ÖNER GÜRCAN, 1964 yılında 12 yaşında babası İhtilalin Süvarisi FETHİ GÜRCAN’dan aldığı devrimci bayrağı onurla ve azimle taşıdı.
12 Mart’larda 68’li Dev-Genç’li ağabey ve ablalarıyla omuz omuza Dev-Lis’li olarak hasta kalbine ve sürünen ayaklarına rağmen ezilenlerin yanında yiğitçe yerini aldı.
12 Eylül’de yeni kalp ameliyatı olmasına rağmen yurt içinde ve yurt dışında karşı devrimcilere ve cuntacılara karşı mücadelesine devam etti.
Vücudu bu devrimci yüreği daha fazla taşıyamadı.
Bu kitap onun hasta yatağında dahi çalışmasına devam ederek öldüğü 10 Ağustos 2004 günü son noktayı koyduğu 10 yılı aşkın çalışmasıdır.
Bu kitap, devrimci bayrağı aynı onur ve kararlılıkla taşıyacak gençler için yazılmıştır.
Gürcan Ailesi Adına
ÖMER GÜRCAN
I. BÖLÜM ANKARA – Kaynayan Kazan
Süvari Yüzbaşı Fethi Gürcan Ankara’da 13
DP iktidarına karşı ihtilal yapmak için kurulan komitelerden bilinen en önemlisi, kuruluşunu Talat Aydemir’in yaptığı komitedir 18
Birçok öğrenci ve profesörün polis tarafından dövüldüğü bu olaylarda bir öğrenci de öldürüldü 26
Yassıada Mahkemeleri İddianamesi: 27
Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki Piçler 28
Adım adım ihtilale doğru 33
DP iktidarı artık sokağa hakim olamaz hale gelmişti. İnönü ve CHP ise, gençliği sokağa dökmek için ellerinden geleni yapıyorlardı 35
Fethi Gürcan “Kurmay” komiteye baskı yapmaya başladı. İhtilali başlatacaksanız başlatın, yoksa ben başlatıyorum! 43
II. BÖLÜM 27 MAYIS 1960 İhtilali
Hedef Çankaya! 51
İstanbul'da, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Harekat Dairesi Başkanlığı'nın emriyle harekat başladı 66
27 Mayıs ihtilali sabahı 68
Menderes’in tutuklanması 69
III. BÖLÜM İNÖNÜ KURMAYLIĞINDA KARŞI DEVRİMİN TEZGAHLANIŞI
Lidersizlik ve örgütsüzlük 71
Ama lidersiz ve örgütsüz idiler, üstelik hedefleri de net değildi 72
Kurmaylık 74
Kolay Lokma ve 14’lerin tasfiyesi 74
İktidarın bir an evvel sivillere bırakılması yönünde yerli - yabancı baskılar artıyordu 78
Bülent Ecevit aracılığıyla Siyasi Rüşvet: Tabii Senatörlük ve Cumhurbaşkanlığı 78
Harbiyeli Önder Aydınlı: 82
Hedefin yalnız Türkeş ekibi olduğunu zanneden Aydemir bile bu hareketi alkışladı 86
Aydemir de tuzağa düşen kurmaylardandı 87
14'lerin temizlenmesi (Sosyalizme vuruş) 90
Kurucu Meclis, neredeyse CHP Meclisi olarak açılıyordu 91
IV. BÖLÜM 6 HAZİRAN 1961 DEVRİMCİ TEPKİSİ
13 Şubat 1961’de TİP kurulmuştu, benim gönlüm oradaydı 93
Madanoğlu'nun temizlenmesi (Finans-kapital'e vuruş) 98
6 Haziran 1961’den itibaren Türkiye yeni bir döneme girdi 98
Ordusuz kurmay ne ise, kurmaysız ordu da oydu 102
1961 Anayasası'nın kabulü 103
61 Anayasası bu zor gücüyle, yine de ancak % 65 oyla kabul edildi. 104
Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın İdamı 106
Polatkan-Zorlu-Menderes’in İdamlarındaki 2. Adam İnönü’nün Tavrı: 109
Menderes'in hesabı çoktan kesilmişti. Suçu da Aydemir’e atılarak işin içinden sıyrılınacaktı 112
İşte 2. Adam İnönü’nün Seyir Defteri: 117
En radikallerin Cumhurbaşkanı adayı Ord. Prof. Ali Fuat Başgil'di 122
21 Ekim Protokolü 123
Kavel İşçileri Grevi - İlk Toplu Sözleşme 129
Bizden o Kavel’deki işçileri dağıtmamız istendi 130
CHP’de de Deprem’ler yaklaşıyor 132
V. BÖLÜM 22 ŞUBAT DİRENİŞİ
22 Şubat'a nasıl gelindi? 134
İnönü'nün Harpokulu’nu ziyareti 138
9 Şubat Protokolü 140
22 Şubat gelirken Komiteci’ler 141
22 Şubat 1962 Direnişi’ne doğru 146
Genelkurmay'da toplantı yapıldı. Genelkurmay Başkanı yine bu işin yapılmaması için kumandanları ikna etmişti 149
VE 22 ŞUBAT 159
İnönü’ye karşı Atatürk 161
22 Şubat Direnişi’nin Doruk Noktası: Çankaya! 163
Sonunda tarih 22 Şubat’a dayanıyor 164
Talat Aydemir ve ona bağlı birlikler Ankara’ya egemendi, karşılarında sadece Genelkurmay’da mevzilenmiş ‘birliksiz’ subaylar vardı. 179
22 Şubat 1962 180
VI. BÖLÜM 21 MAYIS 1963 İHTİLALİ'NİN HAZIRLIKLARI
22 Şubat direnişinden sonra, Harp Okulu öğrencileri 1 ay zorunlu izne gönderilmişlerdi 183
Bu sıralarda 22 Şubatçı'ların affı meclisten geçti. İnönü sözde sözünde duruyordu! 185
21 Ekim Protokolü’nün yayınlanması 186
8 Temmuz'da Talat Aydemir 22 Şubatçılar adına İnönü'yü cevapladı 187
İşçiler ve Yoksul Köylüler Teşri ve İcra kurullarında olacak 190
Kısaca, Harbiye askeri sistem ve disiplin dışına çıkmış, ihtilal sathı mailine girmiş bulunuyordu 195
MİT takibi 196
Genç subaylar’ın etkileşmesi 200
Baş Operasyonu: Reisicumhur Cemal Gürsel'e aitti 205
Kurt adam operasyonu: İnönü 205
Şövalye operasyonu: Silahlı Kuvvetler 205
Basın Operasyonu: 205
Parlamento Operasyonu: 205
O zamanlarda Hava Kuvvetlerinde, Hava Cuntası hemen hemen her şeye hakim vaziyetteydi 206
Lale Apartmanı Toplantısı: 3 Mart 1963 213
Söğütözü Toplantısı: (9 Nisan 1963) 217
Diğer siyasi simalar arasında Avni Doğan'ın da adı sık geçmiştir 230
VII. BÖLÜM 20-21 MAYIS 1963 İHTİLALİ
Nihayet ihtilal günü gelmişti 233
Fethi Gürcan Fethi Gürcan... Her yerde Fethi Gürcan 234
Fethi Gürcan’ın Muhafızları 238
Mustafa Karazeybek'le beraber dikmen sırtlarına çıktılar 244
21 Mayıs 1963 hazırlıkları 248
O sırada radyo el değiştirdi 263
Radyo tekrar bizim anonsu vermeye başladı 264
VIII. BÖLÜM MAHKEME SAFHASI ve HAPİS HAYATI
Genelkurmay adına duruşmaları izlemek için görevlendirilen Em. Tuğgeneral Celil Gürkan anlatıyor 273
İhtilale karar vermişimdir. Bunun icabı yapılacaktır 279
IX. BÖLÜM SAVUNMALAR
Fethi Gürcan hesap soruyor. Halk’ın karşısında olanları sergiliyor 299
Aksi halde halkın egemenliğinden söz edilemez 300
Devlet otoritesinin meşruluğu, Halk yararına davranışındadır 301
20-21 Mayıs 1963 İhtilali’nin Harekat Planı (Ankara için) 313
Hava Kuvvetleri’nin Geleneksel Davranışı 317
Hava Kuvvetleri’nin Harbiyeyi Taratması 317
Neden “İhtilalci Birlikler” kan dökmedi? 318
X. BÖLÜM MECLİS-MECLİS
Daha bundan 4 yıl önce altüstlük yaşanmamış gibi Bey’ler 4 Subayı asıp asmamayı tartışıyorlardı 321
Herkes İnönü’nün ağzına bakıyordu 323
İdam edelim – İdam etmeyelim 324
Onur ve Onursuzluk 326
Onurlu insanları unutmayalım: İdamlara karşı çıkan 328
XI BÖLÜM YOK EDİLİŞ
Şimdiye kadar neden konuşmadınız? 331
Tempo dergisi - 29 Haziran 2000 331
Yasemin Özdemir soruyor, Osman Deniz anlatıyor 332
“Rüzgar kanatlı atlı”, dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacaktı 344
Kırk Sekiz Saat Bekletilen Gemi -Aziz Nesin 354
FETHİ GÜRCAN’IN MUŞTASI=VURUCU GÜÇ-Hikmet KIVILCIMLI
XII BÖLÜM VE ONLARIN ARDINDAN
Fethi GÜRCAN’dan Öner GÜRCAN’a Sarp KURAY 358
“Ne rütbe, ne nişan peşindeyiz 360
Torunundan Dedesine Gülce ÖZCAN 379
Albay Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan 21 Mayıs 1963 ihtilal girişimi arkasından yapılan mahkemeler sonucu diğer beş arkadaşlarıyla birlikte idama mahkum edildiler. Üç kişinin idamı Askeri Yargıtay’da bozuldu. İki kişinin ise (Yarbay Osman Deniz ve Üsteğmen Erol Dinçer) idam kararları TBMM tarafından müebbet hapse çevrildi.
Fethi Gürcan 27 Haziran 1964 Günü sabaha karşı idam edildi. Talat Aydemir'in idam cezası da 5 Temmuz 1964 tarihinde yine sabaha karşı infaz edildi.
27 Mayıs 1960 İhtilali ile başlayan Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki çalkantılar, ancak, İsmet İnönü'nün "geçiş dönemi" politikalarının son noktası olan Fethi Gürcan ve Talat Aydemir'in idamı ile durultulabildi
En rütbelisi Albay olan Üsteğmen'inden Teğmen'ine kadar bir dönemin genç subaylarını 27 Mayıs İhtilali’ne ve arkasından gelen 22 Şubat 1962 direnişine ve 21 Mayıs 1963 İhtilali’ne iten sosyal dürtü ne idi?
Genç kuşaklar, hatta 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Darbeleri’ni yaşamış orta kuşaklar 27 Mayıs 1960 İhtilali’ni ve Aydemir ile Gürcan'ın idamına kadar süren kargaşalıkları anlamakta oldukça zorluk çekmektedirler. Kimileri 27 Mayıs'la gelen demokratik ortamı hasretle anmakta, kimileri de 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Darbeleri’ni baz alarak bütün ordu müdahalelerinin demokrasiyi gerilettiği tezlerini öne sürmektedirler. Ama gerçek olan bir şey varsa, o da toplumsal muhalefetin şimdiye kadarki en uç boyutlarının 27 Mayıs 1960 ile 12 Eylül 1980 arasında yaşanmış olduğudur. Bu nedenle 27 Mayıs 1960 ile başlayan süreci tekrar tekrar incelemek zorunluluğu hala sürmektedir.
Aslında bu konuda yazılmış oldukça çok sayıda anı, araştırma ve açıklama bulunmaktadır. Olayların neden sonuç ilişkileri açısından ele alındığı en ciddi eser olarak Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın "27 MAYIS VE YÖN HAREKETİNİN SINIFSAL ELEŞTİRİSİ" isimli kitabını söyleyebiliriz. Fakat bu kitap da, bütün derinliğine ve 27 Mayıs İhtilali’nin tarihsel köklerine inen oldukça doğru tespitleri bulundurmasına rağmen, gerek 27 Mayıs İhtilali’ne gelinen süreçteki "yazısız" hareketler olsun, gerekse 22 Şubat 1962 Direnişi’nin ardındaki 21 Mayıs 1963 ihtilal girişimini kapsayan sürecin incelenmesi olsun, eksik kalmıştır. Üstelik Kıvılcımlı’nın bu kitaptaki tezlerine temel olan kaynaklar önemli oranda "ikinci el"dir.
Talat AYDEMİR’in anılarını anlatan “TALAT AYDEMİR KONUŞUYOR” ve Osman DENİZ’in anılarını kapsayan “HARBİYELİ ALDANMAZ” adlı kitaplar en temel, birinci ağızdan belgesel anılardır.
Nesrin Turhan’ın kaleme aldığı “İHTİLALİN SÜVARİSİ” adlı anı-roman en kaliteli belgesel çalışmadır. Bu kitabın muhakkak okunması gerektiği düşüncesindeyim. Bu kitapta Fethi Gürcan’ın kişiliği tüm yönleriyle verilmiştir.
Fethi Gürcan'ın 27 Mayıs İhtilali’ndeki "yazısız" yeri fazla bilinmez. Zaten kendisi de "görevini yapmaktan" başka bir iddia taşımamıştı. Siyasi yazılı tarihe ancak 22 Şubat 1962 Direnişi’nde Çankaya Köşkü’nü korumakla görevli Muhafız Alayı'nın komutasını ele geçirerek girmişti. Çünkü, bu sırada Köşkte Milli Güvenlik Konseyi toplantı halindeydi ve bu toplantıda bulunan Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Başbakan İsmet İnönü, üye bakanlar, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının kaderi Fethi Gürcan'ın inisiyatifinde idi. Olayın seyri eğer ihtilalcilerin istediği yönde gelişseydi belki aynı 27 Mayıs'ta olduğu gibi adı yine yazılı siyasi tarihte yer almayacaktı. Başarısız 21 Mayıs 1963 İhtilal girişimi ile ilgili olarak ise mahkeme tutanakları ve savunması dışında yazılı belge yoktur. Hatıralarını yazamadı. Ama adı bir efsane gibi kulaktan kulağa yayıldı.
Talat Aydemir’in “Talat Aydemir Konuşuyor” adlı kitabı; olayları iktidar yanlısı resmi açıklama, araştırma ve gazete dizilerinin karşısında ‘birinci el’den ilk anlatımıdır. Ancak ilk ihtilal komitesini kurmasına rağmen Aydemir 27 Mayıs İhtilali sırasında Kore'de görevli bulunuyordu. Dolayısıyla, hatıraları 27 Mayıs konusunda bir boşluğu da taşımaktadır. 27 Mayıs'ın ardından gelen süreçlerde ise, hatıra olmasından kaynaklanan duygusal öğeler taşımasına rağmen, bu hatıralar, Türkiye'nin sorunlarıyla yüz yüze gelen Silahlı Kuvvetler’deki arayış ve ayrılışları, sadakat ve ihaneti, vefa ve riyayı ve de siyasi oyunlar karşısında uyanıklık ve körlükleri kendi doğallıklarıyla gözler önüne sermektedir.
Bu hareketlere şu veya bu şekilde katılmış, ucundan kenarından değmiş bazı "kurmay" subayların anıları da, dönemin anlaşılmasında bazı ipuçları vermekle birlikte, yazarlarının benzer duygusal yaklaşımları ve sürecin tamamında bulunmayışları nedeniyle dönemin olaylarının anlatımı dinamiklerinin netleştirilmesini değil de, aynı karışık haliyle sunulması, hatta daha da karmaşık hale getirilmesi sonucunu vermektedir.
Dolayısıyla, hala sıkıntılar içinde kıvranan ülkemizin problemlerine ışık tutması açısından, Türkiye'nin bütün sınıfsal, zümresel, tarihsel dinamiklerinin Türk Silahlı Kuvvetler’in bünyesinde ve çevresinde çatıştığı veya çatıştırıldığı ve de "Derin Devlet"in gözler önüne serildiği 27 Mayıs 1960 - 21 Mayıs 1963 sürecini mercek altına yatırabilmek amacıyla "yazısız" süreçlerde yaşayanların da bildiklerini ortaya koyması gerekiyordu. Ve bu amaçla, başından sonuna bütün aktif süreçlerde bulunmuş "Eylem" lideri Fethi Gürcan'ı anlatmak, kaçınılmazdı.
"Türkler iki defa Viyana'yı kuşattılar, ama alamadılar. Ancak 1954 Konkurhipikleri’nde atlarıyla gönüllerimizi fethettiler.” Bir Viyanalı, orada turist olarak bulunan Türk Edebiyat öğretmenine, böyle söylüyordu. Viyana Konkurhipikleri’nin en başarılı binicisi, müsabakaya girdiği her iki atla engelli ve at terbiyesinde birinci olarak Türk Bayrağı'nı iki defa şeref direğine çektiren Fethi Gürcan'dı.
Bir başka olay efsaneleşerek Türk Subayları içinde kulaktan kulağa yayılacaktı. Fethi Gürcan 1956 İsveç Stockholm Olimpiyatlarında, müsabaka esnasında bir engeli geçerken atıyla birlikte devrilince kolu kırılır. Kırık koluna aldırmadan, yurtdışında Türk Subayını temsil ettiğinin bilinciyle, atına tekrar biner. Olimpiyat Oyunları’nı seyretmeye gelen İngiltere Kraliçesi Elizabeth'i selamladıktan sonra bayılır. Ancak bu selamlamadan sonra hastaneye kaldırılır.
Müsabaka alanlarından ihtilal meydanlarına ve idamla noktalanan bir son. Bir genç subayı böylesine şöhret basamaklarından idam sehpasına götüren ne olabilirdi? Şair'in dediği gibi:
“asılmak sorun değil
asılmamak da değil
kimin kimi astığı
kimin kimi neden niçin astığı
budur işte asıl sorun! “
ÖNER GÜRCAN
10 AĞUSTOS 2004/İSTANBUL
1959 yılının sonbaharında Ankara’ya tayin olan Süvari Yüzbaşı Fethi Gürcan, Eskişehir yolu üzerindeki Bahçelievler semtinin son durak karşı köşesinde bulunan 43. Süvari Alayı'nda göreve başlamıştı.
10 seneyi aşkın bir süredir Anadolu’yu dolaşmış, Karaman - Gaziantep - Kağızman - İstanbul - Adapazarı’nın ardından mezun olduğu Harp Okulu’nun şehri Ankara’ya gelmişti. Sadece Türkiye’de değil, Avrupa’nın çeşitli başkentlerinde at koşturmuş, sayısız yarışmaya katılıp önemli başarılar kazanmış bir Süvari idi. Kimi zaman sakatlanmış ama vazgeçilmez at sevgisi ve dayanılmaz binicilik sevdası onu mesleğinden koparamamıştı.
Kurtuluş Savaşı kahramanı alaylı bir Yüzbaşı’nın oğluydu. Babası, Türkiye’nin yokluk, yoksulluk içinde savaştan savaşa koşan nice adsız kahramanlarından biriydi. Tek onuru madalyası, bütün kazancı ülkesinin bağımsızlığıydı.
Fethi Gürcan da, bir çok subay arkadaşı gibi, yoksul halk çocuğu idi. Başarılarının hepsini, örnek aldığı babasının yolundan giderek, büyük bir azimle söke söke almıştı.
1959-60 yıllarında Ankara’da politik hava gergindir. Deyim yerindeyse iktidar ile muhalefet, yani Demokrat Parti ile Cumhuriyet Halk Partisi kanlı bıçaklıdır. İsmet İnönü ve CHP’nin sert muhalefetine karşı, DP’nin umursamaz cevaplar vermesi, aksine yangına körükle gitmesi bazı subayları gittikçe daha da öfkelendirmektedir.
“Yeter! Söz milletin” sloganıyla, çoğu aydının ve subayın da desteklediği, büyük bir çoğunlukla iktidara gelen DP, vaat ettiği “demokrasi”yi kısa zamanda unutmuş ve iktidarına karşı yapılan eleştirileri baskı metotlarına baş vurarak susturmaya çalışmaktadır. Basın, aydınlar, üniversite baskı altındadır. Hapishaneler, gazeteciler ve üniversite öğrencileriyle dolmaya başlamıştır.
Aydınların ve üniversite öğrencilerinin diklenişlerinin CHP’nin muhalefetinden kaynaklandığını bilen DP iktidarı, İnönü ve CHP mitinglerinin üzerine taşlı sopalı gerici kalabalıkları saldırtmaktadır. İşte Türkiye’de “Demokrasi” böyle tecelli ediyordu.
Kendi örgütlerini kuramayan üretici yoksul halk yığınları, ağaların, tefecilerin, tarikat şeyhlerinin ardında hizaya giriyorlar ve onların istekleri doğrultusunda irticacı kalabalıklar oluşturuyorlardı.
Batılılaşma umuduyla, dünyanın hiç bir yerinde görülmedik imkanlarla önü açılan Türkiye’nin burjuva sınıfı, daha baştan tekelleşerek uluslararası sermayenin ülkedeki kolu haline gelmesi yetmiyormuş gibi, kendisini yoktan var eden devletçilik kabuğunu üzerinden atmak için, batı burjuvazisinin gelişebilmek için kökünü kuruttuğu, eşraf, ayan, tarikat şeyhleriyle de ittifak kuruyordu.
Bu, üstü tekelci burjuvazi, altı eşraf - ayan - tarikat yapılarıyla kurulan DP’nin “Demokrasi”si başka türlü olamazdı. Başka türlüsü, ünlü deyimle, “eşyanın tabiatına aykırı” idi.
İsmet İnönü’nün CHP’si ise, kendi elleriyle yarattıkları tekelci burjuvaziye, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Truman Doktrini ve Marshall Planı doğrultusunda, ayrı örgütlenme hakkı vermişti. İnönü ve çevresinin başlarına gelecekleri bilmemesi imkansızdı. Atatürk zamanı bir kaç kez iki parti denemesine gidilmiş, gerici ayaklanmaların ardından vazgeçilmişti. Ancak, İnönü ve kurmayları ne düşünürse düşünsün, CHP tabanı ve sempatizanları henüz Milli Kurtuluş geleneğini ve heyecanını kaybetmemişti.
Aydınların, Subayların, Üniversitelilerin, Bürokratların çoğu doğal olarak CHP’liydi.
Diğer bir deyişle, DP’nin tabanı din gelenekli yoksul halk yığınları, CHP’nin tabanı ise bu yoksul halkın içinden çıkmış Milli Kurtuluş gelenekli ordu ve üniversite gençliği idi.
Kurtuluş Savaşı kahramanı İsmet İnönü’nün bazı mitinglerde taşlanması ve saldırılara uğraması, kaçınılmaz olarak, ordu ve üniversite çevrelerinde büyük tepkiler oluşturuyordu.
Basına uygulanan yasaklar, fısıltı gazetelerini gündeme getirmişti. Yayılan fısıltıların belki de en önemlisi, İsmet İnönü’nün DP’liler tarafından öldürüleceği yolunda çıkanıydı. Taşlatmaktan çekinmemişlerdi; öldürmekten niye çekineceklerdi.
Süvari Yüzbaşı Fethi Gürcan, çok sevdiği İnönü’yü herhangi bir saldırıdan korumak için, kendi inisiyatifi ile, günde birkaç kez İnönü'nün evinin etrafında ciple turlamaya başlamıştı bile…
“Fethi Gürcan, 27 Mayıs 1960 Devrimi’ni yapanların başında geliyor; o zaman yüzbaşı; bir İnönü tutkunu, 27 Mayıs öncesinde İsmet Paşa'yı, Demokratların öldürtecekleri kuşkusu vardı; Fethi Gürcan, genç subaylarıyla cipine biner, İsmet Paşa'nın evinin önünde turlar atarmış”
DAVRANIŞ’TAN gelen “alt rütbeli subayların” benzer toparlanmaları, DÜŞÜNCE’DEN gelen “üst rütbeli kurmay subayların” toplantılarıyla paralellikler oluşturacaktı.
Süvari Yüzbaşı Nusret Kocabey:
Fethi Gürcan’la birlikte Vehbi Ersü’ye, huzursuzluktan kaynaklanan biçimde o günün koşulları içerisinde, bir müdahalenin yapılmasında görev alabileceğimizi belirttik.
Subaya takınılan tavır, ordunun aşağılanması, sosyal imkanların çok düşük olması, subayın, muvazzaf subayın böyle ikinci sınıf vatandaş gibi nerdeyse ele alınıyor olması, gençliğin bir tahakküm içerisinde belli bir istikamete istekleri dışında kanalize edilmesi, istekleri dışında bir yere zorlanması, genel bir huzursuzluk yaratmıştı bizde. Bu paramızın azlığından kaynaklanan olay değil, para şikayetimiz değildi. Biz öyle bir şekilde eğitilmiştik ki, para bizim için önemli değildi. Vatan, millet, bayrak, sancak, hizmet... Bunlar önemliydi bizim için. Parasızlıktan veya maddi imkansızlıklardan kaynaklı değil de onur ve tavır olarak yani subayın değersiz gibi görülmesi…
Sonra bunu arkadaşlar arasında da yaymak istediğimizde pek fazla taraftar bulduğumuzu sanmıyorum. Giderek bu tür atılıma katılmak isteyenlerin sayıca az olduğunu gördük. Fethi Gürcan, ben (Nusret Kocabey), Vehbi Ersü, Mehmet Ali (Hedili), Yılmaz Akkılıç. Birkaç arkadaşla, bu konu üzerinde fikren ve manen hazırlığa giriştik.
Hazırlığın başında Fethi Gürcan’la ben bulunuyordum. Gün konusunda beklentilerimiz vardı.
Biz Fethi’yle çok yakın arkadaşdık. Bu iş başlarken, bütün varlığımızla sonucu ne olursa olsun bu müdahalede dayanışma içerisinde olmayı ve birbirimizden ayrılmamayı kararlaştırmıştık. Belli yerlere cephanemizi gömmüştük. Hayatta kalırsak, ikimizden biri, kalan diğerinin aile bireylerine sahip çıkması için yemin etmiştik. Ve teslim olmamaya azmetmiştik. Mücadele edeceğimiz kişi kim olursa olsun, ne olursa olsun Askeri müdahalede bizim grup hakim oluncaya kadar adını siz ne koyarsanız koyun ölesiye bir mücadelenin içinde olmaya karar vermiştik.
Herkes mırıldanıyordu ama kurulu düzenini bozup kelleyi koltuğa alacak adam da bulmak kolay değildi.
Sv. Binbaşı Vehbi Ersü, “Kurmay subayların yaptığı çoğu ihtilal toplantılarına” katılmış bir subaydı. Dolayısıyla İhtilalin DÜŞÜNCE kanadı da bu gözü kara toparlanmadan haberdar olacak, mesafeli de olsa temaslarını sürdürecekti. Zaten Sv. Yzb.Fethi Gürcan tanınan, sözüne güvenilir, kararlı bir subaydı. 43. Süvari alayı ile temasa geçen bir başka Kurmay ise Albay Ekrem Acuner idi. Bu arada, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayına karşı güçlü hale getirmek için, 43. Süvari Alayı’nın bir birliği motorize hale getiriliyordu.
Davranış ile düşüncenin birbirini bulduğu hareketli ama karmaşık sürece kısa bir ara vererek, Kurmay subayların “DÜŞÜNCE” temelindeki komiteleşme sürecine kısa bir göz atalım.
DP iktidarına karşı ihtilal yapmak için kurulan komitelerden bilinen en önemlisi, kuruluşunu Talat Aydemir’in yaptığı komitedir. Bu komite 1956 yılından itibaren bazı subayların evlerinde toplanarak çalışmalarına başlamıştı.
Kısa bir süre sonra da benzer şekilde kurulan bir başka komite ile birleşmişti.
Bu komitelerin toplantıları, birleşmeleri ve tartışmaları konusunda yazılı bir çok hatıra var. O nedenle detaylara fazla girmeye gerek yok. Ancak 27 Mayıs ve sonrası çalkantılar açısından yol gösterici bir kılavuz olarak bir noktanın vurgulanmasında yarar var. Bu nokta da, iki komitenin birleşmesi sırasında, hep anlatılan fakat üzerinde pek durulmayan: Aydemir’in açık sözlülüğü'dür. Orhan Kabibay ve Dündar Seyhan grubu kendi ilişkilerini saklamış, Aydemir ise hiç lafı uzatmadan doğrudan konuya girerek, güvendiği bu subaylara niyetini açıkça anlatmıştı.
Kurmay Albay Dündar Seyhan:
Aydemir, gizli kapaklı ve örtülü konuşmaya tenezzül etmeden, bana karşı tam bir güven içerisinde açıkça konuşmuştur. Ankara ve İstanbul'da bazı arkadaşlarla mutabakata vardığını, bir teşkilatın kurulması lazım geldiğini, teşkilatın gayesinin ihtilal yapmak olduğunu ve bu lüzumu memleketin mevcut şartlarının empoze ettiğini anlattı.
Talat Aydemir bu dürüst yanını öldürülünceye dek korumuş, fakat Dündar Seyhan ve Orhan Kabibay'ın daha baştan ahbap çavuş - hizip ilişkisi tüm ihtilal süreçlerinde kendini göstermiştir.
Gelelim bu ilk komiteye. Kurmay Okulu’ndaki arkadaş gruplarından oluşan bu birleşik komite Aydemir’in açık sözlü, ağır başlı ve toparlayıcı niteliklerine rağmen tepedeki DP iktidarını devirmek ve herkesin kafasında başka başka anlamlar ifade eden Atatürk ilkelerini hayata geçirmek ana prensiplerinden başka fikir beraberlikleri taşımaktan uzaktı. Arkadaş gruplarının ahbap çavuşluğu içinden çıkılamadığı için, komite başkanlığı seçimleri ve kimlere fikirlerini açabilecekleri tartışmalarından öteye geçemeyen toplantılarda, farkında olmadan kafalarında birbirleri hakkındaki soru işaretlerini de geliştiriyorlardı.
İhtilal teklifleri İnönü’ye kadar gitti. Ancak İnönü bu teklifleri reddetti ama ihbar da etmedi. Ordu ihtilal yapsa, aşağı yukarı hepsi CHP sempatizanı olan bu genç subaylar iktidarı ondan başkasına mı vereceklerdi? Böylece hem riske girmekten, hem de "demokrat"lığına gölge düşürmekten kurtulacaktı. Seçim gezilerinde DP’nin kışkırttığı gerici kalabalıklar tarafından taşlanmasına rağmen "büyük" (ikili) oynamaya devam etti. Bu karakter her olayda kendini gösterecektir. Hem vardır hem yoktur. Hem evetçidir hem hayırcıdır. Bu karakterini etkilediği tüm siyasetçi ve subaylara bulaştırmıştır. Bunları ilerde yaşanan tüm olaylarda göreceğiz.
Genç kurmayların, tanıdıkları bir kaç kişiye temkinli olarak açılmaktan ileri gidemeyen bu iyi niyetli ve saf çalışmaları “9 subay olayı “ diye adlandırılan ihbar patlak verince dağılıp gitti.
9 Subay Olayı’nda ilginçtir ki, ihtilal çalışmalarını ihbar eden Samet Kuşçu adındaki subaydan başka kimse ceza almamıştı. Aydemir ve diğer çekirdek kadro ise kıl payı yargılanmaktan kurtulmuştu.
Aydemir, kurtuluşlarını Millî Savunma Bakanı Şemi Ergin'in Emir Subayı Adnan Çelikoğlu'nun etkileyici rolüne bağlar.
Talat Aydemir:
"İstanbul’dan ve Ankara’dan ferahlatıcı haberler geliyordu artık bizim komite için tehlike yavaş yavaş yok oluyordu. Çünkü tahkikatın seyri, tahmin ettiğim gibi çıkmıştı. Yalnız bu durumda kurtuluşumuzun başında Millî Savunma Bakanı Şemi Bey'in Emir Subayı Adnan Çelikoğlu'nun büyük rolü vardı. Adnan, Şemi Beye iyi tesir etmesini bilmişti.
Görevini tam hakkıyla yapmış Şemi Bey de bu uğurda kendisini feda etmişti. Yoksa tahkikat başka safhaya intikal etmiş olsaydı şimdi bizlerin hiç biri hayatta yoktu. Hepimiz kurşuna dizilmiştik. Çünkü hemen dokuz subayın tevkifinin akabinde ordudan birisi “meçhul”, Millî Savunma Bakanı Şemi Ergin Beye bir ihbar mektubu yazıyordu. Mektup eski Türkçe sol elle yazılmış olduğundan iyice okunmuyor yalnız üç kişi arasında neler yazılı olduğunun çözümlenmesine çalışılıyordu. Millî Savunma Bakanı Şemi Bey, Özel Kalem Müdürü Selami Bey, Emir Subayı Adnan Çelikoğlu. Bu mektupta hedef olan yarbay Faruk Güventürk için şöyle deniliyordu:
"O yalnız olamaz. Onun arkadaşları da şunlardır..."
Aşağı yukarı bizim komiteden sekiz on kişinin isimleri yazılıymış, fakat isimler çok güç okunuyor hatta bazıları hiç okunmuyormuş. En belli başlı olanı Suphi Gürsoytırak, Orhan Erkanlı isimleriymiş. Fakat Adnan sayesinde Şemi Bey ikna edilerek mektup dosyada kalıyordu.
Mektup ehemmiyetsiz bir muameleye tabi tutulmuştu. Zannedersem, tahkikat dosyasına da konulmak üzere verilmemişti. Adnan bizleri en büyük badireden kurtarmış oluyordu. Ben şahsen onun hakkını hiç bir zaman ödeyemem.
Şüphesiz Adnan Çelikoğlu’nun önemli payı olmuştur Aydemir ve diğer kurmayların tutuklanmaktan kurtulmalarında. Ancak, 9 subayı mahkemede kimlerin savunduğuna baktığımızda gerçeğin bir başka, fakat en kayda değer yüzü ile karşılaşırız.
Sanık subaylardan biri CHP İstanbul adayı ve İl İdare Kurulu azası emekli Kurmay Albay Cemal Yıldırım idi ve 9 subayı CHP’nin yolladığı 25 avukat savunuyordu.
“O gün, ... CHP’nin temin etmiş olduğu 25 avukattan yedisi mahkemede hazır bulundular. Bunlardan en fazla çalışanı ve devamlısı da tabii cefakar, vefakar İlhami Sancar’dı”
İnönü, ihtilal tekliflerini sözde kabul etmemişti ama, ihbar etmek ne kelime, tepkili genç subayların kendisine karşı duydukları sempatiyi daha da arttırmaya çalışmıştı. İnönü için “Demokrasi” maskeli politika oyunuydu.
9 Subay olayının verdiği panikle ihtilal komitesindeki subaylar uzun bir süre birbirlerini arayamaz hale geldiler. O sıralarda Siirt’te görevli bulunan Talat Aydemir Kore’ye tayinini istedi.
Bir süre sonra, Kurmay okulunda yetişmiş ilk komitecilerden bazıları Genelkurmay'a tayin oldular. Ve eski arkadaşlarını uygun gördükleri birliklere tayin ettiler. Bunların bir kısmı dağılan komitedeki arkadaşlarıydı. Gittikçe gerginleşen siyasi ortam onları tekrar ihtilal konuşmalarına, eski ve yeni arkadaşlarıyla toplantılara yöneltecekti.
Ankara'da politik hava gittikçe daha da gerginleşiyordu. Subayların yaptığı bütün sohbetler dönüp dolaşıp siyasi ortama geliyordu.
Zaten 9 Subay Olayı’ndan da anlaşıldığı gibi ordu içinde DP iktidarına karşı kıpırtılar başlamıştı, Albay'ından Teğmen'ine kadar kimi arkadaş grupları yapılacak bir ihtilal için birbirleriyle haberleşiyorlardı.
Fethi Gürcan'ın da, hem binicilikte yarattığı şöhret hem de “mert, yiğit ve arkadaş canlısı” yapısının yarattığı karizmatik kişiliği kısa zamanda kendisini örnek subay olarak gören genç subayların etrafında toplanmasını sağlamıştı.
Bu genç subaylardan biri de ilerdeki yıllarda Fethi Gürcan’ın sağ kolu olacak ve ortak davalarına son güne kadar sahip çıkacak olan Teğmen Erol Dinçer'di.
1956 yılında genç, dinamik, idealist altı süvari asteğmenle birlikte binicilik temel kursu almak üzere İstanbul’a gelmişlerdi. Genç subaylar, Süvari Yüzbaşı Fethi Gürcan ile ilk kez orada karşılaştılar. Onun binicilik konusundaki ustalığını, yurt dışı yarışmalarda elde ettiği başarıları öğrenmeleri uzun sürmedi. Gazinoda karşılaştıkları Gürcan ile tanışmak ve konuşmak için can atıyorlardı.
Süvari Üsteğmeni Erol Dinçer:
“Biz genç subaylar, ekipteki subayları uzaktan izler kritiklerini yapardık. Fethi Gürcan, idealize ettiğimiz bir insandı. Fazla konuşmaz, işine bakardı. Tipini de beğenirdik. Hatta arkadaşlar beni ona benzetirlerdi. Öteki bazı subaylar bize hava atmaya kalkarlardı. Biz ekipte en çok Fethi Binbaşı’yı sevdik. Anladık ki, ciddi biniciyle, diğerleri arasında bir fark var. Birkaç kez Fethi Gürcan ile konuştuğumuzu hatırlıyorum.”
1958 yılında Erol Dinçer, Kars’ta görevliydi ve bu sırada, Başbakan Adnan Menderes’i çok sarsan bir olay yaşandı
Menderes’in Bağdat Paktı toplantısı için karşılamaya hazırlandığı Irak Kralı Faysal, ihtilalci subaylar ve halkın işbirliğiyle öldürülmüştü. Menderes, doğudaki birlikleri güneye intikal ettirdi, gerektiğinde Irak’a müdahale yapılacak şekilde yığınak yaptırıldı.
Kağızman’daki alay da bu çerçevede güneye intikal ettirilmişti. Kars’taki 5. Süvari Birliği’ne bağlı Bölük Komutanı Teğmen Erol Dinçer’e ise Kağızman’a gitmesi talimatı verildi. Erol Dinçer, Kağızman’da Fethi Gürcan’ın kendisini görmese de geride bıraktığı etkiyi gördü. Fethi Gürcan, 1952 yılında Kağızman'dan İstanbul'a tayin edilmişti, yani aradan 6-7 sene geçmişti.
Erol Dinçer:
“Kağızman kan ağlıyor. Alay gitmiş. Alay.. Öyle bir kasabanın bütün yaşamı... Oraya yerleşince, gördüm ki, halk en çok Fethi Gürcan’ı konuşuyor. Çok seviliyor. Kesinlikle O her yerde ortaya çıkıyordu. Halka çok yakın olduğu belliydi. Kısacası, tam bir halk adamıydı.”
1959 yılında; Teğmen Erol Dinçer, yeniden Kars’ta idi. Orduda motorize birlikler önem kazanınca, süvarilere aynı zamanda tank eğitimi de verilmesi kararlaştırılmıştı. Dinçer, bu çerçevede, Ankara Tank Okulu’na kursa gitti.
Tğm. Erol Dinçer ve kursa katılan diğer teğmenler de siyasi atmosferin içine boylu boyunca katılmakta gecikmediler.
Zaten, en kötülerinden seçilmiş Amerikan teçhizatıyla donatılmış olan birliklere yapılan denetimler, genç subayları çileden çıkarıyor; komutanlarının, Amerikalı düşük rütbeli subaylara hesap vermesini onurlarına yediremiyorlardı.
Tankçı ve süvari teğmenlerin bazıları, Ankara’daki kurs süresince yapılacak bir ihtilal doğrultusunda örgütlenmeye karar verdiler
“Orada bazı tankçı ve süvari arkadaşlarımızla 12 kişilik bir teğmenler cuntası kurduk. Resmen bir ihtilal yapılması gerektiği konusunda mutabık olduk.”
Ancak, üsteğmenler, bir ihtilal için rütbelerinin yeterli olmadığını, üst düzeyle bağlantı kurmak gerektiğini biliyorlardı. Kurs bittiğinde, Ankara’da kalacak olan Teğmen Yılmaz Akkılıç, üst rütbelilerle irtibat kurmakla görevlendirildi. Diğerleri de, görevli oldukları bölgelerde kendilerine bağlı halkalar oluşturma planını devreye sokacaklardı. Haberleşmeler şifreli mektuplar yoluyla yapılıyordu.
Artık, takvimler 1960’a dönmüş, nisan ayının ortalarına gelinmişti. Sonunda, Yılmaz Akkılıç’tan beklenen mektubu aldı Erol Dinçer. Mektupta Cemal Gürsel’in kendileriyle birlikte olduğu belirtiliyor ve “Derhal iznini al ve Ankara’ya gel” deniyordu.
Tğm. Yılmaz Akkılıç ve diğer bazı teğmenler Bnb. Vehbi Ersü tarafından Yzb. Fethi Gürcan’la irtibata geçirilmişti.
Fethi Gürcan, herhangi bir sohbet sırasında aleni olarak tabancasını çıkartıp masanın üzerine koyuyordu. Amacı, genç subayları cesaretlendirmek, Alay Komutanı ve yandaşlarına gözdağı vermekti O yıllara kadar silahla oynadığı görülmemişti, onun işi atlarlaydı. Silahın gerektiği yerde ve zamanda kullanılacağını bilirdi ve silahın kullanılabileceği günler yaklaşıyordu.
Kars’ta üç yıl boyunca izinsiz çalışan Erol Dinçer için izin almak zor olmadı. Bir solukta Ankara’ya, Yılmaz Akkılıç’ın bulunduğu 43. Süvari Alayı’na ulaştı. Aynı alayda bulunan Yüzbaşı Fethi Gürcan’la ikinci kez karşılaştı ama bu ilkinden çok farklıydı. Artık iki ihtilalci olarak alaydaki gece toplantılarına katılıyor, bire bir değerlendirmeler yapıyor, düğmeye basılacak gün için hazırlıklarını sürdürüyorlardı.
43. Süvari Alayı'nda yapılan toplantılarda aşağı yukarı bütün detaylar tartışılıyordu. Alay komutanı hükümetin emirlerini uygulayan bir subaydı.
“ Ne yapacağız? filan diye konuşuluyordu. Ben, onu marangozhaneye kilitleyelim, dedim. Harekat başladığında onu bir odada tutmamız gerekecekti. Biri ‘ayıp olur’ diyor. Ne ayıbı? Adam, eyyamcı. Hücreye atacak değiliz. Bir gece marangozhaneye kilitleyip sonra bırakacağız. Yoksa başımıza bela olabilir.”
İşte tam bu sıralarda, DP hükümeti Meclis Tahkikat Encümeni adıyla bir komisyon kurmuş ve yasama yetkisini de eline almıştı
Artık DP'nin kendi sonunu da getirecek, yasaklar, baskılar ve tutuklamalar dönemi başlıyordu. Bu yasaklardan biri de 27 Nisan 1960'da çıkan, Millet Meclisi’ndeki konuşmaların yayınlanması yasağıydı. Fakat bu yasak CHP gençlik kolları tarafından delinerek ve İnönü'nün Meclisteki konuşmalarının altı çizilerek bildiri haline getirilmiş ve üniversite gençliğine ulaştırılmıştı.
İsmet İnönü bir yandan, Kore'deki gençlik olaylarına atıfta bulunup: "Türk gençliği, Kore gençliğinden aşağı değildir." diyerek CHP Gençlik Kolları yönetici ve üyelerini üniversitelerde yönlendirici olarak kullanıp 28-29 Nisan 1960 gençlik olaylarına yeşil ışık yakmanın ötesinde ilk ivmeyi veriyor, bir yandan da sokağa dökülen sivil ve asker gençliği koz olarak kullanıp "Sizi ben bile kurtaramam" diye Bayar-Menderes ikilisine aba altından sopa göstererek tehditler savuruyordu. Şu Menderes bir istifa etse ne güzel olurdu! Devlet tecrübesiyle biliyordu ki, ne kadar kendi kontrolünde olursa olsun, bir kere ayaklanan "İlmiye (Üniversite)" ve "Seyfiye (Ordu)"yi tekrar hizaya sokup maaşa talimli kapıkulları haline döndürmek oldukça zor ve zaman alıcı olacaktı.
Ancak zıtlaşma artmış, DP hükümeti gemi azıya almıştı. Toprak ağası Menderes'in temsil ettiği DP hükümeti, Vatan Cephesi altında toparladığı taraftarlarının adlarını her akşam radyoda inadına yayınlıyordu. DP, bir yandan da Meclis içinde kurduğu Tahkikat Komisyonu aracılığıyla, kendi iktidarlarını eleştiren gazetecileri tevkif ettirecek, uygulanan sansürler yüzünden gazete başlıkları boş çıkacaktı.
Üniversite profesörleri DP iktidarı'na ateş püskürmeye, üniversite gençliği de sokağa dökülmeye başladı. Hükümet, 28 ve 29 Nisan günleri İstanbul ve Ankara'da miting düzenleyen üniversite gençliğinin üzerine önce polisi sürdü. Polis olayları bastırmada etkili olamayınca, Askeri Birlikler öğrencilerin üzerine gönderildi.
28 Nisan 1960 günü sabahı İstanbul Üniversitesi’nde başlayacağını öğrendikleri protesto gösterisini engellemek için Vali ve Emniyet Müdürü erken saatlerde polisi üniversite bahçesine tedbir almak için gönderdiler. Öğrenciler protesto gösterisini başlatır başlatmaz polis saldırıya geçti. Birçok öğrenci ve profesörün polis tarafından dövüldüğü bu olaylarda bir öğrenci de öldürüldü.
Askeri birliklerin olay yerine gelmesi üzerine öğrenciler “ordu – gençlik el ele” diye bağırmaya başladı. Asker ilk olarak, öğrencilerle polis arasına girdi, sonradan da gösteri yapanları gözaltına aldı. Öğrencilerin bir kısmı yolda, bir kısmı da Davut Paşa Kışla’sında subaylar tarafından salıverildi.
Ankara’da ise, Genelkurmay Başkanı ve Ankara Sıkıyönetim Komutanı’nın emri netti: “Ateş açın!”. Bu emri yerine getirmekle görevli Bnb.Vehbi Ersü’nün ise buna hiç niyeti yoktu. Ancak, talimata karşı geldiği için hakkında tahkikat açılabilirdi. Ersü, emri vermemek için baygınlık geçiriyor numarası yaptı ve hastalanmış gibi Gülhane Hastahanesi’ne kaldırıldı. Bnb. Vehbi Ersü'nün yerine süvari birliğinde yine inisiyatifi Yüzbaşı Fethi Gürcan ele aldı. Sıkıyönetim Komutanı’yla şiddetli bir şekilde tartışarak ateş emrini durdurttu.
Yassıada Mahkemeleri İddianamesi:
“İstanbul’daki üniversite olaylarını haber alan Ankara Üniversitesi Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencileri, Hükümet’in davranışlarını protesto etmek için 29 Nisan 1960 günü bir toplantı düzenlemişlerdi.
Bu toplantıyı bir gün önce haber alan Sıkıyönetim Kumandanı General Namık Arguç toplantıya mani olmak için, toplantı ve yürüyüşe müsaade edilmemesi için, Ankara Garnizon ve Merkez Kumandanlıkları’na ve Emniyet Müdürlüğü’ne yazılı emir vermiştir.
28 Nisan 1960 günü saat 21:00’de 43’ncü Süvari Alay Kumandanı ve diğer subaylarını Merkez Kumandanlığı’nda toplayarak ‘topluluklara, önce üç defa dağılmalarının ihtar edilmesini ve dağılmazlarsa, atlarla üzerlerine yürünmesini, bu da etkili olmazsa havaya, sonra üzerlerine ateş açılmasını’ emretmiş ve ‘Eğer vazifemizi yapmazsak başımızda Meclis Tahkikat Komisyonu vardır, bunun icra salahiyeti, sıkıyönetim kumandanı olmama rağmen, benim salahiyetlerimden fazladır. İcabında bu komisyon beni bile tevkif eder’ diyerek, subaylara da gözdağı vermek istemiştir.
29 Nisan 1960 sabahı, saat 6:00 sıralarında Süvari Alayı’na giderek, kumandanlarla bir konuşma yapmış; 6-7 Eylül olaylarında görev aldığını söyledikten sonra ‘yılanın başı küçükken ezilmeli ve bunun için de şiddetli hareket edilmelidir. Aksi takdirde Meclis Tahkikat Komisyonu kararları çok ağırdır ve temyiz kabiliyeti de yoktur. Şiddet ve gerekirse ateş her şeyi hal edecektir’ diyerek, sürekli temas halinde bulunduğu iktidar elebaşlarının amaçlarına uygun hareket planını açıklamıştır.
Namık Arguç, 3 Bölüğün Hukuk Fakültesi bahçesine girmesine emir vermiştir. O sırada bahçede bulunan öğrenciler Namık Arguç’un Fakülteye geldiğini görünce ordu ve general lehine tezahürata başlamışlar ve askerin bahçeden geri çekilmesi halinde dağılacaklarını söylemişlerdir. Öğrencilerin bu istekleri olumlu karşılanmış ve asker bahçeden çıkarak fidanlıklara doğru giderken, Ankara Valisi ile Emniyet Genel Müdürü Cemal Göktan ve birkaç sivil şahıs olay yerine gelmişler
‘Hukuk Fakültesi’nden 20 ve Siyasal Bilgiler’den 100 kadar piç’in alınması lazım geldiğini ve o zaman bunların bellerinin kırılacağı’ şeklindeki konuşmaları üzerine, Sıkıyönetim Kumandanının verdiği bir emirle 3. ve 4. Bölükler tekrar fakülte bahçesine girmişler ve öğrencileri cop kullanarak binaya sokmaya çalışan emniyet mensuplarına yardıma başlamışlardır. (Bu konuşmalar tanıklarca duyulmuştur)
Öğrencilerin İstiklal Marşı’nı söylemeye başlamaları üzerine subaylar selam durmuşlar, bunu gören Ankara Valisi, müdahale ederek aralarında tartışmalar başlamış, o zaman Sıkıyönetim Kumandanı, Hukuk Fakültesi’nin Siyasal Bilgiler tarafındaki kapısı önüne bir manga askeri saf halinde dizdirerek silahlarını doldurmalarını emretmiştir. Bunu görerek müdahale etmek isteyen Grup Kumandanı’na: ‘Benim yaptığım işlere burnunu sokma, bu manganın kumandasını eline al ve ateş ettir’ emrini vermiş.
Grup Kumandanı ateş ettirecek bir durum olmadığını ve bu tasarrufun yasalara aykırı olduğunu bildirmiş olmasına rağmen Arguç, bu isabetli uyarmayı yapan Birlik Kumandanı’nı: ‘Şimdi seni tutuklatırım’ diye tehdit ederek oradan uzaklaşmıştır. Durumdan yararlanan Grup Kumandanı, birliğin tüfeklerini boşalttırmış ve Teğmen Tanju’ya kim emir verirse versin katiyen ateş ettirmemesini tembih etmiştir.
Böylece Hukuk Fakültesi olaylarında ateş açılmamıştır. Öğrencilerin serbest bırakılmaları için Hukuk Fakültesi Dekanı tarafından yapılan müracaatları, Sıkıyönetim Kumandanı: “Ben Meclis Soruşturma Komisyonu’na bunları tutuklattığımı bildirdim, oradan haber almadan öğrencileri serbest bırakmam’ diyerek reddetmiştir.
Binaya giren polislerin tecavüzü sonunda yaralanan bazı öğrencilerin dışarıya çıkmaya başladığı anda fakülte içinden:‘Polisler bizi öldürüyorlar’ diye feryat ve yardım sesleri geldiği halde, Vali, Arguç ve Emniyet Genel Müdürü bu seslere kulak vermemişlerdir.
Polis ve polis görevlilerinin yaratılan faciadaki rollerini tamamladıkları ve ortalığı kırıp geçirdikleri sırada hukuklu arkadaşları için protestoya başlayan Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencilerinin, Hukuk Fakültesi öğrencilerinin serbest bırakılmalarını istedikleri görülmüştür.
Saldırganları durdurabileceklerini düşünen öğrenciler bayrak çekmiş ve İstiklal Marşı’nı söylemeye başlamış ve ordu lehine tezahürat yapmışlardır.
Bu arada nümayişçilerin merkezi sıkleti Hukuk’tan Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kaymıştır. Sıkıyönetim Kumandanı, Vali ve Emniyet Genel Müdürünün, polis kuvvetlerini coplarla Siyasal Bilgiler öğrencilerinin üzerine hücuma geçirdikleri görülmüştür.
Ankara Valisi ve Cemal Gökhan sürekli olarak telsizle Namık Gedik, Medeni Berk ve Adnan Menderes’le konuşmuş ve olaylar hakkında bilgi vererek, onlardan yeni direktifler almışlardır. (Dosyadaki telsiz konuşmalarını içeren banttan)
Polis kuvvetleri birkaç defa dalgalar halinde fakültelerin içine girmeye çalışmışlarsa da, öğrencilerin pencerelerden taş, kömür vesaire atmaya başlamaları karşısında bu girişimlerden vazgeçmişlerdir. Öğleye doğru Namık Arguç, bir saat kadar, fakülteler bölgesinden ayrılmıştır.
Saat 13:00’te geri geldiğinde 53 adet süvari erini atlarından indirerek cephesi Fakülte binasına gelmek üzere Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakülteler’i arasındaki yol üzerine dizdirttiği görülmüştür. Bu ateş hazırlığı safhasında öğrenciler, Arguç’la konuşmak istemişler, bundan yararlanan 3.Bölük Kumandanı, erlerin dolu tüfeklerini boşalttırmıştır. Bu arada gelen itfaiye arabası, öğrencilere su sıkmak istemiş, fakat, öğrenciler tarafından vitesten çıkarılan araba oradan uzaklaştırılmıştır. Bunu gören Arguç, 3. Bölük Kumandanı’na ateş ettirmesini emretmişse de, Bölük Kumandanı ancak Grup Kumandanı’ndan emir alacağını söyleyerek, bu emri dinlememiştir. Bu kez, Arguç Grup Kumandanı’na ateş ettirmesi için emir vermiş, fakat, o sırada itfaiye arabasının oraya girmesi nedeniyle emir yerine getirilememiştir. Namık Arguç, Grup Kumandanı’na ateş ettirme emrini tekrarlamıştır.
Grup Kumandanı ‘Kanun ve emirler muvacehesinde ateş edilecek bir hal yoktur, ateş ettirmem’ diye karşılık vermiş ve ‘müsaade edin, polis çekilsin, öğrenciler bize itaat ediyor; biz dağıtalım’ demişse de, Arguç bu ikaza ‘sizi tutukluyorum’ sözü ile karşılık vermiş ve oradaki erlere tekrar silahlarını doldurtarak öğrencilerin bulunduğu binaya karşı cephe aldırmış, bir kısım tanıkların ifadelerine göre ‘Menzile ateş’, ‘Hedefe ateş’ diyerek emir vermiş ve asker de Fakülte Binasına ve öğrencilerin bulundukları yerlere ateş etmişlerdir. Atılan 100-200 adet mavzer mermileri çatı kısmına, balkona, dershane pencerelerine, dershane içindeki duvar ve tavanlara, fakültenin giriş kapısı sütunlarına ve kapı yanındaki otomobilin motor kısmına isabet etmiştir. Grup kumandanı ve subayların müdahalesiyle ateş kestirilmiştir.
Askerlerin ateşe başladığı sırada Vali Dilaver Argun ve Cemal Göktan olay yerinde, polis kuvvetlerine ‘Ne duruyorsunuz, hücum edin’ demeleri üzerine polislerin bina içine girerek, koridorlara ve sınıflara sığınmış olan öğrencileri dövdükleri, tabanca kullanarak bazılarını yaraladıkları, Dekan ve profesörlerle idarecilerin yaptıkları girişimler sonunda, subayların da gayretiyle Emniyet Kuvvetleri’nin dışarıya çıkarıldıkları anlaşılmıştır.
Diğer taraftan Bilirkişi Raporu ve krokinin incelenmesinden anlaşılacağı üzere, askerler tarafından açılan ateşin hedef gözetilerek yapıldığı ve balkonda, pencerelerde ve bahçede gruplar halinde toplu bulunan öğrencilerin yere yatmaları ve ateşten içgüdüleriyle sakınmaları sonunda yaralanmadıkları anlaşılmıştır.”
Sıkıyönetim Komutanı’nın “ateş emri”ni engelliyen Yzb. Fethi Gürcan, polisin saldırılarından korumak için, Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hukuk Fakültesi önündeki gençleri, sakin bir şekilde cemselere doldurtup bir kaç sokak ötede serbest bıraktırtmaya başladı.
Bu gençlerden bazıları, tanık olarak geldikleri Yassıada Mahkemeleri’nde, ismini bilmedikleri kendilerini bırakan uzun boylu süvariden heyecanlı bir övgüyle bahsedeceklerdi. Bu cesur subayın kim olduğunu bilen söylemekten kaçınmıyordu.
“Gençlik ve polis arasında kıyasıya bir çatışma cereyan ediyordu. Bu çatışma bir aylık bir zaman süreci içinde silahlı çatışmaya kadar dayandı.
Ankara Üniversitesi, Örfi İdare Komutanı Korgeneral Argüç tarafından ateş altına alındı. Merhum Bnb. Fethi Gürcan’ın cesur müdahalesi ile ateş kestirildi ve büyük bir katliam önlendi”
Fethi Gürcan 28-29 Nisan 1960 Olayları’nda Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültesi’ndeki öğrencilerin üzerine ateş emrini dinleseydi, 21 Mayıs 1963 te Harbiyeliler’in üzerine ateş emrini dinleyenler gibi demokrasi kahramanı olacaktı. O isyanı seçti.
"Sıkıyönetim komutanı erlere yeniden silahlarını doldurttu, fakülte binasına cephe aldırdı ve "Menzile ateş!" emrini kendisi verdi.
Fethi kendisini emri yerine getiren erlerin önüne attı ve "Ateşi kesin!" diye bağırdı. Sesi, kendisi gibi ateşi durdurmak için ortaya atılan birkaç subayın sesiyle birlikte yankılandı. Sonunda ateş kesildi.”
Aynı günlerde İsmet İnönü ne yapıyordu!
Kırıkoğlu’nun anılarından:
Kırıkoğlu olayların perde arkasını sezinliyor, Türkiye‘de yaratılan havanın nereye varacağı konusunda ciddi endişeler yaşıyor, İstanbul'da polisle çatışan öğrenciler hakkında gelen haberlere inanmıyordu. CHP'li parlamenterler abartılmış ölü sayılarına inanmak eğilimi gösterdikçe Kırıkoğlu o heyecanı hep yatıştırarak: "Bu kadar ölü ancak bir savaş için düşünebilir," diye karşı çıkıyordu.
“Öğrenciler Et Balık Kurumu'nda kıyma makinelerinden geçirildiler" diye haberler yayılıyor. CHP kamuoyunda bütün Türkiye’ye yayılan bu sansasyonel (çarpıcı) haberle ilgili olarak üç kişilik bir parlamento heyeti kuruyor ve Et Balık Kurumunda araştırmalar yapıyor, araştırmalar sonucu rapor hazırlanıyordu.
Rapor böyle bir olayın olmadığını vurguluyordu.
Parti Grubu’nda rapor okununca İsmet Paşanın sert eleştirisine çakılıyor ve Paşa:“Olmaz. Yoktur demeyeceksiniz, vardır imajı vereceksiniz!” diyordu.
Kırıkoğlu için acılı günler başlıyordu. Kafasında soru yumakları vardı. Türkiye nereye gidiyordu............... ”
Kırıkoğlu’nun anılarında belirttiği gibi İsmet İnönü ateşe körükle gidiyor, yalan haberlerin yayılmasını önlemek bir tarafa yayılmasını teşvik ediyordu.
29 Nisan gecesi, gençliğin gördüğü sert müdahale yüzünden sinirleri iyice gerilmiş olan genç subaylar, bir de Binbaşı Vehbi Ersü'nün öğrenciler üzerine “ateş emri”ni uygulamadığı için Gülhane Hastanesi’nde gözaltına alındığı haberini aldıklarında neredeyse ihtilali başlatacaklardı.
Süvari Üsteğmen Muzaffer Güney:
“27 Mayıs öncesi 43. Süvari Alayı'nda sık sık ihtilal toplantıları yapılıyordu. Ben başka birlikte görevli olduğum halde geceleri 43. Süvari Alayı'nda yatıyordum.
28-29 Nisan gençlik olaylarının akabinde Vehbi Ersü’nün gözaltına alındığı yolunda bir haber ulaşmıştı alaya. Fethi Gürcan ile birlikte tomson silahlarımızı alarak bir cip ile Gülhane Hastanesi’ne hareket ettik. Cipi Teğmen Erol Dinçer kullanıyordu. Yanımızda bir de yedek subay Yüksel Koçak vardı.
Hastanenin kapısındaki nöbetçi subay ve erler bizi içeri sokmak istemediler. Fakat Fethi Gürcan Yüzbaşı çok ısrarlıydı. Bazı itişmeler sonucu içeri girdi. Bize “Eğer 5 dakikaya kadar dönmezsem zorla içeri girin.” dedi.
Biz parmaklarımız tetikte sabırsızlıkla beklerken ileriden üzerine robdöşambrını giymiş Vehbi Ersü ile Fethi Gürcan’ın kol kola geldiklerini gördük. Vehbi Ersü bize “gözaltına alma” diye bir olay olmadığını söyledi.”
Sv. Üsttğm. Muzaffer Güney, Zırhlı Birlikler’de görevliydi. Zırhlı Birlikler’deki Tank Üstğm. İlhan Baş, Sv. Üstğm. Turgut Saltoğlu gibi diğer genç subaylarla ihtilale hazırlanıyorlardı. Fethi Gürcan ile irtibatı Üstğm. Muzaffer Güney sağlıyordu.
Süvari Üsteğmen Erol Dinçer:
“Gece Fethi Yüzbaşı’yla konuştuk. İşte onun ‘sağ kolu’ olma sürecim böyle başladı. Gitmek lazımdı. Tomsonları aldık. Gerekirse, durdurmaya çalışırlarsa, vuracağız. O zaman mangalda kül bırakmayanlar ortada yok. Muzaffer Güney, ben ve Fethi Yüzbaşı gece gittik. Dur falan dediler ama kimse fazla müdahale etmedi. Aslında herkes işin içinde ama kimse ortaya çıkmak istemiyor. Neyse konuştuk. Ersü: ‘Harekete geçmek için yukarıdan haber bekliyoruz’ dedi. ‘İçeriye girmek için neredeyse adam vuruyorduk’ dedik. ‘Aman, sakın’ dedi.’ İki kişiyi vursanız ne olacak? Çok değişik noktalara gidebilir olay. Belki de hareket orada başlayacak. Onu o zaman hiç düşünmüyorsunuz.”
DP iktidarı artık sokağa hakim olamaz hale gelmişti. İnönü ve CHP ise, gençliği sokağa dökmek için ellerinden geleni yapıyorlardı.
555 K (Beşinci ayın beşinci günü saat beşte Kızılay'da) parolasıyla Ankara'da Kızılay'da toplanan başını CHP gençlik kollarının çektiği kalabalık, yurtdışından gelen Başbakan Adnan Menderes'i yuhalayıp tartakladı. Göstericiler arasında bir çok sivil giyinmiş genç subay vardı.
“27 Mayıs öncesi sivil elbise giyip, DP’ye karşı yapılan gösterilere katılırdık”.
Menderes’in tartaklanmasının öcünü almak için, 14 Mayıs günü kasabalı görünümlü kalabalıklar Kızılay’a doluşmaya başlamıştı:
“.. bir haber aldık. Bütün Ankara civarındaki Demokratlar, Ankara’ya toplanmış. Bu haberi alan bütün subaylar Kızılay’a indi, ama bizim bir tertibimiz yok, bütün bunların dışında kalıyoruz o sırada”
Kurmaylar, olayların dışında kalmayı tercih ediyorlardı. Akıllarınca ‘gizli’ ihtilal hazırlıkları belli olmayacak!
Çember sakallı bir güruhun gözlerine kestirdikleri gençleri hırpaladığı haberini alan genç süvari subayları ise Kızılay'a inerek yakalayabildikleri gericileri cemselere doldurup gerekli müdahaleyi yapmaktan çekinmemişlerdi.
“DP, Beypazarı’ndan kendisini tutan eşrafı falan getirmiş. Kızılay’a inildiğinde, DP’nin getirdiği bıyıklı, kasketli kimisi çember sakallı adamların üçer-beşer dolaştığı dikkat çekiyor. Halk Kızılay’a indi görüntüsünde. Haber bize ulaştığında, Fethi Gürcan “yürüyün gidiyoruz” dedi. Biz gördüklerimizi çevirip çevirip cemselere bindiriyoruz. Topluyoruz adamları da nereye götüreceksiniz? İki sokak ötede bırakıyoruz. Dönüp geri geliyorlar. Ama gözlerini korkuttuk. Sonunda toz oldular.”
Olayların dışında kalan “kurmay”lar, bu sefer olaya katılmış gibi sahip çıkmaktan da kaçınmıyorlardı.
“… bütün subaylar Kızılay’a yayıldılar. Baktık ki Ankara’daki adamlar şehirli değil köylü insanlar. Fakat sarhoş. Onları gören subaylar kovalayınca, yarım saat sonra kimse kalmadı.”
Diğer generaller neredeydi? İhtilalin başı olacak Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal GÜRSEL 3 Mayıs 1960’ta 30 Ağustos’ta yaş haddinden emekli olacağı bahanesini ileri sürerek izin alıp; İzmir de emekliğini beklemeyi tercih etmişti. Örgütü başsız bırakmıştı. İkili oynamayı O da öğrenmişti. Kazanılmayan bir 27 Mayıs’ta sorumluluğu olmayacaktı. Kazanılan harekette önce MBK başkanı ve sonrada Demokrasinin Cumhurbaşkanı olacaktır. Ve 27 Mayıs’ı hazırlayanlardan biri olan Talat Aydemir’i ve uygulayan Fethi Gürcan’ı onay imzasıyla idam sehpasına gönderirken acaba hangi duygular içindeydi? O artık ihtilalci değil düzenin Cumhurbaşkanı olacaktı.
Olaylar Yaklaşırken, Kurmay Yarbay Sadi KOÇAŞ 8 ay önce kendisine teklif edilen Cumhurbaşkanlığı yaverliğini kabul etmemişti. Kendisine teklif edilen görev Cumhurbaşkanı Celal BAYAR’ı hareket anında hemen etkisiz hale getirme imkanı vermektedir. Böyle iken bu görevi reddetmiş ve anlaşılmayan bir nedenle kaçarcasına Türkiye’den ayrılmıştır. Talat Aydemir bu kişinin komiteye girmesine karşıydı. 9 Subay Olayı’ndan sonra da Koçaş ve Osman Köksal Aydemir’i komite dışında tutmayı başardılar.
“Merkez örgüte mensup olacak 14-15 subayın tespiti için Koçaş, Köksal, Karaman, Okan ayrı ayrı liste yapmaya başlamışlardır…… Okan’ın teklif ettiği Aydemir’e; Köksal I. Birleşik Örgütte aralarında Koçaş yüzünden çıkan tartışma/anlaşmazlık nedeni ile karşı çıkmıştır.”
Kurmaylar kaybolmakta ama ordu gençliği öğrenci gençliğin yanında yerini almaktadır.
Aslında, siyasi olmayan bir olaya tepki duyarak Kızılay’da toplanmaya başlayan Harp Okulu öğrencileri, bir anda iki gün önceki olayları protesto etmeye başlamışlardı.
19 Mayıs günü, sıkıyönetimin gösteri yasağına rağmen gençlik ve halk Anıtkabir’de toplanmış ve D.P iktidarını Ata’ya şikayet etmişlerdi. Anıtkabir’e giremeyen polis kuvvetleri dışarıda tedbir almış ve çıkan göstericilerin üzerine saldırmıştı.
Kadınların saçlarından sürüklendiği bu saldırıda sivil giyinmiş Harp Okulu öğrencilerinin dövüldüğü ve bir kaç subayın da gözaltına alındığı duyulmuştu.
21 Mayıs günü Kara Harp Okulu öğrencileri başlarında Alay Komutanları olduğu halde, yine Kızılay'da yürüyüş yaparak halkın alkışlı desteğiyle protesto gösterisi yaptı. Hatta bu Harp Okulu yürüyüşünün başına orada tesadüfen bulunan “Veteriner General Burhanettin Uluç” geçmişti. En önde uygun adım yürüyordu. Bu general mangal gibi yüreğiyle kurmaylar arkada saklanırken hiçbir örgütle teması olmadan doğal karakteriyle davranıyordu.
Harp Okulu yürüyüşü, kurmaylara moral verse de Ankara'da kendilerine bağlı bir birlik yoktu. Ankara'daki komutanlar DP hükümetine bağlıydı veya aksi bir davranışta bulunmaya yanaşmıyorlardı. O nedenle, Ankara’nın hareketli günlerinde ortaya çıkmamaya özen gösteriyorlardı. Davranış asker – sivil gençlikten geliyordu.
Komitenin bu ikircikli hali ister istemez İstanbul kanadını da endişelendiriyordu. İhtilalin İstanbul kanadından (sonra MBK'sine girecek olan) Orhan Erkanlı ve daha çok Şükran Özkaya'ya yakın olduğu anlaşılan Yüzbaşı Tevfik Subaşı'nın hatıralarından dinleyelim.
“Ancak, Ankara'daki durum, ciddiyetini koruyordu. Hareketle birlikte, beş on tabancalı subayın yalnız başlarına müdahale, emniyet ve sonuç aldıktan sonra da, vaziyetlerini yalnız başlarına muhafaza etmeleri, hayaldi. İşte bu sebeple, henüz silahlı bir birliğin sağlanamaması en mühim müşkül (zorluk) idi.
29 Nisan 1960'ta Ankara'daki olaylara ordu birliklerinin müdahalesinde patlayan silahlar, soruları cevaplamıyordu. Bilakis, endişelerin devamına sebep oluyordu. Bu sebeplerle Ankara'dan, saat başı özel kanal ile haber alınması devam ediyordu. 555K şifresi ile (beşinci ayın beşinci günü saat beşte Kızılay'da) hazırlanan miting, Harp Okulu'nun beklenmedik zamanda şehirdeki yürüyüşü, toplumda gün geçtikçe endişenin artmasına sebep oluyordu. Bizim açımızdan, bu gelişmeler, bir manada yakında, aranılan silahlı gücün var olacağının habercisi olacağı ümidini doğuruyordu.”
Oysa 43. Süvari Alay’ındaki sayıları az da olsa genç subaylar, komutanlarına rağmen Alay’ı ele geçirip ihtilale sokma hazırlıklarına gördüğümüz gibi çoktan başlamışlardı.
Dolayısıyla silahlı güç aramakta olan “Kurmay”ların dikkatlerini 43. Süvari Alayı’na yöneltmeleri kaçınılmazdı.
“.. süvari birliğinde etrafı kolaçan ettik. Arkadaş çevresine baktık. Anladık ki kuvvete ihtiyacımız var. Kuvvetler arasında bir de Süvari Alayı var. Süvari Alayından bizle yakın temasta olanlar olduğu gibi, Ekrem Acuner’in taraftarları olduğu da biliniyor, aynı hedefe gidiyoruz, aynı amaç için gidiyoruz. ‘Niye bu kuvveti birleştirmeyelim’ diye düşündük.
... Güvensizlikten ziyade onlar ayrı çalışıyor, biz ayrı çalışıyoruz birbirimizden habersiz. Orda bir faaliyet olduğunu biliyoruz. Bizde de bir faaliyet var, onlar biliyorlar. Diyalog yok.
Bu süvari birliğinde çatışma olunca (28-29 Nisan Olayları’nda Sıkıyönetim Komutanı Namık Argüç’ün üniversite öğrencileri üzerine ateş emri Fethi Gürcan tarafından durdurulunca – Ö.G.) kuvvetleri birleştirme lüzumu olduğunu anladım. Suphi Karaman’a dedim ki,
- ‘Bu böyle gitmez. Bu güçleri birleştirmemiz lazım’. Suphi’ye Rafet Aksoylu ve Ekrem Acuner’le konuşmaya gideceğimi söyledim.”
Artık ihtilal havası sokakları sarmıştı. Sokaktaki halk: “Ne zaman devireceksiniz bunları” diye gördükleri subaylara bağırıyordu.
İsmet İnönü'nün Kızılay'daki İş Bankası'na gitmesi CHP gençlik kolları tarafından siyasi gösteriye dönüştürülüyor, İsmet İnönü de Millet Meclisi'ndeki konuşmasında “Şartlar tamam olduğunda İhtilal meşru olur!” diyordu. Çoğu CHP milletvekili evlerinde, geceleri subaylarla toplanıyordu.
Genç subaylar kaynıyordu. 26 Mayıs'ta Eskişehir'e giden Menderes'e genç havacılar arkalarını dönerek selam vermeyecekti.
Üniversite ve ordu gençliğinin tepkisi bu durumdayken, İsmet İnönü'nün, Menderes kabinesini istifaya zorlamak amacıyla da olsa, böylesine desteği ve hatta destekten öte ittirmesi varken Genelkurmay'daki ihtilal komitesi ne yapıyordu?
Genelkurmay Başkanlığında genç kurmayların oluşturduğu komitenin üyeleri yapılacak bir ihtilalde başlarına geçecek bir general bulma telaşına düşmüşlerdi.
Daha önce kendisine başkanlık önerilen Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel, hükümete endişelerini belirten bir mektup yazdıktan sonra istirahat izni alıp İzmir'e gitmişti. Hükümete yazdığı mektupta, Celal Bayar'ın Cumhurbaşkanlığı’ndan istifa etmesini ve Adnan Menderes'in Cumhurbaşkanı olmasını öneriyordu.
Subayların eğilimlerini yansıtan bu öneri, aslında, ta Atatürk zamanından beri İnönü ile farklı kutupları oluşturan Celal Bayar'ı siyasi kargaşanın baş sorumlusu gördüklerini belli ediyordu. Ama sosyal süreç bu isteğe uygun akmayacaktı. 27 Mayıs ihtilalinden sonra Devlet başkanı olan Cemal Gürsel, Celal Bayar'ı değil Adnan Menderes'i darağacına yollayan kararı imzalayacaktı.
Cemal Gürsel'in İzmir'e gitmesi üzerine komitedekiler diğer alternatifleri gözden geçirmeye koyuldular. Başlarına bir general alamazlarsa sokağa dökülmüş genç subaylara hakim olamazlardı. Rütbesi aşağı yukarı kendilerine yakın olan bu subaylara kendilerini komite olarak kabul ettiremezlerdi.
Kaldı ki, “9 Subay” paniğinin ardından kendi aralarında bile bir başkan seçmemişlerdi. Yani, örgütlenmede “9 Subay” öncesinden bile geri idiler. Yoksa, her biri bir asker olarak, ihtilalde de hiyerarşi gerektiğini biliyorlardı. Komiteden çok, yarı – dost arkadaş grupları olarak, bırakın diğer subayları, kendilerini de toparlayacak ısmarlama baş arıyorlardı.
“Esasen 28 Nisan Olayları’ndan sonra memleket anormal bir döneme girdi, hiçbirimiz tekrar toparlanıp, konuşmak imkanını bulamadık; ekseriyetimiz örfi idare emrinde idik, vazifelerimizin başından ayrılamazdık. Haberleşmeler ve irtibat, kuryeler vasıtasıyla temin ediliyordu.
O tarihte bir liderimiz, başımız yoktu. Bir süre lider olarak tanıdığımız Cemal Gürsel, Kara Kuvvetleri Kumandanlığı’ndan ayrılmış ve İzmir'e yerleşmişti. Örgütümüz başlıca iki şehirde; Ankara ve İstanbul'da faaliyet halindeydi. İstanbul'da görev Ankara'ya nazaran daha kolay olduğu halde, kuvvetimiz yeterli ve tamamdı..”
Epey sıkıntı çektikten sonra komite General Cemal Madanoğlu'nu bulmuştu, “başımızda bir general” var diyebilmek için!
Yapılacak ihtilalin başına bir general bulunmuştu ama bu sefer de ihtilal tarihini bir türlü belirleyemiyorlardı. Genelkurmay'ın hamamında yapılan toplantılarda ihtilal tarihi devamlı erteleniyordu. Tekrar tekrar planlar gözden geçiriliyor, her ihtimal hesaba katılmaya çalışılıyordu.
Aslında ihtilal esnasında “kurmay” planlarına pek de uyulmadığı, komitedeki çoğu üyenin görevini yerine getirmediği görülecekti. İhtilalin sürekli ertelenmesinin nedeni ise, Ankara'da, “ihtilal uygulaması”nın “daha zor ve tehlikeli; buna mukabil kuvvet durumu”nun “şüpheli” olmasıydı.
“Harekat başlar başlamaz Ankara’daki bütün kilit noktalarını kontrol altına alması gereken civar bölgelerdeki piyade birliklerinin kumandanları ‘yazılı emir isteriz’ diyorlardı... ‘Hem de dört yıldızlı generallerden...’ Hatta bazıları bununla da yetinmiyorlar, ‘Aksi takdirde üst makamlardan size karşı harekete geçmek emrini alırsak, buna uyar ve hepinizi tevkif ederiz’ diyorlardı”
Bu nedenle, bazıları daha çok ihtilalin başarısızlığı durumunda, kendilerini kurtaracak hesaplar içindeydiler. İhtilal kazanıldıktan sonra kim kimi araştıracaktı ve eğer kazanılmazsa kim neyi ispat edecekti? 21 Mayıs 1963 İhtilali’nin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Fethi Gürcan mahkemede bu gerçeği şöyle açıklıyordu:
“Eğer 27 Mayıs 1960 İhtilali başarısız olsaydı yine burada gördüğünüz genç subaylar yargılanacaktı. Genç subay atını ne yapsın, tankını ne yapsın, çuvala mı soksun?”
Bazıları da, ihtilal sonrası ihtilalin başarısı halinde ihtilalin dümenini eline almaya çalışıyorlardı. Bunlardan en göze çarpanı Alb. Alparslan Türkeş idi. Türkeş, komitenin “Kesinlikle ilişkiye geçilmeyecek” kararı olduğu halde, izne ayrılmış Org. Cemal Gürsel’i İzmir’de ziyaret etmekte sakınca görmüyordu. Çünkü, Madanoğlu’na Gürsel kadar yakın değildi. Üstelik Madanoğlu, ihtilal sonrası iktidarın CHP’ye verilmesinde ısrarlıydı. İzne ayrılmış ta olsa, Cemal Gürsel’i ihtilalin başına geçirebilirlerse, Cemal Gürsel’e olan yakınlığından faydalanıp kendi hesabına uygun bir mevki ele geçirebilirdi. Bu ziyaret duyulunca, bütün inkarına rağmen Türkeş, 27 Mayıs İhtilali’ne yaklaşan günlere kadar komite toplantılarına alınmadı.
Kurmay’ların sürekli olarak ihtilali ertelemesi yüzünden Fethi Gürcan'ın sabrı taşıyordu. DP Hükümeti’ni gittikçe köşeye sıkıştırmaya çalışan CHP'nin sert muhalefetiyle gerginleşen ortamın duygularda yarattığı taşma ile patlama noktasına gelmişti. Kurşunlanan ve coplanan gençleri kendi çocukları gibi kanat gerip korumaya çalışıyordu. Ama, aslında mangalda kül bırakmamaktan başka özelikleri olmadığı sonraları çok iyi anlaşılacak olan, komitedeki kurmay subayların, bugün – yarın ertelemeleri ihtilalin ciddiyetini kaybettirmeye başlamıştı.
Ekrem Acuner ekibinin CHP ile birlikte hareket ederek, ihtilali CHP politikaları doğrultusunda yönlendirme çalışmaları vardı.
27 Mayıs 1960’a yaklaşılan günlerde ihtilali erteleme taktikleri güdüyorlardı. Diğer komite üyelerine oranla Ankara’daki birliklerde daha çok ilişki içindeydiler. Bu kozlarını kullanarak İnönü’nün istediği yönde DP’yi istifaya zorlama planının parçası olarak çalışıyorlardı.
Komitenin İstanbul kanadından Orhan Kabibay, ihtilal ertelendikçe, İstanbul’daki örgütlenmeyi dağıtacağını söylüyordu.
Fakat İsmet Paşa’nın sert muhalefeti, DP’ye karşı zapt edilemeyecek bir tepkinin oluşmasına yol açmıştı. Artık ihtilal, genç subaylar için vazgeçilmez bir hedef haline gelmişti.
“Belki DP hükümeti istifa eder” politikasıyla “ihtilalin kaçınılmaz olduğu”nu savunan görüşler, en çok ihtilali başlatacak olan, 43. Süvari Alayı’nda tartışılıyordu. Fethi Gürcan “Kurmay” komiteye baskı yapmaya başladı. İhtilali başlatacaksanız başlatın, yoksa ben başlatıyorum!
“Yzb. Fethi Gürcan, Bnb. Vehbi Ersü ve ekibini tehdit etti: ‘Siz başlatmazsanız, ben etrafımdaki 5 adamla ihtilali başlatırım’. Onlar da deşifre oldukları gerekçesini ileri sürerek, 27 Mayıs İhtilali’nden önce birlikte Ankara’yı terk ettiler”
Sonunda, bir dizi tartışmalı, bağrışmalı, toplantı odasını terk etmeli ve ertesi gün odaya tekrar dönmeli toplantıdan sonra ihtilal “kurmay”ları düğmeye basmaya karar verdiler.
26 Mayıs’ta yapılan son plana göre:
“... bir Tabur Ulus bölgesinde emniyet görevi alıyor. Harp Okulu, Bakanlıklar ve 19 Mayıs olmak üzere iki koldan şehre giriyor. Süvari Grubu Kavaklıdere postane bölgesinde Çankaya’ya karşı cephe alıyor. Tank Taburu. Harp Okulu ile birlikte harekata iştirak ediyor. Geri kalan birlikler Polatlı ve Konya’dan getirilip ‘ihtiyatta’ kalacaklardı. Bu şekilde görev alan veya yer değiştiren birlikler plandaki bu yerleri alırlarsa ihtilale katılmış, yani ihtilal komitesince verilen emirleri yapmış, aksi takdirde bu gibi birlikler için de harekatın cereyan tarzına göre de tertibat alınacaktı.”
Uzun süre tereddüt gösteren “Kurmay” komiteciler, sonunda alttan gelen baskılara dayanamayarak, ihtilal yapmaya karar vermişler ve harekat planlarını yapmışlardı.
26 Mayıs'ı 27 Mayıs'a bağlayan gece saat 03:00'te belirlenen hedeflerde olunacaktı. Ankara'daki parola: İNKILAP’TI.
26 Mayıs günü Kurmaylar birer, ikişer Harp Okulu’nda toplanmaya başladılar. Harp Okulu Komutanı General Sıtkı Ulay da son haftalarda ihtilale ikna edilmişti. Sıtkı Ulay’ın Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı
ile ilgili endişeleri vardı. Ve bu endişesini dile getirdiği zaman, “orası tamamdır” cevabını alıyordu. 21 Mayıs Harp Okulu Yürüyüşü’nden sonra Sıkıyönetim Komutanlığı bütün subayların birliklerinde yatmalarını emretmişti. Dolayısıyla herkes görev başındaydı. İhtilalden haberi olanlar heyecanlı, ama harekat planı ile ilgili olarak bir o kadar da tereddüt içindeydiler. Saat 03:00’e yaklaşırken, atılacak “ilk kurşun” bekleniyordu.
Ankara’da 27 Mayıs 1960 gecesiyle ilgili en son açıklamalardan biri, Aydınlık gazetesinde çıktı. Aydınlık, eski M.B.K. üyesi ve eski Tabii Senatör Suphi Karaman'ın anı ve belgelerine dayanarak, Ankara'da 27 Mayıs'ın başlamasını şöyle anlatıyor:
“Ankara'da hareket sabah 03.30'da başladı. Kurmay Albay Muzaffer Yurdakuler üç Harp Okulu öğrencisi ile Ankara Merkez Komutanı Tuğgeneral Muzaffer Ülgen'i harekata katılması için ikna etmeye gitti. Harekatın başladığı haberini alan Tuğgeneral Ülgen sevinçle Albay Yurdakuler'in boynuna sarıldı. Merkez komutanlığı Devrim’e katıldı.
Yanına üç Harp Okulu öğrencisi alan Suphi Karaman, Kurmay Binbaşı Akkoyunlu'dan aldığı takviye ile Sıkıyönetim Karargahı’nı ele geçirdi”
Ne kadar ilginç değil mi? Harp Okulu'nda toplanmış 30 - 40 subaydan bir kaçı yanına üçer Harp Okulu öğrencisi alarak Merkez Komutanı Tuğgeneral Muzaffer Ülgen'i "ikna" ediyor; Sıkıyönetim karargahını “ele geçiriyor!”
Anlatılanlar şüphesiz yalan değil, ama eksik. Bazı şeyler nedense atlanarak anlatıldı mı, olayları anlamak da zorlaşır...
Birinci olarak, Harp Okulu’ndan başlayan harekat niçin 03.30 başladı? Saat 03.00’te hedeflerinde olmaları gerekirken, niye 03.30’da yola çıktılar? Neyi beklemişlerdi?
İkinci olarak, neden Merkez Komutanlığı, Sıkıyönetim Karargahı üçer Harp Okulu öğrencisini peşine takan bir Albay'la bir Yarbay'a hemen, hiç direnmeden teslim oluverdi? Niçin Merkez komutanı Tuğgeneral Muzaffer Ülgen, Alb. Yurdakuler’e derhal “ikna” olup, “boynuna sarıldı”? Sıkıyönetim Komutanlığı’nın kolayca “ele” geçirilmesinin altındaki sır neydi?
İhtilal bildirisini, radyodan okuma görevini “davudi” sesinden dolayı alan Alpaslan Türkeş, bu görevini saat 05:25 te yerine getirdiği halde, ihtilalin başarısı üzerine, kendini "Kudretli Albay" ilan ettirmişti. Üstelik ihtilal bildirisini Radyoevi’nde tamamlamasına rağmen! Bu “Kudret”i nereden geliyordu?
Olayları, romansı bir havada anlatmaya çalışan bir yazarın kitabındaki bazı bölümler, Ankara’da ihtilalin başlayışını farkında olmadan biraz aralıyor:
(Muzaffer Yurdakuler) Muammer Ülgen dirense vuracaktı. Karargahta verilen karar bu. Kapı açıldı. General Ülgen olağanüstü bir durum olduğunu anladı.
- İşte İhtilal!
Muammer Ülgen heyecanlandı.
- Nal seslerine bak!
Ülgen kulak verdi. Yüzü heyecanla gerildi.
- Genç subay heyecanlı konuşmasıyla hepimizi o sabaha götürdü. Sabahın alacasında süvarilerin nal seslerini duyar gibi olduk."
“... o sırada sabahın alacası başlamış artık, uzaktan nal sesleri geliyor, genç subay bir deprem anı yaşıyor, gözleri parlayarak sağ elini kaldırıyor:
“- İNKİLAP!”
Karşısındaki subayın da gözleri parlıyor. Aslında çok iyi arkadaşlar ama paroladan önce birbirlerine inanmıyorlar. Parolanın heyecanında bir an bakışıp sarılıyorlar. Sonra göreve!”
Nal sesleri bir ritimdir, at hızlanıp yavaşladıkça da bir başka ahenk alır. Hele onlarca, yüzlerce at süvarilerinin yönelttiği istikamete yöneldiklerinde, sanki bir orkestranın hızlı savaş nameleri çalınıyordur. Seyretmesine doyulmaz bir manzara yaratır atların dörtnala koşan adımlarının uyumu. Anadolu halkı aşinadır zor günlerde ortaya çıkan nal seslerine. Dosta cesaret verir, düşmana korku.
İşte 27 Mayıs gecesi de, “nal sesleri” ihtilalcilere cesaret, hükümet kuvvetlerine korku salarak Ankara caddelerini çınlatmaya başlamıştı. 27 Mayıs İhtilali'nin "İlk Kurşun"u nal sesleri oldu.
“Fethi Gürcan her haliyle bambaşka bir yapıya sahipti. Üstün bir cesareti ve aksiyoner bir karakteri vardı. 27 Mayıs'ta bir yüzbaşıyken koskoca bir süvari alayını ele geçirip, onları ihtilale sokmuştu.”
43. Süvari Alayı’nda harekat saat 02:30 da başlamıştı. Ve verilmiş karar gereğince, saat tam 03:00'te Süvari Alayı’nın iki birliği başlarında Fethi Gürcan ve Nusret Kocabey olduğu halde Çankaya Köşkü’ne dayanmıştı, yani hedeflerindeydi.
Dolayısıyla, Ankara'da harekat o sıradaki ordunun hiyerarşisine bağlı olmadan, 43. Süvari Alayı Komutan ve Komutan muavininin enterne edilmesiyle başladı. İhtilalin hiyerarşisi olması gereken Harp Okulu’ndaki komiteciler bir saat geri kalmışlardı. Çünkü, komutanı hükümetin emrinde olan koskoca bir süvari alayını ele geçirmek oradaki beş on subay için oldukça zor bir görevdi. Şehir merkezinde böylesine büyük bir alay ele geçirilemezse, durumu daha da kritik olan Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nı alt etmek imkansızdı.
Onun için 43. Süvari alayının ihtilali başlatmasını beklemişlerdi ve saat 03:00’te hedeflerinde olmaları gerekirken, ancak 03:30 dan sonra hedeflere doğru yola çıkmışlardı. Belki bu bir saatte yaptıkları tek iş: Sv. Yr. Reşit Çölok'u 43. Süvari Alayı'na enterne edilen komutanın yerine göndermeleriydi, denilebilir.
Nusret Kocabey:
“Beklentimizin olduğu günlerde ertelemeler oluyordu. Sonunda, işte, 27 Mayıs günü kararlaştırıldığında, Fethi Gürcan karargah bölük komutanıydı. Ben Alay Birlik Komutanıydım.
Artık her şey konuşulmuş. Kimin nereye, hangi tepeye, hangi sırta, hangi bölgeye yerleşeceği, ne yapacağı kararlaştırılmıştı.
Bir “Çık Emri” bekleniyordu. Bu program yapılıncaya kadar da işte Milli Birlik Komitesini teşkil eden karargahla, komuta heyetiyle, dolaylı da olsa, direkt de olsa temaslarımız oldu.
Artık bizim ne yapacağımız belliydi. Ama alay mensupları diğer alay birlikleri için bu söz konusu değildi.
Bunu yapan, bilen Fethi Gürcan’la biziz.
O akşam Alay komutanı ve Alay komutan muavinini üzülerek evlerinden alarm var deyip getirip tevkif etmek zaruretinde kaldık. Benim birliğimin saraçhanesine, o ikisini hapsettik.
Alay komutanını ve muavinini bu şekilde tevkif edip hapsedince dışarıdan birliğe komuta etmek üzere Reşit Çölok isminde süvari yarbay gönderildi.
O, alayın kalanını, geri kalan birlik komutanlarını alarm varmış biçiminde bir duyuruyla bir araya getirdi ve bu şekilde bir askeri müdahale olacağını alay mensuplarına o duyurdu. Yani, Alayı bir alarm var diye topladık. Reşit Çölok, biz alay komutanıyla vekilini tevkif edince tayin edilen alay komutanıyım diye geldi. Diğer birlik komutanlarına alarm için bir yerler söylendi ama onların aslında bu konuyla doğrudan ilgileri ve bilgileri yoktu.”
Sv.Yzb. Nusret Kocabey motorize birliğin, Sv.Yzb. Fethi Gürcan da bir süvari birliğinin başında iki koldan Çankaya’ya hareket etmişlerdi. İşte duyulan, Bahçelievler semtinden Çankaya Köşkü'ne doğru dörtnala giden bu süvarilerin ve Ankara'nın diğer bölgelerine yönelen süvari birliklerinin nal sesleriydi. Ankara halkı 27 Mayıs 1960 İhtilali’ni önce nal seslerinden, sonra radyodan öğrendi.
Sadece sivil halkın ihtilali öğrenmesi ötesinde, ihtilalci subayların da harekete geçmeleri için işaret fişeği, nal sesleri oldu.
Fethi Gürcan ve Nusret Kocabey’e bağlı süvari birlikleri, tam da komitece karar verilmiş zamanda, saat 03.00’de hedeflerine ulaşmışlardı. Bu bilgiyi, ihtilali planlayan dar kadro içindeki Kr. Alb. Sami Küçük’ün açıklamaları da onaylıyor.
“1. Harekat planı gereğince 27 Mayıs saat 03.00 dan itibaren Süvari Alayı’nın bir grubundan bazı birlikler Çankaya Köşkü’nün kuzey kısmında mevzilenmişlerdi.”
Ankara'da, “ikna” metotlarının dışında, hiyerarşiye rağmen başlatılan ihtilalin yarattığı sonuçları ileride inceleyeceğiz.
Artık, nal seslerinin yarattığı coşku ve moral, kısa zamanda Ankara sokaklarını sarmıştı ve bütün hedefler teker teker kolayca düşüyordu. Biri ve en önemlisi hariç: Cumhurbaşkanlığı Köşkü.
Saat 02:30 - 03:00 arasında bütün bunlar olmuş ve süvari birliklerinin çoğu dörtnala Ankara'nın Hukuk Fakültesi önü, Tandoğan Meydanı gibi önemli noktalarına sürüyorlardı atlarını. Hiçbiri Yzb. Fethi Gürcan ve Yzb. Nusret Kocabey'in Çankaya'ya doğru yol aldığını bilmiyordu.
Nusret Kocabey:
“Devlet Başkanı’nın tevkif edilme görevinin bize verildiğini çok evvelden biliyordum. Aylarca evvelden bizim alay seçilmişti yani. Çünkü bizim alaydan başka birlikler kimisi Etimesğut’ta, kimi bilmem nerde uzak mesafelerde. En yakın olan, hareket kabiliyeti en fazla olan asker olması itibariyle ve şekillenen icraatı yerine getirmek için… Dolayısıyla çok yakın olduğumuz için bu yakınlıktan kaynaklanıyor. Bir de çok tehlikeli bir iş. Buna pek gönüllü de çıkmıyordu. Yani diğerleri gibi, bir alarm verildi, çıktık ama ne olduğunu bilmiyoruz diyemeyiz.
Bizim konumumuz artık inkarı mümkün olmayan bir şekildeydi. Buna da razı olan bizlerdik. Diğerleri herhalde yavaştan almayı tercih ediyorlardı. Yani olumsuz olduğu zaman bir kaç kişi yanardı.
Benim birliğim bu amaçla bir değişikliğe tabi tutuldu. Bir kısmı atlı kaldı Bir kısmı da motorize ekip yapıldı. Ama, bu amaçla yapıldı. Hareket için, eğitimde üstünlük sağlayabilmek için.”
Şehrin merkezinde olmanın ötesinde, kimsenin talip olmadığı, Devlet başkanının tevkif edileceği tehlikeli bir göreve razı olan genç subaylardı bunlar. Çünkü inandıkları dava uğruna sonuna kadar gidebilecek şekilde yetişmiş ve yetiştirilmişlerdi.
“Yavaştan almak”, akıllarından bile geçmiyordu”.
“Bir alarm verildi, çıktık ama ne olduğunu bilmiyoruz” diyemeyecek şekilde riske girmeyi göze alıp, alay komutanı ve muavini enterne etmişlerdi. Yani, artlarında kaçabilecekleri kayıkları yakmışlardı. Bunu da bilerek ve isteyerek yapmışlardı.
Nusret Kocabey anlatmaya devam ediyor:
“Yrb. Reşit Çölok, diğer birlikleri bu şekilde düzenlerken Fethi ile ben birliklerimizle Riyaseti Cumhur Muhafız Alayına devir teslim almak üzere anlattığım gibi hareket ettik.
Yolda Emniyet Genel Müdürlüğünün yeni meclis binasının Jandarma Genel Komutanlığının arasındaki binadan geçerken polis, bekçi gibi görevlileri tevkif ettik. Saat iki buçuk üç gibi, gece. Daha Harp Okulunda filan bir hareket yoktu. Bu şekilde Fethi’nin birliği benim birlikle Çankaya’nın köşk sırtlarına vardık.”
