Altıncı Bölüm
     
     
    İSLAMİYET'İN İBRAHİM'DEN GELİŞİ İBRAHİM'İN (TEK ALLAH'IN) SEMİT'TEN GELİŞİ ve EVRİMClL DEĞERİ
     
     
     
     
    1-İSLAMİYET'İN İBRAHİM'DEN GELİŞİ

             Temiz Tektanrıcılık aslında, ibrahim'in medeniyet ön yargılarıyla iğdiş edilmemiş temiz - berrak komünal beyninden süzülüp geliyordu. Çoktanrıcı işe yaramaz karmaşıklığı kesip atıverecek derecede doğayı ve toplumları gözlemleyebilmişti. Irak'tan Mısır'a dek tüm medeniyet ve barbarlar karmaşasını mekik dokurca dolaşıp; sunaklarında dağ içinde baka düşüp yeri-göğü-toplumları birbirine katıp her şeyi bir tektanrıda yorumlamak ve benimsemek sonra tekrar tekrar bu yorumlayışını denemek ve aynı sonuçlara varıp geliştirmek. İbrahim için zor olmadı; beyninde sentezlere ulaştırıcı mekanizma kurulmuş, işler durumdaydı...
             İbrahim'in tektanrıcılığı sadece ana fikir olarak ortaya atıp bırakmadığı zenginleştirip geliştirdiği de, işlediğimiz gibi Tevrat'tan ve Kur'an'dan anlaşılabiliyor:
             Kur'an bütün ana prensiplerini doğrudan doğruya İbrahim Dini'ninden aldığını saklamıyor; tersine bilhassa açıklıyor. Çünkü İbrahim dini eskiden beri biliniyor. Genel Tarih açıklıyor: Cilt 5 S.: 149:
             "Bir çok rivayete göre Mekke ve Medine ahalisinden birçokları Hz. İbrahim dinini yenilemeye kavuşturacak bir yenilikçinin (Müceddit) ortaya çıkmasına yaklaşıldığını söyleyerek Hz. Ibrahim dinini arıyorlardı." 10
             Yahudilik ve Hıristiyanlık, çokça alışıveriş yaptığı çökkün medeniyetlerin (Mısır - Irak - Grek - Roma) yozlaşmalarına bulaşmıştı. Arap çöl bedevisi bu yozlaşmalar içinden tek tanrıyı kendine yakışırca arayıp bulamazdı.
             Muhammed'in çıkmak üzere olduğu yıllarda Musa ve İsa dinlerinin çoktan içine düştükleri yozlaşmaya da karşı çıkan yenilikçi bir görüş aranıyordu.
             Çünkü asıl temelde işleyen maddi sebep her aklı başında Arab'ı dürtüyordu: en işlek dünya ticaret yolu, orta yol tıkanmıştı. Ve Hicaz'dan geçen Güney Ticaret Yolu önem kazanmıştı. Mekke ve Medine Kentleri zamanın en büyük kervan konakları durumuna yükseliyordu.
             "Li iylafi Kureys'in iylafihim rıhlte'se sitai ves suyf" yani "Kureyş binleri, yaz - kış kervan göçüren binler" olarak anılıyordu.
             Bu yüzden Arapların içinde Hicaz'da Muhammed'den önce İbrahim dini arayan ve yenilemek isteyen aklı başında, puta taparlıktan - eğrilmekten dönmüş "Hanef" adını alan kişiler çıkmış; adım başına Ibrahim'in Tektanrıcı yolunu açmaya çalışıyordu. İbrahim'in öngörüşü nihayet gerçekleşiyordu: Tarihsel Devrim artık evrensellk aşamasına girildiği için yeni fikirler çevresinde çekirdekleşip etlenmeliydi ki cihanı tutabilsin; istikrarlı evren bezirganlığının rejimini sağlayabilsindi. Tektanrıcılık, yeni tarihsel devrimlere yeni kutsallaşma amacıyla yani tutkun ve sürekli bir ruh verebilirdi. Barbarlar veya komün gelenekli insanlar artık daha güçlü bir kutsallaşma prosesi içine girdiklerinden ruhsuz bir tarihsel devrime kalkışamıyorlardı. Ve İbrahim dini, göçebe ve kentleşmiş barbarlara en yakın duruca kavrayabilecekleri kendi içlerinden doğmuşça tertemiz geliyordu. Çünkü İbrahim de onlar gibi komün insanıydı. Onlardan binlerce yıl önce aynı duygu ve düşünceleri Filistin kervan yollarında yaşanmıştı.
             Kur'an Allah kelamı olarak bütün tarihi anlatamazdı ama o gerçekler içinde yürüdüğünü dosdoğruca bildirmekte yarar gördü:
             "Onlar: "Yahudi ve Nasrani: Musa ve İsa dinirıden olun hidayet bulursun" dediler. Sen onlara deki "Hayır biz temiz tektanrıcı olan İbrahim dinine uymuşuzdur. İbrahim çok tanrıcılıktan değildir" (bakara Suresi Ayet 136)
             Tartışmalara son verici kesin buyruk verdi:
             "Ey kitablılar! İbrahim hakkında niye çene çalıp duruyorsunuz? Tevrat da İncil de ancak İbrahim'den sonra inmiştir. Akıl erdiremiyorsunuz." (Al- i İmran. Ayet 65)
             Kur'an İbrahim'den sonraki katmaları, yazma ve bozmaları hep paylayarak karşılar:
             "Kitabı elleriyle yazıp da, karşlığında onu az kazançla satmak için: bu Allah tarafındandır diyenlerin vay haline" (Bakara. Ayet 78)
             Kur'an İbrahim'e bağlılıkta sakınca görmez; tersine O ilk kurucuya uymakta şeref - tarırıya yakınlık bulur; buna başta Peygamber dahildir:

                 "Doğrusu, insanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar, bu peygamber ve mu'minlerdir Allah da müminlerin dostudur." (Al-i İmran. 68. Ayet)
                 "De ki: "Rab'bim, beni doğru yola iletti. Dos doğru dine, Allah'ını birleyen İbrahim dinine eriştirdi. O müşriklerden değildi." (En'am 1161)
                 "De ki: "Allah doğru söyledi, öyleysi dos doğru, Allah'ı birleşin: tektanrıcı İbrahim dine uyun. O puta tapanlardan değildi" (Al-i İmran 95)
                 "Sonra sana: "Allah'ı birleyerek İbrahim'in yoluna uy; o ortak koşanlardan değildir diye vahyetti." (Nahl Suresi 1123. Ayet ) (10)
                 "İbrahim Allah'ı birleyerek O'na itaat eden bir Ümmet (her iyiliği kendisinde toplayan bir önder) idi. Ortak koşanlardan değildi. " (Nahl Suresi Ayet 120)

             İslâm sözcüğü bile, bilhassa ilk Mekke - Medine devrinde İbrahim'e ve dinine tabi olmak; bağlanmak anlamına geldi: Kur'an'ın:

                 "İbrahim'ü kane haniyfe, müslüman İbrahim idi." deyişi ve benzeri ayetleri müslümanlığın İbrahim'den geldiğini sadık bir mümin gibi belirtişi hep bunu işler.

             Namaz, Oruç, Zekat, Hac gibi İslamın ana prensipleri de İbrahim dininden alınmıştı. Kur'an bunları da açıkça belirtti:

                 "Allah uğrunda, O'na yaraşır şekilde cihad edin. O, sizi seçti ve dinde size bir güçlük yüklemedi. İbrahim dini gibi geniş kapsamlı yaptı. Allah, Kur'an'dan önceki kitablarda da Kur'an'da da size "Müslümanlar" adını verdi ki, peygamber size örnek olsun siz de insanlara örnek olun. Öyleyse haydi namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın; sahibiniz O'dur. Ne güzel sahip ne güzel yardımcı" (Hac: 78 Ayet)
                 "Bir zamanlar İbrahim' Beytulah'ın (Kabe'nin) yerini hazırlamış ve O'na şöyle demiştik.
                 "Bana hiçbir şeyi ortak koşma: ve tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rükü ve secde edenlerin evimi temiz tut." (Hac: 26. Ayet ve Bakara 127)
                 "Onları buyruğumuzla yola getirici kıldık; onlara iyilik işlerinde bulunmayı, Namazı dosdoğru kılmayı zekat vermeyi vahyettik"

             Demek İbrahim dini Muhammed'in bu denli yakınında ve hep hazır bulunuyordu. Çünkü tektanrıcılığın İbrahim ile aydınlamaya başlayan 2500 yıllık bir geçmişi bir tarihi vardı. Ve 1000 yıla yakın bir zamandır da kitaplaşmış, yazıya geçmiş bulunuyordu. Musa dini de İsa dini de İbrahim dininden çıka geliyorlardı. Ve onlar daha günceldi. Ama göçebeler ve kent barbarları kendileri gibi göçebe ve kervan kaldırcı Ibrahim'in dinini kendilerine daha yakın ve sade bulup O'na sarılıp O'nu yeniden canladırıyorlardı...

    2- TEVRAT TARİHLEMELERİYLE TEKTANRICILIĞIN İBRAHİM'E İNTİKALİ

             Muhammed gibi İbrahim de, acaba tektanrı dini hazırca bulmuş olmasın?
             Tektanrıcılğın aydınlanmaya başlayan tarihi İbrahim ile başladığına; İbrahim'den öncelere uzanan bir tektanrı tarihi (mitolojik - masalı karanlıklar dışında) bulunmadığına göre bu olanaksız görünüyor.
             Bir kez Tektanrı keşfedilmiş bulununca, ister istemez tektanrının ezelden beri var olduğu fikri gelişecekti. Bu yüzden kutsal kitapları: Tevrat ve Kur'an'ın anlattığı tektanrı tarihim itoljk karanlıklardan kurtulamaz.
             Yine de o belgeler içinde yorum geliştirmekten yılmamalıyız.
             Elimizdeki bu konudaki tek belge Tevrat'tır. Ve bununla ilgili sümer belgeleri - antik Tarih belgeleriyle karşılaştırılmasıdır. Mitolojler de bunları destekler.
             Tevrat, Semit geleneklerini Sümer veya ana Irak-Medeniyeti gelenekleriyle harmanlayarak kendi geleneklerine geçirerek işler. Ama tanrıyı yeryüzünü ve insanı yaratan ezelden beri varolan tek tanrı olarak kabul ettiği için tek tanıya inancın ne zaman başladığı karanlıktan kurtulamaz.
             Adem ile Havva, Sümer'deki yaratılış efsanesinden veya masalından (mitolojik) alınarak Semit geleneğine geçmiş olduğu için onlara ilk Semit Aşağı ve Orta Barbar ataları olarak bakabiliriz ki iğfal silindirinden de anlaşıldığı kadarıyla bu ilk Semit ataları henüz tektanırıcı değil tersine totemci geleneklere sahiptirler. İğfal silindirindeki Adem boğa başlıdır ve arkasında bereket sembolü veya totem yılan onları kandırmak üzere dikilmiştir. Biliniyor, Semitlerin bir kolu sayılan Kenanlılarda da tanrılar binlerce yıl sonra bile, boğa ile içli dışlıdırlar; tanrıçalarının boyunlarında da tarım bereketini sembolleştiren totem yılan vardır. Erkek ve kadın Totemizmi aşarak tanrılığa ulaşmış olsalar da yine totemizmden ata geleneklerinden kopuşamayarak eski totemlerini boğa veya yılan ile sentezleşirler.
             Bu yüzden Adem ile Havva ilk Semit atalar olarak tektanrıcı olamazlardı. Ama Tevrat ve gelenekler Adem ile Havva'yı tektanrıyla konuşur hatta tanrının peygamberi olarak gösterirler. Bu bir kez tektanrıya inandıktan sonra geleneklerin tektanrıya göre anlatılışından ileri gelir.
             Ama yine de gelenekler ve Tevrat yalan söylemez, dikkatle veya konunun yönüyle uyarılmış olarak bakılır ve yorumlar, tarihin gidiş konumuna göre ayıklanabilirse tektanrı uyanışı üzerine bir fikir edinilebilir.
             Çünkü Tektanrı ana fikri ne geleneklerde ne kutsal kitaplarda ve de tarihi gidiş içinde birdenbire olmuş gösterilemiyor. Sadece İbrahim ile birlikte tarihsel - aydınlık kazanıyor; veya mitolojik sembollerden, masal karanlığından kurtuluyor. Ki İbrahim'i bile kısmen Kurban - Hacer - İsmail - Kabe olaylarında Mitolojik kalıyor.

