İçindekiler:
ÖNSÖZ
MARKS'TA
İLKEL KOMÜN VE TARİH
BİRİNCİ BÖLÜM MARKS'IN
MÜLKİYET TANIMLAMALARI
I MÜLKİYET NEDİR?
II MÜLKİYET BİÇİMLERİ: ORTAK MÜLKİYET-ÖZEL MÜLKİYET
III ORTAK MÜLKİYET NEDİR?
IV ORTAK MÜLKİYET ÜRETİMİN ÜRÜNÜDÜR
V ORTAK MÜLKİYET ÜRETİMLE BİRLİKTE DEĞİŞİR
VI "GEÇİCİ" VEYA "OYNAK" ORTAK MÜLKİYET
VII
AVCI KOMÜNDE OYNAK ORTAK MÜLKİYET
VIII
ÇOBAN TOPLULUKTA OYNAK ORTAK MÜLKİYET
IX SÜREKLİ VEYA YERLEŞİK ORTAK TOPRAK MÜLKİYETİ
X YERLEŞİK ORTAK MÜLKİYETİN DÖRT TİPİ
XI YERLEŞİK ORTAK MÜLKİYET TİPLERİNİN İNDİRGENMELERİ
XII DOĞULU ORTAK MÜLKİYET
XIII
ANTİK ORTAK MÜLKİYET
İKİNCİ BÖLÜM MARKS'IN
TANIMLAMALARINDAKİ SOYUT ANLAM
XIV
DOĞULU VE ANTİK DEYİMLERİNİN ELEŞTİRİSİ
XV DOĞULU VE ROMALI BİÇİMLERİN BENZERLİKLERİ
XVI
DOĞULU ve ROMALI MÜLKİYETLERİN AYNILIK VE GAYRILIKLARI
XVII
ORTAK MÜLKİYET BİÇİMLERİNİN BİRLİĞİ ve BÜTÜNLÜĞÜ
XVIII
ORTAK MÜLKİYETLER BİRLİĞİNİN ŞEMASI
XIX
DESPOTİK KOMÜN
XX MÜLKİYETİN GELİŞİMİNDE İKİ KANUN
XXI
DOĞULU KENT
XXII
ROMALI KENT
XXIII
TOPLUMUN TARİHCİL BASAMAKLARI
XXIV
BİRİNCİ BASAMAK: TARIMIN KEŞFİ
XXV
İKİNCİ BASAMAK: KENTİN İCADI
XXVI
ÜÇÜNCÜ BASAMAK: MEDENİYETİN DOĞUŞU
XXVII KENT
MEDENİYETLERİNİN FARKLILAŞMA PROSELERİ
XXVIII DÖRDÜNCÜ
BASAMAK: CERMEN ORTAK MÜLKİYETİ
XXIX
BARBAR CERMENLİK VE KENTSİZ TOPLUM
XXX
CERMEN-DOĞULU-ANTİK BİÇİMLERİN KIYASLANMASI
XXXI
CERMEN TOPLUMU DEVLETSİZDİR
XXXII SLÂV
TOPLUMU ÜZERİNE
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM SOMUT
TARİHTE MARKS'IN DEYİŞLERİ
XXXIII MARKS'IN
BİRİNCİ SINIFLAMASI
XXXIV MARKS'IN
İKİNCİ SINIFLAMASI
XXXV MARKS'IN
ARAŞTIRMASINI GELİŞTİRME GEREĞİ
XXXVI İNSANCIL
ÜRETİCİ GÜÇLERİN ÖNEMİ
XXXVII SOMUT İNSANCIL
ÜRETİCİ GÜÇLER
XXXVIII SOMUT KİŞİ GÜCÜ
XXXIX SOMUT
KOMÜN GÜCÜ
XL TOPLUMUN "BİR MERKEZDEN" GELİŞİMİ
XLI SOSYAL DİYALEKTİKTE BİRİNCİ TERM
XLII SOSYAL DİYALEKTİĞİN İKİNCİ TERMİ
XLIII AVENE-PLEB KLİYAN
XLIV BASAMAKLARIN SOMUT TARİHLE YORUMLANIŞI
XLV İLKEL BASAMAK - DİRLİK DÜZENİ - BARBAR SALGINI
XLVI KÖLE-SERF
XLVII
ORTA-ÇAĞ KÜÇÜK EKİNCİSİ
XLVIII
ORTA-ÇAĞ KÜÇÜK ESNAFI
Marks'ın ve Engels'in birinci
özellikleri softalığa dayanamayışlarıdır. Uzun tecrübelerden sonra biraz
da şaşarak bir şey öğrendik: "Marksistim" diyenlerin çoğu Marksizm softalarıdır.
Marks ve Engels'in birinci davranışları softa Marksistlerden yaka silkişleridir.
Marks ve Engels'ten sonra
gelip de Marksizm softası olmamak çok güç şey. Çünkü Marks ve Engels kertesinde
hiç kimse hayatının tümünü kıyasıya araştırmalara ve döğüşmelere verememiştir.
Bu iki insan, kendi çağlarına gelinceye dek, hiçbir düşünürün ve devrimcinin
yapamadığını yaptılar. İnsanlık kültürünün paramparça ve tepesitaklak duran
ulu ehramını tabanı üzerine oturttular. Teori ile pratiğin, birlikte ve
tümüyle, bütünlüğünü yarattılar.
Bu muazzam işi tek iki insan
başarabilirdi. Antik çağda olsalar yaptıklarına muhakkak mucize denecekti.
Her mucizeyi gösteren insan Marks ve Engels'e gelinceye dek insanüstü bir
varlık sayıldı. Tanrının seçkini, peygamber oldu. Tarihte Marks ve Engels
ilk defa bütün mucizelerin insan yaratığı olduğunu ispatladılar. Bunu yapmakla
da kendi emeklerinin insancıl çabadan başka bir şey olmadığını gösterdiler.
Mucizeleri buydu.
Onların bu düşünce keşfini
başardıktan sonra kalkıp da kendilerini tanrılaştırmaları yahut peygamberleştirmeleri
olamazdı. Böyle bir durum bütün yaptıklarını elleriyle yıkmaları olurdu.
Onun için ne düşüncede ve ne de davranışta küçülmediler. Tanrıyı da peygamberi
de içlerinde buldular ve duydular. Yaratıcılığı ve yaratıcılığın ortalığa
yayılışını ve elçiliğini en yüce kertesiyle düşünce ve davranışlarında
yankılattılar.
Marks'tan ve Engels'ten
sonra çok Marksistler geldi. Onların yaratıcılık (tanrıcılık) ve elçilik
(resalet) düzeyine bütün ölçüteriyle çıkabilmiş, ancak ne yazık ki yeterince
yaşayamamış olan, tek kişi Lenin'dir. Onun için Lenin dışında sayıları
yüzbinleri aşan Marksistler Marks'ı her zaman çok geç ve çok güç olarak
anladılar. O yüzden eksik anladılar.
Marks ve Engels'in hem eşsiz
kültür yükünü ruhlarında bulamayanlar, hem eşsiz savaşçıl davranışlarını
bedenlerine yükleyemeyenler Marksist geçinmişlerdir. İster istemez softa
kaldılar. Bir insan softa ise, Marksist veya medreseli olması pek fark
etmez. Marksizm, evrenin en dokunulmaz keskinlikte diyalektiğidir. O, ham
ruhun ve ödlek davranışın kompleksli kişisi çapına indirilemez. İndirilirse
Marksizm skolâstige çevrilmekten kurtulamaz. Skolâstik Marksistlerin boyutları
başka türlüsüne elvermez.
Marks ve Engels'ten sonra
dün, bugün piyasayı tutmuş "büyük Marksist"lerin başlarına gelen hep bu
sakıncadır. En az Marks ve Engels kadar, bütünüyle gelmiş geçmiş insan
kültürünü düşünce dağarcıklarında sentezleştiremezler; en az Marks ve Engels
kadar davranış işkencelerine seve seve göğüs gerip katlanamamışlardır.
Böyle kimselerin bilimsel sosyalistlikten, Marksistlikten kolayca ve rahatça
bahsedebilmesi çok görüldü. Yeryüzünde işçi sınıfının ve insanlığın başına
yağdırılan teorik ve pratik felâketlerin baş kaynağı öyle kişiler oldu.
Ne var ki, anlatmaya çalıştıgımız
gibi, bu durum kaçınılmazdı. Toplum için allahlar, tanrılar tarihöncesinde
kalmıştı. Peygamberler, yalvaçlar Hazreti Muhammed'in pek yerinde belirttiği
gibi, kendisiyle birlikte sona ermişti. Sınıflı toplum, çıkarcılığı ve
çıkarcılıkta ustalaşıp uzmanlaşmayı insan türünün iliklerine dek işlemişti.
Sınıflı toplumda kimse, Marks'ın ve Engels'in degerinde olsa bile, onların
katlandıklarına katlanamazdı. Kimse, yaşantısını düşüncesine peygamberce
kurban edemezdi. Öyleyken, ortaya gene de bir Marks ve bir Engels çıkabildiyse
şükredelim. Birinci Cihan Savaşı patlamasaydı Lenin bile Batı Avrupa'nın
kültüre boğulmuş vurdumduymaz şehir izbelerinde, kâinatı beğenmeyen dik
kafalı bir nihitist damgasını yer, şeytanın bile duymadıgı köşesinde toz
olup giderdi.
Marks bizden tapınç konusu
olmayı değil, anlaşılmayı bekledi ve bekliyor. Daha doğrusu Marks bizden
hiçbir şey beklemiyor. Marks hiç kimseden hiçbir şey beklemedi, kendisi
için... Ancak, şu insan denilen yaratığın sınıflı toplum medeniyetiyle
uğratıldığı onmaz kumaz hayvanlıktan kurtulmasını pek candan istedi. O
istek uğruna kendisini verdi. Kendinden sonra gelenler de Marks'tan her
şeyi, hatta geleceklerin buluşlarını isteyememelidirler.
Antik tarihte, ölü parçacılıktan
üstün, dinamik bir bütünlük bulunduğu yüz yıldan beri sezilmişti. O sezi
ile yazılmış araştırmaların bir bölüğünü, Tarih, Devrim, Sosyalizm
ve ilh. kitaplarını, ancak 1965 yılı yayınlama fırsatını bulduk.
Beklenilebileceği gibi orada
konulan tarih tezi bir zindan kuyusunun duvarına vurulmuş yumruğa benzedi.
Yankısız kaldı. Emperyalizm çağına girmiş kapitalizmin her sosyal araştırmayı
kültür kargaşalığına getirerek baltalayan kasıtlı körlüğünden ve sağırlığından
daha olaganı aranamazdı. Onun skleroza uğramış çökkün beyninden başka tepki
beklenemezdi.
Tarih tezini sosyalist dünya
da olmamış saydı. İktidara gelmiş bir sosyalist düzenin kendine göre ideolojik
yeterliği vardı. Lenin'in degil, Marks'ın bıraktığı yerden daha ileriye
gitmek bir ihtiyaç olmuyor tersine ürküntü yaratıyordu. Böylece, Marksizm
kertesinde diyalektik bir doktrin, öğrencileri önüne konulmuş ve ezberlenmiş
kalıyordu.
Geliştirilmeyi bekleyen
teorik ve pratik problemlerle mi karşılaşıyoruz? Kendi kendisine yeterli
bir dogmatizm, otorite arıyordu. Objektif gerçeklikler ve somut araştırma
sentezleri dışında otorite sırf mevki, rütbe veya tanışmışlık, ün yahut
geçerli poz takınmak anlamına geliyordu. Böyle bir otorite taslayışı, skolâstik
dışında her tepkiye engel oldu.
Acı da olsa görmezlikten
gelinemez. Sosyalist teorisyenler ekonomik, politik ve edebi otorite dışına
çıkamaz hale geldiler. Dogmatizmin kaçınılmaz beyin kireçleşmesi başlamıştı.
Marks'ın bir konu üzerine söyledikleri varsa, ne âlâ. O sözler, metinlere
oldukça sadık kalınmaya çalışılarak, aktarılıyordu. Eğitim görmüş işlek
medrese bilgini çabaları tatlı tatlı döktürülüyordu.
Marks o konuda söylenilmemiş
bir nokta görüp ileride araştırmayı mı not etmişti? O notun anlamını bile
tartışmak kutsallığa aykırı tutuluyordu. Sırf sözde Marksizm'in yanılmazlığını
ispatlamak erdemi ağır basıyordu. Bu erdem bir patrik lâtası gibi sırtlara
giyilerek, sarsılmaz büyüklüklerle susuluyordu.
Marks'ın Antik Tarih konusundaki
araştırmaları, bütün teorik derinliğine rağmen, tamamlanmamış bir eserdir.
O zamanki verilerle tamamlanabilmesine de imkân yoktu. Bu yüzden, Marks
gibi, Engels'te yayınlamak istemedi. Kautski'lerden ise böyle bir şey zaten
beklenemezdi. Üstünden yüz yıla yakın zaman geçtikten sonra, tam da evrenin
yüzünü değiştiren Stalingrad savaşının kızılca kıyametleri ortasında bu
araştırmalarla kim ugraşacaktı?
Sovyet bilginlerinin her
sosyal araştırması en demokrat ve hürriyeti seçmiş Batı dünyası
için içinden yedi başlı ejderha fışkıracak bir kapalı kutu idi. Marks'ın
Grundrisse incelemesi üzerine bir Sovyet araştırması varsa bile
duyulamazdı. Hele Türkiye kendi kömür perdesi ardında saklambaç oynamaktan,
demir perde arkasını işitmeye vakit bulamazdı.
Batı'nın sosyal bilimler
alanında oynadığı bu "görmek istemeyen körlük" rolü, sahici körlükten daha
aşırıca görmezlikler yaratıyordu. Batı Toynbee ayarında Entelijans Servis'in
doğucul sosyalizm sektörünü yaratmıştı. O sektörde teorisyen geçinen burjuva
ideologlarına rahatça at oynatacakları bomboş alanlar bırakılmıştı. Bizim,
"Mister Toynbee Tarih bilimini altüst ediyor" eleştirimiz, o köpeksiz
köyde değneksiz gezenlere karşı deneme idi. Birkaç edebiyatçı bu denemeyi
şöyle okuyup geçti. İçlerinden o denemenin lânetlenip unutulacağını düşünen
birisi, denemede yazılanları anlayabildiği kadar biçimsizleştirerek eşine
dostuna, hatta üniversitemizin bilginlerine kendi orijinal buluşları diye,
ucuz pahalı, toptan perakende satmakla yetindi.
Böylece Antik tarih üzerine
açılan her problem ölü noktada örtbas edildi. Bu nokta mezara çevrildi.
Bu mezarın kapıları İkinci Cihan Savaşı'ndan sonra ansızın açıldı. İçinden
hiç umulmadık canlılıkta geri kalmış ülkelerin akıncı eğilimleri fırladı.
Bunlar Çin'den Afrika'ya, Küba'ya dek Antiklik ve egzotiklikten başka değerlerine
metelik verilmeyen yeryüzü ülkeleriydi.
Geri ülkeler, klasik burjuva
mukaddes ve muazzez "KİŞİ MÜLKİYETİ" prensibine metelik vermeksizin, doğru
sosyalizme akın etmişlerdi. Avrupa yeni bir "ULUSLARIN GÖÇÜ"ne uğramışa
döndü. Hayat gibi kültürün de bütün değerleri sarsıldı.
Avrupa yeryüzünün beş yüzyıllık
"ÖZEL TEŞEBBÜS" cennetiydi. "HÜRRİYET İÇİN HÜRRİYET" aşığı geçiniyordu.
Oysa, Batılı kapitalizm sürülerinin dışında, 7 bin yıllık Antik tarihi
doldurmuş kaçınılmaz bir dünya yatıyordu. Geri ülkeler o dünyanın ölmezliğini
güneşin altına çıkarıyorlardı. Ayaklanıyorlar, şahlanıyorlar, sosyalistleşiyorlardı.
Bu neydi?
Soruya karşılık Çin'den
Mısır'a, Cezayir'den Küba'ya dek bir davranış çıkmıştı. Tümüyle sömürge
ve yarısömürge yığınları sosyalizme geçiyorlardı. Ancak, zenginliğe boğulan
Avrupa'nın kuşa döndürülmüş sosyalizmine benzemiyen bir olaydı bu. Fukaralıkla
bunalmış geri ülkelerin beklenmedik zaferleri sosyalizm kazancına giriyordu.
Batı dünyasının sağlı sollu bilginleri gözlerini faltaşı gibi açtılar.
Marksizme içten inanmış,
Batılı sol düşünürler vardı. Sömürgeler dünyasındaki gidişin sırrını aramaya
koyuldular. Marksizm metinlerinde üzerine oturtulmuş bir işaret bulunup
bulunmadığına eğildiler. Samimi idiler. Müslüman kişiler, uçağı ve radyoyu
Kur'an ayetlerinde daha önceden belirtilmiş görmüyorlar mıydı? Kimi Marksistler
de, o saf ve iyimser düşünüş ile, Marks'ın dışında "hakikat" bulunamayacağına
inanmışlardı.
Hakikatı buldular. Marks'ın
İkinci Cihan Savaşı ortasında gürültüye gelmiş Grundrisse (Kapitalizm
Öncesinde Mülkiyet Biçimleri) yazısı ortada idi. Orada Doğulu ve Asyalı
bir üretim ve mülkiyet biçimi konu ediliyordu. Şimdiki Doğulu Asyalı'lar
dünyanın altını üstüne getirecek atılışa kalkmışlardı. Onları anlamak için
Marks'ı okumalıydı.
Marks'ın Grundrisse'si
ilkin İngilizce'ye (1965 yılı) çevrildi. Aynı yılın Mayıs ayında Fransız
Maurice Godelier, "Asyalı Üretim Tarzı" üzerine Cezayir olayını
yerleştirmeye çalıştı... Türkiye'de "Tarih, Devrim, Sosyalizm" ve
"İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere" kitapları,
Avrupa'da olanları bilmeksizin 1964 kışında matbaaya verildi.1965 baharında
basımı biterek piyasaya çıktı.
Türkiye'mizde özellikle
solcu veya sosyalist, hatta koyu Marksist olan kişilerimizin bir güzel
huyları vardır. Dünyanın yedi iklim dört bucağında, okyanusün derin diplerinde
bir ufacık Batılı düşünce işittiler mi yeryüzünün en coşkun heyecanı ile
onu kamuoyuna sunarlar. Batıdaki yazıları Türkçe'ye çevirmek için can atarlar.
Türkiye'de kendi içlerinden biri aynı konuları işlemişse, yüzüne karşı
"vallaha bilmem" derler, ardından katıla katıla değilse bıyık altından
gülerler.
Gün,1967 yılının 10'uncu
ayı. Beyoglu'ndaki kitapçı ISEA dergisini getirtmiş. Fransız Marksologları
orada Grundrisse'yi yayınlamışlar. Dürüstçe, olduğu gibi metni vermiyorlar.
Kimi yerlerini atmışlar. Kimi cümlelerini paşa keyifleri öyle dilediği
için sulandırmışlar. Demek Marks'ı böyle aktarış Marksologluğun şânındanmış.
Marks'ın bir ömür boyu kan kusarca savaşarak edindiği düşüncelerine bir
saygısızlık sayılabilir bu ISEA tercümesi. Gene de onu elimizden atamıyoruz.
Bir de İngilizce'si var. O daha dikkatlice. İngilizce ve Fransızca'yı çetrefil
yerlerde karşılaştırmaya gittik.
Aşağıda 1858 yılı yazılmış
Grundrisse'yi 1965 yılı yayınlanabilmiş Tarih tezimiz açısından
yorumlamayı deniyoruz.
İlk karşımıza çıkacak tepkiyi
biliyoruz. Türkiye gibi horoz ötmez, gün batmaz bir ülkede, "ne idüği belirsiz"
bir adı işitilmedik kişi Tarih tezi uydurmuş. Şimdi de tezini Marks'la
karşılaştırıyor. Bu ne cür'et? Kendini beğenmenin gülünçlüğü ilh...
Kendimize diyalektik materyalistçe
düşünme görevini ve hakkını yasaklamaya kırk yıldır katlanamadık. Batılı
veya Doğulu büyük Marksist otoritelerin bu konuda ne diyeceklerini öğrenmek
isterdik. Onlarınsa pek küçük ve geri ülkelerde, olaylar dururken, düşünceleri
ele alıp uğraşmaya vakitleri yok. Onun için, dünyamızın bir sapa bucağında
çalışmakla yaşamaktan başka bir suç işlemedigimizi sanıyoruz.
Biz araştırmamızı bitirdigimiz
gün Grundrisse Türkçe'ye çevrildi. Ne var ki, Grundrisse'de
tezimizi değiştirmeye yol açacak bir tek satır görmedik. Grundrisse'yi
Türkçe'ye çeviren şöyle bir cümle yazmış:
"Diyalektik metodu Marks,
yalnız kapitalizmin değil, insanlık tarihinin bütün dönemlerinin tahlilinde
uygulanmıştır."
Bu cümlede iki yanıltı göze
çarpıyor:
1- Önce Marks, diyalektik
metodu, bütünüyle kapitalizm üzerinde uyguladığı kadar, bütün tarihe uygulayacak
vakit bulamamıştır. Bu hakikatı Marksistler'in yalanlamaları neye yarar?
İslâmlık'ta "içtihat kapısı kapanmıştır" diyen bir softalık vardır. Büyük
mezhep kurucularından sonra yeni hiçbir şey söylenemeyeceği anlamına gelir.
Böyle bir anlayışı Grundrisse'nin kendisi kabul etmiyor. Marks şöyle
notlar koymuştur:
"Bütün bunlar üzerine, daha
ayrıntılı ve daha derinleştirilmiş olarak, yeniden dönülmelidir."
Türkçe tercümesinde bu anlam
biraz gölgelendirilmiş. Nitekim metin içinde de tercüme gölgeleri arasıra
yanlış, hatta ters anlam karanlıklarına dek düşmüş.
2- Marks "İnsanlık Tarihinin
bütün dönemlerine" diyalektiği uygulayamazdı da. Erken ölüşü bir yana,
sağlığında Morgan'ın Tarihöncesini bile yorumlamaya yetişemezdi. O zamandan
beri arkeoloji ve benzeri bilimler henüz "İnsanlık Tarihinin bütün dönemlerini"
ancak açıklamaya çalışabiliyor.
Sermayenin kişicil mülkiyeti,
hangisi ortak mülkiyet biçimlerinden nasıl doğdu? Grundrisse, yalnızca
bunu inceler. Bütün tarih dönemlerine o açıdan bakar.
Marks'ın Grundrisse'yi
kaleme aldıgı günler Irak, Mısır, Hint, Çin medeniyetlerinin kadim köklerinde
Kent'in oynadığı ana rolü belirtecek materyal yetersizdi. Ne var ki, bugün
o konuda ortaya çıkmış yeni elemanları yok saymak, en azından tarihcil
maddecilige karşı (Marks'ın da, Engels'in de en iğrendikleri) iki yüzlüce
bir dalkavukluk yapmak olur. Diyalektik maddeciliği medrese skolastigi
ile karıştırmayan her araştırıcı olaylara göz yumamaz.
Marks'ın 1858 yılı belirttiği
ortak mülkiyet karakteristikleri gerçek değil midir? Yerden göğe dek gerçekliğin
ta kendisidir. Ancak, bu karakteristiklerin gölgeli yerleri Marks'ın kendi
eliyle koyduğu notlarda okunuyor. Marks'ın da, ondan sonra Engels'in de
yaşadıkları sürece Grundrisse'yi yayınlamamış olmaları o bakımdan düşündürücüdür.
Bu iki insan o dâhiyane incelemelerdeki derinliğe rağmen, eksik bir şeylerin
saklandığını sezmiş gibidirler.
Açıklamış olalım. Türkiye,
"obscurantisme" denilen bir Ortaçağ artığı bilim ve bilinç yasakçılığına
değnekçilik edenler ülkesidir. İlk defa 1939-1942 yılları 1100 sahifelik
iki cilt olarak Moskova'da yayınlanan ve 1953 yılı tıpkı basımı (Berlin,
Dietz) yapılan Grundrisse'nin aslı bir türlü elimize geçemedi. Ancak
1966 yılı Fransa'nın "Uygulamalı Ekonomi Bilimi Enstitüsü" (ISEA) tarafından
epey senlibenli "Marksologca" yapılmış tercümesi (Cahiers de L'İSEA, Aout
1966) 1967 Ekim'inde geldi.
O tarihe dek Grundrisse
erüdisyon kırkambarında muska gibi saklanmışa benziyor. Üzerinde yayınlanmış
(herhalde Batı ölçülsünde) üç etüd anılıyor:
1- E.j.Hobsbawm'un yazdığı
girişi ile 1964 yılı "Pre-Capitalist Economic Formations" bölümü
İngilizce'ye çevriliyor. (Lawrence and Wishart, London). Aynı metin 1965
yılı Jack Cohen tarafından New York'ta (International Publishers)'de yayınlanıyor.
2- Fransız Maurice Gaudelier
1965 Mayıs'ı "Yeni Zamanlar" dergisinde: "La Notion de Mode de Production
Asiatique" adıyla bir etüd yapıyor. Bu etüd hemen Türkçe'ye çevriliyor.
Maksat 1965 yılı başında yayınlanan "Tarih, Devrim, Sosyalizm" araştırmamızı
"Marks'tan habersiz" ve "modası geçmiş" bir çaba gibi göstermekmiş. Aslında
Gaudelier'nin yazısı, Marks'ı ve açtığı çığırı anlamaksızın yalnız "Asya-tipi
Üretim" deyimini klişeleştirmekle kalmış, iyi dilekli ama dar görüşlü
bir "üstada sadık ögrenci" denemesidir. Türkçe'de yayınlandığı gün eleştirisi
yapıldı, fakat basılmadı.
3- Bir de 1966 yılı 2 No.lu
"Revista de Philosophie" dergisinde (Bükreş) "Asyatik Üretim
Tarzının Varlığı Üzerine" adı i1e İ. Natansohn ve N. Simion'un yayını
olmuş. Görmedik.
Bildiğimiz bir yan var,
Grundrisse'de yapıları derin araştırma Marksizm arşivleri çerçevesinde
aceleye getirilerek incelenirse, orada Marks'ın söylediklerini anlamak,
hele aydınlatmak şöyle dursun, yanlış yorumlara dek düşülebilir. Çünkü,
Marks'ın yazısını, Marks'ın işlediği elemanlar içinde sınırlı kalındıkça,
Marks'tan daha iyi ele alabilecek kimse tasavvur edilemez. Ancak Marks'tan
sonra sosyal bilimlerin getirdikleri yığınla yeni olaylar tüm harman edilerek
yapılacak, yılları tutan sistemli bir araştırma belki Grundrisse'nin
açtığı çığırdan bir adım ileri gidilmesine yarayabilir.
"Tarih, Devrim, Sosyalizm"
ile "İlkel Sosyalizmden Kapitalizme ilk Geçiş: İngiltere" adlı iki
kitapta onlarca (hatta kırk) yıllık bir araştırmanın Tarih Tezini bu amaçla
özetlemeye çalıştık.
Bu araştırma üç bölümde toplanıyor: 1- Birinci Bölüm, Marks'ın mülkiyet biçimleri üzerine genel deyişlerini oldukları gibi verecek. 2- İkinci Bölüm, Marks'ın deyişlerindeki soyut anlamı açıklayacak. 3- Üçüncü Bölüm, Marks'ın deyimlerinin somut tarihteki sıralarını izleyecek.
Marks, mülkiyetin ve ortak mülkiyetle özel mülkiyet biçimlerinin yer yer tanımlamalarını yapar. Biz, o tanımlamaları, en basit okuyucu için dahi kolay kavranır duruma getirmek için, ayrı başlıklar altında özetleyip kısaca yorumlayacağız.
Mülkiyetin ne olduğu üzerine
tarihte ve hukuk biliminde birçok karakteristikler ve eylemler sayılır.
Bir şeyi (satınalma-satma), (bağışlama-kiralama), (rehin etme-miras bırakma),
ve ilh. diye çift sıralanabilecek eylemlere uğratmak hukuk tasarrufudur.
Bütün bu tasarruflarda yapılan hür ve bağımsız işlemlerin topuna birden
"MÜLKİYET" işlemleri denilir. İlkin bezirgân medeniyetlerinde, sonra kapitalist
toplumunda alabildiğine önem verilen bütün bu işlemler mülkiyetin ancak
bezirgân ilişkiler bakımından üst-yapı olaylarıdır.
Marks, mülkiyetin bu üst-yapı
karakterlerine fazla önem vermez. Çünkü, bütün o karakterler asıl insancıl
bir ilişki olan mülkiyete çok sonraları, ikinci kerte bağlarla gelip katılmışlardır.
Bildiğimiz gibi, insan topluluğundan ne (alma-satma)nın, ne (rehine-kiraya)
vermenin, ne (bağışlama-miras) bırakmanın hiç mi hiç bulunmadığı ve görülmediği
uzun çağlar yaşanmıştır. O çağların da bir MÜLKİYET ilişkisi vardı. Ona
"ORTAK MÜLKİYET" adı verilir.
Bezirgân hukukunun binbir
ince elemelerle didiklediği yukarıda dokunduğumuz ikinci kerte mülkiyet
ilişkileri, burjuva hukuk dünyasını mahşere çevirmiştir. O bakımdan pek
dramatize edilirler. Bununla birlikte; bütün o uçsuz bucaksız karmakarışık
mülkiyet hakları, hep sonradan, özel kişi mülkiyeti ile birlikte sahneye
çıkmışlardır. Oysa, onlar sahneye çıkmadan bin yıllar ötesi toplumda var
olan ORTAK MÜLKİYET biçimi de elbet gene bir MÜLKİYET'tir.
Onun için Marks, medeniyetten
sonra ortaya çıkarılmış ve geliştirilmiş bulunan fıkıh ve hukuk kırkambarlarındaki
deneyimlerle ve tanımlarla oyalanmaz. Toplumun temeli olan ekonomi ilişkilerinde
mülkiyet adını alacak şeyin ne olabileceğini araştırır. Görür ki, ta Avcı
ve Çoban toplumlardaki mülkiyet tiplerinden yola çıkılmalı; bezirgân toplum
biçimlerini birer birer elden geçirmeli ve bezirgânlığın en son biçimine,
yani kapitalizme geldikten sonra, bu toplumlarda görülen bütün mülkiyet
biçimlerini temelli ekonomik anlamları ile toptan kavrayacak bir tanıma
varmalıdır. Mülkiyet gerçekliği, eksiksiz-fazlasız ancak böyle bir tanım
içinde verilebilir. Marks, bunu dener.
Marks, mülkiyetin tarifini
iki bakımdan ele alır:
1- Doğrudan doğruya çalışan
kişi bakımından mülkiyet;
2- Çalışmasa da yaşayan
kişi bakımından mülkiyet.
1- ÇALIŞAN BAKIMINDAN: "Mülkiyet,
emeğin ve yeniden üretimin tabii şartları karşısında kişinin davranışıdır."(13)(Bu
kitapta parantez içine konuları rakamlar Grundrisse'nin Fransızca ISEA
tercümesinin sahife numaralarıdır. İngilizce tercümesinden alınacak satırlar
parantez içinde (Ing.) sözcüğünden sonra konulacak rakamla gösterilir.)
Her toplumda çalışmak (emek),
üretim ve yeniden üretim yapmaktır. Her üretim ve yeniden üretim yapmanın
kendisine göre bir sıra "ŞARTLARI" bulunur. O şartlar, doğrudan doğruya
ham tabiattan gelmese de, hatta insan emeği ile yaratılmış olsalar bile,
çalışan kişinin karşısında sanki "tabii şartlar" imiş gibi dururlar. İşte
o şartlara karşı kişinin gösterdiği, benimsemek yahut sahip çıkmak davranışlarına
mülkiyet denir.
2- YAŞAYAN BAKIMINDAN: Mülkiyet
"yaşamanın ürünlerini yeniden üretici ve yaratıcı faaliyetlerin objektif
şartlarını benimsemektir." (12)
Her toplumda YAŞAMAK (hayat)
için ürünleri tüketmek, tükenen ürünleri yeniden üretmek gerekir. Bu gerekli
işe "YARATICI FAALİYET" denir. Yaratıcı faaliyetin kendisi ve somut biçimi
yaşayan canlı insandır. Ne var ki, yalnız başına canlı insan faaliyeti
bir şey yaratmaya yetemez. Yaratıcı faaliyetin, yani KİMESNE (süje) olarak
insanın dışında bir sıra şartlar gerektir. Bu şartlar hayat ve faaliyet
için NESNECİL (objektif) şartlardır. İşte o objektif şartları "benimsemeye",
yani yaşamanın ve faaliyetin objektif şartlarına "sahip çıkmaya" (appropriation)
mülkiyet adı verilir.
Marks'ın Grundrisse'de
bütün aradığı şey budur. Burjuva mülkiyeti dışında var olan mülkiyet biçimlerini
belirtirken, maksadı açıktır. Kapitalist mülkiyetini de içine alacak en
genel anlamlı bir mülkiyet tanımlaması yapmak ister. Kapitalizmden önceki
bütün mülkiyet biçimlerini didik didik inceler. Sonra, büyük bir rahatlıkla
mülkiyeti en ilkel biçiminden en sonuncu biçimine dek şu genel tanımlamanın
içine sokar:
"İşte; Asyalı, Slâv, Antik
ve Cermanik biçimleri içinde mülkiyetin ilkel anlamı budur: Çalışan kimsenin
(üretim veya yeniden üretim yapan kişinin) benimsediği üretim Şartlarına
karşı davranışıdır."(33)
İnsanlık şimdiye değin iki
türlü mülkiyet biçimi tanıdı:
1- ORTAK MÜLKİYET: Bir toplumda
yaşayan herkesin, yaşamanın, çalışmanın ve yeniden üretimin tabii yahut
objektif şartlarını toptan benimsemesidir.
2- ÖZEL MÜLKİYET: Bir toplumda
yaşayan insanların her biri, kişi olarak yalnızca kendi çalışma, yalnızca
kendini yaşatma ve yeniden üretme şartlarını benimser. Özel mülkiyet budur.
Bu iki basit ve uç mülkiyet
arasında, birinden ötekine geçiş ve kılık değiştirme biçimleri, ayrıca
bir sıra melez mülkiyet biçimleri vardır. O melez mülkiyet biçimlerini,
insanlık tarihinin tümü içinde, geçirdikleri konaklara göre izlersek kavrayabiliriz.
Bütün mülkiyet biçimleri
üzerine toptan ve soyut bir fikir edinmek için, önce, her çağın tarihcil
gidişi (prosesi) içinde özel ve somut olarak yaşanılmış bulunan mülkiyet
ilişkilerini gözden geçirmek zorundayız.
Hangi biçimde olursa olsun,
bütün mülkiyet ilişkilerinin kökü ve anası ilk insan topluluğunun yaşadığı
ORTAK MÜLKİYET'tir. Emeğin kimesnecil şartı (sübjektif şartı) insanın kendisidir.
Çalışma ve yaşamanın nesnecil şartları (objektif şartları) tabiat ve toplum
olaylarıdır. İlkel topluluklarda emeğin gerek sübjektif şartı gerekse objektif
şartları aynı kertede ORTAK, birleşik, bitişik bulunur.
Ne kişinin yaşantısı ve
benliği, ne yaptığı üretim ve yeniden üretimin şartları birbirinden ve
topluluktan ayrılmaz. Hepsi bir aradadır. Hiç birisi bağımsız birer varlık
olamazlar.
Yaşamın sübjektif şartı
olan insanın yeniden üretilmesi, döl olarak ÜREMESİ'dir. Yaşamanın objektif
şartı olan ürünlerin ve üretimin üremesine YENİDEN ÜRETİLMELERİ denir.
Gerek insanın üremesi, gerekse ürünlerle üretimin yeniden üretilmesi bütün
toplum üyelerinin toptan davranışlarıyla başarılır.
Böyle bir toplumda üreme
ve yaşama şartlarını benimsemek, o şartlara sahip çıkmak da ister istemez
toptan ve herkes için ortak bir davranış olur. Bu davranışla, yani ortak
mülkiyet ilişkileri içinde faaliyet gösteren toplum biçimine KOMÜN (Kamu
düzeni) adı verilir.
Ondan çok sonraları ortaya
çıkacak olan melez mülkiyet ve özel mülkiyet biçimleri hep o ilk ortak
mülkiyetten kaynak alırlar. O bakımdan kök ve ana olan ilk topluluğun,
komünün sübjektif ve objektif şartlara karşı davranışı önce iyi anlaşılmalıdır.
Ancak ondan sonra gelen başka toplulukların sübjektif ve objektif yaşama,
çalışma şartları ve o şartları benimseyişleri kavranılabilir.
KOMÜN MÜLKİYETİ yahut KOLLEKTİF
MÜLKİYET tarihte ne zaman, nasıl başladı?
Ne denli derinlere gidilirse
gidilsin, başlangıçtaki ilk Komünün ne olduğu, nerede nasıl doğduğu karanlıktan
kurtulamıyor. Yalnız Arkeoloji, Antropoloji, Entografya ve Etnoloji gibi
yeni bilimler bu konuyu her gün eleştiriyorlar. İnsan geçmişi ile ilgilenen
bütün bilimlerin objektif verileri ortadadır. İnsan düşüncesinin ve mantığının
o verilere dayanarak yaptığı sübjektif sentezler de aynı sonuca varıyor.
İlk insan kollektif mülkiyet davranışlıdır; Komün durumunda yaşamıştır.
Ondan sonra ilkel Komün
olduğu gibi kalmıyor. Ta modern kapitalist mülkiyetinde kesin biçimini
alan özel mülkiyete dek sayısız değişiklikler geçiriyor. Bütün bu değişiklikler
hep ortak mülkiyetin başından geçenlerdir. Ortak mülkiyet neden ve nasıl
özel mülkiyete doğru basamak basamak gelişti? Bunu, herkesten çok Marks
ve Engels, bilimcil yoldan araştırıp incelediler.
Proudhon "Mülkiyet hırsızlıktır"
demiş çıkmıştı. Kuruntucu küçük burjuva sosyalistleri ona yakın kanılar
beslediler. İki tarihcil maddecilik kurucusu, daha ilk günlerinden beri,
o duygucul deyimleri yadırgadılar ve eleştirdiler. Mülkiyete uluorta sövmek,
mülkiyetin ne olduğunu ve niçin öyle bulunduğunu anlatmaya yetmezdi.
Tarihcil maddeciliğe göre
her toplum olayı gibi mülkiyet ve ortak mülkiyet de ÜRETİM ilişkilerinden
çıkar. Ortak mülkiyeti gerektiren şartlar ilkel toplumun üretim şartlarıdır:
"İlkel olarak mülkiyet,
insanın kendisiyle bir tek vücut olan, kendisinin olan, ve kendi varlığı
ile bitişik halde verili bulunan kendi tabii üretim şartlarına karşı davranışından
başka bir şey değildir."(29)
Üretim şartları ikidir:1-
İnsan, sübjektif şartlardır; 2- Tabiat, objektif şartlardır. İlkel Komünde
her iki üretim şartları içiçe, birbiriyle kaynaşmış bulunur. İnsan dışındaki
objektif üretim şartları sanki insan vücudunun devamı olmuştur. Üretim
yaparken ilk insan kendini tabiattan, tabiatı kendisinden ayırdedemez.
İnsanın kendi kendisine karşı davranışı akla sığamaz. Bunu Marks şöyle
anlatır:
"İnsan şahsının tabii birer
önceden konulmuş şartı (voraussetzung: presuppose : önşartı) olan üretimin
şartları, söz yerinde ise insan vücudunun bir çeşit uzayışı olurlar. Doğrusu
istenirse, burada üretim şartlarına karşıt davranış yoktur. Şartlar sübjektif
olarak insanın kendisidir ve insan objektif olarak kendi varlığının organik
olmayan tabii Şartları içinde bulunur.
"Bu Şartların biçimleri
de çifttir: 1- Kişi, bir topluluğun üyesi olarak varolur; bu topluluk,
ilkel biçimiyle ve o biçiminin içinde görülen az çok önemli değişiklikleriyle
birlikte, bir kabile kurumu (stammwesen: kök varlık, varlığın gövdesi)
dur. 2- Kişi topluluğun aracılığı ile toprağa karşı mülk sahibi olarak
davranır. Burada hem toprağın mülkiyeti kollektiftir, hem de Komünün hususi
üyesi için kişicil bir tasarrufu vardır; yahut, toprakla çalışmak ortak
olduğu halde meyvaların paylaşımı vardır. (7) Tabii bir topluma, bir kabileye
ve ilh. mensup olmak, kişi için emeğinin tabii bir şartı sayılır. Bu mensupluk
daha önceden örneğin, kişinin dilini ve ilh. belirleyen şeydir. Kişinin
üretici olarak kendi varlığı, ancak bu şartla mümkündür. Gene kişinin sübjektif
varlığı da o şarttan çıkagelir; nitekim sübjektif varlık, kendi lâboratuvarı
imiş gibi bağlı bulunduğu toprağa tabidir."(8)
Böylece insan ve tabiat
kaynaşık bulunur. İnsan kendine (kendi varlığına) nasıl karşı çıkamazsa,
tıpkı öyle, kişinin de Komün yaşantısı içinde mülkiyet biçimli bir davranışı
konu olamaz. Kişi, diliyle, göreneği geleneği ile daha doğarken toplumun
varı, yani üyesi, bir parçasıdır. Yalnız toplum üyesi olarak üretim yaptığı
için, toplum aracılığı ile, toplum dolayısıyla, toprak mülkiyetine sahip
çıkar.
"Dolayısıyla, kim mülkiyet
diyorsa o, bir kabileye (topluluğa) mensup olmak istemiştir; aynı zamanda
hem sübjektif, hem objektif varoluş demiştir. Toplumun toprağa, yani kendi
organik olmayan vücuduna karşı davranışı, kişinin, toprağa karşı davranışını,
ilkel dış şartını belirlendirir. Toprak aynı zamanda hem ilk maddedir,
hem âlettir, hem meyvadır; kısacası kişinin, bir parçası olan ve varoluş
yordamını biçimlendiren ön şarttır."(29)
İnsanlık yeryüzünde yaşadıkça
mülkiyet gibi ortak mülkiyet de durmaksızın değişti. Mülkiyet ve ortak
mülkiyetin bütün değişiklikleri ekonomi temelindeki değişikliklere bağlı
oldu. Bu bağlılığı Marks, şahane denecek ölçüde derinliğine ve genişliğine
inceledi. Ekonomi temelinde mülkiyet biçimlerini değiştiren temel sebep
ÜRETİME dayandı. Neden?
"Bu mülkiyeti, kimesnenin
(süjenin) üretim şartları karşısındaki davranışına irca ediyoruz (indirgiyoruz).
Sorulacaktır; Niçin tüketim şartlarına karşı değil? Üretim şartlarıdır.
Çünkü, ilkel olarak kişinin üretici faaliyeti, tabiatça hazırlanıp kotarılmış
nesneleri benimseyerek, kendi insan vücudunu yeniden üretmekle sınırlıdır.
Böyle olmakla birlikte, orada bile, yalnız bulmak ve keşfetmek konu iken
dahi, kara avında, balık avında, otlakta olduğu gibi ortada bir çabanın,
bir emeğin bulunması gereklidir; kimesnenin (süjenin) bir hayli istidatlar
üretmesi (yani, beceriler geliştirmesi) icabeder. Her türlü âlet bulunmaksızın
(yani, kendileri üretime tahsis edilmiş emek ürünleri ortada olmaksızın),
biçimini değiştirmeye hacet kalmadan (otlak için hâlâ iş böyledir) kendisini
sunan şeyin benimsenebildiği çevre şartları bulunsa bile, bu şartların
geçici olduğu ve hiç de normal bulunmadığı göz önünde tutulmalıdır. Her
ne olursa olsun; ilkel üretim şartları, emek harcanmaksızın tüketilen maddeleri
(meyvaları, hayvanları ve ilh.) içine alır. Kısacası, bizzat tüketimin
temeli, ilkel üretim temellerinin tamamlayıcı parçası gibi görünür." (29,30)
Başka deyimle tekrarlayalım:
İnsan, tabiatta daha önce âlet ve metod kullanarak üretmediği hazır meyvalar,
hayvanlar otlaklar bulur. Bunları oldukları gibi tüketmek üzere benimser.
İşte o benimseme, yani sahip çıkma sırasında bile insanoğlu gene bir çaba
harcar. İnsan insan olalı beri, çabalarına (emeğini harcama sürecine) hiç
değilse basit bir değnek, bir taş kama ve benzeri aygıtlar katmıştır. Bu
kullanış sırasında tabiatın insana öğretmediği metodlara da başvurmuştur.
Demek insan, hazır şeye bile, âletsiz ve metodsuz sahip çıkmamıştır.
Ancak Marks, insanlığın
bilinmeyen en eski günleri üzerine tahmin yürüteceğine kestirmeden gidiyor.
Olmayacak bir hipotezle, insanın hazır tabiat maddesini âletsiz benimseyip
tükettiğini kabul ediyor. O zaman bile yapılan tüketim nedir? Yani, insan
bulduğu maddeleri tüketmekle ne yapmış olur? Ya kendi vücudunu, yahut dölünü
üretmiş olur. Bu bakımdan insan, en ilk ve en ilkel benimseme davranışında
bile (davranışı sırf tüketime yöneldiği ilk zamanda bile) ÜRETİM yapmış
olduğunu görür. Yani, insanı üretir ve yeniden üretir. Bütün insan çabaları
gibi, Komün mülkiyeti davranışı da böylece bir üretim davranışı olur.
Onun için Marks şu kanıyı
açıklar:
"İşte bundan böyle aydınlanan
başka bir nokta da şudur: Mülkiyet, her kişinin üretim şartlarına karşı,
-kanunca kurulmuş, bildirilmiş ve sağlanmış (tesis, ilân ve garanti edilmiş)-
bilinçli davranışı olduğu ölçüde; demek üretmenin kendi varlığı da kendisine
ait bulunan objektif şartlar içinde ortaya çıktığı ölçüde, bu mülkiyet
biçimi, sırf ve sadece üretimin kendisi sırasında gerçekleşir. Somut benimseme
(konkre sahip çıkma), teorik bir ilişki içinde değil, olurken, mülkiyetin
(üretmenin) kendi sübjektif faaliyet şartları içinde konulmuş bulunan bu
şartlarla aktif, gerçek bir ilişki içinde doğar."(30, 31 )
Her toplumda her kişi, her
zaman içinde doğup büyüdüğü sosyal şartların ürünüdür. Ama, hele ilkel
Komün kişisi kendi kişiliğini yalnız toplumla değil, tabiatla bile kaynaşmış
birleşmiş durumda sayan bir varlıktır. Bu varlık (kurum, bildiri, garanti
gibi) kanuncul (legal) şartlarla davranışı sonradan bilinçlendiği zaman
da kendisini çevresinden bağımsız tutamaz. Kendisinin devamı saydığı "objektif
şartlar içinde" kendi varlığını gerçekleşmiş bulur. Böyle bir kişinin üretmen
olarak objektif şartları benimsemesi, üretim yaptığı sırada belirir. Yaşamak
için kökü, hayvanı, meyvayı derlerken, bu derleyiş çabasının ÜRETİM anlamı
içinde SAHİP ÇIKMA anlamı da kendiliğinden vardır. Yoksa; mülkiyet, teorik
bir ilişki icabı doğmamıştır. Kanun öyle yazıyor gerekçesiyle sahip çıkma
yoktur. Kişinin sübjektif bir faaliyet yapması, objektif şartlara karşı
gerçek, faal ve somut bir ilişki kurması demektir.
Bir toplumda ortak mülkiyet
ilişkisi varsa, demek o toplumun üretim temeli, objektif üretim şartlarına
karşı ortak bir davranışı kaçınılmaz kılmıştır. Burada aklın, mantığın,
kanunun, âdetin rolü arkadan gelir. Üretimin gerektirdiği benimseme biçimini
akılla, mantıkla, yahut gelenek görenekle pekiştiren kurallar ve normlar,
sonradan ortaya çıkar.
Gördük. MÜLKİYET biçimi,
toplumun ÜRETİM biçimine bağlıdır. Tarihte insanoğlunun bir imtiyazı var.
Bu imtiyaz insanın cansız organlarını, yani âletlerini kolayca ve çarçabuk
değiştirebilmesidir.
Bir hayvanda değil bir organın
en ufak bir organ biçiminin değişmesi bile muazzam şartlar ve uzun zaman
ister. O değişiklik olur olmaz ise, eski hayvan türü ortadan kalkar, yeni
ve başka bir hayvan türü çıkar. Darwin'in gösterdiği gibi, hayvanlarda
bir türden başka türe atlayış tabiatta bazen milyonlarca yıllık zaman ve
mekân değişiklikleri ister, milyonlarca hayvanın ezilmesi ve yok olması
pahasına gelişir. Canlı bir vücudun değişmesi ölüm-dirim konusu olur.
Cansız organlar için, âletler
için böyle bir güçlük yoktur. İnsanoğlu çevre şartlarına göre ne kendi
vücudunu, ne gelecek kuşakların biçimlerini tehlikeli ameliyatlara uğratmaz.
Âlet ve aygıtları vardır, metodları vardır. Bunları üretimin akışı içinde
değiştirir ve geliştirir.
İlk insanın oluş çağında
teknik değişiklikler modern endüstri kertesinde çabuk ve kolay olmamış
bulunabilir. Ne var ki, insanoğlunun kullarıdığı âletleri ve metodları
durmaksızın değiştirdiği bilimsel basit hakikatlerdendir. Âlet ve metodun
değişmesi ne demektir? Üretimin yeni biçimler alması demektir.
Onun için Marks, mülkiyet
biçimlerinin, hele toplum mülkiyetinin üretimle sıkı sebep-netice bağlantısını
kurar kurmaz, ondan çıkacak sonucu kendiliğinden belirtir. Gerek üretimin
objektif (nesnecil) şartları ile sübjektif (kimesnecil) şartları, gerekse
üretmen kişinin aktif ve gerçek davranışı ile o şartlar karşısındaki benimseme
ve sahip çıkma şartları birbirlerine karşılıklı olarak etki-tepki yapa
yapa boyuna değişirler.
"Başka sonuçlar arasında,
bundan çıkan netice şudur ki, o şartlar değişkendirler. Yalnız av faaliyeti
arazii av alanı haline getirir: Yalnız tarım yoluyladır ki toprak, kişi
vücudunun uzayışı haline gelir." (31)
Yani üretim değiştikçe mülkiyet
ilişkileri de başkalaşır. Tarihöncesi bilimin Antropoloji, Entoloji ve
Arkeoloji bilimlerden kaynaklar bularak ortaya koyduğu gerçeklik bu görüşle
derinliğine aydınlanır. İnsanoğlunun VAHŞET çağı (veya kaba cilâsız yahut
yontma taş çağı: Paleolitik: Eski taş çağı) yüzbinlerce yıl sürdü. BARBARLIK
çağı (veya cilâlı taş çağı: Neolitik: Yeni taş çağı) onbinlerce yıl sürdü.
Bu iki çağla tarihöncesi bitti. Ardından gelen MEDENİYET çağı binlerce
yıl sürdü. Bütün bu çağlar boyunca insan yığınları için ağır basan mülkiyet
biçimi, hep ORTAK MÜLKİYET biçimi olmaktan çıkamadı. Antik Medeniyet, sınıflı
toplum olarak, kişi mülkiyetine kapı açtı. Ancak; o dahi, tarım üretimi
temeline dayandığı sürece, ortak mülkiyet biçimi, üretici güçlerin ve üretimin
boyuna değiştiği o, milyonlarca yıl sürmüş toplum biçimlerinde hiç değişmeksizin
kalabilir mi idi? Hayır, kalamazdı. Çünkü, ÜRETİM şartları ve ilişkileri,
yüzbinlerce yıldan beri durmayıp değişmişti. Hele sahneye medeniyetler
çıktı çıkalı ortak mülkiyetin geçirmediği biçim değişikliği kalmamıştır.
Bu değişiklikler nelerdir?
Nasıl olmuşlardır?
Marks, Grundrisse denemesinde
özellikle bu sorunun karşılığını araştırıyor. Biz de Marks'ın verdiği ve
bulduğu elemanları sıraya koyup gözden geçirelim.
Marks, zamanındaki bilimlerin
verebildikleri bütün materyalleri az çok eksiksiz elden geçirince, şu kanıya
vardı: Ortada bir tek değil bir çok ortak mülkiyet biçimleri vardır. Ancak,
o biçimlerin hepsinde ortak mülkiyeti ayakta tutan temel-direk hangisidir?
Mülkiyetin en sağlam ve
başlıca temeli tek sözcükle TOPRAK'tır. Toprak üzerinde mülkiyet ne zaman
başladı?.. Mülkiyet, objektif üretim şartlarının benimsenmesi olduğuna
göre, toprağın benimsenmesi ne zaman gerekmiştir?
Toprakla ilgili üretim yordamı
ve ilişkileri belirdiği zaman gerekmiştir. Gerçi insan, insan olduğu günden
beri toprakla ilgisiz değildir. Ancak bu ilgi toprağı benimseme anlamını,
üretim yordamı bunu gerektirdiği zaman pekiştirmiştir.
