İÇİNDEKİLER
A-
AYIRIMI
Kapitalizme
Geçiş Genellikleri
Coğrafya
Üretici Güçleri Bakımından
Teknik
Ekonomik Üretici Güçleri Bakımından
Dünya
Tarihi ve Dünya Pazarı
Roma
Antika Medeniyetinin Çöküşü
Cermen
Barbarlığı ve Hür Üretmen
Barbarlığın
Olumlu Yaratıcılığı
Haçlılar
Seferinin Karakteristiği
Haçlılar
Vurucu güçler Franklar ve Türkler
B-
AYIRIMI
Kara
Avrupası Kapitalizme Neden Geçemedi
Haçlılardan
sonra: Din Derebeyliği ve Serfleşme
Doğu
Batı Ortaçağlarının Farkı
Derebeğilik
İlahiyet Sapıtmalar
Doğu
Batı Tarikatlarının Farkı
Doğu
Batı Gelişim Zıtlıkları
Kara
Avrupa'da "Sapıtma" Katl. ve Gerileyiş
Ortaçağ
Meclislerinin Sonucu
C-
AYRIMI
İngiltere Kapitalizme
Neden Geçti?
Anahanlık Geleneğinden "Magna Karta"ya
İngiltere'ye
Norman Barbar Aşısı
Firavunlaşmaya
Karşı "Magna Karta"
Fransız
İngiliz Gelişim Zıtlıkları
İngiliz
Devriminin Az Öncesi
İngiliz
Devriminden Az Sonrası
Son
Söz
Kitap
Sözlüğü
KAPİTALİZME GEÇİŞ GENELLİKLERİ
KAPİTALİZM "IRK"TAN MI,
"EKONOMİ"DEN Mİ GELİR?
Batı medeniyeti 20'inci
yüzyıla girerken, karınları refah, kafaları kültür nimetleriyle tıka basa
tok olan burjuva bilginleri için "L'Humanite" (İnsanlık) sözcüğü
üzerine kasıla kasıla ahkâm yürütmek ne kadar kolay ve rahattı. Dünya onların
sömürgesi olduğu gibi, bilim de onların "köpeksiz köyde değneksiz gezdikleri"
alandı. Cilt cilt kitaplıklı yüksek masaları başına oturdular mıydı:
"En basit bir bilimin
bile oluşu, daima kollektif bir eserdir; bir ordu sabırlı işçilerin ard
arda gelerek, uzun bir sıra kuşaklar boyunca elele tutuşmaları gerektir."
(Le Dokcteur Charles Letourneau: La SOSİOLOGİE d'apres I'Ethnographie,
IV, Paris 1892) diye öyle gerçeğe yakın, alçak gönüllü yetki yeterliliğiyle
söze başlarlardı ki, onları okuyan gözü yaşlı, bağrı taşlı sömürge ve yarı
sömürge aydını, artık bu ağızlardan çıkacak bütün hükümlerin okka dörtyüz
dirhemliği altında ömrü boyunca yamyassı ezilir kalırdı. Bunun üzerine
"büyük" eserlerinin tepeleme yığını altında eğilmedik baş bırakmayan o
allâme "Sınıf Otoriteleri", karşılarına aldıkları "Sosyoloji"
aynalarında batılı boylarını doyasıya seyrettikçe, hiç tökezlemeden, şu
cevherleri çatır çatır yumurtlarlardı:
"Şüphesiz, Sosyoloji
için önemi olan şey, insanlığın eylemleridir; ama, gene sosyoloji için,
o eylemleri, mümkünse anatomi karakterlerine bağlamak, hiç değilse yaklaştırmak
da daha az kesin (strict) bir görev değildir; çünkü, müessirlerle eserler,
işçilerle iş arasındaki münasebetler sımsıkıdır. Anatomi bakımından aşağı
olan bir ırk, aslâ yûksek bir medeniyet yaratmadı. Böyle bir ırkın üzerine
öyle bir organik (uzuvlarından gelme) lânet yüklenir ki, onun ağırlığını
binlerce yıllık çabalardan da fazla, bir takım jeolojik çağ dönemleri boyunca
sıkı sıkıya güdülecek bir mücadele ancak hafifletebilir. Oysa, organ asâleti
bakımından insan ırkları birbirlerinden çok ayrıntılı bulunurlar; ırklardan
kimileri seçkindirler, kimileri lânetle damgalanmış." (Keza, s.3)
Sonra hangi anatomik organın
hangi sosyal uğursuzluğu çektiğini açıklamaksızın sayarlardı: "Zenci
insan" ve "Sarı insan" o lânetle damgalanmış (reprouvée)
ırktandılar; "Ak insan" (batılı medenî) seçkin (elue) ırktan...
"Jeolojik çağ dönemleri (Cycle} boyunca lânetle damgalanmış vahşî "Neanderthal
insanı", gene vahşî fakat seçkin "Us insanı" nasıl yeryüzünde yok ettiyse
tıpkı öyle, lânetle damgalanmış zenci insanla sarı insanı, seçkin ak insanın
o erişilmez "organ asâleti" ile yok etmesi, boyunlar bükülüp kuzu
kuzu beklenecekti. "Bilim"di hükmü veren!... Gel zaman git zaman milyonlar
ve yüzmilyonlarca yıl sürecek "Jeolojik çağ dönemlerine" sıra kalmadı.
Yarım yüzyıl geçmeden, önce "sarı insan", ardından "zenci insan"
lânetle damgalanmış organlarına bakmaksızın, organ asâletli seçkin "ak
insan"a tası tarağı toplatıverdi yeryüzünün yarısından... Batı medeniyetini
anafomik organ tanrısınca "seçilmiş" bir ırkın yarattığı efsanesi, bütün
kafatasçıların, hiç değilse Avrupa'da, kafataslarını kırmakla kaldı. Bunun
böyle olacağını ak insanın "organ asâleti"ni hiç taşımıyan: Zenci dudaklı,
zeytin renkli "Mağribî" Marx, yüzyıldan beri bilimce ispatlamıştı.
Batı medeniyeti denilen şey Kapitalizmden başka bir şey değildi. Kapitalizm
ne idi? Modern Sermayenin "Sözde birikişi"... Bunun ırkla, mırkla
hiç bir alışverişi yoktur. Kapitalizm (hangi ırktan olursa olsun)
hür gündelikçi işçi çalıştırıp sömürmek düzenidir; başka hiçbir
şey değildir.
Şimdiki duruma bakılırsa
Batı Medeniyeti, Beyazıt Kulesi gibi yükselen fabrika bacaları,
gök tırmalayan yüzlerce katlı çelik-beton yapıları, bal dök yala asfalt
yollarda yağ gibi kayan yıldırım arabaları, hürriyet, adalet, keşif ve
icat fışkıran bilim ve teknik yuvaları, nurdan parlak elektrik ve atom
güneşleri, insanın elini sıcak sudan soğuk suya sokturmayan uslu canavar
makineleri ile bir başka yıldızdan kopup yeryüzüne inmiş mucizeli göktaşının
kerametli üst insanlarına has imtiyazlı düzen sanılır. Gerçekte bütün o
"akılları durduran" karmaşalı ve kargaşalı Batı Medeniyetinin ÖZÜ
basit ve tek sözcükle KAPİTALİZMdir. Bütün o hârikalar medeniyetini,
büyülü KÜLTÜR yüceliklerini biriktiren şey: SERMAYEnin "Sözde
Birikişi" ile özetlenir. Sermaye, deriye, organa bakmaz; "Organ"ların
değil, neçe patentli ve kutsal Kadim yahut Ortaçağ sınıflarının bile ne
erişilmez "ASALET"lerine metelik vermez. Ak adamın da, zenci yahut sarı
insanın da sırtından çarık çıkarır gibi "Artı-değer" çıkardı mı,
bal gibi sermaye "biriktirir". Artı-değer, hangi ırktan gelmiş olursa olsun
Hür Gündelikçi İşçi çalıştırıp sömürmekle elde edilir. Hür İşçi;
derisi ister ak, ister kara, yahut sarı olsun, emeğini değil İŞ
GÜCÜNÜ serbestçe satabilen kişidir.
İşgücü nasıl serbestleşir?
Başlıca 2 türlü:1- Köle yahut Toprakbend (Serf) insanın serbestleşmesi
(yâni: Kölenin efendisine, Toprakbend'in toprağa bağlı olmaktan
kurtulması): Kişinin kendi İŞGÜCÜNÜ kendisinin satabilmekte hür olması
demektir; 2- Kendi hesabına çalışan küçük üretmen insanın kişi mülkiyetinden
serbestleşmesi (yâni: Esnafın tezgâhına, köylünün toprağına
sahip olmaktan kurtulması): Küçük mülkiyetini yitiren hür üretmenin pazarda
kendi işgücünden başka satacak hiçbir şeyinin kalmaması demektir. Hür
İşçi, bütün ömrünce ne insana, ne toprağa köle olmayan; ne âletlere,
ne toprağa sahip olmayan kişidir. Ancak o zaman, işgücünden başka
satılık hiç bir malı-mülkü kalmayan kişi çalışarak yaşayabilmek
için âletleri ve toprağı tekelinde tutan sınıflara işgücü denilen
biricik malını götürüp satmak zorunda ve hürriyetinde kalır... Kapitalizm
bu kadar yalınkat bir temele dayandı. Beyin elinden kölelerini, toprağından
serflerini çekip aldı: Hür işçi yaptı; loncanın elinden usta, kalfa
ve çıraklarını, Köy Komunaları elinden köylülerini çekip aldı: Hür İşçi
yaptı. Sermayeci ilkin başkalarının mülklerini kendi potasında eritip
SERMAYE hâline getirdi.
"Sermayenin ilkel birikişi...
eğer kölelerin ve toprak bentlerin doğrudan doğruya gündelikçi işçi durumuna
geçmeleri, yâni" basit bir biçim değişikliği ile olmadıysa, doğrudan
doğruya üretmenlerin mülklerinden edilmeleri (ekspropriyasyonları) ile,
yâni insanın kendi emeğiyle edindiği kişi mülkiyetinin eritilmesiyle olmuştur.
(K. M: Das Kapital, c.1, s. 801)
Biliyoruz: Antika Tarihte
KENT’in eşit ve hür küçük üretmenleri mülksüzleşince çoğu
köle oldular. Nasıl oldu da Batı Ortaçağı sonunda köleler serf
oldular, serfler kendi yarım köleliklerini ve işledikleri köle toprakları
azatlılaştırarak, yeniden hür küçük üretmen
oldular, sonra bunlar da mülksüzleşince yeniden köleliğe dönmeyip,
çoğu HÜR İŞÇİ SINIFI azıcığı MODERN KAPİTALİST
haline geldiler. Bunu aşağıda araştıracağız. Şimdilik tek hakikat şudur:
Batı Ortaçağı sonunda yeniden HÜR KÜÇÜK ÜRETMEN olan kimselerden çoğunun
mülkleri (meşru, gayrimeşru yollarla) ellerinden alınarak İLK SERMAYE yapıldı;
küçük üretmenlerse HÜR İŞÇİ oldular.
Onun için, Kapitalizm yalnız
Sarı veya Kara insanları değil, herşeyden önce kendi Ak insanlarını da
sömürerek doğmuştur.
"İngiltere'de toprakbentlik
14'üncü yüzyılın sonlarında fiilen ortadan kalkmıştır. Nüfusun pek büyük
çoğunluğu daha o zaman, hele 15'inci yüzyılda büsbütün hür, kendi ekonomisini
işleyen köylülerden ibaretti. Bunların mülkiyetleri derebeyi armalarıyla
örtülü olsa gerekti. Gerçi Norman istilâsından sonra İngiliz toprakları
dev büyüklüğünde baronluklara bölünmüştü; bunlardan herbiri çok defa eski
Anglo-Sakson lordluklarından 900'ünû birden içlerine alıyorlardı. Ama,
o topraklar gene, küçük köylü ekonomileri olarak ekilip biçiliyordu...
Bu çeşit münasebetler, 15'inci yüzyılda göze çarpan şehir varlığının refahıyla
birlikte gidiyordu ve Adalet Bakanı Portescue'nün Ladibus Legum Angliae
adlı eserinde o kadar övünçle tasvir ettiği gibi, halk zenginliğine
elveriyordu; ama sermaye zenginliğine kapıyı kapıyordu. (Keza. 755, 756)
Demek 14 ve 15'inci yüzyıl
Avrupası'nda küçük üretim, tıpkı Osmanlı topraklarında yaşayan Dirlik
Düzeni çiftçilerindeki gibiydi: "Bey armalarıyla örtülü" olmakla birlikte,
kendi ekonomisine sahip ve hürdü. Kapitalizm o küçük üretmenlerin mülklerini
ve hürriyetlerini ellerinden alarak doğdu. Doğu'da neden kapitalizm doğamadı?
Çünkü, Antika medeniyetlerin Tefeci Bezirgân sermayesi buna engeldi:
"Tefecilik ve ticaretle
teşekkül eden para sermayesi, kırda derebeyi kuruluşu ve şehirlerde loncaların
kuruluşu yüzünden sanayi sermayesi haline geçmekten alıkonuldu". (Keza,
s. 788)
Derebeyi ve Lonca kuruluşları
yeryüzünde ilk defa ne zaman kalktı?
"Gerek gündelikçi işçiyi,
gerekse kapitalisti meydana getiren gelişimin çıkış noktası: Çalışanın
uşaklaşması (Knechtsehaft des Arbeiters: İşçinin kullaşması) idi. Ortada
bir ilerleyiş varsa o da, kulluğun biçim değiştirmesinden ibaretti:
Derebeyi sömürmesi, kapitalist sömürmesi durumuna giriyordu. Bu ilerlemenin
gidişini anlamamız için, pek o kadar gerilere dönmemiz icap etmez. Kapitalist
üretimin başlangıçlarına daha 14 ve 15'inci yüzyılların kimi Akdeniz kentlerinde
serpinti halinde rastlıyorsak da, asıl kapitalist çağı ancak 16'ıncı
yüzyıldan beri tarihe girdi. Kapitalizm çağının bastığı yerde, toprak bentliğin
kaldırılması işi çoktan başarılmıştı. Ve Ortaçağın parlak yıldızları olan
egemen kentler, hayli zamandan beri vasiyetnamelerini yapmışlardı." (Keza,
s. 754). "Kapitalist üretim yordamının temel taşını yaratan altüstlüğün
ilk açılışı, 15'inci yüzyılın son üçte biriyle, 16'ıncı yüzyılın ilk on
yılında başgösterdi. Derebeyi avenesinin (Gevolgschaften) dağılması
yoluyla iş pazarına yığınla başıboş (Vogelfrei: Kanı helâl:
Başıbozuk) proleterler yok pahasına döküldüler". (Keza, s. 755)
Kapitalizm ilk defa nerede
yerleşti? İngiltere'de. Niçin? Tam 14'üncü yüzyıl sıraları İngiltere'de
olduğu gibi Türkiye'de de köylü toprakbent değildi:"Bey armalarıyla
örtülü" Dirlik Düzeni "Kendi ekonomisini işleyen hür
köylülerden ibaretti." Gene, tıpkı İngiltere'de olduğu gibi, Türkiye'nin
de Kanunî Muhteşem Süleyman'ın açtığı Kesim Düzeni üzerine, 16'ıncı yüzyılda
dirlikçi beylerin aveneleri, hadem-haşemleri dağılmıştı;
ama Türkiye'de "Yığınla kanı helâl" başıbozuklar, iş pazarına
proleter olacaklarına, kısır Celâlî İsyanlarına boşyere yem
oldular. Öyleyse, 16'ıncı yüzyıl İngilteresi'nin "kerameti" neresinde idi?
KAPİTALİZMDE "COĞRAFYA"
VE "TEKNİK" ÜRETİCİ GÜÇLERİ:
Burjuva
bilimi, Anglo-Sakson "ırkı" deyip geçiyor. Tarihsel Maddeciliğin kurucularının
ise vakitleri olmamış: "Pek o kadar gerilere dönmemize hacet yok"
diyorlar. Konuyu üretici güçler bakımından kısaca analım.
COĞRAFYA ÜRETİCİ
GÜÇLERİ BAKIMINDAN
Büyük Britanya adasında:
"İklim kötüdür. Yağmur sis hiç eksik olmaz... Zeytin, asma ve başka
bitkiler orada yetişmemekle birlikte... toprak ekine elverişlidir. Ekinler
çabuk sürerse de, yavaş ererler." (C. Tacitus: Agricola'nın hayatı,
s.15, 16. Ank.1943) Gerçi Marx'a göre: "Toprağın mutlak münbitliği değil,
farklılığı ve tabiî ürünlerinin başka başkalığı sosyal işbölümünün temelini
teşkil eder ve insanları, çevreleyen tabiî şartların çeşitliliği yüzünden,
kendi ihtiyaçlarını, istidatlarını ve üretim araçlarını değiştirmeye mecbur
eder." (Das Kapital, I) Ama İngiltere'nin tabiî çeşitlilik bakımından
da üstünlüğü gözükmüyor. Britanya'nın iklimi ile Kuzey Almanya'nınki hattâ
Kamçatka'nınki benzeşebilir. Avrupa Coğrafyasında kapitalizme en elverişli
üretici güç "Estuaire"le
denize dökülen ırmaklar olabilir. Bu ırmaklar: "Az çok geniş, az çok
uzun bir körfeze dökülür, bu dökülme yerleri iyi limanların kurulmasına
kolayca hazırlanır. Estüer limanları (ister Estüerin menşeinde, ister bitiminde
bulunsunlar) dünyanın en önemli ve en iyi limanları sırasına girerler."
(Leon Abensour: Nouvel Atlas Larousse s. 28) Batı Avrupa estüerce
büyük zenginlik gösterir. Fransanın Manş Denizi'ne ve Atlas Okyanusu'na
dökülen bütün ırmakları, Almanya'nın Elbe, Weser ırmakları hattâ Hollanda'yı
yaratan Ren ırmağı, hep estüerlidirler. İngiltere'nin ünlü başkenti Londra
da Thames ırmağının estüeri üzerinde doğar, büyür. Yalnız estüer, tabiatın
Bütün öteki elemanları gibi toplumun seviyesine göre değerlenir. Amerika'da
Amazon, Afrika'da Kongo, hattâ Sibirya'da başka ırmaklar da estüerlidir.
Bugün bile oraları kapitalizme iyice ulaşmış sayılamaz.
Bırakalım Afrika, Amerika'yı.
İklim ve tarihçe İngiliz adaları ile içiçe girmiş bulunan ve estüerli ırmakları
daha bol olan Fransa, neden İngiltere'den yüzyıl sonra, Almanya ise Fransadan
dahi 50 yıl sonra kapitalist devrimine ulaşabildiler? Tarihte Tefeci-Bezirgân
sermaye, Akdeniz dışına çıkar çıkmaz kendisine hep o yakın Avrupa estüerli
ırmak körfezlerini seçti. İspanya'da Sevil şehrinin çiçeklenişi Guadalkir
estüerinde oldu. Fransa'da ilk büyük gelişme şehirleri: Garon ırmağının
estüerinde Bordeau, Adrour (Gave de Pau) ırmağının estüerinde Bayonne'dur.
Bu durum, Tefeci-Bezirgân sermayenin uzak dış ticaret limanlarında
şirket sermayesine doğru büyüyüşünde rol oynamış sayılabilir. Yalnız,
hepsi de estüer iken, ve İngiltere dışındaki estüerlerde daha önce büyük
ticaret gelişmeleri görüldüğü halde ilk kapitalizme atlayış İngiltere'den
başka yerde gerçekleşemedi. Tefeci-Bezirgan medeniyetin en büyük Batı Avrupa
ülkeleri olan İspanya: 1575 krahiyle cihan
ticaretindeki hegemonyasından silindi; Flaman şehirleri 1648'den beri duraladı;
Fransa uzun süre yerinde saydı. Başka hiç bir yerde doğamayan kapitalizm
İngiltere'de doğdu. Ancak İngiltere'de geliştikten sonradır ki, kapitalizm,
öteki Avrupa ülkelerine ve dünyaya yayılabildi.
Öyleyse, İngiltere'nin kapitalizme
beşik oluşunda Coğrafya üretici güçleri dışında kesin rol oynayan başka
bir şey vardır.
TEKNİK
EKONOMİ ÜRETİCİ GÜÇLERİ BAKIMINDAN
Kapitalizm denince akla
makine medeniyeti gelir. Oysa, gördük, "Mississipi ovasında pamuk tarlaları
uzandıkça, Amerikalılar, eski kitaplarda İskenderiye'de "demir ve ateşten
esirler" kullanıldığını "yâni makinenin kapitalizmden önce bilindiğini
öğrenmişlerdi." 1325 yılı, Manchester'de keten ve yünle karışık pamuk dokumaya
başlandığı zaman, hâlâ 2.000 yıl önceki teknikle çalışılıyordu." (A.
Zischka: Pamuk harbi, s.14) Kapitalizmin, doğduktan sonra makineleşmeyi
yıldırım çabukluğu ile arttırdığı muhakkaktır. Arkwrighte "Makineli dokuma"
denemelerine 1767 yılı başlamıştır. İngiltere'de kapitalizmin doğuşundan
yüz, yüzelli yıl sonra!... Sosyoloji soyutlaştırmasına düşürülmüş Tarihsel
Maddeciİik iddiası ile dahi şöyle demek kolaydır: "Eğer teknik değişken
kemmiyeti teşkil ediyorsa, ve eğer toplumla tabiat arasındaki münasebetlerin
değişmesini teknik kışkırtıyorsa, o zaman, sosyal biçim değiştirmelerinin
incelenimine gidim noktası orada (teknikte) bulunmak gerektiği dupduru
belirir." (N. Boukharine: La Théoriedu Materializme Historique, s.123,
Paris,1927) Fakat kapitalizmin manişinizmden
önce doğduğunu, ve daha 16. yüzyılda modern kapitalizme girildiğini Marx'ın
kendisi ispat eder.
Kapitalizmin doğuşunda Manüfaktür
(El imâlâthanesi) büyük rol oynamıştır. Manüfaktür: Dağınık küçük üretmenleri
bir çatı aftında toplayıp, aralarında yapılan iş bölümü ile üretimin verimini
arttıran işletmelerdir. Aletlerin çarçabuk gelişerek makineleşmeye doğru
gidişi, büyük sanayiin kuruluşu, el imâlâthanelerin hazırladıkları zemin
üzerinde gerçekleşmiştir.
"Şimdiye değin bir yığın
ufak, kendi hesabına çalışır üretmenlere tâbi olan sayısız dağınık müşteriler
dünyası, şimdi (el imâlâthanesi büyüdükçe) sanayi sermayesince beslenen
büyük bir pazarda temerküz eder. Böylece, vaktiyle başlı başına bir
işletmesi bulunan köylülerin ekspropriye edilmeleri (mülklerinden edilmeleri)
ve üretim araçlarından kopup ayrılmaları, köy ev sanayiinin yokoluşu,
el imâlâthanesinin ziraatten ayrılış projesi ile elele yürür. Ve ancak,
köy ev sanayiinin yokedilmesidir ki, bir ülkenin iç pazarına, kapitalist
üretim yordamının ihtiyaç duyduğu genişliği ve güçlü durumu verebilir...
Bununla birlikte, özellikle el imâlâthanesi devri, hiç de kökten bir değişiklik
getirmez. Hatırlardadır ki, el imâlâthanesi, millî üretime ancak pek kısmen
egemen olabilir ve daima geniş alt temel olarak şehir elişi ile ev-köy
sanayii üzerine yaslanır." (K. M.: Das Kapital, c.l. s. 787, 788)
Netekim, Marks'ın belirttiği
gibi, manüfaktürler İslâm Medeniyetinin Bağdat kentinde ve Hıristiyan İspanya'nın
Sevil kentinde kapitalizmden çok önceleri doğmuştur. Ama, oralarda teknik
gelişimi makineleşmeye, büyük sanayi ve kapitalizme götürememiştir. Orijinal
medeniyete geçiş sonucunda görmüştük. Antika medeniyetin teknik yaratıcılığı,
olduğundan çok aşırı değerlendirilmiştir. Irak Yukarı Barbarlığından beri
yapılmış ana keşifler, modern çağa gelinceye değin yerinde saymış gibidir.
İlkel de olsa Sosyalizmin, İnsan ruh ve zekâsında yarattığı yüksek hür
ve gerçekçi işleyiş, sınıflı köle medeniyetinin baskısı altında ezilmiş,
insan ruhu küsmüştür. Binlerce yıl, dünya malına minnet etmeyen dervişliğin
bir anlamı da: "Yaratacaksın da kime yarayacak?" sabotajıydı. Savaş tekniği
bile, ölüm dirim ihtiyacı iken, kadim medeniyetlerdekinden yer yer geriledi.
Engels'in belirttiği gibi, İngiliz savaş tekniği 11'inci yüzyıla kadar
taş çağında kaldı: Hastings savaşında İngiliz piyadesi taş balta kullandı.
Sosyal toplumun evliya kralı yerine, sınıflı medeniyetin zorba kralını
İngiltere'de icat eden Piç Giyom, Papa'dan cihad bayrağı aldı; başına topladığı
"toprak vaad edilen şövalyeler"i (H. G. d. P.: 204/1): Mızrak, kuvvetli
kılıç ve mükemmel ok yayla silahlandırılmıştı; yerli halk meclisi tarafından
seçilen Harold'un piyadesinde kalkanla ağır baltadan başka bir şey yoktu
(1067). Gene de, savaşta yenilmek İngiltere halkına kulca boyun eğdirtmedi.
Demek, teknik teolojinin tanrısı haline çevrilmemelidir: Herşeyi teknik
yarattı denildi mi tekniği kimin yarattığı ortaya çıkıyor.
CİHAN TARİHİ VE CİHAN
PAZARI
Kapitalizmin İngiltere'de
doğuşunu Coğrafya ve Teknik üretici güçleri izaha yetmeyince, geriye
Tarih ve İnsan üretici güçleri kalır. Tarih nasıl oldu da getirdi,
İngiltere'deki İnsan'a modern kapitalizmi kurdurdu? Bunu anlamak
için, Tarihin bütün olarak gelişimi içinde kapitalizme doğru atladığı basamaklar
gözönüne getirilmelidir. İsa'dan önceki bin yıllarında, Uzakdoğunun ırmaksal
Çin Medeniyeti ile Batının Akdeniz Medeniyeti arasında bir yarış başlamış
gibiydi. Yarışçıların birbirlerinden, hattâ kendi kendilerinden haberleri
yoktu. Ortada ne bir plân, ne bir amaç bulunabilirdi. Oluş kendiliğindendi.
1- Birinci yarış basamağında,
medeniyetlerle barbarların münasebetleri açısından Çin'le Akdeniz atbaşı
birlik gittiler. İsa'dan 300 yıl önce (Çinli Cyrus sayılması gereken) Ts'in
güneyde Tonkin'e, Makedonyalı İSKENDER doğuda Pencab'a kadar
uzandılar. Aralarında 40 tûl dairesi üzerin den 4.000 kilometrelik bir
mesafe vardı. Tsi in'in indiği Çin Denizi ile, İskender'in indiği Umman
Denizi arasında, o zamanın gemiciliği ile aşılmayacak bir uzaklık yoktu.
Hiç değilse resmen buluşulamadı. İki dünya bölgesi (Çinle Akdeniz) Tarih
meydanında iki eşit yarışçı görünüyorlardı. Yalnız ırmaksal bir Medeniyet
olan Çin, hayvansal Akdeniz Medeniyeti kadar kıvrak değildi. Bugünkü anlayışımızla
Çin'in yarışı kaybedeceği söylenebilirdi.
2- İkinci yarış basamağında
Çinin TANG Sülâlesi, Akdenizin ROMA İmparatorluğu ile aşağı yukarı paralel
gidiyordu. Tang'ları İslâm ve Tibet barbarları, Roma'yı Hun
ve Cermen barbarları çökertti. Ondan sonraki gelişiminde: Çin'in
SONG sülâlesini Moğol akınları, Akdeniz'in BİZANS imparatorluğunu
Türkler yıktı. Böylece Akdeniz Medeniyeti Çin Medeniyetinden iki
veya iki buçuk yüzyıl ömürlü çıkmıştı. Çin ile Akdeniz arasında bir üçüncü
tip medeniyet doğdu: İslâmlık. Barbar akınları İpek Yolunu önce
ORTA YOL'dan (İran Türkistan yaylası üzerinden) İskender'le yokladı; sonra
KUZEY YOLU'ndan (Orta Asya Karadeniz üzerinden) Atilla ile zorladı: Birincisinde
Batı'dan Doğu'ya, ikincisinde Doğu'dan Batı'ya doğru yol açmaya çalıştı.
İslâm Medeniyeti: İskender'in Umman Denizi, Tsi in'in Çin Denizi üzerlerinde
yaptığı yoklamaları ele alarak: Akdeniz ve Çin medeniyetleri arasında Batı'yı
Doğu'ya bağlayan ilk büyük köprüsü GÜNEY YOLU (Umman Denizi) üzerinden
açtı, Orta Yol üzerinden kurdu. Bu yüzden Çin: MİNG sülâlesiyle, yeniden
antika Tarihsel Devrimler dönemine (cycle'ma) girdi; Akdeniz: RÖNESANS
yolundan Sosyal Devrimler çağını açacak olan kapitalizme doğru hızlandı.
3- Üçüncü yarış basamağında
her gidiş, hattâ en felâketli yıkılışlar bile, Batı'nın lehine sonuçlandı:
Batı'da kapitalizme yer hazırladı. Haçlı Seferinin ilkin Floransa, Venedik,
Ceneviz gibi yıldızlaşan kadim Roma kalıntısı kentlerde Akdeniz (Grek-Roma)
Medeniyetini diriltti. Osmanlı'nın Bizans'ı yıkışı, kendi yanında: islâm
Medeniyeti'nin Rönesans'ını, karşı yanda: Batı Birinci Rönesans'ını kışkırttı.
Haçlılardan sonra Batının büyük deniz ticareti gelişti. Floransa'nın Osmanlı
top ateşi altına girmesi, Akdeniz ticaretini önce daha Batı'ya kaydırdı.
Daha 12'inci yüzyılda, Akdeniz kenti Marsilya: KOMANDİT şirket santralizasyonunu
yaptı. Daimî ticareti besleyen BORSA'yı kurdu. Primli piyasa,
fiyat ve kambiyo bahis tutmaları, ve ilkel bezirgân azgınlığını yayan
Kumar: Fransız toprağına Tefeci-Bezirgân sermayeyi yerleştirdi.
Bordeau, Bayonne gibi estüerli Atlas Denizi kentlerinde: Posta ve yolcu
taşıyan büyük şirketler gelişti. Osmanlı; İstanbul'u 1453 yılında
aldı. Cenevizli Kristof Kolomb Akdeniz dışından, Hindistan'a varmak için
projelerini kurdu; 28 yıl sonra (1481) Castille'li Isabelle'den projeleri
için 3 gemi koparttı.10 yıl kadar sonra İspanya'nın Palos limanından Amerika'yı
keşfe çıktı.
İşte insanlığın bu genel
gidişi ve gelişimi ortasında Batı Avrupa'nın geçirdiği değişiklikler özel
anlam kazanır: CİHAN PAZARI VE UZAK DIŞ TİCARET Kapitalizmi yaratır.
ROMA ANTİKA MEDENİYETİNİN
ÇÖKÜŞÜ
Doğu ile Batı arasındaki
Tarihsel Gidiş yarışında, Roma, Batı ve Kuzey Avrupa'yı kaplayınca, taşıyamayacağı
yükün altına girmiş gibi oldu:
"Romen idaresi ve hukuku,
her yanda ırk bağlarını ve onlarla birlikte mahallî ve millî en son bağımsızlık
kalıntısını eritmişti. Roma Kentdaşının taptaze kalitesi bir taviz yerine
geçmiyordu; o, hiç bir milliyeti ifade etmek şöyle dursun, yalnız milliyet
yokluğunu ifade ediyordu. Her yanda yeni millet elemanları vardı; Lâtin
lehçesi çeşitli eyaletlerde gittikçe birbirinden farklılaşıyordu; vaktiyle
İtalya'yı, Galya'yı, İspanya'yı, Afrika'yı bağımsız ülkeler haline getirmiş
bulunan tabiî sınırlar hâlâ olduğu gibi duruyordu ve kendini hissettiriyordu.
Ama hiç bir yerde bir gelişim kabiliyetinin, bir dayanış gücünün, hele
bir yaratıcı kudretin izine tozuna rastlanmıyordu. Bu uçsuz bucaksız ülkenin
koskoca insan yığınını birleşik tutan bir tek bağ vardı: Roma Devleti.
Ve bu devlet de, zamanla o insan yığınının en berbat düşmanı ve zâlimi
haline gelmişti. Eyaletler Roma'yı iflâs ettirmişlerdi; Roma'nın kendisi
de, ötekiler gibi bir eyalet şehri olmuştu... Roma Devleti, işi gücü tabalarını
(uyruklarını) sömürmek olan dev yapılı bir karışık makine haline gelmişti.
Her çeşit vergiler, angaryalar ve müsadereler, halk yığınını her gün daha
derinleşen bir yoksulluğun içine atıyordu. Valilerin vergi tahsildarlarının,
askerlerin keyfî vergi ve resim kesişleri dayanılmaz bir dereceye çıkmıştı.
Dünyaya Roma Devleti'nin egemen olması işte bu sonuca varmıştı; bu devlet
varolma hakkını içeride düzeni koruma ve dışarıda barbarlara karşı kanat
germe üzerine dayandırıyordu. Ama, onun düzeni, en hoyrat kargaşalıktan
beş beterdi; barbarlara karşı yurttaşları koruduğu iddiasında bulunuyordu;
yurttaşlarsa barbarları kurtarıcı gibi bekliyorlardı (Roma medeniyeti ile
denkleşen Barbarlık: Avrupada millet gelişimini billûrlaştırdı.
HK.)
"Sosyal durum daha az umutsuz
değildi. Cumhuriyetin son günlerinden beri Roma egemenliği, zaptedilmiş
eyaletlerin hayâsızca sömürülmesi noktasından yola çıkmıştı; İmparatorluk
bu durumu ortadan kaldırmamıştı, belki tersine düzenlemişti. İmparatorluk
çökmeye yüz tuttukça, vergiler ve müsadereler daha çok artıyor, memurlar
daha büyük bir vicdansızlıkla çapul ediyorlar, sıkıştırdıkları halkın suyunu
çıkarıyorlardı. Uluslar egemeni geçinen Romalıların: Ticaret ve sanayi
hiç bir zaman yaptıkları iş değildi; onlar yalnız tefecilikte bütün kendilerinden
önce ve sonra gelmiş, gelecekleri aşıp geçmişlerdi. Vaktiyle var olup muhafaza
edilen ticaret adına ne kalmışsa, o memurların keyfi vergi, resim kesişleri
altında yok edilmişti; ticaret diye kalan şey ancak imparatorluğun Grek
bölümünde bulunuyordu, o da incelememizin dışında idi.
Genel fukaralaşma, ticaretin,
el işinin, güzel sanatın gerilemesi, nüfusun azalması, şehirlerin çökmesi,
ziraatin daha aşağı bir duruma dönmesi: İşte Roma'nın evrensel egemenliğinin
en son neticesi bu olmuştu (Bezirgân ekonominin hazıryiyiciliğini
azdıran Tefecilik, bütün toplum üretici gelişimini eritti. H.K.)
"Bütün kadim dûnyanın
başlıca üretim kolu olan ziraat, bundan da bin kere daha kötüleşmişti.
İtalya'da, Cumhuriyet sonundan beri hemen bütün araziyi kaplamış bulunan
uçsuz bucaksız çiftlikler (Latifundia), iki tarzda değerlendirilmeye konulmuştu;
ya otlaktılar da ahalinin yerine koyunlarla sığırlar geçmişti, bunların
bakımı pek az sayıda köleyle oluyordu; yahut arazi villa olmuştu: Orada
köle yığınları, kısmen mal sahibinin lüksü, için kısmen şehir piyasaları
için, büyük ölçüde bahçıvanlık yapıyorlardı. Derken, büyük otlaklar muhafaza
edilmiş, ve hattâ daha da genişletilmişti; villa çiftlikleri ile tumturaklı
bahçıvanlıkları: Mal sahiplerinin züğürtleşmeleri ve şehirlerin çökkünlükleri
yüzünden yok olup gitmişlerdi. Köle emeği üzerine temel atmış bulunan latifundia
işletmesi artık kâr bırakmıyordu, öyleyken o zamanlar büyük ziraatin mümkün
olan tek şekli o idi. Küçük ekim, yeniden yararlı biricik şekil olmuştu.
Villa'lar, birbiri ardından küçük parçalara bölünerek, bir miktar para
ödeyen irsî çiftçiye, yahut, çiftçiden ziyade rejisör (idareci) olan ve
emeklerine karşılık yıl ürününden altıda bir, hattâ bazan dokuzda bir pay
alan Partiani'lere tevdi olundu. Ama en çok tercih edilen, o toprak parçalarını,
yılda fiks bir faizi karşılık olarak ödeyen "Colon"lara vermekti. Kolon'lar,
sözün öz deyimiyle köle değildiler, ama, hür de değildiler; onlar hür kadınlarla
evlenemiyorlardı ve aralarında olan birleşmeler, tamamıyla mûteber bir
evlenme sayılmıyordu, ancak kölelerinki gibi basit bir kapatmalık (contubernium)
sayılıyordu. Bunlar, Ortaçağ serflerinin müjdecileri oldular" (F. Engels:
L'Origine etc. s. 189 191)
Bu kısa ve özlü tasvir,
hemen bütün Antika büyük Medeniyetlerin İmparatorluk çağırıdaki durumlarının
sonucunu bütün canlılığı ve gerçekliği ile anlatır. Bu hale gelen medeniyet
tarih yolunu tıkayan trajik bir molozdur. İnsanlığın ilerleyebilmesi için,
o molozun kaldırılması işini barbarlardan başka kimse beceremez. Çöküşün
ekonomi temeli her yerde, aynı Tefeci Bezirgân kemirişi idi:
"Paranın ödeme aracı
olarak gördüğü ödev fâizi, ve faizle birlikte para sermayesini geliştirir.
İsrafçı, çürütücü zenginliğin istediği şey; para olarak para, herşeyi satın
alma (ve gene borçları ödeme) vasıtası olarak paradır. Küçük üretmenin
herşeyden önce paraya muhtaç olması, ödemeler içindir: (Toprak beyine ve
Devlete ödenen aynî mükellefiyetlerle, tevdiatın para iradı yahut para
vergisi haline geçişi burada büyük bir rol oynar.) (Onun için, âşarın kaldırılması
köylüyü tefeci eline esir düşürür. HK.).. Hazine teşekkûlü ancak tefecilikte
gerçekleşir tümüyle veya kısmen emeğe... bizzat üretim şartlarının bir
kısmına hükmeder... Sadece kötü yıllar, köylünün tohumluk buğdayını aynen
yerine koymasına engel olunca, pahalılaşan yaşama araçları ile hammadde,
ürün tutarından çıkarılıp telâfi edilemez. Roma patricileri, harpler yüzünden,
plebleri savaş hizmetlerine zorlayarak, çalışma şartlarını yeniden üretmelerine
engel olarak, dolayısı ile de fakirleştirerek iflâs ettirdiler... Aynı
savaşlar, patriçilerin mağaza kilerlerini: Ele geçirilmiş ve o zaman para
yerine geçen bakırla doldurdu. Pleblere, doğrudan doğruya muhtaç oldukları
buğday, at, boynuzlu hayvan gibi malları vereceklerine, işlerine yaramayan
bakırı ödünç verdiler; böylece pek büyük tefeci faizi sızdırarak yararlandılar;
ve o faiz yoluyla plebleri kendi borçlu köleleri durumuna soktular. Büyük
Charle zamanında da, Frank köylüleri gene böyle iflâs ettiler; sonra da
kendileri için borçlu toprakbend haline girmekten başka çıkar yol kalmadı."
(KM.: Das Kapital, III 36, Ön kapitalizm. t. 8).
Antika çağla, ortaçağın
farkı bu idi: Birincisi köle, ikincisi toprakbent yaratan hep aynı insan
düşmanı Tefeci-Bezirgân oyunu oldu. Bu soysuzlaşma ne zaman ve nerede olursa,
karşısına sosyalist insan kaynağı barbarlık çıkacaktı.
Batı Roma basamağı, ardarda
gelen büyük barbarlık HECMEleri
geçirdi. Bu hecmeler ilkin Avrupa'daki medeniyetler üzerine barbarların
saldırması biçiminde oldu. Sonra, onların hemen bir yüzyılı geçemeyecek
kadar arkalarından Haçlılar Seferi (Crolseda) kılığına girdi: O da, Avrupa
yarı barbarlığının Avrupa dışına saldırması demekti.
