BİR NUMARALI ASKERİ MAHKEME
- DEVRİMCİ YOL DAVASI -
KIDEMLİ HAKİMLİĞİ'NE (*)
"Sıkıyönetim mahkemelerinde görülen davalarda genellikle sol görüşlü sanıkların davaları devlete karşı işlenen cürümler, sağ görüşlülerinki ise adi suçlar olarak değerlendirilmektedir. Esas hakkındaki mütalaanın hazırlanması aşamasında bulunan davamız açısından bu konu ile ilgili bazı hususların açığa çıkarılmasına ihtiyaç vardır.
Yasaların, insanların siyasi düşüncelerine göre farklı uygulanması biçiminde ortaya çıkan bu "ÇİFTE STANDART"ın hangi nedenlere dayandığının ortaya çıkarılması gerekir. Örneğin sağ ve sol görüşlü iki grup arasında meydana gelen bir kavgada birbirlerini vuran sanıklardan sağ görüşlü olanlara (toplu kavgaya iştirak vb.. suçlardan) 5-10 senelik bir ceza verilebilirken, sol görüşlü olanlara, aynı olaydan Anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs suçundan idama kadar varan cezalar verilebilmesi, hangi hukuki ayrımlara-ilkelere dayandırılmaktadır. Bir CHP milletvekilini öldüren aşırı sağ görüşlü bir sanığa kasten adam öldürme suçundan 29 sene verilmiştir. Bir üniversite profesörünün, bir emniyet müdürünün, bir cumhuriyet savcısının faşistler tarafından öldürülmesi adi suç olarak görülmekte iken, MHP'lilere karşı yapılan eylemler devlete karşı işlenmiş suçlar olarak kabul edilmiştir. Bu uygulamaların hukuk ilkeleri çerçevesinde açıklanması mümkün değildir. Böyle bir uygulamanın ideolojik ve siyasi maksatlarla yapıldığından kuşku duyulamaz. 1980 öncesinde ülkemizde yaşanan olayların gerçeğe uymayan siyasi yorumları ortaya atılmakta, bu siyasi yorumlara dayanarak çifte standart uygulamasına gidilmektedir. Solun, Anayasal düzeni yıkarak M-L bir düzen kurma amacında olmasına karşılık, aşırı sağın -faşistlerin- Türkiye'yi komünistlerden kurtarmak ve devlet kuvvetlerine yardımcı olmak amacıyla hareket ettikleri iddia edilmiş, bu sakat değerlendirme askeri yargıya da empoze edilmiştir.
4 Aralık 1979 tarihinde Genel Kurmay Başkanlığı Sıkıyönetim Komutanları toplantısında l. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığınca hazırlanan bir rapor okunmuştur. Bu raporda şu görüşlere yer verilmekte idi:
"Bilindiği gibi bu eylemler hem aşırı sol, hem de aşırı sağ kesimlerden kaynaklanmaktadır.İşte Devlet, 1980 öncesinde meydana gelen olaylara bu gözle bakmıştır. Sol görüşlü yurttaşların öldürülmesi, Türkiye'yi komünistlerden temizlemek amacıyla yapılmış eylemler olarak görülmüş, faşist çevrelere karşı, adeta daha hoşgörülü ve önemsemez bir tavır takınılmıştır....aşırı solun hedefi işçi sınıfı ve emekçi halkın oluşturduğu ilerici-demokratik güçlerle silahlı halk eylemine kalkışarak mevcut Anayasal düzeni yıkmak, parçalamak, yerine proleterya diktatörlüğünü kurmaktır. Özetle Türkiye'de M-L bir idare kurmak ve TKP kanalı ile Türkiye'yi Moskova'nın bir peyki haline getirmektir.
...eylemci sağ ise, ideolojik hedefini Türkiye'yi komünistlerden temizlemek ve ülkenin komünist olmasını önlemek olarak belirlemektedir. Nitekim bu kesim mensuplarının katıldığı eylemlerin çoğunun, sol kesime mensup kişilere karşı silahlı saldırı, öldürme, suikast ve bombalamalar olduğu dikkat nazarında tutulursa ideolojik hedeflerinin olmasa bile, taktik hedeflerinin söyledikleri gibi olduğu sonucuna varılacaktır. Burada önemle belirlenmesi gereken bir nokta da eylemci solun 35 fraksiyonunun tümünün M-L hareketin açtığı bayrak altında birleşme gibi müşterek ve açık seçik şekilde belirgin bir hedefleri olmasına karşın, sağın kendi içlerinde organize olmamış, bir kısmı teokratik, bir kısmı ise ırkçı-faşist görüşü benimsemiş gruplar halinde bulunduğu tahmin edilmektedir.
(4 Aralık 1979 tarihinde Genel Kurmay Başkanlığı Sıkıyönetim Komutanları toplantısında Orgeneral Necdet Üruğ'un yaptığı konuşmadan aktaran Cüneyt Arcayürek. Cumhuriyet Gazetesi 24 Şubat 1979)
Askeri yargıdaki çifte standart uygulamasının da bu gibi değerlendirmelere dayandığı bilinmektedir. Askeri Mahkemelerde görev yapan asker üyelerin özellikle özlük işleri vb. bakımlardan üstlerine bağlı olmaları nedeniyle, üst makamlara hakim olan anlayış yönünde hareket edeceklerini söylemek yanlış olmayacaktır. Tabii, vicdanının sesini dinleyen yargıçların da çıkabileceğine her zaman inanmak gerekir. Ama bu, maalesef sıkça rastlanan bir durum olmuyor. Bu yüzden yukarıda aktardığımız değerlendirmedeki iddiaların üzerinde durulması gerekir.
Söz konusu değerlendirmede solun "Anayasal düzeni yıkmak ve Türkiye'yi Moskova'ya bağlı bir peyk haline getirmek amacında olduğu" söylenirken, sağın "Türkiye'yi komünistlerden temizlemek ve ülkenin komünist olmasını önlemek amacıyla hareket ettiği" kabul edilmektedir.
Böyle bir değerlendirmenin çok yanlış bir görüş olduğu açıktır. Elbette devrimcilerin nihai planda bugünkü düzenden farklı sosyalist bir düzen istedikleri doğrudur. Ama, hem bu konuda çeşitli grupların farklı farklı görüşleri vardır; hem de 1980 öncesinde olayların sebebi bu değildir. Yani devrimcilerin, solcuların ihtilal yapmak için eyleme geçmeleri, buna karşılık da faşistlerin güya bunu önlemeye çalışmaları üzerine bu olaylar çıkmış, ülke o duruma gelmiş değildir.
Burada özellikle "sol grupların amacının M-L bir düzen kurarak Türkiye'yi Moskova'ya bağlı bir peyk haline getirmek olduğu" şeklindeki iddialar dikkat çekicidir. Bu bizim hakkımızda ileri sürülen en akıl almaz suçlamalardan biridir. Bu raporu hazırlayanların bizim "Moskova" hakkındaki tutumumuzu bilmedikleri düşünülemez. Devrimci Yol Dergisi’nde Sovyetler Birliği ile ilgili pek çok yazı yayınlanmıştır. Bu ülkenin ideolojik-politik çizgisi ve yapısı hakkındaki eleştiriler ortaya konulmuştur ve bunlar herkes tarafından bilinmektedir. Buna rağmen sol grupların (bu arada tabii bizlerin de) , Türkiye'yi Moskova'ya bağlı bir peyk haline getirme amacında birleştiğinin ileri sürülmesi maksatlı bir saptırmadan başka bir şey olamaz.
İşte ne yazık ki hakkımızdaki yargılar bu gibi maksatlı ve uydurma suçlamalara dayandırılarak verilmektedir.
Öte yandan aşırı sağ -faşist- kesimin amacının (taktik planda da olsa denerek) Türkiye'yi komünistlerden kurtarmak olduğunun kabul edilmesi, dikkat çekici bir noktadır.
Faşistlerin mevcut Anayasal sistemi değiştirme amacında olmadıklarının kabul edilmesi, özellikle üzerinde durulması gereken bir husustur. Bu, devletin yapısını ırkçı-şeriatçı bir çerçeve içerisinde görme eğiliminin bir ifadesi sayılabilir.
