Asıl konumuz: Osmanlı
Tarihinin Maddesi'dir. Osmanlı Tarihinin MADDESİ, genellikle TOPRAK
ekonomisidir; özellikle MİRÎ TOPRAK ekonomi politikasıdır. Bu Temel Madde
anlaşılmadıkça, ne Osmanlı Tarihi, ne onun tarih zinciri içinde tuttuğu
yer kavranılamaz.
Bütün Antika Medeniyetler
tarihi gibi, Osmanlı Tarihinin de en son duruşmada BELİRLENİŞİ elbet
Ekonomi Tabanı üzerinde olur. Ancak, hele su yüzüne çıkalı beri
bir "Kolay Marksizm" türedi. Herhangi Sosyal, Politik, Kültürel
bir sorun mu önümüze çıktı? Onun çözümü için "Ekonomiktir!" dedik
mi, akan sular duruverir sananlar çoğaldıkça çoğalıyor.
"Ekonomik"
nedir? Kimse onu sormak ya da açmak zahmetine katlanmaz. Nasıl? Marksizme
ve Bilimsel Sosyalizme karşı mı geliyorsun, yani? Herşey Marx'ta, bilemedin
Lenin'de söylenmiştir. Bize düşen o güzelim doğru söylenmişleri az çok
eksiksiz tekrarlayıp, dünyayı ışığa boğmaktır! Kim uğraşacak, hem ne haddine,
Marx - Engels - Lenin metinleri dururken orada yazılmamış bir gerçeklik
aramaya?
Bu gibi "düşünür"
ve "davranır"larımız için "Ekonomi" sözcüğü, masallardaki "Açıl
kapım açıl" sihirli sözü gibi kayaları eritip tüm kapıları şangır şungur
açmaya yeterli yaman büyücü parolası, altın anahtar-slogandır. Bunu sananlar,
tek başına Marx'ın, o anahtarı yerinde kullanmak için bir ömür boyu kan
kusturucu araştırmalar yaptığını, araştırma yığınlarından yazı biçimine
geçmiş olanlarının bile onda birini yayınlamadan göçtüğünü akıllarına uğratmazlar.
Osmanlı Tarihinin
Maddesi: ne Marx'ın, ne Engels'in, ne Lenin'in ele almaya zaman bulamadıkları
konulardandır. Çünkü onlar Osmanlı "Maddesi" ötesinde gelişmiş,
bunalmış Kapitalist toplumun ilişki ve çelişkileri ortamında yaşamışlardır.
Biz Türkiye'nin Türkleri ise, gırtlağımıza dek Osmanlı Tarihinin Maddesi
ve Ruhu içindeyiz. O Madde ile Ruhu açık seçik kavramadıkça, "Ekonomik"den,
hele "Politik"ten söz etmemiz, en azından Medrese Mollalığı olur.
Mollalığın Skolastik biçimiyle sözde Diyalektik biçimi arasında
pek ayırt yoktur.
Gerçek Diyalektik
metodla çevremize bakınca, Ekonomik ve Sosyal alanda Osmanlı Tarihinin
Maddesi en görmek istemeyen kör göze batmaktan geri kalamaz. Ne var ki,
o Maddeye (Osmanlı Toprak Ekonomisine) daha dokunur dokunmaz, çoğu deneyenlerin
uğradıkları gibi, cin çarpmışa döneriz. Anlaşılmazlar, benzemezler, sığmazlar
içine düşeriz.
İzlenimlerimizde yanılmıyoruz.
Osmanlı "Madde"sinin altında bir "Ruh" yatıyor. O "Ruh"
bizi çarpıyor. O ruh yalnız kimesnecil olarak bizi çarpmakla kalmıyor.
Bütün insanlık tarihini de 6-7 bin yıl allak bullak etmiştir. O ruhu, hiç
değilse en basit ve açık duran, izleri en az yitmiş Osmanlı örneği içinde
az çok yakalayabilmeliyiz.
"Ruh", sınıflı
Medeniyetten önceki sosyal sınıfsız "İlkel Komuna" (Commusnisme
Primitif) denilen toplum biçiminin insanlık gidişine vurduğu alınyazısıdır.
Osmanlı- Türk atalarımız -"Hâşâ! "- "Komünist" miydiler?
Komünizmin ne olduğunu
Türkiye'de kimse kimseye anlatamaz. Bu, kanunla yasak edilmiştir. Eğer
Mahkemelerimizin sayın Hâkimleri, kendilerine ne olduğu vaktiyle okulda
öğretilmediği için bilemedikleri Komünizm Davâlarıyla ikide bir karşılaşmasalardı,
onu, sık sık Üniversitemizin yüksek katından en yetkili bilgin Profesörlerimizin
"Bilirkişi"liklerine sormak zorunda kalmıyacaklardı.
Eğer yüce Üniversitemizin
yetkili bilginleri, Mahkemelerin derin vicdanlarını aydınlatmak zoruyla
Bilirkişi seçilmemiş olsalardı, o Tabu konuya el değdirip, nice kitaplar
karıştırarak, en sonra Sosyalizm, Komünizm, Anarşizm vb. konularda zihin
ve kalem yormayacaklar, ve dillerinden düşen kimi düşünceleri şu,
hâlâ Medrese öğrencilerine verilen adla "Talebe" dedikleri "Güruh'ü
lâ yuflıhûn"un ağızlarına sakız etmeyeceklerdi.
Ne var ki, bu işte
suç ne yüksek Mahkeme Hâkimlerimizindir, ne de yüce Üniversite Profesörlerimizindir.
Hepsi de, henüz yüksek öğretimli Hakimlerimiz ile yüce öğretici Profesörlerimizin
dahi bilmedikleri o konularda, ilk öğretimini zor yapmış ve orta öğrenimini
"haspelkazâ" yarıda bırakmış ve başka hiçbir iş yapamadığı için Polis yazılmış
olan kimselerin adım başında hep "Komünizm" suçları keşfetmelerinin
kurbanıdırlar.
Ya işsizlikten ölmemek
için başka kapıya baş vuramamış biçâre polisçikler kimin kurbanıdırlar.
Âkif ne güzel demiş:
Atalarımız (yalnız bizim
mi? Her milletin uzak yakın bütün Ataları) Medeniyete Tarihöncesinin İlkel
Komuna kapısından girmişlerdir. Tarihöncesinde ne başka yol, ne başka
kapı yoktu. Adı batası Bilim, tuttu, yüzyıldan beri bu gerçeği bulup ortaya
attı. Tarihöncesi insanlığında Toprak Mülkiyeti yoktu. O nedenle
İşbölümü vardı, Sınıfbölümü yoktu.
Tüylerimiz diken diken
olmasın: Atalarımız da (herkesin Ataları gibi) Orta Asya'da Oğuz Khan
çağını yaşarlarken yalnız Sürü Ekonomisini biliyorlardı. Ne Tarım
adını alacak biçimde Toprak işlemeyi, ne Toprak üstünde Kişi Mülkiyetini
bilmiyorlardı. Kadın-Erkek işbölümünü tanıyorlardı; ama, Köle-Efendi, Zengin-Züğürt
ayırdını yaşamıyorlardı. Hepsi aynı Kan'dan gelmiş, eşit Kankardeşi
olarak geçiniyorlardı.
Bugün Sosyal Sınıf
bölünmelerini ve Toprak gibi üretim araçları üzerinde özel kişi Mülkiyetini
tanımayanlara ne diyorlar? Bu tanımayışı yazıda, kürsüde, meydanda yapıyorlarsa,
herkes oy versin de öyle olsun diyenlere Sosyalist, zorla
sözden işe geçip uygulamaya kalkışanlara Komünist deniyor. Kim diyor?
Batılı insanlar. Biz de onlardan bu deyimleri yavaş yavaş, taklit maklit
aktarıp öğreniyoruz.
Atalarımız Türkçe
konuşurlar, Türkçe yaşarlardı. Öyle Grekçe'den, Latince'den Frenkçe'ye
çevrilmiş alafranga lâf etmezlerdi. Sosyalist, Mosyalist, Komünist, Momünist
demezlerdi. Ne kendilerine ne başkalarına. Gel, öyle idiler. Beş altı yüzyıl
sonra, Batılıların ve Batılı olmaya heveslenecek biz torunlarının kendilerine:
Sosyalist yahut Komünist etiketini takacaklarını hiç akıllarına getirmeden
geldiler, geçtiler. Biz bugün onların kimi saklamadıkları düşüncelerine
ve davranışlarına bakıp bakıp, Sosyalist yahut Komünist olduklarını anlıyoruz.
Onlar ne olduklarını hiçbir zaman kimseye de sormadılar, kendiliklerinden
de anlamadılar. 141. 142'nci maddelerden korktular da sakladılar, denemez.
O zaman böyle Ceza Kanunları, İtalya'dan azdırma 141,142'nci maddeleri
konulmamıştı. Konulamazdı da. Atalarımız nasılsalar öyle idiler. Onlara
olduklarından başka türlü görünmelerini 141 yahut 142'nci maddeler dayatamazdı.
Atalarımızın kılıçları vardı. Hepsi, geceli gündüzlü silâhlıydılar. Bizim
gibi tavuk kesemez, tırnak çakısı taşıyamaz duruma getirilemezlerdi. Getirmeye
kalkışanı alimallah keserlerdi. Kıtır kıtır doğrarlardı, çetin adamlardı.
Ne var ki atalarımız
İlkel Sosyalist, yahut İlkel Komünist idiler. Medeniyet onların
alışmadıkları zengin-züğürt, köle-efendi farkları yaratmıştı. Anlamadıkları
Toprakta Özel Kişi Mülkiyeti güdüyordu. Ama, Toprakta Tarım üretimi, Sürü
beslemekten daha verimli oluyordu. İçine girdikleri İslâm ve Bizans ülkelerinde
insanların çoğu züğürt ve köle durumundaydı. Ama kimse Atalarımıza züğürt,
köle olmalarını önermiyordu. Dedik ya, Atalarımız kılıcına güvenen yiğit
kişilerdi.
Kılıçları hakkına
zaptettikleri yerlerde karşılarında en çok direnenler, İslâm ve Bizans'ın
Zengin-Efendileri oluyordu. Fukaracıklar köleciklerinden ve canlarından
bezmiş oldukları için savaşta sıvışıveriyorlardı. Nelerine gerekti, başlarına
belâ kesilmiş Zengin-Efendilerini savunmak? O, bugünkü "Demokrasi"de olasıydı.
Antika Bizans ve İslâm Zengin- Efendileri: Demirkıratlar, AP'liler
gibi "Oy"unu alıp "Oyun" ile anasını ağlatmakta tilki değillerdi..
Atalarımız, karşı
koyan Zengin-Efendileri tepeleyip, mallarına el koyuveriyorlardı. Hiç sesini
çıkarmayan fakir fukarayı da hoş tutuyorlardı. Yalnız hoş tutmak mı? Boş
ta tutmuyorlardı. Ele geçirdikleri Zengin- Efendilerin yerleri, o zamanki
deyimle: "Azrullâahi vâsıa: Tanrının Toprağı Geniş" idi. Bu toprakta
o zamana dek köle gibi çalışanları yararlı kılmayı düşündüler. Ne yapacaklardı
Atalarımız, tepeledikleri Antika zenginlerin "Geniş Tanrı Toprakları"nı?
Boş tutacaklarına eski çalışan Züğürt- Köleciklere dağıtıverdiler.
Hani bugün "Toprak
Reformu", "Moprak Reformu" diye sürüyle Siyasi Partiler "Medeniyet",
"Vatan", "Millet", "Adalet", "Düzen" deyip durarak, kayıkçı dövüşü
ile işleri boyuna Seçimden Seçime atlatıyorlar ya? Atalarımız böyle gevezelikleri
hem sevmezlerdi hem yaptırmıyorlardı. Ne olacaktı? Ortada geniş, açılmış,
tarla edilmiş, ekilir topraklar yatıyordu. Atalarımız üç koyun, beş keçi
sürülerini, bomboş dağda, ormanda yayabilirlerdi. O tarlaları ekip biçmeyi
de hemen öğrenememişlerdi.
Kendileri yapamıyor
diye, bereketli tarlaları çöl edip, başlarına aldıkları bunca kalabalık
medeniyet fukaralarını açlıktan mı öldüreceklerdi? Atalarımız Allah'tan
korkarlardı, Peygamberden utanırlardı. İçlerine katılan bir namuslu okur
yazarı köylere Defter elde yolladılar. "Yazu" (Tahrir) yaptırdılar. Falan
köyde kaç "ehil" (işini bilir) adam var? Hepsine birer "çift" öküz buldurdular.
Tepeledikleri Antika Zengin-Efendinin fazla malları ne güne duruyor? Her
çift öküzle hakkından gelinebilecek en boyda toprağı, çalışana bedava verdiler.
Ne Toprak Reformu?
Böylece Atalarımızın
Sosyalistçe dağıttıkları her toprak parçasına, bir çift öküzden gelme "Çift"
adını taktılar. O toprağı ekip biçecek kimseye de "Çiftçi" dediler.
Bu toprakların Özel Kişi Mülkiyeti mi? Evet, Atalarımız gelmeden
o topraklar üzerinde özel kişi mülkiyeti vardı: bu mülkiyet, Antika Zengin-Efendilerin
mülkiyeti idi. Onlar topraklarını alırlar, satarlar, kiralarlar, bağışlarlar,
ipotek ederler, miras bırakırlardı.
Atalarımız, o Özel
Kişi Mülkiyetli Zengin-Efendilerden çoğunu tepelememişmiydiler? Şimdi onları
yeniden diriltmek için mi Toprağın Özel Kişi Mülkiyetini yayacaklardı?
Yok öyle şey. Atalarımızın gözlerine baksanıza: onlarda o göz var mı? O
özel kişi mülkiyetini Toprağa yüklemek gözü?
Kendileri de Toprağın
özel mülkiyetini kendi kişiliklerine mal edemezler miydi? E, biz Atalarımızın
kim olduklarını bilmiyoruz öyleyse. Onlar İlkel Sosyalist, ilkel Komünist
dedik ya, yahu! Onlar dünyayı, kendilerine özel kişi mülkü topraklar haline
getirmek için fethetmiyorlar. Şân olsun, yiğitlik olsun diye, biraz da
o çatlayacak kadar yemekten şişmanlamış Zengin-Efendilerin yiyip içtiklerinden
tatmak için toprak zaptediyorlar.
Bir de: "Diyn'i
Mübiyn'i Muhammedî'yi iylâ etmek için" diyor Arapça bilen tek tük Hocalar.
İyi ediyorlar. "Bildirici-Yapıcı Muhammed Dinini yüceltmek" çok
yerinde bir iştir. İslam dininin hangi çağı Atalarımızın kafalarına yatar?
Fütuhat çağı, İslamlığın dünyanın yedi iklim, dört bucağına yayıldığı çağ.
O çağın savaşçılarına ne deniyor İslamlıkta? Gaazi. Atalarımız kendilerine
hangi sıfatı takmışlar? İlb.
Pekiy. Bundan böyle,
Atalarımız kendilerine Uygud Alp yerine Osman Gaazi derler. Madem
ki Hazret'i Muhammed'in Dinine girdik.Onun Arapça diline de alışacağız.
Allah ta bizimle olur. Başka? İlk Ebubekir Gaazi, Ömer Gaazi, Ali Gaaziler
ele geçirdikleri dünya kadar toprakları ne yapmışlardı? Hemen kendilerine
Özel Kişi Mülkiyeti mi yakıştırmışlardı? Hepsi de öldükleri gün, tıpkı
koca Hazret'i Muhammed gibi, bir karış toprağa bile Özel Kişi Mülkiyetiyle
sahip çıkmamışlardı. Demek Müslümanlık ta, tam Atalarımız gibi düşünüyordu.
Ne mutlu gerçek Müslümanım diyene!
İlk Müslüman uluları
gibi Kur'anı Kerim de ne demişti bu noktada: "Mülk Tanrınındır".
Bu noktada Atalarımızdan daha Müslüman kimse çıkamaz. Onlar da güzel, altın
harflerle levhalar yazıp yüksek yerlere astılar: "Ya Mâlik'ül Mülk!"
(Ey Mülkün Sahibi!) Kim o asıl "Mülkün Sahibi"? Şu, atalarımızın bir kılıçta
kellelerini uçurdukları eski Zengin- Efendiler mi? Hâşâ. "Ey Mülkün Maliki,
Hak Tealâ: Tanrı-Allah"tır.
İlk fütuhatçı Gaazi
Müslüman ulularından hangisi dünya malına, mülküne metelik verdi? Hiç birisi.
Ganimet ilk Bedr Gazvesi'nde ele geçince, Allah Kur'an ayeti ile ne buyurmuştu?
"Mülk Tanrınındır" demişti. Sonra ne oldu? Hazret'i Muhammed baktı; yeni
Müslüman olmuş insancıklar, savaşta ele geçirdiklerini paylaşmaya alışmışlar.
Hepsi Allaha bırakılırsa, taze Müslümanlar kırılır, dağıtılırlar. Kur'an
1/5'ini Allah'a ayıran ikinci bir ayetle düğümü çözdü.
O beşte bir; züğürtler,
yetimler, yol oğulları gibi savaşa katılamamış, ama yaşaması gerekli muhtaç
olanlara kayrıldı. Hülefa'yi Râşidiyn çağında, Acem kısralarının sarayları
ele geçti. Deve katarlarıyla mallar Medine'ye, Mekke'ye akın etti. Cennetle
müjdelenmiş ilk İslam halifelerinden bir teki, o zengin ganimetlerden herkese
düşen paydan başka olarak bir leblebi tanesi fazla kendi Özel Kişi Mülkü
diye cebellezi eyledi mi? Yağma yok.
Atalarımızın gönül
verdikleri İslâmlık bu idi. Bugün hâlâ Türkiye'nin dağdaki, çöldeki yalınayak
köylüleri İslamlığa bunun için canla başla bağlıdırlar. Atalarımıza karşı
duyulan sevgi ve saygı da bu kaynaktan fışkırır. Hâttâ, çok "ilerici"nin
yadırgayıp anlamadığı şey: Köylü ve Halkımızın padişahları tutması. Tanzimattan
sonraki en soysuzlaşmış müstebit padişah zamanında bile çıkarılan Toprak
Kanununda dahi, Miri Toprak denilen Kamu Mülkü yerlerin bir türlü şu veya
bu kişilere Özel Mülk diye verilememiş bulunmasından ileri gelir.
Bütün bu olayların
gerçekliklerini kim inkar edebilir?
İşte Osmanlı Tarihinin
Maddesi ardında yatan ve dokunanı cin çarpmışça vurup yıkan "Ruh"
budur. Osmanlı Tarihinin Ruhu burada gizlidir. Bu Ruh anlaşılmadıkça,
Osmanlı Tarihinden hiç mi hiç bir şey anlaşılmış sayılamaz. Yalnız Osmanlı
Tarihinden mi? O Tarihin öz ürünü olan bugünkü Türkiye'mizin Ekonomisi,
Sosyolojisi, Politikası üzerine yapılacak her ezbere yargı, Tarihsiz, demek
köksüz ve dolayısı ile de etkisiz kalmaya mahkum bulunmaz mı?
Onun için Türkiye'de
Osmanlı Tarihinin gerek maddesini, gerek ruhunu inceleyen araştırmaları
"susuş kumkuması" ile örtbas eden Burjuva Bilimini çok iyi anlamamak elden
gelemez. Aynı "susuş kumkuması", "Sol" yanda da inatçı bir sis perdesi
gibi gerilirse, bunun, anlamamaktan öte bir anlamı bulunmalıdır. Hangi
gerekçe ile maskelenirse maskelensin, bu anlam, Türkiye'de "Sol"
yanı da, "Sosyalizm"i de bir Burjuva katırlığının kapladığıdır.
Düpedüz Burjuva
Sosyalizmi görevini yerine getiriyor. "Türk Milleti"nin, anadan doğma
Sosyalizm düşmanı olduğunu ispatlamak için onun başka silahı yoktur. Açık
Burjuva İdeolojisinden çok, asıl maskeli haydut Burjuva Sosyalizmidir ki,
Türkiye halkının gelenek-göreneklerini Sosyalizme aykırı göstermekte başarı
kazanabilir.
Burjuva Sosyalizminden
de daha kancık ve tehlikeli olan "susuş kumkuması", "Küçük Burjuva Sosyalizmi"nin
keskin, çok "Bilimsel", olağanüstü "Devrimci" kalleşlikleridir.
Bu Küçük-Burjuva Sosyalizmi, Osmanlı Tarihinin Maddesini ve Ruhunu: "Ortaçağ
Şövalye ruhuna körü körüne hayranlık" gibi gösterme hokkabazlığı ile,'kendisine
Marksı da yalancı şahit göstermek sabotajını yapıyor. Bu sabotaj için,
köstebek yuvalarından kaçarak, her delikten bir kapma "Proletarya Sosyalizmi"
bayrağı uzatmaktan da sıkılmıyor.
O zaman ne oluyor?
Bir yığın genç enerjiler, Küçük-burjuva bilmişliklerini abartarak, birbirleriyle
alafranga sosyalizm düellosu yaparak yırtınıyor, parçalanıyorlar. İşçinin,
köylünün anlamadığı soğanlı sarmısaklı "Slogan" atmasyonlarıyla hareketi
yığınlara yabancılaştırıyor. Değil Milletin Tarih derinliklerinden kalma
gelenek-göreneklerinden yararlanmak, kırk yıllık en namuslu yakın hareket
biçim ve parolalarımızı, Frenkçe'ye çevirip, sözde Öztürkçeyle makyajlayarak
örtbas edebileceğini umuyor.
En sonunda, olanlar
çalışan insanlarımızla gençlerimize oluyor. Güçler israf ediliyor. Bağlar
daha kurulamadan gevşeyip kırılıyor. Ciddi ve tutkun bir sosyalist kardeşlik
ortamında örgütlenmenin yerine, bitmez tükenmez padişahlaşmak özentili
küçük-burjuva yalancı pehlivanlıkları alıp yürüyor.
Bu kaypaklıklar ortasında
yeni kuşaklar önünde bir görev beliriyor. Burjuva ve Küçük-burjuva Sosyalizmleri
varabildikleri yere dek gürültülü patırtılı şaklabanlıklarını sürdürüp
gidecek. Gençlik olsun, bu toprağın konularını araştırmak istiyor. Onlara
Osmanlı Tarihinin yalnız Madde'sini vermek şaşırtıcı olabilir. Toprak
problemi işlenirken, öyle insan, kurum adları, hem de Osmanlıca terimleriyle
geçecek ki, onlar üzerine çok az şey bilenler, asıl konuyu izleyemez olacak.
Osmanlı Tarihi her
zaman en skolastik biçimi ile verildi. Tarihöncesinden Tarihe geçişlerin
en iyi bilineni Osmanlılık olduğu halde, o dünya tarihi için ilginç aydınlatmalar
getiren geçit hiç ağıza alınmıyor. Yalnız Devletin Osmanlı İmparatorluğu
çağında Kesim Düzeni ile (yani Tefeci-Bezirgan Soysuzlaşmasıyla) derebeğileşmiş
klasik ilişkileri uzun uzun anlatılıyor. Ve o zaman da niçin falan Batı
ülkesindeki Surlu, Kuleli Feodal Şatolarının Osmanlılıkta bulunmadığı hiç
yoklanmaksızın, neden Osmanlılığın klasik derebeği model'lerine
uymadığına hayıflanılıyor.
Bu karın ağrısından
beter "beyin ağrıları"nı önlemek için tek çıkar yol bu oldu: Osmanlı
Tarihinin Maddesinden önce, alfabetik ölçüde olsun Osmanlı Tarihinin Ruhu'na
değinmeli idi. Bu Ruhun da bütün Padişahları, Savaşları, Olayları sıralayan
katılaşmış, klişeleşmiş, Medrese biçimini değil, önemli geçit momentlerini
ve karakteristik orijinalitesini ele almalıydı.
Osmanlı Tarihinin
Ruhu eseri iki kitapta bu karakteristiği yapmaya çalışacaktır.
Osmanlı Tarihinin
MADDESİ: Osmanlı TOPRAK ekonomisidir. Osmanlı tarihinin bir de RUHU
vardır. O da Toprak üretim temeli üzerinde yükselen Sosyal
ve Politik Osmanlı Üstyapısıdır. Konumuzun tabanı, Osmanlı
Toprak Ekonomi Düzenidir.
Ancak Bedensiz Ruh
ve Ruhsuz Beden anlaşılamayacağı gibi: Osmanlı Tarihinin de Toprak Temelini
daha duru anlamak için, Osmanlı Tarihinin Sosyal ve Politik
üstyapısına kuşbakışı ile olsun değmek gerekir.
Osmanlı Tarihi "Müze
varlığı" için değil, şimdiki yaşantımızın en yakın gelenek-göreneği
olarak önem taşır ve aktüelleşir. Osmanlı Tarihinin aktüelleşmesinde
üç büyük Tarihcil Devrim altüstlüğü rol oynar: 1) Bizansın
yıkılışı, 2) İslamlığın yıkılışı, 3) Osmanlılığın yıkılışı.
Bu üç yıkılış ta birer "Antika İmparatorluğun" devrilişi olur.
O karakterleri ile
her üç yıkılışın birbirleriyle ilişki-çelişkileri, birbirlerine
etki-tepkileri çok büyük olur. Onun için Osmanlı Tarihinin hangi
İnsancıl Ortam içinde geliştiği şu 3 konuda yapılacak kısa açıklamalarla
biraz aydınlanmak ister:
1) Osmanlılığın
Batış Felsefesi;
2) Osmanlılık ve
Bizans;
3) Osmanlılık ve
İslamlık.
Osmanlılığa Tarihcil
Giriş'in başında: Osmanlılığın Batış Felsefesine dokunulacaktır.
Osmanlılık ve Bizans
ilişki-çelişkileri: Osmanlı Tarihinin Ruhu, yani Sosyal-Politik
Üstyapısı ele alınırken özetlenecektir. Çünkü Osmanlılığa Bizans
üstyapısından, BİÇİM olarak çok şey katılmıştır. Bizans anılmadıkça,
Osmanlı üstyapısı, Osmanlı Ruhu kavranılamaz.
Osmanlılık ve İslâmlık
ilişki-çelişkileri: Osmanlı Tarihinin Maddesi, yani Ekonomik Tabanı
ele alınırken özetlenecektir. Çünkü, Osmanlılığa İslâm tabanından,
ÖZ olarak çok şey katılmıştır. İslâmlık anlaşılmadıkça, Osmanlı
Tabanı, Osmanlı Maddesi kavranılamaz.
Bu incelemenin, genel
Tarih bilimine getirmek istediği Teorik ve Metodolojik
çaba; özel Türkiye aksiyonuna getirmek istediği Pratik ve
Stratejik çaba bu Tarihcil Giriş'lerle başlayacaktır.
