12 Eylül yönetimi Atatürkçülüğü sürekli olarak bir ideolojik motif olarak kullandı.12 Eylül generalleri her fırsatta "Atatürk ilke ve inkılaplarına" bağlılıklarını belirttiler. Buna karşın attıkları her adımda Kemalizm'de olumlu olan ne kadar öge varsa yok ettiler. Atatürk'ün partisi CHP'yi, Atatürk'ün kurumları TBMM, TTK, TDK, Halkevleri'ni hem de Mustafa Kemal'in mirasını çiğneyerek kapattılar.
Kemalizm, her şeyden önce emperyalizme karşı kurtuluş savaşı veren bir halkın milliyetçi-devrimci tepkisini dile getiriyordu ve bu anlamda da bir ulusal kurtuluşculuktu. 12 Eylül yönetimi bütün "Atatürkçülük" demagojisine karşın, emperyalizm karşısında teslimiyetçi, işbirlikçi bir tutum takındı, bunun sonucunda emperyalizmin ülkemiz üzerindeki egemenliği Cumhuriyet tarihinde görülmemiş boyutlara ulaştı.
12 Eylül'cüler Kemalizmin en temel unsurunu oluşturan laiklik ilkesini de ortadan kaldırdılar. Bu dönemde uzun yıllar devletin resmi ideolojisi olarak varlığını sürdüren Kemalizm'in önce içeriği boşaltıldı, sonra da yerine Türk-İslam Sentezi (TİS) adı verilen bağnaz ve gerici bir dünya görüşü geçirilmeye çalışıldı.
Ancak bütün bunların tarihsel süreç içinde kolay ve kendiliğinden olmadığı açıktır. Kemalistlerin güçlerini yitirip, yerlerini başka toplumsal güçlere bırakmaları önemli yasal çalkantılar yaratan çeşitli mücadele ve çatışmalar sonucunda mümkün olabildi.12 Eylül bu noktada bir son darbe özelliği taşımaktadır.
Ancak, 12 Eylül'ün dinsel düşüncenin yaygınlık kazanması için gerekli
düzenlemeleri yapmasının başka nedenleri de vardır.
12 Eylül döneminde dizginleşmemiş bir devlet terörü ve baskı uygulamalarıyla
politikadan arındırılan (depolitizasyon) insanların içine düştükleri "kimlik
bunalımı" bu yolla çözülmeye çalışıldı. Toplumdaki korku ve yılgınlık havasının
kitleler içinde mistisizmin ve dinselliğin gelişmesine uygun bir sosyo-psikolojik
zemin yaratmasından da faydalanan dinsel akımlar, giderek yaygınlaştı.
Çağdaş ve özgürlük yanlısı dünya görüşlerinin bastırıldığı totaliter bir rejimde, çağdışılığın ve gericiliğin gün yüzüne çıkması kaçınılmazdır. İlerici ve devrimci düşünceleri ezmek, bilimsel ve özgür düşünceyi baskı altına almak demek, gericilikten yana tercih yapmak demektir. l2 Eylü1 döneminde bir yönüyle bu yapılmıştır. Her türlü ilerici-devrimci düşünce zor, baskı ve karalamayla engellenmiş, böylece çağdışı bir gericiliğin beslenip büyüyebilmesi için bütün kanallar açılmıştır. Diğer yandan, bununla da yetinilmemiş, gericiliğin güçlenip, gelişebilmesi için her türlü önlem de alınmıştır. Şeriatçı militanlar devletin kilit noktalarına bu dönemde getirildiler. Tarikatlar, Kur'an kursları, serbestçe örgütlendiler. Öğrenim birliği yasası çiğnendi. Okullara zorunlu din dersleri kondu. Hemen her okulda, devlet dairesinde mescitler açıldı. Ders kitaplan akla ve bilime göre değil, dinin dogmalarına göre yeniden düzenlendi. Öyle ki, bizzat MGK'nin imzaladığı bir hükümet kararıyla, laik Cumhuriyetin devlet memurlarına, tüzüğünde amaç maddesi olarak "dünyaya şeriat'i yaymak" için geldiklerini yazan bir şeriat örgütü, Rabıta'nın maaş verdiği ortaya çıktı. Belki de Osmanlı İmparatorluğu'ndaki cuma hutbelerinden sonra ilk kez bir devlet başkanı konuşmalarında halka Kur'an'dan ayetler okuyarak yol göstermeye çalıştı. Bütün bu uygulamalar sonuçta, laik devletin cihad çağrısı yapma noktasına geldi dayandı. PKK eylemleri nedeniyle sıkıyönetim tarafından halka dağıtılan bir bildiride, Bakara suresinin 190. ayetine göre "kâfirlere" karşı savaşmanın dinin bir "vecibesi" olduğuna yer verilerek, halk PKK'ya karşı "cihad"a çağrıldı.
