Birinci Bölüm
     

    ALLAH-İBRAHİM-MUHAMMED-BİLİM
     
     

    1- BİRİKİM BİLİMİ ve TARİHİN BÜYÜK MİRASI: İBRAHİM İLE MUHAMMED



             İnsanlık tarihinin en yazısız vahşi çağlarına ait belgeler bile, evrimsel yorumları, ilerletecek birikimler yaptı. Yine yazısız barbarlık çağlarıyla ilgili belgeler; karanlık kalan antik medeniyetler tarihiyle ilgili arkeolojik kazılar; tabletlerin eski çivi yazılarının çözümlenişiyle okunması; bu konulardaki arkeolojik yorumlar inanılmaz birikimler yaptı. Günümüzdeki iletişim ağının evrencil donanımı ve hızlanışıyla da bu birikimler hemen herkese ulaşabilecek yakınlığa geldi.
             Bu durumda evrimcil görüşlerin sıçrama yapmaması düşünülmezdi. İster, istemez, bu birikimlerin üzerine oturan batılı aydınların üniversite çevresinde olsa da din yorumları maddeci bir ivme kazandı. Tevrat ve İncil'in Sümer'deki köklerine kadar inildi. Bu görüşler 12'nci ve 16'ncı yüzyıllara kadar iniyordu. Daha da geliştirildi.
             Ancak bilgilerin üst üste yığılması gerçekten onları bilince çıkarmak anlamına gelmiyordu. Asıl önemli olan Tarihin gidiş kanunlarını bulmak ve yorumunu bu kanunlara göre yapmak idi. Ve daha önemlisi hayatı bu kanunlara göre yeni baştan örmek idi.
             Bu zaruretlere uyulamayınca yazan ve söyleyenlerin kendileri bile ne yazıdıklarını ve ne söylediklerini unutabilirlerdi. Doğal olarak hayat kendi kanunları merkezinde müdahalesiz akıp giderdi.
             Kültür, kuru bilgiler (kütüphaneler) kırkanbarı değildir. Ekonomi temelli bir toplum sisteminin o temellerde sımsıkı bağları bulunan çatı hatta gövdeye uzanan katlarıdır.
             Bu yüzden kuru bilgiler hayatla ilgisi kalmadığı ölçüde uçup giderken, hayatın kanunları bizzat hayatı oluşturduğu için her insanın iliğine kemiğine bürünerek yaşayıp giderler. İşte kültürün bilince çıkarılması, hayatın kanunlarının bilince çıkarılması temelinde kalıcı adımlar atabilirse ve bilince çıkarılanlara ayak uydurabilirse ilerletiği zaferler kazanabilir. Kültür yeni baştan bir sistem kurabilirse kültür olur.
             Kur'andaki Allah sistemi, kendinden hemen önceki İncil ve Tevrat'tan değil, en eski ortodoks Hz. İbrahim geleneceğinden alınmadır. Çünkü Tevrat ve İncil'in yazıları değil ama, Musa ve İsa'ya yansıyan asıl Temel ruhu yine ibrahim geleneğinden alınmadır.
             Fakat hepsinin Allah sistemini yorumlayışı farklı farklıdır. Hepsi bir tek Allah'a inanmakla birlikte yaşadıkları koşullar bakımından tarihsel görevleri başka başkadır. Ve her insan gibi onlarda kendi çağlarının birikimleriyle düşünüp davranırlar. Bu ölçüde ayrılıklar adım adım geliştirimler olur.
             Hz. İbrahim zamanı: kabaca zamanımızdan 4000 yıl öncedir: İsa öncesi 1900 yılları Hz. Musa zamanı: zamanımızdan 3000 yılı aşkın bir zaman öncedir. İsa öncesi 1300. Hz. isa Zamanı: Zamanımızdan 2000 yıl öncedir.
             Hz. Muhammed Zamanı: Zamanımızdan 1400 yıl kadar öncedir.
             İbrahim ile Muhammed araşında en azından 2500 yıllık bir zaman farkı bulunur. Bu çağlar farklıdır. Her çağ, toplum biçimleri gelişim kanunlarının yepyeni açılımlara girdiği hatta başkalaştığı bir altüstlüğü veya altüstlükler zincirini kapsar. Oysa İbrahim ile Muhammed zamanı arasında bir çağ değil birkaç çağ farkı vardır.
             İbrahim henüz, antik tefeci bezirgan medeniyetlerinin LOKAL aşamasını aşıyordu. Irak-Mısır-Hint ve Çin tefeci bezirgan medeniyetleri kendi içlerinde birbirlerine pek açılamayan, ticaret yollarıyla bağlı ama geliş gidişleri ancak çok zor koşullarda kervanlarda askercil korumalar altında yapabiliyordu. Aralarında barbar toplulukların ölümcül bendleri bulunuyordu. Sadece Orta Ticaret Yolu en işlek olanıydı. Kuzey ve Güney Ticaret yolu pek işlek değildi. Ve medeniyetler henüz BİTKİCİL denecek yavaşlıkta lokal gelişiyordu. Daha hareketli HAYVANCIL medeniyetler çağına geçilmemişti. Bu aşama henüz Grek medeniyetiyle açılmaya hazırlanıyordu.
             Oysa Muhammed zamaninda tefeci-bezirgan medeniyetleri lokal aşamayı çoktan aşmış evrencil aşamaya geçmeye hazırlanıyorlardı. İslam Medeniyeti, EVRENSEL tefeci bezirganlık aşamasını açtı. Muhammed bu aşamayı, Kur'an'ın Arabistan'da iktidar olmasıyla temellendirdi.
             Medeniyetler arasındaki barbar toplulukların medeniyete (sınıflı topluma) çözülüşlerini hızlandırarak ve tabii ki bu sayede medeniyetleri de canlandırarak antik ticaret yollarını işlek biçimde birbirlerine ve medeniyetlere bağladı: tefeci-bezirganlık evrensel çağına ulaştı. Tarihin kontenjanında medeniyete geçebilecek kent kalmadı. Böylece Hz. Muhammed'in bu tarihsel görevini kavrayarak "Son Peygamber" öngörüşü gerçek oldu.
             Peygamberlik, bilhassa kutsal kitap inmiş peygamberlik Kent'ten Orijinal medeniyete geçecek barbar toplulukların yaratığıdır.
             Arabistan barbarlığı ve tefeci-bezirganlığı, çökkünleşen Mısır- Habeş İran-Bizans-Hint ve uzakta da olsa Çin medeniyetleriyle (durgunlukla) kuşatılmıştı. Orta ve Kuzey Ticaret Yolları bu yerlerde tıkanmıştı. Onlara düşen hemen Kızıldeniz Umman'a ve Hint Okyanusu'na açılan Güney Ticaret Yolu idi. O yolu kullanıp birikim yapabilirler. Ve Orta ile Kuzey ticaret yoluna huruç edebilirlerdi. Öönlerinde bir tek engel vardı: Mekke'nin daha doğarken çürümeye başlayan Ebu-Sufyan tefeci-bezirganlığı. Yoksul tefeci-bezirganlar topraklarını tefecilere kaptırmış Medine köylüleri esnafları ve bedevileri, Muhammed'in bu sezilerini ruhlarında ve bedenlerinde duymakta ve başarı azmiyle teşkilatlanmakta gecikmediler. Hatta bu konuda Muhammed'den daha ileri gerçekci ve medeniydiler. Kur'an'ın hemen her ayetinde mala mülke-medeniyete tapmanın, medeniyet çöküşüyle ve Allah'ın cehennemcil gazabıyla cezalandırılacağının bildirilmesi; Allah korkusu ve sisteminin daima hatırlatılmasından alacağımız bir derste budur: Medeniyete geçen barbarlara medeniyet özendirilmiyor. Medeniyete sevkedilmiyor; daha çok medeniyete geçilmişce, medeniyetin, kendilerinden önceki medeniyetler gibi şaşa ve zulüm içinde çürüyüp yıkılmaması için Allah hükümleri hatırlatıyor. Çünkü Muhammed zaten görüyor ve yaşıyor: Arabistan barbarlığı medeniyete geçmekte kendisinden daha çıkarcı ve daha hızlı: Muhammed 40'ına kadar yoksulluğu da zenginliği ile dünya ahvalini (medeniyeti) de yaşayıp doymuş, artık maneviyat hümanizm arıyor. Ve bildiği kaybettikçe özlediği komün kollektivizmine sarılıyor. kur'an o bezeyişlerle doludur. Burada kısaca birikim açısından yararlı olmakla birlikte kafa karıştıran iki uzmana işaret edelim.
             Bu durumda Tevrat'ın, İncil'in ve Kur'an'ın, Sümer kültüründen alınma-gelenek olduğunu belgelemek İbrahim-Musa-İsa ve Muhammed'in gizemini (şuuraltını) ve yaşadığı toplum biçimlerini açıklamaz. Dolayısıyla dinlerin madde ve ruhu (gizemli şuuraltı) anlaşılmaz kalır. Mistik dürtüler, toplumsal ve kişisel hezeyanlarla bütünleşerek insanlığın irili ufaklı alçaltıcı zincirleri olmaya devam ederler.
             James George Frazer'in 19 uncu yüzyıl sonunda yaptığını, 20' nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren samuel Noah Kramer, İlk Irak Medeniyeti sümer'de yoğunlaşarak yapmaya çalıştı. Ama bunu daha önce Berosse Tarihi, ve Andre Parrot'un sümer tarihi yapmıştı bile...
             Yine de her iki çaba da boşa gitmedi. Frazer, bütün kültürlerini barbar hatta vahşi temellerine işaret etti. Kramer medeniyet kültürlerinin Sümer'deki köklerine işaret etti. 1
             Ancak her ikisi de belgelerin toparlanışı ve karşılaştırmalı parelelliklerini gösteren karmaşık birikimlerden öteye geçemediler.
             Çünkü toplum biçimlerinin gelişim kanunlarıydı asıl olan: Kültürler o kanunlara kopmaz bağlarla bağlı etki tepki içinde gelişiyorlardı. Kanunlar ele geçmeden hangi kültürün nerede ve ne zaman hangi sebeble ortaya çıkıp battığı veya benzer parelelliklerle ortaya çıkarken, neden benzer paralellikler içinde battığı ve yeniden ortaya çıktığı bilinemiyordu. O zaman gelişim kanunlarını bulmadan bilgileri üst üste yığmak ne işe yarayabilirdi? Toplum biçimlerinin gelişim kanunlarını bulmaya yarayabilirdi. Ve buna yaradı. Bu yüzden bu tür bilimler birikim bilimi olmaktan öte geçemediler. Ancak bu birikimler olmadan da asıl kanunları arayıp bulan tasnif bilimi kendini ortaya koyamazdı...Bu böyledir diye birikim ile tasnifi karıştırmamalıyız.... İbrahim ile Muhammed'e dönelim: farklı çağlar farklı sentezler getirmiştir, demiştik.
             Hz. Muhammed'in yaşadığı çağ ve bu çağın determinizmiyle aldığı bilgiler yorumları ve uygulayış bu yüzden Hz. İbrahim'den çok farklı oldu. Kabaca bakıldığı zaman, aynı Allah sistemine inanıyor ve uyguluyorlardı. Ama bilgiler yorumlayış ve uygulayış (en az 2000 yıl sonra ve antik çağların içinde kutsallar çağı olarak anılabilecek bir başkalaşımın alt üstlüğün eşiğinde) şüphesiz ki aynı kalamazdı. Nasıl Sümer'deki din anlayışı, Hz. İbrahim'de başkalaşmışsa, Muhammed ve Kur'an'da da çok farklılaşmıştı.
             Bu başkalaşım: kalite sıçrayışı, Allah sistemine bakılarak yüzeysel bilgi yığılımı ve karşılaştırmalarıyla (Aristo mantığıyla) çözümlenemezdi. Tarihsel gidişin aydınlatılmasıyla ele geçirilip günümüzde yararlı olabilir hale getirilebilirdi.

    *

             Muhammed komünün kollektif aksiyon ruhunu iliklerine dek yaşayan berrak zekalı-gerçekci aşiret çocuğuydu. "El Emin" ünvanını genç yaşta alabilecek kadar dürüst, saf, temiz idi. Berracık çocuk beynine düşen her olayı sentezlere ulaştırabilme yeteneğini geliştirebilecek evrencil çelişkiler (ticaret yolları) içinde yetişmişti. Bu yeteneğini, her olayı yorumlamaktan ve hükme bağlamaktan çekinmeyen cesaretiyle, peygamberlik: tarihsel devrim sırasında (23 yıl boyunca) dahiyane öngörülere ve ayetlere sıçratmaktan geri durmadı.
             Bu gerçekçi bilimsel sezilere denk düşen yorum ve kararları, elbette Hz. İbrahim'in Allah geleneğiyle çelişecekti. Skolastik eski Allah sistemini apaçık bozamasa da, kendi içinde Allah'ı kavrayışını, yaşadığı ve yorumladığı tarihsel devrim olayları paraleline sokarak alabildiğine insancıllaştırdı: tarihsel determinizme yaklaştırdı. Yaşadığı çağ, antik Tarihin orijinal medeniyetlerinin sonunu müjdeliyordu. Bundan sonra, göçebe barbarların medeniyet rönesansları çağı açılacak ama bu sadece eskinin yeniden canlanarak bir adım daha ileriye gidilmesini ve modern Sosyal Devrimler çağının açılmasını hazırlayacaktı. Bu yüzden Muhammed, tarihin büyük mirasının yaratığı olarak başka türlü davranamazdı. Muhammed ve Kur'an'ın olduğu gibi, tarihin O'nu yarattığı gibi yorumlanamaması ise, tarihin bu büyük mirasına ihanet olur. Olsun denemez. Küçük ihanetlerimizin ve yenilgilerimizin bile, tarihin bu yanlış yorumlanışlarına gidiş kanunlarına aykırı pozisyon almamıza bağlı kaldığını unutmamalıyız. Kuran'ın her zaman hatırlattığı gibi Allah'ın kanunlarına karşı gelmenin her zaman bir cezası vardır...
             14 üncü İbrahim Suresi 51 inci ayet:
                "Allah her nefsi kazandığıyla cezalandırmak için çabuk hesaplıdır. "
             45 nci ayet:
            15 inci Hicr Süresi, 23 üncü ayet:
                "Kendi özlerine zulmedenlerin (Ad ve Semud gibi) yurtlarında  yerleştirildiniz, onlara nettiğimiz (nasıl cezalandırdığımız) sizce bilinmişti; ve sizlere örnekler de getirmiş idik"
                  "Ancak biz diriltiriz, biz öldürürüz, biz kalırız"
             Kalıcı olan sadece tarihsel determinizmin kanunlarıdır. Madde ve mana ondan gelir ona döner:
             96 ıncı Ahlâk Suresi, 8 inci ayet:
                "Dönüş Rabbi'nizedir"
             99 uncu Zelzele Suresi, 7 ve 8 inci ayetler:
                "Kim bir zerre denli iyilik yapmışsa bulacak onu"
                  "Kim bir zerre denli, şerre sapmışsa bulacak onu"...
             Kur'an'dan yüzlerce yıl sonra yaşamını tarihsel maddecilikte savaşarak geçirmiş bizim deyişlerimizle, Kur'an ayetlerinin paralelleşmesi tesadüf sayılabilir mi?
             Sadece bizim değil, bu ve benzeri nice ayetin modern insana bile hâlâ sempatik gelmesi, sempatiklikten öte; yakın, insancıl, akılcıl, diyalektiğe uygun gelişinde, daha gerçekçi yorumlar aramamalı mılıyız?
                "İnsan'a ameli gösterilecektir"
             İnsan ne işlediyse onunla ödüllenip cezalandırılacaktır; veya daha güzeli Kur'an deyişiyle "Kim zerre ağırlığınca hayıra ve şerre sapmışsa bulacak onu!"
             Gerçekten de öyle değil midir? Tarihsel determinizm, kendi kanunlarına uymayanları önce ve sonra ardı arkası kesilmez mesajlarıyla uyarır; dersini alamayanların sonu gerçekten cehennemcil ateşler kadar yakıcı devrimler karşı devrimler ve savaşlar olur... Savaşlar ve devrimler bu kadar ölümcül ve dirimcil yakıcı - yaşatıcı uyarılardan bile dersini alamamanın cezası ne ola ki? yaşayamamak sürünmek!
             Toplum biçimlerinin gelişimi kacaba da olsa keşfedileli neredeyse bir asır oluyor. Morgan Marks ve Engels'ten beri, konu üzerindeki yeni birikimler de yine yüz yıldır kütüphaneleri müzeleri doldurdu. Ama hâlâ tarihte kanun aramak, olmadık işe girişmek gibi karşılanıyor...  Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed'in yaşadığı toplum biçimleri çözümlenemezse o toplum biçimlerinin denk düştüğümüz kültürleri nasıl  aydınlatabilir?
             İbrahim aşağı barbar anahanlıktan kurbanlık koç kesen orta göçebe barbarlığa ve Kabe'yi kurup kent tohumunu atan yukarı barbarlığa kadar bütün komünal toplum biçimlerini 300-500 kişilik aile efradıyla yaşamakla kalmaz. İlk Irak medeniyeti sümer kentlerinden kalkıp, Anadolu'ya, savunmalar eşliğinde bezirganlık yaparak göçerken, kıtalararası medeniyetleri de tanır. İlkel sınıfsız toplum: kankardeş cennetiyle, medeniyetin sınıflı toplum: düşman kardeşler cehennemini, en canalıcı özelliklerinden karşılaştırmalı olarak iliklerine dek hisseder. Ama Aşağı Barbar ve Orta Barbar toplum (ve kültür) kökleri O'nu daima geri çeker. Ne kendisi ne de kardeşi oğlu Lut, çevre medeniyetlere yeni bir diriliş (rönesans) verebilecek güçte değillerdir. Yeni orijinal bir medeniyet yaratacak yukarı Barbar (kent) aşamasını da henüz tohum olarak içlerinde filizlendirmektedirler. Sınıflı toplum cehennemiyle kuşatılmışlardır. Tek çareyi işlek olmayan tenha Güney Yolu üzerindeki Arabistan Yarımadasına bu kent tohumunu saklayıp geliştirmekte bulurlar. Hz. İbrahim'in mucizesi komüncül kankardeşlerini medeniyet denen sınıflı topluma geçirmek değil, medeniyetten koruyarak aşağı barbarlıktan orta göçebe barbarlığa geçirmek ve kent: yukarı barbar tohumunu içlerinde filizlendirmek olmuştur.
             Hz. Muhammed ise, İbrahim atasından 2500 yıl kadar sonra çoktan kentleşmiş Arap toplumunu Güney Ticaret Yolu üzerinde medeniyete geçirmekle kalmaz; uzun ömürlü bir medeniyet yaratabilmenin temellerini atar...

    *

             Bu kadarcık bir tarihsel senteze ulaşamıyorsak eğer; kütüphaneler dolusu uzmanlıklarımız, araştırmalarımız, onlarca yıllık nasırcıl: dönüp dönüp aynı şeyi okuyan emeklerimiz ne işe yarar.
             "Bu tarihsel gelişi kabaca olsun sentezleştirmemek" sözü bile fazla; hâlâ bu tür yorumlara yöneliş, bu tür yorumlarda yoğunlaşma bile yok denebilir.
             Tartışmalar bu yönde gelişebilirse peygamberler veya dinler de yerli yerlerine oturabilir; gereksiz toplumsal ve kişisel hezeyanlar kısa kesilip üretim ve yaratıcılık yarışına geçilebilir.
             Artık erüdüsyon kırkanbarlıklarını aşmanın zamanı geldi de geçiyor.
             Su kaynama noktasına ulaşınca (yeterli basınç da olmuşsa) buharlaşma gerçekleşir. Sürekli kaynatmanın alemi yok, artık suyu tüketmeden buhar elde etmenin daha verimli yollarına bakmalıyız.; değirmen taşlarının arasında öğütülecek tane çoktan un olmuşsa, değirmeni döndürüp taşları boşuna yıpratmanın akıllıca bir yanı yok, ekmek yapmaya geçmeliyiz.

        "Bugün sizin için, dininizi olgunlaştırdım size nimetimi (kutsal kitaplarımı) tamamladım. ve size din olarak  İslamı beğendim" (Maide Suresi 513 üncü ayet)

             Beğenmediğimiz Muhammed, kendinden önceki birikimlerin yeterliliğini sezmişti. Bu birikimler sadece paygamberler, dinler, kutsal kitaplar alanında değildi, her alandaydı. Zaten her alan, kutsal kitaplar ve peygamber öyküleri içine girmiş bulunuyordu. Veya dinlerin nüfuz edip içine almadığı bilgi alanı yoktu. Sadece yeni çağın yeni sentezlerini içinde hissedebilecek gücü kendisinde bulabilmesi yeterli olabilecekti. Başlayınca arkası gelebilirdi. Çok geçmeden, Medine'nin kendisine kucak açmasının (Hicretin) 7'nci yılında kendisinin en son peygamber olduğunu ve en olgun dini yaratma görevinde olduğunu bütün hücreleriyle hissetti...
             İnsanın kendisini, böylesine zorlu bir göreve ataması elbette yüzlerce yılda bir gelen toplumsal yaratımın işidir. Ancak kişilerin kendi özel güçleri, topluma rağmen ileri atılış dinamizimleri hiç mi yoktur. Bu gücü hepimiz kullanıyoruz aslında. Ama çıkarcı nahoş bilinçaltı aksiyonlarımızda. Bir de sentez yapabilme gücümüzde denemeliyiz kendimizi. Birikimler her alana yayılıyor. Sürat şaşırtıcı... Yaratıcı doğumlar yeterli değil, daha doğrusu yok denecek kadar az...

