12 Eylül Nasıl Bir Yargı Getirdi

Bilindiği gibi, dünya üzerinde yargının, yürütmeden ayrılmasının üzerinden pek uzun bir zaman geçmemiştir. İktidarın tek elde ya da tek organda toplanmasının zulme kaynaklık yaptığı düşüncesi, yürütme-yasama ve yargı erklerinin ayrı ayrı organlarda toplanmasına neden olmuştur. “Güçler Birliği” uzun süre insanlık tarihinde belirleyici olmuştur. İktidar zulmünün önüne geçilmesi için “güçler birliği” ilkesine karşı çıkan ilk düşünürler, İngiliz John Locke ile Fransız Montesquieu olmuşlardır. Özellikle Charles Montesquieu, 18. yüzyılın ilk yarısının sonlarında yazdığı “Yasaların Ruhu” yapıtıyla “Güçler Ayrılığı” ilkesinin temelini atmıştır. Bu ilke daha sonraki yıllarda “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”ne ve 1787 yılında da “Amerikan Anayasası”na girmiştir. “Güçler Ayrılığı” ilkesine göre, yasama erkini yasama meclisleri, yürütme erkini hükümet, yargı erkini de bağımsız mahkemeler yürütecektir. Binlerce yıllık uygulamalar sonucu ortaya çıkan bu anlayış, genelde çağdaş ülkelerin hepsinde uygulanmaktadır.

Ülkemizde uzun süre yürürlükte kalan 1924 Anayasası’nda da “Yargının Bağımsız Mahkemelerde” yürütüleceği hükmü vardı. Yürürlükte olan 5434 Sayılı Yasayla, hükümet hiçbir gerekçe göstermeden adli yargının, yüksek mahkemenin, idari yargının başkan ve üyelerini azledebiliyordu. Yani 1924 Anayasası hükmüne rağmen, gerçekten bağımsız bir yargıdan söz etmek olanaksızdı. 1950-1960 yılları arasında iktidar olan Demokrat Parti, mahkeme üyelerine öyle baskılar yapmıştı ki, birçok mahkeme hukuk adına iktidarın istediği haksız ve adil olmayan kararlar vermiştir.

1961 Anayasası, 1950 ve 1960 yıllarındaki hukuka aykırı diktatörce uygulamaları da dikkate alarak bağımsız bir yargının oluşturulması için gerekli önemi göstermişti. Yasama, yürütme ve yargı erki arasında “Güçler Ayrılığı” temelinde denge kurulmuştu.

1961 Anayasası'nın 7. maddesinde “Yargı Yetkisi Türk Milleti Adına Bağımsız Mahkemelerce Kullanılır” deniyordu. Aynı Anayasanın, 132'den 152'ye kadar olan maddeleri mahkemelerin bağımsızlığını, yargıca sağlanacak güvenceleri oldukça ayrıntılı bir şekilde düzenlemişti. Bu Anayasaya göre “hiçbir organ, makam, mercii veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz, görülmekte olan dava hakkında yasama meclislerinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru soramaz, görüşme yapamaz veya herhangi bir beyanda bulunamaz. Yasama ve yürütme organlarıyla idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesi geciktirilemez.”

Bu Anayasa, yargıçların “nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve ödenekleri, meslekte ilerlemeleri, görevlerinin veya görev yerlerinin geçici veya sürekli olarak değiştirilmesi, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve disiplin cezası verilmesi, görevleriyle ilgili suçlarından dolayı soruşturma yapılmasına ve yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten çıkarılmayı gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve diğer özlük işleri” bakımından yasayla düzenlemeyi gerekli buluyor ve düzenlemelerin “mahkemelerin bağımsızlığı esasına” göre yapılmasını emrediyordu.

Mahkemelerin bağımsızlığı, “mahkemeler bağımsızdır” demekle sağlanamaz. Yargıçlara gerekli güvenceler verilmeden, mahkemelerin bağımsız olduğu söylenemez. Bu nedenle 1961 Anayasası, yargıçların özlük işlerini Yüksek Hakimler Kurulu'na bırakmıştı. Yüksek Hakimler Kurulu, yüksek hakimler arasından seçiliyordu. Bu kurula Adalet Bakanı katılabiliyor ama oy kullanamıyordu. 1961 Anayasası'nda yargıçların denetlemesi Yüksek Hakimler Kurulu’nca atanacak yargıçlarca yapılıyordu. Mahkemelerde yargılanacak yurttaşlar için 1961 Anayasası “doğal yargıç” ilkesinin getirilmesini karara bağlamıştı.

Görüldüğü gibi 1961 Anayasası, “Mahkemeler Bağımsızdır” demekle yetinmemiş, mahkemelerin bağımsızlığını sağlamak için gerekli kurulların oluşturulmasını ve hakim güvencesinin sağlanmasını emretmişti. Ayrıca yürütmenin ve yasamanın Anayasaya, yasalara, hukuka uygunluğu yüksek mahkemelerce denetlenebilmesi de aynı Anayasa tarafından sağlanmıştı. Devletin polis devleti değil de, hukuk devleti olması için ayrıntılı denebilecek hükümler getirilmişti.

12 Mart döneminde yürütmenin gücü, yapılan Anayasal değişikliklerle arttırılmış ve yargıyla ilgili önemli değişiklikler yapılmıştı. Yüksek Hakimler Kurulu’nda, Adalet Bakanı’nın bu kurulda oy kullanması hususunda, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kurulması konusunda, “doğal yargıçlık” ilkesinin “kanuni hakimlikle” değiştirilmesi gibi değişiklikler yapıldı. Görüldüğü gibi, baskıcı 12 Mart rejimi, yürütmenin gücünü arttırırken yargı erkinin bağımsızlığını zedeleyici, yok edici değişiklikler yapıyordu.

12 Mart açık faşizmiyle başlatılan değişiklikler, 12 Eylül'le birlikte hakim sınıfların istediği biçimde sonuçlandırılmış, yürütme erki güçlendirilmiş ve yargı erki yürütmeye bağımlı hale getirilmiştir.

1982 Anayasası’nın 138. maddesinde mahkemelerin bağımsız olduğu ve “hiçbir organ, makam, mercii veya kişinin yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde bulunamayacağı” belirtiliyor. Yine Askeri Yargı'yla ilgili 145. maddeden de askeri yargının bağımsız olduğunu anlıyoruz.

Mahkemelerin bağımsız olduğunu söylemek ya da yazmak birşey ifade etmiyor. Esas olan mahkemelerin bağımsızlığını sağlayacak yargıç güvencesinin sağlanmasıdır. Yargıçların yer değiştirmeleri, yükselmeleri, görevden alınmaları, denetlenmeleri yürütme tarafından yapılıyorsa ya da büyük ölçüde yürütmenin etkisinde ise bağımsız bir yargı erkinden söz etmek olanaksızdır.

12 Eylül, temel olarak yürütme erkini güçlendirmeyi amaçlamıştır. 1982 Anayasası Cumhurbaşkanı ve hükümeti olağanüstü yetkilerle donatırken, yargı erkinin bağımsız mahkemelerce yürütülmesini engelleyecek hükümleri de koymuştur. Bu Anayasa, temel hak ve özgürlüklere getirdiği sınırlamalarla nasıl bunları kullanılamaz hale getirmişse, hakimlere yeterli güvence vermeyerek de mahkemelerin bağımsız çalışmalarını engellemiştir. 1961 Anayasası ile yürürlüğe konan “yumuşak güçler ayrılığı” ilkesi, 1982 Anayasası’yla ”yürütmenin üstünlüğü ilkesine dönüşmüştür” denilebilir.

1982 Anayasası ile “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu” oluşturulmuştur. Bu kurulun görevleri şunlardır: Adli ve İdari Yargı, hakim ve savcıları mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlerini yapar. Adalet Bakanlığı’nın, bir mahkemenin veya bir hakimin veya savcının kadrosunun kaldırılması veya bir mahkemenin yargı çevresinin değiştirilmesi tekliflerini karara bağlar.

Bu kadar yüklü ve önemli görevlerle donatılmış bir kurul siyasi erkten bağımsız hareket edemiyorsa, yargının bağımsızlığından söz edemeyiz. Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu, yürütme tarafından belirlenmektedir. Şöyle ki: Adalet Bakanı bu kurulun başkanıdır. Adalet Bakanı Müşteşarı ise bu kurulun doğal üyesidir. Asil ve yedek üyeleri Cumhurbaşkanı, Yargıtay ve Danıştay üyeleri arasından dört yıl için seçmektedir. Üstelik bu kurul üyeleri yeniden seçilebilmektedirler. Siyasi kişilerin yer aldığı, Cumhurbaşkanı’nın seçtiği bu kurul tamamıyla siyasi erk'e bağlıdır.

Yargıçların yer değiştirmeleri, yükselmeleri, denetlenmeleri, görevden alınmaları yürütmenin etkisine bırakılmıştır. Böyle bir durumda bağımsız bir yargıdan söz etmek olanaksızdır. Bu koşullara rağmen hukuka uygun karar alabilen yargıçlar yoktur denilebilir mi? Elbette sürülmeyi, yükselmemeyi, maddi kayıplara uğramayı göze alıp hukukun gereklerini yerine getirecek yargıçlar da olacaktır. Ama adaleti sadece onurlu insanların kahramanlıklarına, fedakarlıklarına bırakmak kadar yanlış birşey olamaz. Baskılar karşısında kalan yargıçların bazılarının kararları adaleti yansıtabileceği gibi, bazıları da korkunç bir haksızlığı, insafsızlığı yansıtabilir.

1982 Anayasası yargıç güvencesini sağlamaktan uzak olduğu için, bağımsız bir yargıdan söz etmemiz olanaksızdır. Özellikle siyasi davalara bakan yargıçların, güvenceden yoksun oldukları bilinmektedir. Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’ndeki işleyişin nasıl olduğunu az sonra örnekleriyle birlikte açıklayacağız.

Uzun ve yakın geçmişimiz siyasi davalarda ne kadar yanlış ve taraflı kararların verildiğini gösteren örneklerle doludur. Dün doğru olduğu söylenen mahkeme kararlarının toplumda yeniden ele alındığı zaman, bu kararların ne kadar yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Birinci Kanun-i Esasi'nin yaratıcısı Mithat Paşa'yı II. Abdülhamit'in istediği gibi cezalandıran mahkeme heyeti başkanı Sururi Efendi, o zamanki hizmetlerinden ötürü ödüllendirilmişti. Ama daha sonra bu kararından ötürü “Dünya rezili Sururi Efendi” olarak anılmaktan kurtulamadı.

İşgal İstanbul'unda o günkü siyasi koşullara göre yurtseverleri hapseden, idam ettiren Nemrut Mustafa Paşa'nın hala lanetle anıldığı bilinmektedir.

12 Eylül'de de öyle bir yargı yaratılmıştır ki, yıllarca adaletsizlik örneği olarak akıllardan çıkmayacaktır. 12 Eylül döneminde yargı alanında yapılan değişikliklerin hepsi üzerinde uzun uzun durmaktansa, yargılanmakta olduğumuz sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nin özelliklerini görelim. Bu dönemin “Yargı”sını daha iyi anlarız...
 

Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri Bağımsız Yargı Organları Değildir

12 Eylül sonrasında onbinlerce insan Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nde yargılandı. Sıkıyönetim bütün ülke çapında kaldırılmasına rağmen, bu mahkemelerde halâ binlerce insan yargılanmaktadır. Bu mahkemelerin aldığı kararlarla onlarca insan idam edildi. Yüzlercesi ölüm cezası aldı. Müebbet ve onlarca yıl hapis cezası alanların sayısı ise onbinleri buluyor. Onbinlerce insanı yargılayıp cezalar veren Askeri Mahkemelerin nitelikleri bugüne kadar yeterince anlaşılamadı. Bir süreden beri bu mahkemelerde görev yapmış bazı savcı ve yargıçların açıklamaları basında yer almaya başladı. 12 Eylül Adaleti(!)nin karar organı olan Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nin işleyişini örten kara perde artık yavaş yavaş aralanıyor...

Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri, Sıkıyönetim Komutanlarına bağımlıdır. Sıkıyönetim Komutanları, Sıkıyönetim Savcılarının ve Yargıçlarının çalışmalarına, kararlarına doğrudan ya da dolaylı olarak müdahale etmektedir. 12 Eylül uygulayıcılarının yargı organlarına müdahale ettiğini gösteren örnekler vermek istiyoruz.

Ankara Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinde Başkanlık yapan Pilot Alb. Niyazi ÇAĞIN, mahkemede üç sanığın tahliyesini istemesi üzerine, Ankara Sıkıyönetim Komutanı Recep ERGUN tarafından çağrılıyor ve kendisine Recep ERGUN tarafından şunlar söyleniyor :

“Nasıl olur? (üç kişinin tahliyesini istersiniz) biz sizleri, kıta subaylarını onlara bizim görüşlerimizi uygulayasınız diye tayin ettiriyoruz. Kesinlikle tahliye olmamalılar.” (24 Ekim 1987 Cumhuriyet)
Görüldüğü gibi, 12 Eylül uygulayıcısı Paşa, kendilerinin oluşturdukları 1982 Anayasası’nın 138. maddesine aykırı hareket etmekte hiçbir sakınca görmüyor. Mahkeme başkanının yasalara ve hukuka uygun hareket etmesini beklemiyor. İstediği, kendi görüşlerine uygun karar verilmesidir. Alb. Niyazi ÇAĞIN'ın kendi görüşlerine uygun karar vermeyebileceğini hesap eden Recep ERGUN, bir süre sonra Niyazi ÇAĞIN'ın isteği dışında tayinini Diyarbakır'a çıkartmıştır. Ankara Sıkıyönetim Askeri Savcısı Nurettin SOYER'in yaptığı açıklamalar 12 Eylül Adaleti(!) uygulayıcısı mahkemelerin bağımlı niteliğini göstermekte, Askeri Savcı ve yargıçlara yapılan baskıları gözler önüne sermektedir.
“Ben MHP soruşturmasına hız verdiğim zaman komutan ikide birde ‘Arkadaş, sen sağcılarla ilgili işlerde iş yaratıyorsun... solcular bu ülkede fink atmaya başladılar' diyordu.” (23 Eylül I987 Cumhuriyet)
Görüldüğü gibi MHP iddianamesini hazırlayan Askeri Savci Hakim Alb. Nurettin SOYER'in MHP ile ilgili araştırmaları Recep ERGUN tarafından engellenmekte ve solcularla ilgili araştırmalara hız verilmesi istenmektedir.

Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nde siyasi davalara bakılmıştır ve halâ bakılmaktadır. Sıkıyönetim Komutanı Recep ERGUN'un Nurettin SOYER'e müdahalesi, 12 Eylül'ün anlayışını göstermesi bakımından ilginçtir. “Sağdakileri (faşist canileri) araştırmayı bırak, soldakileri araştır” mantığı 12 Eylül'le birlikte egemen hale gelmiştir.

12 Eylül'le birlikte sadece “sosyalist düşünceleri” savunanlar değil, “sosyal demokrat” düşünceleri taşıyanlar da cezalandırılmıştır. Cezalarının arttırılması için de mahkemelere çeşitli baskılar yapılmıştır. Zamanın CHP Milletvekili Ertuğrul GÜNAY'ın tahliyesinin istenmesi üzerine Sıkıyönetim Komutanı Recep ERGUN'un yaptığı baskılar bilinmektedir (30 Eylül 1987 Cumhuriyet)

Özellikle CHP Genel Başkanı Bülent ECEVİT'in tutuklanması için yapılan baskılar ilginçtir. Ankara Sıkıyönetim Komutanı Recep ERGUN, uydurma bir dosya ile Savcı Nurettin SOYER'den Ecevit'in tutuklanmasını istemiştir. Savcı, delillerin yetersiz olduğunu öne sürünce devreye Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Necdet ÖZTORUN girmiştir. ÖZTORUN, Ecevit'in hukuki olarak tutuklanamayacağını öğrenince “siz gözetimi uzatın, mahkemeye çıkarmayın (Ecevit'in) evrakını” (Cumhuriyet 30 Eylül 1987) diyerek Savcı’ya baskı yapmıştır. Amaçları hukuka aykırı da olsa Başbakanlık yapmış birini hapiste tutmak ve güçlü bir siyaset adamını bile hapsettiklerini topluma göstermek, bu yolla toplumda korku yaratmak ve kendilerine karşı gelinemeyeceğini ispatlamaktır. 12 Eylül Paşalarının amaçlarını gerçekleştirmek için neler yaptığını Nurettin SOYER'in açıklamalarından öğrenmeye devam edelim.

2 numaralı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi Ecevit'i hukukun gereği olarak tahliye edince, Ecevit'i tahliye eden yargıç Gün SOYSAL, aldığı bu karar nedeniyle hiç zaman geçirilmeden aynı gün Kıbrıs'a tayin edilmiştir. (1 Ekim 1987 Cumhuriyet) Bu tayini Nurettin SOYER, aynı tarihli gazetedeki açıklamasında şöyle yorumluyor:

“Baskı ille de kafaya yumruk vurularak yapılmaz bir hakime. Bir hakim verdiği karardan dolayı görevden alınabiliyorsa, lojmanda oturuyorsa, çocuğu varsa okulda, bu da baskıdır.”
Nurettin SOYER'in yaptığı yoruma katılmamak elde değil. Bağımsız olduğu iddia edilen bir yargı organında görev yapan bir yargıç, aldığı karardan ötürü hemen isteği dışında tayin ediliyorsa bu bir baskıdır. Ecevit'i tahliye eden hakim Gün SOYSAL'ın aynı gün Kıbrıs'a sürülmesi, bütün hakimlere gözdağı verilmesi anlamına gelmektedir. “Sıkıyönetim Komutanı’nın emirlerine göre karar almazsanız sizleri süreriz” tehdidi, diğer yargıçların başında Demokles'in kılıcı gibi asılı durmaktadır. Bu şartlarda yargıçların bağımsız çalışıp, vicdani karar verebilmeleri yüreklilik isteyen bir iş olmaktadır. Sürgüne, görevden alınma korkusuna, sicili bozulma korkusuna rağmen vicdani karar verecek yargıçlar çıkmaz mı? Elbette bu baskılara boyun eğmeyecek karakterde yargıçlar da vardır. Ama baskılara boyun eğen, vicdani karar veremeyen yargıçların sayısının tahminlerden de çok olduğu asla unutulmamalıdır. Bir ülkede yargıçların hukuka uygun “vicdani karar” alabilmesi cesaret işi olmuşsa, o ülkede çağdaş hukukun geçerli olduğu söylenemez. Yargıçların vicdana ve hukuka uygun karar alması kahramanlık olmuşsa, o ülkede adil kararlar alınamıyor demektir.

