Yedinci Bölüm
     
     
     
    KUTSALLAŞTIRMANIN SON HALKASI: KUR'AN ve HZ. MUHAMMED
     
     
     
     
    1- "BİSMİLLAHİRRAHMÂNİRRAHİM"

    (Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla.)

             Rahmân: Ancak, doğanın ve insan toplumunun en temelli diyalektik gidiş kanunlarının yaratabileceği yücelikte bir iyilik - yaratıcılık - sevgi - merhamet (acıma) olumluluğudur. Bu topyekün madde ve mananın akışından çıkmış zenginliklerdir. Tek başına insanlar - sosyal sınıflar - zümreler - uluslar; hatta insanlık bu olumluluğu - zengin yaratıcılığı kapsayamazlar. Bu yüzden "Rahmân " sıfatı sadece Allah' a yakıştırılabilir.
             Topyekün doğanın ve insan toplumunun temellerinde bulunan kanunlarının akışındaki, binlerce yıl geçmesine karşın kavranamaz - ele geçirilip yön verilemez zenginlik ve yüceliklik; sadece Allah'a yani bu tarihsel akışa denk düşer.
             Ve o'nu kavrayamayan - hele yönlendirilemeyen insanlığa da, bu yüce merhametliliği (herşeyi kuşatan iyiliği) sadece Allah'a yakıştırmak düşer.
             Peygamberler, Antik Tarih'te kent kurucu; cahiliyetteki barbarlığı medeniyete geçirmeye çalışan önderlerdir. Ve dolayısıyla bu yüce tarihsel determinizmin, az rastlanır (yüzlerce yılda bir çıkabilen) birer yansımasıdırlar. Başka bir anlatımla her peygamber, kendi çağının ve toplumunun lideri olsa bile bu yüce tarihsel akışın özelliklerinin kendisinde yansımış bulduğu için, bu yüce diyalektiğin sözcüsü - yansıtıcısıdırlar. Bu yüzden Allah'ın Resul'ü mertebesini hakkederler.
             Ama buna rağmen peygamberler bile "Rahmân" sıfatını kendilerine yakıştıramazlar; "Rahmân"lık ancak doğa ve toplumu (tüm alemleri) kapsayan bu diyalektik oluşundur; yani Allah'a aittir.
             Ancak "Rahim" sıfatı peygamberlerin olabilir: "çok merhametli" anlamında kullanılsa da bu başka insanlardan ayrıcalıklı önderlere yakıştırılır. Ki Allah'ın Rahmân'lığınan yansımadır. Yani tarihsel determinizmin önderlerde yansıyıp kendi tercümesi olduğu ölçüde o önderler veya peygamberler "Rahim" (çok merhametli: Fedakar) olabilirler. Ve diyalektik gidişin daha az yansıdığı (diyalektiğin sözcülüğünü daha az yansıdığı insanlara öncülük ederler.
             "Modern Peygamberler" diyebileceğimiz burjuva ve proletarya devrimlerinin teorisyen burjuva ve proletarya devrimcileri de, bu ölçüler içinde "Rahim"dirler. Yani "sonsuz hoşgürü" sahibi olmaya eğilimlidirler, yatkındırlar.
             Gerçi Marks - Engels - Lenin gibileri dışındakiler daha çok "Rahmân"lığa, hatta Alah'lığa özenirler: toplumun ve sınıfların üzerinde "Allah"lığa özenip kendilerini tapınç konusu yaptırmak istemişlerdir. Stalin bunun en dramatik örneği olmaktan kurtulamayanların başında gelir. Ama hepsinin kendi zayıf paranoyaklıklarını gizlemek için bunu şuuraltılarıyla yaptıkları artık herkesçe sezilmekte ve bilinmektedir. Veya anlaşılmaktadır; anlaşılacaktır...
             Marks'ın Mezarında şöyle yazar: "İnsancıl olan hiçbir şey bana yabancı kalamaz"
             Ve Marks da örnek yarısı Engels de, yaşamları boyunca bu sözün en derin anlamlarını içlerinde duyarak yaşayıp çiçeklendirmekten geri duramayacak teorik - pratik mücadeleler sunmuşlardır.
             Bu örnek yaşamlarının en derin anlamı: "Rahim" olmaklarında toplanır.
             Çünkü onlar gerçekten doğanın ve toplumun en temel kanunlarının en yetkin modern "Resul"eri (ellçileri) olmak durumundadırlar. Yüce tarihsel determinizmin yaşayan modern yansıması, temsilcisi - sözcüsüdürler.
             Onlarla birlikte bu "Rahim"lik (hoşgörünün sonsuzluğa uzanışı) "Rahmân"lığa dek uzanır - yaklaşır gibi olursa da; tersine diyalektik yüceliğin zenginliği daha çok kavranır ve "Rahman"lığın yani yüce yaratıcılığın sadece evrimin kanunlarına (Allaha) ait olabileceği anlaşılır.
             Evrimin (Tarihsel determinizmin) yani doğa ve insan tarihinin temel kanunlarından kalkarak topyekün akışı karşısında; Marks - Engels gibi evrimin en yüksek yansımaları bile sadece basit bir "Kul" olmaktan öteye gidemezler. Bunu onlar kadar iyi sezen kimse çıkmamıştır.
             Unutulmamalıdır ve daima hatırlanmalıdır ki Tarihsel Maddeciliğin kurucuları bu iki insandır.
             Bu şu anlama gelir: "Allah"ı en iyi onlar anlamışlar ve onun kurallarına uyarak tarihsel akışı kendi dengesine oturtmak için en yetkin mücadeleyi vermişler ama bunun, ancak "doğum sancılarını ılımlandırmak"tan öte bir şey olamayacağını çok derin anlamlarıyla alçakgönüllüce anlatmışlardır. Yani Allah'a (Tarihsel Determinizm'e) en yakın oldukları halde, O'nun sadece basit birer uygulayıcı - sözcü - elçi durumundaki "kul"ları olduklarını bilmişlerdir.
             Bu gelişim tarihsel akış, yeni mecralara girdikçe açılıp daha derin resul örneklerini vermekten geri duramaz.
             Yani Marks - Engels' den de daha gelişkin kavrayışlar - Allah'a yakınlaşmalar ve o ölçüde de diyalektik akış karşısında en bilinçli resuller olunsa bile; o derece basit - sade bir "kul" olunmaktan da kurtuluş olamayacağını anlayanlar çıkacaktır.
             Çünkü "Kişi" ne derecede Tarihsel Determinizmi: Doğa ve insanın Topyekün akışını kavrasa da, tek başına o akış karşısında 'bir "hiç"tir.
             Ancak koyduğu teori toplumda kavranıp maddeleşirse "hep" olabilir.
             O halde ancak Allah'ın en büyük yansıması, evrimin en son halkası insan toplumudur ve ancak O, evrimi (Allah'ı) anlayıp kendi kanunlarının emrettiği temel dengesine oturtabilir.
             Fakat toplum da "Kişi"lerden derlenmiştir. Ve her kişinin bu kavrayışı geliştiği ölçüde toplum bu görevini başarabilir.
             O halde tarih her kişi'yi kendisini anlayıp kendi yoluna sokacak açılımlara girmek zorunda kalacaktır.
             Ve her kişi deyim yerindeyse peygamberleri anlayabilecek "Rahim"liğe ulaşmak eğilimine girmek zorunda kalacaktır.
             Ve Peygamberlikler hatta önderlikler bütünüyle bitmek zorunda kalacaktır.
             Hz. Muhammed ile antik peygamberlikler bitmiştir. Ama Modern Sosyal Devrimlerle birlikte peygamber adlarını almasalar da bir çeşit modern peygamberlikler dönemi açılmıştır.
             Nasıl kentçil tarihsel devrimler'in bitişiyle antik peygamberlikler de sona ermişse modern sosyal devrimlerin maksadına erişiyle modern peygamberlikler de son bulacaktır.
             Ve kişilerin "kendi bacağı"ndan asılacağı, kendisinin ve toplumunun bilmecesini çözeceği veya çözemediğinin anlaşılacağı; toplumca elbirlik yeni baştan çözümler arayacağı açılımlar gelişecektir.
             O zaman her kişinin mezarı başında değil ama beyninde ve kalbinde (her hücresinde) iliğine kemiğine işlenmiş olarak şu cümle yazacaktır:
             "İnsancıl olan hiçbir şey bana YABANCI KALAMADI"
             Çünkü her kişi, hayvanlıktan çıkalı beri bastırdığı hayvanlıklarını sonuna dek yaşarken kanayacak; kendinden nefret ederce kanayacak - acılarla - yaralarla yüklenecek ve yenibaştan insanlaşacak; sosyal hayvanlıktan böylece çıkarak her türlü yabancılaşmasını aşacaktır; "bilinçli" birer "insan" olacaktır.
             Ne yazık ki bu, tıpkı vahşet çağına paralel biçimde değil ama kültürel atılımlarla kuşaktan kuşağa adım adım gelişebilecek acılarla dolu bir gelişim olacaktır.
             Ta ki bütün antik ve modern peygamberleri derinden kavrayan "insancıl olan hiç bir şey bana yabancı kalamadı" sözcüğünü hakkedene dek...
             O zaman peygamberleri de aşacak bir olgunluğa erişecektir. Çünkü peygamberlerin en modernlerinin bile çektikleri acılar, sınıflı toplumun son demlerindeki insanlığın (her kişisinin) çektiği acılar yanında çok az kalacaktır.
             Çünkü bu acılar, maddiyatın, maneviyatı her saniye yaptığı işkencelerle yiyip bitiren gidişinin ve maneviyat tükenince yeniden kazanılmasının onlarca yıl alacağı uzun yalnızlıklarla dolu yıllar olacaktır...
             Ve bu acılar genellikle erkekli kadınlı manevi yaralanmaları kapsasa da, kadınların anlaşılmasını ve erkeklerin insanlaşmasını sağlayacak kadınların zaferiyle sonuçlanacak daha çok erkeklerin şimdiye dek tatmadıkları acılarla yüklü olacaktır.
             Çünkü egemen babahanlık, egemen erkek rejimleri, başka türlü asla yola gelemeyecek derecede (binlerce yıldır) kadınlara karşı efendilikte taşlaşmışlardır. Yeni kuşaklar, ne yazık ki başlarına gelen bu dramları anlayamayacak sığlık içinde gelişiyorlar. Bu yüzden her erkek, kadın üzerindeki ve toplum içindeki erkeksi yüceliğini (dolayısıyla maddi - manevi sömürüsünü) ancak kadınların kapitalist veya sosyalist yoldan olsun, erkeklere karşı yaptıkları kurtuluş savaşlarıyla alaşağı edip bilinçlere çıkarabilecekler ve kadınlara hak ettikleri saygıyı - sevgiyi - değeri yeni baştan göstereceklerdir.
             Belki o zaman gerçek "aşklar" bu kez bilinçli olarak yeni kuşaklarda yeniden filizlenebilecektir.
             O gün geldiğinde, herkes "Rahim" (sonsuz toleranslı) olma özelliğini kazanmış olacak ve Allah'ın "Rahmân"lığını (diyalektiğin yüce yaratıcılığını) o güne dek görülmemiş ölçülerde anlamış ve o'nun doğacıl ve insancıl dengelerine "uyum" yapmayı kanına karıştırmış olacaktır. İşte "Bismillâhirahmânirrahim"in çağımızdaki derin anlamları, bu temeller içinde kavranabilirse, o sözcüğün söyleyene ve topluma bir yararı olabilir...

    2- YENİ KUTSALLAŞTIRMA HALKASI ve İLK SURELER:

             Kutsallaştırma prosesi o denli yaman ve köklü bir gelişimdir ki, insan beyni o'nu, tüm kökleri ve gelişimiyle bilinclere çıkaramadıkça en modern çağlara; günümüze dek düşünce sistemi olmaktan çıkaramaz; değme anlı şanlı Stalin olsanız Lenin'i hayalinde göklere çıkaran bir tapınçlaştırmaya uğratır, sonra onun ufak tefek yecüc - mecüçlerden bir moğol olduğuna şaşarsınız; bununla da kalmayarak iktidara o'nun yerine kendinizi layık buluverirsiniz; ve öyle kolay Lenin olunamayacağını, bütün arkadaşlarınızı, ilk bolşevik çekirdeğini bire dek kellelerini kopartarak kazıdıktan sonra ölünceye dek paranoyak krizlerinin esiri olduktan sonra bile anlayamazsınız...
             Kutsallaştırma prosesi, kesin çizgileriyle diyebiliriz ki, Sapiens insanın Fransa - İspanya ve Afrika - Avustralya'da bulunmuş en az 40-50 bin yıl öncelere dek çıkarılabilecek mağara resimlerinden beri, belki daha da gerilere giderek 100 bin yıldan beri beynimizin düşünce sistemi haline gelmiş ibretli bir gelişimdir.
             Bu gidiş, derin - psikoljik - sosyolojik kökleriyle kavranmadıkça "Allah - Peygamber ve Kitap" gelişimleri de yeterince kavranamaz...
             Hâlâ "cennet" ideali, "Allah" ülküsüyle; inanılmaz bir imanla hayata muhalefete sarılan köylü uluslar - halklar ve yığınlar tarafından savunuluşu resmi sosyalizmlerce, değme marksislerce ve laiklerce anlaşılmaz kalır...
             Tevrat - Kur'an uzmanları boyuna çuvallar durur; ya tapınçın ya da iletişimsizliklerinin çengelinde saçmalamaktan kurtulamazlar...
             Kutsallaştırma prosesiyle yaratılmış bulunan din sistemleri, aslında insan kişinin ve insan toplumunun düşünce sistemlerine doğrudan bağlıdır. Şüphesiz ki bunların hepsinin temelinde doğanın ve insanın gidiş kanunları bulunur. Bütün bu temellikler bilinemedikce kutsallaştırma prosesi anlaşılamaz; kutsallaştırma anlaşılamadıkça peygamberlerin de içinde yer aldıkları insan beyninin düşünce sistemleri anlaşılamaz.
             Ve Muhammed'in görünmeyen bir Allah ve Melekleriyle konuşması -vahiy alması- göğe çıkıp bütün Allah sistemini görmesi - peygamberleri tanıması biraz laikleşmiş veya maddeciliğe ulaşmış beyinlere "saçmalık" olarak görünür. İnancı kavi derin olanlaraysa sebebinin düşünülmesi - tartışılması bile "kafir işi" gibi gelir.
             Oysa kutsallaştırma gidişi akıldan çıkarılmaz ve peygamberlerin ve Hz. muhammed "Hatemel Enbiya"nın beynine uygulanırsa durumun doğallığı: olduğu gibi: neyse - nasılsa öylece: hiçbir önyargısızca gerçekliği ortaya çıkar.
             Kutsallaştırma gidişi, insan beyninin yattığı ve tutsak olarak içinde yetiştiği bir potadır. Kensintisiz denebilecek ölçülerde, beyin, kutsallaştırma ortamında yeni kuşaklarla tazelenerek süreklilik (gelenekler) içerisinde gelişir. Ve her yeni kutsallaşma halkasında veya binlerce yıllık devir daiminde, -anlatılamaz bir heyecanla- güç ile yeni kutsallaştırma halkasına sarılır; eski kutsallaştırılmış halkayı o ölçüde terkeder. Daha önce tekrar tekrar gördüğümüz gibi, hemen her kutsallaştırma halkası, irili - ufaklı bir tarihsel devrim göreviyle içiçe gelişir. Devrimin, ya evrim ya devrim ya da her ikisini birden geliştiği dönemlerinde filizlenip ağaçlaşır. Bu İbrahim'de ve arkadan gelen kuşaklarında olduğu gibi bir "hazırlık" aşamasının ifadesi de olabilir...
             Muhammed, o bin yıllar boyu süren hazırlıktan sonra, evrencil boyutlara uzanabilecek bir tarihsel devrimi temellendirmek üzere geldiği için, Muhammed'in beyninde gelişen yeni kutsallaşan gerçekliklerle bütünleştikçe, determinizmin bilinç altından dürtüşleri de daha derin -  şiddetli ve geniş persfektifli: uzak öngürülü olur. Öngörü sezileri derin - uzak görüşlü ve gerçeğe yakın geliştikçe kutsallaştırma: tek tanrıcı teorik geliştirimleri o denli güç ve derinlik kazanır. "Allah sistemi" veya kitabı olur.
             Bütün bu bakımlardan Muhammed'in Allah kavrayışı en üstünüdür. Samimiyeti de gerçekliğe en çok yaklaşan incelikte ve dürüstlükte olur.
             "Allah" Hicaz toplumunda, İbrahim - Hacer - İsmail'den beri; en son "Hanif" lerden beri bilinen bir gelişimdir. Ancak toplum tarihöncesini yaşadığı için kadın erkek tanrı ve totemizm gelenekler üsde gelmiş; İbrahim'in Allah anlayışı gölgelenmiştir. Aslında bu din görüntüleri altındaki gerçek: tarihsel gidişi, çağı yorumlama farklarıdır. Mesele din sembolleri altında anlatılmaktadır. "Allah" ile konuşan Muhammed, doğa ve toplumun gidişini daha gerçekçi; yeni bir kutsallaştıma prosesine girerek anlattığı için kesin bir islam cephesi çizmiştir. Bu tarihsel devrimci cephedir. Diğerlerini esnekliğini de koruyarak karşısına almıştır.
             Bu yüzden yeni kutsallaştırma halkası, Muhammed'i iliklerine dek sarmadan gelişemez.
             Kur'an'ın içlere işliyen şiirli ve müzikli dili, bu kutsallaştırma gidişinde zirveye çıkılışından: kutsallar kutsalı oluşundan ileri gelir. Bu yüzden kılına dokunulamaz. Bu prose, Sapiens insanın İspanya, Fransa (Portel - lascaux - Altemira) mağaralarına totemlerini kutsallaştırarak parmak ısırtacak bir realizm: gerçekçilik içinde çizdiği yıllardan başlayarak yeniden üretilerek gelişen gidişin zirveleşen en son halkasıdır.
             Bundan sonra kutsallaştırmanın bu zirvelerinden hızla aşağılara kayılacak veya laik idealizme dönüşecektir. Skolastisizm ve metefizik burjuva düşüncesi içinde yansırken kutsallaştırma ideolojileri hedef seçecektir. Kutsallaştırılan tanrılar değil, ideolojiler olmaya başlayacaktır. Düşünce gelişimi dışındaysa şüphesiz ki herkes kendi pratik işi, idealleri ölçüsünde hem bu ideolojilerin hem de kapitalizmin gelişiminin etkisinde kalarak beynindeki kutsallaştırma geleceğini sistemini bu işlerine yansıtacaktır...
             Muhammed ve Kur'an'ı bu yakıcı kutsallaştırma gidişi içerisinde gereği gibi kavrayabiliriz.
             Kur'an Sureleri ve ayetleri, mücadelenin kızıştığı, Muhammed'in inancının ve fikir sentezlerinin, demirci alevleri ve kıvılcımları arsında demirin dövülüp şekil alışı gibi parıldayıp oluştuğu anlarda tarifi zor bir içe işleyiş ile şiirleşip müzikleşir:

                 "Kul iuzu birabb'in - nâs:
                          Meliki'n - nasi
                          İlâhi'n nâsi
                          Men şerri'u - vesvasi'i- hannas elleri
                 yuvesvisi fi sudûn'n-nâs" Mine'l -cinneti ve'n nâs"

             "Nas" suresi, "felâk" suresinden sonra ama aynı zamanda Medine'ye göç sırasında veya o demlerde nazil olduğu için, mısra ve kelimeler (ayetler) şiirselleşip müzikselleşmekte daha yüksek bir uyum bulur. Fısıltıyı; İnsanın altşuurrundan güzel - süslü - yavaş kışkırtmalarla çıkan davranışları düzenleyen olayların sembolü olarak fısıltıyı anlatan "Nas"suresi oluşurken adeta fısıltı sesi çıkar. Ayet o denli müzikli şiirdir.
             Muhammed bu sureyle, altşuurdan gelen ikirciliklere karşı durmayı geliştirir. Türkçesi:

                 "O sinsi vesvesecinin şerrinden,
                 O ki insanların kalplerine fısıldar,
                 Gerek cinlerden, gerek insanlardan,
                 İnsanların padişahına,
                 İnsanların Rabbine sığınırım."

             "Mesed" süresi de, Muhammed'in iç alemindeki önemli bir dönüşüm halinde nazil olduğu için bir başka edebi nakışla işlenmiştir.
            Muhammed kureyş Ulularını Safa dağına çağırıp onları Tevhid'e: Allahın birliğine davet ettiği zaman Amcası: Ebu Leheb: Alev Babası'nın hışmına uğrar. Bunun üzerine inen Mesed suresi, sanki odunların toplanıp demetlenişini ve yanışını müzikleştirerek anlatır:
            Ebu Leheb'in karısı Ümmi Cemil, Muhammed'in geçeceği yolara, çıplacık ayaklarına batsın diye dikenli çalılar toplar atardı. Bu yüzden bu kadına surede "odun hamalı" denir, ve her ikisi de cehennemlik olarak ibretleştirilir:

                 Alevli bir ateşe girecektir
                 Karısı da odun hamalı olarak
                 Boynunda hurma lifinden bir ip"

             Peygamber yine ilk surelerde ve ayetlerinde sık sık yemin içen Allah kelamıyla karşı karşıyadır. Bu uzmanlarca anlaşılamaz, kimi laikler, bunu çok aleyhte veya gerceğe uymayan biçimlerde yorumlarlar; kimi peygamber - Allah yücelticileri de lehte ve gerçeğe aykırı yorumlarlar. Gerçek: içine girilmiş bulunulan kutsallaştırma gidişiyle ilgisindendir:

                 "Asr'a: Çağ'a andolsun ki
                 İnsan ziyan içindedir.
                 Ancak inananlar - iyiler - sabredenler... başka"

        (asr suresi)

    *

             Allah ve peygamberi neden "Çağ'a" yemin etsin?
             Bu çağ öyle bir çağ'dır ki tefeci bezerganlığın evrensel çağı bütün emarelerini - müjdelerini vermektedir. Şimdiye dek gelmiş geçmiş rejimlerin, fikirlerin, liderliklerin üzerinde bir gelişimi müjdelemektedir.
             Çağın yorumlanışı, sezişi peygambere büyük bir ilham, güç, inanç ve dolayısıyla kutsallaştırmada zirveleşme azmi vermektedir. Allah, peygamberine bunu kuvvetle sezdirdiğini yeminle dile getirir. Ve bu çağda insanın eğer bunu bilemez ve peygamber yanında saf tutamazsa ziyan olacağını bildirip o'nu görevine sarılmasını pekiştirir...

                 Yine "Asr" suresinden sonra inen "Adiyat" suresinde:
                 "Andolsun nefesleriyle ses çıkararak koşan
                 atlar, ateş çıkaranlara, Sabahleyin akın edenler,
                 toz koparanlar, bir topluluğun ortasına dolanlar;
                 Ki insan. Rabb'ine karşı çok nankördür.
                 Ve kendisi (Rabb) de buna şahiddir.
                 Doğrusu insan malı çok sever..."

             Hemen her dikkat çekici, insanın nefesini kesecek biçimde akan; doğa ve insan toplumunun kanunlarını sezdiren olay ve canlılar kutsallaştırılır...
             Doğaldır ki bu, peygambere, determenizmin (Allah'ın) uyarılarıyla: ayetlerle bildirilir. Allah, kendisinin yarattığı bu bilim - edebiyat - sanat dolu hikmetlere yemin ederek onların ne derece ibret verici (Allah'ı yansıtan: temsil eden) varlıklar ve olaylar olduğunu; dolayısıyla onları yaratana inanç ve şükür beslenmesi gerektiğini - vurgular. Bir çeşit Allahın kendisini insan peygamber gözüyle görünüşü ve kendisinin gücünü dile getirişidir.
             Yine ilk Mekki surelerden "A'la"dan sonra inen "Leyli" suresi'nde: geceye - gündüze - erkek ve dişiyi yani üremeyi yaratana yemin içilir. Gecenin - gündüzün ve cinselliğin: üremenin kıymetini bilmek ve yaratanın değerini bilmek anlamında hemen her şey kutsallaştırılır...
             Bu şüphesiz ki komün insanından beri gelen bir kutsallaştırma yaklaşımıdır. Muhammed de komün gelenekli olduğu ölçüde herşeyi kutsallaştırma gücünü ve eğilimini taşır. Ama beş - altı bin yıllık medenileşme süreciyle bu kutsalaşma kalitesi ve seviyesi yükselmiş tek tanrıcılık'ta en üstün aşamaya yükselmiştir. Allah (determinizm) bu aşamadaki temsilcisinin kalitesini ve kutsallaştırma seviyesini derinleştirip - inceltmiş kendisine daha çok yaklaştırmıştır.
             "Duha" suresine de, benzer kutsallaştırmayla başlanır:

                 "Kuşluk vaktine andolsun, durgunlaşan geceye andolsun ki, Rabb'in seni bırakmadı ve sana darılmadı... "

             Ve buna benzer "nimetlerin" kıymetinin bilinerek öğretilmesinin öğütlenişi ile biter:

                 "Rabbi'nin nimetini anlat"

             Ki, bu ve benzer sureler aynı zamanlarda inmiştir...
             Peygamber ile Allah arasında gelişen kutsallaştırma prosesinin peygambere öğretilişi ve insanlığa da bunun öğütlenişi, "ilk sureler" aşamasıdır.
             Duha'dan bir önceki sure "Fecr" suresidir ki ve bu suredede "yeminler" sürmekle kalmaz; yeminlerin bilerek; sevgiden - saygıdan; doğa ve insanın gidiş kanunlarını sezmekten ve onlara karşı derin bir şevk ve saygıdan doğan kutsallaştırmalar olduğu göze batırarak yemin edildiğini açıklama vardır. Allah, bin yıllar boyunca örgütlediği koşullar içinden çıkardığı kendi temsilcisini, yine kendi kutsallaştırma gidişi ve mantığı içerisinde, kendisini ve yarattıklarını kutsallaştırarak, eski kutsallaştırma halkasının üzerine yükseltir:

                 "Andolsun Fecre: tanyeri; ağarışına, on geceye: remezanın son on gecesine, çift'e ve tek'e, gitmekle olan geceye andolsun"
                 5- "Bunda akıl sahibi için bir yemin var değil mi?"

             Beşinci ayet açıkca yeminlerin, Allah'ın her mimetinin büyük değerleri olduğunu; doğa ve insan işleyisinin çok ince elekten geçirilerek oluşturulmuş ve geliştirilmiş temeller ve paralelliklere benzerliklere sahip olduğunu düşünmemizi ister. Tabii ki o aşamada bunu kutsallaştırma mantığına, geleneğine gidişine uygunca yapar. Determinizm içinde bulunduğu aşamaya uygunca akılları geliştirip resullerini yetiştirir ve işler. Arkadan gelen aşamalarda kutsallaştırma," İbni Haldun" ile gücünü yitirip laik bir bilimseliğe dönüşecektir. Veya beyin, ibni Haldun ile gerçekliğe, doğa ve insanın gidiş kanunlarına çok yaklaşır; gelecek yüzyılların Avrupa rönesansını hatta Hegel - Marks - Engels - Darvin'leri müjdeler. Beynin (ve toplumun) kutsallaştırma gidişi, hiç olmazsa bu tür öncülerde bilince çıkarılamasa da toplumun ve doğanın gidiş kanunlarını arayıp bulmaya dönüşür...
             Bu yeminler, elbette Allah'ın kutsallaştırmanın yeni halkasına giriş ile eski çok tanrıların üzerine çıkarken herşeyi yaratanın Allah oluşu önem kazanır ve yarattığı her şeyde Allah ve gücü yansır. Bu yüzden yarattıkları da kutsallaşır.
             Önceden, totemizmle birlikte zaten doğa ve komün toplum parça parça ve bütün olarak kutsallaştırılmıştı. Sonra toplum biçimleri geliştikçe kutsallaştırma prosesi de kalitece sıçramalar yaptı. Tanrılar gökselleştikçe doğa ve toplum yerine onların temsilcileri parça parça kutsallaştılar. Ve giderek bu tek Allah'ta temerküz etti...Kutsallaşan krallar, tanrıların temsilcisi durumuna girerlerken, doğada da doğa tanrılarılarının temsilcisi oluyorlardı. Tek tanrı sistemi, bütün bu gökselleşmiş çok tanrıların doğa ve toplum olaylarının gidişinde pek işe yaramadığı sezildiği zaman ve yerde: medeniyetlerin kıtalararası; evrenselleşmelerinin de başlangıç girişimlerinin görüldüğü Irak'ın Anadolu ve Fenike ve Mısır'a ve Hint'e ve Çin'e uzanıp taştığı - birbirlerini daha yakından tanıyıp Grek'e - Romaya tohum attıkları bir çağda tek tanrı sentezleri belirdi. Ve doğa ve toplumun kutsallaşmasının temsil edilmesi tek Allah ile geliştirilmeye başlandı. Bu determinizmin parçalı - dar kavranıp yorumlanışından daha bütünlüklü - geniş yorumlanışına (kutsallaştırma içinde) geçişti.
             Nasıl günümüzde hemen her insan, doğa ve insan gidişleri - başkalaşımları karşısında hayret - ibret - hayranlık veya ilgilerini saklayamazsa tıpkı öyle, ama daha yüksek bir filozofca tefekkür içinde, peygamberin Allah'ı ve yarattıklarını kavrayışı ve kutsallaştırması gidişidir bu.
             Allah'ın kendi yarattıklarına yemin edişi ise, resulüne, daha önce parça parça kutsallaştırılmış olan her şeyin aslında sadece bir tek Allah'ın eseri olduğunu öğretmesi ve öğütlemesidir.
             Yemin içilmesine de gerek yoktur. Yemin edilmeden de Allah'ın ve nimetlerinin değeri - kutsallaşması olabilir. Bu da giderek arkadan gelen sürelerde gelişecektir.

                 "A'lâ" Suresi, bunun ilk işaretlerini verir,
                 "Rabb'in yüce adını tesbih et, o ki yarattı, düzene koydu, her şeyi belirleyip hedefini gösterdi. Otlağı çıkardı, sonra da onu kupkuru kara bir çöpe çevirdi."

             Ama önemli olaylarda kutsallaştırma yeminlerle sürer. Olaylar varlıklar çözümlendikçe veya tarihsel devrim ile olgunlaşıldıkça bu yeminlerden veya nimetlerin ayetlerde kutsallaştırılmasına dikkat çekilmesinden vazgeçilir; pratik devrim gidişi problemi öne çıkar. Devrim günleri kutsallaştırılır.Kadınlar - miras - ganimet - Fey - zekat - hac - oruç - faizin haram kılınması gibi...
            Son olarak yanlış yorumlanabilen "Tarık" Suresi üzerinde: Allah'ın göğe ve yıldız'a yemin etmesi üzerinde duralım biraz:

                 "Göğe ve Tarık'a andolsun"
                 "Tarık'ın ne olduğunu sen nereden bileceksin?"
                 O karanlıkları delen yıldızdır."
                 "Hiçbir can yoktur ki başında bir koruyucu olmasın"

             Kutsallaştırma gidişi kavranmadıkça, ve Kur'an bir bütün olarak tarihin gidiş kanunları ışığında çözümlenmedikçe; sadece bu tarık suresi ele alınarak gerçeğe uymayan yorumlar yapılabilir:
             Allah'ın göğe ve kutup yıldızlarına yemin etmesi, peygamberin hâlâ çok tanrıcılık etkisini göstermez. Bu sure bir tek değildir. Gördüğümüz gibi bir çokları vardır. Ve özel bir yeri de yoktur. Yine aynı surenin 11 inci ayetinde diğer surelerde olduğu gibi, Allah'ın güdümündeki gök, henüz bilinemez - sırlarına erilemez olduğu ölçüde Allah'ı yücelten bir mistisizm içinde kutsallaştırılır: yemin ile dikkat çekilir: Allah'ın gücünü yansıtan bir yaratık olarak:
             11- "Dönüşlü göğe andolsun"
             Allah'ın varlığı Mekke ve Medine'de bilinmeyen ve kabul edilmeyen bir olay değildir. Sadece çok tanrılarla birlikte anılmaktadır. Ticari ve siyasi iktidarların işine öyle gelmektedir. Kureyş ulularının tek yanıp yakıldıkları olay şudur: bu tek tanrı işini neden biz keşfedemedik; veya şu Kur'an denen zikir kitabı, Mekke'nin ulu zengin önderleri dururken bir öksüze ve okuma yazma bilmeyen bir pleb'e mi inermiş...

             Zuhruf suresi: 31 nci Ayet:

                 Ve dediler ki: "Bu kur'an iki kentten büyük bir adama indirilmeli değil miydi?"

             Velid ibn Muğre: Mekke ulularından ve zenginlerinden idi. Yakınışı ve yaydığı hep şuydu:

                 "Kureyş'in büyüğü ve efendisi olan ben, yahut Sakil'in ulu kişisi Ebu Amr İbni Ümeyr es- sekafi dururken Kur'an Muhammed'e mi inecek?"

             Peygamber'in yanıtı kesin ve can alıcı yere olur: "...Rabb'in rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından (maddi zenginliklerden ve şöhretten) daha hayırlıdır.
             Determinizm, kendisini en iyi temsil edecek insanları, zenginlerden - soylulardan - ulu kişilerden değil; bilhassa en "aşağıdan gelme" ve çok yönlü donatılarak determinizmce yetiştirilmiş insanlar içinden seçer, ki "aşağının" susadığı adalet gerçekleşsin...
             Bu yüzden Allah'ın "Tarık" yıldızı veya gök üzerine, ay ve güneş üzerine yemin etmesini, Peygamber'in eski tanrı etkilerinden kurtulamayışı veya bu tür etkilere karşı taktik yapışı gibi yorumlamak gerçekçi olmaz; çok tanrıcı tefeci - bezirganlar bile, Tektanrıya dönmeye hazırdırlar; yeter ki çıkarlarına dokunulmasın; iktidar onlarda kalsın. Mekke ve Medine'nin bilgi - kültür birikimi yeni - oijinal bir medeniyet yaratmaya yeterlidir. Çok tanrıcı etkiler güçlerini yitirmek üzeredirler. Ve Muhammed kesin biçimde çoktan tek tanrı cephesine geçmiş durumdadır. Aslında biliyoruz ki bu tarihsel devrim akışının sembolü olduğu için, kopuşma ve cepheleşme, dini fikirlerden önce, derinden etkilerle; üretici güçlerin gelişimiyle belirmeye başlamış bulunan sosyal sınıf ve zümrelerin çıkar çatışmalarıyla toplum temelinde çoktan oluşmuştur. Bu temeldeki çelişki sonradan yavaş yavaş fikirlere işler ve dini sembollerini bulur...
             Yine "Tarık suresi" nin 12'nci ayetinde benzer yeminler: akıllıların Allah'ın hikmetini anlamaları için doğa ve insan olaylarının hareket süreçlerindeki inceliğe dikkat çekerek sürer:

                 12- "yarılan (ürün veren ) toprağa andolsun
                 13- ki, Kur'an elbette ayırdedici bir kelâmdır"

             Yine ilk Mekke surelerinden "İnşikak" l6 ncı -17 ve 48 inci ayetlerde:

                 "Yoo, ant içerim akşamın alaca karanlığına"
                 "Geceye ve topladığı şeylere"
                 "Değirmileşen Ay'a"
                 "Burüc Suresi" :
                 "Burçlara sahip göğe andolsun"
                 "Vaadedilen yöne andolsun"
                 "Şahid'e ve şahitlik edilene andolsun"
                 Naziat Suresi"
                 "Andolsun söküp çıkaranlara, hemen çekip alanlara, Yüzüp gidenlere, yarışıp geçenlere, derken işi düzenleyenlere."
                 "Mürselâtisuresi"
                 "Andolsun birbiri ardınca gönderilenlere, rüzgar gibi esip savuranlara, yaydıkça yayanlara, ayırdıkça ayıranlara, öğüt bırakanlara"
                 "Kıyamat suresi" "Yoo, kıyamet gününe and içerim, yoo daima kendini kınayan nefse and içerim"

             Nefis savaşını en ulu savaş kabul eden Peygamber'e, Allah'ın öğüdü: Nefsini daima eleştiri hatta "kınama" yani olumsuz yönlerini düzeltim altında tutmak gerektiğidir. Bunu yapabilenler, doğanın ve toplumun üzerinde bir arı kadar yüksüz faydalı işler yaparlar: tüketimi yok denecek kadar alçak gönüllü, üretimiyse tüketimini kat kat aşacak derecede katmerlidir, Yapamayanlar çekecekler ve çektireceklerdir. Bu yüzden bunu başarabilenlerin kıymeti bilinmesi için nefsini kınayabilen kişilik gelişimlerine ant içilir.
             Peygamber bu savaşı her an verir. Açıkça da bu ayetlerde dile gelir. Bu surede nefis kınamasından söz edılmesi tesadüf değildir. Hemen arkadan gelen ayetlerde peygamberin ayetleri derleyişi eleştirilir:

                 14- "Doğrusu insan kendi nefsini görür."

             Kendini dinleyebilen ve biraz toplumcu - fedakar güç taşıyan herkişi kendisini bilir. Ama işine geldiği gibi davranmak: bencilik eğer toplumda geçer akçeyse o zaman bencillik alışkanlık olur ve toplum - doğa zararına kişi çıkarına çalışılır. Doğaldır ki burada nefis eleştirisi ortadan kalkar. Bunu kendinden bile gizlemek için boyuna mazeretler: gerekçeler öne sürer, ama gerçekte nefsimizi görmek - eleştirmek mümkündür. Üzerine gitmek gerekir:
             15- "Bir takım özürler ortaya atsa da" ayeti bunu anlatır.
             16'ıncı ayet hemen peygamberin eleştirisine girer. Muhammed henüz ayetleri yeni yeni aldığı için ilham geldiğinde ayetleri anında tekrarlayıp unutmamayı denerdi. Fakat bu telaş yüzeysel ve gereksizdi. Sentez ayetler, konu itibariyle tamamlanmadıkça bu arkadan gelecek sentezleri de gölgeliyor olmalıydı:

                 16- "Vahiyedileni tekrarlamak için hemen dilini depretme"
                 17- "O'nu toplamak ve okutmak bize düşer"
                 18- "O halde sana Kur'an'ı okuduğumuz zaman onun
                 okunuşunu takip et"
                 19- "Sonra onu açıklamak bize düşer."

             Medine'ye göç ile birlikte ayetlerdeki yeminler sona erer. Allah'ın sıfatları geliştirilir:

                 Tekgabün Suresi";
                 1- "Göklerde ve yerde bulunanların hepsi Allah'ın şanının yüceliğini anlamaktadır. Mülk onundur. Hamd o'nundur. O her şeye kadirdir."
                 4- "Göklerde ve yerde olanları bilir, gizlediğiniz ve açığa vurduğumuz şeyleri de bilir. Allah kalplerin özünü bilendir"
                 Münafikun Suresi:
                 11- "... Allah, yaptıklarınızı haber alandır."
                 "Cum'a suresi" :
                 1- "Göklerde ve yerde olanların hepsi padişah, kutsal, aziz, hakim olan Allah'ı tesbih etmektedir."
                 4- ..."Allah büyük lûtuf sahibidir."
                 "Sıy suresi"
                 1- "... O üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir."
                 "Mümdehine Suresi"
                 3- "...Allah yaptıklarınızı görmektedir."
                 5- "... Rabb'imiz, biricik gaalip ve hikmet sahibi.."
                 "Haşır Suresi" :
                 22- "...O çok esirgeyen çok acıyandır"

            Hemen her surede yerli yerinde geliştirilen ve öğütlenen Allah'ın Sıfatları Medine devrinde nazil olmuştur. Peygamber ve Allah bu süreci saklamaz, tersine bizzat aydınlatır; kutsallaştırma yavaşça kalite atlar...

    3-"A'LÂ SURESİ":

             Kutsallaştırma prosesi, beynimizin o kadar derin; totemizmden beri gelen, o kadar eski - köklü ve dallı budaklı bir işleyiş biçimidir ki; beynimizde kendisinden önceki kutsallaştırma cycle'larına girer hem de eski cycle'ı unutmak zorunda; yenisini eskiler olmamışca yerleştirmek zorunda olduğu için yeniye olanca gücüyle sarılarak eskiyi silmeye çalışır. Ama bu çok zor olur. Çünkü eski cycle'ı da aynı özenle - güçle - hevesle - inançla - saygıyla - korkuyla - sevgiyle özümsemiş belleğine kazımıştır. O halde tek yol kalır! Beyin kutsallaştırmaları yıkmak için bütün gücünü kullanmak zorundadır.
             Bu gelenekleri -topluma - kendine karşı çıkma gücü ister. İşte bu güç, temel dinamizmini, komün'ün toplumcul ve özgür iradesinden alır. Muhammed'lerin çıkışı bu yüzden kuşaklar boyu süren uzun zamanları almıştır. Bu yetmez; peygamberler, sürekli olarak eski düşünüş biçimlerini (kutsallaştırma gelişimini) eleştirmek ve yenisini yerleştirip sağlamlaştırma gidişini yükseltmek durumundadırlar...
             Modern tarihsel maddecilik de gelişirken; yeni keşiflerde köklenip gövdeleşirken - meyvelerini verirken başka türlü bir yol izlemez. Sınıflı toplumun Skolastik ve metafizik metodlarına karşı her an eski düşünüş ve yaşayış sistemleri eleştirel kılıcından geçirmek zorundadır... Bu beynin işleyiş sisteminden ileri gelir. Beynin cinsel yasaklardan hız alan toplumcullaştırma gidişi bir kez kutsallaştırma gidişi içerisinde kendi rolünün üzerine çıkardığı için, beynimizin olabildiğince hafıza derinliklerine kazıdığı için, beynimizin alabildiğince hafıza derini kuvvetle işler. Temelde bu yönde uyarılarak yetenekleştirilmiş beyin hücreleri, kutsallaştırma cycle'larına girdikçe, büyük bir motivasyon (ilgi - merak - uyarılma) ile yeni kutsallaştırılmış gidişe sarılır ve onu hafızasına hemen her yönde işler... Kutsallaştırma gidişi, modern üretici güçler gelişiminin tekniğe doğru kayışıyla giderek zayıflar; o zaman kutsallaştırma ortada görülmese bile, başka şeyleri, olduklarından fazlaca abartma biçimlerinde kutsallaştırılan eski şeylerin yerine koyma sistem halinde sürer...
             Hz. Muhammed de bu prose içine girer girmez aynı sisteme uyar. Ve gerçekten doğru içten : "Emin" güvenilir kişiliğiyle her şeyi olduğu gibi, Vahiylerle herkese anlatır:

                 1- "Rabb'inin yüce adını tesbih et..."
                 6- "Sana okutacağız ve sen unutmayacaksın"
                 7- "Yalnız Allah'ın dilediği (unutturduğu) başka O açığı da bilir, gizliyi de."
                 8- "Seni en kolay yolu tutmakta başarılı kılacağız."
                 9- "O halde eğer hatırlatmak yarar sağlarsa hatırlat"
                 10- "Saygılı olan (kutsallaştırma prosesine giren) hatırlar."
                 11- "Bahtsız olan da (eskide anbale olup bocalayan da) ondan kaçınır."

             Yeni proseyi her an "tesbih et"mek, "hatırla"mak, "okumak", ezberde tutmak anlamında "unutmamak", eskiye karşı savaş vermek olur. Kur'an sürekli bu metodu kullanır. Bu Muhammed'in vahiy ile hükme bağlanmış ve herkese uyarlanmış sistemidir: ezberleri, taşa, kemiklere, hurma kabuklarına, derilere kazınarak yazılır ve saklanır. Yukarı vahşet çağından (sapiensten) kalma mağara resimlerinde görülen ilk aşamalardan kutsallar kutsalı aşamasına ulaşmıştır. Çünkü görevler, kutsallaştırmayı evrencil boyutlara sıçratmak aşamasına yükselmiştir...
             Muhammed dürüst olduğu kadar akıllıdır da; zaten akıllı olan genellikle dürüst ve açık; dürüst ve açık olan akıllı olur; peygamber geldiği temellere bağlanmayı toplumu ve dini için doğru ve yararlı yol: metod olarak kullanır:

                 18- "Bu, elbette ilk sahifelerinde"
                 19- "İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde" yazılıdır.

             Bu metod ile uydurma olmayan, köklü geleneklerin sentezi olma yolu tutulduğu belirtilir hem de başarının, eğer kendisi başaramazsa bile sadece bu yolla geleceği duyurulur.