Hangi üretim yordamı insanlığa
toprağı benimsemek, yere sahip çıkmak gereğini ve eğilimini dayatmıştır?
Morgan'ın araştırmaları
ve Engels'in o araştırmalar üzerine yaptığı açıklamalar bir şeyi gösteriyor:
"Objektif üretim şartı" olarak toprağa sahip çıkmak BARBARLIK (Neolitik)
çağında az çok tutunmuştur. Aşağı Barbarlık konağını taşıyan Amerikan yerlilerinin
başlıca geçimleri AVCILIK'tır. Bu toplumlar, bir yandan av alanlarını benimsemişlerdir;
öte yandan, ev kadınları çapalama yoluyla gelgeç bahçe üretimi yaptıkça
toprağa da gelgeç olarak sahip çıkmışlardır.
Marks,1858 yılı bu sosyal
tarihöncesi tasnifini henüz bilimcil biçimi ve kertesiyle ele alamazdı.
Ancak, ilk toprak mülkiyeti davranışlarının, AVCILAR (Aşağı Barbarlar)
toplumuyla başladığını, ÇOBANLAR (Orta Barbarlar) toplumuyla geliştiğini
yakalamıştır. Ne var ki, bu iki toplum biçimi, Modern çağda olduğu gibi
Kadîm çağda da yanyana bulunmaktadır. O yüzden her zaman böyle iki ayrı
üretim yordamının bir arada bulunabileceği duyusunu uyandırır.
Tarihöncesinde ise, AVCILIK
üretim yordamı Barbarlığın AŞAĞI konağı idi. Ondan sonra ÇOBANLIK üretim
yordamı, Barbarlığın ORTA konağı geldi. Aynı Barbarlığın bu iki yaşanmış
konağı, zaman içinde birbirinden sonra gelen iki ayrı basamaktı. Marks
da bu özelliği sezen ve göçebe (avcı) toplumları konu ederken şöyle der:
"Ve bütün çoban uluslar aslında göçebe idiler." (28)
Gerek Avcı, gerekse çoban
toplumların TOPRAK önünde bir davranışları oldu. Bu toprağı benimseyişleri,
toprağa sahip çıkışları birer toprak mülkiyeti ilişkisi idi. Marks, onların
hepsini birden (yani gerek Avcı, gerek Çoban toprak mülkiyetini) bir tek
sözcükle damgaladı: Her iki ortak mülkiyet biçimi de OYNAK (mobile) mülkiyet
idi. Onun için Marks, Avcı toplumdaki mülkiyetle, Çoban toplumundaki mülkiyet
arasında büyük bir ayırt yapmadı. Her iki toplum biçimi için var olan ortak
mülkiyeti "oynak" diye karakterlendirmekle yetindi.
"Menşeinde (aslında) mülkiyet
doğrusu oynaktır; çünkü insan ilkin toprağın ürünlerini ele geçirir: Başka
bir çok şeyler gibi hayvanları, hele evcilleştirilebilen hayvanları, bu
ürünler sırasında saymalıdır. Böyle iken o hal -avlanma, balık tutma, otlak,
derleyip toplama durumu- dahi, ya sabit (fıks) oturulacak yer olarak, yahut
sürtmek (rouming) üzere otlak yerler aramak yoluyla toprağın benimsenmesini
ön şart (presuppose) koyar." (Not, 44)
"Devşirip toplama", insanlığın
VAHŞET çağından beri süregelen üretim yordamıdır. "Karada avlanma ve balık
tutma" insanlığın, Avcılık dediğimiz AŞAĞI BARBARLIK üretim yordamıdır.
"Otlak", Sürü ekonomisinin yarattığı ORTA BARBARLIK konağının üretim yordamıdır.
Bu tasnife göre Marks, en
ilk (menşe'inde: a l'origine) saydığı toprak mülkiyeti olayını ta
Vahşet çağından kalma derleme üretim yordamını da içine almış, Aşağı ve
Orta Barbarlık konaklarına dek hep bir arada gözden geçirir. Çünkü 1858
yılına değin adı geçen toplum biçimleriyle mülkiyet kalıntıları yeryüzünde
yanyana, bir zamanda (birlikte var oluş: coexistance halinde) yaşıyorlardı.
O toplum biçimlerinin hepsindeki
mülkiyet ilişkileri üzerine Marks'ın edindiği kanı şöyle özetleniyor:
"Kabile topluluğu
(La Communaute Tribal), tabiî komün, toprağı (gelgeç olarak) benimsemenin
ve ortakça kullanmanın sonucu gibi değil ön şartı gibi görünür... Kabile
topluluğu, yahut istenirse kümelenme hali (L'etat Agraire, İngilizce'de;
Horde: Sürü) kan, -dil, gelenek, görenek ve ilh. ortaklığı- hayatın objektif
şartlarını ve yeniden üretim faaliyetini ve bu faaliyetin maddecil ifadesini,
yahut objektifleşmesini (vergegenstaendlichenden: nesnecilleşmesini), ürünler
üretici ve yaratıcı faaliyeti (yani, çobanlar, avcılar, ekincilerin faaliyetlerini)
benimsemenin ilk başlarıgıç ön şartıdır." (12)
Tek sözle, bu çağlarda üretim
ve mülkiyet şartları toplumdan önce gelmemiştir, toplum ve komün (üretim-mülkiyet)
şartlarından önce gelmiştir. Üretim ve mülkiyet şartları, komündeki üretimin
(üretici ve yaratıcı faaliyetin) ürünü değildir. Daha önceden var olmuş
ön-şart olarak "konulu bulunan" kümelenme, aile veya aileler birleşmesinden
doğmuş kabilenin ürünüdür. Bu üretim ve mülkiyet şartlarına göre:
"Toprak, çalışma araçlarını
ve materyallerini, topluluğun TABANI olan oturulacak yeri sunmuş bir silâh
deposu ve büyük lâboratuvardır."(12)
Böylece Marks, toprak ananın
"ekinciler" tarafından benimsenişini de avcı ve çobanlar tarafından
benimsenişi içine katmakta sakınca görmez. Buradaki "ekinci" Yukarı Barbarlıkta
keşfedilen ve Medeniyete kapı açan TARIM (ziraat) adını alabilecek üretim
yordamı olmasa gerektir. Aşağı Barbarlıkta Morgan'ın anlattığı Amerika
yerlileri yahut Childe'ın anlattığı Kuzey Afrika göçebeleri, bir ufak ve
gelgeç ekincilik denemesi yapmıştır. Toprak, kadınlar eliyle bereketi kaçıncaya
dek çapalanarak ekilir. Marks'ın konu ettiği "ekincilik" bu olabilir.
"Ekinci"nin yaratıcı faaliyeti
de bir yana bırakılmazsa, gerek Avcı, gerekse Çoban toplumların benimsedikleri
toprak mülkiyeti genel olarak "GELGEÇ" yahut "OYNAK" karakterde bulunur.
Marksizm'in metodu ve öğretisi
bize şunu öğretti. Mülkiyet ilişkileri üretim yordamı ile birlikte durmaksızın
değişir. Yani, üretim yordamı değişirken, mülkiyet biçimi değişmeden kalamaz.
Avcılık üretimi ile çobanlık üretimi iki ayrı yordamdırlar. Üretim şartlarının
toplum gelişimi içinde ortaya çıkmış iki ayrı basamağıdırlar. Öyleyse,
Avcılığın mülkiyeti ile Çobanlığın mülkiyeti arasında bir fark bulunmalıdır.
Marks'ın elinde bu ayırdı
yapacak yeterli materyel görülmüyor. Avcı ve Çoban toplumların "oynak"
mülkiyetleri üzerine Marks'ın söyledikleri satırlar arasına dökülüvermiş
ek düşünce geçitleri ve mantık işaretleri olur. Grundrisse metni
daha çok Çobanlık üretimini açıklar. Sonra, göçebe Çobanların mülkiyet
davranışları ile bir kıyaslama yapmak üzere, Avcı toplumun toprakla ilişkisi
anılır.
Çobanlar için step yahut
yaylâ toprakları uçsuz bucaksız bir tabiat varlığıdır:
"Amerika Vahşisi yerli kabilelerin
av arazisi (Les terrais) de böyledir. Kabile, verili bir bölgeyi kendi
av arazisi sayar. 0 yerleri başka kabilelere karşı zor kullarıarak savunur.
Yahut, başka kabileleri savundukları bu yerlerden sürüp çıkarmaya girişir."
(28)
Grundrisse'de Avcı
toplumların toprak ilişkileri üzerine bir ikinci pasaj da şudur:
"Burada ilkel toprak mülkiyetinden
konuşmakla yetinebilecek durumdayız. Çünkü, Çoban uluslar için, toprakta
bulunan tabiatçıl ürünlerin -örneğin koyunların- mülkiyeti, aynı zamanda
Çobanların baştan başa aşıp geçtikleri otlakların mülkiyeti anlamına gelir."
(Not, 43)
O zamana kadar, yer yüzünün
hiçbir yerinde "saf Avcı" bir toplum kalmadığı için, Avcıların ortak toprak
mülkiyeti üstüne yürütebilecek soyut mantık sonuçları ile yetinmek, ister
istemez bir zorunluktur.
Marks burada "ilk başlangıç
olan hüda'i nabit insan Komünü" buluyor. Komün insan EMEĞİ'nin ürünü
değildir, tabiî bir varlıktır. Ortak mülkiyetten Komün çıkmamıştır. Komünden
(aile veya kabileden) ortak mülkiyet doğmuştur... Mesele böyle konulunca,
tarih öncesinde ekonomik determinizm inkâr edilmiş sayılır mı?
Yukarıki soruyu ancak "ekonomi"
ve "üretim" deyimlerini mekanik anlayışla koyanlar sorabilir. Bu, Marksizmi
tarih öncesinde bindiği dalı kesiyormuş gibi bir duruma sokan yanlış anlamadan
ileri gelir.
Marksizm özellikle en çok
"Modern toplum" konusuyla uğraştı. Kapitalizmle insanlık 7 yılda, bazan
7 ayda öyle şeyler yaratır ki, onları vaktiyle 7 bin yılda bulamamıştır.
Bu yüzden teknik üretici güçler zamanımızda bütün öteki güçleri gölgede
bırakır ve hattâ hiç ağıza aldırtmayabilir.
Tarih öncesinde iş bunun
tersidir. Cilâsız taşın cilâlı taş olabilmesi için yüzbinlerce yıl geçmiştir.
Böyle bir toplumda (kapitalizmde görülenin tersine) teknik üretici güçler
gölgede kalmış görünebilirler.
Ne var ki, Marksizm hiçbir
zaman toplum gidişini bir teknik üretici güçle yorumlamamıştır. Teknik
ve coğrafya üretici güçlerinin yanında hep, insan KOLLEKTİF AKSİYONU ve
tarih GELENEK GÖRENEKLERİ gibi daha esnek ve canlı olan üretici güçlerin
bulunduğunu belirtmiştir. Tarih öncesinde toplum alınyazısını çizmekle
ağır basan üretici güçler insan ve tarih üretici güçleridir. Ekonomiyi
ve üretimi ÜRETİCİ GÜÇLER belirttiğine göre, ortak mülkiyeti insan ve tarih
gücü olarak ailenin, Komünün yaratmasında ekonomik olmayan bir yan yoktur.
İnsan ve tarih üretici güçlerinin
ağır bastığı toplum biçiminde (ilkel Komünde) toplumun maddecil ilişkileri,
üretim ve ekonomi temeli elbet yerinde sayamazdı. Göze görünmeyecek yavaşlıkla
da olsa, karşılıklı olarak teknik üretici güçleri geliştirecekti. Yer değiştirdikçe
değişen coğrafya üretici güçlerinden gittikçe daha geniş ölçüde yararlanacaktı.
Avcılığın yerine Çobanlığın geçmesi bu dört başlı üretici güçlerin mekanizması
ile oldu.
Grundrisse göçebe Çoban
toplumun savaşçıl karakterinde Komünün uğradığı ekonomik değişiklikleri
bulur. Savaşçılık bakımından Avcı toplumlar göçebe Çobanlardan aşağı kalmazlar.
Ancak, Engels'in pek güzel belirttiği gibi, savaşta yenilenler ya yenenlerin
toplumuna katılırlar, yahut bire dek yok edilirler. KÖLE tutmak o çağda
olağan değildi. Avcı toplumlar için, yenilen yabancı kabile ya kan kardeşi
olur, yahut ölür.
Grundrisse, Çobanlık
toplumunun toprakla olan ilişkileri ve mülkiyet davranışları üzerine biraz
daha konuşkandır. Marks, Avcılık ekonomisi ve sosyal düzeni ile Çobanlığı
yanyana bulduğu için, yahut daha çok Çoban ekonomisi ve sosyal düzeni üzerine
materyeller topladığı için olacak toprak mülkiyetinin "BİRİNCİ BİÇİMİ"
(earliest form: en erken biçimi) ni Çobanlıkta buluyor:
"Bu toprak mülkiyetinin
birinci biçimi içinde ilk ve başlangıç şartı, Hüdayinâbit topluluk (natürwüchsige:
tabiî bir insan Komünü) dür. Yani, ailedir; ve aile, gerek ara evlenmeler
(intermarriage: karşılıklı evlenmeler), gerek kabileler arası kaynaşmalarla,
kabile ölçüsünde yayılıp genişler. Diyebiliriz ki, Çobanlık hali ve genellikle
göçebelik yaşantısı geçim varlığının (maintaining existence) birinci biçimidir.
Kabile sabit bir yere yerleşmez, yolu üstünde ne bulursa kullanıp öteye
geçer (üstünden atlar). İnsanlar tabiatları dolayısıyla oturuk (yerleşici)
değildirler. (Özellikle bereketli bir tabiat çevresi bulmadıkça, ağaçlar
içinde maymunlar gibi yaşarlar; genellikle yaban hayvanları gibi sürterler:
roaming).
"Bu böyle olunca, KABİLE
TOPLULUĞU, tabiî Komün (natural common body) yerin, toprağın (gelgeç olarak)
ortakça benimsenilmesinin veya kullanılmasının sonucu değil, ilk şartı
(precondition), ön şartı,(presuppose) olur.
"İnsanlar bir yol yerleştiler
miydi, bu ilkel topluluk (original community), iklim, coğrafya, fizik ve
ilh... gibi çeşitli dış şartlara uyarak, gitgide o özel (special) tabiatını,
kabile karakterini yitirir." (12; İng., 68)
Çobanlık, Avcılıktan daha
ileri ve Engels'in işaret ettiği gibi zamanı için olağanüstü bolluk getiren
bir üretim yordamı idi. Bu yordam, üretmen kişilerin kendilerine yardımcı
insan tutmalarını olağan kıldı ve o yoldan göçebe Çobanlığın toplum gelişimini
ileriye doğru yürüttü. Marks bu gelişimi şöyle anlatıyor:
"Gerçi Çoban kabilelerinde,
-ki bütün göçebe uluslar, menşelerinde Çoban idiler,- toprak gibi, bütün
öteki tabiî şartlarda, örneğin steplerde ve yüksek Asya yaylâlarında sınırsız
bir eleman gibi GÖRÜNÜR. Otlak olarak toprak sürülere sunulmuştur. Sürüler
otlaktan yararlandıkça, kendileri de Çoban uluslara geçim aracı yararlığını
gösterirler. Çoban uluslar, toprağa hiçbir zaman değişmez bir tüzük (sabit
bir statü) veremedikleri halde, sanki toprak kendi mülkleri imiş gibi ilişki
kurarlar... Olaycası, göçebe Çoban kabileler için Komün, -göç, kervan,
ordu (horde) durumlarında- her zaman toplantı yapmış bulunur, ve hiyerarşik
(mertebeler zincirine göre) egemen olma, boyun eğme biçimleri o varoluş
yordamından fişkırarak gelişir. Burada yeniden üretilen şey toprak değil,
sürüdür. Ancak, bir yer seçildi miydi, oranın toprağı geçici olarak her
zaman ortakça sömürülür. Topluluğun (hemen oturuk uluslara geçersek) tabiî
şartlarla, -yani toprakla- kendi mülkü imiş gibi ilişki kurarken karşılaşabildiği
tek engel, ona kendi organik olmayan vücudu imişce göz diken herhangi bir
başka topluluktur. Onun için, hüdayinâbit (tabiî) topluluğun en ilk faaliyetlerinden
birisi hem edinilmiş bulunan mülkiyeti savunmak için ve hem de topraklar
elde etmek için savaştır." (28)
Göçebe Çobanlıkta sürünün
getirdiği olağanüstü bol geçim maddeleri, savaşla esir edilen işelini (yabancı
yenilgin kişileri) kullanmayı olağan kılar. O yüzden, savaş sonu yenilgiye
uğratılmış kabilenin insanları bir çeşit köle olarak çalıştırılabilir.
Yalnız, Çoban Komününde görülen ve köle adını alan kişiler, Medeniyet kölesi
gibi ezilip soyulan bir alt, mahkûm ve mazlûm sınıf değildir. Henüz aile
üyesi bir yanaşma, yahut evlâtlık sayılır. Toprak ekonomisinde ve sürü
bakımından, içine katıldığı aile üyeleriyle birlikte yardımcı İŞ arkadaşı,
yahut SAVAŞ yoldaşı olur.
Her ne olursa olsun, gerek
savaş gerek savaş sonu esir alınan kişilerin evlâtlık-köle olmaları gibi
durumlar Çobanlıktan doğruca yani dolaysız olarak Medeniyete geçiş sıralarında
önem taşıyan sonuçlarla doludur. Bu sonuçların zaman zaman ortak mülkiyet
biçimlerine verdiği karakterler yeri gelince belirtilecektir.
Gerek Avcı toplum, gerek
Çoban toplum, yapıları gereği yerinde durmaz olurlar. Yerinde durmayan
bir toplumun yere, yani toprağa karşı davranışı demek olan mülkiyeti de,
elbet Marks'ın belirttiği gibi "OYNAK" olacaktır. Asıl YERLEŞİK mülkiyet
insan geçiminin hüdayinâbit toprak ürünlerine değil, işletilen toprağa
süreklice bağlandığı yerde başlar.
Ekonomisi ve üretimi toprağa
bağlı olmayan bir toplumda mülkiyet askıda kalır. Oysa; yaşama şartları,
doğrudan doğruya toprağın işlenmesi ile üretiliyorsa; yani, toprağı işletmeksizin
toplum, geçimini sağlayamaz olmuşsa, MÜLKİYET ilişkisi, kopmaz bağları
ile toprağa kök salmış demektir. Toplum, kendi -öz- varlığını yeniden üretmenin
temel şartı olarak kesinlikle sahip çıktığı toprağı ne yerinden oynatabilir
(örneğin, hayvan sürüleri gibi bir yerden kaldırıp başka yere götüremez),
ne de bırakıp gidebilir. Böylece; MÜLKİYET ilişkisi de kararlı, sürekli
ve yerleşik bir karakter kazanır. Kesin niteliğini Komünce benimsenip belirlenmiş
bir toprağın sürekli şekilde işlenmesinden alan bu üretim yordamına, adı-sanı
ile, TARIM üretimi denir.
Klâsik Tarım üretimi, bereketi
tükeninceye dek toprağı çapaladıktan sonra bırakıp gitmez. Toprağı düzelterek,
dinlendirerek, sulayarak ömürler ve kuşaklar boyu aralıksız işletir. Öyle
yüzyıllar boyu sürekli olan bir Tarım üretim yordamı nerede doğarsa, orada,
o zamana dek görülmemiş ölçüde yerleşik bir toprak mülkiyeti doğar.
Onun için Marks Grundrisse'de,
çeşitli ortak mülkiyet biçimlerini tekrar tekrar ele alırken şunu belirtir:
"Bütün bu işlerde önemli
olan şey işte budur: O çeşitli biçimler içinde arazi mülkiyeti (la propriete
fonciere) ve Tarım (l'agriculture: ziraat) ekonomi düzeninin tabanını teşkil
eder." (21)
Tarihte Tarımın ilk keşfedildiği
yer Irak'ın Fırat, Dicle deltası ile Basra Körfezi denizinin buluştuğu
yerdir. Orada, gerek tarla üretimini sağlamak, gerek tarlaların bekçiliğini
yapmak, delta balçığı içinde yerleşmekle oldu. Bu yerleşme için büyük işler,
bayındırlık çalışmaları gerekti. O büyük bayındırlık işleri bir kişinin
harcı olamazdı. Toplumun bütünüyle çalışması başarı sağlardı.
Toplum bütünü, Tarım çağından
değil, Çobanlık ve Avcılık çağından önceleri dahi ortak yaşantı yaşıyordu.
Bu yaşantı, Marks'ın pek güzel ve ısrarla belirttiği gibi, insan emeğinin
ürünü değildi. Komünü topluca üretim yaratmamıştı. Topluca üretim yapışı,
Komünü yaratmıştı. Onun için, sübtropikal ırmak boylarında Tarımı sağlayan
büyük bayındırlık işleri bakımından, o zamanki topluluk Komünü biçilmiş
kaftandı.
Fırat-Dicle sübtropikal
ırmaklardı. Bu ırmak boyunun coğrafya üretici güçleri içinde Tarım üretimi
başlamıştı. Onun için Tarım, heyecanlı ve kutsal bir toplum ülküsü taşıyan
ORTAK ÜRETİM ortamı oldu. Ortak üretim dolayısıyla insanın objektif şartlara
karşı davranışı ancak ORTAK MÜLKİYET biçiminde görüldü.
Yerleşik ortak mülkiyet
bu idi. Burada yapılan Tarım faaliyeti sırf insanın topluca yaşayıp üremesi
için gereken tüketimi amaç biliyordu:
"Ekonominin amacı, kullanım
değerinin üretimidir, Komünüyle hususi ilişki kurmuş kişinin YENİDEN ÜREMESİ'dir.
Bütün o biçimler içinde şu olayları gözlüyoruz." (21)
Böyle diyen Marks yaşamak
için toprağı benimseyen kişiyi toplumla karşı karşıya gelmiş buluyor ve
bu karşılıklı kişi ile toplum ilişkilerini başlıca iki noktada karakterize
ediyor:
"1- Tabiî çalışma şartının
benimsenmesi, aynı zamanda hem ilkel iş âleti, hem ilk maddeler lâboratuvarı
ve hazinesi olan TOPRAK'ın benimsenmesi (toprağa sahip çıkılması) dir.
Bu benimseyiş emeğin neticesi değildir, çalışmanın ön şartıdır; kişi objektif
çalışma şartlarını kendisinin sayar, (yani toprağı) kendi sübjektifliğinin
(kimesnecilliğinin) organik olmayan tabiatı sayar; kimesne olarak kendisinin
de gerçekleştiği yer ve fırsat sayar. Başlıca nesnecil (objektif) çalışma
şartı bir emek ürünü değildir, o şart kendi kendisini tabiat olarak takdim
eder: Bir yanda canlı kişi vardır, öte yanda o kişinin objektif yeniden
üretimi (nesnecil üreyişi) için şart olan toprak vardır." (21, 22)
Yani, insanoğlu topraktan
rızkını emeğiyle çıkarmaya başlar başlamaz, toprağı benimser. Öylesine
benimser ki, toprağı kendi vücudundan bir parça sayar. Köylünün hâlâ binbir
işkencesine katlandığı topraktan kopuşamaması, o ilkel Tarım üretiminin
kaçınılmaz sonucudur.
Toprak nasıl insan emeğiyle
yaratılmamış bir şey ise, tıpkı öyle, insanın içinde yaşadığı toplum biçimi
de üretimin, yani insan emeğinin ürünü değildir. Böylece hem toprak, hem
onunla geçinen toplum aynı kertede hüdayinâbit, kendiliğinden varolan ÖN
ŞARTLAR durumundadırlar.
O şartlar altında kişi olarak
insanın kendisi de (kimesnecilliği: sübjektifliği de) kendisini hüdayinâbit
olarak yaratmış bulunan topraktan ve toplumdan ayrılmaz bir şey gibidir.
Kişi de tabiatın bir parçasıdır, toprak da... Yalnız kişi canlı, toprak
cansız birer tabiat parçasıdır. Canlı kişi çalışma şartları olan toprağı,
kendi organlarının uzamış cansız bir devamı sayar. Toprak kişinindir, kişi
toprağındır. Marks'ın bu belirtisini halk ozanı şöyle deyimler:
"Benim sadık yarim kara
topraktır, kara topraktır."
"2- Ne var ki, toprağa karşı
gösterilen bu davranış, yani çalışan kişinin mülkiyeti Komün olarak kişinin,
tarihce az çok geliştirilip değiştirilen tabiî varlığı ile, kişinin kabile
ve ilh. üyesi olarak tabiî varlığı ile doğrudan doğruya dolaylandırılmış
(mediatise edilmiş) bulunur." (22)
Kişi tek başına masal Robenson'u
değildir. Hele ilkel toplumda böyle toprağı benimserken ancak ve yalnız
tabiî bir Komün, kabile, aile ve ilh. üyesi olarak davranışta bulunur.
Başka deyimle, benimseyiş sırasında kişi ile toprağın arasına toplum (Komün)
girmiş bulunur. Kişinin toprakla ilişkisi doğrudan doğruya kişi olarak
yapılmış değildir. Toprağın benimsenişi ve mülkiyeti ile doğrudan doğruya,
dolaysız ilişkili olan varlık toplumdur. Yani, toprak toplumun ortak malıdır.
Kişi, toplumun ortak mülkiyetine, yani toplumla dolaylandırılmış, arada
toplum bulunan bir mülkiyete sahip çıkar.
Kişinin objektif üretim
şartlarını DOLAYLI yoldan olsun benimseyişi, hem de sürekli-yerleşik olarak
benimseyişi, Tarım üretim yordamıyla bağlı ve birlikte görülen bir olaydır.
Sübtropikal ırmak boyları ötesinde, Tarım üretimi ister istemez bir delta
balçığı içinde yapılan üretimden değişik şartlar gösterir. Oralarda Tarım
üretimi, toprakla kişiyi daha doğrudan doğruya yüzleştiren bir küçük üretim
yordamına elverişli olur. O zaman Komün ayakta durabildiği sürece, gene
toprağın karşısında kişiye aracılık eder. Bununla birlikte, üretmen kişi,
yeni iklimlerin yeni Tarım üretimi yordamı ile daha bağımsız bir duruma
girer.
Tarihî akış içinde sübtropikal
ırmak boyu ekinciliği ile sübtropikal ırmaklar ötesinde yapılan ekincilik
arasındaki fark, bu coğrafya üretici gücünün değişikliği ile ilgili görünür.
Onun için Marks'ın not olarak açıkladığı gibi, burada:
"Çalışan kişi demek, birden
bire, o soyutluğu içinde varolan bir kişi gibi görünmez. Kişi, faaliyetinin
basit bir neticesi değil, belki şartı olan bir objektif varoluş yordamına
toprak mülkiyeti içinde sahip çıkar. Bu mülkiyet, kişi faaliyetinin bir
şartıdır. Hem de tıpkı kişinin derisi, duyu organları gibi bir faaliyet
içinde yeniden üretip geliştirir. Ama bu şart yeniden üretim prosesinin
bizzat kendisine de başkanlık eder." (43)
Demek kişinin, faaliyeti
için derisi ve kemiği kadar şart olan toprak mülkiyeti içinde kişi olarak
konkretçe belirmesi, diyalektiğin bütün zıtları bir arada tutan gerçek
canlılığına uyar. Bir yanda kişi, tarım üretimi için gerekli bulunan toprak
mülkiyetini benimser; öte yanda toprağın mülkiyeti gibi kişinin kendisi
de, kendisinin malı değil, toplumun malıdır ve o zamanki insanlık ilişkileri
içinde bunun başka türlü olmasına yol yoktur:
"Tek başına bir kişi, nasıl
konuşulan bir dile sahip olamazsa, tıpkı öyle, toprağın mülkiyetine de
tek başına sahip olamaz. Şüphesiz kişi, hayvanların yaptıkları gibi, toprakla,
toprağın cevheriyle beslenebilir. Ama, toprağa karşı mülkiyet sahibi gibi
davranış, daima henüz az çok özerk (otonom: muhtar) bir biçimi bulunan,
yahut daha önce tarih bakımından gelişmiş bulunan Komün tarafından, kabile
tarafından, barışçıl olarak veya zorla toprağın işgal edilmesiyle dolaylanmış
(mediatise edilmiş) bulunur. Kişi hiçbir vakit basit bir hür işçi olduğu
zamanki gibi tek başına kalmışlık göstermez. Emeğinin objektif şartları
kendisine aitmiş gibi konulduğu vakit dahi, kişinin kendisi sübjektif olarak,
kendisiyle toprak arasına aracı (dolayıcı: mediatrice) diye giren bir Komünün
üyesi gibi konulmuş olur. Kişinin objektif çalışma şartları ile ilişkisi,
Komün üyesi gibi varoluşu sayesinde dolayılandırılmış bulunur; gene tıpkı
öyle, Komünün gerçek varoluşu, onu objektif çalışma şartlarına efendi eden
spesifik (kendisine has) mülkiyet biçimi ile belirlendirilmiş bulunur."
(22)
Genel olarak Marks'ın Tarımcıl
toprak ortak mülkiyeti üzerine söyledikleri bu kadarla özetlenmiş sayılabilir.
Marks, her hadise gibi YERLEŞİK
TOPRAK MÜLKİYETİ'ni de durgun ve mutlak ölü, mutlak donmuş biçimde görmez.
Tümüyle tabiatı nasıl değişir prose halinde buluyorsa, toplumu ve yerleşik
mülkiyeti de tıpkı öyle bütün hareketliliği, bütün kımıltısı ve değişiklikleri
içinde ele alır.
Mülkiyet ister toplumun,
ister kişinin olsun, Marks'a göre hep, "Tarihçe az çok geliştirilip değiştirilen"
toprağın benimsenişi, kişinin "derisi ve duyu organları gibi" görünür;
"üretim prosesine başkanlık" ettiği zamanda "hayat prosesi içinde yeniden
üreyip gelişir."
Toprak mülkiyetinin tarih
içinde değişen bir prose oluşu nedendir? Toplumun "daha önce tarihcil bakımdan
gelişimi" yüzündendir. Ortak mülkiyet, istediği kadar "YERLEŞİK" olsun,
Tarım üretim yordamında herkesin canı gibi benimsediği bir sosyal ilişki
olsun, yerinde saymadı. İster istemez bir sıra değişikliklere uğradı.
Öyle ise, boyuna değiştiğine
göre, ortak mülkiyet diye ortada bir şey kalır ve aranabilir mi? Daha doğrusu,
Marks'ın "henüz az çok otonom bir biçimi bulunan" dediği ortak mülkiyet
yok mudur?
Öyle sorular ancak metafizik
mantıkla işleyen kafalarda doğar. Her şey değişir, ama DİYALEKTİK olarak
değişir. Yani, uzun bir birikim, nicelik (kemmiyet) değişiklikleri yapar.
Sonra ansızın gelen atlayış (nitelik: keyfiyet) değişmesi olur. Böylece
doğan yeni keyfiyet, mutlak denilebilecek bir varlık olur ve bu varlık,
sonraki uzun birikim süresince egemen kalan biçimini korur.
Ortak mülkiyetin kendisine
zıt olan değişikliğe uğraması, özel mülkiyet biçimine girmesidir. Ne var
ki; o biçime girinceye kadar, ortak mülkiyet, yer yer, zamana ve mekâna
göre birçok ayrıntılı biçim değişiklikleri geçirir.
Mülkiyet adını almaya gerçekten
değen yerleşik mülkiyet biçimi, ilkin tarımla doğdu. O yüzden toprak mülkiyeti,
bütün mülkiyetlerin en istikrarlı ana kaynağı ve temeli oldu. Toprak mülkiyeti,
ÖZEL MÜLKİYET biçimine girinceye değin, binlerce yıl boyu tarihte hep ORTAK
MÜLKİYET biçiminde kaldı.
Ortak mülkiyet, mutlak "otonom
bir mülkiyet biçimi" idi. Kendi çerçevesi içinde -kendi kabuğunu parçalamaksızın-
kaldığı sürece bile, içten içe değişikliğe uğrayıp durdu. Canlı tarihte
hepsi de genellikle ortak mülkiyet etiketini taşıyabilecek birçok özerk
(otonom) mülkiyet biçimleri görüldü. Kaçınılmazca basamak basamak değişen
o çeşitler için Marks şöyle der:
"Bu biçim (ortak mülkiyet
biçimi), değişmez bir temel üzerine yaslandığı halde, çeşitli tarzlarda
gerçekleşebilir." (13)
Ortak mülkiyetin gerçekleştiği
"çeşitli tarzlar" hangileridir?
1858 yılı yeryüzünün hiçbir
yerinde bütünüyle SAF denilebilecek bir ortak mülkiyet biçimi düşünülemezdi.
Ancak şurada burada büyük medeniyet hengâmelerinin nasılsa çiğneyip ezemediği
ilkel toplum kalıntıları, yahut büsbütün yok edilememiş kılıç artıkları,
kırıntı ve döküntü halinde vardı.
Marks, bu ilkel Komün kalıntılarını
tarih içindeki doğuşlarına ve oluşlarına göre sıralamadı. Varoluşlarını,
nasılsalar öylece ele aldı. Nerede, ne biçim bir Komün artığı bulunduysa,
Marks onunla ilgilendi. Olayları sübjektif karıştırmalarla bozulmaktan
alıkoymak için Komün artıklarını bulundukları yerin ve ulusların adlarıyla
andı. Doğuda ve Asya'da bulduklarına "Doğu-tipi", "Asya-tipi" dedi. Slâvlarda,
Keltlerde, Cermenlerde, Kadîm Romalılarda bulduklarına "Slâv-tipi" , "Cermen-tipi",
"Kadîm Roma-tipi", yahut "Antik tip" adlarını verdi. O zaman için başka
türlüsü yapılamazdı.
Bütün bu tiplerin genel
olarak gerçekleşmeleri ne ile oluyordu? "Üretici güçler" ile:
"Çalışan kimselerin üretici
güçlerinin oldukça bir gelişim seviyesi, -yani o kimselerin birbirlerine
ve tabiata karşı gösterdikleri ilişkilere uygun düşen seviye,-: İşte o
kimselerin toplulukları ile o topluluğun dayandığı mülkiyet, en son duruşmada
buraya varıp çözülür (erir). Burada bir noktaya dek yeniden üretim olur.
O noktadan sonra ise çözülüp dağılış gelir.
"İşte Asyalı, Slav, Antik
ve Cermen biçimleri içinde bulunan MÜLKİYET'in ilkel anlamı şudur: Çalışan
kimsenin (yani, üretim yapan ve kendi kendisini üreten kimsenin), kendi
üretim şartlarına veya kendi yeniden-üretim şartlarına karşı davranışı
ve o şartları benimseyişidir." (33)
Görüyoruz: Marks, bu açıklama
ile önce mülkiyetin gerçek anlamını, gerçek tabanı üzerine oturtuyor ondan
sonra, "Asya-tipi" ile "Doğu-Tipi"ni aynı anlamda kullanıyor, ve gene "Antik
tip" ile "Romalı tipi" hemen hemen bir anlamda tutuyor. Buna karşılık "Slâv-tipi"
ile "Cermanik tip" arasındaki ayrıntı ve başkalıklar üzerinde özellikle
durmuyor. Onun için, Grundrisse araştırmasında başlıca 4 tip olarak mülkiyet
karşımıza çıkıyor:
1- ASYALI (yahut DOĞULU)
TİP,
2- ANTİK (yahut ROMALI)
TİP,
3- SLÂV TİPİ,
4- CERMEN TİPİ...
Marks'ın bu dört tip üzerinde
durması boşuna değildir. 1858 yılı derlenip toparlanabilmiş ortak mülkiyet
biçimleri arasında böyle dört tip gerçekten özel anlamlar taşır. Bu özel
anlamlı tiplerin Marks'a göre karakteristikleri ve anlamları nelerdir?
Önce şurasını hiç unutmayalım.
Grundrisse yeri geldikçe altı ad sayıyor. Gerçekte bu altı adı, yerleşik
dört ortak mülkiyet biçimine indiriyor. Ancak, bütün o değişik ortak mülkiyet
biçimleri daha gerçekçi bir tasnife uğratılınca önümüze iki şık çıkıyor
ve iki bölüm yapılıyor.
"Komün veya kabile üyeleriyle,
kabilenin üzerinde sabitleştiği toprak arasında var olabilecek çeşitli
ilişki tipleri şunlardır:
"Komünün varlığı ile dolayılandırılan
(mediatize edilen) mülkiyet, ORTAK MÜLKİYET olarak gözükebilir; burada
kişi (fert) yalnız tasarruf sahibi (possesseur) olur. Böyle bir durumda
özel mülkiyet varolamaz. Ya mülkiyet: Devlet mülkiyeti ile özel mülkiyet
olarak çift biçimde gözüküyor, ki bu biçim yanyana var olurlarken özel
mülkiyet gene devlet mülkiyeti tarafından konulmuş bulunur, böylece yalnız
kenttaş olan kimse özel mülkiyet sahibidir ve sahibi olmaya mecburdur.
Kenttaş olarak kenttaş, hem mülkiyet sahibidir, hem de hususî bir varlığa
tasarruf eder; yahut Komün mülkiyeti, kişi mülkiyetinin bütünleycisinden
başka bir şey değildir, ama kişi mülkiyeti temel ve ortak bulunduğuna göre,
ancak Komün üyelerinin TOPLANTI'ları içinde ve ortak amaçlarla yaptıkları
birlikleri içinde varolabilir." (22, 23)
Marks, ortak mülkiyet üzerine
6 veya 4 mahallî tip adı saymış olmasına rağmen, tipler arasındaki bağlantıları
ikiye indirmiştir. O kadarla da kalmamıştır. Çünkü, kapitalizmin doğması
için iki şart şudur: Hür emekçi doğmalıdır. Bunun için ise, bütün kapitalizm
öncesi mülkiyet ilişkileri eriyip çözülmelidir. Marks, o çözülüşleri özetlerken,
bütün kapitalizm öncesi ortak mülkiyet biçimlerini bir sıraya dizerek hepsini
birbirinden çıkarır ve şöyle der:
"İşte başlangıç olmak üzere
konu budur: Emek ile sermayenin ilişkisi içinde, emeğin, sermaye haline
gelmiş objektif şartları için tarihcil bir prose ön şart olur; bu tarihcil
prose ister çalışanın mülk sahibi olduğu, ister mülk sahibinin çalıştığı
çeşitli biçimleri eritip çözer. Dolayısıyla, her şeyden önce, şu sonuçlar
ortaya çıkar: 1- Çalışanın, kendi organik olmayan varlığına, güçlerinin
lâboratuvarına ve irade alanına başvuruyormuşçasına başvurduğu tabiî üretim
şartı demek olan toprakla, yerle kuruları ilişkisi eriyip çözûlür. Bu mülkiyetin
rastlaştığı bütün biçimlere bir topluluğun varlığı ön şarttır. Bu topluluğun
üyeleri, biçimsel başkalıklara rağmen, üye olarak mülk sahibidirler. Dolayısıyla
da bu mülkiyetin ilkel biçiminin ta kendisi, DOLAYSIZ KOMÜN MÜLKİYETİ olur.
(Dolaysız Komün mülkiyetinin Doğulu biçimi, Slâv biçimi içinde değişikliğe
uğrar; zıttına dönünceye dek gelişirse de Antik ve Cermanik mülkiyetin
her zaman için gizli tabanı olarak kalır.)" (35)
Marks'ın parantez içine
kattığı bu iki satırcık, kapitalizmden önceki toplum biçimlerinde görülen
bütün ORTAK MÜLKİYET çeşitlerinin nasıl birbirinden çıktıklarını açıkça
belirtir. Marks'a göre, SLAV MÜLKİYETİ denilen şey; DOĞU mülkiyetinin değişikçe
bir biçimidir. Ortak mülkiyet, gerçi kendi zıttı olan özel mülkiyet biçimine
varıncaya değin boyuna değişir durur. Ne var ki bütün o değişmeler içinde
egemen biçim hep ortak mülkiyet olarak kalır. ANTİK mülkiyetin de, CERMANIK
mülkiyetin de Marks'ın deyimiyle "gizli tabanı", temeli gene hep o "dolaysız
Komün mülkiyeti"dir. O sırada, çalışan kişi mülk sahibi görünmüş, yahut
mülk sahibi kişi çalışır görünmüş. O gibi biçim başkalıkları kişiyi Komün
üyesi olmaktan çıkarmaz ve kişi sırf ve Ancak Komün üyesi olduğu için ortak
mülkiyet sahibi bulunur.
Demek Marks'ın saydığı bütün
ortak mülkiyet biçimlerinde kök birdir. Doğulu'dan Romalı'ya dek geçirilen
değişiklikler, ana Komünün ortak mülkiyet çerçevesi içinde olur biterler.
Bir tek ve bütün olan ORTAK MÜLKİYET yalnız belirli çevre ve tarih şartlarına
uğradıkça, yerine ve zamanına göre az çok değişiklikler geçirir.
Asyalı, Doğulu, Slâv, Cermen,
Roma, Antik adlarını alan ortak mülkiyet biçimlerinde, açık da olsa, gizli
de kalsa taban aynıdır. Toprakla ilişkiden, yani Tarım üretiminden önce
gelen ön şart "TOPLULUK"tur, ilkel Komündür. Kişinin toprakla ilişkisi,
yaptığı üretim faaliyetinden önce Komün tarafından belirlendirilir. Doğu,
Slâv, Antik, Cermen toplumlarında görülen değişiklikler Marks'a göre sırf
"biçimcil başkalıklar" olur. Her birinin temelinde gizlice de olsa "dolayısız
Komün mülkiyeti" yatar.
Grundrisse'de sık
sık Doğulu ve Asyalı, Cermen, Romalı ve Antik biçim gibi deyimler geçer.
Bunlar birbirlerinden bambaşka bağımsız, bir temel üzerinde hiç değişmeksizin
donup kalmış biçimler değildirler. Öyle bir görüş, o biçimleri transandantal
birer kategori saymak olur. Bu skolâstiği Marks gibi Diyalektik Maddeciliği
yaratan düşünüre maletmeye kalkışmak saçma olur. Bu gibi davranışlar, küçük-burjuva
dar görüşlülüğünden ileri gelmiyorsa, Tarihcil Maddeciliğe çelme takmak
hevesini besliyordur. Nitekim bugün kapitalist dünyasında "Marksolog" diye
bir tip belirdi. Bunların ağır aksak pozları diyalektik maddeci görüşü
skolâstik metodla biçimsizleştirmektir.
Marks'ın hiç şaşmaz diyalektik
gerçekçiliği ile sezip yakaladığı biçimlerin elbet bir anlamı vardır. Bu
anlamı Marks'tan sonra ortaya çıkan yeni bilim buluşları ile yorumlayıp
geliştirmek yerinde olur. Öyle bir araştırmaya girmeden önce ve daha emniyetle
girebilmek için, Grundrisse'de iki veya dört veya altı adla anılan
ortak mülkiyet biçimleri üzerine Marks'ın neler yazmış olduğunu kısaca,
ama özünü yitirmeksizin derleyip sıralayalım.
Bizde Asiyatik toplum diye
bir deyim dile dolandı. Marks'ın Asiyatik biçime, daha genel anlama gelsin
diye verdiği ad Doğulu biçimdir. Marks Doğulu ortak mülkiyeti belirtir
belirtmez hem Slâv, hem Antik, hem Cermen, hem Romalı biçimlere onun kök
olduğunu açıklar.
Grundrisse'de en
ayrıntılı açıklamalar Doğulu ortak mülkiyet üzerine yapılır. Bu açıklamaların
çoğu, öteki biçimlerle kıyaslanmak üzere, yanyana ve içiçe konulmuşlardır.
Biz, inceleme ve anlayışı kolaylaştırmak için, Doğulu biçimi ötekilerinden
ayırarak göz önüne getirelim.
Sermayenin ve hür işçinin
varolabilmesi için, ÖN ŞART çalışanın topraktan kopup ayrılmasıdır. Toprakla
emekçisinin birbirine kenetli bulunduğu iki biçim: "Küçük hür mülkiyet
ile ortak mülkiyet" biçimleridir. Marks'a göre her iki biçimin "temeli
Doğulu Komün içinde" bulunur.
"Bu iki biçim altında bulunan
emekçi, objektif çalışma şartlarının mülkiyetine sahiptir. Bu ilişki, emeğin
maddecil ön şartları ile emeğin birliğini yaratır; burada emekçinin, kendi
emeğinden bağımsız olarak objektif bir varlığı bulunur. Kendi bakımından
kişi, kendi gerçeklik şartlarının efendisidir. Üçüncü kişilere karşı da
beslenen ilişki aynı olur. Bu tüzük (statü) Komünden yahut Komünü teşkil
eden ailelerden kaynak aldığına göre, kişi, öteki kişileri kendi mülkiyetinin
ortakları (copropetaires) ortak mülkiyetin bir o kadar şahıslaşmaları)
yahut kendisiyle yanyana bulunan bağımsız mülk sahipleri, özel mülkiyet
sahipleri sayar." (11)
Çok dikkate değen iki nokta
beliriyor:
1- Emekçi, kendi kişiliğini
objektif bir varlık sayabilmek için, başka deyimle kendi gerçekten varoluş
şartlarının efendisi durumuna girebilmek ve bu durumu kavramak için, Komün
üyesi olmalıdır. Kişi, ancak kendisini böyle görünce, başkalarının da kendisine
eşit kişiler olduğunu kabul ediyor.
2- "Hür köylü mülkiyeti"
denilen şey için bile, yani toprak üzerinde "bağımsız mülk sahipleri,
özel mülkiyet sahipleri" görülebilmesi için bile "Doğulu Komün temeli"
ortada bulunmalıdır.
Çalışanın gerçek kişiliği
ve bu kişiliğin gerçek şartları şöyledir: İnsan, hem kendi kendisinin,
hem çalışma şartlarının "EFENDİSİ" olursa kişilik taşır. Böyle bir durum,
temelleri ta Doğulu Komünden gelen ilişkilerle bağlıdır. "Doğulu Komün"
öylesine derin köklü bir toplum biçimidir. Orada, Komünün ortak mülkiyetiyle,
Komün üyesi kişinin özel mülkiyeti arasında çelişki bulunmaz:
"Örneğin, temelli Asiyatik
biçimlerin çoğunda görüldüğû gibi, Küçük topluluklar üstünde yüce ve biricik
mülkiyet biçimini gösteren bir merkezileştirici birliğin bulunuşu, hiç
de zıtlık, çelişki yaratmaz. Böyle bir duruma basit ırsi tasarruf sahibi
olarak görülenler yalnız gerçek Komünlerdir. Birlik hakiki mülk sahibi
olduğundan ve ortak mülkiyetin gerçek ön şartı birlik olduğundan, ortak
mülkiyetin kendisi de birçok hususî gerçek Komünlerin üstünde yükselen
ayrı bir hadise gibi görünür; ve o zaman tek başına kişi, olaycası, mülkiyetsiz
bulunur. Başka deyimle; mülkiyet öyle bir şeydir ki, o şartlar, sanki objektif
olarak kişiye ait olur; kişinin sübjektifliği ile bir tek vücut olan gayrî-
uzvî (non-organik) tabiat için de iş böyledir (mülkiyet kişiye toptan birliğin
iyi dileğiyle verilmiştir); ve Despotun şahsında gerçekleşir. Despot, çeşitli
Komünlerin babasıdır (mülkiyeti o baba, falan hususi Komün aracılığı ile
kişiye tefviz eder). İş böyle olunca, emeğin gerçek benimseyişi ile bir
ara yasaca tesbit edilmiş bulunan aşırı ürün, otomatik olarak o yüce birliğe
düşer. Doğu despotluğunun ve orada hukukî bir tavanı varmış gibi görünen
mülkiyetsizliğin göğsünde, kabile veya Komün mülkiyetinin fiilî bir tabanı
vardır, ve bu taban, çoğu zaman, küçük Komün içinde El-imalâthanesi (manifaktür)
ile Tarımın (ziraatin) kombine olmasının, mezcolmasının ürünüdür. Böylelikle
küçük Komün, büsbütün SELF-SUSTAINING (otarşik: Kendi kendine yeterli)
hale gelir ve her türlü fazladan üretim ile yeniden üretim şartlarını içinde
bulundurur. Küçük Komünün bir bölük aşırı emeği üst topluluğa ait olur;
bu üst topluluk en sonunda şahıs olarak cisimleşir; o aşırı emek, kabile
ve ilh. içinde olduğu kadar, birliği: gerçek Despotu yahut hayali Kabile
varlığı demek olan Tanrı'yı kutlamaya tahsis edilir." (13)
Marks'ın bu anlatışı ortak
mülkiyet biçimine dayanan iki toplum konağını birden kapsıyor:
1- Arkeoloji, sonradan,
sübtropikal ırmak boyunda kurulmuş ilk Kentleri buldu. Orada tapınakla
birlikte toplumu güden "hayali kabile varlığı" TANRI'dır. Aynı durum Akdeniz
Medeniyetlerinin Grek ve Romen Kentlerinde de, yani Doğu dışında da aynen
tekerrür eder. Böyle bir toplumda, Yukarı Barbarlıktan Medeniyete geçen
Komünün ortak mülkiyeti ve (Tarım+Endüstri) üretim bütünlüğü kutsallık
kazanır.
2- İlk Kentler Medeniyeti
çökerken, TUFANLAR (Barbar akınlar: Tarihcil Devrimler) patlak verir. Bu
devrimlerde üstün gelen kabilelerin Barbar şefi, somut kişi olarak, Komünün
toptan babahanı durumuna girer ve ortak mülkiyeti temsil eder.
Kent içinde Tanrı sözcüsü
olan tapınağın baş rahibi, örneğin Sümer Kentlerinde İşhakku adını alır.
İşhakkuların, sonradan DESPOT adını alan, Komün ve ortak mülkiyet temsilcisi
olduğu bellidir. Tıpkı onun gibi ve benzer mekanizma ile, Barbar şef de
zamanla DESPOT olur. Bu prose, Doğu için olduğu kadar, Marks'ın Antik ve
Romalı dediği Batı için de yürürlüktedir. Yalnız; aynı prose, sübtropikal
ırmak boyu Medenileşmelerinde az çok daha durgun, Akdeniz Medenîleşmelerinde
daha hareketli olur.
Her iki halde de, tek kişi,
mülkiyetin ortak oluşunda yadırganacak bir durum görmez. Toplumu bütün
bir aile saydığı için, toplum güdücüsünü, ister tapınak şefi, ister Barbar
kabile şefi olsun, babası durumunda görebilir.
Marks, Doğulu ortak mülkiyet
tipinde daha uzun ömürlü bir tutkunluk bulur. Şöyle der:
"Asyalı biçim daha tutkun
ve daha uzun yaşantılıdır. Bu hal onun yapısından ileri gelir. Orada tek
başına kişi, Komünden bağımsızlaşamaz. Üretimin otarşik havası; tarımla
zanaatkârlığın bir oluşu." (23)
Bu karakter tarımla zanaatkârlığın
bir arada bulunuşundan ileri geliyorsa, Antik Yunan ve Roma Kentlerinde
de otarşi (kendi kendine yeterlik) durumu vardır.
Ancak; o durum, Batılı toplum
gibi Doğulu toplumu da ve her ikisinin mülkiyet biçimlerini de değişmez
kılar mı? Hayır. Batı gibi Doğu için de zaman zaman Kölelik veya Serflik
ilişkileri olmuştur. Köle, Kentten Medeniyete giren toplumun alt-sınıfı
olmuştur. Serf, Orta Barbarlıktan Medeniyete giren toplumun alt-sınıfı
olmuştur. Gerek Kölelik, gerek Serflik, içine girdiği toplumu, her yerde,
er veya geç eritir. Toplum ilişkileri, savaşlarla, Köleliği ve Serfliği
yaratır; karşılıklı olarak Kölelikle Serflik, Komün mülkiyetini eritip
yok eder. Marks'ın deyimiyle:
"Kölelik, Serflik, bu (kabile
mülkiyetinin bütün biçimlerini) ister istemez değiştirir. Yalnız Asyalı
mülkiyet tipi, onların en az dokunulanı kalır." (30)
Ne var ki, Asyalı denen
Doğu tipi mülkiyet, Tarihcil devrimlerle sık sık sahneye çıkan yeni ve
taze Komünler tarafından "TEKRAR" edilir. Bu tekerrür, biçimin tutkun olduğunu
gösterir. Ama daha uzun yaşantılı olmasını pek gerektirmeyebilir. Doğuda,
Kâdîm Medeniyetlerin çöküş çağları boyunca, ömürleri 25 yıl süren toplumlar
bile görülmüştür. Doğuda Müslüman Medeniyeti, o kısa ömürlü toplumlara
"TAVAİFÜLMÜLÛK" dedi. Batıda aynı olaya Hristiyan Medeniyeti "FEODALİZM"
adını taktı. Bu hesapça Doğulu tipin iki alınyazısı olmuştur:
1- "TEKERRÜR" ETMEK. Medenileşmiş
toplumun iç ilişkilerini her çıkmaza vardıkça, yeni bir Barbar akımı (Komün
mülkiyeti) ile eski ilişkiler silinip yeni baştan yazılır. Bu, Doğu için
de, Batı için de kaçınılmaz olmuştur. Ancak; Grek Kentleri, hem Doğu Kentlerinin
tekerrürüdürler, hem kendileri de tekerrür ederler.
