Mütalaa'da 12 Eylül öncesinde yurdumuzda yaşanan olaylar ve olayları yaratan ekonomik, sosyal, siyasal nedenler üzerinde hiç durulmamıştır. Fatsa'da yaşanan olayların, ülke genelinde yaşananlarla bağlantısı kurulmamış, Fatsa’da yaşanan olayların yaratıcıları ve bu olayları doğuran ortam incelenmemiştir.
Sıkıyönetim Askeri Savcısı Kerim KOÇER mütalaanın üçüncü sayfasında "Fatsa İlçesinde Halkevi Başkanı Kemal KARA'nın öldürülmesiyle birlikte adam öldürme ve dövme olayları tırmanışa geçmiştir" demektedir. Kemal KARA'nın öldürülmesi olayı Fatsa'da işlenen ilk siyasi cinayettir. Askeri Savcı, Kemal KARA’nın ölümüne kadar Fatsa’da yaşanan olaylardan hiç söz etmemiş, hatta savcı, Kemal KARA'nın kimler tarafından, niçin öldürüldüğünü dahi yazmamıştır.
Biz önce Kemal KARA'nın öldürülmesine kadar geçen dönemde yaşanan olayları kısaca aktarmak istiyoruz. Olayların nasıl geliştiğini anlamadan, bilmeden verilecek her karar yanıltıcı olacaktır. Özellikle Askeri Savcı’nın mütalaası doğrultusunda alınacak kararlar gerçeklere uymayacak ve hukuki açıdan kapatılmayacak yaralar açacaktır.
12 Mart döneminde ve 12 Mart sonrasında ülkenin her yerinde olduğu gibi, Fatsa'da da faşist hareket devlet tarafından desteklendi ve güçlendirildi. Fatsa'lı devrimciler, ilericiler 12 Mart işkencehanelerinde zulüm görürken, devlet faşistleri açıktan açığa destekledi. Fatsa'daki ilerici kuruluşlar yasaklanırken, Ülkü Ocakları ve benzeri faşist kuruluşların kuruluş çalışması için her türlü destek sağlandı. Devletten aldıkları destekle güçlenen faşistler, Kemal KARA'yı öldürdükleri I977 yılı Haziran ayına kadar Fatsa'da bir dizi eylem gerçekleştirdiler. Fatsa'nın en gerici köylerinde yetişen lümpen ve serseriler, tefecilerden de destek alarak, Ülkü Ocaklarını ve MHP'yi kurdular. 12 Mart döneminde "devlete yardımcı güç" olarak ilan edilen faşist militanlar, I. MC'nin kurulmasıyla birlikte halka karşı saldırılara geçtiler. Öncelikle Liseli öğrenciler saldırı hedefi oldular.
1975 yılında l. MC döneminde polis ve orta dereceli okulların idari kadroları faşistleştirildi. Bu dönemde Fatsa'da Ülkü Bir Şubesi de kuruldu. Polislerin desteğinde sopalı, zincirli, bıçaklı saldırılar düzenleyen faşistler, birçok ilerici-demokrat insanı yaptıkları saldırılarla yaraladılar. Bu saldırıların örgütlü olduğunu ve saldırılara karşı dayanışma içinde bulunmak gerektiğini gören devrimciler, demokratlar ve ilericiler 1975 yılında Halkevi Şubesini açtılar.
1975 yılında l. MC döneminden itibaren saldırılar öncelikle okullara yöneldi. Fatsa'da da aynı şey oldu. Orta dereceli okullar faşistlerin üsleri haline getirilmek istendi. Öğrenciler arasında destek bulamayan okul yöneticileri, dışarıdan getirdikleri lümpenlerle okuldaki sessiz çoğunluk üzerinde terör estirdiler. Her gün okula giden öğrencilerden bir kısmı sokaklarda ya da okul kapılarında dövülüyordu. Öğretmenlere de baskılar uygulanıyordu. Fatsa Lisesi’ne tayini çıkan Felsefe öğretmeni Osman Baran CAN'ın okula geleceği haberi, öğrencilere MHP yanlısı Lise Müdürü Abdullah BARIN tarafından sınıflarda şöyle duyuruluyordu:
"Arkadaşlar bir komünist öğretmenin tayini okulumuza çıkmıştır. Bu hafta Ankara'ya giderek, tayinini engellemeye çalışacağım. Eğer başarılı olamazsam, geldiği günün sabahı burayı beğenmeyerek kendisi çeker gider." Yirmi gün sonra İlçe Lisesine gelen bu öğretmen, birkaç faşist öğrencinin yanında okul dışından gelmiş kalabalık bir faşist grubu tarafından zincirlerle, sopalarla dövülüyordu. Bu olay sonunda polise yapılan başvuru da bundan sonraki olaylarda da olacağı gibi, sonuçsuz kalıyordu.
Bu dönemde faşistlerin saldırıları karşısında devrimcilerin, ilericilerin, demokratların Fatsa içinde girebilecekleri yerler de sınırlıydı. Beşikpazarı dışındaki her yerde faşistlerin saldırılarıyla karşılaşıyorlardı. Kemal KARA'nın çabalarıyla kurulan Halkevi de sık sık faşistlerin saldırılarına uğruyordu. Halkevi üyeleri bile Halkevi’ne gitmeye çekiniyorlardı.
Faşistlerin saldırılarına karşı direnmesi ve Halkevi Başkanı olması Kemal KARA'yı faşistlerin baş hedefi haline getirdi. 1977 yılı başlarında dükkanını kapatıp gece evine giderken Kemal KARA, faşistlerin demir çubuk ve zincirlerle yaptıkları saldırıyla karşılaştı. Yirmi gün ayağa kalkamayan Kemal KARA saldırıyı yapanları teşhis etmesine rağmen, polisler olayın failleri hakkında işlem yapmadılar.
Necati BUDAK adlı faşist polis yönetimindeki faşist çete, 15 Haziran tarihinde saat 20.30 sıralarında Halkevi Başkanı Kemal KARA'ya tekrar saldırı düzenledi. Saldırıda Necati BUDAK'tan başka Ali KESKİN, Ali KARATAŞ, Nuh KÜÇÜK, Talat SADE, Nabi KESKİN ve Atıf İNAL isimli faşistler de yer aldılar.
Halk arasında çok sevilen Kemal KARA'nın ölümü faşistlere karşı nefretin ve tepkinin doğmasına neden oldu. Kemal KARA'nın cenazesine buyük bir katılım oldu. Faşist saldırıların bir gün kendilerine de yöneleceğini anlayan gençler bu olaydan sonra toplu olarak gezmeye, saldırganlara karşı birlikte hareket etmeye, dayanışma içinde bulunmaya başladılar. Artık faşistler Fatsa sokaklarında eskisi gibi rahat saldırı düzenleyemez oldular. İşledikleri cinayet karşısında gördükleri tepki, faşistleri ürküttü. Kurtuluş Mahallesi dışında bunların etkileri kalmadı. Bundan sonra Kurtuluş Mahallesi’ni üs olarak kullanarak, saldırılarını buradan sürdürmeye çalıştılar.
1977 Haziran'ında öldürülen Kemal KARA'nın katledilme olayını faşistler yayın organlarında şöyle açıklıyorlardı:
“...Fatsa Halkevi Başkanı Kemal KARA'nın böyle bir fraksiyon çatışmasında öldürüldüğü açıklandı. Olaydan sonra Devrimci Yol imzalı bildiriler dağıtıldı. Bu bildirilerden birinde 'revizyonistler bir yoldaşımızı daha katlettiler. Fatsa Halkevi başkanı Kemal KARA'yı kalleşçe öldürdüler. Yaptıkları yanlarına kalmayacak, hesabı mutlaka sorulacaktır' deniliyordu. Fatsa Halkevi Başkanı Kemal KARA'nın öldürülmesi İlçede çatışmaları körükledi. Dev-Yol kısa süre sonra ilçeyi ele aldı. Komünist olmayanlar ise ya ilçeden göç ettirildiler, ya da şehit edildiler. (Hergün Gazetesi, 22-23 Temmuz l980 "Çorum ve Fatsa")Faşizm bir yandan terör eylemleriyle kitleleri yıldırıp teslim almayı amaçlarken, bir yandan da kafaları kanştırıp, kendi gerçek yüzlerini gizlemek için YALAN VE DEMAGOJİYE başvurur. Hergün Gazetesi’nden yaptığımız alıntı, faşistlerin yalan ve demogojilerine bir örnektir. Kemal KARA'yı katleden faşistler "Kemal KARA'nın fraksiyonlar arası çatışmada öldürüldüğü" yalanını uydurdular. Devrimci Yol'un bu olayla ilgili yazdığı bildiri diye kendi dillerinin ürünü olduğu belli olan yalan alıntılar yapmaktan da geri kalmadılar.
Askeri Savcı’nın mahkeme dosyalarına ve mahkeme kararlarına rağmen, Kemal KARA'nın ölümünün faşistlerce gerçekleştirildiğinden tek kelimeyle dahi söz etmemesi düşündürücüdür. Faşistlerin yayın organı Hergün Gazetesi’ndeki yalanlar, savcının iddialarında mahkeme dosyalarından ve mahkeme kararlarından daha geçerli kabul edilmiştir.
Sıkıyönetim Askeri Savcısı Kerim KOÇER "Kemal KARA'nın öldürülmesiyle birlikte öldürme ve dövme olaylarının tırmanışa geçtiğini" iddia ederken, Hergün Gazetesi’ni de geçmiştir. Hergün Gazetesi Kemal KARA'nın öldürülmesi "ilçede çatışmaları körükledi" derken, Askeri Savcı 1978 yılında Fatsa'da hiçbir öldürme olayı olmamasına rağmen, "öldürmeler hızlandı" iddiasını öne sürebilmektedir.
Hergün Gazetesi, Kemal KARA'nın öldürülmesinden sonra "komünist olmayanlar ilçeden göç ettirildiler" derken, Kemal KARA'yı faşistlerin öldürdüğünü dolaylı olarak kabul etmiş oluyor. Aynı yazının birbirini takip eden iki paragrafı kendi kendisiyle çelişkilidir. Hergün Gazetesi’ni kılavuz alan Askeri Savcı, "Komünist olmayanların göç ettirildikleri ve şehit edildikleri" iddialarını mütalaaya yerleştirmekten kaçınmamıştır. Halkı katleden 15-20 faşist militanın, Fatsa'da katliamlarına devam edememesinin "komünist olmayanların göç ettirilmesi" olarak ele alınması faşistlerin demagojileridir. Askeri Savcı Hergün Gazetesi’yle mütalaada aynı dili kullanmaktadır.
1979 Yılı Nisan ayında, kadın kılığına giren Oktay ORBEY Halkevi'nde bulunanları katletmek için Fatsa'ya gelmiş, orada kimseyi bulamayınca sokakta rastladığı İsa AYDEMİR isimli devrimciyi tabanca ile öldürmüştür. İsa AYDEMİR de kendisini savunmak için ateş etmiş ve kadın kılığındaki faşisti öldürmüştür.
Görüldüğü gibi, Türkiye'nin her tarafında olduğu gibi Fatsa'da da halka yapılan saldırılar öncelikle faşisler tarafından gerçekleştirilmiştir. Halk, faşistlerin cinayetleri ve saldırıları karşısında kendini savunmak zorunda kalmıştır.
Fatsa'daki faşist saldırılar sonucu ölen devrimci ve demokrat sayısı
pek çoktur. Bunların bir kısmı üzerinde daha sonra duracağız. Şimdi iddianame
ve mütalaada istismar konusu yapılan fındık mitinglerine değinmek istiyoruz.
Ordu, Giresun ve Tarbzon illerinin sahilden iç kısma doğru uzanan 30-35 km'lik bir şeridi tamamen fındık dikilidir. Özellikle Ordu ve Giresun'da fındık, sahil şeridinin neredeyse tek gelir kaynağıdır. Bu illerde yaşayanların büyük bir çoğunluğu fındık şeridine yerleşmiştir. Sahile yakın yerlerde yoğunlaşan nüfus, fındık üreticisidir. Fındık üreticilerinin büyük bir bölümü bir iki ton civarında fındık üretirler. Fındıktan elde edilen gelir, üreticilerin geçimine yetmemekte ve erkeklerin çoğu fındık mevsimi dışında Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlere giderek mevsimlik işçilik yapmaktadırlar.
Fındık üreticilerinin kendi bahçelerinde kendi emekleriyle elde ettikleri fındık değerleri kendi ellerine geçmemektedir. Bir avuç tefeci tüccar, fındık üreticisinin alınterine el koymaktadır. Ürettiği malın değerini alamayan emekçi fındık üreticileri borçlanmakta, yasal faiz hadlerinin çok üstünde tefecilere faiz ödemek zorunda kalmaktadır. Öyle ki yasal faiz hadlerinin %20 olduğu dönemlerde tefeciler, borçlandırdıkları üreticilerden %100-200'ler civarında faiz almaktadır. Böylece üreticiler, ürettikteri fındığı borç aldığı tüccarlara daha ucuza satmak zorunda kalmaktadırlar. Büyük faiz borçları karşısında ezilen üreticilerin bir kısmı da fındık bahçelerini ister istemez satmaktadırlar.
Fındık fiyatları Ticaret Bakanlığı tarafından fındık ihracatçıIarı yararına belirlenmektedir. Fındığın satılacak hale geldiği aylarda fiyatları ucuz tutulmakta, borçlu olan fındık üreticileri ürünlerini sattıktan sonra fındık fiyatları tekrar yükseltilmektedir. Bu durum bir avuç tefeci tüccarı daha da zenginleştirmekte, üreticileri ise yoksullaştırmaktadır. Fındığı dalında iken tefeci tüccara satmış olan üreticinin, fındık fiyatlarının belirlenmesinde hiçbir söz hakkı yoktur.
Fındık üreticilerinin yararına kurulduğu iddia edilen Fiskobirlik, ihracatçıların ve tefeci tüccarların yararına politikalar izlemektedir. Devletin, Fiskobirlik'in fındık üreticilerine verdiği krediler, tüccarlara, ihracatçılara açılan kredilerden pek az olduğundan, halk tefecilerin insafsız sömürüsüne terk edilmektedir. Devletten aldığı kredilerle tefeciler halkı iliğine kadar sömürmektedir.
Fındık ihracatında oynanan oyunlar ayrıca incelenmeye değer bir konudur.
Tefeci tüccarların, tekellerin, fındık üreticilerini sömürmesi karşısında halkın sessiz kalmasını, hakkını aramamasını istemek, doğrudan doğruya tefeci tüccarların ve tekellerin yanında saf tutmak anlamına gelir. Devrimciler insanın insanı sömürmediği, insanların kardeşçe yaşadığı, emeklerinin karşılıklarını aldığı bir dünya için çalışmayı görev bilirler. Onun için 1978-1980 yılları arasında halkın yaptığı "Fındıkta Sömürüye Son" mitinglerine devıimciler de katılmışlar ve bu mitinglere önderlik etmişlerdir.
Askeri Savcı Fatsa yöresinde yapılan fındık mitinglerini şöyle değerlendiriyor:
“...Yörede pekçok sayıda fındık mitingi adı altında miting gerçekleştirilmiş, bu miting ve yürüyüşlerin bir kısmı korsan miting ve yürüyüş şeklinde, bir kısmı ise yasal miting görünümünde başlamış, yasal miting görünümünde başlayanlar dahi toplanan binlerce kalabalığın sloganlarını ve amaçlarını ortaya çıkarıcı yasal olmayan görünümlere bürünmüştür."Fındık üreticisi emekçilerin, karşı karşıya kaldıkları sorunları az önce özetlemiştik. Askeri Savcı, fındık üreticilerinin sorunlarının çözülmesi için kamuoyu oluşturma çalışması yapmasını yasadışı ilan etmiştir. Hem de hiç kanıt göstermeden... Askeri Savcı, korsan olarak yapıldığını iddia ettiği bir fındık mitingi örneği göstermeliydi ki, suçlaması ciddiye alınabilsin. Askeri Savcı, yasal olarak başlayan "Fındıkta Sömürüye Son" mitinglerinin yasal olmaktan çıktığını iddia ediyor. Ama bu konuda delil göstermiyor. Mahkemede bütün deliller toplandığına göre, iddialarını kanıtlayacak belgeler, bilgiler niye ortaya konulmuyor da soyut iddialarla yetiniliyor? Bu iddia ne kadar kuvvetle iddia edilirse edilsin, iddia olmaktan öteye bir anlam taşıyamaz. Hukuk öğrenimi görmüş Askeri Savcı’nın bunu bilmediği düşünülemez. Peki, buna rağmen neden yasal fındık mitinglerini yasadışı ve korsan mitingler olarak göstermeye çalışıyor? Bize göre, Askeri Savcı’nın mantığı şudur: "Fındıkta Sömürüye Son" mitingleri yasal olarak yapılsalar da yasalara aykırıdır. Fındık fiyatlarını halkın değil, IMF talimatları çerçevesinde tefeci tüccarların ve ihracatçıların istekleri doğrultusunda hükümet tesbit etmelidir. Halkın bilinçlenip, haklarını mevcut yasalar çerçevesinde araması hükümeti etkileyip, kendi çıkarları doğrultusunda kararlar aldırması suçtur.
Sıkıyönetim Askeri Savcısı’nın mantığı burjuva demokrasileriyle taban tabana zıt bir mantıktır. Burjuva demokrasilerinin yürürlükte olduğu ülkelerde toplumdaki bütün sınıf ve tabakalar ekonomik ve siyasi olarak örgütlenebilirler, çıkar grupları ara tabakalar, üreticiler, emekçiler kendi çıkarları için örgütlenirler. Tabii ki propaganda yapıp, kamuoyu da yaratabilirler. Bu anlayış, burjuva demokrasilerinin kaçınılmaz gereğidir. Mütalaa'yı hazırlayan Askeri Savcı, bu anlayışı kabul etmiyor. Onun için mitingleri bile hiçbir delile dayandırmadan "yasadışı" ilan etmeyi kendisine görev bilmiştir.
Fındık üreticilerinin sorunları Devrimci Yol Dergisinin çıkardığı özel sayılarda da işlenmiştir. Fındık üreticileri kendi sorunlarına sahip çıkan, yol gösteren Devrimci Yol Dergisi’ni beğenmiş, özel sayılardaki düşünceleri tartışmış, Devrimci Yol Dergisi’nin ekleri olan afişleri en ücra köşelere kadar götürmüştür.
Fındık üreticileri tertipledikleri mitinglerde fındık fiyatlarının yükseltilmesini, tefeci-tüccar-tekelci sömürüsünün son bulmasını istemiştir. Halk mitinglerde kredilerin tefeci-tüccarlara değil, emekçi üreticilere verilmesini talep etmiştir. Halk bu mitinglerde faşist saldınları kınayan, demokrasi özlemlerini dile getiren sloganlar da atmıştır.
Sıkıyönetim Askeri Savcısı, miting alanlarında halkın bir kısım taleplerini dile getirmesini yasadışı olarak niteliyor. Fındıkta Emperyalist sömürünün, tefeci-tüccar sömürüsünün kalkmasını istemek, 12 Eylül sonrasında yasadışı ilan edilir oldu. IMF’nin, Emperyalistlerin ve onlarla bütünleşmiş tekellerin emrindeki 12 Eylül'cülerden başka bir davranış da zaten beklenemezdi. Askeri Savcı da 12 Eylül'e uygun bir anlayışta olduğunu, nisbi demokratik hak ve özgürlüklere dahi tahammül edemediğini göstermekten kaçınmıyor.
12 Mart döneminden sonra Fatsa ve kasabalarında sekiz tane "Fındıkta Sömürüye Son" mitingi yapılmıştır. Bu mitinglerden ikisi 1978-1979 yıllarında Fatsa'da, ikisi 1979-1980 yıllarında Ilıca'da, birisi 1979 yılında Çamaş'da, diğer üçü de 1980 yılında Çatalpınar, Aslancami ve Yalıköy'de yapılmıştır. Askeri Savcı, bu mitinglerden hangisinin, hangi nedenlerle yasallıktan uzaklaştığını açıklamak zorundaydı. Bu zorunluluktan kaçılarak yapılan her suçlama, fındıkta sömürünün devamını istemekten başka bir anlama gelemez.
Tekellerin, tefeci-tüccarların, emperyalistlerin sömürüsüne karşı çıkan herkes 12 Eylül döneminde işkenceden geçirilmiştir. Fındık üreticilerinin IMF reçetelerine göre veriIen fındık fiyatlarına razı olmalarını sağlamak ve giderek artan sömürüyü devam ettirebilmek için başvurulan yollardan biri de yasal olarak yapılan mitingleri yasadışı ilan etmek oluyor. Dün yasal olanlar bugün yasadışı ilan ediliyor. "Bugün yasal olanlar da yarın yasadışı ilan edilecektir" anlayışı halk arasında yayılmak isteniyor. Bu anlayış devam ettiği sürece, insanların hak isteme özgürlükleri kullanılamaz duruma getirilecektir. 12 Eylül'cülerin amacı da budur.
Mahkemeler hukukun işlediği kurumlar olmak zorundadır. Savcının, hukukun temel ilkelerini alt-üst eden iddiaları karşısında hukukun temel ilkelerinin geçerli olduğunu göstermek mahkemelere düşen bir görevdir.
12 Eylül öncesinde Fatsa'da fındıkta sömürüye olduğu gibi karaborsaya
karşı da mücadele sürdürülmüştür. Şimdi bu konuya değineceğiz.
Fatsa'da Karaborsaya Karşı Mücadele
Emperyalizme bağımlı ekonomik yapı sürekli olarak bir bunalım içindedir. Zaman zaman bunalım hafiflese de hiçbir zaman son bulmaz. Emperyalizme bağımlı yeni-sömürge ülkelerin kaçınılmaz kaderidir bu. Ülke kaynaklarını emperyalizmin sömürüsüne terkeden, ülkedeki ekonomik yapıyı Emperyalizmin talepleri doğrultusunda şekillendiren iktidarlar halkı yokluğa, yoksulluğa mahkum etmektedirler.
MC Hükümetleri döneminde tamamen iflas eden ekonomi, Dövize Çevrilir Mevduat adı verilen kısa vadeli borçlarla bir süre idare edilmişti. MC Hükümetleri tarafından tüketilen bu kaynaktan sonra ekonomi tamamen tıkandı. Baştan itibaren dışa bağımlı gelişen sanayi, döviz yokluğundan işleyemez duruma geldi. Ülkede uygulanan dışa bağımlı enerji politikalarının acı sonuçları yaşanmaya başlanmıştı. Halkın, gaz, şeker, mazot, sigara, yağ gibi temel ihtiyaç malları yüksek karaborsa fiyatlarıyla piyasaya sürülüyordu. Bu gidişe dur demesi gereken devlet kuruluşları bu durumun önüne geçmiyorlardı. Belediyeler ve diğer kamu kuruluşlarında karaborsacılarla ortaklık kuranların sayısı hiç az değildi.
