"İŞKENCE İFADELERİ
DELİL OLARAK
KABUL EDİLEMEZ"
T. C.
4’ÜNCÜ KOLORDU KOMUTANLIĞI NEZDİNDE KURULU
SIKIYÖNETİM ASKERİ SAVCILIĞI
ANKARA
ESAS NO.: 1981/497
SIKIYÖNETİM 1 NUMARALI ASKERİ MAHKEMESİNİN
1982/50 ESAS SAYILI DAVASIYLA İLGİLİ
ESAS HAKKINDA MÜTALAA
(THKP/C DEVRİMCİ YOL)
CİLT - 1
T.C.
4’ÜNCÜ KOLORDU KOMUTANLIĞI NEZDİNDE KURULU SIKIYÖNETİM ASKERİ SAVCILIĞI
ANKARA
ESAS NO:1981/497
SIKIYÖNETİM 1 NUMARALI ASKERİ MAHKEMESİ’NİN 1982/50 ESAS SAYILI DAVASIYLA
İLGİLİ
ESAS HAKKINDA MÜTALAA
(THKP/C DEVRİMCİ YOL)
CİLT - I
I-GİRİŞ
Askeri Savcılığımızın 26.02.1982 gün ve 1981/497 esas, 1982/160 karar sayılı iddianamesiyle, 574 sanık hakkında dava açılmakla yargılanması mahkememizin 1982/50 esas sayısına kayıtla sürdürülmüş, önce ve sonra açılan davalarla ilgili irtibat nedeniyle birleştirme ve tefrik sonucunda, mütalaamızın sanık eylem ilişkisi bölümünde açıklanan sanıklar hakkında yargılama devam etmiştir.
Yapılan yargılamada, ileri sürülen ve elde edilen delillere dayalı olarak sanıkların fiillerinin hukuki tavsifi yönünden sanıklarca meydana getirildiği öne sürülen "DEVRİMCİ YOL" kısaca "DEV-YOL" örgütünün amacı ve stratejisi ve suçun vasfı ayrı ayrı bölümler halinde değerlendirilmiştir.
Bu mütalaada neleri delil olarak kabul ettiğimiz ve ne şekilde değerlendirdiğimiz
açıklandıktan sonra, diğer bir bölümde sanıklar hakkındaki mütalaaya dayanak
alınan tüm deliller sıralanarak değerlendirilmesi yapılmıştır. (...)
II - DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİNDE GÖZÖNÜNE ALINAN HUSUSLAR
Sanıklar haklarındaki delillerin sıralanmasına geçmeden önce bu mütalaanın hazırlanmasında sübut delili olarak başvurulan beyan ve belgelerin değerlendirilmesinde gözönünde bulundurulan hususlar ile genel olarak savunma üzerinde kısaca durmakta yarar görüyoruz.
(...)
2. SANIK BEYANI
Gerek C.M.U.K.’muz, gerekse Askeri Yargılama Usul Kanunu’muz vicdani
delil sistemini benimseyerek suçla ilgili herşeyin delil olabileceğini
kabul etmiş, sübut delillerini belirli bir sıralamaya da tabi tutmamıştır.
Bu sistemde kanunlar delillerden hangisine güvenebileceği konusunda hakime
takdir yetkisi tanımıştır.
Ceza yargılamasında sübut vasıtası olarak başvurulan delillerden biri
de sanık beyanıdır. Sanık beyanı, sanığın oIay hakkında bildiklerini tanık
gibi, karar verecek olan hakimin huzurunda sözle bildirmesi olarak tanımlanmaktadır.
Sanığın olay hakkındaki beyanı kendi aleyhine olabileceği gibi (ikrar),
başkası aleyhine (suç atma) şeklinde de olabilir.
1) İKRAR:
Sanığın, suçu yalnız veya suç ortaklarıyla birlikte işlediklerini kabul ederek beyanda bulunması demektir. Sanığın suçunu itirafı hakim veya savcı önünde olabileceği gibi poliste de vaki olabilir.
İkrarın delil teşkil edebilmesi, bir başka söyleyişle hukuki bir değer taşıması, ikrarın yapıldığı makama bağlı olmayıp, samimi, gerçek ve olaya uygun düşmesine bağlıdır. Sanık çeşitli nedenlerle başkalarının suçunu üstlenebileceği gibi, hayali bir ikrarda da bulunabilir. Böyle bir ikrarın ister polis, ister savcı, isterse hakim önünde yapılmış olması hukuken hiçbir değer taşımaz.
