
Güneşin Çocuğu ile Gölgenin Çocuğu
Yazan: Fatma Yalçı
Kedi bodurumda fare kolluyordu. Delikte yumuşak bir fare kımıldadı. Kedi atıldı, fare kaçtı. Kedi deliğe saldırdı. Fare koştu, kedi kovaladı. Karanlık yollardan geçtiler, meydanlar tepeler aştılar, derinlere indiler, yukarlara çıktılar. Fare can korkusundan hızlandıkça hızlanıyor, kedi fareciğin körpecik etlerini çıtır çıtır yemek için na taban yetişmeğe çabalıyordu.
Birdenbire bir aydınlığa çıktılar, fare kayboluverdi. Kedi bir de ne görsün? Koskoca, güpgüneş bir meydanlığa gelmemişler mi? Şöyle bir göz gezdirdi, etraf fare dolu. Usullacık geri çekildi. Kalabalıktan korktu, girişemedi. Geldiği yollardan koşarak evine döndü. Fakat, taze taze fare lokmaları aklından hiç çıkmıyordu. Bu iş yalnız başıma olmaz; dedi. Mahalleden beş on pis pis arkadaş topladı, hep beraber fareler ölkesine baskına gittiler.
Zavallı fareciklerin bir kısmı neye uğradıklarını bilmeden kedilerin pençesinde can verdiler. Anneler yavrularını kurtarmak için döğüşe döğüşe öldüler. Çoğu da kaçtı, saklandı. Meydanı boş bulan kediler tok karınlarını iki yana sallaya sallaya her tarafı zaptettiler.
O günden sonra kedi, farelerin güneşli ölkesine kral oldu. Tıpkı Japon kralı gibi, kedi kral da “güneşin oğlu” adını aldı. Beraber getirdiği diğer kedileri de kendine vezir, vükelâ tayin etti. Ambarları, çiftlikleri aralarında paylaştılar. Artık fareleri çalıştırıyor, kendileri el el üstünde yaşıyorlardı.
Fareler bir parmak güneş bırakılmamıştı. Güneşte hep kediler yatıyor, oynaşıyorlardı. Fareler ise gölgeye, delik kovuklara atılmışlardı. Bu sebeple “gölgenin çocukları” adını aldılar. Güneşin çocukları, gölge çocukları içinden gizli taraftarlar elde etmişlerdi. Onlarla etrafı kolaçan ettiriyor, haklarında ne yapılmak istendiğini öğreniyor, ona göre tedbirler alıyorlardı. Ayrıca farelerden bir polis ordusu meydana getirmişlerdi. Bunların kuyruklarında birer kırmızı kurdela bağlıydı. Herhangi bir itaatsizliği, meselâ; güneşlik meydandan geçtiği filân görülen fareyi polis fareler yakalıyor, güneş çocuğunun huzuruna getiriyorlardı. Kral, vezir vüzerasile birlikte, fareciği voleybol topu gibi birbirlerine atıp hayli eğlendikten sonra kafalarını deldiriyor ve beyinlerini yiyordu. Bu işkenceyi seyretmek fareler ölkesinin kralına çok eğlenceli geliyordu. Adeta ziyafet gibi bir şey oluyordu. Diğer kedi baylar da karı ve kızlarile birlikte işkence sahnesinin kenarlarındaki masalara oturuyorlar, rakı içerek keyfediyorlardı. Müzik dans havaları çalıyor, süslü püslü kedi bayanlar kedi baylarla dansediyorlardı. Arada bir işkence gören fareciğin çığlığı müziği bastırıyor, oynayanlar pençelerile onun sırtını yırtarak daha da eğleniyorlardı. İşkence yapılan fareyi dört polis fare tutuyor, bir sıra polis fare de arkasında bekliyordu. Bir cellat fare kafasına biniyor ve sivri dişlerinin kazımak hassası sayesinde kıtır kıtır beynini deliyordu. Bazen ölüm eğlencesi geceye bırakılır, mahkûm fare gaze bulanarak yakılırdı. Gecenin zifirî karanlığında kızıl bir şikâyet gibi havaya çıkan bu alevler güzel kedi kızlarının gözlerini bir kat daha güzelleştirirdi ama nice ana babaların kalplerini de intikam ateşi ile tutuştururdu.