Bu durum karşısında halkın karaborsaya karşı mücadele etmesi kaçınılmazdı.
Fatsa'da devrimciler halkla birlikte karaborsaya karşı mücadele etmişlerdir.
Fatsa'da karaborsa fiyatlarla satış yapan tüccarların mağazalarının yerleri
halk tarafından tesbit ediliyor ve halk burada karaborsa satışı engelliyordu.
Belediyeden de gelen görevlilerle birlikte karaborsa satılan mallar, halka
normal fiyatlarla satılıyordu. Bu uygulamalar mevcut yasalar çerçevesinde
yapılmasına rağmen, devlet güçleri karaborsaya karşı çıkan halkı gözaltına
alıyor, karaborsacıların yanında olduğunu gözler önüne seriyordu. Güvenlik
güçlerinin karaborsacıların yanında yer almasını halk zaman zaman protesto
ediyordu. Karaborsa devam ettiği sürece Fatsa'da karaborsaya karşı halkın
uyanık ve kararlı mücadelesi de devam etti. Özellikle Fikri SÖNMEZ'in Belediye
Başkanı olmasından sonra Fatsa'da karaborsa tamamiyle önlendi. CHP'li encümen
üyesi dahil, birçok karaborsacı yasalar çerçevesinde cezalandırılınca karaborsa
yapabilen kişi kalmadı. Halkın yağ, şeker vb. ihtiyaç maddeleri de halk
komiteleri gözetiminde eşit olarak dağıtıldığı için, bu sorun Fatsa'da
büyük ölçüde ortadan kalktı. Ama yeni MC'nin Fatsa'ya uyguladığı ekonomik
ambargo, bir dizi yokluğu da beraberinde getirdi. Fatsa'daki hastaneler
ve devlet kurumlarına dahi benzin, mazot verilmedi. Tekel, halkın sigara
ve çay ihtiyacını karaborsa fiyatlarla başka yerlere devretti. Halkın devrimci
bir anlayışla karaborsaya karşı yürüttüğü mücadele stokçu, karaborsacı
tüccarların devrimcilere karşı düşmanca bir tutum takınmalarına neden oldu.
Bunların bir kısmı mahkemelerde ya da poliste, devrimciler hakkında yalan
yanlış ifadeler vermeyi kendilerine görev bildiler.
14 Ekim 1979 Seçimleri Öncesi Fatsa
Ülkede ekonomik bunalımlar, yokluklar ve karaborsa sürüp giderken faşist terör de günden güne yayılıyordu. 1979 Ekim'inde yapılacak kısmi senato ve milletvekili seçimleri yaklaşırken, halkın geleceğe ilişkin bakışı oldukça karamsardı. Devrimci Yol Dergisi, halkın aleyhine hızla gelişen siyasi durum karşısında halkı uyarabilmenin ve bu durum karşısında halkın tavırsız, kayıtsız kalamayacağını göstermenin en iyi yollarından biri olarak "Seçimlerin Boykot" edilmesini önerdi.
Bu tavır bir kısım solcuların, Devrimci Yol'un parlamenter mücadeleyi reddettiği şeklinde eleştiriler yapmalarına neden oldu. Oysa yapılan boykot, parlamento ve parlamenter mücadele yöntemlerinin reddedilmesi anlamına gelmiyordu. "Seçimleri Boykot", Türkiye'deki halk aleyhine gelişmelere halkın tepkisiz kalmadığını göstermenin siyasi bir yoluydu.
"Seçimleri Boykot" önerisi sağ partiler tarafından da saldırıya uğramıştı. O zamanlar devrimcileri bu önerilerinden dolayı "demokrasi düşmanı" ilan etmeye kalkanlar, 1987 seçimlerinde kendileri "seçimleri boykot" etmeye niyetlendiler. Zaman onlara da gösterdi ki seçimlere katılmak kadar, "seçimleri boykot" etmek de demokratik bir haktır. Devrimci Yol Dergisi’nin 1979 ara seçimlerini boykot etmesi, mevcut partilerin Devrimci Yol Dergisi’ni yasa dışı ilan etmelerine neden oldu. O güne kadar yasal olarak çıkan derginin hukuki bir dayanak olmadan yasadışı ilan edilmesi, halkın bir kısmının seçimleri boykot etmesini engelleyemedi. Devrimci Yol Dergisi 14 Ekim ara seçimlerini boykot etmeyi önerirken, aynı tarihte yapılacak yerel seçimlerde Devrimci-Demokrat adayların desteklenmesinin uygun olacağı önerisini yapmıştı. Yerel Yönetimlerin farklı özellikleri dikkate alınarak yapılan bu öneri çerçevesinde Devrimci Yol taraftarları, Malatya ve Fatsa'da bağımsız devrimci adayları desteklediler.
Fatsa Belediye Başkanı Nazmiye KOMİTOĞLU'nun ölmesiyle boşalan Belediye Başkanlığı için seçimlerin yapılmasından önce halk, Fikri SÖNMEZ'in aday olmasını istedi. AP'li Hikmet ALTINTAŞ'ın sahibi olduğu Güneş Gazetesi’nin 29 Haziran 1979 tarihli sayısı bu durumu halka şöyle duyurmuştur:
“... Nazmiye KOMİTOĞLU'ndan boşalan Belediye Başkanlığı için 26 Ağustos'ta seçim yapılacaktır. Partilerin adayları henüz belli değildir. Ancak, kamuoyunda halkın ilan etmiş olduğu tek bir aday gözükmektedir.Bağımsız devrimci aday Fikri SÖNMEZ'den başka CHP'den Zeki MUSLU, AP'den AIi Rıza ÖZMADEN de Belediye Başkanlığı için aday oldular.Yaptığımız incelemelerde pek çok kişi, Terzi Fikri SÖNMEZ'in yıllardan beri halkın sorunlarıyla ilgilendiğini ve halkın da belediye hizmetlerinde Fikri SÖNMEZ'in tarafsız ve adil bir şekilde başkanlık yapacağına inancı olduğunu belirtmektedir"
Fikri SÖNMEZ'in aday olmasından çekinen, Fikri SÖNMEZ seçimlere katılırsa kendilerinin seçimleri kaybedeceğini anlayan kasaba politikacıları Fikri SÖNMEZ'in adaylığını engellemek için oyunlara giriştiler. Adayların, adaylıklarının kesinleşmesine üç saat kala Fikri SÖNMEZ'in adaylık için gerekli olan parayı yatırmadığı haberi geldi. Daha önceden Fikri SÖNMEZ İlçe Seçim Kurulu'na adaylık için gerekli işlemlerin tamamlanıp tamamlanmamış olduğunu defalarca sormuştu. Her seferinde kendisine adaylık için başvuru işlemlerini "tamamlamış olduğu" yanıtı verilmişti. Buna rağmen adaylık için gerekli parayı yatırmadığı haberi ancak, aday olabilmenin sona ermesine üç saat kala kendisine bildirilmiştir.
Bununla yetinmeyen Belediye Başkan Vekili Kemal BURNAZ ve yanındakiler, 26 Ağustos'ta yapılacak seçimleri erteleme girişiminde bulundular. Seçimlerin ertelenmesinden önce yapılan üç günlük propaganda çalışmaları CHP'lilerin seçimleri kaybedeceklerini açıkça göstermişti. Sonunda seçimler Bakanlar Kurulu’nun kararıyla 14 Ekim 1979 tarihine ertelendi.
Fikri SÖNMEZ'in seçimleri kazanacağı anlaşılmıştı.
Güneş Gazetesi’nin yazarı Sıtkı PAZARBAŞI bu durumu 20 Temmuz 1979 tarihli gazetesinde şöyle açıklıyordu :
...Fikri SÖNMEZ bu kasabada,Yazdığı yazıdan Fikri SÖNMEZ'den pek hoşlanmadığı anlaşılan biri belirtiyordu bunları. Açıkça görülüyor ki Fikri SÖNMEZ ve devrimciler, halkın ihtiyaçlarını hiçe sayan karaborsacılara, istifçilere, sömürücülere karşı mücadele etmekteydiler. Bu mücadele halk tarafından da desteklenmekteydi. Fikri SÖNMEZ'in belediye başkanlığını kazanmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Propaganda dönemi için devrimciler ve bağımsız adayı destekleyenler, Fikri SÖNMEZ'in belediye başkanı seçilmesi için propaganda çalışmalarını sürdürdüler.
Bir gün evvel on liraya sattığı malı bir gün sonra ‘yok’ deyip, üçüncü günü 50 liraya satan ticaret ahlakı yoksunu vurguncular,
Kış aylarının dondurucu soğuğundan çoluk-çocuğu tirtir titreyen halkın başvurularına rağmen bir çuval kabuğu çok görüp, yok diyerek, belediye rayicinin çok üstündeki fiyatlarla kamyonlar dolusu kabuğu başka ile ve ilçelere sevkeden fabrikatörler,
Bir kilo yağ için fırsatı ganimet bilerek, Ramazan ayının kutsiyet ve mukaddesatını unutarak, vicdanlarını körleştiren stokçu karaborsacılar,
Hastalarını doktora yetiştirebilmek için benzin bulamayan şoförlere rağmen benzin kaçakçılığı yapan benzin istasyonu sahipleri,
Gaz kuyruklarında geç saatlere kadar sıra bekleyip, sonunda 'gaz bitti' diyerek, halkı dagıtıp karaborsa gaz aktaran şirketler,
En önemli gıda maddelerini ‘yok' diyerek, zaman zaman suni buhran yaratıp, depolara dolduran istifçiler,
Hele hele rayiç vermekle sanki bütün işleri bitmiş gibi, verdiği rayiçleri dahi kontrol etme lüzumunu duymayan belediye yetkilileri ve diğer ilgililer,
(...)
İşte bunlar Fikri SÖNMEZ'i Belediye Başkanı seçtireceklerdir."
Fikri SÖNMEZ'i belediye başkanlığını kazanmada en güçlü aday haline getiren özelliklerinden birisi, onun yürüttüğü dirençli ve kararlı devrimci mücadelesidir. Emperyalizme, faşizme karşı, bağımsızlığı ve demokrasiyi savunan, sömürüye karşı, insanın insanı sömürmediği bir düzeni özleyen Fikri SÖNMEZ'in belediye başkanlığını kazanmasında belirleyici olan bir diğer özellik ise "BELEDİYEDE HALKIN SÖZ VE KARAR SAHİBİ OLMASINI" istemesidir. Devrimcilerin temel anlayışı, halkın kendi kendisini doğrudan doğruya yönetmesidir. Halkın sadece oy vermekle sınırlandığı bir anlayış, devrimcilerin demokrasi anlayışıyla bağdaşamaz. Görev yapacakları elbette halk seçmelidir. Ama bu doğrudan doğruya halkın kendi kendisini yönetmesi anlamına gelmez. Demokraside katılım, oy vermekle sınırlanamaz. Seçilenlerle birlikte halk kendi sorunlarını, ülke sorunlarını serbestçe tartışabilmeli ve alınacak kararlara doğrudan katılabilmelidir. Halkla birlikte alınan kararların yürütücüsü olan Belediye Başkanı ve belediye çalışanları halk tarafından denetlenebilmeli, eleştirilebilmeli ve yanlış uygulamaları düzeltilebilmelidir. Bunlar yapılmadan yürütülecek çalışmalar ne kadar iyi niyetle yürütülürse yürütülsün, istenen sonuçların alınabilmesi zordur. Zaten yürütülen politikaların iyi niyetle yürütülüp yürütülmemesinin bir değerinin olabilmesi, halkın yönetime katılmasına bağlıdır.
Fikri SÖNMEZ Başkan seçildikten sonra çalışmaların nasıl yürütüldüğünü daha sonra anlatacağımız için bu konuyu şimdilik geçyoruz.
Fikri SÖNMEZ'in Fatsa Belediye Başkanlığına aday olması tefeci-tüccarları, karaborsacıları, lümpen kabadayıları ve faşistleri ürküttü. Bunlar Fikri SÖNMEZ'in Belediye Başkanı seçilmesini engellemenin yollarını aramaya başladılar.
Kemal KARA'yı öldürdükten sonra halkın tepkisinden korkup, Fatsa'nın Kurtuluş Mahallesi’ne yerleşen faşistler 14 Ekim seçimleri öncesinde devreye sokuldu.
5 Eylül 1979 tarihinde evine dönmekte olan Fikri SÖNMEZ'e faşistler suikast düzenledi. Pusudan 9 mm’lik tabancalarla açılan ateş sonucu Fikri SÖNMEZ iki yerinden yaralandı.
İlk suikastlarından istedikleri sonucu alamayan faşistler 3 Ekim'de saldırılarını yinelediler. Taksiyle evine dönen Celal ASLAN'ı, Fiki SÖNMEZ zannederek, yaylım ateşe tuttular. Taksi şoförü Adnan GÜVENKAYA yaralandı.
Fikri SÖNMEZ'i öldürmeyi başaramayan faşistler iyice azgınlaştılar. Faşistler artık saldırılarını, üstlendikleri bir iki gerici köyden yürütüyorlardı. 5 Ekim 1979 tarihinde saat 20.30 sıralarında faşistlerin saldırıları bu defa kahvedeki halka yöneldi. Kahveyi maskeli olarak basan faşistler Tevrat GÜLER'i öldürdüler. İkisi ağır olmak üzere üç kişiyi de yaraladılar. Bu saldırılarında Sezai GÜNGÖR adlı maske takmış faşist de öldü.
İddianameyi hazırlayan savcı Halit CENGİZ, Fatsa'da yapılan 14 Ekim
seçimlerini "ittihat ve Terakki’nin eli sopalı seçimlerine" benzetiyordu.
Halit CENGİZ bu iddialarını öne sürerken hiçbir kanıt gösteremiyordu. Seçimler
öncesinde faşistler tarafından gerçekleştirilen bunca olay dururken, devrimcilerin
suçlanması tam 12 Eylül adaletine(!) uygun bir anlayış olsa gerektir. Halit
CENGiZ'in, faşistlerin yaptıklarıyla devrimcileri suçlaması faşist demagojinin
bir örneğidir.
Fatsa'da seçimler öncesi yaşanan olaylar bunlarla sınırlı değildir.
12 Eylül 1979 gecesi Yozgat Milletvekili Hüseyin ERDAL ve yanındaki militanlar
silahlı ve bombalı olarak yakalandılar. Bunların yakalanması Fatsa'da gerçekleştirilmesi
muhtemel olan yeni olayları engelledi.
Fikri SÖNMEZ'e ve halka yapılan bu saldırılar, Fikri SÖNMEZ'in seçim öncesi yaptığı propaganda çalışmalarını bir hafta önce bırakmasını gerektirdi. Yapılan bütün saldırılar ve engellemelere rağmen seçimleri Fikri SÖNMEZ açık farkla kazandı.
Seçimlerde:
Devrimci bağımsız aday Fikri SÖNMEZ 3096 oy,
CHP adayı Zeki MUSLU 1133 oy,
AP adayı A. Rıza ÖZMADEN 859 oy aldı.
1977 yılında yapılan belediye seçimlerinde CHP adayı 2430, AP adayı
1340, MSP adayı ise 154 oy olmıştı. Fatsa'da yapılan iki seçim karşılaştırıldığında
görülüyor ki, 1977 seçimlerinde AP'ye CHP'ye ve MSP'ye oy verenlerin çoğunluğu,
devrimci aday Fikri SÖNMEZ'i desteklemişlerdir.
Belediye seçimleri yapılmadan önce aday Fikri SÖNMEZ, şunları söylüyordu:
... biz devrimciler halkın kendisinin SÖZ VE KARAR SAHİBİ OLDUĞU bir belediyecilik anlayışını savunuyoruz. Ve diyoruz ki: BELEDİYEDE HALK YÖNETİMİ....." (Güneş Gazetesi, 27.7.1979)Belediye Başkanı seçilen Fikri SÖNMEZ'in halka yapamıyacağı, yapmayacağı vaadlerde bulunmadığını bütün Fatsalılar biliyordu. Fikri SÖNMEZ'in yukarıda sözünü ettiğimiz açıklamasının gerçekleşmesi çok zordu. Mevcut işleyiş içinde halkın "SÖZ VE KARAR SAHiBI" olması nasıl sağlanacaktı? Türkiye'de o güne kadar yaşanmış bir örnek de yoktu.
Fikri SÖNMEZ'in ve halkın önünde, belediye yönetiminde "HALKIN SÖZ VE KARAR SAHİBİ" olduğu bilinen bir örnek yoktu ama Devrimci Yol Dergisinin ortaya attığı ve Fatsa halkı tarafından da kabul gören DİRENİŞ KOMİTELERİ anlayışı vardı.
Direniş Komiteleri bir yanıyla faşist saldırılara karşı halkın kendi kendisini savunduğu en geniş örgütlenme birimleri olarak önerilirken, bir yanıyla da halkın demokrasiyi öğrendiği, uyguladığı, çevre ve ülke sorunlarının tartışıldığı, sorunlara çözüm üretildiği, kabul gören çözüm yollarının uygulamaya sokulduğu birimler olarak ele alınıyor ve öneriliyordu. Fatsa Belediye Başkanı seçildikten sonra bu bakış çerçevesinde hareket eden Fikri SÖNMEZ ve halk, "HALKIN SÖZ VE KARAR SAHİBİ OLDUĞU" belediyenin gerçekleştirilmesi için HALK KOMİTELERİ OLUŞTURULMASI GEREKTİĞİNİ ANLADILAR. Zaten seçim çalışmaları sırasında da Fikri SÖNMEZ, seçilirse Direniş Komiteleri anlayışına uygun olarak Halk Komiteleri oluşturulacağını halka duyurmuştu.
Belediye çalışmalarıyla ilgili olarak program taslağı oluşturulduktan sonra ilk iş olarak mahallelerle HALK KOMİTELERİ'nin seçimine gidildi. 7 Mahallesi olan Fatsa, yerleşim ve toplanabilme özelliklerine, ihtiyaçların kolayca karşılanabilme koşullarına göre 11 birime ayrıldı. Her birim, nüfusuna göre üç ile yedi arasında HALK KOMİTESİ temsilcisi seçecekti.
Mahallelerde halkın katıldığı ilk toplantılarda Fikri SÖNMEZ ve belediye çalışanlarınca oluşturulan belediye çalışma programı taslağı tartışıldı. Bu toplantılarda Halk Komiteleri üyeleri, gizli oy açık sayım esasına göre seçildi.
Halk Komiteleri esas olarak mahallelerde yapılan toplantılarda kararlaştırılan belediye hizmetlerini yürütecek, halkın yakacak, yağ, gaz vb. ihtiyaçlarının rayiç fıyatlarla eşit olarak dağıtımını sağlayacak, mahallelerin yol, su, elektrik, kanalizasyon vb. belediye ile ilgili her türlü sorunun çözümünde SÖZ VE KARAR SAHİBİ olacaklardı.
Belediye bütün birimlerde yapılan toplantılar sonucunda sorunları öncelikli olanları çözecekti. Nitekim mahalle komiteleri seçimleri yapılırken, tartışılan ilk konulardan biri Fatsa'daki sokakların çamurlardan temizlenmesi olarak tespit edildi. Yapılan ilk toplantılarda "ÇAMURA SON KAMPANYASI" açılması kararlaştırıldı.
Burada mevcut sistem içinde belediyenin organları ne yapıyordu, belediye meclisi ve belediye encümeni yok mu sayılıyordu? sorusu akla geliyor. Elbette Fatsa'da yürütülecek belediye faaliyetleri belediye meclisinden ve belediye encümeninden geçiyordu. Fikri SÖNMEZ'in talebiyle mahkemece istenen belgeler çalışmaların yasal prosedür çerçevesinde yürütüldüğünü göstermiştir. Belediye Meclisi ve Belediye Encümeni halkın en geniş katılımıyla alınan kararları desteklemeye zorunlu kalıyordu. Belediye meclisi ve belediye encümeni üyelerinin büyük bir kısmı alınan kararların doğruluğunu görüyor ve inanıyordu. Bir kısım üye ise halkın aldığı kararlara karşı çıkmayı siyasi kariyerleri açısından tehlikeli gördüğü için, halkın aldığı kararlara karşı çıkmamış olabilirler. Belediye Başkanı Fikri SÖNMEZ'in "halkın kararlarını onaylamazsanız sizi halka şikayet ederim, toplantılarda açıklarım" sözleri Belediye Meclisi ve Encümen üyelerinin ikna olmasında etkili olmuştur.
Halk Komitelerine, hakim sınıfın vurucu gücü ve halk düşmanı olan faşistler ve paralarıyla onları destekleyen tefeci tüccar dışında herkes aday olup seçilebiliyordu. Nitekim Ekim 1979 sonrasında ve Kasım başlarında yapılan Halk Komiteleri seçimlerine AP'li, CHP'li, MSP'li yurttaşlar da aday olmuş ve komitelere seçilmişlerdi.
Bazı çevreler bu komitelere AP'li, MSP'li insanların seçilmesini eleştiren bir tavır takınmışlardır. Bu eleştirileri yapan çevreler, demokrasi uygulamalarının sınıfsal özünü kavrayamamışlardır. Bu çevreler, hakim sınıfların ideolojisinin ve propagandalarının etkisinde kalan halk yığınlarıyla, propagandaları yayıp yürüten yönetici kesimlerinin birbirine karştırılması yanlışına düşmüşlerdir.
Halk Komitelerinin seçilmesiyle halkın doğrudan belediye yönetimine katılması sağlanamazdı. Halkın doğrudan yönetime katılması, iki-üç aylık periyodlarla yapılan Halk Komiteleri toplantılarıyla sağlanıyordu. Birimlerde yapılan halk toplantılarına Belediye Başkanı, belediye çalışanları, Halk Komiteleri üyeleri de katılıyordu. Belediye Başkanı ve belediye çalışanları belediyenin maddi kaynaklarını, mali durumu, mahallelerin sorunlarını hazırlanan program çerçevesinde yapılanları, yapılamayanları anlatıyorlardı. Yapılan ve yapılacak olanlar bu toplantıda kararlaştırılıyordu. Mahalle toplantılarında belirlenenler, belediyenin organlarından geçtikten sonra Belediye Başkanı tarafından yürürlüğe sokuluyordu.
Fikri SÖNMEZ'in Belediye Başkanlığı döneminde yapılan Halk toplantılarına Fatsa genelinde beş bine yakın kişi katılıyordu. 20 000 nüfuslu bir ilçede beş bin yetişkinin aktif olarak politika yapması, söz ve karar sahibi olması, Fatsa’daki uygulamanın Fatsa halkına mal olduğunu göstermiştir.
