"12 EYLÜL ADALETİ"  ÜZERİNE…
 

DÖRDÜNCÜ KOLORDU KOMUTANLIĞI 1 NO'LU ASKERİ MAHKEMESİ
(DEVRİMCİ YOL DAVASI)
BAŞKANLIĞI’NA (*)
ANKARA

Bugüne kadar mahkemenize verdiğimiz dilekçelerde 12 Eylül yargılamalarındaki adaletsizlikleri göstermeye çalıştık. Mahkemelerin işkenceyle alınmış emniyet ifadelerine dayanarak karar verdiklerini, özellikle asker üyelerin üstleri olan komutanların baskı ve yönlendirmeleri doğrultusunda karar verdiklerini, bunu yaparken de tarafsız davranmadıklarını, sanıklar arasında sağ sol ayrımı gözettiklerini, önyargılı olarak hareket ettiklerini anlatmaya çalıştık ve bu nedenlerle dava dosyasının sivil mahkemelere devredilmesini istedik.

Son günlerde Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanan "12 Eylül Adaleti" başlıklı yazı dizisinde yeralan bu davanın da iddianamesini hazırlayan Askeri Savcı Nurettin Soyer'in açıklamaları tümüyle bizim söylediklerimizi doğrular niteliktedir.

12 Eylül yargılamaları en temel hukuk kurallarına ve insan haklarına aykırı olarak sürdürülmüş ve sürdürülmektedir. Bir çok Askeri Yargı kararı göstermektedir ki, emniyette işkence ile alınan ifadeler hükme dayanak yapılmış, bunun sonucunda sanıkların büyük bir bölümü sadece ve sadece işkenceli sorgu metinlerine dayanılarak cezalandırılmıştır.

N. Soyer'in açıklamaları emniyette ifadelerin nasıl işkence ile alındığını ve Ankara Sıkıyönetim Komutanı Recep Ergun'un sol görüşlü sanıklara işkence yapan polisleri nasıl koruduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

N. Soyer işkenceli sorguların ulaştığı boyutları ve Sıkıyönetim Komutanı tarafından işkenceci polislerin nasıl korunduğunu şöyle anlatıyor:

"Komutanın polisler ile bir değil bir çok olayı var. Zaten polisler komutana o kadar bağlılardı ki, polisler komutanın haberi olmadan nefes bile almazlardı! Zeynel Abidin Ceylan adlı bir kişi Emniyet Müdürlüğünde öldü.
Ben hemen savcı yardımcılarından birini görevlendirdim. “Hemen git olaya müdahale et” dedim.
Savcı arkadaşımız cezaevi doktorunu da yanına almış Emniyet Müdürlüğü’ne gidiyor. Oradan da Gülhane Hastanesi'ne. Emniyet Müdürlüğü’nde ilk muayeneyi yapacak doktor bulmaktansa askeri doktoru yanında götürmüş. Yolda giderken doktor, Üsteğmen ya da Yüzbaşı, şimdi rütbesini hatırlamıyorum, “Efendim ben şimdi cezaevine gelen sanıkların ilk muayenelerini yapıyorum. Cezaevine ilk muayenelerini yaptıktan sonra alıyoruz. Genç kızlar ve kadınlar çok kötü durumda geliyorlar. Bunlar önlenemez mi?” demiş doktor.
Yani, sanıkların Emniyet Müdürlüğü’nde fiziksel olarak ceza gördüklerini anlatmış doktor.
Savcı bu arada gerekli tahkikatı yapmış, cesedi Gülhane'ye sevketmiş, otopsi raporunu bekliyor. Bu arada savcı yardımcısı arkadaş, doktordan duyduklarını bana anlattı.
Biz tam konuşurken telefon çaldı. “Komutan sizi bekliyor” dediler.
Gittim baktım odada Ankara Emniyet Müdürü Ünal Erkan duruyor.
Komutan “Ne oldu?” diye sordu. “Ölüm sebebi herhalde dövülme” dedim. “Otopsi raporunu bekliyoruz.”
Komutan birden bire:
“Polise bu kadar yüklenmeyin” diye bir çıkış yaptı. Savcı Yardımcısı Enis Tunga da sert çıktı: “Efendim” dedi “insan ölüyor”
Komutan Emniyet Müdürü Ünal Erkan'a dönüp
"Görüyorsunuz işte" dedi:
“Ben bu savcılarla çalışıyorum, bu savcılarla uğraşıyorum.”
Savcı Yardımcısı Enis Tunga Emniyet Müdürlüğü’ne giderken doktorun kendisine anlattıklarını aktardı. Emniyetten gelen kadın ve genç kızlara kötü muamele yapıldığını, bunun önlenmesi için önlem alınması gerektiğini söyledi.
Komutan bunun üzerine “Kimmiş bu doktor?” diye bağırdı. Komutanın sesi koridordan bile duyuluyordu.
“Kimmiş bu doktor?”
Bağırıyordu.
Hemen cezaevinden doktor getirildi. İçeriye girer girmez doktora “ulan seni dedikoducu adam” diye bağırmaya başladı. “sen nasıl dedikodu yaparsın?”
Ben hemen “Efendim doktor arkadaş dedikodu yapmadı. Bir konuda yetkili Savcı arkadaşa da gördüklerini anlatmış.” dedim.
“Hayır efendim” dedi.
“Burada tek yetkili benim, bana söylenmesi lazımdı.” “Çık dışarı” diye bağırdı önce, sonra da doktora sordu: “Sen mi söyledin savcıya bunları?”
“Evet” dedi doktor “ben söyledim.”
Komutan birden bağırmaya başladı yeniden:
“Seni dedikoducu adam”
Doktor gitti. Bir daha da ortalıkta görünmedi.
Komutan doktoru görevinden almış, bir başka yere sürmüştü.
Demek ki bir Sıkıyönetim görevlisi, komutan ile ters düştü mü tamam. Hemen sürülüyor.
Komutanın şimdi "Ben sağ sol ayırımı yapmam, hukuka da çok saygılıyım" demesi çok ağırıma gitti.
- "12 Eylül Adaleti" başlıklı yazı dizisinden (Cumhuriyet 29.09.1987)
Yine aynı açıklamalarda, Behçet Dinlerer'in DAL'da işkence sonucu öldürülmesine ilişkin davaya, Recep Ergun'un işkenceci polisleri aklamak için müdahale ettiği de anlatılmaktadır. Hatta öyle ki Recep Ergun işkenceci polisleri sadece solcuları işkence ile öldürdükleri zaman değil, yoldan geçen insanların meskenlerine tecavüz ettikleri, eşlerine sarkıntılık ettikleri zaman bile korumaktadır. Ömer Bülbül ve Kenan Avcı adlı DAL'da görevli polislerin karıştıklan bu olaya ilişkin, geniş açıklamalar aynı yazı dizisinde yer almıştır. Orada ismi geçen bir Yedek Asteğmenin nişanlısına tecavüz etmeye kalktığı anlatılan Komiser Muavini Ömer Bülbül'ün bizlerin idam talepleriyle yargılanmamıza yol açan emniyet ifadelerinin altında imzası bulunmaktadır ve sizler sadece bu ırz düşmanı tarafından hazırlanmış tutanaklara dayanarak bizi yedi yıldır tutuklu bulunduruyorsunuz.