Hakim ve Savcı önünde ikrarın güvenilirliği ile polisteki ikrarın güvenilirliği haliylen aynı olmayacaktır. Hakimin polisteki ikrarın olaya uygunluğunu, samimi olup olmadığını araştırırken daha titiz davranması gerekecektir. Ancak bu husus onun delil olma vasfına engel teşkil etmez. Hakim polisteki ikrarı sırf poliste yapılmış olması sebebiyle değerlendirme dışı tutamaz, görmezlikten gelemez. Zira ikrarın delil sayılması başka, değerlendirilmesi başkadır. (As. Yrg. 3.D.’nin 15.7.1980, E.246, K.259 sayılı kararı) Hakim hangi makam önünde yapılmış olursa olsun mevcut ikrarı değerlendirirken olaya uygunluk arz edip etmediğini, sanığın hür iradesi altında yapılıp yapılmadığını dikkate almak zorundadır.
Askeri Yargıtay, C.M.U.K.’nun 154’üncü maddesinin zabıta makam ve memurlarına soruşturma yetkisi verdiğinden ve "tahkikat" kavramına sorgunun da dahil olduğundan hareketle, poliste yapılan ikrarın gerçek ve samimi olduğu kanısına varıldığı takdirde hükme dayanak yapılabileceğine karar vermiştir. (Yukarıda zikredilen karar). Askeri Yargıtay, başka bir kararında ise, poliste yapılmış gerçeğe ve olaya uygunluk arz eden samimi bir ikrarı başka bir delil bulunmasa bile, objektif ve genel hukuk mantığı kurallarına uygun olarak değerlendirilmesi şartıyla, mahkumiyet için yeterli saymıştır. (As. Yrg. 2.D.’nin 14.5.1980, E.176, K.175 sayılı kararı) Hatta daha ileri giderek, oluşa uygun bulunduğu takdirde cebre dayalı ikrara dahi itibar edilmesinin vicdani delil sisteminin bir gereği olduğunu, ikrarın sağlanmasında kullanılan cebir ve şiddetin sadece bu yola başvuranların sorumluluğunu gerektirebileceğini, yoksa bu cebir ve şiddetin oluşa uygun düşen ikrarın delil olma vasfını ortadan kaldırmayacağı görüşünü benimsemiştir. (As. Yrg. 4.D.’nin 3.3.1981, E.69, K.62 sayılı kararı).
3) İKRARDAN DÖNME :
Ceza yargılaması usulümüzde sanık beyanda bulunmak zorunda değildir. Beyanda bulunmuş ise bu beyanından dönerek başka türlü bir beyanda bulunabileceği gibi, beyanını geri de alabilir.
Sanık hazırlıkta, polis veya savcı önündeki ikrarından tutuklama sorgusu sırasında veya duruşmanın herhangi bir aşamasında dönebilir. Daha önce ikrarı bulunmayan ve suçunu duruşma sırasında itiraf etmiş olan sanığın da ikrarını geri alması mümkündür. Hakim, nasıl ki ikrarın samimi olup olmadığını araştırıp değerlendiriyorsa, ikrardan dönmeyi de aynı ölçüler içerisinde değerlendirmede takdir yetkisine sahiptir. Askeri Yargıtay, ikrardan dönmenin kabule değer nitelikte olup olmadığının diğer deliller de nazara alınmak suretiyle takdir edilmesi gerektiği görüşünü benimsemiştir. (As. Yrg. Drl. K.26. 12.1975, E.43, K.72 sayılı kararı).
Sanıklar duruşma sırasındaki sorgularında, sistemli bir şekilde emniyette kendilerine işkence yapıldığını, emniyet ve el yazmalı ifadelerin kendilerine polislerce dikte ettirildiğini, ifadelerin kendilerine okutulmadan tutanağın zorla imzalattırıldığını, Savcılıkta kendilerine işkence yapılmamakla birlikte manevi baskının devam ettiğini, Savcılık koridorunda kendilerine işkence yapan polisleri gördükleri için emniyet ifadelerini tekrarlamadıkları takdirde işkenceye götürülecekleri korkusuyla aynı ifadeyi vermek zonında kaldıklarını, tutuklama sorgularında da Savcılık ifadem doğrudur şeklinde beyanda bulunmak zorunda kaldıklarını ileri sürerek ikrarı havi hazırlık ifadelerinden döndükleri görülmüştür.