Belediye faaliyetlerini bilen, tartışan, kararlara katılan halk, belediye çalışmalarının da denetleyicisi ve takipçisi oluyordu. Komite üyeleri arasında, ihtiyaç maddelerini kendi çıkarları için kullananlar varsa bunlar halk tarafından görevden alınıyor, yerlerine yenileri seçiliyordu. Sıkıyönetim Askeri Savcısı Kerim KOÇER mütalaada şu iddiaları öne sürüyor:
“... Fatsa İlçesi 11 mahallede mahalle komiteleri şeklinde teşkilatlandırılmıştır..... Halk içerisinde taban oluşturmak amacıyla mahalle komitelerine çevresinde sayılan sevilen kişiler de seçilmiş, Dev-Yol örgütünün amaçlarını benimsemiyen kişiler başka ilçelere göç etmiş ya da bu komitelerden değişik şekilde uzaklaştırılmıştır. Bu komiteler eliyle Dev-Yol örgütü mahalle sorunlarına el atmış, halkın o zamanlar az bulunan temel gıda maddederinin halka dağıtılması, fındık kabuğu fişi vermek suretiyle halkın yakacak ihtiyaçlarının karşılanması, halkın hoşuna gidecek yol, kanalizasyon yapımı gibi işlerle uğraşmış, bilahare 1979 yılı Mart ayında yapılan ikinci seçimlerle mahalle komitelerindeki Dev-Yol örgütünün amaçlarını benimsemeyen kişi ve şahıslar komite dışında bırakılmak suretiyle, mahalle komiteleri militanlaştırılmak suretiyle Direniş Komitelerine dönüştürülmüştür..."Askeri Savcının öne sürdüğü bu iddialara bakıldığında, Askeri Savcının Halk Komitelerini incelemediği ya da kasıtlı olarak çarpıttığı anlaşılmaktadır. Savcı, halkın seçtiği insanların ve halkın, belediye çalışmalarını denetlemesini, yol, su, elektrik çalışmalarını belediye ile birlikte yürütmesini, ülkenin her yerinde karaborsa olarak sağlanan temel gıda maddelerinin Halk Komiteleri eliyle rayiç fiyatlarla temin edilmesini kötü birşey olarak görmektedir. Sıkıyönetim savcısının anlayışına göre, iyi olmak için halk temel ihtiyaç mallarını karaborsadan mı almalı? Yoksa, kendi sorunlarının çözümünde belediyeye yardımcı olmamalı mı? Sanırız Askeri Savcı, bütün bunları ve halkın belediyede söz ve karar sahibi olmasını kötü birşey olarak niteliyor. Komite üyelerinden bir-iki tanesinin yakacak ve yağ gibi halkın temel gıda maddelerini kendi çıkarları için kullanmalarının anlaşılması üzerine halk, kendilerine verdiği yetkiyi geri almış ve onların yerine yeni üyeler seçmiştir. Askeri Savcı bu konuyu da çarpıtmakta, üye değişikliğinin 1979 Mart'ındaki seçimlerde yapıldığını öne sürmektedir. Bununla yetinmiyerek Halk Komitelerinin Direniş Komitelerine dönüştürüldüğünü iddia etmektedir. Halk Komitelerinin hangi anlayışla ve nasıl oluşturulduğunu anlattığımız için, Halk Komitelerinin Direniş Komitelerine dönüştürüldüğü iddiaları üzerinde durmayacağız.
Halk Komitelerinin ilk toplantısında "ÇAMURA SON KAMPANYASI"nın açılmasına karar verilmişti. Önceki Belediye Başkanı zamanında Fatsa'da kanalizasyon çalışmaları plansız yapılmış ve müteahhitin çıkarlarına uygun bir şekilde sürdürülmüştü. Onun için Fatsa'nın cadde ve sokakları köstebek yuvalarına dönmüştü. Sokakların çamurdan bir an önce temizlenmesi, çukurların kapatılması, Fatsa'nın çözüm bekleyen sorunuydu. Normal bürokratik yollarla ve Fatsa belediyesindeki mevcut olanaklarla yolların temizlenmesi, yıllar sürecek bir uğraşı gerektiriyordu. Bu sorunun bir an önce çözülmesi "ÇAMURA SON KAMPANYASI"nın gerçekleştirilmesinin sonucunda sağlandı.
Belediye Başkanı Fikri SÖNMEZ, çevre il ve ilçe belediyelerine bir haftalık süre için araç-gereç ve teknik eleman göndermeleri için başvurdu. Aynı zamanda İl birimde yapılan toplantılarla "Çamura Son Kampanyası"nı başlatma kararı alan halk, çalışmaları başlatmak için seferber oldu. Çalışmaların planlı ve zamanında yürütülmesi için Halk Komiteleri ve mahallelerdeki halk, görev bölüşümü yaptı. Hangi gün kimler çalışacak, hangi gün kimlerin araçları çalışmaya katılacak, kampanyaya yardımcı olmak için gelenleri kimler konuk edecek, kampanyada çalışanların yemeklerini kimler hazırlayacak? Bunlar, kampanya öncesi mahallelerdeki Halk Komiteleri tarafından düzenlendi.
Fatsa’da açılan bu kampanyaya çevre il, ilçe ve köylerden çok sayıda katılanlar oldu.
Çalışmalar, çamurların kaldırılması, çukurların doldurulması, sokakların çakıllanması, yeni yolların açılması, kanalizasyonu olmayan bir mahallenin kanalizasyonunun yapılması, patlak su borularının ve patlak lağımların tamir edilmesi şeklinde sürdürüldü. Halkın aldığı kararla açılan bu kampanyaya Devrimci Yol taraftarları da aktif olarak katıldılar. Halk kampanya kararını kendi aldı ve çalışmaları da kararı aldıkları gibi, KOLLEKTİF bir biçimde yürüttü.
Devrimci bir anlayışla sürüdürülen kampanyaya halk yaşlısıyla, genciyle, kadınıyla-erkeğiyle, çapasıyla-küreğiyle, el arabasıyla, kamyonuyla, traktörüyle aktif olarak katıldı. Teknik adamların, mevcut işleyişle ve eldeki mevcut olanaklarla " dört yılda bitirilemez" dedikleri işlerin altı günde gerçekleştirilmesi sağlandı. Fatsa'da altı günde tüm yapılanların yanı sıra, 4 Km’lik yeni bir caddenin açılması kampanyanın başarısını göstermeye yeterlidir sanırız.
Bu kampanya Fatsa belediyesinin bundan sonra yapacağı bütün çalışmalara örnek olmuştur. Sorunların halkla birlikte demokratik olarak kararlaştırılması ve çözümün kollektif çalışmalarla gerçekleştirilmesi ilke haline gelmiş ve bütün belediye çalışmaları bu anlayışla sürdürülmüştür. Başkan Fikri SÖNMEZ'in belirttiği gibi, "Halkın onayı olmadan hiç bir iş belediye tarafından yapılmamıştır. Tek cümleyle halk, belediyede SÖZ VE KARAR SAHİBİ" kılınmıştır. Bu durum, halkın belediyenin çalışmalarını yakından takip etmesine neden olmuştur. Fikri SÖNMEZ demokratik uygulamalar sonucu halkın belediye çalışmalarını nasıl denetlediğini mahkeme sorgusunda şöyle anlatıyordu:
" .. eskiden halk belediyeye ödediği parayı sormazdı. Memurların para karşılığında makbuz kesip kesmediğine bile bakmazdı. Çünkü para belediyenin eline geçse de, geçmese de kendisine bir yararı olacağına inanmazdı. Bundan dolayı konu kendisini ilgilendirmezdi, ancak benim dönemimde halk, belediyeye giden parayı takip etmeye başlamıştır. Belediyeye giden her kuruşun dönüp ertesi gün hizmet olarak önüne dikildiğini görmüştür. Artık halk belediye gelirlerinin artması için, belediye yöneticilerinden daha aktif görev içine girmiştir. Fatsa halkının bu konudaki duyarlı davranışı sonucunda benim başkan olmamdan önce ekonomik krizden çıkamayan, hiçbir yatırım yapamayan, hatta belediye çalışanlarının aylıklarını 7-8 ay hiç ödeyemeyen belediye... benim dönemimde siyasi iktidarın ekonomik ve siyasi baskılarına karşın, para sıkıntısı çekmediği gibi, birçok hizmetleri yerine getirmiş, yeni yatırımlara da para ayırabilmiştir... Eski yönetim zamanında Fatsa Belediyesinin geliri sekiz ayda l2 milyon... benim üç aylık dönemimde belediye gelirleri 23 milyon liradır..:" (Fatsa Devrimci Yol Davası Tutanakları, sayfa:13636-l3649)Gerçekten halk, Fikri SÖNMEZ'in başkanlığı döneminde gelirler dahil her türlü çalışmayı kendi özel işi gibi takip etmiştir. "Çamura Son Kampanyası"nda elde edilen başarılar halkın kendisine güven duymasını sağlamıştır.
Askeri Savcı, "Çamura Son Kampanyası"yla ilgili olarak şu iddialara yer veriyor:
"Düzenlenen 'Çamura Son' isimli kampanyayla halkın kendi kendini yönetebileceği ve Devrimci Yol önderliğinde halk yararına neler yapılabileceği halka ispatlanmak istenmiştir...”Askeri Savcı, Fatsa halkının kendi sorunlarını demokratik olarak tartışıp tespit etmesini ve halkın aldığı kararları başarıyla uygulamasını suçlama vesilesi yapabiliyor. Askeri Savcının mantığına göre, "Halk kendi sokaklarını bir haftada çamurdan temizlememeli, yıllarca çamur içinde kalmalıdır. Halkın kendi sorunlarını çözmesi kendisine güven duymasını sağlar, bu ise Empeıyalizme bağımlı hakim sınıfların yönetimlerinin tehlikeye düşmesi demektir. Onun için 'Çamura Son Kampanyası' suçlanmalıdır. Mantık bu olunca Fatsa halkının kendi yararları için gerçekleştirdikleri en güzel çalışmalar dahi suçlama vesilesi yapılacaktır.
Emperyalistlerin ve onların çıkarlarıyla bütünleşmiş hakim sınıfların
ve onların uşaklarının, halkın kendi gücüne güvenmesinden ödleri kopar.
Fatsa'da halkın gerçekleştirdiği çok mütevazi başarılar dahi bunları çok
korkutmuştur. Fatsa'daki uygulamaların ülkenin diğer yerlerinde örnek alınabileceğini
düşünmek, hakim sınıfların uykularını kaçırmaya yetmiştir. Bu durum göz
önüne alındığında Askeri Savcı Kerim KOÇER’in "Çamura Son Kampanyası" ile
ilgili suçlamaları gerçek yerine oturuyor.
Sıkıyönetim Askeri Savcısı Kerim KOÇER, "Fatsa Halk Kültür Şenliğiyle" ilgili iddialarda da şöyle diyor:
“... Dev-Yol merkez komitesinin aldığı kararlar uyarınca halkın devrimci harekete katılmasını ve kitlelerin bilinçlenmesini sağlamak için Nisan l980 tarihinde 'Fatsa Kültür Şenliği" adı altında faaliyetler düzenlenmiş, Ankara'dan ve diğer yörelerden giden Devrimci Yol militanı sanatçıların katıldıkları bu şenliklerde Devrimci Yol siyaseti doğrultusunda gösteriler yapılmıştır." (Mütalaa sayfa 3)Askeri Savcı, bu iddiaları Halit CENGİZ'in hazırladığı iddianameden almıştır. İddianameyi okuyan Askeri Savcı, Fikri SÖNMEZ'in Kültür Şenliğinin nasıl düzenlendiğini anlatan ifadesini okuma gereğini bile duymamıştır. Biz Fikri SÖNMEZ'in söylediklerinin bir kısmını buraya alıyoruz:
“... Fatsa Belediye Meclisi, 1980 Şubat dönemi hazırladığı belediye bütçesinde adı geçen şenliğin kararını almış ve bütçeye bu konuda ödenek koymuştur.... 1980 Şubat döneminde meclis toplantısındaki bu karar dosyanızda mevcuttur. Belediye Meclis tutanakları ve orada paragrafını şu anda bilmiyorum, ancak, bu konuda alınmış belediye meclisinin kararı vardır.Askeri Savcı, Halit CENGİZ'in hazırladığı iddianamedeki iddiaları aynen mütalaaya geçirmek yerine tutanakları ve dosyayı incelemiş olsaydı, Fatsa Belediye Başkanı’nın ifadesini görecekti. Belediye meclisi kararına baktığı zaman da Halit CENGİZ'in iddialarını tekrarlamanın yanlış olduğunu görebilecek ve iddiada bulunmayabilecekti.... Karar aldığı iddia edilen, yani iddianamede yakıştırılmak istenen Devrimci Yol merkez komitesi, eğer Fatsa Belediye Meclisi Üyeleri ise ona diyeceğim yoktur...”
"Halk Kültür Şenliği", Fatsa halkının ve Fatsa Belediye Meclisi’nin aldığı kararlar gereğince gerçekleştirilmişti. Bu şenliğe birçok devrimci, demokrat, ilerici sanatçı ve aydın katılmıştı. Askeri Savcının, "sanatçıların ve aydınların Devrimci Yol militanı olduğunu" iddia etmesinin hiçbir dayanağı yoktur. Kendisi de bunu bildiğinden iddialarını kanıtlama gayretine bile girmiyor.
"Halk Kültür Şenliği"nin suçlama nedeni olması, bu şenliğin diğer belediyelerce
yapılan sıradan festivallere benzememesidir. "Fatsa Halk Kültür Şenliği"
halkın yaratıcı kültürünün geliştirilmesi ve Emperyalist kültürün etkilerinin
kırılması için atılmış mütevazi bir adımdır. Hakim sınıfların halk üzerinde
yaygınlaştırdığı yoz uyuşturucu kültürü savunanlar, Emperyalizme bağımlılığı
benimseyenler, elbette "Fatsa Halk Kültür Şenliğini" suçlayacaklardır.
Bunun şaşırtıcı bir yanı olamaz. Ama, yapılan suçlamaların maddi kanıtları
olmalıdır. Askeri Savcı’nın iddiaları hiçbir delile dayanmadığından, bu
konu üzerinde daha fazla durmayı da gereksiz buluyoruz. Şimdi Fatsa'da
halkın kendi yararına yapılan işlere bizzat karar vermesi ve kararlarını
uygulaması karşısında yapılanları anlatmaya geçmek istiyoruz.
Fatsa'daki Gelişmeleri Durdurmak İçin Yapılanlar
İşledikleri cinayetler sonucu Fatsa'yı terk eden 15-20 kadar faşist Ortadoğu, Hergün ve Tercüman Gazeteleri aracılığıyla malzemesi yalan ve demagoji olan Fatsa aleyhtarı bir kampanya başlattılar.
Fındık üreticilerinin uyanması karşısında çıkarları zarar gören tefeci-tüccarlar da, tatlı karlar elde edemeyen karaborsacılar da faşistlerle birlikte Fatsa halkı aleyhine propaganda yapmaya, yalan ve yakıştırma haberler uydurmaya başladılar. Bunların oluşturdukları koronun uydurma propagandaları,1979 yılından itibaren etkili olmaya başladı. Fatsa'ya Kaymakam olarak atanan Teoman ÜNASAN, 21 Eylül 1979 tarihli Güneş Gazetesine verdiği demeçte bakın neler söylüyor:
"Fatsa’ya gelirken çeşitli kişilerle yaptığım temaslarda Fatsa'nın çok kötü bir durumda olduğunu, fiili durumun devletin güçlerinde değil, illegal örgütlerin elinde olduğu sonucuna varmıştım.Görüldüğü gibi, Fatsa'ya Kaymakam olarak atanan Teoman ÜNASAN Fatsa'ya gelmeden önce tam bir propaganda bombardımanına tutulmuştur. Yukarıdaki açıklamalar tefeci-tüccarların, karaborsacıların, fabrikatörlerin ve faşistlerin yalan ve yakıştırma propagandalarının oldukça etkili olduğunu gösteriyor.Göreve başladıktan sonra edindiğim izlenim ise aksi oldu. Halkın huzursuz olmasını gerektiren bir duruma şahit olmadım...”
Fatsa aleyhine yapılan propagandaların etkisini gösterme bakımından ilginç bir örnek te Kaymakam Aslan GÜNDÜZ'ün başına gelenlerdir. 23 Temmuz 1980 tarihli Demokrat gazetesi olayı şöyle anlatıyor:
“... Aslan Gündüz, Fatsa’ya Kaymakam olarak atandığı ilk günlerde yanında birkaç polis olduğu halde dolaşırmış. Zamanla yanındaki polislerin sayısını azaltmış. Bir süre sonra da kulaklarına doldurulanlardan sıyrılınca yanına polis almadan hanımını koluna takarak gezmeye başlamış...”Fatsa'da belediye seçimleri sonrasında geliştirilen demokratik uygulamalar, hakim sınıfların asıl rahatsızlık nedenleri oldu. Binlerce insanın ilçenin sorunlarını öğrenip tartışması, sorunların çözülmesi için halkın karar alması ve alınan kararları uygulamaya sokması, hakim sınıfları ve onların temsilcilerini korkuttu. "Denizin ortasına atılmış taşın etkilerinin denizde dalga dalga yayılması" gibi, Fatsa'daki demokratik uygulamaların etkileri de dalga dalga yayılıyordu. Bu dalgaların önüne set çekilmesi hakim sınıfların önemli sorunlarından biri oldu.
Süleyman DEMİREL'in 14 Ekim seçimleri sonrasında kurduğu azınlık hükümetinin ilk icraatlarından biri Ordu Valisi Cafer EROĞLU’nu görevden alıp, yerine yeni Vali olarak Hikmet GÜLSEN'i atamak oldu. Bu Vali ve AP azınlık hükümetinin politikaları Fatsa üzerindeki baskıları arttırdı. Bu dönemde Fatsa Belediyesi hükümet tarafından ekonomik ablukaya alındı. Öyle ki, Samsun'a belediye için benzin, mazot almaya giden belediye yetkilileri "Rusya'dan alın" sözleriyle kovuluyorlardı...
24 Ocak 1980 tarihinde Ordu Valisi Hikmet GÜLSEN tarafından Fatsa'ya bir operasyon düzenlendi. Bu operasyonu, 8 Mart 1980 tarihinde yapılan ve özellikle belediyeye yönelen ikinci bir operasyon izledi.
Fatsa’ya operasyonlar düzenlenirken, Ünye'de, Ordu'da, Samsun'da faşistler Fatsa'lı olan herkese saldırıyorlardı. Hatta Samsun'da, Fatsa'lı bir imam "Fatsa'lı komünist" olduğu için faşistler tarafından hastanelik edilene kadar dövülmüştü.
AP azınlık hükümeti tarafından Fatsa ile Ordu'yu karıştırmak için atanan
Vali Hikmet GÜLSEN Ordu'yu yeterince karıştıramayınca, merkez emrine alındı.
O'nun yerine MHP'Ii Reşat AKKAYA Ordu’ya Vali olarak atandı.
Bugün kendisinden "Ordu eski Valisi" olarak söz ettiren, eski MHP'lilerce MÇP Başkanlığına aday olarak önerilen (11.3.1987 tarihli gazeteler), faşistlerin çıkardığı "Yeni Düşünce Dergisi"nin önemli yazarlarından olan ve halkın belleğinde, belinde çifte tabanca, elinde MP-5, Osmanlı'nın "Kır Serdarı" gibi dolaşan Reşat AKKAYA kimdir? Niçin Ordu’ya Vali olarak atanmıştır?
Reşat AKKAYA, Ordu Valisi olmadan önce çeşitli illerde emniyet müdürlüğü yapmıştır. Konya Emniyet Müdürlüğü’nü yürütürken, bölgede askeri yetkililere ters düşmüş, daha sonra üst düzeyde çalıştırılması sakıncalı bulunarak görevinden alınmıştır. Hakkında hazırlanıp, Genelkurmay Başkanlığı'na gönderilen raporda şunlar söylenmektedir: "Reşat AKKAYA'nın Atatürk devrimleri düşmanı olduğu..." (Demokrat Gazetesi, 26.7.1980)
Reşat AKKAYA Emniyet Müdürlüğü yaptığı her ilde olay çıkarmış ve görevinden alınmıştır. Eskişehir Emniyet Müdürlüğü görevini yürütürken, AP yanlısı Eskişehir Valisi tarafından görevinden alınması istenmiş ve bu görevinden uzaklaştırılmıştır. Mersin Emniyet Müdürlüğü’nden alınması da, Vali Bayram TURAN'ın isteği ile gerçekleştirilmiştir. Reşat AKKAYA, yasa tanımayan tutumuyla emniyet müdürlüğü yaptığı hiçbir yerde tutunamamıştır. Her görevini MHP yararına ve çıkarına kullanmıştır.
Ankara Emniyet Müdürlüğü yaptığı sırada, II. Şube ekipleri, Balgat Kahve Katliamını ve Mamak Otobüs Katliamını düzenleyen faşistleri yakalarlar. Görevlilerin katil faşistleri yakalamasını hazmedemeyen Reşat AKKAYA, bu ekibi görevinden uzaklaştırır.(Demokrat Gazetesi. 26.7.1980)
Yeni MC tarafından Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne atanan Reşat AKKAYA'nın 1979 yılında Gümrük ve Tekel Bakanlığı'nın bir grup ÜGD'li ve MHP'li tarafından basılması ile ortaya çıkan tavrı, onun faşist olduğunu hiç kuşkuya yer bırakmayacak şekilde sergiler...
Gümrük ve Tekel Bakanlığı’nı basan faşistler, bir süre sonra sıkıyönetim görevlilerince yakalanır. Ankara Emniyet Müdürü Reşat AKKAYA olaydan hemen sonra bir basın toplantısı düzenleyerek, "Bu baskını yapanların milliyetçiler değil kızıl komünistler..." olduğunu açıklar. Reşat AKKAYA'nın bu açıklamaları gerçeğin tam tersidir. Ankara Emniyet Müdürü'nün yalan açıklamalarına karşı, zamanın Ankara Sıkıyönetim Komutanı Nihat ÖZER de basına açıklama yapar. Nihat ÖZER, "saldırganların sağ görüşlüler olduğu..." gerçeğini açıklar. Reşat AKKAYA ise bu olayda yalan söyleyerek açıkça ÜGD'li saldırganların yanında olduğunu göstermiştir. Aynı olaya ilişkin iki farklı açıklama, Korgeneral Nihat ÖZER'le Reşat AKKAYA'nın arasını açar. Nihat ÖZER, bu görüş ve düşünce içindeki bir kişiyle çalışamıyacağını yetkililere bir raporla bildirir. Ya kendisinin ya da Ankara Emniyet Müdürü Reşat AKKAYA'nın görevden alınmasını ister. Bir süre sonra da Reşat AKKAYA görevinden merkez emrine alınır.
