FETHİ GÜRCAN’IN HARBİYELİLERİ





Ömer GÜRCAN



Kasım 2005, Ankara
Süvari Yayıncılık 2
FETHİ GÜRCAN’IN HARBİYELİLERİ! ÖMER GÜRCAN

Bu Kitabın yayın hakları SÜVARİ YAYINCILIK’a aittir.
© Süvari Yayıncılık, Ankara, 2005
Yayıncının yazılı izni olmadan kısmen ya da tamamen hiçbir yolla çağaltılamaz.



ISBN: 975-00000000


Editörler
Meryem ESEN
Gülderen GÜRCAN
Hülya KOCABEY
Sema ÖZCAN
Figen ANDAÇ

Yayına Hazırlayan
Ömer GÜRCAN

Kapak Tasarım
Zeki ÖZBEN




Süvari Yayıncılık Dağıtım ve Pazarlama
Sakarya Caddesi 526. Sokak Elele Sitesi 4. Blok No: 1
Güzelkent-Eryaman/Ankara
Tel: 0312. 282 49 37
suvarikitap@yahoo.com
omer.gurcan@emo.org.tr
tuncaycelen@hotmail.com



Baskı
ART OFSET
Matbaacılık Yayıncılık Organizasyon San. ve Tic. Ltd. Şti.
2. Cadde 38. Sokak No: 8/11 Balgat/Ankara
Tel: 0312. 284 41 25 Fax: 0312. 284 29 89
www.artofset.com.tr • e-mail.zozben@artofset.com.tr


1. Baskı İleri Yayıncılık – Şubat 2005
2. Baskı Kasım 2005 – Ankara







çıkmışım bir kavgadan
vurmuşum sokaklara
sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
dallarda insan iskeletleri
asacaklar AYDEMİR'i
asacaklar GÜRCAN'ı
belki başkalarını
pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
dökülüyor etlerim
sarı yapraklar gibi
asmak neyi kurtarır
sarı sarı yaprakları kuru dallara?
(Hasan Hüseyin-Haziran’da Ölmek Zor)











“Türk Halkı’nın kaderi tarih boyunca aldatılmışlığın bir serüvenidir. Tanzimat da hayatı değiştirmedi, Birinci Meşrutiyet onun dışında bir hareketti. İkinci Meşrutiyet çilelerine yeni acılar ekledi. Bütün bunlardan sonra Kurtuluş Savaşı, Türk milletinin bağımsızlık azminin şuurlu şahlanışı ve Atatürk devri, halkın kendi kişiliğini idrake hazırlayış yılları idi. Bunu halkın yeniden aldatılışı olan çok partili devir takip etti.”
Fethi Gürcan










“Burada efsaneleri, devrini tamamlamış sloganları ve tükenmiş kişileri bir yana bırakıp gerçeğe inmenin yeri ve tarihi zamanıdır.
İşte biz ulusal iradenin gerçekten tecellisi için ona engel olan politik, ekonomik ve sosyal münasebetleri ulusun çoğunluğu lehine ortadan kaldırmak istiyorduk.
Bu münasebet yarın mutlaka koparılacaktır. Bu koparmayı kimlerin aracılığıyla yapacaktık? Kafasıyla yeni nesil Atatürk’ün Cumhuriyet’i emanet ettiği, aslında halkın mutluluğunu sağlamayı tavsiye ettiği gençlik ile yapacaktık. Daha doğrusu onlar yapacaktı. Bu şüphesiz dar anlamıyla gençlik değil, yurdun her yanında, her kesiminde düşüncesiyle ve yapıcılığıyla devrimci olan zinde güçtür”
Fethi Gürcan










“Ölümün karşısında ve tanrı ile adaletin huzurunda bulunduğum şu anda, Atatürk’e övgüler yazmak için kaleme sarılan şair kadar vicdanım rahat. Uğruna can verecek adamlar bulunduğuna göre, davamızın daha güçlü olarak yaşayacağına inanıyorum.
Ve diyorum ki Atatürk ölmüştür ama var olmakta devam ediyor. Şimdi ben de öleceğim ama Atatürk ilkeleri, ölümümle çok daha yüce bir değer kazanacak”
Fethi Gürcan







TEŞEKKÜR
Sene 1963. Evimiz ağabeylerle dolup taşıyor. Bazen üniformalı bazen sivil. O zaman tanıdım onları. Onlar Harbiyelilerdi.
Çok kalabalıktılar. Zordu isimlerini öğrenmek. 15 yaşındaydım. Kardeşlerimle onlara isimler taktık. Arap Çocuğu, Köy Delikanlısı, Karanlık Göz, Gitar gibi.
O zamanlar onları sevmiştik. Büyüyünce daha da çok sevdik. Olayları detaylı olarak inceleyince onlar gözümde daha da büyüdü.
Ağabeylerimdi onlar benim. Onlar “Ad ve Soyadları” ile tarihte yerlerini aldıkları için, bende öyle hitap edeceğim.
Arap Çocuğu diye adlandırdığımız Önder Aydınlı’nın sevgisine doyamadım. Bizi bırakıp erkenden Komutanlarının yanına gitti. Yine mi orda ihtilal planlayacaklar!
Köy Delikanlısı Osman Yetkin hapisten çıktıktan sonra, hep bizdeydi. Annemle saatlerce konuşurlardı.
Ya Benal Tanıl’ın öfkeli küfürlü ağlamaları. Bol bol güldüren küfürleri.
1969 yılında havacı öğrenci üniformamı giydiğimde, Harbiye’den kopartılan ağabeylerim, kendileri üniforma giymiş gibi sevinmişlerdi. 12 Martta üniformam sökülüp alındığı zaman, onların 21 Mayıs sonrası acılarını, isyanlarını daha bir katmerli anladım. Onları daha da çok sevdim.
68 gençlik olaylarında Gitar diye ad taktığımız Zihni Çetiner ile omuz omuza idim.
12 Eylül’de Erol Dinçer ile beraber, Mamak’ta onların yattığı aynı koğuşta yatarken onların özlemlerini yaşayarak, öğrendim.
İşte o günlerde Nebi Barlas, ailemizin hep yanındaydı. 12 Eylül döneminde sıkıyönetim mahkemelerinde gençler için yüreğini hiçbir karşılık beklemeksizin ortaya koyan avukattı. Kız kardeşim Sema’yı Metris Cezaevinden çıkarmak için İstanbul Sıkıyönetim mahkemesinde haykırıyordu: “Türk ordusunun en yiğit subayı Fethi GÜRCAN’ın kızını savunmaktan onur ve şeref duyuyorum.” Bu haykırış mahkeme heyetini hop oturtup hop kaldırdı. Bir Ankara’da bir İstanbul’da bizleri kurtarmak için çırpındı.
Diğer bir aile avukatımız Vahit Özsoy. Yazıhanesinde Komutanı Fethi Gürcan’ın resmi asılı durur. Ve niceleri...
Babam onları sevip, güvenmekte haklıydı. Aynı karakter onlarda da vardı.
Onlar 27 Mayıs’ın kararlı takipçileri ve 68 Kuşağının öncüleriydiler.
Onlar FETHİ GÜRCAN’ın HARBİYELİLERİ’ydi…
Onları yetiştiren Anne ve Babalarına sonsuz teşekkürler.
Bu kitabı onların eşlerine, çocuklarına ve torunlarına sevgilerimle sunuyorum. Onlarla ne kadar övünseler azdır.
GÜRCAN AİLESİ Adına
Ömer GÜRCAN ANKARA/2004
omer.gurcan@emo.org.tr

Ankara 1.Nolu As. Ceza evi
22.Ağustos 1963
İdealist Kardeşim
Genç ve küçük rütbedeki arkadaşlarımızın memleket davalarına büyük bir aşk ve inançla eğilmeleri aziz milletimizin bekası için bir garantidir.
Atatürk ilkeleri uğruna demir parmaklıklar arkasında, hürriyetlerinizden yoksun, sevdiklerinizden uzak geçen günleriniz yurdumuzun geleceği için en büyük yatırım, sizler için bir iftihar vesilesi olacaktır.
İhanete uğramak, dolayısıyla başarıya ulaşamamaktan, ıstırap ve üzüntüyle geçmesi icap eden günlerim, sizde gördüğüm azim, irade, vatan ve millet sevgisinin verdiği ışıkla nurlanıyor. Geleceğe sonsuz bir güvenle bakıyorum.
Var olun genç idealistler. Sevgilerimle
E. Sv. Bnb. Fethi Gürcan

**(Teğmen Tuncel Orhan’ dan alınmıştır.)

























İÇİNDEKİLER

I Aldattım, Aldattım 17
Unutulan İmzalar 19
Partiler, Parlamento, Ekonomik ve Sosyal Çıkar Grupları Gayrimeşru Hale Gelmiştir 19
Fethi Gürcan’ın Askeri Mahkeme’de Verdiği Savunma 23
Devletin Gayesi Halkın Mutluluğunu Sağlamaktır 23
27 Mayıs’ı Hazırlayan Sebepler Halen Mevcuttur: 26
Anayasa’yı Gerçekten Kimler İhlal Ediyor? 30
Gücümüzü Devrimci Gençlikten Alıyoruz 39
Beraatı Tarihin Hükmüne Bırakıyoruz 41
II Harbiyeliler Anlatıyor 43
“Harbiyeli Aldanmaz” 45
OSMAN YETKİN (9. Bölük 4170 Yaka No’lu Öğrenci) anlatıyor 45
İlk İsyan: Tekmil Verilirken Katılmayıp Pijamalarla İzliyoruz 46
Emekli Komutanımız Aydemir’i Selamlıyoruz 47
Önder Aydınlı Başkanlığındaki Gizli Komite 47
Komutanların İkametine Protesto Yürüyüşü Düzenliyoruz 48
Gizli Komite’nin Aydemir’le İlk Teması 49
Polis ve MİT Ses Çıkarmıyordu, Yoksa Bizden miydi? 50
Alpaslan Türkeş 21 Mayıs Harekâtı’nı İhbar Ediyor 51
Aydemir’le Harbiyelilerin Temasını Sağlayan Bizdik 51
Kayseri Valisi OIacakmışım 52
Evlatlarını Yemeyen İhtilal Yoktur 53
21 Mayıs Harekatı’nın Nedenleri 54
“Bu Saatte İhtilal Olmaz” 55
Biz Hazırdık Ama İhtilalin Kurmayları Ortada Yoktu 56
Genel Kurmay Tarafından Yaylım Ateşine Tutuluyoruz 57
Keyifle Şarap İçen Genç Subayları Görünce İhtilal Başarılı Oldu Sandık 59
Menderes’in Asıldığı Maddeden Tutukluyuz ve Artık Bize “Üç Gün Sonrasının Subayları” Gözüyle Bakılmıyordu 61
Beni Eleveren İfadeleri Reddettim 62
Nöbetçi Her Geldiğinde 63
Kurşuna Dizmeye Götürecek Sanıyordum 63
Artık 1. Ligde Oynuyorduk: Aydemirle Birlikte Tutukluyuz 64
Ali Elverdi Aydemir’in Ayaklarına Kapanmış 65
Aydemir ve Gürcan Dışında İhtilali Üstlenen Çıkmadı 65
Mahkemeler Bizim İçin Evcilik Oyunu Gibiydi 66
Gürcan: “Bu Gençleri Bırakın, Bizi Asın. Adalet Tecelli Eder” 67
Lider Benim. Hesabını Benden Sorun. 68
Hakim Ali Cesur’un Çantasından Çıkan Kadın Kilotu 69
İdam Kararı Okunurken Aydemir ve Gürcan Taş Gibiydi 70
Harbiye’deki Gizli Örgüt 71
ÖNDER AYDINLI (9.Bölük 1375 yaka nolu öğrenci) Anlatıyor 71
Gerekirse Talat Aydemir’i Bile Devirecektik 71
İhtilalin Kanunlarına Tam Uyamadığımız İçin Kaybettik 71
Memduh Tağmaç Beni Görünce Kaçmaya Başladı 72
Harbiyede Gizli Örgütü Nasıl Kurduk 74
Harbiyeliler’in Muhafızı 75
VAHİT ÖZSOY (12.Bölük 4930 Yaka Nolu Öğrenci) Anlatıyor 75
Harbiyelilerin 22 Şubatçılara Büyük Saygısı Vardı 75
Beklenen Gün Geldi 77
Fethi Gürcan’ı Görünce Alarmı Verdik 78
Fethi Gürcan Bir Eliyle Cip Kullanırken Diğer Elinde Thomsonla Taarruz Ediyordu 79
Nezihi Fırat İhtilale Karşı Çıkan Albayı Dipçikliyor 81
Fethi Gürcan 20/21 Mayıs Gecesinin Şövalye Ruhlu İhtilalcisiydi 83
Albay Orhan Çokdeğer’i Mahkemede Yuhalıyoruz 84
Duruşma Hakimi: “Bunlar Güzide Harbiyeliler” 86
İngilizce Öğretmeni Olarak Fethi Gürcan’ı Seçiyoruz 88
Fethi Gürcan Kaçar Diye Röntgen İçin Hastaneye Salmadılar, Röntgen Cihazını Hapishaneye Getirdiler 89
“Kızılbaş Hapishane Müdürü! 90
At Bile Atlığını Bilirken Bazı İnsanlar İnsanlıklarını Bilmiyorlar 92
İhtilal Yasa Tanımaz 95
ZİHNİ ÇETİNER (12.Bölük 4922 yaka nolu öğrenci ) Anlatıyor 95
61 Seçimleri Sonucunun Askerde Yarattığı Rahatsızlık 95
Harbiyeli Soruyor ''N'olacak Bu Memleketin Hali 97
Atatürkçü Tabur İnönücü Tabura Silah Çekiyor 97
Fethi Gürcan Köşk'ü Kuşatıyor 98
Darbe Yapılmalı Diye Düşünüyoruz 99
Gürcan: “Amacımız Yoksul Halkımızın Bulgurunun Yanına Bir Tas da Çorba Eklemektir” 100
Fethi Gürcan Halktan Yana Bir İhtilalden Söz Ediyordu. 101
Memduh Tağmaç’ın Onbaşılar Cuntası 102
Harbiyeli Hazır Komutanlar Ortada Yok 102
Komutanımız Talat Aydemir’i Evinden Alıyoruz 103
Ali Elverdi Yalvarıyordu 104
“Paşa da Sizsiniz Komutan da” 105
Sunay'ın Evine Baskın 106
Üç Tank Teslim Alınıyor 106
Gürcan'la Ankara Sokaklarında 107
İhtilalden Sonra Önder Aydınlı Ankara Valisi Olacakmış 108
Duruşma Yargıcı Bile Bize Karşı Saygılıydı 108
Fethi Gürcan Hapisten Kaçmayı Planlıyor 109
Aydemir Baş Almasını Bilemediği İçin Başarısız Oldu 110
İhtilal Yasa Tanımaz 111
Harbiyeli Silahını Teslim Etmez 113
ÜMMET SARI (12 Bölük 5059 Yaka Nolu Öğrenci) Anlatıyor 113
Bu Gece İhtilal Olacak Yanımdan Ayrılma 113
Silahlarımız Üzerinde Yemin Ettik 114
Gürcan “Sizi Yalnız Bırakmam” 115
Hedef Genelkurmay Başkanı 116
Memduh Tağmaç’ı Yarbay Sanıyorum 117
Aydemir: “Köşe Kapmaca Oynamıyoruz, İhtilal Yapıyoruz” 118
Faruk Gürler’i de Tutukluyorum 119
Harbiyeli Silahını Teslim Etmez 119
Sunay’ın Evini Bastığımız İçin Elebaşı Sayıldık 120
Duruşma İçin Sunay’ın Evine Götürülüyoruz 121
Talat Aydemir İdam Edileceğine İnanmıyordu 122
Müebbet Alan Alaattin Açan Apoletlerini Hakimin Önüne Attı 123
Gökgörültüsünü Bizi Hapisten Kurtaracak Jetler Sanıyorduk 124
Kurban Edilen Harbiyeliler 125
NEBİ BARLAS ( 10.Bölük 4366 Yaka Nolu Öğrenci )Anlatıyor. 125
Binbaşım, Sana Layık Olmaya Çalıştık 126
Götürüldüğümüz Uçağı Kaçırmayı Planlıyoruz 127
“Paşa! Paşa! Kendinizi İnsani Duyguların Rehavetine Kaptırmayın” 129
Harbiyelilerin Kurban Edilmesinin Anatomisi 129
21 Mayıs: “Bugün Bayram” 132
NEZİHİ FIRAT (12 Bölük 4331 Yaka No Lu Öğrenci) Anlatıyor 133
31 Mart’taki Harekatımız Erteleniyor 134
Fethi Gürcan Evini Gözetleyenlerin Resmini Çekmişti 135
Thomson Mermilerini Önder Aydınlı’dan Alıp Dağıttık 135
Nöbetçi Amirleri Tehdit Ediyoruz 136
Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın Arabasını Tarıyorum 137
Beni Tehdit Eden Korgenerale Cevabını Veriyorum 137
Önder’i Talat Aydemir’in Ele Verdiğini İddia Ediyorlar 138
Vurucu Kuvvetin Başı Fethi Gürcan’dı 139
MİT Bana İşbirliği Teklif Ediyor 141
Kelepçelerimizi Tarakla Açıyoruz 142

Rüzgara Göre Yelken Açmayı Reddettik 143
TURHAN BİNAY (12 Bölük 4970 Yaka Nolu Öğrenci) Anlatıyor 143
İsyan Halinde, Her Subay İlk Gördüğü Birliğe Komuta Eder 143
Göğsümdeki Numarayı Söküyorum 144
Jetler Bize Ateş Açıyor 145
Savcıya Hepimiz Aynı İfadeyi Veriyoruz 146
Kalpleri Vatan İçin Çarpan 1459 Harbiyeli 147
ZİHNİ YEĞİN'in Mahkeme Salonunda Tuttuğu Not Defterinden (Defterin tamamı kitabın son bölümünde verilmiştir.) 147
13 Haziran 1962 Perşembe, Harp Okulu, Ankara (Duruşmaların İlk Günü) 147
14 Haziran 1963 Cuma 150
15 Haziran 1963 Cumartesi 151
17 Haziran 1963 Pazartesi 152
III Yalnız Bırakılan Harbiyeliler 153
Harbiyeliler Ve Fethi Gürcan 157
Yarbay Osman Deniz Anlatıyor 157
21 Mayıs Harekatı’nın Planı 157
Alpagut ve Yalta Görevini Yapmayınca, Harp Okulu’nda Alarmı Veren Fethi Gürcan Oldu 158
Aydemir’in Cenazesindeki Yalnız Harbiyeli 161
“Alındığı İçin İhtilale Katılmayan” Binbaşı 161
Binbaşı Bahtiyar Yalta anlatıyor: 161
Sizlere Bakınca Subaylığımdan Utanıyorum 162
Hava Kuvvetleri Komutanı: 162
“Harp Okulu Bizi Kuşattı, Birazdan da Tutuklayacak” 162
İhtilal Girişiminin Kaybedildiğini Anlayan Hava Kuvvetleri Komutanı Jetlere Harbiyeliler’e Saldırma Emrini Verdi 163
Biz Harbiyeliler Sanki Her Gün Asılıyorduk 165
Şimdi de Ölüsünün Peşinden mi Gideceksiniz? 166
62’li Teğmen Sayesinde Orduevinde Kalıyorum 168
İhtilal Çocukları Büyüdü 170
Yazgülü Aldoğan (İhtilal Çocukları Büyüdü Hürriyet Gazetesi) Yazıyor 171
Tatbikat Değil, İhtilalmiş 171
Biri Daha, Biri Daha 172
Kahraman Şövalye Fethi Gürcan, Canavarı Teslim Alıyor. 173
Selçuk Vurulmuş, Beyni Miğferinin İçine Akmış 174
Katıla Katıla Ağlıyor 174
Harp Okulu Öğrencileri Tamamiyle İnfa Edilmiştir. 176
Bu Müthiş Bir Deneydi 177
Er Maaşı Alacakmışız! 178
Size Hiç Bir Kırgınlığım Yok 180
Hepsini Asmak Gerek 180
Burası Atatürk’ün Okulu ! Nasıl Kurşunlarsınız! 182
Çankaya’ya İki Tane Salla 182
İlk Ateşi Biz Yedik 183
Başına Bayrak Devrildi 184
Fethi Gürcan Sigarası 184
Durum Muhakemesi 184
O Gece 185
Onlar Akan Irmaktı 186
Mutlaka Denize Ulaşacaklardı 187
İhtilalin Süvarisi (Nesrin Turhan Doğan Kitap) Anlatıyor 187
Atatürk’ün İhtilalci, Kurtuluş Savaşının İhtilal Olduğunu Bilmeyen Savcıya İfade Vermem 188
Önder Aydınlı’nın Dimdik Duruşu 188
Haydi Spora! 189
Olmaz Olmaz 190
“Kes Sesini. Harp Okulu Sürü Değildir” 191
Gençlerden Utanın 192
Bir Teğmen Tankını Nereye Saklasın 193
Cevap Vermiyorum 193
Onlar Akan Irmaktı, Mutlaka Denize Ulaşacaktı 194
IV Tanrılar Kurban İstiyor 195
Nöbetçi Amirlerin Mahkeme İfadeleri 197
Okul Nöbetçi Amiri Top. Yb. Behzat Tanır’ın İfadesi 197
3'ncü Tabur Nöbetçi Subayı Nöb. Yzb. Nihat Şendoğan'ın İfadesi 212
Nöbetçi Başöğretmen Öğ. Yb. Necati Taylan'ın İfadesi 217
Tanık İstihbarat Subayı Sabahattin Sayımsoy'un ifadesi 219
5 Mayıs 1963'te verdiğimiz raporun özeti: 222
1468 Harbiyeliyi Okuldan Atan Yüksek Disiplin Kurulu Kararı 225
Haklarında Kara Harp Okulu disiplin talimatına göre 226


Gereği Düşünüldü 235
En Büyük Harbiyeli Cevap Veriyor (1283 Yaka Nolu Öğrenci Mustafa Kemal Anlatıyor) 237
Ne Komik ve Acı Değil mi? 239
21 Ekim Protokolü 240
9 Şubat Protokolü 242
Cezalandırılan 1468 Harbiyeli 244
75 SANIK 246
4 sene 2 ay hapse mahkum edinler 246
2 No.lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde Yargılanan ve Disiplin Kurulu Kararıyla Harp Okulu'ndan atılan Harbiyeliler: 247
Bin Selam Sana Harbiyeli 260
V MAYIS AĞACI 262
“Halka Dönük Olmayan Düzen, Mutlak Değiştirilmelidir” 265
20/21 Mayıs Harbiyeliler Cemiyeti 265
Dün-Bugün, Vahit Özsoy - 1970 265
HÜSEYİN ATAY 274
Birlikten Kuvvet Doğar 277
Yaratılış Ve Sonrası 280
Haziranda Ölmek Zor, Hasan Hüseyin Korkmazgil 289
VI Zeki Yeğin’in Günlüğü 274




















I
Aldattım, Aldattım
































Unutulan İmzalar
Genel Kurmaydan gelen elçiler Sunay’ın yazılı bir taahhütnamesini getirdiler. Ben “Hukukî değeri olmadığını” söyledim. “İnönü'den getirelim” dediler. Saat 02.30 raddelerinde onu da getirdiler. Yine “Hukukî değeri olmadığını” söyledim. Kâğıdı getiren kurmay Albay, “Onun altındaki imza, Lozan Sulhü'ne imza koyana aittir. Her türlü taahhüdünü yerine getirecektir” dedi. Ben de cevap olarak “O taahhütlerin yerine gelip gelmeyeceğini bundan sonraki günler gösterecektir” dedim. Taahhütlerin yerine getirilmediği hâdiselerle meydana çıkmaktadır.
Talat AYDEMİR

22. Şubat.1962
Derhal herkesin normal vazifelerine dönmeleri şartıyla şimdiye kadar kan dökülmesine meydan verilmediğinden dolayı hadiselere katılanlar hakkında kanuni takibat yapılmayacağına hükümet ve devlet başkanlarından aldığım teminâta dayanarak ben de söz veriyorum.
Org .Cevdet SUNAY
Genelkurmay Başkanı











Unutulan imazalar Cevdet Sunay ve İsmet İnönü’nün Talat Aydemir’e verdiği yazılı teminatlar.

Silahlı Kuvvetler baş komutanının emirlerine uymak ve girişilen harâkata derhal son vermek şartıyla, şimdiye kadar kan dökülmesine meydan verilmemiş olması gözönünde tutularak harekâta katılanlar hakkında hiçbir cezai takip yapılmayacağına hükümet başkanı olarak söz veriyorum.
23-ŞUBAT-1962, Saat:01:00
BAŞBAKAN
İmza
İSMET İNÖNÜ
Sonuç olarak, Talât Aydemir kan dökülmesin diye ve İnönü'den hiçbir cezai takibata uğratılmayacaklarının garantisini veren imzalı bir belge aldığı için hareketi durdurdu. Ama sonraları Türkiye'de binlerce gencin kanı dökülecekti. Ayrıca, "Siyaset" te söz değil günü kurtarmak önemliydi. İleride Süleyman Demirel'in formülleştireceği gibi, "dün dündür".
Oysa Aydemir politikacı değil askerdi. Onun inancına göre asker verdiği sözde dururdu. İnönü de “Kurtuluş Savaşı Kahramanı” unvanlı, üstelik “Lozan Antlaşmasına imza koymuş” eski bir askerdi. Aydemir yine de yazılı bir belge almakta ısrar etti. İnönü'nün sözünde duracağı konusunda şüpheleri vardı, “belge” tarihe geçerdi. Nitekim, İnönü'nün politikacı yanı ağır bastı ve “dün dündü”. Ertesi gün 22 Şubat direnişine katılan genç subaylar emekli edildiler.
Hadi diyelim, emeklilik hakkını kazanmış subayların emekli edilmeleri normaldi!
Ya, emeklilik hakkı kazanmamış Binbaşıların, Yüzbaşıların, Üsteğmenlerin, Teğmenlerin, Astsubayların ordudan tart edilmeleri, maaşsız bırakılmaları? Bunun adı Ordudan tardı. Tüm haklarının gaspı. Asker için en büyük ceza idi. Sorgusuz sualsiz cezai takip. Sorgusuz sualsiz kanuni takibat.
Eğer 22 Şubat direnişçileri hakkında bir dava açılmadıysa; bu, İhtilâl protokollerine imza atmış generalleri korumaktan başka bir şey değildi.
Lafa gelince her biri farklı tonlarda gürlemiş, fakat 22 Şubat'ta pısmış generaller bu ülkeye lazım olacaktı!




Partiler, Parlamento,
Ekonomik ve Sosyal Çıkar Grupları
Gayrimeşru Hale Gelmiştir
Fethi Gürcan’ın Askeri Mahkeme’de Verdiği Savunma



20-21 Mayıs askeri ayaklanmasına fiilen ve fikren katılmış bir sanık olarak huzura getirilmiş bulunmaktayım. Ben bu harekata evvelemirde memlekete ve millete hizmet gayesi ile katıldım. Bu fiilimde asla şahsi bir menfaat ve endişem olmamıştır. İnandığım, doğru ve faydalı telakki ettiğim bir işe karıştım. Hareket tarzımız hakkında en adil kararı tarih verecektir. Duruşmaların başladığı günden karar gününe kadar suç telakki edilen fiillerimin hesabını en küçük teferruatına kadar naklettim.
Bana isnat edilen fiilin savunmasını bir başka cepheden yapacağım. Savunmamın diğer kısımlarına avukatlarım temas edeceklerdir.
Devletin Gayesi Halkın Mutluluğunu Sağlamaktır
Biz haklılığımızın savunmasını modern devlet görüşünde bulmaktayız. Bu görüşe göre, devletin bir fonksiyonu ve bu fonksiyonu gerçekleştirmek içinde bir otoritesi vardır. Bu fonksiyonun gayesi halkın mutluluğunu sağlamaktır ve mutluluk sağlandığı müddetçe meşru bir devlet otoritesi var demektir. Yoksa bu otorite gökten inmemiştir. Diğer bir deyimle bir yanda devletin amacı halkın mutluluğunu sağlama öte yandan bu mutluluğu sağlamanın amacı da devlet otoritesidir. Bu itibarla kanunlar ve devlet müesseselerinin verdiği her türlü hukuki emirler özü itibariyle bu amaca karşı olamazlar. Aksi takdirde meşru değildirler.
Siyasi partilerin mevcudiyet sebebi de, ulusal iradenin yönünden saptırılması değil, bilakis halkın gerçek kollektif menfaatlerinin aksettirilmesidir. Aksi halde halkın egemenliğinden söz edilemez.
Biz haklılığımızı Türkiye’de yukarıda kısaca belirttiğimiz genel prensiplere uyulup uyulmadığına göre iddia edeceğiz ve göstereceğiz ki, Türkiye politikasını yönetenler, parlamentosu ile ve hükümeti ile halka ve gerçek halk hakimiyetine karşıdırlar. Bizim harekatımızın meşruluğu onların hareketlerinin gayri meşruluğundan doğmaktadır.
Türkiye’de devlet idaresinin meşru olup olmadığını ortaya koyabilmek için halkın, onun ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmadığını anlamak gerekir. Bunu yurdumuzda sosyal dengenin nisbi de olsa bulunup bulunmadığından çıkarabiliriz.
Çevremize bakalım. Aslında bir birinden müstakil olmayan alanların, ekonomi, politika, eğitim, askerlik, din ve ahlak dallarından, hangisinde büyük çatışmalar yoktur.
Bu sahalarda meselelerin çözümlendiği nispeten sosyal huzur sağlandığı görülmekte midir? Buradan çıkaracağımız sonuç halk ihtiyaçlarının geniş ölçüde ortaya çıktığı, devletin bunları uzlaştırıcı bir fonksiyon yerine, aksine uyuşturucu bir tutumda bulunduğudur.
Devlet otoritesinin meşruluğu, “Halk yararına davranışındadır” demiştik. Yani diğer bir ifade ile otorite devlet davranışlarının ancak halkın gerçek iradesine uyulduğu nispetinde meşrudur ve halk yararınadır.
Öyleyse bütün mesele gerçek halk iradesinin tecellisidir. Halkın ve toplumun çıkarına ve demokrasiye karşı tutum söz konusu ise yukarıdaki mantığa göre irade saptırılmış, yanlış yollara sevk edilmiş demektir.
Acaba, Türkiye’de milli irade ulusun ve yurdun çıkarlarına uygun bir şekilde tecelli etmiş midir, yahut ettirilmiş midir?
Bunun için devlet iradesinin işleyişine önce anayasadan bazı prensipleri tekrarlayarak, sonra da olayları ampirik açıdan ele alarak bakalım.
Türk Halkı’nın kaderi tarih boyunca aldatılmışlığın bir serüvenidir. Tanzimat da hayatı değiştirmedi, Birinci Meşrutiyet onun dışında bir hareketti. İkinci Meşrutiyet çilelerine yeni acılar ekledi. Bütün bunlardan sonra Kurtuluş Savaşı, Türk milletinin bağımsızlık azminin şuurlu şahlanışı ve Atatürk devri, halkın kendi kişiliğini idrake hazırlayış yılları idi. Bunu halkın yeniden aldatılışı olan çok partili devir takip etti.

27 Mayıs’ı Hazırlayan Sebepler Halen Mevcuttur:
27 Mayıs sonrasını ise burada konuşuyoruz. Bir mukayeseye geçelim. Hükümet Başkanı’nın adalete baskı addedilebilecek bir sorumsuzluk ve pervasızlıkla, en şerefsiz diye adlandırdığı 20-21 Mayıs hareketi ile 27 Mayıs hareketini karşılaştıralım. 27 Mayıs hareketi meşruluğunu, halk iradesinin tecellisine engel olan Anayasa dışı davranışlara karşı oluşundan almaktaydı. Bu hareketin açtığı devrin meşruluğu ise, o engellerin yıkılıp yıkılmadığındadır.
27 Mayıs hareketi, aslında, belirli bir statükonun tayin ettiği sosyal sisteme karşı mıdır, yoksa o statükoyu kabul edip, sadece o statüko içinde Anayasa dışı hareketlerde bulunduğu kabul edilen bir kaç kişiye mi karşıdır. Eğer statükoya karşı değilse, milli iradenin gerçekleşmesine sadece birkaç kişinin engel olduğu faraziyesine dayanmaktadır. Bu çok sübjektif, iptidai, ilim dışı ve romantik bir hükümdür. Gerçekte kişilerin hareketleri büyük ölçüde statüko tarafından tayin edilir. Aslında 27 Mayıs öncesinde milli iradeyi saptırdığı sanılan şahısların hareketleri sebep değil neticedir. Şu halde 27 Mayıs ve ondan sonrası, bu gibi şahısların çıkmasına mani olacak değişiklikleri ve devrimleri acaba getirebilmiş midir. Bunlar yapılmadığı müddetçe 27 Mayıs’ı hazırlayan sebepler halen mevcut demektir ve gerçekte halkın iradesinin tecellisine imkan bırakılmamaktadır. O manilerin kalkması kişileri yok etmek ya da ağızlarını tıkamakla değil zinde kuvvetlerin köklü reform diye oy birliğine vardığı statükoyu değiştirici devrimlerin, reformların yapılmasına bağlıdır. Bu reformlar gerçekleştirilmemiş, yani halkın gerçek iradesi ile devletin tutumu arasında ayniyet kurulamamışsa 27 Mayıs öncesi için ileri sürülen meşruiyetsizlik iddiaları bugün de temelde aynı değeri taşıyor demektir. Bir diğer ifade ile hadiseleri 27 Mayısa götüren ruh bugün de daha yaygın daha şuurlu olarak yaşamaktadır.
Biz Anayasayı ihlal, ilga, tağyir ve TBMM'yi ıskat ve vazifesini men'e teşebbüs etmekle itham ediliyoruz. Şimdi gerçeği biz anlatalım. Görülecektir ki itham edilmesi gerekenler biz değil, aksine parlamento ve başkanı ile birlikte onun sorumlu hükümetleridir.
Anayasaya bir göz atalım. 2’nci maddede söyledim. “Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” Buradaki demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti deyimi anayasa gerekçesinde açıklanmaya değer. 27 Mayıs öncesinin sosyal ve ekonomik tasarruflara karşı haykırışını dile getiren 2’nci maddesinin gerekçesini okuyalım:
“Siyasi hayatının demokratik olabilmesi için iktidarın karşısında halkın fikrini, reaksiyonlarını, umumi efkara açıklayacak, ortaya çıkaracak, kanalize edecek, vasıta ve müesseselerin üzerinde siyasal iktidarların baskısı, vesayeti veya tekelinin olmamasıdır. Bu fasıldaki siyasi haklar önce siyasi iktidarı halkın serbest rızasına, halkın muvafakatine dayanmaktadır. Siyasi haklar bu suretle kişi hakları bölümünde zikrolunan haklarla birlikte Türkiye’deki siyasi rejimin kaynağına halktan alan bir umumi efkar rejimi haline getirmektedir.
Çağımızın karmaşık sosyal iktisadi dünyası içinde daha fazla hürriyet ise, iktisadi ve sosyal bakımdan zayıf olan kişileri, grupları korumak, bunların maddi ve manevi varlıklarını geliştirme şartlarını hazırlama ve bunlara klasik kişi hak ve hürriyetleri yanında iktisadi ve sosyal haklar tanımakta kabildir.
Zamanımızın demokratik devleti bu öneme sahiptir. Devlet hayatı içinde bu himayenin ve hizmetlerin sağlamasını bu alandaki engellerin kaldırılmasını istemek de sosyal haktır. Türkiye de çağdaş bir demokrasinin gerçeklerini yerine getirmek bu yolda yürümek zorundadır. Çünkü tasarı kişinin sadece hürriyeti için değil sosyete içinde bir iktisadi ünite olarak varlığını devam ettirmeye hakkı olduğunu kabul etmektedir. Tasarı bu fasılda tanıdığı ve sağladığı iktisadi ve sosyal haklarla sosyal adaleti gerçekleştirme amacı gütmüştür. İnsana israf olunmaktan mani olunacak şartlar içinde görmek hakkı tanınmıştır. Fakat yine zamanımızın bir gereği ve gerçeği olarak iktisaden az gelişmiş memleket olan Türkiye bakımından bir zaruretle karşılaşılmaktadır. Yüzyılların ihmali sonucu gelişmemiş olan sosyal ve iktisadi yapımızı kalkındırma... bu da iktisadi, sosyal, kültürel kalkınma yolu ile devlete bir ödev olarak yüklenmiştir. Devlet bu geniş kalkınma politikasını milli tasarrufu arttırmak ve yatırımları toplum yararının gerektirdiği önceliklere yöneltmek sureti ile planlamak zorundadır. “ferdi mülkiyet, özel teşebbüs ve aile gibi esasları toplumsal değeri içinde düzenlemiştir” Anayasa tasarısının 2nci maddesinin gerekçesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin vasıfları dört prensip içerisinde ifade edilmiştir:
1- Türkiye demokratik bir Cumhuriyettir. Halk idaresi ve hak idaresine dayanır.
2- Türkiye Cumhuriyeti laiktir.
3- Türkiye Cumhuriyeti hürriyetçidir, insan hak ve hürriyetlerine dayatılır.
4- Türkiye Cumhuriyeti Sosyal bir devlettir. Sosyal Devlet fertlere yalnız klasik hürriyetleri sağlamakla yetinmeyip aynı zamanda onların insan gibi yaşamaları için maddi ihtiyaçlarını karşılamalarını da vazife edinen bir devlettir.
Her sınıf halk tabakaları için refah sağlamayı kendisine vazife edinen zamanımızın devleti iktisaden zayıf olan kişileri bilhassa işleri bakımından başkalarına tabi olan işçi ve müstahdemleri her türlü dar gelirlileri ve yoksul kimseleri himaye edecektir.
Bu suretle hem insan şahsiyetine hürmet etmek vazifesini yerine getirecek klasik hürriyetlerin gerçeklerle alay eden bir mahiyet almasına izni olacak hem de geniş halk tabakalarının refaha kavuşması sayesinde toplum hayatı için daha verimli olmaları hedefine ulaşılacaktır. Gerçekten maddi maliye iktisadi imkanlarından yaşama için zaruri olan gelir kaynaklarından ve o varlıktan mahrum olan halk tabakaları için klasik hürriyetler yalnız kağıt üstünde parlak fakat boş laflardan başka bir değere sahip olamaz.
Anayasa gerekçesinin yukarıda sözü geçen birkaç paragrafı ve bunlara göre yazılmış maddelerin modern devletin görevlerini ve aynı zamanda uyması gerektiği kaideleri açık olarak saymıştır.
Peki bu maddeler niçin konmuştur? 27 Mayıs öncesinde klasik hürriyetlerin kifayetsizliği idrak edilmiş ve bunların yanında ayrıca sosyal ve iktisadi hak ve hürriyetlerin de gerçekleştirilmesi zaruretine ve modern devlet kavramına uyabilmek için bu maddeler konulmuştur. Anayasanın gerek gerekçesinde ve gerek kendisinde bu ve benzeri maddelere rastlanabilir. Yeri geldikçe bazılarını söz konusu edeceğiz.
Anayasa’yı Gerçekten Kimler İhlal Ediyor?
Şimdi biz eski rejim devrini bir yana bırakıp 27 Mayıs’tan beri fiili rejimin, Anayasa’nın yukarıdaki maddelerinin zaman bahanesi ile savsaklanması, ya da yok sayılması, halkın anlamayacağı kanısı ile kamu oyuna maksatlı olarak yanlış aksettirilmeye nasıl cüretle gidildiğini göstermeye çalışalım. Bu bakımdan biz, karşısına getirildiğimiz bu mahkemeye memleketi temel maddeleri ile birlikte bir Anayasa Mahkemesi ve Anayasa’yı gerçekte kimin ihlal, tadil veya tağyir ettiğinin anlaşılmasının ve gerçek hükümlülerinin karara bağlanmasının bir mahkemesi olarak görmekteyiz. Sayın Mahkemenin karşısına gelmeleri icap edenlerin şu anda burada bulunanların olmaması icap ettiğini ispat edeceğiz.
Ulusal irade adı altında iradenin tahakkuna mani olanlar, Parlamento ve Partiler, Devrimleri ve Atatürkçü gelişimi kendi menfaatleri karşısında gören, menfaat gruplarıdır
Bu bakımdan ulusal irade adı altında iradenin tahakkuna kimin mani olmakla gayri meşru hale geldiğinin tarihi tespiti bu mahkeme huzurunda yapılacaktır. Gerçekten amme efkarı ne gibi vasıtalarla saptırılır, aldatılır ya da Avrupa basınında Türkiye hakkında kullanılan bir ifade ile uyutulur. Bunlar yurdun bugünkü ve yarınki yüksek menfaatlerine karşı tutumları ile:
a) Parlamento
b) Partiler
c) Devrimleri ve Atatürkçü gelişimi kendi menfaatleri karşısında gören menfaat gruplarıdır.
a) Parlamento
15 Ekim seçimlerinden sonra Anayasa’nın amir bulunduğu sosyal ve ekonomik engelleri kaldırmak, milli iradenin yollarını açmak ve onu sözden gerçek hale getirmek yerine, ödeneklerini arttırmak çabası içinde teşrii vazifeye başlamıştır. Yine eski borçların tecili hususunda Gürsel'in vetosuna rağmen ısrar edişleri milletçe esefle takip edilmiştir. Parlamentonun bu tutumu halkın yararına ve iradesine uygun değil, hatta tamamen aykırı idi.
Bunlar gerçekten milli iradenin temsilcileri iseler, cumhurbaşkanı seçimi ve hükümetlerin kuruluşunda İnönü'nün başkanlığının cebre varan ısrarla sağlanması gayretleri karşısında nasıl muvafakat etmişlerdir ve bunu nasıl millet temsilciliği ile bağdaştırmışlardır.
Parlamento, anayasanın emrettiği reformların yapılması ve ilkelerinin gerçekleştirilmesi görevlerini yapmakta anayasanın devrimci ruh ve niteliğinden yoksun kalmıştır. Meclisin devamı, toplanma ve çalışma tarzı bu gerçeği ortaya koymaya kafidir.
Buraya, mevcut sistemin nimetlerinden en çok faydalanmasına rağmen Başbakan’ın seviyesiz sözcüsü ve damadının dergisi Akis’in 20 Nisan 1963 tarihli parlamentoya karşı en ağır ithamlarda bulunan nüshasındaki bir parçayı sunuyoruz:
“Bir gün bu parlamentonun bazı mensupları bir hareket olur da memleketi felakete götürürlerse, mutlaka demokrasiye sahip çıkmamak suçuyla yargılanmak ve cezaların en ağırına, amma en ağırına maruz bırakılmalıdırlar” diye başlayan yazı şöyle devam etmektedir:
“Bu milletvekilleri sıkıştıklarında; ‘Memlekette demokrasi düşmanları var! Memlekette dikta idaresi var!’ diye haykıran milletvekilleridir. Hiç fütur duymadan, bazılarının yüzleri kızarmadan ..
Halbuki demokrasinin bir numaralı düşmanı kendileridir ve kendilerine hiçbir müeyyide tatbik etmeyen, o canlarından çok sevdikleri paralarını kesmeyen, o milletvekilliği sıfatlarını kaldırmayan görevini ciddiye almayan, görevini yapmayan Başkandır, Başkanlık Divanı İdarecileri’dir.
Eğer demokrasinin böyle yürüyeceği, eğer demokrasinin böyle itibar bulacağı bugünkü bir şahsın tarihi omuzları üstünde yükselen binanın, ondan sonra da, böyle ayakta kalacağı hayal ediliyorsa, feci şekilde aldanıldığını Türkiye’nin bütün damlarının üstüne çıkıp, haykırmak lazımdır. O bina mutlaka onun temelini kemirenlerin başına yıkılacaktır. Türk Milleti ondan kurtulmasını, onu bertaraf edip şimdiki yolda yürümeyi mutlaka bilecektir. Ve bunun usulü, çaresi kabul ettiğimiz Anayasada yazılıdır.
Yazıklar olsun gelmeyenlere, yazıklar olsun en ufak ciddiyetten mahrum bulunanlara, haram olsun kendilerine ve yedi sülalelerine. Bu fakir milletin cebinden aldıkları, bu fakir milletin ahı mutlaka kendilerini tutacaktır. Parlamentonun işte bu işlemezliği ve çalışmazlığı yüzündendir ki bugün dahi gündeminde 180 madde birikmiş bulunmaktadır. Çünkü Parlamento ulusun ve yurdun bugünkü ve yarınki menfaatleri ile ilgili kararlar alacakları yerde kişisel ve küçük çıkarların çözümü peşinde koşan tipteki politikacıların kulisi haline gelmiştir.
Parlamentonun ve Partilerin reformlar ve plan hakkındaki tutumları, aldıkları kararları, onların kimden yana olduklarının tarihsel belgeleri olarak kalacaklardır.
Buna sonra temas edeceğiz. Halk adına halk için politik kararların alınacağı meclisin üstünlüğü cumhurbaşkanı ve başbakan seçimi, çalışmaz ve işlemez görülen meclisin sık sık ordu ile tehdit edilmesi, gerçekte meclise ciddi hiçbir reformcu teklifle gelmemiş olan hükümetin, meclise karşı kişisel tahakkümü değil de nedir? Bu tehditleri savuranların halk adına haklı olabilmeleri, halka gerçekten yararlı tasarılarla meclisi çalışmaya zorlamaları halinde kabul edilebilirdi. Meclis’i, ordu ile tehdit edip parlamentoda hakimiyet kurmak çabasında olanlar, aslında kişisel tahakkümleri peşinde koşan demagoglardan başka bir şey değildir.”
Bunun bir misalini yine mahut Akis’in 21 Mayıs’tan önceki 27 Nisan 1963 tarihli nüshasındaki ‘Ordunun temayülü’ adlı yazıda bulmak mümkündür.
“İnönü’nün memleketi hem parlamento hem de orduyla birlikte idare ettiğini görmemek için kör olmak lazımdır.” Bunun anlamı nedir? Böyle bir durum varsa anayasaya karşı mıdır, değil midir? İnönü meclis ve orduyu nasıl idare eder ve bu dış basının dahi Başbakan’ın temsilcisi olarak kabul ettiği, bu dergide nasıl yazılır?
Önceden bunların cevabı verilmeden biz buraya getirilemeyiz, ya da karşınıza onlarla birlikte oturtuluruz.
Garip olan, Türkiye’de demokrasiye karşı bulunanların da demokrasiden bahsetmeleridir.
b) Partiler
Elbette partiler, demokratik hayatın kaçınılmaz unsurlarıdır. Kaçınılmaz bir husus da partilerin, oyları aldıkları kitlenin iradesiyle aynı yönde hareket etmeleridir. Başka bir ifade ile, partilerle temsil ettiklerini iddia ettikleri halk iradeleri arasında politik hayatın her kademesinde görünen (Parlamento dahil) bir ayniyet bulunmasıdır. Bu ayniyet olmayınca meşruluk kendiliğinden ortadan kalkmakta, Türkiye’de gördüğümüz aldatma ve uyutma başlamaktadır. Böylece ulusal irade katledilmektedir.
Hem bu ayniyetten bahsedilip hem de şef hakimiyeti hüküm sürüyorsa (bunun misalini sayın yargıçlar hatırlarlar.) halkla parlamento arasında ayniyet nasıl olacaktır? Garip olan, Türkiye’de demokrasiye karşı bulunanların da demokrasiden bahsetmeleridir.
Acaba sayın yargıçlar, böyle bir ayniyetin sosyal gruplar itibariyle tezahürüne imkan verilip, yol açılıp, kamu oyunun ortaya çıkmasına ve onun en yüksek seviyede bir politik karar haline gelmesine, 1946'dan 1960'a kadarki dönemi bir yana, 27 Mayıs'tan zamanımıza kadar aldatılmadan çalışıldığına kani midirler?
Bu aldatmanın tezahürleri değişiktir. Biz aşağıda, daha önce bahsettiğimiz ayniyetin tezahürüne yol vermeyen kurumlardan ve davranışlardan söz edeceğiz.
Sosyal ve ekonomik hakların halk tarafından elde edilmesini sağlayacak zinde kuvvetlerin temel reformlar dediği reformlara kimler engel olmaktadır?
c) Devrimleri ve halkçılığı kendi çıkarları karşısında gören politik, ekonomik ve sosyal menfaat grupları
Biz bahis konusu sosyal grupları, doğrudan doğruya ortaya koymayacağız. Yalnız şu soruyu soracağız: Anayasanın klasik hürriyetleri yanında ulusal iradenin tecellisi için adeta emrettiği sosyal ve ekonomik hakların halk tarafından elde edilmesini sağlayacak zinde kuvvetlerin temel reformlar dediği reformlara kimler engel olmaktadır? Toprak reformu, vergi, eğitim reformu ve diğer reformlar aleyhinde çalışanlar kimlerdir? Bunların kimler olduğu hakkında Türk halk oyunda, bu arada sayın yargıçlarda inancın tam olduğundan şüphemiz yoktur. Bir çok çevrelerce ısrarla propagandası yapılmasına rağmen uyutucu, aldatıcı, vaat edip unutturmaya çalışan CHP'nin yöneticileri bu gruplara dahildir.
Olumlu bir toprak reformu, hem sosyal adaleti ve onunla birlikte hem de azından büyük fakat aç ve çıplak anadolu halkını besleyecek ölçüde istihsal artışını sağlayacak toprak reformu nerede?
Kaderine bırakılmış Anadolu’da küçük topraklar büsbütün küçülürken, ekonomik bir istihsal ünitesi olmaktan çıkarken, büyük toprakların daha da büyüdüğünü görüyoruz
Nüfusu gittikçe artan Anadolu'nun halkının huzurundan söz etmek, sayın yargıçlar güç değil midir? Hele yaşamak, barınmak imkanından gittikçe mahrum kalan bu halk kitlelerinin büyük şehirlere akarak, hemen de yarısına yakın kısmını kaplayan gecekondu inşaatının durdurulmasını, yasaklanmasını isteyen yönetici zihniyet, Türkiye’nin davalarını anlamanın ötesinde olanların zihniyetidir. Bugünkü tutumla gecekonduların artmasının kaçınılmazlığını anlamayanları ve onların getirdiği problem karşısında anlayışsız olanları, özellikle bu gibi konulara derinden bakanları tarih önünde itham edenleri tarih önünde en büyük vatan haini olarak gösteriyoruz. Çünkü inanıyoruz ki temel reformlar, bu ve diğer konuların önüne geçtiği takdirde meselelerimiz çözülecektir. Daha açık bir ifade ile netice yerine sebeple uğraşıldığı takdirde çözülecektir.
Anayasa'nın sosyal devlet prensibini, sosyal adalet ilkesinde buluyoruz. Daha doğrusu bu ilkenin; geri kalmış bir memleket olduğumuz için, sosyal adalet için kalkınmak prensibinde kristalleştiğini görüyoruz. Zaten anayasaya dayanarak hazırlanmış bulunan plan hedef ve stratejisinin gözüyle sosyal adalet içerisinde kalkınmadır. Oysa planın gerektirdiği amme hizmetlerini ve kalkınmayı sağlayacak olan vergiler geniş fakir halk kitlesine yüklenmiştir.
Son kanunlarla tenkitlere cevap vermek amacıyla vergileme alanına sokulan tarım gelirlerinden alınan vergilerin hasılatı kırk elli milyon liradır. Bunun alınabileceği de şüphelidir. Bu şüpheyi ihzar eden Tarım Bakanı Mehmet İzmen'dir. Oysa zaten öbür gruplara vergi yükü esasen ağır bulunan devlet memurlarına yüzde onbeşlik zamdan alınacağı kesin vergi 100 milyon liradır. Yalnız bu misal dahi parlamentonun ve onun sorumlusu bulunan hükümetinin zihniyetini ve kimleri koruduğunu, sosyal adalet ilkesiyle nasıl alay ettiğini gösterir. O ilke yeni anayasanın milli iradenin tecellisinde klasik hürriyetlerin yetersizliği sebebi ile ortaya çıkardığı sosyal devlet prensibinin ifadesinden başka bir şey değildir.
Şimdi Anayasa’nın bazı maddelerinden söz edelim:
Madde 61 - Herkes kamu giderlerini karşılamak üzere mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür.
Yalnız bu madde bile açıkça göstermektedir ki, Parlamento ve hükümet Anayasaya karşı tutumdadır.
Başka bir madde:
Madde 129 - İktisadi, sosyal ve kültürel kalkınma plana bağlanır. Kalkınma bu plana göre gerçekleştirilir. Devlet planlama teşkilatının kuruluş ve görevleri, planın hazırlanmasında, yürürlüğe konmasında, uygulanmasında, değiştirilmesinde gözetilecek esaslar ve bütünlüğünü bozacak değişikliklerin önlenmesini sağlayacak tedbirler özel kanunla düzenlenir.
Gerçekte ise plandaki kamu harcamalarına yeterli kaynak bulmak için başvurulan tedbir, plan hedef ve stratejisindeki genel amaçla çatışmaktadır. Söz konusu tedbirlerle bir yana atılan sosyal adalet şeklen ve çevreyi uyutmak için plan hedef ve stratejisinde muhafaza edilmiştir. Öyleyse plan araç ve hedefleri arasında kesilen irtibat ile planın bütünlüğü açıkça bozulmuştur.
Kendi çıkarları için Anayasa'yı hukuki yollarla değiştirmeye lüzum görmeksizin, fiilen çiğneyenler kimlerdir
Türkiye de inceleme yapan Amerikalı profesörün (Prof. Enos'un) de Anayasa'ya aykırı tedbirler dediği bu tasarruflar kimin için ve yoksul Türk halkının hangi grubunun yararına yapılmıştır? Bizim anlayacağımıza göre kendi çıkarları için Anayasa'yı hukuki yollarla değiştirmeye lüzum görmeksizin, fiilen çiğneyenler kimlerdir? Veya bu amaçla hangi güçleri alet olarak kullanmaktadırlar? Yerli plan uzmanlarının istifalarının, hele planın hazırlanmasına başkanlık eden dünyaca tanınmış Prof. Tinbergen'in fiili münasebetinin kesilmesi sebebi nedir? Ulusal irade adına oynanan oyun burada da sırıtmaktadır. Özünden veya Anayasa'dan kopmuş bir plan sadece demagogların propaganda aleti olabilir.
Ekonomik ve sosyal münasebetler bakımından parlamentonun ve onun sorumlu hükümetinin, Türk Ulusu’nun bağımsızlığı bir yana, uluslararası hukuka dahi aykırı olan kromit olayındaki tutumu hayrete şayandır.
Olay, neden uzatıldığını bilmediğimiz sebeple bir davanın konusu iken yerli bir firmanın bir Amerikan firmasına olan borcuna ait bir anlaşmazlığı, mahkemelerde halletmek yerine parlamentoda karar aldırıp ödemeyi, zaten adil vergileme altında bulunmayan halka yüklemesi, utanılacak bir olay değil de nedir? Bu şirketin avukatının eski bir CHP İstanbul İl Başkanı oluşu politika ve ekonomik menfaatlerinin işbirliğini iyi açıklar. Biz bu tablo hakkında sadece bir soru soracağız ve onunla yetineceğiz. Amerikalıların yardım yaptıkları memleketlerden özel alacaklarını tahsil edebilmek için çıkardıkları bir kanuna dayanarak yapılmış bir Amerikan talebi karşısında Türk Hükümeti’nin bir itirazı olmuş mudur? Olay sırasında bazı şikayetlere karşılık böyle bir tutum açıklanmadığına göre itiraz yok sayıyoruz.. Ve iddia ediyoruz ki; kapitülasyonların ekonomik ve politik sonuç olarak milli bağımsızlığımızı ve haysiyetimizi nasıl darbelediğini bilen bizler, bugün burada bu yöneticilerin nereden nereye geldiklerini büyük üzüntü ile gördük.
Bütün bunların altında nüfuz ticareti, soygunlar, akraba kayırmaları yatmakta ve ekonomik, politik münasebetleri ile, basınıyla, diğer müesseseleri ile halkın gerçek iradesinin dışında hatta karşısında kalınmaktadır.
Gücümüzü Devrimci Gençlikten Alıyoruz
Şimdi soruyoruz:
Bu şartlar altında 27 Mayıs öncesi statükoyu koruma, hatta restore etmek rolünde olan Başbakanla, parlamento, büyük halktan yana mı, yoksa onun karşısında mı? Halkın ve yurdun gerçek çıkarının gerçekleşmesine kimler engel olmaktadır? Kimler o engel olanların savunucusudurlar?
Politikası böyle, ekonomik tutumu böyle olan bir yöneticiler kadrosunun Türk yurduna armağanı sadece sosyal dengesizlik ve huzursuzluk olacaktır.
Bu huzursuzluğun ulusal güvenliğe ve savunmaya nasıl zaaf ve kötülükler getireceği açık değil midir? Soruyoruz: bu dengesizlik ve huzursuzluk artmakta mıdır? Ağırlaşmakta mıdır? Bunları giderecek gerçek tedbirleri almak yerine sonuçlarla uğraşan kadro vatan ihanetinin içinde midir, değil midir? Anadolu’nun ve büyük şehirlerin yoksul halkı milli savunmaya milli bağımsızlığa ne derece hizmet edebilirler. Burada efsaneleri, devrini tamamlamış sloganları ve tükenmiş kişileri bir yana bırakıp gerçeğe inmenin yeri ve tarihi zamanıdır.

İşte biz ulusal iradenin gerçekten tecellisi için ona engel olan politik, ekonomik ve sosyal münasebetleri ulusun çoğunluğu lehine ortadan kaldırmak istiyorduk.
Bu münasebet yarın mutlaka koparılacaktır. Bu koparmayı kimlerin aracılığıyla yapacaktık? Kafasıyla yeni nesil Atatürk’ün Cumhuriyet’i emanet ettiği, aslında halkın mutluluğunu sağlamayı tavsiye ettiği gençlik ile yapacaktık. Daha doğrusu onlar yapacaktı. Bu şüphesiz dar anlamıyla gençlik değil, yurdun her yanında, her kesiminde düşüncesiyle ve yapıcılığıyla devrimci olan zinde güçtür.
Beraatı Tarihin Hükmüne Bırakıyoruz
Yukarıda özünü meşruiyete dayanan savunmamız hafifletici sebep bulma çabasını ifade etmez. Onlar haklılığımız, daha doğrusu meşruluğumuzun kısa ifadeleridir. Bu sebeple tarihi mahkemeden tarihi beraat kararını istiyoruz. Fakat asıl beraatı tarihin hükmüne bırakıyoruz. Siz de mutlaka, değişip-gelişecek gerçek ulusal irade egemenliğinin hakim olacağı, Türkiye tarihinde yerinizi, vereceğiniz kararla belli etmiş olacaksınız.”





















22 Şubat 1962 direnişinden sonra, Harp Okulu öğrencileri 1 ay zorunlu izne gönderilmişlerdi.
Başbakan İnönü'nün, 22 Şubat 1962 olaylarıyla ilgili olarak “Harp Okulu öğrencilerinin aldatıldığı”nı söyleyen açıklaması üzerine, Harp Okulu öğrencileri İstanbul, Ankara ve İzmir'de Atatürk anıtlarına, üzerinde “HARBİYELİ ALDANMAZ” yazılı çelenk bıraktılar. 21 Mayıs 1963 ihtilâlinin parolası da “HARBİYELİ ALDANMAZ” olacaktı.


