I - FİNANS KAPİTAL ve
TÜRKİYE
Sevgi ve saygı değer arkadaşlarım,
Hepinizi büyük acıyla selamlarım.
Acımız nedir? 17. Yüzyılda batılı kefereler "Uyvar önünde Estergon önündeki
Türk gibi" diye korkarlar ve titrerlerdi. Biliyoruz. Öyle bir duruma geldik
ki, "öğrenci yurdu önünde Türk gibi" diyecek gavurların gülmelerine ve
tırnaklarına tükürmelerine şahit olmaktan korkuyoruz. Acımız budur. Bu
acı nedeniyle değerli vakitlerimizin 30 saniyesini bu acıyı protesto için
susuş saniyeleri saymak istiyorum.
(Sol yumruklar havada 30 saniyelik
saygı duruşu)
Neden ve niçin bu duruma düştük?
Bunun tek sözcükle karşılığı: Finans-Kapitalden oluyor. Onun için bugünkü
konumuzun, sanılabildiğinden çok fazla son yüzyılın alınyazımızı temelinden
ilgilendiren bir konu olduğunu belirtmek istiyorum.
Finans-Kapital bizi bu hale getirmişse,
onun içyüzünü burada elden geldiğince kısa olarak tartışmak görevimizdir.
Bu tartışmaya girerken, metodolojik dedikleri tutulacak yol üzerinde iki
şeyi söylemeden edemeyeceğim. Bu tartışmamız herşeyden önce bilim tartışması
olacaktır. Bilim deyince… Sanıyorum çoğunluğumuz okur-yazar taifesiyiz,
kitabiyiz: Kitapta yazılanların bir araya gelmesini bilim saymak eğilimindeyiz.
Oysa kitaptaki yazılanlar eğer olaylara uyarsa bilimdir. Olaya uymayan
her yazı bilim dışıdır. Demek oluyor ki, biz burada bilimcil bir araştırma
yaparken, kitapların yazdıklarına elbet eğileceğiz, gerekirse. Ama, esas
olaylara bakacağız. Olaylara bakışın da gene tutulacak yol açısından ilginç
bir yanı var. O karıştırıyor zaten zihnimizi en çok.
Olaylar varlığın içinde: Hayatta
ve toplumsa bir sebep-netice sıralanışı içindedir. Ve bu sıralanış: Hiyerarşi,
mertebeler zinciri güder. Kimi olaylar temel olaylardır. Kimisi ondan sonuç
olarak: İkinci derece, üçüncü derece sonuç olarak çıkar. Olaylar bir mahşerdir,
gerek varlıkta gerek toplumda içinden çıkılamayacak kaos gibi gözüken,
birbirini tutmaz zannedilen bir kalabalıktır. Şu halde biz, olaylara baktığımız
zaman, o kaos içinden olaycığı seçmek durumundayız. Temel olayı ele almak
durumundayız.
Finans-Kapital üzerinde son zamanlarda,
açık olmamakla beraber, ağızdan, kulaktan birçok eğilimlerin yanılmalarına
şahit olmaktayız. Bu yanılmalar Finans-Kapitali ilk defa kimi kitaplardaki
formüllerden, kimi de bazı yüzeysel olaylardan esinlenerek ele almaktan
ileri geliyor kanısındayım.
Temel olay… Örneğin bir canlı hücre
olmadan can diye birşey yoktur. Biz can'ı anlamak için onun maddesine,
hücreye iniyoruz. Tıpkı bunun gibi, insan beyni dediğimiz şey, yani madde
olmadan, yeryüzünde yaratıcı düşünce, yani zeka olayı görülmemiştir. Bilimin
binlerce yıldan beri arayıp bulduğu tartışılmaz gerçek budur.
Tıpkı bunun gibi, toplumda da böyle
bir temel ilişkiler alanı biliyoruz. Bilimsel sosyalizm yahut tarihsel
maddecilik açısından, yani gerçek bilim açısından temel olaylar daima ekonomik
olaylardır. Ekonomik olaylar nedir? Orada da bir hiyerarşi vardır. Ekonomik
olay, biliyoruz: Üretim (yani yoktan var etmek) ekonomik olaydır. Üleşim:
Var edilen değerlerin insanlar arasında paylaşımıdır. Dağıtım: O paylaşılan
değerlerin toplum içinde yayılışıdır. En sonunda da tüketim gelir. Bunlar
da ekonomik olaylardır.
Bu dördü içinde dahi, biliyoruz
ki, bir hiyerarşi vardır ve temel olan üretimdir. Eğer bir ekonomik olayın
üretim açısından karakteristiği kavranılmazsa, mutlaka yanılma şansı çoğalır.
Hepimizin bildiği gibi üretilmiş bir şey, bir nesne ortada yoksa: Ne paylaşılacak
nesne vardır, ne üleşilecek, ne tüketilecek bir şey vardır. Mecburuz üretimi
ilkin tutmaya.
Finans-Kapital dediğimiz zaman da,
bunun özellikle üretimdeki karakteristiği ana karakteridir. Finans-Kapital
lügat, sözcük anlamı… Finans: Eskiden mali, maliye derdik. Bugün, bazı
arkadaşlar halk anlamaz belki bunu diyorlar. İsterseniz, tam çevirisini
yapmak gerekirse: Parababası demek mümkün. Finans demek parababsı demektir.
Kapital de bildiğiniz gibi, ücretli işgücünü satın alıp ondan artı-değer
çıkaran bir kurumdur, diyelim. Demek oluyor k,, Finans-Kapital dedik mi:
Kapitalin parababaları elinde, parababaları kapitali haline gelişi oluyor.
Ama nasıl parababaları? Modern toplumda,
20. Yüzyılla birlikte başlamış bir parababalığı karakteristiği vardır.
Kapitalizmin son şekli, hatta yatalak, can çekişen şekli de tarifi vardır.
Finans-Kapitalin. Bunun nasıl geliştiğini bize üretim ilişkileri belirtir.
Kapitalizm 19. Yüzyılın sonuna kadar
bildiğiniz gibi serbest rekabetçiydi: Yani vur vuranın, tut tutanın… Her
kapitalist öteki kapitalistin ayağına karğuz kabuğu koyup onu yıkmak, kapitalini
şu veya bu yolla ele geçirmek, tabii küçükburjuvaları (köylüleri, esnafları)
büsbütün tarümar etmek, onların kapitalciklerini ele geçirmek v.b. suretiyle
işliyordu. Buna kapital birikişi diyoruz.
Bu birikiş 19. Yüzyılın sonuna kadar,
hep bildiğiniz gibi, ben tekrarlamış oluyorum, karıştırılmasın diye: 19.
Yüzyılın sonuna kadar serbest rekabetti. Yani kapitalist olmak şartıyla
herkes herkesi, bütün kapitalistler birbirlerini çelmeleyip devirerek kendi
sermayesini, özel sermayesini arttırdı.
Bunun sonucu olarak ilkin küçük,
cılız kapitaller iflas ettiler. Ve bunların değerleri, yavaş yavaş konsantrasyon
dediğimiz biçimde bir araya gelip yoğunlaştı. Sonra bu konsantrasyon yapmış
kapitaller de daha geniş ölçüde, daha yüksekliğine birleştiler: Santralizasyon
yaptılar yani… Böylece, kapital serbest rekabet kavgasıyla bir yandan kendisi
büyürken, sahipleri gittikçe küçüldü, ve konsantre oldu, santralize oldu.
O hale geldi ki en sonunda, santralizasyon
tekelciliğe kadar vardı. Yani kapitalistler serbest rekabetçiyken, sermayeleri
muazzam ölçüde büyüyerek sayıları azaldıkça: Aralarında birbirlerini yememek
için bir takım anlaşmalar olanak haline geldi. Hatta klasik bilimde bir
rakam da söyleniyor, yani pekiştirilmiş bulunuyor. Herhangi bir üretim
dalında 20 kadar kodaman kapitalist işletme kaldı mı, 20 kapitalist kendiliğinden,başkasının
kışkırtmasına gerek olmaksızın bir tekel kurarlar. Aralarında herhangi
bir gazinoda buluşurlar, yahut olnların meşhur klüpleri vardır, oraya giderler:
Sen üretimini yapıyorsun, ben böyle yapıyorum, der ve fiili tekellerini
kurarlar.
Binaenaleyh, aşağı-yukarı demek,
herhangi bir ülkede monopol dedikleri tekel kapitalizmde var mıdır, yok
mudur diye bakıp anlamak istedik mi, oradaki belirli üretim dallarında
en kodaman, o dala egemen olacak kadar üretim yapan kapitalistlerin 20'ye
kadar inip inmediğine bakmak bize bir fikir verebilir. İnmişse, orada tekel
kurulmuştur. Kapitalistler budala değiller artık. 20 kiş kalmışız, belki
on kalırız, ama: Birbirimizi yersek, 1 kalırsak ne olacak? Alaşağı da ediliriz.
Artık tehdit haline gelir, tehlike haline gelir. İster istemez, yani şeylerin
gidişiyle serbest rekabet kalkar kapitalistler arasında. Tekelcilik başlar.
İşte bu tekelci kapitalistler her
ülkede kendi dallarına olduğu gibi ülkenin çeşitli ekonomi alanlarına ve
ekonomi temelinin üstündeki bütün üstyapıya: Hukuk ilişkilerine, politika
ilişkilerine, kültür ilişkilerine, devlet ilişkilerine, hatta din ilişkilerine
(bizde olduğu gibi) yavaş yavaş kolayca el atmanın yolunu ararlar ve bulurlar.
İşte uluslararası ölçüde tekelci
sermayeden kaynak alan bu durumun kişilerine, tekelci kapitalistlerin topuna
birden, her ülkede: Oligarşi derler, yahut Plütokrasi derler. Plütos: Zengin,
Kras: Egemen olmak… Zenginlerin tahakkümü anlamına gelir. Plütokratlar
teşekkül eder. Kapital tekelleşti mi, kapitalin sahipleri o memlekette
bir avuç tahakküm yapan zengin haline gelirler.
Ve tabii zenginler, yalnız ekonomiye tahakküm
etmekle kalmazlar. Memleketin bütün üstyapı ilişkilerine de tırnakların,
pençelerini uzatabilirler. Ve uzattıkları için de tahakkümlerini yürütürler.
Onun için, azınlığın tahakkümü anlamında bunlara Oligarklar da denir.
Demek oluyor ki üretimde tekelin,
monopolun, tekelci kapitalin teşekkülü Finans-Kapital temelidir. Bu temel
üzerinde o ülkenin iç ilişkilerinde gelişim başlar. Bu gelişimin birinci
basamağı Plütokrasinin ve Oligarşinin o memlekete egemen olmasıdır. Bu
egemenlik ikinci bir netice, daha doğrusu ikinci kategori bir sonuç daha
verir. Bu sonuçta, asalak ve gerici Oligarklar ve Plütokratlar sisteminin
doğması biçiminde olur.
Tekelci kapitalistler: Oligarklar
ve Plütokratlar kendi egemenliklerini sürdürebilmek için, gidip artık üretimle
uğraşmazlar. Biliyorsunuz. Büyük fabrikaların, büyük şirketlerin gidin
içine: Kapitalisti nerede: Yoktur ortada. Müdür vardır, İdare Heyeti vardır.
Hatta İdare Meclisleri vardır. Kapitalist meydanda bile yoktur. Hatta kapitaliste
gitseniz, senin kapital nerde işliyor deseniz: Bana ne der, ben falan şeye
verdim, o benim sermayemi kullanıyor. Onun ilgilendiği: Zaman zaman o yatırılmış
büyük kapitalinin ona sağladığı gelirdir. Neden, nasıl gelirse gelsin.
Uşakları, hizmetçileri, memurları, adamları, ajanları… Onlar hiç zahmetsiz
sen otur köşende, biz sana getireceğiz, derler.
İşte bu asalak tip haline gelir
bu yoldan tekelci kapitalist. Ve tabii asalaklığı ilerledikçe göze çarpar:
Yahu bu adam oturuyor, hiç bir fonksiyonu yok. 19. Yüzyılda iyi kötü kapitalist
dediğimiz bir girişkin adamdı. Gider, taştan su çıkarır, bir takım ileri
adımlar atar, memlekette bir sanayi kalkınmasında hızlı gelişim sağlar,
falan… Bir görevi vardı. 20. Yüzyılda kapitalist meydanda yok, ama kapitalistin
tahakkümü ve hazıryiyiciliği var.
Binaenaleyh, nedir bu hal diye devrimci
tepkiler belirir. Buna karşı, bu devrimci tepkileri, yani bu haksız tahakküm
s,stemine karşı halk içinde, çalışan yığınlar içinde doğan tepkileri bastırmak
içim Plütokratlar ve Oligarklar ister istemez, kendiliğinden gerici, yani
ilerici, devrimci hareketi geri alacak tedbirler ararlar.
Bir üçüncü basamağı vardır tekelci
kapitalizmin bir ülke içinde. O basamak ta Finans-Kapital çağının kritik
bir çağ, bunalımlar çağı oluşu ve bir geçit çağı oluşu biçiminde gözükür.
Bunalımlar deyince, biliyoruz, en başta hergün önümüze çıkan ekonomik krizler
gelir. Yahut ekonomik krizlerin çözülemeyişinden, ekonomik krizlerin sonucu
siyasi krizler başlar. Bunların başında harpler gelir, savaşlar gelir.
Ekonomik durumu çözümleyemeyen kapitalistler, her ülkenin kapitalisti öteki
ülkeyi talan edip bu işi biraz daha sürdürmenin yolunu arar. Bu savaştır.
Tabii, biliyoruz hepimiz örneklerini:
Krizler, savaşlar birbirini kovalarken insanlık tapayı atar ve kapitalist
düzenini alaşağı eder yer yer. Onun yerine yeni bir sisteme geçilir. Birinci
cihan savaşından sonraki devrimleri biliyorsunuz. İkinci cihan savaşından
sonraki devrimleri gene biliyorsunuz.
İşte bu açıdan tekelci kapitalizmin,
Finans-Kapitalin bir ülke ölçüsünde -ve tabii dünya ölçüsünde-, ama daha
çok o ülkenin iç ilişkileri ve çelişkileri için başlıca karakteristiği
bunlardır.
Ondan sonra gene aynı Finans-Kapitalin
öteki devletlerle, dış ülke ilişkilerinde bir takım kaçınılmaz gelişimleri
vardır. Bunların başında sermaye ihracı gelir. Türkiye'de Finans-Kapitali
inkar etmeye çalışanların en çok uğraştıkları bu: Sermaye ihracı meselesi
var mı, yok mu diye birşey. Oysa, söylediğim gibi, sermaye ihracı, üretim
olayının ikinci basamağıdır, memleket içi değil, memleket dışı basamağıdır.
Bütün tekelci kapitalist devletler
kendi üretimlerini ayakta tutabilmek için halkına veremediği malları, satamadığı
malları, -çünkü daima sömürüldüğü için bütün malları, halk satın alıp tüketemez-,
bu malları dışarıdaki pazarlara satar. Ama kapitalist memleketler, hepsi
birbirinden kocaman Finans-Kapital canavarı haline geldi mi,ster istemez
mal ihracına karşı gümrükleri yükseltirler, birbirlerinin gümrüklerini
karşılarına alırlar. O karşılıklı gümrük yükseltmesi sonucu, gümrükten
mal geçiremeyince: Paranın kokusu yoktur sözüyle anlaşılacağı gibi, para
aktarmaya başlarlar. Sermaye ihracı yaparlar.
Gene ikinci nokta, bu sermaye ihraçları
yollu gittikleri ülkelerde nüfuz bölgeleri kurarlar. Yani içine işledikleri
bölgeleri: Şurası senin, burası benim diye dünyayı paylaşırlar. Ve aralarında
harp patlayıncaya kadar böyle kendi sınırlarını birbirlerine tanıtan anlaşmalar
yaparlar.
Bu anlaşmaların da bir haddi vadır,
bildiğiniz gibi. Şimdiye kadar gördüğümüze göre, 20. Yüzyılın başında Finans-Kapital
gelişti ve 14 yıl sonra 1914 Emperyalist Evren Savaşı, yani birinci Emperyalist
Evren Savaşı patladı. O bitti. Arkasından krizler, patırtılar, 1938-39
yılında bir de baktık ki ikinci Evren Savaşı patlak verdi. Böylece 20-30
senede bir adeta bir hastalığın nöbeti gibi, emperyalist savaşlarla insanlık
karşılaşıyor.
Şimdi, bu özetlediğimiz karakteristiğiyle
Finans-Kapital dediğimizin ne olduğunu alfabetik biçimde anlaşılıyor.
II - FİNANS-KAPİTALİN
TÜRKİYE'DEKİ İŞLEYİŞİ: OSMANLI DÖNEMİ
Türkiye'de bu olay nasıl başladı ve nasıl
gelişti? Asıl konumuz hiç şüphesiz bu. Ben kısa işaretler vereyim: Türkiye'de
Oligarşinin ve Plütokrasinin oluşu için. Eğer vaktimiz kalırsa burada rakamlar
vereceğiz. Bunda hiç kimsenin zannediyorum şüphesi yok. Nasıl bir asalak
sınıftır bizim Plütokratlar_ Bunu da borçlarımızdan anlayabiliriz. Boğaza
kadar, hatta tepemizi aşacak kadar borç içine gömülmüşüzdür. Onun da rakamlarını
göreceğiz.
Gericiliği artık bilmeyen kalmadı.
Her köyde bir Kur'an kursu, falan filan… Bunların altında, hepimiz biliyoruz
ki, temiz din duygularının rolü hiç yoktur. Finans-Kapitalin, gericiliğini,
halk yığınlarını kandırarak onlara dayatması araçları haline gelmiştir
bunlar.
Bunalımsa, yıllardan beri hep var.
1960'da 27 Mayıs ihtilaline kadar gelen bunalım malumdu. Ondan sonra bir
izafi istikrar yapılmak istendi. Fakat son zamanda, artık sokağa dökülen
biçimde, bunalım Türkiye'de yoktur diyen kalmadı. Bütün bezirgan partiler
başta gelmek üzere, herkes Türkiye'nin içinden çıkılmaz bir bunalımda,
bir krizde, bir buhran içinde olduğunu her gün söylüyor.