Reşat AKKAYA'nın nasıl biri olduğunu yukarıdaki olay çok iyi göstermektedir.
Reşat AKKAYA, Ordu'ya gelir gelmez yaptığı ilk basın açıklamasında, "Ordu'da asayişi sağlamak için elimden geleni yapacağım. Ve kendi çalışabileceğim kadroyu oluşturduktan sonra devletin gücünü göstereceğim..." diyordu.(2.5.1980 tarihli Güneş gazetesi)
Reşat AKKAYA'nın "devletin gücünü göstermek" için nasıl bir kadro kurduğunu, "Nokta Operasyonu" sırasında kullandığı maskeli faşist muhbir militanlardan biliyoruz. Reşat AKKAYA, Ordu ilinde resmi görevlere de kendisi gibi MHP, ÜGD yandaşı olanları getirdi.
Ordu Emniyet Müdürlüğü’ne, Amasya'da bir yurttaşın ölüm olayına karışmış Zeynel Abidin AKSOY getirilmişti. Zeynel Abidin AKSOY, Ordu Emniyet Müdürlüğü yaptığı dönemde, özellikle Fatsa ve Aybastı operasyonları sırasında tam bir MHP militanı olduğunu yaptıklarıyla herkese kanıtlamıştı. Reşat AKKAYA'nın Vali olmasıyla birlikte değiştirilen görevlilerden biri de Milli Eğitim Müdürü’ydü. Milli Eğitim Müdürü Ahmet Ihsan VAYNİOĞLU görevinden alınmış, yerine Ordu Merkez Ortaokulu’nda öğretmenlik yapan Celal ŞAHİN atanmıştı. Celal ŞAHiN, Yüksek İslam Enstitüsü mezunu ve Ordu'da Ülkü Ocaklarını oluşturanlardan biriydi.
Reşat AKKAYA, Ordu'da işkenceci, zulümcü, baskıcı bir kadro oluştururken, Fatsa'ya bir ilköğretim müdürü atamayı bile çok görmüş, İlköğretim Müdürlüğü ve yardımcılığı görevi, bir katibe bırakılmıştı.
Reşat AKKAYA Ordu Valisi olduğu ilk günlerde Fatsa'lı faşistlerle bir toplantı yapar. Bu toplantıda "ses isterim, kelle isterim" sözleriyle dikkatleri üzerine çekmişti. İl Genel Mecİisi’ni gerekçesiz, daha doğrusu istediği gibi çalıştıramayacağı için feshetmişti.
Reşat AKKAYA'nın Ordu’ya gelmesinden bir süre sonra Aybastı, Gölköy taraflarında faşistlerin katliamları da başlamıştı. Resmi güçlerle tam bir dayanışma içinde olan faşistler, birçok masum insanın kanını dökmüşlerdi.
Reşat AKKAYA faşist tutumunu Gölköy'de bir daha sergiledi. Gölköy'ü otomatik silahlarla üç saat tarayan faşistlerin aranmasını üç gün sonra başlattı. (Cumhuriyet Gazetesi,17.7.1980) Reşat AKKAYA, her icraatıyla MHP'nin Valisi oldıığunu adeta haykırdı.
2.5.1980 tarihli Güneş Gazetesinde "Fatsalı olmak adeta suç haline geldi" başlıklı yazıda, "İmtihan için Ordu’ya giden 280 öğrenci saldırıya uğradı" deniliyordu. Olayın gelişimi şöyleydi: 29 Nisan 1980 tarihli Sağlık Kolejleri ve yatılı Liselerin sınavlarına girmek için Fatsa'dan Ordu İmam Hatip Lisesi’nde sınava girmek isteyen 280 kadar Ortaokul öğrencisi, Valiliğin ve Ordu Emniyeti’nin gözü önünde dövüldü. Okul önüne asılı "Fatsalıları ya susturacağız, ya kan kusturacağız" pankartı gün boyu indirilmedi. Kızlı erkekli öğrenciler ve öğrenci velilerinin olaydan sonra Fatsa Kaymakamı’na yaptıkları şikayet üzerine, telefon açan Kaymakam’a Ordu Valisi Reşat AKKAYA "Burada böyle bir olay olmadı" diyerek yalan söyledi. Ve olayı yaratanlara arka çıktı. (Konuyla ilgili şikayet dilekçeleri Fatsa Kaymakamlığı’ndadır.)
Fatsalılar, yaşlı-genç, kadın-erkek ayırımı yapılmaksızın, Samsun, Ordu gibi yerlerde saldırıya uğradılar. Özellikle Ünye'de bunun örnekleri defalarca yaşandı. Öyle ki sonunda Ünye, faşistlerin barındığı, üstlendiği bir yer haline geldi. Bunu sağlayan Ordu Valisi ve Ünye emniyetidir. Ünye'de halk zorla, baskıyla, terörle sindirilmeye çalışıldı. Bu konuyla ilgili olarak MHP'li ÜGD'li faşistlerden Abdurrahman DİKİCİ, Yusuf ÇAKIR ve Rıza TÜRKMEN'in imzalarıyla Alpaslan TÜRKEŞ'e yazdıkları mektupta şu sözler yer almaktadır:
"Biz de polisin hakim olduğu tüm Ünye'de adımızı duyurmuşuz, yayılmışızdır. Allah razı olsun emniyet amirimizden ve polislerimizden ki, şu anda Ünye’de hiçbir kimse, değil komünizm propagandası yapmak, solcuyum bile diyemeyecektir." (MHP Merkez İddianamesi)Gerçekten de Reşat AKKAYA yönetimindeki polis teşkilatı o kadar çok terör estirmiştir ki, bırakın solcuyum demeyi, Cumhuriyet, Milliyet Gazetelerini almak bile karakola götürülme, dövülme, kurşunlanma tehlikelerini göze almayı gerektirmiştir. Faşistler Ünye'de emniyetten ve Reşat AKKAYA'dan aldıkları desteğe güvenerek, dağıttıkları bildirilerde: "... Bugün Ünye'de yarın Aybastı'da, Çamaş'da ve Fatsa'da olacağız..." diyorlardı. Vali Reşat AKKAYA'nın Ünye'de yaptırdığı zulüm ve işkenceler çoktur. Biz burada bunun üzerinde uzun boylu durmayacağız...
Ordu Valisi Reşat AKKAYA, solcuları suçlamak için de elinden gelen çabayı esirgememiştir. Davamızda kamu tanığı olarak dinlenen ve MHP'li olduğu bilinen İlhami ÇELİK, Duruşma Yargıcı’nın sorusu üzerine " Vali Bey'in bana dediği, 'sen bunların hepsini tanırsın, burada hangi eylemci sol görüşlü ise yaz bana getir’ dedi" demektedir. (Fatsa Devrimci Yol Dava tutanakları, sayfa: 7095) Bu tanık listeyi yazıp götürdüğünü ve halka operasyon yapıldığını, Çamaş merkezinde ne kadar vatandaş varsa hepsinin toplandığını belirtmektedir. Reşat AKKAYA, Çamaş'da faşistlerle tam bir ortaklık içinde sol görüşlüleri suçlatmış ve onlar üzerine operasyonlar düzenlemiştir.
Yine Reşat AKKAYA döneminde, faşistlerin polislerle, askerlerle birlikte çalıştığını gösteren bir başka örnek te MHP'li kamu tanığı Mehmet ÇETİN'in ifadeleridir. Duruşma Yargıcı’nın sorusu üzerine "Çamaş'a Ali yüzbaşı geldi, tanış oluyordu. (nereden tanış oluyorsa,) Baki (Merdan) yüzbaşı ile... bana asker elbisesi giydirdiler" demektedir. Bu faşist daha sonra solcu bildiği evleri nasıl tek tek gösterdiğini övünerek anlatmaktadır. (tutanak sayfa: 7132)
Gerçekten de "Nokta Operasyonları" sırasında kullanılan maskeli faşist muhbirler yanında asker, subay, polis kıyafetine sokulan faşistler de Reşat AKKAYA döneminde sık sık kullanılmış, bunların attıkları kurşunlarla birçok insan yaralanmış ve hayatını kaybetmiştir.
Reşat AKKAYA gelmeden önce Ordu, basın tarafından ülkenin en sakin üç ilinden biri olarak gösteriliyordu. Reşat AKKAYA'nın Vali oluşundan sonra olayların hızla tırmanışından kaygılanan CHP Milletvekilleri Temel ATEŞ ve Ertuğrul GÜNAY, yaptıkları basın toplantısında "Sükunet içinde olan Ordu'da Vali Reşat AKKAYA ve Emniyet Müdürü Zeynel Abidin AKSOY'un MHP’den aldıkları talimat gereği hareket ettiklerinden huzurun bozulduğunu, Ordu'nun ilçeleriyle birlikte yaşanamaz hale geldiğini, bunun da müsebbiplerinin Vali ve Emniyet Müdürü...." olduğunu söylüyorlardı.
Ordu Valisi Reşat AKKAYA'nın, MHP Genel Başkanı Alpaslan TÜRKEŞ'e yazdığı yazı da, Vali'nin faşist görüşlere göre hareket ettiğini gösteren bir başka kanıttır. Reşat AKKAYA’nın Türkeş'den istedikleri şunlar:
" 1- İstenilen kadro talep ve takviyelerin yapılması,
2- Araç-gereç, silah ve mühimmat bakımından takviye,
3- Fatsa, Aybastı ve Gölköy'le ilgili özel tedbir ve taleplerimizin
yerine getirilmesi,
4- İstihbarat grubu ile ilgili talebimiz,
5- MİT Bölge Müdürlüğü ile ilgili talebimiz,
6- Jandarına Komandosunun bölük seviyesine çıkarılması.."
Reşat AKKAYA, hükümette hiçbir görevi bulunmayan Alpaslan TÜRKEŞ’e niçin böyle bir yazı göndermektedir? Resmi yazıların gönderileceği makam İçişleri Bakanlığı’dır, hiçbir resmi görevi olmayan MHP Genel Başkanı değildir. Reşat AKKAYA'nın İçişleri Bakanı’ndan çok MHP Genel Başkanı’na bağIı hareket ettiği düşünülürse, bu yazının şaşırtıcı bir yanı olamaz. Yazının bizi en fazla ilgilendiren tarafı Fatsa, Aybastı ve Gölköy'le ilgili özel talep ve tedbirlerin Türkeş'ten istenmesidir. Reşat AKKAYA’nın Ordu'ya Vali olmasından sonra bu üç ilçede alınan "Özel tedbirler", katliamlar ve öldürmelerin artmasının temel nedeni olmuştur. Aybastı, Fatsa ve Gölköy'de bu dönemde, faşist çeteler tarafından bir çok masum insan katledilmiştir. Biraz sonra öldürülen insanların listesini vereceğiz.
Reşat AKKAYA, Ordu bölgesinde faşistleri örgütleyip, hakim kılmak için her yolu mübah görmüştür. "Nokta Operasyonu" sırasında Ordu'da CHP'li parlamenterlerle görüşen Reşat AKKAYA'nın bu parlamenterlere ettiği şu sözler, kişiliğini gösterici niteliktedir:
. .. Necdet Bey (CHP Milletvekili Necdet UĞUR) de eski emniyet müdürüdür. Bilirler, biz bazen bilgi almak maksadıyla bir yere kadın ve kız göndeririz. Gerekirse orda aşk yapar. Şimdi kimseye, genç kadın veya kıza orospu diyebilir misiniz?" (l9 Temmuz 1980, Cumhuriyet Gazetesi)Reşat AKKAYA, bilgi almak için genç kızlara ve kadınlara aşk yaptıran bir Vali(..).... Bilgi almak için aşk yapanlara "orospu" denemeyeceğini söylüyor. Reşat AKKAYA'nın mantığına göre, "operasyonlara katılmış, cinayet işlemiş katiller ve faşistler, komünistlere cihat açmış kahramanlardır(!)" Gerçekten de Fatsa, Gölköy, Aybastı’da yapılan operasyona katılan faşist katillere Reşat AKKAYA, Zeynel Abidin AKSOY, Kemal ŞAHİN ve Aybastı Jandarma Birlik Komutanı Mustafa KARATAN, kahraman muamelesi etmişlerdir.
Reşat AKKAYA Ordu Valiliği sırasında yasaları ve ahlaki değerleri hiçe saydığını, ideolojik görüşleri doğrultusunda herşeyi kullanmaktan geri kalmayacak bir karakterde olduğunu bir daha kanıtlamıştır. Başkan Fikri SÖNMEZ'in de belirttiği gibi "Reşat AKKAYA Vali gibi değil, MHP'li Parti Müfettişi" gibi çalışmıştır.
Vali Reşat AKKAYA'nın Ordu'ya yaptığı saldırıların önemli bir kısmı "Nokta Operasyonu" sırasında olmuştur. Bunlar üzerinde daha sonra duracağız. Çamaş Belediye Başkanı Osman UYGUN'u polislere ve polis kimliğindeki faşistlere dövdüren, hastanelik ettiren de Reşat AKKAYA'dır.
MHP görüşlerini taşıdığı bilinen, hakkında "yüksek dereceli memur olmaz" raporu bulunan Reşat AKKAYA hangi amaçla Ordu'ya Vali atanmıştır? Şimdi bunun üzerinde duralım.
Yeni MC’nin iç savaş politikalarını Ordu'da en iyi yürütecek kişi olarak MHP militanı Reşat AKKAYA'nın görülmesi, O'nun, Ordu'ya Vali atanmasının en iyi sebebidir. Reşat AKKAYA, Süleyman DEMİREL azınlık hükümetinin politikalarını Ordu'da harfiyen uygulamıştır. Reşat AKKAYA Ordu'da MHP'li, ÜGD'li militanların etkinliğini arttırmak için yasal ya da yasal olmayan her türlü desteği sağlamıştır.
Reşat AKKAYA üstlendiği görevi yerine getirdi. Olayları önlemek, durdurmak yerine MHP'li, ÜGD'li faşistlere polis, subay, asker elbiseleri giydirerek, maskeler taktırarak, resmi güçlerle ortak operasyonlar düzenleterek, ayrıca Ordu bölgesinde sivil faşistlere katliamlar düzenleterek olayları yaygınlaştırdı. Öyle ki, ülkede yaşanan ortamdan payına düşeni almış olan Ordu'da olayları bizzat Vali ateşledi. Bu olayların yaratıcıları faşist katillerin operasyonlarda kullanılması ise, ateşe benzin dökmek gibi oldu.
Reşat AKKAYA'nın Ordu üzerinde gerçekleştirdikleri anlaşılmadan, Fatsa'daki olayların sağlıklı bir değerlendirilmesi yapılamaz. Reşat AKKAYA hakkında verdiğimiz dilekçe dikkate alınıp, Reşat AKKAYA mahkemede dinlenebilseydi, Fatsa'daki olayların gerçek nedenlerinin anlaşılabilmesi ihtimali artabilecekti.
Elimizdeki sınırlı olanaklarla tespit ettiğimiz, Reşat AKKAYA öncesinde ve sonrasında öldürme olaylarının sayısı şöyledir:
1977-20 Nisan 1980 (Reşat AKKAYA'nın Vali olduğu tarih) tarihleri arasındaki
öldürme olayları:
| 1- Gölköy
2- Gürgentepe 3- Aybastı 4- Ünye 5- Fatsa Toplam |
Olay yok.
Olay yok. 5 öldürme 9 öldürme 20 öldürme 34 öldürme |
Reşat AKKAYA dönemindeki öldürme olayları :
| 1- Gölköy
2- Gürgentepe 3- Aybastı 4- Ünye 5- Fatsa Toplam |
8 öldürme
2 öldürme 42 öldürme 10 öldürme 68 öldürme 130 öldürme |
1977'den 20 Nisan 1980 tarihine kadar toplam 34 kişi öldürülürken, yani Reşat AKKAYA'nın vali olduğu 20 Nisan 1980 tarihine kadar geçen üç yıllık dönemde sadece 34 kişi öldürüImüşken, Reşat AKKAYA'nın beş aylık Valilik döneminde ölenlerin sayısı 130'dur.... Reşat AKKAYA döneminde olayların hızı 25 kattan fazla artmıştır..
Faşistler, Reşat AKKAYA'dan aldıklan cesaret ve destekle toplu katliamlarını arttırmışlardır. Toplu katliamlar, Reşat AKKAYA'nın Türkeş'ten "özel tedbirler" istediği Gölköy, Aybastı gibi bölgelerde düzenlenmiştir. Bu katliamlara örnekler vermek istiyoruz:
29.6.1980 tarihinde Aybastı Bozcalı'da faşistlerce kadedilen beş kişi şunlardı: 1- Saim GÜNGÖR, 2 -Mustafa ÖZER, 3- Kamil YILMAZ, 4- Ahmet ERİKLİ, 5- Kemal SAYIN.
4.9.1980 tarihinde faşistlerin Aybastı Uzundere katliamında öldürdükleri 6 kişi şunlardır: I- Feryat KOÇAK, 2 - İbrahim KOÇALAN, 3- Hasan KOÇALAN, 4- Nihat KOÇALAN, 5- Yaşar KOÇALAN, 6- Mustafa KARA.
Gölköy Karadere'de faşistlerce gerçekleştirilen katliamda öldürülen 5 kişi şunlardır: 1- Hayri TÜRKER, 2- Ali İhsan KAYIM, 3- İsmet KAYIN, 4- Günay YILDIZ, 5- Bahattin ALTCTN.
Maskeli, asker, polis ve subay elbisesi giydirilmiş faşistlerin önderliğinde yapılan operasyonlarda da onlarca devrimci, yurtsever katledilmiştir.
26.8.1980'de Aybastı-Yelve'de üç devrimcinin, daha sonra Aybastı- Zaferi
Milli'de dört devrimcinin, Çamaş'ta Alaattin BÖLÜKBAŞI'nın öldürülmeleri,
resmi güçlerle faşist katillerin birlikte giriştikleri operasyonlarda öldürülen
devrimcilere ilişkin birkaç çarpıcı örnektir. Bunların sayısı çok daha
fazladır.
12 Eylül öncesinde tefeci-tüccar sömürüsüne, karaborsaya, kan davalarına, içki ve kumar alışkanlıklarına karşı Fatsa'da sürdürülen mücadeleler başarılı olmuştu. Ülke çapında faşitlerin yürüttüğü katliamlar ve diğer terör eylemleri de Fatsa'da etkisiz kılınmıştı. Özellikle 14 Ekim seçimleri sonrasında Fatsa'da halkın demokratik olarak belediye yönetimine doğrudan katılması, hakim sınıfları ve onların emrindeki yöneticileri korkuttu ve telaşlandırdı. Fatsa'da halkın kardeşçe, barış içinde demokratik bir yaşantı içinde olması, karaborsanın yapılamaması, ülkede bütün dikkatlerin Fatsa'ya yönelmesine neden oldu. Eşitlikten, kardeşlikten, demokrasiden yana olanlar Fatsa'yı örnek alırlarken, sömürücüler, faşistler, karaborsacılar ve onların uşakları Fatsa aleyhine büyük bir kampanya açtılar.
Ülkede emperyalizme bağımlı sömürü düzenini sürdürmek isteyenler her türlü demokratik hak ve özgürlüklere savaş açmışlardı. Fatsa’daki demokratik uygulamalar, hakim sınıfların gözüne diken gibi batıyordu. Fatsa'daki halkın söz ve karar sahibi olduğu demokratik yerel yönetim uygulamaları, hangi yolla olursa olsun engellenmeliydi.
Fatsa küçük bir ilçeydi ama, halkın doğrudan doğruya belediye yönetimine demokratik katılımının etkileri dalga dalga tüm ülkeye yayılıyordu. Bunun önüne geçmek hakim sınıflar için şart olmuştu.
Yeni MC, Vali Hikmet GÜLSEN'e yaptırdığı iki operasyonla Fatsa'da istediklerini gerçekleştiremeyince MHP'li Reşat AKKAYA'yı Ordu'ya Vali atadı. Reşat AKKAYA'nın Ordu’ya Vali atanması "Nokta Operasyonu”na giden yolda ilk adım oldu.
1980 İlkbaharı sonlarına doğru Fatsa'ya büyük bir operasyon yapılması kesinleşmişti. Hükümetin ve devletin "yüksek yerlerindeki" görevliler "Fatsa'nın işini bitirmek" istiyorlardı. Operasyon için Reşat AKKAYA'nın Vali olmasıyla birlikte başlatılan hazırlıklara Haziran 1980'de hız verildi. Bölgede yapılan "Fındıkta Sömürüye Son" mitinglerine, Erzincan, Bolu, Trabzon, Samsun gibi yerlerden çok sayıda komando, polis ve jandarma birliklerinin getirilmesi, operasyon yapacak güçlere bölgenin tanıtılmasını amaçlıyordu.
Henüz operasyonun tarihi kesinleşmemişti. Süleyman DEMİREL azınlık hükümeti, Çorum olaylarının Fatsa "Nokta Operasyonu" için uygun bir zaman yarattığını düşündü. Çorum'daki olayları faşistler çıkartmışlardı. Alaaddin Camii’nin bombalandığı haberini faşistlerin olay yaratmak amacıyla kasıtlı çıkardıkları kamuoyunda anlaşılmıştı. Demirel Hükümeti’nin İçişleri Bakanı Mustafa GÜLCÜGİL'in Çorum olaylarını "komünistlerin çıkardığı" uydurmaları da kamuoyunda tutmamış, yalanları açığa çıkmıştı. Çorum olayları ile iyice sıkışan MC, önceden hazırlamaya başladıkları Fatsa Operasyonunu sahnelemek için uygun zamanın geldiğine hükmettiler.
Süleyman DEMİREL, dikkatleri Çorum'dan uzaklaştırmak için gazetecilere "Siz Çorum'u bırakın, Fatsa'ya bakın" diyordu.
"Nokta Operasyonu" öncesinde AP azınlık hükümeti son hazırlıkları da yaptı. AP Genel İdare Kurulu toplantısında konuşan Süleyman DEMİREL, Fatsa'da yapılacakların ilk işaretini "Fatsa'nın hakkından gelmeye mecburuz.." sözleriyle veriyordu. Çorum olayları bütün sıcaklığıyla devam ederken, Fatsa'ya operasyon yapılması kesinleşmişti artık.... Hatta operasyon tarihi bile belirlenmişti: 9 Temmuz....
Yeni MC, güdümlü basına kamuoyunu hazırlama görevini vermişti. Uydurma bir kısım haberlerle Fatsa'ya yapılan operasyon meşru gösterilecek, "devletin bir avuç teröristin hakkından nasıl geldiği" bu basında tefrika edilecekti. Operasyon yapılmadan 9 Temmuz’da Hürriyet Gazetesi manşetten "Fatsa'da Nokta Operasyonu" haberini veriyordu. Aynı gazete "Nokta, Operasyonu"nun gerekçesini ise şöyle anlatıyordu: "İki astsubayın görevle gittikleri Fatsa'da Dev Yol militanları tarafından kaçırıldığı haberi üzerine mekanize birlikler Fatsa’yı kuşattı."