II
Harbiyeliler Anlatıyor
































“Harbiyeli Aldanmaz”
Osman Yetkin (9. Bölük 4170 Yaka No’lu Öğrenci) anlatıyor


Her şey, 1962 yılının bir yaz günü Menteş/İzmir kampına gitmek üzere, merasim düzeninde Kızılay üzerinden Ankara Garına giderken başladı.
22 Şubat yapılmış, başarılamamış, olaylara katılan komuta kademesi ve rütbeliler emekli edilmiş veya ordudan ilişkileri kesilmiş ancak, Harp Okulu öğrencilerinin, sınıflarına göre, bir üst sınıfa çıkmalarına veya subay çıkmalarına izin verilmişti. Ben birinci sınıfta olduğum için 2. sınıfa geçtim.
O zaman Zafer Anıtı’nın karşısına gelen yerde “Zafer Çay Bahçesi” vardı. Talat Aydemir, akşam üstleri bu çay bahçesine sık sık gelmeyi adet haline getirmişti.
Bu geliş-gidişlerde kadrosu ve kurmay heyeti hep yanında olurdu. Zaten bu turlar sırasında Kızılay’daki nüfus yoğunluğu hissedilir şekilde artardı. Vatandaşın ilgisi de oldukça büyüktü. Hafta sonu tatillerinde izine çıkan biz Harbiyeliler de eski komutana ilgi duyar ve hiç bir organizasyon söz konusu olmadan, bireysel olarak ama sonuçta azımsanmayacak bir sayıya ulaşmış olarak bu “geliş-gidişlerde” hazır bulunurduk, uzak yakın takip ederdik.
Neden, diye sorulursa, eski komutana sevgi ve bağlılık denebilir, ama bunu tetikleyen nedenler de vardı, şüphesiz. Madem 22 Şubat oldu ve kaybedildi, öğrenci de olsak biz de bu oyunda yer aldık ki, o zaman bizde başarısızdık. Önemli sayıdaki öğrencinin üzerinde bu başarısızlığın “içten itmesi” vardı.
Bir başka neden ise, kaybedilen 22 Şubat’ın ardından 23 Şubat sabahı okula gelen hava ve deniz subayları. Havacılar çok gayretkeşti, gözlerimizin önünde tüfeklerimizin mekanizmalarını söktüler.
Bu olay hem Harbiyelileri eski komutana doğru yönlendirmiş hem de öfkelerini tetiklemişti.
İlk İsyan: Tekmil Verilirken Katılmayıp Pijamalarla İzliyoruz
Şimdi, mekanizmaları sökme işinin mi, yoksa yeni komutan General Semih Sancar’ın okula gelişinin mi önce olduğunu hatırlayamıyorum, ancak her iki olay da 23 Şubat günü meydana geldi.
Yeni komutan 23 Şubat sabahı erken saatlerde geldi okula ve ilgili ast düzey komutanlar öğrenci alayını toplayıp tekmil vermek istiyorlardı ki, bu “işin icabı” idi. Ancak, öğrenciler içtimaaya çıkmakta isteksiz davranıyor ve aksini bölük ve takım komutanları başaramıyordu. İç bahçede bulunan ve kaçmayı başaramayan, abartmak istemem ama, hafızamda kaldığına göre 8-10 öğrenci ile General komutana tekmil verdiler. Tekmil verilirken biz tüm öğrenciler, üstümüzde çizgili pijamalarımızla, pencerelerden salkım saçak aşağıdaki merasimi izliyorduk.
General Komutanın bir ara başını yukarı kaldırdığını ve bu sahneyi gördüğünü ben bizzat gördüm.
Komutan hemen tören alanını terk etti. Sonradan kalp krizi geçirdiğini duydum. Doğruluğunu bilmiyorum. General Semih Sancar o gün görevden ayrılmış. Zaten 23 Şubat günü yerine tayin edilen General Kemalettin Eken geldi.
İşte, Harbiyelinin 21 Mayıs’a doğru yöneldiğinin ilk işareti burada verilmişti.
Emekli Komutanımız Aydemir’i Selamlıyoruz
Önde bando takımı, arkasında öğrenci alayı Kızılay’dan Gara doğru yürürken, Talat Aydemir’de Zafer Çarşısı’na inen yol kavşağında, halkın arasındaymış ve bandonun tambur majörü görmüş ve asasını havaya atarak Talat Aydemir’i fark eden öğrenciler de başlarını çevirerek, eski komutanı selamlamışlar ve bu enstantaneyi tespit eden sanırım Yeni İstanbul Gazetesi fotoğrafları yayınlamıştı.
Önder Aydınlı Başkanlığındaki Gizli Komite
Menteş kampında bu resimleri de gördükten sonra, ileride Talat Aydemir’in yapacağını tahmin ettiğim ihtilalde yer alıp eski komutana yardımcı olmak niyetimi Günuğur Tecimen’e açtım. Meğer O’da böyle bir şey düşünüyormuş ki, hemen kabul etti. Hemen komitemizi oluşturmaya karar verdik. Günuğur Tecimen’e “Üstat” denirdi. Üstat; Harp Okulu’na Işıklar Askeri Lisesi’nden gelmişti, bense Erzincan Askeri Lisesinden gelmiştik Ve artık 2. yani son sınıftaydık. O Bursa ben de Erzincan lise kökenli ve Harbiyedeki kendi sınıfımızdan inandığımız, güvendiğimiz, yanılmıyorsam, yedi kişi, üzerinde mutabık kaldık. Şunlar; ben (Osman Yetkin), Günuğur Tecimen, Önder Aydınlı, Tarık Uğur, Kemal Ülkü Tanak, Selçuk Alpay, Hasan Acar, Üstat ile herkes kendi tanıdığı ile konuşup ikna etti. Seçtiklerimizden hiç reddeden çıkmadı.
Hiç vakit geçirmeden, hemen, bir akşam Menteş kampındaki yüzme trampleninin arkasına düşen sırtta toplandık. Getirdiğimiz bir silah üzerinde yemin ettik ve Önder Aydınlı’yı başkan seçerek fiilen işe başlamış olduk.
Sanırım ilk defa biz Harp Okulu’nda örgüt kurmuş olduk. İlerleyen tarihlerde ve tabii ki bizden sonra çok sayıda bireysel ve birkaç kişilik topluluklar şeklinde çalışmalar yapıldığını ve olayın detaylarını Mamak’taki mahkeme aşamasında öğrendim.
Benim kanıma göre şu denebilir ki, 22 Şubat’tan sonraki komuta kademesi öğrenciler üzerindeki komuta kabiliyetini kaybetmişti.
Komitemizin gayret göstermesine hiç gerek yoktu. Öğrenciler kitle halinde itaatsiz ve disiplinsizdi. En ast’ından okul komutanına kadar öğrenci komutan ilişkisi kopmuştu.
Komutanların İkametine Protesto Yürüyüşü Düzenliyoruz
Hemen, her gün disiplin dışı itaatsizliklerimiz oluyordu. Bunlardan birisi şöyle olmuştu:
Kampta bir yazlık sinema vardı ve haftanın belirli günlerinde subay eş ve çocukları ile beraber biz öğrenciler de birlikte film izliyorduk. Tabii ki, alanda ayrı yerlerde oturuyorduk. Kamp komutanının emri ile subay, eş ve çocukları ile öğrencilerin “sinema günleri” ayrılmıştı. Bunu protesto ettik, ama müthiş bir başkaldırıydı. Önce, deniz kenarında toplandık. Toplantı firesizdi, bir organizasyon da söz konusu değildi. Bir iki laf söz edildi, bu arada bir iki varil gaz bidonu yuvarlanıp getirildi, yığın yapılan kum üzerine dökülerek ateşlendi, etrafında danslar edildi, halaylar çekildi ve hatta üst düzey komutanların gelip seyrettiklerini fakat müdahale etmediklerini gördüm. Organize değildi, itaatsizlik adına manzara, baktığımız yere göre, muhteşem veya korkunçtu.
Sonra kortej oluşturuldu ve özellikle komutan ve subayların ikametine ayrılan istikamete doğru müthiş bir gösteri yürüyüşü yaptık. Komuta edenler müdahale etmediler veya edemediler.
Kısaca, Harbiye askeri sistem ve disiplin dışına çıkmış, ihtilâl sathı mahaline girmiş bulunuyordu.
Kamptan Ankara’ya okula ve derslere dönmüştük.
Gizli Komite’nin Aydemir’le İlk Teması
Ankara’ya geldikten sonra, şahsen tanışmadığımız ve irtibatımız olmayan, Talat Aydemir ile temas imkanı aramaya başladık önce. Şimdi nasıl kurduğumuzu anımsayamadığım bu bağlantıyı temin ettik ve ilk ziyaretimizi Önder, Üstat ve ben Komutan’a kendi evinde yaptık. Hatırladığıma göre fazla uzun olmayan bu ziyarette komutan ve beraberindekiler (yine hatırladığıma göre o gün evde Fethi Gürcan, Bahtiyar Yalta, Galip Gültekin, Rıfkı Erten ve damadı Attila Altugan vardı) bizi tanıdı ve ilk tanışma olduğundan komutanların çok ihtiyatlı olduklarını hatırlıyorum, yine de biz Harbiye’nin daha doğrusu Harbiyeli’nin eğilimini, davranış ve yaklaşımlarını arz etmeye çalıştık.
Harbiyeli’nin ihtilale meyilli olduğunu ve muhtemel bir harekatta Harp Okulu’nu emirlerine amade kılmaya muktedir olduğumu arz edip ayrıldık. Birkaç defa daha ziyaretimiz oldu ama, daha fazla Fethi Gürcan ile görüşüyorduk.
Polis ve MİT Ses Çıkarmıyordu, Yoksa Bizden miydi?
Okulda ise fikri düzeyde yani 27 Mayıs’ın oturmadığı, Komitenin “yanlışlar” yaptığı, Demokrat Parti’nin hortlamaya başladığı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kof olduğu şeklinde çalışmalarımız ve öğrenciler arasında sohbetler oluyordu.
Bu arada şu noktayı önemli bulup vurgulamak istiyorum. Talat Aydemir Sümer Sokak ile Kumrular Sokağın kesiştiği, Fethi Gürcan ise şimdiki Kara Kuvvetleri Komutanlığının hemen karşısında ki Subay evlerinde oturuyorlardı. Biz akşamları, tabi ki sivil, kendimize göre güya gizli yapıyorduk tüm ziyaretlerimizi. Ama şimdi düşünüyorum da, istihbaratçı ve polis için bırakın gizliyi, apaçık ziyaretlerdi bunlar. Hayret ettiğim nokta, ne yakalandık, ne okulda soruşturma ve takibat geçirdik ve ne de ziyaretleri güçleştirecek önlem alındığını gördük. Polis ve MİT atlamış mıydı, yoksa onlar da mı bizdendi?
İhtilal söylentilerinin ayyuka çıktığı ve Harp Okulu’ndaki itaatsizliğin ve disiplin dışı hal ve hareketlerin pik yaptığı bir dönemde askeri kanada ne olmuştu da fotoğrafı görememişlerdi?
Alpaslan Türkeş 21 Mayıs Harekâtı’nı İhbar Ediyor
Giderek komuta kademesi ile haberleşme, ziyaretlerinden ziyade, diğer haber kanalları oluşmaya başlamıştı.
Özellikle, 1963 yılı başından başlayıp giderek yoğunluğu artan “Bu gece tamam” söylentileri yayılıyor, o gece bütün birlikler alarma geçiriliyor ve haber “fos” çıkıyordu. Bu oyun çok tekrarlandı. Ve sonunda hiçbir ilgili ve yetkili bu kabil istihbaratı ciddiye almamaya başladı. Nitekim, 21 Mayıs’ı Alpaslan Türkeş, yeterli süre önceden, Hükümete Başbakan Yardımcısı Hasan Dinçer vasıtasıyla ihbar ettiği (Bu hususu Kendisi Mamak askeri mahkemesinde itiraf etmiştir.) halde, ihbarı ciddiye almayan Hükümet tabi ki önlem de almamıştır.
Aydemir’le Harbiyelilerin Temasını Sağlayan Bizdik
İhtilale giden yolda kendi adıma itiraf etmeliyim ki :
1- 21 Mayısı hazırlayanların herhangi bir ihsas veya empozesi olmadan, kendi inisiyatifimiz ile örgüt kurduk,
2- 22 Şubat’ın emekli edilen Subay ve komutanları Harp Okulu ile temas aramamış, tam aksine biz öğrencileri yani Harbiyeli’yi “Emre amade” kılmaya muktedir olduğumuzu arz edip güvenlerini kazanarak onları yüreklendirdiğimizi söyleyebiliriz.
3- Bizim örgütümüz (o zaman moda olan tabirle cuntamız) ihtilalin asıl örgütüne organik olarak bağlı değildi. Örneğin hiçbir toplantıya temsilcimiz çağrılmamış, Komuta konseyinde “Harp Okulu’ndan sorumlu üye” atanması yapılmamış ve bize hangi işi ne zaman nasıl yapacağımıza dair bir şablon da verilmemiştir.
Bu konuyu, bir eksiklik olarak gördüğümden üzerinde epeyce düşündüm. Komuta kademesinin bir zaafı, tedbirsizliği miydi, yoksa bizi zaten “çantada keklik” görüp, zaman harcamaya değer mi bulmamışlardı?
Mamak askeri cezaevi ve mahkemesinde komuta kademesi ile beraber bulundum, konuya hiç temas edilmediğini hatırlıyorum.
Mamak askeri ceza evi ve mahkemesinde “yenilginin doğası gereği” İhtilali Talat Aydemir ve yanındaki birkaç kişinin dışında, hiç olmazsa, komuta kademesinin diğer üyeleri sahiplenmemiştir.
Bunu şunun için söylüyorum. Mamak’ta muhtelif cuntalar vardı ama 21 Mayısçılar da tek parçalı bir bütün değildi. Doğrusu “Can Derdi” ağır basıyordu. Bu nedenle, orada yenilginin herhangi bir analizinin yapıldığını görmedim, duymadım. Tabi, bunu hiç yapılmadı anlamında söylemiyorum.
Tekrar işin kendi mantığı içindeki doğal akışına dönersek, Komuta kademesi ile irtibatımızın, doğrudan ilişki yerine, diğer kanallar ile haberleştiğimizi söylemiştik. Şimdi hareket gününe yani 20-21 Mayıs gününe gelirsek, önce bir hususu açıklığa kavuşturmak gerekir.
Kayseri Valisi OIacakmışım
Yanılmıyorsam Mayıs ayı başında “Mezuniyet Sınavlarımız“ başlamıştı ve ihtilal yapıldığında herhalde birkaç dersimiz kalmıştı, sınavına girmediğimiz. Yani, 5-10 gün sonra öğrencilerin büyük bir çoğunluğu hatta belki tamamı için okul bitecek, yaz tatiline ve kampa gidilecek, 30 Ağustos’ta tören yapılıp Subay olunacaktı.
Daha özelde, konuyu kendime getirdiğimde ben, Köyden çıkıp Astsubay okuluna gittim. 1300 mevcutlu bir sınıfın içinde ilk 7’ye girerek (sonra sayı biraz artmıştır.) askeri liseye, oradan Harp Okulu’na geldim. Tahsil hayatımda hiç ikmale kalmadım. “Mezuniyet Sınavlarında da“ bir sorunum yoktu, olmazdı da zaten.
O halde, neden “Çizgi Dışına” çıktım. Gerçi, eylemlerimin kefaretini ödeyip, ceza evinden çıkarak sivil hayata karıştıktan sonra;
- Bir çıkarın olmasa girmezdin
- Kayseri valisi olacakmışsın
- Konsey üyesi, bakan olacakmışsın.
- Seni general yapacaklarmış gibi, pek çok yakıştırmalar dinledim.
Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, 21 Mayıs’a Komuta edenlerden ne ihtilale giden süreçte bir vaat, bir söz veya herhangi bir şekilde ima ve ne de Mamak Cezaevi’nde “Başarılı olsaydık, sizlere şöyle şöyle şeyler yapmayı düşünmüştük” şeklinde bir beyan veya ihsasa şahit olmadım.
Evlatlarını Yemeyen İhtilal Yoktur
Yetişme tarzımız ve yaşımız itibariyle bu kabil menfaatleri düşünecek veya hesaplayacak erginliğe ve olgunluğa da ulaşmadığımızı, bu gün daha net görüyorum. Buna karşın, arkadaşlarımla şöyle bir analiz yaptığımızı hatırlıyorum:
“Başarılı olup da evlatlarını yemeyen ihtilal örneği dünyada yoktur. Eğer ihtilal başarılı olursa başardığımız ihtilal de bizi yer. Hakkımızda yapılacak en iyi işlem, galip kadro ayaklarını yere sağlam basıp, kendilerini emniyette görünceye kadar, kendilerine nizamiye nöbetçiliği yapmamız için, bizi el üstünde tutar, o nokta geçildikten sonra tümümüzü doğu’nun en ötedeki köşesine tayin ederler, yıllık izinlerimizde bile, emekli oluncaya kadar, Ankara’ya doğru Sivas’tan geçen dik çizgiyi geçmemize müsaade etmezler”.
Aynen böyle düşünmüştük, şimdi de aynı şekilde düşünüyorum.
21 Mayıs Harekatı’nın Nedenleri
Tahminime göre, Harbiyeli mevcudumuzun önemli bir yüzdesi kırsal kökenliydi. Kendi örneğimden giderek konuyu somutlaştırabiliriz. Ben köyden çıkıp, askeri ortama girdim. Dışarıdaki dünyayı ne biliyordum ne de haberdardım. Menfaatimi hesaplayacak kültür ve çevreye de sahip değildim. Eğitim tarzımız da buna uygun değildi. Zaten o zaman böyle şeyleri konuşma, sohbet konusu yapmak “çok ayıp” sayılırdı.
Peki, madem böyle, o zaman sorunun cevabı ne?
Cevap, yukarda anlatmaya çalıştığım boyut.
Hiçbir maddi ve manevi eğitim, telkin ve yönlendirme olmadan kendiliğinden oluşan;
- 27 Mayıs ihtilali gerekli idi ve DP meşruluğunu kaybetmiş, zaten ulus ve ülkeye kalıcı, iyi hizmetler de yapmamıştı.
- DP zihniyeti, bir daha dirilmemek üzere, tarihe gömülmeliydi.
- Ama malum zihniyet politik arenada hızla yükseliyor, adeta ayak sesleri duyuluyordu.
- Celal Bayar faktörü çok önemliydi ve politika sahnesine çıkıyordu.
- Ama biz CHP’li de değildik. 22 Şubat’ın başladığı, alarm ve ihtilalin devam ettiği saatlerde, akşam üzeri, iç bahçede toplu halde iken, Tabur komutan yardımcısı Binbaşı Eroğlu, gafletimizden yararlanarak, bizi “Yaşasın Milli Şef, Yaşasın İnönü” diye bağırttırmış da işin farkına varınca nasıl pişman olmuş ve Binbaşı komutanımızı anında nasıl da dışlamıştık.
- Atatürk devrim ve ilkeleri nasılda ayaklar altına alınıyor ve sinsice sıfırlanmaya çalışılıyordu. CHP’nin bu gidişi durduramadığı zaten anlaşılmıştı. Ve hatta o “mahut, sinsi tezgahın” biraz da sempatizanı ve belki gizli ortağımıydı ne.
- Hasılı 27 Mayıs doğruydu, ama eğri gitmişti...
temeline oturan düşüncelerimiz vardı ki, işte bunlardı sorunun cevabı. Hizmet noktasında acaba ulus ve ülkeye bir katkımız olur muydu? Başka bir şey aklımıza gelmemişti.
“Bu Saatte İhtilal Olmaz”
Bize gelen haber:
- Bu gece 23:30’da ihtilal başlayacak. (Dikkat edilirse yine bir şaşırtma var ve hükümet bu kapana düşmüş, “bu saatte ihtilal olmaz, bu yine bir söylentidir” şeklinde düşünülüp söylediği, mahkememiz esnasında açıkça ortaya çıkmıştır.)
- Bu saatte yani 23.30’da 4 ekip dört ayrı koldan Radyoevine ulaşacak ve biri “İhtilal Bildirisini” okuyacak, ama olumsuzluklara karşı “Bildiri” 4 Ekipte de bulunacak.
- Hava Kuvvetlerinden, Mürted ve Eskişehir Üs’lerinden havalanacak jetler 23.30’da Ankara üzerinde uçarak hem “İhtilalin Başladığı işaretini verecek” ve hem de dosta düşmana gücümüzü gösterecek.
- İhtilalin 2. adamının (Turgut Alpagut ö.g.) komutasında çok üst düzey bir ekip o saatte Harp Okulu’nun kapısına dayanacak, eş zamanlı olarak biz öğrenciler, bizden olmadığını bildiğimiz, nöbetçi heyetini enterne ederek, kapıdaki ihtilal heyetine okulu teslim edecektik.
Haber, belki daha doğru bir ifade ile emir böyle idi. Bir not olarak; 21 Mayıs kadrosunun Harp Okulu’nda Subay ve Komutan düzeyinde hiçbir taraftar veya sempatizanı yoktu. Harp Okulu’nu, görevdeki komuta kademesine rağmen, ihtilale tek başımıza ve sadece biz öğrenciler soktuk.
Hatırladığıma göre, birkaç defa hareket kararı alınmış fakat ertelenmişti. Bu nedenle kuruluş dönemine göre biraz daha genişleyen cuntamız elemanları arasında hangi işleri kimlerin yapacağına dair işbölümü yapmıştık, ama kadromuz yine de çok dardı.
Biz Hazırdık Ama İhtilalin Kurmayları Ortada Yoktu
Ne var ki, 23.30 da ne uçaklar uçmuştu ne nizamiyeye doğru ilerleyen birileri vardı, ne de radyoda anons. Ama mutat yatma saati geçtiği halde, hem de sınav zamanında, iç bahçe cıvıl cıvıldı. Okul yönetimi, askeri yönetim ve giderek hükümet “2.80 uzun atlamıştı”.
Biz içerde hazırdık, ama dışarıda çıt yoktu. İhtilalin kurmayları, kazanılsaydı ülkeyi yönetecek takım ortalarda yoktu.
Tam hatırlamıyorum ama yarım saat, 45 dakika gecikmeyle ve Fethi Gürcan’ın diğer işlerini tamamlayıp, Harp Okulu’na gelmesi ile, okul ihtilale dahil oldu.
Sonradan “Ekip’in” koru dediğimiz ormanda, öğrencilerin ihtilali başlatıp nöbetçi heyetini enterne ederek, “beklenilmelerini” beklediklerini duydum. Ama doğrulanmış bilgi değil. Bu şekilde sohbetler oldu, Mamak’ta.
Hareket başladı, biz önceden yaptığımız iş bölümüne uygun olarak, birinci ve ikinci sınıf bütün okulu yaklaşık 1500 öğrenciye, silah ve mermi dağıtıp, tam teçhizatlı bir şekilde “Aşağıya, yani şehre, yani meçhul hedefe” doğru sevk ettik, ama kim nereye gidip, ne yapacak, hangi hedefi alacak, aldıktan sonra orada ne yapacak maalesef bunlar belli değildi.
Genel Kurmay Tarafından Yaylım Ateşine Tutuluyoruz
Meclisin önüne geldik. Bu sıralarda Radyo’dan ihtilal bildirisi okunmuş (00.12) ve hatta muhtemelen biz Meclisin önündeyken Radyo el değiştirmişti. Sonradan Mamak’ta öğrendiğime göre saat 00.57 dolaylarında Yarbay Ali Elverdi Ankara Radyosu’nu ele geçirip karşı bildirisini okuyarak, mağlubiyetimizi ilan etmişmiş.
Neyse, Harbiye komutasız ve komutansız şehre salınmıştı.
Meclisin önünde Genel Kurmay tarafından gelen müthiş bir yaylım ateşi(!) ile karşılaştık. Yaralanan ve ölen olmadığına göre, kuru sıkıymış.
O sırada oradaki yolda herhalde bir tamirat çalışması vardı ki, uzunca toprak yığını vardı. Birden, kendisini tanıdığım, Fethi Gürcan’ın, “Tümseğin arkasına yatın ve siper alın” diye talimat veren sesini duydum. Öyle yaptık, bizde bir karşı kuru sıkı gösterisi yaptık. Sonra ortalık sakinleşti.
Ben, Fethi Gürcan’a “Binbaşım, ne yapalım, talimatınız ne?” diye sordum. O da “Yanına 8-10 kişi al, İçişleri Bakanlığı’na git, kimlik kontrolü yapmadan kimseyi geçirme” dedi. Öyle yaptım. Anılan Bakanlığın önünde, net hatırlamıyorum, belki 03.30’a kadar bekledik, yolunu şaşırmış ilgisiz bir sivilden başka, ne gelen oldu nede giden.
Canımız sıkıldı, aşağıya doğru gidelim, dedim. Yanımdaki arkadaşlarla yola koyulduk, Kızılay’a doğru, ama hedef yok, elimizde plan yok, komutan yok. Kumanda bende, eksik olmasın arkadaşlar itiraz etmediler.
Bu araya bir not daha düşmek istiyorum. Meclisin önünde, ateş kesildiğinde sanırım diğer arkadaşlar, benim gibi şanslı değillerdi, onlar herhangi bir emir alamamışlardı. Çünkü Fethi Gürcan’ın çok işi vardı, hiç vakti yoktu ve zaten hemen oradan ayrılmıştı.
Tekrar serüvene dönersek, Eskişehir yolundan Atatürk Bulvarı’na döndüğümüz köşede benim takım, kimden, nasıl geldiğini hala bilmediğim orta şiddetli bir ateş daha yedik, alçak bahçe duvarlarının arkasına mevzilendik, ama karşılık vermedik. Bir süre sonra ateş kesildi, Kızılay’dan geçerek Radyoevine doğru yola devam ettik. Bu kendi kararımızdı ve bilinçli değildi.
Keyifle Şarap İçen Genç Subayları Görünce İhtilal Başarılı Oldu Sandık
Radyoevi’ne geldiğimizde ortalık bayram yeri gibiydi. Hafızama takılan manzara şöyleydi;
- Daha radyoya gelmeden Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin önünden geçiyorduk, bahçede çamların altında, sonradan Mamak Cezaevi’nde beraber olacağım, genç subaylar keyifle şarap içiyorlardı. Allah var, başarıyı kutluyorlar diye düşünmüştüm. Sanırım saat 04.30-05.00 idi. Sonradan öğrendim ki, o saatte ihtilal bitmiş hatta Komutan Aydemir komuta merkezini, Harp Okulu’nu terk etmişmiş.
- Radyoevi’nin önü tam bir başıbozuk manzarası sergiliyordu. Komuta ve düzen yoktu. Ortalıkta, Ankara’ya tekamül kursuna gelip, ihtilale katılan, benden daha fazla bilgi ve plana sahip olmayan, sınırlı sayıda, en büyük rütbesi üsteğmen ve teğmen olan, birkaç subay vardı, ama hiç birisi “komuta eder konumda” değildi. Onlar da Harbiyeliler gibi amaçsız dolaşıyorlardı.
Ben ve yanımdaki arkadaşlarım da bu amaçsız ve hedefsiz gruba katıldık, çünkü orası yolun sonuydu.
Opera kavşağına doğru “volta” atıyorduk. Kavşakta 4-5 tankın yolu Kızılay’a doğru enlemesine kestiğini gördüm. Mürettebatsız-komutansız bu tankların stop ettiğini ve çalışmadıklarını söylemişlerdi ama doğruluğunu bilmiyorum. Yalnız gece hiç çalışmadılar, sabah 09.00 sularında teslim Kavşağın öbür tarafında Gümrük ve Tekel Bakanlığı vardı; tabi ki, şimdiki köprü yoktu.
29. Tümen’in birlikleri başlarında Tümen komutanı olduğu halde karşımıza gelip mevzilenmişti. Sonra, bu komutan general Nuri Hazer Mamak’ta bir veya iki defa ziyaretimize de(!) gelmişti.
İhtilalin Başarısız Olduğundan Habersiz Sabaha Kadar Direndik
Sabaha kadar birkaç defa ültimatomlaşıldı. Yani, Paşa veriyordu ültimatomları megafonla, “Beş dakika içinde teslim olmazsanız ateş açma emri vereceğim” şeklinde. Biz ise dört dakika sallapati ortalıkta dolaşıyor, beşinci dakikada duran tanklarımızın arkasına mevzileniyorduk, ama teslim olmuyorduk. Bu davranışımızda da beşinci dakikada, bizim gibi, tankların arkasına geçmeyip, kahraman ve yiğitçe direnen Savaş Kilimci diye bir teğmenin birinci derecede katkısı vardı. Kendisini yürekten takdirlerimle anarım.
Biz 00.57’de Radyonun el değiştirmesi ile ihtilali kaybetmemizden ve 04.00 dolaylarında komutanın komuta merkezini terk ettiğinden habersiz, 09.00 dolaylarında hala direniyorduk.
Sat 09.00 suları idi. Bu sefer diğer yönden, demiryolu köprüsünün altından tam teçhizatlı birlikler üstümüze doğru geliyorlardı.
Bizim ihtilal kadrosundan olduğunu bildiğim ve kendisini tanıdığım bir eski yüzbaşı Salim Miman, nasıl olduysa hükümet güçlerinin elçisi olarak, bir ciple gösterişli bir şekilde yanımıza kadar geldi, “İhtilalin bittiğini, Aydemir’in teslim olduğunu ve teslim olmamızı yoksa çok kan döküleceğini” söyledi. Ben şahsen, doğru değil, yalan söyleniyor, böyle bir şey olsa bize mutlaka haber gelirdi diyerek vazgeçirmek için çok çalışmama rağmen, esasen komuta ve komutansız boşlukta kalmış Harbiyeliler gelen cemselere binmeye başladılar.
Menderes’in Asıldığı Maddeden Tutukluyuz ve Artık Bize “Üç Gün Sonrasının Subayları” Gözüyle Bakılmıyordu
Sonuçta hep beraber cemselerle Harp Okulu’na geldik ve giriş koridorunda silahlarımızı bırakarak içeri girdik. Şimdi yeni bir serüven başlıyordu. Artık tutukluyduk.
Kitapsız ve derssiz sınıflara doldurmuşlardı hepimizi. 20’li yaşlarımızdaydık. Tecrübesizdik. Böyle bir şeyi kitaplarda gazetelerde de okumamıştık. Bizim bildiğimiz örnek, “başarılı olandı”, 27 Mayıs’tı. Gerçi bir 22 Şubat deneyimimiz vardı, başarısızdı, ama düzenimiz hiç bozulmamıştı. Hemen ertesi gün “Bir daha böyle şeyler yapmayın” deyip sömestre tatiline göndermişlerdi hepimizi. Bu hiç birine benzemiyordu.
Herkes kendisini biliyordu. Biz cuntacılar, üstat ile ben aynı “kesimde” idik ve “bizi kurşuna dizerler” diye olaylara yorum getiriyorduk. Bildiğimize göre, sivil şahıslar asılarak, resmi kişler ise kurşuna dizilmek suretiyle infaz edilirdi.
Yemekler “er karavanasına” indirgenmiş, izzet itibar sıfırlanmıştı. Artık hiç kimse bize “üç gün sonranın subayları” gözü ile bakmıyordu.
Sınıflar-yemekhane-yatakhane üçgenine hapsolmuştuk. Değil bahçeye çıkmak, alt kata inmek, yan sınıfa gitmek bile yasaktı.
Bu durum, yaklaşık 15 gün kadar sürdü. Sonra bir savcı geldi ve “TCK. 146’ncı maddesine göre tutuklusunuz“ dedi. O zamana kadar çoğumuz olayın farkında değildik ve zaman zaman haşarı talebeliğimizi yaşıyorduk. 146’ya da pek tınlamadık, ama biraz biraz sonra biri, “Bu Menderes’in asıldığı madde değil mi?” diye sorunca kıyamet koptu. Ağlayanlar ve bayılanlar oldu. Sınıfta durumu en ağır benimle üstat idi, ama durumu açık etmemeye çalışıyorduk. Ne var ki, yine de bayılanları ve ağlayanları lavaboya götürüp “ilk yardımda bulunmak” bana düşmüştü.
Sonra ifadeler, sorgular ve savcı entrikaları... Elebaşıları ve fiili olanları tespite çalışıyorlardı, ama ellerinde hiçbir belge ve bilgi yoktu.
Doğal olarak, Bizans oyununa başvurdular. Birimiz diğeri, bir diğeri de öbürü hakkında suçlamalarda bulunacak ve bu temele oturtulan iddianame ve mahkeme ile adalet tecelli edecek (!) Türk milleti adına hüküm veren bağımsız yargı bir kısmımızı mahkum edecekti.
Beni Eleveren İfadeleri Reddettim
Ben uzunca bir süre kendimi gizlemeyi başarmıştım, ama sonunda keşfedildim. Bir arkadaşımız, komutan odasındaki sorgulanmasında, “Cephaneliğin kapısını Osman kırdı ve bize verdiği mermi sandıklarını nizamiyeye taşıdık” demiş. O dakikadan sonra bir dakika popomun üstüne oturtmadılar beni. Hemen çağırdılar Komutanlık makam odasına. Arkadaşın ifadesini okudular. Tabi reddettim. Dedim ki, evet ben bir çok insanla birlikte cephaneliğin bulunduğu bodrum kata indim ama, kapıyı kırmadım, dolanıp çıktım. Ayrıca mekan karanlıktı, yanlış görmüş olabilir, dedim. Komutanlar arkadaşa, zaten yanımda duruyordu, tekrar sordular. Dedi ki, “Hayır efendim çok net gördüm”. Bundan sonra savcı peşimi bırakmadı.
Anladığıma göre, böyle toplu soruşturma ve yargılamalarda amaç 3-5 günah keçisi yakalamakmış. Bu ifade üzerine, benimle, birini yakalamıştı Savcı.
Nöbetçi Her Geldiğinde
Kurşuna Dizmeye Götürecek Sanıyordum
Zaten yerimde duramıyor, geceleri çok huzursuz yatıyordum. O günkü aklımızla gece götürüp kurşuna dizecekler diye bekliyordum.
Derken ilginç bir gelişme oldu. Bir akşam yatıp uykuya daldıktan sonra nöbetçi gelip beni uyandırdı. Vesveseli yattığım için çok terlemişim, “Su içinde kaldım” derler ya işte öyle. Birden uykudan kaldırılınca bir anda buz gibi olduğumu ve taş kesildiğimi hatırlıyorum şimdi.
Nöbetçi, beni komutan odasının oradan birkaç basamak inilerek gidilen, ilk defa gördüğüm, bir yere götürdü. Kapıyı açtım ki, bizim ekibin hepsi orada. Bir ben kalmışım.
Dediler ki, “Komutanlar, her şeyi açık seçik anlatırsak, affedileceğimizi ve bu işten zarar görmeden sıyrılacağımıza söz verdiler, biz de bildiğimiz her şeyi rapor yapıyoruz”. Ve başladık yazmaya. O zaman sarı saman kağıtlar vardı. Bu kağıtlara ve kurşun kalemle gerçekten tüm detayları yazdık, hatta son sayfada yer kalmadı, yeni ve boş bir sayfayı yine kurşun kalemle imzaladık. Hiçbir sayfada paraf ya da imzalarımız yoktu. Sayfalar arasındaki tek bağlantı kurşun kalemle yazılmış sayfa numaraları idi.
O zaman böyle bir belgenin hukuki değerinin olmadığını biz bile biraz olsun biliyorduk.
Komutanlar niye böyle bir raporu kabul ettiler. Neden tekrar tape ettirip yeniden imzalarımızı almadılar, üstelik savcının, hakimin bol olduğu bir ortamda. Bir amaç mı vardı, bilmiyorum?
Gerçi Sıkı yönetim mahkemelerinde “hukukilik” çok da gerekli değil onlar “Sıkıyönetim şartlarında” çalışır ve karar verirler.
Bu rapordan sonra, zaten çok da bastırıyordu, savcıya; 2. defa cephanelik deposuna indiğimde kapı açıktı ve bir sandık mermi alıp, nizamiyeye bıraktığımı ve hatta sandığın yarı dolu olduğunu, söyledim. Bu da kafi geldi. Birinci derecede suçlu, elebaşı olarak seçtikleri 9 kişilik listenin içine koyarak, Mamak Ceza evine, asli sanıkların arasına ve 1 No.lu Sıkıyönetim yetki alanına gönderdiler.
Artık 1. Ligde Oynuyorduk: Aydemirle Birlikte Tutukluyuz
Şimdi artık 1. Ligde oynuyorduk. Kimler yoktu ki.. bütün şöhretler oradaydı.. Talat Aydemir ve kurmayları, Alpaslan Türkeş ve kadrosu, Dündar Seyhan, Halim Menteş, Necati Ünsalan, Talat Turhan ve daha niceleri. Tabi ne kadar grup varsa o kadar bağımsız Cumhuriyet var demektir. Hatta her grubun kendi alt grupları bile var.
Herkes kendini biliyor ya, baş aktör Talat Aydemir ve yerini onun yanında seçen Fethi Gürcan. Bunlarla beraber kıyama kalkan, ama madem ortada başarısızlık var, Aydemir grubundan ne kadar uzak dururlarsa sıyıracaklarını, hiç olmazsa, “Hafifle” kurtaracakları hesabını yapan bir dolu kader arkadaşları (!). Diğer Cumhuriyet, yapılan ihtilalle ilgisi oldukları için değil, şu kritik dönemde dışarıda çıban başı olmasınlar, yeni bir maceraya filan heveslenmesinler diye, tedbir olsun, azıcık da, hevesleri varsa gözdağı olsun diye içeri atılmışlardı. Aman efendim, yiğitliğin, kahramanlığın bini bir para bunlarda.
İşte, 1.No.lu Sıkıyönetim askeri mahkemesinde yargılama aşamasına böyle gelindi.
Ali Elverdi Aydemir’in Ayaklarına Kapanmış
Ama bir not daha düşmem gerekiyor.
Ali Elverdi’yi Harbiyeliler Harp Okulu’na Talat Aydemir’in huzuruna çıkarmışlar. Adına lüzum yok, ama o Harbiyeliden dinledim Sonra Mamak’ta, Talat Aydemir’den de dinledim ve doğru. Huzurda Aydemir’e çok yalvarmış, nelerini yiyeyim dememiş ki. Hatta, o Harbiyeli ona vuruyormuş Talat Aydemir son anda ve doğal bir refleksle önlemiş ölümünü.. Bunun üzerine minnet hisleriyle Aydemir’in ayaklarına kapanmış.
Ama hemen sonra Aydemir tutuklanıp Mamak’ta hücreye kapanınca ertesi gün Ali Elverdi gelmiş ve bin bir türlü hakaretler edip, kahramanlıklar yaparak “Senin kanını Moskova’da akıtacağız“ demiş. Ama parmaklıkların arkasındakilerden gerekli cevabı alıp zılgıtı yiyince, arkasına bakmadan orayı terk etmiş ve bir daha gelememiş.
Aydemir ve Gürcan Dışında İhtilali Üstlenen Çıkmadı
Sonra geldik mahkeme aşamasına. Biz 9 Harbiyeli büyüklerin arasında, kimlik tespitinden sonra, ilk ifadelere gelindiğinde birde ne görelim? Gençliğimizi istikbalimizi uğurlarında harcadıklarımızın 21 Mayıs ihtilali ile hiç ilgileri yokmuş. Sadece Talat Aydemir, Fethi Gürcan ve daha birkaç alt rütbeli emekli subay işi üstlendi. Ağzımız açık kaldı. Ve bu hal sonuna kadar böyle devam etti.
Mamak Cezaevi’nde hücreler 10 metrelik bir koridor üzerine dizilmişti. Ve A takımı ordaydı ama en az iki parça birbirlerine küslerdi. Hücre dediğime bakmayın. Cezaevinde kapalı kapı yoktu. Hatta geceleri, yalnız “Gezinti Avlusunun” kapısı kilitlenirdi, sonraları ora da kilitlenmedi.
Rütbeler tesirini kaybetmişti. Protokol yoktu, herkes birbirine gidip geliyordu rahatça, tabi küçükler büyüklere gidiyordu daha çok.
En hareketli grup Türkeş’inki idi. Onlar bu batan gemiden parsa toplamak için, oradaki A takım, çok gayret sarf etti ama 9 olan sayılarını 10’a çıkaramadan tahliye oldular.
Mahkemede Talat Aydemir, Fethi Gürcan, Erol Dinçer, Rıfkı Erten, Teyfik Saltoğlu gibi sınırlı sayıda kişi yapılan işe sahip çıktılar ve sonuna kadar haysiyetlice götürdüler bu sehabet duygusunu. Tabi bunun bedelini ödediler, kimi idam edildi, kimi de “müebbedi” yedi. Peki hem A takımından olup hem de 3 maymunu oynayanlar. Onların en babayiğidi dört sene iki ay aldı. Ben yarım dolu mermi sandığının ucundan tuttum diye 5 yıl yedim. Başka bir Harbiyeli Önder Aydınlı “müebbedi” yedi.
Mahkemeler Bizim İçin Evcilik Oyunu Gibiydi
Mahkeme safahatı da ilginçti. Mahkeme edenler, daha dün, mahkeme edilenlerin, “hayranı veya taraftarı” idi. Ama şimdi hayatın cilvesi tersine tecelli etmişti.
Bu durum duruşmalara da yansıdı. Heyet, hiçbir zaman “çiğlik” yapmadı. Nerdeyse biz bize evcilik oyunu gibiydi. Yer yer matrak şeyler de oluyordu. Bir defasında, her halde ayakları çok yanmış olacak ki, şimdi kim olduğunu hatırlamıyorum, birisi ayakkabılarını çıkarmış, bir diğeri de şaka olsun diye çıkarılmış ayakkabılara voleyi patlatınca ta ön sıralara kadar gitmiş ayakkabılar ve tam o sırada ve tamamen tesadüf ayakkabısız olanı Hakim, ifade için mikrofona çağırmıştı. Bir an duraklama oldu, mikrofona gidemedi. Heyet durumu kavradı, şakayı olgunlukla karşıladı ve öndeki ayakkabı biraz da açıktan arkaya ulaştırıldı ve ilgili ifade vermek üzere mikrofona gitti.
Zaten aramızdaki ilişki hakimler heyeti sanık ilişkisinden çok, böyle bir oyun oynayan çocuklara benziyorduk. Tepedeki birkaç kişinin dışında biz işin gırgırında idik, işin vahametini kavrayamamıştık.
Tabii Talat Aydemir, Alpaslan Türkeş ve Halim Menteş’i ayrı tutmak lazım. Bunların liderlik vasıfları öne çıkıyordu hep.
Gürcan: “Bu Gençleri Bırakın, Bizi Asın. Adalet Tecelli Eder”
Fethi Gürcan’ı Yakup Cemil’e benzetirlerdi. Yiğitliği, kahramanlığı ve korkusuzluğu ile onun önüne geçerdi belki, ama onun yanında onun da liderlik özellikleri vardı. Zaten bulunduğu grupta tartışmasız başkan o olurdu. Ama, aynı zamanda çok mütevazi idi, haddini bilirdi ve vefalıydı. Mahkemede çok rasyonel ve saygın hareketler yapmıştı. Herkesin dostu idi, geniş takdir topladı. Yenilgiden önceki çizgisinden yenilgiden sonra da hiç sapma göstermedi. Tok sözlüydü. İhtilalin önünde ve tepesinde olanlar, başarılı olunsaydı çok saygın görevler alacak olanlardan bazıları, mahkemede mikrofon karşısında yalpa yapıp üç maymunu oynayınca rahmetli Gürcan çok kızdı, ayağa fırladı ve mikrofonu kaparak;
“Sayın Heyet, ben dahil üç maymunu oynayanlar (geriye dönüp arkada bizleri göstererek) yani biz, bu gençleri ihtilale soktuk. Bizler tabancamızı alıp gittik ihtilale, onu kolayca bir yerlerimize sokup gizleyebiliriz. Ama şu teğmen ve üsteğmenler bize güvenip tankları ile katıldılar bu ihtilale, nerelerine sokup nasıl gizlesinler onlar. Ne yani suçlu onlar, masum biz miyiz? Sayın yargıç bunların hepsini bırakın. Biz 15 kişiyi asın, adalet tecelli eder,” demişti. Mailen de, lafın muhatapları bir yerden düşen karpuza dönmüşlerdi, bir an.
Mahkeme heyeti de haklısın, ama ne yapalım, burası sıkıyönetim mahkemesi der gibi, boynu eğik ve sessizdi.
Lider Benim. Hesabını Benden Sorun.
Talat Aydemir şahaneydi, tıpkı bir abide gibiydi. Dimdikti, Fethi Gürcan gibi. Ve hep öyle kaldılar. İdam kararları yüzlerine okunduğu zaman bile. Acizane bendenize göre de Aydemir’in liderliği, eylem komutanlığı tartışabilirdi, ama kişiliği, karakteri ve dava adamlığı asla.
Yaşıyorlar ve isimlendirmeyeceğim ama onların arkasında daha küçük yaş ve rütbede ama sınırlı sayıda kişilikleri, kahramanlıkları ve vefaları her türlü takdirin üstünde olan harika insanlar vardı. Tabi, sadece ilk çemberde olanlardan söz ediyorum.
Talat Aydemir, “21 Mayıs benimdir, benim eserimdir. Lider benim. Hesabını benden sorun” demişti de, “Yargıç peki anlat niye yaptın, neydi amacın?”, diye sormuştu.
Aydemir; ”Amacımız Yüce Türk Ulusuna hizmettir. Saati durdurduğu yerden 9’u 5 geçeden çalıştırarak hizmet edecektik“, demişti.
Gerçekten traji-komik olaylarla dolu bir mahkeme süreci...
Bir gün mahkeme hakimi Albay Özdalga ile Muzaffer Özdağ arasında nasıl başladığını şimdi hatırlayamadığım, “Hak, haklının mı, kuvvetlinin mi?” Tartışması açıldı. Özdağ ‘haklının’ Hakim ise, ‘kuvvetlinin’ tezini savunuyorlardı. Tartışma biraz uzadı, ama esas vurgulamak istediğim sonucu. En sonunda mahkeme yargıcı Özdalga, “Burası sıkıyönetim mahkemesi, yukardan emir geldiğinde ellerimiz yanımıza iner“ deyivermişti.
Yine bir gün laf ihtilalin yapıldığı güne gelmişti ve yargıç Özdalga öylemi böyle mi gibi sorular sorarken Fethi Gürcan sözün gidişine göre cevap veriyordu. Dedi ki “İhtilali Salı günü yapmadık, Salı uğursuzdur.” Bunun üzerine dinleyici sıralarından bir hanım “ukala” demişti. Hanımın ses tonu ve tarzı öyle “kadınca” idi ki, Heyet dahil tüm salon gülüşmüştü.
Hakim Ali Cesur’un Çantasından Çıkan Kadın Kilotu
Yargıç Özdalga ile Sıkıyönetim Komutanı Cemal Tural’ın ve daha yukarıdakilerin bir sorunumu oldu, bilmiyorum, ama bir gün duruşmaya geldiğimizde mahkeme yargıcı değişti ve duruşmaya Ali Cesur adında bir yargıç çıktı. Usul kanunları gereği Ali Cesur, “Bundan sonra duruşma yargıcının kendisi olacağını ve duruşmaları yöneteceğini” söyledi ve itirazın olup olmadığını sordu.
Talat Aydemir mikrofona geldi ve kendisinin hakimliğini reddettiğini söyledi. Yargıç, gerekçesini sordu.
Talat Aydemir, “Biz birlikte Kore’deydik ve beraber döndük. Siz mevzuata aykırı yolcu-beraberi eşya getiriyordunuz. Ben komutandım. Emir verip iki valizinizi açtırdım. İçlerinden tamamen kadın külotu çıktı ve hakkında işlem yaptırdım. Siz tarafsız olamazsınız” demişti. Ve heyet duruşmaya ara vererek “karara” çekilmişti. Beş dakika sonra heyet salona geldiğinde Ali Cesur yoktu, yine Özdalga yerini almıştı. Ve Ali Cesur bir daha hiç görünmedi.
İdam Kararı Okunurken Aydemir ve Gürcan Taş Gibiydi
Güle oynaya geçiyordu duruşmalar, ama “sona” gelmiştik.
Bir gün sabahleyin duruşmaya geldik. Kararlar açıklanacaktı. Bu sefer, protokol kararın derecesine göre oluşuyordu. İdamlardan başladı. Önce Talat Aydemir ardından Fethi Gürcan. Ayağa kalkılıyor ve karar sanığın yüzüne okunuyordu. Böyle bir olayı izleme fırsatı hayatımın “en müthiş tecrübesidir”. Kararı okunanları çok iyi izledim, gözlerini yakalamaya çalıştım. 7 kişinin hepsi yiğitti, kahramandı, ama Aydemir ve Gürcan bir başka harikaydı... Sanki heykeldiler. Taş gibiydiler. Bırakın sendelemeyi, yalpalamayı, benizleri bile sararmadı. Çok vakur ve yiğitçe karşıladılar kararı. Yani “sallanmadılar”, sanki kararların haksızlığını, adaletsizliğini haykırıyorlardı. O metanet, yaşadığım sürece gözümün önünden hiç gitmedi.
Hepimize muhtelif cezalar verildi. Ben 5 yıl aldım. Beraat edenler oldu. 21 Mayıs ile doğrudan ilgili olmayan “Diğer grupların” tamamı beraat etti.
Askeri Yargıtay’a başvurduk hepimiz. Ama Sıkıyönetim ortamı, her yerde egemendi. Hatırladığıma göre, Yargıtay’dan büyük ölçüde “tasdik” geldi. Tasdik gelenler, sivil ceza evlerine nakledildi. Ben Adana Cezaevi’ne gönderildim.



Harbiye’deki Gizli Örgüt
Önder Aydınlı (9.Bölük 1375 yaka nolu öğrenci) Anlatıyor


Gerekirse Talat Aydemir’i Bile Devirecektik
Türk siyasi hayatında Mektep-i Tıbbiye ile Mektep-i Harbiye’nin bir başka yeri vardır. Cumhuriyet tarihinde Harbiyeli daima devrimciliğin ve ilericiliğin öncüsü olmuştur. Her ileri hareket bu iki okuldan başlamıştır. Bu bakımdan Harbiye’nin olaylar içinde yerini saptarken bunu gözden uzak tutmamak gerekir.
27 Mayıs’tan hemen sonra gelmiştim Harbiye’ye Kuleli’den. Henüz 14’ler yurt dışına gönderilmemişti. Ve işte ilk örgütlenmeler MBK’nin 14’ler kanadının Harbiye ile devamlı temas kurmasıyla başlamıştır. Eğer 13 Kasım’da Komutan Albay Talat Aydemir basiretli davranmasaydı. 21 Mayıs’ta General Kemalettin Eken’in başına gelenler O’nun da başına gelebilirdi. Harbiye hiçbir zaman 13 Kasım’ı tasvip etmemiştir. Daha sonra Yassıada infazları, 6-7 Haziran, 11 havacı olayları, 22 Şubat’ı hep yaşadık.
İhtilalin Kanunlarına Tam Uyamadığımız İçin Kaybettik
Bugüne kadar çok şey söylendi. 21 Mayıs’ı yöneten 10 kişiden biri olarak ifade etmek isterim ki, ne Talat Aydemir adının verilmesi, ne de zamanın başbakanı ile askeri yöneticilerinin üstün yetenekleri bizi mağlup etmemiştir. İhtilal hatayı af etmez. İhtilalci hata yaparsa bunu başıyla öder. Biz ihtilalin kanunlarına tam uyamadık.
19 Mayıs 1963 günü gecesi merhum Talat beyin evinde yapılan toplantıda harekat planı son defa gözden geçirildi. Burada ben, Albay Turgut Alpagut, Teğmen Atilla Altugan, Mustafa Pakoba, Üsteğmen İlhan Baş, Yüzbaşı Tevfik Saltoğlu vardı. Komutan Aydemir hepimiz ile tek tek konuştu. Harekat planına göre İlhan Baş komutasında ki tank taburu Harbiye’den geçecek ve piyade bindirilmiş olarak şehre inecekti.
Bu arada Binbaşı Necmi Acar komutasında ki inzibat trafik kıtası, jandarma kıtası Radyoevi’nde olacak ve üçüncü kuvvet olarak gelecek olan Harbiye’yi bekleyecekti. Tankların Harbiye’ye uğramadan doğrudan şehre inmesi planın uygulanmasını aksatmıştır. Piyade desteği olmayan tanklar ilk anda başarılı olmuşsa da daha sonra İlhan Baş’ın tevkif edilmesine sebep olmuştur. Binbaşı Necmi Acar’ın ve jandarmanın göreve zamanında gelmemesi, tankların Harbiye’den geçmemesi ve Radyoevi’nin piyade kuvvetleri tarafından işgal edilmemesi, Yarbay Ali Elverdi’nin fırsatı değerlendirip anons edebilmesini sağlamıştır. Harekatın bence esas kayıp nedeni budur. Yoksa Albay Talat Aydemir’in adının verilmesine rağmen sabahın 06.00’sına kadar tek bir kurşun atılmadı, tek karşı çıkan olmadı.
Memduh Tağmaç Beni Görünce Kaçmaya Başladı
Radyo anonsu değişince her şey kaybolmuştu bence. Biz hata işlemiştik ve ihtilal kanununu icra edecekti. Anons değiştiğinde ben ve arkadaşlarım Kızılay Güven Parkı arkasındaydık. Daha önce Binbaşı Fethi Gürcan’dan aldığım emir Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay ile Kara Kuvvetleri Komutanı’nı tevkif etmekti. (bu iş aslında başkasınındı) 15 kişilik kuvvetle Cevdet Sunay’ın ve K.K. Komutanı Ali Keskiner’in evini kuşattım. Saat gene 01.00’di. Ben evi kuşattığımda her iki komutan henüz evde idiler. Bizi bekledikleri anlaşılıyordu. Zira emir subayı ben evi kuşatırken “geldiler paşam...” diye içeri pencereden seslendi. Ben 4 arkadaşımla daireye girerken her iki komutan bodruma inerek saklanmışlar. Sunay ’ın hanımı ile holde karşılaştım. Heyecanlı idi. Paşayı sordum, görevde dedi.
O sırada Ali Keskiner’in, bahriye adına, Tıbbiyede okuyan oğlu H. Keskiner elinde babasının pardesüsü ile geldi. Bize direndi. Ben de Harbiyeliyim diyordu. Hasan Keskiner’i tevkif ettirdim. Dışarıdaki arkadaşların “Genel Kurmay tarafından gelen var”, demesi üzerine binayı tahliye ettim.
O sırada Memduh Tağmaç ile karşılaştım. Paşa bir an durdu, parolayı sordum, geri döndü, koşmaya başladı. Korkutmak için havaya ateş ettim, kaçtı. Biraz sonra da bir bölük askerle Genel Kurmay’dan bize taarruz etti, çarpıştık. Her iki tarafta da yaralılar vardı. Geri çekildik. Daha sonra ve işte o anda anons değişti.
Üsteğmen Erol Dinçer ve bir bölük Harbiyeli ile, tank desteğinde, tekrar Radyoevi’ne yürüdük. İlhan Baş’ı tutuklayan Yarbay Ali Elverdi’yi ben ve arkadaşlarım tutukladık ve Harbiye’ye götürdük. Orada Talat Bey’e ve bizlere: “Harbiye’nin bu işte olduğunu bilmiyordum, ben sizinleyim...” demesi üzerine Talat Bey: “Temizle yaptığını” diye emretti. Ali Elverdi, tüm birliklere karşı çıkmamaları ve desteklemeleri için telefon etti. Ancak çok meşguldü telefonlar. Daha sonra bir odada hapsedildi.
Üsteğmen Erol Dinçer ikinci defa anons etmeğe başladı. Ancak artık korkaklar kaçmış, ihanet edenler, tereddütlü olanlar beklemeye başlamıştı. Ve artık harekatın kaderi belli olmuş; Etimesgut verici istasyonunun yayını kesmesiyle de son bulmuştu.
Harbiyede Gizli Örgütü Nasıl Kurduk
21 Mayıs’ı Harbiye’de kurulan gizli örgüt gerçekleştirmiştir. Bu örgüt ikili hücre sistemiyle kurulmuştu.
5 temmuz 1962 tarihinde İzmir Menteş kampında kurulan örgüt, genel karargah ve bölük hücreleri şeklinde idi. Genel karargah 10 kişiden oluşuyordu. Ayrıca bölüklerde liderler ve yardımcıları vardı. İşte bir emekli albayı yeniden komutanlık koltuğuna oturtan ve tüm Harbiye’yi komutası altına alan bu örgüttür.
Artık adlarını verebilirim bu arkadaşlarımın: Önder Aydınlı, Günuğur Tecimen (Çambel), Osman Yektin, Hasan Acar, Selçuk Alpay, Tarık Uğur, Tanju Üstünay, Havsi Bayraktar, Mustafa Dağdeviren, Mete Türkyılmaz. On birinci isim Bülent Denizmen aktif görev yapamayacağını bildirerek daha önce ayrılmıştı. Bölüklerde ise 9. bölük Günuğur Tecimen, 10. bölük Ünal Okta, Cihangir Özer, 11. Bölük Aytekin Karakuş, Şerif Nalçacı, 12. Bölük’te ise Kenan Dikici lider kadrosunu teşkil ediyorlardı.



