"Tarih Tezi" Işığında
ALLAH - PEYGAMBER - KİTAP
Dr. Hikmet KIVILCIMLI
"Fe-in tevelev Fe- kul hasbiyallâhü Lâ ilâhe illâ hü, aleyhi tevekkeltü ve Huve Rabbül - arşil aziyim."
"Eğer yüz çevirirlerse, onlara deki: "Bana Allah yeter. Ondan başka tapılacak ilah yoktur. Ancak ona güvenip bağlandım. Ve o büyük arşın sahibi Rabbimdir".
Peygamberler, ne zaman
toplumcul evrimin ağdalı-karmaşık akışından başları dara düşse; kendi çağlarında
tarihsel determinizmin en yüksek ifadesi olan (binlerce yıllık kutsallık
geleneklerinin kabuğu içinde de bulunsa bilim ve bilgi yüklü olan) "Allah"
yorumculuğuna sığınırlardı. Tıpkı modern sosyal devrimcilerin sıkıştıkça
"Bize tarihsel determinizm yeter !" deyip demir çarık demir asa bilim -
devrim görevlerinde daha fazla yoğunlaştıkları gibi. Çünkü antik peygamberler
de kendi ölçülerinde tarihsel devrim görevleriyle müjdelenmiş idiler. Ve
tarihsel devrimler en temelde üretici güçler determinizmiyle işleyen komüncül
kollektif aksiyonlu insanın, kutsallaşmış (medeniyete geçiş: sınıflı topluma
parçalanış) haliydi.
Kutsallaştırma prosesi de
insanlık tarihinin açılıp kapanan ama birbirlerini aşamayan üretici güçler
cycle'larına: kendilerini yeniden üretiş devirdaimlerine uyar:
Kutsallaştırma gidişinin son halkasında, son peygamber, son (veda) hutbesinde şöyle seslenir: "Ey insanlar! Bugünleriniz nasıl kutsal bir gün ise, bu aylarınız nasıl kutsal bir ay ise, bu şehrimiz Mekke nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle kutsaldır, hertürlü tecavüzden korunmuştur."
Kutsallaştırmanın ilk halkası
olan Totemizmde de böyledir: Komün, Totemi'ni kutsallaştırıp o'nu kendi
ruhu üzerinde egemenleştirirken, aynı zamanda kan teşkilatlarını - üretici
güçleriyle birlikte her şeyini; insanını da kutsallaştırıyordu. Toplum
biçimleri geliştikçe kutsallaştırma üretici güçlere yansıdı ama hep aynı
temellere uymadan edemedi. Binlerce, onbinlerce yıl sonra bile aynı temeller;
açılarak, genişleyerek, tanınmaz boyutlara gelecek ölçülerde de olsa son
peygamberin tutumunda böyle dilleniyordu...
GİRİŞ
Konumuz; " Din "; üzerinde
en çok spekülasyon: düşünce vurgunculuğu yapılan alan! Oysa tam tersi olması
gerekir: öyleyse bilimin en çok kılıç kuşanması gereken alanlardan birisi
de din konusu olmalıdır. Bu yüzden bu alanda "İdeoloji" ve "politika" sökemez,
sökememelidir. O yavanlıklar ancak bilim ateşiyle durdurulup dönüştürülebilir.
Meselemiz hiç de İkincil-üçüncül
kategoriden bir iş sayılamaz. Çünkü din konusu, sadece toplumun çatısında
tıkırdayan bir kültür meselesi değil, insan beyninde düşünce mekanizmalarında
işleyen adeta sistemleşmiş canlı bir düşünce biçimidir. Ve insan beyninde
kolayca sökülüp atılamayacak derinliklere yapışmış köklere sahiptir.
Söküldü sanıldığı yerde,
başka bir nesnenin veya konunun Fetişe edilişine: tapımına dönüşmüştür:
İnsan şuuru kendisini bilemedikçe ne maddi nesnelerin ne de manevi konuların
fetişizmini (tapıncını) aşamaz.
İnsan toplumunun gidişine göre daha maddi daha manevi
tapınışlar öne çıkmaktan geri durmazlar. Ama bu öne çıkışlar daima insan
zihninin işleyiş yasalarına etle tırnak gibi bağlı gelişirler. Çünkü insan
üretici gücü toplumsal kanunlarla işlerken, herşey insanın beyin aynasında
yansımakla kalmaz; o yansımalar yeniden topluma dönerken etki tepkilerde
insan zihni ve toplum, kuşaklar boyunca sürüp giden gelenek göreneklerini
oluştururlar. Ve onlar kolay aşılıp - kazınamaz.
İnsan toplumu ve düşünüş sistemi, hasbel kader tesadüfi
olarak tanrısallaştırmalara kapılmadığı gibi; "Matah" fetişizmine veya
nesnelerin tapıncına, illüzyonlarına da öyle gelişigüzel düşmez veya düşürülemez.
Başta toplumsal gidiş kanunları etkin bulunur. Her kişide ayrı ayrı yansıyan
düşünce işleyişi de, kendi başlarına ayrı birer dünyadır. Ve ayrı bir uzmanlık
alanı oluşturur. Fakat toplumsal yasaların işleyişlerinden hayat buldukları
için son zerrelerine kadar toplumsaldırlar. Ve kanunumuz içine girerler.
"Tutkular" insanı yeniden
ve yeniden öldürüp diriltebilirler. Bu sadece toplumsal değil, aynı zamanda
zihinseldir de.