Ecevit'in 2 Numaralı Mahkemeden tahliye olmasından sonraki gelişmelere dönelim. Ecevit tahliye olunca Sıkıyönetim Komutanı itiraz eder. Askeri Savcı dosyayı, 3 numaralı üst mahkemeye gönderir.

Bu konuda Askeri Savcı Nurettin SOYER şu açıklamayı yapmaktadır:

“Ancak o arada 3 numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nin kıdemli Hakimi Ali HÜNER'in o gün komutanın odasında kaldığını duyunca bunu hukuk adına bir şanssızlık kabul ettim.

Ve dosya gitti, yarım saat sonra dosya geldi. Ecevit tutuklanmıştı.” (1.10.l987 Cumhuriyet)

Nurettin SOYER'in “hukuk adına şanssızlık” saydığı durum, 3 numaralı mahkemenin kıdemli üyesi Ali HÜNER'in Recep ERGUN 'un baskılarına karşı çıkamayıp, hukuka aykırı olarak Ecevit'i tutuklamasıdır. Elbette her yargıcın Kıbrıs'a sürülmeyi, sicilinin bozulmasını göze alması beklenemez!

Görüldüğü gibi, Recep ERGUN`un ve ÖZTORUN'un baskıları hukuka galip gelmiştir. Bağımsız mahkemeler adına vicdani karar verdiğini iddia eden 3 Numaralı Askeri Mahkeme, hukuku ayaklar altına almıştır. Sonuçta 12 Eylül Paşaları siyasi amaçlarına ulaşmışlar ve Ecevit tutuklanmıştır. Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinde alınan kararların hukuki değil, siyasi nitelikte olduğunu yukarıdaki örnek açıkça gösteriyor.

Sıkıyönetim Komutanı’nın isteği dışında kararlar aldığı için görevlerinden alınıp sürülen hakimlerin sayısı pek çok. İstanbul Barosu Avukatlarından Turgut KAZAN, İstanbul 2 Numaralı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde görevli Hakim Yzb. Naci GÜRKAN ile Hakim Yzb. Nuh ÇETİNKAYA'nın görevlerinden alınmalarıyla ilgili şu bilgileri veriyor:

“Dikkat ediyoruz, atanan yargıçların ellerindeki davalar bitmiş değil, yani atama işlemi bir gereksinmeden doğmuyor. Ama onların işkencede adam öldürme suçundan sanık üç polisi mahkum ettikleri biliniyor. Ve bu karar bazı eksiklikler nedeniyle (hem beraat eden hem mahkum olan sanıklar yüzünden) Askeri Yargıtay’ca bozulup, yerel mahkemeye gönderildiği sırada, yargıçlar atanıveriyor. Böylece gayet kolay bir yöntemle dava DOĞAL YARGIÇLARINDAN alınmış oluyor. Kendileri bir çeşit cezalandırılırken tüm işkencecilere cesaret veriliyor ve başka yargıçlara korku salınıyor. Kim ne derse desin, durum açıktır....... Yargının bağımsız olmadığı anlaşılmıştır.” (28.1.1987 Cumhuriyet)
Avukat Turgut KAZAN'ın yazdıkları hiçbir yoruma yer bırakmayacak kadar açık. Askeri yargıda yargıçların hiçbir güvencesi yoktur. Yargıç güvencesinin olmadığı adalet kurumlarının, bağımsız yargı olduğu asla öne sürülemez. Askeri Yargıtay tarafından bozulan davaya yeniden bakmaları gereken yargıçların apar-topar görevlerinden uzaklaştırılmaları, askeri yargı organlarında tayinleri gerçekleştirenlerin işkencecileri korumakta kararlı olduklarını gösteriyor.

Ankara Sıkıyönetim Mahkemeleri ve İstanbul Sıkıyönetim Mahkemeleri üzerindeki baskıları ve alınan kararların nasıl etkilendiğini gösteren bazı örnekleri anlattık. Bunlar, baskıların basına yansıyan kısmının sadece bir bölümü. Basına yansıyanlar buzdağının yüzeydeki kısmı gibi. Kamuoyunun bilgisi dışında kalan baskılar ise çok daha fazla.

Bizim yargılanmakta olduğumuz Fatsa Devrimci Yol Davası Heyeti üzerindeki baskılar da hiç az değildir. 20.5.1985 tarihli duruşmada Hakim Yzb. Niyazi YILMAZ'ın açıklamaları, davamıza bakan heyet üzerindeki baskıları açık bir biçimde gösteriyor:

“14 Mayıs I985 günü 3. Ordu Sıkıyönetim Adli Müşavir Hk. Bnb. Yllmaz HIZLI ve Askeri Savcısı Çetin AKKAYA mahkemenin Fatsa Devrimci Yol Davası Heyeti’nin Amasya ilindeki çalışma odasına gelerek, hakimler ile bazı konuşmalar yapmışlar ve bu konuşmalar sırasında adı geçen Adli Müşavir ve Askeri Savcı mahkememize ETKİ EDİCİ ve Hakimleri itham edici beyanlarda bulunmuşlardır. Şöyle ki: Mahkememizin gereksiz yere suç ihbarlarında bulunduğu ve bu ihbarların davayı gereksiz yere uzattığı, bu davanın kararının 4/4'lük olmayacağı, fazla araştırmaya gerek olmadan mevcut delillerle karar verilmesi gerektiği, kendilerinin de hakimlik yaptığını ve bu davalarda fazla incelemeye gerek olmadığını.... söylemişlerdir.
Bu konuşmalarıyla mahkememizin bundan sonra vereceği kararlarında suç duyurusunda bulunulmamasını, balistik inceleme yapılacak suç ve eşyaların toplatılmasından vazgeçilmesini ve şahsım hakkında da TEHDİTVARİ konuşarak mahkeme üyelerini ETKİLEMEYE çalımışlardır.
... Bugüne kadar yapılan suç ihbarlarının çoğunluğu, öldürme olay yerlerinde bulunan boş kovan ve mermi çekirdeklerini kaybedenler hakkında yapılmıştır. Suç eşyalarının toplanması konusunda mahkememizce yazılan çok sayıdaki müzekkereyi Sıkıyönetim Askeri Savcılığı iki ay gibi bir zaman geçtikten sonra işleme koyarak 1402 sayılı Kanunun l8/6 C.M.U.K. ek 4. maddesine aykırı davranmış ve davanın gereksiz yere uzamasına sebep otmuştur.
..... Benim hakim olmadığımı ve kıdemli hakim olsa beni ... gibi koşturacağını söyleyen Adli Müşavir’in sözleri şahsımı BASKI altına almaya yöneliktir.
....Bu davranışları ve sözleri nedenleriyle adı geçen kişiler mahkememizi ETKİ altına alıcı ve KÜÇÜK DÜŞÜRÜCÜ beyanlarda bulunmuşlardır. Yetkileri olmadığı halde mahkememiz üzerinde TASARRUFTA bulunmaya kalkışmışlardır. İlgililer hakkında suç duyurusunda bulunulmasını talep ediyorum.” (Devrimci Yol Dava Tutanakları 14776-14777)
Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi üzerindeki baskılar burada doğrudan doğruya Sıkıyönetim Komutanı tarafından yapılmıyor. Baskılar “Sıkıyönetim Komutanı adına hareket ettiğini ima eden Adli Müşavir” ve Askeri Savcı tarafından yapılıyor. İşledikleri, bizlerin 12 Eylül felsefesine uygun cezalandırılmamız. Mantıkları da şu: “Bu dava solcuların yargılandığı bir davadır. Bunların cezalandırılmaları için mevcut deliller, yani işkenceyle alınmış polis ifadeleri yeterlidir. Fazla incelemeye, hukuki deliller aramaya gerek yoktur. Solcuların yargılandığı Sıkıyönetim Mahkemeleri’nde kararın 4/4'lük olması da gerekmez. Yeter ki sanıklar cezalandırılsın ve dava bir an önce bitirilsin.”

İşkenceciler ve delilleri kaybeden (!) görevliler hakkında suç duyurusunda bulunulması gereksizdir. Etkili ve yetkili (!) sıkıyönetim görevlilerinin mantıkları budur. Mantık bu olunca, Sıkıyönetim Komutanlarına bağlı Askeri Mahkemelerden hukuka uygun kararlar çıkabilir mi? Bu baskılar altındaki mahkemelerin vicdani karar verecek bağımsız mahkemeler olduğu ileri sürülebilir mi?

Niyazi YILMAZ'ın açıklamaları mahkeme heyetini YÖNLENDİRİCİ, ETKİ ALTINA ALICI, KÜÇÜK DÜŞÜRÜCÜ, BASKI ve TEHDİTLERİN yapıldığını hiç kuşkuya yer bırakmayacak biçimde gösteriyor. Bu koşullar altında çalışan Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nin bağımsızlığı asla ileri sürülemez. Böyle çalışan mahkemelerden çıkacak kararlar 12 Eyül anlayışına uygun olur. Ama asla hukuka uygun olamaz.

Niyazi YILMAZ, yetkilerini 12 Eylül'ün meşru olmayan gücünden alan 12 Eylül Adaleti (!) temsilcileri ile ilgili açıklamalarının bir kısmında şunları söylüyor:

“... Savcı Hk. Bnb. Çetin AKKAYA mahkememizin balistik incelemelerinden vazgeçmesini empoze etmeye çalışmış, Adli Müşavir Hk. Bnb. Yılmaz HIZLI hiç bir yetkisi olmadığı halde Hv. Hk. Ütğm. Engin BOZKIR'a Fatsa davasının duruşmalarına çıkmasını söylemiş, sıkıyönetim sivil hakimi Tahir ERGÜN'e duruşma hakimliğini önermiş, hakimlerin iade edilip edilmemeleri konusunu BASKI vasıtası olarak kullanmaya çalışmıştır.” (Tutanak sayfa 14777)
Daha önce Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nın isteği doğrultusunda karar almayan bir kısım yargıçların başka yerlere tayin edildiğini belirtmiştik. Yukarıdaki açıklamaları yapan Hk. Yzb. Niyazi YILMAZ da bu açıklamaları yapmasından çok kısa bir süre sonra 3. Ordu'daki görevinden alınmıştır. Fatsa Mahkeme Heyeti üzerindeki baskıları bugüne kadar sadece bir tek yargıç tutanaklara geçirmiştir. Ama sıkıyönetim komutanlığının etkili fakat yetkisiz temsilcilerinin baskılarının yukarıdaki açıklamalarla sınırlı kalmadığına hiç kuşku yoktur. Bugüne kadar Fatsa Devrimci Yol Davasında 32 yargıcın değişmesi yapılan baskıların yoğunluğunu göstermektedir.

Sıkıyönetim Askeri Mahkeme Başkanı Pilot Alb. Niyazi ÇAĞIN'ın, Hk. Bnb. Üstün GÜNSAN'ın ve Askeri Savcı Nurettin SOYER'in açıklamalarından da anlaşıldığı gibi Sıkıyönetim Komutanlarının istediği kararları vermeyen yargıçların tayinleri çıkarılmaktadır. Zaman içinde yapılan bu atamalarla sıkıyönetim komutanlarının istediği kararları almayan yargıçlar ayıklanmaktadır.

Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nin, Sıkıyönetim Komutanlığı yönetiminden çıkamadığını gösteren olaylardan biri de Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde görülen KUK Davasında meydana gelmiştir. 24.8.1981 tarih ve 1981/729 Esas sayılı KUK Davası iddianamesi, Sıkıyönetim Komutanlığı’nca toplatılmıştır. Kürtlerin tarihi ile ilgili bilgiler olması iddianamenin toplatılma nedenidir. İddianameyi hazırlayan Hk. Bnb. Halit, KARABULUT, iddianamenin toplatılmasına ilişkin hiçbir karar olmadığını kabul etmekte ve “Ben o zaman doğru bildiklerimi yazdım. Ve gerekli yerleri uyarmak istedim. Ama komutanlık böyle uygun gördü” demektedir. (Yeni Gündem, Sayı 56)

Görüldüğü gibi, Sıkıyönetim Komutanlığı hiçbir mahkeme kararı olmadığı halde açılmış bir davadaki iddianameyi bile toplatabilmektedir! Amaçları, Kürtlerin tarihIeri ile ilgili bilgilerin iddianamelerde bile yer almamasıdır. Bu nedenle hazırlanmış bir iddianameyi bile mahkemeye müdahale ederek toplatmışlardır. Mahkemelere böyle bir müdahale örneği dünyanın hiçbir yerinde görülmediği gibi, eksik iddianameyle mahkemenin sürdürülmesi örneği de görülmemiştir.

Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri üzerindeki baskılar sadece yukarda saydıklarımızla sınırlanamaz. Bu baskılardan çok daha önemlisi, sol siyasi tutukluların toplumda ve yargıçların kafasında önceden mahkum edilmiş olmalarıdır. 12 Eylül'le birlikte devletin bütün örgüt ve olanaklarıyla sol düşünce mahkum edilmeye çalışıldı. Daha yakalanmadan önce TRT'den “vatan hainleri, satılmışlar” olarak nitelendik. Televizyon ve radyo hergün toplumu aleyhimize şartlandırmak için yayınlar yaptı .12 Eylül sansürü ile çıkan basın aleyhimizdeki sıkıyönetim bildirilerini, emniyet, MİT açıklamalarını çarşaf çarşaf yayınladı. Bizler ise düşüncelerimizi, yaptıklarımızı hiçbir araçla açıklayamadık. Ülkeyi ABD emperyalizminin siyasi, ekonomik ve askeri tam uydusu haline getiren 12 Eyül'ün bu tür propagandaları tek gerçek olarak gösterildi. İşkencelerin, korkunun, dehşetin kol gezdirildiği bir dönemde açıklamaya çalıştığımız gerçekler mahkeme tutanaklarına bile tam geçirilmedi. Böyle bir ortamda Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nde görev yapan hukuka en bağlı yargıçların bile etkilenmediği söylenemez.

Mahkeme kararlarının etkilenmemesi için yasalar çıkartılmıştır, ama 12 Eylül kendi yasalarını icra ettiği için sanıklar lehine var olan yasalar uygulanmamıştır.

Fatsa Devrimci Yol Davası sanıkları aleyhine Televizyonun yaptığı propagandalar halâ belleklerdedir. Bizlere yakalandıktan sonra sanık olma hakkı tanınmadı. Televizyon bizleri hemen kamuoyuna “suçlu, terörist, cani” olarak gösterdi. 12 Eylül`ün yıl dönümlerinde, yapılan programlar tekrar tekrar gösterildi. Mahkeme sonuçlanmadan, mahkemede yargılanan sanıklar hakkında ve Fatsa’yla ilgili Kenan EVREN'in ettiği sözler mahkeme kararlarını aleyhimize etkileyici nitelikteydi. 12 Eylül'ün sansürü ile basında yer alan yayınlara karşı gerekli yerlere dilekçeler vermemize rağmen, aleyhimize yapılan propagandalara “dur” diyen olmadı. Başta Tercüman Gazetesi olmak üzere, çıkan yazıların hepsi kamuoyunu ve mahkemeleri aleyhimize şartlandırıcı özellikteydi. Tercüman Gazetesi yazarları Ahmet KABAKLI'nın, Ergun GÖZE'nin, Kemal ÖNDER'in Fatsa davası ile ilgili yazdıkları yazılar yasalara aykırı idi. Ama bu yazılarda bizleri “vatan haini, caniler” olarak suçladıkları için 12 Eylül'ün yasalarına uygundular. Ankara Sıkıyönetim Mahkemeleri’nde görev yapmış Hk. Bnb. Üstün GÜNSAN'ın belirtiği gibi, “12 Eylül'den sonra yapılan yargılamalar sanki düşmana karşı yapıldı”. (Yeni Gündem, Sayı 26)

Bizler Fatsa Davası sanıkları, yargılanma başlamadan çok önce zihinlerde mahkum edildik.

Bilindiği gibi, 1402 sayılı yasada değişik 2301-19.9.1980 Sayılı yasanın 4. fıkrası “Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’ne yeteri kadar subay üye, Genelkurmay Başkanı’nın teklifi üzerine, Askeri Hakim subayların tayini usulüne göre atanır” denilmektedir.

Hukuk, askerlikten ayrı bir uzmanlık alanıdır. Özellikle Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nde görülen siyasi davalarda kararın hukuki olması için, heyet üyelerinin hukukçu uzmanlardan olması gerektiği kanısındayız. Ülkemizdeki hukuk otoriteleri de bu görüştedirler. Genelkurmay Başkanlığı’nca atanan hukuk uzmanı olmayan subay üyelerin mahkemelerin hukuka uygun yürütülmesine katkısı olabilir mi? Burada amaç, mahkemelerin hukuka uygun yürütülmesi değildir. Genelkurmay Başkanlığı’nca atanan subay üyeler eliyle mahkeme heyetlerini etkilemektir. Bu sözlerimizden her subay üyenin mutlaka emirlerle karar verdiğini söylediğimiz anlaşılmamalıdır. Eleştirilerimiz genel olarak Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nin oluşturulmasına ilişkindir ve işleyişine yöneliktir. Bu konuda tek tek insanların iyi niyetli ve hukuka saygılı olmaları fazla birşey ifade etmez.

357 Sayılı Yasa’nın 1611 Sayılı Yasa’yla değişik 12. maddesine göre, Askeri Hakim Subayların rütbe terfii, rütbe kıdemliliği ve kademe ilerlemesi yalnızca “mesleki sicil belgesi” ile değil, aynı zamanda bu belgeyle eşdeğerde tutulan “subay sicil belgesi” ile olmaktadır. Subay sicil belgesi de askeri yargıçlara idari üstlerince verilmektedir.

Görüldüğü gibi, hukuk eğitiminden geçmiş hakim subay üyelerin terfi etmeleri, kıdem ve kademe ilerlemeleri, sadece mesleki sicil belgesinin iyi olmasına bağlı değildir. Çok başarılı bir hukukçu, başarılı bir hakim, “subay sicil belgesi” iyi değilse mesleğinde yükselemeyecek, kıdem alamayacaktır. Maddi olarak da parasal kayıplara uğrayacaktır. “Subay sicil belgesi” ise, idari üstlerince verilmektedir. Üstlerinin, örneğin sıkıyönetim komutanlarının istediği kararları vermeyen hakim subayların sicili bozulabilecektir. Böyİe bir durum ister istemez hakim subayların bağımsız karar verebilmelerini gölgelemektedir.