Harbiyeliler’in Muhafızı
Vahit Özsoy (12.Bölük 4930 Yaka Nolu Öğrenci) Anlatıyor



Harbiyelilerin 22 Şubatçılara Büyük Saygısı Vardı
Harbiye’ye Erzincan Askeri Lisesi’nden geldim. Kara Harp Okulu’nda, sınavlarımız bitmiş, % 95’imiz sınıflarını geçmiş olarak fiilen Kara Harp Okulu’ndan mezun olmuştuk.
Ancak Silahlı Kuvvetlerde orduya katılma (nasp) ile terfi ve tayin dönemleri hep 30 Ağustos’tan 30 Ağustos’a olduğundan, bizler de sınavlarımız bitmiş olmasına karşın arazide piyade eğitimi ve sınıflarda da öğretmenlerimiz nezaretinde ders tekrarı yaparak, 30 Ağustos’ta Asteğmen rütbesini takmak ve kılıç kuşanmak üzere vakit öldürüyorduk.
Bir yıl öncesinde, 22 Şubat 1962 Olayları’ndan dolayı Okul Komutanımız Kur. Alb. Talat Aydemir, Alay Komutanımız Kur. Alb. Turgut Alpagut, 2. Öğrenci Tabur Komutanı Kur. Bnb. Bahtiyar Yalta, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanlığı’ndan Süvari Grup Komutanı Süvari Binbaşı Fethi Gürcan, Süvari Üsteğmeni Erol Dinçer ve daha birçok büyük rütbeli ve genç subay emekliye sevk edilerek silahlı kuvvetlerle ilişkileri kesilmişti.
O zamanın Silahlı Kuvvetleri’nde olduğu gibi Kara Harp Okulu öğrencileri’nde de 22 Şubat Olayları’ndan dolayı emekliye sevk edilenlere karşı büyük bir saygı vardı. Özellikle lider kadrosunda bulunanların kendi Okul Komutanları olmasının verdiği büyük bir mağduriyet, birlik ve beraberlik duygusu içerisinde sevgi ve bağlılığımızı gösterme, devam ettirme anlayışı vardı.
Bu duygu, düşünce ve anlayış Kara Harp Okulu’nda şiddetle gelişerek hükümete ve mevcut bozuk düzene karşı bir hoşnutsuzluğa, daha sonra da hücre usulü çalışan ve örgütlenen, Talat Aydemir ve arkadaşlarının emirlerinde hareket etmeye hazır bir örgütlenmeye dönüşmüştü.
Tarihsel süreçten gelen topluma öncü olma, yeni şeyler getirme ve kazandırmanın düşünsel, kültürel ve eylemsel boyutunun teamülen Harbiye’nin ve de Harbiyeli’nin yaşantısına getirdiği ve yenilikçi düşüncesine kazandırdığı başkaldırma geleneği; bu örgütlenmeyi hem kolaylaştırmış, hem hızlandırmış, hem de ülkenin bozuk düzeninden kaynaklı kendiliğinden oluşan, harekata hazır bir eylem birliğine dönüştürmüştü.
Her Milli Bayram vesile edilerek bu durum hükümet ve hükümete bağlı olanlarla 22 Şubat 1962 olaylarından dolayı emekliye sevk edilenler arasında karşılıklı bir güç gösterisine dönüşmüştü. Bizler de, hücre usulü örgütsel ilişki ve çalışmalarla, bazen bayramlardaki resmi geçitlere giderken Talat Aydemir ve arkadaşlarının olduğu, toplu olarak bulundukları yerden geçtiğimizde hem Harp Okulu Bandosu ve hem de resmi geçitteki öğrenciler olarak kendilerine büyük bir heyecanla “resmi geçitlerdeki selam verme tarzına uygun bir geçişle” selam vererek geçer, Talat Aydemir ve arkadaşlarından yana olduğumuzu, O’nun emrinde her an hareket etmeye hazır halde bulunduğumuzu, eski öğrencileri olarak her halimizle göstermeye çalışır ve gösterirdik de...
Beklenen Gün Geldi
Yine 20 Mayıs günü de, normal bir güne girdiğimizin mutat anlayışı içerisinde yaşamımızı sürdürürken, bizim taburdan (3.Tabur) Önder Aydınlı’nın okulda beni hararetle aradığını söylediler. Koridorda karşılaştık, kimsenin duymayacağı bir şekilde yavaşça bana: ”Beklenen günün geldiğini, bu gece hazır olmamı, gece saat 10.00 gibi dışardan okula geleceklerini, bizim de içeriden güvenliği sağlayarak okulu kendilerine teslim edeceğimizi, akşam saat 08.00‘de de gizlice mermi dağıtılacağını” söyledi.
Büyük bir heyecanla okulda dolaşarak aynı hücre içerisinde yer aldığımız ve güvendiğimiz arkadaşlarla da bu durumu paylaşarak vaktin gelmesini beklemeye başladık. Okulda, koridorlarda ve iç bahçede dolaşırken benim gibi bir çok öğrencinin de aynı şekilde ve heyecanla dolaşarak vaktin gelmesini beklediklerini, hücre usulü örgütlenme dolayısıyla birbirimizle ilişkisiz de olsak hal ve tavırlarımızdan diğer başka hücre mensubu olanlarla aynı düşünce ve amaçlar içerisinde dolaştığımızı anlıyor ve biliyorduk ama birbirimize söylemiyorduk.
Nihayet saat 20:00 civarında iç bahçede 8-10 kadar thomson mermisini gizlice Önder Aydınlı’dan aldım. Saatler bir türlü geçmek bilmiyordu. Saat 22:00’ye yaklaştığında benim kesimimden Ramazan Öztürk gelerek kendisi, ben ve Nezihi Fırat’ın, okula gelecek olan Binbaşı Fethi Gürcan’la birlikte gideceğimizi söylemişti. Ben daha önce Binbaşı Fethi Gürcan’ı hiç görmemiştim, tanımıyordum. Ramazan Öztürk’ün nişanlısı Fethi Gürcan’ların akrabası olduğundan, Ramazan kendilerini tanıyordu. Hatırlayabildiğim kadarıyla 4 adet thomson mermisini de Ramazan Öztürk vermişti.
Bir süre tahminen saat 23:00 ve ya 24:00’e kadar iç bahçede dolaştık. Bir türlü dışardan gelecek olanlar gelmedi. İç bahçede dolaşırken bizleri gören okul nöbetçi subayları tarafından bizlere yatmamız için yatakhanelere çıkmamız uyarısı yapıldığından, kuşkulanılmaması düşüncesi ile bu uyarılara riayet edilerek herkes yatakhanesine çıktı. Yatakhanelerimizde (Yatakhanelerimiz okulun ön cephesinde olduğundan) giyinik vaziyette pencereden dışarıyı gözlemeye ve okula gelecek olanların gelip gelmeyeceğini kaygı ve heyecanla izlemeye başlamıştık.
Fethi Gürcan’ı Görünce Alarmı Verdik
Tahminen saat 24:00 sularında Okul Nizamiye’sinin önünde bir hareketlilik oldu. Yatakhane penceresinden dışarıyı gözetleyen arkadaşların “geldiler, geldiler..” sesleri ve “alarm, alarm..” bağrışmaları üzerine yatakhanelerimizden koşar adım iç bahçeye fırlarcasına çıktık ve oradan da silah depolarına yönelerek depoların kapılarını kırmak suretiyle silahlarımızı alıp iç bahçede toplandık. Yatakhanelerden inmemiz, silah depolarını kırarak silahlarımızı almamızla iç bahçede toplanmamız topu topu 3-5 dakika sürmüştü.
Ramazan Öztürk, Nezihi Fırat ve ben Okulun Nizamiyesine yöneldik. Tam bu sırada uzun boylu, Süvari Binbaşısı kıyafetli, yakışıklılığı ve temiz giyimliliği ile hemen dikkati çeken ve hem de çekim alanı çok kuvvetli bir mıknatıs etkinliğiyle insanı hemen cezbeden ve etrafa da ışık huzmesi gibi güven saçan birisinin, arkasında 3-5 tane subay olduğu halde gayet emin adımlarla Nizamiye’den içeriye girmekte olduğunu gördüm. Bu Süvari Binbaşının sert ve kararlı bir şekilde nizamiyedeki okulun nöbetçi subaylarına “Ne duruyorsunuz” dediğini ve oradaki rütbelileri payladığını, Nizamiyedeki okul subaylarının hepsinin de hazırola geçerek kendisine selama durduklarını gördüm. Ramazan Öztürk’ün Süvari Binbaşısı Fethi Gürcan bu demesiyle Fethi Gürcan’ı Fethi Gürcan olarak o an gördüm ve tanıdım. Karşı karşıya gelindiğinde, hemen ilk anından itibaren insana güven veren, içinizdeki bütün korkuları anında çekip yok eden, kendisine karşı da büyük bir sevgi ve saygı duygusunu uyandıran cesur, gözü pek, davasına inanmış, samimi ve doğru, karizmatik bir lider ve büyük bir ihtilalci olduğu anlaşılıyordu. Diğer öğrenciler şehre inmeden önce Binbaşı Fethi Gürcan’ın içerisinde olduğu ve yanında da astsubay Münip Tepeci’in bulunduğu cipin arka kısmına da ben, Ramazan Öztürk ve Nezihi Fırat geçerek birlikte Genel Kurmay Kavşağına kadar geldik.
Fethi Gürcan Bir Eliyle Cip Kullanırken Diğer Elinde Thomsonla Taarruz Ediyordu
Genel Kurmay kavşağına vardığımızda Genel Kurmay Binasından ilk defa ve aniden sürekli seri silah atışlarıyle karşılaştık, hemen cipten inerek kavşakta yer yer dağınık bir vaziyette bulunan tank ve askeri araçların arkasına geçerek siper aldık. Binbaşı Fethi Gürcan o uzun boyu ve heybetli duruşu ile hiç istifini bozmuyor, sanki ordaki yandaşlarına o duruşu ile kalkan oluyordu. Elinde Thomson silahı ayakta dolaşarak daha önceleri tanklarla oraya gelmiş bulunan subaylarla durum muhakemesi sonucu, onlara emirler veriyordu. Genel Kurmay’dan yapılan sürekli atışlar karşısında herkes tankların ve askeri araçların arkasına kendisini atarak korumaya çalışırken Binbaşı Fethi Gürcan büyük bir cesaret örneği içerisinde bir korku ve tedirginlik alameti göstermeden ayakta dolaşarak, siper olunacak yerleri elindeki thomson’u ile işaret ediyor, herkesin korunmasını sağlıyordu. O yanımızda olduğumuz sürece herkes gibi ben de hiç korkmadım, korku diye bir duygu da aklıma da hiç gelmedi.
Bizler 3 Harbiyeli, Binbaşı Fethi Gürcan’ın muhafızları olarak yanında olsak da, aslında O’nun muhafıza ihtiyacının olmadığını asıl kendisinin yalnız bizleri değil harekata katılan bütün subay ve askerlere de muhafızlık ettiğini yaşayarak gördüm. Özellikle de sabaha karşı saat 04:00 ile 05:30-06:00 civarında Genel Kurmay’a karşı bir fedailik anlayışı ile tek başına ordu misali bir eliyle cipini kullanıp diğer eliyle de otomatik silahını kullanarak, o cipi nasıl kullanıyor, o hengamede hiç anlayamadım, çoğunlukla da her bir elinde birer thomson olmak üzere her ikisi ile birlikte de ateş ederek Genel Kurmay’a doğru saatler süren taarruzu, bir çok kişinin ancak Amerikan filmlerinde yaşanabileceğini düşündüğü kahramanlıktaydı. Öyleki arkada 5-6 kişi şarjöre mermi doldurarak thomson otomatik silahları kendisi için atışa hazır halde bulundurmayı yetiştiremiyordu. Öyleki, kendisine dolu şarjör yetiştirilemediğinde, hemen kendisi otomatiğe bağlanmış gibi saniye içerisinde şarjörleri doldurarak taarruzuna devam ediyordu. Bunlar göz açıp kapatıncaya kadar olduğundan, Fethi Gürcan’ın bu anlık duraksamalarının hiç farkına bile varılamazdı.
Cipi bizzat kendisinin kullanması, sonucu mutlak ölüm olan bir tehlikeye başkasını sokmak istememesinden ve oldukça yufka yürekli, insan ve asker sever oluşundandı.
Nezihi Fırat İhtilale Karşı Çıkan Albayı Dipçikliyor
Bir ara eğitim elbiseli bir subayın Hükümetten yana konuşmalar yaptığı bilgisi geldi. Binbaşı Fethi Gürcan elini o subayın bulunduğu yöne doğru işaretle yanına getirmemi bana emretti. Ben de o subayın yanına giderek, “Binbaşım sizinle görüşmek istiyor, buyurun yanına gidelim” dedim. Elimle Fethi Gürcan’ı işaret ettim. Birlikte yürümeye başladık. Bir Piyade Albayı olan bu subayın her hangi bir ani olumsuz davranışını engellemek ve gerektiğinde kendisini etkisizleştirmek için her an müdahaleye hazır bir vaziyette tetikteydim. Ben o subayı bitişik denecek kadar yakın mesafe takibiyle götürürken, arkamızdan hızla gelen Nezihi Fırat thomson’nun dipçiği ile bu subayın kafasına vurdu. Vurmasıyla bu subay yüzüstü kapaklanarak yere düştü, diz üstüne gelerek yerden kalkmak istedi ama kalkamadı. Kan tepesinden fışkırmaya başlayınca, içim bir tuhaf oldu. Acıma. nefret, tiksinti gibi duygular kapladı içimi.
O an arkadaşıma dönerek, “Ne bu yaptığın, adamcağız bir tepki göstermeden geliyordu “dediğimde, bana dönerek, büyük bir ciddiyet ve kızgınlıkla: ”Çocuk oyuncağı değil, ihtilal yapıyoruz“ dediğini hiç unutmuyorum.
Ben hemen kolundan tutarak yerden kaldırmaya çalışınca, benden güç alarak kalkıp hemen bana sarıldı ve büyük bir korku ve panik içerisinde, ”Aman evladım ben de sizlerden yanayım, beni kurtar, hastaneye yetiştir“ diye yalvarmaya başladı. Ben hemen kepimi yarasına bastırarak kanı durdurmaya çalışırken, bir taraftan da yarasının önemsiz olduğunu, hemen hastaneye göndereceğimizi söyleyerek, kendisini teskine çalışıyordum. Kendisini hastaneye göndermek için bağırarak bir araba istemem üzerine Fethi Gürcan hemen yanımıza geldi. Albayın o kanlı halini görünce irkildi ve öfkeyle “Kim yaptı bunu” diye sordu. “Bilmiyorum” diyerek failini saklama gereğini duydum.
Ondan sonra Bnb. Fethi Gürcan’ın yüksek sesle, ”Çocuklar bir daha böyle şeyler olmasın“ şeklindeki öfkeli ikazı, Albayla bizzat ilgilenişi, bir arabayı çevirerek acilen mevki hastanesi’ne (askeri) götürülmesini öfkeyle emredişi hala dün gibi gözlerimin önünde.
Bu albay daha sonraları yargılama aşamasındaki ifadesinde bu olayı anlatarak kendisine yardım eden ve kurtaran beni tanımak, teşekkür etmek istediğini, hangi öğrenci ise ortaya çıkmasını ısrarla söyledi. Ben arkadaşımı ele vermemek için ortaya çıkmadım, kendisine yardım eden ve kurtaranın ben olduğumu söylemedim. Bu günkü Hukukçu kimliğimle bir değerlendirme yaptığımda, söyleseydim, ceza almayacağımı ve mutlaka beraat edeceğimi görüyorum. Ama söylemediğime hiç pişmanlık duymadım. Doğru olan davranışı gösterdiğime inanıyorum.
Bu albayın adının yargılama sırasındaki ifadesinde Tevfik Türün olduğunu öğrenmiştim. 12 Mart 1971’de Faşist Yönetim sürecinde kardeşi olan Org. Faik Türün’ün İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı görevi sırasında devrimci gençliğe, aydınlara ve göz altına alınan subaylara (Kur. Yarbay Talat Turan vs.) karşı uyguladığı baskı, zor ve işkence gibi insanlık dışı uygulamalar karşısında içimden “Keşke kurtarmasaydım, bir tane de ben vursaydım.” diye düşündüğüm de ne yazık ki olmuştur.
Fethi Gürcan 20/21 Mayıs Gecesinin Şövalye Ruhlu İhtilalcisiydi
Hz. Ali’nin zülfikarı ile cenklerde her an her yere yetiştiği ve anında her yerde birden göründüğü gibi Bnb. Fethi Gürcan da o gece harekat sahasının her yerinde aynı anda her tarafa yetişecek ve yetecek şekilde oluyor ve görünüyor, aynı anlayışa uygun şekilde mitleşiyordu. Gerçeği de buydu ve Fethi Gürcan 20/21 Mayıs gecesinin inançlı şövalye ruhlu ihtilalcisi, devrimci güneşi’ydi. O zamanın Hükümetinin ihtilal teşebbüsünü bastırmak için Ankara’ya sevk ettiği hemen hemen bütün birlikler, karşılarında Bnb. Fethi Gürcan’ı görünce ya tamamen teslim olmuşlar ya emrine girerek görev yapmışlar ya da pasif duruşları ile ihtilalcilerin başarılı olmasını ve başarmasını beklemişlerdir. Bir insanın ancak bu kadar sevilip sayılabileceğini, gözünü kırpmadan kendisi için ölüme gidileceğini, o gece Silahlı Kuvvetler mensuplarının Fethi Gürcan’nın şahsına gösterdikleri ölümüne sevgi ve bağlılığı yaşayarak gördüm. O’nun hele takviye ile bir Alay kuvvetine yakın teknolojik üstünlüğe ve donanımlı güce kavuşturulmuş ulaştırma birliğini (taburunu) bütün personeli, silah, araç ve gereçleri ile teslim alışı, marşlar söylettirerek, Harp Okulu’na göndermesi dillere destandı.
Nasıl ki bir futbol maçı doksan dakikada biter ve futbolcularda bu süre içerisinde zamanın biteceğini hiç düşünmeden kazanmak için çalışırlarsa, Bnb. Fethi Gürcan da başından itibaren kendini gösteren ve de hissettiren olumsuzluklara karşın son ana kadar harekatın başarısı için yukarıdaki anlatımımıza uygun şekilde insan üstü bir çabayla çalışmıştır. Uçakların da bizlere karşı harekata katılmaları ve ateş etmeleri ile tahminen sabah saat 07,00-08,00 civarında artık kazanılamayacağının iyice anlaşılması üzerine Bnb. Fethi Gürcan, mümkün olduğunca şehirdeki bütün Harbiyelileri toplayarak sağ-salim Okullarına intikal ettirmiş, yanından ayrılmak istemeyen subayları ayrılmalarına zorla ikna ettikten sonra kendisi, anlatımlarına göre geceyi Dikmende bir inşaatta geçirmiştir. Sabaha karşı köpek havlaması ile uyanmış Sincan’a kadar yürümüş ve Eskişehir yönüne gitmekte bulunan bir yük trenine Etimesgut civarında hareket halinde iken binmiş, trenle bir süre gittikten sonra Eskişehir’e yakın bir yerde yine hareket halinde iken trenden atlayarak yolda İstanbul’a gitmekte olan bir otobüse binmiş. Bolu civarında yapılan kontrolde üzerinde sivil olduğunu kanıtlayacak Nüfus Cüzdanı olmadığı için ismini söylemek mecburiyetinde kalmış. Ankara’dan yapılan araştırmada İhtilal Teşebbüsü’nün 2 numaralısı (aslında 1 numaralısı) olduğunun anlaşılması üzerine Bolu’daki Tümen’de bir süre misafir edildikten sonra İstanbul’a götürülmüş ve oradan da özel güvenlikli bir uçakla Ankara’ya getirilerek Mamak Askeri Cezaevi’ne konulmuştur.
Fethi Gürcan’nın daha sonra bize anlattığına göre, Bolu’daki Tümen’de tutulduğu sırada arkadaşı da olan Tümen Kurmay Başkanı‘nı yanına gelerek kendisi ile özel bir görüşme yapmış. Bu görüşmede kendisine “Fethi kaç git yurt dışına. Her türlü imkanı sağlamaya hazırım...” demiş. Israrlı da etmiş. Ancak Fethi Gürcan bütün ihtilalci arkadaşlarının gözaltına alınıp tutuklandığını orada dinlenen haberlerden öğrendiğinden, kaçmayı, arkasından “Kaçtı” denmesini, arkadaşlarından ayrı düşmeyi ve onların akıbetinden ayrı kendini kurtarmış bir yaşamı sürdürmeyi hazmedememiş. Bunları onuruna yediremediğinden, Tümen Kurmay Başkanı’nın kaçma teklifini kabul etmemiş.
Albay Orhan Çokdeğer’i Mahkemede Yuhalıyoruz
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı nezdinde 2 Askeri Mahkeme kurulmuştu. Birisi Mamak Muhabere Okulu’nda faaliyet gösteren ve İhtilale katılan üst kadro dahil subayları, 9 Harp Okulu öğrencisini ve katılan az miktardaki astsubayları yargılayan l no.lu askeri mahkeme; diğeri de Harp Okulu’nda faaliyet gösteren ve yalnız öğrencileri yargılayan 2 no.lu Askeri Mahkeme’ydi.
Biz öğrencilerin yargılandığı 2 No.lu Mahkemede en dikkate değer olaylardan birisi Okul Komutanımız Talat Aydemir’le, kişisel sorunlarından dolayı, bu harekatın karşısında yer aldığı söylenen o zamanın Ankara Merkez Komutanı Kur. Alb. Orhan Çokdeğer’in ifadesi aşamasında yaşananlardı. Avukatlarımızın talepleri de uygun görülerek olaylarla ilgili olarak Talat Aydemir’le birlikte Fethi Gürcan gibi bir kısım subayların ve biz öğrencilerin de hazır bulunacağı duruşmada tanık sıfatıyla dinlenmelerine karar verilmişti. Merkez Komutanı Orhan Çokdeğer’in dinlenmesi sırasında bütün öğrencilerin “Yuh...” çekerek tepki göstermesi üzerine Mahkeme bu kararından vazgeçmiştir.
Ankara Merkez Komutanı Kur. Alb. Orhan Çokdeğer, sanki ihtilal teşebbüsünü tek başına önlemiş gibi bir mağruriyet havası içerisinde mahkeme salonuna girdi. Kimliğinin tespiti ve usulen tanıklık yemininden sonra şöyle ifade vermeye başladı:
“Radyoda albay Talat Aydemir’in ihtilal bildirisinin okunduğunu, bir kısım tankların Genelkurmay kavşağına, sıhhiye’de Orduevi ve Radyo önlerine geldikleri istihbaratını alır almaz derhal Merkez Komutanlığı’na giderek emrimdeki askerleri alarma geçirip tankların bekledikleri yerlerde ve önemli merkezi yerlerde tertibat aldırarak ihtilale katılanların enterne edilmelerini emrettim. Kendim de Radyo merkez binası ile Harp Okulu arasında sürekli dolaşarak, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ı yakalamak için gayret sarf ettim. Bulundukları yerlere gelip kendilerini yakalayacağımı önceden haber almış olacaklar ki, bulundukları yerlere gittiğimde, benden önce ayrılmış olduklarından, kendilerini yakalayamıyordum...”.
Maddi gerçeklere uygun olmayan (atmasyon-palavra) anlatımlarını gerçekmiş gibi sürdürürken biz öğrenciler de kendimizi zor tutuyorduk. Öğrenciler arasında bir kıpırdanma başladı. Mahkemenin Duruşma Hakimi Mehmet Karaaslan tanığın bu gerçek dışı anlatımlarına dayanamamış olsa gerekir ki, hemen tanığın sözünü keserek, “Sayın Albay, Bnb. Fethi Gürcan olayların başından sonuna kadar harekatın bizzat başında. Hem de en önde saklanmadan, gizlenmeden sabaha kadar harekatı yönetiyor. Sizin bulunduğunuzu ve gittiğinizi söylediğiniz yerlerde Fethi Gürcan hep en önlerde var ve burada dinlenen yüzlerce tanık ve binlerce öğrenci bunu söylüyor. Herkes de Fethi Gürcan’ı görüyor, ama bir tek siz göremiyor, bulamıyorsunuz, hayret...” dedi. Yani açıkça yalan söylüyorsunuz demeye getiriyordu.
Biz öğrenciler de oturduğumuz yerden alayımsı bir tarz ve ses tonuyla gülüşerek cevap vermemizle birlikte Albay Çokdeğer kızarak bizlere dönüp: ”Bunlar Patrona Halil, Kabakçı Mustafa İsyanları” gibi şeyler söylemeye başlayınca da, sanki önceden kararlaştırılmış gibi, l459 Harp Okulu Öğrencisi tarafından el kol hareketleri ile birlikte “Yuuh.. yuuhhhhhh...” diye karşılık verilmiştir.
Duruşma Hakimi: “Bunlar Güzide Harbiyeliler”
Avukatlarımız da yerlerinden fırlayarak tanığa müdahale etmek istemişler, müvekkillerine ağır hakaretlerde bulunulduğunu, tutuklanması ve hakkında suç duyurusunda bulunulmasını Mahkemeden talep etmişlerse de, Duruşma Hakimi tanığı üstü örtülü paylayarak, ”Efendim, davayla, olayla ilgisi olmayan gereksiz ve ilgisiz açıklamalarda bulunmayalım, ortamı da gereksiz sözlerle germeyelim. Bunlar güzide Harbiyeliler” demek suretiyle gönlümüzü alarak ortamı yatıştırmış ve de yumuşatmıştır. Bu “Yuh” olayının; emniyet tedbiri cümlesinden salonda bulunan görevli nöbetçi subaylarının, dinleyicilerin, hazır bulunan basın mensuplarının ve Mahkeme Heyetinin de hoşuna gittiği, bizlere bakarken ki gülümsemelerinden anlaşılıyordu. Bu olay günlerce aramızda konuşulmuş, moral kaynağı olmuştu.
Bizim bu tanığın haksız ve çirkin ithamlarına karşı gösterdiğimiz tepki, çok haklı ve yerinde ama önceden düşünülmüş, kararlaştırılarak oluşturulmuş bir tepki değildi. Kendiliğinden oluşan ve haksızlığa karşı gösterilen bir patlamaydı. İşte bu tanığa gösterilen tepki patlamasından çekinen Hükümet ve de Sıkıyönetim Komutanlığı yetkilileri; hep ihtilalcilerin Harbiyelileri aldattığı ve Harbiyelilerin aslında bunları desteklemediği propagandasını yürütüp yaydılar. Fethi Gürcan’ın 20/21 Mayıs olaylarındaki mitleşen efsanevi hali ve insanları kendisine çeken, cezbeden ihtilalci kişiliğindeki sihirli büyüsü dolayısıyla bütün Harbiyelilerin gönlünde taht kurduğu ve sevgi ile bağlı oldukları biliniyordu. Ankara Merkez Komutanı Kur. Alb. Orhan Çokdeğer’e karşı Harbiyelilerin göstermeye cesaret edebildikleri tepkiyle Mahkemede Fethi Gürcan’ı karşılarında gördüklerinde, O’nun sempatik tavırları ile karizmatik kişiliği karşısında olumlu tepki göstererek alkışlayacaklarından emin olunmuştu. Böylece, gerçeğe aykırı kötüleme propagandalarının asılsızlığı ve halkı aldattıkları ortaya çıkacaktı. Sırf bundan dolayı Gürcan ve Aydemir’in tanık olarak dinlenmesinden vazgeçildiğini düşünmekteyim. Gerçekten de Fethi Gürcan tanık sıfatıyle Mahkemeye celbedilseydi, ben kesinlikle inanıyorum ki, duruşma salonunda ki l459 sanık Harbiyeli, hiçbir engeli tanımaksızın O’nu hem alkışlar, hem de boynuna sarılırdı. Alınacak engelleyici bütün güvenlik tedbirlerine karşın, ölümüne de olsa sevgisini bir şekilde gösterirdi.
İngilizce Öğretmeni Olarak Fethi Gürcan’ı Seçiyoruz
Yargılanmamız nihayet sonuçlandı. 2 No.lu Mahkemede ben de dahil 75 öğrenci 4 sene 2 ay ağır hapis, l sene 4 ay 20 gün doğum yerlerimizde emniyet gözetimi altında bulunma, müebbetten kamusal haklarımızdan mahrumiyet cezası aldık.

Temyiz aşamasında hepimizi Mamak Askeri Cezaevi’ne naklettiler ama önceleri cezaevi kısmına değil de, cezaevi duvarı ile bitişik, cezaevi ile hiç irtibatı olmayan, güvenlik için kalacak askerlere koğuş olarak yapılmış bölüme koydular. İçerdeki subay mahkumlarla ve onlarla birlikte kalan 9 Harbiyeliyle hiçbir irtibatımız bulunmuyordu. Cezaevinden tamamen bağımsız bir bölümdü.
Bir süre sonra cezaevi idaresinden “İngilizce öğrenmek istiyor musunuz? İstiyorsanız, hangi öğretmeni tercih ediyorsunuz?” şeklinde bir öneri geldi. Listede öğretmen olarak Fethi Gürcan’ın ismi en başta yazılıydı. Doğal olarak ingilizce dersi görmek istemeyenler bile Fethi Gürcan’ı tercih etmişlerdi. Cezaevi idaresinin bu önerisinin Fethi Gürcan’a bağlılık derecemizin test edilmesi amacına yönelik olduğu düşüncesindeyim. Nihayet Fethi Gürcan’lı listeyi iptal ettiler. Havacı bir Pilot Kur. Alb. olan Fethi Işıklıtepe’ye ingilizce dersi için izin verdiler. l5-20 gün kadar bu Pilot Albay’dan ders aldıktan sonra bizi de cezaevi bölümüne aldılar.
Fethi Gürcan Kaçar Diye Röntgen İçin Hastaneye Salmadılar, Röntgen Cihazını Hapishaneye Getirdiler
Artık hücreler bölümünde bulunan idam ve müebbet hapis cezası alanlar dışında diğer hükümlü ve tutuklu subay ve 9 harbiye öğrencisi ile en büyük koğuşta hep birlikteydik. Gündüzleri ara ara, akşamları ise hemen hemen hep Fethi Gürcan geliyordu. Askerlik hatıralarından, katıldığı yurtdışındaki at yarışları günlerinden söz ederdi. Fethi Gürcan’ın koğuşa gelmesi apayrı bir heyecan yaratıyordu. Zamanın nasıl geçtiğini bilemezdik. O’nun;
“Cenk var cenk
Ruhumuza denk...
İçimizde ihtilal
Hevenk hevenk...”.
şiiri ile nara atarak içeri girmesiyle sevinç ve alkış tufanının kopması bir başka alemdi. Fethi Gürcan bunu söylerken kendinden geçiyor, adeta kartallaşıyordu.
Cezaevinde Fethi Gürcan’ın hareket tarzına, bulunduğu bölüme göre güvenlik tedbirleri de hemen değişiyordu. Fethi Gürcan, tesadüfen bir pencereden dışarıya bakmaya, uçan bir kuşu seyretmeye görsün, olağanüstü güvenlik tedbirleri, takviye kuvvetleri de getirtilerek, en üst alarm durumuna getirilir ve bu durum haftalarca devam ettirilirdi.
Bir keresinde, hiç unutmam, bir rahatsızlığından dolayı ak ciğerlerinin filminin çekilmesi gerekmişti. Kaçar diye Fethi Gürcan’ı hastaneye götürmeye cesaret edemediklerinden, koca röntgen cihazını cezaevine getirerek ak ciğerlerinin filmini çekmişlerdi.
Bir gün, ağabeyim, anamla babamı da ziyaretime getirmişti. Her biri 8-l0 kiloluk 2 de hindi getirmişlerdi, arkadaşlarımla birlikte yiyeyim diye. Akşam Fethi Gürcan koğuşa geldiğinde, hücredekilerle birlikte yesinler diye hindinin birisini vermiştim almak istememiş, arkadaşların ısrarı ile zorla vermiştik. Ertesi gün geldiğinde “ Hindinin çok lezzetli olduğunu, şimdiye kadar böylesi lezzetli bir hindi yemediklerini, anama ve babama çok çok selamları ile birlikte teşekkür ettiğini, kısmet olurda çıkarsa, mutlaka köyümüze gelip kendilerini ziyaret ederek bir kaç günde misafir kalacağını “ söylemişti. Nasıl sevinmiştim... Ayaklarım yerden kesilmiş, sevincimden adeta uçuyordum. Feleğin gözü kör olsun, köyümüze gelmesi kısmet olmadı.
“Kızılbaş Hapishane Müdürü!
Cezaevi Müdürü Erzincanlı bir Binbaşı idi. Bazı tutuklular, ziyaret süresinin azlığının nedeninin Müdür olduğunu düşünerek, sarışın olduğundan dolayı değil, Erzincanlı olması nedeniyle alevi olduğu zannıyla “Kızılbaş müdür, kızılbaş müdür...” diye bağırarak, O’nu rencide ettiklerini düşünürlerdi. İhtilal kadrosundaki yüksek rütbeliler de dahil hiçbir subay, Fethi Gürcan’nın dışında, durumun vahamet ve nezaketini bilmemiş ya da normal karşılamış olacaklardı ki, bir ikazda bulunmuyorlardı. Yalnız Fethi Gürcan, ”Çocuklar tepkinizi başka kelimelerle ifade edin, kullanılan kelime çok nazik ve yanlış anlamalara neden oluyor. Bir mezhebi, bir inanç topluluğunu rencide edecek kelimelerden kaçınalım.” diyerek ikazda bulunmuştu. Cezaevi Müdürü’ne kızılbaş diye hakaret anlamında söylenen bu sözden dolayı alevi olmam nedeniyle üzüldüğümü fark etmiş olacak ki, bana da, sırtımı sıvazlayarak “Üzülme, cehaletten, bilemezlikten söylüyorlar” demişti.
Nihayet beklenen gün geldi. Askeri Yargıtay’dan mahkumiyet kararlarımız onandı. Hatırlayabildiğim kadarıyla 04.l2.1963 günü sabahleyin erkenden başka cezaevlerine nakil için hepimizi kaldırdılar. Fethi Gürcan ve hücre bölümünde kalan diğer bütün subaylarla vedalaştık. Fethi Gürcan hepimizle teker teker ilgilendi. Yanaklarımızdan öptü. İdare bölümüne kadar da gelerek bizleri uğurladı.
Bizler, 23 Harbiyeli, Balıkesir Cezaevine uçakla gönderildik. Çoğumuz da uçağa başkaldırmamızın armağanı olarak ilk defa binmiş olduk.
Balıkesir Cezaevi’ndeyken, gelen gazetelerden Fethi Gürcan’ın idam kararının infazını öğrendik. Hepimiz de çok üzüldük. Kaldığımız bölümün dış avlusunda topluca saygı duruşunda bulunduk. Hepimiz de yüreğimizden bir şeylerin koparıldığını hissettik. Öyle bir insanı idam sehpasında hiç düşünemedim. Onlara söz verip de döneklik yapanlar utansın; şayet utanılacak bir yerleri kalmışsa.
At Bile Atlığını Bilirken Bazı İnsanlar İnsanlıklarını Bilmiyorlar
Fethi Gürcan, süvari de olmasından dolayı atları çok sevdiğini, kendisine ait bindiği atla özdeşleştiğini, atının aynı zamanda da kendisini koruduğunu, bir işareti ile gösterdiği hedefe atının saldırdığını, ayrıca kendisini sevmeyen bir kimse geldiğinde de kişnemesi ve hareket tarzları ile göstererek, kendisini ikaz ettiğini alçak gönüllülükle anlatırdı.
Anlattığı bir olay çok ilginçti. 22 şubat l962 de emekli edildikten sonra bir gün İstanbul’a gitmiş. Aksaray mı yoksa Tophane tarafı mı, bunlardan birinde yolda giderken, birisinin arkasından koşup omzuna vurarak tutup, ”Beyim, beyim, ne iş yaparsın bilmem, ama benim koşum hayvanı seni görünce arabada durmaz oldu. Adeta delirdi, parladı, zaptedemiyoruz, bir gel de bakıver. At seni bir görsün, belki rahatlar.” demiş. Geri dönerek arabaya koşulu atın yanına varmış ki, ne görsün. Yıllar öncesinde bindiği, yurtdışında birlikte birincilikler kazandığı kendi atı olmasın mı. At kendisini görünce önünde önce diz çökmüş ve başını sallayarak selam verdikten sonra başını Fethi Gürcan’ın sağ omzuna koyarak bir taraftan kişnemiş, bir taraftan da gözlerinden yaş gelmiş. Çikolata, lokum ve kuru üzüm sevdiğini hatırlayarak aldırmış ve yedirmiş. Yanaklarından da öptükten sonra yeni sahibine atın geçmişini anlatarak, bir daha arabaya koşmamasını, binmek için kullanmasını söyledikten sonra hem yeni bir araba atı alması için, hem de atın bakımına bir sene yetecek kadar para vermiş. Göz yaşları ile birbirinden ayrılmışlar.
Asil bir atın, sarraf misali bu büyük insanın değerini bilerek, geçen yıllara karşın hiç unutmayarak diz çöküp selamını da vermek suretiyle büyük ihtilalcinin hakkını teslim ederken; kendilerine söz verip de yerine getirmeyen ve döneklikleri yüzünden O’nu ipe gönderenlere ne demeli ve ne sıfatlar takılmalı... Okuyanlara ve sağ duyulu topluma (kalmışsa eğer) bırakmak gerekir diye düşünüyorum. Demek ki at bile atlığını bilirken, bazı insanlar insanlıklarını bilmiyorlar.

















İhtilal Yasa Tanımaz
Zihni Çetiner (12.Bölük 4922 yaka nolu öğrenci ) Anlatıyor



61 Seçimleri Sonucunun Askerde Yarattığı Rahatsızlık
27 Mayıs 1960 İhtilali, Kuleli Askeri Lisesi son sınıfında olduğum sene yapıldı. Bu, o güne dek algılamadığım bir olguydu. 1961 yılında liseyi bitirip Kara Harp Okulu Urla-Menteş Eğitim Kampı'na gittiğimizde hâlâ siyaset nedir, ne değildir, bir şey anlamıyordum. Çünkü dünyada var olan siyasal ideolojilerin hiçbirinden nasibimi almamıştım. Bildiğimi sandığım tek şey, ortalıkta bir komünizmin olduğuydu ve ben de bunun, insanlığın ve Türklerin gelmiş geçmiş en büyük düşmanı olduğuna inanıyor, daha doğrusu tartışmasız inandırılıyordum. Bu inanç çocukluğumdan beri beynime işlenmişti; o günlerde, her kötülük ve olumsuz gelişme için ''Komünistler yapıyor'' derlerdi. Menteş Kampı'nda eğitimde bulunduğumuz sırada ülkemizde bir takım siyasal gelişmeler oluyordu, ama, biz bunların ne olduğu hakkında bilgi sahibi değildik. Ta ki, İmralı Adası'nda Demokrat Parti'nin ileri gelenlerinden üç kişi idam edilene kadar. O gece hiçbir şey açıklanmamasına rağmen önemli bir şeylerin olduğunu hissediyorduk.
27 Mayıs Devrimi'nden sonra yapılan 1961 seçimlerinin sonucu, askerde rahatsızlığa neden olmuştu. Bu sırada parlamentoda ise başka bir hayat yaşanmaktaydı. 27 Mayıs Devrimi'nden sonra yapılan 1961 seçimi sonucu hiçbir parti Meclis'te çoğunluğu elde edememişti.
Bu durumda Silahlı Kuvvetler Birliği, en üst düzey birlik komutanları ile yaptıkları toplantıda bir protokolle Meclis açılmadan iktidara el koymaya karar verir. Ama bu gerçekleşmez. Çeşitli görüşmeler sonucu İsmet Paşa'nın başkanlığında bir hükümetin kurulmasında anlaşılır. Böylece komutanları ikna ederek darbeden vazgeçireceklerdir. Sonunda Meclis açılır. Çoğunluk, kendilerine Demokrat Parti'nin devamıyız diyen Adalet Partisi ile Ekrem Alican'ın Yeni Türkiye Partisi'ndedir. Meclis çatısı altında yapılan ileri geri konuşmalar cuntanın huzurunu kaçırır ve çeşitli rahatsızlıklara neden olur. Hele bunlardan biri bütün olanların üzerine tüy diker.
AP'li bir milletvekili Nuri Beşer, subay ailelerine hakaret eder; 27 Mayıs'tan sonra yaptırılan lojmanlar için “Alyans evleri” ifadesini kullanınca ordu ile parlamento arasında bir gerilim doğar. Nuri Beşer'in dokunulmazlığı kaldırılır. Böylece geçici olarak bunalım atlatılır. Kısaca ordu kışladan ha çıktı ha çıkacakken İsmet Paşa ile Sunay Paşa duruma her defasında palyatif olarak hâkim olurlar.
Geri kalmış ülkelerdeki darbelerin bir kısmı iktidar erkini ele geçirmek için yapılır, bir kısmı ise raydan çıktığı düşünülen iktidar trenini tekrar rayında yürütmek için gerçekleştirilir.
27 Mayıs ikinci şekle uygun olarak yapılmış iyi bir örnektir. Sivil yönetimlerden daha kolay seçimlere giderek iktidarı sivil kadrolara devretmiştir, bırakmıştır ama, umdukları sonucu elde edememişlerdir. Böylece de her ihtilal veya darbe, bir yenisinin altyapısını ve gerekçesini hazırlamıştır.
Harbiyeli Soruyor ''N'olacak Bu Memleketin Hali

O günlerde okulda kiminle konuşsan ilk karşılaşacağın soru, herkesin bildiği ve hiç eskimeyen ''N'olacak bu memleketin hali'' idi. Buna verilecek cevap hiç de zor ve karmaşık değildi. ''Ne yapılması gerekiyorsa o yapılır''dı. Bir kısım arkadaşlar kendi aralarında örgütlenmişler ve ikinci sınıftaki bu işle ilgili kişilerle temasa geçmişler. Henüz ben ilgi ve bilgi sahibi değildim. Ta ki 22 Şubat 1962'ye kadar. Ne olduysa o gün oldu. Hiç beklenmeyen anda, gündemde yokken zorunlu olarak öğrencilere sıla izni verildi. Herkes gibi ben de valizimi hazırlayarak yolculuk için biletimi almaya, Kızılay'a gittim. Akşam üzeri okula dönerken daha TBMM ile o zamanki Ortadoğu Teknik Üniversitesi ve Harp Okulu sınırlarının başladığı yerde tankların ve arkadaşlarımın yolu kestiğini gördüm. Tanfer Tuna ile karşılaştım. ''Ne var, ne oluyor'' dediğimde, kısa ve kesin olarak ''İhtilal başladı'' dedi. Tam olarak O da bir şey bilmiyordu. Parolayı öğrendim ve yürüyerek okula çıktım. Teçhizatımı kuşandım, silahımı aldım, kendi kendimi okulda görevlendirdim.
Atatürkçü Tabur İnönücü Tabura Silah Çekiyor
Ne olduysa ben okuldan ayrıldıktan sonra olmuş. Alarm verilmiş ve iç bahçede toplanılmış. 2. Tabur Komutanı ''Atatürk'' diye kendi taburunu bağırtırken, bizim tabur komutan yardımcısı Binbaşı Ahmet Eroğlu, ''İsmet Paşa çok yaşa'' diye bağırtmış. Her iki tabur birbirlerine silah doğrultmuş. Bunlar bugün bile anlatılmaz. Çünkü ''kendi iç işimiz'' denilerek kapatılır. Bütün bunlara neden, ordu içindeki Türk Silahlı Kuvvetler Birliği adlı cuntayı tasfiye etmek için, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ın Ankara'daki birlik komutanlarını toplantı yapmak bahanesiyle çağırmış olması. Aydemir'in edindiği istihbarata göre çağrılanlar tutuklanacaklar. Bu bilginin ele geçirilmesi üzerine Okul Komutanımız Talat Aydemir, Alay Komutanı Turgut Alpagut'u kendi yerine göndermiş ve okulu da alarma geçirmiş.
Ankara'daki tüm Kara Kuvvetleri'ne bağlı birliklerin komutanları orada toplanmışlar. Yalnız ara sıra okulda bir laf dolaşıyor, "Hava kuvvetleri harekete karşı çıkıyor'' diye. Hatta daha da ileri gidilerek ''Gerekirse Harp Okulu'nu bombalayacağını'' söylüyorlarmış.
Buna karşılık ihtilalciler de ''Uçaklarınız kendilerine inecek havaalanı bulsunlar'' diyerek meydanları tank ve toplarla vurarak pistleri kullanılamaz duruma getireceklermiş. Bu bilgiler hangi kanaldan bize geliyor, bilmiyoruz. Yalnız gecenin ilerlemiş bir saatinde hükümetin anlaşmak istediğini ve bu amaçla da Başbakan Yardımcısı Ekrem Alican'ın okula geleceği haberi alındı. Gerçekten gece yarısından sonra okulun kapısında bir araba durdu ve sonra Tank Okulu’na geçti. İçinde Ekrem Alican vardı.
Fethi Gürcan Köşk'ü Kuşatıyor
Bu arada Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nde hükümet toplantı halinde bulunuyordu. Muhafız Alayı Süvari Grubu'ndan Binbaşı Fethi Gürcan Köşk'ü kuşatıyor ve Tank Okulu'na telefon ederek ''Hükümet üyelerini ve Cumhurbaşkanı'nı ne yapması gerektiğini” soruyor. ''Bırakın gitsinler'' cevabı üzerine Fethi Gürcan da hepsini serbest bırakıyordu.
Cumhurbaşkanlığı'ndan çıkarken kapı önünde İsmet Paşa, ''Talat şimdi kaybetti'' diyor ve Hava Kuvvetleri'ne gidiyor. İhtilal liderlerinin kararsız davranışları kozların İsmet Paşa'nın eline yeniden geçmesini sağlıyor. Sabaha karşı ihtilalcilerle hükümet anlaşıyor. Alarma son veriliyor. Bizler de bu kez Hava Kuvvetleri'ne iyice kızarak memleketlerimize izne gönderiliyoruz.
Darbe Yapılmalı Diye Düşünüyoruz
İstanbul'da Taksim Anıtı'na bazı arkadaşlar bir çelenk bırakmıştı. 22 Şubat sonrası İsmet Paşa ''Harbiyeliler aldatılmıştır'' diye bir beyanat vermişti. Bazı Harbiyeli arkadaşlar da ''Harbiyeli aldanmaz'' bantlı çelengi, Taksim Anıtı'na bırakmıştı. Daha sonra bu ifade 21 Mayıs'ın parolası olacaktı. Önder Aydınlı yanıma yaklaşarak yine o herkesin bildiği “N'olacak bu memleketin hali” diye sordu. Ben hiç duraksamadan “Darbe yapılmalı” dedim. O andan itibaren işin içine iyiden iyiye girmiş oldum. Amacımız da belli, ilkelerimiz de belliydi. İhtilalden sonra ne yapılacağını düşünmeyecektik. Elimizde Kemalizm Doktrinimiz vardı.
Artık okul içinde örgütlenme hızlanmış, herkes birbirine çengel atmaya başlamıştı. Benim daha çok görüştüğüm Önder Aydınlı, Nezih Fırat ve Ramazan Öztürk oluyordu. Fakat bu işlerin en aktif, en önde gelen ismi Günuğur Tecimen (daha sonra Çambel ) idi. Arkadaşların daha çok ilişki kurup haber aldığı kişi de Talat Aydemir'in kızı Tülin Hanım'la nişanlı olan, benim liseden sınıf arkadaşım Teğmen Atilla Altugan'dı. Bizler için o günler hep ihtilal günleriydi. Fakat bilinmeyen, hangi gün ve hangi saatte olacağıydı. Her an her şey, olabilirdi.
Gürcan: “Amacımız Yoksul Halkımızın Bulgurunun Yanına Bir Tas da Çorba Eklemektir”
22 Şubat girişimi sonuçsuz kalınca, bir çok subay gibi Binbaşı Fethi Gürcan’ı da emekliye ayırdılar. Adı o günden sonra Harp Okulu öğrencileri arasında bir efsane olarak dolaşırdı. Bir çok arkadaş kendisi ile çeşitli zamanlarda ilişki kurarak görüşürdü. Ben, O’nun hakkındaki bilgileri daha çok sınıf ve kesim arkadaşlarım olan Ramazan Öztürk ve Nezih Fırat'tan alırdım. Bu görüşmeler genelde bir ihtilal girişimine hazırlık niteliğinde olurdu. Bir gün Ramazan Öztürk'e binbaşıyı ziyarete giderlerken beni de yanlarına almalarını söyledim.
Bir hafta sonra önümüzdeki cumartesi günü binbaşının beni görmek istediğini bildirdi. O gün geldiğinde sivil giyinerek Anıttepe'de bulunan evine gittik. İçeride Önder Aydınlı ve birkaç arkadaş daha vardı. Binbaşı, uzun boylu, dik bakışlı, yumuşak bir ses tonuyla konuşan insana güven veren biriydi. Bize binicilikle ilgili anılarını anlatırken, çocuksu bir coşku yansıtıyordu. Anlaşılan at onun hayat arkadaşı olmuştu. Katıldığı uluslararası yarışmaları ve aldığı dereceleri anlatırken, yüzünde mutluluk ile onurlu bir yaşamın yansımaları beliriyordu.
Anıların anlatılmasından sonra söz döndü dolaştı ihtilalin ne zaman ve nasıl yapılacağına geldi. Sanki ruhu ihtilal fırtınaları ile yanıp tutuşuyordu. Talat Aydemir'e sonsuz bir güven besliyor, ihtilalin bir gün mutlaka başarılacağına inanıyor, bunu da bize yansıtıyordu. O bu tür şeyleri, anlattıktan sonra kendisine: "Binbaşım, düşünülen bu ihtilalin amacı nedir?" diye bir soru yöneltim. Bana "Halkımız yoksuldur, sofralarında hep bulgur pilavı bulunur. Bizim amacımız bu pilavın yanına bir tas da çorba vermektir" diye cevap verdi. Halkın hep istismar edildiğini ve sömürüldüğünü anlattı. 27 Mayıs 1960 devriminin hedefine ulaşmadan siyasiler tarafından yozlaştırıldığını ve hedefinden saptırıldığını anlatmaya başladı. Yarım kalan 27 Mayıs’ın tamamlanmak zorunda olduğunu ifade etti.
Fethi Gürcan Halktan Yana Bir İhtilalden Söz Ediyordu.
Büyük laflar etmeden basit, kısa ve anlaşılır bir şekilde Halktan yana bir ihtilalden söz ediyordu. Kendisine bu kez, İhtilalden sonra bizlerin, yani Harp Okulu öğrencilerinin konumunun ne olacağını sordum. Hiç tereddüt etmeden, Altı ay kadar Ankara'da kalınacağını ve ihtilale muhafızlık yapılacağını, altı ay sonra da sınır muhafız birliklerine atanacağımızı belirtti. Bunun amacının da ihtilalin başına bela olmamak olduğunu söyledi. Saf ve açık yüreklilikle "Sizler bizim gibi yönetime müdahale edemeyeceksiniz" demek istiyordu. Böylece ihtilallerin ortaklığa tahammül edemeyeceğini doğrudan söylemiş oluyordu
Bu ruh halimizle günler gelip geçiyordu ki, bir gün Önder Aydınlı ve Nezih Fırat: ''Bu hafta sonu Zafer Parkı'nda Atilla Altugan'la buluşarak ihtilalin gün, saat ve parolasını öğreneceğiz'' dediler. Cumartesi günü birkaç arkadaşla daha Atilla ile buluşmaya gittik. Bir kez daha hayal kırıklığına uğramıştık. Atilla bize ''İhtilalin gün ve saati haber alınmış, bu nedenle de ileri bir tarihe bırakıldı'' dedi.
Bizler de kendisine, Sınav günleri geldi, ders çalışmak zorundayız. Bizden buraya kadar, Harp Okulu bu işin içinde artık yok, dedik.
Memduh Tağmaç’ın Onbaşılar Cuntası
Bir gün öğle yemeğinde Genelkurmay ve Hava Kuvvetleri'nden bir kısım üst rütbeli subaylar geldi. Öğle yemeğini bizimle birlikte yediler. Bu arada ön masalardan birinin üzerine makaralı bir teyp konuldu ve gelenlerden bir albay konuştu.
O konuşurken bizler biraz fazla gürültü çıkardık. Zira biliyorduk ki, bunlar bizlerin ''Onbaşılar Cuntası'' dediğimiz Genelkurmay 2. Başkanı Org. Memduh Tağmaç takımındandı. Niçin geldiklerine bir anlam verememiştik.
Harbiyeli Hazır Komutanlar Ortada Yok
Mayısın sonlarına doğru öğle yemeği arasında Önder Aydınlı yanıma gelerek ''Yemekten sonra biraz görüşelim'' dedi. O anda sanki kış günü soğuk duşa girmiştim. Yemek sonrası okulun önündeki kameriyenin orada buluştuk. Önder hiçbir ayrıntıya girmeden, ''Bu gece hazır ol, saat 23.00'te ihtilal başlayacak ve parola: ''HARBİYELİ ALDANMAZ'' dedi. Bu arada okulun o geceki görev planını ve harekâta katılacak Ankara'daki birliklerin bir kısmının isimlerini verdi.
Nihayet gece saat 23.00'ü gösterdi ve Tank Okulu tarafından tankların motor gürültüleri duyulmaya başlandı. Yüze yakın arkadaş okulun iç bahçesinde toplanıyoruz ve dağılıyoruz, söylendiği gibi gelen falan yok.
Bazı arkadaşlar alarm verelim, harekâtı biz başlatalım, bazı arkadaşlar ise bekleyelim diyor. Aradan yarım saat geçmesine karşın okulu teslim edeceğimiz komutanlar ortada yoklar. Tanklar hâlâ gürültüyle şehre doğru gidiyor. Bizler coşku ve heyecan içinde çırpınıyor ama yapacak bir şey bulamıyoruz. En sonunda saat 24.00'e çeyrek kala giriş kapısı önünde bir kısım silüetler göründü. Silah deposu sorumlusu arkadaşlar kapıları açtı. Silahını alan dışarı çıkmaya başladı.
Komutanımız Talat Aydemir’i Evinden Alıyoruz
O gece Harp Okulu diğer birliklerden yarım saat sonra alarm vermişti. Binbaşı Fethi Gürcan nizamiye kapısında biran belirdi ve bize dönerek "Hemen gidin Komutan’ı evden alarak getirin" dedi. Bu tavrı kararlı bir ihtilalcinin emredişini yansıtıyordu.
''Binbaşım, komutanın nerede olduğunu bilmiyoruz'' demeye kalmadı, ''Yarbay sizinle gelecek, o biliyor'' dedi. Erol Ege, ben ve söz konusu yarbayla birlikte cipe atladık, Akay Yokuşu'ndan Küçük Esat'a doğru çıktık. Esat kavşağına gelmeden bir evin önünde durduk. Yarbayla birlikte cipten atlayarak o önde biz arkada bir apartman katına çıktık.
Albay Talat Aydemir resmi elbiselerini giymiş, bizi bekliyordu. Yarbay, ''Okul hazır kumandanım'' diyerek selam verdi.
Albay, eşi ve kızı ile vedalaştıktan sonra ''Allah bana bugünleri de gösterdi'' diyerek aşağı indi. Bizi bekleyen cipe tekrar bindik. Aydemir'in elinde küçük bir el radyosu vardı. Bir ses, açık ve kesin ifadelerle ihtilal bildirisini okuyordu. Hepimizde bir sevinç vardı. Bir an önce Harp Okulu'na çıkmak istiyorduk. Dikmen Caddesi'nden okul yolunun ayrıldığı yerde radyo bir anda sustu ve konuşan ses de bildirinin şekli de değişti. Konuşan 28. Tümen Kurmay Başkanı Ali Elverdi idi. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ihtilali bastırdığını, duruma hâkim olduğunu gelişigüzel söylüyordu. Bu sırada öğrenciler silahlı olarak bölükler halinde okuldan çıkmış, Ankara'ya doğru yürüyordu.
Albay radyoyu kapattı ve şoföre ''Dur oğlum'' dedi, cip durdu. Aşağı indik. Albay okulun büyük bir kısmını selamladı ve başarılar dileyerek tekrar cipe atladı. Yanılmıyorsam saat 00.30 civarlarındaydı. O an ihtilalin bittiği hiç aklıma gelmemişti. Biz geldiğimizde okulu teslim alacak komutanlar hâlâ ortalıkta yoktular. Üstelik de ihtilal bildirisi radyodan okunmuştu. Daha sonra da hükümet güçlerinin ihtilali bastırdığını açıklayan bildiri yayımlandı. Yani aynı radyodan iki ayrı anons yapılıyordu. Bütün bunlara karşın nöbetçi amirliği ve subaylığı arkadaşlarımız tarafından enterne edilerek okul tamamen ihtilalcilerin denetimine geçmişti.
Ali Elverdi Yalvarıyordu
Artık ok yaydan çıkmış, taşlar yerinden oynamıştı. Kumanda merkezi diye bir şey yoktu. İşte bu sıralarda hükümet adına radyodan anons yapan Yarbay Ali Elverdi uzun boylu bir üsteğmen tarafından (Erol Dinçer) okula getirildi ve Albay Aydemir'in bulunduğu odaya alındı. Albay o derece sinirlenmişti ki çok sert bir şekilde uyardı.
Elverdi ''Albayım hemen Genelkurmay Başkanlığı'na telefon edeyim'' diyerek telefona sarıldı. Ama hiçbir şekilde karşı taraftan ses gelmiyordu. Ben derhal nöbetçi amirliğine giderek Genelkurmay'ın telefon numarasını yazdım ve tekrar geri döndüm. Bu numara da cevap vermiyordu. Dışarı ile tüm telefon irtibatı kesilmişti. Ali Elverdi bizim komutana yalvarıyordu. Ağzından durmaksızın ''Ben yaptım siz yapmayın, neden bana haber vermediniz, ben de sizin yanınızda yerimi alırdım'' gibilerinden ve daha beter yalvarmalar ve yakarmalarla canını kurtarmaya çalışıyordu. Sanki tüm yüreğini ve beyin hücrelerini ölüm korkusu sarmıştı. Albay onu dinlemiyordu. ''Alın bunun sorgusunu siz yapın'' diyerek kendisiyle bir daha muhatap olmadı. Biraz Yarbay Mustafa Pakoba, biraz da biz sorguladık. Yapılacak şey kalmamıştı. Elverdi sapsarı kesilmişti. Oracıkta yığılıp kalabilirdi. Yandaki odalardan birine kapatarak başına bir nöbetçi koyduk.
Ne ilginçtir ki aynı Elverdi ileride mahkeme sırasında Talat Aydemir'i göstererek ''Bana silah çekti ve ateş etti, ceketim delindi'' diyecekti. Duruşma yargıcı Numan Özdalga da ''Yarbayım ciddi olalım'' diyerek konuyu kapatacaktı. O gece albayın özel korumalığını yapan beni ve Erol Ege'yi de, Aydemir'e yakarma ve yalvarmalarına tanıklık ederiz endişesiyle dokuz kişi arasından tanımıyacaktı.
“Paşa da Sizsiniz Komutan da”
Harp Okulu öğrencileri Ankara sokaklarında bulabildikleri general ve albayları durmaksızın okula getiriyorlar ve bizler de bunları bulduğumuz boş odalara dolduruyorduk. Öyle bir an geldi ki, getirilen bu kumandanları koyacak yer kalmamıştı. İşte bu sırada Talat Aydemir ''Kumandanlarınızın silahını almayın, bırakın taşısınlar ama kendilerini öğrenci gazinolarından birine götürerek ihtiyaçlarını karşılayın ve ağırlayın'' emrini verdi. Hepsini toplayarak iç avluya çıkardım, gazinoya doğru götürüyordum. Generallerden biri ''Çekin şu silahları üzerimizden'' deyince, ben de kendilerine ''Paşam konuşmayın, aldığımız emir böyle'' dedim. Bu kez daha sert bir biçimde ''Bizler Rus subayı mıyız ki böyle götürüyorsunuz, her verilen emri böyle yapsanız ya”, diyerek ihtilale karşı olduğunu belirtmiş oldu.
Okulun ön kapısı önüne çıktığımda birden karşımda okul komutanımız Kemalettin Eken Paşa'yı gördüm. Ayakta dikilmiş öyle duruyordu. Karşısında takım halinde bekleyen birinci sınıf öğrencileri vardı. Tüm okul Ankara sokaklarına inmiş bulunuyordu. Kumandan Paşa'ya dönerek ''Paşam bir emriniz mi var?'' dedim. Aldığım cevapla donakaldım. Doğrudan bana ''Paşa da sizsiniz komutan da, ne isteğim olabilir'' dedi. Ben de kendisine kibarca ''Paşam ayrılınız'' dedim. Bunun üzerine Paşa, arabasına bindi ve gerisin geri gitti. Daha sonra Meclis'in önünde bir çatışmada bacağından yaralandığını işittim.
Sunay'ın Evine Baskın
Binbaşı Fethi Gürcan'ın emri ile biz Albay’ı bulunduğu evden alarak okula getirmeye gittikten sonra, Önder Aydınlı'nın bir araya getirdiği on kişilik grup da, yine Fethi Gürcan’ın emriyle, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ı evinden almak üzere -bu alma, tutuklama anlamında- Saracoğlu Mahallesi'ndeki evine giderler.
Paşa evdedir. Ama saklandığı için bulunamaz. O sırada 2'nci Başkan Memduh Tağmaç Milli Savunma Bakanlığı önündedir. Dur emrine ateşle karşılık verir ve oradaki bir manga askere de ateş emri verir ve çatışmaya neden olur. Bu sırada Ertuğrul Akyürek isimli bir arkadaşımız omzundan yaralanır. Böylece Cevdet Sunay Paşa da ele geçirilemez.
Üç Tank Teslim Alınıyor
Tank Okulu Komutanı Şükrü Sönmezsoy bize hemen parolayı veriyor ve bir pusula yazıyordu. Pusulada “Gelen arkadaşların söylediklerinin aynen yapılması ve tankların teslim edilmesi” emrediliyordu. Talat Aydemir pusulayı bana verip ''Git tankların mürettebatını buraya getir'' dedi. Ben hemen okulun önünde bulunan bir cipe atladım ve TBMM önüne gittim. Tanklar Deniz Kuvvetleri ile Genelkurmay arasındaki caddede çalışır vaziyette duruyordu. Tam üç tane.
Harp Okulu öğrencileri o zaman daha tamamlanmamış olan Meclis bahçesinde mevzilenmiş, Genelkurmay'la ateş teatisinde bulunuyordu. (O kurşun yaraları Genelkurmay binasının ön cephesinde yıllarca kaldı, sonra temizlendi.) Tanklara yaklaşarak, tank kumandanına parolayı söyledim ve tanktan inmesini usulü dairesinde belirttim. Tank içinden bir yüzbaşı çıktı. Hemen aşağı atladı ve yanıma yaklaştı. Kendisine Albay Şükrü Bey'in yazdığı pusulayı verdim. Hemen tanktakilere aşağı inmelerini emretti. Erler hariç rütbeleri olan beş altı kişiyi oradaki cipe bindirerek Harp Okulu'na çıkardım. Böylece üç tank, mürettebattan arındırılmış olarak orada atıl vaziyette kaldı.
Gürcan'la Ankara Sokaklarında
İşte bu sırada Bnb. Fethi Gürcan ile Önder Aydınlı geldi. Bir süre sonra Gürcan ''Haydi çocuklar Radyoevi'nin yardıma ihtiyacı var, oraya gidelim'' dedi. Biz de orada bulunan birinci sınıf öğrencilerinden yanımıza alarak Meclis bahçesinden ayrıldık. Kurtuluş civarında bulunan bir benzin istasyonuna geldiğimizde cipe benzin almak için durduk. Etrafta bulunan Harbiyeli arkadaşları da yanımıza aldığımızdan sayımız artmıştı. Benzinlikteki bir minibüsteki yolcuları indirerek ona da benzin aldık. Binbaşı, bu sırada öğrenci yurtlarından çıkarak bize yaklaşmak isteyen öğrencilerin yanımızdan uzaklaştırılmasını emretti. Her an bir çatışma olasılığı vardı. Biz bu emri yerine getirdik. Fethi Gürcan benzinciye dönerek "İhtilali başarırsak yarın gel Harp Okulu'ndan paranı al" dedi. Ya Başaramazsak.... İşte bunun cevabı binbaşının başarıya inancında gizliydi. Hala başarıdan emindi.
Radyo evinin etrafı hükümet güçleri tarafından kuşatılmıştı. Yardım etme olanağımız yoktu. cip önde, biz minibüsle arkada Küçükesat üzerinden Ayrancı’ya doğru gittik. Fethi Gürcan'ın yanında teğmen Mustafa Karazeybek vardı. Bir inzibat karakolunun önünde durduk. Binbaşı bize dönerek "Siz yanınızdaki arkadaşları okula sağ salim götürün" dedi. Kendisine "Siz nereye gideceksiniz" diye sorduğumuzda, "Şu an bilmiyorum, belki dağa çıkarız" diyerek cevapladı. O an kararsızdı ama inançsız değildi. Önder Aydınlı ile birlikte "Biz de sizinle gelmek istiyoruz " dediğimizde, sert ve kesin bir şekilde "Hayır emrediyorum, arkadaşlarla birlikte okula dönün" dedi. Yapacak bir şey yoktu. Aldığımız emri yerine getirecektik. O an sanki bir savaş alanındaymış gibi verdiği emirlerin uygulanmasını istiyordu. İlk kez gördüğümdeki inandırıcı yüz ifadesi yine belirmişti. Yenilgi ile ilgili hiçbir açıklamada bulunmadan, yollarımız Mamak Askeri Cezaevi’ne kadar ayrılmıştı.

İhtilalden Sonra Önder Aydınlı Ankara Valisi Olacakmış
Ne olacağımız hakkında karmaşık düşüncelerle günler gelip geçiyordu. Bir gün Önder'i, Nezih Fırat'ı ve beni alıp muhafızlarla birlikte Harp Okulu'na götürdüler. O kadar sert davranıyorlardı ki, artık birer tutsak olduğumuz net bir şekilde anlaşılıyordu. Her birimizi ayrı bir odaya koydular. Biraz beklettikten sonra Bnb. Talat Onmuş isimli savcının karşısına çıkarıldım.
Klasik sorgulamadan sonra ilginç bir soru ile karşılaştım. Savcı, ''Önder Aydınlı Ankara valisi olacakmış, arkadaşlarınızın anlattıklarına göre sen de Başbakan'' demez mi?.. O anda aklıma Bnb. Fethi Gürcan'ın ''Sizi 6 ay burada muhafız olarak tutacağız daha sonra da sınır boylarına göndereceğiz'' demesi geldi.
Duruşma Yargıcı Bile Bize Karşı Saygılıydı
Sonunda Harp Okulu'ndan alındık. Önder Aydınlı, Nezihi Fırat, Osman Yektin, Erol Ege, Ümmet Sarı, Kemal Ülkütanak, Ramazan Öztürk, Mehmet Erdoğan ve ben, dokuz kişi Mamak Askeri Cezaevi'ne götürüldük. Tek sıra halinde içeri alındık. Cezaevi yaşamı, bana, ordudaki cuntalar ve ihtilaller konusunda, birçok etkin kişiyi tanıma fırsatı verdi.
Uzun süre hücrede bulunan komutanlarla bizi görüştürmediler. Çeşitli kanallardan alınan bilgilerle yetiniyorduk. Sonunda duruşmalar başladı. Fethi Gürcan tüm duruşmalar sürecinde kişiliğini korudu. Ne yalan söyledi ne de başkalarına cürüm isnadında bulundu. O’nun aleyhinde şahitlik yapanlar hep küçültücü ifadeler verdiler.
Yine bir tanıklık, zamanın Ankara Merkez Komutanı Albay Orhan Çokdeğer tarafından yapıldı. O gece ihtilali bastırmak için yaptığı sayısız kahramanlık hikâyesi üretiyordu. Her yere giriyor çıkıyor. Yanındaki birlikle birçok olayın önüne geçiyor. Esas karşılaşmak ve yakalamak istediği kişi ise Fethi Gürcan’dı. Ama ne hikmetse bir türlü bu arzusu gerçekleşmiyor. Albay Orhan Çokdeğer, "Gece boyunca Fethi Gürcan'ı yakalamak için aradığını" söylediğinde duruşma yargıcı Numan Özdalga "Albayım sözlerinize dikkat edin. Binbaşı her yerde görülüyor ve bunu da inkar etmiyor, lütfen doğru konuşunuz" demek zorunda kaldı. Gerçekten o gece birçok birliği -buna harbiye de dahil- alarma geçirmiş ve ihtilali bizzat başlatmıştı. Elinde thomson makineli tüfeği ile her sokak başında ve önemli noktalarda görülmüştü. İsmi, ihtilal gecesinde duruşma zabıtlarında efsaneleşmişti. Bu yiğit insana karşı duruşma yargıcı bile saygılı ve adil davranmak zorunluluğunu hissetmişti.
Fethi Gürcan Hapisten Kaçmayı Planlıyor
Asla metanetini bozmuyor, çevresine de moral veriyordu. Asla suçluluk duygusu taşımıyordu. Herkesle konuşuyor, her birimize karşı komutanlık gereği moral ve destek oluyordu. Yaptıkları ile asla övünmüyor, bizleri hep ümitli görmek isteğini dile getiriyordu. Genellikle de ceza almayacağımızı ve tekrar orduya döneceğimizi söyleyerek umutsuz olmamamız gerektiğini belirtiyordu. Kendisi idama mahkum olduktan sonra, karar Askeri Yargıtay'ca da onaylanınca, bir gün ben ve Önder Aydınlı'dan bir istekte bulundu. O günlerde arkadaşlarımızın çoğu hükümleri onaylandığı için başka cezaevlerine gönderilmişti. Mamak Cezaevinde kararı bozulan bazı arkadaşlarla idama mahkum olanlar kalmıştı. İşte o günlerde bizimle bir kaçma planını konuştu. Bunun için de koğuşun penceresinden nöbetçilerin yerlerini, nöbet değiştirme saatlerini ve şeklini takip etmemizi istedi. Biz de birkaç gün izledik ve sonucu kendisine bildirdik. Daha sonra hangi nedenle kaçma düşüncesinden vazgeçti bilmiyorum...
Her şeye karşın Fethi Gürcan da etten, kemikten ve sinirden bir insandı. O'nun da kaygıları ve umutları olacaktı. Bizlere gösterdiği duyarlı yaklaşımı kendisi için de iç dünyasında mutlaka sağlıyordu. Genelde umutla yaşıyordu, ama zaman zaman da yeise kapılmış olabilirdi. Daha önce de belirttiğim gibi, umutsuzluğunu bize yansıtmazdı.
Daha sonra bizler de Mamak'tan alınarak Afyon Sivil Cezaevine gönderildik İdam öncesi bu gidişimiz kendisinin daha sonraki duygu ve düşüncelerini öğrenmeme engel oldu.
Bizler gibi Fethi Gürcan'da hiçbir şeye ihanet etmemiş, üst komutanları tarafından ihtilale yönlendirilmiş, sonra da kendisine ihanet edilmiştir. Kısaca, Fethi Gürcan sözünden dönemeyecek kadar dürüst ve yiğit olduğundan Silahlı Kuvvetler Birliği Üst Komutanları tarafından önce ihtilale itilmiş, sonra da başı alınmıştır... Kalleşlik O'nun etrafında kol gezmiş, O bunları gördüğü halde inandıklarını uygulamış, yan çizmemiştir.
Aydemir Baş Almasını Bilemediği İçin Başarısız Oldu
Mahkeme, kararını 5 Eylül 1963 günü açıkladı. 7 idam, 29 müebbet ve benim de aralarında bulunduğum 12 kişi 15 yıl ve diğer arkadaşlar da çeşitli cezalarla cezalandırılmıştı. Harbiyeli olarak Önder Aydınlı müebbet hapse mahkûm edilmişti. Yargılanmamız Yargıtay safhasındaydı. Bir çoğumuzda kararların bozulacağına dair kanaat vardı. 2 No'lu Mahkeme'de de yargılamalar sona ermiş, 75 arkadaşımız 4 sene 2 ay ceza almıştı
Bizler ihtilal liderimiz Talat Aydemir'i iyi bir komutan, iyi bir yönetici ve örgütçü olarak benimsemiş, arkamıza bile bakmadan düşüncelerinden ve kararlarından yana olmuştuk. 22 Şubat 1962 başkaldırısı sırasında Fethi Gürcan'ın tutukladığı İsmet Paşa'yı Çankaya'da serbest bıraktığı gibi... Başını vermesini bilmiş, fakat baş almasını bilememişti. Güç oyunu bozar kuralı göz ardı edilmişti. Albay geçmişte gücünü kullanamamış, sivil bir emekli albay olarak etki ve yetkisini değerlendirememişti. Ordunun, komuta kademesine bağlılığını galiba unutmuştu. Bunda en büyük etkenlerden biri de resmi elbisesi üzerindeyken etrafında örgütlü ve diri duranların, yan çizeceklerini bilememiş, terk edilmişliği anlayamamış olmasıydı. İşte bu nedenle de başını vererek, lider örnekliği göstermiş, ama ‘kötü bir ihtilal lideri olmuş’ değerlendirilmesi, tarih sayfalarına bırakılmıştır.
İhtilal Yasa Tanımaz
Şunu belirtmek gerekir ki, ihtilal yasa tanımaz. Zamanla göreceğiz ki, bizi zindanlara atanlar daha sonra muhtıralar ve mektuplarla iktidar olma sevdasına düştüler. Zaman içerisinde, birlikte bizleri tasfiye ettiler. Sonra da yardımcılarını tasfiye ederek kendilerine dikensiz yol hazırladılar. Hatta içlerinden bazıları Silahlı Kuvvetleri ikballeri için kullanarak, iktidara el koydular. Bunlar bin dört yüz altmış yedi kişilik Harp Okulu öğrencisini istikballerinden edenlerdi. Mustafa Kemal'in devrimlerinden çoğunu ve mirasını Türk-İslam sentezcilerine peşkeş çekenlerdi. Bu ülke yıllarca onların yarattığı ortamda üreyen hastalıkları yaşadı ve hâlâ da yaşamaya devam ediyor. Henüz o sancılar dinmiş değil. Özellikle 12 Mart Muhtırası'nı verenler, Silahlı Kuvvetler içerisindeki Aydemir Cuntası'nın karşısında yer alanlardır.
Amaçları ise 1961 Anayasası'nı Süleyman Demirel'in sırtına uydurmaktı; kesip biçerek öyle de yaptılar. 12 Eylül 1980 ise geride ne kaldıysa silip süpürmüştür. Hem de Atatürkçülük adına. Zaten Kemalist hareketi yozlaştıran, onu bir restorasyona uğratan hep bunlar olmuştur. Adları da zaten o dönemde ''gardrob Atatürkçüleri''dir. Bunlarınkine bir ihtilal demek de doğru değildir. Her ikisi de (12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980) emir komuta zinciri içinde gerçekleştirilmiş, tutucu düzen ve ABD yandaşlığıdır. İktidar yandaşlığıdır. Oy kaygısıyla siyasilerin yapamadıklarını yaparak, onların baskıcı, yarı faşist yönetimlerine zemin hazırlamışlardır.