Batı Roma İmparatorluğunu,
kendi iç ekonomik ve sosyal zıtlıkları ölüm döşeğine yatırdı; Roma'da:
"Antika köleliğin vakti
dolmuştu. Ne kırların büyük ziraatinde, ne şehir el imâlâthanelerinde kölelik
artık zahmetine değecek bir kâr getirmiyordu. Kölelerin yaptığı ürün için
gerekli piyasa, pazar ortadan kalkmıştı. Çiçeklenmiş İmparatorluk zamanlarındaki
devce iri üretimin iflâs etmesi ile ortaya çıkan küçük ziraat ve küçük
sanayi sayıca kalabalık kölelere yer vermiyordu. Ama, can çekişen kölelik,
gene de her türlü üretici emeği kölelerin yapacağı ve bir Romalı'ya yakışmayan
bir iş gibi göstermeye yetiyordu. Onun için, bir yandan fazla gelen kölelerin
gittikçe artar sayıda azatlanmaları, öte yandan, şurada Colon'lar (Yarı
hür çiftçiler), burada hür başıbozuklar (gueux: İşsiz güçsüz berduşlar)
çoğalıyordu... Kölelik artık kâr getirmediği için ölüyordu, ama, ölürken
zehirli dikenini, hür insanların her türlü üretici emeği hor görüşlerini
bırakıyordu. Roma dünyasının içine düştüğü çıkmaz bu idi: Kölelik ekonomice
imkânsızdı, hür insanların çalışmaları ahlâkça imkânsızdı. Kölelikle iş
olamıyordu, hür insanın işlemesi ise, henüz sosyal üretimin temeli haline
gelemiyordu. Bu durumun tek ilâcı tam bir devrimdi." (F.E. L'Origin,
s. 192, 193)
İsa tarihinin 400'üncü yıllarında,
Roma çözülüşünün en göze çarpan kördüğümü Galya'da (şimdiki Fransa'da)
idi. Barbarlıkla medeniyet en çok orada ileriye doğru gidişe elverişli
harmanını yapmıştı.
"Colonlar cihetinde,
henüz hür olan köylüler vardı. Bunlar, memurların, hâkimlerin ve tefecilerin
yalnız zorbalıklarına karşı kendilerini emniyete almak üzere, çok defa
bir kudretli varlığın patronluğu altına sokuluyorlardı; hem bunu yalnız
tek başına kişiler değil, olduğu gibi tümüyle komunalar da yapıyorlardı;
o kadar ki, IV'üncü yüzyılın İmparatorları, bu konuda bir çok kere yasaklayıcı
buyrultular çıkardılar... Romalı memurların ve büyük beylerin zulmü o kadar
çetinleşmişti ki; "Romalılar"dan çoğu barbarların işgal ettikleri bölgelere
kaçıp gidiyorlardı... Cermen Barbarlar, Romalıları kendi devletlerinden
kurtarmak için, Romalı toprakların üçte ikisini ellerinden alıp aralarında
paylaştılar." (Keza s.193,194).
Bu Cermen Barbarlarının
Roma medeniyetine son "coup de grâce" kurşununu sıkması idi.
CERMEN BARBARLIĞI
VE HÜR ÜRETMEN
Barbar Cermen akını özellikle
Fransa'da, bizim Selçukluların üç buçuk yüzyıl sonra Bizansa karşı Anadolu'da
yapacakları işi yaptılar, uğrayacakları sonuca uğradılar. Toprağı paylaşmakla
işe başladılar.
"Paylaşım, Kan anayasasına
göre yapılıyordu; fâtihlerin sayıları azlık olduğundan, pek büyük mesafeler
bölünmez kaldı; mülkiyeti, kısmen bütün halkındı, kısmen tek başına kabile
ve Kan'larındı. Her Kan'ın içinde tarlalarla çayırlar, eşit parçalara
bölünerek, bütün aileler arasında kura çekerek paylaşıldı; ilk zamanlar,
devir devir yeniden paylaşım yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz, herhalde,
bu usulün kullanımı Roma eyaletlerinde çarçabuk ortadan kalktı, ve tekbaşına
hisseler, alınıp satılabilir özel mülk, alod haline geldi. Ormanlarla,
otlaklar kollektifçe kullanım için bölünmez kaldı. Gerek bu âdet, gerekse
paylaşıImış toprağın ekim tarzı, kadim göreneğe göre ve cemaatin (kollektivitenin)
buyrultusu ile düzenlendi. Kan, ne kadar uzun zamandan beri köyüne
yerleşmiş bulunuyorduysa, o kadar çok Cermenler ile Romalılar yavaş yavaş
birbirleriyle kaynaşıyorlardı ve Kandaşlık bağlarının temsil ettiği
akrabalık karakteri, o kadar çok ülke (teritoryal) karakteri önünde siliniyordu.
Kan kurumu, Marka (toprak sınırı) ortaklığı içinde eridi; şurası
doğrudur ki, Marka ortaklığı içinde aslının izleri, ortakların akrabalığı
çok defa sezilir." ( F. E.: Keza,194)
"Frankların İmparatorluğunu
ele alalım. Burada muzaffer Salien'lere, halk mülkiyeti olarak yalnız Roma
devletinin gepgeniş çiftlikleri (domaines) değil, fakat ondan başka, küçük
büyük Kanton ve Marka cemaatleri arasında üleşilmemiş bulunan bütün öteki
pek geniş araziler de, özellikle bütün büyük ağaçlık satıhlar da düşmüştü.
Kan içinde, kan bağları kaybolduysa bunun sebebi, kabile içinde olduğu
gibi tekmil halk içinde de, fütuhat
dolayısıyla Kan teşkilâtlarının çabuk bozulmasıdır. Biliyoruz, teb'alar
üzerine hükmetmek, Kan düzeni ile bağdaşamaz. Bunu burada büyük
ölçüde görüyoruz. Roma eyaletlerinin efendisi olan Cermen ulusları, yapmış
oldukları bu fütuhatı organize edeceklerdi. Ama, ne Romalı yığınları Kan'ların
bedenleri içine kabul etmek elden geliyordu, ne o Romalılara Kan
heyetleri ile hükmetmek mümkün oluyordu. Büyük kısmı varolmakta devam eden
Roma idare heyetlerinin başına, Roma Devletinin bir ikamesini yerleştirmek
icap ediyordu; bu ikame edilen şey ise, ayrı bir devletten başka bir şey
olamıyordu. Kan Anayasasının organları, böylece, demek, devlet organizmaları
haline geçmek zorunda kaldılar, hem de çevre şartlarının baskısı altında
bu biçim değiştirme epey çabuklukla oldu. Beride, fâtih ulusun en doğrudan
doğruya mümessili, askerî şefti. Fethedilen ülkenin emniyeti, içeride olduğu
gibi dışarıda da, askerî şef iktidarının kuvvetlendirilmesini gerektiriyordu.
Askerî kumandanlığın krallığa çevrilmesi âni gelmişti: değişiklik başarıldı."
(F. E.: Keza, S.195) "Basit askerî üstlükten hakikî prensliğe biçim-değiştiren
Frank Kralının yaptığı ilk iş, o ulusun mülkiyetini, krallığın mülkiyeti
haline geçirmek, dolayısıyla da ulustan çaldığını maiyetindeki kimselere
vermek veya imtiyazla bağışlamak oldu. Kralın maiyeti, ilkin kendi askerî
yasakçıları ile ordunun öteki alt şefleri idi; bu maiyet yalnız Romalılarla
değil, yani yalnız Romalılaşmış Golva'larla değil, fakat köleler, serfler
ve azatlılarla da takviye edilmekte gecikmedi: Golva'lar, ketebelik becerileri,
eğitimleri, bayağı Romen halk dili ile lâtince yazı dilini bilmeleri, memleket
hukukundan anlar olmaları sayesinde kendilerini çarçabuk vazgeçilmez kişiler
durumuna soktular; köle, serf, azatlılar ise, kralın saray divanını teşkil
ediyorlardı ve kral onların içinden gözdelerini (favoris) seçiyordu. Bütün
bu kimselere ulusun malı olan toprak parçaları ilkin, çok defa hediye olarak
verildi; daha sonra benefice (dirlik) biçiminde, çok defa, aslında kralın
hayatı süresince sahip olunmak üzere tefviz (conceder) olundu ve böylelikle,
ulusun zararına yeni bir asilzadelik biçimlendirildi... Hepsi o kadarla
kalmadı. Yeni krallığın çok geniş ülkesi kadim Kenttaşlık anayasası ile
idare edilemiyordu; Şefler Şürâsı, çoktandır işe yaramaz hale düştüğü kabul
edildiğinden, bir türlü toplanamıyordu ve kralın yanındaki huzuru mûtad
zevat şûrâ'nın yerine geçmekte gecikmedi." (Keza, S:195,196)
Böylece, "asilzâde"
denilen kişi, "kölezâde", "uşakzâde" bir zıpçıktı idi. Gerçi
Osmanlı mirî toprakları Fransa'da ki gibi Padişahın olamadı. Ama artık
bizim Tarihçi Naimâ'nın "Tavr'ı sânî"si geçilmiştir. Öteki "Tavr"lar
ister istemez birbirlerini kovalayacaklardır. Frank İmparatorluğu'nun Karolenjiyen
sülâlesini, (tam bizim Kanunî Süleyman'ın tıpkısı olan) Charlemagne çağından
beri, kadim Roma İmparatorluğu'nun çıkmazına girmiş buluruz. Dirlik
düzeni çoktan kesim (mukataa) düzenine karmıştır. Osmanlı çöküntüsü,
Osmanlı'dan 500 yıl önce, Fransa'da tekrarlanacaktır:
"Toprak mülkiyetine sahip
olan hür köylülerle Frank ulusunun yığını, ezelî sivil ve fütühat savaşlarıyla
bitkin ve iflâs etmiş hale geldiler Hem de Cumhuriyetin son günlerindeki
Roma köylüleri kadar tamamıyla bitip tükendiler. Hele Charlemagne'in savaşları
büsbütün haklarından geldi. İlkin ordunun bütününü, Fransa fethedildikten
sonra da ordunun çekirdeğini teşkil edenler, 9'uncu yüzyılın başlangıcında
öylesine fakir düşmüşlerdi ki, artık içlerinden ancak beş kişide bir kişisi
savaş yapabilecek kabiliyette idi. Kralın doğrudan doğruya askere aldığı
hür köylüler ban'ı (Davul-zurnayla toplanmış kura askeri) ve ard-ban'ı
yerine, yeni asilzâdeliğin hizmetçilerinden derleşik bir ordu geçti; bunlar
arasında da gene serf köylüler var dı; onlar, vaktiyle kraldan başka efendi
tanımamış, daha öncesi ise başka hiçbir efendi, hattâ kral bile tanımamış
olanların halefleriydiler. Charlemagne'ın halefleri zamanında, iç savaşlara,
krallık iktidarının zaafına ve büyüklerin bu ölçüde artan hukuk çiğneyişlerine,
bir de Charlemagne'ın tesis ettiği ve şimdi görevlerinin ırsen babadan
oğula geçmesi için uğraşan Kontların direnişi katıldı. Charlemagne'ın ölümünden
50 yıl sonra, dört yüzyıl önce Romalılar nasıl barbarların ayakları altına
düştülerse, tıpkı öyle, Fransız İmparatorluğu da, o kadar savunma kabiliyetsizliği
göstererek Normanların ayakları altında kaldılar.
"Hem, iktidarsızlık yalnız
dışarıya karşı görülmedi; içerideki sosyal düzen, daha doğrusu düzensizlik,
kargaşalık karşısında da görüldü. Hür Frank köylüleri, seleflerinin, Romalı
kolonların aşağı durumuna düşmüşlerdi. Savaşlar ve çapullarla iflâs etmiş
bulunduklarından, krallık iktidarı kendilerini koruyamayacak kadar çok
zayıf düştüğü için, kendilerini yeni asilzâdelerin ve Kilisenin himayesi
altına sokmak zorunda kaldılar Ama, onlar bu himayeyi çok pahalıya ödeyeceklerdi.
Vaktiyle Golva köylülerinin yaptıkları gibi, topraklarının mülkiyetini
metbu (süzeren) beylerine geçirmek zorunda kaldılar. Sonra aynı toprakları,
başka başka ve değişik biçimlerde ve daima hizmet ve rödövans (irad borcu)
ödeme karşılığı olarak kiralamaya mecbur kaldılar, bir yol bu tâbiiyet
kertesine düşünce, artık yavaş yavaş kişi hürriyetlerini de yitirdiler
birkaç kuşak geçmeden çoğu artık serf olmuşlardı bile... Bugün Paris içinde
bulunan Saint-Germain-Des-Pres manastırının çok geniş alanı üstünde, Charlamagne
henüz sağken, hemen hepsi de Cermen adlı Franklardan 2788 hâne yaşıyordu.
Orada 2080 kolon, 35 lite (yarım serf), 220 köle ve yalnız 8 hür reçber
(manant) bulundu... Bundan böyle gittikçe âdet edilen angaryalar, örneğini,
devlet yararına cebren çalıştırma demek olan (ve Türkçe'ye aynen geçen,
HK.) Roma "angarie"leri de yerleşiyordu... Demek, görünüşte ahali yığını
dört yüzyıl sonra, vaktiyle yola çıkmış olduğu noktaya geri dönmüş bulunuyordu..."
(F.E.: Keza, 197 - 199)
Barbar akınından sonra kurulmuş
bütün Antika devletler, aşağı yukarı bu mekanizma ile doğup, çöktüler.
Selçuklu ve Osmanlı örneklerinde toprağın birdenbire Devlet Başkanına mülk
olamayışı, Mirî malın mülkiyetinin topluma (Müslümanlar Malevine) ait oluşu,
Fâtih İlblerin (Gazilerin) yanı başlarında daima ŞERİAT bayrağını
üstün tutan müslüman havârîlerinin ağır basmalarındandır. Şeriat:
Bildiğimiz Kent (Mekke-Medine) hukuku idi. Kent kuralınca Toprağın
mülkiyeti kişilerin olamazdı; Kur'anın deyimi ile "Mülk Tanrınındı";
kişiler yalnız toprağın tasarruf hakkına sahip olabilirlerdi. Tabii, sonra
"Şeriat" bozuldu. Franklar'daki derebeyileşme, eşrâf âyânlaşma belirdi.
BARBARLIĞIN OLUMLU YARATICILIĞI
Burada bir ince noktaya
geldik: Batı Ortaçağına gelinceye dek, geçmiş bütün antika çağlarda Tefeci-Bezirgân
sermaye medeniyeti, hür küçük üretmeni borçlandırarak Köle yapıyordu.
Batı Ortaçağında ne görüyoruz? Aynı Tefeci-Bezirgân sermaye, aynı tip küçük
üretmeni, artık köle değil, epeyce hür sayılan Toprakbend (Serf)
haline getiriyor. Köle de çalışıp ürün yaratır; ama, yaptığı üretim araçları
ve kendisi efendinin mülkü olduğundan, kurtuluşu için emeğinden
en ufak bir umut bekleyemez. Toprakbend için iş bambaşkadır. Gerçi onun
da işlediği toprak tam mülkü değildir. (Dünyada kaç türlü barbar insanı
varsa en az o kadar çeşitte serfin toprak tasarrufu vardı.) Bununla birlikte,
üretim araçları, üretim yordamı ve metodu gibi, kendi kendisi de serfindir;
o sebeple serfin yarattığı ürün, hiç değilse bir an için kendi malı
sayılır. Serf, yarattığı üründen bir bölümünü Beyi'ne verir. Bir yıl şartlar
yardım eder de, emeği sayesinde her zamankinden fazla ürün çıkarırsa,
biriktirdiği değerle: Kimi esir düşmüş kavgacı Beyi'ni, kimi ise kendi
kendisini yahut işlediği toprağı "azatlamak: kurtarmak" için geri satın
alabilir. Bu son şansı gerçekleştirdiği gün, serf yeniden az çok hür üretmen
olabilir. Ortaçağdaki azadlılıklar, bağımsız köylü Komunaları,
imtiyazlı şehirler aşağı yukarı bu mekanizma ile doğmuştur.
Şimdi bu doğuşta ana rolü
oynayan güç nedir? Dünyanın hiç bir yerinde "görülmedik" sanılan Ekonomi
gelişimi, Batı Avrupa'nın puslu ikliminde neden olmuştur? Hayır. Ortaya
"ekonomik determinizm" gibi tekerlek bir söz atmak hiç yetmez. Çünkü
Roma ve Karolenjiyen Fransasında gördük: "Ekonomi" gelişimi hemen
hemen aynıdır; ekonomice daha ileri görünen Roma'da bu gelişme Köle
yaratmıştır, daha geri olan Galya'da Serf yaratmıştır. Ve her yer
de Tefeci-Bezirgân sermaye hür küçük üretmenleri soyup sovana çevirerek,
önce borçlu, ipotekli, sonra esir etmiştir. "Ekonomik determinizm"in
altında yatan ÜRETİCİ GÜÇ önemlidir. Bu üretici gücün sırf, Avrupa COĞRAFYAsı
gibi TEKNİKte olamayacağını tekrarlamaya hacet yok. Batı Ortaçağının
sonlarına doğru, Avrupa'da teknik, henüz dünyanın en geri tekniği idi:
Kapitalizmi doğuran İngiltere'nin Casting savaşında taş balta kullanılması
bunun en açık belgesidir. Tarihin gidişi izlenince tersi görülür: Batı
Avrupa insanları izafî de olsa, köleden daha hür olan serf
durumuna girdikten sonradır ki tekniklerini ilerletmişlerdir. Tarihin karanlık
çağlarında, her Tarihsel Devrim üzerine, tıpkı Avrupa'daki serfliği andırır
durumları görmemek elden gelmez. Bunun en son ve unutulmaz örneği: Osmanlı
Dirlik düzenindeki. beylerin (Sahib'ül arz'ların) sahip olamadıkları toprak
tasarrufu hakkına, küçük üretmen çiftçilerin kesince sahip çıkmalarıdır.
Ne Osmanlılıkta, ne kadim Tarihsel Devrimler sonunda: Tefeci-Bezirgân medeniyet
Kapitalizme geçememiş; tersine, ilkin kendi üretiminde hür ve müreffeh
olan küçük üretmen çiftçiler, zamanla köle değilseler, Osmanlı deyimiyle
"Yerlerin esiri" olmaya düşmüşlerdir.
Avrupa'da, köleden çok hür
olan serflerin doğuşu, hiç kimsenin gözünden kaçamayacağı gibi, doğrudan
doğruya barbar akını ile ilgilidir. İlkel sosyalist bir toplum olan
barbarlığın TARİH ve İNSAN Üretici Güçleri: Batı Avrupa Orta çağında,
ekonomik gelişimle atbaşı birlik giden oldukça hür Serfliği, bağımsız
Komuna'ları ve Şehir'leri yaratmıştır. Onun için Engels köleliğe
bakarak yarı hür olan serfliği bir adım ileri gidiş sayar. Bu ileri gidişi
ise, barbarlığın sosyalist Tarih ve İnsan Üretici güçlerinden başka
hiçbir şeyin yapamayacağını da, Engels'in sürükleyici üslûbundan daha güzel
kimse anlatamaz. Roma'nın Barbarlarca yıkılışından sonraki 400 yılda, Batı
Avrupa sınıf münasebetlerinin döne dolaşa yeniden aynı ölü noktaya gelişi
üzerine şöyle der:
"Bununla birlikte, bu
dört yüz yıl sırasında, ilerlenilmişti. Başlangıçtaki başlıca sınıfların
tıpkısını dört yüzyılın sonucunda gene buluyorsak bile, bu sınıfları biçimlendiren
insanlar başkalaşmışlardı. Geçip gitti antika kölelik; geçip gitti çalışmayı
uşaklaşmak diye hor gören hür başıbozuklar (les gueux). Romalı Colon ile
yerli serf arasında hür köylü yaşamıştı. (Goethe'nin deyimiyle) "Yararsız
hâtıra ve boşuna güreş"i ile birlikte çöken Roma İmparatorluğu ölmüş ve
gömülmûştü. 9'uncu yüzyılın sosyal sınıfları, batmaya başlamış bir medeniyetin
kokmuş durgun suları içinde değil, yeni bir medeniyetin doğum ağrıları
içinde biçimlenmişti. Yeni kuşak, efendisiyle ve uşağıyla da, Roma'lı seleflerine
kıyaslanınca bir insanlar kuşağı idi. O kudretli arazi sahipleri ile hizmetlerinde
çalışan köylüler arasındaki münasebetler, (Romalılar) için kadim dünya
yıkılışının bir çıkmaz biçimi iken, şimdi (Roma'dan sonrakiler) için yeni
bir gelişimin yola çıkış noktası oldu. Hem sonra, ne kadar üretim sağlamamış
görünürse görünsün, bu dört yüz yıl, gerisinde büyük bir netice bırakıyordu:
Bu netice, Batı Avrupa insanlığını gelecek tarih için yeniden kalıba döküp
yeniden örgütleyen modern milliyetlerdi. Doğrusu, Cermenler Avrupa'yı yeniden
canlandırmışlardı; onun için, Cermen devri devletlerinin çözüntüsü bir
Norman-Sarazen kulluğuna varmadı; benefis (Dirlik) ve Kommand (Sahiplilik:
kudretli birinin himayesine konulma)ların derebeyliğine doğru durmaksızın
tekâmül etmesine vardı; ve bu evrim öylesine yaman bir nüfus artışı ile
oldu ki, henüz iki yüzyıl geçmeden, Haçlılar Seferinin kuvvetli kanamalarına
zarar ziyansızca tahammül etti.
"İyi ama, can çekişen
Avrupa'ya Cermenlerin yeni bir hayat gücü üfürdükleri bu esrarengiz sihirbazlık
ne idi? Sebep, şoven tarihçilerimizin bize hikâye ettikleri gibi, Alman
ırkına has bir mucizeli erdem miydi? Hiç de değil. Cermenler, hele o zaman,
çok mutluca vasıflı ve tam gelişkin canlılıkta bir aryen kabilesiydi. Ama
Avrupa'yı gençleştiren şey, onların kendilerine has özellikli millî kaideleri
değil, büsbütün sadece... barbarlıkları, Kandaş Anayasalarıydı...
"Cermenlerin kabiliyetleri
ve kişisel cesaretleri, hürriyetçi ruhları ve kendi işini bütün kamu işleri
içinde gören demokratik içgüdüleri, kısacası Romalılarda bütün bütüne yitmiş
bulunan kaliteleri, Roma dünyasının balçığı ile yeni Devletler biçimlendirmeye
tek elverişli, yeni milliyetler doğurmaya tek elverişli olan karakterleri
(bütün Cermen vasıfları) eğer KAN düzeninin meyvaları olan yukarı
Konak barbarlarının karakteristik çizgileri değildiyseler ne idiler?
"Eğer Cermenler Monogaminin
(tek karılılığın) antika biçimini ihtilâle verdilerse, erkeğin aile içindeki
egemenliğini tatlılaştırdılarsa, kadına klâsik dünyanın hiç bir vakit tanımadığı
kadar yükselmiş bir mevki verdilerse, onları bunu yapmaya kabiliyetli kılan
şey, barbarlıkları değilse, Kandaşlık alışkanlıkları değilse, bu
gün hâlâ ana hukuku zamanlarından kalmış yaşayan (barbarlık) vasiyetleri
değilse, nedir?
"Eğer hiç değilse, en
önemli üç ülkede, Almanya'da, Fransa'da, İngiltere'de: Köy Komunatesi (cemâati)
biçiminde Kan düzeninin bir bölümünü kurtarıp Derebeyi Devleti içine
taşıdılarsa, böylelikle, mazlum sınıfa, köylülere, hattâ Ortaçağın en çetin
serfliği altında bile, ne antika kölelerin, ne modern proleterlerin ellerine
geçirememiş bulundukları ölçüde bir mahallî irtibatlılık ve bir direnme
aracı verdilerse; - bu yaptıkları onların barbarlıklarından, sırf barbarlığın
aile halinde kolonileştirme sistemlerinden başka neden ileri gelmiştir?
"Ve en sonunda Cermenler,
daha önce ana ülkede tatbik edilip Roma İmparatorluğunda da beliren köleliğin
gittikçe aldığı (yeni) kulluk şeklini, tek şekil yapıncaya dek geliştirdilerse
ve bu şekil, ilkin Fournier'nin göze çarptırdığı gibi "ekincilere kollektif
ve ilerleyici kurtuluş araçlarını sundu" ve böylelikle köleliğin hayli
üstüne çıktı ise; kölelikte kişinin yalnız intikalsiz ve dolaysız kurtuluşu
mümkün iken (Antika dünya muzaffer bir ayaklanma ile köleliğin kaldırıldığını
bilmezken) Ortaçağ serfleri yavaş yavaş sınıf olarak kurtuluşlarını gerçekleştirdilerse,
bu, onların barbarlıklarından, barbarlıkları sayesinde tam bir köleliğe,
ne Antika çalışma köleliğine, ne Doğunun ev köleliğine henüz ulaşmamış
olduklarından başka neden ileri gelebilir?
"Cermenlerin Roma dünyasına
kuvvet ve hayatî canlılık olarak bütün getirdikleri şey, barbarlıktı. Doğrusu
sonu gelmiş bir medeniyetin sancılarıyla kıvranan bir dünyayı gençleştirmeye
yalnız barbarların kabiliyetleri vardır. Ve, ulusların göçünden önce Cermenlerin
ulaştıkları ve sinesinde yetiştikleri yukarı barbarlık konağı, işlerin
yürüyüşüne bilhassa elverişli bir konaktı. Bu durum herşeyi açıklar."
(F. E.: L'Origine, etc., s.200-203)
Barbarlık, yalnız Avrupa
Ortaçağını izah etmekle kalmaz. O çağın kapanışı, yahut modern çağın açılışı
anlamına gelen, Tarihin en kanlı Traji-Komedyası Haçlılar Seferini de,
ondan sonrasını da olağanüstü açıklar. Bütün ondan önceki medeniyet tarihini
açıkladığı gibi...
HAÇLILAR SEFERİNİN KARAKTERİSTİĞİ
Haçlılar Seferinin bir bezirgân
yönetimi taşıdığı hemen herkesçe az çok teslim edilir. Fakat o sırf
"ekonomik" izah tekyanlıdır. Haçlılar Seferi bir dünya sayılırsa,
ekonomik bezirgân yönetimi o dünyanın tek kutbudur: Öbür kutup Barbarlıktan
henüz yeterince kurtulamamış toplumlardır. Haçlılar Seferi sentezinin
ortaya çıkabilmesi için Tez ve Antitez olarak şu iki gücün karşılaşması
gerekti: 1- Tarih öncesinden henüz çıkmak üzere bulunan coşkun, idealist
barbar yığınları; 2- Batmış Roma Medeniyetinin, Tefeci-Bezirgân "Ruh'u
habîs"ini yaşatan kurnaz ve hesabî Hristiyan kilisesi. Ortada bir Haçlılar
genelkurmayı ve plânlı stratejisi belki vardı, denilemez. Haçlılar Seferinin
hazırlığını yüzyıllardan beri, tükenmez barbar gelenek ve görenekleri yapmıştı:
"İspanyalı Sarazen'lere
(İslâmlara) karşı tekrar edile durmuş bulunan savaş, eski Fransız şövalyeliğinin,
kafasından hiç çıkmamış bulunan düşünceleri arasında büyük bir yer tutuyordu.
Seine, Loire, Ls Sâone ırmak boylarının (Kuzey, daha barbar kalmış Fransa,
HK) beylerinden çoğu, Sarazenlere karşı sefer yapmışlardı. Ondan ileri
gelen duygular, büyük destansal kantolarımızla (chant), yalnız asâlet içinde
değil, fakat ahalinin derin tabakaları içinde de göklere çıkarılmıştı.
Ve o kantolar 11'inci yüzyılın ikinci yarısında bütün güçleriyle çiçeklenip
açılmışlardı." (F. Funck Brentano: Les Croisades s. 4, Paris,1934)
"Bu kantolar jonglörler
(saz âşıkları) ve trubadorlar (oc: Güney Fransa saz şairleri) tarafından
halk yığınları içine dolaştırılarak satılmıştı. Etraflarına büyük sayıda
kalabalıkları çeken hacılıklarda, panayırlarda ve lendit'lerde (üniversiteli
panayırlarda) çalınıp söyleniyordu. Jonglörlerin çevresince büyük meydanlara
halk toplaşıyordu. Hattâ Bolonya Majistrası (belediye meclisi)nin halka:
Fransız truver'leri (oil: Kuzey Fransa saz şairleri) çevresine toplaşmayı
yasak eden buyrultuları vardı." (Keza, 5)
En meşhurlarından Ornanj'lı
Giyom'un kantosu, Roland'ın kantosu: Şarlemagne'ı, ömründe uğramadığı
Kudüs'e hacılığa gitmiş gibi ünletiyordu:
"Şarlman, baronlarını,
yâni tâpûsu altındaki yüksek beyleri toplamış, onlara Kutsal-lahid için
(Saint-Sepulcure) hacılığa gideceğini bildirmiş, on iki pair (eşit silâh
arkadaşı) da kendisiyle birlikte gideceklerini söylemişler bunlara seksen
bin kişi yoldaşlık etmiş; hac asâsını Saint Denis manastırından almışlar
silâhlarını çıkarmaksızın Burgonya'yı Bavyerayı, İtalya'yı, Yunanistan'ı
çiğneyip geçmişler ve hacılarımız en sonunda İstanbul'a varmışlar .. Bu,
sanki ilk Haçlılar Seferi Şarlman zamanında yapılmış gibi bir şey olmuyor
muydu?" (Keza, 5)
Öyle bir şey olmamış. Olmuş
gibi, barbar yığınlarının hayalhanesini yüzlerce yıl işlemişti. Derken,
uzun süren barbar yerleşmeleri ortasında, medenileşme başlamıştı. Azıtan
zengin-züğürt çatışması, sınıf çekişmesi, yarı barbar yığınların açlık
ve kıtlıktan kırılmalarıyla son haddine varmıştı.
"O zamanın kronikçisi
(tarihnüvisi) Eckehart, insanları yuvalarını bırakıp gitmeye iten şeyin,
kıtlıktan doğma yoksulluk olduğunu ve bunun özellikle Galya'da (Fransa'da)
pek aşırı bulunduğunu açık açık söyleyerek şöyle yazıyor 'Hristiyanlık
uçsuz bucaksız bir ölümle harap edildi, ardından vebâ, fırtınalar, ortalığı
sele boğan yağmurlar ve başka âfetler geldi.' (Guibert şunu yazdı): 'En
kudretli insanların kendileri de, dört bir yanda mırıltısı yükselen yoksulluğun
tehdidi altında bulunduklarını görüyorlardı ve aşırı kıtlıktan küçük halkın
çektikleri önünde, her kişiye olağanüstü bir kıtlık payı ister istemez
düşüyordu.' (1095 yılı Sigebert şöyle yazıyordu): 'Uzun süredenberi ortalığı
kasıp kavuran kıtlık çok vahimleşti. Fukaralar, zenginlerin mallarını talan
ediyorlar.' (Keza,1010)
İçeride isyan kopacaksa,
onu dış maceralarda harcamak medeniyetin, belki doğduğu gündenberi uyguladığı
metottu. En son, İslâm Medeniyetinin aynı metodu Suriye'den Akdeniz yalılarına
akınlar hazırlamakta kullanıldığını, bizim Naimâ bile anlattı. Kökü Filistin'den
gelme, bütün antika Yakındoğu Medeniyetinin "Ruh'u habîsi" olan Hıristiyan
Kilisesi'nin, o metodu bilemeyeceği akla gelemez. Yalnız kilise, Roma Devleti'nin
toplum içinde dolaşan hayâleti olmakla birlikte, yığınları kırbaçla sefere
sürükleyecek devlet değildir. Dış macera kışkırtıcılığının Kiliseye göre
en kestirme kolayı, barbar geleneklerinin henüz çoğunu yitirmemiş bulunan
Avrupa derebeyliği içinde GÜNAH ÇIKARTMAKtı. Nasıl olsa kıtlıkla
kırılan bir toplumda "günahın" daniskasını işlemeyen büyük küçük insan
kalmamıştır. Vicdanlarsa, henüz tümüyle medenileşememiş: yâni eşit, yiğit,
doğru olan sosyalist geleneğini büsbütün yitirip "Günah"a karşı muafiyet
kazanamamıştı. Kilise, toptan herkese birden günah çıkartmanın büyük kapısını
açtı:
"Büyük ağırlıkta suçlulukla
işlenmiş bir günahın, hattâ bir cinayetin önünde Kilisenin tutturduğu kural,
günahkâr kişiyi, kefaretini ödemesi için hacılığa gitmeye, suç ne kadar
ağırsa, o kadar uzaklarda bir hacılığa gitmeye mecbur etmekti. Kutsal bir
mezarın önünde yapılacak bir dua, pişmanlık dolu bir secdeye kapanış, evliyanın
aracılığı ile günahı tecil veya af ettirmenin en iyi yolu değil miydi?
Ve tabiî, bütün meşhur hacılıklar sırasında, - Saint Jacque de Compostelle,
Notre-Dame du Puy, Saint Martin de Tours, Ana'nın üç Kocası, - en etkilisi
Ssint Sepulcure (İsâ'nın çarmıha gerildiği yere ve mezar yerine 4'üncü
yüzyıl Kudüs'te yapılmış bazilik)te yapılacak bir hacılık olabilirdi."
(Keza, 7)
Aksiyonda şakası olmayan
Avrupa yarı barbarlarını Avrupa'dan Asya'ya sürmek, bir taşla iki kuş vurmaktı:
Hem Avrupa'nın iç savaşı tavsıyacak, hem Tefeci-Bezirgân sermaye
din ve dünya para babalarını bir vuruşta iktidara getirecekti. Olayları
yaşamış bulunan kronikçi Foucher de Chartes şöyle diyordu:
"Urbain (Papa), ihtiyatlı
ve takdise değer eserini derin derin gözden geçirdi: BARIŞl YENİLEDİ...
Doğrusu, rakîp milletler arasında, birbirine hasım olan beyler arasında
birlik yaratmak için, hepsinin ortak arması sayılan haçın ışıklı işareti
altında, hepsinin düşüncelerinde en yüce parıltılarla ışıyan bu eser uğruna:
Kutsal yerleri kurtuluşa kavuşturma uğruna onları bir tek demet halinde
toplaştırmaktan daha kudretli, daha müessir, daha iyi bir çâre bulunabilir
miydi?" (Keza,13)
Haçlılar Seferinde Halka
ve Derebeylere oyun oynatıldı sermaye ile Kilise parsayı
topladı:
HALKA gösterilen
amaç, açlığını ve hırsını başkaları zararına gidermekti. Başkaları kuvvetli
ise haçlıyı boğar, kuvvetli değilse haçlı onu boğar... İki şık da bir:
Kilise ve Sermaye için; tam bizim derebeylerinin deyimi ile: "İt de
ölürse kârdan, kurt da ölürse kârdan"dı.
"Arkalarından gelen kadınlar
ve çocuklarla bu silâhlı köylüler, uzun ve çetin Odysée'lerinden (Destan
yolculuklarından) sonra nasıl yalın ayak, başı kabak, yırtık pırtık bir
vahşi yoksulluk içinde bulunuyorlardı? İçlerinden niceleri, yasağa falan
bakmaksızın, büyük şehirlerin içine dalıyorlar, şurada burada muhteşem
ikametgâh gördüler mi, içine paldır küldür giriyorlar, çalıyor, talan ediyorlardı;
bayanları, kimi epey hoyratça kucaklıyorlar, oda kızlarını tartaklıyorlardı;
kaldıkları yeri yangına veriyorlardı. Kilise damlarından çaldıkları kurşunları,
Yunanlılara satıyorlardı... Şeflerinden ayrılınca, artık hiç bir kayıt
tanımadılar Çocukları yakalıyorlardı; pişirmek için parça parça doğruyorlardı;
yahutta kazık şişlere geçirip kızartma yapıyorlardı." (Keza, 23, 24)
Daha Almanya'da iken: "29 Mart 1096 günü (Alman beylerince) yahudiler boğazlanmaya
başlandı." (Keza,18) "Belgrat'ta, kendilerine erzak verilmeyince,
ortalığı yağmaya giriştiler." (Keza, 19). Bulgaristan'da iş tersine
döndü: "On bin haçlı boğazlandı." (Keza, 21)
DEREBEYLİLERE Gösterilen
amaç, İspanya'da şato kurma yollu kolay Fâtihlik hülyasıydı.
"Patırtıcı ve kavgacı
Şövalyeliğin gönlünde, Fâtih Giyom'un zafer dolu son seferi, Normanlarca
iki Sicilya krallığının fethi gibi anılar, Doğu'da mümkün olacak fütuhat
hayallerini gerçekçi bir ışıkla aydınlatıyordu. O tâ uzaklar da güneşli
seraplarla kaplı ülkelerde gösterilecek yiğitlikler, insana ne güzelim
ve meyvalı beylikler kestirip biçtirmezdi ki!" (Keza,10)
SERMAYE: Yakındoğunun
büyük bezirgân yollarını ve eski medeniyetlerin hazinelerini ele geçirecekti:
"Büyük panayırları dolaşan
bezirgânlara, hele deniz bölgelerindeki panayırlara uğrayan bezirgânlara,
haçlıların uğrayacakları yerler, ne parlak istikballer vaad etmiyordu ki...
O mucizeli zenginlik kaynaklarıyla ve yeni yeni zahireleri bulunan kıtalarla
ticaret yapmak yolundan zenginleşilip gelişilecekti." (Keza,10,11)
Nitekim İtalyan çizmesinden
Fransız ve Flâman estüerlerine kadar bezirgân Kentler, Batı'nın Rönesans
(diriliş) yıldızları olacaklardır.
KlLİSE: Yarı barbarlığın,
insanı her zaman akıcı ateş haline getiriveren Fütuhat idealiyle yollara
düşürülmüş olan Derebeyler, hemen topraklarını ucuz pahalı elden çıkardılar:
"Kalkın ey ehl'i vatan!" denildi, herkes kalktı, geniş toprakların üzerine
Kilise ile Sermaye oturdu.
"İnsanlar, sefer masraflarını
karşılamak üzere, mal mülklerini, odalarını, aile evlerini satmak zorunda
kaldılar: Kronikçi'nin dediği gibi: "Hem de sanki, en sert esirliğe yakalanıp
da bir hapisaneye kapatılmış da, elinden geldiği kadar çabuklukla fidye
parasını ödeyerek kendilerini esirlikten satın almak istiyorlarmışçasına,
çok düşük fiyatla satış yaptılar." (Keza,15)
Böylece, hepsi aynı Tefeci-Bezirgân
kökten çıkma madde ve ruh spekülatörleri, Sermaye ile Kilise, tam:
"Gökte aradıklarını yerde bulmuş" oldular. Özellikle Kiliseler geniş
ülke topraklarına elkoydular.
HAÇLILAR
- VURUCU GÜÇLER: FRANKLAR VE TÜRKLER
Medeniyet kuruldu kurulalı,
egemen olduğu her yerde Tefeci-Bezirgân sermaye ile Antika din şebekeleri
böyle oyunlar tertiplemek istediler. Ancak onların sırf istemiş olmaları
ve tertip yapmaları, böyle bütün bir kıta insanlarını, evleri, barklarıyla
köklerinden söküp, ne idüğü belirsiz maceralara atamaya yetebilmiş midir?
Hayır. Guiebert'in sıcağı sıcağına izleyip açıkladığı gibi, öyle bir ekzod
ne zorla, ne kandırılarak yapılamazdı. Toplumun yapısında
o istidat varsa, Sermaye ile Kilisenin kışkırtması tutabilirdi. O istidat,
11'inci yüzyıl Avrupasında, aşırıca vardı. O kadar ki, kışkırtıcıları bile,
ulaşılacak sonucu gördükleri zaman, gözlerine inanamadılar.
"Urbain (papa), Clermont
Konsülünde (Kilise disiplin meclisinde) göründü. Bu konsülün, özellikle
Haçlılar Seferi için toplantıya çağırıldığını sanmak yanlıştır: Gündem
(eğer öyle bir şeyden bahsedilebilirse) Haçlılar Seferi tasarılarıyla ancak
üçüncü derecede ilgiliydi. Ama, o mesele daha ortaya atılır atılmaz, muazzam
bir şevk ve heyecan patlak verdi. Dinleyiciler arasına Antakya'dan, Kudüs'ten
sürülüp çıkarılmış birçok hıristiyanlar katılmıştı. Papa, henüz söylevini
bitirmemişti ki, dört bir yandan: 'Bunu Tanrı diliyor!' çığlıkları koptu."