2- KAPİTALİZME VARAMAMAK.
Kölelik, Doğu toplumunu, Batı kadar allak bullak etmekte gecikmedi. Batıda
Spartaküs hareketi gibi en kahramanca köle isyanları bile sürekli bir köleler
iktidarı kuramadılar. Doğuda, örneğin Bağdat'ın KARMIT'lılar hareketi gibi
köle isyanları, onlarca yıl sürecek istikrarlıca köle devletleri bile yaratabildiler.
Bütün o altüstlüklerden
geriye kalan şey, Doğuda kapitalizmin başlayamamış olmasıdır. Bunun için
gerekli tarihcil şartlar ancak, Batı'da, İngiliz Adaları'nda görülebilmiştir.
Marks birinci "Doğulu" mülkiyetten
farklı olarak ikinci biçim ortak mülkiyete, "Quirinaire" (yani,
Roma vatandaşlığından gelme) yahut "Antik" adlarını verdi.
Bizim bildiğimiz Irak, Mısır
ve ilh. medeniyetleri de "Antik"tirler. Antik medeniyetler arasında bu
ayrı seçilen "Romalılık" nedir?
Roma topluluğu, tarihte
en son gelen İslâm topluluğundan bir önceki Medeniyettir. Orada yazı, Irak
ve Mısır'dan çok daha kıvraklaştığı, bezirgânlaştığı için, Romalı mülkiyet
üzerine daha çok ayrıntılar bilinir. Roma Medeniyetinden hemen sonra başlayan
Avrupa Ortaçağı ise, Modern Medeniyete, Kapitalizme geçer.
Irak'taki Gilgameş çağında
yaşayan ilk toplum başkadır, İtalya'daki Sezar çağında yaşayan toplum başkadır.
Yalnız, son Roma Medeniyetine gelinceye değin geçmiş 5 bin yıllık Medeniyetlerin
topuna birden, Roma Medeniyeti ve onun mülkiyeti nasıl karşı çıkıyor?
Soruya karşılık bulmak için,
önce, Marks'ın Antik Medeniyetler içinde özellikle Roma toplumuna ayırdığı
yeri bilmek daha doğru olur. Grundrisse, en tipik biçimini Romada bulduğu
ortak mülkiyet üzerine şunları açıklar:
"İkinci biçim (ki birincisi
gibi lokal, tarihcil ve ilh. önemli varyantlar üretmiştir) daha kımıltılı
bir tarih yaşantısının, ilkel kabileler ortamında olagelmiş fatalitelerin
(kaza kader olaylarının) ve kılık değişikliklerinin sonucudur. İkinci biçim
ortak mülkiyet de gene tıpkı tıpkısına en ilk şart olarak topluluğu ön
görür; ama -birincisinde o1duğu gibi,- kişiyi topluluğun cevheri içinde
ancak bir arıza yahut sırf tabii bir eleman saymaz. Taban olarak toprağı
değil, belki daha önce ekincilerin (arazi sahiplerinin) ikametgâh (merkez)
olarak yaratmış bulundukları şehiri ön şart sayar. Tarla, şehrin arazisi
gibi görünür, şehrin kendisi, artık, kırın basit bir eki olan köy değildir.
Yer olarak toprak, -çalışmaya ve gerçek benimsemeye karşı çıkarabildiği
engeller ne olursa olsun,- canlı kişinin organik olmayan tabiatına uygun
düşer, karşılık düşer; toprak kimesnenin (süjenin) atelyesidir, iş âletidir,
yaşama aracıdır, nesnesidir. Bir Komünün rastladığı güçlük, ancak başka
Komünlerden ileri gelir. Öteki Komünler, ya önce toprakları işgal etmişlerdir,
yahut bir Komünün yerleşmesini engellerler. Bu yüzden; gerek canlı varlığın
objektif şartlarını kullaştırmak için, gerek objektif şartların oturaklarını
ve dayanaklarını korumak, ebedîleştirmek, süreklileştirmek için, gerekli
olan topyekün büyük görev ve büyük ortak emek, savaştır. Demek ailelerden
derleşik bulunan Komün, ilkin askerlikçe teşkilâtlanır; askercil (militer)
ve savaşçıl teşkilâtlanış, (Komünün) mülkiyet sahibi olarak varlığının
şartlarından biridir. Bu askercil teşkilatlanmanın tabanı; şehir içinde
meskenlerin temerküzü (derleşmeleri) olur. Kabile olarak kabile yapısı,
üst ailelerde alt aileler halinde bölünmeye yol açar. Bu fark, boyunduruk
altına alınmış, ve ilh. klânlarla olan kaynaşmalar yüzünden daha fazla
gelişir. Burada Komünün mülkiyeti, -devtet mülkiyeti, AGER PUBLİCUS,- özel
mülkiyetten ayrılmıştır. Birinci durumda (Doğu mülkiyetinde), Komünden
ayrılan mülkiyet, tek başına kişiye ait olmaz. Burada (Antik mülkiyette)
Doğulu mülkiyetin tersine tek başına kişinin mülkiyeti doğrudan doğruya
komünün mülkiyeti değildir." (14,15)
Marks'ın yukarıda belirttiği
Antik ortak mülkiyet tek sözle "şehir" adına bağlıdır. Bu sözcük, Modern
şehirlerle hiç karıştırılmaması gereken Antik KENT (Site) den başka bir
şey değildir. Roma Kenti: Atina, Sparta, Milet, Truva ve ilh. kuruluşları
gibi bir Kenttir. Başka ad verilemeyecek kadar özel küçük bir sosyal organizmadır.
Marks, KENT'i göz önünde tutarak ikinci biçim ortak mülkiyeti ayırdediyor.
Ve Antik biçimli ortak mülkiyeti hangi Kentlerde ele aldığını da açıklıyor:
Roma, Grek, Yahudi ve ilh...
Grundrisse, incelemesinde Marks, çeşitli mülkiyet tipleri anlattı. Bunların her birinin ötekisiyle hem benzer hem başka olan yanları vardı. Bunları eleştiri yollu bir daha gözden geçirelim.
Marks, bir fızikçinin matematik
verilerle atom çekirdeğini inceleyişi gibi, tarihin verilerini işleyip
yeni sosyal görüşün temelini atıyor. Ortak mülkiyet biçimleri üzerine yaptığı
karakteristikler böyle bir deha derinliği taşıyor. Yalnız, yüz yıldan beri
gelişmiş yeni bilim buluşları açısından Doğulu ve Antik mülkiyet deyimleri
üzerine kısaca eleştiriler yapılabilir. Bu eleştiriyi bir formel bir de
organik bakımdan koyabiliriz.
1- FORMEL ELEŞTİRİ:
"ANTİKİTE" deyince Irak, Mısır gibi Yunan ve Roma da onun içine girer.
Bunlardan yalnız Roma, Yahudi ve Grek Kentlerini ANTİK saymak neden ileri
geliyor? Marks, önce "ROMALI" ortak mülkiyet adını başa geçiriyor. Çünkü,
elinde toprak ilişkilerini incelemeye elverişli başlıca materyel Roma Tarihinde
bulunuyor. Grundrisse'de kaynak olarak gösterilen tek eser; Niebuhr'un
"Römische Geschichte" (2. baskı c.I, s.245) kitabıdır.
Roma Tarihi, bilindiği gibi,
Grek ve Yahudi Kentlerini de içine alan bütün Akdeniz hinterlândlarını
kaplamıştır. Yahudi Kenti, Romadan ve Grek Kentlerinden önce geldi. Antik
tarihin en esrarlı karanlıklarına doğru Semit gelenekleriyle uzandı. Onun
için Marks, ortak mülkiyetin "ROMALI" adını yeter bulmuyor, ona daha geniş
bir anlam vermek için "ANTİK ORTAK MÜLKİYET" diyor.
Ancak, Antik tarih Yahudilere
kadar uzatılıp ondan öncesi ayrı bir bölüm gibi bırakılıyor. Bu neden?
Marks her sözünü bin yönde
tartar. Bilime yeni özlerle birlikte yeni bir terminoloji getirmiştir.
Düşünürün, farkına varmadan yahut aceleyle terminoloji yanlışlığına düşmesi
beklenemez. Bunun bir anlamı olmalıdır.
Bu anlamı organik eleştiri
sırasında bulabiliriz. Marks, Romalı Antik toplumla, Doğulu Antik toplumu
birbirinden ayırmakta yerden göğe dek haklıdır.
Doğulu Antik toplum SÜBTROPİKAL
IRMAK BOYU üretici gücünün ağır bastığı bir sistemdir. Onun için "Tarih,
Devrim, Sosyalizm" incelememizde bu tip Antik medeniyetlere bitkisel medeniyetler
adını verdik. Bunların Akdeniz toplumlarından daha az kımıltılı oldukları
belli idi.
Sübtropikal ırmaklardan
uzaklaşıldıkça yeni coğrafya üretici güçlerinin gitgide ağır bastığı bir
sistem görülür. Örneğin, toprak ırmak deltalarındaki yumuşaklığı ve bereketliliği
ortadan kalkmıştır. Daha sert iklimin daha az bereketli ve çetin toprağı
ancak demir saban ve balta ile tarıma açılabilir. Ayrıca, ilk sübtropikal
ırmak medeniyetlerinden Akdeniz medeniyetlerine gelininceye dek arada 3-4
bin yıl geçmiştir. Bu süre içinde bezirgân ilişkiler daha evrencil ve etkili
bir önem kazanmıştır. Irak Kentlerinden çok, Fenike, Grek, Roma Kentleri
tipik ve aşırıca bezirgân kuruluşlar olmuşlardır.
2- ORGANİK ELEŞTİRİ:
Grundrisse, ikinci tip ortak mülkiyeti, Doğulu tipin tersine, TOPRAK tabanı
üzerinden çok, ŞEHİR üzerine oturtuyor. Burada "şehir", tekrar edelim ve
üzerinde direnerek duralım: İngilizce "City", "Fransızca "Cite", Türkçede
"Kent" biçimindedir. Kent ne Ortaçağ kasabasıdır, ne Modern kapitalist
şehirdir. Tarih, Devrim, Sosyatizm Bölüm IV, s.132-148'de özetlenen seçkin
bir sosyal yapıdır. İnsanlığın, içine Barbar kurdu kılığında girip, içinden
Medeniyet kelebeği olarak çıktığı bir kozadır. Kent bu anlamıyla ele alınmadıkça,
Medeniyet gerçekliği kavranamaz. Hele Barbarlıktan Medeniyete geçişi açıklamak
büsbütün imkânsız olur.
Marks'ın da Kadîm tarihe
temel saydığı Kent, ortak mülkiyet üzerinde kuruldu. Kent yalnız Roma'da,
Yunanistan'da ve Yahudilikte görülmedi. Irak balçıkları içinde ilk Medeniyeti
doğuran Kent oldu. Fırat Dicle sübtropikal ırmaklarının Acem Körfezine
döküldüğü yerde, ilk Sümer Medeniyeti. Ur (El'ubeyt), Uruk (Ereş) ve ilh.
kentleriyle başladı.
Orada bir yol ilk tohumunu
atan Medeniyet, sonra tufanlar geçirerek, Sümer ülkesinin kuzeyine doğru
çıktı. Akkad, Âsur, Fenike, Eti, Med, Pers medeniyetlerini yarattı. Bunlar
da Kent hücresinden doğdu. Mısır'da Nil deltasıyla başlayıp, Irak'ın tersine,
güneye doğru inen onlarca sülâleli Mısır Medeniyetleri zinciri, halka halka
Kentlerle gelişti. Yakın-doğu kaynağından fırlamış tohumlar Hindistan'a,
Çin'e, Akdeniz'e yayıldıkça klâsik Akdeniz ve Uzak-Doğu medeniyetleri fışkırdı.
Bütün bu Medeniyetlerin
hepsinde ortak varlık ve ana çekirdek hep Kent oldu.
Ne var ki,1858 yılı bu olaylar
bilim için henüz yoktu. Marks, ona rağmen Kentin oynadığı büyük rolü belirtecek
kadar gerçekçi bir deha idi. Ondan sonra yüzyıl boyu Arkeoloji ve Tarihöncesi
araştırmaları o boşlukları kapattı. Marks, büyük çığırı açmış; tutulacak
yolu, metodu keskince elimize vermişti. Tarihcil Maddeciliği bir doğmatizm
yapmak isteyenlere zaman zaman hücum etmişti. Engels, Diyalektik Maddecilik
metoduyla yapılacak bütün araştırmalara artık olumlu bilimlerden dayanak
bulunacağını, onun dışında hayal kurulamayacağını açıklamiştı. Bütün bu
gerçekler önünde hâlâ Marks'ın bıraktığı yerde metinleri otlamakla yetinmek,
Marksizm softalığı olurdu. Marks'a saygı göstermek paravanası ardında Marksizm'i
küçük düşürmeye kimsenin hakkı olamazdı.
Bu bakımdan,1858 yılından
beri ele geçen tarihcil olaylar zincirinin bütünü göz önünde tutulmalıdır.
Ancak o zaman, Doğulu veya Romalı ortak mülkiyet biçimlerinin ne oldukları
ve nasıl değiştikleri daha duruca anlaşılabilir. Gerek Doğulu yahut Asyalı
ortak mülkiyet, gerek Romalı yahut Antik ortak mülkiyet, her şeyden önce,
yalnız ve ancak Kent yapısı içinde doğmuştur. Ona göre izlenirse aydınlığa
çıkarılabilirler.
Marks, Doğulu ortak mülkiyetin
birinci ve Antik daha doğrusu Romalı ortak mülkiyetin ikinci biçim olduğunu
belirtti. Bu iki biçimi karşılaştıralım.
Gözümüzün önüne ilk gelen
şey şudur; o iki biçimden birincisi Yakın-Doğu'da, ikincisi Akdeniz'de
evrimi bitirdi. Her iki durum üzerine Marks'ın eline geçen tarih belgeleri
yalnız 2 bin yıllık yazılı olaylarla kalmıştı. Bu olaylara göre, Asyalı
Doğu ortak mülkiyeti DESPOTİK, Romalı Batı ortak mülkiyeti az çok daha
DEMOKRATİK görünüyordu.
Toplum üst-yapısında iki
biçimin ayrılıkları göze batacak kadar açıktır. Doğu despottur, Batı Demokrattır.
Bu Despotluk ve Demokratlık karakterleri üzerinde şimdilik fazla durmayalım.
Ancak Despotluğa yahut Demokratlığa yol açan şeyler nelerdir?
Tarihcil Maddecilikten önce
o gibi sorulara verilen ve bugün de hâlâ burjuva kültürünce verilmekte
olan karşılıklar bellidir. Kimi coğrafya, kimi ruh gibi nedenlere başvurur.
Hepsi, toplum dışındaki tabiata yahut toplum içindeki sırf üst-yapı ilişkilerine
önem verir. Tarihcil Maddecilik, toplumdan kopmuş bir soyut tabiatın da,
kendi başına mutlak sosyal üst-yapı ilişkilerinin de yetmediğini gördü.
Coğrafya, toplum seviyesiyle ilişkili olmak üzere, bir üretici güç rolünü
oynayabilirdi. Ancak; tek başına hiçbir üretici güç, Despotluğun veya Demokratlığın
izahına yetmezdi.
Grundrisse'de gerek
Asyalı, gerek Romalı ekonomiler üzerine yazılmış birçok pasajı sıra ile
alalım.
1- KENT: Marks'a
göre Romalı toplumda Kent, "Kırın basit bir eki değildir". Asyalı
Kent, Kırın basit bir eki midir? Bir Orta-Çağ köyü müdür? Hayır.
Sümer ülkesi Kent ile Medeniyete
girdi. Oradaki Asyalı, Kent, ana yapısı bakımından, ne Roma, ne Atina veya
İsparta Kentinden farklı değildi. Yalnız bir şey vardır. Irak'ta Ur Kenti,
Roma Kentinden 4-5 bin yıl kadar öncelere doğru kurulmuştur. 4 bin yıl
önceki Gilgameş'in Kenti ile 4 bin yıl sonraki Romus ve Romulus'un Kenti
arasında elbet kimi farklar bulunacaktır. Ne var ki Kent, Asya'da da, Avrupa'da
da kurulduğu zaman Kırın basit bir eki olmamıştır.
2- TOPRAK: Marks'a
göre Romalı toplumda: "Tarla Kentin arazisi gibi görünür." Ur Kentinde
de yerler Kentin arazisidir. Marks'a göre Roma'da, "Toprak kişinin atelyesi,
iş âleti, yaşama aracı, nesnesidir." Ur Kentinde toprağı kişiler yaşama
aracı olarak benimsemekle işe başlamışlardır.
3- ÜRETİM: Marks'a
göre Doğuda Komün veya Kabile mülkiyetinin "fiili tabanı... Manifaktürle
Tarımın mezcoluşu" biçimindedir. İlk Atina veya Roma Kentinde de kuruluş
günleri Manifaktür (el-sanayii) Tarımdan ayrılmış değildir. Ancak sonraları
Manifaktürün bir bölümü kölelere, bir bölümü ev kadınlarına düşmüştür.
Bununla birlikte, Manifaktür, o zaman dahi, "aile" içinde Tarım üretimiyle
"mezcolmuş" bulunur.
Marks'ın deyimiyle Doğulu
üretimde: "Küçük Komünler yanyana, bitkicil ve bağımsız birer varlık
güderler. Ve her kişi, ailesiyle birlikte kendisine düşen toprağın üzerinde
bağımsız olarak çalışır." (14)
4- AŞIRI ÜRÜN: Marks'a
göre her iki biçimde de, bir yandan çalışanın kendisi ve ailesi için harcanan
ürün vardır, öte yandan toplum için harcanan aşırı-ürün veya aşırı-emek
vardır.
Doğulu Komünde: "Emek,
bir yanda ortakça rızıklanmak için, söz yerinde ise INSURENCE (emniyet
sağlamak) için; öte yanda Komünün Komün olarak masraflarını, savaş, tapınç
ve ilh. harcamalarını kapatmak için belirlendirilmiş bulunur." (14)
Antik Romalı toplumda:
"Komünün bekası bütün üyelerin otarşik (kendi kendisine yeter) köylüler
olarak yeniden üremelerini ister. Bu köylülerin fazla gelen (artı) zamanları,
hakkıyla Komüne, savaş, ve ilh. gerektirdiği işlemlere ait olur. İnsan
çalışma şartlarını, kendisine düşen toprak arpantını (Arpant : 40,46 ar
toprak yüzölçümüne eşit bir birim, (4 dönüm kadar)) benimsemekle kendi
emeğini benimser. O toprak parçası ise Komünün var oluşuyla garantilenir;
Komün de kendi hesabına, Komün üyelerinin askerlik hizmeti ve ilh. biçiminde
sağladıkları aşırı emekle garantilenir." (17)
5- SAVAŞ: Marks'a
göre Romalı Komünde. "Gerekli olan topyekün büyük görev, büyük ortak emek;
savaştır." (15) Çünkü, her Kent bir toprağa yerleşmek ve yerleştiği toprağı
korumak için başka Kentlerle boyuna çarpışmak zorundadır. Bu durum, Doğulu
Komün için başka türlü olamaz. Nitekim, sübtropikal ırmak boylarında kurulmuş
bütün Irak, Mısır, Hint, Çin kentlerinin tarihleri bitmez tükenmez savaşların
tarihi olmuştur.
Demek Marks'ın Doğulu veya
Romalı Komünler üzerine verdiği ayırdedici karakterler, keyfiyet bakımından
aşağı yukarı benzeşirler. Her iki biçimde de ORTAK MÜLKİYET ağır basar
ve aynı ortak mülkiyet, az çok bağımsız olan üretmen emekçi tasarrufunun
(toprağı benimseyişinin) garantisi olur. Başka deyimle, toplumun başında
ortak Komün mülkiyeti bulunmasa, kişilerin, toprak üzerine bir mülkiyet
değil, bir tasarruf bile iddia etmeye hakları kalmaz. Emekçilerin en bağımsız
göründükleri Roma'da Komün yurttaşı, yani Roma Kenttaşı olmayan kimse toprak
sahibi de olamaz. Öyle ise, en bağımsız Roma ekincileri Komünün varlığı
sayesinde var olmuşlardır.
Bu arada Yakın-Doğu'nun
sübtropikal ırmak boyu Kentleriyle Akdeniz'in Kentleri arasında tarih bakımından
bir hayli farklar bulunur. Çünkü Roma Kenti, ticaretin büsbütün evrencil
bir genişlik kazandığı çağlarda gelişmiştir. Öyle iken, bağımsız tarlayı
üretmene veren bir Kent geleneği, yahut bir Despot buyrultusu olabilir.
Bu Despot, sonradan Medeniyet yıkılırken üstün gelmiş Barbar Komünlerin
askeri şefi de olabilir. Asyalı Despot daha çok bu son ve sonraki sosyal-tarihcil
gelişimin ürünüdür.
Tarih basamakları arasında
görülen farklar, ana ilişkinin ortak mülkiyet olmasını ve kişi mülkünün
toplum mülkiyetinden çıkıp ona bağlı kalmasını ortadan kaldırmaz. Kişi
mülkiyeti, söz yerinde ise, göbek bağı ile hep ortak Komün mülkiyetine
bağlı kalır. Yalnız bu göbek bağı, Doğuda biraz daha kısadır; Batıda ve
Romalı toplumda biraz daha uzamıştır.
Marks'ın Doğulu ve Antik
diye ayırdığı ortak mülkiyet biçimleri üzerine söylediklerini, bir daha
ve sırf MÜLKİYET bakımından ele alalım ve mülkiyet ilişkilerini somut tarih
içinde değerlendirmeye çalışalım.
Marks diyor ki; "Asyalı
biçimde (hiç değilse en geçerlisinde), mülkiyet yok, yalnız kişicil tasarruf
vardır; Komün sözün özel anlamıyla gerçek mülk sahibi olduğundan, var olan
sadece ORTAK MÜLKİYET'tir." (20)
Grek ve Roma Kentleri Asyalı
biçim değildirler. Fakat, Roma kurulurken kahraman Ene elinde sabanla Kent
topraklarını çizerken, o toprakların kutsal mülkiyeti, tıpkı Sümer Kentindeki
toprakların mülkiyeti gibi Tanrı'ya adanmıştır. Bu şartlar altında kuruluş
günlerinde Romalı emekçilere ayrılan tarlalar garantilerini Komünün ortak
mülkiyetinden aldılar, ayrıca, Roma toprakları toptan Tanrıya adandığı
için, Romalı ekincinin o toprakları benimseyişi, kendiliğinden, mülkiyet
değil, "KİŞİCİL TASARRUF" durumunda kaldı. O bakımdan, Asyalı biçimle Antik
biçim arasında hiç değilse Kentlerin ilk kuruluş çağları için büyük uçurumlar
yoktur.
Bizans Medeniyeti Doğulu
mudur, Romalı mıdır? Adı üstünde, "Doğu Roma", yani Roma'dır. Doğu Roma'nın,
toprak mülkiyeti ilişkilerinde, Batı Roma'dan çok şeyler aktardığı ve aktaracağı
kendiliğinden anlaşılır. Bizans toprak mülkiyeti ilişkileri Osmanlılığa
dek aktarılan biçimleriyle nedir? Bizans sonraları Barbar akınlarına uğradıkça,
toprak mülkiyeti de birçok değişikliklere uğradı. Bu arada, üretmen ekincilerin
toprak üzerine sahip çıkışları, mülkiyetten çok Asyalı biçimde TASARRUF
ilişkisini gösterdi.
Gene Marks diyor ki:
"Kadîm uluslarda devletin
arazi mülkiyeti ile kişilerinki, biçimleri birbirine zıt olan mülkiyetlerdir;
öylesine ki devlet mülkiyeti böyle çift bir biçime girmediği zaman, kişi
mülkiyeti, devletin toprak mülkiyeti ile dolaylanmış (mediatize edilmiş)
bulunur. (Bunun klâsik örneğini Romalılar verir, o tip, en saf ve dupduru,
en başarılı biçimiyle Romalılarda vardır). Onun için orada özel toprak
mülkiyeti sahibi, aynı zamanda Kenttaş (citoyen) dır, Kentin adamıdır.
Ekonomi bakımından Kenttaşlık sadece, köylünün bir Kentte ikamet eder olmasından
ibaret kalır." (20; İng. 79)
Görüyoruz; Marks'ın kendisi
de, devlet mülkiyeti dediği ortak mülkiyeti Romalı toplum içinde aynen
var sayıyor. Romalı ekincinin kişi mülkiyeti eğer tasarruf değilse, toplum
mülkiyeti aracılığı ile dolaylanmış (mediatize edilmiş) tir, derken onu
belirtir.
Orijinal İslâm Medeniyeti
veya İslâm rönesansını yapan Selçuk-Osmanlı toplumları Doğulu mudurlar,
Batılı mıdırlar? Doğuludurlar.
İslâm hukukunda MİRÎ TOPRAK'ların
rakabesi (mülkiyeti) "Müslümanların mal-evinin" ortak mülküdür. Mirî toprakların
yanıbaşında hem çifte biçimle devlet mülkiyeti, hem tipik Romalı kişi mülkiyeti
vardır.
Çift biçimde mülkiyet
Osmanlı Dirlik Düzeni'nde görülür. Herkes, Mirî toprakların ortak mülkiyetine
sahiptir; aynı zamanda gene herkes, kendisine düşen tarlanın tasarruf sahibidir.
Marks'ın çift biçim dediği ortak mülkiyet şekli bu ise, Asyalı biçim böyledir.
Ne var ki, Miri toprakların
yanıbaşında, "Araziî Memlûke" yani kişi mülkiyeti olmuş topraklar
vardır. Bu yerler en saf ve dupduru, en başarılı biçimde klâsik "kişi mülkiyeti"dirler.
Bu mülk sahipleri, Müslüman olarak dolayısıyla ortak sayılır, çünkü Kenttaşlığın
yerini Müslümanlık tutmuştur; hem de kendi mülkiyeti dolayısıyla, "devletin
toprak mülkiyeti ile dolaylanmış bulunur". Müslümanlıkta Kent (yani
Mekke ve Medine), Hülefa'i Raşidin'den sonra çok önemsizleşmiştir. Hele
Emevî'ler, Abbasî'ler, Selçuklular, Osmanlılar çağında bu önem hemen hemen
silinmiş gibidir. Gene de yok olan Kentin gelenek ve görenekleri, Müslümanlık
kuralları ve kurumları biçiminde kutsal birer varlık olarak yaşamıştır.
Roma'da Kentin bütün etkileriyle
sonuna dek ayakta kalması, herhalde büyük ticaret yolları üzerinde tuttuğu
önemli yeri sonuna dek koruyabilmiş olmasından ileri geliyor. İslâmlıkta
ise tersine evren pazarının en büyük yolu -Irak, Suriye ve Anadolu'dan
geçen orta yol- açılır açılmaz, Mekke ve Medine'nin önemi suya düştü. Umman
ticareti, eskisi kadar (Müslümanlığın ilk günlerindeki kadar) Hicaz yolunu
tutmadı. Onun için, Roma devleti yıkıldıktan sonra Roma Kentinde kalan
Papalık gibi, Hülefa'i Raşidin'den sonra Mekke ile Medine, yalnız moral
birer kutsal yer olarak kaldılar.
İslâm ve Osmanlı toprak
ilişkilerinde görülen basamakları Roma toplumu da az çok yaşadı. Ancak,
tarihe geçen Roma için, yaşanmış basamakların epey silik gelenekleri ve
görenekleri kaldı. Roma, Akdeniz Grek Kentleşmelerinin AÇILIŞI, yani İMPARATORLUK
haline gelişi demekti. Roma Medeniyetinde ilkel Barbar kent gelenekleri
yavaş yavaş silindi.
Grek kentlerini Makedonya
Barbarı İskender'in kılıcı kesip atmıştı. Grek kentleri içinde kapalı kastlara
benzeyen aile ve sınıf farklılığı gelenekleri daha uzun ömürlü oldu. Grek
kentleri öldüler, ama asîl ile ayaktakımı arasındaki farkları içlerinden
söküp atamadılar. O yüzden, İskender İmparatorluğu'nun doğması ile batması
bir oldu, denilebilir.
Roma, Akdeniz kentleşmelerinin
açılış çağına rastladığı için, sınıf kapalılığında suples gösterdi. Eski
Kent kurucusu toprak sahibi Patrici asîldi. Pleb, sonradan yanaşma, ipten
kazıktan kopma köle dölüydü. Ama Bezirgânlıkla zenginleşmişti. Züğürt Patricilerle
zengin Plebler arasında bir uzlaşmaya doğru gidildi. Modern çağda İngiliz
Lordları ile Burjuvaları arasında yapılana benzer bir uzlaşma görüldü.
O sayede küçücük bir avantüryeler Kenti olan Roma, sürekli evren hegemonyasını
kurabildi. Hicaz çölleri ötesinde unutulmuş birer sönük Kent olan Mekke
ve Medine'de Kureyişli asîllerle Müslüman plebler arasındaki uzlaşma, evrensel
İslâm Medeniyetini kurdu.
Bu sosyal gelişim paralelliği,
Doğulu ve Romalı toprak ilişkileri alanında dahi kendini gösterdi. Medeniyet
üçüncü gelişim basamağına varıp, ilk büyük Barbar akımına uğrayınca bütün
ortak mülkiyet kalıntıları ve gelenekleri sonraki basamaklara aktarılır.
Grundrisse'de verilen
ortak mülkiyet biçimleri birbirinden kopmuş, bağımsız olaylar değildirler.
Onlara, bir (Asya-Avrupa) gibi kara kıtası, yahut bir (Doğu-Batı) gibi
yön, veya (Asyalılar-Avrupalılar) gibi ırk, ulus kategorisi olarak bakılamaz.
Yukarıda işaret ettik. Marks
birçok adlarla saydığı ortak mülkiyet biçimlerini toptan iki biçimde tasnif
etti. Sonra ana biçim diyebileceğimiz Asyalı ve Romalı mülkiyeti de birbirinden
bağımsız saymadı. Tam tersine, bütün o çeşit ortak mülkiyet biçimlerinin,
tarihcil gelişim basamaklarına göre başkalıklar gösterseler bile, aynı
kökten çıktıklarını açıkladı.
Doğulu ve Asyalı ortak mülkiyet
biçiminde, Marks'a göre: "Aşırı-emek üst topluluğa" verilir. Yani,
kişiler ve Komünler, kendi geçimlerinden artanı, Komünler ve Kabileler
birliğine otomatik olarak sunarlar. Birlik ilişkileri kavram olarak kalmaz.
"Üst topluluk en sonunda şahıslaşıp cisimleşir " diyor Marks. Bu cisimleşme,
Komün doğar doğmaz değil, "EN SONUNDA" görülür. Ve iki biçim alır:
1- "Gerçek Despot":
Bildiğimiz mutlak yetkili ve toplumun ortak mülkiyetini temsil eden kişi
olarak hükümdar.
2- "Kabile varlığı demek
olan Tanrı". Bütün Kentlerin doğuş günlerinde tapınağın temsil ettiği
ortak mülkiyet Tanrınındır.
Tarih içinde birinci basamak
Tanrıdır. Despot, sonradan Kenti işgal eden yahut topluma üstün çıkan şeftir.
Bu şef kendisini Tanrının sözcüsü yerine koymaya çalışır.
Bu gelişim prosesini Marks
şöyle anlatır:
"Bu tipte olan Komün mülkiyeti,
emek içinde fiilen gerçekleşir gerçekleşmez, iki yol tutulabilir, iki biçime
girilebilir. 1- Küçük Komünler birbirleriyle yanyana, bağımsız ve bitkicil
birer varlık güderler, ve herkişi kendisine düşen toprak payını ailesi
ile birlikte bağımsızca işler. (Burada emeğin bir kısmı ortak iaşeye, -daha
doğrusu garantilenmeye- gider; geri kalan emek, Komünün Komün olarak masraflarını,
savaş, din tapıncı, ilh; giderlerini kapatmaya yarar. En orijinal anlamıyla
ağa EGEMENLİĞİ, örneğin yalnız Slâv ve Romen Komünleri gibi noktalarda
fışkırır. Angarya ve ilh. düzenine geçiş, Serflik rejimine doğru gidiş
buna dayanır.) 2- Birlik, bizzat emeğin teşkilâtlarımasına doğru gelişebilir.
Böylece, Meksika'da hele Peru'da, Kadîm Ketler arasında ve bazı Hint kabilelerinde
olduğu gibi hakiki bir sistem teşkil edebilir. Bundan başka topluluk karakteri,
Kabile içinde birliği temsil eden bir Kabile ailesinin başı biçiminde gözükebilir;
yahut aile babaları arasında bulunan karşılıklı yardımlaşma ilişkisi gibi
gözükebilir. O zaman, duruma göre, bu topluluğun az çok demokratik veya
despotik birbiçimi önümüze çıkar. Emek yoluyla gerçekten benimsemenin topluluk
şartları (Asyalı uluslarda çok önemli olan) su yolları, ulaştırma araçları
ve ilh. yüksek birliğin, yani küçük Komünler üzerine kanat germiş olan
despotik hükümlerin eseri olarak görünür. (İngilizcesinde: Asya uluslarında
çok önemli olan sulama sistemleri, ulaştırma araçları ve ilh. gibi emek
yoluyla gerçek benimsemenin Komüncü şartları, yüce birliğin, ufak Komünler
üzerine poz alan despotik hükümetin eseri gibi görünür). O zaman hilhassa
şehirler, o köylerin yanıbaşında, ama dış ticarete, özellikle elverişli
bulunan noktalar üzerinde yahut devlet başı ile satraplarının gelirlerini
(aşırı-emeği) emekle değiştikleri ve iaşeli sermayesi (labour funds) olarak
harcadıkları yerlerde teşekkül eder." (14)
Marks'ın yukarıki açıklaması
olağanüstü aydınlıktır. Marks'a göre ortak mülkiyet bir tek kökten çıkar.
Bu kök üzerine gelişen çeşitli dallarımalar ve budaklarımalar aynca üzerinde
durulmaya değer.
Marks, ilkel toplumu üretimin
ön şartı sayar.Avcı, Çoban toplumlarda ortak mülkiyet, insan emeği dışında
ve önünde, insan topluluğundan doğar.
Tarım keşfedilir edilmez
ortak mülkiyet, "emek içinde gerçekleşir." Ondan önce, ortak mülkiyeti
üretim yönetmez, tersine üretimi ortak mülkiyet yönetirdi. Tarımla birlikte
ortak mülkiyet, üretmenin emeği ile yeniden üretilmeye başlar. Ortak mülkiyet,
emeğin ve üretimin doğrudan doğruya etkisi altına girer. Onun için, ister
istemez, ortak mülkiyet, üretimin gelişimine uyarak bir sıra değişikliklere
uğrar.
Avcılık ve Çobanlık düzenlerinde
ortak mülkiyet hüdayinâbit idi. Gelgeç ve oynak ilişkilere dayanıyordu.
Tarım üretiminde toprak, birden bire hem SÜREKLİ, hem YERLEŞİK olan başlıca
üretim aracı haline gelmiştir. Böyle bir düzende yeniden üretilen ortak
mülkiyet, insan emeğinin ürünü durumuna girer. Onun için de, emeğin ve
üretimin kesin etkisinden kurtulamaz.
Marks, bu olayı belirtir
belirtmez, ortak mülkiyetin üretim yordamındaki değişikliklere göre gösterdiği
gelişim biçimlerini sıralar. Biz bu sıraları şöyle şemalaştırabiliriz:

Bu açık bölümlemeyi yaptıktan
sonra Marks, iki tip ortak mülkiyeti karakterlendirir.
a) İlkin "daha Despotik
Komün"ü izah eder. Despotluğun üretim temeline dayanan gücü, o temelde
rol oynayan BÜYÜK ORTAK EMEKLER (bayındırlık işleri) kökünden kaynak alır.
Bu bayındırlık işleri Grundrisse'nin Fransızcasında: "Su yolları",
İngilizcesinde, "Sulama sistemleri" diye çevrilir. Bu iki çeviri
iki ayrı tarihcil anlam taşır. Su yolları Roma İmparatorluğu'nda dahi pek
çok görülür, yani Akdeniz Medeniyetlerinde de su yolları vardır. Sulama
sistemine gelince, bu sistem daha çok Sübtropikal Irmak Boyu Medeniyetlerinde
görülür.
Asyalı uluslarda o su işleri
ve büyük tarım teşkilâtı, büyük ulaştırma araçları ve ilh. ağır basar.
Asyalı toplumun birliğini temsil eden eski şefe, ekonomi, ortak mülkiyetin
sahibi rolünü verir. Bu rol; şefi, bütün insanların rızklarını biçen, alınyazılarını
çizen bir insanüstü güç, Tanrısal kudret durumuna çıkarır.
b) "Daha Demokratik Komün":
Grundrisse daha aşağıda bu biçim Komünü "ikinci biçim ortak mülkiyet"
temeline dayandırır. Yani, orada da toprak mülkiyeti ortaktır. Ancak, aile
başkanları toplantı yaparak aldıkları kararlarla toplumu güderler. Bu tip
ortak mülkiyetin en açık örneği Roma Kentinde bulunduğu için, Marks ona
"Romalı biçim" diyor. Aynı tip mülkiyet Roma'dan başka Yunan Yahudi ve
ilh. toplumlarında da bulunduğu için, daha genel olarak "Antik biçim" diyor.
Böylece Marks,1858 yılında,
ortak mülkiyet biçimlerinin sosyal ve ekonomik birliğini ve bütünlüğünü
belirtmiştir. Bu birlik içinde gerek Romalı, gerek Asyalı ortak mülkiyet,
üst-yapı gösterilerinde birbirlerine zıt sonuçlu olsalar bile, aynı kökten
çıkmış olurlar. Aralarındaki fark herhangi bir ırk, yahut ulus, yahut coğrafya
farkı değildir.
Marks'a göre, kapitalizmden
önceki bütün mülkiyet biçimlerinde herkes mülk sahibi durumundadır. Herkesin
mülk sahibi oluşu ise, ORTAK MÜLKİYET temelinden kaynak alır.
"Bu mülkiyetin rastlaştığı
bütün biçimler, bir topluluğu ön şart bilir. O topluluğun üyeleri, biçimcil
farklarına rağmen, üye oldukları için mülk sahibidirler. Dolayısıyla bu
mülkiyetin en ilk biçiminin kendisi DOĞRUDAN DOĞRUYA ORTAK MÜLKİYET'tir.
DOĞULU biçim, Slâv biçiminde değişikliğe uğrar; ta zıttına çevrilinceye
değin gelişir. Ama, her zaman Antik ve Cermanik mülkiyetin çelişkili ve
esrarlı temelini teşkil eder." (35)
Görüyoruz ki, Marks için
ortak mülkiyet diyalektik bir prosedir. Bu prosenin birinci halkası Doğulu
biçimdir. Sonuncu halkası Antik ve Cermanik biçimlerdir. Slâv biçimi, Doğulu'nun
sonradan uğradığı değişikliktir.
Burada, Marks'ın kullandığı
adlandırmalar bize bir başka noktayı hatırlatıyor. Bildiğimiz gibi Marks;
Hegel'in en saygı duyan öğrencisidir. Hegel, ilk defa tarih bütünlüğünü
diyalektik gerçekliği ile ele almıştı. O yüzden Marks'ta ve Engels'te Hegel'in
etkileri derindir. Marks'ın mülkiyet biçimleri üzerine yaptığı sınıflama,
nerede ise, kelimesi kelimesine Hegel'in deyimlerini ele alır. Nitekim,
Brehier, Hegel için şöyle der:
"Hegel'in gerçek erüdisyonu
(mütebahhirliği: Bilgi derya oluşu) ile pek beslenen tarihin somut özü,
muhtevası, özellikle Medeniyetlerin coğrafya dağılışları üzerine yazmış
olduğu dikkate değer sahifelerde bulunur. Bu tarih, Hegel'in kendi üçüzünü
dünya tarihinde ayırdettiği üç büyük çağın ardarda gelişine uygulanış denemesini
bize gösterir. Asyalı Despotizm, Greko-Romen Medeniyet, Cermen-Hristiyan
Medeniyeti. (B.: Hist, de la Phil., c.3, s.776)
Hegel'in üçüzünde şu karakterler
belirir:
1- DESPOT: Yalnız kendisi
hürdür, herkes ona kuldur.
2- GREK-ROMEN Kenttaşları:
Ruhun tabiattan ayrılmış soyutlaştırması demek olan Hukuk'a yaslanır.
3- HRİSTİYAN'ın-CERMEN'in:
İç hürriyeti, o prensibi politika gerçekliğine geçirmek rolünü üzerine
alır.
Hegel'in aşınca soyut üçüzü,
Marks'ta biraz daha somutlaştırılmış gibidir. Ancak termlerin kendilerine
dek bu deyimler Marks'ta aynen kalmışlardır. Bu durum Marks'ın, henüz Hegel
etkilerini mülkiyet olayları içinde değerlendirdiği sırada, pre-kapitalist
ekonomi üzerine araştırma yaptığını ortaya çıkarır.
Bu bakımdan Asyalı Despotik,
Romalı Antik, Slâv, Cermen deyimleri Hegel sistemi dışında somut tarih
gerçekliklerine göre yeniden araştırılmaya değer.
Aynı kökten çıkmış Asyalı
DESPOTİK ortak mülkiyet biçimi ile Romalı DEMOKRATİK ortak mülkiyet biçimi
arasında başlıca farklar nelerdir?
Bu iki biçim toplumda, Kent,
Toprak, Üretim, Aşın Ürün, Savaş ilişkileri ve durumları bakımından ne
çok benzerlikler bulunduğuna işaret ettik. Aynı kökten gelmiş iki sistem
için bundan tabii bir şey olamaz. O benzerliklere rağmen, Marks'ı iki ayrı
ortak mülkiyet biçimi belirtmeye götüren farklar yok mudur?
Vardır. Bunlar arasında
en göze çarpan fark, üretim şartlarını KİŞİLERİN BENİMSEYİŞLERİ bakımından
bulunur.
Toprağın ortak mülkiyeti
karşısında kişiye, Asyalı toplum da, Romalı toplum da bir "SAHİP ÇIKMA"
(benimseme) hakkı tanımıştır. Çünkü tarım üretiminin kökü, kişiyi toprakla
kaynaştırmıştır. Kişi ve ailesi kendi paylarına düşen toprağı kendi çabaları
ile verimli kılmak için öylesine organik bağlı ilişkiler içinde çalışırlar
ki, onlara, toplumun ortak malı olan toprak üzerinde bir BENİMSEME (sahip
çıkma) hakkı tanımamak anlamsız olur ve zamanla imkânsız hale gelir. Çünkü
tarım üretimi, toprağı "kişinin dışa uzayan bir organı" haline gelmiştir.
Toprağı kişiden ayırmak, kişinin bir organını vücudundan koparmak kadar
güçleşmiştir.
Bununla birlikte, kişinin
toprağa sahip çıkışı, Asya Despotluğunda başka, Roma Kentinde başka karakter
gösterir. Asya Despotluğunda kişiye Komün aracılığı ile toprak "tefviz"
edilmiştir. Roma toplumunda da gene kişiye Kent, yani Komün aracılığı ile
toprak "tahsis" edilmiştir. Tefviz ve tahsis edilmek bakımından fark yoktur.
Yalnız, Asya Despotluğunda
tefviz edilen toprağı kişinin benimseyişi "topluluk cevheri içinde tabii
bir eleman"ın durumunu andırır. Arızî ve gelgeçtir. Despot, (toplum) diledi
mi, kişiyi o toprak üzerindeki sahip çıkış hakkından koparıp atabilir.
Roma Kentinde kişinin toprakla ilişkisi o kertede arızî ve gelgeç değildir.
Neden? Ve nasıl?
Komün ile kişi arasındaki
ilişkiler, Asyalı tiple Romalı tip için ikinci bir fark daha yaratıyor.
Marks'a göre:
1- Asyalı kişi; "topluluk
cevheri içinde tabii" bir yer tutar. Falan Kabilenin filân Kanı, feşmekân
topraklar üzerine kişileri aileleriyle birlikte yerleştirip sahip çıkartmıştır.
2- Romalı kişi; tabii Kabile
ve Klân içindeki organik durumuyla değil, İKAMETGAHI (konutu) ile toprağa
yerleşip sahip çıkmıştır.
Hiç değilse Marks'ın elinde
bulunan Roma belgeleri, Romalı Kenttaşı kişinin Kabile ve Kan organizması
dışında kalan ailesiyle bir ikametgâh sahibi etmiştir.
Burada bir soru önümüze
çıkıyor. Roma'yı ilk kuranlar Kabile ve Kan teşkilâtlarına göre bir ayrım
ve örgüt yapmamışlar mıydı? Daha doğrusu Roma'nın kurucuları birbirleriyle
eşit Kan kardeşleri değiller miydi?
İtalyan yarımadasına göçenler
ister Truva'da savaşla yenilip kaçmış olsunlar, ister Grek Kentlerinden
birinde tapınağa danışıp topluca ayrılmış olsunlar, aynı topluluğun insanları
idiler. Bu bakımdan Kan kardeşlikleri vardı. Roma Kentinin kuruluşu bütün
Akdeniz Kentlerinin kuruluşlarından farksızdı.
Bir Grek Kentinin kan kardeşleri
birbirlerine düştüler mi kâhin kadın Piti'ye başvururlardı. Tanrı'nın işaret
ettiği yere içlerinden seçtikleri Kahramanın ardında yollanırlardı. Buldukları
toprağı, oraya gelen Kan kardeşleri arasında, Kan teşkilâtının kurallarına
uygun olarak, eşitçe, belirli tarlalara ayırıp üleştirirlerdi.
O zaman Romalı ortak toprak
mülkiyeti içinde de kişilerin bölünmüş topraklara sahip çıkışları "topluluk
cevheri içinde tabii bir eleman" oluşlarından ileri geliyordu.
Sonra ne oldu? Engels "Ailenin
ve ilh. Menşei" etüdünde pek duruca anlatıyor. Kent kurulduktan sonra
her Kabile ve Kan içinde sosyal farklılaşma başladı. İkametgâh esasına
göre yerleşmeler bu farklılaşmayı artırdı. Başka başka Kabile ve Kan teşkilâtlarından
birtakım kişiler sivrildiler. Üst durumda ekonomik imtiyazlarını savunmak
için aralarından "DESPOTLAR" çıkardılar. Antik yunan toplumları üzerine
Herodot gibi tarihçilerin yazdıkları, o Despotluk oyunlarıyla doludur.
Despotlar, beş on zorbayı teşkilâtlarıdırıp silâhlandırdılar. Dünyanın
en kalleşçe oyunlarına ve oldu-bittilerine giriştiler. Kan teşkilâtı içinde,
zor ve baskı nedir bilinmediği için, zıpçıktı zorbalığa karşı da hiçbir
savunma aracı yoktu.
Kanın kendi kendisini savunacak
cihazı olmayınca zorbalar DEVLET teşkilâtını kurup başa geçtiler. Devlet
için artık Kabile ve Kan yerleşimleri değil İKAMETGÂH yerleşmeleri önemli
oldu. Kabile değil, MAHALLE ve SOKAK teşkilâtı doğdu. İkametgâh sahibi
ekinciler, yahut Kenttaşlar, -Kabilelerine ve Kanlarına göre değil,- varlıklarına
göre güçlendiler, ve ilh. Bu prose bize şunu gösteriyor; Üretim yordamı
geliştikçe, kişi, ortak mülkiyet cevheri içinde bir "arıza" olmaktan çıkıyor,
bağımsız ve yerleşik mülkiyet sahibi kişi durumuna giriyor. Bu prose, bizim
Osmanlı topluluğunun MİRÎ TOPRAK'larında bir yol daha tekrarlanacak olan
Antik Tarih şeklidir.
Osmanlıların DİRLİK DÜZENİ
zamanında ÇİFTÇİ yahut REAYA adını aları kişi, toprağın mülkiyetine (rakabesine)
değil, TASARRUFUNA sahip çıkar. KESİM DÜZENİ zamanında toprak üzerindeki
TASARRUF hakları, çiftçilerin ellerinden alınıp, Mukataacı (kesimci) denilen
beylerle tefeci-bezirgânların ellerine verildi. Orada üretmen çiftçiler
"yerlerin esiri" durumuna düşürüldüler. Tefeci-Bezirgân sınıfla elele veren
kodaman "devlet sınıflarından gelme Mukataacılar" MALİKÂNE sahibi oldular.
Sonra, Osmanlı toplumu Kapitalizm
ile temasa geçer geçmez eskiden bir tasarruf belgesi olan TAPU, bir mülkiyet
belgesi biçimini aldı. Böylece, Tanzimat çağına dek, gerçekte ORTAK MÜLKİYET
karakterinde olan birçok Mirî topraklar, KİŞİ MÜLKİYETİ durumuna sokuldu.
Hemen hatırlatalım; Osmanlı
toprak ilişkilerini sırf bir kıyaslama örneği olarak andık. Yoksa, Romalı
biçimi Kent toprak düzeni ile Osmanlı biçimi Mirî toprak düzeni arasında
büyük tarihcil, sosyal, ekonomik ve politik hem benzerlikler, hem farklar
vardır. Romalı biçim, Kentten Medeniyete geçiş biçimidir. Osmanlı biçimi,
Göçebelikten Medeniyete geçiş biçimidir.
Osmanlı örneği, bir ciheti
daha anlamamızı kolaylaştırıyor. Doğulu ortak mülkiyeti ile Romalı ortak
mülkiyet arasındaki ilişkiler ve farklar incelenirken, konuyu tarihcil
gerçekliği içinde ele almak gerekir. Çünkü "DESPOT" deyimi bile sırf Doğulu
bir olay değildir. Marks'ın "Antik ortak mülkiyet" kavramına, Romalı ortak
mülkiyet gibi, Grek ortak mülkiyeti de, hatta Yahudi mülkiyeti de giriyor.
Despot deyimi, Grek Kentleri içinde Sınıflaşma, Medeniyet ve Devlet doğarken
sahneye çıkmış bir olayın adıdır. Durgun Asya toplumu kadar, kımıltılı
Akdeniz toplumu içinde de, DESPOTLUK daha KENT çağında başlamıştır. Roma'nın
son günleri gibi, Bizans toplumu da en tipik DESPOTLUK şaheserlerini yaşamıştır.
Hatta, Osmanlı Despotluğuna Bizans Despotluğu örnek olmuştur.
Demek tarih içindeki gelişimiyle
ele alınırsa, ortak mülkiyet biçimini temsil eden ve doğrudan doğruya Medeniyetin
kendi gidişini karakterlendiren Despotluk bir tek biçim göstermez. Başlıca
biçimleri şöyle özetlenebilir:
1- İlk Yunan Kentlerinde
yahut ilk Sümer Kentlerinde sınıflaşma ve Medeniyet soysuzluğu olan Devlet
başlayınca, Kent kurucu Kahramanın geleneklerine sahip çıkan zıpçıktı mütegallibeler
DESPOTLUK yaparlar. Persler zamanında hemen bütün Grek Kentleri böyle Despotluklarla
baskı altına alınmıştır.
2- Bu Kentlerin duvarları
Medeniyet kelebeği tarafından delinip Kent kozası dışarıya açılınca, sahneye
bir çeşit Kentler arası ve Kentler ötesi devlet gücü çıktı. Birçok Kentleri
saran İmparatorluğu temsil edenlere, Bizans Kayserine verilen adla DESPOT
denildi. Nemrutlar, Firavunlar ve klâsik Roma imparatorları birer Despottan
başka bir şey değildirler.
3- Çöken Medeniyet üzerine
egemen olan Barbar toplumun şefi, eski Medeniyet geleneklerine uyunca,
ona da Despotluk sıfatı verildi. Bizans, Osmanlı, Rus hükümdarları bu çeşit
Despotlukları temsil ettiler.
Görüyoruz Despot, Asya'ya
mahsus bir tip değildir. Hem Asyalı toplumlarda, hem Antik Akdeniz toplumunda
bulunan bir kurumdur. Ortak mülkiyet-kişicil mülkiyet ilişkileri, ancak
kendi somut tarihcil gelişimleri içinde incelenirse daha iyi anlaşılırlar.
Bu sebeple, Marks ve Engels'in
en çok tiksindikleri skolâstik ve metafizik kategoriler durumuna sokulabilecek
mülkiyet biçimleri yoktur. Tarih prosesi içinde gerek Asyalı, gerek Romalı
ortak mülkiyetlerin farkları nereden gelmiştir? Bunu ancak, her biçimin
7 bin yıllık tarih gelişimine göre aldığı özel tipler incelenirse kavrayabiliriz.
Antik Medeniyetler çağı derken, orada, Medeniyetler kadar onlarla etki-tepki
yaparak ilişki kuran Barbarları göz önüne getirmek mülkiyet biçimlerini
çözümlemeye daha elverişli olur.