Bilindiği gibi 1402 Sayılı Yasa’nın ek 5. maddesi (2354 sayı ve 8.12.1980 tarihli) sıkıyönetimde görev yapan sivil yargıçlarla ilgilidir. Bu yasa maddesi, sivil hakimlerin yükselmelerinde askeri yargıda çalışmış, kıdemli askeri yargıçları ve askeri yargıtayı söz sahibi yapmaktadır. Yani, sivil yargıçlar da Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nde çalıştıkları süre içinde askeri yargıya bağımlı olmaktadır.

1982 Anayasası’nın 138. maddesi “mahkemelerin bağımsız” olduğunu, aynı yasanın 145. maddesi ise askeri yargının bağımsız olduğunu belirtmektedir. Anayasa’nın 138. maddesinin 2. fıkrası aynen şöyledir:

“Hiçbir organ, makam, mercii veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemeler ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.”

1961 Anayasası’nı kaldıran 12 Eylül darbesinin Ankara Sıkıyönetim Komutanı olan Recep ERGUN'un yargıçlar üzerindeki baskıları, emir ve talimatları, tavsiyesi ve telkinleri basında da yer almıştır. Fatsa Devrimci Yol Davası yargıçlarından Niyazi YILMAZ'ın 20.5.1985 tarihli açıklamaları mahkeme heyetini etkileyici, yönlendirici, küçük düşürücü baskı ve tehdit örnekleriyle doludur. Sıkıyönetim Komutanı adına mahkeme heyetini tehdit eden, etkileyen Adli Müşavir Yılmaz HIZLI ve Askeri Savcı Çetin AKKAYA da Anayasa’nın 138. ve 145. maddelerine aykırı hareket etmişlerdir. Ne yazık ki, baskılara, hakaretlere uğrayan mahkeme heyeti, bunların yaptıkları karşısında “suç duyurusunda” dahi bulunmamışlardır. Hakim Niyazi YILMAZ'ın “suç duyurusunda bulunması” talebi de reddedilmiştir.
 

Askeri Yargıda Çifte Standart

12 Eylül Adaleti(!)nin en önemli özelliklerinden biri de sola ayrı, sağa ayrı ölçü uygulamasıdır. 1980 sonrası Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nde görülen davalarda solcular için devletin şahsiyetine karşı işlenen suç hükümlerine göre karar verilmektedir. MHP'li, ÜGD'li sağcılar için açılan davalarda ise genellikle adi suç hükümleri uygulanmaktadır. Bu da solcuların ağır cezalar alması, MHP'li sağcıların daha hafif cezalarla kurtarılması anlamına gelmektedir.

Polis, Jandarma, MİT sorgulamaları yargının başladığı ilk adımdır. 12 Eylül sonrasında açılan davaların temelini polis ve MiT sorguları oluşturduğuna göre, sorgulamaların başladığı bu anı yargının başlangıcı kabul etmek doğru olacaktır. İşte bu aşamada solculara ayrı, sağcılara ayrı davranış başlamaktadır.

Bilindiği gibi, MHP'li yöneticilerin hiçbirisi polis, MİT sorgulamasından geçirilmemiştir. Yine MHP'li, ÜGD'li faşist militanların büyük bir kısmının poliste alınmış ifadeleri yoktur. Poliste ifadesi alınmış faşist militanların gözetimde kaldıkları sürelerle, solcuların polis gözetiminde kaldıkları süreler kıyaslanamaz bile. Duvara yazı yazan, pankart asan solcular en az 15 gün, bir ay gözetimde tutulurken, katliam düzenleyen faşitler hiç gözetimde tutulmamakta, ya da gözetim süreleri birkaç günle sınırlı kalmaktadır.

Burada bir açıklama yapmak gerekiyor. Bilindiği gibi, Türkiye'de gözetim demek, gözetimdeki polisin, MİT'in işkence yapması demektir.

Yukarıdaki karşılaştırmayı yaparken “MHP'li, ÜGD`li faşistlere de işkence yapılsın” demek istediğimiz anlaşılmamalı. En büyük insanlık suçu olan işkence solcuya da sağcıya da, bir başka insana da asla ve asla yapılmamalıdır.

Sorgu sırasında “intihar etti”, “ayağı kaydı”, “kalp yetersizliğinden öldü”, “kaçarken vuruldu”, “pencereden atladı” gibi açıklamalarla Emniyet’te öldüğü bildirilen devrimcilerin sayısı yüzlerle ifade ediliyor. İşkenceyle öldürülenler arasında hiçbir MHP'li, ÜGD'li faşistin olmaması bir tesadüf müdür? Hayır!...12 Eylül Adaleti'nin ilk aşaması solculara ağır işkence yapmak, faşistlere ise dokunmamaktır.

Ankara Sıkıyönetim Askeri Savcısı’nın şu açıklamaları sorgulamalardaki çifte ölçü uygulamalarına bir örnektir:

“Tarihini tam hatırlayamıyorum. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Ankara'da Bahçelievler'de 7 kişiyi boğarak öldüren sanıklardan Haluk KIRCI'yı yakalamış... Aranan kişiydi ve çetenin önemli adamlarından biriydi. Neyse İstanbul, Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne teslim etmiş. Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün bu sanığı en az 28 gün gözaltında tutması gerekir ki, çete hakkında, cinayet hakkında bilgi toplanabilsin. İstanbul Emııiyeti’nden geldiği gün baktım. Haluk KIRCI, polis nezaretinde benim kapımın önüne getirildi. ‘Bu nedir böyle' dedim, 'sorgusu var mı?' 'Yok' dediler, 'yok'.
'Sorgusu yapılmadan nasıl getirildi buraya?' 'Vallahi’ dediler,'I. Şube’den emir verildi, biz getirdik”. . (Cumhuriyet, 23 Eyül 1987)
Görüldüğü gibi yedi TİP'liyi katledenlerden bir ÜGD'li faşist, hiç gözetimde tutulmadan savcılığa getiriliyor. Sol görüşlü pankart asmış bir kızla ilgili şu açıklamalar çifte standart uygulamasını daha iyi aydınlatıyor:
“Kızı 15 gün emniyette gözetimde tutmuşlar, sorgulanmış, öyle getirilmiş.... Savcı yardımcısı, 'üç ay önce pankart astı diye 15 gün gözetimde tutmuşlar? Bu ne biçim iş?' diye sordu.” (Cumhuriyet, 23 Eylül l987)
7 kişiyi öldürmüş ÜGD'li katil hiç gözetimde tutulmazken, pankart asmış sol görüşlü kızın 15 gün işkencede tutuluyor olması bizler için şaşırtıcı değil. Aslında savcı yardımcısının “Bu ne biçim iş?” diye sorması da anlamsız. Bu tam onun görev yaptığı “12 Eylül Adaletine” uygun bir iş. Esasında MHP'lilere ayrıcalıklı davranmanın temeli CIA, Kontr-Gerilla gibi gizli karanlık örgütlenmelere kadar dayanmaktadır. Faşistlerin 12 Mart öncesi dönemden bu yana işledikleri cinayetlerin büyük bir kısmının halen çözülmemiş olması, devlet içinde oluşmuş gizli örgütlenmelerden kaynaklanmaktadır.

Faşistlerden yakalanan otomatik silahlarla işlenmiş cinayetlerin ortaya çıkarılmasını küçümseyen, “bırakın efendim onu. Kızılay'da pankart asılmış, onun haberi geldi. Siz gidip onun failini yakalayın bana” diyen Sıkıyönetim Komutanlarının uygulamalarından ve onların denetimindeki yargıdan, MHP'lilerin işledikleri cinayetleri aydınlatmaları beklenemezdi elbette. 12 Eylül sonrası siyasi şubedeki bir timde görevli polislerin, faşistleri tabancaları, silahlarıyla birlikte yakaladıkları için cezalandırıldıkları bilinmektedir. (24 Eyül 1987 Cumhuriyet) MHP ve MSP ile ilgili araştırmaların yapılması için yazılı emir vermeyen, solcularla ilgili araştırmalar içinse sık sık yazılı emirler veren Recep ERGUN paşanın faşistleri yakalayan polisleri görevlerinden aldırması ve sürdürmesi 12 Eylül'ün felsefesine uygundur.

12 Eylül sonrasında sola ayrı, sağa ayrı davranma Fatsa'da çok daha üst boyutlarda olmuştur. Yakalanan devrimcilere karakollarda polis ve subaylarla birlikte haklarında gıyabi tutuklama kararları olan, maskeli muhbirlik yapmış faşistler de işkence yapmışlardır. Maskeli muhbirlik yapmış faşistler arasında Dursun Mehmet İNAL, Fevzi KESKİN, Musavvat DERVİŞOĞLU, devrimcilere ve halka işkence yapanlar arasındadır.

12 Eyül sonrası açılan davaların iddianameleri de taraflı hazırlanmıştır. Gerçi bazı savcıların hazırladıkları iddianamelerde MHP'li faşistlerle ilgili TCK'nın 146. maddesi istendiği görülüyor ama bu tür iddianameler azınlıktadır. Yargılanmakta olduğumuz Fatsa Devrimci Yol Davası iddianamesini Askeri Savcı Hk. Bnb. Halit CENGİZ hazırlamıştır. Halit CENGİZ'in hazırladığı bir başka iddianame de Gölköy-Karadere'de katliam düzenleyen faşistlerle ilgilidir. (Evrak 1981/2455, esas 2013, Karar 1981J402) Fatsa Devrimci Yol İddianamesinin hazırlanmasında polis ifadeleri temel alınırken, aynı savcının faşistlerle ilgili hazırladığı Gölköy sağ görüşlüler iddianamesinde ise “soruşturma heyetince (yani polisçe) alınan ifadelerin yeterli delil olmadığı kanısına” varılmıştır. Savcının anlayışına göre işkenceyle alınmış ifadeler solculara aitse geçerli ve temel “delil”, polis ifadeleri faşistlerden alınmışsa yeterli delil değildir. Ve bu ifadeler geçersizdir.

Burada, 7 yıldır yargılandığımız davanın iddianamesini hazırlayan Askeri Savcı’yla ilgili bazı bilgileri vermenin yararlı olacağı kanısındayız. Askeri Savcı Hk. Bnb. Halit CENGİZ, 20 Temmuz 1984 tarihinde tutuklanmıştır. Halit CENGiZ tutuklandığı döneme kadar Fatsa Devrimci Yol Davasında Savcılık görevi yapmıştır. Halit CENGİZ, 3. Ordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nin 12.3.1986 Gerekçeli Kararı'yla “cebri irtikap, görevine girmeyen hususlarda çıkar sağlamak, memuriyet nüfuzunu kötüye kullanmak, üste hakaret” suçlarından 29 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Halil CENGİZ 3. Ordu Askeri Mahkemesi’nin 1986/22 esas, 1986/22 karar nolu gerekçeli kararında ve mahkeme dosyalarında yer alan ifadelerinde kendisinin “sağcı ve milliyetçi(!) olduğunu” söylemektedir.

(...) Halit CENGİZ nasıl oldu da Fatsa Devrimci Yol Davasının iddianamesini hazırlamakla görevlendirildi? Tesadüfen mi oraya Askeri Savcı olarak atandı? Sıkıyönetim Askeri Savcı ve Yargıçlarından Nurettin SOYER'in, Niyazi ÇAĞIN'ın, Üstün GÜNSAN'ın ve Niyazi YILMAZ'ın açıklamalarının da gösterdiği gibi tayinler, 12 Eylül uygulayıcılarının denetiminde yapılmaktadır. Halit CENGİZ'e Devrimci Yol Davasındaki görevi verilirken hiç kuşkusuz onun faşist görüşler taşıdığı biliniyordu. 3. Ordu Askeri Mahkemesi’nin 12.3.1986 tarihli kararı olduğu halde, bizlerin Halit CENGİZ'in hazırladığı iddianameyle yargılanıyor olmamız çağdaş hukuk kuralları ile açıklanabilir mi? Mütalaa'yı hazırlayan Askeri Savcı’nın ortaya çıkan bu gerçeklere rağmen, mütalaanın girişinde Fatsa Devrimci Yol İddianamesinin giriş bölümüne katıldığını söylemesinin anlamı nedir? Bu konuya daha sonra döneceğimiz için şimdilik geçiyoruz.
 

Askeri Yargıtay'da Çifte Standart Uygulanıyor

12 Eylül sonrasında sol kesim için açılan davaların yanı sıra, MHP ve ÜGD için açılan bazı davalarda da 146. ve 149. maddelerin uygulanması istenmiştir. Askeri yönetim “12 Eylül öncesindeki anarşi ve terörün sorumluları” olarak gösterdiği sağa ve sola karşı tarafsız davranacağını ilan etmişti. MHP'lilerin, Türkiye'nin 12 Eylül öncesindeki iç savaş ortamına girmesinden sorumlu olduğu bazı iddianamelerde de yer almıştı. Bu iddianamelerde MHP'nin, Türkiye'nin Anayasal düzenini değiştirerek, yerine teokratik-faşist bir devlet kurmak için Çorum, Maraş olaylarındaki gibi katliamlar düzenlediği, sendikacıları, milletvekilleri, profesörleri, emniyet müdürlerini, savcıları öldürdüğü yer almıştı. 12 Eylül'den bir süre geçtikten sonra tarafsızlık görüntüsüne gerek kalmadığı düşüncesiyle, Askeri Yargıtay’ın kimi dairelerince ve Daireİer Kurulu’nca sola ait davalarda 146 ve benzeri devletin şahsiyetine karşı işlenen suç hükümlerinin, MHP ve ÜGD ile ilgili davalarda ise TCK'nın 313 ve diğer adi suç hükümlerinin uygulanmasının gerektiği görüşü oluşturuldu.

Askeri Yargıtay 1. Dairesi’nin 8.7.1980-1980/186/245 Sayılı Kararında bu tutumun gerekçesi şu şekilde açıklanıyordu:

"...... Tebliğnamede denildiği gibi, bu tür ideolojik şiddet eylemlerinin TCK'nın siyasi suçlar dışında kalan hükümlerinde yazılı adi şiddet eylemleriyle bir tutulmaması gerektiği bir gerçektir. Hergün ülkede can ve mal güvenliğini sarsan, bu nedenle de alelade suçlardan ayrı olarak mütalaa edilmesi ve daha ağır cezalarla cezalandırılması gereken fakat devİetin şahsiyeti aleyhine işlenen cürümleri düzenleyen kanun maddelerindeki suç unsurlarını taşımayan veya taşıdığı kanıtlanamayan yeni bir sosyal suç tipi bulunmaktadır. Bu da ideolojik amaçlı adam öldürme, gasp ve benzeri eylemlerdir. Ne TCK'da ne de başka bir konuda bu tür eylemleri düzenleyen özel bir hüküm bulunmamaktadır. Bu kanun boşluğu  yasama organlarınca doldurulamadığı sürece, mahkemelerin böyle bir boşluğu içtihat yoluyla doldurma yetkisi olmadığına göre eylemin amacına bakılmaksızın kanunda mevcut suç tipine uygun hükme göre uygulama yapma zorunluluğu bulunmamaktadır. Sanıkların gerçekleşen eylemleri TCK'nın l49. maddesinde yazılı suç unsurlarını oluşturmadığı, eytemlerin gerçekleşen biçim ve derecesine göre sanıkların hakkında TCK'nın 448 ve müteakip maddelerinde düzenlenen hükümlerine göre uygulama yapılması gerekirken, TCK'nuna aykırı görülmüştür.”
Bu kararda göz önünde tutulan ölçüler sağa ve sola eşit olarak uygulansaydı, elbette çifte ölçü uygulandığı söylenemezdi. Ama yukarıdaki ölçü sadece sağcılara uygulanmakta, solculara ise devlete karşı işlenen suç hukümlerine göre ceza verilmektedir. Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’nun 21.10.1981 tarihli, esas 207, karar 202 sayılı kararında ise:
“Gerçekte ÜGD silahlanmış ve yurt çapında birçok kanlı eylemlere girişmiş olmakla beraber, TCK'nın l68. maddesinde yazılı devletin şahsiyetine karşı suçları işlemek maksadıyla yapıldığı hususu şüpheli kalmakta.. “(!)
denilerek ÜGD'lilere ayrı ölçü uygulandığı sergilenmektedir.

Bu uygulamanın, sağ ve sol kesimin amaçlarının farklılığına dayandırılarak açıklanmak istendiği görülmektedir. Solun, Anayasal düzeni yıkmayı amaçladığı sabit görülürken, MHP'li sağın Anayasal düzeni değiştirmesi amacının “şüpheli kaldığı” kabul edilmektedir.

Eğer geneldeki siyasal düşünceler temel alınacaksa MHP'li sağcıların, o günkü mevcut Anayasal siyasi düzen yerine şeriatçı-ırkçı faşist devlet yapısı kurmak istedikleri kanaatine varılmalıdır. Zaten bu durum, kamuoyunca bilinmektedir. Yok, eğer genel siyasi düşünce ve inançlar değil de, doğrudan doğruya suç sayılan fiil ve örgütlenmelerin amacı esas alınacaksa, o zaman da sol kesimin 12 Eylül öncesi koşullarda Anayasal düzeni değiştirmek amacıyla değil, MHP’li, ÜGD'li faşistlerle mücadele etmek amacıyla hareket ettiği kanaatine varılmalıdır. Bu durum da herkesçe bilinmektedir.

Sol için “Amacı” belirlemekte geneldeki siyasi inanç ve düşünceler yeterli görülürken, sağ kesim için doğrudan, hangi amaçla silahlanıp eyleme geçildiğine bakılmaksızın, daha doğrusu bu konuda faşistlerin kendi beyanlarına “devlete karşı değil, solculara karşı mücadele ettikleri” şeklindeki beyanlarına itibar edilmesi devletin şahsiyetine karşı cürümler yönünden amaç unsurunun gerçekleşmediği sonucuna varılması, her iki taraf için farklı ölçü kullanılması anlamına gelmektedir.

Emniyette ve MİT'te yapılan sorgularda işkenceciler solcuların ifadelerine, amaçlarının “TCK'nın 146. maddesini ihlal etmek olduğu” ibarelerini yerleştirmektedir. Bunlara bakılarak amaç unsurunun varlığına hükmedilemez.

Konu amaç unsuru yönünden incelenirken, sanıkların genelde sahip oldukları düşünce ve siyasi fikirleri esas alınamaz. Esas olan, davaya konu olan fiillere yol açan, yani fiille nedensellik bağı olan “Amaçtır”. Bu noktada ise askeri yargı tarafından ikili bir ölçü kullanılmaktadır. Sağ söz konusu olunca “evet, ideolojik maksatla adam öldürme vb. suçlar işlenmiş ama kanunda buna uygun suç maddesi yok” denilerek, eylemlerin amacına bakılmaksızın adi süç hükümlerine göre ceza verilmesi yoluna gidilmektedir. Sol söz konusu olduğunda ise, eylemin amacına bakılmaksızın, genel siyasi fikir ve düşüncelerinden dolayı devletin şahsiyetine karşı işlenmiş cürümlere göre ceza verilmesi yoluna gidilmektedir.