(Keza,13)
Kendisi toplantıda bulunan
Guibert de Nogen şunları yazar:
"Clermont Konsülü biter
bitmez, tümüyle Fransa eyaletlerinden büyük bir gürültü yükseldi ve ortalıkta
dolaşan şâyia birisine Papa'nın yayınladığı buyrultu haberini ulaştırır
ulaştırmaz, adam hemen tanrı yoluna baş koymak için, akrabalarını ve komşularını
kışkırtıyordu. En büyük şereflere, şato ve şehir beyliklerine omuz silkiyordu;
en güzel kadınlar kuru ve kokmuş cesetler gibi dudak bükülerek geçiştiriliyordu;
vaktiyle en, kıymetli taşlardan daha değerli sayılan iki cinsin birleşim
rehinleri, artık tiksinilen nesneler haline gelmişe benziyordu; ve bütün
iradelerin böyle ansızın biçim değiştirmesi içinde, herkes kendiliğinden
öyle bir teşebbüse girişiyordu ki, onu hiç bir insan ne zorla dayatabilirdi
ne de hattâ iknâ yoluyla yaptırabilirdi. Ahaliyi bu sefere teşvik için
herhangi bir kilise kişisinin Kilisede nutuk atmasına hacet yoktu; çünkü
herkes evi içinde ve dışında yollara düşme dileğini ilân ediyordu ve bütün
öteki insanları sözleri ve kendi örnek oluşuyla canlandırıyordu. Hem de,
en parasız pulsuz kimseler bu seyahate çıkmak için gerekli masrafın karşılığını
bulmuş göründükleri gibi, geniş mâlikânelerinin satışı ile, yahut uzun
süredenberi yığılmış hazineleri ile o karşılığı sağlayanlar da, aynı ateşli
isteği gösteriyorlardı." (Keza,14)
Haçlılar oyununun aktörleri
kadar, rejisörleri de olanlara şaşakaldılar; Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan'da
yapmadıklarını bırakmayan haçlıları görünce, Bulgarya Piskoposu Theophylacte,
bir dostuna şöyle yazdı:
"Frankların geçişi bizi
öylesine yakalayıp işgal etti ki, artık başımızda şuurumuz kalmadı. Sarhoş
bir adam gibi olmuştum... ama, aşırılıklarına artık alışmış bulunduğumuz
bu sıralar, hastalıklarımıza kaza ve kader gibi katlanıyoruz." (Keza,
20, 21)
Haçlılar Seferi, bir milletin
hacılığa yahut sefere gidişi değildi. Birbirinin dilinden bile anlamayan
çeşitli toplumların, yedisinden yetmişine dek, çoluğu çocuğu, karısı kızıyla
GÖÇ'ü idi:
"Fakirler, mutevâzı komşularla
yola çıkıyorlardı. Guibert görmüştü: Öküzlerini nallayan köylüler, uzun
kalasları kağnılarına koşuyorlar, arabaların üzerine karılarını, çocuklarını
ve ufacık varlarını yoklarını yığıyorlardı. Guibert şöyle yazıyor. "Deniz
limanlarımızdan birisine, bilinmez bir dil konuşan kimselerin geldiklerini,
söyleyenlerden işittim: Bunlar, parmaklarını birbiri üstüne haçvâri koyuyorlar,
(böylece, inanç dâvası uğruna yazılmak istediklerini anlatıyorlardı."
(Keza,16)
Bu bir GÖÇ'tü. Yeni
tipte, şimdiye kadar olanların tersi yönde gelişmiş bir Ulusların Göçü,
orijinal sonuçlar sezdiren bir Tufandı. Ulusların Göçü için nasıl,
yalnız medeniyetlerin barbarları çağırması yetmez, o çağırıyı benimseyecek
barbar yığınların da bulunması gerekirse, tıpkı öyle, Haçlılar Seferi de,
eğer Avrupa'da diken üstünde duran yarı barbar uluslar yaşamasaydı, yalnız
Roma medeniyetinin RUH'u olan Kilise ve Roma'nın Rönesansı olan Bizans
tarafından yapılmış tekyanlı çağırışla patlak veremezdi. Bugünkü düşünürleri
şaşırtan hep o iki zıt kutuplu oluşu tek-yanı ile ele alışlarıdır. Moğolları
Çin Fağfurluğu çağırmıştı. Türkleri İslâm Halifeliği çağırdı. Haçlıları
Bizans Bazileüs'ü çağırdı. Haçlılar İstanbul surları önüne geldikleri vakit,
çağırılmış bulunmalarına rağmen davranışı kuşkuyla kollanılan barbar muamelesi
gördüler. Foucher de Chartres Bizans surları önünde Haçlıları şöyle anlatır:
"Şehrin görünüründe,
çadırlarımız kuruldu, ve tam on dört gün yorgunluğumuzu dinlendirdik. Şehre
giremiyorduk; İmparator müsaade etmiyordu; kendisine bir zarar vermemizden
korkuyordu. Hergün surlar dışında, geçimimiz için gereken şeyi satın almak
zorunda kalıyorduk." (Keza, 33). "Alexis Comnen (Bizans İmparatoru),
ancak, kendisinden imparatorluğunun bulvarı saydığı Suriye ile büyük, kıymetli
Antakya'yı koparıp almış bulunan Türkleri yenip püskürtmek üzere yardımlarından
yararlanmak umudu ile Haçlıların gelmelerini dilemişti; Fransızlarsa, yalnız
inanç uğruna döğüşüp, feth edilen yerlere sahip gibi yerleşmeyi anlıyorlardı...
İmparator olmasa, İmparatorluğun en çeşitli biçimlerinde yaptığı yardım
olmasaydı Urbain II ile Pierre I'Ermite'in teşebbüsü adım atamazdı."
(Keza 33, 34)
Haçlılar Seferi, barbar
ulusların, bu yol Din bayrağı altında yaptıkları göçtü. Yalnız,
bu göç dışarıdan gelme barbarların göçü değildi. Ona: İÇ BARBARLAR GÖÇÜ
adını vermek mümkün olur. Dış barbarların göçü Medeniyetçe el altından
çağırılırdı. İç Barbarların göçü Medeniyetçe teşkilâtlandırılıp güdüldü.11'inci
yüzyılda, gerek İslâm-Arap medeniyeti, gerek Hıristiyan-Bizans medeniyeti,
cihan ticaret yolları ve hegemonyası uğruna rekabet savaşlarıyla karşılıklı
olarak bitkin durumdadırlar. Gene karşılıklı olarak kendi yerlerine; birer
iç barbar ulusların göçünü harekete geçirdiler. Batıdaki Haçlıların
tam karşılığı bizim ünlü Horasan Erleri oldu. Haçlılarla Horasan Erleri'nin
kahraman tiplerine kadar benzerlikleri şaşırtıcıdır.
"Pierre I'Ermite 15 ilâ
20 bin kişilik bir kafile kalabalığının başında,12 Nisan 1096 Yortu Cumartesi
günü Kolonya'ya vardı. Öteki çeteler, asaletten çıkma, fakat kıt servetli
bir şövalyenin Varlıksız - Gautier'in kumandası altındaydılar." (Keza,18)
Öne atılan kıt servetli
(sans avoite) şövalye, bizim ipiyle kuşağından başka şeysi bulunmayan,
"Fiy sebil'illâh: Tanrı yolunda "varlıksız Battal Gazi, Osman Gazi, Gazi
Ece gibi züğürt İlblerimizin tâ kendisidir. "Ya Devlet başa, ya kuzgun
leşe" deyip serhat boyuna atılmıştır. Pierre l'Ermite'te, gazilerin
savaş yoldaşları müslüman havarilerdir:
"Ve Pierre I'Ermite'in
fışkırdığı görüldü: Meslekten kesiş, bir "ermite ordonnö: düzenli münzevi"..
Asıl adı ,"Cucupietre", uygunca tınlamıyordu. Vaktiyle kutsal yerlere hacılığa
gitmeye kalkışmış, başaramadan yurduna dönmüştü. Clermont'da Urbain II'nin
sözleriyle coşup, kendini Haçlılar Seferine adamıştı. Şehirleri, köyleri
dolaşıp, alevli bir sesle vaiz veriyordu, halk onun çevresinde sıkışıyor,
evliyalığını ünlendiriyor, onu sunulara boğuyordu... O, kendisine bütün
verilenleri cömertçe dağıtıyordu. Bozuşanların aralarını buluyordu, kaçmış
karıları kocalarına geri getiriyor, kendilerine hoş sunular eklemeyi de
unutmuyordu. Onda tanrısal bir şey vara benziyordu, ve kalabalıklar evliya
kılı kabilinden onun katırının, yahut eşeğinin tüylerini yolmaya kadar
gidiyordu. O keten bir gömlek giyiyordu, sırtına, topuklarına dek inen
kurşun rengi bir kaba yün cübbe atıyordu. Ufak, cılız adamdı, saçları siyah,
gözleri parlak, derisi zeytin rengiydi, kır "Sakalı kemerinin tokasına
dek iniyordu." (Keza,14,15)
Bu tip bizim: Süleymân'ı
Türkmâni'lerin, Hacı Bektâş'ı Velilerin hıristiyanıydı. Kutsal Antakya
Kantosu onu şöyle tasvir eder:
Sultan Pierre l'Ermie çadırı önünde oturuyordu.
Kral Tafur (ribaud: "Kadın çocuk ordu döküntülerinin" kralı)
kalabalık adamlarıyla çıkageldi.
Gelenler bini aşkın, açlıktan şişmişlerdi:
"Sultan, allah rızası için bana öğüt ver,
Çünkü açlıktan, cılızlıktan kırılıyoruz."
Pierre onlara cevap verdi: "Sizinki korkaklıktan...
Gidin, şuraya ölüleri atılmış olan Türkleri alır,
İyice pişirir de tuzlarsanız, mis gibi yenirler."
Ve Tafur kralı dedi: "Doğru söylersiniz."
Türklerin derileri yüzülüp, barsakları çıkarıldı,
Etleri haşlama ve kızartma yapıldı,
Sonra âfiyetle yenildi, ama, ekmek ağıza konulmadı." (Keza, 58, 60)
Bu kadarı bizim evliyalarda
yoktu. Kanlı bezirgân trajedisinde başa baş karşılaşan ve kırılanlar: Orta
Asya göçebesi Türklerle, Batı Barbarlığının çiçeği Franklar oldu. Kollektif
aksiyonu onlar kendilerinin temsil ettiklerini biliyorlardı:
"Daha ilk karşılaşmalarından
beri, Türklerle Franklar birbirlerinin kıymetini anlamayı öğrendiler. Guibert
de Nogent şöyle yazdı: "Frankların kendileri, ruh inceliği ve savaşta yiğitlik
bakımından Türklerinkiyle kıyaslanabilecek hiç bir insan ırkı tanımadıklarını
teslim ettiler hele, Türkler Franklarla dövüşmeye başladıkları zaman, hasımlarına
karşı kullandıkları ve bizimkilerin hiç tanımadıkları silâhların verdiği
şaşkınlıkların hemen hemen umutsuzluğa düşmelerine sebep oldu. Franklar,
hasımlarının atlara yaptırdıkları manevralardaki olağanüstü beceriklikleri,
bir taarruza uğrayınca ondan sakınışlarındaki çabuklukları, ve kaçarken
ok atarak savaşmaya alışkın vuruşları üzerine en ufak bir bilgi olsun edinemiyorlardı.
Kendi yönlerinden Türkler de, kendilerini Franklarla aynı kökten, gelmiş
sayıyorlar ve bütün milletler arasında askerce üstünlüğün, hak olarak doğru
bu iki ulusa düştüğünü düşünüyorlardı." (keza, 47)
Böyle düşünmekte Türkler
haklıydılar: Çünkü her iki ulus da aynı Tarih öncesi İlkel sosyalist toplum
kökünden gelenek, görenek ve kollektif aksiyonu en çok taşıyan uluslardır.
Yalnız, Franklar: Yukarı barbarlığa daha yakın ve medeniyet havasına daha
alışık oldukları için, gerekince hasımlarını mezardan çıkartıp et yiyebiliyorlar
ve "Fıçı gibi dörtköşe" (Kanto) olmakla öğünüyorlardı; Türkler "Dal
gibi ince ve kıvrak" kalmakla yetiniyorlardı: Çünkü, Franklar kadar
sosyalist insan olmaktan uzaklaşamamışlardı. Onun için, İslâm, Hristiyan,
zamanın her medeniyeti o tek aşınmamış insan kollektif aksiyon üretici
gücünü kullanıyordu. Haçlılar İznik'i kuşattıkları gün, Bizans Türkleri
müslümanlığa karşı gönderdi: "İznik'in güneyinde Ascanius gölü uzanıyordu.
İmparator Alexis bu göle, ordusu içinde bulunan Türk ırkından aylıklı askerleri,
Türkopolları bindirdiği bir asker çıkarma donanması indirdi." (Keza
41 )
KARA AVRUPASI KAPİTALİZME
NEDEN GEÇEMEDİ?
DÜNYADA KAPİTALİZMİ ENGELLEYEN
GİDİŞ
Fakat kapitalizme en önce
girenler, ne Türkler, ne Franklar olabildi. Türkler İslâm medeniyetini
o erişilmez yiğitlikle Bizans'a karşı savunduktan sonra, İstanbul'u zaptader
etmez, Bizans'ı öldüren bütün Devletçilik kastlaşmalarıyla taşlaştılar.
16'ıncı yüzyılda, Batı Kapitalizme hızla girmişken, Kanunî Süleyman Türkiyesi
saraya kadar işlemiş Yahudi "Dolap"çıların katalizörlüğü altında,
dirlik düzenin geniş toplum topraklarını Tefeci-Bezirgân sermaye emrine
verdi (Mukaatalar). Buna mecbur kaldı. Çünkü: "Müslüman İlblerin
zeamet ve timarları, âyan büyüklerine vesair
dirliklere tesarruf eden özellikle bölük halkı
hizmetkârlarına ve azadsız köleleri üzerine alup beraet
eylemişlerdir. İçlerinde âdem vardır ki, beş on zeamet ve timarlar
alup, çoğunun ismi var cismi yok olup ve âdemisi olanların cebe
ve çuşen yerine ve kebe
giydirilüp sefer'i-hümâyûn vaki oldukça bir
iki bin akça harçlık virüp bir semerlû bargir (beygir) ile sefere gönderüp
Zeâmet ve Timâr açıklandığı üzere yağma ve pâyimâl
olmağla." (iç ve dış emniyet güme gitmişti). (Timar ve Zeamet usulünün
bozulmasına dair lâyıha sureti) (Elyazması,
İ. Müz.116, K 52) 17'inci yüzyılda artık Türkiye'de ekonomik bir gelişme,
ölü gözünden yaş beklemekti. Uzak dış ticaret uğruna Sokullu'nun KUZEY
YOLU üzerinde Don-Volga kanalını açma teşebbüsü, bir deli tarafından hançerlenmekle
neticelendi; Humbaracı Ahmet Paşanın Süveyş kanalı ile GÜNEY YOLU üzerinden
Umman ve Hint münasebetlerini geliştirme denemesi (1150 İ. S 1739), İngiltere'de
Kapitalizmin başardığı SOSYAL DEVRİM'le siyasi iktidarı ele geçirdiği zaman
denenmiş, bir "Geç kaldın tatarağası" davranışı olmuştu.
Franklar niçin İngiltere'den
önce Kapitalizme varamadılar? Fransa'nın Ortaçağ Tarihinden birkaç çizgiyi
göz önüne getirelim. 715 yılı: Austrasie Saray Bakanı (Abbasilerin
Bermekî vezirlerinin karşılığı) Pépin d' Heristal ölünce, yerine leud'lerin
(Kralı seçen hür üretmenlerin) oyu ile piç oğul Charles Saray nâzırlığını
ele geçirdi. 732 de: Bu oyla seçilmiş tâze Barbar kralı, Tour'da
(miâdını doldurmuş) mağrip müslümanlarını bozdu; Sakson ve Akitanyalılarla
kumpas kuran Neustrasie'yi ezdi. 741 yılı: Papa Gregoire III, iki
nonce (Papalık elçisi) yolladı; (Bağdat Halifesinin, yakındoğu barbar Meliklerine
gönderdikleri Suftanlık menşuru gibi) Charles'e Consul ve Patrice ünvanını,
Saint-Pierre lâhdinin anahtarlarını ve bir suppliant (sığınma) mektubu
gönderdi. Alttan güreşen Kilise (Ölen Roma Tefeci-Bezirgân medeniyetinin
Ruhu), böylece, muzaffer çıkmış Barbar şefi, mânevi patenti altına sokmuş
ve Medeniyet Krallığına doğru kışkırtmış oluyordu. Netekim, Charle'in oğlu
Bacaksız Pépin, 752 yılı, efendisi olan "Merove Krallarının en
sonuncusunu Manastır zaviyesine kapattı." (M.N. Duruy: Hist. Génér.,
s. 238) Kiliseyi kutsal hapishane gibi kullanan Barbar şefin kendisi de,
sivrilebilmek için, Hristiyan medeniyetinin mânevi hapishanesine girerek,
Papalıkla karşılıklı imtiyazları paylaşmıştı:
"Böylece, iki önemli
devrim yapıldı: Her zaman Kral seçimi yapan ulusların içinde Kilise, seçimle
taban tabana zıt olan Krallığın Tanrısal bir hak olduğu doktrinini beceriyle
icat etti: Tabiî, o hakkın depocusu Kilise idi; ve o (kralı insanüstü)
meşruluğa (kavuşturmanın) karşılığı olarak, kralın yaptığı bağışlar, Papanın
temporel (dünya mülküne dayanan) egemenliğini hazırladı." (N. D.: Keza,
s. 238, 239)
Demek, daha 8 inci yüzyılın
sonlarına doğru Franklar, Tefeci-Bezirgân kefesine sokuluyor, seçimle iktidara
getirilen Kral, bütün Doğu Sultanları gibi, Gökten buyrultulu oluyor,
Firavunlaşıyordu. 800 yılı: "Papa Leon III, Noel yortuları sırasında
(Charlemagne'in) başına Sezarların Tâcını giydirdi." (Keza, 242)...
Bunun üzerine, Barbar toplumda o zamana dek yaşayan ilkel Sosyalist KAN
teşkilâtı, buhurdanlı din törenleriyle eritilmeye girişildi. Kan demokrasisi
yerine Kişi diktatörlüğü kutsallaştırılarak, hür kandaş eşitliği
resmen hiçe sayıldı. Osmanlı örneğinde gördüğümüz gibi, toplumun ortak
mülkiyetinde olan Kamu toprakları, bir sınıf insanın Kişi
mülkiyetine doğru kolayca aşırıldı. Batı Roma medeniyetinin insan yığınlarını
kul köle edip ezen sınıflaştırma silindirini, yâni: "Kişi diktatörlüğü"
sâyesinde kayrılan sınıf egemenliğini, Tarihçi şöyle anlatır:
"Benefice'lerin (Tam
Osmanlı Dirlik Düzenindeki Tımar tipindeki toprakların), yahut gelgeç
olarak concédé (gene Osmanlı deyimiyle: Tefviz)
edilmiş toprakların sahipleri (Osmanlıda ne mülkiyet sahibi, ne tasarruf
sahibi olmayan, basit sosyal adalet memuru, savaş görevlisi: "Sahib'ül
Arz"lar) ve krallık subayları (Dükler, Kontral, Viguier'ler) (Osmanlı:
Serhad beyleri, Beylerbeğileri, Beğleri) vaktiyle Charlemagne'in (Tıpkı
bizim Muhteşem Kanunî Süleyman gibi) mücadele etmiş bulunduğu bir eğginlikle,
hizmetleri ve toprakları için irsîlik (babadan oğula geçme) hakkını gaspediyorlardı.
Kel Charle bu gaasıplığı 877 yılında Kiersey-sur
cise kapitülleriyle (teslim buyrultusu ile) kutsallaştırdı (Consacrer)
ve basit hür insanları ve alleu'(beye aidat ödemeden sahip olunan toprak)
sahiplerini, himaye görmek üzere, kendilerini büyük Benefice'çilere (mâlikâne
beylerine) TAVSİYE (recommande: Ismarlama) ettirmeye mecbur bıraktı.
Aynı zamanda, Kral adaletinden ve vergisinden müstesna tutulmak demek olan
MUAFİYET'ler (İmmunité) çoğaldı (Osmanlıda: Eşraf ve Ayânın, Devlet
yanında halka "Sahip" çıkmaları arttı); öylesine ki, artık kralın otoritesi
ne kudretli olanlarca, ne zaif olanlarca tanınmıyordu." (Keza, 248).
Bu bizim, hâlâ, köylü ve
halkımızın ağadan başkasına oy veremeyişi durumu idi. Bâbil'de o esir yaşamış
İsrailoğulları kanalıyla, Finike, Grek, Roma medeniyetleri içine işleyip
rolünü oynamış bulunan çökkün düşük medeniyetlerin sosyal insan düşmanı
Tefeci-Bezirgan ruhu, şimdi Hristiyan Kilisesi biçiminde Batı Avrupa Barbarları
içine işliyordu. Kilisenin en çok işlediği barbar yığını Fransa'nın Frankları
oldu. Uzayda, başı boş elektronlarla protonların atomlaşmaları, maddeleşmeleri,
billurlaşmaları gibi, önce kör tesadüfe benzeyen, geliştikçe güdücü kanun
durumuna giren etkiler, Avrupa toplumunu, Doğunun binlerce yıldır kurup
kurup, yıktığı gelişime, yeniden ve görülmedik ölçüde sokuyordu. Bu ekonomik
gelişim, Doğudaki'nin tersine, medeniyetçe büsbütün çürütülememiş, kulluğa,
köleliğe kesince boyun eğdirilememiş, Tarihöncesi İlkel Sosyalist gelenek,
göreneklerini, kollektif aksiyon kabiliyet ve teşkilâtını henüz yitirmemiş
taze ve gürbüz insan çoğunluğu içinde oluyordu. Doğu'da, çöle düşmüş bir
sel gibi bir avuç Moğol veya Türk göçebesi medeniyetle soysuzlaşmış
çoğunluk içinde yitip gidiyordu; Batı'da, tersine Grek ve Roma'nın bir
avuç medeniyet seli, büyük barbar yığınlarının cöngülü içinde akıp tükeniyordu.
Barbarın medenî soyguna ve kulluğa alıştırılması Batı'da çok güç oldu:
"987 yılındanberi, Vilain'ler
(kötü, çirkin, ayak takımı kişiler) Normandiya'da (Fransa'nın en son barbar
akınlarına uğramış semtinde, H.K) ayaklanmışlardı. Derebeğilik aşırıca
güçlüydü, kılıçtan geçirildiler, Ama, Beğler (henüz kendileri de barbarlıktan
sıyrılamamış şefler) birbirleriyle savaşa tutuldukça, şehir güdücüleri,
surları ardında sahiplerinin çokluğundan cesaret ve cür'et buldular: 1067
yılı Mans şehri, beğine karşı silâha sarıldı. Bu, 11'inci ve 12'inci yüzyıl
boyu bütün Avrupada gözüken o Komunal hareketin başlangıcı oldu. Fransa
kuzeyinde ve Hollanda’da, (gene en barbar kalmış Avrupa'da, H.K.) bir çok
şehirler Mans'ın yaptığı gibi, beğlerinden, piskoposlarından, yahut lâik
kontlarından Komün Karta'ları koparttılar. Bu Karta'lar, şehirde oturanlara
mal ve kişi emniyetini, şehirde oturan: Mâjistra, belediye başkanı ve jüri
(halk mahkemesi üyesi) ile echevin (Belediye üyesi) gibi kişilere, bir
normal adalet yetkisini (juridiction) sağlıyordu. Alışıldığı üzere, komünlerde
isyanla elde edilen imtiyazlar, Burjuva şehirlerinde Kral Konsesyon'u (ihsan'ı
şahâne) yoluyla kazanıldı. Loire'ın kuzeyinde, kentlerden çoğu, Roma İmparatorluğu
zamanında edindikleri Belediye teşkilâtlarını muhafaza etmiş yahut yeniden
canlandırmışlardı. Bu çeşitli nedenler yüzünden, o imtiyazlarla sağladıkları
emniyetin gölgesinde yavaş yavaş bir burjuva sınıfı teşekkül edip, sanayi
ve ticaret yoluyla zenginleşti, kudretli loncalar meydana getirdi, üniversiteleri
doldurdu, zenginlikle birlikte bilimi, ve hele kanunlar bilimini elde etti:
Burjuvalar, bezirgân olarak Saint Louis tarafından Kral şûrâsı'na çağırılacaklardır;
kanunkoyucu (legiste) olarak, krallarımızın Derebeğiliğe karşı mücadelelerini
güdeceklerdir; burjuva olarak, Dilber Philippe'in Etat, generaux'larına
girecekler ve o zaman krallığın içinde bir "ordre" (düzenli sınıf olan)
le tiers-etat'yı (papazlar ve beyler dışında üçüncü sınıfı) teşkil edeceklerdir...
Şehir ahalisinin bu ilerleyişleri, köy ahalisi için de bir ilerleme getirdi.
Daha 12'inci yüzyılda, serflerin (toprakbentlerin) adalet önünde tanıklık
edebilmeleri kabul edilmişti ve Papalar serflerin hürriyetlerini talep
etmişlerdi. Gene, azatlılaşmaların sayısı gittikçe artıyordu; çünkü beğler,
topraklar üzerinde "Başkaları için çalışıyorum diyerek çalışmayı ihmâl
eden" serfler yerine çalışan hür insanlar bulunursa daha kazançlı çıkacaklarını
anlamaya başlamışlardı. Burjuvalar, Vilenler, serfler, Roma hukukunda kendilerine
kudretli bir yardımcı buldular Krallar, iktidarları çıkarına bu hukukun
etüd edilmesini teşvik ediyorlardı; Roma hukukunun gidiş noktası, tabiî
equité (adaletli denge) ve kamu yararlılığı olduğundan, lejistlerin Ortaçağdaki
iki büyük kulluktan: Toprağa ve İnsana kul olmaktan azad kalma yollarını
işlemelerine elveriyordu. 13'üncü yüzyılda, Millî Hukuk ile Derebeği hukuku
arasında, Fransa için ancak 1789 yılı sona erecek olan o sağır savaş başladı.
(Keza, 289, 290)
Savaş neden o kadar "sağır"
ve uzun oldu? Tabiî, yalnız Ekite'i "Roma Hukuku"nun pek ince elenip
pek sık dokunmasından değil.
HAÇLILARDAN
SONRA: DİN DEREBEYLİĞİ VE SERFLEŞME
Tarihin anlattığına göre,
Batının Burjuvalaşma gidişi hep HAÇLILAR Seferinin sonucunda, demek Haçlılar
Seferinde çıktı:
"Karolenjiyen İmparatorluğu'nun
düşüşünden beri üç olay görüldü: Derebeyliğin yerleşip kökleşmesi, İtalya'ya
egemen olmak uğruna Papa ile İmparatorluğun güreşi, en sonra Haçlılar Seferi.
Şu üç olaydan bir başka dördüncü olay türedi: Hür insanlar sınıfının teşekkülü."
(Keza, 285)
Bu dört olay arasında karşılıklı
münasebeti; tarihsel, sosyal ve ekonomik bakımdan ele almalıdır. Karolenjiyen
İmparatorluğu'nun yıkılışı klâsik tarihte; öteki siyasî olayları ardından
getirmiş görünüyor. Oysa, yıkılış neden olmuştur? Charlamagne Avrupasının
Barbar gelenekli olmasından. Kilise, Frank barbarları içine tepeden
inme medeniyetinin münasebetlerini kondurdu. Ama, Frankların yığınları,
henüz Yukarı Barbarlık münasebetlerine bile tam erişmemişlerdir. Çin Medeniyetinde
Ts'in, Akdeniz medeniyetinde İskender, Uzak - Yakın Doğu medeniyetleri
arasında Atilâ, Cengiz, Timur ölür ölmez, nasıl kurdukları Evrensel İmparatorluklar
birden yıkılmışlarsa, tıpkı öyle Charlemange ölünce, İmparatorluğun yıkılışı
önüne geçilmez olmuştur. Batı Avrupa'nın Akdenizle estüerli ırmak boylarında
en elverişli yerlere Tefeci - Bezirgân sermaye üslenmiştir. Barbar şef
Charlemange güneyde İslam medeniyetini, doğuda Cermen barbarlığını durdurunca,
Kilise Tefeci-Bezirgân Roma Medeniyetinin Sezar'larını diriltmek istemiştir.
Ötede sosyal yapı, Orta Barbarlığın KAN ve Aşiret örgütlerini yitirmediğinden,
baba ölünce, İmparatorluk kendiliğinden çocuklar arasında üleşilmiştir.
Kimse İmparatorluğun kurtulması için kılını kıpırdatmamıştır. Demek Karolenjiyen
İmparatorluğunun yıkılışı, bir tesadüf veya aksilik değil, tarihsel ve
ekonomik temelleri belirli bir sosyal hadise, bir Barbarlık olayıdır. Doğu'da,
antika medeniyetin baskısı üstün geldiği zaman, İmparatorluğun veya Devletin
bütünlüğü adına baba oğulu, kardeş kardeşi canavarca öldürmüştür: Osman
Gazi, ilk ağızda amcası Dündar'ı okla vurmasaydı, belki Osmanlılık kurulmazdı;
Osmanlı padişahları, tahta çıkar çıkmaz bütün öz kardeşlerini boğdurmuşlardır.
Charlemagne zamanının Frankları, Tefeci-Bezirgân medeniyetin (Kilisenin)
o kadar derin etkisi altına girememişler demektir.
O yüzden, halkın seçimi
ile iktidara gelmiş olan ilkel sosyalist kral, kilise oyunuyla irsî (Bil'irs
vel istihkak!) medeniyet kralı kesilebilmek, için, fethedilen toprakları
birer politika silâhı gibi kullandı. Kiliseye toprakların bir bölümünü
adak etti: Bu, kilisenin bağışladığı göksel kutsallığa karşı hakettiği
ücreti âhirette aramayıp, bu dünyada en yersel biçimde, toprak maddesiyle
peşin ödetmesi idi. Kral, toprakların öbür parçasını silâh arkadaşlarına
Dirlik (benéfice) olarak dağıttı: Bu da, Barbar şövalyelerin, savaş
zamanı içlerinden birine tanıdıkları yüksek otoriteye, barış zamanı dahi
göz yumabilmeleri için, ağızlarına sokulan sus payı oldu... İmparator ölünce
herkes, Din veya dünya beylerinden herbiri kendi yönünden, üzerine oturduğu
toprağın şartsız, kayıtsız sahibi kesilmek istedi. Bunun için kimse kimseye
bir bağlılık ve tapu (vasallık) hakkı borçlu kalmayacaktı. Ve diyalektiğin
şu üç haddi ard arda fışkırdı: I-TEZ: Papalıkla İmparatorluk arasında
zıtlık; (çünkü Kilise, artık yalnız mânevi otorite değil, Büyük Toprak
Beyi durumundaydı; 2- ANTİTEZ: Krallarla derebeğiler arasında zıtlık
(Çünkü küçük barbar şefler, Dük, Kont; Baron ve Vigueier'ler Doğu Krallıklarında
olduğu kadar kişiliklerini yitirmemişlerdi); 3 - SENTEZ: İç zıtlıkları
dış zıtlıklara çevirmek (Haçlılar Seferi).
Toplum üst sınıflarının birbirlerine
düştükleri ve kendilerine halk tabakaları içinde ister istemez müttefik
aradıkları bu uçsuz, bucaksız çatışma ve çarpışmalar sırasında, sonsuz
politik, sosyal ve ekonomik çatlaklar belirdi. Alt sınıflar o çatlaklar
arasından kendi çalışma, geçim ve insanlık hakları uğruna birer
soluk alma deliği buldular. Kara Avrupası'nda Haçlılar Seferi'nin hızlandırdığı
gelişme, Kilise ile Tefeci-Bezirgân sermayenin kuvvetlenmesi oldu. Kilise;
Dince faizin haram olması sayesinde, büyük topraklara sahip çıktı:
"Kilise faiz almayı yasak
etmişti; ama zaruretten kurtulmak için kendi mülkünü satmayı yasak etmemişti;
gene, belirli bir süre için, yahut yeniden ödeme yapılıncaya kadar, parasını
kiralayanın o mülkte garantisini bulması, ve hattâ o mülke tasarruf edilirken,
paradan yararlanıldığı gibi mülkten de yararlanılması yasak edilmemişti...
Kilisenin kendisi veya kiliseye ait komunalar ve pis Corpora'lar (dinî
heyetler), Haçlılar Seferi sırasında bundan büyük faydalar elde ettiler.
O, sözde "Ölü El"lerin tasarrufuna pek büyük bir millî servet bölümü bu
sayede geçti. O çapta ipotekler gizli kalamayacağı için, yahudiler bu yolda
tefeciliğe gireşemedilerdi. Faiz yasağı olmasaydı, Kilise ve Manastırlar,
hiç bir vakit bu kadar zenginleşemezlerdi." (V G. Büsch: Theoretischpratische
Darstellung der Hanglung etc. s.155ten K M. Das Kapital.)
Haçlılar Seferi'nin alt
yığınlara getirdiği şey, Tarihsel Devrim sonunda görülen barbar toprak
düzeninin, yâni köylü üretmenlere düşen izafî hürriyetin, Batı topraklarında
(Sosyal Devrime varamayan) aceleleşmesi oldu. Bu durum, Roma'nın son günlerinde
köleleri "Colon" adıyla serfe yakın bir küçük üretmen yapmıştı;
Haçlılar zamanında serfleri daha azatlı köylü yaptı.
"Ortaçağın son yüzyıllarında
yavaş ve derin sosyal devrimler kâydedildi.,Onlardan birisi, serflerin
azadlanmalarıdır. Gene şurası kaydedilmelidir ki, bu aracılık devriminden
önce, Ortaçağın göbeğinde, hattâ Merovanjiyenler zamanında dahi azadlamalar
olmuştu... Dinî gerekçelerle hürriyetlerini elde eden serfler görüldü:
sahipleri ezeli cennet nimetlerini hesaba katarak bunu yapmışlardı. Öylelerinden
birisi, 10'uncu yüzyılda şunu söylüyordu: "Efendimiz tanrının, köle azad
edenleri günahlarından azad edeceği ve bunu telâfi etmek üzere azadlayanlara
gelecekte tanrısal bağışlar yapacağı kanısıyla ben, serflerimden Darem
adlı erkeği ve Pergo adlı kadını hürriyete kavuşturuyorum..." ve babacan
adamcağızın daha azad etmediği belki elli kadar serfi vardı. Ama, beğler
yalnız "Günahlarından azad olmak" için ve sırf insaniyet olsun diye serflerini
azad etmiyorlardı: Aynı zamanda çok daha maddeye dayanır derin ekonomi
sebepleriyle bu işi yaptılar. Serfliği ilkin yumuşatıp, sonra ortadan kaldıran
başlıca sebep işeli yokluğu idi. Ziraatte işeli daima eksikti 12'inci yüzyılda
nüfus sayısı o kadar küçük ve kır ülkesi öylesine büyüktü ki, toprağın
hiç bir gerçek ve muhakkak değeri kalmıyordu. Fon (toprak mal, zemin) hiçti;
hep olan onu işleyecek insandı. Onun için, insanı alıkoymak gerekti. Serfin
büyük bir değeri vardı. Beğin serf için ödediği paha, hürriyeti oldu. Nitekim
azadlık Kartalarında Kolon'un çiftliği bırakıp gitmemesi şartı yazılıydı.
Beğ, verdiği Hürriyet Kartası ile "Tailable et corveable á mercie" (insafına
kalmış salgı ve angarya) serfini "Frank" (hür) bir insan, fiks aidat
ödeyen bir "tenancier" haline getirirken, kötü bir iş anlaşması yapmışa
benzer. Ama, iş bunun tersidir. İşeli yokluğu ve ebediyen ekin ekilmemesi
ile her şeyi kaybetme tehdidi altında kalan beğ, azad edince, ne olursa
olsun gereken işelini ve toprağın ekimini sağlıyor hattâ arttırıyor: Hür
bir insanın bir serften daha çok çalıştığını, rençberin ağır vergilerden
çok keyfi vergilerden korktuğunu ve sınırlı aidatların sınırsız aidatlardan
daha çok gelir sağladığını bilmiyor mu? İşte onun için serfler, kendi hürriyetleriyle
birlikte, bazan ektikleri toprağın, üzerinde derebeyi şatosunun ağır gölgesi
yükselen toprağın da hürriyetini elde ettiler... Başka sebepler de oldu,
"Hareket bir yol başlayınca, hürriyet hürriyeti doğurmak zorunda kaldı",
çünkü; serf kalmış olanlar, eski serflik arkadaşlarının "Zenginleştiklerini"
göre göre, sahiplerinden ısrarla hürriyetlerini istiyorlardı ve efendiler,
toprağı ekip biçenleri kaybetme korkusuyla serflerin dileklerini reddetmek
cesaretini göstermiyordu." (P. Brizon: Histoi, du TRAVAİLLE et des
travailleurs, s. 264-266, Bruxelles,1926)
İslâmlıkta da, köle azad
etmek bir ibadetti. Bu "ibadet" köleliği kaldırmadı. Serfliği din gerçeklerinin
kaldırmadığı üzerine söylenenler doğrudur. Engels haklı olarak şunları
yazar:
"Antika köleliğin gittikçe
gerileyip sönüşünde Hristiyanlık mutlak surette mâsumdur. Hristiyanlık
Roma imparatorluğunda yüzyıllar boyu hep köle kullandı; Romadan sonra,
Hristiyanların köle ticareti yapmalarını hiç bir vakit engellemedi." (F:E.:
L'Origine etc., s. 192). "Metbu beğin, köylüye ait toprağı kendi kütüğüne
geçirip, sonra köylüye ancak kayd'ı hayatla işletip yararlanmak üzere verişini
(Marx gibi Treve'de doğmuş Marsilya papası) Salvien "Dinsizlik" olarak
ilân etmişti; ama serf usulü o zaman bu zamandır, köylüye karşı genel olarak
Kilisece kullanıldı." (Keza, s.198)
Batı Roma medeniyetinin
sonlarına doğru köle'nin hür küçük üretmenliğe doğru serfleşmesine
Engels'çe ilk sebep Latifundia'ların (geniş çiftlik üretiminin)
kapanması üzerine, oralarda çalışan kölelerin işsiz kalmaları yüzünden
bir çeşit aylâk işeli çokluğudur. Bu ekonomik sebebin ardında yatan
sosyal ve tarihsel sebepler vardır. Çünkü, yalnız köle "fazlalığı, kölelerin
hürleşmelerine yetseydi, Kadim Yunanistan'da Ispartalılar'ın ikide bir
"fazla" köleleri kılıçtan geçirmek adetlerine yer kalmaz; köleler hür bırakılıverirdi.
Latifundia'lar niçin işleyip dururken kapanmışlardı? Roma medeniyetinin
bir yanda iç zıdlıklarla bunalması, öte yandan iç çekişmelerin getirdiği
cılızlık üzerine artan dış barbar akınları yüzünden cihan pazarının
gittikçe tıkanmasıdır... Batı Ortaçağı'nın sonlarına doğru kölenin serfleşmesine
Brizon'ca birinci sebep, - Roma sonundakinin tersine - : Çalıştırılacak
aylak işeli yokluğudur; ikinci sebep: Köle veya serflerin hür
çalışınca daha verimli olduklarını, beylerin fark etmeleridir. Birincisi:
Eğer hür işçi köle işçiden daha verimli idiyse, bunu 6 bin yıl hiç bir
medeni beyin göremeyip de, ancak Avrupa Ortaçağı sonundaki barbar beylerin
farketmiş bulunmaları tesadüf müdür? İnsanların farketmelerine kalsa: Ortaçağdan
beşyüz yıl sonra, Güney Amerika'nın büyük modern Latifundia sahipleri,
zenci köleliğin kaldırılmasını daha kârlı bulan kuzeyli kapitalistlere
karşı kanlı savaşları göze almazlardı. Ortaçağ sonunda köleliğin kendiliğindenmişce
erimeye başlamasında maddî ekonomik temel şartı, şüphesiz: 6 bin
yıldır gittikçe artan işin verimliliğidir. İkincisi: Ortaçağ sonunda işeli
kıtlığı neden ortaya çıkmıştır? Nüfus azalmasından mı? Böyle bir istatistik
yok. Engels'in belirttiği gibi, Haçlı Seferleri'nin aşırı kanamalarına
bile Avrupa rahatça katlanmıştır. Ortaçağ sonunda işeli kıtlığı:
İnsan nüfusunun mutlak rakamca azalmasından değil, izafi
nüfus azlığından, yâni başkası hesabına çalışacak insanlarin eskisi
kadar bol olmayışından ileri gelebilir. Bu azalışın sosyal ve tarihsel
sebepleri iki bölüktür: 1– Papalık-İmpâratorluk, Krallar-Derebeğiler arasında,
barbar geleneklerine bağlı çatışmalar; 2- Haçlı Seferleri gibi yarı-barbar
geleneklerine bağlı kargaşalıklar... efendilerin amansız baskılarını gevşetmiş,
kölelerin kaçıp kurtulma yollarını çoğaltmıştir... bu olumsuz yöndür. Olumlu
yön: Avrupa nüfusunu teşkil eden barbar insanın, kendi toprağını kendisi
işleyen hür küçük üretmen ekonomisini yaratmış bulunmasıdır. "Franc-tenancier"
sözünde bile: "FRANC"ın iki karşılığından birisi "Hür" demekse,
öbürü: Cermen barbarlarının bir kolu olan "Frank"tır..: Görüyoruz;
bütün yolların Roma'ya çıktığı gibi, Batı'da kölelerin hürriyete doğru
gidişlerinde, - temel ekonomik sebeplerde sonra gelen, - bütün
izahlar BARBARLIĞI, ilkel SOSYALİZM'i açıklıyor.