Harbiyeli Silahını Teslim Etmez
Ümmet Sarı (12. Bölük 5059 Yaka Nolu Öğrenci) Anlatıyor


22 Şubat 1962, Ankara'da soğuk bir kış günüydü. Ben birinci sınıf öğrencisiydim. O sırada Harp Okulu iki seneydi. Öğle saatlerinde alarm çaldı. Çok zamansız bir alarmdı. Ne olduğunu anlayamadık o za¬man, Talat Aydemir okul, Turgut Alpagut da Alay komutanıydı. Alarm çalınca hepimiz koşuştuk ve silahlarımızı aldık. Hemen hepimizin silahı boştu. Mermi yoktu. Ve bizler, birinci ve ikinci sınıflar olarak iki tabur halinde bahçede toptandık. O sırada, bizim birinci sınıf tabu¬runun komutan yardımcısı Piyade Binbaşı Ahmet Eroğlu geldi. Bizi topladı ve "İnönü" diye bağırmaya başladı. Bizim ta¬bur da hep bir ağızdan "İnönü" diye bağı¬rıyordu. İnönü Başbakandı.
Bu Gece İhtilal Olacak Yanımdan Ayrılma
Biz "İnönü" diye bağırırken, karşı¬daki ikinci sınıf da, tabur komutanlarının ne¬zaretinde hep bir ağızdan "Atatürk" diye bağırmaya başladı. Bir tabur "İnönü" ve diğer tabur "Atatürk" diye birbirimize bağırıyorduk. Neredeyse birbirimize saldıracak duruma gelmiştik. Biraz sonra iki teğmen geldi ve bizim komutanımız Ahmet Eroğlu'nun tevkif edildiğini, enterne edildiğini söyle¬diler ve alıp götürdüler. Biz, ne olduğunu hala bilmiyorduk ve şaşırmıştık. Sonra iş yatıştı. Biz iki tabur, sarılıp öpüştük ve barıştık. Bizim bölük komutanımız Talha Soyer'di ve benim hemşerim olurdu. Beni ya¬nına çağırdı; "Bu gece ihtilal olacak, sen benim yanımdan ayrılma" dedi... O gece ihtilal olayı oldu. Fakat bizi dışarı çıkarma¬dılar. Hareketi, okul komutanımız Talat Aydemir'in yönettiğini ve sonra hükümetle anlaşma yapılıp hareketin durduğunu öğrendik. Komutanımızı ve üst düzey kadrosunu ordudan çıkardılar. Bizi de sömestr iz¬nine yolladılar. Yani bize bir şey yapma¬dılar.
Silahlarımız Üzerinde Yemin Ettik
O yıl birinci sınıftan ikinci sınıfa geç¬tik ve 1962 yaz aylarında, her yıl olduğu gibi, Harp Okulu olarak topluca İzmir'de Menteş kampına gittik.
Sıcak bir yaz gece¬siydi ve yemek yiyorduk, öğrenci arkadaşlardan Kenan Dikici yavaşça yanıma geldi ve "Ümmet, silahını çadırdan alıp kum¬sala gel. Orada bir kaç arkadaş toplanıp konuşacağız" dedi. Ben de gizlice silahımı alıp kumsala gittim. Orada birkaç arkadaş buluştuk, silahlarımızı dikkatlice kuma göm¬dük.
Kenan Dikici dedi ki: "22 Şubat olayı bitmemiştir. Tekrar ikinci bir ihtilal yapılacaktır. Bu ihtilalde görev alacak olanlar şimdi yemin etsin. Almayacak olanlar çekip gitsin.” Hepimiz kabul ettik ve ellerimizi kuma koyup kumun aldında gömülü olan silahlarımız üzerinde yemin ettik. Biz birinci sınıf öğrencileri olarak, Komutanımız Talat Aydemir'i tam oiarak tanımamıştık. Ama ikinci sınıf çok severdi ve biz de bu yüzden severdik...
Sonra kamp bitti ve biz Ankara'ya döndük... Ankara'da Süvari Binbaşı Fethi Gürcan'ın evine gittik. Gürcan, 22 Şubat Olayı'nın ikinci adamıydı ve onu da emekliye sevk etmişlerdi Aydemirle birlikte. Son derece mert bir insandı. Hatta 22 Şubat gecesi elindeki kuvvetlerle Cumhurbaşkanı ve Baş¬bakanı enterne edecek duruma gelmişti... Ancak, Talat Aydemir buna izin vermemiş¬ti.
Gürcan “Sizi Yalnız Bırakmam”
Erol Ege, Nusret Kozanoğlu ve ben birkaç kez Fethi Gürcan'ın evine gittik. Fakat Talat Aydemir'i hiç görmedim. Hatta evinin nerede olduğunu bile bilmiyordum.
Bir gün binbaşıma “Binbaşım sizi tedirgin görüyorum çok sinirlisiniz” dedim. Fethi Gürcan cevaben dedi ki: “Boşver bazı kişiler verdikleri sözden geri döndüler. Ama bilin ki, herkes dursa ben yapacağım. Sizi yalnız bırakmam. Siz hazırlanın. Bir terslik olursa ben her zaman yanınızdayım. Beni bilin. Bir sıkıntınız olursa ben burdayım.” Zannederim 31 Mart ertelemesinin arkası bir gün olacak.
20 Mayıs 1963 gecesi, okulda akşam yemeği yer¬ken. Şehsuvar Darcanoğlu adlı arkadaşım yanıma geldi ve "Bu gece ihtilal olacak, hazırlıklı ol," dedi. Bu aşamada sanırım 50-60 kadar güvenilir öğrencinin haberi olmuştu. İşin olacağını bilen bizler, giyinik bir durumda koridorlarda dolaşıyoruz... Gece saat 23.30 dolaylarında Aycan Ünlü ve Erbil Yücelten adlı iki teğmen, Harp Okulu avlusuna girdiler ve "Kalkın, ihtilal başladı" diye bağırmaya başladılar. Sonra, alarm zilleri çaldı ve herkes giyinip aşağı indi.
Sonra Harp Okulu nizamiye kapısında, bazı siviller gördük. Onlar, 22 Şubat'ta emekliye sevk edilen ihtilalcilerdi. Okul ho¬parlörlerinden Harbiye Marşı çalıyordu... O sırada yanıma bir arkadaş yaklaştı ve "Bir yere gideceğiz, atla pikaba" dedi.
Hedef Genelkurmay Başkanı
Biz bir askerî araca atladık. Araçta 6-7 öğren¬ciyiz. Yolda öğrendim ki, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay'ın evine gidiyoruz. Amacımız, onu tutuklamak. Bu arada, Genelkurmay’ın önünden geçerken, bazı tanklar gördük. Sunay'ın evi, hemen Genelkurmay’ın yakınında... Saracoğlu Mahallesin’de, Genelkurmay ve Milli Eğitim Bakanlığı binaları arasında... Kapıda, dört inzibat bekliyor. Öğrenci arkadaşlarım Ön¬der Aydınlı, Kemat Ülkütanak ve ben, üçümüz geldik evin kapısına. Elimizde thomsonlar var.
Önder, nöbetçileri silah çekip ekarte etti. Apartmandan içeri girip bir kat yukarı çıktık ve kapıyı çaldık. Ve bize kapıyı Cevdet Sunay’ın hanımı Atifet Sunay açtı. "Ne arıyorsunuz burada evlatlarım?" diye sordu. Biz de, "Kötü bir amaçla gelmedik. Sadece Sayın Sunay Paşa’mızı alıp götüreceğiz efendim" dedik. "Peki paşayı ne yapacaksınız?" dedi… ”Emniyetini sağlamak için Harp Okulu’na götüreceğiz. İhtilal oluyor” dedik. Atifet Hanım, Sunay’ın evde olmadığını söyledi. Biz inanmayıp içeri girdik ve yatak¬ların altını, dolapları, banyoyu falan aradık.
Tarık Uğur yatağın altında Genel Kurmay başkanını ararken, Atifet Hanım “Koskoca başkan yatağın altında mı saklanır?” dedi. Sunay, gerçekten de yoktu. O gün nerde saklandığını hala öğrenemedik. Fakat tam bu sırada içeriye bir kadın girdi ve bağırıp çağırmaya başladı. Kadın o kadar çok ba¬ğırdı ki, neredeyse bütün mahalleyi ayağa kaldırdı. Biz, bu durumda ne yapacağımızı şaşırdık. Sonradan öğrendik ki, Kara Kuvvetleri Ko¬mutanı Ali Keskiner'in eşiymiş. Meğer onlar da, Sunay’la aynı apartmanda oturuyormuş.
Bu arada yanımıza ünifor¬malı biri geldi. Ali Keskiner'in oğluymuş. O da bize; "Ben de Harbiyeliyim, ben de sizdenim" diye sarılmaya başladı. Meğer, Askeri Tıp öğrencisiymiş... Bir yanda bu sarılmalar, bir yanda bağrışmalar derken, Ali Keskiner'in eşi orada düşüp bayıldı. Ancak Atifet Hanım çok cesurdu ve her şeye göğüs gerdi.
O sırada Genelkurmay’dan telefon ettiler. Telefona ben çıktım. “Paşam evde mi“ diye sordular. Yok, dedim. Görüşmek istedim, anladılar görüşmeyip kapattılar.
Memduh Tağmaç’ı Yarbay Sanıyorum
Sonra aşağıya indik. Di¬ğer öğrenci arkadaşlar, orada, lambanın al¬tında bazı subaylarla tartışıyorlardı. Bir yar¬bay, bizim arkadaşlardan Önder Aydınlı'ya: "Siz ne yapıyorsunuz böyle?" diye sordu. Önder de, "İhtilal yapıyoruz. Biz millete hizmet ediyoruz ve şu anda sizi tutukluyorum. Sizi götüreceğiz" dedi... Yarbay bunun üzerine "Benim ancak cesedimi götürebilirsiniz” dedi.
Yarbay zannettiğim Genelkurmay 2. Başkanı Memduh Tağmaçmış. Kararlı durumumuzu görünce kaçmaya başladı. Önder Aydınlı arkasından ateş açtı. Kaçarken bir taraftan da Genelkurmay tarafındaki erlere, "Türk milleti adına, ateş!" diye bağırıyordu. Bu arada çevreden ateş edildi. Millet kaçıştı.
Ben, Ertuğrul adlı bir arkadaşımla iki ateş arasında kaldım. Kendimizi çimenlerin üze¬rine attık. Ertuğrul vurulmuştu. Kulağımı mermiler sıyırıyordu. Elimi Ertuğrul'un göğ¬süne koydum, vıcık vıcık kan oldu. Bir yan¬dan da, Ateşi kesin, biz arada kaldık... Burada gümbürtüye gideceğiz, diye bağırıyordum.
Sonra ben, bu ateş altındaki alan¬dan sürüne sürüne çıktım. Daha sonra Ertuğrul'u orada bulup hastaneye götürmüş¬ler. Arkadaşım kurtulmuş. Basketçi ve bi¬raz da şişmanca bir arkadaş olduğu için onu sürüklemeye gücüm yetmemişti.
Önder Aydınlı ile tekrar bir araya geldik. Önder: ”Bu iş böyle olmaz. Başımızda ne subay var, nede bizi yönlendiren birileri var. Biz en iyisi Harp Okulu’na gidelim" dedi.
Aydemir: “Köşe Kapmaca Oynamıyoruz, İhtilal Yapıyoruz”
Bu arada herhalde saat gece yarısı falan olmuş. Biz, Atatürk Bulvarı'na çıktık. Sinemalar falan dağılmış, insanlar sokakta geziyor. Biz, üst baş perişan, elimizde si¬lahlar, miğfer bir yanda... insanlar bize hay¬retle bakıyorlar. Yoldan geçen bir taksiyi çevirip durdurduk ve şoföre silah çekip "Eller yukarı" dedik. Şoför ellerini kaldırıp "Vatan sağ olsun abi. Ne istiyorsanız emrinizdeyim, yeter ki canıma dokunmayın" dedi... Arabayı bize vermesini söyledik, anahtarları uzattı. Fakat biz, araba kullan¬mayı bilmiyorduk... "Yok yok, sen bin ve bizi Harp Okulu'na atıver" dedik. Şoför, korkudan titreye titreye bizi Harp Okulu'na getirdi. Habire "Vatan sağ olsun" diyordu.
Fakat burada ilginç bir olay oldu. Biz arabayı durdurduğumuz zaman, içeride müşteri olarak bir adam oturuyordu ve elinde fotoğraf makinesi vardı. Vay efendim sen gazeteci misin? Bizim resimlerimizi mi çektin? diyerek adamı ara¬badan indirdik. Adam, yemin billah ediyor¬du resim çekmediği konusunda. Fakat biz, ne olur ne olmaz diye, adamın makinesini oracıkta kırdık.
Ve Harp Okulu'na geldik. Nizamiyede Talat Aydemir'i gördük, karşısında çakıldık. Üniforma¬sını giymişti. Tekmil verdik.. Aşağıda çatışma oldu ve bir arkadaşımız vuruldu. Ölüp ölmediğini bilmiyoruz, dedik. Hiç unutmuyorum, dedi ki: “Biz, burada köşe-kapmaca oynamıyoruz, ihtilal yapıyoruz. Elbette vurulan da olacak, ölen de. Haydi işinize bakın..." Bu arada Talat Ay¬demir ve arkadaşları, Harp Okulu'nu ele geçirmiş durumdalar. Ben, nöbetçi amirli¬ğine gittim. Orada, 22 Şubat'çı Yarbay Mustafa Pakova var.
Faruk Gürler’i de Tutukluyorum
Arkadaşlar, şehirden habire adam toplayıp getiriyorlar. Bu arada Pakova'ya bir tuğgeneral getirdiler. Adı Faruk Gürler'miş. Aydemir’le görüşmek istiyor. Biraz sonra görüşüp geri geliyor. Aydemir, “Evine götürüp teslim etsinler burda bulunmana gerek yok” demiş. O ısrarla ,Ben de burada kalacağım , diyor. Gitmemekte ısrar ediyor. Bize katılmak istiyor. Zannederim, onu bir yere götürüp öldüreceğimizden korkuyor.
Pakova artık dayanamadı, kendisine: "Pa¬şam, sizi tevkif edeceğiz" dedi. Bana da "Ümmet, paşamın silahını al ve yukarıya götürüp enterne et" dedi. Ben silahını isteyince, Gürler hiç itiraz etmeden verdi. Ben de thomsonu doğrulttum, yüzü değişti, öldürecek zannetti. Yürümeye başladık. O önde ben arkada. Geriye döndü: “Aman silahını doğru tut yanlışlıkla beni vurma” dedi. Faruk Gürler'i subay lokaline götürüp tevkif ettim. Sonra, yine Kızılay ve Sıhhiye tarafla¬rına indim. Bu arada radyoevi birkaç kez el değiştirmiş. Bir bizimkiler almış, bir hü¬kümet kuvvetleri... Bunu sonra öğreniyorum. Sabaha karşı saat 04.00 olmuş ve biz Harp Okulu öğrencileri, gruplar halinde dolaşıyoruz.
Harbiyeli Silahını Teslim Etmez
Biz yollarda gruplar halinde dolaşırken, bazı komutanlar yanımıza gelip "Teslim ol" çağrısında bul¬undular. Sabah olduğunda, hükümete bağlı kuvvetler, her yerde mevzilenmişti. Biz, ör¬gütsüzdük. Başımızda bizi yönetecek subay¬lar yoktu.
Muhterem Özyurt adlı bir kur¬may albay yanımıza geldi. Bize yalvarıyordu. "Aman evlatlarım, ne olur ters bir hareket yap¬mayın. Hepiniz bizim evlatlarımızsınız. Bu memleketin seçkin evlatlarısınız. Hiç me¬rak etmeyin, sizin için korkacak bir şey yok. Haydi gelin teslim olun..." Bu albay, çok zeki bir insandı ve bizi okşamasını çok iyi bildi. Dedi ki: "Harbiyeli, silahını tes¬lim etmez. Bunu biliyorum. Sizler Türk askerisiniz. Türk askeri silahını vermez. Ben, sizden silahınızı istemiyorum. Silah sizde kalsın, mekanizmayı söküp verin..."
Bu sırada sabah saat 07.30 olmuştu ve biz kaybetmiştik. Sıhhiye'de 30 kişilik bir Harp Okulu öğrenci grubu, silahlarımızın mekanizmasını söküp Muhterem Özyurt Albay'a verdik... Çünkü bir çatışmaya girsek hepimiz öldürülecektik, işin şakası kalma¬mıştı. Sonra öğrendik ki, Talat Aydemir ve arkadaşları da teslim olmuşlar... Bizi araçlara bindirip Mamak Muhabere Okulu'na götürdüler. Orada birkaç gün kaldıktan son¬ra Harp Okulu'na götürüldük. Sorgulamalar başladı, mahkemeler kuruldu.
Sunay’ın Evini Bastığımız İçin Elebaşı Sayıldık
Harp Okulu'nda biz artık tutuk¬lu durumdaydık. Bize, er karavanasından daha kötü yemek veriyorlardı. Bir gün, biz dokuz arkadaşı, özel olarak çağırdılar. Kemal Ülkütanak’ı çok fena dövmüşlerdi. Korgeneral Burhanettin Ercan, Kemal’i tabanca kabzasıyla döğmüş.
Burhanettin Ercan bizi görünce içerdikilere “İşte bunlar o oruspu çocukları” dedi. Ha¬kimin önünde bir dosya vardı. Üzerinde ay¬nen "Genelkurmay başkanının evine yapılan baskın taarruzu" yazıyordu ve altında beş tane yıldız...
İfademiz alındı ve üst düzeyde suçlu gördükleri kişi¬leri Mamak 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'ne sevk ettiler. Mamak Cezaevi'nde yatmaya başladık. Mamak'ta, işin elebaşıları yargılanıyordu. 1400 küsur Harp Okulu öğrencisi, orada kurulan 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından yargıla¬nacaktı... Biz artık ihtilalin önde gelenleri ile birlikte yatı¬yorduk: Talat Ay¬demir, Fethi Gürcan, Turgut Alpagut, Emin Arat, Bahtiyar Yalta, Mustafa Pakova, Yaşar Başaran, Rıfkı Erten, İlhan Baş, Erol Dinçer, Önder Aydınlı ve daha birçok kimse... Bu arada Alpaslan Türkeş ve Muzaffer Özdağ gibi bazıları da, bu işle ilişkileri olduğu gerekçesiyle bizimle birlikte yatıyordu. Muzaffer Özdağ, sürekli olarak bu olay sonucunda hiç kimsenin idam edil¬meyeceğini savunuyordu... "27 Mayıs sonrasında Adnan Menderes gibi bir sivilin cesedini taşıyamadılar. Şimdi Talat Aydemir gibi bir askerin cesedini hiç taşıyamazlar" diyordu.
Duruşma İçin Sunay’ın Evine Götürülüyoruz
Bana, beş yıldan on beş yıla kadar istedi... Bu arada mahkeme hakimi Numan Özdalga, bizim olayımızı aydınlatmak için, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ın eşi Atifet Sunay'ı tanık olarak mahkemeye çağırıyor¬du, fakat Atifet Hanım bir türlü gelmiyordu. En sonunda, Özdalga bir karar verdi. O gece Sunay'ın evini basan biz üç arkadaş, Sunay'ın evine götürülecektik ve duruşma orada yapılacaktı. Önder Aydınlı, Kemal Ülkütanak ve ben, Atıfet Sunay'ın tanıklığı için onların evine götürüldük. Büyük emniyet tedbirleri alınmıştı. Bizi yukarı çık¬ardılar. Baskın yaptığımız eve girdik.
Hakim, askeri savcı ve avukatlar vardı ve bir de daktilo kız.
Cevdet Sunay yoktu, ama yaverleri vardı. Hakim, Atifet Hanım'a bizi gösterdi ve tanıyıp tanımadı¬ğını sordu. Atifet Hanım, tanımadığını söy¬ledi. Bu arada bize hep "Evlatlarım" di¬yordu. Biz, kendisinin elini öptük. Orada ifadeler yazıldı. Evden ayrılırken. Atıfet Ha¬nım: "Yine beklerim, bunu saymıyorum" dedi.
Benle harekette beraber olan Albay Kamil Marmaroğlu ise mahkemede, “Bu kişi beni öldürüyordu” diye ifade veriyordu. Hiç bir ihtilal bu kadar ihanete uğramamıştır.
Talat Aydemir İdam Edileceğine İnanmıyordu
Talat Aydemir’le Alparslan Türkeş, birbir¬leriyle konuşmuyorlardı. Biz gençler onları barıştırmak için bir girişimde bulunduk ve bir akşam özel bir yemek hazırladık. Türkeş geldi, fakat Aydemir gelmedi. Aydemir, Türkeş'e küs öldü..
Bir gün, Erol Ege ile birlikte, Talat Aydemir'in hücresine gittik. Orada kendisine bir soru sordum: Albayım, diyelim ki bu ihtilal başarı kazanmıştı ve siz işbaşına gelmiştiniz. Yine diyelim ki, bundan sonra biz, size karşı bir ihtilal girişiminde bulunduk ve yenilip yakalandık. Acaba bize ne yapardınız? Hiç düşünmeden, “Hepinizi kur¬şuna dizdiririm” demişti.
Aydemir idam edileceğine inanmıyordu. "İnönü bizi asamaz" diyordu. Bunu kendisinden bizzat ben duydum. Fethi Gürcan idamı bekliyor¬du. Fethi Gürcan son derece cesur ve mert bir insandı. Bu tavrını mahkemelerde de ortaya açıkça koy¬du. Böyle bir insan keşke yaşasaydı... Cez¬aevinde bana hep takılırdı; "Ümmet, ben nasılsa birkaç ay sonra öbür dünyada olacağım. Aman ha uslu durun, bir şey yapmayın" derdi. Türkeş, cezaevinde biz¬lerle hiç konuşmazdı.

Müebbet Alan Alaattin Açan Apoletlerini Hakimin Önüne Attı
Talat Aydemir, Fethi Gürcan, Osman Deniz, Ahmet Gücal, Cevat Kırca, Erol Dinçer ve İlhan Baş idam aldılar.
Elli kadar kişi de müebbet aldı. Onlardan biri de Alaattin Açan'dı. Hiç unutmuyorum, karar okununca üniformasındaki apoletleri söktü ve "Bunların şerefini bugüne kadar ben korudum, bundan sonra siz korursunuz" diyerek hakimin önüne fırlattı. Ben, 12 yıl hapis aldım.
Fakat Yargıtay, cezaları ağır bularak bozdu. Sonuçta, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan asıldılar. Her ikisine de, Al¬lah'tan rahmet diliyorum. Ben, dört sene iki ay aldım.
Mamak Cezaevi'ne döndük ve inanılmaz bir olay ya¬şadık, idam alanların kaldığı bölümden şar¬kı sesleri geliyordu. Bir gün yine Aydemir'le konuşma fırsatı buldum. Demin de belirttiğim gibi, İnönü'nün bu idamları geri çe¬vireceğine inanıyordu... "Ümmet, keşke bir gün Harp Okulu’nda neon lambalarıyla koskocaman yazılmış 'Harbiyeli Aldanmaz' yazısını görebilseydim" dedi.
Gökgörültüsünü Bizi Hapisten Kurtaracak Jetler Sanıyorduk
Mamak'ta bi¬zimle birlikte yatan bir astsubay arkadaş vardı. Dışarıda büyük bir gümbürtü kopmaya başlamıştı. Geceyarısı yataktan fırladı. Pencereye koşup, "Yaşasın, ihtilal oluyor. Arkadaşlar bizi kurtaracaklar. Jetler uçmaya başladı." diye bağırıyordu. O seslerin gökgürültüsü olduğunu anlattık kendisine...
İhtilal gecesi bizden yana olan bazı subaylar, mahke¬mede tanık olarak ifade verip bizi suçla¬dılar. Biz onları suçlamadık çünkü suçlasak bile mahkeme inan¬mazdı.
Talat Aydemir çok dürüst ve temiz bir insandı. Her ne kadar siz ihtilal yapsaydınız sizi kurşuna dizerdim dese de bize kan döktürtmemiştir. Kendisi de dökmezdi. Fakat bir ihtilalde, gerekirse kan dökmekten çekinme¬yeceksiniz. Aydemir, kan dökücü bir zihni¬yete sahip değildi.. O bakımdan, tam bir ihtilal lideri olamazdı, insancıl yönleri çok ağır basardı. Bize derdi ki: “Eğer başarsaydık Kara, Hava ve Deniz Harp Okullarını birleştirip ben, üçünün komutanı olacaktım. Memleketi sivil bir hükümet idare edecekti.”
Fethi Gürcan tam bir ihtilalciydi. Bunu kendisi de söy¬lerdi. Gözünü budaktan sakınmayan bir as¬kerdi.
Cezam kesinleşince, ben İstanbul'a, Toptaşı Cezaevi'ne gönderildim.







Kurban Edilen Harbiyeliler
Nebi Barlas ( 10.Bölük 4366 Yaka Nolu Öğrenci )Anlatıyor.








Orta Okulda matematik öğretmenimiz Cudi Ege’nin boş zamanlarında, biz memur çocuklarını çalıştırması ve ilgilenmesi, genç beynimizi azim ve istekle memleket sevgisi ile doldurdu. Bu idealist ve yürekli öğretmenimizi her zaman saygıyla andığımı belirtmek isterim.
Kuleli askeri Lisesi’nden sonra, İzmir Menteş’teki Kara Harp Okulu kampına eğitim için gittik. Kamp bitişi trenle Ankara’ya gelişimiz büyük önderin okuduğu Türk Silahlı Kuvvetlerinin göz bebeği Harbiye’ye girişimiz tüm yaşantımız boyunca duyabileceğimiz, kelimelerle anlatılamayacak büyük bir heyecan ve onur dolu bir gece olarak ölünceye kadar yaşatacağımız bir anımızdır.
Ne yazık ki büyük bir özlemle kılıç kuşanacağımız günleri iple çekiyor, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin şeref dolu saflarına bir an evvel katılmanın heyecanını yaşıyorduk. Tam bu heyecanı yaşarken, 21 Mayıs olaylar nedeniyle Harbiye’den bir gece yarısı hem de bir Üsteğmen tarafından ellerimize kelepçe takılarak çıkarılmamız, hayatımız boyunca yaşayabileceğimiz, çok büyük bir acı ve üzüntü olarak yüreklerimizde kalacaktır. Hele bizlere kelepçe takarken göz yaşlarını tutamayan Üsteğmen’e Okul Komutanı General Burhan Ercan’ın söylediklerini de ömür boyu unutacağımızı zannetmiyorum. Olay Gecesi yaşananlar ve mahkeme safhası ile ilgili olarak kader arkadaşlarım geniş açıklamalarda bulunmuşlardır. Ben sadece Harbiyelileri yargılayan mahkeme yargıcı Hakim Yüzbaşı Mehmet Karaaslan’ı anmadan geçemeyeceğim. Mahkeme safhasında biz Harbiyelilere saygı ve sevgi dolu yaklaşımı ile genç yüreklerimizde yerini aldı.
Askeri yargının onur timsali üyesi, gerçekten büyük hukukçu, bu güzel ve yürekli insanı genç yaşta kaybettik. Yine tüm Harbiyeliler olarak kendisine tanrıdan rahmetler dilerim.
Binbaşım, Sana Layık Olmaya Çalıştık
Kılıç Kuşanıp şerefli ve kutsal Türk Silahlı Kuvvetleri’nde vatanı için canını verecek görevlere koşmanın heyecanı ve umudu içinde yaşarken ellerimiz kelepçelenerek koparıldığımız şanlı yuva Harbiye’den sabaha karşı götürüldüğümüz Hüseyin Gazi tepesine yani Mamak Cezaevi’ne girdiğimizde tüm heyecanımız, sadece 1 No’lu Mahkemede yargılanan ve cezaevinin diğer koğuşlarında yatan subaylarımızı ve en çokta gecenin kahramanı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yiğit Binbaşısı Fethi Gürcan’ı görebilmekti. Ne yazık ki bu heyecanı, ancak 29 Ekim 1963 tarihinde Cumhuriyetimizin 40. yıldönümü nedeniyle yapılan iç bahçedeki anma toplantısında yaşayabildik. Cumhuriyetimizin yılmaz savunucuları onu korumak için bu uğurda hayatlarını vermekten çekinmemek için namusu ve silahı üzerine yemin etmiş Harbiyeliler, 40. yıldönümünü demir parmaklıklar arkasında kutlamak durumunda kalıyordu. Bunun acı ve ızdırabını anlatmaya kelimeler yetmez.
O gecenin her yerinde olduğu söylenen, karşı taraftan açılan ateşlere karşı Harbiyeliler’e zarar gelmesin diye, dimdik ayakta durarak kendisini kurşunlara siper eden, yiğit, kahraman şeref ve onur timsali saygıdeğer binbaşımızı işte bu toplantı nedeniyle görmek ve uzun uzun dertleşmek imkanı bulmuştuk. Ancak bir gece yarısı sabaha karşı kaçırılırcasına nereye gittiğimiz bile sır gibi saklanarak Mamak Cezaevi’nden götürülmek zorunda kaldığımız için bu yiğit binbaşımızla vedalaşmak sevincinden mahrum bırakıldık.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin yiğit ve kahraman onur abidesi sevgili binbaşım rahat uyu. Bizlere aşıladığın onuru ve sevgiyi her zaman yüreğimizde taşıyoruz. Ve diyoruz ki bizler Harbiyeli olmanın onur ve şerefini 42 yıldır her şeyin üzerinde tutarak sana layık olmaya çalıştık.
Götürüldüğümüz Uçağı Kaçırmayı Planlıyoruz
Gece sabaha karşı apar topar yataklarımızdan kaldırılarak, olağan üstü tedbirlerle, sanki kaçırılacakmışız gibi cemselere bindirildik. Hava alanına götürüldük. C-47 Dakota uçağına ellerimiz kelepçeli olarak bindirildik. Kimse nereye götürüleceğimizi bilmiyordu. Gençlikten olacak, arkadaşlar ellerindeki kelepçeleri çözdüler. Muhafız olarak başımızda bulunan iki albay büyük bir telaşa kapıldılar. Pilot kabininden bir havacı binbaşı çıkarak sert bir şekilde “Niçin kelepçelerinizi çözdünüz hemen takın yoksa fena olur” diye çok ters bir biçimde bizi azarlamaya kalktı. Düşünün gencecik Harbiyeliler istikballerinden hayallerinden koparılmış, ellerinde kelepçeler kimsenin bilmediği bir yere götürülüyor...
Havacı binbaşı kelepçeler çözüldü diye adeta bizlere küfreder gibi azarlayarak bağırıyordu. Arkadaşlar “Ne olmuş kelepçeyi çözdük ise” demesine Havacı Binbaşı “O zaman hak etmişsiniz oruspu çocukları” diye yanıt verdiğinde, arkadaşlardan Yücel Başaran havacı pilotun üzerine öyle bir yürüdü ki, Pilot Binbaşı pilot kabinine kaçtı. Alana inene kadar bir daha dışarıya çıkma yürekliliğini gösteremedi.
Yapılan hakarete o kadar sinirlenmiştik ki, Uçağı kaçıralım mı, diye tartışmaya başladık. Başımızdaki Muhafız Albaylar “Aman yapmayın Harbiyeliler, etmeyin Harbiyeliler” diye adeta yalvarırcasına bizi düşündüğümüzden vazgeçirmeye çalıştılar. Uçak kaçırmanın bizlere yakışmayacağını arkadaşlara anlatarak Türkiye’de gerçekleşecek ilk uçak kaçırma eyleminden vazgeçtik.
Ancak Havacı Binbaşı’nın davranışını ve 21 Mayıs’ta havacıların Harbiye’yi, şanlı yuvayı bombalaması olayını bir türlü unutamadığımızdan, Balıkesir 9. Ana Jet Üssü’ne inişimiz sırasında ellerimizden tutup bize yardım etmek isteyecek havacı subayların ellerine tekme atmayan arkadaşa, okkalı bir küfür edileceğine karar verdik. Bu haleti ruhiye içinde uçağın kapısı açıldığında genç bir havacı general bizlere: “Geçmiş olsun Harbiyeliler.. Geçmiş olsun evlatlarımız” diye hitap edince bizlerde ellerimiz kelepçeli olduğu halde uçaktan atlayarak, bizlere böylesine hitapta bulunan havacı generale, askerce selam vermeye başladık. Genç General bu davranışımızdan çok duygulanmış. olacak ki, alanı terketti.
“Paşa! Paşa! Kendinizi İnsani Duyguların Rehavetine Kaptırmayın”
Sonradan isminin Saffet Ural olduğunu öğrendiğimiz bu asil insana, insani davranışı nedeniyle, teşekkür etmek için yazdığım mektuba verdiği cevapta “Uçağın kapısı açılıp gencecik Harbiyelileri elleri kelepçeli olarak gördüğümde çok üzüldüm. Ve insani bir görev olarak geçmiş olsun dileklerimi söyledim. Ancak sizler elleri kelepçeli olduğu halde sanki 19 Mayıs’ta gösteri yapan Harbiyeliler gibi uçaktan adeta takla atar gibi atlamanız ve bana askerce çakılarak selam vermeniz karşısında çok üzüldüm. Kaçarcasına alandan ayrıldım. Sizden ayrıldıktan sonra karşılamaya gittiğim Kara Kuvvetleri Komutanı ve 19. Kolordu Komutanı ile arabada birlikte olduğumda üzüntümün nedenini sordular. Ben de karşılaştığım manzarayı kendilerine aktardım. Onlarda bana aynen; ‘Paşa! Paşa! kendinizi insani duyguların rehavetine kaptırmayın onlar orada olmasaydı bizler orada olacaktık.’ Şaştım kaldım. Başka bir şey söylemek gereği duymadım.”
Komutanı olduğu üsse mahkum olarak getirilen 22 Harbiyeliye, herkesin göstermekten korktuğu, geçmiş olsun duygusunu esirgemeyerek gönüllerimizde her zaman yer alan sevgili paşamız sana tanrıdan rahmetler dileriz Harbiyeli olarak senin davranışını hiçbir zaman unutmayacağız.
Harbiyelilerin Kurban Edilmesinin Anatomisi
Devlet vatandaşına, devlet Türk Silahlı Kuvvetleri’nin göz bebeği Harbiyelilere tuzak kurmaz.
Darbe girişimi bilindiği halde önlem almayıp, suçun oluşmasına göz yuman ve sonuçlarından politik çıkar sağlayan iktidarın tarihsel suçu gözardı ediliyor. Harbiyeliler’i kurban veriyordu.
Ne acıdır ki hareketten haberi olan Başbakan İnönü; eski silah arkadaşlarından intikam almak ve gelecek iktidarı, önündeki engelleri temizlemek için tedbir almaya gerek duymuyordu.
1468 ( 1459 + 9) Harbiyelinin Harcandığı konusunda herkes fikir birliği içerisinde.
Ben yıllar sonra bir hukukçu olarak haykırıyorum:
Dreyfus meselesi; siyasi menfaatlere, zümre ihtiraslarına kör duygulara alet edilen adaletin, hazin yüz kızartıcı ve bir milletin itibarını zedeleyici hikayesidir. Fakat insanlık için ne acıdır ki bir hakikattir.
Peki Harbiyelilerin kurban edilmesi; hangi siyasi menfaatlerin, hangi kin ve ihtirasların, hangi intikam duygularının hazin hikayesidir?
Bir ay evvel İnönü’ye ihtilalin yapılacağı MİT tarafından bildiriliyor.
Başbakan İnönü 18 Mayıs 1963 tarihinde; “3 gün içinde her şey olabilir olayları güçlükle önlemeye çalışıyorum” diyor.
Bakan C.T. Karasapan o gün ihtilalin yapılacağının ihbar edildiğini beyan ediyor.
Kara Kuvvetleri Komutanı Ali Keskiner 20 Mayıs günü okula geliyor. Taktik imtihanına giriyor. “Bu talebeler çok çalışkan ve başarılı bunları izine gönderelim” diyor.
1459 Harbiyelinin yargılandığı mahkeme, beraat kararı veriyor. Bu beraat kararına rağmen disiplin kurulu mahkemenin beraat kararını göz ardı ederek binlerce Harbiyeli’yi büyük bir vicdansızlıkla sokağın ortasına atıyor.
Bir Hukukçu olarak haykırarak diyorum ki, ihtilalin yapılacağını aylar önce haber alan devlet; vatandaşına, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin göz bebeği Harbiyeli’ye tuzak kurmaz.
Adalet ve toplumun vicdanında açılan, binlerce ailenin binlerce Harbiyeli’nin yüreklerini sızlatan, bu haksızlığın toplum önünde hesabı sorulmayacak mı?










21 Mayıs: “Bugün Bayram”
Nezihi Fırat (12 Bölük 4331 Yaka No Lu Öğrenci) Anlatıyor


Harp okulunda kardeşim Nejat ile beraber aynı bölükteydik. 1962 yılının Haziran ayında Menteş’e, kampa gitmek üzere hazırlık yaparken babamın vefat haberini verdiler. Bunun üzerine kardeşimle beraber Elazığ’a gittim.
Elazığ’da Orduevi’nde 1961’li asteğmen grubundan çengeli yedim. Topçu bir asteğmen beni topçu bir Yüzbaşı ve Albayla görüştürdü. Bu kişiler Elazığ Direk Topçu Birliği’ndendiler. Albay, bana “Git Aydemirle görüş 10. Tümenin hazır olduğunu söyle. İrtibatçı sensin. Tekmili ver, gel” dedi.
Menteş’teki kampa katıldım. Sonra Ankara’ya döndük.
Ankara’da Radyo evinin karşısında Talat Aydemir’i 62’li bir grup subayla Gençlik Parkı istikametinden gelirken görüp yanına yaklaştım. “Komutanım konuşmak istiyorum“ diye söze başlıyarak Elazığ’daki Albayın mesajını iletmeye başladım. Sözümü keserek bana “Fethi Gürcan’a git, bunun adresi orası“ dedi. Bir daha kendisiyle irtibat sağlamadım.
Fethi Gürcan’ın evine gittim. Evde Ramazan Öztürk’le karşılaştım. Ramazan, benim okulda sıra arkadaşım, aynı zamanda çok samimi arkadaşımdı. Buna rağmen ilişkilerimizi benim ondan, onun da benden gizlediği açığa çıkmış oldu.
Fethi Gürcan’a Elazığ’dan iletilen mesajı ve konuşmaları aktardım. O da beni Gülhane Askeri Hastanesi’nde Göğüs Hastalıkları Bölüm Başkanı Fahir adlı Albay Profösöre gönderdi. O da bana “Gerektiği zaman buraya kendini sevk ettir. Seni burada yatıyor gösteririm“ dedi. Gerektiği zaman Elazığ’a irtibatçı gidecektim. Ama gerek duyulmadı.
Fethi Gürcan’ın evine uğramalara devam ettim. Diğerleriyle orada karşılaştım. Önder, Ramazan, Erol, Zihni, Osman ve diğerleri.
31 Mart’taki Harekatımız Erteleniyor
Görüşmeler 63 yılının Mart ayına kadar geldi. 24 Mart’ta Celal Bayar’ı Cezaevinden çıkardılar. Ankara karıştı. Ankara’da bu hadiseyi protosto eden gösteriler oldu. 31 Mart‘ta yapacağımız hareket iptal edildi.
Biz Harbiyeliler kendi aramızda toplandık. Hareketi 62’lilerle yapmak istiyorduk. 22 Şubat nedeniyle onları kendimize daha yakın buluyorduk. 61’lilere fazla güvenmiyorduk. 62’liler kurstaydı, yakında Ankara’dan gideceklerdi. O nedenle “13 Nisan’a kadar bu hareket yapılmalı” kararı aldık. Ben, Günuğur, Osman, Zihni ve bir kaç arkadaş, Aydemir’e iletilmesi için Teğmen Atila Altagunla görüştük. Durumu ve kararımızı açık açık ilettik. Fethi Gürcan’a da söyledik.
13 Nisan’a kadar yapılması teklifimizin olamayacağı haberi geldi.. Bizde bu işten vazgeçtik. 62’liler gitti.
Nişanlandım.
Fethi Gürcan Evini Gözetleyenlerin Resmini Çekmişti
20 Mayıs sabahı kalvaltıya girerken Önder bana “Bu gün bayram “ dedi. Bende cevap olarak küfür ettim. Sonra oturduk konuştuk. O gün matamatikten imtihanımız vardı. Emri vaki ile karşı karşıyaydık.
Evvelce bazı arkadaşlarla temasımız olmuştu. Gerçekte hepimizin listesi Alay komutanının çekmecesinde vardı. Merkez Komutanı Orhan Çokdeğer’in de bizden haberi vardı.
Bizde onların fotoğrafını çekmiştik. Fethi Gürcan, onların, binbaşımın evine gidip gelenlerin resmini çekerken O da onların resmini çekmişti. Bu resimleri bize göstermişti. Merkez Kumandanlığına bağlı subaylar, er elbisesi giyerek, komutanlarımızın evlerini gözlüyorlardı. Her şey açık oynanıyordu.
İki ana kanattık. 9. Bölük kanadı: Önder Aydınlı ve Günuğur başı çekiyordu. 12. Bölük kanadı. Ben (Nezihi Fırat), Ramazan Öztürk ve Erol Ege. Zihni 12. Bölük’ten olmasına rağmen 9. Bölük’le temastaydı.
Thomson Mermilerini Önder Aydınlı’dan Alıp Dağıttık
Akşam şeker kutusu içinde gelen thomson mermilerini Önder’den alıp dağıttık. Bana 20 tane verildi. Gereken arkadaşlara üçer beşer dağıttık. Bende dağıttım. Biri korktu. Geri getirdi. Bende başkasına verdim. 11’deki nöbetçi erler bizdendi. Muhafız bölüğündeki çavuşları ben hazırlamıştım. Onlarda hareket saatimizdeki nöbetçileri bize uygun ayarlamışlardı. Akşam 08.00’den itibaren cephanelik içindeydik. Hazırlık yapıyorduk. Cephaneliğe girip çıkıyorduk. Hareket gecikince yeni gelen nöbetçi er, bize mani olmaya kalktı. Bunun üzerine tüfeğinin mermisini aldım. (Mahkemelerde bu er ben diye yapanın Dündar Seyhan’ın oğlu Binnam Seyhan’ı gösterdi. Babası telaşlanıp, benden çıkıp bunu üstlenmemi istemişti.)
Şevki Keskin’i bütün öğrencileri alarma kaldırması için gönderdim. Hepsini o ayağa kaldırdı. Biz, olayı bilenler hazırlıklı olarak bahçedeydik.
Nöbetçi Amirleri Tehdit Ediyoruz
Bizde mermi var, diğerlerinin tüfekleri kaval. Önder Aydınlı ile beraber Nizamiyeye gittik. Alay Nöbetçi amiri Sebahattin Altınok ve Nihat Şendoğan’ı santrala çektik. En ufak hareketinizde kan gövdeyi götürür, bunun sorumluğu da size ait, dedik. Sustular. (Olaydan sonra çarşamba günü 3’ncü Tabur Nöbetçi Subayı Nihat Şendoğan, olaylarla ilgili ifademi alırken “Sen o akşam ne yaptığını biliyorsun” diye başlayınca, ben devam ettim, sözüne “Sen emir verdin, bizde katıldık. herkes böyle söyliyecek haberin olsun.” Şaşırdı. Üstünkörü ifade alıp gitti)
Nöbetçi Subayların odasındayız. Dışardan gelen bir kaç subay var ama ben tanımıyorum. Merdiven başına geçtim. Koridorlarda ve bina içinde Harbiye marşı çalıyor.
Fethi Gürcan geldi. Öpüştük. İçeri girdi herkese talimat verdi. Ben, “Bırak beni Radyoevine gideyim” dedim. O da “Oraya giden gitti, sen benimle geleceksin“ dedi. Cipe bindik. Mızıka Okulu istikametinden bir ciple karşılaştık. Cipten Aydemir indi. Ayaküstü konuştular. Yola devam ettik.
Beni cipten indirdi ve “Meclis çıkış nizamiyesi ile Hava ve Deniz Komutanlığı ortak binası arası kavşağına sahip ol “ dedi ve gitti.
Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın Arabasını Tarıyorum
Vahit Özsoy Kanadalı’lara ait bir arabayı çevirmiş. Onları elinden zor aldım.
Üsteğmen Kadir Yıldırım; Meclis içine ben dışına bakıyorum.
Teyfik Türüng denilen albayın, teğmen Hasan Kıran’ın elindeki thomsunun namlusundan çekerek sürüklediğini gördüm. Albayın çatıkatına dipçiği geçirdim. Kanlar içinde kaldı. Aldım Harp okuluna götürdüm, hastahaneye götürmek üzere bıraktım. Her yerim kan içindeydi. Elbisemi değiştirdim.
Merkez komutanı Orhan Çokdeğer, Meclis Muhafız Kıtası subaylarını karşısına almış, konuşuyor. Vurmak istedim. Kadir Yıldırım mani oldu.
Kadir Yıldırım’dan iki takım er aldım. Sabaha yakın Deniz ve Hava Kuvvetleri’ni çevirdim. Binaya ateş ettirdim.
Deniz Kuvvetleri Komutanı Necdet Uran‘ın arabasını gördüm, durdurmak istedim. Durmadı. Arabayı taradım. Sonra öğrendim kendisi arabada değilmiş.
Öğlen 13.00 de Harp Okulu’na gidip teslim oldum.
Beni Tehdit Eden Korgenerale Cevabını Veriyorum
Çarşamba günü (Ertesi gün) Harp Okulu Komutanlığı’na atanan Korgeneral Burhanettin Ercan’ın yanına götürdüler. Küfür edip, Seni döveceğim, diye bağırıyordu. Ben de “Ancak elimi tutturursan beni dövebilirsin, yoksa ben seni döverim“ diye haykırdım. Şaşırdı. Döndü subaylara; “Bu adamı tevkif edin, diğerlerini de tevkif edin“ diye emir verdi.
Nihat Şendoğan İfademi aldı. Alay komutanlığının alt kat bodrumundaki boş bir odaya tıktılar. Akşamda Mehmet Okar adlı 1. Sınıftan bir öğrenciyi yanıma attılar. İkimize yemek olarak yoğurt verdiler. Kapıyı kitleyip gittiler.
Ertesi günü beni revirin altındaki Harp Okulu Cezaevine koydular. Önder ve diğerleri de geldi. Böylece toplanmış olduk. Verilen sabunları beğenmeyip, yerlere atıp isyan eden, 15-20 harbiyeliyi de yanımıza attılar. Verdikleri sabun suya değince katılaşıyormuş. Onlara ”Sabuncular“ diyorduk.
Önder’i Talat Aydemir’in Ele Verdiğini İddia Ediyorlar
İfade için arkadaşları alıp, götürüp getiriyorlardı.
Önder döndüğünde simsiyahtı. Zaten “negro” derdik. Sinirliydi, ”Aydemir benim adımı vermiş, ele başı demiş” diyor, küfredip duruyordu.
Biz toplantılarda bir karar almıştık. Daha doğrusu Fethi Gürcan önermişti: ”Bir kişi gelsin.” İrtibat görevini, Önder Aydınlı’ya vermiştik.
Bu olay bizi sarstı. Kendi aramızda durum muhakemesi yaptıktan sonra, Burhan Ercan’la konuşmak istiyoruz dedik. Yanına götürdüler. Diğer arkadaşlarımıza hiç bir şey yapılmıyacağına söz verilirse, olaya bilerek katılanların isimlerini açıklıyacağımızı söyledik. Cevaben: “Genel Kurmay Başkanı’yla görüşeyim, bildiririm” dedi. Sonra bizi çağırdılar. Genel Kurmay Başkanı karar vermiş. “Bilerek katılanlar hariç, diğerleri için bir işlem yapılmayacak” sözünü aldık. Bütün her şey serbest oldu. Hamama girdik, yemekler düzeldi. Kağıtlar kalemler verildi. Müşterek rapor hazırladık. İlk sayfayı, katılanların hepsi-ben dahil-imzaladık. Ne biliyorsak yazdık, verdik.
Tamam dediler. Savcılara ifade verdik.
Vurucu Kuvvetin Başı Fethi Gürcan’dı
9 arkadaş olarak Mamak’a postalandık. Dipte bir koğuşa koydular. Haziran ayı. Koydukları yer yeni yapılmış. Tavandan su damlıyor. Donuyoruz. Battaniyeye sarılarak oturuyoruz.
Kantinin penceresinden diğerleriyle konuşmaya başladık.
Elimize iddianame verdiler. 146/1.
22 Şubat’ta bir yüzbaşıyı öldürmekten yatan Üsteğmen Oğuz Bakırburç’a sordum: Bu ne?
Dedi ki “İdam”. Dedim “Asacaklar mı?” Cevap verdi: “Yok belinden sallandıracaklar.”
Önderle ben battaniyeleri serip, seccade yapıp namaz kılma hazırlığı yaparken, Zihni Çetiner geldi. Bize ”Ben namaz kılmayı bilmiyorum, bana da dua edin ulan” dedi.
Mahkeme başladı. Duruşma salonuna götürüldük. Öğle paydosunda kumanya verdiler. İlk defa biraraya geldik. Cezaevinde de kapılar birer birer açılmaya başladı.
Kimlik tesbiti yapılırken herkes çok ciddiydi. Saffet Olgaç’a “Son göreviniz ne” diye soruldu, O da “22 Şubatçıların umumi vekiliyim“ deyip arkaya döndü, bize bir göz attı ve “ciddiyet“ bitti.
Aydemir olaya katılanları büyütmeye çalışırken, biz ve Fethi Gürcan küçültmeye çalışıyorduk.
Karşılaştığım manzara şu: iki grup var. Birincisi muşta (vurucu kuvvet), ikincisi fikir karagahı.
Muştanın başı Fethi Gürcan, genç subaylar ve Harbiyeliler. Diğerleri fikir karargahı.
Cezaevine gelinceye kadar, bir generale selam verebilmek benim için kutsal bir görevdi.Yolumu çevirip, gelip, dönüp selam vermek benim için çok büyük onurdu. Askerliği bu kadar çok severdim.

Karşılaştığım bu karargah grubu ve diğer üst subaylar beni ordudan soğuttu. Harp Okulu duruşmaları sırasında “yelkencilerin” durumu, fikir karargahı konumunda olanların içkiyi içip Harp Okulu’na gelmeleri bende kötü tesir bıraktı. Bütün değerlerimi alt üst etti.
Bir akşam Fethi Gürcan hariç diye başlıyarak küfür ettim. Fethi Gürcan yanıma geldi ve sordu: “Niye ben hariç?” Cevapladım: “Sen hariç, kafayı çeken Harbiye’ye gelmiş, Harbiye kerhane mi? Çok ciddi bir olaya bu yakışır mı?. “ “Yat ulan hergele “ dedi.
Onunla abi kardeş, baba oğulduk.
MİT Bana İşbirliği Teklif Ediyor
Bir grup kürt getirdiler. Bunlardan Celal adlı biriyle sohbete başladım. Celal Seyit Rızan’ın torunuydu. Önce İstiklal Savaşı’nda Erzurum Kongresine 500 atlıyla katılıp Atatürk’ü desteklemiş; sonra 1936 İsyan etmiş. Dersim isyanında asılmış.
Celal, Amerikan vatandaşı, gazeteci. Onun yalancısıyım. İnönü çağırmış: ”Aydemir ihtilal hazırlığı içinde, muvaffak olursa hepinizi asar, gel işbirliği yapalım”demiş. Bana da bir teklifte bulundu. ”Amcam (Seyit Rıza’nın kardeşi) Baytar Nuri Halepte oturur. Cezaevinden çıktığın zaman ona git. Sadece nüfüs kağıdını göster. (Anne tarafından kürt olduğumu söylemiştim). Sorbon Üniversitesinde Petrol Mühendisliği tahsil edersin. Kürdoloji kürsüsünde kürtçe öğrenirsin.”
“Ben idamla yargılanıyorum, kabul etmem” dedim.
“Gittiğin takdirde o kapı sana açık,” dedi. Bir sene sonra Ankara Cezaevi’ne götürüldüğümde içeri MİT’ten bir adam geldi. Bu teklifi kabul etmemi istedi. “Beni MİT’ten Recep bey gönderdi,” dedi. Bir kaç gün sonra müdürün odasına götürdüler. Bütün katı boşaltmışlardı. Bir adam içeri girdi. Yanında bir koruması vardı. “Ben Recep” dedi.. O teklifi kabul etmemi istedi. ”Seni hapisten hemen çıkartırız cezanı sileriz, seni baytarın yanına konduruz” dedi.
Belge istedim. “Vermeyiz” dedi. Bende kabul etmedim.
Kelepçelerimizi Tarakla Açıyoruz
Cezamızı yedik. Uçakla bizi Kütahya’ya yolladılar, C-47 uçağıyla. Uçakta donduk. Başımızda izbandut gibi thomsonlu İnzibatlar, 6 tane. Elimiz yanımızdaki ile kelepçeli. Uçakta ben, Deniz Teğmeni Feridün Özbay, General Selim Türkkan, Mustafa Şakiroğlu, Erol Ege ve Ümmet Sarı. Kelepçelerimizi tarakla açmayı Mamak’ta duruşmalara giderken öğrenmiştik. Kelepçeleri açmaya hazırdık.
Uçak bir türlü Kütahya’ya inemiyordu. Mevsim kıştı. Saatler geçiyor havada dolanıyoruz. İlk defa uçağa biniyoruz. Başımızdaki inzibatlar da öyle. Erol Ege kusmaya başladı. İnzibatlar kusup yerlere yatmaya başladılar. Bir baktım, Ümmet Sarı, kustuğu için thomsonunu bırakan inzibatın silahını kapmış. “Hadi uçağı ele geçirelim” diye hareketlendi.. Paşa mani oldu. Ümmet Sarı thomsonu bırakıp yerine oturdu.
Genel kurmay birtürlü pilota Eskişehir’e iniş izni vermedi. Dolandık durduk havada. Pilot dayanamadı. En sonunda indik Eskişehir havaalanına. Ordan karayolu ile Kütahya’ya.










Rüzgara Göre Yelken Açmayı Reddettik
Turhan Binay (12 Bölük 4970 Yaka Nolu Öğrenci) Anlatıyor



İsyan Halinde, Her Subay İlk Gördüğü Birliğe Komuta Eder
Çorlu’da evimiz kışlaya yakın olduğu için günün her saatinde borazan sesi, komut sesi, silah sesi duymak, asker kıyafetli insanlar görmek, sanki bilinç altımda onların bir parçasıymışım gibi beni de kendine çekiyordu. 1958 yılında Kuleli Askeri Lisesi’ne girdim. Kuleli Askeri Lisesi, ikinci sınıf öğrencisiyken 27 Mayıs 1960 hareketi oldu. Bir yıl sonra Kara Harp okuluna intisap ettik. 27 Mayıs’ın üzerinden yaklaşık 22 ay geçmişti ki, 22 Şubat 1962 olayını yaşadık. Bu olayda sabaha kadar hazır kıta olarak bekledik. Ayrıntıları bilmiyorduk… Hareket sona erdirilmiş, bazı subaylarda emekli edilmişti.
Hayat devam ediyordu. Okul Komutanımız Talat Aydemir ile Alay Komutanımız Turgut Alpagut’un yerine yenileri atanmıştı. Ama biz gönlümüzde yer eden eski komutanlarımızı, hafta sonlarında nerelerde olacağını öğreniyor, sadece onları selamlamak, içimizdeki sevgi ve saygı ateşini sunmak amacıyla çevrelerinde olmaktan büyük haz duyuyorduk.
1963 yılının Mayıs ayı geldiğinde bizi, mezun olmak üzere olmanın o dayanılmaz hazzı ve heyecanı sarmıştı. Mezuniyet töreninde kuşanmak üzere kılıçlarımız hazırlanmaya başlamış, biz de rütbelerimizi temin bile etmiştik... İşte böyle güzel beklentilerin hafızalarımızda yer ettiği o güzel günlerde, gece yarısı alarm verildi… O sırada tanımadığım subaylar gelip yönetimi ele aldılar. Daha önce adeta ezberlediğim İç Hizmet Kanuna‘na göre “İsyan ve fesat halinde, her subay ilk gördükleri birliğe komuta eder.” Bu hüküm nedeniyle, bir görevin ifası için, bizleri Ankara sokaklarına götürmek için görevlendirildiklerini düşündüm.
Göğsümdeki Numarayı Söküyorum
Uygun adımlarla, nizamiyeden, 12. Bölük olarak bizim komutanımız olup o gece nöbetçi olan, Yüzbaşı Nihat Şendoğan’ın bakışları arasında çıktık. Yokuş aşağı tanklarla ve iki tarafımızdaki süvarilerle birlikte TBMM batı kapısına kadar ilerledik. İşte o anda Genelkurmay Başkanlığı binasından A-4 makineli tüfekle üzerimize ateş açıldı. İsmini daha sonra öğrendiğim Binbaşı Fethi Gürcan ve biz, bir Tankın koruması altında şimdiki Tarım Bakanlığı önüne geldik.
O sırada Emniyet Genel Müdürlüğü’nün arka pencerelerinden birisi “Teslim olun, ihtilalcilerin oyuncağı olmayın” diye bağırmaya başladı. BnB. Fethi Gürcan o sese doğru ateş etti. Ses kesildi. Bnb. Fethi Gürcan bana ve sınıf arkadaşlarımdan Kemal Özalp, Salim Korkmaz, Hayretin Gönül ve şimdi ismini hatırlamadığım bazı arkadaşlarımızla Kızılay’ı kontrol altında tutma görevi verdi. Kendisi ise başka bir gurupla Radyoevi’ne doğru gitti…
Daha önce belirttiğim gibi benim haki kıyafetim, ki göğsümdeki numaramı da sökmüştüm, arkadaşların gri kıyafetli oluşu, sivillerin dikkatini çekiyor ve yanımıza gelen çok sayıda genç: “Ne kadar güzel, Ordu ile Harbiyeli el ele, bize de silah verin, biz de devrimin parçası olalım” diyorlardı.
Sokaklar böyleyken, hemen yakınımızdaki Orduevi ise bir ibret vesikası görümündeydi. Onlarca değişik rütbedeki subay; isyan ve fesat halinde en yakın birlikte olması gerekirken, “Harbiyeliler, kendinizi harcamayınız. Rüzgara göre yelken açın” dediler. 20 yaşındaydım. Duyduklarım canımı acıttı.. Beni, öznesini bilmediğim yanlışlıkların sahiplerine karşı, isyana yönlendirdi….
Ben ve Salim oradan tekrar Ziya Gökalp Caddesi’ne döndük. Gecenin ilerleyen saatinde motorize bir birliğin Kolej tarafından geldiğini gördük. Biraz sonra bir Binbaşı, beyaz bayrakla yanımıza geldi..
Bize: “Çocuklar teslim olun, bakın saat sabahın dördü, biz de şu ana kadar bekledik, ama harekat olumsuz bitti, Hükümet kuvvetleri duruma hakim” dedi.
Biz “Buranın güvenliği bize emanet edildi, üstlerimizden emir almadıkça burayı terk etmeyiz ve size geçiş izni vermeyiz” dedik. Çaresiz oldukları yerde durdular. Biz 3-4 kişi, onlar ise bir motorize birlik…
Jetler Bize Ateş Açıyor
Arkadaşlarımızla Güven Parkına çekildik. O sırada jetler hızla geldiler ve ateş etmeye başladılar. Yatakhaneye çıktığımda ise, camların kırıldığını, duvarlarda büyük oyukların oluştuğunu, etrafımızın tamamıyla ablukaya alındığını, en ilginç olarak; gece bizimle birlikte şehre yürüyen süvari birliğinin bu defa bizim etrafımızı ablukaya aldığını gördüm. Harbiyeli’ye ve kapısında şehitlerin adları yazılı kutsal ocak Harp Okulu’na, ne acıdır ki hayasızca kurşun yağdıran Türk Silahlı Kuvvetleri’nin jetleri olmuştu…
Savcıya Hepimiz Aynı İfadeyi Veriyoruz
Baraka, spor salonu ve kitaplık alelacele duruşma salonuna çevrildi. Spor salonunun sağ ve soluna tribün yapıldı.
Şoku çabuk atlatmaya çalıştık. İlk önce ifadelerimizin alınacağı anlaşılınca tek tip ifade şekli hazırlandı. Gerek yemekhanede, gerekse sınıflarımızın pencerelerinden diğer sınıflara, iplerle sarkıtarak ifade örneklerini gönderdik. Büyük çoğunluğumuz örnek ifadeyi ezberledik ve askeri savcıya aynı ifadeyi verdik. Hiçbir şekilde görev yerlerimizi ve oralardaki ayrıntıları anlatmadık.