Daha Harp Okulu’nda bir hareket yokken, yani “kurmay”lar “ikna” icraatına başlamadan, yola çıkan Yzb. Fethi Gürcan ve Yzb. Nusret Kocabey, gördükleri polisleri tevkif etmeye başlamışlardı. Çünkü, polis Üniversite öğrencilerine İstanbul ve Ankara’da saldırıp acımasızca dövmüş, coplamıştı. CHP mitinglerinde gericilerin saldırılarına, İnönü’nün taşlanmasına göz yummuştu. Bu davranışlarından dolayı, polise karşı öfkeliydiler.
Yzb. Fethi Gürcan ve Yzb. Nusret Kocabey, köşke vardıklarında bir jandarma taburunun mevzilenerek savunmaya geçmiş olduğunu gördüler. İhtilaldeki görevleri Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün ele geçirilmesinde Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’na destek olmak ve Cumhurbaşkanı’nı tevkif etmekti.
Komite üyesi Kurmay Albay Osman Köksal Genelkurmay'daki komiteci arkadaşları tarafından ihtilalde Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nün kolay düşürülmesi için Muhafız Alayı Komutanlığı'na atanmıştı.
27 Mayıs gecesi “yavaştan” alışını, kendi komutasına bağlı olmayan güçlü bir Jandarma Muhafız Taburu’nun köşkü savunuyor olmasına bağlıyacaktı.
Osman Köksal:
“Köşkü, 27 Mayıs’tan önce ve 27 Mayıs günü güçlü bir Jandarma Muhafız Taburu savunuyordu. Bu tabur, garnizonu Ankara içinde bulunan Jandarma Muhafız Alayı’nın bir taburu idi. Tabur başyaver’e bağlı idi. Bütün emirleri ondan alırdı. Benimle ve Muhafız Alayı ile hiçbir ilişiği yoktu.
Jandarma Muhafız Taburu, köşkü, köşk ortada kalmak üzere çepeçevre savunuyordu. Savunması bir araba tekerleğini andırıyordu. Taburun bir bölüğü yaverler dairesi civarında ihtiyatta bulunuyordu.
Muhafız Alayı, bu savunma tekerleğinin dışında bulunuyor ve köşkün bu yakın savunmasına tek bir erle dahi katılmıyordu. Jandarma Muhafız Taburu’nun savunduğu hat, Muhafız Alayı için son savunma hattı idi. Muhafız Alayı, bu savunma hattının ilerisinde çeşitli muharebe şekillerini uygulayarak, köşkü koruyamaz duruma düşerse ancak, bu hatta (Jandarma Taburunun Savunduğu hatta) çekilerek ve bu hatta direnecekti.”
Kr. Alb. Osman Köksal, kendisinin Muhafız Alayı Komutanı olarak atanmasını sağlayan “kurmay” komiteden Kr. Alb. Sezai Okan ile birlikte Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı enterne edecek bir plan hazırlamışlardı. Celal Bayar, köşkün savunmasına ilişkin bilgi almak istediğinde, Köksal, ona bu “kurnaz” plan doğrultusunda açıklamalarda bulunuyordu.
“Bayar, sözü bir ihtilal olasılığına getirdi:
- Eğer bir ihtilal olursa, böyle bir ihtimal dahilinde, bir plan hazırladınız mı, Köşk'ü savunmak için?
- Elbette, dedi Köksal. Köşk'ün çevresini çok güçlü bir ihtiyat kuvvetiyle muhafaza altına alacağız. Çevre müdafaasında tatbik edilen sisteme göre, büyük ölçüde ihtiyat kuvveti ayıracağız! Diyelim ki, müdafaadan ümit kesildi; bu takdirde Sayın Cumhurbaşkanı’nı bizzat bölük kumandanının idare edeceği bir tanka bindirmek gereği doğacak. Tehlike bölgesi bu tankla aşıldıktan sonra da, araba ile, ihtilalcilere mukavemet eden birliklerin yanına götürülecek. Tabii bütün bunlar en kötü ihtimallere göre hazırlanmış planlar!…
Köksal, aslında böyle bir planı, ihtilal komitesinden Sezai Okan'la birlikte hazırlamıştı. Bayar'ın bineceği tankın bölük komutanını bile saptamıştı: Yüzbaşı Erek. Ne var ki, Yüzbaşının görevi, Bayar'ı kaçırmak değil, ihtilal karargahına götürüp teslim etmekti.”
Plana bakın, Cumhurbaşkanını kandırarak ihtilal yapacak “kurmay” Alb. Osman Köksal! Bu tırnak içindeki kurmaylar da bir alem. Ya “ikna” metodunu seçiyorlar, ya da “kandırma”!!! Planın yarısı kendisini kurtarmaya göre tasarlanmış, öbür yarısı da ruhsuz! Kılını kıpırdatmıyor harekete geçmek için.
Yzb. Fethi Gürcan ve Yzb. Nusret Kocabey Köşk'ün dışında, birliklerinin başında Muhafız Alayı'nın harekete geçmesini beklediler. Fakat uzun bir süre beklemelerine ve Ankara'nın çeşitli yerlerinden silah sesleri gelmesine rağmen Muhafız Alayı'nda bir hareket yoktur.
Cumhurbaşkanını kandırarak birine bindirecekleri tanklar bile gelmişti. Kr. Alb. Osman Köksal’ın ortalıklarda dolaşmasına rağmen hiçbir aksiyoner harekette bulunmadığını gören ihtilalci tank birliğinin komutanı ihanete uğradıklarını söyleyerek Çankaya Köşkü’nden hızla uzaklaşır.
Tank Birliği Komutanı’nın “ihanete uğradık” diyerek kaçması üzerine, kendi komutanlarını hapsetmiş ve yoldaki polisleri toplamış olan iki Sv.yüzbaşısı kaybedecek bir şeyleri olmadığını konuşarak köşke girmeye karar verirler.
Nusret Kocabey:
“Biz orada Osman Köksal’ın da bizden yana olduğunu ve köşke girerken herhangi bir müdahaleyle karşı karşıya kalmayacağımızı zannediyorduk. Osman Köksal'ın bize, başta, birlikte olduğunu, Muhafız Alayı'na çıktığımız zaman, Muhafız Alayı’nın bütün bireylerinin, neferinden komutanına kadar olaydan haberdar edilmiş olacaklarını bir savunma durumuyla karşılaşmayacağımızı anlatmışlardı; bizi inandırmışlardı.
Köşkün önüne geldiğimiz zaman Fethi de ben de neferlerin birliklerin küçük komutanların böyle bir konumdan haberdar olmadıklarını gördük, bize herhangi bir şekilde yardımcı olmayacaklarını anladık. Osman Köksal'ın birlik içerisinde dolaştığını fakat, bizim geldiğimizi gördüğünü, bizim büyük bir azimle yaklaştığımızı gördüğü halde birliğine bir şey söylemediğini gördük.
Durmuş Çınar isminde bir yüzbaşı, tank birliğiyle gelmişti. O, işte bir yanlışlık bir ihanet var düşüncesiyle incelemek üzere aşağılarda şehre doğru bir yerlere hareket etti.
Bu bizde çok olumsuz bir tepki ve ani kararlar almamıza dönük sonuçlar verdi tabi. Belki biraz daha bekleyecektik. Fakat Fethi'yle ikimiz onun da o halini görünce, yani Fethi'yle hareketi başlatmak zorunda kaldık. Aslında belki de Osman Köksal da çok yakını olduğu Devlet Reisi’nin önünde açıkçasına böyle bir olayı başlatamama sıkıntısı içerisindeydi. Dolaylı olarak bizi desteklemiş olması ihtimali çok büyük. Onu kabul etmek zorundayız. O zaman Fethi Gürcan'la ben, artık ok yaydan çıktı düşüncesiyle zorla köşke girdik.
Biz ilerledikçe asker çaresizlik içerisinde yani Muhafız Alayı birlikleri çaresizlik içerisinde, şaşkınlık içerisinde ya kenara çekiliyor ya gerilemek suretiyle önümüzü açıyorlar. Fethi Gürcan’ın bana nazaran yüksek olan bir yerde bazı Muhafız Alayı Birliği mensuplarına darp yaptığını eliyle yumruğuyla müdahale ettiğini gördüm.
Muhafız Alayı yakın korumaya daha elverişli silahlarla ve eğitimle mücehhezdi (hazırlanmıştı). Sonra neferlerin subay ve astsubayların Devlet Reisi’ne bağlı olduklarını zannediyorum. Yani bizle bir işbirliğine girdiklerini de zannetmiyorum. Çünkü karşılaştığımız olaylarda saniye farkı meselesiydi. Bize silah çekmeleri veya üzerimize saldırmaları. Bizim ufak bir hareketimiz bir kaçamak hareketimiz veya aşırı bir dengesizliğimiz hemen olayı aleyhimize çevirecek.
Fethi Gürcan, tek, yani bu konuda kellesini koltuğa alan işte Fethi Gürcan’la bendik. Fethi Gürcan da ben de başka türlü eğitilmiştim. Bu olayda faydalı olur diye birliğimin yarı kadarını motorlu vasıtalara çevirmişlerdi… havan topları getirmişlerdi. Fethi Gürcan da karargah bölüğünde. Benim birliğin ateş gücü çok fazlaydı. Erler ona göre eğitilmişti. Sırf bunun için altı aydır, bir senedir ben erleri böyle bir olaya şartlandırıyordum. Hazırlanıyordum.
Fakat Fethi Gürcan'ın birliği takımlar halindeydi, yani muhabere takımı, istihkam takımı, hizmet takımı gibi daha çok hizmet erlerinin, sanatçıların filan olduğu kesimdeki adamları aldı. Fethi onlarla çok iyi eğitilmiş bir muhafız alayının içerisine girdi. Fethi Gürcan'ın işi bana nazaran daha zordu ve zaten Muhafız Alayı’nın etrafında sayısal olarak koyduğum adam az fakat kalitesi yüksekti. Ama Fethi Gürcan'ın ihtiyacı sayısal olarak Muhafız Alayı’nın önünde daha fazlaydı.”
Süvari Başçavuş Hayri:
“Yzb. Fethi Gürcan koşarak havan birliğinin başında bulunan Yzb. Nusret Kocabey’in yanına gitti konuştular. Yzb. Fethi Gürcan tekrar koşarak yanımıza geldi. Bölüğü avcı zincirine soktu. Bölüğü Menderes’in köşkünü üç sıra halinde muhafaza altına almış Jandarma Bölüğü’nün üzerine doğru ilerletti. Aradaki mesafe yirmi beş metreye indiği sırada ismini bilmediğim bir jandarma üsteğmeni elleri kalçasında:
“Yüzbaşım yaklaşmayın” dedi. Bu sırada ben de Yzb. Fethi Gürcan’ın hemen yanındaydım.. Üsteğmen’in bu ikazı üzerine, Yüzbaşı bana baktı; ben durumu anlamıştım. Bölüğümüzün sağımda bulunan erlerini işaretle soldaki tümseğin altına aldım.
Yzb. Fethi Gürcan:
“Üsteğmenim vaziyeti görüyorsun. Erlerini topla ve buradan çek kan dökülmesin.” dedi
Jandarma Üsteğmeni:
“Ben kumandanımdan emir almadım emniyet tertibatını bozamam.” dedi.
Jandarma Üsteğmeni benim, Yzb. Fethi’nin ve Tğm. Muzaffer’in arasında kaldı.. Üsteğmen bütün rica ve ikazlara rağmen müşkülat çıkarmaya devam edince Yzb. Fethi Gürcan evvela elindeki tabancası ile Üsteğmen’in ensesiyle omuzu arasına vurdu sonrada kasıklarına doğru tekme attı.
Bu sırada Teğmen Muzaffer: “Müsaade eder misiniz üsteğmenim.” dedi ve üsteğmenin tabancasını aldı. Bu sırada bazı jandarma erleri makineli tabancalarını atış vaziyetine getirdiler.
Üsteğmen bağırıyordu:
“ Beni erlerimin karşısında tekmeleyeceğinize çekip vursanız daha iyi edersiniz.”
Yzb. Fethi Gürcan:
“Erlerine söyle silahlarını indirsinler, göstereceğim yere gelsinler yoksa namussuzum vururum.” dedi ve elindeki tabancanın ateşleme çekicini kaldırdı. Tğm. Muzaffer’le beraber jandarma üsteğmeni aralarında olduğu halde uzaklaşırken jandarma erlerine “Toplanın” diye bağırdı. Ve bana “Hayri sen işi hallet” dedi.
Jandarma erleri arasında bir kaynaşma oldu ve toplanmaya başladılar.
Bir Jandarma çavuşu:
“Başçavuşum durumu taktir ediyorum. Emredin. Nereye gidelim ?” dedi
“Yürüyüş kolunda beni takip edin” dedim ve sol ilerimde bulunan çimenlik sahaya ilerlemeye başladık.
Bölüğümüzün eratı da jandarmaları takip ediyordu. Biraz ilerimde yanağından yaralı Kurmay Albay; Yzb. Fethi Gürcan, Tğm. Muzaffer ve Jandarma Üsteğmeni münakaşa ediyorlardı. Biraz sonra Yüzbaşımla Jandarma Üsteğmeni kucaklaşıp öpüştüler ve Jandarma Üsteğmeni’nin tabancası iade edildi. Birkaç metre sağda Başçavuş Nihat Bingöl bir kısım jandarma erlerine tüfek çattırmış ve eratı tüfek çatısının uzağında bir yere almıştı..
Ben de Jandarma bölüğüne tüfek çattırdım. Ve eratı tüfek çatısının uzağında bir yere aldım. Bölüğümden bir mangayı tüfek çatısının muhafazası ve bölgenin emniyeti için bıraktıktan sonra kalan erlerle Yzb. Fethi Gürcan’ı takip ettim. Köşkün kapısına geldiğimiz sırada Celal Bayar’ı merdivenlerden indiriyorlardı.”
Artık, açılan yoldan ihtilalcilerden bazıları da birer ikişer geçmeye başlamışlardı. Bunlardan biri de 21 Mayıs Harp Okulu yürüyüşüne sonradan katılıp başında yürüyen Veteriner General Burhanettin Uluç idi. Yanına bir kaç harp okulu öğrencisini almış olan Uluç Paşa, kavga dövüş temizlenen yolda ilerliyordu.
Nusret Kocabey:
“Ben de devlet reisinin bulunduğu binaya girdim. O sırada Burhanettin Uluç isminde bir generalin iki harbiyeliyle beraber bize yaklaştığını gördüm.
Biz ilerledikçe o da arkadan birkaç Harbiyeliyle beraber arkamızdan geliyordu. Birden içeri girdik. Biz içeri girince, Devlet Reisi’ni alınca o da arkamız sıra yetişti yani; yoksa Burhanettin Uluç bir takım harbiyeliyle önden gidiyordu, biz birlik olarak arkasından gidiyorduk şeklinde değildi.
O sonradan geldi. Zaten girmiştik içeriye, ilerliyorduk. O da arkadan geldi, Eee, baktık, bir paşa. Elbette bizden yaşlı, daha tecrübeli, saygımız var. O da bizden yana olduğuna göre tanımadığım halde ona söz hakkını bırakmıştım. Kendisi benden yüksek rütbeli olduğu için söz hakkını ona verdim. O da Devlet Reisi’nin bulunduğu odaya girdi Konuşmaları o yaptı.
Devlet Reisi çıktı. Evlatlığı sandığım bir hanım kız vardı yanında. Yanında emir subayı vardı. Bir iki nefer vardı orada. Ben makineli tabancamı belime dayadım. Burhanettin Uluç'a, işte bir konuşmayla kendisini teslim almasını talep ettim.
Burhanettin Paşa da, işte artık milli iradeyi kendilerinin temsil ettiğini artık askeri yönetimin idareye el koyacağını ifade ediyordu. Devlet Reisi olan Celal Bayar: ‘Ben milli iradeyle geldim gene milli iradeyle buradan çıkışımı sağlayabilirsiniz’ şeklinde devamlı olarak direniyordu. Güçlü bir insandı. Yani burada telaş yüklü olmak yerine mücadelenin ilk adımını atarcasına bir direnişi vardı.
Konuşma uzayınca ben makineli tabancamla belinden itmek zorunda kaldım. Darp yapmak zorunda kaldım. O da, birden bire çok küçük bir tabancayı kolunun yeninden çıkardı. Alnına doğru götürdü, Celal Bayar. Demek ki herhalde kaba kuvvet kullanacak bana, daha da kötü durum olacak düşüncesiyle tabancasını çekip intihara o zaman teşebbüs etti. Ben elinden bir yere sarıldım. Yere beraber yuvarlandık. Yere düştük. Tabancasını aldım elinden. Sonra mukavemeti kırıldı devlet reisinin.
Muhafız Alayı da zaten daha doğrusu, benim Devlet Reisi’nin bulunduğu yere girdiğim zaman, çevremdeki neferler karşı koyuyorlardı. Yani her an bir şey patlamak üzereydi. Yani kimse bana, “buyur Celal Bayar’ın yanına git al” demedi.
En basit orada bir garson biçiminde ve yahut ta ne bileyim ben, bahçede çiçekleri toplamak üzere görevlendirilmiş nefer bile karşı koyuyordu. O yüzden herhalde Devlet Reisi’ni almasaydık kısa bir sürede askeri müdahalecileri bertaraf edeceklerini tahmin ediyorum... Kesinlikle inanıyorum.”
Üst. Muzaffer Güney:
“27 Mayıs gecesi köşke geldiğimizde iki grup halindeydik. Biz jandarma taburunun mevzilendiği yerdeydik. Nusret Kocabey öbür grubun başındaydı. Ben Fethi Gürcan Yüzbaşı’mla beraberdim ve başka subay yoktu. Bizim birlik muharip değildi, hizmet sınıfından oluşuyordu.
Orada Harp Okulu’nda topçuluk hocamız olan Bnb. Abdullah Tardu’yu bir duvarın üzerinde otururken gördüm. Yanına gittim ve selam vererek burada tek başına ne yaptığını sordum. “Baktım bazı birlikler buraya geliyor, ben de geldim“ dedi.
Bir süre bekledik. Muhafız Alayı Komutanı Osman Köksal oralarda dolaşıyordu ama bir şey yaptığı yoktu. Fethi Gürcan ve Nusret Kocabey iki koldan köşke girmeye karar verdiler.
İlk önce bizim birlik Fethi Gürcan en önde jandarma taburunu yararak ilerlemeye başladık. Fethi Gürcan’ın kararlılığı yüzüne ve bakışlarına o kadar yansımıştı ki jandarmalardan hiçbiri engel olmaya çalışmıyor, aksine ağır ağır geri çekiliyorlardı.
Muhafız Alayından bir astsubay Fethi Gürcan’ın önüne geçip engellemeye çalıştı. Fethi Gürcan onu hızla itekleyip geçti. Ardından bir er önüne çıktı. Bu sefer Fethi Gürcan onu da bağırarak kovaladı.
Sonra ben muhafız alayı komutan muavini bir albayın tabancasını aldım.
Süvari Astsubay Münip Tepeci, Albay Köksal’ın silahını almak istedi. Alb. Osman Köksal, kendisinin de ihtilalcilerden olduğunu zorlukla açıklayabildi
Biz bu işleri yaparken Nusret Kocabey de öbür taraftan girip Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı derdest etmişti."
Bu sırada “Kurmay” Karargaha Cumhurbaşkanlığı Köşkü ile ilgili haberler geliyordu.
Emin Aytekin:
“..Tank bölüğü kumandanı heyecanla gelip Madanoğlu’na köşkün mukavemet ettiğini, teslim olmadıklarını ve Osman Köksal’ın da birlikleriyle bize iltihak etmesinin mümkün olmadığını mutlaka oraya bir kuvvet gönderilmesi icap ettiğini söyledi.
...Ve ben o esnada Madanoğlu’na bir piyade taburu ve bir bir tank bölüğünü emrime vermesini, köşke gidip köşkün düşürülmesi ameliyesini gerçekleştireceğimi söyledim. O da muvafakat etti. Aşağı indiğim zaman Sami Küçük’ü gördüm. Onu da yanıma aldım. ...Yolun ilerisinde ve yaverler dairesi civarında bir süvari grubu gördüm. Fakat görünen sadece atlardı. Erlerin ve subayların nerede olduğu belli değildi.”
Süvari erleri ve subayları neredeydiler??? İhtilal’in başarısı üzerine Emin Aytekin'le seneler süren “Köşkü kim teslim aldı?” tartışması yapan Osman Köksal, Emin Aytekin'in yazdıklarını çürütmek isterken, farkında olmadan bizi daha fazla gerçeğe yaklaştıran açıklamalar yapar.
Osman Köksal:
“..Yaverler dairesi köşkün 70 – 80 metre sağ (Köşkün önünden geçen caddeye göre) bir binadır.
.. Jandarma Muhafız Taburu’nda tek bir at dahi yoktur. Olsa idi bile atlar, savunma mevziinin odak noktasında bulunmazdı....
Muhafız Alayında aşağı yukarı 700 – 800 atı bulunan, 150 – 200 atlı süvari bölüğü vardı. Bunlar da Jandarma Taburunun savunması dışında idi."
Oysa, köşke dışarıdan gelen 43. Süvari Alayı’na bağlı Süvari Grubu savunma mevziinin odak noktasını delerek köşke girmişti. İlk Kurşun hedefine varmıştı, hem de 12'den vurarak.
27 Mayıs İhtilali’ni anlatan kitapların köşkün ele geçirilişiyle ilgili bölümleri tam bir karışıklık içinde kaldı:
Müşerref Hekimoğlu:
“… modern eğitimli Muhafız Alayı ile korunan bir devlet başkanı nasıl böyle kolayca ele geçirilebilmişler, bu kolaylığı hangi plan sağlamıştı?”
Sami Küçük köşke geldiğinde gördüğü ihtilalci subayları anlatırken satır aralarında ortalıkta dolaşan süvari erlerinden bahseder. Başlarında subayları olmayan süvari erleri!
“ Sami Küçük elinde tomsonu Köşk’e girdi. Holde bir kalabalık. Bir sivil, Burhanettin Uluç ve… Sivili tanımadı önce. Sonra Bayar olduğunu anladı.” (a.g.e., s. 135)
Oysa Albay Sami Küçük, 27 Mayıs İhtilalinin hemen ertesinde yaptığı açıklamalarda Süvari erleri ile “talim elbiseli bir iki subayı” gördüğünü yazılı olarak belirtmişti.
“Bu sırada Veteriner General Burhanettin Uluç, yalnız, elinde şapkası yaya olarak bu yoldan yukarı çıkmakta idi. Kendisine bilgi verdim.
Köşkün merdivenleri önüne gelince, benden daha evvel buraya gelen Kur. Alb. Emin Aytekin bana: “Celal Bayar teslim olacak. Üç subay isteniyor. Sen silahlısın, sen teslim al” dedi. Etrafıma bakınca yanımda Tank Bnb. Muzaffer Karan’ı gördüm. Onu ve bir de teğmen alarak içeri girdim.
İçerde bir sivilin etrafında 10 kadar süvari eri ile talim elbiseli bir iki subayı ve o siville münakaşa eden General Burhanettin Uluç’u gördüm. Erleri aralayarak sivilin yanına yaklaştım ve Burhanettin Uluç’a münakaşa zamanı olmadığını, kendisini götüreceğimizi, sağ koluna girmesini rica ettim, bende sol koluna girerek kendisini dışarı çıkardık. Bu sırada Muzaffer Karan ilk plan gereğince Celal Bayar’ı Harp Okuluna tankla götürmede ısrar etti ise de orada hazır bulunan Muhafız Alay Komutanının station vagonuna bindirerek Harp Okuluna getirdik.”
Sonra bir köşk'ü kim teslim aldı kavgası sürüp gidecektir senelerce. Kazanılmış bir ihtilaldeki kendi mevcudiyetlerini ballandıra ballandıra anlatırlarken, biri 700 - 800 kişilik Süvari grubunu görmeyecek (Osman Köksal), diğeri atları gördüğünü söyleyecek fakat Subayların ve erlerin nerde olduğu belli değildi diyecek (Emin Aytekin), bir diğeri savunma hattının içinde Köşk'te Celal Bayar'ın yanında talim elbiseli iki subay ve on kadar Süvari erinden bahsedecek (Sami Küçük) satır aralarında.
Görevini yapmaktan başka bir iddiası olmayan Yzb. Fethi Gürcan ve arkadaşı Yzb. Nusret Kocabey ise, isimsiz “Nefer” olmaya yatkın yapılarıyla, “devlet hiyerarşisini” parçalamışlardı ve artık ihtilalin hiyerarşisine uymanın gönül rahatlığı içindeydiler.
Nusret Kocabey:
“Bu şekilde Burhanettin Uluç yüksek rütbeli bir general olduğu için onun komuta etmesini daha yerinde bulduğumuz için Devlet reisini Burhanettin Uluç’a teslim ettik. O da yanlarındaki harp okullularla beraber onu götürdüler. Ben birliğimi topladım. Fethi birliğini topladı. Oradan alayımıza biz geri döndük.
O gün, o civarda Sami Küçük’ten başka Milli Birlik Komitesi’nde yer alanlardan kimseyle karşılaşmadım. Yani Devlet Reisinin alınması, eğer ihtilalin oturmasında etken olarak olmuşsa, orada bu olaya gelişte Durmuş Çınar tankçı, Sami Küçük Milli Birlik Komitesinden, Fethi Gürcan, ben vardık. Başka kimseyi ben görmedim. Burhanettin Uluç. Onu söylemiştim. Onun dışında birliğiyle gelmiş veya Milli Birlik Komitesi içindeyken o çevrede olmuş olabileceklerden kimseyle karşılaşmadım. Sami Küçük’ü gördüm sadece.”
En büyük sermaye temsilcisi, İş Bankası kurucularından, “sabık ve sakıt” Cumhurbaşkanı Celal Bayar, bir 27 Mayıs gecesi sabaha karşı çok iyi korunan Cumhurbaşkanlığı Köşkünden apar topar Yassıada'ya yollanmasının bilinçaltıyla ölünceye kadar “Bu kış komünizm gelecek” diye sayıkladı durdu.
İstanbul’da, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Harekat Dairesi Başkanlığı’nın emriyle harekat başladı.
Yani hiyerarşiye uygun bir ihtilal hareketiydi.
“26–27 Mayıs gecesi ben İstanbul Örfi İdare Kumandanlığı Harekat Başkan Muavini idim...”
Üniversite bahçesinde benim de katıldığım ‘harekat’ toplantısında, harekatın, çeşitli sebepler dolayısıyla (a.b.ç.), Örfi idare kumandanlığı karargahından verilecek kısa bir harekat emri ile başlamasını kararlaştırdık”
Ateşli ihtilalci Orhan Erkanlı, harekat emrini alır almaz Tankları hedeflere doğru yola çıkardı.
“İlk aranan, Erkanlı’nın 3. Zırhlı Tugayı idi. Erkanlı sabredememiş, birliklerini yol üzerine çıkartmış, tankların motorları yarım saattir çalışmaya başlamıştı bile... Örfi İdare Karargahının ‘hareket’ emri gelir gelmez, jeep’ine atlıyor ve kafile şehre doğru yola çıkıyordu.”
“Planlamaya göre Ankara ve İstanbul radyolarından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sesi aynı zamanda duyurulacak. İstanbul'da her şey saat gibi işliyor, telefonlar durmadan çalıyor, telin öbür ucundaki ses hedefin ele geçtiğini bildiriyor... Ama Ankara'dan haber yok hala.”
“… radyo Türk Silahlı Kuvvetleri'nin sesini duyurmaya hazırlandı. Hiç direnme olmadı ama Ankara'dan ses yok. Beklemek gerekiyor”
İstanbul'da duruma tamamen hakim olunmuştu. Fakat, radyo yayınlarından Ankara'nın sesi çıkmıyordu.
Teyfik Subaşı:
“Bu düşüncelerle yorgun Harbiye'ye geldim. Harbiye'nin giriş kapısı, binanın merdivenleri, koridorlar velhasıl her taraf yüzlerce subay ile doluydu. Herkes, yakınlık derecesine göre, bir küme içinde yer almıştı. İhtilalin olduğu, bundan sonraki durumun ne olacağı, olayları ve hazırlığı bilmeyenlerce tartışılıyordu. Veya tam zamanı idi. Kotarılmış bir sonuçtan pay kapmak, hoş olurdu.
Ahmet Yıldız, Ordu Harekat Odası’nın kapısına iki nöbetçi dikmiş ve içeriye kimseyi aldırmıyordu. Ben bozulmuştum. Yüzbaşı Terzi'nin tepkisi daha da şiddetli oldu. Orhan Erkanlı'yı bulmaya çalışırken, bu gruplara da gözüm takılıyor ve bazı olayların tanığı oluyordum. Eğer Ankara'dan ses çıkmazsa, bizim halimiz ne olacaktı? Akıl satmaya kalkanların, bizi itham etmeyecekleri nereden belli idi? Konu bir yargılamaya dönüşse, kim birlik yürütmüş ise isyancı sayılacak ve hesabı görülecekti.”
Aslında, ihtilali tasarlayan komite için İstanbul o kadar da önemli değildi. Esas hedefler ve “Siyasi İktidar” Ankara'daydı. Yoksa İstanbul'da sıkıyönetim yumuşak geçiyordu. Ankara'da Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hukuk Fakültesi'nin duvarları Sıkıyönetim Komutanı’nın emriyle otomatik silahlarla tarandığı için, delik deşik olmuş ve öğrenci gösterileri engellenmişti. İstanbul'da ise Sıkıyönetim Komutanı bu kadar gayretkeş olmamıştı. 27 Mayıs sabahı da kolayca ihtilale “ikna” edildi.
Ankara'daki komitenin ihtilali başlatmak için ayak sürümesi, Orhan Erkanlı'yı gerekirse “İstanbul Hükümeti” kurma fikrine kadar sürüklemiş, fakat bu fikrinde yalnız kalmıştı. Dolayısıyla, 27 Mayıs gecesi de, yine her şey Ankara'da “çözümlenmek” zorundaydı. Ve Ankara’da çözümlendi.
Genç subaylar, başarılarının rantını akılarına bile getirmeksizin, atlarına binip gün boyu halkın coşkulu tezahüratlarına katarak nameleştirdikleri nal sesleriyle ihtilalin coşkusunu Ankara sokaklarına yaymaya koyulmuşlardı. Komitenin planladığı darbe, gençlik ve halkla kaynaşarak dörtnala Devrim'e doğru koşuyordu.
Daima büyük bir fedakarlıkla bütün olayların içinde yer alan Teğmen Erol Dinçer, 27 Mayıs’ta ise, izinli olmasından da kaynaklanan bir irtibat kopukluğundan (irtibatı sağlayacak olan Tğm. Yılmaz Akkılıç Ankara dışında olduğundan), geç kalmıştı. İhtilal planları çerçevesinde Dinçer’in görevi, güvenmedikleri 43. Süvari Alayı’ndaki Keramettin Yüzbaşı’yı tevkif etmek ve onun bölüğünü alıp çıkmaktı. İrtibat kopukluğuna rağmen, ihtilalin başladığını anlar anlamaz hemen olaya katıldı.
Erol Dinçer:
“27 Mayıs irtibat kopmuş durumda. Kurtuluş’ta evdeyim. Sabah kalktım bir baktım ihtilal olmuş. Baktım etrafta askeri öğrenciler var. Hemen durumdan görev çıkardım. Askeri tıbbiyeliler de harekete geçmişler. Onları örgütledim. Cebeci Karakolu’na el koydum. Öğrencileri görevlendirdim. Çevrede oturan Tahkikat Komisyonu üyelerini, DP Milletvekillerini filan toplamaya başladık. Sonra hemen alaya gittim. ‘Yahu’ dedim, ‘bana niye haber vermediniz?’ Hem irtibat kopukluğu, hem de 43. Süvari Alayı Komutanı’nı marangozhaneye kapatma önerime ‘ayıp olur’ diyen adamların etkisi falan...”
Menderes 27 Mayıs günü Eskişehir'deydi. Hv. Alb. Muhsin Batur ve ihtilalci havacılar harekete geçmek için sabaha kadar “Radyo anonsunu“ beklemişlerdi. İhtilal tarihinin birkaç kez ertelenmesi nedeniyle emin olmak istiyorlardı. İstanbul ve Ankara radyolarından anonsları duyunca harekete katılmaya koyuldular.
İhtilal konusundaki tedirginlikleri nedeniyle, şehirlerinde bulunan Menderes konusunda hiç bir planları yoktu. Olsaydı, en azından Menderes ve yanındakileri gözleyecek, izleyecek bir tedbir almaları gerekirdi.
İhtilale katılmaya karar verdikten sonra yapılan organizasyon ayarlamaları yüzünden kaybedilen zamanda Menderes, Polatkan ve küçük çaplı maiyeti çoktan otomobillerle şehri terk etmişti.
Muhsin Batur ve ihtilalci havacılar, daha önceden yolları tutmayı da akıl edememişlerdi!..
İhtilalin Ankara ve İstanbul'daki başarısını öğrendikten sonra, Kütahya'daki Hava Er Eğitim Tugayı ile telefon irtibatı kurularak Menderes, Polatkan ve maiyetinin yakalanmaları sağlandı.
Böylece Cumhurbaşkanı Celal Bayar’dan sonra Başkakan Adnan Menderes de tutuklanmış oldu.
Üniversite gençliği ve Ankara halkı, gördükleri subayları omuzlarında taşımakta, tezahüratları tüm caddelerde çınlamaktaydı.
Memur kenti Ankara halkı, gençliğin dövüldüğünü görmüş, aydınların, gazetecilerin tutuklandığını izlemiş, İnönü’nün taşlanışında “Kurtuluş Savaşı kazanımlarına” karşı çıkıldığını hissetmişti. Ağaların ve tarikatların arkasında teşkilatlanmış kasabalı ve köylü öfkesinden ürkmüştü. D.P’ye ve yöneticilerine kızgındı. Bu belayı tepelemiş ordu gençliğini bağırlarına basmakta zerrece çekinmediler.
Ankara’yı bir bayram havası sarmıştı.
Damat Metin Toker de, hemen 27 Mayısçı olacak, fakat tıpkı Paşa kayınpederi gibi çağırdıkları gücü, “çağrılı güç”ü seyretmekten öteye gidemeyecekti.
Metin Toker:
“27 Mayıs öğleden sonra Ankara’yı gören herkes vicdanında en ufak tereddüt duymadan emin olmuştur ki, bu hareket beğenilen bir hareket olarak alkışlanmaktadır”.
Menderes ve hükümetini istifa ettiremeyince az mı uğraşmışlardı İsmet Paşa ile birlikte, bu ihtilal için? Kendisi, bizzat İnönü'nün “Propaganda Şefi” idi. Ama, “damat”lıkla bahşedilen “şef”lik, “kayınpederin ömrü” ile sınırlı kalmaya mahkumdu. Türkiye hala “doğu”luktan çıkamadığı için, “yetenek” değil “yakınlık” önemliydi.
27 Mayıs sabahı, Paşa babasıyla birlikte, DP'nin devrilişini büyük bir şevkle izliyorlardı. İktidarın artık ellerinde olduğunu düşünüyorlardı. Halbuki, “uykusuz gecelerin” yaklaştığının farkında değillerdi.
Milli Birlik Komitesi yukarıda anlatılan kargaşa içinde kurulup çalışmalarını körün değneğiyle sürdürmeye başlamıştı. Şüphesiz, kurulu sistem de kendi karşı reaksiyonlarını gösterecekti.
Sistemin en çok oy alan partisi DP kapatılmış, tüm milletvekilleri de Yassıada'ya gönderilmişti. 27 Mayıs'ı basit bir hükümet darbesi olmaktan çıkaran genç subaylar ve üniversite gençliği ile şehir halkı “birinci raundu” kazanmışlardı. Yolsuzlukların üzerine gidilerek, “köklü değişikliklerin” yapılmasını talep ediyorlardı. Ama lidersiz ve örgütsüz idiler, üstelik hedefleri de net değildi.
Oysa, mevcut sistemin örgütlü, hedefleri belli ve de uluslararası sermaye ile güçlü bağları olan “Büyük Sermaye” sınıfı vardı. Lider derseniz, koskoca “Kurtuluş Savaşı kahramanı İsmet Paşa” tam bu kargaşa için biçilmiş kaftandı.
Ama, daha önce İnönü'yü lider olarak görmek isteyen Tevfik Subaşı gibi bir yüzbaşı bile ihtilalden büyülenmişti.
“Eylem hazırlıklarının kuvveden fiile dönüşmesi safhasında öğrenildi ki, CHP, askeri kullanabilmenin davranışları, hazırlıkları içerisindedir. İktidarın zafiyetinin üzerine giderken, ordunun Atatürk'e ve onun ilkelerine olan bağlılığından istifade etmenin zamanı geldiği kanaatleri pekişmişti. Asker, el koyacak ve devrimlerin sadık bekçisi CHP'ye "Buyurun" diyecek. Çoğumuz şoke olmuştuk.
İhtilalin beklenmedik bir şekilde direnişsiz gerçekleşmesi ve iktidarın alelacele kurulan bir komite ile yürütülme sorumluluğunun üstlenilmesi, bu sefer de iktidar bekleyen CHP'de şoka sebep olmuştu. Devlet yönetimini bilmeyen gençleri, zamanla etki altına alıp yönlendirmenin kolay olduğunu tahmin ediyorlardı. Gerçekten CHP sempatizanı veya taraftarı olan bazı komite üyelerinin, zaaflarından da istifade pekala mümkün görünmekteydi.”
Bu nedenle, alttan alta kışkırttığı 27 Mayıs İhtilali’nin açıkça başına geçme inisiyatifini gösteremeyen İnönü, artık istese bile kolay kolay ipleri ele alamayacaktı. Moment kaçmıştı. Komite içindeki bir sürü subayla iyi bağları olduğu halde, genç subaylar iktidarı altın tepsi içinde kendisine sunmamışlardı. Uygun zamanı yaratmak zaman alacaktı.
Oysa bir kaç uyduruktan mahkeme kurulup, bir kaç D.P.'li yargılanabilirdi. Belki de mahkemeler uzatılıp ihtilalin gürültüsü dinince bu davalar da unutulmaya terk edilebilirdi. Ama genç subaylar üzerine üzerine gidiyorlardı.
“(Haziran ve Ağustos 1960 tarihlerinde soygun ve suiistimallerin araştırılması amacıyla Mal Beyannameleri doldurmaları istenmesi üzerine) Yepyeni bir muamele ile karşı karşıya olduğumuzu anlamakta güçlük çekmedik...
Mal Beyanı talebinin dışarıda serbest olan bazı şahıslara da yapıldığını öğrenmiştik. Bunlar daha ziyade DP’nin Genel Kurul üyeleri, il, ilçe başkanları gibi milletvekili olmayan ileri gelenleri ile, partiye sempatisi ve yakınlığı bilinen veya öğrenilen tüccarlar, sanayiciler vs., devlet dairelerinin valilik, kaymakamlık, genel müdürlük, müsteşarlık gibi yüksek kademelerinde vazife almış olanlardı.
... Özel şekilde teşkil edilmiş bir takım heyetlerin zorla evlerimize girerek halılarımızın metrekarelerini ölçtükleri, gümüşleri tartıp ayar ve kilolarını tespit ettikleri, antika ve ziynet eşyası için bilhassa davet ettikleri bazı kişilere hayali rakamlar halinde kıymetler biçtiklerini...”
Biçilen kıymetlerdeki rakamların hayali olup olmadığı bilinmez ama, bu rakamlar radyodan hemen her akşam “Hırsızlar Kervanı” adı altında yayınlanıyordu.
Şu Menderes de sistemin kurallarını fazlasıyla çiğnemişti! Şimdi de bu genç subayları hizaya getirmek ona düşmüştü. Ve İsmet İnönü kolları sıvadı.
“..İnönü 27 Mayısçıları ilgiyle, hatta kuşkuyla izliyor, başarıya ulaşmalarını istemiyordu hiç. Yanlışlarını görünce gülümsediğini anlatırlar. “Bırakın ne kadar hata yaparlarsa, o kadar çabuk giderler” demiş!.. Yıpratmaktan da geri kalmazdı CHP'liler”
“Cumhuriyet Halk Partisi sahneden çekilmek bir yana, öne çıkmak çabasında. Çok ilginç sahneler seyrettik, sözler dinledik CHP'lilerden. İhtilalin gerçek yapıcısı gibi göğüslerini kabartarak yürüyorlardı. Çoluk çocuğun politikaya aklının ermeyeceğini söylüyorlardı. Seçimlerin bir an önce yapılmasında sayısız yararlar olduğunu anlatıyorlardı. Çoğu CHP'li iktidar görüntüsündeydi. Tatsız olaylara yol açmaktan geri kalmıyorlardı. Olayların ters tepkilerini anlamak uzun sürmedi, ama neye yarar!..”
Esas kurmaylık şimdi başlamıştı işte. Zaten birbirlerine parantezli olan “kurmay”lar birbirine düşürülüp, birbirlerine yedirtilecekti. İçlerinden bazılarına, özellikle kendisine yaranma duygusuyla tatmin olanlara azıcık koltuk vermek yetecekti. Sonra onların da hesabını kendisi görürdü.
Şimdi, komitenin en zayıf noktasını bulup oradan yüklenilmeliydi. Şüphesiz siyasi tecrübesi olmayan genç subaylar yığınla hatalar yapacaklardı. Önemli olan aralarındaki dayanışmayı kırmaktı.
Oysa komite üyeleri arasındaki dayanışma ruhu kırılmaya başlamıştı bile. İnönü'nün açıkça ortaya çıkmaması, artık kurulmuş olan MBK üyelerinin eğilimlerinin ortaya çıkmasını geciktiriyordu. Dolayısıyla MBK dışarıdan oldukça güçlü görünüyordu. Fakat, Türkeş'in Başbakanlık Müsteşarlığı gibi önemli bir makamı komitenin onayı olmadan işgal etmesi ise M.B.K.'sinin en zayıf noktası olarak apaçık sırıtıyordu.
Alpaslan Türkeş:
“.. ben o günlerde en güçlü kişiydim. Ve ihtilal olur olmaz da, Başbakanlık Müsteşarlığı’nı işgal ettim. Diğer arkadaşlarım, Başbakanlık Müsteşarlığı’nın önemi hakkında bir fikre sahip değildiler.”
Türkeş’in ihtilalin en güçlü kişisi olduğu tartışılır da, Başbakanlık Müsteşarlığı’nı arkadaşlarının onayını almadan Cemal Gürsel’e yakın olmanın verdiği avantajla işgal ettiği kesindir. Gücü saat 03:00 da başlayan 27 Mayıs İhtilali’nin bildirisini Ankara Radyosu’nda 05:25 te okumasından kaynaklanmıştı!! Hareket sonrası bu 2 saatlik gecikme sorun edilmedi. Tüm kurmayların işine gelmedi. Onun güç kaynağı Cemal Gürsel, bir süre sonra onu Başbakanlık Müsteşarlığı koltuğundan alırken ve daha sonra da 13 Kasım’da yurtdışına yollayan kararnameyi imzalarken başka hiç bir “güç”ün kılı kıpırdamayacaktı.
Türkeş'in, uyanıklık yapıp Başbakanlık Müsteşarlığı’nı kapmasıyla birlikte komite içinde tepkiler de başlamıştı.
Bir yandan da, genç subay tepkisini temsil etmeye çalışanlar, iktidarı hemen İnönü'ye bırakmak istemiyorlardı. Ordu içinde İnönü'nün “devrimci” yanı tartışılır hale gelmişti ve genç subaylar Atatürk'ün bıraktığı yerden “devrimlere” devam edilmesini istiyorlardı.
Ümit Özdağ:
“14 ler belirli bir fikir sistemi önermemek ile birlikte, bünyevi reformlar yapmak istemekle belirginleşmektedirler.
Hem “Sosyalist eğilimli” olarak tanınmaktadırlar, hem “Turancı” olarak tanınmaktadırlar. CHP yanlısı basın Türkeş'in Turancılığını gündeme getirirken, Özdağ'ın danışmanlarının 'anti-parti' fikirlere sahip Sosyalist aydınlar olduğunu yazmaktadır. (Akis 24 ekim 1960)
Tartışma, Komite’nin iktidar süresini uzatıp ilk öğretim seferberliği, toprak reformu, sağlık işlerinin sosyalizasyonu, ticarette liberalizm yerine devletçiliği getirecek eylemlerde bulunup bulunmama meselesidir. (Yön 20 aralık 1961 Abdi İpekçi). Radikallere göre hiçbir parti ülkenin ihtiyaç duyduğu bünyevi reformları yapacak durumda değildir. Çünkü hepsi küçük bir azınlığın menfaatlerine hizmet etmektedirler.
Radikaller için DP ile CHP'nin hiç farkı yoktur. CHP sözde halkçıdır. Halktan kopmuştur, eşrafa dayanır, eşrafın menfaatini korur. CHP lafzen devrimcidir. CHP'nin devletçiliği, devlet kapitalizmi ile bürokrasi yaratıp devleti daha hantal, kabiliyetsiz bir cihaz yaratmakla sonuçlandırmıştır. CHP'nin Cumhuriyetçilik prensibi demokratik değildir. Plütokratik bir oligarşi (ağa-paşa demokrasisi) ile memur saltanatı ve aydın diktası, askeri idare arasında yalpalayan bir inançsızlık halini ifade etmektedir' değerlendirmesini yapmaktadırlar.
Dış politikada daha bağımsız davranılmasından yana olan radikallerin baskısı ile 16 Eylülde bir MBK bildirisi Ankara Radyosu’ndan yayınlanmıştır.
Bildiri ile Türkiye'nin “Milli Kurtuluş Savaşları’nı” özellikle de Cezayir'in Fransa'ya karşı savaşının desteklendiği bildirilmiştir. Bu arada Erkanlı yurt gezisi sırasında “Amerikan Emperyalizminden” bahsetmiş, ABD'nin Türkiye'ye karşı Emperyalist bir Siyaset izlediğini ileri sürmüştür. (Vatan 30 Eylül 1960 )
Ekimin birinci günü gazetelerde Gürsel'in Komite içinde dikta yanlılarının olmadığını, Komite’nin ikiye ayrılmadığını anlatan bir demeci çıkmıştır. Oysa Komite hem bölünmüştür, hem birbirine eskisinden daha fazla kızgındır. Bu kızgınlık bir Komite toplantısında Madanoğlu ile Özdağ arasında sert bir tartışma çıkmasına neden olmuştur. Bu tartışmadan sonra Madanoğlu uzun bir süre Komite toplantılarına uğramamıştır.
Esin'in başkanlık yaptığı Komite toplantısında Özdağ, milletin kaderini değiştirme ve devrim üzerine bir konuşma yaparken, Madanoğlu oturduğu yerden müdahale ederek: “Biz bu uzun işleri bırakalım, bizim bunlara aklımız ermez. Vazifemiz DP iktidarını yıkmaktı, yıktık bitti. Çağıralım İsmet Paşa’yı iktidarı devredelim, biz de kenara çekilelim.” demiştir.
Özdağ'ın Madanoğlu'nun bu müdahalesine tepkisi sert olmuştur.
Muzaffer Özdağ:
“Paşam siz istediğiniz yere gidebilirsiniz, kimse sizi zorla tutmuyor. Zaten yanlışlıkla geldiğiniz ve bir türlü vazifenizi, fonksiyonunuzu idrak edemediğiniz bu topluluk bir İhtilal Meclisi’dir
Burada herkesin rütbesi ve sıfatı eşittir ve birdir; ihtilal meclisi üyeliği... Burası kışla değil, siz de general değilsiniz; oturduğunuz yerden müdahale etmeyin, fikriniz varsa, söz alın ve kürsüden söyleyin. Şunu da bilin ki biz İsmet Paşa’nın kiralık askerleri değiliz ve olmayacağız.
İhtilal İsmet Paşa’yı iktidara getirmek için yapılmamıştır. Her defa İsmet Paşa’ya iktidarı devretmekten bahsediyorsunuz.
Kimin malını kime veriyorsunuz. Milli Birlik İktidarı’nın gerçek sahibi Türk ordusudur, biz onun temsilcisiyiz.
İktidarı zamanı gelince yapılacak seçimleri kazanana devrederiz; önce devrimler yapılacak sonra da seçimler”
Özdağ'ın konuşması Madanoğlu'na bir cevap olduğu kadar Komitenin CHP'li ve Demokrat kanatlarına da Radikallerin ilk açık taarruzudur.”
Dolayısıyla, bir şekilde MBK koltuğuna oturmuş, statüko ile pek bir sorunu olmayan ve İnönü'yü başa getirerek itibarlarını sürdürdürmeye çalışacak eğilimin karşısında genç subayların devrimci eğilimlerinden güç alan komite üyeleri de Türkeş'le aynı görüntüyü vereceklerdi: “Siyasi hırslara kapıldılar, gitmek istemiyorlar.”
İktidarın bir an evvel sivillere bırakılması yönünde yerli - yabancı baskılar artıyordu.
O şartlarda iktidarın sivillere bırakılması aslında, tek örgütlü sivil güç olan “Büyük Sermaye'ye” bırakılması anlamına geliyordu. Bunu tam olarak böyle yorumlamasalar da, genç subayların bir kısmı iktidarın sivillere bırakılmasından önce, Atatürk'ün ömrünün yetmemesinden dolayı yapılamadığını düşündükleri bazı hamlelerin (örneğin toprak reformu gibi) başarılmasını istiyorlardı.
CHP'nin Komite üyelerinin ihtilalden sonra hayatları garanti altına alınırsa, iktidarı bırakmaları daha kolay olur şeklindeki görüşü yaz başında şekillenmiştir. Ecevit'in, Ulus Gazetesi’nde savunduğu tabii senatörlük fikri Komite’de benimsemiştir. Sonbaharda konu tekrar gündeme gelmiştir.
14 Ekimde Gürsel’in başkanlığında toplanan Komite’de Milli Birlik Partisi ve tabii senatörlük ele alınmıştır.
Ahmet Er teklifi sert bir şekilde eleştirmiştir:
“Bu bir siyasi rüşvettir, İsmet Paşa’nın iktidarı elimizden almak için bize uzattığı bir kemiktir. Ve modern hiçbir memlekette böyle bir müessese yoktur. Bu bizim yeminimize de aykırıdır. Biz millet önünde hiçbir karşılık beklemeden millete hizmet edeceğimize yemin ettik. Onun için tabii senatörlük diye bir şey kabul edilemez. Biz kendimizi millete adadık.” demiştir.
Tartışmalardan sonra tabii senatörlük teklifi 26 oyla reddedilmiştir
Komite üyeleri CHP'nin senatörlük teklifini reddetmişlerdir. Ancak Komitenin Başkanı, 17 Ekimde basın toplantısında Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını ilan etmiştir. Gürsel: “Millet bana zaten başvurarak Cumhurbaşkanlığı’nı asla bırakmamamı, bu görevde kalmamı istiyor. Eğer milletin arzusunu ciddi, samimi ve çoğunluğun isteği olarak kabul edersem vazifeden kaçmam.” demektedir. Gürsel'in bu açıklamasının hemen ertesi günü Komitenin CHP kanadından Kuytak ve Acuner İnönü ile pazarlığa oturmuşlardır. 18 Ekim saat 20.30'da Kuytak ve Acuner, Afet İnan'ın evinde İnönü ile buluşmuşlardır.
İnönü'den istedikleri İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını koymamasıdır. CHP'liler de Cumhurbaşkanlığı seçiminde, ister halkoyu ile ister parlamento oyu ile olsun, oylarını Gürsel’e vermelidirler. İnönü, Kuytak ve Acuner'in teklifini kabul etmiştir. Ancak “Cumhurbaşkanı halkoyu ile seçilmemelidir. İnönü'nün başka hiçbir şartı yoktur.”
14 lerin tasfiyesinden sonra yapılan seçim sonrası, MBK üyeleri ömür boyu sürecek biçimde Senatör, Cemal GÜRSEL Cumhurbaşkanı ve İsmet İnönü Başbakan olmuştur. Kısacası MBK üyeleri siyasi rüşveti kabullenmişler ve İsmet Paşa’nın kemiğini almışlardır. Neye karşılık? Ordu gençliğinin devrimci ruhunu peşkeş çekerek..
İlerdeki yıllarda, rüşveti kabul eden Büyük Sermayenin oltasına takılan “27 Mayıs İhtilalcileri”, Harbiye’nin uçaklarla taranıp harbiyelilerin kurşunlanmasını, iki subay arkadaşlarının asılmasını, 70’lerde Denizler’in asılmasını, öğrenci gençliğin yok edilmesini tabii senatör koltuklarında oturarak el kaldırıp indirerek izlemişlerdir. “27 Mayıs Anayasası yok edilirken” kendi deyimleriyle “27 Mayıs devriminin muhafazasını” yapmışlardır. 12 Eylül 1980 de ortaya çıkan “Silah ve Dava arkadaşları” “görevi ve bayrağı“ onların elinden almış; Onlar’ın koltuklarına oturmuşlardır.
İlk başlarda sadece baskıcı tutumundan dolayı DP'nin düşürülmesi amacıyla yola çıkan genç subaylar yavaş yavaş ülkenin sorunlarına kafa yormaya başlamışlardı.
Atatürk'ün Türkiye'sinin çağdaş dünyanın gerisinde kalmasını kendilerine yediremiyorlardı.
Aydemir 8 Ağustos 1960'ta Türkiye'ye döndüğü zaman kafasında bir sürü soru işareti vardı
Özellikle beraber ihtilal planları yaptığı arkadaşlarının kendisini nasıl karşılayacakları, hangi görevi vereceklerini merak ediyordu. Dündar Seyhan'ın aksine, anılarında, yurtdışında olduğu için Milli Birlik Komitesi'ne alınmamasıyla ilgili en ufak bir yakınma yoktur.
Kendisinin istediği görev “Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreterliği” kadrosudur. 20 senelik tecrübesine dayanarak orduda yapılmasını gerekli gördüğü ıslahat hareketinde yer almak istemektedir. Ama Harp Okulu Kurmay Başkanlığı'na tayin edilir.
Aydemir, komitedeki arkadaşlarıyla karşılaştığı zaman önce havayı anlamaya çalıştı. Hepsi ile ayrı ayrı konuştu. Kimisinden yakınlık, kimisinden soğukluk görüyordu. Karşısına hemen Türkeş sorunu çıktı.
Talat Aydemir:
“(Türkeş) ‘Sen Kore'ye gittikten sonra Komite ne durum aldı. Sana bunu geniş bilgi vererek anlatacağım. Kimseyi dinlemeden beni dinlersen daha iyi olur’ dedi.
Biraz sonra ayrıldık, ben Sezai'nin yanına döndüm, öğle yemeğini beraberce mecliste yedik, yemek salonunda Osman Köksal, Ekrem Acuner de vardı. Osman Köksal, Türkeş'in durumu hakkında bilgi veriyordu. Bana dönerek: ‘Hayatta bir tek hata yaptın. O da Türkeş'i içeriye soktun’ dedi. Çünkü Türkeş'i komiteye ben Elazığ'dan yazıp teklif etmiştim. Ekrem de tasdik etti.
Ben de kendilerine aynen şöyle söyledim: ‘Evet, içinize soktum, fakat ben Kore'ye gittikten sonra siz aranızda, ona neden bu kadar fırsat verip sivrilttiniz, niye frenleyemediniz?’
Sonra şöyle bir şart koştum.
‘Yegane endişeniz bu ise, ben onu hareketlerinden frenlerim, olmazsa hayatım pahasına da olsa ona bir çare bulurum.’ dedim.
Ekrem Acuner güldü. Ben o anda her şeyi anlar gibi olmuştum. Hemen inceden inceye etrafı tetkike koyuldum. Türkeş'in Başbakanlık Müsteşarlığı herkesi ürkütmeye başlamıştı.”
İnönü'nün stratejisinde ilk taktik adım meyvesini kısa zamanda verecekti.
CHP milletvekilleriyle ve basınla kuşatılmış komite üyelerinin kafaları karmakarışıktı ve birbirlerine giriyorlardı. Türkeş kolay lokmaydı ve hedef alınması için çok açık veriyordu. Gizli arşivlerden bulunan 1944 yılında “Turancılıktan” yargılandığı haberi her yerde yayılıyordu.
Talat Aydemir:
“Hiç bir görev kabul etmeden komitenin çalışma tarzını incelemeye koyuldum. İlk anda bir ahenksizlik göze çarpıyordu. Hiç bir beyanat birbirini tutmuyordu. Ortada bir Türkeş muamması vardı. Başbakanlık müsteşar makamını işgal etmesi herkesi ürkütüyordu.
Çünkü orada Türkeş her şeye hakim durumdaydı. İlerisi için tehlikeli olarak görülüyordu. Onun için arkadaşlarla olan görüşmelerde O’nun oradan uzaklaştırılmasına karar verildi. Bu işi, Orgeneral Cemal Gürsel'e anlatmak icap ediyordu. Bu görevi Osman Köksal ile Sezai Okan üzerine aldı ve layıkıyla yaptılar. Nihayet Cemal Paşa Türkeş'i değiştirmek için karar vermişti, o sırada bütün komite üyeleri de Anadoluda yapacakları gezi programına göre hazırlıklar yapıyorlardı.”
Türkeş ve arkadaşları ise birlik birlik dolaşıp taraftar toplamaya çalışıyorlardı. Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Dündar Taşer, Harp Okulu başta olmak üzere, diğer birliklerde özellikle genç subayları etkileyebilmek için yoğun çaba harcıyorlardı.
Harbiyeli Önder Aydınlı:
“27 Mayıs’tan hemen sonra gelmiştim Harbiye’ye Kuleli’ den.. Ve işte ilk örgütlenmeler MBK’nin 14’ler kanadının Harbiye ile devamlı temas kurmasıyla başlamıştır. Eğer 13 Kasım’da Komutan Albay Talat Aydemir basiretli davranmasaydı, 21 Mayıs’ta General Kemalettin Eken’in başına gelenler* O’nun da başına gelebilirdi.”
Süvari Yüzbaşı Nusret Kocabey :
“12 Kasım 1960 günü saat 21:00’a doğru yatmaya hazırlandığım sıra Yılmaz Akkılıç geldi, üzgün ve düşünceli bir hali vardı. Bana: ‘Ersü bugün, akşam üzeri alay lokaline geldi. Ayrılırken beni ve beraber gelmek isteyen Turan Odabaşı’nı da arabasına aldı. Evlerimizin hizasında arabadan inerken Vehbi Bey bana usulca ‘yemekten sonra eve gel’ dedi. Vehbi Beyin evinde konuştuklarımızı, neyi kastettiğini nakletmek güç, ağzının içinde bir şeyler yuvarladı, konuştuklarımızdan kimseye, hatta size bile bahsetmememi tembih etti. Evvela gelişi güzel mevzular üzerinde konuşuyorduk, laf arasında ‘Bşk Cemal Gürsel’in bir karar aldığını, henüz mealine muttaki olmadığını iki üç güne kadar bir hareket beklendiğini bu gibi hareketlerin sabaha karşı yapıldığının unutulmaması lazım geldiğini’ söyledi. Ne kadar üzerinde durduysam da ağzından başka laf alamadım, birde ‘Tank Taburu’nu göz altında bulundurun’ diye bir söz sarf etti! Yüzbaşım ben bu işten bir şey anlayamadım, siz ne dersiniz’ dedi.”
Muhtelif ihtimaller üzerinde konuştuktan sonra bazı ihtimalleri sigara paketinin arkasına yazdım.
1. Komite çoğunluğu, Türkeş taraftarlarını tasfiye edecekler
2. Türkeş taraftarları C. Gürsel ve V. Ersü’yü kendi saflarına aldılar, karşı tarafı tasfiye edecekler.
Birinci şıkkın tahakkuk etmesini temenni ettik.
13 Kasım 1960 saat 05:00 sıralarında sokak kapısına vurulan sert darbelerle uyandım, kapının penceresinden baktım. Bir er: ‘Alay komutanı arkadaşlarını da alsın alaya gelsin diyor’ dedi. Mümkün olduğu kadar çabuk giyindim. Evvela bitişik oturduğumuz Yzb. L. Dedeoğlu’nu sonra 4 numarada oturan Y. Akkılıç’ı uyandırdım. Haberciye ‘Git diğer arkadaşları da uyandır ve alarm verildi de’ emrini verdim.
Alay Kh. Binası önünde Yb. R.Çölok’la karşılaştım. Beni bir kenara çekti. ‘Radyo bu haberi verinceye kadar kimseye bahsetme, komitede tasfiye var. 14 M.B.K. üyesi emekliye ayrılıyor. Çok sık yerleştireceğin nöbetçileri ve kuvvetli bir devriye ile Kışla kuzeyini emniyete al, yanıma gel’ dedi.
Saat 06:30-07:00 sıralarında Tnk.Yzb. Cahit alaya geldi. ‘Tank Tb.undan geliyorum, Ankara K.lığınca bana Tb.a git, komutayı bir yarbay alacak. Onun emrine gir demişlerdi. Halbuki Tb.da tanımadığım bir binbaşı var şimdi ne yapmalıyım’ dedi. Ankara K.lığına telefon ettik. ‘Bnb. Haldun tabura, komuta etmek üzere vasıl olmuştur’ dediler. Yarbay Reşit Çölok bana döndü: ‘Yüzbaşı’yı yanına al, kendi usulünce tabura gir, durumu anla bana da bildir’ dedi. Söyleneni yaptım.”
Genç subayların İnönü’ye bağlılıkları, O’nun tarihi şahsiyetine güvenleri, İnönü’nün karşı devriminde vurucu güç olarak kullanılmalarını sağlayacaktı.
Fethi Gürcan; mesleğine olan bağlılığı, siyasi iddiası olmaması, komite üyelerinin çoğunun arkadaşı olmasıyla memlekette işlerin kötü olması arasında sıkışıp kalmıştı. Bu çelişkilerden çıkamayınca sağlığı bozulmaya başladı. Oyunu anlamıştı. Ancak bir çıkış yolu bulamaması onu kahretmekteydi. Gittikçe hastalığı arttı. Doktora gittiğinde tüberküloz teşhisi konuldu hastalığına. Halk dilinde verem olmuştu üzüntüsünden. Gülhane Hastanesi’ne yatırıldı. O kışı hastahanede geçirecekti.
Türkeş ve bazı MBK üyelerinin diğer Komite üyelerinden habersiz yapılan toplantıları dikkat çekici olmaya başlamıştı.
Bazı komite üyelerini komiteden atabilmek için yeniden ihtilal hazırlıklarına başlamışlardı. Toplanıp toplanıp bu konuda tartışıyorlar, planlar yapıyorlardı. Ama toplantı yapmak başka ihtilal yapmak başka idi.
Dündar Seyhan:
“... Kabibay, Erkanlı, Türkeş ve çevremizdeki diğer arkadaşlarla, tereddütsüz olarak başka bir hal çaresi kalmadığında birleşiverdik.
Komiteden, ihtilalin gayelerine aykırı çalışmaları görülen dört - beş kişinin memleket dışında mecburi ikamete gönderilmesi meseleyi kökünden temizleyecekti. Herkesin çekinmeden kabullendiği bu kararın uygulanması, kilit mevkilere yerleştirdiğimiz eski ihtilalcilerin de desteği ile kolaylıkla icra edilebilecekti. Her şey hazırdı. İş, gün ve saatini tespit etmeye kalmıştı.
... Karar, bu sefer bizim aramızda tartışma konusu olmaya başladı. Hepimiz başka bir şekil göremiyorduk. Ya onlar gidecek, ya biz temizlenecektik.
Fakat iş, kararın uygulanması sorununa dayanınca çekimserlikler doğuyordu.
“Eylül'ün başından beri, aramızdaki tek tartışma konusu, bu olmuştu. Her gece saat en az üçe kadar, çoğu zaman Türkeş'in odasında, birbirimize giriyorduk. Fakat, bütün bu çabalamalar, verilmiş kararın uygulanması için harekete geçmeye yetmiyordu”
İnönü ekibi ise daha ihtilalin ilk günlerinden itibaren adım adım karşı-devrimi örmeye başlamıştı.
Zaten MBK Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel, her önemli karar öncesinde İnönü’ye danışıyordu. Güç'e gelen insan, siyasi bir görev aldığında bu konuda tecrübesine inandığı İsmet Paşa'yı güçlü görmekten başka ne yapabilirdi?
MODERN Türk Ordusu’nun MBK'sine giren bu ANTİKA Kurmayları, kendilerine zoraki baş bulmakla ilk önemli hatayı yapmışlardı. Kendi içlerinde organize olmayı beceremeyen yine aynı antika yanları aralarında çatlaklar oluşturuyor, İnönü'nün hamleleri de aralarındaki bu çatlakları derinleştiriyordu.
İnönü, kendisi ortalıkta gözükmüyordu ama, “kendisini kurtarıcı olarak gören bazı subaylar” aracılığı ile “memleketi idare edebilecek kadro”nun “İsmet Paşa ve Partisi” olduğu fikrini yayabiliyordu.
“Halim Menteş'in Türkiye'ye gelmesinden sonra, komitedeki havacılar belli bir fikrin savunucusu olarak ortaya çıkmışlardır. Onlara göre; iktidarın hemen devredilmesi hususunda millete verilmiş söz derhal yerine getirilmeliydi.
...Mevcut komite kadrosunun memleketi idare edebilecek nitelikte olmadığı fikrini ileri sürerdi. ...Ona göre, iktidar, İsmet Paşa ve partisine hemen devredilmeli, komite sahneden çekilmeliydi. ...Böyle bir kanaat taşımaları, havacıları, ister istemez Madanoğlu grubu ile gaye birliğine götürüyordu.”
Bir diğer adım da, subayların ekonomik durumunu rahatlatmaktı. Bu konuda hızla kanuni düzenlemelere gidildi.
Talat Turhan:
“Tabiîdir ki, 27 Mayıs'tan sonra çıkan kanunlar Silahlı Kuvvetler mensuplarını maddeten kalkındırmış ve bir çok garanti ve kolaylıkları hizmetlerine amade kılmıştır. Bu gerçeği inkar gayri mümkündür”
Türkeş'in Başbakanlık müsteşarlığından alınmasının arkasından 13 Kasım 1960 karşı-ihtilali başlatıldı.
Hedefin yalnız Türkeş ekibi olduğunu zanneden Aydemir bile bu hareketi alkışladı.
Talat Aydemir:
“..Menteş'e gittim. Binbaşı Emanullah Çelebi ile beraber beni evlerinin önünde bekliyordu. Otomobilimi değiştirerek Halim Menteş'in otomobiline bindim. Otomobilde üçümüz vardık. Jandarma Okulunun önüne doğru gelirken Halim otomobili durdurdu. Bana dönerek ‘Talat eskiden ettiğimiz yemini hatırla ve içinden tekrar et, sana ikinci tarihi kararı bildireceğim’ dedi ve verilen kararı açıkladı.
Buna göre: ‘Artık komite içinde tam bir birlik teşkil etmeye imkan yoktu. Sonuç daha kötüye gitmeden anlaşamadığımız arkadaşları komiteden ayırarak uzaklaştırmaya karar verdik. Bunlar emekliye sevkedilerek yurt dışına çıkarılacak ve bu hareket bu gece sabaha karşı tatbik edilecek’ dedi. Ben de derhal kabul ettim. Bana uzaklaştırılacak olanların listesini okudu. Hepsi dokuz kişi idi. Fakat o gece komiteden uzaklaştırılanların ondört kişiye yükseldiğini ertesi gün Cemal Madanoğlu’ndan emir alınca öğrendim.”
Aydemir de tuzağa düşen kurmaylardandı.
Kendi ayağına basılmadan, 27 Mayıs ihtilalini yeme planının farkına varamayacaktı. Daha 13 Kasım sabahı MBK komitesinden uzaklaştırılacak üye sayısının 9'dan 14'e yükselmesi bile ayılmasını sağlamadı. Sıranın kendisine gelmesi gerekiyordu.
Talat Aydemir:
“Bir kısım öğrenciler okulda kalmıştı. Saat on sıralarında Sıtkı Ulay Paşa geldi, eski öğrencilerini havuz başına topladı ve onlara bir nutuk çekti. Ben pek dinleyemedim. Yalnız şu hava seziliyordu. Bu durum karşısında demek bana pek itimat edilmemişti. Çünkü ben Okul Kumandanı iken onun gelmemesi gerekirdi. Öğrencilere zamanında çok taviz vermiş olduğu için öğrenciler onu görünce çok şımarıyorlardı. Çok gereksiz konuşmalar olduğu için ben hiç bir zaman Sıtkı Paşa’nın yanına sokulmadım.
Öğle üzeri evime gittim. Saat 14 sıralarında Emniyet’e ait bir araba evin önünde durdu. Polis, şoförümle görüşerek Alpaslan Türkeş'in evinin nerede olduğunu sormuş. Fakat araba ben evden çıkıncaya kadar bizim kapının önünden ayrılmadı.
... Evimde olan telefon konuşmalarımı bile kestiler. Beni hariçten arayanlar telefon başında ilk önce Cemal Madanoğlu’nu buldular. Çünkü telefonumun oraya bağlanılması için emir verilmişti. Yeni esaslı tedbirlerin alındığının farkında bile olmamıştım.
Bu tasfiye hareketinden sonra da Kara Kuvvetleri’nde bir tayin kampanyası başladı, listeler hazırlanarak on dörtlerin adamı olduğu gerekçesi ile bir çok subayın tayin listesi tanzim edildi. Beni de bu listelerden birinin başına Türkeş'in adamı olduğumu ileri sürerek koydular. Komitede kalan arkadaşlar zamanında duruma müdahale ederek kimsenin adamı olmadığım için bu yanlışlığı tam zamanında önlediler. Bu durumu duyar, duymaz derhal Meclise gittim. Arkadaşlara ‘Benim için yanılanlar diğerleri için de yanılırlar, bu şekilde tayinler yapmaya kalkmayın orduyu ikiye ayırırız, çok kötü neticeler doğar’ dedimse de kimseye dinletemedim.”
Türkeşçilerin en yoğun oldukları yer Tank Okulu idi.
Türkeş'in ırkçı düşüncelerine karşı, devrimci düşüncelere doğru yönelen süvariler 13 Kasım 1960 günü Tank Okulu'nun etrafını sarmışlardı.
Fethi Gürcan gibi genç subaylar da, CHP nin hakim olduğu basın ve Üniversite çevrelerinin propaganda bombardımanı etkisiyle, Türkeş ve çevresini karşı devrimci olarak görüyorlardı. Ne büyük diyalektik çelişkiydi. Ne büyük oyundu. İsmet İnönü ve generaller, 27 Mayıs’ın devrimci ruhunu taşıyan ordu gençliğini 13 Kasım’da birbirine kırdırarak geriye püskürttüler.
Abdi İpekçi:
“İktidarda uzunca süre kalarak icraat yapmak isteyen gruptan Dündar Taşer, Ankara’daki tank taburu ile devamlı münasebet halindeydi. Birçok geceler tabur karargahında kalıyor, orada yatıyordu. Buna karşılık diğerleri Vehbi Ersü vasıtasıyla Süvari Alayını elde etmişlerdi. Gerginliğin kopacak hale geldiği günlerde Süvari Alayı, Tank Taburunun girişeceği muhtemel bir harekete karşı bazukalarını hazırlamış vaziyette bekletiliyordu.”
Genç Subaylar farkında değildi ama karşı devrim hızla sürecekti. Karşı devrim herkesten fazla 27 Mayıs’çı görünmeye çalışırken 27 Mayıs'ın altını boşaltıyor, devrimci yanını, ruhunu boğuyordu. Genç süvari subayları da Türkeş'e karşı olduklarından bu oyuna gelmişlerdi.
Karşı devrim atağa geçmişti. 27 Mayıs adına 7 Aralık 1960'ta yeni Anayasa'yı oluşturup seçimleri hazırlayacak olan Kurucu Meclis oluşturuldu.
Bu sırada M.B.Komitesi'ne de son darbe vurulmak istendi.
Teyfik Subaşı:
“Kurucu Meclis'in açılmasının yaklaştığı günlerde, komitenin görevini bitirdiği gerekçesi ile, dağıtma girişimi sonuç vermedi ve olay gizlilik içinde gömüldü gitti.”
MBK'sini dağıtma girişimi sonuç vermedi ama, 27 Mayıs gecesi en büyük gücü oluşturan 43. Süvari Alayı, süvariler 13 Kasım'da Türkeşçilere karşı tavır aldıkları halde Ankara'dan uzaklaştırılıp Siirt'e sürüldü
Nusret Kocabey:
“Söz geçirilemez durumuna gelmiştik. Tehlikeli olmaya başladık onlara göre. Gitmemiz daha elverişli olacak diye düşündüler o zaman ve aniden hiçbir jeopolitik nedene bağlı olmadan, stratejik taktik bir nedene bağlı olmadan Siirt’e intikalimiz kararlaştırıldı. Siirt’e gittik.
Ben o zaman yeni kurulan hükümette, geçici hükümette, istihbarat bölümünde Cemal Madanoğlu’nun karargahında istihbarat Şube Müdürlüğü’nde görevliydim. Kurmay Yarbay Zeki Ergün, bir denizci, bir de ben (Nusret Kocabey) olmak üzere yorum yapıyorduk. Buradan hükümete yorumları götürüyorduk. Fethi de rahatsızdı. Hastalanmıştı. Hastanedeydi o günlerde.”
Hikmet Kıvılcımlı:
“Millî Birlik Komitesi, kendi içinde birlik miydi? Daha 27 Mayıs başarı kazanır kazanmaz, en başta 38 kişilik MBK içinden 38 parça gibi göründü. Altı ay geçmedi. Milli Birlikçiler ikiye bölündüler. M.B.K.'de yarıya yakın (kimine göre sekizde yedi) ‘muhalif’ üyelerden 14 birlikçi baskınla ayrılıp sınır dışına atıldı.
Atılan 14'ler birlik miydiler? Hayır. Sonradan anlaşıldığına göre, 4'ü Türkeş çevresinde faşizan (kafatasçılığa eğilimli), 10'u Kabibay'la Erkanlı arasında ikircikli, halkçı göründüler. Ama, rahmetlik Cemal Gürsel Paşa, o zaman M.B.K. Başkanı, Devlet Başkanı, Silahlı Kuvvetler Başkanı sıfatıyla verdiği demeçte, bunların atılma sebebi açısından şöyle dedi: ‘İnsanı gayrı samimi beyanda bulunmak zorunda bırakıyorlardı!.’ Rahmetli Gürsel Paşa, basına şöyle bir bildiri vermişti: ‘Türkiye'de komünistlerin başarı kazanabileceklerini sanmıyorum. Ama, Türkiye için bir sosyalist partinin lüzumlu olduğuna inanıyorum.’
MBK başkanının bu ‘beyanları’ mı ‘gayrı-samimi’ idi? Anlaşılmadı. Yalnız, çok geçmeden, Türkiye'de sosyalistim diyeni haysiyet divanına verdiği halde, bir gün sosyalistliği kimseye bırakmayacak olan bir İşçi Partisi kuruldu. Ve rahmetlik Gürsel Paşa, Amerika'da komaya götürülmeden bir hafta önce, bir kuğu çığlığı gibi, ansızın: ‘Türkiye'de bir komünist partisinin kurulmasına lüzum vardır’ haykırışını yaptı. Ve uçakla Amerika'ya apar topar götürüldüğü günün akşamı, kendi cumhurbaşkanları Kennedy'yi kim vurduya getiren Amerika uzmanlarının hazakati sayesinde; bir daha kalkamayacağı komaya daldı. Öldü gitti.
Ötede 14'ler, 2 yıl, 5'er bin lira maaşlı elçi danışmanlığı ile yurt dışında tecrübeye tabi tutuldular. Sansasyonel yasak buluşmalar yaptılar. İçeriden, dışarıdan birleşme denemelerine kalkıştırıldılar. Öngörüp birleşemediler. Yurda dönüşlerinde hepsinin ayakları suya erdi. Sosyal ve siyasi yönsüz hiç bir iş yapılamayacağını anladılar. Faşizmsi düşünenler CKMP'ye halkçımsı düşünenler CHP'ye, sosyalistimsi düşünenler TİP'e girdiler.”
Kurucu Meclis, neredeyse CHP Meclisi olarak açılıyordu
Hikmet Bila:
“… Kurucu Meclis’te her yönden CHP ağırlığını göstermektedir.
Meclise siyasal partiler kontenjanı olarak 49 CHP’li, 25 CKMP’li girmiştir. Ancak, çeşitli meslek, işçi ve yargı kuruluşlarıyla illerden gelen temsilcilerin de çoğunu CHP’lilerin oluşturması nedeniyle, CHP, Kurucu Meclis’te üstünlüğünü sağlamıştır. İnönü ve CHP’nin yönetici kadrosu Kurucu Meclis’te yer almıştır.”
14'lerin tasfiyesinden sonra siyasette ve orduda karışıklık daha da artmıştı. Ordu gençliğine, bir takım dedikodularla 14'lere karşı tavır aldırılmıştı ama, M..B.K.'sinin tümüne karşı bir tavır aldırılamazdı. Dağınık ta olsalar, Ordu ve Üniversite 27 Mayıs'ı sahiplenmişti. Kızsalar da, eleştirseler de M.B.K.'ni 27 Mayıs ruhunun temsilcisi olarak görüyorlardı. Üstelik, rakip güçler de dağınıktı.
Dolayısıyla, M.B.K.'nin tamamen tasfiyesine, ne Kurucu Meclis'in ne de Cemal Gürsel'in gücü yeterdi. Çünkü İnönü hala otorite olarak açıkça ortaya çıkmaya cesaret edemiyor ve suyu daha da bulandırmaya uğraşıyordu. Hiç kimsenin işin içinden çıkamayıp kendisine muhtaç olacakları zamanlamayı sürdürüyordu.
Sadık Göksu:
“13 Şubat 1961’de TİP kurulmuştu, benim gönlüm oradaydı. Kurucu ve ilk Genel Başkan sendikacı Avni Erakalın’ı yıllardan beri tanıyordum. Parti’nin yerini ararken bir gün yolda rastlamış ve üye olmak istediğimi söylemiş; henüz aydınları kaydetmedikleri, bunu
nasıl, hangi koşullarda yapacaklarına daha karar vermedikleri yanıtını almış, bir şey anlamamış ve çok şaşırmıştım. Gerçekten, sonradan öğrenecektim ki, kendilerinin M. Ali Aybar’la yaptıkları, -bugün de bu ölçüde olsun açıklanmamış olan- “Yarım Elma” anlaşmasını kabul edecek ve kendilerine, “Sendikacılara”, siyasette olabildiğince büyük bir pay sağlayacak bir “Aydın”, bir Lider arıyorlardı.
27 Mayıs olmuştu ama, henüz gerçekten umut verici aydınlık günlere ulaşmış değildik. Daha sonra “paketlenecek” olan 14’ler’in MBK’ ne ne yaptıracakları belli değildi. Yeni Yol dergisi bu dönemde, daha piyasaya çıkmadan toplanmış, M. Belli, A. Nesimî ve Fehmi Yazıcı tutuklanıp 100 gün hapis yatırılmıştı. Yeni Tanin gazetesi ise 1 Mart 1961’de, hem de 14’ler’in tasfiyesinden epey sonra, Kasım Gülek tarafından çıkarıldığı halde, çok geçmeden genel yayın yönetmeni eski CHP milletvekili İhsan Ada ve yazarlardan Aziz Nesin tutuklanmış, onlar da üç ay hapis yatırılmışlardı.”
13 Kasım 1960, 14'lerin tasfiyesinden sonra, ordu içindeki 27 Mayısçıları temizleme hareketi bir noktada durmak zorunda kalmıştı. Statükoya bağlı güçlerce yapılan bu tasfiyenin ardından DP'nin devamı olan Adalet Partisi'nin kurulması ve 27 Mayıs aleyhine başlatılan kampanyalara karşı 27 Mayıs'a sahip çıkan genç subayların tepkileri, bu dengeyi oluşturuyordu.
Çünkü hala görünürdeki iktidar Org. Cemal Gürsel'in başında olduğu MBK'siydi. İnönü de hala açıkça ortaya çıkamıyordu, çünkü Yassıada mahkemeleri sürmekteydi.
İnönü'nün açıkça ortaya çıkmayışının bir başka nedeni de, Adalet Partisi'nin güçlü bir şekilde örgütlenmesiydi.
Şartlar Ordu’nun tekrar kullanılmasını gerektirebilirdi. Yalnız bu kez hiyerarşiye bağlı metotlar seçilmeliydi. Bu da 27 Mayıs'ta itibarını kaybetmiş generallerin otoritelerinin sağlanmasıyla olabilirdi. Bir an evvel bu otorite sağlanılmalıydı. Üyelerinin tek tek bir aşiret lideri gibi ordu içinde etkin olmaya çalıştığı MBK'sinin tamamen tasfiyesi ancak bu şekilde başarılabilirdi.
Üstelik, üniversitelere polisin girmesini engelliyecek, bilimsel ve idari özerklik verecek ve de toplumun çalışan kesimlerine büyük örgütlenme özgürlüğü getirecek olan Anayasa'nın halk oyuna sunulması yakındı. Aslında, bu Anayasa tasarısının çoğu maddesi CHP muhalefette iken istediği demokratik açılımlardı. Muhalefet her zaman demokrasi isterdi. Şimdi ise İnönü başkanlığındaki CHP generallerle birlikte iktidar yoluna başlamak üzereydi.
Silahlı Kuvvetler içinde İnönü ve CHP'ye en yakını havacılar idi. Alb. Halim Menteş'in başını çektiği havacılar grubu, Menteş Türkiye'ye döndüğünden beri iktidarı İnönü ve CHP'ye bırakılması görüşünü savunuyordu.
O zaman Hükümet ve MBK ile Silahlı Kuvvetler arasındaki otorite kavgasına bu noktadan bastırılmalıydı. Hükümet, daha 14'ler tasfiye edilmeden önce sivilleştirmişti. Hükümet çoğunluğu CHP'ye yakın sivil isimlerden oluşturulmuştu.
Milli Birlik Komitesi, 14'lerin tasfiyesinden sonra gücünü iyice kaybetmişti. Üyelerinin çoğu CHP'yi başa getirmek istiyordu ama kendi krallıklarını da koruma güdüsündeydiler.
İşte, Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’in tayini olayı bu nedenle patlatıldı.
Asker kazanırsa, hem komite karşısında bir general prestij kazanacak, hem de İnönü yanlısı havacılar Silahlı Kuvvetler içinde güçlenecekti. Ayrıca komite bir kez daha tırpanlanmış olacaktı.
Hükümet ve Komite kazanırsa, komiteye güç veren ordu içindeki belli başlı 27 Mayısçılar temizlenecekti. Yani komite bindiği dalı tamamen kesecekti.
Her iki durumda da 27 Mayısçılar zayıflatılıp, yeni anayasa girişimi engellenecek, Ordu hiyerarşi olarak İnönü'nün emrine girecekti.
Ama İnönü'nün hesaba katamadığı faktörler vardı!
MBK'nin ve Hükümet'in Silahlı Kuvvetler içindeki tayin işine karışmasına (H.K.K. Org. İrfan Tansel'in tayini) tepki olarak başlayan 6 Haziran 1961 olayı, havada jetlerin uçmasıyla sesini duyurmasına rağmen beklenenin aksine Silahlı Kuvvetler içinde havacı generallerin değil, Talat Aydemir, Emin Arat ve Halim Menteş'ten oluşan Albaylar Cuntası'nın egemenliğini getirmişti
Çünkü generaller 27 Mayıs'tan yana görünseler de bu zorakiydi; 27 Mayıs'a vurulan her darbeye generaller değil genç subaylar tepki gösteriyordu.
Yine beklenenin aksine, Albaylar Cuntası'nın en güçlüsü Halim Menteş değil, Talat Aydemir olmuştu. Üstelik Aydemir çelik gibi bir gücü temsil ediyordu.
27 Mayıs öncesinden daha kararlılardı. İstedikleri ise 27 Mayıs'ın DP'yi indiren basit bir hükümet darbesi olmaktan çıkaran devrimci yanının garantiye alınmasıydı. Bu amaçla oluşturulan Silahlı Kuvvetler Birliği, 27 Mayıs'ın devrimci yanını korumak, hasbelkader Milli Birlik Komitesi’ne girmiş arkadaşlarını himaye altına almak, seçimlere ise “Türkiye'yi 27 Mayıs'a getiren suçluların cezalandırılmasından sonra gitmek” olarak hedeflerini tespit etmişti.
Provokasyon silahı bu sefer geri tepmişti. İnönü'nün, 27 Mayıs'ı DP'yi indirip CHP'yi getirten bir görünüme sokma hevesi kursağında kalmıştı. Tek kazancı ise 27 Mayısçıların bir kez daha birbirine girmesiydi. Umudunu ise ihtilalcilerin zaaflarına ihale etti.
Talat Aydemir:
“Biz 2 - 3 Haziran gecesi hazırladıkları liste ile yeni bir on dörtler gibi emri vaki ile karşılaşacaktık. Bereket versin, elimizi çabuk tuttuk, bu zaferi dört saat ara ile kazandık.
Cemal Madanoğlu Millî Savunma Bakanı Kara Kuvvetleri Kumandanı Alkoç ile birlikte bir liste tanzim eder. Derhal alarma geçtik, yoksa bizi şu suçlar ile radyoda dinleyecektiniz. Tabii ki en başta suç şu :
1. Harp Okulu Komutanı, Komite’deki havacılar ile anlaşmıştır.
2. Bunlar Ordu’yu ayıran insanlardır.
3. En kötüsü komünistlere hizmet edenlerdir.
Bize haberi ikinci başkan olan Muhittin Paşa verdi.
Ondan sonraki icraat tamamıyla bizim hakimiyetimiz altında cereyan etti. Bu adamlar fazla inat etselerdi, harekata geçip ortalığı kana boyayacaktık...
7 Haziran’da Komiteye bir ültimatom çektik, benim kalemimden çıktı. Genelkurmay Başkanı, Memduh Paşa köşke götürdü
Hasta Devlet Reisi’ne kabul ettirdi. Yirmi dört saat mühlet vermiştik. On birinci saatte yerine getirdiler, yoksa hepsini silecektik. İş o kadar gergin safhaya girmiş, sabrımız tükenmişti. Ültimatom şu idi:
1. Hava Kuvvetleri Komutanı derhal vazifesine iade edilecek. Öğle radyosunda yayınlanacak.
2. Bizi ihbar edenler ve Hava Kuvvetleri Komutanı’nın harcanmasını sağlayanlar vereceğimiz listeye göre derhal emekli olacaklar.
3. Cemal Madanoğlu, 0sman Köksal derhal kumandanlıkları bırakıp Komite’ye dönecekler.
4. Bir daha Silahlı Kuvvetlerin ve Komite’nin haberi olmadan kilit başında bulunan komutanlar tayin edilemeyecek ve emekliye sevkedilemiyecek.
5. Deniz Kuvvetleri Komutanı Kara Kuvvetleri Komutanı ve Milli Savunma Bakanı derhal emekli olacak.
6. Komite seçimlere kadar azaltılamaz. İstifa edemez, istifaya zorlanamaz.”
Hikmet Kıvılcımlı:
“14'lerden geri kalan MBK üyeleri "BİRLİK" miydiler? Doğrusu, yalnız 14'ler değil, hepsi: MBK üyelerine kimsenin dokunamayacağı andıyla, kendilerini "millete adamış" idiler. 14'lerin atılmasıyla, herkes sözünden dönmüş, yahut birlik olmaktan çıkmıştı. Bu çözülüşten en çok yararlanmak isteyenler, fırsatı kaçırmayacaklardı. 14'lerin sınır dışı edildikleri gün, Madanoğlu grubu, öteki MBK üyelerini ortadan kaldırma yoluna girdiler. Kimdi bu Madanoğlu'cular? 14'lerin başında yurtdışı edilen Kabibay'ın sonradan harekete sokulan kişiler olmaları, yeterli tanımlama değildir. Millet Meclisi seçimlerinde İstanbul caddelerine, hele Beyoğlu caddesine çıkanlar, banknot yağar gibi Madanoğlu propaganda kağıtları yığmış olduğunu görüp şaştılar, kafile kafile otomobillerle Madanoğlu'nun ültimatom çeşnili ünlendirilişi ile karşılaştılar. Madanoğlu'nun ardında finans-kapitalin gölgesi güçlükle saklanabiliyordu.
Madanoğlu'nun temizleyecekleri: Gürsel çerçevesine pek sığmayan albay cuntalarıydı. Albay cuntaları devletçiliğimizin büyük çoğunluğu alt-kademe silahlı kuvvetlerdi. Henüz diriydiler. Kimin adına diktatörlüğe adaylığını koyduğu açıklanmayan Madanoğlu grubunu daha tez davranıp temizlediler.”
6 Haziran 1961’den itibaren Türkiye yeni bir döneme girdi.
22 Şubat 1962’ye kadar süren bu 8,5 aylık döneme özelliğini veren şey genç subayların hakimiyeti ve genç subayın anlayışına uygun (aslında kendilerinin dile getirmediği, fakat bilinçaltlarına sinmiş Osman Gazi ruhunun eşitlikçi) demokrasi tavrıdır.
Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’in görevden alınıp Amerika’ya ateşe olarak gönderilmesine tepki olarak başlayan; Muhafız Alayı Komutanı Osman Köksal ve Merkez Komutanı Cemal Madanoğlu’nun görevlerinden alınması ile devam eden; 22 Şubat 1962 ve hatta 21 Mayıs 1963’e kadar genç subayın gücünü hakim kılan bu sürecin altında yatan büyü neydi?
Albaylar Cuntası’nın güçlü adamı Aydemir, 13 Kasım 1960’da 14’lerin tasfiyesinden sonra ordudaki gücünden değil, Komite’de kalan arkadaşları sayesinde, Harp Okulu Komutanlığı'ndan sürüleceği “tayin kampanyası”ndan nasibini almaktan kurtulmuştu.
Diğer tayinler konusunda ise sözünü kimseye dinletememişti. Harp Okulu öğrencileriyle de henüz kaynaşmamıştı, onları şımartılmış görüyordu. O halde nasıl olmuştu da yedi ay gibi bir sürede Albaylar Cuntası’nın ve dolayısıyla da Türkiye’nin en güçlü adamı haline gelmişti?
Talat Aydemir anılarında bu konuya açıklık getirmiyor. Hatıralar, 1960 yılı Aralık ortalarından itibaren durmuş, ancak 6 Haziran 1961 hareketinden sonra yukarıda bir bölümünü verdiğimiz arkadaşı Turhan Yalvaç'a yazdığı mektupla devam etmişti. Bu konuda yazılmış anı ve hatıralarda da somut bir açıklamaya rastlamadık. En son çıkan Em. Kurmay Yarbay Talat Turhan'ın “27 Mayıs 1960'tan 28 Şubat 1997'ye...” isimli kitabı da bu konuda bazı varsayımlardan öteye gidemiyor.
O sıralarda Aydemir’i ziyaret eden (kulis yapmaya çalışan) eski arkadaşları (İnönü’nün komplolarıyla birbirine giren, birleşen-ayrılan Milli Birlikçiler) içlerinden Aydemir’e kinlerini kusarken, Aydemir uğruna ölümü göze almış subaylara gıptayla bakıyorlardı.
Hiçbirisi bu derecede genç subaylara lider olamamıştı. İşte büyü buradaydı.
Tüberkülozdan dolayı yattığı Gülhane Hastanesi’nden çıkan Fethi Gürcan, kalp hastası olan oğlunun İstanbul veya Ankara gibi bir büyük şehir hastanesinde sürekli kontrol altında olması gerektiği doktorlar tarafından belirtildiği için, 43. Süvari Alayı ile birlikte Siirt’e gönderilmedi. Bu sıralarda, kendisi gibi Süvari subayı olan Harp Okulu Alay Komutanı Kr. Alb. Turgut Alpagut vasıtasıyla Harp Okulu Komutanı Kr. Alb. Talat Aydemir ile tanıştı. Harp Okulu öğrencilerine de binicilik dersleri verecek şekilde Muhafız Alayı Süvari Grubu Komutanlığına atandı. Fethi Gürcan'ın evini de kendisinin Saraçoğlu semtindeki evinin 20 metre ilerisine taşıttırdı.
Bundan sonra, artık bir ayağı Harp Okulu’ndaydı Fethi Gürcan’ın. Akşamları da Aydemir'in 20 metre yakınında. 27 Mayıs sonrası yaşadıklarından MBK de bulunan üstlerine güvenini kaybetmişti. Talat Aydemir’den yana ağırlığını koydu.
Fethi Gürcan:
“İçlerinde güvendiğim Talat Aydemir'in, kanaatlerini doğru bulduğum için arkasından gittim. Ben kendisine, ağabey, gençler bana güveniyor, diyordum. Hakikaten peşimden genç bir kitleyi sürüklüyordum. Hareketlerimde samimi idim.”
Yirmi küsur atlı Harp Okulu öğrencisini en önde dörtnala giden atının peşine taktığı derslerde, bazen 40’lı yaşına rağmen çevik bir hareketle aşağı atlıyor ve bir süre atıyla yan yana koştuktan sonra yine benzer bir çevik hareketle uzun bacakları üzerinde bir yay gibi sıçrayarak dörtnala giden atının üstüne biniyordu. Arkasından aynı hareketleri Harp Okulu öğrencilerine tekrar ettiriyor, hatalarını tekrar tekrar açıklarken bitmez bir enerji, sabır ve esprili takılmalarla onları yetiştirmeye çabalıyordu. Sadece binicilik eğitimi alan öğrenciler değil, bu gösteriyi andıran eğitimi seyreden Harp Okulu öğrencileri de Fethi Gürcan'a hayranlık duyuyordu.
Bu eğitimler hava şartlarına göre bazen Harp Okulu bahçesinde, bazen Süvari Grubu’nda, bazen de Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki Muhafız Alayı kapalı manejinde 22 Şubat 1962’ye kadar sürdü.
Üstğm. Turgut Saltoğlu :
“Fethi Gürcan iyileştikten sonra, Harp Okulu’nun arkasında bulunan Muhafız Alayı Süvari grubunda görevlendirilmişti. Ben de aynı gruba tayin edilmiştim. Fethi Gürcan Harp Okulu öğrencilerinin bir kısmına binicilik dersleri veriyordu. Benim de bazen bu eğitimleri verdiğim oluyordu.”
O sıralarda herkes 27 Mayısçı idi. Her şey 27 Mayıs adına yapılıyordu. 27 Mayıs tabulaştırıp özünden koparılıyordu. İhtilal çığlıkları atanın haddi hesabı yoktu.
Hem mesleklerine, hem de 27 Mayıs ihtilalinin zorunlu olarak ortaya çıkardığı hedeflere bağlı iki devrimci böyle kaynaştılar ve birbirlerini tamamladılar.
Ordusuz kurmay ne ise, kurmaysız ordu da oydu.
Fethi Gürcan, kendisine sevgiyle bağlı 27 Mayıs'ın vurucu gücü Ordu Gençliği'ni kendi komutasında Aydemir'in emrine veriyordu. Çünkü, O tanıdığı mangalda kül bırakmayan “kurmay”lardan farklıydı. Kurmay Albay Talat Aydemir de O’na güvenmişti.
Arkasına böylesine bir vurucu güç desteği alan Talat Aydemir, artık her hamlesini rahat yapıyordu. Ordu hiyerarşisine, yani generallere her istediğini yaptırıyordu. Generaller o sırada İnönü'den daha güçlü gördükleri Kurmay Albay Talat Aydemir'in sözlerine “ikna” idiler.
Silahlı Kuvvetler Birliği’nin altyapısı böyle oluşmuştu.
Kutuplar, İnönü'nün güdümündeki Çankaya Köşkü ile Harp Okulu’ndaki Aydemir'in Komutanlık Odası arasında geriliyordu.
Talat Aydemir ve Fethi Gürcan'ın bu beraberlikleri 6 Haziran 1961 hareketinde meyvesini verdi ve 8,5 ay fiilen, 1 yılı aşkın sürede dolaylı olarak, etkileri ise yaklaşık 20 yıl sürecek ve ancak 12 Eylül 1980 darbesinde ortadan kaldırılacak, genç subay demokrasisini yaşattı Türkiye’ye.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra İşadamları Derneği Başkanı “20 senedir kanunlar işçilerden yanaydı, artık bizden yana olacak" diyecekti.