1. 12 Eylül'ün adalet mekanizması içinde en önemli görevlerden birini üstlenmiş olan Ankara Sıkıyönetim Savcısı tarafından açıklanan bütün bu olaylar, 12 Eylül döneminde yargı organlarının nasıl baskı altında tutulduğunun, taraflı bir biçimde sürdürülen polis soruşturmasıyla nasıl yönlendirildiğinin göstergeleridir.

Ayrıca bu olaylar bizzat bu mahkemeyi ilgilendirmekte ve bu davanın delillerine bir müdahale niteliği taşımaktadır.

Dizide görevinden uzaklaştırıldığı anlatılan askeri doktor bizlere emniyette işkence yapılıp yapılmadığını saptayacak olan kişidir. Sıkıyönetim Komutanının bu tür bir müdahalesinden sonra, onun yerine gelen yeni görevli doktorların, görevlerini yapamayacakları, emir ve direktiflerin dışına çıkamayacakları açıktır.

İşkenceci polislerce öldürülen Behçet Dinlerer ve Zeynel Abidin Ceylan Devrimci Yol soruşturması nedeniyle gözaltına alınmışlardır ve öldürülmeselerdi bu davada yargılanıyor olacaklardı. Onları işkenceyle öldüren polis memurları aynı günlerde bizlere de işkence yapmaya devam etmişler, bu işkenceler esnasında da Sıkıyönetim Komutanınca korunup kollanmışlardır.

Bilindiği gibi bu mahkemenin bir çok sanığı Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı DAL grubunca sorgulanmışlardır. Yeni Gündem Dergisi'nin 81. sayısında DAL'ın başında bulunan ve MHP'li olduğu bilinen Kemal Yazıcıoğlu'nun doğrudan Recep Ergun'a bağlı olduğu açıklanmaktadır.

Yine DAL grubunda görevli bir çok işkencecinin MHP'li ve sağ görüşlü olduğu bilinmektedir.

N. Soyer'in açıklamalarına göre, solcuların astığı pankartların, sağcıların işledikleri cinayetlerden daha tehlikeli olduğunu ileri sürecek kadar taraflı bir tutum ortaya koyan Sıkıyönetim Komutanının emrindeki MHP'li işkencecilerce oluşturulan ifadelerin hukuki bir geçerliliğinin olmayacağı açıktır.

Dava dosyasındaki işkenceli sorgu metinleri, yer gösterme, yüzleştirme ve teşhis tutanaklarıyla ekspertiz raporlarındaki sahtekarlıklar, aynı olaya ilişkin bir çok sanığın "kabulleri", vb. böyle bir ekibin neler yapabileceğinin göstergeleridir.

Bu tür baskı, işkence ve sahtekârlıkla oluşturulmuş, açık bir kin ve husumetin, bir siyasi hesabın ürünü olan "kanıt"larla nasıl hüküm verilebilir? İnsanlar sadece ve sadece bunlara dayanılarak nasıl yedi yıldır tutuklu bulundurulur ve cezalandırılır? Bunun hukuk ve adaletle en küçük bir ilgisinin bulunmadığı açıktır.

2. Daha önce verdiğimiz bir çok dilekçede,12 Eylül askeri yargılamalarında sağ ve sol görüşlü sanıklar arasında farklı ölçüler uygulandığını örnekleriyle ortaya koymuştuk.