1980 öncesinde “Türkiye'de devrimciler ihtilal yapmak istemişler de, faşistler bunu önlemek istemişler, devlet güçlerine yardım etmişler” gibi bir mantık yüıütülmektedir. Bu durum faşist propagandalardan kaynaklanmaktadır. Gerçeklere tamamen aykırıdır. Bu propagandalara göre karar verilmesi, yani sağa ayrı suç hükümlerine göre ceza verilmesi, sıkıyönetim askeri yargı organlarının objektifliğini ve tarafsızlığını ortadan kaldırmaktadır.

Sağa ayrı sola ayrı ölçü uygulayan anlayış değişmedikçe, tarafsız ve objektif, çağdaş hukuk ilkelerine uygun bir yargı oluşturulamayacağı herkesçe kabul görmesi gereken bir gerçektir.

Bilindiği gibi Prof. Sulhi DÖNMEZER'in Başkanlığında oluşturulan bir heyet, TCK'nın değiştirilmesi için bir taslak hazırlamıştır. Bu taslakta solcuların cezalandırıldığı hükümlerdeki cezalar artırılırken, MHP'li sağcıların cezalandırıldığı TCK maddelerinde ise ceza indirimi yapılmaktadır. Hatta MHP'lilerin cezalandırıldıkları TCK'nın 313. maddesi dağıtılıp, adi suç hükümlerine çevrilmektedir. Böylece ileride çıkarılacak bir genel aftan 313. maddeden ceza alan faşistlerin de yararlandırılması hesaplanmaktadır. Oysa sol kesime verilen cezaların af kapsamına girmesi, cezalandırıldıkları yasa maddeleri gereği Anayasa tarafından engellenmektedir.
 

Deliller(!) Yasalara Aykırı Toplanmıştır

İnsanlık, ilkel işkenceli sorgulama yönteminden, önce “yasal delil sistemi”ne, son olarak da “vicdani delil sistemi”ne geçmiştir. Vicdani delil sistemini kabul eden ülkelerde, davada toplanan tüm deliller yargıçlar tarafından serbestçe değerlendirilir. Ondan sonra vicdani kanaat oluşur. Delil serbestliğinin kabul edilmesi, delillerin değerlendirilmesinde hiçbir sınırlamanın olmadığı anlamına gelemez. Serbestçe delil değerlendirmesinin bir sınırı vardır. O da delilin yasaya, ahlâka, genel adaba uygun olmasıdır. Yargıçların yasalara, ahlâka ve genel adaba aykırı yöntemlerle elde edilen delilleri değerlendirmeye dayanak alması, yasaya ve ahlâka aykırı uygulamaların devamını teşvik anlamına gelecektir. Bu da çağdaş hukukun asla kabul etmediği bir husustur.

Askeri Yargıtayın 26.4.1978 gün,1978/35-100 sayılı kararı şöyledir :

“Ceza usül hukukumuzda vicdani delil sistemi esası benimsenmiştir. Bu sistemde hukuk usulü mahkemeleri kanununda olduğu gibi, deliller tek tek kanun koyucu tarafından sayılmamış, aksine hakim delillerin takdirinde serbest bırakılmıştır. Ancak, kanuna, ahlâka ve genel adaba aykırı suretle toplanan delilleri hakim telakki etmekten kaçınmak zorundadır
Askeri Yargıtay’ın bu kararı delillerin yasalara, ahlâka ve genel adaba aykırı olamayacağını açıkça göstermektedir. Ne yazık ki, Askeri Yargıtay’ın birçok kararı yukarıdaki anlayışla uygunluk göstermemektedir.

12 Eylül sonrasında açılan her davada olduğu gibi, Fatsa Devrimci Yol Davasının açılmasında da polis ifadelerinin temel alındığı ve davanın bu ifadeler temelinde yürütüldüğü bilinmektedir. Poliste ifadeler işkenceyle alınmaktadır. Artık devlet yetkililerinin bile yadsıyamadığı işkenceyle alınmış ifadeler, Sıkıyönetim Askeri mahkemelerinde delil olarak kullanılmaktadır. İnsan Haklarına ve Yasalara aykın olarak, cebir ve zorla alınmış bu ifadelerin hukuki bir değeri olamaz. Polis ifadeleri olsa olsa işkencenin varlığını, polisin ve MİT'in işkence yaptığını kanıtlayan belgeler olabilir. Zaten çağdaş hukuk ilkelerinin uygulandığı ülkelerde yasalara aykırı olarak toplanan delillerin kullanılmadığı bilinmektedir.

Diyarbakır Askeri Mahkemesi’nin bir kararında :

“İkrar değerlendirilirken ikrarın yapıldığı yer ve şartlardan önce, doğruyu yansıtıp yansıtmadığını tespit gereklidir. İkrarda anlatılanların doğru olması halinde, sırf yasal olmayan yolIardan elde edilmiş ikrarlar olduğu gerekçesiyle kabul edilmemesi mantık kuralına uygun değerlendirme olamaz.”
3. Ordu Komutanlığı Askeri Mahkemelerinde alınan bir kararda da şu düşüncelere yer veriliyor:
“Türkiye genelinde sanki çok yaygın bir tarzda ve her yerde alenen yapılıyormuş ve devlet yetkililerince tasvip ediliyormuşçasına işkence yaygaralarını da tasvip ve kabul etmek de mümkün değildir... Bunlar siyasi, kökü dışarda, Türk devletini yıkmaya matuf yaygın davranışların devamı niteliğindeki iddialar olarak genelde mütalaa edilmelidir. Yurt dışında birtakım yıkıcı örgüt ve Türkiye'den kaçan vatan hainlerinin de aynı yaygarayı yaptıkları... Eğer her ne sebeple olursa olsun devleti ve rejimi koruma göreviyle hareket edenler lüzumsuz yere suçlanırsa, o zaman devleti kim, nasıl koruyacaktır? Yahut devlet kiminle korunacaktır?.... Bir an için ifadeler işkence altında alınmış olsa, böyle olduğu sübut bulunsa bile, sadece bu husus, bu ifadelere itibar edilemeyeceğini göstermez.” (Giresun Devrimci Yol Davası Gerekçeli Kararı)
Yukarıdaki anlayışın çağdaş hukukla uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. Bu anlayış Ortaçağ'daki engizisyon mahkemelerinin bugünkü uzantısıdır. Bütün dünyada lanetlenen insanlık suçu işkence, bu yargı organlarının yukarıdaki kararlarıyla meşrulaştırılmaktadır. Bu anlayış, işkenceyi ve işkencecileri teşvik eden iğrenç bir anlayıştır.

Ortaçağlarda bile işkenceyle alınmış ifadeleri kabul etmemiş yargıçların olduğu bilinmektedir. “Türk-Moğol İmparatoru Cengiz Han'ın büyük yargıcı Şigi-Kutuku'nun kararları herkese bir model teşkil eder. Bu yargıç, işkenceyle elde edilmiş ifadeleri geçersiz sayarak Bozkır Hukukunda bir devrim bile gerçekleştirir.” (Türklerin Tarihi, Cilt 2, Doğan AVCIOĞLU) Bu bilgiler tarih kitaplarında kalmış. Bizim 12 Eylül Adaleti (!) uygulayıcılarının önemli bir bölümü engizisyonu kendisine örnek almış gözüküyor!....

Askeri Yargıtay’ın içtihatlarında “emniyet ifadelerinin tek başına delil alınamayacağı” hususu yer almaktadır. Bu içtihatlarda da işkenceyle alınmış yasadışı ifadelerin delil alınamayacağı hususu belirtilmektedir. Bir kısım yan delillerle birlikte polis ifadelerinin esas alınması Yargıtay kararlarında da görülmektedir. Bu uygulamalar kabul edilemez.

Fatsa Devrimci Yol Davasında delil olarak kabul edilen emniyet ifadelerinin işkenceyle alındığı doktor raporlarıyla da kanıtlanmıştır.

Fatsa'da sadece sanıklar değil, tanıklar da işkence görmüştür. Bu davada yargılanan sanıklar aleyhine ifade almak isteyen polisler, subaylar, tanıklara da işkence yapmıştır. Bu tanıklardan bazıları aleyhimize tanıklık yapmalan için gördükleri baskıları mahkemeye de anlatmışlardır. Tutanaklara da geçen ifadelerden bazı örnekler vermek istiyoruz:

“Tanık Cemal KARADUMAN: 12 Eylül harekatından sonra polis karakoluna götürüldüm. Bana yine aynı şeyleri söylediler. 'Gördün mü' diye. Ben dedim, 'görmedim'. Bana dediler ki, ‘Biz vuran adamı yakaladık, sen de buradan bu adamı gördüm diyeceksin ve ancak böyle çıkabilirsin' dediler. Ben yine dedim ki 'ben görmediğim şeyi daha önceden ifademde belirttiğim gibi, görmedim’ dedim. Bana o zaman dediler ki 'Senin tek bacağını da biz kıracağız, böyle ifade vereceksin ve çıkacaksın' dediler.
Efendim öyle olaylar olmuştur ki, değil dükkanı açmak, salavat getirmek bile zordu. Güçtü yani. İnanın ağlayasım geliyor esnaf olarak. Kemal ŞAHİN (emniyet amiri) denilen adam hakikaten çok, ne bileyim, insanlık dışı, insanlıkla alakası olmayan bir kişi, o olayı hatırladıkça ağlayasım geliyor. 'Orospu çocukları size söyleteceğim, ananıza avradınıza sinkaf edeceğim' diyordu.” (Tutanak 7183, 1 Kasım l983)
Cemal KARADUMAN'a görmediği olayın görmüş gibi tanıklığını yapması için, Emniyet Amiri Kemal ŞAHİN tarafından yapılan baskılar hiçbir yoruma yer bırakmıyor. Dükkan sahibi Cemal KARADUMAN'ın anlatımları sadece Fatsa Davası sanıkları ve yakınlarının değil, Fatsa'daki her yurttaşın zulüm gördüğünün bir belgesi oluyor.

Tanık Yaşar YADIK da tanık Abdullah YILGIN'la birlikte ifadesinin alınması için polis karakolunda üç gün tutulduğunu anlatmaktadır. Duruşma yargıcının şu sorusu üzerine verdiği yanıt, tanıklara nelerin yapıldığını gösteriyor:

“Duruşma Yargıcı:
Peki, bu üç içerisinde size herhangi bir baskı, işkence, şunu söyleyeceksiniz, bunu söyleyeceksiniz, vuran şuydu, buydu şeklinde bir baskı yapan oldu mu? Yemin ettin ona göre söyleyeceksiniz.
Tanık: - Sopa yedik efendim. (Tutanak sayfa 7202)
7 Aralık 1983 tarihli duruşmada da tanık Remzi DURAN, sanıklar aleyhine verilen dilekçelerle ilgili şu bilgileri veımektedir:
“Köyümüzün birlik komutanı bizi topladı. ‘Bir sen, dört aza, bir de korucu altı kişi oluyorsunuz. Yakalananlar hakkında dilekçe vereceksiniz.' dedi. 'Vermem' dedim. 'Mecbursun' dedi. Tek ifademiz alındı. Listeler zaten hazırlanmıştı. Biz sadece imzaladık. Bize okutmadılar.”
Fatsa'da yakalananlara ve yakınlarına işkence yapıldığı gibi, bir kısım tanıklara da baskı ve işkence yapıldığını gösteren örnekleri daha da arttırmak olanaklı. Ama bu kadarı bile, bu davada yargılanan sanıklar aleyhinde zorla ifadeler alındığını, jandarma ve polisin hazırladığı, sanıkları suçlayan dilekçelere korkuyla imza atıldığını göstermeye yeterlidir.

Bilindiği gibi davalar açılana kadar hazırlık soruşturması gizlilik içinde yürütülür. Bu duruma Fatsa'da uyulmamıştır. Sanıkları suçlayacak müşteki ve tanıklara dava açılmadan çok önceden polis ifadeleri okutulmuş ya da bu ifadeler hakkında bilgi verilmiştir.

26 Ekim l983 tarihli duruşmada dinlenen müşteki Yusuf TORLUOĞLU, tutanaklarda yer alan anlatımında “Perşembe'ye gittiğimde de dosyaları okudular. Ben de ona göre ifadeler verdim” demektedir. Perşembe Eğitim Enstitüsü 1980/1981 yılları arasında işkencehane olarak kullanılmıştır. Davanın açılmasından çok önce işkencehane kapatıldı. Yani Yusuf TORLUOĞLU dava açılmadan, işkencehane kapatılmadan oraya gitmiş ve işkenceyle oluşturulmuş polis dosyalarını öğrenmiştir. Fatsa Davasında yargılanan sanıklar hakkında da oradan öğrendiklerine göre ifadeler vermiştir.

Necla TORLUOĞLU da 23 Ekim 1983 tarihli mahkeme ifadesinde “Yunus OCAK'la Mustafa OCAK'ın beyimi vurduğunu bilmem. Bu isimleri bana emniyet amiri Kemal ŞAHİN verdi” demektedir. Tanık dava açılmadan çok önce gizli dosyaları emniyet amiri Kemal ŞAHİN'den öğrenmiştir. Suçlayacağı kişileri öğrendikten sonra şikayet dilekçeleri yazmış ve ifadeler vermiştir.

Bu konuda örnekler çok fazla. Biz bir örnek daha vermekle yetineceğiz. 8 Kasım 1983 tarihli duruşma tutanaklarında Kadriye YILDIZ: “Mustafa TATLIELMA'nın suçunu itiraf ettiğini polis söyledi. Ben de buna göre dilekçe verdim” demektedir. Verdiğimiz bu örnekler Fatsa'da hazırlık soruşturmasının gizliliğine uyulmadığını gösteriyor. Daha doğrusu hazırlık soruşturmaları biz sanıklara ve avukatlarımıza gizli, bizi suçlayan tanık ve müştekilere ise açıktır. Bizler ve avukatlarımız sadece savcı ifadelerini alabilirken, bizi suçlayanlar gizli hazırlık soruşturmalarını öğreniyor ve bizleri ona göre suçluyorlardı.

Fatsa Devrimci Yol Davasında toplanan delillerin bir kısmı emniyet görevlilerince kaybedilmiştir (!). Toplanan delillerin bir kısmının nasıl, neden, kimler tarafından yok edildiği hala anlaşılmış değildir. Mahkeme heyeti suç delillerini kaybeden (!) görevliler hakkında “suç duyurusunda” bulunmuştu. Hk. Yzb. Niyazi YILMAZ, 20.5.1985 tarihli duruşmada bu suç duyurularının yapılmaması için Askeri Savcı Çetin AKKAYA ve Adli Müşavir Yilmaz HIZLI tarafından mahkeme heyetine baskı yapıldığını belirtmişti. (Tutanak, sayfa 14776-14777)

Bizce, bir kısım suç delillerinin yok edilmesi, emniyetle, MHP'li faşistlerin işbirliğinin ortaya çıkarılması korkusudur. Davamız sanıklarından Atıf ÖZGEL, 13 Ağustos 1980 tarihinde yakalanmıştı. Yakalandığı zaman B 18225 Z numaralı 9 mm. çapında italyan yapısı Beratta marka tabancası da jandarmalarca ele geçirilmiş ve bu tabanca emniyet güçlerince maskeli muhbirlik yapan faşistlere verilmiştir. Faşistler bu tabancayı emniyet güçleriyle birlikte yaptıkları operasyonlarda halka karşı kullanmışlardır. 20 Ekim 1980 tarihinde öldürülen devrimci arkadaşımız Alaattin BÖLÜKBAŞ'ın öldürülmesi sırasında Atıf ÖZGEL'e ait silah da olay yerinde kullanılmıştır. Bu silahın emniyet deposundan alınıp aranan, maskeli muhbirlere nasıl ulaştırıldığı ve bunu hangi muhbirin kullandığı hala anlaşılamamıştır. Buna benzer olayların üst makamlarca da bilindiği ve kapatılmasi için gayret sarfedildiği anlaşılmaktadır.
 

Fatsa Devrimci Yol Davası Heyetinde Yapılan Devamlı Değişiklikler

Fatsa Devrimci Yol Davasının ilk duruşması Ocak 1983’de yapılmıştı. O günden bu yana dava heyetinde 32 değişik yargıç görev yapmıştır. Bugüne kadar dava heyetinde görev alan yargıçlar şunlardır:

1- Alb. Yurdacan TUNALI
2- Hasan KARAKILIÇ
3- Şener SARUÇ
4- Hk. Ön. Yzb. Abdülkadir DAVARCIOĞLU
5- Hk. Kd. Yzb. Caner SEBEN
6- Kadir KUZUCU
7- Yılmaz ÇAMLIBEL
8- Hk. Kd. Yzb. Vahap EKBAŞ
9- Yüksel KARTAL
10-Hk. Ütğm. Veysel DEMİROK
11-Alb. Tacettin TAYLAN
12-Kamil YAMAN
13- Osman YAŞAN
14- Rasim GÖKÇELİK
15-Niyazi YILMAZ
16-Aydoğan YAHŞİELİ
17-S.Eyüp YAĞCI
18-Şahabettin AKBAY
19-Ömer LİMANDAL
20- Yzb. Turhan KAVAKLIOĞLU
21- Alb. Mustafa Kemal ŞERBETÇİOĞLU
22- Hv. Hk. Ütğm. Ergun BOZKIR
23- Kemal ÖZTÜRK
24- Salih KESKİN
25- Erol BALTAOĞLU
26- Hk. Kd. Yzb. Osman BEYKAL
27- Muammer ÜNSOY
28- Arif Engin KONUK
29- Mevlüt TAN
30- Alb.  Alpay DENİZ
31- Hk. Yzb. Bahadır ACAR
32- Ahmet KARADAYI
Fatsa Devrimci Yol Davasında neden bu kadar çok yargıç değişikliği yapılmıştır? Bize göre Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nde görev yapan yargıçlara Sıkıyönetim Komutanlıklarınca yapılan baskılar değişikliklerin temel nedeni olmuştur. Bazı yargıçlar Sıkıyönetim yetkililerinin istedikleri kararları vermeyince görevlerinden uzaklaştırılmışlar, bazıları da yapılan baskıları içlerine sindiremeyip, görevlerinden ayrılmışlardır.