Ne demek istiyoruz. Olayın anlatımı sırasında kendiliğinden ağızdan çıkıveren “genç subay demokrasisi” terimi, olayları terimlerle anlatmaya yatkın idealist terminoloji bağımlılarını rahatsız edecektir şüphesiz. Demokrasi terimini “çoğunluğun egemenliği” diye yutturan burjuva yaklaşımını bir kenara bırakalım.
Demokrasi: güçlü olanın veya güçler arasındaki dengenin kendini ifadesi, kendi tarzının diğerlerine dayatılmasıdır
O nedenle güçlü olanın “demokrasi” olarak tarif ettiğini güçsüz olan “diktatörlük” olarak tanımlar. Ve muhalefet hep demokrasi ister. Oysa, sınıflı toplumlar çıktığından bu yana, çoğunluğun “başı bağlı”dır. Bazı toplumsal altüstlüklerde, -ki bunun örneğini Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti sık yaşadı,- ekonomik anlamda sınıfsal önemleri olmayan geleneksel yapılar güç haline gelirler ve kendi eğilimlerini topluma dayatırlar. 6 Haziran 1961 ile başlayan süreç de böyle bir süreçti. “Genç subay demokrasisi”nin, bilinçli olmaktan çok yapısından dolayı, topluma dayattığı neydi?
Tek cümleyle, halkın sorunlarını dikkate alan demokrasi! Hedef bu olunca, ezilen sınıf ve tabakaları temel alan politikalara doğru yol almaları gecikmeyecekti.
1961 Anayasası'nın kabulü
27 Mayıs öncesi mağdur olan “Üniversite”nin tepkileriyle hazırlanan -genç subaylarca 27 Mayıs’ta devrilmiş yapının, oy çoğunluğu diktatörlüğünün, gericiliğin (TBBM'de çoğunluğa sahip DP'nin başbakanı Menderes, milletvekillerine “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” diye hitap ediyordu.) bir daha iktidara gelmesine engel olacak, gelse bile topluma verilecek örgütlenme özgürlüğüyle ellerini kollarını bağlayacak, Anayasa ve kanunların çıkması gerekliydi.
61 Anayasası, 9 Temmuz 1961'de yapılan “Anayasa Referandumu” ile kabul edildi. Aslında 1961 Anayasası, neredeyse CHP’nin 12 Ocak 1959’daki 14. Kurultayı’nın “İlk Hedefler Bildirgesi’nin” geliştirilmiş halidir. Üst üste iki seçim kaybetmiş CHP toplumun sorunlarına en azından sözde yaklaşmaya çalışmıştı.
Müşerref Hekimoğlu:
“1961 Anayasası benim için karşı bir ihtilal niteliğinde sayılan 12 Mart 1971 olayından sonra kuşa döndü. Profesör Erim'in Türkiye’ye bol bulduğu bir elbiseyi tutucu güçler her yanından makasladılar. 1961 yılında da bu karşı güçler büyük çaba gösterdi hiç kuşkusuz. Ama bir avuç aydının çabası ve Millî Birlikçilerin direnmesiyle 9 Temmuz 1961'de güzel bir yasa sunuldu halkoyuna”
9 Temmuz 1961'de Millî Birlikçiler, 6 Haziran 1961'den itibaren Türkiye'ye fiilen egemen olan Aydemir'in başında bulunduğu “Silahlı Kuvvetler Birliği” adlı Albaylar Cuntası’nın karşısında secdeye duruyorlardı. 61 Anayasası bu zor gücüyle, yine de ancak % 65 oyla kabul edildi.
Talat Aydemir:
“Ordu içinde kurduğumuz Silahlı Kuvvetler Birliği her gün biraz daha güç kazanıyordu. 1961 Haziranının 28. günü toplanarak ‘Silahlı Kuvvetler Birliği’nin kabul ettiği prensipleri Genelkurmay Başkanlığı tarafından bütün Silahlı Kuvvetlere bir genelge halinde duyurduk.”
MBK üyeleri, ordunun onuru adına korunmaya muhtaç durumdaydı. Silahlı Kuvvetler Birliği tarafından koruma altına alınmak zorunda kalındılar. Silahlı Kuvvetler Birliği'nin yukarıda anılan genelgesinin Ana prensipler bölümünün ‘a’ bendinde şöyle yazıyordu: “M.B.K: Türk Silahlı Kuvvetlerinin bölünmez bir uzvudur. Onlara vaki bir tecavüz Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yapılmış addedilir.”
1961 Anayasası'nı çıkartan güç, Aydemir'in başını çektiği genç subayların gücüydü.
12 Mart 1971 muhtırasından sonra genç subay hareketinin devamı sayılabilecek 9 Mart’çıların ordudan temizlenmesi sonucu 1961 Anayasası ‘kuşa döndü’, 12 Eylül 1980 hiyerarşik darbesiyle de ortadan kaldırıldı.
9 Mart 1971 ile 12 Mart 1971 arasında da rahmetli İnönü ‘kırksekiz saat uyumamıştı’! Ancak 12 Mart Muhtırasının verildiği gece rahat uyuyacaktı.
Dönelim yine İnönü'nün rahat uyuyamadığı 1961 yılının ikinci yarısındaki günlere. İnönü ilk defa zora toslamıştı. Suları bir müddet daha saman altından yürütmeliydi.
Talat Turhan:
“Şimdi bir bela ile karşı karşıya gelinmişti. Hem bu yenileri daha zorlu görünüyordu. Vurdukları yerden ses getiriyorlardı. Karar vermekte gecikilmedi. Her çareye baş vurarak bu birliğin sabote edilmesine çalışılacaktı. Bu ise teşkilat işiydi. Derhal, bu da yapıldı ve adına DET (Dahili Emniyet Teşkilatı) denildi.
Bu teşkilatın ilk işi, Silahlı Kuvvetler Birliği Genel Kurulu’nu teşkil eden zevatın tespiti oldu. Bunu; bu listede bulunanların yakını, akrabası ve arkadaşı olanların tayin ve tespiti takip etti.
Üçüncü safhayı; bu partili üyelerin, tespit edilen Genel Kurul mensuplarına sıklaşan ziyaretleri, yemek davetleri v.s. teşkil etti.”
Bir süre önce MBK'ne uygulanan taktik adımlar, şimdi Silahlı Kuvvetler Birliği üyelerine karşı uygulanmaya başlamıştı. Ama generaller güce ‘ikna’ olurlardı. Bu sefer İnönü ve SKB üyelerinin peşine taktığı CHP'lilerin daha uzun zaman ve daha çok uğraşmaları gerekecekti.
MENDERES, ZORLU VE POLATKAN’IN İDAMI
13 Kasım 1960 tasfiyesinden sonra AP’nin kurulması, 27 Mayıs öncesi CHP - DP antika tartışmalarının tekrar manşet olması ve AP yanlıların açıkça 27 Mayıs aleyhine propagandalara başlamasıyla siyasi ortam yeniden gerginleşmişti. 27 Mayıs devrimcileri, daha 1 yıl geçmeden meşru müdafaa durumunda kalmışlardı.
Bu nedenle Silahlı Kuvvetler Birliği üyeleri, 27 Mayıs devrimlerinin kazanımlarını korumak için, söz verdikleri seçimin Yassıada mahkemesinin sonuçlanmasından ve hatta birinci dereceden suçluların cezalarının infazından sonra yapılmasına karar vermişlerdi.
28 Haziran 1961’de yayınlanan yine aynı genelgede bunu dile getirmişlerdi.
d. Yassıada Davasında birinci derecede suçlular için yüksek adalet divanının verdiği kararlar derhal tasdik ve infaz edilecektir.
e. Genel seçimler Yassıada Mahkemeleri sona erdikten ve cezaları infaz edildikten sonra yapılacaktır. Bu tarih 29 Ekim 1961'i geçemez. (SKB Genelgesi, 28 Haziran 1961)
Silahlı Kuvvetler Birliği’ne üye olan bütün generaller ve üst düzey subaylar, bu konuda ellerini silah üzerine koyarak yemin etmişlerdi. Üstelik Silahlı Kuvvetler Birliği’ne katılmayan general ve üst düzey subay yok gibiydi.
Türkiye tarihinin kasıtlı olarak karanlıkta bırakılan konularından biridir bu. Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idamlarının manevi ağırlığı Aydemir’e yüklenilmek istenir.
Oysa, CHP ve CHP yanlısı gazete ve dergiler yüzlerce gencin DP iktidarı tarafından kıyma makinelerinden geçirildikleri, onlarca gencin kayıp olduğu, DP’lilerin vatan haini olduğunu ve diktatörlükle memleketi yönettiği propagandasını yapmışlardı.
CHP yanlısı 14 Kasım 1960 tarihli KİM dergisinde, Yassıada mahkemelerinde yargılanan Celal Bayar, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın göründüğü, darağacının altında havası verilen yukarıdaki montaj fotoğraf yayınlanıyor ve altına da “fotoğrafçının azizliği No: 2” yazılıyordu.
AKİS Dergisi, Yassıada Mahkemelerinin başladığını bildiren 20 Temmuz 1960 tarihli sayısını yine yukarıdaki resimde olduğu gibi Celal Bayar'ı darağacının altında gösteren kocaman bir resmin bulunduğu kapakla çıkarmıştı.
Ayrıca, 27 Mayıs'tan sonra aylar geçtiği halde, 28-29 Nisan olaylarında kaybolan öğrencilerin listeleri de gazete ve dergi sütunlarını dolduruyordu.
Fakat Büyük Sermaye'nin temsilcisi Celal Bayar ne yapılıp edilip darağacından kurtarılacak, Tefeci Tüccar temsilcisi, Said-i Nursi'nin elini öpen, toprak ağası Menderes “günah keçisi” olacaktı.
Büyük Sermaye ve onun o günlerdeki sözcüsü İnönü, esasında Menderes hakkındaki kararlarını çoktan vermişlerdi. Sen misin, borç almak için Sovyetler Birliği’ne giden! Menderes, bir esrar perdesi altında kalan uçak kazasından sağ kurtulabilmişti, ama bu sefer işi biraz zordu.
İnönü'nün damadı Metin Toker'in başyazar olduğu Akis dergisinin 28 Kasım 1960 tarihli sayısında, “Merhametten Maraz” başlıklı yazıda, Adnan Menderes'in Bebek davasından beraatının arkasından ailesi ile görüşmesine izin verilmesinden hareketle, biraz da 13 Kasım tasfiyesinin gerçek amacını saklamak için şunlar söyleniyordu:
“Bir kaç günden beri, tesir sahası geniş bir yeni kulak gazetesi Demokrat kuyruklara ümitlerini kaybetmemelerini tavsiye etmekte, hatta hadiseyi 14'lerin affına bağlayarak onların gidişiyle tepelerine asılan Demokles kılıçlarının kınlarına girdiğini tebşir eylemektedir. Fena günler geride kalmıştır. Menderes yeniden iade-i itibar etmiştir. Artık Eyüp Sultan camiine Beyaz ata binerek gitmesine lüzum kalmamıştır… Pek yakında, herkes gibi tıpış tıpış o mübarek mahalle gidecek ve alnını secdeye getirip kendisini kurtaran kuvvetlere hamdedecektir. Bu tefsirler başka tefsirlere yol açmakta, hani neredeyse düşük efendinin idareyi yeniden almasına intizar olunmaktadır…
… Menderes bütün hayatınca her şeyi mubah görmüş, en asil duyguları istismar etmekten çekinmemiş bir insan tipidir. Onun avukatlarıyla müştereken sahneye koyduğu bir oyunu insan ancak gülerek seyreder. Ona kapılmak oyuna gelmenin ta kendisidir. Düşük Başbakan Yassıadada bahis konusu olanın kendi kellesi bulunduğunu mükemmelen bilmektedir. Başkalarının kellesine hiç bir zaman önem vermemiş bu adam için kendi kellesi elbette ki mühimdir ve onu kurtarmak için yapamayacağı hareket yoktur, oynamayacağı rol mevcut değildir. Duruşmaların ta başından beri her gün bir yeni posta bürünen Menderes'in taktiklerine bir kere kapılındı mı, vukua gelecek zarar hudutsuz olur.”
Açıkça Yassıada mahkemelerine müdahale edip yol gösteriyorlardı: “Menderes kellesini kurtarmak istiyor, aman merhamet etmeyin, yoksa maraz doğar, vukua gelecek zarar hudutsuz olur”.
Dört gün sonraki sayıda ise daha da ileri gidip, sanki savcı iddianamesi gibi, açıkça kelle isteniyordu:
“Doğrudur, kötü politikanın cezası iktidardan düşmektir ve kötü politikayı ceza kanunlarında cezalandıran bir madde yoktur. Ama, Menderes ve arkadaşları normal yoldan mı düşmüşlerdir? İhtilalle düşmenin, normal yoldan düşmekten mutlaka bir farkı bulunmak lazımdır. Nitekim Menderes ve arkadaşları Mühim Davalarda bir hatalı politikanın değil, hatalı politikanın iktidardan düşmekten ibaret bedelini ödememek için dikta rejimi kurmaya, serbest seçim yolunu fiilen kapamaya ve kendi hakimiyetlerini ebedileştirmeye teşebbüsün hesabını vereceklerdir.
Ceza kanunlarında ise bu fiilin cezası vardır!”
Her iki yazının da imzasız çıkması oldukça ilginçtir. O günlerin karmaşasında kimsenin de aklına gelmedi herhalde, “neden bu yazılar imzasız çıkıyor?” diye sormak. Böylesine seri bir propaganda hücumunda, 27 Mayıs’a sahip çıkan Silahlı Kuvvetler Birliği mensuplarının başka türlü düşünmesine olanak yoktu.
AKİS Dergisi:
“İdam kararı verilirse bunların infazı, bazı kimselerin sandığının tamamen aksine, kısa vadede hiçbir huzursuzluk yaratmayacaktır.
Bilakis bazı, azgınlıklar son bulacak, cüretkarlığın sarhoşu haline gelen birtakım şirretler, sokak veya sütün külhanbeyleri süt dökmüş kediye döneceklerdir...
Buna mukabil verilecek bir idam kararının infazı yoluna gidilmemesinin kısa vadede çok huzursuzluğa yol açmasını beklemek lazımdır.
Bir demagoji ve küstahlık, farfara, tatrafuşluk dalgasını ikinci cumhuriyetimizin emekleme adımlarını kösteklemesini göze almak şarttır.
D.P.nin zaten ağır yükünün handikabı mevcutken, o vadide bir yeni huzursuzluk kaldırabilir mi? Elbetteki yeni iktidar bir başarılı iktidar olursa sular kısa zamanda durulur, cezalarını çeken düşükler milletin merhamet hislerini dahi artık tahrik etmeksizin unutulup giderler ve her şey bitip sokağa salıverildiklerinde hiç kimse dönüpte suratlarına tükürmez bile”
“Adnan Menderes adında bir adam şeriatın kestiği bir parmak gibi bir ipin ucunda sallandırılırsa, bu topraklar üzerinde yaşayan tek ferdin kılı kıpırdamaz.
Zira Adnan Menderes adındaki adam ne mazisi ve ne istikbali bulunan bir gölgeden başka bir şey değildir.”
Metin Toker’in infazların yapılması lehinde harcadığı devamlı çabaları yukarda gördükten sonra ne düşünürsünüz? “İsmet İnönü” damadının bu yayınları karşısında susup, kendi görüşünün ne olduğunu kamuoyuna açıklamayınca, herkesin bunu nasıl yorumlayacağını düşünemeyecek insan değildi. Ama O, bu konuda ağzını açıp bir tek kelime söylemedi. İnfazlardan sadece iki gün önce, o da MBK'nin üyelerinden birkaçının teşviki ile, dışarıya hiç yansımayan bir mektubu Cemal Gürsel’e göndermekle yetindi. İnönü’nün bu mektubu ilk defa 1962 yılının 29 Ağustosu’nda Hürriyet Gazetesinde açıklandı.
CHP örgütü de işte bundan sonra, liderinin idamlara karşı olduğunu öğrenip bu tezi, özellikle bu mektuba dayanarak ispat etmeye önem verecekti. İsmet İnönü idamlara karşı iken damadı ve örgütü idamları teşvik ediyordu.
Ne büyük oyun. İkinci adam bu kadar güçsüz mü? Damadına ve örgütüne görüşünü anlatamıyor mu?
Prof. Dr. Muammer Aksoy'un yazdıklarına ne demeli.
“Gözünün önünde masum insanların hürriyetleri ve hayatları, kaba kuvvet altında ezilirken-ki Paşanın 10 Mayıs 1969’tan sonraki sözlerine göre, bu kişilere uygulanan cezaların niteliği Paşanın ölçülerine göre böyle olmak zorunluluğundadır- seyirci kalmak, bir kanun teklifi yapmamak, hatta bu kabul edilmezse protesto olarak Kurucu Meclisten istifa etmemek açıkça cinayete katılmak değil midir?!
İsmet Paşa, “26 Mayıs 1960’ta iktidarda bulunan D.P.’li Milletvekillerinin, Bakanların ve Cumhurbaşkanı’nın Anayasa düzeni ile ilgili ve siyasi mahiyetteki suçlardan dolayı yargılanmaları, cezalandırılmaları caiz değildir; bu sebeplerle tutuklanamaz, hapsedilemez ve idam edilemezler” diye bir kanun teklifi yaptı da, imza atacak bir tek Milli Birlik üyesi bulamadı mı?
Kaldı ki, Milli Birlik üyeleri, Yassıada hükümlerinin tasdikinde Temsilciler Meclisi’nin yetki sahibi olmasını teklif ettiği halde, İsmet Paşa bunu reddetmiş; ve “başladığınız işi siz tamamlayınız” diyerek; infazların, C.H.P.’nin çoğunlukta olduğu temsilciler Meclisinden geçmesi imkanı (yani idamların kendisi evet demedikçe infaz edilmemesi imkanını) kendi arzusuyla ortadan kaldırmıştır.
Eğer D.P. yöneticileri, Atatürk’ün bir eseri olan 1924 Anayasasının kurbanı olmakta idiyseler –hele 27 Mayıs devrimi, İsmet Paşa’nın D.P. yöneticilerini aylarca en ağır surette suçlayan, hatta ihtilalin kaçınılmaz hale geldiğini ilan eden sözlerinden sonra yapıldığına göre- İsmet Paşanın omuz silkip seyirci kalması, ancak bir tek gerekçe ile mazur gösterilebilir; o da, ‘askeri gücün karşısında sesimi yükseltebilecek cesareti gösteremedim’ demekten ibaret olabilir. Bunu, tarihi kişiliğe sahip eski bir cephe komutanının söyleyebilmesine imkan var mıdır?
Gerçekten, İnönü’nün, 16 yıldır durmadan dile getirdiği yargıları ve değerlendirmeleri bir tarafa bırakarak, “ağzımdan ne çıkarsa onun keramet olduğunu kabul ettiririm” ve “daha önceki söz ve tutumlarımla bugünkülerini karşılaştırmaya kimse cüret edemez” gibi bir aşırı iyimserliğe kendisini kaptırması ve böylece keyfilik kuyusuna düşmesi, şahsını olduğu gibi birçok C.H.P. ileri gelenini de, kendi kendilerini tarih önünde ağır surette mahkum eden kişiler durumuna düşürmektedir.”
Yine aynı atmosfer içinde Yassıada Mahkemeleri sonuçlanınca, aynı CHP ve İnönü, Silahlı Kuvvetler Birliği’nin gücü karşısında bu sefer kuzu postuna bürünecek ve idamların karşısında tavır alıyor havasına gireceklerdi. Tavşana kaç, tazıya tut dedikten sonra, kovalayan tazının arkasından tavşanın akrabalarına tazı durmuyor ben ne yapayım, derken politika savaşında kullandığı keskin dili unutmuş görünüyordu.
Oysa ordu gençliği İnönü’nün inisiyatifi dışına çıkmış, CHP’nin muhalefette iken söylediği demokrasi nutuklarını ciddiye almıştı. Madem gençleri katleden ve vatan haini olanlar vardı, cezalarını çekmeliydiler. Ancak ondan sonra seçimler yapılabilirdi. Ama hiçbir parti 27 Mayıs İhtilali’nin karşısında olamazdı.
Artık kavga gittikçe netleşiyordu; Statükoyu korumak isteyenlerle, onu değiştirmek isteyenler arasında. Ve Finans- Kapital, Menderes, Zorlu ve Polatkan'ı statükoyu korumak için “günah keçisi” olarak kurban verecekti.. Menderes'in hesabı çoktan kesilmişti. Suçu da Aydemir’e atılarak işin içinden sıyrılınacaktı.
Yassıada'daki MBK güvenlik ve savunma görevlisi emekli Hv. Albay (o zamanki rütbesi Yüzbaşı) Remzi Oral:
“Adnan Menderes'in asılmasının çabuklaştırmasının altında demokrasiye geçiş açısından hayati önemde bazı nedenler vardı ve ben bunun kararını tek başıma vermiş değilim.
Bir kez o günlerin koşullarını iyi bilmek lazım. …benim de içinde bulunduğum bir birlik kurulmuştu. Adı Silahlı Kuvvetler Birliği… Bu birlik üyelerinin yemininde Yassıada'da Yüksek Adalet Divanı'ndan çıkacak olan kararların uygulanması da yer alıyordu.
Silahlı Kuvvetler Birliği’nde yönetim kısa zamanda, Talat Aydemir cuntasının güdümüne girmişti…
Eğer Milli Birlik Komitesi, Yassıada'dan çıkan idam kararlarını onaylamasaydı, Talat ihtilal yapacaktı…
Bu ihtilal gerekçesi de hazır, Silahlı Kuvvetler Birliği yeminine sadakat… Bunu önlemek için komitede tasdik edilen idam cezalarını bir an önce infaz ettik ve Adnan Menderes konusunda da Gürsel'e gerçeği tam olarak yansıtmadık!”
Ne kadar yalın bir açıklama değil mi? Ne de olsa politik konuşmayı beceremeyen bir askerin açıklaması. “Adnan Menderes’in asılmasının çabuklaştırmanın altında demokrasiye geçiş açısından hayati önemde bazı nedenler vardı” diyor Remzi Oral. Asmasaydık seçimler yapılamayacaktı demek istiyor. Yani statükoya geri dönülemeyecekti. Ağzından bir şey daha kaçırıyor: “Bunun kararını tek başıma vermiş değilim.”
Yukarıda dediğimiz gibi, artık cepheler netleşmişti. Remzi Oral, silah üzerine yemin ettiği Silahlı Kuvvetler Birliği’nin tarafında değil, bu açık. O zaman Silahlı Kuvvetler’deki İnönü yanlısı havacılar cuntası içinde, zaten kendisi de havacı.
Aydemir’i neyle suçluyor? “Silahlı Kuvvetler Birliği yeminine sadakat”le. “Eğer Milli Birlik Komitesi, Yassıada’dan çıkan idam kararlarını uygulamasaydı, Talat ihtilal yapacaktı.” Kendi yemini ne oldu peki? Bilinmez.
Osmanlı örneği, Vezir ve Defterdar’ın kellesi verilerek statüko korunmuş oluyordu.
Ama 27 Mayıs’a yüreğini koymuş ihtilalciler öyle mi düşünüyordu?
Fethi Gürcan:
“27 Mayıs Hareketi meşruluğunu, halk iradesinin tecellisine engel olan Anayasa dışı davranışlara karşı oluşundan almaktaydı. Bu hareketin açtığı devrin meşruluğu ise, o engellerin yıkılıp yıkılmadığındadır.
27 Mayıs hareketi aslında belirli bir statükonun tayin ettiği sosyal sisteme karşı mıdır, yoksa o statükoyu kabul edip, sadece o statüko içinde Anayasa dışı hareketlerde bulunduğu kabul edilen bir kaç kişiye mi karşıdır? Eğer statükoya karşı değil ise milli iradenin gerçekleşmesine sadece birkaç kişinin engel olduğu faraziyesine dayanmaktadır.
Bu çok sübjektif, iptidai, ilim dışı ve romantik bir hükümdür. Gerçekte kişilerin hareketleri büyük ölçüde statüko tarafından tayin edilir.
Aslında 27 Mayıs öncesinde milli iradeyi saptırdığı sanılan şahısların hareketleri sebep değil neticedir.
Şu halde 27 Mayıs ve ondan sonrası, bu gibi şahısların çıkmasına mani olacak değişiklikleri ve devrimleri acaba getirebilmiş midir.
Bunlar yapılmadığı müddetçe 27 Mayıs’ı hazırlayan sebepler halen mevcut demektir ve gerçekte halkın iradesinin tecellisine imkan bırakılmamaktadır.”
Devrimcilerle statükocular arasındaki fark bu kadar netti.
En büyük statükocu İsmet İnönü’nün bu sureti haktan görünüp, ikili oynaması 11 yıl sonra devrimci gençliğin yiğit lideri Deniz Gezmiş ve arkadaşları Hüseyin İnan ile Yusuf Aslan’ın idamlarında bir kez daha –dikkatli gözler için- ortaya çıkacaktı.
Başka türlü bir davranışı İnönü’den beklemek abes zaten. Deniz Gezmiş ve diğer gençlerin zindanlara atılabilmesi için 12 Mart 1971 muhtırasından önce 48 saat uyumamıştı!.
Tanju CILIZOĞLU:
“12 Mart Muhtırası, İsmet Paşa'nın CHP den düşürülmesi ve ömrünün son günlerinde partisinden istifa etmek zorunda kalmasını sağlıyordu. İsmet Paşa muhtıra karşısında takındığı tutumla bugüne kadar yaslandığı tüm meşruiyetçiliğinin dışına düşmüş, demokrasiyi koruma, kalanı kurtarma anlayışı nedeniyle partisinin tabanı üstüne çökmüştü.....
İsmet Paşa beklemek ve hep ‘suyun dibini gördükten sonra’ konuşmak alışkanlığını sürdürüyor, ancak Ecevit'in beklenmedik çıkışı oyunu bozuyor, İsmet Paşa suyun dibini görmek isterken artık bir daha hiç suyun dibini görmesine gerek kalmayacak bir yere varıyordu.
12 Mart muhtırası sonrasında, Ecevit başta olmak üzere tüm muhtırayı veren güçler ve Nihat Erim, İsmet Paşa'nın çok sert çıkacağını beklerken Paşa, ‘Bütün dikkatim demokratik rejimin normal işlemesi üzerinedir. Bunu temenni ediyorum,’ diyerek lafı yuvarlıyordu.. Gerçi İsmet Paşa'nın yakınları, Paşa'nın radyonun 13:00 haberlerinde okunan muhtıraya karşı olduğunu belirtiyorlar, ama aynı gün MİT başkanı Fuat DOĞU'nun verdiği dört saatlik brifing sonunda Paşa yumuşuyor. Ve bütün tahminleri altüst ediyordu.....
12 Mart, CHP içine düşen bir bombaydı. CHP Genel Sekreteri Ecevit partisinden istifa etmiş bu arada İnönü, Erim hükümetine güvenoyu almak için Parti Meclis Grubu’nda sert eleştirilere uğramış, Kırıkoğlu ve Cihat Angın'ın başı çektiği 42 milletvekili güvenoyu vermenin tarihi bir sorumluluk olduğunu belirterek karşı çıkmışlardı.
İnönü'ye Parti Meclis Grubu’nda ilk defa bu denli bir başkaldırı oluyor ve bu denli ağır suçlamalar yapılıyordu. Olay örgüt tabanına da sıçrayacak,12 Mart'ın daha çok aydınları hedef alan işkence olayları sonrasında bu güvenoyu daha da tartışılır olacaktır”
Çetin Yetkin:
Günler günleri kovaladıkça, yaşım ilerledikçe gördüm ki, Türkiye de yaşanan Karşı Devrim'in başlangıç gün ve saati, 10 Kasım 1938, 09.05'tir
Bu karşı devrimin ilk yılları II.Dünya Savaşı dönemine denk geldiği için, o günlerin ölüm - kalım kaygısı içinde pek anlaşılamamıştı, anlayanlarda seslerini duyuramamışlardı. Savaşın bitiminde ise, karşıdevrim, demokrasi, çok partili düzen, demokratikleşme yaygaralarının arkasına ustaca gizlendi. Bu sürecin kaçınılmaz sonucu, Türkiye’nin emperyalizme teslim edilmesi olacaktı.
Kısacası, bugünün Türkiyesi’nde yaşanan tüm olumsuzlukların temeli, Atatürk'ün öldüğü gün atılmaya başlandı ve 1945-1950 arasında da bu temel üzerine ülkemizin kara yazgısının taşları teker teker örüldü..
Genç subayların çektiği ikilemleri ancak şimdi anlayabiliyoruz. Bir tarafta “Atatürk yanında devrimlere imza atmış bir İsmet İnönü” diğer tarafta “karşı devrimlere yol açmış bir İsmet İnönü.” Ne yaman diyalektik bir çelişki. Keşke her şey hayal edildiği gibi olsaydı. İnönü, Atatürkçülerinin dediği gibi “İkinci Adam” olsaydı. Devrimler kökleşseydi ve sürseydi.
22 Ocak 1945: ABD Başkanı Truman, Kongrede yaptığı konuşmada, Birleşik Amerika’nın iktisadi dış siyaseti, kendi refahını ve aynı zamanda dünya pazarlarının yeniden kurulmasını ve genişlemesini sağlamak olduğunu söyledi.
23 Şubat 1945: Türkiye, Almanya ve Japonya ya savaş ilan etti. Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’e kurucu üye olabilmesi için bu savaş ilanı gerekliydi.
ABD Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu çerçevesinde Türkiye’ye verilen malzeme için ABD ile 10 yıl vadeli 10 milyon dolarlık kredi açma anlaşması imzalandı.
19 Mart 1945: SSCB,Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi’ne bir nota vererek 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması’nın uzatılmayacağını bildirdi.
19 Mayıs 1945: İnönü, 19 Mayıs nedeniyle yaptığı konuşmada savaş zamanlarının gerektirdiği sıkı önlemlerin kaldırılacağını ve ülkede demokrasi ilkelerinin yaşama geçirileceğini söyledi.
11 Haziran 1945: 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu TBMM de kabul edildi.
29 Haziran 1945: Türkiye; San Francisco’da Birleşmiş Milletler Antlaşması’nı imzaladı
9 Temmuz1945: Ormanların devletleşmesine ilişkin 4785 sayılı yasa TBMM’nde kabul edildi.
15 Ağustos 1945: Adnan Menderes, Birleşmiş Milletler Antlaşması TBMM de görüşülürken, Türkiye’deki rejimin, uygulamada, buna aykırılıklar taşıdığını söyledi.
Birleşmiş Milletler Antlaşması, TBMM’de 4801 sayılı yasayla
onaylandı.
12 Ekim 1945: ABD Senato üyesi Claude Pepper Çankaya da İsmet İnönü tarafından kabul edildi.
1 Kasım 1945: İnönü bir muhalefet eksikliğini dile getirdi.
8 Kasım 1945: İnönü’nün 1 Kasım TBMM’ni açış söylevi ABD de Congressional Record da yayınlandı.
7 Ocak 1946: Celal Bayar, Refik Koraltan, Fuat Köprülü ve Adnan Menderes, DP yi kurdu
23 Mart 1946: Türk Sosyal Demokrat Partisi Hükümet tarafından kapatıldı
6 Nisan 1946: Amerikan Missuri zırhlısı ve iki savaş gemisi İstanbul Limanına geldi.
ABD Başkanı Truman, Amerikan Ordu Günü nedeniyle yaptığı konuşmada, “Ortadoğu’da muazzam tabii kaynaklar vardır ve en işlek kara, hava ve deniz yolları bu bölgeden geçmektedir. Binnetice bu bölgenin büyük iktisadi ve stratejik önemi vardır, dünya ticaret sisteminin temellerini kurmak istiyoruz” dedi.
13 Nisan 1946: Hükümet, ABD den 500 milyon dolar kredi istedi
21 Temmuz 1946: Genel seçimler yapıldı.
7 Ağustos 1946: SSCB, ikinci notayı verdi.
7 Eylül 1946: Türk parasında ilk devalüasyon yapıldı
25 Eylül 1946: Üçüncü Sovyet notası verildi
23 Kasım 1946: Bir Amerikan Filosu İzmir’e geldi.
4 Aralık1946: Sıkıyönetim 6 ay daha uzatıldı.
3 Mart 1947: Truman Doktrini gereğince Türkiye ve Yunanistan’a yardım yapılması kararlaştırıldı.
11 Mart 1947 : Türkiye, Uluslararası İskan ve Kalkınma Bankasın (Dünya Bankası) ile Uluslararası Para Fonu’na (IMF) katıldı
9 Nisan 1947: Köy Ensititüsü öğrencilerinin enstitü yönetiminde söz sahibi olmalarına son verildi..
12 Nisan 1947: İncelemeler yapmak üzere bir ABD Heyeti geldi.
22 Nisan 1947: Truman doktrini Amerikan Senatosu’nda kabul edildi.
2 Mayıs 1947 : Bir Amerikan Filosu İstanbul’a geldi, filo komutanları ile görüşmek için İsmet İNÖNÜ Ankara’dan İstanbul’a gitti.
9 Mayıs 1947: Köy Enstitülerinde kız ve erkek öğrenciler ayrıldı.
Truman Doktrini Amerikan Meclisi’nde onaylandı
20 Mayıs 1947: Köy Enstitüleri kitaplıklarında sakıncalı görülen kitaplar ayıklandı ve yakıldı
22 Mayıs 1947: 20 Kişilik bir ABD askeri yardım kurulu General Oliver başkanlığında geldi,
24 Mayıs 1947: Kara Kuvvetleri’nde Subay Üniformaları Amerikan modeline göre değiştirildi
28 Mayıs1947: Sıkıyönetim 6 ay daha uzatıldı.
14 Haziran 1947: Amerikan İktisadi Heyeti, Türkiye’ye geldi.
12 Temmuz 1947: ABD ile yardım anlaşması imzalandı.
8 Ağustos 1947: Bir grup subay eğitim görmek için ABD’ye gitti.
4 Eylül 1947: Köy Enstitüsü yasasında değişiklik. Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı.
21 Eylül 1947: Bir Amerikan yardım kurulu geldi.
2 Ekim 1947: ABD Kongre üyesi Mundt Türkiye’deki demokratikleşme sürecini öven demeci Ulus gazetesinde yayınlandı
5 Ekim 1947: Genelkurmay başkanı Salih Omurtak Başkanlığında bir heyet ABD ye gitti.
31 Ekim 1947: Bir ABD yardım kurulu daha geldi.
31 Ocak 1948: Din konusunda yapılacaklar için İnönü başkanlığında Şemsettin Günaltay, Tassin Banguoglu ve Nihat Erim toplandılar
5 Şubat 1948: Mason dernekleri yeniden açıldı.
19 Şubat 1948: CHP Meclis Grubu’nun okullara din dersi konulmasına ilişkin bildirisi gazetelerde yayınlandı
9 Haziran 1948: Toprak Ağası Cavit Oral, Toprak reformunu da uygulamakla görevli Tarım Bakanı oldu.
4 Temmuz 1948: ABD ile Ekonomik ve İşbirliği Anlaşması imzalandı
12 Temmuz 1948: Bayındırlık Bakanı Nihat Erim, Amerikalı uzmanların bakanlıkta çalıştığını ve Türkiye’yi topoğrafik, ekonomik ve askeri açılardan incelediklerini açıkladı.
8 Ekim 1948: Dünya Bankası’ndan 50 milyon dolar kredi alınması için girişimde bulunuldu.
22 Ocak 1949: Türk Hükümeti’nin istediği borç için Dünya Bankası’ndan iki kişilik bir kurul incelemelerde bulunmak için geldi.
15 Şubat 1949: İlkokullarda din dersi, okutulmaya başlandı
28 Şubat 1949: IMF heyeti geldi.
31 Ekim 1949: İlahiyat Fakültesi Ankara da açıldı.
1 Mart 1950: Türbelerin açılmasına ilişkin yasa kabul edildi.
14 Mayıs 1950 DP seçimleri kazandı.
“Seçimler bitti. Demokrat Parti, Halk Partisi’ni korkunç bir bozguna uğrattı. Oysaki Halk Partisi, halkı kazanacağını umarak, fikirleriyle, prensiplerinden son zamanlarda ne fedakarlıklar etmişti. Bütün yayınlarına göz yumulan din dergileri, okullara konan din dersleri, yeniden açılan ilahiyat fakülteleri, imam hatip kursları, türbeler, şahsi sermayeye sağlanan imtiyazlar, her türlü irticaa tanınan haklar.. Hiçbiri kar etmedi. Zavallı Halk Partisi” ‘(Orhan Veli 15 Mayıs 1950 Yaprak)’
15 Ekim 1961 Genel Seçim sonuçları açıklandığında Meclis ve Senato’daki koltukların dağılımı aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi oluşmuştu
Meclis Senato
CHP 173 36
AP 158 70
YTP 65 28
CKMP 54 16
Toplam 450 150
Metin Toker:
“600 kişilik - Meclis 450, Senato 150 - TBMM'de çoğunluk, Osman Bölükbaşı'nın CKMP'si hariç tutulsa bile ‘27 Mayıs’a karşı güçlerin’ egemenliğinde bulunuyordu. Bu güçler 15 Ekim gecesi ilk neticelerin gelmesiyle bir zafer havasına girmişlerdi. Kendi kendilerine Cumhurbaşkanı, Senato Başkanı, Meclis Başkanı seçiyorlar, hükümetler kuruyorlar, Başbakan tayin ediyorlardı. En radikallerin Cumhurbaşkanı adayı Ord. Prof. Ali Fuat Başgil'di.
Gerçi AP, parti olarak daha ihtiyatlıydı. Kendi adaylarının, genel başkanları Ragıp Gümüşpala olduğunu söylüyorlardı. Başgil olsa olsa “Havadis Grubu"nun ortaya sürdüğü isimdi. Ama onun etrafında estirilen hava gittikçe taraftar buluyor, ‘Hoca’yı 27 Mayıs hengamesinden sonra kaçıp gittiği İsviçre'den bu sefer döndüğünde alayıvala ile karşılamak üzere görkemli törenler hazırlanıyordu. Ankara'ya gelişi 27 Mayıs karşıtı güçlerin bir gövde gösterisi olacaktı.”
Tabii, bu sonuçlar CHP için şok etkisi yapmıştı. Damat Metin Toker'in CHP'yi “27 Mayıs yanlısı gösterme” demagojisi, aslında “ordu umacısıyla” diğer partileri korkutup CHP'yi iktidara getirmenin bildik sinsi amacını güdüyordu.
Şüphesiz seçim sonuçları, genç subayları da etkilemişti. Siyasi ortam neredeyse 27 Mayıs öncesine geri dönüşmek üzereydi.
Talat Aydemir:
“Seçimler bilindiği gibi sonuçlanınca Millî İrade’nin tam olarak gerçekleşmediği inancına varmıştık. Bu anda Türk Silahlı Kuvvetleri içinde bir fikir ayrılığı belirmeye başladı.
Kanaat o idi ki, memleketin muhtaç bulunduğu ekonomik ve sosyal reformlar ilmî tarzda değil, gelişi güzel uygulanacak siyasî kavgalarla memlekette 27 Mayıs’tan öncesine nispetle daha gergin bir hava yaratılacak, bu durum profesyonel politikacılara maişet(geçim) endişesine dayanan bir post kavgasından başka bir sonuç vermeyecekti.
Bu fikirlerle bir grup subay yol yakın iken memleketin geleceği bakımından idareye el konulması fikrini savunuyordu.
İkinci fikre göre ise, seçimler arzu edilen şekilde olmamıştı, şimdi askerî bir müdahale hareketine de lüzum yoktu. Tecrübe edilmeli, başarısızlıkları görüldükten sonra müdahale edilmeliydi.
Bu fikri savunanlar daha ziyade Hava Kuvvetleri’nin temsilcileri olan Kurmay Albay Halim Menteş, Hava Albayı Fevzi Arsın idi. Bunlar C.H.P.’liler ile devamlı surette temasta oldukları için bu memleketi ancak, başta İnönü olmak üzere, C.H.P.’nin kurtaracağına inanıyorlardı. Bu fikir gerek Ankara Grubu’nda, gerek İstanbul Grubu’nda tartışıldıktan sonra birinci fikir ekseriyet kazandığı için İstanbul'da 21 Ekim 1961 günü Harp Akademileri’nde yapılan büyük toplantıda 10 General ve 28 Albay şu protokolü imzalamışlardı:
Harp Akademisi
21 Ekim 1961
Zabıt Varakası
1) Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları - aşağıda açık imzası bulunanlar - 21 Ekim 1961 günü saat 14:30'da toplanmışlar ve gündemlerinde mevcut olan konuları müştereken müzakere etmişler ve ittifakla aşağıdaki karara varmışlardır.
1. Türk Silahlı Kuvvetleri 15 Ekim 1961 günü yapılmış olan seçimlerden sonra, gelecek yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmadan evvel, duruma fiilen müdahale edecektir.
2. İktidarı, milletin hakiki ve ehliyetli mümessillerine tevdi edecektir.
3. Bütün siyasi partiler faaliyetten men edilecek, seçim neticeleri ile Milli Birlik Komitesi feshedilecektir.
4. Bu kararın tatbiki 25 Ekim 1961'den sonraki bir güne tehir edilmeyecektir.
2) İşbu Zabıt Varakası üç nüsha olarak tanzim edilmiş ve bütün üyeler tarafından aynı anda imza edilmiştir. 21 Ekim 1961
İmza sahipleri:
Korgeneral Refik Tulga - Tümgeneral Fikret Esen - Tümgeneral Rafet Ülgenalp - Tümamiral Bahaddin Özülker - Tuğgeneral Faruk Gürler - Tuğamiral Celal Eyiceoğlu - Tuğgeneral Yusuf Alpmansu, Tuğgeneral Faruk Güventürk - Tuğamiral Kemal Kayacan - Tuğamiral İsmail Sarıken - Kurmay Albay Behçet Özdemir - Kurmay Albay Doğan Özgöçmen - Kurmay Albay Suat Aktulga - Kurmay Albay N. Kemal Ersun - Kurmay Albay Burhan Hunoğlu - Kurmay Albay Halim Kural - Kurmay Albay Recai Baturalp - Kurmay Albay Mehmet Bora - Kurmay Albay Vecihi Akın - Kurmay Albay Emin Aytekin - Kurmay Albay Ferit Erdoğan - Kurmay Albay Necati İşcan - Hava Kurmay Albay Rıfat Erenulu - Top. Alb. Celal Baykam - Kurmay Albay Cemal Öçal - Dz. Kurmay Albay Bülent Tarkan - Dz. Kurmay Albay Zarif Çetindağ - Kurmay Albay Bedrettin Demirel - Kurmay Albay Celal Ugan - Kurmay Albay Vahit Gürkan - Kurmay Albay Şerafeddin Olcay - Hava Kurmay Albay Emin Alpkaya - Kurmay Yarbay Ahmet Gergeç - Kurmay Albay Necati Ogan - Kurmay Albay Sadettin Cankır - Kurmay Albay Nihat Aslantürk - Hava Kurmay Albay Turan Çağlar - Kurmay Albay Fikret Göknar
Talat Aydemir:
“21 Ekim gecesi beni ve bir kaç arkadaşımı İstanbul'a çağırdılar. Ben, Merkez Komutanı Albay Selçuk Atakan, Hava Kuvvetleri'nden Kurmay Albay Halim Menteş, Albay Fevzi Arsın, Kurmay Yarbay Tufan Akkoç, saat 10'da kalkan bir uçakla İstanbul'a gittik.
İstanbul'da Akademi'de yapılan bir toplantıda general ve amiraller bize İstanbul'un kararını bildirdiler. Bu karara yalnız havacılar itiraz etti. Fakat neticede ekseriyete uyduklarını belirttiler ve gece O2.00 de Ankara'ya döndük. Ertesi gün, 22 Ekim günü, Mürted Hava Alanı'nda Ankara grubuna dahil arkadaşlar ve generaller büyük bir toplantı yaptık. Herkes tasvip etti. Aynı protokolü orada bulunanlar da imza ettiler.”
Mürted Hava Alanı'nda yapılan büyük toplantıda, generaller dahil, bütün subaylar 21 Ekim protokolünü imzalarken, bu protokolden haberdar olan İnönü, damadını baş imzacı Korgeneral Refik Tulga'nın evine yollamıştı bile.
Metin Toker:
“(22 Ekim 1961, Pazar) Akşam yavaş yavaş iniyordu ve Beyazıt'ın altındaki o güzel eski zaman konağında biz Korgeneral Refik Tulga ile bir yandan bayan Tulga'nın tazelediği sıcak çaylarımızı içip ikram ettiği nefis abur - cuburu yiyor, bir yandan da konuşmamızı sürdürüyorduk.
Abur- cubur yerken, alınmış ihtilal kararı engellenip, Orgeneral Cemal Gürsel'i Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü'yü de Başbakan yapacak Çankaya Protokolü'nün yolu inşa ediliyordu.
Arkasından Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları, Çankaya Köşkü’nde dört parti liderine Çankaya Protokolü’nü imza ettireceklerdi. Şüphesiz ikna gerekçesi yine aynı olmuştu:
“- Aksi takdirde, Talat ihtilal yapacak!”
Talat Aydemir değil ama, generalleri arkasına alarak İnönü saray darbesi yapmıştı. Ordu'yu İnönü yönetiyorsa, “askerlerin siyasetle uğraşmasında” bir sakınca yoktu. Diğer partiler de kuzu kuzu bu faşist protokole uyuyorlardı. İnönü'ye bir süre ‘dayı’ demek zorundaydılar. Asıl tehlike “Aydemir ve genç subaylardı” onlar için. Soygun düzenini kuzu kuzu da olsa sürdürememe ihtimalleri yüksekti 27 Mayıs ruhu sürerse.
Saray darbesinin keyfiyle damat Metin Toker, Ali Fuat Başgil'in Cumhurbaşkanlığı adaylığının nasıl engellendiğini, neredeyse ağzı sulanarak, şöyle yazıyordu:
“Başgil, çağırıldığı Başbakanlık’tan, “bütün çalımını kaybetmiş halde” çıkıyordu. Orada kendisiyle görüşen iki “General – Bakan”, Özdilek ile Ulay ona niçin Cumhurbaşkanlığı hevesinden vazgeçmesi gerektiğini - pek demokratik sayılmasa da - gayet ‘inandırıcı şekil’de anlatmışlardı.”
Metin Toker, Aydemir'in Faşist protokol dediği ‘Çankaya Protokolü’nü’ savunurken ‘21 Ekim Protokolü’nü’ de şöyle açıklıyordu:
“Ancak sonraki olaylar göstermiştir ki ‘21 Ekim 1961’ olayı sadece bir başlangıçtır. Bugünün moda deyimlerini kullanarak söylemek gerekirse o ‘ana deprem’dir. ‘Artçı depremler’ 22 Şubatlardan, 21 Mayıslardan, 9 Martlardan geçerek ta 12 Mart’a kadar sürdü. 12 Mart’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki ‘emir ve komuta zinciri’ yeniden kurulmuştu. Bu, ‘21 Ekim 1961 ana depremini’ izleyen ‘artçı depremlerin sonu’ oldu.”
Burada, doğruların arasında bir başka demagojiyle daha karşılaşıyoruz. Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki "emir komuta zinciri"nin bozulmasının 21 Ekim 1961'den itibaren başladığı gibi bir ima var.
Oysa “emir komuta zinciri” 27 Mayıs 1960'ta bozulmuştu. 27 Mayıs'ın teşvikçisi olduklarından, İnönü ve CHP'liler 27 Mayıs'ın aldığı devrimsel değişimi de sahiplenmek pozlarındaydılar. O nedenle, bu nokta es geçiliyordu.
27 Mayıs 1960 ihtilalinde hiyerarşiyi çiğneyen genç subayların İnönü'nün ardında hizaya gireceğini umuyorlardı. Cumhurbaşkanını, Başbakanı, tüm DP milletvekillerini, Komutanları, Valileri, Emniyet Müdürlerini Yassıada’ya yollayan genç subaylar İnönü'nün arkasında hizaya girmeseler bile, sırf İnönü'ye dokunmadıkları için hiyerarşiye karşı çıkmamış oluyorlardı!
Ama 21 Ekim 1961 protokolünün sonuçları, kaçınılmaz olarak CHP için ‘deprem’ olacaktı. Çünkü artık, genç subaylar İnönü ve CHP'yi de statükonun bir parçası olarak görmeye başlayacaklardı.
Elbette imzalarına rağmen geri adım atan generallere, şerefli genç subaylar tepki gösterecekti. Kaçınılmaz olarak da ‘emir komuta zinciri’ bozulacaktı. Ancak şurasını açıkça belirtmek gerekir: ‘emir komuta zinciri’ subayların normal görevlerinde değil siyasi tavırlarda bozulmuştu.
Genç subaylar kendilerinin, generaller tarafından, bir siyasi partinin destekçisi olarak gösterilmelerine karşıydılar.
Talat Aydemir:
“23 Ekim günü Genelkurmay Başkanı Cevdet Paşa, Kuvvet Komutanları’nı, Ordu Komutanları’nı, Kolordu Komutanları’nı ve Kuvvet Kurmay Başkanları’nı toplantıya davet etti.
Toplantıda alınan bu kararın uygun olmadığını, Cemal Gürsel’in Cumhurbaşkanı seçilmesiyle her şeyin düzeleceğini ve İsmet Paşa'nın da Başvekil olmak üzere bu işi kurtaracağını kendilerine empoze etmiş oldukları için, generaller alınmış olan bu karardan imzaları olduğu halde, döndüler.
Ordu içinde generallere karşı bir itimatsızlık belirdi. Ordu bir sarsıntı geçirmeğe başladı. Bilindiği üzere, Silahlı Kuvvetler’in başları olan dört kuvvetin komutanları, Genelkurmay Başkanı, köşke giderek dört parti lideri ile bazı şartları ileri sürmek suretiyle hiçbir zaman hukukî değeri olmayan bir belgeyi imza ettirdiler. Bu albaylar kuşağının arzusu hilafına olmuştur. Duyulduğuna göre, antidemokratik bu karara her zaman şahsiyetini ve bitaraflığını muhafaza etmiş olan sayın Bölükbaşı itiraz etmek cesaretini göstermiş, diğer demokrasi pehlivanları derhal kabul etmişlerdir.
Albaylar kuşağı ise, demokrasiye gidildiği takdirde, bunun tam manasıyla tatbikini istemişlerdir.
Halbuki, gerek Devlet Başkanı'nın seçimi ve gerekse Başvekil'in seçimi, askeri baskı ile olmuştur. Bunda eski M.B.K. üyeleri ile hava kuvvetlerinin rolleri büyük olmuştur. Her istedikleri şeyi: ‘Ordu böyle istiyor’ diyerek partiler üstünde bir umacı rolüne geçmişler ve Ordu'yu alet etmişlerdir. Halbuki ordunun gövdesi değil, onun başında bulunan bir kaç Kuvvet Komutanı bunun böyle olmasını arzu ediyorlardı.”
Generallere güvenini yitiren ordu gençliği artık İnönü ve CHP ile de açıkça çatışmaya girecekti.
İşte Metin Toker'in bahsettiği esas ‘deprem’ buydu. Sonraları, ‘deprem’in enkazı altında kalan İnönü CHP'si, ordu ve üniversite gençliği tarafından dışlanacak, devrim istekleri CHP'nin dışında aranacaktı.
Talat Aydemir:
“Adalet Partisi ağırlık merkezi olarak kapitalist ekonomiye taraftardı. Fakat program itibariyle faşist bir metot sahibi olduğunu gösteriyordu. C.H.P. çeşitli olayları ve dünyada beliren reformları tam anlamı ile halledememişti. Ağırlığı ile sosyalist ekonomiye taraftar, fakat tatbikat itibariyle A.P. ile aynı paralelde bulunuyordu. Bu durum memleket gerçeklerini bilen subayları memleketin geleceği bakımından huzursuzluğa sevk ediyordu.”
Üniversite profesörlerinin ve Yön Dergisi’nin ‘devletçiliği’ ‘sosyalizm’ diye yutturduğu bir ortamda, Aydemir ve arkadaşlarının da CHP'nin savunduğu ‘devletçiliği’ sosyalizm sanmaları doğaldı. Fakat CHP devletçi ‘tatbikat’ının AP kapitalist ‘tatbikat’ıyla aynı paralelde olduğunu fark edecek kadar da uyanıktılar.
Aydemir'in liderliğindeki ordu gençliğinin bu yaklaşımı, Silahlı Kuvvetler dışında bir başka ‘deprem’in de yolunu açacaktı:
İşçi sınıfı, yıkılan bentlerin ardından gürül gürül akmaya başlıyordu:
Bedri Baykam:
“Uğur: …Özel sektörde çalıştım sonra yine devlette sık sık sarsıntılar oluyor. Bir sarsıntı sırasında merkez valisi olarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne getirildim. O sırada Türkiye’deki ilk işçi hareketi olan Kavel olayları oldu…
Baykam: Hangi yıl?
Uğur: 1961 yıllarında. 1962’de ayrıldım… İstanbul’da bir Kavel grev girişimi olmuştur. O grev girişiminde daha toplu sözleşme yoktu. Lokavt ve grev kavramları duyulmamıştı. Devletle işçiler karşı karşıya kaldılar ve bizim alıştığımız yöntem, işçiler yasal olmayan bir hareket yaptıkları için, işçilerle çatışmaktı. Türkiye’deki kamuoyu da doğrusu çok değişmişti. Biz Kavel’de işçilerin karşısına devlet olarak anlayışla gidilmesini istedik. Ve tıkandı tabii. O ana kadar böyle bir şey yoktu. Onlara bir devlet memuru gibi bakılıyordu. Ama değişik koşullar başlamıştı.
Bizden o Kavel’deki işçileri dağıtmamız istendi. Ben gittim. İşçilerle görüştüm, aynı zamanda işçi liderlerini getirdim oradaki emniyet güçlerine konuşma yaptırdım ve oradaki gergin ortamı durdurduk. Durdurduk ama bu yasa yoktu. Yani devletin oraya gitmesi gerekiyordu. Kurallara göre işçilerin de orada olmaması gerekiyordu ama işçilerle karşı karşıya olunmasının hiç kimseye hayrı olmayacaktı. Bu gerginliği durdurduktan sonra bu olay yadırgandı. Ben Ankara’ya çağırıldım. İsmet İnönü ile ilk tanışıklığım orada oldu. “Anlat bana” dedi. Ben de anlattım… Aslında kurulu düzene göre yapılması gereken bizim orda zorla meselenin üzerine gitmemizdi. Normalde o adamların üzerine yürümek lazım. Yani yasal bir dayanakları yok. Yalnız adamları dinlediğimiz zaman onların ne söylediğini anlıyorsunuz. İşverenin de bir kastı yok. Ama toplu sözleşme düzeni ve karşılıklı bir masada oturup konuşma geleneği ve yasal prosedürü olmadığı için, uzun süre işi dondurdum. Sonra Ankara’ya çağırıldım. …benden istenileni yapmak çözüm olmayacaktı. “Kan işin boyutlarını büyütecek ve iki taraf için de hayırlı olmayacak, yapılacak şey masaya oturmaktır” diyordum. Peki ne söylüyorlar, “nereden çıkarıyorsun, yasada yok” diyorlar. Tamam yasada olmayabilir ama fiilen yapılabilir. İsmet Paşa’da bu noktaya geldi…
İlk kez oluyor bu. İşçi temsilcileri de geldi. Beraberce vilayette işçi temsilcileri ile oturuldu ve konuşmalar başlatıldı.
O sırada Türkiye’nin en büyük işçi toplantısı için izin istediler. Ben bunda da bir sakınca görmedim. Tabii, sakınca görmedim derken, karşımdaki muhatapların yaklaşımlarını da biliyordum. Yani işçi lideri olarak karşıma çıkan insanlar uzlaşma isteyen, olay çıkarmak istemeyen insanlardı. Ama, tıkanmışlık ta vardı. Yasal bir düzenin yardımı da yoktu. Bir miting yapmak istediler yine ben o mitingden yana oldum. Fakat liderleri ile görüştüm. “İlk defa yapacaksınız bunu eğer çizgiyi geçerseniz kamuoyunda uyandıracağınız tepki, bütün geleceğinizi zor durumda bırakır, etkisiz hale gelirsiniz” dedim. Çok aklı başında insanlardı. Söz verdiler.
Bilhassa Saraçhane başında bir miting yapıldı. O sırada işçilerin hepsi geldiler. Devlet kuvvetleri uzakta tutuldu. Efendice konuşmaya başladılar. Ben de bir ara meydana girdim. Daha önce biraz hassasiyet vardı. Kürsüdeki çocukların yanına gittim, onlarla görüştüm. Ve onlar bütün mitingdekilere hakim oldular. Yani bir yasal düzenleme olsaydı nasıl dikkat etmeleri gerekirse öyle davrandılar. Refik Tulga valiydi. Daha sonra Refik Tulga’nın yanına geldim. “Siz de bunlara hitap edin” dedim. Biraz tereddüt etti, fakat medeni cesaret gösterdi. Beraberce meydana geldik. İşçi lideri ön konuşmayı yaptı. Bu arada miting yeri olarak Çamlıca gösterilmiş. İşçide onun tepkisi vardı. Saraçhane başını istiyorlardı. Önce “Çamlıca Çamlıca” diye söz attılar. Daha sonra gittim ben “sizinle bizim aramızda ne fark var? Biz de devletin görevlisi olarak bunu yapıyoruz. Sizin meseleniz bizim meselemizdir” dedim. Ortam birden yumuşadı, sağlıklı bir atmosfer oluştu. Ve işçiler de kafileler şeklinde oraya çok kalabalık bir şekilde gelmişlerdi. Sonra çok sakin bir şekilde dağıldılar ve sorunları da toplu sözleşme düzeni olmadan, fiilen bir uygulama ile İstanbul Valiliği’nde karşılıklı oturup tartışarak anlaşmaya vardılar.”
‘Değişik koşullar’ olmasa işçileri dinleyip onların ne söylediğini anlamaya tenezzül etmeden, alıştıkları yöntemle, yasal olmayan bir hareket yaptıkları için, kan dökme pahasına işçileri dağıtacaklardı.
‘Değişik koşullar’ denilen, güçler dengesinin değişmesiydi. Sokağa genç subaylar ve üniversiteli gençler hakimdi.
Polis şefleri, 27 Mayıs 1960 öncesi taraf tutarak üniversite gençliğini kırdığı için Yassıada'da idi. Genel olarak polisin asker karşısında boynu büküktü. Bir süre sonra İnönü hükümetinin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit, ‘değişik koşulların’ dayatmasıyla kabul edilen Toplu Sözleşme'yi, sanki kendi başarısıymış gibi yasalaştıracaktı. Bu Toplu Sözleşme Yasası ile de İşçi kahramanı(!) olacaktı. Ve sonraları da, oluşturulacak Orta Sol ve Sosyal Demokrasi hareketine dayanak yapacaktı bu yasayı.
Hikmet Bila:
“1961 seçimlerinden sonra, CHP örgütü genellikle muhalefette kalınmasını istemektedir. Genel merkeze gönderilen binlerce telgraf ‘Milli koalisyon’ adıyla kurulacak hükümete girilmemesini, hele AP ile koalisyona hiç yanaşılmamasını önermektedir. Hatta, partili milletvekili ve senatörlerden bazıları da muhalefette kalmanın daha yararlı olacağını savunmaktadırlar. Örgütten gelen bu baskının artması sonucu parti meclisi, 22 Ekim’de, ‘CHP olanak bulunursa muhalefette kalma’ kararı alacaktır.
Ne var ki, dış koşullar ve İnönü birleşince örgütün eğilimi geçersiz kalır. Partilerin liderleri, ‘demokratik rejimimin çalışması için çalışmada’ anlaşmışlar ve komutanların önünde bu konuda bir protokol imzalamışlardır. Parti grupları, Cumhurbaşkanlığı adayı göstermeyecek ve Cemal Gürsel’i destekleyeceklerdir. İnönü’nün kişiliği de, hükümete katılma konusunda başlı başına bir etkendir. 77 yaşındaki İsmet Paşa, ‘çekilecek misin?’ sorusuna karşılık şöyle konuşmaktadır 1961 Ekim’inde: “Hayır... Ben yetişmem itibariyle çekilmeyi geniş zamanda düşünürüm. Vaziyet nezaket gasbettikçe benim sebatım çelikleşir.” Ordu kaynamaktadır ve İnönü bunun farkındadır.”
22 Şubat 1962 olaylarından hep Talat Aydemir’in başlattığı “22 Şubat İhtilali” diye bahsedilir.
Oysa 22 Şubat günü yaşananlar, ihtilalci subayların bir oldu bitti ile, bulundukları yerlerden sürülmeleri amacıyla yürütülen ve bizzat İnönü tarafından başlatılan bir KARŞI İHTİLAL’DİR.
Aynı “21 Ekim Protokolünde” olduğu gibi, birazdan göreceğimiz “9 Şubat Protokolü’ne” ihtilal kararıyla imza atan onlarca general ve yine onlarca albay'dan yalnızca Talat Aydemir ve Fethi Gürcan'ın başını çektiği genç subaylar bu karşı ihtilale DİRENMİŞLERDİR.
Eğer bu direniş olmasaydı, o zaman hiç bir direnişin olmadığı “13 Kasım 1960'da” olduğu gibi açıkça İnönü ve onun maşası haline gelmiş MBK'nin çoğu üyesi, 22 Şubat'ı kendi övünç hanelerine bir artı puan olarak yazabilirlerdi. Ama direnişin daha ilk anında “iktidarın bütün temsilcilerinin” Çankaya Köşkü’nde kıskıvrak yakalanmalarıyla direnişin bir anda “iktidar problemine” dönüşmesi öyle büyük bir korku yarattı ki, olay “İHTİLAL görünümüne” girdi.
Aslında bir direniş olarak başlamasına rağmen bir anda İnönü, hükümet üyeleri, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları'nın kaderleri Aydemir'in iki dudağı arasından çıkacak bir kelimeye bağlı hale gelse de, bölüm başlığının 22 ŞUBAT DİRENİŞİ olması daha gerçekçi olur.
Talat Aydemir:
“Meclis açıldıktan sonra cereyan eden hadiseler ve partilerin tutumları, hiçbir ciddî mesele üzerine eğilinmemesi ordudaki büyük kitleyi daha çok ümitsizliğe kaptırmış olduğu için, yeniden ‘genç ve orta kuşaklardan’ generaller kademesine tazyikler yapılmakta idi. Gün geçtikçe artan bu tazyik karşısında ‘albaylar kuşağı’ hakikatleri başlarında bulunan Kuvvet Komutanlarına ve Genelkurmay Başkanı'na söylemekten çekinmemişlerdir. Bu cümleden olarak 19 Ocak 1962 günü Genelkurmay Başkanı, Genelkurmay Karargahı'nda saat 17:00 de büyük bir toplantı tertip etmiştir. Bu toplantıya Ankara'da bulunan bütün kuvvet komutanları, Genelkurmay'da ve Kara Kuvvetleri'nde bulunan bütün generaller Ankara'da bulunan birlik ve bütün okul komutanları, kritik personel iştirak ettiler. Salonda tahminen 70 kişi kadar bulunuyordu.
Genelkurmay Başkanı, gidişatın iyi olduğunu, İnönü başta mevcut oldukça her şeyin düzeleceğini ve onun ordu tarafından desteklenmesi gerektiğini kesinlikle belirtti.
Konuşması bittikten sonra sırasıyla hava, kara, deniz kuvvetleri komutanlarına söz verdi. Hiçbir fikir beyan etmediler. Sıra ile generallere sordu. Hiçbiri mütalaa beyan etmedi.
Sıra albaylara geldi. İlk olarak Jandarma Okulu Komutanı Kurmay Albay Necati Ünsalan kalktı.
Genelkurmay Başkanı ile aynı fikirde olmadığını, 80 yaşındaki bir liderin bu memleketi kurtaramayacağını, fizikî yapısı bakımından enerjisi tükenmiş bir insana bel bağlanamayacağını ve memleketin yaşamış olduğu durumda bu zihniyetle bir adım daha ileri gidemeyeceğini belirtti.
Sonra Kurmay Albay Emin Arat konuştu. Aynı şekilde Genelkurmay Başkanı'na aksi tezi savundu.
Kurmay Albay Selçuk Atakan, Genelkurmay Başkanı ile aynı fikirde olmadığını belirtti."
Şüphesiz mesele, “80 yaşındaki bir liderin bu memleketi kurtaramayacağını, fizikî yapısı bakımından enerjisi tükenmiş bir insana bel bağlanamayacağı” meselesi değildi.
Önemli olan liderin “yaşı” değil, niyeti ve hedefiydi; ona bel bağlıyan zihniyet de aynı niyetle bunu yapıyordu. Liderin “enerjisi”nin nereye harcanacağı meselesiydi. İnönü’nün “fiziki yapısı bakımından enerjisi tükenmiş” bile olsa, arkasına “hakim sınıfları” ve altına “generalleri” almıştı. Ayrıca, genç subayların beklediği “bir adım daha ileri”yi engelleyecek başka bir politik kimlik henüz yoktu. Türkiye, daha ne “yaşlı”lar görecekti sorunların üstünü kapatmak için.
Ama doğal olarak, Harp Okulu’nda Kurtuluş Savaşı’nı başarmış komutanlardan eğitim almış albaylar kuşağı, Kurtuluş Savaşı Kahramanı olarak tanıdıkları İnönü’nün yaşlandığını düşüneceklerdi. “Devlet başındaki enerjisini kaybettiği için kuzgunlar leşe saldırıyorlar,” diyeceklerdi.
19 Ocak 1962'deki toplantıda Talat Aydemir de uzun ve heyecanlı bir konuşma yapmıştı. Bizzat Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in, bazı Tabii Senatör'lerin (Eski M.B.K. üyeleri) ve bazı C.H.P.'lilerin ihtilal hazırlıkları yaptığını söyledi. Buna karşılık, D.P.'nin alaşağı edilmesiyle geleneksel ordu düşmanı gerici güçlerin halkı peşine takarak bir isyana hazırlandıklarını anlattı. Kendisi ve arkadaşlarına bağlı genç subayların ise, seçimler sonucu ortaya çıkan memleketin bu durumu karşısında en iyi çözümün bizzat kendilerinin harekete geçmesinde gördüklerini belirtti. Eğer yapılacak ihtilal hiyerarşik olursa, en az zarar görüleceğini söylemesi üzerine Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay derhal yerinden fırladı ve iki elini havaya kaldırarak:
“- Yoo! Beni bu mesuliyet altına sokma” diye bağırdı.
Talat Aydemir:
“Ben sizi ikaz ediyorum. Memleketin gerçekleri bunlardır. Orduda parçalanma vardır. Ayrıca, Tabiî Senatörlerin tutumu sebebiyle ordu ile halkın arası da açılmaktadır.
Orduda alt kademenin tazyiki de artmaktadır. Hiçbir komutan kuvvetine, birliğine tam manasıyla sahip değildir.
Hangi kuvvet kumandanı kıt'asina hakim ise ayağa kalksın, açıkça hesaplaşalım...”
Bu teklif içeride bulunanları şaşırttı. O anda gerçekle bir defa daha yüzyüze gelindi. Kumandanlardan hiçbiri ayağa kalkmak ve kıt'asına hakim olduğunu söylemek cesaretini gösteremedi. Çünkü orduda parçalanmalar, kumandanların da malûmu idi.
“Sözlerimi şöyle bitirdim :
İleride olacak herhangi bir hadisenin mesûlü, hadiseleri bildiği halde doğru olarak aksettirmeyen ve gene bu hareketleri bildiği halde gerekli tedbirleri almayanlar olacaktır...”
Sunay diğer subayların da fikrini sordu, hemen hemen birbirinin aynı cevaplar aldı. Son olarak 229. Piyade Alay Komutanı İhsan Erkan birkaç gün önce 13 yaşındaki kızına bir sivilin “Yakında babasız yaşamaya alış kızım...” dediğini naklederek intikamcı unsurların orduya karşı duydukları kini belirtti, ve en kısa zamanda bu işe bir son verilmesini istedi.
Sunay daha sonra generallerin görüşlerini sordu. Hiçbir fikir söylemediklerini görünce “Ben sizin namınıza İnönü'ye kendisini desteklediğinizi söyleyeceğim” dedi. Albaylar mırıldanarak hoşnutsuzluklarını belli ettiler. Dışarı çıkarken Sunay bana dönerek “Sen çok ateşlisin, çok heyecanlısın” deyince: “Ben sadece gerçekleri söylüyorum, kimin haklı veya haksız olduğunu olaylar gösterecektir.” cevabını verdim...”
İsmet Paşa, 5 Şubat 1962 günü Harp Okulu’na gitti. Amacı, hem adını çok duyduğu Talat Aydemir'i tanımak, hem de Harp Okulu subay ve öğrencilerini etkilemekti.
Fakat, Talat Aydemir onu karargah subaylarıyla değil öğrencilerden oluşan bir tek teftiş kıtası ile karşıladı. Arkasından boş bir Harp Okulu'nu gezdirdi. Yemekhaneye indiklerinde, orası da boştu. İsmet İnönü, yemek esnasında da öğrencilerle temas kuramayacaktı.
İnönü: ‘Öğrenciler nerede? Onlarla yemek yiyeceğimi düşünmüştüm.’ dedi.
Aydemir: ‘Onlar yemeklerini yediler, şimdi eğitim alanındalar.’ cevabını verdi.
İsmet İnönü, Talat Aydemir'in yanındaki bir kaç subayın da kendisi ile oldukça soğuk konuştuğu kısa bir sohbetten sonra, öfkesini gizleyerek Harp Okulu'nu hemen terketti.
İlk defa bir Kurmay Albay, yüzüne karşı kendisine açıkça tavır alıyordu. Bu defa daha büyük bir belaya çatmıştı. Silahlı Kuvvetler’in hep İsmet İnönü ve CHP'nin arkasında olduğu görüntüsünün sonu geliyordu anlaşılan.
İnönü hızla tarafını güçlendirmeye girişti. Ankara'daki zayıflığını görünce kuvvet komutanları ile İstanbul'a gitti. Bu hamle karşısında Aydemir ve arkadaşları da atağa kalktı.
Bundan sonra kumandanların ve İnönü'nün İstanbul seyahati yapıldı. Genelkurmay Başkanı, Harp Akademisi’nde aynı şekilde bir konuşma yaptı. Batı Anadolu’daki birlikleri dolaştı.
Kara Kuvvetleri Komutanı doğudaki birlikleri dolaştı. Ordunun tansiyonu ölçüldü, gittikleri yerlerde ‘Emrinizdeyim paşam.’ cevabını aldıkça, ordu alt kademelerinin kendileri ile fikir birliği ettiği kanısına kapılıyor ve İnönü'ye de garanti veriyorlardı.
Dokuz şubatta İstanbul'da Balmumcu Çiftliğinde Albay Celal Baykam'ın kumandanı bulunduğu Jandarma Tugayı’nda Refik Tulga Paşa’nın başkanlığında bütün Birinci Ordu Birlik Komutanlarının bulunduğu büyük bir toplantı yapıldı. Ankara'dan temsilci olarak Dündar Seyhan, Necati Ünsalan, Selçuk Atakan, Galip Gültekin, Orhan Topçuer, toplantıya katılmak üzere İstanbul'a gittiler.
Sonradan arkadaşların bana anlattığına göre toplantı gündemi şu şekilde tespit edilmişti :
1. Ankara'dan gelen heyetin dinlenmesi;
2. Silahlı Kuvvetler Birliği'nin devamına lüzum olup olmadığının tespiti;
3. Varılması istenen sonuç hakkında kati ve son kararın alınması."
Yapılan uzun tartışmaların sonunda, Ankara'dan giden Aydemir ekibinin ve İstanbul'dan Yrb. Osman Deniz'in kendi içinde tutarlı tespitleri toplantıya damgasını vurdu ve tarihe “9 Şubat Protokolü” adıyla geçen siyasi gidişe müdahale kararları alındı.
9 Şubat 1962 Cuma günü yapılan toplantıda aşağıdaki kararlar ittifakla alınarak imza edilmiştir.
1) Korgeneral Refik Tulga Ankara'ya giderek Hava Kuvvetleri Komutanı ile temas edecektir.
2) Planlar 10 Şubat 1962 günü İZMİT'de Ankara'nın mümessili ile birlikte koordine edilerek protokola bağlanacaktır.
3) Harekat için hiyerarşik sistem kabul edilmiştir. Fakat her türlü teşebbüs yapıldıktan sonra Silahlı Kuvvetler Birliği ekseriyetinin kararı kati ise bu kararı tatbik edecek en kıdemli kumandanın emri ile karar tatbik mevkiine konacaktır.
4) Silahlı Kuvvetler bir bütündür. Her karara müşterek varılacaktır.
5) Kararın zamanı Silahlı Kuvvetler Kumandanlığı’nca emredilecektir. Bu husus İstanbul'daki kumandanlar tarafından temin edilecektir. Harekat 28 Şubatı geçmiyecektir. 09 Şubat 1962”
9 Şubat Protokoluna toplantıdan sonra imza koyan bazı subaylar şunlardır:
Korg. Refik Tulga, Tümgeneral Fikret Esen, Tümg. Rafet Ülgenalp, Tümamiral Bahattin Özülker, Tuğgeneral Faruk Gürler, Tuğgeneral Faruk Güventürk, Tuğamiral İsmail Sarıköy, Tuğamiral Celal Eyiceoğlu, Tuğamiral Kemal Kayacan, Tuğgeneral Zeki İlter, Kurmay Albay Necati Ünsalan, Kurmay Alb. Ferit Erdoğan, Kurmay Albay Selçuk Atakan, Kurmay Albay Dündar Seyhan, Kurmay Albay N. Kemal Ersun, Kurmay Albay Behçet Özdemir, Kurmay Albay Vahit Gürkan, Kurmay Albay Emin Aytekin, Kurmay Albay Doğan Özgöçmen, Kurmay Albay Burhan Hunoğlu, Kurmay Albay Necati İşcan, Topçu Albay Celal Baykam, Kurmay Albay Turan Çağlar, Kurmay Albay Fikret Göknar, Hava Kurmay Albay Emin Alpkaya, Albay Rifat Erenulu, Albay Zarif Çetindağ, Albay Nihat Aslantürk, Albay Halim Kural, Albay Recai Baturalp, Kurmay Albay Vecihi Akın, Kurmay Albay Mehmet Bora, Dz. Kur. Alb. Bülent Tarhan, Kurmay Albay Bedrettin Demirel, Albay Halim Kural, Kurmay Albay Cemal Öcal, Kurmay Albay Necati Zan, Albay Sadeddin Çankır, Yb. Ahmet Gegeç, Yarbay Osman Deniz.
İnönü, Aydemir’e karşı hızla kendi cephesini oluşturup, generalleri ‘ikna’ etmeye uğraşırken, her ihtimale karşı daha önce yaptığı gibi kendisi dışında hedef tahtaları da oluşturmayı da ihmal etmiyordu. Bizim ANTİKA ‘kurmay’ tabii (ömür boyu) senatörlük havucuyla, eski MBK üyelerini statükonun bir parçası haline getirmişti.
Müşerref Hekimoğlu:
“Ben Cumhuriyet Halk Partisi’ne yüklenmeyi de doğru bulmuyorum. Bu partinin yönetimini, kulisini, güçleri birbirine düşürerek etkisiz hale getirdiğini bilenler başka şey bekleyemezdi doğrusu. İşin kötüsü ihtilalciler bilmiyordu bu oyunu. Kuruluşları iyi seçememişlerdi, danışmanlarını iyi seçememişlerdi. Kimi komiteciler tuhaf bir çelişki içindeydi. İhtilali oluşturan kadro içinde yer almış, ama ihtilalin bir düzen değiştirmek olduğunu bilmiyor, statükocu bir kafası var. Türkiye'de denenmiş kadrolara notunu verememiş! İhtilali yaratan ortamı iyi tanımıyor, olayların köküne inemiyordu.”
Ne kadar ciddi, oturaklı laflar değil mi? İnsan bu lafların arkasından bu ‘Sosyalist’ baldız'dan statüko ile kopuşmanın, statükoya karşı mücadelenin yollarını öğrenmeyi bekliyor. ‘Denenmiş kadrolara notunu vermiş’ bir ‘danışman’dan ‘olayların köküne inmesi’ umuluyor.
Ama aynı ‘danışman’ yazarın bazı M.B.K. üyelerinin ‘statüko’ yu muhafaza için CHP ve İsmet paşanın peşinden nasıl koştuklarını övgüyle anlatınca şaşırıp kalıyorsunuz.
“27 Mayısçılar (Tabii Senatörleri kastediyor) günlerce uyardılar Paşayı, inanmak istemedi. Ben Suphi Karaman'ın, Suphi Gürsoytrak'ın, Sami Küçük'ün, Selahattin Özgür'ün (yazarın eniştesi) çabalarını çok yakından gördüm. Ahmet Topaloğlu'ndan dinledim, yıllarca sonra Mucip Ataklı anlattı, İnönü son güne kadar Talat Aydemir'in bir olay çıkaracağına inanmıyor”
İnönü, kimbilir içinden nasıl gülüyordur bu 27 Mayısçı(!)'lara!..
Yazar devam ediyor:
“O dönemde Ataklı da cuntanın toplantılarına katılıyor. Bir gün Jandarma Okulu Komutanı Necati Ünsalan'ın evinde bir toplantı var. Hava Kuvvetlerinden Feyzi Arsın ve Ataklı. Bir de Ekrem Acuner var tabiî senatörlerden. Ataklı, daha doğrusu Hava Kuvvetlerinden bir grup böyle bir eyleme karşı çıkmış, ama Cunta Hava kuvvetlerinin katılmasında direniyor… Sonra da karşı bir savaşıma (yani karşı-devrime!, Ö.G.) girişiyorlar. Hava kuvvetlerindeki, İstanbul'daki arkadaşlarını uyarıyorlar. CHP'li bakanlarla konuşuyorlar, ama bu bakanlardan kimse aldırmıyor. Mucip Ataklı, Haydar Tunçkanat ve başka komite üyeleri İnönü'nün Meclisteki odasına geliyorlar bir gün Odada Turhan Feyzioğlu, Emin Paksüt ve Orhan Öztrak var.
- Paşam durum çok kritik. Tedbir almazsanız bir patlak olabilir.
İnönü, Mucip Ataklı'yı dinliyor, sonra İçişleri Bakanı Ahmet Topaloğlu'na söylediğini tekrarlıyor:
- Senin söylediğini sorumlu kişiler söylemiyor.
Ataklı bir ihtilalci çıkışı yapıyor bu kez.
- Paşam, Genekurmay Başkanı böyle konuşuyorsa durumu bilmiyor. Alt kademeyi bilmiyor. Bunun en kesin örneğini 27 Mayıs'tan verebiliriz. O zaman da Genelkurmay Başkanı hükümete güvence verdi, ama iki gün sonra ihtilal oldu. Bugün de aynı durum. Ayrıca bakanlarınız size yalan söylüyor. Gerçekleri anlatmıyorlar. Biz onları daha önce uyardık, size duyurmamışlar.
- Peki düşünürüz.
İnönü düşüne dursun, 16 Şubat'ta komiteden üç kişi Sunay'a gidiyor. Tehlikeyi anlatıyorlar, ..”
İhtilalci(!) çıkışa bak. MBK'ni beraber kurdukları 14'leri İnönü'yle elele harcadıkları gibi, ihtilalin özü genç subayların direnişini de İsmet Paşa'ya ihbar etmeyi de ‘İhtilalci çıkış’ olarak göstermekten utanmıyorlar. İnönü mutlaka, bu iki-yüzlülerin devrim cephesinden karşı-devrim saflarına nasıl kolayca geçtiklerini ve kendi başarısını “düşüne duruyordur.”
Yazarı okumaya devam edelim:
“… öfkeden sıkıntıdan patlayacaklar sanki. Olayları avuçlarının içinde hissediyor, yetkilileri çok yavaş buluyorlar. Ama hükümet kıpırdamıyor hala. İhtilalci damarları kabarıyor, Çankaya'da Gürsel'in karşısında alıyorlar soluğu.
“- Biz komando saldırısına geçeceğiz. Talat ve arkadaşlarını paketleyip Ankara dışına çıkaracağız, …
İnönü de durumu anlıyor artık, Talat Aydemir ve arkadaşlarının başka yerlere atanması kesinleşiyor …”
Neredeyse 27 Mayıs ihtilalini karşı - devrime, "paketleme"yi bir zanaat haline getirirken "ihtilalci" ar damarları kabara kabara patlayacak.
Müşerref Hekimoğlu:
“Genelkurmay Başkanının Muhafız Alayı'na gidip iki gün önce atanan Albay Cihat Alpan'ın hükümete bağlı bir komutan olduğunu alaya söylemesini istiyor. Haydar Tunçkanat ve Suphi Karaman telefonun başında durmadan alay gazinosunu arıyorlar.
- Genelkurmay Başkanı geldi mi?
- Gelmedi.
- Alay komutanı nerede?
Bir posta cevap veriyor:
- Alıp götürdüler.
- Kim götürdü?
- Aşağıdan süvariler…
… bir anda karar veriyorlar. Bu gece neyle karşılaşacakları belli değil. Cuntanın ilk canlı hedefi onlar. Geceyi evlerinden uzakta geçirmeleri gerekir. Sabah nasıl olacak bakalım?”
Korku .... başlamıştır. Oysa, altlarında kuvvet kalmamış, İnönü'ye yaranmaya çalışmaktan başka meziyetleri bulunmayan bu damarlı “ihtilalcileri”, suratlarına tükürmekten başka, kim ne yapsın. Ama, hainler korkak olur!..
Dündar Seyhan:
“Kur. Alb. Cihat Alpan, Muhafız Alayına giderek Alayın kumandasını ele almış. Bu esnada, Harp Okulu emrinde bulunan Muhafız Alayı Süvari Grubunun Kumandanı Bnb. Fethi Gürcan, kendi inisiyatifi ile Alay Karargahına giderek Alb. Alpan'ı tevkif etmiş ve Alayın Kumandasını ele geçirmiş.”
Kendisini 22 Şubat'tan sonra emekli olduğu zaman tanıdım. Namuslu, mert, memleket sever ve cesareti hudutsuz olan bir kişiliğe sahipti. Muhafız alayının emir ve kumandasını aldığı zaman Köşk'te: Cumhurbaşkanı, Başbakan, Hükümet üyeleri ve Kuvvet Kumandanları toplantı halinde bulunuyorlarmış.
Bnb. Gürcan, Alb. Aydemir'e telefonla bu toplantıyı haber vermiş ve harekat tarzı hakkında talimat istemiş. Aydemir de:
- Bizim onlarla işimiz yok, bırak gitsinler.. demiş.
……
Harp Okulunda, saat üçten sonraki tablo da hazindir... Gençlerin gözlerinden ip gibi yaş iniyordu.”
22 Şubat 1962 Direnişi’nin ayrıntılarına geri geleceğiz. Ama şunu belirtmeden geçmiyelim 22 Şubat’tan sonra ilk sayısında CHP’li KİM dergisi, isim vermeden baldız Müşerref Hekimoğlu ve dolayısıyla Tabii Senatörleri 22 Şubat’tan bir kaç gün önce olan karışıklıkların baş sorumlusu olarak göstermekten çekinmeyecekti.
KİM Dergisi:
“Kulakları zaten cunta lafları ile dolu olan Ankara’lılar, hele gazeteciler o gün türlü türlü rivayetlerle şaşkına dönmüşlerdi. Kimi derdi ki bir gece önce Ankara civarındaki beş birlik harekete geçmiş ve bunların başlarındaki 20 Astsubay güçlükle tevkif edilmişler, kimi derdi ki, bir gece önce çarpışmalar olmuş, ölenler yaralananlar varmış...
Bu tür rivayetlerin yayılmasında bilhassa eniştesi eski bir M.B.K. üyesi olan kadın bir gazeteci ile gene gazeteci olan kocasının büyük rolü vardı. Tabii ki haber kaynağı sadece bunlar değildi. M.B.K. üyeleri de bu konuda oldukça teferruatlı bilgi veriyorlardı.
Bunlara göre harekat başlamıştı da, kuvvetler komutanlarının ve kendilerinin müdahalesi ile bastırılabilmişti. Hatta o kadar ki, olayı bizzat gözleri ile görebilmesi için eski bir polis olan A.P.’li İçişleri Bakanı Ahmet Topaloğlu bile çağrılmıştı.”
Hem İnönü’ye yaranmaya çalışacak, hem de ona akıl satmaya uğraşacaksın! Ne kadar “damarlı” ihtilalci olduğuna bakmadan adamı, öfkeli ordu gençliğininin karşısına “eski polis” Demokrat Parti’nin devamı “A.P.’li İçişleri Bakanı” ile aynı hizada dikerler, hem de aynı A.P.’lilelerle kendileri koalisyon yapmamışlar gibi.
İstanbulda imzalanan “9 Şubat 1962” protokolünde Generaller ve yüksek rütbeli subaylar, genç subayların isteği doğrultusunda, en geç 28 Şubat 1962 tarihine kadar iktidara el koymaya karar vermişlerdi. Hatta, hemen arkasından İzmit’te imzalanan Ek protokolle de iktidar biçimini açıklamışlardı. Ankara’da da yine generaller ve yüksek rütbeli subaylar tarafından imzalanmıştı bu Ek Protokol.
Talat Aydemir:
“Balmumcu Çiftliğinde hazırlanan protokolle ilgili olarak 10 Şubat 1962 günü İstanbul grubundan bir temsilci heyeti Ankara temsilcileri ile birlikte İzmit’te 15. Kolordu Kumandanı olan Tümgeneral Fikret Esen'e giderek hazırlanan planlar hakkında kendisinin görüşlerini almışlardır. Fikret Esen Paşa’nın İzmit'teki evinde İstanbul grubundan temsilcilerle harekat sonrası Türkiye statüsünü tespit eden ek bir protokol tanzim edilerek imza altına alındı.
Fikret Esen paşanın evinde toplanan Kurmay Albay Ferit Erdoğan, Kurmay Albay Vecihi Akın, Deniz Kur. Albay Zarif Çetindağ, Albay Dündar Seyhan. Burada tanzim edilen ek protokolun esasları şu şekildeydi:
Güvenlik Konseyi adı altında kurulacak 25 kişilik asker ve sivil karışımı bir heyet toplanacak ve Yasama yetkisini yürütecektir. Genelkurmay Başkanı ve dört kuvvet Kumandanı konseyin tabii üyeleridir.
Bir süre sonra Meclis kurulacaktır.
Hükûmet, kimlikleri güvenlik konseyi tarafından tespit edilecek olan kişilerden meydana gelecektir.
27 Mayıs İhtilalinin gerçekleştiremediği reformların uygulanabil-mesi için gerekli bütün tedbirler öncelikle alınacaktır. Eski M.B.K. üyeleri 37 kişi olarak kabul edilir, içlerinden seçilenler Millî Mecliste görev alabilirler.
E.M.İ.N.S.U. lardan inkılap hareketlerinin kilit noktalarında büyük ölçüde faydalanılacaktır.
Ulusal anlaşmalarda da büyük bir değişikliğe gidilmeyecektir.
İki nüsha halinde hazırlanan bu protokolde Ankara ve İstanbul temsilcileri tarafından imzalanarak sonucu merakla bekleyen diğer arkadaşlara duyurulur.
Ankara temsilcileri imzalanan bu protokolü Ankara'ya getirdiler. 28. Tümen Komutanı hariç, bütün güvenilir birlik komutanları, Jandarma Genel Komutanı Abdurrahman Paşa, Deniz Kuvvetleri Komutan ve Kurmay Başkanı imza ettik. Bu hadise duyuldu. İnönü ve Genelkurmay Başkanı tarafından mani olunmak için tedbirler alınmağa başlandı.”
Talat Aydemir:
“Partici olan havacılar, mutlak bir CHP iktidarını arzuluyorlardı. İktidarın CHP'lilere devredilmesini istiyorlardı. Ancak havacıların bir endişesi vardı. Herhangi bir ihtilal halinde 14'lerin Türkiye'ye dönmesi ve kendilerini enterne eden havacılarla mücadeleye girişmesi onları korkutuyordu. Bu endişe, Hava Kuvvetleri cuntasını, ordudan gelecek hareketi bekletmeğe sevk ediyordu. Bu sebeple, benim ve arkadaşlarımın bir an önce harekete geçme arzumuz, kendilerini ürkütüyordu. Hava cuntasının başında bulunan Halim Menteş durumu organize etmekle görevliydi. Biz ise devamlı temaslar yapıyor, ordunun parçalanmasını önlemek için tedbirler düşünüyorduk.
Havacıların Cuntası'na dahil Halim Menteş ve yedi MBK üyesi, İnönü'yü slogan olarak kullanmakta ve bana ve arkadaşlarıma karşı tedbirler tasarlamakta idiler. Nihayet bir çare de buldular. “Aydemir ve arkadaşları” öne sürülerek müşkül durumda bırakılacaklar, böylece diskalifiye edileceklerdir. Bu fikir derhal tarafımızdan öğrenildi...”
İstanbul ve Ankara'daki kumandanların yeni bir ihtilale karar vermeleri üzerine 18 Şubat 1962 Pazar günü Genelkurmay Başkanı, İstanbul'daki bütün Kolordu Kumandanlarını, Harp Akademileri Kumandanı’nı, Harp Filosu Kumandanı’nı, Vali Paşa'yı Ankara'ya çağırdı. Aynı gün Genelkurmay'da kuvvet kumandanlarının da bulunduğu bir toplantı yapılacaktı.
Toplantıya girilmeden önce Refik Tulga, Faruk Gürler ve Beşinci Kolordu Kumandanı Refet Urgenalp Paşa ile görüştük. “Bu iş 23 Ekim’deki gibi olmasın” dedik. “Tekrar cayılmasın. O takdirde astlarımızın bizlere ve sizlere karşı itimatları sarsılır.”
Bize verdikleri cevap aynen şöyledir:
“Emeklilik istidalarımızı ve rütbelerimizi cebimize koyarak geldik”
Faruk Paşa ile Refet Paşa’ya “Bunu toplantıdan sonra görüşeceğiz” dedim.
Genelkurmay'da toplantı yapıldı. Genelkurmay Başkanı yine bu işin yapılmaması için kumandanları ikna etmişti.
Vali Tulga bu durumu anlatınca sorduk:
“Siz kararınızda değişiklik yapıyor musunuz?”
“Hayır” dedi. “Ben bu işi sonuna kadar götüreceğim.Yalnız bana müsaade edin. Yarın İstanbul'a gidip oradaki birlik kumandanlarıyla görüşelim. Neticeyi size bildiririz.”
19 Şubat günü Genelkurmay Başkanı beni, Merkez Kumandanı Albay Selçuk Atakan'ı, Jandarma Okulu Kumandanı Necati Ünsalan'ı makamına çağırdı. Şeref salonuna geçtik. Orada Hava Kuvvetleri Kumandanı İrfan Tansel, Kara Kuvvetleri Kumandanı Muhittin Önür, Jandarma Genel Kumandanı Abdurrahman Doruk Paşa da vardı. Saat 17'den 21'e kadar memleket ahvali, gidişatı, alınacak tedbirler müzakere edildi. Fikirler açıkça belirtildi ve bu işin yapılmasının zarureti anlatıldı.
Sunay, ancak İnönü ölürse veya çekilirse bu işin yapılabileceğini belirtti. Bunun üzerine biz, bilhassa Selçuk Atakan şöyle bir teklif ileri sürdü:
Biz ihtilalin hiyerarşik düzende yapılmasını uygun görüyoruz. Mademki kendinizi kifayetsiz buluyorsanız, denecek bir şey yok. Biz alttan gelen tazyiki güçlükle muhafaza ediyoruz. Yok eğer bu alttan gelen tazyiklerin müşevyiki olarak bizleri görüyorsanız, biz şimdi derhal istifamızı verelim. Emekliliğimizi istiyoruz. Yarın, öbür gün bu suçu yükleyerek bizi ordudan şerefsizce ayırmayın.
Sunay, “Yook! Böyle bir şey düşünmüyorum. Siz benim en kuvvetli dayanaklarımsınız. Size şeref sözü veriyorum. Benim vücudum çiğnenmedikten sonra sizin kılınıza kimse dokunamaz” dedi.
20 Şubat saat 19'da şu haberleri aldım.
Başvekalette çalışan bir arkadaşım evime yazılı bir not bırakmış, “Talat yarın tevkif edileceksin. Ankara'da bulunan albaylar cuntası İnönü tarafından dağıtılacak. İnönü “İdamlarda MBK'nin kabahati yoktur. Baş sorumlu Harp Okulu Kumandanı ve yakın arkadaşlarıdır. Ben onları dağıttıktan sonra halka teslim edip, AP'lilere linç ettireceğim” demiş...
Üniversiteli bir genç de gelerek o gece havacıların 13 Kasım harekatı gibi bir harekat hazırladıklarını, üç kurmay subayın başta Mithat Ceylan olduğu halde Üniversiteye giderek “Size silah dağıtsak, Harp Okulu'nun yapacağı bir ihtilale karşı durur musunuz?” diye teklifte bulunduklarını bildirdi.
Aynı anda Milliyet Gazetesi Muhabiri Mete Akyol telefonla “Albayım, tevkif edildiğinizi duyduk, üzüldük. Hakikat mi?” diye sordu.
Bu üç haber de o gece bir şeyler olacağına dair emarelerdi. Merkez Komutanı Selçuk Atakan'ı çağırdım. Aldığım yazılı haberleri kendisine vererek ‘Bunu hemen götür, Sunay'a ver, haberdar olsun’ dedim ve gayet sıkı emniyet tedbirleri alarak kıtalarımızın başında yatmamız gerektiğine karar verdik. Ve saat 23.30'da Harp Okulu'na çıktım.
Saat tam 24'te İstanbul'dan 15. Kolordu Kumandanı Tümgeneral Fikret Esen telefon ederek sabah 03:00'te Ankarada'ki birliklerin bir harekat yapacağını duyduğunu bildirdi ve “Sakın kendi kendinize bir iş yapmayın. İstanbul ile koordineli olacak bu iş. Biz Kasımpaşa'da Deniz Kuvvetleri Kumandanı, Hava Kuvvetleri Kumandanı ve bütün kumandanlar toplantı halindeyiz” dedi. Kendisine hiçbir şeyden haberimiz olmadığına dair şeref, namus sözü verdim.
Ankara artık kaynamaya başlamıştı. İstanbul grubundan Akademi Kurmay Başkanı Emin Aytekin beni telefonla aradı. Aytekin'le Ankara'daki durumu görüştükten sonra ona şu raporu bildirdim:
1. 21/22 Şubat gecesi Mucip Ataklı ile Haydar Tunçkanat resmî elbiselerini giyerek Fevzi Arsın ve Halim Menteş ile Hava Kuvvetleri karargahına geldiler.
2. Meclis Muhafız Birliği nöbetçi subayına Meclisin Harp Okulu tarafından sarıldığını bildirerek alarma geçmesini istediler.
3. Muhafız Alay Kumandanı Kurmay Albay Şükrü İlkin ile 229 Piyade Alay Komutanları yerlerine yeni komutanlar tayin edildi.
4. Hava Kuvvetlerinin bazı yer birliklerine alarm hazırlık emri verildi.
5. Genelkurmay İkinci Başkanı tarafından Genelkurmay’daki ve Kara Kuvvetleri’ndeki subaylara tabancalarınızla görev başı yapın emri verildi.
6. Genelkurmay Başkanına bir hareketin başlamak üzere olduğu ve birliklerin alarm yaptığı haberi ulaştırıldı.
7. Genelkurmay Başkanı, Hava Kuvvetleri Komutanını da yanına alarak birlikleri dolaştı. Neticede herhangi bir fevkaladelik olmadığı anlaşıldı.
Bunun üzerine bizde Genelkurmay Başkanı’na şu muhtırayı verdik:
- Resmî elbiselerini giyerek harekete geçen Mucip Ataklı ve Haydar Tunçkanat hakkında kanunî işlem yapılması.