N. Soyer'in açıklamaları bu konuda da bizi doğrulamaktadır. Özellikle polis soruşturmalarındaki çifte standart ve davranışları bütün yönleriyle gözler önüne sermektedir.

Buna göre, sadece pankart astığı gerekçesiyle solcu bir genç kız on beş gün işkence altında tutulurken, 7 kişiyi boğarak öldüren Haluk Kırcı adlı sağ görüşlü kişi tek bir gün bile emniyette tutulmadan direkt savcılığa çıkarılmaktadır. Yine MHP Davası soruşturmasında uzunca bir süre sanıklar hiç emniyette tutulmadan doğrudan doğruya savcılığa çıkartılmışlar, daha sonraları ise ancak 3-5 günlük sürelerle emniyette sorgulanmışlardır. Buna karşılık bir çok sol görüşlü sanık, bizim davamızda da olduğu gibi 90 günü aşan sürelerle işkence görmüştür. Ayrıca cezaevinden tekrar tekrar polise götürülüp işkencelere tabi tutulmuşlar, hatta dava devam ederken bile bu işlemler sürmüştür. Bu durum gerek MHP davasındaki gözaltı süreleriyle diğer sol davalardaki gözaltı sürelerinin karşılaştırılmasından, gerekse N. Soyer'in açıklamalarından anlaşılmaktadır...

Yine MHP'li sanıktarla ilgili olarak soruşturmaları yürüten polis memurları Dürüst Oktay ve Asım Akbulut'un bu nedenle görevlerinden alındığı açığa çıkmıştır. Oysa solculara işkence yapan polislerin hepsi ödüllendirilmiştir.

Bütün bunlar polis soruşturmalarında sanıklara siyasi görüşleri nedeniyle farklı farklı davranıldığını, MHP'liler ve sağcılar sözkonusu olduğunda doğru dürüst bir soruşturma bile yapılmazken, solcular sözkonusu olduğunda her türlü işkence ve sahtekarlığın yapıldığını ortaya koymaktadır.

3. Askeri mahkemelerin bağımsız ve tarafsız bir yargılama yapamayacakları, doğrudan Sıkıyönetim Komutanlarının emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ettikleri, bunlara uymayan hakim ve savcıların görevlerinden uzaklaştırıldıkları da N. Soyer'in açıklamaları tarafından doğrulanmaktadır.

Aynı yazı dizisinde, N. Soyer savcılık olarak Sıkıyönetim Komutanının baskılarına maruz kaldıklarını çeşitli örneklerle ortaya koymaktadır. Benzer bir biçimde Emekli Hakim Binbaşı Üstün Günsan da TMMOB'a ilişkin bir soruşturmada Recep Ergun'un talimatlarına uymadığı için azarlandığını, görevinden alındığını ve Diyarbakır’a sürüldüğünü anlatmaktadır.

Yine CHP Eski Başkanı Bülent Ecevit'i bir davada tutuklamayı kabul etmeyen hakim Kıbrıs'a sürülmüş, işkence yaptıkları için yargılanan Bekir Pullu ve Mehmet Yılmaz adlı polis memurlarının davalarının görüldüğü mahkemenin başkanı olan hakim Naci Ünver tam karar vereceği gün görevinden alınmış ve sonuçta yerine atanan hakim tarafından işkenceciler beraat ettirilmişlerdir. Burada mahkum olmaktan kurtarılan Bekir Pullu, bizlere, Nasuh Mitap ve Oğuzhan Müftüoğlu'na emniyet ifadelerinin alınması sırasında işkence yapmaktan yargılanıyordu. Bütün deliller, doktor raporları ve tanık beyanları aleyhinde olan bu işkenceci polisin mahkumiyet hükmünü vereceği anlaşılan yargıcın görevinden alınmasıyla kurtarılması, bu mahkemelerde nelerin döndürülebileceğinin küçük bir örneğini oluşturmaktadır.

N. Soyer açık bir biçimde Sıkıyönetim Komutanıyla ters düşen görevlilerin görevlerinden alındıklarını, bütün karargaha, bu arada hakim ve savcılara da baskılar yapıldığını anlatmaktadır.

Devrimci Yol iddianamesinin hazırlanışında da bu baskıların ne kadar etkili olduğu bizzat iddianamenin içeriğinden anlaşılmaktadır. Askeri Savcıların hazırladığı iddianamede sanıklar lehine olabilecek hiç bir delil araştırılmamış, bundan ısrarla kaçınılmıştır. İddianame bütünüyle emniyet ifadelerinin tekrarı niteliğindedir. Bunun tek istisnası iddianamenin 59 no'lu olayına ilişkindir. Savcılık soruşturması, emniyette olayı kabul etmeyen sanıkları suçlayacak delillerin elde edilmesine yönelmiştir. Nitekim sanıklar için 146/1'den idam istenmiştir. Bunun dışında daha sonraları mahkeme aşamasında sahteliği ve tutarsızlığı ortaya çıkan bir emniyet belgesi için, savcılıkça iddianame hazırlanırken inceleme yapılmamış, polisin oluşturduğu deliller suçlama ve iddia için yeterli kabul edilmiştir.