    2- PRATİK VE TEORİK İHTİYAÇLARIN  BAŞKALAŞTIRIP SAĞLAMLAŞTIRDIĞI  TANRI FİKRİ

             Hiç düşündük mü? Aşiret insanlarından kalma ve İslam düşüncesine girmiş " Batıl inanış" "Hurafe" dediğimiz düşünce ve davranışlar aklımıza ters düştüğü için onları terketmek- hayatımızdan kovmak hemen hepimize doğal gelmiştir. Hatta Kur'anda da yer alabilmiş melek-cin-şeytan gibi düşünceler bile çoğu müslümana gerçekçi gelmediği için kabul edilmez, veya kabul edilse bile onlar pek ağıza alınmaz; tartışmalarımıza sokulmaz; her müslüman müslümanlığı ölçüsünde bu konunun üzerine gitmemeyi (sansür) etmeyi yeğler. Çünkü görünmeyen ama bir ruh gibi içimize girip çıkan bu tür varlıklar insan aklına gerçekçi gelmez. Fakat bir türlü de izahı yapılmadığı için ikna edici tartışmalarla bunlar akıllardan kovulamaz.
             Barbarlıktan kalma gelenek-görenekle köylülerimizde- esnaflarımızda yaşayan "Batıl itikadlar" kara kedi önünden geçmemek, tırnak kesmemek, salı sallanır, çamaşır yıkamamak, elleri bağlamamak, ayak ayak üstüne atıp dinlenmemek, ateşi erkeğin üflememesi gibi inanışları, islamiyet içine girmiş olsa da, kolayca terkedilmişlerdir. Çünkü modern çağın insan aklını ilerleten bilgileri sentezleri karşısında bu tür barbar-vahşi gelenekleri tutunamazlar. Onların totem ve tabulardan kalma gelenekler olduklarını bilinçlerimize çıkarmasak da modern bilgi ve sentezilerimize açıkça ters geldikleri için o alışkanlıkları terkederiz, hatta toplum hayatımızdan kovarız. Çok büyük tepkilerle de karşılaşmayız; uzun boylu tartışmalara bile gerek kalmaz. Hele çoçuklar yeni kuşaklar bunu kendiliğinden silerler.
             Fakat Allah - Kur'an ve Muhammed öyle midir? Neden?
             Modern çağın 500 yılı bile O'nu silmek yerine İsrail saldırıları altında güçlendirmiştir. Neden?
             Atom çağındayız, uzay çağı açıldı. Ama hâlâ Allah-Kur'an ve Muhammed geleneği sürüyor. Ve işin ilginç yanı, onları toplum hayatımızda neredeyse ebedileştirmek isterce adım başına cami- Kur'an kursları açılmasına elbirlik yardım etmekten geri durmuyoruz. Devletin göz yumuşları ve ön ayak oluşları yetmiyormuş gibi burnumuzun dibine kadar sokulan "Bağış" makbuzlarını kaçımız geri çevirebiliyoruz?
             Tarikat islamcılığı bile Erbakan (İngiliz-Amerikan) bayraktarlığı altında legalize edildi. Hep Allah-Kur'an-Peygamber: lyi dilekli müslüman toleransından yararlanılarak yapılan bu irtica beslemeleri; bir gün Mustafa Kemal Cumhuriyetimizde olduğu gibi sünnet edilmek zorunda kalınsa bile, Allah-Kur'an Muhammed varlığı toplum hayatımızda yaşamaya devam edecektir.
             Veya kolay kolay terkedilmeyecektir. Takkeleri önümüze koyup bunu adam gibi düşündük mü?
             İslamiyet neden evrensel bir din olabilmekle kalmamış, modern çağda bile toplum hayatında doğudan batıyla kadar kıtalararası bir din olmayı hala sürdürebiliyor?
             Arap dünyasında hâlâ laisizm savunmada ve ricatta döğüşebiliyor? Kapitalizm ve Sosyalizm hala islamiyet ile melezleşmeden iktidar olamıyor? Laikliğimizle öğündüğümüz ülkemizde bile, meclis papağanları, halk önünde salavat getirmeden çıkarmıyorlar, Laikleri kötüleyip iktidardan alaşağı etmek için hâlâ "Türkçe Ezan" tahrikatları işe yarayabiliyor. Neden?
             Bütün bunlar bir yana. Türkiye'de laisizm tuttu ve kökleşti. Sola karşı irtica panislamizm pantürkizm ile melezleştirilip askercileştirilse bile bizde devlet laik kalır. İşçi sınıfı ve Ordu Gençliği veya halk çoğunluğu bunun garantisidir.
             Ama iş bununla bitemez. Bilinç seferberliği saldırıya geçmedikçe, Allah-Kur'an-Muhammed gerçekliği, altşuurlarda toplumsal ve kişisel hezeyan ve didişmelerin kaynaklarından biri olmaya devam edecektir. Bu toplurnsal ve kişisel verimliliği düşürmekle kalmaz, huzursuz ve mutsuz toplumu ebedileştirmekte başka benzer etkenlerle elbirliği yapar; üretici güçlerin dengeli gelişimi (mutlu toplum) gecikir...
             Abartıyor muyuz?
             Bilim yaratıcılığını kimselere kaptırmayan üniversitelerimiz, nice proflarımız, uzmanlarımız, laik paşalarımız, bütün rasyonel- bilim titrlerine rağmen, o akıllı - başlı yorumlarının arasına veya ardına "yüce yaratıcı" (Allah) sözcüğünü eklemeden, bütün inanış ve akılcılıklarını "yüce yaratıcı" ya yaslamadan edemiyorlar. Neden?
             Aslında bu sözcüklerin hiç bir zararı yok, kalp ferahlığı verdiği ölçüde yararı bile var. Ama bilinmezlikleri, Allah'a havale ediverişlerimizin gerisinde, yaratıcılıklarımızı körleştirme alışkanlıklarımız da bulunuyor. Allah alışkanlığımız skolastizmi, skolastizm yaratıcılıkları köreltme alışkanlığını besleyip beyinlerimizi dumura uğratıyor. En ateist geçinenlerimiz bile, bu etkiden uzak kalamadıklarını iyice bir düşünseler yakalayabilirler.
             İrtica girdapları hangi ülkede aşılamamış ki; en azgın Nazizim evrencil emperyalizm desteğine rağmen tarihi ne kadar geriye çekebildi. Sonraki hızlanmayı yaratmak üzere Tarihin yayını germekten başka bir işe yaramadı. İrticalar-Nazizmler halledildikten sonra asıl öldürücü tehlikenin beyinlerdeki skolastik alışkanlığın olduğu hâlâ anlaşılmadı. Asıl bunun üzerinde durabilirsek beyinlerde ilerlemeler sağlayabiliriz: Tarihi-evrimi bir çırpıda kavrayıp işimize bakmalıyız. Evrimin kanunlarına uygun koşar adım ilerlemeliyiz.
             Bunun için Allah-Kur'an-Muhammed sempatilerinin gerçek nedenlerine yaklaşıp onların çok üzerinde onları da kapsayarak ilerleyen tarih (doğa ve toplumun evrimi) bilincine ulaşmalıyız.
             Allah-Kur'an-Muhammed, neden hâlâ bize sempatik gelir?
             Kendimize yakın bulduğumuz için. Neden yakın hissederiz? Sadece müslümanlık geleneğimizden ötürü mü? Bu kadar basit soruların bile üzerine gıtmediğimiz için bir meseleye ya "tü kaka" diyerek ya da pohpohlayarak yani ihtıyaçlarımız yöneltısiyle çıkarcı ve yüzeysel yaklaşırız. Oysa her meseleye oldukları, neyseler öylece yaklaşmayı prensipleştirmeliyiz. Çünkü olaylar inatçıdırlar; kendilerini daima oldukları gibi gibi kabul etmemizi bize dayatırlar; kendilerine uyum yapabilmemiz için; terslik olursa insanlık acılar çekmeye devam eder....
             Allah-Kur'an ve Muhammed'in bize yakın gelişini; barbarlıkla- medeniyetler çelişkisini yöresel ve evrensel ölçülerde derinlemesine içinde bulan ve onlara karşılık verebilen öksüz bir aşiret çocuğu olan Muhammed'in engin hümanizmine, ve bu yüzden Allah sistemini tarihsel determinizme: gerçeklere yaklaştırmasına borçluyuz.
             Çünkü O, Antik tarihin en son en orijinal tarihsel devriminin önderiydi. Ondan sonra gelenler O'nu aşamadılar, sadece O'nu yeniden dirilttiler; rönesansa uğrattılar: Selçuklular, Osmanlılar ...
             İbni Haldun ve Şeyh Bedrettin O'nu aşan Sosyal devrimlere kanatlanmışlardı... Ama henüz vakit dolmamıştı...
             Hz. Muhammed'den etkilenmeyenimiz var mıdır? Bunun bilinçaltı etkilerini ve bilinçlere çıkarılmasını hafife alamayız.
             O'nun yaşadığı çağ, O'nu Allah-Kur'an-Peygamberlik sezilerini yöreselden evrensele ulaştırırken, dünyayı-tabiat ve insanı- kavrayış mertebesini de Skolastisizm içinde şuuraltı biçiminde de olsa tarihsel determinizme yaklaştırdı. İbrahim geleneğiyle yani ezberci Skolastik din anlayışıyla, düşünüp davransa da; bu gelenekleri aşamasa da gerçeklerden-yaşadığı çağın olaylarından berrak akılcılığından kopmadığı için de daima içten içe bu skolastiği gerçeklere uydurmak zorunda kaldı .O'nu en akıllı ve en son ve en büyük tarihsel devrimci peygamber yapan özelliği de bu oldu. Eğer olaylara uyum yapamasaydı, İsa'dan beter, adı sonu işitilmez "cinlere uğramış-deli bir ozan" olarak yok olup giderdi.
             O'nun yaratıcı yetenekleri veya beynine düşen olayları çarpıştırıp ders alma gücü, sıradan Mekke-Medine kentlilerinden farklıydı. Halk pratik ihtiyaçlarına göre Allah'ını seçer ve yönelirdi. Muhammed pratik ihtiyaçlarını karşılamasa da onları aşabilecek güce sahipti. Pratik ihtiyaçlar karşısında sızıldanarak erimektense, dünya ahvalıni yorumlama yolunda yücelerek ihtiyaçların cenderesinde küçülmeme yollarını açmayı deneyecek güce sahipti. Ama daha genç yaşında pratik geçim-mal mülk ihtiyaçlarını da dürüst ticaret olanaklarını kullanarak karşılamıştı. Manevi yola girişi bu yüzden kolay oldu. Başkaları gibi zenginlik yolunda zalimleşmek yerine, zenginliğini maneviyat yoluna harcayarak sezdiği büyük zorlu tarihsel görevine soyunmasını bildi.
             Komün insanının pratik ihtiyaçlarının karşılanamaz yoğunlukta kalite atlayışı Allah inancını besleyip büyütmüştür. Buna rağmen bu pratik ihtiyaçlarını gidermek için kendisinden daha büyük bir güce sığınma kaçışının altında, içinde yaşadığı doğayı ve toplumu yorumlama (entellektüel) ihtiyaçları da gizlidir elbette. Ama üstte olan pratik ihtiyaçların karşılanma zorunluluğudur. Yorumlama (entellektüel) ihtiyaçlar, alttan alta gelişir. Ve toplumun bazı üyelerinde zamanla gelişerek kültürleşir - eğitimleşir. 2
             Bunu basit olarak çocuklarda izleyebiliriz: Çocuklarda tanrı düşüncesi, genellikle pratik ihtiyaçlarının kolayca karşılanması olasılıklarına tutunarak gelişir: Bir dua, bir yakarış ile zorluklardan kurtulmak, veya oyuncak - oyun - arkadaş  -  başarı gibi isteklerinin gerçekleşmesi olanaklarını sunan "tanrı" fıkrinin ilk benimseyişin temelleri olur. Yine de bu denli basit ama yakıcı sorunlar altında gizli bir entellektüel ihtiyaç yatar: Yaşanan dünyayı tanımak-yorumlamak çocuklarda daha derinlerde parlasa da bu eğılim de bulunur.
             İşte Muhammed'i kentdaşlarından ayıran fark buradaydı. Komüncül yetenekleri akrabalarından ve kentdaşlarından daha fazla entellektüeldi. Tanrı ihtiyacı onda, yaşadığı dünyayı ve çağını yorumlama ihtiyaçlarına daha çok karşılık oldu.
             Bedir savaşına kadar olan ayetler bunu fazlasıyla belli eder: Muhammed o manevi derinliğine karşılık bulmak üzere durmadan düşündüğü Allah evren-insanlık sentezlerini, henüz içine girmiş olduğu tarihsel devrim sorunlarıyla yani halkın pratik ihtiyaçlarıyla sentezlemekte pek fazla gökcül samedani filozofsal kalır. Medine fukaraları yoksul bezirganlar ve çevre bedevileri O'nu pratik ihtiyaçlarla uyarmakta gecikmezler. Savaş (içten içe ganiymet) isterler. Açıkça Muhammed'i ve Allah'ı savaş kararını vermeye zorlarlar. İşte barbarın tanrı anlayışı budur: pratik ihtiyaçlar. Bedir savaşından sonraki ganimet paylaşma kavgalarında yansıyan da budur. Peygamber Allah - toplum yolunda saf maneviyatçı, halk pratik çıkar peşindedir. Ama sentez ayet yaman olur: "mülk-ganimet Allah'ın ve peygamberinindir, kavga etmeden aranızda anlaşınız."
             Kur'an açıkça tarihsel devrim pratiğine girmiştir. O sıcak savaş pratiğinden çıkan sentezler ayetleşir. Teorileşir. Allah sistemi bu işe yarar. Bu yüzden Muhammed'in ve İslam'ın en kalıcı mirası: Kollektivizm-çeşitli adalet hoşgörü merhamet yani humanizm olmuştur. İnandığı Allah'ı bu sistemden uzak düşebilir miydi?

    3- "ESMAÜ'L HÜSNA" ALLAH'IN GÜZEL İSİMLERİ VE TARİHİN KANUNCUL GİDİŞİ

             "Ve lillahi esmail - hüsna fed'uhu biha":
             "En güzel adlar, Allah-ı Teala'nındır. O'na bu adlarda dua edin!" Bu sıfatlarla yüklü isimler, Kur'an'da ayetlerle yerli yerinde anılarak geliştirilmiştir....
             Barbarlıktan medeniyete geçerken, çok tanrı inanışından tek tanrı inanışına da geçiliyordu. Ve bu barbarcıl (tarihsel) devrim ile 20 yıl içinde sıçrama ile gerçekleşiyordu.
             Barbar'a, Araplarda Bedevi denirdi. Ama hemen hep komüncül gelenekleri güçlüce taşıyorlardı. İnandıklarına çıkarlarına ölümüne sarılırlardı. Ancak beyinleri de yeniliğe o kadar açık tertemizdi. İnanışları vahşi çağlardan kalma totemizme, animizme, ana tanrılara, baba tanrılara, doğa tanrılarına dek uzanan putataparlık idi. Ama "Allah"ı İbrahim'den nakil ile öğrenmişlerdi... Daha kesin hatlarıyla Muhammed çok tanrılığa karşı tek tanrı fikrini benimsemekle kalmadı, bu anlayışı zenginleştirdi. Arap halkı temiz zekasiyla bu üstün tek tankı fikirlerine sarılmakta geçikmedi. Çünkü pratik çıkarları da bu zengin teorik gelişime paralel gelişiyordu. Tarihi gelişim, Muhammed'in tek tanrı kavrayışındaki zenginliği haklı çıkarınca, Güney Ticaret Yolu üzerindeki Arabistan halkı lehine hızlandıkça, Araplar da gecikmiş olarak tek tanrı inanışlarını Muhammed'in zengin kavrayışına ulaştırdılar. Önce ezberlediler sonra onlarca yıl içinde Allah düşüncelerine tarihsel determinizme yaklaştırdılar. Şüphesiz ki bu hep fakir fukaralar ve komün gelenekleri içinde tutunup kâh iktidar kâh muhalefet olarak gelişti. Azgın tefeci bezirgan ve modern çağın kapitalist islâmlığına karşın günümüze kadar ulaştı. Şimdi günümüzde bu zengin kavrayış, hemen, hiçbir şey ifade etmeksizin de olsa kullanılmıyor bile. İçten-temiz fakir halk çocukları içlerindeki en insancıl kollektif duygularıyla bu isimleri (Allah kavrayışını) özdeştirseler de; bunlar sınıflı toplum cehenneminin sahtekar islam gericiliği içinde savrulup eritilip tüketiliyor; bilinçaltına bastırılıyorlar.