(...) Sanıkların emniyet ifadelerinin işkenceye dayalı olduğuna ve polisler tarafından dikte ettirildiğine, Askeri Savcılık ifadelerinin de yeniden işkenceye götürülecekleri korkusuyla okunmadan imzalamak zorunda kaldıklarına ilişkin iddiaları mücerret ve örgütsel kollektif savunmanın gereği olarak görülmüştür.
(...)
Yasa dışı suç örgütlerinin bir özelliği de gizli oluşlarıdır. Oysa örgütler bir taraftan mensuplarının gerçekleştirdiği suç teşkil eden eylemlerle adlarını duyurup bu surette toplumun belirli kesimlerini etkilemeye, korkutup sindirmeye çalışırlarken, bir taraftan da faaliyetlerinin devamı bakımından eyleme katılan örgüt mensuplarının yakalanması halinde, örgüt üyesi olduklarının ortaya çıkmaması için çaba sarfedeceklerdir. Bu bakımdandır ki, örgüt lideri ve üyeleri arasındaki ilişkiler mümkün olduğu kadar sınırlı ve gizli tutulur. Örgütsel toplantı ve kararlarla ilgili isbat vasıtası olabilecek, özellikle belge niteliğinde delil bırakılmamasına büyük bir itina gösterilir.
Hal böyle olunca, yasa dışı örgüt davalarında sanığın ikrarı sübut delili olarak daha büyük bir önem kazanır. Örgütsel ilişkiyi ve örgüt mensuplarının faaliyetterini, örgütün içindekilerden daha iyi kim bilebilir? Birçok tanığın muhtelif nedenlerle yalan tanıklık yaptıkları dikkate alınırsa, bu konuda sanığın vereceği bilgilerin, samimi ve gerçek olması koşuluyla, tanık beyanından daha da güvenilir bir delil niteliği taşıdığı görülecektir.(...)
Sanıkların ikrarları değerlendirilirken, mücerret ikrara itibar edilmemiş, doktrin ve Yargıtay kararlarına uygun olarak o sanık hakkındaki diğer sanıkların beyanları, varsa tanıkların anlatımları, ikrarı doğrulayan yakalama ve yer gösterme tutanakları, tutanak mümzilerinin ifadeleri, sanıkların yer göstermeleri üzerine ele geçirilen silahlarla ilgili olarak düzenlenen ekspertiz raporları ve yapılan aramalarda elde edilen belgeler dikkate alınmıştır (...)
Karar verilmesi mütalaa ve talep olunur. 23 MART 1988
4. KOLORDU KOMUTANLIĞI 1 NOLU ASKERİ MAHKEMESİ
DEVRİMCİ YOL DAVASI
HEYETİNE (*)
ANKARA
Son zamanlarda Türkiye Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler düzeyindeki "işkenceyi önleme" sözleşmelerine iınza koydu. Türkiye artık Türkiye'de işkence yapılmayacağını ve işkence ile alınan ifade metinlerinin işkence yapan kişi dışında kimseye karşı delil olarak kullanılamayacağını (Madde 15) temin etmektedir.
Buna karşılık 8 yıIdır tutuktu olarak yargılandığımız bu davanın tüm iddiaları işkence metinlerine dayalıdır. 12 Eylül döneminde hazırlanmış olan bu davanın dosyaları işkence belgeleriyle, "ancak ifadeyi alanlara karşı delil olarak kullanılabilecek" belgelerle doludur. Bu belgelerin her satırı işkence lekelerine bulanmıştır. Biz ise, işte sadece bu belgelere dayanılarak sekiz yıldır tutuklu olarak yargılanıyoruz.
Sekiz yıl insan yaşamı açısından az bir zaman değildir. Üstelik bu sekiz yıl bizim için çok ağır koşullar altında geçmiştir. Mamak Cezaevinde her günü işkence ve acıyla dolu bir sekiz yıldır bu...
Bu davada yargılanan yüzlerce sanık senelerce bu işkence ve baskılara karşı korkunç bir yaşama mücadelesi vermiştir. Yaşamını, benliğini, inançlarını korumak için dayak yemiş, direnmiş, açlık grevleri yapmıştır. (...)
Açlık grevlerinde 30-35 günden sonrası ölüm sınırı olarak kabul edilir. Ondan sonrası ölümün eşiğidir. İşte bu davada yargılanan yüzlerce insan açlık grevlerini 42 güne kadar sürdürerek, bu ölüm çizgisini en az bir kere geçmiştir. (...)