Marks 1858 yılı Doğulu ortak
mülkiyet ile, Romalı ortak mülkiyet biçimleri arasındaki farkları hangi
nedenlere bağlıyor? Önemini bugün de, yarın da yitirmeyecek olan konu budur.
Olayların hiçbirini atlamayan
ve olaylar dışında hiçbir yargı yürütmeyen Marks, daha 1858 yılı, Antik
toplumun en çetin konusunu -ORTAK MÜLKİYET - KİŞİCİL MÜLKİYET ilişkilerini
- en doğru biçimde yörüngesine oturtmuştur. Tarım üretimi yordamı ile birlikte
ortak mülkiyet ilişkileri de DOLAYSIZCA emeğin etkisi altına girmiştir.
Öyle ise; Doğulu ve Romalı ortak mülkiyetler arasındaki başkalıklar ancak
ÜRETICİ GÜÇLERİN ve dolayısıyla ÜRETİM YORDAMININ gelişimi ile izah olunabilirdi.
Marks, tarım üretim yordamı
ile birlikte, ortak mülkiyetin mi daha ağır basacağını, yoksa kişisil mülkiyetin
mi daha bağımsızlaşacağını belirlendiren sebepleri şöyle kanunlaştırıyor:
"Kişicil mülkiyet ne derece
daha az yalnız kollektif emekle (örneğin. Doğu'da su yolları ile) değerlendirilmeye
elverişli bulunursa. Kabilenin sırf tabii karakteri o derece daha çok tarihcil
hareketle, göçle tahrip edilmiş olur; bundan başka, Kabile ilk oturduğu
yerden ne kadar çok uzaklaşır ve YABANCI ARAZİLERİ işgal ederse, böylelikle
ne kadar çok esaslıca yeni emek şartları içinde bulunursa, o kadar çok
tek başına kişilerin enerjisi gelişir (burada Komün karakteri dışarıya
karşı ister istemez bir olumsuz birlik gibi gözükür), ve kişiyi toprağın
ekilip biçilmesi kendisine ve kendisiyle ailesine düşen hususi bir toprak
parçasının ÖZEL MÜLKİYET SAHİBİ kılan şartlar o kadar daha çok fışkırır."
(15)
Bu kural Romalı ortak mülkiyet
üzerine söylenmiştir. Ancak, yakından bakılacak olursa, söylenenler, bütün
Antik Medeniyetler tarihi boyunca akıp geçmiş olayların en doğru özetidir.
Marks'ın matematik kafası Antik toplumda ortak mülkiyet ile kişicil mülkiyet
ilişkilerini tam diyalektik bir dengelilik içinde kavrar. Bu denge iki
kanunla özetlenebilir:
BİRİNCİ KANUN: Komünün
temeli Tarımdır. Tarım üretiminde "KOLLEKTİF EMEK" ağır basarsa, ORTAK
MÜLKİYET de ağır basar. Tersine, tarımda kollektif emek ne denli az ağır
basarsa, KİŞİCİL MÜLKİYET o denli çok ağır basar.
Marks'ın koyduğu birinci
Kanun budur. Bu Kanunun konkret tarihte uygulanışı ve işleyişini görelim.
Marks'ın işaret ettiği gibi,
Tarımda KOLLEKTİF EMEK ne zaman ağır basmıştır? Irak, Mısır, Hint ve Çin
ülkelerinde bulunan SÜBTROPİKAL IRMAK boylarında en ilkel Tarım işine girişildiği
zaman...
Arkeoloji buluşlarına göre,
Irak topraklarının oturulmaz bataklıkları insan eli ve emeğiyle barınılır
arsa haline getirilmiştir. Ziftlenmiş çapraz sazlıklar, Kentlerin barınaklarına
temel olmuştur. Aynı bataklıklar ve bataklıklara hemen bitişik olan çorak
çöl toprakları, ancak kanallar sistemi sayesinde kurutularak yahut sulanarak
tarıma elverişli duruma sokulmuştur.
Demek sübtropikal ırmak
boylarında Tarım büyük ölçüde KOLLEKTİF EMEK istemiştir. Onun için oralarda
ORTAK MÜLKİYET ağır basmıştır.
Engels'le Marks, daha 1850
yıllarında İslâm-Arap Medeniyeti üzerine mektuplaştılar. Bu mektuplarda
Doğu ülkelerinin, büyük sulama işleri yüzünden, büyük kollektif emek üzerine
dayandığını belirttiler. Böyle bir kollektif çabanın gerekmiş olması toplum
adına en büyük otoriteyi temsil eden Despotluğa temel oldu. Böylesine kollektif
bir çalışma ortamında, kişinin toprak üzerine kişicil benimseme gücü hiç
demekti.
Böylece Marksizm, kendi
yanılmaz metoduna dayanarak, anlaşılması ancak yüz yıl sonra mümkün olan
Antik Sübtropikal Irmak Medeniyetlerinin karakteristiklerini soyut matematik
bir sonuç gibi önceden bulmuştur.
Birinci kanunun subtropikal
ırmak boyları dışında işleyişi ister istemez, yukarıki sonucun tersini
verecekti. Tarım, Irak'ta da sübtropikal ırmak balçığı Komünce ve elbirliği
ile işlenirse başarılabilirdi. Orada COĞRAFYA üretici güçleri, Tarımı demirin
keşfinden önce mümkün kıldı. Çcne kemiğinden saban ve kuartzit taşından
orakla, Fırat-Dicle hümüsü içine tane ekmek ve bire üç yüz ürün almak olağandı.
O sayede başlayan Irak Medeniyeti,
Irak toprağında bulunmayan madenleri uzak Arabistan veya Anadolu yaylâlarından,
hatta Umman ötelerinden arayıp getirtti. Madencilik ilerledikçe, en sonra
DEMİRİ keşfetti.
Demir keşfedilince, Tarım
üretimi sübtropikal ırmak boyları dışında dahi mümkün oldu. Demir balta,
İran ve Anadolu vadilerinin ormanlarını tarlalaştırabildi. Demir saban,
Irak balçığı kadar yumuşak olmayan çorak yerleri de sürüp Tarıma ve ekime
elverişli kılabildi.
Böylece, gelenekcil ulu
Medeniyetlerin yatağı olan Irak'la Mısır'ın dışında da, TARIM (Engels'in
pek güzel belirttiği gibi) demirin keşfi ve uygulanması sayesinde yapılır
oldu.
Bu yeni tip üretim araçları,
yani demir saban ve demir balta, yapılışları iktizası bir tek kişinin kullandığı
aygıtlardı. Fırat-Dicle veya Nil dışında yapılacak Tarım üretimi için,
bataklıkları kurutmak, çölleri sulamak gibi büyük bayındırlık işleri suyolları,
sulama kanalları açmak şart değildi. Oralarda tarım için KOLLEKTİF EMEK
ağır basmadı. O yüzden, ORTAK MÜLKİYET de, Irak Mısır ve ilh. Sübtropikal
Medeniyetlerinde görüldüğü kadar ağır basıcı durumda kalmadı. Tersine,
küçük Tarım ekonomisi, bir kişinin ve ailesinin küçük emeği ile daha rasyonel
biçimde yürütülebildi. Bu üretim yordamı ister istemez KİŞİCİL MÜLKİYET
biçimini geliştirdi.
Ne var ki mesele burada
kalmadı.
İKİNCİ KANUN: Birinci
Kanun daha çok (yalnız ve sırf değil, Marksizm'in yaratıcı güç saydığı
başlıca dört üretici güçten, CANSIZ ve OBJEKTİF olan ikisine bağlıdır:
1- COĞRAFYA ÜRETİCİ GÜCÜ:
Sübtropikal ırmak, yahut kasırgalı ılımlı iklim şartlarıdır.
2- TEKNİK URETİCİ GÜÇ: Taş
balta ve saban, yahut demir balta ve demir sabandır. Birinci Kanunda bu
üretici güçler ağır basar.
İkinci Kanun daha çok ve
doğrudan doğruya CANLI ve İNSANCIL (sübjektif) sayılabilecek öteki iki
üretici güce bağlıdır. Onlar da:
3- İNSAN ÜRETİCİ GÜCÜ (KOLLEKTİF
AKSİYON)dur.
4- TARİH ÜRETİCİ GÜCÜ (GELENEK
ve GÖRENEKLER)dir.
Elbet bu dört üretici gücün
hepsi, Antik Medeniyetlerin temelini atan TARIM üretim yordamı üzerinde
toptan ve birlikte rol oynadılar. Örneğin, Tarihöncesinde Yukarı Barbarlık
konağının bir KAHRAMANLIK ÇAĞI oluşu, DEMİR kılıç sayesinde göklere çıktı.
Avcılık ve Çobanlık konaklarında da SAVAŞ, Kabilelerin en tabii davranışları
idi. Ama, Tarım insan geçimini toprağa bağlamasaydı ve demir kılıç kama,
mızrak, zırh ve ilh. gibi silâhlar olmasaydı, insanlar yeryüzünü bir baştan
öbür başa fethedilecek arazisi durumunda göremeyeceklerdi. Taş baltayı,
İngiltere'nin Hastings savaşında olduğu gibi, müzeye kaldıran güç demir
silâhlar oldu.
Ne var ki, cansız teknik
üretici gücü, cansız coğrafya üretici gücü kendi başlarına hiçtirler. Onları,
yeryüzü ölçüsünde genişlikler içinde oynatacak AKTİF güç, ancak canlı insandan
ve onun tarih davranışından gelebilirdi.
Öyle oldu. En son Emperyalizm
çağında olduğu gibi, Antik çağda da, o yalınkat gerçeği unutmak Tarihi
anlamamaya varırdı. İşte Marks, ikinci Kanunla bu gerçeği formüle etti.
Demir kılıç keşfedilince,
onu Medeniyetler kadar Barbarlıklar da, her insan gibi kolayca kullanabildi.
Hatta kılıç kullanmanın en başarılı biçimi SAVAŞ'tı. Savaş için gerekli
KOLLEKTİF AKSİYON üretici gücü ile GELENEK GÖRENEK üretici gücü Medeniyetin
içinde ne kertede çürüyüp soysuzlaşıyorsa, Barbarlığın içinde en az o kertede
sapasağlam ve keskin duruyordu.
Onun için, "MİADINI DOLDURMUŞ"
bir ünlü ve zengin Medeniyete karşı, kabına sığamayan gürbüz Barbarlık
yaradana sığınıp saldırıya geçti mi, medenî kalabalıkları kurt dalamış
sürüye çeviriyordu. Öylesine ki, Antik tarih boyunca bu da bir Kanun olmuştu.
Bir toplum, ne denli Barbarlığa yakınsa, o denli kollektif aksiyon gücü
ile gelenek görenek gücünü bozulmamış tuttuğu için; Medeniyette daha ilerlemiş
(insan güçlerini hayli soysuzlaştırmış) bulunan bir topluma ergeç üstün
geliyordu.
İşte Marks'ın ikinci Kanunu
bu şartlar altında işledi. Bu Kanuna göre dünyanın bir ucunda oturan toplum,
akıncı güçlerini, dünyanın ta öbür ucuna dek, savaşa savaşa fetihler yapmaya
çıkardı. Fâtihler, ilk oturdukları yerden uzaklaştıkça, bambaşka iklimler
(yani, değişik coğrafya üretici güçleri) ve bambaşka insanlar (yani, yenilgiye
uğramış uluslar ve yabancılar) içine girdiler.
Yeni coğrafya üretici güçleri
"YENİ EMEK ŞARTLARI" sağladı. Yenilgiye uğramış yabancılar önünde yenenler,
"TEK BAŞINA KİŞİ OLARAK ENERJİLERİ" üstün gelmiş insanlar oldular. Bu çevre
şartları (yani yabancı alt kalabalıklar ortasında yeni coğrafyaya uygun
emek şartları) üstün kişiyi enerjili kişi yaptı ve toprağa sahip çıkarttı.
Bu durum, daha çok BARBAR akınlarının yaptığı TARİHCİL DEVRİMLER sırasında
göze battı.
İlkel Kabile toplumunun
ortak mülkiyet gelenekleri, yalnız kendi kabilesi için ve kendi kabilesi
içinde yürürlükteydi. Kabilesinden ta uzaklardaki yabancılar içine düşmüş
fâtih kabile kişilerinden her biri, kendisini ve ailesini, kılıcı hakkına
ele geçirdiği toprağın mülkiyet sahibi saydı. Bu mülkiyete, çevresindeki
"YABANCILARI" ortak edemezdi. Yalnız, içinden çıktığı Kabile gelenek ve
göreneklerine göre, toprağın KİŞİCİL MÜLKİYETİ bir kural değildi. Öyle
bir kural bilmeyen ve tanımayan fâtih kişi, kendisinin ve ailesinin geçimine
yetecek kadar olan topraktan fazlasını benimsemeye ve kendi işini mülkiyeti
altına sokmaya kalkışmadı. Ötede, kendisi gibi çalışacak başka ekinciler
vardı. Toprağı onlara eşitçe dağıtmaktan çekinmedi. Yahut, fâtihleri şef
olan ve medenileştikçe üst-sınıf haline gelen birkaç ailesi dışında kalan
bütün kabile üyeleri arasında aynı topraklar eşitçe dağıtıldı.
Böylelikle, toplum ölçüsünde
genel kavram ve kural, toprağı hâlâ ORTAK MÜLKİYET durumunda görüyordu.
Ancak; yeni üretim şartları, yeni ekonomik ve sosyal ilişkiler, kişinin
ailesiyle birlikte işlediği toprağı benimsemesine ve bu yoldan "ÖZEL MÜLKİYET
SAHİPLİĞİ" durumuna geçmesine yol açtı.
Marks'ın ikinci Kanunu bunu
söylüyordu. Burada, "ASYALI" yahut "ROMALI" denecek iki YER veya ULUS karakteri
yoktur. Toplumun belirli tarihcil gelişim konakları vardır.
Ortak mülkiyetten kişi mülkiyetine
doğru geçişte iki yanı kesen kılıç gibi iki Kanun işliyor. Bu iki başlı
Kanun, Tarım temelindeki mülkiyeti hem en oturaklı biçimine sokuyor, hem
de en değişkin biçimlere doğru geliştiriyor.
Bu değişim hangi ortamda
gelişiyor? Marks'ın belirttiği Kanunu yorumlarken şu sonuca vardık:
1- Kent ortamında.
2- Barbarlık ortamında Marks
Barbarlık sözcüğü yerine "KIR" deyimini kullanıyor.
Tarihöncesindeki dünya toplumlarını
dünya kadar büyük fıçı içinde kaynaşan BARBARLIK şırasına benzetirsek,
Kent o şıranın içine atılmış şarap mayasını andırır. Maya şıranın glikozunu
nasıl alkole çevirirse tıpkı öyle, Kentleşme de geniş Barbar yığınlarını
MEDENİLEŞTİRME'ye başlar.
Gerçi Barbar şekeri olmadıkça
Medeniyet alkolü doğamaz. Ama, Kentsiz olarak Barbar toplumun Medenileşmesi
de akla gelemez. O bakımdan Marks haklı olarak KENT'te Kadîm Çağ'ın en
büyük rol oynamış gücünü bulur ve şöyle der:
"Kadîm klâsik tarih, Kent'in
tarihidir. Ama, Kentlerin tabanı arazi mülkiyetiyle Tarımdır." (18,19)
"Bütün bu işlerde önemli
olan şey işte budur. Bütün o çeşitli biçimlerde arazi mülkiyetiyle Tarım,
ekonomik düzenin tabanını teşkil ederler; dolayısıyla da, ekonomik amaç
tüketim değerlerinin üretimidir, Komüne karşı hususi ilişkileri içinde
KİŞİNİN YENİDEN ÜRETİMİdir kişi o hususi ilişkileri içindedir ki Komünün
temelini teşkil eder." (21 )
Görüyoruz. Marks Kent'e
önem verdiği gibi, bütün Kadîm ortak mülkiyet biçimlerinde birleşik ve
ortak karakteri de belirtiyor. Bu karakter; 1) Üretim tüketim için yapılır,
2) Kişi ürerken Komün ile olan kollektif bağlılığını yitirmez.
Marks Kent'in 1858 yılına
dek bilinen durumlarını bir "Doğulu" ortak mülkiyet, bir de "Romalı" ortak
mülkiyet bakımından ele alır. Bu iki türlü ele alışı sırasıyla görelim.
Grundrisse Doğulu
Kent üzerine başlıca şu satırları yazar:
"O zaman özel anlamıyla
şehirler, bu köylerin yanıbaşında biçimlenirler; ama bilhassa dış ticarete
elverişli olan noktalar üzerinde yahut devlet başı ile satraplarının gelirlerini
(aşırı emeği) emekle değiş ettikleri LABOUR FUNDS (işeli fonu) olarak harcadıkları
yerde kurulurlar." (14)
Marks'ın 1858 yılı Kadîm
tarihte bulduğu bütün "ŞEHİR"ler aşağı yukarı şu iki durumda konuldular:
1- DIŞ TİCARET KAVŞAKLARINDA
2- DEVLET BAŞKENTLERİNDE
Yalnız, sonradan Engels'in
açıklamasıyla daha duruca öğrenmiş bulunuyoruz: "Dış ticaret" de, "Devlet"
de Medeniyet ile birlikte doğmuşlardır. "ANTİK KENT" denilen "ve şehir
deyiminden bambaşka bir şey olan" özel toplum biçimi, MEDENİYET doğmadan
kurulmuştur. Engels,1884 yıllarında, (Grundrisse'den 26 yıl sonra) Klâsik
Yunan Kentlerinin YUKARI BARBARLIK toplumunca kurulmuş parlak bir çağ olduğunu
aydınlatacaktır. (Origins, etc.)
Tümüyle Akdeniz Kentleri,
ilk kuruldukları günler, toprağa bağlı idiler. Bu bağlılıklarında, yani
Tarım ekonomisi tabanına dayanmakta, Romalı Kent ile Doğulu denilen Kentler
arasında esaslı hiçbir ayırt bulunmadı. Bunu en iyi belirlendiren gene
Marks'ın kendisi oluyor. Doğulu ortak mülkiyet ile Romalı ortak mülkiyet
arasındaki farkı, Cermen ortak mülkiyetiyle karşılaştırırken bu noktayı
atlamıyor. Romalı Kent için açıkça şunu yazıyor:
"Hakikatte bir Romalı, ancak
Romalı toprak üzerinde bir parça yere egemen hak olarak sahip çıktığı ölçüde
Romalıdır." (17)
"Eskiler, söz birliğiyle
Tarımı hür insanın hakiki MESLEĞİ, askerin okulu (askercil okul) sayıyorlardı.
Tarımdadır ki milletin eski gövdesi kendisini korur."(18)
Son Arkeoloji araştırmaları,
Irak Medeniyetinde önemli bir şehir durumuna girmiş ne kadar Kent varsa,
hemen pek çoğunun birer MADEN işletme yeri olduğunu, hatta adlarının bile
işlenilen maden adından geldiğini buldu (örneğin, Limet).
Yani, ilk Kent, Tarım üretim
yordamı ile gerçekleşmiş bulunan sabit yerleşmelerle daha BARBARLIK çağında
iken doğdu. Sonra, bu Kentin başardığı TARIM-SANAYİ işbölümleri ile ekonomi
yordamı iyice geliştirildi. Irak balçıkları içinde maden yoktu. Onun için,
Irak çevresindeki ülkelerden, ham madde ve ilk madde olarak taşlar ve madenler
getirtmek gerekti.
Bu madenleri uzak Barbar
ülkelerinden sağlamak için, onlara, Medeniyetin bolca yetiştirdiği hububat,
(buğday, arpa) gönderip karşılığında maden vs. getirecek kervanlar kaldırıldı.
Toplum birliğinin (yani
Tanrının) temsilcisi Tapınak adına, ortak çıkarlar için yapılan kollektif
(şimdiki deyimiyle sosyalist) Diş TİCARET idi bu. Sonra, dış ticaret görevlisi
Tamkaralar, zamanla, ticaretten kendi hesaplarına bir pay ayırdılar. Alışveriş
özel kişilere doğru yayıldı. Özel ticaret yapan Bezirgân kişiler, yavaş
yavaş, ilk sosyal sınıfı teşkil ettiler.
Bu gerçekliğe göre "Doğulu"
toplumda KENT'lerin doğuşu, ticaretten ve siyasetten önce, ÜRETİM ilişkilerinden
kaynak aldı. Bu durum Marksizm'in ana kavrayışına daha uygun idi. Ancak;
ticaret, bir yol doğduktan sonra, kamu yararını gittikçe iteleyip kişi
çıkarına doğru sapıttı. Sanayi ile ticaret arasında ve sanayinin gittikçe
çoğalan dalları arasında işbölümü arttıkça, dış ticaret, iç ticarete de
kapı açtı. İlk Sümer kenti bezirganlığı icat edip demiri dünyaya yayınca
Irak balçığı dışında, sübtropikal ırmak coğrafyasına münhasır kalmayan
tarım mümkün oldu. O zaman Marks'ın yukarıda pek güzel belirttiği olaylar
gelişti. İlk ana Medeniyet sümüklüböceğinin Bezirgan boynuzları nerelere
dek uzandıysa, oralarda Medeniyet ilişkilerinin benzerleri gelişti.
Türeyen Bezirgân sınıfı,
toplumda sınıf farklılaşmasını gittikçe arttırdı. Üretim sırf üreticilerin
ihtiyaçlarını giderecek olan tüketim amacından esaslıca bir türlü ayrılamamakla
birlikte, kazanç amacını da içine almaya başladı. Bezirgân kârı bütün toplum
ilişkilerine ağır bastı. Sosyal sınıflara bölünmüş MEDENİYET yerleşti.
Medeniyetin yeryüzüne yayılışı,
ya ticaret ya savaş yoluyla oldu. Ekonomik yayılış, "DIŞ TİCARET" kavşaklarında,
yahut DEVLET BAŞKENTLERİ'nde derlenmeler yarattı. İlk Sümer Kentinden tohum
almış, ama ondan daha oynak, daha hareketli (yani daha Bezirgân) yeni Kentler
dünyanın dört bucağına doğru dal budak saldı.
O zaman, Marks'ın "ROMALI"
adını verdiği Kent tipinde yeni Medeniyetler ve yeni toprak ilişkileri
doğdu. Orada başlangıç, tıpkı Sümer Kentindeki gibi ortak mülkiyet oldu.
Ancak, daha Bezirgân karakterde olan Kentte, daha farklı olarak mülkiyet
biçimleri gelişti.
Bununla birlikte; sonraları
görülen gelişmeler, ilk görülenler gibi Kentlerden ve Tarımla doğdu. O
bakımdan, Doğulu Kent ile Romalı Kent arasında yalnız zaman ve mekân ayrıntıları
gibi farklar bulunabildi.
Grundirsse'nin Romalı
Kent üzerine yazılmış başlıca pasajı şöyledir:
"Birinci (Doğulu ortak mülkiyeti)
durumda tek başına kişi, toprağı işgal eden kimse olduğu halde, mülkiyet
o kişiye ait değildir. Onun tersine, burada (yani, Romalı ortak mülkiyette)
tek başına kişinin mülkiyeti doğrudan doğruya Komünün değildir." (15)
"Komün devlet olarak, o
hür ve eşit mülkiyet sahiplerinin karşılıklı ilişkileridir, dışarıya karşı
birlikleridir; aynı zamanda o birliği garantileyendir. Burada çalışan kimseler,
arazi sahipleri, tarla sahibi köylüler olduklarından dolayı topluluk kurulmuştur.
Bu ölçüde Komün üyelerinin bağımsızlıkları, Komün üyesi olarak giriştikleri
karşılıklı ilişkileri içinde bulunan bir bağımsızlıktır; kollektif ihtiyaçlar,
ortak zafer ve şan, ve ilh. için AGER PUBLİCUS (Mirî Toprak) ın garanti
edilişi içinde bulunan bir bağımsızlıktan ibarettir. Burada yere sahip
çıkmanın şartı, Komüne mensup olmaktır. Ama tek başına kişi, Komünün üyesi
olarak, özel mülk sahibidir. Kişi için özel mülkiyet demek, toprak demektir;
ama aynı zamanda özel mülkiyet demek, kişinin Komün üyesi olarak var oluşu
demektir. Kişi, kendisini Komüne üye tutaraktan özel mülkiyetini muhafaza
eder; bunun tersi dahi doğrudur, ve ilh. Komün, yalnız gerçekliği ile değil,
bilinciyle de bir TARİHCİL ÜRÜN, yani bir prosenin neticesi olduğundan,
yer mülkiyeti yani çalışan kimsenin kendisine ait tabii çalışma şartları
ile ilişkisi, Komünün ön-şartı olur. Ancak bu mülkiyet, kişinin devlet
üyeliği ile, devletin var oluşu ile, kısacası Tanrıcıl ve ilh. sayılan
bir ön-şart ile mediatize edilmiş (dolaylı kılınmış) bulunur. Arazisi Kır
bölgesine yayılmış şehir içinde derleşmek (konsantre olmak); doğrudan doğruya
tüketim için çalışan küçük ekinci; kadınların ve kızların (eğirme, dokuma)
ek zanaatları, yahut kimi dallarda (FABRİ, ve ilh.) bağımsız faaliyet olarak
Manifaktür (el-imalâthanesi). Topluluğun bekası, Self sustaining (otarşik)
köylüler arasında eşitliğe saygı göstermekle garantilenir; bu otarşik köylülerin
emeği mülkiyetin muhafazasını şartlarıdırır. Otarşik köylüler, tabii çalışma
şartlarına karşı mülk sahipleri gibi davranmakla birlikte, emek şartlarını,
kişicil şahsiyetin objektif elemanları ve şartları olarak, şahsi emekleriyle
hiç durmaksızın teyidetmek zorundadırlar. Öte yandan; küçük savaşçıl topluluk,
kendi eğilimleriyle o sınırları aşmaya itilir durur (Roma, Yunan, Yahudi
ve ilh.)." (16)
Yukarıki pasajın her cümlesi
aynı zıtlığı bir arada tekrarlar;
1- "Toprağa sahibolmanın
şartı, Komüne mensup olmaktır";
2- "Ama tek başına kişi,
ancak Komün üyesi olarak özel mülk sahibidir."
Doğulu Komünde de toplumla
kişinin ilişkisi aşağı yukarı böyledir. Marks'ın kendisi Cermen mülkiyetini
araştırırken, Roma mülkiyeti için yazdığı notta şöyle der:
"Nerede mülkiyet, sırf ve
yalnız Komün mülkiyeti olarak varsa, orada kişi olarak kişi ancak, ırsî
olsun veya olmasın, ayırdedilmiş bir kısmın tasarruf sahibidir. Çünkü,
mülkiyetin hiçbir fraksiyonu kişi olarak kişiye ait değildir. Belki doğrudan
doğruya Komün üyesi olan, doğruca Komünle birleşmiş ve Komünden ayırdedilmez
olan kişiye aittir. Demek bu kişi, tasarruf sahibinden (possesseures) başka
bir şey değildir. Ortada var olan şey, sırf Komüncü ortak mülkiyet ile
özel tasarruftur." (Not 2, sa.43)
Marks'ın anlattığı bu durum
tam bizim Osmanlı Miri toprak düzeninde "DİRLİK DÜZENİ" adını alan durumdur.
Mirî toprakların:
1- RAKABESİ (Mülkiyeti):
Toplumundur;
2- TASARRUFU: Çalışan eşit
köylülerindir.
Osmanlı İmparatorluğu, aslına
en uygun "DOĞULU DESPOTİZM"in mirasçısıdır. Osmanlı topraklarında görülen
mülkiyet ilişkileri, tıpkı "Roma, Yunan (kısacası: Klâsik Antikite)" (Marks
17) alanında rastlanan mülkiyet biçimidir.
Marks, Osmanlı biçiminin
bütün bu gelişmelerini incelemek fırsatını bulamadı. Onun için ayrıntılara
girmez. Yalnız bütün biçimleri gene Marks'ın kendisi tarihcil bir gelişim
prosesi olarak şöyle koyar:
"Ortak mülkiyet ile ilişkisi
bakımından o mülkiyet tarzları tarihce, yerce, ve ilh. pek başka başka
olabilirler." (Not 2, s.43)
O başkalıklar "emeğin" yapılışına
bağlıdır: "Emeğin kendisi, özel tasarruf sahibinden bağımsız olarak yürürlüğe
girer, yahut kendi hesabına Komünce veya hususi Komünler üzerine kanat
germiş Birlikçe belirlendirilir." (Not 2, s.43)
Bu noktada Marks'ın kullandığı
mediatize etmek (dolaylı kılmak) sözcüğü dikkatimizi çekmiştir. Bu sözcük
doğrudan doğruya Hegel'in pek sevdiği bir deyimdir ve Hegel "immediate"
(dolaysız) sözcüğünün karşılığı olarak "mediate" (dolaylı) sözcüğünü sık
sık kullanır. Örneğin şöyle der:
"İki zaman arasında mediasyon
(dolaylık: Delâlet) olarak faaliyet ve emek" (Hegel; Hukuk Felsefesinin
Temel Çizgileri, s. 224,1940, Paris);
"Devletin immediate (dolayısız)
varlığı görenek içinde bulunur; mediate (dolaylı) varlığı, bilincin kendisi,
kişinin bilimi ve faaliyeti içinde bulunur." (Keza, s.270)
Marks'la Hegel arasındaki
bu term ilişkisi, Grundrisse araştırmasını yaparken, diyalektik ustasının
terminolojisine Marks'ın ne kadar önem verdiğini gösterir.
Marks'ın Grundrisse'de derinliğine
yaptığı araştırmalar anlayışla özetlenirse, tarihin gerçekliği daha iyi
sınıflandırılabilir. Marks'a göre, aynı ortak mülkiyet ilişkileri içinde
emeğin başlıca üç türlü uygulanışı bulunabilir. Bu üç türlü somut ilişki
biçimi, tarihte üç ayrı Medeniyet konağına karşılık düşer.
1- KOMÜN'ün belirttiği emek:
İlkel Kentin sınırı içinde Medeniyetin doğuş konağıdır.
2- KOMÜNLER BİRLİĞİ'nin
belirttiği emek: Kentlerin açılmaya başladığı sırada Medeniyetin Kentlerarası
imparatorluklar konağıdır.
3- BAĞIMSIZ ÖZEL TASARRUF
SAHİBİ'nin belirttiği emek: Tarihcil Devrimler üzerine doğmuş Medeniyet
rönesansları konağıdır. Bu üç konağa göre, özel kişinin ortak mülkiyet
ile olan ilişkisi zamanına ve yerine uygun düşerek değişir. Birinci biçim
ortak mülkiyet; Marks'ın "DOĞULU" dediği ortak mülkiyet içinde görülür.
İkinci biçim ortak mülkiyet, Marks'ın "ROMALI" dediği ortak mülkiyet içinde
görülür. Üçüncü biçim ortak mülkiyet, Marks'ın "CERMEN" dediği ortak mülkiyet
içinde görülür.
Bu tarihcil ayrımı daha
somut çizileriyle belirtmek için Marksizmin sonraki gelişimlerinden yararlanmamız
gerekir.
Marks'ın Grundrisse'de yaptığı
araştırmaları, Engels'in "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Orijini"
kitabındaki açıklamalarıyla yan yana getirirsek daha iyi görürüz. Doğulu
(Asyalı, Slâv ve ilh.) ve Antik (Yahudi, Grek (Romalı ve ilh.) diye genellikle
ayrılan mülkiyet biçimleri tek başlarına ele alınamazlar. Ancak Kadîm tarihin
bütünlüğü içinde, karşılıklı etki-tepki yaparak birbirlerinden çıktıkları
sıralarda ve birbirlerine döndükleri basamaklar olarak kavranılabilirler.
Engels'i biraz anlayarak
izleyen ve Kadîm tarihi azıcık tümüyle göz önüne getiren kimse için problem
açıktır. Mülkiyet prosesi, dümdüz bir metafizik mantık yolu gütmemiştir.
Tersine en karmaşalı zıtlıklar ve geriye tepişlerle zik-zaklı, diyalektik
bir yol tutturmuşlardır.
Bu yolu, kabataslak göze
çarptırmak için, kimi basamaklara ayırmak yerinde olur. Başlıca basamaklar
şunlardır:
BIRİNCİ BASAMAK: Irak
güneyinde Orta Barbarlık konağını yaşayan Proto-Sümerler hemen hemen ilk
defa TARIM'ı keşfettiler. O buluş ancak sübtropikal ırmak balçıkları içinde
olabilirdi. Tales'le Hazreti Muhammed'in dedikleri gibi: "Her şey sudan
çıktı" (Ve minel mae küllü şey'in hay!). O "her şey", Medeniyet olacaktı.
Ama, bu hazırlıktı.
İKİNCİ BASAMAK: Tarımın
kaçınılmaz kıldığı ekonomik ve sosyal gelişim, KENT'i yarattı. Tarım için
çamurları kurutmak, çölleri sulamak gerekti. Çamurlar içinde ziftli hasırlarla
yer tabanı kazanarak, çadırdan farklı ve kuşaklar boyu oturulacak belirli,
"ikametgâh" adını almaya değer yapılar meskenler kuruldu. Bunu sağlayan
ilk Kentte toprak mülkiyeti TANRI'nın, yani Tapınakta birliği sembolleşen
tüm toplumun ortak malıydı.
ÜÇÜNCÜ BASAMAK: Kent
içinde Tarımın gelişmesi, Tarımla san'atların işbölümü, ilk madde ve ham
madde ihtiyacını artırdı. Bataklık Irak'ta bulunmayan madenleri ve keresteleri
dışandan getirmek gerekti. Irak çevresindeki dağlar, yalnız kereste ve
madenlerle değil, Barbar uluslarla da dolu idi. Oralarda ekonomik edinmeler
için, Gilgameş Destanı'nın anlattığı Humbabalarla savaşlar yapıldı. Bu
savaşlarda ele geçirilen Barbarlar köleleştirildi.
Barbar dünyanın içlerine
doğru süzülen dış ticaret kervanları Bezirgân kişileri türetti. Bezirgânlıkla
birlikte; Yazı, Para, Devlet keşfedildi. MEDENİYET doğdu.
Toprak mülkiyeti henüz kutsal
ortak mülkiyetti. Ama onun yanıbaşında Bezirgânların ve Tefecilerin toplumdan
aşırdıkları bir KİŞİ MÜLKLERİ de belirmişti.
DÖRDÜNCÜ BASAMAK:
Tarih; TARIM-KENT-MEDENİYET bulunduktan sonra dümdüz gitmedi. Dünya (aşağı,
orta, yukarı konaklarda yaşayan) Barbarlarla dolu idi. Medeniyet bir Kent
ile kalmadı. Kentler kurulunca aralarında savaş geleneği kalkmadı. Tersine;
eski Kent, kendisine rakip olan Barbarlar kadar, örnek olan yeni Kentlere
karşı da kıyasıya savaştı. Bu savaşlar, zaman zaman, "TUFAN" adını alan
büyük Barbar akınlarına uğradı.
İşte o andan beri, ortak
mülkiyet ile kişi mülkiyeti arasında 7 bin yıl sürecek med ve cezirli bir
kargaşalık doğdu.
Medeniyet, az çok gelişen
bir KİŞİ MÜLKİYETİ yaratmıştı. Medeniyeti Tufan gibi boğan ve ele geçiren
Barbarlar, ORTAK MÜLKİYET toplumunun insanları idiler.
Marks'ın pek güzel belirttiği
gibi, "KADÎM TARİH, KENTLERİN TARİHİ" idi. Kent kendi içinde Bezirgânı,
Medeniyeti, KİŞİ MÜLKİYETİ'ni yaratıyordu. Ama, yeryüzünü dolduran Barbarlar
iç çekişmeleri ile bunalmış Kenti zaptedince, kendi ORTAK MÜLKİYET yaşantılarını
hemen inkâr etmediler. Tersine, içine girdikleri medeniyet toprakları üzerine
ortak mülkiyet prensiplerine uygun ilişkiler yaydılar.
Yani, klâsik Kadîm toplumda,
ne tek başına Kent Medeniyetinin mülkiyet ilişkileri, ne de tek başına
Barbarlık toplumunun mülkiyet ilişkileri saf haliyle kalmadı. Mülkiyet
ilişkileri, iki zıt toplum biçiminin (Medeniyetle Barbarlığın) sık sık
kıyametler kopararak kaynaşmalarına göre gelişti.
Mesele böyle konulunca,
Marks'ın Grundrisse'de çizdiği MÜLKİYET biçimleri, kendiliğinden bir sıraya
girerler ve yorumlarını bulurlar. Yeter ki, Medeniyet sübtropikal ırmak
boylarından ılık deniz kıyılarına doğru açıldıkça, gelişen KENTLEŞME FARKLARI
ile MEDENİYET-BARBARLIK İLİŞKİLERİ üzerine daha somutça durulabilsin.
Grundrisse'de anlatıları
olaylarla o sosyal ve tarihcil basamakları kısaca ele alalım.
Marks'ın ele aldığı Kentler
ile Kentleşmeler çağı, Roma, Yunan, Yahudi çağlarından ötelere çıkamazdı.
Çünkü, o zaman Arkeoloji sübtropikal ırmak boyu (Irak, Mısır, Hint, Çin)
Kentlerini aydınlatamamıştı. Marks'ın gözü önünde bulunan üç Kentleşme
alanı yalnız Akdeniz Kentleşmeleri ortamı idi. Akdeniz ortamı deyince;
coğrafya üretici güçleri bakımından ılık deniz, teknik üretici güçleri
bakımından demir akla gelir. Akdeniz iklimi ile demirin buluştuğu dünyada
Kentleşme YUKARI BARBARLIK çağı ile birlikte başladı. Irak'tan (daha doğrusu
sübtropikal ırmak boyu Kentleşmelerinden) tek farkı buradadır. Geri kalan
her şey, Irak Kentlerinin başlarına gelenlerle kıyaslanabilir.
Marks'ın Grundrisse'de anlattığı
birinci basamak, Barbar toplumun TARIMI keşfedişidir. Oradaki toprağa ilk
yerleşim Greklerin, Yunanistan, İtalya ve Akdeniz kıyıları topraklarında
yaptıkları ilk yerleşimleri andırır.
Marks, özellikle yazılı
belgelere giren Grek toplumunda, bu basamağı ve bu basamağa karşılık düşen
sosyal biçimlenmeleri hiç kaçırmamıştır. Şöyle der:
"Aslında kabileler, ülkenin
kantonlara (bucaklara) ve köylere bölünmesine karşılık düşerler. Kabilenin
yerleştiği günlerde, her kim bir köyde toprağa sahip (possesion) ise, örneğin
Celist Hene zamanı Attique'te (Atina Kentinin kurulacağı yarımadada) bir
yere sahip ise, bu sahip oluşundan ötürü Demotes (bir kabilenin veya köyün
üyesi) sıfatıyla, kendi köyünün mensup olduğu kabile içinde tescil edilmiş
bulunuyordu." (18)
Türkistan,dan Anadolu'ya
dek Moğolların ve Türklerin, Çin'den Orta-Avrupa'ya dek Hunların ve Macarların,
Kuzeyden Avrupa'ya dek Cermenlerin kabile kabile, oymak oymak gelip yerleşmeleri
hep böyle olmuştur. Ve yerleşilince, göçebe Çobanlıktan daha ileri bir
düzen olan TARIM (ziraat) ekonomisine doğru geçiş başlamıştır.
Ele geçirilen yerlerde toprak,
üstün gelmiş kabilenin üyeleriyle alt edilen yerliler arasında paylaşılmıştır.
Bu paylaşmadan sonra, -şeylerin tabii akışı ile,- üst-kabile üyelerinin
toprak parselleri daha çok kişi mülkiyetine, alt edilenlerin toprak parselleri
ortak mülkiyete benzemiş olabilir.
Roma toplumu Grek toplumundan
farksızdı. Bunu, Roma geleneklerinden anlıyoruz. Bizim Anadolu'da hâlâ
sürüp giden "İMECE" geleneğini Roma ortak mülkiyet ilişkilerinin kalıntılarında
buluyoruz:
"Romalı Kan grupları (Gentes)
kan akrabalığından ibaret değildi. Çiçeron, aile adını anarken, döl çizisinin
hür adamdan indiğini not eder. Romalı Kan (gens) üyelerinin SACRA'ları
vardı; ama bunlar Çiçeron'un gününde büsbütün ortadan kalkmıştı. Kandaşlardan
biri vasiyet yapmaksızın, yahut içeride veya kapalı akrabalığı bulunmaksızın
ölürse, Kan yoldaşlarının ölene ortaklaşa mirasçı oluşları en uzun süre
korunmuştur. Çok eski zamanlarda Kan üyeleri, Kandaşlarının alışılmış bulunmayan
yüklerini (mükellefiyetlerini) taşımaları için yardımcı olmak zorunda idiler
(bu durum Almanya arasında yaygındı, evrenseldi) ve Dithmarschen'lar arasında
en uzun süre devam etmişti. Kanlar bir çeşit Loncalar (Gild) idiler. Kadîm
dünyadaki akraba gruplarının bundan daha genel bir örgütü yoktu. (Nitekim,
Galyalılar arasında aristokrat Campbell'lerle Vasalleri bir tek klân teşkil
ediyorlardı.) Patrici, kendi topluluğunun daha yüksek temsilcisi olduğu
için, AGER PUBLİCUS' un sahibi olur ve onu Client' ları (yanaşmaları) aracılığı
ile kullanır." (İng.: 76)
Böylece toprağı benimseyenler,
toprağa yerleşip Tarıma başlayanlardır. Burada toprak, hiç kimsenin kişi
mülkü değil, olduğu gibi toplumun ORTAK MÜLKİYETİ'dir. Yani, İslâmlıkta
Kur'an deyimiyle "MÜLK TANRININDIR". Bunda kimsenin şüphesi olamaz.
Tarıma başlayan Barbar toplum
kendiliğinden KENT kurar. Kent kuruluşunda en iyi bilinen, en klâsik örnek
ilk ROMA Kentinin kuruluşudur. Marks da bu olayı şöyle belirtir:
"En sonunda, inşa edilmiş
bulunan Roma istihkâmları altındaki tarlalarını Kenttaşlar sürdükleri vakit,
bu demektir ki; artık topluluğun şartları değişmiştir. Bütün bu toplulukların
amacı; kişilerin muhafaza edilmesidir, başka deyimle kişilerin yeniden
üretilmesidir; bu üretilen kişiler, birer mülk sahibi olarak, o topluluğu
teşkil ederler. Bu yeniden üretimin kezlediği hedef; üyelerin birbirlerine
karşı dolayısıyla da Komünün ta kendisine karşı davranışlarını biçimlendiren
(fasonlayan) objektif var oluş yordamıdır." (31)
Bu davranışlar, birinci
basamakta olduğu gibidir. Kent temellerinin atıldığı toprağı ele geçirip
yerleşenler, toprağı parçalara ayırırlar; her üyeye kendi kişi mülkü imiş
gibi, hakkından gelebileceği kadar yer verilir.
Tarihte bitmeyen bir gerçeklik
var; Her yeni Kent, hemen daima daha eski ve yıkılmış bir Medeniyetten
gelmedir. Yeryüzünün ham ve ilk madde kaynaklarına yahut alış-veriş alanlarına
giden yol kavşakları üzerinde yeni Kentler kurulmuştur.
Kurulan Kent uygun yerde
ise, oraya ister istemez; köle, azatlı, avantürye, Kentinden ve Komününden
kovulmuş göçmen, sığıngan kimseler koşuşur. Medeniyet tarihinin "ipten
kazıktan kurtulma" (senyobos) dediği bir sürü yabancı yeni Kente akın eder.
Ana Kent, işine geldiği ve işini bildiği ölçüde, bu yabancıları koltuğu
altına almaktan çekinmez.
Kent içinde oturan, "ASÎL"
sayılır. Asîllerin toprakları kendilerine ebediyyen verilmemiştir. Her
yıl, sık sık ve çok ciddi istatistikler yapılarak, Kenttaşların eşit kalmaları
sağlanır. Yani, toprağın Komün mülkü (ortak mülkiyet) olduğu, boyuna Demokles'in
Kılıcı gibi kişilerin ve ailelerin başları ucunda asılı tutulur.
Böyle olmakla birlikte gene
de "âsîl" (Komünü ilk kurmuş ve Kentte toprak sahibi olmuş) kimseler, ortak
mülkiyet kılıcına rağmen, tarlalarına "kişi mülkü" imiş gibi sahip görünürler.
"Ager Publicus: Mirî Toprak" dışında kalan topraklar, Kent üyeleri arasında
"Romalı toprağı" olarak üleştirilir. En sonunda bir sürü iç ve dış gelişimler
yüzünden, o parsellenmiş topraklar bilinen klasik kişi mülkü durumuna girecektir.
O yerlerin sahiplerine Roma'da PATRİCİ, Mekke'de KUREYŞ adı verilecektir.
Geri kalan ve Kent sınırları
ötesinde uzanan topraklar ne olacaktır? Osmanlı toprak düzeninde, oturulur
yerin sınırından yüksek sesle bağırılınca, sesin duyulduğu yere kadar uzanan
mesafe ötesindeki topraklara "Mevat" (ölü yerler) denirdi ve oralara isteyen
sahip olurdu. Kenttaşların işledikleri tarlalar ötesinde böyle sahipsiz
kalan yerler boş mu bırakılacaktır?
Genel olarak, o yerler de
işletilmeye bırakılırdı. Oraları "ipten kazıktan kurtulmuş" kimselere kalırdı.
Bu gibi kimseder, efendisi belli olan köleler değillerdi. Onlara Roma'da
"PLEB", Mekke'de "MÜSLÜM" adı verildi. O gibilere toprak hiçbir zaman mülk
olarak verilmez; ancak tasarruf edilmek üzere tahsis veya Osmanlı deyimi
i1e "tefviz" (assigner) edilirdi.
"Bütün tefvizler Komün toprağı
içindeki paylarını tazmin edebilecek olan Pleblerin yararına yapılıyordu.
Kentin duvarları çevresindeki bölge dışında kalan sözün tüm anlamıyla toprak
mülkiyeti, aslında (menşeinde) yalnız Pleblerin ellerinde bulunuyordu.
Daha sonraları bu mülkiyet, kır Komünleri içine kabul edilecektir. Roma
Plebinin temelli karakteri QUİRİTAİRE (Roma Kentli) mülkiyetin tarifine
göre, bir ekinciler kollektivitesinin karakteridir." (17,18)
İlkel Komün göçebe Barbarlıktan
yerleşik Tarım ekonomisine geçerek Kentleşince, ortaya çıkan toplum yepyeni
bir sentezdir. Yani, birçok üyelerin ve topraklarının gelişigüzel biraraya
toplaşması değildir. Kimyada birbiriyle kaynaşmadan toplaşan elemanlara
amalgam (halita) denir. Kent, böyle birçok ailenin halitası değildir. Yepyeni,
ondan önceki Komünlerde görülmeyen, teşkilâtlı, organik bir hayat birimidir.
"Komün, olduğu gibi şehrin
yapısı içine katılınca, bir ekonomik varlığa sahip olur; Kentin sadece
Kent olarak var oluşu, bağımsız evlerin çokluğundan bambaşka bir şeydir.
Kentin bütünü, birtakım bölüklerden derleşik (compose: Mürekkep) değildir.
Kent otonom bir organizmadır."(19)
Tarımdan sonra Kentin kuruluşu
ile başlayan ikinci basamak, birbirinden ayrı karakterde iki tip gelişim
gösterir: 1) Barbar Kent çağı, 2) Medenî Kent çağı...
Genel olarak, her iki Kent
çağında da ortak mülkiyet vardır. Yalnız, o var olan ORTAK MÜLKİYET, Barbar
Kent çağında egemen durumundadır. Medenî Kent çağında ise, KİŞİCİL MÜLKİYET
gittikçe ağır basmaya başlar.
A. BARBAR KENT ÇAĞINDA:
Her şey üretimin temeli olan TARIM (ziraat) tabanına dayanır. Tarım, Komünün
ekonomisine de, üst yapısına da en büyük etkiyi yapar. Yani burada, bütün
toplum ilişkilerine TOPRAK EKONOMİSİ ağır basar.
Bu karakteristliği Grundrisse'nin
Fransızca çevirisine Grek dili ile aktarılmış olan şöyle bir nottan anlıyoruz:
"Hiçbir Romalının ticaret
ve zanaatla yaşamaya hakkı yoktur." (Not 3, s. 43)
Aynı notun İngilizcesi şöyledir:
"Miskin bir tüccar veya
esnaf hayatı sürmeye kalkışan kimse, Romalı değildir." (İng. 76)
Bu tipik Romalı sözü Osmanlı
toplumunda "Hâşâ min huzûr, tüccar taifesinden" sözüyle tekrarlarımıştır.
Türkler, yüzlerce yıl, kurdukları devlet içinde, Bezirgânları ve Esnafları
daima aşağı görerek tiksinti ile karşılamışlardır. Bu hal, Batıda-Doğuda
aynı olan eğilimi gösterir.
Her şey gibi Kent de, Barbar
toplum da zamanla gelişir. Tefeci-Bezirgân ve Esnafa karşı yukarıdan bakma
büsbütün kalkmasa bile, zamanla yumuşar. Hele büyük Tefeci-Bezirgânlar,
işaret ettiğimiz gibi, çarçabuk Patricileşmenin, asîlleşmenin, toprak beyi
olmanın yollarını bulurlar.
B. MEDENÎ KENT ÇAĞINDA:
Az çok Barbar olan Komünce kurulduktan sonra Kent, Medenileşmeye başlar.
Medenileşme arttıkça, ilk Tarım ekonomisinin yerine Bezirgân ekonomi
ağır basar.
Kentin içinden dışarıya,
dışından içeriye doğru med-cezir yapan sonsuz etki-tepkiler, ister istemez,
Kent içinde zamanla ALT ve ÜST durumlu insanları yaratır ve topluma SINIFLAŞMAYI
getirir.
Kentin ilk temeli, Tarım
üretimi için şart olan topraktı. Kentin sonraki yapısı, köyden bambaşka
bir ikametgâhlar sentezi oldu. Kentin kendisi, başlı başına bir sosyal
temel haline geldi. Ve başka Kentlerle karşı karşıya rakip duruma girdi.
Onun için, Türkçe'de bugün KENDİNİ savunmak sözcüğü, Kadîm çağın KENTİNİ
savunmak anlamına geldi.
Kent, gittikçe, tepeden
tırnağa bütün üyeleri silâhlanmış bir savaş örgütü kılığını aldı. Sınıflar
geliştikçe, ister istemez, çekişme ve çatışmaları baskı altında tutacak
DEVLET belirdi. O zamana dek herkesin Kentinin, yani Komünün olan mülkiyet,
yavaş yavaş Devletin mülkiyeti anlamında soysuzlaştırıldı. Devleti elinde
tutan azınlık, çoğunluğun karşısında bir avuç tek KİŞİ'ler olarak kaldı
ve onların mülkiyeti KİŞİ MÜLKİYETİ biçimini andırdı.
"O askercil örgütlenmenin
tabanı, meskenlerin şehir içinde temerküz etmesidir. Olduğu gibi kabile
yapısı, üst ve alt bölünmeyi getirir: Bu fark, boyunduruk altına alınmış
klânlarla kaynaşmak yüzünden daha da gelişir. Burada Komünün mülkiyeti
-Devlet mülkiyeti, AGER PUBLİCUS (Mirî Toprak),- özel mülkiyetten ayrılmıştır".(15)
Ancak; durum bu noktaya
geldi miydi, artık Kadîm toplumun üçüncü basamağına, Medeniyete geçilmiş
demektir.
Kentin içinde doğan Medeniyet
gelişir. Bütünüyle yazılı tarihte bilinen olaylar, hemen hemen hep bu klâsik
Kent Medeniyeti olaylarıdır. Daha doğrusu; yazı keşfedildikten sonra, gelecek
kuşaklara yadigâr kalabilmiş bütün Kent olayları yazılı biçimde girebilen
şeyler olmuştur.
Medeniyet çağında, ortak
mülkiyeti de, toplumu da ortasından yararak parçalayacak olan başlıca iki
büyük çelişkiler çatlağı belirir.
A. TOPLUM TEMELİNDE ÇATLAK
(EKONOMİK ÇELİŞKİLER): Kent, daha kurulurken, sosyalist Komünün mutlak
eşitlik prensibini aşındıracak bütün tohumları kendi içinde buldu. Eşitsizliğin
başı TOPRAK idi. Toprak tabii bir nesneydi. O, Türklerin dediği gibi, ancak
"Allah taksimi" olabilirdi. Yani; toprak ilkin ne denli eşitlik prensibine
uygunca üleştirilmiş bulunursa bulunsun, toprağın kendisi hiçbir zaman
eşit olamazdı. İyi toprak, sulu toprak, yakın toprak, bugün "FARK İRADI"
denilen ayrılığı ve farklılığı yaratıcı elemanlarla dolu idi.
Ayrıca, kişicil aileler
de tabiat veya Tanrı yapısı idiler. Ne denli mutlak eşit karakterde yaratılmış
(sosyalist Komünde, eşitçe eğitilmiş) insanlarla olurlarsa olsunlar, Tarım
işinde küçük ekinciliğe başlar başlamaz, bu insanlar zamanla az çok farklılaşacaklardı.