Türkiye’de dinselliğin yaygınlaşması,salt toplumun kendi yapısından kaynaklanmamaktadır. Özellikle emperyalizmin anti-komünist bir panzehir olarak gördüğü dinin örgütlenmesi için yaygın destek ve mali yardımlar yaptığı açıktır. Bu nedenle gerek ABD'de gerekse de ABD'nin egemenliği altındaki ülkelerde dinsel örgütlenmeleri destekleyen özel vakıflar kurulmuştur. Örneğin Ford Vakfı, ABD içindeki dinsel akımlara destek sağlarken, Eisenhower Vakfı, ABD dışındaki ülkelerde ABD güdümündeki din akımlarının gelişmesi için gerekli mali desteği sağlamaktadır. Türkiye'de de bu vakıftan burs veya yardım alan insanlar ve kuruluşlar mevcuttur.
Petrolün yarattığı parasal zenginlikleri İslami ideolojinin yaygınlaşması için kullanan gerici Arap rejimleri de dinsel akımların beslendiği önemli bir kaynaktır. Petrol zengini gerici Arap rejimlerince finanse edilen şirketler, bankalar bir anda Türkiye’ye doluştular. Bunu "ideolojik" yayılma araçları, Cami Yaptırma Dernekleri, Vakıflar vb... izledi.
Bir çok geri bıraktırılmış ülkede olduğu gibi, Türkiye'de de din, ilerici devrimci düşüncelerin gelişmesinin önünde bir barikat olarak örgütlendi.Bu stratejilerin gerçekliği, yani muhalefet akımlarının bastırılması için gerici reaksiyoner akımların desteklenmesi, Türkiye'nin yakın tarihinin önemli olgularından biridir. Örneğin, anti-Amerikancı muhalefetin yükseldiği 1960'lı yıllar aynı zamanda dinsel gericiliğin de güçlendiği yıllardır; gericilik, 6. Filo protestolarının kırılmasında, TİP'in anti-Amerikancı bilinçlenme doğrultusundaki eylemlerinin engellenmesinde vb. kullanılmış, bunun sonucunda Türkiye, "Kanlı Pazar"lardan, İmran Öktem'in cenazesine yapılan saldırıdan, Çorumlara, Maraşlara getirilmiştir.
Bu tür bir kurumsallaşmanın Türkiye'nin toplumsal örgütlenmesi ve geleceği açısından önemli sonuçlarının olacağı açıktır. Çünkü 12 Eylül öncesinde ülkemizi bir kan gölüne çeviren sivil faşist terör hareketleri ve onun siyasi partisi MHP de bu gelişmelere paralel olarak "dinsel motifleri" -mezhep çatışmalarını- bir istismar aracı olarak kullanmaya başlamıştı.
Türkiye'de örgütlü İslamcı hareketlerin bu tutucu ideolojileri, düzenin payandası olan faşistlerce yönlendirildiğinde, yeni bir iç savaşın tohumları atılmış demektir.
Bütün bunlar düşünüldüğünde, çağdaş ve ilerici düşüncelerin, bağnaz kendi doktrini dışında hiçbir kişi ve düşünceye var olma hakkı tanımayan akımlarca bastırılmaya çalışılmasının, dinin politikanın bir aracı haline getirilerek, muhalefet hareketlerinin bastırılmasında kullanılmasının ateşle oynamak olacağı ve yeni bir iç savaşa davetiye çıkartmaktan başka bir anlama gelmeyeceği açıktır.
Belki de 12 Eylül faşizminin ülkemizin geleceğinde gündeme gelmesi muhtemel
kanlı bir çatışmanın tohumlarını atması, onun toplumsal düzlemde yarattığı
en önemli sonuçlardan biridir.
"Adım adım bu bataklığa doğru itilmektedir Türkiye. Ve ülkeyi bu yöne sürüklemek isteyenler, öylesine büyük başarılar kazanmışlardır ki, insan şaşıyor.
İş, bu noktaya vardıktan sonra neler olur?
Ya da neler olmaz?
Şimdi iktidar yanlısı gazeteler, Milli Güvenlik Kurulu'nun son toplantısını dillerine dolayarak, halkı tehdit yoluna başvuruyorlar.
Söyledikleri laflar:
- Bu devlet sahipsiz değildir.
- Son Türk Devleti yıkılmayacak.
- Devleti kurtaracağız.