Bu nedenle sizler bizi 8 yıldır tutuklu bulundururken sadece 20 yıllık bir cezanın infazını değil, bir idam cezasını da yarı yarıya peşinen infaz etmiş sayılırsınız.
Bugün heyetinizin bu gerçeğin farkında olduğunu sanmıyoruz. Çünkü bir yandan işkenceyi önleme sözleşmeleri imzalanırken sizler hala 12 Eylül standartlarına göre yargılamayı sürdürüyorsunuz. İşkence ifadelerine dayanarak, sadece bu belgelere dayanarak 8 yıllık tutukluluğumuzu - buna artık tutukluluk değil tutsaklık demek daha doğru olacaktır- sürdürmenin başka anlamı olamaz.
Öte yandan mahkemenizin görevini sürdürmesinin Anayasa’ya aykırılığı bütün hukuk çevrelerinde kabul edilen bir gerçek haline gelmiştir. Bugün bunun aksini savunacak bir tek ciddi Anayasa hukukçusu bulmak olanaksızdır. Yani siz bizleri Anayasa’yı ihlal suçundan yargılarken bizatihi kendiniz Anayasa’yı ihlal konumuna düşmektesiniz.
Bu Anayasa’ya aykırılık konumunun ortadan kaldırılması zorunludur. Aksi
takdirde, yegane dayanağı bir ihtilal idaresinin "kendi kararlarının Anayasa’ya
aykırılığının ileri sürülemeyeceği" şeklindeki bir kararına bağlı olan
sıkıyönetim mahkemelerinin daha senelerce, adeta bir ihtilal yönetiminin
temsilciliğini yapar gibi görevini sürdürmesi daima bir tartışma konusu
olarak, çözülmesi gerekli bir sorun olarak kalacakar. (...)
(*) Sanıklarca mahkemeye verilen 03.02.1988 tarihli dilekçeden
1 NOLU SIKIYÖNETİM MAHKEMESİ HEYETİNE (*)
ANKARA
Savcılar, bir yıla yakın bir sürede hazırladıkları mütalâalarında iddianamede yer alan suçlamaları hemen hemen aynen tekrarlıyorlar. İşkence ifadelerinin -en son imzalanan B.M. işkence sözleşmesi hükümlerine aykırı olarak- delil olarak değerlendirilebileceği ileri sürülüyor ve çoğu bu ifadelere dayanılarak 74 idam cezası isteniyor.
Bu tutum, öncelikle bu günkü yasa hükümlerine açıkça aykırıdır. Savcılar anlaşılmaz bir tutumla, ortada Birleşmiş Milletler sözleşmesinin 15. Maddesinin açık hükümlerinin olmasına ve aynı doğrultuda pek çok Askeri Yargıtay kararı bulunmasına rağmen, Askeri Yargıtay kararları arasından bu günkü gelişmelere tamamen ters bir muhteva taşıyan bazılarını dayanak yapmaya çalışarak emniyet ifadelerinin delil olarak kullanılabileceğini ileri sürüyorlar. (...)
En son imzalanan B.M. Sözleşmesinin 15. Maddesi işkence ile alınan emniyet ifadelerinin delil olarak kullanılamayacağını kesin olarak hükme bağlamaktadır. B.M. Sözleşmesi T.B.M.M. tarafından da onaylandığı için iç hukuk haline gelmiştir. Anayasa’ya göre usulüne uygun olarak Millet Meclisi tarafından onaylanan uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir ve bu yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemez. Bu yüzden doktrinde bu tür yasa hükümlerinin Anayasa hükmü kuvvetinde olmasa bile kanunlardan daha üstün bir kuvvete sahip oldukları kabul edilmektedir. Son yıllarda Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’nun maddi delillerle desteklenmeyen emniyet ifdelerinin delil olarak kullanılamayacağına dair kararı vardır. Buna göre, eğer emniyette alınan ifadelerin doğruluğu maddi delillerle destekleniyorsa, ancak bu şartta karara dayanak yapılabilecekti. En son B.M. Sözleşmesiyle, bu durum da dahi, yani başka delillerle desteklenerek doğruluğu anlaşılsa dahi emniyet anlatımlarının karara dayanak yapılamayacağı kabul edilmiştir.