Aşırı sağ çevrelerin devletin geleneksel-resmi çerçevesini belirleyen laik-kemalist temeli kökünden reddeden şeriatçı-ırkçı kırması bir devlet anlayışına sahip oldukları herkesçe bilinmektedir. Böyle bir anlayışın korunması eğilimi, Atatürkçü laik düşüncelerin terkedilmeye başlandığının da bir ifadesidir. Son zamanlarda Türk-İslam sentezi adı altında, şeriatçı-ırkçı kırması bir düşünceyi devletin resmi ideolojisi olarak belirleme çabalarının hız kazanması, bu tutumun hangi noktaya kadar tırmandırıldığının bir göstergesidir.
Devletin şeriatçı-ırkçı kırması bir yapıya kavuşturulması, laik temellerinden saptırılması çabaları bizce asıl "Anayasal düzeni tebdil-tağyir.." suçunu oluşturmaktadır.
Öte yandan söz konusu rapor da sol görüşlü yurttaşların öldürtülmesi, adeta prim verildiği anlamına gelecek şekilde hafife alınmaktadır. Aşırı sağ kesimin belirlenen eylemlerinin çoğunluğunun "sol görüşlü kişilerin öldürülmesi vb." olduğu noktasından hareketle, onların Türkiye'nin komünist olmasını önleme amacında olduklarının kabul edilmesi, kuşkusuz üzerinde durulması gereken tehlikeli bir tutumdur. Bunun bir adım sonrası, faşistlerin, devletin güvenlik güçlerinin yardımcısı olarak görüldüğünün resmen ilan edilmesidir.
Bizce, asıl bu sakat anlayışların sonucu olarak Türkiye 1980 öncesindeki iç savaş koşullarına sürüklenmiştir.
Bir ülkede iç savaşa yol açan sebeplerin başında, iktidarların muhalefet akımlarını bastırmak için sivil milis güçlerini kullanmaya yeltenmesi gelir. Çeşitli nedenlerle, iktidar güçleri kendi anlayışlarına ters düşen muhalefet akımlarını önlemek için reaksiyoner-sivil güçlerin örgütlenmesine yönelirler. Bunlar aracılığıyla ve demokratik yasal yolların dışında şiddet kullanarak toplumsal muhalefeti bastırmaya çalışırlar. Böylece siyasal mücadele sivil kesimler arasında bir kavga olarak gelişmeye başlar. Şiddet, önce taşlı sopalı sonra silahlı şekillerde bütün topluma ve ülkeye yayılır.
Çok köklü ekonomik ve sosyal nedenlere dayanan toplumsal muhalefet akımlarını reaksiyoner-gerici güçler vasıtasıyla bastırma politikaları eninde sonunda, şiddetin ve çatışmaların bütün ülkeye, bütün toplum kesimlerine yayılması ve giderek bir iç savaş boyutuna ulaşmasıyla sonuçlanacaktır.
Bu bakımdan iç savaştan sorumlu olanlar, en başta bu politikaları gündeme getirenlerdir. Toplumsal muhalefet hareketlerinin gelişmesini önlemek için gerici-sivil güçlerin uygulayacağı şiddetten yararlanma yoluna gidildiği her yerde varılacak kaçınılmaz sonuç iç savaştır. Türkiye'de son yıllarda -1980 öncesinde- yaşadıklarımız da bir bakıma budur.
1960 sonrasında Türkiye'nin değişen ekonomik-sosyal yapısının ve sorunlarının bir sonucu olarak muhalefet akımları gelişmeye başlamıştır. Özellikle sol muhalefet akımları, iktidardakilerin en azından teşvik ve korumasıyla geliştirilen gerici örgütlerin şiddetiyle bastırılıp engellenmeye çalışılmıştır. Açıkça, adam öldürme, miting-grev dağıtma eğitimlerinin yapıldığı komando kamplarından, kanlı pazarlardan geçerek 12 Eylül öncesinin iç savaş ortamına, Çorumlara, Maraşlara gelinmiştir.
Böyle bir sonuçtan en çok şikayet edenler, bu sonucu doğuran politikaları uygulayan sorumlulardır. Bugün aynı zihniyeti askeri yargıya empoze etmeye çalışanlar da gelecekte ortaya çıkacak olan bütün kötü sonuçların tarih önündeki bağışlanmaz sorumluları olacaktır.
Yargı biraz da bu nedenle bağımsız hareket etmelidir.
İktidara sahip olanlar daima yargıyı kendi siyasetlerinin bir aracı olarak kullanmak istemişlerdir. Bunun için sivil yargının yanı sıra, sık sık olağanüstü yargı yollarına, askeri yargıya başvurmuşlardır. Askeri mahkemelerin özellikle subay üyelerinin bağımsız-tabii hakim özelliklerinin bulunmayışı, yargının yönlendirilmesi için elverişli bir koşul olarak değerlendirilmiştir.(...)
(*) Devrimci Yol dava sanıklarınca 08.04.1987 tarihinde
mahkemeye sunulan dilekçe (Tam metin)
4. KOLORDU KOMUTANLIĞI 1 NO'LU ASKERİ MAHKEMESİ
- DEVRİMCİ YOL DAVASI -
BAŞKANLIĞI'NA (*)
ANKARA
"Türkiye'de sivil yönetime" geçildiği söyleniyor. Sıkıyönetim bütün ülkede sona ermiştir. Buna rağmen Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri sivil-siyasi tutukluları yargılamaya devam ediyor.
Sıkıyönetim Mahkemelerinin, Sıkıyönetimin kalkmasından sonra hala göreve devam etmesi Anayasa'ya aykırıdır. Bu konudaki yasanın Anayasal dayanaktan yoksun olduğu konusunda hukukçular arasında tam bir görüş birliği vardır.
Öte yandan, Anayasa'ya aykıur bir kurum olarak görevlerine devam eden Sıkıyönetim Mahkemelerinde tarafsız bir yargılama yapılmadığı da bugün herkes tarafından bilinmektedir.
Sağ ve sol görüşlü sanıklar için farklı hukuki ölçüler kullanılmakta; sağ görüşlü olanlara "devlete karşı olmadıkları" gerekçesiyle adi suç hükümlerine göre daha hafif cezalar verilmekte, sol görüşlü olanlara ise "devlete karşı işlenen suç" hükümlerine göre en ağır ceza hükümleri uygulanmaktadır.
Yasaların, insanların siyasi düşüncelerine göre farklı bir şekilde uygulanması anlamına gelen bu çifte standart, hukuken kabul edilemez. Çifte standarda dayalı bir gölgeli adalet eninde sonunda reddedilmeye-hükümsüz kalmaya mahkumdur. Bu yüzden bu adaletsizlik ya da gölgeli adalet mutlaka düzeltilmelidir.
Ancak, kendisi Anayasal dayanaktan yoksun bulunan Askeri Mahkemelerde bu haksızlığın düzeltilmesi olanaksızdır.
Bu nedenle, Askeri Mahkemelerde görülen davalar sivil mahkemelere devredilerek,
hem Anayasa'yı ihlal durumu düzeltilmeli, hem de hukuk dışı çifte standart
uygulamasının yarattığı haksızlığın sivil yargı organlarınca düzeltilmesine
olanak tanınmalıdır.
ASKERİ MAHKEMELERDE SAĞ VE SOL GÖRÜŞLÜ SANIKLARA ÇİFTE ÖLÇÜ (ÇİFTE STANDART) UYGULANMAKTADIR.
12 Eylül sonrasında Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinde sağ ve sol görüşlü sanıklar için farklı ölçüler uygulanmıştır. Sağ kesime mensup sanıklar için "devlete karşı olmadıkları" gerekçesiyle TCK'nin 313. ve adi suç hükümleri uyarınca daha hafif cezalar verilirken, sol kesim için devlete karşı işlenen suç hükümlerinden genellikle de 146. maddeye göre en ağır cezalar verilmektedir.
Böyle bir uygulamanın sonucu olarak örneğin bir mahallede sağ ve sol kesime mensup sanıklar arasında meydana gelen bir çatışmada sağ kesim için "ölümle sonuçlanan kavgaya iştirak" nedeniyle 5-10 senelik cezalar verilebilmesine karşılık, sol kesim için TCK'nın 146. maddesine göre idama kadar varan cezalar verilebilmesi mümkün olmaktadır.
Gene bu uygulamaya göre hepsi birer üst düzeyde devlet görevlisi olan, Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz'ün, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul'un, CHP İstanbul Milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu’nun faşistler tarafından öldürülmeleri adi suç olarak görülürken, sol görüşlü bir kişi tarafından MHP'lilere karşı işlenen suçlar bile devlete karşı işlenen bir suç, Anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs suçu (146) olarak değerlendirilmektedir.