Güneşin çocukları günde ikişer fare yiyorlardı. Her gün çekilen kur’a bu kurbanlık fareleri seçmiş oluyordu. Her sabah bir yuvanın matemi başlıyordu. Evlâtları zorla ellerinden alınan analar gizli gizli göğüslerini yumruklıyorlardı. Ağlamak, şikâyet etmek te yasaktı. Vermem, yahut ölüme gitmem demek kimin haddi; gık diyenin karşısında cennetten çıkma işkence durub duruyordu.
Fareler evvelâ kendilerini besleyecekler, sonra vücutlarile bu baş belâlarını doyuracaklardı. O kadar çokluk idiler ve kediler o kadar azlık idi ki, tükürseler meydana gelen denizde kedileri boğabilirlerdi. Ama yapamıyorlardı işte… Bir kere yuları ele vermişlerdi. Topluluk yapmak, söz birliği etmek lâzımdı. Halbuki kediler onları birbirine düşürüyor, birleşmelerine mani oluyorlardı. Bazen polis fare dayaktan öldürdüğü fareye acıyacak olurdu. Sen misin bu namerdliği yapan? hemen polis fare ipe çekilirdi.
Yuvalarda yavaş sesle eski tatlı zamanlar konuşuluyordu. O vakitler kimse müzevirlik bilmezdi. Kimse kimseye emretmez, herkes kendi işini görürdü. Zalimlerin türküsünü çağırarak karın doyuranların bugün kendi memleketlerinde de türeyeceği akıllarına bile gelmezdi. Şimdi de kendi cinslerine hainlik eden bu alçakları çok ayıplıyorlardı ama ellerinden bir şey gelmiyordu. Ah bunlar olmasaydı, bir avuç kedi bu ölkede tutunabilir miydi hiç? Böylece kediler fareyi değil, fareler fareleri yiyorlardı.
Uzun ömürlü, fıstık gibi cânım fareler açlıktan, fazla çalışmaktan kibrit çöpüne dönmüşlerdi. Yenilmeğe sıra gelmeden çabuk çabuk ölüyorlardı. Bakımsızlıktan verem hastalığı ortalığı kırıp geçiriyordu. Anne farenin yavrularını emzirmeğe bile vakti yoktu. Kimisi bayların hizmetkârlığını yapıyor, kimisi bayların çiftliklerini sürüyor, kimisi bayları eğlendiriyordu. Bir kısmı da kedilere muhtelif lezzette yiyecekler taşımak için yer altlarından şehirlere iniyor, tahta deliklerinden evlere giriyor, etten, balıktan, pastırmadan bulup buluşturup taşıyorlardı. Eli boş dönen farenin cezası; elli değnek ile üç gün aç çalışmaktı. Dönüş yollarında eli sopalı polis fareler bekliyor, her geleni araştırıp üstündekileri sepetlere dolduruyorlardı. Boş dönenlerin ise kuyrukları kollarına bağlanıyor, arabalarla kedi sarayına taşınıyorlardı. Şehir seferlerine gönderilmek bir mesele idi. İltimas olmadan katiyen listeye dahil olunamazdı. Zira kaçamaklı işti.Sucuk, peynir, sabun gibi şeyler aşırırken kendi karınlarını da tıka basa doyuruyorlardı. Burada bayların borusu ister istemez ötmüyordu. Envayı çeşid yemek yemekten mahrum kalacak, fareleri hırsızlığa göndermiyecek değillerdi ya..
Hele kediler önünde yerler yapışık duran polis farelerin, fareler karşısındaki halleri görülecek şeydi. Öyle avur tavur satıyorlardı ki, fareleri sebebsiz döğmek, ağızlarından lokmalarını alıp yutmak gırla gidiyordu. Fareler bunlardan da korkuyorlardı. Çünkü bunlar merhametsizlerin merhametsizi olan kral, güneşin oğlundan da daha merhametsizdiler.