Geçit konusu da, bir tek kelimeyle
söylemek gerekirse: 27 Mayıs gibi olayları bir yana bırakalım, bizzat başımızdaki
Plütokratlar ve Oligarklar bildiğiniz gibi harıl harıl Türkiye'nin sınırlarını
nasıl kaldıracağız diye çırpınıyorlar. Onun için daha dün Ortak Pazar'a
girme gibi kararlarını yürürlüğe sokmaya girişmiş bulunuyorlar. Bu, Türkiye'nin
vatan ve millet bütünlüğü sınırlarını kaybedişi, binaenaleyh başka bir
biçim idareye geçişi demektir. Tabii bununla kalacak değil. Yahut bizim
bir avuç tahakküm yapan Oligarklarımızın istedikleri gibi bir geçiş olacağı
da hiç kimse tarafından garanti edilemez. Ancak bir geçit belgeleri, alametler,
belirtileri içinde olduğumuz oportadadır.
Sermaye ihracına gelince,… Bizde
bu… Sırası gelince yalnız bizde olmadığını da göstereceğiz. Yani rakamlarla,
olaylarla. İşimiz hep olaydır bizim. Ancak bizde, o kadar geç geldik ki
biz bu Finans-Kapital sistemi üretime… Sermaye ihracı tersine oldu. Biliyorsunuz,
her sene Türkiye'ye güya yabancı sermaye ithal etmek kaygısıyla Finans-Kapital
iktidara geldi. Fakat, hesap yapınca görüyoruz ki, uluslararası yabancı
sermayenin Türkiye'ye soktuğu 15-20 milyonsa, 20-25 milyonu dışarıya çıkarıyor
her sene. Transfer yapıyoruz diyorlar. Hep frenkçe laflarla… Halk anlamasın
diye: Transfer… Yani bir nevi sermaye ihraç ediyorlar. Tabii klasik sermaye
ihracı bu değil. Anavatan doğrudan doğruya sermaye ihraç edip, öteki memleketleri
sömürüyor. Ama bizim gibi topal eşekle sonradan Finans-Kapitalizme katılan
ülkelerde proses tersine döndü. Biz gelmiş sermayeye transfer hakkı tanımak
suretiyle, kanımızı canımızı muntazaman dışarıya ihraç ediyoruz.
Bir başka gizli sermaye ihracı vardır
ki, suçtur. Ama bu suç resmen ve milyarlar ölçüsünde her sene muntazaman
yapılır, arkadaşlar. Bu da dış ticaret dediğimiz oyundur. Biraz dış ticaretle
meşgul olmuş insanların yanından geçen her arkadaşımız, biraz onun yaptığı
işlere yakından bakmışsa, bir şeyi görmüştür: Yabancı memleketten Türkiye'ye
mal sokmak isteyen insan, orada diyelim ki 100 kuruşluk bir mal satın almışsa,
onu 150 kuruş diye yazdırır. Trükiye'den halis döviz olarak 50 kuruş fazla
çıkarır. Ve böyle, İsviçre bankalarında falan, başka bankalarda yatmış
paralar diye arasıra bir laf çıkar, ve kaybolur. Bu lafların gerçek olduğu
yüzde yüz muhakkak. Fakat nasıl çıktığı üzerinde kimse durmaz.
Hakikatte bu, ithalat-ihracat sırasında
bizim Finans-Kapitalistlerimizin, iktidarla anlaşarak, bile bile Türkiye'nin
birikecek sermayesini dışarıya kaçırmaları biçiminde harıl harıl devam
eder. Türk malı satarken başka oyun oynar, döviz kaçakçılığı yapmak için.
Türk malını yok pahasına toplar, dışarıya sevkeder. Orada onun hakiki parasını
alır. O aradaki farkı kaçak olarak gene başka, yabancı ülkelere yatırım
yapar.
Nüfuz bölgeleri ve diğer noktalar
üzerinde durmayalım. Asıl konumuz olan Finans-Kapitalin Türkiye'deki karakterine
geçmek için, bir alfabetik meseleyi koyuş olarak bu noktaları belirtmek
istedim.
Arkadaşlarım, Türkiye'de Finans-Kapital,
çok tuhaf bir olayların gelişimiyle, diyebiliriz ki: Batıdan hemen hemen
yarım yüzyıl önce tahakküme teşebbüs etti, girişim yaptı. Hatta onu alay
olsun diye bazan arkadaşlara söylerim: Biz Avrupa'dan çok geriyiz, ama
bu Finans-Kapital uğrunda biz Avrupa'yı çok geçtik yahu. Onlar 19. yüzyılın
sonunda Finans-Kapital tahakkümüne uğradılar. Biz 19. Yüzyılın ortasından
itibaren, daha Türkiye'de kapitalizm kurulmadan, Finans-Kapitalizm teşebbüslerine
giriştik. Nasıl giriştik? Bu enteresan bir gelişim oldu.
Finans-Kapital, yahut tekeci sermaye
deyince, bunun en oturaklı biçimi büyük kumpanyalar ve şirketlerdir, biliyoruz.
Türkiye'de ilk defa 1849 yılı, bakıyoruz, bir Şirket-I Hayriye kuruluyor.
İlk kumpanyası Türkiye'nin: Bu gemicilik kumpanyası… Bunda iki tane hafız,
bir üçüncü hafız müdür, başkan Mehmetzade Abut Efendi, bir de komprador
burjuva: Teodor Kurji isminde… 5 kişi bu şirketi kuruyorlar. Türkiye'de
üretim yapan bir fabrika kurmadan önce, hop atlıyorlar, Avrupa'nın Finans-Kapital
tahakkümü çağını açacak olan bir şirketi kuruyorlar. İlginç olan yanı bu.
Ondan önce biliyoruz, Lale devrinde,
ondan sonraları falan, fabrika kurma teşebbüsleri oldu Türkiye'de. Hatta
bunlara, biliyorsunuz: Karhane dediler. Kar iş demektir. Ama halk onu,
biliyorsunuz, çok kötü bir anlamda, Kerhane falan şeklinde isimlendirdi.
Ve bastılar, yaktılar, attılar. Tutunamadı bizde. Yani serbest rekabetçi
kapitalizm yol görüp Türkiye'de başlayamadı, başlatılamadı. Bunun neden:
Tefeci-Bezirgan sermayenin Türkiye'de çok aşırı gelişkin olmasından ileri
geliyor. Binaenaleyh avrupai anlamda (eskilerin deyimiyle), yani Batıcı
anlamda ilk kapitalist teşebbüs: Şaşılacak bir şey gerçi, fakat bizde daha
19. Yüzyılın ortasına gelmeden bir kumpanya biçiminde görüldü.
Arkasından 1854-56 Kırım Savaşı
patladı, biliyorsunuz. Bu bizim hafızların, hocaların öncülüğüyle kurulan
ilk Finans-Kapitalist müessesesi diyebileceğimiz kumpanyanın üzerinden
hemen hemen 6 yıl geçmeden başımıza Kırım Harbi patlatıldı. Bu, dünya kapitalist
devletlerinin Osmanlı İmparatorluğunu paylaşma hırlaşmasında bir geçit
noktası oldu. Biliyorsunuz, Çarlık Rusyası sıcak denize inmek için boğazları
ele geçirmek üzere Balkanlara inmek istiyor. Avusturya-Macaristan Tuna'nın
ağzını ele geçirmek için onunla çatışıyor.
Fakat bu iki çelişkili ve kar'ı
kadim diyebileceğimiz, antika imparatorluğun karşısında da daha modern
iki imparatorluk var: İngiliz ve Fransız İmparatorluğu… Onlar da Hint yolu
üzerinde tepişiyorlar. Ama, yukarıdan gelecek yeni antika haydutları Akdenize
indirmek de istemiyorlar.
Bir taraftan istiyorlar ki Türkiye
sömürgeleşsin, yani yüzde yüz kendi emirlerine girsin. Öte taraftan da,
bu yüzde yüz emirlerine girecek ülkeyi Çarlığa ve Avusturya-Macar'a bırakmamak
lazım. İşte bu çelişkiler içinde, yani kapitalist dünyanın her zaman olan
çelişkilerinden bizimle ilgili olanın yanında bir de bakıyoruz, Çarlık
işi azıtınca: İngilizler, Fransızlar, Sicilya krallığı bize yardım ettiler.
Ve gittik… İşte, meşhur Sivastopol önünde yatan gemiler şarkımızı da yaratan,
Kırım savaşı patladı.
E, olur, savaş diyeceğiz. Ama bizim
için öyle olmadı. Bu savaş hem İngiliz, Fransız kapitalistlerinin Çarlığı
geri atmasını sağladı, bir an için. Hem de Türkiye'yi artık yüzde yüz torbada
keklik haline getirdi. Ve onun üzerine bir de baktık ki, daha Kırım Harbi
biterken kumpanyalar Türkiye'ye akın etmeye başladılar.
1856 yılında Osmanlı İzmir-Aydın
Demiryolu kuruldu. Bunun merkezini bile Türkiye'ye getirmemişler. Londra
da merkezi. Türkiyede şimenıdifer kuruluyor, demiryolu kuruluyor. Merkezi
orda. Koyduğu sermaye de 892 bin Türk lirası.
Arkasından, iki yıl sonra, Türkiye
harpten bozgun halinde çıktığı için sana yardım edelim diyorlar. Ve bildiğimiz
borçlar sistemi başlıyor. Sermaye ihracı, Batı'nın sermaye ihracı başlıyor:
İlk borç, 1858 yılında 4 milyon küsur
Türk liralık (altın lira tabii o zamanki) istikraz dediğimiz ödünç almayla
küşat merasimini yapıyor.
Ve 4 sene sonra Osmanlı Gaz Kumpanyası
kuruluyor.
5 sene sonra, bir de bakıyonız...
Tabii bu ödünçlerin hepsini saymak vaktimizi çok alır. Yalnız, 1863 yılında,
Avrupa kapitalistlerinin Türkiye'ye borç diye verdikleri paraları Türkiye'de
kontrol edecek ve Türkiye nin bütün ekonomik ve finans işlerine el koyacak
meşhur önce hariçte kurulmuş Osmanlı Bankası, başına bir Osmanlı geçirmek
suretiyle, Şahane Osmanlı deyip, Türkiye'ye getirildi.
Bunun merkez kurucuları: 6 İngiliz,
15 Frenk (Fransız)... İstanbul'daki 6 idareciyi seçenler: 10 İngiliz,10
Fransız... Alt komite, idare eden: 4 İngiliz, 4 Fransız... Batının Finans-Kapital
adını alan sermaye akını, böylece Osmanlı bankası biçiminde geldi, Türkiye'nin
bağrına oturdu. Ve bütün borçlar üzerinde kontrolunu kurdu: Bu banka o
borçlarm alacaklılarnnn bankasıydi. Türkiye ye alacaklarını yerinde tahsil
etmek üzere gelip kurulmuştu: Sermaye ihracını böyle yaptı. Böylece Türkiye'nin
alnıyazısına ecnebi Finans-Kapital tehakküm etmeye başladı. Hadiseleri,
yani bunun politik sonuçlarını hepiniz az çok bildiğiniz için burada saymaya
lüzum görmüyorum.
Yalnız bu arada,1856'dan 1857 yılına
kadar geçen bir birinci safha var: Ecnebi Finans-Kapitalin adeta yoklaya
yoklaya girdiği safha... 16 yıl içinde Türkiye'de 278 milyon altın liralık
borç hesaba geçiyor. Ve imparatorİuk iflas ettim diyor. 278 milyon İira:
Bugünkü milyarların çok üstünde bir rakam.
Buna karşılık, Türkiye bu kadar
muazzam bir borç içinde boğulduğu sırada Türkiye'de iki banka kurulmuş,
bir rıhtım ve liman şirketi kurulmuş, bir tünel açılmış (şu bildiğimiz
tünel: Galata tüneli), iki tane de su şirketi kurulmuş Türkiye'yi saf,
tertemiz Finans-Kapital borç biçiminde boğmuş. Arasıra da, şurada burada
birkaç hissedar açıkgöz çıkmış, bir iki ufak teşebbüse de geçmiş: Modem
anlamda güya tesisler kurmuş.
Bu iflas üzerine, biliyoruz, Türkiye
veremiyorum, ben bu parayı ödeyemeyeceğim deyince: Öyleyse oturalım hesaba,
dediler, Batılı Finans-Kapitalistler. Ve Türkiye'ye Osmanlı Düyun'u Umumiyesi
diye bir müessese yerleştirdiler. Osmanlı bankasından sonra ikinci konağımız:
Türkiye'nin Finans-Kapital, ama yabancı Finans-Kapital tahakkümü altına
girişi Düyun'u Umumiye hesabıyle oldu.
Ondan sonra, 1875'ten 1907'ye kadar,
o 278 milyon liralık borcu 114 milyon liraya güya indirme şeklinde bir
bağış yapıp sağlama bağladılar. Çünkü zaten o borcun yarıya yakını vurgundu.
Yani gerçek bir ödeme yapılmış değildi.
Uzun hesap. Hepiniz onu incelemişsinizdir belki de. Buna mukabil: 8 banka,
10 sigorta (şirketi hep bunlar), 4 rıhtım, 2 su, 6 maden (maden kuyusu),
3 tramvay şirketi, 2 elektrik şirketi, 2 gemicilik, 1 kurtarma şirketi,
5 ticaret şirketi 3 tane de sanayi şirketi kurulmuş.
Bu sanayi şirketleri nelerdir, diye
insan merak ediyor. Bu üç şirketten birisi: 1886 yılı kurulan, Yünlü Pamuklu
Ticari-Sınai Anonim Şirket imiş. Bunu padişah fermanıyla alanlar: Ahmet
Refik Bey, Reşit Bey, Refik Bey... Yani Türkiye'de üretim yapacak bir müessese
teşebbüsü gene müslümanlardan çıkmış. Bunlar da: Refik Bey devlet danışmanı,
Reşit Bey şahane mühürdar yardımcısı... bu tarz kapıkulları. Ancak bu şirketin
idare meclisine bakınca bir de görüyoruz ki, 10 kişilik idare meclisinden
8'i yabancıdır. Bir tane içinde, hani tohum olsun diye, Hulusi Bey isminde
birini de almışlar: Fakat geri kalan hepsi: Biri Levanten dediğimiz, yani
Komprador yerli gayrı-Türk burjuva olmak üzere, hepsi yabancı, ecnebi kapitalistler.
Öteki, Selanik Ticari-Sınai Anonim
Şirketi. Bu da bir Yahudi'nin un değirmeni etrafında kurulmuş. Ve 13 Yahudi
levanten idare meclisini teşkil etmiş.
Ancak bu dönemin sonu olan 1907
(1908'de biliyoruz, Meşrutiyet Hürriyet ihtilali oldu), 1907 yılında, ondan
bir yıl önce: Oriental Karpet Manifaktür dedikleri İngiliz halı şirkeli
kurulmuş.
Böylece, Türkiye ilk Meşrutiyet
Hürriyet Devrimini yapıncaya kadar, bir yandan 52 yabancı Finans-Kapitalist
müessese gelmiş Türkiye'nin çeşitli ekonomik alanlarına el koymuş. Öte
yandan da Düyun'u Umumiye gelmiş... Düyun'u Umumiye nelerimize el koymamış?
Hepimiz biliyoruz. Tuzun tekelini almış. Tütünün tekelini almış. İspirtolulardan
vergi almış. Balıkçılığı gene vergilemiş. İpek öşürünü almış. Pul resmini
almış. Ayrıca tümbaki resmi diye bir şey icat.etmiş. Acemistan'dan gelen
tümbekiden gene haraç almış. Temettü vergisinin fazlasını almış. Gümrük
temettüünün bir miktardan sonrasını almış. Böylece Türkiye'nin hemen bütün
ekonomik alanları yabancı Finans-Kapitalin yüzde yüz mutlak tahakkümü altına
girmiş.
Düyun'u Umumiye'nin idare meclisi.
İki başkan var, nöbetleşe başkanlık ediyor: Birisi Fransız, birisi İngiliz.
Üç delege: Birisi Alman, birisi Avusturya-Macar, birisi İtalyan.. Bir delege
de Osmanlı Bankasından, sonra ötekiler yetmiyormuş gibi. Ayrıca bir genel
gelirler müdürü: Bir Levanten. Osmanlılardam, yani Türkiye'den, müslüman
olarak: Bir Hamdi Bey (Osmanlı delegesi güya); bir de Sahane Komiser Saip
Bey. Tabii bunların iğrapta mahalli yok. Ötekiler idare ediyorlar.
Şimdi, demek 1907'de, aşağı yukarı
20. yüzyılın başına geldiğimiz zaman, bir de bakıyoruz ki: Türkiye kıskıvrak
bütün ekonomi kaynaklarıyla, bütün devlet maliyesiyle yabancı Finans-Kapitalin
tahakkümü altına girmiş.
Oysa bu Finans-Kapitalin tahakkümü
Avrupa'da daha o yıllar yeni başlamış: 19. yüzyıl sonunda. İngiliz Boer
Haibi: Güney Afrikadaki o altınlar ve elmas bulunca yapılan savaş ve bir
de Amerika'nın Küba'dan Filipin'e kadar yeryüzünde sömürgeler saltanatı
kurmak için giriştiği İspanyol-Amerika savaşı ile, Avrupa da ancak 1900
yılına doğru Finans-Kapital tam tahakkümünü, yani topluma egemen olma,
ama istediği gibi dayatarak egemen olma, olanağını ele geçirdi.
Türkiye'de 50 yıldan beri bu olanak,
ecnebi sermaye ile bizim kompradorlar (ki çoğu Türk veyahut müslüman dahi
değil), onların ortaklığıyla yerleşmiş. Böyle bir talihimiz var. Yani dünyada
ilk Finans-Kapital tahakkümüne uğramış, böyle nümunelik bir ülke haline
gelmişiz.
Bildiğiniz gibi, bu durum Emperyalist
Evren Savaşını kışkırttı. Öteki Balkan Trablus savaşlarını artık anmıyorum).
Biz de içine girdik. Ondan sonra milli mücadele savaşı geldi, katıldı.
Ve milli mücadele savaşından çıktığımız zaman yeni bir döneme girdik. Bu
dönemin kısaca karakteristiğini yapmazsak, bugün Finans-Kapital dediğimiz
tahakkümün başımıza neden bu kadar çöreklendiğini, nasıl çöreklendiğini
anlamak çok güç oluyor.
III - FİNANS-KAPİTALİN
TÜRKİYE'DEKİ İŞLEYİŞİ: İLK CUMHURİYET DÖNEMİ
Milli mücadele, bildiğiniz gibi, Müdafaa'i
Hukuk Cemiyeti dediğimiz Anadolu burjuvazisinin örgütlerinin ideolojisi
ve adeta yöntemi altında, fakat bizim tarihimizde büyük rol oynamış "Sünuf'u
Devlet" denilen insanlarımızın, yani devlet sınıfları dediğimiz irısanlarımızın
vurucu güç olarak rol oynamaları biçiminde cereyan etti.
Milli mücadele sırasında, gerek
ecnebi, yabancı Finans-Kapital; gerekse onun Türkiye'deki ajanlığını yapan
bizim Kompradorlar (ki biz ona Türkiye de Kompradordan ziyade Levantenler
ismini vemişiz: Yani Doğusallı falan anlamına geliyor), bunlar olduğu gibi
düşman işgali altındaki merkezlerde kaldılar. İstanbul başta gelmek üzere.
Sonra, İzmir bölgesini, biliyorsunuz, Yunanlılar önde olmak üzere Avrupa
emperyalistleri işgal ettiler... Ve bu işgal alanında kalan Finans-Kapital
ve Kompradorların, Anadolu hareketine karşı saltanatı nasıl kullandıkları
heyecanlı hikaye halinde biliniyor.
Biz işin kapital, daha doğrusu ekonomik
ilişkiler anlamı üzerinde duruyoruz. Bu anlama giriyoruz. Milli mücadele
sırasında Hindistandan Mustafa Kemal Paşaya 5-6 yüz bin lira geliyor. O
bunun 500 bin lirasını Garp Cephesi Kumandanlığı emrine veriyor. Zafer
olunca, Bakanlar Kurulu kararıyla 380 bin lirasını geri alıyor. Bir de
gene Mısır sabık Hidivi Abbas Hilmi Türk uyruğuna geçmek için 900 bin küsur
lira vemiş bulunuyor.
1923 yılına geldiğimiz zaman, Türkiye
nin çok geri kalmışlığı ve kalkınması birirıci mesele haline gelmiştir:
Harpler, darplerle. İşte bu sırada lider Mustafa Kemal'in Türkiye sosyal
ve ekonomik yapısı üzerine görüşleri büyük ölçüde etken oluyor. Bu görüşlerin
tümünü özetlemek uzun olacak. Yalnız birkaç tanesini, karakteristik pasaj
olarak, sınıflar üzerine söylenmiş birkaçını hatırlatacağım.
17 Şubat 1923 günü, CHP örgütünü
kurma girişimleri sırasında, şöyle diyor: "Büyük arazi ve çiftlik sahipleri
kaç kişi? Hiç kimse büyük araziye sahip değildir. Binaenaleyh bu arazi
sahipleri himaye edilecek insanlardır."
Büyük arazi sahipleri için bu kanıyı
besliyor. Sonra, büyük sermaye.sahibine gelince: "Büyük sermaye sahibi
insanlar yoktur, diyor. Kaç milyonerimiz var? Hiç. Binaenaleyh, biraz parası
olanlara da düşman olacak değiliz. Bilakis memleketirnizde birçok milyonerlerin,
hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız."
Modern toplumda iki egemen sınıf
vardır: Birisi büyük arazi sahipleri, birisi de büyük sermaye sahipleri.
Demek ki onlar yeni dönemin kalkınma çabasında himaye edilecekler. Buna
karşılık bir işçi sınıfımız yok muydu? Onun için de şöyle diyor: "İşçimizin
miktarı 20 bini geçmez."
Şimdi, savaşı başarıyla geliştirmiş
bir askerin Türkiye içinde gayet net ve olayları gören gözüyle bakınca,
durum böyle görülüyor. Edinilmiş ideolojinin de yöntemi altında.
Ve binaenaleyh, 1923 yılı nutkunda,
resmi nutkunda gene Mustafa Kemal Paşa "Kalkınmamızın tüccar sınfını zengin
edebilmek için ticaretin yabancı ellerde bulunmasına mani tedbirler almak
mecburiyetindeyiz." diyor.
Bu fıkir yapısı içinde, pratiğe
geçilince:1924 yılı; bakıyoruz, Mustafa Kemal Paşanın kayınbiraderi Uşakizade
Muammer Bey gidiyor Celal Bey'e (Celal Bey bildiğiniz Celal Bayar) ve bizim,
diyor 250 bin liramız var, bununla bir ithalat ihracat şirketi kuralım.
Zaten söylenenler de aşağı yukarı bu mealde.
Şimdi, Türkiye'de ithalat-ihracat
şirketi kurmak ne oluyor? Adeta, ondan evvel, milli mücadele sırasında,
milli mücadelenin karşısına çıkmış olan Kompradorların işini yapmak gibi
bir şey oluyor. Ama başka da yol görünmeyince, bu yatırım yapılmak isteniyor.
Fakat düşünülüyor, taşınılıyor:
Bu ithalat-ihracat nasıl yapılacak? Bin bir tane yabancı Finans-Kapitalist
Türkiye'nin bütün ekonomisine hakim. Levantenler bütün dünya ölçüsünde
ithalat-ihracatı haraca kesmiş. Bunlar arasında böyle küçücük sermayeli
bir ithalat-itiracat şirketi, yani bir komprador müessese daha kurmak,
onun iflasını peşinen göze almak demektir. O halde bu yapılmasın. Ne yapılsın?
Bir banka kurulsun.
Ve işte; onun üzerine, İş Bankası
dediğimiz bir müessese kuruldu. Tabii bir müessesenin kuruluş felsefesi
ve yapısı kurucularının karakteristiğinden anlaşılabilir. Amaç, yukarıda
Mustafa Kemal Paşa'nın dediği: "Ticaretin yabancı ellerde bulunmasına mani
tedbir almak"... Amaç bu. Gaye, o zaman için yabancı Finans-Kapitale ve
yerli Komprador burjuvaziye karşı bir tedbir almak. Kimler bu tedbiri almak
ve bu tedbirde kurucu olmak durumunda kalmış? Onlara bakınca bizim o zamanki
Türkiye sosyal yapısının içinde üç tip insan çıkıyor: Birisi: Milletvekilleri
diye. Yani İş Bankası'nın kurucularına bakıyoruz. 14'ü milletvekili: Mahmud
Celal, Mahmut, İhsan, Hasan Saka, Rasim, Rahmi, Salih, Fikret, Fuat, Kılıç
Ali. Bunlar kimlerdir? Biz gözümüz önüne koyunca: Bunlar modern kapitalist
değil, Tefeci-Bezirgan Hacıağa da değil. Bunlar bizim Sünufu devletimiz.
Yani devlet sınıflarımızın mümessilleri.
Devlet sınıfları, biliyorsunuz:
Seyfıyye, İlmiyye, Mülkiyye, Kalemiyye. 500 sene Türkiye'yi bu sınıf idare
etmiş. İşte onun milli mücadelede vurucu güç ve öncü rolü oynayan en ileri
gelenleri, bakıyoruz, İş Bankas'nın içine de girmişler. O zaman milletvekilı
olmuşlar tabii. Yani, Mustafa Kemal Paşa, kendisine en yakın olan bu Sünufu
devlet kişilerini bankanın içine yerleştirmiş oluyor.
Bunun dışında, bir de 17 tane Tefeci-Bezirgan
diyebileceğimiz, yani o zamanki Türkiye içinde ekonomik anlamı bu olan
"zade"ler görüyoruz: Hüseyin Beyzade İbrahim, Mora Yenişehirlizade Ethem
Hasan, Eşraftan Sükkeizade Tevfik Paşa, Süreyya Emir Paşa, Kavalalı İbrahim
Paşazade Hüseyin, Aktarzade Rasim, İnegöllüzade Mehmet Saffet, Uşşakizade
Muammer Yelkencizade Lütfi, Musahipzade Rıza, Kınacızade Şakir, Nemlizade
Sıtkı.. Hep zadeler.17 kişi.
Yabancı sermayeye karşı yerli bir
teşebbüste kimlere dayanacağız deyince bir de bakıyoruz, bu zadeler, -hem
de çoğunluğu temsil etmek suretiyle,- araya giriyor.
Bir 6 tane de modern kapitalist..
Gene ikisi zade: Hanifzade Ahmet ve Altı Ağazade Mustafa, "tüccardan" bunlar.
4 tane de düpedüz kapitalist tüccar: Edirneli Emin, Manifaturacı Halit,
Ecza'i Tıbbiye Taciri Necip, Nemli zade
ve Şürekası.
Böylece, ilk milli mücadele sonu
korunuş sistemi olarak öne sürülen İş Bankas'nın içinde kurucuların 14'ü
eski Sünufu devlet, 17'si antika Tefeci-Bezirgan döküntüleri (zadeler).
Ki bunlar, biliyorsunuz, modern sermayedar değil. Tefecilikle ve vurguncu
bezirganlıkla eşraf olurlar, ayan olurlar, sonra toprak sahibi de olurlar
ve büyük arazi sahipliğine doğru giderler. Binaenaleyh, o sınıfın içinde
büyük arazi sahibi de dahil, bir grup. Ve bir de, üç dört tane milyoner
olarak az çok modern kapitalizmin ancak ticaret biçiminde, yahut işte Necip
gibi kokular, yağlar yapan ufak bir üretim alanında yetişmiş tipleri katılıyor...
Dikkat edilecek yön burada, yani
enteresan cihet: Bunların, Tefeci-Bezirgan zümresinin durumu. Bunlar para
koymuyorlar hiç. Mustafa Kemal Paşa nın parasıyla kuruluyor banka. Ama
hepsi "kurucu" ve "ortak" halindeler. Onun için paşa da bunlara, -besbelli
bu, olaylardan anlıyoruz,- güvenmiyor. Güvenmediği için; onların hiçbirini
hemen hemen Yönetim Kuruluna almamış. Yalnız onları etrafta bu kargaşalık
çıkmasın; düzen olduğu gibi arızasız yürüsün diye bankaya almış.
Asıl Yönetiın Kurulunda şunlar:
Reis Mahmud, Müdür'ü Umumi Celal, öteki üyeler de eski Ticaret Bakanı Rahmi,
sonra Fuat, Sadi, Kılıç Ali, Fikret, bir de Kınacı zade Şakir (Ankara milletvekili
o da).
Böylece İş Bankası'nı büyük bir
samimiyetle Türkiye'de yabancı Finans-Kapitalin ve tabii Levanten dediğimiz
Komprador burjuvazinin tehakkümüne karşı bir tedbir olmak üzere kurmak
zorunda kalınmış.
Bankanın 1923 senesinde kurulduğunu
düşünürsek, artık bir Finans-Kapital müessesesi olduğu unutulamaz. Gelişimi,
tabii Sünuf'u devletin desteği sayesinde olmuş. O zaman Paşa'nın en yakın
adamı geçinen Falih, "Çankaya' ikinci kitabında ' Sünuf'u devlet insanlarına:
"Nüfuz komisyoncuları' adını 'koymuş. "Devletin yapacağını banka yapmaış.
Şüphesiz arada bankanın yabancı iş ve yerli nüfuz komisyoncuları asıl hisseyi
paylaşacaklar" şeklinde bir de atıfta bulunuyor, sonradan Falih Bey.
Ancak bu kurum süratle ve muazzam
bir gelişim sağlıyor. 1924 senesinde banka iki şube ve 29 memurcukla başlıyor.
1934 senesinde, 10 sene içinde: 49 şube ve 671 memur sahibi oluyor. Demek
10 senede: Şubelerin sayısı bakımından %2450 artış, memur sayısı bakımından
%2313 artış olmuş.
Mevduat adeta yağmış. "Bankaya mevduat,
hiç bir benzeri müesseseye nasip olmayan bir şekilde durmadan artmaya başlamıştır."
diyor 1934 senesindeki banka raporu. 1924 senesinde İş Bankası'nın Küçük
Cari hesabına 96 kişi para yatırmış. 1934 senesinde 57. 191 kişi yatırmış.
Böylece, para yatıranların sayısı %59.573 artmış. İnanılır bir rakam değil
ama rakamlar böyle. Yani olaylar, rakamlarla böyle gözüküyor.
Bilanço yekünü de öyle. 3 milyon
küsur ilk senede bilançosu bilanço tutarı 1934 senesinde, 10 sene sonra:
88 milyon 474 bin lira oluyor ki; %2442 artış gösteriyor.
Şimdi, bir kurumun Finans-Kapital
kurumu olup olmadığını anlamak için, tekelci olup olmadığına bakacağız.
Ve bu tekeli, özellikle ilkin konuşurken söylediğimiz gibi, üretim alanında
gerçekleştirebilip gerçekleştiremediğini hesaba katacağız.
Bu üretim ve ekonomi alanındaki
tekelciliği Finans-Kapital lügatindeki karşılığına Filial derler Fransızlar
biz de iştirakler diyoruz. Bu iştiraklerin İş Bankası'nda nasıl geliştiği
aşağı yukarı herkesçe az çok biliniyor. Ben birkaç senelik süre içinde
birkaç olayını vermekle yetineceğim.
1934-35 yılı resmi raporunda böyle
yazıyor:
"Banka 1924 senesinde hemen tesisini
müteakip (yani kurulur kurulmaz) maden kömürü işleriyle ilgilendi. Kömür
madeninin sanayideki mevkiini izaha lüzum yoktur. Kömür işi dünyanın en
mühim işlerindendir"
Böylece, banka daha kurulduğu sene,
Türkiye'de dünyanın "en önemli işi" olan kömüre tekel koymuş bulunuyor:
1926 senesinde 27 Haziranda kömür işi: Kozlu Şirketi, 1 Temmuzda Türkiş
Maden Kömür İşleri Türk Anonim Şirketi kuruluyor. O zaman daha semayesi
birkaç yüz bin lira. Fakat bu şirketleri ikişer milyon lira sermayeli.
Bunların amacı da: Zonguldak kömür madenlerinin mühim bir kısmını işletmek
oluyor.
Sonra, "kuruluşunun 4. yılını tamamlamadan
İtibar'ı Milli Bankası'nı bünyesine ilhak ederek milli ölçüde büyük bir
hareket yaptı" İş Bankası. Bu İtibar'ı Milli, belki yeni kuşak bilmez,
İttihatçı Kompradorların birinci Cihan Emperyalist Savaşı sırasında kurdukları
bir bankadır. Bunun tasfiyesidir bu. Ve böylece İş Bankası, hemen 4. yılda
onu da sinesine katmak suretiyle tasfiye etmiştir.
"Birçok ufak ve orta bankalar gihi
İtibar'ı Milli Bankası da milli mücaadeleden sonra cumhuriyet idaresinin
müzaheretiyle canlanmaya ve kalkınmaya başlamıştı" diyor. Onun için o canlı
şeyi biz kendi yapımız içine aldık, diyor.
Altıncı teşebbüs: Demiryolu finansmanı.
Bunu İş Bankası üzerine alıyor. Ve biliyorsunuz, Türkiye demir ağlarla
örülüyor.
Ve bir de, yedinci iş: "Hükümetin
bankalarla müşterekerı teşkil ettiği Konsorsium faaliyetine başından sonuna
kadar iştirak ediyor" İş Bankası.
İzmir'in imarı için, diğer mali
teşekküllerle birlikte İzmir Belediyesinin çıkardığı 2 milyon liralık tahvilatı
tamamen plase etmeyi üzerine alıyor.
Ergani Bakır madenini üzerine alıyor.
Derken,1929 senesi Cihan buhranı
dediğimiz kriz evren ölçüsünde patlıyor. Fakat; bütün dünyada Finans-Kapital
sarsıntı geçirirken, bizim İş Bankası tam tersine bundan yararlanmayı mükemmelen
beceriyor. Hatta o raporunda: Banka için "düşebilirdi" diyor. Yani bu müthiş
kriz sırasında düşebilirdi. "Ancak tarihte iştirak ettiği veya doğrudan
doğruya kurduğu başka müesseseler kendisine yeni plasman imkanları verdi."
Demek ki, gerek iştirakleriyle,
gerek şubeleriyle kurulmuş olan İş Bankası tam "efradını cami, ağyarını
mani' ve Türkiye ölçüsünde bir Finans-Kapital müessesidir. Şubelerini artık
saymıyorum burada. Hepimiz biliyoruz. Hangi adım başında, gitsek, bir İş
Bankası şubesi görüyoruz. Bugün Türkiye'nin bütün sathını süratle adeta
eline almış bir müessesedir. Buna biz ne isim verebiliriz şimdi? Finans-Kapitalist
bir müesseseden başka hiç bir şey değil.
Binaenaleyh, işte o sene, yani 1923
ile 1929 yılları arasında 6 yıl için Türkiye'de hemen bütün bellibaşlı
ekonomi alanlarına, üretim alanlarına ve bütün yurt yüzeyinde vilayetlere,
kazalara kadar el atmış büyük bir fınans müessesesi bir Finans-Kapitalist
müessesesi teşekkül etmiş.
1929 yılı emperyalıst bunalım ve
cumhuriyetin de 10. yılı oluyor. O yıl Türkiye'de yalnız Finans-Kapitalist
müessese olarak İş Bankası mı var? Hayır. Bütün şirketleri göz önüne alıyoruz.
Bakıyoruz ki, Türkiye de 187 büyük şirket var. Bunların 116'sı yabancı
sermaye şirketi. Binaenaleyh 64'ü Türk şirketi oluyor.
Bunun dışında, adeta yere serilmiş
gibi: "Şimdilik çalışmayan" Türk şirketleri 52 tane, "ancak hukuki mevcudiyetleri
devam eden" Türk şirketleri 28 tane, "tasfiye halinde bulunan" Türk şirketleri
35 tane. 115 Türk şirketi, iler tutar yeri kalmamış, böyle duruyor.
Demek ki, 10 senelik faaliyet içinde
bir müessese, bir Finans-Kapital müessesesi Türkiye ölçüsünde muazzam bir
büyüme kaydetmiş. Fakat öteki şirketler daha çok hala yabancı Finans-Kapitalin
elinde. Ancak 64 tane Türk şirketi ayakta kalabilmiş. 115 tanesi işlemez
durumdalar.
Neden böyle olmuştur? Yeni kuşak
bilmez, eskiler bilirler: Bu, Lozan Muahedesinin korkunç bir kompromisi
yüzündendir. Lozan Muahedesi gerçi bir zafer muahedesi oldu ama, ekonomik
açıdan ta 1929 yılına kadar Türkiye'nin gümrük tarifelerinde değişiklik
yapmaması için söz vermiş olması ve bağlanması anlaşması da oldu. Lozan'da,
1929 yılına gelinceye kadar bugün gümrükler ne ise öyle kalacak, denildi.
O günkü gümrükler de, bildiğiniz
gibi, 19. yüzyılda Avrupa Finans-Kapitalinin haraca bağlamış olduğu Osmanlı
İmparatorluğu'nun gümrükleriydi. Yani Türkiye'de yapılan üretimi, sanayii,
ekonomiyi kat'iyen savunmayan, tam tersine kanatan, tüketen gümrüklerdi.
O gümrükler 1929 yılına kadar devam ettiği için, durum bu şekilde.
Fakat ondan 2 sene önce, bir, -ayrıntılarına
girmiyorum,- yeni ticaret kanunu kabul edildi. Bu tiraret kanunu tipik
Alman, Fransız, Belçika, İsviçre yani empeiyalist ülkelerin kanunlarından
aktarma, derleme idi.
Oraya nasılsa, -herhalde bizim Sünufu
devlet gayretiyle,- bir maddecik konulmuş: 348. madde. Orada deniliyor
ki, şirketler falanlar için başta. "Mürakıplar birden fazla olursa, yarıdan
ziyadesi Türk tabiiyetinde olmalıdır." Hiç değilse, kontrol edenlerden
iki tane varsa, bir tanesi "Türk" olsun diyor, "Türk teb'ası" Komprador
da olur ya, levanten de olur, o birtane.
O kadarcık bir kayıt hakkında bile,
o zamanki "şirketler komiseri" falan gibi Türkiye'nin ekonomi-politikasında
söz sahibi insanların mütaleasi var. Bunlar gûya çok "vatanperver" görünüyorlar.
O "komiserler" şunu yazmışlar kitaplannda:
"Ecnebi sermayelerinin bu fıkra
hükmünden sakınmakta oldukları çeşitli kaynaklardan incelenmiştir." (s.23)
Ama bu madde ecnebi Finans-Kapitalin
hoşuna gitmedi, diyorlar.
24. sayfada da:
"Sermayedarların (kapitalistlerin
yani) emin olmadıkları ellere sermayelerini tevdi etmeye rıza göstermeyecekleri
tabiidir."
Adeta, ekonomiden anlar görünen
insanlarımız da, bu 1929 senesine kadar Türkiye'de Finans-Kapitalin yabancı
kanadının hoşnut edilmesini ister bir tutum takınmışlar. O yüzden mesela:
Balık ağları yapılmak için yeni gümrük
tarifesi yapıldığı zaman, tarife konuluyor. İpliklerin kilosuna 30 kuruş
koyuyorlar. Ağ haline gelmiş, yani imal edilmiş ipliklerin 20 kuruş koyuyorlar.
Tersi olması lazım değil mi? Türkiye'de ağ örülsün ipliğinden. İplik yapamıyoruz,
bari ağlar yapılsın Türkiye'de. Binaenaleyh ipliğe ucuz gümrük koyacağına,
tersine: Dışarıdan gelen mala az gümrük koyuyor, içeride yapılanı çok gümrüklüyor.
Bu hava.
Yani hangi hava? Bu, Finans-Kapitalist
zümresinin yalnız karını, o anda ele geçireceği karı düşünüp, memleketin
kalkınmasını, üretim yapısının gelişimini falan hiçe saydığını gösteriyor.
Şirketler çoğalsın... O şirket ecnebi olmuş, Türk olmuş önemi yok. Onları
memnun edelim. Sermaye gelsin. Ama gelen sermaye kim? İşte bu şirket sermayesidir.
Onu hesaba katmıyor.
Bu arada, bizdeki Plütokrasi için,
o zamanki bir etütte şu neticeleri hesaplamışız: 28 sanayi şirketinde 20
mepus; 38 bankada 31 mepus var, milletvekili. Yani, hemen hemen her büyük
yerli milli şirketin millet meclisinde bir mepusu var. Her şirkette bulunan
birçok eski temyiz azaları, büyük askeriye, mülkiye erkanı da ayrı.
O zamanki Türkiye. Yani rakamlardan
çıkan bu. Ayrıntılarını verip de, zaten yorgunsunuz, daha fazla başınızı
ağrıtmayayım.
Bütün büyük endüstriye: 7 banka
hakim. Bunlardan 3'ü devlet bankası: Yalnız bir tanesinde, İş Bankası'nda
tam 13 mepus var. Yani İş Bankası'nın idare meclisi bir Büyük Millet Meclisi'nin
minyatürü.
"Nihayet işte şaheser" denilmiş
o kitapta (79 uncu sayfada). "İş Bankası'nın sabık Umum Müdürü Celal, 5
yıldan beri Ekonomi Bakanı Bayar sıfatı ile Türkiye'nin ekonomi-politik
müdürü olmuş." Böyle bir olay karşısında bulunuyoruz.
Bayarın yıldız falı 929'dan belli:
Celal önce Bayar, sonra Başbakan sonra Cumhurbaşkanı olacak ve yassıada
da "İdam"dan kurtulacaktır.
Plütokrasi yahut Oligarşi nasıl
ekonomiyi monopollaştırdıktan sonra, o monopol gücüne dayanarak, memleketin
kaderine de, politikasına ve ilh. ına da egemen oluyor'? Onu görüyoruz.
Tabii ötede İşsizlik ve Pahalılığın
gelişmeleri dört nala gidiyor. Onları hepimiz biliyoruz. Bütün bu gelişimlerin
içyüzü Türkiye'de Finans-Kapital dediğimiz asalak ve gerici sermaye gücünün
sonuçlarıdır. Tesadüf değildir.
IV - FİNANS-KAPİTALİN
TÜRKİYE'DEKİ İŞLEYİŞİ:
İKİNCİ EMPERYALİST EVREN SAVAŞINDAN
GÜNÜMÜZE
Bu hal, biliyorsunuz, 1939-40'larda patlayan
İkinci Emperyalist Evren Savaşı üzerine Türkiye'yi yeniden kritik durumlara
soktu. Ve o zaman, Finans-Kapitalin bu korkunç tehlikeli gelişimi, (bunun
dini imanı yok, memleketi yok, falan) bu korkunç durumu karşısında Sünuf'u
devlet yeniden tedbirler almayı düşündüler. Ve o zamanın başbakanı (Refik
Saydam), memlekette halkın kırılışı ve hoşnutsuzluğu arttığı için, şöyle
bir beyanda bulundu:
"Biz tüccarı millet hayatında lazım
bir unsur telakki ediyoruz. Fakat tüccar bunu böyle telakki etmezse, tamamen
içimizden çıkması lazım gelen bir unsur olduğuna kanaat getirerek ona göre
hareket etmek kararındayız."
Finans-Kapitali hala tüccar görüyor
bizim başbakan. Ve diyor ki: Karışmam, ayağını denk al! Finans-Kapital
artık memlekette geliştim, palazlandım, her şeyi ben elime alacağım demeye
başlıyor. Bilhassa Mustafa Kemal Paşa öldükten sonra. Harpte gelmiş dayanmış,
en büyük tehlike biçiminde. Tabii, kıpırtıları sezen başbakan tehdit ediyor:
Yoksa kaldırırız sizi diyor.
Bilıyorsunuz, bu hiç uğurlu gelmedi:
Refik Saydam bir gece ansızın, 10-15 gün sonra, füc'eten öldü. Nasıl öldü,
bilmiyoruz. Pera Palas'ta öldüğünü işittik. Perhiz hastasıydı. Kendisine
bir "mükemmel" şölen çektiler. Ve o gece Angin dö Puvatrinden öldü.
1941'de o söyleniyor. Arkasından,1942
senesi İnönü Paşa şu beyanda bulundu:
"Bulanık zamanı bir daha ele geçmez
fırsat sayan eski batakçı çiftlik ağası ve elinden gelse teneffüs ettlğimiz
havayı ticaret metaı yapmaya yeltenen gözü doymaz vurguncu tüccar ve bütün
sıkıntıları politika ihtirasları için büyük fırsat sayan ve hangi yabancı
milletin hesabına çalıştığı belli olmayan birkaç politikacı büyük bir milletin
bütün hayatına küstah bir surette kundak kurmağa karşı aşikar olan zararlarını
gidermek yolu elbette vardır."
Finans-Kapital o kadar dayatmış
ki, o zamanın milli şefi bile: Yeter artık, diyor, ve meydan okuyor.
Ama işte zaten bütün bu konuşmalarımızdan
çıkacak ders bu. Bunlar hepsi sadece güzel iyi niyetler. Bir 1923 senesinden
itibaren Türkiye'de Finans-Kapitalin kalesini kurduysak, ve bu kale çevresinde
Türkiye'nin bütün ekonomisi, bütün politikası temelinden tavanına kadar
Finans-Kapitalin tahakkümü altına geçmişse, acaba o memlekette bu taban
madde temeli üzerinde, herhangi bu üstyapının kahramanı, -hatta Garp Cephesi
Kumandanı olsa, milli şef olsa,- bir şey yapabilir mi? Hiç bir şey yapamaz.
Onun için, işte bunlara, hani bizim
sosyalizmde de olduydu ya: Zortlama diyorum ben. Sosyalistler de zortluyorlar
bazen. Bu da öyle. Devrin zorlaması.
Biliyorsunuz ki, ne tüccar sınıfı
kalktı, ne de o "üç beş yüz kişi" dediğimiz, ateş püskürdüğümüz insanlar
egemenlikten ellerini çektiler. Memleketin bütün ağır basan maddi temeline:
Ekonomi, üretim mekanizmasına el koymuş herifler. Sen onlara, yüksek minareden,
çıkmışsın, ezan okuyorsun. Devrimci ezan. Bizim bazı keskin sosyalistlerimiz
gibi. Ne olacak? İş olacağına varacak. Ve nitekim, biliyoruz, ondan sonra
iş olacağına da vardı.
Ne olduğunu harp biter bitmez hepimiz
gördük: Görmeyenler de biliyor.
1960-70 senelerine ait bizdeki Finans-Kapital
karakteri isteği içinde iki üç sözcük söylemesek eksik kalacak.
1963 yılında şirketler açısından
Finans-Kapitalin durumu nedir? diye bakıyoruz. Bu şirketlerin ağababaları
Anonim şirketlerdir. Öteki Limited'ler falan, yahut Komandit'ler, bunlar
hep çerez kabilinden: Finans-Kapitalin oyuncaklarıdır. Finans-Kapitaİin
kendisi Anonim şirketlerdir.
Bunları bir kar edenler, bir kar
etmeyenler diye ayırmak mümkün. Bütün Anonim şirketlerden kar edenleri
626 tane. Net kazançları 807 milyon. Bir de Limited şirketler var. Onların
kazanç yapanları 1132 tane. Net karları 391 milyon.
Şimdi bakın. Topluyoruz, yekün:
Anonim şirketlerin sayıca yüz şirkette 15 tutuyor sayısı, ama net karın
içinde yüz karda 50 karı Anonim şirketler cebine atıyor. Nasıl hakim oluyor?
Yani en kodaman parababaları, Finans-Kapital sistemi içinde nasıl ötekilerinin,
binlercesinin yapamadığını o yapıyor?
Finans-Kapital şirketleri de ala
meratibim (derece derece): Onların da bir hiyerarşisi var kendilerine göre.
Yani asıl kodamanlar: Devleti, dini, ekonomi politikayı elinde tutuyor.
Onların izine düştük. Maliye Bakanlığına verilmiş... Başka yerde açık seçik
birşey konmuyor artık. 29 senesinde, geçit olduğu için, şirketler üzerine
epey ayrıntılı bilgiler açıklanmıştı. Sonra yeniden üstüne yatıldı o problemlerin.
Yalnız saklanamayan bir şey var: Vergiler meselesi...
Tüm tam ve dar mükellefiyetleri
sayıyoruz: Bütün bu tam ve dar mükellefler 4275 kişi. Net kazançları, bütün
şirketlerin: Yılda 1 milyar 600 milyon lira. Tabii bütün bu dört bin küsur,
ufaklı tefekli böyle, oyuncak şirketler. Bunlar içinde asıl şirketler,
asıl büyük parababaları: Milyonerler... Milyonerlere bakıyoruz: Gerek tam,
gerek dar gelirli mükellefler 340 kişicik. Hani biz bazen 500 diyoruz.
Gene biraz çok söylemişiz.
Bu 340 fırmanın birbirine nasıl
kenetlendiğini aşağı yukarı tahmin ederiz. Ayrıntılara geçmediğim için
pek açıklayamadım orasını. Bakarsınız, bu Finans-Kapitalist 10 tane şirkette
kurucu üye olur, meclis'i idare azası olur, başkan olur, şu olur, bu olur...
Ve birbirlerine içli dışlı olurlar. Böyledir Türkiye'de. Onların içinde
esas rol oynayan milyonerler 340 kişi. Bunların net kazancı 1 milyar 400
milyon. Şimdi düşünün: 4275 firma 1 milyar 600 milyon kar ediyor. 340 fırma,
onun içinden: 1 milyar 400 milyon. Yani 4000 fırma 200 milyon net kazanç
yapıyor. 340 firma 1 milyar 400 milyon net kar yapıyor. İşte hakiki parababalan
bunlar, bu 340 firma. Sayıları %8 bile değil, şirketler topluluğu içinde.
Ama net kazancın %87-88'ini bunlar ceplerine atıyorlar.
Bu milyonerlerle de iş bitmiyor.
Milyonerlerin içinde de milyonercikler var. Bunu, bereket son yıl sanayi
odası bir anket açmış, oradan öğreniyoruz. 100 firma almış en kodamanlarından
milyonerlerin. Bunların cirosu tutarı: 11 milyar 800 milyon. Bu 100 fırma
hepsi de 100 milyon çevresinde ciro yapıyor senede: Yani satış matış. Bunların
100 milyon liradan aşağı ciro yapanları 75 firma. 100 milyon İiradan yukan
ciro yapanları 25 firma. İndik mi? 340 demiştik. Asıl kodaman parababası
25'miş meğer.
Bu iki güruh (hepsini toplasak zaten
100 kişi), bu iki güruhun ciro toplamlarına bakıyoruz. 75 firma 5 milyar
739 milyon lira ciro yapmış. 25 firma¨. 6 milyar 67 milyon Türk lirası
ciro yapmış. Binaenaleyh, cironun yarıdan fazlasını 25 firma, en kodamanları,
ötekisini 75 firma yapmış.
Şimdi düşünün, 25 kişiyi... O 25
firmanın da içinde, diyelim ki, 40-50 kişi olsun. Bunlar Türkiye'nin hangi
meselesinde bir kahvede oturmakla anlaşmazlar? Finans-Kapitalin anlamı
ve dehşeti burda yatıyor. Biz bunu anlamadık mı, bugün, nasıl olur da yahu,
daha dün yeryüzünde milli mücadelenin zaferini temsil etmiş bir millet
olarak: Bugünkü duruma düşmüşüz? Kavrayamayız.
Amerika geçen asırda yapmış, biz
hiç olmazsa 20. yüzyılda ilk defa bir milli kurtuluş hareketinin zaferini
temsil etmişiz. Ondan sonra bir de bakmışız etrafımıza Türkiye üs haline
gelmiş. Türkiye'de kaçak şeyleri casuslar yapıyor. Ve 10 bin, 20 bin ecnebi
"uzman" ismi altına casus, asker cirit atıyor, falan.. Bu duruma nasıl
gelmişiz? Birdenbire bunun farkına varıyoruz biz.
Oysa bu, bugünkü, dünkü mesele değil.
Daha 1923 senesinde rotamızı çizerken, bu Finans-Kapital kurma saflığını
gösterdiğimiz günden itibaren bu akıbetleri beklemeliydik. Nitekim 1929
istatistiklerini gördüğümüz zaman, 1929 yılında tesbit ettiğimiz zaman,
'Türkiye'de Finans-Kapitalin korkunç bir güç kazanmış olduğunu açıklamak
zorunda kalmıştık. Ve bu korkunç gücün içinde de, en korkuncu; İşte İş
Bankası demiştik, ve ona kitapta: "La Şeriyke lehüû ve la maziyre leh!"
(yani Allahü teala Türkiye'de bir, İş Bankası da bir, bankamız da bir)
demiştik. Bu kadar kudretli.
Şimdi İş Bankasının bugünkü durumu
hakkında ben size... Açın; cebinizdeki lalettayn cep defterini, ordan okuyun:
Cam sanayii, Petrol sanayii, Şeker sanayii, Çimento sanayii, Ağır Metal
sanayii, Sigortalar, Dokumalar, Bankalar (yani: Türkiye Sınai Kalkınma
Bankası, Amerikan-Türk Dış Ticaret Bankası, Sınai Yatırım ve Kredi Bankası)...
Bunlar hepsi bir tek bankanın tekeline girmiş. Ondan sonra uluslararası
büyük firmalarla işbirliği yapmış: Elektrikte General Elektrikle ampul
fabrikası, buzdolabı, soğutucu sistemi sanayii kurmuş: Lastik sanayiinde
Pirelli ile anlaşmış: Yağ sanayiinde Llnilever ile V ita, Sana hepimizin
her gün yediği şeyler; İç ticarette Migros-Türk, falan...
Şimdi düşünün, bir tek müessese:
İçtiğimiz suyun bardağı onun; açtığımız penccrenin camı onun, bilmem giydiğimiz
kumaş onun, mezara giderken sarıldığınız kefen onun, yediğimiz yağ onun,
ve ilh., ve ilh... Bütünüyle yememize, içmemize el atmış. Bu derece kudretli
bir müessese Finans-Kapital.
Şimdi, böyle bir olaylar mahşeri
içinde, bunu görmezsek: Türkiye'de hiç bir şeyi görmüyoruz, demektir. Ve
zaten bütün dünyada da Finans-Kapitalin oynadığı en başarılı oyun budur:
Görünmez olmaktır. Bu Avrupa'da da böyledir. Dünya'da da böyledir. Hatta
eski Sosyalist'te bir Fransız büyük ekonomistinin sözünü tercüme etmiştik.