    *

             Adem ile Havva: Semit atalarının tarihe girişleri ne zamana rastlayabilir? İgfal Silindiri İ.Ö. 3000 yılına tarihlendiğine göre, demek bundan en fazla birkaç yüzyıl önceleri Semitler Irak Medeniyet (bereket sembolü Yılan) kandırmasıyla medenileştiklerini silindire kazıyıp ölümsüzleştirebilsinler.
             O tarihlerde kuzeyde Akadar: Semitler, güneydeki Sümer medeniyetinden tohum olarak kentleşmeye başlamışlardır. Henüz aşağı barbar gelenekli göçebelerdir. Çok az da kentleşmiştir...
            Zaten bunu hemen Tevratta Adem - Havva çocuklarında da görürüz: 11
             Tekvin Bap 4:

                 "Ve Habil koyun çobanı oldu, fakat Kain çifçi oldu."

             Çiftçilik: ziraat Kent'in yukarı barbarın, çobanlık Orta barbarın işidir. Semitler Habil gibi göçebedirler çoğunlukla; kentler (kaingiller) azlıktır henüz. Bu yüzden tanrı göçerlerin takdimesini kabul eder, Kabil'in takdimesine bakmaz bile:

                 "Ve Rabbi Habil'e ve onun takdimesine baktı, fakat kabini'e ve O'nun takdimesine bakmadı."

             Ve Kain (Kentler) medeniyete geçer, göçebeliği kullanır ama onlar sırtını döner: Kain Habil'i öldürür. Göçebe barbar semitlerin yazısı yoktur, tarihi de olmaz. Kain'in tarihi olur. Çünkü o medeniyete geçmiştir. Ve Semitler kain'den çoğalmış bilinir. Yeniden göçebe ve kent aşamaları canlanır...
             Burada yine tarihi belgelerle çakışan ilginç bir aşamaya daha geliriz.
             Hanok, Kain'in birinci oğludur hem Kent'tir hem de o kentin kıral tanrısıdır. Hanok'un oğlu İrad ve Mehuyael olur... Ve böylece gelişen kuşaklardan sonra Semitlerin demiri işlediğini hatta demir ustası olduklarını buluruz. Tekvin bölümü Bap 4'te. Demir Ustası olmak için demiri keşfetmek temeline sahip bulunmak akla yakındır. Ve tarihi belgeler demirin Semitlerce keşfedildiğini gösterir. Demek Tevrat yalan söylemez:

                 Ve Tesilla, kendisi de Tubal - Kuin'i doğurdu.; tunç ve demir, bütün keskin aletleri döven bu idi..."

             Demir'in keşfi İ. Öncesi: 2800-2700 lerdir.
             "Akad Sümer imparatorluğu" kurulacaktır.
             Tevrat bunu da kendi mitolojik diliyle bildirir:

                 "Ve Lamek (demircinin babası) karılarına dedi: Ey Ada ve Tsila, sesimi dinleyin: Çünkü beni yaraladığı için bir adamı, Ve beni berelediği için bir genci öldürdüm; Eğer Kain'in yedi kere öcü alınacaksa, Lamek'in de yetmiş yedi kere öcü alınacaktır"

             Lamek'i ve karılarını Semit kabilelerinin ata tanrıları olarak, Konfederasyon başkanı olarak düşününüz; ve demirden savaş silahlarında üstün komün gücünü, Sümer medeniyetince Kain'den beri mezar kazıcı olarak yetiştirildiğini ve en ufak bir kopuşmada Sümerler'e çullanmak üzere ata geleneği olan Kain atalarının 7 kez öcü alınması öğüdünün nasıl 77 kez artışını anlayabilirsiniz? Semitler Adem'den beri Sümer ile içli dışlıdırlar; paralı askerlik - ticaret - maden - kereste alış verişi ve tarihsel devrimler..
             Demek Akad - Sümer İmparatorluğu'na kadar Semitler'de tektanrıcılığı aramak ve bulmak olası değildir. Ki bu İ.Ö 2400'lere kadar götürülebilir.
             Zaten bu tarihlere kadar medeniyet lokal aşamadadır. Evrenselliğin kıtalararası başlangıcı 5000 yıl sonralara denk düşer. Ve Sümer'de çok tanrılar henüz gökselleşmişlerdir. Yani çok tanrıcılık henüz tazedir ve yeni bir gökselleşme aşamasıyla zirveleşmiştir. Ancak Akad devriyle bu aşama kanıksanacaktır.
             Görülüyor Tevrat 'ın tarihlemeleri bile bu hesapla o kadar abartılı değildir; sadece gerçeklere indirmesini bilelim. Devam edelim:
             "Adem'in yaşadığı bütün günler 930 yıl oldu; ve öldü"
             Adem 'den Lammak'e kadar geçen süre ise sadece 130 yıldır:
             "Ve Adem 130 yaşında, "Şit'in babası oldu."
             Demek Adem'i Semitler'in sümerler ile ilişki başlangıcı sayarsak; Semit kentleşmeleri ve demirin girişimleri bu süre içinde oluşmuştur. Ki iğfal silindiri tarihlemesine Demir'in Keşfi tarihsel parelleşir: Klasik tarihleme İ.Ö 3000 ile İ.Ö 2768'dir. Ama demir'in Tarihe geçişi ile keşfedilişi arasında da en az 200 yıllık zaman farkı olabilir. Çünkü demir, Sümer yıkılınca tarih'e geçer. Ama ondan önce demirin yazısız tarihi vardır. Yani Lamek'in 77 kez öc alma çığlıkları zamanı İ. Önce 3200'lere denk düşer. Ki bu da Tevrat tarihiyle parelellik gösterir. Adem, Havva'nın medeniyet'e karışışı da bu tarihlerde olmuştur. Sonra Sümer iğfal silindiri kazınmış olabilir. Bunun anlaşılabilmesi için l000 yıl boyunca Slav - Bulgar barbarlaşmalarını kullanarak yaşamayı başarmış bulunan Bizans: Doğu Roma İmparatorluğu akla getirilsin yeter. Sümer medeniyeti de en az 2000 yıl aynı adla nasıl yaşayabilir? Ki Tufan adını almış tarihsel devrimlerin çok öncelerden başladığı unutulmasın.
             Özetle bu tarihe kadar, ne mitoljik ne de gerçeklerin az çok ispat bularak aydınlığa çıktığı klasik tarihlere göre tektanrı inanışına rastlamıyoruz. Zaten kutsallaşma prosesi açısından da böyle bir aşamanın evrensellik aşmasından önce de görülmesi olanaksızdır.
             Ama bundan sonresı yine ilginçtir: Tevrat'ın doğruluğu bir kez daha kendisini gösterir; Tevrat tektanrıcılık işaretlerini daha erken başlatır..

    *

             "Ve Adem karısını tekrar bildi; ve bir oğul doğurdu; ve Onun imini Şit koydu: Çünkü Allah Habil yerine bana başka bir zürriyet verdi; zira Onu Kain öldürdü, dedi."
             Burada Adem'in Semitler'in medeniyetle alışverişe girmiş Semit kabile konfederasyonlarının tanrısal şefi olduğu akla getirilsin. Konfederasyon, Semitler kadar hareketli ve çoğalmak zorunda kalmış bir toplumu barındırmak üzere boyuna 2 ye 4 e parçalanan kan teşkilatlarını bulduğu - fal ile büyü ile öngürdüğü - her yana gönderir. Ve bunlar kendi üretici güçlerine göre tarihsel görevlere girişirler. Şit de başka bir Fıratri veya Kan teşkilatının şefidir. Adem'in yaşının bu kadar 1000 yıla yakın oluşu, Semitler'in süreklliğinden ve ilk ata tanrısı Adem'i unutmayıp geleneklere geçirişlerindendir.
             İlginçlik burada değildir. Tevrat tarihleriyle tektanrıcılığın doğuşunun olası tarihinin genel tarihin gidişine (gerçeklere) bir kez daha uymasında ve bize güvenilir bir belge oluşunu göstermesindedir.
             Görelim:
             "Ve Şit'in, bir oğlu doğdu; ve onun adını Enoş koydu. Rab'bin ismini o zaman çağırmaya başladılar." (Tekvin Bap 4)
             Bu "Rabb" bildiğimiz tektanrı Allah'tan başkası olmaz. Çünkü Sümerler İ.Önce 3000 lerde çoktan totem tanrıları kazınmışlar, medenileştirmişler ve tanrısallığı göklere çıkarıp çok tanrılaştırmışlar ve Semitler gibi çevre kabilelere bunları aşılamışlardır. Semitler bu tarihlerde Sümer ile iktidara dek ilişkiler içinde bulunuyorlardı. Çok tanrıcılığı elleriyle tutup tanımış ama gökseleşen çok tanrıları daha temiz barbar kalan semitler kendi süreklileşmiş konfederasyonlarıyla ve konfederasyon liderleriyle pararlelliştirip göksel bir tektanrıya indirgemiş olmalıydılar. Bu yine yapabilecekleri bir tarihsel devrim pratiğine uygun düşerdi.
             Ama o tarihlerde tektanrı fikri Semitlerde İbrahim gibi (ki onda bile yavaşça temizlenmiştir) duru temiz: eski geleneklerden arınmış olarak bulunamazdı; yine çok tanrıcılığın - aşağı barbarlıktan kalma insan kurbanları devam ediyordu. Bu yüzden fazla tutunmadan ve iz yapmadan, henüz vakit de dolmadığı için yaygınlaşmadan Semitler içinde kalmış, belki de sönüp gitmiş olmalıdır. Çünkü Tevrat'ın Nuh'un babası Lamek'e iliştirdiği bu kadarcıktır:
             "Rabb'in ismini o zaman çağırmaya başladılar."
             Tevrat'ın "o zaman" dediği üzerinde birazcık duralım:
             "Şit 105 yaşında Enoş'un babası oldu"
             "Ve Enoş 90 yaşında, Kenan'ın babası oldu"
             Bu hesapla Enoş en genç zamanı İ.Öncesi yine 3000 yılları dolaylarına düşer. Ama Enoş'un gerçek yaşı: yani kabile geleneği yaşı çok daha fazladır:
             "Kenanın babası olduktan sonra, Enoş 815 yıl yaşadı ve oğullar ve kızlar babası oldu; ve Enoş'un bütün günleri 905 yıl oldu ve öldü."
             Acaba Semitler "Rabb'in ismini" Enoş'un hangi çağında "çağırmaya başladılar"? Genç zamanında mı? Olgunluk veya Yaşlılık çağında mı?
             Bunu kabaca şöyle kestirebiliriz. Tevrat, Enoş zamanı içine giren Hanok için de şöyle der:
             "Hanok 300 yıl Allah ile yürüdü" ve gözden koyboldu; çünkü O'nu Allah aldı."
             Hanok'a kadar geçen 512 yıl Tevrat'ta birkaç satırla geçiyor ve tektanrıcılıktan söz edilmiyor; Hanok ile birlikte tektanrıcılık önem kazanıyor. Demek "Enoş zamanı"nın olgunluk devrini ve Hanok'u ölçü almak en doğrusu olur.
             Buna göre tektanrı fikrinin belirişi az çok güçlü bir tarihsel devrimle olabileceğine göre tarihleme İ. Öncesi 2700 lere dek geriletilebilir. Bu Semitlerin Sümerleri yıktığı tarihlerdir. Hanok'u bir kan - teşkilatını veya kabileyi lideriyle birlikte "Allah'ın alması" da savaşlarda O'nun tümden yitirilmesidir. Ve bu da o dönemde ve Hanok zamanı Semitler'in Sümerler'e karşı tarihsel devrimci akınları boğazlaşmalarını sıklaştırdıklarını gösterir. Hanok da "300 yıl Allah ile birlikte yürüdü" güne göre tarihleme tamıtamına Sargon'un Akad imparatorluğunu kuruluşuna denk düşer. Sargon Semit şefidir.
             Tevrat, tektanrı fikrindeki ilerlemelerin Nuh Tufanı ve Nuh zamanı olduğunu yine mitolojik sembolleriyle dile getirir: Allah Nuh ile konuşup ahitleşir.
             Medeniyet artık Fırat - Dicle'nin güney parantezini doldurmakla kalmamış Kuzey'de Semit kentlerini ve medeniyete geçişlerini hızlandrıp arttırmıştır. Bu büyük bir tarihsel devrimin habercisidir. Tevrat yani Semit gelenekleri bunu yazısız zamandan kalma mitlolojik anlatışıyla şöyle belirtir:
             "Ve Allah yeryüzünü gördü ve işte bozulmuştu; çünkü yeryüzünde bütün insanlık bozulmuştu."
             "İşte ben onları yeryüzü ile beraber onları yok edeceğim"
             Nuh tufanı veya Evresel Tufan, İsa'dan önce 2328 adına bağlanmış akını İ.Ö 2750'ye kimileri 2400'e tarihliyor.
             Tufan olup bittikten sonra Nuh (utnapiştim) tufanı Gılgamış'a anlatır. Bu en eski Babil yazması Hammurabi zamanında İ.Ö 1800 lerde Gılgamış Destanı'nda belirtilir.
             Gerçi tufan, Sümerler'in ilk zamanlarında belki Sümerler'in gelişinde ilk büyük tarihsel devrim ile efsanelleşerek Sümer geleneklerıne geçmiş bir olayıdır: Nuh, tufanının Semitçesidir. Veya aynı geleneği Semitler Nuh adına benimsemişlerdir. Ama bu kuru anlamsız bir tufan masalı veya doğal afeti değildir. Sargon önderliğindeki büyük tarihsel devrimdir.
             Buna göre Nuh zamanı İ.Ö 2500 ile 1800 lere denk düşer. Ki bu Akad devri zamanıdır. Akadlar'ın Hammurabi ile çökertilişinden sonra İbrahim zamanına geçilir.
             Bu evrensellik çağının başlangıcı ve tektanrı fikirlerinin, Semitlerin İbrahim göçebelerinde tutunmaya başlaması yıllarıdır.
             Görülüyor ki Tevrat anlatısı ile Tarihi olaylar ve Tektanrı'nın ortaya çıkışı baştan sona birbiriyleriyle uyum içindedirler.
             Tevrat büyük tarihi olayları kendi mitolojik sembolleriyle anlatmıştır o kadar.
             İlginçtir: Nuh, tufandan sonra tektanrı için İbrahim'in boyuna yaptığı Sunak yerlerini ilk kez kendisi yapar ve o sunak yerinde Allah'a insan değil yakılarak sunulan hayvanları takdim eder:

                 "Ve Nuh Rab'be bir Mezbah (sunak yeri) yaptı ve her temiz hayvandan ve her temiz kuştan aldı, ve mezbah üzerinde yakılan takdimeler arzetti. " (Tekvin Bap 8)

             Demek tektanrı gibi kurban geleneği de Semit geleneğinde bulunmaktadır.
             İlginçlik sürüyor: Allah artık bir daha tufan yapmayacağına söz verir:

                 "Ve Rab (takdimelerden gelen) hoş kokuyu kokladı"
                 "Adamın (insanın) yüzünden artık toprağı tekrar lanetlemeyeceğim ..." (Bap 8. Tekvin)
                 "Ve ahdimi sizinle sabit kılacağım; ve bütün beşer (insanlık) artık tufanın suları ile kesilmeyecektir ve yeryüzünü helak etmek için artık tufan olmayacaktır." (Bap 9. Tekvin)

             Çünkü artık Semitler'in büyük çoğunluğu medenileşmişler ve medeniyetler ağı barbarları - Semitleri kuşatacak kertede evrensel aşamaya geçişe doğru taşmıştır. Geri kalan Semit göçebeleriyse artık tarihsel devrim başaracak güçte değillerdir. Semitler gerçekliği sezmişler ve geleneklerine bu anlatıyla geçirmişlerdir.
             Bu olaylara göre İbrahim Hammurabi zamanına denk düşer ki bu da Klasik Tarihin tarihlemelerine uygundur.
             İslamiyet'in Kutsal Tarihi de bu gidişe uyar; tektanrıcılık gökten birden bire düşme bir yaratı değildir. Ve olamazdı da. Tevrat ve Sümer uzmanları Tarih öncesi (Komün) Bilimini ve Tarihin gidiş kanunlarını olmamış saydıkça içine düştükleri bu köksüzlükten ve şaşkınlıktan kurtulamayacaklardır.
             Tarihe (medeniyete) değmeye başlayan her Semit barbar teşkilatı, İbrahim gibi, önce kendi komün geleneksel tanrılarıyla yola çıktığı, onları kesip atamadığı için medeniyetin çok tanrılarıyla da karşılaşınca bocalar. Çoğu medenileştikçe çok tanrıcılık içinde eriyip gider. Arada bir tarihsel görevle tektanrıcılık canlansa da Hanok ve Nuh ve İbrahim gibi tarihsel görevlerle öne çıkış dayatmadıkça tektanrı fikirleri kuru fikir olarak iş göremez, geleneklere yenilir.
             İbrahim'in bunlardan farkı: içine girdiği evrensel çağın başlangıcında olmasına karşın bunu büyük bir tarihsel devrim geleneği sezisiyle hissetmiş ve inanılmaz bir azim kararlılık ve sabırla bunu sonuna dek savunup geliştirmiş bulunmasıdır.
             Muhammed gibi tektanrı fikrini hazırca çevresinde gelişmiş olarak bulmaz. Ama bu fikir ki geleneklerinde bir yıldız gibi parlayıp sönmektedir. Yapması gereken O'nu yeni bir tarihsel görev dayatması ve ihtiyacıyla alıp çağına göre yeniden parlatması ve toplumuna uygulamasıdır. Bu azımsanacak bir şey değildir. İbrahim'in büyüklüğünden bir şey almaz.
             Burada biz herhangi bir fikirde olduğundan daha fazla bir şekilde Tektanrı fikrinin birdenbire oluşamayacağı ve oluşmadığı; bir proseye tarihin temel olaylarıyla paralellik içinde bulunduğunu belirtmek istedik. Yoksa idealizme: fikir için fikir batağına batmış uzman üstatçılıklardan bir farkımız kalmazdı.
             Şunu da belirtmeden geçemeyeceğiz: Tarihsel Maddecilik kurucuları Marks-Engels ortaya çıkarken benzer şekilde aynı tarihlerde tarihsel maddeciliği birbirinden habersiz keşfetmiş bulunan başka insanların da bulunabileceğine hatta bulunduğuna değinirler. K. Marks sonradan farketmiştir. Kendileriyle hemen hemen aynı günlerde İngiliz iktisatçısı Jonees 1790 -1855 Marks gibi konuşuyor ve yazıyordu: 1852'de yayınlanan tex Book ta şöyle diyordu:

                 "Bir topluluk kendi üretici güçlerini değiştirdiği ölçüde, örf ve adetlerini de ister istemez değiştirir. Bir topluluğun çeşitli sınıfları; gelişimleri sırasında, öteki sınıflarla yeni bir takım münasebetlere girişmiş olduklarını, yeni durumlara girdiklerini, yeni sosyal ve moral riskleri de yeni sosyal ve moral refah şartlarıyla çevrelerindekilerini farkederler"

             Bu 100 yıl önce söylenebilmiş gerçekten dahiyane bir görüştür. Ama Marks-Engels'in büyüklüklerinden hiçbir şey kaybettirmez. Çünkü bir şeyi hangi tarihsel görevle keşfetmiş ve ona göre işlemiş bulunmak önemlidir. Marks-Engels'in tarihsel görevleri ve işleyişleri, sınıfsız toplumu öngören yüzyılları kapsayacak çaptadır.
             Yine aynı tarihlerde Marks-Engels ve Jones'ten de habersiz Morgan Tarihsel Maddecilik prensiplerini Komün toplumlarında keşfetmişti. Marks-Engels hemen ona kendi açılarından sahip çıktılar. Morgan Tarihsel Maddeciliğin vazgeçilmez ve içinde eritilmiş Tarihi öncesi Bilimi haline geldi...
             İbrahim içinde aynı şey geçerlidir. Tektanrı fikri O'nun zamanında kalıcı bir ideoloji haline gelmek için Semitler geleneği içinde doğmuş ama henüz yanıp sönen bir yıldızcık durumundadır. Belki O'nu, Semit kollarından olan Kenanlılar içindeki Krallar bile kendilerince çok tanrı gelenekleriyle harmanlayıp yaşatmaya veya geliştirmeye alışıyorlardı. Tevrat'ta bunu çağrıştıran satırlara rastlanması bu yüzden şaşırtıcı gelmemelidir:
             İbrahim Irak Medeniyeti ordularına karşı Kenan bölgesindeki kent kralları yararına vuruşlar yapıp geri dönünce bu krallar İbrahim' i karşılarlar. İbrahim Sodom Kralı'nın parasını almazken Salem Kralınınkini alır. Çünkü o tektanrıcılıktan yana gibidir.

                 "Ve Salem kralı Melkisede ekmek ve şarap çıkardı. Ve Yüce Allah'ın kahini idi. Ve O 'nu mübarek kılıp dedi: Göklerin ve yerin sahibi Yüce Allah tarafından Abram Mübarek olsun; ve senin düşmanlarını eline teslim eden Yüce Allah mübarek olsun. Ve herşeyden kendine (İbrahim'e) ondalık verdi." (Bap 14. Tekvin)

             Yine Güney Filistin'de deniz kıyısında bir kent (Gerar) Kralı olan Abi melek de tektanrıcılğa yatkındır veya bu fikre yabancı değildir:

                 "Fakat Allah Abi melek'e gece rüyasında gelip ona dedi: Aldığın kadın (İbrahim'in karısı saray) yüzünden işte sen bir ölüsün..."
                 "Ve şimdi adamın karısını geri ver; çünkü o bir peygamberdir" (Bap 20. Tekvin)

             Semitler ve dört yol ağzı tekin bir toplum ve ortam değildir. Yeni evrensellik çağı, kendisini bu bezirganlıkta uzmanlaşmış ve binlerce yıllık gelenekleri feylozofça elden geçirip tefekkürle yoğurup yeni sentezlere uğratmaya vakti ve nakti olan Semit torunlarında ve buna en çok elverişli olan Filistin rasathanesinde alemet olarak gösterir; işaretlerini verir.
             Ancak İbrahim hepsinden daha fazla ve büyük bir seziyle tarihsel görevlerinde tek tanrıcılık hisseder ve işler. Çünkü o daha komüncüldür; tarihe yeni yeni girerken daha berrak ve daha hayalci büyük düşünür. Bu yüzden tektanrıcılığı keşfi veya benimseyişi daha istikrarlı ve uzun vadeli, savunuşu daha önemli ve toplumuna uygulayışı daha kalıcı kesinlikle ve anlayışta olur. Ama bunu başarması, hayalden.gerçeklikler içine oturtması, ömrünün sonuna doğru; Abram iken İbrahim oluşundan sonra olabilir.

    3- "ALLAH" KEŞFİNİN EVRİMCİL DEĞERİ

             Doğa ve Toplum evrimsel bir bütünlük içerisindedir. Kutsallaştırma prosesi de toplumsal evrimin bütünlüğü içerisinde, insan beyninin, toplumdan yansıyarak yarattığı ve kendisinin yarattığı bir şey olduğu halde onun esaretine girdiği, bilinçlere çıkarılması ve yeni uyumlarla başkalaşması yoluyla giderilebilecek bir gidiştir.
             Ama giderilmesi kolay olmayacaktır. Kökleri çok derinlerde bir gidiştir. Bu yüzden toplumsal evrimin toplum biçimlerinin gelişimi içine sinmiş, beynimizin düşünce mekanizmasına, adeta o'nu ele geçirirse nüfuz etmiş kültürel bir gelişim kanunudur.
             Demek kültür olaylarını da hafife alamayız. Temelde üretici güçler gelişimine bağlı olduğu halde üretici güçler kolayca başkalaşmadıkça kültürel başkalaşımlar da oluşamayacağı için o kültürler iliğimize kemiğimize yapışır: Kastlaşır kalırlar adeta yerine başka üretici güç gelişimleri, üretim biçimleri gelse de biçim değiştirerek sürer giderler. Bilinçlere çıkarılıp köklü yeni başkalaşımlar, eskilerin yerlerini almadıkça kültürel temellerden de kurtulamayız.
             Bu sosyal devrimlerle birlikte kendiliğinden gelişen kültürel - eğitimsel devrimlerle de olur. Ama bizim burjuva devrimimiz ve benzerleri gözönüne getirilsin. Tefeci - bezirgan temellerin kapitalizm biçiminde modernleşmeleri hangi kültür çatımızı kolay değiştirebilmiştir?..
             Kutsallaştırma prosesi basit - yüzeysel bir kültür olayı değildir. Doğrudan insan toplumunun köklü maddi temellerinden fışkırır ve toplumun herşeyine girer.
             1- Komüncül yaşam ve düşünce biçimidir. Ve her kişinin beyninde, hayatında yer alır: Totemizm.
             2- Dolayısıyla komün içerisinde derlenmiş işleyen üretici güçlerin gelişimiyle: insan - tarih - teknik - coğrafya ile doğrudan bağlantılı gelişir. Ve Toplumsal gelişime girer etki eder.
             İnsan Toplumumuz temelinde ve çatısında her elemanına, hücresine sinmiş olarak yaşar.
             Bu yüzden on binlerce yıllık Tarih öncesinde altıbinbeşyüzyıllık Antik Medeniyetler tarihinde toplum biçimlerinin adımbaşı her gelişiminde beyinlerde düşünce sistemi olarak yer almakla kalmaz; Modern tarihte de yaşam biçimi ve düşünce sistemi olarak (biçim değiştirmiş haliyle) yaşamaya devam eder.
             Yani insan toplumunun doğumundan hemen sonra başlayarak günümüze dek gelir. Yani toplumsal evrimin tümünde dolaysız olarak yer alır; elbette giderek biçim değiştirdikçe ve iktidarını yitidikçe bir kültür elemanına dönüşür ve yok olmaya doğru zayıflar. Ama hemen bütün toplumsal evrim boyunca, onbinlerce ve binlerce - yüzlerce yıl kesintisiz - sürekli olarak yer alır. Çünkü temelde komünlerin yaşamında ve beyinlerinde yer almış bulunan cinsel yasaklardan dinamizm bulan toplumsal yaratışlara ve yücelimlere tutunarak gelişmiştir..
             Bütün bu bakımlardan, kutsallaşma prosesini.bilinçlere çıkarılması toplumsal evrimin gelişiminde, insan beynini: düşünce sistemlerini özgürleştirici kolaylıklar getirecektir.
             "Allah" ın keşfi de, kutsallaştırma prosesinin zirveye çıkışı ve sonu olur. İster istemez, tektanrıda yoğunlaşılması (kutsallaştırmada tekelleşme) kutsallaştırmayı bilince çıkarmaya dönüşünü beslemiştir besleyecektir de.
             Ancak unutulmamalıdır ki, antik tarih çok yavaş gelişir: Allah'ın keşfi, kesin hatlarıyla savunuluşu İbrahim ile birlikte olur. Bu keşfin yeryüzüne yayılıp tutunması için uzun bir hazırlık devrinin (2500 yıl) geçmesi gerekmiştir. İslamiyet ile birlikte keşif evrensel yayılışına ulaşmıştır. Dönüşüm ise islam Medeniyetinin çöküşüyle; Osmanlı'da ve Avrupa'da köylü isyanlarının patlak vermesiyle; Şeyh Bedrettin ile başlar diyebiliriz. Demek yayılması - zirveleşmesi için gereken süre 2500 yıl ise, dönüşümün başlayıp gelişmesi için gereken süre:1400-1500 yıllarından: kapitalizmin başlangıcından, günümüze dek 500 yıl kadar sürmüştür. Oysa kutsallaştırma prosesi 150- 200 bin yıl önceden ilk totemizm köklerinden beri gelişip gelir. Demek tanrıların "Allah" ile tekleşmesinden sonra, eski köklere göre çok kısa bir zamanda, kutsallaşma prosesi idealizme dönüş. Biraz daha açarak konumuz açısından işleyelim.
             İbrahim'in düşünce sistemini, yani kendi barbar (komüncül) beynindeki yakıcı - yüceltip kutsallaştırıcı gücü ve geldiği toplumun geleneklerinin o beyne verdiği zengin - sıçramalı çağdaş bir kutsallaştırma yeteneği: kutsallaştırmada en üstün ve en gerçekçi olanı yakalama sentez yapma, soyutlama gücünü ve yaşadığı toplumun - üzerine çıkarak onları kavramakla - değerlendirmekle kalmayıp onlara yön verip değiştirme azmini kavradık az çok.
             Burada İbrahim'in beyniyle geçmiş ile toplum biçimlerinin geleneksel olarak onun beyin aynasında yansıyanları: yetenekleri; son olarak da kendi çağının komüncül toplumundan ve kendi toplumu dışındaki medeniyet: sınıflı toplum çelişkilerinden yansıyanları kutsallaştırma sistemi ve yakıcı gücü ile senteze uğratmasını bütünleştirebilirsek İbrahim'i anlamış oluruz.
             1- Temelde: İbrahim'in beynindeki kutsallaştırma sistemi ve gücü: komüncül yakıcı bir kutsallaştırma azmi.
             2- Komün ve Medeniyet güreşlerinden gelen Semit'lerin: İbrahim atalarının geleneksel kutsallaştırmada üstün sentezlere varma yeteğinin İbrahim'e intikali.
             3- Yaşadığı toplumun komüncül bir toplumsal güçte ve azimde oluşuyla;
             4- Yaşadığı çağın kendi toplumunun tersine evrenseleşme eşiğine gelmiş bir medeniyetler: sınıflı toplumlar ağı içinde oluşunun üstün sentezlere yol açabilecek yaman bir çelişki yaratıcı bir güreş oluşu.
             İşte bu 4 gücün İbrahim'in beyninde bütünleşerek rahatlatıcı - huzur verici bir senteze veya dengeye ulaşmak zorunluluğunda oluşu: determinizimin bu dört koldan işleyerek kendisini ifade edecek bir elçi seçmesinin vaktini doldurması; "Allah" sözcüğünün altındaki gerçeklerin işleyini anlatan temellerdir "Söyletene bak" denildiğinde, "Allah" bilincinin veya bilinç kabuğunun altında yatan ve derinlerden alt şuurdan işleyen determinizm temelleri bunlardır.
             Burada belki tekrar sayılabilse de, insan beyninin kutsallaştırma gidişinin özel bir önem kazandığını hatırlamalıyız. İnsan psikolojisi elbette, toplum biçimleri gelişimlerinin kişi beyninin aynasında yansımalarından gelişim bulur. Ama her beyin doğaldır ki bir makastan çıkmış gibi aynı olamaz. Her kişinin beyin aynası ayrı bağlantlılarda ve ayrı olayların etkileşimleriyle geliştiği ölçüde aynı genel determinizmden ayrı ayrı etkilenir ve ayrı sonuçlar çıkarır. Toplumlar da öyledir. Toplum biçimleri gelişimleri, aynı temel kanunlara uysa da; aynı zamanda aynı yani bir makastan çıkma üretici güçlerden yola çımadıkları; tersine ayrı ayrı coğrafyalardan - teknik ve insan - tarih üretici güçlerinden yola çıkmak zorunda oldukları için ayrı toplum biçimleri gelişimlerine ulaşırlar. Toplum içindeki kişiler veya psikolojiler de öyledir: gelişme zamanları - coğrafyaları veya psikolojiler de öyledir: gelişme zamanları - coğrafyaları teknikleri aileleri farklı olduğu ölçüde psikolojileri - algılayış ve sentez güçleri; uygulamadaki azimleri ayrı ayrı olur.
             Dolayısıyla kutsallaştırma prosesi, bütün toplum biçimlerinde ve kişi psikolojilerinde işleyen bir kanun veya ana kanunlara bağlı gelişmiş bulunan yan ürün gibi ikincil üçüncül bir kanun olsa da; bu kutsallaştırma kanunun herkişi psikolojisine yansıyışı farklı olacaktır.
             Bu yüzden toplumlarda, sıradan insanlardan ayrılan üstün yetenekte kişilerin kendiliğinden peydahlanıverdiğini veya zuhur ettiğini görürüz. Bu komüncül toplumlarda olanaksız kalır. Temelde kişinin psikolojisi komün topmumunda da ayrı ayrı gelişse de, komünün kankardeş - eşitcil sistemi kişinin sivrilmesine izin vermez. Kişinin ayrıcalıklı adları bile bu tür ilkel toplumlarda zamanla gelişmiştir. Kişi komüncül toplumlarda adeta sılinmiştir veya var olmamış gıbidir. Oysa iki ayrı anne babadan olması bile kişinin ayrıcalığını maddi temelere bağlamış olur. Sınıflı toplum: medeniyet geliştikçe o temeller alevlenir veya yağmur yemiş çorak toprak gibi kabarıp hiç görülmedik - şaşırtıcı filizlerini veriverir. Tefeci - bezirganlık öylesine derin temellere tutunarak ve bin yıllar boyunca içlere işlemiş kollektif emek geleneklerini adım başına imha ederek filizlenip kökleşmek zorunda kalmıştır.
             Tabii sınıflı toplum geliştikçe bu özel mülk gidişinin antitezi de sosyal sınıflar içinde gelişmeden edemez.Ve toplumcul gelişimi, kişi mülkü gidişine karşı savunacak yetenekler veya dehalar da gelişmek zorunda kalır. Ve aynı gizli kalmış temellerden beklenmedik biçimde tek tük de olsa fışkırırlar.
             İşte antik peygamberler bunlardır. Marks-Engelslerin gibileri de bu gidişin yani toplumcul savanuşun modern yansımalarıdır. Antik tarihte çıkmış olsalardı şüphesiz ki kutsallaşma prosesine girdikleri ki modern çağa rağmen onlara karşı da gizli-açık tapınçlaştırmalardan geri durulamamıştır. Onların kitaplarından bir adım geri yeni bir şey söyeyene karşı, kutsal kitapların dayatılması gibi "Kapital"in dayatılması; veya içtihat: yorum ve yeni gidişe yeni uyum yolları kapatmış, ama içten içe boyuna eski şeriat kurallarını arkadan hançerleyen bir gidişi tutturmuş din bezirganları gibi Her şey kitapta yazılı; yeni yorum arayan kafirdir" tabusunun boğucu bir saldırı haline getirilmesi ve onun alkışlanması kutsallaştırmanın ne denli iliklere işlemiş derin kökleri olduğunu anlatır.
             Sadece bunu anlatmakla kalmaz. Gerçek peygamberlerin İbrahim ve Muhammed'lerin ne kadar uzun zaman sonra ve ne kadar az çıkabildiğini ve çıkabileceğini de anlatır. Ve giderek bu tür önderlerin çoğalması beklenirken, azalan; hatta yok olan bir diyalektik çizgi izlemesi de ayrıca üzerinde durulması gereken bir uyarıdır.
             Bu yüzden determinizm, çıkardığı bu ender beyinleri, ellerinden geleni - gelmeyeni yaptıracak bir güç ve azimle, donatır. Ki yerleri doldurulabilmesi için gerekli olacak bilinç sentezleri ve biçimleri bir an önce kendi zamanlarında bu önderler tarafından hazırlanabilsin.

    *

             Doğada ve toplumda evrimin kendi determinisit akışında yeni bir aşamaya geçiş için gerekli keşifler için geçen zaman ve emekler, insan hafsalasının: zeka ve aklının hayal edebileceği ve alabileceği bir sıçrak ama değildir. Bunun kanunlarını kavrasak bile anlatılması gerçekliğin yanında çok yavan kalır. Evrim, insan toplumunda bu tür önderler çıkarmaya başladığından beri artık kendi gelişimini ve keşiflerini bu tür elçilerine yaptırmaya kendisini ifade etmeye başlamıştır. Bu yüzden bu tür önderlerin yaptığı "keşifler" için gereken zaman - hazırlılık emeklerin biraz olsun anlaşılmasıyla evrimin kendi iç sıçramaları için yaptığı doğal "keşiflerin" kıymeti biraz olsun anlaşılmaya: bilince çıkmaya başlandı.
             "Keşif" evrim içinde doğal yoldan olsun, evrimin dillendiği temsilcileri olan önderlerin "keşif"leri olsun bir kez ortaya çıktı mı, gerisi kolay gelir. Elbette o denli kolay değil, ancak keşif bir sıçrama tahtasından öte, yeni bir çağı anlayıp gelişimine ayak uydurabilecek hemen bütün temel araç - gereçleri yaratan bir üreteçtir. Veya determinizmin kanunlarından birisidir ki onu ele geçirdiğimizde, evrimin belirli halkaları: çağları bilince çıkmış, uyum yapma kolaylıkları, kazanılmış olur. "Doğum sancılarının ılımlandırılışı" dediğimiz şey ancak bu temeller ele geçtikçe mümkün olabilir.
             İşte "Allah"ın keşfinin, evrimin gelişimi icabı ve determinizmin sezi - altşuur derinlikliklerinden birikerek gelen şiddetli ve çok yönlü dürtüleri sonucu olarak geliştiğini her yönüyle kavradığımız ölçüde, Allah'ı - Peygamberleri ve Kitaplarını kavrayabilir; evrimin bütünlüğünü bir adım daha bilince çıkararak kurmuş oluruz.
             Mesele Allah - Peygamber - Kitap üzerine" Ateizme" veya " laisizme" hizmet eden rasyonalizmden çıkamamış bir şeyler çiziktirmek değildir elbette. Bunu çoğu uzman sezer ve konunun illizyonundan yakasını kurtaramaz ama menfatleri yüzünden rasyonalizmi de aşamaz.
             Meselenin asıl stratejsi; veya her keşfin kendiliğinden gelen asıl stratejisi: evrimin bütünlüğünü kuran basamakların hangilerine karşılık geldiğini (tekabül ettiğini) buldurup koydurmaktır.
             Öyleyse bu tür emekler, doğanın ve toplumun gidiş kanunları, önünde içerisinde kavranıp yerli yerine yerleştirilemedikçe zayi olmaktan kurtulamazlar.
             Özetle koyduk: kutsallaştırma prosesi hemen bütünüyle toplumsal evrimi kapsayarak gelişir. "Allah" keşfi ise, bu gidişin sadece zirveleşeceğinin ve daha hızlı bir gidiş ile sinümlenip yokolacağının habercisi olur. Çünkü tanrılar çağı, tek Allah ile kapanmıştır. Bundan sonrası, evrensel ölçülerde tek Allah'ın insanlık her Allah'ın gününde denenerek - sınanarak hazmedilip yeni bir kutsallaştırma halkasını geçilmesidir. Ama artık kutsallaştırılacak son şey Allah ise, prosenin sonuna gelindiği için o da aşılacak ve prose başka toplumsal bir ihtiyaca kayacak fakat son duruşmada bilince çıkırılmaktan başka kaderi kalmayacaktır. Bu satırlar, ve benzerleri prosenin sonuna geldiğimizin bir işareti veya ifadesi sayılabilir.

    4-TANRISALLIĞIN TRAJEDİSİ ve İBRAHİM

             Tanrısallık hiçbir zaman sonuna dek evrimin karşıtlığını tutamazdı. Tersine her tanrısallık, evrimin belirli aşamalarında evrimin sembolü - temsilcisi - bir çeşit tercümesi veya yansıması olarak ortaya çıkmış, görevi bitince de, yeni bir tanrısal halka tarafından olmamışsa döndürülmüştür. Baki olan elbette evrimin kanunlarıdır. Kutsallaştırmalar ve tanrılar geçicidirler. Bu yüzden de tanrısallıkların trajedik resmi geçidi yaşanır gibi durur.
             Oysa trajedi, insan toplumunun evrimine aittir. Tanrısallıkları yaratan da yok eden de determinizimin ta kendisidir. Evrimin akışındaki trajik dönüşümler; zıttına atlayarak gelişen kavşaklar toplum biçimleri gibi tanrısallıkları da yerle bir eder. Evrimin kontenjanındaki trajediler, bir bir toplumlara ve tanrılara yansırlar.
             Bugün tapılan bir tanrıağaç veya hayvan yarın yeni bir çağı (göçebelik) ile birlikte kesilip giden kurban yemeği veya süsü eşyası olur: seleksiyon...
            Tanrı krallar ve tanrı evleri yeni bir tarihsel devrim ile gelen yeni bir tanrısallık halkasıyla yok edilip yerine yenişleri alkışlanır ve tapınç görürler:
             " Kral öldü!! yaşasın kral!"...
             Aslında bu insanlığın kendini sürekli inkar eden bilinçlenme basamaklarıdır. Kendini inkar etmiş gibi dururken kendisini bulmak için yeni basamaklara tırmanışı ve eskisini inkar edişidir. Son duruşmada karşısında kendisinden ve kendisinin çıkageldiği doğadan: evrimin bütünlüğünden başka bir şey bulamadığı zaman, tanrısalllığının trajedisinin kendi tarjedisinden başka bir şey olmadığını anlayacaktır. Ki bu evrimin gidişinden veya insan halkasına yansıyışından, seleksiyon: eleşimden ibarettir.
             İnsan toplumu elene elene biçimlerini değiştirmiş veya başkalaşarak kendisini ve doğasını bilince çıkarmış; kendisini güden kanunları ele alarak "uyum"unu bilinçlendirmiş olacaktır.
             İbrahim, bunun en tipik örneğidir: kendisi göçebe barbar olduğu halde; yani hemen insan toplumun ilk halkalarında bulunduğu halde, kutsallaştırma prosesinin son halkasına geçiş yapar. Çünkü bilinçlenme, soyutlama yeteneği, çağlarla gelişmiş; duru beyinlere bu olanağı vermiştır. Kutsallaştırma'nın sonu da yeni çağ ve kuşaklarla böyle gelecektir. Toplum biçimleri başkalaştıkça bilinç yeni aşamalara kavuşacak evrimin kanunlarına ulaşılacaktır...
             Konumuzu kutsallaştırma prosesi içinde, onunla nasıl - neden bağlantılıysa öylece ele almaya çalıştık.
             Kutsallaştırma prosesinin ortaya çıkışı, üzerinde ayrıca durulması ve prosenin ilk gelişimleri ayrıca işlenmesi gereken derinlikler ve boyutlar taşır. O köklere girmemeye Veya konumuzla ilgisi kadar, bağlantılarını yeri geldikçe tekrarlayarak ortaya koymaya çalışırken konumuzdan uzaklaşmadan o köklerin önemini işaret etmeye özen gösterdik..
             Yine de burada kısaca, ilkel komün insanının kutsallaştırma gidişiyle, İbrahim'in kutsallaştırma gidişi arasındaki bağlara özel örneklerle değinerek, "Allah" keşfinin doğal bir prose sonucu olduğunu gözlere bir daha batırırken; o köklere ne denli yakın bulunduğumuzu ve ayrıca bilinçlere çıkarılmasının önemini de vurgulamış olacağız.
             Tarih öncesi (Morgan'ın Komün) bilimi olmaksızın, yani Vahçet ve Barbarlık Çağlarının tasnifi yapılmadan "Dinin ve Folklor'un Kökleri" aydınlanamaz.
             James. G Frazer, öyle bir tasnife girmeksizin, veya o tasnifin değerini anlamaksızın "Dinin ve Folklorun Kökleri"ni aydınlatmaya girişir.
             Derlediği gelenekler, kayda değer bir birikim hizmeti olur. Yorumlarındaki konfüzyonizm kafakarışıklığı bir kenara bırakılırsa, derlediği belgelerle; Morgan (Komün) Bilimiyle tasnif edilerek kutsallaştırma prosesine ve kanunlarına ışık tutulabilir.
             Başından beri ele aldığımız ve göstermeye çalıştğımız gibi, dinin ve folklorun kökleri, yüzeysel bir kültür olayı olmadığı araştımalara çeker. Ancak olayı sadece din - folklor gibi kültürel çapta tepe taklak ele almaktan kurtulamadıkları; temeldeki üretici güçler gelişimi sürecinden kopardıkları toplum biçimleri gelişimlerini kaba ve önemsemeden seziyle teğet geçtikleri için, sosyal - kişisel sebeb köklerine ve kanunlarına ulaşamazlar. Zaten öyle bilincli çabalarından da söz edilemez. Ancak temelli kanunların din - folklor gidişini güttüğünü sezmeden yapamazlar; konunun büyüsünden kurtulamayışları bu yüzdendir.
             Oysa din, folklor denilen oluşumlar, modern çağın son aşamalarındaki aldatıcı zayıflamış gürüntülerinden yola çıkılarak "Kültürel" uçuculuk içinde yorumlamaya gelemeyecek kadar, insan toplumunun en eski en uzak maddi temellerinden kaynak almış ve nüfuz etmiş gelişimlerdir.
             Komün'deki bütün kan'ların totemleri vardır. Totem: Ata tanrıdır. Ve bütün kanlar kardeştirler. Totemler: Ata tanrılar da kardeştiler. Komün kankardeş toplumdur. Atatanrıcılık: komünün kankardeşliği temellerinden: cinsel yasaklardan çıkagelirler: Totem: cinsel yasakların yaratığı bir sentez olduğu halde sanki totem: ata tanrı komünü yaratmış gibi algılanır. Çünkü komün kanları, her kişisinin ve topyekün komün'ün üzerine totem inancını geçirmiş; ruhunu - beynini totem inancına bağlamıştır. Totem: çoğunlukla hayvan, bazan kayın - meşe gibi ağaçlar - bitkilerdir...
             Totem kutsallaştıkça, her kan bir toteme bağlı olduğu için, totemi temsil eden bitkiler - hayvanlar, giderek topyekün doğa, renkleriyle, sesleriyle her şeyiyle kutsallaşır.
             Bu kutsallaşma komünden ayrı bir şey olarak algılanmaz; totemin çocukları kan teşkilatları olduğu için, kan'lar topyekün komün ve komücül yaşam: dil - düşünce - üretici güçlerin tamamı, kutsallık yansımasından payını alırlar. Bir komün içindeki yavru kan'ın (toteminin) çocukları, başka bir kan'ın ve totemin kankardeşi, aynı zamanda ağabeyi - kızkardeşi - amcası - dayısı - halası - teyzesi - annesi - babası ve benzeridir. Bu yüzden, totem her kanda kutsal bir para olur. Ve bu inanç yaşanır. Böylece tanrılar ile çocukları birlikte kankardeşi olarak yaşar giderler.
             Fakat komün doğal canlı bir organizmadır. Bütün üretici güçler dinamizmi, komüncül çekirdek içerisinde derlenmiş de olsa, komünü; atom'un belirli koşullar altında parçalanışı gibi, parçalamak üzere kurulmuş işlemektedir. Üretici güçler geliştikçe, komün, vahşet çağının ilkel avcılığından aşağı barbarlığa; sonra orta barbarlığın sürü ekonomisine ve yukarı barbarlığın kentçil tarımına ve nihayet medeniyet denen sınıflı topluma sıçrayacaktır.
             Bu gidiş içerisinde, kutsallaştırma da; ata tanrılardan, yavaşça liderleşen kadın: ana tanrıya, sonra baba tanrılara geçiş olur. Ama totemden kolayca kopulamadığı için ana tanrılar, totem: ata tanrı olan bitki ve hayvan tanrıların ruhlarını: güçlerini almak üzere onların postlarını - tüylerini - yapraklarını takınırlar; kanlarını içerler; renklerini sürünürler. Baba tanrılar da aynı yoldan geçerler. Hem totemin hem ana tanrıların güçlerini: ruhlarını kazanmak için hayvan - bitki - kadın kılıklarına girerler...
             Üretici güçler geliştikçe kutsallaştırma, toplumsal gelişime paralel olarak gökleri fethetmek üzere gökselleşir... Çok tanrılar, ile totemizmin aşılmasında olduğu gibi, yeni koşullarda çaresizleştikçe - hiçbir derde deva olamadıkları anlaşıldıkça Tektanrıcılık, evrenselleşmeye paralel olarak gelişir...
             Kutsallaştırma gidişi son halkası olan Tektanrı: Allah sistemiyle, ilk halkası olan Totemizm: Ata Tanrıcılık arasında elbette büyük anlayış farkları bulunur. İnsan beyni düşüncede soyutlama: Sentetik bellek edinerek yaratıcı düşüncelere ulaşmayı geliştirmiştir. Oradan idealizme ve tarihsel maddeciliğe geçiş zor olmayacaktır..
             Ancak, insan toplumunun kendi yaşadığı momenti, her şeyiyle yüceltip - abarttığı bir gerçekliktir. Çıkar ve amaçlarını yakıcı cazibesi ve ruhun bütün hücreleriyle bunlara kayışı başka bir sonuç veremiyor ilkin. Yaşanıp, hazmedikçe, olaylar yaşanan moment: an ve çağ gerçeklik boyutlarıyla kavranabiliyor. Bu yüzden Tektanrı aşaması ihtiyaçlar: tarihsel devrimler ve tefeci - bezirganlığın evrensel gelişimi için veya bilmeden altşuur ile sezilerek içine girilen çağın cazibesi o denli güçlü olmuştur. Ki o aşamanın ideoljisi olan "Allah" sistemi de buna paralel olarak, eski tanrılara kıyasla, onları gölgede bırakmak ne kelime, onları yok etmek, olmamış saymak üzere her şeyin: toplumun ve doğanın (gerçeklerin) çok üzerinde "Yüce"leştirilmiştir. Bu İbrahim ve Muhammed zamanındakinden çok farklı bir "Yüce"liktir. Ki O yüceltim kaçınılmaz olarak doğa ve toplum gerçeklerinden koptukça kendi sonunu da hazırlamıştır. Tefeci - Bezirgan madeniyetlerin evresel çağının Allah'ı bu yüzden İbrahim Musa - İsa ve Muhammed çağının Allah'ından çok ayrılır. Kapitalizm laisizim ile evrensel bezirganlığın Allah'ını dünyevi iktidarından alaşağı etse de, göksel iktidarına pek dokunmadığı için, O gerçeklerden koparak sonuna dek doğa ve insanüstüleşmiş bezirganlığın Allah yüceltimi, büyük sansürü katmerlendirip kutsallaştırma prosesini kavranışını büyük ölçülerde engellemiştir. Modern çağın en verimi 19'uncu yüzyıl sonlarında ve 20'nci yüzyıl tümlüğünde bile, o skolastik ve metafizik "Yüce"leştirmenin sinsi işleyişi, düşünen beyinleri zincirlemiş, kutsallaştırma gidişinin aydınlatılması ertelenmiştir. Ama gereken birikim veya sentez için yeterli hazırlık en az bir asır boyunca bilerek - bilmeyerek tamamlanmış bulunmaktadır. Sıra tasnif: sentez için gereken sabır ve kahrı göze alacak başların çıkıp pratik yolu örgütlemesine gelmiştir.
             Bu tasnifte göze çarpan ilk olgu: sansürün derinliği ve çapıysa hemen onun içinde ona nüfuz eden ikinci olgu: büyük sansürün yarattığı, kutsallaşma prosesinin ilk halkası: "Totemizim" ile son halkası olan "Allah" gelişimininin arasının doldurulamaz veya bağlantılarının kuralamayacak derecede birbirilerinden koparılıp farklılaştırılmış oluşudur.
             Oysa ilk halka, son halkanın temelidir. Veya aynı temellerden yola çıkarlar. Bu açılardan birbirilerinden binlerce, hatta onbinlerce yıl uzak ve kalitece farklı olsalar da, o denli birbirlerine yakın ve aynı konulara bağlıdırlar.
             Bu ayrıca, başlıbaşına ele alınması gerekli temelli konulardan birisidir. Burada konumuzla ilgisi kadarıyla kutsallaştırma poresesinin halkalarının nasıl birbirlerine yakın ve bağlı olduğu gözlere batırılacaktır.
             Ki İbrahim'in "Allah" keşfininin veya benimseyişinin doğallığı bu açılardan kavranabilsin.
             Tanrısallığın çoktan gökselleşmiş bulunduğu Mısır medeniyetinden Firavun'a şu sıfatlarla dua edilirdi. Çünkü o tanrısallığın bedenleşmiş sembolüydü:
             "Göklerin Sahibi, yeryüzünün, güneşin ve tüm evrendeki yaşamın sahibi, zamanın sahibi, güneşin hareketinden karar sahibi;
             "Hasatın yaratıcısı, refahın tanrısı ölümlülerin yaratıcısı ve yapıcısı, insanlara ruh veren, tanrılara yaşam veren;
             "Göklerin tutucusu, yeryüzünün eşiği"
             "Her iki dünyanın (yerin ve göğün) dengecisi"
             "Zengin armağanların sahibi, ürünleri büyüten.."..
             Bu sıfatlar, ilkel komün insanında ve totemizmde bulunmazdı, çünkü ilkel insan henüz bu kadar soyut bir fikir geliştirme yeteneğine ulaşamamıştı. Ve bulunduğu toplum biçimi henüz somut - gördüğü - işlediği deyim yerindeyse gündelik bellek ile düşünüp o derecede soyutlamaya elveriyordu.
             İbrahim ve toplumu da, Muhammed ve toplumu da ilkel komün toplum biçimlerinden henüz çıkmamışlardı. Ama Mısır'da görülen bu soyutlamanın da üzerinde bir senteze ulaşmışlardı. Neden?
             Çünkü yaşanan çağ evrenciliğin kapısını çalmış; medeniyetler artık, somut ilişkilerle birbirlerini masal alemlerinde ve karanlıklarında değil, ticaret ilişikileriyle tanıyorlardı. Bu en ücra köşedeki barbarı bile akıllandırıyordu. Oysa İbrahim medeniyetler kavşağı Filistin'de Muhammed giderek yıldızı parlayan güney ticaret yolu: Şam - Yemen - Umman çizisi üzerindeydi...
             Demek düşüncede yöre kadar evren iletişimleri de önemliydi. Buna kısaca : "Çağ" demek yerinde olur. Çağı neyse insan düşüncesi de o icaplarında olurdu.
             Ama bütün çağ'lar bir tek toplumsal evrimin kanunlarına uyarlardı. Çağ'ları ne denli birbirilerinden ayırsak veya öyle gibi dursalar da hepsi birbirlerinden çıkmadırlar.
             İmdi yukarıdaki Mısır Saltanatının anılışı sıftatlarının tektanrının İbrahimce Muhammedçe geliştirilmiş sıfatlarına şaşırtıcı bir benzerlikle uyduğu üzerinde kutsallaştırma mekanizması bakımından duralım biraz.
             1- "Her ki dünyanın (yerin ve göğün) dengecisi "
             Kur'andaki konuyla ilgili ayetler hatırlansın; konu sadece gelişen bilgiler ve akıl (evrencilik eşiğindeki çağın) ışığı altında biraz daha, pratik çıkarlarına yükselmesine paralel olarak felsefileşmiştir.
             2- "Zengin armağanlarının sahibi, ürünleri büyüten, hasatın yaratıcısı, refahın tanrısı, insanlara ruh veren, tanrılara yaşam veren, zamanın sahibi, güneşin sahibi, tüm evrendeki yaşamın sahibi..."
             Buradaki aşamada, henüz pratik çıkarlar, lokal - yöresel medeniyetler aşamasından çıkmadığı ölçüde; kutsallaştırma, islam çağındaki kadar sınırsızlığa, gökselliğe veya enginliğe ulaşamamaştır; Mısır medeniyetinin yaşantısını hatırlatır: "refahın tanrısı" "hasatın yaratıcısı ürünleri büyüten", "zengin armağanların sahibi"; daha dar pratiklidir.
             Ama yine de soyutlamada enginleşme basamak konulmuştur: tüm evrendeki yaşamın sahibi ...
             Kutsallaştıma prosesine boylu boyunca girmeden, pratik amaca ve amaç ve düşünce yakınlığına değinmek için bir de ilkel toplum: komün insanının tanrısal düşüncesini kısaca hatırlatalım:
             Doğu Afrika'da Wanikalar'da ağaçlar, özellikle de her hindistan cevizi ağacı kutsallaştırıldığı ölçüde, korumaya - saygı görmeye hatta belli ölçülerde tapınmaya hak kazanmıştı. Bir hindistan cevizi ağacının yok edilmesine "Ana Katilliği" gözüyle bakılırdı. Çünkü kadın ana olarak kutsallaştırılmış veya analık gelenekleri aşılmamış olduğundan, ağaç verimlilği ana'nın verimliliği ile özdeşleştiriliyordu.
            Burada ağaç tanrı, veya kendi komün geleneği ölçülerinde kutsallaştırılmış ağaç, her türlü korumaya alınacak; O'nun meyvelerinden, doğadaki dengesinden yarattığı evrimsel verimliliklerden; toprak - ot - böcek - kuş v.b gölgesine dek her türlü verimliliğinden yararlanır hale getirilmiştir.
             Nitekim "Altun Sahili zencileri" bazı yüksek ağaçları kutsallaştırmıştı. Bu ağaçlardan herhangi biri kesilirse yeryüzündeki bütün ürünlerin yok olacağına inanırlardı"
             Avrupa'da barbarlık çağlarında ağaca tapınç alabildiğince yaygın idi. Çünkü Avrupa son buzul çağından sonra tümden her çeşitten ormanlarla kaplanmaya başlamıştı. Ve hala Avrupa köylüleri içinde, bizim Türk köylerinde de görülen türden, ağaç dalı'nın ürün verimini arttıracağına inanılması bu Ağaç - Tanrı geleneğinden gelir.
             Romalılarda imparatorluk günlerine dek İncir Ağacı'na taparlardı. "O'nun gövdesinin kuruması bütün kente dehşet salmaya yeterdi"
            Demek ilkel insan da medeni insan da, pratik yaşam olanakları - çıkarları için; Tarihsel görevleri veya çağlarının dayattığı gelişimler icabı kutsalaştırmalarını geliştirip zenginleştiriyorlardı.
             Bu açıdan bir kez insan beyni, kutsallaştırma prosesine girince, toplum biçimleri geliştikçe, ister istemez tarihsel görevlerinin gelişimine göre, çağının icaplarınca, kutsallaştırışını, o görevlerden aldığı determinist uyarılarla yeni bir halkaya ulaştırıyordu; daha doğrusu, çağının gidişini, görevlerini kutsallık içinde yorumlamak geleneğiyle dopdolu olduğu için, yeni görev yeni bir kutsallaştırma halkasını geliştiriyordu.
             Frazer'in de dikkatini çektiği gibi, ki dikkat çekmemesi olanaksızdır, din "pratik ihtiyaç"larla sımsıkıca bağlıdır. Sadece kutsallaştırmanın ilk halkalarıyla bu gerçeklik ne kadar göze batıyorsa; son halkada, incelip gökselleştiği için o denli seçilemez olmuştur. Oysa dövüşler hep "cennet uğruna" verilir.
             En akıllıca, hiç bir çıkar gözetmeden insanlık - doğa hayrına manasında "Allah Rızası için" yapılan döğüşlerde ve yaşamda bile pratik çıkarlar göze batmadan edilemez.
             Fakat doğa ve toplumun gidiş kanunlarına;onları bilince çıkarıp uyum yaparak yaşamak dengesine veya determinizme doğru yaklaşıldığı; bilimsel bir proseye doğru dönüşüme evrilmenin eşiğine gelindiği besbellidir. Bu yüzden pratik çıkarlar, ilk halkalardaki kadar göze batmaz.
             Oysa evrimin kanunlarına uyulduğu zaman bile bu, insanlığın en geniş, en doğru pratik çıkarları için yapılır ve yapılacaktır. Bundan daha doğal bir şey olamaz. Çünkü ister din olsun, ister gerçek bilim olsun her gerçek teori pratik içindir. Ve pratikten çıkagelir, pratiğe dönmek mecburiyetindedir. Başka türlü yaşayamaz...
             O halde, toplum biçimleri gelişiminden kopuk, soyutlaştırılmış bir din ve folklor kökleri aramak beyhude ve kafa karıştırıcıdır. Aslolan toplum biçimleri gelişim kanunlarıdır. O kanunların gidişiyle başkalaşan din ve folklorlar, yine o kanunların ışığında aydınlanabilirler...
             Pratik çıkarlar ile Tanrı çeliştiği zaman inançsızlık veya başka tanrı aramak; eski tanrıyı kesip atmak yenisine geçmek olağan bir gidiştir. Ve ilk halkalardan sonuna dek böyle: pratik çıkarların, başkalaşımıyla geçilir.
             Kutsallaştırılmış Krallar veya Tanrı Krallar'ın işi bu yüzden kolay değildir: en küçük hareketlerini doğa ve toplum dengesini bozacağı inancıyla zaptu rapt altına alınır. Halkının pratik çıkarlarına ters düştüğünde yandığı gün olur: Mısır - Japon kralları örnektir. Tırnakları - saçları kesilmez, yıkanması, uyuması - yemesi içmesi bile kontrol altındadır....
             Tabii bu genellikle komün geleneklerinin üstün olduğu medeniyetin ilk aşamalarında geçerlidir. Kral topluma uymak zorundadır; toplumun çıkarları için vardır. Bu yüzden bu tür önderler tanrı - peygamber olsalar da sadece toplum tümlüğünün sembolüdürler. Bu temelli gerçek her zaman pratikle çıkarlarla güdülmek zorunda kalır.
             Kutsal Kral, medeniyetlerin çürüyüş, çöküş aşamalarında halkının üstünde bir despot kesilir. O zaman egemen sınıfa: tefeci - bezirgan ve derebey sultasının çıkarlarına uyan kutsal kral toplumuna despot kesilmiştir. Fakat saltanatı bu kez iç savaş ve tarihsel devrimlerle tarihin mezarlığına kaldırılır. Genellikle kutsallaştırma halkalarının gelişimi veya başkalaşımı; yeni bir halkaya geçiş bu altüstlükler içinde olur. Çünkü tarihsel devrimin şefi yeni bir pratik ihtiyaçtan: üretici güçler gelişiminin dayatışından doğan bir teorik yaratış içinde olur. O teorik yaratış, antik tarihte daima ya kutsallaştırma halkalarından birisine karşılık düşer ya da benimsenen bir kutsallığın yeniden canlandırılıp pekiştirilmesinin sembolü olur. Bu yüzden antik tarihin her yanına mistisizm sinmiştir.
             Demek kısaca kutsallaştırma halkalarının birbirlerinden çıkagelişi de pratik ihtiyaçların başkalaşmasıyla ve bu da genellikle tarihsel devrimle olur.
             Çoktanrıcılıktan tektanrıya geçiş de bu yüzden, pratik ihtiyaçlara karşılık veremeyen çoktanrıların: aslında tefeci bezirgan medeniyet çürümüşlüklerinin; çağın pratik ihtiyaçlarını karşılayan tektanrıcı: evrenselci bir tarihsel devrim teorisi (İbrahim) ve islam Tarihsel Devrimi pratiğiyle ortadan kaldırılışıyla olur.
             Ancak bu gidiş içinde, düşünen başları sarsan bir trajedi göze çarpar.
             Bu Tanrıların trajedisi veya Peygamberlerin giderek önderlerin trajedisi gibi durur. Ama hepsi determinizm icabı ve hatta determinizmin kendisidir.
             Determinizmin veya evrimin trajedisi olur mu?
             Evrim son duruşmada "mutlu son" ile mi bitecektir? Bunu hiç kimse ve hiçbir gerçek garanti edemez. Güneş sistemimizle birlikte gezegenimizin bir gün kararıp yokolacağını biliyoruz...
             Hoş, "mutlu son" ile bitse bile, evrimin akış diyalektiği hep alabildiğine zıttına atlamalarla geliştiği için, insanoğlu evrimin diyalektiğini tercüme ettikçe bir trajediyle karşılaşmışçasına şaşırmadan, sevinmeden ve üzülmeden, gözyaşı dökmeden edemez...
             Şüphesiz ki evrim içinde, sınıflı toplum berzahı önemli bir bilince çıkarma musibeti olarak çok kısa bir süreç olarak yer alacaktır. Ancak evrimin bu kısa berzahı, her zaman insanlık tarihinde bir trajedi olarak anılmaktan geri duramaz.
             Bu açıdan tanrılar - peygamberler - önderler trajedisini, determinizmin trajedilerinden bir yansıma olarak ele almak, skolastik ve metafizik beyinleri biraz olsun ayıltıcı - uyarıcı terapi yerine geçebilir.
             Hiçbir tanrı sonuna dek evrimin kanunlarının yerini tutamaz; tutamadığı için de silinip gitmişlerdir ve evrimin yüce kanunları ve işleyişi karşısında tutunamayıp silinip gideceklerdir.
             Tanrılar, peygamberler ve nice önderler, ancak evrimin determinizmine uydukları, onun temsilcisi, sembolü olabildikleri ölçüde toplumlarda tutunabilmişlerdir. Yaşanan çağ, yeni bir çağ ile kapandıkça, yeni bir kutsallaştırma halkası eski tanrısallığı silip götürmüş; olmamışa çevirmiştir.
             Yani Evrim, Tanrısal prose ile çelişir durur. Veya tanrısallık, evrim ile çelişkisini derinleştirdiği zaman, Tanrıların boyunlarının vuruluş çanları çalmağa başlar; artık tanrılar - peygamberler - kitaplar veya önderler evrimin gidişine ayak uydurmuyorsa, determinizmce elenecek demektir.
             Mısır - Japon - Afrika ve benzeri tanrısallıklarda bu trajedi, çok hassaslaştırılmış, adeta kastlaştırılmış olduğu için evrim ile olan çelişkiyi rahatça açık eder:
             "(Kralın) kişiliği, deyim yerindeyse, doğanın hareket merkezi olarak düşünülür, güç çizileri bu merkezden göklerin dörtbir yanına yayılır; öyleki, onun şu veya bu hareketli, başını çevirmesi, elini kaldırması, doğanın herhangi bir parçasını anında etkiler ve ciddi biçimde huzursuz eder. O dünyanın dengesinin bağlı olduğu destek noktasıdır; onun tarafındaki en küçük düzensizlik hassas dengeyi bozar. Bu yüzden, hem kendisinin çok dikkatli olması, hem de ona çok dikkat edilmesi gerekir."
             Japonların kutsal Mikado'su veya Dairi'si buna tipik örnektir:
             "..Bedeninin her parçası öyle kutsal sayılır ki, saçını sakalını ya da tırnaklarını kesemez." "Uyurken temizleyebilirler."...
             Mısır kralları içinde aynı şey geçerliydi: "(Sadece kamu hizmeti saatleri değil) yürüyeceği, yıkanacağı, karısıyla yatacağı, kısaca hayatında yapacağı her hareketin saatleri önceden saptanmıştı." "Yiyebileceği tek et dana ve kaz etiydi, içeceği şarabın ölçüsü bile düzenlenmişti." (The Golden Bough... J.G.Fraze )
             Bu hassas duruma sokulmuş tanrının vay haline; ister istemez günah teknesinden beter duruma düşecektir. Tarihi oluşun determinizmin seyri değişir değişmez Tanrı kral suçlanacak, eleştirilecek ve değiştirilecektir.
             Komün geleneklerinin üstün olduğu durumlarda bu Tanrı Krallar, tümden toplumun çıkarlarına tabi oldukları için "eğer kuraklık, kıtlık, salgın hastalık ya da fırtına gibi afetler ortaya çıkarsa, halk bu felaketi krallarının savsaklamasına ya da günahına bağlar, onu kırbaçla ya da hapisle cezalandırır; hala yola gelmezse tahtan indirir ya da öldürür."(Frazer) Medeniyet gelenekleri üstünse tefeci - bezirganlığın insafına: çıkarlarına göre oynatılır veya alaşağı edilir...
             Tanrısallık halkaları birbirlerinden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar, determinizmin eleşimi icabı gelişen insan toplumunda dolayısıyla insan beyninde: bilinç ve alt bilincinde olup bittiği için o denli de yakındırlar.
             İbrahim ve toplumu göçebe orta barbar aşamada olduğu halde, çağları ve tüm kutsallaştırma halkalarını aşarak son halkaya: tektanrı sistemine asılabilme yeteneğini gösterir. Eski kutsallık aşamaları böylece beyinde de geriler ve silinir.
             Çünkü aslolan determinizmin eleyerek gidişidir. Toplumsal evrim tanrısal halkaları elekten geçirerek kendi yeni koşullarını: Çağını dayattığında eski tanrısallıklar, İbrahim - Muhammed gibi beyinlerde, kendileri ilkel toplum aşamasında olsalar bile, hükümlerini yitirmiş bulunurlar; determinizm yeni bir çağa paralel yeni bir kutsallaştırma halkasını dayatmıştrr. Ve determinizmin dediği olur.
             Yukarıda andığımız örnekte de açıkça yakalayabiliriz: Tanrısallık halkası yaşanırken; toplum o tanrısallık bilinç kabuğuyla davranırken, determenizmin yarattığı koşullara ayak uyduramayan tanrısallık iktidarının sallantıya girmesi; bütünüyle determinizmin insan toplumunu etkileyip kutsallaştırmayla işleyen bilinçaltından etkileyip kutsallaştırmayla işleyen bilinç kabuğunu yeni bir kutsallaştırmaya iteleyerek gelişir.
             Her şey insan toplumunda dolayısıyla insan beyninde olup bittiği için, kutsallığın evrimi toplumsallığın evrimiyle paralel olarak gelişir; yeni halkalar eski halkaları bastırarak silerek kendisine dönüştürür.
             Ama bunu yaparken çok aşırı farklılıkları değil, hep arkasını yaslayabileceği, pratik çıkarlarına uygun bir tanrıyı başkalaştırır.
             Aslında tanrı adı altında topladığı ve başkalaştırdığı şey: doğa ve toplum gidişinin yorumlanışıdır. İnsan toplumu yaşadığı çevreyi kendince yorumluyabildikçe ilerleyebilmiştir. Tanrısallıklar çağında hayatın yorumu ister istemez tanrı şemsiyesi altında yapılabiliyor.
             Çünkü totemden beri herşeyde kutsallaştırma geleneği tutunmuş ve gelişmeye başlamıştır.
             Sadece totem değil komün'ü saran doğa ve komün ve kömün'ü oluşturan her insan her şeyiyle kutsallaşıyordu.
             Totem: Bitki veya hayvan ataydı. Kutsal atanın yaşadıkları: doğal ortam ve çocukları: komün de o kutsallığın yansımaları olarak kutsaldılar...
             Peru inkaları, Mogollar gibi güneş'i tanrılaştırmışlardı. "Ve güneşin çocukları olarak tanrısal saygınlık görürlerdi" (Frazer)
             Hastalandıklarında bunu ölüm habercisi sayarlardı. Ama bunu, ata güneşin çoğuna gönderdiği bir haber olarak yorumlarlardı: "Babam beni dinlenmem için, çağırdı" derdi ve sıkıştığı zaman kendisinde tanrısal güçler vemdederdi;
             "Tiele'nin gözlemine göre, "her iyi insan ölünce Osiris (ilk medenileştirici tanrı) olduğu, tehlikede ya da gereksinim halinde herkes büyülü tümceler kulanarak, bir tanrı biçimine "girerdi. (Frazer)
             Her yanından kutsallık akan komün temellerinden ana tanrıların baba tanrıların kral tanrıların yer gök meslek tanrılarının fışkırmasına şaşmamak gerekir.
             Frazer, kendince önüne çıkan tanrısallıkları oldukları gibi, derin sebeblere inmeksizin derleyip, toplar ve geçer. Kutsallıkların göze çarpan kendi yorumu zaten birbirlerinden çıkageldikleridir. Bunların hangilerinin daha ilkel aşamayı serpiledikleri de yine toplumların ve kutsallıkların kendi kendileri söyler. Frazer belgelerin söylediğinden daha ileri köklü sebebleri eşelemiş sayılmaz.
             Bu yüzden en temelli bir gidişi bile doğallılıkla geçiştirir:
             "Herkes, tehlikede ya da ihtiyaç halinde (sıkışınca) büyülü şiirler mısralar söyleyerek bir tanrı biçimine girdiği için, kralın nasıl olup da yalnızca ölümden sonra değil de daha yaşarken tanrılarla aynı düzeye konulduğu oldukça anlaşılır birşeydir".
             Bu belge ve yorum Frazer'in değildir, C.P. Tiele'nin "Mısır Din Tarihi": "History the Egypaan Religion" derlemesinden alınmıştır. Frazer bunu olduğu gibi benimsemekle kalır.
             Oysa şu bir kaç satırlık gerçekler, bütün bir tanrısallaşma veya kutsallaştırma prosesini içinde saklar:
             1- İnsan Toplumu ilkin, doğanın doğal bir eki olarak: komün biçiminde gelişirken; çıka geldiği doğasını kutsallaştırdı.
             2- Hemen bununla birlikte toplumunu her şeyiyle kutsalaştırdı.
             3- Dolayısıyla insan beyni, daha hayvanlar aleminden (doğa'dan değil) ayrılırken içinden gelişegeldiği alemi, doğasıyla birlikte parça parça totemleştirip: kutsallaştırarak işaret etmiş: yorumlamış oldu. Ancak bu yorumlayış o kadar uzun onbin yıllar boyunca sürmek zorunda kaldı ki, kuşaklar boyu insan beyni o kutsallaştırmaları geleneklerde belleğine kazıdı; kutsallaştırma, insanın düşünce sistemi ve geleneği haline geldi.
             4- Üretici güclerin kolay gelişecek ortamları bulamayışı, insan toplumunu dolayısıyla beynini aynı toplum biçimlerinde barbarlık aşamasında alıkoydu. Kutsallaştırma böylece adeta insan toplumunda ve beyninde adeta kastlaştı.
             5- Bilhassa teknik üretici güç medeniyet ile birlikte, tarihsel devrimlerle gelişim buldukça; insan toplumu ve beyni on misli denebilecek ölçülerde gelişime uğradı. Dolayısıyla kutsallaştırma prosesi de hız kazandı; dağlara gölklere vurdu: son halkasına ulaştı...
             6- Teknik başını alıp gittikçe, toplum biçimleri başkalaşınca hızlarını artırdılar. Bu kez kutsallaştırmaların sonununda gelindiği görüldü. İnsan toplumu ve beyni kendisini yaratan kanunlara dönmek ve onları bilince çıkarmak durumunda kaldı. Ama kutsallaştırma geleneği o kadar köklü ve sürekliydi ki bilim insanlarının bile düşünce sistemlerine nüfuz etme yollarını bulmuştu. Metafizik sosyolojinin düşünme sistemleri, ayrıntılı örneklerle işlendiğinde o nüfuz ediş ibretlerini görüp algılayabiliriz...
             Peki insan toplumunu totem tapıncına, kutsallaştırma prosesine iten sebepler nelerdir? Kutsallaştırmaya girmek zorunda mıydı?
             İnsan, bunu bilerek değil bilmeyerek yaptığına göre, bilinçaltı sözkonusudur.
             O halde konu büsbütün değişmektedir. Bilinç ve Altbilinç nasıl oluşmuştur? Hayvanlar aleminden gelen insan, nasıl oldu da bilinç ve altbilinç mekanizmasına sahip oldu? Kutsallaştırma gelişimiyle, insan ruh'unun ve düşünce mekanizmalarının bağlantıları nelerdir? Hayvanlar aleminde kutsallaştırma: totem görülmediğine göre, insanoğlu totemi nasıl yarattı? Kutsallaştırmanın: totemin altındaki düşünce eğilimi neydi ve nasıl oluştu? Totemizm ile ilk düşünce zemininin benzerlikleri veya eğilimleri: dalga boylarının uyuşumu nelerdir?
             Bunların hepsini birden, bir tek yuvarlak "insan, çocukluk aşamasında tanrıya; büyük bir güce yaslanma ihtiyacıyla kutsallaştırmayı yaratmıştır" yanıtıyla geçiştirebilir miyiz?
             Belki araştırmalarımız bu sonucu ispatlayabilir. Bundan çok, sebepler: gidiş kanunları önem taşırlar. Bu yüzden sezi sonuçlar yerine elden geldiğince derinlerdeki ana sebeplere belgeler ışığında girilmelidir ki o zaman hiç beklemedik, yararlar, verimlilikler elde edilebilir. Veya evrimi bilince çıkarıp uyum yapmak ancak bu emeklerle olasılaşabilir. Yoksa yüzeysel bir yuvarlak sezi atmasyonla, söyleyen bile söylediğini unutup geleneklerin pençesinde zincire vurulup tarih olabilir.
             Konumuzun büsbütün değişen bu kökleri, başka kitaplarımızın konusudur...
     
     
    Notlar:
     
    (10) Genesse A.R. Genel Tarih. La Sainte Bibl L.S.1962. Paris.
    (11) la Saint Bible L. S.1962 Paris
    (12) H. Limet. le travail du metal au Pays de Sümer au Temps de la traiseme Dynastle d'ur. Paris 1960.
             - İran Moğolları
             - İzmirli İsmail Hakkı: Kur'an'ı Kerim Tercümesi.1932 İst.
             - Gılgamış Destanı