Bu durumun, hakimlerin delillerin değerlendirilmesindeki serbestliğini
getiren vicdani delil sistemi açısından bir istisna hükmü veya sınırlandırma
getirdiği ortadadır.
Askeri Yargıtay 2. Dairesi’nin (26.04.1987 gün, 978/35- 100.Sh.) kararında
şöyle deniyor:
"Hakimler delillerin takdirinde serbest bırakılmıştır. Ancak kanuna, ahlaka ve genel adaba aykırı surette toplanan delilleri hakim telakki etmekten kaçınmak zorundadır."Bu hükmün ışığında, hakimlerin işkence ifadelerini telakki etmekten kesinlikle kaçınmaları gerektiği açık bir şeydir. B.M. Sözleşmesi’nin 15. Maddesi şimdi hukukumuzda eski hükümlerden çok daha ileri bir anlayış getirmektedir. Artık işkence ifadelerinin delil olarak kullanılabilmesinden hiç bir şekilde söz edilmemesi gerektiği ortadadır.
Hal böyleyken savcılar mütalaalarında, bu gelişmeler kendilerini hiç ilgilendirmiyormuş gibi, ifadeler işkence ile alınmış olsa bile hakimler tarafından delil olarak kabul edilebilir diyorlar.
(...) Emniyet ifadelerinin işkence ile alındığı bugün artık herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Bunu polisler, MİT daire başkanları bile kabul ediyor artık. Hatta bazı davalarla ilgili tanıklık ifadesine başvurulan bekçiler bile emniyette tanıklık için götürüldüklerinde kendilerine elektrik işkencesi yapıldığını söylüyor. Bir bekçiye bile tanıklık ederken işkence yapılırsa gerisini siz düşünün. (...)
Bu durumda bütün emniyet ifadelerinin işkence ile alındığının kabul edilmesi ve yok sayılması gerekir. (...)
Savcıların buna rağmen bu kadar ağır cezalar isteyebilmeleri doğrusu
tam bir sorumsuzluktur. Bu, insan hayatına hiç değer vermeyen bir yaklaşımın
ürünüdür. İnsanların olur olmaz sebeplerle, keyfi olarak öldürülebilmelerini,
işkence edilebilmelerini, asılabilmelerini normal olarak gören, içine sindirebilen
bir anlayışın ürünüdür. Bu, esasında 12 Eylül'ün anlayışıdır ve savcıların
şahsında Sıkıyönetim Mahkemelerinde bu çağdışı anlayışın hala sürdürülüyor
olması, ülkemiz açısından gerçekten talihsizliktir. (...)
(*) Sanıklarca mahkemeye verilen 11.05.1988 tarihli dilekçeden
4. KOLORDU KOMUTANLIĞI
SIKIYÖNETİM 1 NO'LU ASKERİ MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA (*)
ANKARA
Dosya No:1982/50
Konu: Esasa ilişkin. Avukatlar Ortak Savunmasının tutanak yerine geçmek üzere yazılı olarak sunulmasıdır.
(...)
İMZALANAN SÖZLEŞMELER
Savcılar, esas hakkındaki mütalaada delilleri değerlendirirken gerek
vicdani delil sistemi ilkelerini gerekse usul yasasının açık hükümlerini
bir yana bırakarak hukuka aykırı sonuçlar çıkarmışlar ve mütalaanın hazırlanması
aşamasında gündeme gelen ve çok önemli bir yasa değişikliğini de göz ardı
etmişlerdir.
Baskı altında alınan ifadenin hiçbir biçimde hükme dayanak olamayacağını yukarıda açıklamıştık. Ancak, imzalanan son sözleşmeler soruna daha kesin sınırlamalar getirmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, "İşkence ve Diğer Zalimane, Gayri İnsani veya Küçültücü Muamele ve Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesini" ve "İşkencenin ve Gayriinsani ya da Küçültücü Ceza veya Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi"ni imzalamıştır. Hükümetçe imzalanan bu sözleşmeler, T.B.M.M.’nde onaylanmış, Resmi Gazete’de yayımlanmış ve Anayasa'nın 90’ıncı maddesi uyarınca iç hukukumuz açısından yasa niteliğini kazanmıştır. Bunlardan Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, çok önemli iki hukuksal değişiklik gündeme getirnıiştir.
Birinci değişiklik, sözleşmenin 1. maddesinde yer alan İŞKENCENİN TANIMI VE NELERİN İŞKENCE OLDUĞUDUR.. Aynı maddenin 2. fıkrasına göre de, işkence kavramını daha geniş düzenleyen sözleşme veya iç hukuk düzenlemelerinin de geçerli olduğu kabul edilmiştir. (...)