Şimdiki Fatsa Devrimci Yol Davası Heyeti’nin oluşumu büyük ölçüde 1986 Sonbaharında gerçekleşmiştir. Subay üyenin 1987 Sonbaharı’nda değişmesiyle birlikte heyet son şeklini almıştır. 811 sanığın yargılandığı, yüzlercesinin hakkında idam cezasının istendiği bu davada sık sık heyet değişikliği yapılması dava sanıkları aleyhine sonuçlar doğurmaktadır.

Ülkemiz ceza hukukunda “vicdani kanaat” sistemine göre hüküm verilmektedir. Mahkemece verilecek kararların “vicdani kanaat”a uygun olabilmesi için bir kısım koşulların mutlaka yerine getirilmesi gerekir. Objektif ve hukuk ilkelerine uygun karar verilebilmesi için duruşmada, taraflar ve kararı verecek yargıçlar önünde tartışılmamış hiçbir delilin kallanılmaması gerekir. Yargıçlar ve taraflar önünde tartışılmamış hiçbir konu ve bu arada çok iyi bilseler de yargıcın özel bilgisi hükme temel yapılamaz. Bütün deliller sözlülük ilkesi temelinde doğrudan doğruya tartışılmalıdır. İstinabe ve inabe ancak istisnai durumlar olarak ele alınabilir. Duruşmaya katılmayan yargıçların karar vermesi çağdaş hukuk ilkelerine aykırıdır. Bütün deliller kararı alacak hakimler ve taraflar önünde tartışılmadan verilecek her hüküm “vicdani kanaat”a uygun olmaz. Mahkemenin belli bir aşamasında, mahkeme heyetinin tamamı ya da bir üye değişmiş ise, deliller tekrardan doğrudanlık ve sözlülük ilkesine uygun olarak ele alınır. Tutanaklara dayanılarak vicdani kanaat oluşturulması çağdaş hukuka uygun olamaz. Hükmü, bütün duruşmalara katılan doğrudanlık ve sözlülük ilkelerine uyan yargıçlar verecektir. Çok deneyimli yargıçlardan oluşmasına rağmen Yargıtay’ın ilk mahkeme yerine geçerek hüküm vermemesinin nedeni sözünü ettiğimiz ilkelere orada uyulamamasındandır.

Fatsa Devrimci Yol Davası Heyeti’nde yapılan değişikliklerden sonra ilk duruşmada “mahkeme tutanakları okundu” diye bir cümle yazdırılmaktadır. Oysa I5.000 sayfayı aşan tutanakların duruşmada okunmadığı hepimizce biliniyor. Kaldı ki tutanakların okunmasıyla da yetinilmesi düşünülemez. “Vicdani kanaat”in oluşturulabilmesi için bütün delillerin tekrardan ele alınması gerekir. Tanıkların, sanıkların, bilirkişilerin, müştekilerin tekrardan dinlenmesi, yargıçların, savunmanın savcının tekrardan sorular sorması sağlanmalıdır. Diğer bütün yazılı deliller de yeniden yüksek ve anlaşılır bir sesle okunmalıdır. Mahkeme Heyeti’nce bunlar yapılmamışsa “vicdani kanaat”a uygun bir karar verildiği söylenemez. Çünkü mahkeme heyeti “vicdani kanaat”in oluşması için gerekli koşulları yerine getirmemiştir.

Çağdaş hukuk kurallarının geçerli olduğu ülkelerde, örneğin bugünkü Almanya’da mahkemelerde davaya bakan yargıç değişmişse, davayı alan yeni yargıç bütün delilleri yeniden incelemeye almakta, tutanakları okumakla yetinmemekte, doğrudanlık ve sözlülük ilkelerine uygun hareket etmektedir.

Fatsa Devrimci Yol Davasında yapılan değişikliklerden sonra vicdani kanaatin oluşması için gerekli koşullar yaratılmamıştır.

Ne tutanaklar yeniden okunmuş, ne de diğer deliller sözünü ettiğimiz ilkelere uygun olarak ele alınmıştır.
 

Olağan Koşullarda Olağanüstü Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nde Yargılanmamız Anayasaya Aykırıdır

Sıkıyönetim artık bütün ülkede kaldırılmıştır. 12 Eylül sonrasında 2. seçimlerin de yapıldığı günümüzde, yönetimin tamamen sivil idareye devredildiği ve “demokrasiye geçildiği” iddia edilmektedir. Ama buna rağmen olağanüstü koşulların olağanüstü mahkemeleri olan Askeri Mahkemeler, sivilleri yargılamaya devam ediyor. Bu durum 12 Eylül yönetiminin çıkardığı 1982 Anayasasına aykırıdır.

Bilindiği gibi, 1982 Anayasasının 145/3 maddesi askeri mahkemelerin “savaş ve sıkıyönetim hallerinde” görev yapabileceklerini hükme bağlamaktadır. Savaş halinin ve sıkıyönetimin kalkmasıyla birlikte Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinin sivilleri yargılayamayacağı bu maddenin doğal sonucudur. Ülkede sıkıyönetimin kalkmasıyla birlikte Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinin görevlerinin son bulması gerekliydi. Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinin bugün hala göreve devam etmesini, 1402 sayılı yasanın 23. maddesine dayandırmaktadırlar.

13 Mayıs 1971 tarihli Sıkıyönetim Kanunu’nun 23. Maddesi, “Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinin görevlerinin sıkıyönetim kalktıktan sonra da devam edeceği” hükmünü getiriyordu. Anayasa Mahkemesi (Esas 1971/31; Karar 1972/5) kararında “Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinin yetkilerinin sıkıyönetimin devam ettiği süreyle sınırlı olduğunu” belirtmiş ve 23. maddeyi iptal etmişti. 1973'te yapılan Anayasa değişikliği ile sıkıyönetimin kalkmasından sonra da Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinin görevlerine devam edeceğini hükme bağlamıştı. 1982 Anayasasında Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinin sıkıyönetim kalktıktan sonra da görevlerine devam edeceğine ilişkin bir madde yoktur. Yani Anayasanın hiçbir yerinde sıkıyönetimin kalkmasından sonra askeri mahkemelerin sivilleri yargılaması hükmü yoktur. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda sözünü ettiğimiz kararı halâ geçerlidir.

1402 Sayılı Yasanın (değişik 2301/19.9.1980) 23. maddesi:

“Sıkıyönetimin kaldırılması durumunda Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinde görülmekte bulunan davalar sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerin görev ve yetkilerinin devam” edeceğini belirtmektedir. Bu yasadan sonra çıkartılan Anayasa, üst dereceli bir yasadır. Yeni yasaların hepsi bu temel yasaya uygun olmak zorundadır. 1982 Anayasasının yürürlüğe girmesiyle birlikte 1402 Sayılı Yasa’nın 23. maddesi zımni olarak ilga edilmiştir. Üstün nitelikli ve sonraki tarihli Anayasanın 145. maddesine rağmen, 1402 sayılı yasanın 23. maddesinin yürürlükte olduğu öne sürülemez.

Bugün Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinin görevlerine halâ devam etmeleri Anayasa’nın geçici 15. maddesine dayandırılmaktadır. Bu madde “TBMM Başkanlık Divanı oluşturulana kadarki dönemde çıkarılacak yasaların Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülemeyeceğini” belirtmektedir. Geçici 15. maddenin kalıcı olamayacağı isminden de bellidir. Geçici 15. maddenin ne zaman yürürlükten kaldırılacağı yasa koyucu tarafından belli bir tarihle belirtilmemiştir. Ama geçici maddenin ne zaman kaldırılacağı aynı Anayasa içinde yer almaktadır. 1982 Anayasasının mimarı olan Orhan ALDIKAÇTI'nın da belirttiği gibi, geçici I5. madde TBMM Başkanlık Divanı oluşmasıyla birlikte, yani 6 Kasım 1983 seçimleri sonrasında oluşturulan Başkanlık Divanı’yla birlikte yürürlükten kalkmıştır. Aksini öne sürmek geçici maddenin geçici olmadığını, sürekli olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın sıkıyönetim kalktıktan sonra askeri mahkemelerin sivilleri yargılaması 1982 Anayasasına aykırıdır.

Erzincan'da sıkıyönetim kalkmasıyla birlikte 5.3.1986 tarihli duruşmada, sıkıyönetimin ülke çapında kalkmasından sonra 21.10.1987 tarihli duruşmada sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinin görevlerinin son bulması gerektiğini, davanın yetkili sivil mahkemelere devredilmesini talep ettik. Her iki talebimiz de reddedildi. Son olarak 7 Mart 1988 tarihinde Sedat GÖÇMEN, Pertev AKSAKAL, Atıf ÖZGEL ve Yaşar DURMUŞ tarafından Askeri Mahkemenin yetkilerinin sivil yargı organlarına devredilmeleri talep edilmiştir. Bu talep de diğer iki talep gibi mahkeme heyetince kabul edilmemiştir.
 

Sonuç:

Yaptığımız açıklamalar ışığında, Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri, askeri emir-komuta zincirine ve sıkıyönetim komutanlıklarına bağımlı, hukuki değil, siyasi karar veren çağ dışı yargı organları olduğu için;

12 Eylül Adaleti(!)ni sağlayan Askeri yargı organları objektiflikten uzak, taraflı, sola ağır, sağa hafif ceza kararları verdiği için;

Askeri Mahkemeler “yasalara, ahlâka ve genel adaba aykırı” delilleri, özellikle cebir ve zorla işkence altında alınmış ifadeleri delil olarak kabul ettiği ve bu nedenle işkencecileri teşvik ettiği, işkenceye davetiye çıkarttığı için;

Askeri Mahkeme Heyetlerindeki kararları alacak yargıçların sık sık değiştirilmesi sonucunda doğrudanlık ve sözlülük ilkesine uyulmadığı ve bu nedenle “vicdani kanaat”'in oluşmasına izin verilmediği için;

Bütün ülkede sıkıyönetim kaldırılmasına rağmen olağan dönemlerde, olağanüstü yargı organları olan Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinde sivillerin yargılanmasına devam edildiği için; Bu mahkemelere GÜVENMİYORUZ!... Ülkemiz insanlarını çağdışı işleyen bu yargı organlarına layık bulmadığımız için BU MAHKEMELERİ REDDEDİYORUZ!.
 
 

Fatsa Devrimci Yol Davasında Görev Yapan Askeri Savcıların Bazıları Hakkında Birkaç Söz

12 Eylül Döneminin Başarılı Askeri Savcısı Binbaşı Halit CENGİZ

811 Sanıklı Fatsa Devrimci Yol Davası İddianamesi Askeri Savcı Hakim Binbaşı Halit CENGİZ tarafından hazırlanmıştır. Fatsa Devrimci Yol Davası iddianamesi 12 Eylül'ün felsefesine uygun olarak oluşturulmuştur.

12 Eylül yönetimi, faşizme karşı demokrasiyi savunanları “vatan hainleri” olarak niteliyordu. Halit CENGİZ, bu konuda 12 Eylül yöneticilerini de geride bırakmıştır. Öyle ki, Halit CENGİZ devrimcilerin “Sovyetler Birliği'nin Fatsa'ya çıkartma yapması için, Fatsa'yı üs olarak aldığını” iddia edecek kadar ileri gitmiştir.

Sıkıyönetim Askeri Savcısı Binbaşı Halit CENGİZ, iddianamede yer alan suçlamaların önemli bir bölümünü faşistlerin yayın organı Hergün Gazetesi'nin ve Reşat AKKAYA'nın uydurma ve yalanlarından oluşturmuştur. “Halk Mahkemeleri oluşturulması”, “Fatsa'dan halkın devrimcilerce göç ettirilmesi”, “Fatsa'nın kurtarılmış bölge olduğu”, “Fatsa'da komün oluşturulduğu” iddiaları hep Reşat AKKAYA ve Hergün Gazetesi uydurmalarından alınmıştır.

Fatsa Devrimci Yol İddianamesini hazırlayan Askeri Savcı’nın bir başka özelliği de, mahkemede sanıkların “polis ifadelerinin işkenceyle alındığı” iddialarına kulak tıkamasıdır.

Halit CENGİZ, hukuk adına hicap duyulacak Fatsa iddianamesini hazırlamakla,12 Eylül'ü yapanlardan çok 12 Eylül'cü olduğunu göstermiştir. Biz, sorgu aşamasında MHP görüşlerini yansıtan, ülkemizde yaşanan siyasi, ekonomik ve sosyal gerçekleri ters yüz edip anlatan, Fatsa'da yaşananları aksettirmeyen iddianameyi reddettik. Bu iddianamenin Fatsa Devrimci Yol Davasının açıklamasında temel alınmayacağını belirttik. Ama bu talebimiz o zaman dikkate alınmadı. Daha sonraki gelişmelerde Halit CENGİZ'in nasıl bir “vatansever”(!) olduğu anlaşıldıktan sonra da bizler aynı iddianameyle yargılandık.

Sıkıyönetim Askeri Savcısı Hakim Binbaşı Halit CENGİZ'in Fatsa Devrimci Yol davasında görev yaptığı sıradaki uygulamaları 12 Eylül yönetiminin istediği yönde olmuştur. Halit CENGİZ, 12 Eylül adaleti (!) anlayışını başarıyla uygulayan tipik bir 12 Eylül temsilcisidir. O'nun özelliklerini biraz daha yakından tanımanın yararlı olacağını sanıyoruz.

Satılık Adalet:

Halit CENGİZ'in paraya karşı büyük bir zaafı vardı. Kumar oynamayı da seviyordu. Bu özelliklerinin 12 Eylül'cülerce pek kusur sayıldığı söylenemez. “Köşe dönmenin”, para bulmanın en büyük başarı sayıldığı bir dönemde Halit CENGİZ'in parayı çok sevmesi önemli görünmeyebilir. Yüz milyarlarca liranın ihracat yolsuzluklarında, banker iflaslarında birkaç holdingi daha zengin yapmak için kullanıldığı bir dönemde, Halit CENGİZ'in para hırsı içinde bulunması ve rüşvet yemesinin tuhaf bir tarafı yoktur.

Paraya ve kumara düşkünlüğü olan Halit CENGİZ, içki içmeyi de seviyordu. 12 Eyül'ün has savcısı hayatının en büyük yanlışını rakıyı çokça kaçırdığı bir “dost” meclisinde yaptı. Dilini tutamadı. Durumunu hasetle izlediği Tahsin ŞAHİNKAYA için “memleketi yedi bitirdi” sözlerini söyleme gafletinde bulundu. Hem de bu sözleri Merzifon'da Tahsin ŞAHİNKAYA'nın memleketinde söylüyordu.!
“Yerin kulağı vardı”(!) Halit CENGİZ'in bu sözlerinin, iki dudağı arasından çıkacak sözlerin kanun sayıldığı yetkili ve etkili kişiye ulaşması uzun sürmedi. Artık Halit CENGİZ için “kaçınılmaz sona” koşar adım bir gidiş başladı.

Halit CENGİZ, 12 Eylül'ün başarılı ve yetkili bir uygulayıcısı olduğu için, “küçük dağları ben yarattım” anlayışıyla iyice pervasızlaşmıştı. Ama vatanı kurtaran (!) bu vatanın “has” evlatları arasında, “büyük dağları da ben yarattım” diyen yetkili ve etkili kişiler de vardı. Halit CENGİZ, kafasını bunlara çarpmıştı. “Deveden büyük fil olduğunu” anladığında iş işten geçmişti.

Sıkıyönetim Askeri Savcısı Halit CENGİZ, içki sofrasında ettiği sözlerin hangi sonuçları doğuracağını anlayamadan bir yanlış daha yaptı. Tümgeneral Yusuf HAZNEDAROĞLU ile çatıştı. Yusuf HAZNEDAROĞLU hakkında şu iddiaları ortaya attı:

"... İddia ediyorum ki, ve isbat da edeceğim, Sayın General Maraş'ta büyük yolsuzluklar yapmış, halkı haraca kesmiş, bu paralarla, şimdi ismini mahfuz tuttuğum bir konsomatris ile dost hayatı yaşamış ve şimdi yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali hakkımda hücuma geçmiştir. Haznedaroğlu'nun... üçyüzbin liralık fino köpeğini Türk askerine baktırdığını, hakkında As. C. Kanunu gereğince işlem yapılmasını, 700.000 liralık altın çakmağı nereden temin ettiğinin sorulmasını, kuvvetli söylentilere göre, AIi UğURLU'nun karısı ile sayın General halvet olmuş. Sayın Generalin 50 günlük Paris Ateşeliği kadın zaafı yüzünden son bulmuş ve geri çağrılmıştır... Ben kimi askeri hakimler gibi paralı şark hizmeti diye memleketimde hakimlik yaparak, Devlet rüşveti yemedim... Maraş'ta da belediye ve Maraşspor adına makbuzsuz para toplayıp, vermeyenleri gözaltına almadım. Kuyumculardan altın kemerler almadım.” (3. Ordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi Gerekçeli Karar, Esas 1986/22, Karar 1986l22 sayfa 48-49)
Sıkıyönetim Askeri Savcısı bu defa suçlamalarını “vatan haini” ilan ettikleri, “anarşist-terörist” dedikleri Devrimcilere karşı değil, bir Generale karşı yöneltmişti. Ama bu defa durum farklıydı. “Her kuşun eti yenmez”di. Devrimciler hakkında yalan ve uydurmalara dayalı işkenceci polis ifadeleriyle yüzlerce ölüm cezası isteyen ve istemleri nedeniyle ödüllendirilen Halit CENGİZ, bu defa bir generali suçlayarak kurtulmayı denedi. Ama “Türkiye'de General suç işlemez” kuralının bulunduğunu ancak mahkemede hatırlayabildi. (Gerekçeli karar, sayfa 48) Bu hatırlama, Halit CENGİZ'in ceza almasını engelleyemedi.
“İlahlar” Halit CENGİZ'in “kellesini” koparmakta kararlıydılar!

Şimdi 3. Ordu Komutanlığı Askeri mahkemesinin 12.3.1986 tarih,1986/22 sayı ve 1986/22 karar ve esas numaralı gerekçeli kararı sayfalarından alacağımız bir kısım bilgilerle Hakim Binbaşı Halit CENGİZ'i ve yaptıklarını biraz daha yakından tanıyalım:

1- Hakim Binbaşı Halit CENGİZ, İŞKENCECİLERİ KORUMUŞTUR.

