Rahmân: Ancak, doğanın
ve insan toplumunun en temelli diyalektik gidiş kanunlarının yaratabileceği
yücelikte bir iyilik - yaratıcılık - sevgi - merhamet (acıma) olumluluğudur.
Bu topyekün madde ve mananın akışından çıkmış zenginliklerdir. Tek başına
insanlar - sosyal sınıflar - zümreler - uluslar; hatta insanlık bu olumluluğu
- zengin yaratıcılığı kapsayamazlar. Bu yüzden "Rahmân " sıfatı sadece
Allah' a yakıştırılabilir.
Topyekün doğanın ve
insan toplumunun temellerinde bulunan kanunlarının akışındaki, binlerce
yıl geçmesine karşın kavranamaz - ele geçirilip yön verilemez zenginlik
ve yüceliklik; sadece Allah'a yani bu tarihsel akışa denk düşer.
Ve o'nu kavrayamayan
- hele yönlendirilemeyen insanlığa da, bu yüce merhametliliği (herşeyi
kuşatan iyiliği) sadece Allah'a yakıştırmak düşer.
Peygamberler, Antik
Tarih'te kent kurucu; cahiliyetteki barbarlığı medeniyete geçirmeye çalışan
önderlerdir. Ve dolayısıyla bu yüce tarihsel determinizmin, az rastlanır
(yüzlerce yılda bir çıkabilen) birer yansımasıdırlar. Başka bir anlatımla
her peygamber, kendi çağının ve toplumunun lideri olsa bile bu yüce tarihsel
akışın özelliklerinin kendisinde yansımış bulduğu için, bu yüce diyalektiğin
sözcüsü - yansıtıcısıdırlar. Bu yüzden Allah'ın Resul'ü mertebesini hakkederler.
Ama buna rağmen peygamberler
bile "Rahmân" sıfatını kendilerine yakıştıramazlar; "Rahmân"lık ancak doğa
ve toplumu (tüm alemleri) kapsayan bu diyalektik oluşundur; yani Allah'a
aittir.
Ancak "Rahim" sıfatı
peygamberlerin olabilir: "çok merhametli" anlamında kullanılsa da bu başka
insanlardan ayrıcalıklı önderlere yakıştırılır. Ki Allah'ın Rahmân'lığınan
yansımadır. Yani tarihsel determinizmin önderlerde yansıyıp kendi tercümesi
olduğu ölçüde o önderler veya peygamberler "Rahim" (çok merhametli: Fedakar)
olabilirler. Ve diyalektik gidişin daha az yansıdığı (diyalektiğin sözcülüğünü
daha az yansıdığı insanlara öncülük ederler.
"Modern Peygamberler"
diyebileceğimiz burjuva ve proletarya devrimlerinin teorisyen burjuva ve
proletarya devrimcileri de, bu ölçüler içinde "Rahim"dirler. Yani "sonsuz
hoşgürü" sahibi olmaya eğilimlidirler, yatkındırlar.
Gerçi Marks - Engels
- Lenin gibileri dışındakiler daha çok "Rahmân"lığa, hatta Alah'lığa özenirler:
toplumun ve sınıfların üzerinde "Allah"lığa özenip kendilerini tapınç konusu
yaptırmak istemişlerdir. Stalin bunun en dramatik örneği olmaktan kurtulamayanların
başında gelir. Ama hepsinin kendi zayıf paranoyaklıklarını gizlemek için
bunu şuuraltılarıyla yaptıkları artık herkesçe sezilmekte ve bilinmektedir.
Veya anlaşılmaktadır; anlaşılacaktır...
Marks'ın Mezarında
şöyle yazar: "İnsancıl olan hiçbir şey bana yabancı kalamaz"
Ve Marks da örnek
yarısı Engels de, yaşamları boyunca bu sözün en derin anlamlarını içlerinde
duyarak yaşayıp çiçeklendirmekten geri duramayacak teorik - pratik mücadeleler
sunmuşlardır.
Bu örnek yaşamlarının
en derin anlamı: "Rahim" olmaklarında toplanır.
Çünkü onlar gerçekten
doğanın ve toplumun en temel kanunlarının en yetkin modern "Resul"eri (ellçileri)
olmak durumundadırlar. Yüce tarihsel determinizmin yaşayan modern yansıması,
temsilcisi - sözcüsüdürler.
Onlarla birlikte bu
"Rahim"lik (hoşgörünün sonsuzluğa uzanışı) "Rahmân"lığa dek uzanır - yaklaşır
gibi olursa da; tersine diyalektik yüceliğin zenginliği daha çok kavranır
ve "Rahman"lığın yani yüce yaratıcılığın sadece evrimin kanunlarına (Allaha)
ait olabileceği anlaşılır.
Evrimin (Tarihsel
determinizmin) yani doğa ve insan tarihinin temel kanunlarından kalkarak
topyekün akışı karşısında; Marks - Engels gibi evrimin en yüksek yansımaları
bile sadece basit bir "Kul" olmaktan öteye gidemezler. Bunu onlar kadar
iyi sezen kimse çıkmamıştır.
Unutulmamalıdır ve
daima hatırlanmalıdır ki Tarihsel Maddeciliğin kurucuları bu iki insandır.
Bu şu anlama gelir:
"Allah"ı en iyi onlar anlamışlar ve onun kurallarına uyarak tarihsel akışı
kendi dengesine oturtmak için en yetkin mücadeleyi vermişler ama bunun,
ancak "doğum sancılarını ılımlandırmak"tan öte bir şey olamayacağını çok
derin anlamlarıyla alçakgönüllüce anlatmışlardır. Yani Allah'a (Tarihsel
Determinizm'e) en yakın oldukları halde, O'nun sadece basit birer uygulayıcı
- sözcü - elçi durumundaki "kul"ları olduklarını bilmişlerdir.
Bu gelişim tarihsel
akış, yeni mecralara girdikçe açılıp daha derin resul örneklerini vermekten
geri duramaz.
Yani Marks - Engels'
den de daha gelişkin kavrayışlar - Allah'a yakınlaşmalar ve o ölçüde de
diyalektik akış karşısında en bilinçli resuller olunsa bile; o derece basit
- sade bir "kul" olunmaktan da kurtuluş olamayacağını anlayanlar çıkacaktır.
Çünkü "Kişi" ne derecede
Tarihsel Determinizmi: Doğa ve insanın Topyekün akışını kavrasa da, tek
başına o akış karşısında 'bir "hiç"tir.
Ancak koyduğu teori
toplumda kavranıp maddeleşirse "hep" olabilir.
O halde ancak Allah'ın
en büyük yansıması, evrimin en son halkası insan toplumudur ve ancak O,
evrimi (Allah'ı) anlayıp kendi kanunlarının emrettiği temel dengesine oturtabilir.
Fakat toplum da "Kişi"lerden
derlenmiştir. Ve her kişinin bu kavrayışı geliştiği ölçüde toplum bu görevini
başarabilir.
O halde tarih her
kişi'yi kendisini anlayıp kendi yoluna sokacak açılımlara girmek zorunda
kalacaktır.
Ve her kişi deyim
yerindeyse peygamberleri anlayabilecek "Rahim"liğe ulaşmak eğilimine girmek
zorunda kalacaktır.
Ve Peygamberlikler
hatta önderlikler bütünüyle bitmek zorunda kalacaktır.
Hz. Muhammed ile antik
peygamberlikler bitmiştir. Ama Modern Sosyal Devrimlerle birlikte peygamber
adlarını almasalar da bir çeşit modern peygamberlikler dönemi açılmıştır.
Nasıl kentçil tarihsel
devrimler'in bitişiyle antik peygamberlikler de sona ermişse modern sosyal
devrimlerin maksadına erişiyle modern peygamberlikler de son bulacaktır.
Ve kişilerin "kendi
bacağı"ndan asılacağı, kendisinin ve toplumunun bilmecesini çözeceği veya
çözemediğinin anlaşılacağı; toplumca elbirlik yeni baştan çözümler arayacağı
açılımlar gelişecektir.
O zaman her kişinin
mezarı başında değil ama beyninde ve kalbinde (her hücresinde) iliğine
kemiğine işlenmiş olarak şu cümle yazacaktır:
"İnsancıl olan hiçbir
şey bana YABANCI KALAMADI"
Çünkü her kişi, hayvanlıktan
çıkalı beri bastırdığı hayvanlıklarını sonuna dek yaşarken kanayacak; kendinden
nefret ederce kanayacak - acılarla - yaralarla yüklenecek ve yenibaştan
insanlaşacak; sosyal hayvanlıktan böylece çıkarak her türlü yabancılaşmasını
aşacaktır; "bilinçli" birer "insan" olacaktır.
Ne yazık ki bu, tıpkı
vahşet çağına paralel biçimde değil ama kültürel atılımlarla kuşaktan kuşağa
adım adım gelişebilecek acılarla dolu bir gelişim olacaktır.
Ta ki bütün antik
ve modern peygamberleri derinden kavrayan "insancıl olan hiç bir şey bana
yabancı kalamadı" sözcüğünü hakkedene dek...
O zaman peygamberleri
de aşacak bir olgunluğa erişecektir. Çünkü peygamberlerin en modernlerinin
bile çektikleri acılar, sınıflı toplumun son demlerindeki insanlığın (her
kişisinin) çektiği acılar yanında çok az kalacaktır.
Çünkü bu acılar, maddiyatın,
maneviyatı her saniye yaptığı işkencelerle yiyip bitiren gidişinin ve maneviyat
tükenince yeniden kazanılmasının onlarca yıl alacağı uzun yalnızlıklarla
dolu yıllar olacaktır...
Ve bu acılar genellikle
erkekli kadınlı manevi yaralanmaları kapsasa da, kadınların anlaşılmasını
ve erkeklerin insanlaşmasını sağlayacak kadınların zaferiyle sonuçlanacak
daha çok erkeklerin şimdiye dek tatmadıkları acılarla yüklü olacaktır.
Çünkü egemen babahanlık,
egemen erkek rejimleri, başka türlü asla yola gelemeyecek derecede (binlerce
yıldır) kadınlara karşı efendilikte taşlaşmışlardır. Yeni kuşaklar, ne
yazık ki başlarına gelen bu dramları anlayamayacak sığlık içinde gelişiyorlar.
Bu yüzden her erkek, kadın üzerindeki ve toplum içindeki erkeksi yüceliğini
(dolayısıyla maddi - manevi sömürüsünü) ancak kadınların kapitalist veya
sosyalist yoldan olsun, erkeklere karşı yaptıkları kurtuluş savaşlarıyla
alaşağı edip bilinçlere çıkarabilecekler ve kadınlara hak ettikleri saygıyı
- sevgiyi - değeri yeni baştan göstereceklerdir.
Belki o zaman gerçek
"aşklar" bu kez bilinçli olarak yeni kuşaklarda yeniden filizlenebilecektir.
O gün geldiğinde,
herkes "Rahim" (sonsuz toleranslı) olma özelliğini kazanmış olacak ve Allah'ın
"Rahmân"lığını (diyalektiğin yüce yaratıcılığını) o güne dek görülmemiş
ölçülerde anlamış ve o'nun doğacıl ve insancıl dengelerine "uyum" yapmayı
kanına karıştırmış olacaktır. İşte "Bismillâhirahmânirrahim"in çağımızdaki
derin anlamları, bu temeller içinde kavranabilirse, o sözcüğün söyleyene
ve topluma bir yararı olabilir...
Kutsallaştırma prosesi
o denli yaman ve köklü bir gelişimdir ki, insan beyni o'nu, tüm kökleri
ve gelişimiyle bilinclere çıkaramadıkça en modern çağlara; günümüze dek
düşünce sistemi olmaktan çıkaramaz; değme anlı şanlı Stalin olsanız Lenin'i
hayalinde göklere çıkaran bir tapınçlaştırmaya uğratır, sonra onun ufak
tefek yecüc - mecüçlerden bir moğol olduğuna şaşarsınız; bununla da kalmayarak
iktidara o'nun yerine kendinizi layık buluverirsiniz; ve öyle kolay Lenin
olunamayacağını, bütün arkadaşlarınızı, ilk bolşevik çekirdeğini bire dek
kellelerini kopartarak kazıdıktan sonra ölünceye dek paranoyak krizlerinin
esiri olduktan sonra bile anlayamazsınız...
Kutsallaştırma prosesi,
kesin çizgileriyle diyebiliriz ki, Sapiens insanın Fransa - İspanya ve
Afrika - Avustralya'da bulunmuş en az 40-50 bin yıl öncelere dek çıkarılabilecek
mağara resimlerinden beri, belki daha da gerilere giderek 100 bin yıldan
beri beynimizin düşünce sistemi haline gelmiş ibretli bir gelişimdir.
Bu gidiş, derin -
psikoljik - sosyolojik kökleriyle kavranmadıkça "Allah - Peygamber ve Kitap"
gelişimleri de yeterince kavranamaz...
Hâlâ "cennet" ideali,
"Allah" ülküsüyle; inanılmaz bir imanla hayata muhalefete sarılan köylü
uluslar - halklar ve yığınlar tarafından savunuluşu resmi sosyalizmlerce,
değme marksislerce ve laiklerce anlaşılmaz kalır...
Tevrat - Kur'an uzmanları
boyuna çuvallar durur; ya tapınçın ya da iletişimsizliklerinin çengelinde
saçmalamaktan kurtulamazlar...
Kutsallaştırma prosesiyle
yaratılmış bulunan din sistemleri, aslında insan kişinin ve insan toplumunun
düşünce sistemlerine doğrudan bağlıdır. Şüphesiz ki bunların hepsinin temelinde
doğanın ve insanın gidiş kanunları bulunur. Bütün bu temellikler bilinemedikce
kutsallaştırma prosesi anlaşılamaz; kutsallaştırma anlaşılamadıkça peygamberlerin
de içinde yer aldıkları insan beyninin düşünce sistemleri anlaşılamaz.
Ve Muhammed'in görünmeyen
bir Allah ve Melekleriyle konuşması -vahiy alması- göğe çıkıp bütün Allah
sistemini görmesi - peygamberleri tanıması biraz laikleşmiş veya maddeciliğe
ulaşmış beyinlere "saçmalık" olarak görünür. İnancı kavi derin olanlaraysa
sebebinin düşünülmesi - tartışılması bile "kafir işi" gibi gelir.
Oysa kutsallaştırma
gidişi akıldan çıkarılmaz ve peygamberlerin ve Hz. muhammed "Hatemel Enbiya"nın
beynine uygulanırsa durumun doğallığı: olduğu gibi: neyse - nasılsa öylece:
hiçbir önyargısızca gerçekliği ortaya çıkar.
Kutsallaştırma gidişi,
insan beyninin yattığı ve tutsak olarak içinde yetiştiği bir potadır. Kensintisiz
denebilecek ölçülerde, beyin, kutsallaştırma ortamında yeni kuşaklarla
tazelenerek süreklilik (gelenekler) içerisinde gelişir. Ve her yeni kutsallaşma
halkasında veya binlerce yıllık devir daiminde, -anlatılamaz bir heyecanla-
güç ile yeni kutsallaştırma halkasına sarılır; eski kutsallaştırılmış halkayı
o ölçüde terkeder. Daha önce tekrar tekrar gördüğümüz gibi, hemen her kutsallaştırma
halkası, irili - ufaklı bir tarihsel devrim göreviyle içiçe gelişir. Devrimin,
ya evrim ya devrim ya da her ikisini birden geliştiği dönemlerinde filizlenip
ağaçlaşır. Bu İbrahim'de ve arkadan gelen kuşaklarında olduğu gibi bir
"hazırlık" aşamasının ifadesi de olabilir...
Muhammed, o bin yıllar
boyu süren hazırlıktan sonra, evrencil boyutlara uzanabilecek bir tarihsel
devrimi temellendirmek üzere geldiği için, Muhammed'in beyninde gelişen
yeni kutsallaşan gerçekliklerle bütünleştikçe, determinizmin bilinç altından
dürtüşleri de daha derin - şiddetli ve geniş persfektifli: uzak öngürülü
olur. Öngörü sezileri derin - uzak görüşlü ve gerçeğe yakın geliştikçe
kutsallaştırma: tek tanrıcı teorik geliştirimleri o denli güç ve derinlik
kazanır. "Allah sistemi" veya kitabı olur.
Bütün bu bakımlardan
Muhammed'in Allah kavrayışı en üstünüdür. Samimiyeti de gerçekliğe en çok
yaklaşan incelikte ve dürüstlükte olur.
"Allah" Hicaz toplumunda,
İbrahim - Hacer - İsmail'den beri; en son "Hanif" lerden beri bilinen bir
gelişimdir. Ancak toplum tarihöncesini yaşadığı için kadın erkek tanrı
ve totemizm gelenekler üsde gelmiş; İbrahim'in Allah anlayışı gölgelenmiştir.
Aslında bu din görüntüleri altındaki gerçek: tarihsel gidişi, çağı yorumlama
farklarıdır. Mesele din sembolleri altında anlatılmaktadır. "Allah" ile
konuşan Muhammed, doğa ve toplumun gidişini daha gerçekçi; yeni bir kutsallaştıma
prosesine girerek anlattığı için kesin bir islam cephesi çizmiştir. Bu
tarihsel devrimci cephedir. Diğerlerini esnekliğini de koruyarak karşısına
almıştır.
Bu yüzden yeni kutsallaştırma
halkası, Muhammed'i iliklerine dek sarmadan gelişemez.
Kur'an'ın içlere işliyen
şiirli ve müzikli dili, bu kutsallaştırma gidişinde zirveye çıkılışından:
kutsallar kutsalı oluşundan ileri gelir. Bu yüzden kılına dokunulamaz.
Bu prose, Sapiens insanın İspanya, Fransa (Portel - lascaux - Altemira)
mağaralarına totemlerini kutsallaştırarak parmak ısırtacak bir realizm:
gerçekçilik içinde çizdiği yıllardan başlayarak yeniden üretilerek gelişen
gidişin zirveleşen en son halkasıdır.
Bundan sonra kutsallaştırmanın
bu zirvelerinden hızla aşağılara kayılacak veya laik idealizme dönüşecektir.
Skolastisizm ve metefizik burjuva düşüncesi içinde yansırken kutsallaştırma
ideolojileri hedef seçecektir. Kutsallaştırılan tanrılar değil, ideolojiler
olmaya başlayacaktır. Düşünce gelişimi dışındaysa şüphesiz ki herkes kendi
pratik işi, idealleri ölçüsünde hem bu ideolojilerin hem de kapitalizmin
gelişiminin etkisinde kalarak beynindeki kutsallaştırma geleceğini sistemini
bu işlerine yansıtacaktır...
Muhammed ve Kur'an'ı
bu yakıcı kutsallaştırma gidişi içerisinde gereği gibi kavrayabiliriz.
Kur'an Sureleri ve
ayetleri, mücadelenin kızıştığı, Muhammed'in inancının ve fikir sentezlerinin,
demirci alevleri ve kıvılcımları arsında demirin dövülüp şekil alışı gibi
parıldayıp oluştuğu anlarda tarifi zor bir içe işleyiş ile şiirleşip müzikleşir:
"Nas" suresi, "felâk"
suresinden sonra ama aynı zamanda Medine'ye göç sırasında veya o demlerde
nazil olduğu için, mısra ve kelimeler (ayetler) şiirselleşip müzikselleşmekte
daha yüksek bir uyum bulur. Fısıltıyı; İnsanın altşuurrundan güzel - süslü
- yavaş kışkırtmalarla çıkan davranışları düzenleyen olayların sembolü
olarak fısıltıyı anlatan "Nas"suresi oluşurken adeta fısıltı sesi çıkar.
Ayet o denli müzikli şiirdir.
Muhammed bu sureyle,
altşuurdan gelen ikirciliklere karşı durmayı geliştirir. Türkçesi:
"O sinsi vesvesecinin
şerrinden,
O ki insanların
kalplerine fısıldar,
Gerek cinlerden,
gerek insanlardan,
İnsanların padişahına,
İnsanların Rabbine
sığınırım."
"Mesed" süresi de, Muhammed'in
iç alemindeki önemli bir dönüşüm halinde nazil olduğu için bir başka edebi
nakışla işlenmiştir.
Muhammed kureyş Ulularını
Safa dağına çağırıp onları Tevhid'e: Allahın birliğine davet ettiği zaman
Amcası: Ebu Leheb: Alev Babası'nın hışmına uğrar. Bunun üzerine inen Mesed
suresi, sanki odunların toplanıp demetlenişini ve yanışını müzikleştirerek
anlatır:
Ebu Leheb'in karısı Ümmi
Cemil, Muhammed'in geçeceği yolara, çıplacık ayaklarına batsın diye dikenli
çalılar toplar atardı. Bu yüzden bu kadına surede "odun hamalı" denir,
ve her ikisi de cehennemlik olarak ibretleştirilir:
Peygamber yine ilk surelerde ve ayetlerinde sık sık yemin içen Allah kelamıyla karşı karşıyadır. Bu uzmanlarca anlaşılamaz, kimi laikler, bunu çok aleyhte veya gerceğe uymayan biçimlerde yorumlarlar; kimi peygamber - Allah yücelticileri de lehte ve gerçeğe aykırı yorumlarlar. Gerçek: içine girilmiş bulunulan kutsallaştırma gidişiyle ilgisindendir:
Allah ve peygamberi neden
"Çağ'a" yemin etsin?
Bu çağ öyle bir çağ'dır
ki tefeci bezerganlığın evrensel çağı bütün emarelerini - müjdelerini vermektedir.
Şimdiye dek gelmiş geçmiş rejimlerin, fikirlerin, liderliklerin üzerinde
bir gelişimi müjdelemektedir.
Çağın yorumlanışı,
sezişi peygambere büyük bir ilham, güç, inanç ve dolayısıyla kutsallaştırmada
zirveleşme azmi vermektedir. Allah, peygamberine bunu kuvvetle sezdirdiğini
yeminle dile getirir. Ve bu çağda insanın eğer bunu bilemez ve peygamber
yanında saf tutamazsa ziyan olacağını bildirip o'nu görevine sarılmasını
pekiştirir...
Hemen her dikkat çekici,
insanın nefesini kesecek biçimde akan; doğa ve insan toplumunun kanunlarını
sezdiren olay ve canlılar kutsallaştırılır...
Doğaldır ki bu, peygambere,
determenizmin (Allah'ın) uyarılarıyla: ayetlerle bildirilir. Allah, kendisinin
yarattığı bu bilim - edebiyat - sanat dolu hikmetlere yemin ederek onların
ne derece ibret verici (Allah'ı yansıtan: temsil eden) varlıklar ve olaylar
olduğunu; dolayısıyla onları yaratana inanç ve şükür beslenmesi gerektiğini
- vurgular. Bir çeşit Allahın kendisini insan peygamber gözüyle görünüşü
ve kendisinin gücünü dile getirişidir.
Yine ilk Mekki
surelerden "A'la"dan sonra inen "Leyli" suresi'nde: geceye - gündüze -
erkek ve dişiyi yani üremeyi yaratana yemin içilir. Gecenin - gündüzün
ve cinselliğin: üremenin kıymetini bilmek ve yaratanın değerini bilmek
anlamında hemen her şey kutsallaştırılır...
Bu şüphesiz ki komün
insanından beri gelen bir kutsallaştırma yaklaşımıdır. Muhammed de komün
gelenekli olduğu ölçüde herşeyi kutsallaştırma gücünü ve eğilimini taşır.
Ama beş - altı bin yıllık medenileşme süreciyle bu kutsalaşma kalitesi
ve seviyesi yükselmiş tek tanrıcılık'ta en üstün aşamaya yükselmiştir.
Allah (determinizm) bu aşamadaki temsilcisinin kalitesini ve kutsallaştırma
seviyesini derinleştirip - inceltmiş kendisine daha çok yaklaştırmıştır.
"Duha" suresine de,
benzer kutsallaştırmayla başlanır:
"Kuşluk vaktine andolsun, durgunlaşan geceye andolsun ki, Rabb'in seni bırakmadı ve sana darılmadı... "
Ve buna benzer "nimetlerin" kıymetinin bilinerek öğretilmesinin öğütlenişi ile biter:
Ki, bu ve benzer sureler
aynı zamanlarda inmiştir...
Peygamber ile Allah
arasında gelişen kutsallaştırma prosesinin peygambere öğretilişi ve insanlığa
da bunun öğütlenişi, "ilk sureler" aşamasıdır.
Duha'dan bir önceki
sure "Fecr" suresidir ki ve bu suredede "yeminler" sürmekle kalmaz; yeminlerin
bilerek; sevgiden - saygıdan; doğa ve insanın gidiş kanunlarını sezmekten
ve onlara karşı derin bir şevk ve saygıdan doğan kutsallaştırmalar olduğu
göze batırarak yemin edildiğini açıklama vardır. Allah, bin yıllar boyunca
örgütlediği koşullar içinden çıkardığı kendi temsilcisini, yine kendi kutsallaştırma
gidişi ve mantığı içerisinde, kendisini ve yarattıklarını kutsallaştırarak,
eski kutsallaştırma halkasının üzerine yükseltir:
"Andolsun Fecre:
tanyeri; ağarışına, on geceye: remezanın son on gecesine, çift'e ve tek'e,
gitmekle olan geceye andolsun"
5- "Bunda akıl
sahibi için bir yemin var değil mi?"
Beşinci ayet açıkca yeminlerin,
Allah'ın her mimetinin büyük değerleri olduğunu; doğa ve insan işleyisinin
çok ince elekten geçirilerek oluşturulmuş ve geliştirilmiş temeller ve
paralelliklere benzerliklere sahip olduğunu düşünmemizi ister. Tabii ki
o aşamada bunu kutsallaştırma mantığına, geleneğine gidişine uygunca yapar.
Determinizm içinde bulunduğu aşamaya uygunca akılları geliştirip resullerini
yetiştirir ve işler. Arkadan gelen aşamalarda kutsallaştırma," İbni Haldun"
ile gücünü yitirip laik bir bilimseliğe dönüşecektir. Veya beyin, ibni
Haldun ile gerçekliğe, doğa ve insanın gidiş kanunlarına çok yaklaşır;
gelecek yüzyılların Avrupa rönesansını hatta Hegel - Marks - Engels - Darvin'leri
müjdeler. Beynin (ve toplumun) kutsallaştırma gidişi, hiç olmazsa bu tür
öncülerde bilince çıkarılamasa da toplumun ve doğanın gidiş kanunlarını
arayıp bulmaya dönüşür...
Bu yeminler, elbette
Allah'ın kutsallaştırmanın yeni halkasına giriş ile eski çok tanrıların
üzerine çıkarken herşeyi yaratanın Allah oluşu önem kazanır ve yarattığı
her şeyde Allah ve gücü yansır. Bu yüzden yarattıkları da kutsallaşır.
Önceden, totemizmle
birlikte zaten doğa ve komün toplum parça parça ve bütün olarak kutsallaştırılmıştı.
Sonra toplum biçimleri geliştikçe kutsallaştırma prosesi de kalitece sıçramalar
yaptı. Tanrılar gökselleştikçe doğa ve toplum yerine onların temsilcileri
parça parça kutsallaştılar. Ve giderek bu tek Allah'ta temerküz etti...Kutsallaşan
krallar, tanrıların temsilcisi durumuna girerlerken, doğada da doğa tanrılarılarının
temsilcisi oluyorlardı. Tek tanrı sistemi, bütün bu gökselleşmiş çok tanrıların
doğa ve toplum olaylarının gidişinde pek işe yaramadığı sezildiği zaman
ve yerde: medeniyetlerin kıtalararası; evrenselleşmelerinin de başlangıç
girişimlerinin görüldüğü Irak'ın Anadolu ve Fenike ve Mısır'a ve Hint'e
ve Çin'e uzanıp taştığı - birbirlerini daha yakından tanıyıp Grek'e - Romaya
tohum attıkları bir çağda tek tanrı sentezleri belirdi. Ve doğa ve toplumun
kutsallaşmasının temsil edilmesi tek Allah ile geliştirilmeye başlandı.
Bu determinizmin parçalı - dar kavranıp yorumlanışından daha bütünlüklü
- geniş yorumlanışına (kutsallaştırma içinde) geçişti.
Nasıl günümüzde hemen
her insan, doğa ve insan gidişleri - başkalaşımları karşısında hayret -
ibret - hayranlık veya ilgilerini saklayamazsa tıpkı öyle, ama daha yüksek
bir filozofca tefekkür içinde, peygamberin Allah'ı ve yarattıklarını kavrayışı
ve kutsallaştırması gidişidir bu.
Allah'ın kendi yarattıklarına
yemin edişi ise, resulüne, daha önce parça parça kutsallaştırılmış olan
her şeyin aslında sadece bir tek Allah'ın eseri olduğunu öğretmesi ve öğütlemesidir.
Yemin içilmesine de
gerek yoktur. Yemin edilmeden de Allah'ın ve nimetlerinin değeri - kutsallaşması
olabilir. Bu da giderek arkadan gelen sürelerde gelişecektir.
"A'lâ" Suresi,
bunun ilk işaretlerini verir,
"Rabb'in yüce adını
tesbih et, o ki yarattı, düzene koydu, her şeyi belirleyip hedefini gösterdi.
Otlağı çıkardı, sonra da onu kupkuru kara bir çöpe çevirdi."
Ama önemli olaylarda kutsallaştırma
yeminlerle sürer. Olaylar varlıklar çözümlendikçe veya tarihsel devrim
ile olgunlaşıldıkça bu yeminlerden veya nimetlerin ayetlerde kutsallaştırılmasına
dikkat çekilmesinden vazgeçilir; pratik devrim gidişi problemi öne çıkar.
Devrim günleri kutsallaştırılır.Kadınlar - miras - ganimet - Fey - zekat
- hac - oruç - faizin haram kılınması gibi...
Son olarak yanlış yorumlanabilen
"Tarık" Suresi üzerinde: Allah'ın göğe ve yıldız'a yemin etmesi üzerinde
duralım biraz:
Kutsallaştırma gidişi
kavranmadıkça, ve Kur'an bir bütün olarak tarihin gidiş kanunları ışığında
çözümlenmedikçe; sadece bu tarık suresi ele alınarak gerçeğe uymayan yorumlar
yapılabilir:
Allah'ın göğe ve kutup
yıldızlarına yemin etmesi, peygamberin hâlâ çok tanrıcılık etkisini göstermez.
Bu sure bir tek değildir. Gördüğümüz gibi bir çokları vardır. Ve özel bir
yeri de yoktur. Yine aynı surenin 11 inci ayetinde diğer surelerde olduğu
gibi, Allah'ın güdümündeki gök, henüz bilinemez - sırlarına erilemez olduğu
ölçüde Allah'ı yücelten bir mistisizm içinde kutsallaştırılır: yemin ile
dikkat çekilir: Allah'ın gücünü yansıtan bir yaratık olarak:
11- "Dönüşlü göğe
andolsun"
Allah'ın varlığı Mekke
ve Medine'de bilinmeyen ve kabul edilmeyen bir olay değildir. Sadece çok
tanrılarla birlikte anılmaktadır. Ticari ve siyasi iktidarların işine öyle
gelmektedir. Kureyş ulularının tek yanıp yakıldıkları olay şudur: bu tek
tanrı işini neden biz keşfedemedik; veya şu Kur'an denen zikir kitabı,
Mekke'nin ulu zengin önderleri dururken bir öksüze ve okuma yazma bilmeyen
bir pleb'e mi inermiş...
Ve dediler ki: "Bu kur'an iki kentten büyük bir adama indirilmeli değil miydi?"
Velid ibn Muğre: Mekke ulularından ve zenginlerinden idi. Yakınışı ve yaydığı hep şuydu:
"Kureyş'in büyüğü ve efendisi olan ben, yahut Sakil'in ulu kişisi Ebu Amr İbni Ümeyr es- sekafi dururken Kur'an Muhammed'e mi inecek?"
Peygamber'in yanıtı kesin
ve can alıcı yere olur: "...Rabb'in rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından
(maddi zenginliklerden ve şöhretten) daha hayırlıdır.
Determinizm, kendisini
en iyi temsil edecek insanları, zenginlerden - soylulardan - ulu kişilerden
değil; bilhassa en "aşağıdan gelme" ve çok yönlü donatılarak determinizmce
yetiştirilmiş insanlar içinden seçer, ki "aşağının" susadığı adalet gerçekleşsin...
Bu yüzden Allah'ın
"Tarık" yıldızı veya gök üzerine, ay ve güneş üzerine yemin etmesini, Peygamber'in
eski tanrı etkilerinden kurtulamayışı veya bu tür etkilere karşı taktik
yapışı gibi yorumlamak gerçekçi olmaz; çok tanrıcı tefeci - bezirganlar
bile, Tektanrıya dönmeye hazırdırlar; yeter ki çıkarlarına dokunulmasın;
iktidar onlarda kalsın. Mekke ve Medine'nin bilgi - kültür birikimi yeni
- oijinal bir medeniyet yaratmaya yeterlidir. Çok tanrıcı etkiler güçlerini
yitirmek üzeredirler. Ve Muhammed kesin biçimde çoktan tek tanrı cephesine
geçmiş durumdadır. Aslında biliyoruz ki bu tarihsel devrim akışının sembolü
olduğu için, kopuşma ve cepheleşme, dini fikirlerden önce, derinden etkilerle;
üretici güçlerin gelişimiyle belirmeye başlamış bulunan sosyal sınıf ve
zümrelerin çıkar çatışmalarıyla toplum temelinde çoktan oluşmuştur. Bu
temeldeki çelişki sonradan yavaş yavaş fikirlere işler ve dini sembollerini
bulur...
Yine "Tarık suresi"
nin 12'nci ayetinde benzer yeminler: akıllıların Allah'ın hikmetini anlamaları
için doğa ve insan olaylarının hareket süreçlerindeki inceliğe dikkat çekerek
sürer:
Yine ilk Mekke surelerinden "İnşikak" l6 ncı -17 ve 48 inci ayetlerde:
"Yoo, ant içerim
akşamın alaca karanlığına"
"Geceye ve topladığı
şeylere"
"Değirmileşen Ay'a"
"Burüc Suresi"
:
"Burçlara sahip
göğe andolsun"
"Vaadedilen yöne
andolsun"
"Şahid'e ve şahitlik
edilene andolsun"
Naziat Suresi"
"Andolsun söküp
çıkaranlara, hemen çekip alanlara, Yüzüp gidenlere, yarışıp geçenlere,
derken işi düzenleyenlere."
"Mürselâtisuresi"
"Andolsun birbiri
ardınca gönderilenlere, rüzgar gibi esip savuranlara, yaydıkça yayanlara,
ayırdıkça ayıranlara, öğüt bırakanlara"
"Kıyamat suresi"
"Yoo, kıyamet gününe and içerim, yoo daima kendini kınayan nefse and içerim"
Nefis savaşını en ulu
savaş kabul eden Peygamber'e, Allah'ın öğüdü: Nefsini daima eleştiri hatta
"kınama" yani olumsuz yönlerini düzeltim altında tutmak gerektiğidir. Bunu
yapabilenler, doğanın ve toplumun üzerinde bir arı kadar yüksüz faydalı
işler yaparlar: tüketimi yok denecek kadar alçak gönüllü, üretimiyse tüketimini
kat kat aşacak derecede katmerlidir, Yapamayanlar çekecekler ve çektireceklerdir.
Bu yüzden bunu başarabilenlerin kıymeti bilinmesi için nefsini kınayabilen
kişilik gelişimlerine ant içilir.
Peygamber bu savaşı
her an verir. Açıkça da bu ayetlerde dile gelir. Bu surede nefis kınamasından
söz edılmesi tesadüf değildir. Hemen arkadan gelen ayetlerde peygamberin
ayetleri derleyişi eleştirilir:
Kendini dinleyebilen ve
biraz toplumcu - fedakar güç taşıyan herkişi kendisini bilir. Ama işine
geldiği gibi davranmak: bencilik eğer toplumda geçer akçeyse o zaman bencillik
alışkanlık olur ve toplum - doğa zararına kişi çıkarına çalışılır. Doğaldır
ki burada nefis eleştirisi ortadan kalkar. Bunu kendinden bile gizlemek
için boyuna mazeretler: gerekçeler öne sürer, ama gerçekte nefsimizi görmek
- eleştirmek mümkündür. Üzerine gitmek gerekir:
15- "Bir takım özürler
ortaya atsa da" ayeti bunu anlatır.
16'ıncı ayet hemen
peygamberin eleştirisine girer. Muhammed henüz ayetleri yeni yeni aldığı
için ilham geldiğinde ayetleri anında tekrarlayıp unutmamayı denerdi. Fakat
bu telaş yüzeysel ve gereksizdi. Sentez ayetler, konu itibariyle tamamlanmadıkça
bu arkadan gelecek sentezleri de gölgeliyor olmalıydı:
Medine'ye göç ile birlikte ayetlerdeki yeminler sona erer. Allah'ın sıfatları geliştirilir:
Tekgabün Suresi";
1- "Göklerde ve
yerde bulunanların hepsi Allah'ın şanının yüceliğini anlamaktadır. Mülk
onundur. Hamd o'nundur. O her şeye kadirdir."
4- "Göklerde ve
yerde olanları bilir, gizlediğiniz ve açığa vurduğumuz şeyleri de bilir.
Allah kalplerin özünü bilendir"
Münafikun Suresi:
11- "... Allah,
yaptıklarınızı haber alandır."
"Cum'a suresi"
:
1- "Göklerde ve
yerde olanların hepsi padişah, kutsal, aziz, hakim olan Allah'ı tesbih
etmektedir."
4- ..."Allah büyük
lûtuf sahibidir."
"Sıy suresi"
1- "... O üstündür,
hüküm ve hikmet sahibidir."
"Mümdehine Suresi"
3- "...Allah yaptıklarınızı
görmektedir."
5- "... Rabb'imiz,
biricik gaalip ve hikmet sahibi.."
"Haşır Suresi"
:
22- "...O çok esirgeyen
çok acıyandır"
Hemen her surede yerli yerinde geliştirilen ve öğütlenen Allah'ın Sıfatları Medine devrinde nazil olmuştur. Peygamber ve Allah bu süreci saklamaz, tersine bizzat aydınlatır; kutsallaştırma yavaşça kalite atlar...
Kutsallaştırma prosesi,
beynimizin o kadar derin; totemizmden beri gelen, o kadar eski - köklü
ve dallı budaklı bir işleyiş biçimidir ki; beynimizde kendisinden önceki
kutsallaştırma cycle'larına girer hem de eski cycle'ı unutmak zorunda;
yenisini eskiler olmamışca yerleştirmek zorunda olduğu için yeniye olanca
gücüyle sarılarak eskiyi silmeye çalışır. Ama bu çok zor olur. Çünkü eski
cycle'ı da aynı özenle - güçle - hevesle - inançla - saygıyla - korkuyla
- sevgiyle özümsemiş belleğine kazımıştır. O halde tek yol kalır! Beyin
kutsallaştırmaları yıkmak için bütün gücünü kullanmak zorundadır.
Bu gelenekleri -topluma
- kendine karşı çıkma gücü ister. İşte bu güç, temel dinamizmini, komün'ün
toplumcul ve özgür iradesinden alır. Muhammed'lerin çıkışı bu yüzden kuşaklar
boyu süren uzun zamanları almıştır. Bu yetmez; peygamberler, sürekli olarak
eski düşünüş biçimlerini (kutsallaştırma gelişimini) eleştirmek ve yenisini
yerleştirip sağlamlaştırma gidişini yükseltmek durumundadırlar...
Modern tarihsel maddecilik
de gelişirken; yeni keşiflerde köklenip gövdeleşirken - meyvelerini verirken
başka türlü bir yol izlemez. Sınıflı toplumun Skolastik ve metafizik metodlarına
karşı her an eski düşünüş ve yaşayış sistemleri eleştirel kılıcından geçirmek
zorundadır... Bu beynin işleyiş sisteminden ileri gelir. Beynin cinsel
yasaklardan hız alan toplumcullaştırma gidişi bir kez kutsallaştırma gidişi
içerisinde kendi rolünün üzerine çıkardığı için, beynimizin olabildiğince
hafıza derinliklerine kazıdığı için, beynimizin alabildiğince hafıza derini
kuvvetle işler. Temelde bu yönde uyarılarak yetenekleştirilmiş beyin hücreleri,
kutsallaştırma cycle'larına girdikçe, büyük bir motivasyon (ilgi - merak
- uyarılma) ile yeni kutsallaştırılmış gidişe sarılır ve onu hafızasına
hemen her yönde işler... Kutsallaştırma gidişi, modern üretici güçler gelişiminin
tekniğe doğru kayışıyla giderek zayıflar; o zaman kutsallaştırma ortada
görülmese bile, başka şeyleri, olduklarından fazlaca abartma biçimlerinde
kutsallaştırılan eski şeylerin yerine koyma sistem halinde sürer...
Hz. Muhammed de bu
prose içine girer girmez aynı sisteme uyar. Ve gerçekten doğru içten :
"Emin" güvenilir kişiliğiyle her şeyi olduğu gibi, Vahiylerle herkese anlatır:
1- "Rabb'inin yüce
adını tesbih et..."
6- "Sana okutacağız
ve sen unutmayacaksın"
7- "Yalnız Allah'ın
dilediği (unutturduğu) başka O açığı da bilir, gizliyi de."
8- "Seni en kolay
yolu tutmakta başarılı kılacağız."
9- "O halde eğer
hatırlatmak yarar sağlarsa hatırlat"
10- "Saygılı olan
(kutsallaştırma prosesine giren) hatırlar."
11- "Bahtsız olan
da (eskide anbale olup bocalayan da) ondan kaçınır."
Yeni proseyi her an "tesbih
et"mek, "hatırla"mak, "okumak", ezberde tutmak anlamında "unutmamak", eskiye
karşı savaş vermek olur. Kur'an sürekli bu metodu kullanır. Bu Muhammed'in
vahiy ile hükme bağlanmış ve herkese uyarlanmış sistemidir: ezberleri,
taşa, kemiklere, hurma kabuklarına, derilere kazınarak yazılır ve saklanır.
Yukarı vahşet çağından (sapiensten) kalma mağara resimlerinde görülen ilk
aşamalardan kutsallar kutsalı aşamasına ulaşmıştır. Çünkü görevler, kutsallaştırmayı
evrencil boyutlara sıçratmak aşamasına yükselmiştir...
Muhammed dürüst olduğu
kadar akıllıdır da; zaten akıllı olan genellikle dürüst ve açık; dürüst
ve açık olan akıllı olur; peygamber geldiği temellere bağlanmayı toplumu
ve dini için doğru ve yararlı yol: metod olarak kullanır:
Bu metod ile uydurma olmayan, köklü geleneklerin sentezi olma yolu tutulduğu belirtilir hem de başarının, eğer kendisi başaramazsa bile sadece bu yolla geleceği duyurulur.
İbrahim zamanında, kıyasıya
bir din savaşı görülmez: İbrahim tek tanrıcı olduğu halde çok tanrıcı Mısır
- Irak - Finike medeniyetleri ve Sodom - Gomorra - Salem - Gerar gibi kent
medeniyetleriyle din savaşlarından çok ekonomik ve sosyal savaşlar -çatışmalar
sahnededir.
Çünkü İbrahim Toplumu
henüz tarihsel devrim yapabilecek güç ve stratejisi içinde değildir. Tarihsel
devrim özlemi, hayali içinde tektanrıcı teorisini yükselterek toplumunu
medeniyet devrimi yönünde eğiterek miraslandırır.
Muhammed ve Hicaz
toplumunun durumu bunun tam tersi veya teorinin pratiğe uygulanışıdır.
Hem de 2500 yıllık bir birikim ile olgunlaşmış olarak, bu yüzden din savaşı
kızışır. Tarihsel devrim sanki ortalarda görünmez, din savaşı gökleri tutar.
Bu kutsallaştırma prosesinin getirdiği bir tersliktir.