Böyle bir ayırım doğrudan doğruya yargı önünde insanlara siyasi inançlarına göre farklı ölçüler uygulanması (çifte standart) anlamına gelmektedir. Ve bu nedenle de siyasal düşünce ve inançları ne olursa olsun herkesin yasalar önünde eşit tutulacağı şeklindeki en temel hukuk ve Anayasa normunun ihlalidir.
Böyle bir uygulamanın herhangi bir hukuki gerekçeyle açıklanması da olanaksızdır. Bu uygulama sağa ve sola ait ana davaların henüz görülmediği, bu nedenle de savunma ve delillerin henüz mahkemelerce değerlendirilmediği bir sırada, 1980-81 senelerinde, kimi Askeri Mahkeme ve Askeri Yargıtay kararlarında başlatılmıştır.
Bir başka deyişle, daha henüz davalar görülmeden önce sol kesim için 146 vb. "Devlete karşı işlenen suçlar"dan, sağ kesim için ise 313 vb. adi suç hükümlerinden ceza verilmesi öngörülmüştür. Daha sonra Sıkıyönetim Mahkemelerinde görülen tüm davalar bu "önyargı" üzerine yürütülmüş ve sonuçlandırılmıştır.
Sağ kesim için 313 vb. maddelerin uygulanmasını öngören 1980'deki bir Askeri Yargıtay kararında bu konuda şöyle denilmektedir.
"Tebliğname'de değinildiği gibi, bu tür ideolojik şiddet eylemlerinin TCK'nın siyasi suçlar dışında kalan hükümlerinde yazılı adi şiddet eylemleri ile bir tutulmaması gerektiği bir gerçektir. Hergün ülkede can ve mal güvenliğini sarsan, bu nedenle de aleIade suçlardan ayrı olarak mütalaa edilmesi ve daha ağır cezalarla cezalandırılması gereken fakat Devletin Şahsiyeti Aleyhine işlenen cürümleri düzenleyen kanun maddelerindeki suç unsurlarını taşımayan veya taşıdığı kanıtlanamayan yeni bir sosyal suç tipi doğmuş bulunmaktadır. Bu da ideolojik amaçlı adam öldürme ve gasp eylemleridir. Ne TCK'da ne de başka bir kanunda bu tür eylemleri düzenleyen özel bir hüküm bulunmamaktadır. Bu kanun boşluğu yasama organlarınca doldurulmadığı sürece mahkemelerin böyle bir boşluğu içtihat yoluyla doldurma yetkisi olmadığına göre eylemin amacına bakılmaksızın kanunda mevcut suç tipine göre uygulama yapmak zorunluluğu bulunmaktadır. Sanıkların gerçekleşen eylemleri TCK 149. maddesinde yazılı suç unsurlarını oluşturmadığı, eylemlerin gerçekleşen biçim ve derecesine göre, sanıkların hakkında TCK 448. (adiyen adam öldürme) ve müteakip maddelerinde düzenlenen hükümlerine göre uygulama yapılması gerekirken, TCK'nın 149. maddeleri uyarınca hükümlülük kararı verilmesi kanuna aykırı görülmüştür." ASKERİ YARGITAY 1. DAİRESİ 8.7.1980-1980/186/245Yine Askeri Yargıtay 1. Dairesi 80/197 Esas, 282 Karar Sayılı kararında benzer bir hükme varılmaktadır:
"Sanıkların olayı müteakip Emniyet mensuplarınca tespit olunan, bilahare çıkarıldıkları mahkemede kabul etmedikleri beyanlarında MHP yanlısı ülkücü-sağ görüşe mensup oldukları, tanık olarak dinlenen polis memurlarının ifadeleriyle de doğrulanmış bulunmaktadır. Dava dosyasındaki mevcut delillerle sanıkların TCK 125/131/146/149 ve 156. maddelerde yazılı suçları işlemek üzere silahlı bir çete teşkil ettikleri açıklık kazanmamıştır. Bu durum muvacehesinde sanıkların eylem itibariyle fiillerinin 313. maddesine uygunluğu düşünülmeden yazılı şekilde hüküm tesisinde isabet görülmemiştir."Keza Askeri Yargıtay Daireler Kurulu 21.10.1982 tarih E:207 K:202 sayılı kararında:
"gerçekte ÜGD silahlanmış ve yurt çapında bir çok kanlı eylemlere girişmiş olmakla beraber bu silahlanmasını TCK 168. maddede yazılı Devletin Şahsiyetine Karşı Suçlar’ı işlemek maksadıyla yapıldığı hususu şüpheli kalmış olmakla...."Çok ilginç bir örnek;
Ordu'nun Aybastı ilçesinde meydana gelen olaylarla ilgili olarak açılan davada sanıklar aynı mahkemede yargılanmışlar, mahkeme sol kesim için 146. sağ kesim içinse 149. maddelere göre ceza vermiştir. Ancak Askeri Yargıtay sol kesim için verilen kararı onaylarken, sağ kesim için verilen kararı 149. maddeye göre değil, adi suç hükümlerine göre ceza verilmesi gerektiği görüşüyle bozmuştur.
Böylece solcu olanlar için geneldeki siyasi inançları dikkate alınarak devlete karşı işlenen suçlardan; sağ söz konusu olunca genelde faşist düşüncelere sahip olmalarına (ve eylemin amacına) bakılmaksızın adi suç hükümlerine göre ceza verilmektedir.
Bu farklı uygulamanın sağ ve sol kesimin amaçlarının (kast unsurunan) farklılığına dayandırılmaya çalışıldığı görülmektedir. Solun Anayasal düzeni yıkarak yerine M-L bir düzen kurma amacıyla hareket etmesine karşılık, faşist sağın Anayasal devlet düzenini yıkma amacıyla hareket etmediği (bazen de bunun kanıtlanamadığı) ileri sürülmektedir.
Böyle bir iddia inandırıcı bir hukuki açıklama olarak kabul edilemez. Faşist sağın demokratik-Anayasal sistemden tamamen farklı şeriatçı-ırkçı kırması bir teokratik devleti amaçladığı herkes tarafından bilinmektedir. Bunların devlete karşı olmadığını kabul etmek, mevcut 1961 Anayasa'sını faşizmle özdeş görmek anlamına gelir.
Bizzat MGK Genel Sekreterliği’nce hazırlanan "12 Eylül Öncesi ve Sonrası" isimli kitapta, sağ örgütlerle ilgili değerlendirme yapılırken şu görüşlere yer veriliyor:
"Yurdumuzun gerçekten zor yetiştirdiği değerler olan A. İpekçi'ler, Prof. Doğanay'lar, Prof Tütengil'ler... kahpece vurulmuşlardır... Bu ruh hastası katillerin ve onları güdenlerin tek amacı halk arasında ne pahasına olursa olsun ürkütücü yankılar uyandırıcı cinayetler işlemektir. Böylece bunalan ve umutsuzlaştırılan halkın tek bir çözüm yolunu benimsemesi ortamı yaratılmak istenmektedir. Bu tek çözüm kapalı rejim, yani sağ veya sol diktadır."Aslında, buradaki 'sağ veya sol dikta' sözleri de anlamsızdır. Çünkü Prof. Tütengil'leri, Cömert’leri, İpekçi'leri öldürenlerin kimler olduğu ve amaçlarının "sağ veya sol dikta" değil "faşist bir dikta" getirmek olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Ve ne gariptir ki, bir dikta getirmek için bu "kahpece cinayetleri işleyenler"le, Sıkıyönetim Mahkemelerinde "devletin nizamını değiştirmek için hareket etmedikleri" (ya da devlete karşı olmadıkları) kabul edilen ve böylece korunmaya çalışılan aynı kişilerdir.
(12 EYLÜL ÖNCESİ VE SONRASI Sy:133)
Kısacası, Askeri Mahkemelerde sağ ve sol için farklı ölçüler uygulanmasının amaç yönünden açıklanabilmesi mümkün değildir. Bir diğer ifadeyle solun Anayasal düzeni yıkma amacıyla hareket etmesine karşılık, faşist saldırı devlete karşı olmadığı şeklinde bir değerlendirme yapmak olanaksızdır.(1)
Aslında konu amaç unsuru açısından incelenirken geneldeki siyasal inançlar esasa alınamaz. Esas olan davaya konu olan olay ve fiillere yol açan, yani olayla doğrudan nedensellik ilişkisi bulunan amaçtır.
1980 öncesi Türkiye'sinde bir iç savaş ortamı yaşanmıştır. Türkiye böyle bir ortama nasıl sürüklenmiştir? Olaylar nasıl çıkmış, nasıl gelişmiş ve nereden nereye gelmiştir?