Emniyette bizlere en ağır işkenceleri yapan polisler hala görevdedir. İşkence izlerini taşıyan insanlara "sağlam" diye verilen raporlar ortadadır ve işkenceler kanıtlandığı halde işkenceciler için soruşturma açmayan savcılar, "beraat" kararı veren hakimler vardır.

Artık adaletsiz, taraflı ve insan haklarına, hukukun en temel ilkelerine aykırı bir yargılama süreci yavaş yavaş gözler önüne çıkmaktadır. Ancak bu açıklamalar yine de bizlerin yaşayarak gördüğü haksızlıkların yanında çok az bir yekün tutmaktadır.

Nitekim 12 Eylül'ün etkili adamlarından Necdet Üruğ, N. Soyer'in açıklamalarına ilişkin bir soruya verdiği yanıtta "ben sırlarımla öleceğim" demektedir.

Necdet Üruğ'un açıklamaktan çekindiği ne tür sırları vardır?

Bizlerin "idam edilme talepleri" üzerine ne tür oyunlar oynanmıştır?

Adaletin ortaya çıkmaması için kimlere ne tür baskılar yapılmıştır?

Bütün bunları bilmek bizlerin hakkıdır!

Bu açıklamalardan sonra, bizim davamızda da bu tür baskıların olduğuna ilişkin derin kuşkuların doğmaması olanaksızdır.

Adaletin en temel unsuru bağımsızlık ve tarafsızlıktır. Bağımsızlığı ve tarafsızlığı üzerinde bu denli ağır kuşkular olan mahkemelerin vereceği kararların hiç bir inandırıcılığı ve geçerliliği olamaz.

Bizler, bizzat bu davanın iddianamesini hazırlayan bir Hakim Albay tarafından yapılan tüyler ürpertici açıklamalardan sonra sizlere nasıl güveneceğiz? Bağımsız ve tarafsız hareket edeceğinize, sadece ve sadece kendi vicdanınızın sesini dinleyeceğinize nasıl inanacağız?

Ve sizler, 12 Eylül Adaletinin, hiç bir hukuk adamının asla içine sindiremeyeceği, bu koyu gölgesi altında, insanların hayatları hakkında en ağır kararlar vermeyi, nasıl içinize sindireceksiniz?

Biz, Nurettin Soyer’in açıklamaları dikkate alınarak:

i - Mahkeme Heyetinin, özellikle asker üyelerin çekilmelerini talep ediyoruz. Eğer onlar tarafsız hareket edebilecek durumda olsalardı, diğer örneklerde olduğu gibi Recep Ergun tarafından görevinden alınmış olmaları gerekirdi. Zaten onlar verdikleri bütün kararlarda tarafsız olmadıklarını gösteriyorlar. Bugüne kadarki tahliye kararlarının büyük çoğunluğuna daima muhalefet oyu vermişlerdir. Tanıkların dinlenmesinde ve diğer açıklamalarda daima sanıkların aleyhinde hareket etmişlerdir. Bu nedenle artık onların tarafsız hareket edebileceklerine inanmamız olanaksız hale gelmiştir.

ii - Emekli Hakim Albay Nurettin Soyer'in mahkemeye çağırılarak tanık olarak dinlenmesini, davayla ilgili konularda bildiklerinin soruImasını, yine "12 Eylül AdaIeti" başlıklı yazı dizisini hazırlayan Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu'nun, ayrıca dizide adı geçen Savcı Enis Tunga, emekli Hakim Üstün Günsan ve görevinden alınan Mamak Cezaevinde görevli askeri doktorun tanıklığını talep ediyoruz.

iii- Cumhuriyet Gazetesi'nde yer alan "12 Eylül Adaleti" başlıklı yazı dizisinin ve DAL'a ilişkin haberin yer aldığı Yeni Gündem dergisinin 81. sayısının getirilerek dosyaya konulmasını istiyoruz.

iv- Yazı dizisinde yer alan açıklamalardan Emekli Orgeneral Recep Ergun'un görevi sırasında hakim ve savcılara baskı yaptığı, işkenceci polisleri koruduğu, işkenceye karşı çıkan doktorları görevden aldığı, bu suretle görevini kötüye kullanarak suç işlediği ve suç işlenmesine yardımcı olduğu anlaşılmıştır. Hakkında kamu davası açılması için suç duyurusunda bulunulmasını talep ediyor, emniyette bize yapılan işkencelerin, cezaevinde savunma hakkımızı engelleyen baskıların, insanlık dışı eziyet, dayak ve işkencelerin baş sorumlularından biri olduğu açığa çıkan Recep Ergun hakkında kişisel maddi manevi tazminat davası açma hakkımızı saklı tutuyoruz.

v - Yapılan bütün açıklamalar, davanın sivil mahkemelere devri konusundaki talebimizin ne kadar yerinde olduğunun yeni bir kanıtı niteliğini taşımaktadır. Bu nedenle bu konudaki eski talebimizi yineliyor, mahkemenin davadan çekilerek dosyayı sivil mahkemelere devretmesini talep ediyoruz.
 

(*) Sanıklarca mahkemeye verilen 12.10.1987 tarihli dilekçe
 
 

4. KOLORDU KOMUTANLIĞI SIKIYÖNETİM 1 NO'LU
ASKERİ MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI’NA
ANKARA

Dosya No:1982/50

Konu: Esasa ilişkin Avukatlar Ortak Savunması’nın tutanak yerine geçmek üzere yazılı olarak sunulmasıdır.

