DİNİN TÜRK TOPLUMUNA ETKİLERİ
KONUNUN METODOLOJİK BELİRLENMESİ
İSA'DAN 300 YIL ÖNCEKİ
VE SONRAKİ KIYAMETLER
SOSYAL KIYAMETLER
ORTASINDA TÜRKLER - MOĞOLLAR
TÜRK SÖZCÜĞÜ NEREDEN GELİR?
TÜRKLER HANGİ YILLARDA TARİHE
GİRDİLER
"TÜRK TOPLUMU" ve DİN
"TÜRK DİNİ"
NUH - TUFAN - TÜRKLER
TÜRKLER DİNSİZ, ya da TABİATA
TAPICIYDI
TARİH ÖNCESİNDE OĞUZ MİTOLOJİSİ
TÜRK: KAN - HAN ÖRGÜTLENİŞİ
ALLAH SAYISI - KAN SAYISI
ŞAMANLIK: ANAHAN DİNİ
İL DİNİ : ANAHAN + BABAHAN
DİNİ
İLHANLIK DİNİ : BABAHAN DİNİ
ÇOBANLIKTA DEMİR ÇAĞI
DEVLET VAR MI?
YERİN GÖĞE ÇIKIŞI
TÜRKLERDE KENTLEŞME
TÜRK - MÜSLÜMAN
SİLAH ARKADAŞLIĞI - DÜŞMANLIĞI
TÜRKLER NE ZAMAN,
NASIL MÜSLÜMAN OLDULAR?
TÜRK TOPLUMUNUN
İSLAM DİNİNE TEPKİ VE KATKILARI
DİNİN TÜRK TOPLUMUNA ETKİLERİ
DIŞ DİN ETKİSİ
: ÇEVRE MEDENİYET ETKİSİDİR.
İSLAMLIĞIN
TÜRK TOPLUMUNDA KANBAĞLARINI ÇÖZÜŞÜ
İSLAMLIĞIN
TÜRK TOPLUMUNA TOPRAK DÜZENİNİ VERİŞİ
KONUNUN METODOLOJİK BELİRLENMESİ
İlk belirlendirilmesi gereken
konu "TÜRK TOPLUMU" ile "DİN" denilen olayların kendi anlamlarıdır. "Türk
toplumu nedir?" gibi genel bir soru açılırken, ister istemez başka
sorular ortaya çıkarılmış bulunur. Araştırılacak olan hangi Türk toplumudur?
Hangi dindir? Herşey gibi, Türk toplumunun da, Dinin de birer Tarihleri
vardır. Yani, zaman içinde geçirdikleri değişiklikleri vardır. Sonra, her
Toplum ve her Din yeryüzünde olup bittiğine göre, Türk toplumunun ila,
onu belirliyen Dinin de birer, -söz yerinde ise-,Coğrafyaları vardır. Yani,
mekan içinde geçirdikleri değişiklikleri vardır.
Yeryüzünün hangi coğrafya
bölgesinde, ne zamanki tarihe düşen Türk toplumu, neredeki ve ne zamana
rastgelen hangi Din in etkisi altında kalmıştır? Buna kesin ve belirli
bir sınır çizmedikçe, öne sürülecek düşünceler, ne Türk toplumunu ve ne
de onu etkileyen Din i bize iyice aydınlatmış olmaktan uzak kalacaktır.
Türk toplumu ve onu etkileyen Din diye, Tarih içinde bir yol belirledikten
sonra, artık bir daha nerede bulunursa bulunsun, ne zaman olursa olsun,
hiçbir değişikliğe uğramaksızın ve yerinden oynamaksızın, ebedi ve ezeli
mutlak bir varlık olarak sürüp gelmiş birer gerçeklik yoktur.
İlk Türk toplumu Ortaasya'da
belirmiştir. Türkiyemiz, Küçük Asya denilen Anadolu ile Avrupa'ya giren
Rumeli ülkelerinde gelişmiştir. Bugüne dek değişe gelmiş bulunan Türk toplumunu,
Ortaasya' da da etkileyen dinlerle, Anadolu ve Rumeli'de etkileyen dinler
de zaman zaman başka olmuşlardır.
İSA'DAN 300 YIL ÖNCEKİ
VE SONRAKİ KIYAMETLER
İlk bilimcil anıt-yazı olan
Herodot Tarihi, bize İsa Doğumu'undan beş altı yüzyıl önceleri, bütün Ortaasya
toplumları içinde ‘Türk" adıyla anılan bir topluluktan konu açmıyor. Yalnız;
Ortaasyalı görünen ve Türk-Moğol atalarına çalan ilk insan kümeleşmesi
anıyor:
1- MESAJETLER : Bugünkü
Türkistan ötelerindeyaşarlar. Başları Tomris adlı kahraman Ana-handır.Persleri
Tarihe sokan Babahan Sirüs (Cyrus; Osmanlıcası: Kiyumres) adlı kahramanı
yakalayıp, kandolu küpün içinde boğan yiğit hatun Tomris'tir. Tom-ris'in
Mesajetleri, Tarih öncesindeki KADIN egemenliğini yaşıyan ve henüz Çömlekçilik
düzeyinde kalanbir Aşağı Barbarlık konağı içindedirler. ANAHANLIK
Çağındadırlar.
2- İSKİTLER : Tuna, Dinyeper'den
Volga, Seyhun,Ceyhun ırmaklarına ve Alplerden Altay dağlarına, Çin, Hind
sınırına dek uzanan alanların insanlarıdırlar.Henüz Çobanlık üretimine
geldiklerine göre, Orta Barbarlık konağını yaşarlar. Herodot; İskit
savaşçıları, içinde kadın kılıklı ve görünüşlü askerler de anlatır.Bu bakımdan,
İskitler'de henüz kadın hukuku silinmemişe benzer. Ama, egemen İskit toplum
tipi BABAHAN'dır. İskitler bir ulus olmaktan çok, bir dünya olduğuna göre,
onları, Anahanlık'tan Babahanlık'a doğru yelpaze gibi açılmış bir sıra
basamaklı Toplumlar saymak en doğrusudur.
Biz bugün, Mesajetler toplumunu'da,
İskitler toplumunu'da Tarihten çok, Tarih öncesi efsaneler alacakaranlığında
tanıyoruz. Onları ancak, Coğrafya yerlerine ve insan tiplerine bakarak,
Kıyaslama yoluyla,"Türk-Moğol" toplumları ile ilgili sayabiliriz.
Başlıca kaynak olan Herodot,
belirli yıl sayısı vermiyor. Anlatışından, Sarı Irmak Çin'ine değin uzanan
Ortaasya ülkelerinde savaşçıl insanlar kaynaşırlar. Çin henüz bilinmez.
Ortadoğu Medeniyetleri'ne (Irak Mısır'a) doğru, arka arkaya, dalga dalga
med ve cezirler halinde saldırıp dönen insanlar farkedilir. Bunlar başlıca
üç adla Tarih sayfalarına girerler:1) MEDLER toplumunu yıkan Cimmerler,
2) CİMMERLER toplumunu önlerine katarak Medler üzerine süren Skitler,3)
SKİTLER' i önlerine katmışça Cimmerler üzerine daha doğrusu Irak ve Mısır
medeniyetleri üzerine iter görünen Mesajetler.
Bu insanlara ne oluyordu
böyle? "ULUSLARIN GÖÇÜ" denilen şeyi yapıyorlardı. Yazılı Tarihin açıkça
konu ettiği ve Ísa' nın doğumundan birkaç yüzyıl önce, ile birkaç yüzyıl
sonra görülen: Bir değil, iki Ulusların Göçü vardır: 1) İsa Doğumu'ndan
önce, Uzakdoğu (Çin) Medeniyeti ile Yakındoğu (Irak-Mısır) Medeniyetleri
arasında Herodot' un anlattığı Barbar ulus akınları; 2) İsa Doğumundan
sonra, gene Uzak-doğu (Çin-Hind) Medeniyetleriyle, Akdeniz (Yunan-Roma)
Medeniyetleri arasında klasik Tarihin anlattığı, ve sanki ilk defa görülüyormuş
gibi, özel "Ulusların Göçü" adıyla andığı Barbar ulus akınları...
Heredot' un anlattığı Barbar
akınlarıyla, klasik Tarihin anlattıkları arasında kıyaslamaya elverişli
benzerlikler göze batıcıdır:1) Volga' yı aşarak Bati ya saldıran Atila
adına bağlı Hünler, tıpkı Tomris' in Mesajetleri gibï, en
geride iten ilk vurucu güç oldular: Hünler önünde Slavlar ve Ostrogotlar
ezilince, ürküp: Trakya,Makedonya, Yunanistan, İtalya, İspanya, Afrika'
ya dek uzanan Vizigotlar, bir, çeşit İskitler durumunda idiler; 3) Bu akınlar
önünde çökmüş Roma toprakları üzerine yerleşen Cermenler, İskitler
önünde başlarının çaresine bakan Cimmerler ulusuna benziyorlardı.
SOSYAL KIYAMETLER
ORTASINDA TÜRKLER - MOĞOLLAR
Bütün bu İsa' dan üç beş
yüzyıl önce ve sonra görülmüş altüstlükler sırasında, "Türk toplumu"
adını almış insan kümeleri var mı? Tarih belirli bir kayıt düşürmemiş.
Yalnız Herodot, Ceyhun ötesindeki "Asya'ya sahip" İskitleri sayarken
belki Altay dağlarının ötesinde, berisinde: "Çenesi uzun, özel dili
olan" altıncı tip İskitleri "yassı burunlu" diye tanımlar. (Herodot,
4/12, 3/105,1965). sonraki tarihler de Hünleri: "Yayvan ve geniş burunlu"
olarak anlatıyorlar. {V. Duruy: Histoire Generale, s. 216, Paris 1891).
Yakın-doğu kaynaklarında daha açık bir benzeyiş belgesi yok.
Uzakdoğu (Çin) kaynakları
ise; büsbütün efsane karanlığındadırlar. "Bir Çinli ırk yoktur... Çinliler,
'Sarı ırk' a ve Moğol ırkına bağlanıyorsa da, Ehalinin Ortaasya' dan gelmiş
bir istila sonucu olduğu düşüncesi, sadece bir hipotezdir." (Hist. Gener.
des Peuples, C. I. s.32). "Anarşik Çin efsaneleri, hemen bütün kahramanlarını
Sarı Irmağın orta akımı üzerine yerleştirdi. ... Neolitik Çin'de oturanlarzıı
Moğol tipi oldukları hükmünü verdirtti..: Ç'in Konfederasyonu'nun ötesinde
'Dört Deniz'in Barbarları yaşıyordu." (Keza, C.I. s. 373).
TÜRK SÖZCÜĞÜ NEREDEN GELİR?
Tarihin o kargaşalı kıyametleri
ortasında "Türk" sözcüğü ne zaman, nasıl.doğdu? Ve o sözcüğün anlamı nedir?
Türklüğü ideal edişinden
kimsenin kuşkulanamıyacağı Ziya Gökalp e göre: "Türk" sözcüğü "Töre" sözcüğünden
gelir. Thomsen ("L'Inseription de l'Orkhon",s. 98) Orkhon Kitabelerinde
yazılı "Töre" sözcüğünü: "Kanun"; "Kurum" (Müessese: Institution)
anlamında tercüme eder. Kitabede: "Törükbudun ilinin, törönün kim aktardı"
(Sizin devletinizi ve müesseselerinizi kim yıkardı) cümlesinde yazılı hem
"Törük", hem "Törün" sözcükleri "Töreli" anamına gelir.
Divan`ı Lugaat`tı Türk (C. III, s.167), Doğu Türkçesinde "Töre"
ve "Törü"denildiğini belirtir, ve "Töre"nin: "Resim-Kaaide"
(Tören-Kural) demek olduğunu açıklar. "İl bırakılır, törün bırakılmaz"
(ülke bırakılır, töre bırakılmaz.)
Ziya Gökalp, o anlama dayanarak
şöyle der:
"Türk töresi, eski Türklere
atalarından kalan bütün kuralların topu birden, demektir. Töre kelimesinin
Türk kelimesiyle bir özden olması da hatıra gelebilir.Başka yerlerde yazdığım
gibi, Sagadak sözcüğü nasılSagalı anlamına gelebilir. (K) harfi, nispet
ve karakteristik ekidir: Bu ipozete göre, Türk sözcüğü Töre sözcüğünden
çıkmıştır. Bu ipotez henüz Türkiyatçılarca kabul edilmediği için şahsi
bir fïkirden ibarettir." (Z.Gökalp: Türk Töresi, s.4. İstanbul 1339)
Gökalp ipotezine göre: Ortaasya'
da Türkçe konuşan uluslardan bir bölüğü, bir tarihte "Töre"lenmiş;
"Töreli" anlamına "Türk" diye adlanmış. Türkler, kendi törelerinden
olmayan uluslara "TAT" derler. Arapların,kendilerinden olmayanlara "ACEM"
dedikleri gibi,Türkler de töresizlere: Uygurlara, Acemlere. (Perslere)
"Tat" adını verirler. Türklere Uygurlar kadar yakın olan Moğollara
da TAT-ER (Tatar) deyişleri bundandır.
Neşri, "Türkmen" adı için
başka bir söz oyunu öne sürer. Şaman inancı taşıyan Türkler, ilk Müslüman
olduklan zaman: "İslame gelüp mü'min ve müttakıy oldular. Ondan ötürü
buna Terk-iman denildi. Lafızda hafifletilip Türkman dediler. Türkman'ın
adı ol vakitten beru konuldu." (Neşri Tarihi, s. 14, TTK yayını)."Terk'i
iman"dan (inanç bırakmaktan) Türkman gelirmi, gelmez mi?.. Önemli olan
gerçek şudur: Bütün araştırmalara ve tahminlere göre, TÜRK adı, Ortaasya'
daki insanlardan bir bölüğüne sonradan verilmiştir. Bu "sonra": Türklerin
Tarihe girişleri zamanıdır.
TÜRKLER HANGİ YILLARDA
TARİHE GİRDİLER
Uygur ve Tatar gibi en yakın
akraba uluslar arasında Türkler ne zaman ve nasıl Tarihe girmişlerdir?
Bir ulusun Tarihe girmesi,
yazılı Tarihte anılmasıdır. Bu da, SINIFSIZ bir toplumun, Tarih öncesinden,
sosyal sınıflı Medeniyete değmesiyle başlar. İlkel toplum, o zaman, YAZI'nın
bilindiği Medeniyette, yazarların kaleminden sayfalara geçer. Türklerin,
Yakındoğu ve Uzakdoğu medeniyetleriyle ilişkiler kurması,Tarihte Türk adının
işitilmesine yol açmıştır.
Türklerin ilk Medeniyetle
ilişkisi Çin'de olmuş görünüyor. Türkler Çin'i "TAVGAÇ" yani: Ulu, Kadim,
Tekniğe Fenne sahip sayarlar. "Türklerin Çinlilerle münasebeti, milattan
200 yıl önce egemen olan "Hynong-nu"; yani Hün adındaki Türk devleti zamanında
vardır. Milattan 174 yıl önce, Çin'den Türk Hanına bir prenses getirmek
üzere Türk sarayına giden Cung-Hang-yue adındaki Çinli elçi, Türklerin
Çin medeniyetine karşı gösterdikleri taklit eğilimini Türk hayatı için
zararlı gördü. Bu zat, Türkleri sevdiği için Türk sarayında kaldı. Bir
daha Çin'e dönmedi." (Z. Gökalp: Türk Töresi, s.7). "İslamlıktan
önce Türkler, Çinlileri biricik ayık ve bilgili olarak tanıyorlardı. Orkhon
Kitabesi,Çinlilerin Türklere kendi Ayık ve Bilik'lerini verdiğini söylüyor.
Thomsen, ayık sözcüğünü "Medeniyet" olarak,Bilik sözcüğünü "Bilgi" olarak
tercüme etmiştir." (Orkhon kitabeleri, s.4) (Z. Gökalp: Keza,
s.)
"Kitab'ül İlm'ün Nafı"
bu yanı daha açık koyuyor:
"Uygarların eski edebiyatından
pek az şey kalmıştır.Avrupa bilginlerince bilinen Uygur lehçesinde yazılmış
bu az sayıdaki elyazılarının hepsi,İslamlığın kabulünden sonra yazılmıştır.
Ve elimizde bulunan en eskielyazısı, I. ci miladi yüzyıla dek çıkabilir."
(Keza).
Türkiye'nin Türkleri içinde
en büyük Türkiyatçı olan Ziya Gökalp'e göre, Türk'ün Tarihöncesinden Medeniyete
el uzatışı, İsa Doğumu'ndan 2 yüzyıl önceleri olmuştur. Türklerce, Medeniyetin
en göze çarpan aygıdı ve belgesi olan Yazı'nın kullanılışı ise, ondan ancak
700 yıl sonraları görülür.
"TÜRK TOPLUMU" ve DİN
Batı'da Akdeniz medeniyetinden
ROMA İmparatorluğu çökerken, ona "coup de grace" (son kurşun)u indiren
Barbarlar akınının koçbaşı Hünler idi. Uzakdoğu'da Roma'nın karşılığı demek
olan Çin medeniyetinden TANGI.AR sülalesi çökerken, ona son kurşunu vuran
Barbar akınının koçbaşı, İslam kültüründe "Kıyamet alameti" sayılan Tibetli
TUFAN ulusları oldu. (H. Kıvılcımlı: Tarih - Devrim - Sosyalizm,
s. 260).