Artık mekteplerde eskisi gibi fareliğe dair şeyler öğretilmiyordu. Derslerin çoğu kedileri medhetmekten, kedilere nasıl hizmet edileceğini belletmekten ibaretti. Fare alimler, kürsülerde niçin kedilerin güneş çocuğu, farelerin gölge çocuğu olduklarını izah ve isbat ediyorlardı. Bu uydurma ilimler yüzünden fare yavrularının akılları da vücutları gibi yarım yamalak gelişiyordu. Böylece ortaya abtal bir gençlik çıkmıştı ki, dedikodudan başak hiçbir şeye aklı ermiyor, her yapılanı iyi, her başına gelen felâketi tesadüfün kötü bir cilvesi sanıyordu.
Beri tarafta kedilerin karınları şiştikçe şişiyordu. Fakat kendi aralarında da kıskançlık eksik değildi ha.. Birbirlerinin debdebesini çekemiyorlardı. Zaman zaman birisi krallığa göz koyuyor, bazı kedileri de kendi tarafına çekiyordu. Birbirlerinden korkar olmuşlardı. Etraflarında hafiyeler dolaşıyordu. Fena niyetlerini anlar anlamaz krala haber veriyorlardı. Kral onları da tıpkı fareler gibi öldürtüyordu. Birkaç kedi taklibi hükümetinden sonra, kralın kedileri farelere öldürtmesi, farelerin fikirini açtı. Demek kediler de öldürülebiliyordu!
Farelerin hayatları cehenneme dönmüştü. İstirahat, emniyet, karın tokluğu gibi şeylerin nasıl olduğunu bile unutmuşlardı.
Bir gün baylara kurban gitmek kur’ası genç bir farenin küçük kardeşine düştü. Genç fare kardeşini çok seviyordu. Onu omuzunda taşıyarak büyütmüştü. Kendi yiyeceklerinin yarısını da ona vererek beslemişti. Ana, baba fareler geç vakit işten döndükleri zaman genç fareyi kardeşine ninni söylerken bulurlardı. Onun biricik zevki, kardeşinin kara gözlerini sevinçli görmekti.
Her vakıtki gibi bu sabah ta mahalleli işe gitmeden evvel kur’ayı elleriyle çektiler. Peşinden genç farenin küçük kardeşine acıklı gözlerle baktılar. Genç fare atıldı:
- Onun yerine ben gideceğim.
Mahalleli sustu. Her kes önüne baktı. Korkuyorlardı. Ya, kral emre itaatsizlik ettiklerinden dolayı hepsini cezalandırırsa?
Genç farenin gözleri iki katran damlası gibi parlayordu. Sesi sertti. Bıyıkları azimle dikilmişti. Tekrar etti:
- Onun yerine ben gideceğim.
Küçük kardeş lâfını kesti:
- Benim yerime ensin gitmenden ne çıkar kardeşim, yarın hepimize sıra gelmiyecek mi?
Genç fare bir an düşündü: Doğru.. Bu iş canını feda etmekle bitmiyecek ki.. Sonu gene bu.. Bir sıçrayışta sivri bir taşın üstüne çıktı:
- Vermiyeceğiz ve hiç birimiz ölüme gitmeyeceğiz. Onlar yavrularını yemeğe alışkındırlar, kendi yavrularile karınlarını doyursunlar. Bunca çalıştığımız, bunca taşıyıp getirdiğimiz yetmiyor mu?
Derken, polis fareler etrafı sardılar. Bellerinden tabancalarını çıkarttılar. Farelerde ise çakı bile yoktu. Yasaktı. Bir iki fare öldü, ötekiler korkudan dağıldılar. Bizim genç fare de sevgili kardeşile beraber kaçıp saklandı.
Kral emir çıkarttı: Gelip teslim olsunlar, yoksa ana ve babalarını yakacağım, dedi.
Anne ve baba fare oğullarının teslim olduğunu görmemek için, o gece üstlerine gaz döküp kendilerini kibritlediler. Cayır cayır yanarken, intikam intikam feryadlarile mahallelerde koşa koşa can verdiler.
Zaten içten içe kaynayan fareler bu hadiseden sonra adam akıllı gözlerini açtılar.
Genç fare ile sevgili kardeşine gizli gizli yiyecekler taşıyorlardı. Genç fare de onlara nasıl hareket edeceklerini öğretiyordu. Toprakların en derinlerinde mağaralar oymuşlardı. Geceleri bu mağaralarda üç beş kişilik gruplar toplaşıyor, güneşin çocuklarını nasıl mahvedeceklerini ve gölgenin çocuklarını nasıl güneşe kavuşturacaklarını konuşuyorlardı. Artık yerin altı küçük mağaralarla dolmuştu. Kimse kimseye sırrını söylemiyordu. Kediler ortalığı süt limanlık sanıyorlardı.