Böyle diyor, diyor ki:
Günlük gazetelerde, diğer dergilerde
falan, bakarsınız, en ücra köşeye üç satırlık: İsviçre'de falan falan bankaların
şeyleri buluşmuşlardır, diye bir havadis geçer. Bu havadisin altında, 2-3
milyar insanın ertesi gün boğazından geçecek rızkına ait bütün problemler
konuşulmuş, sıkı sıkı mühürlenip kararlaştırılmıştır. Ama bu havadis sanki
hiç. Tesadüfen üç tane, işte: Mister yahut Von bir arada buluşmuşlar da
konuşmuşlar. Olur ya. İsviçre'de hava almışlar. Öyle yazılır gazetelerde,
diyor.
Türkiye'de de Finans-Kapitalin başlıca
hüneri bu oldu. Ve maalesef bu hüner, bizim, yani (hiç etrafına bakmayan,
olaylar nedir bir an için düşünmeyen) aklıevvel sosyalistlerimizin arasına
bile bal gibi girmiş ve bu yüzden yığınla karışıklığa sebeb olmuştur.
Bu aklıevvel sosyalistlerimizin
ikide bir, yani zortlama şeklinde son tutamakları da şu: Türkiye Finans-Kapitali
sermaye ihracı yapıyor mu, hani sermaye ihracı var mı? Bunun için başlarken
biraz söylemiştim. Şimdi de, gene ayrıntısız hatırlayalım. Yani İş Bankası
mesela Hanovr'da, yahut Mısır'da şubeler açmıştı.Bir bankanın şube açması
sermaye ihracıdır. Tabii kediye göre budu. Türkiye'nin Finans-kapitali
bu kadar açabilir.
Dünyayı kaplamış bugün: Öyle bir
Finans-Kapital, uluslararası Finans-Kapital canavarı var ki, yağma mı var
Türkiye gibi sonradan topal eşekle kervana katılmış Finans-Kapitale: Gel,
şu pazara sermaye ihraç et de, ordan benim karımı al, desin! Elbet bunu
engeller.
Ancak, buna rağmen, bugün zaten
sayılı büyük metropollar (anavatanlar) dediğimiz İngiltere, Fransa, Almanya'da
durum bizden daha farklı değil. Oraya da Süper-Emperyalist Amerika'nın
harıl harıl sermaye ihracı olur ve onların Amerika'ya sermaye ihracı ağıza
alınmayacak kadar çocuk oyuncağı sayılır.
Onun için, bugün Avrupa'da: İşte
Ortak Pazar, mortak pazar dalavereleri hep bu. Ordaki Finans-Kapitalistler
gün görmüş, hüküm sürmüş Finans-Kapitalistler. Başka bir Finans-Kapitalistin
gelip de kendilerini sömürge haline getirmesine, yani Amerikan sömürgesi
haline gelmelerine kolay kolay bizimkiler gibi katlanamıyorlar. Ve, aman
ne yapalım? Ortak Pazar, yahut Avrupa ekonomisi, falan filan: Şöyle biraz
da bizim gibi 40-50 tane derme çatma geri uydu da bulurlarsa, Amerika'ya
karşı bir siper alırız, diyorlar. Bütün kaygıları bu.
Ve onlardan bir küçük pasaj nakledeyim.
Şimdi "science-base d'industrie" dedikleri, yani sanayiin taban bilimi
diye bir bilim var. Belçika Başbakanı Theodore Lefebvre: Yani bir Finans-Kapital
anavatanının başbakanlığını etmiş adam, rakamlar verip, kitabında şunları
söylüyor: Biz, diyor, çelik sanayii ile, dokuma sanayii ile kumda çelik
çomak oynuyoruz. Amerikan ordinatör çıkarıyor, sesten hızlı uçan uçak yapıyor
ve nükleer santrallar kuruyor. Bu müthiş teknoloji hamlesi önünde, Avrupa
hala çelikle, çomakİa, bilmem işte dokumayla falan uğraşır mı? Bununla
biz batarız, diyor. Ve örnekler gösteriyor. 1965 yılı 6 devlette (Avrupa'nın
sayılı emperyalist 6
devletlerinde) % 10'u yatırımların Amerikan
yatırımlarıdır. Fakat bunun %90'ı bilim tabanlı endüstriye yatırılıyor.
Yani, Avrupa da bilim tabanına dayanan araştırmalı, her gün yeni keşif
yapmak zorunda kalan endüstrinin yatırımlarının %90'ını Amerika yapıyor,
diyor.
Bırakın bizi, demek. Yani, sermaye
ihracı yapıyor muyuz, yapmıyor muyuz? Artık o demagojinin ömrü İkinci Cihan
harbinden evvel bitmiş. Bugün realite, olaylar bu.
Ortak Pazarın Amerikaya yaptığı
ihracatla, Amerika'dan yaptığı ithalat oranını, yani Amerika'ya ihracatıyla
ithalatının nisbetini yapmış adamcağız diyor ki:
Plastik sanayiinde Amerika Avrupa'ya
5 kat fazla mal satıyormuş. İlaç sanayiinde 3 kat fazla mal satıyormuş.
Demek Avrupa oraya 1 yollarsa, Amerika onlara 3 satıyor. Aeoronotik (yani
havacılık) ta 8 kat mal satıyor. Elektrik, elektronik sanayiinde 2 kat
fazla mal satıyor.
Sayılı emperyalist devletlerde dahi
durum bu. Ve onun üzerine adam şöyle bir konklüzyona varıyor. Uzun şeyleri
okumayayım:
"Sanayi insiyativinin (yani teşebbüs
gücünün) anahtarları artık onların elinde değil." Onların dediği: Kendilerinin,
Avrupa kapitalistlerinin. "Bu anahtarlar büyük Amerikan entrprenörlerinin
(müteşebbüslerinin) elindedir. Onlar güçlü bir araştırma potansiyeline
dayanıyorlar." "O yüzden, diyor, en sonunda, ikinci sanayi ihtilalimizin
bir çeşit blokajına uğruyoruz." Yani ihtilal yapacağız biz de, Amerika'ya
yetişelim. Fakat bloke ediyor, tıkıyor bizim bu şeyimizi, Amerika tıkıyor,
diyor. "Ve iflastan sakınmak için alanımızın anahtarını bir yabancı güdücünün
eline teslim etmek zorunda kalıyoruz." diyor.
Bunu Avrupa, Batı Avrupa'nın sayılı
emperyalist devletleri de böyle söylüyorlar. Binaennleyh, bazı ufak tefek
görünüşlerle asıl olayları gözden kaybedip, dünyayı gözden kaybedip, kendi
ülkemizde taban problemimiz nedir diye aramazsak, o zaman evvela kafalarımız
çorbaya döner. Ve tabii bu çorbadan da hiç bir politika tamamı, yahut ziyafeti
yapılamaz.
Finans-Kapital problemi, bu çok
eksik çizileriyle anlattığım problemdir. Bunun üzerine hepiniz, her gün,
her saat çevremize bakarak, olayların nasıl geliştiğini izlemek zorundayız.
Sözüm. bu kadardır. Hepinizi saygıyla
selamlarım.
V - FİNANS-KAPİTAL'İN
TÜRKİYE'DE İŞLEYİŞİ: SORULAR-CEVAPLAR
Sözlü veya yazılı olarak sorulmak
istenen varsa, burda arkadaşların sorularını cevaplandıralım. Efendim?
-Yalnız Finans-Kapital hakkında mı?
-E, pek dağıtmayalım... Ama Finans-Kapital'in
zaten ilgili olmadığı konu da yoktur ya!
Efendim? Ne gibi? Teklif edin de...
Bir de dinleyicilerimizin de takatini hesaba katarız.
Efendim, Finans-Kapital dışında
soru açılsa, tartışma yapılsa: Gerekli midir, yarar mı? Falan, diyorlar
arkadaşlar. Elbet yarar, ama, ben genel topluluğun bu noktadaki yorgunluğunu
da düşünerek; onun karar vermesini tercih ediyorum. Oya koruz icabında.
Sorular bitti herhalde, arkası gelmediğine
göre... Arkadaşların tartışmak istedikleri sorular bitti. Başka var mıydı?
Tamam herhalde.
Bu sorular: 11 tanesi doğrudan doğruya
Finans-Kapital konusuna ait, 6 tanesi de onun dışında, devrim problemleri
üzerine, devrim problemleri ve davranışları üzerine...
Şimdi, tabii, önceliği Finans-Kapital
konumuza vermek gerek. Önce, Finans-Kapital konumuz olduğu için, onun soruları
üzerinde duracağız. Bu soruların elden geldiğince bu hiyerarşisini yaptığımı
sanıyorum. Birincisi; yani gelme sırası değil de, benim konuya girerken.
Ses gelmiyor mu? Hangisi sesi götürüyor
acaba? Bu mu? Evet, peki...
Finans-Kapital problemi üzerindeki
sorulardan, daha hafifınden başlayıp daha kompleksine doğru gideceğiz.
Birinci (Bülent Aksoy): Finans-kapital
sözünü ilk olarak kim, ne zaman kullandı? Şeklinde...
Şimdi, bu söz elbette, kapitalist
üretimin sonucu olan bu proseyi terimlemek sözcüğü olarak, önce burjuva
ekonomist ve sosyologlarının diyebileceğiz, ağzında başladı. Hatta Finans-Kapital
üzerine, kendince hayli ilginç araştırmalar yapmış çeşitli uluslararası
bilgin (burjuua bilgini tabii) var. Ama biz bütün bunları bir döküm yapıp
da üzerinde durmadık. Durmakta da bir yararlık görmüyorum ben. Bizim için,
elbet bilimsel sosyalizmin bu termi alıp, asıl net kavramına kavuşturduğu
andan itibaren ne anlama geldiği önemlidir: Çeşitli burjuva bilginlerinin
Finans-Kapital üzerine sonsuz araştırmaları, yahut yazıları bizi o kadar
ilgilendirmez, ve sizi de işgal etmemelidir.
Finans-Kapitalin bizim için başlangıcı:
Lenin'in "Emperyalizm: Kapitalizmin Son Haddi" dediği eseriyle başlar.
Bizim için bilimsel tarifte oradadır. Ondan ötekileri, öncekileri önemli
saymıyoruz.
Bir de: Türk basını hangi Finans-Kapitalistlerin
elindedir? Şeklinde bir soru var.
E, bunu aşağı yukarı hepimiz biraz
biliyoruz. Tam adları elimizde değil: Yalnız, en son Ticaret Odası'nın
yaptığı ankette, bu basın içinde as olarak: 130 küsur milyon ciro yapan
bildiğimiz meşhur Hürriyet gazetesi de bulunuyor. Bunun arkasındaki finans
gruplannın (yerli-yabancı) listesi elimizde yok. Fazla ayrıntı verecek
durumda değilim bu anda. Yalnız Burla Biraderler'den başlayıp; ta şeye
kadar gittiği söylenir.
Bu iki soru üzerinde bu kadarla
yetineceğim.
Bir de üçüncü: Amerika Avrupa'ya
tahakküm ettiğine göre, Türkiye'deki gelişim çizisi nedir?
Ve ona bitişik gibi olan, dördüncü
soru: Yerli-yabancı Finans-Kapital ilişki-çelişkisi nedir?
Bu ikisi de, görüyoruz ki, aşağı
yukarı aynı soruya bağlanıyor. Amerikan Finans-Kapitali emperyalist sektörde...
Dünya bugün üç sektördür, biliyorsunuz. Birisi, doğrudan doğruya emperyalizmin
arabasına bağlanmış olanlar. Birisi, sosyalizmin cephesi. Üçüncüsü de,
bu ikisinin ortasında sallanan, Arafat'taki devletlerdir.
Biz, tabii, kararlı olarak emperyalist
sektördeyiz. Bu açıdan, bizim durumumuzda, demin kısmen işaret ettiğimiz,
örneğin Belçika başbakanının sektörü birdir. Ortak Pazar'a biz de giriyoruz.
Ortak Pazar devletleri Amerikan Finans-Kapitalinin tahakkümüne karşı ne
durumdaysa, biz de, o Ortak Pazarı benimsemiş olmakla, onların bölümünde
sayılabiliriz.
Bu açıdan uluslararası Finans-Kapital
ile Türkiye'deki Finans-Kapitalin ilişki ve çelişkileri? İlişkileri bir
çelişkidir tabii aynı zamanda. Çelişki de burjuvazinin doğuşundan başlar.
Burjuvazi, bildiğiniz gibi, yeryüzünde kutsal bir sınır kavramı, millet
kavramı, vatan kavramı yaratmış bir sınıftır.
Ondan önce her şey ümmet kavramı
içindeydi. Evrenseldi. Müslüman ümmeti bütün dünyanın sınırlarını kendisinden
sayardı. Hristiyan ümmeti gene öyleydi. İlk defa millet, sınır, vatan sınırı
burjuvazinin, yani kapitalizmin kendi top ateşinin erdiği yere kadar bir
çizgi çizip, onu kutsallaştırması biçiminde başladı.
O serbest rekabetçi kapitalizm çağıydı.
Tekelci kapitalizme gelir gelmez, tersine döndü kapitalizm. Yani serbest
rekabeti kaldırdı, onun zıddını koydu. Böylece, bu tersine dönen kapitalizm,
eski kutsal bildiği sınırları da ortadan kaldırmak gibi bir zor altında
kaldı adeta. Gerek tekniğin gelişiıni gerekse Finans-Kapitalist dediğimiz
bir avuç insanın, her millet içinde kendi varlığını kendi başına, tek başına
savunmasının güçlüğünü görmüş olması: Onu, ister istemez düne kadar kutsal
ilan ettiği ve milletlere kabul ettirdiği sınırları, -seba surlarını aşındıran
fareler gibi,- gizli gizli mütemadiyen aşındırmaya zorladı.
Bu bir muazzam çelişki tabii. Bir
taraftan kendi sömürü ve tehakküm çevresini elinde tutmak istiyor, ki o
milli sınırlardır. Öte taraftan da, bunu elinde tutmanın güçlüğü, gerek
ekonomik, gerek politik güçlüğü önünde: Kendine benzer başka Finans-Kapitalist
ülkelerle sıkı işbirliği, dayanışma, ve sınırları da bir gün gelip kaldırma..
Gümrüğü kaldırmakla sınırı kaldırmak arasında, biliyorsunuz, çok ufak bir
fark vardır. Yani aşama farkı vardır.
Yeryüzünde milli birlikler, kapitalist
çağın yarattığı milli birlikler ilkin küçük sınırları kaldırmakla olmuştur.
Yani derebeyi sınırları kalkmasaydı kapitalizmin getirdiği millet ve vatan
sınırı da doğmazdı. Bu derebey sınırlarının kaldırılması: Gümrüklerin kaldırılmasıyla
başlamıştır. Ona Kara Gümrükleri derlerdi. Türkiye'de, biliyorsunuz. Avrupa'da
en klasik örneği bunun, Almanların durumudur.
Biliyorsunuz, çeşitli tarihsel sebeplerle,
Alman milleti diye bir bütünlüğü yoktu. Cermen ırkının yer yer prenslikteri,
yani derebeylikleri, beylikleri, kralcıkları falan vardı. Bunların bir
Almanya teşekkülü, Alman milleti yaratmaları: Zolferayn dedikleri, yani
Gümrük Birliği parolasıyla başlaınıştır. Önce Gümrük Birliğine gidilmiştir.
Bu Gümrük Birliği yavaş yavaş derebey sınırlarını da aşındırmıştır.
İşte, şimdi, Türkiye'nin dünya emperyalist
sektöründe Ortak Pazara girme girişimi ile, -ki bu laf değil, doğrudan
doğruya kanunlar ve bin bir tedbirlerle her gün alınıyor,- gözüküyor ki,
Ortak Pazar kanalıyla yarın gümrükleri kaldırmak, öbür gün milli sınırları
da aşındırmak aşamasına gidiliyor. Burada hem bir çelişki var, hem bir
oluşum var. Çelişki: Burjuvazinin, bunu sınıf olarak büyük halk yığınına
nasıl yutturabileceği... Bu çok çetin bir dava. Özellikle her memleketin
küçükburjuvazisi buna yürekten inanmıştır: Ben nasıl olur da milli sınırımı
feda ederim, der ve demektedir. Bunu, bu büyük ağır basan eğilimi yavaş
yavaş gözden silmek için, çok çelişkili, bir adım ileri, iki adım geri
de olsa, mütemadiyen bir gelişme oluyor.
Binaenaleyh, şimdi, Avrupa'daki
Finans-Kapitalistlerin (önce de Gaulle'ün en başta, fakat hakikatta arkasında
Alman Finans-Kapitalinin de alttan altta kurmasıyla) Amerikan tahakkümüne
karşı bir tepkisi var: Ortak Pazar oldu.
İngiltere, Anglosakson Finans-Kapitali
ölçüsünde, daha doğrusu Amerika'nın o kadar borçları altında ve dünya ölçüsünde
pazarlarda Amerika ile nüfuz bölgelerini paylaşmada... En son İkinci Cihan
Savaşından sonra sömürgelerini eski biçimiyle artık devam ettirememek durumunda
kalınca, kendisine dünya ölçüsünde bir destek bulma zaruretiyle, Amerikan
Finans-Kapitaline çok yakın düştü. İşçi Partisi de, muhafazakar parti de
Amerika'yla sıkı birlik yapmak zorunda. Çünkü Amerika'dan koptuğu gün dolardan
kopmuş olacak. Dolardan koptuğu gün de, Sterlinin (İngiliz parasının) tepesi
aşağı yuvarlanması ve bir daha tutunamaması gelecektir. Bu zorunlukla Amerika'ya
karşı büyük tavizler veriyor İngiliz Finans-Kapitali.
Ama bir yandan da, Amerika'nın kendi
içinde girdiğini görüyor, ve bu giriş bir daha dönüşü olmayan emrivakiler
yaratıyor. Bugün, Churchill'in İkinci Cihan Savaşında yaptığı gibi, (teklif
yapmıştı, biliyorsunuz: Fransa ile İngiltere birleşelim, demişti), işte
o birleşme prensibini nasıl gerçekleştiririz diye Ortak Pazara girmek istiyor.
Bir yandan, tabii, İngiltere Ortak
Pazara girerken, dominyonlarını düşünüyor. Commonwealth'tekileri, dünya
ölçüsünde İngiliz İmparatorluğu'na ortak gibi sözde bağlanmış olan yarı-sömürgelerini
düşünüyor. Onlar çoğu geri ve tarımsal memleketler. Avrupa ile birleşirse,
onlara karşı da ihanet etmiş duruma düşecek. Ondan çekiniyor.
Fakat bir taraftan da, Avrupa ile
birleşmedikçe, Ortak Pazarla birleşmedikçe dünya ölçüsünde bir kuvvet olamayacağını
düşünüyor. Aşağı yukarı Avrupa'daki çelişki bu.
Bizim çelişkimizse, Amerikanın bölgesine
girmiş bulunmamıza rağmen, bir yandan eski tahakküm efendileri olan Ortak
Pazar ve İngiltere'nin serbest pazar dediği alanla temasımızı daha sağlama
bağlamak zorunda kalışımız.
Bütün bunlar, tabii, politik açıdan
noktalardır. Ekonomik açıdan, yani Finans-Kapitalin üretim ve şirketler
branşında bugün Türkiye'de sektörler var. Bu sektörlerde Amerikan sermayesi
ne kadardır? Türk semayesi ne kadardır? Safi yerli finans kapitali ne kadardır?
Bunların rakamları elimizde yok şu an. Bunlara istinaden size bir açık
rakam vermek imkanı, olanağı elimde değil şu anda. Çünkü rakamlardır, ve
rakam hatırda kalmıyor.
Sermaye ihracı konusunda da üç soru
var: Sermaye ihracı gittiği ülkede bir gelişim hızlandırır, diyor Cavit
İyigün arkadaşımız.
Sonra: Türkiye'nin sermaye ihracı
daha açıklığa kavuşmalıdır, diyor.
Bir de: Sermaye ihracı Finans-Kapitalin
tayin edici niteliği midir, bir aşaması mıdır? Deniliyor.
Bunlann üçünü bir arada cevaplandırmaya
çalışayım.
Evvela, sermaye ihracı elbette Finans-Kapitalin
tayin edici niteliklerinden biridir. Yalnız, ilk Finans-Kapital tarifi
yapılırken, yani 1914-18 yıllarındaki sermaye ihraç durumuyla, bugünkü
dünyada süper emperyalist Amerikanın bütün emperyalist sektördeki milletlere
ve devletlere sermaye ihracının karakteri çok değişti. Artık Avrupa'da,
demin Belçika başbakanının o isyanını okuduğum pasajda olduğu gibi, adeta
Amerikan tehakkümüne karşı bir nefis müdafaası, direnmesi başlamış oluyor.
Çünkü Amerikan sermaye ihracı, öteki ülkelerin karşılıklı senmaye ihraçlarını,
gerek Amerika'da, gerek dünyanın geri kalmış ülkelerinde adeta baltalıyor.
Amerikan Finans-Kapitali Türkiye'ye girdikçe, onun milyarder firmaları,
İngiliz, Fransız daha küçük Avrupa emperyalistlerinin Finans-Kapital teşebbüslerini
adeta iflasa götürüyor. Bu durumda Türkiye'nin sermaye ihraç etmesi artık
hemen hemen olanaksız kalıyor.
Finans-Kapitalin kökü, dediğimiz
gibi, üretim tekelidir, monopoldür. Türkiyede bu vardır. Asalaklık, gericilik
vb. elemanlar bütün şiddetiyle hüküm sürnektedir. Yalnız sermaye ihracı,
ister istemez bu tarihi gereklilikle tersine dönmüştür, diyebiliriz. Yani
bize gelmiş Finans-Kapitalist, Türkiye'deki karını dışarıya transfer etmek
suretiyle, Türkiye'de kalması gereken sermayeyi dışarıya kendisi alıp kaçırıyor
haydutça.
Sonra, bizim dış ticaret manivelamız
da, onu anlatmaya çaİıştık. Türkiye'den her yıl milyarlarca liramızı: Mümessilik
hakkıydı, fatura oyunlarıydı, ve ilh. gibi döviz kaçakçılıkları, resmen
suç sayılacak eylemler, işlemlerle yabancı ülkelere kaçırıyorlar. Ve orada,
tabii, çeşitli yatırımlara da sahne oluyor, bu paralar.
Ana çizileriyle, Türkiye'deki sermaye
ihracı üzerine, zaten söylemiştim, bunları tekrar etmekten başka ilave
edecek söz bulamadım.
Sermaye ihracı bir ülkede kapitalist
gelişimi hızlandırır mı? E, tabii hızlandırır. Ama, bir tekelcilikle hızlandırdığı
için, o memlekette daha başka neleri de hızlandırdığı Türkiye'de gözüküyor.
Elbette, Türkiye'ye gelen yabancı sermaye: Türkiye'de yalnız montaj sanayiini,
yahut koka kola şerbet sanayiini, yani Türkiye'yi sadece sömürücü tüketim
endüstrisinin, kendi asıl büyük sanayiinin matahlarını Türkiye'ye ithal
ettirmek için kurulmuş birer tuzak sanayii şeklinde yapıyor. Bu da, Türkiye'de
bazı kesimlerde ufak tefek gelişimler hızlandırır, ama, buna karşılık,
Türkiye'nin bütün ekonomik ve sosyal yapısını dejenere eder. Nitekim bugün
o haldeyiz.
O yüzden, kapitalizm başka her ülkede
elbette işsizlik ve pahalılık yaratan bir sistemdir, ama Türkiye'de bu
artık kanser haline gelmiştir. Türkiye'nin Avrupa'ya yarım milyona yakın
işsizi gidiyor. İçerisinde, Türkiye'de 2.5 milyona yakın insanın işsiz
kaldığı daha çoğunun yarı-işsiz kaldığı bakanların diliyle arasıra ağızdan
kaçırılıyor.
Bütün bunların nedeni: Bir meınlekete
yabancı Finans-Kapitalin girip, orada zehirli meyvalarını vermesidir. Böyle
bir yabancı Finans-Kapital, girdiği yerde nasıl o memleketin insanlarına
ekmek parası sağlayacak endüstriyi kurmuyorsa, işsizliği müthiş şekilde
arttırıyorsa: elbette o memleket insanlarının ateş pahası içinde kıvranmalarını
da, başka hiç bir ülkede görülmedik ölçüde azdırıyor.
Binaenaleyh, yabancı sermaye, Türkiye'de
sözde bir gelişim sağlıyormuş görünüşü altında, Türkiye'nin sağlıklı bir
ekonomiye ve sosyal düzene sahip olması için gereken bütün temelleri berhava
etmiş oluyor. Yani, yaptığı iyilik ürküttüğü kurbağaya değmiyor. O açıdan
sermaye ihracının bir ülkede insanca ve modem anlamıyla gelişim sağladığı
söylenemez.
Efendim? Evet.
Şimdi, orda iki şey söylüyorsunuz:
birisi Lenin'in sözünü okuyorsunuz. Lenin'in sözü çok doğru. Hindistan'a
ve sömürgelere bile emperyalist anavatanlar sermaye ihraç ederler. Maksatları
ordaki ucuz işelinden, ucuz ham maddeden yararlanıp aşırı kar sağlamaktır.
Ama, bir de bakarsınız ki, gitmiş olan İngiliz sermayesi Hindistan'da yavaş
yavaş bir direnç başlatır. Çünkü orada kendine göre (yani normal sıhhatli
bir kapitalizm olmasa bile), bir kapitalizm gelişimine sebep olur. Ve tabii
bunun tepkisi başlar.. Yani; kapitalizmin kaderi budur zaten. Daima kendi
"mezar kazıcıları"nı hazırlamak.
Onun gibi, sermaye ihracı da, maksatça
ihraç ettiği memleketi sömürmektir ama orada kapitalizmi geliştirir ve
onun sonucu da, o kapitalizmin anavatana karşı direnmesini gerektirir.
Bunun üzerine, bu çelişki altında bugünkü manzara doğar. Onu anlatmak istiyorum.
Sizin dediğinizse, bu sözü öne sürerek,
bir memlekette sermaye ihracı olmazsa Finans-Kapital de olamayacaktır,
anlamını belirtmek gibi gözüküyor. Oysa ben, baştan sona kadar anlatmak
istediğim gibi... Bir defa Finans-Kapitalin tarifini yaptım. Esas üretimden
çıkar. Üretimde tekelcilik varsa, üretim alanında, Finans-Kapital doğmuş
demektir.
Bu örnek verdim: Bir tek banka,
Türkiye ölçüsünde hemen bizim kullandığımız tüketim maddelerinin büyük
çoğunluğunu yapan bütün büyük endüstriyi tekeline almış. Hatta bankaları
bile: Sanayi Bankası, Yatırım Bankası gibi... Yani ayrıca daha küçük endüstriyi
finanse eden tipleri dahi gene sinesine çekmiş. Böylece Türkiye ölçüsünde
büyük, muazzam, umulmadık derecede büyük bir tek, hani "Allahü teala gibi
bir tek" fırma meydana getirmiş. Bu bu realite mi? Realite. Bu realiteye
biz ne diyeceğiz? İster istemez tekelci sermaye diyeceğiz.
Devlet semıayesine falan girm0edik.
Borçların karakteristiğine girmedik. Bir de, orda ayrı facialar var. Ama
bu böyle bir realite iken, şimdi Türkiye bu durumda iken, Amerika gibi
sermaye ihraç edemiyor, hatta İngiltere gibi sermaye ihraç edemiyor diye,
Türkiye'deki bu Finans-Kapital varlığını biz hiçe sayabilir miyiz? Sayarsak,
kendimizi aldatırız. Çünkü, bütün olayları: Niçin uluslararası Finans-Kapitalin
gelip Türkiye'ye babasının evi gibi yerleştiğini, Türkiye'yi neden bir
yabancı devlet üssü haline gayet rahatlıkla getirebildiğini, neden her
köyde bir Kur'an kursu açarak, öğrenci yurtlarını zaptetmeyi en büyük kale
fethetmek şeklinde Türk milletine anlattığını, ve ilh, ve ilh... anlayamayız.
Serbest rekabetçi kapitalizm namuslu
bu kapitalizmdir, kendisine göre. Mantık sonuçlu bir kapitalizmdir. Vatanı,
milleti ecnebiye satmamak savaşı yapan bir kapitalizmdir. Halbuki bizde,
tam tersine: Türkiye'yi en yağdan kıl çeker gibi, kimse duymadan bütün
dünya emperyalist devletlerine yumuşacık bu lokma yapıp sunmak biçiminde
bir kapitalizm var. Bunun tek anlamı: Uluslararası ölçüde kendi milli şerefini
ve namusunu korumayan Finans-Kapital tipinde bir sermayenin Türkiye'ye
egemen olduğunu gösteriyor. Bütün bu olayları anlamamız için tek mekanizma,
temel açıklama maddesi: Ancak Türkiye'de Finans-kapitalin egemen oluşudur.
Bunu anlatmak istiyoruz.
Bunu kavramadık mı, Finans-Kapitalin
biz cüz'ünü alıyor ve diyoruz ki: Bugün hele (yani dün için belki) sermaye
ihracı var mı, yok mu? Ki, İş Bankası, söyledik: Daha 1930 senelerinde
şubeler açmıştır. Tekel, hatta fabrikalar açmıştır. Mısır da, şurda burda;
tütün fabrikaları, sigara fabrikaları... Bunlar küçük küçük sermaye ihraçlarıdır,
ama; işte bu kadar. Çünkü İngiltere, Fransa gibi dünyanın en büyük emperyalist
devletleri bile bugün Amerikan sermaye ihracı karşısında sermaye ihraç
edemez duruma düşmüşlerdir. Bizim bu durumu küçücük yapımızla, sermayemizle,
Finans-Kapitalimizle önlememiz imkansızdır.
Bunu anlamak zorundayız. Olaylar
bunlar. Kitapta yazılanlar, yazıldığı devir için çok doğru. Bugün için
dünya olayları bize gösteriyor ki, sermaye ihracı, geri bir memleketin
Finans-Kapitali tarafından yapılamıyor. Yapılamıyorsa, ona Finans-Kapital
demeyeceğiz. Nasıl deriz? Bütün öteki elemanlarıyla: Kökü var, gövdesi
var, dalları var. Dallarından birisi eksik. Ağaç yok mu diyeceğiz? Yani
onun gibi bir şey olur. Bu kendimizi aldatmak olur. Sonra da, birçok sosyal
ve politik çözümlerde, problemleri anlayışta yanlışa düşmemizi gerektirir.
Bu açıdan Finans-Kapitalin var olduğunu görmezlikten gelmemeliyiz diyoruz.
Bu konu üıerinde sabaha kadar konuşsak
bitmez muhakkak. Söyliyeceklerimiz burada özetlenmiş oldu.
Bir de, arkadaşların isimleri yoktur,
birisi: Devlet sınıfları, İstiklal savaşındaki tutumları ve aşamaları üzerine,
sual var. İkincisi de bu konuyla ilgilidir: 1923-38 yıllarında Finans-Kapital
ve Mustafa Kemal'in egemenlik objektif-sübjektif ilişki ve çelişkileri
üzerine.
E, bu iki soru, aynı konunun çeşitli
yüzleri tabii. Yani, Mustafa Kemal Paşa da; biliyoruz, Sünuf'u devletten
sayılır. Devlet sınıflarının İstiklal savaşındaki tutumu, bizim paşaların
ve kimi mülki beylerin tutumu demektir. Konu budur.
O halde, kişi isminden çok, Türkiye'de
devlet sınıfları nedir? deyince, belki o nokta zihnimizde karışıyor. Bunu,
Osmanlı Tarihi gözününe getirilirse anlamak mümkün olacak. Onun üzerine
Türkiye'de çok az araştırmalar yapılmıştır. Yalnız, biz, iki kere iki dört
olarak, bazı formülleri bazı yayınlarda özetlemeye çalıştık.
Türkiye Tarihsel Devrimle kurulmuş
bir devlettir. Tarihsel Devrim, ilkel sosyalistlerin çürüyen bir medeniyete
saldırıp orada o an için müthiş sayılacak bir toprak reformu yapmaları
ile başlar. Türkiye'de, bizim dört yüz arslan da, böyle bir Tarihsel Devrimle
gelmiş, İslam ve Bizans medeniyetlerini yıkmış. Onların derebeyileşmiş
toprakları üzerinde, zamanı için. Hani bugünkü, bugünkü değilde, diyelim
iİk zamanlardaki, Sovyet toprak reformu gibi yani ona çok benzer: Eşit,
küçük çiftçilerin tasarrufunda çiftlikler kurdurmak suretiyle, muazzam
biı toprak reformu yapmış. Bu çağa dirlik düzeni adı verilir.
Dirlik düzeni, Kanuni devrine kadar
egemen düzen iken, ondan sonra Tefeci-Bezirgan sermaye gelir. Ondan evvel,
dirlik düzeninde de Tefeci-Bezirgan vardır ama, üretime pençelerini uzatamamıştır.
Kanuni ile beraber, o İspanya'dan göçmüş Madam Roksalanalar, Frenk Beyleri
ve ilh.: Saraya borç vermek, dolaplar kurmak yoluyla (Dolap: Yani bankalara
Türk milleti dolap ismini vermiştir), o zamanki dolapların kurulmasıyla,
-sarayın da elindeki fonu topraktır,- o toprağa adeta el koymak durumuna
girdi.
İşte bu iki çağ arasında Sünuf'u
devletin bir manzarası ve değişikliği oldu. İlk çağda, devlet sınıfları
deyince. Zaptedilen topraklar üzerinde herkes Reaya, yahut çiftçidir. Bu
çiftçiler yalnız ekonomik elemandırlar. Toprağın tasarrufuna sahiptirler.
Mülkiyeti "Beytülmal'i Müsliminin" dir. Beylerin değildir. Onu karıştırıyoruz
çok defa.
Binaenaleyh dirlikçiler toprak mülkiyetine
sahip insanlar değildir. Devletin sınıflarıdır. Ama memlekette politikaya
egemen olan bu dirlikçilerdir. Yani toprağın tasarrufuna da sahip değildir
dirlikçi. Çiftçi sahiptir tasarrufuna. Toprağı işleyip yararlanmak çiftçinin
yetkisindedir. Mülkiyet ise: Çiftçinin de değildir, ama dirlikçinin de
değildir. Onun için, ilk zamanda dirlikçi: Bugünkü devlet memuruna yakın,
ama hakikatte toprak ekonomisini, toprak üretimini kontrol eden, onun en
adil biçimde gelişmesini sağlıyan ve politik-askeri idareyi güden bir üst
devlet sınıfıdır. Sünuf'u devlet demişler işte, devlet sınıfları.
Sınıflar demekten maksatta: 4 zümredir
bunlar. Birisi Seyfiyye'dir (Kılıçlılar); birisi İlmiyye'dir (işte sarıklı
hoceğan, ki bugünkü bilginler demektir); birisi Mülkiyye (o da işle bugünkü
valiler, kaymakamlar, falan gibi idarecilerdir); bir de Kalemiyye vardır
(o da ekonomiyle, -toprak ekonomisinin o zaman,- hesaplarıyla, kalem işleriyle
uğraşan).
Bu dört zümre, mutlak surette Osmanlı
İmparatorluğu'nun son günlerine kadar yani Tanzimata kadar Türkiye'nin
bütün ekonomisini, bütün politikasını, bütün kültürünü temsil etmiş, gütmüş
insanlarımızdır: Bu tarihi bir realite. Yani; bunu bizim kabul veya reddetmemiz
diye bir şey yok. Olay bu.
İşte bu olay, başka memleketlerde
çok zaman evvel kaybolmuş. Türkiye'de ise, dün diyeceğimiz kadar yakın,
yani daha Tanzimata kadar, yani Avrupa'nın gelerek gırtlağımıza basıpta
bizi Finans-Kapitaliyle boğduğu günlere kadar, bu sistem: Bizim devlet
sınıflarımızın memleketi mutlak surette idare etme yetkisi sistemidir.
Buna karşılık üretmen sınıfımız olan geniş köylü tabakalarımızın politikada
hiç bir söz sahibi olmaması... Sürüp gelmiş.
Onun için Reaya demişiz hatta, demişler.
Reaya demek: Güdülenler demek. Yani çoban, memleketin Sünuf'u devleti:
O dört sınıf, dört zümre. Ötekiler de koyun. Öyle görmüş Osmanlı. Zaten
çobanlıktan geldiğimiz için, o görüşümüz de uymuş yapımıza. Hoş görmüşüz.
Şimdi, demek ki, Sünuf'u devlet
deyince, işte bu sınıftır. Ve bu bir realitedir. Bunu görmedik mi, tarihimizin
500-600 yıl sürmüş bir olayını görmüyoruz demektir. Avrupa'daki kitapları
okuyoruz. Türkiye'de onun aynını tercüme edip, acaba uygular mıyız diye
kendimizi zorluyoruz. Ve bu zorlama: Zortlama oluyor o zaman.
Bu dört devlet sınıfı, Tanzimat'tan
itibaren sarsılmıştır ama, bir gelenek yaratmıştır 600 yıllık Türkiye'de.
Bu gelenek, devlet sınıflarının politikada hala bir tekel temsil eder gibi
devlet sorumluluğunu üzerlerinde taşımasını gerektirmiştir.
Onun için Mustafa Kemal Paşa, Karabekir
Paşa, Ali Fuat Paşa'nın Anadola'ya kaçarlarken, yahut geçerlerken (kimi
kaçmış, kimi geçmiş, önemi yok), o geçiş sırasında verdikleri nutuklara
dikkat edin, hep: Devleti kurtaralım, diyorlar. Çünkü devlet onların. Yani,
bizim gerek kılıçlılarımız, gerek sarıklılarımız, gerek mülkiye, gerek
kalemiyemiz... Üst idareci, güdücü sınıf olarak devletin sınıflarıdırlar
ve devleti korumak görevini tarihi bir gelenek olarak benimsemişlerdir.
İşte milli mücadeleye biz bu gelenek-göreneğimizle
girdik. Binaenaleyh, milli mücadelede devlet sınıflarının rolü nedir? deyince,
hiçbir memlekette görülmemiş tipte bir yol yöneldi devlet sınıflarımıza.
Yani paşalarımıza ve beylerimize.
Bu sınıf. Artık sınıf demek caiz
değil ona. Yani sosyal anlamıyla bir üretimin sınıfı değil. Ama Osmanlı
sınıf dediği için biz de sınıf diyoruz: Hakikatte bunlar dirlik düzeni
çağında bile sınıf değil. Çünkü sınıf olmak için, toprağın mülkiyetine
sahip olmak lazım. Yok mülkiyeti dirlikçinin. Dirlikçi yalnız idareci..
Devlet memuru. Şu halde, sınıf değil, ama sınıf adını alıyor.
İşte, sınıf adını alan devlet sınıfları,
ta milli mücadeleye girilirken dahi, Türkiye'de önemli rol oynama geleneğini
temsil etmiş.
Bunu bugün de görüyoruz. 27 Mayıs'ta
fırladı çıktı: Devleti kurtaralım, dedi. Yani gene devlet. Bizim ordumuz
ve bir kısım mülki, kalemi diyelim, yahut ilmi insanlarımız, hala o gelenekten
etkileniyorlar. Yani devleti temsil ediyorlar. Devletin bütünlüğünü,
varlığını savunmak görevini tarihsel bir misyon gibi üzerlerine almış sayıyorlar
kendilerini. Bu bir olanak. Bu olanaktan, olduğu gibi görüp, bizim gereken
sosyal, politik sonuçları çıkarmamız lazım.
Yalnız, biliyoruz ki, modern toplumda
hakikaten sınıf olmayan insanların sınıf rolünü oynamasına imkan yok. Yalnız
modern toplumda değil, gelmiş geçmiş bütün toplumlarda (sınıflı toplumlarda
demek istiyoruz) sosyal sınıf esastır. Ve güdüm onun elindedir.
Ama biz bir geçit temsil etmişiz.
Osmanlı devleti, sınıfsız toplumdan, ilkel sosyalist toplumdan (Türklerin
Ortaasyadan gelirken sınıfsız bir toplum olduğunu unutmayalım), o toplumdan
sınıflı topluma doğru geçiş sırasında teşekkül etmiştir: Onun için, adeta
sınıfların tasfiye edildiği bir günde, bir devlet sınıfı kurmak zorunluğu
doğmuş ve bulunmuş. 400-500-600 sene de bu devlet sınıfları, dört sınıf
Türkiye'yi idare etmiş.
Milli mücadelede bu sınıfların geleneği
bütün gücüyle henüz mevcut, tanzimat bu geleneği silememiş. Ama, Türkiye
artık eski Osmanlı İmparatorluğunda değil. Çünkü özellikle 1908 ihtilalinden
sonra, bir devrim olmuş Türkiye'de: Komprador burjuvazi egemen olmuş, yani
tehakküm edecek ölçüde Türkiye'yi egemen kapitalist zümresi o olmuş. Öteki
zümrelerini kapitalist sınıfının, çarçabuk saf dışı etmiş.
Ondan sonra milli mücadeleyi başarmışız.
Bu devlet sınıfları önemli rol oynamış ama, daha o rolü oynamaya başlarken,
okuyun Mustafa Kemal Paşa'nın ilk bildirilerini, şifreli telgraflarını:
Orada, Karabekir'e muntazaman direktif veriyor: Sizin bölgede Müdafaa'i
Hukuk Cemiyetleri tutunsun yoksa kurulsun, ve bunlar Türkiye ölçüsünde
bir birliğe doğru götürülsün, anlamında. Sınıfı arıyor: Devlet sınıfıdır
kendisi. Devlet sınıfının memleketi kurtarmak, devleti gütmek geleneğini
temsil ettiğini seziyor. Bizim böyle koyduğumuz açık, çıplak şekilde değil
ama, onun içinde o, yaşayan; onu yaşayan; bir insan olarak onun etkisi
altında hareket ediyor, düşünüyor ve yapıyor.
Binaenaleyh, o sırada öteki devlet
sınıfları sapıtmışken, o modern bir toplumda yaşayan devlet sınıfı sıfatıyle,
sınıfını arıyor: Modem sınıfı. O kimdir?
O zaman; 1919 yılında, Dünya'da
ve Türkiye'de, dünyanın büyük çoğunluğu ile Türkiye'de: Kapitalist sınıfıdır.
Sınıf olarak, sosyal sınıf: Bir de işçi sınıfı var. E, işçi sınıfını, paşa
gördünüz:
Ne diyor: 20 bin kişidir, çok azdır. Yani
öteki kadar memleketi idare edemez, diyor. Buna mukabil, büyük arazi sahipleri
ve kapitalistler ve Tefeci Bezirganlar, büyük sermayedarlar bunlar sınıftır.
Bunların da yok denecek kadar gücü azdır, diyor paşa: Diyor ama, realitede,
iş yapmaya gelince: İş Bankasını kurdu mu, hemen o yok dediği insanları
alıp orada kurucu yapmak lüzumunu duyuyor. Bu neyi gösteriyor bize?
Devlet sınıfları dediğimiz seyyar.
Sınıf değil, devlet zümreleri diyeceğiz biz ona, daha bilimsel konuşmak
istersek. Devlet zümreleri, gerçek bir politika gütmek istedikleri zaman,
modern toplumda sınıf, sosyal sınıf olan bir gücü hesaba katıp onu ele
almak zorunda kalmışlardır. İşte, milli mücadele yıllarında devlet sınıfları
dediğimiz insanlarımızla kapitalist sınıfı arasındaki ilişki ve bunun yarattığı
gelişim burdan başlıyor.
Böyle konulunca, milli mücadelenin
ister istemez gelişimi bu sınıfın egemenliği neticesini vermiş. Sonra bu
sınıfın, 20. yüzyıl içinde kapitalist dünyada ancak tekelci vasıfta olabileceği
kendini dayatmış.
Görüyoruz. Paşa 250 bin lirasını
sermaye diye koyuyor. Koyarken, evvela ithalat-ihracat yapalım şeklinde
düşünüyor: Ama olaylar getirip dayatıyor: Yok olmaz. Yapamıyorlar. Yapılamayacağı
anlaşılıyor. 250 bin lira ile ithalat-ihracatın bu Komprador burjuvaziye
karşı hakim olunayacağı seziliyor. Ve bu sefer, Finans-Kapital şekline
dökersek, devlette elımizde nasıl olsa, biz de devlet sınıflarıyız, işte
bu sistemi, modern bir Türkiye'yi kurabiliriz, diyorlar. Ve bunu yapıyorlar.
Demek ki, şimdi, devlet sınıflarıyla
Türkiye'nin milli mücadelesinin buluşması ve gelişmesi aşağı yukarı bu
mekanizmayla olmuştur. Yani; objektif-sübjektif egemenlik meselesi de bunun
içindedir. Sınıf bulununca. Elbette sosyal sınıf. Ya örstür, ya çekiçtir.
Zaten, sınıflı toplumda: Daima alt sınıf-üst sınıf olacak. Bunun ikisi
ortası sınıf diye bir şey yok.
Binaenaleyh egemen sınıf kapitalist
sınıfıdır. 20. yüzyılda kapitalist sınıf, Finans-Kapitalist olmak zorundadır.
Çeşitli nedenlerle. Ve Finans-Kapitalist zümresi de; zamanla kendi yapısını
devlet sınıflarımızın, devlet zümrelerimizin desteğiyle sağlamıştır.
Bu gelişim içinde bir kısım Tefeci-Bezirganları
ve derebeyi zümrelerini hatta, kendi içine almıştır. Bu çok tipik bir örnektir:
İş Bankası. Onları, antika sermaye iken, adeta onun içine, Finans-Kapitalin
içine almakla Finans-kapitalist durumuna getirmiştir.
Öteki devlet sınıflarından da 14
tane mepus: Ki hepsi Sünuf'u devlet mensubu, hiç biri kapitalist de değil,
Antika Bezirgan-Tefeci de değil. Ama Finans-Kapital mekanizması içine girince,
Falih Rıfkı'nın dediği gibi: "Nüfuz Komisyonculuğu"na başlamıştır. Yani
devlet kuvvetini Finans-Kapital lehine kullanma aracı.Derken, haraç almışlar
ve bir de bakıyoruz, onlar da Finans-Kapitalist olmuş. Böyle bir istihale
(kalıp değiştirme) olmuş.
İşte bizim Tüikiye'nin sosyal-ekonomik
orijinal yapısı içinde devlet sınıflarıyla milli ınücadelenin ilişkileri
ve gelişimi, özetlersek, bu biçimde olmuştur. Bilmem yeterli mi? Yani bunu
anlatabildim mi?
Böylece, Finans-Kapitalle ilişik
konularımız bir saat kadar sürmüş ve bitmiş oluyor. Daha ancak bir saatimiz
var. Onun için de, Finans-Kapital, yani özellikle Finans-Kapital ortada.
Hepsi, bütün o konular tabii Finans-Kapitalle ilgili, pratikte ve teoride.
Ama, şu andaki konumuzun dışında kalan 6 soru var. Bu sorular içinde bir
hiyerarşi yapmak lazım.
Türk burjuvazisine inecek darbe
uluslararası burjuvaziye indirilmiş darbe olur mu? deniliyor.
E; tabii... Bunun tartışmasına bile
lüzum yuk. İkisinin: Yani gerek uluslararası şirketlerin, kumpanyaların,
gerek yerli Finans-Kapitalin ne kadar birbirine bağlı olduğunu ve Ortak
Pazara girmek suretiyle nasıl kader birliğinde daha ileri adımlar
attığını biliyoruz. Bunun birine dokundunuz mu, öteki de sızlayacak tabii.
Bir de: Vatan Partisi ana felsefesi
nedir? diyor, Hamza Evrensel arkadaşımız: Onu Vatan Partisinin gerekçesinde,
tüzüğünde, programında, yayınlarında epeyce açıklamıştık, hatta mahkemelerinde.
Türkiye'de İkinci Kuvayimilliye
savaşı dedik. Bunun birincisinden farkı: Birincisi, Müdafaa'i Hukuk Cemiyetleri
dediğimiz, o zamanki Anadolu burjuvazisinin örgütlerinin yönetimindeydi.
Fakat bu örgütlerin yönetimi, Türkiye'de: Fatalman dedikleri, yani mukadder
ve meş'um surette, Finans-Kapitale gidiyor. Ve Finans-Kapital de, Türkiye'nin
bugünkü gümrük hürriyetini bile kaldırmaya kadar giden, Türkiye'yi üs yapan
bir durumu yaratmış oluyor. Şu halde artık Finans-Kapitalden, Türkiye'de
bugün tahakkümünü yapan bu zümreden Türkiye'nin sağlıklı bir gelişimini
beklemek imkansızdır.
O zaman; modern sınıf olarak madem
ki iki sınıf var: Birisi, kapitalist sınıfının Finans-Kapital zümresi,
bir de işçi sınıfı. Biz, Türkiye'nin: gerçekten kalkınmasının, gerçekten
kurtuluşunun, bağımsızlığının ve ilh. tek yolu: İkincil bir Kuvayimilliye
seferberlığidir, diyoruz. Birincisi nasıl olmuşsa: Demir çarık, demir asa,
mareşalı da asker kaputu giyerek, icabında kar içinde yatarak, çarık giyerek
falan, yani ordu kumandanları çarık giyerek nasil davrandıysa, öyle bir
imsak ve fazilet savaşına, bütün milletçe (bir avuç Finans-Kapital dışında
bütün milletçe, kapitalist sınıfı da dahil) girilmek suretiyle başarılır.
Ama bu kavganın öncüsü? Bir sosyal
sınıf lazımdır bu kavganın yürütümü için. İki sınıf vardır (modem sınıf
modern toplumda: Ya işçi; ya kapitalist. Kapitalist sınıfı iflas etmişse,
o halde görev kendiliğinden işçi sınıfına düşüyor.
Binaenaleyh, Vatan Partisi: İşçi
sınıfının Türkiye'de öncü olacağı bir milli kurtuluş seferberliğine girmek
gerektir, felsefesiyle kurulmuştur. Bunun çeşitli ayrıntıları üzerinde
durmayaIım.
Hafıf bir konu olmak üzere bu geçtikten
sonra: Türkiye'deki devrim anlayışımız, soruluyor.
Türkiye devriminde temel, öncü güçler?
deniliyor. Ki, bu ikisi aynı. Türkiye'deki devrimci güçlerin ne olduğunu
anladık mı, devrim anlayışımiz da ortaya çıkmış demektir.
Milli Demokratik Devrim hakkındaki
görüşümüz nedir? O da aynı. Bu üç mesele bir. Şu halde, Türkiye'de devrim
anlayışımız meselesi dedik mi: Birisi MDD'cilik hakkındaki görüşümüz, birisi
de temel ve öncü güçler konusundaki görüşümüz nedir? demek oluyor.
Önce, MDD'cilik hakkındaki görüşümüzü
birkaç kitapla yayınlamıştık. Bilmiyorum, arkadaşlarımız onları okudular
mı?
Burada zorlamalara gidilmemesi anlamında
eleştiri yapmak zorunda kaldıydık. Çünkü Türkiye'nin toplum yapısını, Türkiye'deki
ekonomik temeli Türkiye'deki sosyal sınıfları bilmeyen birtakım keskin
sosyalistler türedi. Ve bunlar, Türkiye hakkında bol keseden strateji kestiler,
taktik döşendiler. Strateji, taktik nedir? Sosyal sınıfların cephede ordulaşmasıdır.
Sosyal sınıfları bilmiyoruz. Orduları bilmiyoruz. Bunun için, Avrupa'dan
okuduğumuz birkaç tercüme kitabın bir kaç pasajından aldığınız esintilere
dayanıyoruz.
Kendi toprağının maddesi olan ekonomisini,
sosyal sınıf yapısını bilmeden bunları yapmanın tehlikelerini yeni kuşağa
söylemek zorundaydık. Yoksa Milli Demokratik Devrim yeni bir laf değildir.
Milli Demokratik Devrim, 50 sene önce Türkiye'de bilimsel sosyalizmin ilk
adımı atıldığı gün konulmuş bir prensiptir. Demokratik Devrim: O zaman
yalnız buna Demokratik İnkılap diyorduk: Sonra "İnkılap" sözü eskidi. "Devrim"
yaptık. Değişiklik bundan ibaret.
Ama bu demokratik devrim, sosyalist
partilerin minima programı demektir. Yani bir laf değildir, bir klişe değildir,
bir etiket değildir. Minima Program dediğimiz: Bir sosyalist partinin kapitalist
bir toplum içinde en azından yapabileceği neler varsa, onlar; asgari, enazından
program diye ortaya konur. İşte demokratik devrim, bu enazından program
çerçevesi içinde canlanır, somutlaşır ve aksiyona yarar hale gelir.
Eğer biz minima programı es geçersek:
Sanki malummuş, falanmış gibi.. Ve sadece onun klişesi olan demokratik
devrimi alıp yakamıza taktık mı, hemen devrimci olduk ve hemen Türkiye'de.aksiyona
geçtik, ve Türk yığınlarını da devrime demokratik devrime başarıyla götürdük
sanırsak, hayal peşinde koşarız.
İşte MDD'cilerimizin düştükleri
oyun bu oldu. Memleketlerini bilmiyorlar, Türkiye'deki sınıfların karakteristiğini,
tarihi gelişimlerini bilmiyorlar. Bilmedikleri bütün yazılarıyla gözüküyor.
Yani onları şimdi burda tekrar etmeyelim. Ancak, "devrim zorlaması ve demokratik
zortlama" kitabını tavsiye ederim. Alın, bir daha gözden geçirin. Söylemek
istediğimiz budur.
Demokratik devrim kötü şeydir, iyi
şeydir, falan demiyoruz. Ama onu ağzına alanlar almasını bilmiyorlarsa,
bunu da düzeltmek zorundayız. Yeni bir şey söylüyoruz derlerse gülünç olmasınlar
hiç olmazsa. Yahu bu 50 sene önce konmuş. Ve onun minima programını yapmış,
bunun savaşını 50 seneden beri gütmüş bir topraktayız biz. Bunları nasıl
es geçersiniz, nasıl atlarsınız?
Ve gereken bir "slogan atmak" değildir.
Onun için hatta strateji ve ilh. bahsini ele alırken, bililtizam Kautsky
hakkında Lenin'in bir pasajını da başa koyduk. Okuduysanız, hatırlarsınız.
Lenin orda açıkça Kautsky için: Kautsky öyle bir filistendir ki, der, bir
slogan atmakla dünyayı değiştirdiğini falan (aynen cümle hatırımda değil
ama, manası bu), dünyayı değiştirivereceğini, kitlelere kül yuttururca
yutturmak ister, der. E, bizim MDD'ciler aşağı yukarı böyle yapıyor. Bu
Milli Demokratik dedin mi, müslüman oldun. "Eşhedüenla ilahe illallah":
Tamam müslüman oldun. "Milli Demokratik Devrim": Sosyalist oldun. Hem de
en keskin sosyalist oldun. Dünyayı artık altüst edebilirsin, falan.
Bu değil yahu. Bir sloganla dünya
değişir mi? O sloganın canlı, somut anlamı nedir? Bunu ancak: Türkiye'nin
ekonomi-politikası, Türkiye'nin sosyal sınıfları, Türkiye'nin tarihi, Türkiye'nin
gelenekleri-görenekleri, yapılmış bütün kollektif aksiyonları, devrimleri,
ve ilh. döküm yapılır. Onlar içinden, bugünkü durumda en devrimci tutumları
hangisi sağlarsa, onlara yapışırız. O zaman, ha: Devrimciyiz artık, sosyalizmin
savaşçısıyız, diyebiliriz. Bunu demeden, ölü bu şeyle; yani "slogan'la
her şey yeterlidir ve bu slogandan çıkacak bütün ahkam stratejidir, taktiktir,
dedik mi, boyumuzca hata etmiş oluruz. Ve tabii bugünkü kuşaklara karşı
da görevimizi yapmamış oluruz.
Benim MDD'cilik hakkında, tabii,
bu kitap boyu söylediklerimiz. Daha beş on kitap boyu da söyliyeceklerimiz
var. Ancak bunlarla sizin başınızı daha fazla ağrıtmak istemem. Özeti budur.
Binaenaleyh, Türkiye devrim anlayışımız
da aşağı yukarı budur.
Türkiye devriminde temel ve öncü
güçler falan; diye bu arkadaş, İbrahim soruyor.
Haklı tabii. Çünkü arkadaşların
ve yeni kuşağın zihni o kadar çorbaya çevrildi ki. Hepsi palavra: Hiç birisi
realiteyle, Türkiye'nin olmuş olaylarıyla ilgili değil. Okumuşuz birkaç
kitap, hoşlanmışız birkaç parlak cümleden. Birbirimize onu tekrarlıyoruz.
Ama bu yüzden, 70 parçaya da bölünmüşüz. Çünkü soyut kavram, olaylardan
kopmuş kavram: Havada ve sofizme kadar gider. O yüzden birbirimize de düşmüşüz.
Sen mi daha çok bilirsin ben mi? İş oraya gelmiş. Aydınız ya: Bilgi satacağız
birbirimize. Ve herkesten çok ben bilirim, demek lazım, falan. Oraya dökülmüş
iş artık.
O yüzden de bir sürü terminoloji
icat edilmiş. İşte bunlar arasında: Temel güç nedir, öz güç nedir yok bilmem
öncü güç nedir, falan... Böyle birtakım laflar.
Şimdi, arkadaşlar, bizim bildiğimiz:
Sosyalizm bir bilimdir. Ve bu bilim, dediğimiz gibi, tekrar edeyim, olaylara
dayanır. Sosyal, ekonomik olaylara dayanır. Oradan alır gücünü.
Temel güç dedik mi: Kim, bunu dildeki,
hangi sözden Türkçeye çevirmiş? Bilmiyoruz. Bizim bildiğimiz klasik Marksizmde:
Temel güç, yahut öz güç (biz öz güç diyoruz daha çok), öz güç işçi sınıfıdır.
Yani, kapitalizmde, gerek 19. gerek 20'ci yüzyılda, bizim öz gücümüz (kapitalist
sınıfınkini saymıyoruz) işçi sınıfıdır.
Onların öz gücü, Avrupa'da 19. yüzyılda
kapitalizmin öz gücü: Kapitalist sınıfıydı, bir de büyük arazi sahipleri
sınıfı. Onlar iki sınıftı: Bizde öyle değil. Bizde üst sınıflar: bir Finans-Kapitalist
zümresi. Kapitalist sınıfı adına o öz güçtür ve başta o gidiyor, bir de
onun yedek gücü var: Antika, geçmiş tarihin Anadolu'nun her kasabasında
çöreklendirdiği, bıraktığı Tefeci-Bezirgan zümreler. Karşı cephenin durumu
bu.
Bizim cephenin özgücü işçi sınıfıdır.
Bizim yedek gücümüz de küçük burjuvazidir: Başta tabii büyük köylü yığınlarımız.
Yani, bizim anlayışımız bu: Bir öz güç, bir de yedek güç vardır.
Bu, herhangi bir gücümüzü, bir sosyal
gücümüzü küçümsemek, yahut abartıp büyük göstermek anlamı taşımaz. Modern
objektifliği ve gerçekçiliği yitirmemek için gereklı olan konulardır
bunlar. Yani biz Türkiye'de öz güç, sosyalizm
açısından öz güç kimdir? dedik mi: İşçi sınıfıdır. Çünkü, örgütlenme gücü
onda en elverişlidir: Kolayca bir araya gelir. Sosyalizme en yakın, sosyalist
doğan bir sınıftır, falan ve ilh...
Bununla köylü tabakalarını küçümsüyor
muyuz? Köylü tabakalarımız kadar bizde köleleşmiş, acıklı ve hakikaten
kurtarılması gereken sınıf, kurtulması gereken sınıf bulunamaz. Ama, bu
sınıfa dayanmak için, yani bunu öz güç yapıp da harekete geçmek için, bugünkü
modern anlamıyla bilimsel bir tutum takınmak imkansızdır.
Onun için öz gücü işçi sınıfı sayıyoruz.
Saydık. 50 seneden beri böyle saydık. Ama bugün artık, 50 sene önce M.
Kemal Paşanın dediği gibi: 20 bin kişiydi işçi, diyor. O kadar değildi:
Yüzbinleri aşıyordu. Yani yüzbinler civarı idi. Bugünse işçi sınıfı artık
milyonlar civarıdır. Devlet, Başbakanlık istatistikleriyle gösterildiği
gibi, ücretliler: 3 milyon küsur idi 1965 yılında.
Ve aynı yıl: 3 milyon da köylü ailesi
var ki, esas o 3 milyondur, yani aile reisi köylüdür egemen olan. Öteki,
evdeki köylü çocukları, aile reisinin boğaz tokluğuna köleleri gibi çalışırlar.
Kadınlar, çocuklar, ve ilh... Binaenaleyh 3 milyon da köylü var, etken
olarak.
Demek ki, işçi sınıfımız kemmiyet
olarak, rakam olarak artık bugün köylü yığınlarımızm aktif nüfusu kadar
bir nüfus oldu. Ondan sonra, küll'ü ayıbıyla diyelim isterseniz (yani bütün
eksikliklerine rağmen), bu işçi sınıfı bugün Türkiye'de tek büyük yığın
örgütleri kurmuş sınıftır. Türk-İş gangster teşkilatı olabilir, yahut ajanlann
eline düşmüş olabilır. O bizi ilgilendirmez. Biz, sınıfın eğitimi olarak,
bir buçuk milyon insanın sendikalaşmak suretiyle örgütlenip örgütlenmediğine
bakarız. Örgütlenmiş. Şu halde, Türkiye'de bir buçuk milyon insanın örgütlendiği
bir sınıf başka var mı? Yok. Öz güç odur ister istemez.
Bu anlamda öz gücü koyuyoruz ve
bu anlamda öteki güçleri de yedek güç olarak anıyoruz. Hiç küçümsemeden,
hiç hakir görülmeden, tam tersine, göğsümüzü açarak, bağrımıza basarak,
onların yedek güç olması gerektiğini bilimsel sosyalizmin vazgeçilmez kuralı
olarak sayıyoruz.
Onun için, bu terminolojide fazla
dağınıklığa gitmemeli. Yani öz güç, yedek güç: Bunları bilmek başta gelir.
Sonra, Türkiye'nin özelliği içinde. Gene şahsen benim devrimci anlayışım
falan, diye soruyor arkadaşlar. O açıdan. Kitapta da yazdıktı bunu: Strateji
bahsinde. Türkiye'de bir de tarihsel Sünuf'u devlet geleneğinden kalma
bir güç var. Öz güç değil: İşçi sınıfı değil. Yedek güz: O da değil. Ama
vurucu güç mü? Vurucu güç. Bu da, başta Ordu gelmek üzere, eski Sünuf'u
devlet dediğimiz insanlarımız.
Tanzimat'tan beri Türkiye'de biliyoruz,
her ileri devrimci adım; bunların vurucu gücüyle olmuştur. Arkasından burjuvazi
gizlenmiş ama, önde vurucu güç bunlar. Meşrutiyet'i bunlar, bu vurucu güç
önde başarmış. Öyle değil mi? Biliyorsunuz, bu artık hepimizin bildiği
şey. Milli mücadelede bu vurucu güç önde gitmiş. 27 Mayıs'ı en son: Gene
bu vurucu güç yapmış geceyarısı fırlamış çıkmış: "Kurtarmış devleti". Demek
ki bir rol oynuyor.
Ama o, klasik Marksizmin koyduğu
öz güçle yedek güç kavramlarınıın içine girmiyor. O ayrı birşey: Türkiye'ye
mahsus işte bu, bizde, bizim orijinalitemiz. Nasıl, Genç Türkler diye bir
gençliğimiz varsa, tıpkı onun gibi bir de ordumuz var. Bunlar Türkiye'nin
her devrimci basamağında, şimdiye kadarki vazgeçilmez, kaçınılmaz. inkaredilemez
gerçeklik olarak vurucu güçlük rolünü oynamışlar. E, biz bunu kabul edeceğiz:
Vurucu güç olarak. Vurucu güç olarak kabul edeceğiz ama, sosyal öz güç
olarak değil.
Zaten onu kaçırdık mı gözden, onu
bir başka anlamda karıştırdık mı, o zaman işte 27 Mayıs'ın başına gelen
gelebilir. Vurucu gücün bir sınıf bulmak zarureti kendiliğinden kaçınılmaz
gerçekliktir, 27 Mayıs devirdi, ama iktidarda vurucu güç olarak kalamayacağını,
daha iktidara gelir gelmez anladı. Zaten iflas etmiş durumda bir hazine
teslim edildi, falan. Korkuttular çocukları. Bir sınıf istediler: E, işçi
sınıfını görmemiş o zamana kadar, "yok" böyle bir sınıf onlar için. Ama,
işte tüccarlar falan, muteberane, ayan falan, bunlar var. Hadi oraya kaymış,
ve Finans-Kapitale, yönelmiş bir de bakmış ki Finans-Kapitale. Eyvah, gitti
gider. Sonradan, onlar da farkına vardılar. Ama gitti. Çünkü mutlak bir
modern sınıfa dayanacak.
Şimdi bizim görevimiz, sosyalist
ve gerçekten demokratik devrimci olan insanlarımızın görevi: Bu vurucu
gücün rolünü göz önünde tutarak, onun modern sınıfsız hiç bir iş yapamayacağını
anlatmalı ve modern sınıfın da birisini Finaps-Kapitali işte gördüler tekrar
tekrar: O mutlaka Türkiye'yi satmaya kadar giden, hain, tamamen vatanı,
milleti inkar etmiş bir sınıf.
Türkiye'de vatanı da, milleti de
savunacak, kurtaracak ve bu kurtarma savaşında hiç bir geri, art fikri
bulunmayan tek örgütlü, öncü olacak, daha doğrusu öz güç olacak güç işçi
sınıfıdır. Bunu onlara anlatmak mecburiyetindeyiz. Net olarak anlatacağız
ki, bundan sonraki olaylarda yeniden bir yanlışlığa düşüp, yeniden gene
yıllarca, eyvah! diye saçımızı başımızı yolmayalım.
Bu anlamda, öz güçle yedek güç ve
bir de onların yanında (yani atlayıp vuran: Genç Osman gibi) vurucu gücümüz
var. Bunu unutmayacağız. Bunu yok saydık mı: Bir gün her şeyi onlardan
bekleyip, ertesi gün de, yok canım, o da işte yoktur, dedik mi... O da
realistlik değil. Çünkü olay var. Olmuş. Ve halen de var. Biz onu nasıl
yok sayarız?
Benim anladığım, Türkiye devriminde
temel, öncü güç ve ilh. gibi yeni terminolojilerle o güzel, taze başlarınızı
sakın karıştırmayın. Bunlar bir sürü -ne diyeyim artık, insan kızıyor bazen,
kötü söz de söyleyecek,- kendini beğenmiş, kendine sosyalist diyen insanların
uydurdukları şeyler. Yani bir yenilikte ben yapayım, yahut falan yerde
işte, Çin'de Mao söylemiş, Küba'da bilmem Kastro söylemiş, onu alayım da
herkesin bilmediği bir laf atayım ortaya.
Bunlara ne lüzuın var kardeşim?
Olay ortada: sınıflar var, modern sınıflar. Bu sınıfların öz güç olanı
var, bir de yedek olanları var. Bir de, bu sınıfların dışında, zümre olmakla
beraber, bizim tarıhimizden gelenek olarak gelen: Gençliğimizin ve ordumuzun
vurucu güç olarak daima devrimci öncülüğü yaptığı var.
Öncü güce gelince.. Bizim bildiğimiz
öncü güç: İşçi sınıfının partisidir. Ondan başka öncü güç diye bir şey
tanımıyoruz. Yok öyle. Marksizmde böyle bir deyim yok. Ama işte, zihinleri
çorba etmek için: Bu temel güç müdür, işte bilmem öz güç müdür, yok öz
kuvvet midir, öz örgüt, öz parti midir? Böyle birtakım kakafoniler ve arkadaşların
zihinlerini karıştırmalar devam ediyor. Hiç tavsiye etmem. İş gayet basittir.
Bu basit problemin karışıklığa getirilmesi, sadece bizi belki de Finans-Kapitalin
oyununa gelmek suretiyle birbirimize düşürüyor. Çok yazık oluyor.
Sorular: Beşi bu.. Altıncısı: Devrimci
Derleniş Komitesi ve Halk Uyanış Güçleri hakkında..
Onun hakkında, işte Sosyalist gazetesinin
ve İPSD dediğimiz İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneğinin ve Tarihsel
Maddecilik yayınları'nın topluca bir küçük broşürü çıktı: Anarşi yok, büyük
derleniş! gerek.
Orada teklif edilmiştir: Bir devrimci
derleniş yapılsın. Bunun için pratik.. Fazla ayrıntılara inmemek için işi
basitleştirmek lazımdı. Bir Proletarya Partisinin ve Proletarya bilinçli
hareketinin Türkiye'de doğması için önce derleniş lazım. Derleniş için
de en pratik yol: Her nerede bir örgüt varsa.. Tabii Finans-Kapital ve
öteki antika Tefeci-Bezirgan örgütleri dışında. Çünkü onlar tepeden tırnağa
zaten örgütlü. Örgütsüz olan halk yığınımız. Bu örgütsüzİüğe rağmen, halk
yığınlarımızın içinde, işçiler ve köylülerin içinde nerede bir örgüt varsa,
bu örgütün içinde bir Derleniş Komitesi kurulsun. Ve bu Derleniş Komiteleri,
bugün için falan adreste bir nokta gösterilmiştir, o nokta ile temas etsin.
Türkiye ölçüsünde bir derlenişe gitmenin yolu hazırlansın.
Kendi çevresinde de.. Faşizm çokça
azgınlaşmıştır. Meşru savunma gerekir. Ama bu savunmayı yalnız zavallı
bir avuç gencimiz omuzlarına yüklemek çok acı neticeler veriyor. Binaenaleyh,
halk yığınlarımız içinde, devrimci derlenişin savunmasını, işçiden köylüden
uyanış güçleri teşkil edelim. Yani, her Derleniş Komitesi kendi çevresinde
Uyanış Komiteleri sağlasın.
Ama kara halkta sağlasın lütfen. Elbet
gençlerimizin başımızın üstünde yeri var. Onların devrimci atılımlan elbette
vurucu güç olarak her zaman için gene öndedir. Ancak, onlara da yardım
etmek için, bu derlenişte, Türkiye ölçüsünde her komite, Halk Uyanış Birlikleri,
Komiteleri, -ne isim verilirse verilsin,- bunları sağlasınlar. Ve bir merkeze
doğru bağlanılsın.
Halk Uyanış Güçleriyle Devrimci
Derleniş Komiteleri hakkında söyleyeceğim genel sözler bundan ibarettir.
Fazla ayrıntılara girmenin pratik yararı yok. Çünkü bu adeta kehanette
olabilir. Sonra somut olmaz, çok soyut olur. Bağlayıcı olabilir; fazla
ayrıntıya girersek.
Oysa her semtimizin, her bölgemizin
kendi orijinal ilişki çelişkileri var. Onun içinde yaşayan arkadaşlarımızın,
hele örgütlü olanların mutlak kendilerine göre orijinal görüşleri olacak.
Binaenaleyh, o komitelerin kuruluşunda: Onların da kendi somut şartları
içinde, kendi inisiyativlerini, girişim güçlerini alabildiğine kullanmaları
için, yalnız birer genel yönelti verip, onları kendi çaplarında, kendi
çevrelerinde istedikleri gibi serbest girişimle bu derlenişe yardımcı olmaya
sevketmek lazım.
Onun için fazla ayrıntılara girmedik
ve girmiyoruz. Girmekte de fayda yok. Ancak o derlenişler, Derleniş Komiteleri,
onların kurdukları Halk Uyanış Güçleri kendi çevrelerinde gördükleri olanakları
ve başardıkları örgütlenmeleri merkeze doğru yavaş yavaş getirdikçe, elbet
Türkiye ölçüsünde bir Büyük Merkez Komite'nin teşekkülüyle, daha yeni bir
örgütlenme merhalesine geçmek artık günün meselesi haline gelecektir.
O broşürde anlatmak istediğimiz
bunlardır.
Zaten vaktimiz de dolmuş sayılır.
Bilmiyorum, arkadaşların bu noktada başka.. Pekala.