             Bunlar bilinçlere çıkarılabilirse kaybedilen enerjiler yeniden kazanılamasa yeni kuşakların enerjileri olsun artık bu yönde zayi edilmesi azaltılıp durdurulabilir.
             1- "Huvallâhüllezi lâ ilâhe illâ hû":
             Allah'ın bütün diğer adlarını kendinde toplayan adlar adıdır: "İsm-i âzam": en yüce ismidir. Şu manaya gelir:
             O öyle bir Allah'tır ki ondan başka tapılacak hiç bir nesne-ilâh yoktur.
             Tarihsel determinizm veya doğanın ve toplumun kanunları: evrim öyle yüce bir gelişimdir ki, her şeyi kapsar; her şeyle sayısız örgüsünü kurarak ilerler. Onu ne kadar inceleyip araştırsak tam olarak ele geçiremeyiz. Ancak gidiş kanunlarını yakalayıp onlara sürekli uyum yapmaya çalışabiliriz. Bu çabalarımız ona tapma olmasa da tapmaya benzer bir korku saygı dikkat içerir ve gerektirir. Bu yüzden ondan başka korkulacak duyumda kusur etmemeye çalışılacak hiç bir nesne abartılamaz. Yani para-pul aşk-ideoloji-teori-insan-doğa aklımıza ne gelirse her şey tarihsel determinizmin kapsadığı. parçalarıdır; sadece mesele onu topyekün kavramak ve uyum yapma çabasını sürekli artırmaktır. Yoksa her hangi bir yansımasını parçasını abartarak tapınçlaştırmak değil.
             Doğanın insanlıkla birlikte akışı. Öyle akıl almaz birdüzenlilikte işler ki, onu topyekün hisseden modern bilim adamlarını bile kendisine secde ettirip "Allah" dedirtirse; yüzlerce yıl öncesindeki aşiret çocuğu Muhammed'e daha koyu bir mistisizm içinde benzer duygu ve sezileri yaşatabilir.
             2- Er Rahman: rahmeti-yardımı-koruyuculuğu her şeyin içinde ve üstünde:
             3- Er Rahim: Merhameti rahmanıyla birlikte her şeyin içinde ve üstünde.
             (Bakınız: Bismillahirrahmanirrahim: Bu kitabın başlıkları içinde: Kur'an ayetlerinin tarihteki derin anlamlarının açıklandığı bölüm.)
             4- El Melik: Mülkü- tasarrufu bir an dahi yok olmayandır.
             Tarihsel Determinizmin doğa ve insan üzerindeki sahipliliği ve onları yönetişi bir an için olsun duraksamaz. Her şey o'nun kanunları uyarınca düzenlice akıp gider.
             5- El Kuddüs: O noksansızdır.
             Tarihsel Determinizm'in kanunları öylesine girift ve her şeyi kapsayan şaşmaz düzenlikte akıp gider ki "her şey olacağına (kanunların kendi ilk dengelerine) varır".
             6- Es-Selâm: Selâm ve Selâmetin ta kendisidir.
             Tarihsel Determinizm'de en çözümsüz problemlerin bile çözümü bulunur. Kanunların yayı her yönde ve canlılıkta kurulmuştur; Kendisini dayatıp her engeli aşar.
             7- El Mümin: Güven verendir.
             Tarihsel Determinizmin kanunlarına bir kez vakıf olusak, o kanunların işleyişine bir kez uyum çabasına başlamışsak verim aldığımızı görürüz. Ve sonsuz bir güven içinde huzura ulaşırız. Bunu sezerek yapan halklar da öyledir. İlkel toplumlar gibi... Yozlaşmamış; doğadan ve toplumsallıktan kopmamış halklar gibi; doğayı, bitkileri, hayvanları, ataları sayan totemizm geleneği veya kutsallaştırma boşuna değil, bu derin determinizm: kanunlara uyum zorunluluğunun ilkel beyinleri işleyişi icabıdır.
             9- El Aziz: Mutlak galiptir.
             Tarihsel Determinizm, her şeyi belirlendiricidir.
             Atom'un Hücre'nin ve insan toplumu'nun en temel kanunları, kendi dengesini bulmak üzere açılıp-kapanarak ilerlerken her şeyi kendisine uydurur. Uyum yapamayanları eler: seleksiyondan geçirir. Bu yüzden biricik galip evrimin kanunlarıdır.
             10. El Cebbâr : Yarattığı her şeyin hallerini ihtiyaçlarını verendir.
             Evrimsel akış her şeye kendi ölçülerinde kendi varlıklarını sürdürebilme gücü vermiştir. .
             11- El Mütekebbir: Büyüklükte eşi olmayandır.
             Evrim her nesneyi kapsayıp yaşatacak kadar geniş ve yücedir.
             12- El Halik: Yaratacağı herşeyi bilimi gereğince yaratıp, takdir edendir. değerlendirendir.
             Tarihsel Determinizm, yarattığı yaratacağı her şeyi, önceden kendi maddi ve sosyal kanunları içinde saklar. O kanunlar dışında hiçbir şey olup bitemez ve yaratılan yaratılacak olanlar bu yüzden daha işin başından takdir edilmiş, değerlendirilmiş, öğülmüş veya kötülenmiş olur.
             13- El Bari: Yoktan var edendir.
             Evrimsel akış her şeyi yoktan var etmiş gibidir. Modern fen bilimleri her şeyi bir patlamaya bağlarken daha farklı bir şey söylemiş olmuyorlar. Modern İnsan Bilimleri; insan toplumlarının komünal parçalanışından çıkageldiğini söylerken farklı bir şey söylemiş olmuyorlar. Evrimsel kanunlar, madde ve toplum içinde işlerken elbette var olan bir şeyden yola çıkarlar, ama bu öyle şaşırtıcı verimliliktedir ki kimse çıkacak sonuçları çok önceden öngöremez...
             14- El Müsavvir: Yarattıklarına öz ve biçim verendir.
             Doğada olsun, toplumda olsun; evrim kanunları olup giderken yarattığı her varlıkta atomcul-hücrecil bir öz ve biçim alma gücü verir.
             15- El Gaffâr: Büyük affedicidir.
             Evrimin toleransı boldur. Doğada ve toplumda akışın binbir olanağı bulunur. Yine de bu fırsatlar evrimin kanunları gereğidir. İnsan bunları bilince çıkarırsa bu toleranslar içinde çözümsüz hiçbir problem olamaz. Doğa ve toplum kanunlarına uyum pek kolay pek ucuzdur aslında. Çünkü zaten o'nun kanunlarından yapılmışızdır. Uyum zorlukları sadece o kanunlardan uzaklaşmamızla ilgilidir.
             16. El Kahhâr : İstediğini yapar; hakimdir.
             Tarihsel Determinizm'e karşı durduğumuz zaman bile O'nun kanunlarına uyarak bunu başarırız. Ama bu O'na hakim olduğumuzu değil tam tersine O'nun gazabına daha fazla uğrayacağımızı gösterir. Enerjide Güneş'e yönelmemek. Toplumda halka yönelmemek sandığımızdan çok büyük cezaları saklar... Doğayı ve toplumu kapitalist çıkarlar uğruna iğdiş ve talan etmek kişi mülkiyeti azgınlaşmasının yanına kâr kalamaz. Cezasını insanlıkla birlikte onlar da çekiyor; daha da çekecekler. Ki o zaman evrimin kanunlarına Kur'an'ın dediği gibi: "Zerrece sapıtmadan" uymaktan başka çare olmadığı görülecek...
             17-El Vehhâb: Her çeşitten nimeti durmadan bağışlayandır.
             Evrim doğacıl ve toplumcul genliklidir.
             18- Er Rezzak: Herşeye yararlanacaklarını verir.
             Doğada ve toplumda olanaklar çoktur.
             19- El Fettâh: Zorlukları aşıp kolaylaştırıcıdır.
             Evrimde bir kapı kapanırsa başka bir kapı açılır, her zorluğun aşılacağı kolay bir yanı bulunur.
             20-El Alim: Herşeyi çok iyi bilir.
             Bilim'in tümü, tarihsel determinist akışın incelenmesinden çıkmıştır. Bilim evrim'de saklıdır.
             21- El Kâbid: Sıkar ve daraltır.
             Tarihsel akış önce birikir sonra sıçrayarak açılır. O birikişi ve sıçrayışı bilemeyenler ona uyum yapamazlar. Ve sıkışıp daralırlırlar. Evrim kendisine uyum yapanları da belirli ölçülerde sıkıp darlaştırır.
             22- El Bâsıt: Açar ve genişletir. .
             Evrim kapanarak ve açılarak, kanunların uyarınca gelişirken varlıklara darlık getirdiği gibi rahatça gelişebilecekleri hem birikip hazırlanma hem de sıçrayıp kalite atlama olanakları verir.
             23- El Hâlid: Yukarıdan aşağıya indirip alçaltır.
             Evrim öyle koşullar getirir ki her nesne o koşullar içinde uyum yapamaz; buzullar çağı bile geçici olmuştur. İnsanlık tarihinde de öyle, nice ölümsüzleşmek isteyen Firavunlar, Fağfurlar çağları bile gelip geçmişlerdir. Bin yıllık hükümranlık öngören Nazizm'in sonu ibretler ibretidir. Kendi kazdığı çukura düşmüştür.
             İnsanlık celladlarını bırakalım. Evrim'in kanunlarını arayan bizler bile zerrece uyumsuzluklarımız anında alçatılmayla cezalanmaz mı?
             24- Er Râfi: Yukarı çıkarıp yükseltir.
             "Altta kaldım diye üzülme, üste çıktım diye sevinme" diye boşuna dememişler. Hiç umulmadık zamanda evrim sürpriz yapar. Kontenjanında neler saklıdır, ancak onun kanunları bilinebildikçe genel olarak öngörülebilir. Yine de kimin ve neyin ne olacağı tam olarak bilinemez. O yücelttiği gibi alçaltandır ve alçalttığı gibi yüceltendir. Her yücelişte olduğu gibi her alçalışta da sadece evrimin payı yoktur. Evrimin bir yansıması olan varlıklarının da payı vardır. Ama evrim veya tarihsel akış hepsini kapsayandır. Etki tepkiler örgüsüdür, ama kendi kanunlarına sımsıkı bağlı olarak akar
             25- El Müizz: İzzet verip ağırlayandır.
             Birikişilerde ve sıçrayış (devrim)lerde bir şanlı şölenli karşılama-ağırlama bulunur. Ama buna aldanmamalıdır. Ezi-Cefa gören alt sınıfları devrimler, şanlı şölenli-saygılı ağırlamalarda karşılar. Ancak zafer sarhoşluğuna-sefahat pezevenkliğine kapılmamak gerekir. O zaman horlanma aşaması kapıyı çalar.
             26- El Müzill: Zillete düşürüp horlar.
             Evrimde uyum yapamayanları zillete düşürüp horlama hakir etme de vardır.
             27- Es Semi: İşitmediği birşey yoktur.
             Tarihsel akış kendi kanunları yolunda giderken adeta herşeyi önceden belirlemiş gibidir: Düşünce ve davranışlar gibi, doğadaki üreyiş ve hareketler gibi tüm sesler kendi kanunlarına göre oluşup şenlenirler. Evrim onların da (seslerinin de) içindedir.
             28- El Basir : Görmediği bir şey yoktur.
             Benzer özellikler...
             29- El Hakem: Hükmeder ve hakkı yerine getirir:
             Tarihsel akış içinde kararlar ve haksızlığa uğrayan herşeyin haklarını yerine getirmeler de vardır. Bu evrimin tarihsel akışın kanunlarınca kendi akışı içinde olur. Bir rüzgarla alüvyonları fazla almış bitkiler kudurup verimlileşirler. Ama insanlar oralara yerleşip o bitkileri kendilerince yok edip başkalarını yeşertirler. Kurak olan yerler ise insanlığın başka işlerine ayrılır... Bu gidiş içinde sanki bir karar ve adalet gizliymiş gibi durur. Yine de öyledir, ama bunca canlı karar-hüküm-adalet gibi terazili tavırlar sadece tarihsel kanunların akışıyla kendiliğinden gerçekleşirler.
             30- El Adil: Çok adaletlidir.
             Evrimin en büyük adaleti kendi kanunlarının önüne çıkabilecek bütün engelleri elemeden geçirmesiyle oluşacaktır. Bu teknik üretici gücünün insan ve coğrafya üzerinde allahlaştırılmasıyla oluşturulan dengesizliğe karşı verilecek büyük bilimsel mücadeleyle tecelli edebilir.
             31- El Latif: Bilimi en ince ayrıntılara nüfuz eder.
             Tarihsel akış, kendi kanunları yolunda ilerlerken en küçük maddeden, en büyük insan toplumuna kadar, onların en ince iç işleyiş dinamizimlerinden çıkagelirler. Bu yüzden en küçükten en büyüğe kadar her şeyde yansırlar; ayrıntıları hala insan aklının alamayacağı denli ince hassastır.
             32- El Habir : Haberdar olmadığı şey yoktur.
             En ince ayrıntılarda akarken evrim her şeyden haberli - irtibatlı gibidir. Modern fenciler bile evrimin gidişini başka türlü açıklamazlar. Bunun içinde elbette görme işitme - haber alma - teşkilatlanma gibi sanki sosyal bir bilinç sistemiymişcesine unsurlar da girer. Oysa şüphesiz ki evrim sadece kendi kanunlarıyla işlediği için böyle durur. Modern Klasik bilim anlatım kolaylığı için bu yolu seçer. Ancak evrim bu denli zengindir anlatmaya gücümüz yetmez Muhammed de yüzlerce yıl evvel bu zorluğu yaşamaktadır.O evrime Allah der, ama daima onu daha yakından kavramak tanımlamak için çaba gösterir. Sezi anlamında Allah kavrayaşını bilmeden tarihsel determinizme veya evrim görüşüne yaklaştırır.
             33- El Halim: Sonsuz hoşgörülüdür.
             Tarihsel determinizm veya evrim ağlarını yavaş yavaş örer; başkalaşım için her varlığın yeterli vakti bulunur. Hatalar için de hataları düzeltmek için de yani tarihsel oluşa uyum yapabilmek için bol bol deneme vakti bulunur. Bu hoşgörüde sonsuzluk anlamını verir. Bu olanaklara karşın uyum yapamayan varlıklar olur. Onların sonu evrim sürecine ölerek yeniden katılmak-miras olarak hizmet etmek olur. "Dönüşünüz Allahadır."
             34- El Aziym : Azmi sonsuzdur.
             Evrimin kanunları öylesine yaman dinamizmlidir ki her türlü engele karşı bir o kadar şiddetlenerek güçlenerek ilerler. Üretici güçleri ne denli zincirlerseniz o denli devrimsel güç kazanır. Ne kadar özgür bırakırsanız dengesine o kadar çabuk ulaşır. Ama kırıp dökerek kayıplar arttırarak. O halde o kanunların işleyişini ayrıntısına dek kavrayıp dengeli gidişi bilinçle kurmak gerekir. Evrim bu yüzden insan'a ulaşması kendisini insanda yoğunlaştırıp açıklamıştır ki beyinli insan evrimin ifadesi ve yöneticisi olsun diye.
             Muhammed bunu sezerek, evrimi bilmeden insan gibi tanımlamaya girişmek zorunda kalmıştır.
             35- El Gafur : Affı pek çoktur.
             Varlıkların uyumu için pek olanak sunduğu gibi, ders alınması için sayısız örnekler de sunar. Bu affetmek bağışlamak; fırsatlar vermek anlamına gelir.
             36- Eş Şekür :Teşekkürü kıymet bilişi pek engindir.
             Evrim'e sezerek olsun bilerek olsun uyum yapanlar karşılığını misli misli alırlar. Tarihsel determinizmin engin verimliliği, elbette insanlığın topyekün bir bilinçle ona uyum yaptığı zaman elde edilebilecek ve görülebilecektir. Ama şimdiden bunun parıltılarını genel kanevasını resmedebiliriz. Doğanın ve insanın huzurlu ömrünün uzaması veya kendi kanunları içinde olabilecek olan neyse ona ulaşılmasi gibi....
             37- El Aliyy: Yücelişi eşsizdir.
             Herşeyi kapsayışı ve yönetişiyle; kendisinin en yüksek yansıması olan insanın bile O'nu hala kavramakta pek çok zorlanmasıyla elbette pek yüce konumdadır. O'nu bilinçlere çıkarıp uymamıza son derece ince ayrıntılara kadar geliştirdiğimizde bile o yücelik algılayışı mistiklikten kurtulsa bile gerçeklik olarak değişmeyecektir. Sadece insan tarihsel determinizmin elçisi olmaya biraz daha hak kazanmış olacaktır.
             38- El Kebir : Tektir en büyüktür.
             Tarihsel determinizmin her şeyi kapsayışıyla elbette büyük bir biricikliktir de.
             39- El Hafiz: Herşeyi bilir ve korur.
             Herşey kendi kanunları uyarınca gittiği için şaşmaz bir bilgelik ve bilgilerin korunuşu varmış gibi durur. Oysa bilgiler ve bilgelik kanunların kendisinde potansiyel olarak bulunur. Madde ve toplum parçalanıp yeni öz ve biçimler aldıkça bilgelik ve bilgiler yeni boyutlarına ulaşır; bu sürüp gider insan bilgi ve bilgeliğini tarihsel determinizmin kanunlarını bilince çıkarıp o'nu kavramak suretiyle edinir. Muhammed'in yaptığı da bundan başka bir şey değildir. Ancak o bulunduğu aşama bakımından bunları sadece sezmek ve Allah geleneğine bağlamak durumunda.
             40- El Mukit : Herşeyin azığını verir:
             Evrim içinde ne yaratılmışsa şüphesiz ki, o yaratığın bir iç dinamizmi bir de ortamı bulunur. Bu evrimin gidiş kanunları icabıdır. En cansız maddelerin atom yapıları onların dinamizimlerini oluşturur, atomlarına göre yaşarlar. Öz ve biçim değiştirirler. Uyum yaparlar. Yapamazlarsa ölürler. Ölünceye kadar her varlığın yaşam gıdası: havası-suyu-toprağı vb. bulunur.
             41-El Hasib : Herşeyin ince hesabını bilir.
             Yine evrim'in kanunları icabı neyin neyi nasıl yaptığı - yapacağının hesabı kendi içinde hem potansiyel olarak bulunur, hem de olay gerçekleştiğinde hesaplar karışmadan ortaya çıkar.
             42- El Celil : Uludur.
             Evrim, enerjiden maddeye, hücreye, ve insan'a dek uzanan ululuktadır. Ama asıl ululuğu, evrimi bilince çıkaran yani o ululuğu kapsayarak bilinçle gidebilecek insan o yansımasında görülüp anlaşılacaktır.
             43- El Kerim : Cömertliği sonsuzdur.
             Sayısız madde ve tür-cins yaratan evrim, her varlık için, eğer insan bilinçle uyum yapabilirse, sonsuz yaşam- varoluş olanakları içerir.
             44- El Rakip: Kontrolu eşsizdir.
             Şüphesiz ki, tarihsel determinizm kendi temel kanunlarından fışkırıp akarken kontrolunu yine o kanunlarla yapabilir. O'nu bilmeyip sezen ama Allahlar çağında ideolojinin din olduğu ve her şeye sindiği devirde Muhammed, evrimin kendi (temel) kanunlarının yarattığı murakebeyi Allah'ın kontrol gücü olarak yorumlamıştır.
             45- El Mucib: İstekleri yerine getirendir.
             İnsanoğlunun gelişimi kendi yarattığı teknikten, dolayısıyla toplumundan daha yavaş olur. Teknik belirlendiricilik üretici güçlerin diğer belirlendirenlerini süratle aşsa da belirlendirip ileriye götürmede aşamaz. Bilhassa insanı ilk belirleyen coğrafya üretici gücü ki ona tümden doğa diyebiliriz. O ilk vahşi çağlarda, doğanın insan üzerindeki etkileri insanı tekniğe karşın daima geri çekici olmuştur. Ancak burada, tekniğin bu dengeleri hesaba katmadan ilerletilmesinden doğabilecek krizlerin işaretini de bize verir... İşte bu gidiş içinde insanın istekleri bir türlü yerine gelmez hal alabilir. Önüne havuç uzatılmış merkep durumuna düşebiliriz. Tekniğin bu aşırılığını sezenler, tüketim ve ilerleme taleplerini daha akılcı hale getirebilirler. Yine de insan bu gelişim içinde daima başı dardadır. Ve tanrısına sığınıp ona niyazlarda bulunur; bir çocuğun annesine niyazları gibi, bitmez tükenmez.
             Fakat evrim aynı zamanda bolluk-cömertlik de demektir. İstekler bugün olmazsa yarın oluverir.
             Evrim bu yüzden el mucib'tir. İstediğine verendir.
             46- El Vasi : Sonsuz genişliktedir.
             Tarihsel akış sonsuz gelişimlidir. Bunun içinde manevi ve maddi genişlik yer alır. İnsan ruhu da toplumu da manevi olarak sonsuz gelişimli bir dinamizme sahiptir; şüphesiz ki dünya yaşadıkça Evren de sonsuz gelişimlidir. Dünyamız yok olabilir ama evren evrimin yeni açılımlarıyla sürer.
             Şüphesiz ki Muhammed'in algılayışları sezişleri, yüzlerce yıl önceki kendi çağı ayarındaydı ve mistisizmlerle doluydu. Ama o gün için bu sezileri yapabiliyordu. Çünkü daima gerçeği merak ediyordu. Bilime son derece açıktı.
             47- El Hakim: Biricik bilim ve hüküm sahibidir.
             Evrim her şeyin bilgisini içerdiği gibi kararını da içerir. Çünkü onun kendi kanunları zengin patlangıçlı bilim ve karar yüklüdür.
             48- El, Vedûd : Kendine uyanları korur zenginliğine katar.
             Evrim'e uyum yapmak, evrimle tarihsel determinizmle yakınlaşmak hal hamur olmak; Muhammed'in Allah'a kavuşması görüşmesi gibidir. Elbette evrime ne denli uyum yapsak da sınıflı toplum içinde bu çok az bir uyum sayılır. Ama yine de başkalarına göre tarihsel akışı misli misli anlamaktır. Bunun ödülleri de yine o akış içerisinde, uyum derecesine göre olur.
             49- El Mecid : Şanı yüceler yücesidir.
             Tarihsel determinizm her şeye nüfuz etmiş ve insan toplumunu yaratmıştır. Kendisini de insanın bilimiyle sürekli ifade ederek her kişiye yayılacaktır. Ondan daha şanlı şöhretli yüce hiçbir şey olmayacaktır. İnsan kollektivizmi sadece onu tanımak daha çok tanımak ve ona uymak çabasını arttırmak zorunda kalacaktır.
             50- El Bâis : Yeniden diriltendir.
             Elbette yeniden diriliş ölülerin - gübreleşerek evrime karışmış varlıkların; çocukluk aşamasındaki ilkel toplumların ve onların lideri (dahisi) olsa bile Muhammed'in kavradığı anlamda bir yeniden diriliş değildir bu. Ama bu kavrayışta bile bir sezi yatar:
             Yeniden diriliş evrimin devirdaimidir. Kur'anda boyuna yer alan, mala mülke zevke tapan kentlerin yokoluşu ve onların yerine başka toplamların getirilişi de bu yeniden dirilişi anlama zenginliğidir. Ancak evrimin akışında bu olay, kendi içinden sosyal devrimle kurtulamayan medeniyetlerin dışarıdan barbar ( ilkel sosyalist) toplum akınlarıyla yok edilmesi ve yerlerine yeni orijinal medeniyetlerin kurulması biçiminde gerçekleşir. Bu olay bilince çıkarılmayınca ve Allah'a bağlanınca şüphesizki tanrının cezalandırışı ve ödüllendirişi sistemi içinde öldürüp dirilten tanrı olarak yer alır.
             Muhammed'in kendisinin kuruluşuna öncü olduğu medeniyetin uzun ömürlü olması için elinden gelen her şeyi yapması ve çareyi kollektivizmde bulması; O'nun Allah'ın bu özelliğini, determinizme yani gerçeklere yaklaştırmaya çalıştığına en somut örnektir. Kur'an bunun yazılı kanıtıdır.
             İşte meseleyi sözcüklerde ve kavramlarda yüzeysel olarak çözmek, sadece çözdüğünü sanmaktan ibarettir, deyişimizin yeri burasıdır. Bu tür çözümlerde daima şuuraltı yoğun biçimde gizli kalır ve gerçek çözümü bekler...
             Muhammed'e kavramlar sözcükler dışında bakış için, tarihin gidiş kanunlarının pusulası elde tutulması gerekir.
             51- Eş Şehid: Her zaman her yerde hazır ve nazırdır.
             Bu sözcükleri, ilkel bir vahşi veya henüz ölü gömmeyi gelenekleştirmiş Neanderthal insan, yani Vahşet çağının orta konağındaki bir komün insanının tanrı kavrayışına da yakıştırabiliriz. Barbar insana da, barbarlıktan henüz medeniyete çözülmüş insana da bir medeniye de ve modern toplumdaki bir insana da yakıştırabiliriz. Çünkü tanrı fikri, vahşetten beri insan beyninin yarattığı; doğasını ve toplumunu anlamak yorumlamak için canhıraş uğraştığı bir şeydir. Çünkü hayata: doğaya ve topluma uyum yapmak zorundadır. Bu ölüm - kalım meselesidir. Tanrı fikrinin derinliklerinde bu çıplak gerçeklik yatar aslında. Ama bunun mekanizmaları bambaşka yollardan işlediği için bilinmez kalır. Bunun üzerinde ayrıca durmak gerekir.
             Bu yüzden her kavrayış, kendi tarihi çağı-toplumu içinde değerlendirilirken bile eksik ve yanlışlardan kurtulunamaz; tarihsel (doğa ve toplum) bütünlüğü içinde bakılmadıkça her meselede aydınlanmadık birçok yan kalır ve olanlar oldukları gibi neyseler öylece ele alınamazlar:
             Tarihin kanunları elde bulundukça bu daha doğruca başarılabilir.
             "Allah her zaman her yerde hazır ve nazırdır," kavrayışı; Muhammed çağında, kendiliğinden birikerek evrim ve evrime uyum düşünce ve davranışına yaklaşmıştır. Bu evrimin en uygun adamda tecelli edişi yansıması biçiminde kendisini ifade etmiştir, bu kadar. Liderler bilim adamları peygamberler, Veli'ler ve benzeri öncüler bu açıdan sıradan insanlardan farklı olurlar. Aslında her insan tarihin bir yansımasıdır. Evrim her varlıkta ve bilhassa insanda kendini gösterir. Ama sınıflar çağında evrimsel gidiş; sosyal sınıflarda ve toplumlarda birikip yansımadan önce öncü kişilerde yoğunlaşarak yansır. Bu hiyerarşik bir ilerleme veya gelişimle sahabelere (devrim çekirdeği partiye) ve ensara (devrim cephesine ) yansır. Bu gelişimi kişiler - sınıflar - toplumlar yapmış gibi dursa da yaratıcılık evrimin veya tarihsel determinizmindir. Peygamberler peygamberi de olsanız son duruşmada sadece "Allah'ın kulu"sunuzdur. Muhammed, kendini yaratan, tanıyıp anlamak için bütün bilgi ve sezilerini kullanan; Allah'ı nur yüzlü bir ihtiyar olarak rüyalarına dek sokan fakat daima Allah kavrayışını o ilkel komün kavrayışından bilge kavrayışına doğru yükseltmeye çalışan, ama o peygamberlik rütbesini kimsenin gözüne sokmadan taşımayı bilmiş; kulluğunu bilen bir "kul"dur.
             Gerçekten evrimin kanunları heryerde hazır ve nazırdır. Her şeyde hükmünü ve egemenliğini sürdürür. Geleceği bile bu yüzden kontrolu altında tutar. Bizler ancak o kanunlara vakıf olduğumuz kadar geleceğe ait öngörüler sunabiliriz. Bu da aslında evrimin kendini falanca ağızdan ifade ediş biçimi olur. Yanlışlar ve eksikler yine zaman içinde evrimin kişi ve toplumlarda yansıyışı ve ifade edişleriyle düzeltilip tamamlanır...
              52- El Hakk : Varlığı kalıcıdır.
             Evrimin kanunları sonsuza dek akıp giderken işlediği madde ve toplumları kendi yoluna sokarak ilerler. Onun işledikleri geçici ama o kalıcıdır. O yeni maddeler ve ruhlar: beyinler bularak ilerler.
             53- El Vekil : Herşeyi herkes yerine en iyisini yapar.
             Tarihsel akış, kendi doğa ve toplum kanunlarıyla, her madde ve her insan yerine düşünüp davranıyormuşçasına bazen işleri kolaylaştırır bazen zorlaştırır.
             Varlıklar uykudayken dinlenirken hüzünlüyken hastayken öldükten sonra ve benzeri görevleri dışındayken; evrim kendi kanunlarını patlangıçlı gelişimlerini her yanda ve her şeyde örgütler ve gerçekleştirir. Bu durumda sanki canlılar, O'nu kendi, vekiliymiş gibi bulur ve görürler...
             54- El Kaviyy: Gücü her şeye yeter.
             Evrimin önüne kimse ve hiçbir şey geçemez. İnsan; evrimin en akıllı vekili-resulü olarak sadece O'nun kanunlarını ayrıntılıca bilincine çıkarıp o'na gerektiği gibi uyum yapabilirse onun gücüne yaklaşıp mutlu olabilir.
             55- El Veliyy: Dosttur Koruyucudur.
             Evrim her şeye karşın varlıkların, kendine uyum yaptıkları sürece en iyi dostu koruyucusu velisidir. Uyum yapamayanlar ayıklanır. İnsan da diğer varlıklara göre evrimin en yoğunlukla yansıması (yetenekli) olduğu halde bu ayıklanmadan daha uzun süreçlerle de olsa nasibini alır. Sınıflı toplum insan toplumunun evrime uyum yapma deneylerinin ve sentezlerinin geçidi olurken kayıpları az olmamıştır ve olmayacaktır.
             56 - El Metin : Gücü çok devrin köklüdür.
             Yaptırım, üretim gücü, sürati, kalitesi sınırsız oluşunun sebebi, evrimin patlalangıçlı dönüşümlü kanunlarından gelir. Bu evrenin en ilk oluşumuna milyarlarca yıl önceye kadar uzanan derin köklere dek uzanır. Ve bu yüzden gücü çok sağlamdır. Kolayca kırılıp yok olmaz. En kırılgan doğa ve insan bile saz gibi eğilip bükülür ama yok edilemez. Yeni öz ve biçimlerle evrime uyum yapmayı beceren özelliklerle doludur. İnsan, en kötü Finans Kapitalizm çılgınlıklarında bile bilinçaltında olsun vicdan sağduyu biçiminde doğru yolu saklı tuttuğu için yeni uyumlar geliştirmiştir ve geliştirmeye devam edecektir. Akrebin sıkışınca ateşle kuşatılınca kendini sokup zehirlemesi doğal içgüdüdür. Bu insana yakıştırılmasa da benzer paralellikler Finans kapitalizme denk düşer. Hitler'i besleyip Sovyetlere patlatan İngiltere ve Amerika sonunda yine kendi eliyle onu imha etmek zorunda kalmıştır. Bu yeniden başka yollardan tecelli etmeden duramayacağa benzer. Eşyanın tabiatı kolay değişmez. Yani insanlık öldürülmek istendiği yerde yeniden doğmaktan geri durmamıştır ve duramaz.
             Bu yüzüyle evrimin gücü yapmacık değil, çok derin ve zengin köklere sahiptir.
             57- El Hamid : Kendisine saygıyla şükredilendir.
             Evrimin gidişi-yüceliği verimliliği koruyuculuğu hakkaniyeti karşısında, her varlık kendince bir borç bildirir, şükran duyar, kıymet bilir. Bunu elbette insan duygusuyla yapmaz, ama evrimin sınırlarını yerli yerinde değerlendirerek, evrimin, verimini arttırarak yapmış olur. Bunu Muhammed'in insan gibi algılayışına o kadar şaşmamak gerekir, bugün biz bile başka anlatım tarzı bulamıyoruz.
             58- El Muhsi: Herşeyin sayısını bilir:
             Evrimin hesabını hiçbir insan tutamaz. Sayıların dili yetemez; akıl alır ama hesap yapılamaz. Evrimin her şeydeki hesabı kendi kanunlarında saklıdır.
             59- El Mübdi: Yarattıklarını örneksiz ve maddesiz yaratandır.
             Tarihsel determinizm kanunlarla işler. Ama maddeyi ve manayı işleyerek anlam kazanır. Bu yüzden yarattıklarının örnek ve maddeleri kendi kanunlarında potansiyel olarak gizlidir. Maddesiz ve örneksiz yaratır sanmamız bu yüzdendir.
             Günümüzde Atom'un oluşumunda enerjinin yüksek derecede yoğunlaşmasıyla maddenin yaratıldığı artık bilinmiyor ve ispat edilebiliyor. Örneksiz ve maddesiz yaratım gücü evrimin baçlangıcına aşırıca denk düşüyor.
             60- El Müid : Öldüren ve diriltendir:
             Evrimde ölüm kalım, onun biricik canalıcı yansımasıdır. Ölümden ve dirimden ders almayanlar evrimi anlayamazlar ve ona gerektiği gibi uyum yapamazlar. Orada sadelik alçak gönüllülük ve bilim gizlidir. Bilime ne kadar ulaşırsanız o kadar alçak gönüllü olursunuz. Ama bilim kütüphane fareliği olsaydı, uzmanlar böyle köksüz dallar olmazlardı. Bilim denemekten çıkarsa en yüksek bilim hayatı her yönden; ölüm yönünden de denemekten veya o deneyler içinde yaşamak zorunluluklarından isteklerinden çıkabilir....
             Evrim öldürür ve diriltir. Bu bitmez tükenmez bir prosedir. O poreseyi kavradıkça insan toplumu daha uzun ömürlü bir uyum geliştirebilir.
             61- El Muhyi : Bağışlayıp sağlık verir.
             Evrim, ders alanlara canını ve sağlığını bağışlar, geliştirir. Ders almayanları affetmediği, ama binbir mesajla uyardığı halde ders alamayanları affetmediği gibi... alanları sanki ibret olması için bağışlar sağlıklı kılar.
             62- El Mümit: Ölüm onun elindedir.
             Ölüm de, hayat gibi Allah'ın emridir. Doğal ve toplumsal gidiş, varlıkları kendi kanunları içinde boyuna ayıklarken kimilerini yaşatırken kimilerini öldürür.
             63- El Hayy: Kendisi ezelden ebede kadar hayat ile canlıdır.
             Tarihsel determinizm, madde ve manada işleyen kanunlarıyla, hayat denen doğal ve toplumsal ortamda daima canlıdır; canlılıktan gelir canlılığa gider. O başkalaşım denen ölümsüz bir canlılığa sahiptir.
             64- El Kayyum : Her şey onunla vardır.
             Evrimsiz hiçbir nesne ve ruh var olamaz.
             65- El Vahid : Unutmaz bulur
             66- El Macid : Değeri sonsuzdur.
             67 - El Ehad: Ortağı - eşi benzeri dengi yoktur.
             Evrim bir tek enerji yoğunlaşmasından çıkagelerek dönüşe dönüşe kanunlarını başkalaştırarak gelişir. Her aşamanın kanunları başka başka olsa da bir tek gidişten dönüşümle oluştukları için evrim biriciktir. Mesele o dönüşümleri yakalamak ve oıtaya çıkarmaktadır.
             68- Es'Samed: İhtiyaçların giderilmesi; ızdırabların, mutsuzlukların son bulması için başvurulacak tek mercidir.