DOĞU - BATI ORTAÇAĞLARININ
FARKI
"Serf hürleşir hürleşmez,
bail á cens yahut acensemet yoluyla bir çeşit mal sahibi
haline geliyordu... "Bail â cens" ne bir kiralama, ne bir çiftlik tutma
idi; şartlı bir satıştı: Bey, toprağını köylüye bırakıyordu, ama toprak
mülkiyetini bırakmıyordu, çünkü fiksin, ebedî ve hattâ yüzyıllar boyu kullanılsa
da yürürlükten kalkmaz (imprescriptible) bir irad hakkı beğe düşüyordu;
köylü bu irattan hiç bir vakit sıyrılamıyordu. Aynen veya nakden ödenir
olan bu ebedî irad bölünmez kalırdı." (P.B.: Hisd, du Travail etc.,
s. 267).
Bu anlatılan durum: Bizim
Osmanlı Dirlik düzenindeki çiftçi-reâyâ'nın tipik durumudur. Toprağın
"Rakabası" (mülkiyeti) değil, "Tasarrufu" (İşletilip yararlanılması:
Possesion'u, Usurfrit'si) köylünündür. Brizon: "Şu Ortaçağın mülkiyeti
acayip bir mülkiyet" (Keza, 267) diyor. "Ortaçağ ve kadim düzenin
hukuku ve mülkiyeti kadar karışık hiç bir şey yok" (Keza, 268) diyor.
Oysa ortada ne acayiplik, ne karışıklık vardır. Barbarlıktan medeniyete
geçiş nerede varsa, orada bu çeşit ara münasebeti şekilleri vardır.
Brizon şunu yazarken haklıdır:
"Censive toprağın iki
mülkiyet sahibi vardır Antika kabile, klan aile, komunanın kollektif mülkiyeti
ile günümüzün fertçi mülkiyeti onun içine girer." (Keza) Bütün mesele,
Tarihöncesindeki İlkel Sosyalist toplum mülkiyetini, gerek modern,
gerek kadim medeniyetlerdeki fert mülkiyeti ile karıştırmamakta
toplanır. Barbarların medeniyetleşmeleri, kollektif mülkiyetin fertçileşmesi
ile atbaşı gider. Barbar, esir ettiği insanı bile, öldürmezse, kendi ailesinden
biri haline sokar. Zaptettiği yerlerin köylülerini, medeniyetin kölesi
de olsalar, insan yerine kor. Ona Toprağın mülkiyet hakkını veremezse
bile (ki, Barbar hiç kimseye, kendi kendisine de bu hakkı veremez ilkin),
tasarruf hakkını hemen hiç karşılıksız verir. İslâmlıkta Arapların,
Selçuk ve Osmanlı Devletlerinde Türklerin, Batı Avrupa'da Cermenlerin,
sonra Normanların ve ilh. ve ilh. yaptıkları budur. Tarihte Devrim yapacak
barbarlık kaldıkça, bu değişmez genel kural kanunlaşmış ve saat gibi düzenlice
işlemiştir. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu ile Frank İmparatorluğu arasında
hiç mi fark yoktur? Vardır. Osmanlı Çiftçi'si ile Frank Tenancier'si
toprak münasebetleri bakımından birbirlerinin tıpkısıdırlar. Tarihsel gelişim
bakımından bambaşkadırlar. Osmanlı Mirî topraklarıyla, Frank censiv
toprakları: Mülkiyeti ayrı, tasarrufu ayrı olmak bakımından birbirlerinin
tıpkısınadırlar. Mülkiyeti elinde tutanlar bakımından bambaşkadırlar.
"Bir censive (Mirî) toprağın
Tenancier'si (Çiftçi-reâyâsı), o kadar az biricik ve tüm mülk sahibidir
ki, bey çok defa toprak üzerindeki satın alma hakkını muhafaza eder ve
köylünün "Toprağı kilise kişisine yahut imtiyazlı kimselere bırakmasını"
yasaklar; maksadı, öyle kimselere bırakılırsa toprağın iki asil mülk sahibi
olması gerekeceğinden, ebedî iradı kim vurduya götürtmemektedir. Ama, tenancier
censi ve toprağın asil olmayan birisine, bir ayaktakımına (poturier) satmakta
haklıdır, yeterki satın alan iradı ve "lods et ventes"leri (intikal ve
tapu haklarını, rüsumünü) beye ödesin. Bu "Lods et ventes" denen şeyler,
bugün tesçil sırasında ödenen intikal vergilerine karşılık düşer; 1789’dan
önce bu haklar, ebediyen "directe" yahut censive hakkına sahip olan ilkel
mal sahiplerinin miraslarına ödenirdi." (P.B.: Keza, 268).
Osmanlı dirlik düzeninde:
Çiftçi öldü ve çift "inhilâl" etti mi, toprak, onu yeniden işlemeye ehil
olana teslim eden "Sahib'ül arz" bir TAPU HAKKI alırdı. Frankların "Lods
et ventes"i budur: Demek, toprak münasebetlerinin ÖZÜ Osmanlılarda
da, Franklarda da birdir; yalnız ŞEKİL'ler başkadır. Osmanlı topraklarının
mülkiyeti kişi olarak hiç kimsenin değil, doğrudan doğruya Müslüman
Topluluğunundur, "Beytül mâli müslimîndir". Franklarda, fethedilen
toprakları Kilise ile Beyler paylaşmışlardır; toprağın mülkiyeti kişi olarak
beğlerin olur. Onun için, Osmanlılıkta irat, rüsum ve haklar, hiç değilse
ilk İslâmlığın Şeriati temiz ve üstün tutulduğu sürece Müslümanların Malevine
ödenir. Franklarda, hiç değilse Charlemagne'ın ölümünden sonra, köylünün
başında bey kim ise ona ödenir. Charlemagne zamanında bu işin, tıpkı bizim
Dirlik düzenimize benzediği gerçektir.
Fark nereden gelmiştir?
Barbarlıkla Medeniyet arasındaki münasebetlerin Yakındoğu'da başka, Batı
Avrupa'da başka oluşundan. Krallaşan barbar şeflerin, bir türlü Doğu'daki
kadar insanüstüleşememelerinden, firavunlaşamamalarından, nemrutlaşamamalarından.
Doğu'da da pek çok Charlemagne'lar
türedi, battı. İslâm Papalığı Hilâfetti. Tavaifül-mülük içinde İmparatorluk
derecesinde büyüyenlerle halifeler arasında ihtilâflar çıktı. Kurulan Şahlıklarla
derebeğiler arasında çatışmalar oldu. Fakat, bunlar, Batı'daki kadar evrensel
ve dramatik bitmek tükenmez bir savaş durumuyla birbirlerini yedikleri
vakit bile, halka soluk aldırmamakta "sözü ayağa düşürmemek"te kusur etmediler.
Cengiz'in torunları kızınca, Bağdat Halifesini (İslâmcıl Papayı) öyle bir
toz etti ki, ölüsü, dirisi bulunamadı. Osmanlı Devleti, İmparatorluk durumuna
erer ermez, Mısırdaki Halife taslağını elense edip, Hilâfet hırkasını kendi
sırtına geçirdi; İlk Sümer Kenti'nin İşhakkusu, Akkadlar'ın Nemrudu, Kıptların
Firavunu kadar "Allahın yer yüzündeki gölgesi" (Zıllülahüfil Arz)
kesildi. Küçük, büyük derebeğilerin buldukları en büyük fırsata örnek:
Aksak Timur'un Anadolu'da Yıldırım Beyazı'ı esir kafesine sokuşu sırasında
belirdi. Kısa bir "Fetret" (anarşi) devri çok sürmedi: Kirişçi Mehmet
bütün kardeşlerini öldürerek, şeyh Bedrettin'leri çırılçıplak asarak Anadolu
Derebeğiliğini temizledi. Batı'da Kiliseler, ulusun ortak malı topraklar
üzerine oturarak büyük arazi sahibi iseler, Doğu'da vakıflar, aynı toprak
hırsızlığının ilk şeriate rağmen din perdesi altında yapılışıydı: Müslümanların
malevine ait millet toprakları, "vakıf" biçiminde kitabına uydurularak,
özel kişi mülkiyetine aşırıldı. Ancak Mirî toprağın vakıfı "İmam"ın (Devlet
Başkanının) ömrüyle mukayetti: Sonra gelen Padişah, vakıf edilmiş mirî
toprağı dilerse geri alabilirdi. Bütün bir milletin üstünde bir tek kişi
Allahlaştırılmıştı. Yeryüzünün en cahil, en hebenneka
kişisi iktidara tırmandırıldığı gün, çevresinde yüzükoyun yerlere kapaklanmış
kul tayfasına çizmelerini bol boy yalattırabilirdi. Bâbil çağından beri
Doğu insanlığı böyle tâlim ettirilmişti.
Neden? Çünkü, Doğu'da (Doğru+Yiğit+Eşit)
İlb ruhlu KAN şefleri kolayca ve Naimâ'nın anlattığı kadar fatal
bir çabuklukla tasfiye edilebiliyorlardı. Halk çoğunluğu, Kandaşlık
münasebetlerini binlerce yıldır yitirmişti. İnsan haysiyetiyle büyüğüne
kafa tutmuş her türlü örneğin yerini "neme lâzımcı" sürü içgüdüsü
almıştı. Altlı üstlü herkes yalnız kulluğa, köleliğe yatkındı. Beş
altı bin yıldır "Tekerrür" eden en soysuz medeniyet baskıları Doğu'nun
Kan şefini, kemiklerini kıra kıra: Eşitlik ve hürlükten uzak, yalancı
ve korkak alayına çevirmişti. Küçük üretimin kabuğu içine kaplumbağa tabiîliği
ile büzülmüş çalışkan halk: Gökten yağacak her âfeti secdeye kapanarak,
şükür ve hamdederek karşılamaktan başka yol ve düşünce ve davranış bilmiyordu.
Tekmil Doğu ülkeleri üzerinde, (TRT'nin hâlâ hergün sabahtan akşama dek
dinlettiği): "Bulunmaz derdime, çare... Ah! Ah! Bulunmaz" şarkısı esrar
kabağı gibi tüttürülmüştü. Milletlerin zekâsına, ruhuna bin yıllık afyon
mâcunu kültürle karışık: "Re'sül Hikme" (Us ve Felsefenin başı) KORKUDUR
parolası olarak sindirilmişti... Batı'da... Medeniyet, İnsanı bu kerte
çamura çevirmek başarısını gösteremedi, göstermek için vakit ve ortam bulamadı.
İlkel Sosyalizmin barbar gelenek ve görenekleri Batı'da Doğu'daki kadar
kökten kazınamadı Köleliğe, Serfliğe düşen insanlar bile, Doğu'da da olduğu
gibi, (morfinomanın öldürücü zehire düşkünlüğünü andıran o hergün tanığı
olduğumuz rezil tiryakilikle), kulluklarını efendilerinden daha titizce
savunmak alçaklığına bir türlü katlanamadılar. Papalar, Krallar, Derebeğiler,
Haçlılar kargaşalığı dinmedi. O sarsıntılarla gevşemiş; parçalanmış, inmelenmiş
efendilikten yakasını sıyıran serf, başını alıp kaçacak yer buldu. Bu hava
içinde Kapitalin anlattığı önsermaye gelişimi hızlandı. Dince haram olan
para ticareti sayesinde "Manastır, hakiki kredi kurumu" oldu. 13'üncü
yüzyıl Normandiyasında (en son barbar akını gören ülkede) arazi iradı sayesinde
manastırlar "Ziraat Bankaları" haline geldiler. Kudüs'te (1128 yılı)
kurulup, Yalın kılınçlı (Porte-glaive) şövalyelere (1237 yılı) katılarak
Prusya'yı fetheden Tueton tarikatı, İslâvlara "İncil'i Şeriften ziyade
Ticaretle Sarraflığı öğretti." (Daskan.) Templier'ler (1118 yılı kurulan
askeri Temple tarikatı mücevher ve para deposu oldu: Papalara, Prenslere,
para ödünç vererek, bir çeşit haznedarlık etti. Bezirgân sermaye 13'üncü
yüzyıla kadar yalnız (çerçi, şayakçı, baharatçı gibi) ticaret, panayırcılık,
deniz ticaretçiliği yapıyordu. Ondan sonra, barbarlığın az çok hürleştirdiği
küçük, dağınık, mevsim oyuncağı üretmenleri sömürmek üzere tefeciliğe girişti:
İtalya'da Calimasia'lar, Hollanda'da Lombard'lar, Şampanya'da uluslararası
sarraflar belirdi.13'üncü yüzyılda, deniz ticareti Burges'ten Anvers'e
kaydı: Orada, ailelere mahsus hisse senetli şirketler kurdu. Kara Avrupası
Roma'nın yoluna girmişti bile.
Batı'da, herkesin vicdanına
kadar casusunu sokan Firavun Devletçiliği her şeye egemen olamadığı için,
küçük üretmenler kendilerini savunmak üzere köy Komuna'larını, kaçak
serfler estüer boylarında kuvvetlenen İmtiyazlı şehirlerini, beylere
karşı çıkarabildiler; krallarla birleşip, derebeğilere karşı kuvvet olabildiler.
Devletlûların kudretlerine karşı bir insan hakkı bulunduğunu devlete kabul
ettirdiler. Kapitalizm öncesindeki burjuva sınıfının temsil ettiği bu ekomik
ve sosyal güç, yeryüzünde yeni bir çığır açtı. İngiltere'de Magna Karta'lar,
Fransa'da (Tiers-Etat'yı burjuvaları da içine alan) Etatgénérauxlar,
beğenmediğimiz Derebeği kabuğu altında, müstebit tek kişi diktatörlüğüne
karşı hür ve eşit yaşamaya alışkın Kan şeflerinin direncinden kaynak
aldı. Bugün, hiç kimse, Modern demokrasinin Magna Karta ile başlayıp, Tiers-Etat
ile iktidara gelen hareket sayesinde gerçekleştiğini inkâr edemez. Batı
Ortaçağının bütün ondan önceki Medeniyetler-arası Tarihsel Devrimlerden
sonra girilmiş ortaçağlardan farkı şudur. Hareketli hayvansal Akdeniz
Medeniyeti'nden gelerek, estüerli coğrafya üretici güçleri ortamında,
tamamıyla medenileşmeye hiç bir zaman Doğu kadar erişememiş (soysuzlaşamamış)
olan toplum, ardı arası kesilmez barbar akınları yüzünden boyuna
tâze Tarih ve İnsan üretici güçleriyle aşılanmıştır.
İlk kültür; onunla uğraşacak
boş vakitleri olan Tapınak rahiplerinin işiydi. Ortaçağda da bu
böyle oldu:
"Ortaçağ tümüyle barbarlıktan
çıktı. Herşeye yeniden başlamak için, eski medeniyeti, eski felsefeyi,
eski siyaseti, eski hukuku, "table rase" yaptı (tahtadan sildi). Onun varlığı
silinmiş eski dünyadan aldığı miras, yalnız Hıristiyanlıkla, bir de, antika
medeniyetlerini yitirmiş bulunan yarı yıkık bir kaç şehirdi. Bunun sonucu
olarak, ondan önceki gelişim konaklarında olduğu gibi, papazlar kültürü
tekellerine geçirdiler ve böylelikle kültürün kendisi de bir teoloji (ilâhiyat)
karakteri aldı. Bütün öteki bilimler gibi siyaset ve adliyecilik (jürisprüdans)
de papazların elinde basit ilâhiyat dalları haline geldi ve hepsi ilâhiyatta
geçer prensiplere göre incelendi. Kilisenin nasları
aynı zamanda siyaset aksiyonları (mütearifeler) haline geldi ve İncilin
fıkraları bütün mahkemeler önünde kanun gücünü kazandı. Hattâ, bir bağımsız
adliyeciler sınıfı şekilleştiği zaman bile, adliyecilik uzun süre gene
ilâhiyatın vasiliği altında kaldı. Her türlü zihin faaliyeti içinde ilâhiyatın
böylesine egemen oluşu, aynı zamanda Kilisenin genel sentez ve derebeği
egemenliğinin kutsal tasvibi demek olan durumundan çıkma kaçınılmaz bir
sonuçtu.
"Demek, derebeğiliğe
karşı ve hele Kiliseye karşı yürütülecek her türlü sosyal ve politik devrimci
doktrinler, aynı zamanda ve özellikle ilâhiyat hérésie'leri (İ'tizâl, dalalet,
sapıtma) olmaya mecburdu. Dolayısıyla da, varolan sosyal kurumİarın kılına
dokunmak için, o kurumların kutsal karakterini üstlerinden çekip kaldırmak
gerekiyordu... Derebeğiliğe karşı açılan muhalefet bütün ortaçağ boyunca
sürüp gitti. Bu muhalefet, çevre şartlarına göre, kimi mistik biçimde,
kimi açık sapıtma biçiminde, kimi silâhlı isyan biçiminde ifadesini buldu.
Mistik biçime gelince, 16'ıncı yüzyıl reformcularının ne kadar mistik etki
altında kaldıkları bilinmemektedir. Munzer (Alman köylü ayaklanmaları Şefi)
de mistiğe çok şey borçludur. Sapıtmalar, ya Alp sürü otlatıcılarının (Pâtres)
yaşadıkları babahanca cemaat hayatlarına (patriyarkal komunotelerine) kadar
sokulabilmiş derebeğiliğe karşı gösterdikleri tepkinin ifadesidirler (vaudois'lar
gibi); ya Şehirlerin derebeğiliğe karşı muhalefetlerinin ifadesidirler
(Albigenis, Arnold Brescia, vb. gibi); yahut basit köylü isyanlarıdırlar
(John Ball, la Jacquerie, vb. gibi)." (Fr: Engels: La Guerre des Paysans
en Allemagne, s. 54-56, Paris,1929)
"Köylülerle Plebienlerde
doğan emellerin doğrudan doğruya ifadelendirilişini temsil eden ve daima
bir isyanla bağlı bulunan sapıtma bambaşka idi. Gerçi o da, burjuva sapıtmasının
Papazlar, Papalık, İlkel Kilise kuruluşu üzerine belirttiği bütün dileklerini
benimsiyordu; ama bu dileklerin çok ötelerine de aşıyordu. O, ilkel hristiyan
cemaatlerinde (komünotelerinde) egemen olan eşitliğin, din cemaatinde olduğu
kadar sivil toplumda da yeniden kurulmasını istiyordu. İnsanların, tanrı
önünde eşit bulundukları ilkesinden, sivil eşitlik, ve hattâ kısmen de,
sosyal eşitlik sonucunu çıkarıyordu: Mâdemki Allah önünde eşitiz, neden
siyasette ve toplumda eşit olmayalım, diyordu. Asilzadelikle köylülerin,
patriçilerin (eşrafın) imtiyazlı burjuvalarının ve pleblerin eşitliği,
derebeği salgılarının, âidatların, vergilerin, imtiyazların ve her ne olursa
olsun en haykırtıcı sosyal eşitsizliklerin ortadan kaldırılması: az çok
netlikle ortaya konulmuş bulunan ve ilkel hristiyan doktrininden ister
istemez çıkagelmiş sayılan dilekler bunlardı... Plebler, o zaman, resmi
toplumun büsbütün dışında kalmış biricik sınıfı teşkil ediyorlardı. Onlar,
hem derebeği toplumunun hem burjuva toplumunun dışında idiler. Onların
ne imtiyazları, ne mülkiyetleri, hattâ ne de köylüler ve küçük buruvalar
gibi, ağır mükellefiyetler yüklenmiş de olsa bir malları vardı. Onlar her
bakımdan mal ve mülksûz, hak ve hukuksuzdular: Varoluş Şartları onları,
kendilerini tamamıyla bilmezlikten gelen resmi kurumlarla hiç bir vakit
doğrudan doğruya temasa geçirtmiyordu. Onlar, derebeğici ve loncacı burjuva
toplumunun darmadağınıklığına canlı semboldüler, ve aynı zamanda modern
burjuva toplumunun ilk müjdecileri (prekürsörleri: Önde koşarları) idiler.
"Plebler bölüğünün, daha
o zamandan beri, hiç değilse hayalce, henüz doğmak üzere bulunan burjuva
toplumunu aştığı hâlde, nasıl derebeğiliğe ve patriçiliğe karşı güreşmekle
yetinemediğini bu durum açıklar Mutlak olarak hiç bir şeye sahip bulunmayan
pleb bölüğünün daha o zaman, sınıf kurumları yerine yaslanmış bütün toplum
şekillerinde ortak kurumları ve kavrayışları nasıl mesele yaptığının gene
bu durum açıklar. İlkel Hristiyanlığın Mehdi bekleyen (chiliastique) hülyaları
bu bakımdan mükemmel bir bitiştirici sunuyordu. Ama böyle, içinde yaşanılan
zamanı yarıp geçerek, gelecek üzerine önseziler (takaddümler) yapmak, hem
yaman, hem fantastik bir karakter taşıyabilirdi; ve ilk pratik gerçekleştirme
teşebbüsüne daha kalkışır kalkışmaz, zamâne şartlarının dayattığı sıkışık
sınırlar içine yeniden tekerlenip düşmek zorunda kalırdı. Müphem hıristiyanlık
eşitliği, olsa olsa en çok, kanun önünde eşitliğe dökülebilirdi; her türlü
otoritenin ortadan kaldırılması: Halk tarafından seçilmiş cumhuriyetçi
hükümet anayasasına varabilirdi. Sosyalizmin hayalce önsezisi, modern burjuva
toplumunun bir önsezisi oldu." (Fr. E. Keza 56-59)
Fakat İLKEL hristiyanlık
eşitliğinin Batı'da toplumsallaşması, İLKEL SOSYALİZM'in geleneğindendi.
DOĞU - BATI TARİKATLARININ
FARKI
Batı Ortaçağı ile sonrasının
Hristiyan muhalefeti demek olan tarikatlar üzerine söylenebilecek
her şey, kimi ayrıntılarına dek, Yakındoğu İslâm Ortaçağlarında bol bol
geçti. Mekke patriçilerinin (Kureyşîlerin) elebaşısı Ebu Süfyan
dölünü ve parayla müslüman olmuş sınıfdaşlarını, gene para ve kalleşlikle
iktidara geçirtenlere "Hariciyye" denildi: Bunlar, Peygamberin ilkel
sosyalist prensiplerini dürüstçe güdecek olan "Osman'ı ve Ali'yi
sevenler mümin değildir!" parolası ile Emeviye Saltanatını kurdular.
Görünüşte "Zalim Hâkim üzerine katl ile huruç" (İsyan)
taraflısıdırlar. Ama, "Mümin"i (inanmışı) anlayışları gibi,
"Huruç"u uygulayışları da müslümanlıkta İlkel sosyalizm geleneklerini
kökünden yolmağa vardı. Onlara karşı, Ali'ye: "Sen tanrısın" (Ent el
ilâhı) diyen, (Yunan tanrılar babası Zeus'a benzetirce) gök
gürlemesini Ali'nin sesi bilen, bir gün Ali yeryüzüne inince bütün
"Haramları mübah" kılacak diye Hristiyanlıktaki Mehdî’yi
bekleyen Şiîlik çıktı; Orta Asya göçebelerinin meşreplerine
uygun bir İran Irak halk muhalefeti kurdu. İslâmlık çeyrek yüzyılını doldurmadan,
bu iki zıt kutup doktrinden birincisi; Firavun ve Nemrut çağından kalma
Doğu devletçiliği ile, kimin arabasına binerse onun türküsünü çağırarak,
kurulmuş iktidarı ebedîleştirdi; ikincisi, İslâm Medeniyeti bata
çıka giderken, ikide bir Orta Asya'dan "Zuhur" edip sızmış
barbar etkileri altında, resmî iktidara karşı bitmez tükenmez muhalefet
biçimlerini fışkırtıp ebedileştirdi. İktidar: Açık "Zahirî"
doktrinlere (Derebeğileştirilmiş sözde "Şeriat"e) tutunarak kelleler
uçurdu. Muhalefet: zorbalık önünde ister istemez "Batınî"
(Karında, gizli) doktrinler karanlığına sığındı.
İslâmlıkta, resmî Firavun
devletçiliklerinin karşısına çıkmış hemen bütün muhalefetler, Orta Asya
Türklerinin ayak izleri üstünde yürüdü. Batınîliğin ilk kurucusu
Ebû Müslüm (Ölümü 137 h., 755 d.) Horasanlı, göçebe Türklerin
ilkel islâm akidelerini Rönesansa uğrattı. Halife yaptığı Abbâsi Süffah
ölüp, kardeşi "Ebû Câfer Mansûr'un tahta çıkışı üzerine 137 yılı gadren
katl edilmiştir" (Kamus.). Ondan sonra, hemen her yüzyılda yeni
biçimlere girmiş aynı muhalefet, maddî yahut mânevî bir isyan doktrini
ortaya çıkardı. Aslında, Arap barbarlığı, daha peygamberin ashabı sağ iken
başlamış olan taassuba karşı Kadiriye
tarikatı ile çıktı: Mâbed'i Cühanî
(Emevî Abdürmelik bin Mervan'ca 690 yılı öldürüldü): "Tanrı kullarının
işine karışmaz, kötülük buyurmaz" doktrinini öne sürdü. Sapıtma (Dalalet)
sayılan Tarikatların çoğu Kur'anı insan emeği saydılar: "Kur'an hâdistir.
Allah varlıkla yokluğun orta arasıdır." (Beyanül fırak’ud dalle:
Sapık Partilerin Bildirilişi, Köprülü Meh. Kütüphanesi, arapça elyazması,
No. 76). Tarikatler içinde Mutezile:
(kurucusu Vâsıl bin Atânın ölümü: 755) Akıl yeter, irade
seçer diyerek Rasyonalizmi koydu. Cebriyye:
Günah ve isyan kuruntudur, iş hakkın dileğine uygundur, diye determinist
laikliği kurdu. Ondan sonra Cahmiyye:
Kur'an yaratıktır, olaylar cisimle vardır, diyen materyalizmi öne
sürdü. Batıda, böylesine ölümü göze almış hür düşüncenin henüz rüyası
bile görülmemişti. Mehdî beklemek; umutsuz küçük üretmen tepkisiydi
ve Hristiyanlığın binbir âfet ve sosyal politik altüslükle çırpındığı 10'uncu
yüzyılda belirdi: İsa, gökten inip insanlığı bin yıl barışa, bolluğa
ve eşitliğe kavuşturacaktı. Düşüncenin geniş yığınlara yayılması, ancak
Kapitalizmin doğmak üzere bulunduğu 14 ve 15'inci yüzyıllarda oldu. Cuma
ve Teravih namazına, Muhammed'in peygamber gönderildiğine inanmayan, hatiplere
siyah elbiseyi, oruçluya acele iftar etmeyi yasak eden Şıilik, daha
7'inci yüzyılda "Ali kıyametten dirilecek" (Beyan
Fırak)kanısını besliyordu. Doğuda burjuva müjdeciliği
böyleydi.
Hele Doğu plebleriyle küçük
köylülerinin İslâm toplumunda yarattıkları hareketler, inanılmaz ölçüleri
buldu. 9'uncu yüzyılın başında Ahvaz, Faris, Şehrizor, Semerkand'ı kaplayan,
özellikle Türk illerinin tuttuğu Bâbek: 831 yılı; herkese hürriyet,
eşitlik dağıtmaya, herşeyi ortaklaşmayı telkine kalkıştı." (B.N. Kaygusuz:
Şeyh Bedrettin Simaveni, s. 18). Ebû Hasan bin Ahmet Karmıtî:
Karâmıta adıyla 4'üncü Hicret yılında zuhurla... olağanüstü zühd
ve takvâ göstererek herkesi çektikten sonra...
Arap Irak'ında isyan ederek, Basra ve Kûfeyi ele geçirmiş, sonra Mısır
askerini yenerek Dımşık'ı (Şamı) almış, Hicaza gidip Hacer'i Esvedi Kâbe'i
Şerifeden çıkarıp Basra'ya taşıtmıştı." (Kamus'u Alâm, 3616).
Yani, Abbasi halifesi, kendisini tahta çıkaran Ebû Müslüm'ü kalleşçe
öldürdükten 169 yıl sonra; Babeki, 20 yıl tutunduğu "Büzr" kalesinden
ancak kandırılmış göçebe Türk Kaaid Afşin eliyle kovalattıktan ve Ermeni
eliyle yakalatıp getirttiği Bağdat'ta oğlu ile birlikte öldürttükten
193 yıl sonra; emniyete alındığı sanılan Bezirgân dörtyol ağzı Bağdat'ta,
manüfaktür köle-işçilerinin ayaklanması 924'ten 983 yılına kadar, tam 61
yıl hükûmet sürdü. Batı'da böyle bir köle-işçiler devleti görülmemişti.
Manüfaktür biçimine kadar
gelişmiş sanayiine rağmen, çalışanların yarım yüzyılı aşkın iktidar
denemesine rağmen Doğuda bütün inançlar, düşünceler, davranışlar
herhangi bir Sosyal Devrim getiremedi; Tarihsel Devrimleri
üzerine çekmekle yetindi. Çünkü o gelişimlerin mihveri Bağdat, kadim
Bâbil'in yerine kurulmuştu; orada beş altı bin yıldır işleyen Antika Medeniyet
satırı insan üretici gücünü, o kadar göçebe aşılarına rağmen ele
alınmaz bir kıymaya çevirmişti. O soysuzlaşmış yığınlar içinde, Tarihöncesinin
bütün sosyalist gelenek ve görenekleri, (Yiğit+ Eşit+ Doğru) insan
malzemesi çarçabuk bozuluyor, Feleksaf ülkücü Ebû Müslüm, Babek
aslanını Tefeci- Bezirgân artığı tilkilere boğduruyordu. Çin'de, Hint'te
olduğu gibi sinsi medeniyet, züğürt barbarları teker teker süslü ehramının
çıkmaz dehlizleri içine çekiyor, göz kamaştırıcı hazinelerinin zenginlikleriyle
şaşırtıyor, medenî dinlerin esrarıyla uyuşturulduktan sonra, barbarın
erkekliğini çıkartıp, namusunu ve beynini iyice yıkıyordu. Barbarlık
fâtih olarak geldiği zaman, onun ayaklarına kapanıyor, koynuna giriyor,
insanüstü yaratık olduğunu göklere çıkarıyordu. Her iki halde de, barbar,
o havaî fişek çabuk ateş alıcı gönlüyle, medeniyetin medeniyetten
çok savunucusu kesiliyor, barbarlığın bir numaralı düşmanı oluyordu.
Tarih öncesinin hür, eşit, doğru, yiğit ilblerini, gazilerini yetişiren
sosyalist KAN teşkilâtı, Barbar yavaş yavaş avlanırsa medeniyetin
aylıklı askeri olarak baskı cihazına dönüyordu, barbar önüne geçilmez
fâtih gibi heryeri zaptederse, aynı Kan teşkilâtı, ansızın
dona kalıp KAST'laşıyordu. Batı Avrupa'da bu iki prose pek de mümkün
olmadı.
Batı'da; Barbarlık medenîleri
kendi içine çekti, törpülenmeye alıştırdı. Medeniyete çoktan unuttuğu Kandaş
toplumun erdemlerini tattırdı. Kan şefleri hiç bir zaman, son kerteye dek
kişiliklerini yitirmediler, Kan teşkilâtının gelenek ve göreneklerini
savundular. Toplumun tepesine içlerinden biri tırmanıp ta Firavunlaşmak
istediği zaman, ona kafa tuttular. Tefeci-Bezirgânlığın da henüz sıfır
numara çıkarcı ve bencil yapamadığı yığınlar içinde kendilerine
müttefik aradılar. Engels'in anlattığı küçük asiller, o kişiliklerini yitirmemiş,
Kan teşkilatının gelenek ve göreneklerini az çok yaşayan, halk yığınları
ile kaynaşmayı bilen Kan şefleridirler:
"Burada dahi görüyoruz:
Güney Fransa'da olduğu gibi İngiltere'de ve Bohemya'da da, küçük asillerin
en büyük kısmı, şehirlerde, papazlara karşı mücadeleye katıldı ve sapıtma
(delalet) doktrinlerine mürid oldular. Bu hâdise, küçük asillerin şehirlere
bağımlı oluşu, prenslerle ruhani reislere karşı şehirlerle çıkar tesanüdü
gösterişi ile izah olunur; bu hâdiseyi köylülerin savaşında yeniden bulacağız."
(Fr. E.: La Guerre Paysans, s. 56)
Almanya'da Köylüler Savaşı
1525'te oldu. Şaşılacak bir senkronizmle, Türkiye'de de sanki Alman
köylüsüyle sözleşmiş gibi: 1526-1527-1528 yılları Celâlî Ayaklanmaları
oldu. Sebep ve neticeler aşağı yukarı aynı idi. "Anadolu halkı muzayaka
altında idi. Geçimi dayanılmazdı. Hükûmetin zulmüne, mahallî âyânın itisafları,
katılıyordu. Kadılardan, hâkimlerden adalet yerine fazla bir zulüm görüyordu."
(Tarih'i Ebul Faruk,'C. III, S. 288). Fâtih Mehmet'ten (1451) Kanunî Süleyman'a
(1522) kadar geçen 3 çeyrek yüzyıl, Dirlik düzenini, Yıldırım Beyazıt
zamanı gibi yeniden derebeğileştirmişti. Rüşvet mekanizması, mansıp ticareti
yüzünden: "Paşalar azledildikte, Kapularını dağıtmaya mecbur olup, açıkta
kalan levend ve sekban Bölükbaşıları (Şimdiki torunları gibi) maiyetleri
efradile Kapu buluncaya kadar köyden köye misafir olurlar ve kendilerini
ve hayvanlarını köylüye besledirler idi." (Ab. Şeref: "Tarih'i
osmanî, C.II, s. 360). Ayaklananlar henüz silahtan tecrid edilememiş
Türkmen Kan teşkilâtları oldu: Baba Zünnun "Başına Türkmen çapulcularını
toplamış", Veli Halife "Adana'nın dağ tarafında Türkmen aşiretleri
içinde" isyan kopartmıştı. En büyük isyan Hacı Bektaş kuşağından
Kalender Suftan'ınkiydi: "Kalender Sultan'ın maiyetinin seçkin kısmı,
erkânı, ümerası çok defa eski mevkilerini yitirmiş memleket âyanından eski
komutanlardandı. Bunlara dervişin hâli ve şânı hoş gelmiyor, ondan ürküyorlardı.
İbrahim Paşa, işbu zayıf damarı tedbir ve amaç bildi." (Tarih'i Ebul
Faruk, II/292) Çünkü Osmanlı Sadrazamı, yeniçerilerin de katıldığı
Sivas'ın Sahfa meydan muharebesini kaybetmişti... İsyancılar içine casuslarını
soktu. Kalender Sultan, zaten kendi zaferinden kendisi korkmuşça, Osmanlı'yı
kovalayacağına, Zulkadırlılara çekilmişti. Sadrazam iki şey yaptı:
1- "Haksız olarak zaptolunan mülkleri ve görevleri (vazifeleri
maaşları) sahiplerine geri verdi.", Bunun meyvası çabuk toplandı:
İIkin Zulkadir âyânı. Kalender Sultan'dan ayrıldı; 2- "Zulüm
ve gadirleri belli olan komutan ve hâkimleri öldürttü." Bu da halkı
yatıştırdı. Böylece, orduları bozan İsyan, başındaki "Ayan, Erkân, Ümera"nın
ihanetiyle bozuldu. Çünkü, bu baştakiler: Alman küçük asilleri kadar olsun
ilblikten, şövalyelikten nasibi kalmamış, basit satılık KAPl KULLARI
idiler. Firavun devletçiliği, bir tutam otla bütün o develere istediği
hendeği her zaman atlatabilirdi.
Ortaçağ köylü isyanları,
dünyanın hiç bir yerinde başarı kazanmamıştır. Almanya'da da ezildi, Fransa'da
da... Fakat, Doğu'daki kadar iz bırakmadan yok olmadı. Daha başarı kazanacağı
yerlere tohum attı. Engels'in işaret ettiği gibi: "Bu köylü-plebli sapıtması;
derebeğiliğinin kuvsâ haddine vardığı zamanlar,
yâni Albijuvalar zamanı, henüz burjuva sapıtmasından ayırd edilemez bir
hâlde bulunuyordu; 14 ve 15'inci yüzyıllarda, netçe düsturlaştırılmış bir
parti programı biçimine girdi ve burjuva sapıtmasından büsbütün bağımsız
gözüktü. lngiltere'de Wat Tyler isyanının vâizi John Ball böyleydi; Bohemya'da,
Calixtenlerle yanyana bulunan Taboritler böyle oldu. Taboritlerde cumhuriyetçi
eğilim, ilâhiyatçı garnitür altında gözüküyordu artık; bu eğilim,15'inci
yüzyıl sonu ile 16'ıncı yüzyıl başında Almanya'nın pleb mümessilleri tarafından
mükemmelleştirildi. Bu biçim sapıtmalara kendi kendilerini kamçılayıcılar,
Lolardlar, vb. gibi mistik tarikatlerin taassubu katılıyordu; bunlar, gerici
devirlerde, devrimci gelenekleri etraflarına yayıyorlardı." (Fr. E.
G. Pa. s. 57)
Doğu'da bu olmadı.
DOĞU - BATI GELİŞİM
ZITLIKLARI
Her medeniyet, toplumu sınıflara
böldüğü gün İNSANI UNUTTU. Üst sınıf insan, alt sınıfların da kendisi gibi
insan olduklarını aklına getirmedi. Bu durum, insanı hiç bir hayvanda görülmedik
derecede hem yüksek hem alçak yaptı. Bereket medeniyetin "Nurlu İstikbal"i
ile gözleri kamaşmayan barbar yığınları, Sümer medeniyetinden beri kopardıkları
kıyametlerle (Tarihsel Devrimlerle), ikide bir o rezil çemberi kırıp insanı
insana hâtırlattı. Buna rağmen, yıkılan antika medeniyet leşleri Yakın
ve Uzak Doğu toprakları altına girdikleri vakit bile, ruhlarını yeryüzünde
bıraktılar. Ruhların karakteristiği Tapınaklardı. Ölülerin Doğu toprakları
üstündeki medeniyet gübresi, ister istemez kokuşuk bir miyasma idi. Bu
miyasma içinde kök salan her toplumda insan çarçabuk yumrulaşıp unutuldu.
Gerçi Doğu'da da insan iki ayak üstünde dolaştığı için şekilce gene öteki
hayvanlardan farklı görünüyordu. Ama tam Kur'ân'ı Kerim'in dediği gibi,
herşeye, hattâ kendi kaderine bile: "Kör ve sağır kalıp aklını kullanmayan
Şereddevvâb: Yürüyenlerin en şer budalâsı" bir ele alınmaz kusmuk yığın
ortaya çıktı.
Doğu'da İNSANI UNUTMA :
Hâl "Şeref" bile sayılan bir mârifet ve kural olmaktan bir türlü
çıkamadı. İnsanı unutanlara "Eşraf" denildi. Batıda, tersine, kolay
kolay İNSAN UNUTULAMADI. Normal Kapitalizm buna çok çalıştı: Sosyal
Devrim çığırı ile bir yol başına topladığı demokrasi "cin"lerini, en kanlı
kasitlerine rağmen dağıtamadı. Emperyalizm çağında sürü sürü faşizmleri
denedi. Tutturamadı. Doğu'yla Batı'nın bu kesin farkı neden ileri geldi?
Doğu neden kendi başına kalsa, belki bin yıllar yılı daha insanı
unutacaktı da, Batı medeniyeti, Kapitalizm çağındaki bütün çabalarına rağmen,
Sosyal Devrim geleneğini, İlkel Sosyalizm geleneğinden kaldırıp,
Modern Sosyalizm gerçekliği üzerine oturttu? Çünkü, ekonomik sebeplerden
başka Doğu'da İIkel Sosyalizm, köklerinden kazındığı halde, Batı'da bir
türlü kazınamadı ve Kapitalizm doğabilmek için o İlkel Sosyalizm geleneklerine
tutunmak zorunda kaldı.