Antik Tarihte nerede
alevlenmiş gökleri tutan bir din savaşı varsa orada en yercil tarihcil
devrim elemanları da din sembolleriyle kutsallaştırılır - eritilir. Modern
mantıkla bakılınca veya modernleştirilmiş (kutsallaştırılma prosesinin
devamı olan) idealizmle bakılınca ortada dinden başka bir şey göremeyiz.
Bu noktada tarihsel maddeciliğin: tarihin gidiş kanunlarının anlamı ve
değeri başlar...
Kureyş Ulularıyla
- Muhammed'in alıp veremediği bir tek "Allah" meselesi midir? Öyle görünür.
Gerçekte Kureyş - Mekke Uluları; tefeci-bezirganlıkta azgınlaşmış, daha
çok zenginlik isteyen gözleri dönmüş babahanların bozuldukları şey "Allah"
meselesi değil, Muhammed'in fakir fukarayı tutuşu ve kollektivizm isteyişidir.
Çünkü "Allah" Mekke
- Medine'de - Hicaz Toplumunda ilk kez duyulmuş bir şey değildir. İbrahim'den
beri ulaşan geleneklerle, "Hanif"ler tek tanrıcılığı yaymışlardır. Yahudilerden
de Allah fikri ulaşmıştır. Mekke ve Kureyşliler de "Allah"ın adını çağırmaktadırlar.
Ama Muhammed'in "Kesin"; devrimci koyuşu, toplumu kıyasıya bir savaşa -
altüstlüğe sürüklemeyi veya o sürüklenişi öngörmektedir. Temeldeki bu savaş
din çıkarlarına yansır ve din buyrukları, temeldeki bu uzlaşmaz - şiddetli
devrimsel gidişle, ordulaşıp cepheleşirler. Bu şiddetli ayrılış - ordulaşma
- cepheleşme ve çatışmaların başlangıçları ilk Mekki surelerde görebiliriz:
Kalem s: 9- "Onlar
istediler ki sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar."
10- "Şunların hiçbirine
itaat etme! Yemin edip duran aşağılık!"
11- "Kınayan-dedikoduyla
fitne yapan"
12- "İyiliğe engel
olan, saldırgan, günahkâr"
13- "Kaba, sonra
da kötülükle damgalı"
Kureyş uluları, Ebu Sufyan ve Muhammed'in Amcası: Ebu Leheb gibileri böyledirler. Muhammed'i görünce ve duyunca çıldırıyorlardı:
51- "O inkâr edenler
zikri: Kur'an'ın ilk öğütlerini işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle
devireceklerdi. "O delidir" diyorlardı. "
Tek yaptıkları
aşağılamak - alaya almak - küçümsemekti önce: 15- "Kendisine ayetlerinin
okunduğu zaman : "Eskilerin masalları" dedi. "
"Cinlenmiş" dediler.
"alaya aldılar"...
Peygamber işe önce akrabalarını
uyarmakla başladı. Kureyş ulularından gizlice hiçbir şey uzun ömürlü olamazdı.
Peygamber onların da yüzlerini gözlerini yakından görüp, gözlerine baka
baka onları da Allahın birliğine davet etti. Belki biraz umudu da vardı.
Safa dağında Kureyş
Ulularıyla görüşmeye bile zaman bulamadığını ibretle yaşadı. Başta amcası
Ebu Leheb kudurmuştu: lanetler - beddualar - küfürler savurarak toplantıyı
dağıttı.
Peygamber bundan sonra
daha kesin Cihad ayetleri aldı: Göze göz dişe diş; kıran kırana bir devrim
içine giriliyordu:
Devrim ne amca ne yenge ne de yeğen tanıyordu; hepsi birbirleri için ölümden başka bir şey dileyemezdi. Var olma savaşıydı:Yoksul tefeci - bezirganlar (plepler), zengin tefeci - bezirgan asiller: (patrici) Kureyşliler'e karşı yoksul köylü ve esnafı peşlerine takıp uzun ömürlü bir medeniyete geçecekler ya da doğmadan öleceklerdi; Kureyş asilleriyse öyle uzun boylu "Tevhid" mücadelesine gelemiyorlardı, zaten zengin olmuşlar, ezici zenginlikleriyle iktidarı elde tutup kısa ömürlü de olsa böyle medeniyete geçişi öngörüyorlardı. Oysa bu tip kent medeniyetleri çarçabuk yıldız gibi kayıp gidiyor, tarihten siliniyordu. Muhammed önderliğindeki plepler bunu sezmişler ve tarihin sunduğu bu fırsatı ölümüne değerlendirmek için kendiliğindenmişçe ordulaşıyorlardı: Pleplere düşen fakir - fukara halkı yanına çekmekti:
Bunun en iyi yolu yeni bir din bayrağı açmaktı. Çünkü kutsallaştırma gidişi, o çağda biricik geçer ilgi alanıydı. Fakir - fukara edebiyatı ancak din bayrağının içinde değer kazanabilirdi:
Kafirûn Süresi:1- "De ki: Ey nankörler!" 2- "Ben sizin yaptığınız ibadeti yapmam" 6- "Sizin dinininiz size, benim dinim banadır"
İçine girilen tarihsel
devrimin yöresel ayrımları - sınıfi boyutları bu yüzeysellikteydi. Ancak
utki - perspektifi boyutları, yöreden - bölgesele ve evrensele çıktıkça
derin menfaatlerle örgülenip kuşatılmıştı.
Hicaz bezirganlığı
Yazın Şam'a - Kışın Yemen'e ticaret için kervan kaldırıp indirirlerdi:
Güney Ticaret Yolu'nu geliştiriyorlardı. Orta Yol tıkandıkça, Güney Yolu
önem kazanıyordu. Ve Bizans ile Fars Medeniyetleri Hicaz'a dokunmadıkça,
Habeş ve Yemen'i kendilerine çevirmek taktiğine sarılıyorlardı. Bizans
Habeşistan'ı çoktan kendisine çevirmiş Hıristiyanlaştırmıştı. Sana'da,
bir kilise yapıp hıristiyan Hicazları kullanarak güçlenmek istiyordu.
Araplar, daha o zamandan,
güney yolunun önemini sezmişlerdi. Kilise'yi sabote ettiler. Habeş ile
aralarında "Fil" savaşı patlak verdi. Habeş ordusu, Kabe'yi yıkmak üzere,
filleri de kullanarak kabe yakınlarına kadar sokuldular. Muhammed'in doğumundan
yaklaşık 150 - yıl kadar önceye rastlayan olay Araplar arasında efsaneleştirilmişti:
"Ebabil Kuşları" belki totemcil barbar atalardı, belki develere binmiş
kuş gibi uçarak "siccil" taşlarını roket gibi kullanıyorlardı... Kutsallaştırılmış
kabe böyle kurtarılmıştı.
Bu savaş, güney ticaret
yolunun ve Hicaz'ın önemini (evrenselliğini) anlatan sembol olmuştu. Bu
yüzden tarihsel devrimin boyutları ve derinliği de yöreselden evrensele
doğru uzanıyordu. Hicaz toplumu bunun bilincinde olmasalar da tarihe en
geç giren (kent'ten medeniyete geçen) toplum olarak bunu kuvvetle seziyorlar
ve tarihteki kontenjanlarını doldurmak istiyorlardı. Fil Suresinin Allah
tarafından vahyi boşuna değildi...
Yine Güney Ticaret
Yolu geleneğinin vahiyle anılması ve ilk Mekki sureler içinde fil suresi
ve benzerleriyle birlikte yer alması tesadüf değildi:
Yine Mekke şehri üzerine Allah ve Peygamber'in yemin edişi; müslümanların bu olayları yeni kutsallaştırma prosesi içine alışları hep tarihsel devrimin müslümanca sembollerle belirtilişiydi:
Mekke - Kâbe - (Şam -
Hicaz - Yemen - Umman - Basra - Hint arasında uzanan) Güney Ticaret Yolu
- Zekat - Fakir - Fukara - Akraba - Yoksul - Yolcu; kısaca Hicaz Halkı,
hepsi Kur'an: Allah kelamıyla kutsallaşıp tarihsel devrimin değiştirilemez
temel elemanları ve cephesi içine giriyorlardı. Antik Tarih'te tarihsel
devrim böyle gerçekleşiyordu.
Kur'an, Antik Tarih'te
kutsal: kılına bile dokunamadan günümüze dek gelmiş (yazıya geçmiş) bir
tarihsel devriminin teorisi ve pratiğidir. O'nu yerli yerinde yorumlamak,
Antik Tarih'in gidiş kanunlarına yeterince aydınlık kazandıran bir örneği:
işlemek anlamına da gelir...
Peygamberlik, başından
beri izlediğimiz gibi, sanat - edebiyat veya şiir yaratışlarından çok farklı
bütünlüklü - topyekün - çok yönlü determinizmin temsilciliği işidir. Bu
yüzden, sosyopatik - psikopatik - kompleksif "kişi" atılımlarından ayrılır;
gerçekliğe - bilimsele - sezilere yaklaşır; bilimden ayrılan yanı erken:
kutsallaştırma prosesi içinde gelmiş oluşudur. Meseleleri tepetaklak skolastik
bir idealizm içinde koyuşu ondandır: kutsallaştırma - mistisizm önde, gerçeklik
sezileri alttadır.
Sanat atılımları veya
nevrotik patlamalar kolay ve sorumsuz; hastalıklı gelişirler.
Allah, Muhammed'e
bunu, "Duhâ" suresinde birkaç cümlelik ayet ile özetletmiştir.
Hicaz toplumu, İbrahim'den nakille gelen geleneklerle, "Hanif" denen öncülerin aktarımlarıyla, barbarlığın çok tanrıcı aşamalarıyla çalkalanmaktadır. Muhammed bu durum karşısında "şaşırmış", doğru yolu bulmakta zorluk çekmektedir. Tarihsel devrim görevinin, çok derinden dürtüşleriyle ileriye atılmak vakti doldukça, Muhammed olgunlaşır. 35 yaşlarında artık Mekke'nin "Nur" dağındaki "Hira" mağarasını, düşünce kanatlanışının vazgeçilmez ilk sessizlik ve yaratış ortamı yapar. Gündelik Mekke - Hicaz - Şam ve Yemen ticaret - sosyal ortamını yeri - göğü birbirine katarak yorumlayan, kuşbakışı peygambercil ve tanrıcıl "dağ" ortamına geçer. Kutsallaştırma - kutsallaşma prosesi içinde, elemanlarıyla birlıkte yükselmeye başlar, Beyin, gündelik karmaşa ve hafızasından, düşünce yaratışı için bütünleştirme ve sonuçları kanunlaştırarak çarpıştırma hafızasına geçer; artık dünyevi mal - para - ün - poz - sömürü sisteminin üzerine çıkmıştır; kutsallık gidişinde derinleşir... Rüyaları, giderek berraklaşır:"bilinçaltı"nın gerçek yansıması halini alır. Unutulan - sisli rüyalar, bilinçaltının yüzeysel - sıkıştırılmamış hafızalarından; aydınlık - yaşam gibi etkili - berrak, hatırlanan rüyalar, derin - sıkıştırılmış kalıcı hafızalardan kaynak alır. Ve bunlar giderek; sentezleştirme yeteneği arttıkça sentetik hafızayı; zeka ve aklı üste getirir. Bilinç - bilinçaltı burada karışsa da kutsallaştırma gidişi, o gün için "yüzeysel bilinç yerine geçer, bilinçaltı derinliklerinden gelen tarihsel görevin geniş - engin determinizm o yüzeysel bilinç ile temsil edilir. Bu yüzden dahiyane seziş ve sunuşlar, ancak tarihin gidiş kanunları aydınlandıkça açıklanabilir. Burada söz konusu olan; karşılaştığımız problem: sosyal derinlikli psikanalizdir. Kişilerin özel psikolojileri veya zihinsel dinamizmleri - gidişleri de, bu sosyal derinlikler ele geçirilebildikçe aydınlanabilir. Bunu peygamberlere uyguladığımızda dinin şuuraltı ortaya çıkarılmış olur. Çünkü kutsallaştırma prosesi, sadece sosyal gidişle değil, onun içerisinde peygambercil kişi etkilenişleri ve etkileyişleri ile gelişir. Bu yaman bir diyalektik çarpışmadır. Tanrıların - peygamberlerın ve kitapların veya mitolojilerin(geleneklerin) yaratılış dinamizmi bu diyalektiğin, tarihin gidişi içindeki işleyişleriyle olur: tarihin gidişiyle kişinin gidişi birbirlerinde yansıyarak, tarihi hızlandırırlar:
(Kur'anın başlangıcıdır
ve Mekke'de ilk inen surelerdendir. 7 ayettir. "Fatiha'yı okumayanın namazı
olmaz" sözü, Hz. Muhammed'in buyruğudur.)
Kur'an bütünüyle ve
yoğunlukla Allah'a (Doğa'nın ve Toplum'un gidiş kanunlarına) methiyeerle
ve uyum yapma prensipleriyle dopdoludur. "Fatiha"da özetinin özeti biçiminde
bu doluluğu yansıtır:
1-"Âlemlerin Rabbi
Allah'a hamdolsun."
Hz. Muhammed'e kadar
hiçbir peygamberde ve hiçbir kutsal kitapta Allah'ın derin kavranışı, methiyesi
ve ona uyum prensipleri bu denli görülmez.
Bu doğanın ve toplumun
gidiş kanunlarını daha etraflıca - derin biçimde ve topyekün olarak sezmekten
- sezerek kavramaktan ileri gelir. Ancak o çağda bu seziler "Allah" adına
bağlanabiliyordu. Allah'ın 99 sıfatını irdelerken gördük; o sıfatlar hep
doğa ve insan toplumunun gidiş kanunlarına daha doğrusu o seziyle kavranan
Tarihsel Determinizme atıftır.
Burada, Fatiha Suresinde
ilk ayetinde de Tarihsel Determinizm doğa ve toplum gidişi olarak tümlük
içinde sezilir:
"Alemlerin Rabbi"
bütün insanların ve doğanın, hatta evrenin yaratıcısı - kanunlarını koyup
yöneticisi: terbiye edip yetiştiricisi olarak anılır. Ve O'na şükredilir:
"Allah'a hamdolsun."!
Marks ve Engels bile,
Allah'ı ve tek tanrılı dinleri, doğal olarak o günkü bilgileri ışığında
"Arz - Talep - Fiyat" kanunlarının yansıması olarak yorumlamışlardır. Çünkü
henüz Toplumsal gidişin en çok görünen üretici güçler kanununu keşfedebilmişler,
O'nu da ancak kapitalizme uygulayabilmişlerdir.
Allah'ın anlamı, bütünüyle
irdelediğimizde daha iyi anlaşılacaktır ki, tamamıyla, Tarihsel Determinizmin
veya doğa ve insanın temel kanunlarının tümlüklü akışında kendini gösterir
ve bulur. Evrimin bütünlüğü ortaya çıktıkça Allah daha iyi anlaşılır.
Dolayısıyla Kur'an'ın
ve Hz. Muhammed'in Allah'ı kavrayışı kendi çağı itibariyle bilimcil değil
sezi düzeyinde, doğa ve insanı tümlükle kapladığı için, altşuurca Marks
- Engels'inkinden daha derinliklidir, diyebiliriz.
2-"(O),Rahmân'dır,
Rahîmdir":
Yaratıcıların yaratıcısı
sonsuz hoşgörülüdür. Alemlerin yaratıcısı ve yönlendiricisi olarak, iyilik
ve kötülükleri sunan ve insan toplumunun bu yüzden düştüğü - düşeceği iyilik
ve kötülüklerle yine, iyilik ve kötülüklerle yanıt verip onları kendi dengelerine
oturtan - oturtacak olan yine Allah'ın (Tarihsel Determinizmin) kendisidir.
Bu yüzden sonsuz hoşgörülüdür.
3-"Din gününün
(ödül ve ceza gününün) sahibidir":
Antik Tarihte Barbarlar
(Araplar onlara yani komün insanlarına "cahiliyeti yaşayanlar" derlerdi.
İşte o kollektif komün insanları) Medeniyetiere Tarihsel Devrim yaparak
medeniyete (sınıflı topluma) geçerler sonra da her antik medeniyet gibi
iç savaşlarla çökkünleşirler ve başka barbar tarihsel devrimleri beklerlerdi.
Antik Tarih'te bu
"ödül ve ceza günü" olurdu. Bu dinlerin bilinçaltıyla sezerek öngördüğü
bir "Din günü" haline gelmiştir. Kur'an yeri gelince göreceğiz, hep bu
tarihsel devrimleri örnek gösterir ve eski medeniyetler gibi çöküp yıkılmayacak
bir medeniyete geçişi prensipleştirir. Yani komün gelenek göreneklerini
medeniyet içinde sentezleştirmeyi geliştirir.
Ama yine de o "Korku"yu
içinden atamayarak insanları "Din günü" ile uyarır:
İşte bu binlerce yıllık
gelenek - görenekten sezilerle ders alarak "Din günü"nü kendi toplumu için
olabilecek bir "Mükafat ve Ceza"dan çıkaracak; insanlığın en son yaşayacağı
evrensel sosyal devrimi ve ondan sonra gelecek olan dengenin egemen olacağı
gerçek insancıl toplumu sezerce, insanlığın sınıflı toplumunun sınıfsız
topluma dönüşeceği o yılları öngörürce; "Din günü"nü bu gelecek günlere
yakıştırır; Allah sistemi'ni bu yönde geliştirir.
4- "Ancak sana kulluk
eder, ancak senden yardım isteriz."
Bu yüzden sadece Allah'tan
(Tarihsel Determinizm'den) korkulmalı O'na kul olmalı ve ondan yardım istenmelidir.
Bu aynı zamanda, "insan"
karakterinin sezisi - isteği - uygulaması ve besleyicisidir de. Köle ruhlu
insanlar ne bu seziyi ne isteği ne uygulamayı ne de ondan beslenmeyi başaramazlar.
Bilinçaltaları köreltilmiştir çünkü.
Peygamberler bu yüzden
özlerinde hep komün gelenek görenekli olmuşlardır. Ve bunu geliştirmek
istemişlerdir.
Toplumun temeli de,
Doğa'nın temeli gibi doğallıktan kalkan ve daima kendi kanunlarını yeniden
gelişmiş biçimde üretmek üzere yol alır...
5- "Bizi doğru
yola ilet"
İnsanları daima, peygamberlerinin
sezdiği - kavradığı ölçülerde, Tarihsel Determinizmi anlama ve ona uyma
yoluna girmesini ister. Bu yüzden Kur'an hep eski skolastik düşünce ve
davranışlara karşı savaş verir. Kendi kavrayışı da skolastiktir şüphesiz
ama, antika insanlığın içine girdiği Tarihsel Devrimleri sezer görür ve
o gidişe ayak uydurur. Bu yüzden Tarihsel Devrim'e karşı duran Tefeci-Bezirgan
ve Derebeylere karşı daha "determinist" bir skolastik olur.
6- "Nimet verdiğin
kimselerin yoluna"
7- "Kendilerine
gazap edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil"
Çok tanrıcılığı ve
herşeyi tefeciliğe ve bezirganlığa çevirmiş olan Mekkelilerin ve benzerlerinin
yoluna değil; peygamberlerin, özgür insanların, Tektanrı (Allah) biçiminde
ortaya çıkan daha gerçekçi deterministlerin - dolayısıyla hak - adalet
sahibi olanların yoluna ilet.
Çünkü bu gidişi kavramak
büyük bir "Nimet"tir. Bizi doğru yola; bu nimeti verdiğin kimselerin yoluna
ilet!
Peygamberlik herşeyden
önce, bir "şair"lik, edebiyatçılık, uzmanlık, filozofluk işi değil, doğa
ve toplumun gidiş kanunlarını aramak - bulmak ve onlara uyum yapmak için
ters giden bütün uyumsuzlukları değiştirmek: devrimcilik işidir. Ve satıcılığa
- memurluğa - lafebeliğine - parlak sözlere hiç gelemez.
Muhammed bunu kendince
çok iyi kavrar ve anlatır:
Daha Mekke devrinde, peygamberliğin ilk yıllarında Muhammed nasıl bir devrimci görevle karşı karşıya bulunduğunu kavrar ve devrimi dosta düşmana haber verir:
Determinizm her çağda
mutlaka kendi sözcülerini - elçilerini bulmuş insanlığı uyarmıştır. Ama
zamanımızda bile günün kurtarılması insanları daha fazla cezbettikçe uzun
vadeli programlar daima ertelenmiş - hasıraltı edilmiş ve sorunlar birikmiştir.
Bu daha şiddetli ve yaygın: her kişi ölçüsünde ve evrensel uyarılar gerektiğinin
işaretleridir.
Muhammed kendi çağı
içinde bunu etinde kemiğinde duyar ve bildirir:
Şaytan tefeci - bezirganlık veya insana doğayı ve toplumu çapul etme öğretisini kışkırtıp yerleştiren sermayedarlıktır. Onlar determinizme uyum yapılması uğruna doğru şeyleri hissetmekten uzaktırlar. Sağduyuları bile körelmiştir. Bu yüzden Kur'an onların işi değildir, Onların işi kendilerine benzeyenleri ayartmaktır; onlarla düşüp kalkarlar:
Peygamberleri satılık filozoflarla oportunistlerle karıştırmamak gerektiği gibi "şair" divanelerle de karrştırmamak gerekir:
Demek Peygamberlik herşeyden önce gerçekçilik ister. Bu ise bilim ile olur. Bilim o çağda, din geleneklerinin takibi ve yeni koşullara göre yeniden üretilmesiyle elde edilebilir. Muhammed bunu kendince her surede tekrarlar:
227-"Ancak inananlar,
iyi işler yapanlar, Allah'ı çok ananlar ve kendilerine zulmettikten sonra
bile (zulmedenlere) üstün gelmeğe çalışanlar böyle değildir.
Zulmedenler, yakında
nasıl bir devrime uğrayarak devrileceklerini bileceklerdir"
"Allah'ı çok anmak" demek,
determinizm: gerçekler üzerine yani doğa ve toplumun gidişi üzerine kafa
patlatmak ve o uğurda savaşmak demektir. Bu şekilde "geçici dünya menfaatlerinin
büyüsünden" kurtulunabilir." Ama bunun için de daha işin başından buna
yatkın olmak ve öyle bir çevrede yetişmiş olmak gerekir. Ki zulumlere ve
zalimlere rağmen sonuna dek davasını güdebilsin; yılmadan azimle savaşabilsin...
O zaman Allah'ı ve
meleklerini (Cibril'i) yani gerçeklerin; doğanın ve toplumun temel kanunlarının
uyarıcılarını - sesini içinde hissedebilir:
192- "Muhakkak
ki Kur'an alemlerin Rabbinin indirmesidir."
193- "Onu, er-Ruhu'l
Emin (güvenilir ruh olan Cibril) indirdi."
194- "Senin kalbine;
uyarıcılardan olman için"
195- "Apaçık Arapça
bir dille."
196- "O'nun söyledikleri
ve evvelkilerin kitaplarında da vardır. "
197- "İsrailoğulları
bilginlerinin onu bilmesi de onlar için bir delil - belge değil mi?"
"Furkan": "Hakkı batıldan
ayırma yeteneği"dir. Mekke devrinin ortalarında indirilmiştir.
Muhammed'in Allah
kavrayışı, İbrahim'den 2500 yıl sonra geliştiği için, "furkan'ı" da o derece
yüksek yetenekli bulunur. Peygamber bu determinizme şükretmekten kendini
alamaz:
1- "Alemlere uyarıcı olması için kuluna furkanı: doğruyu - yanlıştan ayırma yetisini indiren Allah pek kutludur."
Ve İbrahim'i ve İbrahim'den önce tektanrı fikrine doğru gelişmiş olan Hanok-Nuh gibi semit şeflerini de benimser...
3- "O'ndan (Allah'tan)
ayrı olarak, hiçbir şey yaratmayan, kendileri yaratılan ve kendilerine
dahi ne zarar ne de yarar veremeyen; öldüremeyen, yaşatamayan, diriltemeyen
bir takım tanrılar edindiler."
Oysa Muhammed'in
tektanrı anlayışı determinizme uymuştur:
2- "...Her şeyi
yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir. "
Herşeyi yaratan her geçen gün daha iyi anlaşılıyor ki doğanın ve toplumun gidiş kanunlarıdır. Bu buluşla Muhammed'in Allah'ı kavrayışı determinizme uyar. Yeri - göğü - doğayı - toplumla harmanlayarak, düşündüğünde ve her adımda bunlarla ilgili bilgilerini - sentezlerini geliştirdiğinde tekrar tekrar Allah kavrayışını, determinizme daha gerçekçi uyumluluk içine sokmuş olur. Veya O'nun determinizm gerçekçilik anlayışı Allah kavrayışı veya isimleri içinde erir:
Görmedin mi Allah
bulutları sürer, sonra onları birbirine geçirir, birbirleri üzerine yığar
- sıkıştırır. Aralarından yağmurun çıktığını görürsün. Gökteki bulut dağlarından
bir dolu indirir ki onunla dilediğini vurur, dilediğini de ondan öteye
çevirir. Şimşeğinin parıltısı gözlerini alır."
"Görmedin mi göklerle
ve yerde olan kimseler, kanatlarını çırparak uçan kuşlar Allah'ı tespih
ederler. Her biri kendi duasını ve tesbihini bilmiştir. Allah da onların
ne yaptıklarını bilmektedir."
"Göklerin ve yerin
mülkü Allah'ındır. Dönüş de Allah'ındır."
Kur'an'ın bir başka adı
da "Furkan"dır. Sümer ve Semit geleneklerine ve Tevrat ile İncil'e olduğu
gibi ezberci bir şekilde dayanmaz; onları kendi çağının tarihsel devrim
görevlerinin süzgecinden geçirerek yeniden üretirken yepyeni Allah ve toplum
sentezlerine ulaşır: doğruyu yanlıştan ayırdeden yeni daha yüksek akıl
yürütme ve bilgiler manzumesi sentezlerine ulaşılmıştır.
Bu yüzden Kur'an'a
modern uzman yaklaştırmalarına benzer yüzeysel yakıştırmalar, uydurma -
sosyopatik ve psikopatik: objektif ve subjektif hastalıklı kalır:
5- "Dediler: "Eskilerin masallarıdır, onları yazdırmış, sabah akşam onlar kendisine okunuyor."
Eğer sadece eski geleneklerin tekrarı olsaydı, düz mantıkla Kur'an parça parça değil birden topyekün inerdi. Düz mantıkla inkar edenler de böyle düşünürler ve bu yolla inkârlarını dayatırlar:
Oysa gerçek bir teori daima, içinde bulunulan veya içine girilen üretici güçler gelişiminin uyarıları - dayatmaları altında ve gerekli bir süreç içinde gelişir; insanın düşünce gelişimi de bu gidişe uyar. Yeni kuşakların eskilerden ayrılışı ve çatışması da bu gidişe karşı uyum geliştirme sorunu olur. Bütün gerçek peygamberler ve vahiyleri determinizmin bu esasına uyarlar. Hz.Muhammed ve Kur'an bu gidişin en son en belirgin ölümsüz örneğidir. Bu yüzden ayetler ve peygamberler bu konuda kendinden emin ve kesindir:
32- "..Biz onunla (parça parça inen Kur'an ile) senin (insanların) kalbini sağlamlaştırmak (kolayca ezberlenmesini sağlamak ve yeni - çeşitli olaylara karşı yeni ayetlerle ufkunu açıp takviye etmek) için onu böyle parça parça ve ağır ağır okuduk."
Muhammed düz mantıkla eleştirip sırtı yere getirilecek gibi değildir; O'ndan rütbe - şan - şöhret - makam - zenginlik beklerler; güçlerine güç katacak hazır bir güç varsa tapmaya hazırdılar:
7- "Dediler: "Bu
peygamberlere ne oluyor ki yemek yiyor, çarşılarda geziyor? O'na uyarıcı
olacak bir melek indirmeli değil mi?"
8- "Yahut kendisine
gökten bir hazine atılmalı, yahut kendisinin ürününden yiyeceği bir bahçesi
olmalı değil mi?
Ve zalimler, "siz
sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz" dediler."
41- "Seni gördükleri
zaman mutlaka eğlence konusu yapıyorlar: "Allah bunu mu peygamber olarak
göndermiş."
Demek bugün modern çağda
karşılaştıklarınız, en eski tefeci - bezirgan ve küçük burjuvanın güce
tapan marazi - hastalıklı ruhunun yeniden üretilmiş biçimidir: güç varsa
peşinden gelirler, yoksa küçümseyip alay konusu yapmaya kalkarlar; ama
akılla - bilimle insan gibi savaşmazlar; daha da zora gelirlerse, sözle
- alayla öldüremediklerini kalleşçe susarak olmazsa arkadan hançerleyerek
öldürürler...
Sadece bilim olarak,
doğru olduğu için veya doğru yolu bulma uğruna, peygamberlerce herşeyini
vererek ve herşeyi göze alarak kaç kişi savaşabilir?
Doğrusu modern çağda
da bütün sosyal devrim gelişimlerine karşın durum pek fazla değişmiş değildir.
Hep bir vaad'in peşine maddi - manevi bir gücün peşine: pratik çıkara,
takılıp gelinir. Zafere ulaşırsa ne ola; zafer yağmalanmadıkça herkes payına
düşeni almadıkça yine peygamberlik para etmez. O Allah'ın da peygamberinin
de kitabının da içine ederler.
Kimse kalkıp bilim
- doğru - hak uğruna; sadece bunlar için, hiç bir şey beklemeksizin; tersine
bir canlının doğaya ve topluma yük olmadan; bir arı - karınca misali konduğu
çiçeği incitmeden dengeyi koruyup geliştirmeye vakfedişi gibi, kendisini
vakfederek üzerine düşeni yapmaz; illâ çapulunu, hem de paranoyakça aza
kanaat edemeyen çapulunu sürdürecek; heybesini doldurmadan rahat edemeyecek
ve rahat vermeyecek...
Bu açıdan sosyal devrimler
bile sadece kendi çağını kurtarabiliyorlar; belki kurtaramıyorlar. Çünkü
kendi mantıklarının öngördüklerine bile, ne kapitalizmin ne de sosyalizmin
adına gelişmiş bulunan sosyal devrimler, ulaşabilmiş değildirler. Bu yüzden
son duruşmada olayların inatçılığı sürmeden yapamayacak ve bilimin veya
gerçeklerin: doğa ve toplumun gidiş kanunlarına uyumun herkesçe kavranışı
- uygulanışının zorunluluğu acı - keskin olaylarla karşımıza dikilecek.
Belki tarih, bu yoldan
bize, yeterince anlayamadığımız ve ayak uydurmaktan geri durduğumuz antik
ve modern peygamberlerin yolunu açarak; onların yolunu yürümek zorunda
bırakarak, onları anlamamızı ve determinizme uymamızı sağlayacak.
Çünkü antik tarihten
beri süregelen devrimler kendi programlarının hedeflerine, sırf insanın
çapul etme düşünce ve davranışını determinizmin emrettiği gibi yokedemedikleri
için ulaşamamışlar ve bu; binlerce yıldır, yeniden üretilerek dev problemler
halinde insanlığın önünde katlanarak yığılmaktadır..
İster istemez artık
determinizme (kanunlara) uyum gelişmek zorunda kalacaktır. Bu ise bilinçle
gelişmekten - her kişinin görevini kavramasından: "insan"laşmaktan başka
bir yol tanımayacak bir gidişi öngörür...
Kapitalizmin geçer akçe
sözü şudur: "Parası olan ayakta kalır; parası olmayan yerin dibini boylar."
Herşeyin "kâr" ile
ölçüldüğü kapitalizmin azgınlaşarak irad yiyici yaşlılık çağına girdiği
ve tüketim kanserini demir perde gerilerine bile sıçratıp boyuna ürettiği
zamanımızda bu söz basbayağı tutuyor doğrusu. Ama kâr illüzyonuna tutulmayanlar
biliyorlar ve seziyorlar ki, son duruşmada daima dibi boylayanlar, Kur'an'ın
güzel deyişiyle "işlerini süsleyip - dünya malını taparak şımaranlar" olmuşlardır.
Bu gerçek en temelli gerçektir, değişmesi şöyle dursun, gerçekleşmesi evrensel
boyutlara ulaşmadan rahat durmayacak derin kanunların işleyişidir:
"Parası olan ayakta
kalır; olmayan yok olur" sözü ne kadar yaygınlaşırsa bilelim ki Hz. Muhammed'in
Allah buyruğu olan şu deyişleri o kadar çok söylenecek ve o kadar çok evrenselleşecektir:
60- "Size verilen
her şey dünya hayatının geçimi ve süsüdür. "
"Allah'ın (doğa
ve toplumun gidiş kanunlarına uyum gösterme çabalarının) yanında olan ise
daha hayırlı ve daha kalıcıdır."
"Aklınızı kullanmıyor
musunuz?"
Ve o zaman için bütün Antik Medeniyetler gidişi buna örnek oldular: Zenginlikte ve dünya hayatının süsünde ileri gidip şımardıkça, çürüdüler ve barbar alçakgönüllü kollektifde aynı mekanizma üzerine gelişip onu yeniden üretmekten başka bir şey yapmamışlardır. Bu yüzden gidicilikleri kesindir. Çünkü doğa ve insanın gidiş kanunlarına ezeli - elledi uyumsuzluk içindedirler: doğuştan günahları budur ve kurtuluşları "uyum"dadır. Yoksa cezaları kendi elleriyle hazırlanan ve insanlığı da doğayı da ziyana sokan ölümden başka bir şey değildir. Ancak bu kez yokoluşları barbarlarla değil; bilimle, uyarılarla olmadı; proletaryayla - işsizlik - pahalılık - durgunluk krizlerinin evrencil yaygınlaşması ve kendilerinin bile kendilerinden yüz çevirip rejimlerini güdememeleriyle tersine muhaliflerine teslim oluşlarıyla gelişecektir. Çünkü eğer bu uyumsuzluk faciası "sözle şımarma","dünya malına tapma" herkesçe denenip sınandıkça panzehiri de herkesçe kolay anlaşılır ve uygunlanır hale gelecektir.
Karun, Musa toplumundan idi ve pek depdebeli zenginlerden idi:
79- "Kaarun süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler: "Keşke Kaarun'a verilenlerin bir benzeri de bize verilseydi, dediler, gerçekten onun büyük şansı var"
Modern çağda da kapitalizm ve emperyalizm, dünya insanlığının karşısına bilhassa ABD süsü ve depdebesi içinde çıkıyor ve her türden insanı sosyalist olsun derebey olsun imrendiriyor. Nice toplumcul gelenekli - sosyalizme girmiş toplumu bile şeytan iğfali gibi kandırabiliyor.
80- "Kendilerine bilgi verilmiş olanlar ise: "Yazık size, dediler, inanan ve iyi iş yapan kimse için Allah'ın (doğa ve insanın gidiş kanunla-
Ama ne çare ki "dünya süsü" gündelik yaşamın vazgeçilmez cazibesidir. Günlük yaşamaya düşünmeye ve davranmaya alışmış insan beyni, uzun vadeli gidiş kanunlarını bilmeye ve uymaya sabrı yoktur. İnsan cehenneme böyle kısa vadeli hesaplarla çarçabuk gider ve çevresini götürür. Cennet uzun vadelidir. O ise sabır işidir; cennet: doğa ve toplumun günümüze kıyasla çok büyük alçakgönüllü tüketim koşullarını gerektiren işleyiş kanunlarına uyumdur. Ama bilim ister:
Çünkü bütün insanların yeryüzü ölçüsündeki deney - bilim - bilinç çabalarıyla oluşturulmuş geniş - esnek - hoşgörülü - bütün zincirlerden kurtulmuş; özgür ve gönüllü kollektivizmi gerekir!
Güney Ticaret Yolu'nda
Yemen'i Acem: Fars Medeniyeti; Habeş'i Bizans; Doğu Roma Medeniyeti kendisine
çevirmiş çekişiyorlardı. İran Medeniyeti, Şam, Kudüs ve Mısır'ı almış;
Anadolu'da İstanbul'a dek yayılmıştı. Ama Fars; İran Medeniyeti'nin vakti
çoktan dolmuş çürümekteydi. Peygamber bunu seziyor ve biliyordu. Bizans
tektanrıcıydı. Ve Bizans - Habeş kanalıyla Peygamber'in muhalefetini destekliyordu.
Müslümanlar da bir avuç olsalar bile tarafsız kalmamışlar Bizans'ı tutmuşlardı.
Rum suresi bu olayların üzerine yorumlar ile başladığı için bu adı almıştı.
Allah ve Peygamber'i
Fars'ın yenilmesini Rumlar'ın kazanmasını istiyordu:
624 yılı Bizans, İran'a
karşı askeri başarılar kazandı. Muhammed de Bedir'de küçük ama önemli bir
zafer kazandı. Bundan sonra Bizans da islâm'ın hedefleri arasına girdiğini
buluruz. Çünkü hedef evrenselliktir. İbrahim ile başlayan ve altşuurda
parlayan bu hedef, artık gerçeklik içine girecekti.
Ama cihadın temeli;
sosyal adalet ve eşitliğe dayanıyordu:
Daha Mekke devrinde ilk filozofçul düşünce ideoloji ısınmaları ve bildirimleri kanıksanır kanıksanmaz pratik tarihsel devrim hedefi her iki taraftan da Kureyş zenginlerince de müslüman çekirdeği tarafından da anılmaya başlanır. Çünkü kuru lafa herkesin hele barbarın karnı herkesten çok toktur; yapılacak iş varsa yapılır. Kureyş zalimleri de O'nu sorup kışkırtır:
Henüz çekirdek zayıftır, vakit gerekir. Peygamber bunu elleriyle tutar. Çünkü "yetişmek" "yetiştirmek" veya "yaratmak" denen olayın zahmetini ve koşulların biraraya gelişinin zorunluluğunu sezer:
24- "Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları zaman,onların içinden buyruğumuzla doğru yola ileten önderler yetiştirmiştik."
İsrailoğulları için geçerli
olan bu gerçek Hicaz toplumu için de geçerliydi. Vakit dolmalıydı:
Devrim bir sıçramadır.
İnsan beyni o sıçramaya hazırlanmamış ne olduğunu bu sıçrama içinde birdenbire
anlayamaz. Ve her kişi bulunduğu cephenin içinde neyse odur:
Fetih günü, devrimden
yana geçişler olsa da işin aslı önceden inanmaya ve hazırlanmaya bağlı
kalır. Hazırlık hep o kısa süren devrim zamanı içindir: daha fazla "mühlet
verilmez".
Hicret'ten 6 yıl sonra
Muhammed açık açık fetih'ten sözedecektir: Fetih suresi şu ilk ayetle başlar:
"Biz sana apaçık
bir fetih verdik"
Çünkü devrim içine
girilmiştir.
Muhammed insan için
en zaruri ihtiyaçlar dışında hiçbir mala mülke - süse - geçime gerek olmadığını
anlamış bilge ve alçakgönüllülerdendi. Ama eşleri, kadınlar, daha o zamandan
içine düşürüldükleri erkek malı olma yolunda süs - ev ve depdebe düşkünlüğünü
geliştirmekten başkaca bir yol güdemiyorlardı.
Zafer ve ganimet paylaşımında
peygamber eşleri de bu düşkünlüklerini apaçık belli edince şu ayetler Kur'an'ın
en temel gerçeğini bir kez daha hatırlatmaktan geri durmadı. Kur'an başta
Peygamber'i ve yakınlarını uyardı.
29- "De ki : "Fetih
günü, geldiğinde, inkâr edenlere inanmaları için mühlet de verilmez."
28- "Ey Peygamber!
Eşlerine söyle: "Eğer siz dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız gelin
size mût'a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım!"
30- "Ey Peygamber'in
kadınları! Sizden kim açık bir edepsizlik yaparsa onun için azab iki kat
yapılır. Bu Allah'a göre kolaydır."
33- "..Ey Ehl-i
Beyt! Allah sizden, kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor."
Demek toplum yolunda,
doğa ve toplum kanunlarına uyma çabası; devrimci yol, insanı bütün kötülüklerden
altbilinç (Nefis) kötülüklerinden arındıran bir yoldur. Nefsi terbiye eden
bir yoldur. Ki bu yolu peygamber kendisinden bilir, ve kendisine en yakın
olmuş insanları da bu yolda temizlenmiş görmek ister. Ne var ki herkes
peygamber olamaz... Kendisini peygamber sülalesine veya Ehli Beyt'e: O'nun
ev halkına ve soylarına sokmak isteyenler de sırf soy itibariyle tertemiz
peygambercil olmak isterler; bu modern çağa dek sürüp gelmiştir. Oysa Muhammed
gibileri ve O'nun tarihsel görevleri binlerce yılda bir gelmektedir. Soy-sop
ile veya yakınlık ile olabilecek bir şey değildir. O temel bir olanak sağlayabilir.
Ama o temeli kullanmak kişinin koşullarına - görevlerine - kavrayışlarına
bağlı olarak gelişir...Peygamber'e düşen elbette bu olanağı belirtmek ve
uyarmaktır...
Ve doğaldır ki her
önüne gelen Hz. Muhammed olamaz ve Kur'an'ı Vahiy alamaz.
"-Elçileri (peygamberleri)
onlara dediler ki:
"Biz de sizin gibi insandan başka bir şey değiliz. Fakat Allah, kullarından dilediğine nimetini (ayetlerini) lütfeder. Allah'ın izni olmadan biz size delil getiremeyiz. İnananlar Allah'a dayansınlar."
Ama pekala peygamberi ve Kur'an'ı anlayıp ona uyabilecek insanlar çoğalabilir. Çünkü tarihsel deteminizm bir kez yeni çağını açmış ona göre önderlerini ve kitlesini çıkarıp yola koyacaktır; akıllılar öğüt alıp teşkilatlanırlar: Hatta tarihsel devrim keskin savaşlarla ilerledikçe, tefeci-bezirgan şeytanı Ebu süfyan dölleri bile yola gelirler:
22- "İş olup bitecek,
şeytan dahi diyecek: "Allah size hak olarak doğru vaddetti, ben size vadettim,
ama bu yalandı. (...)"
Kitaplı olsun kitapsız
olsun her peygamber irili ufaklı tarihsel devrim dalgalarının yarattıği
gerçek bir liderdir. Bu yüzden sözleri - davranışları, varsa kitapları,
bu sağlam tarihsel devrim olayından; kendi yaşadığı çağın belirleyici komplike
olaylar bütünlüğünün bilinç ve bilinç altında yarattığı etkilerden kaynaklanır.
O ölçülerde de sağlam temellere oturmuş gerçekliğin yansımasıdırlar:
24- "Görmedin mi?
Allah nası! bir benzetme yaptı; güzel söz - doğru söz kökü yerde sağlam
dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir ki o ağaç yine Allahın izniyle
daima yemişini verir."
26- "Kötü sözün
durumu da gövdesi yerin üstünde, kolay koparılan, kökü olmayan kötü bir
ağaca benzer."
27- "Allah inananları,
dünya hayatında da ahirette de sağlam sözle sağlamlaştırır (kararlı - istikrarlı
kılar)."
Allah zalimleri sapıtır
ve dilediğini işleyip yapar.
"Kötü söz" denen şey,
doğa ve insan toplumunun gidiş kanunlarına, temelden karşı çıkan - uyum
yapamayan kişi - zümre veya sınıfların sözleridir. Son duruşmada bu yüzden
uyum yapanlarca yok edilirler veya eritirler.
"İyi söz" doğa ve
toplumun gidiş kanunlarına sezerek veya bilimsel olarak uyum yapmaya çalışanların
yorumlarıdır. Son duruşmada (nice eziyetlerden sonra da olsa) zafer "iyi
söz"ün doğa ve insan toplumunun gidiş kanunlarını ortaya koyan gerçek teorinin
ve pratiğin olacaktır. İnsanlık bu yolu tutmak mecburiyetindedir.