Bu ayrım, Osmanlılığın
insanlık tarih zinciri içindeki benzerine, basamaklarına ve örnekliğine
iki sözle değecektir.
Sonra:
a) İngiliz İhtilâli'nden
önce, 17'nci yüzyıl başında;
b) Fransız İhtilâli'nden
önce, 18'nci yüzyıl sonunda... Osmanlı gözü ile Osmanlı yıkılışının açıklanmasına
dokunulacaktır.
Bir topluluğun doğuşundan
önce, daha doğmadan, anlatılışına Batışı ile başlamak klâsik mantığa
ters gelebilir. Tarih Felsefesi açısından Osmanlılık, daha doğarken,
alnında batış damgasını taşıyan bir topluluktu. İslam rönesansı
idi. Her İslam Rönesansını yapan topluluk, büyük İbn-i Haldun'dan beri,
her doğuşun bir batış alınyazısı ile yaşadığını bilirdi. Her toplumun ömrü
100-150 yıldı [Bkz. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih - Devrim
- Sosyalizm].
Her doğan insanın, çarçabuk,
bir gün öleceğini bilmesi gibidir bu. O bilgi, hiçbir insanı normalce yaşamaktan
alıkoymaz. Onun gibi, Osmanlı Tarihine onun Batış felsefesi ile başlamak,
o Tarihin kavranılmasını karartmaz. Tersine, canlı bir çelişkililikle aydınlatır.
Osmanlılığın batışını
bilmeyen yoktur. Neden battığı üzerinde Osmanlının kendi düşüncesini öğrenmekle
söze başlamak, Osmanlı yaşayışını kavramaya tuz biber katabilir.
OSMANLILIK ve FRANSA
İnsanlık tarihinde,
kimsenin önceden çözemediği genel kanunlar var. Birbirinden habersiz yaşayan
iki ayrı ülkede, aynı ana çizgilere uygun gelişmeler oluyor. Buna en iyi
örnek Fransa ile Türkiye'dir.
Batıdaki Fransa, Doğudaki
Anadolu'nun benzeridir. Fransa Avrupa'nın, Anadolu Asya'nın batı uç-ülkesidir.
Lakin coğrafya benzerlikleri,
tarih benzerlikleri yanında hiç kalır. Anadolu'da kurulan ilk Osmanlı
saltanatı ile Fransa'da kurulan Merovenjiyen hanedanı hemen hemen
aynı sosyal ve siyasal tiptedirler. Anadolu'nun İkinci Osmanlı saltanatına
(Timur'dan sonraki dirilişe) uyan Fransa'nın Karolenjiyen sülalesi,
derebeği ufalanışına düştükten sonra, yerini Kapetyen'lere bıraktı ve Kapetyenler
Fransa'yı modern rejimine doğru getirdi.
Osmanlı İmparatorluğu,
gerçi sonuna kadar aynı adı taşıdı. Osmanlı tarihinde Merovenjiyen, Karolenjiyen
gibi ayrı isimli olmasa bile, ayrı tip ve gidişli iki ayrı safha besbellidir.
Aynı Osmanlı adı altında, iki Osmanlı saltanatı arka arkaya geldi.
Fransa'da Merovenjiyen'i
yıkan barbar salgını Norman'lardan geldi. Birinci Osmanlı Devleti'ni
yıkan göçebeler, Timur Tatarları oldu. Osmanlı tarihinin "Devri
fetret: Anarşi devri" dediği devletsizlikten sonraki Osmanlı saltanatı
-tıpkı Fransa'nın Şarlmany'inea denk düşen- "Muhteşem Süleyman"
(Kanunî) ile evrensel bir muazzam imparatorluk olmasına rağmen modernleşemedi.
Osmanlı İmparatorluğu,
o zaman Fransa'dan ayrı yola girdi. Bütün kadim imparatorluklar gibi; Sümer,
Asur, Keldan, Mısır, Eti, Yunan, Roma İmparatorlukları gibi, uzun bocalayışlardan
sonra, yıkılmaya yüz tuttu. Gömülmeden uzun süre önce "Hasta adam" damgası
ile yatalak halde süründü.
"Niçin?"ini sonraya bırakalım.
Şimdilik "nasıl?" olduğu ile araştırmaya başlayalım.
DİRLİK DÜZENİ -
KESİM DÜZENİ
"Fetret devri"nden
Kanuni Süleyman'a kadar en yüksek mertebesini bulan Osmanlılık, Kanuni
zamanında en büyük deri değiştirme altüstlüğüne uğradı. Geniş Osmanlı
toprakları üzerinde o zamana kadar Şeriatın kutsal parmağı ilea çizilen
DİRLİK DÜZENİ, ansızın ve sessizce, yukarıdan bir ihtilâl geçirdi.
KESİM DÜZENİ denilen "MUKATAALAR" devrine atladı. Yani, imparatorluğun
iktisadi temeli olan TOPRAK rejimi, "ÜRÜN İRADI" şeklinden çıktı,
"PARA İRADI" kılığına girdi. Ondan sonraki Osmanlı tarihinin bütün
sırrı nedense üzerinde hiç durulmayan, müthiş "laik", hâttâ tam din
düşmanı (çünkü bütün Şeriat prensiplerini hiçe sayan), sözde kitaba
uydurulmuş devrimde gizlidir. Bu devrimi anlamadan Osmanlı tarihini anlamaya
kalkışmak, dünyanın döndüğünü bilmeden, geceyle gündüzü izaha çalışmaktan
farksızdır.
Batı Avrupa'da PARA
İRADI şekline giren toprak münasebetleri, SERMAYE sözde "birikişi"
adı verilen gidişle, Batıyı modern düzene kadar ilerletti. Osmanlı İmparatorluğu,
bu ilerlemeye ulaşamadı. Aynı PARA İRADI yüzünden battı. Kanuni Süleyman'ın
açtığı yeni çağ, İbn-i Haldun'un bir devlete biçtiği yüz yıllık ömrü bile
doldurmadan, soysuzlaşmaya, tekrar derebeğileşmeye, Ayan ve Mütegallibe
kankıranına tutuldu... Memleketi "Tedennî"den (alçalıştan) kurtarıp
ilerletmek için pek çok şeyler düşünüldü. Islahat teşebbüsleri yapıldı.
Hiçbir çare, Osmanlılığı,
Batı anlamında modernleşmeye, kapitalizme götüremedi. Mesela Türkiye, modern
İngiltere olamadı. Vakti ile, Fransız krallarının giyeceklerini Paris'e
yollayan İstanbul, bugün hâlâ içdonunun modasını bile Paris'ten getirtiyor.
Bu ters gidişin derin sebepleri Osmanlı TOPRAK DÜZENİ'nde başlar;
UZAK DIŞ TİCARET sözüyle ifadelenen UMMAN Denizi mâceralarında biter.
O bakımdan Osmanlılık, doğuramadığı için ölen anaya benzer. Doğuramadığı
şey: KAPİTALİZM'dir.
OSMANLI ÖRNEĞİNİN ÖNEMİ
Bununla beraber, insanlığın
OSMANLI TARİHİ ie yaşadığı tecrübe çağı boşa gitmedi. İnsanlık tarihinin
ondan önceki denemeleri de (bütün kadim imparatorluklar) boşuna geçmemiş,
anlamsız kalmamıştırlar. Modern çağa kadar, tarihin, toprak altında mezbuhane
sürünen bir yaratık gibi debelenmeleri, en sonunda insanlığı bugünkü aydınlığa
kadar getirebilmiştir. Osmanlı Tarihi, kadim imparatorluklar tarihinin,
-Rus Tarihi bir yana bırakılırsa,- en son halkasıdır. Kadim medeniyetler
zincirinin modern çağa, "BATI MEDENİYETİ" denilen basamağa doğru gelen
son halkası Osmanlılıktır.
En son, demek en yeni
ve izleri en taze duran bu halka, bütün kanunları, örfleri, maddeleri ve
mânâları ile yığılı bir malzeme hazinesi olarak önümüzdedir. Başka memleket
tarihlerinde izleri hayli silinmiş, hâttâ kaybolmuş nice olaylar, Osmanlı
Tarihinde capcanlı, hâttâ aktüel çehreleriyle yaşamaktadır.
Dolayısı ile, Osmanlı
malzemesinin ışığı olmadan, Kadim Tarihi bütün ayrıntıları ile kavramak
imkânsızdır. Tarih üzerine o kadar alelacâyip iddiaların bilimce bir türlü
kesilip atılamayışı, kısmen de bu eksikliğe dayanır.
Onun için, Osmanlı
Imparatorluğu'nun çöküşünde toprak meselelerinin oynadığı rolü,
AYRINTILARI ve HER CEPHESİ ile görmek, tekmil insanlık tarihini aydınlatmak
için zannedildiğinden daha faydalıdır.
OSMANLI GÖZÜ İLE YIKILIŞ
Bize mahsus "Mavi
hikaye"lerden biri hatırlardadır. "Osmanlı idaresi neden yıkıldı?" sorusuna
verilen kolay cevap belli: "Felaketi vaktinde ve doğru dürüst sezen dahiler
Osmanlıda çıkmamış!" "Kaht'i recâl!" (adam kıtlığı) denir. Hakikat
ise, bu yayılmış iddianın tam tersidir.
Aynı Osmanlı İmparatorluğu,
ilkin o kadar çok değerli adam yetiştirdiği halde, sonra neden adam kıtlığına
kıran girdi? Bu kadarcığını olsun kafamızda işlesek, tarihte şahsî kahramanların
sebep değil, netice olduklarını sezmekte güçlük çekmeyiz.
Kaldı ki, Osmanlılığın
dertlerini keşfeden akıllılar, tam İmparatorluğun batacağı gün zuhur etmemişlerdir.
Hastalığı çok eskiden, açıkça teşhis edenler bol bol yetişmişlerdir. Ne
çare ki, genel gidiş; Tarih, Ekonomi, Toplum determinizminin kahredici
gerekleri, her tedaviyi imkansız bırakmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu,
söz yerindeyse, öleceğini bilerek, göz göre göre, bağıra çağıra ölmüştür.
Bunu, ikide bir başvurulan "ISLAHAT" (reform) lâyihalarından daha güzel
anlatacak vesikalar bulunamaz.
a) 17.ci YÜZYIL
BAŞI (İngiliz İhtilali'nden önce)
Kanuni'nin PARA İRADI devriminden
yarım yüzyıl kadar zaman geçmişti. Ancak üç padişah eceli ile öldü. Bir
çeyrek yüzyıl içinde, ardarda üç "Hal!" (Padişahı tahtından indirme)
patlak verdi. Bir ıslahat yapmaya kalkışan Genç Osman'ın ırzına kadar el
uzatılarak canı alındı.
Faciadan ders alan
Murat IV'e, "Türklerin Montezkiyösü" denilen Göriceli dönme Koçi
Bey, ünlü layihasını inanılmaz bir söz hürriyeti ve gerçekçilikle sundu.
Bilginler ve görgülüler olayları açıklamak istiyorlardı:
"Çok zamandır ki dudimân'ı
bülend Eyvân'ı saltanat'ı aliyye (dâmet mahfuzatün bil'inayetil-ezeliyye)
gamhâ ve hayırhahları olan ülemâ'i ahyar (iyi hür bilginler) ve
kemenbeste'i itaat olup nazardan sâkıt olan emekdar kulları ile ahvâli
âlemin bu gûne tegayyürpezîr ve şerr'ü şûr ve fitne ve fesadın birun haddı
takrir olmasının esbâb ve illeti mülâhaze edip sem'i Hümayûn'u şehriyâriye
risâle fırsatçû idik."1
İktidar da - o mutlak
istibdat çağında- doğruya ağızları ve gözleri kapamak için direnmiyor,
herkese danışıyordu:
"... Herkes metâ'ü
fikr'ü endişesin ... arz'ı mübadelet kıldı... ki bâis'i ihtilâl'i âlem
(evren devrimini yaratan) ve sebebi tegayyür'ü ahval'i beni âdem
(insanoğlunun durumlarındaki değişmelerin nedeni) ne idüğü ve biinâyetillâh
ne veçhile salâhpezir (düzeltilir) olacağı mücmilen malûm"2
olsun.
Olayın (Osmanlı çöküşünün)
üstyapısı kaçamaksızca; halkın aşırı soyulup ezilmesinden (rüşvet
ve zulümden) ileri geliyordu. Bunun eskiden beri değişmez yıkılış belirtisi
olduğu ortaya konuldu:
"Zulüm ve rüşvet
herhangi Devlette ki peyda ve âşikâr oldu, ol Devlet harap ve yebab ve
berkeşte'i ruzigâr oldu."3
Yıkımın temeli, toprak
ekonomisi düzenindeki bezirgân-tefeci çapulunun getirdiği derebeğileşme
biçimleri olduğu gibi ortaya konuyordu. Yüzeyde görünen şey "askeri ihtilâller"di.
Aklı erenler, her askeri ihtilâlin bir iktisadi bozukluktan kök aldığını
görmemezlik edemiyorlardı:
"Tashih'i asker
mürad buyurulsa (askeri düzeltmek isteniyorsa) cümleden mühim zeamet
ve timar görülmektedir." 4
Bildiğimiz ve bu kitapta
başlıca belirteceğimiz gibi: -bütün kadim imparatorluk ve medeniyetlerin
tıpkısı olan- Osmanlılıkta ekonomi temeli toprak üretimine ve toprak
düzeni de ilkin Dirlik düzenine dayanıyordu. Dirlik düzeninin temeli
ise: önce Timarlar ve Zeametler sistemi üzerine kurulmuştu.
Demek Osmanlı düşünürü
bütün siyasi, içtimai ve askeri altüstlüklerin ekonomik üretim düzensizliğinden
çıkageldiğini sezmek için 300 yıl sonra gelecek "Marksizm"i beklememişti:
Daha 1630 yılında, 300 yıl sonraki nice "ülema ve vükelâ"mızı utandıracak
basitlikle "akça ile halâs" (para ile kurtuluş) olmaz diyerek, insan
ezip soymayı ("zulüm ve rüşvet"i) yıkım getirici: "mel'un nesneler"
sayabiliyordu. Teşhiste eksiksizdi. Yalnız tedaviyi ileride göremediği
için geride arıyordu. Beride: Kesim (Mukataa) düzeninden
önceki ilk kuruluş çağının Dirlik (Timar - Zeamet) düzenine özeniyordu:
"Ve kurâ ve mezâri
(köyler ve ekinlikler) erbab'ı seyfe (kılıç kişilerine: Dirlikçilerin
düzenine) verilmelidir. Ve zeâmet ve timarı erbabına tevzie mani olup,
vilâyetin harabına bâis olanlar (Dirlik düzenine engel olup ekonomin
yıkımına sebep olanlar) ad olunmak (sayım yapılmak) lâzım gelse
ancak otuz kırk âdem olur, ziyade olmaz. Öyle olsa 30-40 âdemin hatırını
riayet içün böyle bir Devlet muhtel ve müşevveş olmasını hâşâ ki seâdetlû
padişahımız hazretleri caiz görmez."5
60 DP'liye seçim hakkı
vermekle "Huzur" geleceği, demek bir antika Osmanlı kuralıydı.
Koçi Bey, Türkiye'yi yıkıma
götürenleri 30-40 kişi sayıyor. Önünde sonunda, soygunun "reâya"yı
(köylüyü ve halkı) ezdiğini rakamla gösteriyor. Yarım yüzyılda vergilerin
80-90,5 akçadan 700-800 akçaya çıktığını, demek 10 misli, hele Anadolu'da
koyun başına 40-50 misli yükseldiğini gösteriyor. Devlet vergiden 1 alırken,
aracıların 20-30 akça soyduklarını anlatıyor.*
Bu gidişe kim karşı
koyacak? Padişaha yükleniyor:
"Memâlik'i islâmiyeden
bir memlekette zerre kadar bir ferde zulüm olsa, ruz'u cezada (ahirette)
mülûktan (Padişahlardan) suâl olunur, vükelâdan (vekiller, bakanlar
vs.den) sorulmaz. Mazlumların yanık "âh"ı sarayları yıkar, dertlenenlerin
gözyaşı dünyayı boğup yokeder. "Küfr ile dünya durur, zulm ile durmaz."
Adalet uzun ömre sebeptir. Ve fakir halkın düzenliliği padişahlara Cenneti
verir. Bu dediklerim kelâm benim değildir, bilginlerin ve şeyhlerin (uluların)
sözüdür. İtimad buyurulmazsa andan sual oluna. Ahvâl böyledir."6
Ve her "Telhis"
(özet) inde Padişahı kandırmaya çabalar:
"Elhamdülillaâhi
teâlâ seâdetlû Padişahımız hazretlerinin ol makule mal ve menala ihtiyacı
yoktur ki, mansıp (iş verme) için kimseden akça ala. Ve mahsus tevabii
yoktur ki yolsuz mansıplar verilmek lâzım gele. Cümle âlem seâdetlû Padişahımızın
kulu ve muti fermanberidir. Her biri istihkakı üzere, yolu ile riayet olunur.
Böyle olıcak, lâyık ve seza değildir ki memleket sahibi ve tanrı kullarının
koruyucusu İslamların Halifesi (Peygamber vekili) zerre kadar yararı
olmıya da, mansıpları pulluk pulluk satılıp bir alay hâin hazineler ve
defineler tahsil edeler ve memleketi yıkıp yakalar."7
"1005 tarihinden
beri İslam memleketlerinden toplamı 19 eyalet yer elden gitti. Geri kalan
memleketlerin dahi kendi zâlimlerimiz yakıp, reâya ve berâya (köylü
ve haraç vermeyen halk) perişan oldu. Bu musibet ne musibettir!"
"Taraf taraf İslâm
memleketleri elden gitmekte; yine tedbiri görülmez ve ilacı sorulmaz; türlü
sefahet eksilmez. Bu gaflet ne gaflettir!"
"Din ve Devlet
düşmanları bunca memleketleri alsın ve halk fıkarası eziliş ve horlanışla
çiğnensin, katiyen reva görülmez. Bunun tedbiri ve ilacı görülmek Padişah
hazretlerine farz'ı ayın ve ayn'ı farz olmuştur."8
"Ceza gününde cümlesi
seâdetlû Padişahımdan suâl olunur. Öyle ise bunların düzeni i1e ilgilenmek
farz ve vacip (işlenmesi tanrıca kesin olarak emredilmiş) mesabesinde
olmuştur. Bir alay değersiz zevk ve sefâda olup ta seâdetlû Padişahımız
sorumlu olmak ne revadır?"9
Ve Koçi Bey'in sözü
geçiyor. Murat IV yaman bir atılış yapıyor. Belki Osmanlılığın ondan sonraki
150 yılı bu sayede, 2 padişah indirme, 2'si eceli ile ölme, gene 2 indirme
yollu dalgalı sallanışlara rağmen, az çok ayakta ve bağımsız kalabildi.
Ama, hastalığın bu
kadar iyi teşhis edilmesine rağmen, tedavisi imkansızdı. Eski Dirlik Düzeni'nin
geri gelmesi için ilk Osmanlı İlb'lerini (Gazi'lerini) geri getirmek
lazımdı. Onların doğru insan ruhu, tarihöncesi insan toplumu ile
birlikte sönmüştü. O eşit insan toplumu düzeni yerine, bezirgân
medeniyetin eşitsizliği içlere işlemişti. Koçi bey de bütün iyimser coşkunluğuna
rağmen, gerçekçi gözü ile bunu görüyordu.
Toprak düzeni Osmanlı
İmparatorluğu'nun ayakları altından kaymış, bezirgan ekonomisine gitmişti:
"Lâkin timâr erbabı
evelki mertebesini bulmaz" diyordu. "Zira Defter'i Hâkâni'de isimleri
satırlanmış olan reâyâ ve reâyâ çocukları kimi ulûfeli kul namında olup,
nice köyler ezicilerin saldırısından yıkılıp yok olmuş ve ehalisi dağılarak
kaçışmış, nâm'ü nişanları kalmamıştır. Ana binaen her ne mikdar dikkat
olunsa evelki mertebesin bulamaz."10
O ekonomik düzeni
kurmak için o insanları bulmak gerek.
"Ve can'ü gönülden
Padişah hizmetlerine bel bağlıyan ve hizmeti görülen kulları koruyup, olur
olmaz günah içün zayi eylememek gerektir. Zira, eyü ve sınangılı (mücerrep)
ve Din ve Devleti kayırır âdem azala girer, yaramaz âdem kati çoktur, ve
cümle yaramazlar eyülerin hasmıdır. Öyle olsa eyü âdem kızıl kibrit makulesidir,
ona göre korunmak gerektir."11
Murat IV sahici Din
ve Devlet adamı Müslüman gibi on yıl "kötü" kişileri kılıçtan geçirmekle
uğraştı. Ama, kötüleri kesmek, "eyü"leri çoğaltmadı. Kime güvenecekti
Padişah? "Kul"larına. Gel:
"Bu asrın kulu
bir kuldur ki ay be ay tüm gündelikleri peşin verilse ve her birinin tüm
levâzım ve mühimmatı (gereçleri, araçları) miriden görülse (Devletçe
ödense) ve her biri türlü türlü lütuflara boğulsa, ve dünyada neçe ülema
ve mesayih var hep bir yere gelüp, bunlara öğüt ve ısmarlama akıl verse,
ve her biri bin nasihatle itaat semtine yedilseler ve: "İslam Padişahına
muhalefet, din ve nîkâha zarardır" deseler, birisinin kulağına girmez,
ve zerre kadar faidesi olmaz.'12
Onun için geri dönülemedi.
Ancak yüz elli yıl daha bocalanılabildi.150 yıl sonra, Avrupa Fransız "Ulu
Devrimi"ne girince, Osmanlı bir daha debelendi.
b) 18.ci YÜZYIL
SONU (Fransız İhtilâli üzerine)
En son Selim III'e verilmiş
"Nizam'ı Devlet Hakkında Mütaleât" (Tarih'i Osmanî Encümeni Mecmuası'nın
41, 42, 43.üncü nüshalarında, Ahmet Tevhit Beyin hediyesi olarak neşredilen
rapor) bu bakımdan olağanüstü gerçekçidir. Raporun "Fevâid-i Hareket
ve Nehdat-ı Hümayûn" bahsi, ilkin insana garip gelen bir tez ortaya
atar. Raporcuya göre, Osmanlı devletinin bozulması, Padişahın bir yerde
oturup kalması "hareket ve nehdat (ayaklanma)"dan uzak düşmesidir.
Vaktiyle devleti kuran ilk Padişahlar, daima hareket halinde idiler. Seferde,
sınırdan sınıra koşarlar, barış zamanı boyuna seyahat ederler, bir yerde
kaldıkları vakit bile, mütemadiyen ava çıkarlardı. Başta Padişahların,
arkada Osmanlı kadrosunun böyle yaman göçebe dinamizmine tutkun
olmaları, insanları israftan ve sefahatten korurdu. (Raporcu konuşuyor):
"Hâsıl olan varidat
menâfıin bir mikdarını iddihar (biriktirmekle) ve hiyni iktızada
sefere memuriyetlerinde herkesin haline göre nükuudu (parası)" bulunurdu.
"Bir mahalde tûl (uzun boylu) ikamet ile, herkes haddinden ziyade
ebniye (binalar) ve esbab'ı ziynet ve melbusat (süs ve giyim)
ve mefruşat ve mat'umatı (döşem ve yeyim) müstelzimetül-isrâfat
ile kesret-i mesarife düçar ve bizzarure düyunu kesireye giriftar olmamak
dekayik-i hafıyyesini (çok borca batmamanın gizli inceliklerini)"
unutmak moda oldu.
"Elli altmış seneden
mütecaviz selâtini izâm hazerâtı Dârülhilafet-ül İslâmbulda mek-ü ârâm"
ederler, diye Padişahlara çatan raporcu, devam ediyor: "Alel ittisal
otuz seneden mütecaviz evkatte dahi seferler terk olunup, tene'ümet-ı hazariyyeye
iştigal (barış nimetlerinden çöplenmeye uğraşış) ile gerek rüesâ
ve gerek bilcümle tavâifı askeriye â'mâl ve eflâl'ı seferiyeyi feramuş
(şefler ve erler savaş iş gücünü unutur) ve bahusus askerî zümresinin
ekseri hiref ve sanayi ve tüccar güruhüne ilhak (askerler zanaat, esnaf
ve tüccar arasına katılma) ile kesb-i kâr ve cem'i mâl ve iddihare me'lûf
(kâr edip mal toplayıp biriktirmeye alışık) olmalarile, bittab-i
seferden nefret ettikleri" olayını ortaya koyuyor. Bu gidişin sonuçlarını
da şöyle sayıyor:
"Cümleye istirahat-i
hazeriyet (herkesçe barışta dinlenme) tabiat-i sâniye olmağla, ricâl
ve kibâr (devlet adamları ve büyükler) derûn-ü İslâmbulda eflâke
ser çekmiş haneler bina ve inşa ve boğaz içinde kezalik refiül-bünyan (yüksek
kurulmuş) sâhilhaneler peyda ve mefruşat ve esaeslerinde (ev takımlarında)
dahi tekellüfat-ı aziyme ederek ebniyeye muvafık sair levazimat ve matumat
ve hadem ve haşem ve elbise ve merkûbatte (bineceklerde) hadd-i
itidâli tecavüz etmelerile, menasıpların (gelirli memuriyetlerin)
irad-ı tabiîsi ve mâlikâne ve mukataa ve zeametlerinin varidat-ı kadiymesi
bir türlü masrafı zaruriyelerini ihate etmediği (gelirli giderlerini
kapatmadığı) ecelden, bizzarure bulundukları menaasıp ve hidematta envâi
irtikâbat (toprak rüşvetine) ve irtişâyâ (para rüşvetine)
mühtaç kalırlar."13
Raporcunun izahi,
Kolombun yumurtası kadar "kolay" görünse bile, müşahadesi ne kadar kuvvetli!
Hatta, İmparatorluktan sonraki olaylara bile aydınlık serpecek kadar gerçek
değil mi? İlk zamanlar, cihangirliğe atılan Osmanlılığın, sonraları nasıl
keyif ve lükse kayarak, soygun ve zulme doğru soysuzlaştığını, yukarıki
çetin cümlelerden açık ne tasvir edebilir?.. Anlatılanlar, olanların tâ
kendisidir. Raporcu güzel seziyor. Yalnız, meseleyi fert ve şahıs açısından
koyuyor.
İlk Osmanlılar niçin
"daimi hareket" halinde idiler? Çünkü, Oğuzhan aşiretinin göçebe
Kayı oymağı, Babahanlığın "Kahramanlık Devri"ne gelmiş, otlak
arayıp yaşayan bir topluluk idiler. Raporcunun, bu noktadaki hakkını yiyemeyiz.