Bir gün içlerinden bir tanesi boşboğazlık etti. Pek iyi ahlâklı zannettiği özbeöz kardeşine sırrını söyledi. Halbuki kardeşi “günün adamı” denenler ayarında idi. İyi görünmesi, fenalığını saklamak içindi. Beş on kuruş bahşiş koparmak bahasına bu işi kedilere haber vermeğe karar verdi. Kendi kendini haklı görmek için de şöyle düşündü: Alemi kurtaracak ben mi kaldım? Fare nesli kedilerin zulmundan kurtulacakmış, güzel günlere kavuşacakmış. Bu işler olup bitene kadar ben ölürüm be. Her fırsatta bir lokma fazla ekmek bulmanın çaresine bakmamak abtallıktır. Benden sonrakilerin istirahati için aç kalmakta mana yok. Hem bu yüzden beni de şehir seferine yollarlar. Belki de kuyruğuma kırmızı kurdela takarlar. Ondan sonra kekâ..
Hemen o akşam meseleyi fare polisin birine açtı. Polisin gözleri sevinçten parladı. Ahlâksız fareyi alıp evine götürdü. Bir kaşık süt ve bir dilim pastırma ikram etti. Ahlâksız fare ellerini birbirine sürüyor, ne iyi yaptım da haber verdim, bak ne ikramlar gördüm, diye seviniyordu. Polis fare ona dedi ki:
- Sen burada beni bekle. Evim senindir, istediğin gibi ye, iç, rahat et. Beş dakikacık işim var şimdi gelirim, sonra baş başa bol bol konuşuruz kardeşim. Sıkılmamak için gramofon çal, eğlen. Bak dolapta şarap var bir az da iç.
Gözlerini şarap dolabından ayırmayan ahlâksız fare, sabırsızlıkla cevap verdi:
- Hay hay aziz kardeşim. Sen işine bak, ben seni beklerim.
Polis fare yeni elbiselerini giydi ve doğru kralın sarayına gitti. Kral ile yarım saate yakın konuştular. Saraydan çıkarken polis farenin cebindeki para destesi göğsünü şişirmişti. Yolda düşündü: Kazancımı bu ahlâksız kardeş haini ile paylaşacak değilim ya.. O kadar yedirip içirttim yeter işte..
Eve geldi. Ahlâksız fare onu ta kapıdan karşıladı. Fakat polis farenin suratı asıktı..
Ahlâksız fare – Ne var aziz kardeşim? Niçin yüzünüz gülmüyor?
Polis fare – Ne olacak, senin söylediklerinin hepsi malûm şeyler, meğer dünya âlem işittikten sonra gelip haber vermişsin.
Ahlâksız fare – Aaa!.. Emin ol daha bugün öğrendim, kardeşim.
Polis fare – Daha iyi ya. Demek sen evinin içinde olup bitenleri dahi görmiyecek kadar budalasın. Vaktile haber vermiş olsaydın belki bir istifaden olurdu. Fakat iş o kadar duyulmuş ki kardeşini yakalamışlar bile.
Ahlâksız fare afalladı kaldı. Halbuki polis fare kralla konuştuktan sonra, hemen ahlâksız farenin evine bir tabur polis yollamışlar ve kardeşini ansızın yakalamışlardı. Merd fare hiç korkmamıştı. Alıp götürürlerken annesi ve babası saçlarını yola yola ağlamışlardı.
Merd fareyi döğdüler, kulaklarını, derisini cımbızla koparttılar. Tabanlarına kızgın demir yapıştırdılar, bıyıklarından astılar. Arkadaşlarının kimler olduğunu söylemesi için işkence ediyorlardı. Ara sıra dayak duruyor, polisin biri usullan, söylerse şehir seferine kayırılacağını fıslayordu. Merd fare hiçbirisine aldırmadı, kimseyi ele vermedi.