(...)

III. BÖLÜM

BU DAVA HANGİ KOŞULLARIN ÜRÜNÜDÜR(*)

Savunmanlar olarak, sorguya başlanmadan önce 06.12.1982 günlü duruşmada ortak imzalı bir dilekçeyi mahkemeye sunmuş:
"Hazırlık soruşturmasının bizzat savcı tarafından yapılması gerektiği"... polisce alınan anlatım ve yapılan yer gösterme ve benzeri işlemlerin yasal olmadığı... kanıt niteliğinin bulunmadığı... tutuklu sanıkların cezaevinden yeniden sorgu ve benzeri işlemler için emniyete götürülmesi ya da gönderilmesinin hukuki olmadığı" açıklanarak, "yargılamanın durması"nı ve "dosyanın savcılığa iadesi"ni istemiştik. Buna karşın mahkeme; (...)

(...) "kanuna aykırı bir cihetinin bulunmadığı..."nı (DT.84- 87) belirterek istemlerimizi reddetmiştir.

Bizler, dilekçede ileri sürdüğümüz görüşler ile mahkemenin ara kararında belirttiği görüşlerin, davanın bu aşamasında bir kez daha tartışılmasında yarar olduğu kanısındayız. Böylece de bu davanın yasaya ve hukuka uygun açılıp açılmadığı bir kez daha gözler önüne serilecektir.

Bizce hukuki bir kararın, aynı zamanda çağdaş hukuk ilkeleri ve insan haklarına uygun, kurallara göre yapılmış bir hazırlık soruşturması temeline dayanması gerektiği yadsınamaz.

(···)

İşte bu davanın hazırlık soruşturması bu tür yasal zorlamalarla idari teşkilata adli işlemler yaptırılarak sürdürülmüştür. Yasanın getirdiği hiçbir kurala uyulmamıştır. O nedenle yasal ve hukuki bir yargılamadan sözedilemez. Sözedilebilmesi için de CMUY'nın 193. maddesinde belirtilen bir kamu davasının, hukuka ve yasalara uygun biçimde bir önsoruşturma (hazırlık) evresinden geçilerek açılması gerekir. Davamızın bu biçimde açıldığı söylenemediğinden, ortada yasa ve hukuka aykırı yapılmış bir önsoruşturmaya dayanan bir yargılama sürmektedir. Böyle bir yargılamadan da sağlıklı bir sonuç çıkmayacağı kuşkusuzdur.

(...)

Yasa ihlalleriyle başlayan fiili uygulamalar giderek yasal kuralların yerine geçmiş ve hatta 12 Eylül'le birlikte fiili uygulamalar yasal düzenlemelerle güvence altına alınmıştır. Bu gelişim, uzun süreli bir planlı çalışmanın sonucu olmuştur. Bu plan özünde 1961 Anayasası'nın getirdiği çağdaş devlet, toplum ve hukuk anlayışının yok edilmesi kararıyla başlatılmıştır. Süreç içinde aşama aşama uygulanan bu plan, hem 1961 Anayasası'nın yokedilmesi, hem de bu Anayasa’nın getirdiği kuvvetler ayırımı, yargı bağımsızlığı, yargıç güvencesi ve savunma hakkının ortadan kaldırılması ya da özünün boşaltılması ile sonuçlanmıştır.

(...)

Baskının, hukuk dışılığın olağanlaştığı bu dönemde neler yapılmıştır? Recep Ergun'un (Ankara Sıkıyönetim Komutanı) yapılanlara katkısı nedir? Bunun dava üzerindeki yansıması nasıl olmuştur? Kısaca değinmekte yarar olduğunu düşünüyoruz. Kısaca açıklarsak:

* Savcılık Dışlanmıştır:

Recep ERGUN, 13 Eylül 1987 günlü çıkan bir gazete söyleşisinde şöyle demektedir:

" 24 Ağustos'ta göreve başladım, ardından 12 Eylül oldu. Baktım 12 bini aşkın dosya var, 2 bine yakın sanık... olayı yapan gerçek katiller ortada yok... Kimisi çeşitIi çevrelerin baskılarıyla, ricalarıyla salıverilmiş. İstihbaratın hiç birşeyden haberi yok. MİT devre dışı bırakılmış. Bunun üzerine ben de 20 tane genç subayı alarak, yetiştirdim. Dosyaları önlerine yığdım. 48 saat istihbarat, siyasi doktrin dersi verdim. Böylece yola çıktık. Ocak'ta herşey bitti, tek tek yakalandılar."
(Milliyet Gazetesi)
Aktardığımız bu sözler, bizim baştan beri ileri sürdüğümüz savunmaları doğualayan kanıtlardan birisidir. Mahkeme, Sıkıyönetim Mahkemelerinde 1402 sayılı yasanın usule ilişkin hükümleri ile AMK ve YUY’nın uygulandığı belirtmesine karşın, acaba diyoruz bu 20 genç subay hangi usul maddesine dayanılarak görevlendirilmiştir? Bu genç subaylar kimlerdi ve meslekleri neydi? Savunmaya gizli olduğu için gösterilmeyen dosyalar, bu insanların incelemesine nasıl veriliyordu? Bu insanlara hangi konuda istihbarat, hangi düşünceye dayalı siyasi doktrin dersi veriliyordu? Bütün bunlar olurken savcılık ne yapıyordu? Sanıkların sadece aleyhlerine değil aynı zamanda lehine olan bilgi ve belgeleri de toplaması gereken savcılık, Komutanlığın hukuka, yasaya ve yargı bağımsızlığına açıkça aykırı bu uygulamaları karşısında insanların haklarını koruyucu ne yapıyordu?