Tezini daha ileride şöyle açar: "Evâil-i zuhur-u saltanatinde âsâr-ı
bedâvet mülâbesesile kıllet-i mesarif ve kemâl-i kuvet hasebile irat ve
mesarif hususunu tetkikten her ne kadar iğmaz olunursa dahi..." Burada,
yüzyıl evelki Osmanlı münevverinden bir bilim terbiyesi ve hakikat dersi
almıya ne kadar muhtaç hallere düştüğümüzü hatırlamamak elden gelmiyor.
Bazı münevver geçinenlerimiz, hâlâ ilk Osman oğullarına "Barbar"
diyeni afarozlamaya hazırdır. Osmanlının kendisi ise, çıktığı yumurtanın
kabuğunu beğenmeyen civciv kafası taşımıyor. İlk Osmanlı faziletini "Bedâvet
eseri" sayıveriyor. "Bedâvet = Bedevilik", bildiğimiz gîbi,
Vahşiliğin üç katından yukarıda bulunan, Batı dilindeki "Barbar"ın
Arapça karşılığıdır. İlk Osmanlı "bedevî", daha doğrusu Orta Barbarlık
konağında bulunduğu için, "seferî" (savaşı), avı, seyahati (gezginciliği)
iş güç etmişti. Onun elbiseye, binaya, süse, yiyeceğe, israfa düşkün olmaması,
bu sosyal karakterinden ileri geliyordu. Yoksa, Osmanlılar sadece sefere
gittikleri için faziletli kalmış ve israftan kaçınmış değillerdi. Nitekim,
sonraları Osmanlılığı yelle yuf eden amillerden biri de, o bitmez tükenmez
"sefer"ler olmadı mı?
İmparatorluğu bir
yığın seferler kurdu, başka bir yığın seferler yıktı. Osmanlılığın zamanla
kaybettiği şey; Sefer, savaş, harb adeti değildi. Sefer, harb, Osmanlının
başucundan Demoklesin kılıcı gibi hiç eksik olmadı. Ve hâlâ bugüne kadar,
başımıza ne geldiyse hep o "sefer adeti"mizden, kendimizi ebedi
bir aşiret seferinde, aşiret reisi emrinde tabiî bulmamızdan geldi... Osmanlının
zamanla kaybettiği şey, göçebe barbarlığın yalan dolan bilmez, tertemiz,
sapasağlam, adil ve tutumlu insan özellikleri idi.
Bunun önüne geçilemezdi.
TARİH İNKİLÂPLARI (Tarihcil devrimler) çağında, yeni bir yapı, bir medeniyet
kuran bütün barbarların başına gelen hep aynı şey oldu. Ne kadar yanıp
yakılsak, o ilk, basit, çürümemiş barbar insan münasebetlerine artık bir
daha geri dönülemezdi. Osmanlılar da, nesilden nesile, kadim medeniyetlerin
bıraktıkları yerden başlayıp, medeniyeti, "Bir adım geri, iki adım ileri"
yürütmeye girişmişlerdi. Öyle bir toplulukta, büyük toprak sahipleri (raporcunun
"mâlikâne, mukataa ve zeamet" sahipleri) ister istemez "eflâke
ser çekmiş" (asrımızın gratsiyel adlı göktırmalayanları gibi) "haneler"
kuracaklar ve o yapılara uygun ("ebniyeye muvafık") süs, hizmetçi,
uşak, bekçi, polis (hadem, hasem) vb.li saltanat sahibi olacaklardı. Müslümanın
"kıyamet alameti" saydığı "BİNA ve ZİNA" çoğalacaktı.
Bu ayrımda, çökkün
Bizans ve İslâm medeniyetleri önünde, daha taze insan gücünü
elinde tutan barbarın, özellikle Bizans'a karşı sembolik yırtıcılığına
bir anlık örnek vermekle söze başlandı.
Ondan sonra iki büyük
başlık altında, Bizansla Osmanlının karşılıklı çelişki ve ilişkileri
belirtildi.
A- Bizans Ekonomi-Politikası
Üzerine: başlığı altında, Bizans ekonomik ve sosyal yapısının
çeşitli "Barbar aşıları"na rağmen derebeğileşme karakteristiklerine
dokunuldu.
B- Osmanlılık ve
Bizans Etkileri Üzerine: başlığı altında, Bizans sosyal ve politik
yapısının, Osmanlıda en son Göçebe Kayı Boyundan kalmış ilişkiler
üzerine geçirilmiş kılıf biçimlerinden kimilerine dokunuldu.
Barbar "Minare"yi
"çalmak için" Medeniyet "kılıfı" hep böyle kotarılmıştır.
YIRTICI BİR ELEME
Osmanlılık, ikisi
de çöken iki kadim orijinal medeniyetin, Roma ve İslam medeniyetlerinin
yıkıntılarından yepyeni bir sentez olarak doğdu. İslâmdan, onun en sağlam
temelini, ilk "Hülefayi Raşidin" (Cennetle müjdelenmiş ülkücü halifeler)
çağındaki Toprak düzenini aldı; derebeğileşmiş Doğu soysuzluklarını
attı. Bizansın ise, üstyapısından çok biçimler alırken, Bizans temellerini
aşındıran derebeğileşmiş toprak ekonomisi özünü havaya uçurdu.
Osmanlının İslamlık
önünde davranışı şundandı: Osmanlı yaşadığı çağdaki İslâmlığa hiç benzemiyordu.
Hülefayi Raşidin çağındaki İslâm Araplığına çok benziyordu. Osmanlı Türk,
1300 yılındaki Müslümanlardan çok, 622 yılındaki Müslümanlara yakındı.
Onun için, Osmanlı, çevresindeki bütün Müslüman devletçiklerini kılıçtan
geçire geçire temizler, ezerken, Müslümanlığın en son ve en büyük Rönesansını
yarattı.
Osmanlının Bizans
önündeki davranışı şundandı: Bizans, kendisini doğuran orijinal Roma medeniyetinin
ilk çağlarına hiç benzemiyordu. Ama, karşısında hasım bildiği çökkün İslâm
Medeniyetinin tıpkısı idi. Osmanlının dışı: başka hiçbir maddi,
manevi üstünlüğü sızdırmayan Müslümanlık zırhı ile kaplıydı. İçi:
yendiği Bizans Medeniyetinin muazzam yalan dünyasını hiçe sayan
gerçekçi göçebe özü ile dopdoluydu.
Bizans önündeki Osmanlı
davranışına, çok kanlı olduğu ölçüde çok ilginç bulunan bir küçük ve korkunç
dram örnek olabilir. Fâtih İstanbul'u aldığı gün:
"Büyük Düka Luka
Notara ile başka Yunan baronlarını huzuruna getirttikten sonra, İmparatoru
kendisinden barış istemek için eğiltmeye veya şehri öylece teslim etmeye
kandıramadıklarından dolayı azarladı. Bunun üzerine, hükümdarın gözüne
girip Pera'daki Venedikli ve Cenevizlileri gözden düşürmek istiyen Chira
Luca her kabahati onlara yükledi... Ayrıca Kalabassayı (Kara Basa:
Vezir'i Azam Çendereli Kara Halil Paşayı) da, Yunanlıların dostu olarak
suçlandırdı. Ve sözlerinin doğruluğunu ispatlamak amacıyla beriki tarafından
yazılmış mektupları gösterdi."1
Çökmüş Bizans'ın sağ
kalmış en büyük adamı, yenen Osmanlıya, ulu vezirinin Bizans casusu olduğunu
ispatlıyordu. Osmanlının tepkisi ne oldu? Çendereliyi Edirne'ye yolladı;
orada boğduracaktı: Muhbir'i saadık Luca'nın ise:
"İki oğlunu gözleri
önünde öldürttü. Henüz büluğa ermemiş olanını da kendi arzularına ayırttı.
Chira Luca'nın kendisine gelince, onun öteki baronlarla birlikte boynunu
vurdurttu."2
Bizans bu duruma neden
düştü? Derebeğileştiği için.
Bizans bin yıl yaşadı.
Ama, daha kurulurken ölümünün bütün sebeplerini toptan benimsedi. Bizans'a
bin yıl dayanacak surları 4 yılda yaptırıp, kendi adını veren Konstantin,
Konstantiniye'ye Roma'nın yalnız allahlarını sokmadı. Roma'nın Senatosunu,
Tribünlerini, Kürilerini, hatta Kapitol'ünü, saray, su yolu, terme ve portiklerini,
Roma'da oldukları gibi kurdu. Sayelerinde üstün geldiği hıristiyanlara
da 10 yıldan beri tanıdığı kadim "tapınağa sığınma hakkı" ile her türlü
vergi ve angaryadan muaflık gibi imtiyazlar tanıdıktan başka, 11 kilise
yaptırttı.
Hıristiyanlığı yaratan
kölelere, keyif için öldürülme ve işkence yapma, çoluk çocuğundan ayırma
gibi işlemleri az çok yasakladı, ve haftada bir güncük olsun dinlenme hakkı
olan Pazar tatilini sundu. Ama, bütün bu yenilikleri, çökmüş Roma'yı, Bizans'ta
aynen bin yıl daha yaşatmak için yaptı.
Romalı rakiplerini
temizlemek için olduğu kadar, köleliği ve barbarlığı yumuşatmak için, Sümerlerden
beri yaşamakta direnmiş olan Kent ruhunu kökünden kazımak için,
hıristiyanlıktan daha elverişli silah bulamamıştı. Modern Kapitalizmin
"Sosyalizm" için yaptığı gibi, Roma'nın ruhunu Bizans'ta yaşatmak için
Roma'yı öldüren hıristiyanlığı Roma İmparatorluğu kılığına sokup, Bizans'ın
emrine geçirdi.
MEMURLAR ORDUSU
ve HİYERARŞİ
Onun için, Osmanlının
yıktığı Bizans, DİNCİLLİK ve MEMURCILLIK bakımından, Birinci Konstantin
zamanında ne idiyse, ana çizilerinde Sonuncu Konstantin zamanında da o
oldu. Çünkü Birinci Konstantin, bugünkü surların içine sardığı İstanbul'a,
çökkün Roma'nın iki büyük afetini: "Tanrıcıl hiyerarşi" ile "Memurların
ordusu"nu aynen soktu. Konstantiniye, Ankara gibi, bir memurlar
şehri olarak doğdu. Roma'nın en zengin aileleri İstanbul'a taşındı. Osmanlılıkta
"fodlacılık" biçimine girecek olan "halka bedava öteberi dağıtma"
usûlü taşındı. O kadar ki, İstanbul'u Roma'nın tıpkısı yapmak için, "Yerler
yedi tepe sunduğu halde, şehri Roma gibi on dört bölgeye böldü."3
"Daha önce Dioclétien, haşmetpenah beyefendiyi daha saygıdeğerleştirmek
üzere göze görünmez kılarak, Asyalı tumturaklılıklarla kendisini sarmalamıştı."
"Uzun ve bilgiççe bir hiyerarşiye (basamaklaşmaya) göre yerli yerine
oturtulmuş kalabalık bir idareciler personeli halkla İmparatorun arasına
sokuldu."4
Sonra, (Osmanlılığa
"Asâletlu", "Necabetlu", "Fehametlu", "Atufetlu", "Semahatlu", "İzzetlu",
"Fütüvvetlu" ve ilh. tekerlemeleri biçiminde aynen aktarılacak olan)
çökkün Roma elkabı, Roma'dakinden daha keskince oturtuldu. Prenslere:
"Nobilissimi"; Konsül'e, Prefe'ye ve 7 Bakan'a: "İllustre";
Prokonsül'e, Viker'e, Kont'a, Piskopos'a: "Spectabilis", "Egregii"
gibi lâkaplar vardı ki, çöküş devrine varan Osmanlı da onları mal bulmuş
mağribi gibi çevirip çevirip kullanmayı şeref bilecekti.
Soysuzlaşan medeniyetin
insanı, kelini takkeyle örter gibi, ünvan ve rütbe etiketi taşımayı bir
marifet sayıyordu. Fakat bin beş yüz yıl öncesi için bile, poz lakırdıları
toplumu kurtarmaya yetmedi. Bugün artık okul kitapları bile açıkça yazıyor:
"İmparatorun kutsal
kişiliğini sarıp saklayan memurlar ordusu, resmi dilce denildiği gibi,
o tanrıcıl hiyerarşi (ilahi kademelik) sarayın parlaklığını artırdıysa
da, hükümetin gücünü arttırmadı. Kamu iyiliğine çalışmaktan çok, beyefendisine
yaranmak çın kaygı çeken bu uçsuz bucaksız personel için birtakım maaşlar
gerekti. İdare masrafları arttı. Yoksulluk çoktan beridir en zengin vilâyetleri
bile yıpratırken, daha çok vergi istedi. O zaman, vergi alanla vergi veren
(maliye ile mükellef) arasında bir hile ve zorbalık savaşıdır başladı,
ve ahaliyi içerlettikçe, yurtseverliği son kalıntısına dek söndürdü."
"Eski zamanın hür
müesseseleri Belediye düzeninde henüz yaşıyordu. Her şehrin kendi Senatosu,
Curie'si vardı. Bu senatolarda, en az 25 arpantlık (125 dönüm kadar)
toprak sahibi olan küryaller (Curie'liler) toplaşarak belediye üzerine
müzakerede bulunurlar, ve kendi içlerinden, kendilerini idare edecek majistralar
(belediye memurları) seçerlerdi." "Ama, vergilerini kendileri toplamakla
görevli olan küryaller, vergi karşılıklarını kendi mülkleriyle garanti
ediyorlardı. Bu yüzden yaşama koşulları gittikçe yoksullaşacaktır. Bundan
yakalarını sıyırmak için, klerje (papas mesleği: Osmanlıda "İlmiye")
ve ordu gibi imtiyazlı heyetler içine canlarını atacaklardır. Fakat onlar
oralardan zorla çıkarılarak, ölünce çocuklarının geçecekleri küri'deki
yerlerine geri getirileceklerdir. Böylelikle, artık bütün kentlerde (site:
beldelerde) küryallerin (orta halli üretmenlerin) sayıları azaldı."5
SÖMÜRÜ ve KÖLELEŞTİRME
Demek, bizdeki devlet
kapısına dadanma gibi, iş tam çıkmaz çembere dönüyordu: Memur arttıkça,
vergi artıyor; vergi arttıkça, memur çoğalıyordu. Vergiler, bugünkilerle
kıyaslanabilirler:
1 - İndiction (varlık
vergisi): Herkesin, her 15 yılda bir yapılan kadastro ile (Osmanlıların
"Tahrir" diyecekleri yazım), "Cycle des indictions" yoluyla
belirtilmiş olan zenginliğine göre ödediği vergi.
2 - Veraset Vergisi:
20'de bir.
3 - Satış Vergisi:
Mal fiyatının 5'te biri.
4 - Capitation: (Baş
Vergisi): Köle başına, mülksüzlerce ödenen cizye.
5 - Gümrük resimleri.
6 - Chrysargyre:
Her dört yılda bir, küçük tacir ve esnaftan alınan bir çeşit kazanç
vergisi. (Her yıl değil!)
7 - Aurum coronarium
(Altın Taç): İlkin büyük resmi olaylar üzerine, Konsüllere ve İmparatorlara
halkın isteğiyle gönderilirken, zamanla mecburi vergi olur.
Ancak, bizim Demokrat
Parti usulü, büyük varlıklılara pek dokunturtulmuyordu. Kuru kalabalıkların
oy'larını satın almak üzere, hazırcı, tembel ayaktakımına bedava
dağıtımlar yapmaya da yarayan bu vergiler, topraktaki orta üretmenler
için yıkım oluyordu.
"Bu vergi yüklenmeleri,
en zenginler için hiç ağır olmadıkları veya cüz'i, ağır oldukları ölçüde,
alçak ve orta varlıklılara ağır basıyordu. Nobilissimi'ler, Patrici'ler,
İllustre'ler, Spectabele'ler, Clarissimi'ler, Perfectissimi'ler, egregii'ler,
bütün saray adamları, bütün divan asilleri ve klerje (papaS sınıfı:
ilmiye) küryallerin sırtına yüklenen en ağır vergilerden af edilmişlerdi.
25 arpanttan (125 dönümden) az toprak sahipleri ile, esnafları,
tacirleri içine alan üçüncü sınıf, basit hür insanlar sınıfı, daha az bahtsız
değillerdi (Bugünkü bazı sendikalar gibi). Bilhassa Alexandre Sévére'den
beri şehir zanaatkârlarının kurdukları loncalar, cezaevleri haline gelmişlerdi;
hükümet esnafın loncalardan çıkmalarını yasak ediyordu. Köylerde büyüklerin
zorbalıkları veya hileleri ile, yahut barbar salgınları yüzünden mülkleri
ellerinden alınan küçük toprak sahipleri, en sonunda zenginlerin colonları
(sömürge kulları) durumuna sokulmuşlardı. Bu şart, köylüleri ünvanca insan
olmaktan çıkarmasa bile, insan haklarının hiç değilse çoğundan yoksul ederek
toprağa bağlıyordu."6
BİZANS'A BARBAR AŞILARI
Bu tipte, daha doğarken
ölüm soysuzlaşmasının bütün zehirlerini taşımış bir Bizans, İbn-i Haldun'un
"Tavâifülmülûk"e biçtiği tek bir insan ömrü kadar yıl bile yaşayamazdı.
Nitekim kalamamıştır da. Klasik tarih, Bizans İmparatorluğunu 1000 yıl
ayakta tutar. Hıristiyanlık, "fatidik" bir dünya sonunu bekliyordu.
Haçlı Seferi'nin baştan kara vuruşu çemberi yarmasaydı, belki 1000 yılı
Bizans'a son olacaktı.
İsâ'nın ilk bin yılı,
Bizans'ın değil, yüce barbarlığın yaratığıdır. Başta Bizans kentini "Konstantinopoli"
yapan Konstantin'in kendisi barbar köktendi: bugünkü Yugoslavya'nın Niş
kasabasında doğmuştu. Konstantin'den yarım yüzyıl sonra "Konstantiniye"
onmaz iç yaralarının en öldürücüleri ile kıvranıyordu bile.
Hünler'den kaçıp gelen
Vizigot barbarları'na, iç çürüklüğü yüzünden, Tuna'nın güneyinde
yurt veren Imparator Vales, 395 yılı o barbarların elinde öldü. Ve imparatorluğu,
barbar usulü ile iki oğlu arasında paylaşıldı. Arcadius, Batı Roma
İmparatoru oldu. Doğu imparatoru Honorius'ün ilk işi: başlarında
Alaric bulunan Vizigotlar'ı, kardeşi Arcadius'un üzerine saldırtmak oldu.
Böylece, tarihin ünlü "Bizantizm"i başladı. Yarım yüzyıl geçmedi.
İmparator Théodose II (408-451), satın alacağım sandığı Hünlere
haraç vermekle kendini kurtarabildi.
Çeyrek yüzyıl geçmedi.
İmparator İsaure'lu (Silifke civarlı) Zénon, Vizigotları bir daha
karşısında görünce, Bizans'ta yetiştirilmiş olan Vizigot başkanı Teodorik'i,
gene Batı Roma'nın başına belâ etti. En parlak Bizans rönesansını yaratan,
Roma kanunlarının büyük derleyicisi Justinien (527- 565) kurucu Konstantin
gibi bir İslâv barbarıydı.
Bütün o yüzyıllarda
belki Bizans barbarlarla oynuyorum sandı. Gerçekte, barbarlık Bizans'ı
el topu yapmıştı.İlk bin yılın ardarda üç büyük akın yapan barbarlığı,
Tarihöncesinde Neandertal insanın Avrupa'ya geçiş yolları ["Doğudan
(Çin'den batıya) Avrupa'ya geçiş için tek coğrafya yolu: Kırım'ın kuzeyindeki
dar bölge ile Moravya'dır" "Neandertaller, yolu ilk açanlardır" (Dr. Hikmet
Kıvılcımlı, Tarih Tezi, s.169-172)- y.n.] üzerinde kaynaşmasaydı,
sapaca düşen güney boğazında Bizans'ın tünediği hisarlık, Osmanlılıktan
çok daha önce yelle yuf olurdu.
19 ncu yüzyıl ortasında
yeryüzünü 13 ncü yüzyılın Haçlıları gibi görebilen Batılı tarihçiler, Roma'nın
yıkılışında barbarlığın oynadığı rolü: "Tanrının öngörüsü" (proviolence
de dieu) sayarlar. "Tanrının öngörüsü, hıristiyanlığı düşman bir medeniyetin
bütün kalıntılarından kurtaracak olan ulusları vahşi dinlerde birleştiriyordu."7
Yani, Roma da barbarlar da "Pagan" (müşrik)idiler. Roma'nın
"Medeni Paganizm"ini, barbarlığın "Vahşi paganizm"i yıktı.
Roma'nın siyasi kurulları medeni paganizme çok bağlı kaldığı için, Roma'nın
barbarlarca yıkılışı, paganizmin de yıkılışını getirdi ve hıristiyanlığın
kolayca bir saray ihtilâli ile tahta geçişini sağladı.
"Bu hal Doğu İmparatorluğu'nda
aynı yaygınlıkta ve aynı kudrette etki yapamıyordu. Bizans başkentinin
hemen hemen saldırılamaz durumu sayesinde, Bizans İmparatorlugu barbar
akınlarında Roma'dan daha az zedelendi. Paganizm - orada siyasi kurullarla
daha az samimiyetle birleşikti. Paganizmdeki yıkılışın karşı vuruşunu Bizans
daha az şiddetle hissetti. Ama, gene de bir dereceye kadar ve hâttâ barbarlar
İmparatorluk sınırını aşmazdan önce bunu hissetti."8
Demek, Bizans'ta da
"Medeni müşriklik" ile birlikte siyasi müesseseler sarsıldı. Sarsıcı
vurucu güç barbarlıktı. Barbarlık, sınırlara yığılır yığılmaz, Bizans'a
ağır bastı.
"Siyasi müesseseleri
paganizmden ayırma hedefini güden harpler sırasında ve bu harplerin yoldaş
oldukları bir çok afetler etkisi altında, şehirlerle taşralar, kadim ahalilerin
nüfusunu yitirdiklerinden (Not: Prokop, "Akdeniz'i çevreleyen memleketlerde
harp, veba ve kıtlıkla, Jüstinyen zamanı birçok milyonlarca insan yokoldu."
der), onların yerine geçirmek için ancak katışık bir nüfus bulabiliyorlardı.
Bu nüfusun boyuna içe sızması (infiltration), ister istemez eski
milli ve dini ruhu bozuyordu. İmparatorluk sinirsizdi, bitkindi. Hemen
hiç asker yetiştirmiyordu. Hükümdarlar, büyük masraflarla, komşu bölgelerden
asker toplamak zorunda kalıyorlardı. Her yanlarından saldırıcı barbarlara
karşı, hiçbir vakit barbarlardan başkasını karşı çıkaramıyorlardı. Konstantin
zamanından beri, İmpatorluk orduları yalnız Gotlardan veya Sklavonlar'dan
mürekkepti. Bunlar, az çok uzun bir askerlik hizmetinden sonra, İmparatorluk
teb'alığına giriyorlar, orada kesince yerleşiyorlar, kimi en yüce mevkilere
yükseliyorlardı."9
Demek, barbarlık Roma'yı
dışından, Bizans'ı içinden fethediyordu: İkinci Bizans demek olan Persler
bir yana, Gotlar, Avarlar, Bulgarlar, Sklavonlar, hatta Haçlı "Latinler":
Bizans'a çullanmış barbar akınlarıydılar. "Bu istilâlar ortasında, herşey
hemen aynı zamanda yıkılıyordu. Tanrı tapınakları yağma ediliyor, tahrip
ediliyor, yahut şehir yangınlarında yok oluyordu."l0
Barbar akını yalnız
yıkmakla kalmıyordu. Bizans'a sık sık barbar aşısı da yapıyordu:
"Tanrı uygun gördüğü her önemli ilerleyişte, o geniş heyetlerden birini
ilerleyişi başarmak için biçimlendiriyor, sonra, tarihcil görevleri (misyonları)
biter bitmez, onları da dağıtıyor"11
idi.
BİZANS DEREBEĞİLEŞMESİ
"Makedonya sülalesi",
"Latin İmparatorluğu" gibi çeşitli adlarla Bizans, ikide bir "Barbar
aşısı" yiyerek, boyuna yıkılıp yapıldı. Roma gibi önü sonu tutan, kesintisiz,
tek köklü Bizans diye bir toplum bütünü yoktu. Hıristiyanlığın kışkırtmalarıyla
sahneye çıkmış her barbar, bir yol bahtını Bizans'ta denedi. Bizans, imparatorlukçuluk
oynamak isteyenlerin kumarı için sembol idi.
Ancak, barbarlık,
eline geçen toprakta yerleşik değildi. O, çapul ve şan diye gününü gün
ediyordu. Kendisi farkına varmaksızın, köleliğin kurtarıcısı gibi sahneye
çıkıyordu. Kendisini tanrıcıl Roma yerine geçirir geçirmez, barbarlığın:
Kandaş eşitliğini, hür ve silahlı toplantılarını, her görevi bilerek seçimle
verişini unutuyordu. Yığınları bir Pazar tatili ile kandıran Kilise, toprakları
ele geçiriyordu.
1000 yıllık kanlı
kumarı kim oynarsa oynasın, parsayı toplayan Kilise, hapishane "manacı"sı
gibi, en sonunda tek kazanan oluyordu. Fransa ve İngiltere topraklarının
beşte birini, Almanya topraklarının üçte birini, Bizans topraklarının hemen
hemen tümünü yutmuştu. Konstantin, Kiliseye toprak ve gelir yutmak imtiyazını
bağışlamıştı. Sonra gelip geçen bütün krallar ve imparatorlar bu imtiyazı
azıttırmak için can vermişlerdi:
11 nci yüzyıldan beri
Bizans'ta: "Toprakların tümüyle Kilise ve Manastırlara geçmesi, hazinenin
gelirlerini azaltıyordu. Rahiplerin imtiyazı orduyu güçsüz duruma sokuyordu."
"İmparatorlar, ehalisinin vergisini arttırmaya başladılar. Kilise ile bazı
imtiyazlı sınıflar vergiden şerbetli oldukları için, bütün yük köylü ile
esnafa yükletildi." "Ahlak büyük bir soysuzlaşmaya uğradı. Rüşvetle irtikâp,
Bizans bakanlarının birkaç elma ile kavuna tenezzül etmelerine dek ilerledi."12
13 ncü yüzyılda, Avrupa
hıristiyan gaazileri en son "Haçlı Seferleri" ile Bizans'a bir daha
barbar aşısı yaptılar. En yavuz ağa olan Kilise zagonu altında bu aşı,
Bizans toprak ekonomisindeki kaşarlanmış derebeğiliği kökten temizleyemedi.
