Determinizmin gidiş kanunları,
bir tek arz talep ve fiyat kanununa indirgenebilir mi?
Arz-talep ve fiyat kanunu
dediğimiz bile, ekonomik determinizmin sadece pazar kanunudur. İlk Sümer
bezirganları tamkaraların gelişimiyle birlikte; kentlerin surlarını yıkıp
pazarlara açılıp şehirleştirilmeyle birlikte başlayan arz-talep ve fiyat
kanunu, 7000 yıldır piyasaları hop oturtup hop kaldırırken insan toplumunu
da etkiler. Ama bu determinizmin bir sonuç etkisidir. Bütünüyle kendisi
değildir. Zaman zaman antik ve modern tarihte, gelen kıtlık-bolluk krizlerinde
belki bezirgan ve kapitalistlerle determinizmin veya Allah'ın kendisi veya
bütünü gibi görülebilir; öylece algılanabilir. Ama bugün pekala biliyoruz
veya seyredebiliyoruz ki arz-talep-fiyat meselesi, hayatın ( determinist
gidişin) ta kendisi olmaktan çok uzaktır. Pazar yoksa arz-talep-fiyat da
yoktur. Bu yüzden pazarın oluşumu da gelişimi de ölüşü de bir süreç gerektirir.
Ve pazar bu yüzden, hayat denen doğa ve insan toplumu yaşamında zaman zaman
hep gibi gözükse de zaman zaman hiçtir ve hiçliğe gitmek zorunludur. En
hep olduğu zamanlarda dahi, Kur'an'dan öğrendiğimiz yeter de artar bile:
arz-talep-fiyat kanununu elinde tutanlar önce taşlasalar da, sonra taşlanmaktan
beter olmuşlardır. Hayatın fiyatlardan daha önemli ve değerli olduğu Allah
kelamıyla her surede ve neredeyse her ayetde iyilikle-hoşlukla olmadı şiddetli
azarla nasihat edilmiş durulmuştur. Tevrat ve İncil'de de benzer, bilhassa
"Süleyman'ın Meselleri:"nde nasihatler ışıldar. Kur'an gibi bir Tarihsel
Devrim'le pekişip pazar gücüyle ayaklar altına alınabilmiş olsalar da,
azgınlaşmış tefeci bezirgan toplumu olan İsrailoğullarında bile pazar ve
pazar kanunları, daima hep olamamıştır, olamazdı da. Yahudi pazarları tarihsel
devrim ve medeniyet dalgalarıyla bir varolup bir yok olurdu, ama Yahudiler;bir
türlü kendi tarihsel devrimleriyle pazarlara egemen olamıyorlardı. Bu,
gidiş pazarları ve kanunularını tek Allah'la özdeştirmeyi getirse de, tek
Allah sezileri veya ideolojileri, pazar kanunlarından çok daha derin temelli
içerikleri saklar; sadece fiyat determinizmiyle açıklanamazlar.
Pazar (sınıflı toplumticareti
= malların arzı-talebi ve fiyatlanışı) henüz ortalarda görünmezken, hem
de binlerce yıllardan beri, hatta insanlığın hayvanlar aleminden insan
toplumuna sıçradığı andan beri Allahları bulunuyordu. Diyebiliriz ki insan
toplumu: komün olduğundan beri, belki de yüzbinlerce yıldan beri insan
toplumu Allahlarıyla birlikte yaşardı. Demek Allahları sınıfllı toplumun
pazar kanunları yaratmadı.
Görünen odur ki, arz-talep-fiyat
kanunlarının cirit attığı modern emperyalist ve sosyalist toplumlarda da,
tam tersine en köklü tek Allahlar bile geri gelmemecesine köklerinden yolunuyor
veya kendiliğinden solup yok oluyorlar; Allahsızlık yaygınlaşıyor. Ve yine
görünen oldur ki bu süreçten gelişecek olan modern sınıfsız toplumlarda
da Allahların yeri olmayacak.
Demek ticaretin en modern
biçimlerinin egemen olduğu modern sınıflı toplumlarda da ticaretin ortadan
kalktığı modern sınıfsız toplumlarda da Allahlar köklerinden sonsuza dek
kazınmak üzere yok oluyorlar. Ama ticaret ve pazarın hesabının okunmadığı
ilkel sınıfsız toplumlarda ise Allahlardan geçilmiyor.
Buradan alınacak dersler
çok elbette ama konumuz açışından şu genel yargıyı ortaya çıkarmış bulunuyoruz;
İnsan toplumunun Allah edinmesi de, Allahları tek Allah'a indirgenmesi
de ve Allahları tümden kaldırılışı da doğrudan doğruya arz-talep-fiyat
kanunlarına bağlanamaz.
O halde Marks-Engels bu
konuda yanıldılar mı? Hayır, onlar sadece üretici güçler gelişiminin bir
sonucu olan arz-talep-fiyat (pazar) kanunlarını, neredeyse anadan doğma
tefeci bezirgan toplumu olan İsrailoğulları'nda, çok Allahları tek Allaha
indirgemede dolaysız etkide bulunduğuna işaret ederler: Arz-talep-fiyat
pazar üçüzüyle Hırisyanlığın Baba-oğul Kutsal Ruh üçüzünü paralelleştirirler.
Yani determinizm ile insan toplumu ve beyinlerin halhamur olduğu yer ve
zamanda çok Allahları tek Allah'a indirgemenin doğduğu veya geliştiğini
görüp sadece işaret ederler.
Bu başka bir şeydir, tek
Allahçılığı veya Allah'ın yaratıcısını arz- talep-fiyat (pazar) kanununa
bağlamak başka bir şeydir.
Biz kanunun derinlemesine
kavranışını hazırlamak üzere bu sonuçtan yola çıkarak da işlemek istedik.
Devam edelim.
Arz-Talep-fiyat neyin eseridir?
Dört başlı üretici güçlerin: İnsan - Tarih - Teknik - Coğrafya. Determinizmin
motoru budur. İnsanlık tarihi bu motorla işler.
Marks'ın ölümsüz buluşu
o çekirdek sözcükte özetlenir : "Üretici Güçler"
Peki ya üretici güçleri
yaratıp geliştiren nedir? Yine kendisi midir?
Hayır! Öyle bir yanıt, pek
yuvarlak bir çıkmaz olurdu. Üretici güçler, ilk insan toplumu olan komünün
içinde tomurcuk bir çekirdek gibi dertop olmuş halde bulunuyordu. Komün
de, bütün gizleme ve yasaklama çabalarına karşın Marks-Engels'in afişeleriyle
bilindiği Amerikalı Morgan'ın buluşudur. Üretici güçleri geliştiren Komün'dür.
Bu karşılıklı olur. Çünkü üretici güçlerin çekirdek hali Komüncül yapıdır.
Komün, insan toplumunun
en ilkel doğal, ama sürekli üretici güçler motoruyla gelişen çekirdek halidir.
Komün üretici güçler ile gelişirken, üretici güçler de Komün ile birlikte
gelişir. En sonunda üretici güçler geliştikçe Komün'e sığmaz olur; Komünü
parçalayıp sınıflı topluma: medeniyete açar. Bundan sonra pazar kanunları
olan arz-talep-fiyat gelişir.
İsrailoğulları, bilindiği
gibi antik ticaret yollarının kesiştiği Filistin dört yol ağzında fiyat
ile en çok haşır neşir tefeci bezirgan topluluklarıdırlar. Fiyatın daha
doğrusu medeniyetin ve onu geliştiren üretici güçlerin kıtalararasılaştığı
(Irak - Fenike - Mısır - Grek - Hint - Çin) yer ve zamanda, İsrailoğulları'nın
tarihsel devrim özlemiyle boyuna yaratmaktan yılmadığı sürüsüne bereket
peygamber öncülerine, çok Allahlar artık komik gelmeye başlamıştır. Onları
tek Allaha indirgemek kolay bir zorunluluk halini almıştır. Ama düşüncede
yaratılan bu sentezi kendi toplumunda ve çevre toplumlarında üste getirmek
düşünce sentezleri kadar kolay olmuyordu. Tek Allah çok Allahlara daima
kılıç zoruyla üste getiriliyordu. Bu Hicaz'da orijinal bir tarihsel devrimle
evrenselleşirken, Filistin'de kendi içine kapalı kalmak zorunda kaldı:
vakit dolmamıştı ve Irak, Fenike, Mısır medeniyetleri Filistin kavşağını
kolay çiğneyip kendi kabuğuna koyup bölüyorlardı...
Antik Tarihi'in d'üşünce
sistemi Allahlar kabuğu içinde gelişiyordu. Bu konumu geleneklerinden ve
düşünce yapısından geliyordu. Komün totem ile birlikte doğup birlikte gelişmiştir.
Komün - Totem; Totem Komün demektir. Düşünce ve dil; yercil olsa, kendi
gibi olsa o ilk tanrı-din çekirdeğinden bağımsızlaşamadı; onunla birlikte
simgeleşerek büyüyüp gelişirken bütün düşünceleri o kabuğun içine alarak
harmanladı, dillendirdi. Medeniyete parçalanınca da durum değişmedi. Çünkü
medeniyet boyuna komünlerin devrimleriyle bir yok olup bir çıkıyordu. Yani
komün geleneklerine boğulup yeniden ortaya çıkarken ister istemez. O tanrılar
kabuğuyla düşüp- kalkıyor ve düşünüyordu. Beyinlerde tanrısal-dinsel görüş-düşünüş-kavranış
iliklere kemiklere işledi; ister istemez yeni fikirler de o zemin üzre
gelişip durdu. İsrailoğulları arpacık kumruları gibi düşünme üssü kurmuştu
adeta. Yüzlerce peygamber ve yine yüzlerce çok tanrı çarpışmaları içinde,
İsrailoğulları diğer topluluklardan daha fazla din geleneklerine ve tanrısal
düşünüş işlekliğine sahip oldular. Hatta olabilir ki beyinleri dinsel şartlanma
ve kastlaşmaya uğramıştı. Bu durumda onlardan fiyat-üretici güçler-toplum
determinizmine inmeleri belklenemezdi elbette. Ama o determinizmi sezerek,
kendi toplumlarında ve çevre medeniyetlerde evrenselce hissederek tek tanrı
monizmine indirgemeleri en olabilecek bir işti. Ve öyle oldu. Gerçek: tarihsel
determinizm, İsrailoğlu peygamberlerinin altşuurlarından dürterek-iteleyerek
kendisini hissettirdi. Ve İsrailoğulları peygamberliklerinin beyin kabuklarında
yerleşip adeta kastlaşmış Allah-din sembolleri ve sistemi biçimlerinde
ifadelerini buldu; dinsel-tanrısal dillenişe geçti. Tarihsel determinizmin
o yıllardaki en belirgin yansımalarından biri olan Fiyat, en temel ekonomik
determinizmin toplum içindeki en belirgin temsilcisiydi. Çünkü ticaret
üretime göre çok daha revaçta ve kazanç getiriciydi. Üretim, doğa ve toplumun
bakirliği ölçüsünde bolluklar sunuyordu, ama pazarlanışı daha büyük emek-yetenek
ve zaman alıyordu. Ticaret kıtalara taştıkça üretim iyice gölgede kalıyor
ve toplumun asıl motoru yerine geçiyordu. Ticaret saltanatı arz-talep-fiyat
kanunuyla yürüdüğü için de ekonomik determinizm daha da üçüzleşip veya
tekleşip İsrailoğulları'nın toplum biçimi değişkenliğine göre ya İbrahimin
Allah'ı, ya Musa'nın Allah'ı ya da İsevilığin, "Baba, Oğul, Kutsal Ruh"
biçiminde tekleşen-üçüzleşen dinsel simgelerde ifadesini buluyor; dilleşip
yerine göre kitaplaşıyordu...
Yeniden geriye, başa dönelim:
tek başına pazar kanunu: fiyat, tarihsel determinizm'i yansıtamaz. Dolayısıyla,
İsrailoğullarının tek Allahı, veya tek Allahlı bilinç kabuklarının altında
Fiyat determinizminden çok daha fazla derin (zengin) şeyler: determinizmler
yatar.
Bunlar neler olabilir? diye
araştırdığımızda karşımıza öncelikle üretici güçler formülü'nün açılımları
çıkar. Geriye doğru gittiğimizde en başta, üretici güçlerin doğum-ana rahmi
Komün'e kadar uzanırız. Yani ikinci formül: Komün karşımıza çıkar. Üretici
güçler Komün'ün içinde canlı bir dinamizm olarak komün ile birlikte çekirdekleşmiştir.