(...)

*Emniyette Dal Denilen Bir Birim Kurulmuş ve Bu Birim Elinde İşkence, Sorgulama Yöntemi Olmuştur:

Demirel azınlık hükümetinin orduyu ve polisi sola karşı kullanma politikası çerçevesinde emniyet bünyelerinde oluşturulmaya başlanan timler, istihbarat örgütünce yönlendirilen plan doğrultusunda çalışmaya başlamıştır. Bu timIere hem "sol düşmanlığı" aşılanmış, hem de "sola hasım düşünceliler"den oluşturulmuştur. Bu timler giderek Recep ERGUN'un emir ve yönlendirmesine bağlı bir "birime" dönüştürülmüştür.

Kimine göre "Değerlendirme Araştırma Laboratuvarı", kimine göre "Derin Araştırma Laboratuvarı" denilen bu birim 12 Eylül döneminin emniyet sorgulamalarına damgasını vurmuştur. (...) Yargılamanın çerçevesini bu sorgulama belirlemiştir. Emniyet sorgulamalarında sanıklara yüklenen suçlamanın çapı hiç değişmemiştir. Bu insanlar "yönetici" diye suçlanmışlarsa yönetici, eylemci olarak suçlanmışlarsa eylemci, asli fail olarak nitelenmiş ise asli fail, fer'i fail olarak nitelenmiş ise fer'i fail olarak yargılanmışlardır.

* Savcılar-Hakimler-Avukatlar ve Dolayısıyla Yargı Üzerinde Baskı Kurulmuştur.

Bu davanın soruşturmasını yürüten ve iddianamesinde imzası bulunan Ankara Sıkıyönetim Savcısı Nurettin SOYER, 25 Eylül 1987 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan söyleşisinde şunları anlatmaktadır:

"Enis'le (Sıkıyönetim Savcı yardımcısı) birlikte gittik. Komutan, Enis'e (sen) dedi (komünistleri koruyorsun). Hatta (komünistleri koruyorsun, savcıların üstüne gidiyorsun) da dedi.
... Şimdi, (hakim ve savcılara baskı yapmamış) böyle diyor.
Çok baskı yaptı…
Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde yargıçlık yapan Üstün Günsan ise, şunları söylemekte:
"Recep ERGUN paşanın emir subayı geldi ve paşanın beni çağırdığını söyledi. Odasına gittiğim zaman masanın üzerinde benim imzam bulunan bir karar var, onu gördüm..' bu karar bana bir terbiyesizliktir, saygısızlıktır' dedi...
... 12 Eylül'den sonra yapılan yargılamalar sanki düşmana karşı yapıldı... yargılanacak kişiyi önceden zihinlerde mahkum etmiş olmak hatalıydı. 12 Eylül'den sonra bu oldu maalesef.."
(Yenigündem Dergisi, Eylül 986.Sayı 25)
Yine Sayın Günsan, aynı dergide şu bilgileri de aktarmaktadır
"Hamdi Sevinç ve o zamanın savcısı Töb-Der soruşturması ve davası için 'bunları asarız, keseriz’ diye önceden sözvermişler.."
Bu alıntılar, Ankara Sıkıyönetim Mahkemelerinde görev yapan iki askeri hakimin ve savcının açıklamaları. Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, komutanın baskısı, komutanın yandaşları, komutana sözverenler ve gereğini yapanlar ve buna karşı direnenler. Direnenler birer birer görevden alınmış, ya da başka yerlere tayin edilmiştir.

Bununla da kalınmamış, mahkemelerce tahliye edilenler, sıkıyönetim komutanlığının bilgisi dahilinde polislerce sıkıyönetim kapısından yeniden toplanmıştır. Hatta 980/1822 sayılı Şentepe Dev-Yol davasının ilk duruşmasında verilen tahliyeler nedeniyle, duruşma hakiminin komutanca dikkatinin çekildiği, "biz topluyoruz, siz bırakıyorsunuz" dendiği o dönemin sıkça konuşulan konularındandı.

Ankara Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nce verilen ve infaz edilen iki idam kararında imzası bulunan emekli hakim Albay Hamdi Sevinç, o günkü yargılama anlayışına ilişkin şu görüşleri ileri sürmektedir:

"İdam cezalarına kesinlikle karşı bir kişiyim. Öyleyse bu idam cezaları niye verildi? Bunun için, sözkonusu bu idam cezalarının ne zaman, hangi şartlar altında, ne düşünceyle verildiğine bakmak gerekir... yargının varlığını kanıtlamak, suç işleyenin bu eyleminin yanına kâr kalmayacağını göstermek... TBMM'nin anarşi ve terör konusu üzerine eğilip yasama organı olarak bu olumsuz gidişe bir çözüm bulunmasını sağlamak düşüncesi ile bu idam cezası verilmişti... günün TBMM'nin bu idam cezalarını onaylamayacağını da deneyimlerimizle çok iyi biliyorduk...  "
(Güneş Gazetesi. 27 Mayıs, 5 Haziran 1986 tarihli söyleşiden)
Böylece de sıkıyönetim döneminde hukukun üstünlüğü, mahkeme bağımsızlığı ve yargıç güvencesi yok edilmiş, savunman her aşamada aranarak, iş takibi süre ve zamana bağlanarak ve tehdit altında tutularak, sindirilmiş ve böylece yasal kural yerine fiili ve keyfi bir uygulama baskıyla birlikte yerleştirilmiştir. (...)