Ancak "Her Nefis" : yani her kişi: bilinci ve altbilinciyle, gücü oranında bu yolda yürüyebilir. "Kişi" veya "nefis"; bu yolda yürürken kendisi için "kazandığı" her zerre doğa ve toplum dengesine o derecede uyumsuzluk olarak topluma ve kendisine geri tepecek ve onunla cezalandırılmış olacaktır. Doğa ve Toplum dengeleri bu derece hasastır. Bu hassas ritmi sezen her sağ duyulu insan - "Allah'tan: gidiş kanunlarından" korkar ve korkmalıdır veya o derece hassas, dikkatli olmalıdır."
27- "Cin'e gelince onu da insandan daha önce, nüfuz eden kavurucu ateşden yarattık."
Şeytan da insandan önce
ve ateşten yaratılmıştı. Gelenekler kendince, yazısız tarihte (tarih öncesinde)
geçen komünal tarihi, kutsallaştırma prosesi uyarınca sembollerle yorumlamışlardır.
Prose (gidiş) değiştikçe, kutsallaştırma aşamasına göre yorumlar (temel
aynı kalmak üzere) anlayışa göre değişir, başkalaşır.
Şüphesiz ki Şeytan
da Cin de medenileşmenin getirdiği bakış açılarıyla yorumlanmıştır. Ancak
beyinler, kutsallaşma prosesi ile kurulduğu için, Totem-inanışları gerilerde
kaldığı ölçüde onlara şeytan-cin yakıştırmaları yapılmıştır. Çünkü medeninin,
gökselleşmeye başlayan insan ve tabiat tanımlarının temsil ettiği toplumun
çıkarlarına ters düşen barbar toplumların Totem sembolleri onlara şeytan-cin
gibi gözükmüştür.
İlk Irak Medeniyetine
geçmiş Semit göçebe ve kent barbarlarının, tarım verimliliğinin sembolü
yılan'ı şeytan: kandırıcı gibi algılayışları; kendi 4 büyük ırmağın suladığı
Kafkasya eteklerinin - Van yaylalarının; O'nu yitirdikten sonra öldürücü
bir sıla hasretiyle cennet ülküsü haline getirmişler; insan'ın (medeniyetin)
balçıktan tekniksiz doğal olanaklarla yaratılışının Adem - Havva yaratılışı
halinde algılanışı; göçebe ve kent kabilelerinin semitlerde Nabil - Kain
veya Kabil, öyküleriyle yorumlanışı; Süleyman'ın cinlerle - kuşlarla konuşup
anlaşması ve benzeri hep kutsallaşma prosesine göre düşünmeye ve davranmaya
alışmış beyinlerin Totemden kopuşamayan sembolleştirici düşünce sisteminden
kaynaklanmış en bilinen örnekleridirler.
Gerçekte hepsi en
temelde üretici güçler gelişimine dayanırlar; o gidiş, derin - köklü ayrıntılı
kavranıp toplum gidişi içinde titizce izlenmedikçe, olmadık saçma - havada
kalmış kafa karışıklıklarına ve spekülasyonlara düşmekten kurtulamayız.
Geleneklerin şeytan'ın
ve cinlerin ateşten yaratılmış olmaları üzerinde duruşlarına ve insandan
daha önce yaratıldıklarına dair bir prose çizdiklerine bakılırsa, bu uydurma
- gelişigüzel bir yorum katkısı sayılmamalıdır.
Ateş, orta vahşet
çağının yaratığıdır. Ama en çok ve medeniyete en yakın geçmişte o'nu aşağı
barbarlıkta, çömlekçılik ve ev işlerinde, totem sembollü kadın tanrılı
kabileler kullandılar.
Kadın tanrıların sembolü
ateştir. Tapınaklarda ateş hiç söndürülmeden yakılırdı.
Demek şeytan ve cin
algılarını en azından Aşağı Barbarlığa dek indirebiliriz. Aslında prose,
Vahşet çağında ilk cinsel yasaklar ve Ateş'e dek gider; bilinç - bilinç
altı "RUH" gelişimi içinde TOTEMİZM ile birlikte oluşur. Çözümü de öyle
olacaktır...
Burada konumuzla ilgili
olduğu kadarına değinirsek, Ateş sembollü kadın tanrıların veya önderlerin,
kabilelerini yönetme ve düşünce geliştirme işinde kullandıkları büyü -
fal seromonilerinde ateş de kadın da ve o'nun gelecekten haber verme: toplumu
yönetme (büyü - fal) işleri de bilerek dokunulmazlaşan saygı ve korku uyandırıcı
elemanlar haline gelmişler ve yabancı kabilelerce de, kendi gidişleri de
buna uyduğu için, buna uyulmuş ve yaygınlaşmıştır.
Medeniyet'e geçilince
sadece kutsallaşma gidişi yeni bir aşamaya girmiştir. Kutsallaştırma sürdüğü
için kadın tanrılı - ateş - büyü sembollü totemcil kabileler, medeniyet
insanlarına şeytan-cin gibi görünmüş ve algılanmıştır.
Hicaz kent toplumu
bu gidişten en az beş-altı bin yıl sonra gelmesine karşın kendisi de yazısız
tarih öncesi toplumudur. Bu, iki zıt gidişi kendisinde sentezlemek zorunluluğunu
getirmiştir:
1- Kutsallaştırma
gidişinin dinamik bir elemanıdır. Kutsallığı göklere sıçratmağa hatta kutsallar
kutsalı olmaya hazır bir toplumdur: tarihe yeni yeni girmektedir.
2- Fakat kent'ten
medeniyete geçecek en son toplumdur, yani kutsallar kutsalı olmak için
tüm eski geleneklere (birikimlerine) sahiptir.
Bu hem barbar olup
hem de medeniyeti anlamak gibi bir üstünlüğü: geç geliş meziyetini kazanmak
fırsatını vermiştir onlara. Muhammed'in savaşıyla bu meziyet kazanılacaktır.
Temel İbrahim'den intikal ile gelir...
Şairler, cinleri olan,
cinlerin yol gösterdiği, cinlerden haber alan-veren insanlardır. Bir çeşit
eski büyü-fal işlerinin babahanlıkla birlikte yaygınlaşması ve tanrısallıkların
gelişimiyle halk arasında deyim yerindeyse "ayağa düşmesi"dir. Bu işi de
sazla-sözle şairler yapmaktadırlar.
1500-2000 yıl öncelerindeyse
bunu İsrailoğullarında peygamberler yapmaktaydı. Peygamberlik geleneği
İsrailoğullarından Asurlular'a geçtikten sonra bu gelenek her yana yayılmış
olmalıdır. Ve biraz gelenek destan ezberleyip düşünce kırıntısı yumutlayanlar
şair olup gelecekten haber veren falcı-büyücü işlerine de girerek diyar
diyar dolaşırlar; İlhamlarını Allah'tan değil de cinlerden aldıklarına
inanırlar. Cinlerinin şahıs adı gibi adları olur; onları çağırıp görüşürler...
Hicaz toplumunda şairlerin
durumu budur, halk arasında tutulup beslenirler. Gelecekten haber almak
bilinmeyene cinlere karşı olan korku-heyecan etkileriyle şairler, bir renktirler
ama kabile-kandaş aile köklülüğü yanında aşağıdırlar.
Kureyş Uluları bu
yüzden, Muhammed'i, deli bir şair yerine koyup aşağılamak etkisini gidermek
isterler. Mekke devrinde yaptıkları hep budur:
Muhammed, gocunmaz, daha önceki surelerde belirttiğimiz gibi silahı tersine çevirmesini bilir; uluların psikolojisini derinden yakalamıştır; Lut kavmini ve Sodom'u örnek verirken ve her zaman şu gerçegi alınlarına yafta olarak çiviler:
84- "Kazandıkları (bencil zenginlikleri) kendilerinden hiçbirşeyi (kötülüklerin azabları) savamadı".
Hicaz toplumu, İbrahim'den beri intikal ile gelen 5-6 bin yıllık geleneklerle, barbarlıktan henüz çıkmakta olsalar bile akıllarını geliştirmiş bir toplumdur. Şeytan konusu da artık giderek cinler gibi ruhsal olaylar içinde incelmiş biçimlerde yorumlanmaya başlamıştır:
"Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermemiştik ki, o'nun istekleri içine kesinlikle şeytan karışmış olmasın. Fakat Allah şeytan'ın (ayetlere dek) karışmasını derhal (başka bir ayetle) iptal eder. Sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir"
Üretici güçlerle birlikte
toplum biçimleri ve onunla birlikte doğanın başkalaşımı sürekli değişir
ve gelişir. İnsanlar da sürekli deneme- yanılmalar içinde, peygamber de
olsa hataların basamaklarına basarak ilerler; öldürücü Stratejik hatalar
bir yana, beyin: zeka ve akıl sürekli küçük küçük hata basamaklarına basarak
onları aşarak gelişir ve girdiği yeni toplum ve doğa başkalaşımlarına böyle
ayak uydurabilir; öldürücü hatalar: uyumsuzluk olur ve kişiyi toplumu kendiliğindenmişçe
elekten geçirerek tarih yapar.
Peygamber gibi önderler,
Stratejik (öldürücü) hata yapmayacak kadar "ezeli: tanrısal güzellik geçmiş"
(Enbiya süresi.101 nci ayet.) yani insan toplumunun ve doğanın keskin özünden
oldukları için peygamberlik mertebesine doğru "yetiştirilmişlerdir." Ve
insan toplumunu daima stratejik hatalardan ölümlerden döndürmek için görevlidirler...
Ama onların en sonuncusu
Muhammed dahi olsa insan aklı irili ufaklı hata basamaklarını çıkararak
yürümek zorundadır. Çünkü hayat tez - antitez - sentez ile zikzaklı yürür.
Muhammed bunu sezmiştir. Ama o daha çok toplumunun şeytanı olan Kureyş
Uluları'nın kendi üzerindeki etkilerini bilir ve kendi içinde o şeytana
karşı savaş verir. Bu benzeri ayetler: Fakirlerle birlikte olmamak; veya
Kureyş Tanrılarıyla birlikte, tek tanrı Allah'ın adının anılması gibi uzlaşmaların
hata şeytan etkilemesi olduğunu açıklayan ayetler bu peygamber beynindeki
iç savaşı açık eder. O bu denli doğrucu başı ve inançlıdır.
Peygamberiyle toplumu
arasında, İbrahiminki kadar olmasa da, belirli uçurumlar olsa da, Hicaz
toplumu böylesine gelişkindir. Şeytan-cin olgularını hurafe geriliğinden;
olur olmaz her olayda uygulayan akıl törpüsünden çıkarmak üzeredir... Ve
komüncül zekasını bilinçle bilgiyle kaynaştırmaya açılmıştır:
"Andolsun Tevrat'tan
sonra Zebur'da da "yeryüzüne kesinlikle iyi kullarım varis olacak" diye
yazmıştık"
İyi insanlara; kollektivizme;
kendilerine inanırlar...
Tevrattan farklıca dersleştirilerek
ele alınır.
"Nefis ile savaş savaşların
en ulusu (yücesi)dir" bu sözü ancak , Freud den beri modern Finans Kapitalizm
çağıyla birlikte yeterince anlayıp değerini yerli yerinde yorumlayabiliyoruz.
Nefis'in bu derin sezilerle kavranışının tefeci bezirgan evrenselliğinin
eşiğinde oluşması "tesadüf" değildir: Bu kişinin tarih sahnesinde olgunlaştığının
göstergesidir aynı zamanda...
Hz. Muhammed ve Kur'an
bunu, kendi çağının zorunlulukları ölçülerinde de olsa, yüzlerce yıl önceden
görmüş ve bildirmiştir. "Yusuf suresi" bunu dersleştirir.
Bu sosyal sınıf yorumlarını
da aşan, beyin - kişi psikoloji inceliklerine de girebilen bir bütünlüğü
ve çağına göre üstünlüğünü gösterir ki bu medeniyetlerin içine girdiği
evrensellik aşamasının gereğidir, sosyal sınıf parçalanışları yaygınlaşmıştır.
"Yusuf Suresi" nefsin
temelleriyle ilgili çeşitli gidişlerini örnekleyerek, bunların toplum zararına
olanlarını yasak - haram - zararlı iş olarak ayıklar - örnekler; islam
aleminin beyinlerine (yüreklerine) girerek nüfuz etmeyi dolayısıyla kutsallaşmayı
bilir.
İslam'da "şeytan"
meselesi bile, nefisle özdeşleştirilerek kişi ve beyin üzerine gidilmek
inceliği hassasiyeti ve ustalığı gösterilmıştir. Dahası düşlerin yorumuna
bile girilmiştir. Yani bilim ve bilgi Allahın baskısı altında olsa bile
sonsuz gelışim yapabilme özgürlüğüne sahiptir. Ne kadar bilgi ve bilim
olursa o denli Allah'ın ıspatına kullanılmak istenir.
Çünkü Allah "en bilgin"
olandır. Bilgi ve bilim Allah'ın bir yansımasıdır. Bu yüzden bilimden korkulmaz,
tersine bilime özgürlük verilerek savaşılır.
Ancak diyalektiğin
bu cilvesi, son duruşmada, bilimin sonsuz gelişimi içinde, Allah gelenek
- göreneğini (bilinçaltımızı) bilince çıkararak egemenliğine alacak bir
gidişi kurguluyordu. Önce din, bilimi egemenliğine alıp gelişmesine (kendi
çıkarları doğrultusunda) özgürlük tanıdı; belirli birikimlerden sonra asıl
gerçeklik her tapılanı olduğu gibi tek tanrıcı Allah'ı da bilinç altından
söküp atmaya yönelmek zoruntla kaldı ve bilim üstünlüğünü kurdu...
Yusuf Suresi'nde diğer
surelere göre daha göze batan bir derli topluluk vardır. Araya başka konulara
ilişkin ayetler pek girmez. Yalın basit - tanıdık ve çok işlenen öykülerden
biridir. Ama Hz. Muhammed için kendi çağında önemlidir bu. İlkel sosyalist
toplumu sınıflı topluma çözülürken, "nefis" bireycileşir. Hatta hayvanlaşır.
Bundan en çok tiksinen ve üzüntü duyan Peygamber'in kendisi olur. Yusuf
Peygamber örneğiyle, nefis'in beyindeki cinsel ve sosyal yasaklarla dinamizm
bulmuş zaaflarına ve çelikten iradeye işaret eder. Yusuf suresini adeta
nefis ile özdeşleştirerek anlatır. Hem kendisini hem çevresini bu konuda
uyarır. Oysa Tevrat'ta Yusuf öyküsü, Mısır'a yapılan Hiksos tarihsel Devrimiyle
karışmış bir öyküdür.Kur'an bunu "Nefis" dersiyle ele almayı kendi toplumu
için daha uygun bulur. Peygamberimızin bu sureyi sevdiği hemen başlangıç
ayetlerinden bellidir.
3- " Biz, sana vahiy etmekle iş bu Kur'an'ı kıssaların (örneklerin) en güzelini sana anlatıyoruz, sen Kur'an'dan
Ama burada bu hatırlatmalarda
bir bütünlük ve surenin bütününe bir yöneliş vardır. Yusuf suresi, baştan
başa tek konuyu anlatan tek suredir. "Kıssaların en güzelini sana anlatıyoruz"
hatırlatması burada özellikle Yusuf peygamber'in öyküsünden kaynaklan mış
gibidir. Çünkü:
Yusuf Peygamber'in
bizzat kendisi nefs'in en belirgin yansıması - yorumu ve tedavisi gibidir.
Yusuf Peygamber dünya güzeli bir erkektir. Kadınların nefsini ayartır.
Ama o çelikten iradesiyle cinsel ve sosyal yasaklara uyar. Çünkü O psikolojk
bir ruh hekimi gibidir. Düşünceleri okur, insanlara anlayış gösterir. Ve
sözlerin düşlerin yorumunu yapar: Nefis yoluyla, medeniyete geçiş yapan
insana, peygamber'e bile nüfuz eder.
Besbellidir ki Hz.
Muhammed bu öyküyü defalarca, çok iyi dinlemiş ve bellemiştir. Şüphesiz
ki nefis üzerine sevdiği beğendiği içine işlediği dersleri de almış, çevresinin
de bunlardan yararlanmasını sonuna dek arzu etmiştir.
Hz. Muhammed de, bilime,
hümanizme ve önderliğe yatkın her insan gibi, karanlığı aydınlığa çıkarmak,
somutlaştırmak merakına sahiptir. İnsan nefsi en görünmez en bilinmez tuzaklarla
ve itilimlerle işleyen beyin mekanizmasına (bilinç - bilinçaltı çarpışmalarına)
dayanır. Bu mekanizma da, cinsel ve sosyal yasaklılarla dinamizm kazanarak
ceşnileşip - aşırılaşır. Peygamber kendi hayatından da bunu, bu derin itilimleri
sezer. Ama bunu yorumlayamaz. Yorumlayamadıkça bu konuya büyülenir; ayetler
konuyu kutsallaştırarak dersleştirir.
Yusuf Peygamber'in
öyküsü, Hz. Muhammed'in bu konudaki hassas merakına dokunduğu ölçüde sureler
ve ayetler içinde özelleşir.
En ele geçirilinmez
ve yönetilemez (bilinip görülemedikçe tam tersine insanı bilinçaltı etkileriyle
yöneten hatta alçaltıp yerlere seren yanımız) nefsimizdir. Gerçekten de
insanoğlu o'nu bilince çıkarıp yönetemedikçe sosyal hayvanlığından kurtulamayıp
doğa ve insan toplumunu düzene sokamayacağı anlaşılmıştır. Doğa ve İnsan
bilimlerinin bilerek bilmeyerek geldikleri son cephe bu "Nefis" konusu
olmuştur. Nefis insan Beyninde yoğunlaşıp özetlenmektedir.
İnsan Beyni veya "Zihin
süreçleri derinlikler bilimi" denen konu ise, bütün bilimlerin ama bilhassa
önce insan bilimlerinin ve giderek bütün bilimlerin sentezi olarak gelişen
tarihsel maddecilik olmaksızın çözümlenemez.
Bu yüzden bütün bilimler,
bu son cephe hesaplaşmasıyla sentez olma savaşı verirlerken İslam'ın "Nefis
ile mücadele savaşların en yücesidir" sözüne uyarlar ve doğrularlar.
Hz. Muhammed (ve Kur'an'ın)
kendi çağındaki bu potansiyel sezisi, başlı başına, ne denli insanlık kollektivist
- bilimsel hassasiyette olduğunu anlatmaya yetecek güçtedir.
Şüphesiz ki Muhammed'in
içinde yaşadığı çağın determinizmidir asıl güçlü olan. Medeniyetlerin (dünyanın)
tıkandığı bir ortamda tarihsel determinizm işte böyle hiç umulmadık Arabistanda
adamını bulup teşkilatlayıverir...
Bu yüzden Muhammed
- Kur'an ve İslam deyip geçilmemeli bilinçlere çıkarılmalıdır. Yüzlerce
yıldır Hz. Muhammedin ve Kur'anın insanlarda yaşaması hafife alınamaz.
Tarihsel Maddeciliğe Tarih bilimine karşı belki de en son savaşçı bu cephede
kalacaktır: "Bilimin her türlü buluşuna ve ilerleyişine evet ama Allah'ın
bilince çıkarılışına (evrimin kanunlarına) hayır" diyeceklerdir. O zaman
sosyal hayvanlığımızın (kişi - sınıf - zümre didişmelerimizin) bir türlü
sonu gelmeyecek, verim müzmüleşecektir. Çünkü kabataslak evrimcilik veya
tarihsel maddecilik kendini bile ikna etmekten uzak düşerek, hastalığın
- sansürcülüğün ve en kötüsü incelmiş manevi şiddetin pencesine en az karşı
taraf kadar düşmüş olacaktır.
Şimdiden bilince çıkarıp
çarpışmak gerekir.
Yakup ve Yusuf zamanı:
İ.Ö. 1750 dolaylarında Mısır Medeniyeti Hiksoslar adına bağlı bir tarihsel
devrimle sarsılmaktadır. İsrailoğularının bu tarihsel devrimden uzak düşmedikleri
anlaşılıyor. .
Bu tarihsel devrimde
İsrailoğulları denen Yakupoğulları'nın, kabileler birliği veya konfederasyonunda,
Yusuf'a bağlı kan teşkilatlarının liderliği, Yakup'un da desteğiyle öne
çıkmaktayken; diğer kardeş kan teşkilatlarının muhalefetiyle kıskançlığıyla
karşılanmıştır. Yusuf'un öyküsü, bu olayı masallaştırmış olmalıdır. Aslı
Tevrat'ta Tekvin 37 ile 50'inci Bap'lar arasında uzun uzun anlatılmıştır.
Kur'an kendi toplumunun tarihsel görevlerine göre olayı, "Nefis" terbiyesi
açısından dersleştirir.
Çünkü tarihsel devrim
ile, barbarlıktan medeniyete: sınıflı topluma geçilmektedir. Bu, bireyselliğin
- kişi mülkiyetinin, eski sınıfsız toplumu ahlakıyla birlikte parçalaması
ve bozmasından öte, kontroluna alıp dejenere etmesininde devrime karşı
gelişerek aktığı bir gidiştir. Allah ve peygamber'i bu gidişi, devrim çekirdeği
ve cephesi içinde kontrola almak ve yeni doğmakta olan medeniyeti öncekilerden
daha uzun ömürlü kılmak zorundadır. Bu yüzden Yusuf'un öyküsü; nefislerin
terbiyesi açısından, komün: ilkel sınıfsız toplum ahlakının, medeniyet:
sınıflı toplum içerisinde de korunmasını amaçlar. Bu yönüyle öne çıkarılır.
Tevrat'ta yer alan
Yusuf'un öyküsü de, aynı kaygıları güder şüphesiz. Ancak Kur'an gibi doğrudan
"Nefis"lerin terbiyesinde yoğunlaşan bir tarzı geliştirmemiştir. Dağınık
ve karışıktır.
Ancak daha o zamandan,
ilkel toplumların medeniyete çözülüşlerinde nefis'lerin medeniyet karşısında
nasıl kabarıp patladığı ve bunun dikkat çektiği ibretli bir gelişimdir.
Barbar, medeniyetle ilişkilerinde cinsellik kadar megalomanik sivrilişlerin
ve kıskançlıkların kabarışlarını yok saymayacak kadar dikkatli ve sentezcidir.
Yeni bir olayı görmezden gelmez, önemser ve geleneğine geçirir.
2000 yıldan aşırı
bir zaman sonra gelen Muhammed de, aynı olayı önemsemeden yapamaz.
Modern insan için
ise Yusuf'un öyküsü pek bildiktir ve tersine kanıksanmıştır. Bayağı gelebilir.
Hayır, Muhammed zamanının etkilenişlerinin en derin kökleri yakalanırsa
bize de dersler çıkabilir.
4- "Hani Yusuf
babaşına demişti ki:
Baba düşümde on bir
yıldızla, güneşi ve ayı gördüm ki bana secde ederlerdi."
Yusuf o kadar güzeldir
- yakılışıklıdır ki tüm evren ona secde eder. Bunun anlamı: insan, evrimin
en üstün aşaması en değerli varlığıdır. Evrimin gücü, insan toplumunda
ve o toplumun içerisindeki yetenekli - teşkilatçı - bilimsel önder insanlarda
yansır. Bu şüphesiz ki doğadan ve toplumdan gelir, kişide çeşnileşerek-kişileşerek
yansır. Bu yüzden kişi doğadan ve toplumdan aldıklarını sonuna dek bilinçlice
olsun bilinçaltıyla olsun geriye vermesini bilmelidir. Tersine kişi, herşeyini
kendi bedeni ve aklıyla yaptığına hükmeder ve mal - mülk ederse (herşeyi
kişi mülküne döndürürse) kendini yaratan doğa ve insana: evrime ters düşerek
önünde sonunda kendini ve toplumunu zarara sokar.
Gerçek peygamberler
ve önderler, evrimin (doğa ve toplumun) bu yaratıcı özelliklerini en yoğun
biçimlerde taşıdıkları ölçüde, kendi çağlarında evrimin en üstün yansıtıcısı
- elçisi olurlar. Her insan evrimin bir yansıması ve elçisidir şüphesiz.
Ancak evrim birikerek ve atlayarak ilerlediği için peygamber veya önderlerin
çıktığı çağlarda evrim o gidişi, çok yoğun mesajlarla bu tür kişiliklerde
sentez ederek (yetenekli kılarak) duyurur - belirtir. Peygamberlerin veya
önderlerin sıradan diğer insanlardan farkı budur. Zaten giderek hemen her
insanın da aynı görüşlerde birleşip bu görüşleri toplumlaştırması da bu
gidişi (evrimin biricikliğini) anlatır. Aynı toplumda zıt cephelerin oluşması
da evrimin o biricikliği içindeki diyalektik şahlanışın yansımasından başka
bir şey değildir.
Yusuf'un rüyası tam
anlamıyla megalomanik bir yansımadır şüphesiz. Bütün bir evrenin Yusuf'a
secde edişinin yorumunu bugünkü ruh hekimlerine bile sorsanız bu yanıtı
alırsınız. Bu yüzden Yusuf'un babası (ki bunu, Yakup'u; Konfederesyon,
Yusuf'u kan teşkilatı başkanı alarak ele almalıyız) Yusuf'a bunu ulu-orta
kan kardeşlerine: diğer kan teşkilatlarına açmamasını öğütledi, çünkü komün
geleneğini yaşıyorlardı, her konu hemen bütün Kabileye yayılırdı.
5- "Babası Yusuf'a oğlum, bu rüyanı kardeşlerine açma, dedi. İftira ederler, tuzak kurarlar sana; şeytan açık bir
Önderlik yarışında kan
teşkilatlarının rekabeti ölüm olur.
Yusuf henüz bunu bilemez.
Ama babasıyla paylaşır. Liderlik konusunda rözenansa gelirler...
Burada Yusuf ve babasının
rüyayı, liderliği diğer kardeşlerden (kan teşkilatlarından) farklı yorumladıkları
anlaşılıyor.
Açıkça bu rüyanın
hegemonya; mevki hırsı (kendine aşık benciliği) biçiminde yorumlanmasından
korkmaktadırlar. Yaşanan toplum biçimi, komünün parçalanışı olsa da henüz
komüncül gelenekler ağır basmakta ve bireycilik hele bencillik yasak kertesinde
ayıp karşılanmaktadır. Bu yüzden böyle bir rüya iftira ve tuzaklara - kötülemelere
yol açıcı; parçalayıcılıktadır.
Yusuf ve babası bunu
bilirler veya sezerler. Onlar rüyayı, Allah'ın (evrimin) bir işareti, Yusuf'a
peygamberlik rütbesinin verilmesi olarak yorumlarlar. Ama bunu kendi aralarında
gizli tutarlar:
6- "İşte böyle seni, Rabb'in seçti. Sana rüyalardaki olayların yorumunu (veya Allah'ın kitabının ve peygamberlerin sünnetlerinin inceliklerini) öğretecek. Ataların İbrahim ile İshak'a nimetini nasıl tamamlamışsa, Yakup soyuna ve sana da nimetini tamamlayacaktır. Senin Rabb'in bilici ve hikmet
Bu gelişim içinde bütün
peygamberler psikolojik travmalar zorlanmalar - dramatik çelişkiler yaşarlar.
Dolayısıyla yazıp söylediklerinden çok daha fazlasını beyinlerinde taşırlar
ve şuur altlarına bastırırlar. İçlerinde en rahat söyleyeni ve yazdıranı
Hz. Muhammed'dir. Deve üzerinde ve her yerde parça parça ayet yazdıracak
psikolojik güce ve dahiyane sezilere ve kendine güven duygusuna gerçek
yücelimlere erişmiştir. Ama yine de burada yapmaya çalıştığımız gibi Kur'an'ın
ve kendisinin şuuraltı araştırılmaya muhtaç kalmıştır.
Modern önderlerin
de kendilerinde peygamberce bir güç hissetmeleri ve bunu yazılarında davranışlarında
sözlerinde dikkatle yansıtmaları, sanıldığından çok daha üstün bir olgunluk
- gerçek yücelimler - tecrübeler ve bilim otoritesi gerektirir. Ama en
çok (veya bunlardan daha çok) bir yerde hepsinin temeli olan hak yemez
- satılık olmayan - temiz cesur kollektif aksiyon özellikleri gerektirir.
Yine de bu gelişim kıldan ince kılıçtan keskin bir gidiş izler. Bu yüzden
benim diyen liderler traji komik megalomaniler ve paranoyalar içinde kanayarak
dökülüp giderler. Ayakta kalanların iç psikolojilerini ise ancak kendileri
bilirler. Adam gibi tartışılamamak trajedilerini aşabilmek için yaptıkları
tüm girişimler - huruçlar; yalnızlıklarını da aşmak bilinçaltlarıyla bütünleşerek
psikolojik iç kanamaları ve yaraları depreştirir durur.
Kendi yaralarını yine
kendileri'nin sararak ilerlemeleri bile para etmediği yer ve zamanlar çoktur.
Toplumsal krizler yardım etmedikçe bu tür direnişler kendi içine kapalı
mağara ermişliklerine yahut kesesini düşünen sahtekarlıklara da varabilir.
Varmasa bile bütün koşullar hatta en yakın çevresi, Onları da Turhallı
bir hallı çamurlara bulamak - düşürmek için elbirliği ederler.
Özetle, peygamberlikler
veya önderlikler, kendi içlerinde önemli trajedileri saklarlarken, bilinç
ve bilinçaltı gel gitleri, onları eğer üzerine giderlerse daha ince görüş
ve sezilere ulaştırabilecek zenginlikler taşırlar.
İşte Yusuf ve Babası
Yakub bu tür zengin psikolojik med - cezirler içinde bulunuyorlardı.
Onlardan yüzlerce
yıl sonra gelen Hz. Muhammed, benzer - paralel koşullar içinde bulunduğu
ölçüde onları en az onlar kadar anlayarak - aldığı dersleri yansıtmaya
çalışıyordu.
"Yusuf'un rüyası"
olayında nefis ile şeytan'ı özdeşletirmesi, Muhammed'in Yusuf ile Babası'nın
içinde bulundukları sosyolojik ve psikolojik kaosu çok derinden anladığını
gösterir:
"Açık bir düşmandır
şeytan insana"
"Eğer övünmek,
kardeşlerine üstün gelmek için bu rüyanı kardeşlerine açarsan şeytan'a
uymuş, nefsine yani içindeki iktidar açlığına yenilmiş olursun"
denmek istenir.
Gerçi bu sözü Yusuf'a
Yakub (Babası) söyler ama ayet Hz. Muhammed'e nazil olmuştur.
Bütün bu hassasiyete
ve dikkate ve nefse egemen olmaya - Şeytana uymamaya rağmen zıtlıklı gelişim
sürer: kardeşleri giderek açıkça, Yusuf'a ve babası Yakub'a karşı cepheleşirler,
çünkü zıtlık: itilaf da Allah'ın hikmetidir; gelişim bu zıtlıklardan çıkacaktır:
8- "Kardeşleri,
demişlerdi ki: "Yusuf ve özkardeşi Bünyamin babamıza bizden daha sevgilidir.
Oysa biz cemaatiz Babamız açık bir yanlış içindedir."
9- "Yusuf'u öldürün
ya da onu bir yere bırakın da babanızın yüzü yalnız size kalsın. Bundan
böyle babanız yalnız sizi görsün ve sevsin. Ondan sonra da Allah'a tövbe
Burada "Cemaat" veya "Topluluk"
sözü parçalanma aşamasına girmiş kabileler anlamında yorumlanırsa masal
veya öykü daha gerçeklik zeminine oturur. Hemen bilebildiğimiz bütün peygamberler
Semit atalarından ve torunlarından ama daha çok parçalanmaya henüz geçen
komün gelenekli küçük topluluklardan veya sülalerden çıka gelmiştir. Yusuf
ile kardeşleri arasındaki çelişkiler bu parçalanmanın sosyolojik olduğu
kadar kişisel; psikolojik boyutlarını da kavramamıza yardım eder...
Kardeşler; Yusuf'u
bir kuyuya bırakırlar; babalarına "kurt yedi Yusuf'u" diye bildirirler.
İsmailliler kervanı gelir. Yusuf'u kuyuda bulur. "Parayla satmak üzere
Mısır'a götürür."
Mısır'da hazine bakanı
olan Kıtfir, Yusuf'u satın alıp karısı Zeliha ile birlikte Yusuf'u büyütür
ve eğitir.
Yusuf, bu barbar ve
medeniyet çelişkileri içinde kişiliğini geliştirir. Rüyaların yorumculuğunda,
yani hem kişisel hem de sosyal olayların gidişini kavramada ustalaşır;
öne çıkar:
21- "Bir Mısırlı satın aldı. Yusuf'u karısına dediki: Bunu iyi bakasın belki bizlere faydası ola, ya da evlat ediniriz. Böylelikle Yusuf'u Mısırda iyi bir imkanla yerleştirdik. O'na rüyadaki olayların yorumunu öğrettik. Allah emirlerini - buyruklarını yerine getirir, ama insanların pek çoğu bunu bilmezler."
Yusuf çok yakışıklı bir genç adamdır artık. Yusuf kişilikleri - rüyaları yorumlama ustasıdır. Ama kendini yorumlayıp nefsine egemen olabilecek midir? Şimdi sıra, kendi nefsinin sınavdan geçmesine gelmiştir. Diyalektik gidiş namluyu bu kez yusuf'a çevirip Yusuf'u fuhuş için tahrik eder, Yusuf nefsine zor egemen olur; kadını arzu etse de cinsel ve sosyal yasaklara uyar:
24- "Andolsun kadın O'nu arzu etmişti. Eğer Rabb'inin belgesini görmemiş olsaydı, O'da kadını arzu etmişti. Böylece fuhşu ve kötülüğü ondan döndürmek istedik. Çünkü o tertemiz seçkin kullarımızdandır."
Yusuf bu nefis savaşını
pek kolay kazanamayacaktır. Sınav sürer: Zeliha ve kocası Kıtfir bu olayın
kapanması - duyulmaması için ne kadar Yusuf ile birlikte söz birliği yapsalar
da, Kent'teki kadınlar arasında olay yayılır. Dedikodu büyümemesi için
Zeliha kadınları evine davet eder ve Yusuf'u bir fırsatını bulup onların
karşısına çıkarır. Dedikodu yapan kadınlar Yusuf'un yakışıklılığı karşısında
şaşırırlar, hatta meyve kestikleri bıçaklarla ellerini yanlışlıkla keserler
ve Zeliha'ya hak vermiş olurlar.
Zeliha'nın arzularına
diğer kadınlar da katılmış olur.
33- "(Yusuf) Rabb'im dedi, bana göre zindan, bunların beni davet ettiği şeyden iyidir. Eğer onların tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan onlara meylederim ve cahillerden olurum."
Yusuf bu fuhuş talepleri
karşısında zindanlara düşmeyi yeğler:
Hz. Muhammed hadislerinde,
nefsine hakim olmayı ve ahireti düşünmeyi yani sorumluluklarını (tarihsel
görevini) yerine getirip vicdani huzura kavuşmanın önemini kavramayı akılla
özdeştirir; ahmaklığı ise sürekli aynı nefis ve sorumsuzluk hataları yaptıkları
halde Allah'a yalvarıp yakaranlara yakıştırır.
Günümüzde bu cinsel
sakınma pek önemsenmeyebilir. Oysa nefsin en batak iki ucu vardır. Cinsel
yasakları çiğnemek ve Komüncü yasaklardan olan benciliğe esir olmak. Her
iki uç da, gidişe göre insarıı ruhsal-toplumsal hastalıklara sürükler.
Ama cinsel yasakları çiğnemek veya cinselliği meslek veya eğilim haline
getirmek insanı ve toplumu yozlaştırır; üretim ve yaratıcılıktan alıkoyar.
Muhammed (ve ataları
İbrahim - İsmail - İshak - Yakup - Yusuf) zamanları, cinsel yasaklar henüz
çok tazedir. Ne kadar medeniyete geçiş ve çürüyüş zamanlarında, Sodom -
Gomorra örneğindeki gibi cinselliğe eğilim yani bastırılmış yasaklanmış
olan şeyin patlaması yaşansa da; komün gelenekleri - kollektivizim - toplumculuk
baskın bir gidiş aldığı için; yozlaşma, modern çağın çürüyüşünü yaşadığımız
günümüzde kıyaslanamayacak ölçülerde yüzeyseldir; toplumda yaygınlaşmamış
ve ruhlarda derinleşmemiştir; bazı zengin kişi ve zümreler için de deneme
düzeyindedir. Sodom ve Gomora aşaması, tarihsel devrimlere uzak kalmış
kent medeniyetlerinin çürüyüp kokuşma aşamasıdır. Ve bu yok olan kentler
nadirdir; sık sık rastlanmaz. Ama yine de antik çağdaki medeniyetlerin
çürüyüş aşamalarını sergileyen büyük ibretlerdir...
Bu yüzden Yusuf'un
.fuhuş sınavı küçümsenmemeli; çelikten iradeyle fuhuşa yönelik bir eğilimden
sakınması, toplumculuk - temizlik, vefakarlık - nankör olmama ve görevine
ihanet etmeme adına bir zaferdir. İnsanoğlu farkına varamaz, şuuraltı kendi
istediğini yapmak için binbir mazeret uydurur kendine; ama son duruşmada
bir bakar ki üretim - toplum - yaratıcılık - yeteneklerin geliştirilmesi
yolundan sapıvermiş - hastalıklar - yozlaşmalar yoluna girmiş; geri dönüş
için iş işten geçivermiştir...
Hz. Muhammed zamanı,
Fuhuş davranışları, henüz komünün çözülüşüyle birlikte patlamıştır. 40
yaşına kadar düzenli bir insan yaşamı olan veya hiç olmazsa bir ailesi
olan ve daha çok ülkücü bir toplumsallık yaşayan Muhammed için, Fuhuş eğilimlerini
yakalamak hatta toleranssızca eleştirmek; Yusuf suresine bu yüzden ayrıcalık
veya özen göstermek doğaldır. Hele dört kız babası olarak... Sonradan Muhammed'in
sayısız eşlerinin olması da, cinselliğin patlaması olmamıştır; hastalıklı
yansılmaları olmaz. 23 yılı genellikle teşkilatlanma - islamı yayma savaşı
içinde, toplumsal sıkı bağlar ve yücelme içinde geçer. Son yılları da;
O'nun bu eğilimi çok iyi anlayarak örgülediği yüreğinin yufkalaştığı olgunluk
- hümanizm yılları olarak değerlendirilmelidir. Mısır'dan hediye verilen
cariyesinden olan son erkek çocuğuna (ilk islam - Allah geleneğinin kurucusu
ve Kâbe'yi inşa eden Hz. İbrahim'den esinlenerek) "İbrahim" adını koyması
ve 18 aylıkken diğer erkek çocukları gibi ölmesi karşısında coşarak ağlamayı
yasakladığı halde, kendisini tutamayışı, bir başka açıdan o'nun bu durumunu
açıklar. Cinselliğe fuhuşa kaçan eğilimler, insan yaratıcılığına engel
olur. İnsan için üretimden başkası yalandır. Cinselliğini sevdiği insanla
normal yollardan yaşayarak üretim - yaratıcılık verimliliğini arttırması
gerekir. Bu verimliliği artırmak yaratıcılığını kalite sıçramalarına uğratmak
da cinselliğimizi insanlaştırmamıza - hayvancıl seviyelerden kurtarmamıza
bağlıdır. Muhammed'in ayet ve hadisleri ölünceye kadar sürmekle kalmamış,
kalite atlamıştır... Bu açıdan peygamber ayetlerdeki öğütleri, bilhassa
nefis konusunda öne çıkan ayetlerdeki dersleri kendi yaşamında da sınayarak
çıkardığı gibi aynı zamanda kendisine de sık sık hatırlatarak öğütlemiş
ve bu öğütlerin dışına çıkmamayı sonuna dek nefsinde zorlamıştır diyebiliriz.
Muhammed zamanında Arap toplumu, henüz tek eşli aile biçimine geçmemiş
bulunuyordu. Medeniyet ile birlikte tek eşli aile sistemi oturuşmaya başlar;
miras meselesi güncelleştikçe... Peygamber, bu aile biçimi gelişimi içinde
çok eşli bir yaşamı, yaşadığı toplum kurallarına uygun olarak ve islamın
teşkilatlanmasına yararı olacak biçimde yaşamıştır...
Yusuf Peygamber'in
"Nefis": Cinsellik ve iktidar sınavı ise bambaşkadır. İşin içinde başlı
başına tahrik: şuuraltını tuzaklarla fişeklemek vardır. Yusuf adeta cinsel
eğilimlerle kuşatılmıştır. Ama o bu yönüyle yükselmek ve meslekleşmek (jigololaşmak)
yerine hapse girmeyi tercih eder: İbretin keskinleştiği yer burasıdır:
Kur'an, toplumunu bu yönde eğitmeyi uygun bulmuştur.
33- "Gönlüm akar
onlara, toyluk dahi ederim. " "bence" zindan bunların istediği (fuhuş)
şeyden daha iyi. Bunların isteklerinden - tuzaklarından kurtar beni."
34- "Hemen Rabbi
Yusuf'u yanıtladı ve onların tuzaklarını geri çevirdi. O işitir o bilir."
35- "Sonra bazı
belgeleri - delilleri gördükleri - bildikleri halde (Kıtfir ve adamlarına)
Yusuf'u zindanlara atmak daha uygun geldi"...
Yusuf ile birlikte iki yiğit delikanlı da zindana konmuştu. Yusuf onlara islam düşüncelerini aşıladı. Rüyalarını yorumladı. Birisi asıldı. Diğeri Hakan'ın yanında hizmetkar oldu. Hakan yıllar içinde ilginç bir düşünü bu hizmetkara açtı ve yorumunu sordu. Hizmetkar Yusuf'a geldi. Yusuf düşü yorumladı. Kral Yusuf'u yanına getirtti. Düş ve yorumu şuydu:
43- "Kral dedi ki: "Ben düşümde yedi semiz inek görüyorum, bunları yedi zayıf inek yiyiyor. Ve yedi yeşil yedi de kuru başak görüyorum. Ey efendiler düşümü yorumlayabilirseniz yorun bana."
Ünlü rüya yorumcuları toplaşır ama bir türlü düşün gerçek anlamını bulamazlar. Hizmetkar bu arada Yusuf 'u hatırlar ve zindan'a gelip rüyanın yorumunu sorar.
47- "Yusuf dedi
ki: "Siz adetiniz üzere yedi yıl ürün ekersiniz biçtiğinizi başağında bırakırsınız,
ancak yiyeceğiniz az bir miktarı alıp gerisini depo edersiniz."
48- "Sonra onun
ardından yedi kurak yıl gelecek ki tohumluk olarak sakladığınız az miktar
dışında o yıllar için önceden biriktirdiklerinizi yeyip bitirecek."
49- " Sonra onun
ardından bir yıl gelecek ki, o yılda insanlara bol yağmur verilecek ve
insanlar o yıl bol meyva sıkacaklar. Hayvan sağacaklar."
Bu yorum hem sosyolojik hem de psikolojik olarak Kral'ın durumuna uyar. Yusuf'u yanına getirtmek için çağırır. Ama Yusuf eski bir hesabı kapatmadıkça tam zafer elde edemeyeceğini bilecek kadar cesur ve uzak görüşlüdür:
50- "(Elçi bu rüya yorumunu Kral'a getirince) Kral "O'nu bana getirin" dedi. Elçi yanına gelince, Yusuf ona "Efendine dön ve ona sor: ellerini kesen o kadınların amacı neydi? (Bunu araştırıp gerçeği ortaya çıkarsın) şüphesiz benim Rabb'im onların tuzaklarını bilir" dedi.
Kral kadınları buldurup
sorar ve gerçek ortaya çıkar. Zeliha da suçunu itiraf eder.