İkinci ve en önemli değişiklik de sözleşmenin 15. maddesidir. Sözleşmenin 15. maddesi şöyle demektedir:
"Her taraf devlet işkence yapılarak alındığı tespit olunan herhangi bir ifadenin işkence yapmakla itham olunan kişi aleyhinde delil olarak kullanılması hariç, herhangi bir kovuşturmada delil olarak kabul edilmemesini sağlayacaktır."Bu maddeye göre, işkence altında alınmış ifade, yalnızca işkence yapan görevliler aleyhine kanıt olabilecek, işkence yapılan sanık aleyhine kanıt sayılamayacaktır.
Kuşkusuz Askeri Savcılığı da bağlayan bu sözleşme, savcılıkça yok sayılmış ve mütalaada "sanıklardan işkenceyle alınan ifadelerin, yaptırılan yer göstermelerinin, teşhislerin yan delillerle doğrulanması halinde geçerli olacağı" biçimindeki Askeri Yargıtay kararlarına da atıfta bulunularak iddialar ileri sürülmüş ve mütalaa bu mantıkla hazırlanmıştır. Mütalaayı hazırlayan savcılar, bu yasa hükümleri uyarınca müvekkillerimizin, sorgularında belirttikleri, -kendilerine işkence yapıldığı iddialarını araştırmaları gerekirken, bunun tam tersini yaparak, bu ifadelerin işkence ile alınmış olmasına rağmen içeriğinin yan delillerle doğrulandığından bahisle, söz konusu ifadeleri delil olarak kullanarak yasa hükmünü hiçe saymışlardır. Kaldı ki yargılama süreci boyunca da işkence ile alınan bu ifadeleri doğrulayan hiçbir yan delil elde edilmemiştir.
Birleşmiş Milletler'in yasa hükmündeki bu sözleşmesine uymanın zorunluluğu, tüm hukuk otoritelerince kabul edilmektedir. Bir çok konuda savcılara bilirkişilik yapmış Prof. Sulhi Dönmezer, bu konuda 07.03.1988 tarihli Tercüman gazetesindeki yazısında şöyle demektedir:
"Olağanüstü önem taşıyan bu hükümle Türkiye, işkence altında elde edilen bir hususu herhangi bir kovuşturmada ve yargılamada delil olarak kabul etmemeyi, yani hükme esas kılmamayı sağlayacak usul hükümlerini getirmek taahhüdü altına girmektedir. Bu hüküm, şimdiye kadar yerleşmiş Yargıtay ve Askeri Yargıtay içtihatlarının ve mahkemelerimizin uygulamalarının gözden geçirilmesini gerektirecek niteliktedir. Bilindiği üzere bugüne kadar olan uygulamada işkence iddiaları karşısında mahkemelerimiz hareketsiz kalmakta ve sanığa kovuşturma mercilerini göstermekle yetinmektedir. Söz konusu taahhüt muvacehesinde işkence iddialarının mahkemece tahkik edilmesi ve neticesine göre hüküm verilmesi ve işkence sonucu elde edilen delillerin hukuki sayılmaması mecburi hale gelmiştir."Sulhi Dönmezer'in belirttiği gibi sözleşmenin getirdiği bu kural aynı zamanda bir usul hükmüdür. Usul hükümlerinin "geriye yürüyeceği" kuralı, bu kanun açısından da geçerlidir. (...)
Sözleşmenin artık yasa gücü kazandığı her türlü tartışmanın dışındadır. Yani, uyulması zorunlu emredici bir hüküm niteliğindedir. Bunun ise pratikte iki sonucu vardır: Bütün yargı organları ve Mahkemeniz sözleşme maddelerini uygulamak zorundadır ve bugüne dek verilen özellikle Askeri Yargıtay'ın bazı kararlarının hiçbir hukuki geçerliliği kalmamıştır.