Cumhurbaşkanı Kenan EVREN'e ve 3. Ordu Komutanlığına yazdığı dilekçe ve mektuplarda, işkencecileri nasıl koruduğunu şöyle anlatmaktadır:

".... görevlerini yaparken işkence iddiasıyla haklarında soruşturma açılan tüm polis ve subayların dosyaları bana verildi. (İşkencecileri korumak için Halit CENGİZ'in görevlendirilmesi iyi bir seçim yapıldığını gösteriyor?) 300'ü aşkın görevli hakkında Devlet adına hareket ettiklerine inanarak, soruşturmasız takipsizlik kararı verdim. Hatta Fatsa Çullu Tepesinde yaptırılan bir keşif esnasında arkadaşlarının cesedini görüp, infiale kapılarak militan Ayhan YILDIZ'ı (doğrusu Sadi EKİZ olacak) kurşuna dizen görevliler hakkında da takipsizlik kararı verdim..." (Gerekçeli karar, sayfa : 50)
Halit CENGİZ'in kendi durumunu düzeltmek için en yetkili yerlere yazdığı mektup ve dilekçe, hukuku, insanlığı ayaklar altına almış bir görevli savcıyı sergiliyor. “Devlet adına hareket eden polis ve subayların işkence yapmasını, insanları kurşuna dizmesini” normal bulan bir savcıyla karşı karşıyayız. Ve bizler, Fatsa Devrimci Yol Davası sanıkları, 7 yıldır bu anlayışta birinin hazırladığı iddianameyle yargılandık ve tutuklu kaldık. Yargılandığımız mahkemede Halit CENGİZ'in bu durumu bilmesine rağmen, iddianameyle ilgili bir girişimde bulunmadığı gibi, Sadi EKIZ'i öldürenlerin ve işkencecilerin araştırılmasına ilişkin dilekçelerimizi ve taleplerimizi de reddetmiştir.

2- Halit CENGİZ RÜŞVETÇİDİR:

3. Ordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi rüşvet ve General Yusuf Haznedaroğlu'na hakaret suçlarından Halit CENGİZ'i 29 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırmıştır.
Halit CENGİZ “ben istersem sanığı tanık, tanığı ise sanık yaparım” (gerekçeli karar, sayfa 15) diyen bir savcıdır. Gerçekten de Halit CENGİZ'e rüşvet vermediği için yıllarca hapishanede yatanların sayısı pek çoktur. Halit CENGİZ, eşinin giyim ihtiyaçlarını bile rüşvetle karşılamış biridir. Rüşvetle ilgili olarak 3. Ordu Askeri mahkemesinin aldığı gerekçeli karardan kısa bir örnek vererek, bu konuyu geçmek istiyoruz:

".... Mualla CENGİZ'in (Halit CENGİZ'in eşi) Gürnar UĞURLU'nun sahibi olduğu moda evinden 280.000 liralık giysi aldığı ve parasını ödemediği.... ve.... sanık Halit CENGİZ'in bu olayla ilgili olarak sorgu ve savunmalarında Amasya'da Albay Yurdacan TUNALI (Fatsa Devrimci Yol Davası Mahkeme Başkanı) ile Osman Nuri GÜRSOY'un evinde otururlarken, gelen bir bayanın 'savcı 3 milyon istedi.... Kocam tahliye olmadı' bunun üzerine kendisinin yardımcı olmayı teklif ettiğini, Avukat adları verdiğini, bilahare de avukat ücreti olarak 500.000 lira gönderildiğini... yine Uğurlu'lara emekli hakim Tuğgeneral Semahattin DEVRİM'e bir renkli televizyon aldırıp, parasını alıp ödediğini, kaçakçı Ali UĞURLU'nun düğününe eşi ile gittiklerini...." (Gerekçeli karar, sayfa 37-38)
Halit CENGiZ, rüşvet almak için, elinden geleni de gelmeyeni de yapacağını söyleyerek, birçok insandan para sızdırmıştır. Para sızdırmak için birçok tanığı ve sanığı haksız yere suçlamaktan kaçınmamıştır. Halit CENGiZ'in bu durumu Fatsa davasına savcı olarak geldiği sırada, sanıkların kendi aralarında yaptıkları konuşmalarda alay konusu yapılıyordu. Fatsa Belediye Başkanı Fikri SÖNMEZ, Halit CENGİZ'le sınırlı olmayan çok daha geniş boyutlardaki rüşveti ortaya çıkarabilmek için uzun süre uğraştı. Ama 12 Eylül'ün yarattığı korku ve dehşet ortamında rüşvet olaylarını belgeleriyle açıklayacak insanları ikna edemedi.. (Halit CENGiZ'in rüşvetlerine aracılık yapanlardan biri de Ordu Efirli Cezaevi Müdürü Hasan KIRDAR’dır. Bu durum, Gerekçeli Kararın 32-33-38-44-45. sayfalarında açıklanıyor).

3- Halit CENGiZ, MHP görüşlerini taşıyan bir Askeri Savcıdır.

1975-1980 arasında ülkemizde yaşanan iç savaş ortamının baş sorumlularından biri MHP, ÜO ve ÜGD gibi faşist teşkilatlanmalardır. Halit CENGİZ, iç savaş ortamının sorumlusu olan örgütlerle aynı görüşleri taşımaktadır. Bu askeri savcı, Fatsa Devrimci Yol davası iddianamesini MHP görüşlerine uygun olarak hazırladı. Gerçeklere uygun değil, kendi çıkarlarına ve ideolojik görüşlerine uygun olarak oluşturdu.

Halit CENGİZ'in MHP'lilerle yakın çıkar ilişkileri içinde olduğu ve onlarla aynı ideolojiyi paylaştığı, 3. Ordu Askeri Mahkemesinin Gerekçeli Kararında açıkça görülmektedir. Bu gerekçeli kararda:

Halit CENGİZ'in kendisini “sağ eğilimli” olarak tanımladığı yazılmaktadır. (gerekçeli karar, sayfa 34)

Yine Gerekçeli Kararın 6. sayfasında Avukat Cengiz ÖZER'in şu sözleri Halit CENGİZ'in görüşünü biraz daha netleştiriyor:

".....Binbaşı (Halit CENGİZ) ile sağlam, dürüst bir milliyetçi olduğu için, ahbaplık ettiğini, Binbaşının kendisinden Atabeyoğullarını kastederek, '5 milyon verebilir mi?’ diye sorduğu, daha sonra miktarını bilemediği bir paranın baskı ve zorla adı geçenlerden alındığını duyduğunu... “ (Gerekçeli Karar, sayfa 6 )
Avukat Cengiz ÖZER'in “MiIIiyetçIlik” ve dürüstlük anlayışını burada tartışacak değiliz. Ama bu avukatın “sağlam ve dürüst bir milliyetçi” diye tanımladığı Halit CENGİZ'in milliyetçiliğinin MHP'nin faşist görüşleri olduğu gerekçeli kararın diğer sayfalarında açıklıkla belli olmaktadır.

Halit CENGİZ Samsun Ülkü Ocakları başkanı Şefik YAZGI'yla tam bir çıkar birliği içindedir. Halit CENGİZ, Şefik YAZGI'yı “Aydınlar ocağından ahbabı” diye anlatırken, Şefik YAZGI, “Samsun Ülkü Ocakları Başkanlığı” yaptığını belirtmektedir. (Gerekçeli Karar, sayfa 12) Gerekçeli Kararın 11-18-27. sayfalarında Halit CENGİZ'in Samsun Ülkü Ocakları Başkanı ile çıkar ve ideolojiye dayalı birlikte oldukları gözler önüne serilmektedir.

Askeri Savcı Hk. Bnb. Halit CENGİZ'in ilişki içinde bulunduğu “Milliyetçi”lerden biri de MİSK Genel Başkanı Mete BEŞEN'dir. Halit CENGİZ'in Mete BEŞEN'le ilişkileri de aynı Gerekçeli Karar'ın 34. ve 35. sayfalarında yer almaktadır. Aynı Gerekçeli Kararın 51. sayfasında MHP Genel Yönetim Kurulu üyesi Yaşar OKUYAN'la, Halit CENGİZ arasındaki ticari (!) bağlar da göz önüne serilmektedir.

Fatsa Devrimci Yol Davası sanıklarını “vatan hainliği”yle suçlayan, yüzlerce kişi hakkında ölüm cezaları isteyen Halit CENGİZ'in “vatanseverliği” (!), rüşvet yemek, haksız yere insanları suçlamak olsa gerektir.

7 yıl, rüşvetçi, faşist, işkencecileri koruyan, devrimcileri kurşuna dizenleri bildiği halde araştırmayan bir savcının iddialarıyla tutuklu kaldık. Bu, dünyada eşi-benzeri görülmemiş bir durumdur. Bunun adalet adına yapıldığını söylemek sanırız adaleti rüşvetle, işkenceyle, faşistlikle karıştırmak olur ki, kimsenin bunu yapmaya hakkı yoktur. 12 Eylül dönemine uygun bir adalet (!) anlayışına uygun bir iddianame ile değil, hukuka uygun hazırlanmış iddianamelerle yargılanmak her insanın hakkı olsa gerektir. Ne yazık ki, Fatsa Davası sanıklarına dürüst, iç savaş ortamının sorumlusu bir tarafın görüşlerini taşımayan bir savcı bile çok görülmüştür.

Sıkıyönetim Yardımcı Savcısı : Erol TUT

Erol TUT, Fatsa Devrimci Yol Davası iddianamesinin hazırlandığı aşamada bir kısım sanıkların ve tanıkların ifadelerini alarak, davada yardımcı savcılık görevini yapmıştır. Erol TUT, Aybastı olayları ile ilgili iddianameyi hazırlamıştır. Erol TUT, sanıkların savcılık ifadelerini, Polis ifadelerini örnek alarak yazmak için büyük bir uğraş içine girmiştir. “Polis ifadelerinin işkenceyle alındığını ve bu ifadeleri kabul etmediğini” söyleyen sanıkları tekrar polise işkenceye göndermekle tehdit etmek bu savcının yaptıklarının en küçük örneklerinden biridir. Sanıklar savcıya verdikleri ifadeler sırasında “kendilerine poliste işkence yapıldığını” söylediklerinde bu savcı, “ben işkenceyi soruşturmuyorum” diyerek, sanıkların ifadelerine işkence gördüklerini dahi yazmamıştır.

Erol TUT, tanıklara da polis ifadelerini doğrulatıcı ifadeler verdirmek için özel çaba sarfetmiştir. Sanıklar ifadelerine kendi söylediklerinin değil, savcının istediklerinin yazıldığını, ancak ifadeleri mahkemede kendilerine okunduğu zaman anlayabilmişlerdir. Erol TUT'un aldığı ifadelerin nasıl oluşturulduğuna birkaç örnek vermekle yetineceğiz. Esasında Savcı Erol TUT'un aldığı bütün tanık ifadeleri, Savcının niteliğini sergileyecek karakterdedir.

88. olayla ilgili tanık Emine ESKİCİ'ye, 31.8.1981 tarihli Erol TUT'un aldığı savcılık ifadesinde onlarca kişi suçlattırılmıştır. Tanık, 2.11.1983 tarihli mahkeme ifadesinde ”Böyle bir ifade vermediğini” söylemiştir.

Namık ŞAHİN, 9.11.1983 tarihinde mahkemede verdiği ifadede Erol TUT tarafından alınan ifadeyi kabul etmemiştir.

42. olaya ilişkin tanık Mehmet ÇETiN, 16.7.1981 tarihinde Erol TUT'a verdiği ifadede, 24 kişiyi suçlar gözükmektedir. Mehmet ÇETİN 18.10.1983 tarihli mahkeme ifadesinde ise, “Bu 24 ismi ifadesine Erol TUT'un yazdığını “belirtmektedir.

Aybastı Davası İddianamesini hazırlayan Askeri Savcı Erol TUT'un Aybastı Davası sanıklarıyla ilgili olaylarda yaptığı saptırmalara sadece dört örnek vereceğiz. Bu örnekler Askeri Savcı Erol TUT'un aldığı ifadelerin gerçeğe uymadığını, sadece ve sadece Askeri Savcı’nın kafasındaki önyargılardan oluştuğunu göstermeye yetecektir.

ÖRNEK I
OLAY: Cevat Çukur'un Arabasının Taranması
Müşteki Cevat ÇUKUR'un duruşmadaki ifadesi (Aybastı Davası Kls. 17/1 sayfa 260)

"...Olay günü arabayı ben kullanıyordum. Ateş edenleri gördüm. Bunlar Şahin HOCA, Ömer GÜNDOĞDU, Hikmet YILMAZ, Celal ALTUNTAŞ, Rıza GÜNEY, ve İhsan ARPACI'dır. Orhan ÖZBİLEN, Yaşar ERKOÇ ve Erdoğan KAYA'nın adından bahsetmedim. Sıkıyönetim Savcısı kendisi yazmış.”
ÖRNEK 2
OLAY: Salih Bozkurt’un Öldürülmesi
Müşteki Nazire BOZKURT'un Sıkıyönetim Savcısı Erol TUT'a verdiği ifade (Kls. 3/1, Ds. 6, Dz. 147):
“Kocamı öldürenler Mahmut ALTUNTAŞ, Şahin HOCA, Sait ÖZDEMİR, M. Ali KAYA, Faruk YAKIŞAN, Adil ALTUNTAŞ, Alaattin ALTUNTAŞ, Muzaffer ÖNKOL ve Ethem BÜLBÜL’dü. Hepsini tanıdım.”
Aynı tanığın mahkemedeki ifadesi:
“Sait Hoca, Alaattin, Adil ve Mahmut kocamı öldürdüler. Sıkıyönetim Savcısı’na yazılı isimleri ben söylemedim. Savcı kendisi yazmış.” (Kls. 17/1 sayfa 30)


ÖRNEK 3
OLAY: Hüseyin Şıh'ın Öldürülmesi Müşteki Elmas ŞIH'ın Sıkıyönetim Askeri Savcısı Erol TUT tarafından alınan ifadesi:

“Kocamı Adnan KESKİN, Celal ALTUNTAŞ ve Alaattin ALTUNTAŞ öldürdüler.”(Kls. 2, Ds. 3, Dz. 142)
Aynı müştekinin mahkemedeki ifadesi:
“Sıkıyönetim Savcısı’nda isim vermedim. Adnan KESKİN ve Celal ALTUNTAŞ'ı da tanımam.” (Kls. 17/1, sayfa 324)
Tanık İfakat ŞIH'ın Sıkıyönetim Savcısı Erol TUT tarafından alınan ifadesi:
“Dedemi Şahin HOCA, Alaattin ALTUNTAŞ, Celal ALTUNTAŞ, İhsan ARPACI öldürdü.” (Kls. 2, Ds 3, Dz. 142)
Aynı tanığın duruşmadaki ifadesi:
“Adnan KESKİN diye birini tanımam. Şahin HOCA diye bir lakap duymadım. Celal ALTUNTAŞ'ı olay yerinde görmedim.” (Kls. 17/1, sayfa 323)
ÖRNEK 4
OLAY: Mustafa Turan'ın Öldürülmesi
Mağdur Mustafa TURAN’ın Sıkıyönetim Askeri savcısı Erol TUT tarafından alınan ifadesi:
“Olay gecesi ben, maktül Mustafa TURAN ve Mehmet SARIKAYA geziyorduk. Bize ateş edenler Dev-Yol'cu Kemal DOĞAN, Celal ALTUNTAŞ, M. Ali KAYA, Faruk YAKIŞAN ve Adnan KESKİN imişler. Bunların yanında Mehmet KAYA, Feridun AYDINLI, Aydın YALÇINKAYA ve Vedat ÖZDEMİR de varmış”.
Aynı mağdurun duruşmadaki ifadesi:
"Aybastı'da ifade verirken isimleri SAVCI SÖYLEDİ.”
Aybastı sağ ve sol görüşlüler davasından aldığımız bu dört örnek, Sıkıyönetim Askeri Savcısı Erol TUT'un müşteki ve mağdurlara kendilerinin söylemediği sözleri nasıl söylettiğini göstermektedir. Mağdurların çoğu zaman haberleri olmadan ifadelerine yazılan bu uyduruk sözler sanıkların aleyhine delil olarak kullanılmıştır. Askeri Savcı Erol TUT'un, Fatsa Davası sanıklarıyla ilgili yaptıkları da anlatmakla bitirilecek gibi değildir.

Yukarıda belirttiğimiz örnekleri çoğaltmak olanaklı. Görüldüğü gibi Sıkıyönetim Yardımcısı Savcı Erol TUT, uygulamalarıyla bir hukuk adamı gibi davranmamıştır.

Fatsa Devrimci Yol Davası Mütalaa'sını Hazırlayan Askeri Savcı Kerim KOÇER

Sıkıyönetim Askeri Savcısı Ön. Yzb. Kerim KOÇER, hazırladığı Fatsa Devrimci Yol Davası Esas Hakkında Mütalaa'sının 1. sayfasının 2. paragrafında şöyle demektedir :

"... İddianamemizin ana başlığında Dev-Yol örgütünün zaman süreci içinde gösterdiği gelişim, detaylı olarak anlatılmıştır. Orada belirtilen hususlara bu safhada ekleyeceğimiz bir husus yoktur.”
Sıkıyönetim Askeri Savcısı, faşist görüşlere sahip, işkenceci koruyucusu rüşvetçi Halit CENGİZ'in hazırladığı iddianameye “İddianamemiz” diyerek sahip çıkmaktadır. Rüşvetten 29 yıl hapis cezası almış, tamamen teşhir olmuş, “tanığı sanık, sanığı tanık” yapan bir savcının kendi ideolojik görüşleri çerçevesinde oluşturduğu iddianameyi sahiplenebilmek doğrusu cesaret işidir! Gösterdiği cesaretten ötürü mütalaayı hazırlayan Askeri Savcı’yı kutlayanlar da olmuştur hiç kuşkusuz.

Savunmalarımız içinde Bnb. Halit CENGiZ ile Ön Yzb. Kerim KOÇER'in suçlamalarındaki paralellikler üzerinde zaman zaman somut örnekleriyle birlikte durduk. Gördük ki, Fatsa Devrimci Yol Davası İddianamesiyle, Fatsa Devrimci Yol Davası Mütalaa'sı aynı elden çıkmamış olsa bile, aynı düşünceleri taşıyanlar tarafından kaleme alınmıştır. Zaten yukarıda Esas Hakkında Mütalaa'dan aldığımız bölüm, iddianame ile mütaIaa arasında ayırım yapmanın gerekli olmadığını gösteriyor.

Bizler, Fatsa Devrimci Yol Davası Sanıkları, 7 yıldır Halit CENGİZ'in hazırladığı iddianameyle yargılandık. Hakkımızda ölüm cezaları istendi. Şimdi de iddianame paralelinde hazırlanmış Esas Hakkında Mütalaa ile hakkımızda ölüm cezaları ve ağır hapis cezaları isteniyor.