Bu çok genel olmakla birlikte bize tarihsel determinizmin, ki bu insan
toplumunun akışıyla birlikte doğanın, insanın egemenliğinde başkalaşarak
gelişini de içinde barındırır, bu yüzden topyekün determinizm'in temellerini
ve çalışma dinamizmini verir. Ancak araya bir formül daha yerleşir ki,
o, bu ilk temellerin komün'ün veya komünül toplumların parçalanıp medeniyete
geçişlerini anlatmakla kalmaz; medeniyetlerin 6500 yıl boyunca batıp çıkışlarını
(tarihsel devrimleri) aydınlatırken kültür yapılarının oluşumlarını da
açıklar, perdelerini kaldırır, kitaplar ve dinler bu 6500 yıllık antik
tarihde fışkırmışlar, batıp çıkmışlardır. Ve dinler ister istemez bu antik
tarihin gidiş kanunlarıyla damgalanmadan yapamamışlardır. Bu tarihsel devrimler
kanunudur. Bu aynı zamanda komünlerin medeniyete geçiş kanunlarıdır. Ki
yine Komün ve üretici güçler yasalarıyla işler.
Komün medeniyete geçmeye
hazır olunca, kendisini tarihsel görevine hazırlarken o' nun rüyaları-idealleriyle
dolup taşar; yiğitbilge -önder kahramanlarını çıkarır. Otantik ticaret
yolları üzerine yürür ve saldırıp yokedeceği veya canlandıracağı çürümüş
medeniyeti yoklamalarıyla bulup-seçer-işte bu aşamada komüncül topluluğun
önder kahramanın içinde bulunduğu üretici güçler aşamasına göre Allahlaşır
veya Peygamberleşir.
O Allahlaşmayı veya peygamberleşmeyi
yaratan determinizm, elbette topyekün komünün ve birlikte dinamizm bulduğu
üretici güçler akışının, medeniyet üretici güçleriyle güreşebilme diyalektiğiyle
keskinleşip; oluşmuştur. Bu iki gücün; barbarlık ve medeniyetin güreşme
diyalektiği insanlık tarihi içerisinde kavranmadıkça antik tarihte olagelmiş
tanrısal doğuş batış ve çıkışlar anlaşılamaz.
Ancak hiç bir zaman unutulmamalıdır
ki, üreteci güçler içerisinde en aktif en canlı ve en temel olanı insandır.
Üretici güçlerden tekniğin kâr amacıyla, gözü dönmüş kişi mülkü hırsıyla
hiç bir determinist kanun dinlemeksizin diğer üretici güçlere baskın getirilişine
aldanmamak gerekir. Son duruşmada tekniği de insan hayata geçirir. Bu yüzden
üretici güçlerin doğum yeri olan komün'e yeri ve zamanı geldikçe tekrar
tekrar geri dönmeli ve üzerinde durmalıyız. Şimdilik şu kadarını belirtebiliriz
ki, teknik determinizm yuvarlaklığı hiçbir tarihsel probleme çözüm getirmez.
Medeniyet teknik üretici gücü bakımından ileri (olmasına rağmen, ed.),
insan üretici gücü bakımından (kollektifçe) daha baskın olan barbarlarca
boyuna yokedilir dururlar. Tarih sandığımızdan zengindir ve insan temeline
bağlı kalmadan yapamaz.
Tarih öncesi'ne geri gidildikçe,
Marks-Engels'in Manifesto'sunun ilk sözünde işaret ettikleri kuraldan dışarıya
çıkıveriyoruz kendiliğinden. O ilk söz şuydu: "Tarih sınıfların güreşidir".
Modern sosyal sınıf güneşlerinin determinizmiyle koşullanmışız birkez.
Ama olayların diliyle de düşünüp-konuşmayı da metodumuz yapmışız; beynimiz
başka türlüsüne elvermiyor. Antik tarih ve Tarih öncesi çelişkimiz yakamızı
bırakmıyor. Çünkü sosyal sınıflar güreşi, sınıflı tooplumla medeniyetle
birlikte başlasa da, modern çağdaki keskin sosyal devrim olgunluğuna birden
bire ulaşamadı. Sosyal sınıf güneşleri sosyal devrimleri getiremedi. O
zaman işin içine tarihöncesi ilkel sınıfsız insanın kollektif aksiyonu
karıştı. Ve olaylar sınıflarla değil "insan" ile açıklanmak zorunda kaldı.
Modern sınıflı toplum kapanıp modern sınıfsız toplum doğarken de sosyal
sınıfların önemi azalarak yine "insan"ı incelemek "insan" ile konuşmak
öne çıkabileceği gibi. Çünkü "Girişte" andığımız gibi, insanlık tarihi
komünçekirdeginin kendisini yeniden üretişinden ibarettir. Devrimcilik
üretici güçler kadar komünün de eseridir.
Bu yüzden modern tarih,
sosyal sınıfların güreşiyse antik tarih, barbarlığın medeniyetle güreşi
olur diyebiliriz. Kent barbarları orjinal medeniyet kuracak kadar geliştikleri
için içine girdikleri medeniyeti ortadan kaldırırlar. Göçebe orta barbarlar,
yendikleri medeniyeti rönesansa uğratabilirler. Tanrıları peygamberleri
ve dinleri de ona göre olur.
Kenti kuracak komünün bir
öncü kahramanı vardır. O öncünün peşine takılıp yollara düşer. Kentini
kuruncaya dek çektikleri yenilgi ve zaferleri onun destanı olur. Atalarının
inançlarını geliştirmiş piyeti (takva) sahibi bir ermiş yarı peygamber
kişidir.
Mala-mülke değil, halkı
önünde saygıyla yücelmeye pek düşkündür. kendisini anıtlaştırmak - ululaştırmak
hattâ mümkünse bu işin sonuna kadar giderek ataları gibi Allahlaşmak eğilimine
zaferleri ölçüsünde giriverir. Zaten ilkel toplum totem - ana - baba -
doğa tanrılarıyla dolup taşarken bu geleneği her üyesinin iliklerine dek
işlenmiştir. Komünün içinde biraz sivrilip öncülüğe geçenler süratle takvalarını
geliştirecek konsantrasyona, hülyalara ve eylemlere giriverirler. Tarihsel
görevlerinde sezilerde - kehanatlerde buluşmak böylece kolaylasır.
Kent bir komün veya köy
değildir. Ama kurulmadan önce daima komünal bir çekirdekle hareket eder
ve ana Irak kent evinin kehanet (orakl) leriyle veya o geleneklerde bezirgan
ticaret yolları üzerine çevre barbarları içine yerleştirilip Kentleştirilir.
Kent doğar doğmaz çevre barbarları da etkiler aynı gelenekle o da onları
güdüp kentleştirmeye çalışır. Zaman olur, gücüne göre işler tersine döner:
ilk ana Irak medeniyetinden çevre barbarlar - ticaret yolları üzerine gelip
kentleşenler (barışcıl kolonileşme yapanlar) bu kez savaşcıl bir derlenme
ile yine ticaret yolları üzerinden çöken ana medeniyet üzerine çullanırlar:
Bu gücüne göre bir tarihsel devrim olur: Tufan budur. Ve tarihsel devrimin
öncüsü artık ümmeti olan kitapsız veya kitaplı bir peygamberdir. Allahı
da ister istemez medeniyet birikimlerine göre Sümer: ana Irak medeniyetinin
allahları olur. Bu allahlar; çevre barbarlarının totemleri - ana tanrıları-
baba tanrıları doğa tanrılarıyla karışmış ve fetihler ve tarihsel devrimler
ölçüsünde çoğalıp üremişlerdır.
Ama giderek insan aklı da
gelişir: körü körüne ezbere tanrısallık, tarihsel devrimlerde işe yaramaz;
her tarihsel devrim kendi gücüne göre düşünce gelişimi ister; adım adım
biriken insan beyninin soyutlama yetenegi tarihsel devrimlerde, peygamberler
veya Allahlaşmış öncülerde adeta kanatlanır; yine Allah ve peygamber destanlarıyla
birlikte tanrısal düşüncelerde gelişme olur. Şüpesiz ki bu gelişme, toplum
biçimlerinin gelişimi ile paralel işler; tasavvur veya insan şuuru ile
değil tarihin kendi kanunlarıyla sakarca ileri- geri sendeleyerek gelişir.
Hayvan evcilleştirmesi (sürücü:
çoban sistemi) geliştikce kılına dokunulmaz hayvan totemleri artık kesilebilir,
yenebilir; eski totem tanrı sonradan ev eşyalarında süs, uğur taşı olarak
görev yapar; yabancı barbarlara karşı tapınak ortak malını korumak üzere
birleşmiş kanların totemlerini yansıtan, küp kulplarının hayvan başlı oluşu
yine bu kollektif savunmayı yansıtırken zamanla süs veya uğur haline gelişini
de açıklar; daha sonra o barbar totemleri "Cin taifesi " biçiminde yorumlanıp
gelenekleşir ve dinlerin sistemine girerler.
Ana tanrılar, üretim ve
sosyal hayatta önderleştikçe totemlerin önlerine geçerler ama totemlerden
kolay kopuşulamaz; ana tanrıların ilkin ilk Irak kentciklerinde tavşan
gözlü oluşu, Iraktan Mısıra atlayışı bu yüzdendir.
Çobancılık (babahanlık)
geliştikçe baba tanrılar ana tanrılarla çelişirler ; bereket ve üretim
tanrıcası İnnin ile Ateş - Güneş Tanrısı Dumuzi zıtlaşır; efsaneleri gelenekleşir.
Medeniyet (Sümer) çevre
barbarlar içinde ticaret-hammadde aşkıyla yayıldıkça; Fırat-Dicle Kuzeye,
Finike, Mısır, Umman-Hint boyunca kolonileştikçe bu gelenekler barbarlar
içinde de kentleşerek yayılır. Ama barbarların totemlerini de içine alarak
zenginleşir, karmaşıklaşır. Sonra o barbarlar çevreden merkeze tarihsel
devrimlerle çullandıkça kendi tanrılarını ve geleneklerini üste getirmek
üzere eski tanrılara ve geleneklere katarak tanrıları sayısallaştırırlar:
Herodot'un korku-çekinme ile de olsa anlatmaktan cayamadığı hep bu tanrılar
üzerinedir. Çünkü Muhaammed'den bin yıl önce yaşayan Herodot zamanı bile
her yanı çok Allahlar tutmuş, ruhları her yanda insan üstüleşmiştir.
Ama çoktanrılar bu denli
her yana yayılıp kıtalararasılaştıkça tıpkı totem ve kadın ve baba tanrılarının
ilk illizyonlarını yitirişlerine de uğrarlar.. O ilk çıkış çağlarındaki,
deniz seviyesini -1-2-5-8 metreye kadar inanılmaz kollektif emekle yüzyıllaarca
süren peryotlarla yeniden ve yeniden bıkıp usanmak bilmeden doldururlarken
toplumun komüncül kollektif gücü tanrısal kutsallığı yeniden üretmiştir.
Ve tarihsel devrimlerle boyuna canlandırılıp yaşatılmıştır. Ama ilk sümer
kentlerini kuzeye açan medeniyet, bir daha o muazzam kollektif emeğe ihtiyaç
duymamıştır. Hele Akat medeniyeti Sümer'e üstün gelince demir keşfedilmiş
(İ.Ö 3000-2700) ve kollektif emek ihtiyacı giderek azalmıştır. Kutsallıklarda
buna paralel olarak gücünü eski totemcil - kadın ana - baba tanrılarından
daha soyut yer-gök-deniz tanrılarına kaydırmıştır. Erkek-dişi tanrılar
da o soyutluk içinde yer alsalar da artık bu tıpkı gücü azalan totemlerin
kadın - erkek tanrıların içinde yeralışları gibidir. Giderek sönerler.
Ve medeniyet ilk lokal kollektif
emekle kurulmuş ağır gelişimli bitkicil veya ırmakcıl medeniyet aşamasını
kapatıp kıtalararası hayvancıl daha hareketli medeniyet kurma aşamasına
ulaşınca imparatorlaşır ve işe yarayan Allahları kendi üstünlüğünde sadeleştirip
olabildiğince azaltır: tanrılar tanrısına bağlar.
Bu demiri keşfeden büyük
tufan yaratıcı Semit barbarlarının işi olur; giderek geliştirilir. Tektanrı
yaratıcı ve geliştirici toplulukların da Semit torunları oluşu tesadüf
olmaması gerekir.
Arkeloji ve klasik bilgin
aklı hemen bütün buluşları, Sümer medeniyetine bağladığı gibi, dinsel kültür
gelişimini de Sümer buluşlarına bağlamakta kolaylık görür; tarih onlar
için belli başlı determinist kanunlara uymayan, düzce bir çizgidir ve Sümer'e
bağlanması görünen köy için kılavuz istemeyen bir iştir.