Modern çağda "Matahlar"ın
veya daha geniş anlamda nesnelerin manevi konuların tapınçları aşılmış
gibi dururlar. Tarihsel devrimlere kıyasla sosyal devrimler, eski uykuda
gezer, şuursuzluktan veya altşuura atılışlarından ve yıkımlarından kurtulmuş
sayılırlar. Bilinç ve teşkilatlanma geliştiği ölçüde matahların fetişizmi
de aşılır elbet. Ama kutsallaştırmanın öyküsü bitmiş görünmüyor.
İnsanlığın sosyalizmi yakaladığı
günümüzdeki aşamasında bile; "sovyet" insanlarının ölümleri bahasına "duvar"ları
aşmaya çalışması, sadece kapitalizmin yarattığı tüketim illizyonlarıyla
(kabaca) açıklandığında bile, insan şuurunun hâlâ matah ve nesnelerin tapıncını
aşamadığı ortaya çıkar.
Maddiyatın maneviyatı ezişi
ve tüketişi sürmektedir. Demek modern proletarya da, modern büyük-küçük
burjuvalar gibi nesnelerin tapıncının potansiyel tehditi ve tehlikesi altında
bulunur. Konu bu kadar ciddi ve ebedi gibi görünmektedir. Stalin ve Mao'ların
saraylara taşınmakta gecikmeyişleri tesadüf sayılabilir mi? İrice "Markisist
- Leninistler" böyle yaparsa, ufakları kimbilir neler yapmazlar?
"Tapınçlar" konusu doğrudan
kutsallaştırma prosesine ve insan zihninin işleyiş yasalarına bağlıdır.
Burada ikincisine giremeyeceğiz. O apayrı ele alınacak başlı başına bir
alandır. Fakat dolayısıyla eğilmiş olacağız. Çünkü her ikisi de bir arada
bulunur; toplum ve kişi gibi....
İnsan toplumu da, canlı
türlerinin gelişim kanunları benzeri kendi kanunlarına uyar. Ancak o kanunların
kökleri çok derinlerde kaldığı ve büyük sansürlerde toplum biçimleri katmanları
altında gömülüp kaldığı için insan toplumunun gidiş kanunlarının olabileceği
bile önemsenmedi ve asla kavranmadı. Tarihte hiçbir gidiş kanunu bulunmadığı
iddialarına dek sapıldı.
Oysa üzerinde hiç durulmak
istenmeyen, insan toplumunun doğadan gelme, ilk doğal ham pırlantası: çekirdeği
olan Komüncül Toplum, tarihin bütün kilitlerini açabilecek BİRİCİK anahtardır.
Çünkü en ilk temel çekirdek olması itibariyle, toplum biçimlerinin bütün
gelişimi kanunlarını kendi içinde saklar.
1- İnsan Toplumunun Komün
temelinde parçalanış ve derleniş (kendisini yeniden üretme) yasası:
Toplum biçimleri sürekli
olarak komün çekirdeği temelinde parçalanışa ve toplanışa uğrayarak kendisini
yeniden üretir. Parçalayıncı ve derleyici rol oynamış görünen tarihsel
ve sosyal devrimler de; onlardan çıkagelmiş sınıflı toplum medeniyetleri
ve rejimleri de aynı temellerden kalkarak hep komün temelllerini yeniden
üretmek uğruna açılıp kapanırlar.
Bu yüzden o devrimlerin
ve rejimlerin liderleri de birbirlerine paralelleşirler. Birtek (aynı)
akışın sonucu olurlar.
Toplumun parçalanışları,
sosyal sınıflar, tabakalar, zümreler, kişiler yönünde artarak sürerken,
toplumun insanlık ölçüsünde kollektif derlenişi de artarak sürer. İkinci
büyük savaştan sonra, görünür-görünmez parolaların hep "Bir tek Dünya"
parolalarında ifade buluşu tesadüf değildir; demek parçalanışın ölçüleri
evrencil boyutlara ulaştıkça derlenişin ölçüleri de bir tek insanlık kollektivizmini
vurgulamak zorunda kalır.
Toplumun parçalanış ve derleniş
yasasının sebebi nedir? Bu yasayı da güden daha temelli yasalar var mıdır?
Evet! bunun en genel sebebi,
toplumun ilk çekirdeğinde yer alan yasaları aşamamak zaruretlerinden kaynak
alır.
Bunlar üretici güçler'dir.
2- İnsan toplumunun üretici
Güçler Yasası:
Komün çekirdeği her yanından
sımsıkıca birbirine bağlı, birbirinsiz olamayan üretici güçlerle örülü
biçimde doğal bir gelişimle oluşmuştur.
Üretici Güçler:
İnsan ve Tarih (gelenek-görenek)
üretici güçleri manevidirler. Ama maddi olan Teknik ve Coğrafya üretici
güçleriyle DENK işlerler.
Denk: matematiksel işlemekle
birlikte içlerinde en aktif ve canlı olanı insandır. Çünkü bilinç gelişimiyle
hepsinden ayrılır.. Fakat bu denk işleyişi değiştirmez, sadece üretici
güçler yasasının bilinçle güdülüşünü insanın eline vermeyi sonuna dek ister.
Bu da denk gidişlerinin icabındarı başka bir şey değildir. Üretici güçlerden
herhangi birisi abartıldı mı denklemcil (cebirsel) gidiş bozulur ve irili
ufaklı krizlerle bu bozukluk kendisini ifade etmeye başlar; devrimlerle
düzeltmeye kadar ulaşır...
Parçalanma ve derlenme yasası
tarihsel ve sosyal devrimler yasalarıyla yürür. Ancak bu yasaların da temelinde
asıl üretici güçler yasası yer alır.
Bu yüzden insan toplumu
dağılıp yozlaşmayı ilanihayet: sonuna dek sürdüremez. Üretici güçler, kendilerini
veya biçimini verdikleri veya özünü oluşturdukları toplumu yeniden üretmek
üzere yeni ve daha kaliteli bir aşama için derlenip tohumlanırlar.
Üretici güçler, evrenseli
fethetmek ve insan bilinciyle güdülmek üzere "Bir tek Dünya" yayılışını
ve derlenişini isterler.
3- Üretici Güçlerin DENK'liği
veya birbirlerini aşamayış yasası:
Üretici güçler, birbirleriyle
diyalektik çelişki ve yarış içerisindedirler. Ama birbirlerini baltalayarak
aşamazlar; hiçe sayamazlar.
Kimi zaman birbirlerinin
altına-üstüne-arkasına-önüne düşmeleri yüzeysel ve yanıltıcıdır.
Henüz insan bilinciyle kendi
kanunlarına uygun biçimde güdülemeyişlerinden; kendiliğinden, akışları
henüz insan bilincinde, onların kanunları bakımından, kesin hatlarıyla
oluşamadığı için, bunu oluşturmak üzere yarışırca-çekişerek akarlar.
a- İnsan üretici gücü, toplum
ve kişi diyalektiğiyle dinamizm bularak, tekniği ve coğrafyayı işleyip
geliştirirler. Teknik ve coğrafya da insanı, toplum ve kişi diyalektiği
içinde belirleyip determine eder.
Ama ne toplum kişiyi ne
de kişi toplumu sonuna dek hiçe sayıp aşamazlar. Onlar da kendi içlerinde
denk cebirsel akarlar.
Kişi: indüvüvalizm, kapitalizmle
birlikte urlaştırılıp dahhameleştirilmeye çalışılmıştır. Bunun kökü 7000
yıl öncelere tefeci bezirganlığın Filizlenişlerine dek uzanır. Kişi toplumu
hiçe saydıkça toplum tarihsel ve sosyal devrimlerle kendi gücünü yeniden
ve yeniden oluşturmayı başarmıştır.
Komün çağındaysa kişi yok
gibidir. İnsan üretici gücü tümden toplumdan ibaretmiş gibi görünür.
Bu yanıltıcıdır. Kişiler,
toplumun en küçük yansımaları olsalar da kendi başlarına ayrı birer dünyacıklardır.
Ve toplum kişilerle dinamizmi bulur. Toplum kişiyi aşarsa, sorusu bile
saçmadır. Toplum kendi dinamizmini kendi eliyle öldürmüş olur. Veya bunu
zaten insan üreyimi ve üretimi bakımından sonuna dek yapamaz. Kişi de toplumunu
aşamaz. Kişinin toplumu aşması yeni bir toplum biçimini önermesiyle olur
ki konumuz o değil ; kişinin toplumu veya toplumun kişiyi hiçe saymasıdır.
Kişilerin toplumlarını hiçe sayışları antik tarihte yoğunlaştıkça o medeniyetler
ve kentler yok oldular. Bu emperyalist dünya için de söz konusudur. Emperyalizmin
anavatanlarında hâlâ hazır yiyicilikle yaşaması dünya çapullarına bağlıdır.
Fakat bu ilanihayet süremez.
Özetle kişi toplumu, toplum
kişiyi baltalayıp hiçe saydıkça, insan üretici gücü inmelenir ve teknik-coğrafya
üretici güçlerini realize edemez; üreyim ve üretimi de felç etmeye başlar...
b-) Teknik üretici gücü
insan ve coğrafya üretici güçlerini sonuna dek baltalayıp hiçe indiremez.
Çünkü kendisini realize eden insandır. Kaynağı ise doğa coğrafya üretici
gücü alarak doğadır. O halde tekniğin ve kişi mülkiyetinin urlaştırılması
evrenselleşmelerinin sonuna kadardır: toplumsallaştırılıp sömürülecek doğa
ve toplum parçası kalmayınca binilen dalın kesildiği çıplacık herkesçe
görülmüş olâcaktır. Ki zıttına atlayış o denli evrenselce yaman gelir.
Önceden ayılmak gerekir.
Ve bütün bu örgülerin sözgelimi
alınyazısı, ilk insan çekirdeğinin onbinlerce yıllık gidişiyle oluşmuş
komüncül yapısına dayanır. İnsan toplumu'nun kendisini (parçalanıp-derlenerek)
yeniden üretişi bu yüzden o ilk çekirdek temellerinden ayrılamaz. O'nu
anlayamayışımız, henüz ağacın endamına - dal yaprak ve meyvelerine takılı
kalıp tohumunu önemsemeyen bencil çocukluğumuzdandır. Ayılmamız da o derecede
yaman gelecektir...
4- İnsan Toplumu'nun Tarihsel
ve Sosyal Devrimler Yasaları:
İnsanlık tarihinin ilerleyişi
devrimlerle olur. 6500 yıllık Antik Tarih saat düzenliliğinde şaşmayan
tarihsel devrimlerle ilerlemiştir. 500 yıldır süren modern tarih daha bilinçli
sosyal devrimlerle ilerliyor.
Tarihsel devrimler, doğrudan
komün ve komün gelenekleri gücüyle gerçekleşmiştir. Sosyal devrimler, komüncül
temellerin bir açılımı ve yeniden üretilmiş biçimi olan modern devrimci
sosyal sınıflarla ve halklarla gerçekleşmiştir. Ve bu yüzden daima ilk
doğuşları kollektivizmin potasında hayat bulmuştur. Eksiklikleri de daima
kollektivizmin geliştirilmesiyle giderilmek zorunda kalmıştır.
Tarihsel ve Sosyal Devrimler
yasasının temelinde yine aynı üretici güçler yasası bulunur: Üretici güçler
kendilerini kuşatan mülkiyet biçimlerini dar veya zincire vurmuş bulduklarında
yenilerini yumuıtlayıp geliştirirler ve vakti gelince yavrularlar...
Ama daima hatırda tutulmalıdır
ki bütün bu gelişimler, o ilk insanlık tohumu çekirdeği temelinde; o temellerin
yeniden üretilmesi biçiminde olur. Ve orada insan, üretici güçler içerisinde
en aktif olanıdır, çünkü üretici güçlerin yukarıda andığımız bütün çelişki
ve gelişimlerine bilinç ve alt bilinciyle sentezcil tepki verir...
İşte konumuzu bu yasalar
çerçevesinde işlemeye çalışacağız.
Konumuz: "Tarih Tezi"miz
ışığında kutsallaştırma prosesinin son halkası olan: "Allah" "Peygamber"
"Kitap"tır.
Morgan'ın araştırmalarından
çıkan tarih öncesi biliminden 1877'den beri Komün üzerine bir asırdır
yapılan ve o derecede de karıştırıcı olan uzman araştırmaları gibi; kutsallaştırma
üzerine de onlarca yıldır süren uzman etüdleri oldu. Frazer, Kramer, Ceram,
Campbbell, Toynbee bunların en göze batanları.
Bu alanda da birikim bilimi
dağlar kadar birikti durdu. Ama tasnif edici gidiş kanunlarını arayan bir
çalışma ortalarda görünmüyor.
Oysa toplumsal gidiş tümlüğüyle
gözönünde tutulmadan kutsallaştırma prosesi aydınlanamaz. Kutsallaştırma
gidişi de tümden bilince çıkarılamadan onun son halkası olan tektanrıcılığı
örten perdeler aralanamaz.
Konfüzyonizm: kafa karışıklığı
yabana atılır cinsten değildir. Teoride devrimi öngörür.
Sosyal devrimler kültürel
devrimlere tramplen olur; doğrudur. Ama sosyal devrimler de, aslında kültürel
eğitsel-hukuksal ve benzeri devrimlerin stratejilerini içinde barındıran
engin teorik (kültürel) devrimler gerçekleşmeden sağlamca doğamaz ve ayakları
üzerinde yürüyemezler.
"Allah"ı doğru dürüst çağrışımız
şunun şurası Hz. Muhammed'den beridir. Oysa ilk Allahlar, insanlığın neredeyse
doğuşundan beridir. Ve değişegelirler.
1- Demek bir kutsallaştırma
prosesi sözkonusudur. Totemizm'e kadar uzanır.
İnsan toplumu, içinde doğup
geliştiği evreni yorumlamayı bile düşünemeden, doğrudan doğruya doğanın
çocuğu olarak geliştiği anda kendisini kutsallaştırma gidişinin beşiğinde
bulmuştur.
Ama yine de, insanın düşünmeden
tasarlamadan yaşadığı bu kutsallaştırma davranışı totemcilik, kendi evriminin
veya evreninin kendiliğinden yorumunu içermiştir.
İnsan toplumunun ilk totem
tanrıları: Ağaçlar ve hayvanlar, insanın nereden geldiğinin ölümsüz belgeleri
olmuşlardır. Totemizm ataya inanç dini sayılır.
İlk ata: doğadır. Demek
ilk insan, doğadan gelişini kendiliğinden bir gelişimle ortaya çıkan totem
inanışıyla ifade etmiştir. Bunu bilmeden istemeden ama altşuuru geliştikçe
yapmıştır.
Hayvanlar aleminden kopuşmadan
bunu yapamazdı. İnsan, hayvandan apayrı bir ruh'a kavuştukça düşüncesi
gündelik bellek düzeyinde de olsa gelişmeden yapamadı.
İlk cinsel yasak, insan
toplumuna ve insan beynine düşer düşmez ilk kutsallaştırma gelişimleri
başlamış olmalıydı.
Doğa (bitki ve hayvanlardan
oluşan) atalar, ilk totem sentezlerinde kendilerini kesince göstermiş bulunuyorlar.
Sonradan bunlar toplum biçimleri gelişip açıldıkça, ana ata, baba ata,
kral ata, devletlü-saraylı kral ata tanrılara, hatta sınıf zümre-meslek,
yetenek ata tanrılara ve giderek her şeyi yaratıcı bir tek ata tanrıya:
Allah'a dönüşmüştür ki bu determinizmin en yüksek ifade tarzıdır. Bundan
sonra kendisini bilince çıkarma prosesine dönüşeceğinin işaretlerini verir.
Konu sanıldığından daha
derin köklü ve dal budaklıdır. 200 bin yıl öncelere dek tarihlenebilen
Neanderthal: Ateş insanı ölü gömmeyi biliyordu ve ruhlara, ölümden sonra
dirime inanıyordu. Demek kutsallaştırma prosesi bu denli gerilere götürülebilir.
Peki öyleyse neden o kökler,
modern insana hiç olmamış gibi görünür?
2- Bu Büyük Sansür
ile gelişmek zorunda kalan sınıflı toplum yüzündendir. Kendini ve tanrısallıklarını
yüceltirken, komün'ü ve inanışlarını sonuna dek yoketmeyi bayraklaştırmıştır.
Bu yaman yokedici-köleleştirici
gidiş kendi gücüne denk bir yamanlıkta eski kökleri bilinçlere çıkarıcı
ve üretici güçlerin modern gelişimine uygunca yeniden canlandırıcı bir
zıttına atlayışı getirmeden durabilir miydi'!