Gerek Yakın gerek Uzak Doğu'da,
Hint, Çin, Akdeniz antika medeniyetlerinde barbar akınları ne kadar büyük
olurlarsa olsunlar, eski medeniyetlerin kalabalık toplulukları ve
üstün etkileri ağır bastı; Yunan medeniyeti kadar orijinal yaratışlar
bile, meş'um ve mukadder bir cehenneme düşmüşçe eriyip Nemrutluğun ve Firavunluğun
paslı kalıbı içine döküldü. Gelen barbar, medeniyet sürüleri ortasında
azınlıkta kalıyordu. Batı'da, bunun tam tersi gerçekleşti: Roma medeniyeti
kadar kan kurutucu bir teşkilâtlı zorbalık düzeni bile, en yobazca ve en
hoyratça işlediği Fransa'da dahi, ancak ince bir kabuk kadar azınlıkta
kalan insanı tamamıyla kul köle edebildi. Batı'da, Kapitalizm ve Sosyal
Devrim atı alıp Üsküdar'ı geçinceye kadar, hiç bir Kral, yahut İmparator,
en kıtıpiyoz Tavaifülmüluk
tipi Doğu komutanı, hattâ bir çavuş, bir temditli
er kadar olsun, bütün çevre insanlarını, yüzde yüz kul köle, yüzde yüz
uşak, kişiliksiz uyruk yapamadı. Yapmak istemedi değil. Hattâ, Sosyal Devrim
ilk başarısını insanlığa sunduktan sonra bile epeyce yaptı. Ama, iş işten
geçmiş, Sosyal Devrim bir yol keşfedilmişti.14'üncü Louis'ler, Abdülhamit'ler
Rıza Şah Pehlevi'ler: İnsanlık Tarihi içinde kaç yıllık yer tutabildiler?
Ve hepsi de, kendilerini en kuvvetli sandıkları gün, hiçe indiler. İnsanlık,
altı yedi bin yıl önce, Irak'ın güney bucağında ilk Sümer Kentinde unutulmaya
başlandı ve bir daha hatırlanmamak için elden gelen yapıldı. İnsan, gene
öyle, kendisi de farkına varmaksızın, kuzeyin puslu bir çorak adasında,
İngiltere’de bulunuverdi.
Batı'ya sık sık ılgar
eden ve her vakit, her yerde çoğunluğu teşkil eden barbarların, doğrudan
doğruya veya dolaylı olarak etkiledikleri Roma'nın köleleri önce Kolonlaştılar;
sonra kolonlar serfleştiler. Serfler, barbar toplumun İIkel Sosyalist
gelenek ve görenekleri ortasındaki sosyal ve ekonomik şartlardan yararlanarak
izâfi bir toprak mülkiyetine ve hürriyetine, toprağa ömür boyu olsun tasarruf
etme hakkına kavuştular. Bu topraklar üstünde, kendi hesaplarına çalıştıkça,
ülkenin dirlik ve düzenliğini, toprağın çalışanını adaletli kanadı altına
alan tâze barbarlara kavuştular. Serf ülkücü yiğit ve azla yetinen beğe
verdiği rödövanstan (aidattan) arttırabildiği parayla kendi toprakbentliğini
satın alabildi: Affranchissement (Kurtuluş) mümkün oldu. Elbet,
bu imkânın içinde, rönesansa uğramış ziraatin nispeten gelişkin ekonomisi
maddî temeldi. Yalnız, o ekonomik rönesans için dahi, önce bir barbar akınının
medeniyet kankıranını toplum içinde ameliyat yapması gerekti. Doğu'da böyle
bir gelişme çarçabuk derebeğileşmeyle hiçe indiriliyordu. Batıda, barbar
şefler, henüz şövalyeliklerini tümüyle yitirmeden önce, Tefeci-Bezirgân
etkilerin ve Kilisenin kışkırtmasıyla, Haçlılar Seferi çıkmazına düşürüldüler.
Patlak veren kargaşalık, serflerin "Hote" sıfatiyle kişi mülkü edinmelerine
kapı açtı; mülk edinemezlerse, toprak köleliğinden kaçıp, kuzey Almanya
estüerlerinde, (ilk Roma Plebleri, Mekke Müslimleri gibi) bezirgânlaştırdıkları
Hansee adlı kentlere sığındılar. Bütün bir köy halkı, kurtuluşunu sağladığı
vakit "Hür Komunalar" doğdu. Azadlılar, bezirgân kentlere kaçışıp,
yerleştikçe "imtiyazlı şehirler" ortaya çıktı. Bu köy ve şehirlerde
güçleşmiş insanlar, (burçlu) "Burjuva" denilen kapitalistin prototipi
(ön örneği) oldular. Ekonomik silâhlarla sosyal bağımsızlıklarını bir yol
elde eden yeni sınıflar unutulmuş insan durumuna bir daha sokulmak istendikleri
vakit, direndiler. Kur'anın buyurduğu uyanıklığı gösterip, gözlerini, kulaklarını
ve akıllarını kullanmayı bildiler: "Hayr'ı üd Devvâb" oldular. Doğu Firavunluğunda
böyle bir sınıf insan, doğmadan boğulur ve boğulduğunu bile ağıza alanın
kellesi uçurulurdu.
Batı'da, burjuvaların ve
Sosyal Devrimin gelişmesine engeller çıkarılmadı mı? Kilise, bütün Tanrısal
heybetiyle, Nemrudluğun ölmez hortlağıydı. En ince görünüşlü kaba yobazlık
yollarından toplumun ruhuna olanca afyonu ve esrarı şırınga ediyordu. Kilisenin
en çok etkilediği Frank barbarlarının başına Sezar'ın külâhı geçirilmişti.
Ama Antika Tefeci-Bezirgân amaç ve araçlarına göre medenileştirilen, soysuzlaştırılan
barbar yığınları, Akdeniz'e kıyı düşen Güney Avrupa'dan kuzeye doğru çıkıldıkça
seyreliyorlardı. Önce Roma'nın maddî, sonra Kilisenin mânevî baskısını
en çok duyan ülke, bugünkü coğrafya deyimiyle, İtalya ve İspanya'dan sonra
Fransa oldu. Roma medeniyeti "Galya" dediği ülkenin barbar insanlarını
Tefeci-Bezirgân medeniyetinin top ateşiyle hayli hırpaladı. O hazırlanmış
zemin üstüne, ölen Roma'nın "Ruh'u Habis"i Kilise geldi, daha sinsice sokuldu.
Tarih öncesinin gerçek seçimle gelmiş sosyalist şefleri olan "Barbar
Krallar"a insanı unutturmak için elinden geleni yaptı; kalleşlikle
zorbalığın, şerefsizlikle gaddarlığın KARMA kırması olan irsî "Medeniyet
Kralları"nı sahneye çıkarttı. Zavallı "Krallar": İnsanı unutacağım,
derken, kendi insanlıklarını unutup bunadıkça daha az yıpranmış saray Bakanlarına
yerlerini bıraktılar. Bağdat'ta, Bermekî adlı barbar şefleri kendi milletine
karşı kullanmak için yükseltip, işi biter bitmez kahpece öldürtmenin ününü
Binbir Gece Masalları'nda edebiyâtlaştıran Harunerreşid (776-809) vardı.
Paris'te oyun tersine oynandı: Frankların Bermekîleri Bodur Pepinler, Merove
Krallarını Manastıra kapattılar; tahta çıkan Büyük Charlemagne, Bizansa
karşı, Harunerreşitle temasa geçecek kadar barbarlığını inkâr etti. Onun
patenti altında tepeden inme getirilen yapma sınıflaşma, Kilisenin elaltından
barbar krallar arasında kışkırttığı rekabetler, iç ve dış kısır savaşlar,
"Nortman" (Kuzey adamı) barbarların akınını zarurîleştirdi. Norman
barbar aşısı Fransa'yı bile geride bıraktı. Medeniyet, daha barbar insanlara
ve daha bezirgânlığa elverişli coğrafya üretici güçlerine doğru, güneyden
kuzeye göçüp ilerledi. Fransa'da "Emniyetsiz" bölge olmuştu. Ren,
Elbe, Weser ırmaklarının estüerleri üzerinde Kuzey Almanya'nın Hansa
Bezirgân kentleri teşkilâtlandı; Flaman sanayii gelişti. Genişleyen
ticaret daha büyük emniyet istediği için şirketler kurularak büyük sermaye
temerküzü başladı. Doğu'da iki kişinin bir araya gelemediği, gelse ilk
işleri birbirlerini kazıklamak olduğu bir sırada, Batıda insanların sermayelerini
birleştirme cesaretleri, ilkin aile ölçüsünde bile olsa, gene Tarih öncesi
sosyal gelenek ve göreneklerinin orada henüz diri kalabildiğini gösterdi:
Bu gidiş, daha o zaman yeni sentezine: Kapitalizme varamaz mıydı? Beklemek
gerekti. Kara Avrupası'nın egemen münasebetleri bir hayli derebeğileşmişti.
Bunu bize iki olay belgeledi; 1 - Herezi (Sapıtma)lerin kılıçtan geçirilmesi,
2 - Etats-Généraux'ların (Ortaçağ Millet Meclislerinin) boğulması. Bu iki
cinayet de Kara Avrupasın'da, Doğu'nun ağzını sulandıracak bir itsellikle
(sinizmle) başarıldı.
KARA
AVRUPA'DA "SAPITMA" KATLİAMLARI VE GERİLEYİŞ
Haçlılar Seferi iki zıt
kutbun sentezi idi: 1 - Tefeci - Bezirgân sermaye, 2 - Barbar İlkel Sosyalizmi...
Haçlılar Seferinin sonuçları, her ülkede bu iki kutbun, barbarlıkla medeniyetin
karşılıklı münasebetine göre değişti. Örneğin, İtalya'da ağır basan sonuç
Tefeci-Bezirgân sermaye lehine oldu. Çünkü barbar aşısına en az uğrayan
yer İtalya idi. İtalyan bezirgân kentlerinde Birinci Rönesans çiçeklendi.
Bu üretim temelinden yoksun bir gelişmeydi. Kadim Fenike medeniyetinin
daha sönükçe ve çok az orijinal bir tekerrürü oldu. Makyavelizme ve Burjuvalar
çağına zemin hazırlamakla kaldı. Daha İkinci Haçlılar Seferi bile:
"İtalyan yarımadasında
dahi manzarayı değiştirdi: Artık büyük derebeğilik kalmamıştı; küçük beylerle,
Cumhuriyet halinde teşkilâtlanmış şehirlerden karma bir düzen doğdu. Cumhuriyet
Senatoları (Credenza), çeşitli sayıda (Milano'da 12, Cenevizde 6, Floransa'da
4) Konsülleri Genel Kurulları (Parlement) vardı. Bu siyasî rejim Roma'ya
kadar sokuldu: Orada, Arnaldo de Brescia, Papa İnnocent II'yi kovdu. (1141)"
(M. V Duruy: Histoire Universelle, s. 272, Paris,1891)
Bu gelişme, hür yaşamaya
alışmış, halk meclisiyle idareyi tabiî gören barbarlığın, taşlaşmış antika
Roma medeniyetini, beşiğinde bile ne kadar etkileyebildiğini gösterir.
Bu gelişmenin temelinde nasıl çimçiy Tefeci-Bezirgân çıkarının yattığına
örnek Dördüncü Haçlılar oldu. Papa İnnocent III, güya coşkun ve Kutsal
Müslümanlık düşmanı idi. İlk Haçlıları Filistin'de toz eden Türklere ve
Selahattin Eyyübî atlılarına karşı, en az onlar kadar Tarih öncesi yiğitlik
gelenek ve göreneklerini yaşayan Kuzey Fransa'daki bozulmamış barbar beğlerinden
bir Haçlılar kolu yola çıkarıldı. Hrıstiyan Venedik ne yaptı?
"Haçlılar, Venedikten
gemi istediler. İsteği yapan elçiler heyetinde, bu seferin Tarihini yazacak
olan Geoffroy de Villehardouin de vardı. Venedik, Haçlılara, önce sağlam
parayla navlun bedelini ödetti; sonra, Macaristan Kralına ait olan Zara
müstahkem mevkiini, kendisi için, Haçlıların zaptetmelerini istedi. Böylece,
iIk defa din konusundan yüz çevirtilmiş bulunan Haçlı Seferi, ikinci defa,
tahtından kovulmuş Rum İmparatorunun oğlu Alexis tarafından Din konusu
dışına ayartıldı: Alexis'ye göre, sözde Kudüs'ûn anahtarları İstanbul'da
idi. Haçlılar, Alexis'yi Tahta çıkarmaya gittiler; derken, o koca Başkenti
anarşiye kurban olmuş görünce, zorbazuyla İstanbul'a girdiler ve bütün
İmparatorluğu aralarında paylaştılar." (M. V. Duruy: Keza, S. 280)
Bu "Çingene çalar, Kürt
oynar." Din gayretlerinde, Fransız Derebeğiliği bütün rekorları kırdı.
Maksat "İmansızları imana getirmek" değil miydi? Müslüman din düşmanlarını
nasıl olsa göz görmüyordu; gönül de katlanırdı. Bizans da epey yabancı
sayılırdı: Ya din düşmanları içimizde ise? O zaman, müslümandan önce o
sapık hristiyanları temizlemeliydi... Türkiye'nin Mardin Kentinden Manés
(215-276) adlı kişinin doktrinine göre: Varlık, hayırla şer gibi zıtların
katışımı idi. İsa'dan önce 660-583 yılları, Med'ler içinde Zerdüşt bu doktrini
kurmuştu. Manés (yahut Maniş) o ilkel diyalektik görüşü, sekiz yüzyıl kadar
sonra vaiz etti: Varlık, biri aslında iyi olan (Allah veya Işık), ötekisi
aslında kötü olan (Şeytan veya Karanlık)'tan derleşikti. Maneş'ten sekiz
yüzyıl sonra ise, Güney Fransa, Yakındoğunun batmış Antika medeniyetini
diriltmeye uğratırken, bu manişeizm doktrinini de diriltmişti. Sen misin
bu dünyada hem iyi, hem kötü vardır, diyen? İşte Mukaddes Papalık buna
kızdı! Aslında, Güney Fransızların gözleri açıldıkça, Kilisenin geliri
azalacaktı... Gene o zamanlar, bir Fransa yok, iki Fransa vardı: Kuzeydekiler,
Norman barbar aşısı yemiş oil dilini konuşuyorlardı; Güneydekiler,
Akdeniz Tefeci-Bezirgân gelişimiyle çiçeklenmiş oc dilini konuşuyorlardı.
Yarı barbar Kuzeyliler, en kolay başarılacak plaçka ve zafer arıyorlardı.
Haçlılar Seferi ne güne duruyor?
"Çeşitli ırkların karışımı
olan Güney Fransa ahalisi içinde "le manicheisme" (Manes doktrini)ni andıran
ve öz-akideci (Ortodoks) Hristiyanlıktan uzaklaşan din kanaatlerinin biçimlenmesi
yayıldı. Bu sapmışlara Albililer (Albigeois) denildi. (Merkezleri Albi
idi). Bunlar, Saint Bernard'ı bile yuhalıyarak karşılıyorlardı. Ortalığa
salgın yapmasından ürken Papa İnnocent III, bu sapıklar yuvasına adımını
atmaya azmetti. Lega'sı (Papa elçisi) keşiş Pierre de Castelnau'yu, Toulouse'un
(Albi'yi içine alan ilin) kontu Raimond VI'ya gönderdi: Keşiş, sapıklıkların
ülkeden sürülüp atılmalarında direndi; ama birşey elde edemedi. Aforoz
edilen Raimond tehditler savurdu (1207): Şövalyelerinden birisi, Lega'yı
izleyip, Rhone geçidinde boğazladı. Bunun üzerine Gîteaux keşişleri, hemen
bir imha Haçlılar Seferi yapılmasını vaizettiler. Verilmiş induljanslar
(Günahları afettirecek belgeler: Barbar bununla savaşa kışkırtılıyor),
Kudüs gezisi için ne ise aynı olduğundan, uğranılacak tehlike ise ondan
(Müslümanla boğuşmaktan) daha az ve elde edilecek kâr çok daha muhakkak
göründüğünden, herkes, cümbur cemaat Albi üzerine ılgar etti. (Bütün Din
ve Dünya derebeğileri, Din düşmanlarını bırakıp, Hristiyan dindaşları ve
modern gelişime yol açabilecek Albilileri talan etmeye saldırdılar)
"Külâh kapıcı, koyu softa,
gaddar bir adam olan ve Paris çevresindeki ufacık şatolardan birinin sahibi
bulunan Simon de Monfort başa geçti: Savaş acımak bilmez oldu. Bezier'de
oturanlardan 15 bin kişi, heryerde bununla orantılı insan, koyun gibi boğazlandı.
Latran Konsil (Papazlar Meclisi) Toulouse kontunun kesim çiftliklerini
(fief) Simon de Monfort'a verdi; Troubadurların (Güney halk şâirlerinin)
"Şen bilim" dedikleri şiir, bunca kanlı yıkıntılar üzerinde artık şakıyamazdı.
Harabelerin ortasına, daima tehdit savuran Engizisyon Mahkemesi yerleştirilip
kökleştirildi. Hür düşünceyi öldürmeye muvaffak olamaksızın, habire, insanları
öldürdü." 1229 yılı: "Haçlılar Seferinin kârı, o sefere yabancı kalmış
bulunan Fransa hanedanına düştü." (Duruy: Keza, s. 284 - 285)
Düşünce ve İnanç yasağı
Fransa'ya da silâh zoruyla sokulmuştu. Toynbee'lerin
Batı medeniyetine kaynak yapmak istedikleri Dindarlık bu Engizisyon gelişimi
oldu. Artık doğu istibdadı Fransa'ya da sokulmuştu: Fransa'daki idareciler
de bol bol Nemrutlaşabilirler, insan zekâsı ve ruhu Firavunca devletçiliğin
köleliğine sokulabilirdi. Eğer, Batı Avrupa: İspanya ve Fransa'dan ibaret
kalsaydı; Hind'in Çin'in Bâbil artığı Tefeci-Bezirgân bütün büyük devletçi
canavarlıkları Avrupa insanlığını da kapıkullarının sömürgesine çevirir
ve Batıda kapitalizmin gelişimi seraplaşırdı. Nerede insanın kendi kafasıyla
düşünme ve hür ruhuyla inanma kımıltısı görüldüyse, oraya din maskeli Kılise
haydutluğu dünya Firavun ve Nemrut taslaklarıyla saldırdı. Albililerle
hemen aynı günler, Arnold de Brescia (doğumu 1100-1110) İtalya'da kurulmuş
Komutanların ve Şehir Demokrasisinin, din beğleri Piskoposlara karşı savunuşlarına
katıldı: Kilisenin dime (öşür) ve gönül rızasıyla verilmiş hediyeler (offrand)
ile yetinmesini, dünya mal ve mülklerini lâik otoritelere bırakmasını vaiz
ediyordu.1139 yılı, Latran Konsülünden Paris'e kaçtı.1151 yılı, sığındığı
Kızılsakal Frederik tarafından Papalığa teslim edilerek, küfre batmış Sapık
diye diri diri yakıldı.
Gene o yıllar, Fransa'nın
Lion şehrinde Pierre'de Vaux (de Valdo) adlı zengin bir tüccar varını yoğunu
fukaraya dağıttı. Kuzey İtalya ile Güney Fransa Kentlerinin çiçeklenmiş
ticaret esnafları ve sanayi burjuvaları, o davranışı Papa'ya ve Kiliseye
karşı bir bağımsızlık hareketi olarak benimsediler. Vodua denilen sâlikler,
Lombardıya'da "Cathars" (temizler), yahut bizim "Abdal" ve "Fukara"lar
gibi "Pauvres d'esprit" (Ruh fukarası), veya "Lion fukarası"
adını aldılar.1176 yılları yapılan vaizler İtalya, Almanya ve Bohemya'ya
kadar yayıldı. Fransa'da köylüler ve hele dokumacılar arasında Voduva teşkilâtlanması
askeri bir mahiyet alınca Papalık kuşkulandı. Vodruva müritlerinden "Parfait"
(Mükemmel) olanlar Komuna halinde bekâr yaşıyorlardı; sade "Disciple"
(Öğrenci: Şâkird)ler evlenip mal sahibi olabilirlerdi. Voduvalara karşı
baskı hiç bir zaman eksik olmadı. Ancak Yüzyıl savaşı sıraları, başlarının
derdine düşen Krallar ve Papalar fazla ileri gidemediler. Kargaşalığı az
önler önlemez, Papa Sixte IV, Voduvalara karşı 1477 yılında Haçlı Seferi
açtı. 1685 yılı bile ortak Fransız ve İtalyan orduları, 3000 Voduvayı öldürüp,
1000 kişiyi, İsa gibi Çarmıha gerdi.
Bu gidişle, Kara Avrupası,
kızılbaşları kuyulara doldurup öldüren Osmanlı İmparatorluğuna dönmüştü
ve İlkel Sosyalizmin halk ruhunda kalmış gelenek ve göreneklerini söndürmüştü.
Gericilik, insanı hatırlatan muhalefeti yenmekle, Fransayı da birkaç yüzyıl
geriletmişti. Düşünce ve inanç baskısı, tarihin hiç bir çağında hiç bir
toplumu affetmiyordu.
ORTAÇAĞ MECLİSLERİNİN
SONUCU
Biliyoruz, Fransa'da Kapitalizmin
zaferi, bir gün Etats-généraux denilen Ortaçağ Millet Meclisi mekanizmasıyla
geldi. Tıpkı: Mal ortaklığı ile kardeşliği vaiz eden "Sapıtma"lar gibi,
Etajenerolar da İlkel Sosyalizm gelenek-göreneklerinin barbarlık
yâdigârlarıydı. Ancak, Kandaş teşkilâtı, medeniyet baskısı altında az çok
soysuzlaştırılmış, Tefeci-Bezirgân toplumun soygunculuğuna isyan ettikçe
ezilip, bozulmuştu. Barbarlar, medeniyetle savaşırlarken, Sosyalist
(yâni mutlak demokrat) Kandaşlar Meclisi'nin görevi, savaş düzeni
yüzünden Kan Şefleri Meclisi'ne aktarılmıştı. Geniş ülkeler fethedilip
de Askerî Kan Şefi Kral olunca, Şefler Meclisi'ni birdenbire öldüremedi.
Hele, krallık şu veya bu sebeple sıkıştıkça, başka tutunacak dalı kalmadığı
zaman, hiç değilse din ve dünya beğlerinin; topluca desteğini sağlamaya
çalıştı. Fransa'da 10 Nisan 1302 yılı, Dilber Philippe'in İngilizleri taklit
ederek "İLK" Etajeneroyu çağırdığı yazılır; buna Franklar'da Kandaşlar
Meclisi'nin "SON"u demek daha doğru olur. Çünkü, artık doğrudan
doğruya şövalye ruhlu Kan şefleri değil: Asâletlilerle Tiers (1- Asil,
2- Din beyinden sonra gelen üçüncü sınıf burjuva) mümessilleri toplantıya
sokuluyordu: Dilber Filip, Pamier Piskoposunu tevkif etmişti. Papa, kendi
ajanlarına dokunulmazlık sağlamak için, Papazı kendi mahkemesinde yargılamak
istedi. Krala "Bulle Ausculta fili" (baba emrindeki çocuğu emre
itaat belgesi) adıyla bir paylama (Remontrance) gönderdi, otoritesini savunan
Filip, Notre-Dame de Pâris'de Meclisi açtı. Pierre Flote, Papa'nın aforoz
tehdidini tahrif ederek; Etajeneroya kralın politikasını tasvip ettirdi.
Az sonra iki haydut; Kralla Papa çabucak anlaştılar; Albilerin katliâmından
ağızları ileri insan kanına alışmıştı. Modern kapitalizme doğru yönelen
gelişin mümessilleri, daha kuzeydeki Ren estüeri çevresine yerleşmiş Flaman
burjuvaları idi. Din ve dünya derebeğilerinin soygununa, keyfi vergilerine
(exaction) karşı ayaklanan Flaman burjuvaları, 1302 yılı Courtrai'de beyleri
yendiler. 1304 yılı Mons-en-Pevélé'de beylere yenildiler. Artık, ciğeri
beş para etmez Kral, Allahlaşabilirdi. Döndü "Boniface'ın anısı altında,
Kutsal Makamın (Papalığın) sadık (tefeci) milis teşkilatı olan ve uçsuz
bucaksız zenginlikleri kralın tamahını kışkırtan Temple tarikatini mahkûm
edecek hükmü Papa Clement V'den aldı. 13 Ekim 1307 sabahı, bütün Fransa’daki
Templier'leri, en ufak direnmelerine yer bırakmaksızın tevkif etti; (Doğudaki
ezeli adalet metoduna uyularak) görülen dâvalarına talimat verildi; .tarikatlılar
canavarca günahlar işlemekle suçlandırıldılar ve yapılan işkence, her zaman
koparttığı itirafları Templierler'den de koparttı. 1308 yılı, Tours'da
toplantıya çağrılan Etajenerolar, suçluların, ölüm cezasına müstehak oldukları
bildirisini yayınladı ve 1309 yılı 54 Templier diri diri ateşte yakıldı.
1314 yılı, Temple'in Ulu Üstadı Jaques Molay, aynı âkibete uğratıldı. 1312'de,
Kralın ısrarıyla Clement (Merhametli) Tarikatı kaldırdı." (Keza) Belki,
Fransa kralları İngiliz Parlementosunu taklid için Etajeneroyu toplamışlardı;
ama, artık Templier mallarına el koymak için işlenen bu son cinayetle krallık,
kendi yavrusunu yiyen Kronos gibi canavarca Firavunlaşmıştı. Bu itsellik,
ileride Millet Meclisi olacak Etajenero'nun ikinci defadır Fransa'da kendi
kendisini inkâr edişi ve istibdadı destekleyişi oldu.
1314 Ağustos Etajenerosu:
Flandr'a karşı kralın istediği tahsisat için açık bono verdiği zaman, bu
iş, vergi almakla millet oyu istemek sayıldı. Oysa, bir yol Firavunlaşan
kral, böl ve güd prensipince, 14'üncü yüzyıl boyu, Fransanın güneyi ile
kuzeyini birbirinden ayırdı. Oil dili konuşanlar, oc dili konuşanlardan
ayrı Etajenero toplayacaktı. Dikkafalı (Le Hutin) Louis X ile birlikte
krallık, bütün barbar kalıntılarını yok etti. Yaman "Bir derebeği irticaı
oldu. Dilber Filipin Bakanları Filip'in Euguerrand ve Marigny, Raoul de
Presle, o gericiliğin kurbanı oldular. Adı, yalnız krallık çiftlikleri
serflerinin para karşılığı azadlanması buyrultusuna karışan Louis X'un
ölümü üzerine (1316), kardeşi Philippe, yeğencesi İsabelle'in zararına
Tacı ele geçirdi ve Etajenero vasıtasıyla: "Fransızların krallığına kadın
halef olamaz." bildirisini yayınlattı. Monarşimiz için bu bildiri temelli
bir kural olarak, hiç münasebeti yokken Loui Salique (Salien Franklarının
Kanunu) diye adlandırıldı." (Duruy: Keza, s. 301)... Ortaçağ Millet
meclisi taslağı, böylece, yalnız Millet geleneklerine tükürmekle ve kendi
kendini inkâr etmekle kalmadı, üçüncü defasında taptığı krallığın hukukuna
da ihanet etti. Böylesine prensipsiz, zorbadan aldığı her işaretle maymun
gibi oynatılan kapıkulu bir Meclisten, Millete hayır beklenebilir miydi?
O, artık kişiliksiz, pis bir kral kuyruğu, yahut zorbalığın taharetbezi
idi. Bu kuyruk, ihanet için yaratılmıştı. İngiltere Parlementosuna özeniyordu.
Ama, kendi gücüyle değil… İngilizler Efendisini Poitier'de esir aldıkları
vakit nasılsa kabardı. Kabarışı intihar oldu:
"Devlet büyüklerinden
çoğu ile birlikte kral esir bulunduğundan, Dauphin (Kralın büyük oğlu:
Veliahd) tarafından toplantıya çağırılan Etajenerolar, sözcüleri olan Tiers-Etat
adına, Bezirgânlar kâhyası (Prevot) Etienne Marcel aracılığı ile dileklerini
dikte ettiler. Sözcüleri şunlardan ibaretti: Tierseta adına Bezirgânlar
Kâhyası Etienne, Marcel, ruhban adına Leon Piskoposu Horoz Robert, asalet
adına Vermandais Beyi Jean de Pecwigny, Herhangi bir ödenek (Subside) verilmesine
muvafakat etmeden önce, başlıca maliye ve adalet hizmetlilerinin azledilip
mahkemeye verilmelerini, üç ordre (zümre) içinden seçilecek Hükûmeti idare
edecek bir Şûrâ'nın kurulmasını istediler. 1357 Etaları daha cesur davrandılar,
herşeyi gözetmek üzere 36 üyeli bir komisyon tâyin ettiler, reformasyonun
büyük buyrultusunu verdiler; bununla, Dofen şu teahhütler altına giriyordu:
Etalar oy vermedikçe hiç bir vergi koymayacak; adliye reformu yapacak;
bundan sonra paraları zûyuflaştırmayacak,
ve ilh." (V D, 311)
Fakat, bu kadarcık bir dileğe
karşı bile gericiler hemen "Dış tehlike" umacısını çıkardılar. Onun
ardında, Etajeneronun burjuvaların İÇERİDE pısırık olmasından başka
bir şey gizlenmiyordu. Fransız bugün bile, İngiliz'in tersine tam Şark
kafası ile şunu yazıyor:
"Muzaffer İngilizlerle
karşı karşıya durulurken siyasî bir reform yapmak, o zamandan beri görüldüğü
gibi, hiç bir vakit kurulu hükûmeti devirmeye dek gitmediği hâlde tehlikeliydi.
Ondan başka Reformlaştırma Buyrultusu, bir kaç zeki saylavın
eseriydi; Fransa'nın ne eseri, ne düşüncesi ve ne de hattâ isteği idi...
Ve Paris, Etaların yapmış bulunduğu şeyi savunup korumak üzere silâhlanmaya
mecbur kaldığı vakit, onun yardımına koşmak için Fransa'da bir tek kol
kalkmadı; Devrim, bir Paris ayaklanmasından ibaret kaldı. Dofen, kendisine
dayatılan mükellefiyetlerden sıyrılmaya kalkışınca, Etienne Marcel Veliahdin
gözleri önünde iki Bakanını, Şampanya ve Normandiya mareşallerini boğazlattı.
Bu zorbalık, zâten Jaque'ların yarattıkları zılgıtlarla şerefsizliğe düşecek
olan halk hareketini itibardan düşürdü. Kendisine destek aramak zorunda
kalan Marcel, (Düşmanla ittifak etmiş bulunan Navarre Kralı) kötü Charles
ile anlaşmaya girdi ve ona Parisi teslim etmeye kalkıştı. Derken bu komployu
eşevin (Belediye mutemedi) Millard keşfedip, Marcel'i öldürdü. Marcel'le
birlikte, Parti de öldü. (1358)" (V. Duruy: Keza, s. 311, 312)
Bu mantık, İngilizler İstanbul'dayken
Kuvayı milliyeciliği "dış tehlike" ile kötüleme idi. Burada "Paris Devrimi"
denilen şey, Bizanstan beri çeşitleri bol bol görülmüş, bizim "Bin bir
kocadan arta kalan biyve'i bâkir" İstanbulumuzda habire "tekerrür" eden
ve kendi kendisini yokedecek şartları kendi eliyle hazırlayan, bilinçsiz,
amaçsız, gerici, kısır bir Osmanlı ayak takımı kargaşalığı, dörtbaşı
mâmur bir Kabakçı Mustafa, yahut Patrona Halil vak'ası idi. Etajenero sonraki
iki yüzyıl, Kralın ayıbını örtecek bir kerahet
peştemalından farksız kalacak; sonra ona bile hacet görülmeyip, yüzyıl
süprüntülüğe atılacaktı. Fransa, halkın sesini bir Meclisle duyurmak için,
3 yüzyıl daha yerinde sayacaktı. Engizisyon adaleti altında "Dünya dönüyor"
diyecek olanı ateşte yakan İtalya ile İspanya'yı ele almayalım. Daha kuzeyde,
daha barbar kalabilmiş Almanya dahi Fransa'dan hallıca olamadı. Haçlılar
Seferi'nin Almanya'da bıraktığı bütün gelişme, Yirminci yüzyıl Naziliğine
çok ilham veren Töton şövalyeliği oldu. Nazilik "Gamalı" kaniçici
idi; Tötonlar "Kamalı" (Porte-glaive) şövalye adlı softalardı.
"Birinci ve ikinci Haçlılar
Seferi aralığında, Bréme ve Lubeck burjuvaları, kutsal toprakta kendi yurttaşları
için, hizmetleri Almanlarca görülen bir "höpitâl" (Konukevi) kurdular.
Kudüs'te herşey dinî ve askerî biçime giriyordu. Bu konuk evi mensupları,
silâhlı bir loncaya; Töton Tarikatına döndüler; tarikat çarçabuk büyük
mal ve mülklere kondu ve Şefleri Frederik II tarafından İmparatorluk Prensi
pâyesine çıkarıldı. 1230 yılı, bir Polonyalı Nâibi (rejanı Tötonları Niemen
ile Vistül ırmakları arasındaki Prusya'lıları (şimdiki Prusyalı Slavları)
hak yoluna getirmekle görevlendirdi. Tötonlar, bir kısım ahaliyi yokederek
ve geri kalanları yendikleri Koenigsberg ve Marienburg kaleleri içine tıkarak
görevlerini yerine getirdiler. Bu "Kamalı: Porte-glaive" şövalyeler, aynı
zamanda, çevre ülkeleri boyundurukladılar. Prusya, Estonya, Litvanya ve
Kurland Töton tarikatı ile birleştikleri vakit, Avrupa Komünyonuna (Ortak
pazarına veya dinine) katıldılar Ve tarikat,15'inci yüzyıla dek, üstün
iktidar rolünü oynadı; daha önceleri barbar ve pâyen (müşrik Tektanrılı
din bilmez) olan o ülkeleri imana getirdiği gibi, 16'ıncı yüzyılda bu papazlar
Beyliğini asrî lâikliğe soktu (sekülarize
etti). Sonra kendisi de bir Beylik olarak Brandenburg seçmenleri sırasına
girdi." (V D.: Keza, s. 3.284)
1410 yılı, Töton'ların iktidarı
Tanneriberg'de yıkıldı. Avusturya'da Kara-şerit (Ruban noir) adlı
döküntüleri kaldı. Burjuvadan şövalye olursa, bu kadar olurdu... Tarihte,
"Olsayla bulsa, bir araya gelse" denilemez. Ama, eğer, İngiltere adası
Batı ucunda bulunmasaydı, Kara Avrupası, belki de Kapitalizme erişemeden,
Hitler'in hâyâl kurduju gibi birkaç bin yıl daha Doğu Firavunluğu'na gömülüp
kalabilirdi. Doğu Firavunluğu'nun rûh'u habisi olan Kilise, o geniş barbar
yığınlarının da neredeyse altından girip, üstünden çıkacaktı. Batı'da da
insan, doğru gördüğünü değil, Efendisinin müsaade ettiğini
düşünen, efendisinin efendisine tapmaktan başka hiç bir inanç taşımaya
hakkı olmayan Şark Devletçiliğine, beyinsiz kapıkulu kesilirdi.
Kara Avrupa’sındaki BARBAR
AŞILARI, ilkin Kapitalizme ulaşamadıysalar bile, yeryüzünün ondan önce
hiç bir yerinde görülmemiş iki büyük sonuç verdi.
BİRİNCİ SONUÇ: ÜMMET
yerine MİLLET billûrlaşması: Bütün Antika medeniyetler, kapladıkları
yerlerin barbar insanlarını öğütüp harman ederek bir tek ÜMMET kılığına
soktular. Tefeci-Bezirgân sermaye münasebetleri ne kadar genişlerse genişlesin,
üretim tabiî küçük hattâ kapalı ekonomiden nasıl kurtulamadıysa, tıpkı
öyle, Ümmet içindeki insanlar da, hangi (Irk-Ulus-Toplum)dan olurlarsa
olsunlar, ilkel yapılarını ve benliklerini (çıkar, dil, gelenek, inanç
çeşnilerini) olduğu gibi yaşamakta devam ederken aynı ortak medeniyetten
olmanın amorf (şekilsiz) yekpâreliğini gösterdiler. Görünüşte bir birlik
vardı; ama bu kimyadaki ayrı ayrı elemanların amalgam halinde bir araya
gelmelerini andırıyordu. Bezirgân medeniyeti bir su idi: Uluslar o suyun
içinde erimiş çeşitli cevherlerdi... Batıda, sürekli barbar akınları: Kendi
coğrafya üretici güçlerinin özel kalıpları içinde yeni barbar birleşimlerini
kurdu: Portekiz-İspanya-Fransa-İtalya-Felemenk-Almanya-İsveç-Norveç-Danimarka-İngiltere
gibi MİLLET'ler doğdu. Gelen kalabalık barbarlar, yerlilerle kaynaşarak,
kimyadaki sentez bileşimi gibi, ayrı ayrı elemanlardan bambaşka terkipler
çıktı. Bu yeni Toplumlar, medeniyet suyunun içinde eriyen barbar tuzlarını
işbâ (doyum) haline geldikten sonra gösterdikleri kristalizasyonlara (billûrlaşma)
benzedi.
İKİNCİ SONUÇ: KAST'lar
yerine sosyal SlNIFLAR billûrlaşması: Bütün Antika medeniyetlerde,
Barbar aşısı geldikçe, kadim medeniyet sürülerinin üzerine Fâtih
olarak çıkmış bir avuç barbar akıncı, medenileşe medenileşe insan kastları
halinde donakaldı. (Hindistan gibi barbar akınlarına çokça kapalı ülkelerde
Kastlar zamanımıza dek sürdü). O zaman, toplum ehramının tepesinden dibine
kadar basamak basamak "El elden üstün, arşa varınca" taşlaşmış bir sınıflar
hiyerarşisi, her türlü sosyal gelişim yollarını tıkadı. Batıda, gelen barbarlar
Orta Barbar yığınları, yerli ahali henüz yeterince medenileşememiş Yukarı
Barbar yığınları idi. Bu iki Tarih öncesi Toplum insanları, birbirlerini
de, aralarına sızmış bir avuç medeni azınlığı da kolayca emdiklerinden
karşılıklı kaynaşmalar çok daha kolay oldu. Serf gibi izafî hürriyetli
üretmenlerin başları üzerinde Firavunların azgın Devletçiliği yerine
Parçalı, birbirine düşmüş derebeğilerin çatlak düzeni vardı. Antika Tefeci-Bezirgân
münasebetler küçük üretmeni köle edemeyince, bu yığın içinde ikisi de hür
ve net: Çalıştıran sermayeci azınlık ile o sermaye emrinde çalışan işçi
sosyal SINIFları durulaştı. Din ve dünya aristokratları yanında üçüncü
sınıf (tiyarseta): Ne köle ne toprakbent olmadığı için ekonomi kudreti
arttıkça siyasî iktidarı da eline almayı bildi.
Antika Roma Firavunluğu
Kara Avrupası'nı sardığı zaman, Batı insanı, Roma lâbirentine girmiş Thésée
gibiydi. İIkel Sosyalizm kızı Ariadne'nin uzattığı iplikle, âdem eti yiyen
Minauteore'u (Girit yerine) bu sefer Britanya adasında öldürmüştü. Gerçi,
Tefeci-Bezirgân lâbirentinden kurtulur kurtulmaz ilkel Sosyalizm kızını,
Nakaşa'da bırakıp Kapitalizme girecekti. Başına çok işler gelecekti. Ama,
müstebit krallar Avrupasına Ariadne'nin ipliği uzatılınca, orası da, Tefeci-Bezirgân
lâbirentinden sıyrılacaktı.
İNGİLTERE KAPİTALİZME
NEDEN GEÇTİ?
BARBARLIK VE İNGİLİZ
GELİŞİMİ
İngiltere’de işler, niçin
Kara Avrupası’ndan bambaşka oldu? Bunu, klâsik tarihin kendine has üslûbundan
dinleyelim:
"İngiltere kralları,
aslında mutlak kraldılar; ama kendileri herşeyden önce Fransız olan kraldılar.
Onlar, İngiltere tahtını, yalnız servet ve iktidarlarını arttıracak bir
araç sayıyorlardı. Özellikle Fransa tahtını ele geçirmeye özeniyorlardı
(l2’den 14’üncü yüzyıla dek süren savaşlarda olduğu gibi). İngiliz uyrukları
(Fransız davranışının tersine H.K.) krallarının bozgunlarından yararlandılar.
Krallarını, kimi şartları kabul etmek zorunda bıraktılar. Magna Karta (Ulu
şart) (1215) yüzünden kral, Büyük şûra’nın rızasını almadıkça hiç bir vergi
kesemiyordu. Büyük şûra’da; krallığın kontları, baronları, başpiskoposları
ve piskoposları bulunuyordu. Kral, (Karta gereği), insanların ne hürriyetlerine,
ne mülkiyetlerine dokunma hakkını taşıyordu. Bu akt, temelli bir eylemdir.