Bu konulardaki gerçekleri göz önüne almadan "solcular M-L bir düzen savunurlar, bu yüzden amaçları Anayasal düzeni değiştirmektir, faşist sağ kesimin ise devlete karşı hareket ettiği kanıtlanamamıştır" gibi yorumlar bir hukuki değerlendirme olarak görülemez.
Türkiye'deki faşist çevreler, faşist-sağ kesimin Türkiye'yi komünistlerden temizlemek, ülkenin komünistleşmesini önlemek amacıyla mücadele ettiklerini iddia etmişlerdir.
Bu iddialar aslında bir ölçüde doğrudur. Onlar Türkiye'de başta Tütengil'ler, Doğanay'lar, İpekçi'ler olmak üzere Komünist olarak kabul ettikleri herkesi, CHP’lileri, alevileri, sosyalistleri yoketmek, böylece şimdilerde Türk-İslam Sentezi dedikleri şeriatçı-ırkçı kırması bir düzen kurmak, Türkiye'yi bir Ortaçağ karanlığına sürüklemek istemişlerdir.
Çıkarılan olayların eylemlerin etkinliği, kamu düzenini bozucu nitelikleri yönünde ele alındığında da gerçeğin gösterilmek istenenin tam tersi yönde olduğu görülür. Çorum ve Maraş katliamlarını, Sivas ve Malatya olaylarını, Doğanay'ların, Tütengil'lerin, İpekçi'lerin öldürülmelerini, otobüs, kahvehane taramalarını çıkarırsanız, 12 Eylül öncesinden geriye ne kalır? Bunlar olmasaydı Türkiye bir iç savaş oratamına, öylesine bir can pazarına sürüklenir miydi? (2)
Buna karşı devrimciler 12 Eylül öncesinde siyasal iktidarı ele geçirmeye yönelik bir birlik ve örgütlülük içinde olamamışlar ve genel olarak hareketleri bir anti-faşist direniş çizgisinde kalmıştır.
Tabii ki bu konuda kararı tarihin vereceğini söylemek de mümkündür. Ama o zaman, mahkemeler tarafsız ve objektif hukuk ölçüleri içinde kalmalı, faşist kesimin propaganda görevlilerince üretilmiş, gerçeklerle taban tabana zıt ideolojik ve siyasi önyargılar, mahkeme kararlarına esas alınmamalıdır. Ve en azından ceza hükümleri karşısında her iki taraf için de ayrı ayrı ölçüler kullanılmamalıdır. "Sağcıların komünistlere karşı işledik"lerini iddia ettikleri eylemleri devlete karşı olmadığı kabul edilebiliyorsa, anti-faşist mücadele çerçevesindeki eylemlerin de Anayasal düzeni yıkma amacıyla yapılmadığı kabul edilmelidir.
Ama işte tam bu noktada Askeri Yargı'daki ikili ölçü olayı gündeme gelmektedir. Faşist-sağ söz konusu olunca "Evet, ideolojik maksatla adam öldürme, gasp vb. suçlar işlenmiş ama, bunların devlete karşı işlendiği kanıtlanamıyor. Kanunda ideolojik amaçla suç işleme diye de bir hüküm yok" denilerek "amaca bakılmaksızın" adi suç hükümlerine göre (daha az ve af kapsamı içinde) ceza verilmesi yoluna gidilmekte; sol söz konusu olunca ise gene eylemin amacına bakılmaksızın (ama geneldeki inanç ve düşüncelerine bakılarak) 146.maddedeki suçun amaç unsurunun varlığı kabul edilmekte ve buna göre af kapsamı dışında görülen en ağır cezalar verilmektedir.
Elbette ki bu durumdaki bir yargı sisteminin (askeri yargının) tarafsızlık
özelliğine sahip olduğunun kabul edilmesi hiç bir şekilde mümkün olamayacaktır.
ADALETTE ÇİFTE STANDARDIN YARATTIĞI SONUÇLAR
Sağ için uygulanan 313. madde, sol için uygulanan 146., 168. vb. maddelere göre çok hafif ceza hükümleri içermektedir.
Bunun sonucu olarak MHP yöneticilerine 8-10 senelik cezalar verilirken, örneğinTÖB-DER ve DİSK yöneticilerine bile daha fazla cezalar verilebilmekte, gene örneğin mahalle sorumlusu olarak suçlanan herhangi bir sol gruba mensup bir gence idama kadar varan en ağır cezalar verilebilmektedir.
Sağ kesime mensup bazı hukukçu ve yazarların bu olgunun tersini ileri sürdükleri de görülmektedir. Prof. Sulhi Dönmezer Tercüman gazetesindeki bazı yazılarında sağcılar için 313'ün yanısıra münferit eylemlere göre de ayrı ayrı cezalar verildiği için toplam olarak daha fazla ceza verildiğini, sol için 168'e göre hem eylem hem örgüt suçundan tek ceza verildiği için de daha az ceza verilmesi durumunun ortaya çıktığını ileri sürmüş, bu durumun sağcılara (devlete karşı olmadıkları için) daha az ceza verilmeleri gerekirken haksızlık yarattığını savunmuştur.
Bu iddialar gerçeği tersine çevirme çabalarından başka bir şey değildir.
Gerçekte sağ kesime mensup bir sanığa örgüt cezasının yanısıra eylemine
göre ayrıca ceza verilmesine karşılık, sol görüşlü bir sanığa hem örgütten
hem de eyleminden dolayı tek bir ceza verildiği bir bakıma doğrudur. Ama
bu durumda sol için uygulanan ceza çoğunlukla TCK 146'ya göre idam cezasıdır.
Bir veya iki soygun olayına karışmış sağ ve sol görüşlü iki kişiden sağcı
olana 313. maddeye göre 3-5 yıllık bir cezaya ek olarak, soygun olayından
dolayı da (her soygun olayından ayrı ayrı ) gasp suçundan 5-10 senelik
cezalar verilebilmekte, sol görüşlü olan için ise TCK 146'ya göre tek ceza,
ama idam cezası verilebilmektedir. Bu konuda çok sayıda örnek göstermek
mümkündür. Bu şekilde verilmiş bir çok idam cezası vardır.
İşte, Adalet Bakanlığı Ceza Yasası Tasarısı Değişikliği Komisyonu Başkanı
Prof. S. Dönmezer'in sağ kesime haksızlık yapılıyor dediği durum budur.
Pankart asma, bildiri dağıtma gibi durumlar içinse sol kesim için genellikle 146/3.,168. vb. maddelere göre 10-15 senelik cezalar verilirken, sağcılar için pratikte bu gibi suçlar için koğuşturma bile yapılmamıştır.(3)
Ayrıca adi suç hükümlerine göre verilen cezalar bireysel suç niteliğinde görüldüğünden doğrudan eylem suçu olanlar dışında hiç kimseye siyasal sorıımluluk yüklenmemekte, sol için ise çoğunlukla yoruma dayalı olarak (mücenet) sorumluluk cezaları verilmektedir. (Örneğin hiç bir MHP yöneticisine başta Çorum ve Maraş katliamları olmak üzere bütün faşist katliamlardan dolayı hiç bir cezai sorumluluk yüklenmemiştir. Türkeş'in, Kemal Türkler ve Adana Emniyet Müdürü’nün öldürülmesine azmettirme suçu ise kanıtlanamadığı için sabit görülmemiştir.)
Keza MHP Genel İdare ve Disiplin Kurulu üyesi Abdurrahman Öncel, çeşitli gasp, soygun eylemlerinin azmettiricisi olarak yargılanmış, olayı gerçekleştirdiği iddia edilenler mahkum olurken kendisi hakkında Askeri Mahkeme'ce beraat kararı verilmiştir. Tümüyle aynı konumdaki bazı sol görüşlü sanıklar için verilmiş idam kararlarının bazıları ise TBMM'de onay beklemektedir.
CHP İstanbul Milletvekili A. Köksaloğlu'nu öldüren sağcı sanığa 29 sene N. Bulut'u öldürenlere 5-15 sene civarında cezalar verilmiştir. Çorum'da solcu (ve Alevi) oldukları için 8 yurttaşımızın öldürülmesinin faşist sanıklarına adiyen cinayet hükümlerine göre, birine müebbed, diğerlerine çeşitli hapis cezaları verilmiştir. (4)
Özetle bir yandan herhangi bir MHP'liye karşı işlenen suçlar devlete
karşı işlenmiş bir suç sayılırken, bir MHP'li tatafından devletin Emniyet
Müdürlerinin, Cumhuriyet Savcılarının öldürülmeleri bile devlete karşı
olmayan adi suçlar olarak değerlendirilmekte ve daha hafif cezalarla cezalandırılmaktadır.