             Tapınç ettiğimiz o kadar çok konu nesne kişi-güç vb. var ki, Allah'ı o Muhammed'in biricik Allah'ını bile gölgede unutulmuş bırakıyor artık. Allah'ın bu 99 adında veya sıfatında derlenmiş olan yüce özellikleri bilinmediği gibi, kulaktan dolma islam fikirleri bile umurumuzda değil. Çünkü beyin somut yakın çevre ve çıkar işlerine, kendi yaşanmamışlıklarına daha kolay akıyor ve orada adeta kalakalıyor. Para gibi, küçük hayvanlıklarımızı tatmin gibi, lüks gibi, özetle islamın dediği cinsten "Bina ve zina" gibi her türlü üretim dışılığa akış içinde tapınç edilen alttan alta işleyen şey teknik üretici gücüdür. Beyinlerin yaşanmamışlığını çeken teknik üretici gücünün parıltılı, tüketime yansımış, gelişimidir. Bu antik medeniyetlerin de başına bela olmuş çökertici çürütücü sinsi bir gelişim olmuştur. Kur'an göreceğimiz gibi adım başına bu tehlikeyi ve korkusunu göze batırır. Yılmadan usanmadan nefislerin bu dünya malı mülküne kandıkları için ateşle boğulacaklarını, üzülerek azarlayarak şiddetlenerek merhametlenerek kahrolarak anlatır. Muhammed en çok buna kahrolup üzülür. Tıpkı beyin felçli Lenin'in yeni kurduğu Sovyetler'de beliren bürokrasiyi ve partisinin kapitalist eğilimlerini hele genel sekreter Stalin'in kariyerizminin derin yıkıcı anlamlarını sezmesi ve çaresizlikten kahrolmasına benzer bir durumdur bu.
             Muhammed'in de Lenin'in de çaresi vardı: her ikisi de kollektivizm'in yetersizliğini görmüşler parti ve cephelerin kollektivist ruhlu yöneticilerle halk ateşiyle yıkamayı yenilemeyi düşünmüşler, sürekli bunu önerip denemişlerdi. Ama vakit henüz dolmamıştı. Bir tek Muhammed, Ali, Ömer yetmiyordu. Medeniyet, barbar yaşamamış nefisleri kolay fethedip kendisine benzetiyordu. Sovyetler'de de öyle bir gidiş oldu: Bir tek Lenin ölüp gidince arkadan gelenlerin nefisleri, kapitalizmin madde ve ruhunu yenecek gücü gösteremediler.
             Oysa ideoloji Stalin'in tapıncıydı. Çok geçmedi bu tapınç, alttan sinsice işleyen yoksul Gürcü çocuğunun yaşamadığı parıltılı tüketimlerle yer değiştirmeye başlayarak zaten ezberci papaz (skolastik) akılcılığını iyice zayıflattı. Paranoyaları ideoloji ve pratiğini gütmeye başladı.
             Bu gidiş içinde ne islam Allah'ı ne de Marksist Allah'ı Tarihsel maddecilik para etmiyordu. Tarihte Muhammed ve Leninler adım başına çıkmıyorlardı.
             O zaman evrim tarihsel gidiş acımasızca çarklarını döndürüyor ve hükmünü işliyordu.
             Tek çare O gidişe uyum yapabilecek teorik pratik gücü gösteren teşkilatların topluma egemen olmasındaydı.
             Bu nasıl olurdu?
             Her derdin ilacı öncelikle teorik güçteydi. Bu noktada müracaat edilecek tek merci: Tarihsel Determinizmin bilince çıkarılması ve ona uyulmasıydı.
             Muhammed bir yandan barbar gelenekleri olan çok tanrıcılığa karşı tektanrıyı önce sürerken diğer yandan kendi içinde o tek tanrıyı deterministçe, olayların içindeki ilişkileriyle kavramayı bilmeden geliştiriyor ve bunları adım başına teorileştiriyor (ayetleştiriyor) du. Aksi halde tarihsel devrimini başaramazdı. Muhammed'in bu iç gelişimi, İbrahim geleneği kuru tek tanrı ideolojisiyle hafızı ekber kalsaydı yalancı deli bir peygamber müsfeddesinden öte geçemezdi. Peygamber'i ve Kur'anı sadece kuru tek tanrı ve din sözleriyle ele alırsak; Muhammed'in bu çelişkili iç gelişimini tarihsel gidiş içinde ele alamazsak ne peygamberi ne kitabını ne de islamı anlamış olamayız. Sadece bununla da kalmayız, dinlerin gelişimini de kavramakta şaşkın kalırız.
             Muhammed, Allah için Es Samed: dua edilecek ihtiyaçlar için müracat edilecek tek merci dediği halde, kendisi bunu kuru kuruya duayla bırakmamış daima olaylarını dilini çözüp teorisine kitabına hadislerine sünnetlerine katmıştır ve bunu önermiştir.
             69- El Kadir : Her şeye her an gücü yeter.
             Allah'ın bu sıfatlarının hemen her birinde bile anlayabiliriz ki ,Allah fikri giderek soyutlaşır. Yani ilkel barbar'ın kavrayışından: somut yüzeysel dar: gündelik kavradıklarından çıkar; fikirleşir ideolojileşir. Barbar animisttir. Her şeyi kendi gibi bilir. Tanrısı, cenneti -cehennemi -ki bunlar çok sonra çıkabilmişlerdir- yanıbaşında içiçedir.
             Muhammed zamanına kadar bu görüşlerin altından çok sular akmış soyutlama pek çok ilerlemiştir. Muhammed de bir deve çobanı bir barbar çocuğudur. Ama yaşadığı çağ: medeniyetleri ve ticaretin evrenselleşme eşiğidir. Her türlü fikir her yanda kol gezer: İbrahim'den Musa'ya İsa'ya Mısırlı Hermes'e İranlı Zerdüst'e Hintli Buda Çinli Konfüçyüs ve nerdeyse adım başına ermişler dervişler papazlar hahamlar...Muhammed'e en yakını yakın sade Hz. İbrahim tek tanrıcılığı gelir. Çünkü o da taze bir barbar olan İbrahim'den çıkagelmiştir.
             İbrahim de barbar olmasına karşın medeniyetlerle az cebelleşmemiştir kavrayışını zamanına göre bir nebze olsun soyutlaştırıp tek tanrı fikrini geç de olsa benimseyip geliştirebilmiştir.
             Muhammed de bu soyutluğu 40'ından sonra tarihsel devrim içinde, tarihin her an zorlayan akışı içinde, en az 23 yılda her saniye kafa çatlatan rüyalarda bile sentez için uğraşan düşünce çalışmaları ve pratik savaşlarıyla kazanabilmiştir. Beyin böyledir: zorlu çalışmadan başarılı senteze ulaşamaz. Çalışmak zorunluluğu ise tarihin akışıyla olur; tetebbüs ile bir yere kadar gelişen beyinler gerçek tarih içinde bocalayabilirler. Muhammed, o kitabi bilgilerle de bulanmamış berrak bir beyne sahipti. Kendine ve atası İbrahim'e inanıyordu. Barbarın somut düşünce sistemi, yavaş yavaş tarihin som gidişiyle sahici sentezlere ulaşması böyle oluyordu.
             Diğer yandan Muhammed'in bu soyutlaştırmasında yine aşırı bir somutlaştırma, yani somut olaylardan ders çıkarma: soyutlama yaparken, her soyutlamasını da yeniden somut yaşadığı olaylara vuma-deneme vardı. Yoksa İbrahimin tek tanrı kavrayışını bu derece zenginleştirerek kendi çağına adapte edemezdi.
             Bu yüzden Allah'ın bu güzel isimleri, betimlemeleri üzerinde belki daha da fazla durmak gerekiyor. Ama şimdilik yerimiz bu kadarına yetiyor.
             "El Kadir: Her şeyi her an yapabilecek güce sahiptir"
             Tanımlaması, bir vahşi, bir barbar için somut bir şeydir. Taptığı totemi veya lideri; barbarın kankardeşi topluluğu için gereken balık avını başarıyla sonuşlandırmasını sağlamalıdır. Barbar için tanrısının gücü bu ve benzer somutluktadır. Bir çocuk için (soyutlamayı henüz öğrenmiş ama geliştirmemiş çocuklar için) de durum farklı değildir: "Allahım bana oyuncak ver" veya biraz gelişince: "Allahım bugün öğretmenim beni sözlüye kaldırmasın" gibi... Muhammed bu aşamayı çoktan gerilerde bırakmış, Allah'ını olayların determinizmine yaklaştırmıştır.
             "O her şeye kadirdir" dediği zaman, olayların belli bir birikişi ve sıçraması: vaktin dolması gerektiğini kavramakla kalmaz, olaylara (sezdiği tarihsel kanunlara) uyum yapmayı son gücüne dek zorlar; her şeyi dersleştirip teorileştirmesi ve teorisini yeniden defalarca denemesi bu yüzdendir.
             70- El Muktedir: Her türlü gücün tasarrufu ondadır.
             Doğa ve insan güçleri de evrimin gidişinden kaynaklanır. Her insanda ve her varlıkta aynı kanunlar çeşitli ortamlardan ötürü farklı ölçülerde ama aynı kanunlarla işler. Kiminin gücü: mânevi veya maddi gücü diğerinden fazlaysa bunu kendinden bilmemelidir; bu evrimin bir yansımasıdır. Bunu gücün sahibi iyice bilmezse bir gün mutlaka anlayabileceği bir musibetle karşılaşır. İşte o zaman her gücün tasarrufunun sadece evrimde veya Allah'ta olduğu sözünü kavramaya yaklaşırız.
             İşte bu tür ele alışlarımızı peygamber zamanına götürürsek; pratik deneylerden ders alıp teorisini (Allah kavrayışını) nasıl zenginleştirdiğini daha iyi kavrayabiliriz.
             71- El Mukaddim: dilediğini öne alır.
             Kişiler veya olaylar kimi zaman, gidiş kanunlarından ötürü geride kalırlar kimileri öne geçerler. Burada asıl sebebler üzerinde durulursa herkes yerini zamanını ve haddini bilmiş olur. Bu yine evrimin gücüyle olur. Yine benzer bir özellik:
             72- El Muahhir : dilediğini geri arkaya bırakır.
             Arkada kalan bunun sebebini araştırmalıdır. Belki bunda da bir hayır, hikmet vardır. İllâ öne geçilecek diye bir şey yoktur. Evrim'ın (Allah'ın) bir bildiği vardır. O'nu bilince çıkarmaktadır asıl olan.
             73- El Evvel: O ilktir, evveli yoktur.
             Tarihsel determinizmden, doğa ve insan toplumunun gelişimi kanunlarından önce, o kanunların oluşumundan önce bir kanun yoktur. Evrim kendi kanunlarını oluştururken hayatı da oluşturur.
             74- El Ahir: Sonsuzdur
             Her şey; dünyamız yok olabilir ama evrim sürer. Başka yıldızlarda hayat olabileceği fikirleri bir yana, evrensel zenginliğin evrimin sonsuzluğunu kolayca ispatlaması da bir yana; insan toplumunun evrimi bilince çıkararak ona binbir uyum kolaylıkları bulabileceği; bulmak zorunlu olduğu üzerinde durmalıyız. Asıl yakıcı canalıcı mesele buradadır.
             Allah'ın (Evrimin) sonsuzluğundan Muhammed kendince dersini almış ve kuracağı medeniyetin uzun ömürlü olması için elinden gelen gelmeyen her şeyi yapmıştır. Başarılı da olmuştur. Hâlâ yaşayan fikir ve rejim sistemlerine kaynak olmuştur.
             Evrimin sonsuzluğundan insan toplumunun bilim adamları, Muhammed kadar olsun ders alabiliyorlar mı? İnsan Toplumunun evrimin sonsuzluğu içinde ömrü ne kadar uzatılabilir? Evrim sonsuz ise onun kanunlarını bilirsek insan toplumu ve yaşadığı dünyası da sonsuzlaştırılabilir mi?
             Bunun için öncelikle toplum biçimlerinin gelişim kanunları dikkate alınmalıdır; içinde yaşadığımız toplum bilinmezse evrim hiç kavranamaz...
             Ama kimin umurunda?
             Bir değil bin musibet gelse ayılır mıyız acaba?
             75- Ez Zahir: Sayısız belgelerle ispatlı olandır:
             Muhammed Allah kavrayışını ezberci hafız mantığıyla geliştiremezdi. Somut belgelerle düşünülüp davranılırdı. Bunu 40 yaşına kadar yaşadığı öksüz çocuk beyniyle sınayarak öğrenmişti. Her şeye değer verdi ve her şeyde bizim evrimi görüp buluşumuza benzer bir seziyle Allah'ı gördü ve buldu.
             Her şeyin su'dan, kan pıhtısından, canlandığını belirten ayetlerden daha fazfa derinlikli sezileri vardı. Ama söze-şiire döküşü bu kadar olabiliyordu.
             Allah'a ez Zahirliği: sayısız belgelerle ispatlı olduğunu yakıştırması onun bu zengin kavrayişını ve dile gelememiş sezilerini anlatır.
             Gerçekten de anlayana evrim, sonsuz sayıda belgeler sunar; kendi kanunları bilinçlere çıkarılsın ve o'na uyum yapılsın diye. Ama sınıfsal-zümresel kişisel çıkarlar gözleri kör eder. Nefislerimiz her türlü baskı ve açlıklarla hayvanlaşır. Ve ne doğa ne de toplum kanunları tanırız. Ezip geçtiğimizi sanırız. Ama ezilen biz oluruz.
             76- El Batın : Akıl alıcı değildir.
             Hem o denli delilli sepetlidir. Bilinçlere çıkarılmak için binbir kokulu çiçekler gibi açılmıştır. Ama akıllarımız o'nu tam anlamıyla kavrayamaz. Her gün yapılan yeni keşiflerle şaşırmamız bu yüzdendir. Kendi öngörülerimiz gerçekleştiğinde bile şaşırmamız bu yüzdendir. Evrimin belgeleri o kadar sonsuz sayıdadır ki onları anında derleyip yorumlayamayız. Ancak belirli birikimlerden (ve kayıplardan) sonra onun kanunlarına ve ancak genel doğrular biçiminde ulaşabilir ve uyum yapmaya çalışırız. Bu yüzden o birçok yönüyle gizli: batın kalır.
             Yine de onun kanunlarına vakıf olup uyum yapabilmek, insanlığı (ve doğayı) büyük kayıplardan kuıtarmaya yetip artacaktır. Kanunların ayrıntılarla işleyişi daha çabuk ve kolay çözülecektir.
             77- El Vali: En yüce yöneticidir.
             Evrim en küçük maddenin gelişimiyle başladı ve koskoca evren oldu. Dünyamızdaki bu gelişimin en yüksek aşaması insan toplumudur. Bildiğimiz bu haliyle bile evrimin yüceliği tartışılamaz. Onu en güzel en doğru en başarılı tabii ki ancak ve ancak yine onun kendi kanunları yönetebilir. Hem de hiç zorlanmadan. Çünkü doğanın ve toplumun kanunları doğal olarak kendliğinden işlerler. İnsan o yönelişte o kanunları eline geçirdiği zaman bile pek çok zorlanacaktır. Çünkü o kanunlara uyum yapabilmek zorunluluğu ile karşı karşıyadır.
             O kanunların keşfine ve uyum yapılmasına kendini adayan insanlar çoğalmadıkça; evrim onları çoğaltmadıkça, sadece bunun için çabalayan çalışan insanların çoğalması durumu pek fazla değiştirmez. Çünkü ancak kendini adayarak çalışanların teşkilatlanması ve kanunlarda kanunlara uyum programında sentez olmaları gerekir.
             Kendini adamak her anını bu işe vakfetmektir ki bu gönülle evrimin yoğun yansıması ve yaratışıyla olan bir şeydir. Kendini adamadan çalışmak bu adayışın çok düşük birikiş seviyelerini yansıtır. Kendini adayanlar çıkmazsa çalışmalar boşa gidebilir değerlerini bulamazlar.
             Evrimin ulu yöneticiliğine bir nebze ulaşmak için o adanmış hayatların çoğalmasına yol vereceğimiz yerde onlara ket vurmak neyi gösterir? Zamanın henüz dolmadığını ve kayıpların bilançosunu...
             78- El Müteali: Kendi yarattığı yaratıkların tanımlarından çok yücedir.
             Muhammed, her varlıkta Allah'ın suretini görürdü. En çok da Allah'ı insan suretine yani biçimine yakıştırdı. Çünkü Allah o'nun için varlıkların yaratıcısıydı. İnsan ise bütün yaratıkların en gelişmişiydi. Bu kavrayış ilkel insanın kavrayışından çoktan çıkmış, geniş bir somutlama dolayısıyla üstün bir soyutlayıştır, sentezdir. İnsan evrimin en son en akıllı aşamasıdır.
             Bu yüzden bu kavrayışın şuuraltında bilime yakın sezileri yakalayamamak hele bunları evrim düşüncesinde birleştirememek sadece evrimin kanunlarından ve işleyişinden bihaber olmak demektir.
             Çünkü her şey evrimden çıkar evrime döner: "Yaratanınız ve döneyiniz Allah'tır"
             Allah'a müteali sıfatının yakıştırılması bile o'nun yüksek soyut kavranışını anlatır. Allahın hiç bir varlıkla özdeşleştirilip küçültülemez oluşu ile konu saptırılamaz. Burada şuuraltıyla seziş gizlidir. Basit bir mantık yürütmesi değil. Öyle bile olsa o basit yüzeysel mantıklarda bile çağının aşamasına göre olaylardan çıkma seziler bulunur. Onu yaşanan aşamanın olaylarıyla çarpıştırıp bilinçaltından bilince çıkarmak önemlidir.
             Evrim gerçekten kendi yaratıklarından apayrı bir gidiştir. Varlık değildir. Varlıkların gidiş kanunlarıdır. Muhammed'in Allah'ı varlıklardan sıyrılmıştır.
             79- El Berr: yarattıklarına karşı iyilik doludur.
             Evrim adı üzerinde yaratıcıdır ve yaratıcılığı içinde yarattıklarına karşı iyilik-bağış dolu olur.
             En bağış ve iyilik dolu olduğu yaratığı da insandır. Çünkü ona kendi kanunlarını çözme ve uyum yapabilme yeteneğini vermiştir. Uyum yapamayanlar eleşimden geçerek yok olurlar.
             Ama insan yok olmamak için en büyük uyum yeteneğine beyninin gelişim olanaklarına sahiptir.
             80- El Tevvab: Günahları (Tövbeleri) kabul eder:
             Evrimin en hoşuna giden şey yanlışlardan ders alıp kendi kanunlarına uyum göstermedir: Pişmanlık tövbedir: hatalardan geri dönüştür. Şüphesiz ki evrim bizim gibi duygulanıp hoşlanmaz. Ama her hatadan geriye dönüş evrime bilinçle uyum yolunda bir basamaktır ve evrimin sonuçlarını ılımlandırır. Tarihsel akış, kendi kanunları yolunda kendiliğinden akışından bir nebze olsun insan bilinciyle yönetilme : uyum yapılacak olan akışına girer.
             Oysa insan, pişmanlık duyduğu halde bunu bilince çıkarıp yanlıştan geri durma: tövbe alışkanlığı pek edinememiş bir aşamayı yürümektedir. Ne yazık ki bu pişmanlıkların birikişiyle son pişmanlık fayda vermez gidişini mi uyarıyor yoksa, bilinmez.
             81- El Müntekim: Gereken cezaları verendir.
             Evrim kendine uyum yapmayan her şeyi ve bilhassa insanları binbir mesajıyla her an uyarır. Uyarıyı alamayanlar küçük küçük cezalara çarpıtırılırlar; uyumsuzlukları anlar, yaşamaları sekteye uğrar. Uyum yeteneklerini geliştiremeyenler seleksiyona uğrarlar. Toplum biçimleri için de aynı şey geçerlidir. Sınıflı toplumlarının bir aşaması olmakla birlikte evrimin kanunlarını (bilince çıkarmak üzere) en fazla çarpıtan ve uyumsuzlukları geliştiren bir aşamadır. Ve yok edilmeyi fazlasıyla hak etmiştir. Bu yok ediş yine evrimin kanunlarıyla sınıflı toplumun kendi elleriyle yaptırılacak; evrime uyum kanunlarını ele geçirenler uyum yapabilme koşullarını er veya geç teşkilatlarken buna apaçık karşı duranlar eleneceklerdir...
             Evrimin cezalandırıcı gidişi, ancak ona karşı duranların elenmesi biçiminde olur.
             82- Ey Afüvv: Günahları siler.
             Bir kez evrim kanunlarına uyum geliştirilince, bütün eski uyumsuzluklar: günahlar silinip gider. Günahların üzerinde durulması sadece uyumsuzluk gidişi içinde olur.
             83- Er Rauf: Acıması ve esirgemesi boldur.
             Evrimin kanunlarının acıması ve koruması nasıl işler? Kanunlar elbette bunu insan gibi düşünerek acıyarak özellikle korumak için yapmazlar. Evrimsel gidişte kanunların açılış ve kapanışlarındaki olanakların, varlıklara (bilhassa duygulu-düşünceli bir varlık olan insana) dertlerine acılarına umutlarına veya gelecekteki gelişimlerine iyi gelmesiyle oluşur bu duygu: "Allah bize acıdı ve bizi korudu!".
             84- Malik'ül Mülk: Mülkün ezeli ebedi sahibidir:
             Sınıflı topluma çözülen bedevi Medineli Mekkeli fakir fukara: ipotek altında yoksullaştırılmış köylü esnaf ve züğürt bezirganların ganimet: mal mülk gösteriş düşkünlüklerini gördükçe; Muhammed derinden sarsılıp üzülüyordu. Kuracağı yeni islam medeniyeti de öncekiler gibi bu arsız maddiyatçılık içinde çökecek miydi? Sık sık ayetlerde azarlayarak korkutarak uyardı. Ama en şiddetlisi enfal suresiyle oldu: "Ganimet Allah'ın ve paygamberinindir" keskin savaş komünizmi hükmü bildirilmiştir. Bu hükmü sonradan esnetmek zorunda kalmıştı, çünkü medeniyeti yayılırken kişi mülkü gelişimini gemlemek olanaksız kaldığı gibi, bendledikçe selleşiyordu. Gözleri doyar da belki maneviyata islamın dediklerine uyarlardı...
             Muhammed'in iyi dilekleri Hülafayı Raşidiyn: cennetle muştulanmış dört halife devri kadar, bir çeyrek yüzyıldan biraz aşırı tuttu. Mekke'nin Ebu Sufyan bezirganları-tefecileri iktidarı almakta gecikmediler ama yine de Allah'ın kamunun mallarını özelleştirmeleri kolay olmadı. İslam yavaş yavaş bezirganlaştırıldı. Muhammed'in mülk allahındır prensibi yelle yuf oldu, içi boşaltıldı.
             Gerçek değişti mi?
             Aradan yüzlerce yıl geçti azgın bezirganlık yerini azgın finans kapitalizme bıraktı dünya malı Allah malı durmadan kişi mülküne devşirildi, devşiriliyor...
             Muhammed'den 700 yıl sonra gelen İbn Haldun; Muhammed'in geleneklerle: Naklen alıp kendi aklıyla sezdiklerini de geleneklerle Allahçılığa tabi tutarak koyduklarını, akılla - nakili ayırarak gerçeklerle koymak zorunda kaldı: gerçek bir kez daha hatırlatıldı: mala mülke düşen medeniyetler toplumlar çürüyüp batıyorlardı. Kamu Malına kollektif aksiyona gelenekle olsa değer veren o değeri içinde taşıyan göçebeler yerleşikler durumlarını bozmadıkça daha canlı ve uzun ömürlü medeniyetler devletler geliştiriyorlardı...
             Muhammed'den 1200 yıl sonra gelen Marks -Engels aynı şeyi üretici güçler temelinde Kapitalist toplumun gelişim biçimiyle koydu: modern sosyalizmi müjdeledi.
             Ve Marks'tan sonra dünyanın üçte biri sosyalist oldu. Olaylar  inatçıydı. Gerçekler neyseler öylece, gidiş kanunları bilinmeli ve uyulmalı aksi takdirde aşırı kayıplarla uymak zorunda kalınırdı.
             Muhammed geleneksel olarak, her akılcı sentezini veya sentezlerini Allah'a dinine bağlayarak ilerliyordu. Aklıyla, nakille gelen din geleneklerini ayıramıyordu henüz; tersine aklını da o skolastik din geleneğine sımsıkıca bağlıyordu. O zamanlar içinde öyleydi. Ama bütün o batıni mistik gelişim içinde bile aklını köreltmedi. Aklı kullanmayı Allah emri yaptı. Bizim şu akıllıca rasyonalist geçinen kütüphane fareleri uzmanlar, erüdisyon kırkanbarları şüphesiz ki Muhammedi beğenmezler, ama kendileri akılcı makyajlarının  altında bin beter skolastiktirler ve yaşamdan koparak kitap kemirirken akıllarını törpülerler aslında; gerçeklerden uçup giderler.
             Bu yüzden, Muhammed, içinde bulunduğu tarihsel devrim derslerini Allah kanunu yapıyordu. Bizler o batını mistik skolastik kabuğa aldanmadan içindeki özü bulup ortaya çıkarabilirsek dersimizi alabiliriz.
             "Mülkün ezeli - ebedi sahibi sadece Allah'tır" sözü yabana atılabilir mi?
             Sınıflı toplumun yaşanan realitesi ne olursa olsun, tarihsel akışa kabaca bakan temiz bir akıl, Allah'ın yani doğanın ve kamunun malını varlığını yağmalıyorlar demez mi? Ve çocuklar bile sezmekte gecikmiyorlar. Lakin sınıflı toplum çalmayı öğrettiği için eğitim şimdilik kişi mülkünden yana geliştiriyor..
             85- Zülcelali vel ikram: Azamet ve Saltanat ve ikram sahibidir.
             Evrimin azameti- saltanatı ve ikramı sonsuzdur. Yeter ki ona uyum getirilsin.
             86- El Maksit: Dengelidir
             Tarihsel determinizm kanunlarında bir denge bulunur. En dengesiz deli akışlarda bile kendi dengesine daha kalıcı oturmak üzere dolambaçlı uzun yolları dener...
             87- El Cami: Toplayan - derleyendir.
             Tarih birikerek ve atlayarak ilerler bu doğada da toplumda da olagelir. Birikiş aşamaları dağılışı, atlayış aşamaları toplanışı gerektirir. Ve bu giderek sayıca kalitece artarak oluşur.
             Sular buharlaşırken dağınıktır, buhar bulutlaştıkça toplanır. Dolu ve kar ve yağmur iyice toplanmış haldir. Ve donma da öyledir.
             Toplumda devrim anı toplanmanın en yoğun yaşadığı andır, Muhammed bu anı bizzat teşkilatlayıp gütmüştür. Kendisi başroldedir ama, diyalektik deseler de herşeyi kendilerinde vehmeden şimdiki zıpçıktı kariyerist lidercikler gibi değildir; kendisi yaparken bile Allah (determinizm) istediği için, devrimsel gidişe uymak için yapar. Ve kendisi teşkilatlandığı halde tarihsel gidişin toplayıcı karakterinin yüceliğini teslim eder: "Allah toplayıcıların en yücesidir: El Cami!"
             88- El Ganiyy : İhtiyaçsız - bolluk doludur.
             Evrimin kanunları hiçbir şeye ihtiyaç duymaz, bolluklar ve darlıklar da onun gidişi içinde oluşurlar. ihtiyaçları yaratan da gideren de odur.
             89-El Muğni: Zenginlikleri verendir.
             Kur'an sık sık belirtir: onlar zenginlik mi istiyorlar? Allah zenginlikleri onlara bol bol verecek ki onun içinde boğulsunlar... (sınıflı toplum daima zenginliklerle boğulup bata-çıka ilerlemiştir)
             90- El Mani : Engelleyendir.
             Evrimin kanunları zenginlikleri sunduğu gibi, geri alınmasını da bilir. Eğer gidişe uygun, kanunlarla uyum içinde gidilmezse, ekonomik politik krizler veya kişisel ailesel anlamda yansıyan sosyal-ruhsal küçük kıyametçikler önce bu uyumsuzluğu uyarırlar; yine de uyum yapılamazsa zenginlikler mutluluklar yitirilir; geriye alınır.
             Bu gidiş içinde zenginliklerin sunulması kadar engellenmesi de yer alır. Evrim her alanda bolluklar sunduğu kadar engellemeler de yapar:
             Muhammed önce iyi dilekli hayallarle umutluydu. Ama umduğu kadar kolay olmadığını gördü. Sık sık hayal kırıklıklarına uğradı: İnsan kolay yola gelmiyorlardı. Onlar için ne kadar iyi dilekle dua etse de onlar kureyşliler yola gelmiyorlardı. Kendi çevresindekiler bile mal - mülk düşkünüydüler. Kur'an ayetleri, sık sık bu üzüntü ve hayal kırıklıklarını yansıtır. Peygamber yine de bunu Allah'ın engellediği biçimde yorumladı ve olayların içindeki hikmete eğilmeye devam etti.
             91- Ed Dârr : Izdırap ve zarar verendir
             Evrimin kanunlarının işleyişi doğa ve toplumlarda öyle darlıklar ve ızdıraplar getirir ki, kanunlar iyice bilinmedikçe modern insan bile bu darlıkları göksel bir güce bağlamadan yapamaz. Bin küsür yıl önceki Paygamber, ister istemez geleneksel (nakli) teolojik bilgileriyle her türlü darlığı Allaha bağlamakla kalmaz, Allah fikrini bütün realite üzerinde geliştirir. Dini akılcılaştırırken- realiteyi ve aklı da dine bağlamayı geliştirir.
             O'nun bu gücüdür ki, hem dini bilince çıkarmamıza yardım eder: belgeleri güçlendirir; hem de dini halk içinde daha da sağlamlaştırır.
             Allah'ı her olaya metod olarak adımbaşına aklını kullanarak uygulamak bu sonucu vermiştir..
             92- El Naif : Hayır ve yarar getirendir.
             "Her şeyde bir hayır vardır", her olayın olumlu ve olumsuz yanları vardır. Kötü "şer" bir olayda bile hayır, iyilik olumluluk aramak en azından akılcı bir yaklaşımdır. Nice diyalektik görüşler bile bu zıtların bir aradalığını zaman zaman kaçırırlar. Hatta olayların tek yüzünde metafizikleşme gelenekselleşmiş olağan işlerdendir.
             Evrimin gidişi şerleri: kötülükleri verdiği gibi hayırları olumlulukları da getirir.
             93- En Nur : İstediklerini nurlandıran aydınlatandır
             Evrim istediğine istediği kadar bilgi - bilim yükler. Bunları doğal olarak işleyen kanunları neticesinde oluışturur. Bazı bitkiler zehir panzehir yüklüdür. İncelenmesinden bilimsel gelişmeler elde edilecek kadar bilgi-bilim yüklüdürler. Bazı insanlar da öyle, bilime adanırlar; determinizm öyle istediği için...
             94- El Hadi : Murada erdirendir.
             Tarihsel gidişe uyum yapanlar bilerek bilmeyerek istedikleri hedeflerine ulaşırlar.
             95- El Bedi : .Örneksiz benzersiz şaşırtıcı olayların ve yaratıkların yaratıcısıdır.
             Kur'anda tufanlar, mucizeler, yani mitolojik (efsanevi) olaylar durmadan sıralanır. Mitoloji bugün bile çözümlenmeye muhtaç gizemli bir bilim dalıdır. Ama özü vahşi ve barbar insanın yazısız tarihinin simgelerle anlatılışına dayanır. Yalan -uydurma anlamsız şeyler değil, tersine çözümlenebildiği ölçüde yazısız tarih öncesi olayların aydınlanışına olanak verir
             Paygamber, bunu bilemezdi. Ama yine de o mitolojik olayları kendi tarihsel devrimi açısından kullanmayı ihmal etmez: Tufanları daima Kureyş tefecileri aleyhine kullanır. Ancak hep Allah'ın gazabı ve mucizesi olarak...
             96- El Baki : Varlğının sonu yoktur: Kalıcıdır.
             Evrimin kanunları başkalaşıp gelişirler. Ama yokolmazlar sonsuza doğru uzanırlar. Ona uyum yapamayanlar gider ama o kalıcıdır.
             97- El Vâris : Biricik Varis: Sahiptir.
             Her şey, herkes varlığını evrime teslim ederek göçer gider. Evrimin devir daimi ezeli ve ebedi cycle'ı: devirdaimi sürer. Bütün miraslar onundur. O kanunlarıyla kendisini boyuna yeniden genişleterek üretir durur.
             İhsan bunu her bir yanından bildikçe uyumunu geliştirip toplumsal ömrünü uzatabilir. 3
             98- Er Reşid: Olgunluğu erişilmezdir.
             Evrimin kanunları, milyarlarca yıldır başkalaşıp gelişirken, insan aklının hiç olmazsa Hz. Muhammed zamanı hemen hiç alamayacağı bir olgunluk oluşturur. Bu olgunluk ister istemez samedani: Soyut gökcül bir güce yakıştırılır. Ama bu skolastisizmde derinden işleyen asıl gerçek öz evrimin milyarlarca yıllık olgunluğudur. Ve bu olgunluk en az 5000 yıllık antik tarihsel devrim ve medeniyet birikimleriyle insan aklına geleneklerine yansımış bulunmaktadır. Akıl daima o evrimsel olgunluğun sırlarına ulaşmak istemiştir. Ancak güce tapacak çocukluğunu atamadığı ölçülerde aklını allahlara kaptırır. Yine de her şeye karşın bilim, dinlerin allahların baskısı altında ilerlemekten geri durmaz.
             Din veya Allah geleneği, bilinç olarak insanda dillenir davranışlaşır. Veya o geleneksel bilgiler yasaklar toplamı, insanda bilinç yerine geçer.. Akıl-bilinç gelişimi bilimsel verilerle ve değerlendirmelerle gelişmedi önce. Yasaklarla kendiliğinden gelişti. Bilim sonradan geliştike bilinç bilimsel öğeler kazandı. Ama yine de evrimin tüm kanunları ele geçmedikçe, bilinç yüzeysel- devresel- çağsal kalmaktan kurtulamadı. .
             Bu durumda şuuraltı, daima krizcil gidiş anlarında, ihtiyaçları ölçüsünde patlayacak birikimler sakladı.
             Din aklı ve bilmi baskı altında tuttuğu ölçülerde de şuuraltında itildi. Zamanı ve yeri geldiğinde de yeni kuşaklarda akıl ve bilim gelişimi olarak patladı. İslam dinini yaratan olayların aslında islam tarihsel devrimi olduğunu söylemeliyiz. Bilim, o tarihsel devrim dediğimiz olayların içinde işleyen kanunlardan çıktığına göre, demek ki islam dininin şuuraltında akıl ve bilim bastırılmıştır deyişi anlamsız kalmaz. Veya daha zengince bir kavrayışı önermiş oluruz.
             İşte burada yapmayı denediğimiz birinci iş dinin altında yatan tarihin madde ve ruhunu gözlere batırmaktır. Din kabuğu o tarihte bilinç yerine geçtiği kanunlarını yani evrimi saklı tutuyordu.
             Hz. Muhammed'in en göksel ayet ve hadislerinde bile, en yercil evrim kanunlarını sezi-öz olarak yakalamak, bu yüzden birbirlerine uzak düşürülmüş olsalar bile yadırganmamalıdır.
             Çünkü her şey evrim kanunlarıyla olup biter, hiçbir şey o kanunlardan ayrıca gelişemediğine göre o kanunları arayıp bulmak en akıllıcasıdır.
             Yoksa bizler de antik tarihin tersine; din veya nakli bilimler nasıl akli bilimleri şuuraltına itmişlerse öyle, bugün akli bilimler de dini veya naklen gelmiş gelenek görenekleri bilinçaltına bastırmaya devam ederler.
             Demek ki burada yapmayı denediğimiz ikinci iş şuuraltımıza bastırdığımız dinin madde ve ruhunun hangi kanunlarla işleyerek beyinlere etki ettiğini bilince çıkarmaktır.
             Bu ve benzer işler başarıldıkça evrimin olgunluğuna biraz daha yakınlaşmış onunla bilinçli bir alışverişe girmiş oluruz.
             99- Es Sabur : Çok sabırlıdır.
             Tarihsel Determinizmin kanunları, insan sabrının ve aklının alamayacağı bir zaman ve olaylar silsilesi içinde gerektiği yavaşlıkta ve süratte gelişir.
             İnsan toplumu oluşuncaya dek yüzbinlerce yıl insan türlerinin batıp çıkışı gerekmiştir. Medeniyetin ortaya çıkması için onbinlerce yıl gerektiği gibi Muhammed ve Kur'an'ın temellendirdiği tarihsel devrimin gerçekleşmesine kadar geçen antik medeniyetler ve tarihsel devrimler birikimi, için 5500 yıl gerekmiştir. Ve nice olaylar!
             Evrimi bu birikerek sentezlere ulaşma sabırlılığını kavramak ve o sabırlılığa uyum yapmak için evrimin gidiş kanunlarını bilince çıkarma savaşına girmek gerekir. Uyum'un tek başına yeterince olamayacağı, ne kadar zor olduğu ve ne kadar sabır istediği biraz olsun anlaşılmış olur. Uyum toplumla doğayla birlikte olur. Bu işi başarmak ise en başta sabırla durmadan çalışmak evrimsel bilinç ve teşkilatlanmak ister...