Aslında bu iki astsubayın, arabalarına genelev kadınlarını atarak gönül eylendirmeye gittikleri operasyondan önce anlaşılacaktı. Ancak Fatsa'yı "ele geçirmeyi akıllarına koymuş olan" hakim güçler, kamuoyuna bir operasyon gerekçesi göstermenin telaşı içinde bu uydurma haberin daha sonra basında yer almasını engellediler. Yani, uydurma bir gerekçeyle huzur içinde yaşayan Fatsa'nın üzerine yüründü...
İki astsubayı kurtarmak için yapılacak bir operasyonun kamuoyunda meşru bir dayanak bulacağı şüphesizdi. "Minare çalınmış, kılıfı hazırlanmıştı." Hatta Fatsa'da yapılacak bir katliam için de kamuoyu şu yalan haberle hazırlanmıştı:
"Fatsa'dan alınan haberlere göre, çok sayıda kişi silahlarıyla barikatlarda nöbet tutuyor". (Hürriyet gazetesi, 9 Temmuz 1980)
Bu uydurma haberler Fatsa üzerinde oynanan oyunları sergiliyordu. Aynı gazeteler güya Fikri SÖNMEZ'den aldıkları şu haberleri de yayınlıyorlardı : "Elli-Altmış ölü vermeden Fatsa'ya girilemez..."
Kamuoyunun dikkatlerini Çorum'dan Fatsa'ya çekecek ve Fatsa'da yapılacak operasyonu haklı kılacak bu haberler operasyonun 9 Temmuz'da gerçekleşmemesiyle suya düştü: "Takke düştü, kel göründü". Ama, operasyon mutlaka gerçekleştirilecekti...
İşin en ilginç noktalarından birisi, Fatsa'da savcının bile Fatsa'ya operasyon düzenleneceğinden haberi olmazken, operasyondan çok önce Amerikan Elçiliği’nin Fatsa'da yapılacaklardan haberi olmasıydı.
12 Temmuz 1980 tarihli Milliyet Gazetesi bu durumu şöyle açıklamaktaydı:
"Fatsa'ya 20 km. uzaklıkta olan Ünye ilçesindeki emniyet görevlilerinin operasyondan haberi olmamasına karşın, Ankara’da bir gazetecinin operasyondan 12 saat önce operasyon yapılacağını bir elçilikten öğrendiği belirlenmiştir."
Evet, Fatsa'nın kaderinden yabancı ülkelerin elçilikleri önceden haberdar ediliyordu.... Bugünlerde demokrat ve Amerika’ya karşı bir görünüm sergileyen Demirel, o günlerde "Fatsa'nın hakkından gelmeye mecbur olduklarını" söylerken, AP'nin Fatsa İlçe Başkanı operasyon öncesi bakın neler söylüyordu:
"Huzur içinde, Fatsalı kardeşlerimizle yaşıyoruz. Ünye ve Ordu'ya gittiğimizde sıkıntılarımız oluyor. Dövülüyor, horlanıyoruz... Bizim ilçemizde kan yok, ateş yok, barut yok..." ( 4 Temmuz I980 tarihli Milliyet Gazetesi)
Aynı tarihli Milliyet'te MSP ilçe başkanı da şu açıklamalarda bulunuyordu.
"Fatsa'da ateş ile barut yok, böylesine huzurlu bir yerde olay çıkarmak istemek niye? Değişik görüşlerle her zaman bir aradayız... İlçede zorlama yok, tazyik yok, herkese insan gözüyle bakılıyor.."
CHP İlçe Başkanı'nın aynı tarihli açıklamaları da, Milliyet Gazetesinde şöyle yer almıştı:
"Fatsa'da komünist işgal yoktur, halk vardır. Halkın yönetimi vardır... Biz huzurluyuz..."
Fatsalılar ne kadar huzurlu olurlarsa olsunlar, Fatsa, iç savaş politikaları uygulayıcısı yeni MC Hükümeti’ni ve hakim sınıfları çok rahatsız ediyordu.
Fatsa hakkında o kadar fazla uydurma, yalan, yakıştırma propagandalar yapılmıştı ki, Fatsa'ya operasyon yapılırsa adeta küçük çaplı bir savaş çıkacağı havası yayılmıştı. Operasyonda yüzlerce ölü, binlerce yaralı olabileceği beklenmeye başlanmıştı. Nitekim yapılan propagandaların etkili olduğunu, operasyona geIen güçlerin büyüklüğü de gösteriyordu. Başka bir ülkenin topraklarını işgale giden güçler gibi, askerler ve polisler Fatsa halkı aleyhine şartlandırılmışlardı. Operasyon sırasında bir tabanca patlasa halka ateş açıp, birçok kişiyi öldürecek duruma getirilmişlerdi.
"Nokta Operasyonu" 11 Temmuz 1980 tarihinde gerçekleşti. Böylece Hürriyet Gazetesinin 9 Temmuz 1980 tarihinde diğer gazeteleri atlatarak(!) verdiği "Fatsa'da Nokta Operasyonu" başlıklı haberi gerçeklik kazanıyordu...
Fatsa'da operasyon sırasında çok büyük olaylar bekleyenler yanıldılar. Fatsa'ya giren "Güvenlik" güçleri hiçbir mukavemetle karşılaşmadılar. DAĞ FARE DOĞURMUŞTU....
Fatsa "Nokta Operasyonu" sırasında komando birlikleri, Jandarma birlikleri, mekanize birlikler ve toplum polisi gibi resmi güçlerle birlikte MHP'li, ÜGD'li faşistler de görev aldılar.
Reşat AKKAYA, operasyon sırasında "Maskeli faşist muhbirlere" önemli görevler verdi. MHP'li, ÜGD'li militanların birçoğu cinayet suçundan aranmaktaydılar. Bu kişiler Ankara merkez MHP iddianamesinde belirtildiği gibi, ÜGD'nin Karadeniz Bölgesi sorumlusu Sami BAL ile Samsun'da yapılan bir toplantıdan sonra muhbir olarak görevlendirilmişlerdi. "Faşist Sami BAL ile MHP'li, ÜGD'li cinayet sanığı faşistlere muhbirlik yapmalarını hangi devlet görevlileri sağlamıştı?" gibi bir soru sormaya gerek görmüyoruz. Zira Ordu Valisi Reşat AKKAYA ve Emniyet Müdürü Zeynel Abidin AKSOY bu işi gerçekleştiren kişilerdi. Haklarında gıyabi tutuklama kararı da bulunan 'maskeli muhbirler' operasyonun ilk gününden itibaren halkın dikkatini çekti. Fatsa halkı operasyonda kılavuzluk yapan, sorgulamalarda işkencelere katılan maskeli muhbirleri daha operasyonun ilk gününde teşhis etmişti. 'Maskeli Muhbirlerin' ÜGD'li militanlar olduğu söylentileri yayılınca, gazeteciler Vali’ye bu olayı sordular. Validen de şu yanıtı oldılar : "Bu bir operasyon sırrıdır. Operasyonun gereği olarak bazı kişilerin yüzleri maskelendi. İddia edildiği gibi, bu kişiler kesinlikle ülkücü değillerdir." (Hürriyet gazetesi, 14.7.I980)
Yalan söylemeyi karakterinin bir parçası haline getiren Reşat AKKAYA'nın operasyon sırrı olarak gösterdiği maskeli muhbirlerin, haklarında arama kararı bulunan ülkücü faşistler olduğu kısa zamanda anlaşıldı. Cinayet işlemiş, aranan faşistler, Valiyle, Emniyet Müdürüyle, polislerle, askerlerle kol kola operasyonlar düzenliyorlardı. Ve bu operasyon güya " HALKIN GÜVENLİĞİNİ(!)" sağlamaya yönelikti.... Operasyonda görevli bir yüzbaşının maskelilerin yüzlerini açtırıp, kimliklerini tesbit ettirmesi, maskeli muhbirlerin "Yılmaz GEZER, Şenel GÜVEN, Halil İbrahim KAVCI ve Ahmet HOŞGÖNÜL" isimli aranan cinayet sanıkları olduklarının anlaşılmasını sağladı.
Reşat AKKAYA'nın yalanları ortaya çıkmış, halkın söylediklerinin iddia değil, gerçeğin ta kendisi olduğu anlaşılmıştı. Tabii "Nokta Operasyonu"nun iddia edildiği gibi, "halkın güvenliğini sağlamayı" değil, Fatsa'daki demokratik uygulamaları yok etmeyi ve Fatsa'yı ÜGD'li faşistlerin işgaline bırakmayı amaçladığı da gözler önüne serilmişti.
Fatsa "Nokta Operasyonu"nda maskeli muhbirlerin kullanılması bütün kamuoyunun dikkatini çekmişti. Bu durumu gören gazeteciler, Süleyman DEMİREL'e konuyla ilgili soru soruyorlardı. Sorulan soruya Demirel'in yanıtı şöyle oluyordu :
“Adam yüzünü kapamış, ben hükümetin başbakanı olarak ne diyeyim? Ayıp etmiş, sonra açmış, meğer ayıplıymış...." (18.7.1980, Cumhuriyet)
Vali’nin, Emniyet Müdürü'nün diğer polis ve askeri görevlilerin cinayetten aranan faşistlerle ortak operasyon düzenlemeleri karşısında, Başbakan'ın ciddiyetten uzak tutumuna bakın... Süleyman DEMİREL, operasyonu düzenleyenleri yasalar çerçevesinde davranmaya zorlamıyor, sadece maskelilerin "ayıplı" olduğunu söylemekle yetiniyor. Cinayet işlemiş faşistleri sadece "ayıplı" sayması işin ilginç olan bir başka yanıdır.
"Nokta Operasyonu" sırasında şehir merkezlerinde sürdürülen maskeli muhbirlik olayı köylerde faşistlere asker, subay elbisesi giydirilmek suretiyle sürdürülmüştür. Bu dönemde muhbirlik yapan kişiler yalnızca yer göstermekle kalmamışlar, kişisel kin ve düşmanlık besledikleri kişileri de gözaltına aldırarak, günlerce işkence görmelerini sağlamışlardır. Bazı faşist muhbirler bizzat işkencelere katılmış, bazıları ise silahlı operasyonlar yapmışlardır. Bu muhbirler toplu ihbar dilekçeleri yazarak, yüzlerce suçsuz insanı örgütsel faaliyetlere katıldıkları iddiasıyla ihbar etmişler, yıllarca cezaevlerinde yatmalarına sebep olmuşlardır.
"Nokta Operasyonu" sırasırıda maskeli-maskesiz muhbirlik yapmış kişiler, 12 Eylül sonrası yaptıkları görev karşılığı olarak belli kurumlara yerleştirilerek ödüllendirilmişlerdir.
Operasyonlarda görevlendirilen bu kişilerden tesbit edebildiklerimizi, o günlerin ibret belgesi olarak, görevlendirildikleri bölgelere göre tek tek sıralamak istiyoruz:
FATSA MERKEZ:
1- Dursun Mehmet İNAL, 2- Fevzi KESKİN, 3- Nihat CAN, 4- Musavvat DERVİŞOĞLU,
5- Cihan BAYGIN, 6- Cevat TAŞAN, 7- Ahmet HOŞGÖNÜL, 8- Şenel GÜVEN, 9-
Halil İbrahim KAVCI, 10- Yılmaz GEZER, 11- Nuh KÜÇÜK, 12- Nihat GENÇ, 13-Şükrü
KAYIŞ, 14- Yaşar KOÇ, 15- Yaşar İĞDE, 16- Yaşar COŞKUN, 17-Osmarı OBUR,
18- Nabi KESİN, 19- Abdullah ERASLAN, 20- Hasan İNAL, 21- İbrahim KESKİN,
22- Mehmet KESİM, 23- Ufuk PAZARBAŞI, 24- Cemal KAYALIK, 25- Hüseyin KOCAOĞLU,
26- Avni NESNE, 27- Nihat USTA (cezaevi firarisi),
ÇAMAŞ YÖRESİ: 1- Mehmet ÇETİN, 2- Lütfü SADE, 3- İlhami ÇELİK, 4- Mehmet
İNCEDERE, 5- Mustafa FERMAN, 6- M.Cemal SADE, 7- Osman YEŞİLDUMAN, 8- Ahmet
YILMAZ (Şakir oğlu), 9- Celal ÇELİK, 10- M. Cemal TOPUZ, 11- Sezai ÇELİK,
12- Bahri ŞAHİN, 13- Ahmet ŞAHİN, I4- Bahtiyar TOPUZ,....vb.
ILICA YÖRESİ: 1- İsmet YILDIZ (Mustafa oğlu), 2- Ali YILDIZ, 3- Kasım CAN.
ELEKÇİ YÖRESİ: 1- Yılmaz GEZER, 2- Halil İbrahim KAVCI, 3- Ahmet HOŞGÖNÜL, 4- Şenel GÜVEN, 5- Cihan BAYGIN, 6- Yaşar İĞDE, 7- Nihat SÖYLEMEZ, 8- Kadir ABAOĞLU, 9- Hakkı ABAOĞLU, 10- Ahmet YASSITAŞ,
BAĞLARCA, KILIÇLI, TEPECİK, KAYAKÖY YÖRELERİ: 1- Fevzi KESKİN, 2- Dursun Mahmut İNAL, 3- Kemalettin İNAL, 4- Davut GÖR, 5- Bahri ÖZKAN, 6- O. Nuri KARAKUŞ, 7- Aydın AKIN, 8- Hasan AKIN, 9- Fahrettin DEMİR, 10- Kemalettin DEMİR.
ESKİKÖY, ASLANCAMİ YÖRELERİ: 1- Recep Ali İNOĞLU, 2- Hasan GÜNAY,
3- Zati ARSLAN, 4- Erol DİNCİ... vb.
YALIKÖY, BOLAMAN YÖRELERİ: 1- Ertuğrul KARAOSMANOĞLU, 2- İsmail
ŞAHİN....vb.
Fatsa'da başlayan "Nokta Operasyonu" daha sonra Aybastı ve Gölköy'de
de sürdürüldü. Aybastı'da Vali Reşat AKKAYA ve Emniyet Müdürü Zeynel Abidin
AKSOY önderliğinde sürdürülen operasyonlarda da asker, subay, polis elbiseleri
giydirilmiş, cinayet işlemiş faşist muhbirler kullanılmıştı. Hatta birçok
operasyonu bunlar yönetmişlerdi. Aybastı'da yüzbaşı Mustafa KARATAN, ÜGD'li
katillerle tam bir ortaklık içinde hareket etmişti.
Aybastı'daki Muhbir ve Faşistlerle İlgili Birkaç Örnek:
1- Aydın ÇALGICI: Faşist muhbir, Aybastı'da Bozcalı ve Uzundere katliamlarına katılmaktan 149/2'den idam cezası aldı.
25.9.1981 tarihli tutanakta şu ifadeleri yer almaktadır: (Aybastı dava dosyası)
"Yelve operasyonuna Hacı Osman ALTUNTAŞ, Temel GÜMÜŞ, Ekrem ALTUNTAŞ ile ben de katıldım. Askerleri bilmedikleri yerlere götürdüm. Olaylarla ilgim olmadığına yüzbaşı Mustafa KARATAN, Astsubay Osman YAKICI, Uzman Çavuş İsa YAYLA tanıktır. Ben onlarla beraberdim." (Bozacının tanığı şıracı)
2-Ekrem ALTUNTAŞ: Aybastı'da toplu katliamlara katılmaktan 149/2'den idam cezası aldı. (25.9.1981 tarihli tutanaktan, Aybastı Dava dosyası):
"Hacı Osman ALTUNTAŞ, Temel GÜMÜŞ ve Salih YAMAN'la karakola gittik. Yüzbaşı Mustafa KARATAN saçlarımızı kestirdi." (Askeri elbiseleri içinde tanınmamaları için saçlar kestiriliyor.)
3- Hacı Osman ALTUNTAŞ: Aybastı toplu katliamlarına katılmaktan 149/2'den idam cezası aldı. (25.9.1981 tarihli tutanaktan, Aybastı Dava Dosyası) :
" .. Yelve Operasyonuna katıldım. Mağaralar operasyonunu ben ihbar ettim. Temel GÜMÜŞ ve Ekrem ALTUNTAŞ'la kahvede oturuyorduk. Salih YAMAN bizi buldu. Temel GÜMÜŞ'le Salih YAMAN bir kısım askerle Pelitözü’ne gitti. Ekrem'le ben de bir kısım askerle Perşembe Yaylasında arabaları bırakıp, yaya önce Sarıyer Ovasını bastık. Yelve'ye gelirken Yüzbaşı Mustafa KARATAN geriden geliyordu..."
4- Temel GÜMÜŞ: Aybastı'daki toplu katliamlara katılmaktan 149/2'den idam cezası aldı. (26.9.1981 tarihli tutanaktan, Aybastı Dava dosyası):
" Yelve operasyonuna Hacı Osman ALTUNTAŞ, Ekrem ALTUNTAŞ'la birlikte katıldım."
5- Selahattin YAMAN: Aybastı'da faşistlerce gerçekleştirilen toplu katliamlardan 149/2'den idam cezası aldı. (26.9.1981 tarihli tutanaktan, Aybastı Dava Dosyası ):
"Mağaralar Operasyonuna katıldım. (Feridun AYDINLI, Mehmet KURU, Aydın YALÇINKAYA ve Vedat ÖZDEMİR'in öldürüldüğü Operasyon) Yzb. Mustafa KARATAN tarafından tayin edildim."
6- Ahmet EKİZ: Toplu katliamlara katılmaktan 149/2'den idam aldı.
7- Salih YAMAN: Aybastı'da faşistlerle gerçekleştirilen toplu katliamlardan 20 yıl ceza aldı. (Sağ çeteye yardımcı olmaktan, Aybastı Dava Tutanaklarından):
"AYBASTI'DAN KAÇANLARLA İLİŞKİ KURDUM, REŞAT AKKAYA'YA BAŞVURDUK. EMNİYET MÜDÜRÜ (Zeynel Abidin AKSOY) OPERASYONDA GİRİŞ, ÇIKIŞI BİLEN BİRİ GEREKİYOR DEDİ. Operasyonlara katılan polis arabalarına gözcülük yapıp, yol gösterdim. Ben muhbirlik yaptım..."
23.9.1981 tarihli Aybastı Dava Tutanakları,
" Biz ihbar aldık, Yzb. Mustafa KARATAN bana bölgeyi bilen adam sordu. Hacı Osman ALTUNTAŞ, Temel GÜMÜŞ ve Ahmet EKİZ'i buldum. Asker kıyafetiyle muhbir olarak kullandık. Bıyıkları kesildi..."
Aybastı'da Reşat AKKAYA, Zeynel Abidin AKSOY ve Mustafa KARATAN toplu katliamları gerçekleştiren katiller çetesiyle tam bir ortaklık içinde hareket etmişlerdir. Resmi güçlerle faşistler tam bir katilIer çetesi oluşturmuşlardır. Mağaralar operasyonunda ve Yelve Operasyonunda herkesin ölü olarak ele geçirilmesi bu faşist çetenin cinayetlerini gösteren örneklerdir. Yaralı olarak ele geçirilenlerden Feridun AYDINLI'nın faşistlerce işkenceyle öldürülmesi, bu gözü dönmüş çetenin caniyane eylemlerini gözler önüne sermektedir.
Salih YAMAN, 19.9.1981 tarihli Aybastı Davası tutanaklarına geçen ifadesinde, bizzat Vali Reşat AKKAYA ve Emniyet Müdürü Zeynel Abidin AKSOY'la olan ilişkilerini açığa vurmaktadır.
Gölköy ve Aybastı'da operasyonlara katılanlardan biri de, güvenlik güçlerince aranan ve hakkında gıyabi tutuklama kararı bulunan Necati KAYA'dır.
Reşat AKKAYA, oluşturduğu faşist kadrosuyla birlikte Ordu’da işlenen cinayetlerin baş sorumlusudur. Bunların üzerine gidilmeden, bunların Ordu’da gerçekleştirdikleri anlaşılmadan alınacak hiçbir karar hukuki olmayacaktır.
"Nokta Operasyonu" sırasında Erzincan'dan görevli olarak Fatsa’ya getirilen 8 polisin başına gelenler, maskeli muhbirlerin kimler tarafından korunduğunu ve Fatsa halkının yaşadığı işkenceleri gözler önüne sermektedir. Bu durum, 21 Ağustos 1980 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde şöyle anlatılıyordu:
"Erzincan'dan Fatsa'ya geçici görevle gönderilen polisler görev sürelerini doldurmadan can güvenliklerinin bulunmaması nedeniyle ilçeyi terk ettiler. Ve bunlardan sekizinin Ordu Emniyet Müdürü ile, Fatsa Emniyet Amiri hakkında Erzincan Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundukları saptanmıştır... Üç amir ve 28 polis memurundan oluşan Erzincan ekibinin 28 Temmuz l980 tarihinde Fatsa'ya hareket ettiği bildirilen dilekçede yakınmaya neden olan olaylar şöyle sıralanmıştır:İşte "Nokta Operasyonu"nu uygulayan emniyet güçlerinin maskeli faşist muhbirlerle işbirliğini ortaya koyan bir açıklama.... İşte silah taşıyan, cinayetler işleyen, faşistleri yakalayan polisleri dahi tehdit eden yetkili "emniyet görevlilerinin" tutumu.... İşte "Nokta Operasyonu" sırasında halka işkence yapıldığını gösteren resmi bir belge...."30 Temmuz günü görev almak üzere Fatsa Emniyet Amirliği’nin önünde hazır bulunduk. Aynı gün karakoldaki İŞKENCELER DEVAM EDİYORDU. Fatsa Emniyet Amiri (Kemal ŞAHİN) bizleri hiç görmediği ve tanımadığı halde, içimizden yedi kişinin adlarını okuyarak, onlarla sivil bir ekip kuracağını söyledi. Mustafa ASKER, Mehmet ABACl, İhsan ATILIN, Atalay SEYDA, Yalçın DAĞDELEN, Süleyman AYDEMİR, Fahrettin KÖK ayrıldılar. Ve KARAKOLDAKİ İŞKENCELERE KATILDILAR. Bir takım özel ajanlarının olduğunu (faşistler) bunların silahlandırıldığını ve bu vatandaşların yakalanmayacağı emrini veriyorlardı. Hatta, sokakta dolaşan militanları yakalayanları açığa alacaklarını söyleyerek, yasal yönden görev yapmak isteyen mensuplarını da tehdit ediyorlardı. Bazı emniyet mensuplarını özel silahlı militanlarla takip ettiriyorlardı....