Dillerinin altındaki bakla nedir? Bilmeyen kaldı mı? İstiyorlar ki ordu gelsin; oluşturdukları çirkefin bütün sorumluluğunu üstüne alsın; pisliklerin, yolsuzlukların, rüşvetlerin üstüne sünger çeksin; solun üstüne hışımla gitsin; korku ve baskı ortamında olağanüstü mahkemeler kursun; memurların maaşını, köylünün gelirini, işçinin ücretini kısıtlasın; üç-beş genç insanı assın. Ordu bu işleri yaparken, sermaye çevrelerinin sivil politikacıları, geride kalıp sipere yatsın. Sıkıyönetim mi, çok sıkıyönetim mi, her neyse, silahlı kuvvetler maşa gibi kullanılsın. Her şey olup bittikten sonra kapılar yine açılsın, iktidar yine ağalara, kompradorlara sunulsun: Herkese ağız birliğiyle bağırsın:
- Sivil yönetime dönüyoruz: Yaşasın demokrasi."(*)
Cumhuriyet gazetesi yazarlarından İlhan Selçuk, bu satırları 2 Mart 1977'de yazdı. Türkiye'de hemen herkes tarafından gözlenebilen bu süreç, egemen sınıfların istediği bir biçimde 12 Eylül'le sonuçlandı.
Ve:
"Ordu geldi", "Pisliklerin, yolsuzlukların, soygunların, rüşvetlerin üstüne sünger çekildi.", "Solun üstüne hışımla gidildi", "Korku ve baskı ortamında olağanüstü mahkemeler kuruldu", "İnsanlar asıldı, öldürüldü, işkencelerden geçirildi", "İşçinin ücreti, memurun maaşı, köylünün geliri kısıtlandı". Ve bütün bunlardan sonra bugün yine "sivil yönetime dönüyoruz, yaşasın dernokrasi" çığlıklan ortalığı kaplamış durumdadır.
Herkesin yaşadığı bu olaylar, l2 Eylü1 darbesiyle başlayan süreçte gerçekleşti.
Neydi 12 Eylül?
Türkiye'nin toplumsal ve siyasal tarihi açısından neyi temsil ediyordu?
Sorulara vermeye çalıştığımız yanıtlar, gerçeklerin ortaya çıkması için gerekli ipuçlarını ortaya koymuştur. Bunlar anlaşılmadan ve bilinmeden, bizlerin yargılanmamızın, bunca işkencenin, demokrasiye ait ne varsa yok edilmesinin nedenlerini anlayabilmek olanaksızdır.
Çünkü 12 Eylül faşizmi tüm uygulamalarıyla halka karşı bir yönetim kurdu. Ve bu dönemde en ağır haksızlıklara uğrayanlar da halk ve devrimciler oldu.
Egemen sınıflarla halk arasındaki çelişmenin yanısıra, 12 Eylül faşizmi egemen sınıfların kendi aralarındaki çelişmelerin çözülmesi açısından da önemli bir dönemeç noktası oldu. Tekelci burjuvazi ülke yönetiminde bütünüyle hegemonya kurmak ve ekonomik artıktan daha fazla pay almak için iktidar ortaklarıyla arasındaki güç dengelerini değiştirmek istiyordu.12 Mart'la başlayan bu süreç, tekelci burjuvazinin giderek güçlenmesi biçiminde sürmüş, ancak 12 Mart sonrasında yükselen halk muhalefeti, oligarşi içi sorunların geri plana itilmesine neden olmuştu. 12 Eylül faşizmi tekelci burjuvaziye oligarşi içi dengeleri düzenlemek için bütün olanakları sağladı. Artık Türkiye'de sınıf dengeleri yeni bir düzlemde ve tekelci burjuvazinin yöneten sınıflar içindeki kesin hegemonyası altında kurulmuş durumdadır. Eski geleneksel sınıfların ve tekel dışı sermaye gruplarını yöneten sınıflar içindeki konumu bütünüyle tekelci burjuvazinin ekonomik ve siyasal sorunlarına göre şekillenmektedir.
Kuşkusuz,12 Eylül faşizminin Türkiye'deki sınıflar mücadelesi açısından yarattığı en köklü sonuçlar emek/sermaye çelişkisi düzlemindedir. Bu süreçte işçi sınıfının bütün politik ve sendikal örgütlenmeleri dağıtılmış, en temel hakları gaspedilmiş, sınırsız bir sömürü ve baskı politikası acımasızca sürdürülmüştür. Aynı sonuçlar, diğer ezilen halk kesimleri için de geçerlidir. Bir bütün olarak halk sınıfları, örgütlenme açısından olsun, ekonomik durumları açısından olsun güç yitirdiler. Devletin yeniden düzenlenmesi, ezilen sınıfların baskı altında tutulabilmelerinin koşullarını daha da sağlamlaştırdı. Bu, mevcut sömürü ve baskı düzeninin kendine daha da sağlam dayanaklar yaratması, buna karşılık ezilen sınıfların muhalefet yollarının tıkanması anlamına gelmektedir.