12 EYLÜL SONRASI SIKIYÖNETİM YARGILAMALARININ GENEL GÖRÜNÜMÜ
12 Eylül sonrası yargılamaları bir bütün olarak "Kanuni yargı yolu" ilkesine aykırı, bağımsızlık ve tarafsızlıktan uzak bir görünüm sergilemiştir. Bu konuda kısaca işaret edilebilecek çarpıcı görüntüler şunlardır:
Her şeyden önce 12 Eylül öncesinde meydana gelen olaylarla ilgili olarak tamamen tek yanlı bir soruşturma yürütülmüş, MHP için yurt çapında ve derinliğine bir koğuşturma bile yürütülmemiş, Türkiye'nin 12 Eylül koşullarına sürüklenmesine neden olan İstanbul Üniversitesi'nde 8 öğrencinin bombalanarak öldürülmesi, Prof. Doğanay, Tütengil, Karafakioğlu, O. Yavuz'un öldürülmeleri gibi sayısız olay aydınlatılmamış, katilleri bulunmamıştır. Çorum-Maraş olayları gibi olayların da gerçek suçlu ve tertipleyicileri açığa çıkarılmamıştır.
Keza davaların hazırlık aşamasını oluşturan hazırlık soruşturması çoğunlukla MHP taraflısı polis görevlileri tarafından yürütülmüştür. Bu soruşturma sırasında bizzat devletin resmi açıklamalarına göre 175 kişinin işkence sonucu öldüğü kabul edilmiş, 600 polis görevlisi hakkında işkence ile ölüme sebebiyetten dava açıldığı kabul edilmiştir. İşkenceden ölen sanıkların hemen hemen hepsi (ya da büyük çoğunluğu) sol görüşlüdür.
Sanıkların Emniyette gözaltında tutulma süreleri incelendiğinde sağ görüşlü sanıklar Emniyette 3-5 gün sürelerle tutulurken sol görüşlülerin 60-90 gün (ve pek çok örnekte daha fazla gün) polis elinde işkenceli soruşturmada tutulduğu görülmektedir.
Yargılamalar sırasında bu soruşturmalarda hazırlanan ifade ve benzeri tutanakların pek çoğunun sahteliği kanıtlanmıştır. Pek çok olayda tek bir olayın ayrı ayrı pek çok sanığa kabul ettirildiği görülmüştür.
Askeri Savcılık soruşturması genellikle işkence soruşturmalarını doğrulatma gayretiyle sınırlı kalmıştır. Sanıklar soruşturmaların devam ettiği sıralarda pek çok kere hapishanelerden alınarak yeniden Emniyete götürülmüşlerdir. Yeniden Emniyete götürülenlerin görüşleri incelendiğinde bunların da çok büyük çoğunluğunun sol görüşlü olduğu görülmektedir.
Erzincan Askeri Savcı Yardımcısı Halit Cengiz hakkında Erzincan Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından verilen kararda "sanığın görev yaptığı sırada işkence iddiaları hakkında gerekli soruşturmaları yapmadan takipsizlik kararları verdiği” belirtilmiştir. Bizzat kendisi Cumhurbaşkanı'na yazdığı dilekçede, işkence iddiası ile haklarında soruşturma açılan tüm polis ve subaylar hakkında, soruşturmasız takipsizlik kararı verdiğini belirtmiştir.
Ayrıca Sıkıyönetim Komutanlıkları da Savcılık soruşturmalarına müdahalelerde bulunmuşlar, örneğin MHP lehine sahte delil yaratmaya çalıştıkları için polis görevlileri Kemal Yazıcıoğlu ve Bekir Pullu hakkında soruşturma açılmasını isteyen Sıkıyönetim Savcısı Nurettin Soyer görevinden alınmış ve söz konusu soruşturma da engellenmiştir.
Davaların devam ettiği bir sırada mahkemeleri etkileyecek şekilde konuşmak ve yayın yapmak yasak olduğu halde Konsey Üyeleri ve Sıkıyönetim Komutanları sürekli olarak yargılanan sanıkları tek yanlı olarak suçlayıcı konuşmalar yapmışlar, bildiriler yayınlamışlardır. Hatta;
Sıkıyönetim Komutanı Recep Ergun, hakimleri kimi sol görüşlü sanıkları tahliye ettiği için suçlamıştır.
Mahkeme üyelerinin çoğunluğunu oluşturan askeri hakimlerin başta özlük işleri ve sicil yönünden bağlı oldukları komutanlarının iradeleri dışında hareket edebileceklerini düşünmek elbette olanaksızdır. (Hakim Remzi Şirin'in görevinden alınışı buna örnektir.)
Bu nitelikteki bir soruşturma üzerinde yürütülen Askeri mahkemelerde gerçeklerin açığa çıkması doğrultusunda hiç bir ciddi soruşturma yürütülmemiş, sadece polisin soruşturma ve iddialarının çerçevesi içinde kalınmış, gerçeklerin açığa çıkması için sanıklarca ileri sürülen soruşturmanın derinleştirilmesi talepleri mahkemenizde olduğu gibi reddedilmiştir.
Duruşmalar olağanüstü koşullar altında yürütülmüş, gene bizim davamızda olduğu gibi sanıklar yıllarca tecrit hücrelerinde faşistlerle yan yana işkence altında tutulmuş, mahkemelere coplanarak getirilip götürülmüşler, durumlarını dile getiren sanıklara bu durumun mahkemeleri ilgilendirmediği yanıtı verilmiş, hakim olmayan mahkeme başkanı tarafından keyfi sebeplerle sanıklar ve avukatları duruşmalardan çıkarılmış, pek çoğu birden fazla atıldığı gerekçesiyle duruşmalara sokulmayarak mahkeme onların yokluğunda sürdürülmüştür. Tutuklu sanıklar tek tip mahkum elbisesi giymeye zorlanmışlar, giymeyenler mahkemelere getirilmeyerek gıyaplarında yargılanmışlar ve haklarında savunmasız kararlar verilerek idam, müebbet gibi en ağır cezalara çarptırılmışlardır.
Keza davaların devam ettiği bir sırada bir itiraf yasası çıkartılmış, polisle işbirliği halinde ve özgürlük vaadiyle yeni sahte deliller yaratılmaya çalışılarak itirafçı sanıklar ortaya çıkartılmıştır. Aynca MHP'lilerce işlenen suçlara uygulanan yasa hükümleri itiraf yasası dışında tutulmuş, "solculara itiraf yasası, sağcılara af çıkacak" denilerek sağ kesime mensup sanıkların itirafları önlenmeye çalışılmıştır.
Yargılama sonuçları çifte ölçü uygulamasının yarattığı haksızlık ve eşitsizliklerin sayısız ömekleriyle doludur. Aynı konumda bulunan, yani hukuki durumları aynı olan sanıklardan solcu olanların binlercesi ceza evlerindeyken, sağcı olanlar dışarıdadır.
TÖB-DER ve DİSK mahkum edilir, mahkemece kapatılır, mallarına el konulur, mensupları ağır cezalara çarptırılırken, sağdaki muadilleri olan MİSK, Ülkü-Bir'e hiç bir ceza uygulamasına gidilmemiştir.
İlerici-sol görüşlü tüm profesörler, öğretim üyeleri Sıkıyönetim Komutanlıkları kararlarıyla işlerinden alınmışlar, MHP yanlısı öğretim görevlileri üniversite rektörlüklerine, dekanlıklarına getirilerek, Milli Eğitim şeriatçı-ırkçı bir doğrultuya oturtulmaya çalışılmıştır.
Özetle Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinde 12 Eylül sonrasında görülen davalardaki özellikle çifte standart uygulanmasının sonucu olarak söz konusu mahkemelerin tarafsızlığından söz edilemeyecek bir durum ortaya çıkmaktadır. Bu durum askeri yargı kararları üzerinde büyük bir gölgedir.
Bu durumun düzeltilmesi gereği ortadadır. Nitekim Askeri Yargıtay son kararlarında bu gereği kabul eden bir tutum benimsemiş, daha önce 146. madde çerçevesi içerisinde değerlendirilen durumlarda 168 veya l46/3'e göre ceza verilmesi görüşünü benimsemiştir. Ancak bu yolla ortadaki haksız durumun bir ölçüde hafifletilmesine karşılık tümüyle düzeltilmesi olanaklı görülmemektedir.