- İşbirliği yaptıkları ikinci başkan Memduh Tağmaç’ın vazifesinden uzaklaştırılması
- Tayinleri yapılan subayların yerlerine iadesi.
Şimdi Yüksek Kumanda Konseyi toplantı halindeler verecekleri kararı bekliyorum.
Bildirilen bu rapora karşılık Kurmay Albay Emin Aytekin bana şunları söyledi:
- Aman Talat dikkatli olun ve sükûnetinizi muhafaza edin.
- İstanbul Grubu sizin harekete geçmenizi desteklemeyecek.
- Şimdi beşinci Kolordu Komutanının raporu önümde duruyor. Ankarada herhangi bir münferit hareketi destekleyemeyeceklerini bildiriyor.
- Diğer Komutanlar da öyle, sükûnet ve itidalinizi muhafaza edin.
Bu telefon görüşmesinden sonra Emin Aytekin'e ve Osman Deniz'e;
‘Sükûnetinizi muhafaza edin.’ dedim. Onlara; ‘Harekete geçmiyeceğimize’ teminat verdim.
Saat tam 2'de yatağa girdim. Bu sırada 229. Piyade Alayından Yüzbaşı Süleyman telefon ederek: “Albayım, şimdi buraya Kara Kuvvetleri Komutanı, Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanları geldi. Alayın ihtilal için hazırlık yapıp yapmadığını kontrol ettiler. Bütün erat uyuyordu. Hiçbir şeyden haberimiz olmadığını bildirdim. Alay Kumandanını sordular, evde olduğunu bildirdim. Kumandanı Merkez Kumandanlığına istediler. Kendileri de oraya gittiler. Galiba kumandanımızı tevkif edecekler. Alaya alarm vereyim mi?” Ben “lüzum olmadığını” bildirdim. Merkez Kumandanı'na telefon ettim. Selçuk “Yanlış bir haber alınmış, bu gece harekata kalkılıyor.” denmiş. Onu tahkik ediyoruz. Alay Kumandanı dönecek. Merak etme” dedi.
10 dakika sonra aynı alaydan Üsteğmen Ergun Özgen telefon ederek; “Albayım havacılar alarma geçmiş. Merkez Kumandanlığı’nı bu anda kuşatmış vaziyetteler. Alayı Alarma geçirelim mi?” diye sordu. Ona da “Hayır” cevabını vererek Selçuk'a telefon ettim.
O sırada Genelkurmay Başkanı, Selçuk Atakan'ın yanında imiş. Bu arada odaya giren, Tank Yüzbaşısı “Sarıldınız, emirlerinizi bekliyoruz” demiş. Gene aynı sırada Tank Taburu nöbetçi Subayı telefonla “Albayım, sarıldınız. Genelkurmaybaşkanı sizi enterne ediyor, emriniz?” demiş. Bunun üzerine Merkez Kumandanı: “Derhal harekete geçilmesini” söylemiş.
Ancak Cevdet Sunay telaşla “Harekete geçmeyin, ben şimdi Hava Kuvvetleri’ne gidiyorum. Meseleyi tahkik edeceğim” diyerek müdahale etmiş ve Merkez Kumandanlığı'ndan ayrılmış. Selçuk olup bitenleri bana nakletti.
Biraz sonra Harp Okulu yanındaki Tank Taburu'nun alarm düdükleri ötmeğe başladı.
Yeni Mahalle'de oturan Tank Taburu subayları, hava astsubaylarının alarm yapıp birliklerine gittiklerini görünce hemen kıtalarına koşup gelmişler. O anda birisi tankçılara şöyle demiş:
“Albaylar ve generaller Merkez Kumandanlığı'nda, havacılar tarafından ele geçirilip tevkif edildi. Böyle bir hal zuhurunda işleyecek otomatik plana göre kıtalar harekete geçip kumandanlar kurtarılacak.”
20 - 21 Şubat gecesi hazırlanan durumun tertipçileri şunlardır
Hava Kuvvetleri Cuntası'ndan başta Kurmay Albay Halim Menteş, Albay Fevzi Arsın, Hava Kurmay Başkanı General Hüsnü Özkan, Binbaşı Avni Güler; Hava Kuvvetleri Kumandanı İrfan Tansel. Tabiî Senatörlerden Mucip Ataklı, Haydar Tunçkanat, Emanullah Çelebi, Ekrem Acuner, Fikret Kuytak, Rafet Aksoyoğlu, Şükrat Özkaya (CHP'ye hizmet eden tabiî senatörler)... Başrolde İnönü, Turhan Feyzioğlu, İsmail Rüştü Aksal ve daha bir çok CHP'liler...
Planları ise şöyledir: Yanlış bir istihbarat neticesinde “Hava Kuvvetleri Cuntası” Sunay'a gelip; “Bu gece (20-21 Şubat 1961) saat 3:00 de Ankara'daki birlikler ihtilal yapacaklardır. Siz bize resmen alarm emri verin. Biz hava kuvvetleri olarak alarma geçer, bu ihtilali yerinde söndürürüz. Ankara'daki ihtilale taraftar birlik komutanlarının hepsini toplarız.” demişler. O da Hava Kuvvetlerini Kara Kuvvetleri üzerinde kullanmak üzere alarma geçirmiş. Bu emirden bir süre önce Sunay, Hava, Deniz ve Kara Kuvvetleri Kumandanları’yla aynı konuda görüşmüş, alarm söylentilerini tartışmış.
Kara Kuvvetleri Kumandanı Muhittin Önür, Hava Kuvvetlerinin alarm talebi karşısında boyun eğmiş ve “Eğer Kara Kuvvetlerinde bir hareket olacaksa, önlenmelidir” demiş.
Mucip Ataklı Paşa resmi elbisesini giymiş ve hava kuvvetleri karagahında emir-kumandayı ele almış. Tansel’i bir bahane ile İstanbul’a uçurmuş. Ekrem Acuner de sivil kıyafetle beraberinde imiş. Haydar Tunçkanat ise alarm ile birlikte resmi elbiselerini giymiş ve Meclis’e gelmiş. Meclis Muhafız Taburu’nun nöbetçi subayı olan hava üsteğmenine (bu durum oldukça manidardır) giderek “Harp Okulu Meclis’i kuşatıyor. Duvarlarınıza kadar geldi. Ne duruyorsunuz, derhal alarma geçin!” demiş. Bu sırada ise Harp Okulu öğrencileri uyumaktadır, okulda sadece dokuz nöbetçi subay vardır.
Meclis Muhafız Taburu'nun havacılar tarafından alarma geçirilmesi üzerine tank taburu da kontra-alarma geçiyor ve onun civarında bulunan 2. Piyade Alayı ve Süvari Grubu da kontra-alarma katılıyor. Bu anda saat 02.30'dur.
Ben, derhal nöbetçi amiri Kurmay Binbaşı Bahtiyar Yalta'yı çağırdım, Aman Bahtiyar, bir yanlışlık var. Tank Taburu başını aldı, gidecek şimdi, git, tank taburunu önle, yerine dönsün, alarmı kaldırsınlar. Herkes yerli yerine gitsin dedim. Derhal harekete geçen Yalta, Bahçelievler'den Bakanlıklara gelen ve Gülhane kısmında kavuşan yolda tankları yakalayarak geri çevirdi. Durum 229. Piyade Alayı’na da izah edilerek orada da alarm tatil ettirildi.
Bahtiyar Yalta:
Aşağı indim, dehşete düştüm. Ankara palet sesleriyle inliyor. Sıralı gidiyor tanklar. Cipin üzerindeyim, yolun boş tarafından süratle gittim ve birinci tankın önüne çıktım. İşaret verip durdurdum. Tankın içinden Üsteğmen İlhan Baş çıktı. Heyecanlı. Beni tanıyor. Dedim ki derhal dönüş yapın. Tanklar garaja girecek. “Nasıl olur, bırak da gidelim” der gibi sallandı yerinde. Beklemeyin hemen dönün, dedim. Dönmeye başladılar. Bir yandan da düşünüyorum, acaba iyi mi yapıyorum, kötü mü yapıyorum diye.
Bu arada bir baktım 229. Piyade Alayı’nın garnizonundan motor sesleri geliyor.
Tankları duyunca onlar da alarma geçmişler. Motorlar yüklenmeye başlanmış. Döndüm oraya gittim. Kara subayları görevlerinin başlarına geliyor. Baktım Komando Yüzbaşısı Süleyman Boz... Selamı çaktı. Ne oluyor? dedim, “Havacılar alarma geçti, biz de alarma geçtik” dedi. Nereden biliyorsun havacıların alarma geçtiğini? dedim. Demek ki onlar bize karşı bir harekata başlamışlar. Kuvvetler arasında dedikodu var. Karacılar, havacıların gece yarısı evlerinden çıktıklarını görünce onlar da harekete geçmişler. Kara subayları da birliklerine gidiyorlar.
Alarmı kaldırın, içeriye girin, arabaları garaja çekin, motorları stop edin dedim, “Yalta, haberin yok, havacılar Merkez Kumandanlığını sarmış” dedi. İkide bir havacıların cipi geçiyor. Oradan Yüzbaşı Mikail çıktı. “Kumandanım beni durdurmayın” dedi. 229. Piyade Alay Kumandanı evinden götürülmüş. Bunu da haber almış alay... Tartışmıyorum. Derhal alarmı kaldırın, asker kışlasına çekilsin dedim. Süleyman Boz, “Tarihi bir vebal altına giriyorsun, hata yapıyorsun” dedi bana. O sorumluluk bana ait dedim.
Mikail, “Albayım ne yapacağız? Kumandan götürülmüş” dedi. Ben de; Sabaha kalmadan kıtanın başına gelir dedim. Ben de baskı altındayım. Oyalamaya gittim.
Talat Aydemir:
Saat 03:00'e geldiği sırada havacılar cuntasına mensup olanlar, Sunay'a giderek “İşte, biz size saat 03:00'te harekete geçecekler, demiştik. Gelin bakın, harekete geçtiler” diyorlar. Bunun üzerine Sunay, Önür, Hüsnü Özkan ve Turgut Özel'den müteşekkil kumanda heyeti olay yerine geliyor. O anda kontr-alarma geçmiş olan kıt'aları ayakta gören kumanda heyeti, kendilerine daha önce kara kuvvetlerinin alarma geçeceğine dair verilen haberin doğru olduğu kanısına kapılıyor. Oysa bu sırada kıt’alar yanlışlığı anladığı için alarmı terketmek üzeredir.
Harp Okulu'na gelen Genelkurmay İkinci Başkanı Memduh Tağmaç, öğrencilerin uykuda olduğunu görerek geri dönüyor. Kumanda heyeti ise Harp Okulu'nun nizamiye kapısına kadar gelip durumu gözleriyle gördükten sonra Tank Taburu'na gidiyor. Sunay: neden alarma geçtiklerini soruyor. Tabur Kumandanı'ndan aldığı cevap şudur: “Albaylarımızı ve generallerimizi havacılar merkez kumandanlığında tevkif ettiler. Sizleri kurtarmağa geliyorduk, paşam...” Bu cevap Sunay’ı şaşkına çevirmiştir. Olduğu yere yığılıyor, Tank Taburu Kumandanı Yarbay Haldun Dobra’ya “Otur oğlum” diyor. Sunay hatasını anlamıştır, üzgündür... Hadise böylece kapanmıştır.
21 Şubat sabahı saat 11'de Sunay’dan davet aldık. Yanında Kara Kuvvetleri Komutanı Muhittin Önür ve Jandarma Kumandanı Abdurrahman Paşa vardı. Ben ve benimle birlikte çağırılan Necati Ünsalan ve Selçuk Atakan ayakta idik. Sunay bana dönüp: “Evladım, yavrum, Hava Kuvvetleri bana bir ültimatom verdi. Akşam kara kuvvetlerine alarmı sen vermişsin. Yerleriniz değiştirilmedikçe hava kuvvetleri alarmı kaldırmayacak. Sizleri feda etmek zorundayım. Ancak hepiniz himayemdesiniz. Sizlerin yerini değiştiriyorum...” dedi.
Kendisine: Ben Allah'tan başka kimsenin himayesi altına girmem. Bu işte ben suçlu değilim. Suçlu olan hava kuvvetleri ve sizsiniz. Çünkü bir kuvveti bir kuvvet üzerine tertiplerle kullanmağa kalktınız. MBK'cıların ve CHP'lilerin oyununa geldiniz dedim. Tabancamı çekerek masanın üstüne koydum. Beni ya şimdi bununla temizlersiniz, ya Divanı Harbe verirsiniz. Eğer geceki harekete ben sebep olduysam, beni kurşuna dizdirirsiniz. Benim damarlarımda CHP kanı dolaşmıyor, vatanperverlik kanı dolaşıyor. Böyle bir haksızlığa tahammül edemem. Siz şayet kumandansanız, esas suçluları cezalandırınız dedim.
Sunay müdahale ederek “Hava kuvvetleri alarm halindedir. Üzerinize bomba atacaktır” cevabını verince:
Biz de kara kuvvetleri olarak yarı alarm haline geçmiş bulunuyoruz. Hava Kuvvetleri'nin tahakkümü altına girmeyiz. İcap ederse çarpışırız karşılığını verdik.
Paşa, başa çıkamayacağını anlayınca bizi dışarı çıkardı. Şeref salonuna geçtik.
Sunay'ın alarm teklifini tasdik eden Kara Kuvvetleri Kumandanı Muhittin Onur de şeref salonunda idi. Perişan bir halde idi. Tabancasının kurşunlarını çıkarmış hüngür hüngür ağlıyordu
Yanımızda Abdurrahman Paşa ve Necati ile Selçuk vardı.
Paşam, neden ağlıyorsunuz? Ben bir albay olarak bir avuç hava kuvvetlerine karşı kara kuvvetlerinin prestijini kurtarmak için çalışıyorum. Siz acizlik ifade edip gözyaşı döküyorsunuz. Bize sahip çıkın, hakkımızı koruyun, dedim.
Onur Paşa, ordunun parçalanmış olmasından endişeli idi. Buna karşı; kolayı var, dedim. Gelsin Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı, şurada huzurunuzda hesaplaşalım. Eğer ben haksızsam, hayatta hiç vermediğim bir sözü veriyorum: Ayaklarını öpeyim... Onlar haksızsa tarziye versinler. Sarılalım, kucaklaşalım.
Bunun üzerine hava kuvvetlerine haber gönderildi. Bir süre sonra Tuğgeneral Hüsnü Özkan hışımla içeri girdi ve Onur Paşa’ya dönerek birbiri ardınca ağza alınmayacak küfürler savurdu: “Siz değil miydiniz? Şimdi paşalar bir kenara çekilip bizi albaylarla karşı karşıya bırakıyorsunuz” dedi.
Nihayet bir yanlışlık olduğu üzerinde mutabakata varıldı. El sıkışıldı. Hüsnü Özkan şeref salonundan ayrılmak üzere iken Önür, “Genelkurmay Başkanı, Hava Kuvvetlerine derhal alarmı kaldırmaları için emir verdi. Tebliğ ediyorum” dedi. Hüsnü Paşa ise, “O bizim bileceğimiz iş. Kuvvet Kumandanı İstanbul’da. O gelsin, ne yaparsa yapar. Ben karışmam. Genelkurmay Başkanı’nın emrini dinlemiyorum” dedi. Çünkü sırtını daha büyük bir yere dayamıştı: O da hükümet başkanı idi...
Özkan gittikten sonra Onur Paşa, Genelkurmay Başkanı'nın yanına girip çıktı. “Sunay şeref sözü veriyor, gidebilirsiniz.” dedi.
Eve geldim. Saat 16'da telefonla Tansel'in Selçuk Atakan ile birlikte beni Merkez Kumandanlığı'nda beklediğini bildirdiler. Hemen durumu anladım. Selçuk'un ismini vermek suretiyle beni inandırıp daha yolda iken tevkif edeceklerdi. Harp Okulu'na çıktım. Hasta olduğumu, gelemeyeceğimi bildirdim.
Gece 23'te Merkez Kumandanı bana telefon ederek “Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Zeki İlter telefon ediyor. Harp Okulu ihtilal için iç bahçede hazırlık yapıyormuş. Doğru mu?” diye sordu. Böyle bir şey yok. Kalksın, okula gelsin, dedim. Beş dakika sonra geldiler. Talebe uyuyordu: Yalanları bir kere daha meydana çıktı. Aynı hareket gece saat 3'te de tekrar edildi. Gene boş çıktı. Olay kapanmıştı...
Zeki İlter ayrılırken “Kuvvetler arasındaki ithamlar böyle devam edemez. Buna bir hal çaresi bulalım. Yarın askerî şûrayı toplayalım. Bu mesele hallolsun. Cunta temsilcisini yollasın, kumandanlar seviyesinde görüşelim” dedi. Sözcü olarak Selçuk Atakan'ı seçtik.
Son derece hareketli geçen bir günden sonra “22 Şubat 1962 Perşembe” sakin başlamıştı. Ancak hala durumdan emin olmadığım için, hazırlık alarmını kaldırmamıştım.
Saat 11:00 raddelerinde Jandarma Okulu Kumandanı Necati Ünsalan telefon ederek: “Talat, yanımda Fevzi Arsın var. Hava Kuvvetleri hatasını anlamış. Özür diliyor. Ağlıyor. Sen de gel. Seni de görmek istiyor” dedi.
Jandarma Okulu’na gittim. Fevzi Arsın hakikaten, samimi olarak hata yaptıklarını itiraf etti. Sarıldık, öpüştük, ayrıldık.
Biraz sonra emir subayım telefon etti. “Albayım, Sunay Paşa, sizi ve Alay kumandanını yanına istiyor” dedi. Halbuki bir gece evvel verilen karar gereğince, kumandanlarla Selçuk Atakan görüşecekti. Beni de birlikte çağırmak, oldukça manalı idi. O sırada Selçuk Atakan telefon etti, “Çağrıldım, gidiyorum” dedi. Oynanan oyunu anlattım. Sadece onun ve Alay kumandanı Turgut Alpagut’un gitmesine karar verdik. Ve ben Harp Okulu’na çıktım. Biraz sonra öğrendik ki, Selçuk Atakan, Şükrü İlkin, Turgut Alpagut, Tank Taburu Kumandanı Yarbay Haldun tevkif edilmişler.
O sırada subay taburuna çıktım. Asteğmenler bizim bu durumumuzu duymuş olacaklar ki, galeyan halinde idiler. Onları sinema salonuna toplayıp dört gündür oynanan dramı kısaca anlattım. Hiçbir surette beni teslim etmeyeceklerini söylemeleri üzerine okulu ve civardaki kıtaları alarma geçirdim. Saat 13.30.
İstanbul ve Sivas’taki birliklere de durumu bildirdim. Onlar da alarma geçtiler. Ancak kendilerine bir harekette bulunmamaları, sadece başkentte olacakları izlemeleri hususunda sıkı talimat verdim.”
İnönü, Havacılar Cuntası ile Hava Kuvvetlerini kontrol altına çoktan almıştı. Zaten bu yüzden Havacılar Cuntası, İnönü’nün memleketinden dolayı “Malatyalılar Cuntası” diye anılıyordu. 22 Şubat direnişinin arkasından Havacılar Cuntası da ordudan atılacaktı.
“Yedi MBK üyesi” de İnönü’nün kontrolü altındaydı. Genç subaylar bütün MBK üyelerini 27 Mayıs’ın ruhunu korumak için sahiplenmelerine karşın, onlar İnönü’nün hedefleri doğrultusunda ortalığı karıştırıyorlardı.
İnönü cephesinde Havacılar tamamdı. Sıra, Aydemir’in “ikna” ettiği karacı genarallerin en azından tarafsız bırakılmasındaydı. O da, Aydemir’in hatıralarında bütün detaylarıyla anlatılan 22 Şubat öncesi bir kaç günde sağlanılmaya çalışılacaktı.
Havacıların alarmıyla başlıyan süreçte, doğal olarak karşı alarma geçen Karacıların lideri Aydemir suçlanacak ve Aydemir’e bağlı bazı alay komutanları tevkif edilecekti. Aydemir, hızla kuşatılıyordu.
İnönü’nün istediği olmuştu: Karacı generaller çaresizlik içindedeydiler ve bu sıcak saatlerde, attıkları bütün imzaları unutmuşlardı. 23 Şubat 1962 Sabahı’na kadar tarafsızlıklarını bir şekilde korudular ve 23 Şubat Sabahı’ndan itibaren İnönü’ye “ikna” oldular.
İnönü, yüz bulmadığı Harp Okulu ziyaretinden sonra, kendisine günü gününe Aydemir hakkında rapor getiren “köstebek” subaylar aracılığıyla Harp Okulu’nda kendisine bağlı sinsi bir grup oluşturmuştu. Bunlar 22 Şubat’ın sıcak saatlerinde provakasyona kalkışacaklardı.
Harp Okulu öğrencisi Osman Yektin :
“22 Şubat’ın başladığı, alarm ve ihtilalin devam ettiği saatlerde, akşam üzeri, iç bahçede toplu halde iken, tabur komutan yardımcısı Bnb. Eroğlu, gafletimizden yararlanarak, bizi “yaşasın milli şef, yaşasın İnönü” diye bağırttırmış da işin farkına varınca nasıl pişman olmuş ve Bnb. Komutanımızı anında nasıl da dışlamıştık.
Atatürk devrim ve ilkeleri nasıl da ayaklar altına alınıyor ve sinsi sinsi sıfırlanmaya çalışılıyordu. CHP’nin bu gidişi durduramadığı zaten anlaşılmıştı ve hatta o “mahut, sinsi tezgahın” biraz da sempatizanı ve belki gizli ortağı mıydı ne?”
Kurmay Binbaşı Bahtiyar Yalta:
“Baktım Talat Bey’in orada ikisi oturmuşlar (Dündar Seyhan’la Talat Aydemir) hayrola? dedim. Talat Bey; “Yalta, tevkif ediyorlar, Hükümet tevkiflere başladı” dedi. Gittim yukarıya, okula. Berbat bir şey, çözemiyorum. Ben akşam yedi saat görüştüm iki kuvvet kumandanı ile. Ben istifa edeceğim, kader buraya kadarmış dedim. Evrakımı toplamaya başladım. Derken içeriye koşarak benim tabur kumandan muavinim Binbaşı Cemal Çalışkan geldi:
“Kumandan yetiş iki tabur birbirine giriyor” dedi.
- Yahu Cemal, ben bittim, yorgunum. Durdur taburu, sen binbaşısın dedim. Derken, yüzbaşı Nihat Çonguroğlu geldi. “Yetiş, iki tabur birbirine girdi, kan akacak” deyince fırladım.
Bir geldim ki Harp Okulu’nun önü subay dolu. Dil, istihbarat, spor, tank okulu, hepsi orada, Harbiye’nin kapısı önünde. Bizim kahraman iki albay, 11.00 - 12.00 gibi alarm veriyorlar. İçeri giremiyorum.
Bir yüzbaşı vardı. Havaya tomsonla ateş et dedim. Silah sesini duyunca açıldılar. İç bahçeye girdim. Orada da subaylar dolu. Benim 2. Tabur (ikinci sınıf), 3. Tabur’un (birinci sınıf) üzerine yürüyor. Benim tabur, adım adım diğer taburun üzerine yürüyor, öteki de adım adım geri gidiyor.
İki tabur vuruşacak. Diğer taburun subayları beni görünce kaçmaya başladılar. Benim tabura, “Hazır ol” diye bağırdım. Sesimi tanıdılar, “Rap” dediler, durdular. Tüfek indirip esas duruşa geçtiler. “Yerlerinize marş!” Döndüler yerlerine gittiler.
İki tabura birden, bize güveniyor musunuz? dedim. İki tabur da gür bir sesle “Güveniyoruz” diye bağırdılar. Öyleyse emirleri bekleyin, gelsin subaylar buraya, dedim.
Benim taburun subayları geldi. Öteki taburdan Feyyaz üsteğmen geldi, başka subay yok. Hepsi kaçmış. Biraz sonra, Yüzbaşı Kartal geldi. 20 küsür subaydan iki subay... Öyleyse, 3. Taburun çavuşları gelsin. Talebe bunlar. Çavuşun birine, sen 5. Bölük kumandanı, sen 6. Bölük kumandanısın, sen... Birinizi de takım kumandanı yapın. Sen kumandan muavinisin, dedim. Sonra disiplin kuruldu.
Sonradan öğrendim. Talat Bey alarm veriyor aşağıdan. Ben yukarıdayım. Alarm zili çalınca herkes koşuyor. Öbür tabur kumandanı gidiyor, ben derste duymadım, gitmedim. O arada 3. Tabur (1. sınıf) kumandanı bağırıyor: “Üç defa İnönü şerefine!” Tabur’daki talebeler bağırıyor: “İnönü sağol, İnönü sağol...” Bizim tabur, birden bire elektrikleniyor. Onlar da, “Atatürk, Atatürk, Atatürk” diye bağırıyorlar, süngüyü takıp yürüyorlar 3. Tabur’un üzerine. Türk tarihinin mümtaz iki siması... İsmet Paşa’yı ne hale düşürüyor yandaşları. Atatürk ile İsmet Paşa’yı yarıştıramazsın. Bu okul Atatürk’den başka bir şey kabul etmez.”
20 küsür subaydan iki subay gelmiş, diğerleri kaçmış!”
Yalnız, tevkifler karşısında, kendisi istifa etmeyi düşünürken, alarm vererek direnişe geçen iki albayı “kahraman” diye kinayeli eleştirmek Kurmay Binbaşı Yalta’ya yakışmıyordu.
Evet 22 Şubat günü, “Harp Okulunun önü subay dolu” idi. Aydemir’in arkasında karacı genç subaylar büyük potansiyel olarak yer almaya çalışıyorlardı. Fakat aynı MBK’ndeki ‘kurmay’lar gibi Aydemir’in ‘kurmay’ heyeti de, organize olmayı beceremeyen, her biri ayrı baş, aynı ANTİKA kumaştan dokunmuştu.
Süvari Üsteğmen Erol Dinçer, 27 Mayıs’ın ardından Çankaya Muhafız Alayı’na tayin olmuştu... 1961 seçimlerinin, 21 Ekim ve Çankaya Protokollerinin yaşandığı sıcak günlerde ise Amerika’da, kurstaydı. Döndüğünde 1962’nin Ocak ayıydı. Yani meşhur 22 Şubat’ın öncesi...
Dinçer döner dönmez Binbaşı Fethi Gürcan ile temasa geçti ve gelişmeleri ondan öğrendi. Muhafız Alayı’ndaki havayı kokladı.
“Alayda acayip bir hava var. Türkeşçiler geceleri üçer dörder oturuyorlar. Türkeş’in, Tuzla’da kendisine bağlılık yemini ettirdiği 59’luların bir kısmı muhafız alayına tayin olmuş. Geceleri silah atıyorlar falan... ‘İnönü’yü vururum’ diyor biri... Ben de kalktım, masalarına gittim. İnönü’yü vuranı ben de alnından vururum, dedim. Öyle çok sevdiğimden değil. Bir Türk subayının gidip İnönü’yü vurması ne demektir? Çok ayıp bir şey... Adamlarda bilinçli bir yapı yok. Kabadayılık falan... Bunlar irkildiler...”
Dinçer’in sezdiği gariplik bununla sınırlı değildi
Bir şeyler sezmekteydi ama dışlandığı için ne olduğunu anlayamıyordu. Binbaşı Fethi Gürcan, kendisine, oradaki gelişmeleri dikkatle izlemesini söylemişti. Nihayet, alayda bir örgüt oluşturulduğunu, onların Talat Aydemir’e bir isim listesi göndererek “yanındayız” mesajı verdiğini öğrendi.
Üsteğmen Erol Dinçer:
“Sonra anlaşıldı, toplantılara girmeye başladık. Talat Aydemir’den emir gelecek ve harekat başlayacak. Protokoller konuşuluyor. En geç, 28 Şubat’ta yönetime el konulacak. Subaylarla toplantılara girdikten sonra, Binbaşı Gürcan’a rapor veriyorum. Bölük komutanları toplanıyor, ben de bölük komutanı olmadığım halde katılıyorum toplantılara... Türkeşçi isimleri de biliyoruz. Onları da pıstırmış vaziyetteyiz. Alay komutan yardımcısı var. Genelkurmaydan bir emir çıkmış, o da alaya daimi talimat gibi asılmış. Muhafız Alayı’nın görevleri anlatılıyor. Deniyor ki: “Genelkurmay Başkanı ya da Cumhurbaşkanı’nın emri olmadan Muhafız Alayı hiçbir şekilde harekete geçmez.”Bu laf orda duruyor.”
Öğlen, Muhafız Alayı’nda, Nizam Karakolu’nun nöbetini devralacağım. Yüzbaşı rütbesinde ama bu işlere pek karışmayan bir nöbetçi amiri var. Ben de Nizam Karakolu nöbetçisi olarak en yetkili adam olacağım. Bölüğüm tam teçhizatlı benim emrimde. 11.30 sıralarında, Nizamiye’den bir cip geldi. Hop mop dediler, bir süvari üsteğmeni çıktı içinden. Hem de Necdet Karagözoğlu... 13 Kasım’da, yani 14’lerin tasfiyesi sırasında diş dişe olduğumuz adam, bana hemen ‘Talat Aydemir Albay’dan getiriyoruz’ diye bir zarf verdi. Dondum kaldım. Bana mektubu getiren Türkeşçi. Ne oluyor, kime hizmet ediyoruz? Nevrim döndü. ‘Oyuna mı geliyoruz?’ diye bocaladım. ‘Sen...’ dedim, kaldım... ‘Beni sadece haberci olarak gönderdiler’ dedi. Aldım baktım: ‘Muhafız Alayı Komutanı Genelkurmay’da enterne edildi.’ Parola şu; ‘Harekete geçmek için emrimizi bekleyin.’
O sırada nöbeti teslim aldım. Alay komutan yardımcısı orada. Dedim ki, ‘Yarbayım duyduğuma göre bizim Alay Komutanı’nı Genelkurmay’da enterne etmişler. Böyle bir haber aldım, size bildiriyorum.’ ‘A öyle mi... Bir şey olmaz, sen görevine bak’ dedi. Hemen anladım ki bu adam karşı taraftan. Nizam Karakolu, aynı zamanda gazinonun hemen girişi. Subaylar öğle yemeğinde geliyorlar. Bizim toplantılara katılanlar geldikçe, onları kenara çekiyorum, mektubu gösteriyorum. ‘Ya’ diyorlar, geçip gidiyorlar. Tepki bile göstermiyorlar. Mecbur kaldım, Türkeşçi bildiğimiz teğmenlere de göstermeye...
O sıralarda bir minibüs geldi. Bir tane albay indi... Alb. Cihat Alpan. “Alay komutan yardımcısıyla konuşacağım” dedi. Gitti içeriye. Bir baktım telefon geldi içeriden. Alay komutan yardımcısı yarbay arıyor: “Bütün subaylar yemekten sonra gazinoda toplanacak. Yeni alay komutanımız konuşma yapacak.” Dedim ki, yeni alay komutanı kim? Bir genelge var orada. Elinde Genelkurmay’dan, Cumhurbaşkanlığı’ndan geçmiş bir yazılı emri var mı? Benim sorumluluğum büyük.
Nizam Karakolu subayıyım, nöbetçi bölük benim. Genel talimat orada asılı. Kendisini tanımıyorum. Alayın komutasını devralmaya kalkarsa onu tevkif ederim. Yarbay, telefonda bana bağırmaya başladı. ‘Ben görevimi yapıyorum’ dedim.
Yemekhaneye gidiyorum, bizim cuntaya diyorum ki; Alay Komutanı diye bir adam gelmiş, sizi toplayacaklarmış, sakın ola gitmeyin. Teğmenlere anlatıyorum falan... Yemek bitti, Cihat Alpan odadan çıkmıyor.
Bir toplantı yeri var. Orası hazırlandı, pozisyon alındı. Subaylar geçtiler oturdular. Yüzbaşılara gidip diyorum ki, kalkın konuşun. “Tamam tamam gelsin de bakarız” diyorlar. Adam geldi. Yarısı kalktı, yarısı kalkmadı subayların. Bozuldu. Dedi ki: “Arkadaşlar ben Genelkurmay’dan görevlendirildim, Alay Komutanı’nız rahatsızlanmış, alaya komuta etmek için beni görevlendirdiler. Bundan sonra benim emirlerime göre hareket edeceksiniz. Biraz sonra, bütün alayı, futbol sahasında içtimaya bekliyorum.” Ben ayağa kalktım: ‘Albayım sizin elinizde alay komutanlığına atandığınıza dair bir emir var mı?’ dedim.
“Var var, sonra gösteririm” dedi. ‘Hayır’ dedim, şimdi göstereceksiniz. Açtım emri okudum. Dedim ki: Benim görevim Nizam Karakol Subayı olarak sizi tevkif etmektir. Bir saat önce bir başka alay komutanımız olacak, o gidecek, bir saat sonra bir başkası gelecek. Koyun sürüsü değiliz. Çobanları birileri değiştiriyor ama elinize bir değnek vermesi lazım. O değnek sizin elinizde yok.
Bakıyorum etrafıma, yüzbaşı subaylar kıpırdamıyor. Havayı kokluyorum. 280 subay var. Adamı tevkif etmeye kalksam, belki de yarısı bana karşı çıkacak, bir arbede yaşanacak. Halbuki bizimkiler kalkıp konuşsalar, adam pısacak.
Albay, toplantıyı çabucak kapattı ve alayın alarma geçirilerek içtima için toplanmasını istedi. Ancak yine kimseden ses çıkmıyordu.”
Erol Dinçer, 22 Şubat sonrasında kendisinden savunma istendiğinde şu yanıtı vermişti: “Genelkurmay Başkanı’nın bile, Alay Komutanı’nı tevkif ettikten sonra, seçerek gönderdiği yeni alay komutanının eline, ‘ne olur ne olmaz’ diye imzalı bir emir vermediği bir olayda, sizin Üsteğmen Erol Dinçer’e bunu sormanız çok abestir.”
Sonunda alay, içtima için futbol sahasında toplanmıştı. Cihat Alpan’ın özenle seçilmiş ve Muhafız Alayı’nı onare etmek amacıyla yaptığı konuşması arasında ağzından kaçırdığı, “Alay komutanınız hastalandı, ben de bu sayede...” sözündeki “sayede” sözcüğü Erol Dinçer’in tansiyonunu yükseltmişti. Yüzbaşı subaylarda biraz hareketlenme sezen Alb. Alpan, konuşmayı kısa kesmiş ve yürümeye başlamıştı.
“Adam gidiyor... Yüzbaşım geliyor musun? dedim ve hemen Alb. Cihat Alpan’ın yanına gittim, sizi tevkif ediyorum, dedim. Dondu kaldı. Siz garnizonda atama emrinizi göstereceğinizi söylediniz, dedim. Bu kez, “Karargahta kaldı.” dedi. O sırada bütün subaylar benim etrafımı ay gibi çevirdiler. Belki, adamı tevkif etsem, ‘tamam’ diyecekler... Veya... Durdum... Peki dedim, Ben emri istiyorum. Yüzbaşılar alarma geçtiklerini söylüyorlar ama anlıyorsun ki, yani orada bizim taraf... Yani, adam komutan olarak geldi başımıza oturdu. Herkes kabul etmiş. Bir terslik var.”
Erol Dinçer, yeniden Nizam Karakolu’na gitmek zorundaydı. Karakola girdi.
“Ben tam normal işlerimi yaparken; Yarbay, bir karargah bölük komutanı, bir de bizim toplantıya katılmayan bizim bir bölük komutanı... Üçü birden geldiler... Alay Komutan Yardımcısı, “Erol bak, sen gençsin” diye söze başladı. Ee ne olmuş? dedim. Dedi ki: “Seni kurşuna dizerler, asarlar.” Anladım ki, bunlar beni tevkif etmeye geldiler. Anladım ki burada, bu kadro ile bir şey yapılamaz. İşte tam o sırada saat 15.40-16.00 sıraları, aşağıdan gar gar gar tank paletlerinin sesleri gelmeye başladı. “Ne oluyor?” dedi Yarbay. Dedim ki: ‘Geliyor işte bizimkiler. Ama ses nasıl geliyor. Biraz sonra burada olacaklar.’
Tank seslerini duyduktan sonra bunların renkleri benizleri attı, kalkıp gittiler. Tek başıma kalmıştım. Tank sesleri de kesilmişti. Beni enterne edeceklerdi. Bölüğe gittim. Münip’e dedim ki: ‘Bunların harekete geçecekleri yok. Aydemir’den bir türlü harekat emri gelmiyor.’
Dinçer, gelişmelere göre hazırlanmış planlardan bir diğerini devreye sokmaya karar veriyordu.
Artık yapması gereken Binbaşı Fethi Gürcan’a gitmek, durumu anlatmaktı
Ancak, aynı saflarda olduklarına inandığı subaylardan bir cip bile tedarik edemedi. Bunun üzerine Asb. Münip Tepeci ile birlikte, Binbaşı Fethi Gürcan’ın yanına gitmek için Muhafız Alayı’nın kırık dökük pikabına bindiler. Kendilerine nereye gittiklerini soran Türkeşçi teğmenlere, “Köşk’ü turlayacağız” dediler. Nöbetçiler tedirgindi. Paraşüt Bölüğü’nün üsteğmeni Güngör’ün –ki kendisi Türkeşçiler arasındaydı- kendisine sempatisi olduğunu biliyordu. Paraşütçülerin arasından çıktılar.
Tank bölüğüne gittiklerinde kendilerine parola soruldu. Yanıt alınınca, kendilerinden oldukları anlaşıldı. Onlar da alarma geçmiş ve haber bekliyorlardı. Muhafız Alayın’da durum nasıldı? Harp Okulu’ndan haber var mıydı? Herkes heyecan içindeydi. Dinçer, Süvari Grubu’na gittiklerini söyledi. Sonunda Süvari Taburu’nun Komutanı Şükrü İnanç ve komutan yardımcısı Fethi Gürcan’a ulaştılar. Hemen durumu anlattılar. Erol Dinçer, “Onları harekete geçirmek imkansız, durum kritik” sözleriyle konuşmasını noktaladı.
Erol Dinçer:
“O zaman Fethi Binbaşı’nın özelliklerinden biri ortaya çıktı. Öyle bir anda kurmay subay olsa, yarım saat –öyle mi yapsak, böyle mi yapsak diye- düşünür. “Neyle geldin?” dedi. Kırık pikapla geldiğimizi söyledim. “Tamam, ben Turgut’u (Saltoğlu) da alıyorum, hemen tekrar pikaba bineceğiz.” dedi. Bana, “Muhafız Alayına nereden gireceğimizi” sordu. Çıkışımızda bize kolaylık gösterilen yerden gireceğimizi söyledim.”
Pikapta dört kişi vardı: Bnb. Fethi Gürcan, Üst. Turgut Saltoğlu, Asb. Münip Tepeci ve Üst. Erol Dinçer.
Köşk’e doğru yol alırken, Binbaşı Fethi Gürcan, planını yapmıştı ve Dinçer’e talimatlarını vermeye başlamıştı:
“Şimdi ben Süvari Bölüğü Komutanı’nın odasına oturacağım. Sen kendine güvendiğin bir ekip oluşturacaksın. Ben orada otururken, Gidip Cihat Alpan’ı yakalayıp getireceksin.”
Gelişmeler, Gürcan’ın talimatları doğrultusunda gelişti. Zaten Binbaşı Gürcan Bölük Komutanı’nın odasına oturduğu anda hava değişmişti. Gürcan, uzun namlulu smitwesson tabancasını belinden çıkartıp masanın üzerine koymuştu. Erol Dinçer de doğallıkla Gürcan’ın yardımcısı olmuş, yüzbaşı kendi emrine girmişti. O, Binbaşı’yı oraya getirip oturtan adamdı. Sıra, Erol Dinçer’in Cihat Alpan’ı yakalamasına gelmişti.
Erol Dinçer:
“8-9 kişi buldum. 6'şardan 2 grup oluşturduk. Birinin başında ben, diğerinde Turgut Saltoğlu vardı. 12 kişi, altışar altışar bindik pikaba. Alay Komutanı, ya gazinoda ya karargahta idi. Nizam Karakolu’nun bir tarafı karakol, bir tarafı gazino... 6 buraya, 6 buraya... Ben gazinoda olduğunu tahmin ediyorum. Ben gazinoya, diğer grubun başında bulunan Turgut da karargah tarafına...
Girdik gazinoya, baktım Alay Komutanı yok. Fakat beni tevkif etmeye kalkan karargah bölük komutanı orada. Hemen onu aldım. Sen, dedim, alçağın birisin!. Onu yakaladım. Bir an evvel öbür tarafa dönmek durumundayım. Karşıya doğru koştum. Pencereden baktım. Aa.... Orada konuşuyorlar. Bizim Turgut adamlarla konuşuyor. Cihat Alpan, Alay Komutan Yardımcısı ve emir subayı orada. Hemen içeri girdim. ‘Ne yapıyorsun falan’ dediler. Ben, sizi tevkif edeceğimi söylemiştim, kusura bakmayın, sizi bölüğe kadar götüreceğim, dedim.
Cihat Alpan’a tomsonu dayadım, ötekiler de kuzu gibi geliyorlar. Bunları bindirdik pikaba... Cihat Alpan, “Acaba bir telefon edemez miyim?” diyor... Yok dedim. O kadar da saf değiliz. Telefon edecek Genelkurmay’a, diyecek ki: “Beni yakaladılar...”
Pikaba bindirdim götürdüm Fethi Binbaşı’nın yanına. Fethi Binbaşı, “Buyurun” diye karşıladı onları. Başlarına astsubay, teğmen diktik. Fethi Gürcan yolda emir vermişti. Üç tank geldi tank birliğinden...”
O sırada Köşk’te Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları, özetle bütün devlet erkanı toplantı halindeydi. Toplantının konusu da, Talat Aydemir’e karşı alınacak tedbirler idi. Köşk’ü ele geçiren Binbaşı Fethi Gürcan ve Üsteğmen Erol Dinçer’in ise o sırada böyle bir toplantı olduğundan haberleri bile yoktu.
Muhafız Alayı’ndaki gelişmeler, Cumhurbaşkanlığı Genel Katibi Nasır Zeytinoğlu tarafından toplantıda bulunanlara iletildiğinde ise büyük bir panik başlamış ve İsmet İnönü de, “sinirlenerek ‘Muhafız alayını, demek dört subay teslim aldı’ demiştir” (Aynı dört subay: Sv. Bnb. Fethi Gürcan, Sv. Üstğm. Erol Dinçer, Sv. Üstğm. Turgut Saltoğlu ve Sv. Asb. Münip Tepeci, 22 Şubat 1962’den yaklaşık 1,5 sene sonra, bu sefer emekli subay olarak 21 Mayıs 1963 ihtilal girişimini başlatacaklardı)
Binbaşı Gürcan, Harp Okulu ile irtibat kurmaya çalışıyor, ancak telefon irtibatı sağlanamıyordu. Erol Dinçer, hemen bir telsizi yola çıkararak Harp Okulu’na gönderdi ve yeniden telsiz irtibatı sağlandı. Fakat kısa bir süre sonra telsiz irtibatı da kesilmişti. Soluk soluğa yaşanan olaylar sırasında, subaylarda bir huzursuzluk başladı. Aydemir’den yana olduğu sanılan bir yüzbaşı gelmişti ve oradaki subaylara Muhafız Alayı’nın hükümetten ve komuta kademesinden yana olan Hava Kuvvetleri’nce bombalanacağını söylemişti. Lojmanlar çok yakındaydı. Subaylar, çoluk çocuk derdine düştüler. Bu arada dışarıdan gelen telefonlarda da aynı tehditler dile getiriliyordu:
Erol Dinçer:
“Subaylara, olmaz, hiç Muhafız Alayı’nı bombalarlar mı?, diyorum. Baktım olacak gibi değil, Paraşütçü astsubayı santralin başına gönderdim. Kimseye telefon bağlamasın diye. Ben de telefona bakıyorum. Fethi Binbaşı’ya duruma anlattım. Kendisi dışında kimseye dışarıdan telefon bağlamıyoruz.
Bu arada Köşk santrali beni aradı. Köşk Bölük Komutanı konuşacakmış. “Ne oluyor?” diye sordu. Dedim, ne olacak Köşk’ü ele geçirdik. O da karşı tarafa geçmiş. Sonra Osman Köksal benimle görüşmek istedi. Eski Alay Komutanım ya... O başından beri ikili oynamıştır. Biz duruma hakimiz, dedim.
Cihat Alpan geldiğinde seslerini çıkarmaktan çekinen Türkeşçi subaylar, erlerin namlularını Köşk’e doğru çevirtmişler. Onların normal koşullarda Köşk’ü korumak üzere duruş almaları lazım. Zaten bir anlamı yok namluları oraya çevirmenin. Yani psikolojik bir durum yaratılmış. ‘İnönü’yü vururuz’ diyen adamları kontrol altına alamayabilirsin. Bu arada Fethi Binbaşı telefonla görüşüyor. Bize bile renk vermiyor. Ama ‘asarız, keseriz’ tehditleri yapılıyormuş.”
Fethi Gürcan o sırada Harp Okulu’nun telefonunu düşürmeye çalışıyordu ki, Üsteğmen Kepçeli telefon ederek, Erol Dinçer’e sordu: “Köşkte, bütün üst düzey toplantıda. Ancak namlular Köşk’e çevrili olduğu için çıkamıyorlar. Ne yapayım?”
Dinçer, durumu Fethi Gürcan’a aktardı. Gürcan, “Harp Okulu’nu arayayım” dedi. Erol Dinçer, Köşk’teki toplantıyı da içeride kimler olduğunu da o dakikada öğrenmiş ve içinden, ‘Hiç çıkmalarına izin verilir mi?’ diye düşünüyordu. 15-20 dakika uğraştıktan sonra Gürcan Harp Okulu ile bağlantıyı sağladı, durumu anlattı. Karşıdan gelen cevap üzerine şöyle bir durdu kaldı. “Ya... Öyle mi?” dedi, telefonu kapattı.
Dinçer’e döndü, “Yahu” dedi, “diyorlar ki, “Dışarıya çıkmak serbest, içeriye girmek yasak. Bütün herkes çıkabilir.”
... Ve Başbakan İnönü ile birlikte, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları diğer üst düzey yöneticiler Köşk’ü terk etti...
İnönü'nün yanındakilere, “İşte şimdi kaybettiler!” dediği söylenir.
Çoğu Bakan Ankara'daki elektrikli havadan kaçmak için Havaalanının yolunu tuttu. İnönü ve Kuvvet Komutanları bundan sonra Hava Kuvvetleri Komutanlığı binası’nda mevzilenecek ve 18 bin subay ile karşılarına dikilen Aydemir’i pazarlık yoluyla ikna etme çalışmaları başlayacaktı.
Talat Aydemir'in bu tarihi kararı, daima tartışma konusu olmuştur. Aydemir, İnönü kabinesinin bakanlarını ve kuvvet komutanlarını köşeye sıkıştırdığı elindeki bu imkanı neden kullanmamıştı?
Erol Dinçer:
“Harp Okulun'da Talat Aydemir'in yanındaki adamlarda iş yoktu, kararlı bir yapıları yoktu ve Aydemir'in tereddüte düşmesine yol açıyorlardı. Eğer Fethi Gürcan veya onun gibi kararlı bir subay, Harp Okulu’nda Talat Aydemir’in yanında olsaydı, tarih değişecekti. Üstelik, Fethi Binbaşı'nın konuştuğu kişi de Talat Aydemir değil, bir başkasıydı.”
Osman Deniz de anılarında, hapishanede bulundukları sırada, Aydemir'in ‘Fethi Gürcan ile konuşanın kendisi olmadığını’ söylediğini nakleder. Ama, kulaktan dolma bilgilerle, Aydemir'in ‘yalan söylediği’ni, Üstğm. Erol Dinçer'in telefon görüşmesini paralelden dinlediğini yazar. Oysa Erol Dinçer, aksini söylemektedir.
Telefon görüşmesinin öbür ucundaki Aydemir'in yanında da Kr. Bnb. Bahtiyar Yalta vardı. Bahtiyar Yalta, bu kararda ‘bütün vebalin kendisinde olduğunu’, ‘Aydemir'in Fethi Gürcan'ın telefonu üzerine karşılarına çıkan beklenmedik durum karşısında şaşırdığını’ ve ‘kendisiyle olasılıklar üzerine tartıştıklarını’ aktarmış, fakat ‘Köşktekileri serbest bırakın’ kararını Fethi Gürcan'a kimin söylediğini anlatmamıştır. Dolayısıyla Erol Dinçer'in teşhisi doğrudur: Aydemir'in etrafındaki kurmay heyeti, Aydemir'i tereddüde düşürmüştü. Gürcan'la konuşan Bnb. Yalta olsa bile, eğer Aydemir tereddüte düşmemiş olsaydı, bu konuşmayı engelliyebilirdi. Herşeye rağmen Talat Aydemir, bir lider olarak bu tarihi kararın sorumluluğunu üstlenmiştir.
Talat Aydemir: “Saat 15'te kıt'alar harekete hazırdı. Geceyi bekliyorduk. Genelkurmay üzerimize bazı kıt'alar sevketmeğe kalktı. 230. Piyade Alayı Çubuk'tan geldi. Fakat Alay Kumandanı okula gelerek emrime girdi. Polatlı'dan kıt'a sevkedildi. Gelenlerden bazıları emrime girdi. Araya bir sürü elçiler girmeğe başladı. Genelkurmay'dan bir çok heyet gelip gidiyordu. Bu vaziyette iken saat 20'ye doğru Muhafız Alayı'na yeni tayin edilen alay kumandanı Albay Cihat Alpan tevkif edilmek suretiyle Muhafız Alayı'nın da emir kumandası bizim tarafa geçti. Süvari Binbaşısı Fethi Gürcan, Muhafız Alay Kumandanlığı’nı deruhte ediyordu. O anda bana telefon etti:
“Albayım, şimdi burada kuvvet kumandanları, İnönü dahil bütün kabine köşkte toplantı halindeler... Şimdi hepsini enterne edeyim mi? Hesaplarını göreyim mi?” dedi.
Hayır, dedim, Serbest bırakacaksınız. Çıkacaklar.
Harekatın yön değiştirmesinde Türkeşçi teğmenlerin tavırları da etkili olmuştu.
Erol Dinçer:
“Bu kadar silik ve kararsız bölük komutanlarının olduğu yerde, silahlı teğmenler etkinliği ele geçiriyorlar. Üsteğmen Kepçeli, Birinci Bölük Komutanlığındaydı. O belki bilmiyor silahların namlularının Köşk’e çevrili olduğunu. Onlar mevzilere dağılmış, birliklerin başlarında teğmenler var. Namluyu oradan buraya çevirmenin manevi anlamı var. ‘Vururuz’ mesajı veriliyor. İçeridekileri korkutan bu. Belki böyle yapmasalar, içeridekiler bu kadar çabuk dışarı çıkma telaşına kapılmayacaklardı.”
Nusret Kocabey:
“13 Kasım 1960 operasyonundan önce Türkeşçilerin en yoğun faaliyet gösterdikleri birliklerin başında Tank Okulu gelir. 14'lerden Dündar Taşer ve Muzaffer Özdağ Tank Okulu'na gelir ve kendileri dışındaki MBK'sinin diğer üyelerini tasfiye etmek amacıyla hazırlandıkları ihtilale bu okulu taban yapmaya çalışırlardı. Gördük, Türkeş ve ekibi bir sürü toplantıya rağmen böyle bir ihtilal becerisi göstermediler ve kendileri tasfiye edilip sürüldüler. Tank Okulu'ndaki genç Türkeşçi subayların tepkilerinden çekinildiği için de ‘Tank Okulu’, Süvariler tarafından kuşatıldı ve hiçbir subay tanklara yaklaştırılmadı”.
14'lerin tasfiyesinden sonra, 22 Şubat 1962 Direnişi'nde Tank Okulu'nun ve Harp Okulu’nun arka sırasında olan bütün birliklerin Talat Aydemir'in yanında olacağını göreceğiz. Ve yine göreceğiz ki, 21 Mayıs 1963 ihtilalinde Tank Okulu Fethi Gürcan'ın kendisi gibi üç emekli subayla ihtilali başlattığı birlik olacaktır.
Tank Okulu'ndaki bu değişim nasıl ve neden olmuştu?
Erol Dinçer:
“Türkeş olayı önemlidir. Ordu o zaman önemli anlamda ikiye ayrılmıştır. Bu bizi tedirgin etmektedir. Onun için toplantılar yapıyoruz. Biz ilerici, solcuyuz. Faşist değiliz bir kere. Ben Fethi Gürcan’ın ikna yeteneğini o zaman gördüm. Alıyor karşısına 14’lerin adamını, bir gecede hemen ikna ediyor. Ergenekon destanı okuyan, faşist kültürle beslenmiş adamı bir gecede Yön dergisi okuyan solcu kesime alırdı. O ikna edilen, yanımıza alınan adam da sağlam çıkardı.”
Türkeşçi genç subayların ‘bir gecede ikna’ olması, ikili oynayan generallerin ‘ikna’ olması gibi güce tapmaktan değildi. ‘Sağlam’ çıkıyorlardı, yani sonuna kadar gidiyorlardı. Bu, Milliyetçilik ile Milletçilik arasındaki diyalektik ilişkiden kaynaklanıyordu
“Sağlam” çıkan bu genç subaylar, her şeyden önce Vatansever’diler ve halk çocukları idiler. Bir ucu Irkçılığa uzanan Milliyetçilik ile bir ucu Sosyalizme açılan Milletçilik arasındaki fark onların beyinlerini zorluyordu.
Osmanlı, Devlet ve Millet olarak olarak yapılanmıştı ve Millet, Devlet mekanizması dışındaki tüm insanlardı. Millet’in içine zenginler de giriyordu ama onlar oldukça azınlık olduklarından, Millet denince genel olarak çalışan halk anlaşılıyordu.
Milliyetçilik, çöken Osmanlılık zamanında çağa uygun bir tepki olabilirdi ama 1960’lı yıllarda düşman dışarıdan çok içerideydi. O nedenle 27 Mayıs ihtilaliyle devinimine başlamış tepki hareketi, Milletçilik manivelası üzerinden hızla çalışan halka yaklaşacaktı. Ve Türkeşçi bilinen Tank Okulu’nun genç subayları, Fethi Gürcan tarafından ikna edilerek Talat Aydemir’in arkasında saf tuttular.
“Nitekim mahkemede, Türkeş’in not defterini yakaladılar. Bizimle yargılanan en az 15-20 subayın ismi, Türkeş’in not defterinden de çıkmıştır. Ona bağlı subaylar olarak. Mahkeme hayret ediyordu, ‘bu nasıl iş’ diye. İkna yoluyla Türkeş’in altı boşaltılıyordu.”
Şüphesiz, Türkeşçi subayların tamamı ikna edilememişti. Hala çeşitli birliklerde ve hatta Muhafız Alayı’nda bile önemli sayıda Türkeşçi genç subay vardı.
“Türkeşçi kesim hiçbir zaman bir ihtilal yapabilecek kadar hem yürekli hem de bilinçli adam toplayamamıştır. Ordudaki Cumhuriyeti kuran devrimci yapı kusmuştur onları. Bu husus onların harekete geçmesini önlemiştir ama biz de onların aport beklediklerini sezinlemişizdir. Anladık ki, niyetleri biz bir hareket yaptıktan sonra bizim de hareketimizi aşan bir hareketle iktidara el koymak niyetindedirler.”
Talat Aydemir o kritik karar anını hatıralarında anlatıyor:
“O andan itibaren her şeye hakimdim.
Fakat Genelkurmay karargahındaki bazı menfaatperest ve memleketin gidişatı hakkında hiçbir fikir sahibi olmayan dalkavuk ruhlu ve ‘İnönist’ bazı subaylar, bize karşı büyük anlayışsızlıklar gösteriyorlardı.
Bu meyanda Genelkurmay karargahının etrafına tanksavar topları, bazukalar yerleştirdiklerini öğrendim. Karargahın içinde subaylara tomson tabancalar dağıtılıyor, el bombaları veriliyordu. Bir mukavemet unsuru imiş gibi karşımıza dikiliyorlardı.
Bu vaziyetler haber alınınca gerek Tank Taburu subayları ve gerekse Harp Okulu üzerinde büyük infial meydana geliyordu. Saatler de ilerledikçe kıtaların kontrolü güçleşiyordu.
Bu sırada Genelkurmay'dan gelen elçiler Sunay’ın yazılı bir taahhütnamesini getirdiler. Ben Hukukî değeri olmadığını, söyledim. ‘İnönü'den getirelim’ dediler. Saat 02.30 raddelerinde onu da getirdiler. Yine Hukukî değeri olmadığını söyledim. Kağıdı getiren kurmay Albay, “Onun altındaki imza, Lozan Sulhü'ne imza koyana aittir. Her türlü taahhüdünü yerine getirecektir” dedi.
Ben de cevap olarak O taahhütlerin yerine gelip gelmeyeceğini bundan sonraki günler gösterecektir, dedim. Taahhütlerin yerine getirilmediği hadiselerle meydana çıkmaktadır.
O andan itibaren bir karar vermek icap ediyordu. Harekata başlamak veya durdurmak. Yapılan bir durum mahkemesi neticesi, harekatı durdurmağa karar verdim. Eğer harekat yapılmış olsaydı şu olaylar meydana gelebilirdi:
1) Hava Kuvvetleri ile bir çatışma olabilirdi. Şöyle ki: Bizzat Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel, 19 Şubat günü Genelkurmay Baskanlığı’nda Selçuk Atakan, Necati Ünsalan, Muhittin Önür, ben, Abdurrahman Doruk'un bulunduğu ve Sunay'ın daveti üzerine yapılan toplantıda şöyle demişti: “Şayet koordinesiz bir harekata girişirseniz, ben ve Deniz Kuvvetleri kumandanı karar verdik, Türkiye'yi kuvvetlerimizle terk edip NATO üslerine çekileceğiz”
2) Hava Kuvvetlerinin NATO üslerine çekilmesi halinde üç ihtimal mevcut idi:
a) Hava Kuvvetleri tümü ile İrfan Tansel'i takip eder, biz de muvaffak olursak, Türkiye'ye bir daha dönmeleri muhal (gerçekleşmesi olanaksız) olurdu.
b) Hava Kuvvetleri'nin yarısı emre itaat ederse havada çatışma vuku bulacak, büyük kayıplar olabilecekti.
c) Tümü veya bir kısmı ile bizi bombalayabilirlerdi.
3) Üzerimize dışardan sevk edilen birlikler de bize iltihak etmişler, saat 15'ten sabahın 3'üne kadar hepsi harekata hazır vaziyette beklemekteydiler. Genelkurmay ise tanksavar toplarıyla karşımızda mevzi almıştı. Bu durum Tank Taburu'nu galeyana getirmişti. Eğer harekete geçseydim, tanklar Genelkurmay’ı ve Hava Kuvvetleri Karargahını yerle bir edecekti. Buna şu konuşma sonunda kanaat getirdim. Arkadaşlara: ‘Yürüyüşe geçmediğimiz takdirde Genelkurmay'ın önünden selam verilerek geçilmesini’ söylediğim zaman Orhan Topçuer'den aldığım cevap “Siz ancak başla emrini verebilirsiniz. Ondan sonrasını biz biliyoruz, albayım, dümdüz ezip geçeceğiz”, oldu. Hal böyle olunca Genelkurmay'da ve Hava Kuvvetleri'nde ve hatta şehir içinde yüzlerce cana kıyılacak, hem arkadaşlarımızın, hem de masum halkın kanı akacaktı. Çünkü harekat başladıktan sonra kumandayı kaybedecektim.
4) Yanlış anlaşılma yüzünden bütün memleket sathında bazı hareketler olacak, ordu her yerde birbirine girecekti. Namlunun namluya dönmesi ise, bir iç harp doğuracaktı.
5) Bunun sonucunda Amerikalılar füze rampalarını korumak için bir çıkarma ve indirme yaparak Samsun - İskenderun hattına el koyacaktı. Ruslar ise Boğazları ve doğudan Kars'ı zorlayacaklardı. Bu durumda Güney - Kuzey Kore durumuna düşecektik.
6) Bütün bunlara rağmen Ankara'da yüzde yüz muvaffak olacaktım. O andan itibaren liderdim. Kan döküldüğü için mecburen dikta rejimine gidecektim. Bizim amacımız ise dikta değil, demokrasi idi. Geçici bir zaman için aydınlar kitlesine dayanacak olan bu demokrasi, köklü reformlar yapıldıktan, iktisadî düzen ve sosyal adalet nizamı kurulduktan sonra yerini normal seçimlerle gerçek demokrasiye bırakacaktı.
7) Her şeye rağmen diktaya gitseydik, ihtilalin ve diktanın şartlarını yerine getirmek için, her şeyden önce kendi kellelerimizi koruyabilmek için, karşı harekata girişen ve protokollere imza koyup sonradan ihanet eden kumandanları yok etmemiz gerekecekti. Kısaca geniş çapta bir katliam olacaktı.
8) Bu hareketler genç kuşak arasında yeniden huzursuzluk yaratacak, lider durumuna gelmiş olan bizlerin aleyhine de bir hareket başlayacaktı. Bunun hemen arkasından çorap söküğü gibi bir ihtilal daha gelecekti.
9) Gayemiz ordunun bütünlüğünü muhafaza etmek, namluyu namluya çevirtmemekti. Biz bu hareketi iktidar hırsı ile yapmadığımızı ispat etmek istedik. Yukarıdaki olaylardan birinin dahi meydana gelmemesi için kendi hayatımızı feda etmeyi göze aldık. Bizim başımız gitsin, yeter ki Türkiye kurtulsun. Belki partiler de akıllanır, dedik.
Parolamız Halaskar, işareti fedailer'di. Parolamıza dahi dikkat edildiği takdirde hangi amaçla harekete geçtiğimiz ve kendimizi neden feda ettiğimiz anlaşılır.”
Talat Aydemir ve ona bağlı birlikler Ankara’ya egemendi, karşılarında sadece Genelkurmay’da mevzilenmiş ‘birliksiz’ subaylar vardı. Bir hareket başlasa, onların da ne kadar hükümete bağlı oldukları şüpheliydi. Örneğin, 22 Şubat gecesi Aydemir taraftarı Üsteğmen Oğuz Bakır, kendisine hakaret eden Yüzbaşı’yı vurup öldürmüştü. Dolayısı ile bütün birlikleri arkasına almış Aydemir, Ankara’nın mutlak hakimiydi.
Ancak, İstanbul’daki birlikler Aydemir’i yalnız bırakmıştı ve Hava Kuvvetleri de hükümetten yanaydı. Bu da, Silahlı Kuvvetler arasında bir çatışma ihtimalini gündeme getiriyordu.
Bu konuda Kurtul Altuğ’un kitabında Türkiye’ye dönüş hazırlıkları yaptıklarını gösteren Kabibay ile Erkanlı’nın mektupları var.
Dolayısıyla henüz bölünmemiş olan 14’lerin hem Kabibay, hem Türkeş kanadının 22 Şubat direnişini atlama tahtası olarak kullanma niyetleri Aydemir’in gözünden kaçmamıştır.
“Çünkü harekat başladıktan sonra kumandayı kaybedecektim.”
Sonuç olarak, Talat Aydemir kan dökülmesin diye ve İnönü'den hiçbir cezai takibata uğratılmayacaklarının garantisini veren imzalı bir belge aldığı için harekatı durdurdu.
Ama sonraları Türkiye'de binlerce gencin kanı dökülecekti. Ayrıca, “Siyaset”te söz değil günü kurtarmak önemliydi. İleride Süleyman Demirel'in formülleştireceği gibi, “dün dündür.”
Oysa Aydemir politikacı değil askerdi. Onun inancına göre asker verdiği sözde dururdu. İnönü de “Kurtuluş Savaşı Kahramanı” ünvanlı, üstelik “Lozan Antlaşmasına imza koymuş” eski bir askerdi. Aydemir yine de yazılı bir belge almakta ısrar etti. İnönü'nün sözünde duracağı konusunda şüpheleri vardı, “belge” tarihe geçerdi.
BELGE – 1
22 Şubat 1962
Derhal herkesin normal vazifelerine dönmeleri şartıyla şimdiye kadar kan dökülmesine meydan verilmediğinden dolayı hadiselere katılanlar hakkında kanuni takibat yapılmayacağına hükümet ve devlet başkanlarından aldığım teminata dayanarak bende söz veriyorum.
İmza
Cevdet SUNAY
Org
Genelkurmay Başkanı
BELGE – 2
Silahlı kuvvetler baş komutanının emirlerine uymak ve girişilen harekata derhal son vermek şartıyla, şimdiye kadar kan dökülmesine meydan verilmemiş olması gözönünde tutularak harekata katılanlar hakkında hiçbir cezai takip yapılmayacağına hükümet başkanı olarak söz veriyorum.
23 ŞUBAT 1962
Saat:01:00
Başbakan
İmza
İsmet İnönü
Ertesi gün 22 Şubat direnişine katılan genç subaylar emekli edildiler.
Hadi diyelim, emeklilik hakkını kazanmış subayların emekli edilmeleri normaldi!!!
Ya, emeklilik hakkı kazanmamış binbaşıların, yüzbaşıların, üsteğmenlerin, teğmenlerin, astsubayların ordudan tard edilmeleri, maaşsız bırakılmaları??? Bunun adı Ordu’dan tarddı. Tüm haklarının gaspı. Asker için en büyük ceza idi. Sorgusuz sualsiz cezai takip. Sorgusuz sualsiz kanuni takibat.
Genç subayların duraklamasını, ‘Yılların Tilkisi’ affetmedi. Genç subayların üzerindeki ‘Lozan’ın ve bağımsız ulusun yaratıcısı’ imajını kullanarak, subayların ellerinden silahlarını aldı.
Aldatmak onun için sorun değildi. O artık asker değildi, siyasetçiydi.
Eğer 22 Şubat direnişçileri hakkında bir dava açılmadıysa; Bu, İhtilal protokollerine imza atmış generalleri korumaktan başka bir şey değildi.
Lafa gelince her biri farklı tonlarda gürlemiş, fakat 22 Şubat'ta pısmış generaller bu ülkeye lazım olacaktı!
22 Şubat direnişinden sonra, Harp Okulu öğrencileri 1 ay zorunlu izne gönderilmişlerdi.
Başbakan İnönü'nün, 22 Şubat olaylarıyla ilgili olarak “Harp Okulu öğrencilerinin aldatıldığı”nı söyleyen açıklaması üzerine, Harp Okulu öğrencileri İstanbul, Ankara ve İzmir'de Atatürk anıtlarına, üzerinde ‘HARBİYELİ ALDANMAZ’ yazılı çelenk bıraktılar. 21 Mayıs 1963 ihtilalinin parolası da ‘HARBİYELİ ALDANMAZ’ olacaktı.
Bir kaç ay içinde, 22 Şubatçılar emekli genç subaylara yardım amacını güdecek sandık oluşturma gerekçesiyle, tekrar toplanmaya başlamışlardı. Ancak, oluşturulan ‘kurmay’ fikir karargahında Talat Aydemir sadece iki oy almıştı. Başkanlık bir yana, sekreter veya saymanlığa bile seçilememişti. Harp okulu komutanıyken yanında alay ve takım komutanlığı yapmış olanlar dahi kendisine oy vermemişti. Çünkü her biri vakti zamanında, tıpkı Aydemir gibi, Milli Birlik Komitesi ile olan arkadaş ilişkilerine göre Harp Okulu’na tayin edilmişlerdi. Ayrıca, bizim bize benzeyen ‘aydın’larımız gibi hepsi ‘kurmay’dı ve ‘en doğru’yu kendileri bilirdi. Üstelik artık Aydemir'in üstünde üniforması ve komutanlık yetkisi yoktu. 14'ler grubundan isim yapmış Orhan Kabibay'la yakın olan ve adeta onun yetkili sözcüsü olan Dündar Seyhan, bu nedenle daha cazip görünüyordu.
Ama, genç subayların temsilcisi olan Fethi Gürcan ağırlığını koymakta gecikmedi ve ‘Bizim liderimiz Talat Aydemir'dir. Başkası olamaz’, diye görüş bildirdi.
Böylece Yardım Sandığı adı altında seçilmiş komitenin ömrü bir günden öteye gitmedi.
“Teşkilatın kurulması yolundaki çalışmalar 22 Şubattan 2-3 ay sonra başlamış olup başta Aydemir olmak üzere Emin Arat, Dündar Seyhan, Asım Mutludoğan, Necati Ünsalan, Bahtiyar Yalta, Galip Gültekin, Turgut Alpagut, Kadri Çıtak, aralarında yaptıkları bir toplantıda takip edecekleri yolu ve planı hazırlamak istemişlerdir. Bu toplantıda Emin Arat Başkanlığa, Dündar Seyhan Genel sekreterliğe, Asım Mutludoğan Muhasipliğe seçilmiş, Turgut Alpagut ile Kadri Çıtak yedek üye olarak tayin edilmiştir. Ancak, başkanlığa Aydemir'in seçilmemiş olması, teğmen - üsteğmen - yüzbaşı - binbaşı rütbesinde bulunan 22 Şubat emeklilerini tatmin etmemiş ve bu hoşnutsuzluk emekli süvari binbaşısı Fethi Gürcan tarafından ihtilal Erkanıharbiyesine duyurulmuştur.
Bu mesele, liderlik konusundaki ihtilafın menşeini teşkil ederek, Aydemir - Dündar Seyhan ayrılığının doğmasına sebep olmuştur. Necati Ünsalan, Dündar Seyhan tarafına geçmiştir.”
Bu sıralarda 22 Şubatçı'ların affı meclisten geçti. İnönü sözümona sözünde duruyordu!
Sözde, hiçbir cezai işlem yapılmayacaktı. 22 şubatçılar silahları bırakır bırakmaz Fethi Gürcan dahil genç subaylar beş parasız ordudan atıldılar. İşte Lozan kahramanının imzası bu kadar geçerliydi. O, artık Mustafa Kemal’in değil, ‘karşı devrimin tabancasıydı’. Karşı devrimcinin sözüne güvenmenin bedelini ödeyeceklerdi.
Fethi Gürcan'ın tepkisi netti: “Affı kabul etmiyorum. Yargılanmaktan da korkmuyorum. Bizi yargılasınlar ve suç işlediysek gereğini yapsınlar. Bu af, bizim değil, olayları bu noktaya getiren 21 Ekim 1961 ve 9 Şubat 1962 protokollerini imzalayarak genç subayları istim üstünde tutan generallerin ve yüksek rütbeli subayların affıdır. Bu insanlar yüzünden çok sevdiğim mesleğimi kaybettim” diyordu.
Gerçekten de ilginç bir aftı bu. Davası olmayan bir af!
İnönü, 27 Mayıs İhtilali ile ortaya çıkan ordu gençliğinin devrimci potansiyelini onları birbirine kırdırarak yok etmeye çalışıyordu.
13 Kasım 1961 ve 22 Şubat 1962'de kullanılan Alb. Halim Menteş başkanlığındaki havacı cunta, 22 Şubat direnişinin kırılmasının ardından ordudan tasfiye edildi. Böylece, bu derece açıkça kullanılmışlığın acısını yüreklerine gömmekten öteye gidemeyen havacı subaylar “11'ler” adıyla ordu hareketleri tarihine geçti.
Falih Rıfkı Atay'ın, Atatürk'ün aksine “nizamcı” (statükocu) olarak tanımladığı İnönü, “isyan” potansiyeli taşıyan subayları, zamanında kendisini desteklemiş bile olsalar, ordu içinden temizlemekte tereddüt göstermemişti. Ne olur, ne olmaz!
Askerliğini 1959-1960 yıllarında yapmış olan gazeteci Ergin Konuksever, Fethi Gürcan'ın süvari taburunda Takım Komutanlığı'nda bulunmuştu ve Fethi Gürcan kendisini çok severdi. Bu nedenle 21 Ekim protokolü kendisine ulaştırılmıştı. Bu protokol hiç umulmadık bir anda, 5 Temmuz 1962 tarihinde Yeni Sabah Gazetesi’nde yayınlandı.
1 ay önce 1. Koalisyon Hükümeti yıkılmıştı. Hükümetin dağılmasının başlıca nedeni, 22 Şubatçılara (yani generallere) çıkarılan af bahane edilerek, hükümet ortağı AP tarafından, DP'lilerin de affının gündeme getirilmesiydi.
İnönü silahlı kuvvetlerde hala egemenliği sağlayamadığından, DP'lilerin affına yanaşamıyordu. 22 Şubatta genç subayların tasfiye edilmesi operasyonunun bile, sözde 27 Mayısçılar tarafından yapıldığı iddia ediliyordu. Yani 27 Mayıs'ın ruhu hala devam ediyordu.
Talat Aydemir:
“Protokolün hiç ummadığımız bir zamanda ortaya çıkması başta kumandanlar olmak üzere yaptıkları işlerden korkan bütün rütbe sahiplerini bir anda telaşa düşürdü. Derhal, Ankara’da ikinci bir ihtilal yapacağımız söylentileri başladı.
7 Temmuz 1962 günü de 2. Koalisyon Hükümeti yine İsmet Paşa'nın başkanlığında kurulmuştu. İsmet Paşa Mecliste güven oyu aldıktan sonra yaptığı konuşmada hepsinin hayatlarını bağışladığımız geceyi unutarak çok ağır ithamlarda bulundu”
İnönü, yine ‘Talat ihtilal yapacak!’ diye koalisyon ortaklarını sindirmişti. Politika satrancında acemi olan genç subaylar, İnönü'yü hasım olarak karşılarına alıp almamakta tereddüt gösterdiklerinden 27 Mayıs'tan beri sürekli tongaya düşürülmeye devam ediyorlardı. Fakat her defasında devrimci genç subaylarla İnönü arasında bir köprü daha yıkılıyordu.
8 Temmuz'da Talat Aydemir 22 Şubatçılar adına gazetecilere bir beyanat vererek İnönü'yü cevapladı.
“İnönü güven oyu aldıktan sonra uzun senelerden beri ‘malûm ve kendine has taktik ve tabiatını’ bir kere daha göstermiştir. Bu beyanatındaki 22 Şubatçılarla ilgili hususları şiddetle ret ederiz. Senelerden beri asla milletin hayrına işle-memiş olduğunu bildiğimiz bir taktiğin sahibinin karşısında olduğumuz için sergüzeştçi alarak damgalanıyorsak bu kolaylıkla kabul edeceğimiz bir sıfattır. Bu sebeple asıl takbihe değer husus İnönü'nün siyasî zümre ve şahıs menfaatleri üstüne çıkamayarak aziz ulusumuzun sesine kulak vermeyen zihniyetidir. Bir hususu açıkça beyan etmek isteriz ki: ‘İNÖNÜ’NÜN İSMİ ZEKASINDAN BÜYÜKTÜR.’ Bu zaviyeden tetkik edilince Atatürk'ün dehasının stratejik yaratıcılığından sonraki reformlardan mahrum statik devrenin asıl sebebi anlaşılacaktır. İNÖNÜ TÜKENMİŞTİR.
Reformlara en çok ihtiyacımız olduğu bu devrede bütün hayatı statükoyu muhafaza ile geçmiş İnönü'yü tekrar başında görmek bu milletin talihsizliği olmuştur.
22 Şubat vahim bir tecrübeye teşebbüs değil, memleketin sayısız dertlerini bir tarafa iterek İnönü'nün yarattığı siyasî keşmekeşe karşı bir reaksiyondur. Demokrasinin bir türlü rayına oturtulmak istenmeyişinden ıstırap duyanların bir ikazıdır.
Tahtında vatanperverane bir duygu yatmaktadır. Ordu hakkında bir hayal mahsulü olarak ifade ettiği parçalayıcı ve yıpratıcı beyanlarını kendimizi ordudan henüz bir parça addettiğimiz şu anda şiddetle ret ederiz. Ordunun partiler üstü bir görüşe sahip olduğu hakkındaki inancımızı 22 Şubat’ta ortaya koyduk. Bizlerin ağır suçlu olduğumuzu meclis kürsüsünde söylemek hangi takibat ve mahkeme ilamına istinat etmektedir. Olay mahkemeye intikal etmiş olsaydı o zaman kimin suçlu olduğu daha iyi anlaşılacaktı. Beyanatta 22 Şubat olaylarını bir taraftan hukuk dili dışında ağır suç olarak belirtirken diğer taraftan itaatsizlik şeklinde tavsifi beyanat sahibini tezada düşürmüştür.. Bizlerin hiç bir hareketi ve düşüncesi kendisinden bir parça olmakla gurur duyduğumuz şanlı silahlı kuvvetlerimizi, halkımızı ve parlamentoyu ayırıcı olmadığı gibi birinin diğerine güvenini sarsıcı da değildir.
Kanunî haklarımızın kullanılmasından infial duyulmasını insan hakları muvacehesinde uygun bulmuyoruz. Beyanat sahibinin açık rejim içersinde bulunduğumuzu hatırlaması gerekir. TBMM de temsil edilmediğimiz ve meclis içinde savunma imkanımızın olmadığının bilinmesine rağmen güven oyunu müteakip çok ehemmiyetli, bir anda memleketin millî, sosyal, ekonomik ve siyasî bütün meseleleri bir tarafa itilerek baştan sona kadar ithamkar bir taktikle Orduya ve Ulusuna saygısı, hizmet aşkını cesaretle ortaya koymuş 22 Şubat grubuna parlamento usulleri dışında yapılan ithamları esefle karşılarız.
Kendilerine o mukaddes kürsüde cevap vermek imkanından mahrum olmamız sebebi ile yaptıkları bu konuşmanın mana ve güttüğü hedefi Büyük Milletimizin sağ duyusuna terk ederiz.”
İnönü'nün statükocu olması zeka kıtlığından veya enerjisi tükenmişliğinden değil, mevcut düzeni bizzat savunmasından kaynaklanıyordu. Statükocu yapısı da bunu kolaylaştırıyordu.
Ona rağmen, emekli de olsa bir subayın açıkça gazete sütunlarında ‘İkinci Adam’a üstelik ‘zeka’sından hareketle tavır alması ilkti.
Bu beyanatın arkasından Talat Aydemir tutuklanarak cezaevine konuldu.
Bir hareketin lideri hapse girdiğinde, geride kalan kurmayların ilk ve en önemli işi, onu oradan kurtarmak olmalıyken, aksine liderlik yarışına girmişlerdi. Çünkü, kurmayların Aydemir'in liderliğini kabul edişleri yürekten ve gönülden değil, onun genç subaylara dayanan gücü nedeniyle olmuştu. Aydemir, hapiste olduğuna göre nicedir özlem duydukları genç subayların liderliğine talip olabilirlerdi.
Talat Aydemir:
“Ben hapse girdikten sonra dışarıda kalan 22 Şubatçılar arasında liderlik mücadelesi başlamış, Dündar Seyhan, Necati Ünsalan, Kadri Kaplan triyosu derhal faaliyete geçerek Emin Arat'ın vekaletini kabul etmemişler. Yeniden uzun toplantı ve münakaşalardan sonra Dündar seçilmiş. Fakat o sırada Üçüncü Ordu’da, Erzurum'da, genç subaylar arasında hoşnutsuzluk başlamıştı. Genelkurmay Başkanı ve dört kuvvet kumandanı aceleyle Üçüncü Ordu'ya gitmişlerdi.
Arkadan İnönü de gitti. Oradaki genç subaylar kendisini görünce arkalarını dönmek suretiyle pasif mukavemetlerini göstermişlerdir
İnönü bir gün kalıp döndü. Avukatım da üst üste tahliye talebinde bulunuyordu. 9 gün cezaevinde yattıktan sonra gene emirle zannediyorum (Çünkü İnönü’nün Erzurum dönüşü gazetelere verdiği beyanat şu idi. “22 Şubat bir daha olsa gene de affederim.”) tahliye edildim. O gün tahliye edildiğime üzülen Alb. Necati Ünsalan ile Dündar Seyhan olmuştu. Eve geçmiş olsuna geldiklerinde bu yüzlerinden okunuyordu. Çünkü tasarlamış oldukları planlar benim çıkmam ile suya düşmüştü. Rekabet, hele siyasî hayatta, insanların gözlerini karartıyor.”
Nitekim, Erzurum'daki genç subaylar İnönü'ye arkalarını dönerek liderlerine sahip çıkmışlar, dolayısıyla da Aydemir'in tahliye edilmesinin yolunu açmışlardı.
Talat Aydemir, hapisten çıktıktan sonra 22 Şubatçıların düşüncelerini anlatmak amacıyla Yarbay Rıfkı Erten, ve Mustafa Pakoba ile birlikte İstanbul'a gitti, bir çok temaslarda bulundu. Bu görüşmelerden bazıları Falih Rıfkı Atay ve Nadir Nadi gibi yazarlarla yapıldı.
Gazeteci Ergin Konuksever'le yaptığı röportajda özellikle işçi ve köylü hakları üzerinde duruyordu:
“Sual: İşçi hakları sizce ne şekilde verilmelidir?
Cevap: İşçi haklarını bütün veçheleri ile batı milletleri işçi hakları seviyesinde mütalaa eden ve bu hakların verilmesinde batı milletlerini örnek olarak alan ilerici bir görüşle halledilmesini benimsiyoruz. Teşri ve icra organlarda fiilen işçiyi temsil eden uzuvların da bulunmasını prensip olarak kabul ediyoruz.
İşçi hakları meyanında medeni insanların ihtiyaçlarına kavuşmayı temin edecek yolun açık bulundurulması ve emek karşılığı işçinin bu yolda bırakılması temel görüşümüzdür.”
Sual: Toprak işçisi ile sanayi işçisi arasında fark gözetiyor musunuz?
Cevap: Süratle kalkınmanın toprak reformuna bağlı olduğuna inanıyoruz. Bu reformun realist bir görüşle süratle tatbikine azimli ve kararlı bulunulması şarttır. Köylüyü toprağın sahibi kılmak, geniş ve adilane bir kredinin iyi planlanmış bir kontrol sistemine bağlanmasının lüzumunu memleket menfaatleri, millî itibar ve refahımız için birinci şart olarak kabul etmekteyiz. İşçinin olduğu gibi çiftçinin de temsilciliğini uygun görmekteyiz.
Sual: Faşizmin olduğu yerde ben yokum dediğiniz doğru mudur?
Cevap: Evet.”
TÜSİAD gibi 500 kişilik PARABABALARI örgütünü SİVİL TOPLUM ÖRGÜTÜ olarak yutturmak yok.
İŞÇİLER VE KÖYLÜLER, TEŞRİ ve İCRA kurullarında yer alacaklar!
Harbiyeli Osman Yetkin anlatıyor:
“Her şey 1962 yılının bir yaz günü Menteş/İzmir kampına gitmek üzere, merasim düzeninde Kızılay üzerinden Ankara Garı’na giderken başladı.
22 Şubat yapılmış, başarılamamış, olaylara katılan komuta kademesi ve rütbeliler emekli edilmiş veya ordudan ilişkileri kesilmiş ancak, Harp Okulu öğrencilerinin, sınıflarına göre, bir üst sınıfa çıkmalarına veya subay çıkmalarına izin verilmişti. Ben (Osman Yektin) birinci sınıfta olduğum için 2. sınıfa geçtim.
Konuya dönersek; o zaman Zafer Anıtı’nın karşısına gelen yerde ‘Zafer Çay Bahçesi’ var idi. T. Aydemir, akşam üstleri bu çay bahçesine sık sık gelmeyi adet haline getirmişti.
Bu geliş-gidişlerde kadrosu ve kurmay heyeti hep yanında olurdu. Zaten bu turlar sırasında Kızılay’daki nüfus yoğunluğu hissedilir şekilde artardı. Vatandaşın ilgisi de oldukça büyüktü. Hafta sonu tatillerinde izine çıkan biz harbiyeliler de eski komutana ilgi duyar ve hiç bir organizasyon söz konusu olmadan, bireysel olarak ama sonuçta azımsanmayacak bir sayıya ulaşmış olarak bu, geliş-gidişlerde, hazır bulunurduk, uzak yakın takip ederdik.
Neden, diye sorulursa, eski komutana sevgi ve bağlılık denebilir, ama bunu tetikleyen nedenler de vardı, şüphesiz. Madem 22 Şubat oldu ve kaybedildi, öğrenci de olsak biz de bu oyunda yer aldık ki, o zaman biz de başarısızdık. Önemli sayıdaki öğrencilerin üzerinde bu başarısızlığın “içten itmesi” vardı.
Bir başka neden ise, kaybedilen 22 Şubat’ın ardından 23 Şubat sabahı okula gelen hava ve deniz subayları. Havacılar çok gayretkeşti, gözlerimizin önünde tüfeklerimizin mekanizmalarını söktüler.
Bu olay hem Harbiyelileri eski komutana doğru yönlendirmiş ve hem de öfkelerini tetiklemişti.
Şimdi, mekanizmaları sökme işinin mi, yoksa yeni komutan General Semih Sancar’ın okula gelişinin mi önce olduğunu hatırlayamıyorum, ancak her iki olay da 23 Şubat günü meydana geldi.
Yeni komutan 23 Şubat sabahı erken saatlerde geldi okula ve ilgili ast düzey komutanlar öğrenci alayını toplayıp tekmil vermek istiyorlardı ki, bu “işin icabı” idi. Ancak, öğrenciler içtimaaya çıkmakta isteksiz davranıyor ve aksini bölük ve takım komutanları başaramıyordu. İç bahçede bulunan ve kaçmayı başaramayan, abartmak istemem ama, hafızamda kaldığına göre 8-10 öğrenci ile General Komutan’a tekmil verdiler. Tekmil verilirken biz tüm öğrenciler, üstümüzde çizgili pijamalarımızla, pencerelerden salkım saçak aşağıdaki merasimi izliyorduk.
General Komutan’ın bir ara başını yukarı kaldırdığını ve bu sahneyi gördüğünü ben bizzat gördüm.
Komutan, hemen tören alanını terk etti. Sonradan kalp krizi geçirdiğini duydum. Doğruluğunu bilmiyorum. General Semih Sancar o gün görevden ayrılmış. Zaten 23 Şubat günü yerine tayin edilen General Kemalettin Eken geldi.
İşte, Harbiyelinin 21 Mayıs’a doğru yöneldiğinin ilk işareti burada verilmişti.
Tekrar başa dönersek, önde bando takımı, arkasında öğrenci alayı Kızılay’dan gara doğru yürürken, T. Aydemir de Zafer Çarşısı’na inen yol kavşağında, halkın arasındaymış. Bandonun tambur majörü görmüş asasını havaya atarak, T. Aydemir’i fark eden öğrenciler de başlarını çevirerek, eski komutanı selamlamışlar. Bu enstantaneyi tespit eden, sanırım, Yeni İstanbul Gazetesi fotoğrafları yayınlamıştı.
Menteş kampında bu resimleri de gördükten sonra, ileride T. Aydemir’in yapacağını tahmin ettiğim ihtilalde yer alıp eski komutana yardımcı olmak niyetimi Gün Uğur Tecimen’e açtım. Meğer o da böyle bir şey düşünüyormuş ki hemen kabul etti. Hemen komitemizi oluşturmaya karar verdik.
Gün Uğur Tecimen’e “Üstat” denirdi. Üstat, Işıklar, ben, Erzincan Askeri Lisesi’nden gelmiştik Harp Okulu’na ve artık 2. yani son sınıftaydık. O Bursa’dan ben de Erzincan’dan lise kökenli ve Harbiye deki kendi sınıfımızdan inandığımız, güvendiğimiz, yanılmıyorsam, yedi kişi üzerinde mutabık kaldık. Şunlar; ben (Osman Yektin), Gün Uğur Tecimen, Önder Aydınlı, Tarık Uğur, Kemal Ülkü Tanak, Selçuk Alpay, Hasan Acar.
Üstat ile ben, herkes kendi tanıdığı ile konuşup ikna etti. Seçtiklerimizden hiç reddeden çıkmadı.
Hiç vakit geçirmeden hemen bir akşam Menteş kampındaki yüzme tramplenlerinin arkasına düşen sırtta toplandık. Getirdiğimiz bir silah üzerinde yemin ettik ve Önder Aydınlı’yı başkan seçerek fiilen işe başlamış olduk.
Sanırım ilk defa biz Harp Okulu’nda örgüt kurmuş olduk. İlerleyen tarihlerde ve tabii ki bizden sonra çok sayıda bireysel ve birkaç kişilik topluluklar şeklinde çalışmalar yapıldığını ve olayın detaylarını Mamak’taki mahkeme aşamasında öğrendim.
Benim kanıma göre şu denebilir ki, 22 Şubat’tan sonraki komuta kademesi öğrenciler üzerindeki komuta kabiliyetini kaybetmişti.
Komitemizin gayret göstermesine hiç gerek yoktu.
Öğrenciler kütle halinde itaatsiz ve disiplinsizdi. En astından okul komutanına kadar öğrenci komutan ilişkisi kopmuştu.
Hemen her gün disiplin dışı itaatsizliklerimiz oluyordu. Bunlardan birisi şöyle olmuştu:
Kampta bir yazlık sinema vardı ve haftanın belirli günlerinde subay eş ve çocukları ile beraber biz öğrenciler de film izliyorduk. Tabii ki, alanda ayrı yerlerde oturuyorduk. Kamp komutanının emri ile subay, eş ve çocukları ile öğrencilerin “sinema günleri” ayrılmıştı. Bunu protesto ettik, ama müthiş bir başkaldırıydı. Önce, deniz kenarında toplandık. Toplantı firesizdi, bir organizasyon da söz konusu değildi, bir iki laf söz edildi, bu arada bir iki varil gaz bidonu yuvarlanıp getirildi, yığın yapılan kum üzerine dökülerek ateşlendi, etrafında danslar edildi, halaylar çekildi ve hatta üst düzey komutanların gelip seyrettiklerini ve fakat müdahale etmediklerini gördüm. Organize değildi, itaatsizlik adına, manzara, baktığınız yere göre, muhteşem veya korkunçtu.
Sonra kortej oluşturuldu ve özellikle komutan ve subayların ikametine ayrılan mahalle doğru müthiş bir gösteri yürüyüşü yaptık. Komuta edenler müdahale etmediler veya edemediler. Kısaca, Harbiye askeri sistem ve disiplin dışına çıkmış, ihtilal sathı mailine girmiş bulunuyordu.
Kamptan Ankara’ya okula ve derslere dönmüştük. Yalnız, bizim örgütümüz vardı ve bunu genişletmek için yeterli gayret göstermiyorduk, ama örgütsüz olduğunu zannettiğimiz, sonradan zannımızın doğru olduğu anlaşıldı, “meyillerin” giderek arttığını gözlüyorduk.
Ankara’ya geldikten sonra, şahsen tanışmadığımız ve irtibatımız olmayan, T. Aydemir ile temas imkanı aramaya başladık önce. Şimdi nasıl kurduğumuzu anımsayamadığım bu bağlantıyı temin ettik ve ilk ziyaretimizi Önder, Üstat ve ben Komutan’a kendi evinde yaptık. Hatırladığıma göre fazla uzun olmayan bu ziyarette Komutan ve beraberindekiler (yine hatırladığıma göre o gün evde Fethi Gürcan, Bahtiyar Yalta, Galip Gültekin, Rıfkı Erten ve damat Attila Altugan vardı) bizi tanıdı. İlk tanışma olduğundan Komutanların çok ihtiyatlı olduklarını hatırlıyorum, yine de biz Harbiye’nin daha doğrusu Harbiyeli’nin eğilimini, davranış ve yaklaşımlarını arz etmeye çalıştık.
Harbiyeli’nin ihtilale meyilli olduğunu ve muhtemel bir harekatta Harp Okulu’nu emirlerine amade kılmaya muktedir olduğumu arz edip ayrıldık. Birkaç defa daha ziyaretlerimiz oldu ama, daha fazla Fethi Gürcan ile görüşüyorduk.”
Diğer 22 Şubatçılar gibi Fethi Gürcan da devamlı takip altındaydı. Bazen evinin önünde, bazen de şimdi Anıttepe Spor Tesisleri’nin bulunduğu korulukta sürekli bir MİT elemanı bulunuyordu. Neredeyse bütün sokak sakinleri, nöbetleşe duran bu birkaç kişiye aşina olmuşlardı.
Zafer Çay Bahçesi'ndeki aleni buluşmaların dışında önemli bir toplantıya gideceği zaman Fethi Gürcan, arka balkondan atlıyordu. Bir kaç saat sonra işi bittiğinde ön kapıdan girerken MİT elemanının şaşkın bakışlarıyla karşılaştığında, ona alaycı bir göz kırpmayı da ihmal etmiyordu.
Kimi zaman da, büyük oğlunun bisikletini alırdı. Ön gidon çubuğunda Üstğ. Erol Dinçer, arka selede Üstğ. Turgut Saltoğlu oturur vaziyette gözden kaybolurlardı. O sıralar, altlarına araba tahsis edilmemişti. MİT elemanları çaresiz kalırlardı.
Her şey sanki bir oyun gibiydi. Gücünü, önce inancından, sonra da arkadaşlarına güveninden alıyordu. Mesleğini yaparken, nasıl hedefe varmada azimli, ayrıntılarda neşeli ve esprili ise, ihtilalciliğinde de aynı idi.
MBK üyesi Selahattin Özgür'ün baldızı, sonraları TİP'li olacak bayan Müşerref Hekimoğlu Aydemir'le olan konuşmasını anlatırken şöyle yazıyordu:
“Fethi Gürcan da bana çevirdi gözlerini. Nedense onun gözlerinden çok hoşlandım.…
Kapıdan çıktım. Fethi Gürcan ile şimdi adını hatırlayamadığım öteki 22 Şubatçı da çıktı. Yolda Fethi Gürcan ile konuştuk.
- Sizi ilgiyle izledim. İhtilal için ortam görmüyorsunuz ama bu politik kadrolarla o ortam her zaman oluşur.…
Çakı gibi bir binbaşı, gözümün önünden hiç gitmez, önümde selam çakışı.”
Talat Aydemir anlatıyor:
“22 Şubat 1962 hadiseleri üzerinden zaman geçtikçe 22 Şubat’ın iç yüzüne yapılan haksızlıklar anlaşılıyordu. Gün geçtikçe Silahlı Kuvvetler mensuplarının ziyaretleri çoğalmıştı. Yapılan ısrarlı teklifler karşısında ben ve Sv. Bnb. Fethi Gürcan zaten eskiden silahlı kuvvetler içinde kurulu bulunan teşkilatımızı yeniden daha güvenilir tarzda küçük rütbelerden başlamak üzere yukarı doğru reorganize ediyorduk. Bu teşkilat Türk Ordusu’nda (Kara-Hava Dz. J.) olmak üzere dört kuvvet içinde genç kuşaklar arasında çığ gibi gelişiyordu.
Kısa zamanda çok iyi neticeler almıştık. Hele Kemalizm doktrini yayılıp dağıtıldıktan sonra bu gelişme iki kat daha artmıştı. Çünkü bundan evvel orduda yapılan çalışmalarda böyle esaslı doktrin fikri kaleme alınmış değildi. Bu arada bazı 14’lü subaylar da Türkeş ve taraftarlarının milliyetçi olduklarını söyleyerek mukaddesatçı, icabında nurcu fikirleri yayıyorlardı.
Nasyonal sosyalizm fikirleri revaçta idi. Faşist fikirleri benimseyenlere rastlıyordum. Gençler doktrinlerin karşılığının neler olduğunu dahi bilmiyorlardı. ‘Askerî idare’ diye bir şey tutturmuş gidiyorlardı. Ordudaki bu akımı, ‘Kemalizm’ doktrinini yaymakla yüzde doksan önledik.”
Nasyonal Sosyalist (Faşist) düşünceleri şimdilik bir kenara bırakırsak, ki Fethi Gürcan girdiği birliklerde bu düşüncelerdeki subayları karizmatik kişiliğiyle çok kolay bir şekilde etkisi altına alıyordu, esas çarpışma kendilerine “Milli İradenin” bekçiliği (köyde ve kasabada Ağalar’ın, küçük şehirlerde Eşraf’ın, büyük şehirlerde Sermayedarların finanse ettiği partilerden oluşan parlamenter düzenin bekçiliği) öğretilmiş subaylarla yine kendilerini halkın üstünde değil hizmetinde görüp onların kurtarıcı fedaileri (Halaskar Fedaileri) olarak mücadele eden subaylar arasında olacaktı.