Duruşmalar dışında tek eğlencemiz, kendi düzenlemelerimizdi. Zira okunacak bir şey vermedikleri gibi ders kitaplarını bile toplamışlardı.. Silgi kutusuna tebeşir atma yarışı, öğretmen kürsüsünde para ile futbol maçı, daha sonraları orta bahçede çaput topu maçları başlıca oyalanma uygulamalarımızdı.



Kalpleri Vatan İçin Çarpan 1459 Harbiyeli
Zihni Yeğin'in Mahkeme Salonunda Tuttuğu Not Defterinden
(Defterin tamamı kitabın son bölümünde verilmiştir.)


13 Haziran 1962 Perşembe, Harp Okulu, Ankara (Duruşmaların İlk Günü)
10 Haziran 1962'de Mahkemelerin Perşembe günü başlayacağı bildiril¬di ve iddianamelerimiz dağıtıldı. Bugüne kadar tevkif kaldığımız müddet zarfında çıkan şayialar ile ümitlerimizi kırmıyorduk. Mahkemelerin başlayacağı bildirildiğinde de ümitlerimizi kırmadık. Şu üç gün zarfında avukat tutabilmek için çırpındık, bütün arkadaşların gayreti ile avukatlar tutuldu. Okuldan evlere mektup yazmak yasak olduğundan uzun ve tafsi¬latlı mektup yazamadık. Mahkeme kararının bize bildirilmesinden sonra çok az bir müddetin bırakılması çoğumuzun moralini bozmuş, ailelerimi¬ze haber verme, avukatla konuşma imkanlarına set çekmişti. Fakat arkadaşlarımız yılmayan mücadele ve didinmesi ile takımımızı ve alayı koruyacak avukatlar bulundu. Bizim takımı avukat Asım Ruacan başkan¬lığında oniki avukat, alayı da yirmibeş avukat savunacaktı.
Perşembe günü yazlık harici elbiselerimizi giymiş olarak sıra halinde thomsonlu nöbetçiler arasında okulun (kapalı spor salonu) şimdi mahkeme salonu olan salona girdik. Sandalyelerimize numaralarımız yazılmıştı. Gösterilen yerlere oturduk. Her zaman, Harbiyemizin zaferi ile biten maçlarda neşeli ve zafer sesleri ile çınlayan bu salona 1459 Harbiyeli, kalpleri vatan için çarpan 1459 vatan evladı, yargılanmak için toplanıyorduk.
Salonun uzun bir çalışma sonunda dekore edildiği anlaşılıyordu. Kapıdan girince sağda avukatlar, tanıklar için ayrılmış yerlerin ortasında iki grup halinde sıkışmış bir vaziyette bizler oturuyoruz. Bir kısım öğren¬ciler salonun solunda yapılan sette oturuyorlar. Mahkeme salonundaki sahne yerine kurulmuş ve dört büyük Türk bayrağının süslediği fon içerisinde ulu Harbiyelinin şilti duruyor. Onun altında vişne çürüğü renginde kadife bir perde bulunuyor. Sağında ve solunda süngünün ucun¬da terazi ve altında kitap bulunan adaletin sembolü yer alıyor. Sol tarafta bir Türk bayrağı ve yanında konuşacağımız "sanıklar" yazılı yer.
Bir zamanların şanlı Harbiyelisi, şanlı vatan evlatları şimdi sanıklar... Düşünmek dahi istemiyorum. Mahkeme heyetinin yanında basın ve film makinası bulunuyor. Salon emniyet subayı direktifler vererek yerleşmemizi sağlıyor.
Avukatların bir kısmı yerlerini aldılar. Dinleyiciler için balkonda 158 kişilik bir yer ayrılmış bulunu¬yor. Salon emniyet subayının emri ile dinleyiciler salona alındılar. Mahkeme Askeri Hakimleri önümüz¬den geçerek salonun arkasındaki odalarına gittiler. Salon inzibat subayı mikrofonda duruşma esnasındaki davranışlar hakkında emirleri okudu. Thomsonlu nöbetçiler sağlı sollu yer almış bulunuyor.
Saat 9'u 5 geçiyor. Şu anda satırlarımı mahkeme salonunda karalamaya devam ediyorum. Gözlerim mahkeme salonunun tam karşısında üst kısımda büyük harflerle yazılmış "Adalet mülkün temelidir" yazısına ilişiyor. Yüksek adaletin tecelli edeceğine inanıyorum. Şu anda zabıt ka¬tipleri de yerlerini aldılar. Mahkeme salonundaki sessizliği bir kaç öksürük sesi bozuyor.
Şimdi saat 09:30'da 6 kişilik mahkeme heyeti yerlerini aldılar. Mahkeme Reisi Ankara Örfi İdare Komutanlığı'nın 2 No.lu Sıkı Yönetim Mahkemesi'ni açtığını bildirdi.
Mahkeme Reisi Nihat Günaşan (Tuğ. Gn.).
Duruşma Hakimi Yzb. Mehmet Karaaslan.
İddia Makamı Bşk. Talat Onmuş, Nejat Öztaşkın, Sami Gerçel
Üye Kurmay Albay Haydar Topşak
Kalabalık olduğumuz için tek tek mikrofona gidip hüviyet tespiti imkanı olmadığından mahkeme reisinin okuduğu numaralara "Buradayım" diye cevap vererek yerlerimize oturuyoruz. Öğlene kadar hüviyet tespiti sürdü ve savcı iddianameyi okudu. Saat 12:00'de mahkeme ara verdi. Acele ile yemeklerimizi yedik ve 14:00'de mahkeme başladı. Öğleden sonra 20'nci kesimden ifade verilmeye başlandı. Sıra numarası ile mikrofona gelip teker teker ifade verirlerken bazı yerlerde komik hadiseler oluyor ve gülümsüyorduk. Bazı arkadaşlarımızın saçma sapan ifadeleri morallerimizi bozdu.
Bazı arkadaşlarımız savcının sorduğu sorulara çok kısa ve net cevaplar verdiler. Mahkeme geç vakte kadar sürdü. Saat 06.00’da yarın 09.00'da başlamak üzere tatil edildi.
14 Haziran 1963 Cuma
Duruşma salonuna sabah gene erkenden alındık ve duruşma, hakimler heyetinin gelmesi ile 9'da başladı. Duruşma yarım kalan sorgulamalarla devam etti, Hakim Yüzbaşı Mehmet Karaaslan ile savcının sorduğu soru¬lara arkadaşlar çok güzel cevaplar verdiler. Meselâ şu sorular soruldu:
Parolayı nerede öğrendiniz? Aşağıda yahut diğer bir arkadaş okula gelince, Kızılay'da ve Kız Teknik bölgesinde niçin fazla kaldınız? "Orasını sıcak mı buldunuz?" sorusu karşısında arkadaşlar güldüler.
En tatlı sorgulardan biri arkadaşımız Bülent Denizman'ın sorgusu oldu. Aramızda "Ayşecik" dediğimiz arkadaş numarası okununca mikrofonun başına gitti. Hakimin sor¬duğu sorular karşılığında hakime soru sormaya başlayınca Hakim yüzbaşı Mehmet Karaaslan "Ben mi sana soru soracağım, sen mi?" dedi, gülüşmeler oldu. Sorgu sırası 04.00'te bana geldi ve mikrofona giderek, "İlk ifademe fazla ekleye¬cek bir şey bulamıyorum efendim. İlk ifademde sayın Askeri Hakim Yüzbaşı Conguroğlu ile birlikte aşağıya inmişlerdir diye yazdırdı ve itirazıma mey¬dan vermedi. Yüzbaşı Conguroğlu'nu görmedim, anlat¬acaklarım bu kadar efen¬dim," dedim.
"Talât Aydemir'i gördün mü," suali karşısında görmediğimi söyledim.
Duruşmalar sorguların yapılması ile devam etti. Bugün 85 kişinin sorgusu yapıldı ve mahkeme 06.00'ya on kala yarın da 09.00'da başlamak üzere tatil edildi.
Mahkeme salonundan dışarı çıkacak kesime gelip gene mahkeme hakkında münakaşa ve çeşitli fikirler yürütülüyor.
Kimi suçumuzun 145. maddeye, kimisi 120. maddeye girdiğini söylüyor. Bugün çıkan gazetelerde 1459 Harbiyelinin yargılandığı ve 5 sene ile 15 sene ağır hapsi Tard ve Amme haklarından mahrumiyeti isteniyor. Bir kısım gazeteler de çıkan topluca çekilmiş resimlerde Harbiyeli öğrenciler adaletin karşısında diyor.
Bir zamanlar gazetelerin sayfalarında "Şanlı Harbiyeliler geçit resminde", "Harbiyelilerin yürüyüşü göz yaşarttı" diye resimler çıkarken şu andaki durum bizleri çok üzüyor.
15 Haziran 1963 Cumartesi
Duruşmalar sabah 09.00'da ve öğlene doğru saat birde bitti. Öğleden sonra duruşma yapıl¬madığından Pazartesi gününe bırakıldı. Duruşma esnasında bizleri güldüren hadiselere şahit olduk. Tanzer Kılıç ifadesinde: "Kızılay'da dolaştığım zaman beni kimse ikaz etmedi, hatta, Orduevi'nin önündeki su¬baylar, bana spor toto neticesi sorar gibi taraflar nasıl dediler," deyince güldük. Bundan başka Halit Aras ağabeyinden sonra mikrofona geldi. Hakim kendi¬sine "Niçin ağabeyinden ayrılıp başka yere gittin. İnsan ağabeyinden ayrılır mı?" Halit hakime "Yapışık ikiz değiliz ya" dedi.
Tayfun Gökyalaz ifadesini verirken dinleyiciler ve biz göz yaşlarımızı tutamadık. Ölen arkadaşımızdan bahsetti. "Gazetelerde belki öldü diye yazıldı, ama bunu Allah bilir." dedi. Bugün daha fazla arkadaşımızın sorgusu yapıldı. Hele bizim (Jak) mikrofona gelip motor gibi konuşmaya başlayınca hakim ve savcı bir şey anlamadılar. Radyolar artık tafsilat vermiyor, sadece Harp Okulu'ndaki sanık öğrencilerden şu kadarının sorguları yapılmıştır diyor. Gazeteler de sorgulanmamızdan bahsetmiyorlar, ilk gün "Harp Okulu'ndaki sanık öğrencilerin sorgulan¬ması yapıldı inkâra kaçan beyanlarda bulundular" dendi. Fakat sadece o kadarla kaldı. Yeni yeni avukatlar aldı. Liste halinde verildi. Başta Prof. Naili Kubala ve bir çok tanınmış avukatın 31 kişilik listesi kısımlara asıldı. Pazartesi duruşmalara devam edilecek, bugün etrafımız biraz sakin, okul ziyaretçi ile dolup taşıyor.
Dışarıda güneşli ve sıcak bir Haziran günü... Sadece camdan seyredebiliyoruz. 28 gündür tutuklu... Ne acı...!
Cuma günü duruşmada Tarık'la savcı münakaşaya tutuştular. Tarık evvelden ezberlediği için makina gibi gidiyordu. Savcı kalkıp bizim baba (Tarık'ı) itham edince Tarık savcıyla münakaşaya başladı. Savcı apıştı. Hakim hemen müdahale ederek ,burası münakaşa yeri değil sonra yaparsınız ,dedi. Tabii, gülmemek için zor tutuyorduk.
17 Haziran 1963 Pazartesi
Sabah duruşmalar 09.00 'da başladı. Dün yarım kalan 10. Bölük öğrencilerinin sorgulaması yapıldı. Arkadaşlar ilk sorgunun okutulmadan ve kendi söyledik¬leri ile alakası olmayan bir ifadenin yazdırıldığını söylediler. Hatta salon¬da büyük bir uğultu oldu. Sorgu esnasında bir arkadaş sorgusunun zabit katibi tarafından yapıldığını söyleyince solanda bulunanları bir gülüşme aldı.
Mahkeme reisi olan emniyet subayına, salonda gürültü yapılmamasına ve doğru oturulmasına riayet etmeyenlerin numaralarının alınıp mahkeme reisine verileceğini bildirdi. Anlamadığım bir şey varsa 15 sene ağır hapisle yargılanan bizlere mahkeme salonunda gürültü etti diye izin¬sizlik cezası mı verecekler?..
Öğleden sonra duruşmalar 02.00'de başladı. Sorgulara çabuk ve kısa kısa anlatımlarla devam edildi. Hele şişman Atilla'nın sorgusu esnasında efendim aşağı indiğimizde hiçbir şeyden haberimiz yoktu. (Kim kimi yiyor, kim kime karşı) deyince mahkeme salonu kahkahadan kırılıyordu. Mikrofona gelen arkadaşların bazıları heyecanlanıyor, bazıları da çok rahat konuşuyorlardı, ama içimizden çıkan tektük karakteri zayıf kimse¬ler mikrofon karşısında bir şeyler konuşuyorum zannı ile saçmalıyor ve bu vesile ile bizlere suç yüklüyorlardı.
Öğleden sonra salon subayı, salonda konuşanların numaralarını aldı. Şu üzüntülü anımızda bu kadar anlayışsız bir davranış tasavvur edilemezdi. Duruşmada bugün 103 kişinin sorgusu yapıldı ve 17.30'da bitti.




















III
Yalnız Bırakılan Harbiyeliler




























Harbiyeliler Ve Fethi Gürcan
Yarbay Osman Deniz Anlatıyor


21 Mayıs Harekatı’nın Planı
Kara Harp Okulu Ankara'da, kesin darbeyi vuracak çok kri¬tik bir ihtilal gücüydü. Bu gücü; eskiden Harp Okulu'nda Alay Kumandanı olan Kurmay Albay Turgut Alpagut, Tabur Kuman¬danı Kurmay Binbaşı Bahtiyar Yalta, Personel Yarbay Mustafa Pakoba ve Bölük Kumandanlıklarında bulunan, 22 Şubat'ta emekliye sevk edilen yüzbaşılar sevk ve idare edeceklerdi. He¬defleri ise Radyoevi, Bakanlıklar, Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıkları karargâhları, TBMM, Merkez Kuman¬danlığı gibi Ankara ve Türkiye'nin beyni sayılan, en hassas yer¬lerdi. Kara Harp Okulu'nun harekât bölgesini tank taburunun tank timleri de destekleyecekti. Her iki güç işbirliği yaparak ke¬sin darbeyi vuracaktı.
Bu amaca yönelik hazırlanmış plana göre, Kara Harp Okulu içinde mevcut olan ihtilalci öğrenci grubu okulu alarma geçi¬recek, aynı anda okulun dışında beklemekte olan yönetim kad¬rosu da içeri girerek nöbetçi subay ekibini ikna ederek veya zor kullanarak ekarte edecekti. Ankara Radyosu'nun kapanış saati olan 23.45'ten önce Kara Harp Okulu'nun alarma geçirilmesi ve he¬deflere doğru harekete geçilmiş olması önemliydi. Radyoevinde son haberler verilirken tanklarla Harp Okulu timi buluşmuş olacaktı.
Ankara için planı hazırlayan Binbaşı Fethi Gürcan'dı. Plan üzerindeki gerekli düzeltmeler de Talat Aydemir tarafından yapılmıştı. Turgut Alpagut ve Bahtiyar Yalta aralarında bu planın zayıf taraflarını görüşmüşler, Talat Aydemir’e başvurmuşlar, ancak "planda hiçbir değişiklik yapılamaz. Artık geç kalınmıştır. Ancak detaylar üzerinde Fethi Gürcan'la görüşebilirsiniz" cevabını almışlar. Binbaşı Fethi Gürcan’la, Alpagut ve Yalta'nın birlikte temaslarından da bir sonuç alınamamış. Fethi Gürcan, "Her kademedeki ihtilalci ünitelere planın öngördüğü talimatlar verilmiştir. Elimizdeki zaman yeni değişikliklere olanak veremez. Sizler ve Harp Okulu'na gidecek bölük kumandanları Harp Okulu giriş kapısına yakın bir yerde bulunacaksınız. Harp Okulu'nu alarma geçiren sirenleri duyduğunuzda içeri girecek, duruma hâkim olduktan sonra araçlarla bölükleri süratle hedeflerine sevk edeceksiniz. Bunun başka alternatifi yoktur" demiş.
Alpagut ve Yalta Görevini Yapmayınca, Harp Okulu’nda Alarmı Veren Fethi Gürcan Oldu
Turgut Alpagut ile Bahtiyar Yalta aldıkları direktife uyarak, Harp Okulu girişine yakın ağaçlık bir yere gider ve beklemeye başlarlar. Etrafta ve Harp Okulu'nda derin bir sessizlik mevcuttur. Ayrıca onlarla birlikte Harp Okulu'na girecek hiçbir subay da yoktur. Sağı solu araştırırlar fakat kimseye rastlayamazlar. Korkuyla karışık bir heyecan içinde etrafı seyre dalarlar. Böylesine bir bekleyiş ve endişe içindeyken uzaktan tank hareketlerinin sesleri gelmeye başlar, ama Harp Okulu'ndaki sessizliği bozacak bir faaliyet göremezler. Etrafta hâlâ kendilerinden başka hiç kimse yoktur. Bu durumda aralarında bir karar verirler: "Ankara'ya inmek ve tankların faaliyetlerini izlemek..." Genelkurmay hizasına yaklaştıklarında orada beş tankın, namluları Genelkurmay'a dönük vaziyette beklediğini görürler. Bu defa hareketin gerçekten başladığını fark ederek tekrar Harp Okulu'na dönerler. Ve ortalığın ana baba gününe döndüğünü, kapıların açıldığını, Harp Okulu öğrencilerinin gelişigüzel bir tarzda arı kovanından boşalır gibi dışarı çıktığını görürler. Kimi dahili kimi harici elbiselerle, kimi miğferli kimi şapkalı, silahını kapan dışarı fırlamaktadır. Her çıkan bölüğün başında da görev almış subaylara rastlarlar. Bir tarafta okulun önüne yanaşmış olan araçlara binenler, öte tarafta yaya hareket edenlerle tam bir keşmekeş!
Her ikisi de Harp Okulu'na girerler, ama emir kumandayı ele geçirecek hiçbir olanak kalmamıştır. Öğrenirler ki süvari grubunu harekete geçirdikten sonra Harp Okulu yönünden ge¬çen Binbaşı Fethi Gürcan, Harp Okulu'ndaki sessizliği ve hare¬ketsizliği görünce süvari grubundan ayrılmış, Harp Okulu'na girerek sirenleri çalıştırmış ve bir keşmekeş içinde alarma geçil¬mişti. İşte, görüldüğü gibi Harp Okulu'nun harekete geçmesi, Fethi Gürcan'ın kendi görevini bırakıp, karşılaştığı duruma uyarak verdiği ani kararla gerçekleşmişti. Ancak olan olmuş, Kara Harp Okulu'nun müdahalesi en az 40-50 dakika gecikmiş¬tir. Ayrıca bu keşmekeş içinde hedeflere yönelmede aksaklıklar olmuş, emir kumanda faaliyetleri Turgut Alpagut ve Bahtiyar Yalta'nın elinden çıkmış, şans ibresi durdurulmuştu.
Kara Harp Okulu'nun gelişigüzel boşaltılması sırasında Ta¬lat Aydemir yanında; havacı subay Cemal Özdemir, Yarbay Mustafa Pakoba olduğu halde bir ciple gelmişti. Bu geliş büyük tezahürata sebep olmuş, coşkuyla karşılanmıştı. Orada karşılaş¬tığı Turgut Alpagut ve Bahtiyar Yalta kendisine Harp Oku¬lu'nun dağınık bir şekilde Ankara'ya inmekte olduğunu, disiplinin, sevk ve idarenin sağlanmasının imkânsızlığını anlatmış ve bu durumda ne yapacaklarını sormuşlar. Talat Aydemir kendileri¬ne "Siz de Ankara'ya inin ve orada duruma göre tedbirler alın. Burada size ihtiyacım yok" demiştir.
Havacı Cemal Özdemir'e de, Hava Kuvvetleri'ne gidip işini orada sürdürmesini söyleyerek bu kişileri uzaklaştırmış ve Harp Okulu'nda karargâh olarak seçilen bölgeye girmiş. Bu bö¬lümde Yarbay Mustafa Pakoba, Albay Galip Gültekin, Harp Okulu nöbetçi amiri Kurmay Binbaşı Sebahattin Altınok, ulaş¬tırma hizmetlerini yürüten Yarbay Hakkı Sümer, emniyeti sağ¬layan birkaç subay ve öğrencilerle 21 Mayıs 1963 sabahına ka¬dar kaderiyle baş başa beklemiştir. Görev icabı burada Kurmay Albay Emin Arat'ın da bulunması gerekirken, o bu karargâha katılmamış, durumun gelişme şekline göre hareket edeceğini bildirerek evinde beklemeyi tercih etmiştir.





Aydemir’in Cenazesindeki Yalnız Harbiyeli


“Alındığı İçin İhtilale Katılmayan” Binbaşı
Binbaşı Bahtiyar Yalta anlatıyor:

“Her ne kadar bizim görevimiz Harp Okulu'nu sevk ve idare etmek ise de Harp Okulu elimizden çıkmıştı. Harp Okulu'nda kalmamızı da Talat Aydemir arzu etmemişti. Bizi Ankara'ya dağılmış olan Harp Okulu'nu yönetmemiz için şehrin içine gönderdi. Bu anlamsız ve uygulanamaz bir talimattı. Bizi dışlar bir tutumu vardı. Alınmıştık! Genelkurmay civarındaki karışıklığı ve lüzumsuz tezahüratı görünce de hiçbir müdahalede bulunmadık. Diğer ihtilalci birliklerin neler yapmakta olduğunu merak ettik ve 229. Piyade Alayı'nın durumunu görmek için Konya yoluna saptık. Alayın giriş kapısına geldiğimiz zaman aracı yol kenarına park ettik ve araçtan inmeden etrafı gözden geçirdik. Alayın boşalmış olduğunu gördük, fakat nizam karakolunda birkaç erin sağa sola koşuştuğunu ve başlarında da bir subayın onlara talimat verdiğini fark ettik. O sırada bu subay aracımızın yanına geldi ve kapıyı açarak "Siz kimsiniz? Burada ne arıyorsunuz?" diye sordu. Ben sivildim, ama Turgut Alpagut resmi elbiseliydi. Bu defa bize "Sizi tanıdım, teslim olun!" diyerek silahını çekti. Bizi araçtan indirdi, oradaki erleri de çağırarak bizi enterne etti; alayın içinde bir yere götürdü ve hapsetti. Onun alay kumandanı muavini olduğunu, alaya geldiğinde birliğin ihtilalciler tarafından çıkarıldığını görünce alayda kalan posta erlerini, aşçıları, yamakları toparlayarak kendine göre emniyet tedbirleri almaya başladığını öğrendik. Biz hiç karşı koymadık. Yalnızca Piyade Alayı'nı bizim çıkarmadığımızı, orada merakımızdan bulunduğumuzu anlattık ama dinletemedik. Gerçeği söylemek gerekirse baştan itibaren başarısız olacağımızı anlamıştık. Ayrıca bize karşı bir dışlama durumu da vardı! O yüzden bu tutuklamaya razı olmuştuk. Herhangi bir eylemde bulunmamanın rahatlığı içinde kapatıldığımız yerde kaldık.”
Sizlere Bakınca Subaylığımdan Utanıyorum
İhtilal komitesinin 7 kişisinden ikisi olan Harp okulu Alay komutanı Albay Turgut Alpagut ile Tabur komutanı Binbaşı Bahtiyar Yalta’nın durumu ve tavırları ne kadar çirkin. Harbiyeli dövüşüyor, onlar seyrediyor. Fethi Gürcan Harbiyelilerle birlikte dövüşüyor, onları yönetecek kumandanlar kaçış deliği arıyor. Etrafı kokluyorlar. Kazanma şansı varsa yerlerini alacaklar yoksa en az ceza ile kurtulmaya çalışıyorlar. Bir teğmenin bu hadiselerden sonra çok güzel bir sözü vardı.: “Apartman sandıklarımız gecekondu, gecekondu sandıklarımız apartman çıktı.” Bir Harbiyelilere bakın birde bunlara. Fethi Gürcan’ın Mahkemede bunlar gibilere söylediği söz yeterlidir: “Sizlere bakınca subaylığımdan utanıyorum”
Hava Kuvvetleri Komutanı:
“Harp Okulu Bizi Kuşattı, Birazdan da Tutuklayacak”
Talat Aydemirin talimatına uyarak Hava Kuvvetleri'ne gitmiş olan havacı Binbaşı Cemal Özdemir, Hava Kuvvetleri Karargâhı'ndaki durumu şöyle anlatıyordu:
“Ben Harp Okulu'ndan ayrılınca Hava Kuvvetleri karargâhına gittim. Üst kata çıktım. Hava Kuvvetleri Kumandanı İrfan Tansel ve bazı havacı karargâh subayları oradaydı. Onlar da ne yapılacağını bilemiyorlardı. İçerisi ana baba günüydü. Kumandan etrafındakilere: ‘Her şey bitti. Ne yapabiliriz? Harp Okulu dışarıdan binayı kuşattı, biraz sonra içeri girip bizleri tutuklayacak. Acaba neden içeri girmiyorlar? Biz de onlarla aynı düşüncedeyiz!... Karşı koyacak değiliz!’ diyor ve hepsi üst katın pencerelerinden öğrencileri seyrediyorlardı. Yani hepimiz seyrediyorduk! Hatta Binbaşı Fethi Gürcan'ı öğrencilerin başında gördüm ve elimle işaret ederek içeri girmelerini istedim. İşaretimden anlayan yoktu! Karargâhın içindeki erler mahzenden silah taşıyorlar ve herkese dağıtıyorlardı. Ama bu hareket herhangi bir karşı koyma hazırlığı değildi. Kumandan etrafındakilere devamlı ‘İçeri girsinler! Bizi teslim alsınlar... Neden girmiyorlar?’ diye sorup duruyordu. Bu durum Genelkurmay Başkanı'nın telefon etmesine kadar sürdü. O zamana kadar zaten Ankara Radyosu el değiştirmiş ve Kurmay Yarbay Ali Elverdi konuşmaya başlamıştı. İhtilal teşebbüsü karşı ihtilale dönüşmüştü!”
Ne kadar ilginç değil mi? Hava Kuvvetleri komutanı teslim olmak istiyor. Ama, oradaki ihtilalci Binbaşı Özdemir kendisi tevkif etmek yerine Fethi Gürcan‘ı çağırmaya çalışıyor. Binbaşılar bir Harbiyelinin yaptığını yapacak kadar ihtilalci değillerdi. Halbuki Önder Aydınlı’nın komutasındaki Harbiyeliler askeri lojmanlarda tozu dumana katıyorlardı. Genelkurmay 2. Başkanı Memduh Tağmaç ardına bakmadan kaçıyordu, Harbiyelinin mermilerinden.
İhtilal Girişiminin Kaybedildiğini Anlayan Hava Kuvvetleri Komutanı Jetlere Harbiyeliler’e Saldırma Emrini Verdi
Eğer görev yerine gitmesi zorunlu olan Harp Okulu bölüğü radyoevine sevk edilseydi böyle bir girişim gerçekleşir miydi? Ali Elverdi radyoevine girmeye cesaret edebilir miydi? Tabii ki hayır!
21 Mayıs olayında 8 kişi öldü, 26 kişi de yaralandı. Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel'in, her şey bittikten sonra ve Genelkurmay Başkanlığı'nca telefon görüşmeleri yapılarak ısrarla önlenmek istenmesine rağmen, Kara Harp Okulu'na ve yanlışlıkla hükümeti destekleyen Muhafız Alayı'nın üzerine havadaki jetlerden makineli tüfekle ateş açtırmasıyla 7 kişi şehit olmuştur. İhtilale karşı çıkan kuvvet kendi kuvvetlerine ateş etmiştir. Hem de her şey bittikten sonra! Bunun hesabı sorulmadığı gibi Mamak Askeri Mahkemesi de aldığı talimat üzerine şehit ve yaralıların takibatını yapmamıştır.
Harbiyeliye teslim olmak için hazırlık yapan; "İçeri girsinler! Bizi teslim alsınlar... Neden girmiyorlar?" ve “Biz de onlarla aynı düşüncedeyiz!...” diyen Hava Kuvvetleri Komutanı olaylar ters dönünce Harbiyelileri ve Harbiyeyi jetlerle taratıyor.
Binbaşı Fethi Gürcan gerisini cezaevinde Osman Deniz’e şöyle nakletti: “Gittiğim hedeflerde Harbiyelilerden başka kimse kalmamıştı. Başlarındaki ihtilalci subaylar sıvışmıştı. Öğrencileri direnmekten vazgeçirmeye çalışan karşı subaylarla mücadeleye başladım. 229. Piyade Alayı eski sahiplerine terk edilmişti. Jandarmalar teslim olmuştu. Tankçı subaylar tanklarını cadde ortasında bırakıp gitmişlerdi. Radyoevi direniyordu, hiç olmazsa karşı anonsa geçemiyorlardı. Kısa dalgadan aleyhimize yayın devam ediyordu. Sıra beni vurmalarına ve ortadan kaldırmalarına gelmişti. Ateşe ateşle karşılık veriyordum. Cesur Harbiyeliler teslim olmuyordu.”
İşte Onlar Fethi Gürcan’ın Harbiyelileriydi.
Biz Harbiyeliler Sanki Her Gün Asılıyorduk
İkinci sınıftan Günuğur Tecimen, Benal Tanıl, Abdullah Akyurt ve Süleyman Kansız, 1. sınıftan İlker ve Oktay ve sivil olarak Abdullah’ın hemşerisi Mesut, komutanlarını son yolculuğuna uğurlamak üzere gelmişlerdi.
Benal Tanıl (9. Bölük 4107 yaka numaralı öğrenci) hem anlatıyor, hem de o günü tekrar yaşıyor gibi ağlıyordu:
“Biz Harbiyeliler sanki her gün asılıyorduk. Komutanlarımız ölüme giderken bir şey yapamamaktan kahroluyorduk.”
Koca koca yarbaylar, albaylar saklanacak delik ararken genç Harbiyeliler sorumluluk altında eziliyor, genç yürekleri deliler gibi atıyordu. Neredeydi, mangalda kül bırakmayan koca ihtilalci kurmaylar?... Dışarı bırakılan Harbiyeliler; kendilerine yol göstermeleri için, komutanlarını kurtarmak için, bunlara koşmuşlardı. Değişik ihtilalci grupların liderleri suspustu. Talat Aydemir’i burun kıvırarak beğenmeyen büyük kurmaylar, yer yarılmıştı içine girmişlerdi.
Tam siperdiler. Fethi Gürcan onların bir kısmına teşhisini koymuştu daha önceden. “Onlar ihtilalci değildiler. Yazı yazarak, bildiri dağıtarak, demeç vererek, çene yaparak ihtilalcilik yaparlardı.” Bir teğmenin deyimi ile ‘apartman sandıkları gecekondu’ çıkmıştı. Bu gecekondular sanki için için komutanlarının ölüme gidişini ister gibiydiler.
Tabii Senatör olanlar oylamada açık gizli bu tavrı sergilemişlerdi. Meclis dışındakiler 27 Mayıs’ta omuz omuza oldukları Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın ipe çekilmelerini adeta bekler gibiydiler. Onlar ortadan kalkınca meydan onlara kalacaktı. Ya 27 Mayıs’ta Fethi Gürcan’nın çocuklarını emanet ettiği arkadaşı ve niceleri... Albaylar, yarbaylar, binbaşılar, yüzbaşılar... Yoktu. Yalnızca onlar vardı: Harbiyeliler. Harbiyeliler... Yalnızca Harbiyeliler... 21 Mayıs günü silahı da en son bırakan Harbiyeliler.
Şimdi de Ölüsünün Peşinden mi Gideceksiniz?
Çaresizdiler. Anlatmaya devam ediyordu, 2. Tabur 9. Bölük 4107 nolu Harp Okulu öğrencisi Benal Tanıl:
“Komutanımız Aydemir’in asılacağı cezaevi çevresini de dolandık. Emniyet güçleri zor kullanarak bizi uzaklaştırdılar. Biz de, naaşını getirecekleri Cebeci Asri Mezarlığı’na gittik. Komutanımın gömüleceği mezar yeri belliydi. Bir hafta önce asılan komutanımız Binbaşı Fethi Gürcan’ın mezarının yanındaki yer ayrılmıştı. Süleyman Kansız’ı, mezarı kazdırıp kazırlaması için gönderdik. 05.00 civarıydı. Albay’ımın naaşı geldi. Komutanımın naaşı yıkanırken, biz de dışarıda Albay’ımın akrabası Ayhan abi ile ağlayıp bekliyorduk. Sanki ciğerlerimiz sökülmüştü. O sırada askeri araçlar geldi. Arabanın birinden 2 yıldızlı general indi: Tümgeneral Burhan Ercan’dı.
Bizi görünce sinirden köpürdü.
‘Sizlerle burada mı buluşacaktık. Dirisinin peşinden gittiniz akıllanmadınız, şimdi de ölüsünün peşinden mi gideceksiniz?’
Cevap vermedik.
Tümgeneral, yanındaki yüzbaşıya döndü, ‘bunları al Tümen’e götür. Ben sizi 300 metre geriden takip edeceğim’ diye emir verdi.
Altımızı da, askeri araca bindirdiler. Süleyman Kansız o anda orada olmadığı için aramızda değildi. Yolda yüzbaşı, şoföre ‘arkadan ses geliyor lastik patlamış olmasın in de bir bak’ dedi. Şoför inince, bize, ‘üstünüzde gereksiz bir şey varsa atın’ dedi. Günuğur cebindeki Talat Aydemir komutanımızın resmini attı. Abdullah ise, cebindeki milletvekillerinin isimlerinin yazıldığı defteri iki parçaya ayırarak attı. Bizi tümene götürdüler.
Araçtan indik.
O anda Tümgeneral Burhan Ercan geldi. Arkamızdan gelirken atılan defteri fark edip almış. ‘Bu defteri kim attı?’ dedi. Abdullah: ‘Ben attım’ dedi. Abdullah’a küfürler etti.
Bizi tek tek odalara yerleştirdiler. Taktik hocalığına gelen Kurmay Albay İsmet Küçükdüzen tek başına odama geldi. Tekme tokat beni dövdü. Benden sonra diğer odalara arkadaşlarımı dövmek için gitti. Onun arkasından, gelen giden subaylar, yüzümüze tükürüp, hakaret ettiler.
Saat 13.00 civarında bizi odalardan çıkardılar. Bir polis aracı geldi, bizi polise teslim ettiler. Araca bindik, yola çıktık. Serbest Fırka Karakolu’na götürdüler. Bizi oturttular. Amirleri: ‘Beyler, Sıkıyönetim Komutanı Cemal Tural sizi sıkıyönetim dışına sürdü’ dedi. Artık kendimizi tutamadık. Hep beraber katılırcasına güldük.
Kendimize geldikten sonra nasıl gideceğiz, cebimizde para yok dedik. Amir; ‘orasını bilmem, Cemal Tural sizin ceketinizi, gömleğinizi sattırır’ dedi. Tekrar güldük. Yaz günü üzeremizde gömlek ve pantolondan başka bir şey yok. O da para etmez, evlerimize uğrayıp para alalım dedik.
Sıkıyönetim’den bir yüzbaşıya telefon etti. Durumu anlatıp, izin istedi. Yüzbaşı ‘bir polis refakatinde gidip alsınlar’ demiş. Evlere gidip para bulup geldik.
Amir ‘yerlerden yer beğenin, yalnız şu iller hariç’ dedi. Dediğine göre oralara dinci subayları sürmüşler.
62’li Teğmen Sayesinde Orduevinde Kalıyorum
Ben Diyarbakır’ı seçtim. Orada arkadaşım 61’li Teğmen Ahmet Yıldız vardı. Bana yardımcı olur diye düşündüm.
Otobüsle, polis refakatinde, Diyarbakır’a geldim. Yolda polisle iyice arkadaş olduk. Hatta bir ara rakı alarak hem sohbet ettik, hem içtik. Tuvalete giderken tabancasını bana teslim ediyordu.
Diyarbakır’daki bir karakola teslim ettiler. Surpalas Oteli’ni ikametgah gösterip beni bıraktılar.
Orduevinin önünde, haber verdiğim Teğmen Ahmet Yıldız’ı bekledim. Ahmet geldi. Subay Orduevi’ne girdik. Onunla gelen 62’li Teğmen Cengiz Yıldırım Orduevi’nde mükemmel bir sofra kurdurdu. Elimdeki Bafra sigarasını görünce kızdı. “Bundan sonra subay sigarası içeceksin, benim odamda, burada kalacaksın” dedi. 20 güne yakın O’nun odasında kaldım. Teğmen arkadaşları şaka yollu ‘Cemal Tural duymasın Benal’i orduevinde misafir ettiğini’ demelerine hemen tepki gösterdi. ‘Başlarım Cemal Tural’ından’ diye ağzına gelen küfürleri sıraladı.”
Nerede Ankara’da yüzümüze tüküren subaylar ve nerede buradaki dev yürek taşıyan, başta Teğmen Cengiz Yıldırım olmak üzere, teğmenler. 21 Mayıs gecesi Ankara Orduevi’nin önünde yüzlercesi birikip rüzgar hangi yöne dönüyor diyen subay grubu, hadise kaybedilince karaktersizliklerini ortaya koyup, yüzlerimize tükürüyorlardı. Gerçekte onlar kendi karaktersizliklerine tükürüyorlardı. Burada ise gerçek Türk Subayını temsil eden subaylar vardı.
Binlerce selam sana Teğmen’im Cengiz Yıldırım. Onur abidesi Teğmen’im...
Sıkıyönetim kalktı. 8 teğmenle beraber karakola gittik. İşlemleri yapıp Ankara’ya döndüm.



















İhtilal Çocukları Büyüdü
Yazgülü Aldoğan (İhtilal Çocukları Büyüdü Hürriyet Gazetesi) Yazıyor


Tatbikat Değil, İhtilalmiş
“Yaşa varol Harbiye,
Yıkılmaz satvetinle,
Göklerden gelen bir ses,
Sana ne diyor dinle”
Saat gecenin biri… Marmara’nın, Boğaz’a kavuştuğu köşedeki Liman Lokantası’nın camlarından gecenin sessizliğine karışan bu Harbiye Marşı de ne ola ki?
Salonda saçları hafifçe kırlaşmış, kravatlı, takım elbiseli üç yüzü aşkın, kimi profesör, kimi doktor, kimi avukat, kimi tüccar, kimi kaptan ve yanlarında eşleri…
Orkestrada, bateri başında içlerinden biri.. Çetin… Eski alışkanlık ne de olsa, davulu trampet gibi çalıp yol gösteriyor.
Herkes ayakta, herkesin gözleri dolu dolu, alınları terlemiş: Hep beraber haykırıyorlar:
“Kanla, irfanla kurduk
Biz bu Cumhuriyeti,
Cehennemler kudursa,
Ölmez nigâhbanıyız.”
“Ulan Rafet, biz Radyoevi’ne giderken sen de arkamızdan gelmeyecek miydin? Biz gittik, geri dönüyoruz, sen daha yola çıkmamıştın, kerata.”
“Sokağa çıktım. Cebimde tabanca var, ama içinde mermi yok ki! Bir asker gördüm. ‘Ver çabuk silahını’ dedim; verdi. Böylece, mermim de olmuştu.”
“Üst sınıflara sorardık, gece tatbikatı nasıl yapılır diye. Gece alarm çalar, herkes bahçede hazır olur, falan derlerdi. O gece alarm çaldı. Üç buçuk dakikada 1459 kişi hazır olup bahçede düzen içinde dizildik. Bu, bir rekordu. Sonra sokağa çıktığımızda bir de baktık ki silahlar patlıyor. ”Hay Allah! Yahu bu tatbikat değil, İhtilalmiş” dedik.
Biri Daha, Biri Daha
“Radyoevi, Hükümete bağlı birlikler tarafından sarılmış. Tanklar ve makinalı tüfekli erler karşıda siper almış. Biz, Erol Dinçer ve 45 öğrenci. Elimizde sadece Thomsonlar…. Hele benimkinin içi boş… Karşı tarafta siperdeyiz. Bize, teslim olmamız için 15 dakika süre tanındı. Üç dört dakika geçti, geçmedi Üsteğmen Erol Dinçer ileri fırladı. Silahını tanklara doğrulttu, bacakları yay gibi gerili, caddenin ortasına dikili, duruyor. Bir Harbiyeli daha öne atıldı, yanına geldi, durdu… Biri daha, biri daha… Bende fırladım, silahlarımız tetikte, caddenin ortasında duruyoruz.”
Soruyorum: ”Boş silahla mı?”
“Dolu olsa ne fark eder ki… Karşıda makineli var. Tam o sırada Radyoevi’nde bir silah patlamaz mı! O gergin ortamda herkes silahını ateşleyebilir, onlarca kişi ölebilir. Siperden bir subay fırladı, ‘Kim o ateş eden, deli misiniz’ diye bağırmaya başladı. Sinirler bir anda gevşedi. Aslında, kimse kimseyi öldürmek istemiyordu ki! “
“Meclis’in önündeki çimlere uzandık. Yukardan uçaklar ateş ediyor, çimler ıslak, donuyoruz. İçimizden biri ayakta duruyor, ‘Yahu, yere yatsana’ diyoruz… ‘Yatamam, hemoroitim var’ diyor. ‘Sende miğferini çıkar, üstüne otur’ dedik. Herkes, bir yandan gülüyor!”
Kahraman Şövalye Fethi Gürcan, Canavarı Teslim Alıyor.
“Tarım Bakanlığı’nın köşesinde, bahçede Muhafız alayı 5. Bölük yatmış… Bize ateş ediyorlar… Hakkı Güner’e ‘Ateş ediyorlar. Bizi ise sevk ve idare eden yok’ dedik. O da, ’Ne demek, siz de subaysınız, kendi kendinizi yönetin, subaya ne gerek var?’ dedi… İşte tam o sırada Çankaya’dan Süvari birliği göründü. Atının üstünde Fethi Gürcan… Geldi başımıza geçti. Ayağında rugan çizmeleri, bir elinde tabancası, öteki elinde thomsonu… Atını, tankın üzerine sürdü. ‘Kimse komutanınız, ayağa kalksın’ diye bağırdı. Bir yüzbaşı ayağa kalktı. Gürcan, ‘Niye ateş ediyorsunuz’ diye haykırdı. Yüzbaşı, ‘Biz de bilmiyoruz komutanım.’ diye selam çaktı.. Fethi Gürcan onları GMC’lere bindirdi. Başlarına da bir binbaşı dikti. Harp okuluna götürdük.”
Masal gibi değil mi, Çankaya’dan atının üstünde gelen bir binbaşı, bir elinde thomson, bir elinde tabanca, atını ateş kusan tanklara sürüyor ve bağırıyor, ‘Niye ateş ediyorsunuz?’ Cevap, ‘Bilmiyorum komutanım.’ “
Ve, kahraman şövalye, canavarı teslim alıyor.
Cengiz Ataç’ın ilkokulu bitirdikten sonra, Kuleli Askeri Ortaokulu’nda başlamış askerlikle tanışması. İstanbullu bir asker ailesinin oğlu ve disiplin içinde büyüsün diye askeri okula yollananlardan.
Kuleli günlerini anımsıyor gülümseyerek; 27 Mayıs’tan sonra bir gün sinemaya gitmek için 3 arkadaş okuldan kaçışlarını, Beyoğlu’nda, yanında gazetecilerle dolaşan Okul Komutanı Kürt Tarık’a rastlayışlarını ve bozuntuya vermeden selam çakarak geçişlerini, sinemaya gidemeyip korku içinde okula dönüşlerini…
Selçuk Vurulmuş, Beyni Miğferinin İçine Akmış
Harp Okulu’nda 21 Mayıs gecesi 1. Sınıf öğrencisi, kendi deyimiyle “tıfıl” oldukları için bir şeyden haberleri yok. Alarm verilince fırlıyorlar. O telaşla hazırlanıp bahçeye çıktıklarında postalları yarı bağlı, kafalarında merasimlerde giydikleri bakalit miğferler ve boş silahlar…
Meclis’in önüne kadar iniyorlar.. Genelkurmay’ın önünde karşıdan yaylım ateşi açılıyor.. Allah’tan belediye yolları kazmış. Hemen yatıp ’belediye siperlerine’ mevzileniyorlar.
Boş silah ve bakalit miğferle, ihtilalcilik oynamanın gereği yok. Cengiz okula dönmeye karar veriyor. Yolda jetler kendilerini taramaya başlıyor. Önünde bir feryat, Selçuk vurulmuş, beyni miğferin içine akmış…
Katıla Katıla Ağlıyor
Okula erken dönenlerden olduğu için alt kata iniyor. Taşların üzerine seriliyor. Orada uyumuş kalmış… Daha 17 yaşında. Mahkeme anılarında onu en çok etkileyen, karar aşaması. Arkadaşları hüküm giyiyor. Askerler duruşma salonundan alıp götürüyorlar tek tek. Cengiz’i bir ağlama krizi tutuyor. Katıla katıla ağlıyor… Beraat ettiğini öğrenince elbiselerini bile almadan ayrılıyor okuldan. Geri döneceğini sanıyor. Oysa tard edilmiş…
“Askeri liseye gidene kadar hiç yeni bir şeyim olmadı. Babam çobandı. Köy çocuğuyum. Köyde askeri öğrenciler vardı.. Yazın gelirlerdi, çok şık giyinirlerdi.. Onlara çok imrenirdim. Bende subay olmak istiyordum. Bir gün babam ağanın hanımına ‘benim oğlum subay olacak’ dedi. Hanım ‘Çobanın oğlu çoban olur, nereden subay olur’ diyince içime oturmuştu. Kısmet değilmiş olamadık” diyor, Nizamettin Çoban.
“Erzincan Askeri Lisesi’ne gittiğimde 12 yaşındaydım., biraz da ufak tefektim. Bir elbise verdiler. Pantolon koltuk altlarıma kadar geliyor, mont dizlerime iniyor. Şapka desen giyince önümü göremiyorum. Pabuçlar; yani postallar, ben gidiyorum, onlar yerde kalıyor.”
Erzincan Lisesi bitiyor ve Harp Okulu başlıyor. Metin Bahtiyar ikinci sınıf öğrencisi. Gece 23.00’e kadar ders çalışıyorlar, derken alarm, herkes koşuşuyor. Metin gibi, kimisi de, piyadecilik sınavı oluyor diye canla başla koşuyor.. Silahlanıp aşağı iniyorlar. F-100 uçakları ateşe başladığında Metin, Kız Teknik Olgunlaşmanın önünde, okulun vitrin camları şangır şangır aşağı iniyor, mermiler yanlarından geçiyor ve Sıhhiye üst geçidinin üstü sivil dolu, olayları seyrediyorlar!
Metin de bu arada ortalıktaki kimi sivillere yardım ediyor. Birinin hastası var, taksiye atıp hastaneye götürüyorlar. Dönüşte uçakların ateşinden korkan şoför kendini tankın altına atıp saklanınca bizimkiler yayan kalıyor.

Harp Okulu Öğrencileri Tamamiyle İnfa Edilmiştir.
Tutuklandıktan bir gün sonra, Başbakan İsmet İnönü radyoya bir demeç veriyor ve Osmanlıca konuşacağı tutuyor: “Harp Okulu öğrencileri tamamıyla infa edilmiştir.” (Yani toplanmıştır.) Çocuklarının imha edildiğini sanan ana babalar ağlaya ağlaya okulun kapısına koşuyorlar, bari ölülerimizi verin, diye. Üç hafta kimseyle görüştürmüyorlar, ziyaretler ondan sonra başlıyor. Bu arada Talat Binbaşı, masanın üstünde bir yanda tabancası, öte yandan gürgenden bir iskemle bacağı, günümüze göre hafif kalan ama o dönemin koşulları içinde hayli etkili yöntemlerle sorgu yapıyor! Çoğu ifadeler ise çocukların anlattığından farklı olarak kağıda dökülüyor.
Nitekim mahkemede bu ifadeleri reddettiklerinde hakim, “Altında imzan var, okumadın mı?” diye soracak ve onlar da “Bir subayın, ifade ettiğimiz dışında bir şeyler yazacağını sanmadığımız için okumadık” cevabını verecekler.
Metin Bahtiyar beraat edenlerden… Dışarı çıktıklarında okulun önü ana baba günü, herkes çocuğunu almaya gelmiş, sarılan öpüşen... İçlerinden biri, tek başına, tahta bavulunun üstüne oturmuş, gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyor. “Benim kimsem yok ki, param da yok” diye ağlıyor.
Harp Okulu’nun mahkeme haline getirilmiş spor salonunda, kimi arkadaşları sinek uçurtur, sıraların altına gizlenip kağıt oynarken Cemal Yılmaz sürekli not tutmaktadır..
Cemal, duruşmaları dikkatle izler, tanıkların çelişkili ifadelerini yakalar, arkadaşlarının heyecanlanıp saçmalamalarını ve kendi duygularını olduğu gibi kağıda döker:
“Karar okunacak. Şu anda heyecanım son haddini buldu. Artık sabrım kalmadı. Allah büyüktür.
Harekatı dört kelimeyle anlatabilirim: İndim, gördüm, anladım, çıktım. ‘Niye radyoevine gittin?’ ‘Herkes radyoevine gidiyordu, ben Çankaya’ya mı gideydim?’
‘Gece karanlık olduğu için jetlerin sesini duyamadım.’
‘Koşuyordum…’ ‘Niye koşuyordun?’ ‘Önde üsteğmenim koşuyordu!’ “
21 Mayıs gecesi, bir gün sonraki sınava hazırlandığı için geç yatmıştır. Alarm verildiğinde uyku sersemi hemen hazırlanıp fırlayamaz. Ama hep önde gitmeye alışmış Cemal; olaylarda da, üstçavuşluğun verdiği sorumluluk duygusu da eklenince, önde gidecektir.
Bu Müthiş Bir Deneydi
Duruşmalar boyunca insanları inceler; anlatılanların çoğu gerçeği yansıtmamaktadır. Yüksek rütbeli subaylar bile doğruyu söylememektedir. Onlar da her şeyi söylemez…. Yılmaz: “18-20 yaşındaydık, insanları tanıdık, ne kadar değişebileceğini, küçülebileceğini gördük. Bu müthiş bir deneydi” diyor.
Cengiz Aydın, 21 Mayıs gecesi, olay çıkmasına önce pek seviniyor. Ertesi gün girecekleri pek de kalın bir kitap olan Askeri Ceza Kanunu sınavını yırttıkları için. ”Alarm sesiyle uyanıp, bahçede toplandığımızda, ben bunun tatbikat falan olmadığını anlamıştım” diyor. Olanları anımsadıkça hala öfkeleniyor.. “Radyoda, karşı anonsta: ‘Talat’ın 3.5 adamı’ lafına çok kızdık, geri dönmek istemedik. Ne demek, 3.5 adam, dön deseler dönerdik oysa, 8 yıl boyunca aldığımız eğitimde bize teslim olmamayı, silahımızı teslim etmemeyi öğretmişlerdi. Bütün patırdı oradan çıktı, silahlarımızı vermeyiz dedik.”
Teslim olmamak için kaçıyorlar. Bir arkadaşları bahçenin kapısındaki zinciri dipçikle kırmaya çalışıyor. Cengiz yanına gidiyor. “O filmlerde olur, sen deli misin, dipçikle zincir kırılır mı?” diyor. Birbirlerine yardım edip duvarı atlıyorlar. Silahlarını ancak okula geldiklerinde bırakıyorlar. Cengiz sıranın en sonunda. Heykelin önündeki branda silah dolu. Subaylar “Hadi evladım, hadi çocuklarım” diyor, silahlar bitene kadar…. Cengiz silahını bıraktığında, 19 yaşının duygusallığıyla bir an duraklıyor ve kıçına tekmeyi yiyor, “Yürüsene lan eşşekoğlu eşşek!”
Duruşma günleri ise, kimi arkadaşlarının aksine, ona hiç koymuyor.. Sınıfta nasıl mahkemecilik oynadıklarını anlatırken kahkahalarla gülüyor.. Mahkemedeki en keyifli oyun: Sineklerin ayağına ip bağlayıp salıvermek. Kuleli’de coğrafya derslerinde başlattıkları bu oyunu mahkemede tekrarlamak çok hoşlarına gidiyor. Ayaklarından ipler sarkan sinekler salonda uçuşurken, askerler gelip filit sıkıyorlar. Herkes gülmekten kırılıyor.
Er Maaşı Alacakmışız!
İşte Oral Salih Bekaslan’ın yazmaya başladığı günlüğün ilk cümleleri:
“21 Mayıs. Okula getirildik. Öğle yemeği türlü aksaklıklardan, 15.30 da verildi. Akşam yemeği ise saat 20.00 de! Akşam yemekten sonra herkesi sıra üzerine kapanmış uyur buluyorum.”
“22 Mayıs. Sabah erkenden kaldırıldık. Daha yorgunluğumuz gitmemişti.”
“23 Mayıs. Sabahleyin her zaman olduğu gibi yine kahvaltıda çorba içtik. Mercimek çorbası güzeldi. Günün en ilgi çekici hadisesi okulun adli amiri tarafından saat 13.00’te tevkif edildiğimiz emrinin okunması oldu. Emri hepimiz ayakta dinledik.”
“26 Mayıs. Her günün aynısı bir gün. Saat 11.00’de ifade vermek üzere hakim heyeti karşısına çıktım…”
“1 Haziran… Sabahleyin maaş bordrolarını imzaladık. 20 günlük talebe maaşı ve 10 günlük er maaşı alacakmışız.”
“2 Haziran. Bahçeye çıkma izni verildi. 45 dakikalığına çıkacağız.”
Bu arada saçları üç numaraya vuruluyor, hemen her akşam sıraları, her gün dolapları aranıyor. Sonunda Salih, içinde ıvır zıvırının olduğu bir kutuya not bırakıyor. “Lütfen, bunun içinde bir şey yoktur.”
“8 Haziran. Sabah bütün ders kitaplarını ve haritaları teslim etmek üzere aşağıya indirdik.”
“12 Haziran. Yarın mahkememiz başlayacak. Elbiseler düzeltilecek, ayakkabılar boyanacak, saç sakal tıraşı olunacakmış…”
Size Hiç Bir Kırgınlığım Yok
Olaylar olduktan sonra, en çok mahkeme aşamasında etkileniyor Nebi Barlas. 3 ayda 1459 kişinin bir oldu bitti havasında yargılanıvermesine, Harp Okulu Komutan’lığı tarafından önerilen 34 avukatın başarısız savunmalarına, birinin elinde dosya görmemesine, haksız olarak cezalandırılmalarına içerliyor. Ama tüm arkadaşları gibi, büyük saygıyla andığı Mahkeme Başkanı Mehmet Karaaslan’a 4 yıl 2 ay ceza yedikten sonra, bir tebrik kartı atıyor: ”Size hiçbir kırgınlığım yok.”
Altan Özalp Erzincan Askeri Lisesi’nden Harp Okulu’na gelmiş. Babası şeker fabrikalarında işçi. Askeri Lise günlerinin de keyfi bir başka. Ders aralarında kotikleşme, (bir sigarayı 6 kişi içme) tel örgülerin arasından kaçıp, karşıdaki bakkalda değişiklik olsun diye lop yumurta yeme, okullar arası spor şampiyonalarına katılıp İstanbul’a-Bursa’ya gitmeler, Erzincan - Sıvas arasını trenle üç günde almalar, ama trende Hemşire Okulu’nun kızları da olduğundan hiç şikayet etmemeler!...
Hepsini Asmak Gerek
Olay gecesi Altan, kulağına kar suyu kaçanlardan olduğu için uyumuyor. Görev yeri Tandoğan Meydanı. İlk görevi enterne edilen Askeri Tıbbiye’nin komutanı albayı okula getirmek. Nitekim getiriyor da. Ama okul tam bir curcuna, durumu beğenmiyor. Barikatları geçsin diye parolayı da söyleyip albayı serbest bırakıyor. Daha sonra albayın tanıklığı onu mahkum olmaktan kurtarıyor.. Hoş Altan başka bir şey de yapmıyor zaten. Olayların gidişini iyi görmediği için okula dönmeye karar veriyor.
Tüm söyleşilerde anılarını dinlerken, olayı anlatırken beni en çok heyecanlandıran, duygulandıran işte bu Harp Okulu’na geri dönüş bölümü oldu. O gece hepsi, şöyle veya böyle sonunda okullarına dönmek istemişlerdi. Tek kurtuluş okullarına dönmekti. Hiçbiri kaçmayı, saklanmayı, başka bir yere gitmeyi aklından bile geçirmemişti. Hepsi, sabahla birlikte hapishaneleri olacak olan okullarına canlarını atmayı, sınıflarına girmeyi, yemekhaneye inip bir sıcak çay içmeyi öyle istediler ki… Altan Özalp anlatıyor:
“Okula geldik ama giremedik, askerler barikat kurmuştu. Yukardan dolaştık. F-100’ler tarayarak geçiyor, biz okula girmeye çalışıyoruz. Bir albay gördük, rica ettik, neyse bizi içeri soktu.”
İşte belki de bunun için, bu kadar içten ve iyi niyetli oldukları için, mahkemede tanık bir albay: “Bunlar Kabakçı İsyanı’nı geçti, hepsini asmak gerek” diye ifade verince salondan bir anda “yuh” sesleri kopuyor.
Çoğunun unutamadığı ve yüreklerini sızlatan bir anıları, Selçuk’un vuruluşu. Jetlerin açtığı ateş sonucu başından vurularak ölen Selçuk Gürsel, bu garip gecenin garip kurbanlarından biri…
Burası Atatürk’ün Okulu ! Nasıl Kurşunlarsınız!
Öfkeli, 22 yaşında bir adam elinde thomson, Harp Okulu’nun bahçesinde dümdüz küfrediyor. Aydın Silivrili adlı genç bu. Yüksek rütbeli subaylar, alttan alıyor, elindeki silahtan olacak. O hiçbir şeyin farkında değil, kan beynine sıçramış, basıyor küfrü jetlere. Bir alçalıp bir yükselen ve Harp Okulu’nu tarayan jetlere.. “Bizi alın götürün, kurşuna dizin! Ama burası Harp Okulu, Atatürk’ün okulu. Burasını nasıl kurşunlarsınız?”
Çankaya’ya İki Tane Salla
28. Tümen’den, geri tepmesiz bir top takımı, birliğini kaybetmiş. Aydın çıkıyor ortaya, çavuşa bir fırça. Topu ve iki sandık cephaneyi teslim alıyor. Atlıyor cipe. 3-4 kilometre gidiyorlar, şoför şaşkın, korkuyor. İyi de Aydın da şaşkın. Bu topu ne yapacak ki. Aydın ve geri tepmesiz topu ve iki sandık cephanesi, dolaşıp duruyor, Ankara sokaklarında. Aydın sıkılmış bu toptan, bir subay bulsam da şu topu teslim etsem diye kıvranıyor.. Ve şans karşısına bir araba içinde iki albay çıkarıyor. Genelkurmay Başkanlığı Özel Kalem Müdürü Celil Gürkan ve biri daha… Üstelik Celil Gürkan’la da tanışıyor. Önce miğferini başına iyice geçirip kendini tanıtmadan biraz ürkütüyor albayları. Sonra da şaka yaptım diye rahatlatıyor. Aydın’ın derdi toptan kurtulmak. ”Albayım topu alın” diyor. Cevap “Hayır.”
Kalıyor mu Aydın topuyla; hani şeytan çık Çankaya’ya iki tane salla diyor ama Aydın şeytana uymuyor, cipten iniyor, “Çabuk 28. Tümen’e dönün bakayım” diye sert bir sesle emir veriyor ve bir nefes alıyor.
Tutuklu kaldığı süreden hiç şikayet etmiyor, Aydın, diğer arkadaşlarının aksine. Annesi, her gün kurtlu mercimek yiyor diye ağlayarak oğlunu görmeye geldiğinde hiçbir şey istemiyor.
İlk Ateşi Biz Yedik
Anlatıyorlar, anlatıyorlar… Oktay Ilgar, Erol Ulun, Okan Türkölmez, Gavsi Bayraktar, Taner Akucun, Yaşar Nogay, Atacan Batılı, Hüseyin Atay.
“Biz Harp Okulu’na geldiğimizde aktif metotla eğitim başladı. Dersi kendimiz hazırlardık, aramızda tartışma yapardık, öğretmen gözetmendi.”
“Kuleli’de halat tırmanmayı iyi öğrendiğimiz için gece okuldan kaçış kolay oluyordu, pikeleri birbirine bağlayıp aşağı kayıyorduk. Kömür tozlarının üstüne yumuşak iniş, geri dönüş tabii yine aynı yoldan”
“Harbiye’de haftada 44 saat ders vardı. Ama sosyal etkinlerimiz de iyiydi. Voleybol ve baskette iyiydik. Danslı çaylar yapardık, atletizm şampiyonları yetiştirmiştik. Tabii 22 Şubat’tan sonra sportif ve sosyal faaliyetler durdu. Bir anlamda içeri hapsolduk.”
“O gece, olayı politik olarak yorumlamadık, ama asker olarak üzerimize düşen görevi yaptık.”
“9. Bölük ilk harekete geçendi. İlk ateşi biz yedik. Meclis’in bahçesine yattık. Süngü takmışız. Birinin süngüsü arkadaşının ayağına saplanmış, farkında değil, yerinden fırladı koşuyor, öteki de süngüyü çıkarmış arkadaşına sesleniyor, süngün bende kaldı, al! diye, bir yandan ayağı kanar… Birbirimize bu kadar bağlıydık.”
Başına Bayrak Devrildi
“Mahkemede, iddia makamı iddianameyi okurken, bizi en ağır suçladığı yerde, başına bayrak devrildi. Hepimiz pek keyiflendik.”
“Karar okunacağı gece bir rüya gördüm. Bütün okul beraat etmiş, ben 4 sene 2 ay yiyorum. Tanzer’e söyledim. Sabah salona girdik, hakim geldi. 10 kişi 10 kişi karar okunuyor. İlk okunan biziz. 4 sene 2 ay. Ben sendeledim. Tanzer, ‘ben evliyayım diye övünürdüm, sen beni geçtin’ dedi. Götürün dediler. İki asker arasında o koridoru geçmek bana nasıl geldi biliyor musunuz? Kalorifer kazan dairesine kapattılar. 75 kişi. Serbest bırakılanlar iç avluya doldu. Bizi görmek için mazgal deliklerinden başını uzatmaya çalışanlar, ağlayanlar; dışarıda arkadaşlarımız bizden beter.”
Fethi Gürcan Sigarası
“Hapiste canımız isteyince Harbiyeli Marşı’nı söyleyip herkesi ayağa kaldırıyorduk. Bize 5 kilo asker sigarası verdiler. Sigaralara Fethi Gürcan adını takmıştık. Ben sigara içmeye orada alıştım. Tayfun hiç sigara içmezdi. Hüküm giydiği gün bir paket sigara içti”
“Orhangazi Hapishanesi’nde Tanzer bir eğe bulmuş. Hapiste eğe bulununca ne yapılır? Bizimki karyolanın demirini kesip flüt yaptı! Olağanüstü zeki oğlandı, mahkeme sırasında bütün çelişkili ifadeleri o yakaladı. Flütten sonra heykele merak sardı.. Bir de çıplak kadın heykeli yaptı”
Durum Muhakemesi
Beşinci Bölük: Korudan çıkıp en son cemseye bindi.
Altıncı Bölük: Okula dönüp banyo koridoruna indi.
Yedinci Bölük: Kenan Güvene selam verdi.
Sekizinci Bölük: İhtiyatta kaldı.
Dokuzuncu Bölük: Arkadan koşup bölüğe yetişti.
Onuncu Bölük: Hiç ateş yemedi.
Onbirinci Bölük: Hastalandı ve durmadan elbise değiştirdi.
OnikinciBölük : Durmadan kep değiştirdi.
O Gece
20 Mayıs’ı 21 Mayıs’a bağlayan geceler, onların yaşamlarında çok önemli yer tutuyor. O gecenin anısı, çocukların yaş gününden, evlilik yıl dönümlerinden çok daha başka anlam taşıyor.