Kral Yusuf'u özel
dost edinir, O'nu bakan yapmak ister. Yusuf ekonomi bakanı olmak ister;
o gerçekten toplumsal sorunları psikolojisine dek kavrayan uzman görüşlüdür:
55- "Beni ülkenin (Mısır'ın) hazineleri üzerine bakan yap çünkü ben onları iyi korur ve yönetmesini iyi bilirim" dedi.
Yusuf vezir (bakan) olur.
Kıtfir eski vezir ölmüştür. Karısı Zeliha ile Yusuf evlenir. Yusuf, tarımsal
üretimi arttırır ve kıtlık yılları için tasarruf ederek ürünü depolar.
Kıtlık yılları gelince bütün çevre kentler buğday almak için Mısır'a gelmek
zorunda kalırlar. Kenan kentinde oturan Yusuf'un babası Yakup ve kardeşleri
de Mısır'ın yoluna düşerler. Yakup, Bünyamin hariç diğer oğullarını Mısır'a
gönderir. Kardeşler Yusuf'u tanımazlar, Yusuf onları tanır. Fakat bildirmez.
İhtiyaçlarını karşılar ama aralarındaki eski hesabı da kapatmak ister.
Birçok dolaylı olaylardan sonra Yusuf kendini tanıtır. Kardeşler hatalarını
kabul ederler. Aile Yakup ve oğuları ve Yusuf birleşir ve her yanda biraz
daha yayılır İslam düşünceleri...
Öyküleri Hz. Muhammed'e
kadar ulaşmıştır..
Burada çok büyük bir
ders daha vardır: "nefis" gerçeklere ulaşmadıkça çabuk umutlanır ve çarçabuk
umut keser. Oysa tarihsel determinizm gidişinde umutsuzluk görecedir; daima
bir çözüm vardır. Ona ulaşmak için bilgi, bilim ve mücadele gerekir:
87- "(...) Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin yalnız kafir kavimler Allahın rahmetinden umut keserler."
Kutsallaşma prosesinde,
geçmişteki tanrılar işleri bitince hemen bir kenara atılıp unutulmazlar;
süs eşyası veya sanat aletlerinde kullanılır. Büyü - tılsım taşı - kemiği
olarak kullanılırlar. Tapınakta kutsallaştırılmış toplum malları olarak
korundukları küplerin kulp ve ağızlarının eski totrem hayvanlarının; arslan
- kartal başlarıyla şekillendirilmiş oluşu sadece süs olsun diye değil,
yabancı barbarlardan korunması içindir. Zamanla bu anlayış cin - peri -
şeytan anlayışına doğru evrim geçirmiştir. Zamanımızdaysa bu cinlerin insan
psikolojisindeki şuuraltı kötü fikirler olarak yorumlandığına veya bu görüşe
doğru evrildiğine bakılırsa; nasıl herşeyin aslına döndüğü; yani tapılan
herşeyi insanın kendisinden, komün toplumundan ve kişi beyninden başka
hiçbirşeyin yaratmadığı gerçeğine ulaşırız. Bu aşama, kutsallık prosesinin
başı ve sonunu açıklar.
Tevrat ve Kur'an cinleri,
eski gelenekle, kutsallık prosesinde, totemlerin aşıldığı ilk medeniyet
zamanındaki gibi yorumladı. Sümerlerde kutsallaşma gökselleştiği zaman
totemler çok gerilerde kalıyordu ve yabancı totem gelenekli barbarlardan
sakınıldığı gibi yabancı totem sembolerinden de öyle sakınılıp, korkuluyordu.
Bu zamanla cin veya cin taifesi gibi kötülük getiren bir varlık olarak
yorumlandı.
Kur'an'da yeri geldikçe
gördüğümüz ve göreceğimiz gibi cinlere, şeytan kadar olmasa da ona yakın
anlamlar yüklenir. Hem ruhi hem de maddi varlıklar olarak görülür.
17- "Süleyman'a cinlerden,
insanlardan, ve kuşlardan orduları toplandı. Hepsi birarada düzenli olarak
sevkediliyordu."
İsrailoğullarından Davud Peygamber'in oğlu Sultan Süleyman da Kur'anda peygamber olarak anılır ve cinlerin - kuşların dilinden anlar gösterilir:
Cinler, Kuşlar ve insanlar
hepsi düzenli ordular halinde... besbelli ki bunlar totemli barbarlarla
karışmış İsrailoğullarının ordusudur. Çünkü Süleyman zamanı İsrailoğulları
kentleşmiş ve medeniyete geçip saraylaşmışlardır. Bu çevre barbarlar içinde
de fetih ve güç kazandıklarını gösterir...
Ve Süleyman, güney
ticaret yolu üzerinde; Umman'da eski Irak medeniyetinden beri koloni tohumu
olan "Seba" Kentçiği ve "Seba Melikesi Belkıs" ile ilişkiye geçerken, güney
Arabistan'ın "Ebabil Kuşları" biçiminde efsaneleşerek ayetlere geçmiş kuş
totemli barbarlarıyla, Filistin'den deneylenerek yaptığı gibi, anlaşır.
20- "(Süleyman)
Kuşları Teftiş etti. Dedi ki: "Neden Hüdhüdü göremiyorum, yoksa kayıplardan
mı oldu?"
22- "Çok geçmeden
Hüdhüd geldi: "Ben, dedi, senin görmedigin bir şey gördüm ve Seba'dan sana
gerçek bir haber getirdim'
23- " Ben onlara
hükümdarlık eden bir kadın buldum, kendisine herşey verilmiş ve büyük bir
tahtı var."
24-" O'nun ve kavminin,
Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, onlara işlerini
süslemiş de onları doğru yoldan çevirmiş bu yüzden yola gelmiyorlar."
Ve Süleyman Hüdhüd ile
Seba Melikesi Belkıs'a bir mektup - haber gönderir.
Seba Melikesi, hediye
ile yanıt verir. Karşılıklı güç gösterileri yapılırken, Süleyman hep iyi-kötü
cinleri: totem bayraklı barbar kabileleri kullanır... Ve Seba Melikesi
İsrailoğuları tarafına döndürülür. Bu Filistin tefeci bezirganlığının daha
İsa'dan 900 yıl öncelerinde güney ticaret yolunu kontrol altına alma girişimlerinin
efsaneler karanlığında kendini gösteren ölümsüz belgesidir.
Tevrat, Hacer ve İsmail'i
Kadeş ve Beerşeba'dan aşağılara indirmediği gibi Seba Melikesi öyküsünü
de İslam mitolojisi gibi böyle apaçık ayrıntıyla anlatmaz. Sebep?
İslam, güney yolunun
önemini sezer ve İbrahim - İsmail ve Hacer'i bu yol üzerine indirir, Kabe'yi
kurdurur ve Hicaz Arablarının ataları yapar. Süleyman'ı da Umman ile alış-verişte
gösterir. Tevrat bunları kuşkulu bırakır. Güney yolu, Hacer - İsmail -
Kabe sansürlüdür. Çünkü o yol boyuna gelişmektedir: Tevrat, Yakup (İsrail)
ve oğulları zamanında İ.Ö.1700 lerde bile İsmaililerin; İsmailden geldiklerini
söyleyenlerin kervanlarından söz eder.
"Ve işte Gilead'dan
İsmaililerin bir kervanı geliyordu. Onların develeri baharat - pelesenk
ve mür yüklü idi ve Mısır'a indirmek için gidiyorlardı."
"Ve Yusuf'u lsmaililere
yirmi gümüşe sattılar. Ve onlar Yusuf'u Mısır'a götürdüler. " (Tekvin 37
nci Bap)
Hicaz halkı en eski çağlardan beri büyük kervancı İsmailoğullarından olmakla tanınır. Baharat - Sakız - Taş işleri Umman veya kızıldeniz yolundan Basra Kızıldenizi ve Hindistan'dan sağlanabilir. Gilead ise Filistin sahillerinden uzakta doğuda Suriye - Şam kervanyolu üzerindedir. Hicaz bezirganlarının en kolay alışagelinmiş yoludur. Ama Tevrat bunu belirtmez. Güney yolu sansürü kendiliğinden işler. Belki orta yol yararına Güney yolu'nu tıkamak eğilimindeki büyük Irak - Mısır medeniyetleri yüzünden bu sansür güçlenmiş aralarındaki rekabet artmış olabilir...
75- "Gökte ve yerde
gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın."
74- "Ve Rabbin
elbette onların içlerinin gizlediğini de açığa vurdukları şeyleri de bilir"
Kutsallaşma prosesi gökleri
tutar tutmaz, krallıkların ve yapacağı işlerin göklerden indirilmesi bildirilmesi,
daha ilk Sümerlerde bile olağan işlerdendi. Su yolcunun oğlu Sargon'un
imparatorluğu zamanında bu göksellik iyice benimsenip hazmedilmişti ve
yaygınlaşmıştı. Ondan 200 yıl sonra lagaş Kralı, tıpkı peygamberler gibi
rüya ile tanrı bildirisini alır: Yaptıracağı tapınağın planlarıyla birlikte
nasıl yapılacağını bildiren yazılar, gökte tanrıların ellerinde yazılar
ve şemalarla taş tabletler halinde belirir.
Demek en az 3000 yıl
önceden gökselleşme prosesi her şeyin göklerde, ancak çok tanrılar (her
işin bir tanrısı olacak kadar çok tanrılar) elinde yazılı bulunduğuna kanaat
getirebilmiştir. (13)
3000 yıl sonraki peygamberlerin
bunu tek tanrıya indirgeyip defterminizme yaklaştırması prosesi birkez
başladıktan sonra zor bir düşünce sentezi değildir. Asıl mesele bunu tarihsel
devrim göreviyle meczetmelerdir ki yaratıcılıkları oradadır. Ve her tarihsel
görev ister istemez kutsallaştırma prosesini veya gökselleşmiş tanrıları
etkilediği (çoğalttığı azalttığı) gibi kalitelerini de etkiler. Tanrılar
tektanrı'ya doğru azaldıkça çok tanrıların görevleri tektanrıya yüklenmiş
olur. Ama kuşkular geliştikçe tarihsel görevleriyle tektanrı görevlerini
algılayışları da değişir. Onlar da görevleri içinde yeniden ve yeniden
doğayı ve toplumu birbirlerine katarak herşeyi her adımlarında düşünüp
geliştirirler. Ve o çok tanrı görevlerinin tektanrıda tekelleşmesi gerçekte
determinizme yaklaşma olduğunu bilmeden bulurlar ve gerçeklere biraz daha
yaklaşmış olurlar.
Hz. Muhammed'in 3000
yıl sonraki "Levhi Muhfuz" göklerde gizli açık herşeyin yazılı bulunduğu
kitap; Allah'ın gizli bilimi: Gayıp'ları bilme kitabı; elbette bu gidiş
içinde, ana Irak medeniyetindeki çoktanrıcı Levhi Mahfuz anlayışından kalitece
farklılaşmıştır. Aynı temel gelenek, medeniyet - barbar devirdaimleri (helezonik)
gelişimleri içinde adım adım ilerleyerek Muhammed'in tarihsel görevi içinde,
boyuna ayetlerle izlediğimiz ölçülerde determinizme yaklaşmış olur.
Çok bilmiş uzmanlar,
"İnsan" gelişimi gibi tarihin gidişini (kanunlara uyuşunu) kavrayamadıkları
için, herşeyi bir "Sümer" büyülenişine bağlarlar. Sümer kim? O'nu gördük
onun temelindede "barbar"ların tarihsel devrimleri yani yine insan ve insan'ın
çürümemiş özü yatar. Sümer de önce bir barbar: İlkel bir komündür. Ve diğer
insanlarla protosümerlerle harman olmuştur. Önemli olan demek ki gidiş
kanunlarıdır; Irk medeniyet - barbar tek başlarına hiçtirler gidiş kanunları
içinde hepleşirler veya Sümer gibi ad alırlar. İşimizi abartırken Sümer
veya şu bu isimleri olduklarından farklılaştırarak göz boyamasına gerek
yoktur. Gerçekler daima en kutlu olandır.. Beğenmediğimiz peygamberler
veya her namuslu düşünür bilerek bilmeyerek daima o'nu aramıştır ve arar
arayacaktır...
Elbette o "gerçekçilik" günümüz bilimlerinin ulaştığı gerçeklerle kıyaslanamaz; ama "sağduyu" diye ünlenmiş gerçekleri araştırma ve sezme yetisi: binbir olayı dişe vuruştan ve determinist seziyle ulaşma çabasından gelir. Ve bu çıkarsız satılıksız "sağduyu" denen determinizme: gerçeklerin gidiş kanunlarına ulaşma çabaları modern uzman bilimlerinden, çok daha fazla bütünlüklü bir deneme - düşünme çabası olduğu için gidiş kanunlarına onlardan daha fazla yaklaşır. Bu ibret alınası üzerinde ayrıca durulması bir metafizik düşünce gelişimidir.
88- "Dağları görürsün de onları donmuş sanırsın oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürür. Bu herşeyi iyi yapan Allah'ın yapısıdır.
Bu gibi ayetleri sadece
kıyamet tasvirlerine bağlarsak yanılırız. Bu anlatışlarda peygamber'in
doğa ve toplum olaylarını birbirine katarak gerçeklere: yüzeysel - metafizik
anlamlarda değil, skolastik de olsa bir tek yorum bütünlüğüne; gidiş kanunlarına
ulaşma çabası vardır.
Dağların yürüyüşü
apaçık, dünyanın dönüşüyle bağlantılı bir yanılsamadır: Bulutlar rüzgarlarla
hareket eder, ama dünyamız da döndüğü için dikkatle bakılırsa durgun -
rüzgarsız havalarda bile bu hareket belli olur. Peygamber meraklı gerçek
ve yenilik düşkünü gözleriyle bunu defalarca izleyince anlamış olmalıdır.
Ayrıca taşküre de ateş küre mağma üzerinde hareket halinde olduğu biliniyor.
Belki bu bilgilere benzer bilgiler de peygamberce akla yakın gelmiş ve
benimsenmiş olabilir... Ama ne olursa olsun gerçeklere ulaşmak, hatta gidiş
kanunları yönünde düşünce geliştirme eğilimi, bu tür ayetlerde ve hemen
hemen her ayette kendisini gösterir, bu tür çabalar, determinizmin Antik
Çağ'da Allah: kutsallaşma prosesi içinde gelişiminden başka bir şey değildir.
Çünkü baştan beri açıkladığımız gibi insanın hemen hemen ilk düşünme mekanizmalarından
birisi kutsallaştırma prosesiyle birlikte oluşmuştur. Komün oluşurken cinsel
yasaklarla birlikte kutsallaşma prosesi ortaya çıkmış sayılabilir. Şüphesiz
ki ondan çok önce beyin vardır. Beyindeki bilinç - alt bilinç: yasak ve
toplumsallık zıtlığı totemizm ile kutsallaşmaya kaymış ve beyine adeta
yapışıp kalmıştır. Gerçekleri bulma geliştirme: bilim veya determinizme
ulaşma çabaları da ister istemez bu kutsallaşmanın içinde ona bağlı olarak
gelişmek zorunda kalmıştır. Peygamberlerin ve Muhammed'in düşünce sistemi
bu gidiş içinde kavranabilirse, o yerli yerinde olduğu gibi değerlendirilebilir.
Her toplum ve kişi içinde bulunduğu üretici güçler gidişine uyar; o koşulara göre iyilik veya kötülük içinde olur; ödülü de cezası da bu gidişle olur. Bunu determinizm: her kanaldan gidiş kanunlarıyla ayarlamıştır. Bu yüzden toplum ve kişi içinde determizim diyalektik işler: Koşullar determine eder; toplum ve kişi koşullarla boğuşur, ama son duruşmada temelde gidiş kanunları herşeyin üstünde olduğu için insan onları kavramak ve ona uymak zorunda kalır. Uyuncaya dek onunla çarpışır: ödüllenir ve cezalanır. Peygamberlerle: determinizmi sözcüleriyle uyarılırlar... Ayetler, dikkat edilsin hep bu merkezde döner durur; demek peygamberlerin gerçek aşkı - doğrucu başılığı yalan bilmezliği - doğru iffetleri kuşku götürmez. Onlar gerçekten çağlarının elçileridirler.
Kur'an, Allah'a övgüyle
- selâmla - alkışla saygıyla - korkuyla, kutsallaştırmayla yüklüdür. Hz.
Muhammed, son peygamber olabilecek kertede mistik de olsa yine aynı ölçülerde
determinizme daha da yaklaşır..
Bilinç, bilimsel bilince
yükseldikçe, mistisizmin büyük bulutları tamamen dağıldıktan sonra bile;
doğa ve toplumun, tarihsel determinizmin, belirlendirici binbir koldan
akışı karşısında bilimsel bilinçli insan bile, tarihsel determininizme
karşı, tıpkı Hz. Muhammed'in ve Kur'anın Allah'a karşı beslediği saygıyı
sevgiyi övgüyü alkışı hatta korkuyu içinde duyup beslemeden geri duramıyor.
Antik insanların bilhassa
onların en bilinçli gerçek önderleri olan peygamberlerin Allah'a karşı
olan bu duyguları, bugünkü tarihsel determinizmi bilince çıkarmış insanların
veya önderlerin, tarihsel determimizme karşı olan duygularına paraleldir
ve benzerdir.
Bundan yeterince ders
alınmış, hatta bunun üzerine gidilmiş değildir. Kur'anın ayet ayet satır
satır irdelenişinden ortaya çıkan en büyük derslerden birisi de bu olmuştur:
Allah'ın ve tarihsel deteriminizmin paralelliği ve peygamberlerin şuuraltlarındaki
gerçek - doğru - insan ve doğa (Tarihsel Determinizm) sevgisi ve saygısı...
Peygamberler, doğayı
ve insanı geleneksel "Allah" sistemiyle yorumluyorlardı: Sözlerinde ve
davranışlarında her an Allah sistemi din vardı; ancak yaşanan doğacıl ve
insancıl akışın zenginliğiydi gerçek olan. Allah sistemi de gerçeğin bu
zengin - şaşırtıcı büyülü akışının kavranamayışından (bilgilerin - bilimsel
bilincin) henüz yeterince gelişmemiş, tersine din sisteminin bilinç yerine
geçişinden ve gelenekcil bugün de sürdürülebilmesinden güç alıyordu.
Bu durumda bilinen
gelişimi, doğacıl ve insancıl gelişimin bilimsel yorumları bilinç altına
bastırılmış ve Allah sistemine uydurulmuş oluyordu. Dinsel bilinç kabuğu
ile bilimsel gerçekler aynı şeyler değillerdi. Determinizm altbilinçten
her yandan bilinçlenmeyi geliştirirken din kabuğunda ifadesini buluyordu.
. Aslında Allah sistemine
karşı beslenen saygı ve sevgiler, gerçeklere - doğacıl ve insancıl akışa
besleniyordu. Ama yorum iktidarı dinin (Allah sisteminin) idi. Determinizm
ve bilimsellik o din iktidarının altında ona uymak zorundaydı ve bilinçaltında
bastırılmış olarak gelişmek zorunda kaldı.
İşte hiç olmazsa bugün;
bilimsel bilincin en çok geliştiği doğanın ve toplumun temel kanunlarının
keşfedildiği çağımızda olsun, artık peygamberlerin, özellikle Hz. Muhammed
ve Kur'an'ın gelişkin yorumlarından ders alarak onların bilinç altlarını
aydınlatma denemesini yapabilmeliyiz.
Hz. Muhammed (ve Kur'an),
tıpkı bir tarihsel maddecinin her an skolastik ve metafizik mantığa karşı
savaş vererek diyelektik yorumu geliştirmesi ve tarihsel maddeciliği övmesi
onu yükseltmesi gibi, her an Allah'ı yüceltip kutsallaştırırken de, aklından
onu bir saniye olsun çıkarmayarak yeni yorum sistemini (Allah'ı) geliştiriyor,
yaygınlaştırıyordu.
Burada "Allah" veya
"Din" sözcüklerine fazla önyargıyla takılmadan Kur'an'ın veya Hz. Muhammed'in
aslında neyi anlattığına (gerçeğe) önem verirsek Allah ve Din kutsallığının
nasıl - hangi gerçeklerle doğmuş ve gelişmiş olduğunu daha toleranslı kavrayabiliriz.
Kur'an en özetle şunu
kaleme alır: Arabistan Barbarlığının Mekke ve Medine kentlerinden medeniyete
(sınıflı topluma) orijinal geçişini anlatır.
Ancak bu anlatış,
Allah - Peygamber iyilik - doğruluk - yalan bilmezlik ve hemen her konuya
yayılmış öykülerle çokça karıştığı ve dallanıp budaklandığı için asıl öz
anafikir Allah'ın gölgesinde kalmış olur.
Deyim yerindeyse kök
tohum, kendi çiçek ve yapraklarının güzelliğinden seçilmez olur..
Daha doğrusu, asıl
özünü kökünü vahşi menekşenin güçlü yumru kökü gibi, toprağın derindeliklerinde
saklar. Bu Allah saygısı ve sevgisiyle gölgelenip bastırılmış bilinç altında
işleyip duran determinizimdir. O ise, Arabistan Barbarlığının (ilkel sınıfsız
toplumunun) medeniyete (sınıflı topluma) orijinal geçiş diyalektiğidir.
O temel kanun, bu birikimlerden sonra İbni Haldun ile ilk bilimsel bilinç
ifadelerine dönüşebilecektir.
Hz. Muhammed bu tarihsel
görevle davranır. Her an bunu iliklerine dek hisseder.
Tarihsel görevi o'nu
her an iliklerine dek her titretişte o Allah'ı hatırlar ve geliştirir.
Olayın kendisi dağınık ve gölgede bilinç altında (Allah baskısı altında)
kalır.
Biz sure ve ayetleri
yorumlarken hep bu ayırdı yapmaya asıl gerçeği su yüzüne çıkarmaya çalıştık.
Ve başka bir gerçekle karşılaşmadık.
Yunus suresi de, başka
sureler gibi Allah'a yapılmış övgü saygı ve sevgilerle yüklüdür. Ama bu
kuru bir övgü değildir. Arap bezirganlığının ve barbarlığının komün geleneklerini
hiçe saymadan onun kollektivizminden ders alarak medeniyete (sınıflı topluma)
geçmesini öğütleştirir Çok tanrıcı - çıkarıcı - gündelik eğilimlerini de
tek tanrıcı Allah'ın kollektivizmiyle korkutarak törpülemek ister:
7- "Bize kavuşmayı
umut etmeyenler dünya malıyla hoşnut olanlar, onunla rahat ederler, bizim
ayetlerimizden gaflet edenler.. "
8- "İşte kazandıkları
işlerden ötürü varacakları yer ateştir!"
Her an kişi mülkü - kişi
çıkarı düşünen ve yapanlar, Allah'ın kollektivizminden - paylaşmacılığından
yani toplumculuktan uzak düşerler ve bu onları son duruşmada vicdani ve
maddi azaba sürükler.
Her an Allah'ı yani
doğayı ve toplumu onların gidiş kanunlarına uyumu düşünenler belki, kişi
mülkünün revaçta olduğu çağlarda zaman zaman kötü durumlara düşerler ama
son duruşmada bunlar vicdanen huzurlu - bedenen sağlıklı ve sevilen insan
olarak toplumcu kalacakları için kazançlı onlar olacaklardır.
Kur'an daima bu gerçeği
yılmadan usanmadan vurgular. Hz. Muhammed, bunu başta kendisine ve toplumuna
neredeyse her ayetle hatırlatmadan yapamaz.İşte Hz. Muhammed'in ve Kur'an'ın
korkusu ve çabası budur:
13- "Sizden önce
nice nice ulusları yok ettik... "
14- "Sonra onların
ardından yeryüzünde sizi onların yerine hakim kıldık ki nasıl davranacağınızı
görelim."
O çağa dek batıp - çıkan
medeniyetler (sınıflı toplumlar) gibi olmamak onlardan ders alıp kurmaya
çalıştıkları medeniyeti daha uzun ömürlü kılmak. Nasıl?
Tabii ki Allah'ın
doğacıl ve insancıl kollektivizmine (tarihsel akış'a) uyum yapmak koşuluyla.
Hz. Muhammed ve Kur'an
daima bu iki şeyi bir arada koyarak ilerlemiştir: Allah'ın yüceliğini her
an hatırlama ve hatırlatma - benimseme ve benimsetme (ne için?) O'na uyum
yapmak yeteneğini geliştirip eskilerden daha uzun ömürlü bir medeniyet
kurmak ve geliştirmek için.
İşte Hz. Muhammed'in
ve Kur'anın korkusu ve çabası (anafikri) özetle budur. Ve bu yüzden elinden
gelse her ayete bile bu özü sığdırmaya çalışır.
Tabii ki bunu bilinçaltıyla
sezer, ve o çağın gelenek göreneği olan, bilinç yerine geçmiş Allah sistemi
içinde yapar.
Ancak ileride göreceğimiz
gibi bu bilimsel bilince yakın keskin sezilerle dolu bir bilinçaltıdır.
Bu yüzden Hz. Muhammed'in Allah kavrayışı çok zengin bilgilerle donatılmış
ve saygı sevgisi inancı da bu ölçüde artmıştır.
Tıpkı bugünkü bütün
"evrim" kurallarını kabul edip de son duruşmada her şeyi Allah'a bağlayan
klasik bilim adamları gibi...
O her zaman, skolastik
- mistik Allah sistemini (geleneksel skolastik ideolojiyi) gerçeklerle
bezeyerek daha çok doğacıl ve insancıl determinizme sokmaya çalıştı. Çünkü
içinde bulunduğu çağ bunu o'na sunmaktan geri durmuyordu.
49- "Onlar derler ki "gerçekseniz ne zaman bu vait?" diyesin ki: "kendim için, ben Allahın dilediği bir şeyden başka ne bir zarara ne de bir kâra sahip olurum. Her ümmetin belli bir zamanı var. Ecelleri geldiğinde, ne bir saat gecikir ne de öne geçerler."
Hz. Muhammed, peygamber
olduğu için kendini kayırmayı düşünmedi. Özellikle kendini kayırmamayı,
doğanın ve toplumun kanunlarına (Allah'a) uymayı kendisine başlıca prensip
edindi. Hep bunu başarmaya, iyi bir "kul" olmaya çalıştı. Her ayette bunu
başta kendisine hatırlatmaktan yılmadı.
Ama o da son duruşmada
sadece herkes gibi "Turhallı bir hallı" insandı.
Ve herkes gibi sade
bir insan olmayı sevdi. Düşündüğü gibi yaşadı...
Tereddüde düştüğünde
kendisine ve ümmetine daima hatırlatmaktan usanmadı.
94- "Sana indirdiğimiz
şeyden şüphe edersen, sor senden önce gelmiş olan, kitabı okuyanlara, sana
hak gelmiştir. Allah katından; sakın şüphe edenlerden olmayasın."
95- "Sakın, Allahın
ayetlerini yalanlayan kimselerden de olma; imdi ziyan görenlerden olursun."
97 " Onlara bütün
ayetler gelmiş olsa bile, acı azabı görünceye kadar inanmazlar."
Peygamberliğini bilse
yaşasa herkesi kendisi gibi bilmekten geri duramadı. Turhalkı bir hallı
herkes gibi bir insan olduğunu sezdi ve buna değer vererek ilerledi. Bunun
içindir ki ayetlerini hadislerini (gelmiş geçmiş peygamberler gibi çağının
verilerini derleyerek) görülmemiş ölçülerde zenginleştirdi.
"Turhallı bir hallı"
herkesi kendisi gibi bilmek şüphesiz ki kendi içinde azımsanmayacak eksiklikleri
ve yanlışları taşır. Sosyal sınıf ayırdlarını - zümre ve kişi farklılıklarını
seçmek yetmez. Bilim ölçülerinde bu giderek kaba kalır....
Ancak diyalektiğin
şaşırtıcı çelişkisi, bıraktık ham kafaları, "benim" diyen beyinleri bile
aldatan çelişkisi buradadır:
Şüphesiz ki herkes
"Turhallı bir hallıdır." Ama yine biliyoruz ki hiç de "bir hallı" değildir.
Herkişi ayrı birer nüansla yüklüdür. Yaşadıkları sosyaliteyle ayrı ayrı
özellikte kendi başlarına sosyal kişilerdir. Ama yine de aynı sosyal yapının
ayrı ayrı kişilikleridirler. Bu ne demektir?
Burada her türlü "sosyal"
yuvarlak laf konuyu açıklamaktan çok karıştırır. Çünkü sosyal yapı giderek
her bölgede ve her çağda değişir durur. O halde halkın binlerce yıldır
deneyerek söylediği "Turhallı bir hallı" ve benzeri sözlerin hiç bir kıymeti
yok mudur?
Tersine bugün bilim
ile bakıldığında bu sözün değeri daha iyi anlaşılmaktadır. Burada sadece
ana fikre işaret edip geçeceğiz. İnsan toplumu, komün temellerinden kalkarak
o temellerde açılıp kapanarak - kendini yeniden üreterek gelişir; o temellerin
dışına çıkamaz. Bu yüzden her kişi aynı temellerin genelliği içinde aynı
beyin - aynı beden anatomisiyle dünyaya gelir ve benzer eğitimlere ihtiyaç
duyar. Sosyal sınıflar ve zümmeler ne denli ayrılıklar gösterseler de aynı
temellerin farklı yansımalarından başka birşey olamazlar; tıpkı içlerinde
taşıdıkları kişiliklerin aynı temellerin farklı insanlardaki yansımalarından
ibaret olduğu gibi.
Bu genellemeyi somut
olarak doğa ve toplum kanunları olgunluğunda kavradıkça peygamber alçak
gönüllüğünü kavrayabilir ve uygulayabiliriz. Bilinçle uygulama deyince
akla bu gelir.
Ama bilinç denen şey
de gökten inmedi. O temellerin toplumu işlerken yarattığı en yoğun kendi
yansımalarıyla, kendisini ifade edebilecek keskin sezili beyinleri işleyerek
kendini anlatabilecek elçiler (bilinçler) haline getirdi.
İşte bu gidişi sezenler
- olabildiğince çağının aşamasını örebilenler - bilim kanunlarıyla ortaya
koyabilenler ve buna uyum yapabilenler antik ve modern peygamberler veya
öncüler - liderler oldular.
Burada sadece - yalın
anlamında basit "Turhallı bir hallı" insan olmakla peygamber veya lider
olmak denli yüceltici kutsal olmak yaman çelişkisi, diyaletiğin her çağda
insanlığın gözüne bakarak işlettiği trajik bir oyundur. Bilince çıkarılması
dürter bekler durur.
Ne yazık ki diyalektiğin
her zaman bu oyuncul gidişleri yerinde ve zamanında hemen hemen hiçbir
zaman yeterince kavranamamış ve tarihi gidişin doğum sancıları yeterince
ılımlandırılamamıştır.
Kendilerine peygambercil
öncülükleri yakıştıran nice birlikler halklarından (o basit turhalı bir
hallı insanlıktan) koparak yarı tanrı despotlar haline gelmişlerdir.
Gerçek peygamberler
ise Allah'ın gerçek elçileri oldukları halde veya öyle oldukları için basit
turhallı bir hallı insan olduklarını hiçbir zaman unutmayarak (halktan
- halk gibi hem de en yoksul ve en yozlaşmamışları kadar çileli yaşamaktan
şeref duyarak) sonsuz hoşgörülü demokratlar olmuşlardır.
Hz. Muhammed'in bir
lokma bir hırka hasır üzerinde - kerpiç mescidde ve bir kaç hurmayla yetinmesinden
kendisini malını mülkünü davasına adamasından daha fazlası şudur: en olmayacak
insanı bile yola getirme çabalarından yılmayışıdır. (tükenmez hümanizmidir).
Kur'andaki (ayetlerdeki)
sık sık şu yakınma bize o'nun ne denli insancıl duygular içinde bulunduğunu
fazlasıyla anlatır:
Demekki nice kötü huylulardan,
nice yola gelmez dünya mallı peşinde koşanlardan bile nice umutlar beslemiş,
insanlardan yüz çevirmemiş, onları sonuna dek ikna etmekten yılmamış ki
en sonunda o deneylerden sonra acıyla anlamış ve onları diyalektiğin acı
azaplarıyla yola gelmelerine (Allah'a) havale etmiştir.
Neden kendisinden
bu denli uzak gibi duran kişicil çıkarlara gömülmüş insanlardan bile umudunu
kesmez?
Umut kesmediği insanlar,
elbette Ebu Sufyan bezirganlığı değildir. Tersine çöl bedevileridir, Bedeviler
bedevi (komün insanı) bile olsalar, onlar medeniyete - tefeci bezirgan
- kişi mülkü ilişkilerine çözülmektedirler. Bunu kendi tecrübelerinden
çok iyi bilir. Kendisi de bedeviler içinde yetişmiş zenginliği - yoksulluğu
da bir arada iliklerine dek yaşamış ve daha uzun ömürlü daha toplumcul
medeniyete geçişi önce kendi içinde - sonra toplumu içinde kurmaya girişmiştir.
Kendisi bunu başarabilme yoluna girmişse neden başkaları hele çöl arapları
başarmasın? diye düşünür.
Çünkü kendisinin bile
yer yer zaman zaman tereddüde düştüğünü elleriyle tutup yakalar:
94- "Sana indirdiğimiz şeyden şüphe edersen, sana senden önce gelmiş olan kitabları okuyanlara sor, sana hak gelmiştir. Allah katından; sakın şüphe edenlerden olmayasın"
Ve kendisine de açıkça Allah'ın azabını hatırlatmaktan sakınmaz:
95- "Sakın Allahın ayetlerini yalanlayan kimselerden de olma; imdi ziyan görenlerden olursun"
Peygamberlerin kendisi
bile dara - zora düştükçe kendi ayetlerinden tereddüde düşebilirse; başkaları
haydi haydi sırt çevirebilir, zor ikna edilebilir...
Çünkü "nefis" diyerek
sezdiği insan beynindeki her türlü açlık, bilgisiz ve doymamış bilince
çıkarılmamış olarak kaldıkça belaların - çirkinliklerin en beteriyle uslanmak
zorunda kalır.
Peygamber bunu sezdikçe
sürekli kendini doyurmaya - ıslah etmeye bilgilendirmeye çalışır - bu alandaki
savaşını her şeyden üstün tutar. Bunu da Turhallı bir hallı insanlarla
düşüp kalkarak - sadeleşerek başarmaya çalışır:
"Nefisle mücadele
bütün savaşlardan üstündür". Her savaşı kazanabilirsin ama nefisine yenilebilirsin.
İşte o zaman bütün yarattıklarına o derecede gölge düşmüş olur. Peygamber
bunu ibretle sezmiş ve bu savaşı da kazanmak istemiştir...
Nefis: Cinsel ve toplumsal
açlıklarımızdır. Onları dizginleyemeyen son duruşmada başkalarını madeden
ve manen ezer - sömürür. Ve sonunda bunun cezasını da çeker...
Peygamberin ince ince
sezdiği ve kendisine ve herkese hatırlatmaktan yılmadığı şey en derinde
budur aslında.
Ama bunu somutça bilemez.
O sadece görünen sömürü ve eziye karşı çıkar. Fakat o kaba sosyal sınıf
sömürü ve ezinin altında en derindeki bu hayvanlığa en yakın yanımızı da
gözardı etmez. Yeri geldiğinde göreceğiz, nefis ile ilgili kuşku ve öğütleri
o hep ilginç biçimde günümüzü çağrıştıracak ipuçlarını taşır.
Çünkü o'nun içine
girdiği çağ tıpkı günümüze paralel, tefeci bezirganlığın Evren çağıdır.
Güney Ticaret Yolu açıldıkça, Evrensel Tefeci Bezirganlık çağı da açılmaya
başlar... Hz. Muhammed'in zamanı da kişilerin biraz daha toplumdan kopuşup
kişi mülküne battığı, bir evren çağının görülmemiş açılımlarına kapı açıldığı
bir zamandır...
Antik tarihin orta
ve kuzey ticaret yolları tefeci-bezirgan medeniyetlerin leşleriyle tıkanmışken
İslamiyet Güney (Umman - Hindistan) Ticaret Yolu'nda yoğunlaşarak tıkanan
pazarları açar ve kişi mülkünün bezirgan aşamasını evrenselleştirir.
İslam Medeniyeti Antik
Çağın sonunu müjdeler: Sonun başlangıcı olurken tefeci bezirganlık evren
ölçüsünde yaygınlaşır ve tarihsel devrimlerin sonu gelir. Kişi mülkü görülmemiş
ölçülerde azgınlaşır.
Günümüz finans kapitalizmi
de benzer bir çağı işler.
Bu iki çağ birbirine
paralel ve benzer olmakla birlikte Antik çağ Modern çağın temelidir. Modern
çağ o Antik çağ temellerinden çıkıp gelir. yani geçmiş geleceği içinde
saklayarak doğumunu yapmıştır. Dahası hepsi toplumun temel kanunlarının
açılımlarından gelişim bulur, paralellik ve benzerlik o bir tek temelin
kendini yeniden ve yeniden üretişinin kaçınılmaz sonucu olur..
Bu yüzden Hz. Muhammed'in
(ve Kur'anın) kişi ve nefislerden sık sık söz açıp yakınması tesadüf değildir.
108- "Diyesin ki:
"Ey insanlar, Allah katından size hak geldi, doğru yolu tutan kendisi için
tutar, sapıtan kimse de kendi zararına sapar; ben de size vekil değilim."
109- "Sana vahiy
olana uy, Allahın hükmü gerçekleşene dek sabreyle, odur hayırlısı yargılayanların."
Hz. Musa ve Hz. İsa Peygamberler
de "Kişi"lerin "Kişi mülkü" eğilimli sızıldanmalarıyla belki daha fazla
karşılaşmışlardır. Çünkü onların içinde yaşadıkları toplumları (genel çağları
bakımından olmasa da) özel ve yerel olarak sınıflı toplumun kişi mülkü
bataklığına fazlasıyla batmış - bulaşmış bulunuyorlardı.
Hz. Musa, Hz. Muhammed'den
ikibin yıl önce, henüz tefeci - bezirgan medeniyetlerin lokal aşamada bulunduğu
bir çağda yaşar. Fakat lokal olarak Mısır medeniyeti ve Musa'nın topluluğu
yakındılar, kişi mülkü'ne Arabistan'dan çok daha fazla bulaşmışlardır:
Mısır'da köleleşmiş yahudiler, Yakup (İsrail) oğullarının: Hiksos medeniyeti
artıkları olmalıdırlar...
Hz.İsa zamanı da,
Hz. Muhammed'den 6-700 yıl önce, yine antika medeniyetlerin henüz kıtalar
arası çağı açılmamış olmasına karşın; lokal olarak Hz. İsa toplumunun veya
Filistin yahudilerinin binlerce yıldır kişi mülküne bulaşmış - kişisel
çıkar ve psikolojilerde gelişmiş olduğunu biliyoruz. Filistin, ticaret
yollarının dört yolağzıdır.
Oysa Arabistan Arapları,
tefeci - bezirganlıkla binlerce yıldır tanışmalarına karşın, işlek ticaret
yolları üzerinde bulunmadıkları tersine sapa güney ticaret yolu üzerinde
bulundukları için, henüz medeniyete kent'ten geçmek aşamasına girmiş Bedevi
çoğunluğudur.
Ama Arabistan dışındaki
bütün dünya hemen hemen bezirgan medeniyetlerle dolmuştur. Veya hiç olmazsa
Arabistan tefeci - bezirgan medeniyetlerle kuşatılmış durumundadır. Ve
islam medeniyeti bütün ticaret yollarını ve medeniyetleri birbirlerine
açarak evrenselleştirecektir:
Yani Hz. Musa ve Hz.
İsa toplumları, daha çok yerel olarak, Hicaz toplumu ise daha çok çevre
bezirganlığından etkilenerek gelişmişlerdir. Bu yüzden yer yer ayetler
kendini gösterdikçe bu gerçekliğin de üzerinde durmaya çalışacağız.:
9- "Biz, insana
katımızdan rahmet - iyilik tattırır da, sonra onu alırsak ondan, hemen
umudunu kaybeder ve iyilikleri unutup nankör olur."
10- "Biz insana
sıkıntıdan sonra nimetler verirsek: "artık benden sıkıntı kalktı" der;
o şımarıktır, öğünücüdür."
"Hûd" sûresinin bu ayetlerine
benzer ayetler kur'anda sayısızdır. Bunlar bildik tanıdık, alışılmış sözler
olarak hemen atlanmaya açıktır. Ancak bu doğal - normal karşılanıveren
kişi özelliklerinin, günümüzden 1400 yıl kadar önce önemle - heyecanla,
üzerinde durulması dahası bu özelliklerin toplumculaştırılmaya çalışılıp
tedaviye kalkışılması normal olağan - sıradan sayılmamalıdır.
Bunun üzerine yeterince
gidilememiştir. Oysa her sosyal allerjinin kökeninde bir sosyal yasak bulunabilir
ve bilince çıkarılmadıkça ve sosyal ortamı ortadan kaldırılmadıkça insanı
da toplumu da hasta edebilir.
Burada sadece konumuz
açısından işaret ediyoruz:
Kur'an'ın dikkat çektiği
bu "nankör" ve sürekli isteyen "şımarık" ve "ögünücü" özelliği; insan toplumunun
temellerinde yeralan üretici güçler kanunundan kaynaklanıyordu. Bu cinsel
ve sosyal yasaklarla dinamitleşmiş bulunan üreyimsel ve üretimsel açlıklarımızdı.
Teknik üretici gücü bunları süreklileşen dinamizmiyle ateşliyordu.
O bilinçlere çıkmadıkça
ve toplumca düzene sokulmadıkça önüne geçilemez bir güç halinde akar giderdi.
Arabistan toplumu
komüna medeniyete (kişi mülküne) çözülürken gözler bu yönde kamaşmış, açlıklar
hırslara bürünmüş akıl bu yönde metafizikleşmişti. Sadece kazandığı - kanacacağı
ile ilgileniyordu; kaybedeceklerini göremiyordu.
Daha toplumcul eğilimli
olan peygamberin bunu yakalamaması ve kaygılanarak üzülmemesi elde değildi.
Ne çare ki peygambercil
hiç bir öğüt ve ayet bunu önleyemezdi. Nitekim o çağda engelleyemediği
gibi modern çağda da hiç bir bilim hatta devrim bunu önleyemedi.
Akacak kan damarda
durmadı. O ancak kendi kanunları için kendi dengesini ve çözümlerini bulmak
kendisini yeniden üretmek üzere akmak zorundaydı.
Bilim bunu bilinçlere
çıkarabilirse bu kanunlara uyum yaparak insan toplumunu zararlardan kurtarabilecek
çözümleri üretebilir ve doğum sancılarını ılımlandırabilirdi. Ve bu da
yine o akışa bağlı bir verimlilik olabilirdi.
Hz. Muhammed kendince
bunu sezmiş ve hem kişinin hem toplumunun mutluluğunu genel olarak daha
toplumcul bir medeniyet sentezinde bulmuştur. Bu yüzden de İslâm medeniyeti
bir çok medeniyet batış çıkışlarıyla da olsa en uzun ömürlü medeniyetlerden
olabilmiştir: ki hala kalıntıları reformcu ve devrimci krizlerle yaşamaya
çalışmaktadır.
11- "Sabrederek, yararlı iş görenler, böyle (şımarık - öğünücü) değillerdir, onlar için bağış var, hem de büyük sevap var."
Kur'anın hemen neredeyse
her ayetinde bu sitemler ve toplumculuk öğütleri ve emirleri vardır.
Başta peygamber olmak
üzere bütün çekirdek teşkilatı bu emirlere uygun davranacak komün geleneklerini
taşıdıkları içindir ki kurdukları medeniyet kişi mülkiyetinin yozlaştırıcı
ve öldürücü etkilerinden uzunca müddet uzak tutulmuştur. Arabistan islam
medeniyeti yozlaşıp çökse de; islâmiyetin bu toplumcu özelliklerini taşıyan
çevre barbarlarını (Türk - Kürt - Pers - Arap - Berberi - Moğol - Kafkas
köylülerini çoban veya askerlerini) buldukça islam medeniyeti bu yeni barbarlarca
yeniden dirilişlere (rönesanslara) uğratıldı ve ömrünü 625'ten 1920'lere
Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşüne dek 1500 yıl uzatabildi. Dahası hala
insanlığın gönlünde (bezirganca kullanışlar dışında) hümanist hatta devrimci
dalgalanışlarla yaşamaya devam ediyor...