Venedik, Ceneviz gibi İtalya kentlerinin bezirganlarını Karunlaştırdı.
Bizans topraklarında Bizans ticaretine en büyük rakip halinde yıldızlaştırdı.
Bu rakipler, Bizans'ın yüreğine zahmetsizce işledikleri vakit Rumların
düşmanlığı son kertesini buldu.
VIII nci İoannes Paleologos
(1425-1448) zamanı, "İmparatorluk Mahkemesi Hakimi" olan Gennadios
Skolarios,1439 yılı Osmanlı tehlikesine karşı iki Kiliseyi birleştiren
Floransa Konsilinde:
"Ortodokslarla
Katolikleri birbirine yaklaştırmak için büyük çaba gösterdi. Fakat, memleketine
dönüşünde, Bizans halk ve papazlarının "Mel'un Latinler"e karşı şiddetle
aleyhtarlıklarını görünce davranışını değiştirerek, Batılıların muhalifı
kesildi."13
" Latin aleyhtarlığı
onu Müslümanlara karşı hâlâ Batının yardımını uman VIII nci İoannes'in
halefı XI nci Konstantin (1448-1453) den uzaklaştırdı. Ve dolayısıyla Pantokratos
Manastırına (Zeyrek Camiine) ekiltti."14
"Orada kendisini ziyarte gelen Sizmatikleri (râfızî'leri), Franklarla olan
dostlukları yüzünden azarladı." 15
RUM - LÂTİN DÜŞMANLIĞI
Bu Latin düşmanlığı,
son dakikada Rumların Bizans kapılarını Osmanlıya açmalarına vardı: Kaptan
Zuane Zustignan, sol koltuğundan okla yaralanınca, "Başında bulunduğu
karakoldan gizlice ayrılıyor". 16
İmparator Onu buluyor: "Yaran öldürücü değil, acıya dayan, erkekçe dur
ve vatan için dövüş!"17
diyor. Karakoldakiler, "Ölmesin diye kaptanlarının peşine düştüler.
"Kaptanımız, kapının anahtarını odacınıza veriniz" diyorlardı. Kapı açılınca,
geçmeye uğraşıyorlar. Kaptan da Pera'ya kaçıyor."18
Kapıdaki boğuşmada yalnız "Latin asilleri" dövüşüyorlar.l9
Böyle günleri, İmparatorla
Bizans derebeğileri arasında yapılan uzun toprak kavgaları hazırlamıştı.
"Osmanlı İmparatorluğu kurulurken, bu mücadele son safhasına varmış,
beğler lehine neticetenerek, büyük bir kısım toprakların mülkiyeti ile
birlikte, devlete ait nüfuz ve selâhiyetlerin de malikâne sahiplerinin
ve kilisenin eline geçmesini gerektirmişti." 20
Osmanlılık kurulduğu
günden beri, birçok "Tekfur"ların (Bizans derebeğilerinin), hıristiyan
imparatorlarına karşı Müslümanlarla elbirliği yapmaları, kavganın ne derece
kanlı bıçaklı olduğuna belgedir.
Bu tutum, kadim toprak
ekonmisi düzenini sarmış tefeci-bezirgan sermayenin ezelî (7 bin yıllık
medeniyet kadar eski) ve her Tarihcil Devrimde "TEKERRÜR" eden durumdur.
Tefeci-Bezirgan sermayenin, vatanı, dini, imanı gibi, izanı da vurgundur.
Türklerin Ayasofya'ya girişini anlatan Latin yazarı şöyle bağırır:
"Dünyanın hiçbir
yerinde bulunmayan miktarda eski ve yeni hazinelere el atıyorlardı. Gizlenmiş
ne varsa, hep Türklerin eline geçiyordu. Sizi gidi zavallı Yunanlılar sizi!
Bir de kendinizi fakir göstermek istiyordunuz, ha! İşte bütün zenginlikleriniz
artık ortaya çıkmıştır. Oysa, siz onların üstüne oturmuş, şehrin savunması
uğruna vermekten kaçınmıştınız!"
"Hey tanrım! Günahkar
kullarından nasıl da acımaksızın yüz çevirdin! O görülmedik gurur, imanda
kusurlar, tanrıyı ve azizleri küçümsemeler, zalimce işlenen günahlar, fahiş
faizle ödetilen borç para vermeler, fakirlerin kanını emmeler... İşte bunlar
hep şehri böyle bir cezaya müstahak kıldı!" "Vatanlarının soyguncusu, pinti
Yunan asillerinin şirretliği büyük oldu. Bu adamlardan zavallı Imparator,
kaç kere gözyaşı dökerek, ücretli asker tutmak için para istedi. Ama onlar,
mahvolduklarını, züğürt düştüklerini and içerek iddia ediyorlardı. Oysa,
Türk hükümdarının eline düşünce, hepsinin son derece zengin oldukları meydana
çıktı."21
FÂTİH ve OSMANLI RÖNESANSI
Osmanlı, daha ilk
"dörtyüz arslan"lık bir göçebe oymakcağızken böyle bir kördüğümle yüzyüze
geldi. Ne yapacaktı? Toplum yapısının temellerine toz kondurmaksızın, kiremitlikte,
el çabukluğu marifet, sözde "devrimci" mart kediliğine mi çıkacaktı? Keserken
acımadığı Bizans baronlarının yerlerine mi oturuverecekti?
Herşeyden önce, bu
soysuzluğa, içinden çıkmakla birlikte, onu yalansız yiğit yetiştirmiş olan
tarih öncesi toplum kişiliği katlanamazdı. Ondan sonra, Ahmet Yesevî'nin
yola çıkardığı Horasan erlerinin Müslümanlık anlayışları buna el vermezdi.
Onlar, kırıp dökücü saf çocuk barbarları birbirlerine kırdırıp döktürerek,
eski dünya derebeğilerinin topraklarına oturmayı kuracak sinsi Din saltanatını
rüyalarında görseler hayıra yormayacak ülkücülerdi.
Beride, her yanı yıkılan
toplumun, Tefeci-Bezirgan zincirleriyle sımsıkı bukağılanmış derebeğileşme
soysuzluğu, ekonominin temeli olan TOPRAK ile İNSANI çürütmüştü. Hem bu
çürüyüş, yalnız hıristiyanlıkta ve Bizans'ta kalmıyordu. Müslüman Anadolu'nun
Selçuk Hükümdarlığı ununu elemiş, eleğini asmıştı. Her yer "Tavaifülmülûk"
derebeğiliğinin daniskasıyla çürüyüp dağılıyordu.
Hatta, Osmanlılık
bile bu ufunet ortasında Yıldırım Beyazıt'la patlak veren soysuzlaşmaya
kurban gitmişti. Timur Moğollarının barbar akını, kahir yüzünden lütfetti:
Osmanlıdaki derebeğileşmeyi paramparça etti. Osmanlının ilk göçebe gelenekleri,
Simavnalı Şeyh Bedrettin kuşağı Akşemsettin gibi Horasan çırasını elinden
düşürmeyen bilginlerin ışığı altında rönesansa uğradı.
Fâtih Mehmet, Bizans'a
çuvaldızı sokmadan önce, Osmanlıya iğneyi batırdı: Dine ve Kayıhan töresine
aykırı Tefeci-Bezirgan soygunlu toprak ağalığının kökünü kazıdı. Halkı
yoksulken, "özel sermaye" diye tutturup, "her mahallede bir milyoner" cambazlığına
çıkmadı. "İstanbul'u fetheden Mehmed'in hemen hemen umumi denecek sistematik
bir "tensikat" emretmek kuvvet ve iradesini kendisinde bulmuş olduğu..."
belliydi. 22
Fâtih, mal mülk hırsı
ile derebeğiliğe eğgin bunak kodamanları İskenderce kesti: "Müşavir
paşalarına ve komutanlara muhteşem bir şölen verdi. Şölen sırasında bol
bol altınlar, inciler, altın elmalar ve başka pek çok mücevherler getirtti.
Yemekten sonra, kumandanları bunca altın ve mücevheri paylaşsınlar diye
getirttiğini söyledi. Çünkü, hıristiyanların hediyeler göndererek, onların
zihinlerini İstanbul'u kuşatmaktan ve ele geçirmekten çelmeye çalıştıklarını
işitiyordu. Kendi kanısınca, onlar, o değerli şeyleri hıristiyanlardan
alacaklarına, daha dürüstçe kendisinden almalı idiler. Bu sözleriyle adamlarını
öyle bir girişkinliğe kandırdı. Her biri kendisini izleyeceklerine and
içtiler. İstanbul'un alınamayacağını söyleyen yaşlı müşavir paşaları uzaklaştırdı
ve yerlerine dileğine uygun daha gençlerini getirdi." 23
Yiğitlik, İskender pozu takınmakta değildi...
"Fâtih'in yapmaya
muvaffak olduğu derin ve manalı islahatın şümul ve vüs'atı hakkında kati
bir malumata tesadüf edilmemekle beraber, bu hareketin bir reaksiyonunu
temsil eden Veli Beyazit zamanında yazılmış birkaç defter'de sahiplerine
iade edilmiş mülk vakıfların kayıtları üzerindeki tahsislerden istidâl
olunur."24
"Birçok malikâne hassalarının tenzil veya ilga edildiği, sahiplerine terk
edilenlerinin de muharebe vukuunda asker göndermek mecburiyeti tahmil ve
bu mecburiyetin adedinin arttırıldığı ya bizzat kendisinin "eşmek" veya
"iyice bir cebelu" göndermek gibi kayıtlarla ağırlaştırıldığı görülmektedir."
25
BEZİRGÂNLIK ve FETİH
İşte kendi evinde
dürüst idare ve yeryüzünde büyük iş yapma budur. Değil Müslüman fukarasının,
hıristiyan köylülerinin de din düşmanı Osmanlıyı kurtarıcı gibi karşılaması
bundandır.
Bir soru: Osmanlı
Tefeci-Bezirgan düşmanı görünüyor. O zamanki ticaret "bezirgânlık"tı.
Osmanlının cihangirliğinin tarihcil sebeb: cihan ticaret yollarını açması
olunca, ortaya bir çelişki çıkmıyor mu?
Evet, çıkıyor. Fakat
bu çelişki saçma değil, görüldüğü gibi gerçek'tir. Ve o gerçek tezatlardır
ki, insan şuuru ile yürümeyen tarihe zemberek ve yay olmuştur.
Osmanlı, Tefeci-Bezirgan
kördüğümlü derebeğileşmenin, toprak gibi insanı da nasıl çürüttüğünü biliyor,
görüyor ve bundan öç alırca davranıyordu. Ancak, modern bilginlerden çok
önce, ilkel sosyalizm içgüdüsü ile, insan çürümesini fatal (mukadder
ve meşum) bir kaçınılmazlık saymıyordu.
Rahat müslüman realizmi
ile, bir insanın hıristiyan kilisesince damgalanmak istendiği gibi, doğuştan
"günahkâr", suçlu ya da ahlâksız bulunacağına inanmıyordu. Çürümüş
insanı acı duymadan, "tavuk keserce" kılıçtan geçiriyordu. Ama, hıristiyan
çocuklarını küçük yaşta Türkmen evinde yetiştirerek Müslümanlığın o zamanki
en keskin kılıcı olan "Yeniçeri" durumuna sokabiliyordu.
Bunu, Bizans gibi,
bütün hıristiyan dünyası da biliyordu: "Yıllarca öncesi Floransa'lı
Porcellana (Bu Türk bir gün, -zararını biz çekeceğiz- gelip çocuğu alacak,
siz de bir türlü yerinizden kıpırdayamayacaksınız" 26
demişti. Osmanlı, "bilgiçlik" taslayan IRKÇI kılkuyrukluğa sapsaydı, ortada
Osmanlı mı kalırdı?
Ticaret önünde de
Osmanlının tutumu bu gerçekçiliğe uygundur. Fâtih, Venedikliler'e karşı
kızıştırdığı Cenevizlilere ticaret imtiyazı verdi diye, çok bilgiç sitemi
duyduk. Önce, ecnebiye avuç açıp kendini sömürgeleştirerek mi yaptı bunu?
O zamanki hıristiyan Zorgo Dolfin'i dinleyelim:
"Ah şu Cenevizliler!
Ters ve mutluluksuz bir kararla... Türk'e elçi ve anahtarları gönderiyorlar.
Hükümdar, kendi paşalarından birini adliye işleriyle ugraşmak görevine
atıyor. Kaçanların bütün zenginliğine el koyuyor. Pera surlarının yıkılmasını
buyuruyor." 27
Bu şartla, Mehmed'in
verdiği imtiyaz şudur:
"Ben yüce hakan
ve deniz güçlerinin başbuğu, Sultan Murat beyin oğlu yüce Haakan ve deniz
güçlerinin başbuğu Sultan Mehmet, göğe ve yere egemen olan Tanrı i1e büyük
peygamberimiz Muhammet adına, biz Müslümanların benimsediğimiz ve kanunlaştırdığımız
yedi kuralla, Tanrımın 123 bin peygamberinin adına, dedemin, babamın ve
yaşamam ile çocuklarımın yaşaması ve kuşandığım kılıç hakkı için and içiyor
ve diyorum ki, mâdem beğlik katıma, benim hakanlığıma boyun eğmek üzere
bütün Galata soyluları ile sayın ve necip Babilaos Palavixin'i, Marchio
di Franchi'yi ve tercüman Nicolazo Pavizon'u kullarım olmayı kabul etmem
için gönderdiler: kendi töre ve adetlerini memleketimin her yanında muhafaza
etsinler, barındıkları Pera'nın işlerini kendileri çevirsinler. Bütün zenginlikleri,
ev, mağaza, bağ ve değirmenleri, ticaret eşyaları, çoluk çocukları, uşakları
kendilerinin olsun. Memleketime bağlı ulusların yaptıkları gibi onların
da ticaretle serbestçe uğraşmak ellerinde olsun. Karada ve denizde gidip
gelebilsinler. Memleketin öteki bölgelerinde adet üzre verilen haraç müstesna,
artık bunlar da başkaca vergi vermesinler. Gelecekte benim için aziz kimseler
olsunlar. Ben bunları memleketimin başka bölgelerinde oturanlar gibi savunacağım.
Kiliseleri kendilerine kalsın. İlahi söylesinler. Ama, çan ve simandirio
çalmasınlar. Ben onların kiliselerini cami yapmayacağım. Ama, onlar da
başka kilise kurmayacaklar... Yurttaşları Cenevizli tüccarla, ticaret eşyaları
ile, çoluk çocukları ile serbestçe gelip gitmek ellerinde olsun... Önceden
almış olmaları gereken vergileri tahsil etsinler... Paralılar,kendi tüccarları
arasında çıkacak davalara bakmakla görevli bir hakimi kendi aralarından
seçmekte serbest olsunlar." 28
TÜRKLER - TOPRAK - İNSAN
"İmtiyaz" dedikleri
nedir? O vakitler hiçbir bezirgan öteki bezirgana böylesi davranmadığı
için adına İmtiyaz deniyor. Memleketin her insanı gibi, kulluğu benimseyen
Cenevizli de, ("Demokrasi" lafları gevelenmeksizin) eşit vergiye, eşit
hakka, eşit savunmaya kavuşacak. Başka ne hali varsa kendisi görecek. Osmanlı,
en son lugat kitaplarına dek "Hâşâ min huzur tüccar" diyerek, bezirgandan
tiksinecek. Ama, medeniyetin zehirli ilacı ticaret: dozunda kullanılacak.
O da aşağıdaki kılıçtan keskin şartlarla:
1 - TOPRAĞA: Cenevizli
dokunmayacak. Bütün taşınır zenginlikleri, EMEK ve çabayla başarılmış ev,
mağaza, bağ, değirmen gibi taşınmaz bayındırlık ürünleri onun olsun.
Toprak, hiç tartışmasız, bütün Müslümanların ortak malıdır.
2 - İNSANA: Cenevizli
dokunmayacak. "Türkler onlarla birlikte, onların arasında oturmasınlar,
ayrı kalsınlar! " "Azaplar ve köleler onların evlerinde oturmayacaklardır."29
3 - İNANCA: Cenevizli
dokunmayacak. Gâvur şangırtısı yayılmayacak. Ayıp değil ya, Mehmet hıristiynlığa,
o Bizans medeniyetini buz tutturan din derebeğiliğine güvenmiyor. "Çan
ve simandirio çalmasınlar!"
Osmanlının insan anlayışı
bugünkü ölçülerimize sığmaz, ama köklüdür. Evliya Çelebi (Göç: 1041, Doğum:
1631), Fâtih'ten yüzlerce yıl sonra, İstanbul'u taşı, ağacı için değil,
İNSANI için över. Osmanlı için en değerli "MADEN UNSURU İNSAN"dır.
"İslambul içinde bin adem merhum olsa, yine adem deryasından omuz sökmez."
Onun için insanı bol İslambol gibi, "İnsanoğlunun seçkin sevgilisi bir
memleket yoktur."30
Bu anlayış, Tarihöncesi
toplumunun kandaş insan kavrayışıdır. Muhammet peygamberin "Lâ ene,
illâ beşerün misliküm!" (Ben de sizin gibi, insandan başka bir şey
değilim!) deyişidir. Venedik tarihçisi Zorgo Dolfini, Fâtih'e "bu kuduz
köpek" diyecek kertede düşmandır. Fâtih'i anlatırken şöyle der: "Fethedilen
vilayetlerin hayvan ve mal ganimetlerindense, insan ganimetine büyük değer
verirdi."31
Bizans Ekonomi-Politikası
anlaşıldıktan sonra, Osmanlının o çürük tahtaya basması, yani Bizans toprak
derebeğileşmesini dolaysızca benimsemesi beklenemezdi. Buna karşılık,
bir İmparatorluğun mirasına konuluyor, ona "Halef" olunuyordu. Barbar
gelenek göreneklerde Devlet bile yoktu. Ya İmparatorluk nereden
çıkarılacaktı?
Mirasına konulunan
Bizans İmparatorluğunun Üstyapı biçimlerinden.
BİZANS'IN
MADDECİL - ANLAMCIL HAZİNELERİ
İstanbul'un Türkler
eline geçişi, dünya tarihi için o zamanlar hiç kimsenin ummadığı ölçüde
yaman sosyal dönümlere yol açtı. Batı'da derebeğiliğin temelleri sarsıldı.
Doğu da Osmanlılığın "Tavaifülmülûk" (ömrü yüz yılı geçmez krallık)
durumu ortadan kalktı. İstanbul, Osmanlılığı Bizans'ın yerine geçirdi.
Bizans kördüğümü kesilip atılır atılmaz, büyük tarihcil imparatorlukları
kuran zaferler çorap söküğü gibi aldı yürüdü. Küçük Osmanlı devleti, "Cihangir"
oldu.
Doğan büyük İmparatorluk
içine girmiş bunca Müslüman ve gayrımüslim yığınlarını güdecek karışık
ulu bir devlet cihazı kurmak gerekti. Osmanlı toprağı, Osmanlı teşkilatı,
hâttâ Osmanlı tarihi ondan sonra asıl geniş anlamıyla: "KİTAB"a
girdi, yani sistemli düzene, bir tek sözle "KANUN" devrine girdi. İmparatorluk
kendinden önceki imparatorlukların yatağına girdi. Geçmiş "cihangir"
imparatorluklardan en çok hangisine benzeyebilirdi?
Osmanoğullarının kendileri,
bir yukarı barbarlık KENT'inden çıka gelmemişlerdi. Mekke
Kentinden doğmuş Müslüman kalıbına girmişlerdi. Ancak, İslâmlık ta, cihangir
imparatorluk konağına adım atar atmaz, geliştirmek zorunda kaldığı devlet
avadanlığı için gelmiş geçmiş imparatorlukları taklit etti. O arada, Tektanrılı
din mümessili olarak kendisine en yakın bulduğu Bizans'tan çok şeyler aldı.
"Ne kumandandır o kumandan ve ne ordudur o ordu ki, Konstantiniye'yi
ele geçirir" ["Leteftehanne'l Konstantiniyye ve-miğmel'emîr
emirühâ ve le miğmel ceyş zâlikelceyş" (İstanbul'u zaptetsin, ne komutandır
o komutan, ne ordudur o ordu!) (Hadis)] ata sözüyle, Bizans'ı ele
geçirilecek en büyük değer saymıştı.
Osmanlı bu geleneği
gerçekleştirmişti. Önünde, bin yılları özetlemiş, yüzyıllar görmüş Bizans
uygarlığı, Bizans kültürü, Bizans teşkilat prensipleri yığılıydı. Osmanlı,
bütün o kendinden önce sınanmış ekonomik, sosyal ve politik prensipleri
ortada buldu. Gerek maddecil, gerek manevi hazineleri, hem de gizli, alttan
alta işlettiği barış yollarıyla, örselemeden, aşırı sarsıp yıkmadan hazırca
ele geçirmişti. Bunlardan yararlanmayacak mıydı?
ÜLKÜCÜ BİLGİN,
DÜNYA VATANDAŞI FÂTİH
Fâtih tarihteki benzerlerini
herkesten iyi tanıyordu:
"Her gün kendisi,
arkadaşı Chiriace d'Alcona'ya ve başka bir İtalyan'a Roma tarihlerini ve
daha başka tarihleri okutur. Bu adamlar ona Laert'li Diogenes, Herodotos,
Livius ve Qointus Curtius ile, Papaların, İmparatorların, Fransa krallarının,
Longobardların kroniklerini okurlar. Kendisi üç dil bilir: Türkçe, Yunanca
ve Slavca." 32
Dr. Aural Decli'ye
göre Fâtih Mehmet: "Kendi dilinden başka beş dili daha, yani Rumca,
Latince, Arapça, Keldanca (Kürtçe veya Süryanice) ve Farsça'yı doğru biçimde
konuşur." 33
Bu dil bilgisi, otel
garsonlarının poligotluğu değildir. Osmanlıya Rum adalarını zaptettirecek
kadar ileri giden Grek bilgini Kritovulos'a göre Fâtih Mehmet Aristocu
ve Stoisyen felsefelerle uğraşır. Batlamyos'un haritasından
daha mükemmel bir haritayı filozof İyorukius'a yaptırtır.
"Caesar ile Hanibal'ın
birer vatandaş olduklarını söyler. Makedonya kralının oğlu İskender Asya'ya
daha az bir kuvvete sahip olarak geçti, ama şimdi, der, zamanlar değişti.
Vaktiyle Batılıların Doğu'ya geçtikleri gibi, kendisi de Doğu'dan Batı'ya
geçecektir. İddiasında, dünyada bir tek hükümdarlık olmalıdır, bir tek
inanç, bir tek krallık." 34
" Bu birliği kurmak için dünyada İstanbul'dan daha elverişli yer yoktur.
Bu şehirle birlikte, Hıristiyanları da hükmü altına alabilir." 35
"Mehmet, büyük
bir tecessüsle İtalya'nın yeri, Ankhises'in Aineias ve Antenur ile gittiği
yerler hakkında, Papanın ve İmparatorların yaşadıkları merkezler hakkında
bilgi edinir. Kendisinde, Avrupa'nın krallarını ve bölgelerini gösteren
bir tasvir var." 36
İSLÂM RÖNESANSI
İslamlığa öylesine
inanmıştır ki, mektubunda inançsızlığa ateş püskürür:
"Puta tapanların
ağaç, bakır, gümüş, altın ve boyadan ve Hıristiyanların Tanrı yaptıkları
ilahları atımın tırnaklarıyla devirip eritinceye dek, gerçek Tanrının ve
büyük peygamber Muhammed'in şan ve şerefi için Doğu'dan Batı'ya tüm yeryüzünde
onların zulmünü ortadan kaldırıncaya dek, ne gözlerimi uyku için kapayacağım,
ne dünya nimetlerinden lezzet alacağım, ne lâtif şeyler arayacağım." 37
Öyleyken, Bizans baskısından
yılgın Hıristiyanları, mıknatıs gibi çekmeyi bilir. Patrik ettiği Gennadios'u
çağırıp dinler. Patrik ona:
"Daha sonra inancın
başka sırlarına da değinerek onları açıkladı Hükümdar, Patriğin açıklamalarını
yalnız büyük bir dikkat ve ilgi ile dinlemekle kalmadı, onu daha ziyade
sevdi ve saygıdeğer buldu. Hatta Rumlara karşı beslediği kötü niyetlerini
bırakıp, ondan sonra, bir çok belgelerden anlaşıldığı gibi, Rumlara karşı
özel bir teveccüh gösterdi... Bundan dolayı birçok kimseler Padişahın,
güya hıristiyan inancının doğruluğu üzerine kesin bir kanı edinerek, artık
o gün bu gündür kendi dini üzerinde şüpheye düştüğü yolunda çeşitli dedikodular
yaymışlardır." 38
Patriğin gördüğü ilgiden
ne kerte umuda kapıldığı düşünülsün ki, Fâtih'e sunduğu "İtikatname"ye
"KURTULUŞUN TEK YOLU" adını vermiştir.
Osmanlı, o korkunç
inanç ve suplesile Bizans hazinelerini gözden geçirdi. Oradaki değerleri
önce İslâm gözlüğü ile ayıkladı, sonra kendi göçebe geleneğinin,
tarih içgüdüsünün mihenk taşına vurdu. Bizans'ı çökerten ÖZ'ü, çürümüş
toprak münasebet muhtevasını devirdi. Medeni teşkilat BİÇİM'ini,
devlet kurum ve kurallarını, kimi kelimesi kelimesine tercüme ve adapte
ederek alıp kullanmaktan korkmadı. Çünkü, Bizans nasıl ROMA orijinal medeniyetinin
barbar aşısı ile Batı'dan Doğu'ya uzanmış bir rönesansı idiyse, tıpkı öyle,
Osmanlılık da İSLAM orijinal medeniyetinin, fakat Doğu'dan Batı'ya uzanmış
bir dirilişi idi.
PADİŞAH - SARAY - DİVAN
Bizans hükümdarına,
önceleri, Roma'da olduğu gibi, "İmparator" denirdi. İmparatorluk
ilkin Bizans'ta dahi barbar göreneğine uygundu. IX'ncu yüzyıla gelinceye
dek, irsî (babadan oğula geçer) bile değildi. Ancak sonraları, tıpkı İslamlıkta
halifeliğin başına getirildiği gibi, babadan oğula kalmaya başladı. Ve
artık ünvan üstüne ünvan aldı. Bizans resmi dilinin tumturaklı frazeolojisi
bu ünvanları sıraya dizdi. Osmanlıdan önce Bizans'a değen Arap devleti
de, aynı şartlar ve sebeplerle, aynı Bizans örneğini benimsedi. Konstantiniye,
adını bile değiştirmeksizin Osmanlı eline geçince, bütün o ünvanlar, Divan
edebiyatının nas perdesi altında padişahlara geçti.