O sayede "Kral, Kanunun altındadır" ve herkes gibi kanuna uymaya mecburdur.
Krallar, savaşlarını yürütebilmek için boyuna paraya ihtiyaç duyduklarından,
parayı Büyük şûra’dan istemeye mecbur oldular. Böylece Büyük şûrâ, Kralın
daimî bir organı haline geldi. Oysa, İngiltere krallığı tüccarlar ile koyun
yetiştirici toprak sahipleri yüzünden zenginleşiyordu. Bu zenginliği ellerinde
tutanlarla da hesaplaşmak gerekti. Bunun üzerine, büyük şûrâ yanında "Commun
People" (Bayağı halk) da vergi kesilmesi için oy vermek üzere Milletvekilleri
göndermeye çağırıldı. İngiltere Parlamentosunda, milletvekillerinin iki
odası (Kamarası) oldu: Lordlar Kamarası, Bayağılar (Avam) Kamarası. Milletvekilleri
seçiliyorlardı: 1258’den beri, İngiltere’nin Fransa’dakine zıt bir teşkilâtlanması
vardı." (Roger Cêr: Histoire, Askerî yayınlayıcılar, 1925, Paris)
Dikkat edelim! Okul tarihçileri,
hem kendi iddialarını (mutlak krallığı) kendileri çürütüyorlar, hem olayları
gökten inmişçe veriyorlar. Bu olayların nedenleri ve birbirleriyle ilişkileri
yokmuş gibi geçiyorlar. Bir kralın iğreti oluşundan bütün Magna Kartayı
çıkartmaya çalışıyorlar. İlkin, yeryüzünün hiçbir kralı, "yerli malı" olmamıştır.
İngiltere gibi Fransa kralı da, Osmanlı Padişahı da "kökü dışarıda"
kişilerdir. Kimin haddine düşmüş, Doğu Sultanına vergi kesmek için ŞART
koşmak? İngiliz kralının bozguna uğramaları da yeterli olamaz. Tersine,
Fransa’da bozgun Krala dokunulmazlık sağlamıştır. Yıldırım Beyazıt’ı Aksak
Timur demir kafese koyduğu zaman, bütün derebeğiler ayaklanmış, ayrıca
yeryüzünde ilk evrensel Sosyal Devrim denemesi yapan şeyh Bedrettin’ler
"zuhur" etmiştir. Türkiye, sınırsız sosyalizm şöyle dursun, basit
bir Magna Karta taslağı bile kazanamadı. İngiltere’de ilk Magna Kartayı
krala dayatanlar, Din ve dünya beyleri (Kont, Baron, Piskoposlar) oldu;
sonra Kara Avrupası’ndan kaçıp sığınmış şayak üretimi sayesinde gelişen
bezirgân ve hayvan yetiştiricileri, seçimle Parlamentoya gelip, devlet
işlerinde söz sahibi kesildiler. Türkiye’de Beyler, Beylerbeyiler, İmamlar,
şeyhler, Padişah’dan bir söz almayı bile akıllarından geçirmezlerdi: o
"Eben an ceddin, istibdatla hükümran" Devlet
başı idi. Kanuni’den sonra gelişen "Dolap"çı Tefeci ve Bezirgân Sermaye,
bütün İmparatorluk topraklarını ve hazinesini emrine geçirdiği halde, Kapitülâsyonlar
elde etti de, toprak beği olarak derebeğileşmekten ve Padişaha kapıkulu
olmaktan fazlasını istemeyi aklına koyamadı... Demek, İngiltere’deki olaylar,
öyle dıştan, üstünkörü etkilerle olmamışlardı. İngiliz krallarının, gözlerini
Fransa’dan ayırmamaları nedendi? Fransa’nın çok daha medenileşmiş, İngiltere’ninse,
barbar kalmış olmasından. Ve bütün gelişim mekanizması, Kara Avrupasın’da
îtisafa uğrayan
kapitalizm öncüsü üretimin oraya sığınması v.b., hep İngiltere’nin, Doğu
şöyle dursun, Kara Avrupası’ndan bile çok fazla BARBAR kalışında toplanıyordu.
En medenî görünen baronları Kan şefleri oldukları için krala Allahlık yakıştırmıyorlardı.
Kendilerini kralla eşit sayıyorlardı. Bunu daha açık anlamak istersek,
bir başka tarih etüdünü okuyalım:
"17’inci yüzyıl başında
Elisabeth ölüp de Marie Stuart’ın oğlu tahta çıkınca, İngiltere tâcı Tudar’lar
evinden Stuart’lar evine geçiyordu. O sıra, çoğu Avrupa devletlerinin iç
yapılışlarında önemli bir biçim değiştirme ameliyatı oluyordu. İmparatorluk
Roması’nın kulluk geleneklerine mirasçı olmuş ve hele sınama ruhunu yasak
eden dinî alışkanlıklara boyun eğme formasyonuna uğratılmış bulunan güney
ulusları, Rönesansın ve Reformun kendilerine getirdiği hürriyetlerden korkmuştular;
kendilerini ezen çeşitli istibdatları muhafaza etmekte efendilerinden daha
azgınca çaba gösteren kölelerin o pek bayağı, ama gene de insana her zaman
çok acayip gelen manzarasını gösteriyorlardı. İspanya’da Kortez’ler, Charles
1 - Quint’ten beri, artık yalnız hükümdarın dileklerin kayd ve tescil etmek
için toplantıya çağırılıyordu. Portekiz de İspanya gibi, Mutlak kralın
ve Engizisyonun iktidarına boyun eğiyor, o çifte kahredici etki altında
çöküşün bütün basamaklarını inmeye başlıyordu. Siyasal hiçliğini güzel
sanat harikalarıyla teselliye çalışan İtalya, kendisini ikide bir fethetmiş
ulusları, onlara yeni siyaset mecellesi diye Makyavel teorileri ile Makyavelizmi
uygulayacak becerikli ve kıvrak entrikacıları göndermek yoluyla cezalandırıyordu.
Avusturya Evinde (Hânedânında) İmparatorluk irsîleşiyordu; bu imparatorluk
çevresinde, Alman milletlerinin modern ruh ilerleyişini görür görmez yangın
var telâşına en çok kapılanlar toplaşıp saf sıkıştırıyorlardı. Fransa’da
Etajenerolar, Fransız Devriminden önceki sonuncu toplantılarını yapıyorlardı;
milletin talihi ve alınyazısı, mutlak krallığın avladığı ava yem olarak
kullanılıyordu. Bu öldürücü müstebitliğin gölgesi altına sığınacağız diye,
ulusların gösterdikleri seğirtiş, genel bir koşuydu: bu idmana direnç gösterme
şerefi, yalnız protestan devletlerine düştü." (Eugene Despois: Revolution
d’Angleterre, (1963-1688) s. 3, 6. bası: 4, Paris, L. Germer Bailiere et
Cie).
Bu "Manzara" ne idi?
Antika Tefeci-Bezirgan medeniyetlerin, insanlığı Doğu’da düşürdükleri sosyal
batağın Roma medeniyeti gölgesinde, İspanya- Portekiz- Fransa- Almanya
ülkelerini de boydan boya kaplaması... O batağa gömülmeyen "Protestan Devletleri,
kimlerdi? Yazar işi dine bağlıyor, o ulusların neden Protestan olduklarını
sormuyor.
"Hollanda Cumhuriyeti
yeni doğmuş bulunuyordu ve bir yüzyıl içinde ardarda iki defa, Philippe
II ile Louis XIV’ün kişiliklerinde cisimleşmiş bulunan istibdata karşı
kafa tutma şânına liyakat kazanmıştı. İsveç ve Almanya’da görülen din hürriyeti
dâvasına hizmet etmeye başlamıştı. En sonra başlamış bulunan yüzyıl, artık
İngiltere, uzun ve sancılı güreşlerden sonra siyaset ve din hürriyetlerini
ele geçirmedikçe ve ele geçirdiği hürriyetleri teşkilâtlandırmak ve korumak
üzere yeteri kadar sağlama bağlamadıkça sona ermeyecekti. 1688’den beri
İngiltere’nin elde ettiği serbestlikler (franchises), adam satın alma ve
entrika çevirme yoluyla tehdit edilebilmişti; ama, hiçbir vakit, ne zorla,
ne açıktan açığa bilmezlikten gelinerek saldırıya uğratılmamıştı."
"Son İngiliz devrimi
patlak verdiği sıralar, İngiltere’nin bütün öteki Avrupa milletlerine bakarak,
uçsuz, bucaksız bir avantajı vardı: İngiltere’de, yasaklanmasına hiçbir
vakit müsaade edilmemiş Hürriyet gelenekleri vardı. Romalıların boyunduruğuna
kısmen girmiş bulunan Büyük Britanya, hiçbir zaman tümüyle zincire vurulmamıştı.
Romalılar, başka her yerde, egemenliklerinden sonra bile sürüp gitmiş olan
meş’um izlerini İngiltere’de hiç bırakmaksızın geçip gitmişlerdi. Hani
o, Sezar’lar uğruna gösterilecek güdümlü kulluk teorisi demek olan Roma
Hukuku denilen şey yok mu o, Rönesanstan ne önce ne sonra, yeni Hukukun
dayandığı biricik temel olarak ayakta kalmadı; İngiliz hukukçularının (legistes:
kanun koyucularının) ilham aldıkları şey, özellikle Cermen ırklarına
has bağımsızlık alışkanlıkları oldu... Tâ, 1215 yılı, halkın ve
baronların Magna Kartayı Topraksız Jean’a dayatmış bulundukları, o şimdi
bir hayli uzaklaşmış günden beri, İngiltere’de öyle bâzı prensipler
vardı ki, onlar her türlü tartışma dışında kalıyorlardı. Parlamentolar
hayli zamandır, hep yakın tarihlerde toplanmışlardı; krallık
iktidarının keyfi idaresini ve suistimâllerini meşru göstermek için bile
parlamentonun otoritesi gerekli görünüyordu. Büyük prensipler, bir
ulusun gönlünde yerleşip kökleştiler miydi, pratikte pek çok defalar tecavüze
uğramış olsalar dahi, hiç değilse gelecekler emniyet altına giriş demektir.
Halk gibi, kral da biliyordu ki, yerleşip kökleşmiş bulunan kanuna göre
Hükûmet sürmeye mecburdu. Kanuna göre ise, hiçbir İngiliz uyruklusu, hükümdarın
basit bir tevkif müzekkeresiyle tutuklanamazdı; kanuna göre, hiçbir ahval
ve şerait altında bir İngilize işkence yapılamazdı. Şüphesiz, parlamentonun
ödenekleri oylama ve kullanımlarını kontrol etme hakkı, Jüri kurumu, kişisel
Hürriyet, ticaret garantileri tecavüze uğrayabilirlerdi ve netekim ara
sıra uğradılar da; ama bu tecavüzler hiçbir vakit bir hukuk kuralı olarak
ayakta durmadılar, yahut kanun maddeleri olarak sicile girmediler. Kaldı
ki, öyle tanınmış prensiplere aykırı davranışlar da pek seyrek görüldü
ve ciddî bir duruma girdikleri vakit uyrukluların tehdit savuran direnci
karşısında başarısızlığa uğradılar. Tudor’ların en yüksekten atıcısı, en
gururlusu Henri VIII veya Elisabeth, unutulmaz şartlar ortasında ayaklanma
tehdidi ile karşılaşınca, gerilediler. Selefleri gibi onlar da biliyorlardı
ki, Magna Karta’nın 6l.maddesi, İngiliz halkına, Hükümdarları tahtlarından
indirme hakkını mutlak sürette tanımış idi. Ve bu madde hiçbir vakit
ölü edebiyat gibi kalmamıştı. Uzun zamandan beri, Kara Avrupasında bile,
İngiliz halkının ünü, bu bakımdan pek yerleşik ve kökleşikti; nitekim Freoissard’ın
kendisi de bunu farkettiğinden,14 üncü yüzyıl sonunda, İngiltere için,
bugün bir asalet ünvanı yerine geçen şu sövgüyü yazıyordu: "Bu İngiliz
ulusu, dünyanın görülmüş görülecek en tehlikeli, en saldırgan ve en
gururlu ulusudur."
"Aslına bakılırsa, bir
tek prensip, hükümdarların bütün müstebitlik heveslerini şapa oturtmaya
yetiyordu: Bu prensip, ödenekleri oylama hakkıydı: 14’üncü Louis’nin anılarında
pek toyca deyimlendirdiği şu acayip fikri: "Kral, uyruklularının mallarını
ellerinden alabilir" fikrini hiçbir İngiliz Kralı aklından dahi geçirmemişti.
Millet, en sarp ve kıskanç bir gözetimle, kasasını koruyordu; kasadan
ancak belirli şartlar altında para çekilmesine müsaade ediyordu; ama kasanın
anahtarını hiç kimseye emanet etmiyordu. Parasız kalan Kral ise ne adam
satın alabiliyordu ne asker besleyebiliyordu; askeri bulunmayınca ise,
hiç kimseye karşı zor kullanamıyordu. İngiliz halkının ikinci cankurtaranı
bu oldu: İngiltere’de hiç bir daimî ordu yoktu. Fransada, muntazam
ordu kurumu olmadan önce, Fransız asilzadeliği krala daimî ordu hizmetini
görüyordu; İngiliz Baronları ise, tersine, Ortaçağda, kendi çıkarlarını
halkın çıkarlarıyla bir arada eriterek, krallığın karşısına, hiç bir
şeyin dağıtmadığı tutkun bir koalisyon (ittifak) teşkil ederek çıktılar.
Halkın bu desteğini, halka imtiyazlar vermekle satın aldılar. Ondan
başka, İngiltere’de halk silâhlıydı. Milis kurumu Ortaçağdan beri tarihe
girmişti; İngiliz piyadesi, savaş alanında halkın hazır bulunuşu demekti
ve bu piyadedeki okçular parlak Valois şövalyelerinin tam iki defa haklarından
gelmişlerdi. Daha sonraları, Kara Avrupa devletleri, halktan ayırdedilmiş
ordular teşkil etmeye başladıkları vakit İngiltere’nin ada oluşu, savunması
için bir ordu beslemesine hacet bırakmadığı için kralların millî emniyet
gibi bir olağan bahaneyi öne sürerek kuracakları muntazam orduyla, uyruklularının
itaatlerini sağlamaları imkânını ellerinden aldı.
"16’ncı yüzyıldan beri,
o siyasî bağımsızlık tiryakisi ruh, yeni bir güç kazandı; Cermen ırklarında
ortak bulunan fertçi direnç fikirlerine, dini ferdiyetçilik fikirleri
de gelip katıldığı vakit, siyasi bağımsızlık ruhu bir çeşit dinî kutsallaşma
biçimini alarak, bilinç derinliklerine doğru kök saldı." (E.D.: Keza,
s. 3-7)
Burada, doğu insanını canlı
cenazeden kötü, köle ruhlu yapan Tabulardan çoğu düşüyor. İngiltere’nin
ada oluşu, daimî ordu yokluğunu, daimî ordusuzluk, başa geçenin zorbalık
yapamamasını mı getirmiştir? Elbet coğrafya üretici güçlerinin de, kapitalizmin
İngiltere’de başlamasında rolü oldu. Ama Kara Avrupası’ndaki ekonomik gelişim
aşamasına girilmemiş olsaydı, o başlama havada kalırdı. Krala daimî ordu
ile Firavunlaşma imkânı verdirtmeyenler, Büyük Britanya Adasının coğrafyası
değil, kasasının anahtarını kimseye teslim etmeyen insanıdır. Ve o insan,
daimî ordusuzluğu ile, dün ve bugün yeryüzünün en geniş ülkelerini hegemonyası
altına tutmuştur. Magna Karta’nın tevkif ve işkence yasağı bütün Doğu Anayasalarında
yüzyıllardan beri yazılıdır: İşkence yapılmayan Doğu karakolu var mıdır?
Baştakinin işaretiyle, usulüne uydurup tutukluk kararı vermeyecek yargıç
nerede? Yargıcın yiğitliği değil, arkasında hissetiği halk desteği Mahkemenin
bağımsızlığını sağlar. Doğu’da: "Teb’ai şâhânenin mal ve canı, ırz ve nâmusu
Efendimizindir" denir: İngiltere’de bunu hiç bir kral iddia edememiştir,
niçin? Çünkü halk onun alnını karışlamıştır. Şark toplumunda, kim olursa
olsun, başa geçen en alçak kişinin önünde hemen kul köle kesilmek prensibi,
her türlü tartışmanın her zaman dışında bırakılmıştır. Neden? Binlerce
yıllık medeniyet, Doğu insanını paçavraya çevirmiştir de ondan. İngiltere’de
Kralın da, sapıtacak hâkimin de, işkenceye kalkışacak karakolun da karşısına
dikilen şey: Magna Karta’nın 61’inci maddesi değildir. Bütün dünya Anayasaları
öyle "Ölü edebiyat"larla doludur. İngiltere’de Magna Karta’yı, yahut
anayasasız insan haklarını "Tartışılmaz" kılan güç, İngiliz halkının
hiç şakası olmayan "Ayaklanma tehdidi"dir. Bu güç, Anayasa-Babayasadaki
"Direnme hakkı" değil, burnundan kıl koparttırmayan İngiliz halkıdır.
İngiliz halkı gökten mi
inmiştir? Hayır. Barbarlıktan gelmiştir. Bütün dünya milletleri barbarliktan
inmedir; ama İngilizler, Slâvlar bir yana bırakılırsa, Barbarlığı,
çok şükür, en geç bırakmış olan insanlardır; antika medeniyeti yanına güçlükle
uğratmış bulunan insandır. Onun için, dünyanın başka her yerinde asilzadeler,
müstebidin köpeği olmayı şeref bilmişler de halkın arkadaşı olmaktansa
ölmeye katlanmışlardır. İngiltere’de, Baronlar, kendi çıkarlarını, halkın
çıkarıyla bir potada "Eritmeyi" bilmişlerdir. Çünkü onlar, antika
medeniyetin Tefeci-Bezirgân soysuzlaşması ile kapıkulu olmamış, halk denilen
kandaşlarının yanıbaşında savaşmayı şeref bilen Kan şefleri durumunda
kalabilmişlerdir. 19. yüzyılda Japonya’yı kapitalizme geçiren Samuray’lar
da öyle idiler. Problemin anahtarı budur. "Güney" denilen Kara Avrupa
milletleri, bütün Antika şark sürü gibi: "Kendilerini ezen çeşitli istibdatları
ayakta tutmakta efendilerinden daha azgınca çaba gösteren köleler"
iken, İngiltere’de "Hürriyetin gelenekleri hiç bir zaman yasaklanmadı"
ve "İngiltere uzun ve sancılı güreşlerden sonra, siyaset ve din hürriyetini
ele geçirdi." Çünkü "İngiltere’de halk silahlıydı." Eugâne Despois:
"İngiliz kanunları... Cermen ırklarına has olan bağımsızlık alışkanlıklarından
ilham aldı" derken, gerçeğin yalnız bir parçasını görebiliyor. Yalnız
Cermen ırkı değil, bütün ırklar Tarihöncesi İlkel Sosyalizm Toplumunda,
en az Cermenler kadar sosyal karakter ve ahlâk ve en önemlisi SİLAH
gücü taşıdılar. Despois: "Siyasî bağımsızlık tiryakisi ruh; Cermen ırklarında
ortak bulunan bireyci direnç fikri"dir derken tam anlayamadığı gerçeği,
tekçi burjuva kişi çıkarcılığı açısından tersine çeviriyor. Bütün tarihöncesi
"ırk"larda "BİREYCİ" (Ferdiyetçi - İndivüdüalist) hiç bir
şey yoktur. Onlardaki "Bağımsızlık" gibi görünen davranış birbirlerine
karşı olan müthiş bağlılığın, Eşit+Doğru+Yiğit hürlüğünden gelir.
"Hürriyetin hiç bir zaman yasaklanamamasının gelenekleri", Barbar
kalabilmelerinden ötürüdür. Bunu Britanya insanlarının bütün tarihleri
açıklar. Despois, İngiliz hürlüğünü "topraksız Jean gününden beri",
yani sonradan bir kâğıt parçasıyla oluvermiş sanıyor; neredeyse, gökten
inerek yerleşip kökleşmiş gibi, yahut Nazivâri "Cermen ırkı"ndan
gelmiş gibi gösteriyor. Geliş, doğrudan doğruya her milletin içinden
çıktığı Tarihöncesinden, ilkel Sosyalizmdendir. Bunu kısaca görelim.
ANAHANLIK
GELENEĞİNDEN "MAGNA KARTA" YA
İngiltere’nin ilk tarihte
benzer olaylarını yazan Roma Tarihçisi Tacitus; besbelli İngiltere’de gördüğü
insanlıkla Roma’lı medenileri zihninde yüzleştirdikçe, utanç ve tiksintisinden
kendini alamayarak, Antika medeniyet "Nizam-ı İçtimî"si, "Sosyal
Düzen"i içinde yaşayan "Hür Kişi"leri şöyle anlatır:
"Gerçekten dünyaya büyük
bir sabır örneği olduk. Eski devirler nasıl hürriyetin son kertesini görmüşse,
biz de köleliğin en aşağı derecesine tanık olduk Hafiyeler, konuşmak ve
duymak hakkını bile bizden aldılar. Susmak kadar unutmak da elimizde olsaydı,
sesimizle birlikte kafamızı da kaybedecektik." (C. T.: Agrikolanın
Hayatı, s. 4, Arık,1945)
Yeryüzünü, Uzakdoğu’dan
Fransa’nın göbeğine dek kaplamış olan bu Antika medeniyet rezilliği, İngiliz
barbarını yutamamıştı. Aynı günler, Barbar İngiliz de Romalı’yı başka türlü
görmüyor. Antika Romalı’nın Britanya adası barbarlarına getirdiği medeniyeti,
halk toplantısında barbarlar şöyle özetliyorlardı:
"Valinin adamları, Proküratorun
uşakları, hareketi başımızdan eksik etmiyorlar. Hırs ve şehvetlerinden
hiç bir şey kurtulmuyor. Harbde ganimeti yiğit olan kazanır. Bu Romalıların
çoğu korkak, âciz mahlûklar oldukları halde, evlerimizi soyuyorlar, çocuklarımızı
kaçırıyorlar, bizi zorla askere alıyorlar." (C. T.: Keza, s.18)
Romalı’ya "beynini kaybettiren"
gizli polis Devleti, sınıflı medeniyetti. Yoksa, başka her toplum insanı
gibi, Romalı da; Tacitus’un pek yerinde söylediğine göre: "Eski devirlerde
hürriyetin en yüksek derecesini" tatmış insandı. O "Eski devir",
İnsanı insana düşürerek paçavraya çevirmiş olan medeniyetten önceki İlkel
Sosyalizm düzeni, barbarlık çağı idi. Çünkü:
"Britanya’ya ordusuyla
ilk giren Roma Generali Julius Caesar’dı. Bazı başarılar kazanıp halkın
gözünü korkutmuş, sahili ele geçirmiş ise de, adayı bir mülk olarak kendinden
sonra gelenlere miras bıraktığı söylenemez; ancak keşfettiği söylenebilir.
Çok geçmeden (Roma’da) iç savaş başladı. Büyüklerimiz silâhlarını kendi
yurtlarına karşı çevirdiler. Britanya uzun zaman, barış yıllarında bile,
unutuldu. Augustos buna politika diyordu: Tiberius emsal sayıp, selefinin
izinden yürüdü. Catligula’nın Britanya’yı istilâ etmeyi tasarladığı iyice
biliniyordu; ama kararsız kafası fikrinden çabuk caydı. Zaten Cermanya’ya
karşı giriştiği büyük teşebbüsler de suya düşmüştü. İmparator Claudius
ikinci bir istilâ hareketine girişti. Adaya muntazam ve yardımcı birlikler
geçirdi. Vespasianus’u da kumanda heyeti içine aldı. Bu, Vespasyanus’un
sonraki başarısına bir başlangıçtı. Kabileler boyun eğdiler, krallar esir
alındı, böylece kader Vespasyanus’a gülümsedi... Konsüllük (Osmanlı’da
Vezirlik) ettikten sonra Britanya’ya vali olarak gönderilenlerin ilki Aulius
Plautius’du. Ondan sonra Ostarius Scapula geldi. Her ikisi de seçkin askerlerdi.
Yavaş yavaş Britanya’nın güney bölgeleri bir vilâyet haline getirildi."
(Keza, s.17)
Bu Britanya’yı medeniyete
sokmak mıydı? Hayır. Tacitus Tarih kalpazanı değildir: "Bizden önceki
yazarlar henüz bilmediklerini, edebiyat yaparak gizlemeye uğraştılar, ben
olayları olduğu gibi anlatmaya çalışacağım" (Keza, 12) der. Ancak o
zamanki bilgi düzeniyle gördüklerini açıklar; ona göre:
"Britonlar vahşidirler
Uzun bir barış devresiyle henüz zaif düşmemişlerdir. Rivayete göre Galler
de vaktiyle büyük, savaşçı bir millet imiş. Barışla birlikte üzerlerine
bir uyuşukluk gelmiş, içlerinde yiğitlik, hürriyet sevgisi kalmamış. Claudius’un
istilâsı sırasında yenilen Britanyalılar da aynı âkıbete uğramışlar; ötekiler,
bir zaman Galler nasıldıysa öyle kalmışlar." (T. Keza,15)
"Vahşi" sayılan "Barbar"
Britanyalılar’a, medeni Roma ne yaptı? Önce, barbar toplumların küçük,
demokratik dağınıklıklarından kalleşçe yararlanıp, onları birer birer avlamaya
girişti; Tacitus, barbarın sosyalist KAN teşkilâtını veya her Kabile
bölümünü ayrı bir "Devlet", seçimle iktidara gelmiş Kan şefini de,
medeniyetin zorba devlet başkanı, Kralı ile bir tutuyor. Bu karıştırış
bir yana bırakılırsa söyledikleri barbar toplumların gerçekliğidir:
"Eskiden (Britonlar)
krallara itaat ederlermiş; şimdi reisleri yüzünden çeşitli partilere ayrılmışlar.
(Bizim için de, kuvvetli kabilelerin birlikte hareket etmemelerinden daha
faydalı bir şey olamaz)... İki veya üç devletin ortak bir tehlikeye karşı
koymak için birleştiği pek görülmez. Bundan dolayı, teker teker dövüşüp,
hep birlikte yenildiler" (T. Keza,15)
İşte, medeni Roma devletçiliği,
bölünmüş oymaklar, kolayca yenilen o Britanya’daki barbarlar arasına Tefeci-Bezirgân
firavunluğunu sokabilmek için iki yol güttü: 1 - Bezirgân münasebetlerine
tek tük üsler kurmaktı; Barbar kralları soysuzlaştırmak için, teker teker
lükse alıştırdı. Birinci üsler, bezirgânlığın silâhlı ve göze batan
zorbalığı idi; ikinci metod, medeniyet afyonu ile barbar elebaşılarını
satın alıp, uyuşturarak kaleyi içiriden fethetmeye çalıştı. Ve bunu en
hinoğluhince bilinçle yaptığını Tacitus’ten öğreniyoruz. Yapılan, şimdiki
"Amerikan Yardımı" idi:
"Bundan başka bir kasaba
kurularak, içine eski askerler yerleştirildi. Bazı siteler kral Kogidumnus’a
hediye edildi. (Bu adam bize son zamanlara kadar sadık kaldı.) Gerçekten
de, kralların kendilerini esaret âletleri olarak kullanmak Roma ulusunun
eski bir geleneğidir." (Keza, 17) "Dağınık bir halde yaşayan medenileşmiş
Briton’lar savaşa karşı tabiî bir eğginlik gösteriyorlardı. Agricola’nın
maksadı, lüks yaşamayı göstererek onları sulh ve sükûna alıştırmaktı. Hususi
teşvikler ve resmî yardımlarla yerlilere tapınaklar, pazar yerleri, konaklar
yaptırdı. Heveslileri övüyor, yavaş davrananları cezaya çarptırıyordu.
Herkes valinin gözüne girmek istediği için rekabet, zorun yapacağı işi
gördü. Sonra, yerli reislerin oğullarına liberal bir terbiye verdirdi.
Briton’ların doğuştan kabiliyetlerini, Gallerin büyük emek harcayarak elde
ettikleri meharetlerinden üstün bulduğunu söylüyordu. Neticede, biraz önce
Romalıların dilini kullanmak istemeyen yerliler, çok geçmeden hatip olmak
sevdasına düştüler. Böylece, bizim giyim tarzımız bile moda oldu. Toga,
sık sık görünmeye başladı. Briton’lar yavaş yavaş kötü alışkanlıklarımızın
çekiciliğine kapıldılar. Revaklara, hamamlara, süslü ziyafet salonlarına
alıştılar. Bu onların esaretini sağlamak için bir tedbirdi; cahiller ise
ona "Medeniyet" adını veriyorlardı." (Keza, s. 26)
Demek., "Batı"lıların bugün
hâlâ geri ülkeleri mâcunlamak için yeni bir şey icat etmelerine hacet yoktu.
Fakat, Romalılar Britanya’da "Esareti sağlamak" metodlarını modern
sömürgeciler kadar tutturabildiler mi? Sekizinci Konsül-Vali:
"Kabilelere boyun eğdirip
aralarına kuvvetli garnizonlar yerleştirdi... Bunlara güvenerek, Mona (Man)
adasına saldırıya başladı... Valinin uzakta bulunması dolayısıyla, korku
kalmayınca, Briton’lar aralarında esirliğin kötülükleri üzerinde konuşmaya...
Kızgınlık ve kinlerini körüklemeye başladılar. "Sabrın faydası yok", diyorlardı,
"biz dişimizi sıktıkça" onlar "medeni Romalılar" üzerimize daha ağır yükler
yüklüyorlar. Vaktiyle kabilelerin bir kralı vardı, şimdi ikişer kralı var.
Vali kanımızı emiyor, Prokürator, varımızı yoğumuzu elimizden alıyor. Bizim
için, efendilerimizin anIaşmazlıkları, anlaşmaları kadar tehlikeli... Biz
de en zor olan adımı atmışız: Yâni toplanmış konuşuyoruz. Sonra, bu gibi
işlerde ihtiyat, atılganlıktan daha tehlikelidir..." Bu fikirlerle coşan
bütün ada halkı, Kral hanedanından Boudicca adlı bir kadının kumandası
altında silah sarıldılar. Çünkü onlar, asker komutanlarında cinsiyet farkı
gözetmezler." (C. Keza, s.18.19)
Yâni, İngiltere halkı, birinci
yüzyılda, henüz Aşağı Barbarlık konağını pek aşmamış: Anahanca Kandaş
bir toplumu yaşıyordu. Onun için, kurnaz Romalı Agricola, tatlı sert soysuzlaştırmasına,
"medeniyet" modası ile "esareti sağlama"sına rağmen, Britanyalıları
Antika medeniyet köleliğine bir türlü sokamadı; huylarınca gitmekten başka
çâre yoktu. Roma egemenliğinin sonucu bu oldu:
"Britanyalılar, gururlarına
dokunulmazsa, asker, vergi, devletin istediği herşeyi seve seve verirler;
ama hakarete hiç tahammülleri yoktur. İtaate alıştırılmışlarsa da, köleliğe
daha alışmamışlardır." (C. Tacit: Ag. etc, s.16)
Tek tük, "Kral" çocukları
Toga modasıyla kandırıldıysa bile, onlar, şimdiki Amerikan şirketlerinin
ajanları kadar olsun, milleti dejenere edemediler. "Sezarlar uğruna
güdümlü kulluk teorisi" Briton adasında sökmedi. E. Despois haklıydı:
"Büyük Britanya, hiç bir vakit tümüyle zincire vurulmamıştı." İşte,
İngiliz Magna Kartası: O henüz Tomris gibi Anahan örneği Boudicca
adlı Amazonların buyruğunda antika medeniyet baskısına karşı ayaklanıp
savaşa giren ilkel "Sosyalist" toplumun zaptedilmez, hürlük, eşitlik, doğruluk,
yiğitlik gelenek ve görenek üretici güçlerinden kaynak alacaktır.
İNGİLTERE’YE
NORMAN BARBAR AŞISI
İğreti Roma medeniyetinin
bıraktığı kiri, 5’inci 6’ıncı yüzyıllar boyu, Britanya adasında yıkayanlar
gene barbarlar; Anglo Sakson Jut Cermenleri oldu.
"Kymriler,
yâni ülkenin çocukları, toprağın sahipleri, iki yüzyıla yakın süre, Breton
ırkına karşı Anglo Saksonların güttükleri mücadeleyi işgalcilere hiç bir
vakit atfetmediler. Galliler’in, İrlandalılar’ın, İskoçyalılar’ın daima
canlı ve yakıcı kalan kinleri, Ortaçağ boyunca Millî Birliğin gerçekleşmesine
hep engel olacaktır. Anglo-Sakson ulusları ve krallıkları, rekabetlerle
yırtınıp durduğundan, ikide bir kendini gösteren çabalara rağımen, adaların
birliğini gerçekleştirmekte kudretsiz kaldılar. Onun için, Danimarkalılara
ve Norveçlilere kolay av oldular. O yabancılar, 10’uncu yüzyılda İngiltere’yi
fethettiler. 11’inci yüzyıl başlangıcında, İngiltere’yi Skandinav İmpartorluğunun
uyrukluğuna sokarak egemen oldular. 12’inci yüzyılda, 16 Kontluğu içine
alan bütün bir ülkenin tümüne birden, hâlâ: Danelag, Danelaw, Danorum
provinciea (Danimarka yeri, eyâleti) adı veriliyordu." (Maxime
Petit: Histoire Générdal des Peuples, c.1, s. 201-202)
İngiltere’de bin yıl
önce "Milli Birlik" olmamış; çünkü o zaman, Britanya halkı, sopayı
görünce katarlanıveren antika köle ve kapıkulu sürüsü değil, her kişisi
sosyalist toplumun kişilikli çetin leblebisi idi; önüne gelen zorbanın
dişini kırıveriyordu. Öyle "Birliksizlik"e insanlık bugün ne kadar
şükretse yeridir: 1) Magna Karta, 2) Kapitalizm, 3)ilk Modern Büyük
ütopici Sosyalizm orada çıktı. Bu üç basamaklı gelişim tesadüfen arka arkaya
sıralanmadı. Doğuda, beş altı bin yıldır en itsel (sinik) yollardan kıyasıya
uygulanmış biricik, birleşik, devletçi firavunluk sistemi, Tefeci-Bezirgân
medeniyeti şahikaya çıkarırken insanı yerin dibine indirip unutmuştur.
Ezip sömürücü bir avuç üst insanı allahlaştırarak, geri kalan geniş çalışan
yığınları, nereye doğru ürkütürsen, oraya akıp batacak kişiliksiz kul
sürüleri durumuna sokmuş uçsuz bucaksız antika ulusal birliklere kavuşamadığı
için, İngiltere’nin nesi eksik kalmıştır? İngiltere’nin modern kapitalizme
kaynak olması, biri ötekisinden daha barbar insan toplumları sayesindedir.
Onlar güneyden geçen medeniyeti, insan hürriyetiyle uzlaştırmıştırlar.
Güney Antika medeniyetleri kuzeye sızdıkça, sanki insan malzemesinin soysuzlaşmasını
İngiltere’de önlemek için, boyuna kuzeyden güneye barbar göçleri gönderen
İskandinav barbarlığı elbet Tarihin göstermeye çalıştığı gibi bir "İmparatorluk"
değildi. Atilâ, Oğuz, Cengiz, Timur ordularının step yerine denizde koşan
oymaklarıydı. Onun gönderdiği barbarlardan kalma Kontluklar da, hiç bir
vakit Fransa’daki Charlemagne’ın Kontlarına benzemediler. Çünkü Roma miyasmasını
beşyüz yıl önce Anglo Sakson barbarları, beşyüz yıl sonra da Skandinav
barbarları temizlemişlerdi.
Yakından bakalım. Northman
denilen kuzeyli barbarlar, Britanya Toplumunu hiç durmaksızın aşıladılar.
787 yılları arasında daha çok Grek’lerin Yunanistan’da yaptıkları biçimde
gelgeç korsanlıkla işe başladılar. "Kıyı berduşları", yahut fırtınadan
kayığı batmış balıkçı kılığına girip, Britanyayı önce casusluyorlardı.
Arkadan, sanki Hristiyanlığın Britanya adasına sokup yerleştirmek istediği
"İnsanı unutma" sistemini ikide bir yıkmak istiyormuşça, "Manastırlara,
münferit çiftliklere saldırıyorlardı". (H. G. dP.) Hâdise, İngiltere
ile sınırlı değildi. Charlemagne İmparatorluğundan 77 yıl sonra, Kara Avrupası
insanlarının hür ve eşit barbar gelenekleri ile birlikte üzerine bastıkları
toprak temeli de kaymıştı. Kara Avrupa Kel Şarl’lerin (Charles le Chauve)
veya şişko Şarl’lerin (Charles le Gros) ayarında bir kaç yüz derebeyi elinde
kıvranıyordu. Dünyanın hakkından ancak yeni bir "Tufan", bir barbar
akını gelebilirdi. Arabistan güneyinden, Kent seviyesine çıkmış Yukarı
Barbar Araplığı orijinal İslâm Medeniyetini kurmuş, Hint’den İspanya’ya
dek cihan ticaret yollarını açmış idi. Fransa ortasında yenilmiş, geri
çekilip, Tavaifülmülûkleşmişti. ORTA YOL
üzerinde Bizansla karşı karşıya çıkmaza girmişti. Tarihöncesinde Neanderthal
insanının, Tarihte Hunların kullandıkları KUZEY YOLU’ndan Macarlar,
Skandinavya’dan Northmanlar çıkageldi. Macarlar klâsikleşmiş kara yollarından
geldikleri için daha çabuk istikrarlaştırılabildiler, hristiyanlaştırıldılar.
"Northmanlar, önlerinde
yalnız denizi serbest buldular ve "Kuğular Yolu üstüne" atıldılar. Onlar
bu yolun fırtınalarıyla ahbaptılar. Viking’ler, yahut Anse (çengel) çocukları
hiç bir tehlike ve kaza belâdan yılmıyorlardı: "Kasırga bizi istediğimiz
yere götürür" diyorlardı. Uzun kıyılar boyunca, ırmak sularının döküldükleri
yerlere gidiyorlardı; çapul ediyorlar, adam öldürüyorlardı; sonra elverişli
bazı noktalar üzerine yerleşiyorlardı ve oralardan, ehalilere "mızrakların
kutsal türküsünü" söyleyerek, ülkeleri bir baştan öbür başa koşup aşıyorlardı."
(Duruy: Hist, Üniv., s. 252)
Bu, tipik bir Moğol akını
değil midir? Macarlar da, Normanlar da üzerine saldırdıkları Hristiyan
medeniyeti içinde eridiler. Duruy bunu dinle izah ediyor: "Araplar,
bir bakıma orijinal bir medeniyete sahiptiler, çünkü özel bir dinleri vardı;
Nortmanlar Hristiyanlığa yakalandılar ve öteki Hristiyan milletlerden ayırtlanmadılar."
diyor. Macar ve Normanlar inançsız insanlar mıydı? Onların da, Türklerin
şamanizmi gibi ilkel tapınçları vardı. Araplarla Normanların farkı: İslâm
Araplığının Kentten çıkma Yukarı Barbarlık Konağından gelmeleri;
Normanların, Macarlar, Moğollar, Türkler gibi göçebe Orta Barbarlık Konağını
aşmamış bulunmaları idi... Burada bizi ilgilendiren yön, özellikle Norman
Orta Barbarlarının aynı insanlar oldukları ve aynı akınları yaptıkları
halde, Kara Avrupasında başka, Britanya adasında büsbütün başka sonuçlara
kapı açmış olmalarıdır. Normanlar "La messe des lances" (mızrakların
ilâhisi)ni İtalya’dan, şimdiki Rusya’nın Novogorod kentine kadar bütün
Avrupa’ya duyurmuşlardı. Fakat, Northmanlar akını:
I.- Kuzey Kara Avrupası’ndaki
en tipik sonuçlarını Fransa’da verdi: Orada çökkün derebeyiliğe
uğramış düzenin baskısı aftında ezilen insanlık, Normanlara karşı doğru
dürüst hiç bir direnç göstermediler. Alt sınıflar her zaman öyle ilgisiz
ve bıkkındırlar. Ama, bu yol, postları konu olan üst sınıflar da başka
türlü değil idiler.
Bütün tepkileri şu oldu:
"Bir krallık buyrultusu,
Kontlara ve Kral vasallerine (kapıkullarına) eski şatoları onarmalarını,
yahut yenilerini inşa etmelerini emir buyurdu; ülke çarçabuk şatolarla
kaplandı. Adım başında duraklayan işgalciler, geçilmesi güçleşen o yollar
üzerine seğirteceklerine emniyetli ve bereketli bazı yerlerde yerleşmeyi
düşündüler: 911 yılı Neustrie ülkesini kendi kendilerine bağışladılar:
Üç çeyrek yüzyıl süren uzun uzadıya yakıp yıkmalar, "derebeyiliğin zuhurunu
hazırlamış oldu." (Duruy: keza, s. 252)
II.- İngiltere’de
Norman akınlarının sona erişi, Fransa’dakinin taban tabana zıddı oldu.