    4- Hz. MUHAMMED'İN BİLGE (ARİF) LİĞİ:

             Dikkat edilirse Allah'ın güzel isimlerinin hemen tümü, insani özelliklerden türetilmiş gibidir. Fakat insan gibi tanımlanamaz. İnsanüstüleştirilir. Fakat bu kuru bir metafizik de değildir. O öyle bir allahtır ki, her yerde her şeyde işleyen, her surete giren, insan aklının yakıştırıp tanımlayamayacağı kadar güçte ve sıfattadır... Ama yine de tanımlama gayreti sonuna dek gösterilir... İşte bu çelişkiler ve benzerleri, bize, Muhammed'in bilinci (Dini gelenekleri) ile bilinç altında bastırılmış ama kımıldamaktan geri durmayan sezilerinin din kabuğunu başkalaştırıp geliştirecek derecede kımıldayıp verimlileşme özgürlüğünü yine din kabuğundan almayı Allah emrine sokarak ilerleyen bir gerçekçi-determinist seziler üreteci olduğunu gösterir. Bu onun bastırılmış aklıdır.
             Kur'an herkese, hemen her ayette akılları kullanmayı, iyi işleri öğütler durur. Çünkü peygamberi daima aklını kullanır. Kullanmayanları azarlar, onlar adına üzülür ve onlara derinden acır. Akıl aslında tarihsel devrim kanununa (determinizme) uyumdan başka bir şey değildir. Ama bu, Allah'ın emri olarak yorumlanma aşamasındadır; paygamber'in aklının burada Allah gibi durmasına aldanmamak gerekir, gerçekte asıl akıl Allah "bilincine" bağlanmış altbilinçle işleyen şiirselleşmiş determinist sezilerdir. Şairin şiiri bilinç altıyla yaratışına benzer: Şair kelimeleri dörtlükleri kafiyeleri söz uyumlarını olayları bilinciyle düşünür ama asıl yaratıcılığı alt bilinciyle olur...
             Bunu bütün surelerde apaçık göstermek mümkündür. Ancak bu bazen pek açık bir realite halinde herkesin görebileceği ölçülerde işlerken bazen kavranması güç olaylarda mistikleşerek seziler belli belirsizleşir; çok uzaklarda yanıp sönen yıldız parıltılarına dönüşür :
             "Mücadele" süresi hicretin 4'ncü 5'inci yıllarında inmiştir. Ve mücadelenin kızıştığı peygamberin realite içinde kıvraklaştığı yıllardır. Ayetler de açıkça yercilleşir - daha açık bir determinizm kendisini gösterir:
             Evs Kabilesi zengince bezirganlardandı. Her konuda mücadeleyi fraksiyonizme sürükleyip kendilerine yer açarlardı. Allah ve Peygamber; onlara karşı zılgıtlarını pratik önlemlerini açıkça ayetleştirmekten başka yol bulamadı:

        9- Ey İnsanlar, aranızda gizli konuştuğunuz z a m a n  günah, düşmanlık ve peygambere karşı gelme üzerinde konuşmayın; iyilik ve takva üzerinde konuşun ve huzurunda toplanacağınız Alalh'tan korkun."
        10- Gizli konuşmalar şeytanın yapacağı işlerdendir.  İnananlar üzülürler. Oysa o, Allah'ın izni olmadıkça inanmışlara hiçbir zarar veremez. Müminler boş yere üzülmesinler ve Allah'a dayansınlar"

             Peygamber açıkça fraksiyonizme çatar ve Allah ile onları zılgıtlar iyi dilekli müminlere de kalp kuvveti verir ve mücadelede birleştirir. Burada akıl pek ortadadır ama yine Allah (din geleneksel bilinç) kabuğu içinde kımıldar ve hem ona bağlanır hem de bağlanırken Allah geleneğini geliştirip akıllandırır deterministleştirir.
             Yine bu zengin takımı peygamberle bile uluorta fısıldaşıp fiskosu legalize etmeye çalışıyorlardı. Peygamber bunu önlemek için ayet ilhamına girdi ve konuyu kurallara bağlayarak çözmeye çalıştı:

        12 "Ey inananlar siz Peygamber ile gizli konuşacağınız zaman bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin bu sizin için daha hayırlı ve temizdir."

             Sadaka fakirlere verileceği için zengin takımı bu taktiğinden vazgeçmek zorunda kaldı. Paygamber böylece onların içlerinde bir iyilik toplumsal kardeşlik uyandırmayı da düşünüyordu: "Bu sizin için daha hayırlıdır. Temizdir" Belki fraksiyonizmden vazgeçip müminleşirlerdi... Ama daha da gizli hale gelebilse gizli konuşmayı bıraktıklarını görünce bu ayeti kaldıran bir başka ayet ile durumu yumuşattı:

        13- "Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermenizden korktunuz mu? Çünkü yapmadınız. Allah da sizi affetti. Artık namazımızı kılın zekat verin. Allah'a ve peygamberine itaat edin. Allah yaptıklarınızı haber alandır"

             Yine ilginç bir geliştirim de şöyle gerçekleşir:
             Ashab'tan Evs İbn Samit; karısına "zihar" yapmıştı. Yani Arap geleneğine dayanarak karısıyla ebediyen yatmama kararını "sen bana ananın sırtı gibisin" diyerek bildirmişti. Bu durumda kadın kocasından boşanmamış oluyor, ama evvelce başka bir kadınla yatabilme olanağına kavuşuyordu; karısı artık kocaya "Haram" oluyordu. Araplardaki erkek çıkarcılığı, tabu ve aile biçimi böyle işliyordu. Ancak kadın evden dışarıya atılamayacak kadar hâlâ derin saygı görüyordu. Çünkü arap barbarlığı anahanlığa o kadar uzak değillerdi.
             Bu yüzden kadın mücadelesini açıkça sürdürerek peygamber'e durumu defalarca bildirerek kocasıyla arasını düzeltmesini istedi. Peygamber önce düz mantıkla geleneksel bilinçle Arap geleneğince kadını yanıtladı. "Sen kocana haramsın" dedi. Ama bu problemi çözmüş olmuyordu; hiçbir reform getirememiş oluyordu. Kadın, çocuklarını öne sürer, gençlik boyu hizmet ettiğini, şimdi yaşlandığı için bunu yaptığını öne sürer; Peygamberi ikna eder; Peygamber ayet alma durumuna girer: akılcıl sentezi yakalar:

        1- "Allah kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan kadının sözünü işitti. Allah, ikinizin birbirinizde olan konuşmasını işitir. Çünkü Allah işitendir, görendir"
        2- "Sizden kadınlara zihar edenler (sen bana ananın sırtı gibisin" diyenler) bilmelidirler ki o kadınlar onların anaları değillerdir. Onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Onlar çirkin ve yalan olan bir söz söylüyorlar. Şüphesiz Allah affedici ve bağışlayıcıdır"

             Hz. Muhammed, Tarihsel Devrimin ve çağının determinizminin gerçek bir yansımasıdır. Ekonomik politik askercil lider hekim psikolog tarihçi şair aile babası dert babası hemen bütün özellikleri bilgece veya "arif"çe üzerinde sentezleştirmiştir. Bilim adamı gibi değil ama sezileri bilime yakın "arif" mertebesindedir. Dolayısıyla Allah'a yakıştırdığı özelliklerin en insancıl seviyelerini kendinde geliştirmiş bulunmaktadır. İnsanları psikolojilerine dek derinden anlar:
             Erkeklerin babahanlıkla azgınlaşmış olduklarını yakaladığı için "onlar çirkin ve yalan olan bir söz söylüyorlar" diye onları azarlarken bile yola gelme olanaklarını açık tutar: geleneksel davrananları- temiz kalpli olanları kayırır. Yanlış yoldan dönenlere "Allah'ın bağışlayıcı affedici" olduğunu hatırlatır. Ve haksızlığa uğramış ezilen kadınların tarafını tutar...
             Hemen her sure bana benzer bütünlüklerle insancıl özelliklerle örülmüştür. Kendi çağında Kur'an bu yüzden bir mucize gibi karşılanır. Yüzlerce yıl bu yüzden evrenselleşerek ayakta kalır; gelenekselleşir...
             Yüzlerce yıl önce barbarlıktan medeniyete geçişin teorisini ve pratiğini yapan Muhammed'in özellikleri mucize gibi karşılanıp peygamberleştirilmişti. Günümüzde adım başına mucizeler gerçekleştiğinde bunlar bilim ve akıl ışığında değerlendirilebildiği için artık "Bu Allah'ın hikmetidir" sözleri bile ortaklıktan çekildi sayılır.
             Bundan alacağımız ders şudur: bilgi-akıl bilim geliştikçe Allah geleni din bilimi geriler. Ama bilinçaltına bastırılarak geriler. Onu bilince çıkarıp kültürümüzde sentezleştirirsek toplumsal ve doğasal uyumumuzu zenginleştirir.
             Tıpkı bunun gibi Muhammed zamanında da gelişen bilgi akıl ve bilim sayesinde Muhammed eski İbrahim geleneğini, eski ilkel kavranılışından kurtararak geliştirdi. Ama akıl ve bilim henüz üste çıkabilecek aşamada değildi. Bu yüzden Allah geleneği altında bastırılarak gelişmek zorunda kaldı.
             Bu kolay değildi, çağının bütün özelliklerini kendi kişiliğinde sentezleyen Muhammed, ekonomik politik ve askercil bir önder olmakla kalmadı. Kişisel psikolojiye derle hassasça eğilmek ve bunu geliştirmek zorunda kalıyordu. Bu yüzden Allah'ın güzel sıfatlarını geliştirip hemen her süreye yayabildi. Bu özellikleri aynı zamanda kendisinde de yansımış buluyor kendisinde de geliştirmekten bir an geri durmuyordu:
             Medine'ye hicretin dördüncü yılında bezirgan Yahudi kabileleri alttan alta hin oğlu hin muhalefetlerini açığa çıkardılar ve açıkça Mekke bezirganlarıyla (Ebu Sufyan'la) ittifaka girdiler. Peygamber'e iki kez suikaste bile giriştiler. Bedir Savaşını iyi değerlendirememişlerdi. Gönülleri zenginlikten yanaydı. Müslümanlar Uhud savaşında yenilir yenilmez ihanetlerini hızlandırmışlardı. Ama Muhammed'in sosyolojik ve psikolojik olduğu kadar askercil değerlendirmeleri ve taktikleri onları ustaca suçüstünde yakalamasını bildi. Onun iyi dilekli bu hassas yorumlu tutumları, yahudi kabilelerini kendi araçlarında bölmüş, tereddüte düşürmüştü; hatta psikolojik olarak zaafa telaşa çöküntüye uğratmıştı. Bir-iki kuşatmadan sonra kendiliğinden denecek biçimde bu kabilelerden Nadiroğulları Şam'a Eriha'ya Ezret'a, Hire'ye, Hayber'e sürüldüler.
             Muhammed alçakgönüllüce bunun hepsini kendinden bilmedi. Olayları uzun boylu yorumlayıp övünmedi bile. Objektif gidişin ona yardım ettiğini, tarihsel devrim içinde bulunduğunu seziyordu. Ama onun için bu Allah'ın ona yol göstermesi ve yardım edişiydi: "Haşr Suresi".