Aslında Kemalizm doktrinini anlatan broşür, Aydemir’in de söylediği gibi yeni kaleme alınmıştı ve o ölçüde basitti, fakat basit olduğu ölçüde de temizdi.
Yoksul halka ışık olmanın çabasını içeriyordu. Yoksa bilimsel değeri pek fazla değildi. Ona rağmen Fethi Gürcan ve diğer genç subaylar bu broşürü mızraklarının ucuna takmasalardı faşist ideolojiler meydanı boş bulacaklardı.
Nitekim 1908’den sonra Makedonya dağlarından Padişah damatlığına terfi eden Enver Paşa Turancılığa yönelmişti. Fakat 1960’lı yıllar geleneksel ‘Tarihsel Devrimci Güçler’in’ dünya ölçüsünde sosyalizme yöneldiği yıllardı. Dolayısıyla, 1960’larda 1908’den farklı bir dünya vardı.
“Fethi Gürcan'ın hazırlık safhasındaki rolü büyük bir önem taşımakta olup, teşkilatın binbaşı rütbesine kadar olan kısmının rey sahibi ve sözcüsüdür”
28 Mart 1963 günü öğleden sonra Emin Arat'ın evinde yapılan, Talat Aydemir, Emin Arat, Galip Gültekin, Turgut Alpagut, Bahtiyar Yalta, Fethi Gürcan ve Mustafa Ok'un bulundukları toplantıda esas itibarıyla harekat öncesi ve harekat sonrası planlar tekrar gözden geçirildikten sonra 31 Mart'ı 1 Nisan'a bağlayan gece yarısı Ankara Radyo’su kapanmadan evvel harekata geçmeyi kararlaştırdıkları, ancak toplantıyı terk edecekleri bir sırada söz alan Mustafa Ok'un muhtelif ihtilal rejimlerinden örnekler vererek ‘Yan Kuvvetler’ (11'ler, 14'ler, diğer gruplar ve gençliği kastediyor) olmadan başarıya ulaşma şansı zayıf olduğu ve bu nedenle yan kuvvetlerin elde edilmesi gerektiğini söyleyerek harekatın tehir edilmesini teklif ettiğinde, başta Aydemir olmak üzere verilen ihtilal kararının tehirini kabul etmelerine rağmen Emekli Süvari Bnb. Fethi Gürcan'ın:
- “Ne oldu arkadaşlar, dilinizi mi yuttunuz, biraz evvel konuşanlar sizler değil miydiniz? Neden susuyorsunuz?. Bu harekat 31 Mart gecesi olmadığı taktirde ta doğudan getirdiğim ve şimdi öbek öbek evlerinde oturan arkadaşlarımı nasıl dağıtacağım” diye itiraz etmesine rağmen o gece için harekattan vazgeçildi. Bu vazgeçme kararı İstanbul teşkilatınca zamanında, diğer mensuplarına duyurulamadığından teşkilata dahil Deniz Harp Okulu Teğmenleri 31 Mart - 1 Nisan gecesi bir takım faaliyetleriyle su yüzüne çıkarak takibata maruz kalmışlardır.
ERKEKÇE Dergisi:
“Fethi Gürcan uluslararası yarışmalarda hep üstün dereceler alan bir süvari binbaşısıdır. Orduda adeta bir efsane gibi birlikten birliğe namı yayılan bir kahraman olmuştur.
Gürcan uluslararası yarışmalarda ülkeyi başarıyla temsil etmekle kalmayıp, şöyle bir mucize de yaratmıştır: İngiltere Kraliçesi’nin önünde resmi geçit yapan binbaşının ürken atı, O’nu sırtından atarak bir kolunun kırılmasına neden olur. Gürcan olay mahalline gelen ambulansa binmeyi reddeder. Tersine dönmüş koluyla, atının üstüne sıçrar. Kraliçeye bu haliyle selam vererek, şeref hattından geçer ve sonra atının sırtında bayılır ve yere düşer.
Özellikle genç subayların hayranlık duyduğu yürekli binici ve ihtilal misyoneri Fethi Gürcan üniformasız haliyle bile başta Orhan Çetinkol olmak üzere, Maslak'taki tüm genç süvari subaylarını etkilemekte gecikmez… Fethi Gürcan'ın çekim alanına giren teğmen Orhan Çetinkol ve arkadaşları, Emekli Albay Talat Aydemir'in silahşörlüğünü kabullenmişlerdir artık.
Şimdi bütün sorun tetikleri çekmek için gerekli olan tarihin saptanmasıdır. Aradan çok geçmeden bu tarih de belirlenir: 30-31 Mart 1963.
Muzaffer Güney, İhsan Erkan, Recep Özkutlu, Rıfkı Erten, Orhan Çetinkol'un Mercury arabasına sivil giysilerle doluşurlar. Hedef Ankara'dır…
Cumartesiyi pazara bağlayan bir gecenin sabahında, İstanbul'dan yola çıkan bagajı resmi elbise ve silahla yüklü Mercury, Ankara Bahçelievler'deki bir evin kapısında durur. Ancak şehirde olağanüstü bir durum vardır.
Orhan Çetinkol ve arkadaşları kahvaltı masasının çevresinde otururlar. Bu arada Aydemir'den son talimatları almak üzere dışarı çıkan Rıfkı Erten, telaşla geri döner ve “Arkadaşlar, hükümet durumu haber almış. Harekatı ertelemek zorundayız. Şimdi hiç vakit kaybetmeden geri dönün”der.
İştahları kursaklarında kalan ihtilalciler, yol boyunca söylene söylene İstanbul'a döner ve kıtalarına teslim olurlar. Hatta bu başarısız girişim liderleri Aydemir'e ve onun kurmaylarına duydukları güveni sarsar.
Ancak karizmatik lider Fethi Gürcan, başarısız girişimden hemen sonra yeniden sahneye çıkarak, genç ihtilalcilere kaybettikleri morali kısa sürede kazandırır.”
BASIN – ÜNİVERSİTE: SİVİL AYDINLAR
Talat Aydemir :
“İstanbul'a gelişimin asıl sebebi şuydu :
Orhan Kabibay yurda döndüğünde, temas ettiği muhitlerde (Basın ve Üniversite) 14 lerin propagandasını yaparken, 22 Şubatçıların fikirsiz olduğunu, her şeyin, kendilerine ait olduğunu söylemiş, 22 Şubatçıları, kaba bir askeri kuvvet ve 14’ler namına iş görenler diye tanıtmaya çalışmıştı.
İkincisi Necati, Dündar, Kaplan triyosu maalesef bu fikirleri işliyorlardı.
Üçüncüsü, İstanbul muhitine de 22 Şubat’ı bir tanıtmak istiyordum.
Bu kararım çok ani oldu. Ve hiç kimseye danışmadan verdim. Bazı arkadaşlar arasında iyi karşılanmadı, hele Necati, Dündar İstanbul'a yalnız gitmemi istemediler, çünkü onlar, Orhan Kabibay'ın bıraktığı izlerin silinmesini istemiyorlardı. Ben işin farkında idim. Hiç kimseyi dinlemeden İstanbul'a gittim. Beraberimde, Rıfkı Erten ve Mustafa Pakoba vardı.
İstanbul'daki seyahatim çok muvaffakiyetli geçti. Bütün matbuatla tanıştım. İleri gelen gazetecilerle görüştüm. Fikir münakaşalarını rahatlıkla yaptım. Atatürkçülük görüşümüzü bilhassa, Fatih Rıfkı Bey'e, Nadir Nadi Bey’e izah ettim. Üniversitedeki temaslarım da başarılı oldu. 22 Şubatçıları su üstüne çıkarmaya gayret ediyordum. Bu durum içimizdeki 14’cüleri her nedense memnun etmiyordu. Gerek Türkeş'ciler, gerek Orhan Kabibay'cılar sinsi sinsi aleyhime çalışıyorlardı, yıkıcı propagandalarına daha şiddetle devam ediyorlardı. Ama hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi hareket ediyor hiç kimseyi de yüzlemiyordum. Her şeyin sırası vardı.
Orhan Erkanlı'yı severdim. Çok eski ve komite arkadaşımdı. Zeki ve enerjikti. Fakat M.B.K. üyesi olduğu zaman değişmişti
Onlarla ilk resmî toplantıyı gene Necati Ünsalan'ın evinde yaptık. Fikriyat (Doktrin) hususunda esaslı bir hazırlık da yoktu. Toplantıda 14 lerden, Fazıl Akkoyunlu, Münir Köseoğlu da vardı. Hele onlar fikir sahasında çok boştular. Toplantıda: Erkanlı ile ordudaki kuvvet ve görüşlerimiz konusunda aramızda şu şekilde bir tartışma da oldu. Erkanlı bana:
“Sen ordudaki ekseriya temasları Binbaşı rütbesindeki subayların aşağısındakilerle sağlıyormuşsun. Binbaşılar ve tabur kumandanları bu vaziyeti hoş karşılamıyorlar üzülüyorlar. Sen Harp Okulu'ndan mezun ettiğin 600 Teğmenine mi güveniyorsun.” dedi.
Ben de kendisine: O belli olmaz. Yalnız, şunu unutma 27 Mayıs'ta tank taburlarını belki senin gibi binbaşılar çıkardı ama, bundan sonra birlikleri ve binbaşıları genç subaylar önüne katarak çıkaracaklar, keşke senin söylediğin gibi binbaşılar da bu davaya genç subaylar gibi baş koysalar. O zaman ben de teğmen, üsteğmen, yüzbaşı ile neden vakit geçireyim, dedim.
İlk defa bu zümrelerin temsilcileri ile İstanbul'da bir koordinasyon toplantısı yapıldı, 22 Şubatçılardan da temsilci istenmişti. Selçuk Atakan, Adnan Çelikoğlu, Mustafa Ok, Kadri Kaplan (O zaman 22 Şubatçı kadrosunda çalışırdı.) katılmışlardı.
İlk Koordinasyon toplantısında şu şahıslar bulunmuştu:
O. Erkanlı, Fazıl Akkoyunlu, Mucip Ataklı, Kadri Kaplan, Muzaffer Yurdakuler, Sezai Okan, Mustafa Ok, Adnan Çelikoğlu, Bedii Faik, Celal Sungun, Prof. Dr. Cihat Abaoğlu, Tıp Fakültesi Dekanı Halit Ziya Konuralp, Hukuk Fakültesi Dekanı Naci Şensoy, Prof. Lütfü Duran, Cemal Yıldırım.
Orhan Erkanlı, bu toplantıdan sonra Ankara'ya geldi. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ile görüştü. Koordinasyon faaliyetlerini anlattı. Kendisinin fahri başkan ve lider olarak kabul edildiğini söyledi.
Cemal Gürsel de, bu heyet ile ve bizimle gizli teması sağlamak için iki isim üzerinde durmuş. Alb. Adnan Çelikoğlu ile (Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel kontenjanından senatör olan) Emekli Kur. Alb. Sadi Koçaş. Gürsel neticede Sadi Koçaş’ın üzerinde karar kılmış.
Orhan Erkanlı bize gelip sonucu bildirdi. Biz de kabul ettik. Kendisi de Atina'ya tayin olmuştu ve gitti. Bu faaliyetlerimizden İnönü hemen haberdar edildi. O da Cemal Gürsel’e giderek kendisini tehdit etti. Bunun üzerine Cemal Gürsel korkarak bütün vekaletlere gönderilmek üzere bir tamim yayınlamak mecburiyetinde kaldı. ( Eylül 1962 içinde)
Koordinasyon toplantısının ikincisi de Ankara'da yapıldı, o zamanda şu şahıslar iştirak etti: F• Akkoyunlu, Celal Sungun, Kenan Esengil Paşa, Avni Doğan, Cemal Yıldırım, Sıtkı Ulay Paşa, Sezai Okan, Muzaffer Yurdakuler, Kadri Kaplan, Necati Ünsalan, Dündar Seyhan, Bedii Faik, Prof. Cihat Abaoğlu.
Bu toplantıda da epey yol alınmasına rağmen, İnönü'nün korkusundan çözülmeler başladı. Koordinasyon grubunu küçültmek mecburiyetinde kaldık.
Koordinasyon grubunun üçüncü toplantısı yine Ankara'da yapıldı. 22 Şubatçılardan temsilci olarak Dündar Seyhan, Mustafa Ok gitti.
Burada esas planlar açıklanacaktı. Mustafa Ok ile oturup planı beraberce hazırladık. Dündar'a bildirdik. Bu toplantıya şunlar gelmişlerdi. Avni Doğan, Dündar Seyhan, Sıtkı Ulay Paşa, Mustafa Ok, Bedii Faik, Prof. Cihat Abaoğlu.
Plan izah edildi. Herkes bu ana çerçeve stratejisi ile hareket edecekti. Nitekim ettiler. Ben hiçbir koordinasyon toplantısına katılmadım. Çok ısrar etmişlerdi. Ama 22 Şubatçıları her kuvvetin üstünde tutmak istiyordum. Onun için daima temsilci gönderiyordum. Bunda da muvaffak oldum. Arkadaşlar bunun faydasını ancak neden sonra anlayabildiler.
Planın ana hattı şunlar idi :
Baş Operasyonu :Reisicumhur Cemal Gürsel'e aitti.
Etrafını sarmış çıkarcılardan kurtarmak (Tayin suretiyle).
a) İnönü baskısından kurtarmak.
b) Koalisyon hükümetlerinin yıkılışında başka bir Başbakanın seçilmesi için empozelerin yapılması.
Kurt adam operasyonu : İnönü.
a) Yıpratılması : Basında, zinde kuvvetlerde, partilerde.
b) CHP içinde karşısına hizip bir kuvvet çıkarmak.
Şövalye operasyonu : Silahlı Kuvvetler.
a) Çengel tatbikatı, Ordunun alt kademesini, gövdesini, generaller kademesine takmak.
b) Muşta tatbikat : İcabı halde kumanda kademesinin yapacağı bir ihtilal harekatının üzerinden geçmek veya şartlar tahakkuk ettiği zaman inisiyatifle hareket etmek.
Basın Operasyonu :
Atatürkçü yazarları bir camiada toplayıp 22 Şubatçıları desteklemek.
Üniversite Operasyonu :
Başta İstanbul Üniversiteleri olmak üzere (Kemalizm fikirleri yayılacak 22 Şubatçılar desteklenecek. )
Parlamento Operasyonu :
Parlamentonun Atatürkçü milletvekilleri bir cephede toplanarak, Meclis çalışmalarında faydalı olacak.
İstanbul’da bulunan generaller ve yeni general olanlar, Ankara'da kıta kumandanlıkları hariç, pasif vazifelere alındılar.
Yavaş yavaş, birer-ikişer bunlarla temas edildi. İçlerinden Korgeneral Fikret Esen Paşa, Tuğgeneral Faruk Gürler, Tuğg. Rafet Ülgenalp, Tuğg. Yusuf Akmansu, Tuğg. Suat Aktulga, Tuğg. Recai Baturalp; Korgeneral Refik Tulga, Hakim Tuğg. Rıza Tunç ile çeşitli yollardan münasebetler kurduk. En iyi aracılığı da Jandarma Genel Komutanlığı Kurmay Başkanı Ruhi Ahıskalı yapıyordu.
Hv.K.K. İrfan Tansel, K.K.K. Kurmay Başkanı Nazmi Karakoç, Senatör Burhanettin Uluç tarafından yoklandı, esaslı bir ses vermediler, çekingen davrandılar. Fakat bu sahada epey yol alındı.
O zamanlarda Hava Kuvvetlerinde, Hava Cuntası hemen hemen her şeye hakim vaziyetteydi.
Bunlar (Hv. K. Kur.Bşk. Tuğ Gnl. Hüsnü Özkan, Kur. Alb. Halim Menteş, Hv. Alb. Fevzi Arsın, Kur. Alb. Tufan Akkoç, Hv. Bnb. Hüsamettin Tamer, Hv. Generali Şefik Akay, Hv. Bnb. Avni Güler, Tabii Senatör Mucip Ataklı, Haydar Tunçkanat, Emanullah Çelebi, birde 28 Tüm.K. General Nuri Hazer.)
Bu şahıslar Korgeneral İrfan Tansel'i etkileyerek; CHP kanadı ile çalışıyor, İsmet Paşa'nın gözdesi gibi vazife görüyorlardı. Birde bunlara paralel olarak aynı gayede çalışan Ekrem Acuner grubu vardı; sonradan bu (M.D.O.) Millî Devrim Ordusu diye 2 Ekim 1962 hadiselerinde hortladı. Hava kuvvetlerindeki cuntadan büyük yardım görüyorlardı. Harice karşı dargınmış, birbirleri ile hiç alakaları yokmuş gibi hareket ediyorlar, ama esas hedefte birleşiyorlardı. Her zaman böyle olmuştur. 13 Kasım 1960 da ve 22 Şubat 1962’de de aynı ekipler 27 Mayıs İhtilalini CHP hesabına dejenere etmişlerdir.
İşte bu cuntanın en kuvvetli zamanında ben her şeyi unutarak memleketin gidişatını iyi görmediğim için iş birliği yapmamızı gene eskisi gibi, beraber çalışmamızı teklif ettim. Bu teklifimi Emekli Kurmay Binbaşı Rauf Gökçe ile Hv. Kuvvetleri Kurmay Başkanı Hüsnü Paşa’ya gönderdim.
İlk anda iyi karşılamıştı. Rauf ümitli döndü, Hüsnü Paşa esas fikirdaşlarına danıştıktan sonra bir tehlike varit olmadığını bildirdi, teklifim red edildi. Fakat başka kanaldan devam ettim. Bu sefer yüksek mühendis Naim Okyay, her iki grubun da müşterek dostu idi, bu sefer O, Halim Menteş, Fevzi Arsın, Tufan Akkoç, Nuri Hazer, Emanullah Çelebi, Avni Güler ile müteakip görüşmeler yaptı. Bazılarında Rauf Gökçe de bulundu.
Bir keresinde emrivaki ile Kur. Alb. Emin Arat da bulundu, fakat arkadaşları ikna edemediler. En nihayet, Mucip Ataklı'ya bir temsilci daha gönderdim, fakat netice alınmadı. Aracılar vasıtası ile bana gelen en son cevap şöyleydi : “Talat artık hiçbir kuvvete sahip değildir, tamamile zayıfladığını hissettiği için bizim kuvvetimize sığınmak istiyor. Kendisi ile iş birliği yapamayız”
Bunu duyduktan sonra aramızdaki farkı anladım ben, sağduyu sahibi idim onlar gayri samimi idiler. Çünkü o anda büyük kuvvet sahibi olduklarını zannediyorlardı. Küçük dağları yaratmış bir eda ile tekliflerim red edilmişti. Derhal teması kesmekten başka çare bulamadım. Çünkü görüş ve kıymetlendiriş tarzlarımız uymuyordu. Aksi gibi aleyhimde de yıkıcı bir propagandaya geçtiler. Akıllarınca ordudaki taraftarlarıma beni küçük düşüreceklerdi.
Ana netice malûm, 11 Havacı meselesi zuhur ettiği zaman akılları başlarına gelmişti. Ama iş işten geçmişti. Çünkü siyasiler, CHP, İsmet Paşa da kendi cuntası olan bu ekibi bütün çırpınmalara rağmen kurtaramamıştı.
Korg. İrfan Tansel onlara da ihanet etmişti, aynen 22 Şubatta bizlere yaptıkları, onların da başına gelmişti, o sırada daha emekli olmamışlardı, kararlarını bekliyorlardı. Kur. Alb. Necati Ünsalan vasıtası ile bizimle birlikte bir ihtilal harekatı yapmayı teklif ettiler, ama ben red ettim.
11 Havacının emekliye sevklerinde benim gazetelere verdiğim beyanatın çok büyük tesiri olduğundan, bana hepsi çok kızarlar, bunu bilirim
Bizi zorlamasa idiler, düşenlere vuracak değildik. Bir gün evvel Hava Alb. Fevzi Arsın Cumhuriyet Gazetesi’ne, daha asker olduğu halde, bir beyanat verdi. 22 Şubatı durduranlar ve demokrasi kahramanları olarak, kendilerini tanıttı. 22 Şubatçı’ları, demokrasi düşmanı olarak suçladı. Bunun altında kalamazdık, nasıl sahte demokrasi kahramanları ve İsmet Paşa’nın taraftarları olduklarını ispat etmek için, bir açıklama yaptım. Bu açıklamadan sonra orduda kalmalarına imkan kalmadı.
Bunların cezalandırılmalarını Cumhurbaşkanı istedi, İsmet Paşa ise aflarını teklif etti. Cevdet Sunay da, Genelkurmay'da vazife görmelerini istiyordu.
Bunların durumu Büyük Millet Meclisi’nde, Türk Milleti’nden, İsmet Paşa tarafından saklanılmış ve örtbas edilmiştir. Çünkü kendi sadık adamlarının CHP adına yaptıkları ihtilal teşebbüslerinin açığa vurulması İsmet Paşa’nın işine gelmemiştir.
Orhan Kabibay ikinci defa Türkiye'ye geldi, fakat bu sefer birinci gelişindeki vasatı da bulamamıştı. O da sağa sola başvurdu.
Bazı kuvvetler aradı, boş çıkmasına rağmen liderlik pozisyonunu elden bırakmak istemiyordu. 22 Şubatçılar olarak onunla yeniden 14 ler konusunda görüşmemiz gerekiyordu.
Bu konuşmayı yapmadan önce 22 Şubatçılar kendi aramızda bu konuda bir anlaşmaya varalım diye toplantı yaptık. Necati Ünsalan'ın evindeki toplantıda şu şahıslar vardı:
Ben, Emin Arat, Deniz Alb. Galip Gültekin, Necati Ünsalan, Dündar Seyhan, Turgut Alpagut, Mustafa Ok, Bahtiyar Yalta, Cevat Kırca, Fethi Gürcan, Daniş Çağlar, P. Bnb. Osman Üçok.
Oturum sinirli bir hava içinde başladı. Dündar Seyhan her zamanki gibi içkili idi, konuşmaları tecavüzkardı. Nihayet, ağırlığını ortaya koyarak, şu teklifi yaptı:
“14’ler ikiye ayrılmıştır: 1) Türkeş taraftarları, 2) Orhan taraftarları. Türkeş ile birleşmemize imkan yoktur, o halde Kabibay kanadı ile hemen birleşelim, şartlarım şu şekildedir.” dedi.
Dündar Seyhan'ın yaptığı teklif :
“Orhan Kabibay kanadı 22 Şubatçılarla ancak şu şartlarla birleşebilir:
a) Orhan Kabibay 22 Şubatçıların da lideri olacak.
b) Yahutta Aydemir ile liderlik mevzuunda kendisine eşit hak tanınacak.
c) Bunlar kabul edilmezse, birleşme olmazsa, ben Orhan Kabibay'ın liderliğini kabul edip sizlerden ayrılacağım. Tabii giderken de birkaç kişiyi götürürüm.
Şayet beni Kabibay da kabul etmezse ben Aydemir'e karşı da gelmem. Köşeme çekilir otururum. Hiç bir şeye karışmam,” dedi. Bunda kararlı idi. Çünkü daha önceden yapılmış bir plana göre konuşuyordu.
Bunun kabul edilemeyeceği aşikardır.
Ben de, liderlik, kumandanlık tecezzi kabul etmez, dedim.
Toplantıya son verildi. Ayrıldık, yolda arkadaşlarla giderken gecenin muhasebesini yaptık. Dündar ile ayrılışımın hakiki sebebini ortaya koyduk. Dündar, arkadaşlık, vefakarlık duygusu ile hakikaten Kabibay'a bağlı idi. Takdire şayan bir durumla erkekçe bizden ayrıldı. Bu ayrılıştan sonra pişmanlık duymuştu ama yaptığı bütün yaklaşma teklifleri reddedildi. Çünkü bu olayın ertesi günü şöyle bir prensip kararı vermiştim•
a) 22 Şubatçı kadrosunda kimse karar alınmak sureti ile ihraç edilemez.
b) Herkes inandığı liderin peşinde gitmekte ve istediği kadroda yer almakta serbesttir. Kendi yerini kendi seçer.
c) Bir şahıs yeni seçtiği kadroda kalır. Pişman olduğuna kanaat getirilirse dahi tekrar eski kadroya dönemez. Bulunduğu yerden müsbet olarak yardım edebilir.
Bu prensibe göre Dündar Seyhan'ın geri gelmesine imkan kalmamıştı. Sırası ile Necati Ünsalan, Kadri Kaplan, Daniş Çağlar, Ruhi Soyuyüce, Muammer Şahin, Dündar'ı takip edip ayrıldılar. Asım Mutludoğan sarsıntı geçirdi, onlara iltihak etmedi. İçimizdeki genç subaylardan Türkeşçi olarak ta, Üsteğmen Mikael Erk, Teğmen Naci Özcan, Teğmen Acar Okan, Üsteğmen Ergun Özgen, Teğmen Güngör Eraslan ayrıldılar. Geri kalanları da 22 Şubatçı olarak kabul ettik. Yeni bir sevki idare karargahı ile çalışmalarımıza devam ettik.
Yeni Karargah, Ben (Talat Aydemir), Emin Arat, Galip Gültekin, Fethi Gürcan, Mustafa Ok, Turgut Alpagut, Bahtiyar Yalta’dan ibaret yedi kişi idi. İstanbul'da da Cevat Kırca, Osman Deniz idareci idi.
Bu ayrılmalardan bir müddet sonra 14 lerin her kanadı da çok yıkıcı bir şekilde aleyhimizde kötü propagandalara başladılar.
Türkeşçilerin hakkımda yaptıkları aleyhte propagandalar şöyleydi :
1) Sosyalist şahıslarla konuşuyor. Temasta milliyetçi değildir, komünisttir.
2) Hakiki lider Türkeş'tir. Zaten Aydemir hiçbir zaman lider olacak evsafta insan değildir.
3) Yön gazetesi okuyor, Harp Okulu talebelerine Kızılay'da selam aldırıp geziyor.
Bu şekilde ipe sapa gelmez laflarla ordudaki genç subaylar arasında kesif bir faaliyet yapıyorlardı.
Orhan Kabibay Kanadı : Bu zümreye, bizden ayrılarak katılan, 22 Şubatçılarla daha evvel ayrılmıştım. Bunlar 11 Havacı ekibi ile de birleşerek şöyle yeni bir kadro teşkil etmişler ve adlarını ‘27 Mayıs Cephesi’ olarak tescil etmişlerdir.
Ben bu gruba ‘Kokteyl’ grup ismini takmışımdır. Çünkü karmakarışıktır. Zorla bir dolmuş kadrosuna itilmiş insanlardır. Mecburiyet tahtında birleşmişlerdir. Kadronun ileri gelenleri şunlardır: 1) O.Kabibay, 2) O. Erkanlı, 3) Dündar Seyhan, 4) Kadri Kaplan, 5) Necati Ünsalan, 6) Halim Menteş, (11 Havacı ve üç havacı tabi senatörü temsil eder. Mucip Ataklı, Emulllah Çelebi, Haydar Tunçkanat, 7) İrfan Solmazer, 8) Muammer Şahin (Türkeş'i bırakmış şimdi buradadır) 9) Daniş Çağlar, 10) Ruhi Soyuyüce.
Bu grubun aleyhimdeki yıkıcı propagandaları da şöyleydi:
1. Liderlik sevdasında olan hain bir insan, hiç bir zaman onun liderliğini kabul etmiş değiliz. (22 Şubat'tan ayrılanlar söyler).
2. 22 Şubatta bütün kuvvet elinde iken kullanamamış korkak bir insandır.
3. 22 Şubat gecesi korkudan bayılmıştır, harekatı sabaha kadar Dündar Seyhan, Necati Ünsalan idare etmiştir, harekatı bunlar durdurmuşlardır.
4. Solcularla temas halindedir.
5. Artık ihtilal yapabilecek bir kuvvet ve kudrete sahip değildir. Peşinden kimse gitmez. Ona bağlı bütün genç subayları bizler kendimize bağladık.
6. Onunla birleşmemize dahi imkan yoktur. Şayet böyle bir şey olsa, içimizde beşinci kademede dahi bir yer alamaz.
En kötüsü şuydu: Genç Kemalistler Ordusu adı ile beyanname dağıtan, beş subay tevkif edildiği zaman, Necati Ünsalan, Dündar Seyhan, Kadri Kaplan triyosu beni, bu subayları Millî Emniyete ihbar eden ‘muhbir’ olarak, orduya ve etrafa yaydılar. Hatta benim için, ikinci Samet Kuşçu diye bahis ederek, beni küçültmek için bütün zehirlerini ortaya koydular. Ben bu tipleri 22 Şubat gecesi de hakiki hüviyetleri ile bilmeyen bir insan değildim, ama ne yazık ki eldeki kadro bu idi.
Bir gece saat 22:00 de evime Kur. Alb. İsmail Ergüder geldi. (O zaman İstanbul'da 1. Zh. Tüm. de Muh. Grb. K. idi).
“Talat bugün İstanbul'dan geldim. İlkönce seni aradım, bulamadım. Gündüz başka arkadaşlarla görüştüm. Şimdi de Halim Menteş, Mucip Ataklı ve Emanullah Çelebi'nin yanından geliyorum. Şu hususu rica ediyorum. Hepiniz eski arkadaşlarsınız.
Her grubun ordu içinde kendisini takip eden kuvvetleri var. Ordu paramparça, sizlerin bir araya gelmemesi yüzünden ordudaki genç subaylar üzgün. Ben buraya gelirken 1. Zh. Tüm. de bir toplantı yaptım. Onların fikir ve tansiyonunu aksettiriyorum. Bütün temas ettiğim arkadaşlar birleşmenizi arzu ediyorlar” dedi.
Teklifi şu idi: Türkeş kanadı hariç, biz 22 Şubatçıları koktely grup ile yani (11 Havacı, Dündar, Necati, Kabibay kanadı) ile birleştirmeyi istiyordu.
Uzun boylu münakaşa ettik. Ben o gruptan çok canım yandığı için itimat edemiyordum. Çok ısrar etti, 22 Şubatın kadrosunun zirvesinde olan arkadaşlarla görüşmek istedi, kabul ettim.
Ertesi gece Galip Gültekin'in evinde şu arkadaşlarla toplandık. Ben, Galip Gültekin, Emin Arat, Turgut Alpagut, Bahtiyar Yalta, Mustafa Ok, Fethi Gürcan, Adnan Çelikoğlu, Selçuk Atakan, Kur. Alb. İsmail Ergüder saat ikiye kadar çok uzun tartışmalar yaptık. Neticede ordudan temsili olarak gelmiş bir arkadaşı kırmamak için karşı grupla bir resmî toplantıyı kabul ettik.
Bir gün sonra İsmail Ergüder'in evinde toplanıldı. Oturduğu apartmanın ismi lale apartmanı olduğu için bu toplantıya da Lale Apartmanı toplantısı denmiştir.
Gayesi: Silahlı kuvvetler içindeki gruplaşmaları ortadan kaldırıp ordunun bütünlüğünü sağlamak. Ordu dışında kalmış ihtilalci tanınan grupları ilk önce kendi aralarında birleştirmek ve ordu içindeki taraftarların da otomatikman birleşmesini sağlamak.
Kur. Albay İsmail Ergüder'in kayınvalidesinin evi olan Lale apartmanında şu arkadaşlar toplandılar: Halim Menteş, Hv. Alb.Tufan Akkoç, Necati Ünsalan, 22 Şubatçılar namına Selçuk Atakan, Bnb. Bahtiyar Yalta, Bnb. Fethi Gürcan, müşahit olarak ta Yüksek Mühendis Naim Okyay (grupların müşterek dostu).
Toplantıyı İsmail Ergüder idare etmiş, ana gaye için, ileri bir görüşe varıldığını ve bazı sivri noktaların törpülenmiş olduğunu bizim namımıza giden arkadaşlar bildirdiler.
İsmail Ergüder toplantıdan sonra bana geldi: “Ankara'da bulunan eski general arkadaşlarla görüştüğünü, bütün ordunun iç durumunu çıplaklığı ile anlattığını, genç kuşaklardaki fikir cereyanların neler olduğunu, Aydemir'in bir kuvvet olduğunu kendilerine söyledim” dedi. Kendisinin emekliye ayrılacağını kesin olarak bildirdi.
Giderken de bana şu teminatı verdi: “Zırhlı Tümende senin de tanıdığın arkadaşları toplayıp seni desteklemeleri için elimden geldiği kadar, onları, ikna edeceğim. Hayat boyunca da seni sevdiğim için muvaffak olmana dua edeceğim”. Bu toplantıdan sonra karşı grup ile teması muhafaza edemedik. Çünkü kokteyl gruptan çeşit çeşit yıkıcı propagandalar devam ediyordu.
Günler ilerledi. Harekata kararlı idik.
28 Mart 1963 günü Alb. Emin Arat Bey'in evinde: Ben, Turgut Alpagut, Galip Gültekin, Bahtiyar Yalta, Mustafa Ok, Fethi Gürcan toplandık. Nihai görüşmeyi yaptık. Tam karar alacağımız sırada Mustafa Ok, yeni bir fikirle ortaya çıkarak ihtilal kararının tam yetki ile alınmasını söyledi. Fikir şu idi. İki yan kuvvet olan kokteyl grup ile Türkeş kanadını da içimize almak istiyor ve daha ziyade Türkeş kanadı ile anlaşmamızı arzuluyordu. Odada soğuk bir hava esti. Çok mesuliyetli bir andı. Herkes susmuştu. Yalnız Fethi Gürcan, mertçe ortaya atıldı ‘bu grup ihtilalci olamaz, ihtilal kararı veremez’ diye heyecanlı bir konuşma yaptı.
Kimseden ses seda çıkmayınca şuna karar verildi. O halde yarın Mustafa Ok ile Bahtiyar Yalta, Türkeş grubu ile temas etsin, kuvvet dökümü yapılsın. Kuvvetleri varsa birleşip yapalım dendi. Ben de kabul ettim. Bu arkadaşları vazifelendirdim. Toplantıdan yıkılmıs ve çökmüş olarak ayrıldık. Halbuki bütün hazırlıklarımız tamamdı. Harekat planı Ankara İstanbul için en ince teferruatına kadar, orada izah edilmişti. Harekat sonrasında yapılacak işler de kararlaştırılmıştı. Yedi kişilik yetkili şahıslar her şeyi en ince teferruatına kadar öğrenmişlerdi.
Eve gelirken yolda, Fethi Gürcan ile beraber yürüdüm her ikimizde çok üzgündük. Şöyle karar aldık: ‘Bu işe kimse gelmese de biz hazırlıklarımızı bozmayalım, bu ihtilal kararında ısrar edelim’, dedik. Kararlaştırdığımız güne daha üç gün vardı. Ertesi gün de İstanbul'a nihai kararı bildirmek için Cevat Kırca'ya bir kurye gönderecektim.
29 Mart 1963 saat 15’te Selçuk Atakan ile Alb. Tevfik Ünlüer eve geldi. Kendilerinin sabahleyin Dündar, Necati, Halim ile görüştüklerini onların samimi olduğunu, beni itham ettiğini bildirerek bana adeta bir poz ile çıkıştı ve “Lale apartmanı toplantısına beni temsilci olarak gönderdin. Beni harcadın, çünkü ondan sonra hiç temas etmemişsiniz. Sen onlara vatan haini demişsin” diye ipe sapa gelmez dedikodulardan bahsetmeye başladı. İstanbul'da kendisine birçok subay, güya, geliyormuş, herkes beni suçluyormuş, ben liderlikten vazgeçmemek için her türlü birleşme teklifini red ediyormuşum.
Baktım, tamamile sabahleyin görüştüğü insanların tesiri altında kalmıştı. Netice olarak sordum: Ne istiyorsun, ne teklif ediyorsun? “Hep bir araya gelip görüşür müsün.” dedi. Ben, evet, derhal kabul ediyorum, cevabını verince şaşırdı. Çünkü teklifini kabul edeceğimi hiç tahmin etmiyordu.
Yalancı insanların yalanını çıkartmak istiyordum. Hem de bir harekata gidiyordum, şayet anlaşabilirsek derhal onları da ihtilal mes'uliyetine iştirak ettirmek istiyordum. Ama şart koştum; madem bu arkadaşlar birleşmişler, bir kadro, bir grup teşkil etmişler, liderleri veya salahiyetlileri kim ise gelsin hemen görüşelim, dedim. Selçuk şaşkın vaziyette Tevfik ile kalkıp gitti.
Saat 20.00 de kalkan otobüs ile yarbay Rıfkı Erten’i, Cevat Kırca'ya kurye olarak gönderdim. Rıfkı Erten'e şu talimatı verdim; daha durum kat'i değil, her iki kanat ile temas halindeyiz bir anlaşma olursa harekata başlarız. Parolayı kararlaştırdık, O da hareket edip gitti.
29 Mart 1963 saat 21.00 de Selçuk Atakan ile Alb. Tevfik Ünlüer tekrar geldi. “Talat görüşme teklifini bildirdim, karşı taraf (Dündar, Halim, Kadri Kaplan) kabul etmedi. Onlar seninle birleşmek istemiyorlar, buna imkan yok. Senin için, “Talat gayri meşrû yoldadır. Biz parti kuracağız, dernek kuracağız, gazete çıkaracağız, o yolda çalışacağız” dediler. Ben de kendilerine; “Sabahleyin böyle konuşmuyordunuz, ihtilal yapmayı düşünüyor, birleşmeyi arzu ediyordunuz, ne oldu sizlere?” dedim. “Sabahki fikirlerimizden vazgeçtik” dediler.
“O grup ile birleşmeye imkan kalmamıştır. Sen artık mecburen Türkeş kanadı ile birleşeceksin, ama o zaman da ben seninle beraber değilim, ayrılıyoruz.” dedi; çekip gitti. Selçuk'un temasları fiyasko ile neticelendi. O karşı grubun neden söz değiştirdiğinin iç yüzünü bilemezdi. Halbuki durum şöyleydi.
Kokteyl grup o günlerde kendilerinde büyük bir kuvvet olduğuna vehm ediyordu.
Şöyleki;
1) Kurmay Yarbay Talat Turhan'ın yeni bir teşkilat kurmasını (orduda) kendileri hesabına yapılıyormuş gibi yayıyorlar, oradan kuvvet alıyorlardı.
2) 24 Marttan beri cereyan eden hadiseler de bazı MBK üyelerinin sokak nümayişlerinde alkışlanması ve o nümayişlerde vazife aldıklarından muvakkat da olsa zinde kuvvetlerin kendilerini desteklediklerini zannediyorlardı. Bilhassa Kadri Kaplan, Mucip Ataklı bu hareketlerden kendilerine büyük pay çıkarıyorlardı. Tabi ki sonunda balon gibi söndü o günlerin heyecanı.
3) Esas teklifimi reddediş sebepleri, bizlerin 31 Mart da bir harekata gittiğimiz, aynı zamanda hükümetin bundan haberdar olduğuydu. Korkudan benimle konuşmaya gelmediler. Bizim aybaşında tevkif edileceğimizi kestirmişlerdi. Dört gözle bugünü bekliyorlardı. Çünkü akıllarınca meydan kendilerine kalacaktı. İşte bu düşüncelerden dolayı benimle görüşmeyi red ettiler. Ama 31 Mart harekat hadiseleri geçti. Her şeyden onlar da haberdardılar. Baktılar hükümet bize bir şey yapmadı. Acı kuvvetimizi de biliyorlardı, gene yanaşma çareleri aramaya başladılar, çünkü artık çok tehlikeli günler atlatılmıştı.
5 Nisan 1963’de ilk haberi Rauf Gökçe ile bana gönderdiler. .
“Selçuk Atakan bizim sözlerimizi Talat’a yanlış aksettirmiş, biz böyle bir şey demedik, anlaşmak, görüşmek istiyoruz” dediler.
Ben kendilerine müsait bir teklif gönderdim. Biraz sonra Fethi Gürcan ile Bahtiyar Yalta geldiler. “Biz şimdi İrfan Solmazer'in yanından geliyoruz, orada Emanullah Çelebi, Halim Menteş de vardı. Birleşme, anlaşma teklifleri görüşüldü. Temas arıyorlar albayım ne olur red etme.” dediler.
Fethi Gürcan çok ısrar etti. Kendisini çok severim, kıramadım kabul ettim. Diğer arkadaşlara da durumu bildirelim, randevu temin edelim, gidip görüşelim dedim. Söğütözü toplantısına bu şekilde gidildi, teklif ısrar ile kokteyl gruptan gelmişti.
Aramızda bu toplantıya gidecek heyeti kararlaştırdım. Ben, Bahtiyar Yalta, Fethi Gürcan. 9 Nisan 1963 Sabahı Alb. Emin Arat'a gittik durumu bildirdik. Onlarla yapacağımız konuşma taktiğini görüştük, hiç bir surette ihtilal kelimesinden bahis etmeyecektik, çünkü gelecek ekibe hiç bir zaman itimadımız yoktu. CHP’ne taraftar görünürlerdi. İnönü 22 Şubatçılara bir şey yapamıyordu. Bizim içimize bunları sokar, bir komploya getirir diye şüpheleniyorduk. Hatta gelişlerinde üzerlerinde dinleme cihazları da olabilirdi, ihtiyatla hareket etmek gerekiyordu; çok şüpheci olmuştuk.
Ben görüşülecek olan hususların gündemini yaptım, Bahtiyar Yalta'ya verdim, mutabık kaldık. Emin Bey ayrılırken, “Mustafa Ok'a da haber verin, alınıyor, O da sizinle gelsin” dedi. Bahtiyar öğleden sonra randevuya giderken M. Ok'u da alıp geldi, İrfan Solmazer'in arabası ile Söğütözü'ne gittik.
Toplantıda şu şahıslar vardı : Halim Menteş, İrfan Solmazer, Kadri Kaplan, Ben, Mustafa Ok, Bahtiyar Yalta, Fethi Gürcan. Karşılaşmamız çok samimi oldu sayılamaz, iki kutup halinde idik. Kırda karşılıklı bir piknik masasına oturduk.
Aynen Kuzey Kore, Güney Kore mütareke anlaşma komisyonu gibi, karşımızdakilerin daha samimi olmalarına rağmen, açık söyleyim, biz daima onlardan zarar gördüğümüz için fazla sokulamadık.
Gündem şu idi: (Ben yapmıştım).
1) Şahıslar kimleri temsil ediyor.
2) Fikriyatınız nedir? (Doktrin)
3) Parti mi kuracaksınız? Dernek mi? Metodunuz nedir?
4) Memlekette hangi gruplara karşısınız.
5) M.D.O. ile ilginiz var mı?
6) Birleşme şartları nelerdir.
Bahtiyar Yalta, gündemdeki ilk maddeyi sordu:
İrfan Solmazer: Orhan Kabibay ve Orhan Erkanlı'yı temsil ettiğini söyledi.
Halim Menteş: 11 Havacı üç havacı Tabii Senatör ve (X) kuvvet dedi.
Kadri Kaplan: Tabii Senatörleri Dündar Seyhan ve Necati Ünsalan'ı temsil ediyorum, dedi.
Bu hususta epey münakaşa ettik. 22 Şubatçılardan kati olarak bir beyanat verip ayrıldım diyemeyen bu iki arkadaşı temsil edemezsin dedik, sonra kabul ettik. İkinci suali sorduk: “Fikriyatınız nedir?” “Atatürkçüyüz” dediler. Biz esaslı bir şekilde bunun üzerinde duruyorduk. Fikir olmadan hiçbir şey olmaz. Bunda da tatminkar cevaplar alamadık: Onların bütün gayreti şu idi: “Birleşelim, her şey sonradan gelsin.” Biz de buna yanaşmıyorduk. Üçüncü sual soruldu : “Metot ne olacak; İktidara gelmek için? Parti mi, Dernek mi kuracaksınız?” dedik. Hemen İrfan Solmazer atıldı. “Yok böyle bir şey. İhtilal yapacağız” dedi.
Ben hemen suali Halim Menteş'e tevcih ettim. O da evet dedi. Sonra Kadri Kaplan'a sordum, O da biraz durakladıktan sonra evet dedi.
Hemen Halim atıldı. Bana “ya siz.” dedi. Ben de gayet ihtiyatlı olarak, şimdiye kadar parti falan kurmayı hiç düşünmedik, dedim. Esas maksatlarını onların ağzından öğrenmiştik.
Dördüncü suali sorduk. Şu gruplara ve teşekküllere karşı idiler; Adalet Partisi, Eminsular, Türkeş kanadı, 22 Şubatçılar.
Onlara: Cumhuriyet Halk Partisi’ne hizmet eden bir gruptan ileri geçmiyorsunuz. Biz hiç bir zümreye karşı değiliz. Ancak otuz milyon için bir iş yapılırsa, memlekette ancak böyle bir millî vahdetin teşekkül edeceğine inanıyoruz, dedik. Onlar da bize: “CHP ile alakamız yok!” dediler.
Beşinci sual : “M.D.O. gibi yer altı teşkilatı ve Ekrem Acuner ile irtibatlarını” sorduk. “yok.” dediler.
Halim Menteş, şöyle bir söz sarfetti. “Keşke onun gibi bir kaç teşkilatımız olsa da, altını üstüne getirsek, her yerin.”
Buradan tasvip ettiğini anladık. İrtibatları da zaten vardı. Biliyordum ama ön planda çalışanlar başkaları idi.
Birleşme şartlarını görüşmeğe girmedik. Ben öğreneceklerimi öğrenmiştim. Biz Türkeş kanadı ile münasebetimizi henüz kati olarak sizin gibi tespit etmedik. Bize müsaade edin durumu size bildiririz, dedik, ayrıldık.
Arkadaşlarıma toplantı neticelerini bildirdim. Kanaatimi söyledim, zaten her şeyi, yedi kişilik heyete, en küçük teferruatına kadar bildirirdik. Gizlediğim bir şey yoktu.
Türkeş ile olan münasebetlerimizi de kat'i bir neticeye bağlamak istiyorduk.
Onun için Mustafa Ok randevu aldı. 10 Nisan 1963 sabahı saat 10 da Dikmen’de araziye gittik.
Şu arkadaşlar vardı; Türkeş, Mustafa Ok, Bahtiyar Yalta, Rıfat Baykal, Muzaffer Özdağ .
Görüşme Türkeş ile benim aramda yalnız baş başa bir kayanın üzerine geçti. Orada on dakika kadar konuştuk. İlk önce ben memleketin panoramasını çizdim. Kendilerinin basında, orduda, üniversitede, münevverler arasında nasıl tanındıklarını söyledim. Irkçı, turancı tanınıyorsunuz. Biz gerici tabana basmak istemiyoruz. AP kanadında da gözüküyorsunuz, dedim.
Kuvvet muvazenelerini anlattım. Atatürkçü tanınmıyorsunuz, ilkönce bu durumu ispat edecek deklerasyonlar verin, dedim. Bana; ‘Vaziyetin benim düşündüğüm gibi olmadığını’ söyledi. Tamamıyla fikirlerimi reddetti.
“Bizleri çekemeyenlerin CHP'nin uydurmalarıdır, bunlar. Ben Türkiye'de ve dünyada tanınmış bir insanım büyük kuvvete sahip bir liderim. Şayet bütün 22 Şubatçılar da benim liderliğimi kabul eder, emrime girerlerse, onlara çalışmak için vazifeler verebilirim. Başka türlü birleşme imkanı yoktur. Kararlıyız.” dedi.
Ben böyle bir teklifi hiç beklemiyordum. Çünkü oraya birleşme için görüşmeğe gelmemiştik. Fikir yoklaması yapacaktık. Şaşırdım, derhal cevap vererek, bugünkü şartlar içinde böyle bir şeyin imkan dahilinde olmadığını bildirdim. Konuşmamız bitmiştir, diyerek kalktım. Hemen geride bizi bekleyen arkadaşlara doğru yürüdük.
Türkeş derhal arkadaşlarına hesap vermek mecburiyetini hissetti. “Aydemir ile anlaşamadık.” dedi.
Ben de neden anlaşamadığımızı, liderlik teklifini orada kendisine tekrar ettirdim, verdiğim cevabı söyledim. Muvaffakiyetler diledik, ayrıldık. Eve geldik. Mustafa Ok, Bahtiyar Yalta çok üzgündüler. ‘Ne şekilde hareket edeceğiz’ dediler. Ben de artık o iş bitmiştir, sosyal münasebetlerden ileri geçecek bir görüşme yapılmaz dedim. Kati surette birleşemeyeceğimizi bildirdim.
Bu kanat halledilmiş oldu. Artık Türkeş'e meyyal olanlarında ümitleri kalmaz dedim.
Ertesi gün kokteyl grup ile temas için randevumuz vardı.
Bizden temsilci olarak Emin Arat, Mustafa Ok, Bahtiyar Yalta gittiler. Birleşme hususunda iyi bir netice alamadılar. Karşı tarafın bütün derdi beni ekarte etmek sureti ile her şeye razı idiler. Hem müzakereler devam ediyor hem de Dündar Seyhan, Avukat Saffet Olgaç'a gelip Necati ile birlikte hakkımda söylemediği laflar kalmıyordu. Bizim böyle yaklaşmamızı kuvvet zaafı zannediyorlar çok yükseklerden atıyorlardı.
Ertesi gün son toplantı yapıldı. Bizim tezimiz şu idi; birleşme normal olarak lider kuvvet üzerine kadro birleşmesi olur.
Onlar ise her gruptan ikişer kişi ile koalisyon birleşmesi kabul ediyorlardı. Yani 14 lerden iki, 11 lerden iki, Dündar Necati'lerden iki, 22 Şubatçı'lardan iki kişi olmak üzere birleşilecekmiş. Onlar zaten birleşmiş vaziyette idiler. Akıllarınca iki kişi de bizden alarak birleşip bizi kandırmış olacaklardı. Kendilerini çok kuvvetli zannediyorlar ve hiçbir teklife yanaşmıyorlardı.
Tabii biz de reddettik. Açıkta kaldılar. Teması da kati olarak kestik. Pişman oldular, ama iş işten geçmişti.
Sonradan aracılar ile bazı teklifler geldi, fakat hepsini reddettim. Artık rahatlamıştım. Çünkü inisiyatifimize, serbest çalışma imkanına kavuşmuştuk. İçimizde bazı arkadaşlar da bizim hakiki kuvvetimize inanmıyorlardı. Daima, gözleri bu yan kuvvetlerdeydi. Anlaşamadığımız, kat'i alakamızı kestiğimizi bildirdiğimiz halde, onlarla teması kesmeyen bazı arkadaşlar vardı. Mustafa Ok, Bahtiyar Yalta.
Mahkeme safhasında öğrendim ki her tarafla angajman halinde imişler. Bilhassa Türkeş kanadı onlara cazip geliyormuş. Kendi itirafları da bunu gösteriyor.”
21 Mayıs öncesini Osman Deniz anlatıyor :
Ben yalnızca Yeni Sabah gazetesi sahibi ve başyazarı Safa Kılıçoğlu ve Dünya gazetesi sahibi ve yazarı Bedii Faik ile yapılan görüşmelerde bulundum. Ancak diğer görüşmelerin çok olumlu geçtiğini öğreniyordum. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti binasında Talat Aydemir gazetecilere, yazmayacaklarına dair şeref sözü alarak bir açıklama yapmıştı.
Dünya gazetesini ziyarette Falih Rıfkı Atay’la görüşme yapılmıştı. Daha sonra yazarın Talat Aydemir’i bazı yönleriyle Atatürk'e benzeten bir makalesi çıkmıştı. Safa Kılıcoğlu ile yapılan görüşmede gazetesinin Talat Aydemir ile ilgili haberleri ve demeçleri aksettirmede yardımcı olacağına dair teminat verilmişti. Bu yönde öncü Dünya gazetesiydi. Bedii Faik ve Falih Rıfkı Atay ikilisi Talat Aydemir’e her bakımdan güven besliyordu. Talat Aydemir’in, 22 Şubat gecesi hareketi durdurmasını tenkit etmelerine rağmen, gelecekte başarıya ulaşacağına inanıyorlardı.
Bedii Faik'in sonradan ‘3. Kolordu Komutanı Refik Tulga'dan ihtilal konusunda tasvip aldığı ve bu bilgiyi Avni Doğan aracılığıyla Talat Aydemir'e ilettiği’ bizce bilinmektedir.
21 Mayıs 1963 sonrasında Dünya Gazetesi’nin Talat Aydemir ve ihtilal çevresine karşı ters bir tutuma girdiği de apayrı bir gerçektir. Yeni Sabah Gazetesi ise tutumunu değiştirmemiş, Safa Kılıçoğlu gazeteciliğe olan doğru dürüst tutumunun örneğini vermiştir. Nitekim yayın hayatına son verinceye dek mertliğine gölge düşürmemiştir.
Bedii Faik'in Bulgar Hastanesi civarındaki evine gittiğimizde bizi alt katta bir salona aldılar. Biraz sonra Bedii Faik üst kata çıkan genişçe bir merdivenden gayet neşeli bir tavırla salona indi ve Talat Aydemir'i sevgiyle kucakladı. Sohbet esnasında Bedii Faik'in yaptığı konuşmayı hiç unutmadım:
“22 Şubat gecesini hiç unutamam. Radyo anonsu kesildiği zaman sizlerin vereceği demeci heyecanla bekledim. Uzun bir duraklama oldu ve bir plak çalmaya başladı. Başarıya ulaşmanız için iki rekat namaza durdum. Ama sonra harekatı durdurduğunuzu öğrenince üzüntümden bitap düştüm. Hayırlısı olsun. Neden harekatı durdurdunuz?”
Talat Aydemir nedenleri açıkladı ve sonunda “Güçlüydük ve kararlıydık ama bu potansiyeli bugün de elimizde bulunduruyoruz. Kaybettiğimiz hiçbir şey yok! Gelecekte daha kararlı olarak sonuca ulaşacağız. Bunda tereddüdünüz olmasın” dedi. Bedii Faik “Hani o günler! İnşallah!” diye temennide bulundu.
Uzun sohbet olumlu, karşılıklı fikir birlikteliği içinde geçti, sonra basarılar dileğinde bulunan Bedii Faik'ten ayrıldık. Bedii Faik sonraki gelişmeleri Cevat Kırca kanalından günü gününe takip etmiştir. Hatta Bedii Faik'in başarılı bir ihtilal sonrasında bir “Basın Komiserliği” kurulması yönündeki teklifi de kabul edilmişti.
Eminsularla (27 Mayıs sonrası emekli edilen subayların örgütü Ö.G) tanışmamızdan sonra durumlarını tartıştık ve politikacılar tarafından aldatıldıklarını, boşuna gayret göstermemelerini, davranışlarının orduda tepkiler yarattığını, orduya dönmelerinin imkansız olduğunu empoze etmeye gayret sarf ettik. Neticede olayların gelişimiyle haklı olduğumuzu anladılar ve bizlerle işbirliği yapmaya karar verdiler.
Selim Türkkan davaya samimiyetle inandı. Aksiyondan yana bir mizaca sahipti. Kuvvetli bir organizasyon kurulduğu takdirde başarıya ulaşmanın mümkün olduğunu görüyordu. Daha sonraları temkinli olmakla beraber Orhan Türkkan da inanır görünmeye başladı. Tüm gayretlerini Eminsular'ın içinde ihtilalden yana olanları tespite sarf ettiler, bunda da büyük başarı sağladılar.
Talat Aydemir'in İstanbul'a bu ilk gelişinde, Selim Türkkan'ın Taksim Aydede Caddesi Ayhan Apartmanı'ndaki evinde bir toplantı yapıldı.
Selim Türkkan bazı halk temsilcilerini de evinde toplamıştı. Bunlar genellikle gecekondu bölgelerinden toparlanmış, bıçkın kişilerdi. Hepsinin de İnönü'ye karşı kin besledikleri konuşmalarından belliydi. Kendi bölgelerinde geniş taraftarları olduğundan dem vuruyorlardı. Türkiye'de bir ihtilal olursa verilecek her türlü görevi seve seve yapacaklarını söylüyor, Talat Aydemir'e güvenlerini dile getiriyorlardı. Anlattıkları sefalet tüyler ürperticiydi. Tek şey istiyorlardı: “Açız, bizi açlıktan kurtaracak bir rejim istiyoruz.” Ve Talat Aydemir'i de kurtarıcı olarak görüyorlardı.
Talat Aydemir konuşulanları pür dikkat dinlemiş, çok duygulanmıştı. Bir hayli de sinirli görünüyordu. Bu kişilere şöyle hitap etti: “Sizi çok iyi anlıyorum, dertlerinizi de çok iyi biliyorum. Bizim mücadelemiz sizler içindir. Kendimizi halka adamış insanlarız. Halk için savaşıyoruz. Biz de halk çocuklarıyız. Başarı sağlarsak halk için devrimlere girişeceğiz.
Biz Atatürkçüyüz ve onun izindeyiz. Atatürk'ün yarıda bıraktığı devrimleri sürdüreceğiz.
Gücümüzü milletin bağrından kopmuş Silahlı Kuvvetlerden alıyoruz. Bizim gücümüz kendimize yeter. Sizden her hangi bir görev beklemiyoruz. Biz halk ihtilaline karşıyız. Manevi desteğiniz bize kafidir. Sükûnet içinde neticeyi bekleyin.
Dertlerinize, geçim sıkıntınıza çareler bulacağız.”
Talat Aydemir'in bu konuşmasını heyecanla dinlediler ve “Allah başarılı kılsın, size güvenimiz tamdır” deyip vedalaşıp gittiler.
Talat Aydemir'in Mamak Askeri Mahkemesi'nde:
“Eğer isteseydim Ankara, İstanbul ve İzmir'deki gecekondu sakinlerini sokağa döker ve halk ihtilaline gidebilirdim. Ben buna yanaşmadım” tarzındaki açıklaması işte bu ilişkilere dayanmakladır.
Selim Türkkan ile yapılan görüşmede ise Talat Aydemir şunları söyledi:
“Eminsu meselesi üzerinde duruyoruz. Ancak 27 Mayıs İhtilali'nin bir tasarrufu olarak yapılan emeklilik işlemlerinin tümüne neşter vurmak imkansızdır. Yanlış tasarruflara girişilmiştir, bazı genç ve değerli arkadaşlar da emekli olmuşlardır. Biz bunlar üzerinde duruyoruz. İyi bir araştırmayla bu gibi arkadaşları tespit etmek mümkündür. Cevat Kırca'yla siz ve Orhan Türkkan güvendiğiniz arkadaşlarınızla Eminsu çevresinde bir seleksiyon yapabilir, Silahlı Kuvvetlere yeniden dönecek kişileri tespit edebilirsiniz. Bu listeleri ben de tetkik edeceğim. Ancak Eminsuların tümünün orduya dönmesi gibi bir şey hayal edilemez. Buna biz de karşıyız. Bu fikir etrafında anlaşmamız mümkündür.”
Selim Türkkan bu fikirlere itirazsız iştirak etti. Ayrıca gerekli araştırmayla meydana çıkacak kadronun ihtilal hazırlığı içinde görev alabilmesini de ön şart olarak ileri sürdü. Talat Aydemir “Sizler bu hazırlıkları yapın. Meydana çıkacak kadroyu görelim. Ondan sonra görev verilip verilmeyeceğini düşünürüz. Şimdilik prensiplerde anlaşmış bulunuyoruz.” dedi. İstanbul'da Selim Türkkan'ın evindeki toplantı da böylece sonuçlandı. Nitekim daha sonra Eminsular içinden 100 kişilik seçkin bir kadro çıkarıldı.
Çeşitli sınıflardan ve kurmay albaylardan ibaret olan bu kadrodaki kişiler 21 Mayıs ihtilal teşebbüsünde görevler aldılar, ancak aldıkları görevler genelde sivil hedeflerle ilgiliydi.
İstanbul'daki teşebbüs çabuk söndüğü için Eminsuların durumu su yüzüne çıkmamıştır. Büyük bir ketumiyet içinde gizli kalan tarafların adli mercilerce çözümlenmesine fırsat verilmemiştir. Bazı şüphelere dayalı tutuklamalar olduysa da delil yetersizliği, elebaşıların ketumiyeti, sorgu hakimlerinin aşırı acemiliğiyle bir netice sağlanamamıştır. Su yüzüne çıkan Selim ve Orhan Türkkan tutuklananlar arasındaydı.
Osman Deniz:
Talat Aydemir'in İstanbul'da sermaye çevreleri ile de ilişkileri olmuştur.
Bu yöndeki temasları Selçuk Atakan yönetmişti. Kimlerle görüşüldüğü hakkında bilgim olmadı. Ancak bu temaslarda sermaye çevresinin Talat Aydemir'e karşı sempatizan olmayan davranışlarda bulunduğunu biliyorum. Talat Aydemir “Adamlar haklı olarak bizden ürküyorlar. Fikirlerimizi tasvip etmiyorlar. Ben onlara hoş görünecek konuşmalar yapamazdım.
Ne yapmak istiyorsam onu söyledim. Onlar da ürktüler. Sermaye çevresi ihtilale karşıdır.” diyordu
Nitekim bu yöndeki temasların devamında mahzurlar görüldü ve vazgeçildi.
Mart 1963 ortalarında bazı konuları gözden geçirmek için Cevat Kırca Ankara'ya gitti. İstanbul'da iki problemle karşı karşıya kalmıştık.
Birincisi “Aramızda Türkeş olsun veya olmasın” teranesi çalan 22 Şubatçılar ve de Türkeşçilerin (Adnan Çelikoğlu, Selçuk Atakan ve 229. Piyade Alayı eski komutanı İhsan Erkan) durumunu görüşmek; diğeri de Tuzla Piyade Okulu, Deniz Harp Okulu ve Levazım Okulu'ndaki teğmenlerin temsilcilerinin bizi çok sıkıştırmaları... “Bir an önce ne olacaksa olsun. Çevremizi zor zaptediyoruz. Şartlar uygunsa harekete geçelim” deniyordu.
Onlara “Karar organı Ankara'dır.! Sabredin!” telkinlerinde bulunmaktan bıkmıştık. Örneğin Tuzla Piyade Okulu temsilcisi nisan ayında kurslarının biteceği ve kıtalara dağıtılacakları nedeniyle ısrarcıların başındaydı.
Ben de bu gençlerin candan olduklarına ve ihtilale gönül verdiklerine inanmıştım. Ama henüz top yekûn bir hazırlığımız yoktu. Ayrıca karar Talat Aydemir'e aitti.
Cevat Kırca bir süre sonra Ankara'dan döndü, talimat almışçasına konuşuyordu:
“Ankara'da kati sonucun alınmasını sağlayacak güçler sağlanmış. Bizden yalnızca beş subay istiyorlar, bazı boşlukları dolduracaklarmış. Harp Okulu, Tank Okulu, Süvari Grubu, Jandarma Taburu, 229. Piyade Alayı top yekûn harekete katılmaya kararlı. Ayrıca Meclis Muhafaza Taburu da katılacaklar arasında!
Harekat planı hazırlanmış. Başka bir talimat gelmediği takdirde 31 Mart'ı l Nisan'a bağlayan gece saat 24.00'da ihtilal hareketi başlayacak. İstanbul bölgesine pek önem vermiyorlar. Bizden yalnızca kritik merkezleri baskın halinde ele geçirecek timlerin hazırlanmasını ve Ankara'daki kesin sonucun desteklenmesini bekliyorlar. Önümüzde daha bir hafta var! Buna göre hazırlıklara geçelim.”
Kararı kabul ettim ve o andan itibaren harekete geçtim. Tasarladığım planın ana hatları şöyleydi: Askeri ve sivil yönetimin dimağı olan ana merkezleri çok sayıda subay timleriyle ele geçirmek ve bu merkezlerdeki telli, telsiz, teleksle donatılmış haber merkezlerinden alt kademelerdeki askeri ve sivil yöneticilere Ankara'da alınacak kesin sonuca uyar tarzda direktifler göndererek ihtilal hareketini desteklemelerini sağlamak. Ayrıca bu kritik merkezlerin ana giriş-çıkış yollarını emniyet altına almak.
Kadıköy-Üsküdar semtlerine İzmit-Adapazarı yönünden gelen ana yolları tanklarla tıkamak, Üsküdar ve Harem araba vapuru iskelelerini tanklarla emniyet altına almak, böylece Deniz Harp Okulu'nun Bostancı'ya yapacağı çıkarmayla, Tuzla Piyade Okulu'ndan gelecek subay timlerinin geçişini emniyet altına almak, geçiş sağlandığı takdirde iki tank bölüğünü Kabataş'a geçirmek, bir bölüğü Harbiye, diğerini de Topkapı ve Edirnekapı bölgesine sevk etmek, böylece İstanbul'a ve Harbiye bölgesine gelen girişleri kilitlemek.
Bu ana planın tatbikindeki en büyük risk Ankara'nın başarısızlığı olabilirdi. Ankara vaat edilen sonucu almalıydı!
İstanbul'da baskın planını uygulayacak olan komandolar harekete geçiş saatinden önce işgal edecekleri hedeflerin çevresinde bulunacaklardı. Deniz Harp Okulu'nun bulunduğu bölge -Heybeliada- ayrı bir özellik taşıdığı için özel bir plan uygulanacaktı.
Baskına iştirak edecek komandolar önceden şehirdeki hedefler civarında bulunacak, büyük kısım okulun deniz araçları ve adada bekleyen deniz yolları vapuruyla sonradan taşınacaktı. Deniz araçları gündüzden hazırlıklı bulundurulacak, harekete geçiş saatinde yükleme yapılacaktı. Denizyolları vapuru köprüye ve Dolmabahçe'ye yanaştırılarak hedeflere gidilecekti. Bu harekatın ikinci kademesiydi.
Artık beklenen gün gelip çatmıştı. O gün kontrolleri sağlayacak Kadıköy ve İstanbul bölgesindeki ihtilalciler yorucu bir faaliyet içindeydiler. Komandolar kendi hedeflerinin civarında dağınık gruplar halinde yerlerini alıyorlardı. Bazı komandolar orduevinde yatacak şekilde yerleşmişti. Heybeliada'da da yoğun bir faaliyet vardı. Deniz taşıma araçları yerlerinde çalışıyorlardı. Aynı akşam Ankara'da bulundurulacak ekip Sirkeci’den bir özel arabayla yola çıkarılmıştı.
Meğerse o sırada Ankara'da bambaşka bir hava esiyormuş! Biz bundan habersizdik. Yapılacak olan 31 Mart harekatından vazgeçilmişti! İhtiyatsız Ankara bu haberi bize ulaştıramamıştı. Büyük bir fiyaskoydu bu!
Aynı gün saat 17.00 sıralarında emekli Yarbay Mustafa Pakoba İstanbul'da durum hakkında hiçbir bilgisi olmayan Adnan Çelikoğlu'nu telefonla aramış ve eyleme geçişin iptal edildiğini bildirmiş.
Bu haberi akşamın geç saatlerinde aldım. O saatten sonra geriye dönüşün ne kadar zor olduğunu düşünmek insanı çileden çıkarmaya yeter! Bu çok zamansız ve geç kalmış bir ihbardı. Nitekim elimizde mevcut olan çok kıt imkanlarla aldığımız haberi yaymaya başladık. Kısa zamanda yayarak şehir içindeki komandolara ulaştırdık.
Telefonlarla irtibat kurabildiğimiz birliklere de durumu bildirdik. Denizaşırı olduğu için durumdan en geç haberdar olan Deniz Harp Okulu oldu.
Gayet doğaldır ki haberleşmede emniyet konusu ihlal edildi ve böylece bir hareketin yapılacağı deşifre oldu. Harekete geçen karşı taraf ipuçları aramaya koyuldu.
31 Mart gecesi, Deniz Harp Okulu'nun eğitim deniz araçlarının çalışır hale getirilmesi kumandanlık tarafından tespit edildi, olay derinleştirildi ve nihayet beş deniz subayı tutuklandı
Osman Deniz:
Talat Aydemir ile devamlı temasta olan bir siyasi kadro vardı. Bu kadro nasıl teşekkül etmişti ve kendi aralarında hangi temel görüşler etrafında birleşmişlerdi, bizce meçhuldür. Önceden belirttiğim gibi, aldığım görev siyasi işleri yönetmekle ilgili değildi. Ancak bazı anılar bu simaları detaylı olarak tanımama vesile olmuştur.
Adnan Çelikoğlu, CHP'den istifa eden milletvekili Kamil Kırıkoğlu ile İstanbul'da tanışıp temasa geçmişti. Kırıkoğlu, Talat Aydemir ile tanışmak istediğini söylemiş, bu tanışma sonradan Ankara'ya taşınan Kırıkoğlu'nun Maltepe'deki evinde olmuştu.
Kamil Kırıkoğlu'nu ben de Talat Aydemir ile birlikte tanıdım. Bu tanışmada uzun boylu konulara geçilmedi, ancak yakın ilişkilerin devam etmesi dilendi. Ondan sonra da Aydemir ve Kırıkoğlu devamlı temas halinde kalmışlardı.
Kırıkoğlu o tarihlerde siyasi sahneden çekilmiş durumdaydı; CHP'den istifa ettikten sonra başka bir partiye girmemişti. “Türkiye'deki partilerin yurda hizmet edemeyeceği” şeklindeki görüşleri bize yaklaşmasına vesile olmuştu. Bu görüşteki siyasilerle işbirliği içinde olduğu ve onlar adına temsilci olarak Talat Aydemir ile ilişki kurmaya yetkili olduğu dile getirilmişti. Kırıkoğlu'nu son kez Anıtkabir civarına naklettiği evinde gördüm.
1963 yılı başlarında yine Cevat Kırca ile Ankara'da bulunuyorduk. Talat Aydemir, Kırıkoğlu'nun evine davet edilmişti, hep birlikte gitmiştik. Bir süre oturduktan sonra onları baş başa bırakıp ayrılmıştım. Kırıkoğlu içinde bulunduğu bağımsız siyasilerle bir parti kurma fikrini dile getirerek Talat Aydemir'in kanaatini soruyordu. Eğer şartlar elvermiyorsa parti kurmaktan bir süre daha vazgeçebilirlerdi. Talat Aydemir'in bu düşünceye verdiği karşılık şöyleydi:
“Parti kurmakta serbestsiniz. Biz sizleri bağlamış olmayalım. Bizim fikirlerimizi tasvip eden bir partinin kurulmasına ve parlamento içinde bulunmasına memnun oluruz. Ancak biz herhangi bir partiye girmeyiz...”
Gerçekte Kırıkoğlu sondaj yapıyordu. Böylece yakın bir gelecekte ihtilal olup olmayacağını yoklamaktaydı. Aldığı cevap herhalde tatmin edici olmadı ki parti kurma niyeti gerçekleşmedi. Sonradan da böyle bir partinin kurulduğuna şahit olamadık!
Diğer siyasi simalar arasında Avni Doğan'ın da adı sık geçmiştir. Bu muhterem kişi sonradan rahmetli oldu. Avni Doğan'la bir defa görüşmek nasip oldu. Kızılay civarında oturuyordu. 22 Şubat olayının gerçek yüzünü öğrenmek istemiş ve Dünya gazetesinde yayınlayacağı yazı serisi için aramıştı. Bu görevi ben ve Emin Arat yüklendik. Emin Arat’ın evinde yaptığımız çalışma sonucu yazılı bir metin hazırladık ve bunu Avni Doğan'ın evine götürdük. Böylece tanışmış ve sohbet etmiş olduk.
Avni Doğan'ın 22 Şubatçılar'a karşı derin sempatisi vardı. Haksızlık ve adaletsizliğe karşı direnişimizi derinlemesine tetkik etmişti. CHP'nin ileri gelen simalarından olmasına rağmen “partinin oportünist tutumu ve gericiliğe ışık tutan tavizciliğine” tahammül edemeyerek başkaldırmıştı. Sonunda bazı arkadaşlarıyla birlikte geçici olarak partiden uzaklaştırılmış ve bağımsız kalmıştı. Diğer arkadaşları Turgut Göle, Kasım Gülek ve Nihat Erim'di.
Avni Doğan'ın Emin Arat ve Talat Aydemir ile ilişkilerinin seviyesi bence karanlık kalmasına rağmen 15 Mayıs 1963 günü Talat Aydemir ile yaptığım son görüşmede Talat Aydemir "Avni Doğan, Bedii Faik yoluyla 3. Ordu komutanı olan General Refik Tulga ile yaptığı temasta Refik Tulga'nın ihtilale taraftar olduğunu öğrenmiş. Eğer bir teşebbüs olur ve başarıya ulaşırsa Refik Tulga da Türk Ulusuna bir bildiri yayınlayacak." demişti. Mamak Askeri Mahkemesi'nde bu konu çokça dile getirildi ama kimsenin kılı bile kıpırdamadı!
Kudret Basuter tanıdığım diğer simalardan biridir. Talat Aydemir ile ilişkisi avukatlığıyla başlar. Sol fikirlere sahipti ve Aydemir’e en sadık kişilerden biriydi. Kamil Kınkoğlu ile de yakın arkadaşlığı sürdürdü. 21 Mayıs sonrasında örfi idare makamları Basuter'in vekilliğini kabul etmemişlerdi. Ancak Yargıtay'daki duruşmalar safhasında böyle bir izin çıkmıştı. Ölüm cezalarının meclislerde görüşülme döneminde irtibatlı olduğu politikacılarla birlikte kurtarma gayretlerine katılmıştı. Mamak Cezaevi'ne avukat sıfatıyla yaptığı ziyaretlerde özellikle Talat Aydemir’den talimat almaktaydı.
Bedii Faik bilindiği gibi gazetecidir. 22 Şubat'tan önce başlayan bir Talat Aydemir hayranlığı vardı. Talat Aydemir'in İstanbul'a gelişinde özel görüşmeler yapmıştır. İhtilale taraftar olanların en ateşlilerindendir. Cevat Kırca ile birlikte gazetedeki yazıhanesine yaptığımız bir ziyarette de yakın bir tarihte herhangi bir hareketin olup olmayacağını sorunca “Bir hareketin yapılması önemli değil. Ondan sonra ne yapılacağı hakkında bir hazırlığınız mevcut mu? Siz bu imkanlara sahipsiniz...” deyince, Bedii Faik şöyle cevaplamıştı: “Böyle bir hazırlığı üniversite çevresinde yaptırmış ve dosyalatmıştık. Sonradan başarısızlık olunca imha ettik. Şimdi yeniden yaptırırız.”
Gazetenin başyazarı Falih Rıfkı Atay’ı da bir tesadüf eseri o günkü ziyaretimizde Bedii Faik'in yazıhanesinde tanımıştım. O da ateşli bir Talat Aydemir taraftarıydı. Ama gizli sohbetlere katılmamıştı. Talat Aydemir'den “Kudretli albay, mavi gözlü albay” diye bahsediyordu.
Ve Talat Aydemir son noktayı koyuyor:
Bu hadiselerden sonra 21 Mayıs 1963 İhtilal hareketine gidişimizde toplantı filan yapmaksızın yakın arkadaşlarımla tek tek temas etmek üzere çalışmalara başladım.
Nihayet ihtilal günü gelmişti. Esma hanımla uzun uzun konuştu Fethi Gürcan. Durumu anlattı.
“Başarılı olduğumuz taktirde yarın yine subay eşi olacaksın. Mutfak masraflarını da ona göre kısmak zorunda kalacaksın. Çocuklara veyahut başka biri sorduğunda, benim İstanbul'a gittiğimi ve orada bazı teftişlerde bulunacağımı bildiğini söyle” dedi. “Siz de bu gece evde durmayın, şimdi sizi Mustafa ağabeyin evine bırakacağım. Gece orada kalırsınız.” Eşini ve çocuklarını
alıp kayınbiraderi Mustafa Türker'in evine gittiler
Emekli Yarbay Mustafa Türker, ihtilalin başlayacağını duyar duymaz beline tabancasını takıp hazırlanmaya başladı.
“Ben de geliyorum Fethi, seni yalnız bırakamam.” deyince,
Fethi Gürcan:
“Aman ağabey, sakın böyle bir şey yapma. Ben sana güvendim getirdim çoluğu çocuğu. Bu geceki hareket oldukça riskli. Kazanmak ta var, kaybetmekte. Ben bu davaya baş koydum, sonuna kadar gideceğim. Sen bütün ailenin büyüğüsün. İkimize birden bir şey olursa, seninkiler benimkiler, bu kadar çoluk çocuk ne olacak. Biliyorsun benim emekli maaşım da yok. Ayrıca dövüşecek bir çok genç subay var. Yürekliliğini ve beni ne kadar sevdiğini biliyorum. Bir silah fazla, bir silah eksik pek bir şey değiştirmez. Senin üzerine düşen sorumluluk bundan daha önemli” diyerek zor engel oldu öz ağabeysi gibi sevdiği Mustafa Türker'in peşine takılmasına. Birbirlerine sımsıkı sarılıp coşkuyla vedalaştılar.
Sonra Fethi Gürcan evine geri dönerek, ihtilali beraber başlatacakları gençleri beklemeye koyuldu.
Osman Deniz:
“21 Mayıs bir efsane yaratmıştır: Fethi Gürcan efsanesi... Şöyle ki Ankara'da her teşebbüs Fethi Gürcan'ın kişisel gayretlerine bırakılmış, böylece O’nun esas görevi olan Çankaya Bölgesi ve Muhafız Alayı'nı ele geçirmesine maniler çıkmıştır.
Ankara harekat planındaki uygulama hataları yüzünden Fethi Gürcan'ın bir kurtarıcı gibi her hatayı düzeltmek için anında verdiği kararlarla kendini feda etmesi 21 Mayıs'ın en büyük olayıdır!
Kara Harp Okulu’nu dışarı çıkaran Fethi Gürcan, esas kumandanı olduğu süvari grubuna “Kavaklıdere istikametinde yürüyüşe devam edin, ben Sefaretler hizasında size yetişirim. Gecikirsem beni orada beklersiniz” emrini vermiştir.
Fethi Gürcan süvari grubuna verdiği emir gereği yetişmek için harekete geçmiş, ancak Genelkurmay civarına geldiğinde oradaki karışıklık ve keşmekeşi görmüş, bu defa orayı düzenlemeye girişmiştir.
Bu düzenlemeyle meşgulken hiç beklemediği bir haber ulaştırılmış kendisine: “Radyoevi el değiştirdi. Ali Elverdi diye biri aleyhimizde yayın yapıyor!”
Çok geç kalınmasına rağmen Erol Dinçer'i görevlendirerek bölgeye sevk etmiştir. Fethi Gürcan bütün bu işleri de yüklenince zaman denen canavar durmadan işlemiş ve kendi görevi aksamıştır.”
Mahkeme tutanaklarından:
“Sanığın olay gecesi inisiyatifi tamamen eline alarak hakiki bir cephe kumandanı gibi emirler vererek cüret ve tevessülde tereddüt göstermediğinden”
“20 Mayıs 1963 akşamı da yine kendi evinde Sedat Ünal, Münip Tepeci ve Turgut Saltoğlu ile buluşup Erol Dinçer'in arabasıyla önceden Gülhanenin önüne gidip hazırlık yapmak üzere Sedat Ünal'ı orada indirdiklerini, sonra Balgat istikametine gidip resmi elbiselerini giydikten sonra da Tank Okuluna geldiklerini,
... nöbetçi amiri Personel Bnb. Ömer Tekebaş dahil Sedat Ünal’la bir kaç Tğm.nin kendilerini karşıladığı…
… orada önceden hazırlıklı olan kursiyerlerin büyük bir sevinç içerisinde kendisini karşıladıklarında sadece “tankçılar tank başına, süvariler süvari grubuna” diyerek…
Yzb. Mehmet Gül Süvari Grubu’nu, Tank Yüzbaşı Feridun Erman’ın Tank Grubu’nu harekete geçirdiğini…….
… doğruca süvari grubuna gittiklerini, orada da kendisini karşılayan Nöbetçi Astsubayı’na “ALARM” emrini vererek birlikleri harekete geçirdiğini, oradan da Harp Okulu’na uğrayıp (Harp Okulu’na gittiği zaman nöbetçi heyetine silah çektiği)... Erol Dinçer ve Münip Tepeci ile birlikte Meclis önünde ve Radyo evi önüne gidip gelmek...
... olay gecesi Genelkurmay önünde Hükümet kuvvetleriyle ihtilalciler arasında müsademe başladığı sırada yanına gelen bir talebenin “Efendim bir albayla, yarbay tankların önüne çıktı bizi çiğnemeden geçemezsiniz diyorlar. Ne yapalım?” şeklindeki sorusuna "Ne mi yapılacak? Vuracaktınız elbette” dediği ve yine bu mevkide hoparlörle “Harbiyeliler teslim olun...” şeklinde yayınlanan mesaj sesinin geldiği tarafa silahını yönelterek seri halde ateş ettiği…..
Genelkurmay önünde bizzat bir çok yüksek rütbeli subayı tevkif ederek Harp Okulu’na çıkardığı ….”
“Tarım Bakanlığı'nın köşesinde, bahçede Muhafız Alayı 5. Bölük yatmış… Bize ateş ediyorlar… Hakkı Güner'e 'Ateş ediyorlar. Bizi sevk ve idare eden yok' dedik. O da : “Ne demek, siz de subaysınız, kendi kendinizi yönetin, subaya ne gerek var?” dedi…
İşte tam o sırada Çankaya'dan Süvari Birliği göründü. Atının üstünde Fethi Gürcan… Geldi başımıza geçti. Ayağında rugan çizmeleri, bir elinde tabancası, öteki elinde tomsonu… Atını tankın üstüne sürdü. “Kimse komutanınız, ayağa kalksın.” Bir yüzbaşı ayağa kalktı. Gürcan: “Niye ateş ediyorsunuz?” diye haykırdı. Yüzbaşı: “Biz de bilmiyoruz komutanım” diye selam çaktı. Fethi Gürcan onları GMC'lere bindirdi. Başlarına da bir binbaşı dikti. Harp Okulu'na götürdük”.
Masal gibi değil mi, Çankaya'dan atının üstünde gelen bir binbaşı, bir elinde tabanca, bir elinde tomson, atını ateş kusan tanklara sürüyor ve bağırıyor, “Niye ateş ediyorsunuz?” Cevap, “Bilmiyorum komutanım.”
Ve, kahraman şövalye, canavarı teslim alıyor!”
Harbiyeli Vahit Özsoy anlatıyor:
“Tahminen saat 24:00 sularında Okul Nizamiye’sinin önünde bir hareketlilik oldu. Yatakhane penceresinden dışarıyı gözetleyen arkadaşların “Geldiler! Geldiler!” sesleri ve “Alarm! Alarm!” bağrışmaları üzerine yatakhanelerimizden koşar adım iç bahçeye fırlarcasına çıktık ve oradan da silah depolarına yönelerek depoların kapılarını kırmak suretiyle silahlarımızı alıp iç bahçede toplandık.
Yatakhanelerden inmemiz, silah depolarını kırarak silahlarımızı almamızla iç bahçede toplanmamız topu topu 3-5 dakika sürmüştü. Ayni bölükten Ramazan Öztürk’ün isteğiyle kendisi, Nezihi Fırat ve ben okulun nizamiyesine yöneldik.
Tam bu sırada uzun boylu, süvari binbaşısı kıyafetli birisinin, arkasında 3-5 tane subay olduğu halde gayet emin adımlarla nizamiyeden içeriye girmekte olduğunu gördüm.
Bu süvari binbaşının sert ve kararlı bir şekilde nizamiyedeki okulun nöbetçi subaylarına “Ne duruyorsunuz” dediğini ve oradaki rütbelileri payladığını, nizamiyedeki okul subaylarının hepsinin de hazırola geçerek kendisine selama durduklarını gördüm.
Ramazan Öztürk’ün “Süvari Binbaşısı Fethi Gürcan bu” demesiyle ilk defa, o an Fethi Gürcan’ı Fethi Gürcan olarak gördüm ve tanıdım.
Diğer öğrenciler şehre inmeden önce Binbaşı Fethi Gürcan’ın içerisinde olduğu ve yanında da astsubay Münip Tepeci’in bulunduğu jeepin arka kısmına da ben, Ramazan Öztürk ve Nezihi Fırat geçerek birlikte Genelkurmay kavşağına kadar geldik.
“Genelkurmay kavşağına vardığımızda Genelkurmay binasından ilk defa ve aniden sürekli seri silah atışlarıyle karşılaştık; hemen jeepten inerek bizler kavşakta yer yer dağınık bir vaziyette bulunan tank ve askeri araçların arkasına geçerek siper aldığımız halde Binbaşı Fethi Gürcan o uzun boyu ve heybetli duruşu ile hiç istifini bozmuyor, sanki ordaki yandaşlarına o duruşu ile kalkan oluyordu.
Elinde thomson silahı ayakta dolaşarak daha önceleri tanklarla oraya gelmiş bulunan subaylarla görüşüp durum muhakemesi sonucu; onlara emirler veriyordu. Genelkurmay’dan yapılan sürekli atışlar karşısında herkes tankların ve askeri araçların arkasına kendisini atarak korumaya çalışırken; Binbaşı Fethi Gürcan büyük bir cesaret örneği içerisinde bir korku ve tedirginlik alameti göstermeden ayakta dolaşarak; siper olunacak yerleri elindeki thomsonu ile işaret ediyor, herkesin korunmasını sağlıyordu.
O’nun yanında olduğumuz sürece herkes gibi ben de hiç korkmadım, korku diye bir duyguya kapılmadım ve aklıma da hiç gelmedi. Bizler 3 Harbiyeli, Binbaşı Fethi Gürcan’ın muhafızları olarak yanında olsak da; aslında O’nun muhafıza ihtiyacının olmadığını asıl kendisinin yalnız bizleri değil harekata katılan bütün subay ve askerleri de koruduğunu; hepsine muhafızlık ettiğini yaşayarak gördüm.
Özellikle de sabaha karşı saat 04:00 ile 05:30-06:00 civarında Genelkurmay’a karşı bir fedailik anlayışı ile tek başına ordu misali bir eliyle jeepini kullanıp; diğer eliyle de otomatik silahını kullanarak, o jeepi nasıl kullanıyor; o hengamede hiç anlayamadım. Çoğunlukla da her bir elinde birer thomson olmak üzere her ikisi ile birlikte de ateş ederek Genelkurmay’a doğru saatler süren taarruzu, bir çok kişinin ancak Amerikan filmlerinde yaşanabileceğini düşündüğü kahramanlıktaydı. Öyle ki arkada 5-6 kişi şarjöre mermi doldurarak thomson otomatik silahları kendisi için atışa hazır halde bulundurmayı yetiştiremiyordu. Öyle ki, kendisine dolu şarjör yetiştirilemediğinde, hemen kendisi otomatiğe bağlanmış gibi saniye içerisinde şarjörleri doldurarak taarruzuna devam ediyordu.
O’nun hele takviye ile bir alay kuvvetine yakın teknolojik üstünlüğü olan donanımlı güce kavuşturulmuş ulaştırma birliğini (taburunu ) bütün personeli, silah, araç ve gereçleri ile teslim alışı, marşlar söylettirerek; hatırladığım kadarıyla Harp Okulu’na göndermesi dillere destandı.
Nasıl ki bir futbol maçı doksan dakikada biter ve futbolcular da bu süre içerisinde zamanın biteceğini hiç düşünmeden ve akıllarına getirmeden kazanmak için çalışırlarsa, Bnb. Fethi GÜRCAN da başından itibaren kendini gösteren ve de hissettiren olumsuzluklara karşın son ana kadar harekatın başarısı için yukarıdaki anlatımımıza uygun şekilde insan üstü bir çabayla çalışmıştır.
Uçakların da bizlere karşı harekata katılmaları ve ateş etmeleri ile tahminen sabah saat 07:00-08:00 civarında artık kazanılamayacağının iyice anlaşılması üzerine;
Binbaşı Fethi Gürcan, mümkün olduğunca şehirdeki bütün harbiyelileri toplayarak sağ-salim okullarına intikal ettirmiş, yanından ayrılmak istemeyen subayları, ayrılmalarına zorla ikna etmiştir.”
Harbiyeli Önder Aydınlı anlatıyor:
Binbaşı Fethi Gürcan’dan aldığım emir
Genelkurmay başkanı Cevdet Sunay ile Kara Kuvvetleri Komutanı’nı tevkif etmekti. (bu iş aslında başkasınındı)
15 kişilik kuvvetle Cevdet Sunay’ın ve K.K. Komutanı Ali Keskiner’in evini kuşattım. Saat gece 01’di. Ben evi kuşattığımda her iki komutan henüz evde idiler. Bizi bekledikleri anlaşılıyordu. Zira emir subayı ben evi kuşatırken “geldiler paşam...” diye içeri pencereden seslendi.
Ben 4 arkadaşımla daireye girerken her iki komutan bodruma inerek saklanmışlar.
Sunay’ın hanımı ile holde karşılaştım. Heyecanlı idi. Paşayı sordum “Görevde!” dedi. O sırada Ali Keskiner’in bahriye adına tıbbiyede okuyan oğlu elinde babasının pardesüsü ile geldi. Bize direndi... Hasan Keskiner: “Ben de Harbiyeliyim!” diyordu. Tevkif ettirdim.
Dışarıdaki arkadaşların: “Genelkurmay tarafından gelen var!” demesi üzerine binayı tahliye ettim.
O sırada Memduh Tağmaç ile karşılaştım. Paşa bir an durdu, parolayı sordum,geri döndü, koşmaya başladı. Korkutmak için havaya ateş ettim, kaçtı. Biraz sonra bir bölük askerle Genelkurmay’dan bize taarruz etti; çarpıştık.
Her iki tarafta da yaralılar vardı. Geri çekildik. Daha sonra ve işte o anda anons değişti.
Üsteğmen Erol Dinçer, bir bölük harbiyeli ile tank desteğinde tekrar radyo evine yürüdük. İlhan Baş’ı tutuklayan yarbay Ali Elverdi’yi ben ve arkadaşlarım tutukladık ve Harbiye’ye götürdük.
Orada Talat Bey’e ve bizlere “Harbiye’nin bu işte olduğunu bilmiyordum, ben sizinleyim...” demesi üzerine Talat Bey “temizle yaptığını” diye emretti...
Ali Elverdi tüm birliklere karşı çıkmamaları ve desteklemeleri için telefon etti. Ancak çok meşguldü telefonlar. Daha sonra bir odada hapsedildi.
Üsteğmen Erol Dinçer ikinci defa anons etmeğe başladı. Ancak artık korkaklar kaçmış,ihanet edenler, tereddütlü olanlar beklemeye başlamıştı. Ve artık harekatın kaderi belli olmuş Etimesgut verici istasyonunun yayını kesmesiyle de son bulmuştu.
Müşerref Hekimoğlu:
“O gecenin yürekli adamı Binbaşı Fethi Gürcan. Nerde bir bunalım varsa oraya koşuyor, atının nal sesleri hala kulaklarda!.."
Harbiyeli Zihni Çetiner:
İşte bu sıralarda hükümet adına radyodan anons yapan Yarbay Ali Elverdi uzun boylu bir üsteğmen tarafından (Erol Dinçer) okula getirildi ve Albay AYDEMİR'in bulunduğu odaya alındı.
Albay o derece sinirlenmişti ki çok sert bir şekilde uyardı. Elverdi “Albayım hemen Genelkurmay Başkanlığı'na telefon edeyim” diyerek telefona sarıldı. Ama hiçbir şekilde karşı taraftan ses gelmiyordu. Ben derhal nöbetçi amirliğine giderek Genelkurmay'ın telefon numarasını yazdım ve tekrar geri döndüm. Bu numara da cevap vermiyordu. Dışarı ile tüm telefon irtibatı kesilmişti.
Ali Elverdi bizim komutana yalvarıyordu. Ağzından durmaksızın “Ben yaptım siz yapmayın, neden bana haber vermediniz, ben de sizin yanınızda yerimi alırdım!” gibilerinden ve daha beter yalvarmalar ve yakarmalarla canını kurtarmaya çalışıyordu. Sanki tüm yüreğini ve beyin hücrelerini ölüm korkusu sarmıştı.
Albay onu dinlemiyordu. “Alın bunun sorgusunu siz yapın.” diyerek kendisiyle bir daha muhatap olmadı. Biraz Yarbay Mustafa Pakoba, biraz da biz sorguladık. Yapılacak şey kalmamıştı. Elverdi sapsarı kesilmişti. Oracıkta yığılıp kalabilirdi. Yandaki odalardan birine kapatarak başına bir nöbetçi koyduk.
İşte bu sırada Bnb. Fethi Gürcan ile Önder Aydınlı geldi. Bir süre sonra GÜRCAN “Haydi çocuklar Radyoevi’nin yardıma ihtiyacı var, oraya gidelim” dedi.
Kurtuluş civarında bulunan bir benzin istasyonuna geldiğimizde cipe benzin almak için durduk. Etrafta bulunan Harbiyeli arkadaşları da yanımıza aldığımızdan sayımız artmıştı. Benzinlikteki bir minibüsteki yolcuları indirerek ona da benzin aldık.
Binbaşı, bu sırada öğrenci yurtlarından çıkarak bize yaklaşmak isteyen öğrencilerin yanımızdan uzaklaştırılmasını emretti. Her an bir çatışma olasılığı vardı. Biz bu emri yerine getirdik.
Fethi GÜRCAN benzinciye dönerek: “İhtilali başarırsak yarın gel Harp okulu’ndan paranı al” dedi.
Ya başaramazsak.. İşte bunun cevabı Binbaşı’nın başarıya inancında gizliydi. Hala başarıdan emindi.
Radyo evinin etrafı hükümet güçleri tarafından kuşatılmıştı. Yardım etme olanağımız yoktu. Jeep önde, biz minibüsle arkada Küçükesat üzerinden Ayrancı ya doğru gittik.
Fethi Gürcan'ın yanında Teğmen Mustafa Karazeybek vardı. Bir inzibat karakolunun önünde durduk. Binbaşı bize dönerek “siz yanınızdaki arkadaşları okula sağ salim götürün” dedi. Kendisine “siz nereye gideceksiniz” diye sorduğumuzda, “şu an bilmiyorum, belki dağa çıkarız” diyerek cevapladı. O an kararsızdı ama inançsız değildi.
Önder AYDINLI ile birlikte ‘Biz de sizinle gelmek istiyoruz’ dediğimizde, sert ve kesin bir şekilde “hayır emrediyorum, arkadaşlarla birlikte okula dönün” dedi. Yapacak bir şey yoktu. Aldığımız emri yerine getirecektik. O an sanki bir savaş alanındaymış gibi verdiği emirlerin uygulanmasını istiyordu. İlk kez gördüğümdeki inandırıcı yüz ifadesi yine belirmişti. Yenilgi ile ilgili hiçbir açıklamada bulunmadan, yollarımız Mamak Askeri Ceza Evine kadar ayrılmıştı.
Fethi Gürcan, öğrenciler dağıldıktan sonra Teğmen Mustafa Karazeybek'le birlikte bir cipe bindiler ve Federal Almanya Büyükelçiliği’ni aramaya başladılar. Büyükelçilikte bir süvari Alman subayı vardı ve Gürcan'la tanışıyorlardı. Fethi Gürcan bu subay arkadaşı vasıtasiyle yardım almayı düşünmüştü.
Bu sırada Fethi Gürcan'ın üzeri adeta bir cephanelik gibiydi. Belinde üç tabanca vardı. Omuzlarına iki sten makinalı tabanca asmıştı. Ekmek torbasında el bombaları taşıyordu. Belindeki kemerlerde ise dört yüz kadar mermi vardı.
Alman Sefareti zannederek Bulgar Sefareti’ne girdiler. Kapıyı ihtiyar bir kadın açmış ve yanlış yere geldiklerini söyleyerek, Alman Sefareti’ni tarif etmişti. Tekrar cipe binerek Alman Sefareti’ne geldiler. Kapıyı açan kavas (Elçilik hizmetlisi) karşısında iki tepeden tırnağa silahlı Türk subayı görünce şaşırmış ve korkmuştu.
Ne istediklerini sordu. Gürcan, süvari arkadaşlarının adını vererek, kendisiyle görüşmek istediğini bildirdi. Fakat, kavas, aranan şahsın sefarette bulunmadığını bildirmiş ve kapıyı kapatmak üzere harekete geçmişti. Gürcan, adamı itekledi ve zorla içeri girdi. Kavas, koşarak yukarı çıkmış, durumu Büyükelçi’ye anlatmıştı.