Komünden gelmişlerdi, ama vakit geçtikçe Komünün meşimesine bağlı olan
göbek bağlarını yavaş yavaş koparacaklardı. Komünle kopuştukça, kişi eğilimleri
arasında açılan çatlak, genişlemeden edemezdi.
Üretimin ilkel küçük ekincilik
biçiminde, başlıca iki üretici güç, toprak ve insan güçleri egemen rolü
oynuyordu. O iki alanda, tabii denebilecek kadar kaçınılmaz farklar vardı.
Bu farklar, Kentin üretim temelinde en derin ayrılıklara varacak olan başlıca
birinci büyük çatlaktı.
B. TOPLUM ÜSTYAPISINDAKİ
ÇATLAK: Tarım üretiminin ister istemez azdıracağı farklılaşmalar çatlağı
üzerine, ondan hiç aşağı kalmayan ikinci büyük çatlak geldi çattı. Bu kabile
gelenekleri ile ilişkilerinin yarattığı farklılaşma oldu.
Bu olayları 1858 yılı ele
alan Marks, henüz KENT ile DEVLET'i birbirinden gereği gibi ayırmış görünmüyor.
Doğrusu, en çok göz önünde tuttuğu Grek toplumu için bu iki sosyal yapı,
yani Kent ile Devlet aynı "POLİS" sözcüğü ile adlandırlmıştı. Marks'a malzeme
veren yazılı tarih Kentleri ancak içlerinde DEVLET denilen özel sosyal
sınıf teşkilâtı doğduğu zamanki durumları ile tasvir ediyordu. Onun için
Marks,1858 yılı, Kent ile Devleti aynı anlamda kullanırken haksız sayılamazdı.
Hatırlamaktan bıkmayalım.
Medeniyetten, yani yazının keşfinden önce yaşanmış Kent ilişkileri, ancak
masal ve efsane karanlıklarında kalmıştı. Medeniyetin yaratıldığı ilkel
Kentte ise, bu yaratışı sonra gelen kuşaklara ölmez biçimde aktaracak olan
yazı gibi, devlet de, sanki toplumun asla vazgeçilemez, onsuz olunamaz
bir teşkilâtına benziyordu.
Bu sebepten Marks, Kent
içindeki ikinci büyük çatlağı açacak olan farka gelince, henüz "DEVLET"
sözcüğünü "KENT" sözcüğü ile bir anlamda kullanmaktan kendini alamadı.
Ve şöyle dedi:
"Kadîm devletlerin (Fransızca'da
etats, Ingilizce'de states) kabileleri (Fransızca'da tribus, İngilizce'de
tribes, Almanca'da staemme) iki yolda teşekkül etmişlerdi: Kabilelerin
içinde bulunan KANLAR'a (Fransızca'da Gentes, İngilizce'de Kinship); yahut
YERİNE (localite-lieu: : Mahalline) göre... Aile kabileleri, tarih bakımından,
yer kabilelerine öncelik gösterirler. (İngilizce'de: Kinship Tribes: Kan
kabileleri tarihcil olarak mahalli kabilelerden önce gelirler), ve hemen
her yerde yerlerini mahalli kabilelere bırakırlar. Bunun en çetin biçimi,
birbirlerinden ayrılmış olan Kastlar Sistemi'dir; bu kastlar, birbirleriyle
ara evlenmelerini kaldırmışlardır, statü bakımından mutlak surette birbirlerinden
farklı bulunurlar. Bu sistemde her kastın ayrı "vocation" u (kendine has
değişmez uğraşısı) vardır."(18)
Böylece, insanlar arasında
ayrılık yaratacak olan farklı topraklar üzerinde, o toprakları işleyen
insanların ayrılıkları gelip yerleşti. Bu ayrılıklar, Hindistan'daki kastlar
biçiminde donakalmadığı zaman bile, farkları ebedileştirmenin yolunu buldu.
En oynak görünen Akdeniz Grek kentlerinde, zamanla, sülâle ve asâlet kökleri
yaratıldı.
"Sonraları, (ilk toprak
sahibi olmuş köylü Demoteslerin) halefleri, ikametgâhlarının yerine bakılmaksızın,
genel kural olarak, aynı kabilenin (fili'nin) ve aynı Demein mensubu olmakta
devam ederler. Bu bölünüş, ta bir şecere (genaology: Ataların halefi) görünüşüne
dek varır." (18)
Her iki farklılaşma temeli
üzerine gelişen Kentin, sınıflaşmaya ve Medeniyete doğru ister istemez
uğradığı değişiklikleri Marks'tan iyi kimse açıklayamadı.
Kent ekonomisi, bir yanda
Komünü kuran KİŞİLERİ yeniden üretti; öte yanda kişinin ortak üretim şartlarını
ortaklığında tutan Komüne karşı DAVRANIŞINI yeniden üretti. Bu iki yeniden
üretiş sırasında eski biçimleri yıkıp yenilerini kurdu. Oluşum, başlıca
iki yönde yürüyen zincirleme olaylarla kendini gösterdi:1- Kentin içinden
dışarıya doğru etkiler; 2- Kentin dışından içeriye doğru tepkiler...
1. KENT İÇİNDEN DIŞINA:
Toplum Kent basamağında yaşarken, gerek kişinin ve gerekse kişi davranışının
her yeniden üretimi bir değişiklik getirdi.
"Fakat, aynı zamanda ve
ister istemez, O YENİDEN ÜRETİM YENİ BİÇİMLERİ YARATIR VE ESKİLERİNİ YOK
EDER; örneğin, nüfus gittikçe çoğalırken, her kişi şu kadar akr toprağa
sahip olmaya kalkınca, bunun tek çaresi koloniler kurmak oldu mu, durum
fütuhat savaşlarını kaçınılmaz kılar; savaş, ardından köleler avlamayı
ve ilh. sürükleyip getirir. O zaman AGER PUBLİCUS (Mirî Topraklar) büyür
durur, ve topluluğu ve ilh. temsil eden Patricilerin güçleri yükselir.
Böylelikle Kadîm topluluğun muhafazası, üzerine yaslandığı şartların yıkılışını
içinde saklar ve kendi zıttına doğru deri değiştirir. Örneğin, aynı toprak
mesafesi içinde üretici güçlerin gelişimi ile, üreticiliğin (prodüktivitenin)
çoğaltılabileceği kavranıldı mı (geleneksel Tarımda bu gelişim yavaşlığın
en son kertesiyle yavaşlatır), bunun neticesi olarak yeni çalışma yordamları,
yeni emek kombinezonları ortaya çıkar; o zaman günün büyük kısmı başka
iş ve güçlerde kullanılır. Bundan, Kadîm topluluktaki ekonomi şartlarının
üstesinden gelindiği anlamı çıkacaktır. Yeniden üretim eyleminde, yalnız
objektif şartlar değişmekle, köyler şehir olmakla, bakir orman, işlenmiş
tarla olmakla ve ilh. olmakla kalmaz, fakat üretmenlerin kendileri de;
yeni kaliteler geliştirerek, emek yoluyla bu sefer kendi biçimlerini de
değiştirerek, yeni varlıklar haline gelerek, yeni güçler ve yeni fikirler,
yeni ulaşım yordamları, yeni ihtiyaçlar, yeni bir dil şekillendirerek de
değişirler." (31, 32)
Bu prose Kentin kendi ilişkileri
içinde gelişe gelişe Medeniyete nasıl vardığını açıklar.
2. KENT DIŞINDAN İÇERİYE:
Kentin kendi içinde oluşan prose, ister istemez dış ilişkilerine de yansır.
"Kadîm insanlar sözlerin
birliği ile Tarımı hür insana has bir MESLEK ve asker yetiştiren okul sayıyorlardı.
Milletin Kadîm gövdesi (temeli, kökü) Tarımda korunuyordu; bu durum, Kentlerde
karakterini değiştirdi. Kentlere yabancı Bezirgânlar ve Esnaflar gelip
yerleştiler, ayrıca kazanç yoluyla çekilen yerliler göçtüler. Her nerede
kölelik çıktıysa, orada azatlı insan, geçimini o gibi faaliyetlerde (ticaret
ve esnaflıkta) aradı; çoğu zenginlikler biriktirdi. O yüzden, Antik çağda
bu gibi uğraşmalar (meslekler), genel olarak o yabancıların elinde kaldı.
Dolayısıyla da Kenttaşlar için geçerli olmadı. Gene o yüzden, san'atkârların
tam yurttaşlığa kabul edilmeleri tesadüfe bağlı (Fransızca'da: Tehlikeli)
bir işlem sayıldı. (Grekler kural olarak böyle bir işleme yanaşmadılar)".
(18)
Dışarıdan gelen bu yabancı
Esnaf ve Bezirgân tipleri, Kent içindeki sınıflaşma prosesini büsbütün
şiddetlendirdi. Yalnız; dışarıdan gelenlerin yurttaşlığa kabul edilip edilmeyişleri,
Marks'ın pek güzel belirttiği gibi, Kentin durumuna göre değişti.
Grek Medeniyeti, Akdeniz
gelişiminin kapalı Kentleşmeler çağı idi. Bu kapalılık, Grekleri dışarıdan
gelmiş yabancı kişilere karşı kapalı tuttu. Orada Kentlerin surları yıkılarak
Antik Medeniyetin imparatorluk biçimde evrenselleşmesi gerçekleşti. Bu
durum, Romalıların Greklerden daha toleranslı davranmalarını mümkün kıldı.
Kentleşme konağından sonra
Medenileşme konağı geldi. Bu iki basamak Doğuda da; Yahudi, Grek ve Romalı
ANTİK toplumlarında da aşağı yukarı aynı sıraya uyarak gelişmiştir. Yalnız
zaman ve mekân şartları başka olduğu için, "DOĞULU" toplumlarla "ROMALI"
toplumda ayrı karakter taşıyan MÜLKİYET tipleri belirdi:
1- Doğulu ortak mülkiyet
tipi;
2- Romalı ortak mülkiyet
tipi...
Marks, bu iki biçim mülkiyetin
karakterini birbirinden ayırırken, Doğulu veya Antik toplumların tarih
içinde akan gelişimlerini bir yana bıraktı, daha çok o gelişimlerin klâsik
biçimleriyle kitaba geçmiş SOYUT MÜLKİYET ilişkilerine önem verdi.
Ama sırf mülkiyet ilişkilerine
önem verişi, toplumun Doğudan Batıya doğru gelişe değişe akıp gittiğini
bize unutturmamalıdır. Böyle bir unutkanlık, en başta, Maddeci diyalektik
kurucusuna, karşı davranmaktır. Çünkü o, bize her vesileyle tarihin canlı
prose oluşunu anlatmıştır.
Kent içinden dışarıya ve
Kent dışından içeriye doğru gelen karşılıklı etki-tepki proselerini Grundrisse'den
iyi yorumlayan bir emek henüz elimizde yok. Bu yoruma göre "YENİDEN ÜRETİM
YENİ BİÇİMLERİ YARATIR VE ESKİLERİ YOK EDER". Hatta bu yeniden üretim "GELENEKSEL
TARIM"da olduğu gibi, "YAVAŞLIĞIN DANİSKASIYLA SON KERTEDE YAVAŞ" bulunduğu
zaman bile, bir "GELİŞİM" yaratır. (32)
Marks'a göre bu gelişim,
nüfus artışı ve toprak yetersizliği yüzünden koloniler kurmak, fütuhat
savaşları açmak yoluyla (Doğuda-Batıda: Asya'da-Roma'da) tüm Antik toplumu
allak bullak etmiştir. Sosyal gelişim Marks'ın pek güzel üzerine bastığı
gibi, yalnız tabiatı maddeyi, toprağı değiştirmekle, yani: "KÖYLERİ ŞEHİR,
KIZOĞLAN KIZ ORMANLARI İŞLENMİŞ TARLA" yapmakla kalmaz; İNSANLARI da temelinden
değiştirir. "YENİ ÜRETİCİ GÜÇLER, YENİ ULAŞIM YORDAMLARI, YENİ İHTİYAÇLAR
YENİ DİLLER VE YENİ FİKİRLER BİÇİMLENDİRİR". (33)
Bu şartlar altında Kentlerin
ve Medeniyetlerin biçimleri gibi ortak mülkiyetin de yerinde sayabileceğini
kimse düşünemez.
Örneğin, hepsi de "ANTİK
MÜLKİYET BİÇİMİ" alanına giren Grek, ve Romalı kentlerde Marks'ın bulduğu
bir değişiklik daha vardır. Bu değişikliğe uzaktan bakınca küçük bir çizi
farkı gibi göze çarpar. Ama tarihte "o çizi farkının" uygulanışı, iki ayrı,
hatta çok yanlarında birbirine zıt görünen, orijinal Medeniyet tipi yaratmış
ve tarihin binlerce yılını doldurmuştur. Bunlardan birisine Grek Medeniyeti,
ötekisine Roma Medeniyeti denir.
Her orijinal Kadîm Medeniyet
Kentine dışarıdan (yani gerek eski yıkılmış medeniyetlerden, gerekse şu
veya bu sebeple dağılmış Barbar Komünlerinden) dökülüp gelmiş veya tutulup
getirilmiş, sürüyle insan yığınları olmuştur. Bu insanlardan kimileri Kent
içinde "asîl" (yani, Kent toprağına ilk sahip çıkan) kimselere yanaşma
olmuşlardır, kimileri Kent surları dışında yarı köle yarı azatlı sığıntı
durumuna katlanıp yaşamışlardır.
Grek Medeniyeti ile Roma
Medeniyeti arasındaki başlıca fark, o "YABANCI" insanlara karşı Grek Kentinin
başka, Roma Kentinin başka davranış göstermesinden ileri geldi.
Yabancılardan en hoş görülenler,
Marks'ın belirttiği gibi, "BEZİRGÂNLAR ve ZANAATKÂRLAR" oldu. Tarım üretimi
yani KÖYLÜLÜK, Kentin "asîl" üyelerine düşen şerefli meslek sayıldı. Ticaret
ve zanaat (Osmanlının "HÂŞÂ MİN HUZUR" diye tiksintiyle bakacağı gibi)
yarı köle yarı azatlı, "YABANCI" oldukları için aşağı görülen, hor hakîr
tutulan o kimselere kalıyordu.
Hiçbir Antik "KENTLİ", hiçbir
"YABANCI"ya elham okumaz, iyi gözle bakmazdı. Her Komün kendisinden olmayanı
"DÜŞMAN" görürdü. Ancak Grek Kenti ile Romalı Kent arasında (Yunan Medeniyeti
ile Roma Medeniyeti arasında) en temelli görünen başlıca fark, ilkin eşit
sonra "asîl" sayılan Kenttaşların o yanaşma ve sığıntı "ECNEBİ: YABANCI"lara
karşı davranışlarında görülen fark oldu.
Bu olayı Marks'ın şöyle
açıkladığını gördük:
"SAN'ATKÂRLARIN TAM YURTTAŞLIĞA
KABUL EDİLMELERİ TESADÜFE BAĞLI (TEHLİKELİ) BİR İŞLEM SAYILDI (GREKLER
KURAL OLARAK BÖYLE BİR İŞLEME YANAŞMADILAR)."(18)
Greklerde yabancıları insan
yerine koymayış, en keskin sonuçlarla göze battı. İspartalılar her uygun
gördükleri yıl nüfusları artan kölelerini buldukları yerde kılıçtan geçirdiler.
Onlar toplumlarını sınıflar savaşından bu kanlı gaddarlıklarla koruyabileceklerine
inandılar. Atina, Solon'a rağmen, daha demokratik bir başarı gösteremedi.
Son günlerinde komünizm düzenini ortaya süren Eflâtun bile, komünizmi Kent
"asîlleri" arasında uygulamayı düşündü. Ve Atina gibi bütün öteki Grek
Kentleri de İskender'in yarı Barbar kılıcıyla doğranmaya razı oldular.
Eflâtun gibi umutsuz, savaş yıkıntıları altında can verdiler. Ama, "SAN'ATKÂRLARI
TAM YURTTAŞLIĞA KABUL ETMEYE YANAŞMADILAR".
Roma'da bu keskin Kent tekelciliğini
zorlamak, az çok başarı ile yapıldı. Daha ilk ağızda, zenginleşmiş Plebleri
Patricilerle yanyana görmeye alışıldı. En sonunda Plebler de, Roma yurttaşlığı
durumuna doğru gittikçe artan insanlık hakları elde ettiler. Pleb tribünleri,
zaman zaman Roma'yı titretti.
Onun için, Grek Kentlerinde
görülmemiş olan bu davranıştan Roma büyük hız aldı. Akdeniz'in bütün kapalı
Grek ve Fenike Kentlerini açtı. Böylece, Akdeniz Medeniyetinin birinci
konağı olan Grek Medeniyetindeki bütün KAPALI KENTLER'in dışarıya karşı
kirpi gibi dikilen dikenli kabukları kırıldı. Akdeniz Medeniyetlerinin
ikinci konağı, yani Kentlerarası AÇIK İMPARATORLUK çağı kuruldu. Böyle
bir mekanizma ile işleyen Antik tarih prosesi içinde, Romalı ortak mülkiyet
biçimi ister istemez kendisinden binlerce yıl eski çağların Kentlerinde
gelişmiş "DOĞULU" ortak mülkiyet biçiminden farklı olacaktı. "Doğulu" ile
"Romalı" mülkiyet biçimleri arasında bulunan öteki başkalıklara Grundrisse
değindi.
Marks, Kent içindeki Medeniyet
değişikliğini, daha çok, Romalı Kentlerde hızlı ve hareketli buluyor. "Doğulu:
Asyalı" toplumlarda inatçı bir durgunluk görüyor. Doğulu toplumda Manifaktürle
Tarımın birbirlerine bağlı oluşu, her alanda gelişmenin durgun gitmesine
sebep sayılıyor.
Sümerlerden beri kurulmuş
bütün Kentlerin başlarından geçenler bir film gibi gözönüne getirilsin.
İster Doğulu ister Asyalı Kent olsun, Medeniyet (yani, Bezirgân ilişkileri)
gelişti mi, Grek ve Roma Kentlerinde görülen aynı değişiklikler kaçınılmaz
oluyor.
Marks, Doğulu Kent ile Romalı
Kent arasındaki göze çarpan başlıca farkı değişiklik temposunun çabukluğunda
buluyor. Örneğin, Roma Kenti, herhalde Sümer Kentinden daha çabuk gelişir.
Bu gelişim, Romalı mülkiyeti Kent ortak mülkiyeti denilen meşime ile daha
çok kopuşmaya doğru götürür. Bu gidişin başlıca nedenleri şöyle özetlenebilir:
1- Proto-Sümerlerden Roma'nın
kuruluşuna dek 4-5 bin yıllık bir geçmiş tarih gelişimi vardır. Birinci
fark bundan ileri gelir. Geçen binlerce yıl içinde Medeniyet (yani, Bezirgân
ilişkileri), bir avuç yer olan Basra Körfezi bataklığından çok uzaklara
yayılmıştır. Akdeniz'den Atlas Denizi'ne ve Avrupa'ya, Hint Denizi'nden
Hindistan'a, Malezya'ya, Orta-Asya ipek yolundan Çin'e dek uzanan dalbudaklar
salmıştır. Bu derece güçlenmiş ve evrenselleşmiş olan BEZİRGÂN İLİŞKILERİ,
elbet Roma Kenti içindeki sınıflaşma, mülkiyet değişikliği ve ilh. proselerinin
temposunu Ur Kenti içindekinden çok daha çabuklaştıracaktı.
2- Gene o süre içinde, ilk
büyük sübtropikal ırmak boylarının balçığından uzaklaşan Medeniyet için
Tarım üretimi, bire üç yüz verimini yitirdi ve demir âletlere rağmen hayli
çetinleşti. Yaylâ ve Akdeniz Kentlerinde Tarım üretimi, Irak ve Mısır topraklarındakine
nisbetle, hem az verimli idi ve hem de daha çetin çabalar isterdi. Böyle
bir üretimle uğraşmaktansa, daha yaygın alanlara açılmış, BEZİRGANLIK ve
KORSANLIK yollarından geçinmek daha kolay ve mümkün olurdu. Bu imkân, toplumun
BEZİRGAN İLİŞKİLERİ'ne karşı alıcılığını, çekiciliğini, reseptivitesini
artırdı.
O zaman, Kent Komününü altüst
edecek olan BEZİRGÂN EKONOMİ, ister istemez daha keskin ve daha çabuk çözüp
dağıtıcı rol oynadı.
3- Bezirgân ilişkilerinin
şiddetle etki ve tepkileri altında kalan Akdeniz Kentleşmeleri için, sınıflaşma,
koloniler kurma, göçler yapma, destancıl savaşlar açma, masal zenginlikleri
peşinde koşma ve ilh. gibi sonuçları daha çabuk ve şiddetli geldi.
Bu arada teknik üretici
güçlerin, -kaplumbağa yavaşlığı ile de olsa,- binlerce yıllık gelişimi,
işbölümünü ve sanayide köle emeğinin kullanımını Sümer Kentlerinde görüldüğünden
çok daha ilerilere götürdü. Her Antik Kent bir yıldıza döndü ve çarçabuk
eskiyen yıldızlar dağılıp aktılar. Daha ötelerde yeni yıldız Kentler kuruldu.
Daha eskiden Medenileşmiş Kentler Tarihcil devrimlerle yıkıldılar.
Uzayda ölen yıldızlardan
kopmuş parçalar gibi, yıkılan Medeni Kentlerin insan elemanları yeryüzünün
şu veya bu noktalarına saçıldılar. Gittikleri yere eski Medeniyetin TEKNİK,
SOSYAL ve KÜLTÜREL kazançlarını birer tohum gibi taşıdılar ve o tohumları
yeni topraklarla yeni insanlar ortasına ektiler.
Yukarı Barbarların kurmuş
oldukları Kentler, ilkin, az çok dünyaya kapalı, ayrı birer dünya gibi
idiler. Bu yeni Kentlerin içlerinde sınıf farkları henüz doğmamış gibiydi.
O taze Kentlere yıkılmış eski kentlerin YABANCI Esnaf, Bezirgân ve benzeri
tipte "SÜRTÜK" kişileri sokuldular. Tarihte Medeniyet ne denli ilerlediyse,
yeni Kentlere o denli çok yabancı sürtüklerin akını oldu. Bu durum, özellikle
zanaatların gelişimini, tarımda ve sanayide işbölümünü çabuklaştırdı. Ve
Kent içinde bir yol daha TEFECİ-BEZİRGÂN proseyi çabuklaştırdı.
İşte Marks'ın daha hareketli
bulduğu Kentler böyle doğdular. O bakımdan, Doğulu toplumda daha durgun,
Romalı toplumda daha kımıltılı karakterler bulunması ve ayrılması yersiz
değildir. Yalnız; bu sonuçların açısı içine, hiç unutmadan, dördüncü basamakta
gelen olayları katmak gerekir.
Marks Doğulu ve Romalı adlarını
verdiği ortak mülkiyet biçimlerinden sonra iki ortak mülkiyet biçimi daha
anıyor:
1- CERMEN ORTAK MULKİYETİ,
2- SLÂV ORTAK MÜLKİYETİ...
Slâv mülkiyeti üzerine,
Grundrisse'de, hemen hemen hiçbir ayrıntılı açıklama yapılmıyor. Yalnız,
onun Doğulu mülkiyetten biraz değişik bulunduğuna dokunmakla kalınıyor.
Marks'ın Romalı mülkiyete
en yakın gördüğü biçim Cermen mülkiyetidir. Bu bakımdan, Grundrisse'de,
özellikle üç tip (Doğulu, Romalı, Cermen) ortak mülkiyet üzerinde durmanın
ne derece haklı olduğunu ileride göreceğiz.
Cermen ortak mülkiyeti ve
Cermen toplumu deyince Marks'ın anladığı tanımlama, "Batı Avrupa Orta-Çağı"dır
(Le Moyen Age, Epoque Germanique). Marks'ın Orta-Çağa Cermen çağı demesindeki
anlam derinliğini hiç unutmamalıyız.
Cermen çağının Marks'ı ilgilendiren
yanı mülkiyet ilişkileridir. Bu ilişkileri, Grundrisse, ilkin (Doğulu,
Romalı, Cermen) tiplerinde karşılaştırır:
"Topluluğun otarşik-üyesi
olan emekçi kişilerin emeklerinin tabii şartlarını benimsedikleri mülkiyet
biçimlerinden biri CERMANİK mülkiyetidir. Burada, -spesifik olarak Doğulu
biçimin tersine,- Komün üyesi olarak Komün üyesi, ortak mülkiyetin ortak
sahibi (copossesseur) değildir. Orada toprak, Romalı, Yunanlı (kısacası
klâsik Antikiteli) biçimde olduğu gibi, Komünce işgal edilmiş de değildir.
Toprak Roma yeri değildir." (17)
Cermen mülkiyet biçimini
gerek "Doğulu" ve gerekse "Antik" mülkiyet biçimlerinden böylesine ayırmak
iki soruyla karşılanabilir:
1- CERMEN MÜLKİYETINDE KİŞİ,
Komünün ortak mülkiyetine Doğulu bir Kenttaş gibi ortak sahip değildir.
Ama Cermen kabilesinin ele geçirdiği topraklardaki baltalıklarına, otlaklarına
ortak sahip değil midir?
2- CERMEN TOPLUMU, üzerinde
yaşadığı ve ele geçirdiği yerleri Roma ve Yunan Kentleri gibi değilse bile,
toplumca işgal etmiş sayılmaz mı?
Marks, ondan sonra gelen
cümleleriyle bu iki soruya olumlu karşılık veriyor. Ve şöyle diyor:
"Toprağın bir bölüğü, Komün
olarak Komün üyelerinden ayırdedilmiş bulunan Komüne kalır: O yer parçası,
çeşitli biçimleri içinde AGER PUBLİCUS dur; toprağın öteki bölümü üleştirilmiştir
ve her parsel yer, özel mülkiyet olduğundan dolayı Romalıdır, bir Romalının
çiftliği (Le Domaine'i: Alanı)dır; lâboratuvarda kendisine düşen paydır."
(17)
Fransızca tercümesiyle yapıları
bu anlatışa göre; Cermenler toprakları İŞGAL ederler. Yalnız, Romalı için
toprağı işgal eden; KENT adlı Komündür; Cermen için toprağı işgal eden;
KABİLE adlı Komündür. Yani, Romalı için de, Cermen için de işgal vardır;
yalnız işgali yapan toplum biçimleri başka başkadır.
Roma'da en azından Yukarı
Barbarlık konağına ermiş bir toplumun KENT biçimli Komünü işgalcidir. Cermenlerde
en azından Orta Barbarlık konağına ermiş Avcı Çoban karması KABİLE biçimli
bir toplumun Komünüdür. Onun için Marks, Cermenlerde de Romalı biçimi andıran
bir "Ager Publicus" (Mirî Toprak) bulunduğunu belirtir. Bu mirî Toprakta
(Kamu yerinde) bütün Cermenler -Asyalı gibi olmasa bile,- "ortak sahip"
durumundadırlar.
Öyle ise, Cermenlerin mülkiyet
ilişkilerini Romalılarınkinden ve Asyalılarınkinden ayırt eden şey nedir?
Burasını Marks şöyle açıklıyor:
"Gerçi, Cermenlerde de gene
AGER PUBLİCUS'a (Mirî Topraklara), hususî kişilerin mülkiyetinden ayırdedilmiş
Komün toprağına yahut Kabile toprağına rastlanır. O toprak av yeri, otlak
yeri, baltalık yeri (ağaç kesilecek yer) ve ilh.dır; bu öyle bir bölüm
topraktır ki, verili biçimlerde üretim aracı hizmetini görmek zorunda kaldığından
bölünemez. Ama bu Mirî toprak, örneğin Romalılarda olduğu gibi, kişicil
mülkiyetlerin yanıbaşında devletin hususî bir ekonomik varlığı görünüşüyle
görünmez: Roma'da iş öyle olduğu için (kamu yeri devtetin özel varlığı
gibi göründüğü için), kişicil mülkiyetler, Plebler için olduğunun tersine,
MİRÎ TOPRAK'tan dışarıda bırakılmış bulundukları ölçüde, sözün dosdoğru
anlamıyla özel mülkiyet olurlar. Cermenlerde ise, MİRÎ TOPRAK, nasılsa
öylece, daha ziyade kişicil mülkiyetin basit bir tamamlayıcısı olarak görülür
ve ancak bir kabilenin ortak mülkiyeti olarak bir düşmana karşı savunulduğu
ölçüde MİRÎ TOPRAK gibi boy gösterir. Tek başına kişinin mülkiyeti Komünce
dolaylandırılmış (mediatize edilmiş) değildir; o zaman Komünün varlığı
ve ortak mülkiyet dolaylandırılmış görünür: Yani, özerk (otonom: Muhtar)
kimesnelerin (süjelerin) karşılıklı bağı ve ilişkisi gibi görünür. (Cermenlerde)
ekonomik bütün, aslında her hususî evin içinde bulunur ve her evin kendisi
özerk bir üretim merkezini biçimlendirir. (Orada Manifaktür yani elimalâthanesi,
sırf evcil bir ek faaliyettir, kadınlara ve ilh. mahsus bir faaliyettir).
Antik dünyada, kendisine bağlı arazisiyle (kır marşı ile) birlikte Kent,
ekonomik birliği teşkil eder; Cermen dünyasında kişicil evin kendisi daha
ziyade toprağa ait, kır içinde bir nokta gibi gözükür: Bu durum, çok sayıda
mülk sahiplerinin bir merkezde toplanması (konsantrasyonu) değildir, bağımsız
birlikler haline gelmiş ailelerden ibarettir." (19, 20)
1858 yılı Morgan'ın Barbar
toplumda ideal kardeşlik örgütü olarak bulduğu Kan teşkilâtı henüz açıklanmamıştır.
Onun için Marx, Cermen Kan teşkilatının genel karakterlerini az çok görüyor,
ama Roma Medeniyeti ile ilişkileri ölçüsünde görüyor. Yani, Kan'ın az çok
dağıldığı çağ ve şekilleri ele alabiliyor. Cermen ailelerinde özerklik
gibi görünen durum, Kan örgütü içinde, Engels'in belirttiği gibi, hiç kimsenin
hiç kimseye zor kullanmak ve baskı yapmak imkânı bulunmamasından ileri
gelir.
Cermen ortak mülkiyetini
inceleyince ne ile karşılaşıyoruz? Ansızın Roma mülkiyetinden açıkça kopuşma
ile karşılaşıyoruz. Bu kopuşma nedir?
Marks: "ANTİK TARİH, KENTLERİN
TARİHİDİR" diyor. Cermenler "ANTİK TARİH" içinde midirler? Evet. Kadîm
tarihin kıyısında köşesinde belirmiş olsalar bile, Cermenler gittikçe tarihin
içlerine doğru işlemişlerdir.
Ancak, tam o sırada, yani
Cermenler tarihcil bir ulus durumuna girerlerken, klâsik Antik tarihi yapan
KENT gelişimi birden bire durmuş ve yok oluvermiştir. Cermen toplumunda
eksikliği görülen en karakteristik şey bu KENT'tir.
Yani; Cermenler, klâsik
tarihin uçsuz bucaksız Kentler evreninde Kentleşmemiş bir topluluktur.
Marks o karakteristiği şöyle belirtiyor:
"CERMANİK TOPLULUK KENT
İÇİNDE TEMERKÜZ ETMEMİŞTİR". (İng. 77)
Marks'a göre Kent, bir "TEMERKÜZ:
KONSANTRASYON"dur. Yani, ayrı ayrı elemanların hiç değişmeksizin sırf bir
araya gelişi anlamına gelen amalgam değildir; SENTEZ anlamına gelen bir
birlik konsantrasyonudur.
"Bir temerküz, -kır yaşantısının
merkezi, kır emekçilerinin ikâmetgâhı ve dolayısıyla da savaş güdümünün
merkezi olarak Kent, -Komüne kişicil üyelerinden ayırdolunan bir dış varlık
verir." (İng. 77)
Öyle ise Cermen toplumu
ile Romalı toplum arasındaki başkalığın temeli; MEDENİ KENT ile BARBAR
KOMÜN arasındaki farka dayanır. Marks, bu farkı, özel ince derinliği ile
şöyle didik didik eder:
"Cermanik biçimde, köylü
Kenttaş (citoyen) değildir, yani Kentte oturmaz; taban tek başına ve bağımsız
aile evidir. Bu ev, aynı kabileye mensup haşka benzer evlerle birleşilerek
garanti edilir; gene karşılıklı olarak birbirlerini garantilemek maksadıyla
ve niyetiyle, savaş, din, hukukçıl hakemlik ve ilh. gibi nedenlerle arasıra
fırsat düştükçe yapılan bu ailelerin toplantısı aynı garantiyi sağlar.
Burada kişicil arazi mülkiyeti, Komün mülkiyetine zıt bir biçim değildir;
Komün mülkiyeti ile dolaylanmış (mediatize edilmiş) dahi değildir. Komün,
ancak o kişicil mülk sahiplerinin oldukları gibi karşılıklı ilişkileri
içinde var olur. Komün mülkiyeti, yalnız ailelere (Stammsitze) ve kişicil
benimsenmelere ait olan toprağın ortakça bir eki gibi görünür. Komün, içinde
kişinin bir arızadan baçka bir şey olmadığı cevher değildir. Komün, gerek
kişilerin ruhlarında, gerek Kentin varoluşunda ve ihtiyaçlarında, kişicil
ihtiyaçlardan ayırt edilmiş bir SOMUT BİRİM teşkil eden o evrensellik de
değildir; (Cermen Komünü) öyle, Komün üyesinin hususî ekonomik varlığından
ayırt edilmiş, şehir arazisi içinde hususî varlık haline gelmiş bir birim
değildir. Komün olarak dili, kanı ve ilh. ile Komün, bir yanda kişicil
mülk sahiplerine takaddüm eden (öncül bulunan) ortak elemandır; öte yanda,
aynı Komün, ancak ortak amaçlar uğruna üyelerin yaptıkları gerçek toplantılar
içinde bir gerçeklik olarak var olur; ve Komün hususî bir ekonomik varlığına
sahip olduğu ölçüde, o varlığını ortak av alanları, otlaklar ve ilh. içinde
belli eder; bu ekonomi varlığı (Roma'da olduğu gibi) Devletin mümessili
olarak değil, her kişicil mülk sahibi tarafından kişi olarak sömürülür.
Gerçekten ortak olan mülkiyet, kişicil mülk sahiplerinin mülkiyetidir.
Yoksa, Kent içinde hususî kişilerin ayırt edilmiş varlığına sahip bulunan
mülk sahipleri birliğinin mülkiyeti değildir." (20, 21)
Bütün bu çok yanlı eleştiri
Cermen Komününün, özellikle Romalı ve genellikle Antik Kentten nasıl bambaşka
bir şey olduğunu anlatır. Anlatışın sonucu tek sözle şu olur; Cermen toplumu,
Kadîm Romalı KENT biçimine ulaşmış bir topluluk değildir. Bu durumun sosyal
gelişim tarihi içindeki anlamı ise şudur; Cermenler henüz Orta Barbarlıkla
Yukarı Barbarlık sınırından Medeniyete doğru adım atmış bir toplumun insanlarıdırlar.
Tekrar edelim. Cermenler
için, Kent denilen topluluk biçimi yoktur. Niçin?
Marks'ın konusu, SOYUT olarak,
MÜLKİYET ilişkilerinin tarihte görülen çeşitli biçimleridir. SOMUT olarak,
Cermenlerde niçin KENT örgütü bulunmadığı üzerinde Marks durmaz. Yalnız
o su katılmamış gerçekçiliği ile Cermen çağını "ORTA ÇAĞ" sayar.
Cermen Ortaçağı neyin "ORTASI"
olur? Yıkılan Kadîm Roma İmparatorluğu ile kurulacak olan Kapitalist düzeni
arasında... Cermenler ikisi ortasında bir topluluktur. Ne demek?
Bütünüyle Antik tarihte
kurulmuş her Kent Medeniyeti gibi, Roma Medeniyeti de, üçüncü basamağına
gelince iç çelişkileri yüzünden batacaktır. O zamanki bilinen yeryüzünün
hemen bütün batı bölümünü, yani Yakın-Doğudan Büyük Britanya adalarına
dek uzanan yerleri; biricik Bezirgân ekonomiye Roma açmıştır. Sonra görevi
biten her Kent Medeniyeti gibi, Roma da, yerini almaya gelen Barbarların
akınına uğramıştır.
Barbarların en önde gelenleri;
ilkin Hunlar (sonra Macarlar), hızlarını alamamış, yalnız şok yapmakla
kalmışlardır.
Ortada gelen Cermenler,
işe baştan başlamak zorunda kalmışlardır. Yeni yeni Tarımı keşfetmişlerdir.
Tıpkı ilk Grek ve ilk Roma kabileleri gibi Medeniyet tarihinin birinci
basamağına adım atmışlardır. Onun için henüz Kentleşememişlerdir.
Cermenler sonra Kentleşmeye
çalıştılar. Yaman surlarla çevrili şatolar kurdular. Ama, o korkunç Ortaçağ
şatoları, Gilgameş'in övdüğü Uruk Kentinin surlarından bambaşka şeylerdir.
Uruk Kenti, Irak'ta taş
bulamadığı için hep tuğladandır. Cermen şatoları, daha az tuğladan, daha
çok taştan yapılmış biçimleriyle başkadırlar. Ama buradaki başkalık biçimde
kalır.
Oysa Cermen Kentinin asıl
kendi özünde en önemli başkalığı şudur: Uruk Kentini Irak'a inmiş ortak
mülkiyetli Kan kardeşlerin kabilesi kurmuştur. O ilk Kentin içine ilkel
kabile Komününün eşit insanları yerleşmişlerdir.
CERMEN şatoları, sayısız
Roma köle sürülerinin ortasında, tek tük kalan Barbar şeflerinin birer
zafer anıtına benzerler. Barbar şefler, bu şatoları, iç ve dış düşmana
karşı savunak olsun diye kurmuşlardır. Şato toplumu, eşit Kan kardeşlerinin
kurdukları, Tanrıya adanmış topraklarıyla bir kutsal KENT olamazdı ve olmadı.
Kent olmayacak diye tarih
duracak mıydı? Yahut Kent yok diye insanlık da yok mu olacaktı?
Hayır. Cermen Barbarları,
Avrupa'nın coğrafyasına ve tarihine gelmişlerdi. Var idiler, diri idiler.
Oldukları gibi toprak üzerinde, otlak, baltalık ve ilh. toplum varlarına
karşı eskiden beri bildikleri ORTAK MÜLKİYET'ten başka türlü bir benimseme
tanımıyorlardı. Onu uyguladılar.
Uygularken, Cermen şefleri
biraz da Hristiyan dini ile çarpıldılar. Kilise, ölü Roma Medeniyetinin
"HABÎS RUHU" idi. Bu kilise, eski Kandaşlık fedaisi olan Barbar Cermen
şeflerini, kendi Kandaşlarına karşı düşman krallar olmaya iteledi.
Bu kralcıklar, kendilerine
kalan fethedilmiş geniş topraklar üzerinde ne yapabilirlerdi? İçinden doğdukları
ilkel sosyalizmin geleneklerine uydular. Toprağı, bir yanda kendi kabilelerinin
dağınık ve bayağı üyeleri arasında dağıttılar. Öbür yanda Roma köle yığınları
arasında, pek aşırı ayırt yapmaya kalkmaksızın, epey eşitçe parselleyip
üleştirdiler.
Antik Doğulu ve Romalı ortak
mülkiyetle Cermen ortak mülkiyeti arasındaki fark, bu toplum temelleri
üzerine dayandı.
Ortaçağ'daki Cermen mülkiyet
biçimi tarih bakımından ne idi?
Romalı KENT MEDENİYETİ,
kişi mülkiyetini ortak mülkiyet zararına son haddine dek geliştirip, yıkılmıştır.
O yıkıntılar üzerinde toprağın kişi mülkiyetini ve hukuk anlamını bilmeyen,
hattâ kendisi bile kişi olarak yalnız topluluğun içinde varlığını bulan
Barbarların ilkel düzeni kurulmuştur.
Doğulu, Romalı ve Cermen
mülkiyet biçimlerini en genel çizileriyle belirlendiren Marks, bu olayı
şöyle özetliyor:
"Kentlerin tabanı, arazi
mülkiyeti ile Tarımdır. Asyalı tarih, Kent ile Kır'ın bir çeşit farksızlaşmış
(indifferenciee: undifferentiated) birliğidir [sözün gerçek anlamıyla büyük
Kentler daha ziyade gerçek ekonomi yapısı üzerine yukarıdan kendisini dayatmış
(super fetatoire: super imposed) basit bir prenslik, asîllik sayılabilir].
Ortaçağ (Cermanik dönem), Kır'dan yola çıkarak tarihe girer. Bu tarih gelişimi,
sonraları, Kent ile Kır'ın zıtlığı içinde akar. [İngilizcesi: "Ortaçağ
tarihi, yer olarak (locus) Kırlıktan (countryside) yola çıkar; sonra bu
tarih, gene şehirle kır arasındaki zıtlıkta gelişimini yapar."]; bu hal
Kır'ın şehirleşmesidir. Yoksa Antik, çağdaki gibi, Kentin köyleşmesi değildir.
[İng. "Modern (tarih) Kırlığın şehirleşmesidir, yoksa Kadîmler arasında
olduğu gibi, Kentin köyleşmesi değildir.]" (Ing. 78, Fr.18-19).
(Marks'ın aynı metni, Fransızcasında
başka, İngilizcesinde başka türlü çevriliyor. İlk iki cümle, iki tercümede
aşağı yukarı bir anlama geliyor. Sonuncu cümle ise anlam altüstülüğü taşıyor.
Marks'ın Almanca metni elimize geçinceye dek bir seçi yapmak zorunda kaldık.)
Önce, Marks'ın bu sentetik
derleyişinde iki kanı ayırdedilebiliyor:
1- ASYALI tarihte, Kent
ile Kır farksızdır. Büyük Kent, savaşçıl beylerin Kır ekonomisine kendilerini
dayattıkları yerdir. Yani, Asya tarihi Kentten yola çıkar.
2- CERMANİK tarihte, Kent
ile Kır farklıdır. Cermen toplumu Kır'dan yola çıkar. Kır ve Kent zıtlığı
içinde akıp gider. Bu iki anlatış gündüz kadar aydınlıktır. Onu şöyle özetlemek
daha belirtici olur: Asyalı toplum, KENT MEDENİYETİ'dir. Cermen toplumu:
Kent nedir bilmez; Kırdan, köyden, açık Türkçesi "BARBARLIK"tan gelir.
Sonra Cermenlik Kent içinde,
yani Roma Medeniyetine işler. O zaman Kent ile Kır: Yani, BARBARLIK ile
MEDENİYET arasında bulunan çelişkilerle gelişir... Bundan daha açık anlaşılır
şey olamaz. Bu deyişle, gerek Asyalı ve gerekse Cermanik toplumların farkları
ortaya çıkmıştır.
Son cümleye gelince, karmakarışık
tercümeleriyle karanlığa düşmüştür.
a) Fransızcada ve İngilizcede:
"Antik çağ Kentin Kırlaşması" sayılıyor. Marks'ın bununla ne demek istediği
iki yönde yorumlanabilir:
1) Somut tarih göz önüne
getirilince, açıkça görülüyor. İlk Antik Kentte, Tarım ve işbölümü geliştikçe,
Medeniyet kuruluyor. İlkin Kent ile Kır bir bütün oluyor. Yani, Tarım,
sanayi ve ticaret birlikte gelişiyor. Sonra iç-çelişkiler Kentin kabuğunu
gittikçe aşındırıp yarıyor, Kent açılıyor. Uzak Kırlardan Barbar toplum
gelip Kente giriyor. Marks, bu gidişi, Kentin Kırlaşması (Şehrin köyleşmesi)
sayıyor. Burası belli.
2) Ondan sonra Marks, kenti,
"gerçek ekonomi yapısı üzerine kendisini yukarıdan dayatmış" bir "basit
prenslik" sayıyor. Bu hal, Kent içinde Medeniyet ile birlikte toplumdan
doğup toplumun üstüne yükselen ve ona yabancı imiş gibi yukarıdan ağır
basan Devlet teşkilâtını andırıyor.
Eğer, eski Medeniyet dışandan
baskına uğrayıp Barbarlarca fethedildiyse, yeni medeniyete giren barbarların
egemen teşkilâtı gene "basit bir prenslik" kılığında Devletleşiyor.
b) Grundrisse Antik Çağı,
Kentin köyleşmesi yahut şehrin Kırlaşması gibi koyuyor. Oradaki Antik Çağ,
Yahudi, Grek ve Roma Çağıdır. Ona zıt olarak Cermen Çağı, yani Orta-Çağ
Kırdan yola çıkar ve dolayısıyla köyün Kentleşmesi olur. Bu şartlar ortasında,
iki zıt kutup gibi Cermen Çağı ile Antik Çağ, yahut KIR ile KENT, karşı
karşıya gelirler ve Orta-Çağ tarihi bu zıtlık içinde akar.
c) Fransızca metin, Antik
Çağ ile Orta-Çağ'ın zıtlığını öne sürdüğü halde; İngilizce tercüme, Antik
Çağ ile Modern Çağı birbirine zıt iki kutup yapar.
Fransızca tercümeye göre;
Orta-Çağ Kırın Şehirleşmesidir.
İngilizce tercümeye göre;
Modern Çağ Kırın Şehirleşmesidir.
Bildiğimize göre Orta-Çağ
derebeğiliktir. Modern Çağ kapitalizmdir. Bu iki çağın Kırdan çıkıp şehirleşmeye
girmesi öne sürülebilir. Ancak, böyle bir yorumda Marks'ın asıl metni ne
denli rol oynar? Aranmalıdır.
Grundrisse'nin yukarıki
metnine göre ise, şu üç şık önümüze çıkıyor:
1- Doğulu veya Asyalı toplumda
Kent ile Kır farksızdır.
2- Antik yahut Romalı toplumda
Kır Kentten çıkar.
3- Cermanik veya Orta-Çağ
toplumunda Şehir Köyden çıkar.
"Ailenin ve ilh. Menşei"
eserinde Engels, bu üç proseyi yeniden ele almış gibidir. Orada; Orta-Çağ,
köylerin şehirlere egemen olması; Modern Çağ, yeniden şehirlerin köylere
egemen olması gibi gösterilir.
Yakın-Doğu toplumlarında
Kent ile Kır'ın aynılığı, İlk Çağlar için ve Medeniyet etkilerinin egemen
olduğu alan için doğrudur. Fakat Grek ve Romalı Kent için de İlk Çağlarda
aynı şey söylenebilir.
Grundrisse'nin metni ve yorumları
her ne olursa olsun, açıkladığı öz olay şudur: Cermanik mülkiyet, KENTLEŞMEMİŞ
bir Komünün mülkiyetidir.
Kentleşmemiş toplum ise,
Tarih öncesinde, henüz YUKARI BARBARLIK KONAGINA BİLE VARAMAMIŞ toplum
demektir.
Marks'ın kendisi, bütün
bilinen uluslar gibi Grek ve Romalı ulusların Kent konağından geçerek Medeniyete
girdiklerini izlemiştir. Nitekim Roma toplumunda Tarih öncesi Komün kalıntılarının
uzun süre yaşadığını, ancak Çiçero zamanında ortadan kalktığını açıklamıştır.
Grundrisse'ye göre Çiçero zamanı ilkel Komün kalıntıları ortadan kalkmış
bulunsalar bile; "ortak Sacra" (müşterek kutsallık töreni)ların ve "ortaklaşa
verasetin", Kandaşları arası İMECE'nin ilk Romalı toplumda var olduğu belirtilmiştir.
Bu konuda Marks, Cermenler
için daha kesin bildiride bulunuyor. Kan örgütünü Orta-Çağ'daki Lonca'ya
benzetiyor ve onun "KADÎM DÜNYADA EN GENEL ÖRGÜT" olduğunu seziyor.
Cermenlerde ortak mülkiyetin
ve Kandaşlar arası yardımlaşmanın
"ALMANLAR ARASINDA YAYGIN"
bulunduğunu yazıyor. Galyalılar gibi Romalılar için de işin böyle olduğunu
anlatıyor.
Nitekim; Patrici denilen
Romalı "asîl"in, ancak "TOPLULUĞA TEMSİLCİ OLDUĞU İÇİN", ortak mülkiyete
sahip çıktığını açık seçik ispatlıyor.
Marks, bütün bunları kavradıktan
sonra, ne yaptığını bile bile, KENT ile henüz Kentleşememiş bulunan kabile
Komünü arasındaki farkın üzerinde basa basa şöyle duruyor:
"Cermenlerde, aile başları
ormanlara yerleşirler ve böylece birbirlerinden uzun mesafelerde ayrılmış
bulunurlar. Cermenlerin özerk birlikleri arasında Dil, ortak geçmiş, Tarih
ve ilh. içinde yerleşip kökleşmiş (gesetzt) bulunur; öyle iken, -sırf dış
bakımından,Komün, ancak üyeleri bir araya her geldikçe var olur. Bu yüzden
topluluk, bir birlik (VEREIN) değil, bir toplantı (VEREINIGUNG) gibi görünür;
bir birim (EIN HEIT) değil, bağımsız (özerk) arazi sahiplerinin birleşimi
(EINIGUNG) gibi görünür. İş böyle olur olmaz; Komün, Kadîm toplumlarda
olduğu gibi, DEVLET olarak, yani DEVLET BİÇİMLENİŞİ olarak var olamaz.
Çünkü, KENT olarak var değildir. Komünün gerçekten var olabilmesi için,
hür toprak sahiplerinin toplantı yapmaları gerekir: Roma'da ise, örneğin
Komün, o gibi toplantıların dışında vardır. Kentin bizzat kendisinin ve
başında bulunan görevlilerin (memurların) ve ilh. var oluşlarıyla vardır."
(19)
Görüyoruz. Büyük devrimci
düşünür, Tarih öncesi bilimi henüz ortada yokken bile, Tarih öncesi toplumunun
bütün kalıntılarını hiç şaşmaksızın en karakteristik yanlarından kavramıştır.
Ona göre; gerek Doğulu, gerek Romalı toplum ve ortak mülkiyet, KENT denilen
organizma ile kaynaşmıştır.
Kent, kabilelerin veya Kan
örgütlerinin basit bir toplantısı değildir. Üyelerinin toplantıda olmadıkları
zamanlarda dahi başlı başına var olan yerleşik bir gerçekliktir. Bu gerçekliği
zaman ve mekân içinde hep diri ve ayakta tutan, etkili kılan örgütleri
ve görevlileri vardır. Kentin bu örgütleri ve görevlileri, elbette, Kan
teşkilâtlarından ve görevlilerinden bambaşka karakterler taşırlar. Nasıldır
o karakterler?
Engels'in Morgan'dan alıp
işlediği Tarih öncesi basamakları göz önüne getirelim. Orada Kan teşkilâtı,
eşit ve hür Kandaşların en demokratik toplantıları ve seçimleriyle işler.
Gerek Kan ve gerekse kabile toplumu içinde Kandaşlara karşı, bütünüyle
Kandaşların OYLARINDAN başka hiçbir güç ve hiçbir kişi,baskı yapamaz. Seçilen
dincil ve askercil şefler bulunur. Ama bunlar, özel görevleri dışında,
hiçbir imtiyaz ve üstünlük taşıyamazlar.
Bu Kan kurulu, ilkel sosyalist
Komün içinde bir kez altüstlük geçirmiş ve tersine dönmüştür. Anahanlık
Kanı iken Babahanlık Kanı biçiminde erkek egemenliğini sahneye çıkarmıştır.
Ama ilkel sosyalist demokrasiyi kökünden kazıyamamıştır. Hattâ, Kentin
ilk kuruluş çağlarında bile, uzun süre, yani toplum Barbar kalabildiği
sürece, KAN DEMOKRASİSİ dokunulmaz kalmıştır. Ve kalıntıları, Marks'ın
işaret ettiği gibi, Çiçero devri Romasına dek yaşayabilmiştir.
Ancak, Marks'ın Grundrisse'de
ele aldığı mülkiyet ilişkileri biçimine dek gelişen Medeniyet, toplum içinde
Kan teşkilâtında ve görevlilerinden bambaşka tipte örgütler ve görevliler
doğurmuştur. Doğulu toplumlar gibi Romalı toplumlarda da bu yeni örgütler
ve görevlileri, Kandaş demokrasisine hiç benzemeyen bir hava yaratmışlardır.
Toplumdan ayrılmış, yurttaşların üstüne yükselmiş, oy versinler vermesinler
Kenttaşlara yukarıdan baskı yapan apayrı bir avadanlık, bir cihaz türemiştir.
Bu cihaza DEVLET denir.
Devlet, yurttaşların dışında
ve üzerinde, yurttaşları her yönde silâhsızlandırmış; (silâhlı adamlar+ceza
evleri) bulunan bir örgüttür. Bu örgütün Kent içinde, ama sonradan ortaya
çıktığı şu deyimle de belli olur: Grek dilinde Kent sözcüğü de, Devlet
sözcüğü de aynı "POLİS" sözcüğü ile anılır.