"31 Temmuz l980 günü saat 9.00 sularında sahil yolunda devriye dolaşırken, şüphelendiğimiz bir otoyu aramaya karar verdik. Arabadan inmek istemediler. Kendilerinin memur olduklarını söylediler. Mavi hüviyetlerine baktık, Normal T.C. Nüfus cüzdanları vardı. Yine de kendilerini arayacağımızı söyledik. Durumlarından Fatsa Emniyet Amiri'nin haberi olduğunu söylediler. Biz, inanmayıp arama yaptık. Üç kişinin üzerindeki üç silahı, mermiler silaha sürülü vaziyette ellerinden aldık. Bu şahısların üzerinden silahları çıkardığımız an Komiser Orhan CANDAN'ın ekibi yanımıza gelerek, yakaladıklarımızı bırakmamızı istedi. Yakaladıklarımızı karakola götürmek için arabaya bindirirken, Konya ekibinden sivil bir polis memuru elindeki otomatik silahı bize doğrultarak 'yakalayacak başka kimse bulamadınız mı?’ diye bizleri tehdit etti. Karakola geldiğimizde ise, ismini bilemediğimiz, ancak yüzlerini tanıdığımız bir kısım polis, ‘polis katillerini yakalamıyorsunuz da bizim silahlandırıp, görev verdiğimiz ajanları mı yakalıyorsunuz?' diye ağır hakaretlerde bulundu. Bu sırada Orhan CANDAN, yakalananların üzerinden aldığımız silahları bir arkadaşımızın elinden almak istedi. Bu sırada Emniyet Amiri Kemal ŞAHİN geldi. Yakaladığımız kişilere dönerek, 'ulan.... çocukları' diye bağırarak, ‘silahlarınızı bu polislere yakalatacağınıza, onları tarayıp da yakalanmasaydınız' dedi. Ve orada diğer polislere dönerek 'hadi bunlar kendilerini yakalayanları taramadılar, siz neden taramadınız' diye bağırdı. 'Yarın sizi Çullu Tepesine gönderip hızınızı orada keseceğim’ dedi. Biz de, ‘Türk Bayrağı olan her yerde görev yaparız’ dedik. Bunun üzerine bizi panzerlerle kariyerlerin giremediği yerlere gönderip teker teker temizleteceklerini söylediler.”
Bu olayda yakalananlar maskeli muhbirlikleri saptanmış, Bafra olaylarından MHP merkez davasında yargılanan Fevzi KESKİN, Dursun Mehmet İNAL ve Nihat CAN'dır. Bu faşistleri yakalayan polislerin başlarına gelenler de ilginçtir. Bu olaydan bir süre sonra bu sekiz polis mesleklerinden atılmıştır. Bir zaman sonra polislerin Danıştay'a başvurduklarını öğrendik. Bu konudaki soruşturmanın hangi aşamada olduğunu öğenmek için Fatsa Emniyeti’nden ve Cumhuriyet Savcılığı’ndan sorulması talebimize (16.5.1984 tarihli duruşma), olumsuz yanıt verilmiştir. Oysa bu olay, bir yanıyla "Nokta Operasyonu"nun yüzünü açığa çıkarmaktadır. Reşat AKKAYA yönetiminde sürdürülen "Nokta Operasyonu" sırasında gözaltına alınan, başta Belediye Başkanı Fikri SÖNMEZ ve belediye çalışanları olmak üzere binlerce insan işkenceden geçirilmiştir. Bu yanıyla da "Nokta Operasyonu", Ordu Valisi Reşat AKKAYA'nın 11.7.1980 günlü televizyon konuşmasında belirttiği "Fatsalıları özledikleri huzura kavuşturmayı" gerçekleştirmemiş, aksine Fatsa halkına acı günler yaşatmıştır. Operasyonlar sırasında gözaltına alınmalarda belli bir ölçü kullanılmamıştır. Daha doğrusu, genç ve Fatsalı olmak, gözaltına alınmak ve işkence görmek için yeterli bulunmuştur.
Süleyman DEMİREL ülke içinde en az olayın gerçekleştiği illerden biri olan Ordu’yu operasyon bölgesi olarak ilan ederken, Yozgat'ta faşist işgalin olduğunu yadsıyordu. Demirel, Yozgat'ta olanları yadsırken, MHP Yozgat İl Başkanı basına şu açıklamaları yapmaktan kaçınmıyordu:
“..... 5000 elemanımızla herkesi izliyoruz.... Devletin yapamadığını biz yaptık. Bir istihbarat teşkilatı kurduk. Şu anda 5000 elemanımız var. Bunlar, Yozgat'ta adım atan herkesi adım adım takip eder." (Demokrat, 23 Temmuz 1980)Çorum dururken, dikkatleri Fatsa'ya çeken ve Ordu'da "Nokta Operasyon"ları düzenleyen Demirel'in, Yozgat'taki faşist işgali görmesi, kabul etmesi elbette düşünülemezdi.
Reşat AKKAYA'nın Fatsa Operasyonundaki icraatını incelemeye devam edelim. "Nokta Operasyonu"nun ikinci günü Kaymakam Aslan GÜNDÜZ, Vali Reşat AKKAYA tarafından görevinden alınıyordu.
Fatsa Cumhuriyet Savcısı da "Nokta Operasyonu" sırasında görevinden ayrılmak zorunda bırakılanlardan biriydi. Olay basına da yansımıştı. 15 Ağustos 1980 tarihli Cumhuriyet Gazetesi olayı şöyle anlatıyordu:
"Fatsa'da bir Cumhuriyet Savcısı (Cevat ERDEMİR) telefonda tehdit edilişini anlatmakta Ünye'deki savcıya:
"Rapor alıp gideceğim ağabey, oraya not alın. Başıma birşey gelirse, canımdan olursam yani, sorumlusu Emniyet Amiri’dir (Kemal ŞAHİN), korktuğum yok ama, artık yavaş yavaş ortaya çıkıyor herşey. Hakim mi? İzine ayrıldı. Ne yapsın kızcağız. Ordu’ya gidip geliyor hergün. O'nun da başı dertte"Fatsa'ya huzur getirmek için yapılan operasyon öyle bir "huzur" getiriyor ki, Savcının, Hakimin dahi can güvenliği kalmıyor. Bu güçlerin yaptıklarını görmezlikten gelmek, bundan sonra da devletin yapacağı yasal olmayan her türlü uygulamayı meşru gösterecektir. Onun için hukuktan, insanlıktan yana olan herkesin bu gerçekleri bilerek, anlayarak karar vermesi gerekir.
Fatsa Savcısı Cevat ERDEMİR, İlçeden ayrılmadan önce 28.7.1980 tarihinde Fatsa Kaymakamlığı’na, Ünye Savcılığı’na, Ordu Valiliği’ne, Jandarma Birlik Komutanı’na yazdığı yazılarda Fatsa'daki olayların gerçek yüzünün bir kısmını anlatmıştır.
Cevat ERDEMİR yazısında :
"Fatsa merkezinde işlenen faili meçhul darp olaylarında sağ görüşlü kişilerin darp yaptığı saptanmıştır. Mağdurların emniyete başvurmaktan çekindikleri veya başvurmaktan alıkonuldukları bilinmektedir" demekteydi. (Cumhuriyet Gazetesi, 18.8.1980)O sıralar Fatsa’da faşistlerin saldırıları karşısında emniyete başvurmak, işkence görmekIe eş anlamlıydı. Onun için dayak yiyen, yaralanan, soyulan, faşislere haraç vermek zorunda bırakılan hiç kimse emniyete başvuramıyordu. Fatsa C. Savcısı’nın açıklamaları da bu durumu göstermektedir.
Fatsa Sorgu Yargıcı Nilüfer Saliha ERGİN de Reşat AKKAYA'nın ve Zeynel Abidin AKSOY'un hedeflerinden biri haline gelmişti. Bu yargıca göz dağı vermek için bindiği minibüs Emniyet Müdürü Zeynel Abidin AKSOY tarafından durdurulmuş, yolcular ve şoför bizzat Abidin AKSOY'un başında bulunduğu polisler tarafından dövülmüştür.
"Nokta Operasyonu" sırasında devlet güçlerinin yaptığı yasadışı uygulamalar saymakla bitirilecek gibi değildir. Bu uygulamalar işgalci ülkelerin sömürgelerde uyguladıklarından hiç de farklı değildir.
"Nokta Operasyonu" sırasında kariyerlerin, panzerlerin, binlerce askerin ve polisin kol gezdiği şehir merkezinde ÜGD'li ve MHP'li militanlarca yapılan bazı eylemler şunlardır:
Ticaret Lisesi öğretmeni Sait ALP, Ticaret Lisesi öğrencisi Dursun ÖZDEMİR, Çamaş Tepeli köyünden Hacı UYGUN, Şeber Köyü Muhtarı Baki ATA, Tayalı köyünden Ahmet GÜNDOĞDU, Kazım SARI, İmam Hatip öğrencisi Muammer YAVUZ, Aybastı-Alankent'ten taksi şoförü Mehmet DEMİR, ÜGD'li militanlarca şehir merkezinde öldürülmüşlerdir.
Aybastı-Alankent gece bekçisi Ahmet ÇAMUR, Yukarı Tepe köyünden Şükrü EROL da tabanca kurşunlarıyla yaralanmıştır. Öldürülenler ve yaralananlar hakkında imkanlarımız ölçüsünde öğrenebildiklerimiz bunlardır. "Nokta Operasyonu"nda öldürülen bu kişiler hakkında soruşturmanın hangi safhada olduğunu öğrenebilmek amacıyla 16.5.1984 tarihinde yaptığımız talep, araştırmaya gerek görülmeden reddedilmiştir.
Her adımda bir güvenlik görevlisi yerleştirilen Fatsa ilçe merkezinde güpegündüz bunca insanın MHP'li, ÜGD'li faşistlerce öldürülmesi, "Nokta Operasyonu"nun bir yanını daha sergilemektedir. Bir anlamda bu, "Nokta Operasyonu"nda görevli emniyet ve güvenlik mensuplarının Fatsa'ya yerleştirmek istedikleri sivil faşistlerin cinayetlerine ortak olması, göz yumması olayıdır.
Soruşturma komisyonlarının (!) işbirliği, çıkar birliği ve dava birliği içinde oldukları faşistlerin cinayetlerini araştırmadıkları, var olan delilleri de yok ettikleri anlaşılmaktadır. 12 Eylül’ün ilk gününde Fatsa Hergün bürosunda ele geçirilen belgeler yok edilmiştir. Ve ne ilginçtir ki, bu denli açık olan bunca cinayetin faillerinin hiçbirisi halâ bulunamamıştır....
"Nokta Operasyonu" devam ettiği süre içinde faşistlerce şehir merkezinde
dövülenlerin sayısını kesin olarak verebilmek mümkün değildir. Yaşlı-genç,
CHP'li, AP'li, MSP'li, demokrat, devrimci yüzlerce insan dövülmüş, dövülenler
karakolda tekrar dövülecekleri korkusuyla şikayet haklarını kullanamamışlardır.
"Nokta Operasyonu” sırasında Zafer Eczanesi, Stüdyo Paris , Deniz Eczanesi,
Fahrettin BAHAR, Sadettin ÖZDEN ve Veysel KARA'nın terzi dükkanları, Bahri
ABA'nın kasap dükkanı, Topaloğlu Pasajı’ndaki bir oto lastiği bayiliği,
Yoldaş Kitabevi, Yoldaş Terzihanesi, Gümüş Gıda Pazarı, Usta Kardeşler
Lokantası, Memurlar Tüketim Kooperatifi, Yalı Lokantası, Raif KARALIOĞLU'nun
lokantası faşist militanlarca yağmalattırılıp yaktırılmış, kurşunlanmış
ve bombalanmıştır. Yangını söndürmeye giden itfaiye görevlileri de faşistlerce
tehdit edilerek, görevlerini yapmaktan alıkonulmuştur.
Görüldüğü gibi, Reşat AKKAYA yönetimindeki "Nokta Operasyonu" Fatsa'daki "huzuru sağlamak (!)" için yapılmıştır. ... Ama bu huzur (!) Fatsa'yı faşistleştirmek için sivil faşistlerle devlet güçlerinin işbirliği sayesinde kanlı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Buna HUZUR denemiyeceğine kuşku yoktur....
"Nokta Operasyonu" ile Fatsa'da ÜGD'li, MHP'li cinayet şebekelerine Hergün Basın Bürosu’nu açtırıp, Halkevi ve TÖB DER Şubelerini yağmalattıran, CHP ilçe binasını tahrip ettiren de Ordu Valisi Reşat AKKAYA ve O'nun yönetimindeki "Emniyet Güçleri”dir. Yağmalanan TÖB DER şubesi, Fatsa Emniyeti ile karşı karşıyadır. Aralarında ancak 20 metre mesafe vardır. Tek başına bu olay bile "Nokta Operasyonu"nun kimlerle, nasıl ve niçin yapıldığını göstermeye yeterlidir.
Aynı süre içinde davamız sanıklarından Ahmet ÖZDEMİR'in, Mahmut DURMUŞ'un, Lise Müdürü Ömer ÖZBEK'in Tapulama Memuru Haydar ÇOPUROĞLU'nun evlerinin kurşunlanması ve davamız sanığı Fahrettin KUM'un evinin yakılması da bu militanlar tarafından gerçekleştirilmiştir.
Bu dönemde şehir merkezinde dövülen, işyerleri kurşunlanan, bombalanan, yağmalanan insanlar şikayetlerini iletememişlerdir. İletebilenler de polislerce yapılan işkence tertipleriyle şikayetlerinden vazgeçirilmişlerdir. Fatsa halkı sivil faşistlerin saldırılarından, haraçlarından, polis ve resmi güçlerin işkencelerinden kurtulmak için şehir merkezindeki evlerini, işyerlerini terk edip, köylerine gitmek ya da Fatsa'yı terk edip büyük şehirlere göçmek zorunda bırakılmışlardır. Öyle ki, halk, bir tanığın deyişiyle "değil dükkan açmak, salavat getirmekten" bile korkar hale gelmiştir.
"Nokta Operasyonu" sırasında MHP'li ve ÜGD'li faşist militanlar "Ülkücüler" imzalı bildirileriyle "Köylerde öldürülen her ülkücü için şehir merkezinden iki kişi öldüreceğiz, bu bir uyarı değil, tehdittir" demekteydiler. Sıraladığımız öIdürme ve yaralama ve benzeri eylemleri kimlerin desteğinde yaptıklarını kanıtlayan belgelerden biri de bu bildiridir. ( Bu bildiri Ağustos 1980'de Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanmıştı.)
Operasyon sırasında "güvenlik güçlerine yardımcı" adı altında Fatsa'ya getirilen faşist militanlar, devletin her türlü olanağını kullanmışlardır. Karakoldan adam almaktan, belediye hoparlörünü propaganda aracı olarak kullanmaya, resmi kurum ve kuruluşlara atamalar yapmaya, memurları sürmeye, işten el çektirmeye kadar tüm işleri Vali ve Emniyet Müdürü gibi yetkililer eliyle gerçekleştirmişlerdir.
İddianamede ve bazı sağ basın çevrelerinde iddia edildiği gibi, Fatsa "Pasaportsuz girilemeyen şehir" durumuna "Nokta Operasyonu"ndan önce değil, sonra getirilmiştir. Ordu Valisi Reşat AKKAYA, Fatsa Emniyet Amiri Kemal ŞAHİN ve MHP'Ii, ÜGD'li militanların düşüncelerine ters düşenler bu dönemde Fatsa'ya sokulmadığı gibi, bazı görevliler de tehdit ve baskılanmayla onların istediği gibi davranmak zorunda bırakılmışlardır.
Yine "Nokta Operasyonu” öncesi faşistlerin asılsız ihbarları üzerine, Fatsa Devlet Hastanesi Baş Hekimi İbrahim VARNALI Ordu Valisi’nden baskı görmüş ve bir süre sonra istifa etmek zorunda bırakılmıştır.
"Nokta Operasyonu" yalnızca Fatsa ile sınırlı kalmamış, Ordu'nun diğer ilçe, kasaba ve köylerinde de benzeri uygulamalar sürdürülmüşür. Bu dönemde onlarca köy ve kasabaya karakollar kurulmuş, binlerce insan işkence, dayak, jandarma dipçiğinden geçirilmiştir. Ünye Emniyetinde görevli polis Ali..... denetiminde seyyar işkence timleri oluşturulmuş, Fatsa dışındaki ilçelerde de işkence tezgahları çalıştırılmıştır.
Yukarıda anlattıklarımız "Nokta Operasyonu"nun niteliklerini ortaya
koymaktadır sanırız.
Fatsa'ya 12 Eylül'ün iki ay erken geldiğini söylemek yanlış olmaz. Ülke genelinde 12 Eylül 1980 tarihinde başlayan yaygın, yoğun işkence ve zulüm döneminin ilk açılışı 11 Temmuz 1980'de Fatsa "Nokta Operasyonu" ile olmuştu.
Fatsa'da "Nokta Operasyonu" ile başlayan işkence ve zulümler 12 Eylül'den sonra da aynen devam etti. Bazı ufak-tefek değişiklikler olmadı değil. Örneğin, Ordu Valisi Reşat AKKAYA, 12 Eylül'den bir süre sonra, halk arasında çok olumsuz bir imaja sahip olduğu için görevden alındı. Reşat AKKAYA döneminde yapılan ‘Nokta Operasyonu'nda maskeli muhbirlik yapanların önemli bir kısmı yine muhbirliklerini icra ettiler. Ama artık muhbirlere maske taktırılmıyordu. Faşist muhbirler operasyonlara, subay ve asker elbiseleri giydirilerek katılıyorlardı. Bu faşist muhbirlerin bazılarına silah da veriliyordu. Bunlar askerlerle birlikte 20 Ekim 1980 tarihinde yaptıkları bir operasyonda Alaattin BÖLÜKBAŞI'nı katlettiler. 12 Eylül'den önce Fatsa'ya getirilen "Güvenlik Güçleri" 12 Eylül’den sonra da baskı ve işkencelerine devam ettiler. Köylere kurulan karakollarda halk işkenceden geçiriliyordu. Bu işkencelerden çocuklar bile kurtulamıyordu. Köy okulları, komando birliklerinin karakolları olduğundan, okullarda eğitim de yapılamıyordu.
Tuğgenaral Eşref BİTLİS komutasındaki Bolu Komando Tugayı, köylülere yapılan baskıları en üst noktaya çıkardı. Köylerdeki okulları, hatta camileri bile işkencehane haline getirdiler.
Köylüler bugün Güneydoğu Bölgesindekine benzer şekilde "Koruculuk" yapmaya zorlandılar. Bu arada yakalanan devrimciler aleyhine tanıklık yapması için halka baskılar yapılıyor ve yalan yanlış ifadeler zorla imzalattırılıyordu. Mahkeme tutanaklarında bu tür zorlamalarla imza atan, yanlış ifade vermek zorunda bırakılan kamu tanığı sayısı oldukça kabarıktır.
Fatsa yöresinde işkence ve zulmün arttığı bir başka dönem de 1985'de
çıkan 3216 sayılı yasa sonrası olmuştur. Kendi çıkarları için yalanlar
uyduranlar, muhbirlik yapanlar, birçok insanın yeniden zulüm ve işkence
görmesine neden olmuştur. "İtirafçı"ların itirafları(!)nın doğru olmadığı
sonradan mahkeme kararıyla da kesinleşmiştir. Ama bunların yalanlarıyla
işkence görenler, korkunç acılar yaşamışlardır. Burada Fatsa'da, ülkede
ve dünyada muhbirlik yapan, işkence yapan herkesi bir daha lanetleyerek,
bu konuyu geçiyoruz.
Askeri Savcı, Faşistlerin Anlayışını Devrimcilere Mal Etmeye Çalışıyor
Mütalaa'nın 4. Sayfasında:
“.... 1979-1980 yıllarında, 12 Eylül 1980 tarihi öncesinde ve bu tarihten bir süre sonra da örgüt, Fatsa ilçesi ve çevresinde etkinliğini sürdürmeyi başarmıştır. Gerektiğinde kendi düşüncesinde olanları da öldürmekten çekinmemiştir. (Salim TOPAL ve Ramazan AKARSU)" denilmektedir.Sıkıyönetim Askeri Savcısı Ön. Yzb. Kerim KOÇER'in yukarıdaki iddiası, faşistler için öne sürülmüş olsaydı gerçekten de yerine oturmuş olacaktı. Çünkü faşistlerin başbuğu Alpaslan TÜRKEŞ'in "davadan dönenleri vurun" emrini verdiğini ülkede bilmeyen kalmamıştır. Yine MHP ve ÜGD ile ilgili davalarda faşistlerin birçok arkadaşlarını öldürdükleri açıklanmıştır. Ankara'da yargılanan faşist Osman ERGİN, itiraflarında, "Dava” arkadaşlarından birini nasıl öldürüp kuyuya attıklarını da açıklamıştır. Faşistlerin bu türden eylemlerini devrimciler yapıyormuş gibi göstermenin anlamı nedir ?
Bilindiği gibi, faşistlerin sık sık başvurduğu yöntemlerden biri kendi yaptıkları işleri devrimcilere mal etmeleridir. Bunlar cami bombalarlar. "Camiyi komünist Aleviler bombaladı" derler. Alevi- Sünni ayırımı yapıp suçsuz halkı katlederler, "Katliamları komünistler yaptı" propagandasını yaparlar. Bakanlık basarlar, "komünistler bastı" yalanını uydururlar. Askeri Savcı Kerim KOÇER'in yukarıdaki suçlamaları, bizi faşistlerin taktikleriyle suçladığını göstermektedir. "Gerektiğinde kendi düşüncesinde olanları öldürmek" devrimcilerin değil, faşistlerin taktiğidir. Bu tür uydurma yalanları gerçekmiş gibi göstermeye çalışmak da faşistlerin yöntemidir.
Ramazan AKARSU ve Salih TOPAL'ı kim öldürmüştür, neden öldürmüştür, bunu bilemeyiz. Ama Savcı’nın bu türden iddialarının muhatabının devrimciler olmayacağını biliyoruz. Bu tür uydurma iddialar, devrimcileri ve devrimci düşünceleri karalamaya yöneliktir.
Kendisi de hukuk öğrenimi görmüş olan Savcı'nın, yukarıdaki iddiasını
destekleyecek hiçbir delilden söz etmesi de mümkün değildir. Savcının kullandığı
yöntem hukukçuların değil, faşistlerin kullandığı yöntemdir.