Birkaç dakika sonra Büyükelçi Von Walter göründü ve ne istediklerini sordu. Büyükelçi’den sivil elbise istediler. Bu istekleri yerine getirildi. Fethi Gürcan sivil elbiseleri giydikten sonra yanına biri Lagant, diğeri Smitwesson olmak üzere iki tabanca ve çok sayıda mermi almış, diğerlerini burada bırakmıştı.
Mustafa Karazeybek'le beraber Dikmen sırtlarına çıktılar. Burada Mustafa Karazeybek'e de kendisini bırakıp teslim olmasını söyledi.
“Senin rütben küçük fazla ceza vermezler. Beni ise yakalarlarsa kesin asarlar. Onun için sen daha fazla vakit geçmeden git teslim ol” dedi.
Gürcan esas ihtilalin fikir karargahında beraber oldukları arkadaşlarının çok ağır şekilde cezalandırılacağını düşünüyordu. Yenilgiye uğradıkları halde kendisini bırakmak istemeyen genç subayları ve harp okulu öğrencilerini bu nedenle teslim olmaya ikna etmişti. Ama mahkemelerde, ilerde göreceğimiz gibi, fikir karargahındaki arkadaşlarının kendi canlarını kurtarmak için yaptıkları işi savunmadıklarını görünce onlara ateş püskürmüş ve 146/1'den idamla yargılanan bütün genç subayların suçlarını kendi üzerine almakta tereddüt etmemiştir. En son yanında kalan, bütün ısrarına rağmen kendisini bırakmamakta direnen bu yiğit ve sadık subayı da ikna etmeye uğraşıyordu.
Yorgunluktan ve uykusuzluktan bitkin bir haldeydi. Subaylığı sırasında atıyla gelip aralarından dörtnala büyük bir keyifle geçtiği, o zamanlar bağlık ve bahçelik olan Dikmen sırtlarındaki ağaçlardan birine sırtını dayayarak biraz uyumaya çalıştı. Fethi Gürcan uyuklarken, Mustafa Karazeybek düşünmek için zaman bulmuştu. Bu büyük ihtilalciyi dinlemeli ve onu kendi haline bırakarak hareket kabiliyetini arttırmalıydı.
Uyanınca Binbaşı’sına bildirdi, kararını. Fethi Gürcan sevindi bu duruma ve Mustafa Karazeybek'le onu yanaklarından öperek vedalaştı.
Artık tek başınaydı. O günü Dikmen sırtlarında geçirdi. Öğleye yakın saatlerden itibaren Ankara'ya giriş ve çıkış bütün yollar tutulmuş motorlu araçlar devriye geziyor, keşif uçuşu yapan topçu pilot uçakları zaman zaman onun da üzerinden geçiyordu. Hava iyice kararıncaya kadar bulunduğu yerden ayrılmadı. Gece olunca, yollardaki tertipler de arttırılmıştı. Tarla kenarlarını ve hendekleri tercih ederek Söğütözü'ne Atatürk'ün evine geldi. Evin kapısı kilitli olduğundan sırtını duvara dayadı ve düşüncelere daldı. Yenilginin moral bozukluğuyla intihar etmeyi düşündü. Tabancasının birini çıkardı ve şakağına dayadı. Tam tetiği çekecekti ki Atatürk'ün hayali belirdi önünde.
Atatürk bir eliyle Fethi Gürcan'ın bileğine sarılmıştı; bütün heybeti ve haşmetiyle karşısında duruyordu ve ona Türk gençliğine hitabını okuyordu. Bir anda değişmiş, bütün kudret ve kuvvetini yeniden kazanmıştı. Atatürk'ün hayalinden aldığı ilhamla, hiç bir şeyden yılmamaya ve kanının son damlasına kadar Ata'sının ilkeleri için mücadele etmeye karar verdi.
Kararını verdi. Gidebilirse İstanbul'a gidecek veya yolda yakalanacaktı. Gerçi yakalanacağı yüzde yüz idi. Daha Dikmen sırtlarında iken 17:00 haberlerinde radyodan sıkıyönetim ilan edildiğini, komutanının da Orgeneral Cemal Tural olduğunu duymuştu. Fakat buna rağmen yola çıkmaya, kendini kaderine terketmeye karar verdi.
Üzerindeki silahlardan Lagant tabancayı toprağa gömdü ve Gazi Orman Çiftliği’ne doğru yola çıktı. Oradan demiryolunu takip ederek Etimesgut'a kadar yürüdü. Etimesgut'da trenle Sincanköy'e gitti ve İstanbul yoluna çıkarak bir otobüsle İstanbul'a yolculuğu başladı.
Bolu'da otobüs durduruldu. Bir polis, bir topçu üsteğmeni emrindeki ekip hüviyet kontrolu yapıyorlardı. Fethi Gürcan hemen üzerini aradı. Ne nüfus kağıdı, ne de Maliye Bakanlığı'nın hüviyet kartı vardı. Yanına almayı unutmuştu. Daha doğrusu, yenilgi ihtimaline göre plan yapmamıştı ihtilal gecesi. Bu durum karşısında, üsteğmene emekli subay olduğunu, halen Maliye Bakanlığı'nda müfettişlik görevi yaptığını, İstanbul'a Maden Fakültesini teftişe gittiğini ve kendini takdim ederek, maksadın kimliğinin ispatı olduğuna göre, eğer varsa 1944'lü subayların kendisini tanıyacağını söyledi.
Üsteğmen, elindeki listeye baktı. Aranan kimselerin içinde Fethi Gürcan'ın ismi yoktu. Kimliğinin ispatı için bir jeep'e binerek topçu taburuna gittiler. Kumandan bir yarbaydı. Yanında iki binbaşı vardı. Biri devre arkadaşı idi ve Fethi Gürcan'ı tanıdı.
Garnizon komutanı durumu telsizde Ankara'ya bildirdi, gelen cevap şöyle diyordu:
“Fethi Gürcan ihtilalcilerin başıdır, çok tehlikelidir. Derhal tevkif ediniz!”
Ve Fethi Gürcan derhal tevkif edilmişti. Bolu Garnizon Kumandanlığı Birinci Ordu’ya bağlı olduğu için, sıkı emniyet tertibatı altında İstanbul'a gönderildi. Ellerine kelepçe taktılar ve iki yanına thomson tüfekli muhafızlar yerleştirildi. İstanbul'da Harbiye'ye getirildi ve tek kişilik bir hücreye kapatıldı.
İhtilalin İstanbul ayağının tutuklusu 42 genç subay da burada idi. Fethi Gürcan'ın yanlarına gelmesi onların çökkün morallerini birdenbire ortadan kaldırdı. Fethi Gürcan, her zamanki şakacı üslubuyla onlara takıldı:
“Hayrola gençler, üzerinize ölü toprağı mı serpildi? Bu adamların karşısında böyle yıkık mı duracağız? Daha ölmedik.”
Genç subayların suratlarında yine ışıltılar parıldadı. Sabri Sarıyer gibi kimisi, aradan on yıllar geçtiğinde bile bu anı unutamamıştı.
Fethi Gürcan aynı gün askerî bir uçağa bindirilerek Ankara'ya gönderildi. Uçağa bindirildikten sonra ellerindeki kelepçeler sökülmüştü. Bundan istifade ederek uçağı ele geçirmeyi tasarlamıştı. Fakat, muhafızlarından birisi bunu fark etmiş olmalı ki, tekrar kelepçeleri bileklerine geçirdi ve şöyle dedi:
“En ufak şüpheli hareketinde öldürme emri aldık. Ona göre davran!”
Ankara'ya getirildiğinde terör havası estirildi üzerinde. Günlerdir döne döne onu arıyorlardı. Öyle ki, eğer ilk gün yakalasalardı hemen öldüreceklerdi. Hem Fethi Gürcan'ın evi hem akrabalarının evi defalarca aranmıştı. Esma Gürcan, eşinin İstanbul'a görev için gittiğini söylediğinde, arama yapan ekibin başındaki subay:
“Ne diyorsunuz hanımefendi! Dün gece nereye gitsek karşımıza kocanız çıkıyordu. Sanki bir değil on Fethi Gürcan vardı bizimle çatışan.” diye açıklamak zorunda kalıyordu. Terörün nedeni buydu.
Fethi Gürcan:
“Geldik hava alanına, tomson tabancalılar karşımıza dayandı, buraya getirildim. Maksat, emniyet tedbirlerinden ziyade bir tehdit ve ölüm havası saçmaktı. Jeep'e bindiğimiz zaman iki tane subay birisi yarbay, diğeri binbaşı vardı. Yarbay binbaşıya emretti, ‘verilen emri yap’ dedi. Verilen emir: Beni kurşuna dizmeğe götürmek için gözümü bağlamaktı. Saatlerce dolaştırıldım. Ondan sonra Merkez Komutanlığı’na götürüldüm, orada bir hücreye atıldım. Kollarımda kelepçe, saatlerce bekledim. Geç vakit buraya getirildim, ertesi günü sorguya çekildim.”
Bir de aynı günü Aydemir’den dinliyelim.
Talat Aydemir Ankara Asri Cezaevi 20 Temmuz 1963
“En güvendiğim arkadaşım Fethi Gürcan, Rıfkı Erten, Tank Üstğ. İlhan Baş idi. Hazırlık safhasında emekli Albay Yaşar Başaran'ın da çok hizmeti dokundu. Harekat gecesi hepsinin büyük kahramanlıkları vardı. İlk iş Ankara'daki kıtaların hazırlıklarına geçtik. Arkadaşlara vazife taksimi yaptım.
Gizliliğe son derece dikkat ediyordum bu bakımdan her zaman polis ve Millî Emniyet'in takibi altında idim. Fakat, harekat gününe tamamen baskın ile girdik. Bir ihtilal hareketinin muvaffak olması için şu faktörler esastır :
1) Baskın: Bu gizlilik ve emniyetten doğar.
2) Kuvvet: Yeteri kadar sağlamıştık, çok idi bile.
3) Vazife alan her şahsın verilen hedefe hiç bir tesir nazarı itibara almaksızın zamanında gitmesi ve elde etmesi.
4) Cesaret: Alınan vazifenin sonuna kadar yapılması.
5) Bu işe girmiş olanların ihanet etmemesi.
Bu ihtilalde hepsini uyguladık; fakat maalesef icra safhasında da 3. 4. ve 5. maddeleri uygulamayanları da gördük.
Tank Taburu’nu: Fethi Gürcan hazırladı.
229 Piyade Alayını başlangıçta Yaşar Başaran, sonra Yrb. Rıfkı Erten hazırladı.
Muhafız Alayı Süvari Grup’u: Fethi Gürcan hazırladı.
Harp Okulu: Hazırdı.
Jandarma Okulu, Muh. Tb.: Bnb. Kemal Kahyaoğlu'na içlerindeki teşkilatımızı bağladık.
Merkez K. Trafik Kıta K.: Emekli Alb. Başaran hazırladı.
Diğer karakol kumandanlıklarını Fethi Gürcan hazırladı.
Genelkurmay Kışla K.lığı: Bidayette Emekli Yarbay Hakkı Sümer hazırladı.
Ord. Başkanlığı Muhafız Tabur’u: Hakkı Sümer hazırIadı.
28. Tümen Top. Komutanlığı: Em. Alb. Tevfik Ünlüer hazırladı. Bu birliklerden resen görüşüp vazifelerini verdiğim şahıslar, J. Bnb. Kemal Kahyaoğlu, Trafik Kıta K: lığı J. Bnb. Necmi Acar;
Genelkurmay Kışla K.: Yzb. Gökhan Kasapoğlu (Sonradan 14 ler’ci olduğu anlaşıldı).
28 Top. K. lığından Top Yzb. Metin Sürek, Tank Tb. için Üstğm. İlhan Baş, Harb Okulu’ndan emindim.
Havacılar ile teması sık sık yapıyordum. Onlarda hazırdılar. Hv. Kur. Binbaşı İzzet Köz ve Hv. Bnb. Cemal Özdemir çok faal idiler. Hazırlık safhasında çok kahramanca çalıştılar.
İstanbul'da da harekat planı hazırdı. Cevat Kırca ve Osman Deniz tatbik ettireceklerdi. Günler ilerliyordu.
Ordunun üst kademelerindeki bize yakın generallerle teması Kur. Alb. Ruhi Akıskalı ve Hakim Tümg. Rıza Tunç vasıtası ile yapıyorduk.
Onlardan bize gelen en son haber şu idi. Biz Ankara'da pasif vazifelerdeyiz. Aktif bir rol oynayacak durumumuz yok (yani cesaretleri) onlar yapsınlar biz tasvip eder katılırız.
Esas bunların liderliğini yapan Üçüncü Ordu. K. Korg. Refik Tulga ile vasıtalı olarak temas halinde idik.
Bedii Faik Ankara'da ve İstanbul'da Korg. Refik Tulga ile bu hususta çok uzun boylu konuştu. İkna ettiğini ve neticeyi aldığını Milletvekili Doğan vasıtası ile bana bildirdi.
En son haberde 13 Mayıs 1963’te Avni Doğan Bey, Alb. Emin Arat ve beni evine çağırdı. Orada uzun uzun Bedii Faik'ten aldığı bu husustaki haberleri anlattı. Hatta bizim de bu işe muvafakat ettiğimizi icap ederse Erzurum'a Bedii Faik'i gönderip bildirmeyi veya Refik Tulga'nın annesi vasıtası ile mektup yazmayı, hatta Avni Doğan Bey Erzurum'a kendi oğlunu göndermeyi ve Refik Tulga'yı haberdar etmeyi teklif etti. Alb. Emin Arat bunları iyi hatırlar. Ben emniyet bakımından lüzum olmadığını bildirdim.
Korg. Refik Tulga'nın harekat sonrası Genelkurmay Başkanı yapılmasını ve istediği gibi büyük kumanda kademesini tayin etmesini onlara bıraktığımızı söyledik. Siz haberi emniyet mülahazasını nazarı itibara alarak kendisine bildirin dedik.
Harekat günü radyoda ilk anonsu müteakip 3. Ordu Kumandanı Refik Tulga'dan tasvip telgrafı veya telefonu, Harp Okulu’na gelirse müteakip radyo anonslarını tebliğleri onun imzası ile yayınlayacağımızı bildirdik. Tamamıyla anlaştık; ayrıldık.
Bu hususu yani Refik Tulga'dan muvafakat haberi aldığımızı Fethi Gürcan'a ve ayın 15 inde (Mayıs) Osman Deniz İstanbul'dan gelince O’na da bildirdim. İstanbul'a bu haber gitti.
İhtilal gününü, ihzari olarak, 20 Mayıs 1963 saat 23.30 diye ben, Fethi Gürcan, Hv. Bnb. İzzet Köz karar altına aldık.
15 Mayıs 1963 günü erken saatte Yarbay Rıfkı Erten ile Osman Deniz eve geldi. Kurmay Yb. Osman Deniz gece otobüs ile geldiğini söyledi. Rıfkı Beyler de yatmış. Sabah sabah hayır ola dedim. “Albayım vasat tamamile müsait ben size teklife geldim. İstanbul kıtalarının hepsi hazır. Birinci Zh. Tüm. Muharebe Grupları Davutpaşa dahil hepsi tamam. Hatta eski kuvvetlerimize ilaveten Ömerli'deki 32 P. Alayı ile de temasa geçtik o da hazır. Cevat Bey beni gönderdi.” dedi.
Yarbay Osman Deniz :
15/16 Mayıs gecesi İstanbul'a döndüm. Fethi Gürcan 16 Mayıs sabahı Ankara Ekspresi'yle İstanbul'a gelir gelmez Cevat Kırca'yla irtibata geçmiş ve iki toplantı düzenlenmesine karar vermişler.
Fethi her zamanki gibi kişiliğine yaraşır bir kararlılık içinde konuşuyordu:
“Biz Ankara'da kesin sonucu alacağız. Bu güce sahibiz. Bütün hazırlıklarımızı tamamladık. Bu defa bizi kararımızdan caydıracak hiçbir engel yok! Biz Kara Harp Okulu, Tank Okulu, Muhafız Alayı Süvari Grubu, Meclis Muhafız Taburu ve 229. Piyade Alayı ile kesin sonuca gideceğiz.!
Ankara çöktükten sonra da bütün yurtta bizi destekleyen güçler duruma hakim olacaktır! Hareket Ankara'da başlayıp Ankara'da bitecek! Ankara grubu yalnız başına desteğe ihtiyacı olmadan sonuca gidecektir. İstanbul grubu ister katılsın, ister katılmasın kararımızdan dönmeyeceğiz. İstanbul'dan göreceğimiz destek bize yalnızca güven verecektir. Sizin yapabileceğiniz, Ankara'da alınacak kesin sonucu pekiştirmek olacaktır!”
Ankara'da zarlar atılmıştı. Böylesine kesin bir karardan biz de vazgeçemezdik. Sabırsızlıkla beklediğimiz hesaplaşma günü ayağımıza kadar gelmişti. İhtilalci karakteri böyle günlerde belirir.
1961'den itibaren başlayan olaylar içinde verilen kararlardan dönmeyenler su yüzüne çıkmıştı. Birçok kişi ve omuzu kalabalıklar, protokollere şeref imzalarını basmalarına rağmen, kararlı olan ihtilalcileri yarı yolda bırakmışlardı. Türkiye'nin içinde bulunduğu ağır şartları ve çıkmazları bile bile, tartışmalarla ikna olarak müdahale kararı alanlar, 24 saat geçmeden başka alternatifler bularak kalleşçe tertiplere girişmişlerdi.
‘21 Ekim 1961’ ve ‘9 Şubat 1962’ tarihli protokollerin imzalayıcıları akıllara durgunluk veren entrikaların sahipleriydiler. Şeref ve haysiyetleri üzerine yemin ederek imzalarını atanlar şeref ve haysiyetlerini küçük menfaatler uğruna çok ucuza satmışlardı. Türkiye'nin yakın geleceğinde varılacak olan şiddetli bunalımlar, iktisadi ve sosyal çıkmazlar, milli değerlerin yabancılara peşkeş çekilmesi pahasına kişisel menfaatlerinden vazgeçememişlerdi.
Bu defa böyle bir durum yoktu. Örneğin, yeminli bir gizli örgüt değildik. Ayrıca yeni protokol tanzimi de söz konusu değildi. Yalnızca kararlı insanların ‘Evet’ demeleri yeterli görülüyordu. Onun içindir ki 21 Mayıs 1963 ihtilal teşebbüsünün yazılı ve imzalı bir protokolü mevcut değildir.
Talat Aydemir anlatmaya devam ediyor:
16 Mayıs 1963 günü harekata katılacak birliklerde kilit başı vazife alacak genç subayları evimde topladım. Ankara'nın umumi harekat planını izah ettikten sonra her birliğin de temsilcisine ayrı ayrı vazifelerini söyledim. Fakat gün saat hakkında bir bilgi emniyet mülahazası ile vermedim. Harekat gününü öğleden sonra bildirdim.
Bu genç subaylarla konuşma yaparken tesadüfen Piyade Yb. Hakkı Sümer ve Yb. Mustafa Pakoba da odadaydı. Bu toplantıyı yapmaktan maksat; vazifelilerin hepsinin öndeki büyüklerden birinin herhangi bir suretle yok olması halinde harekat planını devam ettirmeleri, muvaffak olmaları, ikincisi de birbirlerini ve birlikleri tanıyarak yalnız olmadıklarını anlamaları, moralman yükselmeleri içindi.
Aynı tertibi P. Yb. Rıfkı Erten vasıtası ile bir kere daha 18 Mayıs Cumartesi günü daha geniş bir kadro ile şehirde Keçiören mıntıkasında yaptırdım.
Her birlik vazifesini ve hedefini biliyordu. Hiçbir şeyi planlamada ve hazırlık safhasında ihmal etmemiştim. En ufak teferruata kadar arkadaşlara söylemiştim.
17 Mayıs 1963 günü İzzet Köz İstanbul'a sabah uçağı ile gidip oradan emekli Kurmay Albay Fethi Işıklıtepe'yi alıp Bandırma'ya gidecekler. Harekatta İstanbul üzerine gelecek olan uçakların planını Bandırma'da uçuş Gr.K. Hava Yb. Selahattin ile görüşeceklerdi. Dönüşte de durumu Cevat Kırca'ya bildireceklerdi. Buluşma yeri olarak emekli General Selim Türkan'ın evi kararlaştırıldı.
Orada da öğleden sonra toplanılmış, toplantıda olanlar, İzzet Köz, Fethi Işıklıtepe, Cevat Kırca, Osman Deniz, Fethi Gürcan 20 Mayıs 1963 tarihi üzerinde karar kılınmış, oradan Cevat Kırca'nın evine gidilmiş. İstanbul birliklerinin irtibat subayları toplanarak gerekli bilgiler verilmişti.
Fethi Gürcan Ankara'ya dönünce bana tekmil haberini verdi. 18 Mayıs 1963 Cumartesi günü İzzet Köz, İstanbul'dan döndü... Evinde görüştük. Bandırma'nın durumunu anlattı. 19 Mayıs 1963 sabahı Merzifon'daki Üs’te filo kumandanı Hv. Bnb. Cahit (Fedai Filo K.) ile Çorum'da buluşup görüşmek üzere randevulaştığını sabahleyin hareket edeceğini ve akşam dönünce, neticeyi bildireceğini söyledi. Ben fazla kalmadım evden ayrıldım. Kendisi çok umutlu idi. Hv. Cemal Özdemir'e de bazı vazifeler vermişti. Çok hızlı idiler. İyi çalışıyorlardı.
19 Mayıs 1963 Pazar. Sabahleyin saat 10:30 da Em. Bnb. Tayyar Baransel geldi. Esasında Turgut Alpagut'un yakın arkadaşıdır. Otomobili ile bizi gezdirmeğe götürdü. Baraja gittik döndük. Keçiören'de bir arkadaşına gittik. Avukat Saffet Bey'in de evi orada idi. Ona da beş dakika uğradık. Gazi Çiftliğine gittik. Oradan itibaren arabayı Turgut Alpagut kullanmağa başladı. Ben de yanında oturuyordum.
Harekatın 20 Mayıs 1963 gecesi 23.00 de yapılacağını Turgut'a bildirdim. Çünkü Turgut Alpagut 28 Mart 1963 toplantısından sonra üzülerek bana demişti ki : “Bir daha sen beni toplantılara karar kesmek için götürme, sen ne karar verirsen ben uyarım. Erkek adamım. 0 gece elbisemi giyerim, tabancamı alır gelir ne vazife verirsen yaparım. Ben zaten 27 Mayıs 1960 İhtilali'ne de öyle girdim.” Bu sözleri bildiğim için kararı kendisine o gün bildirdim.
Hem altımızda araba varken şehri dolaşalım, Ankara'nın harekat ve işgal planını, kıtaların yerlerini arazide ve şehirde de birer birer göstereyim dedim. 229 P. Alayının vazifesinden başladım. Birer birer kıtalarının tutacakları yerleri Harp Okulu, Tank Tb., Jandarma, Süvari grubunun yerlerini gösterdim. Planı en ince teferruatına kadar izah ettim. Hatta Çankaya'ya doğru çıkarken ben planda tankları Amerikan Büyük Elçiliği binasına kadar sürmüştüm. O bana teklif yaptı. “Tankları Çankaya'ya çıkan iki yol ağzına kadar sürelim, aşağıya inen iki yolu birden keselim.” dedi. Ben de makul gördüm, kabul ettim.
“Hiçbir tank yalnız kalmayacak. Harp Okulu talebeleri ile takviye edilecek” dedim.
Harp Okulu’ndan ilk önce bindirilmiş birlikler Ümit Yavuz Oğuz Yüzbaşının kumandasında derhal Hv.K. önünde bırakılmak üzere radyo evine gönderilecek dedim. Bu vazifeyi de ayrıca bizzat Ümit Yzb.şıya verdiğimi kendisine söyledim. Çankaya'dan çok şiddetli bir yağmur altında döndük.
Dr. Paru Erdilek beylere uğradık ve eve geldik. O gece saat 21:00 da gene bizim evde odada oturuyorduk. Ben son hazırlık emirlerini harekat planına göre eve bazı şahıslar çağırarak veriyordum. O da duyacak mesafedeydi.
20 Mayıs 1963 Günü Turgut Bey ailesi ile birlikte bizden ayrılırken gayet sakindi. Birbirimize hayırlı şanslar diledik. Bilmediği bir şey yoktu. Çünkü Harp Okulu Alay Kumandanlığı’nı yapacaktı. Bana bir şey olursa, vurulursam, ikinci adam olarak harekat için O’na her bilgiyi vermiştim. O’nunla beraber Harp Okulu’na gelecek ekibe Bahtiyar Yalta, P. Bnb. Osman Üçok da dahildi. Onlara da haber ver dedim.
19 Mayıs 1963 öğleden sonra Alb. Emin Arat'ı alıp, Alb. Galip Gültekin'e gittim, evde biraz oturduktan sonra; harekatın 20 Mayıs gecesi yapılacağını bildirdim.
Galip Bey çok sevindi, bana sarıldı, çünkü bu işin olmasını en çok isteyen, geç kalıyoruz diye teşvik eden bir arkadaştı. Deniz Kuvvetleri ile teması o sağlar, daima deniz kuvvetlerinin bu sahada çok ileri olduğunu söylerdi. Zaman zaman İstanbul'a denizcilere kurye gönderirdik. Hazırlık haberlerini alırdık ve bütün gizli toplantıları da Galip Beyin evinde yapardık, çok itimat ettiğim, çok sevdiğim bir arkadaştı. 28 Mart 1963’te İhtilal için karar alamadığımız günden sonra böyle mühim bir kararın alınması için kendisine haber vermeyeceğimi söyledim. Emniyet bakımından salahiyetin dar bir kadroda iki, üç, hatta tek kişide olması icap eder dedim. O da bana: “Her zaman, her yerde yapılacak toplantıda ben yok isem, salahiyetimi sana bırakıyorum, sen ne karar verirsen aynen kabul edeceğim” diye defalarca söz vermişti. Galip Gültekin'e bir de şu hususu söyledim; İhtilal gününü kestiğim zaman kimseye (Vazifeliler hariç) söylemeyeceğim, bazıları da duyduktan sonra (Napolyon'un top sesine gel) tabiyesi gibi sen de Harp Okulu karargah olacağı için oraya gelirsin, dedim. Bana gücendi. “Eğer benden saklar, böyle bir emrivaki ile karşılaşırsam dünyada gelmem bir daha da yüzüne bakmam, bana itimadın yok mu?” dedi.
Bu hassas düşüncesini bildiğim için bir gün evvel bildirmeyi uygun görmüştüm, onun için evine gittim, Emin Arat Bey daha sakin dinledi, o biraz ihtiyatlı ve çekingendi, “Hayırlı olsun” dediler, onun üzerine radyoda okunacak ilk tebliğe ait hazırlanan bir daktilo sayfalık bir müsvedde uzattım, Artık albayım siz bunu doktrinimiz esas olmak üzere rötuş eder, düzeltir, güzel bir hale sokar, yarın öğleye kadar bana getirirsiniz dedim. Altına konacak imza için de, Osman Deniz'in imza teklifini hatırlatarak, karar vermelerini onlara bıraktım.
Şimdiye kadar yaptığım işleri kimseden saklamadım, hele Galip Bey'e, Emin Bey'e her şeyi günü gününe bildirdim. İşimin olduğunu söyleyerek, yarın akşam Alb. Orhan Alpakan’ı da alarak karargah olan Harp Okulu'na gelin dedim. Ayrıldık.
Gece saat 2l.00 de Yb. Pakoba ile İzzet Köz'ün evine gittik. Çünkü İzzet o gün Çorum'a gidip, Merzifon'dan gelecek filo kumandanı ile görüşecekti. Gitmiş görüşmüştü, fakat pek ümitli gözükmüyordu.
“25 Uçak Ankara'ya getirecek durum yok. Bazı pilotlar Diyarbakır'a tatbikat için gitmiş, fakat ne bulursa gelecek” dedi. “Ayrıca Mürted Üs K. Kur. Alb. Kazım Kalafat ile de Cemal Özdemir görüştü. Orayı da elde ettik, kati neticeyi yarın öğleye kadar alacağız, ben size bildiririm.” dedi. Ben de: yarın saat 14:00 te Yb. Pakoba senin yazıhanene gelir, sen ona son haberleri bildirirsin, dedim.
Ben harekata Yarbay Pakoba'nın evinden çıkarak gideceğim. Hv. Bnb. Cemal Özdemir yarın gece saat tam 23’te orada olsun, dedim. Pakoba'nın ev adresini verdim. “Pekiyi” dedi, ayrıldık, eve geldim. Gayet sakin heyecansız bir gece geçirdim. Çünkü her şey o ana kadar normal gitmişti hiçbir şey dışarıya sızmamıştı.
20 Mayıs 1963 Pazartesi :
Saat 10.00 da Emin Arat bana gelecek, radyo tebliğini getirecekti. Ondan evvel Yb. Rıfkı Erten geldi. 229 P.Alayı için hazır haberini verdi. Tank Üstğ. İlhan Baş geldi, hazır haberini verdi, onları yatak odasına sakladım.
Emin Arat Bey geldi, tebliği kendi el yazısı ile hazırlamış olarak bana verdi, imza yerine benim de imzam konmuştu. Demek Galip Gültekin ile görüşüp en nihayet bu şekle karar vermişler dedim. Okudum, çok güzel olmuş hayırlı olur inşallah dedim. Kendisi hiç durmadı gitti, ben hemen yatak odasına geçtim. Yb. Rıfkı daktiloda üç suret olarak temize çekti. İlhan Baş da oradaydı.
2 Nolu tebliği de ben yazdım, hepsi hazırdı. Alb. Emin Arat'ın el yazısı ile olanı hatıra olarak sakladım.
20 Mayıs 1963 günü öğleden sonra Turgut Alpagut bana uğramıştı. Bahtiyar Yalta, Bnb. Osman Üçok, Kadri Çıtak ve Mustafa Ok'a bildirdiğini söyledi. Ben Mustafa Ok'a söylenmemesini istediğim için Neden O’na bildirdin diye, üzüntümü belirttim. “Sen karışma idare et, ben onların hepsini akşama getireceğim.” dedi. Peki sen bilirsin, mesuliyet sana ait Turgut. dedim.
O gün Yb. Rıfkı Erten ve M. Pakoba'ya şu şahısları çağırmalarını söyledim. Yarbay Hakkı Sümer, Alb. Tevfik Ünlüer, Alb. Yaşar Başaran. Hepsi öğleden evvel geldiler. İhtilal tarih ve saatini söyledim;Hakkı Sümer'e şu talimatı verdim; üniformanı giyerek Yarbay Saffet'le beraber Harp Okulu'na geleceksin. Harp Okulu’nda vazifen eskisi gibi bağlı birlikler Kumandanlığıdır. Bir de Ord. Bşk. Muhafız Tb. K. Yz. Tacettin’i haberdar edeceksin, O da harekat planındaki vazifesine göre hareket edecek dedim. “Peki” dedi gitti. Mert ve erkek bir asker olarak gece Harp Okuluna gelmişti. Kahramanca sabaha kadar yanımda kaldı ve vazife gördü.
Alb. Tevfik Ünlüer’e de aynı şekilde gün ve saati söyIedim. 28 Tüm. Top K. Yzb. Metin Pakel'e durumu bildireceksin. Evvelce yapılan plana göre Top K. lığı hareket edecek; kendisini gördüğünü saat 18.00 e kadar bana bildireceksin, dedim. İkincisi: P. Alb. Cahit Akson'u alıp gece saat 18.00 te 28 Tüm. Kh. civarına gideceksin, harekat başlar başlamaz irtibat subayları Kh. olan Harb Okulu’na gelecekler. O’da bana “Peki” dedi, gitti. Saat 18.00 de de 28 Tüm. Topçuları’nın hazır olduğunu, haberin ulaştırıldığını, eve gelip bana bildirdi.
Ayrıca da gece saat 21.00 da Pakoba'ya randevu vermiş, Pakoba'da Akay Pastahanesi önüne gidip Tevfik Bey ile Cahit Bey'i buldu, topçuların hazır haberi de ikinci defa bana Pakoba kanalı ile geldi. Vazifesini noksan da olsa yaptı.
J. Piyade Alb. Yaşar Başaran’a da gün ve saati bildirdim ve şu talimatı verdim; Birincisi, Em. Sv. Yb. Şükrü İnanç’ı yanına alacaksın, İnzibat Trafik Kıta Kumandanı Piyade Bnb. Necmi Acar ve Jandarmanın vazifesini uygulayacak olan Bnb. Kemal Kahyaoğlu ile beraber sizin evde veya bir yerde yemeğe gideceksiniz. Saat 23.00’e kadar bu, iki arkadaşa bir şey söylemeyeceksiniz. Saat 23.00’te durumu bildirip kıtalarına alarm çektirmeğe götüreceksiniz. İhanet ederlerse zor kullanacaksınız Yaşar, dedim. (Sanki aklıma gelmiş gibi) “Merak etme” dedi.
İkincisi de radyoda okunacak deklerasyon yazılıp ben evde olmasam da zarf içinde eve bırakırım, uğrar alırsın. J. Bnb. Necmi Acar, alarmı müteakip 6 dakikada radyo evine gidebilecekti. (Plan öyle idi). Hemen radyo evine girer okutursunuz, dedim. Aynı deklerasyon Tank Taburu’nda da var, bakalım yarış edin kim önce okuyacak diye de şaka ettim. “Peki” dedi gitti. Öğleden sonra deklerasyonu da gelip evden almıştı.
Üçüncüsü de radyoda anons okunduktan sonra iki trafik jeepi ile gelip Küçükesat'ta Pakoba'nın evinden beni alıp Harbiye'ye emniyet ile çıkaracaktı, öyle planlamıştık.
Yaşar Başaran, o gece benim verdiğim talimatı Necmi Acar'a tatbik etmemiş saat 21:00 da deklerasyonu O’na teslim edip 23:30 da radyoevi önünde gelmesini beklemiş. O da ne yapsın? Necmi'ye çok itimat etmişti. Yaşar Başaran o gece büyük bir cesaretle çok büyük işler gördü. Çok sadık olarak sabaha kadar çalıştı.
Öğleden sonra Yb. Pakoba, İzzet Köz'e uğrayıp haber getirecekti onu sabırsızlıkla bekliyordum. Nihayet geldi. “Hava kuvvetleri hazır albayım.” dedi. “Şimdi oradan geliyorum. İzzet Köz şifreli olarak bir yerle görüştü ve tamam.” dedi. O sırada Hv. Bnb. Necdet Öz ile Hv. Bnb. Cemal Özdemir, Mürted üssünden geldiler; “ Oradaki Üs. K. Kur. Alb. Kazım Kalafat ile anlaştık bu gece Mürted üssünden 4 adet uçak, bir üsteğmen kumandasında hareket edecek dediler” dedi. Hv. Bnb. Cemal Özdemir'i alıp otomobille Pakoba’nın Küçükesat'taki evini gösterdiğini bana bildirdi. Ben de kendisine akşam saat 20,00 den sonra ailem ile birlikte yemeğe geleceğimi bildirdim. Gitti.
Artık her şey normaldi, iş saatlere kalmıştı. Şüpheyi davet etmemek için normal hayatımda hiç bir değişiklik yapmadım. Sokağa çıktım. Kızılay'da dolaştım, 22 Şubatçı’ların çay bahçesi olarak bilinen Zafer Anıtı karşısındaki (Zafer Çay Bahçesine) gittim, orada Sv. Yb. Şükrü İnanç geldi. O’na da durumu bildirdim. Yaşar Başaran, Tevfik Ünlüer, Rıfkı Erten, M. Pakoba hep orada idik.
Daha önce, evden ayrılmadan, en son olarak Em. Yzb. Ümit Yavuz ile görüştüm. (Karımın amcasının oğluydu. 22 Şubatta Harb Okulunda 7 Blk. K. idi Onun için en kiritik vazifeyi de ona vermiştim. Harb Okulu Bindirilmiş B1. K. idi). Geceki vazifesini bir daha anlattı. Tk. K. olan Top Üsteğ. Arif Hikmet Çelik, Üsteğ. Ayhan Öcal'ı da al gel, dedim. Bana aynen şöyle söz vermişti. “Albayım hiç merak etme. Hiç kimse gelmezse ben geleceğim. Dikmen'deki evden çıkıp tam saatinde gelirim.” dedi ve gitti. Fakat ihanet etti. Ne O, ne de Üsteğ. Arif Hikmet Çelik o gece vazifelerine gelmediler. Yalnız Üsteğ. Ayhan Öcal geldi.
Ben karımı, kızımı alıp, damadım Tank Teğmeni Atilla Altugan, saat 20:30 da Pakoba'larda olduk.
Damadım Teğ. Atilla Altugan saat 10.45’te helalleşip Tank Okulu’na gitti. Radyoevine gidecek ilk tankta vazifeli idi.
Saat tam 23:00 te kapı çalındı, Hv. Bnb. Cemal Özdemir geldi. Oturduk, Hava Kuvvetlerinin son durumunu bildirdi. “Bütün Üsler hazır.” dedi. “Eskişehir Üssünde Hv. Kur. Alb. Hulusi Kaymaklı, Balıkesir Üs Kumandanı Tuğg. Emin Alpkaya ve Hv. Alb. Lütfü Güngör, Mürted Üs. K. Kur. Alb. Kazım Kalafat ile görüştüm. 4 Uçak üstte bekliyor, her şey hazır.” dedi.
Saat 23:00 oldu, artık tehlike kalmadı. Bu ana kadar hükümet haber almadığına göre harekat başladı, dedim.
Heyecan ile beni almaya geleceklerini bekliyordum. Saat 23:55 olmuştu, kapı çalındı. Em. Sv. Yb. Şükrü İnanç geldi. “Beni Alb. Yaşar Başaran gönderdi. Tanklar gelmez ise Trafik Kıta K. ben gelmem diyormuş.” dedi. Ben de Şükrü, merak etme tanklar muhakkak gelecekler, git söyle gelsinler dedim, hemen gitti.
O gider gitmez radyo sustu bir Almanca neşriyat başladı o da kesildi, radyo vınlamaya başladı. Arkasından Dikkat! Dikkat! diye Üsteğ. İlhan Baş’ın sesi yükseldi. İlk tebliği okumaya başladı.
“Dikkat dikkat, şimdi Türk Silahlı Kuvvetleri İhtilal Karargahı’nın bildirisini dinleyeceksiniz.
Büyük Türk Milletine:
1) Gayesi ve vazifesi Milletimizin kurtarıcısı cumhuriyetimizin koruyucusu Büyük Atatürk'ün ilkeleri ile çizdiği yolda yürümek ve milletimizi çağdaş uygarlık seviyesine ulaştıracak refah, huzur ve güvenlik içinde yaşatmak olan Büyük Millet Meclisi ve onun Hükümetlerinin, mevcut anayasa ve kanunları hiçe sayarak partizan bir zihniyetle hareket etmeleri neticesinde ekonomik, sosyal ve politik hayatımızı tamamen felce uğratmışlar, millet ve devletimizin bekasını tehlikeye düşürmüşlerdir.
Durumu çok yakından ve hassasiyetle izleyen Türk Silahlı Kuvvetleri bu şartlar altında Büyük Milletimizin isteklerine uygun olarak ve bunu milli vazifesi bilerek idareye el koymak zorunda kalmıştır.
2) Türk Silahlı Kuvvetleri tamamen Atatürk ilkelerine bağlı olarak milletimizin muhtaç olduğu kuvvetli, istikrarlı, devrimci ve demokratik Cumhuriyet idaresini kuracak ve muhalefeti amacına ulaştıracaktır.
Bu amaç Türk milletinin refahı, huzuru, hızla çağdaş uygarlık seviyesine yükselmesi, eşitlik, bütünlük, birlik ve güven içinde milli şeref ve haysiyetle bütün hürriyetlerine sahip olarak barış içinde yaşamasıdır.
3) Bu maksatla, Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu feshedilmiştir. Bütün siyasi partiler ile siyasi partilere bağlı veya siyasi mahiyette olan bütün dernekler kapatılmış ve her türlü siyasi faaliyet men edilmiştir.
4) Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde vatandaşlarımızın ve yabancıların mal ve can emniyetleri ile hak ve hürriyetleri mevcut kanunlarımız dahilinde Türk Silahlı Kuvvetleri ile Emniyet Kuvvetleri’nin teminatı altındadır.
5) Birleşmiş Milletler Anayasası’na tamamen riayetle, mevcut antlaşma ve dayanışmalarımıza sadık kalınacaktır.
6) İdare mekanizması, amirleri ve emniyet teşkilatı mensupları, idare amirlerine her türlü yardımı yapacaklardır.
Büyük Türk Milleti: Hiç bir şahıs, zümre ve parti adına hareket etmeyen ve yalnız milletine karşı borçlu olduğu vazifesini yapan senin Silahlı Kuvvetlerin zaman zaman yayınlayacağı bildirileri tam bir vakar huzur ve güvenlik içinde bekle,
Halaskar fedailerin yalnız ve daima senin emrinde ve hizmetindedirler.”
Türk Silahlı Kuvvetleri
İhtilal Genel Karargahı Adına
Talat Aydemir
Hv. Bnb. Cemal Özdemir hemen boynuma atladı, sarıldık, tebrik etti. Eşim, çocuklarım, Pakoba ve ailesi sevinç içinde idik. Arkadan Harp Okulu Marşı çalmaya başlayınca ben şöyle dedim: Bu günü gördüm, artık ölsem de gam yemem. Hemen Pakoba ile Cemal Özdemir'i Harp Okuluna gönderdim.
Ben de plan gereğince Yaşar Başaran'ın beni gelip almasını bekliyordum. Derken biraz sonra bir jeep geldi içinden iki harbiyeli ve Yb. M. Pakoba indi.
Harbiyelilerin biri Erol Ege, diğeri Zihni Çetiner idi. Hemen evdekiler ile helalleşip Harbiye’ye hareket ettik, yolda Meclis önünde bir tank gördüm, Teğ. Savaş Kilimci bizi durdurdu. Parola sordu. Beni görünce arabayı serbest bıraktı.
Harbiye’ye döndük, yokuştan aşağıya bölükler muntazam iniyorlardı, arabadan indim onları selamladım, hayırlı vazifeler temenni ettim. Hepsi neşe içinde idi. Galip Gültekin beni karşıladı, tekrar arabaya bindik. Nizamiyeye on metre kala indim.
Fakat Harp Okuluna çıktığım zaman ne göreyim, Cahit Aksoy ile Tevfik Ünlüer orada değiller mi? Vazife başına gitmemişler, etrafımda “Vazife ver!” deyip dolaşıyorlar, herkes kendisini Harp Okulu’na atarak garantiye almak istemiş. Tevfik Ünlüer sabaha kadar yanımda kaldı. Arada sırada verdiğim vazifeleri noksan da olsa yaptı.
Hv. Alb. Turhan Çağlar'da boynuma sarıldı, öptü ve o anda kayboldu.
Mektebin önü karma karışıktı. Turgut Bey’e; İç ve dış emniyet aldın mı? dedim. O anda Okul Nöbetçi Amiri Top Yb. Behzat Tanır’ı yanıma getirdi. Elini sıktım. Yarbayım ihtilal başlamıştır. Vereceğim emirlere harfiyen riayet edilecektir, dedim.
Okulun bütün nöbetçi heyeti nizamiye önünde idi. Çoğu öğretmen subaylardı, Okul Nö. Sb., Nö. Amiri, A. Nö. Yzb. o anda hiç bir mukavemet göstermediler. Nöbetçi subayı odasına çıktım. Genç öğretmenlere vazife verilmesin bir odada istirahat etsinler, dedim.
Kendim sağdaki koridorda bulunan Kh. K. nın odasına gittim, yanımda muhafız talebeler, Pakoba, Hakkı Sümer, Galip Gültekin, Selçuk Okyay ve Tevfik Ünlüer vardı.
O sırada radyo el değiştirdi.
“Muhterem Türk Milleti :
Burası Ankara Garnizon Komutanlığı, ben 28. Tümenin Garnizon Kurmay Başkanıyım. Yarbay Ali Elverdi. Tekrar ilan ediyorum, bundan evvel yapılan iş yanlıştı, şimdi düzelttik. Radyoevi tekrar muhafaza altına alındı. Ankara sükûnet ve selamete kavuşturuldu. Bundan evvel yapılan üç buçuk tane çapulcunun sergüzeştçe hareketi idi. Bu harekete bu anda son verilmiştir.
Birlikler size hitap ediyorum: Türk Ordusu herkes kışlalarına dönsün, herkes ikinci emri beklesin. Türkiye Cumhuriyeti şerefli ordusu Kara, Hava, Deniz, ve Jandarma Komutanlığı, bütün Türk Milletine hitap ediyorum. Ordumuza hitab ediyorum. Herkes kışlalarına çekilsin. Ve istirahatine geçsin. Bundan önce yapılmış olan harekat sergüzeştlerin hareketinden başka birşey değildir. Türk şerefli ordusunun şerefli subay ve mensupları derhal yataklarından kalkmış silahına sarılmış yapılan bu sergüzeştçe harekete son vermiştir. Türk Ordusu demokrasinin aşığıdır. Millî irade ordu ve millete husule gelen bizim hepimize gelen evladımızdır. Biz Millî İradenin bekçisiyiz. Sonuna kadar kanımızı ve canımızı vermeye hazırız.
Muhterem Türk Milleti :
Tekrar ediyorum, bundan önce yapılan harekat yanlış bir harekettir. Son verilmiştir. Bu hareket onların skandalı ile netice bulmuştur. Türk Ordusu duruma hakimdir. Türk Ordusu derhal kışlalarına dönecek emir bekleyecektir. Yayına arada devam edilecektir.”
Talat Aydemir:
Bizimkiler şimdi alırlar dedim. Karşımızda hiç bir kuvvet yoktu. Ama nasıl olduğunu anlayamamıştım. Meğer Radyoevi’ne ne trafik kıtası gelmiş ne de Harp Okulu’ndan gönderilen bindirilmiş bölük gitmiş. Turgut Alpagut, Bahtiyar Yalta meydanda yok, hemen nizamiyede bindirilmiş olarak bekleyen bölüğü aşağıya sevkettim.
Radyo tekrar bizim anonsu vermeye başladı.
02.30 a kadar devam etti.
Türk Silahlı Kuvvetleri İhtilal Genel Karargahı iki numaralı tebliği:
1) 21 Mayıs 1963 günü 00 saatten sonra ihtilal için özel parolayı bilmeyen hiç bir vatandaş sokağa çıkmayacaktır.
2) Aksi hareket eden kim olursa olsun ateş edilecektir. İstanbul ve Ankara vilayetlerinde şu andan itibaren Örfi idare ilan edilmiştir.
Türk Silahlı Kuvvetleri İhtilal Genel Karargahı
Bu sefer Etimesgut İstasyonu’ndan radyo irtibatını kestiler. Hükümet kuvvetleri diye Etimesgut’tan anonsa başladılar.
Bu andan itibaren subaylarda kıta kumandanlarında bir çözülme başladı. Halbuki karşımızda hiç bir kıta yoktu. Subaylar tankları, bölükleri bırakıp kaçmasa idi, hiç bir şey olmayacaktı. Radyonun bu kadar tesirli silah olduğunu o zaman anladım, mağlubiyetimizin tek sebebi radyodur.
Bu saatten itibaren şans artık döndü. İstanbul’dan da hiçbir haber alamadım. Orada da radyo el değiştirince ayağa kalkan birlikler hemen ters dönmüşler, asayiş planını uygulamaya başlamışlar.
Harp Okulu'na birçok general enterne edilerek getiriliyordu. Hepsine gayet iyi muamele ettim. Silahlarını aldırmadım. Okulun gazinosunda istirahat ettirdim. Otobüslere doldurup aşağıya vazifelerine gönderiyordum. Bir hayli de, her rütbeden, subay geliyordu. Çoğu vazife istiyorlardı, güvenip veremedim. Tanımıyordum. Hele ikinci defa radyo bize geçince, Harbiye'ye parolayı bilmeyerek getirildim diye gelen subay akını başladı. Bunlar iki taraflı hareket eden subaylardı. Yaşasın cinsinden. Saat 03:30 raddelerinde çok bunaldım.
Bu sıralarda Cevdet Sunay'ın adına radyoda şu bildiri tekrarlanıyordu.
“Havada uçan Türk Hava Kuvvetleri Tayyareleri Hükümetin ve Genelkurmay Başkanlığının emrinde olarak havada vazife beklemektedirler. Yolunu sapıtmış bir kısım harbiyelilerin ve yanlış yolda olan azınlığın derhal kışlalarına çekilmelerini ve silahlarını bırakmalarını emrederim. Aksi takdirde bütün Silahlı Kuvvetlerle birlikte yarım saate kadar Hava Kuvvetleri taarruz edecektir. Orgeneral Cevdet Sunay Genelkurmay Başkanı”
Biraz evvel 229 P. İrtibat Sb. Hakim Gökalp Pusat geldi. 229 P. A. başta Rıfkı Erten olmak üzere alay tam plana göre hareket etmişti. Yb. Rıfkı Erten o gece tam kendisini gösterdi. yüzde yüz vazifesini yapan çok kahraman bir subaydı.
Kendim Hv. Kuvvetleri Kh. kadar aşağıya indim. Çünkü radyoevine giden harbiyelilere ateş ediliyor diye bir haber gelmişti. Yb. Rıfkı Erten'i istettim, benim de gidip müdahale etmekten bizzat oralarda dövüşmekten başka çarem kalmamıştı. Hiç bir yardımcı yoktu.
Aslan gibi vazife gören Bnb. Fethi Gürcan, Üstğ. Erol Dinçer, Yzb. Tevfik Saltoğlu, Yb. Rıfkı Erten, Asb. Münip Tepeci ve Harbiye talebelerinden başka kimseyi göremiyordum.
Tam Hv. K. Kh. meclis arasındaki yol üzerinde Yb. Rıfkı Erten ile konuşuyorduk. Radyoevin’e gidecekti. Emir veriyordum, etrafımızda 30-40 kadar Harp Okulu talebesi vardı. Hv. Kv. Kh. dan dolu gibi, bize, ateş başladı. Hemen talebeleri tam siper yaptırdık, fakat Rıfki Bey i1e ben ayakta kaldık, kendimizi kaybetmiştik. Hele ben, vurulmayı çok arzu ediyordum. Fakat öldürmeyen Allah öldürmüyor, ayağımın ucuna yere çarpan mermileri çok gördüm. Mucize demekten başka elimden bir şey gelmiyor. O geceyi görmeyen inanamaz. Biraz sonra ateş kesildi, okula döndük, işler pek iyi gitmiyordu.
Sabah olmak üzere idi. Saat 05.30 oldu. Okula koşarak İzzet Köz ile Hv. Bnb. Necdet Öz'ün geldiğini gördüm, sevinçle: “İşte albayım nihayet istediğin uçakları getirdik, şimdi Eskişehir Hv. Üssünden (4) adet F100 uçağı hareket etti, geliyorlar.” demeye kalmadı. Uçaklar geldi, nizamiyeye çıktım, dört uçak da Meclis binası üzerine, Muhafız A. Köşkü’ne, Hv. K. K. ve Genel Kh. dalıyorlardı.
Epey uçuş yaptılar. İzzet Köz bana; ‘Hv. K. Karargahı’nı ateş altına bu uçaklarla aldırtacağını’ söyledi. “Harbiyelileri Kh. civarından çekin.” dedi. Ben de Fethi Gürcan'a haber gönderdim, hakikaten biraz sonra uçaklar Hv. K. Kh. ve Genel Kur. makineli tüfekle tarıyorlardı. Hatta bir uçakta roket atışı yaptı ama Hv. K. Kh. nın yanındaki araziye düştü, bir müddet sonra bu uçaklar gittiler. Her halde akaryakıtları bitti.
Saat 06.00 da bu sefer iki adet F86 uçağı geldi. Bunlar Mürted'ten kalkmış hükümet kuvvetlerine aitti. Bunlar da Harp Okulu’nu makineli tüfek ile taramaya başladılar, o anda bir talebe şehit oldu. Epey ateş ettiler, artık vaziyet aleyhe dönmüştü.
Baktım, Al. Nö. A. Sabahattin Altınok geldi. “Harekatı durduralım albayım.” diyerek yalvarıyordu. Biraz evvel de bu binbaşı beni tevkif etmek için tertibat almıştı. Bağlı birliklerden 30-40 kadar er toplamış, başında Sadık Yzb. ile nizamiyeye doğru geliyorlardı, talebeler bana haber verdiler. Hemen iki thomsonlu muhafız ile dışarıya fırladım, gelen askerlere karşı yürüdüm, Yzb. geri dönüp kaçtı.
Saat 06:30 olmuştu. Teğmen Atilla Altugan geldi, “Albayım hükümet kuvvetlerine ait kuvvetler Harp Okulu’nu kuşatıyor, tanklar yokuştan çıkıyorlar, elli metre kaldı.” dedi. Baktım çare kalmamıştı. Okulda kalıp teslim olmak istemiyordum, çarpışa çarpışa göğsümden vurularak ölmek istiyordum.
Nizamiyeden çıktık, yanımda şu arkadaşlar vardı: Alb. Galip Gültekin, Yb. M. Pakoba ve Hakkı Sümer, Alb. Tevfik Ünlüer, Teğmen Atilla Altugan, Harbiyeli bir kaç arkadaş ve muhafızım Erol Ege. Biz de okuldan aşağıya sol taraftaki koruluktan yürüyerek indik, sağımızda tanklar yol üzerinde, solumuzda 229 P. Al. avcı zincirinde ateş ederek ilerliyorlardı.
Bizi ne gören vardı, nede ateş eden, köprüye kadar indik, oradan sağ tarafa geçtik. Harbiyelilere terk etmeleri için ısrar ettik, onlar da terkettiler. Atilla da Galip Gültekin de gitti. Erol Ege beni terketmemek için yalvarıyordu, ona üzerimdeki bazı kağıtları verdim. ‘Yak’ dedim, Yaktı. 0 da ayrıldı, geri kalan arkadaşlarla Teknik Üniversite kapısına yürüdük.
Yanımızdan, kıtalar geçiyordu, aldıran olmadı, geri döndük. Dikmen'e doğru dere içinden yürüdük geldik. Dikmen'e çıkan yolun kenarında fundalıklar içinde oturduk. Bu sefer sağımızda Muhafız Alayı koruyu tarıyor, ateş ederek Harbiye'ye doğru çıkıyordu. Solumuzdan dört metre kadar ötedeki yol kavşağında jeepler vızır vızır Dikmen'e doğru gidiyorlardı, havada helikopter, topçu uçakları uçuyor, bizi arıyorlardı. Kimse bizi görmedi.
Saat 08:00'e kadar orada oturduk, son durum muhakemesini yaptım. Olan oldu mağlup olduk. Mukadderattan başkası olmaz, gidip teslim olalım, dedim. Assubay Münip Tepeci bana yalvarıyordu, “Albayım dağa çıkalım. Ben sizi kaçırırım” diyordu. Ben kabul etmedim.
Hv. K. Kh. önünden Eminsu mahallesini geçtik, buraya iki askeri barikatı aşarak girdik. Kimse tanımadı. Yarbay Hakkı Sümer'i eve bıraktık, oradan Maltepe camisi yoluna indik, Alb. Tevfik Ünlüer ile Asb. Münip Tepeci'yi bıraktık, Pakoba ile birlikte tam sekiz tane askeri kordonu aşarak çok dolambaçlı yollardan Küçükesat'a, Pakobalar'a geldik Çok yorgun idik, birer odaya çekilip uyuduk.
Talat Aydemir'in talimatına uyarak Hava Kuvvetleri'ne gitmiş olan Havacı Binbaşı Cemal Özdemir Hava Kuvvetleri Karargahı'ndaki durumu şöyle anlatıyordu:
“Ben Harp Okulu'ndan ayrılınca Hava Kuvvetleri karargahına gittim. Üst kata çıktım. Hava Kuvvetleri Kumandanı İrfan Tansel ve bazı havacı karargah subayları oradaydı. Onlar da ne yapılacağını bilemiyorlardı. İçerisi ana baba günüydü. Kumandan etrafındakilere ‘Her şey bitti. Ne yapabiliriz? Harp Okulu dışarıdan binayı kuşattı, biraz sonra içeri girip bizleri tutuklayacaklar. Acaba neden içeri girmiyorlar? Biz de onlarla aynı düşüncedeyiz!... Karşı koyacak değiliz!’ diyor ve hepsi üst katın pencerelerinden öğrencileri seyrediyorlardı.
Yani hepimiz seyrediyorduk! Hatta Binbaşı Fethi Gürcan'ı öğrencilerin başında gördüm ve elimle işaret ederek içeri girmelerini istedim. İşaretimden anlayan yoktu! Karargahın içindeki erler mahzenden silah taşıyorlar ve herkese dağıtıyorlardı. Ama bu hareket herhangi bir karşı koyma hazırlığı değildi.
Kumandan etrafındakilere devamlı “İçeri girsinler! Bizi teslim alsınlar... Neden girmiyorlar?” diye sorup duruyordu. Bu durum Genelkurmay Başkanı'nın telefon etmesine kadar sürdü. O zamana kadar zaten Ankara Radyosu el değiştirmiş ve Kurmay Yarbay Ali Elverdi konuşmaya başlamıştı. İhtilal teşebbüsü karşı ihtilale dönüşmüştü!”
Nedense, Havacı Binbaşı Cemal Özdemir, İrfan Tansel’i kendi tevkif etmeyip, bu işi yapmak üzere, Süvari Binbaşı Fethi Gürcan’ı çağırıyordu. Ne kadar ilginç değil mi? Hep Fethi Gürcan. Her şey O’ndan bekleniyor.
Binbaşı Bahtiyar Yalta anlatıyor:
“Her ne kadar bizim görevimiz Harp Okulu'nu sevk ve idare etmek ise de Harp Okulu elimizden çıkmıştı. Harp Okulu'nda kalmamızı da Talat Aydemir arzu etmemişti. Bizi Ankara'ya dağılmış olan Harp Okulu'nu yönetmemiz için şehrin içine gönderdi. Bu anlamsız ve uygulanamaz bir talimattı. Bizi dışlar bir tutumu vardı. Alınmıştık!
Genelkurmay civarındaki karışıklığı ve lüzumsuz tezahüratı görünce de hiçbir müdahalede bulunmadık. Diğer ihtilalci birliklerin neler yapmakta olduğunu merak ettik ve 229. Piyade Alayı'nın durumunu görmek için Konya yoluna saptık. Alayın giriş kapısına geldiğimiz zaman aracı yol kenarına park ettik ve araçtan inmeden etrafı gözden geçirdik. Alayın boşalmış olduğunu gördük, fakat nizam karakolunda birkaç erin sağa sola koşuştuğunu ve başlarında da bir subayın onlara talimat verdiğini fark ettik.
O sırada bu subay aracımızın yanına geldi ve kapıyı açarak “Siz kimsiniz? Burada ne arıyorsunuz?” diye sordu. Ben sivildim, ama Turgut Alpagut resmi elbiseliydi. Bu defa bize “Sizi tanıdım. Teslim olun!” diyerek silahını çekti. Bizi araçtan indirdi, oradaki erleri de çağırarak bizi enterne etti; alayın içinde bir yere götürdü ve hapsetti.
Onun alay kumandanı muavini olduğunu, alaya geldiğinde birliğin ihtilalciler tarafından çıkarıldığını görünce alayda kalan posta erlerini, aşçıları, yamakları toparlayarak kendine göre emniyet tedbirleri almaya başladığını öğrendik.
Biz hiç karşı koymadık. Yalnızca Piyade Alayı'nı bizim çıkarmadığımızı, orada merakımızdan bulunduğumuzu anlattık ama dinletemedik. Gerçeği söylemek gerekirse baştan itibaren başarısız olacağımızı anlamıştık. Ayrıca bize karşı bir dışlama durumu da vardı! O yüzden bu tutuklamaya razı olmuştuk.
Herhangi bir eylemde bulunmamanın rahatlığı içinde kapatıldığımız yerde kaldık.”
Yorumlamaya gerek var mı? Bunlardan biri Alay Komutanı diğeri Tabur komutanı.
Talat Aydemir anlatmaya devam ediyor
“Bütün mesuliyeti üzerime alıyorum, mahkemede ifadelerde hakikatlerden ayrılmayalım. Davayı kül olarak kurtarmaya bakalım, gaye ölüm cezasından herkesin kurtulmasıdır. Hapis ne kadar verirlerse versinler kıymeti yoktur, zamanla telafi edilir, siyasî mahkûmların hapiste yatma müddetleri belli değildir. Herkes vicdanı ile hareket etsin, ben bu yolda hareket edeceğim, kimseye başka türlü bir şey söylemeyeceğim. Burası ne hapishanedir ne mahkemedir, herkes serbesttir” dedim.
Ben prensiplerimden şaşmadım, bundan sonra da şaşmam birkaç gün sonra Türkeş, Özdağ, Baykal, Akkoyun'lu, Dündar Seyhan'ın arka taraftaki hücrelere getirildiğini duyduk. Onların bizimle hiç ilgileri yoktu.
Bu harekatın şerefi de günahı da pür, 22 Şubatçı’lara aitti. Onlar gibi bir iş yapmadan böyle pisi pisine aynı şartlarla hapishaneye düşseydim çok üzülürdüm. Allah bizi onların vaziyetine sokmamıştı.
24 Mayıs 1963 günü savcı hakim Bnb. Turgut Akan beni çağırdı, ifademi aldı, sorduklarını ve hadiseleri olduğu gibi anlattım, harekat için kimlere haber ve vazife verdiğimi söyledim: Ben o ifadede yalnız şu şahısları saydım; Bnb. Fethi Gürcan, Yb. Rıfkı Erten, Alb. Yaşar Başaran, Yb. Hakkı Sümer, Alb. Turgut Alpagut, Alb. Tevfik Ünlüer, İstanbul'dan da Alb. Cevat Kırca ve Osman Deniz, Hava Kurmay Bnb. İzzet Köz, Tevfik Saltoğlu, İlhan Baş. Bunların yakalandığı malumdu.
Sonradan çeşitli dedikodular yayıldı. Bir kısmı benim defterimde isimler varmış o yüzden yakalanıp bigünah olarak gelmişler ben gençleri ele veriyormuşum, neler neler.
30 Mayıs 1963 günü evlerimizden ilk defa çamaşır ve elbiselerimizle diğer ihtiyaçlarımız geldi, ilk defa ailemiz ile irtibat kurmuş, onların da hayatta olduklarını öğrenebilmiştik, ilk günlerin tesiri altında ailelerimize de her şeyi yapabilirlerdi, çünkü bize karşı duranlar, büyük bir intikam hırsı ile hareket ediyorlardı.
1 Haziran 1963 günü Cezaevi Müdürü Bnb. Nurettin Işıldar avukat tutmamız için istida ile müracaat etmemizi bildirdi.
Koğuşta bir telaştır aldı, herkes ne yapacağını şaşırdı. Ortaya ne fikirler döküldü. Ben avukat için istida vermeyeceğimi söyledim, sebebini yazarak Üstğ. Erol'a bildirdim. Hücre arkadaşım genç olmasına rağmen en olgun hareket eden bir subaydı. Kendisini severdim.
4 Haziran 1963 günü saat 12:00 de son tahkikatın açılması hakkında savcının iddianamesi bizlere verildi. 7 Haziran 1963 günü de mahkeme huzuruna çıkarılacaktık. Savcının iddianamesini okuyanlar, istenen cezaları görenler yavaş yavaş bozulmaya başladılar. Mahkemede can ve ceza korkusundan her şey inkar edilmeye başlandı. Mahkemede inkar hukukî bakımdan şahısların cezalarının azalması için normal karşılanabilirdi.
Fakat hapishane koridor ve koğuşlarında hiç bir şey söylenmemiş, planlamada noksanlık varmış gibi hakikatleri saklayarak yalanı insanın gözüne baka baka söyleyen şahıslar hakkında dedikodu yapan bizzat harekat planını benden öğrenen arkadaşlara ne diyeyim bilmem ki. Üzüldüğüm nokta bu.”
Tenkide ve suçlamaya gelince herkes aslan kesiliyor. Ama o gece vazifesini icra safhasında yapamayanlar hiç vicdan azabı duymuyor mu? Ama zamanla yaralar soğuyacak, acılar geçecek neticede mahkemeden ümit ettikleri gibi çıkmayacak. O zaman bu gibi dedikoducular acaba nasıl hareket edecekler merak ediyorum? O vakit de ihtilalci olarak kahramanlıklarını kim bilir nasıl anlatacaklar. Yaşayanlar bunları hep görecekler. O zaman bu insanlardan daha çok nefret edecekler.
Genelkurmay adına duruşmaları izlemek için görevlendirilen Em. Tuğgeneral Celil Gürkan anlatıyor.
Talat Aydemir’le Kuleli Askeri Lisesi’nde üç yıl beraberdik. O’nun davranışı benim için sürpriz olmuştur. Bende bıraktığı intiba çok temiz tertipli, fiyakalı giyinen, Kadıköy’de oturan, sınırlı sayıda arkadaşa sahip, etliye sütlüye pek karışmayan bir arkadaşımızdı. Sonra Harbiye Komutanlığına kadar bir temasımız olmadı.
22 Şubat ve 21 Mayıs hadiseleri olduğunda ben Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın özel kalem müdürüydüm. Bana tevatür (söylenti) kabilinde gelen bilgilerde Fethi Gürcan’ın ismi geçiyor. Evveliyatını bilmiyorum, Talat’ın sağ kolu dava arkadaşı olarak biliyorum. Yani Talat’ın davasını savunanlar içinde çok büyük rütbeliler falan da var ama çoğu rütbe simsarı diyeyim... Gerçekten bir dava adamı değiller. Ama Fethi Gürcan, başından sonuna kadar tam manasıyla bir dava adamı olduğunu göstermiştir. Onu Fethi Gürcan olarak ilk defa Mamak’ta gördüm.
Onların girişi -Talat’ın boyu kısa ama vakur, Gürcan tam manasıyla bir dava adamı- hadiseydi. Ama o mahkeme nasıl bir mahkemeydi? O mahkeme, bugün gibi aklımdadır. Hakimler savcılar bir tarafta, sağ tarafa yüksekçe bir platform yapmışlar. Orada da bir sınıf arkadaşım daha var. Salih Aydın diye... Çelik başlık, elinde cop... Platformun üzerinde bir masa, bir koltuk; orada oturuyor ya da ayakta... Mahkeme heyeti de yüksek yerde. Sanıklar geldiler oturdular. Orada bir usulsüz ya da mahkeme heyetinin kabul etmeyeceği söz ya da davranış olduğu zaman Salih Aydın hemen kalkıyor, ‘susun, atarım dışarı’ diye ikazlarda bulunuyor. Böyle bir mahkemeden adalet beklenmez. Hayrettir yani...
Cevdet Sunay bana dedi ki: “Mahkemeye sen git, benim namıma izle. Önemli kısımları not al, sonra gel bana bilgi ver.”
Atladım bir gün evvel Mamak’a gittim. Kumandan ile görüştüm. “Biz komutanlar için mahkeme salonunun sol tarafına koltuklar koyduk, yer ayırdık” dedi. Bizimkiler, yani kuvvet komutanları hayal aleminde. Cehalet şuradan başlıyor. O zaman iş başında bulunan komutanlar mahkemeye gelecekler, koltuklara oturacaklar. Bu nasıl bir şey, bu nasıl olacak? Bizimkiler öyle tahayyül ediyor. Komutan da ona göre yerler hazırlatmış. Bir aklı evvel herhalde demiş ki, “Efendim siz oraya giderseniz o mahkemenin mahkemelik vasfı kalmaz ki?” Ben Genelkurmay Başkanı gelemeyecek, O’nu temsilen ben mahkemeyi izleyeceğim, kendisine rapor vereceğim” dedim.
“O zaman o koltuklardan birine siz oturun” dedi. Benim basiretim yerinde. Komutanım olur mu?. Mahkeme kurulmuş, sanıklar oturmuş, avukatlar yerlerini almış... Şimdi orada bir kurmay albay... Üniformalı, elinde not defteri not alacak. Mümkün olmaz. Ben onlara görünmek istemiyorum, dedim. Dinleyiciler için ayrılan yere oturdum.
Sabah koşuşmalar oldu. Herkes tam bir disiplin altında yerini almış. Bizim Salih Aydın da elinde copla orada gövde gösterisi yapıyor. Duruşmanın selametini sağlayacak. Psikolojik baskı. Girecek bakacaklar ki orada çelik başlı bir binbaşı ya da yarbay, tabancalı falan, inzibatı temin ediyor. Derken ayak sesleri geldi. Kalabalık... Görülecek manzaraydı. Çok metinlerdi.
Talat’ın, Gürcan’ın gurur verecek dava adamı olduklarını gözlerimle gördüm. Onlar konuştukça gözümde büyüdüler, çok büyüdüler. Onlara hakim soru sorsa da cevaplarını dinlesek diye heyecan içinde çırpınıp dururduk. İşte Alparslan Türkeş’in de hafifliği, ufaklığı orada meydana çıktı.
21 Mayıs Mamak Mahkemesi’ni takip ettiğim sürece edindiğim izlenim şu: ekipte şöhretler vardı. Yani Talat’ın o tasavvurunu (düşüncesini) tatbikata koyarken beraber çalıştığı yalancı şöhretler vardı. Bu tür hareketlerde liderlik zor işler. Hatta Talat’ın bile liderlik bakımından zayıf yanları olduğunu sanıyorum. Ama Fethi Gürcan için bunu söylemeye imkan yok. Ne çare ki rütbe meselesi ve kurmaylık meselesi rol oynuyor. Gürcan’ın pratik, hedefe en kısa yoldan varmayı amaçlayan bir aksiyon adamı rolü oynadığını inanarak söylerim. Yok Çankaya’da toplantı, yok bilmem ne varmış. O zaman kanaat şu: Gürcan’a kalsa, Talat defteri dürmüştü. Fakat Talat’ın daha tedbirli davranma eğilimi...
Alparslan Türkeş, bütün karar ve beyanlarını kendi aleminde hazırladığı projenin gerçekleşmesi doğrultusunda veriyordu. Onun gözünde ne Talat, ne Fethi, ne Sunay, ne İnönü... O daha sonra ortaya koyduğu görüşlerinin hazırlığı içinde çifte hesaplı bir davranış sergilemiştir.
Mahkemenin ilk gününü anlatayım. Tanıklar çıktılar, ben de arkadan çıktım, atladım geldim Genelkurmay’a... Saat yarım veya bir olmuş... Hemen Cevdet Paşa’nın odasına gireceğim ve ne oldu ne bitti notlarımı anlatacağım. Sordum kim var içerde diye. Komutanlar sabahtan beri içerideler. Devamlı çay kahve ikmali yapılıyor. Ben içeriye girdim, kuvvet komutanları, kara deniz hava kuvvet komutanları jandarma genel komutanı var.
Yanılmıyorsam Tağmaç da var... Başka kimse yok. İçeriye girdim, ‘Gel bakalım Celil’ dedi Genelkurmay Başkanı, ‘otur şöyle...’ Anladım ki beni oturtup konuşturacaklar. ‘Ayakta dururum efendim’ dedim, ‘Gel gel otur’ dedi, ‘Ne oldu, baştan anlat bakalım.’ hepsi heyecanlı bir şekilde benim ağzıma bakıyorlardı.
Heyecandan öğle yemeği yememişler. Aç karınlarına beni bekliyorlar. Saat 13.30’a kadar olan izlenimlerimi anlattım, onlar da notlar aldılar. İnanıyor musunuz? ‘Talat ne dedi, Gürcan ne dedi? Bize ait neler söylediler?. Anladım ki, bir kompleks içindeler. Onları itham edecek ve inanılabilecek sözler söyleyebileceklerini zannediyorlardı. Ben notlarımdan aynen okudum. Neticede bunun özeti, komutanlar, o hareketin ileri gelenlerinin kendilerini itham edici sözleri nelerdir onlar hakkında bilgi almak merakı içindeler. Varsa yoksa, ‘bizim için ne dediler?’.
Sıkıyönetim Komutanı Cemal Tural’dı. Sıkıyönetim Komutanlığı Kurmay Başkanı Recai Engin’di. O kadar sıkı ve terör yaratıcı bir sıkıyönetim uygulanıyordu ki herkes konuşmaktan korkuyordu. Yani karı koca yatak odasında konuşmaktan korkuyordu.
Mahkemede Fethi Gürcan İnönü’nün CHP'li Ferda Güley’in aracılığıyla kurduğu ilişkiyi anlatır.
SANIK FETHİ GÜRCAN - İnönü diyor ki acele ettiler. Ben de onlarla beraberdim, sırası geldiğinde beklesinler, ordunun emanetini tekrar onlara teslim edeceğim, …"
Birliklere nasıl girdiğini anlatıyor
DURUŞMA HAKİMİ - Tank Okulu’na ehemmiyet (önem) veriyorsunuz. Orada kimseyi tanımadan nasıl gireceksiniz?
SANIK FETHİ GÜRCAN - Beni ordudaki bütün subaylar tanırlar.
DURUŞMA HAKİMİ - Orda kimseyi tanımadan girebilecek miydiniz?
SANIK FETHİ GÜRCAN - Ne zaman gitsem girebilirim. Hangi kıt'aya gitsem girebilirim ve oraya hakim olurum. Hususiyetim budur. (s. 89, 90)
Fethi Gürcan genç subayları koruyup, sorumluluktan kaçan ihtilal fikir karargahı üyelerinin ikiyüzlülüklerini ortaya seriyordu.
DURUŞMA HAKİMİ - Ne demek istiyorsunuz? Oturduğunuz yerden sinirlendiniz.
SANIK FETHİ GÜRCAN - Arkadaşım (İzzet Köz) konuşurlarken dinledim. Kendilerinin aklî muvazenelerinde (dengelerinde) bir noksanlık var ya da iyi bir aktördürler, çünkü arkadaşımın konuşmasını dinlerken tahammül edemedim. Kendileri Talat Aydemir ile temas kurmuş, bu teması Mustafa Ok'un da dahil olduğu bir toplantıda yapmış, Hava Kuvvetleri hakkında bilgi vermiştir.
Son karar kesildiği zaman Hava Kuvvetleri’nin durumunu son bir defa öğrenmek suretiyle Talat Aydemir Bey’den kendilerinin daha evvel anlaşılan birkaç temasları olmuş, ben sonuncusundan bahsediyorum. Randevu istemiştir. Talat Aydemir’e ikimiz gittik. Hava Kuvvetleri’nin durumu hakkında kendilerinden bilgi istedik. Çünkü, Hava Kuvvetleri’nde bu işi hazırlamak görevi kendilerine verilmiş idi. Kendisi bu işte bilfiil vazife almış, çalışıyordu.
Kendisi bize kati olarak bir şey söyleyemeyeceğini, en güvendiği arkadaşının Merzifon Üs komutanı olduğunu, Bandırma Üs Komutanı ile temas edeceğini, bu birliklerin harekata iştirak edeceğini söyledi. Kendisi Merzifon’a gidip burada Talat Aydemir'in vermiş olduğu direktif dahilinde temas edeceğini bildirdi. Yine ayrıca Bandırma ile temas etti. Kendisi Cevat Kırca'nın evine gelip bize malûmat verdi.Yüzde yüz bunları temin ettiğini söyledi.
Bunun üzerine Pazartesi günü kendisi ile beraber Talat Aydemir'in evine gittik. Bu konuşmalardan sonra kati kararı verdik. Ve sözü kestik. Hareket Pazartesi günü başlayacaktı.
Harekat onun içindir ki, Hava Kuvvetleri’nin fiili harekatı ile başlayacaktı.. Fakat verdikleri sözü yerine getirmedikleri için birçok karışıklıklara sebep verdiler. Temas ettikleri şeyleri ve sözlerinden hep geri dönüyorlar.
SANIK FETHİ GÜRCAN - … Genç arkadaşlar burada yanlış ve doğru konuşabilirler. Onları sürükleyen biziz. Birinci derecede Hava Kuvvetlerinde rol alanlar da bu arkadaşlardır (İzzet Köz, Cemal Özdemir). Subaylığımdan utanıyorum, mazimden utanıyorum, gençlerden, utanıyorum, bu şekilde aktörlük yapmasınlar. (s. 136)
SANIK FETHİ GÜRCAN - Efendim Yarbay Behzat Tanır'ı tesadüfen tanıdım. Kendileriyle bu mevzuda eskiden hiç bir temasım yoktur. Harp Okulu subaylarıyla bir irtibat sağlandığını bilmiyorum ve bu mevzuda bana hiç bir şey söylenmemiştir. Söyleyip söylemediklerini diğer arkadaşlar bilir. Fiili duruma gelince: İhtilal başlamıştı, ihtilalin icabı başlangıç tarihinden bitinceye kadar elimde tabancam vardı. İhtilale karar vermişimdir. Bunun icabı yapılacaktır
Harp Okulu’na geldiğim zaman durum şudur: Kapılar talebeler tarafından zorlanmış ve bir kısmı dışarı çıkmıştı. Cephane almak üzere sandıklar kırılmaktadır. Aradan çok zaman geçmiştir. Daha evvel anlattığım gibi, Tank Okulu’na, Süvari Okulu’na gittim. Ondan sonra Harp Okulu’na geldim, bu geçen zamanda radyo evi civarında olmam icabeder.
Talat Aydemir'in de Harp Okulu’nda olması icabederdi. Tanklar yalnız bırakılamazdı.. Geldiğimde ancak yeni çıkmış halde idiler (öğrenciler). Ben Talat Aydemir'i aramak maksadıyla tabancam elimde nöbetçi subayı odasına girdim.
Oradakiler hakkında bilgi edinmiştim. Girdiğim zaman Behzat Beyi görmedim zannediyorum. Bu kadar hadise içersinde, baş rolde oynayan bir insanım, bunda hata düşünülebilir, içeri girdim, ondan sonra tank albayına rastladım. Talat Bey’i sordum. Henüz gelmediğini, bir jeeple geleceğini söyledi. İki tane harbiyeliyi muhafız verdim yanına ve jeeple gönderdim.
Yalnız şu durumu izah etmek isterim: Yüksek huzurunuzda, bu arkadaşları ürküten korkutan acaba benim tabancam mı? Yoksa şöhretim mi? Yoksa memleketin içinde bulunduğu durum mudur?
Bir nöbetçi eri Harp Okulu talebeleri ile silahını vermemek hususunda mücadele ederken acaba bir subay neden hariçten gelen subaylara teslim oluyor. Bunun sebebi, subayların durumu yakinen izlemeleri, devlete inançları olmadığı, kendilerini devlet talimatı altında hissetmemeleri. Her an bir hareket bekliyorlar. Yoksa güççe, kuvvetçe her birinin de daha kuvvetli olduğuna inanıyorum. Benim onlara üstün tarafım, bir davaya inanıyorum, inancım var ve sonuna kadar da öyle kalacağım. Maruzatım bundan ibarettir.” (s. 169, 170)
Harbiyeli Nezih Fırat’ın tutanaklardan ifadesi
SANIK NEZİHİ FIRAT - ….Nizamiyenin önüne çıktım. Tam o sırada, arkadaşımın akrabası olması nedeniyle evine bir iki defa gitmiştik, Fethi Gürcan Binbaşı’yı kilot pantolonlu; yani süvari binbaşı olarak gördüm. Kendisi resmi kıyafet ile duruyordu. O zamana kadar resmi kıyafetle hiç görmediğim için o anda ayık olamadım, kendisinin olduğunu. Fakat geldiği zaman etrafında tesir edici bir durum vardı. Yarbaylar, binbaşılar ve diğer subaylar etrafını alıyor, ondan emir alıyordu.
O kadar subaya emir veren bir şahıstan benim de emir almam, bir tecrübesiz kimse olarak, herhalde bir mahzur teşkil etmese gerektir…. Kendisini evine gittiğim zaman tanıdım. Çok methedilecek bir durumu vardı. Zaten Türkiye'nin yüzünü ağartacak bir binici olduğunu evvelden bilirim…. (Genelkurmay ve Meclis bölgesinde) Bu arada bir çok subaylar geliyordu.
Bir tanesi Fethi Gürcan'a aynen şöyle söyledi, affedersiniz huzurunuzda söyleyeceğim çünkü bu bütün o subayların hislerini belirtiyordu: “Ya dedi Fethi niçin haber vermezsin? Bak karımın koynundan kalktım da geldim. …” (s. 205)
SANIK FETHİ GÜRCAN - Üzülerek ifade edeyim ki; Millete şu hakikati belirtmek mecburiyetindeyim. 22 Şubat'ta şu gördüğünüz kütle beni çok sevdiğim mesleğimden etmiştir. Şimdi biraz maziye dönmek istiyorum. İçlerinde güvendiğim Talat Aydemir'in, kanaatlerini doğru bulduğum için arkasından gittim.
Ben kendisine; Ağabey, gençler bana güveniyor diyordum. Hakikaten peşimden genç bir kütleyi sürüklüyordum. Hareketlerimde samimi idim. Fakat şimdi buraya geliyorlar; hiçbir şeyden haberleri olmuyor…
… Bana Anadolu’nun muhtelif yerlerinden ve Edirne’den gelen genç subaylar böyle bir hareketin yapılmasını istiyorlar. Benim temaslarım daha ziyade genç subaylar arasında oluyordu.
Teşkilatın içerisinde üst kademeyle temasta bulunan arkadaşlarım vardır; sırası geldiğinde onlar bildiklerini söyleyeceklerdir.
Bu durumda harekat içinde Talat Aydemir başka kanatlarla irtibat sağladı. Üçüncü ordudan tam olarak Refik Tulga'nın bunun içerisinde olduğu söylendi. Beni daha ziyade ordudaki binbaşı ve yukarı rütbeli subaylar tanır. Ve bu son beyandan sonra yani, bizi bir an evvel hareket yapmaya sevk eden, yurdun muhtelif yerlerinden topçu pilot tayyareleri ile, özel vasıtalarla, izinli veya istihbarat bahaneleri ile Ankara'ya subaylar gelmiş, benimle temasa geçmiştir. Evim günün her saatinde bu hava içinde… Ölürsem de şerefimle öleceğim. Hakikat bundan ibarettir.
DURUŞMA HAKİMİ - Cevat Kırca İstanbul grubunun başkanı mı idi?
SANIK FETHİ GÜRCAN – ‘Bizim için öyleydi.’ (s. 268, 269)
Ali Elverdi ile ilgili:
SANIK FETHİ GÜRCAN - Arkadaşım radyo evinde iken silahının Yaşar Başaran tarafından alındığını söyledi. Elindeki silahı mukavemetsiz (direnmeksizin) şekilde veren arkadaştır.
Talebeler üzerine hücum etmişler sonradan ben geldim kendisi ile konuştum. Fakat kendisine, anons vermek suretiyle işin aksamasına sebep oldun dedim.
Kendileri diyorlar ki “Elimdeki silahı alacak kadar cesareti yoktu.” Radyo evinde böyle bir konuşma olmamıştır. Böyle ucuz kahramanlıklar yapmasınlar” (s. 426)
CESARET – ZEKA – MERTLİK
31 Mart Olayı’yla ilgili:
SANIK MUSTAFA OK – “… sessizliği Fethi Gürcan bozdu: ‘Ne oldu arkadaşlar, dilinizi mi yuttunuz, biraz evvel konuşanlar sizler değil miydiniz? Neden susuyorsunuz?
Bu harekat 31 Mart gecesi olmadığı taktirde ben ve arkadaşlarım yokuz; çekiliyorum. Esasen bizim bir ihtilal yapacak cesaretimiz yoktur. Taa Doğu’dan getirdiğim ve şimdi muhtelif evlerde öbek öbek oturan arkadaşlarımı nasıl dağıtılacak?’ dedi” (s. 469)
SANIK FETHİ GÜRCAN - Durumu açıklayabilmem için şunları söylemem icap ediyor. İstanbul'daki koordinasyon grubunun tanzim ettiği bir plan vardı.
Arkadaşın hafızası çok kuvvetlidir. 28 Mart tarihinde geçen konuşmaları noksansız anlattılar. Bu konuşmalar arasında bir de vazife taksimi vardı; 6-7 tane operasyonlar vardı. Bunları anlatsın, bunlarda kimlerin vazife aldıklarını izah buyursunlar.
Fethi Gürcan doğudan kuvvet getirecekmiş. Fethi Gürcan doğudan da kuvvet getirir batıdan da. Çünkü bana verilen bir vazife vardı. Orada herkese verilen vazifeleri anlatsın.
28 Martta ihtilale karar verilmiştir. Kendisi bir konuşma yaptığını söylüyor, fakat konuşmasının sonunu tam olarak bağlayamadı. Evet kendisi arkadaşlar ihtilal fikrinden vazgeçin değil, yalnız bu fikrini izah ederlerken, yan kuvvetlerden bahsettiler.
Bu yan kuvvetlerin ileride bizi çürütebileceğini ve muvaffakiyetsizliğe götüreceğini düşünerek onlarla birleşmek hususunu ortaya attı, hiç olmazsa Türkeş grubu ile birleşmeyi ileri sürdü.
Ben de, 7 Nisan gecesinde, ben yokum bu işte dedim. Sebebi de şu idi: Bana bağlı kuvvetleri ona göre organize etmiştim. Trakya'dan Doğu Beyazıt'a kadar olan kuvvetleri ona göre organize etmiştim. O zaman bu şekilde karar verilip cayılması kuvvetlerin meydana çıkmasına sebep oluyordu. Ve arkadaşlar su yüzüne çıkıyorlardı.
Nitekim, 5 denizci, bahriyeli de bu şekilde olmuştur. Bu karardan dönülmesi sebebiyle meydana çıkmışlardır. Dediğim gibi organize kuvvetler zorla kamufle edilmişti" (s. 471)
SANIK MUSTAFA OK - …. Ben evvelki birinci plana, yani darbe planına inandığımı bidayette söyledim. Bunun hakkında, muvaffakiyeti hakkında Fethi Gürcan'la tekrar tekrar konuştum.
Fethi Gürcan'ı ikna etmek için benim de kendime has bir metodum olacaktır, bu harekatta muvaffak oluruz ama, benim eğildiğim nokta bundan sonrası idi. Bundan sonrası üzerine bütün düşüncelerini toplayan bir kişinin darbe üzerinde durmayacağı aşikardı.
İhtilalin bütününü şöyle düşünüyorum: Darbe ihtilalin bütünü, Fethi Gürcan bunu daha iyi hatırlayacaklardır, nihayet bir gecenin iki saatine sığar, güneşle beraber her şey halledilmiş olur. Fakat ihtilalin güç safhası, ondan sonra başlar, memleketin ağırlıkları ondan sonra omuzlara çöker, sonradan katılmış olan kuvvet yavaş yavaş çekilir ve nihayet omzumuza alacağımız bu yük bizi bir gün ezebilir.
Fethi Gürcan bunu gayet sarih (açık) olarak hatırlayabilir. O halde Fethi Gürcan'ın cesareti ile zekası arasında, diğer şahıslarda olan muvazene (denge) yoktur. Fevkalade cesareti yanında vasat bir zekanın sıkıntılarını çekiyor.
Onun cesaretini her an zaptetmek endişesi içindeydik. Bahtiyar Yalta ve ben, amma bu meyanda fevkalade memleket düşüncesi ve gayesi olduğunu da biliyorum…” (s. 478)
SANIK FETHİ GÜRCAN - Efendim yüksek huzurunuzda kendimi methetmek için çıkmadım, yalnız sataşma oldu da onun için gelmiş bulunuyorum. Kendileri gayet iyi bilirler, tahsil hayatımda bir kere olsun ikmale kalmadım, pekiyi derece ile geçerdim. Cesaretim de zekam kadardır. Buna arkadaşım da inanmış bulunmaktadır. Arkadaşımla aramdaki farkım mertliğimdir. Dönekliği bilmem hakikatleri söylerim.
SANIK MUSTAFA OK - Fethi Gürcan son sözüne kadar hakikaten doğru söyledi merttir, varsın benden fazla mert olsunlar. Ama benim döneklikle hiç bir suretle ilgim yoktur. Şurada söylediklerimin bir teki hatalı değil, bir teki endişeli değildir. Onun ölçüsü kadar mert değilsem, bu onun katiyetle cesur ve mert olması yönündendir. Eğer kendisinin mütalaası (yorumu) üzerine döneklik gösteriyorsam, bu taraflarını söylesin. Hatırladığım kadarını ifade etmeye çalışacağım. Bütün hususları aynen arz etmeye hazırım.
SANIK FETHİ GÜRCAN- Koordinasyon toplantılarından bahsederken, orada alınan kararlar vardır. Her zaman için toplanmaya lüzum yoktur. Şu tarihte toplanıldı. Bu tarihten sonra toplanılmadı.
Orada yapılan, Mustafa Ok tarafından geçen sefer kısmen anlatıldı. Diğer kısmı kesildi, bir plan vardır. Bu koordinasyon toplantısında bulunanlara arz edilmiş ve teşvik görmüştür. Plan ne şekilde çalışacaktır? Dolayısıyla da herkese düşen bir vazife vardı. Benim vazifem şudur: Benim tabirim Muşta 'dır. Vurucu kuvvettir.
Ama vurucu kuvvet derken şu manada anlamak lazımdır. Ordu içinde genç subaylar var. Muhtelif gruplara ayrılmışlardır. Türkeşçi grup, 22 Şubatçı grubu, bir sürü buna benzer gruplar vardı. Bunları tek fikir etrafında toplamak, üst kademeye bağlamak, çengel tabiri buradan çıkıyor.
Benim vazifem genç subayları bir fikir etrafında toplamaktır.
Bu vazifeyi yaparken parlamento içinde olanlar da faaliyet gösteriyorlardı. Mustafa Ok bunları kısa kestiler. Parlamentodan Reisicumhur'a kadar hepsinin haberi vardır. Herkes piyasadan çekilmiştir MUŞTA ortada kalmıştır.” (s. 553)
SANIK FETHİ GÜRCAN - Mustafa Ok: “20-21 Mayıs olaylarından haberim yoktur” dediler, doğrudur. Fakat şu hususun tavzihini (açıklamasını) istiyorum.
28 Mart’tan sonra fikir ayrılığı sebebiyle ayrıldıklarını ifade ediyorlar. Ayrıca kendileri bir ihtilale taraftar olmadıklarını ifade ettiler.
Kendileri ihtilale taraftar olmadıklarından mı, yoksa yan kuvvetlerle birleşerek bir ihtilalin yapılmasının doğru olacağı için mi bizden ayrılmışlardır? Bu hususun yedi arkadaştan ayrı ayrı sorularak tavzih edilmesini rica ediyorum.” (s. 606)
SANIK FETHİ GÜRCAN - Sayın yargıcım, benim bütün arzum şu: Bu olayda sorumlu olan 14-15 arkadaştır. İsterlerse teker teker bunlara mahkemede yardım etmek ve haklarını belirtmek için elimden gelen şeyi yaparım.
Diğer arkadaşlar bugün benim elimde bir silah olsa, bir tabanca verseler 15 kişiyi vurup diğerlerine de bir daha böyle adamların peşine takılmayınız diye kendilerini ikaz ederdim. Çöl kanunları burada varit değil.
Arkadaşlar kaçıyorlar, kaçmasınlar hakikati söylesinler, bizim inandığımız bir fikrimiz vardır. Bu fikre inanmış ve bu fikri müdafaa etmişizdir.
Bizim fikirlerimize inanan insanlar da vardır. Fakat davaya bakıyorum bu fikirleri söylemiyorlar, saklıyorlar, size 15-16 tane isim verebilirim. Bu vereceğim isimler hadisede birinci derecede rol oynamış, selahiyetli (yetkili) insanlardır. Kendileri bu salahiyetten kaçmaktadırlar.
DURUŞMA HAKİMİ - Kaçmak değil fikir ayrılması diyorlar.
SANIK FETHİ GÜRCAN - Yok böyle bir şey. İhtilal fikrinden vaz geçilmiş değildir. 7 arkadaştan teker teker sorulsun. Kendileri ihtilal taraftarıdır. Yalnız yan kuvvetlerle birleşerek ihtilal yapmayı düşünmüştür. Ayrı düşüncesi olan bir arkadaş değildir. Bunun için 28 Marttan sonra da muhtelif temasları olmuştur. Söğütözü ve bir de Türkeş'le olan temaslar. Bu sağlanamamış, ondan sonra arkadaş ayrılıyorum diye resmen bu topluluğa da bildirmemiştir.Arkadaşlar arasında konuşmuş olabilir.
DURUŞMA HAKİMİ – Münferit (kişisel) olarak. Fikri karardan ayrılmış değil.
SANIK FETHİ GÜRCAN - Ben şahsen haberdar değilim. Bu arada konuşma şöyle geçmiştir. 28 Mart'ta vurucu kuvvetin bir kısmını, o tarihte temel kursta bulunan subaylar teşkil ediyordu. 13 Nisanda bu temel kursta bulunan subaylar kıt'alarına gittiler. O zaman bir kuvvet sarsıntısı geçirdik. Ondan sonra kursa diğer subaylar geldiler, tekrar kuvvetlendik.
Ve hatta kendisine, Nisan’ın sonlarına doğru idi, Mustafa Ok'a süvari grubu eskisine nispetle daha çok kuvvetlendi dedim. Ve kendisi de bana dediler ki: “Bu yalnız süvari grubuyla olacak iş değil.” Ben de diğer taraflarda da kuvvetliyiz, dedim.
Aramızda böyle bir konuşma geçmiş midir? Bunun sorulmasını istiyorum. Nisan'ın sonu Mayıs başları idi. Talat Aydemir'in evinden çıkılmış idi. Şimdi burada kendileri 15 Nisanda bizden ayrıldığını söylüyor. (s. 607)
SANIK FETHİ GÜRCAN - Biz yedi arkadaşız, bunu müteaddit (bir çok) defalar söyledim, iki tanesi İstanbul'da Cevat Kırca ve Osman Deniz, üç havacı İzzet Köz, Fethi Işıklıtepe, Cemal Özdemir, bunlar bence birinci derecede sorumlu olan şahıslardır.
Yalnız şu hususu arz etmek isterim. Sayın Yargıcım benim bütün üzüntüm şudur: Biz bir fikir peşindeyiz. Bu fikir iyi veya kötü olabilir. Fakat biz memleketin hayrına olduğuna inandığımız bu fikir arkasında bir çok insan vardı, bizim hareketimize inanmış gayet fiili hareketi yapan gençler olacaktır.
Bir teğmen tankını nereye saklasın, tabiî çıkmış meydana gelmiş. Bir süvari teğmen atını, tabancasını nereye saklasın. Bu işte birinci derecede sorumlu olan adamlar biziz.
Halbuki arkadaşlarımız, ben radyodan duydum geldim, evime gittim diyorlar.
Nerede ise af buyurun ailesini şahit gösterecek, koynundan çıktığına dair. Halbukî harekatı hazırlayan bizleriz.
Bu durumdan hepsinin haberi vardır. Ve haber verilmiştir. Kademe kademe vazife almışlardır. Bugün huzurunuzda herkes inkar yoluna kaçıyor. Türlü türlü şahitler göstererek kendisini kurtarmaya çalışıyor. Maddi hareketleri olamaz elbette. Fakat fikir karargahında çalışan insanlardır.
DURUŞMA HAKİMİ - Bu yedi kişi kim?
SANIK FETHİ GÜRCAN – Talat Aydemir, Albay Emin Arat, Albay Galip Gültekin, Yarbay Mustafa Ok, Binbaşı Bahtiyar Yalta ve ben.
Bunlar burada bulunuyoruz. İstanbul'da bulunan iki arkadaş yani; Osman Deniz ile Cevat Kırca…
DURUŞMA HAKİMİ - Siz 15 kişi demiştiniz.
SANIK FETHİ GÜRCAN - Sorumlulukları bakımından arz etmiştim. Bir de üç tane havacı var. Bunlarla beraber 12 kişi ediyor.
DURUŞMA HAKİMİ - Hayır beş kişi bu saydıklarınız, sizler de altı kişisiniz 11 eder. Dört kişi yok. Yalnız bunların isimlerini kesin olarak söylemen lazım. Bir yanlışlık olmasın.
SANIK FETHİ GÜRCAN - Efendim ben kimseye iftira atmıyorum.