Bizans İmparatoru ile Osmanlı
padişahının başlıca dört sıfatı şöyle karşılaştırılabilir:
| İmparatorun Sıfatı
|
Sıfatın Anlamı
|
Padişahın Sıfatı
|
| 1 - Basileus | (Savaş ve Adalet Başı) | Emirül'mü'minin |
| 2 - İsapostolos | (Tanrının gözde vekili) | Zıllül-lahü fıl-erz |
| 3 - Despot | (Sahip, Efendi) | Sahipkıran, Sultan |
| 4 - Otokrat | (Yüce kralın halefi) | Halife |
Bizans, Doğu ile Batı'nın
buluşma noktasıdır dedik. O durumu ile Doğu'nun ve Batı'nın bütün barbarlık
ve medeniyet karması şefliklerinin gelenek ve göreneklerini İmparatorluk
biçiminde derlemişti. Basileus: ilk barbar şeftir; İsapostolos, Medeniyeti
yenen Fâtih barbarın tanrılaşmasıdır. Bu iki sıfat tarih öncesinden, barbarlıktan
yakıştırmadır. Bizans'a oradan, Batı'dan gelme sayılabilir. Despotla Otokrat,
Babil'in Nemrutları ile Mısır'ın Firavunlarından mutlak, müstebit, tanrı
elçiliğine karışı keyfi idareciliktir.
Osmanlı, Bizans'ta
işlenmiş olarak hazır bulduğu o mirasa kolayca kondu. Yalnız en baştakinin
sıfat ve ünvanları ile kalmadı. Saray teşkilatını, Devlet teşkilatını,
Din teşkilatını, Taşra teşkilatını, Ordu teşkilatını da Bizans'tan "iktibas"
ediverdi. Burada uzun tafsilata girmeksizin, birkaç ilginç örnek verebiliriz.
Bizans İmparatoru,
aynı zamanda Adalet şefi idi. Emrinde mansıplı hakimler, büyük devlet adamları
buluşarak, bir "Adâlet Divanı" kurarlardı. Bu, Osmanlı Padişahının
"Divan-ı Hümayun"udur. Bizans sarayında İmparatorun en yakın adamları
hadımlar idi. Osmanlı "Mabeyn"inde ilkin iğdiş akağalar görülür.
1621'den sonra, yalnız zenci hadımağaları "Mabeyn'i Hümayun birinci
zabiti" olabilirler.39
Mabeynin belli başlı kadrosu: Silâhdarlık, Kilârcıbaşılık, Eski
ve Yeni Saray'ı Hümayun Ağalığı ve Musahiplik'tir. Osmanlılıkta,
Mabeyn'in kendisi gibi, bütün bu "Mesnet"ler de önceleri hiç yoktur. Hep
Bizans mirası ve örnekleri üzerine, Fâtih devrinde belirirler.
PAYİTAHT ORDUSU
Bizans'ta İmparatorun
muhafız askeri 4 alay süvari idi. Osmanlı da dahi, öyle dördüzlü merkez
süvari ocakları vardır. Adlarını karşılaştıralım:
|
|
|
|
|
|
| Bizans'ta: |
|
|
|
|
| Osmanlıda: |
|
|
|
|
Adları hemen hemen
tercüme edilmişe benzeyen bu ocaklardan, Guraba ve Ulufeciyan zamanla ayrıca
"Yemin" (Sağ) ve "Yesar" (Sol) diye ikişer ocağa bölünürler. Bu askerler,
Bizans'ta "Hétérie" (yabancı = ecnebi) olurlar. Osmanlı'da "Devşirme"dirler.
Hıristiyan çocuklarından Müslümanlığa adapte edilmiş, gene asıl unsurdan
ayrı, bir çeşit yabancı askerdirler. Osmanlı, dedelerinden beri, dirlikçi
olmayanlara, Müslüman vatandaş oldukları halde "ECNEBİ" der.
Bizans ordusunun büyük
gücü süvariydi. Osmanlının da öyle. Süleyman I çağında savaşa hazır tüm
Osmanlı ordusu 959.200 kişi iken, bunun içinde yalnız 40 bini Yeniçeri,
bir çeşit yayan askerdir.
Ordu başkumandanı Bizans'ta
önce Romalı adıyla "Questeur" iken, sonra "Büyük Domestique"
(Ulu evhizmetçisi) adını almıştı. Osmanlı başkumandanı "Serdar"
(Baş kapı, Ev Başı) dır. (Serdar'ı ekrem)
PAŞA - VEZİR
İlk Osmanlılık aşiret
teşkilatı ile yayılmıştır. Padişah, "vezir" falan bilmez. Yalnız
bir Türkmen geleneği vardır. Her Gaazinin büyük oğluna "Beşe" denir.Osman
Gaazi'nin oğlu Alaettin Paşa, Orhan gaazi'nin oğlu Süleyman paşa'dır.Bu
"PAŞA" oğullar, aynı zamanda "vezirlik" görevini görürler.
Zamanla Osmanlılık
Rumelinde hayli yayıldı. Arada birçok "Beylik"ler doğdu. Bütün o beylerin
başında Lala Şahin tüm beylerin başı olarak gönderildi, ve paşa adını aldı.
Böylece "Paşalık" Padişahın büyük oğlundan güvenli adamlarına sıçrayıp
geçti. Şehzadelere (Padişah oğullarına) da artık, ayırmak üzere: "Çelebi
Efendi", "Sultan Efendi" denildi.
Fakat bütün o değişiklikler
bile henüz aşiret çerçevelerini pek aşamamış gelişmelerdi. O vakitler,
tarikat şeyhlerine de "Padişah" deniyordu. Onun için, Hacı Bektaş'ın,
Mevlânâ'nın torunları "Çelebi" sıfatını takındılar.
Bu gidişle, "VEZİR"
önceleri bir tekti. Sonraları iki oldu. Vezirlik, ilkin Padişahlık gibi
ve Padişah sülalesile atbaşı yürüyen birer sülaleye vergi idi. Çendereli
Kara Halil, tâ Fâtih çağına dek "Vezir'i Â'zam"lar sülalesine kapı açtı.
Madem ki ilk Gaazilerden biri, babadan oğula "Padişah" kesilmişti; niçin
bir başka Gaazi de babadan oğula "Vezir" olmasın? Göçebe oymaklının, henüz
her gaaziyi eşit gören hayatında yer alan birinci icat, kafasında ikinci
icadı da aykırı düşürmedi.
Ve bu bütün tarihöncesinden
gelmiş, sonradan devletleşmeye başlamış toplumlarda böyle idi. Fransa'da
Merovenjiyen krallarının saray Nazırları başka türlü değildi. Saray Nazırı
Papin, sonradan soysuzlaşmış kralları devirdi. Karolenjiyen hanedanını
kurdu.
Fâtih Mehmet, belki
de ona benzer nice örnekleri gözönüne getirip, Çendereli Halil sülalesinin
büyüyen rekabet ve imtiyazlarını ilk fırsatta ansızın yok ediverdi. Onun
üzerine, Bizanskâri "Kubbenişin" (kubbe altında oturur) vezirler
türedi. Kubbe vezirleri, kubbe medeniyeti demek olan Bizans, Osmanlı tarafından
ele geçirildiği vakit doğdu. Fâtih Mehmet, Ayasofya kubbesi altını benimsedikçe,
Kubbe altı vezirlerini düşünemedi. Kubbe altı denilen yer, Bizans stilince
kurulu: "Yekdiğerine kapısı olan bir divan"40
idi.
Fâtih'ten sonra Vezir,
Bizans'taki karşılığı olan "Logothéte"in rolünü oynadı. Bizans'ta
önceleri posta bakanı olan logothéte, git gide içişleri, dışişleri bakanlığı
ile başbakanlığı elinde topladı. "Büyük Logothéte" adını aldı. Osmanlılıkta
onun karşılığı önce "Vezir'i Âzâm", sonraları "Sadrı Âzâm"
(büyük göğüs, büyük sedir) dir.
Arapça "GAAZİ", Türkçe
"İLB", yahut "ALP" denilen kişi, Avrupa'nın "ŞÖVALYE"si gibi: hem Din fedaisi,
hem savaş eri ve komutanıdır. Onun için, ilk Osmanlı çağında "Ümerâ"
(Askeri komutan ve sivil mülkiye âmirleri) ile "Ülema" (Adliye ve
Din adamları, âmirleri) aynı kişilerde toplanır. Osmanlı'da ilk "İlmiye"
(din adamı) rütbesi; "Kadıasker: Kazasker"liktir.
Osmanlılar, çökmüş
medeniyetlerin zulüm bölgelerini fetheden ordu halinde kaldıkça, onların
"KADI" (dini hakim)leri de, "Ordu Kadısı" olur. Göçebe topluluğu içinde
nasıl ordu başını tutan gaazi yavaş yavaş "Bey"likten "Padişah"lığa çıktıysa,
tıpkı öyle, Kazasker (Ordu kadısı) da gittikçe öteki kadıların başı sayıldı.
Sonraları o baş kadı vezirliğe yükseldi. Çendereli Kara Halil, hem ülemadan,
hem ümeradan oldu. Başlangıçta görülen bu İlmiye- Mülkiye beraberliği sonradan
ayrıldı.
Ama ayrılık yalnız
üst katlarda kaldı. Ancak Vilayet ve Sancakların dini adalet şefinden ayrı
mülki idare şefi, başlı başına beylerbeği ile Sancakbeği vardı: daha aşağı
basamakta, Kazalarda ayrılma olmadı. Osmanlının sancaktan küçük memleket
bölümlerinde mülkiye başı ile adliye başı aynı kişi idi. Bu kişi "Kazâ"ya
adını bırakan "Kadı: kaiziy" idi.
Osmanlılıkta gerek
din, gerekse adliye işlerini, hiç değilse büyük ölçüde sistemleştirip sınıflaştırarak
teşkilatlıyan Fâtih Mehmet'tir. Fâtih bu "mesnet"leri "İLMİYE" adı
altında ayrı bir "YOL"a ("TARİK"e) çevirdi. Kazaskerliği Rumeli ve Anadolu'ya
has olmak üzere ikileştirdi.
Osmanlılık artık göçebe
geleneğini süreklice oturukluğa çevirdi; "Seferi"likten (savaşçıllıktan)
"Hazeri"liğe (Barışçıllığa) geçirdi. Onun için, Ordu özelliğinden
ayrı, İstanbul'daki Fener Patriğine karşılık bir "Şeyhülislam" ortaya çıkardı.
Şeyhülislâm (İslâm başı), "İlmiye" tarikinin başı oldu.
TAŞRA İDARESİ: MEMLEKET
Taşra idaresi, Bizans'ta,
önceleri tıpkı eski Roma biçiminde idi. Sivil ve Asker idareleri ayrıydı.
Sonraları savaşlar kızıştıkça iç emniyet te azaldı. Memlekette bitmez tükenmez
bir "seferberlik" perdeli "Sıkıyönetim" havası esti. O zaman Taşraya askeri
valilikler kuruldu.
Bütün Bizans İmparatorluğu
askeri teşkilata göre bölgelere bölündü. Osmanlılar, Bizans'ın yerine geçince
onun memleket bölümlerini kendi yapı, anlayış ve gerekçelerine uygun buldular.
Bizans idare teşkilatını hemen hemen olduğu gibi uyguladılar. Birbirlerine
halef, selef olan iki imparatorluğun mülkiye bölümleri şöyledir:
Bizans'ta:
Théme Turme Topotéresie
Banda
Osmanlı'da: Vilâyet
Sancak Kazâ
Nahiye
Théme'de oturan "Stratej"
gibi, Vilayette oturan "Beylerbeyi" de: hem şimdiki anlamıyla "Vali",
hem ordu komutanıdırlar. Doğrudan doğruya İmparator veya Padişah tarafından
atanırlar.
Bizans'ta sınır müstahkem
mevkilerinin komutanlarına "Clisure", Osmanlı'da "Dizdar"
adı verilir. Jüstinyen zamanında Bizans "Serhad" (savaşçıl sınır boyu)
silahlı kuvvetlerine "Acrités" denildi. Bu Osmanlı'nın "Yerli
Kulu Ocakları"na karşılık düşer.
Bizans ordusunun temeli
süvari idi. Osmanlı'nın "Sipahi"... Bizans'ta toplu halde bulunan ordunun
çoğu İstanbul'daki "Muhafız kıta"lardı. Osmanlı'da bunlara "Kapıkulu"
denir. "Muhafız kıta"lar aylıklı profesyonel askerlerdi. Harpte
ustaca savaşırlardı. Ama, barış zamanı âfettiler. İkide bir başlarındaki
şeflere uyarak, seyirci halk önünde gürültülü "Prononciamento"*larla
ayaklanırlardı. Yaşı benzemesin, bizim Yeniçerilerin ağalarına uyarak "Kazan
kaldırma"ları gibi...
BİLİM ve KÜLTÜR
Bizansla Osmanlılık
arasında benzeşmeler sonsuzdur. Teşkilatlar gibi fikriyatlar da birbirlerine
yabancı değildirler. Örneğin Bizans bilimi, tek sözle, Roma mirası, "HUKUK
İLMİ" idi. Osmanlıda "FIKIH" ve "KAVANİN'İ KADİME" en gözde bilimlerdendir.
Bizansta halk edebiyatından ayrı bir kültür gelişir. Eserlerin çoğu Din,
Tarih üzerine, dergi çeşidindendir. Osmanlının saray çevresindeki "Divan
Edebiyatı" halktan tümüyle kopmuştur. Eserler yaratıcı olmaktan ziyade
"Erudition: mütebahirlik" denilen kırkanbar bilinçlikleridir. Çünkü her
iki İmparatorluk, kendilerine kaynak olan eski orijinal medeniyetlerin
değerlerini yitirmemek görevindedirler. Bizans plastik sanatının şaheseri
"Kubbe" idi. Osmanlı mimarlığını Selçuklulardan ayıran da, göçebeliği
anıtlaştıran çadır-yapı yerine, kubbeli yapıyı geçirmesidir.
Bizans değerlerini
benimsemek bir kusur mudur? Tarihcil zarurettir. Roma göçtükten sonra bile,
bütün dünya Bizans'ı taklit etmiştir. Bizans yalnız Avrupa barbarlarına
örnek olarak kalmamıştır. En zıt dinler dahi, gelişme çağlarında yıktıkları
düzenlerin maddi ve sosyal değerleri önünde sanıldığından çok daha anlayışlı
ve uysal davranmıştırlar.
İslamlık Arabistan
çölünden çıkar çıkmaz Bizans teşkilatına uyar. En bükülmez Müslüman Hazret'i
Ömer, 643 yılından sonra Bizans usulü "Büro"lar açar.41
Islam resmi kâyıtları uzun süre Rum katipler elinde Bizans diliyle tutulur.42
Osmanlılar en geç Müslüman olanlardır. Eski İslam geleneğini yadırgayamazlardı.
Osmanlılığın nasıl
öldüğüne birkaç çizi ile değdik. Osmanlılığın temelde yıktığı Derebeğileşmiş
Bizans'ın sosyal ve politik Üstyapıdaki Mirasına nasıl konduğuna
da dokunduk. Şimdi sıra, Bizans Sosyal mirasının, Osmanlı Tarihcil Ölüsünü
tezgahlayacak olan İmparatorluğun Doğuşuna geldi.
BİRİNCİ OSMANLI
DEREBEĞİLEŞMESİ
Osmanlı toplumu bize
iki türlü derebeğileşme örneği veriyor: 1) Birinci Devlet derebeyleşmesi;
2) İkinci İmparatorluk derebeyleşmesi.
Birinci Osmanlılık
çağındaki derebeyleşme: Mirî toprak'lar üzerinde kurulmuş
Dirlik Düzeni'nin bozulması ile başlar. Dirlikler kapanın elinde kalır;
yahut Osmanlı deyimi ile "SEPETLENİR". Eski az çok ülkücü (Müslümanlığı
sağlam) dirlikçiler, şeriatın, hakkın, adaletin üstüne, dışına çıkarlar.
Kendilerinin din ve iman ve namuslarına emanet edilmiş olan Kamu Toprakları'nı,
Şeriatı ve Kitabı atlatarak, kendi kişicil çıkarlarına sömürürler.
Bu derebeğileşme, hem Müslümanlık anayasası olan ŞERİAT'e, hem Osmanlı
mevzuatı olan KANUN'lara aykırıdır.
Osman Gaazi'den Yıldırım
Beyazit'e dek süren ilk Osmanlı Devletinin, birinci yüzyıl (1300-1402)
sonları, Fâtih Mehmet II'den Kanunî Süleyman I'e dek süren ikinci
Osmanlı Devleti'nin ilk yüzyılı (1414-1520) sonları görülen Derebeğileşme,
bu açıktan açığa Şeriât'e ve Kanun'a karşı çıkan derebeğileşme örneğidir.
Bu olayı anlamak için,
zamanımızdaki benzer veya paralellerini anmak yeter. İlk Anayasalar (eski
Şeriat gibi) birçok insancıl ve kutsal haklar sayarlar. Çünkü herhangi
bir Devrim'in sıcağı sıcağına kendini dayatmış prensiplerini belirtirler.
Çok geçmez, sınıflı toplumun iktidarı, ekonomi temelini elinde tutanlara
geçer. O zaman ilk Anayasanın bütün olumlu kutsal emirlerini çiğneyen binlerce
kanun maddeleri toplumu boğar. Anayasa atlatılır. Kanunlar meşrûluklarını
tüm yitirirler. Ama, gene de ortalıkta halâ eski Anayasanın ve meşru kanunların
egemen olduğu iddia edilir.
İKİNCİ OSMANLI
DEREBEĞİLEŞMESİ
Kanunî Süleyman
çağından sonraki derebeğileşme: Dirlik Düzeni'nin, bozulması değil,
egemen düzen olarak ortadan kaldırılması ile başlar. Mirî topraklar,
resmen, ve toptan, en başta Padişah gelmek üzere, bütün "Devlet Sınıfları"
tarafından "Mukataa" biçimine sokulup altüst edilir. Kamu Toprakları,
sözde Şeriate ve Kitabına uydurularak, zaten derebeyileşmiş olan eski dirlikçileri,
hemen hemen hiçbir sosyal görev karşılığı olmaksızın, birer asalak
hazır yiyiciler durumuna sokar.
Bu derebeyileşme,
artık ilk Müslümanların ülkücül Anayasaları olan Şeriat'ı ve Osmanlı
mevzuatı olan Kanunlar'ı da kalplaştırarak derebeyilik ahkâmı durumuna
sokmuştur.
İlk Celâli
İsyanları'ndan (H:932, İ:1525) Osmanlı İmparatorluğunun sonu olan (H:1339,
İ:1923) Cumhuriyet ilanına dek hemen hemen 400 yıl sürmüş İkinci Osmanlı
Devleti'nin (Türkiye İmparatorluğunun) uğradığı derebeyileşme, bu Şeriat
ve kanunları da soysuzlaştıran derebeyileşme örneğidir.
Olanı anlamak için,
birinci tip derebeyileşmeyi Kapitalizmin serbest rekabetçi
dönemindeki Burjuva Demokrasisi'nin sonuna (vurguncu Parlamento
çapulu ile sermaye birikimine) benzetirsek; ikinci tip derebeyileşme,
Kapitalizmin Tekelci Finans-Kapital dönemindeki Emperyalist Faşizm'ine
paralel düşmüş bulunur.
Antika tarihte (Modern
çağın kapitalizmindeki Serbest-Tekelci aşamalarını andıran) o iki tip DEREBEĞİLEŞME
göz önünde tutulmadıkça, Feodalite üzerinde söylenecek her söz yüzeyde
ve soyut tasvir'lerden öteye geçemez. Antika tarih üzerine yapılan
etütlerin çoğu birbirini tutmaz sonuçlar ve aykırı tezler kılığına girmeleri
bundandır. Tarihin gerçek prose'si içindeki objektif ve som dinamizm izlenmedikçe,
birbirinden kopuk genel olayları soyutlaştırmaya girişmek, yetmez. "Diyalektik"
metod adına sürüyle "Çelişki-İlişki", "Etki-Tepki" gösterileri de
öne sürülse, en azından meta-fizik kalınır. Kolaycı bilgin veya
hazırcı tembel kafalar için o metafizik eğilim, Bilimcil Sosyalizmi dahi
kötüce maymunlaştırılmış bir skolastiğe çevirir.
İLK "KANUNNÂME" YAZILIŞI
Birinci Osmanlı Devleti,
her "Tevâif'ül Mülûk" devleti gibi, 100 yıl çevresinde belli başlı
kitap-yazı'ların aydınlığına çıkamadan battı. Onun üzerine elimizde
az şey var.
İkinci Osmanlı Devleti'nin
kurucusu Çelebi Mehmet I'dir (1414 - 1421). İlk 50 yıl (Fetret: 1402'den,
Fâtih:1451'e dek) tam bir karanlıktan kurtulamaz. Ancak İstanbul fethedilince
bu karanlık ve boşluk ortaya çıktı. Ve Fâtih Mehmet II, boşluğu doldurmak
bahanesi altında, Bizans'tan edindiği bütün İmparatorluk kurul ve kurallarını
Osmanlı Devleti'nin ve Toplumunun içine aktardı.
Fâtih'ten önce sahiden
herşey karanlık ve boş kaldığı için mi Fâtih kaleme sarıldı? Fâtih 1451
yılı Tahta geçti. Kendi söyleyip, Lis Zâde Tevkiî (Mustafa oğlu) Mehmed'e
yazdırdığı "Kanunnâmei Âl'i Osman" (yahut: "Kanun'u Padişahı'i
Sultan Mehmed bin Murat Hân") hangi yılda kaleme alınmıştır? "Mehmet
II saltanatının sonlarında düzenlenip yazılmıştır."1
Yani, asıl Kanunnâme, Fâtih'in iyice Bizans havasına boğulduğu zaman yazılmıştır.
Bizans "Ruh'u habiysi"nin Türk sarayına ne denli işlediği, Kanunnâme
aslının hemen her satınnda okunuyor.
İLK HALKTAN VE
İLB'LERDEN KOPUŞ
O zamana dek, Türk
Padişahı, halk içinde, oturup yargı yapar ve buyrultu çıkanrdı. Fâtih,
artık kendi Vezirlerinin içine bile katılmaz. "Perde arkasına" çekilir.
Ama öz Türkçe şöyle buyurur:
"Önce bir ARZ ODASI
yapılsın. Cenab'ı Şerîfim, (şerefli yanım), pes perde (perde
ardında) oturup, haftada 4 gün vezirlerim ve kazaskerlerim ve defterdarlarım,
Rikâab'ı Hümâyûn'uma (Humâ kuşu: Padişahın üzengisine) ARŞA girsünler"."Divan'a
her gün Vezirlerim ve Kazaskerlerim ve Defterdarlarım geldikte, Çavuşbaşı
ve Kapucular Kethudası önlerine düşüp istikbâl itsünler (karşılasınlar.)
Ve bazı mesâlih (işler) içün benden taşra haberi Kapu Ağası, Kapucular
Kethudasına söylesün ve ol dahi Vezirlerime ve Kazaskerlerime ve Defterdarlarıma
söylesünler."2
Bütün Barbar Şefleri
gibi ilkel demokrat olan Türk Gaazileri (= Padişahları), ilk zamanlar,
avenesiyle sofraya oturup yer içerdi. Bizans denemesi bu usûlü tehlikeli
bulmuş olacak. Oysa bu tek başına yemek daha tehlikeliydi. Bilindiği gibi
Fâtih zehirlenerek öldürüldü. Bununla birlikte, herkes gibi ve herkesle
yeyip içme Gaazi geleneğini kaldırmaktan "Şeref" duydu:
"Taâmı (yemeği)
yüce şanlı Huzûr'a Kilârcıbaşı koya... Ve Cenab'ı Şerîfim ile kimesne taâm
yemek kaanunum değildir. Meğer ehl'i ıyalden (çoluk çocuğu) ola.
Ulu atalarım yerler imiş. Ben ref'etmişimdir (kaldırmışımdır)"3
Bayramlarda el öptürmek
bile, parasına göre olur:
"Bayramlarda Divan
alanına Taht kurulup çıkmak emrim olmuştur." Ancak el öpenler: Vezir,
Kazasker, Defterdar dışında yalnız: Çavuşlar, Hurda ehl'i Mansıptan Alay
Beyi, Çaşnigîr, Ulûfeli Müteferrika,150.000 akçeli ise Zaim Müteferrikası,
60 akçadan yukarı Kadı, 20 akçadan yukarı Müderris olanlar el öpebilir.
Geri kalana yasak. Zaim'ler, Tımarlû'lar, Kâtip'ler: "Gerek katip oldukta
ve gerek bayramda el öpmek, kanunum değildir"4
OSMANLI "KANUN" ANLAYIŞI
Bütün bu kayıt ve
şartlar bir şeyi gösteriyor. Fâtih, ömrünün son günlerinde, kanunları yazılı
ve derli tutmaktan çok, Bizans biçimine sokmak amacını gütmüştür. Lis Zâde
Tevki'î, Kanunnâme'nin başlangıcında şunu yazar:
"Vaktâ ki (MEHMET
HAN İBN MURAD İBN MEHMET HAN) Saltanat Tahtına şeref verdikte... Bunca
Fetihler.. Konstantiniye (İstanbul) Feth müyesser oldukta eskiden
ulu ataları zamanında olan Kaanunlar deftere geçirilmiş (mazbut'u defter)
olunmayıp, eksik olan yerlerin dahi kendüleri aydınlatıcı evliyalık
oyu tesirleri i1e nazm ve inşa idüp (düzenleyip yaparak) Divan'ı
Humâyûn'da ebed'ül âbâd (dünya durdukça) mâmûl'ün bih (onunla
iş yapılır) olmak için bir KaanunnÂme yazılmak gerektiğinden bu Abd'ı
hakîr (bu alçak kul) ferman'ı celilleri (ulu buyrultuları)
üzere nazm ve inşa idüp ve herkes müstefid (yararlanır) olmak için
istılah ve ibârattan (terminoloji taslamaktan) feragat olunup (vazgeçip)
lisan'ı Padişah'ı gerdûn'ü Kaarûn nakille yazılup ve üç bâb üzre kılındı."
Osmanlının Kanun anlayışı
budur. Önce kanun bir hukukçular kastının tekelinde, açık görünen bir gizli
faaliyet değildir. Terim ve laf kabukları içinde anlaşılmaz olmasına bakılmıyor.