    4- "KALEM", MESED", MAÜN", "KAFİRUN", "FİL", "KUREYŞ", "TİN", "BELED" SURELERİ VE TARİHSEL DEVRİM

            İbrahim zamanında, kıyasıya bir din savaşı görülmez: İbrahim tek tanrıcı olduğu halde çok tanrıcı Mısır - Irak - Finike medeniyetleri ve Sodom - Gomorra - Salem - Gerar gibi kent medeniyetleriyle din savaşlarından çok ekonomik ve sosyal savaşlar -çatışmalar sahnededir.
             Çünkü İbrahim Toplumu henüz tarihsel devrim yapabilecek güç ve stratejisi içinde değildir. Tarihsel devrim özlemi, hayali içinde tektanrıcı teorisini yükselterek toplumunu medeniyet devrimi yönünde eğiterek miraslandırır.
             Muhammed ve Hicaz toplumunun durumu bunun tam tersi veya teorinin pratiğe uygulanışıdır. Hem de 2500 yıllık bir birikim ile olgunlaşmış olarak, bu yüzden din savaşı kızışır. Tarihsel devrim sanki ortalarda görünmez, din savaşı gökleri tutar. Bu kutsallaştırma prosesinin getirdiği bir tersliktir.
             Antik Tarihte nerede alevlenmiş gökleri tutan bir din savaşı varsa orada en yercil tarihcil devrim elemanları da din sembolleriyle kutsallaştırılır - eritilir. Modern mantıkla bakılınca veya modernleştirilmiş (kutsallaştırılma prosesinin devamı olan) idealizmle bakılınca ortada dinden başka bir şey göremeyiz. Bu noktada tarihsel maddeciliğin: tarihin gidiş kanunlarının anlamı ve değeri başlar...
             Kureyş Ulularıyla - Muhammed'in alıp veremediği bir tek "Allah" meselesi midir? Öyle görünür. Gerçekte Kureyş - Mekke Uluları; tefeci-bezirganlıkta azgınlaşmış, daha çok zenginlik isteyen gözleri dönmüş babahanların bozuldukları şey "Allah" meselesi değil, Muhammed'in fakir fukarayı tutuşu ve kollektivizm isteyişidir.
             Çünkü "Allah" Mekke - Medine'de - Hicaz Toplumunda ilk kez duyulmuş bir şey değildir. İbrahim'den beri ulaşan geleneklerle, "Hanif"ler tek tanrıcılığı yaymışlardır. Yahudilerden de Allah fikri ulaşmıştır. Mekke ve Kureyşliler de "Allah"ın adını çağırmaktadırlar. Ama Muhammed'in "Kesin"; devrimci koyuşu, toplumu kıyasıya bir savaşa - altüstlüğe sürüklemeyi veya o sürüklenişi öngörmektedir. Temeldeki bu savaş din çıkarlarına yansır ve din buyrukları, temeldeki bu uzlaşmaz - şiddetli devrimsel gidişle, ordulaşıp cepheleşirler. Bu şiddetli ayrılış - ordulaşma - cepheleşme ve çatışmaların başlangıçları ilk Mekki surelerde görebiliriz:

                 Kalem s: 9- "Onlar istediler ki sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar."
                 10- "Şunların hiçbirine itaat etme! Yemin edip duran aşağılık!"
                 11- "Kınayan-dedikoduyla fitne yapan"
                 12- "İyiliğe engel olan, saldırgan, günahkâr"
                 13- "Kaba, sonra da kötülükle damgalı"

             Kureyş uluları, Ebu Sufyan ve Muhammed'in Amcası: Ebu Leheb gibileri böyledirler. Muhammed'i görünce ve duyunca çıldırıyorlardı:

                 51- "O inkâr edenler zikri: Kur'an'ın ilk öğütlerini işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi. "O delidir" diyorlardı. "
                 Tek yaptıkları aşağılamak - alaya almak - küçümsemekti önce: 15- "Kendisine ayetlerinin okunduğu zaman : "Eskilerin masalları" dedi. "
                 "Cinlenmiş" dediler. "alaya aldılar"...

             Peygamber işe önce akrabalarını uyarmakla başladı. Kureyş ulularından gizlice hiçbir şey uzun ömürlü olamazdı. Peygamber onların da yüzlerini gözlerini yakından görüp, gözlerine baka baka onları da Allahın birliğine davet etti. Belki biraz umudu da vardı.
             Safa dağında Kureyş Ulularıyla görüşmeye bile zaman bulamadığını ibretle yaşadı. Başta amcası Ebu Leheb kudurmuştu: lanetler - beddualar - küfürler savurarak toplantıyı dağıttı.
             Peygamber bundan sonra daha kesin Cihad ayetleri aldı: Göze göz dişe diş; kıran kırana bir devrim içine giriliyordu:

        Mesed Suresi:
                 1- "Ebu Leheb'in iki eli kurusun; zaten yok oldu ya.
                 3- "Alevli bir ateşe girecektir"
                 4- "Karısı da odun hamalı olarak"
                 5- "Boynunda hurma lifinden bir ip. "

             Devrim ne amca ne yenge ne de yeğen tanıyordu; hepsi birbirleri için ölümden başka bir şey dileyemezdi. Var olma savaşıydı:Yoksul tefeci - bezirganlar (plepler), zengin tefeci - bezirgan asiller: (patrici) Kureyşliler'e karşı yoksul köylü ve esnafı peşlerine takıp uzun ömürlü bir medeniyete geçecekler ya da doğmadan öleceklerdi; Kureyş asilleriyse öyle uzun boylu "Tevhid" mücadelesine gelemiyorlardı, zaten zengin olmuşlar, ezici zenginlikleriyle iktidarı elde tutup kısa ömürlü de olsa böyle medeniyete geçişi öngörüyorlardı. Oysa bu tip kent medeniyetleri çarçabuk yıldız gibi kayıp gidiyor, tarihten siliniyordu. Muhammed önderliğindeki plepler bunu sezmişler ve tarihin sunduğu bu fırsatı ölümüne değerlendirmek için kendiliğindenmişçe ordulaşıyorlardı: Pleplere düşen fakir - fukara halkı yanına çekmekti:

        Ma'ün Suresi:1- "Dini yalanlayanı gördün mü?"
                 2- "İşte o öksüzü iter, kakar"
                 3- "Yoksulu doyurmaya önayak olmaz"

             Bunun en iyi yolu yeni bir din bayrağı açmaktı. Çünkü kutsallaştırma gidişi, o çağda biricik geçer ilgi alanıydı. Fakir - fukara edebiyatı ancak din bayrağının içinde değer kazanabilirdi:

                 Kafirûn Süresi:1- "De ki: Ey nankörler!" 2- "Ben sizin yaptığınız ibadeti yapmam" 6- "Sizin dinininiz size, benim dinim banadır"

             İçine girilen tarihsel devrimin yöresel ayrımları - sınıfi boyutları bu yüzeysellikteydi. Ancak utki - perspektifi boyutları, yöreden - bölgesele ve evrensele çıktıkça derin menfaatlerle örgülenip kuşatılmıştı.
             Hicaz bezirganlığı Yazın Şam'a - Kışın Yemen'e ticaret için kervan kaldırıp indirirlerdi: Güney Ticaret Yolu'nu geliştiriyorlardı. Orta Yol tıkandıkça, Güney Yolu önem kazanıyordu. Ve Bizans ile Fars Medeniyetleri Hicaz'a dokunmadıkça, Habeş ve Yemen'i kendilerine çevirmek taktiğine sarılıyorlardı. Bizans Habeşistan'ı çoktan kendisine çevirmiş Hıristiyanlaştırmıştı. Sana'da, bir kilise yapıp hıristiyan Hicazları kullanarak güçlenmek istiyordu.
             Araplar, daha o zamandan, güney yolunun önemini sezmişlerdi. Kilise'yi sabote ettiler. Habeş ile aralarında "Fil" savaşı patlak verdi. Habeş ordusu, Kabe'yi yıkmak üzere, filleri de kullanarak kabe yakınlarına kadar sokuldular. Muhammed'in doğumundan yaklaşık 150 - yıl kadar önceye rastlayan olay Araplar arasında efsaneleştirilmişti: "Ebabil Kuşları" belki totemcil barbar atalardı, belki develere binmiş kuş gibi uçarak "siccil" taşlarını roket gibi kullanıyorlardı... Kutsallaştırılmış kabe böyle kurtarılmıştı.

                 "Fil Suresi bu efsanevi savaşı anlatıyordu:
                 1- "Görmedin mi Rabb'in fil sahiplerine ne yaptı?"
                 2- "Üzerlerine sürü sürü Ebabil kuşlarını gönderdi"
                 3- "Onlara atarlardı kızgın taşlar."
                 4- "Onları başakları yenmiş sapa döndürdü"

             Bu savaş, güney ticaret yolunun ve Hicaz'ın önemini (evrenselliğini) anlatan sembol olmuştu. Bu yüzden tarihsel devrimin boyutları ve derinliği de yöreselden evrensele doğru uzanıyordu. Hicaz toplumu bunun bilincinde olmasalar da tarihe en geç giren (kent'ten medeniyete geçen) toplum olarak bunu kuvvetle seziyorlar ve tarihteki kontenjanlarını doldurmak istiyorlardı. Fil Suresinin Allah tarafından vahyi boşuna değildi...
             Yine Güney Ticaret Yolu geleneğinin vahiyle anılması ve ilk Mekki sureler içinde fil suresi ve benzerleriyle birlikte yer alması tesadüf değildi:

                 Kureyş Suresi:
                 1- "Kureyş (kabilesini) alıştırdığı için"
                 2- "Onları kış(Yemen) yaz(Şam) (ticaret yolculuğuna) alıştırdığı için"
                 3- "Kabe'nin Rabb'ine kulluk etsinler"
                 4- "O, (Allah)ki onları, korkudan, açlıktan kurtardı, güvene kavuşturdu."

             Yine Mekke şehri üzerine Allah ve Peygamber'in yemin edişi; müslümanların bu olayları yeni kutsallaştırma prosesi içine alışları hep tarihsel devrimin müslümanca sembollerle belirtilişiydi:

                 Beled Suresi:
                 1- "Yoo and içerim bu şehre(Mekke'ye)"
                 2- "Ki sen bu şehre girmektesin"
                 Tin Suresi:
                 3-"Ve bu güvenli şehre: el Beledu'l Emin'e(Mekke'ye) andolsun"

             Mekke - Kâbe - (Şam - Hicaz - Yemen - Umman - Basra - Hint arasında uzanan) Güney Ticaret Yolu - Zekat - Fakir - Fukara - Akraba - Yoksul - Yolcu; kısaca Hicaz Halkı, hepsi Kur'an: Allah kelamıyla kutsallaşıp tarihsel devrimin değiştirilemez temel elemanları ve cephesi içine giriyorlardı. Antik Tarih'te tarihsel devrim böyle gerçekleşiyordu.
             Kur'an, Antik Tarih'te kutsal: kılına bile dokunamadan günümüze dek gelmiş (yazıya geçmiş) bir tarihsel devriminin teorisi ve pratiğidir. O'nu yerli yerinde yorumlamak, Antik Tarih'in gidiş kanunlarına yeterince aydınlık kazandıran bir örneği: işlemek anlamına da gelir...

    5- "ALÂK"- "DUHÂ" ve "İNŞİRÂH" SURELERİ

    (Mekke'deki ilk sureler)

             Peygamberlik, başından beri izlediğimiz gibi, sanat - edebiyat veya şiir yaratışlarından çok farklı bütünlüklü - topyekün - çok yönlü determinizmin temsilciliği işidir. Bu yüzden, sosyopatik - psikopatik - kompleksif "kişi" atılımlarından ayrılır; gerçekliğe - bilimsele - sezilere yaklaşır; bilimden ayrılan yanı erken: kutsallaştırma prosesi içinde gelmiş oluşudur. Meseleleri tepetaklak skolastik bir idealizm içinde koyuşu ondandır: kutsallaştırma - mistisizm önde, gerçeklik sezileri alttadır.
             Sanat atılımları veya nevrotik patlamalar kolay ve sorumsuz; hastalıklı gelişirler.
             Allah, Muhammed'e bunu, "Duhâ" suresinde birkaç cümlelik ayet ile özetletmiştir.

                 "Seni şaşırmış bulup yola iletmedi mi?" (7nci Ayet)

             Hicaz toplumu, İbrahim'den nakille gelen geleneklerle, "Hanif" denen öncülerin aktarımlarıyla, barbarlığın çok tanrıcı aşamalarıyla çalkalanmaktadır. Muhammed bu durum karşısında "şaşırmış", doğru yolu bulmakta zorluk çekmektedir. Tarihsel devrim görevinin, çok derinden dürtüşleriyle ileriye atılmak vakti doldukça, Muhammed olgunlaşır. 35 yaşlarında artık Mekke'nin "Nur" dağındaki "Hira" mağarasını, düşünce kanatlanışının vazgeçilmez ilk sessizlik ve yaratış ortamı yapar. Gündelik Mekke - Hicaz - Şam ve Yemen ticaret - sosyal ortamını yeri - göğü birbirine katarak yorumlayan, kuşbakışı peygambercil ve tanrıcıl "dağ" ortamına geçer. Kutsallaştırma - kutsallaşma prosesi içinde, elemanlarıyla birlıkte yükselmeye başlar, Beyin, gündelik karmaşa ve hafızasından, düşünce yaratışı için bütünleştirme ve sonuçları kanunlaştırarak çarpıştırma hafızasına geçer; artık dünyevi mal - para - ün - poz - sömürü sisteminin üzerine çıkmıştır; kutsallık gidişinde derinleşir... Rüyaları, giderek berraklaşır:"bilinçaltı"nın gerçek yansıması halini alır. Unutulan - sisli rüyalar, bilinçaltının yüzeysel - sıkıştırılmamış hafızalarından; aydınlık - yaşam gibi etkili - berrak, hatırlanan rüyalar, derin - sıkıştırılmış kalıcı hafızalardan kaynak alır. Ve bunlar giderek; sentezleştirme yeteneği arttıkça sentetik hafızayı; zeka ve aklı üste getirir. Bilinç - bilinçaltı burada karışsa da kutsallaştırma gidişi, o gün için "yüzeysel bilinç yerine geçer, bilinçaltı derinliklerinden gelen tarihsel görevin geniş - engin determinizm o yüzeysel bilinç ile temsil edilir. Bu yüzden dahiyane seziş ve sunuşlar, ancak tarihin gidiş kanunları aydınlandıkça açıklanabilir. Burada söz konusu olan; karşılaştığımız problem: sosyal derinlikli psikanalizdir. Kişilerin özel psikolojileri veya zihinsel dinamizmleri - gidişleri de, bu sosyal derinlikler ele geçirilebildikçe aydınlanabilir. Bunu peygamberlere uyguladığımızda dinin şuuraltı ortaya çıkarılmış olur. Çünkü kutsallaştırma prosesi, sadece sosyal gidişle değil, onun içerisinde peygambercil kişi etkilenişleri ve etkileyişleri ile gelişir. Bu yaman bir diyalektik çarpışmadır. Tanrıların - peygamberlerın ve kitapların veya mitolojilerin(geleneklerin) yaratılış dinamizmi bu diyalektiğin, tarihin gidişi içindeki işleyişleriyle olur: tarihin gidişiyle kişinin gidişi birbirlerinde yansıyarak, tarihi hızlandırırlar:

                 Duhâ Suresi:
                 6- "O seni yetim bulup barındırmadı mı?"
                 8- "Seni fakir bulup zengin etmedi mi?"
                 7- "Seni şaşırmış bulup yola iletmedi mi?
                 İnşirah Suresi:
                 1- "Biz senin (şaşırmış - bunalmış olan) göğsünü açmadık mı?"
                 2- "Ve atmadık mı senin üzerinden yükü"
                 3- "Ve o (yük) sırtını çatırdatmıştı."
                 4- "Senin şanını yükseltmedik mi?"
                 5-"Muhakkak her güçlükle birlikte bir kolaylık vardır"
                 6- "Evet her güçlükle beraber bir kolaylık bulunur"
                 Duhâ Suresi:
                 9- "Öyleyse sakın öksüzü üzme.
                 10- "Dilenciyi azarlama"
                 11- "Ve Rabb'inin nimetini anlat."
                 İnşirah Suresi:
                 7- "O halde boşaldığın zaman dur"
                 8- "Ve Rabb'ine. "(:ibadet et-kıymet bil...)
                 Duhâ Suresi:
                 3- "Rabb'in seni bırakmadı ve darılmadı."
                 4- "Elbette senin sonun ilkinden (peyamberlikten önceki zengin hayatından) iyidir."
                 5- "Peygamberliğinde de geçmişini Rabb'in sana verecek ve sen razı olacaksın."
                 Alâk Suresi:
                 1- "Yaratan Rabb'inin adıyla oku"
                 2- "O insanı Alâk'tan(kan pıhtısından) yarattı."
                 3- "Oku, Rabb'in büyük kalem sahibidir."
                 4- "O, kalemle öğretti. "
                 5- "İnsana bilmediğini öğretti. "...
                 19- "Hayır ona (tefeci-bezirgan sistemine) boyun eğme, secde et ve yaklaş!"

    6- "FÂTİHA SÛRESİ" "KİTABIN ANASI"

             (Kur'anın başlangıcıdır ve Mekke'de ilk inen surelerdendir. 7 ayettir. "Fatiha'yı okumayanın namazı olmaz" sözü, Hz. Muhammed'in buyruğudur.)
             Kur'an bütünüyle ve yoğunlukla Allah'a (Doğa'nın ve Toplum'un gidiş kanunlarına) methiyeerle ve uyum yapma prensipleriyle dopdoludur. "Fatiha"da özetinin özeti biçiminde bu doluluğu yansıtır:
             1-"Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun."
             Hz. Muhammed'e kadar hiçbir peygamberde ve hiçbir kutsal kitapta Allah'ın derin kavranışı, methiyesi ve ona uyum prensipleri bu denli görülmez.
             Bu doğanın ve toplumun gidiş kanunlarını daha etraflıca - derin biçimde ve topyekün olarak sezmekten - sezerek kavramaktan ileri gelir. Ancak o çağda bu seziler "Allah" adına bağlanabiliyordu. Allah'ın 99 sıfatını irdelerken gördük; o sıfatlar hep doğa ve insan toplumunun gidiş kanunlarına daha doğrusu o seziyle kavranan Tarihsel Determinizme atıftır.
             Burada, Fatiha Suresinde ilk ayetinde de Tarihsel Determinizm doğa ve toplum gidişi olarak tümlük içinde sezilir:
             "Alemlerin Rabbi" bütün insanların ve doğanın, hatta evrenin yaratıcısı - kanunlarını koyup yöneticisi: terbiye edip yetiştiricisi olarak anılır. Ve O'na şükredilir:
             "Allah'a hamdolsun."!
             Marks ve Engels bile, Allah'ı ve tek tanrılı dinleri, doğal olarak o günkü bilgileri ışığında "Arz - Talep - Fiyat" kanunlarının yansıması olarak yorumlamışlardır. Çünkü henüz Toplumsal gidişin en çok görünen üretici güçler kanununu keşfedebilmişler, O'nu da ancak kapitalizme uygulayabilmişlerdir.
             Allah'ın anlamı, bütünüyle irdelediğimizde daha iyi anlaşılacaktır ki, tamamıyla, Tarihsel Determinizmin veya doğa ve insanın temel kanunlarının tümlüklü akışında kendini gösterir ve bulur. Evrimin bütünlüğü ortaya çıktıkça Allah daha iyi anlaşılır.
             Dolayısıyla Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in Allah'ı kavrayışı kendi çağı itibariyle bilimcil değil sezi düzeyinde, doğa ve insanı tümlükle kapladığı için, altşuurca Marks - Engels'inkinden daha derinliklidir, diyebiliriz.
             2-"(O),Rahmân'dır, Rahîmdir":
             Yaratıcıların yaratıcısı sonsuz hoşgörülüdür. Alemlerin yaratıcısı ve yönlendiricisi olarak, iyilik ve kötülükleri sunan ve insan toplumunun bu yüzden düştüğü - düşeceği iyilik ve kötülüklerle yine, iyilik ve kötülüklerle yanıt verip onları kendi dengelerine oturtan - oturtacak olan yine Allah'ın (Tarihsel Determinizmin) kendisidir. Bu yüzden sonsuz hoşgörülüdür.
             3-"Din gününün (ödül ve ceza gününün) sahibidir":
             Antik Tarihte Barbarlar (Araplar onlara yani komün insanlarına "cahiliyeti yaşayanlar" derlerdi. İşte o kollektif komün insanları) Medeniyetiere Tarihsel Devrim yaparak medeniyete (sınıflı topluma) geçerler sonra da her antik medeniyet gibi iç savaşlarla çökkünleşirler ve başka barbar tarihsel devrimleri beklerlerdi.
             Antik Tarih'te bu "ödül ve ceza günü" olurdu. Bu dinlerin bilinçaltıyla sezerek öngördüğü bir "Din günü" haline gelmiştir. Kur'an yeri gelince göreceğiz, hep bu tarihsel devrimleri örnek gösterir ve eski medeniyetler gibi çöküp yıkılmayacak bir medeniyete geçişi prensipleştirir. Yani komün gelenek göreneklerini medeniyet içinde sentezleştirmeyi geliştirir.
             Ama yine de o "Korku"yu içinden atamayarak insanları "Din günü" ile uyarır:
             İşte bu binlerce yıllık gelenek - görenekten sezilerle ders alarak "Din günü"nü kendi toplumu için olabilecek bir "Mükafat ve Ceza"dan çıkaracak; insanlığın en son yaşayacağı evrensel sosyal devrimi ve ondan sonra gelecek olan dengenin egemen olacağı gerçek insancıl toplumu sezerce, insanlığın sınıflı toplumunun sınıfsız topluma dönüşeceği o yılları öngörürce; "Din günü"nü bu gelecek günlere yakıştırır; Allah sistemi'ni bu yönde geliştirir.

                 "Allah" (Tarihsel Determinizm) şüphesiz ki bu "Din
                 gününün" de biricik "sahibidir"

             4- "Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım isteriz."
             Bu yüzden sadece Allah'tan (Tarihsel Determinizm'den) korkulmalı O'na kul olmalı ve ondan yardım istenmelidir.
             Bu aynı zamanda, "insan" karakterinin sezisi - isteği - uygulaması ve besleyicisidir de. Köle ruhlu insanlar ne bu seziyi ne isteği ne uygulamayı ne de ondan beslenmeyi başaramazlar. Bilinçaltaları köreltilmiştir çünkü.
             Peygamberler bu yüzden özlerinde hep komün gelenek görenekli olmuşlardır. Ve bunu geliştirmek istemişlerdir.
             Toplumun temeli de, Doğa'nın temeli gibi doğallıktan kalkan ve daima kendi kanunlarını yeniden gelişmiş biçimde üretmek üzere yol alır...
             5- "Bizi doğru yola ilet"
             İnsanları daima, peygamberlerinin sezdiği - kavradığı ölçülerde, Tarihsel Determinizmi anlama ve ona uyma yoluna girmesini ister. Bu yüzden Kur'an hep eski skolastik düşünce ve davranışlara karşı savaş verir. Kendi kavrayışı da skolastiktir şüphesiz ama, antika insanlığın içine girdiği Tarihsel Devrimleri sezer görür ve o gidişe ayak uydurur. Bu yüzden Tarihsel Devrim'e karşı duran Tefeci-Bezirgan ve Derebeylere karşı daha "determinist" bir skolastik olur.
             6- "Nimet verdiğin kimselerin yoluna"
             7- "Kendilerine gazap edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil"
             Çok tanrıcılığı ve herşeyi tefeciliğe ve bezirganlığa çevirmiş olan Mekkelilerin ve benzerlerinin yoluna değil; peygamberlerin, özgür insanların, Tektanrı (Allah) biçiminde ortaya çıkan daha gerçekçi deterministlerin - dolayısıyla hak - adalet sahibi olanların yoluna ilet.
             Çünkü bu gidişi kavramak büyük bir "Nimet"tir. Bizi doğru yola; bu nimeti verdiğin kimselerin yoluna ilet!

    7- "ŞUARÂ SURESİ"

             Peygamberlik herşeyden önce, bir "şair"lik, edebiyatçılık, uzmanlık, filozofluk işi değil, doğa ve toplumun gidiş kanunlarını aramak - bulmak ve onlara uyum yapmak için ters giden bütün uyumsuzlukları değiştirmek: devrimcilik işidir. Ve satıcılığa - memurluğa - lafebeliğine - parlak sözlere hiç gelemez.
             Muhammed bunu kendince çok iyi kavrar ve anlatır:

                 227- "...Zulmedenler, yakında nasıl bir devrime uğrayacaklarını ve devrileceklerini bileceklerdir."

             Daha Mekke devrinde, peygamberliğin ilk yıllarında Muhammed nasıl bir devrimci görevle karşı karşıya bulunduğunu kavrar ve devrimi dosta düşmana haber verir:

                 208-"Bizim helâk ettiğimiz her ülkenin mutlaka uyarıcıları vardı."
                 209-"Onlara ihtar ederler sonlarını bildirirlerdi. Biz zulmetmiş değiliz."

             Determinizm her çağda mutlaka kendi sözcülerini - elçilerini bulmuş insanlığı uyarmıştır. Ama zamanımızda bile günün kurtarılması insanları daha fazla cezbettikçe uzun vadeli programlar daima ertelenmiş - hasıraltı edilmiş ve sorunlar birikmiştir. Bu daha şiddetli ve yaygın: her kişi ölçüsünde ve evrensel uyarılar gerektiğinin işaretleridir.
             Muhammed kendi çağı içinde bunu etinde kemiğinde duyar ve bildirir:

                 210- "Kur'an'ı şeytanlar indirmedi"
                 211- "Bu onlara yaraşmaz zaten yapamazlar da"
                 212- "Şünkü onlar, (Allah'ın uyarılırını) işitmekten uzaklaştırılmışlardır"

             Şaytan tefeci - bezirganlık veya insana doğayı ve toplumu çapul etme öğretisini kışkırtıp yerleştiren sermayedarlıktır. Onlar determinizme uyum yapılması uğruna doğru şeyleri hissetmekten uzaktırlar. Sağduyuları bile körelmiştir. Bu yüzden Kur'an onların işi değildir, Onların işi kendilerine benzeyenleri ayartmaktır; onlarla düşüp kalkarlar:

                 221-"Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?"
                 222-"Onlar her günahkar yalancıya inerler."

             Peygamberleri satılık filozoflarla oportunistlerle karıştırmamak gerektiği gibi "şair" divanelerle de karrştırmamak gerekir:

                 224-"Şairlere gelince onlara da azgınlar uyar."
                 225-"Görmüyormusun, onları, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar. "
                 226-"Ve onlar yapamayacakları şeyleri söylerler"

             Demek Peygamberlik herşeyden önce gerçekçilik ister. Bu ise bilim ile olur. Bilim o çağda, din geleneklerinin takibi ve yeni koşullara göre yeniden üretilmesiyle elde edilebilir. Muhammed bunu kendince her surede tekrarlar:

                 227-"Ancak inananlar, iyi işler yapanlar, Allah'ı çok ananlar ve kendilerine zulmettikten sonra bile (zulmedenlere) üstün gelmeğe çalışanlar böyle değildir.
                 Zulmedenler, yakında nasıl bir devrime uğrayarak devrileceklerini bileceklerdir"

             "Allah'ı çok anmak" demek, determinizm: gerçekler üzerine yani doğa ve toplumun gidişi üzerine kafa patlatmak ve o uğurda savaşmak demektir. Bu şekilde "geçici dünya menfaatlerinin büyüsünden" kurtulunabilir." Ama bunun için de daha işin başından buna yatkın olmak ve öyle bir çevrede yetişmiş olmak gerekir. Ki zulumlere ve zalimlere rağmen sonuna dek davasını güdebilsin; yılmadan azimle savaşabilsin...
             O zaman Allah'ı ve meleklerini (Cibril'i) yani gerçeklerin; doğanın ve toplumun temel kanunlarının uyarıcılarını - sesini içinde hissedebilir:

                 192- "Muhakkak ki Kur'an alemlerin Rabbinin indirmesidir."
                 193- "Onu, er-Ruhu'l Emin (güvenilir ruh olan Cibril) indirdi."
                 194- "Senin kalbine; uyarıcılardan olman için"
                 195- "Apaçık Arapça bir dille."
                 196- "O'nun söyledikleri ve evvelkilerin kitaplarında da vardır. "
                 197- "İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi de onlar için bir delil - belge değil mi?"

    8- "FURKAN SURESİ"

             "Furkan": "Hakkı batıldan ayırma yeteneği"dir. Mekke devrinin ortalarında indirilmiştir.
             Muhammed'in Allah kavrayışı, İbrahim'den 2500 yıl sonra geliştiği için, "furkan'ı" da o derece yüksek yetenekli bulunur. Peygamber bu determinizme şükretmekten kendini alamaz:

                 1- "Alemlere uyarıcı olması için kuluna furkanı: doğruyu -  yanlıştan ayırma yetisini indiren Allah pek kutludur."

             Ve İbrahim'i ve İbrahim'den önce tektanrı fikrine doğru gelişmiş olan Hanok-Nuh gibi semit şeflerini de benimser...

                 3- "O'ndan (Allah'tan) ayrı olarak, hiçbir şey yaratmayan, kendileri yaratılan ve kendilerine dahi ne zarar ne de yarar veremeyen; öldüremeyen, yaşatamayan, diriltemeyen bir takım tanrılar edindiler."
                 Oysa Muhammed'in tektanrı anlayışı determinizme uymuştur:
                 2- "...Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir. "

             Herşeyi yaratan her geçen gün daha iyi anlaşılıyor ki doğanın ve toplumun gidiş kanunlarıdır. Bu buluşla Muhammed'in Allah'ı kavrayışı determinizme uyar. Yeri - göğü - doğayı - toplumla harmanlayarak, düşündüğünde ve her adımda bunlarla ilgili bilgilerini - sentezlerini geliştirdiğinde tekrar tekrar Allah kavrayışını, determinizme daha gerçekçi uyumluluk içine sokmuş olur. Veya O'nun determinizm gerçekçilik anlayışı Allah kavrayışı veya isimleri içinde erir:

                 Görmedin mi Allah bulutları sürer, sonra onları birbirine geçirir, birbirleri üzerine yığar - sıkıştırır. Aralarından yağmurun çıktığını görürsün. Gökteki bulut dağlarından bir dolu indirir ki onunla dilediğini vurur, dilediğini de ondan öteye çevirir. Şimşeğinin parıltısı gözlerini alır."
                 "Görmedin mi göklerle ve yerde olan kimseler, kanatlarını çırparak uçan kuşlar Allah'ı tespih ederler. Her biri kendi duasını ve tesbihini bilmiştir. Allah da onların ne yaptıklarını bilmektedir."
                 "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dönüş de Allah'ındır."

    (Nur Suresi: 43-41-42 nci Ayetler)

             Kur'an'ın bir başka adı da "Furkan"dır. Sümer ve Semit geleneklerine ve Tevrat ile İncil'e olduğu gibi ezberci bir şekilde dayanmaz; onları kendi çağının tarihsel devrim görevlerinin süzgecinden geçirerek yeniden üretirken yepyeni Allah ve toplum sentezlerine ulaşır: doğruyu yanlıştan ayırdeden yeni daha yüksek akıl yürütme ve bilgiler manzumesi sentezlerine ulaşılmıştır.
             Bu yüzden Kur'an'a modern uzman yaklaştırmalarına benzer yüzeysel yakıştırmalar, uydurma - sosyopatik ve psikopatik: objektif ve subjektif hastalıklı kalır:

                 5- "Dediler: "Eskilerin masallarıdır, onları yazdırmış, sabah akşam onlar kendisine okunuyor."

             Eğer sadece eski geleneklerin tekrarı olsaydı, düz mantıkla Kur'an parça parça değil birden topyekün inerdi. Düz mantıkla inkar edenler de böyle düşünürler ve bu yolla inkârlarını dayatırlar:

                 32- "İnkâr edenler: Kur'an ona bir defada indirmeli değil miydi?"dediler..."

             Oysa gerçek bir teori daima, içinde bulunulan veya içine girilen üretici güçler gelişiminin uyarıları - dayatmaları altında ve gerekli bir süreç içinde gelişir; insanın düşünce gelişimi de bu gidişe uyar. Yeni kuşakların eskilerden ayrılışı ve çatışması da bu gidişe karşı uyum geliştirme sorunu olur. Bütün gerçek peygamberler ve vahiyleri determinizmin bu esasına uyarlar. Hz.Muhammed ve Kur'an bu gidişin en son en belirgin ölümsüz örneğidir. Bu yüzden ayetler ve peygamberler bu konuda kendinden emin ve kesindir:

                 32- "..Biz onunla (parça parça inen Kur'an ile) senin (insanların) kalbini sağlamlaştırmak (kolayca ezberlenmesini sağlamak ve yeni - çeşitli olaylara karşı yeni ayetlerle ufkunu açıp takviye etmek) için onu böyle parça parça ve ağır ağır okuduk."

            Muhammed düz mantıkla eleştirip sırtı yere getirilecek gibi değildir; O'ndan rütbe - şan - şöhret - makam - zenginlik beklerler; güçlerine güç katacak hazır bir güç varsa tapmaya hazırdılar:

                 7- "Dediler: "Bu peygamberlere ne oluyor ki yemek yiyor, çarşılarda geziyor? O'na uyarıcı olacak bir melek indirmeli değil mi?"
                 8- "Yahut kendisine gökten bir hazine atılmalı, yahut kendisinin ürününden yiyeceği bir bahçesi olmalı değil mi?
                 Ve zalimler, "siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz" dediler."
                 41- "Seni gördükleri zaman mutlaka eğlence konusu yapıyorlar: "Allah bunu mu peygamber olarak göndermiş."

             Demek bugün modern çağda karşılaştıklarınız, en eski tefeci - bezirgan ve küçük burjuvanın güce tapan marazi - hastalıklı ruhunun yeniden üretilmiş biçimidir: güç varsa peşinden gelirler, yoksa küçümseyip alay konusu yapmaya kalkarlar; ama akılla - bilimle insan gibi savaşmazlar; daha da zora gelirlerse, sözle - alayla öldüremediklerini kalleşçe susarak olmazsa arkadan hançerleyerek öldürürler...
             Sadece bilim olarak, doğru olduğu için veya doğru yolu bulma uğruna, peygamberlerce herşeyini vererek ve herşeyi göze alarak kaç kişi savaşabilir?
             Doğrusu modern çağda da bütün sosyal devrim gelişimlerine karşın durum pek fazla değişmiş değildir. Hep bir vaad'in peşine maddi - manevi bir gücün peşine: pratik çıkara, takılıp gelinir. Zafere ulaşırsa ne ola; zafer yağmalanmadıkça herkes payına düşeni almadıkça yine peygamberlik para etmez. O Allah'ın da peygamberinin de kitabının da içine ederler.
             Kimse kalkıp bilim - doğru - hak uğruna; sadece bunlar için, hiç bir şey beklemeksizin; tersine bir canlının doğaya ve topluma yük olmadan; bir arı - karınca misali konduğu çiçeği incitmeden dengeyi koruyup geliştirmeye vakfedişi gibi, kendisini vakfederek üzerine düşeni yapmaz; illâ çapulunu, hem de paranoyakça aza kanaat edemeyen çapulunu sürdürecek; heybesini doldurmadan rahat edemeyecek ve rahat vermeyecek...
             Bu açıdan sosyal devrimler bile sadece kendi çağını kurtarabiliyorlar; belki kurtaramıyorlar. Çünkü kendi mantıklarının öngördüklerine bile, ne kapitalizmin ne de sosyalizmin adına gelişmiş bulunan sosyal devrimler, ulaşabilmiş değildirler. Bu yüzden son duruşmada olayların inatçılığı sürmeden yapamayacak ve bilimin veya gerçeklerin: doğa ve toplumun gidiş kanunlarına uyumun herkesçe kavranışı - uygulanışının zorunluluğu acı - keskin olaylarla karşımıza dikilecek.
             Belki tarih, bu yoldan bize, yeterince anlayamadığımız ve ayak uydurmaktan geri durduğumuz antik ve modern peygamberlerin yolunu açarak; onların yolunu yürümek zorunda bırakarak, onları anlamamızı ve determinizme uymamızı sağlayacak.
             Çünkü antik tarihten beri süregelen devrimler kendi programlarının hedeflerine, sırf insanın çapul etme düşünce ve davranışını determinizmin emrettiği gibi yokedemedikleri için ulaşamamışlar ve bu; binlerce yıldır, yeniden üretilerek dev problemler halinde insanlığın önünde katlanarak yığılmaktadır..
             İster istemez artık determinizme (kanunlara) uyum gelişmek zorunda kalacaktır. Bu ise bilinçle gelişmekten - her kişinin görevini kavramasından: "insan"laşmaktan başka bir yol tanımayacak bir gidişi öngörür...

    9-"KASAS SURESİ"

             Kapitalizmin geçer akçe sözü şudur: "Parası olan ayakta kalır; parası olmayan yerin dibini boylar."
             Herşeyin "kâr" ile ölçüldüğü kapitalizmin azgınlaşarak irad yiyici yaşlılık çağına girdiği ve tüketim kanserini demir perde gerilerine bile sıçratıp boyuna ürettiği zamanımızda bu söz basbayağı tutuyor doğrusu. Ama kâr illüzyonuna tutulmayanlar biliyorlar ve seziyorlar ki, son duruşmada daima dibi boylayanlar, Kur'an'ın güzel deyişiyle "işlerini süsleyip - dünya malını taparak şımaranlar" olmuşlardır. Bu gerçek en temelli gerçektir, değişmesi şöyle dursun, gerçekleşmesi evrensel boyutlara ulaşmadan rahat durmayacak derin kanunların işleyişidir:
             "Parası olan ayakta kalır; olmayan yok olur" sözü ne kadar yaygınlaşırsa bilelim ki Hz. Muhammed'in Allah buyruğu olan şu deyişleri o kadar çok söylenecek ve o kadar çok evrenselleşecektir:

                 60- "Size verilen her şey dünya hayatının geçimi ve süsüdür. "
                 "Allah'ın (doğa ve toplumun gidiş kanunlarına uyum gösterme çabalarının) yanında olan ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır."
                 "Aklınızı kullanmıyor musunuz?"

             Ve o zaman için bütün Antik Medeniyetler gidişi buna örnek oldular: Zenginlikte ve dünya hayatının süsünde ileri gidip şımardıkça, çürüdüler ve barbar alçakgönüllü kollektifde aynı mekanizma üzerine gelişip onu yeniden üretmekten başka bir şey yapmamışlardır. Bu yüzden gidicilikleri kesindir. Çünkü doğa ve insanın gidiş kanunlarına ezeli - elledi uyumsuzluk içindedirler: doğuştan günahları budur ve kurtuluşları "uyum"dadır. Yoksa cezaları kendi elleriyle hazırlanan ve insanlığı da doğayı da ziyana sokan ölümden başka bir şey değildir. Ancak bu kez yokoluşları barbarlarla değil; bilimle, uyarılarla olmadı; proletaryayla - işsizlik - pahalılık - durgunluk krizlerinin evrencil yaygınlaşması ve kendilerinin bile kendilerinden yüz çevirip rejimlerini güdememeleriyle tersine muhaliflerine teslim oluşlarıyla gelişecektir. Çünkü eğer bu uyumsuzluk faciası "sözle şımarma","dünya malına tapma" herkesçe denenip sınandıkça panzehiri de herkesçe kolay anlaşılır ve uygunlanır hale gelecektir.

                 80- "..Buna ancak sabredenler kavuşturulur"

             Karun, Musa toplumundan idi ve pek depdebeli zenginlerden idi:

                 79- "Kaarun süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler: "Keşke Kaarun'a verilenlerin bir benzeri de bize verilseydi, dediler, gerçekten onun büyük şansı var"

             Modern çağda da kapitalizm ve emperyalizm, dünya insanlığının karşısına bilhassa ABD süsü ve depdebesi içinde çıkıyor ve her türden insanı sosyalist olsun derebey olsun imrendiriyor. Nice toplumcul gelenekli - sosyalizme girmiş toplumu bile şeytan iğfali gibi kandırabiliyor.

                 80- "Kendilerine bilgi verilmiş olanlar ise: "Yazık size, dediler, inanan ve iyi iş yapan kimse için Allah'ın (doğa ve insanın gidiş kanunla-

            Ama ne çare ki "dünya süsü" gündelik yaşamın vazgeçilmez cazibesidir. Günlük yaşamaya düşünmeye ve davranmaya alışmış insan beyni, uzun vadeli gidiş kanunlarını bilmeye ve uymaya sabrı yoktur. İnsan cehenneme böyle kısa vadeli hesaplarla çarçabuk gider ve çevresini götürür. Cennet uzun vadelidir. O ise sabır işidir; cennet: doğa ve toplumun günümüze kıyasla çok büyük alçakgönüllü tüketim koşullarını gerektiren işleyiş kanunlarına uyumdur. Ama bilim ister:

                 80-"Buna ancak sabredenler kavuşturulur.

             Çünkü bütün insanların yeryüzü ölçüsündeki deney - bilim - bilinç çabalarıyla oluşturulmuş geniş - esnek - hoşgörülü - bütün zincirlerden kurtulmuş; özgür ve gönüllü kollektivizmi gerekir!

                 "... Dönüşünüz banadır. O zaman size yaptıklarınızı haber veririm. " (Ankebut Suresi 8 nci Ayet)

    10-"RUM SURESİ"

             Güney Ticaret Yolu'nda Yemen'i Acem: Fars Medeniyeti; Habeş'i Bizans; Doğu Roma Medeniyeti kendisine çevirmiş çekişiyorlardı. İran Medeniyeti, Şam, Kudüs ve Mısır'ı almış; Anadolu'da İstanbul'a dek yayılmıştı. Ama Fars; İran Medeniyeti'nin vakti çoktan dolmuş çürümekteydi. Peygamber bunu seziyor ve biliyordu. Bizans tektanrıcıydı. Ve Bizans - Habeş kanalıyla Peygamber'in muhalefetini destekliyordu. Müslümanlar da bir avuç olsalar bile tarafsız kalmamışlar Bizans'ı tutmuşlardı. Rum suresi bu olayların üzerine yorumlar ile başladığı için bu adı almıştı.
             Allah ve Peygamber'i Fars'ın yenilmesini Rumlar'ın kazanmasını istiyordu:

                 2- "Rum yenildi."
                 3- "En yakın yerde onlar bu yenilgilerinden sonra yeneceklerdir."
                 4- "Birkaç yıl içinde, bu yenilgilerinden önce de, sonra da emir Allah'ındır. O gün müminler sevinirler."
                 5- "Allah'ın yardımıyla dilediğine yardım eder. O galiptir, esirgeyendir."

             624 yılı Bizans, İran'a karşı askeri başarılar kazandı. Muhammed de Bedir'de küçük ama önemli bir zafer kazandı. Bundan sonra Bizans da islâm'ın hedefleri arasına girdiğini buluruz. Çünkü hedef evrenselliktir. İbrahim ile başlayan ve altşuurda parlayan bu hedef, artık gerçeklik içine girecekti.
             Ama cihadın temeli; sosyal adalet ve eşitliğe dayanıyordu:

                 28- ".. Sizin ellerinizin altında bulunan (köleler hizmetçiler) sizinle eşit değiller mi?"
                 38- "Akrabaya, yoksula, yolcuya zekât ve sadakadan hakkını ver..."
                 39- "İnsanların malları içinde, verdiğimiz faiz Allah katında artırmaz. Ama zekatlar sevaplar artırır."
                 41- "İnsanların elleriyle kazandıkları yüzünden karada ve denizde fesat çıktı. Belki dönerler diye, Allah onlara yaptıklarının bir kısmını taddırıyor."

    11-"LOKMAN SURESI"

    12-"LOKMAN SECDESİ SURESİ"

             Daha Mekke devrinde ilk filozofçul düşünce ideoloji ısınmaları ve bildirimleri kanıksanır kanıksanmaz pratik tarihsel devrim hedefi her iki taraftan da Kureyş zenginlerince de müslüman çekirdeği tarafından da anılmaya başlanır. Çünkü kuru lafa herkesin hele barbarın karnı herkesten çok toktur; yapılacak iş varsa yapılır. Kureyş zalimleri de O'nu sorup kışkırtır:

                 28- "Doğru iseniz bu fetih ne zaman?" diyorlar"

             Henüz çekirdek zayıftır, vakit gerekir. Peygamber bunu elleriyle tutar. Çünkü "yetişmek" "yetiştirmek" veya "yaratmak" denen olayın zahmetini ve koşulların biraraya gelişinin zorunluluğunu sezer:

                 24- "Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları zaman,onların içinden buyruğumuzla doğru yola ileten önderler yetiştirmiştik."