Fikri Sönmez'in Af Yasasından Yararlanma İddiası
Askeri Savcı Kerim KOÇER'in öne sürdüğü iddiaların pekçoğu Halit CENGİZ'in iddialarının tekrarı niteliğindedir. Askeri Savcı Kerim KOÇER, Halit CENGİZ'in iddialarını tekrar edeceğine, dava dosyası ve tutanakları incelemiş olsaydı, yalan yanlış iddiaların hiç olmazsa bir kısmı Esas Hakkındaki Mütalaa'da yer almamış olacaktı. Ama Askeri Savcı’ya mütalaayı bir an önce hazırlayıp bitirmesi emredildiğinden, tutanakları dikkatlice okuyamamıştır.
Mütalaa'nın l. sayfasında Fikri SÖNMEZ'le ilgili şöyle bir iddia yer almaktadır:
"Fikri SÖNMEZ ise, 1974 Af Yasası'ndan yararlanmak suretiyle tahliye olmuştur."
Askeri Savcı’nın bu iddiası tutanakları okumadan mütalaa hazırladığının bir kanıtıdır. Fikri SÖNMEZ mahkemedeki sorgusu sırasında İstanbul'da 1 No’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde yargılandığını ve tutuklanmasından 20 ay sonra tahliye edildiğini belirtmektedir. Fikri SÖNMEZ, Askeri Savcı’nın iddia ettiği gibi, 1974 Af Yasası’ndan yararlanarak tahliye olmuş değildir. Çünkü onun tahliye olduğu tarihte Af Yasası çıkmamıştır.
Bu iddia esasa ilişkin önemli bir yanlışlık olarak görülmeyebilir. Ama Askeri Savcı’nın bu iddiası, mütalaanın nasıl hazırlandığını göstermesi bakımından ilginçtir. Savcı, tutanakları okumadığı gibi, Fikri SÖNMEZ'in 1971-1973 yıllarında yargılandığı İstanbul 1 No’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi tutanaklarını da incelemeden iddiada bulunabilmektedir.
Bize göre Askeri Savcı’nın gerçeklere aykın bu iddiaları öne sürmesinin nedeni başkadır. 12 Mart dönemi sonrasında çıkarılan 1974 Af Yasası, 1975 sonrası olayların sebebi olarak gösterilmiştir. Askeri Savcı, hakim sınıfların ve onların temsilcilerinin bu yanlış iddialarını gerçeklere aykırı olarak tekrarlıyor. Fatsa Devrimci Yol Davası’nda yargılanan hiçbir kimse 1974 Af Yasası'ndan yararlanarak tahliye olmamıştır.
Hakim sınıfların 1974 Af Yasası'yla ilgili olarak ileri sürdükleri kasıtlı ve yanlış iddialar,1975 sonrası yaşanan olayları 1974 Af Yasası'na bağlamak isteğinden kaynaklanmaktadır. "1974 Affıyla solcular serbest bırakıldı. 1975 sonrası olaylarını da solcular çıkardı", halk arasında bu yanlış anlayış egemen kılınmak isteniyor. 1975 sonrasında ülkemizde yaşanan olaylarda yüzbinlerce insan yargılanmıştır. Bunlar arasında 1974 Af Yasası'ndan yararlanarak çıkanların sayısı binde bir bile değildir. Bu gerçekler ortadayken, yapılan propagandaların etkisini pekiştirmek için Askeri Savcı, Fikri SÖNMEZ'in 1974 Af Yasası ile tahliye olduğunu öne sürmekten kaçınmamıştır. Fikri SÖNMEZ'in Terzi dükkanı ile de şu iddialara yer veriliyor:
"Fikri SÖNMEZ'in terzi dükkanı örgütsel bir irtibat yeri olarak, ayrıca seminerlerin yapıldığı bir uğrak yeri olarak kullanılmaya başlanılmıştır."
Fikri SÖNMEZ belediye başkanı olarak göreve başlayana kadar kendisinin ve ailesinin geçimini terzilikle sağlamış bir emekçidir. Yanında çalışan diğer üç insan da ailelerinin geçimlerini bu dükkanda yaptıkları terzilikle sağlamıştır. Bu dükkanın konumu gözönüne alındığında, burada savcının iddia ettiği gibi seminer çalışmalarının yapılamayacağı, ancak terzilik yapılabileceği kuşkuya yer bırakmayacak şekilde anlaşılır. Ama Savcı, kendisini solcuları suçlamakla görevli saydığından yanlış da olsa yukarıdaki iddiaları öne sürmekten kaçınmamıştır.
Fikri SÖNMEZ halk arasında sevilen, aranılan bir insandır. Onun için
halktan insanların terzi dükkanına uğradığı bilinen bir gerçektir. Ama
bu uğramaların "örgütsel irtibat" için olmadığı da herkesçe bilinmektedir.
Yine Fikri SÖNMEZ'in bulunduğu her yerde olduğu gibi, dükkanında da mahkemede
açıkladığı devrimci düşüncelerini herkese anlatmaktan kaçınmadığı da bilinmektedir.
Fikri SÖNMEZ'in bu konuşmalarını "seminer" olarak adlandırmak olanaksızdır.
O, doğru bildiklerini anlatmıştır. Bir devrimci olarak görevini yapmıştır.
Alevi-Sünni-Gürcü Ayırımı Üzerine
Askeri Savcı, Esas Hakkında Mütalaa'nın 1. sayfasında şu iddialara yer vermektedir :
"Bilahare Kemal KARA'nın Halkevi Başkanı olduğu sırada Fatsa halkının etnik yapısı göz önüne alınarak Alevi-Sünni-Gürcü gibi mezhep ayrılığı işlenerek, sağ kesimin ırkçı, sol düşünce kesimindekilerin birleştirici nitelikte olduğu ileri sürülerek Halkevi’nden verilen seminerler sonucu hız kazanmıştır."Yukarıdaki iddiaların tutarsız ve zorlama olduğu ilk bakışta anlaşılıyor. Kemal KARA Halkevi Başkanı iken Haziran 1977 tarihinde öldürüldü. Devrimci Yol Dergisi ise Mayıs 1977'de çıktı. Kemal KARA'nın ölümüne kadar geçen süre içinde Devrimci Yol Dergisi iki ya da üç sayı çıkmıştır. Kemal KARA'nın Devrimci Yol düşüncelerini benimsediği düşünülse bile, Devrimci Yol Dergisi’nin yayına başladığından bir ay sonra öldüğü unutulmamalıdır. Savcı, Devrimci Yol Dergisi yerine "DEVRİMCİ YOL ÖRGÜTÜ" demekle, Devrimci Yol Dergisinin örgüt olduğunu, Kemal KARA'nın da bu örgüte üye olduğunu mu ispatlıyor. Toplanan onca delilden sonra, Esas Hakkında Mütalaa'da yapılan sadece ve sadece Halit CENGİZ'in asılsız iddialarını yinelemek olmuş.
Sıkıyönetim Askeri Savcısı’nın, devrimcilerin "Alevi-Sünni-Gürcü ayrılığını işlediği" iddiası hiç inandırıcı olmuyor. Savcının iddiası bir bütünlük içinde ele alındığında şu durum ortaya çıkıyor: Faşistlerin Alevi-Sünni-Gürcü ayırımını körüklemelerine karşı, devrimcilerin bu ayırıma karşı çıktıkları, halkın birliğinden yana oldukları, savcının iddialarından da anlaşılıyor.
Türkiye'nin dört bir yanında faşistler, özellikle Alevi-Sünni ayırımını
kışkırtarak büyük olaylar çıkarttılar. Malatya, Sivas, Elazığ, Maraş, Çorum,
Merzifon hep faşistlerin kışkırtmalarıyla gerçekleşmiş olaylardır. Bütün
Cumhuriyet tarihinde birlikte, kardeşçe yaşamış olan halk, faşistlerin
kışkırtmaları sonunda birbirlerine düşürülmüş ve çoluk çocuk yüzlerce insan
canlarından olmuştur. Onbinlerce insan da evlerini, yurtlarını terk ederek
göç etmek zorunda kalmışlardır.
Faşistlerin halkı bölüp birbirlerine düşürme girişimlerine karşı, devrimcilerin
halk arasında mezhep ve etnik bazı ayrılıkların üzerine gitmesi ve halkın
kardeşçe yaşaması için çalışması, devrimci olmanın kaçınılmaz bir gereğidir.
Devrimciler, insanların derilerinin renklerine, ırklarına, milliyetlerine
ve dini inançlarına göre birbirlerine düşürülmelerine her zaman ve her
yerde karşı çıkmışlardır. İnsanların kardeşçe ve eşit bir şekilde yaşamasına
inanan devrimcileri mezhep ve ırksal ayrılıkları işlemekle suçlamak gerçekleri
yalanlarla değiştirmekle eş anlamlıdır. Ülkenin birçok yerinde faşistlerce
gerçekleştirilen Alevi-Sünni çatışmalarının, devrimcilerin gayretiyle Fatsa'da
gerçekleştirilememiş olması Askeri Savcı’yı neden bu kadar rahatsız etmektedir?
Fatsa halkı arasında Gürcü-Türk-Alevi-Gürcü yapay ayırımIan eskiden beri
vardır. Bu ayırımlar nedeniyle birçok olaylar yaşanmış, birçok insan hayatlarını
kaybetmiştir. Devrimcilerin gayretiyle bu yapay ayrılıklar büyük ölçüde
ortadan kalkmış ve halkın yok yere birbirini öldürmesi önlenmiştir. Bu
durumun Askeri Savcıyı neden rahatsız ettiğini anlamak olanaksızdır.
Askeri Savcı'nın Kitap Düşmanlığı
12 Eylül sonrasında toplumda cehalet nerdeyse övülecek birşey oldu. Kitaplara ve kitap okuyanlara karşı geliştirilen yok etme ve baskılar toplumda kitaptan ve okumaktan kaçısı sağladı. Zaten okuması az olan bir toplumuz. Yakalanan devrimciler mahkeme edilmeden televizyonda "suçlular” olarak teşhir edilirken, masalar çeşit çeşit kitaplarla donatılıyordu. Topluma denilmek isteniyordu ki, "kitap okursanız siz de yoldan çıkarsınız, hapsedilir işkence görürsünüz, devletin çıkardığı ders kitaplan dışında her kitap tehlikelidir." 12 Eylül gerçekten bu konuda yaptıklarıyla, kitap yok etme faaliyetleriyle 12 Mart dahil bütün Türkiye tarihinde rakipsiz bir yer edindi.
Kitaba düşman olmak, düşünceye ve düşünen insana düşman olmaktır. İnsanın ileriye doğru gelişimine düşman olmaktır. 12 Eylül'ün düşünen insana düşmanlığı, Askeri Savcı’nın iddialarında da kendini gösteriyor.
Askeri Savcı, "bir kısım örgüt militanlarının açtıkları kitapçı dükkanlarında
satılan sol yayınlar neticesinde taban oluşturmak" çabalarından söz ederek,
kitap düşmanı oIduğunu göstermiştir. Kitaplar düşüncelerin taşıyıcısı olan
araçlardır. Sol, sağ her türlü kitap insanlar içindir. "Sol kitaplar, sol
düşüncelerin gelişmesine neden oluyor" diye suçlanamaz. Kitapların yasaklanıp
yok edilmesi, suçlu ilan edilip yakılması Nazi Almanya’sının övünerek yaptığı
aşağılık işlerdendir. Hangi ülkede faşizm etkiliyse o ülkede kitap yasakları,
kitap yakmalar, yok etmeler görülür. Savcı, sol kitaplar konusunda ve bu
kitapları satan kitapçılar hakkında hiç olumlu düşüncelere sahip değil.
Oysa insanlık, insan düşüncelerinin yayılmasıyla gelişmiştir. İnsan düşüncelerinin
en önemli taşıyıcısı olan kitaba olan düşmanlık, insanlığın gelişmesine
düşmanlıktan başka birşey değildir. 12 Eyül döneminde kitaplar toplatılmış,
mahkeme kararıyla yüzbinlerce kitap yaktırılmıştır. Bu dönem, Türkiye'nin
geleceği açısından çok talihsiz bir dönem olmuştur.
Halkın Göç Etme Zorunda Bırakılması
Askeri Savcı, Fatsa'daki gelişmeleri ve olayları yanlış aktarmaktadır. Savcı’nın Fatsa'yla ilgili çizdiği tablo "Ortadoğu" ve "Hergün" gazetelerinin çizdiği tablolardan farksızdır. Askeri Savcı, Mütalaa'nın 3. sayfasında şu iddiaya yer veriyor: "Halk, DEV-YOL örgütünün güçlenmesi sonucu öldürme eylemlerinin fazlalaşmasından sonra huzursuz olmuş, halk ya bu sanıkların eylemlerine boyun eğmiş, ya da başka il ve ilçelere göç etmek zorunda kalmıştır..."
Sıkıyönetim Askeri Savcısı Kerim KOÇER, yukarıda sözünü ettiğimiz iddiayı öne sürdüğü paragrafın hemen önündeki paragrafta "Fatsa Halkevi Başkanı Kemal KARA'nın ölümünden sonra, öldürme ve dövme olaylarının tırmanışa geçtiğini..." belirtiyor. Askeri Savcı nedense Kemal KARA'yı öldüren faşistlerden tek kelime söz etmiyor. Askeri Savcı, kadın kılığına girip katliam düzenleme girişiminde bulunan faşistlerin ismini de anmıyor... Faşistler Kemal KARA'nın öldürülmesinden sonra halkın tepkisinden çekinerek Fatsa'yı terk etmişlerdir. Savcı’nın sözünü ettiği dönemde Fatsa'yı terk edenlerin hepsi faşist militanlardır. Bunların sayısı ise 15-20'yi geçmez. Ve Fatsa'yı terk eden faşistler, Bafra'da, Samsun'da işledikleri cinayetler nedeniyle MHP merkez davasında yargılanan militanlardır. Askeri Savcı’nın "halk" dediği 15-20 azılı militandan başkası değildir. Askeri Savcı, 15-20 faşist militandan başka Fatsa'yı terk etmiş hiç kimseyi gösteremez.
"Nokta Operasyonu"na gelindiğinde ise, halk gerçekten Fatsa'dan göç etmek zorunda kalmıştır. Reşat AKKAYA'nın yürüttüğü operasyon sırasında halka yapılan işkenceler, faşist canilerin maskeli muhbir olarak kullanılması ve onların zulümleri, binlerce asker ve polise rağmen, faşistlerin işledikleri cinayetler halkın gözünü korkutmuş ve halk Fatsa'yı terk etmiştir. Yurt dışında akrabaları olanlar yurtdışına, büyük şehirlerde tanıdıkları olanlar, büyük şehirlere, buralarda barınacak yerleri olmayanlar da köylerine gitmek zorunda kalmışlardır. Fatsa'da yaşanan gerçekler bunlardır. Askeri Savcı’nın gerçekleri ısrarla çarpıtmasının anlamı üzerinde uzun uzun düşünmeye gerek yok kanaatindeyiz. Askeri Savcı gerçeklerin tam tersini iddia ederek, faşist militanları aklamaya çalışmaktadır.
Askeri Savcı, mütalaanın 5. sayfasında şu iddialara yer veriyor:
“... Nokta Operasyonundan sonra, kırsal kesime çekilen örgüt militanları kırsal kesimde faaliyetleri sürdürmüşlerdir. Gerek Fatsa ilçesinde ve mahallelerinde ve gerekse örgütün ulaşabildiği köylerde Dev-Yol örgüt militanlarınca faşist güç olarak nitelendirilen asker ve polis kuvvetlerine karşı, bu güçlerin mahallelere ve köylere girmesini önlemek amacıyla, yollar değişik engellerle kapatılıp, barikatlar oluşturulmuş, kurtarılmış bölgeler olarak kabul edilen bu yerlerden ve örgüt militanlarının güvenliğini sağlamak açısından mahalle komitelerinden ve köy komitelerince silahlı silahsız nöbetler ihdas edilmiştir...”Askeri Savcı’nın bu iddiaları da doğru değildir. Maskeli faşistleri devletin askeri, devletin polisi saymak ne zamandan beri savcıların görevleri arasına girdi? Biz bunu bilemiyoruz... Bilen biri varsa açıklamalıdır. Mahkeme tutanakları, maskeli faşist caniler yönetiminde gerçekleştirilen "Nokta Operasyonu"nda yapılan işkence, zulüm örnekleriyle doludur. Birçok faşist militan, mahkemede kamu tanığı olarak dinlenirken, polis, asker ve subay kıyafetlerine girerek, operasyonlara katıldıklarını övüne övüne anlatmışlardır.
"Nokta Operasyonu"nun hukuki dayanakları yoktur. "Nokta Operasyonu"nun meşru bir uygulama olduğu hiçbir gerçek hukukçu tarafından söylenemez. Yasal hiçbir dayanağı olmayan katiller, faşistler ne zamandan beri devletin askeri, polisi sayılmaktadır? Askeri Savcı önce bunları açıklamalıdır. Ondan sonra halkın nöbet tutmasının hesabını sormaya hak kazansın. Askeri Savcı faşistlerle birlikte askerlerin, polislerin operasyon ve işkence yapmasını meşru ve yasal görüyorsa bunu da açıkça gözler önüne sermelidir ki, biz de savunmamızı ona göre yapalım.
Hukuk, insanların zulüm ve işkence görmelerinin değil, insan hak ve özgürlüklerini korumanın bir aracıdır. Yasaları çiğneyen, meşruluğu hiçe sayan "Nokta Operasyonu"nun hukuki olduğunu öne sürmek, hukuku insanlara zulüm yapmanın aracı olarak kabul etmek olur ki, bunu hiçbir hukuk adamı kabul edemez.
"Nokta Operasyonu" sırasında faşist katillerle askerler, polisler, subaylar tam bir işbirliği halindedirler. Kimin asker, kimin askeri elbise giymiş faşist olduğu bilinmiyordu. Keza, kimin polis, kimin polis elbisesi giymiş faşist olduğu da bilinmiyordu. Katiller de, katilleri yakalayıp adalete teslim etmesi gereken güçler de tamamıyla omuz omuzaydı. Halk bunların zulmünden, işkencesinden kaçmış, nöbet tutmuştur. Halkın yaptıklarının meşru olmadığını söylemek, insani değerleri inkar etmekle eş değerdir.
Askeri Savcı, köyleri ve mahalleleri, devrimcilerin "kurtarılmış bölge" kabul ettiğini ima ediyor. Oysa, devrimcilerin Fatsa’da ya da Türkiye'nin herhangi bir yerinde "kurtarılmış bölge" diye sözünü ettikleri hiçbir yer olmamıştır. Fatsa'yla ilgili "kurtarılmış bölge" yaygaralarını koparan faşistler ve onların yayın organlarıdır. Bilinen bu gerçeğe rağmen Askeri Savcı, köylerin ve mahallelerin devrimciler tarafından "kurtarılmış bölgeler" olarak kabul edildiğini iddia ediyor.
Kurtarılmış Bölgeler, siyasi literatürde savcının kullandığı anlamda hiçbir zaman kullanılmamıştır. Kerim KOÇER'in savcı olması ona siyasi literatürü keyfine göre kullanma hakkını vermez. Bilimsel terminolojiyi yanlış kullanmak onun iddialarının doğruluğunu da kanıtlamaz.
Kerim KOÇER, yukarıda belirttiğimiz iddialarının hemen altında halkın
korkuyla nöbet tuttuğu iddialarını da öne sürmektedir. Halk zulümden, işkencedeiı
kurtulmak amacıyla nöbet tutmuştur. Nöbet tutulmasında korku etkili olmuştur.
Ama, savcının iddia ettiği gibi devrimcilerin korkusundan değil, işkence
ve zulüm korkusundan nöbet tutulmuştur.
96. ve 42. Olay Üzerine Birkaç Söz
Sıkıyönetim Askeri Savcısı Hakim ğn Yzb. Kerim KOÇER mütalaanın 4. sayfasında şu iddialara yer veriyor:
"... İki eylem var ki, örgütün Fatsa'da halkı sindirmeye, korkutmaya, hatta halk üzerinde devlete kafa tutulabilir, örgüt devletten güçlüdür, imajını yaratmaya yetmiştir. Bunlardan birincisi, davamıza 96. eylem olarak konu olan Taşoluk Mahallesi baskınıdır. Bu baskın sırasında sağ ve sol düşünceye mensup gruplar arasında ikibuçuk gün süren çatışmalar süresinde devlet güçleri müdahale edememiş, iki kişinin öldüğü, iki kişinin yaralandığı bu eyIem sırasında yaralılar tıbbi müdahaleden yoksun olarak evlerinde bekIetilmiş, sağlık kurumuna götürülememişler, otopsiye giren savcı dahi yolların barikatla örgüt militanlarınca kesilmesi ve can güvenliğinin olmaması nedeniyle geri dönüp gitmek zorunda kalmıştır.Sıkıyönetim Askeri Savcısı’nın bu iddiaları olumlu yönden ele alınırsa, "iyi incelemeden bu olayları yanlış değerlendirmiş" demek mümkün olabilirdi. Ama, savcının iddialarını ele aldığımızda bu iddiaların kasıtlı olarak gerçekleri çarpıttığını da görüyoruz. Olayların iyi incelenmemesi yanında, gerçeklerin tam faşistlerin istediği biçimde çarpıtıldığı da ilk bakışta anlaşılmaktadır.İkinci olay ise, 2 Temmuz l980 tarihinde gerçekleştirilen Çamaş olayıdır. Önceden plan ve programı yapılan bu olay masum bir fındık yürüyüşü şeklinde başlayıp, bilahare planlandığı şekilde Çamaş'ta konaklayan askeri birlikle çatışmaya dönüştürülmüş, karşılıklı çatışma dört saat kadar devam etmiştir. Birinci eylemin zemin ve şartlarının hazırladığı bu ikinci eylem, devlete tam bir isyan niteliği taşımaktadır. Bu eylemin sonunda bir astsubay öldürülmüş, bir örgüt militanı ölmüş, erler yaralanmış, erlerin mekan olarak kullandığı okul ve askeri eşyalar yakılmış, askeri araçlar tahrip edilmiş, silahlar gasp edilmiştir.
Binlerce kişinin katıldığı bu iki eylem sonunda eylemlerin çapının büyüklüğü sonucu sanıkların tesbiti mümkün olmamış, bu durum da örgüte güç, Fatsa ve çevresine korku salmaya yetmiştir...”
Askeri Savcı, birinci olay diye sözünü ettiği 96. olayı "Taşoluk Mahalle Baskını" olarak niteliyor. "Baskın" kelimesinin bu kadar yanlış kullanılması bilgisizlikten kaynaklanmıyor olsa gerek. Olayı anlatan bir kısım faşistlerin yalan yanlış ifadeleri olayın baskın değil, karşılıklı bir çatışma olduğunu gizleyemiyor. Zaten askeri savcı, bir taraftan "mahalle baskını" sözünü ederken, bir yandan da "ikibuçuk gün süren çatışmalar"dan sözetmekten kaçınmıyor. Böylece, aslında olayın baskın değil, çatışma şeklinde olduğunu da kabul etmiş oluyor.