Ertesi gün ahaliyi büyük meydana topladılar. Ve merd fareyi gazlere bulayıp yaktılar. O yalnız son nefesinde, kahrolsun güneşin çocukları, yaşasın güneşi zabtedecek olan gölgenin çocukları, diye bağırdı. Her kesin gözleri yaşlıydı. Kalpleri göğüslerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Yerden birer taş alıp bağırlarına bastılar, böylece iş başına döndüler.
Sonra daha neler yakıldı, nelerin beyinleri delindi, neler dayak altında öldü. Fakat hiçbir şey işin önünü alamadı.
O büyük gün gelip çattı. Evler hortumdan çıkan sular gibi halkını sokaklara döktü. Hepsi silahlanmıştılar. Polisler baş edemediler. Saraylar, çiftlikler, malikâneler basıldı. Kediler pençelerile müdafaa ettiler. Birkaç fare daha öldü ama bu farelerin sonuncu şehidleri oldu.
Kralı sım sıkı bağladılar, sürüyerek meydanlığa getirdiler. Bu sırada diğer kediler de bağlanmış, meydanlığa getirilmişti. Nice merd farelerin can verdiği o meydanın ortasında kediler sıraya dizildiler. Her kedinin tepesine bir fare bindi, beyinlerini delmeğe başladılar. Küçük fare dişleri kafa kemiğini kazırken kediler öyle vahşi sesler, öyle boğuk çığlıklar çıkarıyorlardı ki, farelerin bazısı sevinç kahkahaları atıyor, bazı yufka yürekliler de ellerile yüzlerini kapıyorlardı.
Bir kedi pençesile kolundan yaralanmış olan genç fare ile sevgili kardeşi gene hareketin başında idiler.
Yavaş yavaş kedilerin sesleri kesilmeğe başladı. Kıvrıla kıvrıla yere düşüp geberdiler. Genç farenin bir işareti üzerine kedi leşleri gölgeye fırlatıldı.
Bütün gün halk güneşte hora tepti, eğlendi. Artık kedilerden kurtulmuş güneşe kavuşmuştular..
Şunların cevaplarını verebilir misiniz?
1 – Gramofonun dedesi olan fonografı kim icat etti?
2 – Psikleti kim icat etti?
3 – Çek çek arabasını kim buldu?
4 – Lokomotifi kim icat etti?
5 – Verem mikrobunu kim buldu?
ŞARADLAR
1 – Birinci hecem lambalarda yanar. İkinci hecemi yiyemiyen insanlar kansız kalırlar. Sonumda bir sesli harf oturur. Bütününü insanlar her gün okurlar.
2 – Birinci hecem kışın bulunur. İkinci hecemin üstünde gideriz. Son iki harfim bir notadır. Bütünümün içinde rahat uyunur.
3 – Birinci hecem simsiyahtır. İkinci hecemde köylüler yaşar. Bütünüm İstanbulun bir semtidir.
ATASÖZLERİ
Size üç tane atalar sözü yazmıştım. Afacanın biri kelimeleri darmadağınık etmiş. Artık siz düzeltiveriniz.
1 – İnsan, sıdır, ayna, iş, ın.
2 – Yüzme, at, öğren, köpeği, sin, denize.
3 – Tut, yosun, taş, yuvar, maz, lanan.
BOMBARDIMAN OYUNU
Bir tabaka parlak kâğıdı kalem gibi kıvırınız. İçine bir parmak girecek kalınlıkta olsun. Kola veya zamk ile yapıştırınız. Sonra kâaddan küçük küçük külâhlar yapıp onların da yanlarını yapıştırınız. Kuruduktan sonra külâhların sivri uçlarını kâat kalemin içine sokunuz. Diğer ucundan da herhangi bir arkadaşınıza doğru üfleyiniz. Kâat bomba doğru arkadaşınıza gidecektir. Bu külâhlardan bir çok hazır edip de üst üste üflerseniz, arkadaşınız bir külâh bombardımanı içinde kalacaktır. Bir yandan da yere düşen cepanelerinizi toplamayı unutmayınız, zira onlar tekrar işinize yararlar.
Şimdi bir oyun olarak tarif ettiğimiz bu usul, bir zamanlar ilk insanların av silâhı idiler. Kalın saz çubukların ucuna taş parçaları yerleştirerek öbür taraftan üfler, böylece küçük hayvanları, kuşları avlarlardı.