        Ayet 29- "Kitap sahiplerinden (yahudilerden) bizi inkar edenleri, ilk sürgünde yurtlarından Allah çıkardı. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlarda kalelerinin kendilerini Allahtan koruyacağını sanmışlardı. Allah onlara ummadıkları yerden geldi: (Kadınlar onları peygambere istihbarat etmişlerdi). Ve psikrolojik çöküntüye girmişlerdi) Allah yüreklerine korku saldı. Öyle ki evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle mahvettiler. Ey akıl sahipleri ibret alın!"

             Bu ayette bile, ki her şeyi Allah'a bağlamış gözükse bile, dikkatle yorumlanırsa, Peygamber'in askercil sosyolojik ve psikolojik üstünlüğü ve de alçak gönüllüğü sezilir: Yahudi oportizmini ve fraksiyonizmini en iyi izleyen ve hesabını tutup gören aslında Muhammed'dir; ne dost ne düşman peygamber kadar hassas ve atik olamamıştır.
             Ve haklı olarak haykırır:
             "Ey akıl sahipleri ibret'alın!
             Hep aklını kullanır ve akıl önerir. Ama aklı yine de aşaması, itibariyle Allah'a bağlar.
             O aynı zamanda sosyo-ekonomik bir liderdir. Yeni orijinal medeniyetinin sosyo-ekonomisini düzenler.

        Ayet 6- "Allahın onlardan elçisine verdiği  ganimetlere gelince siz (onu kazanmak için) onun üzerine ne at ne deve sürmediniz. Fakat Allah elçilerini dilediği kimseler üzerine salar (onlara üstün getirir). Allah her şeye kadirdir."

             Savaşmadan alınan ganimetlere "Fey" denir. Peygamber bu olayda da yeni orijinal bir sosyo-ekonomi geliştirmek zorunda kalır. Yahudi kabilelerinde bir kısmının görülmesi olayı açıkça peygamberlerin başarısıdır. Ama bu önemli değildir; Savaşılmadan kazanılması ve bu ganimetlerin nasıl pay edileceği önemlidir. Peygamber burada kendisini ve Allah'ı öne sürerek yine, kömüncül gelenekleri, doğmakta bulunan yeni medeniyet içinde sentezlemeyi amaçlar. İslam medeniyetinin uzun ömürlü olmasının yolunu prensipleştirmekte bulmuştur. Düşünce ve davranışlarının derinliklerinde bunu hissederek yapar. Medeniyetlerin "Mal - Mülk- sefahat ve Fuhuş, içinde battıklarını bilir; hemen her ayetinde buna karşı cepheden saldırır; Komüncül geleneklere sarılır. Allah ve peygamber korkutmasıyla da bunu sağlama bağlar:

        Ayet 7 - Allah'ın o kent halkından aldıkları peygamberine ve peygamber akrabalarına, yetimlere, yoksullara, yolcuya aittir. Ta ki o mallar, yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının, Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir."

             Burada "Fey" 6'ya pay edilse de hemen bütünü kamu malı gibi tasarruf edilir. Özellikle de kesin ve zılgıtlı şart koşulmuştur.: "Ta ki o mallar yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın" BU manevi olarak herkesin gönlünü Komüncül bir tutuma sevkettiği gibi; kayırmayı zengini zengin etmeyi kesinlikle yasaklar. Kendisiyle birilikte sırf temiz inançla Medine'ye göç edenleri de yine aynı amaçla öne çıkarıp tutar.

        Ayet 8 - "Bir de o malları şu göçmen fakirlere aittir ki yurtlarından ve mallarından sürülüp çıkarılmışlardır; Allah'ın lutüf ve rızasını ararlar Allah'a ve elçisine canlarıyla mallarıyla yardım edenler. İşte dosdoğru olanlar onlardır."

             Medine yerlilerinin (Ensar'ın) da bu payedişten kıskanma - kin gibi psikolojilerine sapabileceklerini incelikle hesap ederek onların gönüllerini kardeşçe, toplumculluk ve hakimiyetle doldurur.

        9 - "Ve onlardan önce o yurda yerleşen, iman eden Ensar, kendilerine göç ile gelenleri severler, ve onlara verilen ganimetlerden ötürü gönüllerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, yoksul göçmen kardeşlerini, öz canlarından daha  çok severler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar başarıya erenlerdir."

             Ya günümüz. Peygambercil mücadele enayilikten başka bir şey değildir. Modern peygamberlerin başarısı, toplumun küllen eleştirisi olduğu için en iyisi o tür enayiler yaşamamalıdırlar; yaşarlarsa bile mağaralarında sürünmelidirlerki Foyalar ortaya çıkmasın...
             Modern toplum eskiyi mumla aratırken aslında, ölemeyen ve doğuramayan ama sürünen kendi sonunu böyle hazırlar. Kendi kurtuluşunu aydınlatanlara el birlik göz açtırmayarak....
             "Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar başarıya erenlerdir."
             Burada "Nefis cimriliği " maddi ve manevi bütün derin anlamlarıyla, psikolojik ihtiyaçlar mülk-fuhuş + şefahat-başarı v.b. hırslar....
             O hırslar ki insanı göklere çıkardığı gibi yere de çalar; onları dizginleyip toplum adına kullananlar Muhammed zamanında başarıya ulaşırlar. Çünkü tarih terazisinin kefesi tarihsel devrimden yanadır. Başarı çabuk gelir. Ama bu tümcede tarihin bütün konaklarında geçerli olabilecek bir sır veya gerçeklik de saklı değil midir?
             Toplumu (ve kişiyi) maddi üretici güçler belirler. Ama o maddi temelleri de insan gerçekleştirir, insanlar nefislerini: kendini bilmezse maddiyatın oyuncağı olurlar.
             Peygamber gönlü, sadece kendi yurduna hapis olacak kadar dar milliyetçi değildir;
             Bilebildiği - algılayabildiği tüm insanlık ve yeryüzü için çırpınır. Çaresinin giderek evrenselleşmesi bu yüzdendir. Onun için nefis üzerine sezilerinin değeri, kendi çağını aşarak günümüze dek uzanır.
             Demek insanı mütebahirlikten (deryalar dolusu kitap okumaktan) çok, tarihsel olaylar yetiştirir ise o olaylardan, kişisel çıkarlar (nefis) uğruna kaçmak trajik sonuçları biriktirir, peygambercil liderlerin erişilemezliği ve trajedileri bir yana, büyük emeklerle kurulmuş medeniyetleri çürüyüşe ve yeni bir tarihsel devrimle yokedilişlere sürüklenişi çabuklaştırır; sosyal devrimleri geciktirir.Elbette bu kişi mülkiyeti: illizyonunun, tarihteki potansiyel kontenjanıyla; kaçınılmaz bir gidişle işler; Toplum ve kişiler kişi mülkiyetine doymadıkça, bu gidiş, bilinçli kollektif sistemleri içinde bile akacak kan olarak tarihin toplumsal damarlarını zorlar durur....
             Bu durumda peygamber bilgeliği ne yapsın
             Sosyal sınıflar ve kişiler, kendilerini tarihin akıntısına karşı bilinçli pozisyon alabilecek seviyeye yükseltmek iradelerinde kullanmadıkça; peygamber veya liderlerle aralarındaki uçurum her iki taratan da doldurulamadıkça bu trajedi sürecektir.

    5-DETERMİNİZM ve "ESMAÜ'L HÜSNA"

             Muhammed ve Allah'ı sanıldığı kadar, misfik ve insanüstü değildir. Olayların içinde akıl ile psikolojiyle birlikte (determinizm gibi) dolaşır. Bunu yine münafık - iki yüzlüleri : Evs ve Hazrec kabilelerine mensup zenginleri değerlendiren ve suç üstü yakalayan ayetlerinde apaçık görürüz.

        Haşır suresi 14. Ayet "Onlar toplu olarak sizinle savaşamazlar, ancak korunmalı şehirlerde, surların arkasından savaşmak isterler. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, ama onların kalpleri dağınıktır. Böyledir, çünkü onlar düşünmez bir topluluktur."

             Hatırlayalım, ayet, Allah buyruğudur. Ama peygamberlerin sosyolojik-psikolojik v.b. aklının, Allah geleneğiyle (bilinç kabuğuyla) sunulmasıdır. Aynı zamanda Allah ilham-rüya v.b. biçimlerde peygamberin beyninde sentezler yaratarak ayetlerini bildirir. Yani Allah'da peygamberi de, Kur'an veya islam ile hemen her olayda kendilerini determinizm gibi gösterirler. Allah her olayda işleyen determinist kanunlar gibidir. Peygamberler ise aklıyla determinizmi yorumlayan bir elçidir; tarihsel determinizmin yoğun bir yansımasıdır. Zaten bu yüzden olayların gidiş kanunlarını çok iyi sezer ve yakalar. Bunu başardığı için de kendini kutsallaştırma geleneğiyle Peygamber hisseder. Çünkü bu sezi de sentezleri kendisene Allah'ın verdiğini yoğunlaşmış bir gelenekle düşünür. Böylece Allah geleneği, determinizm ile üst üste oturur; İnanç kandan üstünleşir:
             "Sen onları toplu sanırsın, ama onların kalpleri dağınıktır."
             Muhammed mücadelesini yükseldikçe zaman zaman gerçek- kankardeş birliğinden de üstün olan inanç birliğinin, büyümek ve doğmak isteyen koskocaman bir cenin kadar yoğun bir güç olduğunu sezer görür. Düşmanın ve münafıkların topluca birlik dursalar kendi aralarında şiddetli ayrılıkların, ve kişi kendi gönüllerindeki ruhlarındaki dağınıklığın, onları kasıp kavurduğunu sezer -görür. Ve bu ayetle senteze ulaştırır. Ama bunu O'na yaptıran başka bir gücün olduğunu da sezip teslim edecek kadar da akıllı- dürüst bir insandır. Bu güç, Muhammed için Allah'tır.
             Bu yüzden Muhammed'in Allah kavrayışını yüzeysel-modern insanın din allerjili şartıyla ele almak, O'nu olduğu gibi ele almak olamaz.
             Fetih suresi 29'uncu ayet'ten;

        "(....) Bir ekin gibidirler ki, (Allah müslümanların) Filizini  çıkardı, onları güçlendirdi. kalınlaştırdı. gövdesinin üzerine dikildi. Bu ekincilerin (müslümanların ) hoşlarına gider. Onlara karşı keyifleri de öfkelendirir bir duruma geldi. (...)"

             Hicreti'in dokuzuncu: " Elçiler Yılı" dır. Müslümanlar artık ordulaşmışlardır. Mekkeliler, Hudeybiye barışına kadar güçlenmişler, biraz da zafer sarhoşu olmuşlardır. Onlara Hucurat Suresi ile terbiye kurallarını öğretir.

        1- "Ey inananlar, Allah'ın ve Elçisinin önüne geçmeyin.... "
        2- "..Seslerinizi peygamberlerin sesinin üzerine çıkar mayın... "
        3-"Odaların arkasından (uluorta) sana bağırıp - seslenenlerin çoğu düşüncesiz kimselerdi. "
        17- "İslam olmalarını senin başına kakıyorlar.

            De ki:

        "Müslüman olmamızı benim başıma kakmayın. Tersine sizi imana ilettiği için Allah'a minnettar olunur. "
        12-...zan'dan çok sakının. Zira Zan'nın bir kısmı günahtır... "

             Muhammed'in Allah'ı bu denli gerçekler içindedir; yeni islam olmuş göçebelere terbiyeyi bile öğretir. Onları azarlar - sever - hoşgörür - cezalandırır. Bu sanıldığının tersine Allah'ı determinizme daha da yaklaştırır; mistiklikten kurtarır. Yüzeysel bir görüş ile sanılabilir ki Allah'ın 99 ismi veya sıfatı basitçe insan'ın özelliklerinden türetilmiştir. Ve Sümer'de bulunan yüzlerce Allah'ın özellikleri geleneklerle İslam'ın tek tanrısının özellikleri (99 isim) haline gelmiştir.
             Hayır ve evet. Hayır çünkü bu özlellikler, bizzat Muhammed'in "Arif: Bilge"cil sentezleri halinde, ayetler içine yerli yerinde kullanarak yedirilmiştir; Ekletize edilmemiştir; Sırıtmaz. Evet. Sümerden beri gelen kültür, bilhassa Tevrat ve İncil'de yazıya geçmiştir, ama Muhammed ezberi değil kendi aklını ve dürüstlüğünü bilir ve sever; doğrudan Hz. İbrahim geleneğini içinde duyduğu için Tevrat ve İncil'i değil İbrahim geleneğini tutar. Kendi göçebe ve yerleşik karakter sentezine Tevrat-İncil değil, İbrahim geleneği denk düşer. Belki Muhammed'in kervancılık sıralarında papaz-haham-derviş görüşlerinde Sümer kültüründen yansıma Allah'ın sayısı özelikleri kulağına çalınmıştır. Ancak Muhammed Allah geleneğini sürekli olaylara vurduğu her adım başında deneyip sınadığı ve geliştirdiği için çoktan bu nakilleri aşmış; Allah geleneğini geliştirmiş; Olayların iç yorumunu; determinizme yaklaştırmıştır. Geceli-gündüzlü, rüyada bile yeni fikirler üretme yeteneğindeki beyni her olaydan ders alma tiryakisi olmuştur.
             Bu yüzden öyle yüzeysel yakıştırmalara sığmadığı gibi, insani- sosyal özelliklere de pek sığmaz. Ancak insan toplumu determinizmin en yüksek yansıması ve aşaması olduğu için, elbette determinizmi gibi Muhammed'in Allah'ı da insancıl-toplumculuk özellikleri yansıtmaktan geri durmaz; yine de o kalıbı hep kırıp aşmayı zorlar; İnsan ve doğa üstüne fırlar:
             1-Allah'ın birinci ismi, yani "İsm-i Azam" bütün isimlerin özelliklerini kendisinde toplayarak insani toplumsal özelliklerini üzerine çıkmayı zorlar: "Hüvallahüllezi la ilahe illa hü" O, öyle bir Allah'tır ki ondan başka tapılacak.inanılacak bir ilah yoktur.
             Gelmiş geçmiş ilahlar bir yana, insan nefsinin akıp tapma konusu yapabileceği her şeyi men eder. Yani toplum ve madde dışına çıkar; insanı üstünleştirir. Ama yine de her olayı güdüşüyle insan ve madde içindedir. Bu determinizmden başka bir şey olamaz. Ama Peygamber bunu ancak derinlerde bir ışık olarak sezip Allah geleneğiyle özdeşleştirir. Bu yüzden Sümer ve Mısır Tanrılarının yağmur yağdırmak ekinlere sebzelere boy arttırmak gibi somut-dar görevlerinin tanımlamalarına sığmaz; Sümer İnsanın soyut düşüncesi, henüz Hz. Muhammed kadar gelişmemiştir. Bütün teknik gelişimi yaymalarına karşın soyut düşünce henüz böyle oluşamamıştır. Veya tarihin bu kontenjanı, antik ticaret yollarında, Filistin dörtyol ağzında üretim temelsiz soyut bezirganlık yapan Hz. İbrahim soyundan gelmiş, Yahudi Araplarına ve Arabistan Araplarına tanınmıştır. Kur'an'da geçen peygamber'lerin büyük çoğunluğu yahudi Araplarından gelmiştir. Sadece birisi Arabistan Araplarına aittir. Ama hepsi Araptır. Adem Şit, İdris, Nuh, Hud, Salih; bu eski ulu-efsanevi Peygamberler de Arap ataları olan semitlere bağlanır. Belki "Veli"lerle birlikte 124 bin tane olduğu söylenegelen peygamberlerin büyük çoğunluğu da Semitlere aittir.
             Çünkü semitler, ilk ırak medeniyeti sümerlere karşı arkası kesilmeyen Tarihsel devrimlere kalkışmış; irili - ufaklı kentlerden, irili ufaklı liderciklerle Tarihsel devrim yapmasa da bu hayalleri kurmuş ve geliştirmiş bir toplumdular.
             Bilhassa İbrahim'den sonraki peygamberler, semitlerin artık tarihsel devrim güçlerinin kalmadığı, sığınıp peygamberler çıkarmak zorunda kaldıkları yani soyut düşünceler geliştirdikleri bir döneme denk düşerler. Tıpkı üretim temelsiz soyut bezirganlıkları gibi soyut düşünceleri de bu İbrahim soylu yahudi topluluklarını da bol işler.: İbrahim'den sonraki Lut, İsmail, İshak,Yakup, Yusuf, Eyyup, Şuayyip, Musa, Harun, Yüsa, İlyas, Eyesa, Davut, Süleyman, Zülküf, Uzeyir, Danyal, Lokman, Zekeriya, Yahya, İsa peygamberlerin İsmail, dışındakiler hepsi yahudidirler. İbrahim oğlu İsmail, Hacer'den olmadır ve Kabe'nin kurucusu-koruyucusu arasındadır. Bu yüzden Arabistan Araplarından sayılır. Bu soyut düşünce gelişimi içinde Sümerlerin tanrı özellikleri, İbrahim'den beri tek tanrılaşarak başkalaşıp gelişmiştir.
             Muhammed Yahudli Araplarından değildir. Ama en az 2500 yıllık bu kültürel birikimi, geleneksel (nakli) olarak Arabistan Araplarına da yansımıştır. Çünkü Ticaret Yolu üzerinde kurulmuştur. Hicaz kentleri Orta Ticaret yolu üzerindeki Şam'a uğrak yeridir...
             Sümer'den arta kalan bu tanrı kültürlerinin sentetik birikimleridir. Aynısı değildir. Zaten ilk Irak medeniyeti hemen bütün medeniyetlerin tohumlarını vermiş ana medeniyettir. Bunu bilmeyen duymayan sağır sultan kalmamış gibidir. Bu bildirmek malumu ilan etmekten öte bir kazanç getirmiş olmaz. Kültür yansımaları her çağda, her toplumda ayrı sentezlere uğrayabilirler; eğer hele ayrı bir tarihsel devrim koşulları içindeyseler, Muhammed ve Hicaz Arapları öyle az gelen bir orjinalite içindeydiler. Bunun değeri çözülmedikçe ne Muhammed ne Kur'an ne de islam medeniyeti kavranamaz...
             2-Er Rahman - Er Rahim :
             Koruyuculuğu yardımı - Acıması -yönetimi her varlığın içinde ve üzerindedir. İnsancıl - sosyal bir yakıştırmayı anlatsa bile insan üstü bir soyutluk apacık ortadır. Ve sanki Taıihsel determinizmi anlatır.
             3- El kuddüs: Noksansızdır:
             Noksansız olan kimdir? Nedir? Noksansız olan sadece varlıkların olayların gidiş kanunlarıdır. Çünkü bir temelden kalkıp gelişirler.
             4- El Melik: Mülkü-Tasarrufu bir an yok olmuyor.
             Ölümsüz olan ve her şeyde her yerde işleyen bir insan olabilir mi?
             5- El Bari: Yoktan var edendir.
             İnsanoğlu ancak günümüzde determinizmin kanunlarını yakaladıkça yoğu varedebiliyor. Ama evrimi yeniden yaratabilir mi?
             6- El Aziz: Mutlak Galiptir; İnsanoğlu boyuna yenilir ve alçalıp durur.
             Ama yine de bu tanım insan toplumunun gidişinden yararlanılarak yapılmıştır; İnsan determinizmin en üstün yansımasıdır...
             7-El Halik:
             Yarattığı her şeye kendisine özgü gücünü-özelliğini verendir: Bunu hangi kişi insan ve toplum insan, nereye kadar başarabilir.
             8-El Gaffar: Affı- bağışlaması en büyüktür:
             En insancıl özellik affetmektir. Ancak Peygamber insanın bile affetmesi, bütün insancıl nefis patlamalarını kucaklayabilecek enginlikte olamamıştır. Olamazdı da. Çünkü Peygamber de bir insandı ve hem de erkek düzeninin babahan geleneğini kıramamış bir erkek insandı. Kaçınılmaz olarak kadın haklarımızı erkek egemenliğinin hoşgörebildiği : sevgiye kadar savunulabildi. Kadınların şuuraltı patlamaları sosyal dinamizmi ileriye götüren ipuçları olabileceğini algılamaktan uzak kalacaktı şüphesiz.
             Ama Allah (Determinizmi) nice peygamberleri ve insan kişileri ve toplumları ve sayısız varlıkları bağışlayıp geliştirendir... İnsan özelliklerinden geliştirildiği apaçık olan bu tanımlamada bile insanüstü soyutlaştırma da besbellidir. Ama bu soyutlaştırma, yine bizim din allerjili "metafizik" yakıştırmalarımıza uymaz. Daha çok determinizmin insancıl tanımına uyar.
             9- El-Adil: Çok adeletlidir.
             10- El Hakem: Hakkı yerine getirendir.
             11- El-Habir: Her şeyden haberdardır.
             12- Es Semi: En iyi işitendir.
             13- El-Basıt: Açar ve genişletir.
             14- El Kabit : Sıkar ve daraltır.
             15- El Hafid: Yukardan aşağıya indirendir; Alçaltır.
             16- Er-Rauf: Esirgemesi - acıması boldur.
             17- El-Nafi: Yararlı işleri yapar.
             18- Ed-Darr: Zararlı işleri yapar.
             19- El-Aziyim: Pek azimlidir.
             20- El-Hafiz : Akıllı tutucudur.
             Bu ve benzeri tanımlamalar, hep insani sosyal olaylardan yola çıkarak Allah'ı tanımlamaya-anlamaya çalışırken bile; O'na insan- toplum sınırlarından ötede, doğayı da yaratıp giden olarak bir varlık olarak algılar. Cömertlik - bolluk - yönetim - yarar - zarar - ceza - ödül ve benzeri sınırsızlıkları hep bu yüzdendir. Bu her özelliğinde yansıtılmaya çalışılsa da, tarif ve tanımlamalarda her zaman zorluklar aşılmış sayılmaz. Biz bile bu yüce gidişi, Tarihsel Determinizm Evrim gibi sözcüklerden başka neyle isimlendirebiliyoruz? Hatta diyebiliriz ki Allah'ın 99 ismi öyle zengin kavrayışlar sunar ki, Tarihsel yol açmış olur. Evrim'in kavranışında da kolaylıklara yol açmış olur. En çok şu isim veya sıfatlarda özdeşir:
             1- El Hayy: ezeli ve ebedi hayat ile diridir. Tarihsel Determinizm dediğimiz Allah varettiği hayat ile ezelden ebediyete gelişimiyle canlı bir akıştır.
             2- El Kayyüm : Her şey Evrim'in kanunlarıyla kaimdir, var olup gelişir veya ölür.
             3- El Ehad: Her işte ortaksız ve tekdir. Biricik yaratıcı -  öldürücü - yeniden yaratıcı ve geliştirici evrimin kurumlarıdır.
             4- El - Kadir: Evrim'in kanunları her şeyi yapmaya kadirdir.; gücü yetendir.
             5- Es Sümed: Bütün doğa ve insan toplumunun sorunlarının çözümlenmesinde başvurulacak biricik merci evrim'in kanunlarıdır. Onların bilince çıkarılıp onlara uyum gösterilmesi başarıldıkça problemleriz ızdıraplarımız sona erer.
             6- El Vali : Bu muazzam doğu ve insan gidişini yöneten O'dur. Determinizmin kanunlarıdır.
             7- Ez Zahir: O ki (Evrimin kanunları ) varlığı ve birliği sayısız delil ve belgelerle apaçık ortadadır.
             8- Ama buna rağmen yine de bütünüyle kavramaz: El-Batun: duygu ve akıllarımızın tam tamına idrakinden gizlidir.
             9- El Evvel ve El Ahin kanunları ilktir, herşeyden evvel ve her şey yok olduktan sonra geriye kalandır.
             Allah'ın İsimleri, Kur'an'da ardı ardına sıralanmaz. Hemen her ayete yayılıp nüfuz etmiştir. Bazı ayetlerde özellikle anıldığı olur.