Esas Hakkındaki Mütalaada 117 sanık hakkında ölüm cezası, 384 sanık hakkında ise, 3 ile 24 yıl arasında hapis cezaları istenmektedir. Mütalaa'yı hazırlayan Askeri Savcı, bir seneyi aşkın bir süre Fatsa Devrimci Yol Davasında görev yaptı. Askeri savcının görev yaptığı günlere istediği oezaları oranlarsak, görev yaptığı 2-3 gün için bir kişiye ölüm cezası, çalıştığı her gün için 1-2 kişiye onlarca yıl hapis cezası istemiş olduğunu görürüz.

117 kişi hakkında ölüm cezası isteyebilen bir kişinin 16.000 sayfalık tutanakları, yüz binlerce sayfalık dava dosyalarını gerçekten incelemesi gerekir. Esas Hakkında Mütalaa hazırlandığına göre, yazılanların iddianamedeki gibi genel geçer iddialar olması düşünülemez. Savcının hazırladığı bu metinde delillerin yerli yerine oturtulması, iddiaların gerekçeleriyle birlikte yazılması gerekir. Bu dava, siyasi bir dava olduğu için sanıkların hangi nedenlerle 1961 Anayasasını yıkmaya teşebbüs ettikleri ayrıntılarıyla anlatılmalıydı. Ülkenin ekonomik, sosyal, siyasal konuları üzerinde de görüşlerini söylemeliydi. Yargılanan sanıklar adi suçtan yargılanmıyorlar. Savcı, 1961 Anayasası’nı kaldırmaya teşebbüs etmekle suçluyor bizleri. 1961 Anayasası’na bakışını koymayan Savcı, nasıl olur da bizleri 1961 Anayasası’nı ortadan kaldırmaya kalkışmakla suçlayabilir? Bunu anlamak olanaksız.

Savcı soruna “hukuk lüzumsuz birşey” diye yaklaşıyorsa ki, bizim kanaatimiz odur, bu çağ dışı anlayışı lanetlemekten öte söylenebilecek pek fazla birşey yok. Ama Savcı, “hukuk, adalet” gibi sözcükleri de kullanmaktan geri kalmıyor. Savcının hazırladığı mütalaa okunduğunda, hukuki bir kaygısının olmadığı da görülüyor. Onun tek kaygısı Fatsa Devrimci Yol Davası Mütalaaa'sını kendisine verilen sürede bitirdim diyememekten kaynaklanıyordu. Savcının hukuka uygun delilleri yerine oturtma, olayların gelişimini anlatma, cezaların gerekçelerini yerli yerine koyma gibi bir sorunu hiç olmamış. Esas Hakkındaki Mütalaa bunu açıklıkla gösteriyor.

117 kişi hakkında ölüm cezası isteyen bir savcının, istediği cezaların ciddiyetine uygun bir hazırlık yapması kaçınılmaz bir görevdi. Ne yazık ki Askeri Savcı Kerim KOÇER, istediği cezaların ciddiyetine uygun araştırma yerine, Halit CENGİZ'in hazırladığı iddianameye uygun suçlamaları sürdürmekle yetinmiştir.

20.5.1985 tarihli duruşmada Fatsa Devrimci Yol Davası Heyetinde görevli Hk. Ön Yzb. Niyazi YILMAZ, Adli Müşavir Yılmaz HIZLI ile Sıkıyönetim Askeri Savcısı Çetin AKKAYA'nın mahkeme heyetine baskı yaptığını belirtmiş ve onların Heyete “Fatsa Davasında kararın 4/4'lük olamayacağını, fazla araştırmaya gerek olmadığını” söylediklerini belirtmişti. Esas Hakkındaki Mütalaa'yı hazırlayan Askeri Savcı, Yılmaz HIZLI iIe Çetin AKKAYA'nın söylediklerini mütalaa açısından şimdiden doğrulamıştır. Askeri Savcı, “fazla araştırmaya gerek kalmadan 117 sanık hakkında ölüm cezası” istemektedir. Askeri Savcının mantığı şöyledir: “Fatsa Devrimci Yol Davasında yargılananlar solcudur. Marksist-Leninist'tir. Bunlara ölüm cezası vermek gerekir. Fazla araştırmaya gerek yoktur.” Mantık bu olunca, hukuk yerine önyargılar egemen olur.

Bizleri düşündüren bir nokta da Fatsa Devrimci Yol Davasına Bnb. Halit CENGiZ gibi birinin ardından, Halit CENGİZ'in iddialarını aynen devam ettiren, “fazla araştırmaya gerek duymayacak bir savcının” bulunup atanmasıdır.

Bilindiği gibi, Fatsa Devrimci Yol Davası Esas Hakkındaki Mütalaa'sı henüz dava dosyası tamamlanmadan okundu. Ön. Yzb. Kerim KOÇER, Fatsa Devrimci Yol Davasına Savcı olarak atandığı zaman kendisine Esas Hakkındaki Mütalaa'yı bitirmesi için bir süre verilmişti. Davadaki dosya sayısının, sanık sayısının çokluğunu dikkate almadan verilen süre içinde savcı, Esas Hakkındaki Mütalaa'yı bitirip okumuş ve böylece üstlerinin emirlerini yerine getirmiştir. Dava dosyasının tamamlanmadan mütalaa'nın okunması, “Askeri Savcının Ekim sonuna kadar Esas Hakkındaki Mütalaa'yı bitirmekle görevlendirildiği” görüşümüzü doğrulamaktadır.

Askeri Savcı Kerim KOÇER hazırladığı Esas Hakkındaki Mütalaa'da İşkence altında alınmış polis ifadelerini “ikrar” olarak kabul etmektedir. Çağdaş hukuk anlayışında işkenceyle, yasalara aykırı alınmış polis ifadeleri “ikrar” olarak kabul edilemez. Birçok çağdaş ülkede yasalara aykırı toplanmış deliller dava dosyasına bile konulamaz. İşkenceyle alınmış polis ifadelerinin “ikrar” sayılması için mutlaka başka delillerle desteklenmesi gerekir. Yargıtay İçtihatları da bu doğrultudadır.

Askeri Savcı Hk. Ön Yzb. Kerim KOÇER, eylemler bölümünde “delil”leri saydıktan sonra “VE DİĞER DELİLLERDEN anlaşılmıştır” şeklinde ifadeler kullanmaktadır. Bizler şimdiye kadar “VE DİĞER DELİLLERİN” ne olduğunu anlayabilmiş değiliz.

“VE DİĞER DELİLLERİN” ne olduğu konusunda aklımıza iki soru gelmektedir.

1- Acaba Askeri Savcı, “VE DİĞER DELİLLERDEN ANLAŞILMIŞTIR” diyerek, bizlerce bilinmeyen, dosya içerisinde bulunmayan, ya da bizlere gösterilmeyen “delil”lerin varlığını mı kastediyor? Acaba MİT'in ve işkenceci polislerin aleyhimize hazırladıkları raporlar mıdır Savcının sözünü ettiği “VE DİĞER DELİLLER”? Bunları anlayabilmek olanaksız. Ortada bizlerin bilmesinde sakınca görülen ama Savcı’nın bildiği “VE DİĞER DELİLLERİN” olduğu bir gerçek. Çünkü her eylemle ilgili iddialarını “kanıtlayan” Savcı, “delil”ler gösterildikten sonra “VE DİĞER DELİLLER”i de saymaktadır.

2- Acaba Askeri Savcı dosyaları tam incelemeden mi 117 sanık hakkında ölüm cezası istedi? Mahkemenin dava dosyasındaki “delil”lere göre karar alması esas alındığına göre, Askeri Savcı’nın yeterince hazırlanmadığı için “VE DİĞER DELİLLER” sözünü sık sık kullanması da olanaklı. Bu da bir ihtimal olarak var. Eğer Askeri Savcı dosyaları incelemeden mütalaada 117 kişi hakkında ölüm cezası istemişse, bu savcının hukukla hiçbir ilişkisinin olmadığını söylemek gerekir. Hukukla uğraşan birinin yeterli hazırlığı yapmadan yüzlerce insanın hayatına son vermesini istediğini düşünmek bile tüyler ürperticidir.

Fatsa Devrimci Yol Davası, iddianamesiyle, Esas Hakkındaki Mütalaa'sıyla ve davanın yürütülüşü sırasında mahkeme heyetine yapılan baskılarıyla hukuki değil, siyasi kaygıların ağır bastığı bir dava olarak Türk Hukuk ve Siyasi tarihine geçecek ibret verici kara bir örnektir.
 

Mahkemenin “Emniyet”ini Sağlamakla Görevlendirilen Rüşvetçi bir İşkenceci: Atasoy FİTOZ
 

Fatsa Devrimci Yol Davası Amasya’da sürdürülürken, mahkeme “Emniyeti”ni sağlamakla Yüzbaşı Atasoy FİTOZ görevlendirilmişti. Yeni Çeltek Devrimci Yol Davası sanıklarının hemen hepsi, Fatsa Devrimci Yol Davası sanıklarının da bir kısmı Atasoy FİTOZ'u kendilerine işkence yaptığı sıralardan tanıyorlardı. Yzb.

Atasoy FİTOZ, Havza, Gümüşhacıköy, Yeni Çeltek, Suluova, Merzifon, Amasya çevrelerinde geniş yetkilerle donatılmış bir işkenceciydi. Solcu bilinen herkese işkence yapmakla ünlenmişti. Fatsa Devrimci Yol Davası sanıklarının bir kısmı, Fikri SÖNMEZ dahil, Amasya'da bulunan 1, 2 ve 3 nolu cezaevlerinde zulme karşı direndikleri için, Suluova Et-Balık Kurumu'nda işkenceye alınmışlardı. Orada işkenceleri yöneten bu işkenceci, 12 Eylül yöneticilerince Fatsa Devrimci Yol Davasının “emniyeti”ni sağlamakla görevlendirilmişti. Bir işkencecinin “emniyeti” nasıl sağlayacağını varın siz düşünün! 12 Eylül Adaleti (!) işkenceyle başlayıp cezaevinde baskı ve zulümle devam ediyordu. Mahkeme salonunda da yörenin en ünlü işkencecisi sanıkların karşısında her an boy gösteriyordu.
Atasoy FİTOZ'un Fatsa Devrimci Yol Davasında görevlendirilmesinin nedeni, sanıkların korkutularak, serbestçe savunma yapmalarının önlenmesiydi. Nitekim Atasoy FİTOZ birçok sanığı mahkeme heyetinin gözleri önünde dövdürmüştü. Bir kısım sanıklar dövülüp, yerlerde sürüklenerek mahkeme salonundan çıkarılmıştı.
Atasoy FİTOZ, belinde altın kabzalı tabancasıyla Fatsa Devrimci Yol Davası salonunda çalımlı yürüyüşüne bir süre devam etti. Salonda tutukluların işkenceciye gösterdikleri tepki, bu işkencecinin gözünü korkuttu ve bir daha kaçakçılardan gasp ettiği altın kabzalı tabancasıyla çalım satan Atasoy FİTOZ, mahkeme salonunda görünmez oldu.

Sorgu aşamasında işkenceyle başlayan süreç, cezaevinde baskılarla devam ediyordu. Dava iddianamesi rüşvetçi Halit CENGİZ'e hazırlatılmıştı. Mahkeme “emniyeti”ni de, rüşvetçi bir işkenceci sürdürüyordu! Tam 12 Eyül'e uygun bir davranış !.... Mahkeme üzerinde baskı ve etkileme örnekleri de düşünüldüğünde bizler yargılanmıyor, önceden hazırlanan belli bir anlayışa göre mahkum ediliyorduk.

Mahkeme “emniyet”ini sağlamakla görevlendirilen Atasoy FİTOZ'u biraz daha yakından tanırsak, söylediklerimizin doğru olduğu anlaşılacaktır.

Yüzbaşı Atasoy FİTOZ 3. Ordu Askeri Mahkemesi’nin 1985/97 esas, 1985/19 karar, 18.2.1985 tarihli gerekçeli kararıyla rüşvetten 12 sene 6 ay ağır hapis cezasına çarptırılmıştır. Bu karar, Askeri Yargıtay'ın 1985/148 esas ve 1985/162 karar numaralı kararıyla onanmıştır. Yani, Yzb. Atasoy FİTOZ'un (insanlara işkence yaparak) rüşvet aldığı sabit görülmüştür.

Atasoy FİTOZ'un dava dosyası incelendiğinde bu işkencecinin Bnb. Halit CENGİZ ile tam bir çıkar birliği içinde olduğu görülüyor. Halit CENGİZ'in mahkemede faşistlerle olan yakın ilişkileri ortaya çıkmıştı. Aynı şekilde Atasoy FİTOZ'un da MHP'li, ÜGD'li militanları sakladığı, koruduğu ortaya çıktı. Aranmakta olan ÜGD'li faşist Cengiz TEKİN'i Atasoy FİTOZ saklamıştı. Bu işkenceci, sol siyasi tutuklulara korkunç işkenceler yaparken faşistleri korumuş, hatta evinde saklamıştı.

12 Eylül'cülerin Amasya'daki en güvenilir temsilcisi Atasoy FİTOZ'un yetkileri de çok büyüktü. Amasya gözetim evi (doğrusu işkence evi) müdürlüğü, merkez komutanlığı, Orduevi Müdürlüğü, Asayiş Bölük Komutanlığı, Fatsa Mahkemesi “emniyet”ini sağlamak, operasyonlar düzenlemek hep bu işkencecinin sorumluluğunun altındaydı. İşkenceci Atasoy FİTOZ bu yetkilerini paraya çevirmesini iyi bilmişti. Lise yaptırma adı altında makbuzsuz para toplamak, kaçakçılardan milyonlarca rüşvet yemek bu adamın (!) yaptığı işlerin bazılarıdır.

İnsanların kan ve gözyaşlarını paraya çevirip, Alanya vb. yerlerde en olmayacak bir biçimde sefa sürmek bu işkencecinin bir başka özelliğiydi.

İşin ilginci, bu işkenceci rüşvetten ceza aldıktan sonra hapiste de istediği yaşam koşullarını bulmuştu. Eski 2 nolu cezaevinde sol siyasi tutuklulara işkence yapan Zafer PEKÇAĞLAYAN, işkenceci Atasoy FİTOZ'un Cumartesi-Pazar gecelerini metresi Aslı TEKİN'le geçirmesini de sağlamıştı.

12 Eylül'de yapılanların kokusu yavaş yavaş bütün ülkede duyulmaya başladı. Fatsa Devrimci Yol Davası sanıkları ise, baştan beri işkencecilerin, işkenceci koruyucularının, zulmü paraya çevirenlerin iğrenç kokularını her an duya duya bugünlere geldiler.
 

Devrimci Yol İddia Edildiği Gibi Bir Örgüt müdür?

“Devrimci Yol Bildirge”sinde, “Devrimci Yol” Dergisinin ilk sayısında ve onu takip eden diğer sayılarında, Devrimci Yol Dergisinin çıkış amacı, ülke ve dünya koşullarıyla ilgili düşünceler açıklıkla anlatılmıştır.

Devrimci Yol, ülkemizde devrimci mücadeleyi başarıya ulaştıracak, emekçileri sömürüden kurtaracak ve demokrasiyi kurmada önderlik edecek işçi sınıfının partisinin yaratılmadığını yazıyordu. İktidar mücadelesini yürütebilmek için vazgeçilmez ilk koşulun işçi sınıfı partisinin örgütlenmesi olduğunu vurguluyordu. Devrimci Yol Dergisi, ülkemizde yaratılması düşünülen partinin ideolojik, teorik temellerinin oluşturulmasına hizmet edecek bir araç olarak yayın hayatına girdiğini duyurmuştu.

Devrimci Yol Dergisi, bir örgütün yayın organı olmadığını, işçi sınıfının partisinin yaratılmasının esas olduğunu defalarca açıklamıştır. Buna rağmen, bu gerçek, Askeri Savcılarca dikkate alınmamıştır. İddianameyi hazırlayan Bnb. Halit CENGİZ ve Esas Hakkındaki Mütalaa’yı hazırlayan Yzb. Kerim KOÇER, dergide yazılan gerçeklere gözlerini kapayarak, “Anayasal düzeni cebren değiştirmeye teşebbüs eden” devasa Devrimci Yol “örgütü” iddialarına yer vermişlerdir. Kaldırılmaya çalışıldığı iddia edilen Anayasa karşısında devrimcilerin tutumu nedir? Devrimci YoI, Anayasa’yı ortadan kaldırmaya teşebbüs edebilecek bir örgüt müdür? Bu soruları yanıtlamadan önce Devrimci Yol'un ne olup olmadığını biraz daha açıklayalım.

Devrimci Yol Dergisi, 1977 Yılının Mayıs ayında yayın hayatına başladı. Faşistlerin MC’Ierden destek ve cesaret alarak yarattıkları olaylar ülkenin dört bir yanına yayılmıştı. Ülkede faşistlerce gerçekleştirilen büyük olaylar yaşanırken, halk bir arayış içine girdi. Büyük olayların yaşandığı koşullarda yayın hayatına başlayan Devrimci Yol Dergisi’nde, partinin oluşturulması için ideolojik birliğin temellerini içeren ideolojik, teorik yazılar yayınlandı. Aynı zamanda günün siyasi, ekonomik ve sosyal durumunu irdeleyen, faşist saldırılara karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğini öneren ideolojik, politik yazılar da yayınlanıyordu. Devrimci Yol Dergisi, ülkemizde yaşanan iç savaş koşullarını doğru değerlendirerek, faşizme ve faşistlerin saldırılarına karşı direnmenin gerektiğini vurguluyordu. Faşist saldırılar karşısında arayış içinde olan halk yığınlarında Devrimci Yol Dergisinde yazılan fikirler yayılmaya başladı. İşçiler, köylüler ve diğer emekçi kesimler arasında geniş bir kitle, Devrimci Yol Dergisinde yazılan düşünceler etrafında saf tuttu. Devrimci Yol Dergisinde yazılan düşünceleri benimseyenler kendilerini “Devrimci Yol'cular” olarak adlandırdılar. Devrimci Yol Dergisinde yayınlanan düşünceleri benimseyenler bulundukları yerlerde, faşist saldırılara ve katliamlara karşı hem kendi aralarında, hem de diğer direnen halk yığınlarıyla dayanışma içine girdiler. Devrimci Yol'cular mahallelerde, köylerde, işyerlerinde Direniş Komiteleri örgütlendirilmesi için çalıştılar. MHP'li ÜGD'li militanların giriştikleri saldırıların defedilmesi için halkı mücadele etmeye çağırdılar.