DURUŞMA HAKİMİ - Tabiî. Söylediğiniz isimler mühimdir.
SANIK FETHİ GÜRCAN - Kimseye iftira edecek değilim, şimdiye kadar yapmış olduğumuz çalışmalar dokuz kişinin huzuru ile olmuştur.
Bunlardan yedi kişisi buradadır. Bunlar fiilen çalışmışlardır. İki tane de İstanbul grubundaki iki havacı 11 kişi, Cemal Özdemir plan karargahında vazife almıştır. Bunun haricinde fiili harekete iştirak eden Rıfkı Erten ve Yaşar Beyler buradadır. Bunlar fiilen çalışmışlardır.
Ayrıca Turgut Alpagut fikir karargahında çalışmışlardır. Karar alındıktan sonra Mustafa Ok burada çalışmıştır. Yalnız bu kısımlardan Mustafa Ok hariç diğer bütün çalışan herkesin haberi olmuştur.
SANIK FETHİ GÜRCAN - Ağzımdan 14 ila 15 kişi diye çıktı, 12 kişi olabilir.
Üzüntüm şu; biz bir davaya inandık, bu davanın tahakkuku (gerçekleşmesi) için çalıştık, geldik. Diğer arkadaşlar Atatürk fikirlerini benimseyen kimseler olarak bu kadronun kendi fikirlerini tahakkuk ettireceğine inandılar ve tabiî fiili hareketi yapan gençlerdir. Kiminin tabancası, kiminin tankı var, bunları gizlemelerine imkan yok.
Tank çuvala sığmaz, bu arkadaşlar fiili hareketi yapmışlardır. Bunlara bu yolu gösteren biziz. Birinci derecede sorumlu şahıslar olarak burada hesap vermek zorundayım.
Bunun muhasebesini yapmıyoruz. Herkes kendisini kurtarmak için, fiili durumda yokmuş da şu saatte evden geldim, anonsu duydum, diye kendisini kurtarmak için inkar yoluna gidiyor, bir teğmen atını, tabancasını nereye saklasın? Arkadaşlara tavsiyem şudur. Buradan kurtuldukları takdirde inanmadıkları adamların peşinden, bizim gibi insanların peşlerinden gitmesinler.
DURUŞMA HAKİMİ - Nihayet bir fikirdir, inanmıştır.
SANIK FETHİ GÜRCAN - Efendim bir fikre inanmıştır. Ben de inandım ve bu davranışlarımı memlekete hayırlı olacağıma inandığım için yaptım, bütün arkadaşlarla beraber. Bu olayda birinci derecede sorumlu bulunuyorum.
Fakat genç teğmenler ise 146/1 ölüm cezası ile burada yatıyorlar. Ötekiler ise, yani fikir sahasında çalışanlar ise bu işi hazırlayanlar ve yardım edenler, 146/3 le burada bulunuyorlar.
Bu arada hiyerarşik sisteme de nihayet verilmesi bahis konusu oldu. Sonra Savcı Bey bizi sıraya koymuşlar, beni ikinci sıraya oturtmuşlar. Kendilerine teşekkür ederim. Fakat, ben ikinci sırada kalacak bir adam değilim, böyle bir durumum yoktur. (s. 608, 609)
DURUŞMA HAKİMİ - Fethi Gürcan, iki sualim var kısaca söyleyiniz. Bu süvari grubu ve tank okulu kursiyer talebelerinin kendileri bu tertip işinde nasıl ve ne şekilde sağlanmıştır? Malûmatınız var mı? Çünkü sizin beyanlarınıza göre bu sualler meydana çıkıyor. Hem o zaman siz fiili kuvveti elinde tutan insansınız.
SANIK FETHİ GÜRCAN - Bu hususlara cevap vermiyorum. Mesuliyeti bana ait. Bildiğim halde cevap vermiyorum.
DURUŞMA HAKİMİ - Çengel sistemi hakkında bildikleriniz?
SANIK FETHİ GÜRCAN - Biz çengeli alt kademeyi üst kademeye bağlamak için yapmış bulunuyoruz. Fikri çalışmalarımız 22 Şubat’tan sonra yapılmıştır ve her kıt'ada fikirlerimiz yayılmıştır. Kendimize has bir irtibat şeklimiz vardı, bu irtibat şekli ile bütün fikirlerimiz kıt'alara yayılmıştı.
Kıt'alarda % 80 ila 90 fikirlerimiz biliniyordu. Bu sebeple Tank Okuluna geldikten sonra tekrar bir hazırlık yapmaya ihtiyaç duymadım. Çünkü bunlar fikir bakımından hazırlanmış insanlardı. Böyle bir harekata katılacaklarını tahmin ediyordum. Nitekim tahminimde yanılmadığımı durum bana gösterdi.
Genç arkadaşların hiç birinin ismini söylemem, bunları ben hazırladım, bunların mesuliyeti bana aittir.
DURUŞMA HAKİMİ - Biz böyle bir şey demedik.
SANIK FETHİ GÜRCAN - Onların hazırlıklarını ben yaptım, onların mesuliyeti bana aittir. (s. 617)
Turgut Alpagut hakkında:
SANIK FETHİ GÜRCAN - … Ben hakikatleri söyleyeceğim.
Eğer kendileri şerefli insan iseler hakikatleri söylerler, yoksa otururlar.
Durum şudur: Turgut Alpagut Albay’a Talat Aydemir tarafından pazar günü plan bildirilmişti.
Söylenenlere hayret ediyorum. Şu olmuş bu olmuş. Bunlar hikayedir. Bu Bey’in arabası ile, harekattan evvel, Harp Okulu’na gidilerek Harp Okulu Komutanı olarak daha evvel bir bir birliklerin yeri gösterilmiştir. Çünkü kendisine Harp Okulu Komutanlığı verilmiştir. Bu şahit zatın arabası ile gidilmiş ve yerleri gösterilmiş ve gezilmiştir. Yok misafirliğe gidiyormuş, yok orada durmuş…Bu hikayeleri yapmayın arkadaşlarım diye, yapmayın yüzünüze vuracağım diye söyledim.
İster inanın ister inanmayın. Avukat Bey’in dedikleri gibi kimseye çamur atmıyorum. Ben adaletin tecellisi için bildiklerimi açıkça söylüyorum. Durum böyledir. Buyursunlar böyle bir vak'a (olay) olmuş mudur, olmamış mıdır söylesinler. Ne zaman Alay Komutanlığı görevini almıştır? Vazifesini yapmadığı için geç kaldı. İhtilal muvaffak olamadı. Münakaşa etmeyi istemiyorum. Muvaffak olmamanın sebeplerinden birisi de bu arkadaştı.
Fethi Gürcan, “Alman Elçiliği’ne iltica etmek istedi” iddiasına sert tepki gösterir. Şerefine leke sürülmek istendiğini söyler.
Elçi ile yapılan anlaşmayı şeref sözü verdiği için açıklamaz. Mahkeme tutanaklarına bu açıklama aşağıdaki şekilde geçer.
SANIK FETHİ GÜRCAN - Efendim, yanlış akseden bir durumu tashih etmek istiyorum.
Gazetelere de bu husus başka türlü aksettirilmiştir. O gün için verilmiş bir şeref sözüm vardır. Yalnız raporun bir kısmını açıklamakta fayda görüyorum. Cip şoförüne söyledim. Çankaya’ya doğru yöneldim. Maksadım oradan şehri terk etmekti. Baktım muhafız alayı tarafından tertibat alınmıştı, çıkmama imkan yoktu, döndüm Çankaya’dan aşağıya iniyordum, bunu evvelce de ifade ettim.
Muhafız alayının diğer bir bölüğü Tarım Bakanlığı’nın tarafını tutmuştu, saat aşağı yukarı 8-8.5 du. Bu arada ancak, ya teslim olmam veya silahla mücadele etmem lazımdı, üzerimde resmi elbisem vardı.
Hatırıma Alman Müsteşarı geldi. Bu Müsteşar’ı süvari arkadaşlar tanırlar, gelir bizim oraya ata binerlerdi. Elbiselerimi değiştirmeyi ve sivil elbise giymeyi düşündüm, bu maksatla Alman Sefareti’ni oradan tahmin ediyordum, araba ile aramaya başladım.
Şoföre, sor bakalım burası neresidir? dedim
Dediler ki: “Bulgar Sefarethanesi”, oradaki sivillere Alman Sefarethanesi’nin nerede olduğunu sordum. Onlar da: “Aşağıda İtalyan Sefarethanesi’nden sonraki olan sefarettir” dediler. Ben Alman Sefareti’nin önüne gelince, cipi terk ettim, fakat iltica maksadıyla değil, yanımda Mustafa Karazeybek de vardır. Bunlar şahittirler, kapıya gittim açılmadı, silahımı doğrultum ve oradaki müsteşarı sordum. Yokmuş, belki de Türkiye'yi terk etmiştir. Kendisini süvari alayında bulunduğum zamanlar tanıyorum. Buna İbrahim de şahittir.
Bu hususun tahkik edilmesini arz ediyorum. Çünkü bana bir leke atılmak isteniyor. Gazetelere başka şekilde aksettirilmiştir.
DURUŞMA HAKİMİ - Olabilir.
SANIK FETHİ GÜRCAN - Yalnız bir açıklama yapmak istiyorum. Elimde thomson olduğu halde Sefirin huzuruna bu vaziyette çıktım. Kendileri bu hareketimin Almanya'ya tecavüz olduğunu söylediler.
Burada anlatamayacağım bir sebeple bir subay olarak kendilerine şeref sözü verdim ve hazırlamış oldukları raporu aynen kabul ettim. Hangi yolla basına aksetti bilmiyorum, rapor ne ise onu açıklasınlar bana leke sürmeye çalışmasınlar.
Türkeş’in iki yüzlülüğü ortaya çıkıyor. En yakınındaki Muzaffer Özdağ bile olanlara inanamıyor.
Talat Aydemir:
“İddianamede en çok dikkati çeken bir husus vardı. O da o gece yapacağımız harekat saat 20:00 de hükümete ihbar edilmişti. Bu yazı Kurmay Albay Halim Menteş’in hanesinde yazılı idi. Hemen koğuşta bulunan herkes ona suçu yükledi. Yalnız Emin Arat Bey: “Bu cümle 14 lere aittir” dedi. Biraz sonra Turgut Alpagut dışarı çıkmıştı;
Muzaffer Özdağ demiş ki; “bu ihbar bize, yani 14’lere ait değil.” Mahkeme safhasında sıra Alpaslan Türkeş'in sorgulanmasına gelince işin iç yüzü anlaşıldı. Meğer ihbarı yapan Türkeş imiş.
Saat 20:00 de CKMP partisinden Fuat Uluç'a telefon ederek: “Gene o namussuz Aydemir bu gece ihtilal yapıyor.” demiş.
Durumu, CKMP milletvekili Yılanlıoğlu'na, O da hemen CKMP lideri ve Başbakan Yardımcısı Hasan Dinçer'e bildirmiş.
O da Başbakan İsmet İnönü'ye bildirmiş. Yani bu suretle hükümet haberdar edilmiş. Ama onlar hiçbir tedbir almamışlar, harekat başlamış.”
İktidar, İhtilalcileri yargılamak için “Uzman Hakim” görevlendiriyor. Hakimin işi “kaçakçılık”, uzmanlık alanı “kadın iç çamaşırları” imiş.
“Bir gün duruşma hakimi albay Numan Özdalga mahkemeye çıkmamıştı. Yerine hakim Bnb. Ali Cesurer çıktı.
Ali Cesurer "Mahkeme heyetine itimadınız var mı?" diye sorunca ben zaten yerimde zor oturuyordum.
Mikrofona fırladım : “İtimadım yok. Çünkü Binbaşı Hakim Ali Cesurer'le Kore'de beraber bulundum. Çok yakından tanırım. Bu arkadaş orada eşya kaçakçılığı yapmıştır” dedim.
Japonya'dan izinli olarak dönen kafilesinin eşyalarını muayene komisyonu başkanı olarak ben muayene ettim. 20 dolarlık bir beyanname doldurmuştu. Buna mukabil bavulundan 1500 çift kadın çorabı, kadın kombinezonu, kadın kilotları çıktı. En aşağı 500 - 600 dolarlık eşya vardı dedim. Hakim o zaman Yzb. idi. İçeriye çağırdım. Nedir bu, sen hakimsin, yanlış beyanname doldurulur mu? Kaçak eşyalar nedir? dedim. Bana aynen şu cevabı verdi: “Ne yapalım yarbayım bunlar bizim yüz karamız.”
Mahkeme heyeti, dinleyiciler, sanıklar şaşırdılar.
Fakat Ali Cesurer o kadar pişkindi ki: “Deliliniz var mı?” diye sormaz mı?
Onun üzerine tahkik heyeti raporlarını saydım. Tahkik heyeti isimlerini açıkladım. Bir de üstelik o getirdiği eşyaları satarken Kore polisi tarafından yakalanmıştı. Daha çok bildiklerim vardı. Kafi geldi.
Savcı dayanamadı. Hemen söz aldı. Ara kararına geçildi. Mahkeme heyeti dönünce duruşma hakimi yerinde gene Deniz Alb. Numan Özdalga vardı. Hakim reddedilmişti. Bir daha da gözükmedi. Bilmiyorum adalet tarihinde bu kadar büyük bir skandal olmuş mudur?”.
Harbiyeliler iki gruba ayrılarak yargılanırlar.
Dokuz Harbiyeli “elebaşı” olarak tespit edilerek, ihtilalin sorumlu Subaylarıyla birlikte 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılandılar.
1459 Harbiyelinin davası ise 2 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yapıldı. Günlük gazetelerde duruşmaların seyri halktan gizlendi.
Sıkıyönetim Komutanlığı’nca, aşağıda belirtilen biçimde kamuoyu bilgilendirilmiştir.
“20-21 Mayıs Olaylarından sanık bulunan 1459 Harp Okulu öğrencisinin yargılanmasına, 13 Haziran 1963 Perşembe Günü saat 09.30'dan itibaren Harp Okulu Sinema Salonu’nda Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 2 No'lu Mahkemesi’nde başlanmıştır.
Sanıklar ile müdafileri, dinleyiciler ve basın mensuplarının salona alınmasından sonra saat 09.30'da hakimler heyeti ve iddia makamını teşkil eden savcılar mahsus yerlerini almışlardır. Oturumun açılmasını müteakip mahkeme heyetinin Tuğgeneral Nihat Günaşan başkanlığında duruşma hakimi, Hakim Yüzbaşı Mehmet Karaaslan ve üye Kurmay Albay, Haydar Topcak'dan iddia makamının ise Hakim Yüzbaşı Talat Onmuş, Hakim Yüzbaşı Nejat Özben ve Hakim Yüzbaşı Sami Gerçek' den teşekkül ettiği bildirilmiştir.”
Duruşma Hakimi Karaaslan, kararnameden 1459 sanığın ismini okuyarak hüviyetlerini tespit etmiştir. Saat 09.40'da başlanan bu işlem iki saat devam etmiş ve saat 11.40'da son isim okunduğunda 5 sanığın hasta olduklarından duruşmaya gelmedikleri anlaşılmıştır.
Bundan sonra duruşma hakimi sanıklara mahkeme heyetine itimatları olup olmadığını sormuştur. Herhangi bir itirazın olmadığı görülmüştür, iddia makamına söz verildiği bir sırada sanık avukatlarından biri iddianamenin tetkiki için bir haftalık müddet istediğini belirtmiştir.
Hakim Karaaslan Askerî Ceza Kanununun 145. maddesinin 1. fıkrasına göre bu talebi reddetmiştir.”
Daha sonra söz alan Savcı iddianameyi okumuştur. Savcı iddianamesinde, 20-21 Mayıs Olaylarından sanık bulunan 1459 Harp Okulu öğrencilerinin Talat Aydemir ve adamları tarafından nasıl elde edilerek olaya karıştırıldığı ve olay gecesi hangi öğrencilerin nerelerde, ne gibi faaliyetlerde bulunduklarını izah etmiştir.
1459 Harp Okulu öğrencisi için, savcı, Türk Ceza Kanunu’nun 146'ncı maddesinin 3'üncü fıkrasının tatbikini -bu fıkra ile 5 ila 15 yıl ağır hapis ister- 173'üncü maddenin 3'ncü fıkrasıyla 31 ve müteakip maddeleri ile -bunlar da bazı medeni hallerden mahrumiyet ve ikamete mecbur etme cezalarını içine alan maddelerdir- Askerî Ceza Kanununun 154'ncü maddesinin 1'nci fıkrasının tatbikini de, istemiştir.
“20-21 Mayıs Olaylarından sanık bulunan 1459 Harp Okulu öğrencisinin duruşmalarına 14 Haziran 1963 Cuma Günü, 2.No.lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde devam edilmiştir. 33 sanığın sorgusu sabah 52 sanığın sorgusu da öğleden sonra yapılmıştır”
“20-21 Mayıs Olaylarından sanık Harp Okulu öğrencilerinin duruşmalarına 15 Haziran 1963 Cumartesi Günü saat 09.00'da başlanmıştır.
Mahkeme heyeti ile idari makamını teşkil eden askerî hakimlerin yerlerini almalarından sonra yoklama yapılmış, ardından sorgulamalara geçilmiştir.
Bu duruşma ile beraber, 1459 sanık öğrenciden 164'ünün sorgulanması yapılmıştır.”
“19 Haziran 1963 Çarşamba Günü saat 09.00'da başlayan duruşmada, öğleye kadar 56, öğleden sonra da 57 sanığın sorgusu yapılmıştır. Böylece 113 sanığın daha sorguları tamamlanmıştır.”
“ 20 Haziran 1963 Perşembe Günkü duruşmada öğleye kadar 46 sanığın, öğleden sonra da 53 sanığın sorgusu yapılmıştır.”
27 Haziran 1963 Perşembe Günkü 2 No.lu Sıkıyönetim Mahkemesinin duruşmasında, yapılan yoklamada 15 sanığın mazeretleri sebebiyle gelmedikleri, 23 sanığın da tanıklık için 1 No.lu Sıkıyönetim Askerî Mahkemesine gönderilmiş oldukları, görülmüştür.
Müteakiben sorgulara geçilmiş öğleye kadar 57 sanığın sorgusu yapılmıştır.”
“3 Temmuz 1963 Çarşamba Günü 20-21 Mayıs Olaylarından sanık 1459 Harp Okulu öğrencisinin duruşmasında, 61 sanığın sorgusu yapılmış ve böylece bu olayla ilgili 1459 sanığın sorguları tamamlanmıştır. Bundan sonra tanıkların dinlenmesine başlanmıştır.”
Harbiyeliler, 110 gün müddetle okullarında tutuklu kaldıktan sonra 11 Eylül 1963 günü hayatlarının dönüm noktasını yaşamışlardır. Çünkü, 2 No.lu Ankara Sıkıyönetim Mahkemesinde yapılan Harp Okulu öğrencilerinin duruşmaları sona ermiştir.
Buna göre, 1459 Harp Okulu öğrencisinden 75'i 4 yıl 2 ay ağır hapse, 91'i de 3 ay hapse mahkûm edilmişlerdir. 1293 öğrenci beraat etmiştir. Fakat, mahkeme beraat eden 763 öğrencinin ise tard edilmeleri gerektiği kanaatine varmıştır. Harp Okulu ikinci sınıfı öğrencilerinden 148 kişi mahkûm olmuştur. 487 öğrenci de beraat etmiştir.
Mahkeme ikinci sınıf öğrencilerinden beraat edenler dahil hepsinin, tardını istemiştir. Bunların mevcudu 635'tir.
Birinci sınıf öğrencilerinden 18'i mahkûm olmuş, 806'sı beraat etmiştir. Bunlardan 276'sının tard edilmeleri istenmiştir.
4 yıl 2 ay hapse mahkûm edilen 75 Harp Okulu öğrencisi 1 yıl 4 ay 20'şer günde emniyet nezaretinde bulundurulacaklardır. Bu mahkûmların öğrencilik sıfatları kaldırılmış, amme hizmetlerinden müebbede mahkûm edilmişlerdir. 3 aya mahkûm edilen 91 öğrencinin tutuklu kaldıkları süre mahkûmiyetleri geçtiği için beraat edenlerle birlikte serbest bırakılmışlardır. Beraat eden ikinci sınıf Harp Okulu öğrencilerinin subay çıkıp çıkmayacakları hususunda ayrıca idari karar alınacaktır.
Mahkeme kararı ile beraat eden öğrencilere aynı zamanda Harp Okulu tarafından izin kağıtları verilmiş, öğleden sonra askeri vasıtalarla grup grup şehre sevk edilmişlerdir. 11 Eylül Günü yedikleri öğle yemeği, Harbiye'deki son yemekleri olmuştur. Çünkü, 12 Ekim tarihine kadar okula dönüş emirlerini bekleyen Harp Okulu öğrencilerine bu tarihten sonra gönderilen tebliğlerde okuldan çıkarıldıkları bildirilmiş, nüfus cüzdanları ve lise diplomaları iade edilmiştir.
Harbiyeli Vahit Özsoy anlatıyor
“Biz öğrencilerin yargılandığı 2 No.lu Mahkemede en dikkate değer olaylardan birisi Ankara Merkez Komutanı Kur.Alb.Orhan Çokdeğer’in ifadesi aşamasında yaşananlarla; diğeri de olaylarla ilgili olarak avukatlarımızın talepleri de uygun görülerek Okul Komutanımız Talat Aydemir’le birlikte Fethi Gürcan gibi vs...bir kısım subayların da biz öğrencilerin hazır bulunacağı duruşmada tanık sıfatıyla dinlenmelerine karar verilmiş olup da Merkez Komutanı Orhan Çokdeğer’in dinlenmesi sırasında kendisine bütün öğrencilerce “YUH...” çekilerek tepki gösterilmesi üzerine Mahkemece bu kararlarından vazgeçilmesidir.
“Fethi GÜRCAN tanık sıfatıyle mahkemeye celp edilseydi, ben kesinlikle inanıyorum ki, duruşma salonundaki l459 sanık Harbiye Öğrencisi, hiçbir engeli tanımaksızın O’nu hem alkışlar ve hem de boynuna sarılırdı, yani alınacak engelleyici bütün güvenlik tedbirlerine karşın, ölümüne de olsa sevgisini bir şekilde gösterirdi.”
“20-21 Mayıs askeri ayaklanmasına fiilen ve fikren katılmış bir sanık olarak huzura getirilmiş bulunmaktayım. Ben bu harekata evvelemirde memlekete ve millete hizmet gayesi ile katıldım. Bu fiilimde asla şahsi bir menfaat ve endişem olmamıştır. İnandığım, doğru ve faydalı telakki ettiğim bir işe karıştım. Hareket tarzımız hakkında en adil kararı tarih verecektir. Duruşmaların başladığı günden karar gününe kadar suç telakki edilen fiillerimin hesabını en küçük teferruatına kadar naklettim.
Bana isnat edilen fiilin savunmasını bir başka cepheden yapacağım. Savunmamın diğer kısımlarına avukatlarım temas edeceklerdir.
Biz haklılığımızın savunmasını modern devlet görüşünde bulmaktayız. Bu görüşe göre, devletin bir fonksiyonu ve bu fonksiyonu gerçekleştirmek içinde bir otoritesi vardır. Bu fonksiyonun gayesi halkın mutluluğunu sağlamaktır ve mutluluk sağlandığı müddetçe meşru bir devlet otoritesi var demektir. Yoksa bu otorite gökten inmemiştir. Diğer bir deyimle bir yanda devletin amacı halkın mutluluğunu sağlama öte yandan bu mutluluğu sağlamanın amacı da devlet otoritesidir. Bu itibarla kanunlar ve devlet müesseselerinin verdiği her türlü hukuki emirler özü itibariyle bu amaca karşı olamazlar. Aksi taktirde meşru değildirler.
Siyasi partilerin mevcudiyet sebebi de, ulusal iradenin yönünden saptırılması değil, bilakis halkın gerçek kollektif menfaatlerinin aksettirilmesidir. Aksi halde halkın egemenliğinden söz edilemez.
Biz haklılığımızı Türkiye’de yukarıda kısaca belirttiğimiz genel prensiplere uyulup uyulmadığına göre iddia edeceğiz ve göstereceğiz ki, Türkiye politikasını yönetenler, parlamentosu ile ve hükümeti ile halka ve gerçek halk hakimiyetine karşıdırlar. Bizim harekatımızın meşruluğu onların hareketlerinin gayri meşruluğundan doğmaktadır.
Türkiye’de devlet idaresinin meşru olup olmadığını ortaya koyabilmek için halkın, onun ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmadığını anlamak gerekir. Bunu yurdumuzda sosyal dengenin nisbi de olsa bulunup bulunmadığından çıkarabiliriz.
Çevremize bakalım. Aslında bir birinden müstakil olmayan alanların, ekonomi, politika, eğitim, askerlik, din ve ahlak dallarından, hangisinde büyük çatışmalar yoktur.
Bu sahalarda meselelerin çözümlendiği nispeten sosyal huzur sağlandığı görülmekte midir? Buradan çıkaracağımız sonuç halk ihtiyaçlarının geniş ölçüde ortaya çıktığı, devletin bunları uzlaştırıcı bir fonksiyon yerine, aksine uyuşturucu bir tutumda bulunduğudur.
Devlet otoritesinin meşruluğu, “Halk yararına davranışındadır” demiştik. Yani diğer bir ifade ile otorite devlet davranışlarının ancak halkın gerçek iradesine uyulduğu nispetinde meşrudur ve halk yararınadır.
Öyleyse bütün mesele gerçek halk iradesinin tecellisidir. Halkın ve toplumun çıkarına ve demokrasiye karşı tutum söz konusu ise yukarıdaki mantığa göre irade saptırılmış, yanlış yollara sevk edilmiş demektir.
Acaba, Türkiye’de milli irade ulusun ve yurdun çıkarlarına uygun bir şekilde tecelli etmiş midir, yahut ettirilmiş midir?
Bunun için devlet iradesinin işleyişine önce anayasadan bazı prensipleri tekrarlayarak, sonra da olayları ampirik açıdan ele alarak bakalım.
Türk Halkı’nın kaderi tarih boyunca aldatılmışlığın bir serüvenidir. Tanzimat da hayatı değiştirmedi, Birinci Meşrutiyet onun dışında bir hareketti. İkinci Meşrutiyet çilelerine yeni acılar ekledi. Bütün bunlardan sonra Kurtuluş Savaşı, Türk milletinin bağımsızlık azminin şuurlu şahlanışı ve Atatürk devri, halkın kendi kişiliğini idrake hazırlayış yılları idi. Bunu halkın yeniden aldatılışı olan çok partili devir takip etti.
27 Mayıs sonrasını ise burada konuşuyoruz. Bir mukayeseye geçelim. Hükümet Başkanı’nın adalete baskı addedilebilecek bir sorumsuzluk ve pervasızlıkla, en şerefsiz diye adlandırdığı 20-21 Mayıs hareketi ile 27 Mayıs hareketini karşılaştıralım. 27 Mayıs Hareketi meşruluğunu, halk iradesinin tecellisine engel olan Anayasa dışı davranışlara karşı oluşundan almaktaydı. Bu hareketin açtığı devrin meşruluğu ise, o engellerin yıkılıp yıkılmadığındadır.
27 Mayıs hareketi, aslında, belirli bir statükonun tayin ettiği sosyal sisteme karşı mıdır, yoksa o statükoyu kabul edip, sadece o statüko içinde Anayasa dışı hareketlerde bulunduğu kabul edilen bir kaç kişiye mi karşıdır?
Eğer statükoya karşı değilse, milli iradenin gerçekleşmesine sadece birkaç kişinin engel olduğu faraziyesine dayanmaktadır. Bu çok sübjektif, iptidai, ilim dışı ve romantik bir hükümdür. Gerçekte kişilerin hareketleri büyük ölçüde statüko tarafından tayin edilir. Aslında 27 Mayıs öncesinde milli iradeyi saptırdığı sanılan şahısların hareketleri sebep değil neticedir. Şu halde 27 Mayıs ve ondan sonrası, bu gibi şahısların çıkmasına mani olacak değişiklikleri ve devrimleri acaba getirebilmiş midir. Bunlar yapılmadığı müddetçe 27 Mayıs’ı hazırlayan sebepler halen mevcut demektir ve gerçekte halkın iradesinin tecellisine imkan bırakılmamaktadır. O manilerin kalkması kişileri yok etmek ya da ağızlarını tıkamakla değil zinde kuvvetlerin köklü reform diye oy birliğine vardığı statükoyu değiştirici devrimlerin, reformların yapılmasına bağlıdır. Bu reformlar gerçekleştirilmemiş, yani halkın gerçek iradesi ile devletin tutumu arasında ayniyet kurulamamışsa 27 Mayıs öncesi için ileri sürülen meşruiyetsizlik iddiaları bugün de temelde aynı değeri taşıyor demektir. Bir diğer ifade ile hadiseleri 27 Mayısa götüren ruh bugün de daha yaygın daha şuurlu olarak yaşamaktadır.
Biz Anayasayı ihlal, ilga, tağyir ve TBMM'yi ıskat ve vazifesini men'e teşebbüs etmekle itham ediliyoruz. Şimdi gerçeği biz anlatalım. Görülecektir ki itham edilmesi gerekenler biz değil, aksine parlamento ve başkanı ile birlikte onun sorumlu hükümetleridir.
Anayasaya bir göz atalım. 2’nci maddede söyledim. Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. “Buradaki demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti deyimi anayasa gerekçesinde açıklanmaya değer. 27 Mayıs öncesinin sosyal ve ekonomik tasarruflara karşı haykırışını dile getiren 2’nci maddesinin gerekçesini okuyalım:”
“Siyasi hayatının demokratik olabilmesi için iktidarın karşısında halkın fikrini, reaksiyonlarını, umumi efkara açıklayacak, ortaya çıkaracak, kanalize edecek, vasıta ve müesseselerin üzerinde siyasal iktidarların baskısı, vesayeti veya tekelinin olmamasıdır. Bu fasıldaki siyasi haklar önce siyasi iktidarı halkın serbest rızasına, halkın muvafakatine dayanmaktadır. Siyasi haklar bu suretle kişi hakları bölümünde zikrolunan haklarla birlikte Türkiye’deki siyasi rejimin kaynağına halktan alan bir umumi efkar rejimi haline getirmektedir.
Çağımızın karmaşık sosyal iktisadi dünyası içinde daha fazla hürriyet ise, iktisadi ve sosyal bakımdan zayıf olan kişileri, grupları korumak, bunların maddi ve manevi varlıklarını geliştirme şartlarını hazırlama ve bunlara klasik kişi hak ve hürriyetleri yanında iktisadi ve sosyal haklar tanımakta kabildir.
Zamanımızın demokratik devleti bu öneme sahiptir. Devlet hayatı içinde bu himayenin ve hizmetlerin sağlamasını bu alandaki engellerin kaldırılmasını istemek de sosyal haktır. Türkiye de çağdaş bir demokrasinin gerçeklerini yerine getirmek bu yolda yürümek zorundadır. Çünkü tasarı kişinin sadece hürriyeti için değil sosyete içinde bir iktisadi ünite olarak varlığını devam ettirmeye hakkı olduğunu kabul etmektedir. Tasarı bu fasılda tanıdığı ve sağladığı iktisadi ve sosyal haklarla sosyal adaleti gerçekleştirme amacı gütmüştür. İnsana israf olunmaktan mani olunacak şartlar içinde görmek hakkı tanınmıştır. Fakat yine zamanımızın bir gereği ve gerçeği olarak iktisaden az gelişmiş memleket olan Türkiye bakımından bir zaruretle karşılaşılmaktadır. Yüzyılların ihmali sonucu gelişmemiş olan sosyal ve iktisadi yapımızı kalkındırma... bu da iktisadi, sosyal, kültürel kalkınma yolu ile devlete bir ödev olarak yüklenmiştir. Devlet bu geniş kalkınma politikasını milli tasarrufu arttırmak ve yatırımları toplum yararının gerektirdiği önceliklere yöneltmek sureti ile planlamak zorundadır. “ferdi mülkiyet, özel teşebbüs ve aile gibi esasları toplumsal değeri içinde düzenlemiştir” Anayasa tasarısının 2nci maddesinin gerekçesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin vasıfları dört prensip içerisinde ifade edilmiştir:
1- Türkiye demokratik bir Cumhuriyettir. Halk idaresi ve hak idaresine dayanır.
2- Türkiye Cumhuriyeti laiktir.
3- Türkiye Cumhuriyeti hürriyetçidir, insan hak ve hürriyetlerine dayatılır.
4- Türkiye Cumhuriyeti Sosyal bir devlettir. Sosyal Devlet fertlere yalnız klasik hürriyetleri sağlamakla yetinmeyip aynı zamanda onların insan gibi yaşamaları için maddi ihtiyaçlarını karşılamalarını da vazife edinen bir devlettir.
Her sınıf halk tabakaları için refah sağlamayı kendisine vazife edinen zamanımızın devleti iktisaden zayıf olan kişileri bilhassa işleri bakımından başkalarına tabi olan işçi ve müstahdemleri her türlü dar gelirlileri ve yoksul kimseleri himaye edecektir.
Bu suretle hem insan şahsiyetine hürmet etmek vazifesini yerine getirecek klasik hürriyetlerin gerçeklerle alay eden bir mahiyet almasına izni olacak hem de geniş halk tabakalarının refaha kavuşması sayesinde toplum hayatı için daha verimli olmaları hedefine ulaşılacaktır. Gerçekten maddi maliye iktisadi imkanlarından yaşama için zaruri olan gelir kaynaklarından ve o varlıktan mahrum olan halk tabakaları için klasik hürriyetler yalnız kağıt üstünde parlak fakat boş laflardan başka bir değere sahip olamaz.
Anayasa gerekçesinin yukarıda sözü geçen birkaç paragrafı ve bunlara göre yazılmış maddelerin modern devletin görevlerini ve aynı zamanda uyması gerektiği kaideleri açık olarak saymıştır.
Peki bu maddeler niçin konmuştur? 27 Mayıs öncesinde klasik hürriyetlerin kifayetsizliği idrak edilmiş ve bunların yanında ayrıca sosyal ve iktisadi hak ve hürriyetlerin de gerçekleştirilmesi zaruretine ve modern devlet kavramına uyabilmek için bu maddeler konulmuştur. Anayasanın gerek gerekçesinde ve gerek kendisinde bu ve benzeri maddelere rastlanabilir. Yeri geldikçe bazılarını söz konusu edeceğiz.
Şimdi biz eski rejim devrini bir yana bırakıp 27 Mayıs’tan beri fiili rejimin, Anayasa’nın yukarıdaki maddelerinin zaman bahanesi ile savsaklanması, ya da yok sayılması, halkın anlamayacağı kanısı ile kamu oyuna maksatlı olarak yanlış aksettirilmeye nasıl cüretle gidildiğini göstermeye çalışalım. Bu bakımdan biz, karşısına getirildiğimiz bu mahkemeye memleketi temel maddeleri ile birlikte bir Anayasa Mahkemesi ve Anayasa’yı gerçekte kimin ihlal, tadil veya tağyir ettiğinin anlaşılmasının ve gerçek hükümlülerinin karara bağlanmasının bir mahkemesi olarak görmekteyiz. Sayın Mahkemenin karşısına gelmeleri icap edenlerin şu anda burada bulunanların olmaması icap ettiğini ispat edeceğiz.
Ulusal irade adı altında iradenin tahakkuna mani olanlar, Parlamento ve Partiler, Devrimleri ve Atatürkçü gelişimi kendi menfaatleri karşısında gören, menfaat gruplarıdır
Bu bakımdan ulusal irade adı altında iradenin tahakkuna kimin mani olmakla gayri meşru hale geldiğinin tarihi tespiti bu mahkeme huzurunda yapılacaktır. Gerçekten amme efkarı ne gibi vasıtalarla saptırılır, aldatılır ya da Avrupa basınında Türkiye hakkında kullanılan bir ifade ile uyutulur. Bunlar yurdun bugünkü ve yarınki yüksek menfaatlerine karşı tutumları ile:
a) Parlamento
b) Partiler
c) Devrimleri ve Atatürkçü gelişimi kendi menfaatleri karşısında gören menfaat gruplarıdır.
a) Parlamento
15 Ekim seçimlerinden sonra Anayasa’nın amir bulunduğu sosyal ve ekonomik engelleri kaldırmak, milli iradenin yollarını açmak ve onu sözden gerçek hale getirmek yerine, ödeneklerini arttırmak çabası içinde teşrii vazifeye başlamıştır. Yine eski borçların tecili hususunda Gürsel'in vetosuna rağmen ısrar edişleri milletçe esefle takip edilmiştir. Parlamentonun bu tutumu halkın yararına ve iradesine uygun değil, hatta tamamen aykırı idi.
Bunlar gerçekten milli iradenin temsilcileri iseler, cumhurbaşkanı seçimi ve hükümetlerin kuruluşunda İnönü'nün başkanlığının cebre varan ısrarla sağlanması gayretleri karşısında nasıl muvafakat etmişlerdir ve bunu nasıl millet temsilciliği ile bağdaştırmışlardır.
Parlamento, anayasanın emrettiği reformların yapılması ve ilkelerinin gerçekleştirilmesi görevlerini yapmakta anayasanın devrimci ruh ve niteliğinden yoksun kalmıştır. Meclisin devamı, toplanma çalışma tarzı bu gerçeği ortaya koymaya kafidir.
Buraya, mevcut sistemin nimetlerinden en çok faydalanmasına rağmen Başbakan’ın seviyesiz sözcüsü ve damadının dergisi Akis’in 20 Nisan 1963 tarihli parlamentoya karşı en ağır ithamlarda bulunan nüshasındaki bir parçayı sunuyoruz:
"Bir gün bu parlamentonun bazı mensupları bir hareket olur da memleketi felakete götürürlerse, mutlaka demokrasiye sahip çıkmamak suçuyla yargılanmak ve cezaların en ağırına, amma en ağırına maruz bırakılmalıdırlar" diye başlayan yazı şöyle devam etmektedir:
“Bu milletvekilleri sıkıştıklarında; ‘Memlekette demokrasi düşmanları var! Memlekette dikta idaresi var!’ diye haykıran milletvekilleridir. Hiç fütur duymadan, bazılarının yüzleri kızarmadan ..
Halbuki demokrasinin bir numaralı düşmanı kendileridir ve kendilerine hiçbir müeyyide tatbik etmeyen, o canlarından çok sevdikleri paralarını kesmeyen, o milletvekilliği sıfatlarını kaldırmayan görevini ciddiye almayan, görevini yapmayan Başkandır, Başkanlık Divanı İdarecileri’dir.
Eğer demokrasinin böyle yürüyeceği, eğer demokrasinin böyle itibar bulacağı bugünkü bir şahsın tarihi omuzları üstünde yükselen binanın, ondan sonra da, böyle ayakta kalacağı hayal ediliyorsa, feci şekilde aldanıldığını Türkiye’nin bütün damlarının üstüne çıkıp, haykırmak lazımdır. O bina mutlaka onun temelini kemirenlerin başına yıkılacaktır. Türk Milleti ondan kurtulmasını, onu bertaraf edip şimdiki yolda yürümeyi mutlaka bilecektir. Ve bunun usulü, çaresi kabul ettiğimiz Anayasada yazılıdır.
Yazıklar olsun gelmeyenlere, yazıklar olsun en ufak ciddiyetten mahrum bulunanlara, haram olsun kendilerine ve yedi sülalelerine. Bu fakir milletin cebinden aldıkları, bu fakir milletin ahı mutlaka kendilerini tutacaktır. Parlamentonun işte bu işlemezliği ve çalışmazlığı yüzündendir ki bugün dahi gündeminde 180 madde birikmiş bulunmaktadır. Çünkü Parlamento ulusun ve yurdun bugünkü ve yarınki menfaatleri ile ilgili kararlar alacakları yerde kişisel ve küçük çıkarların çözümü peşinde koşan tipteki politikacıların kulisi haline gelmiştir.
Parlamentonun ve Partilerin reformlar ve plan hakkındaki tutumları, aldıkları kararları, onların kimden yana olduklarının tarihsel belgeleri olarak kalacaklardır.
Buna sonra temas edeceğiz. Halk adına halk için politik kararların alınacağı meclisin üstünlüğü cumhurbaşkanı ve başbakan seçimi, çalışmaz ve işlemez görülen meclisin sık sık ordu ile tehdit edilmesi gerçekte meclise ciddi hiçbir reformcu teklifle gelmemiş olan hükümetin meclise karşı kişisel tahakkümü değil de nedir? Bu tehditleri savuranların halk adına haklı olabilmeleri, halka gerçekten yararlı tasarılarla meclisi çalışmaya zorlamaları halinde kabul edilebilirdi. Meclis’i, ordu ile tehdit edip parlamentoda hakimiyet kurmak çabasında olanlar, aslında kişisel tahakkümleri peşinde koşan demagoglardan başka bir şey değildir.”
Bunun bir misalini yine mahut Akis’in 21 Mayıs’tan önceki 27 Nisan 1963 tarihli nüshasındaki ‘Ordunun temayülü’ adlı yazıda bulmak mümkündür.
“İnönü’nün memleketi hem parlamento hem de orduyla birlikte idare ettiğini görmemek için kör olmak lazımdır.” Bunun anlamı nedir? Böyle bir durum varsa anayasaya karşı mıdır, değil midir? İnönü meclis ve orduyu nasıl idare eder ve bu dış basının dahi Başbakan’ın temsilcisi olarak kabul ettiği, bu dergide nasıl yazılır?
Önceden bunların cevabı verilmeden biz buraya getirilemeyiz, ya da karşınıza onlarla birlikte oturtuluruz.
Garip olan, Türkiye’de demokrasiye karşı bulunanların da demokrasiden bahsetmeleridir.
b) Partiler
Elbette partiler, demokratik hayatın kaçınılmaz unsurlarıdır. Kaçınılmaz bir husus da partilerin, oyları aldıkları kitlenin iradesiyle aynı yönde hareket etmeleridir. Başka bir ifade ile, partilerle temsil ettiklerini iddia ettikleri halk iradeleri arasında politik hayatın her kademesinde görünen (Parlamento dahil) bir ayniyet bulunmasıdır. Bu ayniyet olmayınca meşruluk kendiliğinden ortadan kalkmakta, Türkiye’de gördüğümüz aldatma ve uyutma başlamaktadır. Böylece ulusal irade katledilmektedir.
Hem bu ayniyetten bahsedilip hem de şef hakimiyeti hüküm sürüyorsa (bunun misalini sayın yargıçlar hatırlarlar.) halkla parlamento arasında ayniyet nasıl olacaktır? Garip olan, Türkiye’de demokrasiye karşı bulunanların da demokrasiden bahsetmeleridir.
Acaba sayın yargıçlar, böyle bir ayniyetin sosyal gruplar itibariyle tezahürüne imkan verilip, yol açılıp, kamu oyunun ortaya çıkmasına ve onun en yüksek seviyede bir politik karar haline gelmesine, 1946'dan 1960'a kadarki dönemi bir yana, 27 Mayıs'tan zamanımıza kadar aldatılmadan çalışıldığına kani midirler?
Bu aldatmanın tezahürleri değişiktir. Biz aşağıda, daha önce bahsettiğimiz ayniyetin tezahürüne yol vermeyen kurumlardan ve davranışlardan söz edeceğiz.
Sosyal ve ekonomik hakların halk tarafından elde edilmesini sağlayacak zinde kuvvetlerin temel reformlar dediği reformlara kimler engel olmaktadır?
c) Devrimleri ve halkçılığı kendi çıkarları karşısında gören politik, ekonomik ve sosyal menfaat grupları
Biz bahis konusu sosyal grupları, doğrudan doğruya ortaya koymayacağız. Yalnız şu soruyu soracağız: Anayasanın klasik hürriyetleri yanında ulusal iradenin tecellisi için adeta emrettiği sosyal ve ekonomik hakların halk tarafından elde edilmesini sağlayacak zinde kuvvetlerin temel reformlar dediği reformlara kimler engel olmaktadır? Toprak reformu, vergi, eğitim reformu ve diğer reformlar aleyhinde çalışanlar kimlerdir? Bunların kimler olduğu hakkında Türk halk oyunda, bu arada sayın yargıçlarda inancın tam olduğundan şüphemiz yoktur. Bir çok çevrelerce ısrarla propagandası yapılmasına rağmen uyutucu, aldatıcı, vaat edip unutturmaya çalışan CHP'nin yöneticileri bu gruplara dahildir.
Olumlu bir toprak reformu, hem sosyal adaleti ve onunla birlikte hem de azından büyük fakat aç ve çıplak anadolu halkını besleyecek ölçüde istihsal artışını sağlayacak toprak reformu nerede?
Kaderine bırakılmış Anadolu’da küçük topraklar büsbütün küçülürken, ekonomik bir istihsal ünitesi olmaktan çıkarken, büyük toprakların daha da büyüdüğünü görüyoruz
Nüfusu gittikçe artan Anadolu'nun halkının huzurunda söz etmek, sayın yargıçlar güç değil midir? Hele yaşamak, barınmak imkanından gittikçe mahrum kalan bu halk kitlelerinin büyük şehirlere akarak, hemen de yarısına yakın kısmını kaplayan gecekondu inşaatının durdurulmasını, yasaklanmasını isteyen yönetici zihniyet, Türkiye’nin davalarını anlamanın ötesinde olanların zihniyetidir. Bugünkü tutumla gecekonduların artmasının kaçınılmazlığını anlamayanları ve onların getirdiği problem karşısında anlayışsız olanları, özellikle bu gibi konulara derinden bakanları tarih önünde itham edenleri tarih önünde en büyük vatan haini olarak gösteriyoruz. Çünkü inanıyoruz ki temel reformlar, bu ve diğer konuların önüne geçtiği takdirde meselelerimiz çözülecektir. Daha açık bir ifade ile netice yerine sebeple uğraşıldığı takdirde çözülecektir.
Anayasa'nın sosyal devlet prensibini, sosyal adalet ilkesinde buluyoruz. Daha doğrusu bu ilkenin; geri kalmış bir memleket olduğumuz için, sosyal adalet için kalkınmak prensibinde kristalleştiğini görüyoruz. Zaten anayasaya dayanarak hazırlanmış bulunan plan hedef ve stratejisinin gözüyle sosyal adalet içerisinde kalkınmadır. Oysa planın gerektirdiği amme hizmetlerini ve kalkınmayı sağlayacak olan vergiler geniş fakir halk kitlesine yüklenmiştir.
Son kanunlarla tenkitlere cevap vermek amacıyla vergileme alanına sokulan tarım gelirlerinden alınan vergilerin hasılatı kırk elli milyon liradır. Bunun alınabileceği de şüphelidir. Bu şüpheyi izhar eden Tarım Bakanı Mehmet İzmen'dir. Oysa zaten öbür gruplara vergi yükü esasen ağır bulunan devlet memurlarına yüzde onbeşlik zamdan alınacağı kesin vergi 100 milyon liradır. Yalnız bu misal dahi parlamentonun ve onun sorumlusu bulunan hükümetinin zihniyetini ve kimleri koruduğunu, sosyal adalet ilkesiyle nasıl alay ettiğini gösterir. O ilke yeni anayasanın milli iradenin tecellisinde klasik hürriyetlerin yetersizliği sebebi ile ortaya çıkardığı sosyal devlet prensibinin ifadesinden başka bir şey değildir.
Şimdi Anayasa’nın bazı maddelerinden söz edelim:
Madde 61 - Herkes kamu giderlerini karşılamak üzere mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür.
Yalnız bu madde bile açıkça göstermektedir ki, Parlamento ve hükümet Anayasaya karşı tutumdadır.
Başka bir madde:
Madde 129 - İktisadi, sosyal ve kültürel kalkınma plana bağlanır. Kalkınma bu plana göre gerçekleştirilir. Devlet planlama teşkilatının kuruluş ve görevleri planın hazırlanmasında, yürürlüğe konmasında, uygulanmasında, değiştirilmesinde gözetilecek esaslar ve bütünlüğünü bozacak değişikliklerin önlenmesini sağlayacak tedbirler özel kanunla düzenlenir.
Gerçekte ise plandaki kamu harcamalarına yeterli kaynak bulmak için başvurulan tedbir, plan hedef ve stratejisindeki genel amaçla çatışmaktadır. Söz konusu tedbirlerle bir yana atılan sosyal adalet şeklen ve çevreyi uyutmak için plan hedef ve stratejisinde muhafaza edilmiştir. Öyleyse plan araç ve hedefleri arasında kesilen irtibat ile planın bütünlüğü açıkça bozulmuştur.
Kendi çıkarları için Anayasa'yı hukuki yollarla değiştirmeye lüzum görmeksizin, fiilen çiğneyenler kimlerdir?
Türkiye de inceleme yapan Amerikalı profesörün (Prof. Enos'un) de Anayasa'ya aykırı tedbirler dediği bu tasarruflar kimin için ve yoksul Türk halkının hangi grubunun yararına yapılmıştır? Bizim anlayacağımıza göre kendi çıkarları için Anayasa'yı hukuki yollarla değiştirmeye lüzum görmeksizin, fiilen çiğneyenler kimlerdir? Veya bu amaçla hangi güçleri alet olarak kullanmaktadırlar? Yerli plan uzmanlarının istifalarının, hele planın hazırlanmasına başkanlık eden dünyaca tanınmış Prof. Tinbergen'in fiili münasebetinin kesilmesi sebebi nedir? Ulusal irade adına oynanan oyun burada da sırıtmaktadır. Özünden veya Anayasa'dan kopmuş bir plan sadece demagogların propaganda aleti olabilir.
Ekonomik ve sosyal münasebetler bakımından parlamentonun ve onun sorumlu hükümetinin, Türk Ulusu’nun bağımsızlığı bir yana, uluslararası hukuka dahi aykırı olan kromit olayındaki tutumu hayrete şayandır.
Olay, neden uzatıldığını bilmediğimiz sebeple bir davanın konusu iken yerli bir firmanın bir Amerikan firmasına olan borcuna ait bir anlaşmazlığı, mahkemelerde halletmek yerine parlamentoda karar aldırıp ödemeyi, zaten adil vergileme altında bulunmayan halka yüklemesi, utanılacak bir olay değil de nedir? Bu şirketin avukatının eski bir CHP İstanbul İl Başkanı oluşu politika ve ekonomik menfaatlerinin işbirliğini iyi açıklar. Biz bu tablo hakkında sadece bir soru soracağız ve onunla yetineceğiz. Amerikalıların yardım yaptıkları memleketlerden özel alacaklarını tahsil edebilmek için çıkardıkları bir kanuna dayanarak yapılmış bir Amerikan talebi karşısında Türk Hükümeti’nin bir itirazı olmuş mudur? Olay sırasında bazı şikayetlere karşılık böyle bir tutum açıklanmadığına göre itiraz yok sayıyoruz.. Ve iddia ediyoruz ki; kapitülasyonların ekonomik ve politik sonuç olarak milli bağımsızlığımızı ve haysiyetimizi nasıl darbelediğini bilen bizler, bugün burada bu yöneticilerin nereden nereye geldiklerini büyük üzüntü ile gördük.
Bütün bunların altında nüfuz ticareti, soygunlar, akraba kayırmaları yatmakta ve ekonomik, politik münasebetleri ile, basınıyla, diğer müesseseleri ile halkın gerçek iradesinin dışında hatta karşısında kalınmaktadır.
Şimdi soruyoruz:
Bu şartlar altında 27 Mayıs öncesi statükoyu koruma, hatta restore etmek rolünde olan Başbakanla, parlamento, büyük halktan yana mı, yoksa onun karşısında mı? Halkın ve yurdun gerçek çıkarının gerçekleşmesine kimler engel olmaktadır? Kimler o engel olanların savunucusudurlar?
Politikası böyle, ekonomik tutumu böyle olan bir yöneticiler kadrosunun Türk yurduna armağanı sadece sosyal dengesizlik ve huzursuzluk olacaktır
Bu huzursuzluğun ulusal güvenliğe ve savunmaya nasıl zaaf ve kötülükler getireceği açık değil midir? Soruyoruz: bu dengesizlik ve huzursuzluk artmakta mıdır? Ağırlaşmakta mıdır? Bunları giderecek gerçek tedbirleri almak yerine sonuçlarla uğraşan kadro vatan ihanetinin içinde midir, değil midir? Anadolu’nun ve büyük şehirlerin yoksul halkı milli savunmaya milli bağımsızlığa ne derece hizmet edebilirler. Burada efsaneleri, devrini tamamlamış sloganları ve tükenmiş kişileri bir yana bırakıp gerçeğe inmenin yeri ve tarihi zamanıdır.
İşte biz ulusal iradenin gerçekten tecellisi için ona engel olan politik, ekonomik ve sosyal münasebetleri ulusun çoğunluğu lehine ortadan kaldırmak istiyorduk.
Bu münasebet yarın mutlaka koparılacaktır. Bu koparmayı kimlerin aracılığıyla yapacaktık? Kafasıyla yeni nesil Atatürk’ün Cumhuriyet’i emanet ettiği, aslında halkın mutluluğunu sağlamayı tavsiye ettiği gençlik ile yapacaktık. Daha doğrusu onlar yapacaktı. Bu şüphesiz dar anlamıyla gençlik değil, yurdun her yanında, her kesiminde düşüncesiyle ve yapıcılığıyla devrimci olan zinde güçtür.
Yukarıda özünü meşruiyete dayanan savunmamız hafifletici sebep bulma çabasını ifade etmez. Onlar haklılığımız, daha doğrusu meşruluğumuzun kısa ifadeleridir. Bu sebeple tarihi mahkemeden tarihi beraat kararını istiyoruz. Fakat asıl beraatı tarihin hükmüne bırakıyoruz. Siz de mutlaka, değişip-gelişecek gerçek ulusal irade egemenliğinin hakim olacağı, Türkiye tarihinde yerinizi vereceğiniz kararla belli etmiş olacaksınız.”
Talat Aydemir de savunmasında olayların tarihi gelişiminini ve olayları anlatır. Anılarında da bunu anlattığı ve tekrar olmaması için savunmasının tamamı yerine gereken kısımlar verilmiştir.
“20-21 Mayıs 1963 İhtilali’nin Harekat Planı (Ankara için)
Bunu açıklamaktan maksat, mahkemenin Türk tarihine intikal edeceğindendir. Bütün teferruatıyla doğru olarak bilinmesi gerekir. İleride nasıl olsa tarihçiler, kritiğini yapacaklardır. Aynı zamanda sanıklar dahil, her hususta aydınlanılmış olur.
Ankara’da Harekata Katılacak Birlikler
1. Kara Harp Okulu.
2. Zırhlı Birlikler Okulu Tank Taburu.
3. 28 inci Tümen 229 ncu Piyade Alayı.
4. Muhafız Alayı Süvari Grubu.
5. Genelkurmay Kışla Kumandanlığı.
6. 28’ nci Tümen Topçu Kumandanlığı.
7. Merkez Kumandanlığı Trafik Kıt'ası.
8. Jandarma Okulu ve Jandarma Muhafız Kıt'ası.
9. Ordu donatım Başkanlığı Ana Depolar Muhafız Taburu.
Harp Okulu:
a) Sekiz piyade bölüğünden ibarettir. Bir bölük bindirilmiş olarak ilk anda hareket edecek, bir takımını, giderken Genelkurmay ve Hava Kuvvetleri karargahı önünde bekleyen tankları takviye edecek ve hava kuvvetleri karargahını zaptedecek. Geri kalan iki takımı ile doğru radyoevi’ne giderek orada bulunan tankların ve radyoevi’nin emniyetini sağlayacak.
b) Beş piyade bölüğü bütün bakanlıkları (MSB hariç) dıştan kuşatarak emniyete alacak. Genelkurmaydaki Kışla Kumandanlığındaki kıt'alarla teması muhafaza edecek.
c) Geri kalan iki piyade bölüğü Harp Okulunda ihtiyat olarak kalacak, İhtilal Karargahının iç ve dış emniyetini sağlayacak.
Tank Taburu: İlk anda taburda hazır kıt’a olarak bekleyen 5 tank hemen harekete, 229 ncu piyade alayının yanındaki yoldan süratle geçerek 3 tank ile radyo evine gidecek 2 tankı Genelkurmay ve Hava Kuvvetleri Karargahı yol kavşağında mevzilenecek.
Bunun arkasından süratle çıkacak 5 tank daha Kızılay, Amerikan Sefareti ve Çankaya’ya çıkan yol kavşağı arasında serpiştirilerek mevzilenecektir. Taburun geri kalan tankları Harp Okulu’nun yanındaki arazide ihtiyatta kalacak. Bütün tanklar Harp Okulu talebesi ile takviye edilecek.
229 uncu Piyade Alayı: Bir piyade bölüğü ile Yonca Yaprağı mevkiinde, bir piyade bölüğü ile Etimesgut- Yenimahalle yolunda, bir piyade bölüğü ile Kömür Satış Depoları ile Hipodrom arasındaki köprü civarında ve iki piyade bölüğü (bindirilmiş olarak) Gazi Çiftliği’nde ihtiyatta kalacak. Alayın vazifesi Ankara’ya giren ve çıkan yolların kapanarak emniyette bulundurulması.
Muhafız Alayı Süvari Grubu: Yıldırım Beyazıt Meydan-Etlik yol kavşaklarını emniyet altında bulunduracak, halkın şehre inişini önleyecek.
Genelkurmay Kışla Kumandanlığı: Genelkurmay ve M.S.B. binalarını dıştan kuşatacak, içeriye kimseyi sokmayacak ve bir kısım kuvveti ile genelkurmay yakınındaki tankları harbiyeliler gelinceye kadar emniyette bulunduracak, jandarma kuvvetleriyle Bakanlıklar bölgesinde bulunan Harp Okulu birlikleriyle irtibat yapacak, Genelkurmay telsiz ve telefon irtibatına hakim olacak. (İhanet edilmiş ve vazife hiçbir şekilde yapılmamıştır..) .
28 inci Tümen Topçu Kumandanlığı: 28 inci Tümen bölgesini emniyette bulunduracak, garnizon bölgesine kimseyi sokmayacak ve dışarıya hiçbir birliği bırakmayacak ve Çubuk yolunu kesecekti. (28 inci Tümen Topçu Kumandanlığından planı bilen Top. Yzb. Metin Sürek ihanet etmiş vazife yapılmamıştır.) Bu kıt'a sabaha karşı anons değiştikten sonra da karşı kuvvet olarak kullanılmıştır.
Merkez Kumandanlığı Trafik Kıta’sı: 23.30 da harekete geçip, radyoevi civarını ve ilk gelen tankları Harp Okulu bindirilmiş bölüğü gelene kadar emniyete alacak ve müteakiben Büyük Postahane ve Telefon İdaresini koruyacaktı. 591 kişiden ibaret olan bu kıt'a kumandanı P.Bnb. Necmi Acar'a radyoda okunacak anons o gece saat 21 de teslim edildiği halde ihanet ederek gelmemiş, ihtilalin birinci derecede, kaybedilmesine sebep olmuştur.
Jandarma Okulu ve Jandarma Muhafız Taburu: Vazifesi Saraçoğlu mahallesini dıştan kuşatarak Genelkurmay Kışla Kumandanlığı birlikleriyle teması muhafaza etmek, Radyoevi elektrik santralı - trafo merkezlerini emniyette bulundurmak, şayet Etimesgut verici istasyonunda radyo neşriyatına mani olunursa trafo merkezinden cereyanı kesmek (Vazife hiçbir suretle yapılmamıştır.)
Ordu Donatım Başkanlığı Ana Depolar Muhafız Taburu: Vazifesi Tandoğan meydanı yol kavşakları ve istasyon civarı yollarını emniyette bulundurmaktı. (Vazifesini yapmamış, değişen anonstan sonra karşı kuvvet olarak hareket etmiştir.)
Üçüncü Ordu: Harekatı bütünü ile tasvip edecektir.
Hava Kuvvetleri: Harekatın başladığı saatte Ankara’daki harekatı Merzifon üssünden ve Mürted'den kalkan uçaklarla İstanbul’daki harekatı Bandırma’dan kalkacak uçaklarla moral bakımından destekleyecek, radyo anonsu ile de Eskişehir, Balıkesir, Diyarbakır, Konya üsleri harekatı tasvip ederek verilecek vazifeleri kabul edeceklerine dair söz vermişlerdi.
Talat Aydemir:
Harekatın başlama zamanı bütün birlikler için saat 23:30 idi. O saatte Hava Kuvvetleri’nden söz verilen uçaklarla İstanbul ve Ankara üzerine gelinmiş olacaktı.
Maalesef havacılar, anlaşmanın hiçbir hususuna riayet etmemişler, 22 Şubat 1962 harekatından daha kötü bir vaziyette ihanet etmişlerdir.
Harekata katılmak için daha önceden plana vakıf olarak vazifeye başlayan kıtalar cesaretleri, vazife yapma güçleri nispetinde harekat bitinceye kadar şerefle çarpışmışlardır.
Muvaffak olamamanın yegane sebebi radyonun ilk bir saat sonra değiştirerek Yb. Ali Elverdi tarafından yapılan beyanattır.
Bu beyanat üzerine harekata katılan kıt'alardaki bazı subaylar demoralize olarak kıtalarını ve silahlarını terk etmişlerdir.İkincisi de harekata katılacak bazı birlikler, garantili ve emniyetli hareket etmek için civardaki kıt'aların kendilerinden evvel çıkmalarını beklemişler, harekat planına göre verilen hedeflere gitmekten çekinmişlerdir.”
Talat Aydemir:
Hava Kuvvetleri: ‘Böyle ihtilal hareketlerinde biraz geç hareket edildiği takdirde, muvaffakiyetsizlik anında meydana çıkmalarına imkan olmadığı için daima son anda, hareket muvaffak olursa havada iyi geçit resmi yapılır, muvaffak olunmaz ise karşı kuvvetmiş gibi ateş etmekle hükümet kuvvetlerine sadık görünülür’ prensibi onlarca esas olduğu için bu harekatta da aynı rolü kolaylıkla oynayabilmişlerdir.
Ve 21 Mayıs sabahı güneş doğduktan sonra uçmuşlardır, fakat harekatın sonu gelmişti. Ankara şehri içinde sokak harekatı devam ediyordu. Havadan ateş açılmasına hiçbir sebep yoktu. Genelkurmay o gece tutmuş olduğu ceride yüksek mahkemeden okunduğu zaman Hava Kuvvetleri Kumandanı’na ateş açılmaması için emir verilmiş olduğunu gördük.
Buna rağmen Hava Kuvvetleri Kumandanı Korg. İrfan Tansel bizzat inisiyatifi ile hareket ederek Mürted’den kaldırttığı iki F-36 uçağına saat 5.30 sıralarında kara birlikleri üzerine şehrin içerisinde ateş açtırmış ve tarihte ilk defa Kara Harp Okulu bu iki uçak tarafından makineli tüfek atışları ile taranmıştır. Hava Kuvvetleri’nin tarih boyunca bu lekeyi silmelerine imkan yoktur. (22 Şubat 1962 de Hava Kuvvetleri tarafından Harp Okulu’nun mekanizmalarının toplanması hadisesi meselesine bu hareket benzemez)
Adlî Tıp raporlarının tetkikinde şehitlerin yüzde 99’u Hava Kuvvetleri uçaklarının 17,2’lik makineli tüfek mermileriyle vuruldukları anlaşılmıştır.
Talat Aydemir:
Bizler ihtilalci idik. Ama kana, cana susamış ihtilalci değildik. Kardeş kanı dökmek için ayağa kalkmamıştık. İsteseydik, gerek 22 Şubat ve gerekse 21 Mayıs 1963 de Ankara’da taş taş üzerine bırakmaz, derya gibi de kan akıtırdık.
21 Mayıs 1963 gecesi güneş doğuncaya kadar mecbur kalınan yerlerde ateş teatisi olmuştur. Ama zannediyorum ki, bir ölü veya birkaç yaralıdan ileri geçmemiştir. Acaba Kara Ordusu mensupları ellerindeki silahları, kullanmasını mı bilmiyorlardı? Asla. Kendilerine mecbur kalınmadıkça (O da ancak nefsi müdafaa halleri hariç) hiçbir surette ateş açılmayacak emrime harfiyen riayet etmişlerdir.
Mecbur kaldıkları zaman dahi namlularını ekseriya havaya tutmuşlardır. Bu bir vakıadır. Yoksa sabahleyin binlerce şehit ve yaralı olması icap ederdi. Bizler iyi niyetli ve medenî ihtilalciler idik. Hırs ve mevki için çarpışmıyorduk. Tamamıyla kontrollü hareket ediyorduk. Benim bu hususta şahsen prensibim ve görüşüm şu idi. İhtilal öncesi de bu ana fikrimi, benimle temas eden herkese ve bilhassa genç subaylara aşılamaya çalıştım.
Genç subaylarda şu fikir hakimdi. ‘Albayım ihtilal kansız olmaksızın olursa 27 Mayıs gibi başarısız olur. 22 Şubatta da siz kimseye kıymadınız. Bu sefer böyle hareket etmeyelim’ diye ısrarla yalvarırlardı. Ben hayatta şuna inanmıştım. Evet ihtilal kansız olmaz, fakat bence ihtilalin kanı, hareket gecesi şehir içinde harekata katılanların rasgele adam öldürmeleri değildir.
Harekat muvaffak olduktan soma hükümetin çıkaracağı kararname ve kanunlara, yasaklara riayet etmeyenlere tatbik edilecek cezalarla, kan akması icap ediyorsa akıtılabilir. Bu fikri devamlı surette aşılamışımdır. Semeresini de 22 Şubat 1962 de tam olarak, 21 Mayıs 1963 de kumanda ettiğim kıt'alarda da arkadaşlarımın sayesinde yüzde 99 nispetinde görmüşümdür.”
Talat Aydemir savunmasında vurguluyor:
“Bizler 27 Mayıs’ın hazırlayıcısı, yapıcısı ve koruyucusuyduk.
Bu eser bizlerindir. Bizler 27 Mayıs’ın sahte koruyucularından değiliz. Eserimizin hedefine varması için her türlü çareye başvurarak, yaşadığımız müddetçe ne lazımsa yapmak mecburiyetinde idik. 1956 senesinde bu dava için baş koymuş ve yemin etmiştim.
Eserin yıkılışı ve hedefinden uzaklaştırılması ve hele intikam hisleriyle her gün biraz daha tahrik edilmesine türlü türlü siyasî kombinezonlarla inkar edilişine seyirci kalamazdım.
Harekat muvaffak olsaydı, bir kere 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin memlekete getirmiş olduğu bütün hatalar peyderpey düzeltilecek ve o hataların yapılmamasına azamî gayret sarf edilecekti.
Gerçek demokrasiye gidiş yolları açılacaktı
Bizler ne asiyiz ve onların anladığı manada isyancıyız.
İsmet Paşa demokrasisine son vermek üzere Silahlı Kuvvetler’in iştirakiyle ayağa kalkan insanlarız.
Hedefine varmamış ihtilaller, yüzde 100 zaman fasılalarıyla tekrar edilir. Canlı misali 27 Mayıs 1960 sonrası, 13Kasım 1960, 6 Haziran 1961, 22 Şubat 1962, 21 Mayıs 1963 ve istikbalde (x) günü.”
Talat Aydemir savunmasını ölümünü istiyerek bitiriyor.
“Şu üç sebepten dolayı ölümü tercih ediyorum:
1) Bir fikre, bir ideale inanmıştım. Bunun sürükleyicisi idim. Bu uğurda inandığım bir dava olduğu için 1956 senesinde baş koymuştum. Artık verme zamanı gelmiştir. Çünkü : Bir lider kendisine inanıp, arkasından ölüme gelenleri en iyi tatbiki misali, bir dava, bir ideal, bir fikir uğrunda, icap ettiği zaman,nasıl ölüneceğini göstermelidir ki, geriden süren kökler, bu fikrin,bu idealin sönmemesi için çalışmalara gayelerine ulaşabilsinler. İşte bu vazife de, bu anda bir lider olarak bana düşüyor.
2) İkincisi... Bu ideal uğrunda şimdiye kadar benimle birlikte çalışan bazı arkadaşlarımın, büyük hadiseler ve büyük tehlikeler karşısında nasıl sarsıldıklarını, mahkeme huzurunda mikrofon başında nasıl küçüldüklerini gördüm. Kimlerle ölüm yolculuğuna çıktığımı anladım. Manen yıkıldım.
3) Üçüncüsü... Türkiye’nin kalkınmasını, ideal bir devlet haline gelerek vatandaşlarımın, hakikî manada hukuk nizamı içinde yaşayarak, refaha kavuşmasını ve muasır devletler seviyesine yükselmesi için hiçbir karşılık beklemeden hizmet etmek üzere 1956 senesinden beri en tehlikeli mücadelelere girdim.Göğüs gerdim.. Muvaffak olamadığım gibi de halen Türkiye’de değişen bir şey de göremedim. Memlekette gününü gün etme zihniyeti devam ettikçe bunun da tahakkukuna artık inanmıyorum.
Bu şartlar içinde yaşamayı füzulü görüyorum. Ölümden hiçbir zaman korkmadım. Şimdi de korkmuyorum. Hayatta şerefimle yaşadım. Şerefimle mücadele ettim.. Yılmadım.. Evlatlarıma bırakacağım en kudsî miras da eğilmeden, şerefimden kaybetmeden ölmektir. “
Daha bundan 4 yıl önce altüstlük yaşanmamış gibi Bey’ler 4 Subayı asıp asmamayı tartışıyorlardı.
Bir parlemanto düşünün ki, silah zoruyla “cumhurbaşkanını” seçmiş!
Bir başbakan düşünün ki, silah zoruyla “başbakan” seçilmiş!
Bir takım Bey’ler silah zoruyla “tabii ( ömür boyu) senatör” olmuş!
Tabii senatörlerden ve cumhurbaşkanının atamasıyla gelen kontenjan senatörlerinden oluşmuş bir senato!
Ülkenin Başbakan’ı ve iki Bakan’ı asılmış. Milletvekilleri hapishanelere doldurulmuş!
Bir Ordu düşünün ki, tüm paşaları darbe toplantılarına katılmış!
Ve bunlar 4 Subay’ın asılıp asılmamasına karar verecekler!
Yaşananlar belgelendikçe ve anlatıldıkça gelecek kuşaklar bunların “utanmazlığını” bir daha bir daha görecektir. Bu şarlatanları tarih, sayfalarında gereken yerlere koyacaktır.
Osman Deniz :
“Meclisteki görüşmeler bir hayli kavgalı gürültülü başladı. Havada çantalar uçuşuyordu, hatta yere düşen tabancalar bile vardı. Acele görüşülmesini isteyenlerle, gündemdeki sıraya göre görüşülmesini isteyenlerin kavgaları radyo haberlerini, meclis saatini, basını işgal etmeye başladı. Hatırladığım kadarıyla komisyon sözcüsü CHP'li Mehmet Can raporlarını savunarak dördümüzün idam cezasının onanmasını istiyordu. Mecliste en uzun konuşmayı Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Genel Başkanı Osman Bölükbaşı yapmıştır. 27 Mayıs'tan 22 Şubat'a ve 21 Mayıs 1963 tarihine kadar gelen olaylar dizisinin bir kronolojisini yapıyor ve koalisyon hükümetlerini suçluyordu. Böylece geliyorum diyen ihtilale göz göre göre seyirci kalındığını dile getiriyor, şimdi de ilahların kurbanlar aradığını söylüyor ve insafa davet ediyordu. “Suç varsa herkes suçludur” deyip idamların durdurulmasını istiyordu. Koalisyon ortaklarından A. Seyfi Öztürk de idamların durdurulmasından yanaydı.
Ölüm cezalarının onaylanmasıyla ilgili tasarı meclis gündemine getirilerek oya sunuldu. Mecliste CHP+AP ile CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) ve diğerleri arasında kıyasıya bir savaş çıkmıştı. Basının bir kesimi de bu savaşa katılmıştı. Tartışmaların ağırlık noktasını oluşturan ‘yargının verdiği kararı siyasi otoritelerin değiştiremeyeceği, siyasi suçtan ötürü ölüm cezasının uygulanmaması gerektiği, bu doğrultuda meclislerin ölüm cezalarını durdurabileceğiydi.’ Ben bu bilgilerin çoğunun avukatım kanalıyla sağlıyordum. İnönü ölüm cezalarının uygulanmasından yana çok katı bir tutum içindeydi. CHP ise İnönü'nün atacağı oyun rengini uyguluyordu.
AP'ye gelince, olayın bütün yükünü İnönü'ye bırakmıştı. AP’liler de İnönü'nün oy pusulasındaki rengi takip ediyordu. Meclis başkanlık kürsüsüne dört sepet konmuştu. Her bir sepette isimlerimiz yazılıydı. Kırmızı oy ‘ret’, Beyaz oy ‘kabul’, turuncu oy ise ‘çekimser’ sayılıyordu..
Nitekim ölüm cezaları komisyondan gelen şekliyle kabul edildi. Oylama sonuçları şöyleydi:
Talat Aydemir: 293 milletvekili katılmış; 220 kabul, 47 ret, 23 çekimser, 3 boş
Fethi Gürcan: 249 milletvekili katılmış; 187 kabul, 67 ret, 31 çekimser, 9 boş
Osman Deniz: 295 milletvekili katılmış; 156 kabul, 87 ret, 44 çekimser, 8 boş
Erol Dinçer: 291 milletvekili katılmış; 113 kabul, 126 ret, 43 çekimser, 9 boş.”
Osman Deniz:
“Senato Anayasa ve Adalet Komisyonu çoğunlukla benim ölüm cezamı durdurmayı, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan'ınkinin ise onanmasını isteyen teklifi kabul etti.
Görüşmeler sürerken bir önerge de AP kanadından verilmiş ve Fethi Gürcan'ın da hayatının bağışlanması istenmişti. Oylanan bu önerge de kabul edilmişti. Yani böylece Senato ‘Osman Deniz ve Fethi Gürcan'ın ölüm cezalarının durdurulması’ kararına varmıştı.
1961 Anayasası'na göre senatonun meclise geri çevirdiği yasalar gerekçeleriyle tekrar meclis komisyonlannda ve genel kurulda görüşülür ve tekrar oylanır. Mecliste alınan olumlu veya olumsuz oylama sonuçları kesindir. Artık senatoya gitmez. Kanun kesinlik kazanır. Ondan sonra son merci olan cumhurbaşkanına sevk edilir.
Tasarı yeniden meclise ve komisyona gelmişti. Durumu günü gününe takip ediyorduk.
Bütün bu olup bitenleri takip etmek normal bir insanın tahammül gücünü aşıyordu. Düşünün, bir gün geliyor ölüyorsunuz, bir gün geliyor yaşatılıyorsunuz.
Fethi Gürcan bu sonuçlar karşısında şunları söylüyordu:
- Osman kurtulacak. “Ama beni kurtarmazlar. Duygularım beni aldatmaz. Onlar benim hayatımı bağışlamaz.”
Fethi Gürcan’a şöyle diyordum:
Meclistekiler ölümden geri dönenlere tekrar: “Öleceksiniz. Biz sizi öldürmeye kararlıyız diyemezler”. Bu vahim bir tarihi hata ve insanlık vahşeti olur. Kendini boş şeylerle yorma,sonucu bekle ve gör bakalım vahşet mi kazanacak, insanlık mı?
Bunun üzerine, Fethi “Tabii, bekleyip göreceğiz. Ama bunlar senin dediğin gibi insanlar olsaydı biz zaten ihtilale kalkışmazdık, değil mi?”
Bunlar vahşet kusan yaratıklar... Bunlar koyun sürüsü... Şimdi bu sürüye bakan çobanlar ne derse onu yapacaklardır. Eee, biliyorsun, çobanlar bizden yana değil” diye karşılık veriyordu.
Komisyon görüşmeleri yine yoğun tartışmalardan sonra açıklandı: “Meclis Adalet Komisyonu, Osman Deniz'in ölüm cezasını durdurmaya, Fethi Gürcan'ın ölüm cezasının onaylanmasına karar verdi. Bu durumda tasarı Meclis ve Senato müşterek Anayasa ve Adalet Komisyonu'nda görüşülecek.”
Osman Deniz:
“Şimdi anayasa gereği teklif bir kez daha meclis ve senato müşterek Anayasa ve Adalet Komisyonu'nda görüşülecekti.
Fethi Gürcan böyle bir sonuca hazırlıklı olduğu için hiç sarsılmadı ve bilinen metanetini bozmadı. Şartlar ne olursa olsun paniğe kapılmıyordu. Sağlam ve çelik bir iradeye sahipti.
Senato Anayasa ve Adalet Komisyonu ve Meclis Komisyonu üyelerinden seçilen 11 kişilik müşterek komisyon Fethi Gürcan hakkında son kararı vermek için toplandı. 1964'ün haziran ayı içindeydik... Fethi Gürcan'ın yaşamakla ölmek arasındaki sırtı keskin bıçağa oturtulmuş bedeni üzerinde pazarlık sürüyordu.
Ölmesini isteyenler başta İnönü olmak üzere çoğunluktaydı. Onun mahkemede: “Bir gün serbest kalırsam tekrar ihtilal yaparım. Kışlasına girip de çıkaramayacağım birlik yoktur. Çünkü ben sapına kadar ihtilalciyim” şeklinde kendine has tavrıyla söylediği ve zabıtlara geçen sözlerinden birçok politikacı ürküyordu. Sanki Fethi Gürcan salıverilmiş de hemen söylediklerini uygulayabilirmiş gibi bir korkuya kapılmıştı birçok parlamenter! Fethi Gürcan'ın korkusuzca söylediği sözler meclis koridorlarında günlerce yankılanmıştı.
Sağduyu yine galip geldi! Karma komisyonda 6'ya 5 çoğunlukla Fethi Gürcan'ın ölüm cezasının durdurulmasına karar verildi. Artık ikimiz için ölmekle yaşamak arasındaki ince çizgiyi çizecek olan meclisti.”
İsmet İnönü oylamalara katılmıyordu. El altından grubunu yönlendiriyordu. Menderes’in idamında da bu ince taktiği uyguladı. Denizler’de ise karşı çıkmış görünürken grubunu serbest bırakıp gençlerin ipe giden yolunu açtı. Piyonları görev başındaydı. Paşalar desteğinde operasyona devam edildi. ”Demokrasi” adına isyancı subaylar asılmalıydı.
Ya “şair ruhlu insancıl görüntüsüyle” kitleleri yıllarca kandıran Bülent Ecevit!
Yazılarıyla, 27 Mayıs sonrası MBK üyelerine “tabii senatörlüğü altın tepsi içinde sunan” sosyal demokrasinin lideri! 12 Eylül 1980 darbesini yapan Kenan Evren’le Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde “demokrasi” adına kadeh tokuşturan demokrat!
Satın alınmayan ihtilalciler asılmalıydı. Dördü de asılmalıydı. Gücü iki tanesini asmaya yetti.
27 Mayıs sonrası 27 Mayıs’ı satmaları karşısında kendilerine sözde 27 Mayıs’ı kollama adına ömür boyu senatörlük verilenler; dava arkadaşları karşısında birleştiler sadece 4 fire verdiler.
Bu dört eski MBK üyesi idamlara karşı çıktı. “Mucip Ataklı, Emunallah Çelebi, Kadri Kaplan ve Muzaffer Yurdakuler.”
Bir diğer eski MBK üyesi “Kamil Karavelioğlu” yalpaladı, çekimser kaldı.
Diğer bir kısmı deve kuşu misali saklanarak oylamaya gelmedi; “Suphi Gürsoytrak, Sezai Okan, Fahri Özdilek, Selahattin Özgür, Sıtkı Ulay ve Ahmet Yıldız.”
Diğer geri kalan eski MBK üyeleri verilen koltuklarını hak ettiklerini gösterdiler. “Ekrem Acuner, Refet Aksoyoğlu, Vehbi Ersü, Suphi Karaman, Osman Köksal, Sami Küçük, Mehmet Özgüneş, Mehmet Şükran Özkaya ve Haydar Tunçkanat” silah ve dava arkadaşlarının idamını istediler. Onlar asılırsa meydan onlara kalacaktı.
Eski MBK üyeleri, 12 Eylül 1980 tarihine kadar 20 sene o koltuklarda utanmadan oturdular. Demokrasi adına!
Talat Aydemir olayı Bey’lerin rahatını bozmuştu. Bu Bey’leri daha sonraları 12 Mart provokasyonunda göreceğiz.
Osman Köksal’ı, 12 Eylül’de oğlu polisler tarafından alınıp götürülürken, düştüğü zavallı durumu, Uğur Mumcu’nun palavra ‘İnkılap Mektupları’ da kurtaramayacaktır. Uğur Mumcu’nun bu karşı devrimciyi allayıp pullamasındaki neden sorgulanmalıdır; sorgulanacaktır.
Kontenjan Senatörü Sadi Koçaş oylamaya katılmayıp rengini belli etmemiştir. Kaçın kurası O!
Niyazi Ağırnaslı, Kasım Gülek, Sadık Perinçek, Sadettin Bilgiç, Ragıp Gümüşpala, Avni Doğan ve Ekrem Alican’da oylamalara katılmamıştır. Katılanlar nasıl olsa gereğini yapmaktadır.
Burhan Apaydın, İsmet Sezgin, Kemal Demir, Ali İhsan Göğüs, Suphi Baykam, Ali Coşkun Kırca, Turhan Fevzioğlu, Nihat Erim, Fakih Özfakih, Faruk Sükan, Muammer Erten ve Turan Şahin subayların idamını istiyen diğer Bey’lerden birkaçıdır.
Bunlardan, Fakih Özfakih, Muammer Erten ve Turan Şahin isminin altını çizelim. 12 Mart 1971 sonrası Ziverbey Köşkü’nde ve Deniz Gezmiş olayında bunların isimleri ve kendileri dans edecektir. Liderleri Orhan Kabibay ile birlikte.
İdamlara karşı çıkan onurlu insanları unutmayalım: Osman Bölükbaşı, Seyfi Öztürk, Neriman Ağaoğlu ve İhsan Sabri Çağlıyangil bunlardan bir kaçı; ama önemli kişiler.
Melahat Gedik ve Neriman Ağaoğlu 27 Mayıs mağduru ailenin fertleri. Onurlu Aile bireyleri.
Osman Deniz :
“Nöbetçi er hücremin demir parmaklarının dibine sandalyesini yanaştırıp oturdu. Üzgün tavırlar içinde bana garip işaretler yapıyordu. Yüksek sesle konuşmaktan kaçındığı belliydi. Önemli bir şeyler söylemek istediği belliydi, kendimi demir parmaklıklara iyice yanaştırdım, alçak sesle: Neyin var Mehmet Çavuş? diye sordum.
Ağlamaklı bir tavırla anlattı:
“Çok üzgünüm. Bugün bir hemşehrimi görmek için Meclis Muhafız Taburu'na gitmiştim. Büyük bir kalabalık gördüm. Kumandanlar da arabalarıyla meclise geldiler. Çok önemli bir şey olduğunu anladım. Askerler sizin durumların görüşüleceğini söyledi. O yüzden sonuna kadar bekledim.
Nihayet öğrendim ki sen kurtarılmışsın, ama bütün askerlerin çok sevdiği Fethi Gürcan'ın idamını tasdik etmişler. Dünyam yıkıldı. Biz onu çok seviyoruz. Bir yandan sizin kurtulmanıza sevinirken, öte yandan onun durumuyla yıkıldık, kahrolduk. ”
Ertesi gün gazeteler geldi. Baş manşet atılmıştı: “Fethi Gürcan'ın idam cezasını meclis tasdik etti. Osman Deniz'in idam cezası durduruldu.”
Talat Aydemir ve Fethi Gürcan yüksek sesle: “Osman, gözün aydın” diye sesleniyorlardı. Onlara cevap veremiyordum. Boğazım sanki bir mengeneyle sıkılıyordu. Kısık bir sesle: Çok üzgünüm, böyle olmamalıydı diyebildim.
Fethi Gürcan: “Üzülme Osman! Senin kurtulmanı canı gönülden istiyordum. Benim rüyam çıktı işte! Siyah yılan beyaz yılanı yutmuştu. Ben üzülmüyorum. Zerre kadar etkilemedi beni. Biz, albayımla birlikte Cemal Gürsel'in karşısına dikileceğiz. Albayımı tek bırakmak istemiyordum” dedi.
Talat Aydemir baştan beri sürdürdüğü görüşlerinde ısrar ediyor ve “Cemal Gürsel bu yasayı onaylamaz” diyordu.
Fethi Gürcan ise “Albayım, bu iş bitmiştir. Bu yasaya göre sen tek kalmadın, ben de sana katıldım. İhtilal’e zaten ikimiz karar vermedik mi? İşte yine ikimiz kaldık. 22 Şubat 1962'de enterne ettiğim köşkün sahibinden veto beklemek hayaldir diyordu..”
Şimdiye kadar neden konuşmadınız?
“Ben bu ‘dal gibi Kurmay’ı’ 74 yaşındayken tanıdım. Birbirimizi ilk görüşte sevdik. O benim "Osman Amcam" oldu. Dürüst, mert, tavizsiz kişiliği beni etkiledi. Anılarını dinlemeye başladım. Konuşmaya başlayınca kükrüyordu. Bana şimdiye kadar hiç kimseye anlatmadığı, gün ışığına hiç çıkmamış olayları anlattı. Bir tek şey dışında; çok sevdiği iki ideal arkadaşının idama götürüldüğü geceyi.
Yasemin Özdemir soruyor, Osman Deniz anlatıyor
Yasemin Özdemir : Şimdiye kadar neden konuşmadınız
Osman Deniz : Çok nedeni var ama en önemlisi şu; Fethi Gürcan ihtilalci kadro içinde en çok sevdiğim kişiydi. Birbirimizi çok severdik. Vedalaştığımız gecenin üzerinden 36 yıl geçti. O gece benim hayatımda en çok etkilendiğim gecedir. Yaşadıklarımı içime gömdüm, çünkü şimdiye kadar açıklayacak cesareti kendimde bulamadım. Hayatımın son yıllarına geldim. İçimdeki duyguları, yaşadıklarımı açıklamak, tarihe bir belge bırakmak istedim.
Y.Ö: Fethi Gürcan adını her anışınızda heyecanlanıyorsunuz. Nasıl biriydi Fethi Gürcan?
O.D: Talat Aydemir başta olmak üzere idama mahkum olan dördümüz de sonuna kadar değişmeyen bir vakar ve şuur içindeydik. Ancak Fethi Gürcan her haliyle bambaşka bir yapıya sahipti. Üstün bir cesareti ve aksiyoner bir karakteri vardı. 27 Mayıs'ta bir binbaşıyken koskoca bir süvari alayını ele geçirip, onları ihtilale sokmuştu. 22 Şubat 1962'de içinde Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Başbakan İsmet İnönü, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ın toplantı halinde oldukları Çankaya Köşkü'nü kuşatan odur. 21 Mayıs 1963'te ise hem süvari grubunu, hem de Harp Okulu'nu harekete geçirmiştir.
Y.Ö : Her üç ihtilalde de başroldeydi...
O.D : Evet. Kitleleri kolaylıkla peşinden sürükleyebilecek bir kişilikti. Eğer ihtilale katılanlar Fethi'nin yaptıklarının yarısını yapsalardı başarı şansımız yüzde 100'dü. Talat Aydemir idamların onaylanmayacağını düşünüyordu. Fethi ise emindi. "Bir an önce şu kanun onaylansa da işimizi bitirsek. Beklemek ölümden beter. Bu herifler bizi kaç kere öldürdü, diriltti. Bir kere ölmek en kolayıdır." diyordu. Cezaevinde gür sesiyle söylediği kendine has bir şiiri vardı. İç bahçede tur atarak dolaşırken devamlı bu şiiri okur sonunu "içimde ihtilal hevenk hevenk" diye bitirirdi. Hala kulaklarımda onun sesi yankılanıyor. Sonuna kadar tavırlarında, düşüncelerinde hiç bir değişiklik olmadı.
Y.Ö : Bir ara çok sıkı korunan Mamak'tan kaçmayı planlamış, değil mi?
O.D : O kadar gözü pekti. Hücresine kadar bir takım asker elbisesi getirtti. Hücrenin kapı kilidini söküp şablonunu çıkararak dışarıda anahtar bile yaptırdı. Planının son kısmını da şöyle açıklıyordu: "Bir gece asker elbisesini giyip buradan çıkacağım. İç bahçeden dama tırmanacağım. Damdan dış bahçeye atladıktan sonra tel örgülerin arasından araziye çıkacağım. Mamak deresi vadisinden Mamak Köprüsü’ne vuracağım. Orada beni bekleyecek bir araçla kaçacağım. En büyük tehlike damdan tel örgüleri aşıncaya kadar... Nöbetçiler bu sırada ateş açıp beni öldürebilirler. Bu riski göze alıyorum. Bir ihtilalci sonuna kadar savaşmalı. Ölürsem ihtilalci gibi ölürüm, benim ipimi çekmelerini bekleyemem.
Y.Ö : Neden planını uygulamaktan vazgeçti?
O.D: Onu bu planından ben ve Erol devamlı karşı koyarak vazgeçirdik. Çok güç, projektörlerin ışığı altında bu kaçış gerçekleşmez. Seni öldürdükten sonra da korkak ilan ederler. Nitekim korkaklık damgasını hazmedemediğinden bu planı terk etti.
Y.Ö : Bir de intihar tabletleri olayı var...
O.D : Anlatayım. Mamak Cezaevi'ne bizden sonra Hamoverdi adlı bir Irak’lı Teğmen getirilmişti. Irak’ta ihtilale karışmış başarısız olunca da Türkiye'ye kaçmış. Sınırda yakalandığında üzerinde Türkiye'ye ait haritalar çıkmış. Bu Iraklı Genelkurmay'da beş yüz yıl isteğiyle casusluktan yargılanıyordu. O sıralarda gazetelerde boy boy fotoğrafları çıkıyordu. (gülüyor; “bizi unutup O'na başlamışlardı”diyor)
Bu teğmen bizim de orada kaldığımızı duymuş ve Cezaevi Müdürü’ne ısrarla tanışmak görüşmek istediğini bildirmiş. Bir gün bir baktık ki karşımızda beyaz yerel giysiler içinde otuz yaşlarında bir Irak’lı, yanında da bir gardiyan başçavuş bekliyordu. Yarım yamalak türkçesiyle önce hikayesini anlattı, sonra da şunları söyledi: "Ben ihtilalciyim, başarılı olamadık. Eğer orada kalsaydım kurşuna dizeceklerdi. Burada da yakalandım. Üzerimde bulunan haritalara gelince; asker olduğum için bende böyle şeylerin olması normal. Bizde ihtilalci karşı tarafa teslim olmaz. Ya ölür, ya kaçar. Sizde kaçmak yok, mahkemeler idam beklemeler var.
İhtilalci ipini karşı güçlere teslim etmemeli.Ben hem sizinle tanışmak hem de yardım etmek istedim. Şimdi sizlere birer hap vereceğim, bu haplar ağrı yapmaz. Uyutur uykudayken öldürür. Siz de aranızda karar verin ihtilalci gibi ölün."
Y.Ö: Bu sırada Gardiyan yanınızda değildi herhalde?
O.D : Önceki sohbetlerde bir tehlike görmedi, bir iş için ayrıldı. Iraklı teklifi o sırada yaptı. Dördümüze de yeşil mercimek gibi birer hap verdi.
Y.Ö : Peki hiç kuşkulanmadınız mı? Piyon olabilir, sizden sorunsuzca kurtulmak isteyenlerin bir oyunu olabilirdi bu?
O.D : Biz bu ziyaretten kuşkulanmıştık. Onu bize getirmeden önce bir danışmaları lazımdı. O gittikten sonra aramızda bu konuyu tartıştık. Bu adam buraya askeri ceza evine gelecek de, bu hapları da içeri sokabilecek...
Dedik ki : Herhalde bizi asacaklar. Bu tezgah bizden kurtulmak istediklerinin bir göstergesi.
Y.Ö : Hapları ne yaptınız?
O.D : Talat Aydemir sordu: “Öyle veya böyle bu hapları kullanmayı düşünüyor musunuz?” Üçümüz aynı anda Hayır böyle bir ölüm istemiyoruz, dedik. O da “Hepiniz bunları tuvaletlerinize atın, sifonlarınızı çekin.” dedi. Biz de attık, sifonları çektik.
Y.Ö : Hücreleriniz nasıldı?
O.D : Koca bir hapishanede kalan sakıncalı dört kişiydik. Teker kişilik hücrelerdi. Üç yanı duvar, bir yanı duvarlık. İçinde küçük bir banyo tuvalet vardı. Tek eşya iki katlı karyolaydı.
Dördümüz yan yana hücrelerde kalıyorduk. Hücrelerimiz bir koridora açılıyordu. Karşıdaki duvarda küçücük ışık pencereleri vardı. Yemek zamanlarında koridora çıkartılıyorduk ve dördümüz birlikte masada yemek yiyorduk. Bir, bir buçuk saat birlikte oturabiliyorduk.
Her gün sabah yarım saat, öğleden sonra yarım saat teker teker havalandırılmaya çıkartılıyorduk. Onun dışında hücrelerimizde birbirimizi göremeden seslenerek konuşabiliyorduk.
Y.Ö: Hayatımın en acı gecesi, en uzun günü dediğiniz zamanı anlatır mısınız? Yani 26 Haziran 1964'ü 27 Haziran 1964'e bağlayan geceyi...
O.D: 25 - 26 Haziran 1964 günleri geceli gündüzlü cezaevinin çevresinde araç gürültüleri ve faaliyetler belirgin bir şekilde artmaya başladı. Cezaevi çevresindeki emniyet tedbirlerinin arttırılması ve 25 Haziran günü hiç bir gazetenin cezaevine sokulmaması bir gerçeği açıkça vurguluyordu: “Ne olacaksa bugün olacak.”
O günlerde beni ve Erol'u hücreden çıkarmışlar, koridorun başındaki bir odaya koymuşlardı. Talat ve Fethi eski hücrelerindeydi. Her zaman aramıza giren ve dolaşan cezaevi personeli de o gün görünmez oldu. İçeriye hiçbir sorumlu girmiyordu.
Erol'la benim kaldığım odanın karşısındaki koğuşun kapısını ‘Baba’ dediğimiz yaşlı bir astsubay gelip açtı ve içeriden dört sivil adam çıkardı. Erol'la ben bunları görebiliyorduk.
Bu dört kişiyi hastaneye götürüyorlardı. Ben Baba'nın bir anlık müdüriyete gidişinden yararlanıp, hiç tanımadığım bu kişilere Gazeteler gelmedi, herhalde bizimle ilgili ciddi bir haber var. Müdüriyet gazeteleri içeri sokmadı, fırsat bulursanız bize ait bir haber varsa dönüşte bize getirin. Kestiğiniz kupürü iyice saklayın, muayenede yakalanmayın. Yapabilir misiniz? diye sordum” İçlerinden biri: "Merak etmeyim ben getiririm, zaten ben de subayım” dedi.
Biz dörtlü olarak her zamanki gibi öğlen yemeğimizi yedik, sohbet ettik, hatta aramızda acı da olsa: “Bu son yemeğimiz galiba” diye konuştuk.Yemekten sonra her günkü gibi öğle uykusuna yatmak üzere birbirimizden ayrıldık. Ben dört gözle hastaneden dönecekleri bekliyordum. Nihayet beklediğim an geldi, kapı açıldı, aynı anda ben de koridora çıktım.
Konuştuğum ve subay olduğunu açıklayan kişiye yaklaştım. Bükülmüş küçücük bir ruloyu elime sıkıştırdı. Odama girdim ve Erol'la birlikte kara haberi öğrendik. Gelen kupür Akşam Gazetesi'nden kesilmiş, kısacık bir yazıydı.
Diyordu ki: “Cemal Gürsel, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan'ın idam cezalarını onayladı. İnfazların bugün veya yarın yapılması beklenmektedir.”
Y.Ö : Ne düşündünüz o anda, neler hissettiniz?
O.D : Bu öyle bir trajediydi ki; şimdiye kadar kader birliği yapmıştık. Dördümüz birlikte kararlı bir biçimde sehpaya gitmeye kendimizi hazırlamıştık.