             İsrailoğulları için geçerli olan bu gerçek Hicaz toplumu için de geçerliydi. Vakit dolmalıydı:
             Devrim bir sıçramadır. İnsan beyni o sıçramaya hazırlanmamış ne olduğunu bu sıçrama içinde birdenbire anlayamaz. Ve her kişi bulunduğu cephenin içinde neyse odur:
             Fetih günü, devrimden yana geçişler olsa da işin aslı önceden inanmaya ve hazırlanmaya bağlı kalır. Hazırlık hep o kısa süren devrim zamanı içindir: daha fazla "mühlet verilmez".
             Hicret'ten 6 yıl sonra Muhammed açık açık fetih'ten sözedecektir: Fetih suresi şu ilk ayetle başlar:
             "Biz sana apaçık bir fetih verdik"
             Çünkü devrim içine girilmiştir.
             Muhammed insan için en zaruri ihtiyaçlar dışında hiçbir mala mülke - süse - geçime gerek olmadığını anlamış bilge ve alçakgönüllülerdendi. Ama eşleri, kadınlar, daha o zamandan içine düşürüldükleri erkek malı olma yolunda süs - ev ve depdebe düşkünlüğünü geliştirmekten başkaca bir yol güdemiyorlardı.
             Zafer ve ganimet paylaşımında peygamber eşleri de bu düşkünlüklerini apaçık belli edince şu ayetler Kur'an'ın en temel gerçeğini bir kez daha hatırlatmaktan geri durmadı. Kur'an başta Peygamber'i ve yakınlarını uyardı.

                 29- "De ki : "Fetih günü, geldiğinde, inkâr edenlere inanmaları için mühlet de verilmez."
                 28- "Ey Peygamber! Eşlerine söyle: "Eğer siz dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız gelin size mût'a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım!"
                 30- "Ey Peygamber'in kadınları! Sizden kim açık bir edepsizlik yaparsa onun için azab iki kat yapılır. Bu Allah'a göre kolaydır."
                 33- "..Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor."

             Demek toplum yolunda, doğa ve toplum kanunlarına uyma çabası; devrimci yol, insanı bütün kötülüklerden altbilinç (Nefis) kötülüklerinden arındıran bir yoldur. Nefsi terbiye eden bir yoldur. Ki bu yolu peygamber kendisinden bilir, ve kendisine en yakın olmuş insanları da bu yolda temizlenmiş görmek ister. Ne var ki herkes peygamber olamaz... Kendisini peygamber sülalesine veya Ehli Beyt'e: O'nun ev halkına ve soylarına sokmak isteyenler de sırf soy itibariyle tertemiz peygambercil olmak isterler; bu modern çağa dek sürüp gelmiştir. Oysa Muhammed gibileri ve O'nun tarihsel görevleri binlerce yılda bir gelmektedir. Soy-sop ile veya yakınlık ile olabilecek bir şey değildir. O temel bir olanak sağlayabilir. Ama o temeli kullanmak kişinin koşullarına - görevlerine - kavrayışlarına bağlı olarak gelişir...Peygamber'e düşen elbette bu olanağı belirtmek ve uyarmaktır...
             Ve doğaldır ki her önüne gelen Hz. Muhammed olamaz ve Kur'an'ı Vahiy alamaz.
             "-Elçileri (peygamberleri) onlara dediler ki:

                 "Biz de sizin gibi insandan başka bir şey değiliz. Fakat Allah, kullarından dilediğine nimetini (ayetlerini) lütfeder. Allah'ın izni olmadan biz size delil getiremeyiz. İnananlar Allah'a dayansınlar."

             Ama pekala peygamberi ve Kur'an'ı anlayıp ona uyabilecek insanlar çoğalabilir. Çünkü tarihsel deteminizm bir kez yeni çağını açmış ona göre önderlerini ve kitlesini çıkarıp yola koyacaktır; akıllılar öğüt alıp teşkilatlanırlar: Hatta tarihsel devrim keskin savaşlarla ilerledikçe, tefeci-bezirgan şeytanı Ebu süfyan dölleri bile yola gelirler:

                 52- "Kur'an insanlara bir tebliğdir. İnsanlar bununla uyarılsınlar. akıllı olanlar öğüt alsınlar."

             22- "İş olup bitecek, şeytan dahi diyecek: "Allah size hak olarak doğru vaddetti, ben size vadettim, ama bu yalandı. (...)"
             Kitaplı olsun kitapsız olsun her peygamber irili ufaklı tarihsel devrim dalgalarının yarattıği gerçek bir liderdir. Bu yüzden sözleri - davranışları, varsa kitapları, bu sağlam tarihsel devrim olayından; kendi yaşadığı çağın belirleyici komplike olaylar bütünlüğünün bilinç ve bilinç altında yarattığı etkilerden kaynaklanır. O ölçülerde de sağlam temellere oturmuş gerçekliğin yansımasıdırlar:

                 24- "Görmedin mi? Allah nası! bir benzetme yaptı; güzel söz - doğru söz kökü yerde sağlam dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir ki o ağaç yine Allahın izniyle daima yemişini verir."
                 26- "Kötü sözün durumu da gövdesi yerin üstünde, kolay koparılan, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer."
                 27- "Allah inananları, dünya hayatında da ahirette de sağlam sözle sağlamlaştırır (kararlı - istikrarlı kılar)."

             Allah zalimleri sapıtır ve dilediğini işleyip yapar.
             "Kötü söz" denen şey, doğa ve insan toplumunun gidiş kanunlarına, temelden karşı çıkan - uyum yapamayan kişi - zümre veya sınıfların sözleridir. Son duruşmada bu yüzden uyum yapanlarca yok edilirler veya eritirler.
             "İyi söz" doğa ve toplumun gidiş kanunlarına sezerek veya bilimsel olarak uyum yapmaya çalışanların yorumlarıdır. Son duruşmada (nice eziyetlerden sonra da olsa) zafer "iyi söz"ün doğa ve insan toplumunun gidiş kanunlarını ortaya koyan gerçek teorinin ve pratiğin olacaktır. İnsanlık bu yolu tutmak mecburiyetindedir.

                 Ancak "Her Nefis" : yani her kişi: bilinci ve altbilinciyle, gücü oranında bu yolda yürüyebilir. "Kişi" veya "nefis"; bu yolda yürürken kendisi için "kazandığı" her zerre doğa ve toplum dengesine o derecede uyumsuzluk olarak topluma ve kendisine geri tepecek ve onunla cezalandırılmış olacaktır. Doğa ve Toplum dengeleri bu derece hasastır. Bu hassas ritmi sezen her sağ duyulu insan - "Allah'tan: gidiş kanunlarından" korkar ve korkmalıdır veya o derece hassas, dikkatli olmalıdır."

    14- "HİCR SURESİ"

                 27- "Cin'e gelince onu da insandan daha önce, nüfuz eden kavurucu ateşden yarattık."

             Şeytan da insandan önce ve ateşten yaratılmıştı. Gelenekler kendince, yazısız tarihte (tarih öncesinde) geçen komünal tarihi, kutsallaştırma prosesi uyarınca sembollerle yorumlamışlardır. Prose (gidiş) değiştikçe, kutsallaştırma aşamasına göre yorumlar (temel aynı kalmak üzere) anlayışa göre değişir, başkalaşır.
             Şüphesiz ki Şeytan da Cin de medenileşmenin getirdiği bakış açılarıyla yorumlanmıştır. Ancak beyinler, kutsallaşma prosesi ile kurulduğu için, Totem-inanışları gerilerde kaldığı ölçüde onlara şeytan-cin yakıştırmaları yapılmıştır. Çünkü medeninin, gökselleşmeye başlayan insan ve tabiat tanımlarının temsil ettiği toplumun çıkarlarına ters düşen barbar toplumların Totem sembolleri onlara şeytan-cin gibi gözükmüştür.
             İlk Irak Medeniyetine geçmiş Semit göçebe ve kent barbarlarının, tarım verimliliğinin sembolü yılan'ı şeytan: kandırıcı gibi algılayışları; kendi 4 büyük ırmağın suladığı Kafkasya eteklerinin - Van yaylalarının; O'nu yitirdikten sonra öldürücü bir sıla hasretiyle cennet ülküsü haline getirmişler; insan'ın (medeniyetin) balçıktan tekniksiz doğal olanaklarla yaratılışının Adem - Havva yaratılışı halinde algılanışı; göçebe ve kent kabilelerinin semitlerde Nabil - Kain veya Kabil, öyküleriyle yorumlanışı; Süleyman'ın cinlerle - kuşlarla konuşup anlaşması ve benzeri hep kutsallaşma prosesine göre düşünmeye ve davranmaya alışmış beyinlerin Totemden kopuşamayan sembolleştirici düşünce sisteminden kaynaklanmış en bilinen örnekleridirler.
             Gerçekte hepsi en temelde üretici güçler gelişimine dayanırlar; o gidiş, derin - köklü ayrıntılı kavranıp toplum gidişi içinde titizce izlenmedikçe, olmadık saçma - havada kalmış kafa karışıklıklarına ve spekülasyonlara düşmekten kurtulamayız.
             Geleneklerin şeytan'ın ve cinlerin ateşten yaratılmış olmaları üzerinde duruşlarına ve insandan daha önce yaratıldıklarına dair bir prose çizdiklerine bakılırsa, bu uydurma - gelişigüzel bir yorum katkısı sayılmamalıdır.
             Ateş, orta vahşet çağının yaratığıdır. Ama en çok ve medeniyete en yakın geçmişte o'nu aşağı barbarlıkta, çömlekçılik ve ev işlerinde, totem sembollü kadın tanrılı kabileler kullandılar.
             Kadın tanrıların sembolü ateştir. Tapınaklarda ateş hiç söndürülmeden yakılırdı.
             Demek şeytan ve cin algılarını en azından Aşağı Barbarlığa dek indirebiliriz. Aslında prose, Vahşet çağında ilk cinsel yasaklar ve Ateş'e dek gider; bilinç - bilinç altı "RUH" gelişimi içinde TOTEMİZM ile birlikte oluşur. Çözümü de öyle olacaktır...
             Burada konumuzla ilgili olduğu kadarına değinirsek, Ateş sembollü kadın tanrıların veya önderlerin, kabilelerini yönetme ve düşünce geliştirme işinde kullandıkları büyü - fal seromonilerinde ateş de kadın da ve o'nun gelecekten haber verme: toplumu yönetme (büyü - fal) işleri de bilerek dokunulmazlaşan saygı ve korku uyandırıcı elemanlar haline gelmişler ve yabancı kabilelerce de, kendi gidişleri de buna uyduğu için, buna uyulmuş ve yaygınlaşmıştır.
             Medeniyet'e geçilince sadece kutsallaşma gidişi yeni bir aşamaya girmiştir. Kutsallaştırma sürdüğü için kadın tanrılı - ateş - büyü sembollü totemcil kabileler, medeniyet insanlarına şeytan-cin gibi görünmüş ve algılanmıştır.
             Hicaz kent toplumu bu gidişten en az beş-altı bin yıl sonra gelmesine karşın kendisi de yazısız tarih öncesi toplumudur. Bu, iki zıt gidişi kendisinde sentezlemek zorunluluğunu getirmiştir:
             1- Kutsallaştırma gidişinin dinamik bir elemanıdır. Kutsallığı göklere sıçratmağa hatta kutsallar kutsalı olmaya hazır bir toplumdur: tarihe yeni yeni girmektedir.
             2- Fakat kent'ten medeniyete geçecek en son toplumdur, yani kutsallar kutsalı olmak için tüm eski geleneklere (birikimlerine) sahiptir.
             Bu hem barbar olup hem de medeniyeti anlamak gibi bir üstünlüğü: geç geliş meziyetini kazanmak fırsatını vermiştir onlara. Muhammed'in savaşıyla bu meziyet kazanılacaktır. Temel İbrahim'den intikal ile gelir...
             Şairler, cinleri olan, cinlerin yol gösterdiği, cinlerden haber alan-veren insanlardır. Bir çeşit eski büyü-fal işlerinin babahanlıkla birlikte yaygınlaşması ve tanrısallıkların gelişimiyle halk arasında deyim yerindeyse "ayağa düşmesi"dir. Bu işi de sazla-sözle şairler yapmaktadırlar.
             1500-2000 yıl öncelerindeyse bunu İsrailoğullarında peygamberler yapmaktaydı. Peygamberlik geleneği İsrailoğullarından Asurlular'a geçtikten sonra bu gelenek her yana yayılmış olmalıdır. Ve biraz gelenek destan ezberleyip düşünce kırıntısı yumutlayanlar şair olup gelecekten haber veren falcı-büyücü işlerine de girerek diyar diyar dolaşırlar; İlhamlarını Allah'tan değil de cinlerden aldıklarına inanırlar. Cinlerinin şahıs adı gibi adları olur; onları çağırıp görüşürler...
             Hicaz toplumunda şairlerin durumu budur, halk arasında tutulup beslenirler. Gelecekten haber almak bilinmeyene cinlere karşı olan korku-heyecan etkileriyle şairler, bir renktirler ama kabile-kandaş aile köklülüğü yanında aşağıdırlar.
             Kureyş Uluları bu yüzden, Muhammed'i, deli bir şair yerine koyup aşağılamak etkisini gidermek isterler. Mekke devrinde yaptıkları hep budur:

                 6- "Dediler ki " Ey kendisine zikir öğüt indirilmiş olan, sen mutlaka cinlenmişsin"

             Muhammed, gocunmaz, daha önceki surelerde belirttiğimiz gibi silahı tersine çevirmesini bilir; uluların psikolojisini derinden yakalamıştır; Lut kavmini ve Sodom'u örnek verirken ve her zaman şu gerçegi alınlarına yafta olarak çiviler:

                 84- "Kazandıkları (bencil zenginlikleri) kendilerinden hiçbirşeyi (kötülüklerin azabları) savamadı".

    ***

             Hicaz toplumu, İbrahim'den beri intikal ile gelen 5-6 bin yıllık geleneklerle, barbarlıktan henüz çıkmakta olsalar bile akıllarını geliştirmiş bir toplumdur. Şeytan konusu da artık giderek cinler gibi ruhsal olaylar içinde incelmiş biçimlerde yorumlanmaya başlamıştır:

                 "Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermemiştik ki, o'nun istekleri içine kesinlikle şeytan karışmış olmasın. Fakat Allah şeytan'ın (ayetlere dek) karışmasını derhal (başka bir ayetle) iptal eder. Sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir"

    (Hac Suresi. 52 nci Ayet).

             Üretici güçlerle birlikte toplum biçimleri ve onunla birlikte doğanın başkalaşımı sürekli değişir ve gelişir. İnsanlar da sürekli deneme- yanılmalar içinde, peygamber de olsa hataların basamaklarına basarak ilerler; öldürücü Stratejik hatalar bir yana, beyin: zeka ve akıl sürekli küçük küçük hata basamaklarına basarak onları aşarak gelişir ve girdiği yeni toplum ve doğa başkalaşımlarına böyle ayak uydurabilir; öldürücü hatalar: uyumsuzluk olur ve kişiyi toplumu kendiliğindenmişçe elekten geçirerek tarih yapar.
             Peygamber gibi önderler, Stratejik (öldürücü) hata yapmayacak kadar "ezeli: tanrısal güzellik geçmiş" (Enbiya süresi.101 nci ayet.) yani insan toplumunun ve doğanın keskin özünden oldukları için peygamberlik mertebesine doğru "yetiştirilmişlerdir." Ve insan toplumunu daima stratejik hatalardan ölümlerden döndürmek için görevlidirler...
             Ama onların en sonuncusu Muhammed dahi olsa insan aklı irili ufaklı hata basamaklarını çıkararak yürümek zorundadır. Çünkü hayat tez - antitez - sentez ile zikzaklı yürür. Muhammed bunu sezmiştir. Ama o daha çok toplumunun şeytanı olan Kureyş Uluları'nın kendi üzerindeki etkilerini bilir ve kendi içinde o şeytana karşı savaş verir. Bu benzeri ayetler: Fakirlerle birlikte olmamak; veya Kureyş Tanrılarıyla birlikte, tek tanrı Allah'ın adının anılması gibi uzlaşmaların hata şeytan etkilemesi olduğunu açıklayan ayetler bu peygamber beynindeki iç savaşı açık eder. O bu denli doğrucu başı ve inançlıdır.
             Peygamberiyle toplumu arasında, İbrahiminki kadar olmasa da, belirli uçurumlar olsa da, Hicaz toplumu böylesine gelişkindir. Şeytan-cin olgularını hurafe geriliğinden; olur olmaz her olayda uygulayan akıl törpüsünden çıkarmak üzeredir... Ve komüncül zekasını bilinçle bilgiyle kaynaştırmaya açılmıştır:
             "Andolsun Tevrat'tan sonra Zebur'da da "yeryüzüne kesinlikle iyi kullarım varis olacak" diye yazmıştık"
             İyi insanlara; kollektivizme; kendilerine inanırlar...

    15- "YUSUF SURESİ"

             Tevrattan farklıca dersleştirilerek ele alınır.
             "Nefis ile savaş savaşların en ulusu (yücesi)dir" bu sözü ancak , Freud den beri modern Finans Kapitalizm çağıyla birlikte yeterince anlayıp değerini yerli yerinde yorumlayabiliyoruz. Nefis'in bu derin sezilerle kavranışının tefeci bezirgan evrenselliğinin eşiğinde oluşması "tesadüf" değildir: Bu kişinin tarih sahnesinde olgunlaştığının göstergesidir aynı zamanda...
             Hz. Muhammed ve Kur'an bunu, kendi çağının zorunlulukları ölçülerinde de olsa, yüzlerce yıl önceden görmüş ve bildirmiştir. "Yusuf suresi" bunu dersleştirir.
             Bu sosyal sınıf yorumlarını da aşan, beyin - kişi psikoloji inceliklerine de girebilen bir bütünlüğü ve çağına göre üstünlüğünü gösterir ki bu medeniyetlerin içine girdiği evrensellik aşamasının gereğidir, sosyal sınıf parçalanışları yaygınlaşmıştır.
             "Yusuf Suresi" nefsin temelleriyle ilgili çeşitli gidişlerini örnekleyerek, bunların toplum zararına olanlarını yasak - haram - zararlı iş olarak ayıklar - örnekler; islam aleminin beyinlerine (yüreklerine) girerek nüfuz etmeyi dolayısıyla kutsallaşmayı bilir.
             İslam'da "şeytan" meselesi bile, nefisle özdeşleştirilerek kişi ve beyin üzerine gidilmek inceliği hassasiyeti ve ustalığı gösterilmıştir. Dahası düşlerin yorumuna bile girilmiştir. Yani bilim ve bilgi Allahın baskısı altında olsa bile sonsuz gelışim yapabilme özgürlüğüne sahiptir. Ne kadar bilgi ve bilim olursa o denli Allah'ın ıspatına kullanılmak istenir.
             Çünkü Allah "en bilgin" olandır. Bilgi ve bilim Allah'ın bir yansımasıdır. Bu yüzden bilimden korkulmaz, tersine bilime özgürlük verilerek savaşılır.
             Ancak diyalektiğin bu cilvesi, son duruşmada, bilimin sonsuz gelişimi içinde, Allah gelenek - göreneğini (bilinçaltımızı) bilince çıkararak egemenliğine alacak bir gidişi kurguluyordu. Önce din, bilimi egemenliğine alıp gelişmesine (kendi çıkarları doğrultusunda) özgürlük tanıdı; belirli birikimlerden sonra asıl gerçeklik her tapılanı olduğu gibi tek tanrıcı Allah'ı da bilinç altından söküp atmaya yönelmek zoruntla kaldı ve bilim üstünlüğünü kurdu...
             Yusuf Suresi'nde diğer surelere göre daha göze batan bir derli topluluk vardır. Araya başka konulara ilişkin ayetler pek girmez. Yalın basit - tanıdık ve çok işlenen öykülerden biridir. Ama Hz. Muhammed için kendi çağında önemlidir bu. İlkel sosyalist toplumu sınıflı topluma çözülürken, "nefis" bireycileşir. Hatta hayvanlaşır. Bundan en çok tiksinen ve üzüntü duyan Peygamber'in kendisi olur. Yusuf Peygamber örneğiyle, nefis'in beyindeki cinsel ve sosyal yasaklarla dinamizm bulmuş zaaflarına ve çelikten iradeye işaret eder. Yusuf suresini adeta nefis ile özdeşleştirerek anlatır. Hem kendisini hem çevresini bu konuda uyarır. Oysa Tevrat'ta Yusuf öyküsü, Mısır'a yapılan Hiksos tarihsel Devrimiyle karışmış bir öyküdür.Kur'an bunu "Nefis" dersiyle ele almayı kendi toplumu için daha uygun bulur. Peygamberimızin bu sureyi sevdiği hemen başlangıç ayetlerinden bellidir.

                 3- " Biz, sana vahiy etmekle iş bu Kur'an'ı kıssaların (örneklerin) en güzelini sana anlatıyoruz, sen Kur'an'dan

             Öyküye başlarken bu hatırlatmaları genellikle yapar:
                 2- "Biz o'nu Arapça bir Kur'an olarak indirdik ki anlayasınız."

             Ama burada bu hatırlatmalarda bir bütünlük ve surenin bütününe bir yöneliş vardır. Yusuf suresi, baştan başa tek konuyu anlatan tek suredir. "Kıssaların en güzelini sana anlatıyoruz" hatırlatması burada özellikle Yusuf peygamber'in öyküsünden kaynaklan mış gibidir. Çünkü:
             Yusuf Peygamber'in bizzat kendisi nefs'in en belirgin yansıması - yorumu ve tedavisi gibidir. Yusuf Peygamber dünya güzeli bir erkektir. Kadınların nefsini ayartır. Ama o çelikten iradesiyle cinsel ve sosyal yasaklara uyar. Çünkü O psikolojk bir ruh hekimi gibidir. Düşünceleri okur, insanlara anlayış gösterir. Ve sözlerin düşlerin yorumunu yapar: Nefis yoluyla, medeniyete geçiş yapan insana, peygamber'e bile nüfuz eder.
             Besbellidir ki Hz. Muhammed bu öyküyü defalarca, çok iyi dinlemiş ve bellemiştir. Şüphesiz ki nefis üzerine sevdiği beğendiği içine işlediği dersleri de almış, çevresinin de bunlardan yararlanmasını sonuna dek arzu etmiştir.
             Hz. Muhammed de, bilime, hümanizme ve önderliğe yatkın her insan gibi, karanlığı aydınlığa çıkarmak, somutlaştırmak merakına sahiptir. İnsan nefsi en görünmez en bilinmez tuzaklarla ve itilimlerle işleyen beyin mekanizmasına (bilinç - bilinçaltı çarpışmalarına) dayanır. Bu mekanizma da, cinsel ve sosyal yasaklılarla dinamizm kazanarak ceşnileşip - aşırılaşır. Peygamber kendi hayatından da bunu, bu derin itilimleri sezer. Ama bunu yorumlayamaz. Yorumlayamadıkça bu konuya büyülenir; ayetler konuyu kutsallaştırarak dersleştirir.
             Yusuf Peygamber'in öyküsü, Hz. Muhammed'in bu konudaki hassas merakına dokunduğu ölçüde sureler ve ayetler içinde özelleşir.
             En ele geçirilinmez ve yönetilemez (bilinip görülemedikçe tam tersine insanı bilinçaltı etkileriyle yöneten hatta alçaltıp yerlere seren yanımız) nefsimizdir. Gerçekten de insanoğlu o'nu bilince çıkarıp yönetemedikçe sosyal hayvanlığından kurtulamayıp doğa ve insan toplumunu düzene sokamayacağı anlaşılmıştır. Doğa ve İnsan bilimlerinin bilerek bilmeyerek geldikleri son cephe bu "Nefis" konusu olmuştur. Nefis insan Beyninde yoğunlaşıp özetlenmektedir.
             İnsan Beyni veya "Zihin süreçleri derinlikler bilimi" denen konu ise, bütün bilimlerin ama bilhassa önce insan bilimlerinin ve giderek bütün bilimlerin sentezi olarak gelişen tarihsel maddecilik olmaksızın çözümlenemez.
             Bu yüzden bütün bilimler, bu son cephe hesaplaşmasıyla sentez olma savaşı verirlerken İslam'ın "Nefis ile mücadele savaşların en yücesidir" sözüne uyarlar ve doğrularlar.
             Hz. Muhammed (ve Kur'an'ın) kendi çağındaki bu potansiyel sezisi, başlı başına, ne denli insanlık kollektivist - bilimsel hassasiyette olduğunu anlatmaya yetecek güçtedir.
             Şüphesiz ki Muhammed'in içinde yaşadığı çağın determinizmidir asıl güçlü olan. Medeniyetlerin (dünyanın) tıkandığı bir ortamda tarihsel determinizm işte böyle hiç umulmadık Arabistanda adamını bulup teşkilatlayıverir...
             Bu yüzden Muhammed - Kur'an ve İslam deyip geçilmemeli bilinçlere çıkarılmalıdır. Yüzlerce yıldır Hz. Muhammedin ve Kur'anın insanlarda yaşaması hafife alınamaz. Tarihsel Maddeciliğe Tarih bilimine karşı belki de en son savaşçı bu cephede kalacaktır: "Bilimin her türlü buluşuna ve ilerleyişine evet ama Allah'ın bilince çıkarılışına (evrimin kanunlarına) hayır" diyeceklerdir. O zaman sosyal hayvanlığımızın (kişi - sınıf - zümre didişmelerimizin) bir türlü sonu gelmeyecek, verim müzmüleşecektir. Çünkü kabataslak evrimcilik veya tarihsel maddecilik kendini bile ikna etmekten uzak düşerek, hastalığın - sansürcülüğün ve en kötüsü incelmiş manevi şiddetin pencesine en az karşı taraf kadar düşmüş olacaktır.
             Şimdiden bilince çıkarıp çarpışmak gerekir.
             Yakup ve Yusuf zamanı: İ.Ö. 1750 dolaylarında Mısır Medeniyeti Hiksoslar adına bağlı bir tarihsel devrimle sarsılmaktadır. İsrailoğularının bu tarihsel devrimden uzak düşmedikleri anlaşılıyor. .
             Bu tarihsel devrimde İsrailoğulları denen Yakupoğulları'nın, kabileler birliği veya konfederasyonunda, Yusuf'a bağlı kan teşkilatlarının liderliği, Yakup'un da desteğiyle öne çıkmaktayken; diğer kardeş kan teşkilatlarının muhalefetiyle kıskançlığıyla karşılanmıştır. Yusuf'un öyküsü, bu olayı masallaştırmış olmalıdır. Aslı Tevrat'ta Tekvin 37 ile 50'inci Bap'lar arasında uzun uzun anlatılmıştır. Kur'an kendi toplumunun tarihsel görevlerine göre olayı, "Nefis" terbiyesi açısından dersleştirir.
             Çünkü tarihsel devrim ile, barbarlıktan medeniyete: sınıflı topluma geçilmektedir. Bu, bireyselliğin - kişi mülkiyetinin, eski sınıfsız toplumu ahlakıyla birlikte parçalaması ve bozmasından öte, kontroluna alıp dejenere etmesininde devrime karşı gelişerek aktığı bir gidiştir. Allah ve peygamber'i bu gidişi, devrim çekirdeği ve cephesi içinde kontrola almak ve yeni doğmakta olan medeniyeti öncekilerden daha uzun ömürlü kılmak zorundadır. Bu yüzden Yusuf'un öyküsü; nefislerin terbiyesi açısından, komün: ilkel sınıfsız toplum ahlakının, medeniyet: sınıflı toplum içerisinde de korunmasını amaçlar. Bu yönüyle öne çıkarılır.
             Tevrat'ta yer alan Yusuf'un öyküsü de, aynı kaygıları güder şüphesiz. Ancak Kur'an gibi doğrudan "Nefis"lerin terbiyesinde yoğunlaşan bir tarzı geliştirmemiştir. Dağınık ve karışıktır.
             Ancak daha o zamandan, ilkel toplumların medeniyete çözülüşlerinde nefis'lerin medeniyet karşısında nasıl kabarıp patladığı ve bunun dikkat çektiği ibretli bir gelişimdir. Barbar, medeniyetle ilişkilerinde cinsellik kadar megalomanik sivrilişlerin ve kıskançlıkların kabarışlarını yok saymayacak kadar dikkatli ve sentezcidir. Yeni bir olayı görmezden gelmez, önemser ve geleneğine geçirir.
             2000 yıldan aşırı bir zaman sonra gelen Muhammed de, aynı olayı önemsemeden yapamaz.
             Modern insan için ise Yusuf'un öyküsü pek bildiktir ve tersine kanıksanmıştır. Bayağı gelebilir. Hayır, Muhammed zamanının etkilenişlerinin en derin kökleri yakalanırsa bize de dersler çıkabilir.
             4- "Hani Yusuf babaşına demişti ki:
             Baba düşümde on bir yıldızla, güneşi ve ayı gördüm ki bana secde ederlerdi."
             Yusuf o kadar güzeldir - yakılışıklıdır ki tüm evren ona secde eder. Bunun anlamı: insan, evrimin en üstün aşaması en değerli varlığıdır. Evrimin gücü, insan toplumunda ve o toplumun içerisindeki yetenekli - teşkilatçı - bilimsel önder insanlarda yansır. Bu şüphesiz ki doğadan ve toplumdan gelir, kişide çeşnileşerek-kişileşerek yansır. Bu yüzden kişi doğadan ve toplumdan aldıklarını sonuna dek bilinçlice olsun bilinçaltıyla olsun geriye vermesini bilmelidir. Tersine kişi, herşeyini kendi bedeni ve aklıyla yaptığına hükmeder ve mal - mülk ederse (herşeyi kişi mülküne döndürürse) kendini yaratan doğa ve insana: evrime ters düşerek önünde sonunda kendini ve toplumunu zarara sokar.
             Gerçek peygamberler ve önderler, evrimin (doğa ve toplumun) bu yaratıcı özelliklerini en yoğun biçimlerde taşıdıkları ölçüde, kendi çağlarında evrimin en üstün yansıtıcısı - elçisi olurlar. Her insan evrimin bir yansıması ve elçisidir şüphesiz. Ancak evrim birikerek ve atlayarak ilerlediği için peygamber veya önderlerin çıktığı çağlarda evrim o gidişi, çok yoğun mesajlarla bu tür kişiliklerde sentez ederek (yetenekli kılarak) duyurur - belirtir. Peygamberlerin veya önderlerin sıradan diğer insanlardan farkı budur. Zaten giderek hemen her insanın da aynı görüşlerde birleşip bu görüşleri toplumlaştırması da bu gidişi (evrimin biricikliğini) anlatır. Aynı toplumda zıt cephelerin oluşması da evrimin o biricikliği içindeki diyalektik şahlanışın yansımasından başka bir şey değildir.
             Yusuf'un rüyası tam anlamıyla megalomanik bir yansımadır şüphesiz. Bütün bir evrenin Yusuf'a secde edişinin yorumunu bugünkü ruh hekimlerine bile sorsanız bu yanıtı alırsınız. Bu yüzden Yusuf'un babası (ki bunu, Yakup'u; Konfederesyon, Yusuf'u kan teşkilatı başkanı alarak ele almalıyız) Yusuf'a bunu ulu-orta kan kardeşlerine: diğer kan teşkilatlarına açmamasını öğütledi, çünkü komün geleneğini yaşıyorlardı, her konu hemen bütün Kabileye yayılırdı.

                 5- "Babası Yusuf'a oğlum, bu rüyanı kardeşlerine açma, dedi. İftira ederler, tuzak kurarlar sana; şeytan açık bir

             Önderlik yarışında kan teşkilatlarının rekabeti ölüm olur.
             Yusuf henüz bunu bilemez. Ama babasıyla paylaşır. Liderlik konusunda rözenansa gelirler...
             Burada Yusuf ve babasının rüyayı, liderliği diğer kardeşlerden (kan teşkilatlarından) farklı yorumladıkları anlaşılıyor.
             Açıkça bu rüyanın hegemonya; mevki hırsı (kendine aşık benciliği) biçiminde yorumlanmasından korkmaktadırlar. Yaşanan toplum biçimi, komünün parçalanışı olsa da henüz komüncül gelenekler ağır basmakta ve bireycilik hele bencillik yasak kertesinde ayıp karşılanmaktadır. Bu yüzden böyle bir rüya iftira ve tuzaklara - kötülemelere yol açıcı; parçalayıcılıktadır.
             Yusuf ve babası bunu bilirler veya sezerler. Onlar rüyayı, Allah'ın (evrimin) bir işareti, Yusuf'a peygamberlik rütbesinin verilmesi olarak yorumlarlar. Ama bunu kendi aralarında gizli tutarlar:

                 6- "İşte böyle seni, Rabb'in seçti. Sana rüyalardaki olayların yorumunu (veya Allah'ın kitabının ve peygamberlerin sünnetlerinin inceliklerini) öğretecek. Ataların İbrahim ile İshak'a nimetini nasıl tamamlamışsa, Yakup soyuna ve sana da nimetini tamamlayacaktır. Senin Rabb'in bilici ve hikmet

             Bu gelişim içinde bütün peygamberler psikolojik travmalar zorlanmalar - dramatik çelişkiler yaşarlar. Dolayısıyla yazıp söylediklerinden çok daha fazlasını beyinlerinde taşırlar ve şuur altlarına bastırırlar. İçlerinde en rahat söyleyeni ve yazdıranı Hz. Muhammed'dir. Deve üzerinde ve her yerde parça parça ayet yazdıracak psikolojik güce ve dahiyane sezilere ve kendine güven duygusuna gerçek yücelimlere erişmiştir. Ama yine de burada yapmaya çalıştığımız gibi Kur'an'ın ve kendisinin şuuraltı araştırılmaya muhtaç kalmıştır.
             Modern önderlerin de kendilerinde peygamberce bir güç hissetmeleri ve bunu yazılarında davranışlarında sözlerinde dikkatle yansıtmaları, sanıldığından çok daha üstün bir olgunluk - gerçek yücelimler - tecrübeler ve bilim otoritesi gerektirir. Ama en çok (veya bunlardan daha çok) bir yerde hepsinin temeli olan hak yemez - satılık olmayan - temiz cesur kollektif aksiyon özellikleri gerektirir. Yine de bu gelişim kıldan ince kılıçtan keskin bir gidiş izler. Bu yüzden benim diyen liderler traji komik megalomaniler ve paranoyalar içinde kanayarak dökülüp giderler. Ayakta kalanların iç psikolojilerini ise ancak kendileri bilirler. Adam gibi tartışılamamak trajedilerini aşabilmek için yaptıkları tüm girişimler - huruçlar; yalnızlıklarını da aşmak bilinçaltlarıyla bütünleşerek psikolojik iç kanamaları ve yaraları depreştirir durur.
             Kendi yaralarını yine kendileri'nin sararak ilerlemeleri bile para etmediği yer ve zamanlar çoktur. Toplumsal krizler yardım etmedikçe bu tür direnişler kendi içine kapalı mağara ermişliklerine yahut kesesini düşünen sahtekarlıklara da varabilir. Varmasa bile bütün koşullar hatta en yakın çevresi, Onları da Turhallı bir hallı çamurlara bulamak - düşürmek için elbirliği ederler.
             Özetle, peygamberlikler veya önderlikler, kendi içlerinde önemli trajedileri saklarlarken, bilinç ve bilinçaltı gel gitleri, onları eğer üzerine giderlerse daha ince görüş ve sezilere ulaştırabilecek zenginlikler taşırlar.
             İşte Yusuf ve Babası Yakub bu tür zengin psikolojik med - cezirler içinde bulunuyorlardı.
             Onlardan yüzlerce yıl sonra gelen Hz. Muhammed, benzer - paralel koşullar içinde bulunduğu ölçüde onları en az onlar kadar anlayarak - aldığı dersleri yansıtmaya çalışıyordu.
             "Yusuf'un rüyası" olayında nefis ile şeytan'ı özdeşletirmesi, Muhammed'in Yusuf ile Babası'nın içinde bulundukları sosyolojik ve psikolojik kaosu çok derinden anladığını gösterir:

                 "Açık bir düşmandır şeytan insana"
                 "Eğer övünmek, kardeşlerine üstün gelmek için bu rüyanı kardeşlerine açarsan şeytan'a uymuş, nefsine yani içindeki iktidar açlığına yenilmiş olursun"

    denmek istenir.
             Gerçi bu sözü Yusuf'a Yakub (Babası) söyler ama ayet Hz. Muhammed'e nazil olmuştur.
             Bütün bu hassasiyete ve dikkate ve nefse egemen olmaya - Şeytana uymamaya rağmen zıtlıklı gelişim sürer: kardeşleri giderek açıkça, Yusuf'a ve babası Yakub'a karşı cepheleşirler, çünkü zıtlık: itilaf da Allah'ın hikmetidir; gelişim bu zıtlıklardan çıkacaktır:

                 8- "Kardeşleri, demişlerdi ki: "Yusuf ve özkardeşi Bünyamin babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz cemaatiz Babamız açık bir yanlış içindedir."
                 9- "Yusuf'u öldürün ya da onu bir yere bırakın da babanızın yüzü yalnız size kalsın. Bundan böyle babanız yalnız sizi görsün ve sevsin. Ondan sonra da Allah'a tövbe

             Burada "Cemaat" veya "Topluluk" sözü parçalanma aşamasına girmiş kabileler anlamında yorumlanırsa masal veya öykü daha gerçeklik zeminine oturur. Hemen bilebildiğimiz bütün peygamberler Semit atalarından ve torunlarından ama daha çok parçalanmaya henüz geçen komün gelenekli küçük topluluklardan veya sülalerden çıka gelmiştir. Yusuf ile kardeşleri arasındaki çelişkiler bu parçalanmanın sosyolojik olduğu kadar kişisel; psikolojik boyutlarını da kavramamıza yardım eder...
             Kardeşler; Yusuf'u bir kuyuya bırakırlar; babalarına "kurt yedi Yusuf'u" diye bildirirler. İsmailliler kervanı gelir. Yusuf'u kuyuda bulur. "Parayla satmak üzere Mısır'a götürür."
             Mısır'da hazine bakanı olan Kıtfir, Yusuf'u satın alıp karısı Zeliha ile birlikte Yusuf'u büyütür ve eğitir.
             Yusuf, bu barbar ve medeniyet çelişkileri içinde kişiliğini geliştirir. Rüyaların yorumculuğunda, yani hem kişisel hem de sosyal olayların gidişini kavramada ustalaşır; öne çıkar:

                 21- "Bir Mısırlı satın aldı. Yusuf'u karısına dediki: Bunu iyi bakasın belki bizlere faydası ola, ya da evlat ediniriz. Böylelikle Yusuf'u Mısırda iyi bir imkanla yerleştirdik. O'na rüyadaki olayların yorumunu öğrettik. Allah emirlerini - buyruklarını yerine getirir, ama insanların pek çoğu bunu bilmezler."

             Yusuf çok yakışıklı bir genç adamdır artık. Yusuf kişilikleri - rüyaları yorumlama ustasıdır. Ama kendini yorumlayıp nefsine egemen olabilecek midir? Şimdi sıra, kendi nefsinin sınavdan geçmesine gelmiştir. Diyalektik gidiş namluyu bu kez yusuf'a çevirip Yusuf'u fuhuş için tahrik eder, Yusuf nefsine zor egemen olur; kadını arzu etse de cinsel ve sosyal yasaklara uyar:

                 24- "Andolsun kadın O'nu arzu etmişti. Eğer Rabb'inin belgesini görmemiş olsaydı, O'da kadını arzu etmişti. Böylece fuhşu ve kötülüğü ondan döndürmek istedik. Çünkü o tertemiz seçkin kullarımızdandır."

             Yusuf bu nefis savaşını pek kolay kazanamayacaktır. Sınav sürer: Zeliha ve kocası Kıtfir bu olayın kapanması - duyulmaması için ne kadar Yusuf ile birlikte söz birliği yapsalar da, Kent'teki kadınlar arasında olay yayılır. Dedikodu büyümemesi için Zeliha kadınları evine davet eder ve Yusuf'u bir fırsatını bulup onların karşısına çıkarır. Dedikodu yapan kadınlar Yusuf'un yakışıklılığı karşısında şaşırırlar, hatta meyve kestikleri bıçaklarla ellerini yanlışlıkla keserler ve Zeliha'ya hak vermiş olurlar.
             Zeliha'nın arzularına diğer kadınlar da katılmış olur.

                 33- "(Yusuf) Rabb'im dedi, bana göre zindan, bunların beni davet ettiği şeyden iyidir. Eğer onların tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan onlara meylederim ve cahillerden olurum."

             Yusuf bu fuhuş talepleri karşısında zindanlara düşmeyi yeğler:
             Hz. Muhammed hadislerinde, nefsine hakim olmayı ve ahireti düşünmeyi yani sorumluluklarını (tarihsel görevini) yerine getirip vicdani huzura kavuşmanın önemini kavramayı akılla özdeştirir; ahmaklığı ise sürekli aynı nefis ve sorumsuzluk hataları yaptıkları halde Allah'a yalvarıp yakaranlara yakıştırır.
             Günümüzde bu cinsel sakınma pek önemsenmeyebilir. Oysa nefsin en batak iki ucu vardır. Cinsel yasakları çiğnemek ve Komüncü yasaklardan olan benciliğe esir olmak. Her iki uç da, gidişe göre insarıı ruhsal-toplumsal hastalıklara sürükler. Ama cinsel yasakları çiğnemek veya cinselliği meslek veya eğilim haline getirmek insanı ve toplumu yozlaştırır; üretim ve yaratıcılıktan alıkoyar.
             Muhammed (ve ataları İbrahim - İsmail - İshak - Yakup - Yusuf) zamanları, cinsel yasaklar henüz çok tazedir. Ne kadar medeniyete geçiş ve çürüyüş zamanlarında, Sodom - Gomorra örneğindeki gibi cinselliğe eğilim yani bastırılmış yasaklanmış olan şeyin patlaması yaşansa da; komün gelenekleri - kollektivizim - toplumculuk baskın bir gidiş aldığı için; yozlaşma, modern çağın çürüyüşünü yaşadığımız günümüzde kıyaslanamayacak ölçülerde yüzeyseldir; toplumda yaygınlaşmamış ve ruhlarda derinleşmemiştir; bazı zengin kişi ve zümreler için de deneme düzeyindedir. Sodom ve Gomora aşaması, tarihsel devrimlere uzak kalmış kent medeniyetlerinin çürüyüp kokuşma aşamasıdır. Ve bu yok olan kentler nadirdir; sık sık rastlanmaz. Ama yine de antik çağdaki medeniyetlerin çürüyüş aşamalarını sergileyen büyük ibretlerdir...
             Bu yüzden Yusuf'un .fuhuş sınavı küçümsenmemeli; çelikten iradeyle fuhuşa yönelik bir eğilimden sakınması, toplumculuk - temizlik, vefakarlık - nankör olmama ve görevine ihanet etmeme adına bir zaferdir. İnsanoğlu farkına varamaz, şuuraltı kendi istediğini yapmak için binbir mazeret uydurur kendine; ama son duruşmada bir bakar ki üretim - toplum - yaratıcılık - yeteneklerin geliştirilmesi yolundan sapıvermiş - hastalıklar - yozlaşmalar yoluna girmiş; geri dönüş için iş işten geçivermiştir...
             Hz. Muhammed zamanı, Fuhuş davranışları, henüz komünün çözülüşüyle birlikte patlamıştır. 40 yaşına kadar düzenli bir insan yaşamı olan veya hiç olmazsa bir ailesi olan ve daha çok ülkücü bir toplumsallık yaşayan Muhammed için, Fuhuş eğilimlerini yakalamak hatta toleranssızca eleştirmek; Yusuf suresine bu yüzden ayrıcalık veya özen göstermek doğaldır. Hele dört kız babası olarak... Sonradan Muhammed'in sayısız eşlerinin olması da, cinselliğin patlaması olmamıştır; hastalıklı yansılmaları olmaz. 23 yılı genellikle teşkilatlanma - islamı yayma savaşı içinde, toplumsal sıkı bağlar ve yücelme içinde geçer. Son yılları da; O'nun bu eğilimi çok iyi anlayarak örgülediği yüreğinin yufkalaştığı olgunluk - hümanizm yılları olarak değerlendirilmelidir. Mısır'dan hediye verilen cariyesinden olan son erkek çocuğuna (ilk islam - Allah geleneğinin kurucusu ve Kâbe'yi inşa eden Hz. İbrahim'den esinlenerek) "İbrahim" adını koyması ve 18 aylıkken diğer erkek çocukları gibi ölmesi karşısında coşarak ağlamayı yasakladığı halde, kendisini tutamayışı, bir başka açıdan o'nun bu durumunu açıklar. Cinselliğe fuhuşa kaçan eğilimler, insan yaratıcılığına engel olur. İnsan için üretimden başkası yalandır. Cinselliğini sevdiği insanla normal yollardan yaşayarak üretim - yaratıcılık verimliliğini arttırması gerekir. Bu verimliliği artırmak yaratıcılığını kalite sıçramalarına uğratmak da cinselliğimizi insanlaştırmamıza - hayvancıl seviyelerden kurtarmamıza bağlıdır. Muhammed'in ayet ve hadisleri ölünceye kadar sürmekle kalmamış, kalite atlamıştır... Bu açıdan peygamber ayetlerdeki öğütleri, bilhassa nefis konusunda öne çıkan ayetlerdeki dersleri kendi yaşamında da sınayarak çıkardığı gibi aynı zamanda kendisine de sık sık hatırlatarak öğütlemiş ve bu öğütlerin dışına çıkmamayı sonuna dek nefsinde zorlamıştır diyebiliriz. Muhammed zamanında Arap toplumu, henüz tek eşli aile biçimine geçmemiş bulunuyordu. Medeniyet ile birlikte tek eşli aile sistemi oturuşmaya başlar; miras meselesi güncelleştikçe... Peygamber, bu aile biçimi gelişimi içinde çok eşli bir yaşamı, yaşadığı toplum kurallarına uygun olarak ve islamın teşkilatlanmasına yararı olacak biçimde yaşamıştır...
             Yusuf Peygamber'in "Nefis": Cinsellik ve iktidar sınavı ise bambaşkadır. İşin içinde başlı başına tahrik: şuuraltını tuzaklarla fişeklemek vardır. Yusuf adeta cinsel eğilimlerle kuşatılmıştır. Ama o bu yönüyle yükselmek ve meslekleşmek (jigololaşmak) yerine hapse girmeyi tercih eder: İbretin keskinleştiği yer burasıdır: Kur'an, toplumunu bu yönde eğitmeyi uygun bulmuştur.