        Haşr suresi 24. Ayet :
        "O yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerlerde bulunanların hepsi O'nun Şanın yüceliğine anarlar. O, aziz ve hakimdir.
        "23'üncü ayet:
        "O öyle Allah'tır ki O ndan başka tanrı yoktur. Padişahtır, mukaddestir, Selam, mümin, müheymin, aziz, cebbar, mütekebbir'dir. Allah ortak koştukları şeylerden uzak ve temizdir."

             Hemen her ayetle genellikle ayetlerin sonlarında Allah'ın özelliklerinin belirtilmesi, Tarihsel maddelerin daima herşeyi tarihsel Determinizme veya evremin kanunlarına bağlayışına pek benzer. Çünkü her gidiş biricik yaratıcısı olan Allah'a bağlanır. Ve bu bağlantı olayların gelişimiyle sentezlenerek yapılmak alt şuuru ile gerçekleştiği için devamlı gelişir. Skolastik Allah geleneği bu altşuur eğitimiyle karanlıktan aydınlığa doğru ilerler ve yerleşir, olayların iç işleyişindeki Determinizme yaklaşır.

    6- İKİZ DÜŞMAN KARDEŞLER : İSRAİLOĞULLARI ve  HİCAZ ARABLARI: MUHAMMED'İN BİRİKİMİ

             Nasıl süresi 10'üncü ayet "Biz onların "Ona bir insan öğretiyor"dediklerin biliyoruz. Hak'tan saparak kendisine yöneldikleri adamın dili acemcedir. Bu ise apaçık Arapçadır."
             Cebra veyahut Yeiş adındaki bir hıristiyan (Rum) kölenin Kur'an daki ayetleri Muhammed'e öğrettiği gibi söylentilerin Kureyş zenginleri tarafından yayılması üzerine inmişti bu ayet.
             Kur'an top yekün, önü-ardı tutar büyük bir sentezdir; tarih kontenjanında geri tutula tutla dinanizm kazanmış ulu tarihsel devrimin yazıya geçmiş kutsal teorisi ve pratiğidir.
             Falanca bir insan veya hoca ile okutulup üfletilip öğretilecek bir şey değildir. Ama kim inkar edebilir ki, Mısır ile Irak Medeniyetleri arasında soyut ticarete sıkışmış, dörtyol ağzı Filistinde, her krizde bir peygamber çıkarmış israiloğluları'nın, soyut fikir birikimlerinden, her uyanık Hicaz Arab'ı gibi Muhammed'de feylozofçul nasibini neden almasın. İsrailoğulları güney ticaret yolu üzerinde karargahlaşmış Hacer-İsmail soylu Arabistan Araplarını nasıl düşman ikizkardeş gibi gözlüyorsa; Hacer- İsmailoğulları - torunları olan Arabistan Arapları da İsrailoğulları'nı öyle gözlüyorlar - Haberleşip birbirlerinden.yüzyıllardır ders alıyorlardı. Çünkü herşeyden önce babaları bir (İbrahim) anaları ayrı (Sare- Hacer) iki kola İshak ve İsmail soyuna dayanıyorlardı. Ve bezirgan rekabetiyle durmadan didişiyorlardı; Sam Oğulları bir daha geri dönmemecesine ikiye parçalanmışlardı...
             Bu gidiş içinde Filistin, Mısır ve Irak ana medeniyetlerinin aklına estikçe kılıçla ve ticaretle çiğneyebildiği bir dörtyolağzıdır. Fırat-Dicle ve Nil'in suladığı alüvyonlu topraklarda kurulmuştur. Bitkicil ana medeniyetlerin ancak ticaret dörtyolağzı olabilir Filistin. Ve oraya yerleşmiş Yahudiler ister istemez iki ana medeniyetin her yandan ve her türlü tutsağı olurlar. Barışsal zamanlarda aracı bezirganlıkları bile bir tutsaklıktır. Aslında; Medeniyetler krize girdikçe onlar da etkilenirler. Ekonomik sosyal krizler, tarihsel devrimleri söküp getirdiğinde, savaşçıl barbar akımları altında, dehşetli kılıçlı ezilişlere- davranışlara uğrarlar: bir yüzyıl içinde bir var olurular bir yok olurlar. Bu varoluş ve yokoluşlar sırasında kim olsa feylosof olurdu. Yahudiler de soyut bezirganlıkları gibi veya varoluş ve yokoluşları gibi, soyut düşüncede idmanlaştılar. En küçük bir düşünce-ideoloji taslağını evirip çevirip mikroskop altına alır gibi büyülttüler küçücük bir damlayı büyütüp hayalhanelerinde derya deniz ve bulut ve yağmur yapmayı öğrendiler. Bezirganlıkları da öyleydi, sosyal hayatları da öyleydi. Feylozofları da başka türlü olamadı. Irak Mısır ana medeniyetleri, hatta korsancıl Fenike medeniyetleri gibi olamayacak kadar bu medeniyetlerin kavşak ağzındaydılar. Çekilip-İtilen bezirgan tefeci oldular. Ve bu medeniyetlerin yıkılışlarını mistik edebiyatlar-mitolojiler haline soktular. Başları sosyal ve savaşçıl her krizde Peygamber çıkardılar. Ama bu Peygambercikler, ne kadar barbar gelenekli olsalar, ne kadar tarih öncesi gelenekli kutsal şef özellikli olsalar ve Yahudi'nin kaskatı olmuş bezirgan gelenekleri dışına fırlamışda olsalar; "ümmet"leri çoktan medeniyetin sınıflı toplum iğdişleri ve didişmeleriyle yozlaşmış delikli fıçıya dönmüştü; İsrailoğulları tarihsel devrim başarabilecek kalitede değillerdi. Üstelik karşılarındakiler: iki ana medeniyetin disiplinli-köklü ve barbar paralı askerlerden derlenmiş yırtıcı ordulara sahiptirler. Bu durumda İsrail Peygamberciklerine, sazlı sözlü telkinlerini - vaizlerini - dualarını - beddualarını tek tanrı ideolojilerini geliştirmekten başka bir yol kalmıyordu. Filistin bu ideoloji gelişimi için iyi bir rasathaneydi, deney merkeziydi. Her türlü medeniyetle ilişkili olduğu bir tefeci-bezirgan üssüydü. Taıihsel Devrim'e özeniyor ama bir türlü fırsatını bulup başaracak güce erişemiyordu. Ne köklü bir tarihsel devrim ne köklü bir medeniyet kuramıyor ama içinde - rüyasında - hayalinde yaşatabiliyordu. Filistin malların ünlü kervanlarda transit geçtiği odaklaştığı bir yer olmakla kalmıyor. Fikirlerin-ideolojilerin de uğrak ve odak yeri olmasıyla adeta yarışıyordu.
             Arz ve Talep kanunları en çok bu kavşakta çarpışıyor-çarpıştırılıyor ve "Tek Tanrı" gibi Fiyatlaşıyordu. Fiyat, en çok bu bezirganlıkta soyutlaşmış insanları biricik tanrı gibi etkileyebiliyordu. Çoluk çocuğundan yaşlısına kadar iliklere işlemiş biricik konu bezirganlıktı. Yani Arz-Talep ve Fiyat kanunlarıydı. Elbette bunu Marks gibi bilince çıkaramıyorlardı. Ama altbilinçle sezerek piyasadaki malların akışına sunuluşuna ve talep görüşüne göre fiyatların kimseye sormadan iniş çıkışlarını, her yerde ve her şeyde hazır ve nazır oluşunu tek tanrılaştırılabiliyor veya o tek tanrı fikrini zenginleştirebiliyorlardı.
             Zaten tek tanrı fikri Semitlerin içinde Adem Aleyselam'dan beri parlayıp sönen bir yıldız fikirdi. Semit torunlarının torunları olan İsrailoğulları birlerce yıldır yanıp-sönen bu yıldız fikri Hz. İbrahim atalarından almışlardı. Filistin, üç antika medeniyetin (Irak-Finike-Mısır'ın) buluşma noktasıydı; bu yıldız Fikir, bu üç medeniyetin çoktan komikleşmiş çok Allahları karşısında kutup yıldızlaşmakta gecikmeyecekti. Her krizde bir peygamber yaratmakta gelenekselleşmiş İsrailoğulları her peygamber ile çok tanrı geleneklerinden tek tanrı geleneklerine doğru, başka medeniyet ve kavimlere bakılınca adeta koşaradım gelişiyordu. Musevi ve İsevi dinleri böyle yaratıldılar. Ulu bir tarihsel devrimi işlemedikleri ölçüde yereldiler ve İsrailoğulları kadar küçüktüler. Ama İsrailoğulları bir kez Filistin'de tutunup bezirganlıkta soyutlaşınca habbeyken kubbe yapıldılar. Gerçek bir tarihsel devrimden daha çok ses çıkarır hale getirildiler. Kervanlarla Filistin'den Fenike'ye - Mısır'a - Irak'a - Suriye'ye - Hicaz'a - Yemen'e her gidişte ve buralardan Filistin'i uğrak yapan kıtalararası olmuş her kervan gelişinde, bu fikirler bezirganlığın psikolojik gelişim yayı yapılarak göklere çıkarılıyordu. Ama binyıllar içinde o fikirler başka şeyi söyler, İsrailoğulları başka şeyi yapar ve işler oldular. Medeniyet iğneli fıçısı Filistin'de ve her gittikleri yerlerde yozlaşıp kokuştular. Yeni bir tarihsel devrimin rüyasını dahi göremez, Peygamber dahi çıkaramaz oldular. Kendilerinden umutlarını bile kestiler. Varlığı bile işkilli-şüpheli olan İsa Peygamber ve öğütleri, İsrail oğullarının barbar geleneklerini Peygamber çıkaramayacak kertede yitirdiğinin kanıtı oldu. Ama Yahudi bu, umudunu keser mi? Beynini işletmeyi öğrenmiş; akıl-sentez yollarını açıp idmanlaşmış bir kez; durmaz gelişir. Fikirleri de umutları da canlandıracak bir yol bulur ama ne kadar. Bezirganlığın elverdiği kadar.
             Bu azim ve umutla ve bezirgan yoklayışla ikizkardeşi Hicaz Arapları'nın içine girmiş onlarla kendi içinden çıkamayacağını İsa ile birlikte anladıktan yüzlerce yıl geçmişti. Kendisinden umudunu kesse de Güney Ticaret yolu üzerindeki Hicaz'dan umutlandı...
             Yeni umutlar canlandırdı, yeni peygamberin, Hicaz Arapları içinden çıkacağı müjdesini vermişti bile: bu hemen her din adamının ağzında tutamadığı bakla olmuştu:
             61. saf suresi. 6 ncı Ayeti:

        "Meryemoğlu İsâ da: "Ey İsrailoğulları, ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek, Ahmed adında bir elçiyi müjdeleyici olarak geldim demişti. Ama o müjdelenen elçi apaçık deliller getirince, bu apaçık büyüdür dediler."

             Bu söylenti Hz. Muhammed'e kadar yankılandığına göre, varın yahudiliğin halini siz düşünün. Yeni çıkacak peygamberin ismine varıncaya kadar müjdeliyor, açıkça Hicaz Araplarının içinde peygamberliği kışkırtıyor, onu arıyordu. Çünkü Hicaz, Güney ticaret yolu üzerindeydi. Ve o yol henüz işlek değildi. Hicaz Arapları bu yolu açsalar, İsrailoğlularının kârı ne olabilirdi? İsrailoğulları bezirganlıkta ve soyut düşüncede evrensel fikirlere ulaşmışlardı; kendilerini Hicaz peygamberliğini yönetebilecek güçte buluyorlardı. Yönetemeseler de dümen suyunda gidip bezirgan kârlarını arttırabilirlerdi. Bu kapitalizmin ilk yıllarda koca geri Asyalı ve Afrikalı devrimci liderliklerin ardına sığınıp o ülkelerde sömürü işine bakışına pek benziyordu.
             Ama Hicaz Araplığı, İsrailoğlulları'nın umduğu ve sandığı gibi kendilerine benzer açgözlükte çıkmadı. İsrailoğlullarının manevi edebiyat ve masallarına daha fazla değer verdi. Gerçek mutluluğun malda mülkte değil, kardeşçe kurulmuş kollektivizmde olduğunu sezen yeni peygamber (Hz. Muhammed) ve savunucu çekirdeği; Sahabeleri ve yardımcıları: Ensar; açıkça dünya malına-mülküne düşman ilkel kominist maneviyatçılarıydılar. Rızkınızı ticarette arayın ama azıtmayın, Fakiri fukarayı kollayıp kardeşçe birlikte, zenginliği değil İslamı yüceltip bütün insanlıkta yükselttin, diyorlardı da başka şey demiyorlardı. Bu yüceliş, açıkça Muhammed ve arkadaşlarına zenginlikten daha tatlı mutluluklar veriyor ve getiriyordu.
             Yahudi kabilileri (İsrailoğulları bölükleri) bunu anlamakta gecikmediler. Bedir savaşındaki Enfal suresinin birinci ayeti, açıkça savaş komünizmi keskinliğinde iki yanı keser kılıç gibi, müslümanlar arasına sızmış Yahudi kabilelerin (Evs-Hazreç) o mal-mülk umutlarının ortasına inivermişti. Ama önce yutkundular, nefeslerini tuttular, belli etmediler, çünkü zafer Muhammed'den yana gelişiyordu; ne olur ne olmazdı. Sonra Uhud savaşında yenilgi Muhammed tarafına gelince azıttılar ve el altından yürüttükleri fitneliği açıkça mekkelilerle birleştirdiler: Muhammed'e karşı Ebu Safyan'ın tarafına geçtiler. Ama başaramayınca sürülenler onlar oldular.
             Sonunda ne oldu? Tefeci-bezirganlık azgınlaşması yarım yüzyıl içinde üste geldi. Ama antik tarih böyle ilerliyordu: Tarihsel devrimler ölen medeniyet cenazesini kaldırıp yerine yenisini kuruyor veya canlandırıyorlardı. Ve her yeni kuruluş, tarihi bir adım daha ileriye sürüklüyordu. İslâm medeniyeti de çöktü. O'nu Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar yeniden canlandırıp 20'nci yüzyıla kadar taşıdılar. Böylece İslamlık, Güney Ticaret Yolu'ndan haşmetle ilerleyerek tefeci-bezirganlığın evrensel çağını açıp geliştirmiş oldu.
             Ama Muhammed'in o ilkel komünist prensipleri Allah'ın değiştirilemez kutsal buyruğu yapma gücü olmasaydı, islamı tekrar tekrar canlandırıp yaşatacak temiz ülkücü insanlar pek bulunamazdı. Veya o ülkücü gaziler islamı canlandıracaklarına kendilerine uygun düşen başka fikirleri bulup geliştirirlerdi. Tıpkı Muhammed'in yaptığı gibı...
             İşte böyle; Avrupa 19'uncu yüzyılda onca "dahi" yetiştiren kültür ve devrim atılımlarına sahne olmuş ama devrime varamayınca ikinci enternasyonal kocakarıları türemişti. Kautski kocakarıları bilerek-bilmeyerek Rusya'da devrimi ön görüp Lenin'i kendi elleriyle işaret edip yetişmesine olanak vermişlerdi. Ama Lenin kendi bildiği yoldan devrimi başarınca hepsi sosyal emperyalist kesilivermişlerdi. Lenin'in doğrudan Marks-Engels'i kendi orijinalitesine göre kavrayıp uygulayışı gibi, Muhammed de İbrahim geleneğini, İsrailoğullarının biriktirişlerinden de yararlanarak doğrudan kendi Hicaz orijinalliği içinde kavrayıp uygulamıştı.
             Ama o, binyıllar, yüzyıllar boyu peygamberler, masallar, esatirler dolusu yeniden yeniden birikişler olmasaydı Hz. Muhammed de Kur'an da bu denli "Mucizevi" sentezlerine ulaşamazdı.
             Elbette tarihi yürüten fikirler değildir; asıl maddi temel: açılmayı ve geliştirilmeyi bekleyen Güney Ticaret Yolu üzerinden gelişecek Hicaz Araplarının sınıflı topluma geçiş: tarihsel devrim görevleriydi. Sosyal görevler, tarihin, toplumların başkalaşım ihtiyaçlarından doğarlar ve yeni toplumsal başkalaşımları getirirler.
             Fakat bu başkalaşımlar, canlıların görev değişimleriyle gelen organ başkalaşımlarından apayrı sosyalite başkalaşımlarıdır. İnsan beyni sonsuz gelişimli düşünce-davranış üretecidir. Hangi sosyal görevler ortamı içinde bulunuyorsa ona uygun düşünceler bulur ve üretir. Düşünceler olmadan ve dillenip teşkilatlanmadan sosyal görevler başarılamaz. Bu yüzden fikirlerle görevler içiçe işlemekle birlikte, çoğu devrim sıçramalarında kendini belgelere kavuşturduğu gibi, fikirler daha önce özgür beyinlerde kanatlanıp tarihsel görevlere ışık tutarlar. Kitlelerle-liderler ve fikirler arasında böylesine hiyerarşik bir bağ bulunur. Devrim cenini önce Teorik olarak Marks-Engels'ini veya Lenin'ini bulup tohumlanır ana rahminde. Sonra o doğru düşünceler etrafında çekirdekleşip-cepheleşir. İslam tarihsel devrimi de öyle olmuştur. Önce fikirler, tıpkı Almanya'da İngiltere'de-Fransa'da birikmesi gibi Filistin'de İsrailoğulları peygambercilikleriyle birikir; hatta adeta sentetik haplar haline gelirler. Yeterki o'nu yutacak barbar okuma yazma bilmese bile, dürüst-uyanık-yiğit ve hakyemez toplumcu olsun. O fikirler adamını bulur bulmaz, yeni bir tarihsel görev orijiniyle yanıp duran Hicaz kankardeş Araplarını Hz. Muhammed'in peşisıra tutuşturup alevleştiriverir.
             Hz. Muhammed önce teorisini yapıp devrime sonra atılmamıştır. Kendisini teoriyle birlikte devrim içinde buluvermiştir. Teorisi: ayetleri devrim pratiği içinde savaşırken gelişmiştir. Bu yüzden Hz. İbrahim'in Allah geleneği ve İsrailoğulları'nda oluşan sentetik fikirler, ezberlenmiş son skolastik kutsal paragraflar olmaktan çıkmış, Hicaz bedevilerinin bile kavrayabileceği somut medeniyete orijinal geçiş düsturları haline gelmiştir.
             Muhammed İsa kadar hassas; Musa kadar keskin; Yusuf kadar cinsel yasaklı; İbrahim kadar şevkatli ve sabırlı; Davut kadar savaşçı; Yunus kadar macaracı, Süleymen kadar kuş dilinden anlar ve kadınsever-İnsansever; Hacer ile İsmail kadar maceracı; Süleyman kadar teşkilatçı ve öksüz; Nuh kadar babacan ve atahan, lut kadar çaresiz ve yalnız; Şuayib kadar adalete yatkındır. Yaşadıkça bu özelliklerini geliştirir... 50 yaşlarına geldiğinde artık Mirac manevi merdiveniyle göklere yükselip Allah'ın levhi Mahvuz'unu (Ana kitabını) görecek, peygamberlerle tanışıp sentez olacak kadar; Allah'ın kelamını kendisinden işitmek üzere Sidretûl-Münteha'yı (bilgilerin sonu'nu) aşacak ve cennet ile cehennemi gezecek kadar "Arif": Bilge kişiliği sentezleştirmiştir..
             Uzun sözün kısası: İsrailoğulları yüzyıllardır, ununu eleyip çoktan eleklerini duvara asmışlardır. Tarihsel Devrimi bırakalım ayakta durabilecek insancıl komün özlerini bile yitirmişlerdir. Din ideolojilerinin içi boşalmış kuru yalan-dolan halini almıştır. Ama Hicaz Arapları belki cahiller ama barbardırlar; yani insancıl kollektif aksiyon; komün özlerini taptaze taşımaktadırlar ve güney Ticaret yolunu açarak evrenselleşebileceklerini sezecek kadar uyanık, maceracı ve ülkücüdürler. Bunun için İsrailoğullarını aratmayan zengin Kureyş Uluları yerine, daha maneviyatçı ve insancıl (komüncül) kalan züğürt bezirganları-fakir fukaraları ve göçebe çöl bedevilerini derleyecek bir lider peygamber gerekir o kadar. Muhammed buna en uygun kişi olur: 40 yaşına dek herkesin ciğerini okumuş, kendine güvenli; fakirliliği de zenginliği de, cesareti de korkaklığı da görüp denenmiştir; İsrailoğluları peygamberliklerinin sentezini (bilgisini) de İbrahim atasının geleneklerini de içinde duyabilecek olgunluğa erişince, Kureyş ulularına meydan okumak üzere safa dağına çağırır onları...
     