Sürü sürü ülemaya da başvurulmuyor. Neyin yapılması gerektiğini bilen Gaazi
Fâtih oturuyor. Karşısına, ne idüğü ve kimliği hâlâ bilinmeyen "Tevki'î
Lîs Zâde Mehmet bin Mustafa"yı oturtuyor Fâtih Mehmet söylüyor, katip
Mehmet ağızdan çıktığı gibi yazıyor.
Eldeki Kanunnâme,
Göç 893 (Doğum 1488) yılı (Fâtih'in ölümünden 7 yıl sonra), belki de Fâtih'in
devrimci toprak reformunu kuşa çevirten Bayezit "velî" gevşekliği
ile değiştirilerek yazılan (Türkiye'de eşi bulunmayan), Viyana Kütüphanesi'ndeki
"Kaanûn'u Padişahî'i Sultan Mehmet bin Murat Hân" adlı nüshadır.
TÜRKİYE'NİN
BÜYÜK CİHANGİR DEVLETLEŞMESİ
İlk Osmanlı Devleti,
basitin basiti bir "Askercil Demokrasi" ile başladı. G:1168 (Doğ:1757)
yılından kalmış bir elyazması: "Hikâyet'i der zaman'ı Hazret'i Sultan
Süleyman" (Beyazit Umumi Kütüphanesi, n.5004) için, bütün ilk "Padişahlar"
sadece birer "Gaazi"dirler: Osman Gaazi, Orhan Gaazi, Murat Gaazi.
Hatta Kanunî Süleyman'a bile "Gaazi" denir. Gaazi'den büyük ad, san tanınmaz.
Bu, o padişahların
yalnız "Gazâ" (Kutsal Savaş) yapmış olmalarından değil, birlikte
savaşlara girdikleri her gazi (İlb=Şövalye) gibi, onların da "Gaazi"
sayılmaktan daha üstün sıfat tanımayışlarından ileri gelir.
Şarkkâri korkunç Mutlak
Hükümdarlık, İstanbul'u ele geçiren Fâtih Mehmed'in, son demlerinde
Bizans tarafından ele geçirilmesi ile başladı. Bunu, Fâtih'in, "Evâhir'i
Saltanatında (sultanlığın sonlarında) tanzim ve tahrir edilmiş"
"Kanunnâme'i Âl'i Osman"dan anlıyoruz. Fâtih Camii, G:875 (Doğ:1570)
yılı sona ermiştir. Fâtih dikte ettiği "Kanunnâme"sinde: "Hâlen
binâ eyledüğüm Medâris'i âliyye'ye SAHN değü isim konulmuştur" der.
1481'de öldüğüne göre, Kanunnâme, Fâtih'in hayatta belki en son vasiyeti
olarak yazılmıştır.
Fâtih, orada şöyle
der: "Bu kanun ve bu Kanunnâme, Atam ve Dedem Kanunudur ve benim dahi
Kanunumdur. Evlâd'ı kirâm neslen bâde nesil bununla â'mel olalar" (Keremli
çocuklar kuşaktan kuşağa bununla işlem yapsınlar).
Ne var ki, Fâtih'in
"Atası ve Dedesi Kanunları" hangileridir? Kanunnâme'de hemen hiç
gösterilmez. Yer yer, tek tük "Kadîm" sözü geçer. Oralar, belki
Fâtih'ten öncelerden kalıyor. Ama "Kadîm" geleneklerin aşırıca önemsenmediği
her satırda bellidir.
Öyle görünüyor ki,
Fâtih, bütün ömür boyu düşünüp taşındıktan sonra, bir Antika İmparatorluk
kurduğunu ve bir İmparatorluğun ancak İmparatorluk gibi işleyebileceğini
anlamıştır. O zaman, "Atam ve Dedem Kanunu" dediği şey içinde göçebe
barbar gelenek ve görenekleriyle ilgili ne varsa hepsini kökünden kazımak
gerektiğini düşünerek, Kanunnâme'sini yazdırmaya girişmiştir.
Bu girişimin özeti:
Padişahın insanüstü bir duruma girmesidir. Devlet nasıl Toplumüstü
ise, tıpkı öyle Devlet Başkanı da insanüstü olmazsa, tutunamaz.
En insancıl ve eski Devleti kaldırmak gibi Tarihcil görev'i devlet içinde
bile, bu kuralın etkisi sürüp gittiğine göre, Fâtih ve çağı için bunda
şaşacak yan aranamaz. Bizans'ı fetheden Fâtih, Bizans'ca fethedilmemezlik
edemezdi.
DEVLETİN
KİŞİLEŞMESİ: KARDEŞ KANI İÇİŞ
Antika İmparatorluklar,
hele barbar akını ve fetihleri ile kurulunca, ister istemez KAN
gelenek ve göreneklerince yönetilir. Devlet, Kan bağlarından ve
Kan prensibinden doğar. İnsanlar: İlkel Sosyalist Kan örgütünün
yerine Devlet'in geçişini, bir ailenin Kan'ını (ama artık
sosyal örgüt demek olan Kan'ını değil, damarlardaki kanını) "mavi
kan" (asil kan) yaparak, örtbas edilmiş bulur. O yüzden Devlet
demek Kişi demek olur. 14'üncü Louis o bakımdan boş laf etmemiş
sayılabilir.
Fâtih Kanunnâmesi,
Türkiye'de göçebe toplumdan Sosyal Sınıflı Medeniyete kesince
geçişin belgesidir. Bu geçiş başlıca iki alanda gerçekleşir:1- Padişahın
Tabulaştırılması (İdeolojik Devletleşme); 2 - Devletin Padişah çevresinde
örgütlenmesi (Organik Devletleşme)..
Birincisi İdeolojik,
ikincisi Örgütcül olan bu iki olayın taçlanışı bir canavarlıkla
tümlenir. Bu canavarlıkta, Devlet başkanının ilk içtiği kan Kardeş kanı'dır,
ilk yediği baş Kardeş başı'dır. Yol böyle açılır. Yamyamlık, Devlet
başına geçirilende aranan birinci karakter olur. Kendi öz kardeşinin başını
yiyenin, kanını içenin, artık toplum içindeki alt sınıfların başlarını
yiyip, kanlarını içmekte gözünü kırpmayacağı kendiliğinden anlaşılır.
Bu, kendinden olan
insan başı yeyip, insan kanı içmek prensibi ile özetlenebilen Medeniyetin
ana karakterini, Fâtih'in "Kanunnâme"si kadar açık, duru ve keskin
bir basitlikle bir cümlecikte koyan kural belki de hiç yoktur. Fâtih Mehmet,
ömrünün sonuna doğru, sırf İmparatorluğu ayakta tutmak uğruna, kendi Sarayını
şu Kanun maddesi ile kendi dölünün salhanesine çevirir:
"Ve her kimesneye
evlâdumdan Saltanat müyesser ola karındaşların Nizâm'ı âlem içün katletmek
münasiptir. Ekser ülemâ dahi tecviz etmiştir. Anınla âmil olalar."
Herşeyin Kan
bağlarıyla yürütüldüğü bir dünyada, Padişah baba ölür ölmez, oğullarının
birbirleriyle miras kavgasına düşüp, İmparatorluğu paramparça etmeleri,
başka türlü önlemezdi. O kadar ki, Fâtih oğulların birden fazlası boğazlandıktan
sonra, kızlarından doğacak bir torunun tehlikeli olmaması için de tedbir
düşünmek zorunda kalmıştır. Kızlarının oğullarına Beylerbeyilik
gibi büyük bir Eyâlet kumandanlığı verdirmemiş, basit, küçük beylik'le
yetindirmiştir.
"Kızlarım evlâdından
olanlara Beylerbeyilik virilmesün, ağır Sancak virilsün."
İDEOLOJİK
DEVLETLEŞME: PADİŞAH'IN TABULAŞMASI
Barbar geleneği, en
yaman Askercil Demokrasi çağında bile, Gaazilerden en önde gelenine
dahi aşırı ve sürekli ayrıcalıklar tanımaz. Fâtih'e gelinceye
dek, "Padişah" ta en sonunda bir "Gaazi"dir. Yalnız sorumlu
"Gaazi"dir. Her sabah Toplum içinde olan bitenleri, ileri gelen arkadaşları
ile gözden geçirip çözüme bağlamak zorundadır.
Gene barbar gelenek
ve göreneklerinde bir önemli olay da, Savaş'tan boş kalan günlerde, sık
sık ve bol bol "Şölen"ler düzmektir. Orada her Gaazi, karşılıklı
eşit kardeşlik duygularıyla birbirlerini doyuracak, "i'zâz ve ikram" edecek
biçimde yedirir, içirir. Padişah ta ister istemez "Sofra'sını herkese
açık" tutar.
Fâtih, Kanunnâmesi
ile, bu iki yönde kalabilmiş her türlü İlkel Sosyalizm Kandaşlık gelenek
ve göreneklerini siler. Bir yol önüne geleni yemeğine sokmaz olur. Tabii
bu kendini herkesten ayırma, tersine bir karantina olur: Sürüyle düşmanlıkları
çeker. Kandaşlarından kopmuş adamı, Padişah ta olsa, yok etmek isteyenler
bulunur. Bunlar Padişahın yanına sokulmazlarsa, Antika metodla zehirleme
yolunu tutabilirler.
Zehirlemenin birinci
yolu: Padişahın yediğine içtiğine ağı katmaktır. Burjuva Demokrasisinin
incelikleri yoktur. Kennedy'leri kim vurduya getirme tekniği bilinemez.
Tek yol "Müstebit"i ağılamaktır. Fâtih te onu bilir. Hatta en sonunda,
bile bile ağılanarak öldürülecektir. Onu önlemek ister. "Kanunnâme"sine
şu maddeyi yerleştirir ilkin:
"Taâmı (yiyeceği)
Huzur'u âlişân'a (kendi "Yüce katına") Kilârcıbaşı koya"
Kilâra, mutfağa ve
personeline bakan, şeker ve tatlıları yapan Kilarcıbaşı, "Enderun"un
(Saray içi örgütün) 4 ağasından 3'üncüsü olacaktır. Bir ona güvenilerek
yenilip içilecektir. Bu birinci savunma.
İkinci savunma, çoluk
çocuktan başka hiç kimseyi Padişah sofrasına oturtmamaktır. Fâtih'in dedeleri
oturturmuş, o geçmiş artık. Şöyle yazılır:
"Ve cenâb'ı şerifim
(şerefli kişiliğim) ile kimesne taâm yemek Kaanunum değildir, meğer
ehl'i iyâlden ola. Ecdad'ı izâmın iyle yirler imiş, ben ref'etmişimdir."
KAFES ARDINA ÇEKİLİŞ
Kendi Sarayının ve
Devletinin adamlarından böylesine çekinen Padişah, halkın önüne nasıl çıkar?
Egemen sosyal sınıflar, göçebe gelenekli Padişahı, Bizans mirasına
oturur oturmaz halka karşı kullanmayı "Büyük adamlar herkese görünmez"
prensibi ile sağlar. Bahane kolay bulunur:
"Gedik Ahmet Paşa
Vezirliğinde işi düşenlerden bir ayağı çarıklı Türk: "Devletlü Hünkâr kangunuzdur?
Şikayetim var!" deyü galiyz (sövme gibi kaba ve ağır kötü) soru
ile Divân'ı Hümâyûna girivermekle mûcib'i infiâl'i Pâdişâhî olduğu (Padişahı
içerlettiği) Ahmet Paşa'nın manzûr'u (görgüsü) olunca: "Bundan
böyle Padişahımızın verây'ı kafes'ten (kafes arkasından) istimâ
buyurulmaları (dinlemeleri) daha münasip olur" mütaleası ile..."
Koca Fâtih'i, Harem
dairesinin avratları gibi, kafesin ardına tatlı tatlı şerefli ve şanlıca
itiverir ve:
"Merkezi idaresi,
savaş ve gazâların (kutsal savaşların) ardarda gelişinden ötürü
pek çok basit" iken, "Şark saltanatlarına takliden... Fâtih Hazretleri
özel kanunlarla usulü ve furûunu (ecdad ve ahfâdını: asıllarını ve
ayrıntılarını) tanzim ve teşkil buyurmuşlardı." 5
Osmanlı kapıkulu tarihçileri
bu olayı "Şan ve Şevket'in bütünlenmesi" saydılar.100 yıl sonra,
"Divan" oyunu, Padişaha kafes ardından bile seyrettirilmez oldu:
"Tamam Şevket'i
Şân'ı Divân, Hazreti Sultan Mehmet Hân'ı Şâni'den iptida ederek,1060'tan
sonra Sadrâzam konaklarında"6
kotarıldı.
Artık, Kanuni Süleyman'ın
ihtiyarlaması, her işi Kapıkullarıyla Tefeci- Bezirganların emrine geçirtmek
için en iyi gerekçe yapılacaktı. Sultan Süleyman, rüşvetçi ve irtikapçı
başı "Rüstem Paşa ilkaası (telkini) ile Divân'â çıkmak âdetini
terk"7
edecekti.
"ARZ" SURLARI
Padişah dünyadan nasıl
haber alacaktı? "ARZ" (Sunu: Konuyu büyüğe açma) yolu ile. Bu yolu
Fâtih Mehmet, çok senli benlice ve basitçe şöyle açmıştı:
"Evvelâ bir Arz
Odası yapılsun. Cenâb'ı Şerifim (şerefli kişiliğim) pesperde (perde
gerisinde) oturup haftada 4 gün Vezirlerim ve Kazaskerlerim ve Defterdarlarım
rikâb-ı (üzengi) Hümayûnuma Arz'a girsünler."8
Böylece, herşey mesâfe
ve merâsim'leştirilir. Arz iki türlüdür: 1- Doğrudan kişi
huzura girecek; 2- Dolaylıca yazı ile arz edilecek.
1- KİŞİYLE ARZ:
Fâtih der ki: "Bizzat arz' itmek mertebesi âlidir (çok yüksektir)."
Bunu, en tepedeki üç rütbe (Vezir, Kazasker, Defterdar) ile "İç halkı"
denilen Saray kulları yapabilir.
"Bizzat rikâb'ı
Hümâyûnuma sahib'i Arz olanlar", "Kazaskerler ve Defterdarlar" ve bir
de "İç halkından" Kapuağası "İhtiyar başıdır". Odabaşı "Ekseriya
Odabaşı ve Kapuağası arz itmek gerektir (kanundur) [Parantezi,
notlara dayanarak biz ekledik y.n.]."
İç halkı içine gerekince:
"Hazinedarbaşı, Kilârcıbaşı, Sarây'ı âmire'nin ağası" da girebilir.
O kadar.
Feodalleşen Devlet
başkanı için, tatlı yapan Kilarcıbaşı ile Sadrâzamı eşit yetkili ve değerli
olurlar.
2- YAZIYLA ARZ:
Bir zaman her isteyen Türk, çarığı ile Padişahın Divân'ına girer,
yakasına yapışırca dilediğini sorar, arardı. Şimdi "bizzat Arz"
şöyle dursun, "Nâme ile Arz" (Mektupla sunu) dahi üç katın tekeline
girmiştir. Fâtih der ki:
"Name ile Arz götürü
Beğlerbeğilik ve Ümerânın (komutanların) ve Kudzâtin (Kadı'ların-Mülki
âmirlerin) yoludur."
Dilekçe vermek yolu
bile, Bizanslaşmış, tıkanmıştır.
YANAŞMAK
İlk Gaazilik deminde
Fâtih: başına buruşuk bir keçe külah geçirir, kafası üstünden kaşlarına
inmiş sarık sarar, tepesine bir kuş tüyü dikerdi. Şimdiki "Bitnik"ler gibi
değirmi genç sakallı, patlak gözlü, bodoslama burunlu, bıyıkları terlememiş...
bir Türkmen delikanlısıydı. (Örnekleri İngiltere'de kalmış Sikke'lere bakıla.
H. Kıvılcımlı'nın "Fetih ve Medeniyet", 1953, kapak) Şimdi onlar
geçmiştir. Bellini'nin tablosunda Fâtih artık olta burunludur. Değirmen
taşı kadar iri, kat kat kavuğu ile kürk mantoludur. Bizans oyalı işlemeleri
içinde boğulmuştur. Üst üste altı taçlı, altın taklı, gümüş çekmeceli bir
Paleolog kılığındadır.
Yanına "yanaşmak"
her kula nasip olamaz. Fâtih der ki:
"Yanaşmak Vüzerâ'mın
Kazaskerlerimin ve Defterdarlarımın kanunumdur."
"Mâzul (yerinden
alınmış) Beğlerbeğiler ve Beğler dahi dâvet edersem yanaşmak kanunumdur."
Osmanlı artığı memleketimizde,
hâlâ, sağlı-sollu "Büyük Adam" taslaklarının, içyüzlerini bir matah gibi
"Pes perde" saklayıp, "yanına yanaşılmaz", ancak çağrılırsa
"ayağına yüz sürülür" olmak çalımları, hep o Halk düşmanı Bizans
soysuzlaşmasının "Hacıağa asâleti" kılığında keramet taslamalarından
kalmadır. Ve Türkiye'de hiçbir konunun, hiç kimsece, hiç kimseyle insancıl
biçimde konulup tartışılmaz oluşu, o Bizans-Osmanlı derebeği iğrençliğinin
miyasma gibi ruhlara sinmiş, vicdanlarda kaşar bağlamış olmasından ileri
gelir.
Bir şey sanırlar kendilerini.
Daha doğrusu (insan kendini bilmez mi?), bir şey sandırmak isterler. Kendilerini
Bizans değil, Etiler çağında yaşatılan "halk" adlı yığını, "Sürü
Çobanı" metodundan başka türlü "Gütme"nin olamayacağına inanırlar.
Hepsi, hepsi ve hepsi: o insanı aşağılaştırarak paramparça yem eden pis
kuruntunun "Esrar"keşliği ile "Hu!" çeke çeke, en maskara "Tarikat
Ulusu" kesilmenin iğrenç bayıltısı içine manda gibi gömülürler.
Fâtih o çığırı açmıştır.
Bugün o çığırın ne kerte sökeceği söylenemezse de, zamanı için gerek KİŞİNİN,
gerekse DÜZENİN boşluğu ve kokmuşluğu başka türlü gizlenemezdi.
OSMANLILIK
ve PADİŞAHLIK: DEVLET - MEMLEKET
Osmanlı Devletinin
en tipik yanı, Politikası ile Ekonomisi'nin, etle tırnaktan
beter, birbirinden ayrılamaz oluşudur. Nedeni ortadadır.Bu Devlet, herşeyden
önce, Doğrudan Doğruya TOPRAK ekonomisi üzerinde gelişmiştir. Toplumun
temel ÜRETİM tabanı TARIM'dır. Tarımın temel üretim şartı ve aracı
TOPRAK'tır. Toprağın temel MÜLKİYET ilişkisi KAMU'dur. Kamu'nun
en yüce düzencisi ve denetçisi DEVLET'tir.
Bu durum şöyle bir
denklem yaratır:
Toprak ekonomisi
=Toprak (Üretimi+Mülkiyeti) = Kamucıl Devlet
Onun için, genel olarak
Osmanlı Devleti'nin, özel olarak Osmanlı İmparatorluğu'nun
şeması yapıldı mı, ister istemez, Memleket'ten ayrı bir Devlet
ne konulabilir, ne düşünülebilir. Soyut - Toplum açısından şemada
Osmanlılığın bir kanadı Devlet ise, öbür kanadı Memleket'tir.
Somut - Politika açısından şemada Osmanlılığı bir Padişahlık
saydık mı, Padişahlığın sağ kanadı Pâyitaht ise, sol kanadı gene
Memleket olur.
Bununla ne denilmek
istendiği, yani hangi olaylara değinildiği zaman, Osmanlılığı başlı başına
bir organizma olarak ele almak ve genel ve özel şemalarında ayrıntıları
ile özetlemek gerekir.
SOSYAL ve POLİTİK
ŞEMALAR
İslamcıl bilime saygı
göstermek için Devlet sınıflarının en üstün çıkarılıp birincil sayılan
İlmiyye sınıfı ile, Devlet sınıflarının altında yatan asıl Sosyal
sınıflaşmaya aday tüm Memleket için aynı öz çelişmeli gelişme kendiliğinden
izlenebilir. Yeri gelince bunları daha ayrıntılı olarak belirtmek olağandır.
Gaazinin, zamanla çiftçileşmesi de, çifçinin gaazileşmesi gibi, aynı prosenin
gelişiminde öz ve biçim ilişkilerini yaratır.
Burada maksadımız,
Osmanlı Devleti içinde neden iki tip şema izlemek gerektiğini Tarihcil
ve Sosyal prosesi yönünden göze çarptırmaktır.
1. - SOYUT-SOSYAL
ŞEMA: Devletle Memleket içinde SOSYAL gelişimin örgütcül momentlerini
ve karakterlerini verir. Dört Devlet sınıfı ile, geniş memleket kümeleri
önce bu ÖZ açısından hem genelleştirilerek, hem basitleştirilerek
sentezlendirilmelidir.
Üstte: İlmiyye,
Seyfiyye, Mülkiyye, Kalemiyye adlı Devlet Sınıfları gibi;
Altta: Mülkçü
insan kümeleri, Tasarrufçu insan kümeleri olarak tabakalaşmış SOSYAL
"SINIFLAR", önce kavranılması gereken Soyut - Genel - Öz - Sosyal
şema olur.
2. - SOMUT-POLİTİK
Şema: Devletle Memleket içinde POLİTİK gelişimin mutlak Devletleşme
momentlerini ve karakterlerini verir. Dört Devlet Sınıfı içinde, en tepedeki
Vezir veya Paşa sentezine varıncaya dek BİÇİM açısından
görülen basamaklaşmalar sonsuz dal budaklar salar.
Üstte: Vezir,
Kazasker, Nişancı, Defterdar gibi;
Altta: Hâs,
Zeâmet, Timar gibi tabakalaşmış POLİTİK BASAMAKLAR, sonra kavranılması
gereken Somut - Özet - Biçimcil - Politik şemayı canlandırır.
ŞEMALARIN İKİZLİ BÖLÜMLERİ
Soyut Sosyal Şemada
Osmanlılık deyince iki bölüm var:
1 - Devlet,
2 - Memleket.
Somut Politik Şemada
Padişahlık deyince gene iki bölüm var:
1 - Pâyitaht,
2. Memleket.
Demek, Şemaların soyutunda
da, somutunda da üstyapı ister Devlet olsun, ister Payitaht
olsun, geniş, büyük, ulu Taban hep o MEMLEKET'tir.
Gerek Sosyal, gerek
Politik şemaların Devlet-Payitaht tepeleri gibi, Sosyal şemanın
Memleket gerçekliğinin bölümlenişi de önce İKİŞERLİ oldu.
Örnek:
Osmanlılıkta:
1 - Devlet; 2 - Memleket.
Padişahlıkta:
1 - Payitaht; 2 - Memleket.
Devlette:
l - Göçebe İşbölümü; 2 - Medeniyet İşbölümü.
Memlekette:
1 - Üretmenler; 2 - Sermayeciler.
Göçebe İşbölümünde:
1 - İlmiye; 2 - Seyfiye.
Medeniyet İşbölümünde:
1 - Mülkiye; 2 - Kalemiye.
Üretmenlerde:
1 - Tasarruf sahipleri; 2 - Mülkiyet sahipleri.
Sermayecilerde:
1 - Bezirganlar; 2 - Tefeciler.
Payitahtta:
1 - Saray; 2 - Divânlar.
Sarayda:
1 - Has Oda; 2 - Enderun.
Divânlarda:
1 - Divân'ı Hümayûn; 2 - Cemiyet'i Âli
Bu birbiriyle karşılıklı
iki kutup, Tez-Antitez gibi hem zıt, hem bağlı durum bizim Mantık
yapımız mı? Öyle de olsa, bu Mantığın bir Sosyal yapı eğilimi bulunacaktır.
Bu Sosyal eğilim tesadüf müdür? Hayır.
Birçok ilkel uluslar
gibi, Türk ulusunun da ilk sosyal örgütlenmesi Kan bölünme ve Kol
bağlılığına uygun düşer. Oğuz Han'ın 2 Kolu vardı:1 - Üç Oklar,
2 - Boz Oklar. Bu ilk Kan örgütlenmesi, göçebe Türkün yapısında ve kafasında,
besbelli, sınıflı Topluma girdikten sonra da her örgütlendikçe etkili,
hâttâ egemen olmuştur. [Bkz. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, "Dinin
Türk Toplumuna Etkileri", Aydınlık, sayı 17.- y.n.]
ŞEMALARIN
ÜÇÜZLÜ VE DÖRDÜZLÜ BÖLÜMLERİ
Osmanlı Toplumunun
Sosyal ve Politik ana örgüt bölümlenişinden sonraki İKİNCİL örgüt ayrıntılarına
gelinince, geçit yahut ara diyebileceğimiz örgütlenmelerde
ÜÇERLİ bölünümler başlar:
Osmanlılıkta:
1 - Padişah, 2 - Devlet, 3 - Memleket.
Padişahlıkta:
1 - Saray, 2 - Divânlar, 3 - Memleket.
Bu üçerli örgütlenmeyi,
Oğuzların Sağ ve Sol kollarındaki üçüzlü bölümlemede aynen buluruz:
OYMAK'lar!
Üç Oklarda:
1 - Deniz Han, 2 - Dağ Han, 3 - Gök Han
Boz Oklarda:
1 - Yıldız Han, 2 - Ay Han, 3 - Gün Han.
Osmanlı Toplumunun
SONUNCU örgüt ayrıntıları DÖRDERLİ olur.
Sosyal Devlet Sınıfları:
1 - İlmiye, 2 - Seyfiye, 3 - Mülkiye, 4 - Kalemiye.
Sosyal Memleket Nüfusları:
1 - Çifçiler, 2 - Esnaflar, 3 - Bezirgânlar, 4 - Tefeciler.
Has Oda:
1 - Silâhdar, 2 - Rikâbdar, 3 - Çohadar, 4 - Dülbend Oğlanı.
Enderun:
1 - Odabaşı, 2 - Haznedarbaşı, 3 - Kilârcıbaşı, 4 - Şurâyiâmire Ağası.
Divân-ı Hümayûn'da
oturur üye:
1 - Vezirler, 2 - Kazaskerler, 3 - Defterdarlar, 4 - Nişancı.
Cemiyetiâlî'de (Divanı
hümayun dışındakiler):
1 - Yeniçeri ağası, 2 - Mîrialem, 3 - Kapucubaşı, 4 - Mîriâhur.
Bu DÖRDÜZLÜ örgütlenmeyi
her Oğuz Hanının (Kan Şefi sembolünün) Oymak kanadı altında tuttuğu
BOY'lardaki Dördüzlü bölümlenmede aynen buluruz:
Deniz Han:
1 - Kınık, 2 - Yıva, 3 - Bükdüz, 4 - Iğdır.