*Mamak Cezaevi, Tutukluların İradelerinin Yok Edildiği ve Baskının Sürekli Sürdürüldüğü Yer Olmuştur.

(...)

Dönemin Cezaevi Müdürü Raci TETİK'in gazeteci Ahmet Kahraman ile yaptığı söyleşiden bir bölüm aktarmak istiyoruz:

A.K.:-Mamak'ta, tarihte eşine raslanmayan işkencelerin uygulandığı öne sürülüyor!
R.T.:- (Öyle bir ortamdı ki... yukarısı öyle uygun bulmuş, beni tayin ettiler... Başa geçtim. Örnek oldum. Talimatnameleri, kanunu uygulamaya başladım. Sıkıyönetime, askeri savcı ve hakime danışarak görev yaptım... .Benden öncekiler iyi davrandıkları için başarılı olamamışlar. Mecburdum aslarıma insiyatif vermeye. Verince, anormal işler olmadı değil, oldu. Talihsiz olaylara ben de çok üzüldüm. Ama bu bir savaştır... A.K.:-Mamak'tan çıkanların anlattıklarına göre orada yaşam, dayak, işkence üzerinde kuruluydu. Günboyu işkence, dövme!.. R.T.:- Günün her saatinde olmaz. Çünkü koğuşlar, tecrithaneler kapalı. Ancak sayımlarda, mahkemelere gidip gelirken erlerle karşı karşıya gelirlerdi. Koğuş kapalı, nöbetçi her saat dövemez..
A.K.:-Arama gerekçesiyle, sayım diye günün her saatinde koğuşlara baskınlar düzenleniyordu. İçeriye giriliyordu.
R.T.:- Tabii, mesela ihbar geliyor, onun için beklenemez. Geceyse gece, gündüzse gündüz. Geceyarısı ise geceyarısı..
A.K.:-Tutuklu, Mamak'a ayak atar atmaz dayak ve işkenceyle yüz yüze geliyordu. Kafesi biliyorsunuz değil mi?
R.T.:- Kafes, tutukluların koyduğu ad. Aslında oranın adı ilk işlem yeri..,
A.K.:- ve orada ilk dayak başlıyordu!..
R.T.:- tabii.. cezaevi talimatı okunur. Yanaşık düzen eğitimi orada başlıyor. Sağa dön, sola dön burada öğretiliyor. Bunları öğretmek için zor kullanılıyordu.."
(11 Eylül 1988 günlü Milliyet Gazetesi'nden)
Aktarılan bu sözler, cezaevi müdürünün olayları yumuşatarak ve gerekçe bularak anlattıkları. Gerçek bunun kat kat üstündedir.

(...)

Bütün bunlar ortada iken 12 Eylül yargılamaları üzerine sıkıyönetim komutanlarının, 12 Eylül yöneticilerinin ve anlayışlarının gölgesinin düşmediği ileri sürülebilir mi?

*Savunma Mesleği Göstermelik Duruma Getirilmiş ve İşlevsiz Bırakmak İçin Her Yöntem Denenmiştir.

Nizamiye girişinden, tekrar çıkışına kadar savunma mesleği ağır yaralar almıştır. Savunma olarak mahkemelerin kışla içinde olmayacağı savımız, böylece deneyimle de doğrulanmıştır. (...)

(...)

Bu nedenlerle, bu davanın önsoruşturmasının (hazırlık) yasal ve hukuki olmadığını vurguluyor, sanıkların emniyet, savcılık, tutuklama yargıçlığı önündeki ifadelerinin, hatta bazılarının duruşma ifadelerinin, serbest irade ürünü olmadığını belirtiyoruz.
 


BU DAVADA SAVUNMA HAKKI ÖNEMLİ YARALAR ALMIŞTIR

Savunma hakkı, yargılamanın "onsuz olmazı"dır. Yargılamanın sav, savunma, hüküm üçlüsünden oluştuğu, sav ile savunma arasındaki diyalektik çatışmanın sentezi olarak hükme ulaşıldığı kavranılıp kabul edildiğinde, savunmasız hükmün olmayacağı kendiliğinden anlaşılacaktır.

Savunmasız bir kararın hüküm olamıyacağı, ancak sav ile hüküm arasında ayrılık yaratacağı kuşkusuzdur. Savunmasız bir karara hüküm denemiyeceği, bir yargılamada savunma işlevsiz duruma getiriliyorsa, sağlıklı bir karar çıkamıyacağı ortadadır. (...)