                 33- "Gönlüm akar onlara, toyluk dahi ederim. " "bence" zindan bunların istediği (fuhuş) şeyden daha iyi. Bunların isteklerinden - tuzaklarından kurtar beni."
                 34- "Hemen Rabbi Yusuf'u yanıtladı ve onların tuzaklarını geri çevirdi. O işitir o bilir."
                 35- "Sonra bazı belgeleri - delilleri gördükleri - bildikleri halde (Kıtfir ve adamlarına) Yusuf'u zindanlara atmak daha uygun geldi"...

             Yusuf ile birlikte iki yiğit delikanlı da zindana konmuştu. Yusuf onlara islam düşüncelerini aşıladı. Rüyalarını yorumladı. Birisi asıldı. Diğeri Hakan'ın yanında hizmetkar oldu. Hakan yıllar içinde ilginç bir düşünü bu hizmetkara açtı ve yorumunu sordu. Hizmetkar Yusuf'a geldi. Yusuf düşü yorumladı. Kral Yusuf'u yanına getirtti. Düş ve yorumu şuydu:

                 43- "Kral dedi ki: "Ben düşümde yedi semiz inek görüyorum, bunları yedi zayıf inek yiyiyor. Ve yedi yeşil yedi de kuru başak görüyorum. Ey efendiler düşümü yorumlayabilirseniz yorun bana."

             Ünlü rüya yorumcuları toplaşır ama bir türlü düşün gerçek anlamını bulamazlar. Hizmetkar bu arada Yusuf 'u hatırlar ve zindan'a gelip rüyanın yorumunu sorar.

                 47- "Yusuf dedi ki: "Siz adetiniz üzere yedi yıl ürün ekersiniz biçtiğinizi başağında bırakırsınız, ancak yiyeceğiniz az bir miktarı alıp gerisini depo edersiniz."
                 48- "Sonra onun ardından yedi kurak yıl gelecek ki tohumluk olarak sakladığınız az miktar dışında o yıllar için önceden biriktirdiklerinizi yeyip bitirecek."
                 49- " Sonra onun ardından bir yıl gelecek ki, o yılda insanlara bol yağmur verilecek ve insanlar o yıl bol meyva sıkacaklar. Hayvan sağacaklar."

             Bu yorum hem sosyolojik hem de psikolojik olarak Kral'ın durumuna uyar. Yusuf'u yanına getirtmek için çağırır. Ama Yusuf eski bir hesabı kapatmadıkça tam zafer elde edemeyeceğini bilecek kadar cesur ve uzak görüşlüdür:

                 50- "(Elçi bu rüya yorumunu Kral'a getirince) Kral "O'nu bana getirin" dedi. Elçi yanına gelince, Yusuf ona "Efendine dön ve ona sor: ellerini kesen o kadınların amacı neydi? (Bunu araştırıp gerçeği ortaya çıkarsın) şüphesiz benim Rabb'im onların tuzaklarını bilir" dedi.

             Kral kadınları buldurup sorar ve gerçek ortaya çıkar. Zeliha da suçunu itiraf eder.
             Kral Yusuf'u özel dost edinir, O'nu bakan yapmak ister. Yusuf ekonomi bakanı olmak ister; o gerçekten toplumsal sorunları psikolojisine dek kavrayan uzman görüşlüdür:

                 55- "Beni ülkenin (Mısır'ın) hazineleri üzerine bakan yap çünkü ben onları iyi korur ve yönetmesini iyi bilirim" dedi.

             Yusuf vezir (bakan) olur. Kıtfir eski vezir ölmüştür. Karısı Zeliha ile Yusuf evlenir. Yusuf, tarımsal üretimi arttırır ve kıtlık yılları için tasarruf ederek ürünü depolar. Kıtlık yılları gelince bütün çevre kentler buğday almak için Mısır'a gelmek zorunda kalırlar. Kenan kentinde oturan Yusuf'un babası Yakup ve kardeşleri de Mısır'ın yoluna düşerler. Yakup, Bünyamin hariç diğer oğullarını Mısır'a gönderir. Kardeşler Yusuf'u tanımazlar, Yusuf onları tanır. Fakat bildirmez. İhtiyaçlarını karşılar ama aralarındaki eski hesabı da kapatmak ister. Birçok dolaylı olaylardan sonra Yusuf kendini tanıtır. Kardeşler hatalarını kabul ederler. Aile Yakup ve oğuları ve Yusuf birleşir ve her yanda biraz daha yayılır İslam düşünceleri...
             Öyküleri Hz. Muhammed'e kadar ulaşmıştır..
             Burada çok büyük bir ders daha vardır: "nefis" gerçeklere ulaşmadıkça çabuk umutlanır ve çarçabuk umut keser. Oysa tarihsel determinizm gidişinde umutsuzluk görecedir; daima bir çözüm vardır. Ona ulaşmak için bilgi, bilim ve mücadele gerekir:

                 87- "(...) Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin yalnız kafir kavimler Allahın rahmetinden umut keserler."

    16- NEML SURESİ"

             Kutsallaşma prosesinde, geçmişteki tanrılar işleri bitince hemen bir kenara atılıp unutulmazlar; süs eşyası veya sanat aletlerinde kullanılır. Büyü - tılsım taşı - kemiği olarak kullanılırlar. Tapınakta kutsallaştırılmış toplum malları olarak korundukları küplerin kulp ve ağızlarının eski totrem hayvanlarının; arslan - kartal başlarıyla şekillendirilmiş oluşu sadece süs olsun diye değil, yabancı barbarlardan korunması içindir. Zamanla bu anlayış cin - peri - şeytan anlayışına doğru evrim geçirmiştir. Zamanımızdaysa bu cinlerin insan psikolojisindeki şuuraltı kötü fikirler olarak yorumlandığına veya bu görüşe doğru evrildiğine bakılırsa; nasıl herşeyin aslına döndüğü; yani tapılan herşeyi insanın kendisinden, komün toplumundan ve kişi beyninden başka hiçbirşeyin yaratmadığı gerçeğine ulaşırız. Bu aşama, kutsallık prosesinin başı ve sonunu açıklar.
             Tevrat ve Kur'an cinleri, eski gelenekle, kutsallık prosesinde, totemlerin aşıldığı ilk medeniyet zamanındaki gibi yorumladı. Sümerlerde kutsallaşma gökselleştiği zaman totemler çok gerilerde kalıyordu ve yabancı totem gelenekli barbarlardan sakınıldığı gibi yabancı totem sembolerinden de öyle sakınılıp, korkuluyordu. Bu zamanla cin veya cin taifesi gibi kötülük getiren bir varlık olarak yorumlandı.
             Kur'an'da yeri geldikçe gördüğümüz ve göreceğimiz gibi cinlere, şeytan kadar olmasa da ona yakın anlamlar yüklenir. Hem ruhi hem de maddi varlıklar olarak görülür.
             17- "Süleyman'a cinlerden, insanlardan, ve kuşlardan orduları toplandı. Hepsi birarada düzenli olarak sevkediliyordu."

                 İsrailoğullarından Davud Peygamber'in oğlu Sultan Süleyman da Kur'anda peygamber olarak anılır ve cinlerin - kuşların dilinden anlar gösterilir:

             Cinler, Kuşlar ve insanlar hepsi düzenli ordular halinde... besbelli ki bunlar totemli barbarlarla karışmış İsrailoğullarının ordusudur. Çünkü Süleyman zamanı İsrailoğulları kentleşmiş ve medeniyete geçip saraylaşmışlardır. Bu çevre barbarlar içinde de fetih ve güç kazandıklarını gösterir...
             Ve Süleyman, güney ticaret yolu üzerinde; Umman'da eski Irak medeniyetinden beri koloni tohumu olan "Seba" Kentçiği ve "Seba Melikesi Belkıs" ile ilişkiye geçerken, güney Arabistan'ın "Ebabil Kuşları" biçiminde efsaneleşerek ayetlere geçmiş kuş totemli barbarlarıyla, Filistin'den deneylenerek yaptığı gibi, anlaşır.

                 20- "(Süleyman) Kuşları Teftiş etti. Dedi ki: "Neden Hüdhüdü göremiyorum, yoksa kayıplardan mı oldu?"
                 22- "Çok geçmeden Hüdhüd geldi: "Ben, dedi, senin görmedigin bir şey gördüm ve Seba'dan sana gerçek bir haber getirdim'
                 23- " Ben onlara hükümdarlık eden bir kadın buldum, kendisine herşey verilmiş ve büyük bir tahtı var."
                 24-" O'nun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, onlara işlerini süslemiş de onları doğru yoldan çevirmiş bu yüzden yola gelmiyorlar."

             Ve Süleyman Hüdhüd ile Seba Melikesi Belkıs'a bir mektup - haber gönderir.
             Seba Melikesi, hediye ile yanıt verir. Karşılıklı güç gösterileri yapılırken, Süleyman hep iyi-kötü cinleri: totem bayraklı barbar kabileleri kullanır... Ve Seba Melikesi İsrailoğuları tarafına döndürülür. Bu Filistin tefeci bezirganlığının daha İsa'dan 900 yıl öncelerinde güney ticaret yolunu kontrol altına alma girişimlerinin efsaneler karanlığında kendini gösteren ölümsüz belgesidir.
             Tevrat, Hacer ve İsmail'i Kadeş ve Beerşeba'dan aşağılara indirmediği gibi Seba Melikesi öyküsünü de İslam mitolojisi gibi böyle apaçık ayrıntıyla anlatmaz. Sebep?
             İslam, güney yolunun önemini sezer ve İbrahim - İsmail ve Hacer'i bu yol üzerine indirir, Kabe'yi kurdurur ve Hicaz Arablarının ataları yapar. Süleyman'ı da Umman ile alış-verişte gösterir. Tevrat bunları kuşkulu bırakır. Güney yolu, Hacer - İsmail - Kabe sansürlüdür. Çünkü o yol boyuna gelişmektedir: Tevrat, Yakup (İsrail) ve oğulları zamanında İ.Ö.1700 lerde bile İsmaililerin; İsmailden geldiklerini söyleyenlerin kervanlarından söz eder.

                 "Ve işte Gilead'dan İsmaililerin bir kervanı geliyordu. Onların develeri baharat - pelesenk ve mür yüklü idi ve Mısır'a indirmek için gidiyorlardı."
                 "Ve Yusuf'u lsmaililere yirmi gümüşe sattılar. Ve onlar Yusuf'u Mısır'a götürdüler. " (Tekvin 37 nci Bap)

             Hicaz halkı en eski çağlardan beri büyük kervancı İsmailoğullarından olmakla tanınır. Baharat - Sakız - Taş işleri Umman veya kızıldeniz yolundan Basra Kızıldenizi ve Hindistan'dan sağlanabilir. Gilead ise Filistin sahillerinden uzakta doğuda Suriye - Şam kervanyolu üzerindedir. Hicaz bezirganlarının en kolay alışagelinmiş yoludur. Ama Tevrat bunu belirtmez. Güney yolu sansürü kendiliğinden işler. Belki orta yol yararına Güney yolu'nu tıkamak eğilimindeki büyük Irak - Mısır medeniyetleri yüzünden bu sansür güçlenmiş aralarındaki rekabet artmış olabilir...

    ***

                 75- "Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın."
                 74- "Ve Rabbin elbette onların içlerinin gizlediğini de açığa vurdukları şeyleri de bilir"

             Kutsallaşma prosesi gökleri tutar tutmaz, krallıkların ve yapacağı işlerin göklerden indirilmesi bildirilmesi, daha ilk Sümerlerde bile olağan işlerdendi. Su yolcunun oğlu Sargon'un imparatorluğu zamanında bu göksellik iyice benimsenip hazmedilmişti ve yaygınlaşmıştı. Ondan 200 yıl sonra lagaş Kralı, tıpkı peygamberler gibi rüya ile tanrı bildirisini alır: Yaptıracağı tapınağın planlarıyla birlikte nasıl yapılacağını bildiren yazılar, gökte tanrıların ellerinde yazılar ve şemalarla taş tabletler halinde belirir.
             Demek en az 3000 yıl önceden gökselleşme prosesi her şeyin göklerde, ancak çok tanrılar (her işin bir tanrısı olacak kadar çok tanrılar) elinde yazılı bulunduğuna kanaat getirebilmiştir. (13)
             3000 yıl sonraki peygamberlerin bunu tek tanrıya indirgeyip defterminizme yaklaştırması prosesi birkez başladıktan sonra zor bir düşünce sentezi değildir. Asıl mesele bunu tarihsel devrim göreviyle meczetmelerdir ki yaratıcılıkları oradadır. Ve her tarihsel görev ister istemez kutsallaştırma prosesini veya gökselleşmiş tanrıları etkilediği (çoğalttığı azalttığı) gibi kalitelerini de etkiler. Tanrılar tektanrı'ya doğru azaldıkça çok tanrıların görevleri tektanrıya yüklenmiş olur. Ama kuşkular geliştikçe tarihsel görevleriyle tektanrı görevlerini algılayışları da değişir. Onlar da görevleri içinde yeniden ve yeniden doğayı ve toplumu birbirlerine katarak herşeyi her adımlarında düşünüp geliştirirler. Ve o çok tanrı görevlerinin tektanrıda tekelleşmesi gerçekte determinizme yaklaşma olduğunu bilmeden bulurlar ve gerçeklere biraz daha yaklaşmış olurlar.
             Hz. Muhammed'in 3000 yıl sonraki "Levhi Muhfuz" göklerde gizli açık herşeyin yazılı bulunduğu kitap; Allah'ın gizli bilimi: Gayıp'ları bilme kitabı; elbette bu gidiş içinde, ana Irak medeniyetindeki çoktanrıcı Levhi Mahfuz anlayışından kalitece farklılaşmıştır. Aynı temel gelenek, medeniyet - barbar devirdaimleri (helezonik) gelişimleri içinde adım adım ilerleyerek Muhammed'in tarihsel görevi içinde, boyuna ayetlerle izlediğimiz ölçülerde determinizme yaklaşmış olur.
             Çok bilmiş uzmanlar, "İnsan" gelişimi gibi tarihin gidişini (kanunlara uyuşunu) kavrayamadıkları için, herşeyi bir "Sümer" büyülenişine bağlarlar. Sümer kim? O'nu gördük onun temelindede "barbar"ların tarihsel devrimleri yani yine insan ve insan'ın çürümemiş özü yatar. Sümer de önce bir barbar: İlkel bir komündür. Ve diğer insanlarla protosümerlerle harman olmuştur. Önemli olan demek ki gidiş kanunlarıdır; Irk medeniyet - barbar tek başlarına hiçtirler gidiş kanunları içinde hepleşirler veya Sümer gibi ad alırlar. İşimizi abartırken Sümer veya şu bu isimleri olduklarından farklılaştırarak göz boyamasına gerek yoktur. Gerçekler daima en kutlu olandır.. Beğenmediğimiz peygamberler veya her namuslu düşünür bilerek bilmeyerek daima o'nu aramıştır ve arar arayacaktır...

                 78- "Allah'a tevekül et, çünkü sen apaçık gerçek üzerindesin."

             Elbette o "gerçekçilik" günümüz bilimlerinin ulaştığı gerçeklerle kıyaslanamaz; ama "sağduyu" diye ünlenmiş gerçekleri araştırma ve sezme yetisi: binbir olayı dişe vuruştan ve determinist seziyle ulaşma çabasından gelir. Ve bu çıkarsız satılıksız "sağduyu" denen determinizme: gerçeklerin gidiş kanunlarına ulaşma çabaları modern uzman bilimlerinden, çok daha fazla bütünlüklü bir deneme - düşünme çabası olduğu için gidiş kanunlarına onlardan daha fazla yaklaşır. Bu ibret alınası üzerinde ayrıca durulması bir metafizik düşünce gelişimidir.

                 88- "Dağları görürsün de onları donmuş sanırsın oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürür. Bu herşeyi iyi yapan Allah'ın yapısıdır.

             Bu gibi ayetleri sadece kıyamet tasvirlerine bağlarsak yanılırız. Bu anlatışlarda peygamber'in doğa ve toplum olaylarını birbirine katarak gerçeklere: yüzeysel - metafizik anlamlarda değil, skolastik de olsa bir tek yorum bütünlüğüne; gidiş kanunlarına ulaşma çabası vardır.
             Dağların yürüyüşü apaçık, dünyanın dönüşüyle bağlantılı bir yanılsamadır: Bulutlar rüzgarlarla hareket eder, ama dünyamız da döndüğü için dikkatle bakılırsa durgun - rüzgarsız havalarda bile bu hareket belli olur. Peygamber meraklı gerçek ve yenilik düşkünü gözleriyle bunu defalarca izleyince anlamış olmalıdır. Ayrıca taşküre de ateş küre mağma üzerinde hareket halinde olduğu biliniyor. Belki bu bilgilere benzer bilgiler de peygamberce akla yakın gelmiş ve benimsenmiş olabilir... Ama ne olursa olsun gerçeklere ulaşmak, hatta gidiş kanunları yönünde düşünce geliştirme eğilimi, bu tür ayetlerde ve hemen hemen her ayette kendisini gösterir, bu tür çabalar, determinizmin Antik Çağ'da Allah: kutsallaşma prosesi içinde gelişiminden başka bir şey değildir. Çünkü baştan beri açıkladığımız gibi insanın hemen hemen ilk düşünme mekanizmalarından birisi kutsallaştırma prosesiyle birlikte oluşmuştur. Komün oluşurken cinsel yasaklarla birlikte kutsallaşma prosesi ortaya çıkmış sayılabilir. Şüphesiz ki ondan çok önce beyin vardır. Beyindeki bilinç - alt bilinç: yasak ve toplumsallık zıtlığı totemizm ile kutsallaşmaya kaymış ve beyine adeta yapışıp kalmıştır. Gerçekleri bulma geliştirme: bilim veya determinizme ulaşma çabaları da ister istemez bu kutsallaşmanın içinde ona bağlı olarak gelişmek zorunda kalmıştır. Peygamberlerin ve Muhammed'in düşünce sistemi bu gidiş içinde kavranabilirse, o yerli yerinde olduğu gibi değerlendirilebilir.

                 90- "... yaptıklarımızdan başka bir şeyle mi cezalandırılıyor sunuz? (veya ödülleniyorsunuz)"

             Her toplum ve kişi içinde bulunduğu üretici güçler gidişine uyar; o koşulara göre iyilik veya kötülük içinde olur; ödülü de cezası da bu gidişle olur. Bunu determinizm: her kanaldan gidiş kanunlarıyla ayarlamıştır. Bu yüzden toplum ve kişi içinde determizim diyalektik işler: Koşullar determine eder; toplum ve kişi koşullarla boğuşur, ama son duruşmada temelde gidiş kanunları herşeyin üstünde olduğu için insan onları kavramak ve ona uymak zorunda kalır. Uyuncaya dek onunla çarpışır: ödüllenir ve cezalanır. Peygamberlerle: determinizmi sözcüleriyle uyarılırlar... Ayetler, dikkat edilsin hep bu merkezde döner durur; demek peygamberlerin gerçek aşkı - doğrucu başılığı yalan bilmezliği - doğru iffetleri kuşku götürmez. Onlar gerçekten çağlarının elçileridirler.

    17- "YÛNUS SÛRESİ"

             Kur'an, Allah'a övgüyle - selâmla - alkışla saygıyla - korkuyla, kutsallaştırmayla yüklüdür. Hz. Muhammed, son peygamber olabilecek kertede mistik de olsa yine aynı ölçülerde determinizme daha da yaklaşır..
             Bilinç, bilimsel bilince yükseldikçe, mistisizmin büyük bulutları tamamen dağıldıktan sonra bile; doğa ve toplumun, tarihsel determinizmin, belirlendirici binbir koldan akışı karşısında bilimsel bilinçli insan bile, tarihsel determininizme karşı, tıpkı Hz. Muhammed'in ve Kur'anın Allah'a karşı beslediği saygıyı sevgiyi övgüyü alkışı hatta korkuyu içinde duyup beslemeden geri duramıyor.
             Antik insanların bilhassa onların en bilinçli gerçek önderleri olan peygamberlerin Allah'a karşı olan bu duyguları, bugünkü tarihsel determinizmi bilince çıkarmış insanların veya önderlerin, tarihsel determimizme karşı olan duygularına paraleldir ve benzerdir.
             Bundan yeterince ders alınmış, hatta bunun üzerine gidilmiş değildir. Kur'anın ayet ayet satır satır irdelenişinden ortaya çıkan en büyük derslerden birisi de bu olmuştur: Allah'ın ve tarihsel deteriminizmin paralelliği ve peygamberlerin şuuraltlarındaki gerçek - doğru - insan ve doğa (Tarihsel Determinizm) sevgisi ve saygısı...
             Peygamberler, doğayı ve insanı geleneksel "Allah" sistemiyle yorumluyorlardı: Sözlerinde ve davranışlarında her an Allah sistemi din vardı; ancak yaşanan doğacıl ve insancıl akışın zenginliğiydi gerçek olan. Allah sistemi de gerçeğin bu zengin - şaşırtıcı büyülü akışının kavranamayışından (bilgilerin - bilimsel bilincin) henüz yeterince gelişmemiş, tersine din sisteminin bilinç yerine geçişinden ve gelenekcil bugün de sürdürülebilmesinden güç alıyordu.
             Bu durumda bilinen gelişimi, doğacıl ve insancıl gelişimin bilimsel yorumları bilinç altına bastırılmış ve Allah sistemine uydurulmuş oluyordu. Dinsel bilinç kabuğu ile bilimsel gerçekler aynı şeyler değillerdi. Determinizm altbilinçten her yandan bilinçlenmeyi geliştirirken din kabuğunda ifadesini buluyordu.
            . Aslında Allah sistemine karşı beslenen saygı ve sevgiler, gerçeklere - doğacıl ve insancıl akışa besleniyordu. Ama yorum iktidarı dinin (Allah sisteminin) idi. Determinizm ve bilimsellik o din iktidarının altında ona uymak zorundaydı ve bilinçaltında bastırılmış olarak gelişmek zorunda kaldı.
             İşte hiç olmazsa bugün; bilimsel bilincin en çok geliştiği doğanın ve toplumun temel kanunlarının keşfedildiği çağımızda olsun, artık peygamberlerin, özellikle Hz. Muhammed ve Kur'an'ın gelişkin yorumlarından ders alarak onların bilinç altlarını aydınlatma denemesini yapabilmeliyiz.
             Hz. Muhammed (ve Kur'an), tıpkı bir tarihsel maddecinin her an skolastik ve metafizik mantığa karşı savaş vererek diyelektik yorumu geliştirmesi ve tarihsel maddeciliği övmesi onu yükseltmesi gibi, her an Allah'ı yüceltip kutsallaştırırken de, aklından onu bir saniye olsun çıkarmayarak yeni yorum sistemini (Allah'ı) geliştiriyor, yaygınlaştırıyordu.
             Burada "Allah" veya "Din" sözcüklerine fazla önyargıyla takılmadan Kur'an'ın veya Hz. Muhammed'in aslında neyi anlattığına (gerçeğe) önem verirsek Allah ve Din kutsallığının nasıl - hangi gerçeklerle doğmuş ve gelişmiş olduğunu daha toleranslı kavrayabiliriz.
             Kur'an en özetle şunu kaleme alır: Arabistan Barbarlığının Mekke ve Medine kentlerinden medeniyete (sınıflı topluma) orijinal geçişini anlatır.
             Ancak bu anlatış, Allah - Peygamber iyilik - doğruluk - yalan bilmezlik ve hemen her konuya yayılmış öykülerle çokça karıştığı ve dallanıp budaklandığı için asıl öz anafikir Allah'ın gölgesinde kalmış olur.
             Deyim yerindeyse kök tohum, kendi çiçek ve yapraklarının güzelliğinden seçilmez olur..
             Daha doğrusu, asıl özünü kökünü vahşi menekşenin güçlü yumru kökü gibi, toprağın derindeliklerinde saklar. Bu Allah saygısı ve sevgisiyle gölgelenip bastırılmış bilinç altında işleyip duran determinizimdir. O ise, Arabistan Barbarlığının (ilkel sınıfsız toplumunun) medeniyete (sınıflı topluma) orijinal geçiş diyalektiğidir. O temel kanun, bu birikimlerden sonra İbni Haldun ile ilk bilimsel bilinç ifadelerine dönüşebilecektir.
             Hz. Muhammed bu tarihsel görevle davranır. Her an bunu iliklerine dek hisseder.
             Tarihsel görevi o'nu her an iliklerine dek her titretişte o Allah'ı hatırlar ve geliştirir. Olayın kendisi dağınık ve gölgede bilinç altında (Allah baskısı altında) kalır.
             Biz sure ve ayetleri yorumlarken hep bu ayırdı yapmaya asıl gerçeği su yüzüne çıkarmaya çalıştık. Ve başka bir gerçekle karşılaşmadık.
             Yunus suresi de, başka sureler gibi Allah'a yapılmış övgü saygı ve sevgilerle yüklüdür. Ama bu kuru bir övgü değildir. Arap bezirganlığının ve barbarlığının komün geleneklerini hiçe saymadan onun kollektivizminden ders alarak medeniyete (sınıflı topluma) geçmesini öğütleştirir Çok tanrıcı - çıkarıcı - gündelik eğilimlerini de tek tanrıcı Allah'ın kollektivizmiyle korkutarak törpülemek ister:

                 7- "Bize kavuşmayı umut etmeyenler dünya malıyla hoşnut olanlar, onunla rahat ederler, bizim ayetlerimizden gaflet edenler.. "
                 8- "İşte kazandıkları işlerden ötürü varacakları yer ateştir!"

             Her an kişi mülkü - kişi çıkarı düşünen ve yapanlar, Allah'ın kollektivizminden - paylaşmacılığından yani toplumculuktan uzak düşerler ve bu onları son duruşmada vicdani ve maddi azaba sürükler.
             Her an Allah'ı yani doğayı ve toplumu onların gidiş kanunlarına uyumu düşünenler belki, kişi mülkünün revaçta olduğu çağlarda zaman zaman kötü durumlara düşerler ama son duruşmada bunlar vicdanen huzurlu - bedenen sağlıklı ve sevilen insan olarak toplumcu kalacakları için kazançlı onlar olacaklardır.
             Kur'an daima bu gerçeği yılmadan usanmadan vurgular. Hz. Muhammed, bunu başta kendisine ve toplumuna neredeyse her ayetle hatırlatmadan yapamaz.İşte Hz. Muhammed'in ve Kur'an'ın korkusu ve çabası budur:

                 13- "Sizden önce nice nice ulusları yok ettik... "
                 14- "Sonra onların ardından yeryüzünde sizi onların yerine hakim kıldık ki nasıl davranacağınızı görelim."

             O çağa dek batıp - çıkan medeniyetler (sınıflı toplumlar) gibi olmamak onlardan ders alıp kurmaya çalıştıkları medeniyeti daha uzun ömürlü kılmak. Nasıl?
             Tabii ki Allah'ın doğacıl ve insancıl kollektivizmine (tarihsel akış'a) uyum yapmak koşuluyla.
             Hz. Muhammed ve Kur'an daima bu iki şeyi bir arada koyarak ilerlemiştir: Allah'ın yüceliğini her an hatırlama ve hatırlatma - benimseme ve benimsetme (ne için?) O'na uyum yapmak yeteneğini geliştirip eskilerden daha uzun ömürlü bir medeniyet kurmak ve geliştirmek için.
             İşte Hz. Muhammed'in ve Kur'anın korkusu ve çabası (anafikri) özetle budur. Ve bu yüzden elinden gelse her ayete bile bu özü sığdırmaya çalışır.
             Tabii ki bunu bilinçaltıyla sezer, ve o çağın gelenek göreneği olan, bilinç yerine geçmiş Allah sistemi içinde yapar.
             Ancak ileride göreceğimiz gibi bu bilimsel bilince yakın keskin sezilerle dolu bir bilinçaltıdır. Bu yüzden Hz. Muhammed'in Allah kavrayışı çok zengin bilgilerle donatılmış ve saygı sevgisi inancı da bu ölçüde artmıştır.
             Tıpkı bugünkü bütün "evrim" kurallarını kabul edip de son duruşmada her şeyi Allah'a bağlayan klasik bilim adamları gibi...
             O her zaman, skolastik - mistik Allah sistemini (geleneksel skolastik ideolojiyi) gerçeklerle bezeyerek daha çok doğacıl ve insancıl determinizme sokmaya çalıştı. Çünkü içinde bulunduğu çağ bunu o'na sunmaktan geri durmuyordu.

                 49- "Onlar derler ki "gerçekseniz ne zaman bu vait?" diyesin ki: "kendim için, ben Allahın dilediği bir şeyden başka ne bir zarara ne de bir kâra sahip olurum. Her ümmetin belli bir zamanı var. Ecelleri geldiğinde, ne bir saat gecikir ne de öne geçerler."

             Hz. Muhammed, peygamber olduğu için kendini kayırmayı düşünmedi. Özellikle kendini kayırmamayı, doğanın ve toplumun kanunlarına (Allah'a) uymayı kendisine başlıca prensip edindi. Hep bunu başarmaya, iyi bir "kul" olmaya çalıştı. Her ayette bunu başta kendisine hatırlatmaktan yılmadı.
             Ama o da son duruşmada sadece herkes gibi "Turhallı bir hallı" insandı.
             Ve herkes gibi sade bir insan olmayı sevdi. Düşündüğü gibi yaşadı...
             Tereddüde düştüğünde kendisine ve ümmetine daima hatırlatmaktan usanmadı.

                 94- "Sana indirdiğimiz şeyden şüphe edersen, sor senden önce gelmiş olan, kitabı okuyanlara, sana hak gelmiştir. Allah katından; sakın şüphe edenlerden olmayasın."
                 95- "Sakın, Allahın ayetlerini yalanlayan kimselerden de olma; imdi ziyan görenlerden olursun."
                 97 " Onlara bütün ayetler gelmiş olsa bile, acı azabı görünceye kadar inanmazlar."

             Peygamberliğini bilse yaşasa herkesi kendisi gibi bilmekten geri duramadı. Turhalkı bir hallı herkes gibi bir insan olduğunu sezdi ve buna değer vererek ilerledi. Bunun içindir ki ayetlerini hadislerini (gelmiş geçmiş peygamberler gibi çağının verilerini derleyerek) görülmemiş ölçülerde zenginleştirdi.
             "Turhallı bir hallı" herkesi kendisi gibi bilmek şüphesiz ki kendi içinde azımsanmayacak eksiklikleri ve yanlışları taşır. Sosyal sınıf ayırdlarını - zümre ve kişi farklılıklarını seçmek yetmez. Bilim ölçülerinde bu giderek kaba kalır....
             Ancak diyalektiğin şaşırtıcı çelişkisi, bıraktık ham kafaları, "benim" diyen beyinleri bile aldatan çelişkisi buradadır:
             Şüphesiz ki herkes "Turhallı bir hallıdır." Ama yine biliyoruz ki hiç de "bir hallı" değildir. Herkişi ayrı birer nüansla yüklüdür. Yaşadıkları sosyaliteyle ayrı ayrı özellikte kendi başlarına sosyal kişilerdir. Ama yine de aynı sosyal yapının ayrı ayrı kişilikleridirler. Bu ne demektir?
             Burada her türlü "sosyal" yuvarlak laf konuyu açıklamaktan çok karıştırır. Çünkü sosyal yapı giderek her bölgede ve her çağda değişir durur. O halde halkın binlerce yıldır deneyerek söylediği "Turhallı bir hallı" ve benzeri sözlerin hiç bir kıymeti yok mudur?
             Tersine bugün bilim ile bakıldığında bu sözün değeri daha iyi anlaşılmaktadır. Burada sadece ana fikre işaret edip geçeceğiz. İnsan toplumu, komün temellerinden kalkarak o temellerde açılıp kapanarak - kendini yeniden üreterek gelişir; o temellerin dışına çıkamaz. Bu yüzden her kişi aynı temellerin genelliği içinde aynı beyin - aynı beden anatomisiyle dünyaya gelir ve benzer eğitimlere ihtiyaç duyar. Sosyal sınıflar ve zümmeler ne denli ayrılıklar gösterseler de aynı temellerin farklı yansımalarından başka birşey olamazlar; tıpkı içlerinde taşıdıkları kişiliklerin aynı temellerin farklı insanlardaki yansımalarından ibaret olduğu gibi.
             Bu genellemeyi somut olarak doğa ve toplum kanunları olgunluğunda kavradıkça peygamber alçak gönüllüğünü kavrayabilir ve uygulayabiliriz. Bilinçle uygulama deyince akla bu gelir.
             Ama bilinç denen şey de gökten inmedi. O temellerin toplumu işlerken yarattığı en yoğun kendi yansımalarıyla, kendisini ifade edebilecek keskin sezili beyinleri işleyerek kendini anlatabilecek elçiler (bilinçler) haline getirdi.
             İşte bu gidişi sezenler - olabildiğince çağının aşamasını örebilenler - bilim kanunlarıyla ortaya koyabilenler ve buna uyum yapabilenler antik ve modern peygamberler veya öncüler - liderler oldular.
             Burada sadece - yalın anlamında basit "Turhallı bir hallı" insan olmakla peygamber veya lider olmak denli yüceltici kutsal olmak yaman çelişkisi, diyaletiğin her çağda insanlığın gözüne bakarak işlettiği trajik bir oyundur. Bilince çıkarılması dürter bekler durur.
             Ne yazık ki diyalektiğin her zaman bu oyuncul gidişleri yerinde ve zamanında hemen hemen hiçbir zaman yeterince kavranamamış ve tarihi gidişin doğum sancıları yeterince ılımlandırılamamıştır.
             Kendilerine peygambercil öncülükleri yakıştıran nice birlikler halklarından (o basit turhalı bir hallı insanlıktan) koparak yarı tanrı despotlar haline gelmişlerdir.
             Gerçek peygamberler ise Allah'ın gerçek elçileri oldukları halde veya öyle oldukları için basit turhallı bir hallı insan olduklarını hiçbir zaman unutmayarak (halktan - halk gibi hem de en yoksul ve en yozlaşmamışları kadar çileli yaşamaktan şeref duyarak) sonsuz hoşgörülü demokratlar olmuşlardır.
             Hz. Muhammed'in bir lokma bir hırka hasır üzerinde - kerpiç mescidde ve bir kaç hurmayla yetinmesinden kendisini malını mülkünü davasına adamasından daha fazlası şudur: en olmayacak insanı bile yola getirme çabalarından yılmayışıdır. (tükenmez hümanizmidir).
             Kur'andaki (ayetlerdeki) sık sık şu yakınma bize o'nun ne denli insancıl duygular içinde bulunduğunu fazlasıyla anlatır:

                 97- "Onlara bütün ayetler gelmiş olsa bile, acı azabı görünceye kadar inanmazlar"

             Demekki nice kötü huylulardan, nice yola gelmez dünya mallı peşinde koşanlardan bile nice umutlar beslemiş, insanlardan yüz çevirmemiş, onları sonuna dek ikna etmekten yılmamış ki en sonunda o deneylerden sonra acıyla anlamış ve onları diyalektiğin acı azaplarıyla yola gelmelerine (Allah'a) havale etmiştir.
             Neden kendisinden bu denli uzak gibi duran kişicil çıkarlara gömülmüş insanlardan bile umudunu kesmez?
             Umut kesmediği insanlar, elbette Ebu Sufyan bezirganlığı değildir. Tersine çöl bedevileridir, Bedeviler bedevi (komün insanı) bile olsalar, onlar medeniyete - tefeci bezirgan - kişi mülkü ilişkilerine çözülmektedirler. Bunu kendi tecrübelerinden çok iyi bilir. Kendisi de bedeviler içinde yetişmiş zenginliği - yoksulluğu da bir arada iliklerine dek yaşamış ve daha uzun ömürlü daha toplumcul medeniyete geçişi önce kendi içinde - sonra toplumu içinde kurmaya girişmiştir. Kendisi bunu başarabilme yoluna girmişse neden başkaları hele çöl arapları başarmasın? diye düşünür.
             Çünkü kendisinin bile yer yer zaman zaman tereddüde düştüğünü elleriyle tutup yakalar:

                 94- "Sana indirdiğimiz şeyden şüphe edersen, sana senden önce gelmiş olan kitabları okuyanlara sor, sana hak gelmiştir. Allah katından; sakın şüphe edenlerden olmayasın"

             Ve kendisine de açıkça Allah'ın azabını hatırlatmaktan sakınmaz:

                 95- "Sakın Allahın ayetlerini yalanlayan kimselerden de olma; imdi ziyan görenlerden olursun"

             Peygamberlerin kendisi bile dara - zora düştükçe kendi ayetlerinden tereddüde düşebilirse; başkaları haydi haydi sırt çevirebilir, zor ikna edilebilir...
             Çünkü "nefis" diyerek sezdiği insan beynindeki her türlü açlık, bilgisiz ve doymamış bilince çıkarılmamış olarak kaldıkça belaların - çirkinliklerin en beteriyle uslanmak zorunda kalır.
             Peygamber bunu sezdikçe sürekli kendini doyurmaya - ıslah etmeye bilgilendirmeye çalışır - bu alandaki savaşını her şeyden üstün tutar. Bunu da Turhallı bir hallı insanlarla düşüp kalkarak - sadeleşerek başarmaya çalışır:
             "Nefisle mücadele bütün savaşlardan üstündür". Her savaşı kazanabilirsin ama nefisine yenilebilirsin. İşte o zaman bütün yarattıklarına o derecede gölge düşmüş olur. Peygamber bunu ibretle sezmiş ve bu savaşı da kazanmak istemiştir...
             Nefis: Cinsel ve toplumsal açlıklarımızdır. Onları dizginleyemeyen son duruşmada başkalarını madeden ve manen ezer - sömürür. Ve sonunda bunun cezasını da çeker...
             Peygamberin ince ince sezdiği ve kendisine ve herkese hatırlatmaktan yılmadığı şey en derinde budur aslında.
             Ama bunu somutça bilemez. O sadece görünen sömürü ve eziye karşı çıkar. Fakat o kaba sosyal sınıf sömürü ve ezinin altında en derindeki bu hayvanlığa en yakın yanımızı da gözardı etmez. Yeri geldiğinde göreceğiz, nefis ile ilgili kuşku ve öğütleri o hep ilginç biçimde günümüzü çağrıştıracak ipuçlarını taşır.
             Çünkü o'nun içine girdiği çağ tıpkı günümüze paralel, tefeci bezirganlığın Evren çağıdır. Güney Ticaret Yolu açıldıkça, Evrensel Tefeci Bezirganlık çağı da açılmaya başlar... Hz. Muhammed'in zamanı da kişilerin biraz daha toplumdan kopuşup kişi mülküne battığı, bir evren çağının görülmemiş açılımlarına kapı açıldığı bir zamandır...
             Antik tarihin orta ve kuzey ticaret yolları tefeci-bezirgan medeniyetlerin leşleriyle tıkanmışken İslamiyet Güney (Umman - Hindistan) Ticaret Yolu'nda yoğunlaşarak tıkanan pazarları açar ve kişi mülkünün bezirgan aşamasını evrenselleştirir.
             İslam Medeniyeti Antik Çağın sonunu müjdeler: Sonun başlangıcı olurken tefeci bezirganlık evren ölçüsünde yaygınlaşır ve tarihsel devrimlerin sonu gelir. Kişi mülkü görülmemiş ölçülerde azgınlaşır.
             Günümüz finans kapitalizmi de benzer bir çağı işler.
             Bu iki çağ birbirine paralel ve benzer olmakla birlikte Antik çağ Modern çağın temelidir. Modern çağ o Antik çağ temellerinden çıkıp gelir. yani geçmiş geleceği içinde saklayarak doğumunu yapmıştır. Dahası hepsi toplumun temel kanunlarının açılımlarından gelişim bulur, paralellik ve benzerlik o bir tek temelin kendini yeniden ve yeniden üretişinin kaçınılmaz sonucu olur..
             Bu yüzden Hz. Muhammed'in (ve Kur'anın) kişi ve nefislerden sık sık söz açıp yakınması tesadüf değildir.

                 108- "Diyesin ki: "Ey insanlar, Allah katından size hak geldi, doğru yolu tutan kendisi için tutar, sapıtan kimse de kendi zararına sapar; ben de size vekil değilim."
                 109- "Sana vahiy olana uy, Allahın hükmü gerçekleşene dek sabreyle, odur hayırlısı yargılayanların."


    18- "HÛD SÛRESİ"

             Hz. Musa ve Hz. İsa Peygamberler de "Kişi"lerin "Kişi mülkü" eğilimli sızıldanmalarıyla belki daha fazla karşılaşmışlardır. Çünkü onların içinde yaşadıkları toplumları (genel çağları bakımından olmasa da) özel ve yerel olarak sınıflı toplumun kişi mülkü bataklığına fazlasıyla batmış - bulaşmış bulunuyorlardı.
             Hz. Musa, Hz. Muhammed'den ikibin yıl önce, henüz tefeci - bezirgan medeniyetlerin lokal aşamada bulunduğu bir çağda yaşar. Fakat lokal olarak Mısır medeniyeti ve Musa'nın topluluğu yakındılar, kişi mülkü'ne Arabistan'dan çok daha fazla bulaşmışlardır: Mısır'da köleleşmiş yahudiler, Yakup (İsrail) oğullarının: Hiksos medeniyeti artıkları olmalıdırlar...
             Hz.İsa zamanı da, Hz. Muhammed'den 6-700 yıl önce, yine antika medeniyetlerin henüz kıtalar arası çağı açılmamış olmasına karşın; lokal olarak Hz. İsa toplumunun veya Filistin yahudilerinin binlerce yıldır kişi mülküne bulaşmış - kişisel çıkar ve psikolojilerde gelişmiş olduğunu biliyoruz. Filistin, ticaret yollarının dört yolağzıdır.
             Oysa Arabistan Arapları, tefeci - bezirganlıkla binlerce yıldır tanışmalarına karşın, işlek ticaret yolları üzerinde bulunmadıkları tersine sapa güney ticaret yolu üzerinde bulundukları için, henüz medeniyete kent'ten geçmek aşamasına girmiş Bedevi çoğunluğudur.
             Ama Arabistan dışındaki bütün dünya hemen hemen bezirgan medeniyetlerle dolmuştur. Veya hiç olmazsa Arabistan tefeci - bezirgan medeniyetlerle kuşatılmış durumundadır. Ve islam medeniyeti bütün ticaret yollarını ve medeniyetleri birbirlerine açarak evrenselleştirecektir:
             Yani Hz. Musa ve Hz. İsa toplumları, daha çok yerel olarak, Hicaz toplumu ise daha çok çevre bezirganlığından etkilenerek gelişmişlerdir. Bu yüzden yer yer ayetler kendini gösterdikçe bu gerçekliğin de üzerinde durmaya çalışacağız.:

                 9- "Biz, insana katımızdan rahmet - iyilik tattırır da, sonra onu alırsak ondan, hemen umudunu kaybeder ve iyilikleri unutup nankör olur."
                 10- "Biz insana sıkıntıdan sonra nimetler verirsek: "artık benden sıkıntı kalktı" der; o şımarıktır, öğünücüdür."