Devrimci Yol düşüncelerini benimseyenler zamanla siyasi bir grup halini aldı. Artık Devrimci Yol düşüncelerini benimsemek herkes tarafından “Devrimci Yol'culuk” olarak adlandırılıyordu.

Faşizmin doğru tahlil edilmesi ve doğru mücadele yöntemlerinin önerilmesi, Devrimci Yol Dergisini okuyanların sayısını yıldan yıla arttırdı. Öyle ki,1980 yılına gelindiğinde Devıimci Yol Dergisi’nin tirajı I50.000’e ulaşmıştı. Türkiye'de milyonlarca oy alan siyasi partilerin yayın organları bile bu sayının çok altında kalıyordu.

Devrimci Yol Dergisi'ni okuyan, görüşlerini doğru bulanlar katıldıkları mitinglerde, “Devrimci Yol” pankartlarını taşımaya, Devrimci YoI sloganlarını atmaya, duvar yazılarına Devrimci Yol imzasını koymaya başladılar. Artık Devrimci Yol bir derginin adı olmaktan çok, siyasi bir grubun adı olmuştu. Devrimci Yol taraftarlarının yıldan yıla artmaları, faşizmin saldırılarına karşı birtikte hareket etmeleri olumlu bir gelişmeydi. Ama bu gelişmeler faşizmin saldırılarını durdurup demokrasiyi kurmaya yetmedi.

Ülkede demokrasinin kurulması devrim sorunuydu. İktidardaki oligarşinin nisbi demokratik haklara bile tahammülü yoktu. Demokrasinin kurulmasına önderlik edecek işçi sınıfının bağımsız politik örgütü yaratılmadan, demokrasi mücadelesinin başarıya ulaşması olanaksızdı, Devrimci Yol Dergisi partinin oluşturulması mücadelesini “Partileşme Süreci” olarak niteledi.

İşçi sınıfının bağımsız politik hareketini oluşturmak, kendisine “sosyalistim”diyen birkaç kişinin bir araya gelmesiyle gerçekleşmez. İşçi sınıfı partisi, herşeyden önce ideolojik bir birliktir. Ülkenin ve ülke devriminin temel sorunları karşısında düşünce ve anlayış birliği içinde bulunmak gereklidir. Aynı zamanda ülke sorunlarına çözüm yollarının bulunması ve yöntemlerinin saptanması konusunda da birlik olmak şarttır. Bu konularda ortak düşünmek özel bir öneme sahiptir. Ancak bunun tek başına geçerli olduğunu sanmak yanıltıcı olur. Parti, kitleleri siyasi bir faaliyet içine sokacak, kitleleri yönlendirip, yönetecek bir organizasyon olacaktır. İdeolojik olarak aynı şeyleri söyleyenlerin kitleleri, tespit edilen politikalar çerçevesinde hareketlendirmesi de şarttır. İşçi sınıfı partisi ideolojik, politik ve örgütsel birliktir. Devrimci Yol Dergisi böyle bir partinin yaratılması amacına hizmet etmek için çıkarılmıştır. Ama ülkemizde devrimci bir parti yaratılamamıştır. Devrimci Yol’un bu konudaki çabaları belli bir nitelik sıçramasıyla sonuçlanıp, partileşme aşamasına ne yazık ki ulaşamamıştır.

İddianame ve Esas Hakkındaki Mütalaa'da hakkımızda Anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs etmeye kalkıştığımız iddiaları yer almaktadır. TCK'nın 146/1. maddesine göre cezalandırılmamız istenen bizler, sorgu aşamasında yıkmaya teşebbüs etmekle suçlandığımız 1961 Anayasası’na karşı tutumumuzu açıklamıştık. Savunma aşamasında bu konu üzerindeki düşüncelerimizi kısaca açıklayacağız.
 

Devrimcilerin 1961 Anayasası’na Karşı Tutumu

TCK'nın 146. maddesi Anayasal düzeni korumayı amaçlamaktadır. Bu maddede genel bir ifade yer almaktadır. Bu yasa maddesi ile 1924, 1961, 1982 Anayasaları olduğu kadar, sosyalist bir cumhuriyetin Anayasası ve bu Anayasa’nın öngördüğü rejim de güvence altına alınabilir.

Bizler somut olarak 1961 Anayasası’nın ve bu Anayasa’nın öngördüğü düzeni yıkmaya teşebbüs etmekle suçlanıyoruz. Onun için 1961 Anayasası karşısında devrimcilerin, demokrasi yanlılarının tutumunun ne olduğunu hatırlatmakta yarar görüyoruz.

Türkiye'de demokrasi ekseni etrafında süren mücadelenin bir boyutu da Anayasa mücadeleleridir. 1961 Anayasası’nın kabul edilmesiyle birlikte bu Anayasa’ya karşı mücadele de başladı. Bu mücadele demokrasi yanlılarıyla, demokrasiyi içlerine sindiremeyenlerin arasında gerçekleşiyordu.

1961 Anayasası, Türkiye tarihinin en demokratik Anayasasıdır. Bu Anayasa, hak ve özgürlükleri güvence altına alıyor, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletinin oluşturulmasını hedefliyordu. Ülkemiz insanlarına demokrasi layık görmeyen hakim sınıflar ve onların temsilcileri 1961 Anayasasını ortadan kaldırmak için mücadele başlattılar. Ülkedeki sol kesim ve demokrasi yanlıları ise, 1961 Anayasası’nın öngördüğü hak ve özgürlükleri savundular ve Anayasa’da yazılı olduğu halde uygulanmayan hak ve özgürlüklerin de hayata geçirilmesini istediler.

Anayasa çevresindeki mücadelede demokrasiye karşı çıkanlar, 12 Mart darbesinden sonra belli bir başarı elde ettiler. Darbe sonrasında baskı altındaki Meclis, 1971 yılında ve 1973 yılında olmak üzere iki defa 1961 Anayasası’nı değiştirdi. 12 Mart'ın başbakanlarından birisi 1961 Anayasasını Türkiye halkı için “LÜKS” bulduğunu bütün dünyaya ilan etmişti. Aslında bütün dünyaya ilan edilen şey, Türkiye toplumunun demokrasiye layık bulunmadığıydı.

12 Mart sonrasında 1961 Anayasasına karşı olan güçler belli bir başarı elde etmişlerdi. Ama bunu yeterli görmüyoryardı. Oligarşi artık 1961 Anayasası’nı tamamiyle ortadan kaldırmayı programına almıştı. Kurulan MC Hükümetleri 1961 Anayasası’nı fiilen ortadan kaldırdı. Yeni MC döneminde Süleyman DEMİREL, Meclis’te Cumhurbaşkanı seçilmesini engelleyerek tam bir bunalım yarattı. Demokratik hak ve özgürlükleri güvence altına alan 1961 Anayasası’nı ortadan kaldırmak isteyenler vardı ama bu Anayasa’yı ortadan kaldırmak isteyenler devrimciler değildi. Aksine, devrimciler 1961 Anayasası’ndaki hak ve özgürlükleri savunmaya çalıştılar.

Süleyman DEMİREL'in Başbakanlığı'ndaki MC Hükümetlerince yaratılan Anayasa bunalımı, 12 Eylül'le birlikte çözüldü. 12 Eylül`ün ilk icraatı 1961 Anayasası'nı “ilga” etmek oldu. Sadece bu durum bile 1961 Anayasası'nı kimlerin kaldırmayı amaçladığını göstermeye yeter!

Olaya TCK'nın 146. maddesi açısından bakıldığında, Anayasa’yı ve Anayasa’nın getirdiği düzeni cebren ortadan kaldırmak suç değil, kaldırmaya teşebbüs etmek suçtur. Yani, 12 Eylül rejimi 1961 Anayasası’nın öngördüğü yollarla değil, cebren-silah zoruyla Anayasa’yı ve onun öngördüğü düzeni ortadan kaldırmıştır. Bu durum TCK'nın 146. maddesindeki suç kapsamına girmemektedir.
 

Fatsa Devrimci Yol Davasında TCK'nın 146. Maddesinin Uygulanması Koşulları Var mıdır?

TCK`nın 146. maddesinin metni şöyle:

“Türkiye Cumhuriyeti teşkilatı esasiye kanununun tamamını veya bir kısmını tağyir, tebdil ve ilgaya ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ıskata veya vazifesini yapmaktan mene cebren teşebbüs edenler idam cezasına mahkum olurlar.”
Görüldüğü gibi, bu maddede devlete, Anayasa’ya yönelen fiiller bahse konudur.

146. maddenin ilk paragrafı devletin Anayasal düzenini, Anayasa’nın öngörmediği yollarla değiştirmeye ya da ortadan kaldırmaya “teşebbüs” edilmesinin cezalandırılmasını öngörmüştür.

TCK'nın 146/1. maddesinin koruduğu Anayasal düzeni “cebir” yoluyla değiştirmeye “teşebbüs” edilmesi halidir. Anayasa’yı yasadışı yollarla değiştirmeye kalkanlar, bu maddeyle cezalandırılacaklardır.

Bu madde Anayasal düzeni “cebir” yoluyla değiştirenleri, değiştirmeye kalkışanları hedef almaktadır. Suç tamamlanmış olursa, yani Anayasa’yı cebir yoluyla değiştirme fiili gerçekleşirse, cezalandırma olanağı ortadan kalkmaktadır.

Bu maddeye göre teşebbüs cezalandırılacaktır. Bu noktada teşebbüs koşullarını belirlemek yararlı olacaktır.

Maddede hangi fiillerin Anayasal düzeni değiştirmeye ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görevini yapmaktan mene cebren “teşebbüs” etmek sayılacağı, hangi eylemlerin maddeyi ihlal etmek olduğu belirtilmemiştir. Ortaya çıkan bir eylemin 146/1 kapsamına girip giremeyeceğinin belirlenmesinin önemi buradan kaynaklanmaktadır.

Yasa yapıcı, TCK'nın 61-62. maddelerinde teşebbüsün gerçekleşmesi için gerekli koşulları düzenlemiştir. Bu maddelerde tam ve eksik teşebbüs koşulları sayılmıştır. Bu maddelerdeki teşebbüs koşulları, 146. madde açısından da geçerlidir. 146. madde açısından ayrıca teşebbüs koşulları sayılmamıştır.

Teşebbüs Koşulları :
TCK'nın 61. maddesinde eksik teşebbüs, 62. maddesinde ise tam teşebbüs edilmesi durumu düzenlenmiştir. 146. madde açısından tam ya da eksik teşebbüs ayrımı yapılmamış, her ikisi için aynı ceza öngörülmüştür.

Bir suçtan teşebbüsün bulunması için gerekli koşullar:

1- Kastın bulunması,
2- Elverişli vasıtaların kullanılması,
3- İcraaya başlanılmış olması,
4- Hareketlerin tamamlanmaması veya elde bulunmayan nedenlerden dolayı sonucun oluşmaması gereklidir.
1- Kastın Bulunması

TCK'nin 61. ve 62. maddelerinde kastın, eksik ve tam teşebbüs açısından gerekli olduğu belirtilmiştir. Kasıt, ulaşılmak istenen sonuçtur. Bu amacın birtakım eylemlerle açığa vurulması gereklidir. Eğer belirlenebilen bir kasıt yok ise, sanıkların en çok lehinde olan durum kabul edilerek uygulanır.

Gerek Fatsa Devrimci Yol davasındaki sanıklar, gerekse Ankara Merkez Devrimci Yol Davasındaki sanıklar, 1961 Anayasası’na bakışlarını ortaya koymuşlardır. 12 Eylül öncesinde yaşanan olaylarda devrimcilerin saldırılar karşısında meşru savunma durumunda kaldıklarını daha önce belirtmiştik. İlericiler, devrimciler, demokratlar 1961 Anayasası’na karşı değil, bu Anayasa’dan yana tavır almışlardır. Onun için devrimcilerin 1961 Anayasası’nı cebir yoluyla değiştirmeye teşebbüs ettiklerini söylemek olanaksızdır.

'“Devrimci Yol’cular Marksist-Leninist'tir. Marksist-Leninistler de mevcut düzeni değiştirip, Marksist bir rejim kurulmasını amaçlarlar” denilerek, amaç unsurunun varlığını öne sürmek de olanaksızdır. Marksist-Leninist olmak, Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs etmek için yeterli değildir. Yeni bir düzenin kurulması için herşeyden ama herşeyden önce devrimci bir partinin yaratılması gerekir. Bu olmadan silahlı ya da silahsız bir yoldan Anayasal düzenin değiştirilmeye kalkışılmasının devrimciler açısından olamayacağı açıktır. Devrimci Yol Bildirgesi ve Devrimci Yol Dergileri partinin yaratılmadığını açık seçik ortaya koymaktadır. Zaten 146. madde açısından kastın oluşması teorik düzeyde bir kasıt değildir. Eylem ile amaç arasında doğrudan bir nedensellik bağı olmalıdır. Bu olmadan amaç unsurunun varlığı öne sürülemez.

Emniyet Müdürlerini, Savcıları, Milletvekillerini, Profesörleri, gazetecileri öldüren MHP'lilerle ilgili davalarda amaç unsurunun bulunmadığı öne sürülerek, ülkücü faşistler hakkında TCK'nın 146. maddesi uygulanmamaktadır. Oysa, MHP'li ve ÜGD'lilerle girdikleri çatışmada canını korumak için birini vurmak zorunda kalan solcular için 146. maddenin amaç unsurunun var olduğu kabul edilmektedir. Bu durum, sol için ve sağ için amaç unsurunun varlığı konusunun objektif olarak değerlendirilmediğini göstermektedir.

2- Elverişli Vasıtaların Kullanılması Koşulu:

Teşebbüsün cezalandırılması için fail tarafından kullanılan vasıtaların elverişli olması gerekir. Vasıtanın elverişliliği nicelik, nitelik ve objektif koşullar nedeniyle sonucu meydana getirmeye yeter durumda bulunmasını gerekli kılar.

Elverişli vasıtanın oluşturulup oluşturulmadığı soyut iddialarla öne sürülemez. İşlenmek istenen suçu, mağdurun durumunu, suçun işlenme tarzını ve diğer bütün şartları dikkate alarak somut bir biçimde ele almak gerekir.

Halkın kendiliğinden, kendini savunmak amacıyla silahlandığı ve 12 Eylül sonrasında bu silahlardan yüz binlercesinin teslim edildiği ya da yakalandığı bilinmektedir. Bütün Devrimci Yol Davalarında yargılanan sanıklardan elde edilen silahların toplamı birkaç yüzü geçmez. Yüzbinlerce silahı, binlerce tankla, yüzlerce uçağı, bir milyona yakın askeri olan ülkede, Anayasal düzeni cebren değiştirmeye, bu elde edilen birkaç yüz tabancanın ve sanık birkaç bin kişinin yetmeyeceği ortada olan bir gerçektir. Fatsa Devrimci Yol Davasında 146. maddenin uygulanmasını gerektirecek elverişli vasıtalar nelerdir? Buna mantıklı bir cevap bulmak olanaksızdır.

3- İcraya Başlama Koşulu:

TCK'nın 61. maddesinde “ bir kimse... icraaya başlayıp da” ibaresinden ve 62. maddesinde de “bir kimse kast ettiği cürümün icraasına taalluk eden bütün fiilleri” denmektedir. İşte bu iki cümle icraya başlama şartının yasada beIirtilmiş biçimlerini bize göstermektedir.

İcraaya başlama koşulu incelenirken, icra hareketlerinin elverişli vasıtalarla yapılıp yapılmadığına dikkat edilmelidir. Elverişli vasıtalar bulunmuyorsa, amaçlanan suçun icra hareketlerine başladığı kabul edilemez. Bu durumda icra edilen hareketler başlı başına suç oluşturuyorsa, bu suçtan sorumluluk koşulları doğar. Ancak icra edilen hareketler suç oIuşturmuyorsa, hazırlık hareketi niteliğinde ortaya çıkan hareketlerin cezalandırılması olanaksızdır. Hazırlık hareketleri doğrudan doğruya suç sayılmışsa, bu suçtan dolayı sorumluluk koşulları doğar ve sorumlu olan “teşebbüsten” değil ama “hazırlıktan” cezalandırılabilir.

Hazırlık niteliğindeki hareketleri icraya başlamış olarak kabul etmek mümkün değildir.

İcraaya başlandığından söz edilebilmesi için failin hareketinin l46. maddede sayılan neticeleri, yani Anayasayı tağyir, tebdil ve ilga neticelerini doğurmaya elverişli olması gerekir. Eğer yapılan fiiller Anayasa’yı cebren değiştirmeyi doğurmayacak fiiller ise,146. maddenin devreye girmesi düşünülemez. Örneğin, banka soygunu yapanların amacı siyasi olsa bile, tek başına banka soygununun Anayasayı tağyir, tebdil ve ilga sonucunu doğurmayacağı açıktır.

Tüm devletin yapısını, düzenini ve devletin devamlılığını ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek sık sık işlenebilecek bir suç değildir. Silahlı olsalar bile birçok kişinin bunu kolayca değiştirebileceği fikri, devletin zayıflığını baştan kabul etmek olur.

Fatsa Devrimci Yol Davası dosyasında elverişli araçlarla icraya başlandığını gösteren eylem yoktur.

4- İcra Hareketinin Bitmesinin veya Sonucun Meydana Gelmesinin Failin Elinde Olamayan Mani Sebeplerden İleri Gelmesi Koşulu:

TCK'nın 61. ve 62. maddesinde belirtilen teşebbüs koşulu ile, 146. maddede belirtilen teşebbüs koşulları farklı değildir.

TCK'nın 61. maddesindeki eksik teşebbüsün cezası daha hafifken, 62. maddesinde tam teşebbüsten öngörülen ceza daha ağırdır. 146. madde açısından ise, tam ya da eksik teşebbüs açısından ceza farklılığı öngörülmemiştir.

12 Eylül sonrası hazırlanan iddianameler, 12 Eylül'ün gerekçelerini haklı göstermek kaygısıyla, “Devrimci Yol örgütünün sonuca ulaşmak için gerekli bütün eylemlerde bulunduğunu, ancak 12 Eylül harekatının sonuca ulaşmasını önlediğini belirtmektedir. Mahkeme Heyetlerinin kafalarında da ülke gerçeklerine, 12 Eylül gerçeğine aykırı bu anlayış egemen olabilmektedir.

Fatsa Devrimci Yol Davası açısından, kastın yokluğu, elverişli vasıtaların bulunmaması, icra başlangıcı sayılacak hareketlerin yokluğu nedeniyle TCK'nın 146/1. maddesinin uygulanması olanaksızdır.


ÜLKEMİZDE VE FATSA'DA İŞKENCE
Bir Yerel Yönetim Deneyi