             7- İNSAN BEYNİ ve HZ. MUHAMMED REJİMİ
     
             İnsanoğlu (beyni) nedense daima güce tapmıştır. Buna küçük- burjuvalık deyip geçebiliriz. Ama geçmemeliyiz. İnsan neden bilmeyenlerin üzerinde ululaşmak ister? Bilmeyenler neden bilenleri peygamberleştirip ululaştırırlar? Sadece aralarındaki uçurumcul eşitsiz gelişimden ötürü mü? Uçurumcul eşitsiz gelişim nedendir? Hepsi turhallı bir halli insan değil mi? Bu ve benzeri soruların yanıtlarını burada aramayacağız. Ancak konumuzun insan beynini işkilendirişinden veya insan beynine atıf yapan sorularından da daha fazla kaçamayacağız.
             İnsanoğlu için, veya insan beyni için de diyebiliriz, "yenilmiş yenilmiştir". İnsan beyni yenilenlerle pek ilgilenmez. Yenilen yenilmiştir; galiplere bakar ve peşine düşer. Bizim gibi pek azı da yenilmişlerin, yenilgilerin peşine düşer; hastası olur desek de pek yanlış olmaz. Nedenleri üzerine burada gitmeyeceğiz. İslam medeniyeti veya Hz. Muhammed rejimi de kendisinden önce gelip geçmiş medeniyet ve rejimler gibi çökmüş, güneşi solup gitmiştir. Peygamber (ve Kur'an'ın) biricik dileği ve çevresi bunun üzerindedir, ama her şeye rağmen o güneş batmıştır. Çünkü tarihin deli seli tefeci-bezirganlığı evrenselleştirmek üzere akmaktadır. Bu islamiyetin evrenselliği gibi dursa da o bayrak altında tefeci bezirganlığın azgınlaşması saklıdır. Bu kimsenin suçu ve işi değildir. O işleri determinizm insanlara işletir. Ve islam kollektivizmi-maneviyatı o maddi temeller henüz yükselirken parlayabilmiştir; temellerin o bayrağa ihtiyacı kalmayınca tefeci bezirgan yapı, evrensel ihtişamın şaşasını-sultasını gösterir. Ama o kollektivizim söndükçe, o ihtişam da, Sulta da müthiş katostraflara yıkılışlara uğrar.
             Bu Muhammed'in Kur'an'ın veya İslamın suçu değildir. Antik tarih'te tarihsel devrim sırası bu kez göçe göçebe rönesanslarına gelmiştir o kadar. Doğuda göçebe Moğollar ve Türkler islam medeniyetini hem öldürürler hem rönesansa uğratırlar. Batıda Afrika kuzeyinde Berberiler aynı şeyi yaparlar. İbni Haldun o islam ölüş ve dirilişleri içinde ve birikişlerinde "Tarih Bilimi"ni yapar. Kendisi iliklerine dek müslüman olduğu için islam medeniyetini kayırmaz yıkılış ve:diriliş kanunlarını olduğu gibi arar-bulur ve koyar.
             Biz ondan yüzlerce yıl sonra bile onun kadar tarafsız-laik olabiliyor muyuz? Ne gezer! Sağlar, koyu bir islam tapıncı ve Nihilizmiyle ve bir o kadar da bezirgan ikiyüzlülüğüyle kudurup kudurtulurken; sollar da ateist afur tafurları ve tafralarıyla konunun üzerinden atlayıp geçiyorlar veya geçtiklerini sanıyorlar.
             Oysa İslâm Türkiye'dir, Türkiye İslam'dır. Ve Cumhuriyet Türkiyesi'nin toprak ekonomisi olsun-köylülüğü olsun oradan çıkagelir ve başkalaşır durur.
             Bu yüzden yenilmiş olmasıyla biraz daha fazla ilgilenebiliriz. Belki gelecekteki zaferlerin kalitesi bu ilgilenişlere daha fazlaca bağlıdır.
             Sosyal sınıfların, ülkemizde modern başkalaşımları geciktikçe proletaryayı savunma ve özleme duygularını hep birlikte parlatıp şişirmiş olabiliriz. Oysa proletaryanın da sosyal sınıfların da altında yatan hep bir hallı insandır. İnsan ise beyin ile güdüm bulur ve var olur. Demek biraz da bu açıdan gerilere dönersek sosyal sınıf büyüleniş ve illüzyonlarımıza (büyületişlerimize) terapi yapmış olabiliriz. Unutuyoruz zaman zaman; ne de olsa sosyal sınıflarla birlikte proletarya da kendi eliyle kendini kaldırmayacak mı? O zaman geride ne kalacak? Sadece insan! İnsan ne ile kendini yönetecek? Beyniyle! Bunu anlamayacak bir şey yok. Ama sanki sosyal sınıf ve proletarya kavramları beyninin önüne geçmiş gibi olmuyor mu? Bazan beynimizi bir illüzyon ele geçirebilir. Bu determinizmin bir oyunudur elbette. Peki o zaman ne yapmalı? Hep daima toplumun gidiş kanunlarını en derinlerdeki temellere kadar inip aramayı sürdürmeliyiz. Şüphe, bilimcil kuşku, aklımızın bekçisidir. Şüphe bekçimiz ise beynimiz determinizmin binbir çeşnisi ve rengiyle zenginleşmesiyle ayakta durup uyanıklaşabilir. .
             İnsan beyni gelişimi itibariyle, sonradan öğrenmeye muhtaç doğar. Organik olarak ne denli öğrenmeye yatkın hatta hiçbir canlıda görülemeyen, neredeyse doğar doğmaz düşünmeye ve konuşmaya yetenekli olsa da, sonradan öğrenmek zorunluluğu ile maluldür. İşin garip veya şaşırtıcı yanı, yaşadığı toplum biçimlerinden daha yavaş ve sonradan gelişir. Üretici güçlerden bilhassa teknik toplumları alıp Üsküdar'ı aşırır insan beyni neredeyse çoğu zaman apışıp kalır. Ama yine de insan beyninin kanatlanışı olmaksızın, hiçbir gelişim damgalanmamış olamaz. Bu şaşırtıcı ve ilginç olduğu kadar ibretlerle dolu maceranın, biz konumuz bakımından, yavaş- öğrenmelerle dolu yanına Muhammed'in gelişimi ve tektanrı fikri açısından ele alalım.
             İnsan, beyninin gelişimi açısından öncelikle pratik (öğrenmeye mecbur) bir varlıktır. Ama bunun hemen yanıbaşında da şaşılacak kertede, yani öğrendikçe, teori yapmaya da yatkın bir varlık olduğu ortaya çıkar. Biraz uyanık ve yetenekli beyin, duru olduğu ölçüde, medeniyetin kakafonileriyle iğdiş edilmemişse tüylerini diken diken edecek yeni fikirlere ulaşmadan yapamaz.
             Şöyle de diyebiliriz: Medeniyet yaşanan güncel determinizmdir. Ama güncel olan, eski tarih öncesi kankardeş komüncül toplum biçimlerini ve geleneklerini dümen suyuna soksa da onların insan beynindeki etkilerini kolay kolay yok edemez. İşte bu çelişkinin, ilkel sınıfsız komüncül gidiş ile sınıflı medeniyet gidişinin yaman diyalektik güreşinin beyinlerdeki yansımaları insanın kendisini bile şaşkına çeviren ileri keşifleri-buluşları getirmiştir ve getirecektir.
             Beyin'in eski ile yeni determinizmin bu yaman çarpışmalarıyla ulaştığı sentezler (keşifler) gerçekte sadece topyekün tarihsel gidiş kanunlarının kendisini ifade edişi olur. O insanı veya insanları kendisinin elçisi (resulü) veya peygamberi (Enbiya'sı) veya iyi kutşal kulu (Nebi'si) veya peygamber yarısı olan Veli'si haline getirir.
             Yani asıl egemen olan şey tarihsel determinizmin doğacıl ve toplumcul topyekün akışından (kanunlarından) başka bir şey değildir.
             Beyin bunu her çağda farklı derecelerde farklı literatürlerle kavrar. Bir başka deyişle Şuur ve altşuur çarpışma ve yansımaları giderek, bilinç dediğimiz şuursal aydınlanmayı; altşuur karanlıklarına karşı üste getirir. Ancak şuuraltı veya bilinçaltı dediğimiz karanlıklar, öylesine eski determinizmlerle yazılı-uyuyan veya pusuya yatmış katmanlardır ki, ölü fosiller ile karıştırmamak gerekir. Altbilinçlerimiz doğa ve insanlık tarihi kadar eski belirlendirişlerle (determinizmlerle) yüklüdürler. Umulmadık zaman ve yerde umulmadık ifadelerle ortaya çıkarlar. Bilinç diye ortaya çıktıklarında bile, o ifadelerde bile, bilinçaltı henüz tam anlamıyla aydınlatılamadığı ölçülerde altşuur etkileri sürer gider. Altbilinç veya bilinçaltı sözü bile, gerçeklerinin sezilişini ifade eder belli ölçülerde...
             Beynin dinleri yaratışlarında da böyle olur: Aslında beyin meraklıdır. Öğrenir öğrendiklerini sürekli zıtlaştırarak çarpıştırır. Ve yeni sentezlere (keşiflere) ulaşır. En çok da yaşadığı evrenin doğasını ve toplumunu anlamak yorumlamak ister. Çünkü günlük yaşantısını huzur içinde yoluna sokmak üretmek ve üremek zorundadır. Yanlış veya doğru mutlaka bir yoruma ulaşacak, sonra giderek yeni yorumlarla değiştirecek ve bunu inanılmaz bir uykuda gezerlikle farkında bile ollmadan yapacaktır. Çünkü günlük üretim ve üreyim ihtiyaçları müthiştir; O'nu peşisıra sürükler durur. Böylece beyinde (bilinç ve altbilinçte) boyuna müthiş bir karmaşayla ama gerçekte determinist bir hiyerarşiyle birikişler sürer gider. İşte o birikişleri şu veya bu şekilde herhangi bir çağda yaşadığımız dünyayı doğası ve toplumuyla yorumlama ihtiyacı beyindeki yerlerinden oynatıp su yüzüne çıkarır. Çok tanrı fikirlerinden tek tanrı fikirlerine geçişte de aslında etkili olan yaşanan toplumsal geçişlerdir. Yaşananlar beyinlerde bilinç ve altbilinçte yansırlar. Ama henüz vakit dolmamışsa ki dini fikirlerde bu böyle olmuştur; O gün için dini fikirler bilinç gibi ortaya çıkmıştır. Çünkü eski fikirler olan çok tanrı yaşantısı ve fikirleri artık yeni toplum biçimleri akışıyla gerilerde bırakılmış; yanlışlıkları-komik düzeylerde ifadesini bulmuştur. Tek tanrı fikri miucizevi bir görüş-yönetim ve bilinç gibi durur. Ama gerçek detererminizm, henüz kanunlarıyla olsun tamamen aydınlanmadıkça bu da altbilinç etkilerini içinde bolca taşıyan, o aşamanın bilinç kabuğu olur. Çünkü toplum ve doğanın evrimsel ilerleyişi eski çok Allahlı determinizmi ve fikirleri bir adım da olsa geride bırakmış; yenmiş ve kendi ifadeleriyle (tek tanrı simgeleriyle) de olsa bilince çıkarmıştır. Bu elbette gerçek bilinç değildir. Gerçek bilinç gidiş kanunlarının aydınlatılmasıysa, o aydınlatmaya ulaşıncaya kadar tarihsel determinizm kendisini bu şekilde aşama aşama ifade etmek üzere etkilerini sürdürecektir. Burada hem bastırılmış olan bilgileri (asıl etki eden gerçek determinizmi) bilinçlere çıkarmak gelecek kuşakların işi olarak kalır.
             Aslında insan toplumunu determine eden doğacıl ve toplumcul gidiş kanunları veya topyekün doğa ve insan olaylarının akışını ifade eden tarihsel determinizm, hem bilinç hem de altbilinç akışımızı belirler. Bu yüzden gerçek anlamda bilince çıkaramadıklarımız, bilinç altımıza bastırdığımız determinizimlerimiz olur. Yani her insan, bilincinde olduğu gibi, bilinçaltında da tarihsel determinizmlerimizi saklar ve işler.
             Bu yüzden büyü-fal-kehanet-burç din ve benzeri bilinç simgeleri gibi duran ifadelerimiz, tarihsel determinizmin belirli toplumsal gelişim aşamalarını yansıttığı gibi, aynı zamanda, bilinçaltımızda bu simgeleri yorumları söyleten determinizmlerin etkilerini barındırır.
             Bu etkiler, yaşanan toplum biçimlerine göre durmaksızın bilinç yüzeyine çıkmak ve kendilerini ifade etmek için fırsat kollarlar. Bu, insan toplumunun kendisini yeniden üretmesi için elzem olan üretimi ve üreyimi için kaçınılmaz bir zorunluluktan kaynak alıp gelişir.
             Toplum kendisini üretirken ister istemez hayatın yorumlanışını da yeniden ve yeniden üretmek zorunda kalır. Ama bu üretiş gerçek bir bilinç olamadıkça, daima bilinçlere çıkarılması gereken determinizmin bilinçaltı etkileri sürer.
             Burada önemle üzerinde durmamız gereken şey, bu bilinçaltı etkilerinin bilinç sembolleri gibi duran ama kendi içinde bilinçaltı etkilerini de barındıran bilinç kabuğu yerine geçen din gibi benzeri ifade ve yorumların determinizm açısından ne anlama geldikleridir.
             Bu rüyaların yorumundan çok daha köklü-derin-yaygın gelecek ile bağlantılı olsa da, sistematik olarak rüya yorumlarına pek benzer. Rüyalarda da bilinç-bilinçaltı çarpışır durur ama rüyalardaki bilinç gerçek bilinçle pek ilgili değildir. Veya o bilinçler de tüm bilinçaltının işi olurlar. Ve rüya bu haliyle tümden determinizmin bilince çıkarılmasını gerektirir. Bunun gibi dini ifadeler de tam bilinç olamadıkları, determinizmin bilinçaltı etkileri oldukları için determinist kanunların bilince çıkarılmasıyla aydınlanabilirler; dinlerin-peygamberlerin şuuraltı budur...
             Bu durumda bilinç hayatın oldukça gerisinden gelir. Hayat dediğimiz evrimcil determinizm, insan toplumunu doğanın doğal bir eki olarak yaratıp, hayvanlar aleminden çıkardığı gibi, sosyal hayvanlıktan da çıkarmak üzere olgunlaştırmadıkça beyinlerimizin hayatın gerisinden gelişi sürüp gideceğe benzer.
             Bilinç sandıklarımızın gerçek bilinç olmadığını, sadece determinizmin rüyasal sernbollerine benzer, toplum biçimlerinin aşamalarına uygun ifade simgeleri olduğunu ne zaman ve nasıl çözümleyebiliriz Ve o zamana kadar beynimiz hep geriden gelirse iş işten geçmeden bunu nasıl başarabiliriz? Bunlar şimdilik konumuz dışı.
             Elbette determinizmin işleyiş kanunları tümden bilinçlere çıkıp insan toplumu buna uygun teşkilatlanabildikçe bu sorunlar aşılabilir. Ve kayıplar şimdiden göründüğü kadarıyla kesinlikle az olmayacağa benzer. Determinizm, insanları nasihatlerle olamazsa musibetlerle kendi yoluna sokar..
             İnsan beyninin evrimcil determinizme göre gecikerek bilinçlenişi, insan toplumunun her kişisinde yansıyan "ömür"lerde de kendisini gösterir.
             İnsan beyni yaşadığı toplum biçimini öğrenip ona az çok bilinçle-bilinçaltıyla uyum yapıncaya kadar, insan ömrünün yarısından fazlası geçer. Bu gecikiş "dahi"ler için de "yetenek"liler için de geçerlidir. Onların farkı kaliteli yaratışlarındadır sadece. Yaratış süreleri pek değişmez.
             Muhammed, çocukluğundan beri duyduğu Hz. İbrahim, İsmail, Sare-Hacer (Tek tanrı geleneklerini) masallarını, Kureyş'in çok tanrılı yaşamıyla tekrar tekrar beyninde çarpıştırmıştır. Tek tanrı sentezini her yanıyla iliğinde kemiğinde hissetiği zaman 40 yaşındadır. Bunun için en az on beş yıllık kervan kaldırıcılığında ustalaşması-bezirganlaşması gerekmiştir. Beş yıl da aralıksız tefekkür aşaması yaşar.
             Ama kendisinden önce tek tanrı fikirlerinin birikimi için Adem- Şit Enoş saymazsak, kitap sahibi olan "Ululazm"ların başı Nuh'tan beri sayarsak en az 3000 yıl gerekmiştir. Ululazm'ların ikincisi olan Hz. İbrahim'den beriyse, en az 2500 yıl geçmiştir. İsrailoğulları'nın Filistin dört yolağzında soyut bezirganlıkta, peygamber yaratış serüvenlerini sıklaştırmalarıysa Yakup-Yusuf Peygamberler zamanından (Hiksoslardan) beriyse, en az 2000 yıl geçmiştir. Musa Peygamber ile tek tanrının zirveleşmesinden sonra ise, yine en az 1700 yıl geçmiştir. Musa'dan sonra İsrailoğullarının boyuna peygamberlerle-tek tanrı idealleriyle ifade ettikleri tarihsel devrim hayallerinin İsa ile birlikte sönüşünden sonra ise, yine en az 500 yıl geçmiştir..
             Bu süre içinde Muhammed'in ve Kur'an'ın yaratılması için gereken Medeniyet ve Tarihsel Devrim birikişleri yeterlilik kazanır kazanmaz, Hicaz Araplarının medeniyete geçiş ihtiyaçlarıyla bütünleşme olur. Ve İslâmiyet doğar.
             Doğar doğmasına, ama, bilinç veya din gibi duran bilinçli, gerçek bilinç olmaktan uzaktır. Bu bilinçin (din) islam seviyesi bir yana; peygamber ve bir avuç çekirdekçil sahabe dışında bu bilinç seviyesinin yaygınlaşamaması da bilincin ne kadar yavaş gelişebildiğine dramatik bir örnektir. Bu yüzden islam medeniyetinin cennetle muştulanmış halifeler çağı da çok genç öldürülebilecektir: 29 yıl.
             Bilinç veya beynin üretici güçlerden teknik ile olan bu trajik çelişkisi, toplum biçimlerinin tekniğin duraksız sıçramaları hızlı ve gücüyle insan beyninden daha süratle başkalaşıp gelişme diyalektiği; son duruşmada insan beyni ve toplumu lehine işlemek üzere ağlarını örse de, antik çağda da modern çağda da toplumsal rejimlerin trajik yıkılışlarında veya çöküşlerinde veya çürüyüşlerinde büyük payı olmuştur.
             Bırakalım Hz. Muhammed rejimini, ki o rejim, antik çağın kent komünasından sınıflı topluma geçiş zincirinin son halkası olmaklığı hesabıyla müthiş birikim ve sentezlere sahiptir, yine de yıkılmıştır, doğaldır, antik tarihte medeniyetler sosyal sınıfların devrimci başkalaşımlarını henüz yaratamadıkları için dışarıdan yıkılıyor veya yeniden diriltiliyorlardı. Fakat modern tarihte de sosyal devrim ile gelen toplumlar, bütün modernliklerine rağmen, sosyal devrimci sınıflarına rağmen insan beyninin bu gecikmeli kavrayışı ve davranışından olumsuz anlamda nasiplerini almaktan kurtulamadılar. Avrupa ve ABD Finans kapitalizmleri üretici güçlerden tekniği şahbazlaştırmakla sadece iç gelişimlerini sağlayacak sosyal devrim çocuğunu ana rahminde taşlaştırıp boğazlamadılar, aynı zamanda insan beynini de sentez yapamaz kireçlendirmelere uğrattılar; paranoid-sizoid karakterini yaygınlaştırdılar ve derinleştirdiler; çelişkilerden keşifcil sentezlere atlama gücünü baltalayıp, uzmancıl papaganlığa yarayan bellek kırkanbar, yapma özelliğini popohladılar. Ne yazık ki Lenin'den sonraki Sovyetler de aynı yola girmek zorunda kaldı. Hızlı boyatmak-zorunluluğu, teknik gelişimi, emperyalizmden aşağıya düşürmemek uğruna hızlandırırken insan beyninin gelişimini unuttular. Sosyalizmi insansız işleyen mekanik bir kollektivizm gibi algılayışları yaygınlaştırıp derinleştirdi. Daha kötüsü bu algılayışların altında kapitalizme benzemek eğilimlerini şuuraltıyla beslemeyi sürekli arttırdı.150 milyonluk modern proletarya ve köylülerin gençlerin gözüne bakarak ezbere yapılan bu ilerleme, aslında bir geriye dönüştü.
             Demek tarihsel determinizmin gelişimini sadece sosyal sınıflar açısından ele almanın da eksik ve yanıltıcı yanları olabilir. Sosyal sınıfların ve savaşının ortaya çıkıp insan toplumunu binbir serüveniyle göklere çıkarıp yerlere savuruşu; kâh öldürüp kâh diriltişi şunun şurasında 7000 yıllıktır. Ondan öncesi ilkel de olsa sınıfsız kankardeş insan toplumları mozayiğidir. Ve onbinlerce yılı kapsar. Orada sosyal sınıfsız sadece insan vardır. Ve insan beyni hep o ilkel sınıfsız toplum yaşamıyla düşüp kalkmıştır. Demek ki insana sadece sosyal sınıflar açısından değil, insan beyninin gelişimi veya insan toplumunun gelişiminin kanunları açısından bakmalıyız. Çünkü sosyal sınıflar gelişimi de o topyekünlük içinde doğup gelişmiştir. Ve ebedi değildir. Sosyal sınıflar da ölümlüdür. Ama insan toplumu gezegen sistemimizin ömrü oldukça yaşayabilecek sonsuz gelişimli kanunlara sahiptir...
             Özetle: Bu. açıdan da Hz. Muhammed rejimi küçümsenip kınanamaz. Rejiminin geriye dönüşü onun suçu, eksiği, yanlışı değildir; O elinden geleni yapmıştır; tarihsel akışı belirleyen determinizm Allah'ı henüz insan kullarının beyinlerini o geri dönüşlere karşı sigortalayamamıştır. Veya o sigorta kontenjanının belki tarihin gelecekteki aşamalarına saklamaktadır ki mutlaka insansız (beyinsiz) hiçbir rejim ne denli ulu kollektivist de olsa yaşayamayacağına göre, insan beynine önem ve değer verene dek, rejimler modern çalım ve gelişimlerine rağmen yıkılmasalar da sürünebilirler. Sürünmektense ölmek iyidir, diyen beyinleri determinizm ne zaman işleyip çoğaltırsa o zaman geri dönüş yolları biraz daha tıkanmış, sigortalanışımız pekiştirilmiş olacaktır.

    Notlar:
    (1)J. G. Frazer: The Golden Baugh,1890 Astudy in Comparative Religion, Lorıdon
    - Andre Pavrot: "Sumer" Paris,1960
    - S. N. Kramer: L'Historire commance â Sumer,1959
    - V. G Childe: L'Orueintprehistorique, Paris,1953
    (2) L'Avanture de Archologie, London.1957 Kurt. W Marek (C. W. Caram)
    - C. P. Tele: Historie Comparre des Ancienne Redigions de L'egiype et des peuples Semitiques.
    (3)İzmirli, İsmail Hakkı: Kur'an Tercümesi
    - M. fi. Karahisari: "Ahteri Kebir" 1316