             "Hûd" sûresinin bu ayetlerine benzer ayetler kur'anda sayısızdır. Bunlar bildik tanıdık, alışılmış sözler olarak hemen atlanmaya açıktır. Ancak bu doğal - normal karşılanıveren kişi özelliklerinin, günümüzden 1400 yıl kadar önce önemle - heyecanla, üzerinde durulması dahası bu özelliklerin toplumculaştırılmaya çalışılıp tedaviye kalkışılması normal olağan - sıradan sayılmamalıdır.
             Bunun üzerine yeterince gidilememiştir. Oysa her sosyal allerjinin kökeninde bir sosyal yasak bulunabilir ve bilince çıkarılmadıkça ve sosyal ortamı ortadan kaldırılmadıkça insanı da toplumu da hasta edebilir.
             Burada sadece konumuz açısından işaret ediyoruz:
             Kur'an'ın dikkat çektiği bu "nankör" ve sürekli isteyen "şımarık" ve "ögünücü" özelliği; insan toplumunun temellerinde yeralan üretici güçler kanunundan kaynaklanıyordu. Bu cinsel ve sosyal yasaklarla dinamitleşmiş bulunan üreyimsel ve üretimsel açlıklarımızdı. Teknik üretici gücü bunları süreklileşen dinamizmiyle ateşliyordu.
             O bilinçlere çıkmadıkça ve toplumca düzene sokulmadıkça önüne geçilemez bir güç halinde akar giderdi.
             Arabistan toplumu komüna medeniyete (kişi mülküne) çözülürken gözler bu yönde kamaşmış, açlıklar hırslara bürünmüş akıl bu yönde metafizikleşmişti. Sadece kazandığı - kanacacağı ile ilgileniyordu; kaybedeceklerini göremiyordu.
             Daha toplumcul eğilimli olan peygamberin bunu yakalamaması ve kaygılanarak üzülmemesi elde değildi.
             Ne çare ki peygambercil hiç bir öğüt ve ayet bunu önleyemezdi. Nitekim o çağda engelleyemediği gibi modern çağda da hiç bir bilim hatta devrim bunu önleyemedi.
             Akacak kan damarda durmadı. O ancak kendi kanunları için kendi dengesini ve çözümlerini bulmak kendisini yeniden üretmek üzere akmak zorundaydı.
             Bilim bunu bilinçlere çıkarabilirse bu kanunlara uyum yaparak insan toplumunu zararlardan kurtarabilecek çözümleri üretebilir ve doğum sancılarını ılımlandırabilirdi. Ve bu da yine o akışa bağlı bir verimlilik olabilirdi.
             Hz. Muhammed kendince bunu sezmiş ve hem kişinin hem toplumunun mutluluğunu genel olarak daha toplumcul bir medeniyet sentezinde bulmuştur. Bu yüzden de İslâm medeniyeti bir çok medeniyet batış çıkışlarıyla da olsa en uzun ömürlü medeniyetlerden olabilmiştir: ki hala kalıntıları reformcu ve devrimci krizlerle yaşamaya çalışmaktadır.

                 11- "Sabrederek, yararlı iş görenler, böyle (şımarık - öğünücü) değillerdir, onlar için bağış var, hem de büyük sevap var."

             Kur'anın hemen neredeyse her ayetinde bu sitemler ve toplumculuk öğütleri ve emirleri vardır.
             Başta peygamber olmak üzere bütün çekirdek teşkilatı bu emirlere uygun davranacak komün geleneklerini taşıdıkları içindir ki kurdukları medeniyet kişi mülkiyetinin yozlaştırıcı ve öldürücü etkilerinden uzunca müddet uzak tutulmuştur. Arabistan islam medeniyeti yozlaşıp çökse de; islâmiyetin bu toplumcu özelliklerini taşıyan çevre barbarlarını (Türk - Kürt - Pers - Arap - Berberi - Moğol - Kafkas köylülerini çoban veya askerlerini) buldukça islam medeniyeti bu yeni barbarlarca yeniden dirilişlere (rönesanslara) uğratıldı ve ömrünü 625'ten 1920'lere Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşüne dek 1500 yıl uzatabildi. Dahası hala insanlığın gönlünde (bezirganca kullanışlar dışında) hümanist hatta devrimci dalgalanışlarla yaşamaya devam ediyor...

                 15- "Dünya malını, dünya süsünü kim isterse, veririz onlara biz işlerini, hiç de eksik verilmez."

             Doya doya veririz, belalarını tam bulsunlar ki alınacak ders tam olsun manasındadır bu ayet. Ve başka türlü de olmadı zaten; insanlık iki dünya savaşından ve yeryüzünü yüzyıl boyunca kaplayan sosyal devrimlerden bile yeterince ders alamadı. Bu insan toplumunu kişi mülküne gırtlağına dek batarak ölüm - dirim kumarıyla dersini alması; doğa ve insanın kanunlarına uyum yapmak zorunda kalması anlamına geliyordu.
             Peygamber bunu kendi çağında kendi kişiliğinde ve toplumunda yaşayarak sezmiş ve bildirmişti.

                 16- "İşte böyle kimselere, ahirette yalnız ateş bulunur, boşunadır yaptıkları, batıldır her işleri."

             Elbette bu sezişler kendi çağı için, yani Antik Tarih için idi. Ve Muhammed de (tıpkı modern Marks - Engels - Lenin'ler gibi) "Din günü" dediği sınıfsız toplum cennetini yakın görüyordu. Yeri geldiğinde göreceğiz. Ayetlerde sık sık olmasa da arada bir "hesap günü o kadar uzak değil" manasında konuya dikkat çekmek zorunda kalıyordu. Çevresinin yüzeylesel de olsa bunu merak etmesi bir yana, kendisi de bunun yorumuna kafa işletmişti. Çünkü her ayet'e bu ceza ve ödül metodu sinmiş bulunuyordu. Bu binlerce yıldır, hiç olmazsa Hz. İbrahim'den beri "İslam" biçimine girmiş bir eğitim sistemiydi; dahası yaşam ve düşünüş biçimiydi: İlkel komün gelenekli halk denen çocuk, medeniyete geçişte bu tür din eğitimi ve düşünüş biçimiyle karşılaşıyor ve giderek bu tek tanrılaşıyordu. Aslında barbarlıktan beri bu sistem, Totem - Anahan - Babahan sistemleri içinde yaratılmış ve geliştirilmiş bulunuyordu. Hz. Muhammed bunu, "İkna metodu"na doğru bilgilerle geliştirmiş, en son ve en yetenekli peygamberdi.
             Kur'an dikkatle incelenirse; bugün bile hala herşeyi kur'an'da arayıp bulmaya çalışan islâm aşığı inanmışlardan da ders alınırsa; Kur'an'da ceza ve ödül, geri aile ve toplumların ve kaba din bezirganlarının yaptıkları cahilane çıplak bir hayvan terbiyeciliği biçiminde yer almaz; tersine olabildiğince çağına göre dahiyane denebilecek ölçülerde insancıllaştırılmıştır. Allah ve peygamberi insancıl bir tepki karşısında daima kolaylatıcı ve ikna edici bağışlayıcıdır...
             Metodu, sosyal - kişisel ve doğal, bilimsel sebeblere dayandığı ölçüde ceza ve ödül sistemini ortadan kaldıracak olgunluğa erişir.
             Kur'an'da şüphesiz ki böyle bilimsel sebep aramak saçmalık olur. Ancak şuuraltı olarak bilime yakın seziler yakalamamak - aramamak veya bir kenara bırakmak da; İslam gibi bir dini, bilimselliğimizin baskısı altında şuuraltımıza bastırmak geriliği olur. Çünkü zamanla bu bastırma, bilimsel bilinci, hiç ummadığımız zaman ve yerde engelleyerek ilerlememizi sapa yollara sokacaktır.
             Hz. Muhammed'in bilimsel bilince yakın sezileri Antik Tarih için geçerli olsa da, Modern tarih, Antik tarihten kopuk bir gelişim değildir. Modern Tarih sanayileştirilmesi 500 yıl olup 6500 yıllık Antik Tarih temellerinden çıkagelir; antik tarihin modern apayrı - benzeşmez varlıklar haline getiremez ve getirememiştir.
             Bu yüzden modern tarih olayları da antik tarihin modernize olmuş biçimleri olarak birbirlerine paralelleşirler. Kur'an'a hala haklılık kazandırılışı bu temellere dayanır. Hz. Muhammed'in antik tarih için yaptığı seziler - öngörüler - modern tarih için de geçerlilik kazanarak, insanları etkilemeye ve işlam yorumcuarına demogoji yapma veya iyi dilekli yorumların o cepheden çıkamayışına azımsanmaz tutanaklar verip; haklılıklar kazandırır.
             Bunları (şuuraltı hecmecerini) bilinçlere çıkarmak bizim için bu yüzden de bir görev sayılmalıdır.
             Hz. Muhammed, kendisini "en yüksek" ve "son" peygamber olarak görüyordu. Bu yüzden kıyameti de "yakın" öngörmüş olmalıydı.
             Biliyordu: her peygamber geldiğinde toplumlar bir görevde, hayırlı bir iş ve şerlerle sarsılıyordu.
             Ve peygamber gelen her toplum, Allah'ın yoluna girmedikleri için Allah'ın gazabına uğramışlardı. Ancak peygamber ve yakınları kurtuluyorlardı.
             Tarihsel devrimler bu çürümüş çökkünleşmiş kentleri - medeniyetleri yok ediyor, yerlerine yenilerini kuruyorlar, sonra onlar da aynı akibete son'a ulaşıyorlardı.
             İşte Kur'an ve peygamberi, kendi toplumlarının bu son'a değil de Allah yoluna girmiş daha adaletli daha mutlu bir medeniyete ulaşması için didiniyordu.
             Ne çareki mücadele uzadıkça, Kur'an ve Peygamberine, Allahın günahını - cezasını - cehenemini hatırlatmaktan başka çare kalmıyordu. ama bu kez bu kıyamet olmalıydı, çünkü Hz. Muhammed, son peygamber - Kur'an da son kitap idi. Bu yüzden Kıyamet, Cennet ve Cehhenem yakın olmalıydı.
             Ve peygamber (Kur'an) yılmadan - bıkmadan eski küçük - lokal kıyametleri (Tarihsel Devrimleri) hatırlatarak kendi evrensel öngörülerine yolalmak gayretini sürdürüyordu:

                 57- "Eğer siz yüz dönerseniz, gönderildiği şeyi ben size duyurdum. Rabbim sizin yerinize başka bir kavim de getirebilir. O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Rabbim her bir şeyi koruyup gözetendir."

             Ad kavmine gönderilen peygamber Hud, böyle sesleniyordu toplumuna. Onları tarihsel devrimle korkutuyordu açık açık: "Yerinize başka bir kavim getirebilirler."
             Bu aynı zamanda Hz. Muhammed'in de kendi toplumuna seslenişiydi: bu tür örnekleri sık sık hatırlatmaktan geri durmazdı:

                 59- "İşte böyle, Ad kavmi Rablerimin ayetlerini yalanladılar, peygamberlerine karşı azdılar. Her inatçı zorbanın emrine girdiler."
                 60- "Hem dünyada, hem ahiret gününde lanete uğradılar, iyi bilin Ad kavmi küfretmiştir Rablerine, Hud kavmi olan Ad'ın işi bataktır."

             Salih'in kavmi Semud de bir örnektir:
                 68- "Sanki, orda değillermiş gibi oldular. İyi bilin, semud küfretmiştir Rablerine iyi bilin Semud'un işi bataktır."

             İbrahim - lut Nuh Musa ve benzeri örnekler de sık sık hatırlatılır. Ama hep Kur'anın gönderildiği toplumu yozlaşmaktan - zalimlikten ve yokolmaktan kurtarmak, uzun ömürlü kılmaktadır.

                 83- "Rabbim katında işaretlenmiş taşlar bu zalimlerden uzak değildir."
                 95- "Sanki orada yoklarmış, Semud'un işi gibi medyeninki şuayb'in kavminleri de berbat."
                 100- "işte sana anlatmış olduğumuz bir takım kentlerin haberleri, bu kentlerin kimi ayaktadır hala, kimi yıkılmış."
                 101- "Biz onlara zulmetmedik, onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı (...)"
                 102- "İşte Rabb'in zulmeden kentleri yakaladığı zaman böyle yakalar. Doğrusu O'nun yakalaması çok acı ve çok çetindir. "

             Kur'an ve peygamberi geçmişten ve yaşadıkları çağdan en keskin dersi alacak kadar cesur ve devrimcidir: Oportunizme yer vermez:

                 113- "Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın (yılışmayın) sonra size ateş dokunur.Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur. Yardım da olunmazsınız. "

             Sadece tek istediği, "doğru yol" "Allahın yolu" dediği kollektivizm (toplumculuk) yolundan sapılmaması; kişi mülkünün azgınlaşmamasıdır.

                 116- "Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin insanları bozgunculuk yapmaktan alıkoymaları gerekmez miydi. Fakat onlar pek azınlıktaydılar ve bunun için onları kurtardık. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyen insanlar olup çıktılar."
                 117- "Sahipleri yararlı iş gördükçe, senin Rabb'in, bu kentleri yoketmez."
                 122- "İnanmayan kimselere diyesin ki: "elinizden geleni yapmış, biz de yaparız. "
                 123- "Siz bekleyin biz de bekleriz."

             Kişi mülkünün yozlaştırıcı ve öldürücü azgınlığını çok iyi kesin kararlıca yakalamıştır. Kıran Kırana bir savaş göze alınmadıkça toplumculuk kollektivizt insancılık üste gelemez ve toplumunu kurtaramaz.
             Din'de ve Kur'anda belki de günümüz için alınacak en büyük derslerden birisi budur. Yedibin yıldır azgınlaşarak, kah batarak - çıkararak ama birikip bütün insanlığa taşarak yükselen kişi mülkünün ruhları kaplayan istilası, doğa ve insanlığı evrensel sosyal devrim kavgasıyla karşı karşıya bırakmıştır...
             Gelin görün ki, bir de dünya malına tutsak olmuş din bezirganlarına bakın: en mal mülkten uzak durmayı ermişçe belleyenleri bile, bunu çevresine yalın - basit devrimci tavırla ortaya koymak cesaretinden ve zekasından bile yoksundurlar. Hepsi yalancı pehlivan gibi dolanıp yalancı peygamber olmaktan öteye geçemezler.
             Kur'andan bu dersi alamayan din alimlerinin din adamlarının ve dindaşlarının vay haline; onlar kendilerini ve çevrelerini ne zamana dek kandırabilirler?

    19- "ÂRAF SURESİ"

             (Mekke Devri'nin son yılında inmiştir) "Araf" cenetliklerle cehenemlikler arasrnda yüksek bir bölgedir. Oradaki erkeklerden söz edilir. 46. Ayet'ten ad alır.)
             46-  "İki taraf arasında bir perde vardır. Araf üzerinde de bir takım erkekler vardır ki, cennetlik ve cehennemlik olanları onların hepsini yüzlerindeki işaretlerden tanırlar. Bunlar (Araf'takiler) cennetliklere "sizlere selam ola" diye seslenirler. Bunlar cennete henüz girmemişlerdir, ama cenete girmeyi çok isterler."

                 47- "Gözleri ateşlik olanlara çevrildiğinde de "Rabbimiz sen bizi şu zalim toplulukla beraber bulundurma" dediler."

             Sosyal Devrimlerde olduğu gibi Tarihsel Devrimlerde de "iki arada bir derede" kalan kararsızlar bulunur. Sosyal Devrimlerde bunlar genellikle orta tabakalar olur.
             Tarihsel Devrimlerde de bundan pek farklı değildir. Ancak sosyal sınıflar, kapitalizmde olduğu gibi netleşmemiş (elastiki - oynak: süreç halinde) bulunduğu için biraz daha karmaşık ve üst tabakalara kadar yaygın (her tabaka ve zümreden) oluşur:
             Komünal gelenek görenekli göçebeler (bedeviler) kent komünası içinde yoksul - köylü esnaflar - züğürt bezirganlar, Tarihsel Devrimin öncü ve yedek güçleridirler. Hepsi özgür bezirganları ve daha kollektif eğilimli bezirganlığı öncü edinmişlerdir.
             Bu arada düşman güçler (kafirler) azgınlaşmış tefeci bezirganlardır. Barbarların çok tanrıcılığını ticaret matahına çevirmişler ve bir takım komün güçlerini de çevrelerine almışlardır. Köleleştirmek üzere yanaşmaları ve geniş akrabaları bulunur, çünkü onlar da henüz kent'in birer parçasıdırlar.
             Arada kalan daha çok bu iki taraf arasında çıkarlarını belirleyememiş olanlar ve yahudi bezirgan çevreleridir. İlk medeniyet Fırat - Diclenin Basra körfezine döküldüğü balçıklar bölgesinde (sinear'da) oluşur. Tarım için tekniğe gerek yoktur. Sopayla-sert taşlar ile üretim sağlanır. Sonra balçıklar üstüne kentler su yolları yapılır; tarım ve kent hayatı (medeniyet) artık süratle gelişir: sosyal sınıf zıtlaşmaları azıtır.
             Bu yüzden Kur'andaki Adem'in (insan toplumunun) balçıktan yaratılma, şeytanın ise ateşten yaratılıp, medeniyet meyvesi (buğday) veya başka bir ürünü yedirten yılan ve benzeri kılıklara bürünmesi bu gerçekler içerisinde de değerlendirilmelidir.
             Cennet - Cehennem, Araf, iyilikler - kötülükler (Hayır-Şer) gibi simgeler de bu gerçekler içinde yorumlanabilir ki günümüzde artık ilk medeniyet sümer kazıları ve yorumları buna son derece açıklık getiren belgelerle doludur.
             Burada bu belgeleri sıralamak bu yazının kapsamına girmez. Biz sadece Kur'anı satır satır (ayet ayet) insan ve peygamber şuuraltına inerek gerçek temellerine indirmeyi deniyoruz.
             Bu genel çerçeve içinde, belgeli yorumlar zenginleştirilebilir...

    ***

             Unutulmamalı - daima hatırlanmalıdır ki Hz Muhammed "son peygamber"dir ve bunu dahiyane bir seziyle görmüştür. Artık yeryüzünde kent kuracak barbar kalmamış Orijinal tarihsel devrimlerin (kentten sınıflı topluma, medeniyete geçişlerin) sonu gelmiştir. Bu yüzden Hz. Muhammed son peygamberdir. Bu aynı zamanda peygamberler peygamberi hepsinin sentezi de demektir. Ve o derecede insancıldır: insanı ve kendisini derinden anlamaya - hoşgörülü olmaya çalışır. Allah'tan (doğa ve insanın gidiş kanunlarından) saygı ve sevgiyle korkar çekinir, yalan söylemez - bunlara uymak için çırpınır. Ve bütün insanlık için üzülür. Görevinin kutsallığını ve zorluğunu bilir...
             Araf süresi 2. Ayet:

                 "Bu bir kitaptır ki bununla inanlı olanlara öğüt vermen için sana indirilmiştir. Bundan gönlün daralmasın. "
                 3- "Rabbinizden size gelmiş olana (Kur'ana) uyunuz. Ondan başka dostlara uymayınız Ne denli az öğüt tutmaktasınız."
                 İnsan'ın ne kadar zor değişebildiğini, zaman ve koşulların değişimi (Allah'ın) zorlaması gerektiğini bilir. Allah:
                 "Ne denli az öğüt tutmaktasınız!" der. Bu sadece bir yakınma değil bir anlayış ve hoşgörüdür de, daima hatırlatır.
                 "Biz nice kentleri yok eylemişiz, azabımız gece uyurlarken, ya da gündüzleyin dinlenirlerken gelip çatmıştı. "

             Bu tarihsel devrimlerdir. Yani çevre komünaların medeniyet kentlerinin üzerine akınları; kentleri yerle bir edip yerlerine yeni taze medeniyet kentleri kuruşları: barbarların sınıflı topluma geçiş dalgalarıdır:
             Babar (komün) insanı koollektiftir, kankardeştir. Medeniyet ise sınıflar savaşıyla çökmüş, yozlaşmış - parçalanmış bezirganlaşmış - derebeyleşmiş durumundadır, ve tarihsel devrimler, onları kur'anın belirttiği gibi habersiz, sefahat içinde yakalayıp yok eder.
             Kur'an ve peygamber'i kendi kuracakları medeniyetin aynı sonla bitmemesini uyarırlarken aynı zamanda bu gerçeklikle de korkutup teselli bulurlar; çünkü bu koşullar yaklaştıkça kur'an ve peygamberi kitlelerde tutunur. Zira kendileri de bir tarihsel devrim önderi ve teorisidirler.

                 5- "Azabımız onlara gelip çattığında ancak yakarıp - yalvarmaları şu olacaktır. "Bız gerçekten zalimlermişiz. "

             Hz. Muhammed, bu gidiş karşısında kendisini bile sıradan insanlardan ayrı tutmaz. O herşeyden önce tarihsel akış ve seleksiyonun içinde sadece insan olduğunu kuvvetle sezer; kendisinin de hatalar - unutkanlıklarla bezenmiş insan olduğunu unutmaz. Bunu hatırlamaktan ve hatırlatmaktan çekinmez:

                 6- "Herhalde kendilerine peygamberler gönderilen kimselerden biz soracağız. Peygamberleri dahi sorguya çekeceğiz.
                 8- "O gün tartı haktır, tartıları ağır gelmiş olanlar kurtulmuşlardır. "
                 9- "Tartıları hafif gelmiş olanlar, ayetlerimize uymadıkları için, kendi özlerine ziyan ettiler."

             Doğanın ve insanın temel kanunlarına ("ayetlere") uymadıkları için yine başka kimselerle birlikte "kendi özlerine" yani çıkageldikleri doğa ve insan toplumuyla birlikte kendilerine ziyan etmişlerdir.
             "Tartı" neye göredir? Medeniyet matahlarına tapınmaya göredir, sınıfı toplumun dini imanı çıkardır kardır. Daima daha çok, daha daha... Bu ise doğa ve insanın çekebileceği bir yük değildir. Doğa ve insan bir bütündür. O bütünlük plânlı - programlı tasarruflu; daha doğrusu kendi gidiş kanunlarına kesin bir uyum ister.
             Kuran ve peygamberi bunu kendi çağına göre medeniyetlere bakarak sezer ve ölçüyü "şükretmek"te aza kanaat etmekte bulur:

                 10- "yeryüzünde yerleştirdik sizleri, orda size geçim yollarını yarattık. Ama siz ne kadar az şükredersiniz."

             Evrim'e bilinçle uyumdan bugün bile söz edilemiyorken, Kur'an ve Peygamberi zamanında bundan ancak, Hz. Muhammed'in skolastik bilgileri, ve daha çok evrimin özünü yansıttığı için, keskin sezileri açısından söz edebiliriz. O sadece "medeniyet matahlarına satılmayınız; aza kanaat edip şükrediniz" biçimindeki öğüt ve örnek davranışlarıyla bunu uygulayabiliyordu. Bu da onun içinden çıkageldıği komün kollektif aksiyonundan kaynaklanıyordu. Çünkü beyin ve bedeni kollektivist yönde güçlüce kurulmuştu. Kur'an'ın buyrukları, hep o ülkücü kollektivist temellerin medeniyete geçiş sentezleriyle karışarak dile gelişi olmuştur. En skolastik - ezberci - Hz. İbrahim geleneğiyle simgeleştirdiği Allah - cennet - cehennem - melekler - şeytan - ahiret - kıyamet - yaratılışı - ayetlerinde bile bilinçaltıyla en derin sezileriyle o simgeleri birleştirir; Soyut olarak ruhunda derinlemesine bunları hisseder. Bu determinizmin peygamber'de kuvvetle yansımasından başka bir şey değildir.. O simgelerle, evrimin peygambercil insan özünde yansımasının rezonans buluşuysa, evrimin o günkü kendini ifade tarzıdır. Evrim, dil - bilgi - teori olarak ancak bu kadarına izin verebilmiştir; Evrimin teorisi - dili antik tarihte dinler ve peygamberleridir.

                 11- "Sizleri yaratıp, biçim verdik, sonra meleklere "Adem'e secde ediniz" dedi. İblisten başkaları hemen secdeye vardı. Şeytan secdeye varanlar arasında değildi."
                 12- "Allah buyurdu ki: "Sana buyurmuşken secde etmedin" seni alıkoyan ne?" şeytan dedi. "Bense ondan daha değerliyim, beni ateşten yaratın, onu balçıktan."

             Melekler: üretici güçlerdi: Coğrafya - insan - tarih (gelenek - görenek) ve teknik idi. Bunlar önce komüna içinde dengede Allahın güdümündeydi. Ancak teknik doğa ve insan yaratığı olduğu halde başını alıp gitmeye yaratanlarını geçip, onları ayakları altına almaya daha çok elverişliydi.
             Ateş medeniyet ile birlikte tekniği geliştiren ve medeniyeti azgınlaştıran bugünün atomu gibi şenlikli bir olanaktı. Bu yüzden üretici güçler içinde medeniyeti - sınıfları - bezirganlığı - ürün fazlasını - parayı devleti yazıyı yaratan büyük ölçüde temelde ateş oldu denebilir. Balçık ateşle pişirilip kentler kuruldu. Demir ateşle döğülüp üretim araçları geliştirildi, v.b. Ateş bu haliyle daha bağımsız ve genlikliydi. İnsan ve gelenek görenekleri ve toplumculaştırılmış doğa yani coğrafya üretici güçleri hepsi tekniğin de temeli olacak denli köklü determinizmlere sahiptiler. Ve şüphesiz ki kalıcıydılar. Bu yüzden Allahın kalıcı yansımalarıydılar: Allah ve Melekleri bunlar içinde formülleşmişti temel olarak.
             Teknik ise bunların hepsini havaya uçurabilecek özelliklere sahipti. Ama ne var ki son duruşmada doğa ve insana o kadar derin köklerle bağlıydı ki, Tekniğin dengesizce azgınlaşması kendisini yok etmeye varırdı.
             Çünkü doğa ve insan yok olmaktansa tekniği kendi dengelerine sokmak eğilimine girebilirlerdi.
             Çünkü insan her şeyden üstün düşünen bir beyne sahipti. Son duruşmada tekniği insan realize eder, gerçekleştirir, idi.
             İşte ilk medeniyetin doğuş prosesinde, komün toplumu (eşitçil kankardeş yaşama) insana cennet gibi geldi.
             Ne zaman? sınıflı toplumun cehenemcil kavgaları içine düştüğü zaman.
             Ama ilkin medeniyetin ilk gelişimcil aşamalarında bu anlaşılamazdı. Medeniyet çökmeye - herkes yozlaşmaya başladığı, hiç bir insancıl değerin kalmadığı ölümcül aşamasında.
             Bu yüzden bu hesaplaşmanın ilk medeniyet kentlerinin batıp çıktığı ilk bin yıl içinde, sümer medeniyet gelişimleri sırasında başlayarak gelişebileceği akla yatkındır. Ve bu değerlendirmeyi de daha çok dışarıdan gelen ve boyuna medeniyete geçişlerle kırılarak gerçeği gören, komün gelenekli semid (Arap Ataları) barbarları mitolojileştirmiş olmalıdır. Çünkü gerçekler yaşandıkça uzun zaman içinde ve daha çok saf temiz komün ruhuyla görülebiliyordu o zamanlar.. Mitolojiler de zaten yazısız komün insanının işidir.
             Mitolojiler yalan söylemezler. Çünkü komün insanı yalan bilmez. Bu yüzden her mitoloji kendi koşullarında yorumlanabilirse derin anlamlar taşırlar...
             Bütün bu sebeblerle ilkin ateş komün gelenekli insanlara şeytancıl gelmiştir. Medeniyetin cehenemcil kavgalarının ateşten çıka gediği sanılmıştır. Demiri ateşte ilk dövenler de semitlerdir.
             Tıpkı sınıfsız ilkel komün toplumlarında ateşin, totem geleneğiyle kutsallaştırıldığı gibi, medeniyet zamanı da şeytanlaştırılmıştır ve cinleştirilmiştir.
             Tarihsel devrimin ilk yıllarındaysa şeytan artık tefeci bezirgan sınıfı olmuştur. Kur'anda olduğu gibi... çünkü komünü parçalayan artık, şeytancıl tefeci bezirgan çıkarlarıdır.
             Medeniyetin çöküş aşamalarındaysa işler tam tersi olur: Cennet tefeci, bezirgan sistemi, melekler onların hükümeti, cehennem ise halk tabakalarının yaşamı; şeytan ise tefeci bezirganlığa karşı çıkan devrimcilerdir...
             Medeniyet Irak'ta balçıktan çıka geldiği ve doğa ile insan tam bir kollektivizm (doğulu despotik komün) gelenekler içinde bütünleşmiş olduğu için, insan balçıktan yaratılmış gibi algılandı. Melekler de o aşama için olsa olsa coğrafya - gelenek görenek tarih ve insan üretici güçleri içinde değerlendirilebilirdi. Melekler sonradan medeniyet geliştikçe bilinen adlarını almış olmalıydı...
             "Ateş" büyük bir teknik üretici güçtü ve sınıflı toplumun (medeniyetin) açılmasında ve gelişmesinde ve tefeci - bezirganlığı aynı zamanda her kişinin içindeki kişi mülkiyetini azdırmakta temel bir rol oynuyordu. Bu yüzden teknik - kişi mülkü - tefeci bezirganlık ve onun modern gelişimi finans - kapitalizm hepsi "şeytan" simgesinin kur'andaki algılanışının (şuuraltının) somut maddi temelleri oldu. Tarihte şeytan başka hiç bir soyutlukta aranmamalıdır, bulunamaz.
             Komün'den sınıflı toplum parçalanışı volkanlaştıkça, şeytan: kişi mülkü ve zengin sınıflar dinamizmi azgınlaştı. Bunun da en temel dinanizmi teknik üretici gücün gelişiminden çıktı.
             Bakın Kur'andaki şeytan ile ilgili ayetler (mitolojik nakiller) özetçe ortaya koyduğumuz gelişime nasıl uyuyor:

                 14- "Şeytan dedi ki: "Kıyamete değin, sen beni bırak!"
                 15- "Allah buyurdu ki: "Sen bırakılmışlardansın!"
                 16- "Şeytan dedi: "Beni azgınlığa düşürdüğün için, senin doğru yolundan insanları saptırmak için yolunun üzerinde duracağım; and içerimki..."
                 17- "Ondan sonra önlerinden, artlarından sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve onların çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın."

             Bu haliyle şeytan gibi teknik ve kişi mülkü gelişimi, gerçekten de "Kıyamet"e (sınıflı toplumun sonuna) dek özgür bırakılmıştı. Ta ki bu gelişim zıttına atlayarak kendi başını yiyene dek.
             İşte cennetlik olanlar da bu diyalektik akış içinde kendiliğinden ortaya çıkıyordu.
             Medeniyete; kişi mülküne, kurtulmayacak derecede batmayanlar, hem sınıflı toplum içinde daha mutlu (cennetcil) yaşamlar bulabilirler, hem de sınıflı toplum sonunda (kıyamet gününde) dengeli modern gerçek cennete geçiş olanakları bulabilirler...
             Arada (Araf'ta) kalanlar ise tereddütlü - sürünerek geçiş içindedirler; bunlar için yaşam belki de cehennemliklerden daha kötüdür. Her gün ölmektedirler. Başta andığımız Araf suresinin 46'ncı ayeti bunun üzerinedir...
             Allah sistemi Hz. İbrahim'den beri Arap topluluklarında anlatılır - naklidir. Hz. İbrahim UR'dan cehennemcil sınıf savaşlarından Urfa'ya Mısır'a - Arabistan'a kadar kaçar. Kaçarken kardeşi oğlu lut (peygamber) ile birlikte, çürümüş medenilerin azgınlıklarıyla her an Allah sistemini yüzlerce - binlerce kez içlerine kazırlar. Sınıflı - sınıfsız toplum çelişkisi, Sümer'den beri gelen Allah sistemini kendi içlerinde dayanılmaz acılarla haklı kılar. Ve mitolojik sistem Arabistan'a Muhammed atalarına dek yayilır...

    20- "EN-AM SÛRESİ"

             (Mekke devrinin sonlarında inmiştir)
             Hz. Muhammed'in ilk Mekke devri, daha çok ilk Allah ve Peygamberi yani öğrendiği sezdiği, içinde duyduğu tarihsel determinizmini veya daha doğrusu, doğanın ve toplumun gidiş kanunlarını tek - tanrıcılık ve elçisi yorumuyla, yakın çevresine soyut idealler - söylevler biçiminde anlatmasıyla geçer.
             Medine devriyle asıl sınıflar savaşı - tarihsel devrim eğilimi gelişir.
             Bu açıdan "Mekke Devri" ayetleri daha soyut teorik - felsefidir. Medine ayetleri daha somut pratik devrim prensipleridir.
             İki devrin de ayrı değerli yorumları - iç sezileri bulunur:

                 1- "Gökterle yeri, karanlıkları - aydınlıkları yaratan odur. Hamdolsun Allah'a. Böyleyken kafirler onunla putları denk tutuyorlar."

             "Put"lar eski kent liderleridir. Barbarlık çağında, komün'ün kollektivizmi komünün çıkarı olan ata hayvanlarından (Totem'lerden) Ana Tanrıçalara, Baba Tanrılara ve daha sonra kent liderlerine kaydıkça bir çok put oluşur. Kentler arası ticaret ve fetihlerle de bu putlar fatih ve tüccar kentlerin elinde toplanır.
             Aslında o putlar çok tanrıcılık denen putperestcil barbar komün ulusların tarihlerinin önemli bir parçasıdır. Geleneklerine dek yerleşmiştir. Kolayca silinemez. Mekke bezirganlığı çıkarları için bu putperestliğe sıkıca sarılarak halkı böler ve güder. Kur'an (ve muhammed) öncelikle buna karşı şiddetle savaşırken elbette bu durumu kökten bilince çıkarması beklenemez. Fakat sonraki ayetlerde pratik çıkarlara yöneldikçe, putperestliğe şiddetle karşı çıkmaktan ziyade hep Allah'ın özelliklerine ve yarattığı - yaratacağı devrim çıkarlarını - prensiplerini sunmaya yönelik ve daha başarılı olur.

                 2- "Sizleri balçıktan yaratan odur, sonrada eceli ölcümleyen, O'nun katında kafirler için de adanmış bir devre var böyle iken ondan şüphelenirsiniz"
                 3- "Göklerde de yerde de Allah O'dur. gizlinizi açığınızı, yaptığınız şeyi de Allah biliyor."

             İlk ayetler hep Allah'ın yüceliğiyle ilgilidir. Ama daha çok kendi toplumunun içinde bulduğu tarihsel devrim koşullarını göz önünde tutarak onları bu diyaletik akışa ve yüce determinist sezilerine (skolastisizmi) çekmeye çabalar:

                 6- "Onlar görmediler mi, kendilerinden önce, nice nice nesilleri yok etmiştik, sizi yerleştirmemiş olduğumuz bir yerde, onları yerleştirmiştik art ardına yağmur verip, ayakları altından akıttı ırmakları, ama günahlarından ötürü yok ettik onları. Sonra onların ardından başka nesil, yarattık."

             Peygamber, bunları çevresindeki İran çökkün Bizans, Mısır medeniyetlerinden görmüş duymuş; tevrat'tan öğrenmiştir. Aldığı dersi hep tarihsel devrimlerle yıkılmış medeniyetler üzerinedir. Fırat - Dicle boylarında eski Arap ataları Semitler'in cennet topraklarında kurulmuş kentler yerle bir olmuş ve yerlerine yeni orijinal kent ve medeniyetler (kent federasyonları) kurulmuştur.
             Kur'an ve peygamberi'nin derdi, kuracakları orijinal medeniyetin, eski medeniyetler gibi yok olmaması için uyulması gereken doğa ve insan prensipleridir. İlk ayetler yılmaksızın bunu uyarır...
             Bunları açık açık gezip gördüğünü ve görülebileceğini bildirir:

                 11- Diyesinki "yeryüzünde gezerek görün, yalanlayanların sonu ne olmuş."

             Ve tabii ilk ayetler zamanı, daha çok hep Allah ile (yani sezerek pratikleştirdiği veya skolastik bir teoriyle bilmeden inanarak yücelttiği doğa ve insan gidiş özünü Allah simgesiyle) kentdaşlarını doğru yola getirmeye çalışır. Bu kitlelerin pratik çıkarlarından yoksun, ayakları henüz tarihsel devrim strateji - taktiklerine sıkıca basmamış bir aşamadır. O dönemde hep Antik feylesoflar havasındaki ayetlerile söylevler verir:

                 12- "Diyesin ki: "göklerde yerde bulunan şeyler kimindir?" Diyesin ki: "Allahındır. Allah sadece kendisine rahmet yazdı. Kıyamet günü sizi toplayacak. Kendisine ziyan edenler inanmazlar."
                 13- "Gece ile gündüzde bulunan her şey O'nun, O işitir, O bilir."
                 15- "Diyesin ki: "Ben tanrıma karşı azarsam, büyük günün azabından korkarım."
                 18- "O egemendir kullarının üstüne, o bilgedir, o haberlidir. "

             Peygamber doğa ve insan toplumu özünün en yoğun bir yansıması: elçisi - sözcüsü olduğu için, o gün için bu duygularını - sezilerini, çok derinden bilinç altıyla gelenek görenekleriyle hisettiği için; kendisine en yakın gelen Hz. İbrahim geleneğinde içten bir inançla birleştirir bunları. O dönem için bu büyük bir tarihsel devrimin önderliğidir. Dolayısıyla o gidişe kendisi de sonuna dek uymaya özen gösterir. Her türlü cefayı azabı ve ölümü göze alır ve kendini ve çevresini sık sık teselli ve teşvik eder:

                 32- "Evet biz biliyoruz, onların sözleri seni üzüyor, şimdi onlar seni yalanlıyorlar."
                 33- "Zalim olanlar, Allahın ayetlerini yalanlıyorlar"
                 34- "Senden önce nice nice peygamberler yalanlandı. Sabırlı oldular. Yardımlarımız gelene kadar yalancıdır denilmesine katlandılar, sıkıntılar çekmeye katlandılar. Allahın sözlerini kimse değiştiremez, peygamberlerin haberleri sana bildirilmişti."

             Hz. Muhammed, Peygamberliğinden önce de "Emin: çok güvenilir" bir insandır. Yani komünal temellerin bütün insani kollektif özelliklerini taşıyordu. Bezirganlığını, kendinden önceki peygamber ve kitapları dikkatle hazmetmekte, doğa ve insanın gidişini kavramakta kullandı. Sonuna dek malını canını toplumu uğruna vakıfetti. Medeniyetin mal - mülküne ayetlerde belirtildiği biçimde hiç bir zaman değer vermedi. Doğaya - eşlerine kollektivizime ve başlıca işine değer verdi. Sevdiği işi sevdiği eşleri - sevdiği toplumu ve sevdiği doğa ile sade bir insan gibi yaşamayı prensip edindi ve bunu zorlanmadan isteyerek severek (bunlarda yarar görerek) yaptı.
             Kendini hiç bir zaman görevleri dışında büyütmedi. En çok sevdiği kendisinin de herkes gibi bir insan olduğunu belirtmesiydi:

                 50- "Deki: "Ben size demem ki Allahın hazineleri benim yanımdadır. Ben gayıbı da bilemem, ben meleğim dahi diyemem, ancak bana vahiy olanlara uyarım" de ki: "düşünmez misiniz körle, gören bir midir?"

             Sadece üstünde durduğu tek şey işte budur. Önder bilgelik. "Körle gören bir midir?" Onların özü de ayetlerinde derlenmiştir. Sonuna dek o ayetlerine (düşündüğü gibi davranmaya ayetlerine uymaya) özen göstermiştir. Herkeslerden farkı sadece budur: kendini düşüncesine severek - isteyerek vakfetmesi... "hiç bir şey istemez" tersine verir.

                 90- "İşte bunlar Allahın doğru yola götürdüğü kimseler, onların yoluna sen de uyasın, diyesin ki: "Ben sizden bu yolda bir şey (ücret) istemem; bu ancak bütün insanlara - alemlere öğüttür."

             Ve Allah'ı sadece sosyal-ekonomik hayatta değil, doğanın gidiş kanunlarında da bulduğunu, her dikkat çekici olayda dile getirmeyi geliştirir.

                 95- "Bitki bitirmek için, Allah yarar çekirdeği, taneyi; ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarmaktadır, işte Allah budur, niçin yüz dönersiniz?"
                 96- "O'dur tan açıcı, geceyi dindirmek için, güneş ile ayı da hesap üzere yaratan o, emre olan, bilge olan Allahın ölçümü bu."
                 97- "Kanalların, denizlerin karanlıklarında, doğru yolu bulmamız için, yıldızları yaratan o, bilen bir ulus için belgeleri belirttik."
                 99- "O'dur gök yüzünden yağmur indiren, biz her tülü bitkiyi onunla bitiririz, onunla her bitkiden yeşillikler çıkarırız, birleşmiş tanelerle, hurma ağacının tomurcuğundan, sık salkımları, üzüm bağları, zeytin ağaçları, nar ağaçları dahi yarattık, bunların benzerleri, benzeşmeyenleri var, yemiş verdiklerinde bakasın yemişine, olgunlaşmasına inanan bir ulus için bunda belgeler vardır."

             Bunun yanısıra yavaş yavaş Mekke geleneklerine de çatmaya akıl yolunu göstermeye çalışır:

                 140- "Bilgisizlik ve beyinsizlik yüzünden çocuklarını öldürenler, Allaha iftira ile, Allah'ın verdiği azıklarını haram kılanlar, ziyan ettiler, şüphesiz sapıttılar; doğru yolu tutmadılar."
                 151- "Diyesin ki: "Geliniz, tanrınızın size haram ettiklerini okuyayım: hiçbirşeyi Allah'a eş koşmayınız anaya, babaya iyilik ediniz, yoksulluk korkusuyla çocukları öldürmeyin, onların da sizin de azığınızı veririz, açık gizli fuhşa yaklaşmayın, Allahın öldürmeyin dediklerini öldürmeyin. Allahın buyruğu budur."
                 145- "Diyesin ki "Bana vahyolunan şeyden yemek isteyenlere ölü hayvanla, akan kandan murdar olduğu, buyruğunun dışı olduğu için, domuz etinden, Allah'tan özge için kesilmiş olan şeyden başka haram nesne görmüyorum, sıkıntıda kalıp da azgınlık, aşırlık yapmamış bulunmanı, Tanrım bağışlar, hem de esirger."

             Mekkeliler ve Arap barbarları totem geleneklerinden kalma yeme içme yasaklarına uyarlardı ki bunlar binlerce yıldır babahanlığın güdümünde yozlaşmış durumundaydı. Oğlaklıyacak veya kuzulayacak hayvanları dahi boğazlayıp yerlerdi. Tırnaklı hayvanları da yerlerdi.
             Kur'an ve peygamberi İbrahim ve Musa gelenekleriyle onlara aklın yolunu göstermeye çalıştı bu ilk ayetlerle:

                 146- "Yahudi toplumuna her tırnaklı hayvanı biz haram kılmış idik, barsakla sırt yağını ya da kemik yağını helal ederek sığırla koyunun iç yağını haram ettik, böylelikle onları azmaları yüzünden cezalandırmıştık, evet biz gerçek söyleriz."


    21- "TÖVBE SÛRESİ"

             Devrim dişe diş - göze göz savaşçıl bir direniş - saldırı ruhu ister. Hele Antik çağda çünkü bu çağ tarihsel devrimler çağıdır: Bilinçten çok bilinç altıyla komünlerin savaşçıl akınlarıyla olur.
             Bu medeniyetlerin yerle bir edilmesiyle ve yerine ya orjinal ya da rönesans (yeniden diriltilmiş) medeniyetlerin doğuşuyla sonuçlanır.
             Tarihsel devrimler, yumurtalamayla çoğalışa benzer. Sosyal devrimler ise medeniyeti yıkmadan sosyal sınıflarla daha bilinçle geliştirmeyi getirirler. Memeli hayvanların doğurarak çoğalmalarına benzerler.
             İslam Devrimi de bir tarihsel devrimdir. Kendinden öncekiler gibi uykuda gezer bilinçaltı atılım ve akınlarından kurtulamamıştır.
             Ama yine de kitaplar kitabı Kur'ana sahipti ve peygamberler peygamberi Hz. Muhammed gibi bir lidere...
             Çünkü orijinal madeniyetlerin en sonuncusuydu; bilinç gelişmeye başlamıştı.
             Tövbe sûresi, göze göz cana can bir savaştaki keskinliği ve buna karşın bağışlama ve esirgemenin; hoşgörünün insancıl - birleştirici (kollektif) özelliğini anlatırken, bu bilincin geliştiğini de gösterir.