Kutsallaştırma gidişinin
son halkası olan islam medeniyeti'nin tefeci-bezirgan saltanatını bütün
kalleşliği ve korkunçluğuyla hortlatan Emeviye çağı, peygamberlerin Allah
sistemini hayattan koparıp rafa kaldırdı .Evrencil bezirganlık sömürüsüne
kılıf yaptı. Zaten bu yol ile tarihsel devrimleri olmamışsa döndürüşünden
beri açılmıştı. Arkadan gelen Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar da aynı
proseleri yaşadılar.
Modern kapitalizm
ise, laisizm ile evrensel tefeci bezirganlığın Allah'ını dünyevi iktidarlarından
alaşağı etse de, göksel iktidarına dokunamadığı için, o büyük sansür, modern
çağda da sürüp gitmiş ezi ve sömürünün aracı haline getirilmiştir. Hele
doğulu toplumlarda bu gidiş katmerlenmiştir.
3- Bu yüzden kutsallaştırmaların
kavranışı ertelenmiş, ilk halka ile son halka birbirlerine karışarak seçilemez
hale gelmiştir.
Yine de her şeye rağmen
19'uncu yüzyılın ikinci yarısı ve 20'nci yüzyıl tümlüğü düşünce devrimleri
atılımları bakımından verimli oldu. Her alanda birikimler dolup taştı.
İş tasnif etmeye kaldı.
4- Böyle bir tasnifte ilk
dikkat çeken nokta, madalyonun iki yüzü olan şu gerçeklik oldu:
a- Büyük sansürle gelen
gelişimin;
b- İlk halka ile son halka'nın
aynı temellerden yükseldikleri halde, tanınmaz hale gelip, düşünen başları
bile kurban edecek konfüzyonizme boğulmuş oluşu.
Burada son halka'dan asılacağız,
çünkü prose o son halkada hem kördüğüm edilirken hem de yazılı aydınlatımlara
belgelere ulaşmıştır. Mesela sadece Hatemel Enbiya: "Son peygamber" sözü
bile kutsallaştırma prosesinin var olduğunu ve son'una gelindiğini; bundan
sonra Allahın ve peygamberinin işlerini insanlara devrettiğini; insan düşüncesinde
ve toplumunda yeni dönüşümler yaşanarak gerçekliğe ulaşıldığının Allah
ve Peygamber kelamıyla açıklanışıdır. Bu denli gerçekçi ve öngörülüdür.
Önce insan toplumu vardır.
Allah insan toplumundan çıktı. Sonra insan, Allah'tan yaratıldı gibi oldu.
Allah'ı insan yarattığı halde, insanı yaratanın Allah olduğu sanıldı. Neden?
Bu sanmanın altında bir
gerçeklik: doğa ve insan determinizminin payını aramamalı mı? "Herşeyi
insan yarattı" dersek insanı ne veya kim yarattı diye sormamız gerekmiyor
mu? İlk totem tanrı bu denli önemlidir. Doğaya uzanır. "İnsanı insan yarattı"
sözünde de bir gerçeklik payı var elbette. Ama yine de bu bir kısır döngü
olmaz mı? "Doğal eleşim" yasası bu denli önemlidir.
Genel maddeciler için Allah'ı
insanın yarattığı su götürmez bir gerçekliktir. Ama "İnsan nasıl oldu da
Allah'ı yarattı?" sorusuna yeterli cevap arandığı hele hele bulunduğu söylenemez,
ikincisi: Allah'ı insan yarattıysa (burada rol oynayan sosyal ve zihinsel
- psikolojik mekanizmaların ne olduğu bir yana) "İnsanı kimin ya da neyin
yarattığı" sorusuna yeterli cevap arandığı, hele hele bulunduğu söylenebilir
mi? Buna da göğsümüzü gere gere evet diyemeyiz.
"İşte şu kadar zamandır
Darvinizm, şu kadar zamandır Marksizm maddecilik alanında çarpışıyor yetmez
mi? denecek elbette... Ancak ne Darvinizm Marksizmle ve Marksizm Darvinizm
ile sentez olmayı bıraktık, sentez olma savaşını dürüstçe yalın kılınç
başlatmış sayılmazlar. Bu da hoş görülebilir ise de, bunsuz yani sentez
olmaksızın yukarıda andığımız soruların cevaplarını doyurucu ölçülerde
arayıp bulamayız. Belki buna vakit var, diyebiliriz. Ama ne Darvinizm ne
de Marksizm kendi içlerinde kendi mantık buluş teori silsilelerini (daima
yükselerek ilerleyen ve bir tek senteze ulaşan gelişimlerini) tamamlamış
sayılmazlar. Elbette bu alanda da savaşlar veriliyor. Darvinizm somut bitki-hayvan
genelliğinden somut hücre mikro biyolojisine girdi.
Marksizm, kendince her yandan
her şeyle meşgul pozlarını verse de, bilebildiğimiz kadarıyla bu savaşta
Darvinizm'den çok daha geri kaldı. Marks'ın ve Engels'in mantık buluş teori
silsilesi bile kavranıp ilerletilemedi. Teorik tapınç hecmeleri (krizcil
atakları) içinde teoriye dokunulmaz kutsal tabu kalındı. Biz yıllar yılı
bu boşluğu doldurma savaşı içinde olduk. Konu, çok genlikli hatta denebilir
ki nükleer verimlilikte oldu. Çünkü maddenin parçalanabilir en küçük parçası
Atom'un parçalanış kanunları gibi, canlının en küçük parçası Hücre çekirdeğinin
gidiş kanunları gibi, toplumun en küçük parçası Komün'ün parçalanış kanunlari
üzerinde duruluyordu. Barbar (Komün) insanın işlenmemiş ilk temel cevher
filiziydi. O ilk cevher filizinin medeniyetlere çözülüş kanunları veya
barbarlarla medenilerin kıyasıya döğüş diyalektiği hemen bütün tarihin
gidişini yakalamamıza yardım ediyordu. İnsanlık tarihi, toplum biçimlerinin
gelişim tarihidir. Ve bu gidiş ister istemez, tıpkı fizik ve biyoloji kanunları
benzeri kanunlara uyar. Bunda şaşılacak bir yan arayışımız, olabildiğine
esnek olan sosyal olayların içinde kanunların seçilemez oluşundan ve onları
yaşamaktan seçmeye vakit ayırma gücünü bulamayışımızdandır. Hatta o gücü
bulanların bile bu yolda sık sık yenik düşmelerinden; yolun sarp oluşundandır.
Ancak bu yol sanılan ve
umulandan çok daha verimlidir. Sadece toplum biçimlerinin gelişim kanunlarını
vemez; din gibi kültürel hukuksal sanatsal edebi zihinsel prosellerin peçelerini
de kaldırıp gerçek yüzlerini eleştirerek bu gelişim kanunları uyarınca
gereken atılımlara yol gösterici olabilir yenilerini temellendirebiliriz.
Birincil olan devrimci stratejik
görevlerin yanıbaşında ikincil kalan kültürel-eğitimsel o kadar kapsamlı
ve çok işimiz var ki; bunlar zamanla birincil görevler haline gelecektir
şüphesiz. Belki de bazıları çoktan içiçe geçmiş bulunuyor. Ama biz, onları
ayıklama işine bile girişemiyoruz. Ancak "Tarih Tezi"mizle ilgili ve stratejik
aşamamızın öz ve yedek güçlerini dolayısızca etkileyen konulardan başlıcaları
olanlara eğilmeden edemiyoruz.
Din gibi kültürel duran
ama çok derin kökleri olan ve bilinç süreçlerimizi zincirleyen, o ölçülerde
de kişilik hezeyanlarına yol açan olayların maddesini ele almaktan geri
duramadık.
Bu konu bir yazımızda kılıçlaştırılmışken
şehit edildi... Bir kere daha anladık ki Türkiye gibi doğulu geri bıraktırılmış
ülkelerde din; sosyal kültürel ve psikolojik olarak sağlı sollu pek çok
kafanın koparılmasına yol açabilecek, iliklere sinmiş bir konudur.
Şehit olmuş bir yazı yeniden
diritilebilir mi? Bu imkansızdır. Çünkü "Hayat" gibi bir kelimede dillenmiş
bulunan tarihsel determinizm hiç durmazken zihinsel devinimlerimiz de yerinde
sayamaz. İster istemez aynı yazıyı yeniden yazmak, deyim yerindeyse yenibaştan
diriltmek olanaksız kalır. Bakış açılarımız hatta literatürümüz bile başkalaşarak
konuyu hayatın akışına paralelleştirir. Veya hayat bakış açılarımızı en
küçük deyimlendirişlerimizi bile etkileyerek, konuyu yepyeni boyutlara
taşır.
Din konusu birçok kitabımıza
taşmış sonsuz denebilecek dal budaklarla doludur. Burada Kur'an ve Muhammed
bir de ilgisi olduğu kadarıyla, bunların. İlk kökleri olması itibariyle
"Hz. İbrahim geleneği" ile sınırlı kalmaya çalışacağız. Dolayısıyla insan
Allah'ı nasıl yarattı? veya insan insanı nasıl yarattı? veya insan'ı yaratan
nedir? gibi sorulara somut İbrahim-Muhammed-Kur'an prosesi içinde cevaplar
arayacağız. Ki bu konudaki başka çalışmalarımıza ve olabilecek çalışmalara
olabildiğince somut ve sağlam bir basamak oluşturabilelim.
Çünkü kılına dokunulmamış;
değiştirilmeden günümüze dek gelmiş yazılı en son en.gelişkin kutsal kitap
Kur'andır.
Hadisler-Sünnetler-İncil-Tevrat
ve arkeolojik kazılar yorumları medeniyetler ilk Irak medeniyeti (Sümer)
tabletler, mitolojiler bu son belge ile karşılaştırılarak yorumlanabilirse;
Allah'ın ilk köklerine inmek ve bilinçlere çıkarmak daha aktüalize edilebilir
ve kolaylaştırabilir.
İnsan'ın aklı-zekası, önce
aşırıca somut keskin olaylarla doldu. Ve somut yalan bilmez düşündü ve
davrandı. Bu düşünce ve davranışının potası yine yalan bilmez kollektif
insan aksiyonu : komün idi. Doğadan çıkagelmiş doğanın doğal bir eki olarak
doğan gelişen komün, keskin somut seleksiyon olaylarının ürünü oldu. Olaylar
birikip teknik geliştikçe vahşet çağları aşılıp barbarlığa geçildikçe somut
gündelik bellekli düşünceden soyut sentetik bellekli düşünceye geçildi.
Soyut sentetik bellekli düşünce biriktikçe yeni teknik keşifler yapıldı.
Teknik ilerledikçe somut olaylar aşırı birikerek soyut fikir sentezleri
hızlandı. İnsanoğlunun ilk tanrıları veya dinleri de düşünce ve davranışları
gibi yalın keskin somutlukta, yaşamlarının bir yansıması oldu. Tanrısı
da cenneti de cehennemi de yanıbaşında hatta içinde aralarındaydı. Sınıflı
toplum: Medeniyetlerle birlikte bu somut din sistemleri de soyutlaştı-yalanlaştı.