15- "Dünya malını, dünya süsünü kim isterse, veririz onlara biz işlerini, hiç de eksik verilmez."
Doya doya veririz, belalarını
tam bulsunlar ki alınacak ders tam olsun manasındadır bu ayet. Ve başka
türlü de olmadı zaten; insanlık iki dünya savaşından ve yeryüzünü yüzyıl
boyunca kaplayan sosyal devrimlerden bile yeterince ders alamadı. Bu insan
toplumunu kişi mülküne gırtlağına dek batarak ölüm - dirim kumarıyla dersini
alması; doğa ve insanın kanunlarına uyum yapmak zorunda kalması anlamına
geliyordu.
Peygamber bunu kendi
çağında kendi kişiliğinde ve toplumunda yaşayarak sezmiş ve bildirmişti.
16- "İşte böyle kimselere, ahirette yalnız ateş bulunur, boşunadır yaptıkları, batıldır her işleri."
Elbette bu sezişler kendi
çağı için, yani Antik Tarih için idi. Ve Muhammed de (tıpkı modern Marks
- Engels - Lenin'ler gibi) "Din günü" dediği sınıfsız toplum cennetini
yakın görüyordu. Yeri geldiğinde göreceğiz. Ayetlerde sık sık olmasa da
arada bir "hesap günü o kadar uzak değil" manasında konuya dikkat çekmek
zorunda kalıyordu. Çevresinin yüzeylesel de olsa bunu merak etmesi bir
yana, kendisi de bunun yorumuna kafa işletmişti. Çünkü her ayet'e bu ceza
ve ödül metodu sinmiş bulunuyordu. Bu binlerce yıldır, hiç olmazsa Hz.
İbrahim'den beri "İslam" biçimine girmiş bir eğitim sistemiydi; dahası
yaşam ve düşünüş biçimiydi: İlkel komün gelenekli halk denen çocuk, medeniyete
geçişte bu tür din eğitimi ve düşünüş biçimiyle karşılaşıyor ve giderek
bu tek tanrılaşıyordu. Aslında barbarlıktan beri bu sistem, Totem - Anahan
- Babahan sistemleri içinde yaratılmış ve geliştirilmiş bulunuyordu. Hz.
Muhammed bunu, "İkna metodu"na doğru bilgilerle geliştirmiş, en son ve
en yetenekli peygamberdi.
Kur'an dikkatle incelenirse;
bugün bile hala herşeyi kur'an'da arayıp bulmaya çalışan islâm aşığı inanmışlardan
da ders alınırsa; Kur'an'da ceza ve ödül, geri aile ve toplumların ve kaba
din bezirganlarının yaptıkları cahilane çıplak bir hayvan terbiyeciliği
biçiminde yer almaz; tersine olabildiğince çağına göre dahiyane denebilecek
ölçülerde insancıllaştırılmıştır. Allah ve peygamberi insancıl bir tepki
karşısında daima kolaylatıcı ve ikna edici bağışlayıcıdır...
Metodu, sosyal - kişisel
ve doğal, bilimsel sebeblere dayandığı ölçüde ceza ve ödül sistemini ortadan
kaldıracak olgunluğa erişir.
Kur'an'da şüphesiz
ki böyle bilimsel sebep aramak saçmalık olur. Ancak şuuraltı olarak bilime
yakın seziler yakalamamak - aramamak veya bir kenara bırakmak da; İslam
gibi bir dini, bilimselliğimizin baskısı altında şuuraltımıza bastırmak
geriliği olur. Çünkü zamanla bu bastırma, bilimsel bilinci, hiç ummadığımız
zaman ve yerde engelleyerek ilerlememizi sapa yollara sokacaktır.
Hz. Muhammed'in bilimsel
bilince yakın sezileri Antik Tarih için geçerli olsa da, Modern tarih,
Antik tarihten kopuk bir gelişim değildir. Modern Tarih sanayileştirilmesi
500 yıl olup 6500 yıllık Antik Tarih temellerinden çıkagelir; antik tarihin
modern apayrı - benzeşmez varlıklar haline getiremez ve getirememiştir.
Bu yüzden modern tarih
olayları da antik tarihin modernize olmuş biçimleri olarak birbirlerine
paralelleşirler. Kur'an'a hala haklılık kazandırılışı bu temellere dayanır.
Hz. Muhammed'in antik tarih için yaptığı seziler - öngörüler - modern tarih
için de geçerlilik kazanarak, insanları etkilemeye ve işlam yorumcuarına
demogoji yapma veya iyi dilekli yorumların o cepheden çıkamayışına azımsanmaz
tutanaklar verip; haklılıklar kazandırır.
Bunları (şuuraltı
hecmecerini) bilinçlere çıkarmak bizim için bu yüzden de bir görev sayılmalıdır.
Hz. Muhammed, kendisini
"en yüksek" ve "son" peygamber olarak görüyordu. Bu yüzden kıyameti de
"yakın" öngörmüş olmalıydı.
Biliyordu: her peygamber
geldiğinde toplumlar bir görevde, hayırlı bir iş ve şerlerle sarsılıyordu.
Ve peygamber gelen
her toplum, Allah'ın yoluna girmedikleri için Allah'ın gazabına uğramışlardı.
Ancak peygamber ve yakınları kurtuluyorlardı.
Tarihsel devrimler
bu çürümüş çökkünleşmiş kentleri - medeniyetleri yok ediyor, yerlerine
yenilerini kuruyorlar, sonra onlar da aynı akibete son'a ulaşıyorlardı.
İşte Kur'an ve peygamberi,
kendi toplumlarının bu son'a değil de Allah yoluna girmiş daha adaletli
daha mutlu bir medeniyete ulaşması için didiniyordu.
Ne çareki mücadele
uzadıkça, Kur'an ve Peygamberine, Allahın günahını - cezasını - cehenemini
hatırlatmaktan başka çare kalmıyordu. ama bu kez bu kıyamet olmalıydı,
çünkü Hz. Muhammed, son peygamber - Kur'an da son kitap idi. Bu yüzden
Kıyamet, Cennet ve Cehhenem yakın olmalıydı.
Ve peygamber (Kur'an)
yılmadan - bıkmadan eski küçük - lokal kıyametleri (Tarihsel Devrimleri)
hatırlatarak kendi evrensel öngörülerine yolalmak gayretini sürdürüyordu:
57- "Eğer siz yüz dönerseniz, gönderildiği şeyi ben size duyurdum. Rabbim sizin yerinize başka bir kavim de getirebilir. O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Rabbim her bir şeyi koruyup gözetendir."
Ad kavmine gönderilen
peygamber Hud, böyle sesleniyordu toplumuna. Onları tarihsel devrimle korkutuyordu
açık açık: "Yerinize başka bir kavim getirebilirler."
Bu aynı zamanda Hz.
Muhammed'in de kendi toplumuna seslenişiydi: bu tür örnekleri sık sık hatırlatmaktan
geri durmazdı:
59- "İşte böyle,
Ad kavmi Rablerimin ayetlerini yalanladılar, peygamberlerine karşı azdılar.
Her inatçı zorbanın emrine girdiler."
60- "Hem dünyada,
hem ahiret gününde lanete uğradılar, iyi bilin Ad kavmi küfretmiştir Rablerine,
Hud kavmi olan Ad'ın işi bataktır."
İbrahim - lut Nuh Musa ve benzeri örnekler de sık sık hatırlatılır. Ama hep Kur'anın gönderildiği toplumu yozlaşmaktan - zalimlikten ve yokolmaktan kurtarmak, uzun ömürlü kılmaktadır.
83- "Rabbim katında
işaretlenmiş taşlar bu zalimlerden uzak değildir."
95- "Sanki orada
yoklarmış, Semud'un işi gibi medyeninki şuayb'in kavminleri de berbat."
100- "işte sana
anlatmış olduğumuz bir takım kentlerin haberleri, bu kentlerin kimi ayaktadır
hala, kimi yıkılmış."
101- "Biz onlara
zulmetmedik, onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı (...)"
102- "İşte Rabb'in
zulmeden kentleri yakaladığı zaman böyle yakalar. Doğrusu O'nun yakalaması
çok acı ve çok çetindir. "
Kur'an ve peygamberi geçmişten ve yaşadıkları çağdan en keskin dersi alacak kadar cesur ve devrimcidir: Oportunizme yer vermez:
Sadece tek istediği, "doğru yol" "Allahın yolu" dediği kollektivizm (toplumculuk) yolundan sapılmaması; kişi mülkünün azgınlaşmamasıdır.
116- "Sizden önceki
nesillerden akıllı kimselerin insanları bozgunculuk yapmaktan alıkoymaları
gerekmez miydi. Fakat onlar pek azınlıktaydılar ve bunun için onları kurtardık.
Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve
suç işleyen insanlar olup çıktılar."
117- "Sahipleri
yararlı iş gördükçe, senin Rabb'in, bu kentleri yoketmez."
122- "İnanmayan
kimselere diyesin ki: "elinizden geleni yapmış, biz de yaparız. "
123- "Siz bekleyin
biz de bekleriz."
Kişi mülkünün yozlaştırıcı
ve öldürücü azgınlığını çok iyi kesin kararlıca yakalamıştır. Kıran Kırana
bir savaş göze alınmadıkça toplumculuk kollektivizt insancılık üste gelemez
ve toplumunu kurtaramaz.
Din'de ve Kur'anda
belki de günümüz için alınacak en büyük derslerden birisi budur. Yedibin
yıldır azgınlaşarak, kah batarak - çıkararak ama birikip bütün insanlığa
taşarak yükselen kişi mülkünün ruhları kaplayan istilası, doğa ve insanlığı
evrensel sosyal devrim kavgasıyla karşı karşıya bırakmıştır...
Gelin görün ki, bir
de dünya malına tutsak olmuş din bezirganlarına bakın: en mal mülkten uzak
durmayı ermişçe belleyenleri bile, bunu çevresine yalın - basit devrimci
tavırla ortaya koymak cesaretinden ve zekasından bile yoksundurlar. Hepsi
yalancı pehlivan gibi dolanıp yalancı peygamber olmaktan öteye geçemezler.
Kur'andan bu dersi
alamayan din alimlerinin din adamlarının ve dindaşlarının vay haline; onlar
kendilerini ve çevrelerini ne zamana dek kandırabilirler?
(Mekke Devri'nin son yılında
inmiştir) "Araf" cenetliklerle cehenemlikler arasrnda yüksek bir bölgedir.
Oradaki erkeklerden söz edilir. 46. Ayet'ten ad alır.)
46- "İki taraf
arasında bir perde vardır. Araf üzerinde de bir takım erkekler vardır ki,
cennetlik ve cehennemlik olanları onların hepsini yüzlerindeki işaretlerden
tanırlar. Bunlar (Araf'takiler) cennetliklere "sizlere selam ola" diye
seslenirler. Bunlar cennete henüz girmemişlerdir, ama cenete girmeyi çok
isterler."
47- "Gözleri ateşlik olanlara çevrildiğinde de "Rabbimiz sen bizi şu zalim toplulukla beraber bulundurma" dediler."
Sosyal Devrimlerde olduğu
gibi Tarihsel Devrimlerde de "iki arada bir derede" kalan kararsızlar bulunur.
Sosyal Devrimlerde bunlar genellikle orta tabakalar olur.
Tarihsel Devrimlerde
de bundan pek farklı değildir. Ancak sosyal sınıflar, kapitalizmde olduğu
gibi netleşmemiş (elastiki - oynak: süreç halinde) bulunduğu için biraz
daha karmaşık ve üst tabakalara kadar yaygın (her tabaka ve zümreden) oluşur:
Komünal gelenek görenekli
göçebeler (bedeviler) kent komünası içinde yoksul - köylü esnaflar - züğürt
bezirganlar, Tarihsel Devrimin öncü ve yedek güçleridirler. Hepsi özgür
bezirganları ve daha kollektif eğilimli bezirganlığı öncü edinmişlerdir.
Bu arada düşman güçler
(kafirler) azgınlaşmış tefeci bezirganlardır. Barbarların çok tanrıcılığını
ticaret matahına çevirmişler ve bir takım komün güçlerini de çevrelerine
almışlardır. Köleleştirmek üzere yanaşmaları ve geniş akrabaları bulunur,
çünkü onlar da henüz kent'in birer parçasıdırlar.
Arada kalan daha çok
bu iki taraf arasında çıkarlarını belirleyememiş olanlar ve yahudi bezirgan
çevreleridir. İlk medeniyet Fırat - Diclenin Basra körfezine döküldüğü
balçıklar bölgesinde (sinear'da) oluşur. Tarım için tekniğe gerek yoktur.
Sopayla-sert taşlar ile üretim sağlanır. Sonra balçıklar üstüne kentler
su yolları yapılır; tarım ve kent hayatı (medeniyet) artık süratle gelişir:
sosyal sınıf zıtlaşmaları azıtır.
Bu yüzden Kur'andaki
Adem'in (insan toplumunun) balçıktan yaratılma, şeytanın ise ateşten yaratılıp,
medeniyet meyvesi (buğday) veya başka bir ürünü yedirten yılan ve benzeri
kılıklara bürünmesi bu gerçekler içerisinde de değerlendirilmelidir.
Cennet - Cehennem,
Araf, iyilikler - kötülükler (Hayır-Şer) gibi simgeler de bu gerçekler
içinde yorumlanabilir ki günümüzde artık ilk medeniyet sümer kazıları ve
yorumları buna son derece açıklık getiren belgelerle doludur.
Burada bu belgeleri
sıralamak bu yazının kapsamına girmez. Biz sadece Kur'anı satır satır (ayet
ayet) insan ve peygamber şuuraltına inerek gerçek temellerine indirmeyi
deniyoruz.
Bu genel çerçeve içinde,
belgeli yorumlar zenginleştirilebilir...
Unutulmamalı - daima
hatırlanmalıdır ki Hz Muhammed "son peygamber"dir ve bunu dahiyane bir
seziyle görmüştür. Artık yeryüzünde kent kuracak barbar kalmamış Orijinal
tarihsel devrimlerin (kentten sınıflı topluma, medeniyete geçişlerin) sonu
gelmiştir. Bu yüzden Hz. Muhammed son peygamberdir. Bu aynı zamanda peygamberler
peygamberi hepsinin sentezi de demektir. Ve o derecede insancıldır: insanı
ve kendisini derinden anlamaya - hoşgörülü olmaya çalışır. Allah'tan (doğa
ve insanın gidiş kanunlarından) saygı ve sevgiyle korkar çekinir, yalan
söylemez - bunlara uymak için çırpınır. Ve bütün insanlık için üzülür.
Görevinin kutsallığını ve zorluğunu bilir...
Araf süresi 2.
Ayet:
"Bu bir kitaptır
ki bununla inanlı olanlara öğüt vermen için sana indirilmiştir. Bundan
gönlün daralmasın. "
3- "Rabbinizden
size gelmiş olana (Kur'ana) uyunuz. Ondan başka dostlara uymayınız Ne denli
az öğüt tutmaktasınız."
İnsan'ın ne kadar
zor değişebildiğini, zaman ve koşulların değişimi (Allah'ın) zorlaması
gerektiğini bilir. Allah:
"Ne denli az öğüt
tutmaktasınız!" der. Bu sadece bir yakınma değil bir anlayış ve hoşgörüdür
de, daima hatırlatır.
"Biz nice kentleri
yok eylemişiz, azabımız gece uyurlarken, ya da gündüzleyin dinlenirlerken
gelip çatmıştı. "
Bu tarihsel devrimlerdir.
Yani çevre komünaların medeniyet kentlerinin üzerine akınları; kentleri
yerle bir edip yerlerine yeni taze medeniyet kentleri kuruşları: barbarların
sınıflı topluma geçiş dalgalarıdır:
Babar (komün) insanı
koollektiftir, kankardeştir. Medeniyet ise sınıflar savaşıyla çökmüş, yozlaşmış
- parçalanmış bezirganlaşmış - derebeyleşmiş durumundadır, ve tarihsel
devrimler, onları kur'anın belirttiği gibi habersiz, sefahat içinde yakalayıp
yok eder.
Kur'an ve peygamber'i
kendi kuracakları medeniyetin aynı sonla bitmemesini uyarırlarken aynı
zamanda bu gerçeklikle de korkutup teselli bulurlar; çünkü bu koşullar
yaklaştıkça kur'an ve peygamberi kitlelerde tutunur. Zira kendileri de
bir tarihsel devrim önderi ve teorisidirler.
5- "Azabımız onlara gelip çattığında ancak yakarıp - yalvarmaları şu olacaktır. "Bız gerçekten zalimlermişiz. "
Hz. Muhammed, bu gidiş karşısında kendisini bile sıradan insanlardan ayrı tutmaz. O herşeyden önce tarihsel akış ve seleksiyonun içinde sadece insan olduğunu kuvvetle sezer; kendisinin de hatalar - unutkanlıklarla bezenmiş insan olduğunu unutmaz. Bunu hatırlamaktan ve hatırlatmaktan çekinmez:
6- "Herhalde kendilerine
peygamberler gönderilen kimselerden biz soracağız. Peygamberleri dahi sorguya
çekeceğiz.
8- "O gün tartı
haktır, tartıları ağır gelmiş olanlar kurtulmuşlardır. "
9- "Tartıları hafif
gelmiş olanlar, ayetlerimize uymadıkları için, kendi özlerine ziyan ettiler."
Doğanın ve insanın temel
kanunlarına ("ayetlere") uymadıkları için yine başka kimselerle birlikte
"kendi özlerine" yani çıkageldikleri doğa ve insan toplumuyla birlikte
kendilerine ziyan etmişlerdir.
"Tartı" neye göredir?
Medeniyet matahlarına tapınmaya göredir, sınıfı toplumun dini imanı çıkardır
kardır. Daima daha çok, daha daha... Bu ise doğa ve insanın çekebileceği
bir yük değildir. Doğa ve insan bir bütündür. O bütünlük plânlı - programlı
tasarruflu; daha doğrusu kendi gidiş kanunlarına kesin bir uyum ister.
Kuran ve peygamberi
bunu kendi çağına göre medeniyetlere bakarak sezer ve ölçüyü "şükretmek"te
aza kanaat etmekte bulur:
10- "yeryüzünde yerleştirdik sizleri, orda size geçim yollarını yarattık. Ama siz ne kadar az şükredersiniz."
Evrim'e bilinçle uyumdan bugün bile söz edilemiyorken, Kur'an ve Peygamberi zamanında bundan ancak, Hz. Muhammed'in skolastik bilgileri, ve daha çok evrimin özünü yansıttığı için, keskin sezileri açısından söz edebiliriz. O sadece "medeniyet matahlarına satılmayınız; aza kanaat edip şükrediniz" biçimindeki öğüt ve örnek davranışlarıyla bunu uygulayabiliyordu. Bu da onun içinden çıkageldıği komün kollektif aksiyonundan kaynaklanıyordu. Çünkü beyin ve bedeni kollektivist yönde güçlüce kurulmuştu. Kur'an'ın buyrukları, hep o ülkücü kollektivist temellerin medeniyete geçiş sentezleriyle karışarak dile gelişi olmuştur. En skolastik - ezberci - Hz. İbrahim geleneğiyle simgeleştirdiği Allah - cennet - cehennem - melekler - şeytan - ahiret - kıyamet - yaratılışı - ayetlerinde bile bilinçaltıyla en derin sezileriyle o simgeleri birleştirir; Soyut olarak ruhunda derinlemesine bunları hisseder. Bu determinizmin peygamber'de kuvvetle yansımasından başka bir şey değildir.. O simgelerle, evrimin peygambercil insan özünde yansımasının rezonans buluşuysa, evrimin o günkü kendini ifade tarzıdır. Evrim, dil - bilgi - teori olarak ancak bu kadarına izin verebilmiştir; Evrimin teorisi - dili antik tarihte dinler ve peygamberleridir.
11- "Sizleri yaratıp,
biçim verdik, sonra meleklere "Adem'e secde ediniz" dedi. İblisten başkaları
hemen secdeye vardı. Şeytan secdeye varanlar arasında değildi."
12- "Allah buyurdu
ki: "Sana buyurmuşken secde etmedin" seni alıkoyan ne?" şeytan dedi. "Bense
ondan daha değerliyim, beni ateşten yaratın, onu balçıktan."
Melekler: üretici güçlerdi:
Coğrafya - insan - tarih (gelenek - görenek) ve teknik idi. Bunlar önce
komüna içinde dengede Allahın güdümündeydi. Ancak teknik doğa ve insan
yaratığı olduğu halde başını alıp gitmeye yaratanlarını geçip, onları ayakları
altına almaya daha çok elverişliydi.
Ateş medeniyet ile
birlikte tekniği geliştiren ve medeniyeti azgınlaştıran bugünün atomu gibi
şenlikli bir olanaktı. Bu yüzden üretici güçler içinde medeniyeti - sınıfları
- bezirganlığı - ürün fazlasını - parayı devleti yazıyı yaratan büyük ölçüde
temelde ateş oldu denebilir. Balçık ateşle pişirilip kentler kuruldu. Demir
ateşle döğülüp üretim araçları geliştirildi, v.b. Ateş bu haliyle daha
bağımsız ve genlikliydi. İnsan ve gelenek görenekleri ve toplumculaştırılmış
doğa yani coğrafya üretici güçleri hepsi tekniğin de temeli olacak denli
köklü determinizmlere sahiptiler. Ve şüphesiz ki kalıcıydılar. Bu yüzden
Allahın kalıcı yansımalarıydılar: Allah ve Melekleri bunlar içinde formülleşmişti
temel olarak.
Teknik ise bunların
hepsini havaya uçurabilecek özelliklere sahipti. Ama ne var ki son duruşmada
doğa ve insana o kadar derin köklerle bağlıydı ki, Tekniğin dengesizce
azgınlaşması kendisini yok etmeye varırdı.
Çünkü doğa ve insan
yok olmaktansa tekniği kendi dengelerine sokmak eğilimine girebilirlerdi.
Çünkü insan her şeyden
üstün düşünen bir beyne sahipti. Son duruşmada tekniği insan realize eder,
gerçekleştirir, idi.
İşte ilk medeniyetin
doğuş prosesinde, komün toplumu (eşitçil kankardeş yaşama) insana cennet
gibi geldi.
Ne zaman? sınıflı
toplumun cehenemcil kavgaları içine düştüğü zaman.
Ama ilkin medeniyetin
ilk gelişimcil aşamalarında bu anlaşılamazdı. Medeniyet çökmeye - herkes
yozlaşmaya başladığı, hiç bir insancıl değerin kalmadığı ölümcül aşamasında.
Bu yüzden bu hesaplaşmanın
ilk medeniyet kentlerinin batıp çıktığı ilk bin yıl içinde, sümer medeniyet
gelişimleri sırasında başlayarak gelişebileceği akla yatkındır. Ve bu değerlendirmeyi
de daha çok dışarıdan gelen ve boyuna medeniyete geçişlerle kırılarak gerçeği
gören, komün gelenekli semid (Arap Ataları) barbarları mitolojileştirmiş
olmalıdır. Çünkü gerçekler yaşandıkça uzun zaman içinde ve daha çok saf
temiz komün ruhuyla görülebiliyordu o zamanlar.. Mitolojiler de zaten yazısız
komün insanının işidir.
Mitolojiler yalan
söylemezler. Çünkü komün insanı yalan bilmez. Bu yüzden her mitoloji kendi
koşullarında yorumlanabilirse derin anlamlar taşırlar...
Bütün bu sebeblerle
ilkin ateş komün gelenekli insanlara şeytancıl gelmiştir. Medeniyetin cehenemcil
kavgalarının ateşten çıka gediği sanılmıştır. Demiri ateşte ilk dövenler
de semitlerdir.
Tıpkı sınıfsız ilkel
komün toplumlarında ateşin, totem geleneğiyle kutsallaştırıldığı gibi,
medeniyet zamanı da şeytanlaştırılmıştır ve cinleştirilmiştir.
Tarihsel devrimin
ilk yıllarındaysa şeytan artık tefeci bezirgan sınıfı olmuştur. Kur'anda
olduğu gibi... çünkü komünü parçalayan artık, şeytancıl tefeci bezirgan
çıkarlarıdır.
Medeniyetin çöküş
aşamalarındaysa işler tam tersi olur: Cennet tefeci, bezirgan sistemi,
melekler onların hükümeti, cehennem ise halk tabakalarının yaşamı; şeytan
ise tefeci bezirganlığa karşı çıkan devrimcilerdir...
Medeniyet Irak'ta
balçıktan çıka geldiği ve doğa ile insan tam bir kollektivizm (doğulu despotik
komün) gelenekler içinde bütünleşmiş olduğu için, insan balçıktan yaratılmış
gibi algılandı. Melekler de o aşama için olsa olsa coğrafya - gelenek görenek
tarih ve insan üretici güçleri içinde değerlendirilebilirdi. Melekler sonradan
medeniyet geliştikçe bilinen adlarını almış olmalıydı...
"Ateş" büyük bir teknik
üretici güçtü ve sınıflı toplumun (medeniyetin) açılmasında ve gelişmesinde
ve tefeci - bezirganlığı aynı zamanda her kişinin içindeki kişi mülkiyetini
azdırmakta temel bir rol oynuyordu. Bu yüzden teknik - kişi mülkü - tefeci
bezirganlık ve onun modern gelişimi finans - kapitalizm hepsi "şeytan"
simgesinin kur'andaki algılanışının (şuuraltının) somut maddi temelleri
oldu. Tarihte şeytan başka hiç bir soyutlukta aranmamalıdır, bulunamaz.
Komün'den sınıflı
toplum parçalanışı volkanlaştıkça, şeytan: kişi mülkü ve zengin sınıflar
dinamizmi azgınlaştı. Bunun da en temel dinanizmi teknik üretici gücün
gelişiminden çıktı.
Bakın Kur'andaki şeytan
ile ilgili ayetler (mitolojik nakiller) özetçe ortaya koyduğumuz gelişime
nasıl uyuyor:
14- "Şeytan dedi
ki: "Kıyamete değin, sen beni bırak!"
15- "Allah buyurdu
ki: "Sen bırakılmışlardansın!"
16- "Şeytan dedi:
"Beni azgınlığa düşürdüğün için, senin doğru yolundan insanları saptırmak
için yolunun üzerinde duracağım; and içerimki..."
17- "Ondan sonra
önlerinden, artlarından sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve onların
çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın."
Bu haliyle şeytan gibi
teknik ve kişi mülkü gelişimi, gerçekten de "Kıyamet"e (sınıflı toplumun
sonuna) dek özgür bırakılmıştı. Ta ki bu gelişim zıttına atlayarak kendi
başını yiyene dek.
İşte cennetlik olanlar
da bu diyalektik akış içinde kendiliğinden ortaya çıkıyordu.
Medeniyete; kişi mülküne,
kurtulmayacak derecede batmayanlar, hem sınıflı toplum içinde daha mutlu
(cennetcil) yaşamlar bulabilirler, hem de sınıflı toplum sonunda (kıyamet
gününde) dengeli modern gerçek cennete geçiş olanakları bulabilirler...
Arada (Araf'ta) kalanlar
ise tereddütlü - sürünerek geçiş içindedirler; bunlar için yaşam belki
de cehennemliklerden daha kötüdür. Her gün ölmektedirler. Başta andığımız
Araf suresinin 46'ncı ayeti bunun üzerinedir...
Allah sistemi Hz.
İbrahim'den beri Arap topluluklarında anlatılır - naklidir. Hz. İbrahim
UR'dan cehennemcil sınıf savaşlarından Urfa'ya Mısır'a - Arabistan'a kadar
kaçar. Kaçarken kardeşi oğlu lut (peygamber) ile birlikte, çürümüş medenilerin
azgınlıklarıyla her an Allah sistemini yüzlerce - binlerce kez içlerine
kazırlar. Sınıflı - sınıfsız toplum çelişkisi, Sümer'den beri gelen Allah
sistemini kendi içlerinde dayanılmaz acılarla haklı kılar. Ve mitolojik
sistem Arabistan'a Muhammed atalarına dek yayilır...
(Mekke devrinin sonlarında
inmiştir)
Hz. Muhammed'in ilk
Mekke devri, daha çok ilk Allah ve Peygamberi yani öğrendiği sezdiği, içinde
duyduğu tarihsel determinizmini veya daha doğrusu, doğanın ve toplumun
gidiş kanunlarını tek - tanrıcılık ve elçisi yorumuyla, yakın çevresine
soyut idealler - söylevler biçiminde anlatmasıyla geçer.
Medine devriyle asıl
sınıflar savaşı - tarihsel devrim eğilimi gelişir.
Bu açıdan "Mekke Devri"
ayetleri daha soyut teorik - felsefidir. Medine ayetleri daha somut pratik
devrim prensipleridir.
İki devrin de ayrı
değerli yorumları - iç sezileri bulunur:
1- "Gökterle yeri, karanlıkları - aydınlıkları yaratan odur. Hamdolsun Allah'a. Böyleyken kafirler onunla putları denk tutuyorlar."
"Put"lar eski kent liderleridir.
Barbarlık çağında, komün'ün kollektivizmi komünün çıkarı olan ata hayvanlarından
(Totem'lerden) Ana Tanrıçalara, Baba Tanrılara ve daha sonra kent liderlerine
kaydıkça bir çok put oluşur. Kentler arası ticaret ve fetihlerle de bu
putlar fatih ve tüccar kentlerin elinde toplanır.
Aslında o putlar çok
tanrıcılık denen putperestcil barbar komün ulusların tarihlerinin önemli
bir parçasıdır. Geleneklerine dek yerleşmiştir. Kolayca silinemez. Mekke
bezirganlığı çıkarları için bu putperestliğe sıkıca sarılarak halkı böler
ve güder. Kur'an (ve muhammed) öncelikle buna karşı şiddetle savaşırken
elbette bu durumu kökten bilince çıkarması beklenemez. Fakat sonraki ayetlerde
pratik çıkarlara yöneldikçe, putperestliğe şiddetle karşı çıkmaktan ziyade
hep Allah'ın özelliklerine ve yarattığı - yaratacağı devrim çıkarlarını
- prensiplerini sunmaya yönelik ve daha başarılı olur.
2- "Sizleri balçıktan
yaratan odur, sonrada eceli ölcümleyen, O'nun katında kafirler için de
adanmış bir devre var böyle iken ondan şüphelenirsiniz"
3- "Göklerde de
yerde de Allah O'dur. gizlinizi açığınızı, yaptığınız şeyi de Allah biliyor."
İlk ayetler hep Allah'ın yüceliğiyle ilgilidir. Ama daha çok kendi toplumunun içinde bulduğu tarihsel devrim koşullarını göz önünde tutarak onları bu diyaletik akışa ve yüce determinist sezilerine (skolastisizmi) çekmeye çabalar:
6- "Onlar görmediler mi, kendilerinden önce, nice nice nesilleri yok etmiştik, sizi yerleştirmemiş olduğumuz bir yerde, onları yerleştirmiştik art ardına yağmur verip, ayakları altından akıttı ırmakları, ama günahlarından ötürü yok ettik onları. Sonra onların ardından başka nesil, yarattık."
Peygamber, bunları çevresindeki
İran çökkün Bizans, Mısır medeniyetlerinden görmüş duymuş; tevrat'tan öğrenmiştir.
Aldığı dersi hep tarihsel devrimlerle yıkılmış medeniyetler üzerinedir.
Fırat - Dicle boylarında eski Arap ataları Semitler'in cennet topraklarında
kurulmuş kentler yerle bir olmuş ve yerlerine yeni orijinal kent ve medeniyetler
(kent federasyonları) kurulmuştur.
Kur'an ve peygamberi'nin
derdi, kuracakları orijinal medeniyetin, eski medeniyetler gibi yok olmaması
için uyulması gereken doğa ve insan prensipleridir. İlk ayetler yılmaksızın
bunu uyarır...
Bunları açık açık
gezip gördüğünü ve görülebileceğini bildirir:
11- Diyesinki "yeryüzünde gezerek görün, yalanlayanların sonu ne olmuş."
Ve tabii ilk ayetler zamanı, daha çok hep Allah ile (yani sezerek pratikleştirdiği veya skolastik bir teoriyle bilmeden inanarak yücelttiği doğa ve insan gidiş özünü Allah simgesiyle) kentdaşlarını doğru yola getirmeye çalışır. Bu kitlelerin pratik çıkarlarından yoksun, ayakları henüz tarihsel devrim strateji - taktiklerine sıkıca basmamış bir aşamadır. O dönemde hep Antik feylesoflar havasındaki ayetlerile söylevler verir:
12- "Diyesin ki:
"göklerde yerde bulunan şeyler kimindir?" Diyesin ki: "Allahındır. Allah
sadece kendisine rahmet yazdı. Kıyamet günü sizi toplayacak. Kendisine
ziyan edenler inanmazlar."
13- "Gece ile gündüzde
bulunan her şey O'nun, O işitir, O bilir."
15- "Diyesin ki:
"Ben tanrıma karşı azarsam, büyük günün azabından korkarım."
18- "O egemendir
kullarının üstüne, o bilgedir, o haberlidir. "
Peygamber doğa ve insan toplumu özünün en yoğun bir yansıması: elçisi - sözcüsü olduğu için, o gün için bu duygularını - sezilerini, çok derinden bilinç altıyla gelenek görenekleriyle hisettiği için; kendisine en yakın gelen Hz. İbrahim geleneğinde içten bir inançla birleştirir bunları. O dönem için bu büyük bir tarihsel devrimin önderliğidir. Dolayısıyla o gidişe kendisi de sonuna dek uymaya özen gösterir. Her türlü cefayı azabı ve ölümü göze alır ve kendini ve çevresini sık sık teselli ve teşvik eder:
32- "Evet biz biliyoruz,
onların sözleri seni üzüyor, şimdi onlar seni yalanlıyorlar."
33- "Zalim olanlar,
Allahın ayetlerini yalanlıyorlar"
34- "Senden önce
nice nice peygamberler yalanlandı. Sabırlı oldular. Yardımlarımız gelene
kadar yalancıdır denilmesine katlandılar, sıkıntılar çekmeye katlandılar.
Allahın sözlerini kimse değiştiremez, peygamberlerin haberleri sana bildirilmişti."
Hz. Muhammed, Peygamberliğinden
önce de "Emin: çok güvenilir" bir insandır. Yani komünal temellerin bütün
insani kollektif özelliklerini taşıyordu. Bezirganlığını, kendinden önceki
peygamber ve kitapları dikkatle hazmetmekte, doğa ve insanın gidişini kavramakta
kullandı. Sonuna dek malını canını toplumu uğruna vakıfetti. Medeniyetin
mal - mülküne ayetlerde belirtildiği biçimde hiç bir zaman değer vermedi.
Doğaya - eşlerine kollektivizime ve başlıca işine değer verdi. Sevdiği
işi sevdiği eşleri - sevdiği toplumu ve sevdiği doğa ile sade bir insan
gibi yaşamayı prensip edindi ve bunu zorlanmadan isteyerek severek (bunlarda
yarar görerek) yaptı.
Kendini hiç bir zaman
görevleri dışında büyütmedi. En çok sevdiği kendisinin de herkes gibi bir
insan olduğunu belirtmesiydi:
50- "Deki: "Ben size demem ki Allahın hazineleri benim yanımdadır. Ben gayıbı da bilemem, ben meleğim dahi diyemem, ancak bana vahiy olanlara uyarım" de ki: "düşünmez misiniz körle, gören bir midir?"
Sadece üstünde durduğu tek şey işte budur. Önder bilgelik. "Körle gören bir midir?" Onların özü de ayetlerinde derlenmiştir. Sonuna dek o ayetlerine (düşündüğü gibi davranmaya ayetlerine uymaya) özen göstermiştir. Herkeslerden farkı sadece budur: kendini düşüncesine severek - isteyerek vakfetmesi... "hiç bir şey istemez" tersine verir.
90- "İşte bunlar Allahın doğru yola götürdüğü kimseler, onların yoluna sen de uyasın, diyesin ki: "Ben sizden bu yolda bir şey (ücret) istemem; bu ancak bütün insanlara - alemlere öğüttür."
Ve Allah'ı sadece sosyal-ekonomik hayatta değil, doğanın gidiş kanunlarında da bulduğunu, her dikkat çekici olayda dile getirmeyi geliştirir.
95- "Bitki bitirmek
için, Allah yarar çekirdeği, taneyi; ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarmaktadır,
işte Allah budur, niçin yüz dönersiniz?"
96- "O'dur tan
açıcı, geceyi dindirmek için, güneş ile ayı da hesap üzere yaratan o, emre
olan, bilge olan Allahın ölçümü bu."
97- "Kanalların,
denizlerin karanlıklarında, doğru yolu bulmamız için, yıldızları yaratan
o, bilen bir ulus için belgeleri belirttik."
99- "O'dur gök
yüzünden yağmur indiren, biz her tülü bitkiyi onunla bitiririz, onunla
her bitkiden yeşillikler çıkarırız, birleşmiş tanelerle, hurma ağacının
tomurcuğundan, sık salkımları, üzüm bağları, zeytin ağaçları, nar ağaçları
dahi yarattık, bunların benzerleri, benzeşmeyenleri var, yemiş verdiklerinde
bakasın yemişine, olgunlaşmasına inanan bir ulus için bunda belgeler vardır."
Bunun yanısıra yavaş yavaş Mekke geleneklerine de çatmaya akıl yolunu göstermeye çalışır:
140- "Bilgisizlik
ve beyinsizlik yüzünden çocuklarını öldürenler, Allaha iftira ile, Allah'ın
verdiği azıklarını haram kılanlar, ziyan ettiler, şüphesiz sapıttılar;
doğru yolu tutmadılar."
151- "Diyesin ki:
"Geliniz, tanrınızın size haram ettiklerini okuyayım: hiçbirşeyi Allah'a
eş koşmayınız anaya, babaya iyilik ediniz, yoksulluk korkusuyla çocukları
öldürmeyin, onların da sizin de azığınızı veririz, açık gizli fuhşa yaklaşmayın,
Allahın öldürmeyin dediklerini öldürmeyin. Allahın buyruğu budur."
145- "Diyesin ki
"Bana vahyolunan şeyden yemek isteyenlere ölü hayvanla, akan kandan murdar
olduğu, buyruğunun dışı olduğu için, domuz etinden, Allah'tan özge için
kesilmiş olan şeyden başka haram nesne görmüyorum, sıkıntıda kalıp da azgınlık,
aşırlık yapmamış bulunmanı, Tanrım bağışlar, hem de esirger."
Mekkeliler ve Arap barbarları
totem geleneklerinden kalma yeme içme yasaklarına uyarlardı ki bunlar binlerce
yıldır babahanlığın güdümünde yozlaşmış durumundaydı. Oğlaklıyacak veya
kuzulayacak hayvanları dahi boğazlayıp yerlerdi. Tırnaklı hayvanları da
yerlerdi.
Kur'an ve peygamberi
İbrahim ve Musa gelenekleriyle onlara aklın yolunu göstermeye çalıştı bu
ilk ayetlerle:
146- "Yahudi toplumuna her tırnaklı hayvanı biz haram kılmış idik, barsakla sırt yağını ya da kemik yağını helal ederek sığırla koyunun iç yağını haram ettik, böylelikle onları azmaları yüzünden cezalandırmıştık, evet biz gerçek söyleriz."
Devrim dişe diş - göze
göz savaşçıl bir direniş - saldırı ruhu ister. Hele Antik çağda çünkü bu
çağ tarihsel devrimler çağıdır: Bilinçten çok bilinç altıyla komünlerin
savaşçıl akınlarıyla olur.
Bu medeniyetlerin
yerle bir edilmesiyle ve yerine ya orjinal ya da rönesans (yeniden diriltilmiş)
medeniyetlerin doğuşuyla sonuçlanır.
Tarihsel devrimler,
yumurtalamayla çoğalışa benzer. Sosyal devrimler ise medeniyeti yıkmadan
sosyal sınıflarla daha bilinçle geliştirmeyi getirirler. Memeli hayvanların
doğurarak çoğalmalarına benzerler.
İslam Devrimi de bir
tarihsel devrimdir. Kendinden öncekiler gibi uykuda gezer bilinçaltı atılım
ve akınlarından kurtulamamıştır.
Ama yine de kitaplar
kitabı Kur'ana sahipti ve peygamberler peygamberi Hz. Muhammed gibi bir
lidere...
Çünkü orijinal madeniyetlerin
en sonuncusuydu; bilinç gelişmeye başlamıştı.
Tövbe sûresi, göze
göz cana can bir savaştaki keskinliği ve buna karşın bağışlama ve esirgemenin;
hoşgörünün insancıl - birleştirici (kollektif) özelliğini anlatırken, bu
bilincin geliştiğini de gösterir.
5- "Savaşın haram olduğu aylar çıkınca, eş koşanları nerede bulursanız öldüresiniz, yakalayıp kuşatın, her pusuya oturun. Eğer onlar tövbe ederek namaz kılarlarsa, zekat verirlerse yollarını açınız, Allah bağışlayan ve esirgeyendir."
Bu ayet hem en keskin
- sert - ölümcül savaşçıl islam devrimini, hem de o denli de hoşgörülü
- merhametli - barışçıl insancıl islâm hümanizmini özetler. Tek şartla:
Tövbe: bir çeşit özeleştiri - doğru yola eğilim gösterme ile...
Bunu destekleyen ayetler,
önceden de gördüğümüz gibi az değil:
6- "Allah'a eş koşanlardan biri, senden aman dilerse, Allahın sözünü dinlesin diye, ona hemen aman ver, sonra gönder yerine bu onların, bilgisiz bir topluluktan olduklarından ötürüdür."
Bu ayetle peygamberin
ve İslam devriminin nasıl bir eğitim mecburiyeti ve görev yelpazesi içinde
olduğu anlaşılabilir.
"Bilgisiz olanlara
hoşgörü ve eğitim ve sabır gerekir" anlamında bir çok ayet ardı arkasına
bıkıp usanmadan sıralanır.
Bu İslam devriminde
kendinden öncekilere göre bilincin - barışın ve insancılığın geliştiğini
gösterir...
Ama tam tersi de geçerlidir,
aman dilemeyenlere, taşkınlara, yol - ayet tanımamakta direnenlere ve bunlarla
mücadele etmekten kaçan oportunistlere de acımak yoktur. Aksi halde gelişme
olamaz; devrim yalancı pehlivanlığa hiç gelemez:
12- "Ahit yaptıktan sonra, antlarını bozarak, dininizi yererse, kafirlerin önderlerini öldürün. Onlarla ant olamaz; belki böylece küfürden vazgeçerler."
Devrimde düşmana zılgıttan
vazgeçilemez. O günün dili büsbütün böyledir. Lafile öğüt ile uslanmayanın
hakkı kötektir.
Ancak o günkü koşullarla
bugünkü insanlaşmış kitleşelleşmiş, bilimselleşmiş devrim koşullarını karıştırmamak
gerekir. Ayetleri skolastikçe anlayıp her koşulda uygulamak isteyenler
baş üstü düşmeye mahkumdurlar...
Mücadeleden geri duranlara
da öğüt ve zılgıt geçerlidir.
13- "Antlarını
bozmuş olan. toplulukla savaş etmez misiniz? Peygamberi (Mekke'den) çıkarmaya
kalkışan, ilk önce sizlere düşmanlık eden o kimselerdi. Onlardan korkar
mısınız? korkmak için Allah daha yaraşır."