Dağ Han:
1 - Üregir, 2 - Eymük, 3 - Alayuntlu, 4 - Salur.
Gök Han:
1 - Peçenek, 2 - Çepni, 3 - Çavuldur, 4 - Bayındır.
Yıldız Han:
1 - Çaruhlug, 2 - Karkın, 3 - Beydili, 4 - Avşar.
Ay Han:
1 - Yıparlı, 2 - Döğer, 3 - Dodurga, 4 - Yazgır.
Gök Han:
1 - Kara evli, 2 - Alka Evli, 3 - Bayat, 4 - Kayı.
BÖLÜMLENİŞLERİN
SOSYAL ve POLİTİK YORUMU
Bu sayıca uygun düşerlik
tesadüf değildir. Osmanlılığın hangi Sosyal ortamdan, nasıl ilkel Kan
örgütlü Göçebelik konağındaki toplumdan geldiğini açıklar. O kadarla
da kalmaz. Osmanlılığın nasıl ve niçin Memleket'te babaevine otururca yerleşebildiğini
ve Anadolu toprağının neden Osmanlılık ve Türkiye için, "Ana-Toli"den
çok Türkçe "Ana-Dolu" anlamına gelen bir ana toprak halinde
kalabildiğini de ortaya çıkarmaya yeter.
Bunu anlamak için
Oğuz kollarındaki o yer-gök senbollü Han (Khan- Kan) oymakları içindeki
dörderli Boy'ların adlarını birer birer gözönünden geçirmek yeter.
Biz Anadolu haritasının dört bucağına sanki gelişigüzel serpiştirilmiş
bulunan, tanıyabildiğimiz kimi yer adlarını ardarda sıralıyalım:
Kınık, Iğdır, Bükdüz,
Eymür, Alayunt, Karkın, Avşar, Yazgır, Dodurgu, Bayat.. ve ilh, ve ilh.
Bugün Türkiye'nin her köşesine yaygın bulunan bu adlar: Oralara, büyük
Tarihcil Devrim kasırgası yıllarında akın edip yerleşmiş Oğuz boylarından
başka birşey değildirler.
Demek, mitolojik Oğuz
Han'ın hemen her kolundaki Oymakların 24 Boy'undan hemen hepsi Anadolu'ya
göçüp yerleşmişlerdir. Osmanlılık, bu Oğuz Oymak ve Boylarının "Rum"
ülkesine getirdiği İlkel Sosyalizm kalıntılı İnsancıl düzenin zengin fonu
üzerinde Tarihcil determinizmin ürünüdür.
Kayı Boyu, Bizans
Serhad'dindeki kılıcını çekip seslendiği gün, arkasında bütün Anadolu topraklarına
yayılıp yerleşmiş bütün Oğuz boylarının Kankardeşliğine güveniyor
ve dayanıyordu. Bütün öteki Oğuz oymaklarının İlkel Komuna gelenek
ve görenekli yıpranmamış (Sosyal Sınıflar kör döğüşü ile Korkuya,
Yalana boğulmamış) boyları da içlerinden birinin, Kayı boyunun başa geçişini
hiç kınamamışlardır.
Sonradan, içine düşecekleri,
çökkün ve yıkkın İslâm ve Bizans medeniyetlerinin kendilerini de bir gün
ayırtlaştırarak, Toplumcul Sınıflara bölerek birbirlerine ve dünyaya
yadlaştıracağını nereden bilsinlerdi? Onlar "Horâsân Erleri"
idiler. Bir Tarihcil misyonun sırrı çözülmemiş çağrısına katılmışlardı.
Medeniyetlerin sınıflara bölüp kul köle ettiği, "Yalancı Dünya"nın
hödükleşmiş tabansız sürülerine, o çağ için yeni bir çığır açan çığ idiler.
Osmanlı topluluğunun
Üstyapısı, hem olağanüstü basit, hem olağanüstü karmaşık
bir düzendir.
Her canlı ve cansız
olay gibi, Osmanlılık da boyuna değişerek geliştiği için, olağanüstü
karmaşık, hatta anlaşılmaz bir kargaşalık gibi görünür. Çünkü, Osmanlı
Padişahlığı, bütün benzerleri gibi "Hüdayinabit"tir. Dünkü, bugünkü,
hatta yarınki Sosyal ve Politik biçimler, çoğu içiçe, yan yana, birbirlerini
hem tutarak hem tekmeleyerek var olurlar.
Ancak, bu Osmanlı
Padişahlığı, koskoca Antika Tarih içinde, batıp çıkmış bütün benzerleri
gibi, başlı başına bir "Zât"tır, bir "Entite", bir "Tümlük",
bir "Kişilik"tir. Bağımlılığında bağımsız bir Organizma'dır.
Doğduğu günden batıncaya dek, bütün başdöndürücü değişiklikleri, altüstlükleri
içinde, ayrı tip bir tür hayvan gibi nasıl idiyse öyle kalmıştır.
Onun için, Osmanlı
Padişahlığı denilen Tarihcil yaratık, Çokluğu içinde Birliği
ile, Karmaşıklığı içinde Basitliği ile yakalanabilir. Bu
"yakalayışı" bize Osmanlı Padişahlığının Sosyal ve Politik
ŞEMALARI sağlıyabilir. Her "Şema" gibi, Osmanlı Padişahlığının şemaları
da, kısa ve kestirme olmak için, canlı ayrıntılarından
hayli kopuk olur.
O yüzden şemalar çorak,
hâttâ kısır düşebilirler. Gene de onlarsız olunamaz. Pek öldürücü
tecride kaymamak şartıyla, gerçekliğe hiçbir şey katmamak, gerçeklikten
her ana karakteri atmamak şartıyla, varlığın kalın çizilerini Şemalar
verirler.
Osmanlı Tarihinin
üstyapı RUHU önyargı ile Şemalaştırılamaz. O zorlama olur ve gerçekliğin
şemasını değil, LunaPark aynalarındaki sapıttırmalarını verir. Olduğu gibi
izlenen Osmanlı Tarihinin Ruhunda, birbirini tümlendiren iki çelişik-ilişik
şema bulunur:
1. OSMANLILIK:
Soyut Sosyal Şemadır.
2. PADİŞAHLIK:
Somut Politik Şemadır.
Bu iki gerçeklik şemasını
iki başka Ayrım olarak ele alabiliriz.
Osmanlılık
denince, o daha çok soyut bir kavram'dır. Genel ilişki
ve çelişkileri sezindirir. Sanki ortada elle tutulur, pratik bir
kişi ve kişilik yoktur. Tarihin tümü içinde teorik
bir Sosyal soyutluk vardır.
Padişahlık
denince, o daha çok somut bir nesne'dir. Özel ilişki
ve çelişkileri sezindirir. Ortada düpedüz elle tutulur, Pratik bir
Kişi ve Kişilik vardır. Osmanlılığın tümü içinde pratik
bir Politik somutluk yürütür.
Ne demek istediğimizi,
daha doğrusu neden öyle dediğimizi iki Şema Ayrımında özetlemeye çalışalım.
Osmanlılığın Soyut
SOSYAL şeması çizilirken ve doğru çizebilmek için, kuru bir harita
veya plân yapmak yetmez. Alışılmadık alandayız. Kimi formüller,
ya da harita ve plân işaretleri, termleri şaşırtıcı, gelişigüzelmişce
yanıltıcı olabilir.
Şaşırma ve yanılmaları
bir kerteye dek önleyebilmek için, kimi kısa açıklamalar yapılmak ister.
Onun için, bir tek ayrım olan Osmanlılığın Sosyal Şeması çevresinde
üç büyük başlıkla kaplanmış karakteristikler yapılabilir:
A) Osmanlılığın
SINIF'ları ve NÜFUS'ları;
B) Devlet Sınıfları;
C) Memleket Nüfusları..
Osmanlı Topluluğunun
insanları, Osmanlıların kendilerince, Kapitalizmdekilere yampiri kaçan
bir bölümlenmeye uğratılır.
Kapitalizm, Devleti
zemzemle yıkanmış bir Tabu, bir efsaneler gücü yapmak için, insanları
Devlet dışında SINIF'landırmıştır. Devleti de katına erişilmez,
sanki insansız ve herkesin Zümrüt Anka Kuşuna çevirmiştir.
İyi kurnazlık!
Bütün Antika İmparatorluklarda
olduğu gibi, Osmanlılık da, doğuş halinde öyle bir maskeleme tecridine
girişmez. SINIF'lar Devletin içinde yer alır. Devlet, bayağı insanlı'dır,
ve herkesin değil, kendi insanlarının (kendi Padişahı ile kendi
Sınıf'larının) apaçık ve kaçamaksız, maskesiz devletidir.
Osmanlı için Devlet,
tâ İbn-i Haldûn'dan, daha doğrusu Hazret'i Muhammed'den beri: Toplum
demektir. Devlet-Osmanlılığı: bir Payitaht, bir de Memleket
biçiminde iki ayrı dünya'dır. Bu ayırımı yapmakta Osmanlu'nın suçu yoktur.
Antika Tarihte, Büyük Devletler ve İmparatorluklar kurabilmiş olan yıldız
KENT'ler onu icat etmişlerdir. Kent dünyayı fethedince: Kendisini Başkent-Payitaht
yapmış fethedilen yerleri de Kuyrukkent - Memleket saymıştır.
Bâbil, Niniv, Memfis,
Teb, Truva, Atina, Sart, Biblos, Kartaca, Roma, Mekke... öyle Başkentler'diler.
Çevrelerine bağladıkları bütün ülkeler ve insanlar, toptan: Memleket
olmuştu. Memlekette herkes Payitahta bakacaktı. Devlet o idi. "Sınıf"lar
orada varlıklarını tartışabilirlerdi. Memleketin ne Sınıflaşmak,
ne Sınıflar Savaşı gütmek haddi değildi.
O hak Devletlû'larındı.
Bu böyle gelmişti, böyle gidecekti. Osmanlı o çığırı açmamış, o
çığıra girmişti...
Nasıl olur? Sosyal
Sınıflar dışında Devlet olur mu? Olmaz. Ama, ya Osmanlıda görüldüğü gibi,
Sosyal Sınıflar kurulup keskin sınırlar edinmeden önce Devlet kuruldu
ise? Ve Memleket bu Devleti Devletleşme kemikleşmesi sırasındaki
Fütuhatla biçimlenmişse?
Devlet: Memleketin
sınıflaşma'sına göz yumamazdı. Memleket yalınkat, hep bir boy yenik
insanların alayı idi. Orada, tam "Dâbbedtül Arz" çıktığı zamanki
dünyada olduğu gibi: "Kurtla kuzu yanyana", kardeş kardeş geçineceklerdi...
Hiç değilse Osmanlının
kafasında ve uzun yüzyıllar gücünün yettiği yerde bu böyle oldu. Yalnız
Osmanlıda mı? Osmanlı battı, Türkiye çıktı. Türkiye Cumhuriyetinde Sosyal
Sınıf'ların çekişmeleri şöyle dursun, var oluşları bile
ne zaman "kabul" edildi?
Emperyalizmin Birinci
Evren Savaşı'nda yenenler önce Sovyetler'de sonra Türkiye'de yenildiği
zaman: "Padişahlarımız" gitti. Onların "Büyük Oğulları", Paşalarımız:
"Devlet nüfuzu" dışında, "Memleket nüfusu" içinde bir Sosyal
Sınıf olabileceğini söyleyenleri yerin dibine batırmaktan üstün Sosyal
düşünce ve davranış bilmediler.
Kökler o denli derinlerde.
PADİŞAH - DEVLET - TARİH
Osmanlı İmparatorluğunun
Devlet yapısına tepeden bakınca, herşeyin üstünde bir Padişah görünür.
Bu padişah, "Kadir'i Mutlak" gibidir. Ne zaman? Hareket, yani Fütuhat
Dinamizmini koruduğu sürece. Fütuhat durduğu gün, Padişah ta bir
Haşmetlû oyuncağa döner.
Aşağı yukarı her Devlet
Başkanının başına gelen budur. Devlet demek, altında onu belirlendiren
Sosyal Sınıflar demek olduğunu göre, Devlet Başkanının gücü, Sosyal
Sınıfların statükosunu koruyabildiği ölçüde vardır; özellikle: egemen
üst sınıfları doyurup, gemlenen alt sınıfları ayaklanmaya götürecek
duruma getirmediği ölçüde vardır, yahut yok olur.
Padişahın gücü: dolaysızca
temsil ettiği Devlet Örgütü'ne, Devlet örgütü de, içinden çıktığı
Sosyal Sınıf ilişki ve çelişkilerine bağlıdır. Sanıldığı gibi "gökten
inmiş" bir güç değildir.
Nereden geldiği ortadadır:
Oğuzhan aşiretinin, birkaç yüz ailelik Kayı boyundan çıkmıştır.
Bu Boy, Orta Asya'daki varlığından güç alsaydı: Moğolların önünde "kaça
kaça kuskunları kopmuş" duruma düşmezdi. İmparatorluğu, gelip İstanbul'da
kuracağına, Altay dağlarında kurardı.
Osmanlı İmparatorluğu'nu
bir Tarihcil Devrim kurmuştur. Göçebe Osman oğulları, Bizans'a (Derebeğiliğin
çil yavrusuna çevirdiği ortama) bir yeni düzen: DİRLİK DÜZENİ getirdikleri
için, Bizans`ı yıkabilmişlerdi. Onun yıkıntılarından bir yeni Devlet: OSMANLI
İMPARATORLUĞU kurmuşlardır. Yâni, ilkin hepsi birer Gaazi (İlb=Şövalye)
olan ve sonradan Padişah kılığına sokulan kişilerin kişi olarak
dinamizmleri ne olursa olsun, Padişah otoritesini yaratmaya yetemezdi.
Sırf kişi otoritesi yetseydi, son Bizans İmparatoru Konstantin'den
daha otorite taslayan kimse bulunamazdı.
Öyleyse Padişah'ın
kişiliği değil, onu tepede tutan Devlet örgütünün karakteri
daha önemlidir. Devlet örgütünün karakteri ise, elbet, Padişah buyrultuları
ile belirlenmez. Tersine, o buyrultuları da içine alan Devlet örgütünü
belirlendiren şey: Tarih ve Toplum gelişimi olur.
Bu Tarih ve Toplum
gelişiminin determinizmi nasıl bir Osmanlı Devlet örgütü yaratmıştır? Soru
budur. Karşılığı o açıdan aranırsa aydınlatıcı olur.
İKİ
OSMANLI DEVLETİ: YAZISIZ ve YAZILI KANUNLAR
Osmanlı Devleti,
tekrardan yılmayalım, bir değil ikidir: 1- Birincisi: Timurlenk
Tarihcil Devrimine dek uzanan ilk "Tavaifülmülûk" (feodal) karakterli
Osmanlı devletidir. Onun devlet örgütü üzerine çok az belge biliyoruz.Çünkü
o ilk devlet "yazılı" olmaktan hayli uzaktır. Lîs'gilden Tevkıy'î
Mustafa oğlu Mehmed'in dediği gibi, Fâtih'ten önce "Kavaniyn'i mazbûta
Defter olunmayıp"1
ağızdan kulağa geçer, gelişigüzel uygulanırdı.
Burada o Birinci Osmanlı
Devleti'nin yapısına ancak bir sızıntı oldukça değmeye çalışacağız.
2- İkinci Osmanlı
Devleti, Fâtih'in "Defter oldurduğu", yazılı kanun çıkardığı İmparatorluk
devletidir. Burada her Devlet sözü geçtikçe, o Osmanlı İmparatorluğu,
yâni Osmanlı Devleti'nin, kurulduktan en az 150 yıl sonraki, çok değişik
durumu göz önüne gelmelidir. Bir avuç Göçebe'nin muazzam Bizans
yığınlarına yaptığı aşı ve getirdiği Dirlik Düzeni de 150
yaşına varmıştır; İbn-i Haldun'un kuralınca çoktan bir ölüm geçirmiştir;
sonra Fâtih'le yeni bir çığıra girmiştir. Devlet sınıfları ve Memleket
nüfusları orada durulup ayrılır.
DEVLET SÜNÛFÜ -
DEVLET NÜFUSU
Osmanlı İmparatorluğunun
Padişah tepesinden bakınca, her şey iki büyük ve epey SOYUT
altlı üstlü bölünüm biçiminde yaygınlaşmış görünür:
1- SÜNUF'Ü DEVLET
(Devlet Sınıfları): Üstte egemen'dirler.
2- NÜFUS'Ü DEVLET
(Devlet Nüfusu): altta gemlenmiş'tirler.
Bu görünüş bizim yakıştırmamız
değildir. "Osmanlû"nun Dünya Kavrayışı'dır. O herşeyi DEVLETLEŞTİRMİŞ'tir.
Daha doğrusu, DEVLET: Osmanlıya göre, toplum içinden çıkıp insanların üstüne
yükselmiş, sosyal sınıf çelişkilerini egemen sınıflar yararına dengeleştirerek,
gemlenmiş-alt sınıfları kendi statükosu altında tutan bir ayrıcalı avadanlık
(cihaz) değilmiş gibi gelir. Osmanlı'ca: yalnız egemen-üst sınıflar değil,
gemlenmiş-alt sınıflar da DEVLET'in bir bölümüdürler.
Bu görüşün Tarihcil,
Ekonomik ve Sosyal nedenleri, hep gelir: Tarihcil Devrimler çağındaki
Üretim ilişkilerine, Osmanlılıkta Dirlik Düzeni adlı Mirî
Toprak düzenine dayanır. O düzende Devlet, sınıflar arası ULU HAKEM
durumunu uzun süre saklamayı başarır. Üst sınıflar Mülkiyet Sahibi'dirler.
Ama, Nitelik ve Nicelikçe "devede kulak kabilinden"dirler. Alt sınıflar
Mülkiyetsiz'dirler. Ama, Tasarruf haklarıyla, Toplumun en
yaygın toprak ekonomisine el koymuş, Nicelikçe muazzam bir yığındırlar.
Nitelikler ne denli küçümsenirse küçümsensin, sayı büyüklüklerinin ağır
basışı, Devleti her an onlarsız olunamayacağına inandırır.
1630 yılı Koçi Bey
için, Devlet başı, Padişah: "Memleket sahibi ve ibâdullah hâfızı"
(Toprakların sakınıcısı ve Tanrı kullarının koruyucusu) olan Halife'dir.
Memleket: bütün Topraklar ve özellikle Miri Topraklar'dır. Tanrı
Kulları: hiç ayırt edilmeksizin bütün çalışan Memleket nüfusudur. Reformcu
Koçi Bey o Padişaha o gün şöyle haykırabilir:
"Tümü mutluluklu
Padişahımdan sorulur... Bir alay nâmüstahak (haksız liyakatsız) zevk ve
safâda olup ta Seadetlü Pâdişahımız mes'ûl (sorumlu) olmak ne revâdır?"2
1649 yılı Ayn Ali,
"Reâyâ" (güdülenler) dediği üretmen çiftçileri "Mîdeye" benzetir.
Midesiz vücût olamayacağı gibi, çiftçileri korumayan bir Devletin de yaşayamayacağı,
en su götürmez gerçeklik olarak açıkça savunulur.
"Reâya'yı Zaleme'den
(sömürerek soyup ezenlerden) himâye (koruma) ve Adl (adâlet
gösterme) ve tatyipte (gönülden iyileştirmede) ihtimam" (Düstûrül
amel el Islâh'ül Halef": Düzen bozukluklarını düzeltmede işlem prensibi,
Netice) gösterilmesi hep Devlet Başkanı Padişaha yüklenir.
Bu duruma ve tutuma
göre, Devleti tanımak, Memleketi tanımanın ilk koşulu olur:
SOSYAL ŞEMA TASLAĞI
Osmanlılığın en genel
ve en soyut öz SOSYAL şeması şöyle çizilebilir:
Osmanlı Toplumunun genel
sosyal şeması budur. Ancak, her "ŞEMA" gibi bu şema da "Şema"dan başka
bir şey değildir. Bize genel bir kaneva verir. O kaneva bile çok
eksik ve hayli ölü'dür. İşlendikçe canlanacaktır. Canlandıkça,
şemanın eksikliği ve güdüklüğü göze daha çok batacaktır.
Her canlı organizma
gibi Osmanlılık ta skolastik anlayışın değil, metâfizik anlayışın
dahi can düşmanıdır. Yâni, ne sonradan soysuzlaşmış Medrese otoritesi
ile, ne modern burjuvamsı kesitçi ve bir yol nasıldıysa hep öyle
kalmış sanılacak mutlak, bir tek değişmez yapı kavrayışı ile anlaşılamaz.
Tam tersine Devlet
te, Memleket te zamanla boyuna değişmiştir. Hâttâ Devrim
denecek ölçüde altı üstüne gelmecesine değişmiştir.
DEVLET ve MEMLEKET
ALTÜSTLÜKLERİ
O yüzden yukarıki
şema, ne denli soyutlaşsa, bütün o değişiklikleri, işaret etmekte güçlük
çekmekten kurtulamaz olmuştur. O kadar ki, Toplum Tarihine yeni bir açı
getirmek zoru olmasa, pratik devrimcilerin o kargaşalı gelişime teorik
bir çekidüzen verme çabaları daha kolay, daha çıkarlı yönlere harcanmak
gerekebilirdi.
Elbet Osmanlı Devleti
de zamanla tanınmaz duruma girmiştir. Bir Cihangir (Evreni tutmuş)
Devlet olmaktan, bir pis insanların yeryüzünü boşuna kirlettikleri Sömürge
Devleti olmaya düşmüştür. Ama bu yüzeyde görünüştür. Devletin başına gelenler,
o hiç ağıza alınmayan, alçakgönüllü Memleketin uğradıklarına ayna
olmakla kalmıştır.
İki Osmanlı Devleti
olduğu gibi, iki Osmanlı Memleketi de olmuştur. Birincisi temiz
Dirlik Düzeni, ikincisi onu inkâr eden Kesim Düzeni'dir. Bu
iki zıt ve birbirine düşman Sosyal düzen sırasında, Ekonomik Sınıflar
adı verilen Üretmenler ile Sermayeciler sınıfları içinde
ve aralarında olağanüstü çelişik ilişkiler ve değişiklikler başgöstermiştir.
SERMAYECİLER ve ÜRETMENLER
Osmanlı Sosyal Memleket
değişiklikleri, gerektirdikleri ve belirlendirdikleri Devlet değişikliklerine
taş çıkartmışlardır. Örneğin, ilk Dirlik Düzeni çağında: Üretmenler
(çiftçiler ve esnaflar) HEP'tirler; Sermayeciler (Bezirgânlar
ve Tefeciler) HİÇ gibi dururlar. Kesim Düzeninde: Sosyal
terazinin kefeleri tersine işler: Sermayeciler HEP, üretmenler HİÇ
durumuna girerler. Üretmenlerle Sermayeciler arasındaki ilişki ve
çelişkiler böylesine yaman devrimler geçirir.
Üretmenlerin ve Sermayecilerin
kendi içlerindeki ilişkiler daha az devrimcil çelişkilere kökten değişikliklere
uğramamışlardır. Dirlik çağında Bezirgânlar hep, Tefeciler
hiç gibi idiler. Kesim çağında Tefeciler hep oldular, Bezirgânlar,
koyu Müslüman da olsalar, dinin elverdiği olumlu ve dürüst alışverişin
yerine, Allah'ın yasak ettiği, Kur'an'ın ateş püskürdüğü Tefeciliği herşeye
üstün getirdiler.
Üretmenler daha acı
altüstlüklerle kırılıp geçirildiler. Gerek Tasarruflu, gerek Mülklü
üretmenler, ilkin bir çeşit "Doğal Ekonomi" tipinde, az çok "Kapalı
Ekonomi" üretmeniydiler. Yâni, aynı üretim birimi içinde hem
Tarım hem Küçük sanat işleri, Kadın-Erkek ilkel işbölümüne
göre yürütülüyordu.
DEVLET - MEMLEKET
ÇATLAKLARI
Üretim ve Toplum geliştikçe,
Memleket üretiminde işbölümü, üretmenler arasında Ayırtlanma,
Farklılaşma [Dr. Hikmet Kıvılcımlı, 27 Mayıs ve Yön Hareketinin
Sınıfsal Eleştirisi, s.54. -y.n.] büyüdü. Çiftçilik ve Esnaflık
birbirinden uzaklaştı. Bu ayrılık üzerine aracı Sermayecilere gün
doğdu. Tefeci-Bezirgânlık, üretmenler arasındaki çatlakları arttırmakla
kalmadılar, Dirlikçiler'le Çiftçi'ler, Devlet ile
Memleket arasındaki çatlakları da uçurumlaştırdılar.
Bu sosyal prose: yelle
yağmurun yalçın kayalara yaptığını, dağ gibi Osmanlı Toplumuna yaptı. Hava
ile Su ne yumuşak şeydir? Kayalar, üzerlerine düşen yağmurla ve
esen yelle alay edebilirler. Zamanla yeryüzünün en ulu dağları aşınır,
denizin dibine gider: Tefeci-Bezirgân sermaye, Antika Osmanlı toplumunu
o göze görünmez, elle tutulmaz hava ve su gibi sarıp aşındırarak eritti.
Çatlakları saymakla
tüketemeyiz. İlkin Toprağa Tasarruf eden çiftçi ile Mülkiyet
sahibi çiftçi arasında ayırt vardı. Ayrıca, Mülkiyet sahibi çiftçiler arasında,
Müslüman olanlarla - Müslüman olmayanlar farkı vardı. Bu çatlakların
genişleyip yapılması hep Tefeci-Bezirgan sermayecilerin yararına ve üretmenlerin
zararına gelişti. En sonunda Köylü olsun, Esnaf olsun bütün
üretmenler Derebeğileşmiş Politika ve Parababalarının köleleri durumuna
dek sömürülüp düşürüldüler.
Osmanlı Sosyal
yapısının bu karmaşık çelişkilerini burada daha fazla açamayız. Yalnız
kaba taslak şemaya uygun: Devlet-Memleket alanlarındaki insanları
kısaca belirtelim. Bu insanlar altlı üstlü iki kalıba dökülebilirler:
1 - Devlet Sınıfları
(Üstte-Güdenler)
2 - Memleket Nüfusları
(Altta- Güdülenler)
Osmanlı Filozof değildi,
Pratik savaşçıydı. Kendisine kalsa, ne Devlet olur, ne o Devlette
Sınıflar tanırdı. "Ya Devlet başa, ya kuzgun leşe" deyip
saldırmıştı. Bir de bakmıştı ki Birinci Osmanlı Devleti, Osman Gazi'nin
başına konmuştu.