Grundrisse bu durumu dikkatle
seçmiştir. Ancak, Morgan'ın tarihöncesi keşfi, henüz tarihten önceki çağı
aydınlatmamıştır. Yazılı tarih çağlarında ise, (yani, yazının keşfedildiği
Medeniyet çağlarında ise), Kent ile Devlet, Grek dilinde olduğu gibi, bir
tek varlık sayılır. Onun için Marks, ta 1858 yılı, Kenti Devlet ile aynı
şey olarak ele alır.
Oysa, Morgan'ın keşfinden
beri gerçeklik, daha kesin aydınlığa kavuşmuştur. KENT, Medeniyetten önce
Tarım ile birlikte kurulmuştur. Devlet ise, sonradan o Kent içinde bezirgân
ilişkilerin gelişmesi üzerine, sosyal sınıfların çelişki ve çatışmalarını,
egemen sınıf adına baskı altında tutabilmek için doğmuş, paranın, yazının
ve kişi mülkiyetinin yanıbaşında türeyip yükselmiştir.
Bunu Marksizmin 1858 yılından
sonraki gelişimi ile ortaya koyunca, Marks'ın 1858 yılı söylediklerinde
anlaşılmayacak hiçbir şey kalmaz. Cermen toplumunu gerek Romalı, gerek
Doğulu toplumdan ayırt eden şey, onun önce KENTSİZ ve sonra DEVLETSİZ oluşudur.
Marks'ın derinliğine ve kıyasıya soyut incelemeleri, bilimin daha sonra
yaptığı keşiflerle açılmış ve zenginleşmiştir. O açıklığa ve zenginliğe
göre mülkiyetin de daha somut biçimleri, tarihcil gerçeklikler halinde
ortaya çıkar. Gerek toplum, gerek mülkiyet varlıkları, bir yol daha Maddecil
Diyalektik yoldan sınıflandırılmış bulunur.
Buraya dek Marks'ın, ortak
mülkiyet biçimlerini soyut olarak ele alışına değindik. Ortak mülkiyet
biçimleri; KENT İÇİNDE, yani Kentleşme kertesine yükselmiş toplumda başka
karakterler gösteriyor; KENT DIŞINDA, yani henüz Kentleşmemiş olan toplumda
başka karakterler gösteriyor.
Kentleşmiş toplumlar, Doğulu
ve Romalı mülkiyet biçimlerini gösterdi.
Kentleşmemiş toplumlar deyince
neyi anlayacağız? Genel olarak Yukarı Barbarlığa ulaşmadan önce kurulmuş,
eski Medeniyetlerle ilişkiler kuran Barbar Komünü anlayacağız. Bunu genel
olarak böyle anlayacağımızı söylüyoruz. Çünkü, özel olarak ilk Irak Kentleşmesi,
Sümer Kentlerinde demirin keşfinden önce özel biçimleriyle görülmüştür.
Hem Kentleşmemiş hem de
Kentin eseri olan Medeniyet ile ilişki kurmuş bulunan Tarihöncesi toplumlarına
Gnındrisse'de, yalnız CERMEN toplumu içinde CERMEN MÜLKİYETİ örnek olarak
veriliyor. Cermen tipi, tarihte, Cermen Barbarlarının Roma Medeniyeti ile
(Romalı Kentleşme ile) DOĞRUDAN DOĞRUYA ilişki kurmasından sonra yazılı
tarihe geçmiştir.
Grundrisse, Doğulu tip ile
ilişiği bulunan, daha doğrusu Doğulu tipin değişikliğe uğraması sayılan
bir de SLÂV TİPİ anar. Slâv tipi üzerinde Marks, epey sonraları, "Kapital"
eserinde yer yer işaretler yapmıştır. Fakat bu işaretler, sırf özel Ekonomi-Politik
olaylarına somut kıyaslama örneği vermek için yapılmıştır.
Grundrisse'de Slâv tipinin
ayrıntılarına hemen hemen hiç girilmez. Yalnız onun "DOĞULU" biçime yakınlığı
belirtilir. Biz, bu noktayı göz önünden ayırmayacağız.
Slâv toplumu, tarihe (yani
Medeniyete), gerek Moğollardan ve Türklerden, gerekse Cermenlerden çok
sonra girdi. Slâv toplumu, o bakımdan, tarihte Medeniyete en son geçen
Barbar toplum oldu.
Slâv toplumu hangi Medeniyet
ile DOĞRUDAN DOĞRUYA ilişki kurdu?
Ortodoksluk tarihçesine
bakılırsa, Slâvlar, ilkin BİZANS MEDENİYETİ ile dolaysız ilgilendiler.
Bizans Medeniyeti "Doğulu" mudur, yoksa "Batılı" mıdır? Marks böyle bir
soru sormuyor. Çünkü konusu o değil.
Adına bakılırsa Bizans;
"DOĞU ROMA"dır. Bu ad, Bizans Medeniyetini en iyi tanımlayan şeydir. Yani;
hem Doğulu, hem Romalı olmak Bizans'ın başlıca karakteridir. Asıl Roma,
yani Batı Roma, yarı mitolojide Truva'dan, yani bizim Anadolu'dan, yani
Yakın-Doğu Medeniyetlerinden sıçramış bir tohumla kuruldu. Ama, geliştikçe
Batılı gibi göründü. Marks bile Doğuluya karşı bir Romalı mülkiyet biçimi
buldu. Bizans öyle değildir.
Bizans, Romalı tohumun yeniden,
sanki geldiği Doğuya doğru tersine bir sıçrama yapıp Boğazlar'a konması
oldu. O bakımdan, eğer "Bizans mülkiyet biçimi" diye ayrı bir mülkiyet
biçimi ortaya atılacaksa olsa, ona "DOĞULU-ROMALI ORTAK MÜLKİYET BİÇİMİ"
demek yerinde olabilir.
Ne var ki, Bizans'ın, SLÂV
toplumu ile ilişki kurduğu çağlardaki durumu bambaşkadır. Bizans Kayserine
verilen (sonra Slâv Çarlarına ve Türk Şah, Padişah, Han ve Hâkanlarına
dek buluşan) dört sıfata bakılırsa, Slâvlarla temas kuran Bizans, ROMALI'dan
çok DOĞULU tipte bir toplumdur.
Onun için; Slâv toplumu
ve Slâv mülkiyet biçimi, Cermenlerinki kadar Batı "Romalı" biçimiyle karşılaşmaz.
Saf olarak yalnız bir tek Romalı Medeniyet ve mülkiyet biçimiyle kutuplaşmaz.
Marks'ın, Slâv tipini "Doğulu" biçimden çıkma gibi görmesi yerinde olur.
Ancak, bir başka nokta daha
var. Slâv toplumu, Bizans'la, pek uzaktan ve bir hayli plâtonik de olsa
DOĞRUDAN DOĞRUYA ilişki kurmuş sayılabilir. Bununla birlikte, Slâv toplumunun
doğrudan doğruya olmayan temasları vardır. Slâvların DOLAYISIYLA ilişki
kurdukları Medeniyetler hangileridir? Bütünüyle Yakın ve Uzak Doğu Medeniyetleridir.
Slâv toplumu, kimin "ARACILIĞIYLA",
hangi toplum ve uluslar "DOLAYISIYLA" Yakın ve Uzak "Doğulu" Medeniyetlere
ilgi gösterdi?
Antik tarihe bakınca birçok
ilişki birikimleri göze çarpıyor. Greklerin Kentleşme çağlarından beri,
Kafkaslar'la Balkanlar arasında, Karadeniz'in güneyinden ve kuzeyinden
akın etmiş Cimmerler ve İskitler, daha çok yakın Doğu Medeniyetleri ile
temas halindeydiler. Bu Orta Barbar toplumları doğudan batıya, batıdan
doğuya cirit oynarlarken, daha gerilerde pusan Slâv toplumlarına Medeniyet
elemanlarını aktarmış olabilirler. Ancak, o tarihlerde Slâv toplumunun
henüz belki Aşağı Barbarlık konağını pek aşmadığı söylenebilir. Böyle bir
topluma Orta Barbar Cimmerlerin İskitlerin ve benzerlerinin aracı olarak
dolayısıyla aktaracakları Medeniyet elemanları hiçbir zaman yeterince etkili
olmasa gerektir.
Slâvların dolaylı yoldan
(yani, başka ulusların aracılığıyla) Medeniyet etkisi altında kalışları,
daha sonraki Bizans ve İslâm Medeniyetleri çağlarında büsbütün koygunlaşmış
bulunur. O zamanlar Slâvlarla Medeniyetler arasındaki ilişkilerde aracı
rolünü oynayanlar Moğol ve Türk toplumlarıdır. Moğol ve Türk toplumları
hangi Medeniyete aracılık edebilirlerdi? Besbelli, gerek Yakın gerekse
Uzak olsun, tümüyle Doğu Medeniyetlerine.
Onun için Cermen mülkiyet
biçimi nasıl daha ziyade Romalı mülkiyet biçimiyle ilişkili olarak kutuplaşmış
ise; tıpkı öyle, Slâv mülkiyet biçimi de Doğulu mülkiyet biçimiyle ilişkili
olarak kutuplaşmış durumdadır.
Slâv toplumuna (Bizans havarileriyle
olsun, Türk-Moğol akıncıları kanalından olsun) gelmiş geçmiş Medeniyet
ve mülkiyet etkileri, toplam olarak, ister istemez "DOĞULU" karakter taşıyabilir
demekle yanlışa düşülmez.
Ancak, "ORTAK MÜLKİYET"
kurumunun bir Medeniyet eseri olmadığı, tam tersine, Medeniyete Barbarlıktan,
Tarihöncesinden miras bırakıldığı unutulmamalıdır. Yani, Cermen toplumu
gibi, Slâv toplumunun da ne "Doğulu", ne "Romalı" Medeniyet ve ortak mülkiyet
biçimlerinden çok şeyler almaya ihtiyacı yoktur. Olsa olsa, Barbar toplumlarda
az çok su katılmamış halde kalabilen ortak mülkiyete, komşu Medeniyetlerin
Tefeci-Bezirgân ilişkileriyle, "KİŞİ MÜLKİYETİ"ne doğru, bir hayli katılmış
"sular" aranabilir.
Cermen toplumunun mülkiyet
biçimi, Batı "Romalı" Medeniyet toplumunun mülkiyet biçimlerinden etkilenmiş
sayılır. Slâv toplumunun mülkiyet biçimi, Bizans dahil, bütünüyle "Doğulu"
Medeniyet toplumlarının mülkiyet biçimlerinden daha çok etkilenmiş sayılır.
tabii, o toplum ve mülkiyet etkileri, Slâv toplumunun Çar babasına dek
sivrilen bir sürü üst-yapı karakterlerini sebeplendirir.
Cermen mülkiyetiyle Slâv
mülkiyeti arasında bir fark daha aranırsa o da, iki başka toplumun Medeniyetlerle
temas biçimlerindeki farktan ileri gelir. Medeniyetle, Cermenler, DOĞRUDAN
DOĞRUYA temas ettiler. Slâvlar, oldukça uzaktan, daima DOLAYLI OLARAK temas
ettiler. O yüzden, Medeniyetin Cermen Barbarları üzerinde etkisi daha çok
oldu. Slâv Barbarları üzerinde Medeniyet etkisi dolayılı ve daha az kaldı.
Bu bölümde Marks'ın ortak mülkiyet dolayısıyla daha konkret ve insancıl toplum ilişkilerini nasıl ele aldığını gözden geçireceğiz.
Grundrisse Marks'ın bitmiş
bir eseri değildir. Büyük eseri için alınmış notlardır. Bu notlarda Marks'ın
araştırması tek bir amaç güder. O da şudur: Ortak mülkiyet nasıl olup da
çözüle çözüle modern kapitalist mülkiyetine dönmüştür?
Marks ilkin, kapitalizmin
doğması için "ön şart" olarak koyduğu "DÖRT TARİHCİL PROSE" sayar. Bu dört
prose boyunca mülkiyet biçimleri, özellikle ortak mülkiyet, çözülür durur.
Ama, (hiç değilse ilk üç prose sırasında) değişmez bir kural vardır. Ya
mülk sahibi emekçidir, yahut emekçi mülk sahibidir. Örneğin, küçük ekinci
hem toprağın SAHİBİDİR, hem de EMEKÇİDİR. Küçük esnaf hem doğrudan doğruya
EMEKÇİDİR, hem de çalıştığı âletin MÜLK SAHİBİDİR.
Grundrisse, ilkin, tarihteki
mülkiyet proselerini şöyle sıralıyor:
1- EMEKÇİ İLE TOPRAK ARASINDAKİ
İLİŞKİNİN ÇÖZÜLÜŞÜ: Buradaki toprağın sahibi emekçi, küçük üretmen olan
ekincidir. Emekçinin yaşayabilmesi ve üretim yapabilmesi için, üretimden
önce tüketim araçlarının ortada bulunması ve onlar sayesinde üretmenin
ölmeden çalışabilmesi gerekir. Tüketim araçlarının veya üretim için gerekli
araçların hepsi birden (yer, meyvalar, ürünler, âletler) doğrudan doğruya
toprakta bulunur. Küçük köylü, toprağa sahip olur olmaz, kendiliğinden
ve tabiatıyla; "ÜRETİMDEN ÖNCE TÜKETİM ARAÇLARINA SAHİPTİR." (35)
Birinci ilişki çözülüşü,
toprakla emekçi arasında bulunan bir ilişki olur.
2- EMEKÇİ İLE ÂLET ARASINDAKİ
İLİŞKİNIN ÇÖZÜLÜŞÜ: Burada iş aygıtının, âletin sahibi, küçük üretmen olan
esnaftır. Bu emekçinin, yaşayabilmesi için gene üretimden önce tüketim
araçlarına sahip bulunması gerekir. Emekçi, "ZANAAT USTASI OLARAK TÜKETİM
ARAÇLARINI YA MİRAS YOLUYLA YAHUT EKONOMİ YAPARAK KENDİ EMEĞİYLE EDİNMİŞ
BULUNUR." (35)
İkinci ilişki çözülüşü,
âletle emekçi arasında bulunan bu bağın kopmasıdır.
Marks'ın ÜÇÜNCÜ nokta olarak
koyduğu prose, gerçekte ayrı bir şey değil, birinci ile ikinci prosenin
ayrıntıları ve yorumlanışıdır.
Marks'ın DÖRDÜNCÜ nokta
olarak koyduğu prose:
"Emekçinin kendisiyle emek
biçimleri doğrudan doğruya OBJEKTİF ÜRETİM ŞARTLARI sırasında sayılır ve
o haliyle ele geçirilmiş bulunur. O zaman emekçiler, Köleler ve Serflerdir."
(36)
Batı tarihi içinde "dördüncü
tarihcil proseyi" (yani Köleliği ve Serfliği) birinci prose olarak koymak
gerekiyor. Çünkü, Roma Medeniyetinin sonu gelince, Köleler ya COLONUS (göçmen
köylü), yahut SERF (toprakbent) olmuşlardır. Kolon denilen tip, birinci
noktada belirtilmiş üretmen küçük ekinciliğin ilk başlangıcıdır. Serfler,
zamanla (köleleşmedikleri toplumda, yani Avrupa'da), aynı küçük ekinciliğe
doğru gelişmiştir. Marks'ın da belirttiği gibi, Avrupa Orta-Çağında, küçük
ekinci ile küçük esnaf, aynı zamanda ve sanki yanyana varolmuşlardır.
Bildiğimiz gibi kapitalizmin
doğuşu, bir yanda sermaye mülkiyeti, öbür yanda işgücünden başka mülkü
bulunmayan hür işçi ayrılığı ile başlar. Marks, bu ayrılışın, yani kapitalizmin
doğuşunun, birinci basamağı olarak emekçinin TOPRAKTAN çözülüşünü; ikinci
basamağı olarak emekçinin AYGITTAN (ÂLETTEN) çözülüşünü ele alıyor. Ancak,
Orta-Çağ ekincisiyle esnafından önce Köleliğin ve Serfliğin geldiğini,
Grundrisse'nin bütünlüğü içinde gene Marks'ın kendisi belirtir.
Nitekim şöyle der:
"Mülkiyet ilişkisinin bir
üçüncü OLAĞANBİÇİMİ, yalnız verili yaşama araçlarının mülkiyetinden ibarettir;
bu yaşama araçları emekçi kimse için tabii şart sayılır." (38)
Böylece; yukarıda 4. olarak
sayılan "TARİHCİL PROSE", tarih içinde somut biçimiyle eleştirilirken,
"ÜÇÜNCÜ MÜLKİYET İLİŞKİSİ BİÇİMİ" diye anılır. Böylece Marks, daha yukarıda
3. tarihcil prose gibi koyduğu, (gerçekte 1. ve 2. proselerin yorumunu
yaptığı) maddeyi kendisi ortadan kaldırmış olur.
Marks'ın (ister 3. ister
4. numarayı koymuş olsun) o rakamlar altında belirttiği mülkiyet ilişkisi,
açıkça "KÖLELİK ve SERFLİK" ilişkileri olur.
Bir sayfa önceki notta 3.,
bir sayfa sonraki notta 4. sıraya koyduğu "TARİHCİL HÂL" için ise Marks
şu karakteristiği yapar:
"Bu ilişki (yalnız yaşama
araçları mülkiyetine sahip olma durumu) ne toprağa, ne âlete uygulanmaz.
Doğrûsu bu hâl, Kölelik ve Serflik biçimidir. Bu biçim ise, tarih bakımından,
emekçinin sermaye haline gelmiş üretim şartlarıyla ilişkisi içinde eriyen
bir durum olarak konulmuştur." (38)
Burada Marks'ı anlamak için,
Marks'ın sözüyle Marks'ı aydınlatmak ve açıklamak gerekir. Tabii, bir sayfa
önce 4 numara sayılan proseye, sonra 3 numara verilişini parmağına dolayacak
burjuva ve küçükburjuva ukâlâlıkları, bize, Grundrisse'nin bir araştırma
ve not olduğunu unutturamaz. Rakam değişikliği, ancak Marksizm softalarını
şaşırtabilir. Bize gereken şey rakamlar değil, Marks'ın araştırmasındaki
özü kavramaktır.
Marks'ın araştırdığı şey
şunu bulmaktır: Bütün mülkiyet ilişkileri ve biçimleri, tarih boyunca,
üretici güçlerle karşılıklı etki ve tepki yaparak, birbirlerini nasıl hem
koymuşlar ve hem de inkâr etmişlerdir?
Marks 1. (küçük üretmen
toprak sahibi ekinci) kimsenin mülkiyetini daha "CEVHERLİ" (substantielle)
sayar. Onun erimesiyle kapitalizmin doğduğunu şöyle anlatır:
"Daha cevherli bir mülkiyet
ilişkisi olan bu tarihcil hâl, ilkin, emekçinin sermaye durumuna gelmiş
çalışma şartları ile olan ilişkisi içinde inkâr ediliyor demektir. Bu ilişki
içinde inkâr edilen, yahut orada tarih bakımından eriyen şey, 1 numaralı
tarihcil hâldir. 2. halde, âletin mülkiyeti, emekçinin aygıtla ilişkisi
şahsidir. İlh." (37)
Böylece Marks'ın mülkiyet
prosesi için yaptığı 1. sınıflama denemesini görmüş oluyoruz.
Marks'ın mülkiyet prosesi
için yaptığı ikinci sınıflama denemesi bizi daha çok aydınlığa kavuşturur.
Marks'a göre, "Başka başka
görüntüde olan tarihcil çözülüş proseleri" başlıca dört biçimde sıralanırlar.
Biz, onları Grundrisse'de anlatıldıkları sıraya uygun numaralarla ayırtlıyabiliriz.
1- KÖLELİĞİN ve SERFLİĞİN
ERİMESİ:
"Gerçekte emekçiyi topraktan
koparıp ayıran bir prose bahis konusu olduğu halde, emekçiyi toprağa ve
beyine zincirleyen kulluk ilişkilerinin çözülüşü gibi görünürler;" (40)
Marks'ın burada söylediği
açıktır. Köleliğin ve Serfliğin ortadan kalkması, ilk bakışta, Köleliğin
Efendisinden ve Serfin Derebeyinden kopup ayrılması gibi gözükür. Ama bu
ayrılışın içyüzünde Köle de, Serf de o zamana dek emekçi olarak çalıştığı
topraktan da kopup ayrılmıştır. Roma çökerken verimsizleşen Kölelerin,
Orta-Çağ tükenirken başıbozuklaşan (vogelfrei olan) Serflerin bir çeşit
âzat oluşları, eskiden bağlı bulundukları topraktan kopmaları olur.
2- ORTA-ÇAĞ KÖYLÜLÜĞÜNÜN
ERİMESİ:
"Emekçiyi bir YEOMEN, bir
küçük mülk sahibi, yahut bir çiftçi (COLONUS), bir köylü haline getirmiş
olan mülkiyet ilişkilerinin çözülüşü gibi görünürler;" (40)
Burada, toprağı elinden
alınan köylünün proleterleşmesi göze çarptırılıyor.
3- ORTA-ÇAĞ ESNAFLIĞININ
ERİMESİ
"Emekçinin kendi iş âletinin
mülkiyetine sahip olduğu, belirli zanaatçıl ustalık (habilete: beceriklilik)
olarak emeğin kendisinin de (yalnız kaynak değil), mülkiyet olduğu jurandlar
sisteminin çözülüşü gibi görünürler." (40)
Burada âleti elinden giden
esnafın (küçük zanaatkârın) proleterleşmesi göze çarptırılıyor Loncalar
dağıtılıyor.
4- AVENE ve KLAN TİPİNİN
ERİMESİ:
"Başka başka biçimler altında
Klianlar sisteminin çözülüşü görülür: Klian sisteminde mülkiyetsizler (mülk
sahibi olmayanlar) beylerinin Avenesi arasına katılırlar, bey ile birlikte
fazla ürünleri tüketirler, beyleri gibi kaftan giyerler, beylerinin savaşlarına
katılırlar, beye uydurma (hayalî) veya gerçek kişicil hizmette bulunurlar,
ve ilh." (40)
Burada Klian denilen özel
tip, Roma Kentinin Yukarı Barbarlıktan Medeniyete geçişi sırasında, toprak
sahibi küçük ve hür üretmen Patricilerin yanlarına aldıkları bir çeşit
"yanaşmalar"dır. Avene denilen tip, öztürkçede "ARKADAŞ" sözcüğünün tam
karşılığıdır. Yani, Barbar şefin "arkasından gelenler"dir. Cermen kabilelerinin
Orta Barbarlıktan Medeniyete geçişleri sırasında Aveneler silkilip atılmıştır.
Roma Kentinde Yukarı Barbarlıktan Medeniyete geçiş sırasında Klianlar silkilip
atılmıştır. Böylece çözülüş gerçekte iki ayrı sosyal tip içinde görünen
zümre eriyişlerini belirtir.
Marks'ın işaretlediği dört
tip mülkiyet çözülüşünden şunları anlamak gerekiyor:
1- BİRİNCİ ÇÖZÜLÜŞ: Çöken
ANTİK MEDENİYET'in yahut yıkılan DEREBEYLİĞIN en SON gelişim basamaklarında
görülür. Köleliğin çözülüşü ve eriyişi Roma Medeniyetinin SON'udur; Serfliğin
çözülüşü Orta-Çağ rönesansının SON'u olur.
Roma Medeniyeti için de,
Avrupa Derebeyliği için de birinci çözülüş, sonuncu GEÇİT konağıdır. Toplum
Roma Medeniyetinden OrtaÇağ'a geçerken Kölelik erimiştir. Toplum Derebeylikten
Kapitalizme geçerken Serflik erimiştir.
4- DÖRDUNCÜ ÇÖZÜLÜŞ: Dördüncü
çözülüş Yukarı Barbarlıktan Medeniyete geçen Kentin, yahut Orta Barbarlıktan
(Göçebelikten) çökmüş, medeniyete mirasçı olan Komünün en İLK gelişim basamaklarında
görülür. Patricinin yanına sığınmış yanaşma Klianın ve Plebin çözülüşü,
eriyişi, Roma Medeniyetinin BAŞI'dır; Barbar şef yanındaki Avene ve uşakların
çözülüp erimeleri, Orta-Çağ rönesansının BAŞI olur.
Roma Medeniyeti için de;
Derebeylik için de bu çözülüş ve eriyişler ilk GEÇİT konağıdır. Toplum
Yukarı Barbarlıktan Roma Medeniyetine geçerken, Klian ve Plebler erimiştir.
Toplum Cermen Barbarlığından Orta-Çağı aşıp Rönesansa ve Kapitalizme geçerken,
beylerin Avene ve Arkadaşları erimiştir.
Yukarıda 1. çözülüş Köleliğin
ve Serfliğin eriyişlerini getirince, önümüze Orta-Çağı dolduran:
a) Ortaçağ köylülüğü,
b) Ortaçağ esnaflığı, ardarda
ve yanyana gelen kapitalizme doğru yol alacak 3. ve 4. konak sayılabilir.
Biliyoruz. Orta-Çağda bile
Barbar akınları kesin olarak dinmemiştir. Onun için, sıraca l. olması gereken
çözülüşü Marks, 4. olarak anmıştır. Ne var ki, Marks, hiçbir zaman, bu
dört tip emekçi sınıflarını ve tabakalarını somut tarih içinde tuttukları
belirli yıl ve çağ sırasına göre dizmemiştir. İlkel olarak mülkiyetin her
zaman görülen olağan çözülüş ve eriyiş biçimleri olarak ele almıştır.
Marks, dört biçimden herbirinin
çözülmeden önce ve çözülünceye değin, hep Komün kalıntılı olarak mülkiyet
çerçevesine giren ÜRETİM İLİŞKİLERİ içinde kaldıklarını özellikle hatırlatır.
"Bu proseler yakından incelenirse
görülür ki, orada bahis konusu olan şey: Tüketim değerinin, hemen (dolaysız)
kullanım için üretimin ağır bastığı üretim ilişkilerinin çözülüp eriyişidir.
Değişim değeri ve bu değerin üretimi, başka bir biçimin ağır basışını ön
şart olarak ortaya koyar; onun için, bütün bu şartlar içinde, aynı ödemeler
ve emek hizmetleri (natural dienste: tabii hizmet) nakdî (para ile) ödemelere
ve para ile hizmet mükâfatlandırmalarına ağır basar." (40)
Grundrisse'de Marks, hemen
her zaman KÖLELİK ile SERFLİK deyimlerini hep birlikte ve yanyana koydu.
Açıkça belirtiyordu ki, Kölelik ile Serflik, ORTAK MÜLKİYET kaynağından
çıkmışlardır. Bu çıkışın tümüyle Antik Tarih çağlarında neden ve nasıl
olduğunu "DAHA DERİNLİĞİNE VE DAHA BÜYÜK AYRINTILARIYLA" ele almak gerektiğini
yazdı.
Bunu kısaca deneyelim.
ANTİK TARİH deyince iki
şey akla geliyordu:
1- Kadîm Tarih demek, Marks'ın
deyimiyle "KENTLERİN TARİHİ" demektir.
2- Kadîm Tarih demek, -gene
Marks'ın demek istediği gibi,- KOMÜNÜN ÇÖZÜLÜŞ TARİHİ demektir. Bu bir
arada gelişen iki zıtlık nasıl bir gidiş tutturdu?
Kent, Medeniyeti yarattıktan
sonra, çevresindeki tüm dünya KOMÜN idi. Yani, yeryüzünün birkaç Kent ötesinde
her yeri, sosyalist ortak mülkiyet ile yaşayan topluluklar evreniydi.
KOMÜN ile KENT arasında
etki-tepkiler oldu. O bitmez tükenmez med cezirler 7 bin yıl sürdü. 7 bin
yıldır kurulan her orijinal Medeniyet, Kentin eseri oldu. Bir orijinal
Medeniyetten ötekine geçiş, Komünün eseri oldu.
Bu sonuncu geçişler, yani
Tarihöncesi Barbarların Medenileşmeleri birer Devrim idiler. Bunlar, SOSYAL
DEVRİM'den apayrı karakterde oldukları için, TARİHCİL DEVRİM adını almalıdırlar.
7 bin yıllık Tarihcil Devrimlerde
vurucu güç, Teknik ve Coğrafya üretici güçlerinden çok, İnsan ve Tarih
üretici güçleri oldu. Kolaylık olmak üzere, bu son üretici güçlerin ikisine
birden İNSAN ÜRETİCİ GÜÇLERİ diyebiliriz.
Tarihcil altüstlüklerde
Komünün eşit kandaşları da, sosyal durumlarında altüst oldular. Köle veya
Serf oldular. Ortak toprak mülkiyeti, yabancı bir topluluğun veya yabancı
kişilerin EGEMENLİĞİ altına, yahut MÜLKİYETİ altına girdi. Bu bir DEVRİM
idi.
Sosyal değişiklikler ilkin
Kent içinde oldu. Bunlar üretici güçlerin EVRİMLİ ve KERTELİ gelişimi idi.
Kente dışarıdan gelen vurucu güç Komün oldu. Komünün getirdiği değişiklikler
DEVRİMLİ ve ANSIZIN koptular... Bütün bu içli-dışlı altüstlükler, insanlığın
Antik Tarihi boyunca, tam bir diyalektiğin ritmli momentleri gibi (nöbet
gelen anları gibi) işledi.
Bu gidişten Marks, ister
istemez, en çok YAZILI Medeniyet Tarihlerinde verili olan KENT-İÇİ gelişim
basamakları ile tipleri üzerinde durdu. O sayede Grundrisse'nin belirttiği
mülkiyet biçimlerini ve aydınlık açıklamalarını öğreniyoruz.
Ancak Marks'ın saydığı çeşitli
mülkiyet biçimlerinin birilerinden ötekilerine geçişleri iki yoldan yürüdü:
1- Kenti KURMAK yoluyla
oldu;
2- Kenti YIKMAK yoluyla
oldu...
Her iki durumda da ister
kurucu, ister yıkıcı değişiklikler genel olarak DIŞTAN GELEN KOMÜN'ün vurucu
gücüyle gerçekleşti.
Marks'ın verilerini o açıdan
ve "YENİDEN" ele almak, bütün insancıl olaylar gibi, mülkiyet biçimlerini
de somut tarihteki yerlerine oturtmak ile gerçekleştirilebilir.
Genel olarak Marks, tarihin
neresinde bir mülkiyet biçimi bulduysa onu hemen yakaladı. O biçimin objektif
gerçekliğini kavratabilmek ve unutturmamak için, üzerine adı belli bir
etiket yapıştırdı. Ancak, her adlandırdığı mülkiyet çeşidinin, bütün benzerleri
gibi, bir sosyal ve tarihcil GELİŞİM güttüğünü her fırsatta tekrarladı.
Marks, mülkiyet gelişimlerinin
çeşitli sonuçlarını Grundrisse'de açıkladı. O açıklamalardan şöyle bir
şemalaştırma çıkabilir:

Bu şema ortaya çıkar çıkmaz,
tarihin pratik gidişi ve oluşu ile ilgili sorular karşımıza dikilmemezlik
edemez.
Niçin DOĞUDA ortak mülkiyet,
Ortak Kölelik biçiminden, ya Hindistan tipi Kastlaşmaya gitti, yahut Slâv
tipi ortak mülkiyete vardı?
Niçin BATIDA Romalı tipi
Kişicil Kölelik, önce Derebeyliğin Serflik tipine döndü, sonra Kapitalizmin
Ücretli İşçi tipine doğru yollar açtı?
Elbet Doğu ile Batının COĞRAFYA
başkalıkları, yahut Doğulu ile Batılının IRK başkalıkları gibi sebepler
aranamaz. Öyle bir araştırma en dar kafalıca eğitimlere saplanmış, üstünkörü
burjuva sosyologlarına yaraşır.
Marks konunun ayrıntılarına
giremezdi. Yalnız, bu farklı gelişimin genel olarak ÜRETİCİ GÜÇLER'den
ileri geldiğine dokundu ve sık sık:
"Oysa, insan ancak tarihcil
gidiş sırasında hususileşir" (34) dedi. İlkel Komün ile ortak mülkiyet
biçimlerinin ÇÖZÜLÜŞLERİNİ (dissolution: Eriyişlerini) izlerken şöyle iki
işaret koydu:
1- "Antik mülkiyet, modern
parselci mülkiyet içinde yeniden göründüğü ölçüde, kendisi Ekonomi-Politik
konusu olur. Arazi mülkiyetine ayrılmış bölümde bundan konuşacağız." (35)
2- "Bütün bunlar üzerinde,
daha ayrıntılı yordamda ve daha derinliğine tekrar gelmek gerekiyor." (Fr.
Not 9, 44)
"Bütün bunlar yeniden ve
daha derinliğine ve daha büyük ayrıntılarıyla incelenmek ister (is to analysed:
İncelenecek şeydir". (İng. 97)
Marks o dediklerini kısmen
yaptı. "Kapital"in Birinci Cildinin "SÖZDE SERMAYE BİRİKİMİ" Ayrımında
ve Üçüncü Cildinin sonundaki "RANT (İRAT)" konusu incelenirken meseleyi
özetledi. Ancak, her iki inceleme özet, problemi "Ekonomi-Politik kunusu"
olarak ele almakla yetindi.
Ne var ki Marks, aynı konuyu
"Tarihcil prosesi içinde" somut olarak ve "daha büyük ayrıntılarıyla" incelemeye
vakit bulamadı. Buna ömrü yetmedi. Engels'in dediği gibi:
"Karl Marks, Morgan'ın araştırmalarından
çıkmış sonuçları... Tarihin maddecil etüdünden çıkmış sonuçlarla bağlantılı
olarak yorumlamayı kendisine saklamıştı." (Fr. E Origin etc.)
Marks, bunu da yapmaya vakit
bulamadan göçtü.
İş böylece arkadan gelenlere
düşüyordu. Marksizm softalığının irili ufaklı mollaları bu işe yanaşmayacaklar,
yahut yanaşanları kınayacaklar diye çetin işten kaçınılamazdı. "TARİH-DEVRİM-SOSYALİZM"
ile, "İLKEL SOSYALİZMDEN KAPİTALİZME BİRİNCİ GEÇİŞ: İNGİLTERE" kitaplarında
bu çetin iş denendi. Marks'ın el-yazılarındaki Grundrisse pasajlarını İkinci
Cihan Savaşına dek arşivlerde saklayan "unutkanlık", öyle nankör denemeleri
bilmezlikten gelirse yadırganamazdı.
Marks, bize, hiç unutulmaması
gereken maddeci diyalektik metodu vermişti. O metodla incelenen sosyal
olayların zembereği ve yayı ÜRETİCİ GÜÇLER idi. Ortak mülkiyetin çözülüş
ve eriyiş biçimlerini teker teker ele alıp her yanıyla inceleyen Marks,
bir yol daha şurasını hatırlatmaktan usanmadı:
"Geçer ayak şunu not edelim.
Derinleştirilmiş bir sınama (muayene) gösterecektir ki, bütün o çözülüş
hadiseleri ancak maddecil üretici güçlerin (ve gene dolayısıyla, sosyal
entellektüel güçlerin) belli bir gelişim seviyesinde mümkün olabilirlerdi."
(40)
Onun için Marks'ın verdiği
metodu ve güçleri hiç unutmamak şartıyla, tüm Antik tarihte geçmiş mülkiyet
ve toplum biçimlerini bütün olarak ele almak zorundayız.
Şunu tekrarlamaktan hiç yılmayalım.
Marksizmin bütünlüğü şu yönlerde anıtlaşır:
1- İnsancıl ilişkileri TOPLUMCUL
ve TARİHCİL gidiş içinde almak;
2- Ekonomik determinizmi
ÜRETİCİ GÜÇLER açısından almak...
Herhangi bir SOSYAL olay
bu yönlerde ortaya konuldu mu, artık insan düşüncesi ve davranışı için
bütün ölü formüller mezar olmaktan çıkar. Onun için, Marks ve Engels gibi
ustaların her araştırması, varlığın karnını yarıp ciğerini okurca GERÇEK
olur. İster bin yıl öncesi, ister bin yıl sonrası için olsun, araştırma
ÖLMEZ kalır. Öteki her türlü uyduruk dogma (nas) lar direnemeksizin müzeye
kaldırılırlar.
Marksizme göre:
1- Tarih bir toplum gidişidir,
2- Toplumu yürüten üretici
güçlerdir...
1- TARİHCİL GİDİŞ İnsan
tek başına yaşayan hayvan değildir. Basit bir politikacı veya zorba da
değildir.
"Gerçi şöylesine basitçe
düşünülebilir: Bedence üstün, güçlü bir insan, önce hayvanı, sonra insanı
ele geçirerek, onu kendisi için avlanmaya zorlar: Bir sözle, başka herhangi
tabiatçıl bir çeşit konu imiş gibi; hayvanı ve insanı kendi yeniden üretimi
için bir tabiatçıl şartla eşit imişçe kullanır. (O zaman, o insanın kendi
emeği, iktidarı ve ilh. yürütme emeğine döner). Böyle bir görüş, saçma
bir zevzeklikten öteye geçmez: Verili kamucul toplumlar ve kabile örgütleri
göz önünde tutulsaydı, o görüş doğru olurdu; ama, tek başına (izole) kişilerden
yola çıkılıyor. Oysa, insan ancak tarihcil gidiş sırasında hususileşir.
En ilkin insan, -hiç de siyasî anlamıyla zoon politikon değildir,- bir
GENERIC: Asıllı yaratık, KABİLE YARATIĞI, (Horde: Sürü) KÜME YARATIĞI olarak
görünür."
Demek hiçbir insan olayı,
canlı TOPLUM dışında ve somut TARİH dışında konulamaz. Kişinin ve kişi
mülkiyetinin ayrı birer varlık gibi ortaya çıkışı da, ancak toplum ilişkilerinin
tarih akışı içinde gelişir.
2- ÜRETİCİ GÜÇLER Tarih
içinde toplumun gidişini güden ana motor üretici güçlerdir.
"Komünün ve mülkiyetin dayanağı,
en son duruşmada, varır gelir, çalışan kimselerin üretici güçlerinin belli
özel (spesifik herhangi) bir gelişim basamağına yaslanır: Bu basamak, o
kimselerin birbirleriyle ve tabiatla olan belli özel (herhangi spesifik)
ilişkilerine karşılık düşer." (33, İng. 95)
İşte Marksizmin ekonomi
temeliyle üst-yapı ilişkileri üzerine, "EKONOMİK DETERMİNİZM" üzerine belirttiği
açık seçik bütün görüşü bu deyişte özetlenir. Engels'in, çağındaki "MARKSİST"lere
ikide bir bağıra çağıra anlatmaya çalıştığı tek gerçek budur.
Toplumun (ve mülkiyetin)
bütün biçimlerini belirlendirmekte ve bütün alınyazılarını çizmekte, -"en
son duruşmada" gelseler bile,- temel rolünü oynayan bu "ÜRETİCİ GÜÇLER"
nelerdir?
Onları bize gene Marks'ın
yukarıki sözü özetliyor:
a- İnsanların BİRBİRLERİYLE
özel ilişkileri;
b- İnsanların TABİATLA özel
ilişkileri...
Demek Marksizmde üretici
güç sözcüğü, yalnız TEKNİK denilen âletleri (makineleri, aygıtları, avadanlıkları,
silâhları ve metodları) gözönüne getirmekle kalmaz. Tek başına "TEKNİK"
ancak beyinleri burjuva skolâstiği ile kemikleşmiş Marksizm softalarının
fetişleştirip soysuzlaştırdıkları bir MEKANİK ANLAYIŞ kuruntusu olur.
İnsanın yaratılışında elbet
ALET en büyük manivelâ olmuştur. Ama, İNSANIN KENDİSİ bulunmasa, âlet ve
aygıt nedir? Âlet, ancak insanın insanla ve tabiatla olan ilişkileri içinde
bir cansız organdır. Cansız âletten önce de, sonra da canlı insan organları
vardır. "ÜRETİCİ GÜÇ", Cansız ve kendi başına kalırsa, PASİFLEŞEN, daha
doğrusu hiçbir işe yaramayan bir âlet ve nesne değildir.
Tam tersine, cansız nesneyi
de, âleti de kendi vücudunun bir parçası durumuna sokup dirilten, canlıymışça
harekete getirip kullanan şey insancıl İLİŞKİLERDİR. Üretici güç, falan
veya filân ölü veya donmuş ŞEY ve NESNE değildir. Üretici güç, insanda
diyalektik canlılığını kazanmış, etki-tepki halinde, karşılıklı olarak
yaşayan bir ilişkidir.
İnsanın öteki insanlarla
ve tabiatla ilişkileri nasıl oldu?
Kapitalist ÇIKARCI KİŞİ'nin
davranışlarına ve toplum ölçüsünde herkese yutturduğu düşünüşlerine bakılırsa,
ortada sanki insan yok, FATAL (mukadder ve meş'um) bir mekanizma var. İnsanı
Homongolos (makine adam) yapan Teknikten başka her şey yalan...
Marks ve Engels'e bakılırsa,
başlangıçta insan vardır. İnsanın varlığı ve insanda DÜŞÜNCELİ AKSİYON
vardır. Bu düşünceli aksiyona EMEK (iş, çalışma) denir. Elbet teknik, eli
ve dolayısıyla insanı ve emeği yarattığı kadar, emek de tekniği ve dolayısıyla
eli ve insanı yarattı. Emeği kaldırdığımız gün ne teknik, ne insan, ne
el, ne çıkar ve ne de toplum kalır.
Toplum biçimleri, Marks'a
göre, ilkin "TABİATÇIL" biçimdeydiler. Bu tabiatçıl toplum biçiminde, kişi
ile üretim şartları bir tek vücuttu. Bu tek vücuda KAMU (Komün) deniyordu.
KOMÜN, en ilk ÜRETİCİ GÜÇLER'in
başıdır. Onu TARİHCİL PROSE içinde kavramadıkça, üretici güçler üzerine
söylenecek bütün sözler Skolâstikten konulamaz.
"Bütün biçimler, (az çok
tabiatçıl, ama aynı zamanda tarihcil olan prosenin neticeleridir); bu biçimlerin
ön-şartı, üretim şartlarına objektif (nesnecil) olarak birleşmiş bulunan
kimselerdir; yahut o biçimler içinde belirli bir sübjektif (kimesnecil)
varlığın ön-Şartı: Toplulukların kendilerinin de üretim şartları arasında
bulunmalarıdır; bütün o biçimler, prensip olarak, üretici güçlerin sınırlı
bir gelişimine karşılık düşerler. Üretici güçlerin gelişimi onları çözeltir
(eritir), onların çözülüşlerinin kendisi de, insancıl üretici güçlerin
bir gelişimidir. Emek, önce tabiatçıl bir tabandan yola çıkar; daha sonra
tarihcil bir ön-şart haline gelir. Onun ardından bu temellenişin (fondement)
yahut ön-şartın kendisi ortadan kaldırılır, yahut geçici bir karakter alır.
Çünkü, ilerleme yoluna girmiş insan sürüsünün açılıp yayılması (epanoissement'ı)
için o ön-şart pek darlaşmış bulunur." (35)
Marks'a göre Komünün ilk
"TABİATÇIL" biçimiyle kendisi de, sonra Tarih içindeki çözülüşü de, "İNSANCIL
ÜRETİCİ GÜÇLERİN BİR GELİŞİMİ"dir. Yani; "İNSAN SÜRÜSÜNÜN" gelişiminde,
teknik ve coğrafya üretici güçleri kadar, insancıl üretici güçler de rol
oynar. Hele ilk zamanlar, belki teknik ve coğrafya üretici güçleri yerlerinde
sayarlar, zaman zaman geri gitmeseler bile, çoğu aynı kalırlar. O durgun
ortamda, teknik ve coğrafyadan önce, insancıl üretici güçler büyük tarihcil
roller oynar. Bu roller düz yol gütmezler. Diyalektik inkârlarla açılırlar:
Tabiatçıl taban gelişimine ilkin ön-şart, sonra engel-şart olur; ve bu,
böylece yürür gider.
Ancak, Marks'ı anlamayan
sözde Marksistler, Tarihcil Maddeciliği sırf TEKNİK ile izaha kalkmışlardır.
O yüzden, Marksizmi kurnaz burjuva "bilgin tilkilerinin" karikatürleştirmelerine
kapı açmışlardır.
Maddecil teknik, en çok
kapitalizmde Allahlaştırılmıştır. Ne var ki, kapitalizmde bile durum görünüşte
kalmıştır. Marks, her zaman ve her yerde, MADDE'nin ardında daima İNSAN'ın
esas temel ve taban olduğunu her fırsatta açıklamıştır.
"Arazi mülkiyetinin hangi
biçimi ve ilh. en üretkendir, yahut en büyük zenginlik yaratır, bunu bilmek
meselesi Kadîm insanları hiçbir zaman oyalamamıştır. Onların gözünde zenginlik,
üretimin amacı değildir... Bütün araştırmalar hep şu soru üzerine yöneltilir:
Hangi mülkiyet biçimi en iyi yurttaşları yaratır? Oysa, bir yandan zenginlik,
şeyler içinde, maddecil üretim içinde gerçekleşmiş bir şeydir; insan, kimesne
olarak, o şeyle yüzyüze gelir; öte yandan değer olarak zenginlik, başkalarının
emeğine kumanda etmek iktidarından başka bir şey değildir: Bu kumanda etme
gücü, egemen olma amaçları için değil, özel yararlanımlar edinmek içindir.
Zenginlik bütün biçimleri içinde, ister şey olarak, ister şeylerle dolaylandırılmış
bir ilişki olarak maddecil manzarada görünür. Ama, her zaman kişinin dışındadır,
yahut arızî olarak kişinin yanıbaşında bulunur. Böylece, insanın ulusal,
dincil, politik statüsünün varlığı ne olursa olsun, insanı üretimin amacı
yapan eskimiş fikir ne denli yüzelmiş görünüyor? Eski fikir, insanın amacı
üretimdir, zenginlik ise üretimin amacıdır diyen modern dünya ile yüzyüze
gelmiştir." (24)
Marksizm, insanı kaba burjuva
materyalizmi ile gören ve zenginlik uğruna insanı da, kişiyi de alteden,
kurban eden modern kapitalist toplumun yüzündeki maskeyi indirmiştir. Kapitalizmde
bile, "şey"ci, "madde"ci, "çıkar"cı maske ile örtülen şey, insancıl güçtür.
Marks'ın insancıl üretici
güçlere mülkiyetin gelişiminde ne büyük önem verdiğini gördük. Tarihte
somut olarak elle tutulabilen insancıl üretici güçler hangileridir? Bu
noktada yalnız Grundrisse' nin yazdıklarını göz önüne getirmek yeter.
Marks için, "ekonomik" demek,
ölü âletlerin diri insanı oynatması demek değildir. İnsanın âletlere köle
oluşu, üretime kul oluşu, ancak modern kapitalizmin getirdiği bir anormalliktir.
Gerçekte, kapitalizm bile geliştikçe, insanlar ergeç sınıf bilincine varırlar.
O bilinç ise modern köleliği inkâr eder.
Demek insanlığın başından
geçenler, ister Kadîm toplumdaki açık köleleştirme biçiminde olsun, ister
modern toplumdaki üstü-kapalı âletlerin ve üretimin kulu biçiminde görünsün;
insancıl üretici güçler, hiçbir zaman yok olmamışlardır. İnsancıl üretici
güçler, diyalektik pehlivan gibidirler. Öteki objektif üretici güçlerin
(tekniğin ve coğrafyanın) kimi altında, kimi üstünde görünerek güreşmişlerdir.
Ortak mülkiyetin var olduğu
bütün Tarih öncesi ve Kadîm Tarih çağlarında çeşitli mülkiyet biçimleri
görüldü. Bunların hemen hepsi insan davranışları ile belirlendiler.
"Bütün o biçimlerin ve davranışların
bir bölüğü, Kabilenin tabiatçıl tutumuna (disposition'una); bir bölüğü,
Kabilenin gerçekten içlerinde davranır olduğu ekonomi şartlarına bağlıdır.
Kabile, toprağa karşı mülk sahibi olarak gerçekten davranır, yani toprak
ürünlerini emeğiyle benimser." (23)
Marks böyle yazıyor. Bütün
mülkiyet biçimleri, Kabile davranışlarıdır. Kabile olarak davranan güç
nedir? Belli. İnsanlardır. Fakat, bu insanlar, ekonomik şartlar içinde
belli bulunurken ve, toprağı ve toprak ürünlerini benimserken de gene "insancıl
üretici güçler"dir. Ekonomik şartlar deyince, Marks, hattâ, hiçbir âlet
kullanılmaksızın sırf insan güçleriyle davranış ihtimalini de göz önüne
getirir. Öyle bir toplum düşünür ki, orada, insanın sahip çıktığı şeyleri
âletle işlemeksizin var saymak mümkündür.
"Her türlü âlet dışında
(demek, üretime adanmış bizzat emek ürünlerinin yardımları olmaksızın)
kendisini sunan şey, biçimi değiştirilmeksizin benimsenebilir." (30) diyor
Marks. Böyle âletsiz benimsemeyi (üretimi, ekonomiyi, mülkiyeti) yaratan
güç nedir? İnsancıl üretici güçtür.
Âletsiz benimsemenin Kabile
topluluğu ile yapılabildiği, çağ, insan toplumunun var olduğu çağdır. İlkel
ortak mülkiyet davranışları, o çağın ürünüdür. O davranışlar neye bağlıdırlar?
"Bu davranışlar dahi, kendi
hesaplarına iklime, toprağın fizik yapısına, toprak işletiminin fizik şartlarına,
komşu yahut düşman Kabileler karşısında takınılan tavra, tarihcil hailelere
ve vukuata ve ilh. bağlıdır." (23)
Marks'ın saydığı o şartları
yanyana getirince şöyle iki sıra dal önümüze çıkıyor:
1- TABİAT (COĞRAFYA) ÜRETİCİ
GÜÇLERİ: İklim, toprağın maddecil şartları gibi.
2- TOPLUM (İNSAN) ÜRETİCİ
GÜÇLERİ: Düşman veya komşu Kabileler, onlara karşı davranışlar, Tarih olayları
gibi...
Eğer bu iki sıra üretici
güçler oldukları gibi kalabilseydiler, toplum biçimi de, mülkiyet biçimi
de kıyamete dek öylece kalırdı. Ancak, tümüyle varlığın, tabiatın ve hayatın
olduğu gibi, toplumun da yerinde sayışı olamaz. Onun için, ilk insanın
gerek tabiata karşı davranışı (yani, URETİM İLİŞKİLERİ), gerek öteki insanlara
karşı davranışı (yani, INSANCIL İLİŞKİLERİ) hiç durmaksızın değişti.
"Üretimin kendisi, nüfusun
ilerleyişi (ki o da üretimin bir bölüğüdür), o şartları azar azar ve ister
istemez ortadan kaldırır; onları yeniden üretecek ve ilh. yerde, yok eder.
Netice: Üzerine temel attığı mülkiyet ilişkileriyle birlikte topluluk ortadan
kalkar." (23)
Şu tanımlamaya göre toplumu
yaratan da, yok eden de nedir?
1- ÜRETİM: İnsanın tabiat
ile öteki insanlarla belirli biçimde metod ve araçları kullanarak kurduğu
ilişkidir. Yani; burada, üretim ilişkilerinin yaratıcı gücü, insan üretici
gücüdür. Aktif olan odur. Fakat Marks, nüfus ilerleyişini bile üretimin
bir bölüğü sayıyor. Böylece; toplum temelini belirlendiren üretim sözcüğü,
insanın üremesi ile yanyana geliyor. İnsandan ayrı bir üretim düşünülemez
oluyor.
2- NÜFUS: Artık herkesin
bildiği gibi, doğrudan doğruya insanın kendisidir. İnsan kalabalığının
artışı "ÜRETİMİN BİR BÖLÜĞÜ" olduğuna göre, toplumu yoktan var eden yahut
var iken yok eden, gene insancıl üretici güçler oluyor.
İnsancıl üretici güç, yaratıcılığını
ve yok ediciliğini nasıl kullanıyor? Başlıca iki biçim veya eleman akla
geliyor:
1- KİŞİ olarak insan üretici
gücü;
2- KOMÜN (Kamu) olarak insan
üretici gücü...
"Eğer kişi, Komüne karşı
davranışı değiştirirse, Komünün kalıbını değiştirir. Komünün kendisi üzerine
ve Komünün ekonomik yapısı üzerine yıkıcı etkide bulunur." (23)
Marks'ın bu sözü üzerinde
dikkatle duralım. Marksizmin alfabesine göre ve Engels'in "Ludwig Feurbach..."
eserinde formülleştirdiğine göre Toplum olayları bakımından yalnız YIĞINLARIN
kımıldanışı Tarihi yapar ve yürütür. Bu gerçeği kanunlaştıran Marks, yukarıdaki
cümlesiyle, şaşmaz diyalektiğinin manivelâsına bir an basıyor ve diyalektik
momentte KİŞİNİN Komün üzerine (yani, tek insanın yığınlar üzerine) "YIKICI
ETKİ" yapabileceğini belirtiyor.