24- "De ki: "Size
atalarımız, kardeşleriniz eşleriniz, oymaklarınız, kazanılan mallarınız,
kesilmesinden korktuğumuz ticaretimiz, sevdiğiniz evleriniz, Allah ile
peygamberinden, hak yolunda savaşmaktan daha sevgili ise, bekleyin Allah'ın
emri gelene değin; buyruk tutmaz bir topluluğa, Allah doğru yolu göstermez."
O gün tarihsel akışın
Güney Ticaret Yolu'nu açmakla görevlendirmiş olduğu Arabistan Arablarını
tarihsel devrime sürüklemişti.
Bunun için savaşmak;
komün geleneklerini Mekke'nin tefeci - bezirganlıkta azıtarak medeniyeti
daha doğmadan (tıpkı Sodom ve Gamorra kentlerinde olduğu gibi) öldürebilecek
olan Ebu Sufyan sulalesine ve zenginlerine karşı üste getirmek gerekiyordu.
Böylece yeni kurulacak orijinal medeniyet daha uzun ömürlü ve üretken olabilecekti.
Tarihte genellikle hep böyle olmuştu.
Elbette Kur'an ve
peygamberi bunu bilinçle değil, içinde bulundukları tarihsel itilişlerle
sezilerle, bilinç altlarıyla; pratik dayatışların getirdiği kışkırtmalarla
anlıyorlardı.
Çünkü denge, hem peygamberin
ve çevresinin ruhlarında - bedenlerinde hem de Arabistan Araplarının içinde
komün geleneklerinden yanaydı. Bunu başta peygamber olmak üzere büyük çoğunluk
gelişmelere göre sezmeden ve o dengeye uyarak davranmadan yapamıyorlardı.
Ama yine de peygamberin
(ve Kur'anın) sürekli uyarı ve zılgıtları bu yolu aydınlatmak zorunda kaldı.
Çünkü her kişinin içinde medeniyet ve komün çarpışır haldeydi. Kişi mülkü
ruhlarda yer etmiş, sessiz, derinden duraksız ve amansız ilerleyişini sürdürüyordu.
Öyle ki, bu Kur'an ve peygamberini (yeni bir medeniyet yolunu) bile zaman
zaman hiçe sayabilecek arzulara yol açabiliyordu.
Bir bezirgan olarak
ama mala - mülke esir olmamış, islam devrimi için her şeyini vermiş bir
lider olarak bunu sezip anlıyor ve 24'üncü ayetle açıkça belirttiği gibi,
sık sık benzer ayetlerle de bu psikolojik ve maddi çelişkiyi devrimden
yana çevirme çabasını arttırıyordu.
Asla çevre medenilerin
ve medeniyetlerin durumuna düşmek istemiyordu:
34- "Ey inanmış olanlar! Hahamlarla, rahiplerin birçokları batıl olarak herkesin malını yerler, hak yolundan alıkorlar; altın, gümüş toplayıp da Allah yolunda harcamayan kimseleri, pek acı bir azapla hemen müjdele."
Hz. Muhammed yaptığı işine görevine son derece inanmış, koyduğu kurallara başta kendisi uyan, bundan zevk alan bir insandı. Ayetlerde sık sık uyardığı hep; bu dünya malı için insanlık yolunu karartmanın getireceği felaketlerdi, sadece bunu bilimsel bir bilinçle değil, o günün ideolojisi - bayrağı olan skolastik Allah - Peygamber - Cennet - Cehenem sistemiyle, gelenek, göreneğiyle görüyor - yorumluyor ve savunuyordu. O günün dili - bilgisi bu kadarına elveriyordu:
38- "Ey inanmış olanlar! Ne oldu sizlere, Allahın yolunda savaşa çıkın! denildiğinde, yerinizde ağırlaşıp kaldınız, bu dünya yaşamını ahiret yaşamından daha hoş mu buldunuz? Bu dünyanın malı - mülkü ahiretininkinin yanında pek azdır."
Cennet bir zamanlar Arap
atalarının kankardeş komün hayatı yaşadıkları fırat - dicle'nin bakir -
ormanlık - ırmaklarla bezenmiş verimli topraklarıydı.
Semitler medenileşip
sınıflı toplum cehennemine ardı ardına düşüp çöllere dağıldıkça, cennet
komün geleneklerini taşıyan peygamberlerin ve çevresinin gönlünde - şuur
altında zamanla gökyüzüne taşınarak erişilmezleşti, efsaneleşti.
Önceleri somut vaadedilmiş
cennet topraklar, sonra giderek göküyüzünde mistik cennet vaadlerine dönüştü.
Ancak yine de gerçekçi
- berrak kafalı komün insanları cenneti yeryüzündeki güzelliklerle özleştirmeden
yapamıyorlardı. Soyut cennetten ise somut yeryüzü güzelliklerine mal-mülk
ve hoş vakit geçirmesine kapılmadan edemiyorlardı.
Peygamber bu gibileri
de daha üstün ülkülere çekmek için, o mistik - soyut skolastik cennet -
ahiret idealini öne sürmek zorunda kalıyordu. Ki bu azarlamayla karışık
ayetler kur'anda çok sık tekrarlanmak zorunda kalınır...
İnsanı tanımak anlamak;
bugünkü bilincimize rağmen pek çok zorluklar taşıyan bir meseledir. Toplumu
genel olarak tanımak anlamak ve yönlendirmek daha az zorluklar taşımaz.
Çünkü kişi ve toplum dipsiz kuyu gibi sonsuz görünen derinlikler taşır.
1400 yıl önce Hz.
Muhammed, ister istemez insan çelişkileri içinde bunalmadan edemiyor, ama
yılmaksızın yoluna devam ediyordu. Sure ve ayetler (Kur'an) böyle yaratıldı:
Bir yönden islâm tarihsel devriminin adım adım tanığı olurken, diğer yandan
Hz. Muhammed'in bilinç ve bilinçaltı yansıması, Allah tarafından ayetleştirildi;
80- "Sen onlar için bağışlanmayı ister dile, ister dileme; yetmiş kez onlar için bağışlanmak dilesen de, hiç de bağışlamaz Allah onları. Bu onların hem Allah'a hem peygamberine karşı kafir olduklarındandır. Allah doğru yoldan (buyruklardan) dışarı çıkmışları doğru yola iletmez."
Peygamber de hepimiz gibi
insandır. Günümüzde onca bilinçimize karşın, insanlardan umut kesmek istemediğimiz,
onlara ihtiyacımız olduğu için insanlar ve toplum hakkında ne kadar çok
yanılgı ve unutkanlıklara; gerçekleri anlamayan değerlendirmelere düşeriz.
Hz. Muhammed de kendi
toplumu ve kişileri için umutlar beslemeden - iyi dilekler taşımadan yapamamıştır.
"Onlar için yetmiş kez bağışlanmak dilesen de hiç de bağışlamaz Allah onları."
Ama umutları gerçekleşmeyince
gerçeği acıyla kabuledip yolunu yürümek zorunda kalmıştır.
Tabi acı geçek hep
şudur: yaz dünya malı mülkü eğlencesi kişi mülkü ya da kollektivizmin komünanın
bütün insancıl değerleri... peygamber gönlü hep komün geleklerinden yana
medeniyete geçiş sentezidir. Ayetler hep bunun tekrarlar: olaylar farklı
ama temel aynıdır:
81- "Evlerinde
kalanlar, Allahın peygamberinin ardından sevindiler. Mallarıyla - canlarıyla
allah yolunda savaşmaktan çekindiler: "Sıcaklarda savaşa çıkmayız" dediler.
De ki: "Bilmiş olsalardı, cehennem ateşi daha katı sıcaktır."
86- "Allah'a inanınız,
peygamberle birlikte savaşa çıkın" diye bir sure inince, onların zenginleri
senden izin istemekte, "Bizi bırak oturalım" demektedirler."
87- "Geride kalanlarla
- kadınlarla kalmak .istemişlerdi. Gönülleri mühürlendi, onlar anlamıyorlar."
88- "Peygamberse,
inanmış olanlarla birlikte, mallarıyla, canlarıyla savaş ettiler. Bütün
iyilikler bunlarındır. Bunlardır kurtulanlar."
Tarihsel görevlerini yapmış
veya yapma çabalarını sonuna dek esirgememiş insanlar şüphesiz ki, erişilmez
bir iç huzur içinde yaşarlar veya bu ruhsal - vicdani dengeye ulaşmış olarak
huzur içinde ölürler.
Bu cennetlere bedel
bir mutluluk sayılabilir. Vicdanı azap - görevlerinden kaçmak yalan - dolan
içinde - korkularla yaşamak cehennemde yanmak kadar azap vericidir.
Bu durum insanların
iç psikolojilerinde (ruhlarında) ve toplum içindeki eleştiri baskılarında
olan bir olaydır.
Ancak vahşi insandan
(ilk cinsel yasak gelişimlerinden) beri, bilinç - bilinçaltı gelişimleri
filizlendikçe insan kişiliğinden ayrı bir "ruh" yakıştırmalar, zamanla
cennet - cehenem algılayışlarına da temel oldu.
Bu yüzden insan psikolojisindeki
bu iç mutluluklar ve azaplar da, Allah: cennet - cehennem - şeytan - melek
sistemi içinde algılanma sürecine girdi. Bilhassa bu islam medeniyetinin
yaygınlaşmasıyla en yaygın seviyesine - alışkanlığına (skolastisizmine)
ulaştı.
Bu yüzden bu ayetler
ve benzerlerindeki psikolojik yaklaşımlar, o gün için ancak Allah sistemi
(egemen-geleneksel ideoloji) ile algılanıp yorumlanabiliyordu...
128- "Andolsun içinizden size öyle bir peygamber (elçi) geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size düşkün müminlere şefkatli ve merhametlidir."
"Allah bana yeter!"
Doğanın ve insan toplumunun
gidiş kanunlarıyla mistik bir gelenek ve seziyle de olsa ilgilenmek (yüce
evrimi anlamaya çalışmak) gerçekten bir ömre bedeldir. Ve peygamber yalnızlığına
- iyi dilekliğine - merhametliliğine ve sorumluluğuna iyi gelen biricik
ilaçtır... Ve her türlü ihanetlerin sosyal hayvanlıkların saldırgan kuşatımlarına
iyi gelen yegane ilaçtır... Çünkü doğacıl ve insancıl bütün sebeblerin
orkestrası ve senfonisi o temel kanunların akışı içerisindedir; sonsuz
hoşgörü veya hümanizm oradan gelip oraya gider... O'nu bilince çıkarsak
bile o'na uymaya çalışmak yaşam kadar sonsuzdur. Bu yüzden "Allah herkese
yetip artar!.."
11- "Onlar Firdevs'e: en yüksek cennete varis olacaklar, orada ebedi kalacaklardır."
İbrahim zamanı 2500 yıl
önce medeniyetlerin evrensel aşamasına henüz düşünce alanında girilmişti.
Ve İbrahim toplumu medeniyetlerle sıkı alış-veriş ilişkilerinde bulunsalar
da tümden kendi komüncül düzenlerini: göçebe ekonomisini ve sosyalliğini
yaşıyorlardı. Cennet onlar için pratik bir ideal olması gerekmedi. Bu yüzden
cennet Kur'an'daki kadar değil hemen geleneksel anlamı dışında hiç kullanılmadı.
Hele cehenemden söz bile edilmedi.
Muhammed zamanı, medeniyetlerin
evrensel çağının, kıtalararası gidiş gelişleri - tarihsel devrim birleştirilme
denemeleri aşaması bile geçilmiş; doğrudan islamiyet ile birlikte evrensel
bezirganlık aşamasına geçiliyordu. Yanıbaşlarında Bizans: Hristiyan tektanrıcı
ve Fars: çoktanrıcı medeniyet çekişiyorlardı. Burunları dibinde: Habeş'i
Bizans, Yemen'i Fars Medeniyeti kendisine çevirmiş Güney Ticaret Yolunu
kontrol ediyorlardı. Muhammed önce Fars Medeniyetini tepelemeyi gözüne
kestirecek kadar, ve Bizans'ı dış yedek güç gibi kullanacak kadar askercil
ve sosyal stratejisini geliştirmiş bulunuyordu. ve kendi toplumu da medeniyet'e
çözülmeye sosyal sınıflara ayrılmaya başlamıştı.
Bu yüzden Cennet vaadi
hemen her surede tekrarlanması bile yetmedi. Cennet aşağı - yukarı gibi
mevkilere: sosyal sınıf ve zümrelere ve inanç hiyerarşilerine ayrılması
icabetti.
Bu düşünce gelişiminin
de sıçrama yaptığını gösterir: kişi psikolojisine bile girilmiştir. Her
kişinin ayrı bir varlık oluşu sezilmekte ve bu yüzden inancı ve uygulaması
yüksek olanlara, peygamber ve partisinin çekirdeği olan sahabeleri Ensar:
yardımcıları gibi olanlara daha yüksek cennetler vaadi müjdelenmesi icabediyordu.
Mü'minun suresi Mekke
devrinde yani islamiyet'in başlangıcında indiği için de cennet hem de "Firdevs"
mevkii öne çıkarılması, cennet uğruna cihat edilmesinin yararları üzerinde
duruluşu Allah'a da peygamberine de uygun düşüyordu.
Cennet ve Cehennem
mevkileri, bu sosyal yurdların çağ itibariyle gelişmesi - süratlenmesi
ve incelenmesi; hatta kişi beyinlerindeki psikolojilerde yansıyışının hissedilmesi
hatırı sayılır bir gidiş kazanması yüzünden Kur'an'da sık sık ödül ve ceza
biçiminde yinelenecektir.
12- "Andolsun biz
insanı çamurdan bir süzmeden yarattık. "
13- "Sonra onu
bir nufte (sperm) olarak sağlam bir karar yerine koyduk."
14- " Sonra nufteyi
alaka (embiriyo)ya, alaka'yı bir çiğnemlik ete (cenine) çevirdik, bir çiğnemlik
eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik, sonra onu bambaşka bir
yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah ne yücedir."
Artık insan bilgileri
de gelişmektedir. Allah ve peygamber'i de buna uyar, Adem ile Havva; yaratılış
ve cenetten koğuluş; Tufan gibi efsaneler sadece çağın ve mekke - medine
toplumlarının pratik amaçları için hatırlanılıp kullanılır. Hatta yukarıdaki
ayetlerde olduğu gibi, o eski mitolojik sembollerle anlatmadan kurtulmaya
bilimsel gerçeklere indirgenmeye çalışılır...
Nuh Tufanı ve benzerleri
de hep bu pratik amaçlar içinde kullanılır. Çünkü amaç kendi toplumunun
yeni bir tarihsel devrimde Allah'ın ve peygamber'inin etrafında verim ve
yenilikçi bir ideolojiyle derlenmesidir. Muhammed Nuh'u kendi koşulları
yüzünden çok iyi anlar; sadece Nuh'u değil bütün peygamberleri kendisiyle
özdeşleştirir ve pratik hedef için onların öykülerini anmak uygun düşer.
Diğer peygamberlerde olduğu gibi Muhammedi yalanlayanlar ve ona karşı çıkanlar
az değildir. Bu durumda Nuh'un ve diğer peygamberlerin öykülerinden ibret
almak en doğrusu olur:
25- "O (Nuh), kendisinde delilik bulunan bir adamdır, başka bir şey değildir. Hele bir süre onu gözetleyin."
Her peygamberin veya modern gerçek liderin başına gelen buna benzer boğucu kuşatımlardır. Onlardan ders almak ve çağının sorunlarını aşmak insanlık tarihi ölçüsünde gidişi bilmek ile olur. Muhammed bunu tam bilince çıkaramasa da kuvvetle seziyordu. Tevrat ve incili sürekli okuyamadığı belliydi. Çünkü okuma - yazma bilenler parmakla gösterilebilecek kadar azdı. Hicaz medeniyete henüz çözülüyordu. Muhammed keşiş "Rahip Buheyra"lardan, daha çocuk yaşta en eski en büyük medeniyetlerin; Babilin, Mısır'ın, Acem'in, Bizans'ın, Yemen ve Habeş'ın bütün sırlarını yükseliş ve çöküşlerle dolu iç yüzlerini öğrenmeye başlamış; belki de onların destanlarını ezberlemiş, henüz hafızasına kazımıştı; kanına karıştırmıştı. Çünkü tarihe henüz yeni giriş yapıyordu, geçmiş tarihten ibret alarak uzun ömürlü olmanın yollarını bütün hücreleriyle aramak zorundaydı. Kur'an'da Semit gelereklerinden, Sümer'den intikal etmiş bütün gelenekler hep önlerinde beliren büyük tarihsel devrim teori-pratiği için ibretle beyinlere kazınıp hazmedilmiştir:
30- "Gerçi biz (onları) imtihan etmiş olduk ama bu olayda (Nuh Tufanı ve benzerlerinde) nice ibretler vardır."
İslamiyet, bu yüzden,
o ibretlere: en eski medeniyet ve tarihsel devrim derslerine; tanrısallaşmış
- peygamberleşmiş önderlerin ibretlerine dayandığı, onları kendi kişiliğinde
sentezlediği için kutsallar Kutsalı oldu. Aynı şey modern tarih ve önderlikler
için de geçerlidir; insanlık tarihi en küçük boşluğa meydan vermeksizin
bilince çıkarabilen önderlikler ve toplumlar daha az sancılı ve geri dönüşü
olmayan kalıcı rejimler kurabilecek ve geliştirebileceklerdir.
Bu yüzden Allah ve
Peygamberi o güne dek görülmemiş hassasiyet ve dikkatle hemen her surede
ve hatta ayette o dersleri anar ve hatırlatır. Mümin suresi de Nuh'u ve
diğerlerini bıkmayacak sıkılmayacak taze hassasiyetiyle anar ve dersini
alır: efsanelere de uydurma, gözüyle değil gerçeklik olarak bakar:
44- "Sonra biz, elçilerimizi ardı ardına gönderdik. Hangi ümmette elçisi geldiyse onlar onu yalandılar, biz de onları birbiri ardınca devirdik ve hepsini birer efsane yaptık inanmayan kavim uzak dursun."
Muhammed daha Mekke devrindeyken;
peygamberliğinin ilk zamanlarında bile cennet cehenem sistemini kuracağı
medeniyetin uzun ömürlü olması pratik amacına oturtmuştur. Komün geleneklerini,
toplumcu - paylaşımcı - eşitlikçi, hoşgörülü - bilimci - üretici, yenilikçi...
olanlar güçleri sınıfları ölçüsünde cennetliktiler. Bunlara karşı çıkanlar
ve medeniyetlerini bunlar üzerine bina edecek olanlar tıpkı paraya - pula
tapan ve yozlaşan eski medeniyetler gibi Allah'ın gazabına: tarihsel devrim
tufanlarına uğrayacak ve yok olacaklardır. Bununla da kalmayıp cehenem'in
aşamalarında kötülük hiyerarşi ve sınıflarına zümrelerine göre yanacaklardır.
Ve bu tarihsel görevini:
medeniyete geçişin uzun ömürlü olması için gereken yenilikçi toplumculuğu
o kadar derinden - sürekli olabilecek hassasiyette kavramıştır ki bir an
bile olsun bunu unutmaz; unutmamak ve yaygınlaştırmak - kökleştirmek için
başta kendisine ve çevresine bunu çeşitli vesilelerle ve başka başka olaylar
içinde anlatır. Allah böyle istemektedir: ayetler böylelikle determinizme
yaklaşır.
Öyle ki sınıflı toplumun;
medeniyet şaşaasının insanlık tarihi içinde çok kısa ömürlü olduğunu sezmiş
ve o şaşaaya kapılmaya değemeyeceğini bilmiştir. Allah bu yüzden daima
yenilikçi toplumculuğu ayetleştirir:
112- "Ve buyurdu:
"Yeryüzünde yıllar sayısınca ne kadar kaldınız?"
113- "Bir gün,
yahut günün bir kısmı kadar kaldık; sayabilenlere sor" dediler."
114- "Buyurdu ki:
sadece az bir zaman kaldınız, keşke bilseydiniz. "
115- " Bizim sizi
boşyere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp
getirilmeyeceğinizi sandınız?"
İnsanlık, "boşyere" değil, doğa ve toplumun gidiş kanunlarını bilince çıkarıp onlara uyum yaparak doğa ve insan toplumunun ömrünü "uzatmak", daha doğrusu olabileceği kadarına tıpatıp uyarak, olması gerekenden daha az bir zamana doğru kısaltmamak için yaratılmıştır. Muhammed bunu mistik karanlıklar içinden çıkarmaya çalışan bir seziyle kavramış ve bunun için uğraşmıştır.
Mekke'de inen son suredir: Örümcek anlamındadır ve tefeci - bezirgan azgınlığının tutumu örümcek ağına benzeterek anlatılır. Ve ince psikolojik diyalektikler de seçilip hiyerarşilendirilir: Besbellidir ki tarihsel devrimin stratejisi hiç olmazsa seziler - bilinç denli keskindir; anında hissedilip düşünce - davranış geliştirilmektedir:
41- "Allah'tan başka velilere bağlananlar örümceğe benzerler. Evlerin en çürüğü örümcek evidir; keşke bilselerdi."
Bunlar dünya malı ve süsü
peşinde koşan Kureyş tefeci bezirganları ve zalimleridirler. Bunlar çeşitli
ayetlerde belirtilir; İfşa ve teşhir edilirler. Kur'an bunların kişiliklerine,
kişi mülkü azgınlıklarına hitap etmez; biraz toplumculuk geleneği taşıyan
halk kur'an'a sarılmakta gecikemez. Çünkü Hicaz toplumu yüzlerce yıldır
güney ticaret yolu'nun önemini ve geleceğini kavramıştır; hep birlikte
o'nu evrensel bezirganlık için açmalı ve kullanmalıydılar. Yoksa hemen
hemen üretimde hiç bir rolü olmayan, Arabistan çöllerinin cehenemcil yaşamı
niye çekilsin ki?
Peygamber ve ayetleri
bu psikolojiye altuşur sezilerine göre gelişiyordu:
49- "Hayır, Kur'an kendilerine bilgi verilenlerin göğüslerinde (içlerinde) bulunan açık açık ayetlerdir."
Yani tamı tamına Hicaz
insanının altşuur psikolojisini kollayan rezonans'a gelen Peygamber ve
Kur'an onların toplumcu ruhlarına hitap eder. Ama meseleyi maddi ticaret
yolları ve evrensel boyutlarıyla seçip koymak bilinci henüz gelişmemiştir.
O maddi koşullar onları derinden etkiler, ve altşuurlarından yönlendirir.
Çünkü beyin onbinlerce - binlerce - yüzlerce yıldır kutsallaşma projesi
içinde tepetaklak, din ile tanrısallık - kutsallık ile düşünmekte alışkanlık
skolastisizim koşullanışı yaratmıştır. Eğer meseleyi gidiş kanunları içinde
kavrayamazsak, o çağın skolastisizmini modern bilimler içinde tersten sürdürmüş
ve gerçekleri çarpıtan sempati veya anti patiye girmiş oluruz. Demek tarihin
gidiş kanunlarını kabaca ezberlemek ve bir iki tarihi olaya uygulamış olmak
bile yetmez; düşüncenin gelişimine de uygulamış olmak gerekir. Ancak o
zaman din gibi en speküle esnek konular daha gerçekçilikle aydınlığa çıkarılabilir.
Allah ve peygamberi
bu yüzden yürüdükleri yolda olanca gücüyle, ki bu güç bilinçten çok daha
üstün bir güçtür o çağda, kendilerinden emindirler:
49- "Bizim ayetlerimizi, zalimlerden başkası inkar etmez."
Yani aklı başında bütün
Hicaz toplumu biraz çıkarlarını kollektivize edip güney yolunu, orta yolu
açmak uğruna ortaklaşa güçlüce kullansalar, yollarının üzerindeki Acem'i
Bizans'ı kaldırıp cihangir olabileceklerdir. Bir tek karşı duran Kureyş
zenginleri ve zalimleridir; Menfaatlerini terkedemezler. Ama bu maddi temel
çok tanrı - tektanrı ideolojisi içinde erimiş olarak konuşulur - sınıflar
savaşının din savaşı gibi duruşu bu yüzdendir. Bu aldatıcıdır. Burjuva
sosyal devrimleriyle ve ideolojisiyle din düşüncesinin yerini daha laikleştirilmiş
akılcılık ve idealizm alsa da yine maddi temellerle konuşulamaz. Çünkü
beyin bir kere tepetaklak düşünürler alışmıştır. Marks - Engels ile birlikte
toplumsal gidiş kanunları ve paralelinde Darvin ile birlikte doğanın gidiş
kanunları bulunmaya başlar ve düşünce sistemi determinizmde oldugu gibi
ayakları üzerine oturur.
Bu açılardan 1400
yıl öncelerinin, Antik Çağ düşünce sisteminin en gelişkin son orijinal
madeniyet örneğinin düşünce temelleri olsa bile, tepetaklak maddi temeller
altşurda kalmış veya din bayrağında gizlenmiş olarak düşünür. Bu olağandan
tarihsel maddecilik dışındaki maddeci düşünürler bile hala maddecilik içine
Skolastizimi ve Metafiziği karıştırışlar, veya tarihsel maddeciliğin bile
ezber: Kara kitap üzerine gelişip duruşu bu temellerle bağlantılıdır. O
temeller gidiş kanunlarıyla enine boyuna bilinçlere çıkamadıkça düşüncenin
gelişimi de kolay olmayacaktır...
Bu yüzden peygamber
ve Kur'an konuşmaları da yerli yerinde anlaşılmış sayılamaz. İslam sempatizanları
onları tektanrıcı ibadet görevleri içinde kavrayıp sıkılaştıkça uygularlarken,
kapitalizme veya emperyalizme bilmeden bilerek hizmet etmiş olabilirler;
genellikle de kullanılmaya bu yüzden açık olurlar ve benzeri.
Peygamber ve Kur'an
tarihsel görevleri için tam inançtan kenetlenmekten yanadır. Bu yüzden
safları sıklaştırmak için ayrıntılı psikolojiye de temas eder: İyigün dostlarını
ayırdeder:
10- "İnananlardan kimisi var ki "Allah"a inandık der fakat kendisine Allah uğrunda eziyet edilince insanların işkencesini, "Allah"ın azabı gibi sayar. Ama bir yardım gelse bizde sizinle beraberdik derler..."
Sadece iyi gün dostu tarihsel görev için yetmez tarihsel görev için ölümleri göze almak cihad gerekir. peygamber kendisinden bilir ve ikiyüzlülükleri (oportunizmi) sık sık paylar ve açık eder:
11- "Allah, elbette yürekten inananları bilir ve elbette ikiyüzlüleri de bilir."
Kimileri de ya henüz eski
geleneklerini terkedememiş, yeni Allah kavrayışına ulaşamamıştır ve bu
yüzden eskisiyle yeni Allah'ı veya Allahları birlikte anmaktan vazgeçemez;
geriye dönüşler yapar; Peygamber ve Kur'an bu ikircilliklerden de kurtulunmasını
daha işin başından şart koşar:
"Allah ile beraber
başka bir tanrı çağırma sonra azabedilenlerden olursun" (Şuara-213 ncü
Ayet)
61- "Andolsun ,onlara "gökleri ve yeri kim yarattı, Güneşi ve Ay'ı kim boyun eğdirdi?" dersen "Allah" derler. O halde nasıl Allah'ın birliğinden döndürülüyorsunuz."
Ve 63 üncü ayet "... "....Hamd
sadece Allah'a layıktır. Fakat onların çoğu düşünmezler.."
(Ankebut suresi. 61-63.
Ayetler)
Bu ayetler aynı zamanda
Arabistan toplumunun daha önceden beri tektanrıcılığı duyduğunu ve düşüncesinin
bu yönde evrime girdiğini veya en küçük uyarılarda bile süratle evrim geçirebilme
aşamasına geldiğini, tarihsel görevlerini sezebileceğini gösterir... Muhammed
ve Kur'an bu yüzden yeterli olgunluktadır ve çarçabuk Hicaz toplumundan
çevreye yayılır...
Kur'an ve peygamberi barbar gelenek göreneklerin daima akılla medenileştirilmesinden yanadır ve bunları prensipleştirir: kanbağlarını çözerken korumaya çalışır:
3- "Ölmüş (leş)
hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkasının adına boğazlanan, boğulan
sopa ile vurulan, yüksekten düşen boynuzla ölen, yırtıcı hayvanın parçaladığı
hayvanların eti size haramdır. Kestiğiniz hayvan başka, dikili taşlarda
boğazlanan fal aklarıyla üleşilen dahi haramdır(...)"
4- "Onlar ne helâldir?
diye sorarlar, diyesin ki: size arı (tertemiz) şeyler helâldir yırtıcı
olan Allahrn öğrettiği yolla yetiştirilip öğretilen hayvanların avladığı
şeyler dahi helaldir, yeyiniz bunların tutuklarını, o şeyde allahın adını
anın, Allah'tan sakınınız, Allah çabuk hesaplıdır."
Barbar insan doğal insandır,
aklı da berraktır. Ancak gidiş sınıflı topluma parçalanma (medeniyete geçiş)
yönündedir. Yerleşik düzen ve ticaret ağır bastıkça barbar (doğal) yaşam
geride bırakılırken adetleri de yasaklanır, barbar ehlileştirilir Kur'an
olabildiğince bu gidişin verdiği akılla ve İbrahim geleneğiyle, diğer isevi
ve musevilerden (kitaplılarda) öğrendikleriyle; ama keskin sezilerle bu
yönelişi güder. Elbette bugün, getirdiği prensipler, o günkü koşullara
göre değerlendirilmezse, skolastikçe o güne saplanıp kalınılır. Günümüzde
artık her konu bilim ışığında aydınlanmıştır veya bu olanaklara sahibiz.
Artık her küçük konuyu bile bilimin merceği altına koyarak çözümleyebiliriz.
Namaz: Abdest - Hac
- zekat bildiren ayetler aynı medenileşme prosesini akılla teşkilatlayıp
prensipleştirir.
27- "Onlara Adem'in
iki oğlunun haberini hakkıyla anlatasın, ne zamanki onlar birer kurban.
kesmiştiler, birinin kurbanı onaylanarak, ötekinin kurbanı onaylanmayınca,
dedi ki: "Ben seni öldüreceğim" öbürü de dediki : "Allah ancak sakınılan
şeyleri onaylar."
28- " Sen beni
öldürmek için elini uzatsan da ben seni öldürmek için elimi uzatamam, alemlerin
tanrısı Allah'tan korkarım."
Kur'an bu öyküyü burada şunun için anar: Kur'an ve peygamberi getirdiği buyruklara uymayanlara karşı son derece hoşgörülü olduğu kadar, son derece de savaşçıldır. Onları kardeş kavgasına karşı şiddetle uyarır. Ama bu en çok Mekke bezirganlarına - zenginlerine karşı "Dişe diş göz göz" keskinliğine dönüşür:
45- "Biz onlara orda (Tevrat'ta) yazdık ki Cana candır, göze göz; buruna burundur; kulağa kulak; dişe diştir; yarayan kısas. Kim kısastan vazgeçerse günahı bağışlanır, Allahın indirdiği şeyle hükmetmeyen kimseler, işte bunlar zalimdirler."
Hz. Musa yahudi topluluğunu,
Mısır'dan Kızıldeniz med - cezirlerinden ve Sina çöllerinden vaaddedilmiş
toprak filistin'e zor bela aşırıp geçirirken; hem firavun derebey despotizmine
karşı hem de kendi içindeki yozlaşmışlara karşı "göze göz dişe diş" savaşmak
zorunda kalmıştı.
İsa (İncil) ise, artık
Roma imparatoruluğu'nun medeniyetler zılgıtlarının altında iyice köleleşmiş
yahudi topluluklarına "bir yanağına vurulursa öteki yanağını çevir" katlanışını
öğütlemekten başka yol bulamıyordu.
Hz. Muhammed'in koşulları
çok daha elverişliydi. Güney Ticaret yolu: Kızıldeniz - Mekke Yemen ve
Umman üzerinde bulunuyordu. Ve orta-Kuzey ticaret yolları medeniyet çöküntüleriyle
tıkanmış bulunuyordu. Güney Ticaret Yolu açılıp geliştirilidikçe, islam
medeniyeti'nin akınlarıyla bütün ticaret yolları yeniden açılıp bütünleştirilecek
ve tefeci-bezirganlığın evrensel çağı açılacaktı.
Hz. Muhammed bunu
keskin sezileriyle yakaladı ve Arabistan'daki kentleri islam medeniyetinde
bütünleştirmeyi başardı.
Bunun için "göze göz
dişe diş" prensibini sonuna dek benimsemek ve uygulamak gerekiyordu. Bu
yüzden Musa'nın (Tevrat'ta belirtilmiş olan) öğretisini benimsedi: hem
kendi (müminler) içinde hem bedeviler içinde hem de azgın Mekke bezirganlarına
karşı. Ancak uygulamada daima azgın bezirganlığa ve tefecilere karşı sıkı
durulmuştur. Buna rağmen gidiş, bezirgan medeniyetleri gelişiminden yana
olduğu için, İslamiyetin bu prensibi sonradan tersine çevrildi: Zenginlerin
fakirlere karşı zılgıdı biçiminde uygulandı...
İşte o zaman "din
bir afyondur" kalitesine büründü: Allah padişah ve Firavun veya Nemrut
veya Tiran oldu. Cehennemi hapishaneleri, Melekler hükümet erkanı oldu...
yoksa özünde din hiç bir zaman bu denli tek yanlı medeniyet yansımalı olmadı.
olamazdı, çünkü dinlerin ortaya çıktığı süreç: daima barbarlar (komünler)
ile medenıyetlerin çarpışmasından daima komünün kankardeşlik - sevgi -
saygı - kollektivizm prensiplerinin korunarak medeniyete aşılanmasından;
dolayısıyla doğanın ve toplumun kanunlarına uyum. yapma zorunluklarından
ve sezilerinden doğmuştur - gelişmiştir... Derebeylerin firavunların -
Fağfurların eline geçtikten sonra din, Medeniyet bataklıklarında insanı
ezenlerin zulüm silahı olmuş, evrimi başaramıyan köle ve serflerin ise
çaresizlik anyonu: cennete sığınış olmuştur.
Kur'an ve Peygamberi
bunu sezer ve medeniyet gerişlerinde bezirgan - tutsağı olmuş eski Musa
ve İsa dinlilerinin kötülüğünden korunur:
45- "Biz onlara orda (Tevrat'ta) yazdık ki Cana candır, göze göz; buruna burundur; kulağa kulak; dişe diştir; yarayan kısas. Kim kısastan vazgeçerse günahı bağışlanır, Allahın indirdiği şeyle hükmetmeyen kimseler, işte bunlar zalimdirler."
Yanlış anlaşılmasın, Kur'an
ve Peygamberi Tevrat'a incil'e karşı değildir; yanlış uygulanmasını ve
yozlaşmayı; bezirganlaşmış dini uygulamaları işaret eder.
Kur'an İbrahim geleneğini
kaynak edinerek Tevrat ve İncil'in kendi çağında ve koşullarında en yüksek
ve son sentezini yapar:
63- "Onların (Musevi ve isevilerin) bilenleri, danışmanları onları günah söz söylemekten, haram yemekten alıkoysaydılar ya, ne kötüdür yaptıkları."
Ne Rubbaniler ne Hahamlar
onları yeni sentezlere ulaştıramamışlardır. Tıpkı Hz. Muhammed'den sonra
çıkmış bulunan mezhepler, tarikatlar gibi. Ancak tarihsel devrimler çağı
bitip yerine sosyal devrimler çağı açıldıktan sonra modern peygamberler
denebilecek burjuva ve proletarya teorisyenleri ve devrimcileri yeni bir
yol açabilmişlerdir.
Öyle ki Antık Tarihte
medeniyette (tefeci-bezirganlıkta) ilk gelip bataklaşanlar erryozlaşmış
- Kastlaşmış oldular; tıpkı bugünkü burjuva rejimleri gibi. Bezirganlığa
ve buruvalığa en az batanlar, tarihte ve toplumlarda bir rol oynayacak
durumda kaldılar. Bu ister köle olsun ister modern proletarya olsun hep
böyle oldu. Çünkü en temelde görünmeden rol oynayan hep komünün kollektivist
insancıl yanıydı. Sosyal sınıflar aysbergin yüzeyde görünen tepeleriydi.
Medeniyet parıltılarına fazlaca yakasını kaptıranlar medeniyet gerizlerinde
çürümeye mahkum olanlardır. İnsanlığa onlardan sadece zarar gelir. Parayla
ayakta kalabileceklerini sanırlar. Ve kimseye yardım etmezler. Sadece kendilerini
düşünürler. Bu yüzden daha çok para isterler. Ta ki boğuluncaya ve yozlaşıncaya
çürüyünceye dek. Yozlaşmamış ve yoksul olanlar temelleri içlerinde daha
çok taşırlar. Ve onların her türlü açlık - yaşanmamışlıkları dinamizm yaratır.
O dinamizm ise tek başına açlığını gideremeyeceğini anladıkça kollektivizmde
buluşur. Parası olanlar bu tarafa akarlarsa mutlu ve elenmeden yaşayabilirler...
Kur'an ve peygamberi
bunu her an sezer ve içinde yaşar. Elbette bugünkü gibi bilimsel anlamda
bilinçlere çıkaramaz. Fakat o itilimlerle davranır. Çünkü o tarihsel determinizmin
o çağdaki en içten en bilinçli (sezili) elçisidir; yansımasıdır.
82- "Her halde
göreceksin inanmış olanların en koyu düşmanları yahudilerle Allah'a eş
koşanlardır. Yine de göreceksin inanmış olanlara dostlukça daha yakın "İsa'lıyız"
diyenlerdir; çünkü aralarında keşişlerle, rahipler vardır, bunlar büyüklenmezler."
83- "Peygambere
inen şeyi işitiklerinde hak olduğunu bilmeleri yüzünden, gözlerinden yaşlar
aktığını görürsün. "Ey Tanrımız biz inandık, bizi tanıklarından kıl."
Yahudiler 2 bin yıldır
bezirgan dört yol ağzı Filistinde tefeci - bezirganlıkta kaşarlanmış yozlaşmışlardır.
Tevrat'ı da kendi çıkarlarına uydurup kastlaştırmışlardır. Bu yüzden Kur'an
ve peygamberinin sözlerini alayla karşılarlar; çıkarlarına ters gelir.
Güney Ticaret yolu'nu bir iki kabilenin elinde çarçur edip tıkamanın dar
kafalılığını aşamazlar.
Hristiyanlık henüz
yeni bir din olduğu gibi, Muhammed'e yakınlık duyanlar yine Güney Ticaret
Yolu üzerinde ve daha barbar kalmış Habeş krallığıdır. İslamiyeti, hem
Mekke'nin azgın tefeci, bezirganlığına ve çıkarıcı çok tanrıcılığına karşı
kendilerine daha yakın bulur. Kur'an ve peygamberi bunu sezer ve söyler..
Ama kimse İslamiyet'in
evrencil yayılışını, peygamber veKur'an kadar önceden göremez ve sezemez.
İslamiyet o çelişkilerden, çatlaklardan yararlanarak ayakları üzerine dikilir,
belini güçlendirir.
(Savaş Gamimetleri: İslâm Sosyalizmi üzerine)
1- "Sana savaş genimetlerinden sormaktadırlar. De ki: "Ganimetler Allahın ve Peygamberinin (elçisinin) dir. Siz gerçekten inanan insanlar iseniz, Allah'tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve elçisine itaat edin."
Barbar kişi mülkü bilmezdi,
herşey kollektifti. Bu yüzden antik tarihte barbarlar (komünün kollektif
aksiyonlu insanları) Medeniyet (kişi mülkiyetli sınıflı toplum) üzerine
akın edip kentleri yağmalayıp yıktıklarında, ganimetler komünün ortak malı
olurdu. Zaman içinde komün sınıflı topluma bu akınla yeni kurdukları kentlerle
medeniyete çözüldükçe bile, devletçilik devlet (kamu) mülkiyeti on yıllar
boyunca egemen biçimde sürüp gittiği gibi toprak reformu denebilecek bir
düzenlemeyle toprak işleyenin tasarrufuna bırakılırdı. Böylece antik tarih
bir adım da olsa ileriye giderdi. Bu bir Tarihsel Devrimdi. Çünkü antik
tarihte henüz köleler sosyal devrim yapabilecek bir devrimci sosyalizasyona
ulaşmamışlardı.
İşte Arabistan'da
olan da, kendine özgü (orijinal) bir tarihsel devrim özelliği taşıyordu.
Kur'an ve peygamberi bu tarihsel devrimin prensiplerini koyuyordu.
Bu yüzden ilk Bedir
savaşı başarıldıktan (zaferle sonuçlandırılmasından) hemen sonra ortaya
ganimet paylaşma kavgası çıkmıştı. Allah ve elçişi, Enfal suresinin ilk
ayetiyle duruma el koymak zorunda kaldı:
Bu söylendiği ve yazıldığı kadar basit öylesine söylenmiş bir kural değildir. Tersine en keskin savaş komünizmi prensibidir. Allah korkusu peygamber saygısı ile korunur:
Kur'an ve peygamberi islamiyetin
ilk savaşçıl - devrim yıllarında böyle keskin sosyalizm yanlısıydı. Çünkü
kişi mülkiyeti hırsının medeniyetleri batırdığını görüyordu, seziyordu.
Ve peygamber, ilkel komünün saf - tertemiz kollektivizmini, insan - doğa
sevgisini - saygısını (ülküsünü) yaşıyordu. Başka türlüsünü yapamazdı.
Ancak kişi mülkiyetini
(medeniyeti) de tatmış, tarihsel gidişin medeniyete doğru geliştiğini de
görüyordu. Bu durum, Allah'ı ve Peygamberini bir sentez yapmaya götürdü.
Bu elbette bugünkü bilincimize benzer bir bilinçle olmuyordu. Pratik dayatmalar
sonucunda, yaşanan barbar - medeniyet çelişkilerinin doğal bir senteziyle
oluyordu.
İşte bu haleti ruhiye
içinde, islam tarihsel devrimi ilerledikçe, komüncül yapı ve gelenekleri
medeniyete kişi mülkiyetine çözülüşünü geliştirmek zorunda kaldı: İslami
tarihsel devrimi medine fukaralarına - köylü - esnafına ve yoksul tefeci
- bezirganlarına; aynı zamanda komün gelenekli Hz. Ali yiğitlerine dayanıyordu.
Zafer bunlardan yana geliştikçe Mekke zenginleriyle - Ebu Sufyan sülalesiyle
bile uzlaşılmak; bir tek islam medeniyetinde kaynaşmak mecburiyeti gelip
dayattı.
O zaman Enfal suresinin
ilk ayetindeki, keskin islam sosyalizmi, uzlaşmaya doğru esnetildi. Allah
ve peygamberi bu gidişe 41 nci ayette şöyle "uyum" yapmayı geliştirdi:
41- "Eğer sizler Allah'a ve (hak ile batılın) ayrılma gününde o iki topluluğun karşılaştığı (Bedir) gününde kulumuz (Muhammed'e) indirdiğimiz (ayetlere) inanmışsanız, bilinki aldığınız ganimetlerin beşte biri Allah'a, Elçisine ve Elçisiyle akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Allahın gücü herşeye yetişir."
"Bedir" savaşı sırasında,
İslam medeniyetine geçişi yapacak tarihsel devrimci çekirdek, savaş komünizmiyle
gücünü pekiştirmesi - özleştirmesi - mayasını sağlamlaştırması gerekiyordu.
Buna uyum, "ganimet Allah'ın ve Elçisinindir" ayetiyle gerçekleştirilmişti.
ve İslam ordusu arasındaki mal - mülk çekişmesi bu şekilde kesin kollektivizm
ile çözümlenmişti.
Şimdi, İslâm medeniyeti'nin
içine zengin tefeci,bezirgan sülaleri de katıldıkça, onların da gönüllerini
"hoş"nut ederek islâmiyeti geniş kitlelere yaymak gereği - veya kaçınılmazlığı
ortaya çıkmıştı. Bu realiteye de 41. ayetle uyum yapıldı.