Britanya’da ne Roma hukuku ne Kilise medeniyeti, toprağı ve insanı yeterince
bozup çürütememişti. İçeridekilerle dışarıdan gelenler arasında savaş,
Yukarı Barbarlıkla Orta Barbarlık arasındaki çatışma kadar yaman oldu.
Anglo - Saksonlar’la Normanlar’ın güreşi, barbar savaşlarının, ezeli kanununa
uydu: Önce kıyasıya kanlı boğuşma yaptılar, sonra, bir taraf üstün gelince,
öteki tarafı yok edemeyince, kullaştırmaya kalkışmadı, onunla eşit ve hiç
değilse insancıl haklara göre kaynaşıverdi.
Antika medeniyete bulaşmış
yukarı Barbar Anglo-Saksonlar içinde az çok zenginlik farklılaşmaları kandaşlık
bağlarını gevşetmişti; ama koparmamıştı. Yenilgilerinin birliksizliğinden
geldiği belliydi. Medenilerde bulunmayan barbar gelenek ve görenekleriyle,
toplumca toparlandılar:
"Sakson Heptarchie’si (Yedili
idaresi), 927 yılı, büyük Egbert’in zamanında artık bir tek monarşi
biçimine girmişti: Egbert, İngiltere kıyılarına gemilerinden çıkmış ilk
Northmanları püskürttü... Büyük Affred, (871 yılı), Northmanların ilerleyişlerini
durdurarak, krallığa yeni bir biçim verdi: Genel çizgileri ileride korunacak
olan bir teşkilâtlı düzen kurdu. Ülke Kontluklara bölündü; 12 Francs-tenaciers
(Jüri) ile adalet yürürlüğe geçirildi; genel işler Wittenagemot, yahut
Us’lular Meclisi içinde yarı irsî, yarı seçilmiş bir krallığın yardımı
ile kararlaştırıldı." (Duruy Keza, 252) (Büyük AIbert, Rönesansa uğrattığı
Kan Demokrasisi ile Kral olduğu için): "Kanunları İngilizlere yurtseverlik
ve güven duygusu verdi. Edebî eserleri dil üzerinde kesin etki yaptı. Bir
donanma, bir askerî teşkilât yarattı. Kralın otoritesi bu çağda kuvvetlendi.
Kral, Witenagemot denilen bir şûra tarafından seçilir ve Canterbory Başpiskoposu
tarafından takdis edilir... Daha şimdiden, İngiltere’nin övüncünü arttıran
kurumlar taslaklaşır Kontluk veya shire, yüzlük veya hundred ve
en sonunda köy Township çerçevesi içinde az çok muntazam aralıklarla
insanlar toplantıya çağırılırlar; yukarının buyrultularının meşruluğu bu
toplantılarca onaylanır; adaletin yerine getirilmesine o toplantılar yardım
ederler. Aralarında theyn’ler ayırdlanır:
Bunlar sonraları Lord olacaklardır ve onların çevresinde hür insanlar
çeşitli kategoriler halinde sıralanmış bulunurlar. Son basamakta köleler
yahut serfler bulunur. Şehir nüfusu az kalabalıktır: 11’inci yüzyıl sonunda
200 bin kişiyi güç bulur. Londra ile York bir yana bırakılırsa, Romalı
Kentlerden hiç bir şey kalmamıştır. Göçebe Hükûmet için geçit yeri olan
Wessex’i başkenti Winchester’in ahalisi azlıktı. Bu yer, ancak taç giyme
günlerinde canlanıyordu. Bununla birlikte 20 kadar merkez: Bezirgânları,
esnafları, vâizleri yahut hacıları çeker ve para basarlar bunlardan Londra
bir yana bırakılırsa, en kalabalığı 10 bin kişi tutmuyordu."(M. P.:
Hist. Gen. des. p., c.1 s. 204)
İşte, İngiltere’nin modern
demokrasiye kök olacak ilk durumu böyle doğdu. Klâsik tarih, o durumdaki
bütün Demokratik kurumlarla bıyık altından alay ederek, hepsinin hiç yoktan,
sanki Büyük Robert’ce icat edilmiş gibi fışkırdıklarını anlatmak ister.
Oysa bütün kurumlar, açıkça Tarihöncesi Kan Teşkilâtı gibi köklü
ve ciddî kaynaktan geldikleri için güçlüdürler. Onun için klâsik tarihin:
"Çok defa alkış ve takdis
(sacre), kendini dayatan efendinin tanınmasından ibarettir. Şüphesiz, bir
yol takdis edilen kral mutlak değildir. Vahim kararlar şûrâ halinde alınır;
ama, hükümdar iradesine, çok defa hazır bulunan üyeler katılırlar."
(Keza), gibi alafranga septizim lâkırdıları canlı Kan realitesinin
varlığından hiç bir şey yitirtemez. Romanın antika Tefeci-Bezirgânlığından
yalnız olumlu yanlar kalmış, bütün firavunluklar silinmiştir. İnsanların
aksiyon yapanları, henüz hür kandaşlardır: Arada serfler de bulunsa, Theyn’ler,
Tarihçilerin göstermeye çalıştıkları gibi Kara Avrupa derebeyleri değil,
Kan şefleridirler: Ancak çok sonraları, Kapitalizm İngiltere’de
yuvasını yaptıktan sonra, kamu topraklarını çala çala Lordlaşacak;
ağalaşacaklardır. Kralın "Kendisini empoze etmesi", "iradesine katılınması"
ancak kralın kandaşlarından biri olmadığı, bir avuç vurguncuyu temsil ettiği
toplumlarda yadırganır. Burada kralla öteki kandaşların çıkarları hemen
aynı olduğu için, iradelerinde zıtlık yoktur.
FİRAVUNLAŞMAYA
KARŞI "MAGNA KARTA"
Antika medeniyetlerin "Ruh’u
habîsi", kilise, eli, kolu bağlı mı kaldı? Elbet İngiltere’ye de burnunu
soktu. Fransa’nın kuzeyindeki az çok derebeyileşmiş Norman barbarlığı,
"çiçeği burnunda" duruyordu: Kolay macera arıyor, din ülkücülüğü güdüyordu.
İleride Haçlılar Seferine staj yaptırılırca Kilise tarafından kışkırtıldı.
1066 yılı Günah çıkartıcı Edward ölünce İngiltere Tahtına 4 istekli çıkmıştı.
Halk Meclisi, Harold’u seçti. Papa fırsatı kaçırmadı: Cihad bayrağı
gönderdiği Piç Giyom’u öne sürdü. Normandiya’da "Toprak vaid edilen şövalyeler",
daha üstün silâhlarla Hasting savaşında, taş baltalı Britanyalıları yendiler.
Ama bu, hiç de kilisenin umduğu bir Nemrutça kullaştırmayı getiremedi.
Piç Giyom, ardı arası kesilmez savaşlardan baş alamıyordu. En sonunda,
ayakta durabilmek için, Britanyalıların barbar geleneklerine boyun eğmek
zorunda kaldı: H. G. d. P’ye göre: 1086 yılı "Salisbury Meclisinde
60 bin büyük küçük vasal toplanıp yeminleştiler ve Domesdagbook denilen
arazi defteri buyrultulaştırıldı." Bu, Normanlar’ın, eşitlik çerçevesi
içinde Britanya’lılarla bir çeşit andlaşmasıydı. Onun üzerine:
1- Kilise tepildi: "Grégoire
VII krala bir sadakat yemini (allégence) dayatmaya kalkıştı; Sakson kralları
bunu kabul etmediler. Giyom da reddetti."
2- Britanyalılarla kaynaşıldı:
Giyom: "Witenagemot’u periyodikleştirdi (muntazam araylâ toplantı).
Yılda 3 defa Pâk’ta, Pantekot’ta, Noel’de, elden geldiği kadar büyük baronlar
ve prâlat’lar (mor cübbeli Din uluları), özellikle Winchester ve Londra’da
toplantıya, Witenagemot Meclisine çağrıldı. Orada kanunlar çıkartıldı,
büyük kararlar ilân edildi ve büyük salonda Giyom, başında tâcıyla gönülden
şölenlere başkanlık etti." (HGdP, 204/1)
Kilise, bu ihaneti affetmedi.
Giyom’un oğlu Robert’i ve Fransız kralı Filip I’i kışkırttı. Giyom, Mante’ta
yaralanıp, Rouenne’de öldü (1087). Yerine geçen Guillaume II, gene R. Flambard’ın
kışkırtmasıyla; baskı yapmaya yeltendi. Ava çıktığı gün, kimin attığı bilinmez,
"meçhul" bir okla avlanıp öldü... Britanyalıların şakası yoktu! Tahta geçen
küçük oğul Henry I’in ilk işi: "Flambard’ı hapse atmak ve bir Hürriyet
Kartası ilân etmek oldu: 15 Ağustos 1103 günü, eski Britanya Krallarının
yapmış bulundukları iyi Hükümet vaitlerini yeniledi." (HGdP, keza)
Ölünce, kızı Mathilde’i yerine geçirmek istemişti (1135). İngilizlerin
Fâtih, Kilisenin Piç dediği Giyom’un torunu Etienne de Blois
daha açıkgöz davrandı: Tahta çıkar çıkmaz "Henry I’inkine benzeyen Kartalar
çıkarttı. Herkes onu tanıdı." (HGdP., 204/2) İngiltere’de Kral olmanın
birinci şartı, Britanya’ya Hürriyet Kartası sunmaktı. Ve
o yeryüzünün en yabani ülkesi, bu Kartalarla ansızın gelişme temposunu
her yerdekinden öne geçirtti.
(1154 de Kral olan Plantagenet’lerden
Henry II) "İngiliz değil"di. "Dedesi Henri I’in sunduğu Karta’ları
ilân edince, birçok haydut yatağı şatoları uçurup, mâliyeye düzen verdi."
"Şehirlerin önemi hatırı sayılırca arttı... Londra loncaları zenginleşti.
Büyük sayıda şehirler sayısız imtiyazlar satın aldılar" Tabiî bu gidiş,
Britanya Toplumundaki toprak üretmenlerini sömürülmekten kurtarmıyordu.
Ama, Kara Avrupası’na dek yayılmış Antika Tefeci-Bezirgân sisteminin İngiltere’de
de mutlak bir köle ve kul sistemi yaratmasına engel oldu. Bir tek Firavun’un
başa geçip, bir milleti kapıkulu yapması imkânsızlaşmıştı. Kartalar Hürriyeti,
izafı de olsa, modern, Burjuva Demokrasisini andırır gelişmelerin yoluydu.
"Kendi ırkının pek az İngiliz olan prensleri içinde en az İngiliz olan"
Arslan Yürekli Richard, 6 yıllık krallığı sırasında, İngiltere’de 6 ay
oturdu." (zamanında) "Her Kontluk, Sheriff’e (kralın idare mümessiline)
asistanlık etmek üzere dörder şövalye seçmeye çağrıldı. Londra ile Lincoln’un,
Belediye Başkanlarını seçme hakları teyid olundu." (H. G. d. P.) O
çağdan 800 yıl sonra bile Türkiye’de hâlâ İstanbul Belediye Başkanı seçiminin
ne olduğu düşünülürse, 800 yıl önce İngiltere’nin nerelerde bulunduğu tasarlanabilir.
Arslan Yürekli Rişar, tam Kilisenin istediği enayilerdendi. Haçlılar Seferi
dönüşünde Avusturya dükü Leopold’a, fazla yolunduğu için define aramak
üzere saldırdığı Châlus şatosu önünde öbür dünyayı çocuksuz boyladı. Birbirine
giren dört beş Taht gönüllüsünden, yeğenini öldüren Topraksız Jean, tâcı
başına geçirdi. Ama dünyayı kendisine darıltmıştı. 1205 yılı Cantorbery
Başpiskoposu ölünce, yerine geçecek kişi üzerinde Papa’yla Topraksız’ın
arası açıldı. Topraksız’ın aradığı bu idi: Manastırın topraklarına el atıverdi.
O zaman yeniden Papalık, Kral ve Britanyalılar arasında üçlü kumara oturuldu:
"Jane, Millî Anglikan
Kilisesinin elemanlarını toplamayı başardı: Bu hakikî bir schisme
(kiliselerin bölünüşü) idi... (Papa) Innocent III, İngiliz Kralına karşı
iki düşman salıverdi; İç düşman "Büyük baronlar", dış düşman "Ogust Filip
II"... Baronlar, Piskoposlar, büyük şehirler (Papanın hakemi olan) Etienne
Langton’un başkanlığı altında birleştiler. (Herkes de, Papa’nın âşığı
cuk oturdu sanacak derken.) Uzun müzakerelerden sonra 15 Haziran 1215
günü Runnymede ovasında, İngilizlere büyük Hürriyetler Kartası
(Magna Karta) bağışlandı.: Tarihin en büyük eylemlerinden biri olan
bu akt: Bir yandan Kral, öte yandan büyük Baronlarla Kilise ve Büyükşehir
mümessilleri arasında yapılan bir barış andlaşmasıdır. Kişi (ferd) hürriyetlerini
ve nizamlı adalet idaresini garantiliyor, maliye işlerinde kralın haklarını
sınırlandırıyordu. Kral, bir şûrâ halinde toplanmış Prâlat’larla Beğlerin
tasvibini almak zorundaydı. Bu şûrâ, Parlâmentonun aslı oldu. Daha imzalar
atılıp, parşömenler mühürlenir mühürlenmez, güreş yeniden başladı.
(Kilise ile Krallık oynamış, Britanyalılar parsayı toplamışlardı: Antika
medeniyetin ruh’u habisi bu kündeye gelir miydi?) Jan para ve asker
buldu. Papa, (Kralı Kilisenin ağı içine sokmak üzere) kralı Karta’ya
riayet etmek için verdiği yeminden muaf tuttu. Kral düşmanlarını Londra’ya
sıkıştırdı ve Kuzey’e bir sefer açtı; ama (alangle
kündeyle) hemen hemen ansızın öldü. 1216 Ekim günü, kimilerince şeftaliyle
bira içmekten, kimilerince de kıskanç bir keşiş tarafından zehirlenerek
öbür dünyaya göçtü." (HGdP., 206/2)
Britanya ahalisi böylesine
tekin değildi. Onun eline geçirdiği Hürriyet Kartasını, Papa veya Kral,
ne yalnız başlarına, ne elele vererek bir daha kopartıp geri alamıyorlardı.
Bir "meçhûl" ok veya şeftali, müstebidi, olmamışa
çeviriveriyordu! Toplum, köleliği tutmadıkça, resmî din de tutunamazdı.
Onun için, İngiltere’de Papa’nın Katolikliği halkı kullaştırmak isteyince,
karşısında Protestanlığı buldu; Protestânlık, zamanla beylerin ve Krallığın
yardakçısı olunca, karşısında halktan gelme tarikatleri, püritenliği
buldu. Hürriyet'de ne kelime, denecek, hürriyet ekonomik gelişmeyi,
tekniği yaratır mı? Evet yarattı. İnsanı robot yapan medeniyet kulluğu,
her türlü büyük keşifleri öldürmüş, çünkü zekâyı da köleleştirmişti. İngiltere’de
hür düşünce köleleşmemişti. Magna Karta’nın ilân edildiğinde henüz beş
yaşında olan, sonra Oxford fransisken papazlığına girecek olan Roger Bacon
(1210-1293) Yeryüzünün yalnız İngiliz bölgesinde şöyle bağırmıştı: "Aristotalis’in
bütün kitaplarını yakardım; çünkü onları incelemek zaman kaybından başka
bir sonuca götürmüyor, yanlış üstüne yanlış doğuruyor ve cehaleti arttırmaktan
başka bir şey yapmıyor!" Bu sesleniş, bütün Avrupa’yı kaskatı yapmış
Skolastiğin, antika medeniyet formüllerinin
bir anda yakılmasıydı. O İngiliz "din adamı": "Cehaletin şu dört başını
itham ediyordu: Otoriteye saygı göstermeyi, örf ve âdete saygı göstermeyi,
cahil kalabalıkların kanaatlerine önem vermeyi ve kendisini eğitim görmeye
bırakmayan gururlu içgüdülerimizi... Bu dört başlı düşmanın üstesinden
gelelim, önümüzde bütün bir dünya açılır." (H. G. W.: Ess. de I’Hist.
Üniv., s. 374)
Teknik keşif nerede mi?
Magna Karta’dan bugüne dek yapılmış bütün büyük icatları, Roger
Bacon gözleriyle görmüşçe, 800 yıl önce Buharlı gemiyi, otomobili, uçağı
haber veriyordu:
"Kürekçisi bulunmayan
gemicilik makineleri olacak, öyle ırmaklara ve Büyük Okyanusa adapte olmuş
bir tek kişinin güttüğü büyük gemiler, (kürekçi) insanlarla doluymuşçasından
daha büyük bir çabuklukla ilerleyeceklerdir. Onun gibi, hiçbir çeki hayvanının
yardımı olmaksızın hareket edebilecek arabalar, cum
impetu instimoebili, tıpkı kadim insanların üzerinde dövüştüklerini
sandığımız oraklarla mücehhez savaş arabaları
gibi sürüleceklerdir. Uçan makineler de mümkün olan şeyler düzeni içindedir;
öyle ki, insan bunların ortasına oturabilecek yapma kanatlar, bütün hızıyla
uçan bir kuşun kanatları gibi havayı dövecektir."
Zekâ, teknikten önce kanatlanmış,
uçuyordu. Tesadüf değildi. Görüş, Kristof Kolomb’un yelkenli gemiyle Okyanus’a
açılışından 200 yıl önce yazılmıştı. "İnsanlar çözümleyebilecekleri problemleri
önlerine koyarlar"dı. Zekâ: Kapıkulluğundan toplum ölçüsünde kurtuldu
mu, kişi; yaratıyordu. Bu, İngiliz papasının insanüstülüğünü değil,
İngiliz toplumunun Antika Tefeci-Bezirgân medeniyeti firavunluğuna düşmediğini
ispat ediyordu. İnsan yığını, medeniyeti ona köle ve kul olmadan benimsemişti.
Medeniyet insanlığı değil, insanlık medeniyeti İngiltere’de yakalamıştı.
Ondan sonra, artık her gelişme, İngiltere’de bu metodu üstün getirecekti.
Şayak sanayii, gerici baskısıyla Hollanda’dan kaçırılacak, hürce
insan İngiltere’sinde Kapitalizme yükselecekti. Demokrasi,
Firavunluğun maskesi olmadı mı, kapitalizmin ebesi olacaktı. "Sosyal
Devrimler" çağı ana karnında ölmeyecek, ilkel sosyalizm ebesi elinde
"Düşük" olmaktan kurtulacak, doğacaktı.
FRANSIZ - İNGİLİZ
GELİŞİM ZITLIKLARI
Tarihçi Duruy, olayları
incelerken iki yerde, Ortaçağ sonu Fransa’sı ile İngiltere’sinde birbiriyle
taban tabana zıt sonuçlar veren aynı sebepleri biraz da şaşarak anar:
I- 100 YlL SAVAŞINDAN
ÖNCE: "Millî hayatımızın (Fransada burjuva gelişiminin) ilk günlerinde,
zalim baskıyı yapan şey, başı taçlı Ile de France’ın küçük Beyi değil,
derebeylikti. Mazlumlar, Kral ile halk, Derebeyliğe karşı birleştiler ve
muharebeyi güden şef, zaferin bütün kârlarını kendisine alıkoydu; öylesine
ki, genel hürriyetler yerine, elimize Kralın mutlak otoritesi geçti. Sonra,
Krala karşı asillerle Vilain’lerin ortaklaşa boyun eğişi içinde yitirilmişken
bulunan eşitlik duygusu geçti." (D.Hist.etc., 303) (İngiltere’de
bunun zıddı oldu.)
II- 100 YlL SAVAŞINDAN
SONRA: "Fransa’nın üzerine bunca belâları (ve müstebitliği) yığan da, İngiltere’nin
(krallarını muzaffer oldukları zaman bile, Kara Avrupası’na açtıkları seferler
için gerekli parayı ve insanı elde etmek üzere Parlamento önüne çıkmaya
zorlayan tabiiyet dolayısıyla) Kamu hürriyetlerini sağlamlaştıran da, hep
şu Yüzyıl savaşı oldu. Demek o devre süresince dahi iki ulus, gene girmiş
bulunduklarını gördüğümüz başka başka yollar da yürümüş oldular; Fransa’nın
yıkıntıları ortasında krallık mutlak iktidarını bulmaya gidecekti; İngiltere
kralları ise, Crecy, Poitier zaferlerine rağmen, memleket mümessillerinin
kanunlarına boyun eğmeye alışmışlardı." (Keza, 319)
Her şey ona göre oldu. Din
de, dünya da Fransa ile İngiltere’de birbirine zıd gitti. Kara Avrupası’nda
tarikatlar ya Albijuvalarınki gibi kanla boğuldu, yahut Templier ve Teuton’lar
gibi bezirgân vurgunculuğu yaptıkları zaman bile, din ve dünya derebeylerinin
kumpası ile yağma ve tahrip edildiler. İngiltere’de John
Wiclef (1320-1384), Oxford Üniversitesi
fizik, mantık, felsefe hocalığından sonra, Yüzyıl Savaşı bahanesiyle hem
krallığa hem Papalığa karşı savaş açtı. Papalığa her yıl verilen 1000 gümüş
liralık haracın, Krala verilen vergiden beş kat fazla olduğuna çattı. Devletin,
hizmeti gereğince, Kilise mallarına elkoyma hakkını savundu. "Mademki insanın
her varı Allah’ındır, din adamlarının malları da herkesin olmalıdır" diyordu.
Fransa’da, böylesinin kellesi uçurulurdu. İngiltere’de de "Din adamları
tarafından azgınca takibata uğratıldı; ancak Saray’ın, Üniversite’nin ve
şehirlerin araya girmesi Wiclef’i kurtardı". Kamçıcılar (Flagellants)
tarikatı 9’uncu yüzyılda İtalya’da doğmuştu. Bunlar, bizim Acemler gibi
kayışlar ve sığır saplarıyla sokaklarda dövünüp, dünya batmadan günahlarından
sıyrılmaya çalışıyorlardı. 13 ve 14’üncü yüzyıllarda akım, bütün Almanya’ya,
Fransa’ya, Hollânda’ya, Alsas Loren’e yayıldı. İngiltere’de başka kılığa
girdi. Lollard’lar, bizim goygoycular
biçiminde görünüyorlardı (Lollen: cenaze şarkısı
söylemekten geliyordu). Sanayi ve ticaretin pek çabuk geliştiği Felemenk,
Flandre ve Brabant ülkelerinde yün dokumacıları, özel evlerde Komunalar
kurarak yaşıyorlardı. Baskınlara uğrayınca, şayak sanayiini de yanlarına
alarak, İngiltere’nin Norfolk Kontluğu’na, tarikatleriyle birlikte göçtüler.
Orada bégard (To beg: Sadaka istemek’ten) "Dilenci kardeşler" adını
aldılar. Ama, bunlar hiç de Doğu’nun sadaka dilencilerine benzemediler.
"Yoksul kardeşler" içinden "Fakir papaslar" çıktı. İngiltere’nin
dört bir yanına: Hristiyanlığın ilk günlerinde olduğu gibi din ve dünya
mallarının herkes için ortak olması, din adamlarının, ne öşür (dime), ne
aidat toplamalarını yaydılar.1395 yılı Parlamentoya verdikleri dilekçe
ile, Kilisede reform, papaz malların ve bekârlığın kaldırılmasını istediler.
İngiltere ile bütün geri kalan dünya (Fransa, Kara Avrupası) arasında bambaşka
birer hava estiriyorlardı.
Niçin bu tersinelik? Fransa
(ve Karaavrupası) Roma medeniyetiyle Doğu insanının Tefeci-Bezirgân batağına
gömülebilmişti. Fransa’da, taşıma suyla değirmen döndürülmek isteniyordu:
Bizim Abdülhamid’in örnek aldığı "Meclis’i Mebusan" taklitleri,
tepeden inme metotlarla İngiltere’dekine benzetilmeye kalkışılmıştı. Oysa,
İngiliz örneğinin sarkıtacağı ip ele geçmedikçe, içine düşülen Kulluk kuyusunun
derinliğinden çıkılamayacaktı. Britanya adasının güneyinde bir avuç insan,
6 bin yıl önce Fırat, Dicle deltasındaki bir avuç insan gibi yeni bir çığır
açmışlardı. Çünkü, orada Tefeci-Bezirgan gelişim birdenbire ilkel Sosyalist
toplum gelenekleri ortasında belirmişti. Barbar gelenekli hür insan, Toplum
problemlerini insan eliyle çözmenin olamayacağını kabul etmedi. Herşeyin
çaresi, insanı unutmadan arandı. O zaman din de toplumcullaştı:
"Başka her yerden çok
İngiltere’de Katolik Kilisesi, fâtihlerle yenilenlerin arasına, yenilenlerden
yana çıkarak karışmıştı; (Çünkü orada; yenilen de, yenen de hür, eşit,
yiğit, doğru insan yetiştirmiş Sosyalist Toplumdandı HK.) zâlim Norman’a
karşı mazlum Sakson’u tutmuştu. Bazı rahip adları, milletin gönlünde hem
dinî, hem yurtseverce bir anı olarak nakşedilmişti. Sonraları (Bezirgân
münasebetler ve sınıflaşma kuvvetlendikçe HK.) İngiliz kilisesini satılıklık,
parayla satın alınma kapladı. Geri kalan Avrupa’da olduğu gibi, İngiltere’de
de rahipler, dünya çıkarlarına, tamahkârlık ve egemenlik ruhuna ve en sonunda
tembelliğin yoldaşı olan kargaşalıklara aşırıca ilgi gösterdikleri için
suçlandırılırlar: (Başka yerde olduğunun tersine, Britanya halkı Din perdeli
oyuna gelmeyecek kadar Barbar gelenekliydi HK.) Katolik papazlığı Ortaçağda
ilerlemenin başına geçtikten sonra, şimdi çok geride kalmıştı: Örneğin,
vaktiyle serflerin sayılarını azaltmaya yardım etmişken, Fransa’da olduğu
gibi, İngiltere’de de, en son serfler bu yol rahiplerin elinde kalmıştı.
Kötüye kullanımların ve rezaletlerin ırak anıları, İngiliz ulusunun kalbinde
Katolik Kilisesine karşı kökleşmiş bulunan o daima işlek ve keskin hıncı
izaha yetmedi; şurası da düşünülmeliydi: Reformasyondan beri İngiltere’de
hür kurumların en azgın düşmanları hep katoliktiler. Böylece, katolikliğe
karşı her protestanda bulunması tabiî görülen antipatiler yurttaşın vatanseverlik
kinleriyle alevlendi. (Klasik Tarih: Toplum olaylarını "Din" yahut "Vatanseverlik"
gibi tekerlek lâflarla, "İzah" ettiğini sanıyor. HK.)
"Ama İngiliz protestanlığının
göğsü içinde de, daha başlangıçtan beri krallığa uğursuzluk getirecek derin
fikir ayrılıkları çıktı. (Barbar geleneğini külâh değiştirmek aldatamıyordu:
Ha katolik fesi, ha protestan şapkası... insanı unutturmaya başladığı gün,
barbar, külâhları değişiveriyordu HK.) Henry VIII, yalnız papaya karşı beslediği
şahsî içerleyişlerine kapılmamıştı; işin içinde onun papazlara ait malları
bereketli bir av sayan tamahkârlığının çıkarları da vardı. Kendisini millî
kilisenin şefi ilân ederken, şu doğma’ya (nassa) dokunur gibiydi: Anglikan
kilisesi, başlangıçta Papasız bir katolik kilisesi idi; yapılan sadece
Papanın yerine Kralı geçirmekti; bu becayiş
halk için son derece daha tehlikeliydi; çünkü her insanı, maddesi ve ruhu
ile kralın yararına kıskıvrak yakalamış bulunan siyasi iktidar da, vicdanlar
üzerine otorite kurmak da aynı elde toplanmış bulunuyordu. Fakat bütünüyle
müstebitliğin çıkarına yarayan bu reformun
yanıbaşında, Papanın otoritesine karşı takınılan, bağımsızlığa epey benzeyen
ve Fransa’da kralcıların alaylıca "Anglikan Kilisesinin hürriyetleri" adını
verdikleri şu kralcı protestanlığın yanıbaşında, halkın protestanlığı yükseliyor
ve büyüyordu."
"Daha önceleri İskoçya’da
(daha barbar bölgede HK.) mutlak iktidar sahibi olan calvinisme,
hemen İngiltere’nin içine işledi. Kilisenin göbeğine demokrasiyi soktu;
ne Kralın, ne Piskoposların din otoritesini tanıyordu; nassaların tâ içlerinde
de ciddi değişiklikler yapıyordu. Rahipler Meclisinde (Presbytere)
herkes eşitti; Presbyter’ciler adı bundan geliyordu. Özelliği böyle belirtilen
Kalvinistlere ve onların yanıbaşlarında yükselen öteki protestan tarikatlarına
genel olarak puritain (tasfiyeci) adı verildi.
Henry VIII, böyle çeşitli tarikatlerin yükseldiğini görünce, (Türkiye’de
Köy Enstitülerini kuranlar gibi HK.) hepsini "sapıklar" diye koğuşturdu.
(Halkı uyarmak değil, kapıkulu yetiştirmek isteyen iktidar HK.) Katolikleri
asıyordu; ama Püritenler’i diri diri ateşte yakıyordu... Püriten, uğradığı
işkencelere karşı yiğitçe tahammül göstermekle uyandırdığı genel ilgiden
başka, (halk gibi) hür ve fakir kalıyordu... Piskoposlar artık, Kralın
hoşuna gitmek için birbirlerini kıskanan memurlardan başka bir şey değillerdi
ve o parayla satın alınmış nüfuz, kendisi gibi düşünmeyenlere karşı baskı
ve işkence yapmaktan başka bir işe yaramıyordu. Böylece (resmî din adamları)
krallıkla sıkı fıkı bağlı kalarak krallığı da halkın itibarından düşürdüler
ve krallığın yaptığı yanlışları üzerlerine aldılar. Krallıkla birlikte
yaşayıp, birlikte düşeceklerdi." (E. Despois: Révol. D’Angleterre,
s. 8-14)
İngiltere’de Modern Kapitalist
devrimi, o püritenler yapacaklardı.
İNGİLİZ DEVRİMİNDEN
AZ ÖNCESİ
Tefeci-Bezirgân münasebetleri,
bu şartlar altında İngiltere’de hiç mi müstebit yetiştiremedi? Elbet yetiştirdi.
Ama dizginler milletin elinden hiç bir vakit Firavunların antika Devletçiliği
eline geçirtilmedi. Bütün bir millet, müstebit Doğu’daki kadar paçavraya,
kapıkulluğuna çevrilmedikçe, onu güdenler satın alınamazdı.
"Jaques I, Komşu krallar
gibi, Elisabeth’in baskı altında tuttuğu hürriyeti tedip edebileceğini
sandı. İlâhiyatçıları ve dalkavukları ona, "kaadır’ı mutlak olmak, krallığın
şânındandır" diyorlardı. Avam kamaralarını püritenler idare ediyorlardı.
(Hristiyanlığı Roma Kilisesinin bâtıl inançlarından temizledikleri için
onlara temizlikçi, Tasfiyeci, Püriten deniliyordu) Hürriyetin kendisine
çok şey borçlu olduğu bu tarikat, ondan önceki meclislerde görülmedik bir
cesaretle canlandı ve halkın haklarını talep etmekle, ruhlara elverişli
"cumhuriyet hükûmeti" fikrini ekti." (Jeudy-Dugour: Histoire de Cromwell,
s. 4. Paris,1872).
Jaques, Whithall’da topladığı
Lordlar ve Avam kamaralarına, tıpkı Nabohodonozor
gibi şöyle konuştu:
"Kralın selâhiyetleri
Tanrının iktidarına benzer; canı isterse yaratan dilerse yok eden Allah
gibi Krallar da isterse ölüm, dilerse hayat verirler; herkesi yargılamak
Kralın hakkıdırl Hiç bir vakit kimse Kralı yargılayamaz. (Smolett:
Histoire D’Angleterre’den)
Allahın hangi sosyal kökten
çıktığını açıklayan bu Firavunlaşma önünde "Avam Kamarası, 1604’ten
beri Sarayın gaspetmiş olduğu yetkiyi; Kralın hoşuna gitmeyen Meclis üyesi
yerine yenisini geçirme selâhiyetini kaldırdı." "Jaques, kendi otoritesine
dayanarak, çeşitli kanunlar çıkardı. Avam Kamarası, halkın hukukunu Kralın
gaspetmesine karşı içerleyişini açıkladı ve iki Bill (kanun) çıkardı: Birisi
Jaques’in keyfî işlemlerini, ötekisi Kralın mallar üzerinden aldığı rüsumları
kaldırıyordu. Yüksek Kamara Kralı savunarak Bill’i reddetti. Gösterdiği
celâdetle Kralı şoke eden Parlamentoyu Kral dağıttı; ama ondan sonra gelen
Parlamentoyu daha yatkın bulmadı. O da Kraldan, halkın ödediği paranın
hesabını istedi. O da dağıtıldı, onun da üyeleri zindanlara atıldı." (J-D:
keza, 5).
Daha sonra gelen Meclisin
ilk zaaflarından kabadayılığı artan Kral, kendisine kafa tutan 5 kişiyi;
Cook, Philips, Selden, Plm ve Mallery’yi hapse attı. O zaman Meclis gene
direndi. Jaques: "Parlamentoya verilmiş imtiyazların, kral ataları tarafından
dileyerek yapılmış bir ihsan’ı şâhâne (concession) olduğu karşılığını verdi.
Avam Kamarası dolaylı yoldan halkın egemen olduğunu hatırlattı. Bunun üzerine
Kral Parlamentoyu dağıttı, kafa tutan üyelerine eziyet etti, üst üste bildirilerle
kamu işleri üzerine nutuk atmaları yasak etti ve basın hürriyetini kaldırdı."
(Keza 7). Ama 3 yıl geçmeden Parlamentoyu yeniden toplamak zorunda kaldı:
"Ruhlar köpürmüş... Herşey halkın lehinde bir ihtilâlin patlayacağını
haber veriyordu." Jaques, baktı ki olmayacak, Komünler (Avam) önünde geriledi.
Kamara şu maddeyi ilân etti: "Her yurttaş kendi eylemlerine kendisi sahip
olmakta hürdür; yeter ki, başkasına zarar vermesin; o sınırsız yurttaşlık
hakkını kanunlardan başka hiç bir otorite köstekleyemez." Tarihçi: "Kamu
ruhu, dev adımlarıyla hürriyete doğru yürüyordu." (Keza, 8) diyor.
Doğrusu, Hürriyet barbar sosyalizmden beri bir türlü geriletilemiyordu;
yoksa hürriyet yeni bir şey değildi. "Yeni" olan şey Firavunlaşmak isteyen
Kralın hürriyeti kısıtlama zorbalığı idi. Halk, İlkel Sosyalizmden beri
alışmış ve bir türlü unutamamış bulunduğu Anayasa ile Bağımsız Hâkim’i
arıyordu. "Hükûmet için öne sürülen akıl ve hikmete uygun fikirler,
genel olarak püritenlerin yayınladıkları bir çok polemik ve dinî eserlerin
meyvası idi (diye, işi protestanlığa bağlamak istiyor, Tarihçi. Aynı Protestanlığın
Fransa’da nasıl ve niçin Saint Bartelemy katliâmına uğradığı halde, İngiltere’de
nasıl halk gücü olduğunu unutuyor. HK) Cour’un bu hoşnutsuz Partisi (Püritenlik),
en yüksek medenî hürriyet prensiplerini öğretiyor ve "dinin yarısı halkın
hukukundan ibarettir!" kanısını uyandırıyordu... Püritenler, üç dört tarikate
bölünüyorlardı; ama müstebitliğe karşı hınç duymakta hepsi birliktiler."
"Opervco+halk dostlarınca" güdülen Komünler
(Avam Kamaraları), başka Parlamentoların kabul etmiş bulundukları plânı
takib etmeye karar verdi; (Parasızlık yüzünden) hazır Kral kendilerine
muhtaç iken bunu fırsat bilip Kralın vaktiyle gaspettiği hakların geri
alınmasını kararlaştırdı." (Keza, 8, 9)
Bu durum karşısında krallık,
ezelî şark zorbalarının bütün marifetlerini İngiltere halkına karşı birer
birer denedi.
I- ADAM SATIN ALMAK: Para
ihtiyacıyla sıkışan Kral, meşhur usulle "Mecburî istikraz" topladı. (O
parayla, gönderdiği donanma) "Cadix limanında zengin yüklü tüccar gemilerini
vuramayınca yeniden Parlementoya başvurmak zorunda kaldı. Krallar, zorla
kumanda edemedikleri vakit, çıkarla adam kandırmaya başvururlar. Kral (milletvekillerinden
muhalif elebaşısı) Cook, Philips, Venthworth ve Seymour’u; yeniden seçilmesinler
diye, başka başka Kontluklara sherif tayin etti. Ama aynı ruhla canlanmış
daha nice yurttaşlar ortaya çıkmakta gecikmediler ve bu ikinci Parlamento,
birincisi gibi bükülmez kaldı." (Keza, 9).
II - HAPSE ATMAK: "Buckingham’a
(Saraya) karşı itham kararını kaleme almak üzere Komünlerce görevlendirilen
Dudley, Diggs ve John Eliot’u zindana attı. Ama Komünler, zedelenen imtiyazları
onarılıncaya kadar, hiç bir işe bakmamaya yemin edince, bu haklı direnmenin
sonuçlarından ürken (Bizde Menderes bile ürkmemişti! HK.) Charles bu üyeleri
serbest bırakıp, Parlamentonun dağılmış bulunduğunu ilân etti." (Keza,10).
III - FERMANLA VERGİ ALMAK:
"Meclisin dağıtılması para getirmediğinden Kral, Ödünç (İstikraz) adıyla
bir mecburî vergi koydu. Bu haracı Asalet ödemedi, Londra ödemedi, bütün
krallık içindeki özel kişilerin büyük kısmı da ödemedi. En ateşli davrananlar
demire vuruldu. Aralarından beş kişi, haklarında tutukluluk kararı imzalayanlar
aleyhine dâvâ açmak cesaretini gösterdiler... Bütün millet tutuklulardan
yana çıktı." (Keza, 10). Şarkta, şikayetçi bodrumda dayak yer ve millet
"Oh olsun" der.
IV - KRALIN ALLAH’TAN ÜSTÜNLÜĞÜ:
"Bütün İmparatorluğun içerlerine vâizler gönderildi: Hükûmdara körü
körüne itaat edilmesi tartışılıyordu. Bu vaizlerden Sibithrope adında birisi
kürsüde şunları söyledi: "Tebasından birine Allah’ın, Tabiatın ve Milletin
kanunlarına aykırı emir de verse, Krala itaat etmeyen her uyruklu cezaya
müstehak olur." Manwaring adında bir başkası şu vaizi yaptı: "Kral kanunlara
itaat mecburiyetinde değildir; ama bütün uyrukluların, şartsız kayıtsız,
Krala itaat etmek boyunlarının borcudur, yoksa ebediyen lânetlenirler."
Bu vaizler bütün şehirlere dağıtıldı ve halkın tuttuğu erdemli din ulusu
Contorbery Başpiskoposu, bu vaizleri tasvip etmediği için Londra’dan sürüldü."
(Keza, 11) Şarkta, "Ülül’emr’in buyrultusu Barbar gelenekleri tükenmiş
toplumlarda ilk mührü şerifini basan din uluları olur, basmayan boğdurulur."
V - ORDU BASKISI: "Mutsuz
İspanya seferinden dönen ordu, Kanunun emri üzere kamu yerlerinde barındıralacağına,
konak konak özel kişilerin evlerine yerleştirildi. Charles bu orduya verilmek
üzere keyfi para toplattı; fakat askerin plâçkacılıkları
ve kötü davranışları, (halkın yılgınlığını değil HK.) hoşnutsuzluğu arttırdı.
(Keza, II)
VI - İÇ SIKINTIYA DIŞ MACERA:
Milletin dikkatini saçma dış oyunlarla oyalamak için, Fransa ile kapışıldı.