Burada Marks, aşın bir somutlukla,
diyalektik düşüncede belirmiş kuru bir TEZ ANTİTEZ zıtlığını mı bir araya
getirmekle kalıyor? Bu düşüncenin gerçeklikle ilgisi var mıdır?
Tarihin en büyük diyalektik
momentlerinden birisi de burada yatar. Bütün tarih olayları içinde kişinin
rolü sık sık rastlanan bir gerçekliktir. Ham düşüncelilerin kafalarında
insanı Tanrılaştıran eğilim de buradan kaynak alır. Tarih olaylarında,
kişinin büyük, ulu rolleri zaman zaman ortaya çıkar.
İlk-okul bebeklerine bol
bol öğretilir: Yavuz Selim atını sürüp "erkek olan benimle gelir" deyince,
direnen çerilerini toptan ardına takıp Çaldıran zaferini kazanmıştır. Tarih,
böyle somutça yorumlanmasını bekleyen önü sonu gelmez KİŞİCİL KAHRAMANLIKLAR
alanıdır. Namık Kemaller zamanın müstebidine: "Bir tek metanetli kişinin
attığı adım dünyayı titretir; elinden gelirse insanlıktan anlayışı kaldırır"
derken haklıdırlar.
En son evrencil ululukta
bir sosyalizm olayı herkesçe bilinir.1917 baharında Lenin, Alman emperyalist
Genel Kurmayının kurşunlu vagonuna binip Rusya mahşeri içine girmeseydi
ne olurdu?
Bütün klâsik (daha doğrusu
skolâstik) büyük Marksistler tarihcil ekonomik determinizmi şöyle anlıyorlardı:
Rusya geri bir ülkedir. Sosyalizm, ancak kapitalizm ilerledikçe artan kapitalizmin
mezar kazıcıları ile kurulur. Rusya'da önce kapitalizme yol verilmeli,
ancak ardından sosyalizm gelir.
Bu kanıyı yalnız burjuva
partileri savunmuyorlardı. Hattâ burjuva partileri konuşmaz olmuşlardı.
En çok yaygarayı koparanlar, küçük burjuva partileri, o kanıyı aklın son
sözü sayıyorlardı.
Antik küçük-burjuvaların
(yani, köylülerin ve esnafların) Modern küçük-burjuvalarla (yani, aydınlarla
ve aristokrat işçileriyle) elele verip kurdukları karma örgütler, çeşit
çeşit nüânslarla hep o kanıyı güç gizleyebiliyorlardı.
Kerensky'lerin S.R.leri
(yani: Sosyalist Revolusyonerleri: İhtilâlci Sosyalistleri), Plehanofların
S.D.leri (yani: Menşevikler ve "İkinci Enternasyonal Kocakarıları" denilen
Batı sosyalistleri, ileri ülkelerin sosyal demokratları); hep bir ağızdan,
en keskin "Marksizm Doktrini" adına burjuvaziye yeşil ışık saçmak felsefesini
ulu-orta haykırıyorlardı.
İşçi sınıfının en keskin
bilinci ve davranışlarıyla silâhlanıp örgütlenmiş olan Leninci Bolşevikler
ne âlemdeydiler?
Onlar da, "klâsik Marksizm"in
ağır basan derin ve akıllıca ögütleri ortasında manyetize olup kalmışlardı.
Lenin'in istasyona ayak
bastığı gündü. Şaşarak öğrenmişti. Sonra 30 yıl "PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ"
sözcüğünün canlı heykeli gibi en ufak işaretiyle kelleler uçuracak olan
müthiş Stalin de içlerinde olmak üzere, Bolşevik Partisi'nin bütün Merkez
Komitesi sallantıdaydılar. Rusya'da önce burjuva demokrasisinin tutunmasına
dayanak olmayı en büyük taktik sayıyorlardı. "Ekonomik determinizm"in ezberlenmiş
koşulları bunu emrediyordu.
Zinoviev, İsviçre'de Lenin
ile başbaşa sürgün yaşamıştı ve Birinci Cihan Savaşı yılları boyunca, tıpkı
Lenin gibi o da "AKINTIYA KARŞI" yazılarıyla ateş açmıştı. Bu ateşle, hep
işçi davasına ihanet etmiş olan İkinci Enternasyonal sosyalist çoğunluklarını
yermişti.
Kamenev, Lenin ile sürgün
yaşantısını paylaşmayı bile kendisine az görmüştü. Çarlık Rusya'sına dönmüş,
PRAVDA gibi keskin Bolşevik Parti organlarını ve teşkilâtlarını yer-altından
gütmüştü.
İşte Bolşevik Partisi Merkez
Komitesinin bu iki sayın üyesi, Lenin'in bu iki "yâr'ı gaarı" (sürgünde
mağara arkadaşı) olan Zinoviev ile Kamenev ne yaptılar?
Gizli Bolşevik Partisi isyan
kararını aldığı gün, yazılı bir kitapçıkla büyük dünyaya, silâhlı Bolşevik
İhtilâlinden yana olmadıklarını ilân ettiler. Yani, iktidardaki Kerensky
Hükümetine ve onun ardında emir bekleyen Çar polisine ve silâhlı kuvvetlerine
kendi arkadaşlarını resmen suç-üstü yakalatırca ihbar ettiler. Bu ihbarı
yapanlar, Bolşevik Partisinin Merkez Komitesinde çalışan gizli Okhrana
polis ajanları değillerdi. En yetkili Bolşevik liderlerdendiler ve Bolşevizmi
ele veriyorlardı.
Bütün bu yanardağ mahşeri
ortasında kellesini yitirmeyen TEK KİŞİ olarak Lenin çıktı. Bizim Sekbanbaşının
Yeniçerilere karşı söylediği söz gibi: "BRE YOLDAŞLARIM!" diye söze başladı.
"Burjuva demokrasisi" mi dersiniz? Evet. Demokratik burjuva devrimi içindeyiz.
Ama işte görüyorsunuz; Rus burjuvazisi, bu demokratik ihtilâli sık-boğaz
etmekten başka hiçbir şey düşünmüyor ve yapamıyor.
Tarihin diyalektiği, işçi
sınıfı adına bize, Bolşevik Partiye şu görevi dayatmış: Rusya'da demokratik
burjuva ihtilâlini de işçi sınıfı yürütecektir.
Yürütecek değil, yürütüyor.
İşte... "Hani Proletarya Diktatörlüğü" mü diyorsunuz? Kaldırın ayağınızı,
üzerine basıyorsunuz: Proletarya Diktatörlüğü önünde duran, gözünüze batan
adıyla sanıyla "SOVYETLER TEŞKİLÂTI"dır.
Bugünkü Rusya'da "DİYARŞİ",
yani iki iktidar, iki ayrı devlet var. Biri burjuva hükümetidir, onu Kerensky
kurmuş. Öteki işçi sınıfının hükümetidir, onu SOVYETLER temsil ediyor.
Biz bu iktidardan birisini seçmek zorundayız.
Marks'ın "diktatörlük" adıyla
yazdığı düzen nedir? Emekçilerin, yani bir millet içindeki çoğunluğu temsil
eden halk yığınlarının şartsız kayıtsız egemen olmasıdır. Sovyetler'in
yeryüzünde böyle en eşsiz bir halk demokrasisi teşkilâtı olduğunu neden
görmüyorsunuz?
Sovyetler, işçilerin, köylülerin
ve askerlerin iktidarı olduklarını bağırıyorlar. Gerçek güç de onlarda.
Kerensky'nin burjuva iktidarını kimse tutmuyor. Asker dersen, cepheden
kaçmakla, Bolşeviklerin BARIŞ parolasına, köylü yığınları olarak gene Bolşeviklerin
TOPRAK parolasına elleriyle değilse bile, ayaklarıyla oy vermiş bulunuyorlar.
Daha nasıl demokrasi istiyorsunuz? Omuzlarımız üstündeki kafalarımızı kullanalım.
Ve ilh..."
Böyle anacık-babacık günlerinde
Bolşevik ihtilâli, bir sersem öküzün kuyruğuna yahut boynuzlarına (yani,
bir paşazade ve farmasonzadenin ince aklına) takılıp uçuruma da gidebilirdi.
Bereket, toplum Tanrısal bir güçtür. Gelişmeye ve atlamaya başladı mı,
en akıllıca pozlu lâfları dinlemez. Zamanında adamını bulur. En parlak
ünleri atıp, o zamana dek adı işitilmedik kişiyi yönü gördüğü için başa
geçirir.
Öyle oldu. Bir tek Lenin
"KİŞİ"nin dediği çıktı. Yerinde "KİŞİ" böyledir yabana atılamaz.
Ancak, Antik toplumun ilkel
Komün çağında işler bambaşka türlü idi. İnsanlar anadan doğma eşit, yiğit,
doğru Komün üyesiydiler. İçlerinden hiçbirisi, ötekinden erişilemeyecek
kertede daha ayık, yahut daha becerikli veya bilgili değildi. Hepsinin
üstünde ise; hiçbir tek üye, kendisinin toplum dışında varolabileceğini
aklının kıyıcığından bile geçiremiyordu.
Öyle bir toplumda "BÜYÜK
ADAM" çıkamazdı. Komün, büyük adamın köküne kibrit suyu dökmüştü.
İlkel Komünde yaratıcı,
yahut yıkıcı büyük "KİŞİ" çıkamıyor diye insanlık yerinde mi sayacaktı?
Yok öyle şey tarihte.
"Büyük evrimler, belirli
bir ortam yuvarlağı içinde olabilirler. Kişiler, büyüklüklerle donanmış
gözükebilirler. Ama; burada, (Komünde hattâ örneğin Kadîm Roma'nın ilk
günlerinde H.K.) kişinin ve toplumun, tümüyle ve serbestçe açılıp gelişmesi
tasavvur edilemez: Öylesine bir açılıp saçılış, ilkel teşkilâtlanma ile
zıt çelişkili durumdadır." (24)
Demek Marksizm, yerine göre,
toplumda "KİŞİNİN" büyük rol oynadığı somut durumları hiçe saymaz. Ancak,
"BÜYÜK KİŞI" bulunmayan Antik toplumda, evrimleri yapacak gene insancıl
bir güç gerekti. Bu ne olabilirdi?.. Canlı komün.
İnsan topluluğunu Komün zamanında
yürüten somut insancıl üretici güçler hangileri oldu?
Marks şunu belirtiyor:
"Komün, aynı zamanda kendi
diyalektiği ile, fukaralaşma ve ilh. yoluyla değişebilir; özellikle savaş
yoluyla, fütuhat yoluyla değişebilir; savaşın ve fütuhatın etkisi örneğin
Roma'da` Komünün esaslı ekonomik şartları arasında sayılır ve Komünün üzerine
yaslandığı gerçek bağı yıkar ve tahrip eder." (23)
Yani, ortak mülkiyetin tabii
kalesi olan Komün, gene kendi iç diyalektiğinin gelişimiyle Komünü, kendisini
yıktı. Burada, maddeci diyalektiğin vurucu gücü, İNSAN üretici gücü oldu.
İnsan üretici güçlerinin iki görüşü vardır:
1- İÇ GÖRÜNÜŞ: NÜFUS ARTIŞI
oldu. Bütün klâsik Grek Kentlerinde görülen olay bu idi. Kent içinde nüfus
beslenemeyecek kertede çoğaldı mı, yahut babalarla oğullar arasında beliren
çekişmeler yığıldı mı, iç boğazlaşmalara kalkışılmadığı oldu. Kardeşçe
ikiye bölünüldü. Kent Kandaşlarından bir bölüğü, başının çaresine bakmak
yoluna girdi. Uzak illerde yeni bir Kent kurmak üzere başına bir kahraman
geçirdi. Tanrı tapınağından Kâhin veya kadın Kâhinden gidilecek yanı ve
yeri sembolleştiren kehanetler bekledi. Bulduğu kehanetleri direktif saydı.
Böylece, ortasından bölünerek sonsuzca çoğalabilen tek hücreler gibi Kadîm
Komün de, zaman-zaman bölünmelere uğradı. Yeni iklimler, yeni görenekler,
yeni tanrılar, yeni ilişkiler aramaya ve yaratmaya çıktı. Her çıkış, ister
istemez bir sürü değişikliklere kapı açtı.
2- DIŞ GÖRÜNÜŞ: SAVAŞLAR
oldu. İlk savaşlar, yeni kurulan gürbüz Kentin, çevresindeki dayanıksız,
eskimiş Kentleri talan etmesiyle başladı. Eşit Kandaşlı Komün, her ele
geçirdiği yerde, yabancı ulusları veya kabileleri kendi patenti altına
aldı. Bu yayılış ve ele geçirişler Komünün içinde (YENİLEN-YENEN), (YABANCI-YERLİ),
(YANAŞMA-ASİL), (ZÜĞÜRT-ZENGİN) gibi kutuplaşmalara çığır açtı.
Ve tarih, bu zembereğin
yayları ile işleyerek, 7 bin yıllık yolunu bata çıka aldı. Hele Kadîm Tarihin
bütünü içinde hemen bütün büyük alt- üstlükler gibi, mülkiyet biçimlerinin
ve sosyal ilişkilerin şu veya bu duruma gelişleri de insancıl üretici güçlerin
büyük rolleri ile gerçekleşti.
GÖÇLER ve SAVAŞLAR; Tarihcil
GELENEK-GÖRENEK üretici güçlerine uygun olarak işleyen KOLLEKTİF AKSİYON
üretici güçlerinin eserleri oldular.
Küçük ekincilerin kurduğu
Roma adlı ilkel Kandaşlar Kenti, SAVAŞ yoluyla Köleliği yarattı. Barbarların
akınıyla Roma'yı yıkan Komün Köleliği yıktı, yerine Serfliği geçirdi. Bu
sonuca varan insancıl üretici güçler, önce Roma Kenti içinde derin değişiklikler
yapmıştı. Savaş Köleleri artırdıkça, önce ilkel küçük Romalı ekincilik
eridi. Roma Medeniyetinde eski küçük ekinci Patriciler, büyük arazi sahibi
"ASİL" beyler haline geldi, yahut iflâs durumuna girdi. Eskiden yabancı
ve aşağı sayılan Pleblerden, Tefeci ve Bezirgân ilişkiler sayesinde, giderek
zenginleşenler kudretli para-babaları kesildiler. Eski kudretli Patriciler
cılız düştüler.
Böyle bir toplumun gelişimini
Marks ile birlikte izlemek için iki çeşit tarihcil proseyi göz önüne getirmelidir.
A- BİR NUMARALI TARİHCİL
PROSE:
Kuruları Kadîm EFENDİ-KÖLE
toplumunda aynı insancıl güçler, hem Köleliği var eden, hem Köleliği yok
eden elemanlar ve faktörler oldular. Tarihin diyalektiği, işleye işleye,
en ilkel Komün durumunda olan insanlığı bulunduğu yerden alıp Köleliğin
çözülüşüne dek ister istemez getirdi. İlkin küçük ekincilik, Komünü erite
erite Köleliği yarattı. Sonra yaratılmış olan Kölelik, hem küçük ekinciliği,
hem kendi kendisini eritti. Toplum, Roma Medeniyeti sonlarında görülen
KOLON sistemine geçti.
"Mülkiyetin ilkel biçimleri,
ister istemez, üretimi şartlandıran (ve sahip olunan) objektif faktörlerin
(elemanların) ilişkileri içinde çözülür. Bu faktörler (yahut elemanlar),
çeşitli topluluk biçimlerinin tabanı olurlar ve kendi paylarına özel topluluk
biçimlerinin ön-şartı haline gelirler (Kölelikte ve Serflikte olduğu gib).
Emeğin kendisi OBJEKTİF ÜRETİM ŞARTLARI sırasına girer girmez, bir numaranın
kapsamına giren her mülkiyet biçimindeki basit teyid edici (affirmative:
Olumlu) karakterin eriyip değişmesi sonucu olarak, o biçimler açıkça önemli
(mânidar, derin) değişikliğe uğrarlar. Bütün bunların bağrında hem Kölelik
saklı bulunur, hem de dolayısıyla Köleliğin ortadan kaldırılışı potansiyeli
saklı bulunur." (38)
B- İKİ NUMARALI TARİHCİL
PROSE:
"İki numaraya gelince. Orada
emeğin özel türü, -yani, ustalık gücü ve dolayısıyla da çalışma âletinin
mülkiyeti,- üretim âletinin mülkiyetine eşit olduğundan (üretim aygıtına
sahip olmak demek olduğundan), burada Köleliğin ve Serfliğin imkansız (dışarıda)
kalması kabul edilebilir. Ama o da, benzer olumsuz bir güdümle bir Kast
sistemine yol açabilir." (38-39, İng. I01-102)
Grundrisse'de Marks, kapitalizme
geçiş bakımından, BİRİNCİ BASAMAĞI: "Bir numaralı tarihcil prose" saydığı
ekincilikte bulunuyor, İKİNCİ BASAMAĞI: "İki numaralı tarihcil prose" dediği
Kadîm küçük esnaflıkta buluyor. Yani, esnaflık, kapitalizme uzanan zincir
içinde kapitalizme üretmen çiftçilikten daha yakın düşen bir halka oluyor.
Yalnız bu halka, ardından
mutlak kapitalizm halkasını sürüklemez. Batı Avrupa'da Derebeylik çağının
esnaflığı en sonra kapitalizme doğru çözülmüştür. Hindistan'da ise, tersine,
esnaflık taşlanıp Kastlaşmıştır. Niçin?
Marks orasını aramıyor.
Aranmasın da demiyor tabii. Ancak, biz Grundrisse'de bulduğumuz açıklamaları
ele alalım:
1- ZANAATKÂR, ustalık gücüyle
âletin mülkiyetine sahip olduğundan, Köleliğe ve Serfliğe gitmez. Burada
elbet sosyal tekniğin (âletin) kendi ölçüsünde bir rolü vardır. Ama, her
zanaatın âleti toplumda Köleliği imkânsız bırakmış, yahut Kastlaşmayı getirmiş
midir?
Arkeoloji gösteriyor. Değil
Orta-Çağlarda, en yüce Antik Medeniyetlerde bile, pek orijinal sayılan
keşiflerin başlıcaları, hep o Fırat-Dicle ağızlarının batağı içinde 30-40
metre derine gömülüp unutulmuş Sümerler toplumunda bulunmuştur. Bu hal,
Irak'ta ve Mısır'da köleliği imkânsız kılmadığı gibi, Kastlaşmaya da yol
açmamıştır.
Demek tek başına teknik
üretici güç (âlet), mülkiyetin şu veya bu biçimi almasına yetmemiştir.
Marks da, tekniği Tanrılaştıracak
öyle bir kavrama yer vermiyor. "USTALIK GÜCÜ" diyor. Bu bakımdan Orta-Çağ
esnaf mülkiyeti, ustalık gücüne, yani insancıl üretici güce dayanır.
Ancak, her insancıl güç
de bir toplumun veya bir mülkiyetin biçimi belirlendirmeye yetmez. Aynı
USTALIK GÜCÜ:
a) Batı Avrupa'da esnaflığın
çözülmesiyle kapitalist üretim biçimine yol açmıştır.
b) Hindistan'da, yıldırım
çarpması ile kömürleşmiş vücutlar gibi, kaskatı kesilen Kastlar biçiminde
insanlar fosilleştirmiştir.
Öyle ise, her insancıl güç
gibi, ustalık gücünün de şu veya bu sonuca doğru gelişmesini, ancak "TARİHCİL
PROSE" içinde somutça görürsek kavrayabiliriz. Tarihcil maddeciliğin ana
prensibi budur.
2- Grundrisse, bize, Kastlaşmanın
hangi tarihcil prose yüzünden geliştiğini de az çok veriyor. Marks şöyle
yazıyor:
"Kadîm devletlerin kabileleri
(STAEMME) iki yolda teşekkül etmişlerdi: Ya GENTE'lere (Kan teşkilâtına)
göre, yahut tuttukları YER'lere göre. Kancıl kabileler, tarih bakımından,
yercil kabilelerden önce geldiler ve hemen her yerde onlar tarafından yerlerinden
edildiler. Bunun en aşırı uç ve katı biçimi Kastlar kurumu (Kast sistemi)
dur. Birbirlerinden ayırt edilen, ara-evlenme hakkından yoksun bulunan
Kastlar, büsbütün başka başka tüzüklü (statülü) olurlar; herbirinin kendisine
has ve değişmez iş gücü vardır." (18, Ing. 76-77)
Bu anlatış, Kastların oluş
sebebini, üzerinde hiç durmaksızın iki sözle açıklayıvermiştir.
İlkel Komünler, boyuna kımıldama,
çatışma, savaş ve göç durumundadırlar. Bunlardan üstün gelenler altta kalanları
ne yaparlar?
Morgan'dan Engels'in aktardığı
gibi; üstün gelen Kabile, yenilenleri ya bire dek kırıp yok eder, yahut
kendi içine katar. Yenilip de üstün kabileye katılmaya katlananlar, ister
istemez, üsttekilerin buyruğuna boyun eğmiş duruma girerler. Meselâ, Orta-Asya'da,
bizim Türk oymakları gibi henüz kul-köle etmeyi insana yaraştırmayan toplumlarda
bile, Oğuz töresinde görüldüğü gibi; yenilenlere "kara", yenenlere "ak"
gibi zıt sıfatlar yakıştırırlar.
Hindistan gibi ülkeleri
işgal eden akıncı kabilelerden çoğu Orta Barbarlıktadır. Akın edip ele
geçirdikleri yerlerin eski toplumları ise, Zanaat ve Tarım yolundan Medeniyete
değilse bile, Yukarı Barbarlığa erişmişlerdir. Yani, yenenler sosyal gelişim
basamaklarında daha alt ve aşağı iken, yenilenler daha üst ve yukarı bir
konağın insanlarıdırlar.
Yenenler, ilkel sosyalist
Komün insanları oldukları için, yenilenleri köle etmezler. Ama, onlarla
kız alıp vermemek, kaynaşmamak şartı ile yenilenleri eskiden beri gördükleri
işlerine kapanıp çalışmak ve üretim yapmak zorunda bırakırlar. Eskiler,
Tarımcı ve zanaatkâr Kastlara dönerler. Yeniler, üst insanlar, kutsal idarecilik
veya savaşçılık mesleğinde imtiyazlı, hazır yiyici Kastlar durumuna girerler.
Bu şartlar altında Kastlaşmayı
yapan nedir? Tarım yahut zanaat tekniği değil, tarih prosesi içinde, belirli
somut şartlar altında işleyen (işleyişi belli somut şartlar tarafından
özel bir biçime uğratılan) insancıl üretici güçlerin KOLLEKTİF AKSİYONU
ile GELENEK-GÖRENEKLERİ'dir.
Cansız üretici güçlerle canlı
üretici güçler, toplumun ekonomi temelindeki üretim ilişkilerini durmaksızın
geliştirdiler. Bu gelişim, ister istemez, diyalektik gidişle zıtları bir
arada yaylandırdı ve önce inkâr ettiğini, sonra bir daha inkâr ederek yürüdü.
Bu yürüyüş, bir mahşer ortasındaymış gibi gözükür. Ancak, tarihin bütünü
göz önünde tutulursa, anarşik bir rastgelelik olmadığı, işin içinde bir
determinizm bulunduğu görülür. Yürüyüş, bir yerden ötekine doğru geçişlerinde
de gelişi güzel olmadı.
Somut, elle tutulur tarih
şöyle görünüyor:
1- Tarım temeli üzerinde
kurulu Kentten Medeniyet doğdu. İlk Tarım üretimi, Irak güneyinde, ister
istemez TOPLUMCUL insan üretici gücü ile gerçekleşti ve ORTAK MÜLKİYET'e
dayandı. Irak balçıklarında oturulacak arsa ve ekilecek tarla açmak, çamurları
kurutmayı, Irak çölünde Tarım yapmak, su yolları açmayı gerektirdi. Her
iki bakımdan üretim, büyük bayındırlık işleri istedi. O işleri tek başına
KİŞİ yapamazdı. Ancak KOMÜN'ün bütünü birden kollektif emekle başarırdı.
Bu yüzden; gerek Kent, gerekse
Tanrıdan Bezirgâna dek uzanan Kent kurumları, ancak kollektif insan gücünden
yararlanabildi. Medeniyetin bu ilk konağında tek kişiye tek başına iş yoktu.
Toplumu bütünüyle yaratan
ve yaşatan Komünün kutsal varlığı tanrı idi. Irak Kentlerini vuran Barbarlar,
Tarıma oturdukları vakit, aynı Komün güçlerini yenilediler. Bu sayede,
sübtropikal ırmak Medeniyetleri ve o Medeniyetlerle ilişkili Komün gelişimleri,
Marks'ın "Asyalı" yahut "Doğulu" dediği üretim sistemine uygun kaldı.
2- Bir yol gelişen Medeniyet,
daha Irak'ta iken demiri buldu. Ormanı tarla yapacak demir balta, balçıktan
ibaret olmayan katı toprağı sürecek demir saban, yararlı ülkeleri (maden,
orman kaynaklarını) ele geçirecek ve Barbarları zorla işletecek çelik kılıç
sahneye çıktı.
Demir aygıtlar bilindikten
sonra; Tarım yapmak, artık (Irak, Mısır, Sind, Sarı Irmak boylarında olduğu
gibi) büyük bayındırlık işlerini gerektirmedi. Akdeniz (Grek ve Roma) Kentlerinde
her üretmen, kendi sabanı ile kendisine düşen tarlacılığını sürüp meyvalandırabilirdi.
Ne var ki, Kent kurumu sürüp
gittikçe toprak mülkiyeti, bir türlü, kesinlikle ORTAK MÜLKİYET BİÇİMİNDEN
SIYRILAMADI. Kişi, tek başına üretmen olabildi. Ama kendisini, Komünün
veya Komüne somut mümessil olan Kentin ortağı, ayrılamaz üyesi saydı.
Böyle olmakla birlikte;
üretimin küçük tarla işletmeciliği tipine dönüşmesi ile mülkiyetin Kent
ölçüsünde ortak oluşu arasındaki çelişme ortak mülkiyetin İNKARI'nı gittikçe
olağanlaştırdı. Akdeniz Medeniyetleri, Marks'ın "Antik" yahut "Romalı"
dediği üretim ve mülkiyet karakterine doğru gelişti.
Medeniyet, sübtropikal ırmak
boylarından yeryüzünün öteki kesimlerine doğru adım adım ve sistemlice
açılarak yayıldı. Kısır sınıf çekişmeleriyle Kent Medeniyetleri soysuzlaştıkça,
bir avuç gürbüz Barbar Komün akını önünde yenildi. Böylece, sık sık Tarihcil
devrimler patlak verdi. Bir yandan savaşlar, bir yandan Tarihcil Devrimler
ile sarsıla sarsıla ilerleyen Medeniyet içinde, ilkel Komünün ortak mülkiyeti
gibi birçok kurumları ve ilişkileri de cılızlaştı. Onun için, Marks şu
kuralı belirtti:
"Belki Dil ve ilh. bir yana
bırakılırsa, üyelerinin başka hiçbir ortak şeyleri kalmayacak kertede soyutlaşmaya
ulaşmış bir topluluk, besbelli çok daha geç görünen tarihcil çevre şartlarının
ürünüdür." (43)
Böylece; Doğulu Komün ile
Romalı Komün arasındaki fark - Marks'a göre dahi-, Doğunun daha erken Medeniyete
erişmiş, Roma'nın hemen hemen sondan bir önce Medeniyete varmış olmaları
gibi ZAMAN içinde akmış değişik gelişim derecelerine bağlıdır. Grundrisse,
bütün saydığı toplum örneklerinde, hep o gelişim hiyerarşisini izlemiştir.
"Ortak üretimle ortak mülkiyet,
örneği Peru'da görüldüğü gibi açıktan açığa ikincil (sekonder: Tâlî) birer
biçimdirler; fatih kabilelerce aktarılıp ithal edilmiş oldular: Bu fatih
kabileler de, Hindistan'da ve Slâvlarda rastlanıldığı gibi, daha Kadîm
ve daha basit biçimli ortak mülkiyetler ve üretimler tanırlar. Tıpkı onun
gibi, Keltlerde, örneğin Galler ülkesinde bulduğumuz biçim; fatihlerce
fethedilen ve edilir edilmez alt düzeye itilen kabilelerin içine sokulmuş
ikincil, miras kalmış bir biçime benzer." (27, 28)
Görüyoruz. Morgan'ın Tarih
öncesi sınıflamasını öğrenmeden önce dahi Marks, ortak mülkiyetin yeryüzünde
çok yaygın olduğunu,Peru'dan Hindistan'a, Slâvlardan Keltlere dek, hemen
bütün uluslarda bulunduğunu iyice kavramıştır ve bu ulustararası ilişkilerde
yenen Komünün yenilenlere kendi sosyal düzenini dayattığını belirtmiştir.
Çeşitli uluslarda rastlanılan
ortak mülkiyet ve üretim biçimleri arasında Marks az çok bir HİYERARŞİ
(basamaklar zincirlemesi) sezmiştir. Ona göre; en kadîm Komün biçimi, Hindistan'la
Slâvlarda görüleni andırır. Sonra Perulularda görülen Komün gelir. Gallerin
Kelt uluslarında görülen biçim, fâtih kabilelerin dayatmış oldukları ortak
mülkiyet biçimidir.
Bir ekonomik düzen dayatmış
fâtih kabile nedir? Barbar akınlarının vurucu gücüdür. Orada, insancıl
üretici güçlerden kollektif aksiyon ve gelenek-görenek güçleri, tarih öncüsü
olarak yenici durumdadır.
Bu bakımdan Marks, "FETİH"
olaylarını "KABİLELER"e bağlamakla, Kadîm Tarihte görülen BARBAR AKINLARI'nın
önemine değinmiştir. Ortak üretim ve mülkiyet biçimleri arasında görülen
hiyerarşi ve o biçimlerin birbirlerinden çıkışları, teker teker alınırsa,
"tesadüf' gibi görülebilirler. Ancak, Engels'in deyimiyle, bütün bu tesadüfler
mahşeri içinde gelişen billûrlaşmalar göz önüne getirildi mi, ortaya, ister
istemez birtakım kanunlar çıkar.
Barbar akınlarının öyle
tesadüf görünüşlü tarihcil kanunlarla gelişmeleri Marks'ta dahiyane bir
sezgi daha yaratmıştır. Elektronik âletlerin son mucizesi olan Ordinatörler
gibi, Marks'ın beyni de içine aldığı her elemanı binbir yanı ile işlemiştir.
Ve o işleyişten insancıl TARİH gelişiminin bir noktadan başlayıp dünyaya
sistemlice yayıldığı sonucunu çıkarmıştır. Slâv-Peri-Kelt ve ilh. sistemlerini
anarken şöyle der:
"Bu sistemlerin daha geç
doğuşları gösteriyor ki, onlar yüce bir merkezden yola çıkılarak metodluca
elden geçirilmiş ve tamamlanmış bulunmaktadırlar. Nitekim, İngiltere'ye
ithal edilen Derebeyilik, Fransa'da kendiliğinden doğmuş bulunan Derebeylikten
daha başarılı idi." (28)
Grundrisse'de açıkça sezilen
"YÜCE MERKEZ" neresi idi?
Marks'ın onu 1858 yılı açıklaması
ve kestirmesi beklenemezdi. O "Merkez", gerçek tarihte, Yakın-Doğu'nun
batmış Irak Medeniyetleri idi. O Kent Medeniyetleri ise, henüz yerin altında
gömülü yatıyorlardı.
Yüce merkezden yola çıkan
Medeniyet, önce Barbar akınlarıyla İNKÂR edildi. Sonra Barbarlığın, yani
İNKÂRIN İNKÂRI yolundan daha yeni bir Medeniyet kuruldu. Ve ilkel Komün,
kurulu saat düzeniyle 7 bin yıl kimi bozuldu, kimi yeniden kuruldu.
Her yeniden kuruluşta, toplum
bağlarını gevşeten etkiler altında, ORTAK MÜLKİYET ve ÜRETİM eski gücünü
biraz daha yitirdi. Bu gidiş dünyaya yayıldıkça, ortak mülkiyet cılızlaşarak
yerini KİŞİ MÜLKİYETİ'ne doğru kaydırdı.
(Komün Kandaşlığının İnkârı:
Kölelik-Serflik)
Kişinin kamu ortak mülkiyetinden
ayrı, ona zıt ve düşman, onu yok eden bir mülkiyete sahip olması Kadîm
dünya için basit ve olağan bir şey değildi. Onun için bu olay basit ve
olağan bir düz-çizi üzerinde yürüyerek gelişmedi. Tümüyle diyalektik çelişkiler
içinde düşe kalka oldu ve oluştu.
Kişi mülkiyeti ne demekti?
Kişinin ana karnında yatarca içinde bulunduğu Komünden kopması demekti.
Kapitalist kültürün deyimi buna kişinin "HÜR" olması adını verdi. Bir bakıma
insanlık, ilkel Komün hayatı içinde yaşarken, çocuğun ana karnında yaşamasını
andıran bir prekapitalist karanlıkça hayat geçirdi. Komünden kapitalizme
geçiş, bir çeşit çocuğun doğması gibi insanlık için daha ışıklı bir dünyaya
serbestçe hür kişiler olarak girmesi demekti.
Ne var ki, kişi mülkiyeti
denilen "hürlük" ortaya çıkmadan önce, kişinin bir berzahtan geçmesi gerekti.
Olayı doğumla kıyaslamıştık. Çocuğun doğumu hadisesi, rahim içinde kendisine
göre geniş ve rahat bir ortamda iken ana karnının havsala gibi dar ve kemikli
bir geçit yolundan sıkışarak dünyaya gelmesi idi. Tıpkı onun gibi, insan
kişi, Komün denilen ana karnında kandaşlık gibi rahat bir canlılık geçirmişti.
Orada her kişi az çok eşit ve hür kandaştı. Komünden kopup kapitalist anlayışla
hür denilen duruma girmesi için kişinin en mutlak ve korkunç anlamda hürriyetini
inkâr etmesi gerekti.
Başka deyimle kişi kendisini
hür ve mülkiyet sahibi duruma gelmeden önce ve gelebilmek için, kişinin
kendisi "MÜLK" haline girdi. Kişi, Komünün göbek bağından "hür" olabilmek
üzere, ilkin KÖLE yahut SERF (toprakbent) oldu. Yani; kişinin, hürriyete
doğru giden yolda en acıklı esaret kozasından geçmesi gerekti. Kendi Komününden
ayrılması, ilkin yabancı Komünlerin, sonra düşman kişilerin esiri olması
biçiminde ortaya çıktı.
Onun için Marks, çok ince
bir keskinlikle; ortak mülkiyet olmasa idi Köleliğin de Serfliğin de olmayacağını
belirtti.
"Kabile kurulu üzerine yaslanan
mülkiyetin (ki Komünün ilkel çözeltisinin bir neticesidir) temelli şartı
kabileye mensup olmaktan ibarettir. Bu şartın sonucu şöyle olur: Fethedilen
ve boyunduruklanan yabancı kabileler, mülkiyetlerinden çıkarılırlar (mülksüzleştirilirler),
ve kendileri de topluluğun benimsediği anorganik (gayrı uzvi) yeniden üretim
şartları sırasına itilirler. Kölelik ve Serflik, kabile kurumu üzerine
temel atmış mülkiyetin daha sonraki gelişiminin sonucudur. Bunlar, istemez
istemez o mülkiyetin bütün biçimlerini değiştirirler: Yalnız Asya-tipi
daha az dokunulmuş kalır." (30)
Bir yol daha öğreniyoruz.
Ortak mülkiyetin değişmesi; savaşın, yani insancıl vurucu güçlerin sonucu
olarak, Kölelik-Serflik kurumundan kaynak alıyor. Nasıl oluyor da eşit
Komün Kandaşı kertesinde hür karakterli bir insan, ondan sonra Köleliğe
ve Serfliğe katlanabiliyor? Yani, bir insan, kendisinin veya başkasının
mülkü, toprak gibi, âlet gibi, hayvan gibi bir "MÜLK" olabileceğine inandırılıyor
ve inanabiliyor?
Bu durum, ancak ilkel Komünün
tabii mekanizmasından doğabilirdi.
Tarım Komününe bakalım.
Orada insan, toprağı kendisinin vücudu yerine koyar. Hâlâ köylünün toprak
uğrunda can verişi, bu derin ilişki yüzünden gelir. Kendi vücudu ve canı
olan toprak Komünün mülkü olunca; üretmen kişi de, insan olarak, kendiliğinden
ortak mülkiyetin bir parçası haline gelir. Objektif üretim şartları topraktır.
Sübjektif üretim şartları insandır. Böylece her iki şart yani toprakla
insan, birbirine kaynaşık bulunur.
O zaman, toprak fethedildi
mi, onun bir parçası olan kişiler de toprak gibi fethedilmiş olurlar. Toprakla
birlikte fethedilip esir düşen insan KÖLE'dir, yahut SERF'tir. O zaman
Kölenin toprakla birlikte, veya ayrı bir mal gibi satılması, Serfin toprakla
birlikte derebeylerce alınıp satılması veya elden ele geçirilmesi tabii
bir tutum sayıldı. İnsanlarca olağan karşılandı.
Bu gelişime Aristo mantığı
ile bakarsak kavrayamayız. Çünkü, kişinin, tarihte kişi mülkiyetine, özel
mülkiyete sahip olması için, tümüyle mülkiyetten, Komün mülkiyetinden kopması
bir çelişkidir. Metafizik kafa ile bu, anlaşılır iş değildir. Ne var ki,
tarihin diyalektiği gelişimin başka türlü olmadığını gösteriyor. Marks,
bunu sık sık belirtiyor:
"Demek ilkel olarak MÜLKİYET,
insanın, kendisiyle birlik olan, kendisinin olan ve verili olduğu gibi
kendi varlığı ile bitişik bulunan tabiî üretim şartlarına karşı davranışından
başka hiçbir anlama gelmez. Kendi şahsının tabiî ön-şartı olan üretim şartları,
söz gelimi insanın kendi vücudunun uzayışını teşkil eder. Daha doğrusu
burada üretim şartlarına karşı bir davranış yoktur; kişi orada çifte bir
varlık olarak vardır: Kişi sübjektif (kimesnecil) bir kendi kendisi olarak
sübjektifçe (kimesnece) vardır; varlığının organik olmayan tabii şartları
içinde ise, objektifçe (nesnece) vardır." (29)
"Kişinin mülk sahibi gibi
davranması, bir kabilenin yahut bir topluluğun üyesi olarak yaşayış yordamını
tazammun eder. Öyle bir toplulukta, kimesnenin kendisi de bir kerteye dek
mülkiyettir." (33)
Tarım üretimine dayanan
toplum Komününde kişi; kendi (KİMESNE) varlığını toprağın (NESNE) varlığı
ile et ve tırnak olmuş bilir. Bu bilinç ile toprağın nesne olarak elden
gittiği yerde kişi varlığının yani kimesne olarak çalışanın da elden gitmesi
gerekir. Bunda anlaşılmayacak bir şey yoktur. Hiç değilse ilkel Komün insanının
kafa yapısı bu anlayışla işliyordu.
Marks onu belirtiyor.
Marks hiçbir ön-yargıya
kapılmıyor. Hatta kendi bulduğu ve koyduğu sosyal sınıflar ve ekonomik
determinizm prensiplerini Tanrılaştırmıyor. Büyük bir titizlikle yakaladığı
bu olayı dört yanından inceliyor.
Köle veya Serf; kişi olarak,
kendi vücuduyla ve vücudu yerinde olan toprağı ile birlikte ilkel Komünden
koparılıp ayrılmıştır. Şimdi toprağın da ve dolayısıyla kendisinin de ortak
sahibi kimdir? Ortak sahip eskiden kendi TOPLUMU idi; şimdi yabancı bir
TOPLUMDUR. Ancak, şimdi kendi eski toplumundan kopmuştur. Toprağıyla bağlılığı
(serfte olduğu gibi az çok devam ettiği zaman dahi) canlı bir bağ değil
ölmüş bir bağdır. Gerçi, henüz kapitalizmde işçi için olduğu gibi bir ayrılık
yoktur. Toprak bir yana çalışan öbür yana, karşılıklı zıt durumlarda kalmamışlardır.
Kapitalizmde, emekçi ile nesnecil çalışma şartları (âletler, toprak, ham
maddeler) birbirinden apayrı iki dünyadır. Kapitalizmden önceleri böylesi
ayrılık görülmüş şey değildir: "(O ayrılış), ne Kölelikçi sistemde, ne
Derebeylikte olmadı: Oralarda toplumun bir bölüğü öteki bölüğünce kendi
yeniden-üretimi için organik olmayan ve tabii bir şart imiş gibi kullanıldı.
Kölenin nesnecil üretim şartları ile hiçbir ilişiği yoktur; tersine, Serfin
şahsında olduğu gibi, Kölenin şahsında dahi; emeğin kendisi, üretimin organik
olmayan şartı imiş gibi saf tutar; davarın yanında öteki tabii varlıkların
emeği ne ise, insan emeği de odur, yahut emek yerin bir ekidir." (26, 27)
Toplumun derebeğlikten kapitalizme
geçmesi için, emekçinin Serflikten "hür" işçi durumuna girmesi gerekir.
Serfin hür olması, toprak bağının kopması, toprakla, davarla, yani nesnecil
üretim şartlarıyla çalışanın hâl ve hamur oluşunun ortadan kalkması demektir.
Kölelikte ve Serflikte kişinin kendisi, öteki nesnecil üretim şartlarından
ayrı ve başka değil, onlardan birisidir.
"Köleliği yahut Serfliği
ve ilh. göz önüne getirelim: Orada emekçinin kendisi, bir üçüncü kişinin
veya bir topluluğun gözüönünde, tabiî üretim şartları sırasına girmiştir
(bu yalnız Avrupalıların görüş ufkunca böyledir, yoksa örneğin Doğunun
genel Köleliğinde böyle değildir). Burada mülkiyet, emekçinin objektif
emek Şartlarına karşı bir davranışı olmaktan çıkmıştır. Bu kölelik, bu
Serflik daima ikincildir, hiçbir vakit orijinal (menşeinden gelme) değildir;
topluluğun ve topluluk içinde çalışma üzerine temelini atmış bulunan mülkiyetin
gerekli ve gecikmiş sonuçları bahis konusudur." (33, 34)
Demek, ilkel komünün ortak
mülkiyeti içinde insan kendisini erimiş ve kaynaşmış bulmasaydı, Köle ve
Serf tipi, yani toprakla ve davarla kaynaşmış insan kavramı bulunamazdı.
Başka deyimle Komün mülkiyeti önceden yaşanmasaydı, Kölelikle Serflik doğamazdı.
Onun için birinci basamak,
Komünün üyesiyle üretim şartlarını tek vücut haline getirmiş bulunan ortak
yaşantıdır.
İkinci basamak, o ortak
yaşantının gelenek ve görenekleriyle süregeldiği ilişkiler ortasında, ona
benzer ilişkilerle Köleliğin ve Serfliğin yaşamasıdır.
Avrupalı için Kölelik gibi
görünen durumun, Doğulu için komün içinde kişiliği erimiş bir kişi hayatı
gibi görünmesi bundan ileri geliyor. İnsan, ayrı seçik kişilik nedir bilmeyen
Komün hayatına doğuşundan alışınca; kişiliğinin üretim şartları ile bir
tutulduğu Köleliği birden bire yadırgayamamıştır.
(Köleliğin ve Serfliğin Komünü
İnkârı)
Diyalektiğin birinci terimini
gördük: Kişi, Komünün ortak Kan kardeşi olduğu için, ayrı bir KİŞİLİK iddiası
durumu ve kavramı taşıyamaz. Kişinin bağlı olduğu Komün, olduğu gibi bir
yabancı Komüne veya kişiye yenilip esir düştü mü, yeniden Komünün kişileri
de, içinde eridikleri Komünleri gibi, Köle veya Serf olmayı yadırgamadılar.
Bu term bir yol gerçekleşti
mi, yani kişi kendi ana kucağından, hatta ana karnı saydığı ilkel Komünden
koptu mu, Kölelik ve Serflik âdeta kendiliğinden oldu bitti haline gelir.
Ancak, Kölelik ve Serflik
doğar doğmaz, diyalektiğin İKİNCİ TERMİ başlar. Kölelik ve Serflik, olduğu
gibi kalamaz ve kıyamete dek süremez. Birinci termde nasıl Komünün tabii
sonucu veya kendiliğinden sonucu Kölelik veya Serflik olduysa, tıpkı öyle,
ikinci term sırasında Köleliğin ve Serfliğin aynı derece tabii yahut kendiliğinden
gelen sonuçlarıyla karşılaşırız.
Başka deyimle, ilkin Komün,
eşit Kan kardeşi olan kişiyi; hayvanlar ve âletlerle bir duruma sokulmuş
Köle veya Serf durumuna doğru değiştirdi. Ondan sonra Kölelik Serflik,
eşit Kan kardeşlerinin ortak mülkiyetine ve yaşayışına dayanan Komünü (artık
üstün gelmiş, galip, fâtih Komün de olsa) parçalayarak kendi zıttına doğru
geliştirdi. Yani, Komünü Komün olmaktan çıkaran mekanizma, kişinin Köle
ve Serf biçiminde insanlıktan çıkarılması oldu.
Marks yukarıda da kısmen
değdiğimiz gibi, başlıca dört türlü Komün ve ortak mülkiyet çözülüşü saydı.
"DÖRDÜNCÜ ÇÖZÜLÜŞ (inhilâl: Eriyiş), içinde emekçinin kendisinin ve emek
biçimlerinin de henüz doğrudan doğruya OBJEKTİF ÜRETİM ŞARTLARI SIRASINDA
sayıldığı ve o şartlar gibi yakalandığı şartların çözülüşüdür: O zaman
karşımıza çıkan Köleler ve Serflerdir." (36)
İnsanın canlı ve eşit bir
Kan kardeşi iken böyle her türlü insanlık hakkından kopmuş tümüyle aşağılık
bir nesne durumuna girmesi, insanlık ilişkileri içinde olumsuz bir olaydı.
O zamana dek egemen olmuş insan ilişkilerine en kahredici biçimde zıt bir
olaydı.
Ama bu zıt olayın mümkün
olabilmesi, insanın kardeşler arasında farksız bir kardeş oluşundan kaynak
aldı. Böylesine keskin ve olumsuz zıtlıkların bir araya gelmesi, en yaman
diyalektik bir zemberek yaratacağına belge idi.
"İnsan, toprakla birlikte,
toprağın organik eki gibi fethedilince, üretim şartlarının bütünleyici
bir parçası olur, Kölelik ve Serflik böyle doğar; bu Kölelik ve Serflik,
bütün toplulukların ilkel biçimlerini çarçabuk kalplaştırarak değiştirir
ve bizzat o biçimlerin tabanı haline gelir; böylece basit örgüt, eksi (olumsuz)
bir anlam kazanır." (43, Not 6)
Ondan sonra, kapitalizme
dek uzanacak olan birçok değişiklikler, çorap söküğü gibi gelişir ve bu
değişiklikler, ilk bakışta o sıra var olan topluluğu: "ÇARÇABUK KALPLAŞTIRAN",
Kölelik ve Serflik adlı, o "OLUMSUZ" durumdan kaynak alır.
Ne var ki, gerçekliğin diyalektiğinde
sırf ve yalnız "olumsuz" ve "eksi" bir yan sonsuzca var olamaz. Her eksinin,
ister istemez diyalektikçe bir artı yanı; her olumsuzun, bir olumlu karşılığı
ortaya çıkar.
Kölelik ve Serflik elemanları,
ilkel Komün için elbet "OLUMSUZ" ve "KALPLAŞTIRICI" olmakla birlikte, eski
ortak mülkiyet biçimlerini eritmekle kalmadı, yeni mülkiyet ilişkilerine
kapı açtı. Böylece olumlu, artı biçimler ve sonuçlar yarattı.
Marks'a göre; ortak mülkiyetten
kopan kişi, ya toprağı kişi mülkü eder, yahut aygıtı (dolayısıyla emeği)
kişi mülkü eder. Unutmayalım ki, lkel Komünde bu iki şey de yoktur: Orada
toprak gibi iş aygıtları ve dolayısıyla emek dahi kişinin değil, toplumun
ortak malı sayılır. Onun için kişi, kendisine ait olmayan emeği gibi, aygıtı
ve toprağıyla yabancı bir Komüne mal edilirken, ilkin bunu zannedildiği
kadar yadırgamadı.
Toprağın kişi mülkü oluşu;
ROMALI biçimdir. Aygıtın (âletin) kişi mülkü oluşu; Orta-Çağ ESNAFI biçimidir.
"Üçüncü bir OLAGAN BİÇİM
vardır ki, orada mülk sahibi (proprietor), ne toprağa, ne âlete (ve dolayısıyla
da ne emeğin kendisine) değil, sırf ve yalnız çalışan kimsenin tabii Şartı
içinde erimiş bulunan geçim araçlarına sahip çıkar (is to act: Eylem yapar)
(Fransızcası: Çalışan kimsenin tabii şartı olarak verili bulunan geçim
araçlarına uygulanır). Doğrusu bu biçim, Köleliğin ve Serfliğin formülüdür;
ki bu da, sermaye haline gelen üretim şartlarıyla emekçinin ilişkisi içinde
inkâr edilmiş veya tarihce eritilmiş gibi görünebilir." (36)
Köle veya Serf, kendisini
(emeğini) satınalarak hür azatlı oldu mu; çalışma şartlarının (toprağın)
sahibine emeğini satabilir. Böylece, mülk sahibi Sermayeci (kapitalist)
olur, emek sahibi ise işçi olur. Demek Köle ve Serf denilen insan elemanlar;
canlı hayvanlar, yahut cansız âletler kertesine indirildikleri zaman dahi
bir hayvan veya âlet biçiminde bırakıldıkları yerde oldukları gibi kalamazlar.
İnsan olarak az çok bilinçli ve iradeli düşünce ve davranışlara girişirler.
Bunun sonucu, her şeyden önce, Köleliğin yahut Serfliğin erimesine, dolayısıyla
da ilkel mülkiyet biçimlerinin çözülmesine kapı açar.
"İlkel mülkiyet biçimleri,
ister istemez üretimi şartlandıran çeşitli objektif elemanların mülkiyetle
ilişkisi içinde erir." (36)
İlkel mülkiyet biçimlerinin
eriyişi iki türlü oldu:
1- Ortak toprak mülkiyetinden
yoksun bırakılan, yani kopan kişi (savaşta yenilip esir düşen kişi); bir
nesnecil üretim şartı, bir aygıt, bir araç haline gelir. Ancak insan, hiçbir
zaman cansız ve bilinçsiz bir âlet olmadığı için, kendisini ve emeğini
olsun efendisinden satın alarak azatlı ve hür olur. Roma'nın son günlerinde
görülen KOLONLAR böyledir.
2- Ortak toprak mülkiyetinden
kopan kişi, belirli bir sanatın ustalığını ve aygıtını tekelinde tutar.
Bu kişi, Komünden kopmuş, topraktan kopmuş olmakla birlikte; kendi vücudu
içinde koparılıp ayrılamaz ve alınamaz olan bir şeye sahiptir: Bir sanatın
ustalığı ve becerikliliği onun yapısından uzaklaştırılamaz. Bu durumda,
üretim aracı da, ancak o ustalığı becerebilen için yararlı bir nesnedir.
Böylece; Komününden ve toprağından kopsa da usta kişi, Köleden de, Serften
de apayrıdır. Orta-Çağ esnafları böyledirler.
Batıdaki tarihcil gelişim,
hem küçük EKİNCİ'nin, hem küçük ESNAF'ın kişiliklerine bağlı kalan küçük
mülkiyetlerini gösterir. Bu küçük mülkiyetler, zamanla, bir yandan toprak
beylerinin, öte yandan Tefeci-Bezirgânların etkisiyle güneş gören kar gibi
erir.
İnsan emeği bir âlet veya
toprak gibi objektif üretim şartı haline gelince, bu durum, aynı zamanda
Köleliği ve Serfliği hem yaratmış, hem sınırlandırmış, hem de ortadan kaldırmış
bulunan şartlar durumuna girer.
"Burada EGEMENLİK İLİŞKİSİ
ile KULLUK İLİŞKİSİ, eşit olarak, o üretim âletlerinin benimsenmesi kavramı
içinde toparlanır; o ilişkiler, hem gelişimin köklü mayasını teşkil ederler,
hem de her türlü ilkel mülkiyet ve üretim ilişkilerinin sınırlarını deyimlendirirler
ve bu sınırların ortadan kalkışlarının da mayasını teşkil ederler." (39)
Böylelikle Köle ve Serf,
insanın toplum içinde bir çeşit "ölü ruh" durumuna getirilmiş, dondurulmuş
biçimi gibi görünür. Ne var ki; Köle ve Serf, yaşadığı sürece ve sırf var
oluşuyla, ilkel mülkiyet biçimlerini bir yandan sınırlandırır, bir yandan
kaldırır. Bu mekanizma, tarihte, en köklü gelişimlerin mayası olur. Onun
için, gerek Kölelik, gerekse Serflik: Toplum serüveni içinde en ulu gelişim
ve atlayışlara manivelâ rolünü oynar.
