1- BİRİKİM BİLİMİ ve TARİHİN BÜYÜK MİRASI: İBRAHİM İLE MUHAMMED
İnsanlık tarihinin
en yazısız vahşi çağlarına ait belgeler bile, evrimsel yorumları, ilerletecek
birikimler yaptı. Yine yazısız barbarlık çağlarıyla ilgili belgeler; karanlık
kalan antik medeniyetler tarihiyle ilgili arkeolojik kazılar; tabletlerin
eski çivi yazılarının çözümlenişiyle okunması; bu konulardaki arkeolojik
yorumlar inanılmaz birikimler yaptı. Günümüzdeki iletişim ağının evrencil
donanımı ve hızlanışıyla da bu birikimler hemen herkese ulaşabilecek yakınlığa
geldi.
Bu durumda evrimcil
görüşlerin sıçrama yapmaması düşünülmezdi. İster, istemez, bu birikimlerin
üzerine oturan batılı aydınların üniversite çevresinde olsa da din yorumları
maddeci bir ivme kazandı. Tevrat ve İncil'in Sümer'deki köklerine kadar
inildi. Bu görüşler 12'nci ve 16'ncı yüzyıllara kadar iniyordu. Daha da
geliştirildi.
Ancak bilgilerin üst
üste yığılması gerçekten onları bilince çıkarmak anlamına gelmiyordu. Asıl
önemli olan Tarihin gidiş kanunlarını bulmak ve yorumunu bu kanunlara göre
yapmak idi. Ve daha önemlisi hayatı bu kanunlara göre yeni baştan örmek
idi.
Bu zaruretlere uyulamayınca
yazan ve söyleyenlerin kendileri bile ne yazıdıklarını ve ne söylediklerini
unutabilirlerdi. Doğal olarak hayat kendi kanunları merkezinde müdahalesiz
akıp giderdi.
Kültür, kuru bilgiler
(kütüphaneler) kırkanbarı değildir. Ekonomi temelli bir toplum sisteminin
o temellerde sımsıkı bağları bulunan çatı hatta gövdeye uzanan katlarıdır.
Bu yüzden kuru bilgiler
hayatla ilgisi kalmadığı ölçüde uçup giderken, hayatın kanunları bizzat
hayatı oluşturduğu için her insanın iliğine kemiğine bürünerek yaşayıp
giderler. İşte kültürün bilince çıkarılması, hayatın kanunlarının bilince
çıkarılması temelinde kalıcı adımlar atabilirse ve bilince çıkarılanlara
ayak uydurabilirse ilerletiği zaferler kazanabilir. Kültür yeni baştan
bir sistem kurabilirse kültür olur.
Kur'andaki Allah sistemi,
kendinden hemen önceki İncil ve Tevrat'tan değil, en eski ortodoks Hz.
İbrahim geleneceğinden alınmadır. Çünkü Tevrat ve İncil'in yazıları değil
ama, Musa ve İsa'ya yansıyan asıl Temel ruhu yine ibrahim geleneğinden
alınmadır.
Fakat hepsinin Allah
sistemini yorumlayışı farklı farklıdır. Hepsi bir tek Allah'a inanmakla
birlikte yaşadıkları koşullar bakımından tarihsel görevleri başka başkadır.
Ve her insan gibi onlarda kendi çağlarının birikimleriyle düşünüp davranırlar.
Bu ölçüde ayrılıklar adım adım geliştirimler olur.
Hz. İbrahim zamanı:
kabaca zamanımızdan 4000 yıl öncedir: İsa öncesi 1900 yılları Hz. Musa
zamanı: zamanımızdan 3000 yılı aşkın bir zaman öncedir. İsa öncesi 1300.
Hz. isa Zamanı: Zamanımızdan 2000 yıl öncedir.
Hz. Muhammed Zamanı:
Zamanımızdan 1400 yıl kadar öncedir.
İbrahim ile Muhammed
araşında en azından 2500 yıllık bir zaman farkı bulunur. Bu çağlar farklıdır.
Her çağ, toplum biçimleri gelişim kanunlarının yepyeni açılımlara girdiği
hatta başkalaştığı bir altüstlüğü veya altüstlükler zincirini kapsar. Oysa
İbrahim ile Muhammed zamanı arasında bir çağ değil birkaç çağ farkı vardır.
İbrahim henüz, antik
tefeci bezirgan medeniyetlerinin LOKAL aşamasını aşıyordu. Irak-Mısır-Hint
ve Çin tefeci bezirgan medeniyetleri kendi içlerinde birbirlerine pek açılamayan,
ticaret yollarıyla bağlı ama geliş gidişleri ancak çok zor koşullarda kervanlarda
askercil korumalar altında yapabiliyordu. Aralarında barbar toplulukların
ölümcül bendleri bulunuyordu. Sadece Orta Ticaret Yolu en işlek olanıydı.
Kuzey ve Güney Ticaret yolu pek işlek değildi. Ve medeniyetler henüz BİTKİCİL
denecek yavaşlıkta lokal gelişiyordu. Daha hareketli HAYVANCIL medeniyetler
çağına geçilmemişti. Bu aşama henüz Grek medeniyetiyle açılmaya hazırlanıyordu.
Oysa Muhammed zamaninda
tefeci-bezirgan medeniyetleri lokal aşamayı çoktan aşmış evrencil aşamaya
geçmeye hazırlanıyorlardı. İslam Medeniyeti, EVRENSEL tefeci bezirganlık
aşamasını açtı. Muhammed bu aşamayı, Kur'an'ın Arabistan'da iktidar olmasıyla
temellendirdi.
Medeniyetler arasındaki
barbar toplulukların medeniyete (sınıflı topluma) çözülüşlerini hızlandırarak
ve tabii ki bu sayede medeniyetleri de canlandırarak antik ticaret yollarını
işlek biçimde birbirlerine ve medeniyetlere bağladı: tefeci-bezirganlık
evrensel çağına ulaştı. Tarihin kontenjanında medeniyete geçebilecek kent
kalmadı. Böylece Hz. Muhammed'in bu tarihsel görevini kavrayarak "Son Peygamber"
öngörüşü gerçek oldu.
Peygamberlik, bilhassa
kutsal kitap inmiş peygamberlik Kent'ten Orijinal medeniyete geçecek barbar
toplulukların yaratığıdır.
Arabistan barbarlığı
ve tefeci-bezirganlığı, çökkünleşen Mısır- Habeş İran-Bizans-Hint ve uzakta
da olsa Çin medeniyetleriyle (durgunlukla) kuşatılmıştı. Orta ve Kuzey
Ticaret Yolları bu yerlerde tıkanmıştı. Onlara düşen hemen Kızıldeniz Umman'a
ve Hint Okyanusu'na açılan Güney Ticaret Yolu idi. O yolu kullanıp birikim
yapabilirler. Ve Orta ile Kuzey ticaret yoluna huruç edebilirlerdi. Öönlerinde
bir tek engel vardı: Mekke'nin daha doğarken çürümeye başlayan Ebu-Sufyan
tefeci-bezirganlığı. Yoksul tefeci-bezirganlar topraklarını tefecilere
kaptırmış Medine köylüleri esnafları ve bedevileri, Muhammed'in bu sezilerini
ruhlarında ve bedenlerinde duymakta ve başarı azmiyle teşkilatlanmakta
gecikmediler. Hatta bu konuda Muhammed'den daha ileri gerçekci ve medeniydiler.
Kur'an'ın hemen her ayetinde mala mülke-medeniyete tapmanın, medeniyet
çöküşüyle ve Allah'ın cehennemcil gazabıyla cezalandırılacağının bildirilmesi;
Allah korkusu ve sisteminin daima hatırlatılmasından alacağımız bir derste
budur: Medeniyete geçen barbarlara medeniyet özendirilmiyor. Medeniyete
sevkedilmiyor; daha çok medeniyete geçilmişce, medeniyetin, kendilerinden
önceki medeniyetler gibi şaşa ve zulüm içinde çürüyüp yıkılmaması için
Allah hükümleri hatırlatıyor. Çünkü Muhammed zaten görüyor ve yaşıyor:
Arabistan barbarlığı medeniyete geçmekte kendisinden daha çıkarcı ve daha
hızlı: Muhammed 40'ına kadar yoksulluğu da zenginliği ile dünya ahvalini
(medeniyeti) de yaşayıp doymuş, artık maneviyat hümanizm arıyor. Ve bildiği
kaybettikçe özlediği komün kollektivizmine sarılıyor. kur'an o bezeyişlerle
doludur. Burada kısaca birikim açısından yararlı olmakla birlikte kafa
karıştıran iki uzmana işaret edelim.
Bu durumda Tevrat'ın,
İncil'in ve Kur'an'ın, Sümer kültüründen alınma-gelenek olduğunu belgelemek
İbrahim-Musa-İsa ve Muhammed'in gizemini (şuuraltını) ve yaşadığı toplum
biçimlerini açıklamaz. Dolayısıyla dinlerin madde ve ruhu (gizemli şuuraltı)
anlaşılmaz kalır. Mistik dürtüler, toplumsal ve kişisel hezeyanlarla bütünleşerek
insanlığın irili ufaklı alçaltıcı zincirleri olmaya devam ederler.
James George Frazer'in
19 uncu yüzyıl sonunda yaptığını, 20' nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren
samuel Noah Kramer, İlk Irak Medeniyeti sümer'de yoğunlaşarak yapmaya çalıştı.
Ama bunu daha önce Berosse Tarihi, ve Andre Parrot'un sümer tarihi yapmıştı
bile...
Yine de her iki çaba
da boşa gitmedi. Frazer, bütün kültürlerini barbar hatta vahşi temellerine
işaret etti. Kramer medeniyet kültürlerinin Sümer'deki köklerine işaret
etti. 1
Ancak her ikisi de
belgelerin toparlanışı ve karşılaştırmalı parelelliklerini gösteren karmaşık
birikimlerden öteye geçemediler.
Çünkü toplum biçimlerinin
gelişim kanunlarıydı asıl olan: Kültürler o kanunlara kopmaz bağlarla bağlı
etki tepki içinde gelişiyorlardı. Kanunlar ele geçmeden hangi kültürün
nerede ve ne zaman hangi sebeble ortaya çıkıp battığı veya benzer parelelliklerle
ortaya çıkarken, neden benzer paralellikler içinde battığı ve yeniden ortaya
çıktığı bilinemiyordu. O zaman gelişim kanunlarını bulmadan bilgileri üst
üste yığmak ne işe yarayabilirdi? Toplum biçimlerinin gelişim kanunlarını
bulmaya yarayabilirdi. Ve buna yaradı. Bu yüzden bu tür bilimler birikim
bilimi olmaktan öte geçemediler. Ancak bu birikimler olmadan da asıl kanunları
arayıp bulan tasnif bilimi kendini ortaya koyamazdı...Bu böyledir diye
birikim ile tasnifi karıştırmamalıyız.... İbrahim ile Muhammed'e dönelim:
farklı çağlar farklı sentezler getirmiştir, demiştik.
Hz. Muhammed'in yaşadığı
çağ ve bu çağın determinizmiyle aldığı bilgiler yorumları ve uygulayış
bu yüzden Hz. İbrahim'den çok farklı oldu. Kabaca bakıldığı zaman, aynı
Allah sistemine inanıyor ve uyguluyorlardı. Ama bilgiler yorumlayış ve
uygulayış (en az 2000 yıl sonra ve antik çağların içinde kutsallar çağı
olarak anılabilecek bir başkalaşımın alt üstlüğün eşiğinde) şüphesiz ki
aynı kalamazdı. Nasıl Sümer'deki din anlayışı, Hz. İbrahim'de başkalaşmışsa,
Muhammed ve Kur'an'da da çok farklılaşmıştı.
Bu başkalaşım: kalite
sıçrayışı, Allah sistemine bakılarak yüzeysel bilgi yığılımı ve karşılaştırmalarıyla
(Aristo mantığıyla) çözümlenemezdi. Tarihsel gidişin aydınlatılmasıyla
ele geçirilip günümüzde yararlı olabilir hale getirilebilirdi.
Muhammed komünün kollektif
aksiyon ruhunu iliklerine dek yaşayan berrak zekalı-gerçekci aşiret çocuğuydu.
"El Emin" ünvanını genç yaşta alabilecek kadar dürüst, saf, temiz idi.
Berracık çocuk beynine düşen her olayı sentezlere ulaştırabilme yeteneğini
geliştirebilecek evrencil çelişkiler (ticaret yolları) içinde yetişmişti.
Bu yeteneğini, her olayı yorumlamaktan ve hükme bağlamaktan çekinmeyen
cesaretiyle, peygamberlik: tarihsel devrim sırasında (23 yıl boyunca) dahiyane
öngörülere ve ayetlere sıçratmaktan geri durmadı.
Bu gerçekçi bilimsel
sezilere denk düşen yorum ve kararları, elbette Hz. İbrahim'in Allah geleneğiyle
çelişecekti. Skolastik eski Allah sistemini apaçık bozamasa da, kendi içinde
Allah'ı kavrayışını, yaşadığı ve yorumladığı tarihsel devrim olayları paraleline
sokarak alabildiğine insancıllaştırdı: tarihsel determinizme yaklaştırdı.
Yaşadığı çağ, antik Tarihin orijinal medeniyetlerinin sonunu müjdeliyordu.
Bundan sonra, göçebe barbarların medeniyet rönesansları çağı açılacak ama
bu sadece eskinin yeniden canlanarak bir adım daha ileriye gidilmesini
ve modern Sosyal Devrimler çağının açılmasını hazırlayacaktı. Bu yüzden
Muhammed, tarihin büyük mirasının yaratığı olarak başka türlü davranamazdı.
Muhammed ve Kur'an'ın olduğu gibi, tarihin O'nu yarattığı gibi yorumlanamaması
ise, tarihin bu büyük mirasına ihanet olur. Olsun denemez. Küçük ihanetlerimizin
ve yenilgilerimizin bile, tarihin bu yanlış yorumlanışlarına gidiş kanunlarına
aykırı pozisyon almamıza bağlı kaldığını unutmamalıyız. Kuran'ın her zaman
hatırlattığı gibi Allah'ın kanunlarına karşı gelmenin her zaman bir cezası
vardır...
14 üncü İbrahim
Suresi 51 inci ayet:
"Allah her nefsi kazandığıyla cezalandırmak için çabuk hesaplıdır.
"
45 nci ayet:
15 inci Hicr Süresi,
23 üncü ayet:
"Kendi özlerine zulmedenlerin (Ad ve Semud gibi) yurtlarında
yerleştirildiniz, onlara nettiğimiz (nasıl cezalandırdığımız) sizce bilinmişti;
ve sizlere örnekler de getirmiş idik"
"Ancak biz diriltiriz, biz öldürürüz, biz kalırız"
Kalıcı olan sadece
tarihsel determinizmin kanunlarıdır. Madde ve mana ondan gelir ona döner:
96 ıncı Ahlâk Suresi,
8 inci ayet:
"Dönüş Rabbi'nizedir"
99 uncu Zelzele
Suresi, 7 ve 8 inci ayetler:
"Kim bir zerre denli iyilik yapmışsa bulacak onu"
"Kim bir zerre denli, şerre sapmışsa bulacak onu"...
Kur'an'dan yüzlerce
yıl sonra yaşamını tarihsel maddecilikte savaşarak geçirmiş bizim deyişlerimizle,
Kur'an ayetlerinin paralelleşmesi tesadüf sayılabilir mi?
Sadece bizim değil,
bu ve benzeri nice ayetin modern insana bile hâlâ sempatik gelmesi, sempatiklikten
öte; yakın, insancıl, akılcıl, diyalektiğe uygun gelişinde, daha gerçekçi
yorumlar aramamalı mılıyız?
"İnsan'a ameli gösterilecektir"
İnsan ne işlediyse
onunla ödüllenip cezalandırılacaktır; veya daha güzeli Kur'an deyişiyle
"Kim zerre ağırlığınca hayıra ve şerre sapmışsa bulacak onu!"
Gerçekten de öyle
değil midir? Tarihsel determinizm, kendi kanunlarına uymayanları önce ve
sonra ardı arkası kesilmez mesajlarıyla uyarır; dersini alamayanların sonu
gerçekten cehennemcil ateşler kadar yakıcı devrimler karşı devrimler ve
savaşlar olur... Savaşlar ve devrimler bu kadar ölümcül ve dirimcil yakıcı
- yaşatıcı uyarılardan bile dersini alamamanın cezası ne ola ki? yaşayamamak
sürünmek!
Toplum biçimlerinin
gelişimi kacaba da olsa keşfedileli neredeyse bir asır oluyor. Morgan Marks
ve Engels'ten beri, konu üzerindeki yeni birikimler de yine yüz yıldır
kütüphaneleri müzeleri doldurdu. Ama hâlâ tarihte kanun aramak, olmadık
işe girişmek gibi karşılanıyor... Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed'in
yaşadığı toplum biçimleri çözümlenemezse o toplum biçimlerinin denk düştüğümüz
kültürleri nasıl aydınlatabilir?
İbrahim aşağı barbar
anahanlıktan kurbanlık koç kesen orta göçebe barbarlığa ve Kabe'yi kurup
kent tohumunu atan yukarı barbarlığa kadar bütün komünal toplum biçimlerini
300-500 kişilik aile efradıyla yaşamakla kalmaz. İlk Irak medeniyeti sümer
kentlerinden kalkıp, Anadolu'ya, savunmalar eşliğinde bezirganlık yaparak
göçerken, kıtalararası medeniyetleri de tanır. İlkel sınıfsız toplum: kankardeş
cennetiyle, medeniyetin sınıflı toplum: düşman kardeşler cehennemini, en
canalıcı özelliklerinden karşılaştırmalı olarak iliklerine dek hisseder.
Ama Aşağı Barbar ve Orta Barbar toplum (ve kültür) kökleri O'nu daima geri
çeker. Ne kendisi ne de kardeşi oğlu Lut, çevre medeniyetlere yeni bir
diriliş (rönesans) verebilecek güçte değillerdir. Yeni orijinal bir medeniyet
yaratacak yukarı Barbar (kent) aşamasını da henüz tohum olarak içlerinde
filizlendirmektedirler. Sınıflı toplum cehennemiyle kuşatılmışlardır. Tek
çareyi işlek olmayan tenha Güney Yolu üzerindeki Arabistan Yarımadasına
bu kent tohumunu saklayıp geliştirmekte bulurlar. Hz. İbrahim'in mucizesi
komüncül kankardeşlerini medeniyet denen sınıflı topluma geçirmek değil,
medeniyetten koruyarak aşağı barbarlıktan orta göçebe barbarlığa geçirmek
ve kent: yukarı barbar tohumunu içlerinde filizlendirmek olmuştur.
Hz. Muhammed ise,
İbrahim atasından 2500 yıl kadar sonra çoktan kentleşmiş Arap toplumunu
Güney Ticaret Yolu üzerinde medeniyete geçirmekle kalmaz; uzun ömürlü bir
medeniyet yaratabilmenin temellerini atar...
*
Bu kadarcık bir tarihsel
senteze ulaşamıyorsak eğer; kütüphaneler dolusu uzmanlıklarımız, araştırmalarımız,
onlarca yıllık nasırcıl: dönüp dönüp aynı şeyi okuyan emeklerimiz ne işe
yarar.
"Bu tarihsel gelişi
kabaca olsun sentezleştirmemek" sözü bile fazla; hâlâ bu tür yorumlara
yöneliş, bu tür yorumlarda yoğunlaşma bile yok denebilir.
Tartışmalar bu yönde
gelişebilirse peygamberler veya dinler de yerli yerlerine oturabilir; gereksiz
toplumsal ve kişisel hezeyanlar kısa kesilip üretim ve yaratıcılık yarışına
geçilebilir.
Artık erüdüsyon kırkanbarlıklarını
aşmanın zamanı geldi de geçiyor.
Su kaynama noktasına
ulaşınca (yeterli basınç da olmuşsa) buharlaşma gerçekleşir. Sürekli kaynatmanın
alemi yok, artık suyu tüketmeden buhar elde etmenin daha verimli yollarına
bakmalıyız.; değirmen taşlarının arasında öğütülecek tane çoktan un olmuşsa,
değirmeni döndürüp taşları boşuna yıpratmanın akıllıca bir yanı yok, ekmek
yapmaya geçmeliyiz.
"Bugün sizin için, dininizi olgunlaştırdım size nimetimi (kutsal kitaplarımı) tamamladım. ve size din olarak İslamı beğendim" (Maide Suresi 513 üncü ayet)
Beğenmediğimiz
Muhammed, kendinden önceki birikimlerin yeterliliğini sezmişti. Bu birikimler
sadece paygamberler, dinler, kutsal kitaplar alanında değildi, her alandaydı.
Zaten her alan, kutsal kitaplar ve peygamber öyküleri içine girmiş bulunuyordu.
Veya dinlerin nüfuz edip içine almadığı bilgi alanı yoktu. Sadece yeni
çağın yeni sentezlerini içinde hissedebilecek gücü kendisinde bulabilmesi
yeterli olabilecekti. Başlayınca arkası gelebilirdi. Çok geçmeden, Medine'nin
kendisine kucak açmasının (Hicretin) 7'nci yılında kendisinin en son peygamber
olduğunu ve en olgun dini yaratma görevinde olduğunu bütün hücreleriyle
hissetti...
İnsanın kendisini,
böylesine zorlu bir göreve ataması elbette yüzlerce yılda bir gelen toplumsal
yaratımın işidir. Ancak kişilerin kendi özel güçleri, topluma rağmen ileri
atılış dinamizimleri hiç mi yoktur. Bu gücü hepimiz kullanıyoruz aslında.
Ama çıkarcı nahoş bilinçaltı aksiyonlarımızda. Bir de sentez yapabilme
gücümüzde denemeliyiz kendimizi. Birikimler her alana yayılıyor. Sürat
şaşırtıcı... Yaratıcı doğumlar yeterli değil, daha doğrusu yok denecek
kadar az...
Hiç düşündük mü? Aşiret
insanlarından kalma ve İslam düşüncesine girmiş " Batıl inanış" "Hurafe"
dediğimiz düşünce ve davranışlar aklımıza ters düştüğü için onları terketmek-
hayatımızdan kovmak hemen hepimize doğal gelmiştir. Hatta Kur'anda da yer
alabilmiş melek-cin-şeytan gibi düşünceler bile çoğu müslümana gerçekçi
gelmediği için kabul edilmez, veya kabul edilse bile onlar pek ağıza alınmaz;
tartışmalarımıza sokulmaz; her müslüman müslümanlığı ölçüsünde bu konunun
üzerine gitmemeyi (sansür) etmeyi yeğler. Çünkü görünmeyen ama bir ruh
gibi içimize girip çıkan bu tür varlıklar insan aklına gerçekçi gelmez.
Fakat bir türlü de izahı yapılmadığı için ikna edici tartışmalarla bunlar
akıllardan kovulamaz.
Barbarlıktan kalma
gelenek-görenekle köylülerimizde- esnaflarımızda yaşayan "Batıl itikadlar"
kara kedi önünden geçmemek, tırnak kesmemek, salı sallanır, çamaşır yıkamamak,
elleri bağlamamak, ayak ayak üstüne atıp dinlenmemek, ateşi erkeğin üflememesi
gibi inanışları, islamiyet içine girmiş olsa da, kolayca terkedilmişlerdir.
Çünkü modern çağın insan aklını ilerleten bilgileri sentezleri karşısında
bu tür barbar-vahşi gelenekleri tutunamazlar. Onların totem ve tabulardan
kalma gelenekler olduklarını bilinçlerimize çıkarmasak da modern bilgi
ve sentezilerimize açıkça ters geldikleri için o alışkanlıkları terkederiz,
hatta toplum hayatımızdan kovarız. Çok büyük tepkilerle de karşılaşmayız;
uzun boylu tartışmalara bile gerek kalmaz. Hele çoçuklar yeni kuşaklar
bunu kendiliğinden silerler.
Fakat Allah - Kur'an
ve Muhammed öyle midir? Neden?
Modern çağın 500 yılı
bile O'nu silmek yerine İsrail saldırıları altında güçlendirmiştir. Neden?