Oysa Sümer'den önce birikmiş
18 tabaka dikkatle izlendiğinde orada hemen bütün keşiflerin, uzun yüzyıllar
süren komüncül kollektif emegin, ön tarihsel devrimlerle boyuna tazelenen
"kutsal" gücüyle yapılmış olduğu; medeniyetin ancak onları sayıyla çoğalttığı
anlaşılır. Unutmamalıdır ki Irak kentleri üzerine tarihsel devrimle gelen
Sümerler de barbar (komüncül ) kollektif ruhlu insanlardır. Ve daima yeni
bir barbar akınla tazelenirler. 6500 yıllık Antik Tarih de o kollektif
aksiyonun vurucu gücüyle adım adım saat düzeniyle helezonik ilerleme gösterir.
Antik tarihte medeniyetler ancak o ilerlemeleri gerilettikleri ölçüde tutulmuşlardır.
Tıkanıklıları açanlar da daima kollektif aksilyon gelenekli topluluklar
olmuşlardır: Şu barbar diye kötülediğimiz komüncül atalarımız... Toplumun
kültür çatısındaki tanrısal gelişmeler de aynı kanuna uyarak yürümeden
edemezdi.
Sümer'de bulunan tanrısallığın
gelişim zaferleri, yine tek başı na Sümere (bir tek ırka - ulusa - medeniyete)
ait değildirler. Sümer barbarlıkla medeniyetin koeksiztarisı bile değildir;
barbar insanların yüzlerce yıl süren kollektif emek gücünün (insanın )
sentezleridir. O kollektif güçler: tanrısal kutsallığı yaratmıştır. Tanrısallık
(kutsallık) da Sümer medeniyetine bağlanamaz.
İlk ana Irak kentleri ve
oradan (kent federasyonlarından) çıkma ilk ana medeniyet, bir daha yeryüzünde
eşi benzeri görülemeyecek bir komüncül emekte (yüzlerce yıllık birikimlerden
sonra) kurulabildiği için, tanrıları da tapınakları da orijinal ve sarsılmaz
kutsallıklar taşır. Ve yüzlerce yılda geliştiği için belirli soyutlaştırma
sentezlerini yakalayabilmiştirler. Bir tek tarihsel devrimle gelen Sümerlere
ve ilk medeniyete bağlanamazlar. Sümer medeniyeti tanrıları da ak kalkerli-
kızıl tapınakları da hazırca bulup sayıca geliştirmiştir.
Bu eşsiz benzersiz kuruluş,
ilk medeniyeti ister istemez "ana" yapınca; Irak benzeri ırmakçıl Mısır
Hint-Çin medeniyetleri de; benzemez hayvancıl diyebileceğimiz daha hareketli
korsancıl ticaretle ilerleyen Grek-Roma medeniyetleri de o ilk ana "Sümer"
medeniyetinin alt ve üst yapı geleneklerine (bütün orijinalliklerine rağmen)
uymadan edemediler. Ama her seferinde periyodik gelişimi bir adım daha
ilerledi. Barbarın tertemiz beyni kılıcı gibiydi.
İşte o ilk ana Sümer medeniyeti
de ; oradan dallanıp budaklanmış diğer ana-yavru medeniyetler de; benzeşip-benzeşmeyen
gelişimleri de, tarihsel devrimler kanunu, tarih içinde anahtarın kilide
uyması gibi izlenip uygulanmadıkça kavranamazlar. O temeller anlaşılmadıkça
en çok vurgun (spekülasyon ) yapılan din-kültür alanı ise hemen hiç anlaşılmaz
kalır: Sümer'de tek tanrı yoktur. Nasıl ve nereden hangi gelişim yayıyla
ortaya çıkıp kökleşmiştir?
Her şeyi Sümer tabletlerinde
arayıp bulan batılı laik bilginler, Tevrat uzmanı kesildiler, ama Kur'an'a
neredeyse el sürmüyorlar; Tektanrıyı yaratıp evrenselleştirmek Sümer dururken
kala kala Filistin Çölüne sıkışmış Yahudilere; hele adı sanı işitilmedik
Arabistan çölündeki bedevi güruhuna mı kalmış? Neden? Akıl sır ermiyor.
Yazılı tek Allahçı belgeler de Tevrat ve Kur'an, gerisi mitoloji tevatir...
Öyleyse terihe akıl vermek yerine tarihin aklını (kanunlarını) çözmek en
doğrusu olmaz mı?
Totemizmin insan toplumunda
ve beyninde yarattığı etkiler derinlemesine kavranmadıkça sonra gelen din
etkileri veya, insan toplumunun din yaratışları: kutsallaşma veya tanrısallaşma
prosesi yeterince önemsenip kavranamaz.
Tanrısallaşma gelişiminin
başlangıcı Totemizm olduğuna göre ilkin derinlemesine Totemizm'i ele almalıyız.
Ancak bu başlı başına bir araştırmayı içerecektir. Burada Allah - Peygamber
- Kitap yaratılışı açısından Totemizm temellerine çok kısa değinmek-işaret
etmek zorundayız.
Prensip olarak hatırlamamız
ve unutmamamız gereken temel kural: insan toplumunun cinsel yasaklarla
ve cinsel yasakların sembolü olan Totem'le birlikte doğup geliştiğidir.
Yani kutsallık veya tanrısallık
başlangıç olarak da olsa, insan toplumunda ve insan beyninde neredeyse
doğuşundan (ezelden) beri vardır.
Ama insan toplumu gibi insan
tanrısallığı da canlı bir prose (gidiş)tir. İnsan toplumu'nun kutsallığını
da kendisini de yaratan şey, onun kollektif emeği olmuştur diyebiliriz.
Komün henüz cinsel yasaksız,
Totem'siz iken, komünü yaratan neyse tanrısallığı yaratan da odur şüphesiz.
O da bütün çıplaklığı ve yakıcılığıyla şudur: Komünün kendisini yeniden
ve yeniden üretmek zorunluluğudur. Bu üretmek işinde, her zaman unuttuğumuz
ve her zaman sandığımızdan daha fazla insan toplumunun sırlarını saklayan
insan üreyimi meseleleri de derleşik halde bulunur. Çünkü komün insan toplumunun
her şeyi içinde bulunan ilk çekirdeğidir.
O çekirdek, maddi üretici
güçler (teknik-coğrafya) henüz doğum halinde bulunduğu ölçüde daha çok
manevi üretici güç olan insandan derleşiktir. Ama insan kendisini yeniden
üretmek zorunda olduğu için tekniğini de coğrafyasını da sürekli geliştirecektir.
Bu gidiş ister istemez komünü yeniden yaratırken komünün kutsallığını da
yaratıp geliştirir.
Kutsallık, ne ölçüde ve
ne adla anlatılırsa anlatılsın adı üzerinde kutsallıktır tanrısallıktır.
Ve dinlerin en eski kökleridir.
Bize bugünkü medeni, allahçı,
ateist, bilgin kafalarımıza ters gelebilir belki. Ama ilk insan kutsallığı
insan toplumu özünde hafifçe yücelmiş senli- benli pratik-seçilemez bir
kutsallıkdı. İnsan kutsallığı insan tanrıyla birlikte yatıp kalkar, onunla
dillenip onunla söyleşir onunla düşünür onunla avlanıp yer içerdi. Konuyla
en çok ilgilenen J. Frazer bile konuyu yakalamışken kaçırır. Çünkü insan
toplumunun gidiş kanunları kutsallıklar; Totemizm'den sonra gelen Allahlar
(kültür çatısı) içinde aranıp bulanamaz. Kutsallıkları yaratan şey, toplumsal
gidiş kanunlarıdır.
Bugünkü dinlere bakınca,
Totemizm, bilginlere din gibi gözükmez. Günümüz dinleri gökselleşip kitaplaşınca
insan üstünlükleri, insanı gölgede bırakmış ; yaratıcılarını, yaratılan
olduğu halde kendisine bağlayarak zincire vurmuştur. Bu açıdan insanın
atası gibi duran Totemizm modern insana din gibi gözükmez.
Din nedir? İnsan düşünce
ve davranışlarının üzerine fırlayıp, insanın kendi düşünce ve davranışlarından
çıkıp geldiği halde insanüstü güç haline gelerek doğayı ve insan toplumunu
yaratıp güden teorik-pratik bir sistemdir. Medeniyet dinlerinin de ilk
kökleri Totemizm'e uzanır.
Dini nasıl tarif ederseniz
edin, Totemizmi din dışına atamazsınız. Çünkü Totemizm, kutsallıkta gökleri
tutmuş son medeni evrensel dinlerin ilk yercil kökleriydi. O göksellikler
adım adım Totemizm'den hangi mekanizmayla geliştiği (toplumun gidiş kanunları)
bilinemezse biryerde söylenen başka bir yerde unutulur; hatta o mekanizmanın
esiri olmaya devam edilir.
Biz burada, göksel dinlerin
çıkış mekanizmalarından ilki olan Totemizmin, ilkel insan toplumunun dolayısıyla
beyninin Totemle birlikte gelişerek kutsallaşmaya nasıl eğğinleşip yatkınlaştığı
üzerine parmak basıp Antik kutsallık prosesine geçeceğiz :
İnsan Toplumu doğarken önce
kendisiyle birlikte çevresini doğayı ve doğanın gücünü toplumlaştırdı.
Ki bu aşamada cinsel yasaksız çıplacık komün idi. Hayvanlar aleminden kopuşmuş
haliydi. Hemen bununla birlikte yüzbinlerce yılda gelişen ikinci aşama
insanın cinsel yasakları totemizm sentezi oldu. Totemizm, insanın kendisini
ruhuyla toteme bağlayarak toplumcullaştırması ve kutsallaştırmasıydı.
Totemden önce insanın ruhu
yok muydu? Hayvanları doğa alemiyle çelişkisi neydi? Cinsel yasaklar ve
insanan ruhu ve Totem nasıl doğdu? gibi sorular konunun ne derece köklü
ve derinlerde olduğunu gösterir ama konumuzu: kutsallaşmanın antik prosesini
kaçırmamalıyız.
Yakın akraba: kankardeş
toplum: komün içerisinde gelişen cinsel yasaklar insanda şuur ve alt şuur
geliştirirken toplum ve kişi içinde aileyi kan teşkilatlarını ve her kan
teşkilatının sembolü olan totemi yarattı.
TOTEM : O kan'ın
ve komün'ün ata sembolü olduğu için toplum ve bilhassa kişi üzerinde bir
bağlılık ve az da olsa bir üstünlük getirdi.
Demek insanın ilk vahşet
çağında bile ; onbinlerce, belki de yüzbinlerce yıl süren bir insan üstülük
(kutsallaşma) prosesi başlamıştır diyebiliriz.
İnsan ruhu üzerinde egemenlik:
Totemizm doğal olarak insan beynine silinmez derin anlamlarla işleyip gelişti.
Ve kutsallıksız yaşayamayan, daha doğrusu Totemizm kutsallığıyla düşüp
kalkarak gelişen insan toplumu kendisiyle birlikte kutsallığını (totemizmini)
de geliştirip onu toplumunun ve kişi beyinlerinin amacı haline getirdi.
Nasıl? Bilmeden.
Her şeyi yaratmış olan insan
toplumu, bilmeden kendiliğinden doğal bir gelişimle keşfettiği cinsel yasakların
(bilmeden yarattığı için) esiri oldu. Totemizm: ruhu bağlayan sembol, o
esaretin şekilleşmiş - cisimleşmiş haliydi. Ve hayvanlardan çıka geldiğini
de (doğayı da) kapsayarak geliştiği bir amacı olmakta kolaylık buldu.
İnsan Toplumu adım adım
gelişirken bir türlü ulaşamadığı amacı gibi kutsallığını kendisinden bir
adım önde geliştirip durdu. Kutsallığını geliştirdikçe ona ulaşacağına
tersine kutsallığı kendisinden bir adım öne çıkıyor ve ulaşılmaz bir amaç
olarak insanlık kutsallığı (önüne havuç uzatılmış Merkep Efendi gibi )
boyuna koşturuyordu.
Aslında amacı insanın kendisiydi;
ama bir kez totem ile kendi ruhunu baskı altına alınca, insanın amacının
aslında kendisi olduğunu da alt şuuruna püskürtmüştü. Bilinç kabuğunda
Totem kutsallaşma amaç olarak belirlenmişti. Çünkü üretmek ve üremek için
ortamını yorumlamak ihtiyacındaydı. Bunu bilmeden düşünmeden doğal olarak
cinsel yasak sembolü totemlerle yapıyordu.
İşte en yüce göksel dinlerin
temeli, insanın bu kutsallaşma mekanizmasıyla işleyip gelişti. Bu temel
anlaşılmadıkça ve derinleştirilmedikçe göksel dinlerin sırları da eksik
ve havada kalacaktır. Daha kötüsü mekanizma bilinçlere çıkmadıkça yer-biçim
değiştirerek işleyip insanı oyalayacaktır.
İmdi konuyu biraz olsun
soyutluktan kurtarmak ve kafalarda kalması için somutlaştırmalıyız. Hem
de kendi Türk Totem köklerimizle. Ama kısaca.
Gökalp'in araştırması, idealizmi:
meseleyi tepetaklak yorumlayışı bir kenara bırakılırsa bize belge-olay
derleyişiyle kaynak olabilir.
1- Türklerin her Boy'unun
koruyucusu özel bir tanrısı vardır :"cıvı" denen bu tanrılar kan'ların
Totemleriydiler.
2- İki boy savaşacakları
zaman savaş gününden önceki gece sırasında o kabilenin Cıvıları savaşırlarmış;
bunlardan hangisi üstün çıkarsa, ertesi günkü savaşta o Cıvı'nın boyu üstün
gelirmiş. Yani burada insan toplumunun amacının kendisi olduğu halde, bunu
altşuuruna bastırdığı için bilinç kabuğunda veya şuurundaki amacı Totemi
olmuştur. Kan teşkilatı eğer zaferi kazanırsa Totemi istediği ve güçlü
olduğu için zaferi kazanmış olacaktır. Bu yüzden totemine iyi bakmak zorundadır.
Amacı Totem olmuştur ve olmaya devam eder. En basit geçim işlerinden savaşa
kadar bütün aksiyonlarda bu kural işler.
3- Bir kabileden bir tek
kişiye saldırmak onun taptığına yani totemine saldırmak idi. Bu yüzden
o tek kişinin öcünü almak toteminin öcünü almak demek olurdu. Yine amaç:
Totemdir. Totem dolayısıyla amaç insanın kendisidir.
Çünkü Komün'de tek kişi
yoktur; komün vardır. Komünün veya kan'ın tek kişisine saldırmak Komüne
saldırmak olacağı için Komün canlı bir organizma gibi düşünüp davranır.
Ama bunu bilinçle yapmaz; Alt şuuruyla yapar. Şuuru ise taptığı veya saygıyla
öne çıkarttığı Totemidir. Totemi ile düşünüşü ve dillenişi geliştiği için,
gerçek amaç kendisi olduğu halde tersine dönüp amacı Totemmiş gibi davranır.
Ve hep onu güçlendirir. Kendisini bilinçaltına bastırarak gelişir. Kutsallık
herşeyin üzerine çıkar.
4- Aile dayanışmasını var
eden ve boyuna kuvvetlendiren "Cıvı"larla "yersu" lardır."
Yani kabileyi vareden ve
güçlendiren şeyler totemlerdir: Kabile ve kan'lar böyle düşünüp böyle davranırlar.
Oysa gerçek bunun tersidir :Komünün kanlarını oluşturan şey cinsel yasakların
komünün yavrularıdırlar ve doğal kankardeş dayanışmasıyla, topyekün kollektif
emekle davranırlar. Ama cinsel yasak sembolü Totem kanların üzerinde hafifçe
yücelip egemenleştiği için totemler dayanışıp komünü var etmiş ve güçlendirmiş
gibi dururlar. Aslında bu animizm prosesinden çıkıp geldiği için totem'in
amaç haline gelişi de doğal olur. Ve komünün üretim ve üreyim amacı haline
gelir.
5- Komün; dili - konuşmayı
- dansı - şiiri - sanatı - rakkamı - ölügömmeyi de daha vahşet çağında
keşfetmiş bulunuyordu. Komün toplumlardan medeniyete aktarılmış rakkamların
kutsallığı gibi medeniyetten değil, barbarlıktan gelir.
Bu kutsal rakamlar, komünün
teşkilat yapısı içine giren yavru kan'lar sayılarından gelir.
Türklerde boy denen kan'ların
ikiye bölünerek çoğalmasıyla 2-4-8-24 sayıları kutsallaşmıstır. Kimi savaşlarda
bir boy veya kan tümden yok edilmişse; komün, 2'ye bölünme yerine; bir
eksiğiyle: 7-9-17 gibi tek rakkamla gelişir. Ve bu rakkamlar tanrısallaşır.
Onun için ne kadar Türk toplumu varsa, o kadar çeşitli rakkam ve sayı gösteren
boy bölünmeleri ve tanrı rakkamları ve sayıları bulunur.
TSİN kabile dininde Doğu'nun
4 Yersu'su vardır ki 4 boya bölünmüştür. Oğuzlarda: iki kabilenin ayrılmasıyla
4 tanrı Totem, 4 Yersu Totem olmak üzere 8 Totem tanrı ortaya çıkar. Altay
ve Yakutlarda da benzer bölümlemeler boylara ve totemlere karşılık düşer...
Rakamları'ın kutsallığı
bile totemin, kutsallaşmanın amaç edinilmesinden kaynaklanır. Kur'an'daki
rakkamların kutsallıkları da bu gelenekle aktarılmış yansımalardır..
6- Boy veya kanların : Komünün
dili de, totemin kutsallığıyla veya amaç olarak öne çıkışıyla gelişip totemlerden
kaynaklanarak sembolleşmiştir.
Her boyun bir hayvan veya
ağaç totemi vardır. Ve o kutsal olduğu için adı da rengi de kutsallaşır.
Buna benzer biçimde dil'de totem sembolleri çoğalarak gelişir; konuşma
şiirleşip yücelir. Komün komüne, kan kana, kişi kişiye konuşurken saygılı
olması ve giderek bazı kanların ve kan liderlerinin sivrilerek hafifçe
de olsa kutsallaşması yine aynı mekanizmanın yansımalarıdır.
7- Komünün cinsel yasakları:
Totem sembolü, Morgan'ın tasnifine göre Aşağı barbarlık konağında Anahanlık
sentezine ulaşır. Toplum biçimi geliştikçe kutsallaşma da totemden Ana
Tanrı'ya kayar. Türklerde totemler anacıl hukuka dayanıldığı için dişi
hayvanlardır. Her kan'ın ve kişi'nin bir dişi koruyucu totemi vardır...
8- Erkeğin Türklerde de,
Allahlar arasında hiçbir yeri yoktur önce. Sonradan Komün sürü aşamasına
ulaşınca erkekler de Allahlar arasına sokulur. Önce Şaman kadını taklit
ederek kutsallık içinde kendisine yer açar. Daha sonra da bu yerini dokunulmaz
kılmak üzere yerden göğe çıkarmıştır: "Kadın dini, sonradan erkek dini
sistemiyle birleşerek İL dinini vücuda getirmiştir"
İL dini anasoyu ile baba
soyunun barışcıl aşamasıdır. İlhanlık diniyle baba soyu egemen kılınır:
"İlhanlık dini bir il'in
öteki il'leri ve Budun'dan (yani federasyon ve kabileleri ) cebren kendisine
bağlı kılmasıyla başlar.
"Hakim olan il Aktır. Kişileri
de Ak Kemikliler zümresini teşkileder. Mahkum olan Budunlar kara'dır."
Anahanlıkta, Türk şamanizminde,
özce her yer, ACUN: orta dünya idi. Ve her şey MANA : Kutsal
idi. Babahanlıkta, yani İLHANLIK dininde, kadın tanrıların bulunduğu
bir AŞAĞI GÖK: Kara Kişilerin oturduğu yer ilân edildi. Ve kara
Gök'e aşağılamalar silsilesi başlatıldı.
9- Medeniyet kutsallaşma
gidişini en az on misli hızlandırmıştır. Barbarlığın keşifler temellerini
yükseltip yaygınlaştırma olanaklarını geliştirmiş ve yeryüzünde kendine
benzer Irmaksal medeniyet tohumları yayarak, Mısır - Hint - Çin - Grek
- Roma medeniyetlerinin gelişimlerini ve aralarında köprüler: ticaret yolları-tarihsel
devrimler gelişimlerini kışkırtıp örgütlemiştir.
Medeniyetin sosyal ve tanrısallaşma
ilişkileri uzakdoğu Türk illerinde de yankısını bulmuş olmalıdır. Bu yankı
şüphesiz öncelikle Irmakcıl Çin medeniyetiyle olmuştur. Türklerde babahan
Tanrıların Çarçabuk gökselleşmesinde medeniyet etkileri anlaşılabilir.
Bunun gibi Türkler, Müslümanlıkla
ittifak ettiklerinde de aynı şey olmuş ve Tek tanrıcılık Türkler içinde
yerleşip kökleşmek için uzun bin yıllar beklemek gerekmemiştir. Ancak Türk
kutsallık gelenekleri de ister istemez Müslümanlık ıçinde yerlerini almadan
bu gelişim olamazdı. Çünkü kutsallık amaçlanarak geleneklere geçmişti;
pratik toplum amaçlarını gerçekleştirmek için Tek Tanrı, Kabile konfedarasyonuna
uygun düşebilirdi; ama eski tanrı gelenekleri demek, kabile ve kan örgütleri
demekti, onlar bir çırpıda kesilip atılamazdı, atılsa federasyonlar ne
işe yarardı?
Özet ile : Totem:
Ata diniydi. Ata: İnsanın doğadan geldiğini altşuur ile bildiriyordu. Totem:
bilinç kabuğuydu. Doğa ve toplum kanunları yani determinizm altşuurdan
dürterek işliyordu. Ata dini kolayca Ana ata, Baba ata, Allah ata'lara
gelişip kutsallaşma gökleri sardı.4
Tarih'te kimlerin yazıları
bulunur? Medenilerin, yani sınıflı topluma geçip, devletleşen, bezirganlaşan,
ticaretleşip, paralaşanların yazıya ihtiyacı olur ve yazılaşır. Mallarının
hesabını tutmak, miraslarını ayarlamak, paradan faiz, üretim ve ticaretten
kâr, ve irad kazanıp hesabını yapmak, suçluları cezalandırmak, egemen hizmetlilerini
ödüllendirmek için hep yazı gerekir. Sanat ve kültürlerini; dinlerini,
ulularını (din ve devlet liderlerini) destanlaştırıp kitabeleştirmek için
yazı gerekir.
Tarih öncesi insanı barbarın
(komüncül kankardeş: taze ilkinsan toplumlarının) yazıya ihtiyacı olmaz.
Daha doğrusu barbarın üretimi de insan üreyimi de olağan üstü alçak gönüllüdür;
alçak gönüllü olmak için, bilerek değil bilmeyerek, kendiliğinden öyledir.
O yüzden doğanın doğal bir eki gibi yaşar; ne devlete, ne paraya ihtiyaç
duyar. Medeniyet ile haşır-neşir oldukdan binlerce yıl sonra bile; medeniyetin
ticaretine vurucu güç olarak bulaştıktan sonra bile ne parayla ne devletle
ne de yazıyla başı hoş olamaz.
Bu yüzden tarihöncesi barbar
toplumların tarihlerini; kendilerini anlatacak kitabeleri, yazıya geçmiş
destanları, kutsal kitapları, hukuk açıklamaları olamamıştır: Medeni kutsallıkların
küçümseyip alçaltıcılaştırılmış deyimleriyle: "KİTAPSIZ" olurlar.
Ama onların da kendilerini
anlatışları, dillenişleri olmak zorundadır. Onların da Allahları ve parmak
ısırtacak zafer ve maceraları, kuşaklar boyunca taşacak ve bizlere ulaşacak
kadar çoktur.
Barbarlar, onları medeniler,
yazıları olmadıkları için adam yerine koymayıp tarih kitaplarına bile sokmasalar
da; onlar kendi değerlerini biliyor ve başlarından geçenleri ağızdan ağıza
şifahen, atalardan torunlara naklen anlatarak yaşatıyorlardı. Onları şiirleştirip
tahrifini önlüyorlardı.
İşte o masalların derlenişi:
Masalbilim veya mitoloji adını aldı. Berose tarihi Sümer medeniyeti geleneklerinden
arta kalanları derledi. Homer... Grek geleneklerini derledi. Heredot kıtalararası
gelenekleri derlemeye çalıştı. Thuçydit, Tacitus, Sezar, Babür ve benzerleri...
Medeniyet, medeniyetsizlikten
(barbarlıktan) çıkagelir: Ama bu "inkâr" tarihin kanunuyla yürüdüğü için
insan şuuruyla tasavvur ile gerçekleşmediği için şuuraltı bir inkâr edişle
buluşur ve günümüze dek sürer: barbar medeniyetin beşiği olduğu halde;
tekmelenip, küçümsenen, en kötüsü unutulan ve yitirilen özümüz olur. Ve
Medeniyet kendi gelişimini, yıkılışını, dirilişini izah etmekten uzak düşer,
kuruntucu kalır. Din trajedisi de bunu takip eder.
Tıpkı bunun gibi, tek tanrıcılık,
çok tanrıcılıktan çıkageldiği halde; çoktanrılar sahipleri barbarlar gibi
kılıçtan geçirilmişlerdir. Ve tektanrıcılığın nereden-nasıl çıkageldiği
unutulmuştur.
Keldan rahibi Berose'nin
anlattıkları, Heredot'un arada andıkları: Karga başlı, köpek bedenli, balık
başlı veya ayaklı acayip yaratıklar hep medeniyet (tarih) öncesi komüncül
teşkilatların totemleriydi. Bunlar tarih öncesi kankardeş toplumların çok
Allahları sayılırdı. Hepsi medeniyet tanrıları tarafından yok edildi. Irak'taki
yokediş, Mısır'da daha uzlaşmalı gelişti... Tek sözle bütün medeniyetler
kendilerinden önceki, içlerinden çıkageldikleri toplum yaşamlarını ağıza
alınmaz yasak bilmekle kalmadılar, nerede gördülerse toplumlarıyla birlikte
totem tanrılarını da yok ettiler.
İslamlıkta "Müşriklik":
çoktanrılı Bedevilik, Peygamberi inkar etmek denen "kafirlik "ten beter
korkunç bir suçtu. Hıristiyanlıkta "payenlik" de tarih öncesi toplumların
çok tanrıcıl inanışıydı. Mutlak bir yok edilişle taşlandı.
Böylesine "tanrıcıl" bir
hırsla tefeci-bezirgan azgınlığıyla yok etmecesine yasak-sansür edilen
tarih öncesi insan yaşamı ve inanışları bilinemedikçe, Medeniyet de dinler
de nereden gelip nereye gittiğini bilemedi.
Bu dehşetli inkar sansürü,
sosyal rejimlerde olduğu gibi dinlerin anlaşılamayışında da başrolü oynadı:
batıp çıkan medeniyet çok tanrıları da, o çoktanrılardan çıka gelmiş İbrahim'in,
Musa'nın ve Muhammed'in tektanrısı da anlaşılmazlaştı; mistifikasyondan
kurtulunamadı. Tabiat üstü surnaturel ve madde ötesi: Metafizik düşünceler,
en ateist giçinenler de bile çeşitli biçimlerde hortlayarak yaşayışını
sürdürdü. Egemen kültürlerin, beyin kireçlendirici afsunlarını arttırdı...
Burada kısaca da olsa Sümer
medeniyeti ve tanrısallığının doğuş mekanizmasını yıldırım hızıyla hatırlatmazsak
güdücü çiziyi yitirmiş oluruz. O ilk geçiş orijinaltesi, bütün orijinal
medeniyetlerin de ana orijinalliğine temel olur. Çünkü hepsi ondan müştak
(dal) alıp gelişirler. "Tufan"larına ve tanrılarına dek benzeşirler. Ama
hepsi kendi çağının akışına uyarak tarihsel devrim-medeniyet cycle (devirdaim)lerini
gerçekleştirirler.
İlk ana Irak medeniyet doğuşunun
dayandığı orijinalliği, sonunda modern bilginlerin ciltler tutan kitapları
yetmemiştir. Ama Morgan'ın komün üzerine aydınlatmalarından sonra; bütün
6500 yıllık antik tarihin gidişinde bulduğumuz komünün medeniyete geçişi
: tarihsel devrimler kanunuyla artık, binlerce yıl sonra da olsa konu bir
kaç formül çerçevesinde özetlenebilir. Birikim bilimlerinin yaradığı iş
budur: sentezler bilimine geçip işimize: kaderimizi şuurumuzla elimize
almaya bakmamıza basamak oluşturmak.
Konumuz kutsallık: Tanrısallık-din
ise, akılda tutacağımız ilk şey: inanılması biz medenilere güç gibi duran
muazzam kollektif emeği (toplumsallığı) yaratan şeyin, kutsallık-tanrısallık
değil; tersine kutsallığı - tanrısallığı yaratan şeyin, o inanılmaz hayretler
uyandıran komüncül kollektif emek olduğudur.
O tanrısallaşmış komüncül
kollektif emeğe inanamayışımız, sadece ondan ne kadar uzaklaştığımızı ibretleştirir;
gerçeği tepetaklak edişimiz, o binlerce yıllık sınıflı toplum trajedimiz:
sansürümüzden gelir.
Tevrat'a Kur'an'a, benzeri
geleneklere-mitolojilere işimize geldiği gibi inanıp - inanamayışımız da
aynı trajedik sansürümüze bağlı kalır: içinden çıkageldiğimiz komüncül
toplumsallık (inanılmaz kollektivizm) gibi komüncül realizm: yalanbilmezlik
-yalan, dolan, menfaat- ile yürüyen sınıflı toplum insanına akıl almaz
gelir.
Tarihi, tanrısallıkları,
en gerçekçi Sümer tabletlerinde arayanlar bile, gerçeğin özünü (gidiş kanunlarını)
kitabi ayrıntılarında boğulup yitirirler; bulmuşken kaybederler. Kendilerinden
çok kitaplara inamak da, medeniyetin özü komünden çok medeniyetin şatafatına
saplanmış olmalarından gelir.
Demek yazılı tarih gibi
din dediğimiz zaman da aklımıza ilk getireceğimiz ve asla unutmayacağımız
şey: binlerce yıldır sansür ettiğimiz özümüz: ilkel doğal komün yaşamımız
olmalıdır.
O komün yaşantısı ki Irak
balçıklarına düştüğünde muazzam tek vücut olmuş kollektif emeğiyle harikalar
yaratır. Çünkü medeniyet deniz seviyesinin bir metre altından başlayarak
demir tekniği olmaksızın taşla - sopayla - sazlıkla - ziftle - kerpiçle;
yani topyekün kollektif el emeğiyle doğar. Bu medeniyetin değil, medeniyetin
içinden çıkageldiği komün yaşantısının (parmak ısırtan kollektivizmin)
eseridir. Demir.en az 3000 yıl sonra Akad kentlerinin keşfi olur.
Irak (Sümer) kazılarında
bulunan Muallafat ve Jarno kültürü İ.Ö 6000 yılının sonu ile 5000 yılının
başlarına konur. Samara semti kültürü ise İ.Ö. 5000 yılına konur. Bu kültürler
medeniyet değil, tersine barbarlığın (komünün) en alt aşamasının belgelerini
verir.
İ.Ö. 5000 ile 4000 yılları
arasında yaşayan Halaf kültürü de aynı belgeleri aşamaz: Fransız okulu:
Andre Parrot; Kuzey Irak.
En az 2000 yıl süren bu
devirde sadece komün totemleri olan hayvan resimleri heykelleri ve kadın
tanrı görülür.
Kutsallık-Tanrısallık bu
aşamada insanın (komünün) yanı başında içiçedir; bütünüyle yercildir. Sadece
kadın-ana-tanrı hafifçe kutsallaşarak totemden öne geçmiştir.
Sümer medeniyetinden henüz
tek bir iz yoktur. Irak'ta Sümer kazılarının verdiği ikinci aşama "EL-OBEYD
ve UR"dur. Orta Barbarlık belgelerini ortaya koyar. Ancak komüncül yaşamın
bu çoban-sürü aşaması da Irak'ta orjinaldir; ziraat bir hayli gelişmiştir;
saz - kerpiç - zift kulübeler yaygınlaşır.
Kadın tanrı heykelcikleri
artık manken vücutludur. Ve kedi gözlü, tavşan bakışlıdır. Henüz cinsel
yasak temsilcisi totem tanımlarından kopulmamış ama kadın-ana tanrılar
totem (kan) teşkilatıyla sentezleşmiştir. Estetik gelişim, totem ve kadın
tanrılara karşı toplumda uçurumun dolduğunu göstermektedir. Toplum ile
tanrılar arası uçurum doldukça yeni bir aşamaya hazırlık baş gösterir.
Bu erkeğin de sahneye çıkışıdır.
Bu aşamada deniz seviyesinden
bir metre aşağıdan başlayarak, zift - saz - balçık - tomruk harçlaştırılıp
doldurulmuş ve onun üzerine toprak taşınmış ve sulama kanallarıyla ziraat
- hayvancılık yapılmıştır: Irak'ta orta barbar komün yaşamı bile toprağını
- ekmeğini, suyun içinden çıkarıp kazanmıştır: "Her şey sudan canlandı"
sözünün aslı budur.
Irak arkeoloji kazılarının
on sekizinci tabakası deniz seviyesinden bir metre aşağıdadır.
Bu muazzam komüncül emekte
kadın; ateş - kulübe - saz - kerpiç- zifti harçlaştırma - hayvan - çocuk
- ev - ziraat işlerinde besbelli ki hâlâ öncüdür. Erkek de su yolları -
kereste - savaş - gemicilik - çobancılık işlerinde sivrilmeye başlamıştır.
Aşağı barbarlıkta vazoların
ağızları kadın başlı iken bu aşamada kaplarda her türlü insan temsiline
son verilir. Ama reliyeflerde hayali ve korkunç şahsiyetler konu edilir.
Bu erkeğin savaşta öncüleşmesiyle yavaşça kendisini sapa yollardan sivriltme
girişimi olabilir. Yukarı aşamada erkek de tanrılaşacaktır.
Bu aşamada toplumsallık
(komün) de kutsallık veya tanrısallık da yeni bir aşamaya girmek üzeredir.
Henüz tanrı evi kişi adına
değildir. Toplumundur. Ve insan ile tanrı henüz samimi ve teklifsizdir.
İsteyen istediği gibi girip tanrısına sunusunu yapabilecek gibi her yanı
giriş-çıkışlara açıktır. Çamur - saz - kerpiç - ziftten yapılmıştır. Biraz
daha kompleksleşmiş; basit salon odacıklara bölünmüştür.
Arkeolojinin on sekizinci
tabakasından en alttan deniz seviyesi ve üzerine doğru gelişen on beşinci
tabakada ilk savaş kağnısı gözükür. Bu ilk kıyamet ön tarihsel devrim alametidir.
Ve altıncı tabakada El Obeyid-Ur üzerine yabancı barbar akını gelir. Bu
ilk tufan veya ön tufandır.
Fransız okulu bunu: "Sümerlerin
Gelişi" sayar. Oysa bu belgesizdir. Elamlar veya Semitler de olabilir.
Önemli olan bir üst aşamaya geçişin, tarihöncesi aşamada bile ön tarihsel
devrim diyebileceğimiz alt üstlüklerin olabilmesidir.
İlk beş tabakalık birikimlerdeki
kesintilerde bile barışçıl reformlar - geçişler düşünülür; çömlekçilik
sürekli başkalaşıma uğramıştır. Kutsallık, eski aşama pasifleşirken yenisi
canlanışa uğrar.
Bu gidiş kutsallığı da derinden
etkileyecektir; çünkü, kutsallık daima güçlü bir kollektif emeğin (komünün)
ürünü olur.
Altıncı tabakada görülen
tarihsel devrim başkalaşım belgelerini arkeolojinin "Tufan Kuyusu" kazıları
verir: toplumsal birikiş deniz seviyesinden bir metre alttan başlayıp 8
metre 60 santim kadar birikmiştir. Beş tabaka barışçıl birikiş, bir tabaka
savaşçıl sıçrayış ile... El Obeyid gelişimi bir toplumun değil bir çok
toplumun eseri olmuştur.
Ve henüz medeniyet ortada
yoktur.
Bu ilk tufandan önce yerleşim
kültürü Fırat ırmağının Dicle ırmağı ile birleşmek üzere olduğu yere yakın
batı güneyinde Eridu - Ur - El Obeyid köycüklerine yığılmıştı. Tufandan
sonra Fırat'ın kuzeydoğusuna Uruk ve Cemdet-Nasr semtlerine çıkar.
İlk tufan (devrim) eski
tabakaların bir rönesansını oluşturduktan sonra Uruk kültürü aşaması orjinal
sıçramalar gösterir. Çömlekçilik torna ve fırın keşifleriyle sıçrama yapar.
Bakır nesne göze çarpar. Sekizinci ve dokuzuncu tabakalar on ikinci tabakada
Ak Tapınak, on üçüncü tabakada Kalker Tapınak, on dördüncü tabakada Kızıl
Tapınak bulunur. On beşinci ve on altıncı tabakaları dolduran Cemdet Nasr
çağında, El Obeid - Ur - Uruk - Elam - Mısır ve Hint ile Sanayi ve "Ticaret"
ilişkileri gelişir.
Bu aşamada ilk kent: surları
ve sarayı ile doğmuş bulunur. Bu aşamada tapınakların restore ve başkalaşmalarından
anlaşıldığı kadarıyla birkaç ön tarihsel devrim sıçrayışı görülür ki Irak'ta
orta barbarlıktan yukarı barbarlığa (kent aşamasına) bile ön tarihsel devrimlerle
geçilir.
Çünkü Irak coğrafyasına
düşen komün orjinal bir gidiş tutturarak komşu barbarlardan ileri bir aşama
tutturmak olanaklarına kavuşur: Toprak-çapayla yapılabilir su kanalları
ve doldurmayla toprak-ürün verimi arttırılabilir. Bunun için kollektif
(komün) emeğine sahip olmak yeterlidir. Aşağı Barbar aşamada bile bahçe
tarımından ziraat aşamasına geçiş olanaklıdır. Orta barbarlıktaki hayvancılık
ekim ile daha çabuk birleşir ve ziraatin keşfini besler.
Bütün bunlar, çevre barbarları
Irak köycüklerinin üzerine çektiği gibi, Irak köycüklerinin barbarlarını
yenen ve yeni bir aşama (canlı başkalaşım) oluşturur. Kutsallık da bu devrimlere
uyarak daima göğe doğru sıçramalı olarak güçlenir.
Uruk veya Ereş'in,on ikinci
tabakası sırasında tapınak, on iki metreyi bulan balçıktan yapma bir yükselti-tepe
üzerine oturuyordu.
Ak tapınak:17x22
metre çapında dörtgen balçık tuğladan yapılmış, beyaz kireç badanalı, uzun
bir avlusu, birbirine geçmeli odaları olan kutsallaşma yercil toplumdan
kopuşmuş olsa da yalın bir binaydı. Tanrı artık merdiven ile halk arasına
(istedikçe) inip çıkıyordu.
On üçüncü tabakadaki Kalkerli
Tapınak: daha büyümüş ve yükselmiştir. Balçık ve zift beğenilmemiş,
dağlardan büyük kalkerli kayalar getirilerek temellendirilmiştir.
On dördüncü tabakadaki Kızıl
Tapınak: kalabalık bir müminler kongresini barındırabilir çaptadır:
30 x 80 metre ve 30 x 62 metre.
Ve artık erkek de tanrılaşmış
ve kadın tanrıyla zıtlaşır olmuştur. Kan teşkilatlarının hayvan totemleri
artık gerilemiş küplerin boyunlarına süs veya korku salan kutsallaştırılmış
tapınak mallarını koruyan figürler haline getirilmiştir.
Komün, deyim yerindeyse
çocuk beyni gibi berrak dupduru beyinli, canlı tek vücut olmuş bir organizmadır.
Yaşamını kovalarken düştüğü Irak coğrafya koşullarıyla boğuştukça o doğanın
vahşi verimliliğini kendi üretici gücü haline sokarken kendi kollektif
gücünün yarattığı zaferlerde yücelir. Bu zaferlerini bir tek kişi veya
kişiler değil topluca komün kazanmıştır.
Bu yüzden her türlü üretim
- üreyim - savaş - barış zaferleriyle kendiliğinden yücelmesi komüne aittir.
Ama komün hiçbir zaman başsız olamaz, o beyinsizlik gibidir. Daima demokratik
bir önderi bulunur. Eğer komün totemizmin ilkelliğindeyse "Totem" komüncül
yücelmenin tanrı sembolü olur. Eğer işbölümünde kadın öne geçmişse veya
aşağı barbarlığın son konağındaysa, kollektif komüncül yücelmenin sembolü
"Kadın
Tanrı" olur; kutsallaşma hafifçe insana doğru kayması demek, toplumun
teknikçe - sosyalce dolayısıyla beyince bir adım ilerlemesi demektir. Irak'ta
da ilkin böyle olur. Uzun bin yıllar totem ve kadın önde güreşirken yücelir.
Fakat Irak balçıkları ve suları üzerinde yükseltilen köycükler, tarihsel
devrimlere sahne olmaya başladıkça, çobanlık aşamasına da girilmiş olduğu
ölçüde erkek savaşta ve her yönde gelişen muazzam kollektif emek gücü ihtiyacıyla
sivrilmeye başlar. Ve komüncül yüceleşmenin sembolü olan kadının yanıbaşına
yerleşir.
Kollektif emek yoğunluğu
ne derecede olursa olsun, toplumun veya komünün biçimi; içinde bulunduğu
konak başkalaşmadıkça komünün yücelişi ve sembolleri de başkalaşmaz, tersine
kastlaşır ve yozlaşır. İster komünün kendi iç dinamizmiyle olsun ister
dışardan gelen ön tarihsel devrim dinamikleriyle olsun, komün yeni konaklara
başkalaşmak zorundadır. Fakat komün bilinçle ilerleyen bir toplum olmaktan
çok uzak; tarihin kanunlarıyla ilerleyen ilkel bir toplumdur. Ne eski aşamasını
ne de gireceği yeni aşamasını bilebilir. Ne eskiyi kolay bırakabilir ne
de yeniye kolay geçebilir. Daima yeniliğe aç olması onun bir işin sonunu
getirebilme bilincini göstermez. Tersine bu yüzden geleneklerine sımsıkı
yapışabilir. Ve kastlaşıp yozlaşabilir. En bilinçli sosyal devrimleri yaratmış
toplumlar bile emperyalist olsun sosyalist olsun son yüzyıl gidişleriyle
bunu fazlasıyla ispatlamış bulunuyorlar. İlkel toplumlarda bilinç aramak
okul öncesi bebek ve çocuklardan akıllı davranış beklemek gibi bir şey
olur. O hemen bütünüyle alt şuuruyla ve bilinç yerine geçmiş totemcil -
anacıl veya babacıl tanrı gelenekleriyle düşünür ve davranır. Dolayısıyla
da tek vücut olmuş kollektif emek de olsa; Irak gibi verimli, toplum geliştirici
bir coğrafyaya düşmüş de olsa; son duruşmada daima kendi iç dinamizmiyle
kendisini yeni çağlara taşıyabileceği çok kuşkuludur. Bu durumda, zaten
Irak'ın ilk köycükleri, çevre barbarların meraklı çocuk gözleriyle mercek
altına alınmışken, dağlardan inerek o köylere çullanan başka komünler gelişimi
devir alıyorlardı. Çünkü Irak balçıkları ve çölü ortasında ne kereste ne
büyük taş ne de maden bulunuyordu. Bunlar yakın Zagros - Elburuz - Kafkas
- Toros dağlarından komşu barbar (komün) yurtlarından getiriliyordu. Ve
kaçınılmaz bir gidişle ön tarihsel devrim hazırlanmış oluyordu. Yeni gelenler
daha geri de olsa, taptaze insan tarih ve coğrafya üretici güçleri taşıdıkları
ölçüde eskilerden devraldıkları eseri daha ileri zaferlere ve yücelimlere
taşımak potansiyeliyle dopdoluydu. Barbar demek tarihçe, manevi insan (ruh
ve coğrafya potansiyeli) demektir. İleri bir ortama düştü mü onu kavrayıp
geliştirmek için ölümüne dirimine savaşır; başardığı yerde yücelir, yücelimini
tanrılaştırırdı. Çünkü doğuştan tanrı: totem ile doğmuş ve büyümüştür;
öyle düşünür ve öyle davranır. İçine girdiği toplum aşaması ilerledikçe
başarılarını kutsallaştırmak onun düşünme ve davranma tarzıdır. Başaramazsa
bu yüzden bocalamaya ve tanrısını değiştirip başka tanrıyı sembolleştirmeye
çok yatkındır.
İşte diyalektiğin bu momentinde
(anında) kutsallaştırma - tanrılaşma prosesinin ikinci yüzü işler: yenilen
eski Irak köycükleri ahalisi, yeni gelen dağlı komünün tanrısını, tapınağını
yüceltip eseri göğe doğru yükseltmeye devam ederler.
Gelenler üstün olmaya: yücelmeye
pek yatkınken, yenilenler yenenleri üstün insan görmeye yüceltmeye pek
yatkındırlar. Diyalektiğin inanılmaz güçte bir kollektif emek potansiyeliyle
iki yanlı yaşamak ihtiyacıyla doğal olarak işleyişi, Irak'ta tanrıları
ve tapınakları göğe doğru yükselterek çoğaltır.
Yeryüzüne medeniyet tohumu
olarak saçılacak ilk kentin ve Sümer medeniyetini yaratan; bütün temel
keşiflerin sahibi de bu elele vermiş yenen ve yenilen komün kollektif emeğidir.
Yaşamak için üretmek ve üremek zorunluğu kadar yalın bir şeydir aslında.
Ama komünün bizzat kendisinin ve beyninin doğuş mekanizması ve tarihe yeni
adım atmış kollektif çocuk potansiyeli, giderek ürettiklerinden daha çok
tanrısallaşmaya kutsallaşmaya - mabetleşmeye önem verir. Adeta tanrısalllaşmak
- kutsallaşmak üretir ve ürer. Bunu şüphesiz ki altşuuru ile beyninin doğuş
mekanizmasıyla yapar. Bu komünün felsefeye dalışının, doğa ve insanın gidişini
çözmek isteyişinin yolu - yordamı ve ifadesi olur.
Ve medeniyet doğduktan sonra
her tarihsel devrimle canlanarak yenilenip ilerleyen bu devirdaim içinde
6500 yıl saat düzeni gibi sürer; modern insana miras olur. Modern insan
ve bilim adamı dahi bunu bütün kökleriyle bilincine çıkaramazsa bilenlerin
bilmeyenler üzerindeki ululaşması, karizyerizmi, maddi ve manevi sömürü
olarak sürer gider.
"Babil Kulesi": Peygamberlerin
Allah ile görüşmek üzere göğe yükselmelerine ilham olmuş merdivenli (Miraç)
Ziggurat": "Tanrı Evi;" komüncül emeğin ve yücelmenin olduğu kadar, komüncül
feylozofluğun da ölümsüz anıtıdır. Çünkü ilk Ziggurat örneğini hatırlattığımız
gibi ilk Irak köycükleri - kentçikleri yani barbarları, yaratmışlardır.
Ve Babil Kulesi de medeniyetin eseri değildir, medeniyetin içine düştüğü
çıkmazı tarihsel devrimler açtıkça, Babil Kulesi'ni göğe doğru yükseltir.
Bu komünün tanrısallaşarak yücelirken feylozofluğunu da geliştirmesi olur.
Antik tarihte her türlü düşünce bu tanrısallık kabuğu içinde gelişebiliyordu.
Düşüncenin beşiği totemden beri gelişen kutsallaşma aydınlandıkça insanlık
tarihinin gidiş kanunları (ve tanrısallığı) aydınlanabilecekti. Elbette
bu, parendeyle ateist oluvermiş ama maddeci geçinen uzmanlıkların pek hoşlandıkları
kalemşörlüklerinin çizdiği yoldan değil; yığınların ve onlarda bütünleşen
devrimci teori-pratiğin (yine bilinçli kollektif emeğin) başarısı olabilecektir.
Bu yakıcı olduğu kadar yapıcı
ve yaratıcı manevi güç, gökleri fethetmeye hazır bir tanrsıllaşma potansiyeliyle
dopdoludur. Her şeye karşı açtır, beyni merak ve kutsallaşmayla yüklüdür.
Giderek bütün yercil işlerini, başarılarını tanrı emri, düşüncesiyle birleştirmiş
ve geliştirmiştir.
En ilkel totemizm aşamasında
Komün düşüncesini ve dilini bile totem sembolleriyle gerçekleştirip yaratmıştır.
Komün teşkilatı totem, komünün veya her kan'ın ruhunu elinde tutacak kertede
hafifçe saygılanmış, kutsallaşma prosesini başlatmıştır. Kömün her işini
totemlerin arzularına bağlayarak yapar. İşine gelmezse totemini keser ama
yine başka bir totem edinerek, işini sürdürür. Beyni o mekanizmayla işler.
Totem aşaması geçip ana
- baba tanrılar aşamasına gelindiğinde tanrılar başkalaşıp gelişmiş ama
mekanizma işleyiş olarak aynı kalmış sadece yeni olaylar zenginleşip yeni
tanrıların (kutsallığı arttığı oranda) gölgesine girmiştir. Seçilmezleşir.
Babil Kulesi öylesine yükseliyor
ki Allah bu kulenin kendi katına yükseleceğinden korkarak yere iniyor ve
insanları dağıtıp dillerini karıştırıyor. Tek tanrıya ulaşmış Yahudiler
Tevrat ile böyle (tanrısallıkla) düşünüp efsaneleşirken; Babil Kulesini
yıkan Hitit Kralı I. Murşil'in düşünce ve davranışını dillendiriyorlardı.
Babil Kulesini bin yıl sonra
yeniden yapmak isteyen Babil Kralı Nabglzar, Tek tanrı aşamasına gelindiğini
anlatan "Marduk" tanrısının kendisine şöyle emir verdiğini ve ona uyacağını
anlatır:
"Marduk bana benden önce
yıkılmış Zigguratin ayaklarını yere sağlamca yerleştirmemi ve başını da
göğe yükseltmemi buyurdu".
Aslında kral kendi iktidarından
sözetmektedir: İktidarını öylesine güçlendirmelidir ki kendisi de o derece
uzun ömürlü olup yücelsin. Ama tanrısal bilinç kabuğuyla düşünceleşip dillenen
beyin bu yercil gerçek determinizmi altşuura bastırır veya yercil gerçekleri
bastırırken tanrısal sembollerle (bilinç kabuğuyla) ifade eder:
Sonra gelen Nabukadnezar
da aynı mekanizmayla, "tapınağın başını gökle yarışsın diye yerine koymak
için ele aldım", şeklinde düşünüp - davranır..
Aslında asıl yarıştırmak
istediği kendi medeniyet iktidarıdır. Ama her şey tanrısallaşma mekanizmasıyla
tanrısal ifadelere büründüğü için görünüşü, tanrının buyrukları ve egemenliği
biçimine girer. Veya o temellere uzaktan, mitoljik masal - efsane gözüyle
bakan- işiten barbar o tanrı evini kafasında inanılmaz ölçülerde yüceltir:
binlerce metreye çıkartır: 81.000 ayak, 20.000 metreyi aşar. (7)
Neden? çünkü barbarın kollektif
emeği, yüceltir tanrısallığı; varabileceği en son noktaya kadar gitmek
üzere muazzam bir potansiyelle kurgullanmıştır. O tarihe adımını yeni atmış
taze bir çocuktur hep. Tarihi kendisiyle başlatıp daha yeni girdiği medeniyete,
binlerce yıldan (ezelden) beri ulaşmış gibi gösterişi: mitolojik tarihleri
de, bunu gösterir. Devir aldığı medeniyet eserini çocuk ağzıyla yeni baştan
kurar veya canlandırırken hep tanrısallık feylozofluğu içinde şan olsun
nam olsun diye tanrısallığını göklere çıkarır.
Bu mekanizmanın kusva haddinde
ister istemez Allah ve Cennet ve din gökselleşir.
Komün topyekün hemen bütünüyle
tarihi yapacak potansiyel bir güçtür. İçinde coğrafya ve teknik gibi maddi
üretici güçleri taşısa da, henüz beyniyle - bedeniyle: tüm ruhuyla manevidir.
Henüz coğrafyası ve tekniği de kendisi gibi ilkeldir - bebektir.
Komünün manevi oluşu, kollektif
düşünüp davranan beyinli insan oluşdan gelir. Bugünkü modern insan üretici
gücü de manevidir ama parçalanmış sosyal sınıflar - zümrellerle lime lime
edilmiştir. Teknik ve coğrafya üretici güçlerini elinde tutan egemenlerin
modern kölesi yapılmış manevi ruhu - beyni mal - mülk - şan - ticaret -
çalım ile doldurulmuştur. Proletarya ve Köylü yığınları Kollektif emekte
buluşunca manevi insan üretici gücünü kotarabilirler.
Komün sadece kollektif emeğiyle
değil bilinçsiz, altbilinçle bilinç yerine geçen tanrısal yasaklarıylarıyla
yakıcı potansiyeliyle bütün varlığıyla düşünüp davranmak zorunda olduğu
için ve maddi üretici güçleri henüz onu parçalayabilecek seviyede gelişmeşi
bulunduğu için, Tarihi bizzat yapan bir manevi üretici güçtür.
Tarihsel Devrimi yapan barbar
akınları saat düzenliliğiyle sürekli dağlardan gelir. Ve dağ ister istemez
tanrısallaşma prosesine (bilinç kabuğuna) da girmeden edemez. Barbar Irak
düzlüğünde yeni yaratıcılıklarla kutsallaşmaya çalışırken dağ şuuraltından
fışkırıp kutsallaşmanın ve Irak balçıklarını kurutup yükseltmenin biçimi
haline gelir.
Medenileşmek ve Tanrısallaşmak
prosesinde "Dağ" gerçeği sürekli ve sürekli olduğu kadar da yaman bir olmazsa
olmaz koşuldur.
Tanrıça Nammu'nun Irak balçık
ve sularından çıkardığı o koca dağı, Oğlu Hava Tanrısı Enlil, ikiye ayrıyor:
Üstü Gök kubbe oluyor, altı da yer oluyor. Gökleri Gök Tanrısı (An veya
Akadlarda Anı) yani baş tanrı erkek oluyor. Yer de yer Tanrıçasının ve
Hava Tanrısının oluyor. Ve medeniyet geliştiği için tanrılar da gelişerek
yerde bitkiler - ağaçlar - bahçeler - ırmaklar - mevsimler - insanlar
- yönetim sistemleri yaratıyorlar.
Ve medeniyet binlerce yılda
tarihsel devrimler ile bata çıka yürürken her yeni gelen eski tanrıları
da bir çırpıda kesip atamadığı için kendi tanrılarını da eskilere eklediği
için totemle bile karışan kadın erkek tanrılar her yanı kaplar: Tanrılardan
geçilmez olur. Irak tanrı çokluğunun kökü budur.5
Bu kadar sürüsüne bereket tanrı,
medeniyet (insan toplumu sosyal sınıflanış) karmaşıklaştıkça hemen hiç
bir probleme çözüm getiremez olduğu anlaşılmaya başlanır. Çünkü giderek
kollektif emek gücü barbar tarihte azalmaya başlar: medenileşmedik barbar
yeryüzünde kalmaz olur. Tarihsel Devrimler çözüm getiremez olur. Çünkü
bitkisel medeniyet Irak'ta hep aynı lokal bölgesinde yerinde saymakta kendi
sosyal sınıfları ve tanrılarıyla yozlaşmaktadır. Diğer yandan Irak medeniyet
tohumları, Mısır-Hint ve Çin lokal bitkisel medeniyetlerini yaratmış onlar
da aynı akıbetle incelenmiştir. Irak- Finike ve Mısır'dan Girit- Grek ve
Roma medeniyetleri daha hareketli hayvansal medeniyet gidişi tutturabilseler
de başta Irak bitkisel medeniyetin kaderini değiştirmek şöyle dursun kıtalararası
medeniyetler sentezine köprü bile olamazlar.
Artık medeniyet değirmeninin
taşları ögütecek barbar buğdayını bulamayınca kendisini ögütmeye başlar
ve bu aşamada çok tanrılar işe yaramaz olur; yozlaşma yanında tek tanrılaşmaya
doğru adımlar atılır. İmparatorluklarla birlikte tanrılar tek imparatorda
sembolleşerek sadeleştirilip tasfiye edilir. Çünkü kitleler ile Krallar
ve imparatorla beylikler arasındaki uçurum giderek dolmaktadır. Barbarlık
yenilmekle şehirleştirilip köyleştirilmiştir. Bu yüzden en çok ayakta kalan
tanrı tanrılar başı: Gök tanrı olur ve diğerlerinin görevleri pasifleştirilir.
Artık bundan sonrası tefeci-bezirgan
medeniyetlerin evrensel çağı olması gerekir. İskender ve Atila bunu denerler
ama başaramazlar. Tarih, Hz. Muhammed'i ve Hicaz Araplarını bu göreve atamıştır.
Onlar zamanlarını beklerken tarih bu görevin ağlarını, Hz. İbrahim ve Filistin
yahudiliğiyle yavaş yavaş en az 2500 yılda örer. Çünkü antik tarih çok
yavaş ilerler yumurtlayarak çoğalan ilkel hayvanlar gibidir.
Zaten Antik Tarih ilk hızını
almış evrensel aşaması için yeni bir kuluçka dönemine girmiştir. Bu yavaş
gelişecektir: bu tefekkür; derin ilhamlara düşüncelere dalma, tek tanrıyı
bulup hazmetme dönemi olur. Çünkü artık yeni bir medeniyet kuracak (Hicaz'dan
başka) ne kent barbarı ne de yeni bir coğrafya kalmıştır.
Medenilleşme ve Tanrısallaşma
prosesinin, evrenselleşme ve tek tanrılaşma eşiğine gelmiş olması, tek
tanrı fikrini ve medeniyetin evrenselleşmesini medeni kişilerin bulmasına
yetmez. Tarihin ibretli dersi ve gidiş kanunlarını nerede aramamızı sezdiren
yaratıcı gücü buradadır.
Babil de sürüsüne bereket
tanrıları bir tek Marduk denen tanrıda birleştiren de barbar fatihlerdi.
Hz. İbrahim ve kendi kabilesi de göçebe barbarıdır. Filistin yahudileri
de henüz barbar geleneklerle yaşayan kabilelerdir. Hz. Muhammed ve Hicaz
Arapları da henüz medineyete yeni çözülmeye başlayan kent barbarları veya
gelenekleriyle dop dopludur.
Kutsallaşmaya can atan o
komün ruhu tarihsel görevini sezerek yalın kılınç çok tanrıclık (çökmüş
medeniyetler ve fikirleri) üzerine atılmakta bir an bile tereddüt etmez.
Tek Tanrıcılık da masa başında değil kılıçların gölgesinde yaratılmış ve
geliştirilmiştir.
Her türlü yaratıcılığın ilk
temelleri şüphesiz ki komün'ün kollektif emeği içinde atılmıştır. Bu temeller
Vahşet çağına dek uzanır.
Konumuz medeniyet ve barbarlık
güreşi içerisinde tanrısallaşma prosesidir. Burada da medeniyetin binlerce
yıllık sansürüyle komün yaratıcılıkları maskelenmiştir. Bunu kısaca hatırlatıp
işledik.
Peki medeniyetin tanrısallaşmada
hiç mi rolü olmamıştır?
Komün veya barbarlık insan
toplumunun bütün üretici güçlerini kendi içinde derlemiş, tarihi yapan
canlı bir organizma (kollektif aksiyon) oluşuşuyla, insanlığın bütün yaratıcılıklarının
temellerini kendi içinde atmış olur. Hemen bütün olumluluğu bu yaratıcılık
özünde toplanır. Ama adı üzerinde ilkeldir. Bilinci yok denecek kadar azdır.
Bütünüyle tarihin kanunlarıyla yürür. Bu potansiyel bir altşuurdur ve kollektiftir.
Bu yüzderi yakıcı-yıkıcı bir güçtür de; kendisine ters gelen anlamayan
her şeyi yakıp yıkar.
İçerisinde derlemiş olduğu
bilhassa teknik ve coğrafya üretici güçü geliştikçe medeniyete parçalanmak;
sosyal sınıflara bölünmek zorundadır. O zaman komünün işi biter, yani yaratıcılıklarını
ve yarattıklarını geliştirmeye yaygınlaştırmaya vakit bulamaz. O'nun kaderi:
tarihteki rolü komün rezervi bitinceye kadar bu kadardır.
Medeniyet içerisinde rolünü
gelenekleriyle sürdürür; tarihsel devrimci rolü kolay kolay bitmez. Medeniyet,
barbarın yaratıcılıklarını sayıca çoğaltır ve yaygınlaştırır.
Övgüsü göklere çıkartılan
medeniyet, bütün yaratıcıklıkları ve temellerini komünden almış kendisine
mal etmiştir. Ders kitaplarına geçmiş hemen bütün keşif ve yaratıcılıklar:
Şekilli yazı alışveriş, tapınak, madeni işleri, kağnı, tekerlek, balta,
seramik, işleri, gemiler, torna, fırın; El obeyit - Cemdet Nasır ve Uruk
devrinde: Orta ve Yukarı Barbarlık merkezlerinde keşfedilmiştir.
Gördüğümüz gibi Tanrısallığın
ve Ziggurat'ın bütün temelleri daha medeniyet doğmadan her türlü keşfi
geride bırakarak gelişmiş bulunmaktadır. Çünkü ne kadar belirtsek.azdır.
Komünün doğumu tanrısallık (Totemizm) ile damgalıdır. Bu yüzden tanrısallık
komünün bütün zaferlerine damgasını vurarak yaratıcılıkların ve gelişmin
önünde yerini aldı.
Medeniyetin henüz izi bile
yoktu.
Ama medeniyet bir kez doğunca
komün parçalanmış olur ki, bütün yaracıtılıcıklar gibi tanrısallaşma prosesi
de medeniyetin eline miras kalır.
Bütün arkeolji ve insan
bilimcileri; Kiş, şuruppak (Farah) Uruk (Ereş) mevkilerinde, Cemdet Nasr
devri kalıntılarının hemen üzerinde oluşan belgelerin doğudan gelen sümer
akıncılarının belgeleri olduğunda birleşirler. Yani Irak'ta medeniyete
geçiş de bir Tarihsel Devrim tufanıyla oluşmuştur. Ki buna "Sülâleler devri"
başlangıcı veya "Arşaik Sümer Medeniyeti" devri derler.
Medeniyetin doğar doğmaz
başardığı iş, barbarlığın yaratıcılıklarını yeni baştan elden geçirip daha
zengin maddelerle daha fazla sayıda ve daha yaygın bir şekilde üretip tüketmesi
olur.
G. Chlide, medeniyet keşif
ve icatlarının en parlağını alfabe ve demirin eritimi olarak görür. Ve
ondan sonra gelecek 2000 yıl boyunca medeniyeti teknik geriliğe düşmüş
sayar. Limit ise, bu geriliği 19 uncu yüzyıla dek sürmüş kabul eder; teknik
ilerleyiş o kadar yavaş olur ki, o da proletaryanın kollektif devrim mücadelesiyle
(zorla) iteleyişleriyle olur. 20 nci yüyılda farklı mı olur? Sosyalist
blok kuruldukça emperyalizm üretim yarışını sürdürmek zorunda kalır; yoksa
onun işi çoktan, para oyunlarıyla eyyam efendiliğine girmiş bulunmaktadır.
Onun için medeniyetlerin
yaratıcılık efsanesini ballandırıp göklere çıkarırken ve her şeyi Sümer
medeniyetine bağlarken tarihin en büyük ibretini atladığımızı bile farketmeyiz.
Ancak komün de tarih boyunca
tek başına kaldığı zaman; medeniyete sıçrayamadığı zaman yozlaşır. Bunu
Avusturalya - Afrika kabilelerinde görebiliriz.
Yani barbarlık da Medeniyet'e
geçerken ve Medeniyet ile güreşinden şaheserler (sentezler) yaratmıştır.
Barbarlık Medeniyet ile birlikte yaratıcılığını sürdürmüştür.
Komün yaratıcı medeniyet
yaratacılığı sayıca çoğaltıp yaygınlaştırıcı - yetenekleştirici olmuştur.
Çünkü sosyal sınıfların
ticareti, yazısı, devleti parası ister istemez sayıca artmak ve yaygınlaşmak
ihtiyacıyla damgalı olur. Tefeci bezirgan ticaretini her yana yaymak için
ticaret yollarını - yazısını - devletini - parasını - sınıfını
geliştirmek okullaşmak - kitabeleşmek - despotlaşmak ve sonunda da tanrısallığını
sağlama bağlamak zorundadır.
En başta zenginliğini sağlama
almak için, tanrılara daha çok sarılır: Kişi mülkiyetini dokunulmaz kılmak
için tanrıların kutsallığını artırarak onların gölgesine sığınır. Zenginliği
Allah verir sözü medeniyet kadar eski olmalıdır.
Tefeci bezirgan daha kentin
görevli memur-mütehati iken tapınak ulularıyla içli dışlı olmayı başarmış,
kamu malını consancre ederek dokunulmaz yaparken yalnız kendisine aşırmanın
yollarını bulmuştur.
Önce mal mülk de tapınağın
orta malı ortak kasasıydı. Tefeci- bezirgan ve para ve devlet geliştikçe
ortak malların kişilere aşırılma yolları kaçınılmaz olarak kendiliğinden
doğar ve yürülütür. Bu yüzden zenginliği tapınak (Allah) vermiş gibi olur.
Ve kişi mülkü de dokunulmazlaşır.
Kendiliğinden olmuş sanılan
bu gelişim bezirgan ve tapınak ulularınca boyuna tanrısallaşmaya sarılınmak
suretiyle güçlendirilir. Tanrısallık güçlendikçe zenginlikler artar: üretim
- ticaret - tüketim her şey tanrılar - tapınak adına yapılır. "Devletimiz
güçlensin" sözünün altında kamu emeğinin sömürüsü yatışına biraz dikkatle
bakılırsa; ilk medeniyetin "Tanrılarımız - Tapınağımız güçlensin" kışkırtmasının
nedeni anlaşılabilir. Kollektif artı emek tapınak kanalından bezirganlara
ve devlet ulularına sülalelerine akar. Ama kişi mülkçülüğü dipsiz kuyudur,
bir türlü dolmaz. Tefeci-bezirganlık derebeyleşmeye ve zevki sefaya varıp
yozlaşır. Köle-Efendi didişmeleri sosyal Devrim getiremez. Medeniyet çürümeye
başlar. O zaman dış dağlı barbarlara kendiliğinden sarılır. Paralı asker,
maden, kereste, ticaret hep barbarlarla ittifak ile yürür. Barbar medeniyetin
içini dışını iyice öğrendikçe kendisini bir de medeniyeti meraklı çocuk
beyniyle tartar ve onu gözüne kestirir. Medeniyet artık onun için dalında
olmuş koparılmayı bekleyen bir düzlük meyvasıdır. Güçlü bir barbar akınıyla
onu koparır. Bu Tarihsel Devrim tufanı biçiminde gelişir barbar medeniyet
meyvesini yer yemez komünün parçlanma: medeniyete çözülme süreci başlar.
Fakat komünün kollektif emeği hemen tükenmez, çöken medeniyetin yerine
daha genç medeniyet kurar ve ilerletir. Çöken medeniyet elemanları gibi
çöken tanrısallık da kömüncül aksiyon ile yeniden hayat bularak yükselir:
ve barbarlık - medeniyet güreşinin devirdaimi yeryüzünde barbar kalmayana
dek sürer gider.
Ve Tanrısallık (zigguart)
da boyuna göklere yükselir. Sonunda tanrı da devlet de gökselleşir. "Krallık
gökten iner." Tanrılar giderek göğe çıktıkça, Krallar tanrıların yeryüzündeki
gölgesi peygamber gibi temsilcisi olur.
Barbalığın kollektif emek
gücüyle yaratılıp büyütülen tanrısalık, medeniyetler tarihi boyunca da
medeniyet ve barbarlık elele vererek tanrısallığı göklere çıkarırlar.
Medeniyet giderek üstün
geldikçe, önce kan teşkilatlarının (komün'ün) totemleri yok edilirler,
süs eşyası - uğur taşı - mühür v.b duumuna getirilirler bunlar zamanla
cin olarak da anılır olur.
Sonra ana tanrılar yok edilmese
de pasifleştirilip yerde (aşağıda) bırakılırlar; erkek tanrılar gökselleşir.
Medeniyet imparatorlaştıkça, barbarlık eritilir. Ve çok tanrılar tek tanrıya
doğru azaltılırlar. Ve gök-güneş tanrısı biricikleşir veya gözdeleşir.
Krallar Bütün göksel emirleri tanrıcıl gökten alırlar. Krallıklar gökten
inerler.
Yine de medeniyet içinde
tek tanrı düşünce ve davranışına ulaşılamaz.
Medeniyet yeryüzüne yayıldıkça,
barbarlık azalır. Tarihsel devrimler zorlaşır. Medeniyet kendi içinde kaldıkça
kendi geleneklerinde kastlaşır. Kutsallaştırdığı çok tanrılarının kabuğunu
yeni bilinç biçimlerine (tek Tanrı düşüncesine) doğru çatlatıp geliştiremez.
Asur Medeniyeti Hz. İbrahim'den
1500 yıl sonra bile Filistin Yahudiliğinin tek tanrıcılığından ibret alamaz.
Ama İbrahim köküne sıkıca bağlanan Yahudi ulemaları barbar köklerini geleneklerini
taşıdıkları ölçüde Asur Medeniyetinin çok tanrı geleneklerine esir olmazlar;
tersine esir alınıp Babil'e götürüldükleri halde İbrahim gelenekleriyle
sentezleşirler. Tevrat'ı nakli mitolojiden yazılı kitap haline getirirler.
Medeniyet bu tür işlere
yaramış olur. Komün'ü, sosyal sınıfllara - tabaka ve zümrelere hatta potansiyel
bir güç olarak kişi mülkiyeti ölçüsünde "her keçinin kendi bacağından asılacağı"
sözüne öncü teşkil edecek potansiyel kişi kontenjanlarına parçalayan medeniyet,
kent tohumlarıyla bu eğilimlerini tüm yeryüzüne yayar, gelenekleri yazılaştırıp
- söylevleştirip barbarların medenileşme ve tanrısallaşma prosesini hızlandırır;
kışkırtır hatta örgütleyip bilmeden tarihsel devrimlere dolayısıyla tektanrı
düşüncesine hazırlar.
1- DAĞ: Irak düzlüğünde
balçık ve sular aynı zamanda çöller içinde doğup gelişmiş medeniyet için
yerle göğü birleştirir. Kutsallık - tanrısallık (totemizm) anıları - önderlikleri
- hatta her şeyiyle dolup taşmış ve muazzam kollektif emeğiyle medeniyete
ulaşmış Irak insanı da, bir zamanlar dağdan gelmiştir. Ve dağı altşuurunda
taşımaktadır.
Ama bir kez Irak düzlüğüne
düşmüştür. Kutsallaşma - tanrısallaşma prosesinde komün için herşey önce
kutsallıkla başlayıp geliştiği için tanrısını kendisinden daha yukarıda
bir tepeye - sonra ziggurata oturtacaktır. Bu giderek barbarın da şuur
altıyla da birleşerek tanrısalık (bilinç gelenek) kabuğuna yerleşir: dağ
kutsallaşmaya (Kült) başlar.
2- Gelişen medeniyetin ölüm-kalım
hammaddesi: Çakmaktaşı - Kalkerli taş - Kereste - Maden DAĞ'dan gelir.
Kereste ve taş-maden olmadı mı Medeniyet ne ticaretini ne de savunmasını
yürütemez olur. Bu yüzden medeniyet, dağ ile, ilişkisini kesemez. Kesemedikçe
dağlı barbarlar içine kollarını uzatır. Dağ, Dağın Ormanı ve Ormanının
çocukları barbarlarla olan öyküleri efsaneleşip medeniyet içine yayılır.
Medeniyet barbarları yetiştirir...
3- Medeniyet sosyal sınıf
tezatlarıyla çürümeyle başlar. Çünkü henüz devrime sıçrayabilecek devrimci
sosyal sınıf örgütlenişi gerçekleşemez. Yine medeniyeti içine düştüğü çıkmazdan
kurtaracak Tarihsel Devrim DAĞ'dan gelir.
4- Tanrılar insanlardan
daha üstün (insanüstü) olduklarını sürekli hatırlamalı ve hatırlatmalıydılar.
Bu yenenin de yenilenin de geleneği ve altşuruydu. Ve zigguratlar giderek
dağlaştırıldı. Dağlar zigguratlaştırıldı. Dağ tepeleri hep tanrısal olimp'ler
haline getirildi.
Dağ, medenileşen barbarın
önce yurduyken sonra şuuraltı oldu. Ve yerle göğü birleştiren kutsallık
potansiyeli olarak idealleşti. Sonra giderek açıkça kutsallaştı. Dağ Kültü
doğdu.
Tanrılar önce dağ tepelerinde
toplaştılar. Sonra yine dağlarda gökyüzüne çıktılar.
6- Tektanrı peygamberleri
de aynı geleneğe uydular: Allah ile dağ tepelerinde konuştular; vahiylenip,
ahitleştiler. Geleneklere göre bütün buyrultu ve kutsal kitaplar gökten
indi. Kutsallaşma prosesinde en yüce ulaşılmaz mertebe antik tarih insanı
için şüphesiz ki gök yüzüydü. Gökyüzüne ulaşmak için Zigguartlar yetmeyip
komik kalınca; Ulu dağbaşları medenileşmiş dağlı barbarın şuuraltlarından
fışkırarak tanrıların göğe çıkmaları için kutsal bir durak oluverdi.
Doğa olarak yeryüzündeki
ve tanrılar buyruğundaki cennet de kendilğinden göğe çıkmamazlık edemezdi.
Gerçek cennet, yayla meyvalığı
- dağ havası olan Fırat-Diclenin suladığı Van gölü çevresiydi. Ve Semit
atalarının (Komüncül) yurduydu. Yitirlidikçe, tanrı katındaki göklere yaklaşır
oldu.
Notlar:
(4) Ziya Gökalp: Türk Töresi" 1339,
İstanbul.
- Mehmet Neşri: "Kitabı Cihannuma" Cilt I.
- A. V. Anahin:1940, Ülkü. 8 Mart
- "İran Mogolları"
(5) Inquirer's Text Book, London 1846,
Robert Cooper
- V. G. Childe: L'Orient Pre Historique,1935, Paris 122