MUAMMALI KAFES
|
K |
A |
Y |
I |
K |
|
V |
A |
K |
İ |
T |
|
|
|
X |
|
|
|
N |
A |
K |
İ |
T |
|
|
|
X |
|
|
|
R |
A |
K |
İ |
T |
|
|
|
X |
|
|
|
S |
A |
K |
İ |
T |
|
|
X |
|
|
|
|
S |
A |
K |
A |
T |
|
|
|
X |
|
|
|
F |
A |
K |
A |
T |
|
|
X |
|
|
|
|
T |
A |
K |
A |
T |
|
X |
|
|
|
|
|
T |
A |
K |
A |
R |
|
|
|
X |
|
|
|
Y |
A |
K |
A |
R |
|
|
|
|
|
X |
|
Y |
I |
K |
A |
R |
|
X |
|
|
|
|
|
Y |
I |
K |
A |
N |
|
|
|
X |
|
|
|
T |
I |
K |
A |
N |
|
|
|
X |
|
|
|
T |
A |
K |
A |
N |
|
S |
A |
T |
I |
Ş |
|
T |
A |
K |
A |
Z |
Sol kafesteki (kayık) kelimesini en aşağısındaki (satış) kelimesine kavuşturmak için, bir evvelki kelime altında bulunan gözdeki harfini değiştiriniz.
Sağ taraftaki kafes, muammanın nasıl yapılacağını gösteren nümunedir. Demek her kelime, bir evvelkine nazaran yalnız bir harfini değiştirecektir.

Tarifi şeklin arkasında
DEKUPAJ
Bu yazının altındaki hendese şekillerini kesip bir kâğıda yapıştırınız. Çok sevdiğiniz bir kümes hayvanı meydana çıkacaktır. Hele kendini sarıya, gözünü siyaha, ayaklarını da çok açık sarıya boyarsanız, tıpkı sizin bahçedekilere benzer. Kitabın yaprağını kesmek istemezseniz, kopya kâğıdı ile şekli bir başka kâğıda alır, öyle yaparsınız.
BİLİYOMUSUNUZ Kİ
Bugün birçok tayyarecilerin ve tayyre yolcularının hayatlarını kurtaran paraşutun bulunuş tarihi ta XVII inci yüzyıllara çıkar. Zira, o senelere aid bir el yazmasında aynen yazılıdır.
1783 de Lenorman isminde bir fizikçi yaptığı bir nevi paraşutla kendini evinin ikinci katından aşağı atmış ve hiç zarara uğramadan yere inmiştir. 1797 de Garnarin isminde biri ilk tecrübeyi gerçekleştirmiştir. O vakitten sonra bu alet birçok yenilikler geçirmiş ve şimdi tayyarecilerin cankurtaranları olmuştur. Bilhassa Sovyetler ölkesinde paraşutla yere inmek millî bir spor halini almıştır. Şimdi orada yüzlerce insan birden tayyarelerden atlamakta ve yağmur taneleri gibi yere inmektedirler. Bizde de bir çok tayyareciler paraşutla yere iniyorlar.
YENİ KEŞİFLER
Son günlerde bir profesör körlere sahici göz takmayı bulmuştur. Ölmek üzere olan bir genç kızın gözlerini çıkarıp bir köre takmış, kör şimdi gayet iyi görüyormuş.
Amerikalı bir âlim, mandaların müziğe karşı pek meraklı olduklarını meydana çıkartmış, yaptığı tecrübeler şu neticeleri vermiş: Mandalara her gün bir saat müzik dinlettirilirse sütlerinin miktarı yüzde yirmi artıyormuş. Yani günde beş kilo süt veren bir manda o zaman altı kilo veriyormuş.
Bir âlim, yer altını gören bir gözlük icat etmiş. Bunu gözüne takan insan toprakların ve denizlerin altındaki madenleri görüyormuş. Şu halde bu aletin kullanılmasından sonra, şimdiye kadar yapılan bunca araştırma masrafları olmıyacağından, madenler kısmen ucuzlayacaktır.
Emekçi Yavrusunun 2 inci numarası “Marabanın Oğlu” dur. Pek yakında çıkacaktır. Onun da kapaklarında bir çok bilmeceler, oyunlar olacak ve buradaki sorgu, bilmece ve sairelerin cevaplarını onda bulacaksınız.