Marks, bütün Antik Çağların
en karmaşık ve derin içyüzünü böylece basitleştirir. Nasıl, ilkel ortak
mülkiyet olmasa, Kölelik ve Serflik doğamaz idiyse, tıpkı öyle, Kölelik
ve Serflik olmasa, ondan sonraki gelişimler ve en sonunda kişi mülkiyeti
de doğamazdı. Grundrisse'nin büyük aydınlık getiren bir ölmez buluşu da
bu gerçekliğin diyalektiğidir.
Marks'ın dehası, ortak mülkiyetin
çözülüş biçimlerinde görülen karakteristikleri verirken hiç yanılmıyor.
Örneğin, Kadîm Batı toplumunda iki tip ortak mülkiyeti görüyor:
1- PATRİCİ'nin mülkiyeti,
2- DEREBEYİ'nin mülkiyeti...
Marks bambaşka iki tip olan
bu mülk sahiplerinin karşısına gene bambaşka iki tip toprak mülksüzü çıktığını
belirtiyor:
1- Patrici efendinin KLİYAN'ı
(Antik Çağın yanaşması),
2- Derebeyi'nin SERF'i (toprakbendi)...
Grundrisse, bu iki tip sosyal
sınıf ilişkisinin her ikisini de; "ÜÇÜNCÜ OLAĞAN BİÇİM" içinde topluyorsa
bile, bunların arasında "TEMELİNDEN BAŞKALIK" bulunduğunu açıklamaktan
geri kalmıyor. Şöyle diyor:
"Geçim araçlarının mülkiyeti
demek olan üçüncü biçimin içinde; emekçi kişinin üretim şartlarıyla münasebeti
ve dolayısıyla emekçinin var oluş şartlarıyla münasebeti hiç bulunmaz;
meğer ki bu biçim, Kölelik veya Serflik içinde çözülmüş bulunsun. Üçüncü
biçim, ancak, toprak mülkiyeti üzerine temel atmış ilkel Komünün PANEM
ET CİRCENSES (ekmek ve sirk) çağındaki Romalı PLEB durumunda bulunan üyesinin
statüsü olabilir: Bu insan, mülkiyetinin birinci biçiminden yoksun bırakılmıştır,
ama ikinci biçimine henüz kavuşmamıştır." (39, İng.111 )
Buradaki PLEB, ekmek ve
sirk diye haykıran "AYAKTAKIMI" oluyor. Roma Kentinin son Medeniyet çağlarında
görülüyor. Medeniyet ile birlikte toprak mülkiyetinden ve KOYLÜ'lükten
kopuyor, ama esnaflığa da giremiyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun son çağlarında
başkenti dolduran ayaktakımı aynı tip kalabalıktır. Kapitalizmde bile,
geri ülkelerin büyük şehirlerinde, buna benzer oy davarı yerinde konulmuş
işsiz güçsüz yığınlar bulunuyor.
Marks'a göre bu tip ilişkiler
yanında:
"Avenesiyle (Trainers) birlikte
bey sistemi, yahut kişicil hizmet vergisi (prestation personelle) sistemi,
temelinden bambaşka Şeydir." (39)
Derebeyi ile Avenesi arasında
bulunan kişicil hizmet ilişkisi, neden Romalı Efendi ile Plebin ilişkisinden
"bambaşka şey" oluyor?
Pleb, doğrudan doğruya KENT
olarak mülkiyeti dışında kalmıştır. AVENE, doğrudan doğruya ilkel KOMÜN
olarak mülkiyeti dışında kalmıştır.
Bu iki tip ilişki arasında,
Medeniyet ile Barbarlık arasında yatan başkalık vardır. Marks, haklı olarak
(Fransızca'da: Foncierment: Temelinden, İngilizce'de: Essentially; Esaslı,
diye çevrilen) bambaşka FARK bulmaktadır. Çünkü, bu iki tip sosyal ilişki,
Kadîm Tarihin bambaşka çağlarının özelliklerini taşır.
Morgan'ın Tarih öncesi sınıflamasına
göre; Bey veya Ağa, Osmanlı tarihindeki "SAHİBÜL ARZ" adlı tipin gittikçe
azan bir gelişim tipidir. Batı tarihindeki SENYÖRLER'le, Doğu tarihindeki
BEYLER'in hiçbir farkları yoktur. Çünkü; gerek Cermen gerek Türk ulusları,
Kadîm Tarihe girerlerken, henüz göçebe ÇOBANLIK ekonomisini aşamamış toplumlardı.
Senyörlük ve Beylik kurumu,
Komünün ORTA BARBARLIK KONAĞI'nın ürünüdür. Orta Barbar çobanlar ansızın
çökmek üzere olan Medeniyetlere saldırınca, ilkel Komünleri, ister istemez,
yeni biçimlere doğru değişir.
Engels'in "Origine etc..."
kitabında pek güzel anlattığı gibi: Kabile üyeleri, askercil demokrasi
kuralına göre, savaş komutanları seçerler. Bu komutanlar, zafer kazanılıp
geniş ülkeler ve kalabalık Medeniyet yığınları fethedildikçe, yavaş yavaş
sivrilip ırsî krallar haline gelirler. Bunların ilk işleri, eski Komünde
kendilerine eşit olan Kandaşlarını (Osmanlı tarihçisi Naima'nın açıkça
anlattığı gibi) temizlemek olur.
O zaman, Arapça'da GAAZI,
Türkçe'de İLP, Fransızca'da ŞÖVALYE adını alan yoldaşlar birer birer taranır;
onların yerine AVENE durumunda emir-kulları ortaya çıkar.
Demek Avene; Yukarı Barbarlığa
varmasına fırsat ve zaman bulamadan Medeniyet ile ilişkileri hızlanmış
yahut Medeniyet içine yenice girmiş olan Orta Barbarlığın yarattığı mülkiyet
biçimine uygun düşen tiptir.
Tarihte Kliyan veya Pleb
ile Trainers (Avene veya Arkadaş) kurumları ve tipleri, hiçbir zaman saf
olarak kalmamışlardır. Çünkü, Batı Avrupa'da o sosyal tiplerin belirdiği
çağa dek insanlık, 5-6 bin yıl Medeniyet yaşamıştır. Orada KENT-KOMÜN savaşları,
durmadan med cezir yapmıştır. Yukarı ve Orta Barbarlıklarla Medeniyetleri
birbirine karıştıran alt-üstlükler sürüp gitmiştir.
O mahşer ortasında, ne tek
başına saf Kliyan veya Pleb kalmıştır, ne de sırf ve dokunulmamış Avene
kalmıştır.
Bununla birlikte, Kliyan
ve Pleb, Yukarı Barbarlığın Kent Komünü içinde mülksüz olanlardır. Avene,
Medeniyet yığınları arasına daldığı sırada Orta Barbarlığın Kabile Komünü
içinde mülksüz kalanlardır. Daha doğrusu, her iki tipte ortak mülkiyetten
kopmuşturlar; ama henüz ne Köle ve ne de Serf olmaya vakit bulamamış olan
kişilerdir. İki tipin gerek paralel yanları, gerek başka başka yanları,
iki sosyal konakta yaşamış olmalarından ileri gelir.
Kadîm toplum tarihini somut
akışıyla göz önüne getirdik mi, bundan önce sezilenlerin gerçek olduğu
daha iyi göze çarpar.
1. KENT: Bildiğimiz gibi
temeli toprak ekonomisine dayanan bir HÜCRE'dir. Kurucusu Komün Kandaşları,
eşit topraklı ve eşit haklı olurlar. Roma'da Patrici, Mekke'de Kureyş adını
alırlar. Sonraları Medeniyet kalabalığı içinde "ASİL" adını alacak kişiler,
bu Kent kurucularıdır.
Her ünlü Kent Bezirgân sisteminin
ol kavşaklarında az çok emniyetli bir antrepo gibi kuruldu. Bezirgân ilişkilerin
çözüp dağıttığı çeşitli eski Komünlerden kopmuş olan kişiler, ister istemez,
o yeni Kentlere doğru süzüldüler. Kent koltuğunda bir iş yapabilmek için,
Kent "asîl"lerinden birinin koltuğu altına sığınmak gerekti. Öyle sığıntı
olanların Roma'da en çok ün kazanmış iki tipi görüldü: a) Kliyan, b) Pleb...
a) KLİYAN: Patrici'nin ailesi
içine katıldı. Onun bir parçası oldu. Mekke'de Kliyan'ın karşılığında Abd
denildi. Ne Kliyan ve ne Abd, sonradan; Medeniyet ilerledikçe beliren KÖLE
değildir. Bugün, örneğin "Abd,'ül Muttalip: Muttalip'in Kölesi" diye tercüme
ediliyor. Yanlıştır. Köle, Medeniyet içinde bezirgânca alınıp satılan kişidir.
Yukarı Barbarlıkta henüz öyle bir Köle yoktur. Yalnız aile üyelerinden
biri durumuna kabul edilmiş Kliyan veya Abd bambaşka kişidir.
b) PLEB: Patrici'nin ailesi
dışında kaldı. Mekke'de Plebin karşılığına MÜSLÜM adı verilmiş görülüyor.
Roma'nın Plebi gibi Mekke'nin Müslümü de (Hazreti Muhammed'in ve eshabı
kiramın hepsi gibi), daha çok, ufak tefek alış-veriş, küçük san'at ve Tarım
işleriyle yaşardı.
Marks, Pleblerin toprak
üretmeni olduklarını söylerken, Kent dışında ve ötesindeki -mülkiyeti ortakça
Kente ait- topraklarda çalışan kimseleri anar.
Tekrar edelim. Gerek Kliyan,
gerek Pleb, Medeniyetten önceki YUKARI BARBARLIK KONAĞI biçiminde yaşayan
toplumun ürünüdürler.
2. KOMÜN: Bildiğimiz gibi
Kent kurulmadan önce vardır. İlkel toplumlar, gerek VAHŞET, gerekse BARBARLIK
çağlarında, toptan ORTAK MÜLKİYET ilişkileri içinde idiler. İster Aşağı
Barbarlıktaki AVCI olsun, ister Orta Barbarlıktaki ÇOBAN olsun, ister Yukarı
Barbarlıktaki EKİNCİ olsun; insanlar, her zaman, özellikle toprağın mülkiyetine
hep birden, ortaklaşa sahip oldular.
Marks'ın ele aldığı Roma
Tarihi sonları Avrupa'sında ne görüyoruz? Birtakım Senyörlerin çevrelerini
silâhlı Aveneleri sarmış. Doğuda Senyörlere Türkler BEY, Rumlar AĞA demiştir.
İngilizlerin TRAİNERS, Fransızların SUITE veya SUIVANTS, Almanların GEFOLGE
dedikleri tip vardır. Buna Türkçe'de, ilkin Batı dillerindeki anlamına
uygunca ARKADAŞ denilmiştir. Sonra Arapça (yardımcılar) demek olan, fakat
soysuzlaştıkça kötüleyici anlamda kullanılan AVENE denilmiştir.
Marks, ortak mülkiyette
bulduğu ÇÖZÜLÜŞ biçimlerini, SOYUT olarak, daha çok EKONOMİK elemanlar
halinde koyuyor ve birkaç türlü çözülüş (dissotlution) eriyiş biçimleri
sayıyor. Sayı rakamları bir yana bırakılırsa, çözülüş biçimlerindeki belirlilik
kalitece değişmiyor.
Somut tarih gelişimi içinde,
aynı biçimleri, hiç değiştirilmemiş olarak buluyoruz.
Somut tarih olaylarını Morgan'ın
sınıflamasıyla ele alalım. Burada açıkça görüyoruz. İlk toplum, ilkel sosyalizm
Komün'ü biçimindedir. Bu Tarih öncesi Komün KENT biçimine girerken, Marks'ın
"ÜÇÜNCÜ OLAĞAN BİÇİM" dediği durumla karşılaşıyoruz. Yani Marks'ın üçüncü
saydığı hâl somut tarih hiyerarşisinde birinci sıraya giriyor.
Marks'ın onu üçüncü sayması
şundan ileri geliyor. Konu, Roma'nın yıkılışı üzerine görülen gelişmeler
çerçevesinde işleniyor. Doğrusu aranırsa, tarih boyunca bu konak, zaman
zaman kimi birinci, kimi de üçüncü konak olarak "TEKERRÜR" etmiş durmuştur.
O bakımdan, aynı konağı bir yerde ve zamanda üçüncü, başka bir yerde ve
zamanda birinci saymak yalnış olmaz.
İlk Medeniyet Kentte başladığına
göre Kent, ileri bir toplum biçimi idi. Mantıkça, ileri bir toplum, geri
toplumu her zaman yenmeliydi. Öyle olduğu halde, Kentten -tarihçe- bir
çağ daha geri ve eski olan Komün, zaman zaman Kenti alt edip yıktı. Onun
için Kentten önce gelmesi gereken Komün, zaman oldu, Kentten sonra da geldi.
Hattâ bir yol Medeniyet kurulduktan sonra, hemen daima Kentin ardından
onu yıkan Komün gelir oldu. Barbar Komün konağının toplumcul ve ekonomik
ilişkileri, Kent yıkılırken, erimiş Medeniyetin üzerinde yeniden suyun
yüzüne çıkabildi.
Bu, kıyasıya diyalektik
gidiştir. Sosyal konakların somut hiyerarşisine göre sıraya dizilince iş
başkalaşır. Örneğin, Roma Tarihi için "SON" gibi görünen KOMÜN (Cermen
Barbarları), somut insanlık tarihi için "İLK" durumda bulunur.
Somut tarihte eskimiş KENT
İLİŞKİLERİ'ni yıkan KOMÜN, bir tek ve homojen toplum konağı değildir. Tarihcil
Devrimlerin hepsi, ilkel sosyalist Komün çağını yaşayan, tümüyle Barbar
toplumların vurucu güçlerinden doğmuştur. Ancak, o Barbar güçlerin kimisi
YUKARI BARBARLIK konağında, kimisi ORTA BARBARLIK konağında bulunmuşlardır.
Grundrisse'de bütün tarihcil
ayrıntılara bağlı toplum karakterlerinden özlü ve özet olarak MÜLKİYET
İLİŞKİLERİ çıkarılmıştır. Bu mülkiyet ilişkilerinin Doğulu veya Romalı
biçimleri arasındaki fark, Kent ile Komünler arasındaki ilişki farklarına
dayanır. Grundrisse, daha çok, Akdeniz ortamında yaşamış Kent ve Komün
ilişkileri içindeki ortak mülkiyet biçimleri ve çözülüşleri üzerinde durmuştur.
Buraya dek incelediğimiz
karakterlerden şu sonuç ortaya çıkıyor:
1- KLİYAN Kentin (daha doğrusu
Medeniyetin), AVENE Komünün (daha doğrusu Orta-Çağın), İLK başlangıç dönemlerindeki
insan tipleridir.
2- KÖLE Kentin (daha doğrusu
Medeniyetin), SERF Komünün (daha doğrusu Orta-Çağın) SON gelişim dönemlerindeki
insan tipleridir.
Antik Tarihte insanın alınır-satılır,
kırılır-atılır aygıt ve hayvan durumuna sokulması demek olan KÖLELİK, çok
ayaklanmalara, isyanlara kapı açtı. Yalnız, sosyal bir sınıf olarak, iktidara
gelip yeni bir sosyal düzen kuramadı.
Barbarlarca Medeniyete dışarıdan
baskın yapılarak başanlan TARİHCİL DEVRİM Medeniyet apsesini yarmadıkça,
yüzde yüz Medeniyet etkisi altında kalmış olan toplumlar, bütünüyle taşlaşıp
mezara gömüldüler. Irak'taki Sümerler, Akadlar; Mısır'daki Firavun sülâleleri
ve ilh. gibi.
Tersine, Medeniyet toplumu
dışarıdan Barbar akınlarıyla TARİHCİL DEVRİM'e uğradığı zaman, iş başka
türlü oldu. Medenî toplumu boyunduruklayan insanlar, ortak mülkiyet prensibine
dayanan ve o karakteriyle ilkel de olsa, SOSYALİST olan Komünün insanları
idiler. O yüzden, Barbar Komünün boyunduruğuna girenler, bütün insanlık
haklarından yoksul bırakılmadılar. Tarım temeli üzerine kurulmuş TEFECİ-BEZİRGÂN
ekonomisinde boyunduruklanan (Medenîlerce esir alınan) insanlar gibi Köle
olmadılar. Hattâ; Köle adını taşıdıkları sürece, Medeniyet Kölelerinden
ayrı durumda kaldılar.
Medeniyette Kölelik, çetin
şartlı bir alt-sınıf idi. Gerçi, bütün Bezirgân Medeniyetleri son günlerini
yaşarken, Kölelik verimsizleşti ve bu yüzden Roma'nın son günlerinde olduğu
gibi, kendi kendisini inkâra başladı. Ancak; Medeniyet düzeni ayakta kalmadıkça,
taşlaşmış KÖLE-EFENDİ sosyal ilişkileri, hiçbir zaman katılığını yitirmedi.
Tek Tanrılı dinlerin Köle azat etmeyi ibadet saydığı toplumlarda bile,
Kölelik kaldırılmadı. Genel ve pratik olarak tümüyle Kölelik, prensip halinden
çıkmadı.
Barbar Komün, boyundurukladığı
insana efendilik değil, sadece egemenlik tasladı. Bu tutum, hiç değilse
bir geçit çağı için, orantılı ve izafî olarak, insanların yarım hürriyete
kavuşmasına benzedi.
Nitekim Osmanlı İmparatorluğu'nun
ilk kuruluş günlerinde yaşayan DİRLİK DÜZENİ içinde, fethedilen insanlar,
Toprak Kölesi değil, Serften bile daha hür çiftçi idiler.
Batı Avrupa'da Barbar Cermen
ve Frank krallıkları başka türlü olmadılar. Fransa'da MEROVELİLER çağı,
Osmanlı Dirlik Düzenini andıran toprak ilişkilerini yaşadı.
14'üncü ve 15'inci Yüzyıllar
İngilteresi de böyle idi. Yalnız, orada farklı başka yeni bir durum doğmuştu.
Kapitalizm başlamak üzere idi. "Das Kapital"in üzerinde durduğu hür ve
otonom küçük ekinci tipleri öyle bir "Altın-Çağ" köylüleri oldular.
Bu özelliği, daha duruca
kavrayabilmek için, azıcık soyutlaştıralım. Barbar kabile geldi. Eski yerleşik
ve Tarımla uğraşan toplumu egemenliği altına soktu. O zaman insan üretim
ve mülkiyet ilişkilerinde ne görüyoruz?
Grundrisse öyle durumlar
için, bir hipotez veya farz ve kabul edilecek tahmin yapıyor. Yaptığı gerçek
tarih olaylarının en aslına uygun gidişidir. Ve şöyle der:
"Öyle tarihcil proseler
farz ve kabul etmek yerinde olur ki, orada belirli bir millet ve ilh. bir
kişiler yığını gerçekten hür emekçiler durumuna değilse bile, -henüz öyle
değildirler,- hiç değilse farazî olarak (virtuellemen), hür emekçiler durumuna
sokulmuştur; o emekçilerin tek mülkiyeti, var olan değerlerle değiş edebildikleri
iş güçleridir. Bu kişilerin karşısında, bütün objektif üretim şartları,
onların mülkiyeti değilmiş, başkasının mülkiyeti imiş gibi vardırlar; ama
aynı zamanda, belli bir kertede; canlı emek sayesinde edinilebilecek olan
değişebilir değerler gibi vardırlar. Bu tarihcil çözülüş proseleri başka
başka görüntüde görünürler." (39-40)
Grundrisse bu satırlarla
başlıca iki büyük tarihcil olayın üzerine basıyor:
1- Bir HÜRLEŞME vardır.
Ama bu durum, modern kapitalizmde görülen HÜR İŞÇİ gibi gerçekten hürlüğe
kavuşmuşluk değildir. Ortada bir hayli FARAZİ (virtuel) karakter gösteren
bir hürleşme, serbestlik vardır. Gerçekten hürleşmek iki anlam taşır: Bir
yanda emekçinin, objektif üretim şartlarından serbest kalması vardır öte
yanda emekçinin, gerek Komünden, gerekse herhangi bir Efendi yahut Bey
mülkiyet ve egemenliğinden serbest kalması vardır. Bu iki anlamda tam bir
serbestlik bulunduğu zaman, Antik Çağ ortadan kalkmış, yerine kapitalizm
çağı başlamış olur. Yani, hür işçi ile üretim şartlarının sahibi kesilen
patron karşı karşıya kalırlar.
Grundrisse'nin belirtilen
farazî hürlük, izafî serbestlik, kapitalizmin hür ücretliliği değildir.
Tarihcil prose henüz kapitalizme varamamıştır. Prekapitalizm çağındadır.
2- "TARİHCİL PROSELER" bir
tek değil, birçokturlar. Grundrisse, bunu özenle belirtiyor. Yalnız, o
çeşitli proselerin ayrıntılarına girmiyor.
Biz o çeşitli proseleri
tarihin sosyal oluşlar zinciri içinde ele alabiliriz. İlk Sümer toplumunun
Barbarlıktan Medeniyete geçişi üzerine elimizde hemen hemen hiçbir malzeme
net değil. Buna karşılık, ilk Kent Medeniyeti bir yol doğduktan sonra,
onu temizleyen Barbar akınlarından pek çok örnekler biliyoruz. Onları başlıca
iki toplum biçimi içinde derleyip toparlamak elden gelir:
a) YUKARI BARBARLIK'tan
Medeniyete geçiş gerçekleşti mi, Kent içinde Kliyan ile Pleb tipleri kalkar;
onların yerine kaskatı, hürriyetsiz KÖLE sosyal sınıfı geçer. Bu, bildiğimiz
ünlü orijinal Medeniyetlerin klâsik tarihlerde ayrıntılarıyla açıklanmış
GİDİŞİ prosesidir.
b) ORTA BARBARLIK'tan Medeniyete
geçiş: Yakın ve Uzak Doğuda TÜRK-MOĞOL göçebe akınları; Batıda HUN-CERMEN
göçebe akınları (tarihteki deyimiyle ULUSLARIN GÖÇÜ, Muhacereti Akvam)
bu geçişin örneğidir.
Orada Komünün seçimle başa
geçirilen asker şefi sivrilerek kral olur. Olur olmaz yanındaki "ARKADAŞLAR"ı
yerine kimler geçer?
İşte burada tarihcil prose
bakımından, birbirine zıt yönde gelişimler önümüze çıkar. Evrencil insanlık
tarihinde tuttuğu yere ve zamana göre bambaşka tipler görülür.
O tiplerin hepsindeki insan,
önce kaskatı hürriyetsiz, yani KÖLE değildir. Böyle olmakla birlikte, içine
düştükleri SOSYAL ORTAM'a göre, bu insanların kaderleri iki zıt yöne çevrilir.
O iki yönü gözümüzde en klâsik biçimiyle belirtecek örnekler Hindistan
ile Batı Avrupa'da görüldü.
1- HİNDİSTAN'DA: Tarihcil
prose, kapitalizm gibi GENİŞ YENİDEN ÜRETİM yapan bir ekonomik gelişime
uğramadı. Yerinde saydı. Barbar Komünün o topluma getirdiği VIRTUEL hürriyet
taşlaşıp kaldı. Fatih kabile, toplumun kutsal din veya savaş Kastı oldu.
Yenilgiye uğrayan öteki yığınlar, zanaat yahut tarım işlerinde kastlaştılar.
Marks'ın "KASTLAR SİSTEMİ"
dediği şey budur. Toplumu o fosilleşen ekonomik ve sosyal ilişkiler durumundan
söküp çıkarmak, kendiliğinden, yani kendi iç güçlerinden gelemez. Ancak
dışarıdan zor gerekir. Bu da başlıca iki biçimde gerçekleşiyor. Birisi
Antik Barbar akınıyla, ötekisi Modern Kapitalist akınıyla...
Klâsik Antik Barbar akınları,
Tarihcil Devrimler yaptılar. Toplumu o taşlaşmış hali içinde alt-üst ve
harman ettiler. Kastlar kabuğunu kırıp yeni gelişimlere kapı açtılar. Ancak;
Hindistan, her yanı dünyanın en aşılmaz dağları ve en korkunç derin denizleriyle
çevrili bir ülke idi. Barbar akınları, Hint toplumu için, ancak binlerce
yılda bir gelen şans oldu. O da, hiçbir zaman, tam bir alt-üstlük sağlayamadı.
Tarih öncesinde, Sümerlerden
İndüs ırmağı boyuna atılmış gözüken Kentleşmeler üzerine, belki Tufan Irak
Medeniyetine inerken; Asya Barbarları Hindistan'a indiler. Ondan sonra
geçen binlerce yıl, Kastları ebedileştirdi. Akdeniz Grek Medeniyetinin
tasfiyesini yapan İskender, Hindistan'ın kapılarından öteye geçmedi. İskender'den
sonra Hindistan'a yapılan bütün Barbar akınları, oradaki Antik Medeniyetçe,
hemen kolaylıkla -söz yerinde ise- AMORTİSE edildi. Ve Hindistan, Kastları
ile başbaşa kaldı.
İkinci ihtimal kapitalizm
çağında belirdi. Ta uzaklardaki Batı Avrupa'dan, iliklerine dek kişicil
ve çıkarcı kapitalizm geldi. Sarsılmaz Kastlar Sistemiyle, sarsılmaz bir
efsane hayvan Dinozor gibi yatan koca Hindistan'ı sistemlice yağma ve çapul
etti. Dünyanın en dayanılmaz şartı SÖMÜRGE durumuna soktu.
Kapitalizm, Kastlar kamburu
üstüne Emperyalizm kamburunu bindirmekle yetindi. Avrupa metropollarının
Hintli uşaklarına dağıtabildikleri KAPİTALİZM SADAKASI, ülkeyi geniş yeniden
üretim ekonomisine ve toplumuna götürmekten uzak kaldı. Böylece; fosilleşmiş
acıklı Kastlar Sistemi, uzun yıllar evren işçi sınıfının sosyalizmini bekleyecekti.
2- AVRUPA'DA: Avrupa'da
tarihcil prose, yıkılan Roma Antik Medeniyetinin yerine DEREBEYİLİK SİSTEMİ'ni
getirdi. Burada, Marks'ın deyimiyle: "İSTER ÇALIŞAN MÜLK SAHİBİ OLSUN,
İSTER MÜLK SAHİBİ ÇALIŞSIN", yeni insan kümeleri doğdu. Marks'ın "DÖRDÜNCÜ
ÇÖZÜLÜŞ" adını verdiği biçimde ortak mülkiyetin eriyiş ortamı geçildi.
Avrupa'da Derebeyiliğin
yerleştiği çağlarda, o çözülüş biçimlerinden ikincisi ile üçüncüsü akıp
geçti.
Birinci çözülüşte, ilkel
Komün veya Orta Barbarlar, Tarım ekonomisine geçerek Yukarı Barbar Kentini
kurdular. Ortaya çıkan toprak ilişkileri, henüz mülkiyeti toplumun olan
toprak üzerinde çalışan üretmenleri yarattı. Çözülüşle ilkel Komünün vardığı
mülkiyet biçimi ortaya çıktı.
Dördüncü çözülüş, o kurulmuş
Kent içinde belirdiği zaman, KÖLE-EFENDİ ilişkilerine yol açtı. Kent dışında
belirdiği zaman, Orta Barbarlığın zaptettiği SERF-BEY ilişkilerine yol
açtı. Ortak mülkiyet, o sınıf münasebetleriyle damgalandı.
Buraya dek Marks'ın Grundrisse'de
açıkladığı dört çözülüş biçimini özetledik. Bu dört biçimden birinci çözülüş,
başlangıcı, dördüncü çözülüş, sonu gösteriyorlar. Biz, bu başlangıç ve
son çözülüşleri bundan önce anlatılan iki ayrımda gördük.
Şimdi, başlangıçla son arasında
orta yere gelen ikinci ve üçüncü çözülüş biçimlerini izleyebiliriz. Marks'ın
dört çözülüş biçimini anlattıktan bir sahife sonra belirttiği ve birinci
ve ikinci "TARİHCİL HÂL: Etat Historique"lere karşılık düşerler.
Grundrisse, toprak üretimiyle ilgisi bakımından, en çok Köle ve Serf
kurumları üzerinde durdu.
Niçin, aynı Tarım üretimi
uğruna çalışanlardan bir bölüğü KÖLE, başka bir bölüğü SERF oldu? Grundrisse
bunun üzerinde durmadı.
Biz problemi incelemek üzere
öncüleyin (apriori) yapıyormuşça, ilkin şu hipotezi koyalım:
1- Köle: KENT'in ürünüdür;
2- Serf: KOMÜN'ün ürünüdür...
Daha doğrusu:
1- KÖLE: Kent'in içinde
Klinyan'ın yerini tuttu;
2- SERF: Komün'ün içinde
Avene'nin yerini tuttu...
Kent PATRİCİ'si, ilkin ailesine
yardımcı olarak aile içinde aldığı yanaşma Kliyanlardan yararlandı. Medenileştikçe
fütuhat yapan Kentliler, zaferlerin bol bol getirdiği esirleri Köle olarak
çalıştırma yolunu tuttular. Böylece Köle, aile içinde Kliyandan daha çok
yadlaşmış (yabancılaşmış) ve hürriyetini yitirmiş bir insan idi.
Komün BEY'i, ilk fütuhatını
eşit arkadaşları ile yaptı. Biraz irkilip irileşince, savaş yoldaşlarını
Avene durumuna soktu. Gene de Bey, yanında beslediği Avene ile çapul yaparak
bir çeşit kolay geçim yolu sağlamıştı.
Zamanla; Çobanlık üretimi
yerine Tarım ekonomisi geçti. Tarım ürünü yanında, Avene ile yapılacak
çapulun verimi ve değeri iğretileşti. Daha oturaklı Tarım üretiminde çalışacak
yabancı yığınlar, toprak üzerinde Serf durumuna getirildiler.
Görüyoruz. Kliyan ile Avene
gibi, Köle ve Serf de gelişi-güzel tesadüf yahut keyfi davranış ile ortaya
çıkmadı. Hepsi, belirli toplum biçimlerinin kaçınılmaz ürünleri oldu.
Köle, Kentin MEDENİLEŞME
KONAĞI'nda, Serf, Komünün MEDENİLEŞME KONAĞI'nda ortaya çıktı. Serfin ortaya
çıktığı konağa, Çoban ekonomisinin Tarım ekonomisine geçiş konağı da denilebilir.
Böylece gerek Köle, gerekse Serf, iki ayrı tipte ekonomik ve sosyal ilişkilerden
doğdu.
Doğuş karakterlerine göre
KÖLE statik, SERF dinamik birer gelişimin elemanı oldular. Köle, bütün
Antik Medeniyetleri batırdı, Serf, köleleşmediği ölçüde hürleşmeye doğru
gelişti ve Batı toplumunu Derebeylik düzeninden Kapitalizme geçiren döner
plâkalardan, manivelâlardan biri oldu.
O sebeple Grundrisse, daha
çok Serfliğin gelişimi üzerinden bulduğu ilginç sonuçlara yer verdi. Bu
sonuçlar Marks'ın "CERMANİK MÜLKİYET BİÇİMİ" adıyla andığı ORTA-ÇAĞ düzeni,
yani DEREBEYİLİK sistemi içinde görüldü.
Batıda "ORTA-ÇAĞ" adıyla
anılan ekonomik ve sosyal düzen ne idi? Onu Marks'tan daha derin temeliyle
belirten kimse bulunmadı. Şöyle anlattı:
"Temelinde, mülk sahibinin
kendi var oluş yordamı budur: Mülkiyet sahibi artık çalışmaz; onun mülkiyeti
içine, üretim şartları arasında, emekçinin kendisi ve Serf ve ilh. olarak
girmiş bulunur." (39)
Batıda Kentin PATRİCİ'si,
ilkin bizzat kendisi basit bir toprak emekçisi köylü, küçük ekincidir.
Yani, Patrici, Tarım üretiminde fiilen çalışmakla işe başlar.
Barbar BEY ise, askercil
demokrasinin savaşı zanaat haline getirmiş fütuhat elebaşısıdır. Değil
yercil ekonomi işlerinde çalışmasın, istese çalışamaz. Çünkü o Bey doğrudan
doğruya Çobanlıktan gelmiştir. Tek sözcükle BİLMEZ Tarımın ne olduğunu.
Kentin fâtih asîlleri (Patriciler)
ile Komünün fâtih beyleri (önce Şövalyeler, İlbler, sonra Derebeyiler)
arasında göze çarpan derin başkalık, hatta uçurum buradan gelir.
Ne var ki Barbar Beyler,
savaş zanaatlarında yürürken, talihleri yüzlerine güldü mü, gözü alabildiğine
geniş topraklara ve o topraklar üzerinde yaygın insan yığınlarına ansızın
EGEMEN duruma girmişlerdir. Onların bir anda anladıkları şey bu egemenliktir.
Mülkiyet değildir.
Ne toprağın, ne insanın
üzerinde MÜLKİYET ilişkisi kurmak, Barbar Komün insanı için bilinen şey
değildir. Onu ancak çok sonraları, geçmiş Medeniyetlerin sofrasında öğrenecektir.
Bu yüzden, Komün Beyleri,
ellerine geçen topraklara o zamana dek alışageldikleri gözle bakarlar.
Onların gelenek ve göreneklerine göre her şey orta-malıdır. Toprak da herkesin
yararlandığınca ortak mülkiyeti olabilir. İlk Roma çağlarındaki AGER PUBLİCUS,
İslâmlıktaki MIRÎ ARAZİ bu bakışın ürünüdür.
Gene aynı gelenek, görenek
ve toprak üretimiyle uğraşmamış olmak, Patrici'ce davranışın tersine, insanı
Köle olarak çalıştırmayı şart koşmaz.
Aslına bakarsak Kent de
ilkin bir Komün tarafından kurulmuştur. Farkı, Kent kuranların Tarıma ulaşmış
Yukarı Barbar oluşlarından ileri gelir. Ve Kentte Kandaşların toprak üretimi
ile çalışmaları, onlarda, Komünün ortak mülkü olan toprağa karşı bir mülkiyet
içgüdüsü yaratır. Orada mülkiyetle egemenlik birbirine katılır.
Marks, gerek Serflik, gerekse
giderek Kölelik ilişkilerinin toplumda ekonomik anlamıyla gelişmelerini
hep birden şöyle anlatır:
"Bu DOMİNATION: EGEMENLİK
İLİŞKİSİ, burada, esaslı bir benimseme (approppriation: Sahip çıkma) ilişkisi
gibi görünür. Hayvana, yere ve ilh. karşı egemenlik ilişkisi gösterilemez
ve olamaz; çünkü, hayvan da bir görev yerine getirdiği halde, benimseme
ilişkisi içinde bulunur. O egemenlik ilişkisini şartlandıran şey, yabancı
bir İradenin benimsenişidir. İradesi bulunmayan şey,, örneğin hayvan, gerçi
hizmet edebilir; ama, o şeye sahip olan, o şeyin efendisi haline gelmez.
Öyle ise görüyoruz, burada HEM EGEMENLİK İLİŞKİSİ, HEM KULLUK (SERVİTUDE)
İLİŞKİSİ, ikisi birden üretim âletlerinin benimsenişi kavramı içinde toparlanır.
Bu ilişki, bütün ilkel mülkiyet ve üretim ilişkilerinin, sınırlarını deyimlendirdiği
gibi, hem gelişimleri için ve hem de ortadan kalkmaları için gerekli olan
mayayı teşkil eder." (40)
Kliyan ve Avene, henüz böyle
sosyal ilişkiler içinde asıl mülk sahibine ve ailesine karşı yadlaşmış
birer sosyal sınıf değildirler. Belki ileride, tarihcil gelişim şartlarına
göre, sosyal sınıfların tohumu olacaklardır.
Bununla birlikte, egemenlik,
bir benimseyişin sahip çıkmanın başlangıcı olmuştur. Osmanlı Mirî Topraklarında
"Beytül Mal'i Müslimin" adına KONTROL yapan Beylere, son zamanlara dek,
"Sahib'ül Arz: Yerin Sahibi" denirdi. Sahip sözcüğü, ilkin Arapça'da lûgat
anlamı ile "KORUYUCU" demektir. Ancak, sonraları, toprağı ve üretmeni korumakla
görevli olan "Sahib'ül Arz"ların nasıl "MULKİYET SAHİBİ" durumuna doğru
soysuzlaştıklarını ve Derebeyileştiklerini yerinde görmüştük.
Bu ayrılıkları gözden geçirince
anlıyoruz. Kölelik, Kent biçimine girmiş Komünün son basamağıdır. Serflik,
Kent biçimine girememiş KOMÜN'ün son basamağıdır. Bu iki kurum, önce Komünün
başını yerler; sonra, Kölelik üzerine dayanan Medeniyetin ve Serflik üzerine
dayanan Derebeğliğin başını yerler.
Tarihte Köleliğin sonu, orijinal
Antik Medeniyetin yok olması ve Tarihcil Devrimin başlaması demektir. Kölelikten
sonra yeni bir sosyal devrimin toplumda belirdiği görülmemiştir.
Tarihcil Devrimlerin uzun
çağını kapatıp Sosyal devrimler çağını aşan, Serflik kurumunun gelişimi
olmuştur. Bu gelişimin somut adına AVRUPA ORTA-ÇAĞI diyoruz.
Marks'ın soyut olarak ele
aldığı Orta-Çağ yahut Cermen Çağı, Serflik çağı diye de adlandırılabilir.
Orta-Çağda iki tip emekçi insan ortaya çıktı:
1- KÜÇÜK EKİNCİLER,
2- ESNAFLAR... Bu iki tip
insan da, Orta-Çağın KÜÇÜK-BURJUVA kümelerini teşkil ederler. Kapital öncesi
gelirler. Kapitale sebep olurlar.
Grundrisse Orta-Çağ küçük
ekinciliğini şöyle karakterize eder:
"Çalışan kişi toprakla kendisine
ait bir şey imiş gibi ilgilenir. Toprağın mülk sahibi imiş gibi çalışır
ve üretir. En iyi durumda yalnız toprağı işleyen kişi olmakla kalmaz; aynı
zamanda toprağı kendi mülkiyetinde tutarak, toprakla çalışan kimse olarak
ilişkili bulunur. Farazi olarak, toprağın mülkiyeti içinde, hem ilk-maddenin,
hem orijinal (aslından beri) âletin, toprağın kendisinin ve kendiliğinden
bitmiş yer ürünlerinin mülkiyeti de bulunur. İlkel biçimiyle göz önüne
getirilen bu ilişki, bize kişiyi, toprağı benimseyen, orada ilk-maddeyi
bulan, âleti bulan ve emekle yaratılmamış olup toprağın kendisince yaratılmış
yaşama araçlarını bulan kişi olarak gösterir. Bu ilişki yeniden üretilir
üretilmez, ikinci kerte âletlerin ve bizzat emeğin yarattığı ürünlerin
fışkırdığı görülür; ve bütün bunlar ilkel biçimleriyle arazi mülkiyeti
içinde bulunur." (36-37)
Marks, bu çeşit üretim yordamındaki
mülkiyet ilişkisine "DAHA CEVHERLİ MÜLKİYET İLİŞKİSİ" der.
"Bu bir numaralı tarihcil
hâl, (emeğin sermaye ile olan) ilişkisi içinde inkâr edilir, yahut o ilişki
içinde tarihcil çözümünü bulmaya adanmış olur." (37)
Grundrisse'nin yukarıki
tanımlaması, Kent içinde ilk eşit Kandaşların paylaştıkları toprakları
göz önüne getiriyor. Orada, "çalışan ile mülk sahibi aynı kişi"dir. Ancak;
Kent içinde bile, ilk zamanlar, Kenttaş üretmen çiftçi, toprağın açıkça
"mülkiyet sahibi" olmaktan uzaktır. Kenttaşlar, daha çok, Tapınağın veya
toplumun, yani Allahın sayılan toprak üzerinde eşit haklı TASARRUF sahipleri
olarak görünürler.
Bunu, "Asyalı" olan Irak
ve Mısır Kentlerinde daha açık görüyoruz. Ne var ki, Akdeniz Bezirgân Kentlerinde
bile keyfiyet, nitelik bakımından Kent, aynı ilişkilerle doğmuştur. Roma'da
belli sürelerle yapıları CENS araştırmaları vardır. Orada bütün Kenttaşlar,
yoklama yerine bir eksiksiz toplaşırlar. Varlarını yoklarını açıklayıp
doğruca yazdırırlar.
Osmanlı toprak düzenindeki
"TAHRİR" adını alan resmî kontroller de, Roma'nın "Cens" usulûnü andırır.
Bütün bunlar toprak üzerindeki mülkiyet sahibinin henüz KOMÜN olduğunu
gösterir. Kişilere verilen, yalnız tasarruf (işleyip yararlanma) hakkıdır
ve bu hak bile, eşitliği bozulmasın diye, sık sık denetlenir.
Göçebelikten gelen Komün,
fütuhatla ele geçirdiği topraklar üzerinde, daha başka türlü bir münasebet
kuramaz. Ancak, kendiliğinden bir basamak ileri bir toplum olan Kent içindeki
toprak ilişkilerini, hemen hemen oldukları gibi benimseyip uygular.
Bu uygulamanın en belli
örneği, Osmanlılıkta görülen ünlü DİRLİK DÜZENİ'dir. Bu düzene göre (Roma'nın
AGER PUBLİC dediği) "MİRÎ TOPRAK"ların "RAKABESİ" (yani mülkiyet ve kontrolu),
"MÜSLÜMANLAR MAL EVİNİN", yani bütünüyle toplumundur. "Çiftçi"ye, verimi
de göz önünde tutularak, eşitçe üleştirilen toprağın yalnız tasarruf hakkı
bağımlanmıştır. Beyin bu toprak üzerinde ne mülkiyet, ne tasarruf diye
hiçbir hakkı bulunamaz.
Sonra nasıl oldu da ÇİFTÇİLER,
kimi yerde mülk sahibi, kimi yerde "YERLERİN ESİRİ" durumuna girdi? Buna
karşılık, nasıl oldu da ne mülkiyet ne de tasarruf hakkı bulunmayan "SAHİB'ÜL
ARZ" Beyler, yavaş yavaş "EŞRAF, ÂYAN, MÜTEGALLİBE" adlarıyla, koruyup
savunacakları topraklar ve üretmen insanlar üzerinde, mal sahibi haline
geldiler? Yani Batının "FEODAL: Derebeyi" dediği sosyal sınıfı biçimlendirdiler?
Buna, Osmanlı toprak düzeni üzerine "OSMANLI TARİHİNİN MADDESİ" etüdümüzden
bir özet olarak aktardığımız "TARİH-DEVRİM-SOSYALİZM" kitabında kısaca
dokunduk.
Marks, o gelişimin derin
mekanizmasını çok daha ilkel başlangıcından ele alıyor. İlk toprağa el
atan çiftçi, toprakta, hemen her şeyi hazırca, "Hüdayinâbit" olarak buluyor.
Onlara Komün aracılığı ile sahip çıkıyor. Onun için, başta toprak gelmek
üzere, Komün sayesinde edindiği âletleri, ilk-maddeleri, ürünleri modern
anlamdaki MÜLKİYET biçiminde kendi kişiliğinin tekeline koyamıyor.
Gel zaman, git zaman emekçi
kişi toprak üzerinde üretime devam etti mi, her seferinde YENİDEN ÜRETİM
yapmaya başlar ve bu defa küçük köylü ekonomisinde yeniden üretilen "âletler
ve ürünler", çiftçi emeğinin yaratığı olurlar. Bu yüzden, emek ürünü olan
her yeniden üretilmiş nesnenin benimsenmesi, "KİŞİ MÜLKİYETİ" biçimine
doğru gelişir.
Nitekim Osmanlı "Mirî Toprak"
düzeninin ilk çağı olan DİRLİK DÜZENİ sırasında, Kanunlara göre dahi toprak,
toplumun mülkü sayılır. Ama, toprak üzerinde kurulan "EBNİYE, ESCAR ve
GÜRÜM" (yapılar, ağaçlar, asmalar) gibi çiftçinin alınteri ile yarattığı
nesneler, gerçekten KİŞİ MÜLKÜ sayılır. Bu durum toprakla üzerinde yaratılan
nesneler arasında kapanmaz bir çelişki yaratır. Zaman ilerledikçe mülkiyet
hakkı yapılar, ağaçlar ve ürünler kanalından toprağa da bulaşıp yerleşecektir.
İşte Marks'ın gerek Grundrisse,
gerekse "Kapital" yazılarında "KÖYLÜLÜĞÜN ALTIN ÇAĞI" diye andığı İngiliz
"YEOMEN" tipi böyle doğdu. Engels'in (Orijin etc.), Roma Medeniyeti batarken,
Kölelik artık verimsizleştiği için, Barbar akınları altında ortaya çıkıp
yayıldığını belirttiği "KOLON"lar tipi de böyle doğdu.
Antik Tarihte, her orijinal
Medeniyet batıp yerine yenisi çıkarken, ikisi arasında, daima Barbar akınlarının
yaptığı "TARİHCİL DEVRİMLER" görüldüğünü biliyoruz. Bu devrimlerin üretim
temelinde yarattığı şey, bir çeşit Antik ve kendiliğinden TOPRAK İHTİLALİ
denilecek şeydi. O toprak ihtilâli sayesinde, örneğin Osmanlı Dirlik Düzenine
bağlı ilk "ÇİFTÇİ" veya "REAYA" tipleri de böyle doğdu.
Roma Kadîm Medeniyeti çökerken,
Barbar akınları ortasında, Marks'ın "İkinci Çözülüş" dediği olay belirdi.
Bu olay, kişinin ortak mülkiyetle bağlarını büsbütün koparması idi. Bu
kopuşma ile ortaya çıkan emekçi insan tipinin en son biçimi "ORTA-ÇAĞ ESNAFLIĞI"
oldu. Orta-Çağ dışındaki esnaflığı, Orta-Çağ esnaflığı ile karıştırmamalıdır.
Örneğin kapitalizmde de "ESNAF" vardır. Kapitalist sınıfı, sayıca azalıp,
büyük güçleri tekelinde tuttukça, yapma tedbirlerle, işçi sınıfı içinde
bile, aristokrat bir yarı-esnaf tipi türetir.
O tip türeme "esnaf", Roma'nın
son günlerinde her sabah zenginleri "EKMEK VE SİRK" dileğiyle selâmlayan,
modern ayak takımına benzetilebilir. Modern şehir küçük-burjuvazisi, en
ufak kollektif savunma örgüt ve aracından yoksuldur. Finans-Kapital, attığı
oltayemleriyle o küçük-burjuvaziyi kursağından yakalar, bağırta çağırta
kendi zafer ve zulûm (sömürü ve baskı) arabasına beygir yerine takıp kullanabilir.
Faşizm, bu trajedinin en
acıklı örneğidir. Orta-Çağ esnaflığı, Komünün ortak mülkiyetine Orta-Çağ
ekincilerinden daha uzaktır. Ortak mülkiyeti anaya benzetirsek, küçük ekinci,
olgunlaşmış ve doğum sancılarından az önce havsala berzahına girmiş çocuğa
benzer; henüz ana karnında sayılır. Esnaf doğmuş, yalnız, göbek bağı henüz
anasının plâsentasından kopmamış çocuğa benzer.
Eski Komünün gölgesi olsun,
Orta-Çağ esnafının üstünde jürandlar, Loncalar biçiminde koruyuculuk yapmaktan
henüz çıkmamıştır.
Marks bu durumu bütün canlılığı
ile karakterize eder:
"İkinci hâl: ÂLETİN MÜLKİYETİ'DİR;
emekçinin, şahsına ait olan âletle ilişkisidir; emekçi, âletin mülk sahibi
gibi çalışır. (Not 12: Burası âletin kişi emeğine boyun eğdiği konaktır;
bu durum, emeğin üreticiliğinin prodüktivitesinin özellikle dar bir gelişim
düzeyidir. s.44) Buradaki kişi mülkiyet sahibi emekçidir. Yahut emekçi
mülkiyet sahibidir. Bu durum, arazi mülkiyetinin yanıbaşına ve dışına konulmuş
bir bağımsız biçimdir; Bu durum, emeğin esnafcıl ve şehircil gelişimidir:
Orada emek artık, birinci biçimde olduğu gibi, arazi mülkiyetinin arızî
ve ek bir faktörü olmaktan çıkmıştır. Esnafın mülkiyeti olan ilk madde
ile yaşama araçları, bundan böyle, kendi zanaatı ve âlet mülkiyetiyle dolaylandırılmış
(mediatize edilmiş) bulunur. Artık ikincil bir tarihcil sahanlıktayız,
bu tarihcil basamak, emekçisiyle aynı zamanda ve onun dışında var olur
ama önemli bir değişikliğin alâmetlerini gösterir; çünkü, İKİNCİ MÜLKİYET
TÜRÜ VEYA BU MÜLKİYETE SAHİP EMEKÇİ, ÖZERK (OTONOM) BİR KURUM HALİNE GELMİŞTİR.
Âletin kendisi bir emek ürünü olduğundan, o da emekle elde edilmiş mülkiyeti
teşkil edici bir eleman olduğu için, bundan önceki durumda olduğu gibi
topluluk, artık kendiliğinden (spontane: Hüdayinâbit) ve tabii biçimiyle
gözükmez. Tam tersine, burada, emekçinin kendisince üretilmiş bir topluluk,
neden sonra, ikinci kerte düzeyde (ikincil seviyede) doğmuş bir topluluk
vardır. "Şüphe yok, âletin mülkiyeti emeğin üretim şartlarının mülkiyeti
demek olduğu vakit, âlet, gerçek faaliyet içinde kişicil emeğin ARACI'ndan
başka bir şey değildir. Âleti olduğu gibi benimsemek zanaatı, üretim aracı
olarak elden geçirmek ve işletmek zanaatı, emekçinin hususi bir becerisi,
bir mahareti gibi gözükür; zanaat, emekçiyi âletin mülkiyet sahibi olarak
ortaya koyar: Kısacası, içinde zanaatkâr emeğinin hem kimesne (süje: Teba)
olarak ve hem mülkiyet sahibi olarak teşekkül ettiği judandlar veya Loncalar
sisteminin esaslı karakteri, üretim aracı ile (mülkiyet olarak iş âletiyle)
ilişkisinin hadleri (termleri) içinde incelenebilir: Bu durum, mülkiyet
olarak elde tutulan toprakla, yerle (olduğu gibi ilk-madde ile) olan ilişkiden
bambaşkadır. (İngilizcesi: Birinin mülkü olan toprakla, yerle ilişkiden,
daha doğrusu toprağın mülkiyet olarak ham-madde oluşundan bambaşkadır.
[İng.101 ]) Kimesneyi (süjeyi), ister mülkiyet sahibi emekçi, ister emekçi
mülkiyet sahibi olarak koysun; bu durum, üretim şartlarının hususi bir
momenti (bir manivelâ anı) ile ilgilidir... Bu iki numaralı tarihcil hâldir;
bu hâl, tabiatı iktizası, ancak birinci hale karşıt durumda var olabilir,
yahut, istenirse, değişikçe bir tamamlayıcı durumda var olabilir; ve kendisi
de, sermayenin birinci formülü içinde inkâr edilir." (40)
Orta-Çağ esnaflığı, bugünkü
gibi cidden "sahipsiz" ve "Başıbozuk" esnaf, yani tek başına anarşiye düşmüş
Donkişot değildir. Henüz, ilkel sosyalist Komünden gelmiş ortaklık ve kardeşlik
havası ile yaşar.
"2. Emekçinin âlete mülk
sahibi olarak göründüğü ilişkisinin çözülüşü. Nasıl, birinci mülkiyet biçimi,
gerçek bir topluluğu ön şart biliyorsa; tıpkı öyle, bu âlet mülkiyeti de,
zanaatkâr emeği olarak Manifaktür emeğinin hususi bir gelişim biçimini
ön şart bilir; jurandlar, Loncalar, ve ilh. sistemi o biçime bağlanır.
Orada emek, henüz yarı artistiktir, yarı kendi kendisini amaç edinmiş ustalıktır.
Hususi beceriklilik, aynı zamanda âlete sahip olmayı garantiler. O zaman,
söz yerinde ise, bir çalışma yordamının, örgütünün ve âletinin mirası olur.
Orta-Çağ Kenti. Çalışma henüz şahsidir; kısmî istidadın iyice belirli gelişimi
ve kendiliğinden kabul edilmiş gelişimi vardır, ve ilh." (35)
Toplumdaki üretim ilişkileri
mülkiyet biçimini yukarıki durumlara getirince, yeni prose başlar. Doğan
kapital, küçük köylünün toprağını, esnafın âletini elinden alır. Her iki
üretmen, çalışma araçları üzerindeki mülklerinden edilir. O zaman, bu kişiler,
"hür" emekçi adını alırlar. Onların, işgüçlerinden başka satacak şeyleri
kalmamıştır. Ücret karşılığı işgücünü satın alan kişi, kapitalist olur;
satan kişi, işçi olur ve kapitalizme geçilir.
Bundan sonra gelişen kapitalist
mülkiyet biçimi, Marksizm'in ana kitaplarında yeterince, ayrıntılarıyla
ve bütünlüğü ile en ufak elden geçirilmeye hacet kalmayacak biçimde açıklanmıştır.