Atom çağındayız, uzay
çağı açıldı. Ama hâlâ Allah-Kur'an ve Muhammed geleneği sürüyor. Ve işin
ilginç yanı, onları toplum hayatımızda neredeyse ebedileştirmek isterce
adım başına cami- Kur'an kursları açılmasına elbirlik yardım etmekten geri
durmuyoruz. Devletin göz yumuşları ve ön ayak oluşları yetmiyormuş gibi
burnumuzun dibine kadar sokulan "Bağış" makbuzlarını kaçımız geri çevirebiliyoruz?
Tarikat islamcılığı
bile Erbakan (İngiliz-Amerikan) bayraktarlığı altında legalize edildi.
Hep Allah-Kur'an-Peygamber: lyi dilekli müslüman toleransından yararlanılarak
yapılan bu irtica beslemeleri; bir gün Mustafa Kemal Cumhuriyetimizde olduğu
gibi sünnet edilmek zorunda kalınsa bile, Allah-Kur'an Muhammed varlığı
toplum hayatımızda yaşamaya devam edecektir.
Veya kolay kolay terkedilmeyecektir.
Takkeleri önümüze koyup bunu adam gibi düşündük mü?
İslamiyet neden evrensel
bir din olabilmekle kalmamış, modern çağda bile toplum hayatında doğudan
batıyla kadar kıtalararası bir din olmayı hala sürdürebiliyor?
Arap dünyasında hâlâ
laisizm savunmada ve ricatta döğüşebiliyor? Kapitalizm ve Sosyalizm hala
islamiyet ile melezleşmeden iktidar olamıyor? Laikliğimizle öğündüğümüz
ülkemizde bile, meclis papağanları, halk önünde salavat getirmeden çıkarmıyorlar,
Laikleri kötüleyip iktidardan alaşağı etmek için hâlâ "Türkçe Ezan" tahrikatları
işe yarayabiliyor. Neden?
Bütün bunlar bir yana.
Türkiye'de laisizm tuttu ve kökleşti. Sola karşı irtica panislamizm pantürkizm
ile melezleştirilip askercileştirilse bile bizde devlet laik kalır. İşçi
sınıfı ve Ordu Gençliği veya halk çoğunluğu bunun garantisidir.
Ama iş bununla bitemez.
Bilinç seferberliği saldırıya geçmedikçe, Allah-Kur'an-Muhammed gerçekliği,
altşuurlarda toplumsal ve kişisel hezeyan ve didişmelerin kaynaklarından
biri olmaya devam edecektir. Bu toplurnsal ve kişisel verimliliği düşürmekle
kalmaz, huzursuz ve mutsuz toplumu ebedileştirmekte başka benzer etkenlerle
elbirliği yapar; üretici güçlerin dengeli gelişimi (mutlu toplum) gecikir...
Abartıyor muyuz?
Bilim yaratıcılığını
kimselere kaptırmayan üniversitelerimiz, nice proflarımız, uzmanlarımız,
laik paşalarımız, bütün rasyonel- bilim titrlerine rağmen, o akıllı - başlı
yorumlarının arasına veya ardına "yüce yaratıcı" (Allah) sözcüğünü eklemeden,
bütün inanış ve akılcılıklarını "yüce yaratıcı" ya yaslamadan edemiyorlar.
Neden?
Aslında bu sözcüklerin
hiç bir zararı yok, kalp ferahlığı verdiği ölçüde yararı bile var. Ama
bilinmezlikleri, Allah'a havale ediverişlerimizin gerisinde, yaratıcılıklarımızı
körleştirme alışkanlıklarımız da bulunuyor. Allah alışkanlığımız skolastizmi,
skolastizm yaratıcılıkları köreltme alışkanlığını besleyip beyinlerimizi
dumura uğratıyor. En ateist geçinenlerimiz bile, bu etkiden uzak kalamadıklarını
iyice bir düşünseler yakalayabilirler.
İrtica girdapları
hangi ülkede aşılamamış ki; en azgın Nazizim evrencil emperyalizm desteğine
rağmen tarihi ne kadar geriye çekebildi. Sonraki hızlanmayı yaratmak üzere
Tarihin yayını germekten başka bir işe yaramadı. İrticalar-Nazizmler halledildikten
sonra asıl öldürücü tehlikenin beyinlerdeki skolastik alışkanlığın olduğu
hâlâ anlaşılmadı. Asıl bunun üzerinde durabilirsek beyinlerde ilerlemeler
sağlayabiliriz: Tarihi-evrimi bir çırpıda kavrayıp işimize bakmalıyız.
Evrimin kanunlarına uygun koşar adım ilerlemeliyiz.
Bunun için Allah-Kur'an-Muhammed
sempatilerinin gerçek nedenlerine yaklaşıp onların çok üzerinde onları
da kapsayarak ilerleyen tarih (doğa ve toplumun evrimi) bilincine ulaşmalıyız.
Allah-Kur'an-Muhammed,
neden hâlâ bize sempatik gelir?
Kendimize yakın bulduğumuz
için. Neden yakın hissederiz? Sadece müslümanlık geleneğimizden ötürü mü?
Bu kadar basit soruların bile üzerine gıtmediğimiz için bir meseleye ya
"tü kaka" diyerek ya da pohpohlayarak yani ihtıyaçlarımız yöneltısiyle
çıkarcı ve yüzeysel yaklaşırız. Oysa her meseleye oldukları, neyseler öylece
yaklaşmayı prensipleştirmeliyiz. Çünkü olaylar inatçıdırlar; kendilerini
daima oldukları gibi gibi kabul etmemizi bize dayatırlar; kendilerine uyum
yapabilmemiz için; terslik olursa insanlık acılar çekmeye devam eder....
Allah-Kur'an ve Muhammed'in
bize yakın gelişini; barbarlıkla- medeniyetler çelişkisini yöresel ve evrensel
ölçülerde derinlemesine içinde bulan ve onlara karşılık verebilen öksüz
bir aşiret çocuğu olan Muhammed'in engin hümanizmine, ve bu yüzden Allah
sistemini tarihsel determinizme: gerçeklere yaklaştırmasına borçluyuz.
Çünkü O, Antik tarihin
en son en orijinal tarihsel devriminin önderiydi. Ondan sonra gelenler
O'nu aşamadılar, sadece O'nu yeniden dirilttiler; rönesansa uğrattılar:
Selçuklular, Osmanlılar ...
İbni Haldun ve Şeyh
Bedrettin O'nu aşan Sosyal devrimlere kanatlanmışlardı... Ama henüz vakit
dolmamıştı...
Hz. Muhammed'den etkilenmeyenimiz
var mıdır? Bunun bilinçaltı etkilerini ve bilinçlere çıkarılmasını hafife
alamayız.
O'nun yaşadığı çağ,
O'nu Allah-Kur'an-Peygamberlik sezilerini yöreselden evrensele ulaştırırken,
dünyayı-tabiat ve insanı- kavrayış mertebesini de Skolastisizm içinde şuuraltı
biçiminde de olsa tarihsel determinizme yaklaştırdı. İbrahim geleneğiyle
yani ezberci Skolastik din anlayışıyla, düşünüp davransa da; bu gelenekleri
aşamasa da gerçeklerden-yaşadığı çağın olaylarından berrak akılcılığından
kopmadığı için de daima içten içe bu skolastiği gerçeklere uydurmak zorunda
kaldı .O'nu en akıllı ve en son ve en büyük tarihsel devrimci peygamber
yapan özelliği de bu oldu. Eğer olaylara uyum yapamasaydı, İsa'dan beter,
adı sonu işitilmez "cinlere uğramış-deli bir ozan" olarak yok olup giderdi.
O'nun yaratıcı yetenekleri
veya beynine düşen olayları çarpıştırıp ders alma gücü, sıradan Mekke-Medine
kentlilerinden farklıydı. Halk pratik ihtiyaçlarına göre Allah'ını seçer
ve yönelirdi. Muhammed pratik ihtiyaçlarını karşılamasa da onları aşabilecek
güce sahipti. Pratik ihtiyaçlar karşısında sızıldanarak erimektense, dünya
ahvalıni yorumlama yolunda yücelerek ihtiyaçların cenderesinde küçülmeme
yollarını açmayı deneyecek güce sahipti. Ama daha genç yaşında pratik geçim-mal
mülk ihtiyaçlarını da dürüst ticaret olanaklarını kullanarak karşılamıştı.
Manevi yola girişi bu yüzden kolay oldu. Başkaları gibi zenginlik yolunda
zalimleşmek yerine, zenginliğini maneviyat yoluna harcayarak sezdiği büyük
zorlu tarihsel görevine soyunmasını bildi.
Komün insanının pratik
ihtiyaçlarının karşılanamaz yoğunlukta kalite atlayışı Allah inancını besleyip
büyütmüştür. Buna rağmen bu pratik ihtiyaçlarını gidermek için kendisinden
daha büyük bir güce sığınma kaçışının altında, içinde yaşadığı doğayı ve
toplumu yorumlama (entellektüel) ihtiyaçları da gizlidir elbette. Ama üstte
olan pratik ihtiyaçların karşılanma zorunluluğudur. Yorumlama (entellektüel)
ihtiyaçlar, alttan alta gelişir. Ve toplumun bazı üyelerinde zamanla gelişerek
kültürleşir - eğitimleşir. 2
Bunu basit olarak
çocuklarda izleyebiliriz: Çocuklarda tanrı düşüncesi, genellikle pratik
ihtiyaçlarının kolayca karşılanması olasılıklarına tutunarak gelişir: Bir
dua, bir yakarış ile zorluklardan kurtulmak, veya oyuncak - oyun - arkadaş
- başarı gibi isteklerinin gerçekleşmesi olanaklarını sunan "tanrı"
fıkrinin ilk benimseyişin temelleri olur. Yine de bu denli basit ama yakıcı
sorunlar altında gizli bir entellektüel ihtiyaç yatar: Yaşanan dünyayı
tanımak-yorumlamak çocuklarda daha derinlerde parlasa da bu eğılim de bulunur.
İşte Muhammed'i kentdaşlarından
ayıran fark buradaydı. Komüncül yetenekleri akrabalarından ve kentdaşlarından
daha fazla entellektüeldi. Tanrı ihtiyacı onda, yaşadığı dünyayı ve çağını
yorumlama ihtiyaçlarına daha çok karşılık oldu.
Bedir savaşına kadar
olan ayetler bunu fazlasıyla belli eder: Muhammed o manevi derinliğine
karşılık bulmak üzere durmadan düşündüğü Allah evren-insanlık sentezlerini,
henüz içine girmiş olduğu tarihsel devrim sorunlarıyla yani halkın pratik
ihtiyaçlarıyla sentezlemekte pek fazla gökcül samedani filozofsal kalır.
Medine fukaraları yoksul bezirganlar ve çevre bedevileri O'nu pratik ihtiyaçlarla
uyarmakta gecikmezler. Savaş (içten içe ganiymet) isterler. Açıkça Muhammed'i
ve Allah'ı savaş kararını vermeye zorlarlar. İşte barbarın tanrı anlayışı
budur: pratik ihtiyaçlar. Bedir savaşından sonraki ganimet paylaşma kavgalarında
yansıyan da budur. Peygamber Allah - toplum yolunda saf maneviyatçı, halk
pratik çıkar peşindedir. Ama sentez ayet yaman olur: "mülk-ganimet Allah'ın
ve peygamberinindir, kavga etmeden aranızda anlaşınız."
Kur'an açıkça tarihsel
devrim pratiğine girmiştir. O sıcak savaş pratiğinden çıkan sentezler ayetleşir.
Teorileşir. Allah sistemi bu işe yarar. Bu yüzden Muhammed'in ve İslam'ın
en kalıcı mirası: Kollektivizm-çeşitli adalet hoşgörü merhamet yani humanizm
olmuştur. İnandığı Allah'ı bu sistemden uzak düşebilir miydi?
"Ve lillahi esmail - hüsna fed'uhu biha":
"En güzel adlar, Allah-ı
Teala'nındır. O'na bu adlarda dua edin!" Bu sıfatlarla yüklü isimler, Kur'an'da
ayetlerle yerli yerinde anılarak geliştirilmiştir....
Barbarlıktan medeniyete
geçerken, çok tanrı inanışından tek tanrı inanışına da geçiliyordu. Ve
bu barbarcıl (tarihsel) devrim ile 20 yıl içinde sıçrama ile gerçekleşiyordu.
Barbar'a, Araplarda
Bedevi denirdi. Ama hemen hep komüncül gelenekleri güçlüce taşıyorlardı.
İnandıklarına çıkarlarına ölümüne sarılırlardı. Ancak beyinleri de yeniliğe
o kadar açık tertemizdi. İnanışları vahşi çağlardan kalma totemizme, animizme,
ana tanrılara, baba tanrılara, doğa tanrılarına dek uzanan putataparlık
idi. Ama "Allah"ı İbrahim'den nakil ile öğrenmişlerdi... Daha kesin hatlarıyla
Muhammed çok tanrılığa karşı tek tanrı fikrini benimsemekle kalmadı, bu
anlayışı zenginleştirdi. Arap halkı temiz zekasiyla bu üstün tek tankı
fikirlerine sarılmakta geçikmedi. Çünkü pratik çıkarları da bu zengin teorik
gelişime paralel gelişiyordu. Tarihi gelişim, Muhammed'in tek tanrı kavrayışındaki
zenginliği haklı çıkarınca, Güney Ticaret Yolu üzerindeki Arabistan halkı
lehine hızlandıkça, Araplar da gecikmiş olarak tek tanrı inanışlarını Muhammed'in
zengin kavrayışına ulaştırdılar. Önce ezberlediler sonra onlarca yıl içinde
Allah düşüncelerine tarihsel determinizme yaklaştırdılar. Şüphesiz ki bu
hep fakir fukaralar ve komün gelenekleri içinde tutunup kâh iktidar kâh
muhalefet olarak gelişti. Azgın tefeci bezirgan ve modern çağın kapitalist
islâmlığına karşın günümüze kadar ulaştı. Şimdi günümüzde bu zengin kavrayış,
hemen, hiçbir şey ifade etmeksizin de olsa kullanılmıyor bile. İçten-temiz
fakir halk çocukları içlerindeki en insancıl kollektif duygularıyla bu
isimleri (Allah kavrayışını) özdeştirseler de; bunlar sınıflı toplum cehenneminin
sahtekar islam gericiliği içinde savrulup eritilip tüketiliyor; bilinçaltına
bastırılıyorlar.
Bunlar bilinçlere
çıkarılabilirse kaybedilen enerjiler yeniden kazanılamasa yeni kuşakların
enerjileri olsun artık bu yönde zayi edilmesi azaltılıp durdurulabilir.
1- "Huvallâhüllezi
lâ ilâhe illâ hû":
Allah'ın bütün diğer
adlarını kendinde toplayan adlar adıdır: "İsm-i âzam": en yüce ismidir.
Şu manaya gelir:
O öyle bir Allah'tır
ki ondan başka tapılacak hiç bir nesne-ilâh yoktur.
Tarihsel determinizm
veya doğanın ve toplumun kanunları: evrim öyle yüce bir gelişimdir ki,
her şeyi kapsar; her şeyle sayısız örgüsünü kurarak ilerler. Onu ne kadar
inceleyip araştırsak tam olarak ele geçiremeyiz. Ancak gidiş kanunlarını
yakalayıp onlara sürekli uyum yapmaya çalışabiliriz. Bu çabalarımız ona
tapma olmasa da tapmaya benzer bir korku saygı dikkat içerir ve gerektirir.
Bu yüzden ondan başka korkulacak duyumda kusur etmemeye çalışılacak hiç
bir nesne abartılamaz. Yani para-pul aşk-ideoloji-teori-insan-doğa aklımıza
ne gelirse her şey tarihsel determinizmin kapsadığı. parçalarıdır; sadece
mesele onu topyekün kavramak ve uyum yapma çabasını sürekli artırmaktır.
Yoksa her hangi bir yansımasını parçasını abartarak tapınçlaştırmak değil.
Doğanın insanlıkla
birlikte akışı. Öyle akıl almaz birdüzenlilikte işler ki, onu topyekün
hisseden modern bilim adamlarını bile kendisine secde ettirip "Allah" dedirtirse;
yüzlerce yıl öncesindeki aşiret çocuğu Muhammed'e daha koyu bir mistisizm
içinde benzer duygu ve sezileri yaşatabilir.
2- Er Rahman: rahmeti-yardımı-koruyuculuğu
her şeyin içinde ve üstünde:
3- Er Rahim: Merhameti
rahmanıyla birlikte her şeyin içinde ve üstünde.
(Bakınız: Bismillahirrahmanirrahim:
Bu kitabın başlıkları içinde: Kur'an ayetlerinin tarihteki derin anlamlarının
açıklandığı bölüm.)
4- El Melik: Mülkü-
tasarrufu bir an dahi yok olmayandır.
Tarihsel Determinizmin
doğa ve insan üzerindeki sahipliliği ve onları yönetişi bir an için olsun
duraksamaz. Her şey o'nun kanunları uyarınca düzenlice akıp gider.
5- El Kuddüs: O
noksansızdır.
Tarihsel Determinizm'in
kanunları öylesine girift ve her şeyi kapsayan şaşmaz düzenlikte akıp gider
ki "her şey olacağına (kanunların kendi ilk dengelerine) varır".
6- Es-Selâm: Selâm
ve Selâmetin ta kendisidir.
Tarihsel Determinizm'de
en çözümsüz problemlerin bile çözümü bulunur. Kanunların yayı her yönde
ve canlılıkta kurulmuştur; Kendisini dayatıp her engeli aşar.
7- El Mümin: Güven
verendir.
Tarihsel Determinizmin
kanunlarına bir kez vakıf olusak, o kanunların işleyişine bir kez uyum
çabasına başlamışsak verim aldığımızı görürüz. Ve sonsuz bir güven içinde
huzura ulaşırız. Bunu sezerek yapan halklar da öyledir. İlkel toplumlar
gibi... Yozlaşmamış; doğadan ve toplumsallıktan kopmamış halklar gibi;
doğayı, bitkileri, hayvanları, ataları sayan totemizm geleneği veya kutsallaştırma
boşuna değil, bu derin determinizm: kanunlara uyum zorunluluğunun ilkel
beyinleri işleyişi icabıdır.
9- El Aziz: Mutlak
galiptir.
Tarihsel Determinizm,
her şeyi belirlendiricidir.
Atom'un Hücre'nin
ve insan toplumu'nun en temel kanunları, kendi dengesini bulmak üzere açılıp-kapanarak
ilerlerken her şeyi kendisine uydurur. Uyum yapamayanları eler: seleksiyondan
geçirir. Bu yüzden biricik galip evrimin kanunlarıdır.
10. El Cebbâr :
Yarattığı her şeyin hallerini ihtiyaçlarını verendir.
Evrimsel akış her
şeye kendi ölçülerinde kendi varlıklarını sürdürebilme gücü vermiştir.
.
11- El Mütekebbir:
Büyüklükte eşi olmayandır.
Evrim her nesneyi
kapsayıp yaşatacak kadar geniş ve yücedir.
12- El Halik: Yaratacağı
herşeyi bilimi gereğince yaratıp, takdir edendir. değerlendirendir.
Tarihsel Determinizm,
yarattığı yaratacağı her şeyi, önceden kendi maddi ve sosyal kanunları
içinde saklar. O kanunlar dışında hiçbir şey olup bitemez ve yaratılan
yaratılacak olanlar bu yüzden daha işin başından takdir edilmiş, değerlendirilmiş,
öğülmüş veya kötülenmiş olur.
13- El Bari: Yoktan
var edendir.
Evrimsel akış her
şeyi yoktan var etmiş gibidir. Modern fen bilimleri her şeyi bir patlamaya
bağlarken daha farklı bir şey söylemiş olmuyorlar. Modern İnsan Bilimleri;
insan toplumlarının komünal parçalanışından çıkageldiğini söylerken farklı
bir şey söylemiş olmuyorlar. Evrimsel kanunlar, madde ve toplum içinde
işlerken elbette var olan bir şeyden yola çıkarlar, ama bu öyle şaşırtıcı
verimliliktedir ki kimse çıkacak sonuçları çok önceden öngöremez...
14- El Müsavvir:
Yarattıklarına öz ve biçim verendir.
Doğada olsun, toplumda
olsun; evrim kanunları olup giderken yarattığı her varlıkta atomcul-hücrecil
bir öz ve biçim alma gücü verir.
15- El Gaffâr:
Büyük affedicidir.
Evrimin toleransı
boldur. Doğada ve toplumda akışın binbir olanağı bulunur. Yine de bu fırsatlar
evrimin kanunları gereğidir. İnsan bunları bilince çıkarırsa bu toleranslar
içinde çözümsüz hiçbir problem olamaz. Doğa ve toplum kanunlarına uyum
pek kolay pek ucuzdur aslında. Çünkü zaten o'nun kanunlarından yapılmışızdır.
Uyum zorlukları sadece o kanunlardan uzaklaşmamızla ilgilidir.
16. El Kahhâr :
İstediğini yapar; hakimdir.
Tarihsel Determinizm'e
karşı durduğumuz zaman bile O'nun kanunlarına uyarak bunu başarırız. Ama
bu O'na hakim olduğumuzu değil tam tersine O'nun gazabına daha fazla uğrayacağımızı
gösterir. Enerjide Güneş'e yönelmemek. Toplumda halka yönelmemek sandığımızdan
çok büyük cezaları saklar... Doğayı ve toplumu kapitalist çıkarlar uğruna
iğdiş ve talan etmek kişi mülkiyeti azgınlaşmasının yanına kâr kalamaz.
Cezasını insanlıkla birlikte onlar da çekiyor; daha da çekecekler. Ki o
zaman evrimin kanunlarına Kur'an'ın dediği gibi: "Zerrece sapıtmadan" uymaktan
başka çare olmadığı görülecek...
17-El Vehhâb: Her
çeşitten nimeti durmadan bağışlayandır.
Evrim doğacıl ve toplumcul
genliklidir.
18- Er Rezzak:
Herşeye yararlanacaklarını verir.
Doğada ve toplumda
olanaklar çoktur.
19- El Fettâh:
Zorlukları aşıp kolaylaştırıcıdır.
Evrimde bir kapı kapanırsa
başka bir kapı açılır, her zorluğun aşılacağı kolay bir yanı bulunur.
20-El Alim: Herşeyi
çok iyi bilir.
Bilim'in tümü, tarihsel
determinist akışın incelenmesinden çıkmıştır. Bilim evrim'de saklıdır.
21- El Kâbid: Sıkar
ve daraltır.
Tarihsel akış önce
birikir sonra sıçrayarak açılır. O birikişi ve sıçrayışı bilemeyenler ona
uyum yapamazlar. Ve sıkışıp daralırlırlar. Evrim kendisine uyum yapanları
da belirli ölçülerde sıkıp darlaştırır.
22- El Bâsıt: Açar
ve genişletir. .
Evrim kapanarak ve
açılarak, kanunların uyarınca gelişirken varlıklara darlık getirdiği gibi
rahatça gelişebilecekleri hem birikip hazırlanma hem de sıçrayıp kalite
atlama olanakları verir.
23- El Hâlid: Yukarıdan
aşağıya indirip alçaltır.
Evrim öyle koşullar
getirir ki her nesne o koşullar içinde uyum yapamaz; buzullar çağı bile
geçici olmuştur. İnsanlık tarihinde de öyle, nice ölümsüzleşmek isteyen
Firavunlar, Fağfurlar çağları bile gelip geçmişlerdir. Bin yıllık hükümranlık
öngören Nazizm'in sonu ibretler ibretidir. Kendi kazdığı çukura düşmüştür.
İnsanlık celladlarını
bırakalım. Evrim'in kanunlarını arayan bizler bile zerrece uyumsuzluklarımız
anında alçatılmayla cezalanmaz mı?
24- Er Râfi: Yukarı
çıkarıp yükseltir.
"Altta kaldım diye
üzülme, üste çıktım diye sevinme" diye boşuna dememişler. Hiç umulmadık
zamanda evrim sürpriz yapar. Kontenjanında neler saklıdır, ancak onun kanunları
bilinebildikçe genel olarak öngörülebilir. Yine de kimin ve neyin ne olacağı
tam olarak bilinemez. O yücelttiği gibi alçaltandır ve alçalttığı gibi
yüceltendir. Her yücelişte olduğu gibi her alçalışta da sadece evrimin
payı yoktur. Evrimin bir yansıması olan varlıklarının da payı vardır. Ama
evrim veya tarihsel akış hepsini kapsayandır. Etki tepkiler örgüsüdür,
ama kendi kanunlarına sımsıkı bağlı olarak akar
25- El Müizz: İzzet
verip ağırlayandır.
Birikişilerde ve sıçrayış
(devrim)lerde bir şanlı şölenli karşılama-ağırlama bulunur. Ama buna aldanmamalıdır.
Ezi-Cefa gören alt sınıfları devrimler, şanlı şölenli-saygılı ağırlamalarda
karşılar. Ancak zafer sarhoşluğuna-sefahat pezevenkliğine kapılmamak gerekir.
O zaman horlanma aşaması kapıyı çalar.
26- El Müzill:
Zillete düşürüp horlar.
Evrimde uyum yapamayanları
zillete düşürüp horlama hakir etme de vardır.
27- Es Semi: İşitmediği
birşey yoktur.
Tarihsel akış kendi
kanunları yolunda giderken adeta herşeyi önceden belirlemiş gibidir: Düşünce
ve davranışlar gibi, doğadaki üreyiş ve hareketler gibi tüm sesler kendi
kanunlarına göre oluşup şenlenirler. Evrim onların da (seslerinin de) içindedir.
28- El Basir :
Görmediği bir şey yoktur.
Benzer özellikler...
29- El Hakem: Hükmeder
ve hakkı yerine getirir:
Tarihsel akış içinde
kararlar ve haksızlığa uğrayan herşeyin haklarını yerine getirmeler de
vardır. Bu evrimin tarihsel akışın kanunlarınca kendi akışı içinde olur.
Bir rüzgarla alüvyonları fazla almış bitkiler kudurup verimlileşirler.
Ama insanlar oralara yerleşip o bitkileri kendilerince yok edip başkalarını
yeşertirler. Kurak olan yerler ise insanlığın başka işlerine ayrılır...
Bu gidiş içinde sanki bir karar ve adalet gizliymiş gibi durur. Yine de
öyledir, ama bunca canlı karar-hüküm-adalet gibi terazili tavırlar sadece
tarihsel kanunların akışıyla kendiliğinden gerçekleşirler.
30- El Adil: Çok
adaletlidir.
Evrimin en büyük adaleti
kendi kanunlarının önüne çıkabilecek bütün engelleri elemeden geçirmesiyle
oluşacaktır. Bu teknik üretici gücünün insan ve coğrafya üzerinde allahlaştırılmasıyla
oluşturulan dengesizliğe karşı verilecek büyük bilimsel mücadeleyle tecelli
edebilir.
31- El Latif: Bilimi
en ince ayrıntılara nüfuz eder.
Tarihsel akış, kendi
kanunları yolunda ilerlerken en küçük maddeden, en büyük insan toplumuna
kadar, onların en ince iç işleyiş dinamizimlerinden çıkagelirler. Bu yüzden
en küçükten en büyüğe kadar her şeyde yansırlar; ayrıntıları hala insan
aklının alamayacağı denli ince hassastır.
32- El Habir :
Haberdar olmadığı şey yoktur.
En ince ayrıntılarda
akarken evrim her şeyden haberli - irtibatlı gibidir. Modern fenciler bile
evrimin gidişini başka türlü açıklamazlar. Bunun içinde elbette görme işitme
- haber alma - teşkilatlanma gibi sanki sosyal bir bilinç sistemiymişcesine
unsurlar da girer. Oysa şüphesiz ki evrim sadece kendi kanunlarıyla işlediği
için böyle durur. Modern Klasik bilim anlatım kolaylığı için bu yolu seçer.
Ancak evrim bu denli zengindir anlatmaya gücümüz yetmez Muhammed de yüzlerce
yıl evvel bu zorluğu yaşamaktadır.O evrime Allah der, ama daima onu daha
yakından kavramak tanımlamak için çaba gösterir. Sezi anlamında Allah kavrayaşını
bilmeden tarihsel determinizme veya evrim görüşüne yaklaştırır.
33- El Halim: Sonsuz
hoşgörülüdür.
Tarihsel determinizm
veya evrim ağlarını yavaş yavaş örer; başkalaşım için her varlığın yeterli
vakti bulunur. Hatalar için de hataları düzeltmek için de yani tarihsel
oluşa uyum yapabilmek için bol bol deneme vakti bulunur. Bu hoşgörüde sonsuzluk
anlamını verir. Bu olanaklara karşın uyum yapamayan varlıklar olur. Onların
sonu evrim sürecine ölerek yeniden katılmak-miras olarak hizmet etmek olur.
"Dönüşünüz Allahadır."
34- El Aziym :
Azmi sonsuzdur.
Evrimin kanunları
öylesine yaman dinamizmlidir ki her türlü engele karşı bir o kadar şiddetlenerek
güçlenerek ilerler. Üretici güçleri ne denli zincirlerseniz o denli devrimsel
güç kazanır. Ne kadar özgür bırakırsanız dengesine o kadar çabuk ulaşır.
Ama kırıp dökerek kayıplar arttırarak. O halde o kanunların işleyişini
ayrıntısına dek kavrayıp dengeli gidişi bilinçle kurmak gerekir. Evrim
bu yüzden insan'a ulaşması kendisini insanda yoğunlaştırıp açıklamıştır
ki beyinli insan evrimin ifadesi ve yöneticisi olsun diye.
Muhammed bunu sezerek,
evrimi bilmeden insan gibi tanımlamaya girişmek zorunda kalmıştır.
35- El Gafur :
Affı pek çoktur.
Varlıkların uyumu
için pek olanak sunduğu gibi, ders alınması için sayısız örnekler de sunar.
Bu affetmek bağışlamak; fırsatlar vermek anlamına gelir.
36- Eş Şekür :Teşekkürü
kıymet bilişi pek engindir.
Evrim'e sezerek olsun
bilerek olsun uyum yapanlar karşılığını misli misli alırlar. Tarihsel determinizmin
engin verimliliği, elbette insanlığın topyekün bir bilinçle ona uyum yaptığı
zaman elde edilebilecek ve görülebilecektir. Ama şimdiden bunun parıltılarını
genel kanevasını resmedebiliriz. Doğanın ve insanın huzurlu ömrünün uzaması
veya kendi kanunları içinde olabilecek olan neyse ona ulaşılmasi gibi....
37- El Aliyy: Yücelişi
eşsizdir.
Herşeyi kapsayışı
ve yönetişiyle; kendisinin en yüksek yansıması olan insanın bile O'nu hala
kavramakta pek çok zorlanmasıyla elbette pek yüce konumdadır. O'nu bilinçlere
çıkarıp uymamıza son derece ince ayrıntılara kadar geliştirdiğimizde bile
o yücelik algılayışı mistiklikten kurtulsa bile gerçeklik olarak değişmeyecektir.
Sadece insan tarihsel determinizmin elçisi olmaya biraz daha hak kazanmış
olacaktır.
38- El Kebir :
Tektir en büyüktür.
Tarihsel determinizmin
her şeyi kapsayışıyla elbette büyük bir biricikliktir de.
39- El Hafiz: Herşeyi
bilir ve korur.
Herşey kendi kanunları
uyarınca gittiği için şaşmaz bir bilgelik ve bilgilerin korunuşu varmış
gibi durur. Oysa bilgiler ve bilgelik kanunların kendisinde potansiyel
olarak bulunur. Madde ve toplum parçalanıp yeni öz ve biçimler aldıkça
bilgelik ve bilgiler yeni boyutlarına ulaşır; bu sürüp gider insan bilgi
ve bilgeliğini tarihsel determinizmin kanunlarını bilince çıkarıp o'nu
kavramak suretiyle edinir. Muhammed'in yaptığı da bundan başka bir şey
değildir. Ancak o bulunduğu aşama bakımından bunları sadece sezmek ve Allah
geleneğine bağlamak durumunda.
40- El Mukit :
Herşeyin azığını verir:
Evrim içinde ne yaratılmışsa
şüphesiz ki, o yaratığın bir iç dinamizmi bir de ortamı bulunur. Bu evrimin
gidiş kanunları icabıdır. En cansız maddelerin atom yapıları onların dinamizimlerini
oluşturur, atomlarına göre yaşarlar. Öz ve biçim değiştirirler. Uyum yaparlar.
Yapamazlarsa ölürler. Ölünceye kadar her varlığın yaşam gıdası: havası-suyu-toprağı
vb. bulunur.
41-El Hasib : Herşeyin
ince hesabını bilir.
Yine evrim'in kanunları
icabı neyin neyi nasıl yaptığı - yapacağının hesabı kendi içinde hem potansiyel
olarak bulunur, hem de olay gerçekleştiğinde hesaplar karışmadan ortaya
çıkar.
42- El Celil :
Uludur.
Evrim, enerjiden maddeye,
hücreye, ve insan'a dek uzanan ululuktadır. Ama asıl ululuğu, evrimi bilince
çıkaran yani o ululuğu kapsayarak bilinçle gidebilecek insan o yansımasında
görülüp anlaşılacaktır.
43- El Kerim :
Cömertliği sonsuzdur.
Sayısız madde ve tür-cins
yaratan evrim, her varlık için, eğer insan bilinçle uyum yapabilirse, sonsuz
yaşam- varoluş olanakları içerir.
44- El Rakip: Kontrolu
eşsizdir.
Şüphesiz ki, tarihsel
determinizm kendi temel kanunlarından fışkırıp akarken kontrolunu yine
o kanunlarla yapabilir. O'nu bilmeyip sezen ama Allahlar çağında ideolojinin
din olduğu ve her şeye sindiği devirde Muhammed, evrimin kendi (temel)
kanunlarının yarattığı murakebeyi Allah'ın kontrol gücü olarak yorumlamıştır.
45- El Mucib: İstekleri
yerine getirendir.
İnsanoğlunun gelişimi
kendi yarattığı teknikten, dolayısıyla toplumundan daha yavaş olur. Teknik
belirlendiricilik üretici güçlerin diğer belirlendirenlerini süratle aşsa
da belirlendirip ileriye götürmede aşamaz. Bilhassa insanı ilk belirleyen
coğrafya üretici gücü ki ona tümden doğa diyebiliriz. O ilk vahşi çağlarda,
doğanın insan üzerindeki etkileri insanı tekniğe karşın daima geri çekici
olmuştur. Ancak burada, tekniğin bu dengeleri hesaba katmadan ilerletilmesinden
doğabilecek krizlerin işaretini de bize verir... İşte bu gidiş içinde insanın
istekleri bir türlü yerine gelmez hal alabilir. Önüne havuç uzatılmış merkep
durumuna düşebiliriz. Tekniğin bu aşırılığını sezenler, tüketim ve ilerleme
taleplerini daha akılcı hale getirebilirler. Yine de insan bu gelişim içinde
daima başı dardadır. Ve tanrısına sığınıp ona niyazlarda bulunur; bir çocuğun
annesine niyazları gibi, bitmez tükenmez.
Fakat evrim aynı zamanda
bolluk-cömertlik de demektir. İstekler bugün olmazsa yarın oluverir.
Evrim bu yüzden el
mucib'tir. İstediğine verendir.
46- El Vasi : Sonsuz
genişliktedir.
Tarihsel akış sonsuz
gelişimlidir. Bunun içinde manevi ve maddi genişlik yer alır. İnsan ruhu
da toplumu da manevi olarak sonsuz gelişimli bir dinamizme sahiptir; şüphesiz
ki dünya yaşadıkça Evren de sonsuz gelişimlidir. Dünyamız yok olabilir
ama evren evrimin yeni açılımlarıyla sürer.
Şüphesiz ki Muhammed'in
algılayışları sezişleri, yüzlerce yıl önceki kendi çağı ayarındaydı ve
mistisizmlerle doluydu. Ama o gün için bu sezileri yapabiliyordu. Çünkü
daima gerçeği merak ediyordu. Bilime son derece açıktı.
47- El Hakim: Biricik
bilim ve hüküm sahibidir.
Evrim her şeyin bilgisini
içerdiği gibi kararını da içerir. Çünkü onun kendi kanunları zengin patlangıçlı
bilim ve karar yüklüdür.
48- El, Vedûd :
Kendine uyanları korur zenginliğine katar.
Evrim'e uyum yapmak,
evrimle tarihsel determinizmle yakınlaşmak hal hamur olmak; Muhammed'in
Allah'a kavuşması görüşmesi gibidir. Elbette evrime ne denli uyum yapsak
da sınıflı toplum içinde bu çok az bir uyum sayılır. Ama yine de başkalarına
göre tarihsel akışı misli misli anlamaktır. Bunun ödülleri de yine o akış
içerisinde, uyum derecesine göre olur.
49- El Mecid :
Şanı yüceler yücesidir.
Tarihsel determinizm
her şeye nüfuz etmiş ve insan toplumunu yaratmıştır. Kendisini de insanın
bilimiyle sürekli ifade ederek her kişiye yayılacaktır. Ondan daha şanlı
şöhretli yüce hiçbir şey olmayacaktır. İnsan kollektivizmi sadece onu tanımak
daha çok tanımak ve ona uymak çabasını arttırmak zorunda kalacaktır.
50- El Bâis : Yeniden
diriltendir.
Elbette yeniden diriliş
ölülerin - gübreleşerek evrime karışmış varlıkların; çocukluk aşamasındaki
ilkel toplumların ve onların lideri (dahisi) olsa bile Muhammed'in kavradığı
anlamda bir yeniden diriliş değildir bu. Ama bu kavrayışta bile bir sezi
yatar:
Yeniden diriliş evrimin
devirdaimidir. Kur'anda boyuna yer alan, mala mülke zevke tapan kentlerin
yokoluşu ve onların yerine başka toplamların getirilişi de bu yeniden dirilişi
anlama zenginliğidir. Ancak evrimin akışında bu olay, kendi içinden sosyal
devrimle kurtulamayan medeniyetlerin dışarıdan barbar ( ilkel sosyalist)
toplum akınlarıyla yok edilmesi ve yerlerine yeni orijinal medeniyetlerin
kurulması biçiminde gerçekleşir. Bu olay bilince çıkarılmayınca ve Allah'a
bağlanınca şüphesizki tanrının cezalandırışı ve ödüllendirişi sistemi içinde
öldürüp dirilten tanrı olarak yer alır.
Muhammed'in kendisinin
kuruluşuna öncü olduğu medeniyetin uzun ömürlü olması için elinden gelen
her şeyi yapması ve çareyi kollektivizmde bulması; O'nun Allah'ın bu özelliğini,
determinizme yani gerçeklere yaklaştırmaya çalıştığına en somut örnektir.
Kur'an bunun yazılı kanıtıdır.
İşte meseleyi sözcüklerde
ve kavramlarda yüzeysel olarak çözmek, sadece çözdüğünü sanmaktan ibarettir,
deyişimizin yeri burasıdır. Bu tür çözümlerde daima şuuraltı yoğun biçimde
gizli kalır ve gerçek çözümü bekler...
Muhammed'e kavramlar
sözcükler dışında bakış için, tarihin gidiş kanunlarının pusulası elde
tutulması gerekir.
51- Eş Şehid: Her
zaman her yerde hazır ve nazırdır.
Bu sözcükleri, ilkel
bir vahşi veya henüz ölü gömmeyi gelenekleştirmiş Neanderthal insan, yani
Vahşet çağının orta konağındaki bir komün insanının tanrı kavrayışına da
yakıştırabiliriz. Barbar insana da, barbarlıktan henüz medeniyete çözülmüş
insana da bir medeniye de ve modern toplumdaki bir insana da yakıştırabiliriz.
Çünkü tanrı fikri, vahşetten beri insan beyninin yarattığı; doğasını ve
toplumunu anlamak yorumlamak için canhıraş uğraştığı bir şeydir. Çünkü
hayata: doğaya ve topluma uyum yapmak zorundadır. Bu ölüm - kalım meselesidir.
Tanrı fikrinin derinliklerinde bu çıplak gerçeklik yatar aslında. Ama bunun
mekanizmaları bambaşka yollardan işlediği için bilinmez kalır. Bunun üzerinde
ayrıca durmak gerekir.
Bu yüzden her kavrayış,
kendi tarihi çağı-toplumu içinde değerlendirilirken bile eksik ve yanlışlardan
kurtulunamaz; tarihsel (doğa ve toplum) bütünlüğü içinde bakılmadıkça her
meselede aydınlanmadık birçok yan kalır ve olanlar oldukları gibi neyseler
öylece ele alınamazlar:
Tarihin kanunları
elde bulundukça bu daha doğruca başarılabilir.
"Allah her zaman her
yerde hazır ve nazırdır," kavrayışı; Muhammed çağında, kendiliğinden birikerek
evrim ve evrime uyum düşünce ve davranışına yaklaşmıştır. Bu evrimin en
uygun adamda tecelli edişi yansıması biçiminde kendisini ifade etmiştir,
bu kadar. Liderler bilim adamları peygamberler, Veli'ler ve benzeri öncüler
bu açıdan sıradan insanlardan farklı olurlar. Aslında her insan tarihin
bir yansımasıdır. Evrim her varlıkta ve bilhassa insanda kendini gösterir.
Ama sınıflar çağında evrimsel gidiş; sosyal sınıflarda ve toplumlarda birikip
yansımadan önce öncü kişilerde yoğunlaşarak yansır. Bu hiyerarşik bir ilerleme
veya gelişimle sahabelere (devrim çekirdeği partiye) ve ensara (devrim
cephesine ) yansır. Bu gelişimi kişiler - sınıflar - toplumlar yapmış gibi
dursa da yaratıcılık evrimin veya tarihsel determinizmindir. Peygamberler
peygamberi de olsanız son duruşmada sadece "Allah'ın kulu"sunuzdur.
Muhammed, kendini yaratan, tanıyıp anlamak için bütün bilgi ve sezilerini
kullanan; Allah'ı nur yüzlü bir ihtiyar olarak rüyalarına dek sokan fakat
daima Allah kavrayışını o ilkel komün kavrayışından bilge kavrayışına doğru
yükseltmeye çalışan, ama o peygamberlik rütbesini kimsenin gözüne sokmadan
taşımayı bilmiş; kulluğunu bilen bir "kul"dur.
Gerçekten evrimin
kanunları heryerde hazır ve nazırdır. Her şeyde hükmünü ve egemenliğini
sürdürür. Geleceği bile bu yüzden kontrolu altında tutar. Bizler ancak
o kanunlara vakıf olduğumuz kadar geleceğe ait öngörüler sunabiliriz. Bu
da aslında evrimin kendini falanca ağızdan ifade ediş biçimi olur. Yanlışlar
ve eksikler yine zaman içinde evrimin kişi ve toplumlarda yansıyışı ve
ifade edişleriyle düzeltilip tamamlanır...
52- El Hakk
: Varlığı kalıcıdır.
Evrimin kanunları
sonsuza dek akıp giderken işlediği madde ve toplumları kendi yoluna sokarak
ilerler. Onun işledikleri geçici ama o kalıcıdır. O yeni maddeler ve ruhlar:
beyinler bularak ilerler.
53- El Vekil :
Herşeyi herkes yerine en iyisini yapar.
Tarihsel akış, kendi
doğa ve toplum kanunlarıyla, her madde ve her insan yerine düşünüp davranıyormuşçasına
bazen işleri kolaylaştırır bazen zorlaştırır.
Varlıklar uykudayken
dinlenirken hüzünlüyken hastayken öldükten sonra ve benzeri görevleri dışındayken;
evrim kendi kanunlarını patlangıçlı gelişimlerini her yanda ve her şeyde
örgütler ve gerçekleştirir. Bu durumda sanki canlılar, O'nu kendi, vekiliymiş
gibi bulur ve görürler...
54- El Kaviyy:
Gücü her şeye yeter.
Evrimin önüne kimse
ve hiçbir şey geçemez. İnsan; evrimin en akıllı vekili-resulü olarak sadece
O'nun kanunlarını ayrıntılıca bilincine çıkarıp o'na gerektiği gibi uyum
yapabilirse onun gücüne yaklaşıp mutlu olabilir.
55- El Veliyy:
Dosttur Koruyucudur.
Evrim her şeye karşın
varlıkların, kendine uyum yaptıkları sürece en iyi dostu koruyucusu velisidir.
Uyum yapamayanlar ayıklanır. İnsan da diğer varlıklara göre evrimin en
yoğunlukla yansıması (yetenekli) olduğu halde bu ayıklanmadan daha uzun
süreçlerle de olsa nasibini alır. Sınıflı toplum insan toplumunun evrime
uyum yapma deneylerinin ve sentezlerinin geçidi olurken kayıpları az olmamıştır
ve olmayacaktır.
56 - El Metin :
Gücü çok devrin köklüdür.
Yaptırım, üretim gücü,
sürati, kalitesi sınırsız oluşunun sebebi, evrimin patlalangıçlı dönüşümlü
kanunlarından gelir. Bu evrenin en ilk oluşumuna milyarlarca yıl önceye
kadar uzanan derin köklere dek uzanır. Ve bu yüzden gücü çok sağlamdır.
Kolayca kırılıp yok olmaz. En kırılgan doğa ve insan bile saz gibi eğilip
bükülür ama yok edilemez. Yeni öz ve biçimlerle evrime uyum yapmayı beceren
özelliklerle doludur. İnsan, en kötü Finans Kapitalizm çılgınlıklarında
bile bilinçaltında olsun vicdan sağduyu biçiminde doğru yolu saklı tuttuğu
için yeni uyumlar geliştirmiştir ve geliştirmeye devam edecektir. Akrebin
sıkışınca ateşle kuşatılınca kendini sokup zehirlemesi doğal içgüdüdür.
Bu insana yakıştırılmasa da benzer paralellikler Finans kapitalizme denk
düşer. Hitler'i besleyip Sovyetlere patlatan İngiltere ve Amerika sonunda
yine kendi eliyle onu imha etmek zorunda kalmıştır. Bu yeniden başka yollardan
tecelli etmeden duramayacağa benzer. Eşyanın tabiatı kolay değişmez. Yani
insanlık öldürülmek istendiği yerde yeniden doğmaktan geri durmamıştır
ve duramaz.
Bu yüzüyle evrimin
gücü yapmacık değil, çok derin ve zengin köklere sahiptir.
57- El Hamid :
Kendisine saygıyla şükredilendir.
Evrimin gidişi-yüceliği
verimliliği koruyuculuğu hakkaniyeti karşısında, her varlık kendince bir
borç bildirir, şükran duyar, kıymet bilir. Bunu elbette insan duygusuyla
yapmaz, ama evrimin sınırlarını yerli yerinde değerlendirerek, evrimin,
verimini arttırarak yapmış olur. Bunu Muhammed'in insan gibi algılayışına
o kadar şaşmamak gerekir, bugün biz bile başka anlatım tarzı bulamıyoruz.
58- El Muhsi: Herşeyin
sayısını bilir:
Evrimin hesabını hiçbir
insan tutamaz. Sayıların dili yetemez; akıl alır ama hesap yapılamaz. Evrimin
her şeydeki hesabı kendi kanunlarında saklıdır.
59- El Mübdi: Yarattıklarını
örneksiz ve maddesiz yaratandır.
Tarihsel determinizm
kanunlarla işler. Ama maddeyi ve manayı işleyerek anlam kazanır. Bu yüzden
yarattıklarının örnek ve maddeleri kendi kanunlarında potansiyel olarak
gizlidir. Maddesiz ve örneksiz yaratır sanmamız bu yüzdendir.
Günümüzde Atom'un
oluşumunda enerjinin yüksek derecede yoğunlaşmasıyla maddenin yaratıldığı
artık bilinmiyor ve ispat edilebiliyor. Örneksiz ve maddesiz yaratım gücü
evrimin baçlangıcına aşırıca denk düşüyor.
60- El Müid : Öldüren
ve diriltendir:
Evrimde ölüm kalım,
onun biricik canalıcı yansımasıdır. Ölümden ve dirimden ders almayanlar
evrimi anlayamazlar ve ona gerektiği gibi uyum yapamazlar. Orada sadelik
alçak gönüllülük ve bilim gizlidir. Bilime ne kadar ulaşırsanız o kadar
alçak gönüllü olursunuz. Ama bilim kütüphane fareliği olsaydı, uzmanlar
böyle köksüz dallar olmazlardı. Bilim denemekten çıkarsa en yüksek bilim
hayatı her yönden; ölüm yönünden de denemekten veya o deneyler içinde yaşamak
zorunluluklarından isteklerinden çıkabilir....
Evrim öldürür ve diriltir.
Bu bitmez tükenmez bir prosedir. O poreseyi kavradıkça insan toplumu daha
uzun ömürlü bir uyum geliştirebilir.
61- El Muhyi :
Bağışlayıp sağlık verir.
Evrim, ders alanlara
canını ve sağlığını bağışlar, geliştirir. Ders almayanları affetmediği,
ama binbir mesajla uyardığı halde ders alamayanları affetmediği gibi...
alanları sanki ibret olması için bağışlar sağlıklı kılar.
62- El Mümit: Ölüm
onun elindedir.
Ölüm de, hayat gibi
Allah'ın emridir. Doğal ve toplumsal gidiş, varlıkları kendi kanunları
içinde boyuna ayıklarken kimilerini yaşatırken kimilerini öldürür.
63- El Hayy: Kendisi
ezelden ebede kadar hayat ile canlıdır.
Tarihsel determinizm,
madde ve manada işleyen kanunlarıyla, hayat denen doğal ve toplumsal ortamda
daima canlıdır; canlılıktan gelir canlılığa gider. O başkalaşım denen ölümsüz
bir canlılığa sahiptir.
64- El Kayyum :
Her şey onunla vardır.
Evrimsiz hiçbir nesne
ve ruh var olamaz.
65- El Vahid :
Unutmaz bulur
66- El Macid :
Değeri sonsuzdur.
67 - El Ehad: Ortağı
- eşi benzeri dengi yoktur.
Evrim bir tek enerji
yoğunlaşmasından çıkagelerek dönüşe dönüşe kanunlarını başkalaştırarak
gelişir. Her aşamanın kanunları başka başka olsa da bir tek gidişten dönüşümle
oluştukları için evrim biriciktir. Mesele o dönüşümleri yakalamak ve oıtaya
çıkarmaktadır.
68- Es'Samed: İhtiyaçların
giderilmesi; ızdırabların, mutsuzlukların son bulması için başvurulacak
tek mercidir.
Tapınç ettiğimiz o
kadar çok konu nesne kişi-güç vb. var ki, Allah'ı o Muhammed'in biricik
Allah'ını bile gölgede unutulmuş bırakıyor artık. Allah'ın bu 99 adında
veya sıfatında derlenmiş olan yüce özellikleri bilinmediği gibi, kulaktan
dolma islam fikirleri bile umurumuzda değil. Çünkü beyin somut yakın çevre
ve çıkar işlerine, kendi yaşanmamışlıklarına daha kolay akıyor ve orada
adeta kalakalıyor. Para gibi, küçük hayvanlıklarımızı tatmin gibi, lüks
gibi, özetle islamın dediği cinsten "Bina ve zina" gibi her türlü üretim
dışılığa akış içinde tapınç edilen alttan alta işleyen şey teknik üretici
gücüdür. Beyinlerin yaşanmamışlığını çeken teknik üretici gücünün parıltılı,
tüketime yansımış, gelişimidir. Bu antik medeniyetlerin de başına bela
olmuş çökertici çürütücü sinsi bir gelişim olmuştur. Kur'an göreceğimiz
gibi adım başına bu tehlikeyi ve korkusunu göze batırır. Yılmadan usanmadan
nefislerin bu dünya malı mülküne kandıkları için ateşle boğulacaklarını,
üzülerek azarlayarak şiddetlenerek merhametlenerek kahrolarak anlatır.
Muhammed en çok buna kahrolup üzülür. Tıpkı beyin felçli Lenin'in yeni
kurduğu Sovyetler'de beliren bürokrasiyi ve partisinin kapitalist eğilimlerini
hele genel sekreter Stalin'in kariyerizminin derin yıkıcı anlamlarını sezmesi
ve çaresizlikten kahrolmasına benzer bir durumdur bu.
Muhammed'in de Lenin'in
de çaresi vardı: her ikisi de kollektivizm'in yetersizliğini görmüşler
parti ve cephelerin kollektivist ruhlu yöneticilerle halk ateşiyle yıkamayı
yenilemeyi düşünmüşler, sürekli bunu önerip denemişlerdi. Ama vakit henüz
dolmamıştı. Bir tek Muhammed, Ali, Ömer yetmiyordu. Medeniyet, barbar yaşamamış
nefisleri kolay fethedip kendisine benzetiyordu. Sovyetler'de de öyle bir
gidiş oldu: Bir tek Lenin ölüp gidince arkadan gelenlerin nefisleri, kapitalizmin
madde ve ruhunu yenecek gücü gösteremediler.
Oysa ideoloji Stalin'in
tapıncıydı. Çok geçmedi bu tapınç, alttan sinsice işleyen yoksul Gürcü
çocuğunun yaşamadığı parıltılı tüketimlerle yer değiştirmeye başlayarak
zaten ezberci papaz (skolastik) akılcılığını iyice zayıflattı. Paranoyaları
ideoloji ve pratiğini gütmeye başladı.
Bu gidiş içinde ne
islam Allah'ı ne de Marksist Allah'ı Tarihsel maddecilik para etmiyordu.
Tarihte Muhammed ve Leninler adım başına çıkmıyorlardı.
O zaman evrim tarihsel
gidiş acımasızca çarklarını döndürüyor ve hükmünü işliyordu.
Tek çare O gidişe
uyum yapabilecek teorik pratik gücü gösteren teşkilatların topluma egemen
olmasındaydı.
Bu nasıl olurdu?
Her derdin ilacı öncelikle
teorik güçteydi. Bu noktada müracaat edilecek tek merci: Tarihsel Determinizmin
bilince çıkarılması ve ona uyulmasıydı.
Muhammed bir yandan
barbar gelenekleri olan çok tanrıcılığa karşı tektanrıyı önce sürerken
diğer yandan kendi içinde o tek tanrıyı deterministçe, olayların içindeki
ilişkileriyle kavramayı bilmeden geliştiriyor ve bunları adım başına teorileştiriyor
(ayetleştiriyor) du. Aksi halde tarihsel devrimini başaramazdı. Muhammed'in
bu iç gelişimi, İbrahim geleneği kuru tek tanrı ideolojisiyle hafızı ekber
kalsaydı yalancı deli bir peygamber müsfeddesinden öte geçemezdi. Peygamber'i
ve Kur'anı sadece kuru tek tanrı ve din sözleriyle ele alırsak; Muhammed'in
bu çelişkili iç gelişimini tarihsel gidiş içinde ele alamazsak ne peygamberi
ne kitabını ne de islamı anlamış olamayız. Sadece bununla da kalmayız,
dinlerin gelişimini de kavramakta şaşkın kalırız.
Muhammed, Allah için
Es Samed: dua edilecek ihtiyaçlar için müracat edilecek tek merci dediği
halde, kendisi bunu kuru kuruya duayla bırakmamış daima olaylarını dilini
çözüp teorisine kitabına hadislerine sünnetlerine katmıştır ve bunu önermiştir.
69- El Kadir :
Her şeye her an gücü yeter.
Allah'ın bu sıfatlarının
hemen her birinde bile anlayabiliriz ki ,Allah fikri giderek soyutlaşır.
Yani ilkel barbar'ın kavrayışından: somut yüzeysel dar: gündelik kavradıklarından
çıkar; fikirleşir ideolojileşir. Barbar animisttir. Her şeyi kendi gibi
bilir. Tanrısı, cenneti -cehennemi -ki bunlar çok sonra çıkabilmişlerdir-
yanıbaşında içiçedir.
Muhammed zamanına
kadar bu görüşlerin altından çok sular akmış soyutlama pek çok ilerlemiştir.
Muhammed de bir deve çobanı bir barbar çocuğudur. Ama yaşadığı çağ: medeniyetleri
ve ticaretin evrenselleşme eşiğidir. Her türlü fikir her yanda kol gezer:
İbrahim'den Musa'ya İsa'ya Mısırlı Hermes'e İranlı Zerdüst'e Hintli Buda
Çinli Konfüçyüs ve nerdeyse adım başına ermişler dervişler papazlar hahamlar...Muhammed'e
en yakını yakın sade Hz. İbrahim tek tanrıcılığı gelir. Çünkü o da taze
bir barbar olan İbrahim'den çıkagelmiştir.
İbrahim de barbar
olmasına karşın medeniyetlerle az cebelleşmemiştir kavrayışını zamanına
göre bir nebze olsun soyutlaştırıp tek tanrı fikrini geç de olsa benimseyip
geliştirebilmiştir.
Muhammed de bu soyutluğu
40'ından sonra tarihsel devrim içinde, tarihin her an zorlayan akışı içinde,
en az 23 yılda her saniye kafa çatlatan rüyalarda bile sentez için uğraşan
düşünce çalışmaları ve pratik savaşlarıyla kazanabilmiştir. Beyin böyledir:
zorlu çalışmadan başarılı senteze ulaşamaz. Çalışmak zorunluluğu ise tarihin
akışıyla olur; tetebbüs ile bir yere kadar gelişen beyinler gerçek tarih
içinde bocalayabilirler. Muhammed, o kitabi bilgilerle de bulanmamış berrak
bir beyne sahipti. Kendine ve atası İbrahim'e inanıyordu. Barbarın somut
düşünce sistemi, yavaş yavaş tarihin som gidişiyle sahici sentezlere ulaşması
böyle oluyordu.
Diğer yandan Muhammed'in
bu soyutlaştırmasında yine aşırı bir somutlaştırma, yani somut olaylardan
ders çıkarma: soyutlama yaparken, her soyutlamasını da yeniden somut yaşadığı
olaylara vuma-deneme vardı. Yoksa İbrahimin tek tanrı kavrayışını bu derece
zenginleştirerek kendi çağına adapte edemezdi.
Bu yüzden Allah'ın
bu güzel isimleri, betimlemeleri üzerinde belki daha da fazla durmak gerekiyor.
Ama şimdilik yerimiz bu kadarına yetiyor.
"El Kadir: Her
şeyi her an yapabilecek güce sahiptir"
Tanımlaması, bir vahşi,
bir barbar için somut bir şeydir. Taptığı totemi veya lideri; barbarın
kankardeşi topluluğu için gereken balık avını başarıyla sonuşlandırmasını
sağlamalıdır. Barbar için tanrısının gücü bu ve benzer somutluktadır. Bir
çocuk için (soyutlamayı henüz öğrenmiş ama geliştirmemiş çocuklar için)
de durum farklı değildir: "Allahım bana oyuncak ver" veya biraz gelişince:
"Allahım bugün öğretmenim beni sözlüye kaldırmasın" gibi... Muhammed bu
aşamayı çoktan gerilerde bırakmış, Allah'ını olayların determinizmine yaklaştırmıştır.
"O her şeye kadirdir"
dediği zaman, olayların belli bir birikişi ve sıçraması: vaktin dolması
gerektiğini kavramakla kalmaz, olaylara (sezdiği tarihsel kanunlara) uyum
yapmayı son gücüne dek zorlar; her şeyi dersleştirip teorileştirmesi ve
teorisini yeniden defalarca denemesi bu yüzdendir.
70- El Muktedir:
Her türlü gücün tasarrufu ondadır.
Doğa ve insan güçleri
de evrimin gidişinden kaynaklanır. Her insanda ve her varlıkta aynı kanunlar
çeşitli ortamlardan ötürü farklı ölçülerde ama aynı kanunlarla işler. Kiminin
gücü: mânevi veya maddi gücü diğerinden fazlaysa bunu kendinden bilmemelidir;
bu evrimin bir yansımasıdır. Bunu gücün sahibi iyice bilmezse bir gün mutlaka
anlayabileceği bir musibetle karşılaşır. İşte o zaman her gücün tasarrufunun
sadece evrimde veya Allah'ta olduğu sözünü kavramaya yaklaşırız.
İşte bu tür ele alışlarımızı
peygamber zamanına götürürsek; pratik deneylerden ders alıp teorisini (Allah
kavrayışını) nasıl zenginleştirdiğini daha iyi kavrayabiliriz.
71- El Mukaddim:
dilediğini öne alır.
Kişiler veya olaylar
kimi zaman, gidiş kanunlarından ötürü geride kalırlar kimileri öne geçerler.
Burada asıl sebebler üzerinde durulursa herkes yerini zamanını ve haddini
bilmiş olur. Bu yine evrimin gücüyle olur. Yine benzer bir özellik:
72- El Muahhir
: dilediğini geri arkaya bırakır.
Arkada kalan bunun
sebebini araştırmalıdır. Belki bunda da bir hayır, hikmet vardır. İllâ
öne geçilecek diye bir şey yoktur. Evrim'ın (Allah'ın) bir bildiği vardır.
O'nu bilince çıkarmaktadır asıl olan.
73- El Evvel: O
ilktir, evveli yoktur.
Tarihsel determinizmden,
doğa ve insan toplumunun gelişimi kanunlarından önce, o kanunların oluşumundan
önce bir kanun yoktur. Evrim kendi kanunlarını oluştururken hayatı da oluşturur.
74- El Ahir: Sonsuzdur
Her şey; dünyamız
yok olabilir ama evrim sürer. Başka yıldızlarda hayat olabileceği fikirleri
bir yana, evrensel zenginliğin evrimin sonsuzluğunu kolayca ispatlaması
da bir yana; insan toplumunun evrimi bilince çıkararak ona binbir uyum
kolaylıkları bulabileceği; bulmak zorunlu olduğu üzerinde durmalıyız. Asıl
yakıcı canalıcı mesele buradadır.
Allah'ın (Evrimin)
sonsuzluğundan Muhammed kendince dersini almış ve kuracağı medeniyetin
uzun ömürlü olması için elinden gelen gelmeyen her şeyi yapmıştır. Başarılı
da olmuştur. Hâlâ yaşayan fikir ve rejim sistemlerine kaynak olmuştur.
Evrimin sonsuzluğundan
insan toplumunun bilim adamları, Muhammed kadar olsun ders alabiliyorlar
mı? İnsan Toplumunun evrimin sonsuzluğu içinde ömrü ne kadar uzatılabilir?
Evrim sonsuz ise onun kanunlarını bilirsek insan toplumu ve yaşadığı dünyası
da sonsuzlaştırılabilir mi?
Bunun için öncelikle
toplum biçimlerinin gelişim kanunları dikkate alınmalıdır; içinde yaşadığımız
toplum bilinmezse evrim hiç kavranamaz...
Ama kimin umurunda?
Bir değil bin musibet
gelse ayılır mıyız acaba?
75- Ez Zahir: Sayısız
belgelerle ispatlı olandır:
Muhammed Allah kavrayışını
ezberci hafız mantığıyla geliştiremezdi. Somut belgelerle düşünülüp davranılırdı.
Bunu 40 yaşına kadar yaşadığı öksüz çocuk beyniyle sınayarak öğrenmişti.
Her şeye değer verdi ve her şeyde bizim evrimi görüp buluşumuza benzer
bir seziyle Allah'ı gördü ve buldu.
Her şeyin su'dan,
kan pıhtısından, canlandığını belirten ayetlerden daha fazfa derinlikli
sezileri vardı. Ama söze-şiire döküşü bu kadar olabiliyordu.
Allah'a ez Zahirliği:
sayısız belgelerle ispatlı olduğunu yakıştırması onun bu zengin kavrayişını
ve dile gelememiş sezilerini anlatır.
Gerçekten de anlayana
evrim, sonsuz sayıda belgeler sunar; kendi kanunları bilinçlere çıkarılsın
ve o'na uyum yapılsın diye. Ama sınıfsal-zümresel kişisel çıkarlar gözleri
kör eder. Nefislerimiz her türlü baskı ve açlıklarla hayvanlaşır. Ve ne
doğa ne de toplum kanunları tanırız. Ezip geçtiğimizi sanırız. Ama ezilen
biz oluruz.
76- El Batın :
Akıl alıcı değildir.
Hem o denli delilli
sepetlidir. Bilinçlere çıkarılmak için binbir kokulu çiçekler gibi açılmıştır.
Ama akıllarımız o'nu tam anlamıyla kavrayamaz. Her gün yapılan yeni keşiflerle
şaşırmamız bu yüzdendir. Kendi öngörülerimiz gerçekleştiğinde bile şaşırmamız
bu yüzdendir. Evrimin belgeleri o kadar sonsuz sayıdadır ki onları anında
derleyip yorumlayamayız. Ancak belirli birikimlerden (ve kayıplardan) sonra
onun kanunlarına ve ancak genel doğrular biçiminde ulaşabilir ve uyum yapmaya
çalışırız. Bu yüzden o birçok yönüyle gizli: batın kalır.
Yine de onun kanunlarına
vakıf olup uyum yapabilmek, insanlığı (ve doğayı) büyük kayıplardan kuıtarmaya
yetip artacaktır. Kanunların ayrıntılarla işleyişi daha çabuk ve kolay
çözülecektir.
77- El Vali: En
yüce yöneticidir.
Evrim en küçük maddenin
gelişimiyle başladı ve koskoca evren oldu. Dünyamızdaki bu gelişimin en
yüksek aşaması insan toplumudur. Bildiğimiz bu haliyle bile evrimin yüceliği
tartışılamaz. Onu en güzel en doğru en başarılı tabii ki ancak ve ancak
yine onun kendi kanunları yönetebilir. Hem de hiç zorlanmadan. Çünkü doğanın
ve toplumun kanunları doğal olarak kendliğinden işlerler. İnsan o yönelişte
o kanunları eline geçirdiği zaman bile pek çok zorlanacaktır. Çünkü o kanunlara
uyum yapabilmek zorunluluğu ile karşı karşıyadır.
O kanunların keşfine
ve uyum yapılmasına kendini adayan insanlar çoğalmadıkça; evrim onları
çoğaltmadıkça, sadece bunun için çabalayan çalışan insanların çoğalması
durumu pek fazla değiştirmez. Çünkü ancak kendini adayarak çalışanların
teşkilatlanması ve kanunlarda kanunlara uyum programında sentez olmaları
gerekir.
Kendini adamak her
anını bu işe vakfetmektir ki bu gönülle evrimin yoğun yansıması ve yaratışıyla
olan bir şeydir. Kendini adamadan çalışmak bu adayışın çok düşük birikiş
seviyelerini yansıtır. Kendini adayanlar çıkmazsa çalışmalar boşa gidebilir
değerlerini bulamazlar.
Evrimin ulu yöneticiliğine
bir nebze ulaşmak için o adanmış hayatların çoğalmasına yol vereceğimiz
yerde onlara ket vurmak neyi gösterir? Zamanın henüz dolmadığını ve kayıpların
bilançosunu...
78- El Müteali:
Kendi yarattığı yaratıkların tanımlarından çok yücedir.
Muhammed, her varlıkta
Allah'ın suretini görürdü. En çok da Allah'ı insan suretine yani biçimine
yakıştırdı. Çünkü Allah o'nun için varlıkların yaratıcısıydı. İnsan ise
bütün yaratıkların en gelişmişiydi. Bu kavrayış ilkel insanın kavrayışından
çoktan çıkmış, geniş bir somutlama dolayısıyla üstün bir soyutlayıştır,
sentezdir. İnsan evrimin en son en akıllı aşamasıdır.
Bu yüzden bu kavrayışın
şuuraltında bilime yakın sezileri yakalayamamak hele bunları evrim düşüncesinde
birleştirememek sadece evrimin kanunlarından ve işleyişinden bihaber olmak
demektir.
Çünkü her şey evrimden
çıkar evrime döner: "Yaratanınız ve döneyiniz Allah'tır"
Allah'a müteali sıfatının
yakıştırılması bile o'nun yüksek soyut kavranışını anlatır. Allahın hiç
bir varlıkla özdeşleştirilip küçültülemez oluşu ile konu saptırılamaz.
Burada şuuraltıyla seziş gizlidir. Basit bir mantık yürütmesi değil. Öyle
bile olsa o basit yüzeysel mantıklarda bile çağının aşamasına göre olaylardan
çıkma seziler bulunur. Onu yaşanan aşamanın olaylarıyla çarpıştırıp bilinçaltından
bilince çıkarmak önemlidir.
Evrim gerçekten kendi
yaratıklarından apayrı bir gidiştir. Varlık değildir. Varlıkların gidiş
kanunlarıdır. Muhammed'in Allah'ı varlıklardan sıyrılmıştır.
79- El Berr: yarattıklarına
karşı iyilik doludur.
Evrim adı üzerinde
yaratıcıdır ve yaratıcılığı içinde yarattıklarına karşı iyilik-bağış dolu
olur.
En bağış ve iyilik
dolu olduğu yaratığı da insandır. Çünkü ona kendi kanunlarını çözme ve
uyum yapabilme yeteneğini vermiştir. Uyum yapamayanlar eleşimden geçerek
yok olurlar.
Ama insan yok olmamak
için en büyük uyum yeteneğine beyninin gelişim olanaklarına sahiptir.
80- El Tevvab:
Günahları (Tövbeleri) kabul eder:
Evrimin en hoşuna
giden şey yanlışlardan ders alıp kendi kanunlarına uyum göstermedir: Pişmanlık
tövbedir: hatalardan geri dönüştür. Şüphesiz ki evrim bizim gibi duygulanıp
hoşlanmaz. Ama her hatadan geriye dönüş evrime bilinçle uyum yolunda bir
basamaktır ve evrimin sonuçlarını ılımlandırır. Tarihsel akış, kendi kanunları
yolunda kendiliğinden akışından bir nebze olsun insan bilinciyle yönetilme
: uyum yapılacak olan akışına girer.
Oysa insan, pişmanlık
duyduğu halde bunu bilince çıkarıp yanlıştan geri durma: tövbe alışkanlığı
pek edinememiş bir aşamayı yürümektedir. Ne yazık ki bu pişmanlıkların
birikişiyle son pişmanlık fayda vermez gidişini mi uyarıyor yoksa, bilinmez.
81- El Müntekim:
Gereken cezaları verendir.
Evrim kendine uyum
yapmayan her şeyi ve bilhassa insanları binbir mesajıyla her an uyarır.
Uyarıyı alamayanlar küçük küçük cezalara çarpıtırılırlar; uyumsuzlukları
anlar, yaşamaları sekteye uğrar. Uyum yeteneklerini geliştiremeyenler seleksiyona
uğrarlar. Toplum biçimleri için de aynı şey geçerlidir. Sınıflı toplumlarının
bir aşaması olmakla birlikte evrimin kanunlarını (bilince çıkarmak üzere)
en fazla çarpıtan ve uyumsuzlukları geliştiren bir aşamadır. Ve yok edilmeyi
fazlasıyla hak etmiştir. Bu yok ediş yine evrimin kanunlarıyla sınıflı
toplumun kendi elleriyle yaptırılacak; evrime uyum kanunlarını ele geçirenler
uyum yapabilme koşullarını er veya geç teşkilatlarken buna apaçık karşı
duranlar eleneceklerdir...
Evrimin cezalandırıcı
gidişi, ancak ona karşı duranların elenmesi biçiminde olur.
82- Ey Afüvv: Günahları
siler.
Bir kez evrim kanunlarına
uyum geliştirilince, bütün eski uyumsuzluklar: günahlar silinip gider.
Günahların üzerinde durulması sadece uyumsuzluk gidişi içinde olur.
83- Er Rauf: Acıması
ve esirgemesi boldur.
Evrimin kanunlarının
acıması ve koruması nasıl işler? Kanunlar elbette bunu insan gibi düşünerek
acıyarak özellikle korumak için yapmazlar. Evrimsel gidişte kanunların
açılış ve kapanışlarındaki olanakların, varlıklara (bilhassa duygulu-düşünceli
bir varlık olan insana) dertlerine acılarına umutlarına veya gelecekteki
gelişimlerine iyi gelmesiyle oluşur bu duygu: "Allah bize acıdı ve bizi
korudu!".
84- Malik'ül Mülk:
Mülkün ezeli ebedi sahibidir:
Sınıflı topluma çözülen
bedevi Medineli Mekkeli fakir fukara: ipotek altında yoksullaştırılmış
köylü esnaf ve züğürt bezirganların ganimet: mal mülk gösteriş düşkünlüklerini
gördükçe; Muhammed derinden sarsılıp üzülüyordu. Kuracağı yeni islam medeniyeti
de öncekiler gibi bu arsız maddiyatçılık içinde çökecek miydi? Sık sık
ayetlerde azarlayarak korkutarak uyardı. Ama en şiddetlisi enfal suresiyle
oldu: "Ganimet Allah'ın ve paygamberinindir" keskin savaş komünizmi
hükmü bildirilmiştir. Bu hükmü sonradan esnetmek zorunda kalmıştı, çünkü
medeniyeti yayılırken kişi mülkü gelişimini gemlemek olanaksız kaldığı
gibi, bendledikçe selleşiyordu. Gözleri doyar da belki maneviyata islamın
dediklerine uyarlardı...
Muhammed'in iyi dilekleri
Hülafayı Raşidiyn: cennetle muştulanmış dört halife devri kadar, bir çeyrek
yüzyıldan biraz aşırı tuttu. Mekke'nin Ebu Sufyan bezirganları-tefecileri
iktidarı almakta gecikmediler ama yine de Allah'ın kamunun mallarını özelleştirmeleri
kolay olmadı. İslam yavaş yavaş bezirganlaştırıldı. Muhammed'in mülk allahındır
prensibi yelle yuf oldu, içi boşaltıldı.
Gerçek değişti mi?
Aradan yüzlerce yıl
geçti azgın bezirganlık yerini azgın finans kapitalizme bıraktı dünya malı
Allah malı durmadan kişi mülküne devşirildi, devşiriliyor...
Muhammed'den 700 yıl
sonra gelen İbn Haldun; Muhammed'in geleneklerle: Naklen alıp kendi aklıyla
sezdiklerini de geleneklerle Allahçılığa tabi tutarak koyduklarını, akılla
- nakili ayırarak gerçeklerle koymak zorunda kaldı: gerçek bir kez daha
hatırlatıldı: mala mülke düşen medeniyetler toplumlar çürüyüp batıyorlardı.
Kamu Malına kollektif aksiyona gelenekle olsa değer veren o değeri içinde
taşıyan göçebeler yerleşikler durumlarını bozmadıkça daha canlı ve uzun
ömürlü medeniyetler devletler geliştiriyorlardı...
Muhammed'den 1200
yıl sonra gelen Marks -Engels aynı şeyi üretici güçler temelinde Kapitalist
toplumun gelişim biçimiyle koydu: modern sosyalizmi müjdeledi.
Ve Marks'tan sonra
dünyanın üçte biri sosyalist oldu. Olaylar inatçıydı. Gerçekler neyseler
öylece, gidiş kanunları bilinmeli ve uyulmalı aksi takdirde aşırı kayıplarla
uymak zorunda kalınırdı.
Muhammed geleneksel
olarak, her akılcı sentezini veya sentezlerini Allah'a dinine bağlayarak
ilerliyordu. Aklıyla, nakille gelen din geleneklerini ayıramıyordu henüz;
tersine aklını da o skolastik din geleneğine sımsıkıca bağlıyordu. O zamanlar
içinde öyleydi. Ama bütün o batıni mistik gelişim içinde bile aklını köreltmedi.
Aklı kullanmayı Allah emri yaptı. Bizim şu akıllıca rasyonalist geçinen
kütüphane fareleri uzmanlar, erüdisyon kırkanbarları şüphesiz ki Muhammedi
beğenmezler, ama kendileri akılcı makyajlarının altında bin beter
skolastiktirler ve yaşamdan koparak kitap kemirirken akıllarını törpülerler
aslında; gerçeklerden uçup giderler.
Bu yüzden, Muhammed,
içinde bulunduğu tarihsel devrim derslerini Allah kanunu yapıyordu. Bizler
o batını mistik skolastik kabuğa aldanmadan içindeki özü bulup ortaya çıkarabilirsek
dersimizi alabiliriz.
"Mülkün ezeli -
ebedi sahibi sadece Allah'tır" sözü yabana atılabilir mi?
Sınıflı toplumun yaşanan
realitesi ne olursa olsun, tarihsel akışa kabaca bakan temiz bir akıl,
Allah'ın yani doğanın ve kamunun malını varlığını yağmalıyorlar demez mi?
Ve çocuklar bile sezmekte gecikmiyorlar. Lakin sınıflı toplum çalmayı öğrettiği
için eğitim şimdilik kişi mülkünden yana geliştiriyor..
85- Zülcelali vel
ikram: Azamet ve Saltanat ve ikram sahibidir.
Evrimin azameti- saltanatı
ve ikramı sonsuzdur. Yeter ki ona uyum getirilsin.
86- El Maksit:
Dengelidir
Tarihsel determinizm
kanunlarında bir denge bulunur. En dengesiz deli akışlarda bile kendi dengesine
daha kalıcı oturmak üzere dolambaçlı uzun yolları dener...
87- El Cami: Toplayan
- derleyendir.
Tarih birikerek ve
atlayarak ilerler bu doğada da toplumda da olagelir. Birikiş aşamaları
dağılışı, atlayış aşamaları toplanışı gerektirir. Ve bu giderek sayıca
kalitece artarak oluşur.
Sular buharlaşırken
dağınıktır, buhar bulutlaştıkça toplanır. Dolu ve kar ve yağmur iyice toplanmış
haldir. Ve donma da öyledir.
Toplumda devrim anı
toplanmanın en yoğun yaşadığı andır, Muhammed bu anı bizzat teşkilatlayıp
gütmüştür. Kendisi başroldedir ama, diyalektik deseler de herşeyi kendilerinde
vehmeden şimdiki zıpçıktı kariyerist lidercikler gibi değildir; kendisi
yaparken bile Allah (determinizm) istediği için, devrimsel gidişe uymak
için yapar. Ve kendisi teşkilatlandığı halde tarihsel gidişin toplayıcı
karakterinin yüceliğini teslim eder: "Allah toplayıcıların en yücesidir:
El Cami!"
88- El Ganiyy :
İhtiyaçsız - bolluk doludur.
Evrimin kanunları
hiçbir şeye ihtiyaç duymaz, bolluklar ve darlıklar da onun gidişi içinde
oluşurlar. ihtiyaçları yaratan da gideren de odur.
89-El Muğni: Zenginlikleri
verendir.
Kur'an sık sık belirtir:
onlar zenginlik mi istiyorlar? Allah zenginlikleri onlara bol bol verecek
ki onun içinde boğulsunlar... (sınıflı toplum daima zenginliklerle boğulup
bata-çıka ilerlemiştir)
90- El Mani : Engelleyendir.
Evrimin kanunları
zenginlikleri sunduğu gibi, geri alınmasını da bilir. Eğer gidişe uygun,
kanunlarla uyum içinde gidilmezse, ekonomik politik krizler veya kişisel
ailesel anlamda yansıyan sosyal-ruhsal küçük kıyametçikler önce bu uyumsuzluğu
uyarırlar; yine de uyum yapılamazsa zenginlikler mutluluklar yitirilir;
geriye alınır.
Bu gidiş içinde zenginliklerin
sunulması kadar engellenmesi de yer alır. Evrim her alanda bolluklar sunduğu
kadar engellemeler de yapar:
Muhammed önce iyi
dilekli hayallarle umutluydu. Ama umduğu kadar kolay olmadığını gördü.
Sık sık hayal kırıklıklarına uğradı: İnsan kolay yola gelmiyorlardı. Onlar
için ne kadar iyi dilekle dua etse de onlar kureyşliler yola gelmiyorlardı.
Kendi çevresindekiler bile mal - mülk düşkünüydüler. Kur'an ayetleri, sık
sık bu üzüntü ve hayal kırıklıklarını yansıtır. Peygamber yine de bunu
Allah'ın engellediği biçimde yorumladı ve olayların içindeki hikmete eğilmeye
devam etti.
91- Ed Dârr : Izdırap
ve zarar verendir
Evrimin kanunlarının
işleyişi doğa ve toplumlarda öyle darlıklar ve ızdıraplar getirir ki, kanunlar
iyice bilinmedikçe modern insan bile bu darlıkları göksel bir güce bağlamadan
yapamaz. Bin küsür yıl önceki Paygamber, ister istemez geleneksel (nakli)
teolojik bilgileriyle her türlü darlığı Allaha bağlamakla kalmaz, Allah
fikrini bütün realite üzerinde geliştirir. Dini akılcılaştırırken- realiteyi
ve aklı da dine bağlamayı geliştirir.
O'nun bu gücüdür ki,
hem dini bilince çıkarmamıza yardım eder: belgeleri güçlendirir; hem de
dini halk içinde daha da sağlamlaştırır.
Allah'ı her olaya
metod olarak adımbaşına aklını kullanarak uygulamak bu sonucu vermiştir..
92- El Naif : Hayır
ve yarar getirendir.
"Her şeyde bir hayır
vardır", her olayın olumlu ve olumsuz yanları vardır. Kötü "şer" bir olayda
bile hayır, iyilik olumluluk aramak en azından akılcı bir yaklaşımdır.
Nice diyalektik görüşler bile bu zıtların bir aradalığını zaman zaman kaçırırlar.
Hatta olayların tek yüzünde metafizikleşme gelenekselleşmiş olağan işlerdendir.
Evrimin gidişi şerleri:
kötülükleri verdiği gibi hayırları olumlulukları da getirir.
93- En Nur : İstediklerini
nurlandıran aydınlatandır
Evrim istediğine istediği
kadar bilgi - bilim yükler. Bunları doğal olarak işleyen kanunları neticesinde
oluışturur. Bazı bitkiler zehir panzehir yüklüdür. İncelenmesinden bilimsel
gelişmeler elde edilecek kadar bilgi-bilim yüklüdürler. Bazı insanlar da
öyle, bilime adanırlar; determinizm öyle istediği için...
94- El Hadi : Murada
erdirendir.
Tarihsel gidişe uyum
yapanlar bilerek bilmeyerek istedikleri hedeflerine ulaşırlar.
95- El Bedi : .Örneksiz
benzersiz şaşırtıcı olayların ve yaratıkların yaratıcısıdır.
Kur'anda tufanlar,
mucizeler, yani mitolojik (efsanevi) olaylar durmadan sıralanır. Mitoloji
bugün bile çözümlenmeye muhtaç gizemli bir bilim dalıdır. Ama özü vahşi
ve barbar insanın yazısız tarihinin simgelerle anlatılışına dayanır. Yalan
-uydurma anlamsız şeyler değil, tersine çözümlenebildiği ölçüde yazısız
tarih öncesi olayların aydınlanışına olanak verir
Paygamber, bunu bilemezdi.
Ama yine de o mitolojik olayları kendi tarihsel devrimi açısından kullanmayı
ihmal etmez: Tufanları daima Kureyş tefecileri aleyhine kullanır. Ancak
hep Allah'ın gazabı ve mucizesi olarak...
96- El Baki : Varlğının
sonu yoktur: Kalıcıdır.
Evrimin kanunları
başkalaşıp gelişirler. Ama yokolmazlar sonsuza doğru uzanırlar. Ona uyum
yapamayanlar gider ama o kalıcıdır.
97- El Vâris :
Biricik Varis: Sahiptir.
Her şey, herkes varlığını
evrime teslim ederek göçer gider. Evrimin devir daimi ezeli ve ebedi cycle'ı:
devirdaimi sürer. Bütün miraslar onundur. O kanunlarıyla kendisini boyuna
yeniden genişleterek üretir durur.
İhsan bunu her bir
yanından bildikçe uyumunu geliştirip toplumsal ömrünü uzatabilir. 3
98- Er Reşid: Olgunluğu
erişilmezdir.
Evrimin kanunları,
milyarlarca yıldır başkalaşıp gelişirken, insan aklının hiç olmazsa Hz.
Muhammed zamanı hemen hiç alamayacağı bir olgunluk oluşturur. Bu olgunluk
ister istemez samedani: Soyut gökcül bir güce yakıştırılır. Ama bu skolastisizmde
derinden işleyen asıl gerçek öz evrimin milyarlarca yıllık olgunluğudur.
Ve bu olgunluk en az 5000 yıllık antik tarihsel devrim ve medeniyet birikimleriyle
insan aklına geleneklerine yansımış bulunmaktadır. Akıl daima o evrimsel
olgunluğun sırlarına ulaşmak istemiştir. Ancak güce tapacak çocukluğunu
atamadığı ölçülerde aklını allahlara kaptırır. Yine de her şeye karşın
bilim, dinlerin allahların baskısı altında ilerlemekten geri durmaz.
Din veya Allah geleneği,
bilinç olarak insanda dillenir davranışlaşır. Veya o geleneksel bilgiler
yasaklar toplamı, insanda bilinç yerine geçer.. Akıl-bilinç gelişimi bilimsel
verilerle ve değerlendirmelerle gelişmedi önce. Yasaklarla kendiliğinden
gelişti. Bilim sonradan geliştike bilinç bilimsel öğeler kazandı. Ama yine
de evrimin tüm kanunları ele geçmedikçe, bilinç yüzeysel- devresel- çağsal
kalmaktan kurtulamadı. .
Bu durumda şuuraltı,
daima krizcil gidiş anlarında, ihtiyaçları ölçüsünde patlayacak birikimler
sakladı.
Din aklı ve bilmi
baskı altında tuttuğu ölçülerde de şuuraltında itildi. Zamanı ve yeri geldiğinde
de yeni kuşaklarda akıl ve bilim gelişimi olarak patladı. İslam dinini
yaratan olayların aslında islam tarihsel devrimi olduğunu söylemeliyiz.
Bilim, o tarihsel devrim dediğimiz olayların içinde işleyen kanunlardan
çıktığına göre, demek ki islam dininin şuuraltında akıl ve bilim bastırılmıştır
deyişi anlamsız kalmaz. Veya daha zengince bir kavrayışı önermiş oluruz.
İşte burada yapmayı
denediğimiz birinci iş dinin altında yatan tarihin madde ve ruhunu gözlere
batırmaktır. Din kabuğu o tarihte bilinç yerine geçtiği kanunlarını yani
evrimi saklı tutuyordu.
Hz. Muhammed'in en
göksel ayet ve hadislerinde bile, en yercil evrim kanunlarını sezi-öz olarak
yakalamak, bu yüzden birbirlerine uzak düşürülmüş olsalar bile yadırganmamalıdır.
Çünkü her şey evrim
kanunlarıyla olup biter, hiçbir şey o kanunlardan ayrıca gelişemediğine
göre o kanunları arayıp bulmak en akıllıcasıdır.
Yoksa bizler de antik
tarihin tersine; din veya nakli bilimler nasıl akli bilimleri şuuraltına
itmişlerse öyle, bugün akli bilimler de dini veya naklen gelmiş gelenek
görenekleri bilinçaltına bastırmaya devam ederler.
Demek ki burada yapmayı
denediğimiz
ikinci iş şuuraltımıza bastırdığımız dinin madde ve ruhunun hangi kanunlarla
işleyerek beyinlere etki ettiğini bilince çıkarmaktır.
Bu ve benzer işler
başarıldıkça evrimin olgunluğuna biraz daha yakınlaşmış onunla bilinçli
bir alışverişe girmiş oluruz.
99- Es Sabur :
Çok sabırlıdır.
Tarihsel Determinizmin
kanunları, insan sabrının ve aklının alamayacağı bir zaman ve olaylar silsilesi
içinde gerektiği yavaşlıkta ve süratte gelişir.
İnsan toplumu oluşuncaya
dek yüzbinlerce yıl insan türlerinin batıp çıkışı gerekmiştir. Medeniyetin
ortaya çıkması için onbinlerce yıl gerektiği gibi Muhammed ve Kur'an'ın
temellendirdiği tarihsel devrimin gerçekleşmesine kadar geçen antik medeniyetler
ve tarihsel devrimler birikimi, için 5500 yıl gerekmiştir. Ve nice olaylar!
Evrimi bu birikerek
sentezlere ulaşma sabırlılığını kavramak ve o sabırlılığa uyum yapmak için
evrimin gidiş kanunlarını bilince çıkarma savaşına girmek gerekir. Uyum'un
tek başına yeterince olamayacağı, ne kadar zor olduğu ve ne kadar sabır
istediği biraz olsun anlaşılmış olur. Uyum toplumla doğayla birlikte olur.
Bu işi başarmak ise en başta sabırla durmadan çalışmak evrimsel bilinç
ve teşkilatlanmak ister...
Dikkat edilirse Allah'ın
güzel isimlerinin hemen tümü, insani özelliklerden türetilmiş gibidir.
Fakat insan gibi tanımlanamaz. İnsanüstüleştirilir. Fakat bu kuru bir metafizik
de değildir. O öyle bir allahtır ki, her yerde her şeyde işleyen, her surete
giren, insan aklının yakıştırıp tanımlayamayacağı kadar güçte ve sıfattadır...
Ama yine de tanımlama gayreti sonuna dek gösterilir... İşte bu çelişkiler
ve benzerleri, bize, Muhammed'in bilinci (Dini gelenekleri) ile bilinç
altında bastırılmış ama kımıldamaktan geri durmayan sezilerinin din kabuğunu
başkalaştırıp geliştirecek derecede kımıldayıp verimlileşme özgürlüğünü
yine din kabuğundan almayı Allah emrine sokarak ilerleyen bir gerçekçi-determinist
seziler üreteci olduğunu gösterir. Bu onun bastırılmış aklıdır.
Kur'an herkese, hemen
her ayette akılları kullanmayı, iyi işleri öğütler durur. Çünkü peygamberi
daima aklını kullanır. Kullanmayanları azarlar, onlar adına üzülür ve onlara
derinden acır. Akıl aslında tarihsel devrim kanununa (determinizme) uyumdan
başka bir şey değildir. Ama bu, Allah'ın emri olarak yorumlanma aşamasındadır;
paygamber'in aklının burada Allah gibi durmasına aldanmamak gerekir, gerçekte
asıl akıl Allah "bilincine" bağlanmış altbilinçle işleyen şiirselleşmiş
determinist sezilerdir. Şairin şiiri bilinç altıyla yaratışına benzer:
Şair kelimeleri dörtlükleri kafiyeleri söz uyumlarını olayları bilinciyle
düşünür ama asıl yaratıcılığı alt bilinciyle olur...
Bunu bütün surelerde
apaçık göstermek mümkündür. Ancak bu bazen pek açık bir realite halinde
herkesin görebileceği ölçülerde işlerken bazen kavranması güç olaylarda
mistikleşerek seziler belli belirsizleşir; çok uzaklarda yanıp sönen yıldız
parıltılarına dönüşür :
"Mücadele" süresi
hicretin 4'ncü 5'inci yıllarında inmiştir. Ve mücadelenin kızıştığı peygamberin
realite içinde kıvraklaştığı yıllardır. Ayetler de açıkça yercilleşir -
daha açık bir determinizm kendisini gösterir:
Evs Kabilesi zengince
bezirganlardandı. Her konuda mücadeleyi fraksiyonizme sürükleyip kendilerine
yer açarlardı. Allah ve Peygamber; onlara karşı zılgıtlarını pratik önlemlerini
açıkça ayetleştirmekten başka yol bulamadı:
9- Ey İnsanlar, aranızda gizli konuştuğunuz z a m a n günah,
düşmanlık ve peygambere karşı gelme üzerinde konuşmayın; iyilik ve takva
üzerinde konuşun ve huzurunda toplanacağınız Alalh'tan korkun."
10- Gizli konuşmalar şeytanın yapacağı işlerdendir. İnananlar
üzülürler. Oysa o, Allah'ın izni olmadıkça inanmışlara hiçbir zarar veremez.
Müminler boş yere üzülmesinler ve Allah'a dayansınlar"
Peygamber açıkça
fraksiyonizme çatar ve Allah ile onları zılgıtlar iyi dilekli müminlere
de kalp kuvveti verir ve mücadelede birleştirir. Burada akıl pek ortadadır
ama yine Allah (din geleneksel bilinç) kabuğu içinde kımıldar ve hem ona
bağlanır hem de bağlanırken Allah geleneğini geliştirip akıllandırır deterministleştirir.
Yine bu zengin takımı
peygamberle bile uluorta fısıldaşıp fiskosu legalize etmeye çalışıyorlardı.
Peygamber bunu önlemek için ayet ilhamına girdi ve konuyu kurallara bağlayarak
çözmeye çalıştı:
12 "Ey inananlar siz Peygamber ile gizli konuşacağınız zaman bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin bu sizin için daha hayırlı ve temizdir."
Sadaka fakirlere verileceği için zengin takımı bu taktiğinden vazgeçmek zorunda kaldı. Paygamber böylece onların içlerinde bir iyilik toplumsal kardeşlik uyandırmayı da düşünüyordu: "Bu sizin için daha hayırlıdır. Temizdir" Belki fraksiyonizmden vazgeçip müminleşirlerdi... Ama daha da gizli hale gelebilse gizli konuşmayı bıraktıklarını görünce bu ayeti kaldıran bir başka ayet ile durumu yumuşattı:
13- "Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermenizden korktunuz mu? Çünkü yapmadınız. Allah da sizi affetti. Artık namazımızı kılın zekat verin. Allah'a ve peygamberine itaat edin. Allah yaptıklarınızı haber alandır"
Yine ilginç bir
geliştirim de şöyle gerçekleşir:
Ashab'tan Evs İbn
Samit; karısına "zihar" yapmıştı. Yani Arap geleneğine dayanarak karısıyla
ebediyen yatmama kararını "sen bana ananın sırtı gibisin" diyerek bildirmişti.
Bu durumda kadın kocasından boşanmamış oluyor, ama evvelce başka bir kadınla
yatabilme olanağına kavuşuyordu; karısı artık kocaya "Haram" oluyordu.
Araplardaki erkek çıkarcılığı, tabu ve aile biçimi böyle işliyordu. Ancak
kadın evden dışarıya atılamayacak kadar hâlâ derin saygı görüyordu. Çünkü
arap barbarlığı anahanlığa o kadar uzak değillerdi.
Bu yüzden kadın mücadelesini
açıkça sürdürerek peygamber'e durumu defalarca bildirerek kocasıyla arasını
düzeltmesini istedi. Peygamber önce düz mantıkla geleneksel bilinçle Arap
geleneğince kadını yanıtladı. "Sen kocana haramsın" dedi. Ama bu problemi
çözmüş olmuyordu; hiçbir reform getirememiş oluyordu. Kadın, çocuklarını
öne sürer, gençlik boyu hizmet ettiğini, şimdi yaşlandığı için bunu yaptığını
öne sürer; Peygamberi ikna eder; Peygamber ayet alma durumuna girer: akılcıl
sentezi yakalar:
1- "Allah kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette
bulunan kadının sözünü işitti. Allah, ikinizin birbirinizde olan konuşmasını
işitir. Çünkü Allah işitendir, görendir"
2- "Sizden kadınlara zihar edenler (sen bana ananın sırtı gibisin"
diyenler) bilmelidirler ki o kadınlar onların anaları değillerdir. Onların
anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Onlar çirkin ve yalan olan
bir söz söylüyorlar. Şüphesiz Allah affedici ve bağışlayıcıdır"
Hz. Muhammed, Tarihsel
Devrimin ve çağının determinizminin gerçek bir yansımasıdır. Ekonomik politik
askercil lider hekim psikolog tarihçi şair aile babası dert babası hemen
bütün özellikleri bilgece veya "arif"çe üzerinde sentezleştirmiştir. Bilim
adamı gibi değil ama sezileri bilime yakın "arif" mertebesindedir. Dolayısıyla
Allah'a yakıştırdığı özelliklerin en insancıl seviyelerini kendinde geliştirmiş
bulunmaktadır. İnsanları psikolojilerine dek derinden anlar:
Erkeklerin babahanlıkla
azgınlaşmış olduklarını yakaladığı için "onlar çirkin ve yalan olan bir
söz söylüyorlar" diye onları azarlarken bile yola gelme olanaklarını açık
tutar: geleneksel davrananları- temiz kalpli olanları kayırır. Yanlış yoldan
dönenlere "Allah'ın bağışlayıcı affedici" olduğunu hatırlatır. Ve haksızlığa
uğramış ezilen kadınların tarafını tutar...
Hemen her sure bana
benzer bütünlüklerle insancıl özelliklerle örülmüştür. Kendi çağında Kur'an
bu yüzden bir mucize gibi karşılanır. Yüzlerce yıl bu yüzden evrenselleşerek
ayakta kalır; gelenekselleşir...
Yüzlerce yıl önce
barbarlıktan medeniyete geçişin teorisini ve pratiğini yapan Muhammed'in
özellikleri mucize gibi karşılanıp peygamberleştirilmişti. Günümüzde adım
başına mucizeler gerçekleştiğinde bunlar bilim ve akıl ışığında değerlendirilebildiği
için artık "Bu Allah'ın hikmetidir" sözleri bile ortaklıktan çekildi sayılır.
Bundan alacağımız
ders şudur: bilgi-akıl bilim geliştikçe Allah geleni din bilimi geriler.
Ama bilinçaltına bastırılarak geriler. Onu bilince çıkarıp kültürümüzde
sentezleştirirsek toplumsal ve doğasal uyumumuzu zenginleştirir.
Tıpkı bunun gibi Muhammed
zamanında da gelişen bilgi akıl ve bilim sayesinde Muhammed eski İbrahim
geleneğini, eski ilkel kavranılışından kurtararak geliştirdi. Ama akıl
ve bilim henüz üste çıkabilecek aşamada değildi. Bu yüzden Allah geleneği
altında bastırılarak gelişmek zorunda kaldı.
Bu kolay değildi,
çağının bütün özelliklerini kendi kişiliğinde sentezleyen Muhammed, ekonomik
politik ve askercil bir önder olmakla kalmadı. Kişisel psikolojiye derle
hassasça eğilmek ve bunu geliştirmek zorunda kalıyordu. Bu yüzden Allah'ın
güzel sıfatlarını geliştirip hemen her süreye yayabildi. Bu özellikleri
aynı zamanda kendisinde de yansımış buluyor kendisinde de geliştirmekten
bir an geri durmuyordu:
Medine'ye hicretin
dördüncü yılında bezirgan Yahudi kabileleri alttan alta hin oğlu hin muhalefetlerini
açığa çıkardılar ve açıkça Mekke bezirganlarıyla (Ebu Sufyan'la) ittifaka
girdiler. Peygamber'e iki kez suikaste bile giriştiler. Bedir Savaşını
iyi değerlendirememişlerdi. Gönülleri zenginlikten yanaydı. Müslümanlar
Uhud savaşında yenilir yenilmez ihanetlerini hızlandırmışlardı. Ama Muhammed'in
sosyolojik ve psikolojik olduğu kadar askercil değerlendirmeleri ve taktikleri
onları ustaca suçüstünde yakalamasını bildi. Onun iyi dilekli bu hassas
yorumlu tutumları, yahudi kabilelerini kendi araçlarında bölmüş, tereddüte
düşürmüştü; hatta psikolojik olarak zaafa telaşa çöküntüye uğratmıştı.
Bir-iki kuşatmadan sonra kendiliğinden denecek biçimde bu kabilelerden
Nadiroğulları Şam'a Eriha'ya Ezret'a, Hire'ye, Hayber'e sürüldüler.
Muhammed alçakgönüllüce
bunun hepsini kendinden bilmedi. Olayları uzun boylu yorumlayıp övünmedi
bile. Objektif gidişin ona yardım ettiğini, tarihsel devrim içinde bulunduğunu
seziyordu. Ama onun için bu Allah'ın ona yol göstermesi ve yardım edişiydi:
"Haşr Suresi".
Ayet 29- "Kitap sahiplerinden (yahudilerden) bizi inkar edenleri, ilk sürgünde yurtlarından Allah çıkardı. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlarda kalelerinin kendilerini Allahtan koruyacağını sanmışlardı. Allah onlara ummadıkları yerden geldi: (Kadınlar onları peygambere istihbarat etmişlerdi). Ve psikrolojik çöküntüye girmişlerdi) Allah yüreklerine korku saldı. Öyle ki evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle mahvettiler. Ey akıl sahipleri ibret alın!"
Bu ayette bile,
ki her şeyi Allah'a bağlamış gözükse bile, dikkatle yorumlanırsa, Peygamber'in
askercil sosyolojik ve psikolojik üstünlüğü ve de alçak gönüllüğü sezilir:
Yahudi oportizmini ve fraksiyonizmini en iyi izleyen ve hesabını tutup
gören aslında Muhammed'dir; ne dost ne düşman peygamber kadar hassas ve
atik olamamıştır.
Ve haklı olarak haykırır:
"Ey akıl sahipleri
ibret'alın!
Hep aklını kullanır
ve akıl önerir. Ama aklı yine de aşaması, itibariyle Allah'a bağlar.
O aynı zamanda sosyo-ekonomik
bir liderdir. Yeni orijinal medeniyetinin sosyo-ekonomisini düzenler.
Ayet 6- "Allahın onlardan elçisine verdiği ganimetlere gelince siz (onu kazanmak için) onun üzerine ne at ne deve sürmediniz. Fakat Allah elçilerini dilediği kimseler üzerine salar (onlara üstün getirir). Allah her şeye kadirdir."
Savaşmadan alınan ganimetlere "Fey" denir. Peygamber bu olayda da yeni orijinal bir sosyo-ekonomi geliştirmek zorunda kalır. Yahudi kabilelerinde bir kısmının görülmesi olayı açıkça peygamberlerin başarısıdır. Ama bu önemli değildir; Savaşılmadan kazanılması ve bu ganimetlerin nasıl pay edileceği önemlidir. Peygamber burada kendisini ve Allah'ı öne sürerek yine, kömüncül gelenekleri, doğmakta bulunan yeni medeniyet içinde sentezlemeyi amaçlar. İslam medeniyetinin uzun ömürlü olmasının yolunu prensipleştirmekte bulmuştur. Düşünce ve davranışlarının derinliklerinde bunu hissederek yapar. Medeniyetlerin "Mal - Mülk- sefahat ve Fuhuş, içinde battıklarını bilir; hemen her ayetinde buna karşı cepheden saldırır; Komüncül geleneklere sarılır. Allah ve peygamber korkutmasıyla da bunu sağlama bağlar:
Ayet 7 - Allah'ın o kent halkından aldıkları peygamberine ve peygamber akrabalarına, yetimlere, yoksullara, yolcuya aittir. Ta ki o mallar, yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının, Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir."
Burada "Fey" 6'ya pay edilse de hemen bütünü kamu malı gibi tasarruf edilir. Özellikle de kesin ve zılgıtlı şart koşulmuştur.: "Ta ki o mallar yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın" BU manevi olarak herkesin gönlünü Komüncül bir tutuma sevkettiği gibi; kayırmayı zengini zengin etmeyi kesinlikle yasaklar. Kendisiyle birilikte sırf temiz inançla Medine'ye göç edenleri de yine aynı amaçla öne çıkarıp tutar.
Ayet 8 - "Bir de o malları şu göçmen fakirlere aittir ki yurtlarından ve mallarından sürülüp çıkarılmışlardır; Allah'ın lutüf ve rızasını ararlar Allah'a ve elçisine canlarıyla mallarıyla yardım edenler. İşte dosdoğru olanlar onlardır."
Medine yerlilerinin (Ensar'ın) da bu payedişten kıskanma - kin gibi psikolojilerine sapabileceklerini incelikle hesap ederek onların gönüllerini kardeşçe, toplumculluk ve hakimiyetle doldurur.
9 - "Ve onlardan önce o yurda yerleşen, iman eden Ensar, kendilerine göç ile gelenleri severler, ve onlara verilen ganimetlerden ötürü gönüllerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, yoksul göçmen kardeşlerini, öz canlarından daha çok severler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar başarıya erenlerdir."
Ya günümüz. Peygambercil
mücadele enayilikten başka bir şey değildir. Modern peygamberlerin başarısı,
toplumun küllen eleştirisi olduğu için en iyisi o tür enayiler yaşamamalıdırlar;
yaşarlarsa bile mağaralarında sürünmelidirlerki Foyalar ortaya çıkmasın...
Modern toplum eskiyi
mumla aratırken aslında, ölemeyen ve doğuramayan ama sürünen kendi sonunu
böyle hazırlar. Kendi kurtuluşunu aydınlatanlara el birlik göz açtırmayarak....
"Kim nefsinin cimriliğinden
korunursa, işte onlar başarıya erenlerdir."
Burada "Nefis cimriliği
" maddi ve manevi bütün derin anlamlarıyla, psikolojik ihtiyaçlar mülk-fuhuş
+ şefahat-başarı v.b. hırslar....
O hırslar ki insanı
göklere çıkardığı gibi yere de çalar; onları dizginleyip toplum adına kullananlar
Muhammed zamanında başarıya ulaşırlar. Çünkü tarih terazisinin kefesi tarihsel
devrimden yanadır. Başarı çabuk gelir. Ama bu tümcede tarihin bütün konaklarında
geçerli olabilecek bir sır veya gerçeklik de saklı değil midir?
Toplumu (ve kişiyi)
maddi üretici güçler belirler. Ama o maddi temelleri de insan gerçekleştirir,
insanlar nefislerini: kendini bilmezse maddiyatın oyuncağı olurlar.
Peygamber gönlü, sadece
kendi yurduna hapis olacak kadar dar milliyetçi değildir;
Bilebildiği - algılayabildiği
tüm insanlık ve yeryüzü için çırpınır. Çaresinin giderek evrenselleşmesi
bu yüzdendir. Onun için nefis üzerine sezilerinin değeri, kendi çağını
aşarak günümüze dek uzanır.
Demek insanı mütebahirlikten
(deryalar dolusu kitap okumaktan) çok, tarihsel olaylar yetiştirir ise
o olaylardan, kişisel çıkarlar (nefis) uğruna kaçmak trajik sonuçları biriktirir,
peygambercil liderlerin erişilemezliği ve trajedileri bir yana, büyük emeklerle
kurulmuş medeniyetleri çürüyüşe ve yeni bir tarihsel devrimle yokedilişlere
sürüklenişi çabuklaştırır; sosyal devrimleri geciktirir.Elbette bu kişi
mülkiyeti: illizyonunun, tarihteki potansiyel kontenjanıyla; kaçınılmaz
bir gidişle işler; Toplum ve kişiler kişi mülkiyetine doymadıkça, bu gidiş,
bilinçli kollektif sistemleri içinde bile akacak kan olarak tarihin toplumsal
damarlarını zorlar durur....
Bu durumda peygamber
bilgeliği ne yapsın
Sosyal sınıflar ve
kişiler, kendilerini tarihin akıntısına karşı bilinçli pozisyon alabilecek
seviyeye yükseltmek iradelerinde kullanmadıkça; peygamber veya liderlerle
aralarındaki uçurum her iki taratan da doldurulamadıkça bu trajedi sürecektir.
5-DETERMİNİZM ve "ESMAÜ'L
HÜSNA"
Muhammed ve Allah'ı
sanıldığı kadar, misfik ve insanüstü değildir. Olayların içinde akıl ile
psikolojiyle birlikte (determinizm gibi) dolaşır. Bunu yine münafık - iki
yüzlüleri : Evs ve Hazrec kabilelerine mensup zenginleri değerlendiren
ve suç üstü yakalayan ayetlerinde apaçık görürüz.
Haşır suresi 14. Ayet "Onlar toplu olarak sizinle savaşamazlar, ancak korunmalı şehirlerde, surların arkasından savaşmak isterler. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, ama onların kalpleri dağınıktır. Böyledir, çünkü onlar düşünmez bir topluluktur."
Hatırlayalım, ayet,
Allah buyruğudur. Ama peygamberlerin sosyolojik-psikolojik v.b. aklının,
Allah geleneğiyle (bilinç kabuğuyla) sunulmasıdır. Aynı zamanda Allah ilham-rüya
v.b. biçimlerde peygamberin beyninde sentezler yaratarak ayetlerini bildirir.
Yani Allah'da peygamberi de, Kur'an veya islam ile hemen her olayda kendilerini
determinizm gibi gösterirler. Allah her olayda işleyen determinist kanunlar
gibidir. Peygamberler ise aklıyla determinizmi yorumlayan bir elçidir;
tarihsel determinizmin yoğun bir yansımasıdır. Zaten bu yüzden olayların
gidiş kanunlarını çok iyi sezer ve yakalar. Bunu başardığı için de kendini
kutsallaştırma geleneğiyle Peygamber hisseder. Çünkü bu sezi de sentezleri
kendisene Allah'ın verdiğini yoğunlaşmış bir gelenekle düşünür. Böylece
Allah geleneği, determinizm ile üst üste oturur; İnanç kandan üstünleşir:
"Sen onları toplu
sanırsın, ama onların kalpleri dağınıktır."
Muhammed mücadelesini
yükseldikçe zaman zaman gerçek- kankardeş birliğinden de üstün olan inanç
birliğinin, büyümek ve doğmak isteyen koskocaman bir cenin kadar yoğun
bir güç olduğunu sezer görür. Düşmanın ve münafıkların topluca birlik dursalar
kendi aralarında şiddetli ayrılıkların, ve kişi kendi gönüllerindeki ruhlarındaki
dağınıklığın, onları kasıp kavurduğunu sezer -görür. Ve bu ayetle senteze
ulaştırır. Ama bunu O'na yaptıran başka bir gücün olduğunu da sezip teslim
edecek kadar da akıllı- dürüst bir insandır. Bu güç, Muhammed için Allah'tır.
Bu yüzden Muhammed'in
Allah kavrayışını yüzeysel-modern insanın din allerjili şartıyla ele almak,
O'nu olduğu gibi ele almak olamaz.
Fetih suresi 29'uncu
ayet'ten;
"(....) Bir ekin gibidirler ki, (Allah müslümanların) Filizini çıkardı, onları güçlendirdi. kalınlaştırdı. gövdesinin üzerine dikildi. Bu ekincilerin (müslümanların ) hoşlarına gider. Onlara karşı keyifleri de öfkelendirir bir duruma geldi. (...)"
Hicreti'in dokuzuncu: " Elçiler Yılı" dır. Müslümanlar artık ordulaşmışlardır. Mekkeliler, Hudeybiye barışına kadar güçlenmişler, biraz da zafer sarhoşu olmuşlardır. Onlara Hucurat Suresi ile terbiye kurallarını öğretir.
1- "Ey inananlar, Allah'ın ve Elçisinin önüne geçmeyin.... "
2- "..Seslerinizi peygamberlerin sesinin üzerine çıkar mayın...
"
3-"Odaların arkasından (uluorta) sana bağırıp - seslenenlerin çoğu
düşüncesiz kimselerdi. "
17- "İslam olmalarını senin başına kakıyorlar.
"Müslüman olmamızı benim başıma kakmayın. Tersine sizi imana ilettiği
için Allah'a minnettar olunur. "
12-...zan'dan çok sakının. Zira Zan'nın bir kısmı günahtır... "
Muhammed'in Allah'ı
bu denli gerçekler içindedir; yeni islam olmuş göçebelere terbiyeyi bile
öğretir. Onları azarlar - sever - hoşgörür - cezalandırır. Bu sanıldığının
tersine Allah'ı determinizme daha da yaklaştırır; mistiklikten kurtarır.
Yüzeysel bir görüş ile sanılabilir ki Allah'ın 99 ismi veya sıfatı basitçe
insan'ın özelliklerinden türetilmiştir. Ve Sümer'de bulunan yüzlerce Allah'ın
özellikleri geleneklerle İslam'ın tek tanrısının özellikleri (99 isim)
haline gelmiştir.
Hayır ve evet. Hayır
çünkü bu özlellikler, bizzat Muhammed'in "Arif: Bilge"cil sentezleri halinde,
ayetler içine yerli yerinde kullanarak yedirilmiştir; Ekletize edilmemiştir;
Sırıtmaz. Evet. Sümerden beri gelen kültür, bilhassa Tevrat ve İncil'de
yazıya geçmiştir, ama Muhammed ezberi değil kendi aklını ve dürüstlüğünü
bilir ve sever; doğrudan Hz. İbrahim geleneğini içinde duyduğu için Tevrat
ve İncil'i değil İbrahim geleneğini tutar. Kendi göçebe ve yerleşik karakter
sentezine Tevrat-İncil değil, İbrahim geleneği denk düşer. Belki Muhammed'in
kervancılık sıralarında papaz-haham-derviş görüşlerinde Sümer kültüründen
yansıma Allah'ın sayısı özelikleri kulağına çalınmıştır. Ancak Muhammed
Allah geleneğini sürekli olaylara vurduğu her adım başında deneyip sınadığı
ve geliştirdiği için çoktan bu nakilleri aşmış; Allah geleneğini geliştirmiş;
Olayların iç yorumunu; determinizme yaklaştırmıştır. Geceli-gündüzlü, rüyada
bile yeni fikirler üretme yeteneğindeki beyni her olaydan ders alma tiryakisi
olmuştur.
Bu yüzden öyle yüzeysel
yakıştırmalara sığmadığı gibi, insani- sosyal özelliklere de pek sığmaz.
Ancak insan toplumu determinizmin en yüksek yansıması ve aşaması olduğu
için, elbette determinizmi gibi Muhammed'in Allah'ı da insancıl-toplumculuk
özellikleri yansıtmaktan geri durmaz; yine de o kalıbı hep kırıp aşmayı
zorlar; İnsan ve doğa üstüne fırlar:
1-Allah'ın birinci
ismi, yani "İsm-i Azam" bütün isimlerin özelliklerini kendisinde toplayarak
insani toplumsal özelliklerini üzerine çıkmayı zorlar: "Hüvallahüllezi
la ilahe illa hü" O, öyle bir Allah'tır ki ondan başka tapılacak.inanılacak
bir ilah yoktur.
Gelmiş geçmiş ilahlar
bir yana, insan nefsinin akıp tapma konusu yapabileceği her şeyi men eder.
Yani toplum ve madde dışına çıkar; insanı üstünleştirir. Ama yine de her
olayı güdüşüyle insan ve madde içindedir. Bu determinizmden başka bir şey
olamaz. Ama Peygamber bunu ancak derinlerde bir ışık olarak sezip Allah
geleneğiyle özdeşleştirir. Bu yüzden Sümer ve Mısır Tanrılarının yağmur
yağdırmak ekinlere sebzelere boy arttırmak gibi somut-dar görevlerinin
tanımlamalarına sığmaz; Sümer İnsanın soyut düşüncesi, henüz Hz. Muhammed
kadar gelişmemiştir. Bütün teknik gelişimi yaymalarına karşın soyut düşünce
henüz böyle oluşamamıştır. Veya tarihin bu kontenjanı, antik ticaret yollarında,
Filistin dörtyol ağzında üretim temelsiz soyut bezirganlık yapan Hz. İbrahim
soyundan gelmiş, Yahudi Araplarına ve Arabistan Araplarına tanınmıştır.
Kur'an'da geçen peygamber'lerin büyük çoğunluğu yahudi Araplarından gelmiştir.
Sadece birisi Arabistan Araplarına aittir. Ama hepsi Araptır. Adem Şit,
İdris, Nuh, Hud, Salih; bu eski ulu-efsanevi Peygamberler de Arap ataları
olan semitlere bağlanır. Belki "Veli"lerle birlikte 124 bin tane olduğu
söylenegelen peygamberlerin büyük çoğunluğu da Semitlere aittir.
Çünkü semitler, ilk
ırak medeniyeti sümerlere karşı arkası kesilmeyen Tarihsel devrimlere kalkışmış;
irili - ufaklı kentlerden, irili ufaklı liderciklerle Tarihsel devrim yapmasa
da bu hayalleri kurmuş ve geliştirmiş bir toplumdular.
Bilhassa İbrahim'den
sonraki peygamberler, semitlerin artık tarihsel devrim güçlerinin kalmadığı,
sığınıp peygamberler çıkarmak zorunda kaldıkları yani soyut düşünceler
geliştirdikleri bir döneme denk düşerler. Tıpkı üretim temelsiz soyut bezirganlıkları
gibi soyut düşünceleri de bu İbrahim soylu yahudi topluluklarını da bol
işler.: İbrahim'den sonraki Lut, İsmail, İshak,Yakup, Yusuf, Eyyup, Şuayyip,
Musa, Harun, Yüsa, İlyas, Eyesa, Davut, Süleyman, Zülküf, Uzeyir, Danyal,
Lokman, Zekeriya, Yahya, İsa peygamberlerin İsmail, dışındakiler hepsi
yahudidirler. İbrahim oğlu İsmail, Hacer'den olmadır ve Kabe'nin kurucusu-koruyucusu
arasındadır. Bu yüzden Arabistan Araplarından sayılır. Bu soyut düşünce
gelişimi içinde Sümerlerin tanrı özellikleri, İbrahim'den beri tek tanrılaşarak
başkalaşıp gelişmiştir.
Muhammed Yahudli Araplarından
değildir. Ama en az 2500 yıllık bu kültürel birikimi, geleneksel (nakli)
olarak Arabistan Araplarına da yansımıştır. Çünkü Ticaret Yolu üzerinde
kurulmuştur. Hicaz kentleri Orta Ticaret yolu üzerindeki Şam'a uğrak yeridir...
Sümer'den arta kalan
bu tanrı kültürlerinin sentetik birikimleridir. Aynısı değildir. Zaten
ilk Irak medeniyeti hemen bütün medeniyetlerin tohumlarını vermiş ana medeniyettir.
Bunu bilmeyen duymayan sağır sultan kalmamış gibidir. Bu bildirmek malumu
ilan etmekten öte bir kazanç getirmiş olmaz. Kültür yansımaları her çağda,
her toplumda ayrı sentezlere uğrayabilirler; eğer hele ayrı bir tarihsel
devrim koşulları içindeyseler, Muhammed ve Hicaz Arapları öyle az gelen
bir orjinalite içindeydiler. Bunun değeri çözülmedikçe ne Muhammed ne Kur'an
ne de islam medeniyeti kavranamaz...
2-Er Rahman - Er
Rahim :
Koruyuculuğu yardımı
- Acıması -yönetimi her varlığın içinde ve üzerindedir. İnsancıl - sosyal
bir yakıştırmayı anlatsa bile insan üstü bir soyutluk apacık ortadır. Ve
sanki Taıihsel determinizmi anlatır.
3- El kuddüs: Noksansızdır:
Noksansız olan kimdir?
Nedir? Noksansız olan sadece varlıkların olayların gidiş kanunlarıdır.
Çünkü bir temelden kalkıp gelişirler.
4- El Melik: Mülkü-Tasarrufu
bir an yok olmuyor.
Ölümsüz olan ve her
şeyde her yerde işleyen bir insan olabilir mi?
5- El Bari: Yoktan
var edendir.
İnsanoğlu ancak günümüzde
determinizmin kanunlarını yakaladıkça yoğu varedebiliyor. Ama evrimi yeniden
yaratabilir mi?
6- El Aziz: Mutlak
Galiptir; İnsanoğlu boyuna yenilir ve alçalıp durur.
Ama yine de bu tanım
insan toplumunun gidişinden yararlanılarak yapılmıştır; İnsan determinizmin
en üstün yansımasıdır...
7-El Halik:
Yarattığı her şeye
kendisine özgü gücünü-özelliğini verendir: Bunu hangi kişi insan ve toplum
insan, nereye kadar başarabilir.
8-El Gaffar: Affı-
bağışlaması en büyüktür:
En insancıl özellik
affetmektir. Ancak Peygamber insanın bile affetmesi, bütün insancıl nefis
patlamalarını kucaklayabilecek enginlikte olamamıştır. Olamazdı da. Çünkü
Peygamber de bir insandı ve hem de erkek düzeninin babahan geleneğini kıramamış
bir erkek insandı. Kaçınılmaz olarak kadın haklarımızı erkek egemenliğinin
hoşgörebildiği : sevgiye kadar savunulabildi. Kadınların şuuraltı patlamaları
sosyal dinamizmi ileriye götüren ipuçları olabileceğini algılamaktan uzak
kalacaktı şüphesiz.
Ama Allah (Determinizmi)
nice peygamberleri ve insan kişileri ve toplumları ve sayısız varlıkları
bağışlayıp geliştirendir... İnsan özelliklerinden geliştirildiği apaçık
olan bu tanımlamada bile insanüstü soyutlaştırma da besbellidir. Ama bu
soyutlaştırma, yine bizim din allerjili "metafizik" yakıştırmalarımıza
uymaz. Daha çok determinizmin insancıl tanımına uyar.
9- El-Adil: Çok
adeletlidir.
10- El Hakem: Hakkı
yerine getirendir.
11- El-Habir: Her
şeyden haberdardır.
12- Es Semi: En
iyi işitendir.
13- El-Basıt: Açar
ve genişletir.
14- El Kabit :
Sıkar ve daraltır.
15- El Hafid: Yukardan
aşağıya indirendir; Alçaltır.
16- Er-Rauf: Esirgemesi
- acıması boldur.
17- El-Nafi: Yararlı
işleri yapar.
18- Ed-Darr: Zararlı
işleri yapar.
19- El-Aziyim:
Pek azimlidir.
20- El-Hafiz :
Akıllı tutucudur.
Bu ve benzeri tanımlamalar,
hep insani sosyal olaylardan yola çıkarak Allah'ı tanımlamaya-anlamaya
çalışırken bile; O'na insan- toplum sınırlarından ötede, doğayı da yaratıp
giden olarak bir varlık olarak algılar. Cömertlik - bolluk - yönetim -
yarar - zarar - ceza - ödül ve benzeri sınırsızlıkları hep bu yüzdendir.
Bu her özelliğinde yansıtılmaya çalışılsa da, tarif ve tanımlamalarda her
zaman zorluklar aşılmış sayılmaz. Biz bile bu yüce gidişi, Tarihsel Determinizm
Evrim gibi sözcüklerden başka neyle isimlendirebiliyoruz? Hatta diyebiliriz
ki Allah'ın 99 ismi öyle zengin kavrayışlar sunar ki, Tarihsel yol açmış
olur. Evrim'in kavranışında da kolaylıklara yol açmış olur. En çok şu isim
veya sıfatlarda özdeşir:
1- El Hayy:
ezeli ve ebedi hayat ile diridir. Tarihsel Determinizm dediğimiz Allah
varettiği hayat ile ezelden ebediyete gelişimiyle canlı bir akıştır.
2- El Kayyüm :
Her şey Evrim'in kanunlarıyla kaimdir, var olup gelişir veya ölür.
3- El Ehad:
Her işte ortaksız ve tekdir. Biricik yaratıcı - öldürücü - yeniden
yaratıcı ve geliştirici evrimin kurumlarıdır.
4- El - Kadir:
Evrim'in kanunları her şeyi yapmaya kadirdir.; gücü yetendir.
5- Es Sümed:
Bütün doğa ve insan toplumunun sorunlarının çözümlenmesinde başvurulacak
biricik merci evrim'in kanunlarıdır. Onların bilince çıkarılıp onlara uyum
gösterilmesi başarıldıkça problemleriz ızdıraplarımız sona erer.
6- El Vali :
Bu muazzam doğu ve insan gidişini yöneten O'dur. Determinizmin kanunlarıdır.
7- Ez Zahir:
O ki (Evrimin kanunları ) varlığı ve birliği sayısız delil ve belgelerle
apaçık ortadadır.
8- Ama buna rağmen
yine de bütünüyle kavramaz: El-Batun: duygu ve akıllarımızın tam tamına
idrakinden gizlidir.
9- El Evvel ve El
Ahin kanunları ilktir, herşeyden evvel ve her şey yok olduktan sonra geriye
kalandır.
Allah'ın İsimleri,
Kur'an'da ardı ardına sıralanmaz. Hemen her ayete yayılıp nüfuz etmiştir.
Bazı ayetlerde özellikle anıldığı olur.
Haşr suresi 24. Ayet :
"O yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur.
Göklerde ve yerlerde bulunanların hepsi O'nun Şanın yüceliğine anarlar.
O, aziz ve hakimdir.
"23'üncü ayet:
"O öyle Allah'tır ki O ndan başka tanrı yoktur. Padişahtır, mukaddestir,
Selam, mümin, müheymin, aziz, cebbar, mütekebbir'dir. Allah ortak koştukları
şeylerden uzak ve temizdir."
Hemen her ayetle genellikle ayetlerin sonlarında Allah'ın özelliklerinin belirtilmesi, Tarihsel maddelerin daima herşeyi tarihsel Determinizme veya evremin kanunlarına bağlayışına pek benzer. Çünkü her gidiş biricik yaratıcısı olan Allah'a bağlanır. Ve bu bağlantı olayların gelişimiyle sentezlenerek yapılmak alt şuuru ile gerçekleştiği için devamlı gelişir. Skolastik Allah geleneği bu altşuur eğitimiyle karanlıktan aydınlığa doğru ilerler ve yerleşir, olayların iç işleyişindeki Determinizme yaklaşır.
Nasıl süresi 10'üncü
ayet "Biz onların "Ona bir insan öğretiyor"dediklerin biliyoruz. Hak'tan
saparak kendisine yöneldikleri adamın dili acemcedir. Bu ise apaçık Arapçadır."
Cebra veyahut Yeiş
adındaki bir hıristiyan (Rum) kölenin Kur'an daki ayetleri Muhammed'e öğrettiği
gibi söylentilerin Kureyş zenginleri tarafından yayılması üzerine inmişti
bu ayet.
Kur'an top yekün,
önü-ardı tutar büyük bir sentezdir; tarih kontenjanında geri tutula tutla
dinanizm kazanmış ulu tarihsel devrimin yazıya geçmiş kutsal teorisi ve
pratiğidir.
Falanca bir insan
veya hoca ile okutulup üfletilip öğretilecek bir şey değildir. Ama kim
inkar edebilir ki, Mısır ile Irak Medeniyetleri arasında soyut ticarete
sıkışmış, dörtyol ağzı Filistinde, her krizde bir peygamber çıkarmış israiloğluları'nın,
soyut fikir birikimlerinden, her uyanık Hicaz Arab'ı gibi Muhammed'de feylozofçul
nasibini neden almasın. İsrailoğulları güney ticaret yolu üzerinde karargahlaşmış
Hacer-İsmail soylu Arabistan Araplarını nasıl düşman ikizkardeş gibi gözlüyorsa;
Hacer- İsmailoğulları - torunları olan Arabistan Arapları da İsrailoğulları'nı
öyle gözlüyorlar - Haberleşip birbirlerinden.yüzyıllardır ders alıyorlardı.
Çünkü herşeyden önce babaları bir (İbrahim) anaları ayrı (Sare- Hacer)
iki kola İshak ve İsmail soyuna dayanıyorlardı. Ve bezirgan rekabetiyle
durmadan didişiyorlardı; Sam Oğulları bir daha geri dönmemecesine ikiye
parçalanmışlardı...
Bu gidiş içinde Filistin,
Mısır ve Irak ana medeniyetlerinin aklına estikçe kılıçla ve ticaretle
çiğneyebildiği bir dörtyolağzıdır. Fırat-Dicle ve Nil'in suladığı alüvyonlu
topraklarda kurulmuştur. Bitkicil ana medeniyetlerin ancak ticaret dörtyolağzı
olabilir Filistin. Ve oraya yerleşmiş Yahudiler ister istemez iki ana medeniyetin
her yandan ve her türlü tutsağı olurlar. Barışsal zamanlarda aracı bezirganlıkları
bile bir tutsaklıktır. Aslında; Medeniyetler krize girdikçe onlar da etkilenirler.
Ekonomik sosyal krizler, tarihsel devrimleri söküp getirdiğinde, savaşçıl
barbar akımları altında, dehşetli kılıçlı ezilişlere- davranışlara uğrarlar:
bir yüzyıl içinde bir var olurular bir yok olurlar. Bu varoluş ve yokoluşlar
sırasında kim olsa feylosof olurdu. Yahudiler de soyut bezirganlıkları
gibi veya varoluş ve yokoluşları gibi, soyut düşüncede idmanlaştılar. En
küçük bir düşünce-ideoloji taslağını evirip çevirip mikroskop altına alır
gibi büyülttüler küçücük bir damlayı büyütüp hayalhanelerinde derya deniz
ve bulut ve yağmur yapmayı öğrendiler. Bezirganlıkları da öyleydi, sosyal
hayatları da öyleydi. Feylozofları da başka türlü olamadı. Irak Mısır ana
medeniyetleri, hatta korsancıl Fenike medeniyetleri gibi olamayacak kadar
bu medeniyetlerin kavşak ağzındaydılar. Çekilip-İtilen bezirgan tefeci
oldular. Ve bu medeniyetlerin yıkılışlarını mistik edebiyatlar-mitolojiler
haline soktular. Başları sosyal ve savaşçıl her krizde Peygamber çıkardılar.
Ama bu Peygambercikler, ne kadar barbar gelenekli olsalar, ne kadar tarih
öncesi gelenekli kutsal şef özellikli olsalar ve Yahudi'nin kaskatı olmuş
bezirgan gelenekleri dışına fırlamışda olsalar; "ümmet"leri çoktan medeniyetin
sınıflı toplum iğdişleri ve didişmeleriyle yozlaşmış delikli fıçıya dönmüştü;
İsrailoğulları tarihsel devrim başarabilecek kalitede değillerdi. Üstelik
karşılarındakiler: iki ana medeniyetin disiplinli-köklü ve barbar paralı
askerlerden derlenmiş yırtıcı ordulara sahiptirler. Bu durumda İsrail Peygamberciklerine,
sazlı sözlü telkinlerini - vaizlerini - dualarını - beddualarını tek tanrı
ideolojilerini geliştirmekten başka bir yol kalmıyordu. Filistin bu ideoloji
gelişimi için iyi bir rasathaneydi, deney merkeziydi. Her türlü medeniyetle
ilişkili olduğu bir tefeci-bezirgan üssüydü. Taıihsel Devrim'e özeniyor
ama bir türlü fırsatını bulup başaracak güce erişemiyordu. Ne köklü bir
tarihsel devrim ne köklü bir medeniyet kuramıyor ama içinde - rüyasında
- hayalinde yaşatabiliyordu. Filistin malların ünlü kervanlarda transit
geçtiği odaklaştığı bir yer olmakla kalmıyor. Fikirlerin-ideolojilerin
de uğrak ve odak yeri olmasıyla adeta yarışıyordu.
Arz ve Talep kanunları
en çok bu kavşakta çarpışıyor-çarpıştırılıyor ve "Tek Tanrı" gibi Fiyatlaşıyordu.
Fiyat, en çok bu bezirganlıkta soyutlaşmış insanları biricik tanrı gibi
etkileyebiliyordu. Çoluk çocuğundan yaşlısına kadar iliklere işlemiş biricik
konu bezirganlıktı. Yani Arz-Talep ve Fiyat kanunlarıydı. Elbette bunu
Marks gibi bilince çıkaramıyorlardı. Ama altbilinçle sezerek piyasadaki
malların akışına sunuluşuna ve talep görüşüne göre fiyatların kimseye sormadan
iniş çıkışlarını, her yerde ve her şeyde hazır ve nazır oluşunu tek tanrılaştırılabiliyor
veya o tek tanrı fikrini zenginleştirebiliyorlardı.
Zaten tek tanrı fikri
Semitlerin içinde Adem Aleyselam'dan beri parlayıp sönen bir yıldız fikirdi.
Semit torunlarının torunları olan İsrailoğulları birlerce yıldır yanıp-sönen
bu yıldız fikri Hz. İbrahim atalarından almışlardı. Filistin, üç antika
medeniyetin (Irak-Finike-Mısır'ın) buluşma noktasıydı; bu yıldız Fikir,
bu üç medeniyetin çoktan komikleşmiş çok Allahları karşısında kutup yıldızlaşmakta
gecikmeyecekti. Her krizde bir peygamber yaratmakta gelenekselleşmiş İsrailoğulları
her peygamber ile çok tanrı geleneklerinden tek tanrı geleneklerine doğru,
başka medeniyet ve kavimlere bakılınca adeta koşaradım gelişiyordu. Musevi
ve İsevi dinleri böyle yaratıldılar. Ulu bir tarihsel devrimi işlemedikleri
ölçüde yereldiler ve İsrailoğulları kadar küçüktüler. Ama İsrailoğulları
bir kez Filistin'de tutunup bezirganlıkta soyutlaşınca habbeyken kubbe
yapıldılar. Gerçek bir tarihsel devrimden daha çok ses çıkarır hale getirildiler.
Kervanlarla Filistin'den Fenike'ye - Mısır'a - Irak'a - Suriye'ye - Hicaz'a
- Yemen'e her gidişte ve buralardan Filistin'i uğrak yapan kıtalararası
olmuş her kervan gelişinde, bu fikirler bezirganlığın psikolojik gelişim
yayı yapılarak göklere çıkarılıyordu. Ama binyıllar içinde o fikirler başka
şeyi söyler, İsrailoğulları başka şeyi yapar ve işler oldular. Medeniyet
iğneli fıçısı Filistin'de ve her gittikleri yerlerde yozlaşıp kokuştular.
Yeni bir tarihsel devrimin rüyasını dahi göremez, Peygamber dahi çıkaramaz
oldular. Kendilerinden umutlarını bile kestiler. Varlığı bile işkilli-şüpheli
olan İsa Peygamber ve öğütleri, İsrail oğullarının barbar geleneklerini
Peygamber çıkaramayacak kertede yitirdiğinin kanıtı oldu. Ama Yahudi bu,
umudunu keser mi? Beynini işletmeyi öğrenmiş; akıl-sentez yollarını açıp
idmanlaşmış bir kez; durmaz gelişir. Fikirleri de umutları da canlandıracak
bir yol bulur ama ne kadar. Bezirganlığın elverdiği kadar.
Bu azim ve umutla
ve bezirgan yoklayışla ikizkardeşi Hicaz Arapları'nın içine girmiş onlarla
kendi içinden çıkamayacağını İsa ile birlikte anladıktan yüzlerce yıl geçmişti.
Kendisinden umudunu kesse de Güney Ticaret yolu üzerindeki Hicaz'dan umutlandı...
Yeni umutlar canlandırdı,
yeni peygamberin, Hicaz Arapları içinden çıkacağı müjdesini vermişti bile:
bu hemen her din adamının ağzında tutamadığı bakla olmuştu:
61. saf suresi.
6 ncı Ayeti:
"Meryemoğlu İsâ da: "Ey İsrailoğulları, ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek, Ahmed adında bir elçiyi müjdeleyici olarak geldim demişti. Ama o müjdelenen elçi apaçık deliller getirince, bu apaçık büyüdür dediler."
Bu söylenti Hz. Muhammed'e
kadar yankılandığına göre, varın yahudiliğin halini siz düşünün. Yeni çıkacak
peygamberin ismine varıncaya kadar müjdeliyor, açıkça Hicaz Araplarının
içinde peygamberliği kışkırtıyor, onu arıyordu. Çünkü Hicaz, Güney ticaret
yolu üzerindeydi. Ve o yol henüz işlek değildi. Hicaz Arapları bu yolu
açsalar, İsrailoğlularının kârı ne olabilirdi? İsrailoğulları bezirganlıkta
ve soyut düşüncede evrensel fikirlere ulaşmışlardı; kendilerini Hicaz peygamberliğini
yönetebilecek güçte buluyorlardı. Yönetemeseler de dümen suyunda gidip
bezirgan kârlarını arttırabilirlerdi. Bu kapitalizmin ilk yıllarda koca
geri Asyalı ve Afrikalı devrimci liderliklerin ardına sığınıp o ülkelerde
sömürü işine bakışına pek benziyordu.
Ama Hicaz Araplığı,
İsrailoğlulları'nın umduğu ve sandığı gibi kendilerine benzer açgözlükte
çıkmadı. İsrailoğlullarının manevi edebiyat ve masallarına daha fazla değer
verdi. Gerçek mutluluğun malda mülkte değil, kardeşçe kurulmuş kollektivizmde
olduğunu sezen yeni peygamber (Hz. Muhammed) ve savunucu çekirdeği; Sahabeleri
ve yardımcıları: Ensar; açıkça dünya malına-mülküne düşman ilkel kominist
maneviyatçılarıydılar. Rızkınızı ticarette arayın ama azıtmayın, Fakiri
fukarayı kollayıp kardeşçe birlikte, zenginliği değil İslamı yüceltip bütün
insanlıkta yükselttin, diyorlardı da başka şey demiyorlardı. Bu yüceliş,
açıkça Muhammed ve arkadaşlarına zenginlikten daha tatlı mutluluklar veriyor
ve getiriyordu.
Yahudi kabilileri
(İsrailoğulları bölükleri) bunu anlamakta gecikmediler. Bedir savaşındaki
Enfal suresinin birinci ayeti, açıkça savaş komünizmi keskinliğinde iki
yanı keser kılıç gibi, müslümanlar arasına sızmış Yahudi kabilelerin (Evs-Hazreç)
o mal-mülk umutlarının ortasına inivermişti. Ama önce yutkundular, nefeslerini
tuttular, belli etmediler, çünkü zafer Muhammed'den yana gelişiyordu; ne
olur ne olmazdı. Sonra Uhud savaşında yenilgi Muhammed tarafına gelince
azıttılar ve el altından yürüttükleri fitneliği açıkça mekkelilerle birleştirdiler:
Muhammed'e karşı Ebu Safyan'ın tarafına geçtiler. Ama başaramayınca sürülenler
onlar oldular.
Sonunda ne oldu? Tefeci-bezirganlık
azgınlaşması yarım yüzyıl içinde üste geldi. Ama antik tarih böyle ilerliyordu:
Tarihsel devrimler ölen medeniyet cenazesini kaldırıp yerine yenisini kuruyor
veya canlandırıyorlardı. Ve her yeni kuruluş, tarihi bir adım daha ileriye
sürüklüyordu. İslâm medeniyeti de çöktü. O'nu Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar
yeniden canlandırıp 20'nci yüzyıla kadar taşıdılar. Böylece İslamlık, Güney
Ticaret Yolu'ndan haşmetle ilerleyerek tefeci-bezirganlığın evrensel çağını
açıp geliştirmiş oldu.
Ama Muhammed'in o
ilkel komünist prensipleri Allah'ın değiştirilemez kutsal buyruğu yapma
gücü olmasaydı, islamı tekrar tekrar canlandırıp yaşatacak temiz ülkücü
insanlar pek bulunamazdı. Veya o ülkücü gaziler islamı canlandıracaklarına
kendilerine uygun düşen başka fikirleri bulup geliştirirlerdi. Tıpkı Muhammed'in
yaptığı gibı...
İşte böyle; Avrupa
19'uncu yüzyılda onca "dahi" yetiştiren kültür ve devrim atılımlarına sahne
olmuş ama devrime varamayınca ikinci enternasyonal kocakarıları türemişti.
Kautski kocakarıları bilerek-bilmeyerek Rusya'da devrimi ön görüp Lenin'i
kendi elleriyle işaret edip yetişmesine olanak vermişlerdi. Ama Lenin kendi
bildiği yoldan devrimi başarınca hepsi sosyal emperyalist kesilivermişlerdi.
Lenin'in doğrudan Marks-Engels'i kendi orijinalitesine göre kavrayıp uygulayışı
gibi, Muhammed de İbrahim geleneğini, İsrailoğullarının biriktirişlerinden
de yararlanarak doğrudan kendi Hicaz orijinalliği içinde kavrayıp uygulamıştı.
Ama o, binyıllar,
yüzyıllar boyu peygamberler, masallar, esatirler dolusu yeniden yeniden
birikişler olmasaydı Hz. Muhammed de Kur'an da bu denli "Mucizevi" sentezlerine
ulaşamazdı.
Elbette tarihi yürüten
fikirler değildir; asıl maddi temel: açılmayı ve geliştirilmeyi bekleyen
Güney Ticaret Yolu üzerinden gelişecek Hicaz Araplarının sınıflı topluma
geçiş: tarihsel devrim görevleriydi. Sosyal görevler, tarihin, toplumların
başkalaşım ihtiyaçlarından doğarlar ve yeni toplumsal başkalaşımları getirirler.
Fakat bu başkalaşımlar,
canlıların görev değişimleriyle gelen organ başkalaşımlarından apayrı sosyalite
başkalaşımlarıdır. İnsan beyni sonsuz gelişimli düşünce-davranış üretecidir.
Hangi sosyal görevler ortamı içinde bulunuyorsa ona uygun düşünceler bulur
ve üretir. Düşünceler olmadan ve dillenip teşkilatlanmadan sosyal görevler
başarılamaz. Bu yüzden fikirlerle görevler içiçe işlemekle birlikte, çoğu
devrim sıçramalarında kendini belgelere kavuşturduğu gibi, fikirler daha
önce özgür beyinlerde kanatlanıp tarihsel görevlere ışık tutarlar. Kitlelerle-liderler
ve fikirler arasında böylesine hiyerarşik bir bağ bulunur. Devrim cenini
önce Teorik olarak Marks-Engels'ini veya Lenin'ini bulup tohumlanır ana
rahminde. Sonra o doğru düşünceler etrafında çekirdekleşip-cepheleşir.
İslam tarihsel devrimi de öyle olmuştur. Önce fikirler, tıpkı Almanya'da
İngiltere'de-Fransa'da birikmesi gibi Filistin'de İsrailoğulları peygambercilikleriyle
birikir; hatta adeta sentetik haplar haline gelirler. Yeterki o'nu yutacak
barbar okuma yazma bilmese bile, dürüst-uyanık-yiğit ve hakyemez toplumcu
olsun. O fikirler adamını bulur bulmaz, yeni bir tarihsel görev orijiniyle
yanıp duran Hicaz kankardeş Araplarını Hz. Muhammed'in peşisıra tutuşturup
alevleştiriverir.
Hz. Muhammed önce
teorisini yapıp devrime sonra atılmamıştır. Kendisini teoriyle birlikte
devrim içinde buluvermiştir. Teorisi: ayetleri devrim pratiği içinde savaşırken
gelişmiştir. Bu yüzden Hz. İbrahim'in Allah geleneği ve İsrailoğulları'nda
oluşan sentetik fikirler, ezberlenmiş son skolastik kutsal paragraflar
olmaktan çıkmış, Hicaz bedevilerinin bile kavrayabileceği somut medeniyete
orijinal geçiş düsturları haline gelmiştir.
Muhammed İsa kadar
hassas; Musa kadar keskin; Yusuf kadar cinsel yasaklı; İbrahim kadar şevkatli
ve sabırlı; Davut kadar savaşçı; Yunus kadar macaracı, Süleymen kadar kuş
dilinden anlar ve kadınsever-İnsansever; Hacer ile İsmail kadar maceracı;
Süleyman kadar teşkilatçı ve öksüz; Nuh kadar babacan ve atahan, lut kadar
çaresiz ve yalnız; Şuayib kadar adalete yatkındır. Yaşadıkça bu özelliklerini
geliştirir... 50 yaşlarına geldiğinde artık Mirac manevi merdiveniyle göklere
yükselip Allah'ın levhi Mahvuz'unu (Ana kitabını) görecek, peygamberlerle
tanışıp sentez olacak kadar; Allah'ın kelamını kendisinden işitmek üzere
Sidretûl-Münteha'yı (bilgilerin sonu'nu) aşacak ve cennet ile cehennemi
gezecek kadar "Arif": Bilge kişiliği sentezleştirmiştir..
Uzun sözün kısası:
İsrailoğulları yüzyıllardır, ununu eleyip çoktan eleklerini duvara asmışlardır.
Tarihsel Devrimi bırakalım ayakta durabilecek insancıl komün özlerini bile
yitirmişlerdir. Din ideolojilerinin içi boşalmış kuru yalan-dolan halini
almıştır. Ama Hicaz Arapları belki cahiller ama barbardırlar; yani insancıl
kollektif aksiyon; komün özlerini taptaze taşımaktadırlar ve güney Ticaret
yolunu açarak evrenselleşebileceklerini sezecek kadar uyanık, maceracı
ve ülkücüdürler. Bunun için İsrailoğullarını aratmayan zengin Kureyş Uluları
yerine, daha maneviyatçı ve insancıl (komüncül) kalan züğürt bezirganları-fakir
fukaraları ve göçebe çöl bedevilerini derleyecek bir lider peygamber gerekir
o kadar. Muhammed buna en uygun kişi olur: 40 yaşına dek herkesin ciğerini
okumuş, kendine güvenli; fakirliliği de zenginliği de, cesareti de korkaklığı
da görüp denenmiştir; İsrailoğluları peygamberliklerinin sentezini (bilgisini)
de İbrahim atasının geleneklerini de içinde duyabilecek olgunluğa erişince,
Kureyş ulularına meydan okumak üzere safa dağına çağırır onları...
7-
İNSAN BEYNİ ve HZ. MUHAMMED REJİMİ
İnsanoğlu (beyni)
nedense daima güce tapmıştır. Buna küçük- burjuvalık deyip geçebiliriz.
Ama geçmemeliyiz. İnsan neden bilmeyenlerin üzerinde ululaşmak ister? Bilmeyenler
neden bilenleri peygamberleştirip ululaştırırlar? Sadece aralarındaki uçurumcul
eşitsiz gelişimden ötürü mü? Uçurumcul eşitsiz gelişim nedendir? Hepsi
turhallı bir halli insan değil mi? Bu ve benzeri soruların yanıtlarını
burada aramayacağız. Ancak konumuzun insan beynini işkilendirişinden veya
insan beynine atıf yapan sorularından da daha fazla kaçamayacağız.
İnsanoğlu için, veya
insan beyni için de diyebiliriz, "yenilmiş yenilmiştir". İnsan beyni yenilenlerle
pek ilgilenmez. Yenilen yenilmiştir; galiplere bakar ve peşine düşer. Bizim
gibi pek azı da yenilmişlerin, yenilgilerin peşine düşer; hastası olur
desek de pek yanlış olmaz. Nedenleri üzerine burada gitmeyeceğiz. İslam
medeniyeti veya Hz. Muhammed rejimi de kendisinden önce gelip geçmiş medeniyet
ve rejimler gibi çökmüş, güneşi solup gitmiştir. Peygamber (ve Kur'an'ın)
biricik dileği ve çevresi bunun üzerindedir, ama her şeye rağmen o güneş
batmıştır. Çünkü tarihin deli seli tefeci-bezirganlığı evrenselleştirmek
üzere akmaktadır. Bu islamiyetin evrenselliği gibi dursa da o bayrak altında
tefeci bezirganlığın azgınlaşması saklıdır. Bu kimsenin suçu ve işi değildir.
O işleri determinizm insanlara işletir. Ve islam kollektivizmi-maneviyatı
o maddi temeller henüz yükselirken parlayabilmiştir; temellerin o bayrağa
ihtiyacı kalmayınca tefeci bezirgan yapı, evrensel ihtişamın şaşasını-sultasını
gösterir. Ama o kollektivizim söndükçe, o ihtişam da, Sulta da müthiş katostraflara
yıkılışlara uğrar.
Bu Muhammed'in Kur'an'ın
veya İslamın suçu değildir. Antik tarih'te tarihsel devrim sırası bu kez
göçe göçebe rönesanslarına gelmiştir o kadar. Doğuda göçebe Moğollar ve
Türkler islam medeniyetini hem öldürürler hem rönesansa uğratırlar. Batıda
Afrika kuzeyinde Berberiler aynı şeyi yaparlar. İbni Haldun o islam ölüş
ve dirilişleri içinde ve birikişlerinde "Tarih Bilimi"ni yapar. Kendisi
iliklerine dek müslüman olduğu için islam medeniyetini kayırmaz yıkılış
ve:diriliş kanunlarını olduğu gibi arar-bulur ve koyar.
Biz ondan yüzlerce
yıl sonra bile onun kadar tarafsız-laik olabiliyor muyuz? Ne gezer! Sağlar,
koyu bir islam tapıncı ve Nihilizmiyle ve bir o kadar da bezirgan ikiyüzlülüğüyle
kudurup kudurtulurken; sollar da ateist afur tafurları ve tafralarıyla
konunun üzerinden atlayıp geçiyorlar veya geçtiklerini sanıyorlar.
Oysa İslâm Türkiye'dir,
Türkiye İslam'dır. Ve Cumhuriyet Türkiyesi'nin toprak ekonomisi olsun-köylülüğü
olsun oradan çıkagelir ve başkalaşır durur.
Bu yüzden yenilmiş
olmasıyla biraz daha fazla ilgilenebiliriz. Belki gelecekteki zaferlerin
kalitesi bu ilgilenişlere daha fazlaca bağlıdır.
Sosyal sınıfların,
ülkemizde modern başkalaşımları geciktikçe proletaryayı savunma ve özleme
duygularını hep birlikte parlatıp şişirmiş olabiliriz. Oysa proletaryanın
da sosyal sınıfların da altında yatan hep bir hallı insandır. İnsan ise
beyin ile güdüm bulur ve var olur. Demek biraz da bu açıdan gerilere dönersek
sosyal sınıf büyüleniş ve illüzyonlarımıza (büyületişlerimize) terapi yapmış
olabiliriz. Unutuyoruz zaman zaman; ne de olsa sosyal sınıflarla birlikte
proletarya da kendi eliyle kendini kaldırmayacak mı? O zaman geride ne
kalacak? Sadece insan! İnsan ne ile kendini yönetecek? Beyniyle! Bunu anlamayacak
bir şey yok. Ama sanki sosyal sınıf ve proletarya kavramları beyninin önüne
geçmiş gibi olmuyor mu? Bazan beynimizi bir illüzyon ele geçirebilir. Bu
determinizmin bir oyunudur elbette. Peki o zaman ne yapmalı? Hep daima
toplumun gidiş kanunlarını en derinlerdeki temellere kadar inip aramayı
sürdürmeliyiz. Şüphe, bilimcil kuşku, aklımızın bekçisidir. Şüphe bekçimiz
ise beynimiz determinizmin binbir çeşnisi ve rengiyle zenginleşmesiyle
ayakta durup uyanıklaşabilir. .
İnsan beyni gelişimi
itibariyle, sonradan öğrenmeye muhtaç doğar. Organik olarak ne denli öğrenmeye
yatkın hatta hiçbir canlıda görülemeyen, neredeyse doğar doğmaz düşünmeye
ve konuşmaya yetenekli olsa da, sonradan öğrenmek zorunluluğu ile maluldür.
İşin garip veya şaşırtıcı yanı, yaşadığı toplum biçimlerinden daha yavaş
ve sonradan gelişir. Üretici güçlerden bilhassa teknik toplumları alıp
Üsküdar'ı aşırır insan beyni neredeyse çoğu zaman apışıp kalır. Ama yine
de insan beyninin kanatlanışı olmaksızın, hiçbir gelişim damgalanmamış
olamaz. Bu şaşırtıcı ve ilginç olduğu kadar ibretlerle dolu maceranın,
biz konumuz bakımından, yavaş- öğrenmelerle dolu yanına Muhammed'in gelişimi
ve tektanrı fikri açısından ele alalım.
İnsan, beyninin gelişimi
açısından öncelikle pratik (öğrenmeye mecbur) bir varlıktır. Ama bunun
hemen yanıbaşında da şaşılacak kertede, yani öğrendikçe, teori yapmaya
da yatkın bir varlık olduğu ortaya çıkar. Biraz uyanık ve yetenekli beyin,
duru olduğu ölçüde, medeniyetin kakafonileriyle iğdiş edilmemişse tüylerini
diken diken edecek yeni fikirlere ulaşmadan yapamaz.
Şöyle de diyebiliriz:
Medeniyet yaşanan güncel determinizmdir. Ama güncel olan, eski tarih öncesi
kankardeş komüncül toplum biçimlerini ve geleneklerini dümen suyuna soksa
da onların insan beynindeki etkilerini kolay kolay yok edemez. İşte bu
çelişkinin, ilkel sınıfsız komüncül gidiş ile sınıflı medeniyet gidişinin
yaman diyalektik güreşinin beyinlerdeki yansımaları insanın kendisini bile
şaşkına çeviren ileri keşifleri-buluşları getirmiştir ve getirecektir.
Beyin'in eski ile
yeni determinizmin bu yaman çarpışmalarıyla ulaştığı sentezler (keşifler)
gerçekte sadece topyekün tarihsel gidiş kanunlarının kendisini ifade edişi
olur. O insanı veya insanları kendisinin elçisi (resulü) veya peygamberi
(Enbiya'sı) veya iyi kutşal kulu (Nebi'si) veya peygamber yarısı olan Veli'si
haline getirir.
Yani asıl egemen olan
şey tarihsel determinizmin doğacıl ve toplumcul topyekün akışından (kanunlarından)
başka bir şey değildir.
Beyin bunu her çağda
farklı derecelerde farklı literatürlerle kavrar. Bir başka deyişle Şuur
ve altşuur çarpışma ve yansımaları giderek, bilinç dediğimiz şuursal aydınlanmayı;
altşuur karanlıklarına karşı üste getirir. Ancak şuuraltı veya bilinçaltı
dediğimiz karanlıklar, öylesine eski determinizmlerle yazılı-uyuyan veya
pusuya yatmış katmanlardır ki, ölü fosiller ile karıştırmamak gerekir.
Altbilinçlerimiz doğa ve insanlık tarihi kadar eski belirlendirişlerle
(determinizmlerle) yüklüdürler. Umulmadık zaman ve yerde umulmadık ifadelerle
ortaya çıkarlar. Bilinç diye ortaya çıktıklarında bile, o ifadelerde bile,
bilinçaltı henüz tam anlamıyla aydınlatılamadığı ölçülerde altşuur etkileri
sürer gider. Altbilinç veya bilinçaltı sözü bile, gerçeklerinin sezilişini
ifade eder belli ölçülerde...
Beynin dinleri yaratışlarında
da böyle olur: Aslında beyin meraklıdır. Öğrenir öğrendiklerini sürekli
zıtlaştırarak çarpıştırır. Ve yeni sentezlere (keşiflere) ulaşır. En çok
da yaşadığı evrenin doğasını ve toplumunu anlamak yorumlamak ister. Çünkü
günlük yaşantısını huzur içinde yoluna sokmak üretmek ve üremek zorundadır.
Yanlış veya doğru mutlaka bir yoruma ulaşacak, sonra giderek yeni yorumlarla
değiştirecek ve bunu inanılmaz bir uykuda gezerlikle farkında bile ollmadan
yapacaktır. Çünkü günlük üretim ve üreyim ihtiyaçları müthiştir; O'nu peşisıra
sürükler durur. Böylece beyinde (bilinç ve altbilinçte) boyuna müthiş bir
karmaşayla ama gerçekte determinist bir hiyerarşiyle birikişler sürer gider.
İşte o birikişleri şu veya bu şekilde herhangi bir çağda yaşadığımız dünyayı
doğası ve toplumuyla yorumlama ihtiyacı beyindeki yerlerinden oynatıp su
yüzüne çıkarır. Çok tanrı fikirlerinden tek tanrı fikirlerine geçişte de
aslında etkili olan yaşanan toplumsal geçişlerdir. Yaşananlar beyinlerde
bilinç ve altbilinçte yansırlar. Ama henüz vakit dolmamışsa ki dini fikirlerde
bu böyle olmuştur; O gün için dini fikirler bilinç gibi ortaya çıkmıştır.
Çünkü eski fikirler olan çok tanrı yaşantısı ve fikirleri artık yeni toplum
biçimleri akışıyla gerilerde bırakılmış; yanlışlıkları-komik düzeylerde
ifadesini bulmuştur. Tek tanrı fikri miucizevi bir görüş-yönetim ve bilinç
gibi durur. Ama gerçek detererminizm, henüz kanunlarıyla olsun tamamen
aydınlanmadıkça bu da altbilinç etkilerini içinde bolca taşıyan, o aşamanın
bilinç kabuğu olur. Çünkü toplum ve doğanın evrimsel ilerleyişi eski çok
Allahlı determinizmi ve fikirleri bir adım da olsa geride bırakmış; yenmiş
ve kendi ifadeleriyle (tek tanrı simgeleriyle) de olsa bilince çıkarmıştır.
Bu elbette gerçek bilinç değildir. Gerçek bilinç gidiş kanunlarının aydınlatılmasıysa,
o aydınlatmaya ulaşıncaya kadar tarihsel determinizm kendisini bu şekilde
aşama aşama ifade etmek üzere etkilerini sürdürecektir. Burada hem bastırılmış
olan bilgileri (asıl etki eden gerçek determinizmi) bilinçlere çıkarmak
gelecek kuşakların işi olarak kalır.
Aslında insan toplumunu
determine eden doğacıl ve toplumcul gidiş kanunları veya topyekün doğa
ve insan olaylarının akışını ifade eden tarihsel determinizm, hem bilinç
hem de altbilinç akışımızı belirler. Bu yüzden gerçek anlamda bilince çıkaramadıklarımız,
bilinç altımıza bastırdığımız determinizimlerimiz olur. Yani her insan,
bilincinde olduğu gibi, bilinçaltında da tarihsel determinizmlerimizi saklar
ve işler.
Bu yüzden büyü-fal-kehanet-burç
din ve benzeri bilinç simgeleri gibi duran ifadelerimiz, tarihsel determinizmin
belirli toplumsal gelişim aşamalarını yansıttığı gibi, aynı zamanda, bilinçaltımızda
bu simgeleri yorumları söyleten determinizmlerin etkilerini barındırır.
Bu etkiler, yaşanan
toplum biçimlerine göre durmaksızın bilinç yüzeyine çıkmak ve kendilerini
ifade etmek için fırsat kollarlar. Bu, insan toplumunun kendisini yeniden
üretmesi için elzem olan üretimi ve üreyimi için kaçınılmaz bir zorunluluktan
kaynak alıp gelişir.
Toplum kendisini üretirken
ister istemez hayatın yorumlanışını da yeniden ve yeniden üretmek zorunda
kalır. Ama bu üretiş gerçek bir bilinç olamadıkça, daima bilinçlere çıkarılması
gereken determinizmin bilinçaltı etkileri sürer.
Burada önemle üzerinde
durmamız gereken şey, bu bilinçaltı etkilerinin bilinç sembolleri gibi
duran ama kendi içinde bilinçaltı etkilerini de barındıran bilinç kabuğu
yerine geçen din gibi benzeri ifade ve yorumların determinizm açısından
ne anlama geldikleridir.
Bu rüyaların yorumundan
çok daha köklü-derin-yaygın gelecek ile bağlantılı olsa da, sistematik
olarak rüya yorumlarına pek benzer. Rüyalarda da bilinç-bilinçaltı çarpışır
durur ama rüyalardaki bilinç gerçek bilinçle pek ilgili değildir. Veya
o bilinçler de tüm bilinçaltının işi olurlar. Ve rüya bu haliyle tümden
determinizmin bilince çıkarılmasını gerektirir. Bunun gibi dini ifadeler
de tam bilinç olamadıkları, determinizmin bilinçaltı etkileri oldukları
için determinist kanunların bilince çıkarılmasıyla aydınlanabilirler; dinlerin-peygamberlerin
şuuraltı budur...
Bu durumda bilinç
hayatın oldukça gerisinden gelir. Hayat dediğimiz evrimcil determinizm,
insan toplumunu doğanın doğal bir eki olarak yaratıp, hayvanlar aleminden
çıkardığı gibi, sosyal hayvanlıktan da çıkarmak üzere olgunlaştırmadıkça
beyinlerimizin hayatın gerisinden gelişi sürüp gideceğe benzer.
Bilinç sandıklarımızın
gerçek bilinç olmadığını, sadece determinizmin rüyasal sernbollerine benzer,
toplum biçimlerinin aşamalarına uygun ifade simgeleri olduğunu ne zaman
ve nasıl çözümleyebiliriz Ve o zamana kadar beynimiz hep geriden gelirse
iş işten geçmeden bunu nasıl başarabiliriz? Bunlar şimdilik konumuz dışı.
Elbette determinizmin
işleyiş kanunları tümden bilinçlere çıkıp insan toplumu buna uygun teşkilatlanabildikçe
bu sorunlar aşılabilir. Ve kayıplar şimdiden göründüğü kadarıyla kesinlikle
az olmayacağa benzer. Determinizm, insanları nasihatlerle olamazsa musibetlerle
kendi yoluna sokar..
İnsan beyninin evrimcil
determinizme göre gecikerek bilinçlenişi, insan toplumunun her kişisinde
yansıyan "ömür"lerde de kendisini gösterir.
İnsan beyni yaşadığı
toplum biçimini öğrenip ona az çok bilinçle-bilinçaltıyla uyum yapıncaya
kadar, insan ömrünün yarısından fazlası geçer. Bu gecikiş "dahi"ler için
de "yetenek"liler için de geçerlidir. Onların farkı kaliteli yaratışlarındadır
sadece. Yaratış süreleri pek değişmez.
Muhammed, çocukluğundan
beri duyduğu Hz. İbrahim, İsmail, Sare-Hacer (Tek tanrı geleneklerini)
masallarını, Kureyş'in çok tanrılı yaşamıyla tekrar tekrar beyninde çarpıştırmıştır.
Tek tanrı sentezini her yanıyla iliğinde kemiğinde hissetiği zaman 40 yaşındadır.
Bunun için en az on beş yıllık kervan kaldırıcılığında ustalaşması-bezirganlaşması
gerekmiştir. Beş yıl da aralıksız tefekkür aşaması yaşar.
Ama kendisinden önce
tek tanrı fikirlerinin birikimi için Adem- Şit Enoş saymazsak, kitap sahibi
olan "Ululazm"ların başı Nuh'tan beri sayarsak en az 3000 yıl gerekmiştir.
Ululazm'ların ikincisi olan Hz. İbrahim'den beriyse, en az 2500 yıl geçmiştir.
İsrailoğulları'nın Filistin dört yolağzında soyut bezirganlıkta, peygamber
yaratış serüvenlerini sıklaştırmalarıysa Yakup-Yusuf Peygamberler zamanından
(Hiksoslardan) beriyse, en az 2000 yıl geçmiştir. Musa Peygamber ile tek
tanrının zirveleşmesinden sonra ise, yine en az 1700 yıl geçmiştir. Musa'dan
sonra İsrailoğullarının boyuna peygamberlerle-tek tanrı idealleriyle ifade
ettikleri tarihsel devrim hayallerinin İsa ile birlikte sönüşünden sonra
ise, yine en az 500 yıl geçmiştir..
Bu süre içinde Muhammed'in
ve Kur'an'ın yaratılması için gereken Medeniyet ve Tarihsel Devrim birikişleri
yeterlilik kazanır kazanmaz, Hicaz Araplarının medeniyete geçiş ihtiyaçlarıyla
bütünleşme olur. Ve İslâmiyet doğar.
Doğar doğmasına, ama,
bilinç veya din gibi duran bilinçli, gerçek bilinç olmaktan uzaktır. Bu
bilinçin (din) islam seviyesi bir yana; peygamber ve bir avuç çekirdekçil
sahabe dışında bu bilinç seviyesinin yaygınlaşamaması da bilincin ne kadar
yavaş gelişebildiğine dramatik bir örnektir. Bu yüzden islam medeniyetinin
cennetle muştulanmış halifeler çağı da çok genç öldürülebilecektir: 29
yıl.
Bilinç veya beynin
üretici güçlerden teknik ile olan bu trajik çelişkisi, toplum biçimlerinin
tekniğin duraksız sıçramaları hızlı ve gücüyle insan beyninden daha süratle
başkalaşıp gelişme diyalektiği; son duruşmada insan beyni ve toplumu lehine
işlemek üzere ağlarını örse de, antik çağda da modern çağda da toplumsal
rejimlerin trajik yıkılışlarında veya çöküşlerinde veya çürüyüşlerinde
büyük payı olmuştur.
Bırakalım Hz. Muhammed
rejimini, ki o rejim, antik çağın kent komünasından sınıflı topluma geçiş
zincirinin son halkası olmaklığı hesabıyla müthiş birikim ve sentezlere
sahiptir, yine de yıkılmıştır, doğaldır, antik tarihte medeniyetler sosyal
sınıfların devrimci başkalaşımlarını henüz yaratamadıkları için dışarıdan
yıkılıyor veya yeniden diriltiliyorlardı. Fakat modern tarihte de sosyal
devrim ile gelen toplumlar, bütün modernliklerine rağmen, sosyal devrimci
sınıflarına rağmen insan beyninin bu gecikmeli kavrayışı ve davranışından
olumsuz anlamda nasiplerini almaktan kurtulamadılar. Avrupa ve ABD Finans
kapitalizmleri üretici güçlerden tekniği şahbazlaştırmakla sadece iç gelişimlerini
sağlayacak sosyal devrim çocuğunu ana rahminde taşlaştırıp boğazlamadılar,
aynı zamanda insan beynini de sentez yapamaz kireçlendirmelere uğrattılar;
paranoid-sizoid karakterini yaygınlaştırdılar ve derinleştirdiler; çelişkilerden
keşifcil sentezlere atlama gücünü baltalayıp, uzmancıl papaganlığa yarayan
bellek kırkanbar, yapma özelliğini popohladılar. Ne yazık ki Lenin'den
sonraki Sovyetler de aynı yola girmek zorunda kaldı. Hızlı boyatmak-zorunluluğu,
teknik gelişimi, emperyalizmden aşağıya düşürmemek uğruna hızlandırırken
insan beyninin gelişimini unuttular. Sosyalizmi insansız işleyen mekanik
bir kollektivizm gibi algılayışları yaygınlaştırıp derinleştirdi. Daha
kötüsü bu algılayışların altında kapitalizme benzemek eğilimlerini şuuraltıyla
beslemeyi sürekli arttırdı.150 milyonluk modern proletarya ve köylülerin
gençlerin gözüne bakarak ezbere yapılan bu ilerleme, aslında bir geriye
dönüştü.
Demek tarihsel determinizmin
gelişimini sadece sosyal sınıflar açısından ele almanın da eksik ve yanıltıcı
yanları olabilir. Sosyal sınıfların ve savaşının ortaya çıkıp insan toplumunu
binbir serüveniyle göklere çıkarıp yerlere savuruşu; kâh öldürüp kâh diriltişi
şunun şurasında 7000 yıllıktır. Ondan öncesi ilkel de olsa sınıfsız kankardeş
insan toplumları mozayiğidir. Ve onbinlerce yılı kapsar. Orada sosyal sınıfsız
sadece insan vardır. Ve insan beyni hep o ilkel sınıfsız toplum yaşamıyla
düşüp kalkmıştır. Demek ki insana sadece sosyal sınıflar açısından değil,
insan beyninin gelişimi veya insan toplumunun gelişiminin kanunları açısından
bakmalıyız. Çünkü sosyal sınıflar gelişimi de o topyekünlük içinde doğup
gelişmiştir. Ve ebedi değildir. Sosyal sınıflar da ölümlüdür. Ama insan
toplumu gezegen sistemimizin ömrü oldukça yaşayabilecek sonsuz gelişimli
kanunlara sahiptir...
Özetle: Bu. açıdan
da Hz. Muhammed rejimi küçümsenip kınanamaz. Rejiminin geriye dönüşü onun
suçu, eksiği, yanlışı değildir; O elinden geleni yapmıştır; tarihsel akışı
belirleyen determinizm Allah'ı henüz insan kullarının beyinlerini o geri
dönüşlere karşı sigortalayamamıştır. Veya o sigorta kontenjanının belki
tarihin gelecekteki aşamalarına saklamaktadır ki mutlaka insansız (beyinsiz)
hiçbir rejim ne denli ulu kollektivist de olsa yaşayamayacağına göre, insan
beynine önem ve değer verene dek, rejimler modern çalım ve gelişimlerine
rağmen yıkılmasalar da sürünebilirler. Sürünmektense ölmek iyidir, diyen
beyinleri determinizm ne zaman işleyip çoğaltırsa o zaman geri dönüş yolları
biraz daha tıkanmış, sigortalanışımız pekiştirilmiş olacaktır.
Notlar:
(1)J. G. Frazer: The Golden Baugh,1890
Astudy in Comparative Religion, Lorıdon
- Andre Pavrot: "Sumer" Paris,1960
- S. N. Kramer: L'Historire commance â Sumer,1959
- V. G Childe: L'Orueintprehistorique, Paris,1953
(2) L'Avanture de Archologie, London.1957
Kurt. W Marek (C. W. Caram)
- C. P. Tele: Historie Comparre des Ancienne Redigions
de L'egiype et des peuples Semitiques.
(3)İzmirli, İsmail Hakkı: Kur'an Tercümesi
- M. fi. Karahisari: "Ahteri Kebir" 1316