Savcının 96. olayın "örgüt devletten güçlüdür" imajını yaratmak için gerçekleştirildiği iddiası da mantıksızdır. Zira olay, devrimcilerin ve halkın büyük bir kısmının devrimci Cumali ELİAÇIK'ın cenazesine gittiği sırada gerçekleşmiştir. Böyle bir durum, savcının iddia ettiği gibi devrimcilerin olay çıkarması için değil, MHP'lilerin, ÜGD’lilerin olay çıkarması için uygun bir ortam oluşturmuştur. Nitekim olay da faşist Aslan ÇELİK'in kışkırtmaları sonucunda meydana gelmiştir.
Mahkemedeki tanık-sanık anlatımları ve dosyadaki deliller Cumali ELİAÇIK aleyhine konuşma yapan Aslan ÇELİK'in önce kahveden kovulduğunu, daha sonra Aslan ÇELİK'in tekrar Çamaş'ta olay çıkarmak için dolaştığını göstermektedir. İlk tabanca seslerinin duyulmasının hemen akabinde Aslan ÇELİK'in oturduğu ve faşistlerin yoğun olduğu Taşoluk Mahallesi'nden yoğun bir ateş açılması, Taşoluk Mahallesi'ndeki faşistlerin olay için önceden hazırlıklı olduklarını göstermektedir.
Savcının "örgüt" iddiası üzerinde savunmamızın başka yerlerinde durduğumuz için tekrar durmayacağız.
Savcı, olayı abartmak için mütalaanın 4. sayfasında çatışmanın ikibuçuk gün sürdüğünü iddia ederken, doğru olmayan bu iddiayı öne sürdüğünü unutmuş olmalı ki, mütalaanın 101. sayfasında aynı olaya ilişkin çatışmayı birbuçuk güne indirmektedir. Sorma gereği duyuyoruz, savcının dördüncü sayfadaki iddiası mı doğrudur, yoksa aynı savcının 101. sayfadaki iddiası mı doğrudur?
96. olaya ilişkin Halit CENGİZ iddialarında ise aynı olayın 17.6.1980 tarihinde saat 15.30 ile 19.00 arasında gerçekleştiği öne sürülmektedir. Görüldüğü gibi iki savcı arasında olayın süresini belirleme açısından ortak bir görüş yoktur. İki savcı da çatışma olayını yok saymaya çalışmaktadır. Askeri Savcı Kerim KOÇER, olaya "baskın" derken, Halit CENGİZ'in yolunu takip etmektedir. Ama Savcı Kerim KOÇER, bu noktada Halit CENGİZ'e ulaşamamıştır. Çünkü Savcı Halit CENGİZ, olayın "mahalle halkını toptan yok etmek" amacıyla gerçekleştirildiğini öne sürebilmiştir. Savcı olmak, gerçekleri çarpıtmak, yok saymak hakkını kimseye veremez. Bu iki savcının da yaptıkları, olayı çarpıtmaktan ve yanlış sonuçlar çıkarmaktan başka birşey değildir. Olayla ilgili yargılanan arkadaşlarımız, olayın nasıl gerçekleştiğini açıkladılar, onun için bu konu üzerinde daha fazla durmayacağız.
Olaydan sonra 18.6.1980 tarihinde Vali Reşat ARKAYA yönetiminde, jandarma, polis ve komando birlikleri Çamaş'a müdahale ettiler. Bu müdahalede nelerin yapıldığını, mahkeme tutanaklarından öğrenelim:
TUTANAK DİZİ : 7305-7306'da kamu tanığı Cevat ÇAMAŞ:Yine kamu tanığı faşist Mehmet ÇETİN'in tutanak dizi 7078'de söyledikleri şunlar:
"sanık-'17 Naziran olaylarından sonra Vali'nin Çamaş'a göndermiş olduğu askerler tarafından kendi ailesine ve çoluk-çocuğuna baskı yapılmış mıdır? Bizzat oğlu dövülmüş müdür, bakkal dükkanının içinde?'
D. Hakimi- Dövüldü mü oğlun?
Tanık Cevat ÇAMAŞ- Dövüldü. Kendim de dövüldüm askerler tarafından..
Sanık- Yine aynı gün Çamaş’a gelen askerler tarafından Çamaş'taki bir sürü insan dipçiklenip, hatta Belediye Başkanı’nın kaburgaları kırılmış mıdır?
D. Hakimi- Dövüldü mü böyle?
Tanık- Dövüldü.
Sanık- Yine Vali tarafından sokak ortasında bekçiler dövülmüş müdür?
D. Hakimi- Dövüldü mü bekçiler de?
Tanık- Dövüldü, Selahattin YILDIZ vardı bekçi. Vali sokağın ortasında dövdü...
TUTANAK DİZİ : 7297'de aynı tanık (Cevat ÇAMAŞ) devam ediyor:
"Tanık (Cevat ÇAMAŞ)- Faşist Vali diyorlardı. Daha önce Vali Çamaş'a gelişte halkı biraz tedirgin ettiğinden dolayı Faşist Vali ismi geçiyordu.
D. Hakimi- Nasıl tedirgin etti Vali halkı?
Tanık- 16 Haziran (17 Haziran olacak) olayında Vali Reşat AKKAYA geldi Çamaş'a. Suçlu ve suçsuzu, sokakta bulduğunu okula bir müddet için hapsetti. Ondan sonra Fatsa’dan Savcı falan geldi. Çıkarttı. Mesela Vali de kendi kendiliğinden değil de, mesela bazı kişiler çıktı (muhbirler), bunu içeri at, bunu dışarı al, gösteriyorlarmış... ondan sonra ikinci olayda (42.olay), bütün halk Çamaş'ı terketti...'
" D. Hakimi- Vali bey sordu mu, solcu olan kim burada diye?Osmanlı döneminde devlet, baş edemediği eşkiyaları "Kır Serdarı" atayarak, Osmanlı Devleti hesabına çalıştırırdı. Bu eşkiyalar, devletin verdiği, "Kır Serdarlığı" ünvanlarıyla eşkiyalıklarına devam ederlerdi. Ordu Valisi Reşat AKKAYA'nın 18 Haziran 1980 tarihinde halka yaptığı zulmü gören yaşlı insanlar, Reşat AKKAYA'yı Osmanlı'nın "Kır Serdarı”na benzetmişlerdi. Gerçekten de Reşat AKKAYA, bekçileri, halkı döverek, belediye başkanı Osman UYGUN'un kaburga kemiklerini bizzat kırarak, Osmanlı "Kır Serdarları"ndan aşağı kalmadığını kanıtlamıştır.
Tanık- Sadece Vali Beyin bana dediği, sen bunların hepsini tanırsın, burada hangi eylemci, hangisi sol görüşlü ise, yaz bana getir dedi.
D. Hakimi- Yazdın götürdün mü?
Tanık- Götürdüm efendim.
D. Hakimi- Vali Bey bunları söylerken, solcuların isimlerini verin diye, kimler vardı?
TUTANAK DİZİ: 7095'de devamla:
... D. Hakimi- Bir toplantı yaptı mı Vali?
Tanık- Hayır, halka operasyon yaptı efendim. Çamaş merkezinde ne kadar vatandaş varsa hepsini topladılar."
Çamaş'ta kalan komando birliği, okula toplanan halka işkenceler yapmıştır. Yaşlı-genç bütün halk okula hapsedilmiş, okulda toplanan halktan işkence görmeyen hiçbir kimse kalmamıştır. Çamaş'a güvenlik sağlamak amacıyla getirilen komando birliği, Çamaş halkına işgal güçlerinin bile yapamayacağı zulümlerde bulunmaya başlamıştır.
İhtiyaçlarını karşılamak için Çamaş pazarına inen halk, komando birliklerince toplanmış ve okulda çeşitli işkencelere maruz bırakılmışlardır. Çamaş'taki faşistlerle tam bir işbirliği içine giren komando birliği, faşistlerin halkı dövmesine, yıldırıp korkutmasına ses çıkarmamış, aksine, bu tür olayları destekler olmuştur. Öyle ki, Çamaş'a pazara inmek bile olanaksız hale gelmiştir. Çamaş'ta oturan halk ta Çamaş'ı terk etmek zorunda bırakılmıştır.
Komando birliğinin ve faşistlerin işkence, zulüm ve baskıları karşısında
sessiz kalmak, işkencelere ve faşistlere cesaret vermek anlamına gelir.
İnsanlık duygu ve düşüncesini taşıyan herkes, bu baskı ve zulümlere karşı
olmaktan kaçınamaz. Halkın o şartlarda baskıyı, işkenceyi bizzat teşkilatlayan
Reşat AKKAYA'dan izin alıp gösteri yapması da olanaksızdı. Çünkü, işkenceyi
yapan, yasaları hiçe sayan, yasal yolları tıkayan faşist Vali Reşat AKKAYA'nın
ta kendisiydi.
Çamaş'ta yapılan işkenceleri protesto etmek, onlara karşı çıkmak insanlık
göreviydi. Yasal olarak yapılması olanaksız hale getirilen baskıları protesto
hareketinin yasal olmadığı öne sürülebilir. Ama bu protesto hareketinin
meşru olmadığı asla öne sürülemez. Meşru olmayan, devlet güçlerinin ve
faşistlerin halka yaptıkları zulüm ve işkencelerdir.
2.7.1980 tarihinde Çamaş'ta yapılan miting, işkenceleri ve zulümleri protesto mitingidir. Savcının iddia ettiği gibi, "Fındık Mitingi" değildir. Askeri Savcı, mitingin niçin yapıldığını açıklayamıyor. Çünkü yapılış nedenini açıklasa, devlet güçlerinin ve sivil güçlerin halka yaptığı zulümlerden söz etmek zorunda kalacaktır. Savcı, bunu yapmamak için kasıtlı olarak "Fındık Mitingi" yapıldığını söyleyerek, halkın kandırıldığını öne sürmeye yelteniyor.
Çamaş'taki baskı ve zulüm halkın canına tak ettiği için, bu mitinge binlerce insan katılmıştır. Çamaş'taki olayın gerçek nedenini açıklamamak için, mütalaayı hazırlayan savcı, olayın "devlete isyan" olduğunu iddia edebilmektedir.
Olay bir protesto mitingidir. Olayın gelişip büyümesi komando birliğinin ateş açmasıyla olmuştur. Özellikle halk tarafından çok sevilen, sayılan bir insan olan Şehittin TIRIÇ'ın ölümü, olayları büyütmüştür.
Olaylara mütalaadaki yaklaşımla bakmak, mahkeme heyetini gerçeklerden uzaklaştıracak ve yanlış kararlara neden olabilecektir.
12 Eyül öncesi ülkede halk silahlanmıştı, çünkü halkın can güvenliği yoktu. Halk, can güvenliğini kendi sağlamak zorundaydı. Fatsa'da Çamaş'ta ve tüm ülkede yaşananlar, halkın silahlanmasına neden olmuştu. Halkın silahlı olması 42. olayda Reşat AKKAYA'nın yönetimindeki komando birliğinin Şehittin TIRIÇ'tan başka insanları öldürmesini engellemiştir.
Şavşat'ta "güvenlik sağlamak" için gelen komando birliğinin izinli mitingte, silahsız halka ateş açtığı ve 5 kişiyi katlettiği, o günkü koşullarda bilinen bir gerçekti. Çamaş'ta böyle bir katliamın gerçekleşememiş olması, halkın kendini savunmak amacıyla silahlanmış olmasındandır.
Mahkeme Heyeti, olayları yaşanan zamandan ve ülkedeki koşullardan koparmadan,
objektif olarak değerlendirmelidir. Bu yapılmaz da, savcının mantığı ve
yanlı iddiaları esas alınırsa, yanlış kararların alınması da kaçınılmaz
olacaktır.
Fatsa'da Halk Mahkemeleri Kurulduğu İddiaları
Fatsa Devrimci Yol Davası İddianamesi'nde ve Esas Hakkında Mütalaa'da Fatsa'da "Halk Mahkemeleri" kurulduğu öne sürülmektedir. İddianame’nin 163. sayfasında "Belediye Halk Mahkemesi Üyeleri" sayılırken aynı iddianamenin 179. ve 180. sayfalarında ise, "Halk Mahkemeleri"nde kullanıldığı iddia edilen elbiselerle ilgili bilirkişi raporlarından bilgiler aktarılmaktadır.
Esas Hakkında Mütalaa'da bazı arkadaşların kişisel bölümlerinde yer alan suçlamalar dışında, giriş bölümünün 3. sayfasında şu iddialar öne sürülüyor:
“... teşkilatlanmasını tamamlayan örgüt, halkın bireyleri arasında olup, uzun süredir adli davalarda çözümlenemeyen uyuşmazlıkları kendine özgü soruşturma heyetlerince çözmüştür....”Fatsa Devrimci Yol İddianamesi’nde ve Esas Hakkında Mütalaa'da yer alan bu iddialar, hukuki kanıtlara dayanmamaktadır. Sıkıyönetim Askeri Savcılarının, "Halk Mahkemeleri"yle ilgili iddiaları Hergün Gazetesi'nin uydurma propagandalarından ve Ordu Valisi Reşat AKKAYA'nın yalanlarından kaynaklanmaktadır.
Fatsa'da "Halk Mahkemeleri" kurulduğu iddiaları önce ğ'nin yayın organı Hergün Gazetesi’nde çıktı. MHP'nin parti müfettişi gibi hareket eden Reşat AKKAYA da "Nokta Operasyonu" sırasında kullanılmış olan folklör elbiselerini "Halk Mahkemesi" kıyafetleri gibi gösterdi.
28 Temmuz tarihli Hergün Gazetesi'nde yayınlanan "Çorum ve Fatsa, Bir İhanetin İç Yüzü" başlıklı dizi yazıda, "Halk Mahkemesi'nin baş yargıcı, Fatsa Belediye Başkanı idi... " denilmektedir. Bu yazının devamı da şöyle:
“... etraf iyice kararmıştı artık. Belediyeden içeri girdiğimizde birisi bana dönerek, "zemin kata in" diye sert bir şekilde bağırdı.Hergün Gazetesi'nde böyle başlayan "Halk Mahkemesi" işleyişi, kurdukları senaryoya göre, yazının diğer bölümünde sürüp gidiyor. Faşizmin halk kitlelerini yanıltmak için başvurduğu yalanlar burada da kendini gösteriyor. Hergün Gazetesi'ndeki bu yazıyı okuyan her Fatsalı haberin yalan olduğunu anında anlayacaktır. Çünkü Fatsalılar, Fatsa Belediye binasının inilecek, çıkılacak katları olmadığını, sadece zemin üzerine inşa edilmiş olduğunu bilirler. Fatsalılar, Fikri SÖNMEZ'e yakıştırılan uydurma suçları da Fikri SÖNMEZ’in yapmadığını bilirler.
Aşağıda küçük bir odanın tabanında ölü gözü gibi yanan iki lamba vardı. Arkadaki iki militan beni iteleyerek, bir sandalyeye oturttular. Sandalyeye oturunca küçük bir kürsünün olduğunu gördüm. Küçük odanın kapısı tekrar açıldı. Ve içeriye birisi girdi. Yeni geleni kürsüye oturduğunda tanıyabildim. Kim olsa beğenirsiniz, bizim Belediye Başkanı Fikri SÖNMEZ. (Ben buraya niçin getirildim?) diye kendi kendime sorarken, Terzi Fikri benim sualimi adeta cevapladı. 'Fatsa Halk Mahkemesini açıyorum' dedi."
Faşistlerin yayın organı Hergün Gazetesi'nin, yalan olduğu ilk bakışta anlaşılan propagandalarının etkisiz kaldığı söylenemez. 12 Eylül sonrası açılan Fatsa Devrimci Yol Davası’nda faşistlerin propagandaları iddianameye kaynak oldu. Askeri Savcı Halit CENGİZ, Fatsa'da "Halk Mahkemeleri" kurulduğu iddialarını Hergün Gazetesi’nin ve Reşat AKKAYA'nın yalanlarından almıştır.
17 Temmuz 1980 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde "Halk Mahkemeleri" ile ilgili şu haber yer alıyordu:
".. Ordu Valisi Reşat AKKAYA'nın ...'Halk Mahkemesi'ni açığa çıkarttığını bildirdiği öğrenilmiştir. Orhan VURAL (Ordu Senatörü) bu iddiayı 'akıl dışı' bulduklarını belirterek, Vali’yi şaşkınlıkla dinlediklerini söylemiş ve şöyle konuşmuştur:Yukarıdaki alıntılar Fatsa Devrimci Yol İddianamesi’ni hazırlayan Askeri Savcı Bnb. Halit CENGİZ'in iddialarını, Reşat AKKAYA'dan aldığını kanıtlıyor. Halit CENGİZ, Reşat AKKAYA'nın bulduğu folklor elbiselerini, Kültür ve Turizm Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi'nde görevli iki uzmana incelettirmiş ve bu elbiselerin Karadeniz Bölgesi folklor kıyafetleri olmadığını ispatlamıştır. İddianame’nin 179. ve 180. şayfalarında yer alan bilirkişi raporundan anlaşılan budur. Halit CENGİZ'in, Vali Reşat AKKAYA'nın yalanlarını doğrulamak için girdiği gayretleri anlamak zor değil. MHP'li Ordu Valisi'nin ve Hergün Gazetesi'nin yalanlarını doğrulamaya çalışmak, MHP yandaşı Askeri Savcı Halit CENGİZ'in gönüllü yapacağı bir iş olmuştur.
(Vali 9 adet cüppe ele geçirdiklerini, böylece halk mahkemeleri kurulduğunun ortaya çıktığını bildirdi. Ele geçirilen cüppelerden halk mahkemesinin 9 üyeden oluştuğunun anlaşıldığını söyledi.Ancak, bize cüppe denilen giysileri göstermedi. Biz de kendisine burada bir ay önce bir şenlik yapıldığını ve cüppe denilen şeylerin orda kullanılan folklör giysileri olabileceğini söyleyince, onlara benziyor cevabını verdi."
Esas Hakkında Mütalaa'da, "Fatsa Halk Mahkemesinde" kullanılan elbiselerden söz edilmiyor. Yalan olduğu sırıtan, "Halk Mahkemeleri cüppeleri" iddiasına mütalaada yer verilmemiş, ama iddianamedeki “Halk Mahkemesi" iddiaları olduğu gibi muhafaza edilmiştir. Aydın AKYAZI ve Ahmet ÖZDEMİR gibi arkadaşların kişisel bölümlerinde iddianamede öne sürülen iddialar Esas Hakkında Mütalaa'da tekrarlanıyor. Askeri Savcı Ön Yzb. Kerim KOÇER, Bnb. Halit CENGİZ'in rüşvetçiliği, faşistliği açığa çıkmasına rağmen, Fatsa Devrimci Yol İddianamesi’nde öne sürülen yalan yanlış iddiaları tekrarlamaktan kaçınmıyor.
Esas Hakkında Mütalaa'da "örgüt halkın bireyleri arasında olup, uzun süredir adli davalarda çözümlenemeyen uyuşmazlıkları kendine özgü soruşturma heyetlerinde çözmüştür" iddiası yer alıyor.
Bilindiği gibi ülkenin birçok yerinde halk, kendi arasındaki uyuşmazlıkları, anlaşmazlıkları kendi arasında çözmeye çalışır, sorunlar ancak çözülmez noktaya geldiğinde mahkemeye başvurulur. Mahkeme aşamasına gelindiğinde ise, çoğu zaman giderilmiyecek zararlar açılmış olur. Akrabalar ya da komşular arasındaki bir sınır sorununun, mahkemeye yansımadan önce silahlı çatışmalara ve ölümlere neden olduğu bilinir. Ondan sonra da dededen torunlara sürüp giden kan davaları başlar. Ölüler, yaralılar birbirini kovalar dorur... Sorunların bu kadar büyümemesi için, halk arasında saygınlığı bulunanların uyuşmazlıkları çözmek için araya girdiği bilinen bir gerçektir. Böyle bir durum, yargıçlar tarafından da istenir. İnsanların sorunlarını anlaşarak çözmelerinin birbirlerini öldürmelerinden, mallarına zarar vermelerinden çok daha iyi olduğunu söylemeye bile gerek yoktur.
Halk arasında ölümlere, maddi-manevi zararlara neden olan bazı sorunların, devrimcilerin de yer aldığı konuşmalarla, halk toplantılarıyla çözülmesinin "Halk Mahkemeleri" ile ya da "Soruşturma Heyetleri" ile hiçbir alakası olamaz.
Devrimciler, köye yol açılmasına izin vermeyen, okul için tarlasının kenarını vermeyen ya da sınır anlaşmazlığı için birbirlerini öldürmek üzere olan insanları ikna etmeye çalışmışlardır. Halkla birlikte böyle anlaşmazlıkların çözüme kavuşmasında başarılı da olmuşlardır. Halk arasındaki olumsuzlukların azalmasını suçlamak anlaşılır birşey değildir. Fatsa'da hiçbir devrimcinin, bir hakimin ya da mahkemenin işine karıştığını söylemek olanaksızdır. Ama düzeni savunduğunu belirten Reşat AKKAYA'nın ve Ordu Emniyet Müdürü Zeynel Abidin AKSOY'un, yargı erkinin temsilcilerine, hakimlere ve savcılara yaptıkları baskılar ve korkutmalar ise, 1980 yılında yayınlanan gazetelerde de yer almıştı. Bu durumları görmezlikten gelen iddia makamı, halk arasında sorunların çözümlenmesini suçlama vesilesi yapıyor. Askeri Savcı, halkın ufacık sorunlarından ötürü kan davalarına düşmesini mi istemektedir? Askeri Savcı, halkın kendi aralarında çözebilecekleri sorunları anlaşarak çözmelerini neden istememektedir?
Bu sorunların yanıtı, Askeri Savcı’nın Esas Hakkında Mütalaa'ya yansıyan düşüncelerinde yatmaktadır. Bnb. Halit CENGİZ'le aynı düşünceleri taşıdığı hakkımızda öne sürdüğü iddialardan anlaşılan iddia makamının, halkın sorunları karşısında takındığı bu tavır hiç de şaşırtıcı olmuyor.
Görüldüğü gibi, Fatsa'da "Halk Mahkemeleri" kurulduğu iddiaları faşistlerin yayın organı Hergün Gazetesi'nin ve Reşat AKKAYA'nın uydurmalarından kaynaklanmaktadır. Faşist görüşler taşıyan Bnb. Halit CENGİZ, Hergün Gazetesi’nin ve Reşat AKKAYA'nın uydurmalarını iddianamede gerçek gibi göstermiştir. Esas Hakkında Mütalaa'yı hazırlayan iddia makamı da Halit CENGİZ'in asılsız ve dayanaksız iddialarını devam ettirmiştir.