Gökselleşti. İlk köklerinden kopuk seçilemez hale geldi. Bu o kadar soyutlaştı
ki, insan biriken bilgileri bilimleri ışığında o'nu yeniden somutlaştırmak
ve bilinçlere çıkarmak aşamasına girmek zorunda kaldı.
Çok genel bir paradoks yaparsak,
ilkel somut yaşamın ve düşüncenin diyalektiği soyut düşünme ve davranma;
soyut düşünme davranmanın göksel aşırılaşmasının diyâlektiği: somut bilimsel
yercil düşünce ve davranma veya toplumun (kültürlerin de) gidiş kanunları
oldu, diyebiliriz.
İnsanın tezatları kuran
zekası ve sentezleri çıkaran aklı (inanılmaz-şaşırtıcı merakı) soyutluğa
sonuna dek dayanamıyor. En yüreksizlerimizi bile bazen olmadık meraklar
öldürebiliyor; öldürmese süründürebiliyor. İnsan bu meraklarını giderecek;
karanlıkları aydınlığa boğmadan rahat edemeyecek; ayaklarını yere basan
somutluk içinde huzur bulacak, çünkü insanın ruhu ve bedeni o somutluk
ve yalınlık içinde hayat buldu.
O gerçeği bulmadan ve o
gerçeklik içinde yaşamadan ona rahat yok. Eşyanın tabiatı gereği bu. Niye
alınıp darılalım ki? Bu yolda insan gibi savaşalım yeter. Hayvan gibi didişmenin
getirdiği şehit ve gazilerden ders alamamak bönlüğünü bile, devrimcilik-
kemalizm ve şeriatçılık öğüncü gibi göstermek, sosyal hayvanlığımıza deva
olamaz. Ve halkımıza reva görülemez....
İnsan sosyal veya toplumsal
bir yaratık ise, insanın "içgüdüsü" hayvanlarda bulunanlar gibi organcıl
determinizmlerden ibaret zincirlemeler değillerdir. İnsanın içgüdüsü öyleyse
toplumsal gidiş kanunlarından başka bir şey değildir. Her kişinin aklı,
kendisinden çok önceden işleyen evrimsel kanunlarıyla geriler veya ilerleyebilir.
İnsanlar kendi tarihini
yaparken, geçmişin mirasıyla yaparlar. Ölü kuşakların gelenekleri yeni
kuşakların beyinleri üzerine birer kabus gibi çöker.
Hz. Muhammed de, İbrahim
geleneğiyle büyüdü. Ama aklını sadece o gelenekle törpülemedi. Yaşadığı
olayları yorumlayıp yönetmekten geri durmadı. Gelenek aklıyla realiteyi
veya aklıyla yorumladıklarını ayırıp rasyonalizme geçemedi. O'nu ibn Haldun
700 yıl sonra takdire şayan bir laisizmle başardı. Muhammed, laisizmini
din geleneği içinde bilmeden saklayıp geliştiren müslüman cumhuriyetçiler
gibi davrandı: İbrahimin tek tanrıcılığını, bedevinin çok tanrıcılığına
üstün ve akılcı tuttu. Bununla da kalmadı, işlediği tarihsel devrim görevlerinde
ve olaylarında ulaştığı her akılcıl sentezi ayetleştirip tek tanrı geleneğini
geliştirdi...
Muhammed nakli geleneksel
bilimi baştacı edip akli bilimleri geleneğinin emrine sokarak bilinçalaltına
bastırdı .Tanrısallaşma prosesi böyle icabettiriyordu.
Ancak bu tek yanda ambale
olursak yine gerçeği kaçırmış oluruz. Muhammed aklı, geleneğin emrine bağlarken,
aklın üzerinde din kabuğunu bilinç yerine koyarak akıl gelişimini bir ölçüde
zincire vurmuş oluyordu. Ama din geleneğini de akılla yoğurup evrimsel
determinizme, tarihin gidiş kanunlarına bilmeden yaklaştırıyordu.
Bu durumda İbni Haldun,
Muhammed'den 700 yıl sonra, iliklerine dek müslüman olduğu halde, aklı
ve tarihsel gidiş kanunlarını, nakli bilimlerden (geleneksel teoloji bilimlerinden-
Fıkıh-hadis-tefsir vb.'den) kurtarmaya, laik olmaya çalışarak Tarih Bilimi'ni
kurmaya kalkışır.
Biz tarihsel maddeciler
600 yıl sonra, İbn-i Haldun'u bir adım öteye götüremez miyiz?
Bunun için iki işi bir arada
denemeliyiz:
1- Nakli-geleneksel İbrahim
Allahçılığının kabuğu altında gelişen Muhammed'in Kur'an'ın şuur altında
işleyen asıl tarihin madde ve ruhunu bilinçlere çıkarmalıyız.
2- Böylece modern insanın,
bugünkü bizlerin, bilinç altına bastırılmış din duygularının asıl evrimsel
kanunlara uzanan köklerini bilinçlere çıkarıp teolojik zincirlerimizden
kurtulmayı denemiş oluruz.
İslamın ilk filizlenmiş yıllarında,
nakli din kabuğu bilinç yerine geçerken, tarihin gidiş kanunlarını sezerek
akılla yorumlayan Muhammed'in aklıyla birlikte tarihin kanunlarını da şuur
altına bastırmış oluyordu. Dinin şuuraltında yatan şey böylece evrimin
kanunları dinin asıl maddeleri ve ruhu denen şey oluyordu. Bunu ortaya
çıkarmayı denemek geçmiş dinler için de aynı şeyi yapabilme gücünü kazanmak
olabilir. Bu yüzden Muhammed'in geleneksel tek tanrı fikrini, bilmeden
sezilerde tarihsel determinizme yaklaştırma akılcılığını bizzat kitaplaştırması
ve kılına dahi dokunulmadan, (tahrif edilmeksizin) geleceğe iletilmesini
kurallaştırması bu iş için bulunmaz değerde bir kaynaktır.
Hz. Muhammed ve Kur'an'ın
en göksel buyrukları en yercil tarihin madde ve ruhundan uzak düşürseler
bile, Tarihi yapan insanlardır. Evrim dışında hiçbir şey olup bitmediğine
göre, söylenen yazılan samedani şeylerle gerçekler arasındaki bağı kurmak
nasıl olabilir? Tarihin gidiş kanunlarını yaşanan çağa uygulamak suretiyle.
Nasıl nakli bilimler akli
bilimleri şuuraltına itmişlerse öylece modern çağda da akli bilimler veya
daha doğrusu bilimsel birikiş, din bilimlerini (teolojiyi) şuuraltına bastırmıştır.
Dinin altında işleyen evrimsel
kanunları ortaya koyabilirsek, modern insanın da dinsel şuuraltını bilince
çıkarmaya yardım etmiş oluruz. Bunu vahşi çağlara (mitolojilere) dek götürürsek
aklı zincire vuran sayısız din ve kültür kalıntılarından arınmış ve tarihin
kanunlarına uyumu getiştirmiş oluruz.
Hemen herkesin anlayıp kabul
edeceği gibi her önder veya peygamber kendi çağının en otantik yaratığıdır
ve ibret alınacak bir örneğidir.
Aydınlarımız bunu pekala
bilirler, ama iş kendilerine gelince, aydını ve fikir adamlarını tanrılaştırmaya
bayılırlar. Ki kendilerine de bundan pay çıksın. Hz. Muhammed'i abartmaya
gerek yok olduğu gibi ele alınsın! Hayır ağıza bile alınmaz. Bunda bir
altbilince bastırma yok mu?
Şu kadarını işaret etmekle
işe başlayabiliriz.
1-Hz. Muhammed'in pek severek
söylediği sözü şuydu;
"Ma ene, illa beşerün misliküm"
"Ben sizler gibi insan kişiden başka bir şey değilim".
2- Muhammed yine üzerine
basarak peygamberlerin sonuncusu olduğunu bildirmiştir:
"Hatem'el enbiya"
Bütün nakli allahçı gelenekler-mistisizmler
bir yana, bu iki sözde; Muhammed'i peygamber yapan şeyin kendi çağından
tarihten başka bir şey olmadığını sezen dahiyane akılcılık determinizmcilik
yatar.
Din (Bilinç) kabuğa, bu
aklı-determinist sezileri Allah'a bağlasa da; alttan alta alt bilinç derinliklerinde
olayların gidişini sezerek olaylara uyma eğilimi yer alır.
Bu şuna benzer: Bilim adamıyla
sanatçı, sanatçıyla bilimadamı birbirlerinden pek hoşlanmazlar. Sanatçı
bilinçaltı demektir genellikle; bilimadamı ise bilinç demektir. Bilinç,
bilinç altından, bilinçaltıda bilinçten pek hoşlanmazlar. Çünkü ikisi de
birbirlerine zıt düşman kardeştirler. Bilinç bilinçaltını bilince çıkardıkça
o'nun işini bitirir,ama bilinçaltı az yaman değildir; alttan alta bilincin
kuyusunu kazmak için pusularda kriz bekler. Bilinç, bilimsel bütünlüğü
kesin biçimlerde kurdukça bilinçaltı pes ederek uysallaşır. Ki ancak o
zaman o bilim adamıyla sanatçı ve sanat arasında bir anlaşma sağlanabilir.
Sanatçı da bu tür bilince yaklaştıkça sentez olma yolu açılır. Bilim ile
sanat iki yüzlülüğü aşıp barışır.
İşte bu aşamaya kadar, bilinç,
bastırmış olduğu sanatçı bilinçaltını biliminde bilmeden yansıtırken; sanatçı
da yine bilmeden bilinçaltında bilimi yansıtır.
Çünkü bilincin bilinçaltı
olmaksızın; bilinçaltının da bilinç olmaksızın yaşayamayacağı gibi; bilim
sanatsız, sanat da bilimsiz olmaz. Ama ne çare ki iktidar savaşı bilinç
lehine gelişmeden bu savaş durmaz.
Antik çağda iktidar dinde
idi, bilinç yerine geçerek bilimi bilinç altına bastırdı. Modern çağda
iktidar bilime geçti dini bilinçaltına bastırdı. Bunu ancak, tarihi işleten
kanunlar bilindikçe kesin egemen bir çözüme kavuşturabiliriz; denenmesi
gereken budur.
Muhammed kendine peygamberliği
yakıştırsa da giderek kendisini peygamber yapan şeyin tarihi olaylar olduğunu
kuvvetle sezdi. O da herkes gibi turhallı bir hallı insandı. Ve medeniyet
her yanı kapladıkça kendisi gibi ülkücü kişiliklerin kalmayacağını ve çıkamayacağını
da sezdi. Dini peygamberliklerin de sonu gelmişti...
Bu determinist seziler alt
bilincinde işliyordu. Tıpkı sanatçıdaki gibi!..