                 5- "Savaşın haram olduğu aylar çıkınca, eş koşanları nerede bulursanız öldüresiniz, yakalayıp kuşatın, her pusuya oturun. Eğer onlar tövbe ederek namaz kılarlarsa, zekat verirlerse yollarını açınız, Allah bağışlayan ve esirgeyendir."

             Bu ayet hem en keskin - sert - ölümcül savaşçıl islam devrimini, hem de o denli de hoşgörülü - merhametli - barışçıl insancıl islâm hümanizmini özetler. Tek şartla: Tövbe: bir çeşit özeleştiri - doğru yola eğilim gösterme ile...
             Bunu destekleyen ayetler, önceden de gördüğümüz gibi az değil:

                 6- "Allah'a eş koşanlardan biri, senden aman dilerse, Allahın sözünü dinlesin diye, ona hemen aman ver, sonra gönder yerine bu onların, bilgisiz bir topluluktan olduklarından ötürüdür."

             Bu ayetle peygamberin ve İslam devriminin nasıl bir eğitim mecburiyeti ve görev yelpazesi içinde olduğu anlaşılabilir.
             "Bilgisiz olanlara hoşgörü ve eğitim ve sabır gerekir" anlamında bir çok ayet ardı arkasına bıkıp usanmadan sıralanır.
             Bu İslam devriminde kendinden öncekilere göre bilincin - barışın ve insancılığın geliştiğini gösterir...
             Ama tam tersi de geçerlidir, aman dilemeyenlere, taşkınlara, yol - ayet tanımamakta direnenlere ve bunlarla mücadele etmekten kaçan oportunistlere de acımak yoktur. Aksi halde gelişme olamaz; devrim yalancı pehlivanlığa hiç gelemez:

                 12- "Ahit yaptıktan sonra, antlarını bozarak, dininizi yererse, kafirlerin önderlerini öldürün. Onlarla ant olamaz; belki böylece küfürden vazgeçerler."

             Devrimde düşmana zılgıttan vazgeçilemez. O günün dili büsbütün böyledir. Lafile öğüt ile uslanmayanın hakkı kötektir.
             Ancak o günkü koşullarla bugünkü insanlaşmış kitleşelleşmiş, bilimselleşmiş devrim koşullarını karıştırmamak gerekir. Ayetleri skolastikçe anlayıp her koşulda uygulamak isteyenler baş üstü düşmeye mahkumdurlar...
             Mücadeleden geri duranlara da öğüt ve zılgıt geçerlidir.

                 13- "Antlarını bozmuş olan. toplulukla savaş etmez misiniz? Peygamberi (Mekke'den) çıkarmaya kalkışan, ilk önce sizlere düşmanlık eden o kimselerdi. Onlardan korkar mısınız? korkmak için Allah daha yaraşır."
                 24- "De ki: "Size atalarımız, kardeşleriniz eşleriniz, oymaklarınız, kazanılan mallarınız, kesilmesinden korktuğumuz ticaretimiz, sevdiğiniz evleriniz, Allah ile peygamberinden, hak yolunda savaşmaktan daha sevgili ise, bekleyin Allah'ın emri gelene değin; buyruk tutmaz bir topluluğa, Allah doğru yolu göstermez."

             O gün tarihsel akışın Güney Ticaret Yolu'nu açmakla görevlendirmiş olduğu Arabistan Arablarını tarihsel devrime sürüklemişti.
             Bunun için savaşmak; komün geleneklerini Mekke'nin tefeci - bezirganlıkta azıtarak medeniyeti daha doğmadan (tıpkı Sodom ve Gamorra kentlerinde olduğu gibi) öldürebilecek olan Ebu Sufyan sulalesine ve zenginlerine karşı üste getirmek gerekiyordu. Böylece yeni kurulacak orijinal medeniyet daha uzun ömürlü ve üretken olabilecekti. Tarihte genellikle hep böyle olmuştu.
             Elbette Kur'an ve peygamberi bunu bilinçle değil, içinde bulundukları tarihsel itilişlerle sezilerle, bilinç altlarıyla; pratik dayatışların getirdiği kışkırtmalarla anlıyorlardı.
             Çünkü denge, hem peygamberin ve çevresinin ruhlarında - bedenlerinde hem de Arabistan Araplarının içinde komün geleneklerinden yanaydı. Bunu başta peygamber olmak üzere büyük çoğunluk gelişmelere göre sezmeden ve o dengeye uyarak davranmadan yapamıyorlardı.
             Ama yine de peygamberin (ve Kur'anın) sürekli uyarı ve zılgıtları bu yolu aydınlatmak zorunda kaldı. Çünkü her kişinin içinde medeniyet ve komün çarpışır haldeydi. Kişi mülkü ruhlarda yer etmiş, sessiz, derinden duraksız ve amansız ilerleyişini sürdürüyordu. Öyle ki, bu Kur'an ve peygamberini (yeni bir medeniyet yolunu) bile zaman zaman hiçe sayabilecek arzulara yol açabiliyordu.
             Bir bezirgan olarak ama mala - mülke esir olmamış, islam devrimi için her şeyini vermiş bir lider olarak bunu sezip anlıyor ve 24'üncü ayetle açıkça belirttiği gibi, sık sık benzer ayetlerle de bu psikolojik ve maddi çelişkiyi devrimden yana çevirme çabasını arttırıyordu.
             Asla çevre medenilerin ve medeniyetlerin durumuna düşmek istemiyordu:

                 34- "Ey inanmış olanlar! Hahamlarla, rahiplerin birçokları batıl olarak herkesin malını yerler, hak yolundan alıkorlar; altın, gümüş toplayıp da Allah yolunda harcamayan kimseleri, pek acı bir azapla hemen müjdele."

             Hz. Muhammed yaptığı işine görevine son derece inanmış, koyduğu kurallara başta kendisi uyan, bundan zevk alan bir insandı. Ayetlerde sık sık uyardığı hep; bu dünya malı için insanlık yolunu karartmanın getireceği felaketlerdi, sadece bunu bilimsel bir bilinçle değil, o günün ideolojisi - bayrağı olan skolastik Allah - Peygamber - Cennet - Cehenem sistemiyle, gelenek, göreneğiyle görüyor - yorumluyor ve savunuyordu. O günün dili - bilgisi bu kadarına elveriyordu:

                 38- "Ey inanmış olanlar! Ne oldu sizlere, Allahın yolunda savaşa çıkın! denildiğinde, yerinizde ağırlaşıp kaldınız, bu dünya yaşamını ahiret yaşamından daha hoş mu buldunuz? Bu dünyanın malı - mülkü ahiretininkinin yanında pek azdır."

             Cennet bir zamanlar Arap atalarının kankardeş komün hayatı yaşadıkları fırat - dicle'nin bakir - ormanlık - ırmaklarla bezenmiş verimli topraklarıydı.
             Semitler medenileşip sınıflı toplum cehennemine ardı ardına düşüp çöllere dağıldıkça, cennet komün geleneklerini taşıyan peygamberlerin ve çevresinin gönlünde - şuur altında zamanla gökyüzüne taşınarak erişilmezleşti, efsaneleşti.
             Önceleri somut vaadedilmiş cennet topraklar, sonra giderek göküyüzünde mistik cennet vaadlerine dönüştü.
             Ancak yine de gerçekçi - berrak kafalı komün insanları cenneti yeryüzündeki güzelliklerle özleştirmeden yapamıyorlardı. Soyut cennetten ise somut yeryüzü güzelliklerine mal-mülk ve hoş vakit geçirmesine kapılmadan edemiyorlardı.
             Peygamber bu gibileri de daha üstün ülkülere çekmek için, o mistik - soyut skolastik cennet - ahiret idealini öne sürmek zorunda kalıyordu. Ki bu azarlamayla karışık ayetler kur'anda çok sık tekrarlanmak zorunda kalınır...
             İnsanı tanımak anlamak; bugünkü bilincimize rağmen pek çok zorluklar taşıyan bir meseledir. Toplumu genel olarak tanımak anlamak ve yönlendirmek daha az zorluklar taşımaz. Çünkü kişi ve toplum dipsiz kuyu gibi sonsuz görünen derinlikler taşır.
             1400 yıl önce Hz. Muhammed, ister istemez insan çelişkileri içinde bunalmadan edemiyor, ama yılmaksızın yoluna devam ediyordu. Sure ve ayetler (Kur'an) böyle yaratıldı: Bir yönden islâm tarihsel devriminin adım adım tanığı olurken, diğer yandan Hz. Muhammed'in bilinç ve bilinçaltı yansıması, Allah tarafından ayetleştirildi;

                 80- "Sen onlar için bağışlanmayı ister dile, ister dileme; yetmiş kez onlar için bağışlanmak dilesen de, hiç de bağışlamaz Allah onları. Bu onların hem Allah'a hem peygamberine karşı kafir olduklarındandır. Allah doğru yoldan (buyruklardan) dışarı çıkmışları doğru yola iletmez."

             Peygamber de hepimiz gibi insandır. Günümüzde onca bilinçimize karşın, insanlardan umut kesmek istemediğimiz, onlara ihtiyacımız olduğu için insanlar ve toplum hakkında ne kadar çok yanılgı ve unutkanlıklara; gerçekleri anlamayan değerlendirmelere düşeriz.
             Hz. Muhammed de kendi toplumu ve kişileri için umutlar beslemeden - iyi dilekler taşımadan yapamamıştır.

                 "Onlar için yetmiş kez bağışlanmak dilesen de hiç de bağışlamaz Allah onları."

             Ama umutları gerçekleşmeyince gerçeği acıyla kabuledip yolunu yürümek zorunda kalmıştır.
             Tabi acı geçek hep şudur: yaz dünya malı mülkü eğlencesi kişi mülkü ya da kollektivizmin komünanın bütün insancıl değerleri... peygamber gönlü hep komün geleklerinden yana medeniyete geçiş sentezidir. Ayetler hep bunun tekrarlar: olaylar farklı ama temel aynıdır:

                 81- "Evlerinde kalanlar, Allahın peygamberinin ardından sevindiler. Mallarıyla - canlarıyla allah yolunda savaşmaktan çekindiler: "Sıcaklarda savaşa çıkmayız" dediler. De ki: "Bilmiş olsalardı, cehennem ateşi daha katı sıcaktır."
                 86- "Allah'a inanınız, peygamberle birlikte savaşa çıkın" diye bir sure inince, onların zenginleri senden izin istemekte, "Bizi bırak oturalım" demektedirler."
                 87- "Geride kalanlarla - kadınlarla kalmak .istemişlerdi. Gönülleri mühürlendi, onlar anlamıyorlar."
                 88- "Peygamberse, inanmış olanlarla birlikte, mallarıyla, canlarıyla savaş ettiler. Bütün iyilikler bunlarındır. Bunlardır kurtulanlar."

             Tarihsel görevlerini yapmış veya yapma çabalarını sonuna dek esirgememiş insanlar şüphesiz ki, erişilmez bir iç huzur içinde yaşarlar veya bu ruhsal - vicdani dengeye ulaşmış olarak huzur içinde ölürler.
             Bu cennetlere bedel bir mutluluk sayılabilir. Vicdanı azap - görevlerinden kaçmak yalan - dolan içinde - korkularla yaşamak cehennemde yanmak kadar azap vericidir.
             Bu durum insanların iç psikolojilerinde (ruhlarında) ve toplum içindeki eleştiri baskılarında olan bir olaydır.
             Ancak vahşi insandan (ilk cinsel yasak gelişimlerinden) beri, bilinç - bilinçaltı gelişimleri filizlendikçe insan kişiliğinden ayrı bir "ruh" yakıştırmalar, zamanla cennet - cehenem algılayışlarına da temel oldu.
             Bu yüzden insan psikolojisindeki bu iç mutluluklar ve azaplar da, Allah: cennet - cehennem - şeytan - melek sistemi içinde algılanma sürecine girdi. Bilhassa bu islam medeniyetinin yaygınlaşmasıyla en yaygın seviyesine - alışkanlığına (skolastisizmine) ulaştı.
             Bu yüzden bu ayetler ve benzerlerindeki psikolojik yaklaşımlar, o gün için ancak Allah sistemi (egemen-geleneksel ideoloji) ile algılanıp yorumlanabiliyordu...

                 128- "Andolsun içinizden size öyle bir peygamber (elçi) geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size düşkün müminlere şefkatli ve merhametlidir."

             Tarihsel gidişi ve görevini görmek, insanı böylesine merhametli - sevecen - şefkatli ve fedakar yapıyor: İnsancıl sorumlulukta üstünlük.
             Ve tabii ki o denli yalnızlık, çünkü aynı derecede sorumluluk duyanlar çıksaydı, peygamberler'e gerek kalmazdı:
                 129- "Eğer inanmaktan yüz çevirirlerse de ki: "Allah bana yeter! Ondan başka tanrı yoktur. O'na dayandım. O büyük - ulu Arş'ın (bütün doğanın ve insanlığın) sahibidir."

             "Allah bana yeter!"
             Doğanın ve insan toplumunun gidiş kanunlarıyla mistik bir gelenek ve seziyle de olsa ilgilenmek (yüce evrimi anlamaya çalışmak) gerçekten bir ömre bedeldir. Ve peygamber yalnızlığına - iyi dilekliğine - merhametliliğine ve sorumluluğuna iyi gelen biricik ilaçtır... Ve her türlü ihanetlerin sosyal hayvanlıkların saldırgan kuşatımlarına iyi gelen yegane ilaçtır... Çünkü doğacıl ve insancıl bütün sebeblerin orkestrası ve senfonisi o temel kanunların akışı içerisindedir; sonsuz hoşgörü veya hümanizm oradan gelip oraya gider... O'nu bilince çıkarsak bile o'na uymaya çalışmak yaşam kadar sonsuzdur. Bu yüzden "Allah herkese yetip artar!.."

    22- "MÜMİNUN SURESİ"

                 11- "Onlar Firdevs'e: en yüksek cennete varis olacaklar, orada ebedi kalacaklardır."

             İbrahim zamanı 2500 yıl önce medeniyetlerin evrensel aşamasına henüz düşünce alanında girilmişti. Ve İbrahim toplumu medeniyetlerle sıkı alış-veriş ilişkilerinde bulunsalar da tümden kendi komüncül düzenlerini: göçebe ekonomisini ve sosyalliğini yaşıyorlardı. Cennet onlar için pratik bir ideal olması gerekmedi. Bu yüzden cennet Kur'an'daki kadar değil hemen geleneksel anlamı dışında hiç kullanılmadı. Hele cehenemden söz bile edilmedi.
             Muhammed zamanı, medeniyetlerin evrensel çağının, kıtalararası gidiş gelişleri - tarihsel devrim birleştirilme denemeleri aşaması bile geçilmiş; doğrudan islamiyet ile birlikte evrensel bezirganlık aşamasına geçiliyordu. Yanıbaşlarında Bizans: Hristiyan tektanrıcı ve Fars: çoktanrıcı medeniyet çekişiyorlardı. Burunları dibinde: Habeş'i Bizans, Yemen'i Fars Medeniyeti kendisine çevirmiş Güney Ticaret Yolunu kontrol ediyorlardı. Muhammed önce Fars Medeniyetini tepelemeyi gözüne kestirecek kadar, ve Bizans'ı dış yedek güç gibi kullanacak kadar askercil ve sosyal stratejisini geliştirmiş bulunuyordu. ve kendi toplumu da medeniyet'e çözülmeye sosyal sınıflara ayrılmaya başlamıştı.
             Bu yüzden Cennet vaadi hemen her surede tekrarlanması bile yetmedi. Cennet aşağı - yukarı gibi mevkilere: sosyal sınıf ve zümrelere ve inanç hiyerarşilerine ayrılması icabetti.
             Bu düşünce gelişiminin de sıçrama yaptığını gösterir: kişi psikolojisine bile girilmiştir. Her kişinin ayrı bir varlık oluşu sezilmekte ve bu yüzden inancı ve uygulaması yüksek olanlara, peygamber ve partisinin çekirdeği olan sahabeleri Ensar: yardımcıları gibi olanlara daha yüksek cennetler vaadi müjdelenmesi icabediyordu.
             Mü'minun suresi Mekke devrinde yani islamiyet'in başlangıcında indiği için de cennet hem de "Firdevs" mevkii öne çıkarılması, cennet uğruna cihat edilmesinin yararları üzerinde duruluşu Allah'a da peygamberine de uygun düşüyordu.
             Cennet ve Cehennem mevkileri, bu sosyal yurdların çağ itibariyle gelişmesi - süratlenmesi ve incelenmesi; hatta kişi beyinlerindeki psikolojilerde yansıyışının hissedilmesi hatırı sayılır bir gidiş kazanması yüzünden Kur'an'da sık sık ödül ve ceza biçiminde yinelenecektir.

                 12- "Andolsun biz insanı çamurdan bir süzmeden yarattık. "
                 13- "Sonra onu bir nufte (sperm) olarak sağlam bir karar yerine koyduk."
                 14- " Sonra nufteyi alaka (embiriyo)ya, alaka'yı bir çiğnemlik ete (cenine) çevirdik, bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik, sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah ne yücedir."

             Artık insan bilgileri de gelişmektedir. Allah ve peygamber'i de buna uyar, Adem ile Havva; yaratılış ve cenetten koğuluş; Tufan gibi efsaneler sadece çağın ve mekke - medine toplumlarının pratik amaçları için hatırlanılıp kullanılır. Hatta yukarıdaki ayetlerde olduğu gibi, o eski mitolojik sembollerle anlatmadan kurtulmaya bilimsel gerçeklere indirgenmeye çalışılır...
             Nuh Tufanı ve benzerleri de hep bu pratik amaçlar içinde kullanılır. Çünkü amaç kendi toplumunun yeni bir tarihsel devrimde Allah'ın ve peygamber'inin etrafında verim ve yenilikçi bir ideolojiyle derlenmesidir. Muhammed Nuh'u kendi koşulları yüzünden çok iyi anlar; sadece Nuh'u değil bütün peygamberleri kendisiyle özdeşleştirir ve pratik hedef için onların öykülerini anmak uygun düşer. Diğer peygamberlerde olduğu gibi Muhammedi yalanlayanlar ve ona karşı çıkanlar az değildir. Bu durumda Nuh'un ve diğer peygamberlerin öykülerinden ibret almak en doğrusu olur:

                 25- "O (Nuh), kendisinde delilik bulunan bir adamdır, başka bir şey değildir. Hele bir süre onu gözetleyin."

             Her peygamberin veya modern gerçek liderin başına gelen buna benzer boğucu kuşatımlardır. Onlardan ders almak ve çağının sorunlarını aşmak insanlık tarihi ölçüsünde gidişi bilmek ile olur. Muhammed bunu tam bilince çıkaramasa da kuvvetle seziyordu. Tevrat ve incili sürekli okuyamadığı belliydi. Çünkü okuma - yazma bilenler parmakla gösterilebilecek kadar azdı. Hicaz medeniyete henüz çözülüyordu. Muhammed keşiş "Rahip Buheyra"lardan, daha çocuk yaşta en eski en büyük medeniyetlerin; Babilin, Mısır'ın, Acem'in, Bizans'ın, Yemen ve Habeş'ın bütün sırlarını yükseliş ve çöküşlerle dolu iç yüzlerini öğrenmeye başlamış; belki de onların destanlarını ezberlemiş, henüz hafızasına kazımıştı; kanına karıştırmıştı. Çünkü tarihe henüz yeni giriş yapıyordu, geçmiş tarihten ibret alarak uzun ömürlü olmanın yollarını bütün hücreleriyle aramak zorundaydı. Kur'an'da Semit gelereklerinden, Sümer'den intikal etmiş bütün gelenekler hep önlerinde beliren büyük tarihsel devrim teori-pratiği için ibretle beyinlere kazınıp hazmedilmiştir:

                 30- "Gerçi biz (onları) imtihan etmiş olduk ama bu olayda (Nuh Tufanı ve benzerlerinde) nice ibretler vardır."

             İslamiyet, bu yüzden, o ibretlere: en eski medeniyet ve tarihsel devrim derslerine; tanrısallaşmış - peygamberleşmiş önderlerin ibretlerine dayandığı, onları kendi kişiliğinde sentezlediği için kutsallar Kutsalı oldu. Aynı şey modern tarih ve önderlikler için de geçerlidir; insanlık tarihi en küçük boşluğa meydan vermeksizin bilince çıkarabilen önderlikler ve toplumlar daha az sancılı ve geri dönüşü olmayan kalıcı rejimler kurabilecek ve geliştirebileceklerdir.
             Bu yüzden Allah ve Peygamberi o güne dek görülmemiş hassasiyet ve dikkatle hemen her surede ve hatta ayette o dersleri anar ve hatırlatır. Mümin suresi de Nuh'u ve diğerlerini bıkmayacak sıkılmayacak taze hassasiyetiyle anar ve dersini alır: efsanelere de uydurma, gözüyle değil gerçeklik olarak bakar:

                 44- "Sonra biz, elçilerimizi ardı ardına gönderdik. Hangi ümmette elçisi geldiyse onlar onu yalandılar, biz de onları birbiri ardınca devirdik ve hepsini birer efsane yaptık inanmayan kavim uzak dursun."

             Muhammed daha Mekke devrindeyken; peygamberliğinin ilk zamanlarında bile cennet cehenem sistemini kuracağı medeniyetin uzun ömürlü olması pratik amacına oturtmuştur. Komün geleneklerini, toplumcu - paylaşımcı - eşitlikçi, hoşgörülü - bilimci - üretici, yenilikçi... olanlar güçleri sınıfları ölçüsünde cennetliktiler. Bunlara karşı çıkanlar ve medeniyetlerini bunlar üzerine bina edecek olanlar tıpkı paraya - pula tapan ve yozlaşan eski medeniyetler gibi Allah'ın gazabına: tarihsel devrim tufanlarına uğrayacak ve yok olacaklardır. Bununla da kalmayıp cehenem'in aşamalarında kötülük hiyerarşi ve sınıflarına zümrelerine göre yanacaklardır.
             Ve bu tarihsel görevini: medeniyete geçişin uzun ömürlü olması için gereken yenilikçi toplumculuğu o kadar derinden - sürekli olabilecek hassasiyette kavramıştır ki bir an bile olsun bunu unutmaz; unutmamak ve yaygınlaştırmak - kökleştirmek için başta kendisine ve çevresine bunu çeşitli vesilelerle ve başka başka olaylar içinde anlatır. Allah böyle istemektedir: ayetler böylelikle determinizme yaklaşır.
             Öyle ki sınıflı toplumun; medeniyet şaşaasının insanlık tarihi içinde çok kısa ömürlü olduğunu sezmiş ve o şaşaaya kapılmaya değemeyeceğini bilmiştir. Allah bu yüzden daima yenilikçi toplumculuğu ayetleştirir:

                 112- "Ve buyurdu: "Yeryüzünde yıllar sayısınca ne kadar kaldınız?"
                 113- "Bir gün, yahut günün bir kısmı kadar kaldık; sayabilenlere sor" dediler."
                 114- "Buyurdu ki: sadece az bir zaman kaldınız, keşke bilseydiniz. "
                 115- " Bizim sizi boşyere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi sandınız?"

             İnsanlık, "boşyere" değil, doğa ve toplumun gidiş kanunlarını bilince çıkarıp onlara uyum yaparak doğa ve insan toplumunun ömrünü "uzatmak", daha doğrusu olabileceği kadarına tıpatıp uyarak, olması gerekenden daha az bir zamana doğru kısaltmamak için yaratılmıştır. Muhammed bunu mistik karanlıklar içinden çıkarmaya çalışan bir seziyle kavramış ve bunun için uğraşmıştır.

    23- "ANKEBUT SURESİ"

             Mekke'de inen son suredir: Örümcek anlamındadır ve tefeci - bezirgan azgınlığının tutumu örümcek ağına benzeterek anlatılır. Ve ince psikolojik diyalektikler de seçilip hiyerarşilendirilir: Besbellidir ki tarihsel devrimin stratejisi hiç olmazsa seziler - bilinç denli keskindir; anında hissedilip düşünce - davranış geliştirilmektedir:

                 41- "Allah'tan başka velilere bağlananlar örümceğe benzerler. Evlerin en çürüğü örümcek evidir; keşke bilselerdi."

             Bunlar dünya malı ve süsü peşinde koşan Kureyş tefeci bezirganları ve zalimleridirler. Bunlar çeşitli ayetlerde belirtilir; İfşa ve teşhir edilirler. Kur'an bunların kişiliklerine, kişi mülkü azgınlıklarına hitap etmez; biraz toplumculuk geleneği taşıyan halk kur'an'a sarılmakta gecikemez. Çünkü Hicaz toplumu yüzlerce yıldır güney ticaret yolu'nun önemini ve geleceğini kavramıştır; hep birlikte o'nu evrensel bezirganlık için açmalı ve kullanmalıydılar. Yoksa hemen hemen üretimde hiç bir rolü olmayan, Arabistan çöllerinin cehenemcil yaşamı niye çekilsin ki?
             Peygamber ve ayetleri bu psikolojiye altuşur sezilerine göre gelişiyordu:

                 49- "Hayır, Kur'an kendilerine bilgi verilenlerin göğüslerinde (içlerinde) bulunan açık açık ayetlerdir."

             Yani tamı tamına Hicaz insanının altşuur psikolojisini kollayan rezonans'a gelen Peygamber ve Kur'an onların toplumcu ruhlarına hitap eder. Ama meseleyi maddi ticaret yolları ve evrensel boyutlarıyla seçip koymak bilinci henüz gelişmemiştir. O maddi koşullar onları derinden etkiler, ve altşuurlarından yönlendirir. Çünkü beyin onbinlerce - binlerce - yüzlerce yıldır kutsallaşma projesi içinde tepetaklak, din ile tanrısallık - kutsallık ile düşünmekte alışkanlık skolastisizim koşullanışı yaratmıştır. Eğer meseleyi gidiş kanunları içinde kavrayamazsak, o çağın skolastisizmini modern bilimler içinde tersten sürdürmüş ve gerçekleri çarpıtan sempati veya anti patiye girmiş oluruz. Demek tarihin gidiş kanunlarını kabaca ezberlemek ve bir iki tarihi olaya uygulamış olmak bile yetmez; düşüncenin gelişimine de uygulamış olmak gerekir. Ancak o zaman din gibi en speküle esnek konular daha gerçekçilikle aydınlığa çıkarılabilir.
             Allah ve peygamberi bu yüzden yürüdükleri yolda olanca gücüyle, ki bu güç bilinçten çok daha üstün bir güçtür o çağda, kendilerinden emindirler:

                 49- "Bizim ayetlerimizi, zalimlerden başkası inkar etmez."

             Yani aklı başında bütün Hicaz toplumu biraz çıkarlarını kollektivize edip güney yolunu, orta yolu açmak uğruna ortaklaşa güçlüce kullansalar, yollarının üzerindeki Acem'i Bizans'ı kaldırıp cihangir olabileceklerdir. Bir tek karşı duran Kureyş zenginleri ve zalimleridir; Menfaatlerini terkedemezler. Ama bu maddi temel çok tanrı - tektanrı ideolojisi içinde erimiş olarak konuşulur - sınıflar savaşının din savaşı gibi duruşu bu yüzdendir. Bu aldatıcıdır. Burjuva sosyal devrimleriyle ve ideolojisiyle din düşüncesinin yerini daha laikleştirilmiş akılcılık ve idealizm alsa da yine maddi temellerle konuşulamaz. Çünkü beyin bir kere tepetaklak düşünürler alışmıştır. Marks - Engels ile birlikte toplumsal gidiş kanunları ve paralelinde Darvin ile birlikte doğanın gidiş kanunları bulunmaya başlar ve düşünce sistemi determinizmde oldugu gibi ayakları üzerine oturur.
             Bu açılardan 1400 yıl öncelerinin, Antik Çağ düşünce sisteminin en gelişkin son orijinal madeniyet örneğinin düşünce temelleri olsa bile, tepetaklak maddi temeller altşurda kalmış veya din bayrağında gizlenmiş olarak düşünür. Bu olağandan tarihsel maddecilik dışındaki maddeci düşünürler bile hala maddecilik içine Skolastizimi ve Metafiziği karıştırışlar, veya tarihsel maddeciliğin bile ezber: Kara kitap üzerine gelişip duruşu bu temellerle bağlantılıdır. O temeller gidiş kanunlarıyla enine boyuna bilinçlere çıkamadıkça düşüncenin gelişimi de kolay olmayacaktır...
             Bu yüzden peygamber ve Kur'an konuşmaları da yerli yerinde anlaşılmış sayılamaz. İslam sempatizanları onları tektanrıcı ibadet görevleri içinde kavrayıp sıkılaştıkça uygularlarken, kapitalizme veya emperyalizme bilmeden bilerek hizmet etmiş olabilirler; genellikle de kullanılmaya bu yüzden açık olurlar ve benzeri.
             Peygamber ve Kur'an tarihsel görevleri için tam inançtan kenetlenmekten yanadır. Bu yüzden safları sıklaştırmak için ayrıntılı psikolojiye de temas eder: İyigün dostlarını ayırdeder:

                 10- "İnananlardan kimisi var ki "Allah"a inandık der fakat kendisine Allah uğrunda eziyet edilince insanların işkencesini, "Allah"ın azabı gibi sayar. Ama bir yardım gelse bizde sizinle beraberdik derler..."

             Sadece iyi gün dostu tarihsel görev için yetmez tarihsel görev için ölümleri göze almak cihad gerekir. peygamber kendisinden bilir ve ikiyüzlülükleri (oportunizmi) sık sık paylar ve açık eder:

                 11- "Allah, elbette yürekten inananları bilir ve elbette ikiyüzlüleri de bilir."

             Kimileri de ya henüz eski geleneklerini terkedememiş, yeni Allah kavrayışına ulaşamamıştır ve bu yüzden eskisiyle yeni Allah'ı veya Allahları birlikte anmaktan vazgeçemez; geriye dönüşler yapar; Peygamber ve Kur'an bu ikircilliklerden de kurtulunmasını daha işin başından şart koşar:
             "Allah ile beraber başka bir tanrı çağırma sonra azabedilenlerden olursun" (Şuara-213 ncü Ayet)

                 61- "Andolsun ,onlara "gökleri ve yeri kim yarattı, Güneşi ve Ay'ı kim boyun eğdirdi?" dersen "Allah" derler. O halde nasıl Allah'ın birliğinden döndürülüyorsunuz."

             Ve 63 üncü ayet "... "....Hamd sadece Allah'a layıktır. Fakat onların çoğu düşünmezler.."
             (Ankebut suresi. 61-63. Ayetler)
             Bu ayetler aynı zamanda Arabistan toplumunun daha önceden beri tektanrıcılığı duyduğunu ve düşüncesinin bu yönde evrime girdiğini veya en küçük uyarılarda bile süratle evrim geçirebilme aşamasına geldiğini, tarihsel görevlerini sezebileceğini gösterir... Muhammed ve Kur'an bu yüzden yeterli olgunluktadır ve çarçabuk Hicaz toplumundan çevreye yayılır...

    24- "MÂİDE SÛRESİ"

             Kur'an ve peygamberi barbar gelenek göreneklerin daima akılla medenileştirilmesinden yanadır ve bunları prensipleştirir: kanbağlarını çözerken korumaya çalışır:

                 3- "Ölmüş (leş) hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkasının adına boğazlanan, boğulan sopa ile vurulan, yüksekten düşen boynuzla ölen, yırtıcı hayvanın parçaladığı hayvanların eti size haramdır. Kestiğiniz hayvan başka, dikili taşlarda boğazlanan fal aklarıyla üleşilen dahi haramdır(...)"
                 4- "Onlar ne helâldir? diye sorarlar, diyesin ki: size arı (tertemiz) şeyler helâldir yırtıcı olan Allahrn öğrettiği yolla yetiştirilip öğretilen hayvanların avladığı şeyler dahi helaldir, yeyiniz bunların tutuklarını, o şeyde allahın adını anın, Allah'tan sakınınız, Allah çabuk hesaplıdır."

             Barbar insan doğal insandır, aklı da berraktır. Ancak gidiş sınıflı topluma parçalanma (medeniyete geçiş) yönündedir. Yerleşik düzen ve ticaret ağır bastıkça barbar (doğal) yaşam geride bırakılırken adetleri de yasaklanır, barbar ehlileştirilir Kur'an olabildiğince bu gidişin verdiği akılla ve İbrahim geleneğiyle, diğer isevi ve musevilerden (kitaplılarda) öğrendikleriyle; ama keskin sezilerle bu yönelişi güder. Elbette bugün, getirdiği prensipler, o günkü koşullara göre değerlendirilmezse, skolastikçe o güne saplanıp kalınılır. Günümüzde artık her konu bilim ışığında aydınlanmıştır veya bu olanaklara sahibiz. Artık her küçük konuyu bile bilimin merceği altına koyarak çözümleyebiliriz.
             Namaz: Abdest - Hac - zekat bildiren ayetler aynı medenileşme prosesini akılla teşkilatlayıp prensipleştirir.

                 27- "Onlara Adem'in iki oğlunun haberini hakkıyla anlatasın, ne zamanki onlar birer kurban. kesmiştiler, birinin kurbanı onaylanarak, ötekinin kurbanı onaylanmayınca, dedi ki: "Ben seni öldüreceğim" öbürü de dediki : "Allah ancak sakınılan şeyleri onaylar."
                 28- " Sen beni öldürmek için elini uzatsan da ben seni öldürmek için elimi uzatamam, alemlerin tanrısı Allah'tan korkarım."

             Kur'an bu öyküyü burada şunun için anar: Kur'an ve peygamberi getirdiği buyruklara uymayanlara karşı son derece hoşgörülü olduğu kadar, son derece de savaşçıldır. Onları kardeş kavgasına karşı şiddetle uyarır. Ama bu en çok Mekke bezirganlarına - zenginlerine karşı "Dişe diş göz göz" keskinliğine dönüşür:

                 45- "Biz onlara orda (Tevrat'ta) yazdık ki Cana candır, göze göz; buruna burundur; kulağa kulak; dişe diştir; yarayan kısas. Kim kısastan vazgeçerse günahı bağışlanır, Allahın indirdiği şeyle hükmetmeyen kimseler, işte bunlar zalimdirler."

             Hz. Musa yahudi topluluğunu, Mısır'dan Kızıldeniz med - cezirlerinden ve Sina çöllerinden vaaddedilmiş toprak filistin'e zor bela aşırıp geçirirken; hem firavun derebey despotizmine karşı hem de kendi içindeki yozlaşmışlara karşı "göze göz dişe diş" savaşmak zorunda kalmıştı.
             İsa (İncil) ise, artık Roma imparatoruluğu'nun medeniyetler zılgıtlarının altında iyice köleleşmiş yahudi topluluklarına "bir yanağına vurulursa öteki yanağını çevir" katlanışını öğütlemekten başka yol bulamıyordu.
             Hz. Muhammed'in koşulları çok daha elverişliydi. Güney Ticaret yolu: Kızıldeniz - Mekke Yemen ve Umman üzerinde bulunuyordu. Ve orta-Kuzey ticaret yolları medeniyet çöküntüleriyle tıkanmış bulunuyordu. Güney Ticaret Yolu açılıp geliştirilidikçe, islam medeniyeti'nin akınlarıyla bütün ticaret yolları yeniden açılıp bütünleştirilecek ve tefeci-bezirganlığın evrensel çağı açılacaktı.
             Hz. Muhammed bunu keskin sezileriyle yakaladı ve Arabistan'daki kentleri islam medeniyetinde bütünleştirmeyi başardı.
             Bunun için "göze göz dişe diş" prensibini sonuna dek benimsemek ve uygulamak gerekiyordu. Bu yüzden Musa'nın (Tevrat'ta belirtilmiş olan) öğretisini benimsedi: hem kendi (müminler) içinde hem bedeviler içinde hem de azgın Mekke bezirganlarına karşı. Ancak uygulamada daima azgın bezirganlığa ve tefecilere karşı sıkı durulmuştur. Buna rağmen gidiş, bezirgan medeniyetleri gelişiminden yana olduğu için, İslamiyetin bu prensibi sonradan tersine çevrildi: Zenginlerin fakirlere karşı zılgıdı biçiminde uygulandı...
             İşte o zaman "din bir afyondur" kalitesine büründü: Allah padişah ve Firavun veya Nemrut veya Tiran oldu. Cehennemi hapishaneleri, Melekler hükümet erkanı oldu... yoksa özünde din hiç bir zaman bu denli tek yanlı medeniyet yansımalı olmadı. olamazdı, çünkü dinlerin ortaya çıktığı süreç: daima barbarlar (komünler) ile medenıyetlerin çarpışmasından daima komünün kankardeşlik - sevgi - saygı - kollektivizm prensiplerinin korunarak medeniyete aşılanmasından; dolayısıyla doğanın ve toplumun kanunlarına uyum. yapma zorunluklarından ve sezilerinden doğmuştur - gelişmiştir... Derebeylerin firavunların - Fağfurların eline geçtikten sonra din, Medeniyet bataklıklarında insanı ezenlerin zulüm silahı olmuş, evrimi başaramıyan köle ve serflerin ise çaresizlik anyonu: cennete sığınış olmuştur.
             Kur'an ve Peygamberi bunu sezer ve medeniyet gerişlerinde bezirgan - tutsağı olmuş eski Musa ve İsa dinlilerinin kötülüğünden korunur:

                 45- "Biz onlara orda (Tevrat'ta) yazdık ki Cana candır, göze göz; buruna burundur; kulağa kulak; dişe diştir; yarayan kısas. Kim kısastan vazgeçerse günahı bağışlanır, Allahın indirdiği şeyle hükmetmeyen kimseler, işte bunlar zalimdirler."

             Yanlış anlaşılmasın, Kur'an ve Peygamberi Tevrat'a incil'e karşı değildir; yanlış uygulanmasını ve yozlaşmayı; bezirganlaşmış dini uygulamaları işaret eder.
             Kur'an İbrahim geleneğini kaynak edinerek Tevrat ve İncil'in kendi çağında ve koşullarında en yüksek ve son sentezini yapar:

                 63- "Onların (Musevi ve isevilerin) bilenleri, danışmanları onları günah söz söylemekten, haram yemekten alıkoysaydılar ya, ne kötüdür yaptıkları."

             Ne Rubbaniler ne Hahamlar onları yeni sentezlere ulaştıramamışlardır. Tıpkı Hz. Muhammed'den sonra çıkmış bulunan mezhepler, tarikatlar gibi. Ancak tarihsel devrimler çağı bitip yerine sosyal devrimler çağı açıldıktan sonra modern peygamberler denebilecek burjuva ve proletarya teorisyenleri ve devrimcileri yeni bir yol açabilmişlerdir.
             Öyle ki Antık Tarihte medeniyette (tefeci-bezirganlıkta) ilk gelip bataklaşanlar erryozlaşmış - Kastlaşmış oldular; tıpkı bugünkü burjuva rejimleri gibi. Bezirganlığa ve buruvalığa en az batanlar, tarihte ve toplumlarda bir rol oynayacak durumda kaldılar. Bu ister köle olsun ister modern proletarya olsun hep böyle oldu. Çünkü en temelde görünmeden rol oynayan hep komünün kollektivist insancıl yanıydı. Sosyal sınıflar aysbergin yüzeyde görünen tepeleriydi. Medeniyet parıltılarına fazlaca yakasını kaptıranlar medeniyet gerizlerinde çürümeye mahkum olanlardır. İnsanlığa onlardan sadece zarar gelir. Parayla ayakta kalabileceklerini sanırlar. Ve kimseye yardım etmezler. Sadece kendilerini düşünürler. Bu yüzden daha çok para isterler. Ta ki boğuluncaya ve yozlaşıncaya çürüyünceye dek. Yozlaşmamış ve yoksul olanlar temelleri içlerinde daha çok taşırlar. Ve onların her türlü açlık - yaşanmamışlıkları dinamizm yaratır. O dinamizm ise tek başına açlığını gideremeyeceğini anladıkça kollektivizmde buluşur. Parası olanlar bu tarafa akarlarsa mutlu ve elenmeden yaşayabilirler...
             Kur'an ve peygamberi bunu her an sezer ve içinde yaşar. Elbette bugünkü gibi bilimsel anlamda bilinçlere çıkaramaz. Fakat o itilimlerle davranır. Çünkü o tarihsel determinizmin o çağdaki en içten en bilinçli (sezili) elçisidir; yansımasıdır.

                 82- "Her halde göreceksin inanmış olanların en koyu düşmanları yahudilerle Allah'a eş koşanlardır. Yine de göreceksin inanmış olanlara dostlukça daha yakın "İsa'lıyız" diyenlerdir; çünkü aralarında keşişlerle, rahipler vardır, bunlar büyüklenmezler."
                 83- "Peygambere inen şeyi işitiklerinde hak olduğunu bilmeleri yüzünden, gözlerinden yaşlar aktığını görürsün. "Ey Tanrımız biz inandık, bizi tanıklarından kıl."

             Yahudiler 2 bin yıldır bezirgan dört yol ağzı Filistinde tefeci - bezirganlıkta kaşarlanmış yozlaşmışlardır. Tevrat'ı da kendi çıkarlarına uydurup kastlaştırmışlardır. Bu yüzden Kur'an ve peygamberinin sözlerini alayla karşılarlar; çıkarlarına ters gelir. Güney Ticaret yolu'nu bir iki kabilenin elinde çarçur edip tıkamanın dar kafalılığını aşamazlar.
             Hristiyanlık henüz yeni bir din olduğu gibi, Muhammed'e yakınlık duyanlar yine Güney Ticaret Yolu üzerinde ve daha barbar kalmış Habeş krallığıdır. İslamiyeti, hem Mekke'nin azgın tefeci, bezirganlığına ve çıkarıcı çok tanrıcılığına karşı kendilerine daha yakın bulur. Kur'an ve peygamberi bunu sezer ve söyler..
             Ama kimse İslamiyet'in evrencil yayılışını, peygamber veKur'an kadar önceden göremez ve sezemez. İslamiyet o çelişkilerden, çatlaklardan yararlanarak ayakları üzerine dikilir, belini güçlendirir.

    25- "ENFÂL SÛRESİ"

             (Savaş Gamimetleri: İslâm Sosyalizmi üzerine)

                 1- "Sana savaş genimetlerinden sormaktadırlar. De ki: "Ganimetler Allahın ve Peygamberinin (elçisinin) dir. Siz gerçekten inanan insanlar iseniz, Allah'tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve elçisine itaat edin."

             Barbar kişi mülkü bilmezdi, herşey kollektifti. Bu yüzden antik tarihte barbarlar (komünün kollektif aksiyonlu insanları) Medeniyet (kişi mülkiyetli sınıflı toplum) üzerine akın edip kentleri yağmalayıp yıktıklarında, ganimetler komünün ortak malı olurdu. Zaman içinde komün sınıflı topluma bu akınla yeni kurdukları kentlerle medeniyete çözüldükçe bile, devletçilik devlet (kamu) mülkiyeti on yıllar boyunca egemen biçimde sürüp gittiği gibi toprak reformu denebilecek bir düzenlemeyle toprak işleyenin tasarrufuna bırakılırdı. Böylece antik tarih bir adım da olsa ileriye giderdi. Bu bir Tarihsel Devrimdi. Çünkü antik tarihte henüz köleler sosyal devrim yapabilecek bir devrimci sosyalizasyona ulaşmamışlardı.
             İşte Arabistan'da olan da, kendine özgü (orijinal) bir tarihsel devrim özelliği taşıyordu. Kur'an ve peygamberi bu tarihsel devrimin prensiplerini koyuyordu.
             Bu yüzden ilk Bedir savaşı başarıldıktan (zaferle sonuçlandırılmasından) hemen sonra ortaya ganimet paylaşma kavgası çıkmıştı. Allah ve elçişi, Enfal suresinin ilk ayetiyle duruma el koymak zorunda kaldı:

                 "Ganimet Allahın ve elçisinindir"

             Bu söylendiği ve yazıldığı kadar basit öylesine söylenmiş bir kural değildir. Tersine en keskin savaş komünizmi prensibidir. Allah korkusu peygamber saygısı ile korunur:

                 "Allahtan korkunuz"
                 "Eğer inanmışsanız, Allah'a ve elçisine itaat ediniz"

             Kur'an ve peygamberi islamiyetin ilk savaşçıl - devrim yıllarında böyle keskin sosyalizm yanlısıydı. Çünkü kişi mülkiyeti hırsının medeniyetleri batırdığını görüyordu, seziyordu. Ve peygamber, ilkel komünün saf - tertemiz kollektivizmini, insan - doğa sevgisini - saygısını (ülküsünü) yaşıyordu. Başka türlüsünü yapamazdı.
             Ancak kişi mülkiyetini (medeniyeti) de tatmış, tarihsel gidişin medeniyete doğru geliştiğini de görüyordu. Bu durum, Allah'ı ve Peygamberini bir sentez yapmaya götürdü. Bu elbette bugünkü bilincimize benzer bir bilinçle olmuyordu. Pratik dayatmalar sonucunda, yaşanan barbar - medeniyet çelişkilerinin doğal bir senteziyle oluyordu.
             İşte bu haleti ruhiye içinde, islam tarihsel devrimi ilerledikçe, komüncül yapı ve gelenekleri medeniyete kişi mülkiyetine çözülüşünü geliştirmek zorunda kaldı: İslami tarihsel devrimi medine fukaralarına - köylü - esnafına ve yoksul tefeci - bezirganlarına; aynı zamanda komün gelenekli Hz. Ali yiğitlerine dayanıyordu. Zafer bunlardan yana geliştikçe Mekke zenginleriyle - Ebu Sufyan sülalesiyle bile uzlaşılmak; bir tek islam medeniyetinde kaynaşmak mecburiyeti gelip dayattı.
             O zaman Enfal suresinin ilk ayetindeki, keskin islam sosyalizmi, uzlaşmaya doğru esnetildi. Allah ve peygamberi bu gidişe 41 nci ayette şöyle "uyum" yapmayı geliştirdi:

                 41- "Eğer sizler Allah'a ve (hak ile batılın) ayrılma gününde o iki topluluğun karşılaştığı (Bedir) gününde kulumuz (Muhammed'e) indirdiğimiz (ayetlere) inanmışsanız, bilinki aldığınız ganimetlerin beşte biri Allah'a, Elçisine ve Elçisiyle akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Allahın gücü herşeye yetişir."