Bilindiği gibi Askeri Yargıtay 12 Eylül ortamından etkilenerek hukuka ve yasaya aykırı kararlar alabilmiştir. Bir çok sanığın cezalandırılmasına yol açan ve mütalaada da yer verilen karar şöyledir:
"Diğer aşamalarda zor altında alındığı ileri sürülen polis anlatımlarının diğer yan delillerle desteklenmesi karşısındaki polis anlatımlarına itibar edilerek hüküm kurulmasında bir usulsüzlük yoktur."Öncelikle, polisçe alınan ikrarı geçerli sayan anlayış "hukuk dışı", "hukukun üstünlüğüne" aykırı bir anlayıştır. CMUK'un 247/1. maddesinde şu hüküm yer almaktadır:
"Sanığın, hakim tarafından tanzim kılınan tutanaktaki ifadesi ikrarına delil olmak üzere okunabilir".Görüldüğü gibi (...) bir işkenceye baskıya ya da zorlamaya dayansın veya dayanmasın, yargıç tarafından alınmayan sanık ifadesinin duruşmada dahi okunmasını yasaklamıştır yasamız. Vicdani kanaat ile hükme ulaşacak mahkemenin bu vicdani kanaatini dunışmadan elde edeceği açıktır. Bu durumda duruşmada okunması dahi yasak olan bir belgeye, hükümde dayanmağa olanak yoktur. Ayrıca "yan deliller varsa" polis ikrarının geçerliğini kabul etmek yasa maddesine aykın olduğu gibi sadece bahaneden ibarettir. Çünkü yasa "yarı delil" değil, "delilin" var olmasını şart koşmuştur.
Bu nedenle polisteki ikrarın bir usul konusu sayılması ve bunu doğrulayıcı delil aranması yanlıştır. Ve sözleşmenin 15. maddesi gereği zor altında alınan ifadenin sanık aleyhine kanıt olarak kullanılması yasaklandığından hükme dayanak yapılması zaten mümkün değildir. Ve Sıkıyönetim Mahkemelerinde verilen kararların bu içerikteki olanlarının tümü geçersizdir.
Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra mahkemeye sunduğumuz ortak dilekçelerdeki talepler ise şu gerekçelerle reddedilmiştir: 19.08.1988 günlü ara kararında Mahkemeniz:
"İşkence olaylarını önlemek için etkili, kanuni, idari, adli veya başka tedbirleri almak yükümlülüğünü getirmesi, bu tür tedbirlerin alınması hususunun yargının görevi olmayıp yasama organına ait yetki ve görev olması, Askeri Yargılama Usulü Kanunu’nun 163. ve CMUK'un 254. maddelerinde de belirtildiği gibi mahkemenin irat ve ikame olunan, tüm delilleri vicdani delil sistemi içinde edineceği kanaate göre değerlendireceğinin belirtilmiş olması ... sözü edilen milli mevzuatta usul kanunlarımızda değişiklik yapan bir yasa olarak kabul edilmesinin mümkün görülmemesi nedeniyle talebin reddine karar verilmiştir."Mahkemenizin bu gerekçesine katılmadığımız gibi haklı da bulmuyoruz. Elbette sözleşme yasama organına da belirli görevler vermektedir, ancak 15. maddenin uygulanabilmesi yargı organlarının görevi içindedir ve bu konuda hiçbir yeni düzenlemeye gerek te yoktur. Ayrıca milli mevzuatta ve usul kanunumuzda da değişiklik yapmıştır. İşkencenin ne olduğunu tanımlamış ve TCK'nun 243. maddesini daraltmıştır. Vicdani delil sistemine, yani Askeri Yargılama Usulü Yasası’nın 163. ve CMUK'un 254. maddesine sınırlama getirerek, kapsamlarını daraltmıştır.
Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ni inceleyen Sayın Doç. Eralp Özgen, mahkemenizin ara kararını da eleştirerek şunları belirtmektedir:
"Sıkıyönetim mahkemesi kararında da belirtilen sözleşmenin 3441 sayılı kanunla onaylanarak kabul edilmiş olması, ceza usulünde bir değişiklik olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı gibi esasen vicdani delil sistemi cari olan hukukumuzda da bu yönden bir değişiklik olarak kabul edilmesinin mümkün bulunmamasına' denilmiştir. Görüldüğü üzere sözleşmenin iç hukuku etkilemiyeceğinin savunulduğu kararda tek gerekçe olarak vicdani delil sistemi gösterilmiştir. Oysa bu kavram, yargıcın hiç bir sınır ve hükümle bağlı olmadığı, keyfince hareket edebileceği anlamını taşımaz. Yargıç keyfince istediği her şeyi delil olarak kabul edemez. Gerek vicdani kanaat sisteminin, gerekse delil serbestisi sisteminin bir takım sınırları mevcuttur. CMUK'un 238. maddesinin 2. fıkrasının a bendinde kanuna aykırı delil ileri sürülemeyeceği belirtilmiştir. Sözleşme Anayasa’nın 90. maddesi gereği 'yasa hükmü' niteliğindedir. O halde işkence ile alınan ifadenin delil olarak kullanılamayacağını belirten 15. maddesi de bir yasa maddesidir. O halde işkence sonucu alınmış ifade, 238. madde hükmüne girer ve delil olarak ileri sürülemez. Sayın Mahkeme, sözleşmenin yasa niteliği ve dolayısıyla maddelerinin de yasa maddeleri niteliği üzerinde durmadığı gibi, sözleşme şeklindeki yasa hükmü ile Ceza Muhakemesi yasasının bir hükmünün çatışması halinde, iki hüküm arasındaki çelişkinin nasıl çözüleceği üzerinde de durmamıştır."