Örneğin ekonomik planda ücret ve maaşla geçinen kesimlerin milli gelir içindeki payları büyük oranda azaldı. Yine işçi başına verimlilik artarken, üretilen katma değerden ücretlere ayrılan pay azaldı. Bu, sömürünün 12 Eylül döneminde daha da artması, insanların daha çok çalışıp, daha çok ürettikleri halde, kendi üretimlerinden daha az pay almaları demektir. Benzer biçimde emeğin alım gücü de sürekli olarak düşmektedir. 8 yıl öncesine göre herhangi bir mal alabilmek için şimdi çok daha fazla çalışmak gerekmektedir. Halkın ekonomik anlamda güçsüzleştiğini ortaya koyan örnekleri çoğaltabilmek olanaklıdır.
Ancak, halk sınıflarının güç yitirmesi salt ekonomik göstergelerle sınırlı sayılmamalıdır. Özellikle ideolojik-siyasal düzlemlerde, burjuvazi baskı ve terör uygulamalarına ek olarak sürdürdüğü demagoji kampanyalarıyla önemli kazanımlar elde etmiştir. Ülkemizin 1980 öncesinde yaşadığı ekonomik-sosyal ve siyasal krizin faturası işçilere çıkartılmış, bu bahane edilerek, işçi örgütleri dağıtılmış, işçi önderleri tutuklanmış, öldürülmüştür.
Baskı ve terörle birlikte sürdürülen depolitizasyon ve yozlaştırma politikaları sonucu halkın siyaset dışı tutulması da tekelci burjuvazinin kokuşmuş ve köhne düzenini sürdürebilmesi için geniş bir manevra alanı yaratmıştır.
Özetle ifade etmek gerekirse, 12 Eylül, 1950'lerden sonra, Türkiye'de
geliştirilen yeni sömürge düzeninin içine girdiği bunalımın tekelci burjuvazinin
çıkarları yönünden ve tekel dışı burjuva kesimlerinin ve tüm emekçi halkın
aleyhine olarak çözülmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla gerek
ekonomik alanda, gerekse üst yapıda yeni politik ve hukuki düzenlemeler
getirilmiş; gelişen sol muhalefet akımları, demokrasi dışı, faşist baskı
yöntemleriyle işkencelerle ezilerek dağıtılmıştır.
Siyasal partiler yasası değiştirilerek ve kapatılan eski partilerin
yerine yeni partiler kurularak, düzenin ve tekelci burjuvazinin sorunlarının
çözülebilmesini, emperyalizmin taleplerinin yerine getirilebilmesini sağlayabilecek
yeni bir siyasal yapı oluşturulmaya çalışılmıştır. Öteden beri tüm egemen
sınıf kesimlerinin Türkiye'ye bol geldiğini, lüks olduğunu söyledikleri
Anayasa yerine toplumsal muhalefetin gelişmesine olanak tanımayacak baskıcı
ve katı bir Anayasa getirilmiştir.
Ancak, getirilen bu yeni siyasi ve hukuki yapının demokratik toplumsal muhalefet unsurlarını dışta bırakan özellikleriyle, Türkiye'ye çok "dar" geleceği bellidir ve diktikleri bu elbisenin sağı-solu daha şimdiden patlamaya başlamıştır. 27 Mayıs'tan 12 Eylül'e kadar geçen dönem boyunca, 1961 Anayasası ile egemen sınıflar arasındaki çelişme, önemli siyasal mücadele konularından birini oluşturmuştu. Şimdi, 12 Eylül'den sonra başlayan bu yeni süreç içinde,bu kez 1961 Anayasası'nın emekçi halka sağladığı demokratik hak ve özgürlükleri yok eden 1982 cunta Anayasası ve siyasi düzenlemelerle bütün emekçi halk kesimleri arasındaki çelişme önemli bir mücadele konusu olarak sürecektir.
12 Eylül, bunalımın yarattığı bazı sorunları "çözerken", öte yandan yeni bunalım unsurlarını da beraberinde getirmiştir.
Korkunç boyutlara ulaşan dış borçlanma, artan bağımlılık ve sanayileşmeyi
bütünüyle bir tarafa bırakan yeni ekonomi politikalarıyla emperyalizme
bağımlı -yeni sömürge- düzeni, yeni sorunlar üretmeye devam edecektir.
(*) Cumhuriyet, 2 Mart 1977
IV. KÜRT SORUNU
Devrimci Yol Savunması