Davanın sanıkları, emniyette kendi karşıtlarına, fikri hasımlarına sorgulattırılmıştır. Sorgulayanlar gerçeği ortaya çıkarma yerine, bu insanlardan siyasi düşüncelerinin "intikamını" almaya yönelmişlerdir. O günün bu anlayıştaki sorgucuları bugün devlet organlarında aşama aşama yükselerek, daha etkin yerlere atanmışlar ve böylece de ödüllendirilmişlerdir.

Sanıkların "savunma hakkı"na hiç bir kurum ve kişi saygı göstermemiştir. Zihinlerde "mahkum edilmeye" çalışılmışlardır.12 Eylül yöneticileri tarafından meydanlarda, radyo ve televizyonlarda halka suçlu olarak ilan edilmiş ve bununla da yetinilmeyip, yargıya intikal etmiş davalara bakılmaksızın, cezalandırılacakları belirtilmiştir. Haklarını koruması gereken yargı organları ya susmuş ya da susturulmuştur.

Bilineceği gibi, insanlık tarihi bir anlamda "insanlığın hak ve özgürlüklerinin" mücadele tarihidir. Başta "yaşama hakkı" olmak üzere, kişi hak ve özgürlükleri için insanlık az can vermemiştir. Mücadelenin çeşitli evrelerinde elde edilen haklar ve özgürlükler, bu hakların ve özgürlüklerin tanındığını belgeleyen fermanlar, bildiriler, sözleşmelerle sonuçlanmıştır. Kralın iktidarını sınırlamayı, yurttaşlara yönelik keyfi davranışlarını önlemeyi amaçlayan 1215 tarihli Magna Carta Liberatum (Büyük Özgürlük Fermanı), 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirisi, 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Demeci, 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 1953 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, bu onurlu mücadelenin somut örnekleridir.

(...)

Bu bildiri ve sözleşmelerin hemen hepsini ülkemiz benimsemiştir.

(...) 12 Eylül'ün gölgesindeki iktidar, uygulamasa da iki önemli belgeyi imzalamak zorunda kalmıştır. Birincisi "bireysel başvuru hakkı", ikincisi işkence ve fena muameleye karşı "Birleşmiş Milletler" ve "Avrupa" sözleşmesi. Bu sözleşmelerin sadece kağıt üzerinde kalmayacağı, hak ve özgürlüklerin uygulanması için iç yasal düzenlemeye gidileceği sözleşmenin hükümleridir.

Tüm bu bildiri ve sözleşmelere karşın, Türkiye hem iç hem de dış kamuoyunun gündeminden inmemiştir. (…)

(...)Bir yasaklar manzumesinden oluşan 1982 Anayasası, hak ve özgürlüklerin içini boşaltmış ve adeta kağıt üzerinde bırakmıştır. Bu Anayasada yer alan haklara, göstermelik de olsa bile uyulmamıştır.(...)

*Sanıklara Suçunun Ne Olduğu Bildirilmemiş Tersine Ne Suç İşlediği Sorulmuştur.

Emniyetçe yakalanan, gözaltına alınan sanıklar, hangi olay ve suçlamalarla gözaltına alındığını bilmeksizin sorguya çekilmiş, ağır işkence ve baskılarla, hangi suçu, kimlerle, nerede işlediği ya kendisine sorulmuş ya da emniyetçe bilinen bir takım olayları kabule zorlanmıştır.(...)

*Hakim Önünde Sorguya Çekilme, Anayasal Zorunluluk Olarak Uygulanmıştır.

Sanıklar gözaltına alındıktan ve emniyette bir takım suçlamalar kabul ettirildikten sonra, bu kabule göre "tutuklanmasını" sağlamak için hakim önüne çıkarılmıştır. (...)

*İşkence Görmemek Değil, Görmek Esas Olmuştur. (...) *Susma Hakkı Yok Edilmiştir. (...)

*Tutuklanmadan Önce Sanık Avukat tutamamış, tuttuğu Avukatıyla da Her Zaman Görüşememiştir. (...)

*Masumluk Karinesi Yokedilerek Sanıklar Peşinen Suçlu İlan Edilmişlerdir. (...)

*Hem Kendileri Hem de Yakınları Suçlandırılmıştır. (...)

*Sanıklar Kendilerini Savunacak Araç, Belge, Zamana Sahip Olamamışlardır. (...)

*Kişilik Hakları Yokedilmiştir. (...)

*Olağanüstü Bir Mahkemede Anayasaya Aykırı Olarak Yargılanmaktadırlar. (...)

Kimsenin, suç işlendiği zaman "mevcut ve faal olan" bir mahkeme dışında başka bir mahkeme önünde yargılanamıyacağı, kimsenin tabi olduğu hakimden başka hakim önüne çıkarılamayacağı, hukukun genel kuralı ve sözleşmelerin, yasaların hükmü ise de, sanıkların sıkıyönetim ilan edilmeden önce işledikleri iddia edilen suçlardan dolayı, bu mahkemelerde yargılanmaları, olağanüstü mahkeme önünde yargılanmalarıdır.

Bu yargılamanın bu biçimiyle (sıkıyönetim kalkmasına karşın) sürdürülmesi Anayasa'ya aykırıdır. (...)
 

(*) 24.02.1989 tarihli, 44 avukat imzalı Avukatlar Ortak Savunması, sayfa: 82-120'den


İŞKENCEYE KARŞI BM SÖZLEŞMESİ
Türkiye Gerçeği