Şarkta olsa herkes yalnız Dış tehlike uğruna ateş kesilir. İngiltere’de
asker harbetmeyiverirdi. "Re adasındaki ufacık bir kaleye saldırışta
(Anadolu’daki Yunan ordusu gibi) İngiliz ordusunun üçte ikisi sap gibi
biçildi... Charles, yakın bir dış tehlikenin milleti kendi çevresinde toplayacağını
umuyordu. Çağırdığı Parlamento, krallık otoritesini hiçe sayarak, milletin
haklarını gerçekleştirmekte, halkın kendisine karşı beslediği övünçlü umutları
boşa çıkartmadı." (Keza,12)
Antika kapıkulluğuna alışık
Tefeci-Bezirgân artığı ülkelerde pek geçer akça olan bütün bu inceli kalınlı
kurnazlıklara, barbar demokrasisinin gelenek ve görenekleri sayesinde gerçekçiliğini
yitirmemiş İngiliz milleti mangır vermedi. Kendileri sherif yapılıp Kontluklara
uzaklaştırılmış bulunanlar da kayrıldıkları için dut yemiş bülbüle dönmediler.
Yeni Meclise, bıçakları hakkına girip Krala, "kimin evini soruyorsun" gibilerden
ateş püskürdüler. Ve millet dâvası tartışıldığı için "Dış tehlike" umacısıyla
kimse ürkütülemediği gibi, İngiliz vatanı da batmadı. Tersine, bütün vatanların
üstüne çıktı. Çünkü kontluk peşinde kullaşmayan sahici milletvekilleri,
konularını iyi biliyorlardı. "Kralın meşhur krallık oturumunda, XVI’ncı
Loui’ninkine benzer bir dille verdiği ilk söylev, onları daha gururlu ve
daha cesur davranmaya götürdü. Bütün ağızlardan "Hürriyet" çığlıkları koptu.
Seymour, şöyle haykırdı:
"Biz, buraya halkın vekili
olarak, halkı ızdıraplarından kurtarmak için gelmiş bulunuyoruz ve bunu
korkusuzca yapmaya mecburuz... Cumhuriyete yararlı olabilecek bir fedakârlık
bunu emrediyorsa, mallarını ve canını yitirmeye hazır bulunmamak, iyi yurttaş
olmak sayılamaz. İnsanın kendi dileği ve hürriyetine rağmen, devletin kanunlarına
rağmen elindeki malını kaptırması köle olması demektir... Bu ne demek oluyormuş!
Kendimizi sınırsız, imdatsız, çaresiz bir cezaevinde bırakmak, ha! Eğer
bu duruma kanun deniyorsa, daha hürriyet diye ne lâf edip duruyoruz? Yok,
Anayasa diye, serbestlikler, hürriyetler diye bunca tartışma yapıp niye
çene yoruyoruz? Bir insanın şâyet kişi hürriyeti kendi elinde değilse,
kendisinin denecek başka nesi kalır!" (Keza,13)
İşte kapıkulluğuna boğulmamış,
insanı unutmamış olan İngiliz bu idi. Bugünkü İngiltere’yi o insanlar kurdular;
köle ruhlu, ciğeri beş paraya satılık dalkavuklar değil.
İNGİLİZ DEVRİMİNDEN
AZ SONRASI
Püritenlerin yarattıkları
İngiliz Ulu devrimi zafer kazanamamazlık edemezdi. Yalnız, İngiliz halkının
güreşi oracıkta bitmedi; başladı. Kral kellesi uçuran Devrim kahramanı
Cromwell, belki kendi isterik bilinci dışında, zaferi bütün İngiltere halkına
değil, belirli bir sosyal sınıfa mal etmekte mistik ruhunu Allahlaştırmayı
aradı. İktidara gelir gelmez, sınıfını en iyi temsil eden meczup kalleşliği
ile, Millet meclisini sindirmeye aktörce girişti. Direnme görünce: "Parlamentoya
gitti, ve Ordunun dileğini hiç mırıldanmadan boyun eğilmesini istedi. Parlamento
dayandı. O zaman, eline aldığı cep saatini yere çalarak paramparça eden
Cromwell şöyle dedi: "Sizi, bu saat gibi kıracağım!" (Keza, 94) Meclisi
300 askerle bastı. Üyeleri kovalarken, her birine bir belden aşağı kulp
taktı. "Sen kız peşinde koşansın!", "Sen zina işleyensin!", "Sen obur bir
sarhoşsun!", "Sen bir hırsızsın!". Söz almak isteyen kimisine: "Şuna da
bak hele şuna! Sizin yâvelerinize son veriyorum!"
"Utanın da çekilin artık! Yerlerinizi namuslu adamlara bırakın, size bildiriyorum:
Siz artık bir Parlamento değilsiniz. Allah sizin hesabınızı gördü!" Eseri
için başka âletler seçti. Milletvekillerinden birisi, selâm vermeksizin
önünden geçiyordu; adamın şapkasını başından kapıp çiğnerken şöyle dedi:
"Ordunun Başkumandanına saygı göstermeyi öğreniniz!" (Keza. 96 - 97).
Millet, bir an için bu komedyayı
anlayamadı. Bağımsızlar, milienaire’ler, din sitemine aldırmayanlar kandırılmak
istendi. "Ama Cromwell’in hakiki niyetlerine daha uzun süre aldanılmayacaktı;
o, egemenliği halkın eline teslim edeceğine, Tanrının kendisine bağışladığını
farz etti." (Keza, 98).
Çok yaman numaracı idi.
"Bir presbyterien kiliseleri delege heyeti bekleme odasında onu görmek
istiyordu; kapıcı gelip kendilerine şunu bildirdi: "Cromwell diyor ki,
deyin onlara, ben itikâfa çekildim ve Efendimizi
arıyorum." Koyu dindarlar dua ederken bu deyimi kullanırlardı. Din bakanlarını
böylece atlattığı vakit Cromwell sır ortaklarına aynen şöyle dedi: "Bu
ayaktakımı hırbolar da, bizim efendimizi aradığımıza inanıyorlar, bizse
tirbuşondan başka bir şeyi aramıyoruz." (Keza,107). Kralın müstebitlik
suçu yeterken Cromwell onu işlemediği uçkur peşkir cinayetleri ile lekelemeye
kalktığı için tarihçi "İftiraya ne lüzum vardı?" diyor. Vardı; çünkü
o "Kendisi müstebit olmak için istibdadı istemezdi". Çalınan malın
üstüne oturmak için, hırsızı yakalamış bir sınıfın mümessiliydi. Kral gibi
üst üste: "Uslu Meclis", "Ismarlama Meclis", "Patentli Meclis"leri
topladı, dağıttı. Bir yanda halka vergi korken, ötede İçki Yasağı
ile zavallı püritenleri gıdıkladı... Kral olmayı gözü kesemeyince "Protecteur"
sıfatıyla Allahlaştı. Bu sahte "Protecteur" (Hâmi, Koruyucu), burjuvaları
korumak için: "Populaca (ayaktakımı) diye kötüleyici adla çağırılan
yurttaşlar bölüğünü, kredi nüfuzu, parayla adam satın alma yollarından
Meclis dışı bıraktı; çünkü o gibilerin altını yok, yalnız erdemlikleri
ve yorgunlukları vardı; her seçmenin toprak fonu olarak en az 200 sterlini
(10 bin lira varı) bulunmasını istedi." (Keza) .
Oysa, "İngiltere Hükûmdarlığının
Komünler Kamarasının Kararı" şöyle demişti: "Kral ofisinin kaldırılmasıyla,
bu Millete, kendi doğru ve kadim hukukunu yeniden bulması için ve bütün
krallığı temsil eden bir heyet ve zaman zaman toplantıya çağırılıp üyeleri
bu maksatla halkça seçilmiş Meclisler tarafından idare edilmek üzere, bu
kararla (allah nasip ederse) mutlu bir araç verildi, bu böyle bilinsin…
"Milletin doğru kadim hukuku" kandaş Anayasasının hür ve eşit insan
haklarıydı. Millet, oraya kadim hukuka dönüldüğü söylenerek ancak aldatılabiliyordu.
Bu da bir ileri adımdı. Fakat ondan sonra daha ne kadar çok uzun gerçek
demokrasi yolu kaldığı besbelliydi. İngiliz milleti de bunu çabuk anladı.
Kapitalist Devrimin "Tirbuşon" kafalı kahramanı kendi yarattığı suikastler
ve zılgıtlar ortasında bunaldı. "Böylece üzüntünün, vicdan azaplarının
ve korkunun zehiriyle tükenen Cromwel, sinsi bir ateşe tutuldu, ateş üç
günde bir gelirken, sekiz gün sonra, tehlikeli ârazlar gösterdi. Ölüm fikri
ruhunu sarstı. Ve bulaşmış bulunduğu bütün cinayetleri kafasına yeniden
çizerken, öbür dünyadaki varlığından şüpheye düşmüş göründü. Kendisini
evhamlandıran vicdanındaki müthiş sesi boğmak için bakanlarından Goldwin’e,
allahın seçkin kullarına azap çekme tehlikesi var mıdır, diye sordu. Goldwin:
"- Elbet yoktur" karşılığını verince, Cromwell: "-Demek, korkacak hiç bir
şey yok, dedi, çünkü vaktiyle tanrı lütfuna uğramış bulunduğumdan eminim."
(Keza,162). Hekimleriyle de şöyle konuştu: "Ben bu hastalıktan ölmeyeceğim...
Mesleğinizde çok becerikli olabilirsiniz. Ama tabiat bütün hekimlerin üstündedir
ve Allah da tabiatın üstündedir." (Keza,163)
Ödlek ve kaypak Cromwell’i
bir "Meçhul" ok vurmamıştı; bir "Biralı şeftali" atıştırıp
atıştırmadığını Tarih yazmıyor. Elde bir belge var. En yakın arkadaşı Albay
Sexby (Willam Allen takma adıyla), Cromwell’e armağan ettiği ve o zaman
pek elden ele dolaşan: "Öldürmek cinayet değildir" adlı kitapçığında
İngiliz "humoure" u ile şunları söylüyordu:
"Halk için ölmek şerefi,
tam zât’ı alilerine yaraşır ve bu belki sizin için hayatının son anlarında
dünyayı bırakıp gitmekle âleme ne kadar kıvanç vereceğinizi göstereceğinden,
dille tarif edilmez bir teselli olur. Ancak o zamandır ki Efendimiz, gaspetmiş
olduğunuz ünvan hakkıyla sizin olacaktır, ancak o zaman siz (ölmekle) memleketimizin
kurtarıcısı olacaksınız."... "Bir insan, Cumhuriyet kanunlarına boyun eğmeyip
de, kendisini kanunlar üstüne çıkardı mıydı artık onun bir cemaat üyesine
gösterilecek himayeyi görmesi akla sığamaz; onun, resmen tanımadığı kanunlardan
bir savunç sağlaması da doğru olamaz. Bütün bu sebeplerle, o insan artık
başkalarıyla hiç bir vakit arkadaşlık etmeyen ve kendi gücünden başka savunması
bulunmayan vahşi hayvan yerine konulmalıdır... Doğrusu, büyük kötülüklere
dokunacak hiç bir adalet çeşidi yok idiyse ve eğer zâlimler işledikleri
cinayetlerinin büyüklüğü yüzünden kendi emniyetlerini sağlamış olurlardıysa
o zaman demek, insan nev’inin emniyeti diye hiç bir şey ortada kalmazdı."
"Herkesin üzerine silâhla yürüyen kimse, herkesi kendisine karşı silâhlandırmış
olur... Tanrının kanunu herkese, gece vakti kapısını kırıp içeriye giren
hırsızı öldürmek müsaadesini veriyor. Aynı kanun, beni alaylar ve ordularla
çalmaya gelen birisine itaat etmek mecburiyetinde bırakır mı? Sanki, iki
üç gemiyle hırsızlık eden korsan olur da, elli gemiyle korsanlık eden amiral
mi olurmuş? Ama şâyet hırsızla Protecteur (Koruyucu) arasında bulunan tek
fark, avenesinin sayısı ise bâri o sayının belli edilmesini dilerim, tâ
ki böylece öğrenmiş oluruz: Hırsız nerede biter ve Beyefendi Hazretleri
nerede başlar!"
Böyle "Barbarca" bir arkadaş
yazısını hak etmek bile anlayanı zehirlemeye yetmez mi?
İngiliz Devrimi, yeryüzünün
"Tarihsel Devrimler"i yerine geçen başarılı birinci SOSYAL DEVRİMİ
oldu. O devrimle iktidara geçen kapitalizm, derebeylikten bir adım
ileri de olsa, kör topal bir siyasi hürriyet de getirmiş olsa, gene insanın
insanı sömürüp ezdiği bir Sınıflı Toplumdu. İnsanlık Kapitalizmle
de çarpışarak (19uncu yüzyılın birinci çeyreğinde patlak veren ekonomi
krizleriyle birlikte) ölüm çanlarını çalan sosyal hastalığına tutuldu.
Ancak Kapitalizm, ilâcı içinde bir hastalıktı: Altı bin yıldır yitirilmiş
SOSYAL METOT(Sosyal Devrim metodu) keşfedilmişti. Varolan Medeniyeti
yıkmadan, zalimleşmiş bir sınıfın TAHAKÜMÜNÜ yıkmak usulü keşfedilmişti.
İngiliz işveren sınıfı kendi yarattığı siyasi ve iktisadî buhranlarla işletip
sömürdüğü yığınların hayatlarını dayanılmaz duruma getirince, o yığınlar,
keşfedilmiş bulunan Sosyal Devrim yolunun geleneğine uymakta atalarında
geri kalmadılar. İngiliz sanayii ikide bir işçileri toptan krizle kaldırım
üstüne aç biilâç dökmeye başlayınca halk buna katlanmadı. İşveren sınıfı
çâreyi, düşük ücretle işçi çalıştırabilmek üzere buğday fiyatlarını dışarıdan
ucuz ithâl ederek düşürmekte aradı. Buğdayı pahalı satmak isteyen büyük
arazi sahipleriyle (Lortlarla) kapıştı. İşçi sınıfı, bu kayıkçı dövüşüne
kanmadı. Gerçi sanayii ile nüfus arttığı halde, toprağın üretici gücü -
irat çeken hazıryiyici ağalara haraç ödeme yüzünden - yerinde sayıyordu.
Hattâ bu görünüşü mantık alanında sömüren bir papaz, iktisatçı Malthus,
okul kitaplarına dek hâlâ matahmış gibi sokulan sözde bir de kanun uydurdu.
Toprak ağalarının haracına dokunmamak için insan dölünü kurutmayı bayağı
tapşırdı... İngiliz işçi sınıfı bu ince ukalâlıkları dinlemedi. O, bir
şeyi pekâlâ görüyordu: İşveren sınıfı iktidara gelmeden önce, çalışanlar
bir bolluk arkasından bir kıtlıkla kırılmıyorlardı. Demek, bu işte kapitalizmin
bir orostopolluğu vardı: İşveren sınıfı Parlamentoya
geçip suyun başını kesti keseli insanlar pahalılık ve işsizlikle aç kalıyorlardı.
Herkes insan, herkes hür, yurttaş değil miydi? Madem ki suyun başında,
Parlamentoda bir keramet vardı: İşçi sınıfı da Parlamentoya girmeliydi.
İşverenler, ekmeği ucuzlatmak
için gümrükleri azaltıp, serbest mübadele mi istiyorlardı? Evet,
İngiliz toprak ağaları (lortlar) gümrük himayesi sayesinde aşırı haraç
yememeliydiler. "Libre échange: Serbest Mübâdele" de olsundu; ama yalnız
gümrükler değil, şu siyaset suyunun ağalarla beylerce kesilmiş başı olan
Parlamentoya işçilerin girmesi de serbest olmalıydı. Yoksa, memleketin
kaynağını ağalar mı daha çok sömürecek, işveren beyler mi diye işçileri
oy davarı yapmanın âlemi yoktu. Yabancı buğday rekabetini önlemek için,
1815 yılı gümrük himayeleri kanunu çıkarılmıştı. 100 litre buğday 30 franktan
pahalı ise memlekete sokulacak, ucuzsa sokulmayacaktı. İngiliz halkı hemen
direnme davranışına geçti:
"Kanun yürürlüğe girince
halkın kızgınlığı son haddine vardı. Gürültülü toplantıları zorla dağıtmak
gerekti ve kanun, üçüncü okunuşunda kabul edildiği vakit, Avam Kamarasının
kendisini de askerlerle korumak icabetti. Bir sınıfa vermek için milletten
alan bu hinoğluhince tedbir kaçınılmaz sonuçlarını çarçabuk ortaya çıkardı."
(s.10) "Halkın yaşama şartları ağlanacak durumdaydı. Halk, ücretlerin
alçak fiyatıyla ekmeğin pahalaşmasından, serbestçe uygulanan kötü kanunlardan,
işeli talebinin sık sık gösterdiği inip çıkmalarla ansızın felâket şeklini
almasından ıztırap çekiyordu. Siyasî hoşnutsuzluk, zor kullanarak kan içinde
ağırca tedip edilen ayaklanmalarla kendini belli etti. Gerçi kanun koyucu
halkın sesine aldırmıyordu; çünkü o zaman Parlamentoda temsil edilen halk
değil, bir sınıftı." (Mongredien: Histoire du Libre-echange en,. Angleterre,
s. 14, İngilizceden: H. Gravez)
Bütün milletten alınıp bir
SINIFA verilmek açık açık sırıtmıştı. O zaman, gene yeryüzünde ilk defa
İngiltere’de yeni bir sınıf, Modern işçi sınıfı bu gidişe "Yeter!"
demeyi bildi. Derebeylik zamanı İşveren sınıfı nasıl "Hürriyet Kartası"
istediyse tıpkı öyle, şimdi de İşçi sınıfı bir çeşit Sosyalist dileği olarak
"Halk Kartası" ortaya attı. Onun için, kopan harekete "Chartisme:
şartizm" denildi. İngiliz işçilerinin kaleme aldıkları ilk Sosyalist
Magna Kartası altı maddecik oldu: 1 - Tek dereceli evrensel seçim,
2 - Gizli oy verme, 3 - Yıllık Parlamento, 4 - Mülkiyet üzerine dayanan
seçilebilme cens’ının kaldırılması, 5 - Parlamento üyelerine tazminat ödenmesi,
6 - Seçmen heyetlerinin eşitçe bölünmesi... Görüyoruz: Bu gün Batı Demokrasisi
adıyla anılan ana prensiplerin hemen başlıcaları, modern işçi sınıfının
ortaya attığı parolalardı.
"Bu dilekleri savunmak
üzere her yanda komiteler yükseldi, gazeteler çıkartıldı. Al, yeşil, ak
renkli bir bayrak, şartistlerin ordulaşma işareti oldu. 1839 yılı, Avam
Kamarası birmilyondan fazla imza taşıyan bir dilekçeyi reddedince ayaklanmalar
patlak verdi; kan aktı. Özellikle Frost ve Jones gibi şartist şefleri vuran
idam hükümleri, denizaşırı sürgün cezaları verildi. Tahrikât daha yıllarca
sürüp gitmekten geri kalmadı; ancak kanunlar işçi dileklerini kısmen tatmin
ettikçe yavaş yavaş yatıştı. Şartist hareketi, İngiliz İşçi Sınıfını kuvvetle
tahrik edip onun haklarını bilincine çıkarmasına yardım etti. Şartistlerin
safları arasında Robert Owen’ın öğrencileri olan komünistler de bulundu
ve şartistler işçi hareketine hizmetlerini bilhassa onlara borçludurlar."
(Charles Verque: dictionnire du Socialisme, s. 62, 63, Paris,1911).
(Engels diyor ki) "Bu
şartist gücü, daha 1824 yılı koalisyon (birlikler kurma) hürriyetine karşı
olan kanunu kaldırmamakta inat eden Parlamentoyu kaldırmaya mecbur bıraktığı
zaman kendini gösterdi. Reform (Seçim) tahrikâtı süresince, işçiler Reform
Partisinin radikal (köktenci) kanadını teşkil ediyorlardı. 1832 kanunu,
işçileri oy hakkından yoksun ettiği vakit, dileklerini People’s Charter’de
(Halk Kartasında) yeniden ele aldılar ve hububat üzerine himaye kanununu
kaldırılması için güreşen Büyük Burjuva Partisi’ne muhalif olan, bağımsız
şartist Partisi halinde teşkilâtlandılar. Zamanımızın birinci İşçi Partisi
bu oldu."
Böylece, 6 bin yıl kökünden
kazınmak istenen ilkel Sosyalizm, İngiltere’de barbar geleneklerinin dayatmasıyla
önce Krala karşı Din ve Dünya Beylerinin, sonra işveren sınıfının Hürriyet
Kartası biçimine girdi; en sonunda o kanaldan "Halk Kartası"
adıyla modern Sosyalizm olarak yeni bir hayat kazandı. Medeniyetin
sınıf çatışmalı toplumu, Sosyalizmi Irak’tan önüne katıp tâ Britanya adasına
dek kovaladı; orada kimsenin aklına gelmeyen biçimde genel, soyut "Hürriyet"
kılığına girerek karşı-saldırıya kalkan Sosyalizm, Çinmâçin ve Hindistan
iklimlerine dek kapitalizmin son sınıf çatışmalı toplumunu kovalıyor...
Yeryüzünde, Antika Tefeci-Bezirgân medeniyetinin, -içlerine işlese bile-
yığınlarının özünü çürütemediği toplumlardan en sonuncusu Kapitalizme
geçen İngilizlerinki ise; İngilizler’den sonra, daha uzun süre -Çarlığın
bütün medenileştirici baskılarına rağmen- barbar gelenek göreneklerini
koruyan en geniş yığınlar Kuzey Slâvları oldu. Rusya’da, 1917 Sosyal Devrimi
elbet tüm yeryüzünün bir tek kab içindeki su gibi "muvazenef’i mâyiât"ı
andıran dengeli biricik Emperyalizm sistemi oluşu ve bu sistemin en büyük
ve çeşitli tezatlarla (en çok hem derebeği, hem kapitalist münasebet zıtlıklarıyla)
yüklü bulunduğu yerde çatlak verip patlangıç yapısı gibi ekonomik ve sosyal
sebeplerle izah edilir. Ama bütün o sebepler ortasında, Rusya’nın yeryüzünde
Antika Tefeci-Bezirgân medeniyete zaman ve mekânca en az
bulaşık kalışının; yâni en çok barbar kalabilmiş yığınlar halindeki
Tarih ve İnsan ürefici güçleriyle işçi sınıfına İhtiyat
Kuvveti oluşunun 1917 devriminde hiç mi bir etkisi yoktur?
Sosyalizm, Doğu Bâtınilerinin
anlattıkları şeftalidir. Onu, çekirdeği ile yemek, nazilerin ceplerinde
ampulünü taşıdıkları asid siyanidriği yutmak olur. Doğu, ilkel sosyalizmi
tohumuyla yutup yok ettiği için battı; Batı şeftaliyi yemekle birlikte,
Kralları öldüren tohumuna saygı gösterdiği için yükseldi. Onun için İngiltere’de:
Kapitalizmin doğuşu, hiç bir fikir ve Partinin yasak olmayışı gibi, Owen’in
memleketinde Kapital’in yazılmış ve Marks’ın mezarının bulunmuş olması
da kör tesadüf değildir.
Şimdi, insan olmak için
barbar mı olalım? Hayır; sosyalist olmak yeter. Bugünün bilimsel sosyalizmi,
ilkel sosyalizmin tek güçlü mirasçısıdır.
Bütün tarihi yalnız barbarlıkla
izah etmedik: Tümüyle unutulmuş bir Tarih zenbereğinin üzerine bastık.
Ekonomik determinizmi, mekanik anlayışlardan kurtarmak için, biraz tecritli
de olsa, İlkel Sosyalizmin rolünü kabartılandırmak gerekliydi.
Tekbaşına barbarlık,
hiç bir zaman Tarihin biricik gücü olamaz. Son bir defa daha tekrarlayalım:
(Tarih+İnsan+Teknik+Coğrafya) üretici güçleri, ancak dördü birden
göz önünde tutulurlarsa yeteri kadar izah edici olurlar. Tek başına barbarlığın
(Tarih+İnsan) üretici güçleri tarihi yapmaya değil, yürütmeye yetseydi,
medeniyet, henüz bir avuç Sümer insanından başkasını dejenere edemediği
ilk konağında, barbarlık taze Ağade’li Semit’lerle birlikte köle ekonomisini
izafi hürriyetli serfliğe, ordan ücretli işçi tutan kapitalizme
ulaştırıverirdi. Sümerlerin ardından kapitalizm başlayabilirdi.
Sümerlerle kapitalizm arasında, her orijinal medeniyetin geliştirdiği yeni
yeni (Teknik+Coğrafya) üretici güçleri, insanlığın ilerleyişinde
gittikçe yükselen basamakları yaratmasaydı Batıdaki (Tarih+İnsan)
üretici güçleri de tek başlarına kapitalizm yolunu açamazlardı. Bâbil’de,
Mısır’da, Hint’te, Çin’de: ilkel Sosyalist toplum insanının (hür+doğru+eşit+yiğit)
iken (köle+yalancı+eşitsiz+ödlek) olması, kullaşması Batı’da
da "tekerrür" edebilirdi. Ancak (Tarih+İnsan) üretici güçlerinin
desteği olmaksızın tek başına (Teknik+Coğrafya) üretici güçlerinin
yarattıkları ekonomi gelişimiyle toplumu nasıl bir türlü kapitalizme ve
dolayısıyla Sosyal Devrimler çağına geçiremediğini belirtmek istedik.
İlkel Sosyalizm, Barbarlık kılığı altında Tarihsel Devrimler
yaratarak Sosyal Devrimlere VEKİLLİK ediyordu. ASİL veya
MÜVEKKİL olan Bilimsel Sosyalizm insan varlığını ve bilincini
sardıktan sonra, elbet vekile rol kalamaz. Ancak Medeniyet başlar başlamaz
bin bir işkenceyle yok edilmek istenen İlkel Sosyalizm, insan ülküsünde
hep "Altın çağı" olarak yaşadı; her sosyal çıkmazda tek kurtuluş
bayrağı gibi dalgalandı; Kapitalizmin tutunduğu Siyasî Hürriyete
dahi temel oldu ve şimdi Modern Sosyalizmin gerçek güçlerine Tarihin
7 bin yıl ötesinden el sallıyor.
Antika medeniyetin batış
çağındaki çürümüş insanını gülen renklerle bezeyemedik. Gerçeği hiç bir
şeyden üstün tutamazdık. Bugünkü Batı kültürünün yetiştirmesi kafalara
daha iyi dank etmiş olmak için arasıra "Doğulu insan", "Batılı insan"
deyimlerini kullandık. Böyle Coğrafya veya Etnoloji, Etnoğrafya tipleri
yoktur.
1- "Doğulu insan" dediğimiz
vakit, bu yalnız hep "Antika medeniyet insanı"dır. Yunan ve Roma
medeniyetleri, pekâlâ Avrupa ve Batı medeniyetleriydiler. Paçavra insan
yetiştirmekte, yahut ilkel sosyalist şövalyeleri medeniyetin çamur insanı
durumuna sokmakta ne Irak’ın Nemrut’larını ne Mısır’ın Firavun’larını hiç
bir zaman aratmadılar.
2 - "Doğulu insan"ı, yahut
"Antika medeniyet insanı"nı tarihsel kategori olarak aldık. Frenk’lerin
"Une fois pour tous" dedikleri biçimde ebediyen çürümeye mahkûm bir altlık
tiryakisi esrarkeş saymadık. Öylesine kötümser fatalizm ancak burjuva
biliminin şânına (çıkarına) yakışabilir.
İnsan olarak hiç bir ulus,
ırk veya toplum, anadan doğma yüksek ve alçak değildir... Her insan topluluğu
içine girdiği yaşayış yordamına göre yükselir veya alçalır. Eğer gerçekten
yükselmek isteniyorsa, kedi pisliğini örterce alçaklığı saklamak,
kendi kendine suikast yapmanın en kestirme yoludur. Kimi ruh hastalıklarında
semptom yaratan kompleksi şuura çıkarmak nasıl tedavinin ilk şartı ise,
tıpkı öyle, neden alçalındığının bilincine varmak, yücelme çabasının birinci
davranışı, baş görevidir.
Geri kalmış ülkeler yalnız
"Doğu’da" yoktur: En uzak Doğu’dan (Filipinler’den ve Çin ötesi Formoza’dan)
en uzak Batıya (Orta ve Güney Amerika’ya) kadar alçaltılmış insan yığınları
hâlâ yeryüzünün büyük çoğunluğunu teşkil etmekten kurtulamadılar. Modern
gerilikte ve alçalışta doğuyu köleleştiren dış sebep: Batı Kapitalizmi
ise, iç sebep: Antika medeniyetlerin morfinmanca içe çekilen sosyal
düzenidir. Hiç unutulmamalıdır. Gerilik veya gericilikle savaşı yalnız
basit bir dış savaş sayan ulusların ağlanacak durumlarında gittikçe dibe
batmaları, iç yapılarında insancıl düşünce ve davranışı,
her ne bahane ile olursa olsun Antika medeniyet artıklarına kurban etmelerinden
ileri gelir. İngiltere’de herkes, baştaki müstebide, en kanlı dış tehlike
günü: Ben de senin kadar milleti de vatanı da düşünürüm, diyebildiği için
dünyanın birinci modern devrimi orada yapılabildi. Fransa, dış düşmana
karşı baştakilere aykırı düşünmek milleti ve vatanı böler kuruntu bahanesiyle
müstebidin kuyruğunu yaladığı için, modern devrimini İngiltere’den 100
yıl sonra zorla sağlayabildi; hâlâ da İngiltere’nin gerisindedir. Bin bir
uzak, yakın başka örnekler arasında en tipik olanı da Japonya’nın Modernleşmesidir.
Japonya Doğu’nun en Doğusu’ydu. Avrupa’nın Batı ucundaki İngiltere adaları
gibi, Asya’nın Doğu ucundaki Japon adaları da büyük Karakıtalarının Antika
Medeniyetlerine en âsi kalabilmiş ülkeleri oldular. 19’uncu yüzyıldaki
Japonya insanları, 13’üncü yüzyıldaki İngiltere insanları kadar Antika
Medeniyet batağından uzak kalmıştı. Japonlar, Tefeci-Bezirgân medeniyetiyle
çamura çevrilmeye vakit kalmadan; Batı ile münasebete geçer geçmez kullaşmadılar.
Tersine barbar haysiyetiyle dişlerini sıktılar; önlerinde yüksek sosyalizm
örneği bulunmadığı için hiç hazıryiyici, lüks ve pahalı Firavun devletçiliğine
kaçmaksızın, Batı ile "göze göz, dişe diş" rekabet eden en modern kapitalizmi
bir yüzyılın üçte birinde baştan başa kurdular; çok defa Antika eşraf,
âyan, küçük derebeyi aristokrasisi ile karıştırılan Samuray’lar
Kan şefleri oldukları için, demir çarık, asâ, memleket Batı medeniyetini
geride bırakıncaya kadar ekonomi seferberliğinde halka örnek oldular; beş
paralık vurguncu saltanatlığını düşünmediler.
Başlangıçta İNSAN vardı.
Her insan, öteki insanla eşittti, SOSYALİSTTİ. Bu iyi anlaşılmadıkça, öne
sürülecek her düşünce ve davranış yalan, korku ve köleliktir... Düşünce
hürlüğüne bunca yer verişimiz "Materyalizm"le bağdaşmazlık etmez mi? Her
şeyimiz gibi materyalizmi de tersine çevirmeyelim. İlkin düşünce
maddenin en yücelmiş gücüdür. İnsanın hayvandan tek farkı, yapacağını
işlemeden önce kafasında tasarlamasıdır. Sonra düşünce hürlüğü,
yaşanan çağın öz gerçeklerinden kopmak, Bâbil gerizlerini milletin ruhuna
serbestçe akıtmak, ölüleri hortlatıp kol gezdirmek değildir. Geçmiş, vaktiyle
düşünülüp yapılmıştır. Yapılması gereken düşünce hürlüğü yeniyi, ileriyi,
geleceği yaratmaktır. Geleceğin hür tasarısını öldüren millet, önce
yerli, sonra yabancı kölesi olur. Köle, ölüden acıklıdır; ölen kurtulur,
köle çeker.
Adem: İnsan, adam.
Aforoz: Hristiyanlıkta
kilise tarafından verilen "cemaatten kovma" cezası.
Ahval: Durum, vaziyet.
Alafranga: 1. Avrupa
uygarlığını benimsemiş, Avrupa ejitimiyle yetişmiş (kimse). 2. Frenk tarzında,
Frenklerin töre, adet ve hayatına uygun. 3. Avrupa, Frenk kültürü ile ilgili
bazı kullanım eşyaları.
Akt: Karşılıklı sözleşme.
Allame kesilmek:
Her şeyi bilir görünmek.
Amal: 1. İşlemler.
2. Emeller, Arzular.
Angarya:1. Kölelik
düzeninde köylünün derebeyine zorunlu ücretsiz hizmeti. 2. Bir kimseye
veya bir topluluğa zorla, ücret vermeden yaptırılan iş.
Arş: İslam'a göre gökyüzünün
en yüksek katı.
Araz: 1. Belirti.
2. Hastalık belirtileri.
Ashab: 1. Sahipler.
2. Hz. Muhammed'in meclislerinde ve konuşmalarında bulunanlar.
Asa: 1. Bazı ülkelerde,
hükümdarların, mareşallerin, din adamlarının güç sembolü oiarak, törenlerde
taşıdıkları bir tür ağaç veya metalden değnek. 2. Uzun el sopası, baston.
Aşer: Ond al ı k.
Avane: (Fenalıkta)
yardımcılar, arkadaşlar.
Azad: Serbest bırakmak,
salıvermek.
Batınî: 1. Aşikar
belli olmayıp gizlilik bulunan şeylere ait 2. İç. 3, Batınıyyeden olan.
Becayiş: Karşılıklı
yer değiştirme.
Bazilika: 1. Kral
sarayı. 2. Dikdörtgen biçiminde uç kısmında yarım çembere benzeyen bir
çıkıntısı olan Roma mahkemesi. 3. Ortadaki yüksek, yanlarından daha alçak
olmak üzere içi, iki sıra sütunla, üç salona ayrılmış dikdörtgen biçiminde
kilise.
Buhurdan: 1. Dini
törenlerde yakılan kokulu ağaç v.b. maddeler mekanı. 2. İçinde tütsü için
kullanılan maddeler yakılan kap.
Cebe: 1. Zırh. 2.
Silah.
Celâdet: Yiğitlik,
kahramanlık.
Cihet: Yön, yan,
taraf
Ehram: 1. Mısır firavunlarının
piramid biçimindeki mezarlarına verilen ad. 2. Piramid.
Erkân: 1. Bir topluluğun
ileri gelenleri, üst makamlar. 2. General veya amiral aşamasındaki askerler.
3. Yol-yöntem. 4. Temel esaslar. 5. Padişah tarafından vezirliğe yükselenlere
giydirilen kürk.
Estuaire: Haliç
Fatalite: 1. Alın
yazısı, yazgı, kader. 2. Uğursuzluk.
Fatalizm: Yazıcılık,
kadercilik.
Futühat: Fetihler, zaferler, fethedilen
ülkeler.
Formasyon: 1. Biçimleme.
2. Yetişim.
Gadir: Haksızlık,
kıygı.
Gasp: Zorla alınan.
Gadren: İnsafsızca
davranmak; haksızlığa uğratmak, haksızlık etmek.
Habis: Kötü, şeytanî.
Hesabî: 1. Hesabını
iyi bilen 2. Eli sıkı.
Hecme: Şiddet;
hecmee
İğreti (Eğreti): 1.
Belirli bir süre sonra kaldıracak olan, geçici 2. Takma 3. İyi yerleşmemiş,
yerini bulmamış. 4. Uyumsuz yakışmamış.
İhtiyat Kuvveti: Yedek
güç.
İlb
İntikâl: 1. Bir yerden
bir başka yere geçiş. 2. Miras olarak babadan oğula kalma.
İnhilâl: Dağılma,
bölünme, parçalanma.
İstikraz: Borçlanma,
ödünç alma.
İstibdat: Toplumuna
hiç bir hak ve özgürlük tanımayan monarşi.
İstidat: Yetenek.
İtisaf: 1. Doğru
yoldan ayrılan 2. Yolsuzluk 3. Haksızlık yapma.
İşe: 1. Orman, sık
ağaçlık 2. Casus, hafıye.
İrsen: Kalıtım yoluyla.
Ilgar: 1. Dizginleri
koyuverilmiş atın dört nala koşması. 2. Ansızın yapılan dolu dizgin saldırı.
Irak: Uzak.
Katarlamak: Arka
arkaya dizmek, katar durumuna getirmek.
Katar: 1. Lokomotif
ile vagonların oluşturdukları dizi, tren. 2. Taşıt dizisi. 3. Birarada
giden hayvan dizisi.
Kadim: Eski
Kefe: 1. Terazi gözlerinden
her biri. 2. Semercilerin kullandığı bir tür araç.
Kebe: Kısa kepenek.
Kepenek: Çoban giysisi.
Kanton: İsviçre konfederasyonunu
oluşturan devletlerden her biri.
Kemmiyat: Nicelik.
Ketebe: Katipler,
yazıcılar.
Kıtıpiyoz: Değersiz,
bayağı, kötü.
Kronikçi: Olayları
birbiri ardınca sıra ile yazan tarih derleyicisi.
Liyakat: Layık olma,
yaraşırlık, uygunluk.
Mağrip: Batı taraf.
Maiyet: Bir kurumun
ya da kimsenin buyruğu altında olma.
Mansıp: Makam, yüksek
memuriyet.
Marka: Toprak sınırı.
Mahiyet: Nitelik,
vasıta, öz, asıl, esas, iç yüz.
Marifet: Ustalık,
hüner.
Meczup: Tanrı aşkıyla
aklını yitirmiş kimse.
Meş'um: Uğursuz kötü.
Menşei: Başlangıç,
bir şeyin çıktığı yer, köken, kaynak.
Metbu: Kendisine
uygun olunan.
Mübadele: Değiş-Tokuş.
Müzekkere: 1. Yargılama
makamının, bir kararın yerine getirilmesi konusunda belli bir makama yazdığı
yazı. 2. Bir iş için bir üst makama yazılan yazı.
Münferit: Tek, ayrı,
kendi başına olan.
Müstahkem: 1. Belirtilmiş,
sağlamlaştırılmış mevki veya bölge. 2. Askeri türlü savunma tesislerini
kapsayan bölge.
Mücehhez: Donanmış,
hazırlanmış.
Müstebit: Zorba,
despot.
Mümessil: Temsilci.
Müreffeh: Refah ve
varlık içinde yaşayan
Mükellefiyet: Yükümlülük.
Münbit: Verimli.
Müessir: Etken -
etkili.
Navlun: 1. Bir yerden
başka yere ulaştırmak için gemiye alınan eşyanın bütünü. 2. Taşıyıcı tarafından,
gemisinde taşınacak yük için istenen ücret.
Plaçka: Çapul vurgun.
Revak: Üstü örtülü,
önü açık yer, sundurma.
Riayet: 1. Sayma,
saygı, ağırlama, itibar etme. 2. Yapılan tavsiyeye boyun eğme.
Satıh: yüz, yüzey.
Saylav: Milletvekili,
mebus.
Santralizasyon: Merkezileştirmek.
Seğirtmek: Çabuk
adımlarla ya da sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.
Step: Bozkır.
Septizm: Kuşkuculuk,
şüphecilik.
Şapa oturmak: İçinden
çıkılması güç bir duruma düşmek.
Şayia: Yayılmış haber,
yaygın söylenti.
Şayak: 1. Kaba dokunmuş,
dayanıklı bir çeşit yün kumaş. 2. Bu kumaçtan yapılmış.
Tahrikat: Kışkırtı.
Tamahkâr: Aç gözlü
Tahsisat: Bir kimseye,
bir kuruluş veya topluluğa ayrılmış para, ödenek.
Taassub: Bağnazlık
Takva: Günahtan sakınma
Tasvip: Bir düşünce
veya davranışın doğru olduğunu belirtme, onama, uygun bulma.
Takdis etmek: Kutsamak
Tavsamak: Bir bir
durum v.b. gücünü, hızını kaybetmek.
Teb'a: Uyruğunda
olan.
Tefviz: 1. Bir işi
bir kimsenin üzerinde bırakma, ihale. 2. Dağıtım. 3. Bir taşınmaz malı
bilinen değeri karşılığı bir kimseye verme.
Tekamül: Evrim.
Temdit: Uzatma, südürme.
Tedip: Uslandırma,
yola getirme, terbiye etme
Tevdiat: Bir yere
para v.s. yatırmak.
Temerküz: Bir merkezi
yerde toplanmak, yoğunlaşmak.
Teyid: Doğrulama.
Terkip: 1. Birleştirmek,
bileşim. 2. Takım, tamlama.
Yekpare:1. Bir parçadan
oluşan, tek parça, bütün.
Zuhur: Ortaya çıkma,
görünme, belirme, baş gösterme.
Zuhd: Dinin yasak
ettiği şeylerden sakınıp, buyurduklarını yerine getirme.