Bu yüzden Sıkıyönetimin tümüyle ortadan kalktığı bugünkü koşullarda
Sıkıyönetim Mahkemelerinin ellerindeki siyasi davaları sivil yargı organlarına
devretmeleri gereklidir.
SIKIYÖNETİM TÜM ÜLKEDE KALKMASINA KARŞIN, SIKIYÖNETİM ASKERİ MAHKEMELERİNİN GÖREVLERİNE DEVAM ETMESİ ANAYASAYA AYKIRIDIR.
Bugün tüm ülkede Sıkıyönetim kalkmış durumdadır. Sivil yönetime geçildiği, demokrasiye geçildiği ileri sürülmektedir. Buna rağmen bugün hala Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinde siyasi davalar sürmektedir. Başkanı hukukçu olmayan, üyelerinin bir kısmı Askeri hakimlerden oluşan I2 Eylül döneminde oluşturulmuş Askeri Mahkemelerde sivil kişilerin yargılanmasına devam ediliyor.
Bu durumun Anayasa’ya aykırı olduğu, görevine devam eden Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinin Anayasal dayanaktan yoksun olduğu bütün hukukçular tarafından kabul edilen bir husustur. Ayrıca bu husus bizzat Anayasa Mahkemesi’nin bir kararıyla da sabittir. Şöyle ki:
13 Mayıs 1971 tarihli Sıkıyönetim kanununun 23. maddesi, Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinin Sıkıyönetimin kalkmasından sonra da devam edeceğine dair bir hüküm getiriyordu.
Ancak Anayasa Mahkemesi, (E:1971/31, K:1972/5) kararında Askeri Mahkemelerin yetkilerinin Sıkıyönetimin devam ettiği süre ile sınırlı olduğu, Sıkıyönetim kalkınca bu yetkinin sona ereceği, aksinin Anayasa'nın 124. ve 138. maddelerine aykırı olduğu kadar, kanuni yargı yolu ilkesine de aykırı düşeceği gerekçeleriyle sözkonusu yasayı iptal etmiştir.
Gerçi 1973 yılında Anayasa'ya bir hüküm eklenerek Sıkıyönetim Mahkemelerinin Sıkıyönetimin kalkmasından sonra da sürmesine Anayasal dayanak sağlanmak istenmiştir. Ancak 1982 Anayasası'nda böyle bir hüküm bulunmadığı için (1961 Anayasası'na 1973 yılında eklenen hüküm 1982 Anayasası'na alınmamıştır.) Anayasa Mahkemesinin 1972 yılındaki anılan kararı bugün de yeniden geçerlidir.
Bu yüzden, Sıkıyönetimin kalkmasından sonra Sıkıyönetim Mahkemelerinin göreve devam etmesinin Anayasa'ya aykırı olduğuna dair sözkonusu karar, MGK tarafından getirilen 12 Eylül 1980 tarih ve 2301 sayılı aynı mahiyetteki yasa hükmü için de gaçerlidir. Bir başka ifadeyle Anayasa Mahkemesi'nin 1972 yılındaki kararında belirtilen Anayasa'ya aykırılık durumu, Sıkıyönetim Mahkemelerinin Sıkıyönetimin kalkmasından sonra da devam edeceğine dair Sıkıyönetim Yasası hükmü açısından şimdi de aynen geçerlidir.
Bu açık Anayasa'ya aykırılık durumuna rağmen Sıkıyönetim Mahkemeleri, 12 Eylül döneminde çıkarılmış yasaların Anayasa'ya aykırılığının ileri sürülemeyeceğine dair tuhaf bir Anayasa hükmü sayesinde görevlerini sürdürmektedirler.
Kısacası Sıkıyönetim Mahkemelerinin göreve devamlarının Anayasa'ya aykırılığı sabittir. Ama bir şekil şartı nedeniyle bu aykırılığın Anayasa Mahkemesi tarafından ortadan kaldırılması mümkün olamamaktadır. Bu durumun fiilen bir Anayasa ihlali olduğuna şüphe yoktur.
Sonuç olarak bugün Sıkıyönetim tüm ülkede kalkmıştır. 12 Eylül döneminin sona erdiği, sivil yönetime geçildiği söylenmektedir.
Buna rağmen 12 Eylül, yargı alanında bizatihi 12 Eylül döneminde hazırlanan 1982 Anayasa'sına da aykırı bir biçimde devam etmektedir.
Eğer Türkiye'de 12 Eylül döneminin sona ermesi ve Türkiye'nin demokrasi doğrultusunda ilerlemesi isteniyorsa, 12, Eylül'ün çarpıcı uygulamalarını oluşturan yargı alanında da aynı doğrultuda bir gelişmenin sağlanması zorunludur. 12 Eylül hukukunun bir yanını oluşturan eski siyasilerin haklarındaki kısıtlamaların sona erdirilmeye çalışıldığı bir dönemde, tümüyle kanuni yargı yolu ilkesi dışında olağanüstü dönemlere has bir yargı sistemi olarak çalışan 12 Eylül Sıkıyönetim yargılamalarının doğurduğu, bazı örneklerini ortaya koymaya çalıştığımız, haksız ve adaletsiz sonuçları ortadan kaldırılmalıdır.
Anayasa'ya aykırı olarak varlığını sürdüren Sıkıyönetim Mahkemelerinin görevlerini bırakarak dosyaların sivil yargı organlarına gönderilmesi ve siyasi davaların sivil yargı organları önünde yeniden görülmesi bir çözüm yoludur.
Mahkemenizin Anayasa'ya aykırı bir konumda görevine daha fazla devam
etmemesi için Devrimci Yol dava dosyasının sivil yargıya devredilmesi gerekir.
Bu nedenle sonraki yasanın kendisine aykırı olan, kendinden önceki
yasa hükmünü ortadan kaldıracağı şeklindeki hukuk ilkesi uyarınca, 1982
Anayasa'sının daha önce-MGK döneminde- çıkarılmış bulunan Sıkıyönetim Yasası’nın
(sıkıyönetimin kalkmasından sonra da Sıkıyönetim Mahkemelerinin görevini
sürdüreceğine dair) ilgili hükmünü iptal etmiş olduğu kabul edilerek, dosyanın
sivil yargıya devredilmesini talep ediyoruz.
(*) Devrimci Yol dava sanıklarınca 07.09.1987 tarihinde mahkemeye sunulan
dilekçe (Tam metin)
(1) Emniyet ifadelerinin alınması sırasında sol görüşlü sanıkların
ifadelerine polis memurları tarafından ısrarla yerleştirilen ve "amaçlarının
Anayasal düzenin yıkılarak yerine M-L bir düzen kurmak olduğu vb.. " şeklindeki
beyanlar da bu konu açısından hiç bir anlam taşımamaktadır. Her şeyden
önce bu beyanların doğrudan polis tarafından yazıldığı apaçık bellidir.
Hiç bir sanık siyasi amacını kanun maddesindeki suça göre tanımlamaz, amacımız
(146. maddedeki suça göre) Anayasal düzeni yıkarak yerine M-L bir düzen
kurmaktır" demez. Emniyet'te ifadelerin alınmıası sırasında önceden hazırlanmış
"anahtar ifade”lerin bulunduğu bilinmektedir. Bunlardan bir tanesi dava
dosyasında vardır. Dolayısıyla işkence altındaki sanıkların ifadelerine
polis memurlarınca 146. maddeye göre ceza verilmesini sağlamak için yazıldığından
kuşku bulunmayan bu beyanlara bakarak amaç unsurunun varlığına hükmedilmesi
düşünülenıez. Ayrıca mahkemelerin, tamamen hukuki bir değerlendirme gerektiren
suçun manevi unsurunun saptanması konusunu, polislerin işkence tutanaklarına
göre belirlemesi de hiç bir biçimde kabul edilemez.
(2) KAHRAMANMARAŞ OLAYLARI DAVASI Gerekçeli Hüküm'de şu sonuca varılıyor.