             "Bedir" savaşı sırasında, İslam medeniyetine geçişi yapacak tarihsel devrimci çekirdek, savaş komünizmiyle gücünü pekiştirmesi - özleştirmesi - mayasını sağlamlaştırması gerekiyordu. Buna uyum, "ganimet Allah'ın ve Elçisinindir" ayetiyle gerçekleştirilmişti. ve İslam ordusu arasındaki mal - mülk çekişmesi bu şekilde kesin kollektivizm ile çözümlenmişti.
             Şimdi, İslâm medeniyeti'nin içine zengin tefeci,bezirgan sülaleri de katıldıkça, onların da gönüllerini "hoş"nut ederek islâmiyeti geniş kitlelere yaymak gereği - veya kaçınılmazlığı ortaya çıkmıştı. Bu realiteye de 41. ayetle uyum yapıldı.
             İslam sosyalizmi (kamu malı ve kolektivizm) bu ayetle beşte bire indirilmişti.
             Ancak yine de tarihsel devrimler o kadar kolayca kollektif ruhunu ve maddesini yitirmiyordu. İslam medeniyetinde de ilk 4 halife (Hulafayun Raşidiyn) devrinde Enfal suresinin ilk ayetine sadık kalınma eğilimi güdüldü.
             Çünkü Kur'anın hemen bütün ayetleri kollektivizmi her türlü insan değerlerini korumak öğütleriyle - buyruklarıyla örülmüştür. Ve İslam tarihsel devriminin çekirdeği henüz iktidardadır:

                 53- "Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunan iyi meziyeti, kendi özünü, değiştirmedikçe - bozmadıkça, Allah da onlara verdiği nimeti bozmaz - değiştirmez. Allah işitendir - bilendir."

             Komün'ün özünü değiştiren dinamizm, komün'ü komün yapan üretici güçler gelişimidir. Doğanın ve toplumun bütünlüklü işleyişi içinde akıp gelişir. Teknik, üretici güçlerin tümünü sürükleyen motor geliştiricidir.
             Ve komün, üretici güçler gelişimi hızlandıkça ister istemez sınıflı topluma (medeniyete) çözülüp eritilir. Ama insan bilinci geliştikçe kollektivizmin yeniden üretimi de geliştirilecektir. Bu antik tarihte adım adım, halka halka gelişir.
             İslam tarihsel devrimi de, Arabistan'daki Arap aşiretlerinin sınıflı topluma çözülüşünün sıçrayışıdır. Kaçınılmaz gidiş kişi mülkiyetinin azgınlaşması ve yeni medeniyetin sosyal devrimci sınıfları yaratamayıp çürümesi ve yıkılmasıdır.
             Kur'anın ve peygamberin biricik korkusu ve buyrukları, bunun sezgilerinden çıkmıştır. 53 ncü ayet de bu sezgiyi bir başka açıdan yineler.
             Ama 41. ayet ile bizzat toplumun fiili değişimini temelden etkileyen ekonomi kuralını Allah ve Peygamberi bizzat onaylar ve destekler. Çünkü fiili gidişi Kur'an ve peygamberi güderken, gerçekte bu tarihsel akışın kendisi Kur'anı ve peygamberi belirlemektedir.
             Zaten Peygamber'in kendisine ayet indirilişini algılayışı evrimin kişi üzerindeki belirleyici gücüyle oluşur. Evrimin Hz. Muhammed'de kuvvetle yansıyışı; yani barbarlık ile medeniyet zıtlıklarından en devrimci sonuçları çıkarışı mümkün olduğu için, kendisini doğal olarak peygamber hisseder ve ilan eder...
             İşte Enfâl sûresindeki birinci ve 41 nci ayetlerdeki çelişkinin kökeni budur.
             O kökler: insancıl öz daima, her olayda peygamber'e Allah'ça hatırlatılır. Yorum, komüncül öz ile sınıflı toplumun ve kişi mülkünün güreşlerinden gelişir. Bu yüzden Kur'an'ı ören şey, Peygamber'in ölümünden sonraki halifeler çağında da sürer. Tefeci - bezirgan Emeviye Saltanatı tüm kancıklığı ve zulmüyle üste gelir gelmez o öz zorla - hileyle eritişilir. Çökkün Acem medeniyeti yıkılarak orta ticaret yolu açılır. İslâm kutsal Mekke - Medine: İslamlığın beşiği yakılıp - yıkılır; bunaltılır. Çünkü güney ticaret yolu önemini kaybetmiştir: tefeci bezirganlık evrencil ticaret yollarının köprülerini ana yoldan kurmuş - medeniyete geçmemiş barbar kalmayacak derecede her yana parçalayıcı kişi mülkiyeti tohumlarını saçıp filizlendirmiştir... İnsancıl öz, giderek evren çapında medeniyet: sınıflı toplum mekanizmalarıyla parçalanıp yeniden üretilmek üzere hazırlığa sokulur.
             Arkadan gelen göçebe rönesansçılıkları bu hazırlık aşamasını yeniden öğütüp herkesçe hazmedilişini sağlar; sosyal devrimler: kapitalizm çağının gebeliğini geliştirir...

                 67- "Yeryüzünde ağır basıncaya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Allah ise ahireti istiyor."

             Hz.Ömer esirlerin öldürülmesini, Hz. Ebubekir fidye alınıp bırakılmasını teklif etmişti. Peygamber Ebubekir'inkini doğru buldu. Ama Allah buyruğu daima bütün insanlığın kurtuluşu (evrensellik) için ayetlerini örüyordu, peygamber de insancıl yüreğile hep islam savaşının gelişmesini kollayarak buna uyuyor, dünyevi hevesleri törpülemeye çalışıyordu. Esirlerin bile gönüllerini alan ayetler nazil oluşu aynı insancıl ve islami kaygılardandı:

                 70- "Ey peygamber! ellerinde bulunan esirlere söyle: Eğer Allah sizin kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse, size sizden alınan fidyeden daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah esirgeyen ve bağışlayandır."

             Canlarına - mallarına kıyamayıp davaya sonra katılanlar da aynı kaygılarla hoş karşılanır; akrabalık - kan bağlarının bazen davadan da ileri köklü duygular taşıdığını bilir ve hoş görülür. Kan davaları haram kılınsa da, İslam davası için muhafaza edilir:

                 75- "Onlar ki sonradan inanıp hicret ettiler. Sizinle beraber savaştılar. İşte onlar da sizdendir. Rahim sahipleri birbirlerine daha yakındırlar... "

    26- "AHZAP SURESİ"

             Devrim hazırlık ister; fikri - ruhi - teşkilatcıl hazırlık her eri sardığı ölçüde başarı gelir. Yoksa panik ve korku ve ihanet anlatılabilecek gibi değildir. "Evrim" günlerindekiyle kıyas bile götürmez. Ancak unutulmaz izleri derslerle doludur. Bu "Hizip" anlamına gelen sure Hendek savaşı günlerini anlatır.
             Medine'ye Hicretin 5 inci yılında Kureyş ve Gatafan kabileleri bütün kollarıyla Medine üzerine yürüdüler. Medine'de Müslümanlarla uzlaşan Benû Kurayza adına bağlı yahudi kabilesi de bunlarla birleşti. hepsi 12.000 kişilik bir ordu olmuşlardı. Muhammed'e iyi bir savunma talktiği yapmaktan başka bir şey kalmıyordu. Medine kenti'nin çevresine bir hendek kazdırıp, çıkan toprağın arkasına okçularını yerleştirdi.
             Kureyş ve Gatafan ve Kurayza saldırıda cesur ve inançlı olamadıkları ölçüde kuşatmayı bir ay kadar sürdürdüler. Hendeği aşamadılar. Ve giderek savaş sıcaklığını yitirdi. Düşmanın inancı - cesareti iyice sarsılmıştı. Çöl fırtınası Hendek savaşını müslümanlar yararına çevirdi. Fırtına'nın geçmesini bile beklemeden düşman Mekke'ye geri döndü.
             Sonradan bu olay ayetlerle dersleştirildi.

                 10- "Hani onlar üstünüzden ve alt tarafınızdan (vadinin üst ve alt yanlarından) gelmişlerdi. Gözler kaymış yürekler hançerlere dayanmıştı. Allah hakkında çeşitli tereddütlere düşmüştünüz."
                 11- "İşte orada müminler denenmiş şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı."
                 12- "Münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar "Allah ve Resulû bize sadece boş vaidlerde bulundu" diyorlardı.
                 13- "Bir grup da" çeşitli mazeretlerle "Sadece kaçmak istiyorlardı."

             15- "Oysa kaçmayacaklarına dair Allah'a söz vermişlerdi" Devrim bu tereddütlerle yürümezdi tabi. Çekirdek sağlamdı ve Muhammed hep o çekirdeği çoğaltıp güçlendirdi. Yahudi Kurayz'ın işini bitirmenin tam zamanıydı. Yahudi kalesini kuşatarak 20-25 günde kaleyi düşürdü. Müslüman çekirdeğini ve cephesini güçlendirdi...
             17- "NAHZ SURESİ"
             18- "İSRA SURESİ"
             19- "KEHF SURESİ"
             20- "MERYEM SURESİ"
             21- "TAHA SURESİ"
             22- "ENBİYA SURESİ"
             23- "HAC SURESİ"
             35- "SEBE SURESİ"
             36- "MELAİKE SURESİ"
             37- "YASİN SURESİ"
             38- "SAFFAAT SURESİ"
             39- "SAAD SURESİ"
             40- "ZUMER SURESİ"
             41- "MÜMİN SURESİ"
             42- "FUSSİLET SURESİ"
             43- "ŞURA SURESİ"
             44- " ZUHRUF SURESİ"
             45- "DUHAN SURESİ"
             46- "CASİYE SURESİ"
             47- "AHKAF SURESİ"
             Bu Mekki sureleri, ilk bölümlerde yeri geldikçe işlediğimiz için yeniden ele almıyoruz. Kur'an ve peygamberinin metodu kavrandıkça okuyucu tekrar tekrar kendi başına konuyu geliştirebilir ve geliştirmelidir.
             Kimi Müslüman gençlerimizin modern sınıflı toplumun geberen emperyalizm çağında "kıyamet alametleri" görmesi ve kıyameti gerçekten beklemesi, yani Kur'an'ı günümüze ayarlamaya çalışması tasadüf değildir: Kıyamet sınıflı toplum haksızlıklarının sonu alacaktır. Muhammed Antik sınıflı toplumlarının 5-6 bin yıllık tepesinden aşağılara - gerilere yıkılmış kentlere - toplumlara; geleneklere bakınca, toplumun maddi temellerden kalkan iç dinamizmiyle değil yine Allah sistemiyle bakmak zorunda olduğu için kıyameti Allah'ın nihai adaleti biçiminde görüyordu.
             (Şu "gerçekten çok nankör olan insanlık" doğadan ve toplumdan geldiği halde; doğaya ve topluma, kendi bencillikleri uğruna, kendini de doğayı da yok ederek uyumsuz hale gelmesi başka nasıl çözümlenebilirdi? Elbette bu nankörlük yine kendi kendini vurarak doğa ve insan toplumunun gidiş kanunlarının bilince çıkarılıp onlara uyulma savaşı verilmesiyle çözümlenebilecektir. Bu ne yaman diyalektik kuraldır ki bilinçten çok ödül ve ceza sistemiyle işler ve sınıflı toplumun topyekün ödülünü topyekün bir ceza ile insan bilincine dönüştürür. İnsan beyninin bile doğadan ve toplumdan geldiğini ölümsüz biçimde hatırlatarak insan bilincinden üstün hiç bir şeyin olamayacağını "nankör" gözlere batırır: "Hakikaten insan çok nankördür" "Allah kıyamet günü, ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmederek haklıyı - haksızı ayıracak")
             (Hac suresi: 66 ncı ve 69 uncu Ayetler)

    27 "NUR SURESİ":

             Muhammed'in ve Hicaz toplumu'nun önünde yükselen tarihsel devrim görevi öylesine evrencil boyutlarda olduğunu sezdiriyordu ki; o görevi kavradıkça Muhammed, çevresinde olup biten, insan nefsinden kaynaklanmış olaylara daha objektif ve düzeltilebilir olduğu ölçüde hoşgörüyle bakıyordu. Böylece Allah'ın (determinizmin) yüceliğini - yaratıcılığını ve hoşgörürlüğünü de daha derinden kavramaya yaklaşıyor ve Allah kavrayışını o güne dek görülmemiş zenginliklere ulaştırarak bilmeden determinizme yaklaştırıyordu. Kişisel dipsiz kuyu didişmelerinin üzerindeydi:
             Fuhuş: cinsel yasakları hiçe sayan, toplumun geleneklerini havaya uçurup üretimi ve insan üreyimini verimsizleştirip felce uğratan; giderek insancıl olan en yüce duyguları: onur - sevgi - saygı - yaratıcılık yetenek dolayısıyla üretime üreyim mekanizmalarını sekteye uğratan hatta yozlaştırıp çürüten bir eylem olduğu ölçüde toplumun varolma koşullarını da dinamitler. Çünkü toplum denen insanlık, cinsel yasaklar ile başlamış ve gelişmiştir. İnsanlığın ilk başladığı yere: Cinsel yasaksız en ilkel topluma dönüşü olanaksızdır ama fuhuşun yaygınlaşması, hangi toplum biçiminde olursak olalım cinsel yasaksız ilk topluma: hayvanlığa yaklaşmaktır ki bu üretimi ve insan üreyimini o ölçüde felce uğratır. Ve ne denli modern toplum aşamasında bulunursak bulunalım, bu felce uğratış ölçüsünde toplumumuz krizlere - çürüyüşlere ve çöküşlere girmeden yapamaz.
             Medeniyete henüz geçmeye çalışan komünal toplum insanı, fuhuş'a düşerse ne olur? Cinsel yasakları da hiçe sayarak, Sadom ve Gomorra kent medeniyeti örneklerinde olduğu gibi, medeniyete, kentler federasyonuna geçemeden: doğmadan ölür. Yani daha toplumcu: üretken ve üreyimli olan komünlerin tarihsel devrimleriyle yok edilir.
             Fuhuşun esaretine düşen kişiler içinde aynı şey geçerlidir: toplumca aforoz edilmesi bir yana, üretkenliği ve üreyimi felce uğradığı ölçüde "insan" olmaktan çıkmaya başlar...
             Muhammed bunu yakalamadan yapamaz: Muhacirler içinde ve yakın çevresinde beliren Fuhuş girişimlerini anında "Haram" kılan ayetler pesisıra gelir.

                 3- "Zina eden erkek, zina eden veya ortak koşan kadından başkasıyla evlenemez; zina eden kadın da zina eden veya ortak koşan erkekten başkasıyla evlenemez. Müminlere haram kılınmıştır."

             Burada "Zina" fuhuş anlamına doğru gelişmiş bir durumdur. "Haram" ise basit bir "yasak" kelimesiyle açıklanamayacak kadar "insani" özellikler içerir. "yasak" insan toplumunun; insanın insana koyduğu kanuni bir uygulamadır. Allah'ın koyduğu yasak haram ile aynı uygulamaları ve sunuşları karşılamaz. Haram'ı çiğnemek insanlıktan uzaklaşmak anlamlarına yaklaşır. Bu doğa ve toplumun temel kanunlarına uyum ile karşılanabilecek değerde veya anlamdadır... Modern toplumlar bunca bilimlere sahipken bu "uyum" edebine sahip olacaklarına sanki inadına doğanın ve toplumun gidiş kanunlarına uyumsuzluk edepsizliğini geliştirmişlerdir. Neden? Dinleri imanları "Kar" "irad" - "Faiz": para olmuştur da ondan. Komün gelenekli toplumlar bunlardan uzak olduğu ölçüde doğa ve insanın gidişini kutsallaştırarak "uyum" terbiyesini edinmişlerdir.
             Bu yüzden "Haram" modern toplumun yasak kültüründen değerlidir. Ama yetmez. Sosyal adalet ve eşitlikle, ve kültür gelişimiyle desteklenmesi ve hoşgörüyle sarmalanarak büyütülmesi - yerleştirilip kökleştirilmesi gerekir. Peygamber bütün bunları determinizm ile içinde etinde - kemiğinde duyar. Duyduğu için peygamber olmuştur. Kur'an bu yüzden hoşgörü - adalet - eşitlik - toplumculuk - paylaşmacılık - sevgi, saygı, özetle: insani duygularla yüklüdür.
             "Zina" fuhuşa açılan ilk kapıdır. Ama fuhuş değildir henüz. Ve olmayabilir de "Zina" bir ihanet ve fuhuşa doğru gelişebilecek bir prosenin başlangıcı da olabilir. Bunu daha çok toplumun gidişi belirler. Bu yüzden "insancıl" ihtiyaçlar ile altşuurdan patlak verir. O ölçüde de hoşgörüye mazhar olur Maddi - manevi - cinsel uyumsuzluklar eşleri "Zina"ya sürükleyebilir. Yine de bu insan olma yolunda "sosyal hayvanılık" depreşmelerinden baka bir şey değildir. Bu yüzden pişmanlık duygularını içerir ve "Tövbe" ile yani özeleştiriyle veya bir daha aynı hataya düşmemekle önü kesilebilir.
             Erkek düzeninde erkekler, bol bol zinayla aileyi götürmeye alıştıkları ölçüde, toplumu fuhuş pazarına sürüklemişlerdir. Kadınlar genellikle pazar ve erkek sisteminin kurbanları olurlar. Hicaz toplumu bu gidişin başındadır. Muhammed bunu sezer ve Fuhuş'un başı olan Zina'ya insancıl ihtiyaçlarla geliştiği ölçüde hoşgörülü davranır. Ancak özelleştiriyi ve o günkü geçerli eylemi ve adıyla: "Tövbe"yi şart koşar:

                 5- "Ancak bundan sonra tevbe edip uslananlar hariç. Çünkü Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir."

             Burada "çok" sıfatı, "Zina"nın da çok önemli ve büyük bir hata olduğunu anlatır. Zina, sezilmiştir ki toplumun varoluş koşullarını kemirebilecek bir gidişin başıdir. O ölçüde de bağışlanması - hoşgörülmesi peygamberi de aşan Allah'cıl sonsuzlukta bir hoşgörü gerektirir. Zina'yı Fuhuşa varmaması için hoşgörüyle ve sosyal eşitlik - adalet v.s. ile sarmalayan toplum gidişi içinde bulunulabilirse, zina'nın azıtması önlenebilir. Bu kişyiyi - peygamber de olsa aşar; toplumsal gidişin işi olur. Bu yüzden determinizmin veya Allah'ın bağışlaması ve esirgemesi peygamberlerinkinden "çok" daha yücedir...
             Medeniyet'e geçiş, büyük bir tarihsel devrim göreviyle karşı karşıya bulunmuyorsa; Sodom ve Gomorra'da olduğu gibi tefeci bezirgan azgınlaşmasıyla dolu dizgin zevki sefa ve fuhuş alemlerine süratle batar ve yok olur.
             Hicaz toplumu da aynı gidiş içinde olabilirdi Sodom - Gomorra veya Musa toplumunda görüldüğü gibi para - zevk - sefa - Fuhuş düşkünlüğü içinde toplum sürünüp kanayabilirdi. Hicaz toplumunu tarihsel görevi kurtarmıştır.
             "Zina" Hz. Muhammed'in ailesine dek bulaşmıştır. Gidiş o denli diyalektik dönüşümler içindedir. Eğer tarihsel devrim görevi hicaz toplumunu saramazsa, tefeci, bezirganlık azması ve kültürü fuhuş, toplumu çökertecek filizlenme içindedir.
             Hz. Muhammed'in eşlerinden hem de en sevdiği eşlerinden olan Ayşe, O'nu temizleyen ayetlere rağmen "Zina" dedikodularına bulaşmıştır. Muhammed bile dedikodulara inanacak duruma gelmiştir. Ama Ayşe'nin pişmanlığını görünce olaya hoşgörüyle yaklaşmaktan başka çare bulamamıştır:
             "İmdi eğer sen suçsuzsan, Allah muhakkak suçsuzluğunu ortaya çıkarır. Ama bir günaha düştünse Allah'a istiğfar ile tevbe et" der. Ve Ayşe'nin gerçekten bu olay yüzünden kahır ve pişmanlık içinde olduğunu anlar. ve anında Ayşe'yi temize çıkaran ayetler vahyolunur.
             Ayşe'nin "zina" yaptığı dedikodusunu yayanların içinde Ebubekir'in akrabası ve yanında fakir olduğu için beslediği yanaşması: Mistah da bulunuyordu. Ebubekir, Ayşe'yi temize çıkaran bu ayetlerden sonra, Mistah'ı kovacağına ve bir daha bakmayacağına yemin etti. Ama Muhammed farklıydı; tarihsel devrim görevi o'nu çok daha lûtufkâr - kucaklayıcı yapmıştı. Aşağıdaki ayet bunu islam çekirdeğine de öğütledi:

                 22- "Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler yakınlığı bulunanlara, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere, yardım yapmamağa yemin etmesinler, affetsinler geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah bağışlayan esirgeyendir."

             Demek insanı insan yapan eğitimden önce, tarihsel görevleridir veya toplumun gidiş biçimleridir. Ama eğitim de o gidişe uygun düşerse o derece önem taşır. Muhammed ve Kur'an'ın görevi bu yüzden az yüce olmamıştır. Ama o'nu kendi koşulları ve görevleri içinde anlayamazsak, sadece kuru bir şiir gibi dinler ve okur isek, günümüzde pek yavan gelebilir. Hatta bu satırların O'nu abarttığı kanaatine bile varılabilir. Gerçek bunun tersidir: bu satırlar o günleri gerçek değerinde açıklamaya yetemez; Muhammed'i ve Kur'anı ve kökleri olan İbrahim'i ve geçmiş gelenekleri anlamak için benzer görevler içinde bulunmuş olmak gerekir...ki o zaman bile hissedilebilir ama yeterince anlatılamayabilinir.
             Fuhuş - Zina ve Ayşe olaylarından sonra islam'da "örtünme" ile ilgili ayetler gelir. Bu sadece kadınları babahanca bir mahremiyete büründürme değildir. Erkeklere de aynı paylama azar - dikkat buyruk olur. Yani bir nefis terbiyesidir. Hatta önce erkekler buyruk altına alınır:

                 26- "Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler kötü kadınlara; iyi kadınlar iyi erkeklere, iyi erkekler de iyi kadınlara mahsusdur..."

             Yani küfür ve zina önce çıktığı yeri kirletir ve bu durum onların zaafları ve iradesizlikleriyle (kişi'lerle) ilgilidir.
             O halde Zina dedikodusuna karışan Ayşe, Safvan ve Peygamber de Kötü" müydüler? Peygamber bu olayı ibret alınacak bir olay olarak görür ve ayrı tutar.

                 26- "... "Bunlar (Peygamber - Ayşe ve Safvan) onların dedikodularından uzaktırlar. Kendilerine Allah'tan bir mağfiret ve çömertçe bir rızık vardır."

             Demek insanların altuşur ile düştükleri bir kötülükten eğer ders alabilirlerse, gelecekteki hayatlarında tahmin edilmeyecek kadar büyük ödüller alabilirler. Ki bu zina bile olsa. Eğer bilinçli bir kötülük içinde değiller ise ve yeterince kökleşmiş derslerini alabilmişlerse... Peygamberce ele alış bu olunca, kadınlara getirilen örtünmeyi, günümüz yobazlarının kadını köleleleştirici - dumura uğratan tutumlarıyla karıştırmamak gerekir. Bütünüyle cinsel metaya dönüşmüş defile giysilerini de haklı çıkaramaz; insan için üretkenlikten başkası yalandır. Kapitalizmin kadını aşağılayan erkek düzeninin kurbanı yapan en küçük fuhuş pazarları köklerinden yolunması ancak yetenek ve üretkenlik olanaklarının sonsuz geliştirilmesiyle mümkün olabilir. Cins olarak suç paylaştırılırsa, bunun sebebi cins olarak başta erkeklerindir. Çünkü sistem onlara çalışır.
             Muhammed azgınlaşmaya başlayan babahan toplumunda yaşadığını sezer Zina kışkırtması konusunda ilk paylama bu yüzden erkekleredir. Allah kelamı kesin ve akıl vericidır:

                 30- "İnanan erkeklere şöyle: "Bakışlarından bazılarını yumsunlar, ırzlarını korusunlar. Bu onlar için daha temiz ve yararlıdır. Şüphesiz Allah onların her yaptıklarını haber almaktadır."

             Bunun ardından gelen ayet kadınlara uzun uzun örtünme gereğini anlatır. Yani ikna etmeye çalışır. Ve hatırlanmalıdır ki bu ayetler "inananlara"dır. İnanmayanları ikna etmek için daha da sabırla mücadele gerektiğini peygamberin bizzat kendi mücadelesi anlatır.
             Ve arkadan gelen ayetler evlenmeyi buyruklaştırır. Evlenmemek için öne sürülecek mazeretleri giderme yolunu tutar; evlenmeyi toplumu için önemli bir eylem olarak öne geçirir. Zina fuhuş prosesinin önüne geçmekte evliliğin de rol oynayalabileceğinı görür; kurallaştırır. Bununla da kalmaz: "Evlenme olanağına sahip oluncaya kadar namuslarını korusunlar" (33. Ayet) buyruğuyla cinsel yasakların önemini sezerek toplumunu üretime yönlendirir.
             Fuhuş'ta suçun açıkça erkeklerde olduğunu bildirir ve kadınları tenzih eder:

                 33- "..... Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, namuslu kalmakta ısrarlı cariyelerimizi fuhuşa zorlamayın. Kim onları Fuhuşa zorlarsa, şüphesiz Allah o kadınlara karşı bağışlayıcı, esirgeyicidir."

             Peygamber ve Kur'an bu derece gerçekçi ve akılcıdır. Meselenin "Nefsi kışkırtmakta" ve "iradeyi aşan" altşuur patlaması: bastırılmış ihtiyaçlarda olduğunu; ama bunda da erkek düzeninin sorumlu olduğunu sezer fakat ne yazık ki elinden gelen budur. Çünkü tarihi akış erkeklerden ve tefeci - bezirgan sermayeden yanadır. Muhammed'den sonraki yüzlerce yıl bile bu konuya çare bulamamış ve sorunu biriktirdikçe biriktirmiştir. "Nefis" bu yüzden insanlığın en önemli meselesi olmak üzere gelişmek zorunda kalacağa benzer. "Nefis" başlıbaşına insanlık ve özellikle "Kişi" meselesi olarak dikkatleri çeken bir aşamaya ulaştığında toplum yepyeni stratejik aşamaya geçmiş bulunur...
             Muhammed zamanı öylesine bir çağın belki ilk başlangıcını evrensel ölçülerden Hicaz toplumunu dürterek verir. Bu yüzden Kur'an ve İslam hukukunun "Nefis" terbiyesine girişi tesadüf sayılmamalıdır.
             Nefis kapitalizm ve emperyalizm ile batı toplumlarında aralıklı patlamalara girer. Doğu toplumlarını Sovyetlerden başlayarak sardığı "tüketim"lerin marazi patlamalarından ve bu uğurda "Duvar"ların aşılmasından bellidir.
             Muhammed ve Kur'an'ı uyaran olayların derinliği ve evrensel boyutları bu derecededir; büyüklükleri buradan gelir.

    28- "MUHAMMED SURESİ"

             Medine'ye hicretten sonra müslüman çekirdeği geliştikçe iç çeşikiler de gelişti. peygamber bunları yakalayıp teşhir etmekte yarar gördü:
             "Cihad" konusunda iki yüzlü korkaklara:

                 20- "İnananlar, Cihad hakkında bir sure indirilmeli değil miydi? derler. Fakat hükmü açık bir sure indiıilip de onda savaştan söz edilince kalplerinde hastalık bulunanların sana ölümden bayılıp düşen kimsenin bakışı gibi baktıklarını görürsün. Onlara uygun olan:
                 21- "İtaat etmek ve güzel söz söylemektir. İş ciddiye
                 bindiği zaman, cıhad isteklerinde Allah'a sadık kalsalardı, elbette kendileri için daha iyi olurdu."

             Kankardeşlik ile Müslüman: Dava kardeşliğini bütünleştiremeyip Kişi mülkünü ve benciliği öne çıkaranlara:

                 22- "Demek işbaşına gelecek olsanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak, akrabalık bağlarını koparacaksınız

             Kent, artık komün akarabalık bağlarını geride barıkarak medeniyete parçalanarak geçmektedir zaten. Müslümanlık bunu kitaba bağlar. Bu geçişin teori ve pratiğini yapar. Fakat medeniyetinin uzun ömürlü olabilmesini eski toplumcul gelenekleri, akrabalık gibi, imece gibi - zekat - oruç - Fâizin haramlığı - hac - namaz gibi toplumcu) geleneklerin fakir fukara ve halk yararına kamu malı yararına geliştirmek zorunda kalır. Çünkü henüz komün'ün toplumcul özünü yitirmemiştir. Daha önemlisi bunu içine girdikleri medeniyetin mayası yapabilirlerse daha uzun ömürlü medeniyet kurabileceklerini bilince yakın sezilerle yakalarlar. Bir yandan akrabalık bağlarını bizzat bu uğurda kendileri çözerken diğer yandan yine aynı amaç için korunmaları bu sezilerini açıklar..
             İnancı zayıf canı ve malı kıymetlilere:

                 35- "Siz galip durumda iken gevşeyip barış istemeyin Allah sizinle beraberdir. O sizin amellerinizi zayi etmiyecektir."
                 38- "İşte sizler Allah yolunda harcamağa çağrılıyorsunuz ama içinizden kimisi cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, kendisine cimrilik eder. Allah zengindir sizler fakirsiniz. Eğer yüz çevirecek olursanız yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar."

             Sanırsınız ki dava için her an can ve mal istenir. Hayır, Allah ve peygamber insanların taşıyamayacakları yükü omuzlara yüklemez: tersine verdiği pek çok, istediği sadece toplum yararına vicdan - inanç - insaf, biraz da bağıştır:

                 36- "Dünya hayatı, bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer inanır, günah işlemekten korunursanız, size mükafatlarınızı verir ve sizden bütün mallarınızı istemez.
                 37- "Eğer mallarınızı isteseydide sıkıştırsaydı cimrilik ederdiniz ve bu kinlerinizi ortaya çrkarırdı."

             Antik sınıflı toplumun (medeniyetin) 5-6 bin yıllık gelişimi, kıtalarararası yayılımı ve bunların geleneklerle güney ticaret yolu üzerindeki Hicaz toplumu'na aktarılması barbar toplum da olsa beyinleri böyle ince psikolojileri çözümlemeye dek itiyor ve geliştiriyordu. "Allah" binlerce yıldır diyalektik ağlarını kimselerin ummadığı ve beklemediği yerde ve zamanda yavaş ama sıkıca örmüş; önce bir tek Muhammed elçisiyle sonra bütün Hicaz toplumuyla, garb'ta Berberiler ile, şark'ta Türk ve Moğollarla hiyerarşik olarak yüzlerce yıl islam medeniyeti biçiminde temsil ederek kendisini evrensel ölçülerde göstermek üzere hazırlanışını böyle yapıyordu.
             Modern çağda da farklı olmadı, olmayacaktır. Aynı temellerden gelen kapitalizm kendisini ne kadar kayserili'nin eşeğine benzetip süsleyip, alayıp pullasa, insanlığa küheylan gibi satmaya kalksa da, eşeğin eşeklikten çıkamayışı gibi kapitalizm de tefeci - bezirgan temelli olmaktan çıkamaz; medeniyeti de antik medeniyetler gidişine uymaktan kurtulamaz. Sadece ölçüler modernleşmiş; başkalaşım hızları, ölüm ve doğum biçimleri gelişmiştir. Temel aynı üretici güçler dinamizmidir....

    29- "RÂAD SURESİ"

             Ra'd: gök gürültüsü demektir. Gök gürültüsü (bu sürenin 13 ncü ayetinde) Allah'ı tesbih ettiği için bu adı almıştır:

                 13-"Gök gürültüsü, övgüsüyle, melekler de korkusuyla O'nu tesbih ederler yıldırımlar gönderirde dilediğini çarpar. Allahın cezası pek zorlu olduğu halde, onlar hala o'nun hakkında tartışmaktadırlar."

             Kur'an'a göre ayetler sözlü ve sözsüz (Allah'ın) güçlü işaretleridir. Sözlü olanlar peygamberlere gelen vahiylerdir. Sözsüz olanlar doğa olaylarıyla Allah'ın kendisini hissettirmesi yorumlayışıdır: Allah: determinizm bilim yüklüdür.
             Yusuf suresinin 105'inci ayetinde bu açıkça belirtilir:

                 105- "Göklerde ve yerde nice ayetler var ki onların yanından yüzlerini çevirerek geçerler."

             Peygambere vahyedilen ayetlere inanmıyorsanız doğadaki olaylara - işaretlere bakın da Allah'ın birliğini - yüceliğini anlayın demek istemektedir, doğal olaylar da birer sözsüz ayettirler.
             Bu anlayış bile, Kur'anın (ve Muhammed'in) bilgiye - bilime ne kadar açık olduğunu; dolayısıyla evrimci - tarihsel determinizmi kavramaya ne kadar yatkın olduğunu gösterir. Kur'an, evrimciler gibi herşeyi diyalektiğe bağlamak yerine Allah'a bağlar. Bu da o aşamanın kaçınılmaz ifadesidir.
             Râad Suresi de Muhammed'in ve Kur'anın bilimi ve bilgiyi Allah'a yakıştırmasına belirgin örneklerdendir:

                 2- "Allah o'dur ki gökleri görebileceğiniz bir direk olmadan yükseltti. Arş'a egemen oldu. Güneşi ve ay'ı kendi iradesine aldı. Bunların hepsi de belli bir süre için akıp giderler. Yaratma işini düzenler, ayetleri açılıklar ki, Rabbimize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız."
                 3- "Odur ki arzı uzattı, orada sabit dağlar ve ırmaklar var etti. bütün meyvelerden iki çift yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ayetler vardır."

             Bu ve benzer ayetlerin, sınırlarını aşan (şuuraltı - sezi ötesinde bilimin ta kendisiymişçesine) yorumlar Muhammed - Kur'an ve İslam dinini kurtarmak yerine daha da batırıyor. Allah'ı (dini) aşamanın varacağı trajik sonuçları (verimsizleştiren sosyolojik ve psikolojik hastalıkları ve didişmeleri) şimdiden bize uyarıyor.
             Bu ve benzer ayetlerde, bilinçli bir fizik kanunu arayıp bulmak, elbette her türlü bilimsel keşfi kur'ana yakıştırarak bilimi kur'an ve Allah'ın (ve islam'ın) güdümüne almak, dini bilimin altına ve egemenliğine düşürmemek eğilimindendir. Bu davranış ve düşünceler gerçeğe aykırıdır; tarihsel determinizmin kaçınılmaz akışı ve evrimin kendi amacı evrimin kanunlarının bilınce çıkarılarak insan toplumunun bu kanunlara uyarak, mutluca yaşamasıdır.
             Bu ayetlerde "cisimler arasındaki itme ve çekme kanununa işaretler vardır desek", o zaman aynı ayetlerdeki bilime aykırı görüşlerin sebebini açkılamakta güçlük çeker saçmalarız. Veya dut yemiş bülbül gibi susmakta işin içinden sıyrılabileceğimizi sanırız. Ama ne zamana kadar?

                 3- "O'dur ki arzı uzattı, orada sabit dağlar ve ırmaklar var etti, orada bütün meyvalardan iki çift yarattı. (...)"

             Yeryüzü Muhammed zamanında düz bir tepsi gibi biliniyordu. O bilgiler ışığında ayet bu şekli aldı: "arzı uzattı" demek, kervanlarla her yana giden Arap bezirganları ve öyküleri içinde "yeryüzü gitgit bitmiyor"' anlamına gelir. Bundan başka bu hangi bilimsel kanuna uydurulabilir. Ayrıca dağlar - ırmaklar yüzeysel bakılınca yani yer çekimi kanunu bilinmedikçe "sabit" sanılır. Oysa yer çekimine karşın mağma tabakası üzerinde kendince yüzer durur. Varlıklar meyveler de iki çift değildir; her varlığın ayrı özelliklerde entite olduğu ortaya çıkmıştır. Kur'an bilim karşısında çok gerilerde kalmıştır. Ama kendi çağında bunları söyleyebilmek, şuuraltına bastırılmış bulunan bilimsel sezilerden kaynaklanır ve işler. Determimizm doğa ve insan olaylarını bir tek kanuna (evrime) bağlayarak izah etme eğilimi gösterir; ki bu da tarihsel determinizm icabıdır...
             Demek sübjektif kuruntular ile kalınırsa, iyi bir din savunucusu bile olunamaz...
             Eğer Muhammed, günümüz din bilginleri veya dindar bilginler - mücahidler gibi kuruntucu olsaydı hiç bir zaman incil'i de Tevrat'ı da aşıp Kur'an'ı yazdıramaz; ayetleri "içgörü" ile hissedemezdi.
             O ayetlerin kendisine Allah'ın melekleri tarafından iletildiğini söylese; meleklerin adım başında insanları koruduğuna dair ayetlere geçmiş yorumlar yapsa da; daima gerçeklere ulaşmayı seviyor ve o yönde akıl yürütüyordu. Ayetlerin pekala "içgörü"den kaynaklandığını sezip söyleyebilecek kadar dürüst cesur ve akıllıydı; melek mistizimine sarılıp şarlatanlığı seçmedi:

                 "De ki "Benim yolum budur, ben buna uymuş bulunanlara, iç görü üzerine çağırırım Allah'a, Allah kutsaldır, ben eş koşan kimselerden değilim."


             (Yusuf suresi 108 nci Ayet)
             O daima bilinmez - mistik - hurafe yandan sıyrılıp, bilinir - somut - akıl ve bilim yoluna ilerliyordu. Kur'an ve hadisleri buna en güzel örnektir: Allah'ı bu derıli bilime - diyalektiğe - evrime yaklaştıran başka hiç bir peygamber çıkamamıştır:

                 39- "Allah dilediğini siler dilediğini bırakıp bütün kitapların anası: Ana kitap yanındadır."


             (Râad Suresi)
             Burada "Ana kitap o'nun yanındadır" sözü; Allah'ın bilim - bilgi sahibi oluşunu, belirten diğer birçok ayetten daha ileri daha anlamlı ve tarihsel determinizmi - evrimi daha iyi anlatmaya - açıklamaya çalışan bir gayreti - peygamberin ulaştığı bir sentezi belirtir.
             Doğanın ve toplumun temelinde yeralan atomcul - hücrecil ve toplumcul kanunlar öyle zengin - üretken bir mekanizmadır ki, daima kendi dengelerini kurmak üzere ölümcül ve dirimcil çelişkilere girerek evrimin en son en verimli halkası olan insan'ı evrimin ustası yapmak üzere ilerler. Her ilerleyişte antik ve modern peygamber veya önderlerde kitaplaşır. Yani biraz daha kendini insana teslim eder. İnsan'ı kendisine yaklaştırır; ne zaman ki insan evrimin bütün kanunlarını kavrayıp onlara uymayı toplumca bütün insanlıkça başarır; evrim de o zaman "ana kitapının" hemen hemen tümünü demesek de ana kitabının temel mekanizmalarını insana teslim etmiş olacaktır.
             "Ana kitap" burada anlaşılacağı gibi doğanın ve toplumun temel kanunlarıdır.
             Hz. Muhammed'e yakınları (Abdülazized Debbağ) sormuşlar: "Ana Kitap kendisinin yanındadır" demek ne anlama gelir, diye Peygamber bizzat şu tefsiri yapmıştır: "O'nun kadim: eskiden beri gelen ilmi asla şaşmaz."
             Toplumun ve doğanın temelinde "eskiden beri" bulunan ana kanunlardır ve "Asla şaşmaz" onlar....
             "Ana Kitap" birden insanlara kavratılamaz; çağ çağ - zaman zaman - önemli çağ dönüşümlerinde ana kitapın o temel kanunları insanlara yansıtılır, bilinçlere çıkartılır:"

                 38-"(...) her zamanın bir kitabı vardır."

             Muhammed "Son Peygamber" Kur'an "Son kitap" olduğuna göre, "Ana Kitap" tamamlanmış mıdır?
             Kur'an kutsal kitapların; Muhammed kutsal peygamberlerin sonuncusudur. Ama ne hadislerde ne de kur'an'da Allah'ın Ana Kitab'ının sona erdiğine dair en ufak bir işaret yoktur. Olamazdı da, çünkü Kur'an'a göre ayetler ikidir. Peygamberler vahyedilen sözlü ayetler, ve doğa olaylarından alınacak sözsüz ibretler toplumsal ve doğal olaylar? Peygamberler olmasa da kutsal kitapların en sonuncusundan ve son peygamberin hadislerinden - sünnetlerinden alınacak derslerle yeni olaylara yeni yorumlar (içtihadlar) yapılabilecek ve artık kutsal kitapları, bilim kitapları ilerletecek; Allah'ın ana kitabına yani yeni olayların yorumuna yaklaşılacaktır.
             Bu noktada "içtihad: yorum kapısını" kapamak Kur'an'a ve Muhammed'e daha doğurusu Allah'a (tarihsel akışa) ters düşmek olurdu. Yorum kapısını açık tutmak, açıkça bizi Allah'ın Ana Kitabı'na yani doğanın ve toplumun temel kanunlarına ulaştırabilecekti..
             Nitekim, içtihad yorum kapısını kapatan islâm yönetimleri Muhammed'den sonra derebeyleşip çökünleşmişler; yorum kapısını açık bırakan daha demokratik islam yönetimleri ve mezhepleri altında doğa ve insan bilimleri gelişebilmiştir.
             İbni Haldun, bunun en büyük en seçkin örneğidir: Allah'ı bilimin önüne mistik bir engel olarak koymadan toplumun gidiş kanunlarına eğilerek yorum kapısını kapayan islam tarihlerini şiddetle eleştirmiş ve önemli kanunlara ulaşmıştır. 500 yıl önceden Marksizm'i ve Darvinizm'i müjdeleyen görüşler öne sürdüğü halde Allah (Din) bayrağı altında döğüşmeyi becermiştir... Çok büyük ibrettir... Bir de ateizmi tarirı tanımazlığı maddeci poz diye kullananlara bakıla!..

    30- "BAKARA SÛRESİ"

             (286 Ayettir. Burada diğer surelerde yaptığımız gibi anlaşılması açık seçik olanları altlayarak, anlaşılmasında zorluk olanlarını açıp yorumlamaya çalışacağız.)

                 2- "İşte o kitâp, kendisinde hiç şüphe yoktur; mûttakiler için yol göstericidir."

             Kur'an, O'nu anlamaya yatkın, kendisini ve çevresini Allahın (tarihsel akışın, doğa ve toplum kanunlarının akışının) O'na uyamamak korkusuyla o'nun gazabından korkanların - akılla şüphe edenlerin ve koruyanların - korunanların yolunu aydınlatır.
             Bu tür insanlar, toplumcu karakterli insanlardır ve ezilen - sömürülen insanlardır.