İslam sosyalizmi (kamu
malı ve kolektivizm) bu ayetle beşte bire indirilmişti.
Ancak yine de tarihsel
devrimler o kadar kolayca kollektif ruhunu ve maddesini yitirmiyordu. İslam
medeniyetinde de ilk 4 halife (Hulafayun Raşidiyn) devrinde Enfal suresinin
ilk ayetine sadık kalınma eğilimi güdüldü.
Çünkü Kur'anın hemen
bütün ayetleri kollektivizmi her türlü insan değerlerini korumak öğütleriyle
- buyruklarıyla örülmüştür. Ve İslam tarihsel devriminin çekirdeği henüz
iktidardadır:
53- "Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunan iyi meziyeti, kendi özünü, değiştirmedikçe - bozmadıkça, Allah da onlara verdiği nimeti bozmaz - değiştirmez. Allah işitendir - bilendir."
Komün'ün özünü değiştiren
dinamizm, komün'ü komün yapan üretici güçler gelişimidir. Doğanın ve toplumun
bütünlüklü işleyişi içinde akıp gelişir. Teknik, üretici güçlerin tümünü
sürükleyen motor geliştiricidir.
Ve komün, üretici
güçler gelişimi hızlandıkça ister istemez sınıflı topluma (medeniyete)
çözülüp eritilir. Ama insan bilinci geliştikçe kollektivizmin yeniden üretimi
de geliştirilecektir. Bu antik tarihte adım adım, halka halka gelişir.
İslam tarihsel devrimi
de, Arabistan'daki Arap aşiretlerinin sınıflı topluma çözülüşünün sıçrayışıdır.
Kaçınılmaz gidiş kişi mülkiyetinin azgınlaşması ve yeni medeniyetin sosyal
devrimci sınıfları yaratamayıp çürümesi ve yıkılmasıdır.
Kur'anın ve peygamberin
biricik korkusu ve buyrukları, bunun sezgilerinden çıkmıştır. 53 ncü ayet
de bu sezgiyi bir başka açıdan yineler.
Ama 41. ayet ile bizzat
toplumun fiili değişimini temelden etkileyen ekonomi kuralını Allah ve
Peygamberi bizzat onaylar ve destekler. Çünkü fiili gidişi Kur'an ve peygamberi
güderken, gerçekte bu tarihsel akışın kendisi Kur'anı ve peygamberi belirlemektedir.
Zaten Peygamber'in
kendisine ayet indirilişini algılayışı evrimin kişi üzerindeki belirleyici
gücüyle oluşur. Evrimin Hz. Muhammed'de kuvvetle yansıyışı; yani barbarlık
ile medeniyet zıtlıklarından en devrimci sonuçları çıkarışı mümkün olduğu
için, kendisini doğal olarak peygamber hisseder ve ilan eder...
İşte Enfâl sûresindeki
birinci ve 41 nci ayetlerdeki çelişkinin kökeni budur.
O kökler: insancıl
öz daima, her olayda peygamber'e Allah'ça hatırlatılır. Yorum, komüncül
öz ile sınıflı toplumun ve kişi mülkünün güreşlerinden gelişir. Bu yüzden
Kur'an'ı ören şey, Peygamber'in ölümünden sonraki halifeler çağında da
sürer. Tefeci - bezirgan Emeviye Saltanatı tüm kancıklığı ve zulmüyle üste
gelir gelmez o öz zorla - hileyle eritişilir. Çökkün Acem medeniyeti yıkılarak
orta ticaret yolu açılır. İslâm kutsal Mekke - Medine: İslamlığın beşiği
yakılıp - yıkılır; bunaltılır. Çünkü güney ticaret yolu önemini kaybetmiştir:
tefeci bezirganlık evrencil ticaret yollarının köprülerini ana yoldan kurmuş
- medeniyete geçmemiş barbar kalmayacak derecede her yana parçalayıcı kişi
mülkiyeti tohumlarını saçıp filizlendirmiştir... İnsancıl öz, giderek evren
çapında medeniyet: sınıflı toplum mekanizmalarıyla parçalanıp yeniden üretilmek
üzere hazırlığa sokulur.
Arkadan gelen göçebe
rönesansçılıkları bu hazırlık aşamasını yeniden öğütüp herkesçe hazmedilişini
sağlar; sosyal devrimler: kapitalizm çağının gebeliğini geliştirir...
67- "Yeryüzünde ağır basıncaya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Allah ise ahireti istiyor."
Hz.Ömer esirlerin öldürülmesini, Hz. Ebubekir fidye alınıp bırakılmasını teklif etmişti. Peygamber Ebubekir'inkini doğru buldu. Ama Allah buyruğu daima bütün insanlığın kurtuluşu (evrensellik) için ayetlerini örüyordu, peygamber de insancıl yüreğile hep islam savaşının gelişmesini kollayarak buna uyuyor, dünyevi hevesleri törpülemeye çalışıyordu. Esirlerin bile gönüllerini alan ayetler nazil oluşu aynı insancıl ve islami kaygılardandı:
70- "Ey peygamber! ellerinde bulunan esirlere söyle: Eğer Allah sizin kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse, size sizden alınan fidyeden daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah esirgeyen ve bağışlayandır."
Canlarına - mallarına kıyamayıp davaya sonra katılanlar da aynı kaygılarla hoş karşılanır; akrabalık - kan bağlarının bazen davadan da ileri köklü duygular taşıdığını bilir ve hoş görülür. Kan davaları haram kılınsa da, İslam davası için muhafaza edilir:
75- "Onlar ki sonradan inanıp hicret ettiler. Sizinle beraber savaştılar. İşte onlar da sizdendir. Rahim sahipleri birbirlerine daha yakındırlar... "
Devrim hazırlık ister;
fikri - ruhi - teşkilatcıl hazırlık her eri sardığı ölçüde başarı gelir.
Yoksa panik ve korku ve ihanet anlatılabilecek gibi değildir. "Evrim" günlerindekiyle
kıyas bile götürmez. Ancak unutulmaz izleri derslerle doludur. Bu "Hizip"
anlamına gelen sure Hendek savaşı günlerini anlatır.
Medine'ye Hicretin
5 inci yılında Kureyş ve Gatafan kabileleri bütün kollarıyla Medine üzerine
yürüdüler. Medine'de Müslümanlarla uzlaşan Benû Kurayza adına bağlı yahudi
kabilesi de bunlarla birleşti. hepsi 12.000 kişilik bir ordu olmuşlardı.
Muhammed'e iyi bir savunma talktiği yapmaktan başka bir şey kalmıyordu.
Medine kenti'nin çevresine bir hendek kazdırıp, çıkan toprağın arkasına
okçularını yerleştirdi.
Kureyş ve Gatafan
ve Kurayza saldırıda cesur ve inançlı olamadıkları ölçüde kuşatmayı bir
ay kadar sürdürdüler. Hendeği aşamadılar. Ve giderek savaş sıcaklığını
yitirdi. Düşmanın inancı - cesareti iyice sarsılmıştı. Çöl fırtınası Hendek
savaşını müslümanlar yararına çevirdi. Fırtına'nın geçmesini bile beklemeden
düşman Mekke'ye geri döndü.
Sonradan bu olay ayetlerle
dersleştirildi.
10- "Hani onlar
üstünüzden ve alt tarafınızdan (vadinin üst ve alt yanlarından) gelmişlerdi.
Gözler kaymış yürekler hançerlere dayanmıştı. Allah hakkında çeşitli tereddütlere
düşmüştünüz."
11- "İşte orada
müminler denenmiş şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı."
12- "Münafıklar
ve kalplerinde hastalık bulunanlar "Allah ve Resulû bize sadece boş vaidlerde
bulundu" diyorlardı.
13- "Bir grup da"
çeşitli mazeretlerle "Sadece kaçmak istiyorlardı."
15- "Oysa kaçmayacaklarına
dair Allah'a söz vermişlerdi" Devrim bu tereddütlerle yürümezdi tabi. Çekirdek
sağlamdı ve Muhammed hep o çekirdeği çoğaltıp güçlendirdi. Yahudi Kurayz'ın
işini bitirmenin tam zamanıydı. Yahudi kalesini kuşatarak 20-25 günde kaleyi
düşürdü. Müslüman çekirdeğini ve cephesini güçlendirdi...
17- "NAHZ SURESİ"
18- "İSRA SURESİ"
19- "KEHF SURESİ"
20- "MERYEM SURESİ"
21- "TAHA SURESİ"
22- "ENBİYA SURESİ"
23- "HAC SURESİ"
35- "SEBE SURESİ"
36- "MELAİKE SURESİ"
37- "YASİN SURESİ"
38- "SAFFAAT SURESİ"
39- "SAAD SURESİ"
40- "ZUMER SURESİ"
41- "MÜMİN SURESİ"
42- "FUSSİLET SURESİ"
43- "ŞURA SURESİ"
44- " ZUHRUF SURESİ"
45- "DUHAN SURESİ"
46- "CASİYE SURESİ"
47- "AHKAF SURESİ"
Bu Mekki sureleri,
ilk bölümlerde yeri geldikçe işlediğimiz için yeniden ele almıyoruz. Kur'an
ve peygamberinin metodu kavrandıkça okuyucu tekrar tekrar kendi başına
konuyu geliştirebilir ve geliştirmelidir.
Kimi Müslüman gençlerimizin
modern sınıflı toplumun geberen emperyalizm çağında "kıyamet alametleri"
görmesi ve kıyameti gerçekten beklemesi, yani Kur'an'ı günümüze ayarlamaya
çalışması tasadüf değildir: Kıyamet sınıflı toplum haksızlıklarının sonu
alacaktır. Muhammed Antik sınıflı toplumlarının 5-6 bin yıllık tepesinden
aşağılara - gerilere yıkılmış kentlere - toplumlara; geleneklere bakınca,
toplumun maddi temellerden kalkan iç dinamizmiyle değil yine Allah sistemiyle
bakmak zorunda olduğu için kıyameti Allah'ın nihai adaleti biçiminde görüyordu.
(Şu "gerçekten çok
nankör olan insanlık" doğadan ve toplumdan geldiği halde; doğaya ve topluma,
kendi bencillikleri uğruna, kendini de doğayı da yok ederek uyumsuz hale
gelmesi başka nasıl çözümlenebilirdi? Elbette bu nankörlük yine kendi kendini
vurarak doğa ve insan toplumunun gidiş kanunlarının bilince çıkarılıp onlara
uyulma savaşı verilmesiyle çözümlenebilecektir. Bu ne yaman diyalektik
kuraldır ki bilinçten çok ödül ve ceza sistemiyle işler ve sınıflı toplumun
topyekün ödülünü topyekün bir ceza ile insan bilincine dönüştürür. İnsan
beyninin bile doğadan ve toplumdan geldiğini ölümsüz biçimde hatırlatarak
insan bilincinden üstün hiç bir şeyin olamayacağını "nankör" gözlere batırır:
"Hakikaten insan çok nankördür" "Allah kıyamet günü, ayrılığa düştüğünüz
hususlarda aranızda hükmederek haklıyı - haksızı ayıracak")
(Hac suresi: 66 ncı
ve 69 uncu Ayetler)
Muhammed'in ve Hicaz toplumu'nun
önünde yükselen tarihsel devrim görevi öylesine evrencil boyutlarda olduğunu
sezdiriyordu ki; o görevi kavradıkça Muhammed, çevresinde olup biten, insan
nefsinden kaynaklanmış olaylara daha objektif ve düzeltilebilir olduğu
ölçüde hoşgörüyle bakıyordu. Böylece Allah'ın (determinizmin) yüceliğini
- yaratıcılığını ve hoşgörürlüğünü de daha derinden kavramaya yaklaşıyor
ve Allah kavrayışını o güne dek görülmemiş zenginliklere ulaştırarak bilmeden
determinizme yaklaştırıyordu. Kişisel dipsiz kuyu didişmelerinin üzerindeydi:
Fuhuş: cinsel yasakları
hiçe sayan, toplumun geleneklerini havaya uçurup üretimi ve insan üreyimini
verimsizleştirip felce uğratan; giderek insancıl olan en yüce duyguları:
onur - sevgi - saygı - yaratıcılık yetenek dolayısıyla üretime üreyim mekanizmalarını
sekteye uğratan hatta yozlaştırıp çürüten bir eylem olduğu ölçüde toplumun
varolma koşullarını da dinamitler. Çünkü toplum denen insanlık, cinsel
yasaklar ile başlamış ve gelişmiştir. İnsanlığın ilk başladığı yere: Cinsel
yasaksız en ilkel topluma dönüşü olanaksızdır ama fuhuşun yaygınlaşması,
hangi toplum biçiminde olursak olalım cinsel yasaksız ilk topluma: hayvanlığa
yaklaşmaktır ki bu üretimi ve insan üreyimini o ölçüde felce uğratır. Ve
ne denli modern toplum aşamasında bulunursak bulunalım, bu felce uğratış
ölçüsünde toplumumuz krizlere - çürüyüşlere ve çöküşlere girmeden yapamaz.
Medeniyete henüz geçmeye
çalışan komünal toplum insanı, fuhuş'a düşerse ne olur? Cinsel yasakları
da hiçe sayarak, Sadom ve Gomorra kent medeniyeti örneklerinde olduğu gibi,
medeniyete, kentler federasyonuna geçemeden: doğmadan ölür. Yani daha toplumcu:
üretken ve üreyimli olan komünlerin tarihsel devrimleriyle yok edilir.
Fuhuşun esaretine
düşen kişiler içinde aynı şey geçerlidir: toplumca aforoz edilmesi bir
yana, üretkenliği ve üreyimi felce uğradığı ölçüde "insan" olmaktan çıkmaya
başlar...
Muhammed bunu yakalamadan
yapamaz: Muhacirler içinde ve yakın çevresinde beliren Fuhuş girişimlerini
anında "Haram" kılan ayetler pesisıra gelir.
3- "Zina eden erkek, zina eden veya ortak koşan kadından başkasıyla evlenemez; zina eden kadın da zina eden veya ortak koşan erkekten başkasıyla evlenemez. Müminlere haram kılınmıştır."
Burada "Zina" fuhuş anlamına
doğru gelişmiş bir durumdur. "Haram" ise basit bir "yasak" kelimesiyle
açıklanamayacak kadar "insani" özellikler içerir. "yasak" insan toplumunun;
insanın insana koyduğu kanuni bir uygulamadır. Allah'ın koyduğu yasak haram
ile aynı uygulamaları ve sunuşları karşılamaz. Haram'ı çiğnemek insanlıktan
uzaklaşmak anlamlarına yaklaşır. Bu doğa ve toplumun temel kanunlarına
uyum ile karşılanabilecek değerde veya anlamdadır... Modern toplumlar bunca
bilimlere sahipken bu "uyum" edebine sahip olacaklarına sanki inadına doğanın
ve toplumun gidiş kanunlarına uyumsuzluk edepsizliğini geliştirmişlerdir.
Neden? Dinleri imanları "Kar" "irad" - "Faiz": para olmuştur da ondan.
Komün gelenekli toplumlar bunlardan uzak olduğu ölçüde doğa ve insanın
gidişini kutsallaştırarak "uyum" terbiyesini edinmişlerdir.
Bu yüzden "Haram"
modern toplumun yasak kültüründen değerlidir. Ama yetmez. Sosyal adalet
ve eşitlikle, ve kültür gelişimiyle desteklenmesi ve hoşgörüyle sarmalanarak
büyütülmesi - yerleştirilip kökleştirilmesi gerekir. Peygamber bütün bunları
determinizm ile içinde etinde - kemiğinde duyar. Duyduğu için peygamber
olmuştur. Kur'an bu yüzden hoşgörü - adalet - eşitlik - toplumculuk - paylaşmacılık
- sevgi, saygı, özetle: insani duygularla yüklüdür.
"Zina" fuhuşa açılan
ilk kapıdır. Ama fuhuş değildir henüz. Ve olmayabilir de "Zina" bir ihanet
ve fuhuşa doğru gelişebilecek bir prosenin başlangıcı da olabilir. Bunu
daha çok toplumun gidişi belirler. Bu yüzden "insancıl" ihtiyaçlar ile
altşuurdan patlak verir. O ölçüde de hoşgörüye mazhar olur Maddi - manevi
- cinsel uyumsuzluklar eşleri "Zina"ya sürükleyebilir. Yine de bu insan
olma yolunda "sosyal hayvanılık" depreşmelerinden baka bir şey değildir.
Bu yüzden pişmanlık duygularını içerir ve "Tövbe" ile yani özeleştiriyle
veya bir daha aynı hataya düşmemekle önü kesilebilir.
Erkek düzeninde erkekler,
bol bol zinayla aileyi götürmeye alıştıkları ölçüde, toplumu fuhuş pazarına
sürüklemişlerdir. Kadınlar genellikle pazar ve erkek sisteminin kurbanları
olurlar. Hicaz toplumu bu gidişin başındadır. Muhammed bunu sezer ve Fuhuş'un
başı olan Zina'ya insancıl ihtiyaçlarla geliştiği ölçüde hoşgörülü davranır.
Ancak özelleştiriyi ve o günkü geçerli eylemi ve adıyla: "Tövbe"yi şart
koşar:
5- "Ancak bundan sonra tevbe edip uslananlar hariç. Çünkü Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir."
Burada "çok" sıfatı, "Zina"nın
da çok önemli ve büyük bir hata olduğunu anlatır. Zina, sezilmiştir ki
toplumun varoluş koşullarını kemirebilecek bir gidişin başıdir. O ölçüde
de bağışlanması - hoşgörülmesi peygamberi de aşan Allah'cıl sonsuzlukta
bir hoşgörü gerektirir. Zina'yı Fuhuşa varmaması için hoşgörüyle ve sosyal
eşitlik - adalet v.s. ile sarmalayan toplum gidişi içinde bulunulabilirse,
zina'nın azıtması önlenebilir. Bu kişyiyi - peygamber de olsa aşar; toplumsal
gidişin işi olur. Bu yüzden determinizmin veya Allah'ın bağışlaması ve
esirgemesi peygamberlerinkinden "çok" daha yücedir...
Medeniyet'e geçiş,
büyük bir tarihsel devrim göreviyle karşı karşıya bulunmuyorsa; Sodom ve
Gomorra'da olduğu gibi tefeci bezirgan azgınlaşmasıyla dolu dizgin zevki
sefa ve fuhuş alemlerine süratle batar ve yok olur.
Hicaz toplumu da aynı
gidiş içinde olabilirdi Sodom - Gomorra veya Musa toplumunda görüldüğü
gibi para - zevk - sefa - Fuhuş düşkünlüğü içinde toplum sürünüp kanayabilirdi.
Hicaz toplumunu tarihsel görevi kurtarmıştır.
"Zina" Hz. Muhammed'in
ailesine dek bulaşmıştır. Gidiş o denli diyalektik dönüşümler içindedir.
Eğer tarihsel devrim görevi hicaz toplumunu saramazsa, tefeci, bezirganlık
azması ve kültürü fuhuş, toplumu çökertecek filizlenme içindedir.
Hz. Muhammed'in eşlerinden
hem de en sevdiği eşlerinden olan Ayşe, O'nu temizleyen ayetlere rağmen
"Zina" dedikodularına bulaşmıştır. Muhammed bile dedikodulara inanacak
duruma gelmiştir. Ama Ayşe'nin pişmanlığını görünce olaya hoşgörüyle yaklaşmaktan
başka çare bulamamıştır:
"İmdi eğer sen suçsuzsan,
Allah muhakkak suçsuzluğunu ortaya çıkarır. Ama bir günaha düştünse Allah'a
istiğfar ile tevbe et" der. Ve Ayşe'nin gerçekten bu olay yüzünden kahır
ve pişmanlık içinde olduğunu anlar. ve anında Ayşe'yi temize çıkaran ayetler
vahyolunur.
Ayşe'nin "zina" yaptığı
dedikodusunu yayanların içinde Ebubekir'in akrabası ve yanında fakir olduğu
için beslediği yanaşması: Mistah da bulunuyordu. Ebubekir, Ayşe'yi temize
çıkaran bu ayetlerden sonra, Mistah'ı kovacağına ve bir daha bakmayacağına
yemin etti. Ama Muhammed farklıydı; tarihsel devrim görevi o'nu çok daha
lûtufkâr - kucaklayıcı yapmıştı. Aşağıdaki ayet bunu islam çekirdeğine
de öğütledi:
22- "Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler yakınlığı bulunanlara, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere, yardım yapmamağa yemin etmesinler, affetsinler geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah bağışlayan esirgeyendir."
Demek insanı insan yapan
eğitimden önce, tarihsel görevleridir veya toplumun gidiş biçimleridir.
Ama eğitim de o gidişe uygun düşerse o derece önem taşır. Muhammed ve Kur'an'ın
görevi bu yüzden az yüce olmamıştır. Ama o'nu kendi koşulları ve görevleri
içinde anlayamazsak, sadece kuru bir şiir gibi dinler ve okur isek, günümüzde
pek yavan gelebilir. Hatta bu satırların O'nu abarttığı kanaatine bile
varılabilir. Gerçek bunun tersidir: bu satırlar o günleri gerçek değerinde
açıklamaya yetemez; Muhammed'i ve Kur'anı ve kökleri olan İbrahim'i ve
geçmiş gelenekleri anlamak için benzer görevler içinde bulunmuş olmak gerekir...ki
o zaman bile hissedilebilir ama yeterince anlatılamayabilinir.
Fuhuş - Zina ve Ayşe
olaylarından sonra islam'da "örtünme" ile ilgili ayetler gelir. Bu sadece
kadınları babahanca bir mahremiyete büründürme değildir. Erkeklere de aynı
paylama azar - dikkat buyruk olur. Yani bir nefis terbiyesidir. Hatta önce
erkekler buyruk altına alınır:
26- "Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler kötü kadınlara; iyi kadınlar iyi erkeklere, iyi erkekler de iyi kadınlara mahsusdur..."
Yani küfür ve zina önce
çıktığı yeri kirletir ve bu durum onların zaafları ve iradesizlikleriyle
(kişi'lerle) ilgilidir.
O halde Zina dedikodusuna
karışan Ayşe, Safvan ve Peygamber de Kötü" müydüler? Peygamber bu olayı
ibret alınacak bir olay olarak görür ve ayrı tutar.
26- "... "Bunlar (Peygamber - Ayşe ve Safvan) onların dedikodularından uzaktırlar. Kendilerine Allah'tan bir mağfiret ve çömertçe bir rızık vardır."
Demek insanların altuşur
ile düştükleri bir kötülükten eğer ders alabilirlerse, gelecekteki hayatlarında
tahmin edilmeyecek kadar büyük ödüller alabilirler. Ki bu zina bile olsa.
Eğer bilinçli bir kötülük içinde değiller ise ve yeterince kökleşmiş derslerini
alabilmişlerse... Peygamberce ele alış bu olunca, kadınlara getirilen örtünmeyi,
günümüz yobazlarının kadını köleleleştirici - dumura uğratan tutumlarıyla
karıştırmamak gerekir. Bütünüyle cinsel metaya dönüşmüş defile giysilerini
de haklı çıkaramaz; insan için üretkenlikten başkası yalandır. Kapitalizmin
kadını aşağılayan erkek düzeninin kurbanı yapan en küçük fuhuş pazarları
köklerinden yolunması ancak yetenek ve üretkenlik olanaklarının sonsuz
geliştirilmesiyle mümkün olabilir. Cins olarak suç paylaştırılırsa, bunun
sebebi cins olarak başta erkeklerindir. Çünkü sistem onlara çalışır.
Muhammed azgınlaşmaya
başlayan babahan toplumunda yaşadığını sezer Zina kışkırtması konusunda
ilk paylama bu yüzden erkekleredir. Allah kelamı kesin ve akıl vericidır:
30- "İnanan erkeklere şöyle: "Bakışlarından bazılarını yumsunlar, ırzlarını korusunlar. Bu onlar için daha temiz ve yararlıdır. Şüphesiz Allah onların her yaptıklarını haber almaktadır."
Bunun ardından gelen ayet
kadınlara uzun uzun örtünme gereğini anlatır. Yani ikna etmeye çalışır.
Ve hatırlanmalıdır ki bu ayetler "inananlara"dır. İnanmayanları ikna etmek
için daha da sabırla mücadele gerektiğini peygamberin bizzat kendi mücadelesi
anlatır.
Ve arkadan gelen ayetler
evlenmeyi buyruklaştırır. Evlenmemek için öne sürülecek mazeretleri giderme
yolunu tutar; evlenmeyi toplumu için önemli bir eylem olarak öne geçirir.
Zina fuhuş prosesinin önüne geçmekte evliliğin de rol oynayalabileceğinı
görür; kurallaştırır. Bununla da kalmaz: "Evlenme olanağına sahip oluncaya
kadar namuslarını korusunlar" (33. Ayet) buyruğuyla cinsel yasakların önemini
sezerek toplumunu üretime yönlendirir.
Fuhuş'ta suçun açıkça
erkeklerde olduğunu bildirir ve kadınları tenzih eder:
33- "..... Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, namuslu kalmakta ısrarlı cariyelerimizi fuhuşa zorlamayın. Kim onları Fuhuşa zorlarsa, şüphesiz Allah o kadınlara karşı bağışlayıcı, esirgeyicidir."
Peygamber ve Kur'an bu
derece gerçekçi ve akılcıdır. Meselenin "Nefsi kışkırtmakta" ve "iradeyi
aşan" altşuur patlaması: bastırılmış ihtiyaçlarda olduğunu; ama bunda da
erkek düzeninin sorumlu olduğunu sezer fakat ne yazık ki elinden gelen
budur. Çünkü tarihi akış erkeklerden ve tefeci - bezirgan sermayeden yanadır.
Muhammed'den sonraki yüzlerce yıl bile bu konuya çare bulamamış ve sorunu
biriktirdikçe biriktirmiştir. "Nefis" bu yüzden insanlığın en önemli meselesi
olmak üzere gelişmek zorunda kalacağa benzer. "Nefis" başlıbaşına insanlık
ve özellikle "Kişi" meselesi olarak dikkatleri çeken bir aşamaya ulaştığında
toplum yepyeni stratejik aşamaya geçmiş bulunur...
Muhammed zamanı öylesine
bir çağın belki ilk başlangıcını evrensel ölçülerden Hicaz toplumunu dürterek
verir. Bu yüzden Kur'an ve İslam hukukunun "Nefis" terbiyesine girişi tesadüf
sayılmamalıdır.
Nefis kapitalizm ve
emperyalizm ile batı toplumlarında aralıklı patlamalara girer. Doğu toplumlarını
Sovyetlerden başlayarak sardığı "tüketim"lerin marazi patlamalarından ve
bu uğurda "Duvar"ların aşılmasından bellidir.
Muhammed ve Kur'an'ı
uyaran olayların derinliği ve evrensel boyutları bu derecededir; büyüklükleri
buradan gelir.
Medine'ye hicretten sonra
müslüman çekirdeği geliştikçe iç çeşikiler de gelişti. peygamber bunları
yakalayıp teşhir etmekte yarar gördü:
"Cihad" konusunda
iki yüzlü korkaklara:
20- "İnananlar,
Cihad hakkında bir sure indirilmeli değil miydi? derler. Fakat hükmü açık
bir sure indiıilip de onda savaştan söz edilince kalplerinde hastalık bulunanların
sana ölümden bayılıp düşen kimsenin bakışı gibi baktıklarını görürsün.
Onlara uygun olan:
21- "İtaat etmek
ve güzel söz söylemektir. İş ciddiye
bindiği zaman,
cıhad isteklerinde Allah'a sadık kalsalardı, elbette kendileri için daha
iyi olurdu."
Kankardeşlik ile Müslüman: Dava kardeşliğini bütünleştiremeyip Kişi mülkünü ve benciliği öne çıkaranlara:
22- "Demek işbaşına gelecek olsanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak, akrabalık bağlarını koparacaksınız
Kent, artık komün akarabalık
bağlarını geride barıkarak medeniyete parçalanarak geçmektedir zaten. Müslümanlık
bunu kitaba bağlar. Bu geçişin teori ve pratiğini yapar. Fakat medeniyetinin
uzun ömürlü olabilmesini eski toplumcul gelenekleri, akrabalık gibi, imece
gibi - zekat - oruç - Fâizin haramlığı - hac - namaz gibi toplumcu) geleneklerin
fakir fukara ve halk yararına kamu malı yararına geliştirmek zorunda kalır.
Çünkü henüz komün'ün toplumcul özünü yitirmemiştir. Daha önemlisi bunu
içine girdikleri medeniyetin mayası yapabilirlerse daha uzun ömürlü medeniyet
kurabileceklerini bilince yakın sezilerle yakalarlar. Bir yandan akrabalık
bağlarını bizzat bu uğurda kendileri çözerken diğer yandan yine aynı amaç
için korunmaları bu sezilerini açıklar..
İnancı zayıf canı
ve malı kıymetlilere:
35- "Siz galip
durumda iken gevşeyip barış istemeyin Allah sizinle beraberdir. O sizin
amellerinizi zayi etmiyecektir."
38- "İşte sizler
Allah yolunda harcamağa çağrılıyorsunuz ama içinizden kimisi cimrilik ediyor.
Kim cimrilik ederse, kendisine cimrilik eder. Allah zengindir sizler fakirsiniz.
Eğer yüz çevirecek olursanız yerinize başka bir toplum getirir de onlar
sizin gibi olmazlar."
Sanırsınız ki dava için her an can ve mal istenir. Hayır, Allah ve peygamber insanların taşıyamayacakları yükü omuzlara yüklemez: tersine verdiği pek çok, istediği sadece toplum yararına vicdan - inanç - insaf, biraz da bağıştır:
36- "Dünya hayatı,
bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer inanır, günah işlemekten korunursanız,
size mükafatlarınızı verir ve sizden bütün mallarınızı istemez.
37- "Eğer mallarınızı
isteseydide sıkıştırsaydı cimrilik ederdiniz ve bu kinlerinizi ortaya çrkarırdı."
Antik sınıflı toplumun
(medeniyetin) 5-6 bin yıllık gelişimi, kıtalarararası yayılımı ve bunların
geleneklerle güney ticaret yolu üzerindeki Hicaz toplumu'na aktarılması
barbar toplum da olsa beyinleri böyle ince psikolojileri çözümlemeye dek
itiyor ve geliştiriyordu. "Allah" binlerce yıldır diyalektik ağlarını kimselerin
ummadığı ve beklemediği yerde ve zamanda yavaş ama sıkıca örmüş; önce bir
tek Muhammed elçisiyle sonra bütün Hicaz toplumuyla, garb'ta Berberiler
ile, şark'ta Türk ve Moğollarla hiyerarşik olarak yüzlerce yıl islam medeniyeti
biçiminde temsil ederek kendisini evrensel ölçülerde göstermek üzere hazırlanışını
böyle yapıyordu.
Modern çağda da farklı
olmadı, olmayacaktır. Aynı temellerden gelen kapitalizm kendisini ne kadar
kayserili'nin eşeğine benzetip süsleyip, alayıp pullasa, insanlığa küheylan
gibi satmaya kalksa da, eşeğin eşeklikten çıkamayışı gibi kapitalizm de
tefeci - bezirgan temelli olmaktan çıkamaz; medeniyeti de antik medeniyetler
gidişine uymaktan kurtulamaz. Sadece ölçüler modernleşmiş; başkalaşım hızları,
ölüm ve doğum biçimleri gelişmiştir. Temel aynı üretici güçler dinamizmidir....
Ra'd: gök gürültüsü demektir. Gök gürültüsü (bu sürenin 13 ncü ayetinde) Allah'ı tesbih ettiği için bu adı almıştır:
13-"Gök gürültüsü, övgüsüyle, melekler de korkusuyla O'nu tesbih ederler yıldırımlar gönderirde dilediğini çarpar. Allahın cezası pek zorlu olduğu halde, onlar hala o'nun hakkında tartışmaktadırlar."
Kur'an'a göre ayetler
sözlü ve sözsüz (Allah'ın) güçlü işaretleridir. Sözlü olanlar peygamberlere
gelen vahiylerdir. Sözsüz olanlar doğa olaylarıyla Allah'ın kendisini hissettirmesi
yorumlayışıdır: Allah: determinizm bilim yüklüdür.
Yusuf suresinin 105'inci
ayetinde bu açıkça belirtilir:
Peygambere vahyedilen
ayetlere inanmıyorsanız doğadaki olaylara - işaretlere bakın da Allah'ın
birliğini - yüceliğini anlayın demek istemektedir, doğal olaylar da birer
sözsüz ayettirler.
Bu anlayış bile, Kur'anın
(ve Muhammed'in) bilgiye - bilime ne kadar açık olduğunu; dolayısıyla evrimci
- tarihsel determinizmi kavramaya ne kadar yatkın olduğunu gösterir. Kur'an,
evrimciler gibi herşeyi diyalektiğe bağlamak yerine Allah'a bağlar. Bu
da o aşamanın kaçınılmaz ifadesidir.
Râad Suresi de Muhammed'in
ve Kur'anın bilimi ve bilgiyi Allah'a yakıştırmasına belirgin örneklerdendir:
2- "Allah o'dur
ki gökleri görebileceğiniz bir direk olmadan yükseltti. Arş'a egemen oldu.
Güneşi ve ay'ı kendi iradesine aldı. Bunların hepsi de belli bir süre için
akıp giderler. Yaratma işini düzenler, ayetleri açılıklar ki, Rabbimize
kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız."
3- "Odur ki arzı
uzattı, orada sabit dağlar ve ırmaklar var etti. bütün meyvelerden iki
çift yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor. Şüphesiz bunda düşünen bir
toplum için ayetler vardır."
Bu ve benzer ayetlerin,
sınırlarını aşan (şuuraltı - sezi ötesinde bilimin ta kendisiymişçesine)
yorumlar Muhammed - Kur'an ve İslam dinini kurtarmak yerine daha da batırıyor.
Allah'ı (dini) aşamanın varacağı trajik sonuçları (verimsizleştiren sosyolojik
ve psikolojik hastalıkları ve didişmeleri) şimdiden bize uyarıyor.
Bu ve benzer ayetlerde,
bilinçli bir fizik kanunu arayıp bulmak, elbette her türlü bilimsel keşfi
kur'ana yakıştırarak bilimi kur'an ve Allah'ın (ve islam'ın) güdümüne almak,
dini bilimin altına ve egemenliğine düşürmemek eğilimindendir. Bu davranış
ve düşünceler gerçeğe aykırıdır; tarihsel determinizmin kaçınılmaz akışı
ve evrimin kendi amacı evrimin kanunlarının bilınce çıkarılarak insan toplumunun
bu kanunlara uyarak, mutluca yaşamasıdır.
Bu ayetlerde "cisimler
arasındaki itme ve çekme kanununa işaretler vardır desek", o zaman aynı
ayetlerdeki bilime aykırı görüşlerin sebebini açkılamakta güçlük çeker
saçmalarız. Veya dut yemiş bülbül gibi susmakta işin içinden sıyrılabileceğimizi
sanırız. Ama ne zamana kadar?
3- "O'dur ki arzı uzattı, orada sabit dağlar ve ırmaklar var etti, orada bütün meyvalardan iki çift yarattı. (...)"
Yeryüzü Muhammed zamanında
düz bir tepsi gibi biliniyordu. O bilgiler ışığında ayet bu şekli aldı:
"arzı uzattı" demek, kervanlarla her yana giden Arap bezirganları ve öyküleri
içinde "yeryüzü gitgit bitmiyor"' anlamına gelir. Bundan başka bu hangi
bilimsel kanuna uydurulabilir. Ayrıca dağlar - ırmaklar yüzeysel bakılınca
yani yer çekimi kanunu bilinmedikçe "sabit" sanılır. Oysa yer çekimine
karşın mağma tabakası üzerinde kendince yüzer durur. Varlıklar meyveler
de iki çift değildir; her varlığın ayrı özelliklerde entite olduğu ortaya
çıkmıştır. Kur'an bilim karşısında çok gerilerde kalmıştır. Ama kendi çağında
bunları söyleyebilmek, şuuraltına bastırılmış bulunan bilimsel sezilerden
kaynaklanır ve işler. Determimizm doğa ve insan olaylarını bir tek kanuna
(evrime) bağlayarak izah etme eğilimi gösterir; ki bu da tarihsel determinizm
icabıdır...
Demek sübjektif kuruntular
ile kalınırsa, iyi bir din savunucusu bile olunamaz...
Eğer Muhammed, günümüz
din bilginleri veya dindar bilginler - mücahidler gibi kuruntucu olsaydı
hiç bir zaman incil'i de Tevrat'ı da aşıp Kur'an'ı yazdıramaz; ayetleri
"içgörü" ile hissedemezdi.
O ayetlerin kendisine
Allah'ın melekleri tarafından iletildiğini söylese; meleklerin adım başında
insanları koruduğuna dair ayetlere geçmiş yorumlar yapsa da; daima gerçeklere
ulaşmayı seviyor ve o yönde akıl yürütüyordu. Ayetlerin pekala "içgörü"den
kaynaklandığını sezip söyleyebilecek kadar dürüst cesur ve akıllıydı; melek
mistizimine sarılıp şarlatanlığı seçmedi:
"De ki "Benim yolum budur, ben buna uymuş bulunanlara, iç görü üzerine çağırırım Allah'a, Allah kutsaldır, ben eş koşan kimselerden değilim."
(Yusuf suresi 108
nci Ayet)
O daima bilinmez -
mistik - hurafe yandan sıyrılıp, bilinir - somut - akıl ve bilim yoluna
ilerliyordu. Kur'an ve hadisleri buna en güzel örnektir: Allah'ı bu derıli
bilime - diyalektiğe - evrime yaklaştıran başka hiç bir peygamber çıkamamıştır:
39- "Allah dilediğini siler dilediğini bırakıp bütün kitapların anası: Ana kitap yanındadır."
(Râad Suresi)
Burada "Ana kitap
o'nun yanındadır" sözü; Allah'ın bilim - bilgi sahibi oluşunu, belirten
diğer birçok ayetten daha ileri daha anlamlı ve tarihsel determinizmi -
evrimi daha iyi anlatmaya - açıklamaya çalışan bir gayreti - peygamberin
ulaştığı bir sentezi belirtir.
Doğanın ve toplumun
temelinde yeralan atomcul - hücrecil ve toplumcul kanunlar öyle zengin
- üretken bir mekanizmadır ki, daima kendi dengelerini kurmak üzere ölümcül
ve dirimcil çelişkilere girerek evrimin en son en verimli halkası olan
insan'ı evrimin ustası yapmak üzere ilerler. Her ilerleyişte antik ve modern
peygamber veya önderlerde kitaplaşır. Yani biraz daha kendini insana teslim
eder. İnsan'ı kendisine yaklaştırır; ne zaman ki insan evrimin bütün kanunlarını
kavrayıp onlara uymayı toplumca bütün insanlıkça başarır; evrim de o zaman
"ana kitapının" hemen hemen tümünü demesek de ana kitabının temel mekanizmalarını
insana teslim etmiş olacaktır.
"Ana kitap" burada
anlaşılacağı gibi doğanın ve toplumun temel kanunlarıdır.
Hz. Muhammed'e yakınları
(Abdülazized Debbağ) sormuşlar: "Ana Kitap kendisinin yanındadır" demek
ne anlama gelir, diye Peygamber bizzat şu tefsiri yapmıştır: "O'nun kadim:
eskiden beri gelen ilmi asla şaşmaz."
Toplumun ve doğanın
temelinde "eskiden beri" bulunan ana kanunlardır ve "Asla şaşmaz" onlar....
"Ana Kitap" birden
insanlara kavratılamaz; çağ çağ - zaman zaman - önemli çağ dönüşümlerinde
ana kitapın o temel kanunları insanlara yansıtılır, bilinçlere çıkartılır:"
Muhammed "Son Peygamber"
Kur'an "Son kitap" olduğuna göre, "Ana Kitap" tamamlanmış mıdır?
Kur'an kutsal kitapların;
Muhammed kutsal peygamberlerin sonuncusudur. Ama ne hadislerde ne de kur'an'da
Allah'ın Ana Kitab'ının sona erdiğine dair en ufak bir işaret yoktur. Olamazdı
da, çünkü Kur'an'a göre ayetler ikidir. Peygamberler vahyedilen sözlü ayetler,
ve doğa olaylarından alınacak sözsüz ibretler toplumsal ve doğal olaylar?
Peygamberler olmasa da kutsal kitapların en sonuncusundan ve son peygamberin
hadislerinden - sünnetlerinden alınacak derslerle yeni olaylara yeni yorumlar
(içtihadlar) yapılabilecek ve artık kutsal kitapları, bilim kitapları ilerletecek;
Allah'ın ana kitabına yani yeni olayların yorumuna yaklaşılacaktır.
Bu noktada "içtihad:
yorum kapısını" kapamak Kur'an'a ve Muhammed'e daha doğurusu Allah'a (tarihsel
akışa) ters düşmek olurdu. Yorum kapısını açık tutmak, açıkça bizi Allah'ın
Ana Kitabı'na yani doğanın ve toplumun temel kanunlarına ulaştırabilecekti..
Nitekim, içtihad yorum
kapısını kapatan islâm yönetimleri Muhammed'den sonra derebeyleşip çökünleşmişler;
yorum kapısını açık bırakan daha demokratik islam yönetimleri ve mezhepleri
altında doğa ve insan bilimleri gelişebilmiştir.
İbni Haldun, bunun
en büyük en seçkin örneğidir: Allah'ı bilimin önüne mistik bir engel olarak
koymadan toplumun gidiş kanunlarına eğilerek yorum kapısını kapayan islam
tarihlerini şiddetle eleştirmiş ve önemli kanunlara ulaşmıştır. 500 yıl
önceden Marksizm'i ve Darvinizm'i müjdeleyen görüşler öne sürdüğü halde
Allah (Din) bayrağı altında döğüşmeyi becermiştir... Çok büyük ibrettir...
Bir de ateizmi tarirı tanımazlığı maddeci poz diye kullananlara bakıla!..
(286 Ayettir. Burada diğer surelerde yaptığımız gibi anlaşılması açık seçik olanları altlayarak, anlaşılmasında zorluk olanlarını açıp yorumlamaya çalışacağız.)
Kur'an, O'nu anlamaya
yatkın, kendisini ve çevresini Allahın (tarihsel akışın, doğa ve toplum
kanunlarının akışının) O'na uyamamak korkusuyla o'nun gazabından korkanların
- akılla şüphe edenlerin ve koruyanların - korunanların yolunu aydınlatır.
Bu tür insanlar, toplumcu
karakterli insanlardır ve ezilen - sömürülen insanlardır.
3-4-5 nci ayetler
de bu kimseleri ve onların bu özelliklerini anlatır.
6- "İnkâr edenlere
gelince, onları uyarsan da uyarmasan da, onlar için birdir; onlar inanmazlar."
Ve bu insanlar, "Müttakiler"dir.
Yani "korunan"lardır. Takvâ sahibidirler. Yani Allah'tan, o'nun gazabından
korkmaya ve korunmaya yatkın inançlı olanlardır. Ki onlar zamanla tarihsel
Determinizm yoluna safane bir şekilde girebilirler. Allah yolunda savaşırlar.
Tarihsel Determinizm'in,
doğa ve insanın bütünlüklü gidişinde bir elenen taraf bir de dirilen -
gelişen tarafı bulunur. Bu onun en yalın diyalektiğidir. Bu diyalektik
çarpışımadan daima yeni sentezler; yeni çağlar fışkırır.
İşte elenen tarafta
bulunan insanlar, bulundukları medeniyet gerizlerine - paraya pula şöhrete
- eğlenceye - yozlaşmaya öyle saplanmışlardır ki, dirilerin - gelişeni
asla dinlemezler - görmezler - anlamazlar. Dirilenin gelişenin içinde daha
çok bulunanlar, buna ihtiyaçları olduğu için tarihsel determizmi (Allah'ı)
en derin ve öngörülü anlamlarıyla öğrenmeye ve ona uymaya çaba gösterirler.