Onlar Akan Irmaktı
Mutlaka Denize Ulaşacaklardı
İhtilalin Süvarisi (Nesrin Turhan Doğan Kitap) Anlatıyor



Harbiyeli Zihni Çetiner, duruşmalarda fişek gibiydi. İhtilale katılan kimi subayların duruşmalarda yan çizmeleri öfkesini büyütüyordu... Bir subay, harekete katılmaması halinde Harbiyelilerin kendisini kurşuna dizeceği gibi bir gerekçeye sığınınca, yerinden fırladı:
"Hiçbir zaman Harbiye Yeniçeri Ocağı değildir. Bu lekeyi bize süremezler. Biz kelle isteseydik, gelen paşaların, generallerin kafalarını isterdik. Talat Aydemir, hepsini geri gönderdi. Bir fikre ve Silahlı Kuvvetler'e inanarak hareket ettik. Dikkat etsin sanıklar. Harbiye'ye bu leke sürülemez. Biz dokuz kişi hepimiz 146/1'le kellemizi ortaya koyduk buraya geldik..."
Bu gencecik Harbiyeli, davaya ihanet edenlere meydan okuyordu:
"Ben bir Harbiyeli'yim. Benim 22 Şubat'ta şerefim ve haysiyetim zedelenmek istenmiştir. Bana okulumda thomson tevcih edilmiştir. Bana 'Sen vatan hainisin!' denmiştir. Benim bir arkadaşım ölürken, ben yatakhanede uzanamam..."
Atatürk’ün İhtilalci, Kurtuluş Savaşının İhtilal Olduğunu Bilmeyen Savcıya İfade Vermem
Fethi, uzun süre oturmaktan bacaklarının uyuştuğunu hissetti. Dikkatini, ifade veren bir başka öğrencinin üstünde toplayarak, rahatsızlığını unutmaya çalıştı.
"Ben Atatürkçü, ihtilalci bir Harbiyeli'yim!"
Savcı, "Böyle şey olur mu" dedi, "Atatürk ihtilalci mi, Kurtuluş Savaşı bir ihtilal mi?"
O anda gerçekten de, bütün rahatsızlıklarını unuttu ve Harbiyeli'nin yanıtına kitlendi:
"Şu hale bakın. Koskoca hukukçu, Atatürk'ün ihtilalci, Kurtuluş Savaşı'nın ihtilal olduğunu bilmiyor... Bu durumda... İfade vermiyorum..."
Fethi'nin dudaklarına belli belirsiz bir gülümseme yerleşti.
Önder Aydınlı’nın Dimdik Duruşu
Harbiyeli Önder Aydınlı'yı izlerken, onun dimdik duruşuyla gurur duydu:
"Ben şahsen bugün yirmi yaşının baharında suçların en büyüğüyle huzurlarınıza gelmiş bir delikanlıyım. Bir tek suçum Atatürk'ü çok sevmem, vatanımı milletimi çok sevmemdir. Karşınızda erkekçe, dimdik ve sesim titremeden konuşmaya devam ediyorum ve edeceğim. Çünkü ölmesini bilmeyenler, şerefle yaşamaya hak kazanmamışlardır. Bir gün şerefle yaşamayı, on yıl şerefsiz yaşamaya tercih eden bir insanımdır."
Mamak Askerî Cezaevi'ndeki sanıkların coşku içinde söyledikleri ‘Harbiye Marşı’, koridorlarda yankılanıyor, kapılardan süzülerek dışarılara taşıyordu:
Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız
Tufanları gösteren, tarihlerin yâdıyız,
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyet'i
Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız.
Yaşa var ol Harbiye, yıkılmaz satvetinle,
Göklerden gelen bir ses sana ne diyor, dinle:
Türk vatanı üstünde sönmez bir güneşsin sen,
Kartal yuvalarında, hürdür millet seninle.
Coşkulu erkek korosunun sesi, o sırada hapishaneye uğrayan Sıkıyönetim Komutanı Cemal Tural'ın kulaklarına değince, olanlar oldu:
Şahikalar üstünde meydan okur bu erler
Yaklaşacak düşmana mezar olur bu yerler
Bağlayamaz bir kuvvet bu kasırga milleti
Tarihlere sorun ki bize "Ölmez Türk" derler.
Komutanın kanındaki öfke, yüzüne kıpkırmızı yansıdı. Dudaklarından dökülen cümleler, ‘görüşme yasağı’ kararına mühür oldu.
Haydi Spora!
Fethi, bir süre oturduğu yerden, birçoğu yeni evli olan genç subayların yüzlerindeki mahzun ifadeyi izledi. Görüş günü, görüşmecileri yoktu... Gençlerin dört duvar arasına sıkışıp kalmış enerjilerinin kendi bedenine girdiğini, kendi enerjisine değdiğini hissetti. Yerinden yıldırım gibi kalktı, koridorun başına doğru yürüdü, ellerini beline koydu, her sabah yaptığı gibi, gür sesinin son perdesiyle, ezberindeki şiiri okumaya başladı:

"Cenk var cenk,
ruhumuza denk !
İhtilal içimizde,
hevenk hevenk !"
Koğuşlardan, hücrelerden çıkanlar, karşısına dizilmişlerdi. "Bre gençler öldünüz mü? Canlanın biraz... Haydi spora!"
Olmaz Olmaz
... Harekât, Hava Kuvvetleri'nin jetleri uçurmasıyla başlayacaktı ama onlar sözlerini de, görevlerini de yerine getirmemişler, daha ilk baştan karışıklığa yol açmışlardı... Onların korkularını bile affedebilirdi belki ama, dürüst olmaları koşuluyla... Bu ihanetti! Gencecik Harbiyeliler idamla yargılanırken...
Olmaz, olmaz!
Albay Aydemir, onun yerinden fırladığını görünce, kolundan tutarak engellemeye çalıştı ama geç kalmıştı.
Duruşma hâkimi, Fethi Gürcan'a, "Ne demek istiyorsunuz?.." dedi. "Oturduğunuz yerden sinirlendiniz."
"Arkadaşımı konuşurlarken dinledim. Kendilerinin aklî muvazenelerinde bir noksanlık var ya da iyi bir aktördürler. Çünkü arkadaşımın konuşmasını dinlerken tahammül edemedim."
Fethi, sanığın Talat Aydemir'le kurduğu bire bir ilişkiyi, ihtilal toplantılarındaki sözlerini aktarmaktan kendini alamamıştı... Artık yalnızca kendi fiillerini değil, kurmay heyetinde yer alıp da yan çizenlerin rollerini de anlatıyordu.
Albay da, söz alıp ona destek verdi:
"Fethi Gürcan, sanık hakkında gerekli teşhisi koymuş bulunuyor. Bu arkadaşla altı ay önce tanıştım. 'Parolayı bilmiyorum, ihtilal gününü bilmiyorum' diyor. Parolayı bizzat ben kendisine verdim... Hakikatler meydana çıksın, ondan sonra herkes şerefle katıldığı bu davada cezasını görmeye de seve seve razı olsun!"
Fethi, öfkesini de dillendirmekten çekinmiyordu:
"Genç arkadaşlar burada yanlış ve doğru konuşabilirler. Onları sürükleyen biziz. Birinci derecede rol alanlar da bu arkadaşlardır. Subaylığımdan utanıyorum. Mazimden, geçenlerden utanıyorum, bu şekilde aktörlük yapmasınlar."
Hücresinde yaşadığı bütün hesaplaşmaların beynine verdiği ilk direktif gençleri kurtarabilmekti...
“Kes Sesini. Harp Okulu Sürü Değildir”
Kurmay Albay Celil Gürkan, her duruşma sonrasında yaptığı gibi, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ın makamına girdi...
20/21 Mayıs davasının en büyük tartışma konusu, ihtilalin elebaşılarının Harbiyelileri ve genç subayları aldattıkları iddiasıydı... Aslında, aldatıldıkları iddiasına, 22 Şubat'tan sonra, ‘Harbiyeliler aldanmaz’ yazılı çelenkle yanıt veren öğrenciler, bu suçlamayı hiçbir zaman kabullenememişlerdi.
"Gel bakalım Celil, neler oldu bugün?"
"Olaylı geçti biraz..."
Genelkurmay başkanı, ona oturması için yer gösterdi.
"Bir tanık ifadesini verirken, 'Meclis'in önüne geldim, Harp Okulu öğrencileri aşağı doğru sürü halinde, başıboş şekilde iniyorlardı' dedi. Bir öğrenci yerinden fırladı, 'Kes sesini. Harp Okulu öğrencisi sürü değildir, reddediyorum' diye bağırdı. Ortalık birden gerildi, gençler, 'Sözünü geri al!' diye itiraz ediyorlardı. Olay üç beş dakika kontrolden çıktı. Mahkemenin güvenliğini sağlamakla görevli subay, 'Kesin... Kesin...' diye bağırarak kargaşayı durdurmaya çalıştı, sonra ortalık sakinleşti..."
Celil Gürkan, o zaman anlamıştı ki, özellikle genç öğrencilerden Talat Aydemir'in davasına bütün varlığıyla bağlanmış olanlar vardı. Bu düşüncesini de olduğu gibi aktardı... O çıkarken, Genelkurmay Başkanı düşünceliydi...
Gençlerden Utanın
Kaç kez söyledim... "Arkadaşlar yapmayın. Duruşmalarda doğruları anlatın. Gençlerden utanın. Gencecik Harbiyeliler idamla yargılanıyorlar. Eğer aynı tavrı sürdürürseniz, yüzünüze vuracağım" dedim... Demedim mi?
Fethi, olayda birinci derecede rol oynayanların isimlerini vereceğini söylüyor, veriyordu da:
"Bunlar bence birinci derecede sorumlu olan şahıslardır. Benim bütün üzüntüm şudur. Biz bir fikir peşindeyiz. Bu fikir iyi veya kötü olabilir. Fakat memleketin hayrına olduğuna inandığımız bu fikir arkasında birçok insan vardı. Bu işte birinci derecede sorumlu olan adamlar biziz. Halbuki arkadaşlarımız, 'Ben radyodan duydum geldim, evime gittim...' diyorlar. Nerede ise af buyurun ailesini şahit gösterecek, koynundan çıktığına dair. Halbuki harekâtı hazırlayan bizleriz. Bu durumdan hepsinin haberi vardır. Ve haber verilmiştir. Kademe kademe vazife almışlardır."
Bir Teğmen Tankını Nereye Saklasın
Duruşma bitip de, hapishane duvarlarıyla baş başa kalındığında, Fethi'ye en yakın olup, onun ifadeleriyle en çok moral bulanların kaygıları çoğalıyordu. Verdiği her ifade, istediği her söz onu darağacına biraz daha yaklaştırıyordu. Ama o susmayı reddediyordu:
"Tabiî ki fiilî hareketi yapan gençlerdir. Bir teğmen tankını nereye saklasın, bir süvari teğmeni atını, tabancasını nereye saklasın? Bunları gizlemelerine imkân yok. Tank çuvala sığmaz, bu arkadaşlar fiilî hareketi yapmışlardır. Bunlara bu yolu gösteren biziz. Birinci derecede sorumlu şahıslar olarak burada hesap vermek zorundayız. Herkes, fiilî durumda yokmuş da, 'şu saatte evden geldim', 'anonsu duydum' diye kendisini kurtarmak için inkâr yoluna gidiyor. Arkadaşlara tavsiyem şudur. Buradan kurtuldukları takdirde inanmadıkları adamların peşinden, bizim gibi insanların peşlerinden gitmesinler."
Duruşma hâkimi araya giriyor, "Nihayet bir fikirdir, inanmıştır" diye müdahale ediyordu:
"Efendim bir fikre inanmıştır. Ben de inandım ve bu davranışlarımı memlekete hayırlı olacağına inandığım için yaptım, bütün arkadaşlarla beraber. Bu olayda birinci derecede sorumlu bulunuyorum. Fakat genç teğmenler ise 146/1'le, ölüm cezasıyla burada yatıyorlar. Ötekiler ise, yani fikir sahasında çalışanlar ise bu işi hazırlayanlar ve yardım edenler, 146/3'le burada bulunuyorlar."
Cevap Vermiyorum
Duruşma hâkimi soruyordu:
"Siz fiilî kuvveti elinde tutan insansınız. Süvari Grubu ve Tank Okulu kursiyer talebelerinin harekete katılmaları nasıl ve ne şekilde sağlanmıştır?"
"Bu hususlara cevap vermiyorum. Sorumluluğu bana ait. Bildiğim halde cevap vermiyorum."
Onlar Akan Irmaktı, Mutlaka Denize Ulaşacaktı
Fethi'nin bakışları çoğu zaman gençlerin üzerindeydi. Duruşmalar sırasında, hâkim, bir Harp Okulu öğrencisini ifadesini almak üzere mikrofona çağırmıştı ama öğrenci mikrofona gelemiyordu. Zor bir durum içinde olduğu belliydi. Dikkatini iyice yöneltince durumu anladı. Anlaşılan, saatlerce oturduğu tahta sırada ayaklarını rahatlatmak için ayakkabılarını çıkarmış, arkadaşlarına da, şaka yapmak için fırsat doğmuştu. Ön sıralara kadar sürüklenen ayakkabı, bu kez geri geri itilerek, gencin bulunduğu sıranın altına doğru yol alıyordu. Harbiyeli ayakkabısını giyip mikrofona ulaştığında, yüzündeki terler boncuk boncuk parlıyordu.
Onları izlerken gülmemek için kendisini zor tuttu. Neyse ki, hâlâ oyun oynayabilecek kadar gençtiler ve neyse ki, gençliklerinin haklarım veriyorlardı. Enerjik, inançlı, yurtseverlerdi... Özlemlerinin, sevgilerinin, hayallerinin, ruhlarındaki çocuğun katsayısı da inançları kadar yüksekti... Pırıl pırıl zekâları ve yürekleri vardı. Onlar akan bir ırmaktı ve mutlaka denize ulaşacaklardı.















IV
Tanrılar Kurban İstiyor































Nöbetçi Amirlerin Mahkeme İfadeleri



Okul Nöbetçi Amiri Top. Yb. Behzat Tanır’ın İfadesi
Hadise gecesi okul nöbetçi amiri idim. Huzurunuzda bulunuşumun başlıca ve birinci sebebi hadise gecesi okul nöbetçi amiri olmak talihsiz¬liğidir. İhtilâli yapanlar 21 Mayıs'ın öncesi veya sonrası bir günü seçmiş olsalardı, bugün karşınızda isimleri ve çehreleri değişik başka talihsiz bir grupla karşılaşacaktınız. Bu nöbetçi olayının, Türk Ordusu'nda bir benze¬rine tesadüf etmek güç; hattâ yoktur. Binaenaleyh bu nöbette cereyan etmiş olan hâdiseleri diğer nöbetlerde cereyan eden hadiselerle mukayese etmenizin ve bir hükme varmanızın ne dereceye kadar doğru olduğunu takdirlerinize arz ediyorum. İhtilâli yapanlar bu akşam evlerinden çıkıyorlar, ellerinde çantalar, radyolar var. Ve hepsi Harp Okulu istikametine yöneliyor. Tanklar 23:00'den itibaren şehir ortalarına dolu¬yor, adeta bunları hiç bir surette gören ve işiten yok. Alpaslan Türkeş'in saat 20:30'da bu haberi duyurduğu söyleniyor. Duyurulan kimselerin alâkalı mercilere haber verdiği yok. Ve Harp Okulu nöbetçi heyeti bu anda o saatten sonra, iddianamede 18 kişilik nöbetçi grubu sanki niza¬miyenin önünde bu hâdiseyi karşılar vaziyette beklemiş gibi gösterilmek istenmektedir. Bir topografya öğretmeni olarak bu kadar mesuliyeti olan bu işin omuzlarıma o akşam yükleneceğini asla tasavvur etmiş değilim. Okul bu saatten sonra bütün nöbetçi heyeti ile ayakta değildir. 4-5 kişi ile vazife başındadır. İmtihan devresinde, bulunduğu için saat 24:00'e kadar okulca öğrencilerin çalışmasına müsaade edilmektedir. Bu 4-5 kişilik grup da öğrencilerin koğuştaki istirahatlarını müteakip tekmil alınması için ayaktadır. O gün saat 20:00'ye kadar imtihanda bulundum. 20:00'den sonra 20:30'da, Topografya grubunda bulunan arkadaşlarımı yolcu ettim. O saatlere kadar vazife başında bulunuyordum. Ertesi gün iç hizmetin bize bahşettiği istirahatı kullanmadan yeni bir imtihan devresi saati için gireceğiz. Hüsnüniyetle vazife başında bulunurken böyle bir ağır madde ile huzurunuza sevk edilmem bende büyük üzüntü ve elem yara olmuştur. Hüsnüniyetle vazifesi başında bulunanları, elini şakağına götürüp insanı düşündürmeye sevk edecek ibret verici bir durumdur.
İddianamede ihtilâl hareketinde nöbetçi heyetinden hiçbirisine çengel takılmamış bulunduğu söylenmektedir ki bu bizim içimize huzur vermek¬tedir. Bir önleme gayreti yapmadığımız ve iç hizmetin bize bahsettiği geniş salâhiyetler kullanmadığımız söylenmektedir.
Hadise, 00:25-00:30 aralarında iken biz alay nöbetçi amiri ile beraber yukarıda, subay lokalinde bulunuyoruz. Bu sırada bir telefon geldi, Alay Nöbetçi Amiri telefonun başına gitti. Peki geliyorum deyip telefonu kapadı, benim yanıma doğru geliyordu; daha ne konuştuğunu ve vaziyeti bana anlatmaya fırsat bulamadan, Yüzbaşı Nihat Şenocak nefes nefese yanımıza geldi. Elektrikçileri gönderdiğimiz cipin şoförü döndü, gelirken Meclis önünde tanklar gördüğünü söylüyor. Üçümüz birden aşağı fır¬ladık. Aşağı inerken öğrencilerin de, koğuştan, süratle indiğini gördük, haberi biz yeni işitiyorduk. Öğrenciler bizden evvel bu haberi almışlardı. Alaya dahil olduğumuz zaman 40-50 kişilik bir öğrenci gurubunun avluda bulunduğu ve üçüncü taburun silâh deposu başında bulunan nöbetçinin üzerine üç dört öğrencinin gitmiş olduğunu ve onunla mücadele hâlinde bulunduğunu ve silahlığın kapısının açık bulunduğunu göndüm. Derhal bunların üzerine hücum ettik ve öğrencilerle nöbetçiyi ayırdık.
"Ne oluyorsunuz, size kim emir verdi, durun. Maksadın ne anlayalım, icap ederse emri biz veririz," dedik. Orada bulunan alay nöbetçi amiri de dedi ki, "Ben alay nöbetçi amirinizim, böyle bir emir benim tarafımdan size verilir; hadi bakayım yerlerinize gidin."
Kafamızda şimdi şu anda şu durumu bir an evvel öğrenmek ve aydın¬latmak istiyoruz. Telefon nöbetçi subayı odasına koştuk. Geldiğimizde 8-10 kişiden ibaret sivil ve subay olmak üzere ihtilâli yapmak üzere gelen bir grupla karşılaştık. Bunların içinde teşhis ettiklerim şunlardır: Turgut Alpagut elbisesini giyiyordu. Fethi Gürcan oradaydı, Üsteğmen Remzi oradaydı daha başka kimseler de vardı. Fakat o heyecan karşısında onları teşhis edemedim.
Duruşma Hakimi: Talât Aydemir var mıydı?
Sanık Behzat Tanır: Her şey bittikten sonra bize dediler ki, içeri girin. İçeri girer girmez, ne duruyorsunuz ihtilâl oldu, alarm verin dediler. Bu sırada yanlarındaki bir radyonun Harp Okulu marşını çaldığını duydum. Vaziyetin ne olduğunu anlamak için telefona el attığım zaman sert bir el bileğime yapıştı ve tabancayı çekti.
Duruşma Hakimi: Kimdi bu?
Sanık Behzat Tanır: Fethi Gürcan. Nöbetçi heyetine alarm verdirmek için tazyik ettirmişlerdir. Fakat nöbetçi heyetinden hiçbir arkadaş alarm vermemiştir. Arkadaşlar durumu santraldan öğrenmek istediler, bu sefer de öğrencilerin makineli tabanca ile ateşlerine maruz kaldılar, bu suretle bu harekete de mani olundu. Bu aradaki müdahalemizi bundan evvelki sanıkların ifadesinden öğrendiğime göre, Üsteğmen Yaşar Korkut gör¬müş bulunmaktadır. Ve bizim yanımızda bulunan Alay Nöbetçi Amiri Yüzbaşı Nihat Şenocak ve diğer Üsteğmen nöbetçi arkadaşlar vardı. Telefon başındaki teğmen, Yekta'dır. Sonra dışarı çıktığımızda Talât Aydemir'i okulun içine girerken gördüm. Bundan sonra bir iki kişi, fakat kim olduğunu hatırlamıyorum, benden cephane isteğinde bulundular. Ben bilmiyorum dedim. Hakikaten de öyledir. Ben topografya öğretmeni olduğum için, idareten Okul Nöbetçi Amirliği vazifesi verildiği için, bu hususta okul kumandanlığı cephanenin yerini; yalnız Alay Nöbetçi Amirliği tarafından bilinmektedir. Tahmin ederim saat 01.00’den sonra aşağıdan yüksek rütbeli General ve subaylarımız da okula geliyorlardı. Bir kısmı ile tanışıyorum. Beni tanıyorlar. Birbirimize bakıyoruz, onlar bana şüpheli bir edayla bakıyorlar, ben de onlara. Okulun içerisine giren çıkan o kadar çoktu ki, hangisinin bu grubun içinde olduğunu tefrik etmek çok güçtür. Sonra gelenler, evvel gelenlere, evvel gelenler de sonra gelenlere şüpheli nazarlarla bakıyordu. Durum çok karışıktı. Okul Kumandanımı¬zın da orada olduğunu ve yukarı getirilenler arasında bulunduğunu haber aldım. Bir arkadaş, Üsteğmen Hadi Kantarcı geldi. "Okul kumandanı seni çağırıyor" dedi. Zaten büyük bir üzüntü içerisinde ve hiç bir şey yapa¬mamanın üzüntüsü içinde iken bu habere sevindim. Ve hafifledim. Büyük bir yükten kurtulmuş bulunuyordum.
Okul Kumandanı bitkin bir vaziyette; ayağını iskemleye dayamıştı. Yan tarafında dururken, "Ne emir buyuruyorsun Behzat" dedi. Şaşırdım. "Estağfurullah paşam" dedim. "Kumandan ben miyim, o mu?" dedi. "Sizsiniz Kumandanım" dedim. Sayın Başkanım orada idiler. Faruk Gürler de "Paşam, Behzat'ı töhmet altında bırakmayalım," demek suretiyle içinde bulunduğum güç durumu takdir ve tamir etmek istemişlerdir. Ve sözü söylediğim zaman ihtilâl grubunun telefon nöbetçi subayı Salim’de orada idi. Subaylarımızın aşağı gönderilmesi için bana teşebbüs ettiler. Pakoba beni sıkıştırıyordu. Ben ise kendilerinin yanına çıkmak istemiyordum. Böyle bir şeyde karşı karşıya gelmek istemiyor¬dum. Üzüntü içerisinde idim. Bir ara Talât Aydemir beni çağırdı: "Behzat” dedi...
Duruşma Hakimi: General o mu dediği zaman Talât Aydemir'in ismin¬den....
Sanık Behzat Tanır: Hayır bahsedilmedi. "Ben miyim o mu?" dedi. Paşam ne diyorsunuz, kumandanımız da herhalde bu işin çok geç kaldığı¬na inanmış olacaklardır. Beni çağırdı, gittim; içerde tanıdığım yüksek rüt¬beli Kumandanlar vardı. "Bana Faruk Gürler Paşa'yı çağırın" dedi. Gittim, "Paşam sizi çağırıyor" dedim.
Duruşma Hakimi: Peki siz Aydemir'e Heykel'in yanında, emrinizdeyiz; demişsiniz.
Sanık Behzat Tanır: Hayır. Talât Aydemir buradadır. Kendisinden sorulabilir.
Duruşma Hakimi: Okula getirtilenlerin indirilmesi çıkarılması hususunda faaliyetleriniz olmuş.
Sanık Behzat Tanır: Katiyen. Bunlar diyorlardı ki bana; burada bulun¬sunlar, yukarı çıksınlar. Oraya gelmiş olanlar bilirler. Yalnız bir Üsteğmen arkadaşa dedim ki, buraya getirilen Kumandanlara, subaylara icap eden ikramı yapsınlar. Çay, kahve içsinler dedim, bunu söyledim. Kendileri aşağıda bir şey bilmedikleri için buraya getirilmiş. Bunun için gönderil¬meleri için vasıta gönderin. Bundan sonra bir şey yok. Okul Kumandanı General Okula geldiği halde hiç bir faaliyet göstermedim.
Duruşma Hakimi: Baskına uğradığınızı söylüyorsunuz. Sonra sizin yapacağınız bir tek husus bulunuyor, tamamen pasif kalmak.
Sanık Behzat Tanır: Zaten pasif kaldım. Subaylar gittikten sonra beni gören kimse olmamıştır.
Duruşma Hakimi: Talat Aydemir ile karşılaşmanız?
Sanık Behzat Tanır: Nizamiyede dururken tesadüfi. Evet topçudur, 1939'lu, ben de 38'liyim. Ve bundan evvel de okulda Okul Kumandanı bulunmuştur.
Duruşma Hakimi: Siz nöbetçi amirisiniz, durumunuzda özellik var.
Sanık Behzat Tanır: Karşılama diye bir şey yok. Çıktığım zaman karşı karşıya gelmiştik.
Duruşma Hakimi: Sanık Fethi Gürcan, şu fiili durumu izah eder mi¬siniz?
Sanık Fethi Gürcan: Efendim Yarbay Behzat Tanır'ı tesadüfen tanıdım. Kendileriyle bu mevzuda eskiden hiç bir temasım yoktur. Harp Okulu subaylarıyla bir irtibat sağlandığını bilmiyorum ve bu mevzuda bana hiç bir şey söylenmemiştir. Söyleyip söylemediklerini diğer arkadaşlar bilir. Fiili duruma gelince: İhtilâl başlamıştı, ihtilâlin icabı başlangıç tarihinden bitinceye kadar elimde tabancam vardı. İhtilâle karar vermişimdir. Bunun icabı yapılacaktır. Harp Okulu'na geldiğim zaman durum şudur: Kapılar talebeler tarafından zorlanmış ve bir kısmı dışarı çıkmıştı, cephane almak üzere sandıklar kırılmaktadır. Aradan çok zaman geçmiştir. Daha evvel anlattığım gibi. Tank Okulu'na, Süvari Okulu'na gittim. Ondan sonra Harp Okulu'na geldim bu geçen zamanda Radyoevi civarında olmam icap eder. Talât Aydemir'in de Harp Okulu'nda olması icap ederdi. Tanklar yalnız bırakılamazdı. Geldiğimde ancak yeni çıkmış halde idiler. Ben Talat Aydemir'i aramak maksadıyla tabancam elimde, nöbetçi subayı odasına girdim. Oradakiler hakkında bilgi edinmiştim. Girdiğim zaman Behzat Bey'i görmedim zannediyorum. Bu kadar hadise içerisinde, başrolde oynayan bir insanım, bunda hata düşünülebilir, içeri girdim, ondan sonra Tank Albayına rastladım. Talât beyi sordum. Henüz gelmediğini, bir ciple geleceğini söyledi. İki tane Harbiyeliyi muhafız verdim, yanına ciple gönderdim. Yalnız şu durumu arz etmek isterim, yüksek huzurunuzda: Bu arkadaşları ürküten, korkutan acaba benim tabancam mı? Yoksa şöhretim mi? Yoksa memleketin içinde bulunduğu durum mudur? Bir nöbetçi eri Harp Okulu talebeleri ile silahını ver¬memek hususunda mücadele ederken, acaba bir subay neden hariçten gelen subaylara teslim oluyor. Bunun sebebi; subayların durumu yakinen izlemeleri, devlete inançları olmadığı, kendilerini devlet talimatı altında hissetmeleri. Her an için bir hareket bekliyorlar. Yoksa, güççe, kuvvetçe her birinin de daha kuvvetli olduğuna inanıyorum. Benim onlara üstün tarafım, bir dâvaya inanıyorum, inancım var ve sonuna kadar da öyle kala¬cağım. Maruzatım bundan ibarettir.
Duruşma Hakimi: Talât Aydemir, dinlediniz. Bu husustaki bildikleriniz?
Sanık Talat Aydemir: Ben okulda kumandan iken, Behzat Tanır öğret¬mendi. Oradan tanırım. Emekli olduktan sonra hiçbir surette kendisi ile konuşmuş değilim. O gece tesadüfen nöbetçi amiri olarak orada karşıma çıktı. Ben okula yaklaştığım zaman yani nizamiye kapısına girmek üzere iken, nizamiyenin önünde bir çok nöbetçi subay kolluğu taşıyan subaylar vardı. Bunların bir kısmı öğretmen bir kısmı kıt'a subayı idi. Tahmin ediyorum ki en kıdemlileri olduğu için, nöbetçi amiri vasfı taşıdığı için, ilk evvelâ o bir iki adım atmak mecburiyetinde kaldı. Çünkü diğer nöbetçi heyeti, yüksek rütbeli subay dururken benimle konuşmaya gelemezdi. Kendisi ile şu şekilde görüştüm. "Ne oldu" dedim. "Vaziyeti görüyorsu¬nuz" dedi. O anda anladım ki bir iş yapacak kudreti kalmamıştır. Çünkü yüzlerce talebe vardır ve hepsi silâhlı idi ve nöbetçi heyetine karşı da ge¬rekli tedbirlerin hepsi alınmıştı. Çünkü benden evvel okula çıkan arkadaşlarımız, yani bilmiyorum bir ihtilâlin icabı ne ise yapmış olsalar gerek ki nöbetçi heyetinin herhangi bir müdahale yapacak durumu yoktu. Bu durumdan sonra kendisi ile aramızda geçen hâdiseleri anlattım. "Behzat" dedim, "İhtilâl başlamıştır." "Bizim de yapacağımız bir iş yok¬tur," dedi. "O halde benim göstereceğim emirleri ulaştırmakta yardım edeceksiniz." Ve gelirken parolayı bilmediklerinden dolayı tevkif edilen generalleri ilk olarak benim bulunduğum odanın karşısındaki yere götür¬müşlerdi. Haber verdiler, dediler ki: "Bir general getirdik tabancasını almak istiyoruz, vermiyor" dediler. "Neden gelmiş?" dedim. "Parolayı bilmediği için" dediler. Gittim orada Ferit Erkan Paşa'yı gördüm. Niçin geldiklerini sordum. "Ben parolayı bilmiyordum onun için getirdiler" dedi. "O halde tabancanızı teslim etmeyeceksiniz, geri gideceksiniz" dedim. "Hayır gitmeyeceğim, ben burada kalmak istiyorum" dedi. Bu sı¬rada, daha bir çok subaylar ve generaller getiriliyordu. Pakoba'ya dedim ki "Generalleri karşılayın, talebe ile karşı karşıya gelmesinler". Orada hazırlamış olduğum otobüse binmek sureti ile evlerine döndüler. Bu mey¬danda aynı şekilde okul nöbetçi amiri sıfatı ile yanımda bulunan, girip çıkan, Behzat Tanır'a da arada sırada vazife verdim. "Peki, baş üstüne," dedi. "Gideyim söyleyeyim kendilerine," dedi. Gazinoda istirahat etmelerini söyledim, ben arkasından gitmedim. Sonra da gazinoda kalma¬larını uygun bulmadım. Evlerine iade edilmelerini söyledim. “Gitmeyeceğiz” dediler. "Burada kalmak istiyoruz" dediler. "En kıdem¬lileri kim ise bir tanesine söyleyin gelsinler" dedim. Faruk Gürler Paşa, Suat Aktulga ile beraber odaya geldi. Faruk Gürler Paşa ile gayet samimi görüştüm. Kendisi parolayı bilmediğinden buraya getirildiğini söyledi. Ve aynen Behzat Tanır'ın ifade ettiği şekilde "Paşam vasıtalarınıza binin evlerinize gidin," dedim.
Sonra, "Erkânı Harbiye'den alarm aldığınızı söylüyorsunuz." "Neden oraya gitmiyorsunuz?" dedim. "Yollarda tevkif edildik," dediler.
Duruşma Hakimi: "Emrinizdeyim" dedi mi?
Sanık Talat Aydemir: Efendim verdiğim o andaki emirleri hepsini ora¬da kendi muhakeme tarzına göre icra etmiştir.
Alay Nöbetçi Amiri K. Kur. Bnb. Sefahattin Altınok'un İfadesi
Sanık Sebahattin Altınok: Harp Okulu 3'ncü Tabur Komutanıyım; olay gecesi, Alay Nöbetçi Amiri idim. Yüksek heyetiniz buyurduğu şekilde daha evvel konuşan sanıkların kendime taalluk eden hususları not almış vaziyetteyim. Bu hususlara müsaade ederseniz temas edeceğim. Okul Nöbetçi Amirliği yapan Behzat Tanır'ın benimle beraber bulunduğu saba¬ha kadar kendi görüşüne göre anlattıkları kısımların eksiklerini tamamla¬yarak arz edeceğim.
Ben 3'ncü Tabur Komutanıyım. Yani İkinci Sınıf Komutanıyım. Telefon haberi, Tğm. Yekta Başeğmez tarafından bana bildirilmiştir. Telefon haberini Tğm. Yekta Başeğmez şu şekilde: "Binbaşım acele gelir misi¬niz?" Ben bir şey anlamadım. Yarbayın yanına gelirken, nöbetçi Yzb. Nihat Şendoğan yukarıya geldi. Yukarıdan nizamiyeye bir tek yol vardır. Diğer bütün kapılar kilitlidir. O kapıya iç bahçeden geçilir. İç bahçeye indik 3'ncü takımın silahlı nöbetçisi er, bir kaç öğrenci ile mücadele ediy¬or. 40-50 öğrenci bahçeye inmiş, kısımlardan da öğrenci bahçeye inmek¬tedirler. Saat yarıma doğrudur. Qkul komutanının emirleri ile verilen müsaade yeni bitmiştir. Koğuşlara çıkmaları lâzımdır. Bu öğrencilerden Nezihi Fırat ve Önder Aydınlı'yı teşhis ettim. Bu iki öğrenci nöbetçilerin üzerine çullanmışlar ve elinden teçhizatını almışlar. Biz müdahale ettik, erlerin teçhizatını kendilerine verdik. Yarbayımın söylediği şekilde öğren¬cileri iknaya çalıştık. Öğrenciler geri çekildi. Bu sırada iç kapıdan subayların girdiğini gördüm. Kimler olduğunu bilmiyorum. Bunların bağır¬maları üzerine bir an durdurmuş olduğumuz öğrenciler, ilk giden gruptan öğrenciler, devamlı olarak iç kapıdan bahçeye iniyordu. Depolara hücum edilmiştir. Kapılar kırılmıştır. Öğrencilerin kimisi harici elbiseli kimisi dahili elbiselidir. Şapkalı, kepli, kepsiz halde toplanmaktadır. Ben harekete katılmış olsa idim, bir kere talebeleri bu şekilde çıkarmazdım. Bu şekildeki karışıklık, benim için zûldür herhalde. Kimi şapkalı, kimi şapkasız karışık vaziyette idiler. Bunların hangi tesirle aşağıya indikleri malûmdur. Ben tabur komutanı olarak, isyan etmiş bir öğrencinin tabur komutanıyım. Telefon nöbetçi subaylığına geldiğim zaman, ismini son¬radan öğrendim, Bnb. Fethi Gürcan'ı gördüm. Yanında bir havacı vardı.
Bunu tanımıyorum. Bunu söylemişimdir. Yapılan tahkikatta, Cemal Özdemir imiş. Saat yarımı geçiyordu. Kendisi 24:10'da aşağıya, öğrenciler tarafından getirildiğini söylüyor, öğrenciler her ne kadar isyan etmişlerse de halâ kendilerinin şerefli olduklarına inancım vardır. Kendilerini kurtarmak için öğrencilere suç atılmaması lâzımdır. Emekli Fethi Gürcan'ı tanımam. Şerefli bir subay olarak ifade verdiler. Ancak şu hususu arz edeyim: Nöbetçi subayı bana mani olduğu sırada, ikinci sınıf dışarı çık¬makta idi. Telefon nöbetçi subaylığında bize alarm verilmesi söylenmiş. Biz de alarm, ses yayan âletlerle ve boru ile olur. Bir er silâh başı borusu çalar. Bu er, yat borusu çaldıktan sonra gitmiştir. Bu iki erin şahit olarak dinlenilmesini rica ederim.
Ben ihtilâlcilerden hiç kimseyi tanımam. Turgut Alpagut'u akademiden tanırım. Emekli binbaşı Bahtiyar Yalta, sınıf arkadaşımdır.
Kendisi ile uzun müddetten beri görüşmemişimdir. Başka kimseyi tanımıyorum. Talât Aydemir ise herkesçe bilinen bir şahsiyet, sonra gördüm. Telefon nöbetçi subaylığındaki olay için Tğm. Yekta Başeğmez, Ütğm. Mustafa Cihangiroğlu görmüşlerdir. Başka subay olup olmadığını bilmiyorum. Nasıl bir şok geçirdiğimizi, isyan etmiş bir talebenin karşısında bulunduğumuzu arz etmek isterim. Telefon nöbetçi subaylığında, alarm hususun¬da mani olmamızdan sonra, dışarı çıktık ve Yzb. ile santrale geldim. Sant¬ral benim taburumun öğrencileri tarafından tutulmuştu. Başlarında Önder Aydınlı vardı. Kendi: "Binbaşım yaklaşma" dedi. Kendilerinin şeref¬lerinden asla şüphe etmiyorum. Erkeklerse söyleyeceklerdir.
Bu sırada santralde er Şerafettin Şen vardı. Kendisi şahit olacak dinlen¬mesini talep ederim. Çok üzülüyorum. Ben tabur komutanıyım. Sı¬nıfımda, dönmüş olan öğrenciler vardır. Bölük Komutanları bunları bana bildirirler. Disiplin durumları iyi fakat ders bakımından zayıf olan öğren¬cilere Tabur Komutanı olarak şefaat gösteririm. Bunlar arasında Önder Aydınlı da vardır. Kendi okulda disiplinli bir öğrencidir. Bu bakımdan kendisine şefaat etmişimdir. O gece bana tabanca çekmiştir.
Duruşma Hakimi: Size mi?
Sanık Sebahattin Altınok: Evet iddianamemin bu kısmında benim öğrencilere güler yüz gösterdiğim, "Ben başınızdayım," dediğim bildiriliy¬or. Bu şekilde bir tabur komutanı gülemez. Bu şekilde şerefli bir subayın gülmesi için artist olması lâzımdır (Sanık ifadesinin bu kısmında ağla¬yarak ifadesine devam etmiştir). Çok ağır bir madde ile itham ediliyoruz. Bir insan, iki-üç öğrencinin şahadeti ile mahkum edilemez. Delil istiyo¬rum. İhtilâle katılmış olsa idim, bahçede öğrencileri bırakmazdım.
Giyindirip, kuşandırıp sevk ederdim. Telefon nöbetçi subaylığından çıkışımda, Turgut Alpagut'u gördüm. Durdular ve cephane istediler. "Cephane yoktur" dedim. Kemal Eken'den sorulmasını talep ederim ve yalnız Alay Nöbetçi Amirlerine söylemiştir. Biz isyan etmiş bir öğrenciye cephane veremezdik. Sabahleyin ancak bir sandık bulduk, bundaki mer¬milerin ise büyük bir kısmı, manevra fişeği idi. Ordu donatımdan soru¬larak öğrenilebilir.
Harekâta iştirak eden adam cephane verip, taburunu teşkilâtlandırır. Süflü bir iddia ile huzurunuza getirilmiş bulunmaktayım. İki öğrencinin beyanlarında gülümsemişim. Albayım, 20 gündür mahpusum; iddia ma¬kamının böyle ağır isnatları ileri sürmesi için delili olması lazım. En az kendileri kadar şerefli bir insanım ben. Basit bir hareket dâvası değildir, iddianamede 146/3 ile itham ediliyorum. Basında ve radyolarda ismim geçti. Beni herkes tanır. Yazıktır insanlara.
Turgut Alpagut'un ismini zikrettikten sonra, benim sınıfımın büyük bir kısmını çıkarmış olduğum doğru değildir. Bu kadar emek verdiğim tale¬belerim, benim emrimi dinlemeden çıkmışlardır. Bu benim için en büyük cezadır. Siz ne verirseniz verin artık kıymeti yoktur. Genç dimağlar aldatılmıştır. Kandırılmıştır, hâlâ şerefli olduklarına inanıyorum. Bir çok şahitler, kendilerini kurtarmak maksadı ile, öğrencileri geri çekmek iste¬dikleri fakat öğrencilerin dönmediklerini söylüyorlar. Onlar götürülürken niçin bunu söylemediler?
Bu sırada birinci sınıf kapının önünde yığılmıştı. Bunlar sabahleyin şehirde yakalandıkları zaman elbiselerinden belli olmuşlardır. Numaralan bellidir. İkinci sınıfın durdurulması için gayret sarf ettim. Ve Ütğm. Hadi Kantarcı'yi nizamiyede gördüm. 15 dakikadan fazla bulunmamışımdır. Saat 01:00'den sonra beni gören varsa, lütfen ispat etsinler (nizamiyede gören). Şu son emri vermişimdir. Dış bahçeye çıkılmasını ihtilâl lideri emretmişti. Havuzlardan ileri gidilmemesi ve cephane ver¬ilmemesini söyledim. Fakat maalesef başka yerden ciplerle cephane getir¬ilmekte idi. Bu kadar cephane getirildiğini gördükten sonra artık okulda muhafaza edebileceğim talebe kalmamıştı. Ve saat 01.00'de odaya çıktım. Saat 03:40'da indiğim zaman ihtilâl liderinin yanına gittim. Ütğm. Kantarcı, sadakatle çalışma hususunda gayret sarf etmiştir. Kendi tabur komutanımız, kendisi görmüştür. Talebeler aşağıya inmektedir. Müdahale etmemiştim. Ütğm, selâm vermiştir. "Buyrun efendim" demiştir. Tabur komutanı: "Görüyorsun, ben de bir şey yapamıyorum" demiştir. Bu sırada okul yakınına gelen Nazım Uncuoğlu "Sizi tevkif etmediler mi?" diye sordu. Bizi niçin tevkif etmediklerini, ihtilâl lideri söyledi.
Bir bölüğün yerleştirilmesi için emir verdiğim iddia ediliyor. Bir bölü¬ğün yerleştirilmesi hususunda bir şey bilmiyorum. Daha evvel Turgut Alpagut öğrencilerin idaresinin kendisinde olduğunu söyledi. Öğrenci¬lerin nasıl çıktığını izah ettim. Başı boş olduklarını izah ettim. Bölüğü sevk ettiğimi söyledi. Ben nasıl bir subayım ki bunların içinde bir bölüğü, o da son bölüğü, kapının önünde tertipleyememişim. Bunu söyleyen öğrenci arkadaşlar, demin arz ettiğim hususta karar almışlar. Odama çık¬tığımda saat 01:00 idi. Kimse yoktu. Yzb. Nihat Şendoğan sık sık bana uğrardı. Telefonda çok yer aramıştım. Yalnız bir mırıltı, başka bir şey çık¬mamıştı.
Duruşma Hakimi: Kimdir?
Sanık Sebahattin Altınok: Şerafettin Şen, santralci... Saat 03:30-04:00 sıralarında santralci karşımıza çıktı; sessiz bir ifade ile: "Komutanım hat boşaldı, bağlayabilirim" dedi. Oraları tenhalaşmıştı. Ben Genelkurmay'a telefon ettim. Telefona çıkan subay ismini vermedi. İkinci Başkan'ı aradım. Telefona çıktılar. İsmimi söyledim, durumu anlattım. "Erin var mı evlâdım?" dedi. 50-60 kadar var dedim. Bana "Git Emekli Albay Talat Aydemir'e söyle, tayyarelerle bombalatacağım, artık hiç bir ümidi kalmamıştır, teslim olsun" dedi. "Emredersiniz Paşam" dedim. Ortalık aydınlanmaktadır. Kapının önünde öğrenciler vardı. Biraz sonra hareket edecektim. Santralci er şahittir. İkinci Başkan'ın kendisinden sorulabilir. Aşağıya indim. 03:30'da ihtilâl liderinin karşısına geldim. Kendisine duru¬mu söyledim, kapıda kendi muhafızları olan öğrencilerden bahsediliyor. Asabımı takdir edersiniz. Hiçbirisini görmedim. İçeride bir Kurmay Al¬bay vardı. Siviller vardı. Hiç birisini tanımam. Bana dediler ki: "Binbaşım bu ihtilâldir; bina da yıkılır, insan da ölür." Yanında bir Kurmay Albay vardı. Arz ettiğim gibi ben bunun kendileri ile taraftar olduğunu zannet¬miştim. Onun ifadesinden sonra anladım ki tutuklu imiş. Kendisinin ismi¬ni bilmiyorum. Hava kuvvetlerinden sorulup öğrenilebilir. Ve benim tev¬kifimi emretmişlerdir. Bu sırada kapıda bulunan Salim Miman, taban¬canın şarjörlerini almıştır. Salim Miman saat 02:30'da evinden çıktığını söylüyor. Saat 01:00 civarında nizamiyeden ayrılırken kendisi orada idi. Kendisi Harp Okulu talebelerini toplayan onları tahrik edenlerin başında olan, başında bulunanların birisidir. Sivil müstafi bir subay niçin okulda bulunmuştur ve Hava Bnb. Fevzi olduğunu öğrendiğim, adresi "Hava Misafirhanesi No. 4" bir subayla bir de topçu binbaşısı vardı. Onların bulunduğu odaya hapsedildim. Tabancamın şarjörü alındı. Salim Miman tarafından alındı. Bu arada yanımızdaki odalardan birinde Ali Elverdi hapis bulunuyordu. Şunu arz edeyim ki Önder Aydınlı hariç, hiçbir öğren¬ci bana silâh çekmemiştir. İddianamenin son kısmına cevap vereceğim. Nöbetçi listesi, koca bir liste halinde çıkarılmıştır deniyor. Burası okuldur. Saat yarımdır. 18 kişilik listenin içinden altı tanesi okul dışındaki bağlı bir¬liklerde vazifelidir. Geriye kalır 12, iki tanesi et, ekmek, sebze astsubayıdır. Erken yatmışlardır. Erken kalkacaklardır. Geriye kalır 10. 4 tanesi öğretmendir. Bunlar etüt bitiminde yatmışlardır. Geriye kalır 6. Kara nöbetçi subayı arkadaş kapıyı kilitlemiş, yatmıştır. Geride beş kişi kalmıştır. Bu beş kişinin durumlarını takdirlerinize arz ediyorum. Şahsen geceleyin okulun önünde hiçbir öğrencinin bulunmamış olması tek tesellimdir.
Duruşma Hakimi: (Sanığa hitaben) oturun efendim. Şimdi görüldüğü üzere sorgunun, Harp Okulu'ndaki olayları kısmına gelmiş bulunuyoruz. Şahsen duruşmayı idare eden hakim sıfatı ile ve riyasetin kabul edeceğini umduğum bir hususu arz edeceğim. Bilhassa arz etmek istiyorum ki burası askeri mahkemedir. Ve askerliğin icapları ile ilişik bir olayın duruş¬masını yapmakla görevlidir. Bu itibarla Harp Okulu'nun soruşturmasına girmiş olmak hasebi ile bilhassa sorgu için huzura gelmiş olan genç öğren¬cilerin sadet dışına çıkmamalarını hislerinden ziyade aklı selimlerini kullanmalarını hatırlatırım. Burada emekli ve muvazzaf subayların bulun¬duğunu ve Samiinin de bulunduğunu unutmamalannı isterim. Eğer bunun dışında bir hareket görürsek ve heyet de benim kanaatime iştirak ederse o zaman mahkemeyi gizli yapmak durumuna düşeriz ki bunu biz de arzulamıyoruz.
3'ncü Tabur Nöbetçi Subayı Nöb. Yzb. Nihat Şendoğan'ın İfadesi
Sanık Nihat Şendoğan: 20/21 Mayıs gecesi olayının maddi vakalarını anlatacağım. Hadise gecesi ben 3'ncü Tabur Nöbetçi Subayı idim. Gece saat 24:00'den sonra telefon nöbetçi subaylığı odasına geldim. Çünkü bu sıralarda okul imtihan devresinde idi ve komutanlığın emirleri ile öğren¬cilerin gece 24:00'de ve hatta daha geç saatlere kadar çalışmalarına müsaade edildi ve biz ekseriyetle nöbetçi subay arkadaşlar telefon nöbetçi subaylığında toplanır ve öğrencilerin kalan kısımları da dershaneden çık¬tıktan sonra koğuşta yoklamalarını kontrol eder ve nöbetçi amirliğine tek¬mil vererek gece hizmetlerini bitirirdik. Telefon nöbetçi subaylığına geldiğim sırada orada telefon nöbetçi subayı Tğm. Yekta Başeğmez, Hadi Kantarcı, Mustafa Çilingiroğlu ve öğretmen Yzb. Ahmet Yücetürk bulun¬makta idi. Bu arada o gece elektriklerin onarımı için çağrılmış olan elek¬trikçileri sevk etmek üzere bir cip tahsis edildi. Bir müddet sonra nizamiyedeki nöbetçi posta ile beraber bir Yzb. içeri girdi. Ve Gölbaşı'ndan gelmekte iken okul civarında otomobillerinin lastiğinin patladığını, pat¬layan lastiği tamir etmek için arabanın Bahçelievler'de bulunan acentasından bir araba isteyeceklerini, bunun için telefon edilmesini rica etti. Telefon nöbetçi subayı, denilen yerden taksi için telefon edip, haber verdim. Aradan bir müddet geçmişti. Bu sırada bu yüzbaşı dışarı çıkmış olacak ki biraz sonra içeri girdi. Şehirden bir şoför geldi; geliş kâğıdını nöbetçi amirliğine getirmişti. Şoförün görev kâğıdını teslim edişi anında, dışarıdan gelmiş olan Nihat Conguroğlu'nun elinde bulunan radyoda Harp Okulu Marşı çalmaya başladı. Bu sırada karşılıklı oturduğumuz Yzb. Ahmet Yücetürk bu saatte yayın olmamasının gerektiğini, bunun ancak kısa dalga yayını olabileceğini söylüyordu. Şoför er, şehrin içinde tank gördüğünü söyledi. Bunun üzerine ben, kendisini ikaz ettim: "Bu saatte şehirde tank olmaz yanlış bir şey söyleme" dedim. O da "Hayır efendim, Meclis civarında ve bir iki yol kavşağında 3 tank vardı," dedi. Şoförün bu ifadesi ve radyoda marş çalınması beni hayrete sevk etti ve bir an karşılıklı oturduğumuz Yzb. Ahmet Yücetürk ile hayretle bakıştık. Durumda bir fevkaladelik olduğunu anladım. Okul ve Alay Nöbetçi Amirlerine haber vermek üzere lokale çıktım.
Duruşma Hakimi: Siz Harp Okulu'nda Behzat Bey'le cephane getirme¬ye gittiniz mi?
Sanık Nihat Şendoğan: Hayır efendim. Katiyen gitmedim.
Savcı: İhtilâle katılan Harp Okulu talebelerine intizamla gitmeleri veyahut taşkınlık yapmamaları hususunda bir emir veya bir telkinde bulunmuş mudur?
Sanık Nihat Şendoğan: İddianamenin bu kısmına ben de temas etmek istiyorum. Birincisi; telefon nöbetçi subaylığında hâdisenin cereyanı sırasında, dışarıdan gelen grupların, içeri girmesinden sonra Alay Nöbetçi Amirini haberdar etmek üzere ayrıldım. Ayrıldığım sırada böyle bir şey olmamıştı. İkincisi; sordukları kısım, ben hâdiselerin seyri sırasında arz ettiğim gibi öğrencilerin olaylar sırasında esasen nizamiyeden çıkmış olduklarını arz ettim. Böyle bir şey olmamıştır. Kaldı ki, az evvel kendi¬sine silah tevcih edilmiş olan insanların gidip de kendi öğrencilerini inti¬zama sokmak veya teşvik etmek hususundaki bu ifadenin ne dereceye kadar doğru olabileceğini takdirlerinize ara ediyorum.
Duruşma Hakimi: Yani siz böyle bir şey yapmadınız mı?
Sanık Nihat Şendoğan: Hayır yapmadım.
Savcı: Ben bu sualimi şunun için sormuştum: İfade veren öğrenciler demişlerdir ki "Şayet bizim komutanlarımız bize aşağı inmeyin şeklinde ikaz etmiş olsalardı katiyen aşağı inmezdik."
Sanık Nihat Şendoğan: Efendim arz edeyim, birincisi bu mevzuyu duy¬duğumuz zaman ben de merak ettim. Ancak demin arz ettiğim gibi okula ilk gelen Yüzbaşı Çonguroğlu bu okulda bölük kumandanlığı yapmış insan. Daha sonra teşhis ettim. Çünkü o gece kimler olduğu hakkında bana resimlerini, okulda mevcut resimli bir defterden resimlerini göster¬diler, orada Nihat Çonguroğlu'nu tespit ettim.
Evvelce okulda bölük kumandanlığı yapmıştır. Bu hareket anında ani bir durumda karşılaştığımız için toplu halde öğrencileri ikaz ettim. Bu hu¬sus Selahattin Tepelioğlu'na sorulabilinir. Kendisini görmüştüm. İkaz etmiştim.
Duruşma Hakimi: Bir tek talebeye mi söylediniz?
Sanık Nihat Şendoğan: Gördüğüm bir talebe olduğu için.
Duruşma Hakimi: Bir talebeye söylemek size bir fayda temin etmez.
Sanık Nihat Şendoğan: Arz ettiğim gibi müdahale imkanı yoktu. Olsay¬dı yapardım.
Duruşma Hakimi: Sorguyu yanlış anlıyorsunuz. Bir tek talebeye ikazda bulunduğunuzu söylüyorsunuz. Bir tek kişiye söylemek fayda vermez di¬yorum. Talebeler diyor ki: "Başımızdaki subaylar bizi ikaz etmiş olsalardı, biz de bir yere gitmezdik." Burada sizin fiili durumunuz nedir?
Sanık Nihat Şendoğan: Fiili durumum şudur: Öğrenci bizim tarafımız¬dan bir emir verildiğini görmediği müddetçe ayrılmaması icap eder. Son¬ra beklemesi emredilir.
Duruşma Hakimi: Siz durumu gördüğünüz zaman ilk defa harekete geçiyorlar. Biz bundan sonrasını soruyoruz. Siz kendilerini ikaz ettiniz mi? Kendilerine: "Yapmayın, etmeyin sizin başınızda kim vardır, bizden emir almanız lâzım" şeklinde ikaz ettiniz mi?
Sanık Nihat Şendoğan: Efendim, silâhlıklara saldırıldığı zaman, nöbet¬çi amirleri tarafından kendileri, ikaz edildi. O zaman Nöbetçi Amiri: "Bir alarm verilecek olsa, bizim tarafımızdan verilir" şeklinde onları ikaz etti. Arkasından "Ben sizin Tabur Kumandanınızım, Nöbetçi Amirinizim, yan¬lış hareket ediyorsunuz, koğuşlarınıza çıkın ve sükûnetle yatın" demiştir. İkaz vazifesi yapılmıştır.
Duruşma Hakimi: Siz kendiniz yapmadınız, evvelden yapıldığı için bunu kâfi gördünüz.
2'nci Tabur Nöbetçi Subayı Ütğm. Hadi Kantarcı'nın İfadesi
Sanık Hadi Kantarcı: 20/21 Mayıs gecesi Harp Okulu'ndan l'nci Tabur'un yani l'nci sınıfın nöbetçi subayı idim. Saat 12:00'ye doğru tele¬fon nöbetçi subaylığında.....
Duruşma Hakimi: Siz parolayı kimden öğrendiniz?
Sanık Hadi Kantarcı: Kimseden öğrenmedim.
Duruşma Hakimi: Peki talebelere öğrenmeden nasıl ve niye söylediniz?
Sanık Hadi Kantarcı: Bana kimse parolayı söylemedi. Ben de parolayı söylemedim. Böyle söyleyen talebeleri ben de gördüm, ben de tanırım şahsen. Onlar da beni tanırlar.
Duruşma Hakimi: Bu talebeler, parolayı sizden aldıklarını söylüyorlar. Ama siz "Söylemedim" diyorsunuz.
Sanık Hadi Kantarcı: Hayır efendim, ben talebeleri tanımıyorum, ken¬dilerini görmedim. Fakat parolayı vermediğimi biliyorum. Çünkü parola¬nın öğrenilmesi için bunun herhangi bir kimseden sorulmasına lüzum yoktu zaten nizamiyede herkes parolayı bağırıyordu.
Duruşma Hakimi: Yani Talât Aydemir ve arkadaşlarından öğrenmiş değilsiniz.
Sanık Hadi Kantarcı: Hayır efendim.
Duruşma Hakimi: Peki talebelere bunları ne diye söylüyorsunuz?
Sanık Hadi Kantarcı: İç bahçeye geldiğim zaman talebelerin 2'nci sınıfın karşısında olduğunu gördüm.
Savcı: Nöbetçi heyeti içerisinde ihtilâl başladıktan sonra en çok faaliyet gösteren bu maznundur. Kendisi ikinci taburun muhtelif birliklerine, biz¬zat emir vermiştir. Geniş bir şahit grubu bu ciheti ayan beyan ifade etmişlerdir. Gene tespit edilen duruma göre bu maznun, ikinci bölüğü Fethi Gürcan ile beraber silahlandırarak dışarıya çıkarmıştır. Bu iddiaya karşı ne cevap vereceklerdir?
Sanık Hadi Kantarcı: Arz edeyim. Fethi Gürcan Binbaşı'yı bu hareket esnasında asla görmedim. Sizleri şerefimle temin ederim. Kendisi bura¬dadır sorun. Gördüm desinler her şeye razıyım.
Duruşma Hakimi: Fethi Gürcan...
Sanık Fethi Gürcan: Bu arkadaşı, ilk defa burada görüyorum. Yalnız nöbetçi odasında; binbaşıları, yüzbaşıları gördüm. Belki Behzat Yarbay'ı da görmüş olabilirim, kati olarak hatırlamıyorum, böyle bir şey varit değildir.
Nöbetçi Başöğretmen Öğ. Yb. Necati Taylan'ın İfadesi
Duruşma Hakimi: Peki. Talât Aydemir Harp Okulu'na geldiği zaman, siz ona: "Hoş geldiniz" demişsiniz. Ayrıca alarm sırasında bazı cephane¬likleri de açtırdığınız iddianamede yazılı; ne dersiniz?
Sanık Necati Taylan: Ben yalnız elini sıktığımı hatırlıyorum, asla hoşgeldiniz demedim. Cephanelik meselesine gelince...
Duruşma Hakimi: Herhalde Talât Aydemir size elini uzatmadı; değil mi?
Sanık Necati Taylan: Efendim iyi hatırlamıyorum; benim elimi sıktı.
Duruşma Hakimi: Cephane sandıkları için ne diyorsunuz?
Sanık Necati Taylan: Cephane sandığı meselesine gelince; böyle bir şey yapmadım. Şerefimle ve vazifemle asla kabili telif değildir. Tekrar söylü¬yorum böyle bir şeyi yapmadım.
Duruşma Hakimi: Siz hukukçu musunuz?
Sanık Necati Taylan: Evet efendim.
Duruşma Hakimi: Öğretmen misiniz?
Sanık Necati Tayian: Evet efendim.
Duruşma Hakimi: Talât Aydemir oraya geliyor. Bu şahıs, 22 Şubat'ta orada bulunmuştur. Bu maznun'un fiiline göre sizin kanaatiniz nedir?
Sanık Necati Taylan: Elem ve teessür içindeyim.
Duruşma Hakimi: "Elem ve teessür içindeyim" diyorsunuz amma elini de sıkıyorsunuz.
Sanık Necati Taylan: Tasnidir efendim.
Duruşma Hakimi: "Cephane sandığını açtınız mı?" diyorum, "hayır" diyorsunuz.
Sanık Necati Taylan: Efendim şuna işaret etmek isterim ki müthiş bir tesir altında olduğumu, siz de takdir edersiniz.
Duruşma Hakimi: Bizim başka soracağımız yok.
Savcı: Maznun iradesinde Talât Aydemir'i ikaz ederek: "Biraz sonra memleketin kaderine hükmedecek meşru kuvvetler gelecek" diye beyan¬da bulundu. Bu cihetin Talât Aydemir'den sorulması gerekmektedir.
Duruşma Hakimi: Buyurun Talât Aydemir.
Sanık Talat Aydemir: Okula ilk geldiğim zaman demin arz ettiğim Nöbetçi Amiri Behzat'la konuşmama devam ederken arkadaş yaklaştı. Bana "Hoş geldiniz" dedi ve "Allah bu günleri gösterdi" dedi. Benden vazife talep etti. (Gülüşmeler)
Duruşma Hakimi: Gülmeyiniz efendim.
Sanık Talat Aydemir: Daha evvel Okul Komutanı olduğum için, arka¬daş hakkındaki kanaatlerim dolayısıyla kendisine bir vazife vermedim. Kendisi 22 Şubat'tan evvel çok hürmet ettiğim insandı. Ben emekli olduk¬tan sonra beni nerede görse, bana selâm vermemek için daima kaçmıştır. Ama iş muvaffakiyetime doğru giderken benden vazife talep etti. Aynen söylediği sözleri orada duyanlar vardır. Sonra yine kendisine rastladığım zaman, belki bu da birlikte girmiş olabilir. Fakat hadisat terse dönünce bu şahıs odama gelerek biraz evvel söylemiş olduğu sözleri söyledi. Ben de kendisine -nutuk atana- "Eğer nutkun zamanı ise, geldiğim zaman hissiyatını söylemen ve ikaz etmen lâzımdı" dedim.
Duruşma Hakimi: Tamam mı?
Sanık Necati Taylan: Hayır efendim.
Duruşma Hakimi: Talât Aydemir gayet objektif konuşuyor.
Sanık Necati Taylan: Böyle bir şey söyleyerek vazife talep etmedim.
Tanık İstihbarat Subayı Sabahattin Sayımsoy'un ifadesi
Adı Soyadı: Sabahattin Sayımsoy
Doğum tarihi ve yeri : 1336 Sivas
İşi ve gücü: Merkez Kumandanlığı İstihbarat Subayı
Sınıf ve rütbesi: Topçu Yarbayı. (Tanık Sabahattin Sayımsoy yemin etti)
Duruşma Hakimi: Siz de, şahadetiniz de, o geceki harekete matuf olarak umumi mahiyette gördüklerinizi, bildiklerinizi anlatınız.
Tanık Sabahattin Sayımsoy: O günkü harekâtı anlatmadan evvel, istih¬barat subayı olduğum için, 5 dakika kadar sürecek daha evveliyatını da anlatmak istiyorum.
22 Şubat hadiselerinde, ben istihbarat okulunda öğretmendim. Ve bu harekâtı okulun yanında olduğu için gayet iyi takip etmiştim. 22 Şubat'tan sonra, Merkez Kumandanlığı İstihbarat Subayı olarak tayin edildim. Vaziyetin ve o zamanki durumun icabı olarak Merkez Komutanı ile yapacağımız işleri, bundan sonra takip edeceğimiz hususları ve verilecek istikameti müzakere ettik ve yeni vazifem başladı. O günkü hava askeri şahısların bir çoğunun, 22 Şubat'tan sonra emekli olmaları ve birçok¬larının da ordudaki askeri şahıslarla temas kurduklarından dolayı, bu yönden vazifem yapılıyor. Bu bakımdan 22 Şubat'ta emekli olanların bir çokları ile temas kurup, şahsen tanımak, vazifem icabı idi. Bunun için bir çoklarını ismen ve birçoğunu da şahsen, bu günlerde tanıdım ve ondan sonraki hareketlerimi de ona göre ayarlamış oldum. O günlerde bilhassa Talât Aydemir ve Yaşar Başaran'ın, ordudaki genç subaylarla ve Harp Okulu talebeleri ile temas ettiğini, bizzat veya kendi emrinde çalışan ele¬manlar vasıtası ile öğrendim. Hatta bunlardan üç tanesini, teğmeni de evinden çıktıktan sonra takip ederek Dikmen artlarında bir eve girip, kısa anlatıyorum, üstlerinden Kemalizm beyannameleri bulunduğu halde, bir diğer Yarbay arkadaşımla yakaladık ve kendilerini üst makamlara teslim ettim. Bu hadiselerden sonra da bu şahısların askeri şahıslarla çok sıkı ilgili olduğunu görerek, sivil olmalarına rağmen, bunların hareketlerini yakından takip ediyorduk. O günlerde bilhassa Topçu Okulu'na, Harp Okulu'na ve Ankara'da bulunan diğer birliklere de kendi tabirleriyle: "çengel" atmakta olduklarını öğrendik.
Son olarak 26 Ocak 1963 tarihinde Merkez Kumandanı bize: "Oturun ve şimdiye kadar aldığınız istihbaratları kıymetlendiriniz" dedi. Özet olarak size 162. maddesini okuyacağım:
"26 Ocak 1963. Bu günkü durum halkın sokağa dökülmesine müsait değildir. Ordu kademesi emir ve komuta zincirine bağlı olduğu takdirde, asıl tehlike 22 Şubatçılardan gelecektir. İstanbuldakilerin başında Cevat Kırca. Ankara'dakilerin başında Talat Aydemir ile arkadaşları: Alpagut, Başaran, Gürcan vardır. Bunlardan her türlü harekât beklenir."
Hükümet aleyhine yapılacak harekâtı hazırlamakla mes'uldürler. 26 Ocak'a kadar aldığımız istihbarat raporu bu idi.
6 Mart 1963
Fethi Gürcan ve Mustafa Ok, gençleri komando halinde idare edecek¬lermiş. Cevat Kırca, Adnan Çelikoğlu, Selçuk Atakan, Orhan Kabibay ve Ahmet, bunlar içlerinde işbirliği yapıyor. Bunlar, günlük verdiğimiz raporların özetidir.
7 Mart 1963
Jandarma Muhafız Taburu'ndan Kemal, harekat şube müdürü, iki yüzbaşı, bir üsteğmen, bir hakim teğmenle 22 Şubatçıların grubuna dahil olmuşlardır. Harekâtı, komandolarla yapacaklarmış.
8 Mart 1963
Talât Aydemir Kışla Kumandanlığı üzerinde duruyor. Burada iş yapa¬bilecek bir subay istiyor. Bu subayı temin ettik, gönderdik. Sonradan değişme olduğu için çıkarıyor.
Topçu Okulu'nu elde etmeye uğraşıyor. Oraya üç teğmen vasıtasıyla temas kurmağa çalışıyor. Bu üç teğmenin ismini tespit ettik. İcap ederse arz ederim. Fakat Topçu Okulu Komutanı'nın ve Öğrenci Taburu Komutanı'nın uyanıklığı sebebi ile, burası ile işbirliğine geçemiyecektir. Nitekim geçmemiştir.
Tank Taburu ile meşgul oluyor.
Dündar Seyhan 11 ve 14'lerle anlaşmaya uğraşıyor.
Tank Taburu'nda açılan kursa gelenler kendi adamlarıdır. Bu kursu takiben Yaşar Başaran, çok sevinmiş.
9 Mart 1963
28'nci Tümen'de Emekli Albay 22'lerin grubuna katılmıştır. Bahtiyar Yalta genç subaylarla tanışmak istiyor. Deniz Albayı Galip, Deniz Kuvvetleri ile meşguldür.
Harekatta radyoda mesaj Talât Aydemir imzası ile okunacak ve baş olarak, başkasını takdim edecektir.
11 Mart 1963
Grup teşkili için genç subaylar arıyorlar.
11'lerle 22'ler yaklaşmamış, İş Bankası'nın 2957 No.'lu hesabına para yatırılıyor. Ankara'nın harekât planını, Emin Arat yapıyormuş. Radyoevi'nin işgalini, Jandarma Muhafız Taburu'ndan Piyade Binbaşı Kemal Kahyaoğlu plânlayacak. Aynı taburdan yardımcısı bir jandarma teğmeni. İsmini öğrenemedik. Bu 11 Mart'taki durum. 12 Mart'ta Kışla Komutanlığından Yüzbaşı Gökalp Kasapoğlu, bir üsteğmen ve Tevfik Saltoğlu (Makine Kimya'da memur) ihtilâl mevzusunda konuşmalar yapıyorlar. Diğer taraftan Tevfik Saltoğlu, Gökalp Kasapoğlu, Üsteğmen Ahmet ve Ulaştırma Üsteğmeninden Kışla Komutanı muavini Yarbay ile tanışmalarını istiyor.
13'te Tank Okulu'ndan bir iki subay 22 Şubatçılarla anlaşmışlardır. Zırhlı Eğitim Merkezi'ni elde edememiştir. Oradan bir kaç tank subayı almışlardır.
Muhafız Alayı sağlam, bu sağlam tabiri 22 Şubatçılar tarafından değil, bizim tarafımızdan. 229'uncu Piyade Alayı'nda adamları var; Tümen Karargâhı'nda yok. Topçu Komutanlığında var. 229'ncu Piyade Alayı, Jandarma Muhafız Taburu, 28'nci Tümen Topçu Kumandanlığına güveniyor Harp Okulu.
Başka kaynaklardan geldiği için bu şekilde arz ediyorum. Harekât karargâhı yine Harp Okulu olacaktır.
Meclis Muhafız Taburu'ndan 2-3 subay elde edilmiştir; isimlerini öğre¬nemedik.
5 Mayıs 1963'te verdiğimiz raporun özeti:
22'ler faaliyetlerini arttırdılar. Tank Okulu'ndaki kurs bitmeden, Harp Okulu kampa gitmeden ve tayinler çıkmadan, şu 15-20 gün içinde muhakkak bir hareket beklenebilir. Adamlarına gittikleri yerleri, sinema dahi olsa haber vermelerini söylemişlerdir.
Duruşma Hakimi: Sanık Behzat Tanır.
Sanık Behzat Tanır: Harp Okulu talebeleri ile Talat Aydemir'in temaslarının Mart ayında olduğunu bildiriyorlar. Bu öğrencilerin isimleri tespit edilmiş midir? Edilmişse, Okul'a bildirilmiş midir?
Duruşma Hakimi: Neden öğrenmek istiyorsunuz. Siz idareci değilsiniz ki...
Sanık Behzat Tanır: Bizim burada bulunmamızın hikmeti sebebi onun¬la ilgili.
Tanık Sebahattin Sayınsoy: Harp Okulu talebeleriyle Talat Aydemir'in teması, Harp Okulu talebelerinin kampa gitmeden evvel olmuş ve durum, üst kademelere aktarılmıştır.
Bunların saati ve dakikası vardır. Bu hususta teferruatlı olarak konuş¬muyorum. Bunları anlatsam çok uzun sürer.
Sanık Behzat Tanır: Efendim herhangi bir ihtilâl anında, Harp Okulu'nun bir karargâh olarak kullanılacağı ve 1/2 nispetinde öğrenci kitlesinin hazır bulunacağı haberinden okulun haberi var mıdır?
Duruşma Hakimi: Ne bilsin efendim.
Sanık Behzat Tanır: Bendeniz akşam oraya...
Duruşma Hakimi: Bu husus müdafaanıza taalluk eder.
Sanık Behzat Tanır: "Ben bir sorayım" dedim. Çünkü biz okulda, böyle çok önemli güçte bir hazır kıtanın bulunması hakkında, emir almış değiliz.
Duruşma Hakimi: Spiker gelsin.
Sanıklardan Birisi: Sayın Başkanım söz istiyorum, Harp Okulu hakkın¬da. Beni bizzat buraya Harp Okulu'nun mümessili olarak getirmişlerdir.
Duruşma Hakimi: Artık kimseye söz vermiyorum.
Sanıklardan Birisi: Harp Okulu talebeleri hakkında bir soru soracağım.
Duruşma Hakimi: Siz Harp Okulu'nun avukatı mısınız?
Sanıklardan Birisi: Efendim, burada Harp Okulu talebeleri olarak bulunuyoruz.
Duruşma Hakimi: Bir defa siz konuşmayı öğreniniz. Siz Harp Okulu'nun mümessili misiniz? Sana söz düşmez. O bambaşka bir müesse¬sedir.