                 3-4-5 nci ayetler de bu kimseleri ve onların bu özelliklerini anlatır.
                 6- "İnkâr edenlere gelince, onları uyarsan da uyarmasan da, onlar için birdir; onlar inanmazlar."

             Ve bu insanlar, "Müttakiler"dir. Yani "korunan"lardır. Takvâ sahibidirler. Yani Allah'tan, o'nun gazabından korkmaya ve korunmaya yatkın inançlı olanlardır. Ki onlar zamanla tarihsel Determinizm yoluna safane bir şekilde girebilirler. Allah yolunda savaşırlar.
             Tarihsel Determinizm'in, doğa ve insanın bütünlüklü gidişinde bir elenen taraf bir de dirilen - gelişen tarafı bulunur. Bu onun en yalın diyalektiğidir. Bu diyalektik çarpışımadan daima yeni sentezler; yeni çağlar fışkırır.
             İşte elenen tarafta bulunan insanlar, bulundukları medeniyet gerizlerine - paraya pula şöhrete - eğlenceye - yozlaşmaya öyle saplanmışlardır ki, dirilerin - gelişeni asla dinlemezler - görmezler - anlamazlar. Dirilenin gelişenin içinde daha çok bulunanlar, buna ihtiyaçları olduğu için tarihsel determizmi (Allah'ı) en derin ve öngörülü anlamlarıyla öğrenmeye ve ona uymaya çaba gösterirler.
             Ama bu kolay olmaz, insanlık genel olarak "yumurta kapıya gelince" kayıplara uğrayarak davranır. Çünkü elenen ile doğan çarpışarak gelişirken.gündelik çıkarlar sıradan insanları daha çok etkileyip kendi cenderesine alır.
             Bu yüzden iki yüzlü sahtekarlık (oportunizm) sırat koprüsünün altında boylu boyunca uzanır. Apaçık karşı çıkamayanlar, inanmış ve doğru yola girmiş görünmeyi akılılık sayarlar.
             İşte Bakara suresinin 6-7-8-9-10-11-12-13-14-16-17-18-19-20- 21-22-23-24-25-26-27-28 inci, ayetleri elenenlere kapılıp inkar edenleri dirilenler içinde bulunup uyum yapmaya çabalayanları... ve iki yüzlü oportunistleri. ve durumlarını özetler.
             Örnek:

                 17- "Onların durumu tıpkı şuna benzer ki (aydınlanmak için) bir ateş yakmak istedi. (Ateş) çevresini aydınlatır aydınlatmaz, Allah onların nurunu giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı, artık görmezler."

             Burada ateş, İnsanlığın her medeniyet içinde yaşanan ve ona batarak yaşanan yanıdır. Yani gündelik çıkarlardır. Gündelik çıkarlara batarak yaşayanların ne geçmişi ne de geleceği görmesi olanaksız kalır.

                 "Allah onların nürunu giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı, artık görmezler."

             Burada "Nûr": her insanda bulunan özgür - paylaşımcı - kollektif - insani karakter anlamına gelir. İnsanın nûr'u, o'nun bu insani manevi özellikleridir. Elenen yana batan insanlara bu yüzden; yüzlerinde hiç nûr kalmamış, deriz. Kollektif insancıl - sevecen insanlara da: "yüzünden nûr saçılıyor" deriz. "Peygamber yüzlü" demek "Nûr saçan" da demektir.
             "Nûrsuzdur" demek: geçmişinden de geleceğinden de ışık alamayan demektir. Ki tam da günümüzdeki elenen yanlarımıza denk düşer..
             Kur'ânın diyalektiği buradadır: herşeyi zıttıyla koyma eğilimindedir: "Mesâniy"dir.

                 27- "Onlar ki söz verip ağlandıktan sonra Allah'a birleştirilmesini emrettiği şeyi (iman ve akrabalık bağlarını) keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; işte ziyana uğrayanlar onlardır."

             Komün: kandaş akrabalık düzeni parçalanarak mederıiyete (sınıflı topluma) çözüldükçe, tefeci bezirganlar bu parçalanışı derinleştirip keskinleştirirler ve bundan kazançlarını azgınlaştırırlar ki o zaman dinleri imanları "kâr" olur. İnsanlığa maneviyata ve Allaha uymamak biricik özellikleri olur. En büyük zarar ve günah budur. Onlar "bozguncular"dırlar ve gerçekte hem insanlığın hem de kendilerinin zararına sebeb olurlar. Çünkü artık komün'ün "akrabalık bağları - kankardeşlik - kollektivizm" yitirilip - parçalanır.

                 28- "Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz, O sizi diriltti; yine öldürecek, yine diriltecek; sonra o'na döndürüleceksiniz."

             Antik tarihte her medeniyet, sosyal devrim yaratamadığı için çürüyüp ölüyordu. Dışarıdan gelen taze barbar akınları bu ölen medeniyetleri ya kesip atıyor yerine yeni medeniyeti kuruyordu ya da ölen medeniyeti yeniden dirilişe rönesansa uğratıyordu. Her iki durumda da ölmek ve yeniden dirilmek vardı. Peygamberler binlerce yıldır tekerrür eden bu gidişi akli ve nakli bilgilerden - gelenek göreneklerden öğrenip kavramışlardı.
             Hz. Muhammed'e kadar birikerek ulaşan bu bilgiler Kur'an'da en yüksek Allah (ve cennet - cehennem) sentezine ulaştı.

                 "Siz ölüler idiniz, o sizi diriltti, yine öldürecek, yine diriltecek"

             Bu buyruk, antik tarihteki medeniyetlerin ölüp, dirilişilerinden, dolayısıyla komünaların parçalanarak medeniyete geçişlerinden alınan derslerle sentezlenmiştir. Kur'anın yazıldığı sıralarda da bu medeniyet batış - çıkışları olduğu gibi, bizzat Arap toplumu da bu ölüş ve diriliş içindedir.
             "Sonra O'na döndürüleceksiniz." buyruğu ise, tarihsel devrimlerin veya bu ölüş - dirilişlerin de bir sonu olduğunu sezer sezdirir.
             Her şey aslına varır: Komüna'dan kalkan toplumsal gelişim, sınıflı toplum ateşinden geçerek bu kez herşeyi bilince çıkarmış olarak kendisini yeniden üretecektir. O zaman evrimin en yüksek sentezi olan bu aşamada insanlık, hem doğayı hem kendisini o temellere uygunca yeniden üreterek onaracak ve geliştirecektir.
             "Sonra O'na döndürüleceksiniz": Tarihsel Determizmin bu akışını, Antik Tarihin binlerce yıllık birikimle en yüksek tepesinden bakarak sezmekten kaynaklanan bir buyruktur... Çünkü Muhammed, en son peygamberdir. Bunun anlamı şudur: artık yeryüzünde kent kuracak (kent'ten) medeniyete geçecek barbar insanı kalmayacak kertede barbarlar (komün'ün kent'ten geçiş aşaması) tüketilmiş, medeniyete çözülmüştür. Bu 5000 yıldan fazla bir birikimden sonra oluşmuştur. Ve Antik Tarihin bu açıdan zirvesi sayılır. Hz. Muhammed bunu sezerek "Ben son Peygamberim" öngürüsünde bulunmuştur.
             Tabi Antik tarih bitmez; bundan sonra göçebe barbarların medeniyetlere akınları ve medeniyet dirilişleri sökün eder: Selçuklular, Osmanlılar, Ruslar; Avrupa'da Normanlar... Asya'da Moğollar - Babürler...
             Antik Tarih'in bu dönemi, hep eski Kent'ten geçiş yapan medeniyetlerin yeniden dirilişi (rönesansı) anlamında bir ilerleme olduğu için; Kent'ten son geçiş yapan (Mekke - Medine'den çıkan) Arap - İslam medeniyetinin yarattığı Kur'an prensipleri ve Hz. Muhammed de ancak en çok bilinen Şiilik - Alevilik gibi tarikatlarla 12 imam - Hacı Bektaş - Şeyh Bedrettin gibi liderlerle rönesansa uğratılabilmiştir. Kur'an ve son peygamber baki kalmıştır.
             Bu açıdan Hz. Muammed'in ve Kur'an'ın geldiği çağ: Antik Tarihin Tefeci-Bezirgan medeniyetlerinin evrensel aşamasına geçiş çağıdır ve orijinal medeniyetlerin en yüksek zirvesidir. O zirvede (Güney Ticaret Yollarında) yükselen Hz. Muhammed ve Kur'an bu açıdan daha derinlikli yorumlanmayı hakeder....

                 25-"Müjdele inanarak yararlı iş görenleri, altından ırmaklar akan Cennetler onlarındır, ordaki yemişlerden yediklerinde, diyeler ki "bu önceden yediğimiz gibidir" benzerleri verilir, temiz işler alırlar, orada sonsuz kalırlar."

             Cennet ve cehennem; kutsal kitaplarda ve peygamberlerde ve gelenek göreneklerde anlatılan; ibret alınan cennet ve cehennem şudur:
             Komünal yaşam zamanı herkes kankardeştir. Kollektif paylaşım, sevgi herşeyi cennet haline getirir. Kankardeşliğin - paylaşmanın - sevginin yitirilmesi, yalan - dolan - hile düşmanlıkları yaratan kişi mülkyetinin araya girmesi ve kankardeşliği tuz - buz etmesi komün insanına cehennem gibi gelir. Yaşadıkları doğa, güzelliklerle dolu bakir olsa bile, sevgiyi paylaşmayı, kankardeşliği yitiren insana cennet gibi doğa bile dar gelir; cehennem olur. Ama bir de Arap atalarının ilk cennetleri olan Fırat Dicle'nin bol sulu - verimli - yemyeşil alanlarından, medeniyetin hayatı ceheneme çeviren iç ve dış sınıf savaşları yüzünden güneyin çöllerine kaçıp göçmeleri buna eklenince cennet ve cehennem fikri Arap toplumunda giderek mitolojileşerek yerleşir. Bu yüzden cennet gerçekte komünal yaşam; cehennem medeniyetin sınıflı toplumu olarak düşünülmelidir. Kur'an'da tümlük içinde bakılınca bu yorum yerli yerine oturur...

                 35- "Biz de dedik: "Ey Adem, cennet içine oturasın eşinle, bol bol yeyin istediğiniz şeylerden, yalnız şu ağaca yaklaşmayınız günaha girersiniz."
                 36- "Hemen şeytan onların, kaydırdı ayaklarını, oldukları halden (cennetten) uzaklaştırdı, .biz de dedik onlara "Aşağıya ininiz, düşmansınız artık birbirinize, bir zamana değin yeryüzünde sizin için, durakla, metah bulunur."

             Kur'an, gelenek görenekle bilinen Adem ile Havva öyküsünü kısaca geçer. Dersleri üzerinde durur.
             Adem ile Havva (Arap ataları) medeniyet (sınıflı toplum) meyvesini şeytana (tefeci - bezirgana) uyup yer yemez kendilerini cennetten (komünal toplumun mutlu yaşamından) sınıflı toplumun cehennemcil yaşamına kovulmuş bulunurlar.
             Ve bundan sonra, yani Semitlerin medeniyete (sınıflı topluma) geçişlerinden sonra; her barbar kavminin medeniyete geçişinde; her irili - ufaklı tarihsel devrim sırasında, bir peygamber (kent kurucu medeniyete geçişi sağlayan öncü - lider) çıkar. Allah (Tarihsel Determinizm ) tarafından fikirleriyle yaratılır;

                 38- "Dedik ki: "Sizin hepiniz, buradan inin, benden size, bir kılavuz gelince, doğru yola kim uyarsa, onlara ne korku var ne de kaygılanırlar."
                 81- "Kötülük yapıp kötülüğe bürünenler cehenemliktirler. Orada sonsuz kalırlar."
                 82- "İnanmış bulunarak, yararlı iş görenler, onlar cennetliktirler, orada sonsuz kalırlar."

             Kur'an, kendinden önceki kitaplardan (ve peygamberlerden) farklı olarak; daha derinlikli - kapsamlı - keskin, aynı zamanda hoşgörülü olarak; hep komün gelenek - görenekleri ile medeniyeti (sınıflı, toplumu) sentezleştirmek üzerinde durur. Çünkü gidiş: komün'ün medeniyete (sınıflı topluma) çözülüşü tarihinin kentlerden geçiş aşamasının en sonuncusudur.
             Medeniyete iyice batmış olanlar, insanın o ilk çekirdeğinden; kollektif mutluluktan - kardeşlikten - dürüstlükten - aşktan iyice uzaklaşmalar ve komün ile çözüldüğü sınıflı toplumun sentezini bile yapmaktan uzak düşerler. Giderek sınıflı toplumun batağına iyice batarlar. Bıı komün'ün mutlu kankardeş insanına cehennem azabıdır. Bu yüzden Kur'an hep şunu şiddetle uyarır: bunlar "orada (cehennemde) sonsuz kalırlar."
             Tam tersini (diyalektiği) de yakalar; İnsanlığı içinde duyan komün gelenek görenekli olanlar, ve medeniyetle sentez yapma akıllığını gösterenler "cennetliktirler, orada sonsuz kalırlar"
             Antik tarihte ve modern tarihte (kapitalizmde) yani topyekün sınıflı toplumda; şüphesiz ki ne komünal gelenek göreneklerin cennetcil mutluluğu ne de sınıflı toplumun cehenemcil mutsuzluğu "sonsuz" değildir. Medeniyetler komünal akınlarla çökerken medeniyete giren - çözülen komünalar da aynı mutluluğu ve mutsuzluğu yaşarlar.
             Fakat bugün bir gerçek ortaya çıkmıştır. Mutlu insan: doğanın ve toplumun gidiş kanunlarını bilince çıkarıp, o kanunların dengesini içinde kurabilen insandır. Ve bu ancak tüm insanlığın topyekün, o dengeyi her kişide ve toplumda bilinçle kurabilmesine sıkı sıkıya bağlıdır.
             Ancak yine de bu gidiş hiyerarşik olarak kişi kişi - parça parça olur ve böyle olacaktır. Çünkü yeryüzü ve insanlık bir makastan çıkmış gibi eşit gelişime sahip değildir. Bu yüzden doğa ve insanın dengesini şu veya bu ölçüde kendi içinde kurabilen kişi ve toplumlar mutluluğu da o ölçüde kendi içlerinde kurabilirler.
             Kur'an (ve peygamberi) bunu yaşıyarak görmüş ve sezmiştir. Bilinçli ve güçlü olanlar; medeniyetin sunduğu, doğa ve insan dengesini ölüm - dirim kertesinde bozan bireyselleştirilmiş tüketim toplumundan büyük bir azimle kaçabilirler ve kendi iç dengelerini kurarak, bu dengelerini doğa ve topluma yansıtarak, partileşip - cepheleşebilirler.
             Bu noktada arada kalınamaz. Cennet ile cehennem veya yaşam ile ölüm gibi bir seçenektir bu.
             Hz. Muhammed zamanında kent kuracak barbar (komün) insanı kalmadığı için kentten çıkma tarihsel devrimlerini ve medeniyetlerin sonu gelmiş, tefeci, bezirgan medeniyetlerin evrensel çağına sıçrama eşiğine gelinmiştir.
             Bu yüzden, Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in buyrukları ve sezileri günümüze uygun düşer.
             Toplumun gidişindeki sıçramalar açılıp - kapanarak gelişen (kendini yeniden üreten) bir yay gibidir. Başkalaşan hep aynı temellerin yeniden üretimi olduğu için, tarihsel paralellikler ve kişilikler, benzer olaylar içinde benzer sentezleri ilkelden bilimsele doğru geliştirmek durumuna girerler. Günümüzde herşeyin Kur'anda ve Hz. muhammed'de bulunduğunu ısrarla söyleyen skolastiklerin bu açıdan haklı ve hoşgörülebilecek yanları budur. Arıcak artık Kur'anı bıraktık, Marks - Engels'lerin yorumları bile günümüzü açıklamaya yetemiyor. Mesele doğa ve insanın tarihsel bütünlüğünü kurabilmekte, somutça aydınlatabilmektedir...

                 111- "Dediler ki: "Ya Hıristiyan, ya da Yahudi olmadan, cennete girilemez!" Bu onların kuruntusu, "Gerçekseniz getirin belgenizi" diyesin sen onlara."

             Gerçek Tarihsel Maddecilik daima, skolastik ve metafizik düşünce - davranışlara karşı her an savaş vermek suretiyle gelişebilmiştir. Başka türlüsü olamadı - olamıyor. Bu ölümlerden beter maddi ve manevi acıları göze almakla yürüyebildi. Sınıflı toplum gerizleri her yanı boğdukça başka türlü yol da gözükmüyor.
             Kur'an ve Hz. Muhammed'de kendince kendinden önceki skolastiklere karşı savaş vererek gelişmek zorunda kalır.
             Ne yahudilik ne de Hıristiyanlık, gelişen yeni Güney Ticaret Yolu üzerindeki bedevilerin orijinal medeniyet kurarak evrensel bezirganlığın temellerini atabileceğini kavrayamaz. Çünkü kendileri çoktan beridir, Filistin'de medeniyet gerizleri içinde çökkünleşmişlerdir; yeni koşullar önünde daha doğrusu şafağı söken yeni bir çağın koşulları önünde skolastik kalırlar.
             Bu yüzden Kur'an ve Muhammed onlara karşı dolaylı bir savaş verirken doğrudan doğruya Hz. İbrahim geleneğine sarılır. Ortada bir yol tutarak Musa ve İsa öğretilerini saf dışı bırakır:

                 136- "Onlar derler ki: Ya Yahudi olunuz, ya da Hristiyan, doğru yolu bulursunuz" sen de diyesin ki: "Doğru yol Islâm olan İbrahim'in yoludur İbrahim (Allah'a) eş koşanlardan değildir."

             Hz. İbrahim Peygamber, Arap atasıdır, en eskidir. Medeniyet cehenneminden kaçıp kurtularak Filistin'e ve Mısır'a Mekke'ye kadar iner. Göçebe geleneklidir. Medeniyet'e karşı saf komün insan özelliklerini sonuna dek korur: Sınıflı toplumun cehenemcil ateşini gülbahçesine çeviren olumluluğu: mitolojideki cenneti budur. O cehennem'in tek çıkışıdır...
             Ayını göçebe ve kent komünasının özgür toplumcu insan özelliklerini taşıyan Muhammed'e, yozlaştırılmış Musa - İsa öğretileri yerine saf - temiz İbrahim geleneği daha yakın gelir.

                 137- "Bizler Allah'a, Allah'ın bizlere gönderdiğine: İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a, Yakupoğulları'na, Musa'ya, İsa'ya gelmiş olana Tanrıları katından peygamberlere gelenlere inanmışız, biz bunların içinden hiçbirini ayırt etmeyiz, bunlara inanan islamız" deyin."

             "İslâmız" derken kesince herşeye karşın İbrahim geleneğine bağlılığını bildirir... Ve yozlaştıranları asıllarından ayırır:

                 46- "Kitaplı olanlara (Yahudi ve Hiristayanlara) açsan bütün belgeleri, yine senin kıblene uymazlar onlar, sen de onlarınkine uyucu değilsindir, onlar da birbirinin uymazlar kıblesine, sana bilgi geldikten sonra onların havasına uyacak olsan, zalimlerden olursun."

             Arapların yeni orijinal bir medeniyet kurmaya aday olduğunu ve yozlaşmış - çökmüş Yahudi ve Hristiyan medeniyetlerini - artıklarını ezip geçeceğini kuvvetle sezer. Onlara "seçilmiş" olduklarını bildirir ve İbrahim'in kurduğu kabeyi yön olarak gösterir, kendisini de bu yükselişin önderi olduğunu yılmadan tekrarlar.

                 144- "İnsanlara tanık olmak üzere biz sizleri seçme ümmet yarattık, peygamber de size tanık olur, sana uyanlarla, geri dönenleri bilmemiz için, yöneldiğin kıbleyi, sana kıble kılmışız, bu ancak Allahın doğru yolunda olmayanlar için ağır bir iştir. Allah acır insanlara, Allah esirger."

             O günkü Arap Toplumu, Mekke'nin zengin tefeci bezirganları sayılmazsa, Medine'nin daha fakir bezirganları topraklarını - mallarını tefeci - bezirganlara kaptırmış komün gelenekli yoksul köylü ve esnaflar ve bedeviler: göçebe barbarlar toplumudur.
             Yani Mekke zenginleri kankardeş Arap toplumuyla kuşatılmışlardır. Kur'an ve Muhammed bu çelişkiyi çok iyi kavrar ve değerlendirir. Gidişin medeniyete geçiş olduğunu sezer ve daima kuracağı islam medeniyetinin kendisinden önce kurulmuş ve yozlaşmayla çökmüş medeniyet örnekleri gibi çökmemesi için toplumcul geleneklere sıkıca sarılır ve daima bunu öğütler:

                 175- "Allahın indirdiği kitaptan gizleyenler, en kötü bir çıkara onu değişenler ancak karınlarına ateş dolduruyorlar, kıyamette onlarla Allah konuşmayacak, günahları arınmaz, onlar için acı azap var."

             Komün'ün doğruluğunu kankardeşliğini - iyilikseverliğini - doğa ve toplum severliğini - kollektivizmini - çocuk ve gelecek severliğini "en kötü çıkara" yani medeniyetin kişi mülküne değişenler"le "Allah konuşmayacak" onların "günahları arınmaz"..
             Gerçekten de medeniyete aşırıca batanların sonu "ölüm"dür. Kronik veya Akut ölüm! Çünkü artık batı medeniyeti zehirli tüketim hevesleriyle insanını öldürüyor. Hastalıkların toplumların parçalanıp ruhsal hastalıkların herkese yaygınlaşması; mutlulukların o kişilerde geri dönmemecesine umutları bile alıp götürmesi bunun en açık (herkesçe görülmeye başlanan) belgesidir...

                 179- "Sizin için ey akılı olanlar! Kısasta dirlik var, umulur ki sakınasınız"

             İnsanlığın ilkel komün kollektivizmi - sevgisi - saygısı - kankardeşliğiyle; medeniyetin her türlü yozlaştırıcı ve öldürücü gidişini daima - her saniye karşılaştırıp ders almakta (kısasta) yaşamcıl "dirlik var"...

                 264- "Ey inanmış olanlarl Mallarınızı gösteriş yolunda harcamayınız..."

             Doğa ve toplum kendi kanunlarına uygunca: Planla hesapla üretilip tüketilmezse ölümcül yokoluşlarla dirimcil uyanışlar kaçınılmaz olur.

                 275-"Faiz yiyen kimseler, ancak şeytan eliyle çarpılmışa dönerler, bu onların: "Faiz alışveriş gibidir" demiş olmalarından, Allah alışverişi helal kılmıştır, Faizi haram, bir kimse tanrısı katından öğüt gelince, faizi bırakırsa, geçmiş olan geçmiştir, işini Allah yapar, kimki yine dönerse işte bunlar cehenemlik, orda sonsuz kalırlar."

             Antik tarih toplum biçimlerinin ekonomi temeli toprağa (ziraat ve esnaflığa) dayanır. Ama Ticaret; antik medeniyetler, Fırat - Dicle boylarından tüm yeryüzüne yayıldıkça en gözde ekonomi biçimi olarak öne çıkmıştır. İslam medeniyeti zamanı, bu gelişimin 5000 yıldan aşırı birikmiş olduğu ve yeryüzündeki Orta - Kuzey ve Güney Ticeret yollarının bütünleştirilmesi (evrensel) çağının açılma aşamasının kapıyı çalmış bulunduğu için, ticaret ve faiz daha katmerleşip öne çıkmış; temeldeki toprak ekonomisini unutturmuştur; hele Arabistan çöllerinde bu tümden geçerlidir.
             Bu yüzden Kur'an ve Hz. Muhammed daima alış - verişi: ticareti insanlığa yararlı - hak ve adaletli yapılmak şartıyla "Helâl" kılar. Ama "Faiz" kesinlikle "Haram"dır. Son veda nutkunda bile özellikle üzerine basarak "Faiz ayaklarımın altındadır" buyurur... Çünkü faiz ve günümüzdeki biçimleriyle kumar oyunları hazır yeyiyicilikle toplumları çürütür, doğaya insanın gidiş kanunlarına süratle yabancılaştırıp yozlaştırır: üretim ve üreyimi sekteye uğratır...

    "AL-İ İMRAN SURESİ"

             Kimi ayetler, determinizmi somutça kavrayamadığı ölçüde soyut kalırlar. Ama genellikle bu ayetler, Allah'ın herşeyde saklı olan bilimi, insanlığa; bütün soyutluklarına, olgunlaştırılamamış halleriyle olsun uyarmak için bildirirler. Kimileriyse kesin: "Muhkem"dir.
             Kur'an Tefsir'leri buradan çıkar ve farklılaşır. Antik ve Modern münafıklar bu boşluklardan girip parazit yaratırlar; oysa aklın yolu birdir. Medine ayetleri bunları şöyle azarlar:

                 7- ".... O'nun bazı ayetleri muhkemdir bunlar kitabın anasıdır. Diğerleri de birbirlerine benzer, (anlamları muğlak fakat zengindir). Kalplerinde eğrilik olanlar, Fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onun benzer ayetlerinin ardına düşerler. Oysa onun anlamını Allah'tan başka kimse bilmez. İlimde ileri gidenler: "O'na inandık, hepsi Rabbimiz katındandır" derler. Sağduyu sahiplerinden başkası düşünüp öğüt almaz."

             Kur'an ve Peygamberi, elinden gelmediğini bile yapmak isterce determinizmi yansıtmaya çalışır. Doğanın ve toplumun bütünlüğünü kendince kurarak, Allah'ın, veya gidişin monizmini biricikliğini ve muhteşemliğini, yüceliğini açıklama - ispat etme yeteneği gösterir.

                 5- "Yerde ve gökte hiçbirşey Allah'a gizli değil."
                 6- "Ana rahminde size istediği biçimde, surat veren işte odur, ondan özge Tanrı yok, o azizdir o bilgedir."

             Bu doğadan ve insandan, onların gidişinden ayrı soyutlanmış, günümüz bezirganlarının Allah'ı gibi bir Allah değil, tersine alabildiğine gerçekler içinde doğa ve insan için çırpınan bir Allah'tır. Din bezirganları ceplerini doldurup sırça köşklerinde karunlaşırlar Allah'ı da olabildiğince tanınmaz hale getirip "Komoniz" düşmanı yaparlar. Biricik savaşları: kâr ve devrimci düşmanlığıdır. O şarlatanlıklar evrimci hiç bir bilim sahibini dost tutamayacak kertede korkak - ikiyüzlü ve emperyalist uşaklığına gönül vermiş dar görüşlülerdir. Fakir - Fukara islam çocukları, imam - hatip mekteplerinde Marksizmi de Darvinizmi de tartışıyorlar, gerçeklerin inatçılığı bir gün o genç maşaları tutan elleri yakmaz mı sanılıyor?

                 13- "Karşılaşan iki bölük işinde sizin için alınacak ibret var, bir bölüğü allah için savaşır, bir bölüğü kafirdir, kafirler onları gözleriyle iki katlı görürler, Allah yardım eder dilediğine, bunda nice ibret var iç görüşü olanlara."

             Peygamberce Allaha inanmak, tarihsel determinizmin yüceliğini sezmekle birdir. Ve o'nu sezenler aslında evrimin o yüce çelişkiler bütünlüğünü bedeninde ve ruhunda daha çok taşıdıkları için sezerler. Bunlar bütün tarih boyunca hep komün gelenekleri canlı insanlar olmuşlardır. Bu aynı zamanda, komünal güç ile medeniyetler güreşi çelişkilerini içlerinde senteze varmak üzere en çok taşıyan kollektif insan gücü demektir. Bu yüzden, yalan - dolan - kişi mülkiyeti çıkarcılığına; yani tek yanlı medeniyet batağına batmış insanlar kalabalığına kıyasla, sayıları az olsa da kaliteleri üstün olduğu için, karşı tarafın gözünde daha güçlü görünürler. Bu yüzden her sosyal - kişisel mücadelede sayı kalitenin yanında önemsiz kalmıştır. Veya her zaman ikincil üçüncül önem taşır. Yeter ki determimizme inanca su katılmamış olsun; inanç kişi ve toplumdan maddi - manevi çıkarları sonuna dek kovar, veya daima kollektifleştirir.

                 145- "Kadınlar, oğullar, çekilerle toplanmış altın, gümüş, belgeli atlar, davarlar, ekin gibi şeylerin hoş geliyor insanlara sevgisi, dünya dirliğinin malıdır bunlar. En güzel barınak Allah katıdır."
                 15- "Sen onlara deyesinki "bunlardan daha hayırlısını size salık vereyim mi? Tanrıları katında altından ırmaklar akan cennetler sakınanlara hazırlanmıştır, orda sonsuz kalırlar, temiz eşler de vardır, Allah'tan hoş mutluluk da var, Allah görür kullarını!"

             Kur'an ve Hz. Muhammed daima, barbarlarla - medeniyetler güreşinde komünal gelenekleri koruyarak medeniyete geçişin yollarını prensipleştirmeye çalışırken temel olarak (en içten duygu düşünce - inanış ve davranışlarını) hep komünal düzenden (manevi - kollektif değerlerden) yana geliştirmiştir.
             Kur'an ve Peygamberi bunu sıradan her insan için yaparken aslında gönlü daha fazla maneviyattan ve kollektivizmden yanadır. Bu yüzden medeniyete (kişi mülküne) geçişi kurallaştırırken bile, kişi mülkünü hep "dünya metaı" "geçici geçim" olarak kötüler. Ve kollektivizm ile doğanın en güzel en eski bakir halini (yani Arap toplumunun şuuraltındaki fırat - dicle cennet boylarını) cennet vaadi ile hatırlatır. Medeniyetin (sınıflı toplumun) da geçici olduğunu en içten ve en yoğun bir şekilde sezer. Çünkü muhammed, kentten gelme medeniyetlerin en sonuncusu olarak, evrensel bezirganlığın açılışını ve çöküşünü - çürüyüşünü çevredeki İran - Bizans medeniyetlerinden sezer. Bu durumda içinde yaşattığı temiz komüna ruhunun ve sevdiği temiz - bakir doğa parçalarının biricik sahibi barınak olduğunu içtenlikle yakalar ve onlara sarılır. Çünkü o, tarihsel determinizmin o gün için en yüksek yansıması (elçisi)dir...

                 103- "Hepiniz de Allah'ın yoluna (ipine) sarılasınız, bölük bölük olmayın, Allahın size olan nimetini anınız, sizler birbirinize düşmandınız, Allahın nimetiyle gönüller birleşerek kardeş olduğunuz, ateşli bir uçurumun kıyısındaydınız... Umut olunur ki doğru yolu bulursunuz."

             Başka kent medeniyetlerinde görüldüğü gibi, kent içinde zengin - fakir - yanaşma - köylü - esnaf - barbar (bedevi) ayırdları başlamıştır. Hatta tefeci bezirganlıkta bölünme hat safhaya çıkmıştır. Ayrıca çevre kentler ve barbarlar arasında da içinde de çelişkiler lokal ölçülerde de olsa fırtınalaşmaktadır.
             Kur'an ve peygamberi bu çözülüşe bir medeniyet (konfederasyon) sentezi getirir. Bütün çıkarlar uzlaştırılır. Ancak yeni doğacak olan orijinal kentler birliğinin yine bir tek ortak düşmanı vardır: Kişi mülkiyeti çıkarları; medeniyeti içinden çürütüp mahşerleştırip çokkünleştirecek olan bu gidiştir. Kur'an ve Peygamberi ve tek panzehir olarak yine komünadan örnek aldığı, kollektivizmi - insani (manevi) değerleri prensip edinir. Hele faiz bir numaralı düşmanıdır.

                 129- "Ey inanmış olanlarl Kat kat arttırarak faiz yemeyin, Allah'tan sakınınız, ola ki kurtulasınız."
                 Toplumdaki iyilerle, kötüler gibi ilkel bir döğüş gibi duran olayı, kişi mülkiyeti ve kollektivizm arasında olan büyük döğüş olarak sezer: inanmışlara seleksiyonda güç verir:
                 130- "Gevşemeyin, kaygılanmayın, eğer siz inanmışsanız onlardan çok üstünsünüz."
                 140- "Eğer siz yaralandıysanız, onlar da yaralandılar, Allah kimin inandığını bilmek için sizlerden tanıklar edinmek için, biz bu günleri insanlar arasında nöbetle döndürürüz Allah zalimleri sevmez."
                 141- "Ve inananları iyice özleştirmek, kafirleri de

             7000 yıllık sınıflı toplum tarihi insanlık tarihinde (en az 700 bin yıllık komün tarihin yanında) yüzde bir bile değildir. Teknik kalitesi olağanüstü yükselmiş olduğu için komünal toplumları hızla sosyal sınıflara ve zümrelere dek parçalayabilmiştir. Ama son duruşmada ortaya çıkan çıplak gerçek şudur ki: İnsanlık tarihi hep komün'ün parçalanma tarihi olurken sadece ve sadece komünün temelinde yeralan kanunlarının icabı olarak komünü daha modern biçimde yeniden ve yeniden üretmek üzere sınıflı toplum ibretine ve berzahına girmiştir.
             Yani komün parçalanırken, yok olmak şöyle dursun, kendisini bilince çıkararak kendi kanunlarını güdümünde evrensel biçimde yeniden modernleştirerek üretir. Çünkü insanlık üretici güçler temelinden kalkarak O'nun mekanizmasıyla ilerler...
             Kur'an ve peygamberi bu gerçeği elbette bugünkü bilimlerin, ışığında yakalayamaz. Ancak kur'an ve Peygamberi toplumsal ve doğal gidişin yansıdığı en kritik momentte çıkmış yorumlar ve elçilerdir, bundan ötürü bunları içlerinde duyar ve yansıtırlar...
             Ve bu yüzden sonsuz anlayışlı ve merhametlidirler:

                 159- "Senin onlara karşı yumuşak bulunmaklığın, allah katından bir rahmettir, kaba huylu, gönlü katı olaydın, çevrenden dağılmış bulunurlardı, bağışla sen onları, her işte onlara danışmalısın, bir işe azmedersen Allaha dayan, Allah sever kendisine dayananları."

             Ama kişilere de toplumlara da gidişe uymak zorunda olduklarını sık sık uyarırlar: Tarihsel determinizme uyabilenler Allah'a yakın olabilirler; O'na uyum yapabilirler. Bu durumda kişi ve toplumların daima O'na karşı bilinçlenme gidişi ve zarureti içinde bulunduklarını kuvvetle sezer ve bunu öğütler.

                 182- "İşte bunlar (başa gelen belalar) elinle yaptığınız şeydendir. Allah kullarına karşı zalim değildir"
                 178- "Kafirler sanmaya ki, onlara iyilik için zaman veririz, ancak zaman veririz ki, günahları çoğala onlar için horlayıcı azap var."

             Kur'an ve Peygamberi, komün toplumlarının sürekli ardı arkasına - tükenmezce medeniyete geçişlerine tanık olmuşlar ve bu tarihin nakli bilgileriyle donanmışlardır. Bu gidiş içinde gördükleri en acı gerçek medeniyete fazlaca batıp komün temeline ihanet edenlerin sonu yozlaşma - çürüme ve bedbahtlıktır; başka bir barbar komün akınıyla tarihten silinmektedir.
             Bu yüzden komün cevherinin kankardeş - kollektivist özelliklerini ölünceye dek savunulmasını buyururlar. öğütlerler. Ödül ancak kıyametle birliktedir. Bu çok uzak - zorlayıcı bir sezi de olsa, gelecekte bir gün mutlaka, Kur'anın ve peygamberinin içinde yaşattığı komün cevherinin yeniden üretilebileceği öngörüsüdür. Çünkü onlar doğal ve toplumsal seleksiyonun çok güçlü birer yansımasıdırlar. O yansıma, o günkü Arabistan (güney ticaret yolu: Kızıldeniz - Mekke - Umman) rasathanesinde bunu kuvvetle içinde duyar. Sözler elbette eski kitap ve İbrahim gelenekleriyle karışmış skolastisizm içerirler. Ancak Kur'an ve Peygamberi'nin her satırında ve davranışında o güne dek görülmemiş çarpıcı tekrarlamalar bunu bize kolayca kavratır.

                 185- "Ölümü herkes tadar, sevabınız kıyamette ödenir, ateşten kurtulup da cennete giren kurtuluşa ermiştir, bu dünyanın dirliği, ancak aldanmamaktadır."
                 200- "Ey inanmış olanlar! Sabrediniz, sabretmekte yarışınız, düşmana karşı koyun, Allahtan sakınınız, ola ki kurtulursunuz."

             Kur'an ve Peygamberi her an her ayette bu inancını; insanlığın sevgi - paylaşım dolu komün özünün ölümsüzlüğünün ve gelecekteki galibiyetinin mutlaklığını yinelemekten bıkmaz - usanmaz. Tek kurtuluş o'nun yaşatılmasındadır. Bunu kuvvetle sezer... Bugün için de, bundan önce de bütün sosyal sınıf örtüleri altındaki mücadelelerin ve devrimlerin asıl özü: bu insanlık özünü yeniden üreterek yaşatmak olmuştur.

    32-" NİSÂ SÛRESİ"

    (Kadın Haklarıyla İlgili)

                 1- "Ey insanlar! Hepinizi bir kişiden yaratan, ondan eşini de çıkaran, bunlardan da bir hayli erkek, dişi üreten, birbirinizle anlaştığınızda, onun adıyle anlaştığınız Allahtan sakınınız, hısımları sayın, Allah sizin üstünüzde gözeticidir."

             Bugün ancak komünün parçalanış kanunları ve ilk medeniyete geçiş çözümlendikten sonra Adem ile Havva mitolojisi anlam kazanabilmiştir: Adem Semit atasıdır ve Fırat - Dicle boylarında cennet gibi kankardeş komün toplumunda ve bakir cennet gibi doğada yaşarlar. Medeniyet balçıklar içinden (Fırat - Dicle taşkınlarından) çıkageldiği gibi Adem'de balçıktan yaratılmıştır. İlk insan erkek kadın da o'nun küçük bir parçasından yaratılmış sanıldığına göre, mitoloji Arap atalarının erkek düzeni (babahanlık) zamanında yaratılmıştır. Ve büyük ihtimal yukarı Barbarlık (ilk kentler) zamanıdır. Çünkü şeytan yılan ziraat tanrısı (totem)dir. Arap ataları ilk yasak meyveyi (buğdayı (ürün fazlasını)) yeyince medeniyete (sınıflı topluma) geçmişlerdir. Bu onlara cehennem azabı gibi gelmiştir. Kankardeşlik kalmamış, bakir cennet doğalarından kopup çöllere dağılmışlardır.
             Kur'an bu öyküyü, ilk medeniyet balçıklarından yükselmiş kentlerinden (cehhennemcil sınıf kavgalarından) kaçan ve çöllerde göçebelik yaparak Mekke'de kabe'yi kuran Hz. İbrahim geleneğinden öğrenir ve anlatır..
             Bütün insanları adem ile Havva'dan üretmesi de Arap toplumunun kankardeş komünal toplum biçiminden çıkageldiğini anlatır ki mitolojilerde de benzer öykülere rastlanır..
             Ve yine "Hısımları (akrabaları - kankardeşleri) sayın "derken daima o manevi kollektivizmi koruyup savunmayı prensip edinir.
             Bu savunuşta kadınlar önemli bir basamağı oluşturur. Nisa suresi çoğunlukla buna ayrılmıştır.

                 2- "Öksüzlere yetişirce mallarını veriniz kötüle iyiyi değiştirmeyin, onların mallarını, malınıza karıştırıp yemeyin bu büyük bir yazıktır."
                 3- "Öksüz kızlara karşı adaletten korkarsanız, hoşa gidenlerden iki, üç, dört kadın alabilirsiniz, haksızlıktan korkarsanız, ancak bir tektir, ya da elinizde olan odalık yeter, işte bu adalete en yakın olanıdır."

             Çocuklarına - kadınlarına - öksüzlerine sahip çıkmayan bir toplumun geleceği karanlıklarla doludur. Kur'an ve peygamberi antik medeniyet örneklerinde bunu görmüş duymuş ve kendi kent medeniyetlerinde de ipuçlarını yaşayarak sezmiştir. Ve içlerinde kankardeş gelenek göreneği iliklerine dek duyup yaşayan yapıdadır.
             Bu yüzden ayet ve hadisler bu "adaletle" dopdoludur.
             Bu noktada, günümüz medeniyet kafasıyla veya daha çok bezirgan ve finans - kapital kafasıyla 4 kadın alma tutumuna gönül eğenlere şunu hatırlatmak yerinde olur: dağılma ve yozlaşmanın önüne geçmekte de bir önlem olarak gelişen aile biçimleri, peygamber zamanında, Arap toplumunda henüz sendiyazmik aile biçimi aşamasını yaşıyordu ve bu evlenme biçimi, ailenin dağılmaması için yengelerle evlenme biçimiydi. Ayette geçen yöne kaymış bulunuyordu. Ayetin de belirttiği gibi medeniyetin kent içinde (Mekke'de) belirmesiyle birlikte tek karılı aile biçimi de sivrilmeye başlamıştı. Babahan'ın hem gelenekle, adaletle hem de cinsel Fuhuş ile karıştırıp geliştirdiği 4 kadın ile evlenme miras gerçeği ile gerilemek zorunda kalır. Miras asıl gözde tek eşliliği öne geçirir. Aşağıda anılan miras gelişimine hangi babahan toplumu dayanabilir:

                 8- "Uzak hısımlar, öksüzler, yoksul olanlar, üleşme anında bulunurlarsa, ondan veriniz, tatlı dille konuşunuz."
                 10- "Hakları olmaksızın öksüzlerin mallarını yiyenler ancak karınlarına ateş doldururlar. Alevli ateşte yanacaklardır."

             Yani miras düşmeyenler bile gözetilmektedir. Bu konuda haksızlık yapanlar da şiddetle uyarılır; gidişin dayattığı her kural tek karılı aile biçimin doğuşunu zorlar.
             Demek 4 kadın almak kolay ama sonrası rezilliktir. Aldıklarını hakkıyla geçindirip barındıramazsan burnundan fitil fitil gelir...
             Babahanlık yeryüzünde çok daha önce, Semit ve Arab toplumundaysa egemen erkek düzeni olalı en çok beş bin yıl olmuştur. Bu yüzden Kur'an ve peygamberi erkekten yanadır. Ama kadınları - çocukları - öksüzleri sonuna dek gözetir, bu da tek eşliliği öne çıkarırken çok eşli evliliği elekten düşürür. Babahanlık, çocukların mirası ile terbiye edilir:

                 11- "Allah çocuklarımız hakkında buyurur ki, bir erkeğe iki kadın payıdır eğer kadını ikiden artık olursa, üçte ikisini alırlar malın; kadın bir tek olursa yarısını alır; ölenin bir çocuğu bulunursa, altıda biri baba ile ana, ölenin çocuğu olmazsa, anası babası varis olursa üçte biri ananın, eğer kardeşleri kalırsa altıda bir ananın, bu işler vasiyet yerine getirilip, borç ödendikten sonra yapılmalıdır. Bilmezsiniz ki babalarınızdan, oğullarınızdan hangisi sizlere daha hayırlı, bu Allahın hükmüdür, Allah bilicidir, bilgedir."

             Miras sosyal adaleti böyle kutsallaştırmayla garantiye alınır: "Bilemezsiniz ki hangisi sizlere daha hayırlı, bu Alah'ın hükmüdür."
             Arap Toplumunda aile biçimlerinin tek karılı aileye doğru geliştiği miraslar kadar cinsel yasaklardan da bellidir: toplum biçimi geliştikçe barbarın doğal ortaklı üreme biçimleri "Fuhuş" gibi görünür; bugün Muhammed'in çok eşliliğinin anlaşılamadığı gibi:

                 22- "Geçen geçti, atalarımızın almış bulundukları kadınları siz de almayın, bu bir fuhuştur, alçaklıktır, kötü bir yoldur."

             Oysa Arab atalarının yaşadığı aile biçimleri komünün doğal ortaklı aile biçimidir. Hicaz kentleri bunu aşacak ilerlemeyi gösterir. Allah ve peygamberi bunu görür ve kararlaştırır.

                 23- "Analarınız, kızlarınız, bacılarınız, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, süt anaları, süt kardeşleri, karınızın anası, karınızdan olan üvey kızınız, sizlere haram oldu. Karınız bulunmayan bir kadının kızı helaldir size kendi öz oğlunuzun karıları haramdır. İki kız kardeşi bir arada almayın, geçen başkadır. Allah bağışlayıcı, Allah yargılayıcı."

             Kankardeş toplumda böylece ortaklı ve sendiyazmik aile biçimleri de aşılmaya ve tek karılı aile biçimine geçilmeye başlanır. Yasak cinsel ve toplumsal miras yönüyle de keskindir...