"Olay tarihlerinde Türkiye'de demokratik anlamda sol çizgide bir program
izleyeceğini öne süren bir siyasal kadro, TBMM'den güven oyu alarak iktidar
olmuştur. Bu siyasi görüşü benimsemeyen aşırı sağ siyasal görüşteki kuruluş
ve kişilerin, iktidarın Anayasal yollarla değil de şiddet eylemleriyle
zayıflatılıp yıpratılarak sonuçta istifasını sağlamak için sade vatandaşları
tahrik ve teşvik ettikleri bilinen bir gerçektir. İşte uzun süreden beri
yapılagelen bu tahrik ve teşvik sonucu Kahramanmaraş ilinde 23.12.1978
Cumartesi günü sabah erken saatlerden itibaren binlerce Sünni vatandaş
sokaklara dökülmüş, 25.12.1978 günü akşamına kadar Kahramanmaraş'ta devlet
güçleri zaafa uğramış ve şehre sokak güçleri hakim olmuştur." (sy: 334)
"Maraş valisi belediye hoparlörüyle halkın nasıl tahrik edildiğini,
ilan metinlerinin MHP İlçe Başkanı ve ÜGD tarafından yazdırıldığının anlaşıldığını"
anlatıyor. (....) "Aleviler zamanın iktidarı ile özdeş kabul edilmişler
ve yine onların şahsında zamanın iktidarı hedef alınmıştır. Bu nedenle
K.Maraş olaylarında Sünni-Alevi zıtlığından ziyade, sağ-sol siyasal görüş
ayrılığının daha ön planda geldiğini söylemek yanlış olmasa gerek" (Aynı
karardan)
(3) Prof. Dönmezer daha başlangıçta faşist sağ kesim için (devlete karşı
olmadıkları gerekçesiyle) daha az cezayı savunmaktadır. Bu düşünceyle sağ
kesim için daha az ceza getirilmesini sağlamıştır. 313. madde kaldırılmış,
"lehteki yasanın geçmişe de şamil olacağı" ilkesi uyarınca sağ kesimin
aldığı cezaları daha da azaltacak düzenlemeler yapılmış, K.Maraş katliam
sanıklarına uygulanan 149. madde devlete karşı suçlar bölümünden çıkarılarak
ceza hadleri düşürülmüş, af kapsamı içine sokulmuştur.
Bütün bunlar faşist sağ kesimin devlete karşı olmadıkları, bu yüzden
işledikleri cinayetlerden daha az ceza verilmesi gerektiği, devlete karşı
olanla onun yanında olanın bir tutulmaması gerektiği düşüncesiyle savunulmaktadır.
Böylece Yeni Ceza Yasası Tasarısının temeline faşistlerin veya başka sağcıların
"devleti korumak ve kurtarmak için (!)" işleyecekleri suçlardan ve cinayetlerden
(mesela Doğanay’arın, İpekçi’lerin öldürülmeleri gibi cinayetlerden) dolayı
daha az ceza almaları gerektiği gibisinden bir adalet felsefesi yerleştirilmektedir.
"Solcu sağcıyı öldürürse daha çok ceza alsın, sağcı solcuyu öldürürse daha
az,ceza alsın (!)" neredeyse Yeni Ceza Yasasına "ülkeyi komünistlerden
kurtarmak amacıyla solcuları öldürmek suç değildir" diye bir hüküm konmaya
çalışılmaktadır. Bu kafalarla ülkemizin nerelere kadar götürülebileceği,
bu kafaların yargıya, yürütmeye, yasamaya egemen olduğu bir ülkede barışın
da demokrasinin de hayal olmaktan öteye gidemiyeceği ortadadır. Ülkede
ceza yasasından önce bu kafaların değiştirilmesi gerekir.
(4) 8 kişi ayrı ayrı toplanarak elleri bağlanarak götürülmüşlerdi.
Biri kadındı. Tanık Emine Üreyen daha sonra mahkemede verdiği ifadesinde
"bir ara külotunu çıkarıp değneğe takarak salladıklarını sonra urganla
el ve ayaklarını bağlayarak götürdüklerini" söylemiştir. Seydi Esenyel
Yargıtay'a verdiği itiraf dilekçesinde anlatıyor: "Mahallenin oba başkanı
Eyüp Gül beni evimin önünde karşıladı. Başkan ‘30'u aşkın alevilere ait
ev ve işyerini tahrip ettirdim. 8 tane de rehinemiz var’ dedi. Köylülerle
birlikte rehineleri götürüp (Türk Milletinin bölünmezliği ve bütünlüğü
için) öldürülmelerini emrettim. Geri döndüklerinde (Türk Milliyetçiliği
Hareketi adına) yapılan bu eylem için kendilerine minnettar olduğumu söyledim."
(Nokta Dergisi 08.06.1986).
...................
"Hamza Kökmen Çorum'un Sanlık Mahallesine dayı oğlu Elvan Çağlar’ın
şehir içi göçüne yardımcı olmak için gelir. 15-20 kişi tarafından karşı
mezhepten diye yakalanır. Bir inşaata götürülmek için çağrılan taksinin
gelmesini beklerken kaçmaya çalışır, yakalanır, olay yerine (Çorum İbrahim
Çayın Mevkiine ) taksi ile götürülür, bir ağaca bağlanır, yüzü gözü bıçakla
kesilir, deşilir, kurşunlanır. Bir ara öldü sanılarak bırakıldığı yerden
gözleri akmış bir biçimde sürünerek kaçmaya çalışırken yakalanır. 4 saat
işkence sonucu öldürülür. Muhtarın kararıyla gömülür. Cesedin gömüldüğü
yerin kazılmasıyla 2 yıl sonra pantalonu, ayakkabısı vs. bulunarak yakınları
tarafından teşhis edilir. Sanıklardan birini olaylardan sonra kan tuttuğu,
"ben adam kestim" diye sokaklarda bağırıp çağırdığı görülür." (Erzincan
Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No’lu Mahkemesi 1980/115 evrak 83/40 esas ve
1983/339 sayılı 29.12.983 günkü karar gerekçesinden aktaran Cumhuriyet
Gazetesi 21 Temmuz 1985.)
SONUÇ: Olay, devletin Anayasal düzeniyle alakalı bulunmaz ve adi cinayet
hükümlerine göre 450/3'e göre bir ölüm ve diğer sanıklara hapis cezası
verilir.
4'ÜNCÜ KOLORDU KOMUTANLIĞI
1 NOLU ASKERİ MAHKEMESİ
(DEVRİMCİ YOL DAVASI)
HEYETİNE(*)
ANKARA
"Askeri yönetim döneminde, 12 Eylül öncesi olayları üzerinde tek yanlı ve çarpık bir propaganda yürütüldü. Bu propagandayla ülkemizin bütün ilerici, solcu, demokrasiden yana güçleri suçlandı. 12 Eylül öncesi olayların ve ortamın sorumluları olarak gösterilip en ağır cezalarla, idam cezalarıyla cezalandırılmaları istendi. Bu maksatla hazırlanan iddianamelerde demokrasiden yana derneklere, sendikalara "Anayasal düzeni zorla değiştirmeye kalkışmak" suçlamaları yapılıyorken ve yığınların, derneklerin, sendikaların demokratik haklarını kullanmaları suçlanıyorken, faşistlerin cinayet ve katliamlarından söz edilmedi. Maraş’lar, Çorum’lar unutturulmaya çalışıldı. 12 Eylül öncesinde faşist terör çetelerini "devletin yardımcı güçleri" ilan edip arkalayan Tercüman Gazetesi ve sağcı çevrelerin görüşleri, askeri yönetim döneminde resmi devlet görüşü haline dönüştürüldü. MHP'lilerin cinayetleri mahkemelerde bu doğrultuda değerlendirildi. Cinayet ve katliamların kimlerce ve ne için gerçekleştirildiği sorularına somut bir yanıt vermeksizin soyut bir "terör" edebiyatı kullanılarak kafalar bulandırılmaya, faşist güçlerin sorumlulukları gözlerden kaçırılmaya çalışıldı.
Hakkımızda hazırlanan iddianamede de dönemin bu egemen çarpık görüşleri etkili oldu. İddianame bizlerin; "THKP-C'cileri" toparlayıp, uygun koşulları yaratarak "Halk savaşı" ile iktidarı ele geçirme çabası içinde olduğumuzu, AYÖD ve DEV-GENÇ'i de bu amaçla kurduğumuzu ileri sürüyordu. İddianameye göre, bu derneklerin faaliyetleri ülkemizde "anarşik ortamın" oluşmasına, can güvenliği ve öğrenim özgürlüğünün ortadan kalkmasına neden olmuştur. İddianamenin sunduğu bu tabloda ne MC'ler, ne faşistler, ne de onların ülkeyi teslim almayı amaçlayan eylemleri, cinayetleri vardı. 12 Eylül öncesinin Türkiye gerçeği böyle miydi? Yoksa gerçekler 12 Eylül döneminde gösterilmeye çalışıldığından çok daha farklı mıydı?