(Türkiye Barolar Dergisi, sayı 2, sf 216.)
(*) 24.02.1989 tarihli, 44 imzalı Avukatlar Ortak Savunması, Sayfa:146-153'den
Duruşmanın bırakıldığı 19 Ağustos 1988 Cuma günü saat 14.30’da öğleden evvelki heyetten müteşekkil iddia makamında C. Savcısı Cumhur SÖĞÜT (21964), tutanak yazmanı sivil memur Meliha Ödek (96) hazır oldukları halde;
Mahsus salonda açık olarak toplanıldı.
Celse açıldı, yoklama yapıldı.
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
1- Ortak savunmanın okunmasına kalınmış olduğu yerden gelecek celse devam edilmesine
2- Bir kısım sanıklar vekili Zeki Tavşancıl 12/8/1988 tarihli celsede daha önce onaylanmış bulunan işkenceye karşı sözleşmenin kabul edilerek 10/8/1988 gün ve 19895 sayılı resmi gazetede de yayınlanarak yürürlüğe girdiğini, bu sözleşmenin mahkemelerce uyulması gereken bir usül hükmü olduğunu, bu yolda daha önce yapmış oldukları talep üzerine 29/6/1988 tarihli celsede alınan talebin reddine ilişkin ara kararından rücü edilmesini talep etmiş ise de, bahse konu sözleşmenin dikkatle incelenmesinden bu tür eylemlerin varlığının iddia ve şikayet edilmesi halinde sözleşme hükümlerine göre teşkil edilecek komitenin çalışma tarzını göstermesi, sözleşmenin ikinci ve 4. maddelerine göre de her taraf devlete tüm işkence eylemlerinin ceza kanunlarına göre suç olmasını sağlamak ve işkence olaylarını önlemek için etkili, kanuni, idari, adli veya başka tedbirleri almak yükümlülüğünü getirmesi, bu tür tedbirlerin alınması hususunun yargının görevi olmayıp yasama organına ait yetki ve görev olması,
29/6/1988 tarihli celsedeki kararda izah edildiği ve Askeri Yargılama
Usülü Kanunu 163. ve C.M.U.K.’nun 254. maddelerinde de belirtildiği üzere
mahkemenin irat ve ikame olunan tüm delilleri vicdani delil sistemi içinde
duruşmada edineceği kanaata göre değerlendirileceğinin belirtilmiş olması,
yayınlanmış ve onaylanmış ülkemiz açısından da yürürlük kazanmış sözleşmenin
incelenmesinde, bunun 15. maddesinin Anayasamızın 90/3. maddesinde sözü
edilen milli mevzuatta usül kanunlarımızda değişiklik yapan bir yasa olarak
kabul edilmesinin mümkün görülmemesi hususlarına binaen ve mahkemece de
gerek yukarda açıklanan, gerek 29/6/1988 tarihli celsede belirtilen gerekçenin
yasaya uygun olduğu kanaatına varıldığından bu yoldaki talebin reddine,
ancak sanıkların ve vekillerinin işkence iddialarını isbata yönelik bugüne
kadar ibraz ettikleri mahkemece de resen toplanan deliller dışında başkaca
delilleri mevcutsa ibraz etmelerine, oybirliğiyle karar verilip açıklandı.
19 Ağustos 1988.
(*) Ankara 1 No'lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinin 19 Ağustos l988 günkü duruşmasında Avukatların, Birleşmiş Milletler İşkenceyi Önleme Sözleşmesi’nin 15. maddesi hükümlerine uyulması taleplerine karşı mahkeme heyetinin verdiği red kararı.