Ama bu kolay olmaz,
insanlık genel olarak "yumurta kapıya gelince" kayıplara uğrayarak davranır.
Çünkü elenen ile doğan çarpışarak gelişirken.gündelik çıkarlar sıradan
insanları daha çok etkileyip kendi cenderesine alır.
Bu yüzden iki yüzlü
sahtekarlık (oportunizm) sırat koprüsünün altında boylu boyunca uzanır.
Apaçık karşı çıkamayanlar, inanmış ve doğru yola girmiş görünmeyi akılılık
sayarlar.
İşte Bakara suresinin
6-7-8-9-10-11-12-13-14-16-17-18-19-20- 21-22-23-24-25-26-27-28 inci, ayetleri
elenenlere kapılıp inkar edenleri dirilenler içinde bulunup uyum yapmaya
çabalayanları... ve iki yüzlü oportunistleri. ve durumlarını özetler.
Örnek:
17- "Onların durumu tıpkı şuna benzer ki (aydınlanmak için) bir ateş yakmak istedi. (Ateş) çevresini aydınlatır aydınlatmaz, Allah onların nurunu giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı, artık görmezler."
Burada ateş, İnsanlığın her medeniyet içinde yaşanan ve ona batarak yaşanan yanıdır. Yani gündelik çıkarlardır. Gündelik çıkarlara batarak yaşayanların ne geçmişi ne de geleceği görmesi olanaksız kalır.
"Allah onların nürunu giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı, artık görmezler."
Burada "Nûr": her insanda
bulunan özgür - paylaşımcı - kollektif - insani karakter anlamına gelir.
İnsanın nûr'u, o'nun bu insani manevi özellikleridir. Elenen yana batan
insanlara bu yüzden; yüzlerinde hiç nûr kalmamış, deriz. Kollektif insancıl
- sevecen insanlara da: "yüzünden nûr saçılıyor" deriz. "Peygamber yüzlü"
demek "Nûr saçan" da demektir.
"Nûrsuzdur" demek:
geçmişinden de geleceğinden de ışık alamayan demektir. Ki tam da günümüzdeki
elenen yanlarımıza denk düşer..
Kur'ânın diyalektiği
buradadır: herşeyi zıttıyla koyma eğilimindedir: "Mesâniy"dir.
27- "Onlar ki söz verip ağlandıktan sonra Allah'a birleştirilmesini emrettiği şeyi (iman ve akrabalık bağlarını) keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; işte ziyana uğrayanlar onlardır."
Komün: kandaş akrabalık düzeni parçalanarak mederıiyete (sınıflı topluma) çözüldükçe, tefeci bezirganlar bu parçalanışı derinleştirip keskinleştirirler ve bundan kazançlarını azgınlaştırırlar ki o zaman dinleri imanları "kâr" olur. İnsanlığa maneviyata ve Allaha uymamak biricik özellikleri olur. En büyük zarar ve günah budur. Onlar "bozguncular"dırlar ve gerçekte hem insanlığın hem de kendilerinin zararına sebeb olurlar. Çünkü artık komün'ün "akrabalık bağları - kankardeşlik - kollektivizm" yitirilip - parçalanır.
28- "Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz, O sizi diriltti; yine öldürecek, yine diriltecek; sonra o'na döndürüleceksiniz."
Antik tarihte her medeniyet,
sosyal devrim yaratamadığı için çürüyüp ölüyordu. Dışarıdan gelen taze
barbar akınları bu ölen medeniyetleri ya kesip atıyor yerine yeni medeniyeti
kuruyordu ya da ölen medeniyeti yeniden dirilişe rönesansa uğratıyordu.
Her iki durumda da ölmek ve yeniden dirilmek vardı. Peygamberler binlerce
yıldır tekerrür eden bu gidişi akli ve nakli bilgilerden - gelenek göreneklerden
öğrenip kavramışlardı.
Hz. Muhammed'e kadar
birikerek ulaşan bu bilgiler Kur'an'da en yüksek Allah (ve cennet - cehennem)
sentezine ulaştı.
"Siz ölüler idiniz, o sizi diriltti, yine öldürecek, yine diriltecek"
Bu buyruk, antik tarihteki
medeniyetlerin ölüp, dirilişilerinden, dolayısıyla komünaların parçalanarak
medeniyete geçişlerinden alınan derslerle sentezlenmiştir. Kur'anın yazıldığı
sıralarda da bu medeniyet batış - çıkışları olduğu gibi, bizzat Arap toplumu
da bu ölüş ve diriliş içindedir.
"Sonra O'na döndürüleceksiniz."
buyruğu ise, tarihsel devrimlerin veya bu ölüş - dirilişlerin de bir sonu
olduğunu sezer sezdirir.
Her şey aslına varır:
Komüna'dan kalkan toplumsal gelişim, sınıflı toplum ateşinden geçerek bu
kez herşeyi bilince çıkarmış olarak kendisini yeniden üretecektir. O zaman
evrimin en yüksek sentezi olan bu aşamada insanlık, hem doğayı hem kendisini
o temellere uygunca yeniden üreterek onaracak ve geliştirecektir.
"Sonra O'na döndürüleceksiniz":
Tarihsel Determizmin bu akışını, Antik Tarihin binlerce yıllık birikimle
en yüksek tepesinden bakarak sezmekten kaynaklanan bir buyruktur... Çünkü
Muhammed, en son peygamberdir. Bunun anlamı şudur: artık yeryüzünde kent
kuracak (kent'ten) medeniyete geçecek barbar insanı kalmayacak kertede
barbarlar (komün'ün kent'ten geçiş aşaması) tüketilmiş, medeniyete çözülmüştür.
Bu 5000 yıldan fazla bir birikimden sonra oluşmuştur. Ve Antik Tarihin
bu açıdan zirvesi sayılır. Hz. Muhammed bunu sezerek "Ben son Peygamberim"
öngürüsünde bulunmuştur.
Tabi Antik tarih bitmez;
bundan sonra göçebe barbarların medeniyetlere akınları ve medeniyet dirilişleri
sökün eder: Selçuklular, Osmanlılar, Ruslar; Avrupa'da Normanlar... Asya'da
Moğollar - Babürler...
Antik Tarih'in bu
dönemi, hep eski Kent'ten geçiş yapan medeniyetlerin yeniden dirilişi (rönesansı)
anlamında bir ilerleme olduğu için; Kent'ten son geçiş yapan (Mekke - Medine'den
çıkan) Arap - İslam medeniyetinin yarattığı Kur'an prensipleri ve Hz. Muhammed
de ancak en çok bilinen Şiilik - Alevilik gibi tarikatlarla 12 imam - Hacı
Bektaş - Şeyh Bedrettin gibi liderlerle rönesansa uğratılabilmiştir. Kur'an
ve son peygamber baki kalmıştır.
Bu açıdan Hz. Muammed'in
ve Kur'an'ın geldiği çağ: Antik Tarihin Tefeci-Bezirgan medeniyetlerinin
evrensel aşamasına geçiş çağıdır ve orijinal medeniyetlerin en yüksek zirvesidir.
O zirvede (Güney Ticaret Yollarında) yükselen Hz. Muhammed ve Kur'an bu
açıdan daha derinlikli yorumlanmayı hakeder....
25-"Müjdele inanarak yararlı iş görenleri, altından ırmaklar akan Cennetler onlarındır, ordaki yemişlerden yediklerinde, diyeler ki "bu önceden yediğimiz gibidir" benzerleri verilir, temiz işler alırlar, orada sonsuz kalırlar."
Cennet ve cehennem;
kutsal kitaplarda ve peygamberlerde ve gelenek göreneklerde anlatılan;
ibret alınan cennet ve cehennem şudur:
Komünal yaşam zamanı
herkes kankardeştir. Kollektif paylaşım, sevgi herşeyi cennet haline getirir.
Kankardeşliğin - paylaşmanın - sevginin yitirilmesi, yalan - dolan - hile
düşmanlıkları yaratan kişi mülkyetinin araya girmesi ve kankardeşliği tuz
- buz etmesi komün insanına cehennem gibi gelir. Yaşadıkları doğa, güzelliklerle
dolu bakir olsa bile, sevgiyi paylaşmayı, kankardeşliği yitiren insana
cennet gibi doğa bile dar gelir; cehennem olur. Ama bir de Arap atalarının
ilk cennetleri olan Fırat Dicle'nin bol sulu - verimli - yemyeşil alanlarından,
medeniyetin hayatı ceheneme çeviren iç ve dış sınıf savaşları yüzünden
güneyin çöllerine kaçıp göçmeleri buna eklenince cennet ve cehennem fikri
Arap toplumunda giderek mitolojileşerek yerleşir. Bu yüzden cennet gerçekte
komünal yaşam; cehennem medeniyetin sınıflı toplumu olarak düşünülmelidir.
Kur'an'da tümlük içinde bakılınca bu yorum yerli yerine oturur...
35- "Biz de dedik:
"Ey Adem, cennet içine oturasın eşinle, bol bol yeyin istediğiniz şeylerden,
yalnız şu ağaca yaklaşmayınız günaha girersiniz."
36- "Hemen şeytan
onların, kaydırdı ayaklarını, oldukları halden (cennetten) uzaklaştırdı,
.biz de dedik onlara "Aşağıya ininiz, düşmansınız artık birbirinize, bir
zamana değin yeryüzünde sizin için, durakla, metah bulunur."
Kur'an, gelenek görenekle
bilinen Adem ile Havva öyküsünü kısaca geçer. Dersleri üzerinde durur.
Adem ile Havva (Arap
ataları) medeniyet (sınıflı toplum) meyvesini şeytana (tefeci - bezirgana)
uyup yer yemez kendilerini cennetten (komünal toplumun mutlu yaşamından)
sınıflı toplumun cehennemcil yaşamına kovulmuş bulunurlar.
Ve bundan sonra, yani
Semitlerin medeniyete (sınıflı topluma) geçişlerinden sonra; her barbar
kavminin medeniyete geçişinde; her irili - ufaklı tarihsel devrim sırasında,
bir peygamber (kent kurucu medeniyete geçişi sağlayan öncü - lider) çıkar.
Allah (Tarihsel Determinizm ) tarafından fikirleriyle yaratılır;
38- "Dedik ki:
"Sizin hepiniz, buradan inin, benden size, bir kılavuz gelince, doğru yola
kim uyarsa, onlara ne korku var ne de kaygılanırlar."
81- "Kötülük yapıp
kötülüğe bürünenler cehenemliktirler. Orada sonsuz kalırlar."
82- "İnanmış bulunarak,
yararlı iş görenler, onlar cennetliktirler, orada sonsuz kalırlar."
Kur'an, kendinden önceki
kitaplardan (ve peygamberlerden) farklı olarak; daha derinlikli - kapsamlı
- keskin, aynı zamanda hoşgörülü olarak; hep komün gelenek - görenekleri
ile medeniyeti (sınıflı, toplumu) sentezleştirmek üzerinde durur. Çünkü
gidiş: komün'ün medeniyete (sınıflı topluma) çözülüşü tarihinin kentlerden
geçiş aşamasının en sonuncusudur.
Medeniyete iyice batmış
olanlar, insanın o ilk çekirdeğinden; kollektif mutluluktan - kardeşlikten
- dürüstlükten - aşktan iyice uzaklaşmalar ve komün ile çözüldüğü sınıflı
toplumun sentezini bile yapmaktan uzak düşerler. Giderek sınıflı toplumun
batağına iyice batarlar. Bıı komün'ün mutlu kankardeş insanına cehennem
azabıdır. Bu yüzden Kur'an hep şunu şiddetle uyarır: bunlar "orada (cehennemde)
sonsuz kalırlar."
Tam tersini (diyalektiği)
de yakalar; İnsanlığı içinde duyan komün gelenek görenekli olanlar, ve
medeniyetle sentez yapma akıllığını gösterenler "cennetliktirler, orada
sonsuz kalırlar"
Antik tarihte ve modern
tarihte (kapitalizmde) yani topyekün sınıflı toplumda; şüphesiz ki ne komünal
gelenek göreneklerin cennetcil mutluluğu ne de sınıflı toplumun cehenemcil
mutsuzluğu "sonsuz" değildir. Medeniyetler komünal akınlarla çökerken medeniyete
giren - çözülen komünalar da aynı mutluluğu ve mutsuzluğu yaşarlar.
Fakat bugün bir gerçek
ortaya çıkmıştır. Mutlu insan: doğanın ve toplumun gidiş kanunlarını bilince
çıkarıp, o kanunların dengesini içinde kurabilen insandır. Ve bu ancak
tüm insanlığın topyekün, o dengeyi her kişide ve toplumda bilinçle kurabilmesine
sıkı sıkıya bağlıdır.
Ancak yine de bu gidiş
hiyerarşik olarak kişi kişi - parça parça olur ve böyle olacaktır. Çünkü
yeryüzü ve insanlık bir makastan çıkmış gibi eşit gelişime sahip değildir.
Bu yüzden doğa ve insanın dengesini şu veya bu ölçüde kendi içinde kurabilen
kişi ve toplumlar mutluluğu da o ölçüde kendi içlerinde kurabilirler.
Kur'an (ve peygamberi)
bunu yaşıyarak görmüş ve sezmiştir. Bilinçli ve güçlü olanlar; medeniyetin
sunduğu, doğa ve insan dengesini ölüm - dirim kertesinde bozan bireyselleştirilmiş
tüketim toplumundan büyük bir azimle kaçabilirler ve kendi iç dengelerini
kurarak, bu dengelerini doğa ve topluma yansıtarak, partileşip - cepheleşebilirler.
Bu noktada arada kalınamaz.
Cennet ile cehennem veya yaşam ile ölüm gibi bir seçenektir bu.
Hz. Muhammed zamanında
kent kuracak barbar (komün) insanı kalmadığı için kentten çıkma tarihsel
devrimlerini ve medeniyetlerin sonu gelmiş, tefeci, bezirgan medeniyetlerin
evrensel çağına sıçrama eşiğine gelinmiştir.
Bu yüzden, Kur'an'ın
ve Hz. Muhammed'in buyrukları ve sezileri günümüze uygun düşer.
Toplumun gidişindeki
sıçramalar açılıp - kapanarak gelişen (kendini yeniden üreten) bir yay
gibidir. Başkalaşan hep aynı temellerin yeniden üretimi olduğu için, tarihsel
paralellikler ve kişilikler, benzer olaylar içinde benzer sentezleri ilkelden
bilimsele doğru geliştirmek durumuna girerler. Günümüzde herşeyin Kur'anda
ve Hz. muhammed'de bulunduğunu ısrarla söyleyen skolastiklerin bu açıdan
haklı ve hoşgörülebilecek yanları budur. Arıcak artık Kur'anı bıraktık,
Marks - Engels'lerin yorumları bile günümüzü açıklamaya yetemiyor. Mesele
doğa ve insanın tarihsel bütünlüğünü kurabilmekte, somutça aydınlatabilmektedir...
111- "Dediler ki: "Ya Hıristiyan, ya da Yahudi olmadan, cennete girilemez!" Bu onların kuruntusu, "Gerçekseniz getirin belgenizi" diyesin sen onlara."
Gerçek Tarihsel Maddecilik
daima, skolastik ve metafizik düşünce - davranışlara karşı her an savaş
vermek suretiyle gelişebilmiştir. Başka türlüsü olamadı - olamıyor. Bu
ölümlerden beter maddi ve manevi acıları göze almakla yürüyebildi. Sınıflı
toplum gerizleri her yanı boğdukça başka türlü yol da gözükmüyor.
Kur'an ve Hz. Muhammed'de
kendince kendinden önceki skolastiklere karşı savaş vererek gelişmek zorunda
kalır.
Ne yahudilik ne de
Hıristiyanlık, gelişen yeni Güney Ticaret Yolu üzerindeki bedevilerin orijinal
medeniyet kurarak evrensel bezirganlığın temellerini atabileceğini kavrayamaz.
Çünkü kendileri çoktan beridir, Filistin'de medeniyet gerizleri içinde
çökkünleşmişlerdir; yeni koşullar önünde daha doğrusu şafağı söken yeni
bir çağın koşulları önünde skolastik kalırlar.
Bu yüzden Kur'an ve
Muhammed onlara karşı dolaylı bir savaş verirken doğrudan doğruya Hz. İbrahim
geleneğine sarılır. Ortada bir yol tutarak Musa ve İsa öğretilerini saf
dışı bırakır:
136- "Onlar derler ki: Ya Yahudi olunuz, ya da Hristiyan, doğru yolu bulursunuz" sen de diyesin ki: "Doğru yol Islâm olan İbrahim'in yoludur İbrahim (Allah'a) eş koşanlardan değildir."
Hz. İbrahim Peygamber,
Arap atasıdır, en eskidir. Medeniyet cehenneminden kaçıp kurtularak Filistin'e
ve Mısır'a Mekke'ye kadar iner. Göçebe geleneklidir. Medeniyet'e karşı
saf komün insan özelliklerini sonuna dek korur: Sınıflı toplumun cehenemcil
ateşini gülbahçesine çeviren olumluluğu: mitolojideki cenneti budur. O
cehennem'in tek çıkışıdır...
Ayını göçebe ve kent
komünasının özgür toplumcu insan özelliklerini taşıyan Muhammed'e, yozlaştırılmış
Musa - İsa öğretileri yerine saf - temiz İbrahim geleneği daha yakın gelir.
137- "Bizler Allah'a, Allah'ın bizlere gönderdiğine: İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a, Yakupoğulları'na, Musa'ya, İsa'ya gelmiş olana Tanrıları katından peygamberlere gelenlere inanmışız, biz bunların içinden hiçbirini ayırt etmeyiz, bunlara inanan islamız" deyin."
"İslâmız" derken kesince herşeye karşın İbrahim geleneğine bağlılığını bildirir... Ve yozlaştıranları asıllarından ayırır:
46- "Kitaplı olanlara (Yahudi ve Hiristayanlara) açsan bütün belgeleri, yine senin kıblene uymazlar onlar, sen de onlarınkine uyucu değilsindir, onlar da birbirinin uymazlar kıblesine, sana bilgi geldikten sonra onların havasına uyacak olsan, zalimlerden olursun."
Arapların yeni orijinal bir medeniyet kurmaya aday olduğunu ve yozlaşmış - çökmüş Yahudi ve Hristiyan medeniyetlerini - artıklarını ezip geçeceğini kuvvetle sezer. Onlara "seçilmiş" olduklarını bildirir ve İbrahim'in kurduğu kabeyi yön olarak gösterir, kendisini de bu yükselişin önderi olduğunu yılmadan tekrarlar.
144- "İnsanlara tanık olmak üzere biz sizleri seçme ümmet yarattık, peygamber de size tanık olur, sana uyanlarla, geri dönenleri bilmemiz için, yöneldiğin kıbleyi, sana kıble kılmışız, bu ancak Allahın doğru yolunda olmayanlar için ağır bir iştir. Allah acır insanlara, Allah esirger."
O günkü Arap Toplumu,
Mekke'nin zengin tefeci bezirganları sayılmazsa, Medine'nin daha fakir
bezirganları topraklarını - mallarını tefeci - bezirganlara kaptırmış komün
gelenekli yoksul köylü ve esnaflar ve bedeviler: göçebe barbarlar toplumudur.
Yani Mekke zenginleri
kankardeş Arap toplumuyla kuşatılmışlardır. Kur'an ve Muhammed bu çelişkiyi
çok iyi kavrar ve değerlendirir. Gidişin medeniyete geçiş olduğunu sezer
ve daima kuracağı islam medeniyetinin kendisinden önce kurulmuş ve yozlaşmayla
çökmüş medeniyet örnekleri gibi çökmemesi için toplumcul geleneklere sıkıca
sarılır ve daima bunu öğütler:
175- "Allahın indirdiği kitaptan gizleyenler, en kötü bir çıkara onu değişenler ancak karınlarına ateş dolduruyorlar, kıyamette onlarla Allah konuşmayacak, günahları arınmaz, onlar için acı azap var."
Komün'ün doğruluğunu
kankardeşliğini - iyilikseverliğini - doğa ve toplum severliğini - kollektivizmini
- çocuk ve gelecek severliğini "en kötü çıkara" yani medeniyetin kişi mülküne
değişenler"le "Allah konuşmayacak" onların "günahları arınmaz"..
Gerçekten de medeniyete
aşırıca batanların sonu "ölüm"dür. Kronik veya Akut ölüm! Çünkü artık batı
medeniyeti zehirli tüketim hevesleriyle insanını öldürüyor. Hastalıkların
toplumların parçalanıp ruhsal hastalıkların herkese yaygınlaşması; mutlulukların
o kişilerde geri dönmemecesine umutları bile alıp götürmesi bunun en açık
(herkesçe görülmeye başlanan) belgesidir...
179- "Sizin için ey akılı olanlar! Kısasta dirlik var, umulur ki sakınasınız"
İnsanlığın ilkel komün kollektivizmi - sevgisi - saygısı - kankardeşliğiyle; medeniyetin her türlü yozlaştırıcı ve öldürücü gidişini daima - her saniye karşılaştırıp ders almakta (kısasta) yaşamcıl "dirlik var"...
264- "Ey inanmış olanlarl Mallarınızı gösteriş yolunda harcamayınız..."
Doğa ve toplum kendi kanunlarına uygunca: Planla hesapla üretilip tüketilmezse ölümcül yokoluşlarla dirimcil uyanışlar kaçınılmaz olur.
275-"Faiz yiyen kimseler, ancak şeytan eliyle çarpılmışa dönerler, bu onların: "Faiz alışveriş gibidir" demiş olmalarından, Allah alışverişi helal kılmıştır, Faizi haram, bir kimse tanrısı katından öğüt gelince, faizi bırakırsa, geçmiş olan geçmiştir, işini Allah yapar, kimki yine dönerse işte bunlar cehenemlik, orda sonsuz kalırlar."
Antik tarih toplum
biçimlerinin ekonomi temeli toprağa (ziraat ve esnaflığa) dayanır. Ama
Ticaret; antik medeniyetler, Fırat - Dicle boylarından tüm yeryüzüne yayıldıkça
en gözde ekonomi biçimi olarak öne çıkmıştır. İslam medeniyeti zamanı,
bu gelişimin 5000 yıldan aşırı birikmiş olduğu ve yeryüzündeki Orta - Kuzey
ve Güney Ticeret yollarının bütünleştirilmesi (evrensel) çağının açılma
aşamasının kapıyı çalmış bulunduğu için, ticaret ve faiz daha katmerleşip
öne çıkmış; temeldeki toprak ekonomisini unutturmuştur; hele Arabistan
çöllerinde bu tümden geçerlidir.
Bu yüzden Kur'an ve
Hz. Muhammed daima alış - verişi: ticareti insanlığa yararlı - hak ve adaletli
yapılmak şartıyla "Helâl" kılar. Ama "Faiz" kesinlikle "Haram"dır. Son
veda nutkunda bile özellikle üzerine basarak "Faiz ayaklarımın altındadır"
buyurur... Çünkü faiz ve günümüzdeki biçimleriyle kumar oyunları hazır
yeyiyicilikle toplumları çürütür, doğaya insanın gidiş kanunlarına süratle
yabancılaştırıp yozlaştırır: üretim ve üreyimi sekteye uğratır...
Kimi ayetler, determinizmi
somutça kavrayamadığı ölçüde soyut kalırlar. Ama genellikle bu ayetler,
Allah'ın herşeyde saklı olan bilimi, insanlığa; bütün soyutluklarına, olgunlaştırılamamış
halleriyle olsun uyarmak için bildirirler. Kimileriyse kesin: "Muhkem"dir.
Kur'an Tefsir'leri
buradan çıkar ve farklılaşır. Antik ve Modern münafıklar bu boşluklardan
girip parazit yaratırlar; oysa aklın yolu birdir. Medine ayetleri bunları
şöyle azarlar:
7- ".... O'nun bazı ayetleri muhkemdir bunlar kitabın anasıdır. Diğerleri de birbirlerine benzer, (anlamları muğlak fakat zengindir). Kalplerinde eğrilik olanlar, Fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onun benzer ayetlerinin ardına düşerler. Oysa onun anlamını Allah'tan başka kimse bilmez. İlimde ileri gidenler: "O'na inandık, hepsi Rabbimiz katındandır" derler. Sağduyu sahiplerinden başkası düşünüp öğüt almaz."
Kur'an ve Peygamberi,
elinden gelmediğini bile yapmak isterce determinizmi yansıtmaya çalışır.
Doğanın ve toplumun bütünlüğünü kendince kurarak, Allah'ın, veya gidişin
monizmini biricikliğini ve muhteşemliğini, yüceliğini açıklama - ispat
etme yeteneği gösterir.
5- "Yerde
ve gökte hiçbirşey Allah'a gizli değil."
6- "Ana rahminde
size istediği biçimde, surat veren işte odur, ondan özge Tanrı yok, o azizdir
o bilgedir."
Bu doğadan ve insandan,
onların gidişinden ayrı soyutlanmış, günümüz bezirganlarının Allah'ı gibi
bir Allah değil, tersine alabildiğine gerçekler içinde doğa ve insan için
çırpınan bir Allah'tır. Din bezirganları ceplerini doldurup sırça köşklerinde
karunlaşırlar Allah'ı da olabildiğince tanınmaz hale getirip "Komoniz"
düşmanı yaparlar. Biricik savaşları: kâr ve devrimci düşmanlığıdır. O şarlatanlıklar
evrimci hiç bir bilim sahibini dost tutamayacak kertede korkak - ikiyüzlü
ve emperyalist uşaklığına gönül vermiş dar görüşlülerdir. Fakir - Fukara
islam çocukları, imam - hatip mekteplerinde Marksizmi de Darvinizmi de
tartışıyorlar, gerçeklerin inatçılığı bir gün o genç maşaları tutan elleri
yakmaz mı sanılıyor?
13- "Karşılaşan iki bölük işinde sizin için alınacak ibret var, bir bölüğü allah için savaşır, bir bölüğü kafirdir, kafirler onları gözleriyle iki katlı görürler, Allah yardım eder dilediğine, bunda nice ibret var iç görüşü olanlara."
Peygamberce Allaha
inanmak, tarihsel determinizmin yüceliğini sezmekle birdir. Ve o'nu sezenler
aslında evrimin o yüce çelişkiler bütünlüğünü bedeninde ve ruhunda daha
çok taşıdıkları için sezerler. Bunlar bütün tarih boyunca hep komün gelenekleri
canlı insanlar olmuşlardır. Bu aynı zamanda, komünal güç ile medeniyetler
güreşi çelişkilerini içlerinde senteze varmak üzere en çok taşıyan kollektif
insan gücü demektir. Bu yüzden, yalan - dolan - kişi mülkiyeti çıkarcılığına;
yani tek yanlı medeniyet batağına batmış insanlar kalabalığına kıyasla,
sayıları az olsa da kaliteleri üstün olduğu için, karşı tarafın gözünde
daha güçlü görünürler. Bu yüzden her sosyal - kişisel mücadelede sayı kalitenin
yanında önemsiz kalmıştır. Veya her zaman ikincil üçüncül önem taşır. Yeter
ki determimizme inanca su katılmamış olsun; inanç kişi ve toplumdan maddi
- manevi çıkarları sonuna dek kovar, veya daima kollektifleştirir.
145- "Kadınlar,
oğullar, çekilerle toplanmış altın, gümüş, belgeli atlar, davarlar, ekin
gibi şeylerin hoş geliyor insanlara sevgisi, dünya dirliğinin malıdır bunlar.
En güzel barınak Allah katıdır."
15- "Sen onlara
deyesinki "bunlardan daha hayırlısını size salık vereyim mi? Tanrıları
katında altından ırmaklar akan cennetler sakınanlara hazırlanmıştır, orda
sonsuz kalırlar, temiz eşler de vardır, Allah'tan hoş mutluluk da var,
Allah görür kullarını!"
Kur'an ve Hz. Muhammed
daima, barbarlarla - medeniyetler güreşinde komünal gelenekleri koruyarak
medeniyete geçişin yollarını prensipleştirmeye çalışırken temel olarak
(en içten duygu düşünce - inanış ve davranışlarını) hep komünal düzenden
(manevi - kollektif değerlerden) yana geliştirmiştir.
Kur'an ve Peygamberi
bunu sıradan her insan için yaparken aslında gönlü daha fazla maneviyattan
ve kollektivizmden yanadır. Bu yüzden medeniyete (kişi mülküne) geçişi
kurallaştırırken bile, kişi mülkünü hep "dünya metaı" "geçici geçim" olarak
kötüler. Ve kollektivizm ile doğanın en güzel en eski bakir halini (yani
Arap toplumunun şuuraltındaki fırat - dicle cennet boylarını) cennet vaadi
ile hatırlatır. Medeniyetin (sınıflı toplumun) da geçici olduğunu en içten
ve en yoğun bir şekilde sezer. Çünkü muhammed, kentten gelme medeniyetlerin
en sonuncusu olarak, evrensel bezirganlığın açılışını ve çöküşünü - çürüyüşünü
çevredeki İran - Bizans medeniyetlerinden sezer. Bu durumda içinde yaşattığı
temiz komüna ruhunun ve sevdiği temiz - bakir doğa parçalarının biricik
sahibi barınak olduğunu içtenlikle yakalar ve onlara sarılır. Çünkü o,
tarihsel determinizmin o gün için en yüksek yansıması (elçisi)dir...
103- "Hepiniz de Allah'ın yoluna (ipine) sarılasınız, bölük bölük olmayın, Allahın size olan nimetini anınız, sizler birbirinize düşmandınız, Allahın nimetiyle gönüller birleşerek kardeş olduğunuz, ateşli bir uçurumun kıyısındaydınız... Umut olunur ki doğru yolu bulursunuz."
Başka kent medeniyetlerinde
görüldüğü gibi, kent içinde zengin - fakir - yanaşma - köylü - esnaf -
barbar (bedevi) ayırdları başlamıştır. Hatta tefeci bezirganlıkta bölünme
hat safhaya çıkmıştır. Ayrıca çevre kentler ve barbarlar arasında da içinde
de çelişkiler lokal ölçülerde de olsa fırtınalaşmaktadır.
Kur'an ve peygamberi
bu çözülüşe bir medeniyet (konfederasyon) sentezi getirir. Bütün çıkarlar
uzlaştırılır. Ancak yeni doğacak olan orijinal kentler birliğinin yine
bir tek ortak düşmanı vardır: Kişi mülkiyeti çıkarları; medeniyeti içinden
çürütüp mahşerleştırip çokkünleştirecek olan bu gidiştir. Kur'an ve Peygamberi
ve tek panzehir olarak yine komünadan örnek aldığı, kollektivizmi - insani
(manevi) değerleri prensip edinir. Hele faiz bir numaralı düşmanıdır.
129- "Ey
inanmış olanlarl Kat kat arttırarak faiz yemeyin, Allah'tan sakınınız,
ola ki kurtulasınız."
Toplumdaki iyilerle,
kötüler gibi ilkel bir döğüş gibi duran olayı, kişi mülkiyeti ve kollektivizm
arasında olan büyük döğüş olarak sezer: inanmışlara seleksiyonda güç verir:
130- "Gevşemeyin,
kaygılanmayın, eğer siz inanmışsanız onlardan çok üstünsünüz."
140- "Eğer siz
yaralandıysanız, onlar da yaralandılar, Allah kimin inandığını bilmek için
sizlerden tanıklar edinmek için, biz bu günleri insanlar arasında nöbetle
döndürürüz Allah zalimleri sevmez."
141- "Ve inananları
iyice özleştirmek, kafirleri de
7000 yıllık sınıflı
toplum tarihi insanlık tarihinde (en az 700 bin yıllık komün tarihin yanında)
yüzde bir bile değildir. Teknik kalitesi olağanüstü yükselmiş olduğu için
komünal toplumları hızla sosyal sınıflara ve zümrelere dek parçalayabilmiştir.
Ama son duruşmada ortaya çıkan çıplak gerçek şudur ki: İnsanlık tarihi
hep komün'ün parçalanma tarihi olurken sadece ve sadece komünün temelinde
yeralan kanunlarının icabı olarak komünü daha modern biçimde yeniden ve
yeniden üretmek üzere sınıflı toplum ibretine ve berzahına girmiştir.
Yani komün parçalanırken,
yok olmak şöyle dursun, kendisini bilince çıkararak kendi kanunlarını güdümünde
evrensel biçimde yeniden modernleştirerek üretir. Çünkü insanlık üretici
güçler temelinden kalkarak O'nun mekanizmasıyla ilerler...
Kur'an ve peygamberi
bu gerçeği elbette bugünkü bilimlerin, ışığında yakalayamaz. Ancak kur'an
ve Peygamberi toplumsal ve doğal gidişin yansıdığı en kritik momentte çıkmış
yorumlar ve elçilerdir, bundan ötürü bunları içlerinde duyar ve yansıtırlar...
Ve bu yüzden sonsuz
anlayışlı ve merhametlidirler:
159- "Senin onlara karşı yumuşak bulunmaklığın, allah katından bir rahmettir, kaba huylu, gönlü katı olaydın, çevrenden dağılmış bulunurlardı, bağışla sen onları, her işte onlara danışmalısın, bir işe azmedersen Allaha dayan, Allah sever kendisine dayananları."
Ama kişilere de toplumlara
da gidişe uymak zorunda olduklarını sık sık uyarırlar: Tarihsel determinizme
uyabilenler Allah'a yakın olabilirler; O'na uyum yapabilirler. Bu durumda
kişi ve toplumların daima O'na karşı bilinçlenme gidişi ve zarureti içinde
bulunduklarını kuvvetle sezer ve bunu öğütler.
182- "İşte
bunlar (başa gelen belalar) elinle yaptığınız şeydendir. Allah kullarına
karşı zalim değildir"
178- "Kafirler
sanmaya ki, onlara iyilik için zaman veririz, ancak zaman veririz ki, günahları
çoğala onlar için horlayıcı azap var."
Kur'an ve Peygamberi,
komün toplumlarının sürekli ardı arkasına - tükenmezce medeniyete geçişlerine
tanık olmuşlar ve bu tarihin nakli bilgileriyle donanmışlardır. Bu gidiş
içinde gördükleri en acı gerçek medeniyete fazlaca batıp komün temeline
ihanet edenlerin sonu yozlaşma - çürüme ve bedbahtlıktır; başka bir barbar
komün akınıyla tarihten silinmektedir.
Bu yüzden komün cevherinin
kankardeş - kollektivist özelliklerini ölünceye dek savunulmasını buyururlar.
öğütlerler. Ödül ancak kıyametle birliktedir. Bu çok uzak - zorlayıcı bir
sezi de olsa, gelecekte bir gün mutlaka, Kur'anın ve peygamberinin içinde
yaşattığı komün cevherinin yeniden üretilebileceği öngörüsüdür. Çünkü onlar
doğal ve toplumsal seleksiyonun çok güçlü birer yansımasıdırlar. O yansıma,
o günkü Arabistan (güney ticaret yolu: Kızıldeniz - Mekke - Umman) rasathanesinde
bunu kuvvetle içinde duyar. Sözler elbette eski kitap ve İbrahim gelenekleriyle
karışmış skolastisizm içerirler. Ancak Kur'an ve Peygamberi'nin her satırında
ve davranışında o güne dek görülmemiş çarpıcı tekrarlamalar bunu bize kolayca
kavratır.
185- "Ölümü
herkes tadar, sevabınız kıyamette ödenir, ateşten kurtulup da cennete giren
kurtuluşa ermiştir, bu dünyanın dirliği, ancak aldanmamaktadır."
200- "Ey inanmış
olanlar! Sabrediniz, sabretmekte yarışınız, düşmana karşı koyun, Allahtan
sakınınız, ola ki kurtulursunuz."
Kur'an ve Peygamberi her an her ayette bu inancını; insanlığın sevgi - paylaşım dolu komün özünün ölümsüzlüğünün ve gelecekteki galibiyetinin mutlaklığını yinelemekten bıkmaz - usanmaz. Tek kurtuluş o'nun yaşatılmasındadır. Bunu kuvvetle sezer... Bugün için de, bundan önce de bütün sosyal sınıf örtüleri altındaki mücadelelerin ve devrimlerin asıl özü: bu insanlık özünü yeniden üreterek yaşatmak olmuştur.
1- "Ey insanlar! Hepinizi bir kişiden yaratan, ondan eşini de çıkaran, bunlardan da bir hayli erkek, dişi üreten, birbirinizle anlaştığınızda, onun adıyle anlaştığınız Allahtan sakınınız, hısımları sayın, Allah sizin üstünüzde gözeticidir."
Bugün ancak komünün
parçalanış kanunları ve ilk medeniyete geçiş çözümlendikten sonra Adem
ile Havva mitolojisi anlam kazanabilmiştir: Adem Semit atasıdır ve Fırat
- Dicle boylarında cennet gibi kankardeş komün toplumunda ve bakir cennet
gibi doğada yaşarlar. Medeniyet balçıklar içinden (Fırat - Dicle taşkınlarından)
çıkageldiği gibi Adem'de balçıktan yaratılmıştır. İlk insan erkek kadın
da o'nun küçük bir parçasından yaratılmış sanıldığına göre, mitoloji Arap
atalarının erkek düzeni (babahanlık) zamanında yaratılmıştır. Ve büyük
ihtimal yukarı Barbarlık (ilk kentler) zamanıdır. Çünkü şeytan yılan ziraat
tanrısı (totem)dir. Arap ataları ilk yasak meyveyi (buğdayı (ürün fazlasını))
yeyince medeniyete (sınıflı topluma) geçmişlerdir. Bu onlara cehennem azabı
gibi gelmiştir. Kankardeşlik kalmamış, bakir cennet doğalarından kopup
çöllere dağılmışlardır.
Kur'an bu öyküyü,
ilk medeniyet balçıklarından yükselmiş kentlerinden (cehhennemcil sınıf
kavgalarından) kaçan ve çöllerde göçebelik yaparak Mekke'de kabe'yi kuran
Hz. İbrahim geleneğinden öğrenir ve anlatır..
Bütün insanları adem
ile Havva'dan üretmesi de Arap toplumunun kankardeş komünal toplum biçiminden
çıkageldiğini anlatır ki mitolojilerde de benzer öykülere rastlanır..
Ve yine "Hısımları
(akrabaları - kankardeşleri) sayın "derken daima o manevi kollektivizmi
koruyup savunmayı prensip edinir.
Bu savunuşta kadınlar
önemli bir basamağı oluşturur. Nisa suresi çoğunlukla buna ayrılmıştır.
2- "Öksüzlere
yetişirce mallarını veriniz kötüle iyiyi değiştirmeyin, onların mallarını,
malınıza karıştırıp yemeyin bu büyük bir yazıktır."
3- "Öksüz kızlara
karşı adaletten korkarsanız, hoşa gidenlerden iki, üç, dört kadın alabilirsiniz,
haksızlıktan korkarsanız, ancak bir tektir, ya da elinizde olan odalık
yeter, işte bu adalete en yakın olanıdır."
Çocuklarına - kadınlarına
- öksüzlerine sahip çıkmayan bir toplumun geleceği karanlıklarla doludur.
Kur'an ve peygamberi antik medeniyet örneklerinde bunu görmüş duymuş ve
kendi kent medeniyetlerinde de ipuçlarını yaşayarak sezmiştir. Ve içlerinde
kankardeş gelenek göreneği iliklerine dek duyup yaşayan yapıdadır.
Bu yüzden ayet ve
hadisler bu "adaletle" dopdoludur.
Bu noktada, günümüz
medeniyet kafasıyla veya daha çok bezirgan ve finans - kapital kafasıyla
4 kadın alma tutumuna gönül eğenlere şunu hatırlatmak yerinde olur: dağılma
ve yozlaşmanın önüne geçmekte de bir önlem olarak gelişen aile biçimleri,
peygamber zamanında, Arap toplumunda henüz sendiyazmik aile biçimi aşamasını
yaşıyordu ve bu evlenme biçimi, ailenin dağılmaması için yengelerle evlenme
biçimiydi. Ayette geçen yöne kaymış bulunuyordu. Ayetin de belirttiği gibi
medeniyetin kent içinde (Mekke'de) belirmesiyle birlikte tek karılı aile
biçimi de sivrilmeye başlamıştı. Babahan'ın hem gelenekle, adaletle hem
de cinsel Fuhuş ile karıştırıp geliştirdiği 4 kadın ile evlenme miras gerçeği
ile gerilemek zorunda kalır. Miras asıl gözde tek eşliliği öne geçirir.
Aşağıda anılan miras gelişimine hangi babahan toplumu dayanabilir:
8- "Uzak
hısımlar, öksüzler, yoksul olanlar, üleşme anında bulunurlarsa, ondan veriniz,
tatlı dille konuşunuz."
10- "Hakları olmaksızın
öksüzlerin mallarını yiyenler ancak karınlarına ateş doldururlar. Alevli
ateşte yanacaklardır."
Yani miras düşmeyenler
bile gözetilmektedir. Bu konuda haksızlık yapanlar da şiddetle uyarılır;
gidişin dayattığı her kural tek karılı aile biçimin doğuşunu zorlar.
Demek 4 kadın almak
kolay ama sonrası rezilliktir. Aldıklarını hakkıyla geçindirip barındıramazsan
burnundan fitil fitil gelir...
Babahanlık yeryüzünde
çok daha önce, Semit ve Arab toplumundaysa egemen erkek düzeni olalı en
çok beş bin yıl olmuştur. Bu yüzden Kur'an ve peygamberi erkekten yanadır.
Ama kadınları - çocukları - öksüzleri sonuna dek gözetir, bu da tek eşliliği
öne çıkarırken çok eşli evliliği elekten düşürür. Babahanlık, çocukların
mirası ile terbiye edilir:
11- "Allah çocuklarımız hakkında buyurur ki, bir erkeğe iki kadın payıdır eğer kadını ikiden artık olursa, üçte ikisini alırlar malın; kadın bir tek olursa yarısını alır; ölenin bir çocuğu bulunursa, altıda biri baba ile ana, ölenin çocuğu olmazsa, anası babası varis olursa üçte biri ananın, eğer kardeşleri kalırsa altıda bir ananın, bu işler vasiyet yerine getirilip, borç ödendikten sonra yapılmalıdır. Bilmezsiniz ki babalarınızdan, oğullarınızdan hangisi sizlere daha hayırlı, bu Allahın hükmüdür, Allah bilicidir, bilgedir."
Miras sosyal adaleti
böyle kutsallaştırmayla garantiye alınır: "Bilemezsiniz ki hangisi sizlere
daha hayırlı, bu Alah'ın hükmüdür."
Arap Toplumunda aile
biçimlerinin tek karılı aileye doğru geliştiği miraslar kadar cinsel yasaklardan
da bellidir: toplum biçimi geliştikçe barbarın doğal ortaklı üreme biçimleri
"Fuhuş" gibi görünür; bugün Muhammed'in çok eşliliğinin anlaşılamadığı
gibi:
22- "Geçen geçti, atalarımızın almış bulundukları kadınları siz de almayın, bu bir fuhuştur, alçaklıktır, kötü bir yoldur."
Oysa Arab atalarının
yaşadığı aile biçimleri komünün doğal ortaklı aile biçimidir. Hicaz kentleri
bunu aşacak ilerlemeyi gösterir. Allah ve peygamberi bunu görür ve kararlaştırır.
23- "Analarınız, kızlarınız, bacılarınız, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, süt anaları, süt kardeşleri, karınızın anası, karınızdan olan üvey kızınız, sizlere haram oldu. Karınız bulunmayan bir kadının kızı helaldir size kendi öz oğlunuzun karıları haramdır. İki kız kardeşi bir arada almayın, geçen başkadır. Allah bağışlayıcı, Allah yargılayıcı."
Kankardeş toplumda
böylece ortaklı ve sendiyazmik aile biçimleri de aşılmaya ve tek karılı
aile biçimine geçilmeye başlanır. Yasak cinsel ve toplumsal miras yönüyle
de keskindir...