Bir kaç gün önce bizi ikiye bölmüşlerdi ve şimdi de onları geri dönüşü olmayan bir yere göndermek üzereydik. Erol'la ben birbirimize bakıyorduk. Ne yapacaktık?
İkimiz beklenen sonu öğrenmiştik, ama o ikisi her şeyden habersiz hücrelerinde yatıyorlardı. Sorunu çözmenin iki yolu vardı; biri onları yavaş yavaş alıştırıp söylemek, diğeri önümüzdeki belirsiz zamanı onlara zindan etmeden yaşantımızı devam ettirmek yani hiçbir şey söylememek.
Erol'la bu iki görüşü uzun boylu gözden geçirdik ve sonunda hiçbir şey söylememeye karar verdik.
Y.Ö : Hiçbir şey sezinlemediler mi?
O.D : Bizden gazetelerin niye getirilmediği konusunda haber bekliyorlardı. Talat sordu: “Ne oldu gazetelerden haber yok mu?” Soruş tarzında bir endişe yoktu, ben de hiç tereddüt etmedim. Gazeteler henüz gelmedi, müdüriyet de üzgün. Yarın hepsini birden getiririz diyorlar, dedim.
Fethi atıldı: “Eğer dilinizin altına bakla varsa çıkartın, biz her şey için hazırlıklıyız. Hatta biraz önce ikimiz de banyo yaptık ve abdest aldık. Bugün bizi alacaklar! siz de bunu biliyorsunuz! Bizi üzmemek için saklıyorsunuz.”
Ben şöyle yanıtladım: Herhangi bir şey bilsek tereddüt etmeden söyleyeceğimizi biliyorsun. Ortadaki bulanık havadan biz de kuşkuluyuz ama gerçek nedir bilemiyoruz. Artık akşam oluyor, bekleyeceğiz ve birlikte göreceğiz.
Talat Aydemir de beni onaylar gibi konuştu. “Fethi, bir şey öğrenmiş olsalar söylerler. Belki de bizleri askeri ceza evinden sivil ceza evine götürecekler. Gazeteler bunu yazmış olabilir. İdare de işi gizli tutuyor.”
Onlar hücrelerinde, biz koridorda konuşuyorduk. Konuşuyorduk ama sanki beynim durmuştu.
Devamlı kendimi telkin ediyordum dayanma gücümü arttırmam lazım diye. Demir parmaklıkları ellerimle tutarak ayakta durmak için güç arıyordum. Baktım Erol da aynı şekilde demir parmaklıkları tutuyordu, yüzü çok soluktu. Anlatılması çok güç bir sahneyi yaşıyorduk.
Artık hava kararmıştı. Yemek zamanı yaklaşıyordu. ‘Baba’ geldi onların kapılarını açtı. Yanımızdan ayrılırken arkadan seğirttim. Baba, bu gece onların alınacağını ben ve Erol biliyoruz. Şimdi müdüre durumu aynen söyle ve de ki; sakın ola ki bizi odamıza hapsedip kilitlemesin ben ve Erol onlarla son anda vedalaşmadıkça onları buradan alamazsınız. Biz dört kişi ölür fakat teslim olmayız. Öylece söyle.
Ben arkadaşlarımın yanına döndüm ve onlara katıldım. Bana Baba ile ne görüştüğümü sordular ben de, bugünkü gazeteleri yarınkilerle birlikte mutlaka istiyoruz, vermezseniz sizin için hayırlı olmaz, dediğimi söyledim.
Yemeğimizi sohbet ederek yedik, yemekten sonra biraz oturup havadan sudan konuştuk.
Bir süre sonra Baba geldi ve onları her zamanki gibi hücrelerine kilitledi. Biz de içimiz burkularak iyi geceler dileyip odamıza çekildik. Baba bizden ayrılırken dedi ki; “Müdürle görüştüm. Sizinle vedalaşmadan gönderilmeyeceklerine söz verdi.”
Artık bitmek bilmeyen dakikalar başladı. Erol tahammül gücünü yitirmişti. Uyumak istiyordu. Israrı karşısında uyuması için uyku ilacı verdim. Biraz dalar gibi oldu ama yine de uyuyamadı. “Bu korkunç bekleyişe tahammül edemiyorum. Bir uyku hapı daha alacağım” dedi.
Erol sarhoş gibi olmuştu, sızdı kaldı. Ben uyuyamıyordum, zaman durmuş gibi geliyordu bana. Dışarıdan araç gürültüleri ve silahların çıkardığı madeni sesler geliyordu. Odamın penceresinden dışarıyı seyretmeye başladım. Projektörler durmadan çevreyi aydınlatıyordu.
Gece yarısı olmuştu, 26 Haziran'ı geride bırakıp 27 Haziran'a girmiştik.
Birdenbire koridorun ana kapısı açıldı, kalabalık bir grup içeriye girdi. Konuşmalar, endişeli adımlar duyuluyordu. Kalbim yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu. Erol yarı baygın halde uyuyordu. Dürtmeye başladım. Geldiler kalk! diye bağırıyordum.
Erol üst üste içtiği uyku ilaçları nedeniyle koma halindeydi. O sırada hücrelerden Fethi Gürcan'ın gür sesini işittim. “Ne oluyor, nereye götürüyorsunuz, bizi alamazsınız, açıklama yapmadan teslim olmam!” diye bağırıyordu.
Gürültüler arasında bir ses “Sizi başka bir ceza evine naklediyoruz, endişe edecek bir şey yok Fethi” diye karşılık veriyordu. Bir süre sonra sesler bizim olduğumuz yere doğru yaklaştı.
Kapı kolumuzun zorlandığını gördüm ve ardından Fethi'nin sesini duydum. “Arkadaşlarımla görüşeceğim, onların haberi yok, vedalaşacağım” diyordu. Yine bir ses “Merak etme görüştüreceğiz, vedalaşacaksın” deyince tekrar yürümeye başladılar.
Nutkum tutulmuştu. Haykırmak istiyor ama beceremiyordum. Bir anlık müdahale olup bitmişti.
Cezaevi ölüm sessizliğine bürünmüştü. Kapıya güm güm vurmaya başladım. Açın şu kapıyı diye bağırıyordum. Kısa bir süre sonra kapı açıldı. Astsubay gardiyan “Gelin efendim vedalaşacaksınız” dedi. Cezaevi Müdüriyeti koridoruna götürdü beni.
Cezaevi Müdürü, yarbay, beni odasının önünde karşıladı ve “Çok kısa görüşün” dedi.
İçeri girdiğimde de Talat Aydemir'i oturur vaziyette buldum. Beni görünce konuşmaya başladı; “Osman, bizi sivil cezaevine naklediyorlar, sizi de yarın götüreceklermiş. Şimdilik bizi ayırıyorlar, ileride yine görüşeceğiz, mektuplaşırız.”
Görünüşünde, konuşma ve davranışlarında hiçbir endişe yoktu. Söylenenlere inanmış bir hali vardı. Böylesine bir inanmışlık içerisinde olan Aydemir'e ne diyebilirdim ki? “Evet albayım bize de aynı şeyi söylediler. Müsterih olun, ileride yine görüşeceğiz mektuplaşırız. Yine de vedalaşalım ve hakkımızı helal edelim” diyebildim.
Aydemir ayağa kalktı, birbirimize sarılarak öpüştük ve karşılıklı olarak: “Hakkım helal olsun” diyebildik. Kapı açıldı ve Müdür: “Hadi Osman daha Erol var sırada” dedi. Birbirimizden koptuk ve dışarı çıktım. Hayret o sırada Erol sendeliyerek bir astsubay eşliğinde vedalaşmaya getiriliyordu.
Y.Ö : Ya Fethi Gürcan?
O.D : Fethi'yi vizite odasına koymuşlardı. Odaya girdiğimde pijamasıyla olduğunu gördüm. O sırada astsubayın getirdiği altı pantolon üstü mont olan giysilerini giymekteydi. Hiçbir zaman yanından eksik etmediği ucu kıvrık ve kısa ağızlığıyla da sigarasını tüttürüyordu.
Beni her zamanki çok ciddi tavrıyla karışık, güleç yüzüyle karşıladı. “Osman bunlar zannediyorlar ki ben söylediklerini yuttum. Şimdi bizi doğru asmaya götürüyorlar. Bunu sen de biliyorsun. Benim hiçbir şeyden korkum yok. Her zaman konuştuğumuz gibiyim. Benim kızdığım gerçeği söylemekten kaçmaları.
Ben onlar gibi korkak değilim, sapına kadar ihtilalciyim. Benden korkuyorlar, bunun için de beni asacaklar.
Son dakikalarımı yaşarken senin gibi vefalı ve mert bir ihtilalci ile vedalaşmak istedim o da oldu işte. Senden son isteğim eşime ve çocuklarıma sevgi dolu selamlarımı iletmen.
Onlara hiç sarsılmadığımı vatan ve millet uğruna ölüme gittiğimi söylemeni istiyorum. Şu anda bile senin idamdan döndüğüne sevindiğimi tekrar etmek istiyorum.
Bütün dostlara ve gerçek ihtilalcilere veda ediyor, hakkımı helal ediyorum.
Sen de hakkını helal et kardeşim” dedi.
(Burada röportaja ara vermek zorunda kaldık. Dört yıldır tanıdığım sert, sarsılmaz, tavizsiz Osman Deniz, bu yaşlı aslan, yukarıda okuduklarınızı anlatırken hıçkırmaya başladı. İlk defa ağladığına tanık oldum. Gözyaşlarının olmadığı bir ağlama biçimiydi bu, yalnızca hıçkırıklarla sarsılıyordu. Bir insanın savunma mekanizmalarının bu kadar güçlü olabileceğine ilk defa tanık oldum ve bana niçin dört yıl boyunca bu geceyi anlatmaktan kaçtığını da o zaman anladım.)
Kendisine son söylediğim sözler: “Hakkım helal olsun. Sen Türkiye'nin yetiştirdiği en büyük ihtilalcisin.
Müsterih ol, seni herkes her zaman gerçek ihtilalci Fethi Gürcan olarak anacaktır.
Sen benim tek arkadaşım olarak kalbimde yaşayacaksın” oldu. O sırada kapı açıldı Erol Dinçer içeri alınıyordu. Fethi beni bırakıp coşkuyla Erol'a sarıldı.
İki kahraman, gözünü tehlikeden esirgemeyen iki süvari subayını baş başa bırakarak dışarı çıkıp odama gittim. Bir süre sonra Erol perişan bir durumda odamıza geldi ve kendini yatağa attı.
Durmadan “Olamaz, olamaz. O'nu asamazlar. O bir efsaneydi.” diye sayıklıyordu.
Aldığı uyku ilaçlarının etkisindeydi. Kısa süre sonra yine uyudu. Erol her zaman Fethi'nin sağ kolu olmuştu ve içinde bulunduğumuz duruma dayanamıyordu.
Y.Ö: Bu onları son görüşünüz oldu. Ya sonrası...Fethi Gürcan idama nasıl gitmişti?
O. D: Vedalaşmadan sonraki saatleri sabaha kadar uykusuz kahır içinde geçirdim. Erol sabah kendini toparlamaya başladı ama gece olanları hatırlayamıyordu.
Saat 11:00'a doğru Deniz Astsubayı Ethem yanımıza geldi, çok üzgündü.
İlk sözü: “Fethi Gürcan idam edildi, Talat Aydemir'in infazı tehir edildi. O da Cebeci Sivil Cezaevi’nde hücreye kondu.”
Astsubay Ethem'i Fethi çok severdi. Rahmetli O'na devamlı: "İdama giderken yanımda olacaksın. Sen olmazsan öteki kalleşlerle gitmem!" diye takılırdı. O gece de rahmetli Ethem'le gitmiş sehpaya! Biz vedalaşmadan sonra olup biteni Ethem'den dinledik.
Y.Ö : Talat Aydemir'in idamı niye ertelendi?
O.D : (Astsubay Ethem anlatıyor)
Aydemir ile Gürcan Cebeci Cezaevi’nde ayrı ayrı hücrelere konuldular ve birbirleriyle görüştürülmediler.
Cezaevi Müdürü'nün odasında savcı Turgut Akan, sivil infaz savcısı, mahkeme başkanı Albay Basmacı, hapishane müdürü ve gardiyanlar vardı. Cezaevinin çevresi çok sıkı denetim altındaydı. Gazeteciler yaklaştırılmıyordu. İnfaz savcısı Aydemir'in avukatının bir dilekçe verdiğini bir usül hatası yüzünden yasal olarak infazın yapılamayacağından bahsederek, erteleme isteminde bulunduğunu açıklıyordu.
Bu istek haklı bulundu ve Aydemir'in infazı ertelendi.
Aynı anda Fethi Gürcan'ın hücresinden getirilmesi için emir verildi.
Getirildi ve oturtuldu. Savcı herkesin huzurunda infazın yapılacağını kendisinin yüzüne karşı söyledi ve kararnameyi okudu.
Fethi Gürcan bütün bunları büyük bir soğukkanlılıkla dinledi, bu sırada orada bulunanları tek tek inceliyordu. Savcı “bir isteğiniz var mı?” diye sordu.
Ailesine bir veda mektubu yazacağını ve bir sigara içeceğini söyledi.
Getirilen kalem kağıtla mektubunu yazmaya başladı, bir yandan da sigarasını içiyordu.
27/6/964
Cuma Saat 02:55
Canım karıcığım ve yavrularım,
Ölümümden dolayı üzülmeyiniz. Bu benim alın yazımmış. Kalben müsterih olarak öteki dünyaya göç ediyorum. Kendini Vatana ve Millete adamış insanların gönül rahatlığı içindeyim. Size şerefimden başka bir miras bırakamadığım için üzgünüm. Bu emanetimi sonuna kadar muhafaza edeceğinizden eminim.
Yavrularım, Annenizi üzmeyiniz, tahsilinize devam edin Vatana ve Millete yararlı insanlar olmak için çalışın, Allah sizi fena insanlardan korusun.
Hepinizi önce Allaha sonra Asil Türk Milleti’ne emanet ediyorum. Hepinizi ayrı ayrı kucaklar son defa gözlerinizden öperim.
Sizi çok seven
Babanız Fethi Gürcan
{İmzası}
Ortalığı sessizlik kaplamıştı. Mektubu bitirdi, zarfa koydu. Sigarayı da bitirdikten sonra mahkeme başkanına döndü ve dedi ki:
“Ölüme seve seve gidiyorum. Hiçbir şeyden korkmuyorum ancak sizin adaletinize de inanmıyorum. Siz aldığı emirleri uygulayan insanlarsınız.
İhtilal başarılı olsaydı, orduya binbaşı rütbesiyle dönmekten başka bir dileğim yoktu. ancak siz de biliyorsunuz ki örneğin Albay Emin Arat başbakan olacaktı. Ona verdiğiniz ceza ile benimkini karşılaştırmak adaletsizliğini kanıtlamak için yeterlidir. Ben sapına kadar ihtilalci olduğum için benden korkanların verdiği emirlere uyarak bu karar çıkartıldı. İşte sizin adaletiniz budur.”
Ortalık birden karıştı. Oradakilerin yüzleri sararmıştı. Turgut Akan: “Ama Fethi bak mahkemede ne demiştin: bugün serbest kalsam yine ihtilal yaparım, benim giremeyeceğim garnizon yoktur. Girdiğim garnizonu da alarma geçirir ve ihtilal yaparım. Bu sözler yeterli değil mi?”
Fethi Gürcan: “Evet öyle dedim ve öyleyim. Gerçeği söyledim. Siz de gerçekleri söyleyenleri idam ediyorsunuz. Kıvıranlara da kim olursa olsun hafif cezalar veriyorsunuz.
Hayıflanmıyorum, korkmuyorum ama sizin gibi uşakların adaletsizliğini haykırıyorum.
Şimdi hazırım bitirelim bu işi” dedi ve ayağa kalktı. Verilen emirle gömlek giydirildi, elleri bağlandı.
Bu sırada bana dönerek: “Ethem bir sözümüz vardı; sehpaya seninle gideceğim.” Bu isteğine karşı gelinmedi. İnfazın yapılacağı avluya çıktık. Avluya askeri bir ceraskal (otoları kaldırıp indirmek için kullanılan araç) zincir takılı yere halat bağlıydı altında da bir iskemle duruyordu.
Fethi Gürcan o tarafa durup baktı sonra dimdik ve sert adımlarla oraya doğru yürümeye başladı. Bana: "Hakkını helal et Ethem, dediğim gibi oldu" dedi.
Sandalyeye çıktı, ilmik boynuna takıldı O'nu seyredenlere karşı yüksek sesle: “Vatan ve Millet sağ olsun!” dedi ve kendini sandalyeden aşağıya boşluğa itti.
Naşını gusülhaneye taşıdık orada Fethi'nin levent gibi taptaze vücudunu ağlayarak terk ettim.”
“Rüzgar kanatlı atlı”, dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacaktı.
Bir süre sonra, Silahlı Kuvvetler’den “Süvari Sınıfı” kaldırıldı.
“İhtilalin Süvarisi” Nesrin Turhan, Doğan Kitap
Albay Aydemir, Ankara Merkez Cezaevi'ndeki hücresinde, elindeki kitabı okumaya hazırlanırken, en yakın dava arkadaşı Fethi Gürcan'ın idam edildiğini bilmiyordu. Oğlu Metin'in, artık babası için hiçbir umut kalmadığını görerek, dava arkadaşı Fethi Gürcan'ın mezarının yanındaki mezarı aldığını da... Albay, idamların bir şekilde önleneceğine yönelik inancını hep diri tutuyordu.
Gardiyana: “Fethi Binbaşı nasıl?” diye sordu. Genç adam son beş gündür yaptığı gibi, “En İyi Aktör” ödülünü hak edecek rolünü oynayarak gülümsedi ve iyi olduğunu söyledi. Albay, onun gülümsemesine aynı şekilde karşılık verip, “Ona benden bir çay götürün” dedi. Sonra yatağa yerleşip, oğlu Metin'in getirdiği kitabı eline aldı.
Fransız devrimci Gracchus Babeuf’un Devrim Yazıları adlı kitabı Çan Yayınları tarafından, Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Gün-yol'un çevrisiyle yayımlanmıştı.
Kitabın çevirmenleri, Devrim Yazıları’nı bastırmanın bir zorunluluk olduğu düşüncesiyle, özenerek, severek çalışmışlardı. Fransız Devrimi'nin solcu kanadını temsil eden Babeuf, yüz yılı aşkın bir zaman ötesinden Türkiye'ye ışık tutabilirdi.
Bütün devrimlerde olduğu gibi, Fransız Devrimi ile 27 Mayıs Türk Devrimi arasında da benzerlikler vardı. Devrimin yıkmak istediği ve bir süre için yıkar göründüğü çıkarcı güçler, demokrasiye dönüşle birlikte, kısa zamanda palazlanıp, devrime cephe almış, eski iktidarın dışa dayalı iç sömürü düzenini yeniden yaşatır hatta ölümü göze alarak, gerçekleri dile getirmeye çalışmıştı, iki devrim birbirine çok benziyordu. Babeuf, Türkiye'ye sanki yüz yetmiş küsur yıl ötelerden (1964'te), piç olan eski bir devrimin acı deneylerinden ders alınmasına ortam hazırlamak için gelmişti.
Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Günyol, Devrim Yazıları'nın böylesi bir ortamda, aydınların gözünü açabilecek uyarılarıyla yararlı olabileceğini düşünmüşlerdi. Ancak, 1964 yılında iki binlik bir baskıyla yayımlanan eser pek yankı uyandırmamış, beş buçuk ay içinde ancak yedi yüz kadar satmıştı.
Albay hücresindeki yatağa yerleşip, kitabı ilgiyle okumaya başladı.
1789 Fransız Devrimi'nin kuramcıları arasında yer alan Babeuf, devrim öncesinde, özel mülkiyetin haksızlıklar üzerine kurulduğu sonucuna varmış, toprakların dağıtılmasıyla, toplumsal eşitsizliği önlemeyi önermişti.
Fransız Devrimi'nin coşkusunu paylaşan Babeuf, devrimden bir yıl sonra ise, yoksul halka yüklenen vergileri protesto ettiği için ilk cezaevi deneyimini yaşamış, 1795'te halkı direnmeye çağırınca ikinci kez cezaevine atılmıştı.
Cezaevinden çıktığında fikirlerini yaymak için daha yoğun bir propaganda yürütmüş, Eşitler Manifestosunda, siyasî ihtilalin, bir sosyal devrimle tamamlanacağı tezini ileri sürmüş, yeniden cezaevine gireceğini anlayınca kaçak hayatı yaşamaya başlamıştı.
1796'da gizli devrim örgütü Eşitler Derneği'ni kuran Babeuf, 1797'de bir ihbar üzerine yakalanmış ve yakın dava arkadaşı Darthe'yle birlikte giyotinde can vermişti.
Babeuf, toplumun amacının herkesin mutluluğu olduğunu söylüyor, tabiatın nimetlerinden herkesin eşit yararlanması gerektiğini savunuyor, sosyal düzenin kökten değiştirilmesi tezini, sınıf mücadelesi kavramıyla besliyordu.
Albay, daha ilk satırlarda adeta büyülenmişti...
Babeuf, Fransız Devrimi'ni irdelediği yazısında, "Bir ulusun kötü ve yolsuz kurumları halk yığınlarını yıkıma sürükledi mi, onu alçaltıp, dayanılmaz zincirleri altında ezdi mi, çoğunluğun hayatı dayanılmaz hale geldi mi, genel olarak, ezenlere karşı ezilenler ayaklanır..." diyordu.
Aydemir, 27 Mayıs’la özdeşleştirdiği bu satırların devamını dikkatle okudu:
“Devrimin amacı da genel mutluluktur; çünkü, devrimin yaptığı, amacından uzaklaşmış olan toplumu yeniden amacına yöneltmektir.”
Aydemir, bundan sonra okuduğu satırların altını çizdi:
“Bir döneme kadar, bu amaca doğru büyük adımlar atıldı, sonra gerisin geriye dönüldü, toplumun amacına, devrimin amacına karşı yüründü, genel mutsuzluk pahasına küçük bir azınlığın mutluluğuna doğru.”
Babeuf'e göre, bir ayaklanma sonucunda iktidarı aldıktan sonra bu iktidarı, siyasî demokrasi ilkelerine uyarak bir meclisin eline yeniden bırakmak çocukça bir hareketti. Toplumun yeni baştan kurulması ve yeni kurumların yerleşmesi için gerekli süre boyunca devrimci bir azınlığın diktatörlüğünü sağlamak zorunluydu. Devrim yerleşene kadar, iktidar ihtilalci komitenin elinde olmalıydı.
Albay, Babeuf’ün, “Zenginlerin kazanç hırsını gemleyecek tedbirler almadığımız sürece, onlara istediğiniz kadar vergi kesin, boşunadır. Çünkü, zenginler bütün tüketim maddelerini ellerinde tuttuklarına göre, öçlerini her zaman yoksullardan almanın yollarını bulacaklardır” sözlerinin altını çizmekle yetinmedi, yanına kendi yorumu yazdı:
İsmet Paşa'nın ikinci Dünya Savaşı sırasında hesapsız Varlık Vergisi'nin acısını milletin fakir halkı çekti.
1791 nerede, 1942-1943 Türkiye’si nerede imiş... iktisadî ve sosyal görüşü olmayan devlet adamlarının yanlış hareketleri bugün daha iyi meydana çıkıyor.
Babeuf’ün muhaliflerinin “Bir hükümetimiz var, ona yürümesi için zaman vermeli” cümlesinin altını çizdikten sonra yine yorumunu ekledi:
“Bu fikirler aynen 21 Ekim 1961 Protokolü imza edilmeden önce benim karşımda olan generallerindi.”
Okuduğu her satırda kendi yaşadıklarına bir benzerlik, kendi düşüncelerinden bir parça bulan albay heyecanlanmıştı.
Babeuf’ün: “Diyorum ki, bu durum artık sürüp gidemez, eğer hükümet bu yürekler acısı durumu değiştirmenin yollarını aramazsa, ondan şikayete hakkımız vardır. Hükümetin elinden bir şey gelmiyorsa, bu yollan araştırmak ve onları göstermek hakkımızdır” satırlarının yanma da not aldı:
“Bu da benim ihtilallere kalkıştaki felsefemin kaynağıdır.”
Fransız devrimcisinin, halkın hizmetinde bir meclis için, üyelerinin, halkın çektiklerini ve gereksinimlerini daha içten duymaları, yoksulluğu ve bilgisizliği ortadan kaldırma isteğinde daha yürekli, daha güçlü olmaları yolundaki dileklerini dile getirdiği satırların yanına da kendi satırlarını ekledi:
“Böyle bir Millet Meclisi'ni Allah Türk Milleti’ne ne zaman nasip edecek acaba? Görenlere ne mutlu. Ben de görürsem gözüm arkada gitmem.”
Duygularını, okuduğu kitabın kenar boşluklarına sıkıştırdığı satırlara döken albay, "Zavallı Türkiye, 1964'te 1792 Fransa’sını yaşıyor, ne acıdır" dedi, yazmayı sürdürdü:
“Açık rejim diye milleti aldatarak idare eden demokrasi kahramanı efendiler” bu kitabı okursa, öldürülmek istenen Aydemir'in neden asi albay olarak iki defa silaha sarıldığını daha iyi anlarlar.
Yaşadığım müddetçe toplumu bu insan sömürücülerinden kurtarmak için yapmayacağım mücadele yoktur.
Büyük Allah’ım bunlarla savaşmak için bana biraz daha ömür ve fırsat ver.
Bütün bölümlerinde olduğu gibi, kitabın son bölümünde de kendisiyle benzerlikler bulan albay, idam cezasına çarptırılan Babeuf'ün karısına ve çocuklarına yazdığı son mektubu birkaç kez okudu.
Fransız devrimcisinin, ailesine yazdığı, “Bana olan sevginiz sizi bütün bu belalara soktu. Türlü eziyetlere ve yoksulluklara katlandınız, vefalı yüreklerinizle bu uzun, bu ezici duruşmanın acı zehrini benimle beraber içtiniz, sonuna kadar” satırlarının yanına, “Benim aile efradım da aynı günleri yaşadı” diye not aldı.
Babeuf’ün uzun mektubunu belki dördüncü kez yeniden okurken, onun “İnsan, yurdu için ölmeye, ailesinden, çocuklarından, sevgili eşinden ayrılmaya katlanabilir, ama, özgürlüğün elden gideceğini, bütün gerçek cumhuriyetçilerin en korkunç akıbetlere uğrayacağını göre göre ölmek zor” satırlarının da altını çizdi. Bu satırların karşısına da not aldı:
Şu anda taşıdığım hisleri, kaç yüz sene evvel taşımış, hayret ediyorum. Ne kadar benzerlik var, şaşıyorum.
Albay, mektubun son bölümünü okudu:
“Hiç ummuyorum ya, şimdi Cumhuriyet’in ve ona bağlı kalanların göklerinde patlamak üzere olan o korkunç fırtınadan sağ çıkarsanız, yeniden rahatlığa kavuşup kara bahtınızı değiştirmenize yardım edecek dostlar bulabilirseniz, size öğüdüm şudur: bir arada, birbirinize bağlı yaşayınız!
Eşimden istediğim, çocuklarını bağrına basması; çocuklarımdan istediğim de, analarını sayıp sözünden çıkmamaları, şefkatine layık olmalarıdır. Özgürlük uğrunda ölen birinin ailesine yaraşan erdemlilik örneği olmak ve bütün iyi insanlara kendilerini saydırıp sevdirmektir.”
Babeuf, karısına da şöyle yazıyordu:
“Sana bıraktığım tek şey, yalnız ünüm olacak benim. Senin de, çocukların da onunla avunacağınızdan eminim.
Kocanızdan, babanızdan söz edilirken, ‘Sapına kadar dürüst bir insandı’ dendiğini duymak hoşunuza gidecek.”
Albay, kitabı kucağına bırakıp, gözlerini hücresinin duvarına dikti. Mamak'taki duruşmalar sona erdiğinde, Yargıtay'ın kararının Meclis görüşmelerini beklemeden vasiyetini hazırlamış, ölümünden sonra açılmak üzere güvendiği ellere teslim etmişti.
Dokuz ay geçmişti üzerinden. Babeuf'ün son mektubunda yazdıklarıyla, kendi vasiyetinde yer alan satırlar arasındaki tek fark ifade değişiklikleriydi.
Kitaba, “Vasiyeti karşılaştıranlar hayret içinde kalabilirler. Ben de aynı şeyleri eşime ve evlatlarıma bıraktığım için şu anda rahatım zaten” diye not aldı.
Babeuf'ün, ölüme gitmeden önce yazdığı mektubun son satırlarını da dikkatle okudu:
“Kötüler benden güçlü. Savaşı bırakıyorum. Tertemiz bir vicdanla ölmenin de tadı var. Benim için tek acı, yürekler acısı olan, sizden ayrılmak, canım dostlarım, en çok sevdiklerim! Kopuyorum aranızdan. Yapacaklarını yaptılar. Allahaısmarladık. Tekrar tekrar allahaısmarladık.”
Albayın, onu ölüme götüren asi kanı harekete geçti.
O, savaşmak için biraz daha ömür istiyordu. Ölmek olasılığı ne büyük olursa olsun, yaşamaya dair küçük olasılığa, büyük ümitler yüklüyordu. Ölümünün ailesine nasıl bir acı yaşatacağını düşününce, asi kanı daha hızlı akmaya başladı, yeniden kalemini oynatmaya başladı:
“Büyük Allah bu sayfadan beni mahrum bırakacak inşallah. İmanım, ümidim tamdır. Yeni bir kurtuluş mucizesi doğacaktır. Bu kitap tam beni anlatan ve bugünkü Türkiye'yi iyice canlandıran bir şekilde yazılmış. Bu kadar benzerliğe şaşmaktan başka bir şey diyemeyeceğim. Kritik bir günümde okudum. Fakat Gracchus Babeuf'ün sonucundan sarsılmadım. Şu anda demir gibiyim. Geleceğime her zamanki gibi ümitle bakıyorum. Allah'a güveniyorum. İnşallah kurtulacağım. Geride kalan sevdiklerime gözyaşı döktürmeyeceğim.”
Albay, o geceyi ve bir sonraki geceyi de umut içinde geçirdi...
4 temmuzu 5 temmuza bağlayan gece, yatağında derin düşünceler içindeyken, kendisine doğru yönelen ayak sesleriyle yerinden doğruldu, hücre kapısının açılmasını büyük bir soğukkanlılıkla izledi...
O anda her şeyin bittiğini anlamıştı... Üzerinde Harbiye rozetinin takılı olduğu siyah dik yakalı kazağını, gri pantolonunu giydi, yanındakilerle birlikte cezaevi müdürünün odasına kararlı adımlarla yürüdü, Beyaz idam gömleğini giydi... infaz yerine giderken de aynı soğukkanlılık içindeydi.
Darağacına doğru hızlı adımlarla yürüdü, sehpaya çıktı...
Cellata, “Kendi işimi kendim görürüm” dedi ve “memleket için hayırlı olsun...” diye bağırdıktan sonra ayağının altındaki sandalyeyi tekmeledi... Saat 02.55'i gösteriyordu...
Albayın evinde o gece büyük bir kalabalık ve acı bir bekleyiş vardı... Eşi ve kızına saatler önce sakinleştirici ilaçlar verilmişti. Sabaha doğru kapı çalındı ve albayın eşyalarıyla birlikte, idamın gerçekleştirildiği haberi de geldi... O gün albayın evine koşup gidenler arasında yalnızca Mustafa Türker değil, daha bir hafta önce aynı acıyı yaşamış olan Esma Gürcan da vardı...
Yenik ihtilalcinin cenazesi, ailesi ve yakınlarından oluşan dokuz kişilik bir topluluk huzurunda, Cebeci Asri Mezarlığı'nda, dava arkadaşı Fethi Gürcan'ın yanındaki mezara kondu.”
Harbiye II. sınıftan Günugur Teciman, Benal Tanıl, Abdullah Akyurt ve Sülayman Kansız I.Sınıftan İlker ve Oktay ve sivil olarak Aptullah’ın Hemşerisi Mesut Komutanlarını son yolculuğuna uğurlamak için mezarlığa gelmişlerdi.
Harbiyeli Benal TANIL :
“Biz Harbiyeliler sanki her gün asılıyorduk. Komutanlarımız ölüme giderken bir şey yapamamaktan kahroluyorduk.
Komutanımız AYDEMİR’in asılacağı cezaevi çevresini de dolandık. Emniyet güçleri zor kullanarak bizi uzaklaştırdılar. Biz de naaşını getirecekleri Cebeci asri mezarlığına gittik. Komutanımın gömüleceği mezar yeri belliydi.Bir hafta önce asılan komutanımız Binbaşı Fethi Gürcan’ın mezarının yanındaki yer ayrılmıştı. Süleyman Kansız’ı mezarı kazdırıp hazırlaması için gönderdik. 05:00 civarındaydı. Albayımın naaş’ı geldi. Komutanımın naaş’ı yıkanırken bizde dışarıda albayımın akrabası Ayhan ağabey ile ağlayıp bekliyorduk. Sanki ciğerlerimiz sökülmüştü. O sırada askeri araçlar geldi.Arabanın birinden iki yıldızlı general indi. Tümgeneral Burhan ERCAN’dı.
Bizi görünce sinirden köpürdü.
-Sizlerle burada mı buluşacaktık. Dirisinin peşinden gittiniz akıllanmadınız şimdi de ölüsünün peşinden mi gideceksiniz?”
Koca koca yarbaylar, albaylar saklanacak delik ararken genç Harbiyeliler sorumluluk altında eziliyor genç yürekleri deliler gibi atıyordu. Neredeydi, mangalda kül bırakmayan koca ihtilalci kurmaylar…
Dışarı bırakılan Harbiyeliler kendilerine yol göstermeleri için, komutanlarını kurtarmak için bunlara koşmuşlardı. İhtilalci diye bildikleri bu kurmaylardan ne ses ne çaba görmüşlerdi. Değişik ihtilalci grupların liderleri suspustu. Talat Aydemir’i burun kıvırarak beğenmeyen büyük kurmaylar yer yarılmıştı içine girmişlerdi.Tam siperdiler.
Fethi Gürcan onların bir kısmına teşhisini koymuştu daha önceden. “Onlar İhtilalci değildiler.. Yazı yazarak, bildiri dağıtarak, demeç vererek, çene yaparak ihtilalcilik yaparlardı.”
Bir teğmenin deyimiyle “Apartman sandıkları gecekondu” çıkmıştı. Bu gecekondular, sanki için için komutanlarının ölüme gidişini ister gibiydiler.
Tabii senatör olanlar oylamada açık gizli bu tavrı sergilemişlerdi. Meclis dışındakiler 27 Mayıs’ta omuz omuza oldukları Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın ipe çekilmelerini adeta bekler gibiydiler. Onlar ortadan kalkınca meydan onlara kalacaktı. Albaylar, yarbaylar, binbaşılar, yüzbaşılar…. Yoktu…Yalnızca onlar vardı. Harbiyeliler. Harbiyeliler. Yalnızca Harbiyeliler…21 Mayıs günü silahı da en son bırakan Harbiyeliler.”
Fethi Gürcan’ın asılıp, Talat Aydemir’in 1 hafta sonra asılması üzerine; Yeni Tanin Gazetesi Fıkra Yazarı Aziz Nesin tarihin akışı içinde “bu bekletilişi” aşağıdaki yazısı ile değerlendirmiştir.
Dünya tarihinin en alçakça yargılanmalarından biri belki de başlıcası Mithat Paşa davasıdır.
Bu davanın acı sonu ve o korkunç siyasî cinayet, satılmışlarını bu siyasî davada oynadıkları alçakça rol bir yana, bu eski olayda beni en çok üzen, Ahmet Mithat Efendi gibi büyük bir yazarın, yazılarıyla Abdülhamit'i desteklemiş, bir büyük caniyi haklı göstermeye çalışmış olmasıdır.
Bilindiği gibi, Anayasa (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) yapıcısı Mithat Paşa Yıldız'daki uydurma mahkemede, kiralık yargıçlar önünde, yapma ve uydurma suçlardan mahkûm edilir.
Sonradan boğdurulacağı zindana sürgün edilecektir. Bir gemiye bindirilip, gemi kalkar... Ama Boğaz'dan dışarı çıkmaz. Kız kulesi önüne gelinde demir atar, durur. Kırk sekiz saat burada yatar gemi, ondan sonra yol alır.
Meraklı birkaç kişi;geminin neden Kızkulesi önünde demirleyip kırk sekiz saat kaldıktan sonra yola çıktığını bir türlü anlayamamışlar.
Pek öyle üstünde durup düşünen de yok ya...Mithat Paşa kimdir, ne yapmak istemiştir, Abdülhamit ona neden kızmıştır? Bütün bunlar kimin umurunda...
Ama yine, ne de olsa birkaç meraklı var. Mithat Paşa'nın bindirildiği geminin kazanı mı patladı makinası mı bozuldu, daha yolun başında dibi mi delindi? Nedir, ne oldu da gemi birkaç yüz metre açıldıktan sonra, kırk sekiz saat Kızkulesi açığında demir atıp durdu ?
Yakınlarından olanlar, bir yolunu bulup uygun biçimde bunu Abdülhamit'e sormuşlar. Padişahların en işkillisi ve en kurnazı olan Sultan Abdülhamit şu cevabı vermiş:
“Mithat Paşa'nın uğruna kendisini feda ettiği millet, bakalım onun için ne yapacak Mithat Paşa’yı kurtarmaya çalışacak mı, diye merak ettim de bunu anlamak için gemiyi hareket ettirdikten sonra Kızkulesi önünde kırksekiz saat beklettim.”
Mithat Paşa'yı, milletinin Anayasa’yla yönetilmesini istediği için, boğdurulacağı zindanına götürecek olan gemi, kırksekiz saat değil, kırksekiz gün Kızkulesi önünde demirli kalsa, kimsenin kılının kıpırdayacağı yok: Sağır bir ortam, sağırlaştırılmış bir ortam, vurdum duymaz olmuş bir ortam...
Tanrının yeryüzündeki gölgesi (Zillullah-ı fil-alem) olan Sultan Abdülhamit bunu çok iyi biliyor. Biliyor ama, işkilli ve kurnaz olduğu için, bir kere daha denemek, anlamak istiyor.
Mithat Paşa'nın hapsedildiği gemi Kızkulesi önünde demirliyken, gazeteler bu karara karşı yayın yapsalar, İstanbul'da küçük bir kıpırdanma, başkaldırma ayaklanma başlangıcı olsa, kurnaz padişah, Mithat Paşa'yı Taif Zindanı’na göndermekten vazgeçecek. Ya bir aff-ı şahane, ya bir karar değişikliği...
Ama, Mithat Paşa'nın kiralık, satılık kalemleri, hem de en büyük tanınanları, en ünlüleri, sözde kanun yoluna sokulmuş, bir meşru biçim verilmiş bu eşsiz siyasi cinayeti savunmakta, onun doğru olduğunu millete ispata çalışmaktadırlar.
Kısaca anlatmaya çalıştığım, ortamın sağırlığını gösteren bu olay, beni çok düşündürür.
Mustafa Kemal'i düşünürüm; milletinin kurtuluşu uğruna yalnız rütbelerini, nişanlarını saltanatı suratına çarpan değil, canını ortaya koyan Mustafa Kemal'i...
Makamı saltanatın elinde Mustafa Kemal'in idamı için ölüm fermanı vardır. Osmanlı Müslümanlığı’nın en ulu, en yüce din adamı, Mustafa Kemal'in idamına fetva vermiştir.
Biliyorum, pek çokları şimdi söyleyeceklerime sinirlenecekler, kızacaklardır.
Bir varsayım olarak şöyle tasarlıyorum: İdamına fetva verilmiş Mustafa Kemal'i padişahçı ve emperyalist uşağı kuvvai inzibatiye ele geçirip yakalamış olsaydı.
Mithat Paşa’yı hapsettiği gemiyi de İstanbul Limanı’nda kırksekiz saat bekleten Sultan Abdülhamit gibi, Sultan Vahdettin de Mustafa Kemal'i darağacına göndermeden, bakalım ne olacak diye kırksekiz saat, kırksekiz gün, kırksekiz hafta bekletseydi, ne olurdu, dersiniz ?
Uğruna canını koyduğu insanlar, Mustafa Kemal için ne yaparlardı? Bu varsayımın pek çok kişinin canını sıkacağını biliyorum: Başka birşey, bir başka varsayım daha söylemek isterim. Mustafa Kemal'in idam fetvasına meşihat mührünü basmış olan din adamı, bugün aramızda yaşayabilmiş olsaydı, hepimizden çok Atatürkçü kesilecek ve herkesten çok "Atam sen ölmedin, kalbimizde yaşıyorsuuuun!" diye bağırmaktan sesi kısılacaktı.
Toplumumuz, Mithat Paşa dönemi sağırlığından bugün ne oranda bir duyarlığa gelmiştir? Sağır bir ortam...
Ama gerçek ulus severler ortamın sağırlığına kızmazlar, bilinçle duyarlı bir ortam yaratmak için yine de çalışırlar.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı azdığı kitap ve makaleriyle bilimcil sosyalizme not düşüyor.İşte yazılarından bir demet;
“Bir avuç fınans kapitalistin yerli tefeci-bezirgânları dümen suyuna alarak memleketi soyup soğana çevirmesi, başta dargelirli silâhlı kuvvetler gelmek üzere tümüyle halkı öyle çileden çıkarmıştı ki, 27 Mayıs dinamit fıçısının içine atılmış bir kıvılcım olmuştu. Yığılan hoşnutsuzluk, yalnız silâhlı kuvvetler bendi ile tutulabiliyordu. O bendin, en beklenilmedik yerinde açılan bir çatlak, bütününü sebâ sellerine kaptırıp sürüklemişti.”
”Bir de 27 Mayıs'ta gözlerimizi açınca baktık ki: Atı alan Üsküdar'ı geçmişti. Sıvas Kongresi'nde gerçekleştirilemiyen Amerikan mandalığı : NATO, CENTO, SEATO'nun atom şemsiyeleri altında, Türkiye'yi uluslararası Finans - Kapitalin "Topa-et, İşe-et, Zevke-et" dedikleri kasaplık koyun eti etmişti. Millî Kurtuluşun yerini yabancı üslerin ABC silâhları tutmuştu. Ve Türkiye dünyanın en geri, en dinamizmini yitirmiş ülkeleri sırasına girmişti.”
“ Türkiye'de Genç Osman'danberi, oportunistlerin "Tepeden inme" diye kötülemiye yeltendikleri bir "Yukarıdan" etkili ilericilik ve devrimcilik eylemcileri vardır. Onun benzerlerini Batı'da, hattâ Deli Petro tipiyle Rusya'da da görürüz. Daha çok doğuş halindeki Burjuvazinin özlemleri yönünde bir gelişim sayılabilir. Özellikle Tarihcil Devrim gelenek - görenekleriyle kurulmuş toplumlarda bu eğilim daha başlıbaşına bir anlam taşır.
Türkiye'nin en az Tanzimat'tan beri geçmiş devrimcil olaylarına bakalım. Antika "İlmiyye - Seyfiyye" ikilisinden özellikle "Seyfiyye"ye karşılık düşen, tek sözcükle Ordu : hep düzenlice ileri devrimci aksiyon vurucu gücü olmuştur, ve olmaktadır. Bu bir "tesadüf" veya "şans" değildir. Osmanlılık "400 arslandan" (Engels'in "Askercil Demokrasi" dediği) göçebe Savaşçılların (cengâver Gaaziler, Savaş İlb'lerinin) kurdukları ve 500 yıl güttükleri bir toplumdur.
Gerek Birinci Kuvayimilliye günlerinin, gerekse 27 Mayıs ihtilâlinin vurucu gücü olan Ordu İlb'leri, Tarihimizin o idealist Dirlikçi gelenek - göreneklerinin mümessilidir. Bilimcil Sosyalizmde : Gelenek - Görenek adıyla özetlenecek Tarihcil Üretici Güçler ile, Kollektif Aksiyon (Elbirliğiyle Eylem) İnsancıl Üretici Güçler vardır. Türkiye Devrimler Tarihinde Ordu, o 500 yıllık Dirlikçi Ülkü İlb'inin (Tarihcil Gelenek - görenek + İnsancıl Kollektif Aksiyon) güçlerine en orijinal odak olmuştur, ve olmaktadır.
Niçin olan şeylerin adlarını koymıyalım. En son Birinci Millî Kurtuluş Savaşında olduğu gibi, 27 Mayıs ihtilâlinde de Sosyal Sınıfların yönünde, neredeyse bağımsızmışça görüntüler alan bir Vurucu Güç vardır. Bu Vurucu Güç, "Devleti" ve "Memleketi" koruma ve kurtarma sorumluluğunu duyan Antika Osmanlı "Sünûf'ü Devlet"inin, (İlmiyye + Seyfiyye + Mülkiyye + Kalemiyye) diye adlanmış 4 Devlet Sınıfları'nın Tarihcil ve Sosyal kalıntısıdır. Bu olumluluk, "Kalıntı"dır diye hor görülemez. Zaten hor görene metelik vermez. Pratikte vardır, Teoride yerini ister istemez alır.
27 Mayıs'ın Devrimci askerleri, mutlak askercil "İtaat"in sirkesini, sarımsağını Anayasa bilincine üstün tutsaydılar : Türk Ordusunun Horasan Erleri çağından kalma "Tarihçil Devrim" gelenek ve göreneklerini ne yaşıyabilirler, ne yaşatabilirlerdi. 27 Mayıs'tan sonraki gelişimde beliren bütün eksiklikler : askercil "Körü körüne itaat" alışkanlıkları lehine zekâlardan bile bile yapılmış fedakârlık telkinlerine dayanır. Türkiye'de üretici güçlerin gelişim temposu yalnız "İŞÇİ SINIFI"nın aksiyonu ile hızlanabilirdi. 27 Mayıs, Türkiye'de işçi sınıfı düşünce ve davranışlarına ilk defa tolerans göstermekle, Ağalarla Şirketlerin 27 Mayıs'tan bekledikleri "İtaat" uğruna "Zekâ"larının daha aşırıca zincirlenemediğini ispatlamıştır.
O zaman Türk ordusuna tek yol kalıyor. Halk ordusu olmak. 27 Mayıs ve sonrası, o çabanın bir denemesidir. Bilince çıkamadığı için kör dövüşüne dönmüştür.
Hikmet KIVILCIMLI:
“27 Mayıs devriminin nirengi-noktasına oturtuluşu gerekti. Bunu en az sarsıntı ile yapabilecek "Tek Adam" İsmet Paşa'ydı. Paşa'nın görevi, 27 Mayıs derdimendi Aydemir-Gürcan ikilisinin asılmasıyla bitti. Artık koalisyon kabinesine finans-kapilalin ihtiyacı kalmamıştı. Kendi kabinesi başı çekmeliydi. Amerikan casus başlarından CİA Generali Porter, Ankara'ya gönderildi."
“ 27 Mayıs'ta, yığınlara tanınan sınırlı özgürlükten sonra devrimci hareket gelişmeye yığınların ekonomik mücadelesi gün geçtikçe güçlenmeye başladı. 27 Mayıs'ın devrimci özününün canına okuyan yerli - yabancı parababaları, güçlenen devrimci kavgadan da gocunmaya başladılar. Silâhlı milis (toplum polisi) teşkilâtı kurdular. Devrimci öğrenciler sokak ortalarında kurşunlanmaya başladı.
Devrimci ordu gençliği, halkının devrimci kavgasını görmezlikten gelemezdi. 69 deniz subayı bildirisi ile Devrimci İşçilerin, köylülerin, gençliğin yanında olduğunu kamu oyuna bildirdi.”
Sarp KURAY:
9 Ocak 1970’te sabah erken saatlerde, tutuklu bulunduğum Gölcük - Güllübahçe Askeri Cezaevi’ne gelen bir deniz albayı: “Hemen hazırlan, resmi elbiselerini giy, donanma komutanı seni istiyor.” dediği zaman Bütün eşyalarımı alayım mı ? sorusunu sordum.
Albay resmi bir tavır içinde “Hepsini al, bir daha buraya dönmeyeceksin” yanıtını verdiği anda, hayatımda yeni bir sayfanın açıldığını hissetmiştim.
O tarihte Donanma Komutanı Oramiral Turgut Uzel idi. Daha önce kendisiyle bir kez, komutan vekilliği yaptığım Işın Gemisi’ni özel olarak denetlemeye geldiği zaman konuşabilme fırsatım olmuştu. O gün bana bazı övücü sözler sarf etmiş ama siyasetle bu denli yakın ilgilenmemin başıma büyük işler açabileceği uyarısını da yapmıştı.
Turgut Paşa’nın yeniden hareketlenmeye başlamış cunta örgütlenmeleriyle yakın bir ilişkisi yoktu. Deniz Kuvvetlerinde bu örgütlenmede hiyerarşide Oramiral Kemal Kayacan’ın ismi öndeydi.
Turgut Paşa beni odasında kabul etti. Komutan, dört arkadaşımla birlikte Yüksek Askeri Şura’nın kararıyla ordudan atıldığımızı bildirdi ve resmi evrakı bana imzalattı.
YAŞ kararında isimleri geçen diğer dört arkadaşımın kimliklerini öğrendiğim anda şaşkına dönmüştüm. Çünkü bu genç subayların gelişen olaylarda, ordudan atılacak bir boyutta rolleri olmadığını biliyordum. Liste yanlış düzenlenmişti.
Bu itirazımı Donanma Komutanı’na ilettiğim anda, kendisi sakin bir tavırla “bunu ben de biliyorum ama Ankara böyle istiyor” yanıtını verdi ve devamla “sizi çok uyardıklarını ama söz dinlemediğinizi söylüyorlar, son bildiri bardağın taşmasına neden oldu.” diyerek beni sivil hayata doğru uğurladı.
Donanma Komutanı ile yaptığım kısa konuşma ister istemez kafamda bazı geriye dönüşleri ateşleyici olmuştu.
Daha bir yıl önce, Deniz Harp Okulu Subay Taburu’nda okurken özel olarak ziyaretime gelen ve benimle uzun bir görüşme yapan Tuğamiral Bülent Tarkan (Bu subay, 9 Şubat 1962 tarihli bir protokol ile ihtilal yapmaya karar veren illegal bir örgütün üyesidir ve protokolde imzası vardır. Aynı zamanda Yassıada İrtibat Komitesi’nde görev yapmış ve Adnan Menderes’in idamında hazır bulunmuştur.) beni adeta sorgulamış ve ordu tabanında giderek yaygınlaşan hareketimizin düşünce yapısını öğrenmeye çalışmış ve benden aldığı yanıtlar karşısında asabileşerek, adeta gözdağı verir bir biçimde;
“Ankara’da ülke sorunlarıyla yakından ilgilenen komutanlar var, ayrı örgütlenmeye gerek yok, bir çatı altında toparlanmak gerekir” sözleriyle bir çıkış yaptı.
Ben o tarihte bu kitapta tüm detaylarıyla anlatılan 22 Şubat ve 21 Mayıs dönemleriyle ilgili derinlemesine bilgi sahibi olmadığımdan, Bülent Paşa’ya verdiğim yanıtı yalnızca ideolojik bir çerçeveyle sınırlayabildim ve “Yön ve Devrim Gazetesi çizgisinde olmadığımızı” örgütlenmede de bu hiyerarşik yapıdan uzak durarak bağımsız kalacağımızı bildirdim.
Konuşma bitmişti. Ankara’dan özel olarak gelmiş paşa benim tespitlerimden memnun olmamıştı.
Demek ki Donanma Komutanı’nın da sözünü ettiği “Ankara” bizim bağımsız duruşumuzdan, eylemlerimizden ve düşüncelerimizden rahatsız olmuş, tasfiyeyi başlatmıştı.
Yalçın Küçük “Türkiye Üzerine Tezler” kitabında bu dönem için, tarihe ciddi bir not düşüyor ve Deniz Kuvvetleri’ndeki Ordu Gençliği Eylemciliği ile Hava Harp Okulu’nun Göksen’in kadroları arasındaki dayanışmayı anlattıktan sonra “Orgeneraller kendi dışlarında bir inisiyatif görüyorlar. Kabul etmeleri mümkün görünmüyor.” demektedir.
Evet şu tespiti yapmak gerekiyor: 12 Mart öncesinde, devrimci ordu gençliği içinde başlatılan ilk tasfiye hareketi budur.
Daha 12 Mart’a 15 ay vardır ve Ankara düğmeye basmıştır. Mesaj nettir: “Ya bizimle birlikte olacaksınız yada tasfiye edileceksiniz.”
Bu noktayı iyi kavrayamadığımız taktirde hem, 12 Mart’ın kirli ve karanlık yüzünü yani Derin Devlet operasyonunu çözemeyiz hem de ordu içindeki devrimci birikimin başından geçenleri tam olarak anlayamayız.
Benim ordudan atıldığım tarihte Kara ve Hava Kuvvetleri bünyesinde güçlü beraberlikleri olan hareket, hiyerarşik yapıdan tamamen bağımsız, anti emperyalist ve sosyalist düşünceli bir yapıdır.
“69 Subay Bildirisinde” belirtildiği gibi,
“Ne rütbe, ne nişan peşindeyiz
Erzurum kongresinde üniformasını bırakan
Mustafa Kemal’in sönmez ateşindeyiz.”
Diyerek ve bunu uygulayacak bir mücadele anlayışına sahiptir.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı da bu konuda tarihe bir not düşmektedir.
“27 Mayıs’da yığınlara tanınan sınırlı özgürlükten sonra devrimci hareket gelişmeye, yığınların ekonomik mücadelesi gün geçtikçe güçlenmeye başladı.
27 Mayıs’ın devrimci özünün canına okuyan yerli - yabancı para babaları, güçlenen devrimci kavgadan da gocunmaya başladılar. Silahlı milis (Toplum Polisi) teşkilatı kurdular.
Devrimci öğrenciler sokak ortasında kurşunlanmaya başladı.
Devrimci Ordu Gençliği, halkının devrimci kavgasını görmemezlikten gelemezdi.
“69 Deniz Subayı Bildirisi” ile devrimci işçilerin, köylülerin, gençliğin yanında olduğunu kamuoyuna bildirdi.
O sırada uluslararası para babalarının yayın organı Times şöyle yazıyordu. “Türkiye de sosyalistler orduyu iktidara getirmek istiyor” para babalarının ne yapıp yapıp ordu gençliğini frenlemeleri gerekirdi.
İlkin bildiriye imza koyan Beş Deniz Subay’ı atıldı”
İçinde yaşadığımız günlerde, bazı emekli paşaları bütün ulusal kanallarda izliyorum.
ABD karşıtı ve anti emperyalist nutuklar atıyorlar. Geçmişi bilmesek neredeyse biz de inanacağız.
Öner Gürcan’ın yazdığı bu kitapta, bir dönemini, belgelerle çok açık bir şekilde anlattığı gibi, 27 Mayıs politik devrimi sonrasında ordu gençliğinin öncülük yaptığı 22 Şubat, 21 Mayıs ve 9 Martta gerçekleştirilen tasfiyeler “NATO ve ABD’nin kontrolünde komuta kademesi” tarafından yürürlüğe sokulmuştur.
Tasfiye süreçleri kirli ve karanlıktır.
Aynı zamanda çeşitli politik oyunlarla doludur.
Bir derin devlet tartışması yapılacaksa, 27 Mayıs’ın tasfiyesi, 21 Mayıs Askeri Ayaklanması’nın bastırılma planları, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbesindeki NATO ve ABD’nin rolü, devlet içinde ve dışında illegal teşkilatlanmaları ve bunların eylemleri tam anlamıyla açığa çıkarılmadan sonuca gidilemez.
Bu gün bütün ulusal kanallarda, devamlı konuşturulan emekli generallerin bu süreç kirli ve karanlık yüzüyle ortada dururken, o dönemleri atlayarak veya yok sayarak ABD karşıtı anti emperyalist bir söylem içine girmeleri “Öteki” gördükleri her kesime: “Amerika’nın oyunlarına ne diyorsun?” gibisinden sorular yöneltmeleri, kendilerini gülünç duruma düşürmekten ve kafalarda yeni sorular uyandırmaktan başka bir işlerlik görmemektedir.
Tarihsel olarak bu dönemi yaşamış ve ağır bedeller ödemiş bizlerin, kendilerine, şu soruları sorma hakkı vardır:
a) Bugün tüm yıkıcı sonuçlarıyla karşı karşıya geldiğimiz, 1946’ lardan bu yana ülkemizde uygulanan NATO ve ABD konseptleri konusunda ne düşünüyorsunuz?
b) Sizler o dönemlerde herhangi bir “tekstil fabrikasında ütücü” olmadığınıza göre bu gün lanetlediğiniz ABD politikalarına karşı ne gibi bir davranış içine girdiniz?
9 Ocak 1970 Günü Gölcük Donanma Komutanlığı’ndan gelişigüzel bir sivil kıyafetle ayrılıp, önce İstanbul’a geldim.
Benimle birlikte ordudan atılan teğmen arkadaşlarla buluşup bir bildiri kaleme alarak basına dağıttık.
Bu bildiri o dönemdeki düşünce ve davranış yapımızı ortaya koyması açısından bir tarihi referans niteliği taşımaktadır.
“Biz beş subaydık, bir gün halktan yana çıktık, ordudan çıkarıldık.
Biz beş devrimci subaydık Mustafa Kemal dedik, bağımsızlık dedik, emekli edildik bir sabah vakti.
Biz genç devrimcileriz şimdi, kendini halkın kurtuluşuna adamış savaşçılarız ve devam ediyoruz kavgamıza kaldığımız yerden.
Devrimcinin her yerde ve her zaman devrimci olduğunu bilerek ve söyleyerek devrimci andımızı ve uygun adım yürüyerek halkımızla birlik, devam ediyoruz kavgamıza kaldığımız yerden.
Ve başkaları devam edecekler kavgalarına yani savaş arkadaşlarımız, yani kavgadaşlarımız.
69 değil, yüzlerce, binlerce devrimci kardeşimiz halk olan, halktan yana olan ve onun bağımsızlık ve demokrasi kavgasına, insanca yaşama savaşına arka çıkan devrimci arkadaşlar devam edecekler kavgalarına.
Hem de hiçbir kişisel çıkar gözetmeden, hem de halktan kopuk ihtirasların izlerini içlerinde taşımadan, hem de her şeyin gerçek sahibinin, her şeyin gerçek üreticisi emekçi halkımız ve yoksul yığınlar olduğunu bilerek devam edecekler kavgalarına.
Buna inancımız tamdır.
Çünkü düne kadar biz de onlardan biriydik.
Farkımız yoktu 69’lardan, yüzlerden, binlerden. 69’ları, yüzleri, binleri bir avuç başı bozuk, beş solcu hayta biçiminde ufalayıp küçültmenin hesabına emekli olduk.
Ama neyi değiştirecekti bu, devrimci kardeşlerimizin savaşma azmine gem mi vuracaktır, devrimci dayanışmayı mı kıracaktır, bağımsızlık kavgasını mı durduracaktır. Korku mu salacaktır yüreklere durumumuz.
Bilmezler mi ki biz kişisel çıkarlar peşinde değiliz, bilmezler mi ki biz kendimizi devrime adamışız ve bilmezler mi ki bizim kavgamız onlarla değildir.
Biz başta emperyalizm ve onun yerli uşaklarıyla savaşıyoruz.
Savaşa katılan herkes dostumuz karşı çıkan herkes düşmanımızdır.
Bizim onlara söyleyecek başka sözümüz yok. Bizim artık boşa söyleyecek sözümüz de yok.
Artık kavganın göbeğindeyiz. Demokratik halk iktidarı için yola çıktık.
Görevimiz devrimciler olarak halkımızla organik bağlar kurmak, savaşı onun içinde, onunla omuz omuza sürdürmektir artık.
Bu görev yalnız bizim değil bütün devrimcilerindir. Emperyalizm ve işbirlikçilerinin bir takım oyunlarla çelişkileri gizlemeye çalıştığı bir ortamda ayrılıklar ve tartışmalar sona ermeli ve eylem içinde birlik sağlanmalıdır.
Biz beş devrimci olarak üniformalı ya da üniformasız bütün devrimcilere bir çağrıda bulunuyoruz: bizi daha fazla bölmeden düşman, gelin kavgada birlik olalım, birbirimizi “hain” diye damgalamadan fabrikaya, tarlaya dostça dalalım.
Artık boşa söylenecek sözümüz yok. Kederli de değiliz askerlikten ayrılışımıza.
Biliyoruz ki bu bir üniforma değişimidir.
Bundan sonra üniformamız köylünün tarlada, işçinin fabrikada giydiği giysi, kışlamız tüm Anadolu dur.
Yüreğimiz devrime inançla doludur.
Selam olsun halkımıza.”
Ertesi gün ailemin yanına Ankara’ya geçtim.
24 yaşındaydım ve yıllar önce büyük ideallerle terk ettiğim Hukuk Fakültesi’ne geri dönüyordum.
Benim cezaevinde kaldığım süre içinde Deniz Harp Okulu ve Deniz Lisesi’nden de tasfiyeler başlatılmıştı.
Ankara’da babamın evine indiğim gece Deniz Lisesi’nden atılmış çok sevdiğim Murat Yedican yanında Atatürk Lisesi’nde okuyan devrimci bir arkadaşıyla ziyaretime geldi.
Murat ile gelen, devrimci genç, Türk Ordusu’nda özellikle de genç subayların gönlünde efsaneleşmiş Süvari Binbaşı Fethi Gürcan’ın küçük oğlu Öner Gürcan’dı.
Onu karşımda görünce heyecanlanmıştım. Babasına yönelik büyük bir sevgim ve bağlılığım vardı. Babası idam edildiği zaman 12 yaşında bir çocuk olan, bu genç şimdi 18 yaşında bir devrimci olarak karşımda duruyordu.
Babasına çok benzeyen bu delikanlı, son derece terbiyeli, zeki, heyecanlı ve samimi bir kişiliğe sahipti. Onu ilk tanıdığım andan itibaren çok sevdim. Öner’i o gece tanıdım ve Marmara Üniversitesi Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde hayata gözlerini kapadığı 10 Ağustos 2004 tarihine kadar uzanan mücadele sürecinde hep birlikte oldum.
İlişkimizi hiç bozmadı ve yoldaşlığımıza asla darbe vurmadı. Yükselme dönemlerimde köşe kapmaya zıplayan soytarılara, çöküş döneminde gemiyi terk eden kapkaççı bezirgan farelere hiç benzemedi.
Zaman zaman hayatımızda bazı kopukluklar yaşandı, aramıza coğrafyalar girdi. Beni eleştirdiği dönemler oldu. Ama her defasında bunları birlikte aşabilecek yoldaşlığı ve güveni yaralı yüreğinde hep taşıdı.
Öner de üzerinde büyük oyunlar tezgahlanmış ama yılmadan savaşmış iki devrimci kuşağın içinde kararlı bir tarzda yerini aldı ve mücadelenin hakkını verdi. Her koşulda dillendirdiği gibi babası Fethi Gürcan’a layık bir hayat yaşadı.
Zaman zaman büyük acılar çektiğini biliyorum ama onun en güzel yanı bunları dillendirmemesi ve içine atmasıydı.
Güzel yanı diyorum, belkide bir çok okuyucu bu tespitime katılmayacaktır ve keşke konuşsaydı diyecektir.
Bu dönemler bir sevda masalı gibidir, bir türkü peşine gitmek kadar sahici ve sadedir.
“Ferhat ve Şirin’in Masalı’na” çok benzer.
Belki dağ delinmemiştir ama halka bunun imkansız olmadığı ve nasıl delineceği gösterilmiştir.
Öner de bu masal gibi mücadelenin yitik Ferhat’larından biridir, yaralı yüreğiyle oyunun kuralına hep uymuştur.
Ağabeyi Ömer Gürcan onun yeniyol.org sitesindeki “22 Şubat 1962 Direnişi” adlı makalesine yazdığı giriş yazısında onun bu yanının altını çok anlamlı bir şekilde çizmiştir:
“Öner Gürcan, 1964 yılında 12 yaşında, babası “İhtilalin Süvarisi Fethi Gürcan’dan” aldığı “devrimci bayrağı” azimle ve onurla taşıdı.
12 Martlar’da 68’li ağabeyi ve ablalarıyla omuz omuza DEV-LİS ‘li olarak hasta kalbine, sürünen ayaklarına rağmen, ezilenlerin yanında yiğitçe yerini aldı.
12 Eylül’de yeni kalp ameliyatı olmasına rağmen yurt içinde ve yurt dışında karşı devrimcilere ve cuntacılara karşı mücadelesine devam etti.
Vücudu bu devrimci yüreği daha fazla taşıyamadı. Bu yazı onun hasta yatağında dahi çalışmasına devam ederek, 10 Ağustos 2004 günü son noktayı koyduğu on yılı aşkın çalışmanın bir bölümüdür”
Türkiye devrimci hareketinin en büyük eksiklerinden biri de “referans” bozukluğudur.
Devrimci mücadelenin ikinci miladını oluşturan 1968 Devrimci Gençlik Mücadelesi’nde en birikimli öncü arkadaşlarımızın çoğu şehit edilmiş veya idam edilmişlerdir.
Sonraki yıllarda onlar adına mücadeleyi devam ettirme iddiasında olanlar, kendi egemenliklerini ve meşruiyetlerini genç kuşaklar üzerinde sağlamak amacı ile yarattıkları kendi tarihleri “referans” olma kalitesinde değildir.
Yanlış ve eksiktir.
Bu çarpıklığın bedeli ağır ödenmiştir.
Öner Gürcan 12 yaşından itibaren, korkusuzca ölüme giden devrimci bir babanın, bir efsanenin manevi sorumluluğu altında yetişmiş çok küçük yaştan itibaren, bedenine yapışan kalp romatizması ile birlikte yaşamış, ama yılmadan mücadele etmiş doğru ve namuslu “referans” olma kalitesinde bir devrimcidir.
Bu açıdan da yazdığı kitabın değeri daha da artmaktadır.
Öner beni kendisiyle buluştuğumuz hemen o gece ODTÜ de askeri öğrenci olarak okuyan ağabeyi Ömer Gürcan ile tanıştırmıştır.
Ömer ile o gün başlayan mücadele arkadaşlığımız, en ufak ihanete yer vermeyecek şekilde bu günlere kadar sürüp gelmiştir.
Ablaları Gülderen, en küçük kardeşleri Sema ve onun sevgili eşi Celal, ağır bedeller ödeyerek, her zaman ve her koşulda benimle birlikte olmuşlardır.
İhtilalin Süvarisi Binbaşı Fethi Gürcan’ın ideallerine ve arkadaşlarına olağanüstü bağlılığı ve mertliği, onu çok küçük yaşlarında kaybeden çocukları tarafından sevgili anneleri Esma Hanımefendi’nin şefkatli korumacılığı ve fedakarlığıyla gelişerek bir gelenek olarak sürdürülmüştür.
Beni Askeri Tıbbiye’lilerle buluşturan Ömer olmuştur.
10 Ocak 1970 sonrası, Askeri Tıbbiye’lilerle kader birliği yaptığım bir dönemdir.
Askeri Tıbbiye’liler olarak anılan “Askeri Fakülte ve Yüksek Okullar” daki devrimci askeri öğrenciler dönemin en aktif ve örgütlü güçlerinden birisidir. DEV-GENÇ saflarında son derece prestijli devrimci duruşları vardır
Bu örgütlenme de hiçbir hiyerarşik bağlantısı bulunmayan ve sosyalist düşünceli bir yapıya sahiptir.
Askeri Tıbbiye’lilerle buluştuğum gece, bu gün bile hafızamda tüm canlılığı ile yaşayan bir anımı aktarmak istiyorum : Ömer ve Öner beni onlarla tanıştırmak üzere Cebeci Tıp Fakültesi’nin bahçesine getirdiği zaman, fakültenin bütün duvarlarının denizcilerin yayınladığı “69 Subay Bildirisi’nden” bölümlerle donatılmış olduğunu gördüm. Fakülte kantininin yanındaki duvarda boydan boya:
“Katiller
Türkiye’de meydan boş değildir.
Tüfeklerimizdeki mermi
Mermilerimizdeki barut
Yüreklerimizdeki ateş, yeter size”
Yazısı duruyordu ve altında THKO imzası vardı.
Askeri öğrenciler o gün mücadelelerini bu isimle ifade ediyorlardı. Sonraki günlerde Deniz Gezmiş ve arkadaşları bu ismi çok beğenmiş, arkadaşlarımızdan kullanmak üzere izin istemiş ve kullanmışlardır
Heyecanlanmıştım.
Bildiriye Ankara ve İstanbul’da devrimci öğrenciler arasında büyük bir sahiplenmenin olduğunu duymuştum ama duvarları bu denli süslediğini ilk defa görüyordum.
Demek ki Askeri Tıbbiye’liler bizlerle kucaklaşmaya hazırdılar.
12 Mart öncesi çetin döneme onlarla omuz omuza girdim.
Birlikte olduğumuz dönemde Askeri Tıbbiye’de de tasfiyeler başlatılmıştır.
Askeri Tıbbiye’deki tasfiye sürecini o dönemin popüler bir yayın organı olan Devrim Gazetesi’nden izleyelim.
“Gerçekte, özellikle Baki Tuğ tarafından tezgahlanan devrimcileri sindirme tertipleri, iki Askeri Tıbbiye’linin derste sivil ve üniformalı on kişilik bir “komando” güruhu tarafından bıçaklanmasıyla başlamıştır.
Bu üniformalı üç - beş “komando” daha sonra devrimciler tarafından yakalanmış ve üstlerinde silah bulunmuştur. Ancak “komando”lar himaye görmüştür.
Bir başka Askeri Tıbbiye’li de Site Yurdu önünde Selim Kaptanoğlu’nun kışkırtması ile tartaklanmıştır.
Siyasal Bilgiler vahşetinde toplum polisleri, Hacettepe vahşetinde ise irtica sürüleri Askeri Tıbbiye’lilere saldırmışlardır.
Denizci bir asker öğrenci Kocatepe’de açıkça kurşunlanmıştır.
Şimdi de devrimcilerin Askeri Tıbbiye’deki kesin hakimiyetini kırmak için ihraç oyunları başlamıştır.
Ayrıca dört Askeri öğrenci “komando” ları dövdükleri, elli asker öğrenci ise sol yayınlar okudukları için mahkemeye verilmişlerdir. Ancak okuldan çıkarılan arkadaşlarının düzenledikleri basın toplantısına katılan yüzlerce askeri öğrenci hep bir ağızdan haykırmışlardır…
“Askeri Tıbbiye’lilerin mücadelesini hiçbir gerici güç önleyemeyecektir. Askeri Tıbbiye tek bir öğrenci kalana kadar devrimci mücadeleye devam edecektir. Buna karşı koymaya gerici hiçbir kuvvetin gücü yetmeyecektir. Bu bir gelenek meselesidir. Türkiye’de ordunun geleneği budur.”
Öte yandan haklarını geri almak için Danıştay’a baş vuran beş Askeri Tıbbiye’li genç basın toplantısında:
“Yüreğimizde ülkemizin bağımsızlığı, kafamızda halkımızın kurtuluşu, çıkardık üniformamızı bir sabah Erzurum’da üniformasını bırakan Mustafa Kemal gibi.
Orduya dönmezsek, üniformamız bundan böyle işçinin fabrikada, köylünün tarlada giydiğidir. Kışlamız tüm Anadolu’dur” diye haykıran bildiri dağıttılar.
Genç Kara Harp Okulu Öğrencileri onları “Ya İstiklal ya Ölüm” “Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşımız” diye selamladılar.
Bu satırlarda Askeri Tıbbiyeli iki devrimci kardeşimizi anmadan geçemeyeceğim.
Sivas’ta kışkırtılmış gerici güruh tarafından yakılan Behçet Aysan ve bir trafik kazasında yitirdiğimiz Cengiz Kılıç.
Her iki arkadaşımız da Kuleli Askeri Lisesi çıkışlı olduklarından, 71 öncesinde başta Kara Harp Okulu olmak üzere, ordu içindeki faaliyetlerde çok aktif ve başarılı olmuşlar ve taşıdıkları üstün insani değerlerle örgütlenmeye güç katmışlardır. Onları saygıyla anıyorum.
Öner, 71 öncesinde Ankara’da örgütlenmesi başlatılan Devrimci Liseliler (DEV - LİS) in kurucularındandır.
Öner, Barış, Sabri, Alaattin, İhsan, Naki, Nuri, Taki, Suat, Gültekin, Selim, Güntekin ve şimdi isimlerini hatırlayamadığım diğer liseli öncüler, dönemin ağır koşulları altında ve türlü imkansızlıklar içinde çok kısa bir sürede bu örgütü bir güç haline getirmişlerdir.
Ben bu genç devrimcilerle hem kuruluş aşamasında hem de daha sonraki süreçte her zaman dayanışma içerisinde oldum. Şimdi çoğunun, nerede ne iş yaptıklarını bilmiyorum, bazıları ile uzun bir süre birlikte olmuş, sonradan aramıza uçurumlar girmiştir.
Ne olursa olsun, 71 öncesi DEV - LİS, mücadele tarihinde hak ettiği yeri alacaksa, bu devrimci öncü liselilerin gayretlerini asla atlamamak gerekir.
Sevgili Öner, bu mücadele alanında hep önde savaşmış ve bizlerle olan ilişkisini örgütlü bir boyutta devam ettirmiştir. Öner’in sağlığı bu koşuşturmalar içerisinde iyice bozulmaya başlamıştır. Zaman zaman yürüyemeyecek hale gelmekte ayakları ve elleri şişmektedir. Ancak bu konuda ona laf geçirebilecek kimse yoktur.
Birkaç defa sağlığı ile ilgili sert uyarılar yaptığım zaman her zamanki terbiyesi içinde gülümseyerek: “Beni bırak ağabey, ben yatarsam ölürüm, mücadele bana hayat veriyor.” yanıtını vermiştir.
Sonra 12 Mart yenilgisi geldi. Tutuklanmalar, cezaevleri uzun seneler Öner ile aramıza mesafeler koydu.
Ailemin cezaevi ziyaretlerine gelişinde onun selamını hep aldım. Cezaevinden çıktığım gün Ankara Bahçelievler’deki evimizde yeniden yan yana geldiğimizde sevgili annem onun saçlarını okşayarak “çoğu eski arkadaşının yüzünü bile göremedik ama bu çocuk bizi hiç yalnız bırakmadı” sözleri Öner’in yoldaşlık anlayışının özet anlatımıdır.
1978 yılında YOL Dergisi etrafında yeniden örgütlenmeye başladığımız anda Öner ve İhtilalin Süvarisinin diğer çocukları yine benimle omuz omuzadır.
YOL Dergisi’nde babaları Bnb. Fethi Gürcan ve 21 Mayıs Askeri Ayaklanması konusunda birlikte yaptığımız açılımlar, devrimci ortamda bu yiğit insana ve mücadelesine yönelik ilk adımlardan birisi niteliğindedir.
“… ne var ki 21 Mayıs devleti kurtarmaya değilse bile, bir başka misyona çağrılı idi.
Tarihsel devrimcilik Alb. Talat Aydemir ve Bnb. Fethi Gürcan’ın şahsında mağlup olurken, aynı karakterin sosyalizme ulaşacağı bir dönemin kapılarını açıyordu.
Hapishaneye devleti kurtarma kafası ve yapısıyla giren iki devrimci, hücre duvarlarına aynı yapıyla fakat bu kez sosyalizmi kazıyarak darağaçlarına giderken adeta gençliğin sosyalizmle buluşmasını sembolleştiriyorlardı.
21 Mayıs Türkiye siyasi tarihinde bir dönüm noktası oldu. Bu tarihten sonra ordu müdahaleleri artık geleneksel biçimleriyle gündeme gelmedi.
Müdahale ordu gençliğine dayanarak doğrudan değil, hiyerarşik olarak Milli Güvenlik Kurulu v.s. ler yoluyla yapılmaya başlandı.
Silahlılık faşist saldırılara karşı tepki de olsa gençliği de içine alarak, ordu gençliği ile birlikte “sosyalizm” içinde ele alınacak bir muhtevaya dönüştü. (YOL Eylül 1979)
Derginin kapağına Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya ve Kolağası Resneli Niyazi Bey ile birlikte Alb. Talat Aydemir ve Bnb. Fethi Gürcan’ın da resimlerini koyuyor ve başlığı “Tarihsel Devrimciliğimiz’den Sosyal Devrimciliğimiz’e” olarak belirliyorduk.
Öner mutluydu. Babasının dergide çıkacak resimlerini bana getirdiğinde son derece heyecanlıydı. Yıllardır üzeri sinsice örtülmüş, adeta yok sayılmış iki yiğit devrimcinin üzerindeki örtüyü kaldırmak üzere çocuklarıyla birlikte bir adım atılıyordu.
YOL Dergisi bu dönemde aynı zamanda 12 Mart’ın kirli ve karanlık yüzünü deşifre etmeye ve 9 Mart Olayı’nın ardında yatan “ittifak” girişimini devrimci ortama açıklamaya başlamıştır.
Bu yayınlar diğer yanıyla “ittifak” girişiminde belirleyici rol oynamış, devrimci maskeli halk düşmanlarının da maskelerini düşürme girişimleridir.
9 Mart “ittifak” olayı devrimciler tarafından yıllarca devrimci ortamdan saklanmıştır.
12 Mart öncesi (Orhan Kabibay - İrfan Solmazer - Numan Esin - Talat Turhan) dan oluşan dörtlü çete ile görüşmelerin başladığı anda bizim için olmazsa olmaz iki koşul öne sürülmüştür.
1- Hareketimizin ideolojik - teorik planda önderliğini kabul ettiği Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya öneri sunulacak ve onun kararı belirleyici olacaktır.
2- DEV - GENÇ ve Ordu Gençliği bünyesindeki bütün gruplarla ortak bir toplantı yapılacak, kollektif hareket etmenin zemini aranacaktır.
Sonuçta Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile görüşülüp ‘ittifak’a katılma konusunda olumlu yanıt alınmıştır.
Esasen o dönemde Kıvılcımlı tarafından yazılan “Halk Savaşının Planları” adlı kitapta Türkiye’nin en az Tanzimat’tan beri geçmiş devrimcil olaylarına bakıyor ve antika “İlmiye - Seyfiye” yani Üniversite - Ordu ikilisinden özellikle “Seyfiye” ye karşılık düşen tek sözcükle ordunun, hep düzenlice ileri devrimci aksiyon gücü olduğu tespitini yapıyor ve “olmaktadır” diye de ekliyordu. Kıvılcımlı’ya göre pratikte var olan bu toplumsal gerçekliğimizin teorideki izahı özet olarak şöyle idi:
“Niçin olan şeylerin adlarını koymayalım. En son birinci Milli Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi, 27 Mayıs İhtilali’nde de sosyal sınıflar yönünde, neredeyse bağımsızca görüntüler alan bir vurucu güç vardır. Bu vurucu güç “devleti” ve “memleketi” koruma ve kurtarma sorumluluğunu duyan antika Osmanlı “sünufu devlet” inin (ilmiye + seyfiye + mülkiye + kalemiye) diye adlandırılmış dört devlet sınıfının tarihcil ve sosyal kalıntısıdır. Bu olumluluk “kalıntı”dır diye hor görülemez.
Zaten hor görene metelik vermez. Pratikte vardır, teoride yerini ister istemez alır.
O vurucu güç, belirdiği gibi en derin ve en geniş tarih ve toplum olanaklarına dayanır. Onun için, hem bu günkü Türkiye toplumunun, hem de dünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun türlü ilişki ve çelişkileri içinde o vurucu gücün en inanılmaz canlı elemanları ve etki tepkileri yaşamaktan kalmamıştır. Toplum içinde “Alevi” yahut “Türkmen” adlı varlıklar, eski Osmanlı İmparatorluğu’ndan birer parça olan özellikle Arap ülkeleri (Mısır - Cezayir - Libya - Sudan İlh. Ve ilh.) devrimci örnekleri gözlerimizin önündedir.
Vurucu güç, gerici iktidarı, sırası gelince, bir gecede vurup düşürebiliyor. Ondan sonrası öne geçen öz gücün niteliğine kalıyor.
Bu nitelik karşı devrimci ise, vurucu gücün devrimciliği amortize edilerek güme gider, nitelik devrimci ise sosyal devrim yörüngesine oturabilir. Demokratik devrim özgücü olan işçi sınıfının yanına konulan proletarya aydınları deyimi, o devrimci özgücün daha özel karşılığı olur. Vurucu güç: proletaryanın kendi yapısı içine giren öncü örgüt değildir. “(Halk Savaşının Planları Dr. Hikmet Kıvılcımlı)”
DEV - GENÇ ve ordu gençliği bünyesindeki bütün gruplarla, bizlerin önerisi üzerine yapılan toplantı bazı devrimci yayınlarda “Dikmen toplantısı” olarak adlandırılmıştır.
Kabibay Grubu tarafından bize yapılan öneri toplantıya katılan gruplara sunulmuş ve sonunda THKP-C li arkadaşlarımız “biz yokuz” diyerek toplantıyı terk etmişlerdir. Kalanlar görüşmeleri tamamladıktan sonra bir komite kurmuş ve ertesi gün Orhan Kabibay’ın evine giderek “ittifak” ilkeleri saptamışlardır.
THKP-C li arkadaşlar zamanla anlaşılmıştır ki “biz yokuz” lafını bizimle olmamak anlamında kullanmışlardır. Aslında Hava Kuvvetleri’ndeki hiyerarşik örgütlenmeyle kontaklanmış ve 9 Mart Gecesi görev yerlerine gitmişler ve gelecek talimatı beklemişlerdir.
Bu tarihi kontak ile ilgili hiçbir spekülasyona geçit vermeyecek açıklıkla şu tespiti yapıyorum:
9 Mart gecesinden, Dikmen toplantısında içeride kalıp devam edenlerin haberi olmamıştır. Tabi bunun nedenleri vardır.
Kabibay’ın evinde yapılan nihai toplantıdan sonra bizden taktik planda siyasal iktidarı yıpratma çizgisinde bazı eylemler yapmamız istenmiştir.
Bunlar yapılmıştır.
Bizim de bazı isteklerimiz olmuştur. Bir kısmı karşılanmış, bir kısmı da oyalamaya sokulmuştur.
Deniz Gezmiş’in saklanması konusunda isteklerimiz olmuştur, ucu kendilerine dokunmayacak tarzda bazı yardımlar yapmışlardır.
Ancak bizim devrimci yapımız, hiçbir hiyerarşik bağlantı içinde olmadığından, onların karşısında bağımsızlığımızı korumuşuzdur.
Yapılan ‘ittifak’a önümüze koyduğumuz ideolojik – politik perspek-tiflerimize göre yaklaşmışızdır.
Yaşanılan olayda üzerinde örtünün kaldırılması gereken boyutu şöyledir
Devrimciler, ordu içindeki radikal örgütlenmeyle değil onların taşeronluğuna soyunmuş ve devrimci dinamikleri toprak etmekle görevli bir çeteyi baştan muhatap kabul ederek, sonuçları belli bir oyunun içine gözü kara bir boyutta çekilmişlerdir.
Girilen ilişkiler tuzaklarla doludur. Olayın bir yanı budur.
Diğer yanı da aslında elinizdeki kitapta anlatılan bir sürecin bilinmemesinden, bilinç eksikliğinden, uyandırılamamaktan kaynaklanmaktadır.
22 Şubat ve 21 Mayıs’ta devrimci askerleri oyuna getiren ve sonunda İsmet Paşa ile anlaşıp tasfiyeyi gerçekleştiren generaller, 9 Mart girişiminde de, baştan devrimci demokrat bir maske takan “sözde” liderlerdir.
Demek ki yukarıdan “sözde”ler aşağıdan da “taşeron”larla kuşatılan bir tezgah hazırlanmıştır.
Bu tezgah NATO ve ABD tezgahıdır. Bu tezgaha hizmet edenlerin hepsi görevlilerdir. Bu baştan planlanan oyunda Devrimci Gençlik katledilmiş ve söndürülmüştür.
1978 yılında YOL Dergisi etrafında yeniden örgütlenmeye başladığımız noktada, yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım bu süreç bütün açıklığı ve öz eleştirisi de yapılarak irdelenmiş ve harekete anti cuntacı bir bakış açısı egemen olmuştur.
Dergideki açıklamalarda batı tarzı bir sosyal devrimi gerçekleştirememiş ülkemizde, insan kollektif aksiyonu ve tarih üretici güçlerinin temsilcisi olan ordu ve diğer varlıklar tarihsel süreçler içinde, sosyal ve siyasal fonksiyonlarıyla ele alınıp incelenmiş, tarihin aydınlık yüzünün altı çizilmiştir
Aynı zamanda bu varlıklar üzerine türlü oyunlarla çöreklenmiş dışa bağımlı profesyonel bir kadronun devrimci ortamda deşifre edilmesi çabasına girişilmiştir.
Bunlar, değirmenlerine su taşıdıkları egemen sınıfla birlikte tarihin karanlık yüzüdür.
Bu yaklaşım bir yanıyla da “doğu” adı verilen geri ülkelerde “klasik burjuva kutsal ve üstün kişi mülkiyetine metelik vermeksizin doğrudan sosyalizme akın etmişliğin” teorik izahı olmakta, diğer yanıyla da, kabuklaşmış bürokratik iktidarlar tarafından teslim alınış ve söndürülüş gerçekliğinin de izahını içinde taşımaktadır.
Yakın geçmişimize yönelik oluşturduğumuz bu ilkeli yaklaşım, 12 Mart sonrasında bir çok devrimci demokrat kadroyu etrafına toplayarak ve para gücüne güvenerek “Vatan” gazetesini çıkaran dörtlü çeteden Numan Esin’e tavır almamızı, cezaevinden itibaren ortaklıklar dahil yaptığı bütün teklifleri reddetmemizi ve hatta bu tezgahçının kervanına katılan birçok devrimciyi uyarmamıza neden olmuştur.
YOL dergisi 12 Eylül 1980 faşist darbesi öncesi yayınlarda önemli bir devrimci görevi daha yerine getirmiştir.
O günlerde bazı devrimci yayın organlarında ilerici demokrat bir komutan olarak lanse edilen Org. Haydar Saltuk konusunda bütün devrimcilerin dikkati çekilmiştir.
Özellikle hareketin güçlü olduğu işçi sınıfı tabanında fabrikalardan başlayarak DİSK’e kadar Haydar Saltuk ve cuntacılar deşifre edilmeye çalışılmış ve bu doğrultuda kurulması düşünülen DİSK partisi projesi ile ideolojik - politik mücadele yapılmıştır.
1980 darbesi öncesinde, yurtdışına çıkmam nedeniyle Öner ile aramıza bu defa da büyük coğrafyalar girmiştir.
Kendisiyle ülkeyi terk etmeden önce yaptığım son konuşmada sağlık durumunun ağırlaşmaya başladığını görmüştüm, biraz da gelişmelerin dışında durmasını arzu ediyordum. Ancak 1981 yılında içlerinde Türkiye sorumlusunun da bulunduğu, büyük bir tutuklamanın başladığının bana haber verilmesi üzerine, deneyimli bir arkadaşımızın hemen duruma müdahale etmesi gerektiğini düşündüğümde aklıma gelen ilk isim Öner Gürcan oldu.
Kendisini Ankara’da bulup, konuşma yaptığım zaman Öner bir kalp ameliyatı geçirmiş ve hastaneden yeni çıkmıştı. Görüşmemizde bu konu ile ilgili bana hiçbir şey söylemedi. Ameliyattan bahsetmedi ve daha dikişlerinin bile alınmadığını belirtmedi.
Öner buydu.
Her zamanki canlı ve samimi sesiyle: “Tamam ağabey yarın İstanbul’a geçiyorum, sana güvenli bir telefon numarasını hemen iletirim.” demiş ve dönemin ağır sorumluluğunu sırtlanmak üzere İstanbul’a geçmiştir.
Öner’in örgüt sorumluluğunu üstlendiği dönem faşizmin en azgın olduğu ve bütün ülkenin de av alanına dönüştürüldüğü bir süreçtir.
Öner bu dönemde yüzlerce devrimcinin hangi örgütten olursa olsun, tam bir dayanışma anlayışı ile yurtdışına çıkmalarını sağlamış ve panik içinde ülkenin dört bir yanına savrulmuş kadroları yeniden bir araya getirerek tüm öncü kadroların tutuklandığı karanlık bir dönemde, hasta kalbine rağmen babasına layık bir cesaret ve bilinçle yılmadan mücadele etmiştir.
Bir süre sonra etrafındaki polis çemberinin iyice daralmaya başlaması üzerine, kendisinin direnmesine rağmen benim isteğimle sorumluluğu başka bir arkadaşına devrederek, örgütün o zamanki üslerinden biri olan Orta Doğu’ya geçmiştir, iki küçük oğlu ve eşi ülkede kalmışlardır.
Öner Orta Doğu’da kaldığı süre içinde, sağlık şartlarının iyi olmamasına rağmen inatla Lübnan’a geçmiş ve kamplara katılmıştır. Sağlığı ile ilgili uyarıların sıklaşmaya başlaması üzerine yine benim dayatmamla tedavi olmak üzere Avrupa’ya geçmiştir.
Paris’te yıllar sonra Öner ile yeniden birlikte oldum.
Onunla Avrupa’daki beraberliğimizi düşündüğüm zaman derin izleriyle aklımda kalan en canlı anı: Benim İsviçre’de tutuklandığım zamanki içten tavrıdır.
1983’te İsviçre’de yaşanılan bir olay üzerine, İsviçre polisi tarafından tutuklanıp içeriye alındığım bir dönemde Öner yalnız kalan iki kızım Sema ve Zeynep’in yanlarına gitmiş ve benim başlarında olmadığım bir dönemde bir ablalarıyla birlikte onlara ağabeylik yapmıştır.
O benim yalnız örgüt arkadaşım değil her zaman kardeşim olmuştur. Avrupa’da yaşadığı senelerde asla mutlu olamamıştır. Avrupa’yı sevmemiştir. Kafası ve gönlü hep ülkede olmuştur.
Önceleri iki oğlu Fethi ve Önder’i ve annelerini dışarıya çıkarmayı arzulamıştır. Sonradan bu planın çeşitli nedenlerle hayata geçmemesi üzerine, ülkeye dönmeyi iyice kafasına koymuştur. Ben Öner’in o şartlarda ülkeye dönmesine karşı çıkmışımdır ama onun özelliği kafasına koyduğunu gerçekleştirmesidir. 1986 yılında çok özlediği, çocuklarına, annesine, ailesine ve ülkesine doğru kanatlanıp uçmuştur.
1988 sonrasında, örgütte ortaya çıkan ayrışmada beni tasfiyeyi amaçlayan şahıslarla Öner’in ve çevresinin hiç işleri olmamıştır. Birkaç kere de beni telefonla arayarak bu gelişmeler konusunda bilgilendirmiştir.
Devrimciler aynı yolda ikinci kez yürümemeli ve yaşanmış bir gerçekliğin kötü bir kopyasını yaratma çabasında olmamalıdırlar.
1978 sonrası hikayemiz, büyük özveriler, çabalar taşımasına rağmen bu yola girmiştir.
Sonunda ağır bedeller ödenmiştir. Öner ve benzerleri, bu mücadelede benimle birlikte kaldılar ama şunu iyice bilmek gerekiyor ki bu beraberlik sıkışmış ve daralmış bir yapıda kimin haklı olduğu tartışmasına göre değil, taşınılan insan değerlerine ve birikime göre belirlenmiştir.
1993 yılının sonunda ülkeye dönüp cezaevinden çıktıktan sonra Öner ile yeniden buluşmuşuzdur.
12 Eylül büyük bir yenilgidir ve egemen güçler orduyu da arkalarına alarak devrimcilerin üzerinden bir silindir gibi geçmişlerdir.
Ülkede uygulanan ekonomik politikalar toplumun büyük bir kesimini açlığa ve yoksulluğa mahkum etmiştir.
Devrimci yapıların çoğu dağılmış ve insanlarımız hiçbir altyapıları olmaksızın kendilerini hayat kavgası içinde bulmuşlardır.
Öner, ailesinin olağanüstü dayanışması ile bu kaosu iradesini ve inadını zorlayarak aşmıştır. Ağabeyi Ömer’in teşvikiyle bilgisayar öğrenmiş ve bir şirkette çalışmaya başlamıştır. Bu koşullarda Öner ile yoldaşlığımız ve arkadaşlığımız hep eski canlılığı ve samimiyeti ile devam etmiştir.
Bir ihmal olduysa mutlaka benden kaynaklanmıştır diyorum. Çünkü ölümünden 10 – 15 gün önce, hastanede bir gece yine her zamanki terbiyesi ile, son dönemlerde kendisinden uzak durduğumun eleştirisini yapmıştır.
Doğrudur ama ben Öner’in İstanbul’da yaşadığım kurtlar sofrasına dahil olmasını istememişimdir. Yalnız onu değil hiçbir devrimci arkadaşımı bu kaosun içine çekmemişimdir.
Öner 1994 yılından itibaren, 1960 – 70 arası süreci tüm detayları ile derinliğine araştırıp, iki kitap haline getirilmesini önüne hedef olarak koymuştur. Elinizdeki kitap projenin birinci kısmıdır. İkincisinin hazırlanmasına ömrü yetmemiştir.
Bu görev bizlere kalmıştır. Ağabeyi Ömer Gürcan’ın devrimci kardeşimiz Tuncay Çelen ile birlikte hazırladığı 12 Mart kitabı bu görevi yerine getirmenin ilk adımı olacaktır.
Sevgili Öner
Şimdi çok sevdiğin anne ve babanın koynunda yattığın mezarında rahat uyu.
On yıl emek verdiğin ve basılmasını çok arzu ettiğin değerli kitabın binlerce okuru ile buluşmuş durumda.
Bizler de üzerindeki örtünün kaldırılmasını istediğin dönemlerle ilgili tüm kalleşliklerin ve satılmışlıkların üzerine üzerine gidiyoruz.
Kırk sene önce çok sevdiği ve güvendiği Harbiyelileri ile birlikte “Türk Halkı’nın kaderi aldatılmışlığın bir serüvenidir” diyerek onun kaderini değiştirme yolunda silahlı ayaklanmaya kalkışmış ve bu uğurda korkusuzca ölüme yürümüş baban Bnb. Fethi Gürcan ve Alb. Talat Aydemir’in üzerindeki örtü kalkmış durumda.
Nesrin Turhan’ın güzel kaleminden çıkan “İhtilalin Süvarisi” kitabının ardından ağabeyin Ömer Gürcan da “Fethi Gürcan’ın Harbiyelileri” kitabını yazdı. O da okurlarının elinde. Senin kitabın ile birlikte dönemin sis perdesi tamamen aydınlanmış oluyor.
Marmara Üniversitesi Hastanesi’nde ameliyata girerken, ameliyathanenin kapısında: “Hiç merak etme ağabey buradan sağ olarak çıkacağım, daha yapacak işlerimiz var” diyerek bana veda etmiştin.
Şimdi bedenin aramızda yok ama sen yine sözünü tuttun bak aramızdasın.
Dokunamadım belki hiç sana,
Tutamadım uzun parmaklarını
Ve tutunamadım istesem de yüreğinin parmaklığına.
Saçlarının ve gözlerinin karası,
Ve bunlara rağmen dimdik duran yüreğinin akı,
Ki şahlanan o yürekti asıl,
Atın gölgesinde kalsa da…
Atladı maniyi dimdik vücuduyla,
Gözleri uzaklarda…
Yere indi diye rahat bir nefes alanlar
Yanılmıştı aslında;
O, kanadıyla doğanlardandı,
“Ölüm” adlı maniyi kolaylıkla aştı
Ve en derin maviye işte o zaman kucak açtı!!!
GÜLCE ÖZCAN, 24/NİSAN/2005
Süvari Yayıncılık 1
BEN İHTİLALCİYİM! FETHİ GÜRCAN
Yazar
Öner GÜRCAN
Yayına Hazırlayan
Ömer GÜRCAN
Editörler
Gülderen GÜRCAN
Celal ÖZCAN
Sema ÖZCAN
Meryem ESEN
Erol SOYSEVER
Kapak Tasarım
Zeki ÖZBEN
İletişim Adresi: