18. BUNALIMDAN ÇIKIŞ ÇABALARI
ve
24 OCAK KARARLARI

1979 sonlarında Demirel'in yeniden hükümet kurduğu dönemde, ekonomi tam bir tıkanma noktasındaydı. 1977 yılında MC Hükümeti döneminde karşı karşıya kalınan ekonomik bunalım, arada geçen Ecevit Hükümeti döneminde ortadan kaldırılamamış; çöküntüyü kısmen erteleyen önlemler dışında, köklü çözümler getirilememişti. Şimdi iki yıl geçtikten sonra,1980 başlarında aynı sorunlar -belki biraz daha derinleşmiş olarak- ortada duruyordu: Çok yüksek boyutlara varan bir enflasyon ve pahalılık, yokluklar, karaborsa ve ekonomiyi çalışamaz hale sokan bir döviz darboğazı. Biriken dış borçların faizleri bile ödenemez bir duruma gelinmişti.

Aslında, ortadaki sorunlar, dışa bağlı ekonominin yapısal özelliklerinden kaynaklanıyordu ve bunalımdan çıkış ancak köklü çözüm yollarıyla olanaklıydı.

Özetle tekrar edilecek olursa,1950'ler sonrasında emperyalizmin yeni sömürgecilik uygulamalarının sonucunda Türkiye'de tüketim malları üretimine yönelik bir sanayi gelişmişti. Çeşitli korumacılık önlemleri ve sabit kurlarla himaye edilen bu montaj sanayii makine, hammadde, aramallar, teknoloji ve sermaye bakımlarından dışa bağımlı bir nitelik taşıyordu. Bu nedenle, sanayinin çarklarını döndürebilmek için ara ve yatırım malları ithalatına olan gereksinim dış para (döviz) sorununu sürekli gündemde tutmuştur. Genellikle tekel imtiyazı tanınan ve ithalat kısıtlamaları bulunan alanlarda gelişen bu sanayi, son derece düşük bir ürün kalitesiyle, tamamen iç pazara dönük bir üretim sürdürüyordu. Korumacılık politikalarının yarattığı olanaklardan yabancı sermaye de yararlandığından, yerli tekellerle ortaklık içindeki yabancı sermaye de büyük kârlar elde edebiliyordu. Emperyalist tekeller, üretim için gerekli girdileri yüksek fiyatlarla ülkemize satarken, diğer yandan kâr transferleri, patent, lisans, know-how, royalty haklarını satarak, önemli oranda artı değeri emperyalist ülkelere aktarıyorlardı. (Vehbi Koç'un deyimi ile bu çark işledikçe "hem General Elektrik kazanıyordu, hem Koç topluluğu.")

İhracat yapamayan, ama varlığını sürekli ithalat yaparak sürdürebilen bir ekonomik yapının sürekli bir ödemeler dengesi açığı ve döviz darboğazı yaratması, Türkiye ekonomisinin kronik bir hastalığı olarak ortaya çıkmıştır.

Ortaya çıkan ödemeler dengesi açığı ise, sürekli dış borçlanmalarla karşılanmıştır. Dış borçlanmanın artması ise, ekonominin dışa bağımlılığının daha çok artmasını gündeme getirmiştir. BöyIece Türkiye tam bir "borç tuzağı" içinde örümcek ağına yakalanan bir sinek gibi, çırpındıkça bu ağa daha çok dolanmıştır.

İşte 1980 başında Türkiye'yi emperyalist ülkelere olan borçlarının faizlerini bile ödeyemez duruma sürükleyen olay budur.

Türkiye'nin dış borçlarının faizlerini bile ödeyemez duruma düşmesi demek, aynı zamanda emperyalist sömürü çarkının da işlemez hale gelmesi demekti. Bu nedenle bu çarkı yeniden döndürebilmek için Dünya Bankası, IMF ve OECD uzmanları harekete geçti. Dünya Bankası’nın Türkiye uzmanlarından Balassa, 1979 yılında düzenlenen MEBAN seminerinde Türkiye'nin yeni bir ekonomi politikası saptayıp, uygulamaya koymasını önerdi. Balassa'ya göre Türkiye
"ihracata yönelik bir ekonomi modeline" yönelmeliydi. Serbest piyasa ekonomisini temel alan, sabit kur yerine serbest kur politikasını benimseyen, ihracatı teşvik eden ve ithalatı serbest bırakan biı ekonomik model, serbest faiz, ücret kısıtlamaları ve sıkı para politikalarıyla birlikte yürütülmeliydi. TÜSİAD da emperyalist kuruluşların bu önerilerini benimsedi. TÜSİAD'ın 1980 yılı başındaki raporunda şu görüşlere yer verildi:

"Türk eknomisinin kurtuluşu dışa açılmaktır. Dışa açılmada ilk hedef ihracatı artırmaktır. lç pazarın cazibesi sürdüğü, iç talep, tahminlerin üzerinde büyümeye devam ettiği sürece bu olmaz. İç piyasada satmaktansa, ihraç yapmayı daha kârlı kılmada araç, fiyat -kâr politikasıdır."(*)
24 Ocak 1980 tarihinde Hükümet, IMF'nin ve yerli tekellerin önerileri ( ya da dayatmaları) doğrultusunda ünlü 24 Ocak kararlarını aldı. Demirel tarafından, bakanlarüstü bir statü verilerek, Başbakanlık Müsteşarı yapılan "işveren sendikası" (MESS'in) eski başkanı Turgut Özal, 24 Ocak kararlarını yürütmekte görevlendirilmişti. Özal, ekonominin tek hakimi haline gelmişti. Hemen, 24 Ocak günü IMF taleplerinin de üstündeki bir oranla (% 49) devalüasyon yapıldı ve Dolar 70 TL oldu:

Arkasından zam kararları bomba gibi patlatılmaya başlandı. Petrol ürünlerine, kömüre, demir-çelik ürünlerine, çimentoya, kağıta yüksek oranlı zamlar yapıldı.

Alınan bu ilk kararlarla, ilk elde belli bir dış yardım sağlanması, ekonominin canlandırılması hedefleniyordu ve giderek iç talebin kısıtlandığı, halkın alım gücünün kısıtlandığı bir ortamda getirilecek diğer önlemlerle ekonomi ihracata yönlendirilecek; bu suretle Türkiye borçlarını faizleriyle birlikte ödeyebilir hale gelecekti. Egemen çevrelerin bunalımdan çıkış için öngördükleri ve uygulamaya geçirilen çözüm yolu buydu.

B.Ecevit "şimdi izlenmekte olan ekonomik ve sosyal politikalar bir dikta rejimine oturmadan uygulanamaz" diye 24 Ocak'a karşı çıktı.

"Bundan böyle Türk ekonomisinin ve toplumunun yönlendirilmesini bazı büyük sermaye çevreleri ile onların işbirliği yapacağı bazı dış finans çevreleri üslenmiş olacaktır."(**)
Bu programın askeri faşist bir diktatörlük olmadan uygulanamayacağını herkes görebiliyordu: İşçi ücretleri sınırlandırılacak, tarım ürünlerinin fiyatları, memurların ve tüm çalışan halk kesimlerinin gelirleri düşük tutulacak, buna karşılık hemen her şeye yüksek oranlı zamlar getirilecek ve halkın tükettiği bütün mallar pahalandırılacak.. Bütün bunların işçi sendikaları kapatılmadan, halkın çıkarlarını savunan bütün güçler ortadan kaldırılmadan ve bizatihi halkın kendisi yoğun bir faşist baskı altında tutulmadan gerçekleştirilemeyeceği apaçık ortadaydı.

12 Eylül'ün ucu, 24 Ocak'tan görülmeye başlamıştı!

Gazeteci Emin Çölaşan, 24 Ocak kararlarının oluşturulmasını anlatan kitabında, Dünya Bankası yöneticilerinin istekleri karşısında Özal'ın "Bu adamlar çıldırmış, bunu imzalayanları ipe gönderirler" diye tepki gösterdiğini aktarıyor.

(Ama Türkiye`de "bu kararları alanları" değil, bu kararlara karşı çıkanları ipe gönderdiler!)

Burada, 24 Ocak kararlarının "demokratik-parlamenter" bir düzen altında uygulama şansı bulunmaması noktasından, Demirel'in tutumunun açıklanması gereklidir. Kuşkusuz Demirel'in doğrudan bir askeri darbe taraftarı olduğu, bir başka ifadeyle, bir askeri darbe getirme amacına yönelik bir politika izlediğini söylemek doğru olmaz. Ama, kendisine aldırılan 24 Ocak kararlarının, bir askeri darbeyi zorunlu kılan bir özellik taşıdığı da gerçektir ve Demirel'in bundan habersiz olduğu da söylenemez.

Demirel, bu durum karşısında bir askeri darbeyi gerektirmeyecek (aratmayacak!), bir politika izlemeye çalışmıştır. Sol muhalefeti bastırabilmek için ancak bir açık faşist diktatörlük altında yürütülebilecek operasyonlar yürütmüş, ordu bir askeri idare olmadan da (Demirel'in yönetiminde) "anarşiyi önlemek için" yapılabilecek herşeyi yapmaya zorlanmıştı.

Demirel'in bu tutumu, Devrimci Yol Dergisi'nin 1980 başlarında yayınlanan 35. sayısında şu biçimde eleştiriliyordu:

 "(..,) Sivil faşist çetelerin, işçilerin-devrimcilerin ve halkın üzerine saldırtılması ile başlatılan bir iç savaş süreci, şimdi artık resmi devlet güçlerinin halka ve devrimcilere karşı daha etkin bir tarzda saldırtıldığı bir aşamaya doğru geliştirilmektedir.

(...) Demirel Hükümeti"nin kurulmasından sonra gündeme getirilen uygulamalar sonucu, Ecevit tarafından başlatılan bir süreç  hızla derinleştirilmekte, Demirel orduyu sevk ve idaresi altında işçilerin, gençlerin, halk kitlelerinin üzerine saldırtmakta ve resmi devlet kuvvetleri giderek daha açık bir şekilde sivil faşist cinayet şebekelerinin hamiliği ve yardımcılığı görevini üstlenmektedir.

Yaşanılan sürecin en belirgin özelliklerinden biri, artık çoğu kere resmi devlet kuvvetlerinin açıktan yer aldığı kitlesel katliamların günlük ve sıradan bir olay haline getirilmesidir."(***)

(*) TÜSİAD Raporu, 18 Ocak 1980
(**) Akt: O. ULAGAY, Kim Kazandı Kim Kaybetti, s.53
(***) Devrimci Yol Dergisi, sayı: 35
19. DEMİREL'İN POLİTİKALARINA BİR ÖRNEK TARİŞ
Devrimci Yol Savunması