1468 Harbiyeliyi Okuldan Atan Yüksek Disiplin Kurulu Kararı


Tarih: 26. 9. 1963
Karar No: 1963/2
Yüksek Disiplin Kurulu Başkan ve Üyeleri:
Başkan: Okul Komutanı Tuğgeneral Burhan Ercan
Üye: Öğr. Alay Komutanı Kurmay Alb. Fahri Paksoy
Üye: Öğr. Krl. Bşk. Kurmay Alb. Cemil Candaş
Üye: Kur. Bşk. V Kurmay Yb. Kemal Yamak
Üye: Moral Subayı Prs. Kd. Bnb. Burhan Örgen
Üye: As. Mah. Baş. Hak. Kd. Yzb. Abdurrahman Özbağcı
20/21 Mayıs gecesi vuku bulan ihtilâl teşebbüsünde, tanımadıkları subay ve emekli subayların arzularına uyarak, başlarında kendi subay ve âmirleri olmaksızın ve bunlardan emir almaksızın, nöbetçileri bertaraf ve silahlıklara hücum ederek, silahlandıktan sonra okulu terk ve şehre inmek, ihtilâlcilerin emirlerini ifa etmek, üstleri ve âmirleri tarafından yapılan ikazları dinlemeyerek tanımadıkları subay ve emekli subaylarla birlikte harekâtı devam ettirmek, ikaz için gelen General ve subayları silah zoru ile tehdit ederek, okula getirip isyancılara teslim etmek suretiyle, İç Hizmet Kanun ve Talimatı ve Kara Harp Okulu disiplin tali¬matına aykırı hareketleri ile disiplinsizlikleri sabit olan aşağıda kimlikleri yazılı Harp Okulu öğrencilerinin durumlarını, incelemek üzere Harp Okulu, Yüksek Disiplin Kurulu Okul Komutanlığı'nın 21 Eylül 1963 gün Per: 4443-2-63 sayılı emirleri ile Okul Şeref Salonu'nda üyelerinin hepsi mevcut olduğu halde toplanarak; müteakip maddelerdeki gerekçeye dayanan aşağıdaki kararı vermiştir.
Müzakere ve karardan evvel:
a. Öğrencilerin sırası ile, Bölük ve Tabur Komutanları dinlenmiş ve iki Tabur Komutanı ile sekiz Bölük Komutanı, toplantı zaptında kaydedilmiş olduğu gibi, silahını alarak okulu terk eden, bütün öğrencilerin bu fiil ve hareketleri; olay günü üstleri, âmirleri ve hatta Komutanlarına karşı davranışları ve 21 Mayıs sonrası tutumları ile okulun ve askerliğin şeref ve haysiyetini kırıcı büyük bir disiplinsizlik hareketi ve haleti ruhiyesi içinde bulunduklarından dolayı, subay olamayacaklarına dair kanaatlerini Yük¬sek Disiplin Kurulu huzurunda, kısaca izah ve ifade etmişlerdir.
b. Disiplin Talimatının usul hükümlerine göre öğrencilerin dinlenmesi konusunda yapılan müzakere sonucu; emirsiz silahlanarak müsaadesiz okulu terk fiili, bütün öğrenciler için müşterek olduğu gerekçesi ile öğren¬cilerin birer birer ayrıca dinlenmesine lüzum olmadığı ve bu konuda lüzum hasıl olursa ifade tutanakları ile duruşma zabıtlarından istifade edilmesi Yüksek Disiplin Kurulu'nca karar altına alınmıştır.
Haklarında Kara Harp Okulu disiplin talimatına göre
Harp Okulu Yüksek Disiplin Kurulu'nca müzakere açılan ve karar alı¬nan öğrencilerin kimlikleri ve adresleri: 1468 Öğrencinin kimlikleri yazılıdır.
Gerekçe:
Yapılan görüşme ve inceleme sonunda varılmış bulunan sonuçlar şun¬lardır:
İç Hizmet Kanunu'nun 1'nci maddesinde; "Yurt ve milletin saadet ve selâmetini ve istikbalini temin etmek ve Cumhuriyet'i korumak, ancak disiplini mükemmel olan Silâhlı Kuvvetlerle kabildir" denilmektedir.
Aynı Kanunun 13'ncü maddesinde ise disiplin: "Kanunlara, nizamlara ve âmirlere mutlak bir itaat, astın ve üstün hukukuna riayet demektir. Ordu'nun temeli disiplindir" diye tarifini bulmuştur,
Asırlar boyunca şan ve şerefle bu aziz vatanın bekçiliğini yapan ve bu uğurda sayısız şehitler veren Türk Silâhlı Kuvvetleri; bu erişilmez şerefe vatan ve millet sevgisinin yanında disiplin ve itaati her şeyin üstünde ve en ön planda tutmak suretiyle ulaşmıştır.
Binaenaleyh her Ordu mensubunun, kendisine tevdi edilen vatan mil¬let ve Cumhuriyet'i koruma vazifesini, bu ruha sadık kalarak ifa etmesi ve disiplin tarif ve anlayışını, ruhunda kökleştirmesi icap etmektedir.
Ordu'da; komutan, öğretici ve yetiştirici olan subay için bu disiplin anlayışının, kanunlara, nizamlara ve amirlere mutlak bir itaat ruhunun, geniş ölçüde mevcudiyeti ayrıca büyük bir önem ve değer taşımaktadır. Bu bakından bütün askeri okullarda disiplin konusu üzerinde hassasiyetle durulmakta ve disiplin ruhunun kökleşmesi için özel tedbirler alınmakta ve talimatlar uygulanmaktadır.
Türk Ordusu'na ölmez Atatürk gibi büyük komutanlar yetiştiren Harp Okulu her devirde, tefahür vesilesi ve kutsal bir varlık olarak, milletinin sinesinde yaşamıştır.
Okul'un bütün mensupları, aziz milletimizin bu sevgi teveccüh ve iti¬madına lâyık olabilmek için yurt ve milletin saadet ve selâmeti ve Cumhuriyet'in korunması uğrunda bütün varlıklarını ortaya koymuşlar ve icap ettiği zaman aynı disiplin anlayışı içinde canlarını feda etmekten çekinmemişlerdir.
Milletinizin bu teveccühüne ve itimadına mazhar olan ve Türk Silâhlı Kuvvetleri'ne subay yetiştirmek gibi kutsal bir görevi bulunan, Harp Okulunun Ana Talimatı'nda, hedef ve gayesi: "Türk Ordusu'na yüksek karakter ve irade sahibi vatansever subaylarını ve geleceğin komutan namzetlerini yetiştirmek" diye tebarüz ettirilmiş ve Okul Disiplin Talimatı'nın 4'ncü maddesinde, Harp Okulu öğrencisi için tayin edilen disiplin nevilerini:
a. Ahlâk ve karakter disiplini
b. Fikir, düşünce ve irade disiplini
c. Vazife disiplini
d. Ruh disiplini
e. Beden disiplini
f. Hal ve hareket disiplini
g. Şekil disiplini
h. Kanunlara, Nizamlara ve emirlere saygı ve itaat disiplini, (Ana Talimat madde 40 fıkra ğ).
olarak sıralandıktan sonra "bu disiplinlerin toplamı ile askeri disiplin teşekkül eder. Askeri disiplin, ‘Milli Disiplin’in teşekkülünde en müessir yardımcıdır" denilmektedir.
Böyle şerefli bir maziye sahip bulunan ve büyük bir disiplin anlayışı içinde kutsal vazifesine devan eden Harbiye ve Harbiyeliler, bazı muhte¬rislerin şahsi ihtiraslarına alet edilmek istenmiş ve komutanı olarak başlarına getirilen şahsın, kötü niyetlerinin tahakkuku için giriştiği 22 Şubat harekâtına iştirak ettirilmek bahtsızlığına uğratılmışlardır.
Bu harekâtın akabinde, masum Harbiyelilerin aldatıldığına kani olan ve ileride aldatıldıklarına kendilerinin de iman ederek Silâhlı Kuvvet¬lerimize daha yararlı olacaklarına inanılan mensupları; bu kutsal yuvanın şerefine bağışlanarak, salahiyetli makamların affına mazhar olmuşlardır. Fakat maalesef görüşlerde yanılma olmuş ve "Harbiyeli aldatılmıştır" gerekçesi ile verilen bu af kararının üzerinden daha bir ay bile geçmeden İstanbul'da Taksim Abidesi'ne "Harbiyeli Aldanmaz" parolası ila çelenk koyan bir grupla beliren sapık fikir ve görüşler, 22 Şubat olaylarının l'nci sınıfını teşkil eden öğrencilerin 2'nci sınıf olarak 20/21 Mayıs olaylarının öncülüğünü yapmaları ile açığa çıkmış ve affın yerinde olmadığını, affedilenlerin buna lâyık olmadıklarını ortaya koymuştur.
Okul Komutanı'nın ve idaresinin müteaddit defalar 22 Şubat olayları ve politika dışında kalmak lüzumu hakkındaki ikaz ve ihtarlarına rağmen mahkumiyet alan 18 kişinin, kendi istekleriyle yazmış olduğu rapor ve belirtmiş olduğu isimlerle 2'nci sınıf öğrencilerinin 22 Şubatçılarla teması muhafaza ettiğini, onlara karşı duydukları alakayı ortaya koymuş ve 20/21 Mayıs olaylarına ait lüzumlu ortamın, öğrenciler arasında yaratılmış olduğu bizzat kendileri tarafından kaleme alınarak itiraf edilmiştir.
Öğrencilerin toplu olarak icra ettikleri bu büyük disiplinsizlik ve esef verici hadise için yaptıkları savunmaların genel olarak "yapılan bir ihtilâlin bastırılmış olduğu ve kendilerinin de emniyet görevi maksadı ile okulu terk ederek, aşağıya indikleri" tezine istinat ettiği tespit edilmiştir.
Halbuki bahsedilen mevcut disiplinsizlik, hizmet gören nöbetçiye rağ¬men silahlık kapılarının kırılması, emirsiz silah başı yapılması ve Okul'un terk edilmesi fiilleri ile başlamaktadır. Şöyle ki:
a. İç Hizmet Yönetmeliği'nin 651 no. maddesi:
"Birliklerin silahbaşı edilmeleri, ilgili ve yetkili komutanların emriyle olur. Bir kışladan, bir kısım askerin fevkalade ahval karşısında silahbaşı edilmesi, Kışla Komutanı'nın veya Kışla Nöb. Amiri'nin emriyle olabilir" demektedir. Olay gecesi talimatının bu âmir hükmüne uygun olarak ver¬ilmiş herhangi bir silâh başı emri veya işareti mevcut değildir. Okulda alarm borusu çalınmamış ve Okul Nöbetçi Amirliğince bu konuda bir emir verilmemiştir.
Bilakis nöbetçi amirlerinin: "Alarm verilirse bizim tarafımızdan verilir" şeklindeki ikazları dinlenmemiştir. Emirsiz ve müsaadesiz olarak ilgisiz ve yetkisiz kimselerin arzularına uymak ve silahlıkları kırmak suretiyle yapılmış olan silah başı ilk ve en büyük bir disiplinsizlik hareketi olarak kıymetlendirilmiştir.
b. İç Hizmet Kanunu'nun 6 ncı maddesinde hizmet:
"Kanunlarda, nizamlarda yapılması veyahut yapılmaması yazılmış olan hususlar, amir tarafından, yazı veya sözle emredilen veya yasak edilen işlerdir" diye tarif edilmektedir. Harekâtın icrasına ait kanun ve nizamlar¬da bir kayıt olmaması ve bu hususda amir tarafından verilmiş bir emir bulunmaması, dolayısı ile öğrencilerin fiilen icra ettikleri bu işin, bir hizmet kabul edilmesi mümkün görülmemiştir.
c. İç Hizmet Kanunu'nun 7'nci maddesinde vazife:
"Hizmetin icap ettirdiği şeyi yapmak, men ettiği şeyi yapmamaktır" diye tarif edilmektedir. Binaenaleyh, kanun ve nizamlarda yapılması veya yapılmaması yazılan veya amirler tarafından yazı veya sözle emredilen veya yasak edilen şeyleri yapmak veya men ettiği şeyleri yapmamak fiili vazife olduğuna göre Harp Okulu öğrencileri tarafından aşağıya inilerek harekâta fiilen iştirak ve bu maksatla okuldan dışarıya çıkışın, fiili hizmet tarifine ve vazife anlayışına da uymadığından vazife olarak kabul ve telâkkisi de mümkün görülememiştir.
Öğrencilerin yaptıkları bu harekâtın vazife olarak kabul edilebilmesi için, yetkili ve ilgili amir tarafından emredilmiş olması icap etmektedir.
d. İç Hizmet Kanunu'nun 9'ncu maddesi âmiri tarif ederek:
"Amir, makam ve memuriyet itibariyle emretmek salâhiyetine haiz kimsedir" denmektedir. Bu tarife göre emir altında bulunan maiyet, hizmet emrini mutlaka salahiyetli amirden aldığı ve hizmetin icap ettirdiği şeyi yaptığı takdirde, vazifesini yapmış sayılması gerekmektedir.
Olay gecesi amir Harp Okulu Komutanı veya nöbetçi amirleridir. Olay¬da Harp Okulu Komutanı veya nöbetçi âmirleri tarafından Harp Okulu öğrencilerine herhangi bir vazife tevdi edilmemiş ve emir verilmemiştir. Esasen okula iç emniyet veya asayiş için görev verilmemiş olduğundan, bu maksatla herhangi bir alarm tatbikatı da yaptırılmamıştır.
e.... Alarm için ilk toplanma bölgesi olan iç bahçeden, okula mensup hiçbir subay olmadığı halde silah ve mermi alarak ilgisiz ve yetkisiz kimselerin, emekli ve yabancı subayların, hiçbir zaman emir sayılamayacak sözleriyle dışarı çıkarak okulu terk etmeleri hizmet ve vazife anlayışı ve emir telâk¬kisi ile asla bağdaştırılmayacak ve disiplinsizliklerin en barizi olarak gö¬rülmüştür.
f... "Harbiyeli Aldanmaz" parolasını okulda aldıkları anda, hiçbir şey anla¬mayan öğrencilerin, Harp Okulu'nu terk ederken kendi komutanlarını görmediklerinden, okul önünde tanımadıkları bazı sivil veya subayların anormal durumlarından ve tanıdıkları bazı 22 Şubat emeklilerinin mevcudiyetinden de bir şey anlamadıklarını kabul ederek, Harp Okulu'nu terk edişleri hususlarındaki savunmaları, bir an için hüsnüniyete mebni bulunduğu kabul edilse dahi; daha ilk durak yeri olan Hava Kuvvetleri Komutanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı kavşaklarına geldikleri anda tankların bu binalara tevcih edildiğini görerek harekâtın meşru Hükümet ve bunun emrinde olan ordusuna karşı girişilen bir harekât olduğunu kanaat getirip, Hükümet kuvvetlerine iltihakları veya hiç olmazsa hakikati öğrenmek için bir çaba gösterip, bilhassa etrafta bulunan subay¬lardan sorup öğrenerek hakiki durumu tespit ettikten sonra fiil ve hareketlerini tanzim etmeleri beklenirken, aynı binalardaki meşru komu¬tanlarına karşı cephe almaları, ateşle mukabele etmeleri, parola bilmeyen hükümet taraftarı, hatta okul mensubu subayları ve generalleri topla¬yarak Harp Okulu'na sevk etmeleri, bazılarının Ordu'nun en yüksek makamını işgal eden sayın Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı'nın evlerine pervasızca girerek bir mücrime reva görülebilecek hareketlerle aramaya teşebbüs etmeleri, ikazlara aldırmayarak ve geri dönmeyerek devletin radyosunu ele geçirmek için mücadele etmeleri, hatta vazifeli subaylara silah tehdidi ve zor kullanmaları bu hüsnüniyetle kabili telif görülememiştir. Sevk edildikleri yerde pasif durumda kalmak ve daha çok aktif rol oynadıklarından dolayı, cezalandırılmış bulunan bir kısım öğrencilerin faaliyetlerini menfi olarak kıymetlendirip müdahalede bulunmamak bu öğrencilerde liderlik vasıfları ile fikir, düşünce ve irade disiplininin olmadığını ve her askerde mutlak bulunması şart olan Cumhuriyet, yurt ve millete karşı sevgi ve bağlılığın az olduğunu gösteren bir delil olarak kıymetlendirilmiştir.
g- ... Olay sonunda öğrencilerden toplanan 1364 silahtan olay günü kaybe¬dilmiş olan 250 silahın dışında ateş eden silahlara, tespit için yapılmış teknik muayene sonucunu gösteren rapora göre; 842 piyade tüfeği, 78 makineli tabancanın olay gecesi ateş etmiş olduğu görülmüştür.
h.... Tanımadıkları subaylar ve emekli subaylar idaresinde harekâta devam eden, tanıdıkları ve bildikleri subaylara, hatta kendini korkutanları dinlemeyen, silah zoru ile okula getiren, karşıda bulunan bölükleri silahtan tecrit ederek okulda hapseden, Okul Komutanı'nın emir ve ikazlarına uymayarak, ona karşı silah kullanılmasına göz yumarak, yaralanmasına sebep olan bu öğrencilerin; okulun, askerliğin ve subaylığın şeref ve haysiyeti ile nasıl oynamış oldukları ve nasıl bu hale düşmüş bulundukları esefle ve ibretle ortaya konulmuştur.
Müstakbel subay namzetlerinin amiri ve üstü durumunda bulunan meslektaşlarına silah tevcihi, Türk Silâhlı Kuvvetleri'nde asla terviç edile¬meyen ve geçmiş tarihinde emsaline rastlanamayan bir disiplinsizlik olayı olarak görülmüş, bilerek bilmeyerek aldatılmış veya aldanmış da kabul edilse; vatan, millet ve Cumhuriyet'i korumak üzere kendisine teslim edilmiş silahını meslektaşlarına çevirmek ve onlara karşı cephe almak Türk Silâhlı Kuvvetleri'nin şerefli saflarında omuz omuza ve bir emir-komuta zinciri içinde vazife yapamayacak bir durumun, doğmasına sebep olmuştur.
Olayın oluş tarzı hakkında Yüksek Disiplin Kurulu yukarıda sıralanan hususlarda görüş birliğine vardıktan ve olaya iştiraki Okul'un ve Ordu'nun şeref ve haysiyetini düşürücü bir fiil ve hareket olarak kabul ettikten sonra, öğrencilerin tutuklu bulundukları 21 Mayıs'tan kararların tefhimine kadar geçen zaman içindeki durum, tutum ve davranışları üzerinde de genel olarak durmuş, bu devrede de kanunlara, nizamlara hürmet ve riayet, amirlere mutlak bir itaat, üstlere ve büyüklere hürmet gibi her hal ve şartta bir askerden mutlaka aranacak vasıflara ait noksan¬ların tutukluluk haleti ruhiyesi içinde geniş ölçüde açığa çıkmış olduğunu, çok daha elem verici bazı münferit olaylar üzerinde asla durmadan kabul etmek zorunda kalmıştır.
Bütün öğrenciler için, her ne suretle olursa olsun ilgisiz ve yetkisiz kim¬selerin arzularına uymak suretiyle, hiçbir amirden emir almadan, silahlık kapılarını mevcut nöbetçilere rağmen kırarak, emirsiz silah başı yapmak ve yine aynı kimselerin arzuları ile silah ve cephane alarak emirsiz, müsaadesiz, hizmet ve vazife anlayışına asla uymayan, disiplin tarif ve anlayışı ile bağdaştırılamayan bu hareketlerinin; silahını alıp okulu terk ettiği andan itibaren bu fiil ve hareketleri ile okulun ve askerliğin şeref ve haysiyetini düşürüp düşürmedikleri sorusu sorularak, durumları münaka¬şa edilmiştir.
İhtilâli yapma kasıt ve niyeti ile hareket eden öğrencilerin, gecenin karanlığında gizlenen hareket ve faaliyetlerinden bilâhare vazgeçmiş olmaları harekâtın neticesiz kalacağını anlamaları ile benimsenmiş pasif bir tutum olarak görülmüş ve kısa bir müddet sonra, Ordu saflarına subay olarak katılacak bir kitlenin attığı her adımda nereye ve ne maksatla git¬tiğini bilhassa bilmesi ve hiçbir zaman şuursuz bir topluluk haline düşme¬mesi lüzumu üzerinde durulmuştur.
Yukarıda bertafsil izah edilen sebeplerle Harp Okulu öğrencilerinin; Okul'un ve askerliğin şeref ve haysiyetini düşürücü fiil ve hareketlerde bulundukları ve bu fiilin amir sayılan nöbetçinin mevcudiyetine rağmen, silahlık kapılarını kırmak, emirsiz silah başı ederek silah ve cephane ile Okul'u terkle başladığı sabit olmuştur.
Yukarıdan itibaren izah edilen ve öğrencilerin toplu olarak fiilen icra ettikleri harekete ait umumi suçların mevcudiyeti, geniş ölçüde zedelenen ve hatta okul için yaralanmış olan disiplinin iadesi, kutsal yuva ve şerefli mesleğin şeref ve haysiyetine tecavüzlerin önlenmesi için yeter ve kafi bir sebep olarak mütalaa edilmiştir.
Ve bu gerekçeyle kararlarını veriyorlar. Ve verilen görevlerini yukarıda belirtikleri disiplin anlayışlarıyla yani "âmirlere mutlak bir itaat" anlayışlarıyla Sıkı Yönetim Komutanı Cemal Tural'ın ve diğer paşaların emrini karar altına alıyorlar. Yine Harbiyeliler ucuz kurtulmuştu.. Mahkemede bir general "Bunlar Kabakçı İsyanı'nı geçti, hepsini asmak gerekir" demişti. Onlar da onu yuhalamışlardı bir ağızdan...








Karar
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
Yetkisiz ve ilgisiz kimselerin sözlerine uyarak emir almadığı halde, silah başı yapmak, silahla okulu terk etmek, tanımadıkları kimseler emrinde Hükümet kuvvetlerine karşı cephe almak, komutan ve üstlerini silah zoru ve tehdidi ile getirerek isyancılara teslim etmek ve bu hareketi yapan öğrencilerde (ahlâk ve karakter disiplini) ile (fikir, düşünce ve irade disip¬lininin) olmadığına; hizmet, vazife ve amiri ayırt etmeden harekâta katıl¬makla (vazife anlayış ve disiplininin bulunmadığına) olay sırasında ve tutuklu bulundukları süre içindeki tutumları ile (hal ve hareket disiplini) ile (şekil disiplininden) mahrum bulunduklarına, harekâta, katılmaların¬dan tahliyelerine kadar (kanunlara, nizamlara ve emirlere saygı ve itaat disiplininin) bulunmadığına ve bunların meydana getireceği disiplin ruhu¬nun teşekkül etmemiş olduğuna kanaat getirilerek ve esasen bunların yokluğu veya noksanlığı ile vuku bulmuş olan esef verici hadisedeki fiil, hareket ve tutumlar ile okulun ve askerliğin şeref ve haysiyetini kırdıkları, bu fiilleri ve tutumları ile subay olamayacakları kanaatine varılarak Genelkurmay Başkanlığı'nca 20 Ekim 1962 tarihinde yayınlanan ve yürür¬lüğe giren 303-1 sayılı Kara Harp Okulu Disiplin talimatının 97'nci mad¬desi gereğince yukarıda kimlikleri yazılı öğrencilerin Kara Harp Okulu ile ilişiklerinin kesilmesine (Kara Harp Okulu Komutanlığı refakat Hâkimi Hakim Kd. Yzb. Abdurrahman Özbağcı'nın disiplin talimatında yazılı üyelik görevinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 134'ncü maddesinin 3'ncü fıkrasına aykırı olduğundan bahisle oy beyan etmemesi sebebiyle) kalan üyelerin ittifakı ile karar verilmiştir.





En Büyük Harbiyeli Cevap Veriyor
(1283 Yaka Nolu Öğrenci Mustafa Kemal Anlatıyor)



Türk genci, devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzu¬muna, doğruluğuna herkesten çok inan¬mıştır; rejimi ve devrimleri benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır, deme¬yecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla, nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkum edecektir. Yine düşünecek: "Demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım!" Onu hapse atacaklar. Kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber; bana, İsmet Paşa'ya, Meclis'e telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliye¬sine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek. Diyecek ki: "Ben inanç ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir!" İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği...
Subaylık demek, kendi canını feda etmeyi göze almış olmak demektir.
Bir subay, sanatı adına, hayat ve mevcudiyetine hiç ehemmiyet ver¬meyecektir.
Subay, hayat ve refahın hiç düşünülmemesi icap edince rahat ve hay¬atını feda etmeyi bilecektir. Namus borcu budur.












Ne Komik ve Acı Değil mi?


Demokrasi kahramanı tanrılar hiçbir savunma almadan 1468 Harbiyelinin üniformasını söküyor. Anayasa da neymiş!
Gençlerin haklılığı bir daha ortaya çıkıyor. Fethi Gürcan'ın dediği gibi "Bizim hareketimizin meşruluğu onların gayrimeşruluğundan doğmak¬tadır."
Gerekçelerini okumadan, onları bu yollara iten tanrılardan bir demet bilgi sunalım.
Cumhurbaşkanı seçiminde diğer aday Ali Fuat Başgil CHP'li subaylar¬ca dövülerek tek aday kalarak seçilen, kendisi de 27 Mayıs İhtilaliyle başa geçen Cemal GÜRSEL.
Generallerin, partilere zor kullanmasıyla oluşturulan Çankaya Proto¬kolü ile Başbakan olabilen İsmet İNÖNÜ. (12 Mart Darbesi'ni de hararetle destekleyecektir.)
Genel Kurmay Başkanı, 27 Mayıs İhtilâli'yle Yassıada'ya gönderilen Genel Kurmay Başkanı'nın yerine, ihtilâlcileri ilk öpen tebrik eden orge¬neral olduğu için getirilen Cevdet SUNAY. (12 Mart'ın Cumhurbaşkanı)
Sıkıyönetim Komutanı, 1946 yılından beri kurulan her ihtilâlci cun¬tanın değişmez elemanı ve büyük ihtilâlci Cemal TURAL (Daha sonraki dönemde Genelkurmay Başkanı. Yazar İlhami Soysal'ı dövdürecek ve o zamanın Başbakanı Demirci tarafından ihtilâl hazırladığı şüphesiyle görevinden alınacaktır.)
Genel Kurmay 2. Başkanı Memduh TAĞMAÇ (12 Mart Darbesi'nin Genel Kurmay Başkanı.)
General Faruk GÜRLER (12 Mart Darbesi'nin Kara Kuvvetleri Komutanı)
General Muhsin BATUR (21 Mayıs'ta Harbiye'ye jetlerle ateş açtıran general. 12 Mart Darbesi'nin Hava Kuvvetleri Komutanı)
General Celal EYİCEOĞLU (12 Mart Darbesi'nin Deniz Kuvvetleri Komutanı)
Ve imzalar imzalar... Paşalar paşalar... İleride bir çoğunu, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinde yine göreceğiz. Yine gençleri yiyecekler.
Gencin kanıyla yaşayanlar... Bir onlara bakın bir de atılan Harbiyelilere...
21 Ekim Protokolü
Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları (aşağıda açık imzaları bulunan) 21 Ekim 1961 günü saat 14:30’da toplanmışlar ve gündemlerinde mevcut olan konuları müştereken müzakere etmişler ve ittifakla aşağıdaki karara varmışlardır:
a) Türk Silahlı Kuvvetleri, 15 Ekim 1961 günü yapılmış olan seçimler¬den sonra gelecek yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmadan evvel duruma fiilen müdahale edecektir.
b) İktidarı, milletin hakiki ve ehliyetli mümessillerine tevdi edecektir.
c) Bütün siyasi partiler faaliyetten men edilecek, seçim neticeleri ile Milli Birlik Komitesi feshedilecektir.
d) Bu kararın tatbiki 25 Ekim 1961'den sonraki bir güne tehir edilmeye¬cektir.
İşbu zabıt varakası üç nüsha olarak tanzim edilmiş ve bütün üyeler tarafından aynı anda imza edilmiştir.
21 Ekim 1961 Saat 18:00
21 Ekim 1961 Protokolü'nü imzalayan general ve subaylar:
l- Korgeneral Refik Tulga 2- Tümgeneral Fikret Esen 3-Tümgeneral Refet Ülgenalp 4- Tümamiral Bahattin Ozülker 5-Tuğgeneral Faruk Gürler 6- Tuğamiral Celal Eyicioğlu 7- Tuğgeneral Yusuf Alpmansu 8-Tuğgeneral Faruk Güventürk 9- Tuğamiral Kemal Kayacan 10- Tuğamiral İsmail Sarıköy 11- Kurmay Albay Behçet Özdemir 12- Kurmay Albay Doğan Özgöçmen 13- Kurmay Albay Suat Aktulga 14- Kurmay Albay Namık Kemal Ersun 15- Kurmay Albay Burhan Hunoğlu 16- Kurmay Albay Halim Kural 17- Kurmay Albay Recai Baturalp 18- Kurmay Albay Mehmet Bora 19- Kurmay Albay Vecihi Akın 20-Kurmay Albay Emin Aytekin 21- Kurmay Albay Ferit Erdoğan 22- Kurmay Albay Necati İşcan 23- Hv. Kurmay Albay Turan Çağlar 24- Kurmay Albay Fikret Göknar 25-İs. Albay Rifat Erenulu 26- Top. Albay Celal Baykam 27- Kurmay Albay Cemal Öcal 28- Dz. Kurmay Albay Bülent Tarkan 29- Dz. Kurmay Albay Zarif Çetindağ 30- Kurmay Albay Celal Ungan 31- Kurmay Albay Bedrettin Demirel 32- Kurmay Albay Vahit Gürkan 33-Kurmay Albay Şerafettin Olcay 34- Hv. Kurmay Albay Emin Alpkaya 35- Kurmay Yarbay Ahmet Gergeç 36- Kurmay Albay Necati Ozan 37- Kurmay Albay Sadeddin Çakır 38- Kurmay Albay Nihat Aslantürk
Ayrıca Korgeneral Cemal Tural'ın da imzaladığı, Korgeneral Refik Tulga tarafından el yazısıyla protokolün üzerine kaydedilmiştir.
21 Ekim gecesi Talat Aydemir ve birkaç arkadaşı İstanbul'a çağrılır. Talat Aydemir, Merkez Komutanı Albay Selçuk Atakan, Hv. Kurmay Albay Halim Menteş, Albay Fevzi Arsın ve Kurmay Yarbay Tufan Akkoç ile saat 22:00 uçağıyla İstanbul'a gider. İstanbul'da Akademi'de yapılan bir toplantıda general ve amiraller Ankara grubuna İstanbul'un kararını bildirirler. Bu karara havacılar itiraz eder ama çoğunluğa uyacaklarını belirtirler. Gece saat 02:00'de Ankara'ya dönerler. Ankara grubu 22 Ekim'de Mürted Havaalanı'nda bir toplantı yapar. Kararı herkes onaylar ve aynı protokolü imzalarlar.
9 Şubat Protokolü
l- Korgeneral Refik Tulga Ankara'ya giderek Hava Kuvvetleri Komutanı ile temas edecektir.
2- Planlar 10 Şubat 1962 günü İzmit'te Ankara'nın mümessili ile birlik¬te koordine edilerek protokole bağlanacaktır.
3- Harekât için hiyerarşik sistem kabul edilmiştir. Fakat her türlü teşeb¬büs yapıldıktan sonra Silahlı Kuvvetler Birliği ekseriyetinin kararı kati ise bu kararı tatbik edecek en kıdemli kumandanın emri ile karar tatbik mevkiine konacaktır.
4- Silahlı Kuvvetler bir bütündür. Her karara müşterek varılacaktır.
5- Kararın zamanı Silahlı Kuvvetler Kumandanlığı'nca emredilecektir. Bu husus İstanbuldaki kumandanlar tarafından temin edilecektir. Harekât 28 Şubat'ı geçmeyecektir.
Osman Deniz'in el yazısıyla hazırladığı 9 Şubat Protokolü'nü imza¬layanlar:
Korgeneral Refik Tulga, Tümgeneral Fikret Esen, Tümgeneral Refet Üngenalp, Tümamiral Bahattin Özülker, Tuğgeneral Faruk Gürler, Tuğgeneral Faruk Güventürk, Tuğamiral İsmail Sarıköy, Tuğamiral Celal Eyicioğlu, Tuğamiral Kemal Kayacan, Tuğgeneral Zeki İlter, Kurmay Albay Necati Ünsalan, Kurmay Albay Ferit Erdoğan, Kurmay Albay Selçuk Atakan, Kurmay Albay Dündar Seyhan, Kurmay Albay Namık Kemal Ersun, Kurmay Albay Behçet Özdemir, Kurmay Albay Vahit Gürkan, Kurmay Albay Emin Aytekin, Kurmay Albay Doğan Özgöçmen, Kurmay Albay Burhan Hunoğlu, Kurmay Albay Necati İşcan, Topçu Albay Celal Baykam, Kurmay Albay Turan Çağlar, Kurmay Albay Fikret Göknar, Hava Kurmay Albay Emin Alpkaya, Albay Rifat Erenulu, Albay Zarif Çetindağ, Albay Nihat Aslantürk, Albay Recai Baturalp, Kurmay Albay Vecihi Akın, Kurmay Albay Mehmet Bora, Deniz Kurmay Albay Bülent Tarkan, Kurmay Albay Bedrettin Demirci, Albay Halim Kural, Kurmay Albay Cemal Öcal, Kurmay Albay Necati Ozan, Albay Sadeddin Çakır, Yarbay Ahmet Gergeç, Yarbay Osman Deniz.