Söz konusu olan çok yakın geçmişimiz olmasına ve herkesin bu olayları şu veya bu boyutta yaşamış olmasına karşın bellekler silinmeye, gerçeklerin dile getirilmesi engellenmeye kalkışıldı. Biz bugün hala 1974-80 Türkiye'sinde yaşanan olaylara ilişkin olarak mesnetsiz ve haksız suçlamalara maruz kalıyoruz. Israrla bir dönemin hesabı, çarpık ve taraflı bir yaklaşımla bizden sorulmak isteniyor. Biz, söz konusu 1974-80 sürecini sıkça suçlanan AYÖD ve DEV-GENÇ gibi örgütlerin yöneticisi olarak yaşadık. Bir anlamda bu süreç boyunca üniversite ve gençlik dünyasının tümüyle içindeydik. Bu nedenle sürekli çarpıtılmaya çalışılan yakın dönemi ve AYÖD, DEV-GENÇ gerçeğini ortaya koymayı gerekli görüyoruz.
Ülkemizde yaygın deyimiyle "gençlik olayları" olarak anılan ve giderek ülke düzeyinde yaygınlaşıp "anarşi" ve "terör" olayları olarak tanımlanan olaylar, 1974 yıIında başladı. 12 Mart ara döneminde sal yoğun baskılara uğramış ve dağıtılmıştı. Devrimci gençliğin tüm örgütleri sudan nedenlerle kapatılmış, yönetici ve üyelerinin çoğu cezaevlerine doldurulmuştu. 12 Mart yönetimi faşist güçlere dokunmamış, üstelik devlet içinde kadrolaşmalarını sağlamıştı. 12 Mart öncesinin cinayetlerini işleyen Ülkü Ocakları kapatılmadığı gibi, üniversite ve yüksek okullarda örgütlenmesini geliştirmişti. 12 Mart ara dönemi sona erdiğinde durum buydu. Bu koşullarda solun ve devrimcilerin "devrim yapmak için" saldırıları başlattıkları iddiasi bütünüyle mantıksız ve gerçeklere aykırıdır. Ara dönemin sona ermesinin hemen ardından faşistler saldırılarına başladılar. 1974 yılının yazında yapılan üniversite sınavlarında faşistler ilk defa silah kullandılar ve izinli bildiri dağıtan öğrencileri kurşunladılar. 1974 yılı sonlarında ise 12 Mart sonrasının ilk cinayetini işlediler. Yıldız Mühendislik Yüksek Okulu öğrencisi Şahin Aydın İstanbul'da faşistlerce bıçaklandı. Bunu, Ankara'da Turizm Ticaret Yüksek OkuIu öğrencisi Veli Yıldırım'ın, İstanbul'da Vatan Mühendislik Yüksek Okulu öğrencisi Kerim Yaman'ın öldürülmesi izledi.
Saldırıya uğrayıp kurşunlanan öğrencilerin, faşistlere karşı olmak ve okuluna devam etmekten öte bir özelliği yoktu. Faşist çetelere boyun eğmeden okumak kaygısı gençliği bir arayışa itti. Artan saldırılar karşısında, yüksek öğrenim gençliği demokratik haklarını kullanarak dernekleşmeye yöneldi ve okullarda, ülkenin çeşitli yörelerinde gençlik dernekleri kurulmaya başladı. 1975'lerde MC'nin kurulmasıyla da gençliğin can güvenliği ve öğrenim özgürlüğü sorunu ülkemizin başlıca sorunlarından biri haline geldi.
MC Türkiye'nin siyasal yaşamında bir dönemeç noktasıdır. Amerikancı egemen çevrelerin, TÜSİAD'ın, Aydınlar Ocağı'nın yoğun çabalarıyla kurulan MC, bir iç savaş hükümetiydi. Onun bu niteliğini en iyi karakterize eden olgu da faşist MHP'nin hükümet ortağı yapılmasıdır. MC, ülke çapında bir cepheleşmeye yöneldi. Demokratik güçlere, devrimcilere karşı başlattığı saldırı kampanyasıyla ve "komünizm tehlikesi" umacısını kullanarak egemen sınıfları ve sağcıları kendi iktidarı etrafında toparlanmaya zorladı. Bu durum doğal olarak ülkede politik gerilimi artırdı. MC bu politikalarının gereği olarak faşist saldırıları kışkırtıp destekledi. Faşistler MC'nin sağladığı geniş olanaklarla daha çok insiyatif kazanıp, cüretlendiler. Nitekim, MC ile birlikte faşist saldırı ve cinayetler hızla tırmanmaya başladı ve giderek ülkenin tüm yüksek öğrenim kurumları işlemez duruma itildi. Can güvenliği ve öğrenim özgürlüğü kalmadı. MC'nin mimarı Başbakan Süleyman Demirel faşist cinayetler karşısında "Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz" diyerek adeta yeni cinayetlere davetiye çıkardı. Olaylara ilişkin olarak da 1961 Anayasası'nın sunduğu demokratik hakları ve devrimcileri suçladı. 2.5 seneden fazla süren MC döneminde izlenen politikalar giderek ülkemizi bir iç savaş ortamına itti. Faşistlerin devlet içinde kadrolaşması, bu dönemde ileri boyutlara vardı. Bu güçlerin egemen olmak için en yoğun çaba sarfettikleri kurumların başında da eğitim kurumları geliyordu. Bu anlamda MC'nin uygulamaya koyduğu politikalar açıkça, eğitimin faşistleştirilmesini ve gençliğin teslim alınmasını amaçlıyordu. MC'nin gündeme getirdiği bu politikalar kavranılmadan 1974-80 döneminin olayları, özellikle de "gençlik olayları" anlaşılamaz. Tabii bu noktada AYÖD, DEV-GENÇ gibi gençlik derneklerinin ne olduğu, nasıl bir ihtiyacın ürünü olduğu da anlaşılamaz (....)
Tüm bunlar kamuoyunun, savcıların gözlerinin önünde olmuştur. MHP'lilerin üstüne gitmek isteyenler ise sindirilmek istenmiştir. Yalnız bırakılmaya çalışılmıştır. Nitekim Ankara Atatürk Öğrenci Yurdu'nda MHP'lilerin faaliyetlerini saptayıp, soruşturma konusu yapmaya kalkıştığı için savcı Doğan Öz MHP'lilerce kurşunlanarak öldürülmüştür. Kamuoyunun tüm tepkisine karşın devlet, savcısına bile layıkıyla sahip çıkmamış, "devletin yardımcısı" ilan edilen MHP'li katiller cezasız kalmışlardır. Keza Anayasa Mahkemesi ve Danıştay gibi 1961 Anayasası'nın demokratik kurumları, MC aleyhine verdikleri kararlardan dolayı, bir kaç defa MHP'lilerce kurşunlanıp, bombalanarak sindirilmek istenmiştir. Bugün ise geçmişin bu dosyalarını kimse açmaya yanaşmamakta, MC'nin ve faşistlerin günahları uydurma iddia ve suçlamalarla solculara, devrimcilere yüklenmeye çalışılmaktadır.
(...)
Evet, belki de devrimci gençlik saldırılara karşı koyup okullara gitmekte
böyle diretmeseydi, okulları faşistlere terketseydi, o zaman faşistler
okullarda bu cinayetleri işleyemeyeceklerdi. Peki ya sonra ne olacaktı?
Okulları terkedince sorun çözülecek miydi? Faşizmin iktidara yürüdüğü tüm
ülkelerdeki deneyler böyle bir davranışın nelere malolduğunu ortaya koymuyor
mu? Devrimci Gençliğin direniş mücadelesini suçlayan askeri savcı, o koşullarda
DEV-GENÇ'e ne yapmasını önerirdi?
DEV-GENÇ elbette ki böyle bir teslimiyet politikasına hayır diyecekti.
Ve gerçekte faşizm başta gençliği sonra da ülkeyi teslim alamadıysa Devrimci
Gençliğin direnişinin bunda büyük rolü olmuştur. Ve bir anlamda bugün DEV-GENÇ'ten
bu haklı direnişinin hesabı sorulmak istenmektedir. İddianamedeki mantığı
başka türlü değerlendirmek mümkün değildir. (...)"
(*) Sanıklardan DEV-GENÇ yöneticilerince mahkemeye verilen 08.04.1987 tarihli dilekçeden.