Yakındoğu da Antika medeniyetler
zincirinin son halkası olan İSLAM medeniyeti çökerken, ona son kurşunu
vuran Barbar akınının koçbaşı, bir çeşit Tufan sayılan, Hün torunlarından
Cengiz Moğolları, Timur Tatarları oldular. Roma medeniyetinin rönesansı
olan BİZANS medeniyeti, Batı'dan gelme Hristiyan Barbarlarla yalnız aşı
edildi; çökeceği sıra, Doğu' dan gelme son Müslüman kurşunu vuran koçbaşı
artık, (Hün-Moğol - Tatar değil), doğrudan doğruya TÜRKLER(Selçuklu - Osmanlı)
oldu.
Önce Din nedir? En geniş
anlamıyla, herşeyden önce Toplumcul bir olaydır. "Toplum mu Dine
etki yapar, Din mi Topluma?" sorusu önümüze çıkmamazlık edemez. Toplum
Dini yarattığına göre, yaratan mı yaratığı etkiler, yaratık mı yaratanı?
Bu metafizik: "Yumurtamı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan?" sofizmidir.Gerçekte,
hem tavuk yumurtadan, hem yumurta tavuktan çıkar. Dolayısıyle: Toplum Dine
etki yaptığı gibi, Din'de Topluma etki yapar. Mesele, hangi elle tutulur,
somut şartlar içinde, Toplumun Dine ve Dinin Topluma neden ve nasıl etki
yaptığını araştırmak ve bulmaktır.
Özel anlamıyla Din Nedir?
Toplumda, insan kişilerin düşünce ve davranışlarına, kişiler üstü güçlerin
etkilerini yorumlayarak uygulayan, teorik bir dünya görüşü ve pratik bir
evren düzenidir. İsa'nın doğumu sıralarında doğduğu anlaşılan "Türk
toplumu"na hangi kişiler üstü etkiler; ne gibi yorumlamalara ve uygulamalara
yol açan dünya görüşleri getirmiştir.?
"TÜRK DİNİ"
Ziya Gökalp bir "Türk dini"nden
bahsederken, o dinin Türk sosyal yapısının bir ürünü olduğunu şöyle açıklar:
"Türk dininin genel izahı
bize gösterecektir ki, eski Türklerde tanrılar, sosyal zümrelerin sembolleri
gibidir. Her tanrı mutlaka bir zümrenin vicdanını temsil eder: Aşiretin
timsali Ogan, Batınların timsali Yersu'lardır. Batınların aşiretten doğdukları
gibi, Yersular'da Organ'ın oğullarıdır. Buguhan, cemaatini 4 orduya ayırmış,
herbirini bir cihetin bekçisi tanıtmıştı. Bu sosyal örgütün lahuta in'ikasından
(gökyüzü aynasına çarpmasından): Gök, Kızıl, Ak,Kara Han'lar diye 4 ikinci
derece Tanrı vücuda geldi. Bunlar Ogan'ın oğulları sayıldı. Sonraları,
sosyal zümreler bölündükçe, Tanrıların sayısı da o bölümlenişe paralel
olarak arttı.Bu tanrılara Yersu adı verilmesi, Türklerin toplantıları vahalara
ve büyük ırmaklara tabi olmasındandır." (Z.Gökalp: Türk Töresi,
s. 29).
Görüyoruz. Burada Dinin
Türk toplumuna etkisinden çok, Türk toplumunun Din üzerine kesin etkisi
vardır. Gerçi bir yol doğmuş bulunan Din'in, ondan sonra karşılıklı olarak
Türk toplumuna yapmadığı etki kalmıyacaktır. Örneğin:
"Türklerin ülkelere bağlı
Yersuları olduğu gibi, doğrudan doğruya her Boy'un koruyucusu olmak üzere,
özel bir Tanrısı vardı. Mahmud'u Kaşari bunlara Cığı = Cıvı adını veriyor.
İki Boy savaşacakları zaman, savaş gününden önceki gece sırasında, o kabilelerin
Cıvı'ları savaşırlarmış. Bunlardan hangisi üstün gelirse, sabahleyin onun
Boy'u üstün çıkarmış. Böylece, kan davalarının, gazvelerin, kabile savaşmalarının
başlıca sebepleri Cıvı'lar olduğu anlaşılıyor. Bir kabileden bir-tek kişiye
saldırnıak, onun taptığına saldırmaktı. O halde, tek kişinin öcünü almak;
taptığın öcünü almak demek olurdu. Bu suretle, kadın dininin bir asabiyet
dini olduğu ortaya çıkıyor. Aile dayanışmasını var eden ve boyuna kuvvetlendiren
Cıvı'larla, Yersu'lardır. Oguş ile Boy ilk ailelerdir. Bunların dayanışması,
aile asabiyetidir." (Z. Gökalp: Keza, s. 30).
Bu sözlere bakılırsa: "Savaşanların
başlıca sebebi Cıvı'lar" sanılır. Ama, daha önce Z. Gökalp'in kendisi,
Cıvı'ların da Yersu'lar ve Ogan'lar gibi, "Gök aynasında
görünen sosyal örgüt sembolü olduklarını açıkladıydı. Demek Cıvı'lar
savaşın sebebi değil; Kabile, Boy, Aile savaşlarının sadece bayrağıdırlar.
Yakındoğu'nun İslamlığından ve Uzakdoğu'nun Budistliğinden önceki Türk
toplumu, kendi NORMAL Tarihöncesi çağını yaşarken, yaptığı bütün kişi üstü
etki yorumlarında, yani Din kavramlarmda kendi öz yapısının gerekleriyle
sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Dinin Türk toplumu üzerine etki yapmasından
çok, Türk toplumunun Din üzerine yaptığı etki göze çarpmış; idealistler
dahi bu yanı saklıyamamışlardır. Türk toplumuna Din dışarıdan gelmemiş,
kendi içinden doğmuştur. Dinin etkisi toplumun etkisi ile kaynaşık bulunmuştur.
NUH - TUFAN - TÜRKLER
Türk toplumuna dışarıdan
geldiği için "etki yapmış" sayılabilecek iki Din vardır:1- Uzakdoğu'da
Budizm, 2- Yakındoğu'da İslamlık.. Bugünkü Türkiye'de yapılan
bir anket: "Türk toplumuna Dinin etkileri"ni araştırınca, ne Tarihöncesindeki,
ne Uzakdoğu'daki Türk toplumları müradedilmemiş sayılabilir. O zaman konuyu
şöyle belirlendirmeliyiz: "Yeryüzünün Türkiye denilen toprak bölümündeki
Türk toplumuna İslam dininin etkileri nelerdir?"
Türklerin İslam dininden
etkilenmeleri, Cermenlerin Hristiyan diniyle etkilenmelerini andırır. Semit
geleneği, ilk insanı Adem ile Havva'ya bağladı. Bunun anlamı ayrı bir konudur.
İlk Sümer medeniyetini, İslamlığın Tufan adını verdiği biçimde, suların
basması gibi basan Semit Barbarları akını üzerine insanlık Nuh oğullarına
bağlandı. Tarihte ve mitolojilerde anılan Nuh oğullarının adlarına bağlı
uluslar göz önüne getirilirlerse, şaşılacak bir gerçekle karşılaşıyoruz:
Bütün adı geçen uluslar, Tufan olayı sırasında, Yakındoğu medeniyeti ile
uzaktan yakından ilişki kurmuş Tarih öncesi toplumlandır. Başka deyimle,
"Nuh Oğulları" denilen insanlar, Tarihe değmiş Barbar yığınlarıdırlar:
Friyalılar, Cimmerler, Skitler, Medler, Ionyalılar, İberyalılar, Toğormanlar
JAFET'in oğulları; Elamlar,Asurlar, Ermeniler, Aramlılar v.s. HAM'ın
oğulları Keldanlılar, Araplar, Mısırlılar, Libyalılar, Faslılar, Nümidler,
Ken'anlılar SAM'ın oğulları sayıldılar.
Tufan'dan sonra Tarihe (ama,
Yakındoğu medeniyetlerinin tarihine) giren bütün o adı geçen uluslar, Tufan
sırasında MEDENİYET siciline geçirilmiş bulunan Semit jenealojisine bağlanmak
zorunda kaldılar. Yakındoğu medeniyetleri çevresinde Tarihe giren Türkler,
Nuh oğlu Yafes dölünden sayıldılar. Müslüman Pers tarìhçileri o kadarla
da yetinmediler. Türkleri Muhammed peygambere yaklaştırmak için, Arapların
bağlandıkları SAM adından çıkartmaya çalıştılar: Bu kadarına karşı artık
Türk Müslüman yazarlar bile karşı çıktılar:
"Oğuz Khan, İbrahim Aleyhisselam
oğlu, İshak oğlu, Iys'in oğludur dediler. Yanlış yaptılar. Çünkü, Iys Küçük
- Rum atasıdır ki, İkinci - Rum'dur. Sam oğlu Erfahşad dölündendir. Oğuz
ile Türk ve Moğol, Birinci - Rum gibi Yafes çocuklarındandır. Selçuklular
dahi İbrahim'e ulaşır demek, kimi Pers tarihlerinde anılır, ama bu Perslerin
şeni taassuplarındandır." (Neşri Tarihi, C. I, s. 56).
TÜRKLER DİNSİZ, ya da
TABİATA TAPICIYDI
İslam dini ile karşılaştıkları
sırada Tüirkler bir tek sistem değillerdi:
"Birçok sınıflardan kimileri
Müdun (Kentler) ve Hüsun (Hisarlar) sahibidirler. Ve kimileri Berr'dirler,
yani derim; evleriyle dağ tepelerinde ve ovalarda otururlar. Bunlar dahi
kimi güneşe ve kimi puta ve kimi sığıra ve kimi ağaca, kimi taşa taparlar.
Ve kimileri dahi vardır, hiç DİN BİLMEZLER. Ve kimileri Yahud'e taklit
ederler, krallarına Khan derler: İpekler giyip, alyaldızlı. tac ururlar.
Bu taife pek behadır olurlar Ve bunların topu Nuh oğlu Yafes oğlu Bukas
Khan çocuklarındandır. " (Neşri Tarihi, C. I. s.8).
Dinsizden Yahudi taklidi
Khan'lısına dek çeşitleri vardı. Kent ve Hisarda oturanlar, besbelli Yakın
ve Uzak Doğu medeniyetleriyle temasa geçen azınlıktı. Asıl Türk uluslarının
büyük çoğunluğu "GÖÇER EVLİ" (Göçebe çadılı) idiler.
"Menzilleri Ceyhun'la
Çin arasındaki Türkistan ülkeleridir. Körtak ve Ortak dağlarının üzerinde
kara evlerle yaylayup (yazı geçirip) ve kışın Bursun, Kakyay, Karakurum,
Kari ve Sayran adlı yerlerde kışlarlardı. Kralları Khakan'ın taht yeri,
Talas adlı şehirdi." (Neşri, Keza).
İslam tarihleri, çoğu, Mitolojilere
karışık ve karanlıktırlar. Ravzat'üs Safa'ya göre Yafes Pers kahramam Cyrus
(Kiyumres) gibi, İsa'dan 600 yıl önceleri yaşamıştır. Yasef 240 yaşındayken
Zib Bakuy sahneye çıkar. Cyrus'ten 170 yıl sonra Oğuz görünür. Hangi rakam
doğru?
Neşri, tarih kargaşalığına
bir düzen vermek için, Nuhoğlu Yafes'e bağladığı Bulcas'la Türk Tarihini
başlatıyor. Önce, "Bulcas'ın iki oğlu vardı: Biri Türk, biri Moğol"
diyor. Bu oğulların kum gibi, ağaç yaprağı kadar kalabalık dölleri bulunduğunu
anlatıyor. Daha bu sözü bitirmeden, Bulcas'ın iki oğlunu unutuyor. "Bulcas
ölünce, büyük oğlu Zib Bakuy yerine geçti" diyor. "Bunun atasından
mülkü ve saltanatı ve şevketi ve mehabeti ve askeri çok" bildirisi
ile, Zib Bakuy'un şu dört oğlunu sayıyor: 1) Kara Han; 2) Or Han, 3) Güz
Han, 4) Gür Han...
Karahan: "Dinsiz, kafir
ve cebbardır. Türkistan'dan Doğu ve Kuzey ülkelerini ele geçirdi" (Neşri,1/10).
Kara Han'ın kendisi "dinsiz" iken, bir de bakıyoruz, anasından doğar
doğmaz Müslüman olan bir harika çocuğu dünyaya geliyor. "Oğuz adında
bir oğlu oldu. Hak teala anı Tevhid'e (Tanrının birliğine) irşad etti.
Bu, halkı hakka davet edince, atasıyla yaman savaş (vahşet'i azim) oldu.
Oğuz'la atası arasında 75 yıl öldürüşme (kıtal) yapıldı... En sonra Kara
Han öldürüldü. Oğuz Doğudan Batı'ya varınca yeryüzünü ele geçirdi."
(Neşri,1/10):
TARİH ÖNCESİNDE OĞUZ
MİTOLOJİSİ
Oğuz kimdir. Bütün Türk ve
Moğol geleneklerinin en büyük mitoloji kahramanıdır Herşey, hatta Türklük
onunla başlamışa benzer. O ne zaman yaşadı?
Neşri'ye bakılırsa, Kara
Han ile Oğuz arasındaki savaş: "Bu kaziyye, İbrahim Aleyhisselam zamanında
idi. Oğuz ona iman getirmişti." (Neşri,1/12). "Türkler Şöyle zulum
ederlerdi ki, Hakkın Kelam'ı Kadim'inde andığı İskender Zülkarneyn meğer
bu ola derlerdi." (Keza).
İbrahim: Sümmer Kenti
Ur'dan Mısır a göçmüş Semit'tir. Arap ve İsrail uluslarının başlıca atalarıdır.
Cyrus: Med'leri yenerek Pers'leri Medeniyete geçirmiş başlıca atalarıdır.
İskender: Grekleri ve Persleri yenip Makedonya'lıları Medeniyete
ulaştırmış atalarıdır. İbrahim: İsa'dan binlerce yıl önce; Cyrus:
560-523 yıl önce; İskender: 356-323 yıl önce yaşamışlardır. Oğuz,
bunların her üçü ile de bir zamanda yaşamış olamaz. Oğuz'la bu üç Tarihcil
Devrim kahramanı arasında eşitlik, olsa olsa, Oğuz'un da İbrahim - Cyrus
- İskender ile rol benzerliği olabilir.
Akkad medeniyeti
sonunda İbrahim, Med medeniyeti sonunda Cyrus, Pers medeniyeti
sonunda İskender: Ortaasya insanlarının besbelli, sosyal yapılarında değilse
bile, düşüncelerinde büyük yankılar uyandırmıştır. Bu kutsal yankılar,
Türk ve Moğol geleneklerinde, Oğuz Han tipinde bir mitolojik kahraman biçimini
yaratmıştır. Bu kahramanı İslamlar kendi Arap – İsrail geleneklerine uyarak
İbrahim'e; Acemler kendi Pers geleneklerine uyarak Cyrus'e karıştırmış
oluyorlar.Yalnız, "Türkler şöyle zulum ederler" denildiğine göre,
Türklerin kendileri için Oğuz: "İskenderun ta kendisidir." Hakikate
en yakın olanı da, Türklerin, İsa Doğumu'ndan önceki 4.cü yüzyıllarda Pencap'a
dek giden İskender'le ilişkili olmalarıdır. Netekim Grek tarihçisi Plütark,
İskender'in Persleri devirdikten sonra Amazonlarla.karşılaştığını masal
gibi anlatır. Ortaasya'nın "Amazonlar"ı, Tomris'in Majesterler'inden
başka kim olabilir?
Oğuz Han, yalnız İbrahim,
Cyrus ve İskender gibi Yakındoğu kahramanlarını değil, Uzakdoğu'nun Çin
ve Hint kahramanları gibi, Batı Roma medeniyetine son kurşunu vuran Atlı
Han (Atila)yı da kendi kişiliği içinde toplar:
"Müverrih ider: Vakta ki
Oğuz: Çin, Hıtay, Gür, Gazne, Hind, Sind, Türkistan, Deylem, Babil, Rum,
Efrenç, Rus, Şam Hicaz, ,Habeş, Yemen, Berber.. çün, bu denli illeri ele
geçirdi, yine asıl vatanına, Ortak ve Kürtak'a dönüp, çocukları Gün, Ay,
Yıldız Hanları sağ yanına (Meymeneye), Gök, Tak, Dingiz Hanları sol yanına
(Meysereye) yerleştirdi." (Neşri,1/14).
TÜRK: KAN - HAN ÖRGÜTLENİŞİ
Tarihte Atila: Çin'den
Fransa'ya dek, Cengiz: Uzakdoğu dan Yakındoğu'ya dek büyük ülkeleri
ancak Roma ve İslam medeniyetlerinden sonra kaplamışlardır. Ama Asya' yı,
Afrika'yı; Avrupa'yı baştan başa fethetmiş hiçbir kahraman yok. Bu bakımdan
Oğuz Han, TARİH için olduğu denli, COĞRAFYA için de gerçek kişi olamaz.
Belki İskender, belki Atila, belki Muhammed gelenekleri hep birden Türk
toplumları içine OĞUZ biçiminde Kişileşmiş olarak girebilir. Başka deyimle,
Oğuz, bütün başından geçenlerden de açıkça anlaşılacağı gibi, Tarih ve
Coğrafya ile hiç ilişiği bulunmayan, sadece bir efsane yiğitidir. Türklerin
"Türk" adını aldıkları; yani "Töreli" oldukları çağda, Tabiata
ve Atalara tapan Toplum, kendi töreleniş yapısını KUTSAL anlamda OĞUZ bir
ATA kılığına sokmuştur.
Oğuz Han'ın Homer ve Hezyod'daki
Zeus Tanrı gibi bir mitoloji yaratığı olduğu, ondan sonraki gelişimle de
açıklanır. Oğul diye adları konulan. "HAN"lar da gerçek Tarihcil kişiler
değildirler: Bütün ilkel Toplumlarda görülen Kan (Gens) teşkilatının sembolleridirler.
Gens ile Kan ve Han (Khan) sözcüklerinin birtek insancıl kökten çıktıkları
ortadadır. Sosyal akrabalık ilişkilerini sınırlandırma örgütü olan Gens
– Kan bölümleri, nasıl tek Aile kökünden 2'ye, 4'e ve ilh. ayrılarak bölünme
ile gelişirse, ilkel Türk toplumunda Tarihe geçmiş HAN sayıları ve bölünmeleri
de, tıpkı öyle gelişmiştir.
Bulcas'ın Türk -Moğol diye
yalnız 2 oğlu vardır. Ama, Bulcas ölünce, yerine ne Türk, ne Moğal adlı
oğlu geçmez: Zib Bakuy geçer. Çünkü Türk ile Moğol, gerçek kişi değil,
bir Toplum örgütüdürler. O örgüt içinde, anlaşılan ilk Babahan tipi Bulcas'tır.
O kişi ölünce yerine Zib Bakuy geçmiştir. Ravzatüs Safa'ya göre: "DİB"
sözcüğü "TAHT" demektir, "BAKUY" sözcüğü "ULU" demektir. Bu bakımdan Zib
Bakuy'un kendisi bile, bir gerçek kişi olmaktan çok, ilk Babahanlık
denemesine verilmiş, "ULU TAHT" anlamına gelen bir mitolojik addır.
Zib Bakuy'un 4 oğlu olur.
Zamanla Toplum büyümüş, ilk 2 Kan, yeniden ikişer bölünerek 4 olmuştur.
Her Han (bütün Gens = Kan örgütlenmelerinde olduğu gibi) bir Totem le belirtilir.
Totemler, Türklerin tabiat inançlarına uyarak: Yön (cihet), Mevsim, Dağ
adlarını alırlar. Zib Bakuy'un dört oğlundan: Kara, Türklerde Kuzey
yönü demektir; Güz, bildiğimiz sonbahardır; Or Han ile Gür
Han, Oğuz' un, efsanece dünyayı fethettikten sonra "vatanı aslisi"
olarak çekildiği Ortak (Or Dağ) ile Kurtak (Gür Dağ), yani iki kutsal Dağ'dan
(tak'tan) başka ne olabilir?
Oğuz Han'ın babası diye
gösterilen Kara Han "Kuzey" insanı olarak, Batı – Güney'e düşen
Türkistan Türkleri kadar Medeniyete değmemiş olduğundan, "DİNSİZ" kalmış
Toplum sembolüdür. Mekan içindeki ayrılık, zaman içinde de farklılaşmalarla
devam etmiştir. Bulcas çağında Türk toplumu 2 Kan (Khan)lı (Türk - Moğol)
iken, Zib Bakuy çağında 4 Khan (Han)lıdır. Oğuz çağında Kan (Khan) örgütü
birden ikiyen ayrılmıştır; Sağcıl: Gün - Ay - Yıldız totemli Kan'lar
yeryüzünden erişilemiyecek denli yüksek, neredeyse Tabulaşmış olurlar;
Solcul: Gök - Tak (dağ) – Dingiz (Deniz) Totemli Kan'lar, daha elle
tutulur dünyamızın parçaları olurlar.
| Kaonfederasyon |
OĞUZ KHAN
|
|
|
|
|
MEYMENE (SAĞCIL)
|
MEYSERE (SOLCIL)
|
|
|
|
|
| GÜN |
AY |
YILDIZ |
GÖK |
TAK |
DİNGİZ |
|
|
Kan...
|
| Kayı |
Yazır |
Avşar |
Bayındır |
Salur |
İngildir |
| Bayat |
Döğer |
Kartuk |
Becenek |
Aymur |
Büldür |
| Alka |
Dordurga |
Bigdili |
Cavundur |
Alayundlu |
Yive |
| Karaveli |
Yabırlı |
Yarkın |
Çebni |
Üregir |
Kınık |
|
......Boy
|
Türk toplumu, inanç bakımından
henüz yarı yerde, yarı göktedir. Uzak Umman ve Çöl - Kervan yolculuklarının
beşiği olan Irak medeniyetinde inançların nasıl yerden göğe çıktığı, gökte
Ay - Gün - Yıldız sembollerine Toplumdaki Kan bölümlenişlerini (7'li Kan
ve Hafta gibi) aksettirdiği göz önüne getirilsin. Yakındoğu medeniyetiyle
ilişkilerin bırakacağı etkiler sezilebilir. Oğuz Han, Kara Han'la Zib Bakuy
Han'ın Kan bölümlenişini çok daha geniş ölçülerde geliştirmiştir. Oğuz
Töresi budur. Oğuz'la birlikte Türklerin Türk (Töreli) oluşları ondandır.
Oğuz dünyasının 6 aşiretinden
her biri, ayrı ayrı hep 4'er Kan (Khan)lara bölündüler. Oğuz Kan'ı,
önce Bulcas Kan'ı gibi 2 bölüğe (Meymene: Sağcıl ve Meysere: Solcıl) ayrılmış
en büyük Konfederasyon'dur. Oğuz Konfederasyonu'nun her biri 3'erli
Kan topluluklarını içine almış 2 büyük Federasyon'u kaplar.
Her Federasyonun 3'erli ana Kan'ları, yeniden Zib Bakuy Kan'ı gibi, 4'erli
Kan'lara ayrılır:
Böylece, Oğuz Yürüm'ü (Menkıbesi)
ile anlatılan şey, bütün bu 24 Kan'ı içine almış en büyük Kandaşlar
Konfederasyonu'dur. Yalnız bugünkü Türkiye haritası içinde, o 24 Kan'dan
çoğunun adları birçok yerlerin adları olarak yaşamaktadır: Yazır, Dudurgu,
Avşar, Karkın, Bayındır, Anamur, Alayund, Yüreğir, İğdir, Burdur, Kınık
gibi... Anlaşılıyor: İslam medeniyetinin çöküş aşamalarından hemen bütünüyle
Oğuz oymakları (ve Kazi ları) Ortaasya'dan kalkıp, Totemleri, Tabuları
ile bugün yaşadıkları Küçükasya'ya akın etmişlerdir. İslam Tarihi bu olayı
pekiştirir:
"Bütün bu Türkler (müvahhid)
(Tanrı birliğine inanmış) dırlar ki, Türkistan'da ve Maveraünnehir'de,
Horasan'da, Fars'da, Irak'ta, Azerbaycan'da, Diyarbakır, Ermeniyye, Rum,
Şam, Mısır ve Mağrip'te oturanlar... Ve Oğuz'un bu 24 çocuğunun züriyetindendir
ve dahi Oğuz ile Türkistan ülkelerine kaçan ebna'i a'mam'ının neslindendir.
" (Neşri,1/12).
ALLAH SAYISI - KAN SAYISI
İlkel toplumlardan Medeniyete
dek aktarılmış kutsal rakamlar, hep Toplum örgütüne giren Kan'ların sayısına
uygundur. Türklerde Boy adını da alan Khan sayısına uygun
rakamlar kutsallaşmıştır. Belli bir Türk Toplumunun sosyal gelişim konaklarına
göre Boy'ların normal sayıları 2-4-8-24 olarak çoğalır. Kimi savaşlarda
bir Boy tüm yokedilebilir. O zaman Toplum ikiye bölünmeden doğmuş çift
rakamlar yerine; bir eksiği ile: 7-9-17 gibi tek rakamlı olur. Onun için,
kaç türlü Türk toplumu varsa, o kadar çeşitli rakam, sayı gösteren Kan
kümeleşmeleri, Tanrı sayıları bulunur.
"TSİN dininde Doğu'nun
4 Yersu'su vardır ki, 4 Batn'a (Kan'a denilmek istenir) karşılık
düşüyordu. OĞUZ'larda: iki Tsin'in birleşmesiyle (ayrılmasıyle demeli)
4 Tanrı, 4 Yersu olmak üzere 8 allahın ortaya çıktığını görmüştük. YAKUT
dininde: 8 sayısı da sol Kol olmak üzere yeni bir sınıflama çıktı. ALTAY
Türklerinde: Bu iki sayının birleşmesinden 17 sayısı çıktığını görüyoruz.
Ama, Kol'lara ait allahların sayısı ne olursa olsun, daima allahların 2
kola ayrılmış bulunması ve bu allahların Batn'lara karşılık düşesi, İl
dininde genel kuraldır." (Z. Gökalp: Türk Töresi, s. 44)
İslam Tarihine dördüzlü
Oğuz Kan teşkilatı ve kabile Konfederasyonu dışında giren iki tip Toplum
daha vardır:
1- Oğuzların düşmanı olmakla
birlikte, onlar arasında yaşamaya katlanan 7'li Kan teşkilatına "Kabile"
adı veriliyor:
"Ve dahi Oğuz'la düşman
olup Türkistan'a geldiler; 7 Kabiledir: Uygur - Kayıkle - Kıpçak - Karluk
– Kalaç - Agaceri - Ayferi" (Neşri,1/12).
Bunlar, Oğuz töresine katıldıkları
için olacak, Türk (Töreli) sayılıyorlar.
2- Oğuzlarla bağdaşmıyan
Moğollar:
"Ve şol taife ki Oğuz'a
boyun eğmediler. Onlar, Kuzey ve Doğu bölgelerine kaçıp, başka beldelerin
7 nci iklimine varıp yerleştiler: Şimdiki halde, ol yerlere Moğolistan
derler. " (Keza).
Böyle Etnografïk bölümleme
yerine Sosyolojik bölümlemeye başvurursak, Ortaasya Türk toplumu içinde
genellikle ulaşılmış sosyal gelişim basamaklarına göre, "DİNSİZLİK" bir
yana bırakılırsa, üç tip DİN belirdi:1- ŞAMANLIK; 2- İL dini; 3 - İLHANLIK
dini..
En orijinal, Türk toplumu
yapısından kaynak alan din Şamanlık'tır. Sosyoloji bakımından Şamanlık,
Morgan'ın sınıflamasına göre: Aşağı Barbarlık Konağı'ndaki ANAHANLIK
düzenine giren inançlar sistemidir. İl dini ile İlhanlık
dini, Türk toplmnunun Uzakdoğu da az çok medenileşmiş Çin toplumu ile olan
ilişkilerinden kaynak almışa benzer. Daha doğrusu, çevre etlkisi altında
Şamanlığın geçirdiği değişikliklerle olmuşlardır. Sosyoloji bakımından
İL dini de, İLHANLIK dini de Orta Barbarlık Konağı'na girerler. Ama bunlar,
iki ayrı aşamadırlar.
İL dini: Şamanlığın
temeli olan Ananahanlık (Ana hukuklu Kan örgütü) ile, onu erkek
yararına değiştirmeye çalışan Babahanlık (Baba hukuklu Kan sistemi)
arasında kurulmuş, eşit haklı bir uzlaşma dinidir. Onun için Ziya Gökalp,
haklı olarak şu gerçeği belirtir:
"Oğuzların teşkilatı
incelenince görülür ki, BOZOK ve ÜÇOK adlarındaki iki aşiretin birbirinin
eşit ve tamamlayıcısı olmak üzere birleşmesinden, Oğuz İli var olmuştur.
İL sözcüğü Divan'ı Lugat'a göre BARIŞ anlamındadır: Filan bey, falan beyle
İL oldu – BARIŞ yaptı demektir. İLCİ deyimi ile BARIŞÇI anlamınadır."
(Z: Gökalp: Keza, s. 36).
İLHANLIK dininde:
Artık Anahanlık yenilmiştir. Yenilgin olarak kötülenmiş ve Babahanlığın
zıt kutbu durumuna sokulmuştur: "Mükafat ve Ceza verme allahlarının
iki tabakaya ayrılmasından, İlhanlık dini vücuda gelir." (Keza, s.
53).
ŞAMANLIK: ANAHAN DİNİ
İlk cinsel yasakları ile;
KAN kutsallığn sembolü olan Totemler dinidir:
"Tsinler, daha aşiret
hayatı yaşarken, aşiret 4 Batından derleşikti. Her Batın (karın), ordugahın
bir cihetini kendisine tahsis ettiği için, cihetler, Batınların sembolü
renklerle boyalıdır. Her Batın'ın bir Totemi vardır ki, bir hayvan adıdır.
Her batın kendisine bir mevsimi kutsal zaman saydığından, kendi Totemini
özel mabuduna (tapacağına) ve gene kendine has olan mevsimde kurban
eder. Elemanlardan her biri, Batın'lardan birinin sembolüdür. Tüm aşiretin
Totemi ise Öküz'dür. Bundan dolayı, yıl ortasında 4 tapacağın babasına
öküz kurban edilir." (Z. Gökalp: Keza, s.16).
"4 elemanın temsil ettiği
tapacaklara, Orkhon Kitabesi'nde YERSU'lar adı verir. Yersu'lar ilkin 4
iken sonra 3'e, daha sonra 8'e ve en sonra da 17'ye çıktılar." (keza,
s. 34). "Renk deyimleri vaktiyle birer ayrı kutsallığın sembolleriydiler.
İlk zamanlar, aşiret 4 Batın'a ayrılmıştı. Her Batın'ın ayrı ortak vicdanı,
ayrı dayanışması, ayrı ülküsü vardı. Bu ayrılıkları cihetlerden, mevsimlerden,
elemanlardan, hayvanlardan, renklerden edinilmiş 4 çeşit sembollerde görüyoruz.
Bu 4 Batın'dan her birinin ayrı bir kutsallığı vardır. Kutsallığın 4 çeşidi,
bu 4 çeşit sembollerden tecelli eder... Batın, ailenin en eski ve en büyük
dairesidir." (Keza, s.20).
Burada Arapça BATIN denilen
aile, Morgan'ın Gens dediği KAN (KHAN)dan başka birşey değildi.
Toplum Kan örgütlü, Din o örgütçe Yersu'lu ve Totem'lidir:
"Tsinlerin dini, özellikle
aile dayanışmasını var eden ve güçlendiren bir dindir. Her Yersu kendi
Batın'ının özel koruyucusudur, has tanrısıdır. Bu din bir yandan aileye
ve Totemizme bağlı olduğu halde, öte yandan ANACIL NESEB'e dayanır. Buna,
kadın elemanına bağışladığı imtiyazlardan ötürü, KADIN DİNİ de denilebilir.
Avrupa'lıların ŞAMANİZM dedikleri din, Türklerin yalnız bu Kadın Dini sisteminden,
yani 4'lü sınıflamaya dayanmış TSİN dininden ibarettir." (Keza, s.20-21).
"Bu dinin ruhanileri:
KAM'lar, yahut KAMAN'lardır. Şaman sözcüğü bundan çıkmıştır. Şaman'a Yakut'larda
OYON adı verilir ki, Oğuz'lardaki OZAN sözcüğü ile aynı asıldandır. Böylece,
OZAN'ın kadim zamanda ŞAMAN olduğu anlaşılıyor. Yakut'larda kadın Şaman'a
ODAKAN derler... Erkek Şamanlar da yaptıkları dini yahut sihircil törenlerde
başarı kazanmak için, kadın gibi saçlarını uzatırlar, kadın elbisesi giyerler,
ince sesle konuşurlar, hatta kendilerinin gebe kaldıklarına, birtakım balık,
karga, ve ilh. gibi şeyler doğurduklarına inanırlar....Şaman, kadına ne
denli benzerse, manevi değeri o denli çok olur. Bu kadınlaşma din mecburluğu,
Şamanları ters cinsiyete dek götürdüğü söyleniyor." (Keza, s. 21-22).
Babahanlık'ta nasıl Baba
hukuku egemense, Anahanlık dini olan Şamanlık'ta da Ana hukuku egemen olmuştur.
Yakut'larda her Şaman'ın
AYEKİLA adlı bir Totemi vardır. AYE: Ana demektir. KİLA: Hayvan demektir.AYEKİLA:
Ana-hayvan anlamındadır ki, Anacıl Totem demektir. Bundan başka, her Şaman'ın
AMAGAT adlı bir müz'ü vardır. Orkhon Kitabesi'nde bu maddeden kök almış
bir de OMAY sözcüğü vardır ki, Thomsen'ce TANRIKIZ diye tercüme edilmiştir.
"Dişi koruyucular, Şaman'lara
mahsus değildir. Yakut'larda laiklerin de birer AYEHEZİT'i vardır. AYE:
Ana demektir. HEZİT: (ci) edatıdır. AYEHEZİT: Anacı demektir. Bu da dişi
bir ruhtur ki, laik olan kişinin koruyucusudur. Görülüyor ki, Şamanizm
teşkilatındaki gerek Totemler, gerek Koruyucu ruhlar hep dişidir, bu dinin
kadın dini olduğu bununla da sabittir." (Keza, s.22).
İlk Türk dini, ilk Türk.toplumu
gibi, eşitliğin, kardeşliğin ve mutluluğun dinidir. Çünkü içine: Sınıf
ve imtiyaz kurdu girmemiştir. Zıtlıkların işlediği Çin toplumu ile Türk
toplumu arasındaki başlıca fark budur.
Çin'lilerden YANG ile
YEN değerce birbirine eşit değildir. Bu sebeple, YANG olan şeyler (Uğurlu,
Yüce), YEN olan şeyler (Uğursuz, alçak) sayılır.. Örneğin, erkek ile sağ
YANG oldukları için Yüce, kadın ile sol YEN oldukları için alçaktırlar.
Kadının Çin'de hakları erkekten aşağı olması ve sol yanın uğursuz tanınması
bu sınıflamayla ilgilidir.
"Türk'lerde iki sınıfın
değeri birbirinden başka olmakla beraber, kemmiyetçe (neçelikçe) birbirine
denktirler." (Keza, s. 35). "Türk'e göre hiç bir şey lakutsi (kutsal
değil) olamaz. Bundan dolayıdır ki, Türkçe lakutsi sözcüğünün karşılığı
yoktur." (Keza, s. 49).
Yüce ve alçak bulunmayan
Toplumun dininde, ne gökler ötesi, ne yerin dibinde ayrı evren de yoktu.
Bir tek herkesin gördüğü şu dünya vardı. Türkler herşeyini eşit, canlı
ve kutsal bildikleri varlığa, olduğu gibi: "ORTA DÜNYA" diyorlardı:
"İlkin budun çağında yalnız orta dünya vardır. Yer'sular yeryüzünde
idiler." (Keza, s. 79). "Orta dünyaya mensup ruhlar, ilkin 4 sınıflamadaki
kutsal çeşitlere ayrılmıştır. Orta dünyanın eski Türkçesi JÖN, ACUN'dur.
Şamanizm devrinde 4 mevsime mahsus kurban törenler ile, senenin ortasındaki
büyük kurban töreni vardı." (Keza, s. 79-80).
İL DİNİ : ANAHAN +
BABAHAN DİNİ
Oğuz adına olan Toplum düzeni,
Toplum içine bir ikilik soktu. Bu ikilik BARIŞ anlamına gelen İL içinde,
eski Anahanlıkla yeni Babahanlığı uzlaştırmak, barışçıl yoldan bağdaştırmak
sayıldı. Topluma ikilik girmişti, ama henüz biri ötekine baskı yapıp üstünlük
gösteremiyordu. Belki 4 mevsim dışında aşiretin ortak yıl ortası töreni
ÖKÜZ tanrı, OĞUZ töresinin kökü oldu. Kadın egemenliği ile Erkek egemenliği
Çin'deki gibi zıtlık içinde sayılmadı.
"Çin sınıflamasından
(Ak ve Kara) adlarıyla iki eşit olmayan tabakaya ayrılıyordu. İkinci (İl)
sınıflanmasında ise; zümreler ve fertler, SAĞ ve SOL adları ile, birbirine
değerce eşit ve birbirinin tamamlayıcısıdır. Bundan başka, kadın ve erkek
cinsleri ak ve kara sınıflamasına değil de, SAĞ ve SOL sınıflamasına sokuldukları
için, iki cins birbirinin eşiti ve tamamlayıcısıdırlar." (Keza, . 35).
İl toplumu Türk toplumunun
anahancı eğilimine karşı henüz açıkça çıkmak cesaretini bulamaz. Ancak,
erkeğin dıştan, zorba egemenlik eğilimini, Oğuz kutsallığının perdesi ardında
kadına karşı yerleştirmekten de geri kalmaz.
Oğuz birleşiminde BOZOKLAR
Sağ kolu, ÜÇOKLAR Sol kolu teşkil ettiler. İki yoldan böylece birleşerek
İL'i var ederlerken, bunların tapacakları da birleşerek 7 HODAY'ı vücuda
getirdiler. Bu birleşim şöyle oluyor: Sol kolu teşkil eden aşiret, eski
din teşkilatını muhafaza ederek İL'e sol kol oluyor. Biliyoruz ki, eski
BUDUN'ın 4 Yersu'su vardı. Bunlardan yalnız DEMİRHAN ile SUHAN kalıyor.
Ama bunlar da, Oğuz'larda adlarını değiştirerek, DAĞHAN ve DENİZHAN oluyorlar.
Yersu'lar, Orta dünya
gökyüzünün, yani hava küresinin oğullarıdır. Yersu'ların babasına Altay
Türkleri OGAN derler. Oğuzlar ise buna GÖKHAN adını veriyorlar. İşte bu
suretle, Sol kolun allahlarını (Gökhan, Dağhan, Denizhan) adındaki 3 Yersu'dan
ibaret görüyoruz.
"Sağ kol ise, eski Yersu'larını
atarak, bunların yerine gökcül tanrılar kabul etmiştir. Bunlar da: Gökhan,
Ayhan, Yıldızhan'dır. Demek asıl biçim değişimi sağ kolu teşkil eden bu
4' te olmuştur. Sol kol, kadın dini sistemini muhafaza ettiği halde, Sağ
kol bir erkek dini sistemini ibda etmiş, ve bu iki sistemin çiftleşmesinden
Oğuz dini doğmuştur:" (Keza, s. 36-37).
"Kadın dini, sonradan
erkek dini sistemiyle birleşerek, İl dinini vücuda getirmiştir." (Keza,
s. 21). Böylece İL dini: Anahanlık'la Babahanlığın melezidir."Oğuz'larda
din başkanları siyaset başkanlarından ayrı değildi. 24 Boy beyi hem siyasi,
hem dini başkandılar. Bunlar Şölen'de toplanarak ellerini birlikte göğe
kaldırdıkları zaman, altışları altış ve kartışları kartıştı, yani duaları
dua, bedduaları beddua idi. Oğuz'ların bu 24 beyden başka, Ozan adıyla
hem kahin, hem şair, hem sihirbaz olmak üzere ruhanileri de vardı. Bunlar
şölen'de Oğuzname'yi okuyarak kobuz çalarlardı. " (Keza, s. 42).
İL dini de, gene Gökalp'in
"BATIN" dediği, Gens = Kan teşkilatının ürünü oldu. Yalnız, Kan
içine yarı kadın, yerı erkek hukuku girmişti:
"ONGUN sözcüğü, Camiüt
Tevarih'e göre OYTUN sözcüğünden kök alır. OYTUN, mübarektir... Bir hayvan,
bir zümrenin. Ongun'u olunca, o zümrenin kişileri o hayvanı öldüremezler,
etini yiyemezler ve ona hiçbir yolda taarruz etmeyip tefe'ülen mübarek
tanırlarmış." (Keza, s. 39). "Oğuz'larda Şölen adlı milli bir ziyafet
vardır ki, bunda 24 Oğuz beyi hazır bulunurlar. Ama kesilen kurbanın etlerini
gelişigüzel yemek olmaz. 6 oktan herbirine mensup olan beylerin ayrı Söğük
(yani, yiyebileceği et kısmı) vardır." "OK'ların, ONGUN'ların SÖĞÜK'leri
olduğu gibi, BOY'ların da Tamgaları vardır. Camiüt Tevarih, her BOY'un
kendi hayvanlarını ve hazinesini kendine mahsusu Tamga ile işaretlediğini
bildiriyor." (Keza, s. 40-41). "Yakut Türklerinde İL dini iki koldan
derleşiktir. Sağ kol: DOKUZ AĞA UZA, Sol kol: SEKİZ AĞA UZA adını alır.
AĞA UZA: Yakutça'da BABA SOYU anlamındadır. AYE UZA da: ANA SOYU'dur. Yeryüzündeki
BATIN'lar sağda 9 ve solda 8 Batın'a ayrıldığı gibi, gökteki allahlar da,
tüm buna paralel olmak üzere, gökyüzünün 9 tabakasını, yeryüzünün 8 bölgesini
tutmuşlardır. Gökyüzü Sağ Kola, Yer Sol Kola karşılık gelir. Gökteki allahlara
Yakutlar TANGER, yani Tanrı derler. Yerdeki allahların ise bildiğimiz YERSU'lar
olduğu bellidir." (Keza, s. 43).
Görüyoruz, Şamanlık'ta allahlıkla
hiç ilgisi bulunmayan erkek cins, toplumda sürünün kendisine getirdiği
güç arttıkça, önce kadını taklit ederek, bir hayli erkekliğini inkar ederek,
kendisini allahlar sırasına sinsice çıkartmayı becermiştir. Bu sinsi egemenliğini
dokunulmaz kılmak için de, yerden göğe çıkartmış, yükseltmiştir. Kadın
kahin, erkek ruhani başkan yapılmıştır: "Eski Türkler, İL dinine KOM
adını verirlerdi. İL dininin din kitabına da NOM derlerdi. İL dinin ruhani
reislerine KOYUN, kahinlerine KAM adını verirler." (Keza, s. 80).
Kan örgütünün bir özelliği
de kapalı dünya oluşudur: "İl dinindeki ONGUN'lar da ayrı mukaddes nev'ileri
gösterir. Bu nev'ilerden her biri, ayrı bir alem olduğu için, diğerleri
için kapalı gibi idi. Binaenaleyh, her biri kendini İç sayarak, öteki nev'ie
DIŞ adını verir. Mesela, şimdiki tarikatlar gibi." "La-kutsi mefhumu olmamakla
beraber, DIŞ İL, bir nev'i kutsiliğe nazaran la-kutsidir." (Keza, s.
79)
İl dini'nin ANAHANLIK toplumundan
BABAHANLIK toplumuna geçit basamağı olduğunu gösteren gelişimler saymakla
bitmez. Örneğin, İl dini'indeki Gök dünya ötesindeki erişilmez gökyüzü
değil, içinde yaşanılan atmosferdi: "Yersuların babası olan Ogan, arzın
göbeğinde otururdu. Bunun Oğuz'larda müradifi olan Gökhan'dan mürad Kürre'i
havalyye idi, asıl sema değildi." (Keza, s. 79)."Yukarı sema'yı
il dini ilkin 3 kat saydı. Oğuz'un sağ Kolu 3 oktan derleşik olduğu için,
yukarıki sema'nın da 3 kat olması tabii idi." "Orta dünya'nın bölgeleri
önce 4 iken, sonra 8, daha sonra 17 oldu." "Bilahare bunlar da AK ve KARA
cinsleriyle ayrıldılar: O zaman AK olanlar YUKARI YÜKSEK, ve KARA olanlar
AŞAĞKİ GÖK'ün hükümüne uydular." (Keza, s. 80).
Erkek, Toplumda egemen olmaya
başlayınca, Tanrılar arasına da erkekler katılmıştır. Bu katılışı Z. Gökalp
şöyle açıklıyor: "Böyle bir zamanda (Batınların hususi vicdanların ikinci
dereceye düşmüş), halkın arasından bir evliya zuhur ederek, mensup olduğu
halkın kollektif vicdanını şiddetle duymaya başladı. Bu kollektif vicdan,
daha yüce bir allah sembolü altında tecelli etti. Daha yüce sema'dan başka
ne olabilir? O halde, bu yeni allah, TANRI yani GÖK adını aldı. Eski allahlar,
adlarının da delalet ettiği gibi, HAKİ (yercil) idiler... şimdi, Batın
ülküsünden daha yüksek bir ülkü, Barış ülküsü (bir halkın aşiretleri
ve batınları arasında kan dökülmemesi ülküsü) doğuyordu. Bu ülkü doğunca,
İl dini de kendi kendine biçimlendi..Bu ülküyü ilk duyana TANRI KUTU ünvanı
verildi. Bu zat,Barış dinini kurmaya ve bunu gerektiren Devlet teşkilatını
vücuda getirmeye kendini memur ve mepus biliyordu. Hükümdarlara TANRI KUTU
KİN YÜZ denildiğini Deginyi yazıyor. TANRI KUTU: Allahın gölgesi, Allahın
ruhu anlamlarındadır. KİN YÜZ ise: Geniş yüzlü demektir. Cengiz sözcüğünün,
Moğollarca bu deyimden değişik olması muhtemeldir." (Keza, s. 46-47).
"TANRl: Bir dünyaların
allahı değildi. Belki bir Türk Uruğunun kavm'ı ilahı (tanrıcıl) idi. Hakan'ın
da Tanrı tarafından gönderildiği Orkhon kitabesinden anlaşılıyor: "Fakat,
yukarıda Türk tanrısı ve mübarek Türk Yersuları şöyle yaptılar: Türk budunu
yok olmasın diye, yeniden bir Budun olsun diye, babam il besleyici Hakan
ile anam İl bilici hatunu yükselttiler, göğün tepesinde tutup yukarı çıkarttılar."
(Orhon kitabesi, s.100-101; Z. Gökalp: Türk Töresi, s: 47).
Erkek: Sürü sahibi olarak
"İL BESLEYİCİ", ama kadın da: Geleneksel Anahan olarak "İL - BİLİCİ" durumundadır.
Kadın - Erkek dengesi: İL - BARIŞ ve birlik getirmiştir. Oğuz onun sembolüdür:
Kişi veya Allah olmaktan ziyade: "Bir Türk Uruğunun" sembolüdür.Osmanlı
Padişahlarının hem siyaset, hem din başkanı (Halife) oluşları üzerine,
"Zıllül lahü fıl erz" (tanrının yeryüzündeki gölgesi) oluşları da,
böylece Türklerde (Töreli insanlarda) İL = Sosyal barış dininden kalma
bir deyimdir.
Tekrar edelim: İl toplumu
gibi, İl dininde de: henüz Babanın diktatörlüğü yoktur. Anahanla
eşitlik vardır. Aile ARDIÇ ağacı ile, Kadın ÇAM (FUSUK) ağacı ile, Erkek
HOŞ ağacı ile sembollüdür. Tören: Hoş ormanında yapılır, ve Çam yerin göbeğinde
bulunur. Ama yücelikte birdirler:
"Tarih'i Cihanküşa, Uygur
evlerinde duvara çizilmiş bir "Mel'un ağaç" bulunduğunu anar. Altay Türkleri,
erkek dinine mahsus erkekcil törenleri yalnız Hoş ağacının ormanlarında
yaparlar. Yine Altay Türkleri için, arzın merkezinde Yersuların başkanı
olan Oğan'ın makamında 6'ncı göke kadar yükselmiş bir Çam ağacı vardır.
Bu ağacın yüksekliği Ogan'ın 16.ncı gökte yerleşik bulunan BAYÜLKEN'e eşitliğini
gösterir... Hoş ağacının (eski Türklerde adı: Sumu) erkek, Çam ağacının
(eski Türklerde: Fusuk) dişi olduğu sanılır. Mahmud'u kaşgari'ye göre
Fusuk kadın adlarındandır. " (Z.Gökalp: Türk töresi, s. 24-25).
İLHANLIK DİNİ : BABAHAN
DİNİ
Şamanlıkta ve İl dininde
bulunmayan iki zıt kutup, birdenbire İlhanlık dininde görülür. Daha doğrusu,
İlhanlık dini, o zamana dek toplum ve tabiatta hep eşit sayılan şeylerin
birbirlerine zıtlaşması ile bu zıtlığın gökyüzüne aksetmesi yüzünden doğdu.
Toplum içinde zıtlık belirince: Onu yatıştıracak AHLAK kuralları gerekti.
İnsanlar artık, sağından-solundan özel bekçilerle kollandı. O zamana dek,
her yer bu dünya cenneti iken, bundan böyle: Mükafat-Ceza bu dünyada
nasıl icat edildiyse, öbür dünyada da: Cennet-Cehennem icat edildi:
Mükafat ve mücazat allahlarının
iki tabakaya ayrılmasından, ilhanlık dini vücuda gelir. İl dinine SİYASAL
SİSTEM denilebileceği gibi, İllhanlık dinine de AHLAK SİSTEMİ adı verilebilir.
Çünkü Ahlak görevlerinin müeyyidesi bu allahların faaliyetleridir...Altay
Türklerine göre, bir çocuk dünyaya geleceği zaman, Bayülken oğlu Yayık'ı
bu işe memur eder. Memur, süt gölünden bir damla alarak, bununla çocuğun
ruhunu yaratır. Yedeğindeki meleklerden bir Yayucu'yu,sevaplarını yazmak
üzere bu çocuğa tahsis eder. Bir çocuğun dünyaya geldiğini haber alınca,
derhal Erlik Han da bir Körmöz gönderir. Birincisi çocuğun sağında, ikincisi
solunda durur. Birincisi sevaplarını, ikincisi günahlarını yazar. Bu iki
melek, o adamı ölünceye dek takip ederler. Ölünce, körmüz derhal bu adamın
ruhunu kaparak yeraltına götürür. Erlik Han, yeraltındaki Semada siyah
bir taht üzerine oturmuştur.Onun daha altındaki katta kazırgan adlı Cehennem
vardır. Burada bir kazanın içinde erimiş katran kaynamaktadır. Körmöz,
ruhun günahkar olduğunu ispatlarsa, onun emrile bu ruhu kazana atar. Ancak,
Yayucu da ruhu yalnız bırakmamış, beraber gelmiştir. Erlik Han'ın mahkemesinde,
ölenin sevaplarını sayarak hukukunu savunur. Eğer, sevabı günahından daha
çoksa, kazana atılmasına engel olur.
Kazan adaletli olduğu
için, ruh onun içinde ancak günahı derecesinde yanar... Günahı azca ise,
gözleri, yüzü dışarıda kalır. Çokça ise, yalnız tepesi dışarıda kalır.
Kimisi büsbütün batar. Fakat, günahı kadar yandıktan sonra, yine yukarı
doğru çıkmaya başlar.
Üçüncü gökte, Cennette
yaşıyan Aktu'lar arasında bunların dedeleri ve nineleri vardır. Bunlar,
kendi döllerinin ıztırap çekmesine ilgisiz kalamazlar. Mensup oldukları
Oğuş'un koruyucusu olan allaha başvururlar. Ölen ruhlar, Cennette de, dünyadaki
Boy'lar, Oğuş'lar, Kol'lar, ve İl'lerden derleşik sosyal teşkilat halinde
yaşarlar. Bunlar, yerdeki dölleriyle, koruyucuları olan Allahlar arrasında
sefaatçilik yaparlar. Allahlar, Yayık aracılığı ile Yayucu'yu sıkıştırırlar.
Yayucu bu adamın günahı kadar yanmasını beklemiye mecburdur. Çünkü, cezasını
tüm çekmedikçe başı katrandan dışarıya çıkmaz. Baş meydana çıkınca, Yayucu,
tepesindeki saçtan tutarak ruhu dışarıya çıkarır. (Eski Türklerin tepelerindeki
bir tutam saç bırakmaları bunun içindir.)
"Eski Toplumların hemen
hepsinde Ruh vücudun biçiminde tasavvur edilirdi: Dolayısıyle, ruh'un da
sahibi gibi saçlı olmasına şaşmamalıdır. Yayucu, ruhu ele geçirince, uçarak
3'üncü kat gökteki Cennete, yani, AK'a getirir. Oradaki Aktu'lardan akrabaları
çevresine toplanırlar. Kendisine ziyafet çekerler. Cennetin yanında Sütgölü
adındaki bir göl vardır. Suyu Kevser kadar tatlıdır. Yine o civarda Sürve
dağı vardır. Gölde altın sandallarla seyahat ederler."
"Orhon Kitabesi'nde,
mükafat allahına UZAGÖK Tanrı (yani yukarıdaki Gök Tanrı), Mücazat allahına
ASRA YAĞIZ Tanrı (yani aşağıdaki kara Tanrı) adları veriliyor. Yakut mükafat
tanrıları arasında bir Dişitanrı vardır ki, adı Ayzıt'tır. Ayzıt, Keldan'lıların
Istarta'sı ve Yunanlıların Afrodit = Venüs'ü gibi doğruculuk ve güzellik
tanrıçası olduğu halde, onlar gibi ismetin düşmanı değildir." "Türklerde
törenler ak ve kara çeşitlidir: Ak'lara yaz töreni, kara'lara kış töreni
denir. Hatta yaz törenini yürüten ak Şaman'a Yakutça'da: Sa-yınki, yani
Yazınki adı verilir." (Keza, s. 53-55).
Böylece, zorbalaşan babahan,
toplumdaki egemenliğini tesadüfe bırakmaz. Anahana açıkça saldırmazsa bile,
her insanı doğduğu günden, öldükten sonraya dek, sağlı sollu nöbetçiler
altında omuzlarından yakalayıp güder. İlhanlık dini sırasında, Türk toplumunun,
yakındoğu medeniyetiyle, masal biçiminde de olsa teması kurulmuştur. Irak
inançlar'ının müslümanlığa yankılanan "Münkir - Nekir"i: Yayucu-Körmöz
adıyla, "Cennet-Cehennem"i: Ak - kara adıyla Türk toplumuna
işlemiştir. Türk illerinde bulunmayan katran kazanları (ka-zırganlar)dan
Istarte - Ayzıt'a dek bütün Medeniyet sembolleri Türk toplumu içine sürülmüştür.
Bu bakımdan İlhanlık dini, Türk toplumunun kendi iç gelişimini çabuklaştırıp
paraleline alan dış etkilerle çok ilgilidir.
ÇOBANLIKTA DEMİR ÇAĞI
Irak'ta yahut Çin de toplum
Tarım ekonomisine girmiştir; Türk ili henüz Çobanlık ekonomisini aşamamıştır.
Tanrılar da, onun için, Grek dünyasındakiler gibi Çoban kılıklarını saklarlar:
"Ayzıt'ın halini ilahiler şu suretle tasvir ederler: "Başında kürkten
bir kalpak, çıplak omuzlarında beyaz kürkten bir pösteki ayaklarında, baldırlarına
kadar siyah çizmeler. Bu hal ile bir kayaya yaslanarak uyuduğunu, yahut
ormanda dolaştığını görenin nasıl aklı başında gitmez?" (Keza, s. 56).
Akdeniz'in Afrodit'i ile Ortaasya' nın Ayzıt'ı arasında, iklim değişikliklerine
uygun bu kadarcık farklar olur.
Bütün o dış etlkilere rağmen,
Türk toplumu içinde dış Medeniyetlerin çökertici ve aşağılatıcı sınıf zıtlıkları
sokulamaz: "Çinliler çifçi bir millet oldukları halde, Türkler çoban
bir ulus idiler. Çinlilerde cinsel bir iş bölümü olduğu halde, Türklerde,
tersine her iş ancak erkekle kadının ortaklığı ile tamam olabilirdi.Türklerde
kadın tabu değildi. İçeriden evlenme bunun belgesidir." (Keza; s. 57.)
Ayrıca, yukarı Barbarlığın bile yalnız Demir gibi teknik elemanı Türk toplumuna
girdi. Böyle demirden bir tekniğin erkek eline geçişi Babahanlığı müthiş
güçlenirdi. Oğuz töresince kurulmuş az çok barışçıl ilkel sosyalizm düzenini
büsbütün savaşçıl kıldı. O zaman sosyal yapı ile, üstkat ilişkilerinde,
demire paralel yukarı Barbarlık değilse bile, İlhanlık dünya ve din düzeni
doğdu.
İLHANLIK POLİTİKASI : Açıkça
İL'lerin birbirlerini boyunduruklaması idi. "İlhanlık dini, bir İl'in
öteki İl'leri ve Budunları cebren kendisine tabi etmesiyle başlar. Çünkü
bu siyasi değişiklikten, toplumlar içinde: Hakim ve mahkum, hür ve esir
olmak üzere iki eleman ürer. Hakim olan İL Ak'tır. Kişileri de Ak Kemikliler
zümresini teşkil eder. Mahkum olan Budunlar kara'dır. Bunlara kara Ulus,
Gün, oymak ta denilir: "İl'in ulusunu aldı gitti, il'e Gün e karşı, il
oymak" gibi.
"Bir İl'in başka İl'lere
hakimiyeti İlhanlıktır. Ilhanlıkta yalnız hakim olan İL'in kişileri SU'dur.
Vatandaş haklarına sahiptir. İşte AK ve KARA kavramları bu teşkilattan
sonradır ki, Türk teşkilatında uygulama yeri bulabildi." (Keza, s.
59-60).
İLHANLIK DİNİ: Yukarıdaki
siyasi zorbalık ve hakimlik - mahkumluk fıili bir durumda olunca, neden
ona uygun bir DİN gerekti? O durumu muhafaza etmek için. Bütün sosyologlar
gibi, onları az çok aktarmaya çalışan Ziya Gökalp'te, toplumun gelişim
basamaklarını gözönünde tutmadığı için, her olayı tersine yorumlar. Örneğin:
"Çinliler kadına gayet az hukuk verdikleri halde, eski Türkler kadına
tamamiyle erkeği eşit haklar kabul etmişlerdi. Eski Türk feminizminin esası
bu noktada aranmalıdır." (Keza, s. 53) der. Sanki Türkler oturmuşlar,
"feminist" bir ince eğilimle, ve sonradan, kadına hak vermişler.
Oysa Türkler; bellki Türk olmadan önce, ANAHANLIK hukukunu yaşıyan
İlkel Sosyalizmin Aşağı Barbarlık konağındaki "ALTIN ÇAĞ"larını yaşamışlardı.
"Feminizm" Türklere sonradan gelmedi, "anadan doğma" bir düzendi.
DEVLET VAR MI?
Bunun gibi, ilkel Sosyalizmde
uzaktan yakından DEVLET adı verilebilecek bir teşkilat yokken, gene Avrupalı
üstadlarının ateşine yanan Z. Gökalp'imiz, daha İL teşkilatı sırasında,
işaret ettiğimiz gibi: "Barış dinini kurmaya ve bunu gerektiren devlet
teşkilatını vücuda getirmeye mepus" (Keza, s. 47) TANRI KUTU adlı Arapların
"Peygamber", Greko – Romenlerin "Yarımtanrı" Kahraman saydıkları kişilerden
konu açar. Oysa, nerede devlet varsa, orada İÇ ZOR, DEHŞET, SİVİL SAVAŞ
vardır. İL sözcüğünün BARIŞ anlamına geldiğini belirten kimse, yarı Anahan,
yarı Babahan uzlaşması olan İL KANKARDEŞLİĞİ teşkilatının doğduğunu bilmeli,
ve KAN ÖRGÜTÜ'nün devlet örgütü ile taban tabana zıt bulunduğunu anlamalıdır.
Devlet ancak KAN teşkilatının yok olduğu yerde sahneye çıkar.
Gerek İL dininin, gerekse
İLHANLIK dininin ortaya çıkış nedenlerini ararken bu sosyal gerçek unutulamaz.
Türk toplumunun ne İL teşkilatı, ne İLHANLIK teşkilatı DEVLET değildir.
Bütün insanların eşitçe silahlı bulundukları ve katıldıkları KAN teşkilatıdır.
Türk toplumunda, Devlet bulunmadığı için, henüz kimse, kimsenin
üzerinde zorla egemen olamaz. Yenilen İL, ya bire dek yok edilir, yahut
yenen İL içine katılır.Katıldığı zaman da, silahından tecrit edilmesi akla
gelmez. Yalnız, Türk toplumunun her KAN'ı (Batın'ı), yenilince, bunu insanüstü
bir alınyazısı sayardı. Yenen de, yenilen de daha önce allahlar: YERSULAR
değil miydi? Tanrılar arasında geçmiş bir hesaplaşmadan, ne yenilen, ne
yenen, ne kendisini, ne başkasını sorumlu saymazdı: "Her Batın'ın kendi
Yersu'su, aşiretin Ogan'ında daha çok nüfuzlu idi. Bundan dolayıdır ki,
Batın'lar arasıda Kan davası ve Gazve gibi badireler eksik olmazdı. Hatta,
Batın'ları, özel allahları olan YERSU'lar gazveye, akına, muharebeye iterdi.
Ogan, aşiretin sembolü olmakla beraber, bir Barış Allahı değildi.Ondan
ötürü kavgalara engel olmak onun rolü değildi. Buna karşılık, her YERSU,
yalnız kendi Batın'ının özel dayanışmasına değer verdiği için, onun üstün
gelmesine çalışırdı." (Keza, s. 46).
Hani burada DEVLET? İlhanlik
çağındaki Türk toplumu için de devlet yoktur. Devlet olmayınca, toplum
insanlarının çoğunluğunu silahsızlandırıp, bir avuç azınlığı silahlandırmak
ve karşı geleni sinderecek Hapishaneler bulundurmak, o zamanki Türk
toplumunun bilmediği şeydi. Allahı ile birlikte yenilip, yenen Kan'ın içine
katılmış Kan, onunla bir Federasyon kurardı. Anahanlık çağında, baskı ve
zor Toplum içine sığmadığı için, yenen BOY "Sağ" Kol, yenilen BOY "Sol"
Kol sayılmakla yetiniliyordu. İlhanlık çağında, Demir'i de ele geçiren
Babahan, İL çağındaki yumuşak, kadın - erkek melez güdümünden çok daha
baskı ve zor kullanma firsatını bulmuştu. Ama, SOY egemenliğini sürdürecek
hiçbir siyasi teşkilatı yoktu. Devleti yoktu. Kan teşkilatı vardı. Kan
kardeşleri arasında üstlük, astlık silah gücü ve hapishane zoru ile sağlanmazdı.
Tek yol kalıyordu: TANRICILIK,
DİN.. İnsanları Toplum kurallarıyla SİLAHSIZLANDIRMA imkansız olunca, "Kafadan
gayrımüsellah" yapmak halk deyimi ile: RUH ve DÜŞÜNCE, Mantık ve ahlak
bakımından altlık - üstlük düzenine alıştırmak gerekiyordu. Din: manevi
Devlet'ti. Türk toplumunda sosyal sınıf olsa hemen o açıdan kanunlar çıkarılır,
Yunan kentlerinde ki Tiran oyunlarıyla, bir avuç silahlı adam, nüfus çoğunluğunu
Köle durumuna getirir ve idare ederdi. Türk toplumunda ne Köle, ne Efendi
yaşıyamazdı. Geriye, yenenlerin bir YERSU veya SOY üstünlüğünü tanımak
ve sürdürmek.kalıyordu. Üstün geliş, Tanrıcıl bir olay değil miydi? Toplumda
bir SOY'un üst sayılışı da, Allahın çizdiği alın yazısı olabilirdi. Herkesin
Kan kardeşi sayıldıği bir Toplum düzeninde: Üstlük, astlık kimseyi sömürme
aracı olmadığı, tersine, her an kopabilen savaşlarda bir disiplin ve teşkilat
hiyerarşisi sağladığı için, SOY üstünlüğü, yenilmiş alt insanlarca bile,
tabii ve yararlı bir kutsallık sayılabilirdi. Yersu'ları, Ongun'ları ile
varlığın natürel ve sosyal dört bucağını canlar, allahlarla doldurmuş bulunan
ilkel Türk toplumu kadar bu yönde gelişmeye elverişli toplum bulunamazdı.
Onun için İL dini gibi,
İlhanlık dini de, neredeyse kimsecikleri tedirgin etmeden, yenilenlerle
yenenleri birbirlerine katmaksızın kaynaştıran yaşama yasası oldu. Konu
bu açıdan ele alınınca, olağanüstü açık bir gelişim gösterir.
"İlhanlıkta, bir İL AK
- KEMİK tanılıyor. Ötekileri KARA - KEMİK sayılarak, bu İl'in uyduluğu
altına giriyorlar... Hakim olan İl, velayet'i ammeyi haiz olmak üzere,
kutsal olmak gerekir. Kutsal olmak için de, bir Totemin veya bir Allahın
sülalesinden gelmesi şarttır.Allah, kadınlara ya bir nur sütunu yahut bir
hayvan ve kimi de bir insan biçiminde tecelli eder. Kadın, Allah-çocuklar
doğurur. Bunlardan türeyen bir İL, hakimiyeti velayet'i ammeyi haiz sayılır."
(Keza, s. 75).
YERİN GÖĞE ÇIKIŞI
Toplumdaki yeni düzen çarçabuk,
Homer'in, Heziod'un. Yunan Tarih öncesinde yaptıklarını tekrarlar.Ozan'lar,
Kam'lar, Koyun'lar, Ongun (Totem)'ler, Alp
(Kahraman)'lar, Yersu'lar, Çığı'lar, Çar (yabancı
ruh)'lar, Süyek (Kemik)'ler, Yatır (Eşik)'ler, Tin
(fizyolojik can)'lar, Eş (Tüm varlıktaki can)'lar, Sör (soluyan
varlıktaki can)'lar, Atasağun (Beden helkimi: Otacı)'lar, Çör
(sör: cin)'ler; Mana (kutsalık)'lar ne güne duruyor? Hepsi birbirine
karışır. Tavuk - At - Tavşan - Öküz – İt (pars) - Domuz (sıçan) - Maymun
- Yılan - Sıçan - Pars-Koyun - Timsah gibi çoğu hayvanı, Fusuk (çam) –
Hoş - Ardıç gibi ağaç Totem'lerin bin yıllardan beri işlediği cinsel yasaklardan
doğma duygu yücelişleri: AŞK ve ÜLKÜ aşırılığı, çarçabuk yerden göğe yükselirken;
yeryüzünden yerin dibine de alçaltmalar: KİN ve LANET'ler belirir.
Şamanlık'ta: her yer ACUN
(Orta dünya) ve herşey MANA (Kutsal) iken, İL Dini'nde: ACUM'a AŞAĞI GÖK
deyip, KARA kişiler oturtuldu; AK kişiler (Babahan hukuklu Kan'lar) için
ayrı bir YUKARI GÖK icat edildi. Kutsallık bakımından yeryüzü ile gökyüzü
arasında pek açık fark konulamıyordu. İLHANLIK Dini'nde: Babahanlık şartsız
kayıtsız egemen olduğu için, alt ettiklerini püskürteceği, medeniyetin
"cehennem"ini hazırlayan, bir kapkara AŞAĞI GÖK icat etti: "aşağı
sema, İlhanlık dini teşekkül ettikten sonra tasavvur edildi. Altay Türklerinde
bunun katları 7, yahut 9'dur. Aşağı'daki Sema'nın da kendine mahsus güneşi
vardır. Fakat, bunun rengi kapkara olup, siyah nurlar saçar:" (Keza,
s.80).
İlhanlık çağında Türk toplumu
henüz Göçebelik düzeyinde Kent çağına girmek üzereyken, ilişkili bulunduğu
Medeniyetlerce geliştirilen DEMİR'e kavuşmuştu. Babahanlık, bu sayılı egemenlik
silahını da kutsallaştırmakta ve törenlemekte gecikmedi. Şamanlıkta 4 mevsimde
bir yıl ortası kurbanları için, İl dininde 24 boy'a kendi ayrı Sökün'ünden
yediren Şölen için törenler yapılırdı: "İlhanlık devrinde demir
ayini vardı.Bunlar büyük ibadetler olup, ayrıca da her allah için kurbanlar
kesilirdi." (Keza).
TÜRKLERDE KENTLEŞME
Hz. Muhammed, İslam dinini
"Müvahhid" (tek tanrılı) saydığı İbrahim geleneğine bağladı. Kur'an'ın
bu metodunu, İslam tarihçileri, Müslüman olarak Türk toplumlarına uyguladılar.
Türkler için Arapların İbrahim'ini andıran bir "Müvahhid" icat etmek zorunda
kaldılar. Onu, atalara tapan Türk toplumu geleneğine uyarak, Oğuz Han
diye kişileştirilen, OĞUZ Kan'ında buldular. Öylesine ki, Oğuz Kan'ını
İbrahim ile yaşıt yapmaya dek gittiler.
Oğuz adlı gerçek bir Kahramanın
etiyle kemiğiyle yaşayıp yaşamaması önemli değildir. Oğuz varlığı, Uzak-Yakın
Doğu medeniyetleri arasındaki alış – veriş yolları üzerine, (tıpkı Irak
- Mısır medeniyetleri arasındaki İbrahim adına bağlı Semit Orta Barbarları
gibi), yığılmış Göçebe toplumların sembolü idi. Yazı binlerce yıl önce
keşfedilmiş olabilir. Ortaasya toplumları o düzeye, yazıyı kullanmaya varabilmek
için, önlerinde aşılacak bir toplum basamağı ile karşılaştılar. O basamak,
Akdeniz Greko - Romen toplumlarını Yukarı Barbarlık konağında içine girdikleri
KENTLEŞME çağıdır.
Tarih öncesindeki kutsal
toplum Ulularını, sınıflı Medeniyetlerin zorba kralları ile karıştıranlar,
Türk toplumunu sosyal değişiklik sembollerin, kral sülalelerinin değişmesi
biçiminde gösterirler. "Müslüman" sayılan Oğuz Han zamanında "Müvahhid"liğe
(tek tanrılığa) benziyen şey, 24 Kan'ın birleşmesiydi. Oğuzlar, Müslüman
olmak şöyle dursun, henüz Kentleşmemiş Göçebelerdi. Türk toplumu için kentleşme,
İslam tarihçilerine de, Oğuz töresinde (Türklerin Türk adını alışlarından
çok sonra başlamıştır. )
"Oğuz Han öldü. En büyük
oğlu Gün Han, atası vasıyeti ile onun yerine geçti. Ve dahi atası itikadı
üzere idi. Kuzey ve Doğu ülkelerini adi ile imaret edip, onun zamanı, Türkistan'da
ve başka yerlerde nice şehirler yapıldı, ve bu ol kraldır ki, Türkistan'da
saltanat törenini ve hışi tertibini tayin edip öteki kardeşlerinin orta
yerinde Tamga koydu. Ta ki, hiçbir işte buna muhalefet itmiyenler." "Vakta
ki Gün 70 yıl padişah oldu, ol dahi bekaa evine göçtü. Anın dahi en büyük
oğlu Kay Han atası yerine geçti... Saltanat bunun elinde ve çocukları elinde
karndan karna batndan batna kalup..." (Neşri Tarihi, s.14).
Oğuz adı gibi Gün adı da
gerçek kişi değil, öteki Kan'ları İL ölçüsünde birleştirmiş, Anahanlığın
egemenliğine erkeğin Babahanlığını da katmış birer Kan teşkilatına
ve töresine semboldürler. Oğuz Kan'ından bir kuşak sonra, Türk toplumu
Kentleşmeye başlar. Henüz ortada İslamlık bile yoktur.
Ancak İsa'nın doğumundan
sonraki 7.ci yüzyılbaşlarında, 622 yılı Hz. Muhammed'e Tanrı elçiliği (Resalet:
Peygamberlik) geldi. Bu elçilik: Yeryüzünün Yakındoğu ana medeniyetlerini
boğan ve dünya ana ticaret yollarını leşleriyle tıkayan Fars ve Bizans
İmparatorluklarını temizlemek için verilmiş bir kutsal görevdi. Bizans,
sık sık Barbar aşıları aldığı için, arasıra dirilişe uğratılıyordu. Fars,
hem Yakındoğu medeniyetinin ticaret şahdamarı üzerine oturmuş, hem yüzyıllardan
beri Barbar aşısı yemediği için kankıran olmuştu.Önce Tarih sahnesinden
Fars kaldırılacaktı. Çünkü yeryüzünün en büyük iki kadim medeniyet ocağı
(Yakındoğu ve Uzakdoğu) arasındaki tıkanıklık açılmadıkça insanlık rahat
nefes alamıyacaktı. İşte o zaman, birbirlerinden hiç haberleri yokken,
güneydoğuda Hicaz Araplığı ile, kuzeydoğuda Ortaasya Türklüğü arasında,
konuşulmadık bir işbirliği baş gösterdi. Tıkanan en büyük Orta Cihan
Ticaret Yolu'nu güneybatı ucundan Araplar, kuzeydoğu ucundan Türkler
zorlamaya giriştiler. Araplar da, Türkler de ansızın Batı dünyasının Tarihine
giriyorlardı. Sosyal düzey bakımından Araplar önde: Yukarı Barbarlık konağına
erişmiş, Medeniyete atlamak üzere idiler. Türkler, onlardan bir basamak
geride: Göçebe Çobanlık konağında, henüz Kentleşmeye geçmek üzere idiler.
Bu sosyal ve tarihcil ve coğrafyacıl nedenlerle: Orijinal İslam medeniyetini
kurmak Araplara, bu kuruluşu bilmeden de olsa savunmak Türklere düşüyordu.
O zaman, Oğuz Han, Gün Han
gibi efsane kişilikleri yerine, ilk gerçek Türk kişilerinin adları belirdi.
Bunu İslam tarihçileri yazdılar: "Sonraki zamanlar Meysereden Oğuz oğlu
Salur nesline (saltanat?) geçip, bunlarınla Fars krallarının Kisraları
arasında Muhammed peygamber günlerinde, cahiliyette çok savaşlar oldu."
(Neşri, Keza). İlk Tarihcil Türk toplumu – Arap toplumu buluşması böyle
oldu.
En büyük Cihan ticaret Kervanlarının
güneybatıdaki UMMAN YOLUNDAN Araplar, kuzeydoğudaki İPEK yolundan Türkler
davrandılar. Türkler, İbrahim zamanındaki Göçebe Semitlerin sosyal düzeyinde
idiler. Araplar, kendilerinden önce Greklerin, Romalıların ulaştıkları
bezirgan Kentlerdeki düzeyde idiler. Türkler, aşiret göçleriyle, Toplum
olarak, İbrahim Sıptları gibi, iki Uzak-Yakın Doğu medeniyetleri arasında
gelişigüzel trampa yapıcı idiler. Araplar, Finikeliler, Grekler, Romalılar
gibi, düzenli, sürekli ve bilinçli yarı korsan, yarı gazveci büyük ticaret
alışverişi yapıyorlardı.
Irak ve Suriye sınırları
üstünde, Gassan ve Hıyre adlı serhat Arap devletçikleri kurulmuştu. Bu
Arap devletçikleri, Bizans - Fars büyük medeniyetleri arasındaki kısır
savaşlarda paytak rolünü oynayıp, tabanı hazırlamışlardı, Yeryüzünde en
işlek ticaret yollarının şahdamarı IRAK - SURİYE içinde atar. Bu iki gelenekçi
dörtyol ağzı Arapların elindedir. İslamlık, işlek ticaret antreposu ve
kervansarayı olan Mekke – Medine gibi hicaz kentlerinden kalkışıp yürüyünce,
Suriye ile Irak yolları kendiliğindenmişçe önlerinde açılacaktır.
Özellikle Fars medeniyeti,
İslam yumruğu ile, bir vuruşta iskambil kağıdından şatolar gibi yıkılıverdi.
Bu yıkılış tesadüf değildir. "Mucize" iki yanlı vuruşla başarılmıştır.
İslam Araplığı, Yakındoğu medeniyetlerinin geliştirdiği evrencilik ülküsünü
bayraklaştıran yukarı Barbarlık savaşçılığını yaman dinamizmi ile atılırken,
Ortaasya' da Göçebelikten Kentleşmeye doğru gelişen taptaze Türk gücünü,
kendiliğinden, pek düşünmeden, fakat sezerek kendisiyle ortak bulmuştur.
Muhammed'in doğduğu gün İslam efsanesinin saydığı olağanüstü olaylar (göllerin
kuruması, ırmakların yatak değiştirmesi, ve ilh.), o sezginin zamane alametleriydi.
Güneybatıdan Arap-İslam, kuzey doğudan Türk-Şaman akınlarıyla
iki ateş arasına düşen Fars imparatorluğu, yıldırım savaşları ortasında
yıkılmayıp ta ne yapacaktı?
TÜRK
- MÜSLÜMAN SİLAH ARKADAŞLIĞI - DÜŞMANLIĞI
Arap - İslamlığı ile Türk
- Şamanlığı, savaş alanında, danışıkli imişçe ve andlaşmışça birbirlerine
omuz verdiler. Peygamber Muhammed'in Türkler üzerine iyi şeyler söyleyen
Hadis'leri anlamlıdır. Arada, sözleşilmemiş bir Arap Türk ittifakı vardı.
Ortak düşman Fars imparatorluğu yıkılır yıkılmaz, Arap dini ile Türk dini
birbirlerine dost ve müttefik ellerini uzatmış durumda idiler. İki taraf
ta, insanlığın, temiz, güçlü İlkel Sosyalist gelenek ve göreneklerini
yaşıyorlardı. Çökmüş Medeniyet maddesini çapul etme pratiği, karşılıklı
ülkücülüklerini kaynaştıracak mıydı?
İlk silah arkadaşlığının
balayı çabuk geçti. Araplarla Türkler arasında talan edilen Acem İmparatorluğu
yıkılınca, işler değişti.
İslamlığın ilk ülkücü çağı
olan Hülefa' i Raşidin zamanı, Halife Osman kumandanı Said İbni-I'As'a
para ile barış yaptırttı. Bu, Arap - Türk silah arkadaşlığına karşı gösterilmiş
son saygı oldu.
Bezirgan saltanatını bütün
kalleşliği ve korkunçluğu ile hortlatan Emeviye hükümdarlığı ile birlikte
işler tersine döndü. Arap İslamlığı, Acem saltanatını Ortaasya'dan geçen
İpek Yolu'nu açmak için yenmişti. Şimdi ise bu yolun üstünde Türkler duruyordu.
Araplar, Türklere karşı hemen Acemlerle elele verdiler. Halife Yezid zamanı,
Cürcan ülkesi savaş alanı oldu. Karşı taraf, üzerlerine gelmiş bulunan
"Yezid'in askerinden bulduklarını katlettiler." (Ravzatül Ahbar,
s. 301). Buna karşılık, Yezid tarafı, kale kapıcılarını parayla satın almanın
yolunu buldu. O sayede esirler, mallar, kumaşlar "Acem başkanlarının
ve Arap kumandanlarının ellerine geçti." "Beş fersah mesafeye dek darağaçları
diktiler... Esirleri bir değirmenin harkı kenarına götürüp, koyun gibi
boğazladılar. Akan kanla değirmen döndü ve ol değirmenin unundan ekmek
pişirip Yezid'e yedirdiler." (Keza, s. 303).
Yıl 680'den sonralarıydı.
İslamlığın kuruluşu üzerinden yüz yıl geçmemişti. İslam Arap - Acemler
kan cümbüşü ile Türk avına çıkmışlardı. Henüz Cengiz ve Timur'ların karşı
taarruzlarından uzaktı. Fakat, İslamlık saltanata düştükçe, kendi mezar
– kazıcılarını Türkler arasından çağırmamazlık edemiyecekti.
Hişam bin Abdül - Melik
zamanında: "Cerrah İbni Abdullah, Hazer vilayetine varıp, çok kimseleri
kati ve gaaret ve esir idüp Azerbaycan'a giri döndükçe, Gor hükümdarı Hakan'a
ve Türk sınıflarına haber gönderip... yardım istedi. Hakan ve öteki Türkler
100 binden ziyade toplandı... Hakan'ın oğlu bile (birlik) idi...Müslümanlar
yenilgiye uğradılar. Türk askeri Azerbaycan'a geldiler." (Keza, s.
333).
Müslümanlıkla Türkler arasında
o kanlı med ve cezirler Cengiz ve Timur çağına dek sürecektir. Ve Arapça
tarihler Türkleri Cengiz çağında bile "soysuz" olmakla suçlayacak
ve şöyle tasvir edeceklerdir: "Türk adını alan Ye'cüc Mecüc'ün artıklarıdırlar.
Yabani hayvan gibi kolay yaşarlar. Topunun da ne hakimleri, ne dinleri,
ne itikatları vardır. Puta, güneşe, yıldızlara taparlar: Haram'ı, helal'i
bilmezler." (E'bi-I Abbas Ahmed: "Ahbar-üd Düvel ve Asarüd Düvel
fit Tarih", s.284).
TÜRKLER NE
ZAMAN, NASIL MÜSLÜMAN OLDULAR?
İslam medeniyeti, Emevi yıkılışını
geçirdikten sonra, Eba Müslim gibi yaman bir Türk ihtilalcisinin kurduğu
Abbasiler çağına girmişti. Ancak o zaman İslamlık Türkler içine işleme
yollarını buldu. Bu gerçeği, Türklere karşı hiç saygı beslemiyen İslam
tarihçileri açıklarlar:
"Ve fil-cümle zaman geçtikten
sonra, Abbasiye devletinde Türk neslinden Salur bin Tak (Dağ oğlu salur)
Han'dan bir kişi kral oldu ki ona Çanak Han derlerdi ve Kara Han lakabı
alır. Türk Hanlarından ilk İslama gelen, mümin olan oldular. Ve Hicret'in
300'ünde (Milad: 9-l0uncu yüzyıl) Türklerden 2000 kişi, hargahı
ile İslama girüb mümin ve müttaki oldular. Ondan ötürü buna Terk - İman
denildi. Lafzında hafifletilip Türkman dediler. Türkmanın adı ol vakitten
beru konuldu. Ve sonra, çünkü Çanak Han öldü, yerine Musa Han geçti...
Etraftan işittiği ülemayı ve fukarayı (bilginleri ve dervişleri)
toplayıp, Mescid ve medrese (okul) ve Zaviyeler (tekkeler)
yapıp, en sonra ölünce, amcası Buğra Han Harun bin Süleyman yerine kral
oldu. Kaşgar ve Balasağun'a, ta Hıtay ve Çin sınırına varınca malik idi.
Hicret 389 (999 Kasım 12 - Ekim 14) Samaniyan devleti çökünce, Buhara'yı
ele geçirdi. Ol dahi ölünce, andan sonra Ahmed Han bin Ebu Nasr bin Ali
tahte geçti. Türklerin kafir erine ulu savaşlar açardı. Ve bunun zamanında
Türklerden çok taife imana geldi. Dindar ve fazıl ve ilim ve dinsever idi."
(Neşri Tarihi C. I, s.16).
Bu, Arap ve Acemlerin Tükleri
değil, Türklerin Türkleri Müslüman etmesiydi. İnançta zor sökmemişti. Nasıl
Avrupa'da Hristiyan Havarileri ve Ayos'ları Cermen ve ilh. barbarlarının
önce elebaşlarını (din ve idare şeflerini) kazanıp, çökmüş Roma medeniyeti
tertibinde birer "Kral" uydurmaya başladılarsa, tıpkı öyle, İslam
Aziz'leri, Derviş'leri, Bilginileri "Kafir" Türklerin ulularından,
Han'larından işe başladılar. Avrupa tarihi ile Asya tarihi paraleldi. Cermenlerin
Hristiyan oluşları ile Türklerin Müslüman oluşları aynı determinizme uyuyordu.
Aradaki tek fark, İslamlığın Hristiyanlıktan 622 yıl sonra başlamasında
toplanıyordu. Türkler, Cermenlerden 900 yıl sonra, evrencil sistem
durumuna girmiş bir tek Tek tanrılı dine giriyorlardı.
Bu farkın olumlu ve olumsuz
sonuçlarını, modern tarihte aramak ilginçtir.
TÜRK
TOPLUMUNUN İSLAM DİNİNE TEPKİ VE KATKILARI
Hicret'in 300'üzüncü, Milad'ın
1000'inci yılları: İslamlık, biri Emeviler, ötekisi Abbasiler olmak üzere,
iki Saltanat batıp çıkmasını geçirmişti. Yani, Müslüman Arap-Acem toplumu:
Sınıf çekişmeli Antika Medeniyetin artık kör dövüşü çağlarından birini
yaşıyordu.
İlkel Sosyalist toplumun
çocukları olan Türkler ve Moğollar, inandıklarından zorla dönecek insanlar
değillerdi. Üstelik, karşılarındaki Medeniyeti yenmek üzereydiler. Ona
esir düştükleri zaman bile, efendilerinin her emrine ve dinine hemen boyun
eğecek, satın-alınıverir, hatır için inanıverir köle olmadılar. Salur oğlu
Musa Hanın uzun propagandaları, Buğra Hanın Çin sınırından Buhara' ya dek
fütuhatı bile Türk toplumunu eski inançlarından koparamadı. Ancak Salur'dan
dört kuşak sonra, adını Arapça' ya çeviren Ahmet Han, kılıcını ikna yoluyla
atbaşı birlik yürütünce, "Türklerin kafirlerini" çokça Müslüman
etti. O da kendisi Türk olduğu için.
Türk toplumu, dışarıdan
kendisine doğru sızdırılan tek yanlı din etkilerine pasifçe katlanmadı.
Şamanizminden kalma yığınla gelenek ve göreneklerini İslamlığa aktardı.
Türklerin dinlerinde yüzde kaç Müslümanlığın; yüzde kaç Şamanizmin yaşadığı
araştırılacak şeydir.
Türkler Atalara tapıyorlardı.
Atalara tapıncın en büyük sembolü Oğuz Han efsanesi oldu. İslam düşünücüleri,
hemen Oğuz Han'ı daha anasından doğduğu gün konuşturup "Müvahhid"
yaptılar: Tektanrılı dine inanmış gösterdiler. Türk'ü başka türlü Müslüman
yapamıyacaklardı.
Daha Emevi yıkılışlarından
beri, Horasan'dan Anadolu'ya dek sarsıntılı İslam dünyası Tarikatlarla
doldu. Eba Müslüm'den Hasan Sabbah'a, Mansur'dan Şeyh Bedrettin'e dek,
düşünce ve davranış kaynaşmaları Türk toplumunun gelenek ve göreneklerinden
kaynak aldı. Çürüdüğü zaman Selçuk saltanatını yıkan Bahai'ler, Anadolu'da
berbat derebeği dağınıklığı herkesi kasıp kavururken "Birlik" ülküsünü
çağıran Aşık Beşe'ler, Osmanlı imparatorluğunu kuran Köy üretmenleri örgütü
Bektaşiler, Şehir üretmenlerinin örgütü Ahiler... Mevleviler, Rüfailer,
Yunus Emreler, Süleyman Çelebi'ler... Hep, İslam dininde Türk toplumunun
inanç gücüyle Rönesanslar yapmış davranışlar, düşüncelerdir.
Bugün, Anadolu halkımız
içinde yaşıyan nice gelenekler ve göreneklerin asıllarını eski Türk-Moğol
inançlarında buluyoruz. Cengiz zamanı (13'üncü yüzyıl sonları), Türklerin
taşları can ve tanrı saydıkları günden kalma "Yağmur taşı" vardı.
Onunla "istenildiği zaman yağmur yağdırılırdı." (İran Moğolları,
s.1917.) Anadolu'da hala insanlarımız, sembolik küçük taşlarla yağmur duasına
Müslüman olarak çıkarlar.
Cengiz Moğollarında: "güneş
ve ay tutulunca Trampet çalmak" adetti. (İran Moğolları, s.
193): Anadolumuzda tutulan ayı veya güneşi kurtarmak için silah patlatmak,
Müslümanca işlerden sayılır... Romatizmayı tezekle iyileştirme, cin çarpmasına
karşı çeşitli tedbirler, ölünün.kırkını kutlama ("Boğtak ölünce karıları
4 hafta yas tuttu") (Keza, s.194), ve ilh., gibi bin bir "Müslüman"
gelenek ve görenekleri, Türk-Moğolların önce İran'a oradan öteki Müslüman
dünyasına taşıdıkları tarih öncesi kalıntılarıdır. (Sümerlere bakıla.)
Türkçede en geniş din propaganda
kitapları: Ahmediye'ler, Muhammediye'ler okunsun. Anlatılanlar
İslam dini üzerinedir: Orada ruhların allahın ve melaikelerinin ilişkileri,
Şamanizm inanç ve tasvirleriyle dopdoludur.
Anadolu' yu kaplamış silindir
üzerine konik oturtulmuş künbetler, Kırşehir'in, Sivas'ın, Kayseri'nin
Selçuk medrese, cami, yapıları göz önüne getirilsin. Hepsi İslam dininin
ilhamıyla yapılmışlardır. Hindistan'a dek uzanan o mimarlık anıtlarında
ortak motif Türkmen çadırı'nın, Han otağı'nın renk
renk taşla işlenmiş biçimleridir. Göçebenin çadırı müslümanlikta taş olmuş,
ama kazıklarla gerilişi bile olduğu gibi kalmıştır.
DİNİN TÜRK TOPLUMUNA
ETKİLERİ
Semitler, Yakındoğu'nun iki
büyük IRAK-MISIR medeniyetleri arasında mekik dokurken etkilenmiş göçebeleri
olarak, en saf TEKTANRILI din portörlüğü yaptılar. Semit gelenek
ve göreneklerinin Yahudi Tevrat ve İncil'inden Arap Kur'an'ına dek gelişimi,
o etkilenişin ölmez sembolleridir... Türk-Mogollar Din konusunda Semitlerin
tıpkısı oldular. Birbirine Mısır'la Irak kadar yakın olmıyan iki büyük
orijinal Medeniyet alanı var: Yakındoğu medeniyetleri ile Uzakdoğu medeniyetleri..
Türk-Moğol toplumları, bu iki medeniyet harmanı arasında, İpek Yolu
üzerinde mekik dokudular. O muazzam ilişki ve değiş-tokuş aracılığı, "Çok
uzun zamandan beri, Türk tefekkürünün kuvvetli tesiri altında kalmış olan
Moğol, dini" (Keza, a.187) biçiminde sonuçlar yarattı. Onun için, "Moğollar,
bir tek tanrıya inanırlardı." (Keza, s:188) "Yeryüzü hakimiyetinin
kendilerine tanrı tarafından bağışlanmış olduğu fikrinde idiler." (Keza,
s.187).
Rus yazarlarının aktardıkları
eski bir Türk duası aynen şöyle der:
"Sümer Ulan Taykam
"Süt kölüm Sümer Taykam"
(A.V. Anohin: "Material po vb." den, ÜLKÜ, 8 Mart 1940)
Burada "Süt Kölü":
süt gölü, "Tayka": buzul, cümudiye anlamını taşır. "Sümer"
nedir? Irak'ta ilk Medeniyeti Kuran Sümer'lerle ilgili midir? Bilinmiyor.
Ancak gene aynı araştırmanın, İlhanlık dini düzeyine uygun açıklamalarında
bir olay daha göze çarpıyor. Kara tös'e karşı çıkan Aruu Tös'ün
adı Ülgen'dir. (Latin'lerin Vülken'ini andıran bir ad.) Ülgen,
Akdeniz Greko-Romen medeniyetinin baba Zeüs tanrısı gibi, parlak ışıklı
yıldırımlı bir Babahandır.
Bütün bu ve benzeri elemanlar,
Türklerin inançlar alanında, Uzakdoğu ve Yakındoğu ötesi Akdeniz medeniyetlerine
dek toplumlarla ilgilenmiş bulunabildiği hatırlatır. O geniş evrencil ilişlkilerin
Türklerle Moğolları tek tanrılı din inançlarına doğru yaklaştırması yadırganamaz.
Altay Türklerinde İslamlıktan önceye ait olduğu anlatılışından belli olan
bir Tufan efsanesi bile yaşıyor:
"Yayık (Tufan)
olacağını ilkin "Temrü müüstü kök teke" (Demir boynuzlu gök teke)
bildi. 7 gün dünyayı dolaştı. Bağırdı. 7 gün deprem oldu. 7 gün dağlar
ateş püskürdü. 7 gün yağmur yağdı. 7 gün fırtına oldu, ve dolu yağdı. 7
gün kar yağdı. 7 aziz kardeş (büyüğü Erlik, tanrıcıl, nomçe: kitap, ehli
Ülgen) gemi yaptılar. Her cins hayvandan birer çift aldılar. (Gemi Yal
Möngkü adlı büyük dağda, yahut Kosagaç'a yakın Iyık dağında hala durur!)
Tufan bitti. Ülgen gemiden bir horoz saldı. O soğuktan öldü. Kaz saldı:
o gelmedi. Kuskun (karga) salındı: leşe daldı. 7 kardeş gemiden
çıktılar... Ülgen, Nom'dan aldığı güçle, insan yaratmaya girişti. Altın
fincan içine kök çiçek koydu. Kardeşi Erlik, bu çiçeğin bir parçasını çalıp
gene bir insan yarattı. Ve ilh." (A.V. Anohin, Keza)
Görüyoruz. Türk toplumu,
sünger gibi herşeyi emicidir. Akdeniz ötesinden Altay dağlarına dek yayılmış
Sümer medeniyetine özgü Tufan efsanesini, İslamlıktan önce, kendi çevresine
göre benimsemiştir. İslam medeniyeti ile karşılaşınca, ondan da etkilenmemezlik
edemezdi.
"Cengiz Han'ın 1289'da
İslamlığı kabulüne ve o zamana dek atalarının telakkilerine bağlı kalmış
olan son Moğolların' da Şamanillikten yüz çevirdikleri an"(İran Moğolları,
s.187) olmuştur. O anda bile, Türk ve Moğollar, birbirleri ile "KANKARDEŞİ"
olmak için, birbirilerinin kanını törenle içerlerdi. "Cengiz Han zamanında
bu adet gittikçe kayıp olmakta idi." (Keza, s. 189). Türk ve Moğollar
"Şef mezarlarını gizli tutmaya çabalarlardı" (Keza, s. 195) "Müslümanlığı
kabul ettikten sonra. Gazan, kendisine Tebriz'de muhteşem bir türbe yaptırmıştır.
1304 yılı buraya gömülmüştür." "Gazan, Müslüman Kadıları Danişmend
vs.yi vergiden muaf etti. Muzaffer olmak güç olmadı. " (Keza; s. 264).
Moğollarda, bütün ilkel
Toplumlarda olduğu gibi, ad Kan örgütünün sembolü olduğundan, "Adlanmalara
dini bir mahiyet verilmekte idi." O kadar ki, "Tanınmış kişi ölürse,
onun adını taşıyanların adları değiştirilirdi." (Keza, s. 216). Öyle
iken; Müslüman olur olmaz bundan caydılar: "İslamlık ise, bu dine girenlerin
mutlaka bir İslam adını takmasını istiyordu." (Keza, s. 218) Ve bu
istek, en güçlü şeflere kabul ettirildi. Teküdar: Ahmet oldu. Olcaytü:
Mehmed oldu. Gazan: Mahmud oldu, Arpa: Meozüddin oldu.
DIŞ DİN
ETKİSİ : ÇEVRE MEDENİYET ETKİSİDİR.
Batı'da yılalmış Roma İmparatorluğu'nun
"RUH'u HABİS"i gibi evrene yayılan HİRİSTİYANLIK dini idi. Hiristiyanlıkla
Cermen Barbarları arasındaki ilişki ne idiyse, İslam saltanatlarının aşındırıp
çürütmeye uğraştığı İSLAM dini ile Göçebe Türk toplumları arasındaki ilişki,
hemen hemen o oldu. Bu ilişkiler ortamında, girişkenlik (teşebbüs), aksiyon,
inisiyatif Türk toplumuna düştü. Hristiyanlığa doğru göçerken, bedeni
çürüyüp, ruhu askıda kalan Roma medeniyeti gibi, Müslüman dini de, yaşlanmış,
çökkün bir Ruh halinde kalmıştı. Çünkü Arap-Acem toplumları, kendi iç çekişmeleri
yüzünden Tarihcil anlamıyla yıpranmışlardı.
Dalga dalga gelen genç akıncı
Türk toplumu önünde, İslam Arap ve, Acemler yorgun, yılgın, yenilgindiler.
Ancak tarım üretimi gibi, yüksek verimliliği kimse için bilinmez kalamıyan
bir Medeniyet üstünlükleri vardı. Bu durumdan güç alarak, altta güreşen
pehlivan oldular. Ayrıca, Tektanrılı dinler arasında, bir Toplum dinamizmine
dayanan, en sade ve en yalın katkısı İslamlıktı. İslamlığın kendi akıncılık
çağı: Hülefa'i Raşidin çağı vardı. Özellikle o çağdan kalma genel Müslümanlık
prensipleri, Kent çağına yönelmiş Türk toplumunu etkiledi.
Daha doğrusu, bir dinin
Türk toplumunu etkileyebilmesi için, Türk toplumunun karşısına çıkan dini
yaratmış bulunan Topluma az çok benzemek üzere değişmesi gerekti. Bunu,
Tsin dini ile Şamanizmin karşılıklı etki-tepkilerinde gördük. İslamlıktan
önce Türk toplumuna kesin etki yaptığı azılaşılan din, Çin toplumundaki
Tsin dini oldu. Türk toplumu ile Çin toplumu karşılaşınca, bunlardan hangisi,
ötekisine daha çok etki yaptı, kestirmek hayli güçtü.
İlk bilinen Türk Kadın hukukuna
dayanıyordu. ANAHANLIK sistemini kutsallaştıran bu dine Şamanlık denildi.
Oğuz Han efsanesine bağlanan İL dini, Şamanizm biçimini kılıf gibi kullanarak,
Anahanlıkla Babahanlığı uzlaştırdı. Ancak İLHANLIK çağında Babahanlık iyice
güçlenince, Çinlilerin TSİN dini Türklerin eski kadıncıl Şamanizmini etkileyebildi.
Şamanlıkla Tsin dini arasındaki fark, Türk toplumu Anahanlıktan Babahanlığa
geçtiği ölçüde silinmeye başladı.
Toplum içindeki varlık ve
güç farkları, insanlar arasında zıtlaşmalar ve sosyal kutuplaşmalar biçimini
alınca, o duruma uygun olarak Tsin dini de inananları İYİ - KÖTÜ diye ikiye
ayırdı. Türk toplumunda ilk Şamanizm çağının EŞİT kankardeşliği, ancak
İlhanlık dini belirdiği sıralarda, sosyal zıtlıklara ve kutuplaşmalara
doğru parçalandı. O parçalanıp bölünüşe tıpatıp uygun düşmek üzere, İlhanlık
dininin inançları su yüzüne çıktı. :AYDINLIK - YUKARI bilinen göke karşı
ve zıt olan, güneşi bile kapkara bir renge boyayan bir AŞAĞI gök ortaya
çıktı...
Tek sözle, Çin medeniyetinin
Türk toplumuna doğru gelen etkileri, Türk toplumunun kendi yapısında, sosyal
ilişkilerinde Anahanlık yerine, Babahanlık ilişkilerini {basit çömlekçilik
ve çapa ile kadının işlediği gelgeç ekincilik ekonomisi yerine, Çobanlık
ve sürü ekonomisini) kesinlikle geçirmedikçe, Tsin dininde görülen zıtlıklar,
Türk dininde doğmadı.
Arap-İslam toplumu ile Türk-Şaman
toplumunun karşılaşması başka türlü olmadı. İslamlık, yukarı Barbarlık
konağına erişmiş Arap kentlerindeki insanlığın Medeniyete geçiş akını idi.
Başka deyimle, İslamlık, Arap toplumunu, birden bire gelişen (tarihcil
kaçınılmazlıkla evren ticaretinin ansızın Hicaz'a yönelmesi üzerine gelişen)
ticaret Mekanizmasına kapılarak, Yukarı Barbarlık konağından sınıflı toplum
biçimine atlatmıştı.
Türk toplumu ise, tam İslamlıkla
karşılaştığı sıralar, henüz Çobanlık göçebeliğinden tarım ekonomisine iyice
geçememişti. İslamlığın Türk toplumunu etkileyebilmesi için, Türk toplumunun;
kendi: Sınıfsız, sosyal sınıf adını almaya elverişli sınıf ayrılıkları
bulunmayan Babahanlık düzeninden, sosyal sınıflı Medeniyet düzenine sıçraması
gerekti. Türklerin Müslümanlaşmaları için, Müslüman toplum düzenine karşı
bir alıcılık (radyo deyiminde: reseptivite) kazanması gerekti. Bu reseptivite,
alganlık: Türk toplumunun, Göçebelik şöyle dursun, Kent çağından yukarıya
doğru hızla yükselip sosyal sınıflı Medeniyet çağına girmesi demekti.
Demek, "Türk taplumu
üzerine dinin etkisi": Son duruşmada, Türk toplumuna çevre Medeniyetlerin
yaptıkları etki ile ölçülebilir. Türk Şamanizmine Tsin dininin etkisi,
Uzakdoğu Medeniyetinin, etkisi olmuştu. Türk toplumuna İslam dininin etkisi,
Yakındoğu Medeniyetleri basamağına erişkin Arap-Acem medeniyetlerinin etkisi
olacaktı: Bu sonuncu etkiyi göze çarptırabilmek için, İslam dini yolundan
Türk toplumu üzerine yapılmış bir SOSYAL, bir de EKONOMİK alanda etki örneği
vermek yeterli olabilir.
İSLAMLIĞIN
TÜRK TOPLUMUNDA KANBAĞLARINI ÇÖZÜŞÜ
İslam, daha doğarken, Tarihöncesi
Arap toplumunun Kan bağlarını temizledi. Hazret'i Muhammed'in Medine kentine
göçmesi bu çığırı açtı. O zamana dek Arabistan'da, belki birkaç Yahudi
dışında, herkes "Kankardeşi" idi. Yani insanlar, kendi kabile ve Kan örgütlerinin
içinde olanlarla kanı, canı pahasına kardeşti. Kendi kanından olmayanı
kardeş sayabilmek için, Türklerde görüldüğü gibi, birbirinin kanını törenle
içmek gerekirdi.
Yesrep kentine (Medine'ye)
göçülünce, iki tip Müslüman ortaya çıktı: "Muharcirin" adlı Mekke
kentinden göçmüş Müslümanlar, "Ensar": Muhacirlere yardım eden Yesrepliler.
Bunlar ayrı ayrı Kentlerden, ayrı kabileden, ayrı Kan'dan gelme insanlar
oldukları halde, aralarına kimi Habeş Acem gibi ta uzak ülkelerden gelmiş
Yahudi ve "Müşrik" gibi yabancı inançlardan yeni çıkmış kimseleri de alarak,
hep birden "MÜSLÜMAN KARDEŞLİĞİ" kurdular."İnnemel müslimune ihve" (Hiç
kuşku götürmez ki müslümanlar kardeştirler) diyorlardı.
O zaman insanlığı için bu
anlayış ve davranış İhtilallerin en korkuncu ve büyüğü idi. Nitekim, artık
lafın para etmediğini görüp, kılıçlı davranışa giren müslümanlığın ilk
büyüklüğü anlamında kalmış birkaç yüzkişilik Bedr gazvesi, Araplar için,
o zamana dek görülmüş, işitilmiş olmayan bir sahne idi: Babalarla oğullar
kılıç kılıca gelmişlerdi. Genç Müslümanlar, yaşlı atalarını dize getirmişlerdi.
Onun için, Lammens, haklı
olarak şunu yazar: "İhtimal ki vatandaşları arasında Muhammed ilkin
Din kardeşliğini Kan bağlarından başka bağlar üzerine kurmak iddiasını
gösterdi." (H. Masse, L'ıslam'dan)... Burjuva "bilim iffeti"
hep böyle kuşkulu konuşur. Ortada "ihtimal" veya "iddia'' yok. Savaşçıl
davranış ve kutsal düşünce açıklığı vardır. İslamlık, kan bağlarının kılıçla
kesilip atılışıdır.
İslam dininin Türk toplumuna
etkisi daha başka türlü olmadı: Müslümanlık, Türk toplumunda, o zamana
dek yaşayan sınıfsız toplum davranış ve düşüncelerini, sosyal sınıflı toplum
davranış ve düşüncelerine doğru değiştirdi. İlkel Sosyalizm çağı olarak
sosyal sınıfları bulunmayan Türk toplumunun yazılmamış kuralları: KANKARDEŞLİĞİ
ANAYASASI idi. İslamlıkla birlikte, o yazılmamış Türk Töresi'nin yerine,
sosyal sınıf münasebetlerini haklı çıkarıp düzenleyen yazılı Doğma'lar,
Nas'lar geçti. Arap toplumu için de İslamlık: Arapların CAHİLİYET dedikleri
yazısız Kankardeşliği düzenleri yerine, Bezirgan ilişkilerinin en temiz
ve en yüceltimli ruhunu geçiren yazılı Kur'an hükümleri olduydu.
Bu olayı Tarihte gelişigüzel
serpilmiş yığınla ilişkiler ispatlar. Örneğin Neşri Tarihi'ne bakalım.
İlk Müslüman Çanak Han'dır. Onun oğlu sayılan Musa Han ölünce, iktidara
oğlu değil, amcası sayılan Buğra Han geçer. Buğra Sahiden Musa'nın amcası
ise, Çanak Han'ın kardeşi olmalıdır. Oysa, Buğra Han, "Harun" adını alır
(Müslüman olur) ve babası Süleyman (gene Müslüman) sayılır. Bu Süleyman,
Çanak Han'ın da babası olsa, ilk Müslüman o olmalıydı: Çanak Han ilk Müslümandır.
Bu durum, açıkça gösteriyor
ki, Müslüman olunduktan sonra bile, henüz babadan oğula miras kalan bir
egemenlik kurulamamıştır. Nitekim, Buğra'dan sonra gelen Ahmed Han da Çanak
Han kadar sülalesiz zıpçıktıdır. Ahmed' in babası Ali oğlu Ebun-Nasr olarak
anılır. Ahmed'le kendinden önceki şefler arasında irsi sülale bağı yoktur.
Belirli şartlar altında, Tarihöncesi "Askeri demokrasi"lerindeki usullerle
iktidara gelmiş kişiler vardır.
"Müvahhid" sayılan Oğuz'un
çağına gidilince, Kan örgütünden başka hiç bir şeyle karşılanılmaz. Oğuz
örgütü açıkça: 24 Kan (Han) örgütünü içine almış, üçü Sağcıl (Meymene:
Babahan), üçü solcıl (Meysere: Anahan), ama hepsi eşit 6 kabilenin
Konfederasyonudur. Oğuz'un gerçek oğlu imiş gibi gösterilen Gün Han, 4
Kan'lı bir kabilenin sembolüdür. Kayı Han: Gene gerçek kişi olmaktan ziyade,
Gün kabilesi içindeki 4 Kan'dan birincisinin sembolüdür.
Zamanla, Kayı Kan'ı ile
birlikte Oğuz Konfederasyonunun Sağ kolu (Meymene) iktidardan düşer. Sahneye,
Oğuz Konfederasyonunun Sol kanadından (Meysere'den) Tak (Dağ) ortak sembollü
kabilenin Salur Kan'ı çıkar. Böylece egemenlik, İslam tarihçilerinin yakıştırma
deyimlerine göre kişi Han'ların değil, Kan olarak ayrı ayrı semboller taşıyan
Toplum örgütlerinin elindedir. Onun ìçin, Salur Kan'ından sonra: "Bir
kişi dahi kral olduk ki, ona Çanak Han derler" deniliyor. Bu Çanak
Han, ilk Müslüman olduğu halde, hala Müslüman (Arapça) ad taşımaz,. kendisine
"Kara Han" lakabını yakıştırır.
Medeniyet tarihçisi için
bu durum içinden çıkılmaz bir karışıklık sayılsa da, tarih öncesi bilimi
için realite şudur: Medeniyet krallarının mutlaklaşmış olan Şecere ve Hanedan
imtiyazı, ilk Türklerde bulunmamaktadır; sonraki Medeniyet tarihçileri
ise, anlaşılır olmak için, ilkel sosyalist şeflere birer Sülale yakıştırmak
zorunda kalmışlardır. Bu "karışıklık" (Hanedansızlık) Selçuklulara dek
sürüp gider.
Selçukluların Tarih sahnesine
çıkışları, ana çizileriyle, Avrupa'da Cermen "Kral"larının türeyişlerini
andırır. Din adamlarının "Hidayet"e eriştirdiği savaşçı Barbar "Askeri
Demokrasi" şefı, yavaş yavaş kutsal Kral, sultan olur. Selçuk'un kökü:
Oğuz konfederasyonunun Sol kanadındaki 3'üncü Dingiz Kabilesinin KINIK
Kan'ına bağlıdır. Bu Kan:
"Yedinci iklimin kuzey
kafir Türklerinden imana gelüp, reey ve tedbir sahibi ,secaatli ve dilir
olurlar. Ol taifeden ilk imana gelen budur. Bunun zamanında Beygurı Türklere
padişahtı."
Bu padişah Dakak adında
birini Türklere karşı savaştırıyordu. Dakak' ın Selçuk adlı oğlu vardı.
Dakak ölürken: "Asker işlerini ona (Selçuk' a) bıraktı. Türk kralı bunun
çok halkından korkup öldürmiye kalktı. Bu haber aldı. Kaçtı" Ve Müslüman
olunca: "Kafir Türklerin ülkelerine gaza" lar yaptı. Kafir Türklerle
dövüşürken,107 yaşında öldü, Müslüman olduğu için, oğullarına Semit-Arap
adlarını: Arslan, İsrail ve Mikail diye koymuştu. Bunlar Hint Kralı Mahmut,
sonra Mesut tarafından zaman zaman esir edildiler. Kurtuldular.
"Mikail ölünce 2 oğlu
kaldı. Birisi Ebu Talip Mehmet Tuğrul Bey ve birisi Davud Cafer Bey. Türklerin
Selçuk kuşağı (Ali'i Selçukiyye) oğlu Ebu Talip Mehmet Tuğrul Bey' e ittiba
ettiler." (Neşri Tarihi, s. 24).
Bunca altüstlükler oldu.
Dikkat edelim: Selçuk oğulları, hala, Müslüman etkilerine rağmen, şeflerini
"ittiba" yoluyla iktidara getiriyorlar. Babadan oğula miras otomatikliği
ile iktidar geçmiyor. Türk toplumu, tıpkı Ortaçağın'ın Cermen kabileleri
gibi, kan örgütlü bir "Askeri Demokrasi" durumunu yaşıyorlar. İçlerinden
Savaş Kumandanı Bey olacak kişiyi, ilk Müslümanlığın "Biyat" dediği
oy verme usulüyle seçiyorlar. "İttiba ettiler" in anlamı budur.
İslamlık dini, bu askeri
demokrasinin yerine, Kan teşkilatlarını erite erite, irsi hükümdarlığı
geçirdi. Selçuklular Saltanatı (Hicret: 477, miladi:1085) yılından. sonra,
(tıpkı Papa'dan Takdis alan Cermen askeri şefleri gibi), Bağdat'taki İslam
medeniyetinin sembolü Halife'den MENŞUR alarak Sultan kesildiler. Dört
yüz yıllık ömürleri bitince, yerlerine geçen, bu yol Gün kabilesinin Kayı
Kan'ına bağlı gösterilen Osman Oğulları, Hanlıklarını zamanla Sultan biçimine
çevirerek, aynı İslam (Medeniyet dini) metodlarıyla iktidarı tuttular.
Önce BEY, sonra SULTAN, ve en sonunda HALİFE durumuna geldiler.
İSLAMLIĞIN
TÜRK TOPLUMUNA TOPRAK DÜZENİNİ VERİŞİ
İslam dininin Türk toplumu
üzerindeki etkisi elle tutulurca bir madde özelliği olarak Toprak düzeni
alanında görüldü: Osmanlı Türklerinin Anadolu'ya göçtükleri zaman basit
bir "Askeri Demokrasi" toplum düzenini yaşadıkları, Naima Tarihi'nin anlattığı
"Etvar" dan geçtikleri ortadadır. (Bakıla: Dr. H. Kıvılcımlı, Tarih
- Devrim - Sosyalizm, s. 163-170, İstanbul 1965). İlk Osmanlı Türkleri,
Göçebe oldukları için, sırf Din uğruna Fütuhat yapmak üzere ülkeler, yerler
ele geçiriyorlardı. Topraklar ele geçince ne yapılacaktı?
Bunu, Türk toplumu olarak
hemen hemen hiç bilmiyorlardı. Onlar için toprak bir otlaktı. Toprağın
üzerine yerleşilip Tarım üretimi yapmak, apayrı bir iş ve düzendi. Onu
kendileri değil, "İlmiye" adını alacak olan İslam medeniyetinin yetiştirdiği
din bilginleri bilebilirdi. Müslüman bilginler Şeriat (anayasa) ve Fıkıh
(Hukuk anlamı) kurallarıyla düzenleyeceklerdi.
Osmanlı Türklerine kalsa,
tıpkı ilk Cermen Şövalyeleri gibi, bu Türk Alpleri de, fethettikleri yerleri,
hemen silah arkadaşları arasında paylaşıp geçiverirlerdi. Örneğin, "Devletin
temellerini kuran" diye anılan Birinci Murat Gaazi; Çandarlı Gaazi
Halil Hayrettin Paşa'ya bir kalemde: Bursa, Gölpazarı, Kocaeli, İznik,
Görele, Bolu, Mudurnu, Gerede, Sultanönü, Eskişehir, Kütahya, Simav, Lazkiye,
Hamid, Durdur, Sığla, Malatya, Rumeli Vilayeti, Hayrebolu, Paşa sancağı,
Serez, Ustrova gibi Sancak ve kazalarda bulunan 38 köyü birden, bütün "Şer'i
ürünleri ve tüm örfi gelirlerile, her bakımdan serbest olmak üzere temlik
ve ihsan kılınıp... isterse satup, dilerse bağışlayıp" tasarruf etmesi
için vermişti.("Mülkname'i Hümayun", Matbaai Ahmet Kamil,1331)
Cermen Barbarlarının içine
eski Roma Hukukunu kutsal din kuralları biçiminde sokan, Hristiyan kilisesi
olmuştu. Osmanlı Türkleri içine de, eski Müslüman hukukunu sokanlar: "İlmiye
sınıfı" denilen din bilginleri oldu. Tarihin bütünü içinde incelenince
açık seçik görülür ki, hiçbir Medeniyet ötekisine yeni bir gelişim basamağı
aktarmadan geçmemiştir. İslam toprak hukuku, sistem olarak, kendisinden
bir önceki halka olarak gelip geçmiş Roma toprak hukukunu az çok netleştirip
geliştirmekle doğdu. Yalnız, Roma hukuku deyince, onu ilk gününden sonuna
dek aynı kalmış mutlak bir formüller sistemi sanmamalı. Roma hukukunun
son derleyicisi Bizans oldu. Bizans ise, elbet Batı Roma tecrübelerini,
ikide bir uğradığı "Barbar aşıları altında kalıplaştırdı.
Bu bakımdan Bizans hukuk
kırkanbarı, sık sık Barbar eğilimlerinin inbiğinden geçti. İslam toprak
hukuku, doğrudan doğruya Bizans hukukundan ilham alırken, İslamlığın içinden
çıktığı Kent eğilimlerine göre ayarladı. Hicretin ikinci yüzyılı, İslamlık,
Roma hukukunu özel terimlerine dek İslam hukukuna aktardı. Ama bu aktarışta,
Arap kentlerinin doktriner ruhu egemenliğini hiçbir zaman yitirmedi. Osmanlı
Türkleri, toprak ekonomisi kurallarını, İslam inbiğinden geçmiş olarak
benimsediler.
İslam hukuku başlıca 6 kaynak
tanıdı:1- Kur' an: en başta ve en tartışmasız kesin kuraldı. 2-
Sünnet: Muhammed'in davranışı, işlemi, sözü, susuşu olarak yüzde
yüz Arap Kentinin ruhunu taşıyordu. 3- Medine gelenek-göreneği (Coutume):
Kendiliğinden Arap Kentini kriteryum sayıyordu. 4- Hadis: Muhammed'den
rivayetlerdi. Fakat uydurmayı önlemek için, hemen arkasından: 5- İstılah'ı
getiriyordu. Hadis Kamu yararına zıtsa, bu yoldan düzeltilebilir. 6- İcma:
Medine doktorlarının bir konuda oybirliği (consensuz doctorum ecclesiae)
dir.
Bu altı kat süzgeçten geçmiş
dünyanın bütün kurallarında, artık ne Bizanslık, ne Romalık kalamazdı.
Ancak hayatın canlılığı kendini dayatabilirdi. İslam toplumunda Roma toplumunun
benzeri ilişkiler varsa, onlar Arap Kentlerinin insan düşüncesinde işlenerek
geliştirilirdi. Altı hukuk kaynağı dışında, sağ duyuya dayanan geniş RE'y,
KIYAS (analoji) ve İSTİHSAN (düzeltme, iyileştirme, güzelleştirme) mekanizması
da işletiliyordu. Íçtihad, ilk İslamlıkta kapanmayan bir kapıydı.
Yukarıki hukuk kaynakları,
geniş İslam toplumlarının eğilimlerine göre değerlendirildiler. Bu değerlendirmelere
MEZHEP (tutulacak yol) denildi. Mezhep kurucularından Malik: Medine
doktorlarının oybirliği dışında hüküm tanımıyordu. O çölden çıkamamıştı.
Hanbeli: Malikiden de katı, dar kaldı. Hadisten aşağı hukuk kaynağı
bilmedi. Şafii: İslam doktorlarının her zaman İCMA yapabileceklerine
inanıyordu. Ama Re'y, İstahsan ve istislah kabul etmiyordu. Türk toplumu,
Selçuklularla birlikte hanefıliği tuttu. Kendisi Acem olan Ebu Hanife Türk'ün
eğilimine uygun düştü. Ebu Hanife' ye göre: "Metn malum olduğundan,
falan durumda kıyas, filan şeyi gösterir; ama ben çevre şartları dolayısile,
feşmekan tarzda davranmayı öneririm. (AHSEN: güzel sayırım)" denebiliyordu.
Medeniyete daha yeni giren canlı bir toplum için, bu daha kıvrak mezhep
yatkın geldi. "Seçim" böyle oldu. Her ulus kendince bir Mezhep seçiyordu.
Osmanlılar, Selçuk Uleması
ile yola çıktılar. Bütün o zamana dek gelmiş geçmiş Medeniyet kurallarını,
Bizans'ın çevre şartları ortasında işlediler. Toprak mülkiyetini henüz
pek ciddiye almadıkları için, fethettikleri yerleri beğendikleri yoldaşlarına
peşkeş çekiveren Türk alplerini, İslam bilginleri çekip çevirdiler. Ortaya,
Osmanlı damgasını yemiş ezeli GANİMET ve TOPRAK kanunları çıktı.
Türk toplumunun SAVAŞ anlayışı,
İlk Müslüman Arap toplumunun CİHAD anlayışı gibi, "ASKERİ DEMOKRASİ" kurallarına
uydu. CİHAD: Dine davet edildikleri halde bunu reddetmiş bulunan
KAFİR' lere karşı açılan GAZA' dır. (V. R. Sevig). SAVAŞ (CİHAD): Hür,
sağlam ve hali vakti yerinde olan her Müslüman için farzdır. Cihad'la elde
edilen şeyler, Toprak olursa, ya Fatihler arasında paylaşılır: Karşılığında
yalnız öşür alınır; yahut eski ahalisine bırakılır: Onlardan toprak başına
Haraç, Kişi başına Cizye (baş vergisi) alınır. Birinci usul ANVETEN (zorla)
zaptedilmiş topraklara, ikincisi çok defa SULHEN (barışla ele geçirilmiş
topraklara uygulanır. Toprakların MÜLKİYETİ; İlk Kent usulünce tanrı'nın
olur, TASARRUF'u, (kullanılıp yararlanılışı) üzerinde çalışanlara düşer.
Topraktan başka Cihad'la
ele geçen mallar, ya FEY (Cizye, Haraç, mürted kişinin varı, mirasçısız
ölen gayrı müslimin malı) olur. NEFİL (Ganimetler üleşilmeden önce kimi
şartlarla savaşçıya bırakılmış nesneler), yahutta GANİMET olur. Ganimetin
(ilk Müslümanlıkta hepsi), sonradan beşte biri "Müslümanların mal evi"ne
ayrılır. Bu ayrılanlardan yararlananlar: Allah ve Peygamberden sonra, YETİM
- ZÜĞÜRT - YOLCU insanlardır. Allah gökte, peygamber ölmüş bulunduğu zaman,
Ganimet ne olur? Malik: İmam' ın (Hükümdarın) emrine kayırır. Ebu Hanife,
daha demokratça malı Yetim - Züğürt - Yolculara düşürür. Ganimetin beşte
dördü Gaazilere üleştirilir: Maliki, Şafii atlıya 3, yayana 1 pay verir.
Hanefi, daha demokratça, atlıya 2, yayana 1 pay verir.
İşte Antika Medeniyetlerin
üretim ve üleşim gibi bütün ekonomi temel ilişkilerini düzenleyen yukarıki
kurallar, "İslam dininin Türk toplumuna etkisi" biçiminde kutsallaşarak,
hemen hemen oldukları gibi uygulanırlar.