Cezalandırılan 1468 Harbiyeli
l No.lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nce Cezalandırılanlar:
1) Önder Aydınlı (9. Bölük 1375 yaka nolu) Müebbet (Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ı tevkife giden ekipin başı)
2) Zihni Çetiner (3. Tabur 4922 yaka nolu) 15 sene (Talat Aydemir'i korumakla sorumlu ekibin başlarından)
3) Nezihi Fırat (12 Bölük 4331 yaka nolu) 12 sene (Meclis önündeki ekip başlarından)
4) Erol Ege (6. Bölük 5016 yaka nolu) 12 sene (Talat Aydemir'i koru¬makla sorumlu ekibin başlarından)
5) Kemal Ülkütanak (9. Bölük 4211 yaka nolu) 12 sene (Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay'ı tevkife giden ekipten)
6) Ümmet Sarı (12 Bölük 5059 yaka nolu) 12 sene (Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay'ı tevkife giden ekipten)
7) Osman Yektin (9. Bölük 4170 yaka nolu) 5 sene (Radyoevi'ndeki Ekip başlarından)
8) Ramazan Öztürk (12. Bölük 4901 yaka nolu) 5 sene (Meclis önünde¬ki ekip başlarından)
9) Mehmet Erdoğan (11. Bölük 4735 yaka nolu) 5 sene (Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay'ı tevkife giden ekipden)
75 SANIK
4 sene 2 ay hapse mahkum edinler:
Aydın Uçkan, Bircan Sevgör, Erdinç Şenses, Birgün Karlı, Yenel Günal, Sümer Avni Savaş, Mustafa Turan, Ahmet Gavsi Bayraktar, Süleyman Çınar, Şenel Özüren, İlkay Tanzar Kılıç, Nevzat Sezer, Ali Öztüfekçi, Önder Korkmaz, Mehmet Altınöz, Yücel Başaran, İsmail Kocabaş, Muzaffer Mertbir, Nevzat Nesim, Rasim Okumuş, İbrahim Nebii Barlas, Ahmet Kıran, Turan Polatkonak, Nurtekin Gürson, Tezcan Öndemirden, Özcan Öztuna, Hüseyin Tunca, Bileda Yada, Güngör Kanbaş, Ertuğrul Alpdoğan, Aytekin Karakuş, Yılmaz Eroler, Mehmet Bilgin, Nurettin Albayrak, İbrahim Demir, İsmail Kumrular, Bekir Ünsal, Mahmut Uluğ, Osman Çakır, Şeref Topraz, Gülağa Karadağ, Şerafettin Şeker, Ertuğrul Ayyürek, İlyas Erdoğan, Mahmut Aktuğ, Aydan Boyacıgiller, Fahamettin Pasos, Ahmet Erinmez, Şadi Karamustafa, Tayyar Özen, Şeref Baba, Ayhan Kurşun, Vahit Özsoy, Kemal Özalp, Günay Sürmeli, Mehmet Dönmez, Kenan Dikici, Üstün Akkaş, M. Kemal Ulusoy, Sefer Erdem, Salim Korkmaz, Süha Okyay, Yenal Konuralp, N. Kemal Karvar, Hüseyin Yavaş, Yılmaz Zorlu, Aydın Koçar, Ümit Altan, Nusret Kozanoğlu, Ayhan Karslı, Hasan Hüseyin Korkut, Mehmet Aydın, Saygın Akyazı, Yurdakul Cengiz, Erol Noyan.
2 No.lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde Yargılanan ve Disiplin Kurulu Kararıyla Harp Okulu'ndan atılan Harbiyeliler:
Vedat Uzun, Senai Uçar, Habil Şengönül, Necati Özkan, Yusuf Küpeli, Tanju Üstünay, Raşit Tuncel, Ercan Tezcan, Tanju Çakaloz, İrfan Odabaşı, Mete Türkyılmaz, Dinçer Peker, H. Erdinç Tunalı, Aydın Uçkan, Necati Öztoprak, Bircan Sevgör, Gürcan Türker, Musa Kazım Kılıç, Ali Rıza Ertürk, Ergun Karlı, İlhan Duysak, Fikret Destereci, Yenal Günal, İbrahim Gürbüz Kırşen, Nihat Bostancı, İlhan Özgür, Sümer Avni Savaş, Nedim Mercan, Hüseyin Atıkan, Rüstem Çevik, Mustafa Turan, Bihnam Seyhan, Arman Aybaytürk, Kayhan Akduman, Hadi Coşkuner, Altay Öz, Mehmet Demirci, Ahmet Rıfkı Öğüt, Aclan Yeter, Yılmaz Soyal, İsmet Ergül, Ahmet Gavsi Bayraktar, Gürbüz Atabay, Mustafa Dağdeviren, Süleyman Çınar, Saadettin Acar, Adnan Öksüz, Nail Erhan, Ramiz Öztürk, Metin Güvener, Kemal Genç, Şener Özüren, Tuncer Durmaz, Fikret Oktay, Eşref Kurt, Nevzat Kulu, İbrahim Ok, Erol Ulun, Tahsin Denk, Ali Sakallı, Ömer
Özyiğit, Tevfik Olcay, Enver Kanlı, Ahmet Ergin, Ferit Çalkal, Bengi Boran, Yüksel Öden, Mustafa Yılmaz Erin, Hasan Fehmi Bostancı, Abdullah Aykurt, Ahmet Anıt, Nihat Ali Erhan, Benal Tanıl, İbrahim Nazlısöz, İbrahim Sermet Altınayar, Işık Ergör, Erdoğan Gülsoy, Hasan Akçay, Kamil Bülent Denizman, Halim Aras, Halit Aras, Yüksel Ulukal, Adnan Midyat, İlkay Tanzar Kılıç, Ahmet Çıtır, Nevzat Sezer, Zeki Yeğin, Okan Türkölmez, Türker Kalecik, Sadık Mete Nakiboğlu, Sıtkı Azçetin, Selahattin Çankaya, Mehmet Atilla Güler, Eyüp Selvitop, Refah Ceran, Cevdet Ararat, Turan Üngör, İsmet Öztürk, Ali İhsan Yılmaz, Hüseyin Münip Dinçer, Mehmet Gül, Cihangir Ünal, Mustafa Yerlikaya, Hüseyin Armağan Cartı, Ziya Derya, Atilla Kırdaal, Enver Deniz, Zafer Pazek, Kutsal Şenyurdusev, Aydın Gönültaş, Ahmet Kudret İnce, Süleyman Kansız, Günuğur Tecimen, Bedri Timur, Hasan Şenerbay, Yılmaz Göktekin, Muammer Saraymen, Sıtkı Aşçı, Ülkü Ünal, Mehmet Kazım Ünsalan, Burhan Soyköse, Süleyman Sayın, Ahmet Tayfun Gökyılmaz, Suat Sezgin, Dinçer Kaplanoğlu, Mahir Batırer, Ali Tüfekçi, Abdurrahman Taner, Arif Özer, Hüseyin Atay, Erdinç Şenses,
Kazım Eraslan, Oktay Afacan, Erkan Gülerce, Hasan Turan Alp, Ünal Kapsal, Erkan Eroktay, Doğan Yaylalı, İsmail Kurdoğlu, Önder Korkmaz, Mehmet Çolak, Yılmaz Çetin, Mümin Özdil, Süer Ünalan, Hüseyin Yaşar Salih, Hüseyin Dirhem, Eser Birben, Mehmet Altınöz, Ertoz Vahit Suiçmez, Fahri Demiray, Faruk Kurtul, Aydın Karakuş, Uğur Tuncel, Mustafa Sözeri, Fuat Kentel, Gürol Demirkol, Atacan Batılı, Sefa Mutlu, Fazlı Albayrak, Ahmet Gediksiz, Ertuğrul Ünlü, Necati Demircan, Nuri Koştu, Sait Kahraman, Köksal Başaran, Tarık Uğur, İ. Selçuk Alpay, Tuncay Utku, Ferit Yurtsever, Mecit Kocacıklı, Yücel Başaran, Mesut Ünal, Fevzi Alpaslan, İlmay Teker, Zeki Kılıç, Argun Üner, Necmettin Altan, Bedri Erdoğmuş, Rahmi Akçelik, Adnan Oflas, Çelil Aygül, Mehmet Türkmen, Orhan Kemikbaş, Mecdi Öndeş, Fahri Altay, Yılmaz Gezgin, Sezer Sabaz, Fazlı Aktaş, Dursun Keçeci, İbrahim İbrekuş, Erdan Güngör, Yücel Baysa, Ekrem Keskin, İsmail Kocabaş, Tuncay Yalçınyuva, Coşkun Şengüler, Ali Tarım, Fehmi Özen, Savaş Türen, Muzaffer Mertbir, Zeki Çelikyılmaz, Salih Özçelik, Ümit Mercan, Niyazi Demirel, İbrahim Mutlucan, Nevzat Nesim, Rasim Okumuş, Ahmet Çakır, Erol Algan, Salih Derle, Arman Güner, Yaşar Çınar, Sabahattin Yaz, Hüsam Çakıroğlu, İbrahim Nebi Barlas, Orhan
Atik, Eyüp Özbalcı, Mustafa Erbaşol, Hüseyin Uzunoğlu, Deniz Oymak, Bülent Aydoğan, M. Tevfik Gündemir, Ahmet Kıran, Mengü Bikkul, Mükerrem Aşık, Turhan Polatkonak, Ersel Altıparmak, Yılmaz Kutluay, Abdülkadir Şengül, Atilla Bozdağ, İbrahim Altınay, Mehmet Ortalı, Ünal Bayındır, Cihangir Özer, Nurtekin Gürson, Hasan Barut, Faruk Ekren, Tahsin Kandemir, Tezcan Özdemirden, Özcan Öztuna, Mustafa Yavaş, Müslüm Tunaboylu, Selahattin Gürsoy, Hüseyin Tunca, Selahattin Akbay, Emin Yanık, Selahattin Koç, Haydar Aydoğan, Yıldırım Tekin, Mahmut Algıç, Kaya Tekbaş, Faruk Yücelen, Mehmet Çiçek, Sönmez Perinçek, Necati Ceyhan, Bleda Yeda, Selman Bıçakçı, Atilla Akkartal, H. Faruk Erdoğan, Sanal Işık, Zihni Dinçel, Hüseyin Sever, Hüsnü Afacan, Ergüven Şenol, Cengiz Aktaş, Fevzi Kılıç, Hidayet Kök, Naci Karamürsel, Ünal Türker, Erol Arslan, Yılmaz Evirgen, Necat Çetin, Cengiz Aydemir, Rauf Avcı, Mustafa Karakuzu, Oral Argun, Orhan Akdemir, Şerafettin Koçak, Kamil Ergin, Sabri Öğe, Yusuf Su, Mehmet Kapıcı, Enver Şen, Ersan Erol, Necati Atabey, Süha Görsoy, Hüseyin Arıkan, Ertan Demirel, Giray Öncel, Güngör Kanbaş, Halil Ezgen, Osman Fırat, Şevket Çakır, Refahattin Şengül, Sedat Taşdan, Necmi Gülseven, Ahmet Yılmaz, Doğan Keltek, Hüseyin Aydemir, Orhan Kökrüklü, Halil Algül, İsmet Atik, Gürbüz Güner, Harun Öngül, Sahabettin Bağdır, Uğur Dilaver, Akif Memişoğlu, Yalçın Altınsoy, Arslan Kıray, Kamil Kılıçarslan, Şakir Çelikkıran, Cuma Çelik, Ercan Güldü,
Ahmet Çeliker, Ünsal Tarhan, Reşit Avonoğlu, Şevket Dumlu, Atalay Altay, Hasan Tutar, Şehsuvar Darcanoğlu, İhsan Seyman, Cahit Örnek, Ali Ürün, Cemalettin Selimoğlu, Fikret Volkan, Mustafa Bulut, Ramazan Anıl, Remzi Ramazan, Tezcan Güngör, Zihni Özmutlu, Ünal Okta, Mehmet Fıçıcıoğlu, Fahri Öztürk, Ertuğrul Alpdoğan, Ercan Bergiten, Ahmet Kambur, Fikret Türkmen, Ahmet Tural, Yusuf Şık, Hüseyin Cevher Gürdal, Cemal Yılmaz, Mustafa Taşkın, Otay Yazgan, Aytekin Karakuş, İsmail Kara, Tarık Almaç, Mustafa Çelebi, Çetin Soysal, Erdoğan Sılay, İlker Köseoğlu, Mehmet Bilgin, Mustafa Baltacı, Nedim Tekin, Rıfat Kaplan, Suat Asutay, Cemalettin Taşdan, Orhan Yenal, Hakkı Yazıcıoğlu, Yılmaz Eroler, Hicadi Öz, Sadık Akın, Nurettin Albayrak, Ahmet Koç, Süreyya Bilgin, İbrahim Demir, Hamdi Arısoy, Mehmet Gökgöz, Atilla Kalkay, Nedim Yılmaz, İsmail Kumrular, Enver Koyun, Mustafa Çınar, Süavi Dizen, Bekir Ünsal, Hüseyin Serinova, İzzetin Dayı, Hüseyin Toklu, Salih Dağdelen, Ömer Bucak, İsmail Yavaş, Erkan Kaya, Ekrem Aydın, Beyazıt Deniz, Faruk Çam, Kemal Aktaş, Yaşar İtler, Mustafa Şahbaz, Necdet Kaya, Dündar Akçaylı, İsmail Müştak Korulu, Abidin Daver Besler, Derviş Karakuş, Hakkı Suat, Kadri Ediz, Muzaffer Balaban, Mehmet Dündar, Necdet Dinçmen, İsmet Yalçınkaya, Hüseyin Sulu, Mehmet Sarıkoça, Mustafa Gürson, M. Ali Koçar, Faruk Işık, Cevdet Ağzıtemiz, Sabri Şen, Fikret Filizli, Mümin Orhan, Latif Karademir, Ali Durmaz, Aydın Yakar, Niyazi Candan, Mehmet Davarcalı, Mehmet Dönmez, Mahmut Uluğ, Abdullah Gür, Mehmet Şentekin, Güngör Öcal, Hüseyin Dural, Dursun Günay, Arif Bidin, İbrahim Sevik, Ali Osman Çakır, Şerif Nalçacı, Kemal Yanık, Hüseyin Aydın, Şeref Topuz, Gülağa Karadağ, İlyas Erdoğan, Fevzi Saçlı, Bülent Aktaş, Uğur Banş, Yusuf Ceylan, Abdülkadir Gündüz, Ercan Çarıkçı, İbrahim Kayıkçıoğlu, Adil Baba, Şerafettin Şeker, Metin Alpaslan, Haydar Keskin, Oktay Gökçen, Burhan Hoşer, Rıza Bağdatlı, Yusuf Bulur, Muzaffer Sakarya, Celal Karabulut, Cengiz İlik, Mahmut Aktuğ, Yılmaz Gülcan, Engin Genç, Kaya Kucur, Kemal Tokgöz, Erdoğan Kısmet, Hüseyin Geçer, Sinan Enderin, Aydın Boyacıgiller, Kadri Markoç, Zekai Hurma, Bedrettin Dağdeviren, Zekai Atalay, Ferhat Gürdal, İ. Cengiz Önen, Erkan Akdağ, Halil Terekeci, Nurhan Aydilek, Taner Gürkan, Ahmet Ünsal, Ertuğrul Ayyürek, Ünal Çetin, Sezen Tuna, Rüstem Duran, Erol Mestanoğulları, Ahmet İnce, Coşkun Kökhan, Mehmet Tayyar Çetiner, Mehmet Yüksel, Cengiz Karahasanoğlu, Mustafa Tehneldere, H. Doğan Karagöz, Fahamettin Pasos, Oğuz Ünal, Ahmet Erinmez, İdris Memişha, Sadi Karamustafa, Süleyman Karadağ, Zeynel Çağlar, Hayrettin İvgin, Gıyasettin Tezer, İsmet Gökmen, Erol Üçöz, Okan Tabuk, Halit Eker, Tayyar Özen, Seçkin Demir, Mehmet Halistin Kukul, Cevdet Yiğit, Cihangir Dündar, Eftal Gemici, Hayrettin Gönül, Şefki Keskin, Şeref Baba, İbrahim Kaplan, Yaşar Sezgin, Necati Özkan, Ayhan Kurşun, Vahit Özsoy, Ömer Uğur, Orhan Önen, Erdoğan Yalçınkaya, Güven Güleç, Mustafa Abra, Murat Albayrak, Hasan Karaduman, Kemal Özalp, Yılmaz Üsküp, Mehmet Çoban, Zeki Ertan, Günay Sürmeli, Mustafa Yıldırım, Hüseyin Ersoy, Niyazi Serttaş, Yaşar Özgüven, Selahattin Taflıoğlu, Ali Rıza Çılgın, Kadir Akçın, Osman Ağar, Salim Korkmaz, Avni Ergüler, Sencer
Öztunalı, Turhan Binay, Mehmet Dönmez, Kenan Dikici, Üstün Aktaş, Kadir Baran, Yetkin Ferizcan, M. Kemal Ulusoy, İsmet Görür, Mesut Turan, Süha Okyay, Yener Konuralp, Ünal Akbağ, Sefer Erdem, Bilal Nair, Yurdakul Başel, Mustafa Durkaya, Hüseyin Toylan, N. Kemal Karbay, Şevket Yılmaz, Ertuğrul Özçağlar, Mustafa Emre, Tuncer Karahan, Ahmet Aydemir, Galip Çevik, İhsan Uzungüngör, Mehmet Taşyürek, Hikmet Güleç, Cemil Ergin, Metin Ursavaş, Hüseyin Yavaş, Aytan Çenber, Mete Altan, Mehmet Kılıç, Nejat Fırat, Eyüp Aktepe, Yılmaz Zorlu, Yunus Akçamur, Fazıl Karaca, Mustafa Turan, Nihat Öner, Adil Erdoğan, Orhan Koçboğa, Aydın Koçer, Metin Bahtiyar, Bahattin Tokgöz, Ümit Altan, İhsan Erdem, Ahmet Çevik, Sabahattin Beyaz, İbrahim Gönel, Yüksel Postacı, Vedat Gürkan, Şerafettin Erol, Taner Topuz, Fevzi Aydın, Ülkü Özkan, Orhan Turgut, Memduh Akkuş, Nüsret Kozanoğlu, Muammer Eren, Hasan Takay, Ferudun Pınar, Üçler Aksoy, Veysel Demirkazık, Ayhan Karslı, Bilal Saka, Yılmaz Emiroğlu, İsmail Bayraktar, Şerafettin İçöz, İbrahim Çalıkoğlu, Ertuğrul Adıyaman, Kazım Tosun, E. Hüseyin Korkut, Fahri Erdoğan, Hüseyin Yaşar, H. Basri Özdamar, Mehmet Tortum, İsmail Üstüner, Saygı Akyazı, Yılmaz Erdem, A. Yurdakul Cengiz, Salih Kıran, Ali Çelik, Ömer Velioğlu, Yaşar Nogay, Erol Özen, Mehmet Bülbül, Ahmet Savur, İhsan Sayın, Hüseyin Köksal, Zeki Akar, Erol Toros, Hüseyin Şimşek, Alaeddin Dağlı, Hüseyin Gürer, Turgut Ozan, Nuri Güven, Bahri Cinel, Üzeyir Durmuş, Yüksel Sevinç, Hüseyin Zengin, Sabit Ceran, Asım Toksöz, Mehmet Aydın, Erdoğan Özçetin, Hasan Acar, Mustafa Aydemir, İbrahim Gülekim, Lütfi Mutlu, Ali Totan, İbrahim Kırgöz, Bülent Aksoy, Hüseyin Tunalı, Mustafa Dural, Fikri Bülbül, Akşit Külah, Hasan Öncün, Tevfik Deniz, Fuat Özergün, Y. Ziya İnce, Halit Alpaslan, Önder Gezgin, Erdoğan Güzeltepe, Şerif Kaynatma, Ertuğrul Ersoy, İbrahim Bal, Oktay Selamet, Münir Yıldırım, Kamil Kaya, Halil Akçapınar, Adnan Şenocak, Ersan Gür, Mehmet Patel, Avni Alçın, Nüshet Emiroğlu, Osman Bakış, Atilla Örsel, Turgut Yüksel, Üzeyir Maviş, Feridun Akaslan, İsmet Kaya, Engin Ümit, Ahmet Tuncel, Ergün Yılmaz, Ali Işık, Cihat Susam, Altan Atamer, Doğan Çakır, Şükrü Polat, Kasım Sarsılmaz, Rüstem Tüzül, Celal Er, Hulusi Gürkan, Rıza Sevinç, M. Ruhi Kaplan, Ömer Aksu, Süleyman Yayla, M. Ali Özbaşakçı, Oğuz Sarıgül, İsmail Çelik, Kamil Altınok, İlter Oral, Halil Doğan, Yaşar Kılız, Yaşar Salgar, İbrahim Samyel, Aydın Silivrili, Ertuğrul Dilek, Hilmi Eryıldız, Ruhan Bilgi, Cengiz Şişmanoğlu, Yavuz Süngü, Mehmet Okur, İsmet Biran, Oktay Tosun, Özcan İsse, Ercan Yılmaz, M. Secat Seyhan, Ergül Hanoğlu, Mustafa Külcü, Yaşar Tatlı, Naci Yıldız, Mustafa Demirli, Oktay Ilgar, Turgut Şentürk, Mehmet Uzun, Özcan Kesgeç, Ali Akın, Sacit Gökduman, Orhan Özcan, Bayram Uçar, Ferruh Tükel, Nurettin Alptekin, Atilla Tuğsavul, Hüsnü Boyeri, Aydın Vurgun, Recep Uran, Yılmaz Mıhçı, Hayri Turan, Yücel Demir, Dündar Erkmen, Kamil Erdoğdu, Aydın Gürkale, Fuat Aksu, Hasan Aydın, Zakir Özcan, Hasan Durgun, M. Ali Öztaş, Tulay Adıyaman, Celalettin Avşar, Ömer Türe, Tayfun Beken, Şener Gültekin, Hasan Fikir, Ahmet Erdoğan, Necati Bayrak, Hüseyin Demirtaş, Ayhan Demirtaş, Hüseyin Polat, Mesut Aslan, Necdet Ozbetoğlu, İzzet Coşgun, Ümit Karabayrak, Turan Tekeli, Mustafa Varlık, Ali Uzunoğlu, Muzaffer Yavuz, Hamit Borazan, Mücahit Çolak, Abdullah Doğan, Cengiz Akıncı, Himmet Koyun, Tamer Soytekin, Haşmet Aylut, Halim Yıldız, Asım Şuşut, Adil Coşkun, Erdoğan Vuruşkan, Ünal Gürsoy, Necmi Coşkun, Hüseyin Doğru, Hakkı Koşar, İbrahim Soysal, Erhan Koçeroğlu, Ahmet Ünal, Erdoğan Yıldırım, Sefa Büyükbaşaran, Ömer Güven, Hasan Akdoğan, A. Hilmi Okutan, Abdülkadir Aslanpay, Kaya Eke, Asil Şenol, Biron Üstüner, Ergün Ayhan, A. Osman Doğan, Yüksel Salgın, Yaşar Araş, Vecihi Subaşı, Duran Özkan, Süleyman Tarhan, Haldun Kutlu, Kemalettin Zorlu, H. Ata Gülen, Cengiz Canbek, Hayri Tezcan, Yücel Örsçelik, Bülent Eymen, Merih Öner, Mustafa Menteşeoğlu, Kadir Altıntürk, Ergül Birçek, Tuğrul Moral, Bülent Sanduvaç, Ertunç Altınok, İbrahim Yaprak, Mete Pamir, Dinçer Ataç, Tunçer Erinç, Turgut Öztemel, Ahmet Işık, Gürbüz Özkan, Hüseyin Tekneci, Metin Kırcadağ, Selçuk Anter, Cengiz Aydın, Kaya Zati Türk, Ercüment Cankurtaran, Salih Bekaslan, Faruk Bilgili, Ahmet Ali Dündar, H. İbrahim Mezgit, Dursun Çevik, Ertuğrul Ayvacıklı, Sami Elekon, Necmettin Sunguroğlu, Nidai Ferik, Mustafa Ateş Güdüllüoğlu, Nezih Erseven, Mehmet Cuma, Ünal Aksöz, Cengiz Mutlu, Ali Osman Özyar, Mehmet Cengiz Ataç, Muammer Çevik, Nevzat Birsen, Ali İhsan Gülyaş, Ekin Bayram Koca, Zeki Tekin, Sami Sanal, Muammer Yaren, Hikmet Karanlık, Orhan Erdoğan, Recep Narin, Turgay Erdemgil, İbrahim Süpürtlü, Emin Yaşar, Ersin Asal, Bekir Ayhan Akçadoğan, Alp Özer, Taşkın Ertürk, Remzi Doğru, İlhan Tandoğan, Mustafa Yetişmişoğlu, Nurettin Tomar, Yeşar Yapan, Mehmet Acar, Tezcan Kamburoğlu, Mustafa Döker, Mustafa Akman, Koray Oben, Ali Ersin Üngören, Ali İlhamı Köksal, Necat Öğreten, Tuğrul Seven, Turgut Cinbaz, Muammer Ersöz, Hasan Atilla Tevfik, Söner Kocabıyık, Erdener Doğuer, Mehmet Nafiz Macarlioğlu, Mustafa Hulusi Yöney, Artam Tekin, Hüseyin Fikri Ören, Emin Tunca, Soner Coşan, Atilla Kırkpınar, Ziya Küley, Hakkı Dinç, Suat Gündüz, Metin Argun, Tarık Erdoğan, Akın Şehirlioğlu, Turan Akçay, İhsan Özgirgin, Mehmet Kandemir, Kemal Erkan Kahraman, Savaş Köker, Erdinç Aytan, İsmet Uluğ Solak, İsmail Aydın, Güngör Tunguz, Ahmet Servet Korkmaz, Saim Mümtaz Çeliker, Yaşar Yelbağa, Raşit Ayar, Teoman Tuna, Ertaç Turgay, Metin Termal, Atilla Artürk Şenlik, Mustafa Alp, Fevzi Göğül, Işık Ergün, Ergün Çoban, Başar Gürses, Merih Özgürses, Ayhan Doruk, Osman Keklik, Mustafa Kanarya, Uğur Altan, Ahmet Cengiz Köktekin, Süleyman Genç, Burhan Karagözoğlu, Necati Deniz, Ahmet Aydemir, Kadir Dalgıç, Tamer Akacun, Hüseyin Nemci Ergünol, İbrahim Dere, Lutfi Aktepe, Mustafa Subaşıoğlu, Aydın Erciyas, Yılmaz Güngör, Şükrü Gedik, Namık Kemal Aktan, Mehmet Kaya, Mustafa Barışkan, Engin Aker, Niyazi Yaşar, Süha Acar, Aydın Tanyel, Cengiz Kalpaner, Halil İribaş, Metin Çeçen, Hüseyin Ateş, Sami Şaştuğ, Beytullah Derin, Asım Kubat, Enver Yağan, Kadir Bulut, Mehmet Uysal, Hilmi Güner Özkan, Sadık Serez, Fevzi Daim Akbay, Mehmet Özdil, Adnan Ercan, Ahmet Teoman Önder, Ferruh Uzunkaya, İhsan Yücel, Halit Kaptan, İlter Erten, Taylan Yücetin, Berk Taylan Elçin, İdris Ünsal, Turgut Bingöl, Ali Keskin, Atilla Erkaya, Turgut Nadir Erten, Tarık Oktay, Saim Demirel, Mehmet Osman Sunar, Abdurrahman Önder, Ersin Karadeniz, Abdüsselam Kaynak, Tayyip Yenen, Yücel Şengezer, Hüseyin Taşlı, Orhan Özker, Murtaza Özgönemli, Ertuğrul Uluer, Ferhat Seçkin, Aydın Arat, Türker Cengiz, Nurtan Ayılmış, Cemal Avşar, Ahmet Demiray, Cemal Tuğ, Osman Rıfat Tığ, Mehmet Ali Paşaoğlu, Ünal Cengiz, İlker Tekin, Tanju Kartal, Behzat Sarol, Faruk Öztürk, Eser Aydın, Enver Oğuz, Volkan Keskiner, Mehmet Kamil Badoğlu, Kemal Şandan, Mümtaz Okur, Bahattin Kalaycı, Kadir Esen, Yüksel Çapanoğlu, Güven Çınar, Çetin Arcak, Çetin Demir, Mehmet Sarızeybek, Ayhan Yaşa, Olcay Yalçıner, Yavuz Özkal, Haydar Koyun, Yurdakul Ergun, Münir Tural, Mansur Taşlı, Selahattin Korkut, Muhittin Ekici, Durmuş Akıncı, Yılmaz Günaltay, Ahmet Dural, Nüsret Nayır, Metin Başarkan, Fevzi Kökkaya, Osman Dündar, Yusuf Bulut, İsmail Kenan Ödemiş, Behram Eyüboğlu, İsmail Hazarkaya, Erkan Yücel, Cemal Özbaşaran, Salih Tarcan, Cevdet Çetinkaya, Ali Paker, Reşit Küçükkaya, Doğan Taşçı, Oral Toros, Şevket Erkek, Mehmet Duraker, Saim Çınar, Abidin Koşay, Emin Karagöz, Ahmet Okay, Doğan Selvi, Cafer Varol, Müfit Sakız, Yusuf Ayhan, Zakir Sönmez, İsmail Arslan, Tahsin Akalp, Süleyman Akman, İbrahim Akpınar, Seyfettin Yurdanur, Elkıran Can, Vural Onan, Zeki Bostancı, Vahdet Emiroğlu, Ersan Tezman, Halit Ergünay, Hulki İşcan, Timur Tezel, Bekir Eyteş, Ertuğrul Başar, Erdal Erbatur, Hüseyin Özyiğit, Salih Tetik, Ünver Anıl, Haluk Birdir, Behzat Odabaşıcılar, Yavuz Yurdakul, Ender Tamer, İzzettin Durmuş, Yücel Üzer, Gürzap Kızılok, Ömer Gürsoy, Özkan Ersoy, Rahmi Altınbilek, Mete Akyol, Rasim Eren, Metin Acar, Şevket Yiğitalp, Vedat Karadeniz, Musa Akdeniz, Zeki Yılmaz, Nazif Karacebe, Veli Öztürk, Targan Ülbeyi, Erdal Gökbaş, Yücel Karaduman, Erkan Burma, Ercan Yavuz, Özkan Hasan, Atilla Aydın, Orhun Fişek, Ergun Coşkun, Şahin Polat, Aydın Sezer, Saygın Hencan, Ali Maya, İsmail Alaylı, Cengiz Mutlu, Şehmuz Yakışır, Tevfik Yarımcalı, Hasan Üçer, Doğan Çetin, Cemal Çuhadar, Halil Ceylan, Fatih Gürel, Tolga Akgün, Necip Alev, Ender Alpay, Ali Üpür, Atilla Cengiz, Savaş Uçkan, Savaş Süzal, Erol Polat, Erol Moyan, Hikmet Doğansoy, Süleyman Köroğlu, Gültekin Türeli, Ercan Ciltlioğlu, İrfan Abuhan, Muammer Doğanay, İsmail İnanç, Halil İbrahim Maral, Şükrü Sökük, Akif Bayraktutar, Metin Karaörs, Ziya İskan, Namık Aydınoğulları, Şenol Tuzum, Nadir Santurkaya, Halim Altay, Ekrem Arabacı, Orhan Aydın, Altan Özalp, İsmet Derici, Fevzi Karanlıkova, Erkin Başal, Salim Öztürk, Zeynel Yıldırım, Erdal Giritli, Uğur Gönen, Temel Palak, Özkan Ergun, Kazım Duman, Ernur Sefa, Sedat Günay, Ersin Özcan, Nuh Dündar, Altan Elmas, Ziya Özgün, Yücel Baysal, Faik Özdemir, Kemal Sönmez, Ünal Işıldar, Hamdi Alptürk, Gültekin Göğtan, Metin Yüksel, Yüksel Sözer, Özcan Oras, Şinasi Dilaver, Ahmet Oğuz, Mustafa Demir, Ersan Sakarya, Maksut Ayyıldızlar, Veli Akçaoğlu, Sinan Modalı, Haydar Baran, Mehmet Ural, Cengiz Kıyıcı, Ahmet Köksal, Ömer Yalçınören, Mehmet Beytekin, Yaşar Yanar, Enver Cüneyt Aytaylı, Mustafa Çarıkçı, Nihat Er, Güngör Yılmaz, Dursun Şekerci, Ersun Duman, Hüseyin Erdem, Mete Gülenç, Gökan Cengiz, Ahmet Kalmış, M. Nuri Doğulu, Tuncay Güzelsoy, Mehmet Bardakçıoğlu, Ahmet Turan Yıldırım, Ahmet Yılmaz, Özcan Görgülü, Hulusi Özek, Şamil Baştürk, Ziya Akıncı, Arif İ. Köndel, Hayri Karaaslan, M.Ali Albayrak, Halit Çalışkan, Nuri Eğin, Ahmet Düzyol, Sadrettin İnci, Abdülkadir Eryiğit, İlhan Durak, Selahattin Kaba, Adem Dalgıç, Abdullah Kurtis, İsmail Yılmaz, Aydın Erdem, Cevdet Ekmekçi, Necat Kılıçoğlu, Mehmet Orhan, Süreyya İnkaya, Adnan Sargın, Faruk Satı, Behiç Küpeli, Oğuz Özkal, Muhittin Kayeri, Sefa Akgül, H. İbrahim Kurt, İzzet Ülker, Fikret Gümüşoğlu, İbrahim Tosun, Musa Özdoğan, Erhan Kesmecioğlu, Mahmut Işıkçı, Mehmet Özen, İsmail Solmaz, H. İbrahim Özer, Savaş Kansu, Mehmet Cangör, Salim Aydoğan, Ali Durgun, Cevdet Tezcan, Murtaza Alpaslan, Aktay Aydın, Emin Delen, Haydar Çam, Mehmet Aladağ, Saffet Sektaş, İ. Tali Albayrak, Ali Poyraz, Erdal Coşkun, Kazım Mermertaş, Hüseyin Önder, Atilla Atalay, Hasan Köksal, Atilla Yorgun, Latif Uyan, Turan Çataloğlu, Muhammed Ekti, S. Zeli İsmailoğlu, Emin Akıncı, Yücel Ünal, Yusuf Kukuni, Mustafa Soytürk, Mehmet Güzel, Osman Karaarslan, M. Erol Avcı, Rüştü Erdem, Abbas Karadere, Niyazi Meydanlı, Osman Dikmen, Muharrem Özbakır, Orhan Soyalp, A. Rıza Hiçsönmez, Dinçer Kılıç, Zeki Demirtaş, Osman Kızılkan, Orpen Nemcioğlu, Alaeddin Hancıoğlu, Hüseyin Sağlam, Önder Karagül, Şefik Pirici, Ali Bulut, Ahmet Şen, Doğan Gürel, Ali Ünlü, Süreyya Aksoy, Vasfi Eroğlu, Mahir Canpulat, İbrahim Fazlıoğlu, İsmet Çuhadar, Turgay Özbek, Vedat Karaçor, Cengiz Ersoy, Mehmet Alafta, Erol Özkan, Cevat Karakaş, Adnan Başol, Yücel Akyüz, Muammer Emektar, Ümit Şen, Metin Ertaş, Ünver Güllemiz, Enver Ataman, Davut Sezen, Ali Tutam, M. Zeki Çığ, Ülkü Güngör, İdris Dinçer, Kadri Kısaoğlu, Erdal Aksuğur, Ayhan Erdoğan, Enver Kaya, Adnan Çağlı, Şerafettin Özsoy, Atilla Akar, Bilal Öztürk, Osman Özel, Mehmet Abşin, Faik Aksoydan, Nedim İltar, İhsan Erdal, Hüseyin Felitli, Metin Bildikseven, Şadan Tunçer, Turhan Temelli, Nurettin Tümürkaynak, Veli Cantılav, Metin Suna, Özden Etliç, İsmail Okay, Zülfü Güler, Hilmi Kaburgacı, Sevim Şaşmaz, Erdal Can, Dinçer Çakır, Ferit Seyhan, İsmet Yaman, Mahmut Güler, İlhan Uğurlu, Şemsettin Kaya, Ayhan Fırıldak, Ali Sait Arıbaş, Mithat Çevik, Memduh Erdeğer, Şenel Çakır, Metin Kartal, İbrahim Poray, Zeki Patrona, İzzet Bozoğlu, Adal Atakay, Önder Özerdem, Naci Özen, Hidaverdi Cengiz, Erhan Sümer, Aydın Coşkun, Gürcan Dere, Ünsal Yazıcıoğlu, Koray Çakan, Yalçın Tepe, Yılmaz Yurtbahar, Bülent Özyorulmaz, Metin Onay, Nurdoğan Yelman, Güray Yalavaç, Saldıray Öcal, Sabri İkizoğlu, Ömer Kılıç, Ülkü Ertuğrul, Aslan Akınay, Engin Kalkandelen, Erol Vural, Ertaç Sütütemiz, Ertunç Baykal, Aytaç Ege, Ömer Yüce, Erol Nural, Canip Alpman, Turgut Başaran, Ülkü Kamuran, Hüseyin Uğurtaner, Mevlüt Çelekoğlu, Ahmet Güven, Yusuf Macit, Demir Atakan, Yılmaz Atılgan, Cahit Pişkin, Ender Gönüllü, Mehmet Şahin, Erdoğan Taymaz, Nihat Erkan, Bülent Arman, Erkin İlgezer, Selçuk Caner, Recep Demirsan, Nezih Gökçek, Mehmet Kesiktaş, İlkin Örnek, Alırnet Celal Tan, Aykan Kavunoğlu, Ergun Özatalay, Mustafa Avcı, Rahim Bato, Nafiz Ercan, Yılmaz Abbasoğlu, Bekir Postacıoğlu, Arif Aşçıoğlu, Remzi Erakman, Ali İhsan Sargın, Osman Veral, Ali Karateke, Şuayip Yalçın, Ertan Güngör, Özmen Kendirli, Aytaç Uysal, Hulusi Yıldız, Umut Doğan, Nüshet Sargın, Kasım Yeni, Osman Pala, Hüseyin Dursun, Sıddık Köksal, Hüseyin Balı, Erkin Bozkurt, Muhittin Selçuk, Yılmaz Kızıltan, Reyhap Saygın, Cengiz Selçuk, Yılmaz Nezar, Hüseyin Kabasakal, Kamil İlgin, Sadi Güler, Cemal Yılmaz, Kemal Özdemir, Acar Aziret, İzzet Kamış, Şükrü Tiryaki, Nizamettin Çoban, İlker Tansualp, Nazmi Yüncü, Gürol Ulukan, Kemal Aydemir, Murat Yılmaz, Gürel Ergev, Cahit Yalçın, Kemal Çakmak, Tevfik Dinçer, Ahmet Meriçer, Yılmaz Eroler.









Bin Selam Sana Harbiyeli


21 Mayıs gecesi yaralı bir Harbiyeli’ye, Hükümet taraftarı Albay Nusret Eraslan yardım etmek ister. Bu olayı bana ve İhtilâlin Süvarisi'nin yazarı Nesrin Turhan'a anlatırken koca adam ağlıyordu:
"Harbiyeli elimi itti. Yardımımı istemedi. Küçümser gibi bana baktı. Ama haklıydı. Gerçek Harbiyeli oydu."
Bin selam sana Harbiyeli...

























V
MAYIS AĞACI
Kimseye Tabi Olmayacak
Kadar güçlü.
Koruyucu tanımayacak
Kadar gururluyuz



HARBİYE MARŞI
Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız
Tufanları gösteren tarihlerin yadıyız
Kanla irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti
Cehennemler kudursa ölmez nigahbadıyız.

Yaşa varol Harbiye yıkılmaz saffetinle
Göklerden gelen bir ses sana ne diyor dinle
Türk vatanı üstünde sönmez güneşsin sen
Kartal yuvalarında hürdür millet seninle

Yüz senedir Harbiye bu orduya şan verir
Çıkardığı dehalar semalara yükselir
Baştan başa tarihtir mektebin her zerresi
Sarsılmayan azminle çelik kabalar erir

Şahikalar üstünde meydan okur bu erler
Yaklaşacak düşmana mezar olur bu yerler
Bağlayamaz bir kuvvet bu kasırga milleti
Tarihlere sorun ki bize ölmez Türk derler




“Halka Dönük Olmayan Düzen, Mutlak Değiştirilmelidir”
20/21 Mayıs Harbiyeliler Cemiyeti

Dün-Bugün
Vahit Özsoy, Mayıs 1970
Dünyada ilk kez bir milli kurtuluş savaşı vermişti Ulusumuz. Dişini tırnağı¬na takarak korumuştu ülkeyi ve de atmıştı Yedi Düveli Misak-ı Millî hudutlarının dışına. Böyle kurarak gerçekleştirmişti “İstiklâli Tam” yeni devleti. Bunca kan ve can pahasına azıcık toprak, azıcık ekmek, birazcıkta teb'adan çıkarak yurtdaş muamelesi görmekti tüm istemi. Bilinçli olarak değil, doğal ilim¬lerle düşlüyordu bu ilkel güvenliğini de.
Ama gerçek olmadı, sosyal varoluşluğun özlerini teşkil eden bu garanti¬lerde. Bir daha ezilmişti ümitleri. Düşlerinde bırakılmıştı, gerçekleşmesi zorun¬lu olan şeylerin tümü. Tek hedef aynı geri düzeyde kalmasıydı halkın. Kulluk, kölelik devri başka biçimlere dönüştürülerek sürdürülmeliydi. Aynı amaçlama¬nın teşkil ettiği bileşkenin doğrultusunda ilerlemekteydiler askeri alanda yeni¬len emperyalist devletler. Masa başında da kapatamamışlardı yenilgilerini. Silâhla sömürmenin geride kaldığını görerek başka yöntemlerle sömürgenliği sürdürme buluşlarını oluşturmaya girişmişlerdi.
Gene sömürmek, ama göze batmamak şartıyla ve silâhsız olarak. Ne yapmalı bunun için? Kendilerine, bu olanaktan hem yaratacak, hem de verecek besleme kompradorlar yaratarak, bunları içerde pusuda bekleyen mürtecilere de* yaslatmalı önce (Nasıl olsa Osmanlı toplum yapısı artığı da buna elverişli olup, haydi demeye bakmaktadır). Artık zorla değil, çağırma ile gelmeli; Bin rica ve minnetti davet edilmelerin koşulları yaratılmalı; sonucunda da gelerek, dolandırıcılık ustalığı ile çalıp çırpmalı, işler bir duruma getirmeli sömürü çarkını.
Yatırımlarla başlayacaklar işe. Daha rasyonel işletilmesi aldatmacalarıyla de yeraltı ve yerüstü servetlerini tekellerine alacaklar. Bu soydan girişimlerle devletlerin iktisadî durumlarını ve kalkınmalarını kontrol altında tutmuş olacak¬lar, tüketici toplum durumunda bırakımla devamlılığını da sağlamış olacaklar böylece, eylemlerinin beraberliği sayesinde. Yatırımlarla besleme kompradorlar takımı palazlanacak, semirecek; semirdikçe de köklenecek, dallanıp budakla¬nacak yurdun dört bir köşesine.
İşte, hemen hemen devletin kuruluşu ile beraber başladı karşı devrim harekâtıda. Önce, kurulan Merkez Bankasına ajan yerleştirmeye çalıştılar. Faşiz¬mi bahane ederek İzmir'de üst istediler. Buradan yapılacak yığmakla içerlere el atmak, plânların kolayca uygulamak olanağı doğacaktı. Fakat başarısız kaldı, üs istemeleri söz konusu edilmedi bile. Daha sonra da bir takım üst yapı dev¬rimlerini bahane ederek isyanlar çıkarttılar. Bitlis, Siirt, Bayburt, Doğu Kara¬deniz, İskilip, Bursa'daki yobaz hocalarla, gerici Şeyh Sait İsyanları ve Kubilay katliamları birer örnektir sadece.
Niçin bunlar? Eh, bir bina üstten yıkılıp, alttan da temelleri atılarak ya¬pılmaz mıydı? Kemalist Devrimde böyle başlamıştı ya? O halde, temele inme¬sine fırsat vermemek, hep üst yapıda tutarak yozlaştırmak gerekti devrimi. Eğer düşünülenler yapılamazsa, alt yapı devrimleriyle oluşmasını tamamlayacak olan Türkiye, Tüketici Toplum durumundan kurtularak üretgenleşecek dolayısıyla emperyalizmin sömürü sahalarını tehdit eder duruma gelmiş olacaktı. Akdeniz, giderek Afrika, Orta-Doğu, Hindi-Çini ve Uzak-Doğu'daki çıkarları sarsın¬tı geçirecek, elden çıkma gibi ihtimallerle karşılaşacaktı. O halde ne durmalı? Kemalist Devrimi başarısız kılma koşullan yaratılmalı hemen. Nasıl olsa ulus aşamasına varamamış halkta da bir birikim yok; körkütük cahil; yont babam yont, nalına keseri gibi...
Yozlaştırma uğraşları dışardan tezgahlanıp, içeride de yoğunlaştırırken 1929 genel iktisadî krizde ülkeyi tesir sahasının içine alır. Ancak, büyük önderin devletçilik yapıtı ile dar boğaz geçilebilir. Arkasından toprak reformu girişim¬leri, Ağa-Eşraf direnişi karşısında bir istekten öteye geçemez. Kurulan Halk Partisi halkın değil, asker kaçağı büyük toprak ağalarının partisi olduğunu çok¬tan tanıtlamıştı zaten. Bir taraftan idare ve teknik sahada uzmanlaşmış personel noksanlığının maksimun derecede olması, en zorunlu meseleleri bile sürünceme¬de bırakmakta; diğer taraftan da kurtuluş kadrosunu teşkil edenlerin, Önderin oluşturduğu halkçılık ideolojisine bağlanmadaki tutarsızlıkları, meseleleri tüm¬den çıkmaza sokmakta. Yeni Devletin dinamosunu teşkil eden “Tek adam” sayesinde, bir hayli yol kat edilmesine kat edilir gerçi; ama, olumsuzlukları yoğunlaştıran üçlü ittifak engellemeleriyle de alt-yapı'ya el atılamaz bir türlü. Tüm bu ağır koşulları her şeyi “Tek Adam”ın üzerine yıkmış, dinlenmek bil¬mez bir şekilde tam zamanla çalışan bünyeyi yıpratarak, tehlikeli hastalığın içi¬ne bırakmıştır. Hastalığın ilerlemesi, karşı devrim de aynı tempoyla güçlendi¬rir. Ölümüyle de iktidarda nitelik değişikliği görülür hemen ve bu tutum batı¬da da bir ferahlama havası yaratır.
Akabinde, farklı gelişmeleri sonucu dünya pazarlarının yeniden paylaşımı zorunluğu kendisini gösterir, emperyalistler arası savaşta tarih sahnesine çıkar. Harp yıllarına girilir artık. Halk ekmek bulamazken, Ağa - Eşraf takımı, Osman¬lı kapıkulu zihniyetinden kurtulamamış güçlenen memur bürokrasisi ile elele, çayından yağına ve de balına dek her şeyi sofrasında bulundurma olanaklarına kavuşur. Derken, harp yıllarının kapkaççılığından çıkarlanarak gelişen ticaret burjuvazisinin gayri meşru kazançtan, Batı ile sıkı fıkı temasa yol açar; sonra¬dan yaratılan soğuk harbin tesiriyle ülkeyi emperyalistlere bağlama işlemleri” yönlendirici bir biçimde ağırlığını duyurur ve de koyar ortaya.
Böylece, bir komprador ticaret burjuvazisi, batının direktifi ile bağımlaşma kıskacına doğru kaynaklarını kullanma seferberliğine girişmiş olur. Mil¬lî Şefin Şarktaki göstermelik demokrasilerden dolayı duvarlara bakamama utan¬cı, sandık demokrasisinin deneyine zorlar. Bu durumda, el altından tutucu ve mürteciler koalisyonunu örgütleme eylemine götürür. San Francisco'da efendilerince boyunlarına takılan ipler, uşaklarını istedikleri yöne götürebilmişti. Ko¬şullar o yönde geliştirilir ki, 950 devresinde iktidar, metafizik düşünün saplantılarıyla beyinleri yıkanmış, çağa göre kafa saatleri geri kalmış, tutucularla-mürteciler koalisyonuna devredilmiş olur. Sonuç olarak ta tamamen gelişeme¬miş alt yapıya da uygulanan seçim oyunu, bugünkü gerici hukuk düzenini oluş¬turan gerici parlâmentoculuğa dönüşür.
Her şey yerli yerinde ve de hazırdır. Güç koşullar altında verilen uğraşlar, hedefine ulaştırmıştır üçlü ittifakın besleyicisini. Ekilenler olgunlaşmıştır; Biçilmeye başlanır bu kez. Marshall yardımı ile kendisini kamufle eden ABD, 1947 deki askerî yardım andlaşmasıyle ordumuzun silâh, araç ve gereçlerinin kullanılmasının kendi iznine tabi olduğunu belgeler. 1952'de, Kore'de akıtılan kanlarla muhariplik gücü ispat edildiğinden Nato'ya girilir. Kuzey Atlantik andlaşması çerçevesinde yapılan birçok ikili ve uygulama andlaşmalarıyle 1947 deki askerî yardım andlaşması takviye edilerek, silâhlı kuvvetlerimiz yabancı komutanlar emrine verilir. Lojistik destek sayesinde harekât emrini veren ve fakat Lojistik emrini veremeyen bir çıkmaza sokulur. Bu durum, ordumuzun bağımsızca hareket etmesini ortadan kaldırır. Yer altı ve yer üstü servetleri “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu” ile yabancı şirketlere devredilirken ve hatta kanun tasarıları dahi yabancı uzmanlara hazırlattırılırken, bu çıkarlar askerî üslerle de teminat altına alınarak bağımlılık iyice pekiştirilir. Adli kapitülasyon ve gümrük muafiyetleriyle de Türkiye bir kaçakçı pazarı haline getirilme uğ¬raşları yanında, daha ağır koşullarla yaratılan Duyû-nu Umumiye dönüşmesi konsorsiyumlarla mali ve iktisadi durum iyice kontrol altında tutulur. Öğretim birliğine el atılarak, “Tevhidi Tedrisat Kanununa” aykırı bir şekilde bozulur. Komprador kapitalizminin koruyuculuğunu yapacak mürteciler ordusuna kaynak görevini yerine getirmek üzere imam hatip okulları, kur'an ve hafız kursları açı¬lır. Ezanda Arapça okutturulur bu arada. Köy Enstitülerine bir kalem çekilip lâiklik oy deposu haline konulurken, devletçilik ilkesi de, devlet eliyle ferdi zenginleştirmeye dönüştürülür.
Döviz birikimini temin için serbest kurdan 13 TL.'a dolar satın almalar, Resmî kurdan da 9 TL.'a tüccara verilen krediler ve dolar başına sudan kaza¬nılan 4 TL. kâr, adına da “devletçilik” denen yakıştırma!...
Meselelerin giderek kördüğümleşmesi, çözüm yollarının arayışına sürükler ülkeyi ve rejim buhranını çıkarır karşımıza. İşte 27 Mayıs devrimi (!) bu hava içinde gerçekleştirilir.
CİA'ca bilinmesine rağmen, hiçbir şeyi değiştiremeyeceğinin bilinmesinden dolayı, önleyici girişimlerde bulunma zorunluğu duyulmaz. Bırakılsındı onları kendi başlarına. Büyük dost ve de müttefiklik gereği, tanısındı hemen MBK hü¬kümetini emperyalist devletler. Öylede yapılır. Bunu takibinde ABD Başkanın¬dan kısa zamanda Tutucu-Mürteciler koalisyonunu getirecek sandık demokrasi¬sine geçme öğütlemesinde bulunan bir nota alınır. Öğütlemeye uygun olarak ta, gerici parlamentarizmi tekrar hortlatacak sandık demokrasisini getirmenin hazırlıklarına geçilir. Yeni Anayasa referandumlanır, ama çok çok ilericiliği ile övünülmesine rağmen konulan 53. madde ile de ilericiliği nötralize edilir. Dev¬rim lokomotifi, ihtilâl dinamizmi, tutucu-mürteciler koalisyonunu yaratacak zih¬niyetin lehine işletilerek rayından saptırılır.
Tanzimat’tan beri yapılan her girişim, üst yapıda kalmıştır daima. Hep hukuk inkılâbı, hep hukuk inkılâbı... Bunun üst yapı kurumu olduğundan ha¬bersiz, taklitçilikten öteye geçmeyen ilericilik anlayışları 27 Mayıs’ta da kendini göstermiş. Çok şeyler beklenilen bu devrimi de kuşa çevirmiştir. Ama işin bi¬lincine varanlarda olmuştur. Kesinlikle durumu sonuçlandırma amaç ve kararındadırlar, içerde sahnelenen oyunların dış kökenli olduğunu fark edenler. 1938 de koparılan zincirin halkaları takılarak, duran M. Kemal'in saati çalıştırılarak anti emperyalist, anti kapitalist ve anti feodalist politik amaçlamayla alt yapıya el atılarak binanın temeli kurulmuş olacaktı.
Fakat halk yine o halktır. Asker -sivil aydınlar ve gençliğin çoğunluğu Milli Şef etrafında yaratılan “her sözünde bir keramet vardır” şartlandırmasıyla kısır döngü içinde bocalamaktaydılar. Bu istekler alt yapı devrimleriydi de sonra. Devletler arası hukukun koyduğu karşılıklı bağlılıkları aşarak devletin bağımsızlığını kaldıran dış bağlantılar, sömürgen üsler tasfiye edilecekti. Rıza göste¬rir miydi Sam Amcalar hiç? Gizli gizli pazarlık denemelerine girişti. Oyalandığı¬nı görünce, tutucu güçleri plânlı olarak saldırıya geçirdi. Derken, 22 Şubat tep¬kisi ve de 21 Mayıs büyük başarısız devrimi de patlak vermiş oldu. Ama satılmışların çoğunlukta olduğu her ülkede, herşey başlangıçta haksız ve soyguncu¬lar lehine sonuçlanacağı için, devrimcilerin yeri elbette ceza evleri veya sehpa¬lar olacaktır. İstisnalar bir taraf bırakılırsa, dünya kurulalıdan beri bu böyle olmuştur. Para ile satın almalar, tabiilik uğruna karşı devrim saflarında yer al¬malar, ispiyonculuklar, söz veripte evinden çıkmayan devrimbazlar, ufak çap¬taki direnişler karşısında bırakıp kaçmalarla kösteklenen bir devrimde doğma¬dan öldürülmüştür hemen. Birer rütbe yarışı başlamıştı, mideleriyle halka bağlı olanlarda. Fırsat doğmuştu bir kere. Devrimcilere yapılan baskı ölçüsünde ko¬nacaktı omuzlarına rütbeler. Kaçırmamak gerekti fırsatı.
Bunlara rağmen değişen ne oldu ki? Hiç... Ama yine de bu hiçe karşılık bir şeyler görüldü ve oluştu. Tutucu - Mürteciler koalisyonuna yapılan hizmet ve bağlılıkların semereleri alındı hemen. Devletin en üst kademelerine geçmeler sağlandı. En üst katlara geçebilmenin halka ihanette sağlanacağı düşü oluşturuldu, bu suretlede bir hiyanetler maratonu sahnelendi. Diğer taraftan milli gelirin % 33 civarındaki kısmı yine tüm nüfusa oranla % 2’nin elinde kaldı. Devlet sosyalleşmenin gereği ve görevi icabı verimli bir uğraş içinde bulunması gerekirken, halkın devleti olduğunu unutup, egemen sınıfın (tutucu ve mürteci¬ler koalisyon) baskı unsuru olduğu amacına bağlı ve sadık kalarak devrimci gençliğe karşı faili meçhul cinayetler tertiplemektedir. Siyasal iktidarlar halkla alay edercesine hayvan pazarı gibi mebus pazarı kurmakta; Millî güvenlik ku¬rulunun bildirisiyle de büyük paşalarımız(!) siyasî iktidarın dümen suyuna gir¬miş bir durumda bulunmaktadırlar. Emekçi direnişlerini kurşunlama, köylülerin hâzine arazilerini gasp ve işgal eden ağaların topraklarına karşı demokratik di¬renişlerini askerle bastırma. Kayseri, Kanlı pazar ve buna benzer daha birçok hadise ile siyasal iktidarların halka karşı önceden tasarlanmış ağır bir suçluluk içinde bulunduğunu apaçık gözler önüne sermektedir.
Samsun'dan doğarak kendisini aydınlatan güneş kısa denecek bir zamanda batıp gitmişti, bir daha doğmamacasına. Ondan sonra “az götürdüler, uz götür¬düler” adları kafalarından büyük Sayın Büyüklerimizi(!), bir arpa boyu kadar bile ileriye götürmediler bizi. Götüre götüre millî kurtuluşa kalkılan ilk duruma götürdüler ve görünüş: 1916 daki Manzara-i umumiye ye...
İşte durum böyle. Yukardan beri değindiğimiz bu yan bağımlılık, giderek tam bağımlı hale getirilmeden biz Harbiyelilerin toplanarak bir çözüm yolu etrafında birleşmesi zorunluğu, kendisini çoktan hissettirmeye ve de göstermeye başlamıştır.
Aksini düşünmek Kemalist öğretiye karşı bilinçsiz kalmak, halka ihanet içinde bulunmaya devamdan başka bir tanımada gelmez zaten. Artık dağılma durumundan sonraki toplanma durumuna dönüşerek marşlarımızla devrim yo¬lundan ilerlemenin zamanı çoktan gelmiş, geç kalınmaktadır bile...
1459 Harbiyeli kardeşler, Hedef, devrim için eylem, Toplanma bölgesi olan «Mayıs Ağacı» nda toplanmak üzere marş marş...












Hüseyin ATAY
“Sevilen şey kusurları ile
birlikte sevilmiyorsa.
O sevgi tam değildir”
Bu deyişin sahibi toplumumuzun için de bulunduğu koşullan o kadar açık seçik belirlemiş ki. Bu deyişten esinlenmemek, zorunluluk duymamak güç.
Biz yönetim kurulu olarak bu inanç ve bilinç içersinde örgütümüze, gide¬rek toplumumuza yararlı olabilmek içindir ki güç çalışma koşullarına kar¬şın vazife kabul etmiş bulunuyoruz.
Ulusumuzun geri kalmışlığı, sömürülmesi, bilinçlendirilmemesi ve de daha çok karanlığa itilip; kaderciliğe, yani “Böyle gelmiş böyle gider - Elden ne gelir” fikri etrafında örgütlendirilmesi toplumumuzun kusuru. Bu nedenle de bi¬zim kusurumuz olsa gerek.
Yurdumuzun farklı yörelerine dağılmış olan bizlerin yurt ve ulus sevgisi şüphe götürmez. Ancak, salt yurt ve ulus sevgisinin yeterli olmadığı inancı biz¬leri eyleme geçirmiştir. Toplumumuza çok şeyler vermemiz gerekliliğini En Bü¬yük Harbiyeli Gençliğe nutku ve Bursa nutku ile, bizlere yüklemiştir. Bu nok¬tadan hareketle 1962/1963 Harbiyelisi olup, bugünlerin öğretmeni, işçisi, me¬muru, mühendisi, doktoru, diş doktoru, hakimi, avukatı, kaymakamı, gazeteci¬si ve talebesi olan bizler toplumumuza dönük olmayan ulus çıkarlarına ters dü¬şen her türlü atılım ve eylemin karşısına dikilip durmamız gerekir ki! bo¬zuk ve kokuşmuş işleyişin sonucu olan iç ve dış sömürüde işleyişle birlikte dur¬sun.
Yukarıda özetlediğimiz toplumumuzun durumu bizleri üzerken ve rahatsız ederken çıkar zümrelerini üzmekten öte daha da sevindirmektedir. Çünkü herşey onun gönlünce oluşmakta ve gelişmektedir. Haklıdır da bu tür işleyişin devamını istemekte. Kısa zamanda yıkanmış beyin üreten dev tesisler kurmuştur. Kredi piyasası ve tüm üretim ilişkileri kendisine dönüktür.
Toplumumuzun durumu yani kusurları bütün açıklığı ile ortada iken olağanmış gibi karşılayıp eylemsiz kalmak. Öncelikle yurt ve ulus sevgisine ters düşüş olduğu gibi Kemalist öğretiye ters düşer.
Oysaki kutsal yuvanın verdiği ışık ve bilinç bu uğraşının önderi olma zo¬runluluğunu bizlere yüklemektedir.
Bu nedenledir ki! biz 21 MAYIS HARBİYELİLERİ halkımız için, halkı¬mızla beraber, tüm kusurlarımızın çözümlenmesine değin uğraş vereceğimizi Kemalist öğretinin önerilerini gerçekleştireceğimizi inanç ve bilinçle, T.B.M.M. açılışının 50 nci yılını kutladığımız Türkiye'mizde, halkımıza 19 Mayıs 1919 - 23 Nisan 1920 - 29 Ekim 1923 - 27 Mayıs 1960 - 21 Mayıs 1963'lerdeki aynı güçle haykırıyoruz.
KANLA İRFANLA KURDUK: BİZ BU CUMHURİYETİ.







Birlikten Kuvvet Doğar
Osman Yektin
“Bir elin nesi var, iki elin sesi var.”
Bilimin dev adımlarla ilerlediği ve insanoğlunun Ay'a, hem de iki kez, gi¬dip geldiği şu sıralarda, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaya ekmek, su kadar ihtiyacı olan geri kalmış bir ülkenin çocukları olduğumuzu unutmamalıyız.
Hâlen içinde yaşadığımız zamanda hak, haklının değil, kuvvetlinindir. Bu, bireyler, topluluklar ve uluslararasında da hep aynıdır. O halde, biz de kuvvetli olalım. Haklı olmak için mi? Hayır. Ama yapılacak haksızlıklara engel olmak için. Çünkü biz, hakkı kuvvette arayanlardan değiliz, olamayız da.
Ülkemizin geri kalmış bir ülke olduğu, her zıt görüş sahiplerinin birleştiği belki de, tek noktadır. Ekonominin, kültürün, tekniğin ve pek çok kafaların çağdaş ülkeleri çok çok gerilerden takip ettiği bir dönemde birey olarak hare¬ket eden bir kişi, kendine ve bunun da ötesinde öz yurduna ne ölçüde faydalı olabilir? Her canlı kendi yapısında mikrop taşır. Uluslar da bir canlıdır ve onların yapısındaki mikroplar ise: emperyalizm, kapitalizm ve bunların içerdeki işbirlikçileridir. Nasıl ki canlının yapısında bulunan mikrop, fırsat verilmediği sürece, o canlıya zarar veremiyorsa; iç ve dış sömürüye engel olmanın da bir çözüm yolu olmalıdır. Ne yapmalı? “Yığınak yapmadan savaş yapılamaz.” Bu askerlikte bir savaş kuralıdır. Fiziksel ve siyasal alanda aynı noktaya gelmeyi başarmış bir topluluk olmadıkça, birey olarak bizim de ülkemize verecek çok şeyimiz olamaz herhalde. Elinden geldiğince yurduna ve ulusuna bireysel hiz¬met fikri doğrudur ama, yeterli değildir kanımca.
Geçmişin muhasebesini yapmadan yâni, günâh ve sevapları mazinin derin¬liklerine gömerek ama, geçmişe saygılı ve bağlı kalarak, Büyük Atatürk'ün çiz¬diği sınırlar içinde, iç ve dış sömürüye karşı çıkmak ana teması etrafında bir¬lik olmalıyız.
Biz, düşünen kafaların birliğini istiyoruz.
Ülke sorunlarını gerçekçi açıdan gören insanların birliğini istiyoruz.
Kafa, düşünebildiği zaman kafadır, ancak. İşte biz, düşünmek, daha iyi düşünebilmek için birlik olmak istiyoruz.
Sadece, gerçekçi düşüne sahip 21 Mayısçı Harbiyelilerin değil; fakat, bi¬zim gibi “21 Mayısçı” diye adlandırılan ve bunların da dışında olup ama, ger¬çekçi doğrultuda olanların da katıldığı sağlam, inançlı ve devamlı bir birlik is¬tiyoruz.
Bir zamanlar, hükümlülerin affı ve askerlik gibi müşterek sorunların çö¬zümü için müsbet netice ile sınırlı olan, bağdaşıklığı şüphe götürür, bir birlik vardı. Sonra ne oldu? “Yorgan gitti kavga bitti.”
Oysa biz, gerçekçi düşüne dayanan süresiz kavganın savaşçılarının birliğini istiyoruz.
Belki bir kısmımız yaptığımız tahsil ya da ele geçirdiğimiz fırsatlardan ya¬rarlanarak gemiyi kurtarmış olabiliriz. Ama kaç kişi? Herhalde pek çok değil¬dir. O halde çoğumuz acının, ıstırabın ezilmişliğin ve horlanmanın acı ve ağır etkilerini her an içimizde taşımıyor muyuz? En azından bunun için sağlam bir birlik olmaya ihtiyacımız yok mu? Birlik olmaktaki yararlarımız, birşey ola¬rak elde edemeyeceğimizden, hiç olmazsa kişisel yararlarımız bakımından daha çok değil midir? Bunun için bile olsa, bir araya gelmek gerekli değil mi?
Ulusun mutlu olduğu yerde herşey de mutludur. Ama ayrı ayrı bireysel mutluluk, ulusal mutluluk değildir. Ulusal mutluluk kavgasında gelin omuz omu¬za dövüşelim.








Yaratılış Ve Sonrası
M. Yılmaz Erdem

usumuzun almadığı
uzun bir çağı
insanı
yaratma düşüne verdi tanrı
bulmalıydı anlamını
bu taş bu toprak
bu ağaç bu kuş
havasından suyuna evren
ve sonra erdemleri koydu önüne
döktüğü terlerle karıp toprağı
katıp kendi gücünü
usumuzun almadığı
uzun bir çağ
evren teknesinde insanın hamurunu
yoğurdu
yoğurdu
tanrının gözlerinde yaş
şakaklarında ter
inci incidirler
bir insan hamuruna tanrının döktüğü
yaratma sevincidirler
usumuzun almadığı
uzun bir çağ da
yoğurucu kutsal gücün altında evren
kaç kez oynadı yerinden
ovalar dağ
dağlar ovalar döndü
kuraklar deniz
çoraklar bitkel oldu
ve tanrı kolay değil
insan yaratıyordu
ve bir anlam evrene
usumuzun almadığı
uzun bir çağ yine
evren teknesinde hamuru insanın
bırakıldı evrimine
ve bir düşün devrimine girişti tanrı
insan üstüne
öte yandan
bir çağ kavramına aldırmadan yaratılmakta olan
insan onuruna
en güzel şarkısını okudu bülbül
en güzel kokusunu süründü çiçek
en güzel allığını gül
derken insan
uyarak buyruğuna tanrının
ve bir kutsal emeğin karşılığı
soludu teknesinde
ve teninde gücüyle yaratanının
ve teninde gözyaşı
teri
gel ki tanrı
insanı
yeryüzüne salalı beri
tanrı diye
insan diye birileri
gelip söndürdüler gerçek insanın yüreğine yaktığı
ve tanrının mutluluk dediği feneri
ve o birileri yükselerek
ölü tenler üzerinde
milyonların kulluğunu birlere
gerçek tanrı buyruğunca öğrettiler
daha da ileri gittiler
kendi alçak suçlarını
gerçek insanın sırtına vurup
birer birer sille tekme
damlardan içeri ittiler
şimdi de onların gözü şaşı olacak
damlar içten bir güçle dışa doğru yıkılacak










MAYIS AĞACI
Terimli çiçeklerin solmuşuz gayrı
bilim bayrağı yaprakların
sardı bre köklerin ovayı dağı
dallarında binlerce kuş
dillerinde aynı şarkı
bitimsiz mut
sen ey yüreğimde çoğalan umut
can bulan muştu evren evren
gayrı derim
korkularım geride kaldı
binlerce yıldızını dallarından
özlem çeken karanlıklarım aldı
kış susmuştu mevsimlerden
gelen bahardı
bir masaldı
baharla gelen çiçek
tüm küçüldü ağaçları bahçelerin
büyüdükçe sen
dalların - yaprakların - çiçeklerin
büyüdü gerçek

bırak eller ne derse desin
bana bile “karatoprak” dediler ya çağlarca
benim sana bağladığım umutlar ak
bayraktarca
o mayıs gecesinin sana sunduğu acı
en mutlu meyvelere dönüştü dallarında
sen ey mayıs ağacı
ey en güçlü köklerin getirdiği
çağlardan
tüm kazıdım göğsüne türkülerimi
türkülerim yanıkça
yazdım öykülerimi
dalın yaprağın dedim
yücelere döndükçe
fındık yazdım
üzüm yazdım
tütün yazdım
pamuktan portakala neyim var
bütün yazdım
tarihsel bir dilekçem bu benim biline
hem türkçe


sen mayıs ağacısın
susuzlara su verecek gölgende
gidereceksin çokların açlığını
göster mayıs ağaçlığını
sen görevler yüklüsün
daha nicelerin yükleneceksin
sana verdim soylu bir güç ki
baltalar vuruldukça güçleneceksin
çiçeklerin al al aman hey
dallarına bal almaya geliyor arılarım
azı olan bol almaya geliyor
yoksul anlarım küme küme kol kol
bal vermeye hazır ol























Aslanların Avukatı :
Nebi Barlas
“Onbinlerce insanın şaşkın, daha çok perişan ve çoğunlukla da korkaklıkla insanlık onuru arasında gidip geldiği günlerde, belki de bunların binlercesinin yanında çelikten bir güven ve inanç çiçeği oldunuz.
Onuru ve inadı artık meslek edinmek zorunda kalanlar 12 Eylül hukuku karşısında savunma kürsüsünde bu mesleğin sizinle bir başka kimlikle icrasını izlemenin keyfini tattılar. Şimdide 12 Eylül hukukuna karşı bu kez hukuksal bir zafere atılacak bu aynı imzayı alkışlamaya hazırlanıyorlar.
Biz seni asla unutmayacağız. Bizi hatırlaman dileğiyle”
“12 Eylül İdam Hükümlüleri” duygularını “Avukat Nebi Barlas’a“ bir yazıyla iletmişler. Bu duygu dolu belgeyi “Nebi Barlas” evinin baş köşesine onurla asmıştı. 12 Eylülün aslanları ona dünyayı sunmuşlardı. Tüm dolu dolu yaşamının diplomasıydı bu yazı. Ölse de artık gam yemezdi. O, aslanları savunmak onurunun tarihsel belgesiydi.
12 Eylül 1980, 12 Mart 1971; hakim sınıfların askerler eliyle devrimci hareketleri yok etme tarihidir.
Öncelikle ezdikleri her zaman olduğu gibi devrimci hareketin başını çeken gençlerdi.
Devrimci Gençler hakim sınıfların üzerlerine saldığı şartlandırılmış ve aldatılmış “faşist” diye adlandırdıkları gençlerle vuruştular. Öldüler, öldürüldüler. Kendi aralarında da çatıştılar. Her yer yangın yerine çevrildi. Kimin neyi niçin yaptığı anlaşılmaz bir kaosa sokuldu. Her yer kan gölüne döndü.
Aport da bekletilen paşalar kumandasında, ordu ve güvenlik güçleri sahnede yerini aldı. Siviller görevlerini paşalara bıraktılar. Nasılsa ortalık temizlenince beyler tekrar görevlerine dönecekti.
Dövüştürülen gençler başta olmak üzere halk ezildi. Yurt sathında ezme devam ederken, yakalananların mücadele yeri hapishaneler ve mahkeme salonları oldu. Tutukluların bu mücadelesinde, ana slogan “İnsanlık onuru” oldu.
Tutukluların yanında anne, baba, kardeşler yanı sıra “onurlu hukukçular” da yer aldı.
Onurlu hukukçuların başını tabi ki “avukatlar” çekti. Hapishane, mahkeme, yazıhane ve sanık aileleri arasında mekik dokudular. Bezirgan hukukçuların tersine varlarını yoklarını “savunma mücadelesine” aktardılar. En sert iklimde açan çiçek oldular.
İşte “Avukat Nebi Barlas” bu onurlu avukatların tartışılmaz bir numarası oldu.
Onlar Fethi Gürcan’ın Harbiyelileriydi...



Haziranda Ölmek Zor
Hasan Hüseyin Korkmazgil

“1963'lerde yaşanılanları ben, ancak böyle dökebildim 1976'larda şiire. On üç yılda özümsemişim o olayları, on üç yıl sonra damıtabilmişim. O günleri yaşayıp da ozanlığa soyunanlar, elbette ki benden daha iyi yapabileceklerdir bu işi. ‘El elden üstündür, taa arşa kadar’ demiş eskiler.”
Hasan Hüseyin Korkmazgil

işten çıktım
sokaktayım
elim yüzüm üstüm başım gazete
sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sokakta thomson
sokağa çıkmak yasak
sokaktayım
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor!
havada tüy
havada kuş
havada kuş soluğu kokusu
hava leylâk
ve tomurcuk kokuyor
ne anlar acılardan/güzel haziran
ne anlar güzel bahar!
kopuk bir kol sokakta
çırpınıp durur
çalışmışım onbeş saat
tükenmişim onbeş saat
acıkmışım yorulmuşum uykusamışım
anama sövmüş patron
ter döktüğüm gazetede
sıkmışım dişlerimi
ıslıkla söylemişim umutlarımı
susarak söylemişim
sıcak bir ev özlemişim
sıcak bir yemek
ve sıcacık bir yatakta
unutturan öpücükler
çıkmışım bir kavgadan
vurmuşum sokaklara
sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
dallarda insan iskeletleri
asacaklar AYDEMİR'i
asacaklar GÜRCAN'ı
belki başkalarını
pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
dökülüyor etlerim
sarı yapraklar gibi
asmak neyi kurtarır
sarı sarı yaprakları kuru dallara?
yolunmuş yaprakları
kırılmış dallarıyla
ne anlatır bir ağaç
hani rüzgâr
hani kuş
hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?
asılmak sorun değil
asılmamak da değil
kimin kimi astığı
kimin kimi neden niçin astığı
budur işte asıl sorun!
sevdim gelin morunu
sevdim şiir morunu
moru sevdim tomurcukta
moru sevdim memede
ve öptüğüm dudakta
ama sevmedim, hayır
iğrendim insanoğlunun
yağlı ipte sallanan morluğundan!
neden böyle acılıyım
neden böyle ağrılı
neden niçin bu sokaklar böyle boş
niçin neden bu evler böyle dolu?
sokaklarla solur evler
sokaklarla atar nabzı
kentlerin
sokaksız kent
kentsiz ülke
kahkahanın yanıbaşı gözyaşı
işten çıktım
elim yüzüm üstümbaşım gazete
karanlıkta akan bir su
gibi vurdum kendimi caddelere
hava leylâk
ve tomurcuk kokusu
havada köryoluna
havada suçsuz günahsız
gitme korkusu
ah desem
eriyecek demirleri bu korkuluğun
oh desem
tutuşacak soluğum
asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi
yaşatmaktır önemlisi
güzel yaşatmak
abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak
ah yavrum
ah güzelim
canım benim / sevdiceğim
bitanem
kısa sürdü bu yolculuk
n'eylersin ki sonu yok!
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!
nerdeyim ben
nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz siz
kimsiniz?
ne söyler bu radyolar
gazeteler ne yazar
kim ölmüş uzaklarda
göçen kim dünyamızdan?
asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi?
yolunmuş yaprakları
ve kırılmış dallarıyla bir ağaç
söyler hangi güzelliği?
kökü burda
yüreğimde
yaprakları uzaklarda bir çınar
ıslık çala çala göçtü bir çınar
göçtü memet diye diye
şafak vakti bir çınar
silkeledi kuşlarını
güneşlerini:
«oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, memet,
memet!»
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
üstümbaşım elim yüzüm gazete
vurmuşum sokaklara
vurmuşum karanlığa
uy anam anam
haziranda ölmek zor!
bu acılar
bu ağrılar
bu yürek
neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
bu geceler niçin böyle insansız
bu insanlar niçin böyle yarınsız
bu niçinler niçin böyle yanıtsız?
kim bu korku
kim bu umut
ne adına
kim için?
“uyarına gelirse
tepemde bir de çınar”
demişti on yıl önce
demek ki on yıl sonra
demek ki sabah sabah
demek ki “manda gönü»”
demek ki “şile bezi”
demek ki “yeşil biber”
bir de memet'in yüzü
bir de güzel istanbul
bir de “saman sarısı”
bir de özlem kırmızısı
demek ki göçtü usta
kaldı yürek sızısı
geride kalanlara
nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz?
yıllar var ki ter içinde
taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına
3 haziran '63'ü
bir kırmızı gül dalı
şimdi uzakta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
yatıyor usta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
okşar yanan alnını
bir kırmızı gül dalı
nâzım ustanın
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
bir basın işçisiyim
elim yüzüm üstümbaşım gazete
geçsem de gölgesinden tankların thomsonların
şuramda bir çalıkuşu ötüyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!































ZEKİ YEĞİN’İN GÜNLÜĞÜ