Bir yüzyıl geçmeden
Devlet Osmanlının bu yol da başını yedi. Türklerden baskın, taze
göçebe gücü olan Aksak Timur'un Tatarları Yıldırım Beyazıd'ın başına yıldırımdan
beter indiler. Bereket sel-Tatar gitti. Kum-Türk kaldı. Murat II'nin oğlu
Mehmet, Fâtih olunca, Cihangir İmparatorluk açıldı. O İmparatorluğun
"YOL"ları ortaya çıktı.
O "YOL=TARİK"ler,
Sınıfların ve Sınıflaşmanın yolunu açacak mıydı? Yolları en büyük
titizlikle KANUN'laştıran Fâtih te bilemezdi. Toplum, Hindistan
Tarihi kadar yerinde sayan, batak durgunluğunda dona kalırsa, "Devlet
Sınıfları"nın yaşantı damarları kireçlenip taşlaşırdı. "KASTLAR"
biçimine girip kendi içine ebediyen kapanabilirdi.
Toplum Tarihi dört
yanından didiklenerek allak bullak edilirse ne olurdu? Kapitalizmle karşılaşan
Türkiye'ye dönerdi. Kapitalizmle karşılaşan Kastlar bir memleketi
açık SÖMÜRGE yapardı: Hindistan gibi. Henüz Kastlaşmaya vakit bulamamış
olan Devlet Sınıfları, Kapitalizme çatınca, ülkeyi üstü kapalı YARI-SÖMÜRGE'ye
çevirdi.
Devlet Sınıfları,
Toplum Tarihinde bu denli yaman sonuçlara gebe idi. Onların Osmanlılıkta
görülen en klâsik Şema-Tipi üzerinde biraz durulmaya değer.
"DEVLET SINIFLARI"
NE DEMEKTİR?
Toprak toptan Kamu'nun
adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak
temeli üzerinde kurulu Politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû"
(Devletcil, yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.
Bütün Antika
Toplumların üretim temelleri gibi, Osmanlılığın üretim temeli de Toprak
Ekonomisi'ne dayanır. Toprak -sözde- Devletin olunca, Toprak
EKONOMİSİ'nde yaşıyan insanlara "Devlet Nüfusu" denir; Toprak
POLİTİKASI'nda yaşıyanlara da "Devlet Sünufü" (Devlet Sınıfları)
adı verilir.
Daha doğrusu bunu
bize sormadan "Osmanlû" demiş ve yapmıştır. Devlet Sınıfları kimlerdir?
Buna verilecek karşılık iki türlü olur: 1 - Osmanlı devletinin tepeden
tırnağa dökümünü yaparak onlara hep birden Devlet Sınıfları adını vermek,
Ayrıntılı ve SOMUT karşılık olur. 2 - Osmanlı Devletinin,
hangi Avadanlığı (Cihazı), hangi Aygıdı (âleti), hangi Organı
içinde bulunursa bulunsun, bütün ayrıntılı alanlarında genel görev
ve yetişme kaynağına göre adlanan tipleri vardır. Bu Genel
ve SOYUT bir karşılık vermek olur. İkinci karşılıkta beliren Standart
tipler, Devlet Sınıfları denilen Genel ve Soyut insan karakterlerini
yaratır. Devletin hangi bölümünde görevlenirlerse görevlensinler, bu standart
tipler, en tepe organa çıkmadıkça, ilk formasyonlarını muhafaza ederler.
Ve bir çeşit kast ortamı yaratırlar. Osmanlının YOL (Tarik)
dediği şey, halkın "Ocak" yahut "Gedik" gibi gördüğü bu ortam
ve insanlar toptan "Devlet Sınıfları" adını alırlar.
DÖRT "SINIF"IN TÜREMESİ
Osmanlı "Devlet
Sınıfları" dört bölümde toplanırlar:
l - İlmiye (Bilimciller): Din (Şeriat-Fıkıh) ve Hukuk
adamları.
2 - Seyfiye (Kılıççıllar): Savaş adamları.
3 - Mülkiye (Mülkçiller): Siyasi düzen adamlar.
4 - Kalemiye (Kalemciller): Ekonomik düzen adamları.
İlk Osmanlılıkta böyle
sınıflar yok gibiydi. Bir yol herkes Savaşçı'dır. Ama, gelişigüzel
savaşçı değil, İslâm ülküsünün fedâi Gaazî'si, Türkler'in İlb
yahut Alp dedikleri ülkücü Şövalye'dir. İlb, hem din,
hem dünya savaşçısıdır.
Horasan erleri Anadolu'ya
geldikleri zaman, ilkel sosyalist Kan örgütünün Sivil ve
Asker şeflerine karşılık düşen: İslâm Gaazi'leri arasındaki
Din ülkücülüğü ile Dünya savaşçılığı görevlerinin işbölümüne
uygun düzendedirler. Bu düzenin en tipik örneği, iki kardeş olan Bektaş
ile Menteş'tir. Din ülkücülüğü ağır basanlar ERENLER sayılıyorlar;
Savaş görevi ağır basanlar doğrudan GAAZİ olarak kalıyorlar.
Sonradan, Medeniyet
çarkları içine girilince, görevler son kerteye dek kompleksleşiyor. Eski
Erenler: "İlmiye" oluyorlar, Gaaziler de "Seyfiye"
kalabalığı içine karışıyorlar.
Fütuhat başarılı olunca,
ele geçen MEMLEKET toprakları genişliyor. Bu toprakların Tarım ekonomisi,
eski göçebe geçimini kaldırıyor. İnsanların Üretim ilişkileri:
Sürü ve Av biçimlerinden çıkıp, Toprak üretimi biçimi'ne
temel yapıyor. İster istemez Sosyal Sınıflaşmalar ve o sosyal üstyapı
üzerinde Politik Örgütlenmeler baş gösteriyor. Politik örgütlenme
Devlet adını ve biçimini alıyor.
Eski Erenlere
ve Gaazilere iki yeni iş daha çıkıyor: Fethedilen toprakların Ekonomik
ve Politik düzene konulması kendini dayatıyor. Din-Bilimi
ve Savaş-Davranışı insanları içinden, bir bölüğü sırf Toprağın
Ekonomik Düzeni ile, başka bir bölüğü de gene sırf "Memleket"in Siyasi
Düzeni ile uğraşa uğraşa uzmanlaşmak zorunda kalıyor.
Uzmanlaşanların Toprak
Ekonomisi düzencilerine Kalemiye deniyor. Memleket Politikası
düzencileri Mülkiye adını alıyorlar. Ama, bu adlanış, en sonra gelen
durumdur. Önce olaylar, yüzyıllar boyu Osmanlı Devletleşme prosesini
geliştiriyor. Bu gelişimin bilince çıkması, Devlette güdücü olanları
"Devlet Sınıfları" durumunda tanımlıyor.
"Devlet sınıfları"
oldu-bittisinin ne denli geç geldiği ortadadır. Birinci Osmanlı Devleti
kuruluyor, büyüyor, batıyor. İkinci Osmanlı Devleti yeniden doğuyor. İstanbul
fethediliyor. Devlet, Bizanskâri İmparatorlaşıyor. Neden sonra, Tarihcil
görevinin sonuna geldiğini anlıyan Fâtih, oturup, "Kanunnâme"sini
yazdırıyor. Seyfiye'nin yanında, sözde üstünde, bir İlmiye
sınıfı adlandırıyor. Ve ünlü 4 Devlet Sınıfı sahnede genel bir personel
yolu oluyor.
DEVLETTEN ÇIKMIŞ MEMLEKET
Osmanlı toplumunda
MEMLEKET ile DEVLET öylesine iç içe kaynaşıktır ki, birini anlamak için,
mutlak ötekini iyi bilmek ister. Çünkü, Devlet "Memleketten çıkmamış, memleket
devletten çıkmıştır" demek, konuyu göze çarptırmaya, abartmaya yarar. Bu,
hâlâ Türkiye'nin bütün olaylarında ağır basan Devletçilik eğiliminin
Tarihcil ve Toplumcul köklerinden ileri gelir:
Kentten çıkan Medeniyetlerde,
"Memleket": Kentin kendisidir. Devlet o "memleketin" kendisinden
uzun bir gelişim prosesiyle çıkar. Tek başına bir Kent Devleti "Memleketten
çıkmış" sayılabilir.
Osmanlılık,
daha göçebe iken, yâni Tarım ekonomisine bağlı bir Toprağı
yok iken, demek ortada: Memleketi yok iken, kendisi vardır. Fütuhat
yaptıkça, Toprak ele geçirir, Memleket kurar. Bu kurulan
"Memleket", bir ân için, eski Medeniyet içinde iler tutar yeri kalmamış
Devlet'in kuruluşu ile atbaşı birlik gider. Göçebenin gözünde ve
işinde Memleket Devletten çıkmış gibi olur.
Bu, klâsik
metafizik mantığa uymasa bile, gerçeğe demek Diyalektik mantığa
uygundur. Bu mantıkla, Osmanlı Devletini ele almak, Osmanlı Memleketini
ele almak olur. Osmanlı Devleti'ni anlamak, aşırıca önem kazanır. Hem yalnız
Tarih bilimi için değil, bugünün bilimi için de çok teorik
ve pratik önem kazanır.
SOSYAL ŞEMA - İŞBÖLÜMÜ
ÖZÜ
Osmanlı Devleti'ni
anlamak için, doğru ayrıntılarına girersek, Lâbirente düşmüş masal yiğiti
Theze'ye döneriz. İçinden çıkabilmemiz için bir Arian ipliği elimize tutuşturulmalıdır.
Bu ipucu, Osmanlı Devleti'nin alabildiğine basite indirgenmiş ŞEMA'larıyla
kavranabilirdi. Tâ ki, kafamız, alıştığı kör mantıkla ikide bir beygirleri
arabanın önü dururken ardına bağlamasın.
Daha önce değdik.
Osmanlı Devleti'nin Şeması dedik mi, o da -bizim yakıştırmamızla
değil, kendi oluşu ile bir değil, iki şema önümüze çıktı: 1 - Soyut
Şema 2 - Somut Şema.
Soyut Şema:
Devlet ve memleket insanlarının Padişah, Vezir, yahut Dirlikçi, çiftçi
ve ilh. diye adlandırılıp kılıklandırılan biçimleri dışında, sırf
sosyal özleri ile konulup sınıflandırılmalıydılar.
Bu ÖZ: Osmanlı
Devleti ve Memleketi içinde rol alan her kişinin, o role
başladığı gün, en genel anlamdaki işbölümü dallarından hangisine
girdiğine göre iç kazanır.
Sosyal için, özün
görevi işledikçe insanı nerelere götüreceği ayrı, somut bir gelişimle belirir.
Buna, Osmanlıya sonradan katılan iki "YOL"u örnek alalım.
SOSYAL
- "İŞBÖLÜMÜ": EKONOMİ - POLİTİKA
Bir daha analım. Tarih
(yâni Sınıflı Toplum, yâni Medeniyet) alanına ilk çıkan göçebe
Kayı Boyu'nun Süleyman komutasındaki "Dörtyüz arslan"lı bölüğü içinde
insanların tuttukları işbölümü bakımından Sosyal Öz'leri nedir:
Hemen hepsinin birer Aile Şefi olarak Türkçe İLB, Arapça
GAAZİ , Frenkçe ŞÖVALYE oluşlarıdır. Orada her İLB, hem din
hem dünya ülküsü uğruna herşeyden önce savaşan kişidir.
Ancak, bu durumda:
Tarih (Medeniyet: Sınıflı Toplum) henüz başlamamıştır. Boy, bir
göçebe KAN topluluğudur. Kişiler arasında Sosyal Sınıf bölümü
yoktur. Olsa olsa eski (Kadın-Erkek görev ayrılıkları gibi) büyük Sosyal
İşbölümleri üzerine gelip yerleşmiş Askercil Demokrasi'nin işbölümleri
göze çarpar. İlb'lerden kimi daha çok savaşçıl, kimi daha
çok ülkücül yönde uzmanlaşmaktadırlar. Kimileri Hacıbektaş'ın
kardeşi Menteş gibi, sırf Kılıçeri (Seyfiye taslağı) olarak
Komutanlaşmaktadır; Askercil Şef olmaktadır. Kimi de Gaazi Menteş'in
kardeşi Hacı Bektaş gibi, sırf ülkücül (İlmiye: Bilimcil)
olarak, deli deryalı "Abdal" Derviş kılığında Ermiş, Ulu
(Evliya)dır.
Ama, bu hiç durmayıp
gelişen işbölümlü Orta Barbarlık toplumculuğu, ansızın, Medeniyet (Sosyal
Sınıflı Toplum) adlı soysuzlaşmış, insanları sürüleşmiş yeni ortama
girer girmez, değişiklik yıldırım çabukluğu kazanır. Önce, eski
ikili işbölümüne iki işbölümü daha gelir katılır: Medeniyet sürülerini
Ekonomik ve Politik alanda düzenleme işleri...
MÜLKİYE ŞEMASININ DOĞUŞU
Politik düzenleme
bölünmüş-işi, ilkin Askercil Şef'in büyük oğlu olan "BEŞE"ye
düşer. Ekonomik düzenleme, İlbler arasından bir başka ilbe düşer.
Göçebe Toplum, siyasete kardıkça, bilinen "Beşe" her hecesi "dört
elif mikdarı" yukarıya çekilerek daha heybetli "BÂŞÂ" (sonraki meşhur
Paşa) kılığına sokulur. Siyasi işler arttıkça, Askercil Şef'in
büyük oğlu her işe yetişemez. Başka sayılı İlblerden (sonra Askercil Şef'in
seçtiği kullarından) başkalarına da Paşa görevi verilir.
Paşalar çoğalınca,
Memleket'te genişlemiştir. Ve Paşa vardır, "Paşacık" vardır.
Geçmiş, yıkılmış İslâm Medeniyetlerinde Paşaların Paşasına Vezir
denmiştir. Osmanlı içinde en büyük Paşaya da Vezir adı verilir...
Ne var ki, Paşa da,
Vezir de, görevin özünü: Politik oluşunu değiştirmeyen yeni ve sonraki
biçimler'dir. Osmanlılık da, Sınıflı Topluma tam kardıkça: Paşalara, Vezirlere
toptan Sosyal İşbölümü'ndeki öz görevlerini sistemleştiren soyut
ve genel bir bölüm ayrılır. Bizans etkisiyle Devlet oturup kastlaşınca,
Vezirlere, Paşalar gibi Politik özde görev yapanların topuna birden
"Mülkiye" adı verilir. Ve Mülkiye bir Devlet Sınıfı olur.
KALEMİYE ŞEMASININ
DOĞUŞU
Medeniyet sürüleri
içine Ekonomik düzenleme işbölümü, daha alt iş sayılır. Bu iş, daha
ikincil kerteye itilmiş (yâni Savaşçıllıkları ağır basmayan) kişilere düşer.
Bunlar fethedilen Toprakları ve İnsanları ünlü "Defter"e
geçirdikleri, yani Göçebece bilinmeyen Yazılı işaretlerle damgaladıkları
için, kendilerine önce Nişancı denir.
Sonra, Fütuhat tavsadıkça,
Toprakları ve İnsanları yeni düzene göre "Nişanlamak" görevi tükenir.
Bizim anlayacağımız, Nişancıya pek iş kalmaz. Bununla birlikte Defter
ortadadır ve görevlidir. Nişancılık ta o ilk kutsal Toprak-İnsan
nişanlayıp düzenleme görevinin anısı ile atılıp satılamaz. Görevi biten
her Antika araç gibi (yay'ın lir veya keman oluşu
gibi) "Nişancı" da bir Devlet süsü olarak, kalır. Nereye oturtulacağı
ikide bir mesele olur. Sırf deftere bakanlara Defterdar denir.
Zamanla Defterler
gibi, Defterdarlar da çoğalır. Ketebe Hoca'lar artar. Kalem'ler
(Bürolar) birbirini kovalar... Ne var ki Nişancı da, Defterdar da, Küttâb
(Katipler) de, Hocegân (Hocalar) da, görevin özünü: Ekonomik oluşunu
değiştirmeyen, yeni ve sonraki biçimler'dir.
Osmanlılık, Sınıflı
Topluma tam kardıkça, Nişancılar, Defterdarlar, Kalemler, Katipleri, Hocalar:
toptan Sosyal İşbölümleri'ndeki öz görevlerine göre soyut
ve genel bir bölük olurlar. Bizans etkisiyle Devlet kaskatı bir
heyülâ kesilince, Nişancılar, Defterdarlar gibi Ekonomik özde görev
yapanların topuna birden Kalemiye adı takılır. Ve Kalemiye bir Devlet
Sınıfı olur.
Osmanlılığın Soyut
Sosyal Şemasındaki Memleket sözcüğü çimçiğ Toprak Ekonomi Politikası'ndan
kaynak alır. Osmanlı Devleti de, Toprak Devletidir. Ama Devlet,
Toprakla karşılıklı iki kutup, Tezle-Antitez gibi, hem ilişkili hem çelişkilidir.
Osmanlı Devleti dolaylıca Toprağın ürünüdür. Osmanlı Memleketi
hiç dolaysız olarak, doğrudan doğruya toprağın, -ürünü değil-, tâ
kendisidir.
Burada Toprak
sözcüğü hiçbir zaman yeryüzünün gelişigüzel bir parçası anlamına gelmez.
Memleket sözcüğü içinde hem YER, hem İNSAN, hem yerle insanın karşılıklı
Üretim İlişkisi, yâni MÜLKİYET birlikte ve kaynaşmış olarak bulunur.
Memleket: insanın toprakla mülkiyet ilişkilerinin toplamıdır.
Osmanlı Memleketinin
nüfusu denildi mi: Toprak üretmenlerinin topu birden gözününe gelir. Bu
insanların hepsine yuvarlak adıyla Türkçe Çiftçi, Arapça Reâyâ
(güdülenler) adı verilir. Marks'ın Polonya'daki Yahudiler için söylediği
gibi: Osmanlılığın "Mesameleri içinde yaşıyan kir" durumunda kalmış
Tefeci-Bezirgan sermayecilerini, ilk Dirlik Düzeni'nin Osmanlısı,
"Neuzubillâh!" (Tanrıya sığınırım) demeden ağzına bile almaktan tiksinir.
Onun için Kesim
Düzeni'nde korkunç bir önem ve güç kazanacak olan Tefeci-Bezirgan sermayecilere
burada işaret etmekle yetineceğiz. Onların ayrıntılı yeri, Kesim Düzeni
bölümünde uzun uzun aydınlatılacaktır. Buradaki Memleket: Çiftçiler
ile onların işledikleri Topraklar olarak kalacaktır.
Problem böyle konulunca,
Memleket Nüfusu'nun niceliği ve niteliği, "Çiftlik" denilen
Toprak Üretim birliklerinin niceliğine ve niteliğine bağlanmış olur. Daha
doğrusu, Çiftçilerin Toprağı benimseyiş biçimleri, Memleket Nüfusunun ana
karakterlerini belirlendirir. Toprak bütününü, köyü kaplamış, kendi kendine
yeterli kapalı ekonomide ESNAFLAR da Çiftçilerle karışırlar.
Öyleyse Memleket Nüfusu'nu
ana çizgilerinde taslaklaştırmak için, iki nokta üzerinde durulmalıdır:1-
Çiftçilerin Toprağı benimseyiş biçimlerine göre türleri; 2- Toprakların,
Devlet kurum ve kuralları (Fıkıh ve Kanunlar) açısından karakterlerine
göre türleri.
Çiftçilerin Toprakları
benimseyiş biçimleri iki türlüdür:
1- Toprağın Mülkiyetine
sahip olan üretmenler;
2- Toprağın Tasarrufuna
sahip olan üretmenler.
MEMLEKETTE
MÜLKİYET SAHİPLERİ NÜFUSU
Osmanlının Sulhen
(Barışla) ele geçirdiği topraklarda Mülkiyet sahipliği, hiç değilse
bir süre, bırakılır. Kişi mülkiyetinde kalmış Topraklar, söz yerinde ise,
"Kanun dışı" yerlerdir. Onlara Kanun karışmaz. Mülkiyet ilişkilerini
Şeriatın Fıkıh adlı hukuk kolu düzenler.
Fıkıh'ta Mülk Topraklar
da, üretmenlerin DİN'lerine göre ikiye ayrılır:
1- Müslümanlar'ın
Mülk Topraklarına "Arazî'i Öşriye" denir. Çünkü bunlar Devlete yalnız
ÖŞÜR öderler
2- Müslüman olmayanlar'ın
Mülk Topraklarına "Arazî'i Haraciyye" adı verilir. Çünkü bunlar
başlıca 3 türlü Haraç öderler.
Haraç ve Öşür
topraklarına toptan ARAZÎ'İ MEMLÛKE (Mülk edilmiş topraklar) denir.
Ebedi mülk sahipleri bu memlûke topraklarda yaşayanlar olmalıdır.
Ancak, İslâm toplumunun Tarihcil kökleri gereği, bu alanda bile Kişi
Mülkiyeti hiçbir zaman Batı Kapitalizminin Mülkiyete vermek istediği
mutlak anlamı taşımamıştır.
TOPRAK KİŞİ
MÜLKİYETİNİN İĞRETİLİĞİ
İslamlıkta da, Osmanlılıkta
da, "Mülkiyetin esası şahsın harp kaabiliyetine"3
bağlıdır. Toprağın "Müstehakkına" verilmesi kuralı bu demektir.
"Savaş yeteneği" ise, bildiğimiz gibi, insanın ne ömrünü, ne de
dölünü arttırıcı olamaz. Mülkiyet sahibi savaş yeteneğini yitirdi mi, Toprağı
da işkilli duruma düşer.
Öşür toprakları,
Gaaziler kadar azlık ve ömürsüz bir mülkiyet sahibi
insan kümesi yaratır. Bu küme insanların toprak ekonomileri, ister istemez
Mirî Topraklar denizi ortasında birer Mülk adacığı gibi kalır.
Tip ve tohum olarak vardırlar. Ama, Devlet üzerine etkileri, Toprak
mülkiyetlerinden çok Gaazilik sıfatlarından gelebilir.
Haraç Toprakları
büsbütün iğreti bir kişi mülkiyetidir. Ölenin mülkü: "Mirî arazî
olur. Bir daha kimseye temlik olunmaz."4
Haraç toprağın mülkiyet sahibi bir olanaksızlıkla "yeri tâtil etse"
(işletmese), "mürazaa (ekincilleştirme) yolu ile başkasına verilir"5
"Memlûke" (Kişi
mülkü) topraklar üzerinde bir "ARAZÎ'İ AKARİYYE" bölümü vardır.
Bunlar, Bağdat bölgesindeki: "Nâdiren (pek seyrek olarak) sahipleri
elinde kalmış olan Arazî'i Haraciyye"6..
Bağdat neresidir? Yüzlerce yıl en büyük İslâm Medeniyetini yaşatmış Abbasî'ler'in
Payitaht ülkesi. Bağdat'ta "gayrimüslim" kaç kişi bulunabilir? Oranın
toprakları bile "AKARİYYE" adıyla Haraç Toprağı durumuna
sokulmuştur. Dolayısı ile de, "pek seyrek sahibi elinde kalmış"
bulunur.
Osmanlının Kişi
Mülkiyeti üzerindeki tutumu ve çapı budur. Bütün istatistikler, Osmanlılıkta
"Mirî" denilen Kamu mülkiyetli topraklar yanında, "Memlûke"
adlı Kişi mülkiyetli toprakların çok az "yer" tuttuğunu gösterir.
MEMLEKETİN
TASARRUF SAHİPLERİ NÜFUSU
Bildiğimiz gibi, Osmanlılığın
Sulhen aldığı topraklar yok denecek kertede azdır. Arada bir evlenme yolu
ile ele geçen yerler bile, çok geçmez, kanlı bıçaklı çözümlere bağlanır.
Yani ANVETEN (Zorla, Savaş yolu ile) alınmış yere döner.
"Anveten" (Zorla,
Savaş yolu ile) elde edilen topraklardaki nüfus yalnız Tasarruf
(toprağı işleyip yararlanma) hakkına sahiptirler. Bu insanların toprakları
"ARAZÎ'İ MİRÎYYE", "ARAZÎ'İ MEMLEKET", "ARAZÎ'İ HÛZ" adlarını taşır. Zorla
alınmış topraklara Şeriatça "GANİMET" denir. Müslümanlıkta "ganimet"in
5'te biri "Beytülmâl"e (Kamuya) alınır. Geri kalanı "Gaaziler"
arasında üleştirilip mülk edilir. Topraksa Öşür adlı vergiye
bağlanır.
Ama, "Gaaziler"in
sayıca azlığı, sık sık ve kolayca öldükleri göz önüne getirilirse, zorla
alınmış topraklardan en çoğunun "Beytülmâl"e geçeceği kendiliğinden
anlaşılır. Olaylar da bunu gösterir. Osmanlı topraklarının büyük çoğunluğu
Mirî Arâzi olur.
Mirî topraklar üzerinde
bütün genişliği ile Reâyâ (güdülenler) Çiftçi gibi çalışırlar. Bu
Çiftçi adlı insanlar, gerçekten de bir çeşit "Devlet Nüfusu"
sayılabilirler. Çünkü geçimleri, Devletin sıkı kontrolu altında bulunan
ve "Rakabesi" (Mülkiyeti) "Beytülmâl"e (Müslümanların ortak
mal evine) giren topraklar üzerinde sağlanır.
Çiftçi yığınlarının
büyük çoğunluğu, Mirî Toprak yığınlarının alınyazısı ile damgalanır. 4
türlü KAMU TOPRAĞI vardır:
MİRİ TOPRAKLAR
l. - BİLHASSA-ARAZÎ'İ
MÎRİYYE (Komutanlık Toprakları): "Tarımla yararlanılmak üzere"
verilir. Bunun insanına "Mâlik" (mülkiyet sahibi) değil, "Mütesarrıf"
(işletici: yararlanıcı) denir. "Mutasarrıfa bâlâsı (üstü) Tuğralı
Tapu senedi verilir."
Tarla, çayır, yaylak,
kışlak, baltalık ve benzeri topraklar buraya girer. Bu yerler, hiç değilse
ilk temiz Dirlik Düzeni çağında, doğrudan doğruya üretmen ÇİFTÇİ'lere
işletilmek üzere bırakılmış topraklardır. Modern çağdaki tıpkı benzeri:
Sovyet topraklarındaki köylü işletmeleridir.
KAMUYA BIRAKILMIŞ
TOPRAKLAR
2. - ARAZÎ'İ METRÛKE
(Bırakılmış Topraklar): Kişi tasarrufu dışında, doğrudan doğruya
Kamu işletmesine bırakılmış yerlerdir.
Genel olarak
"Umum nâs" (herkes) için ortak olan: Yollar, Pazarlar, Panayırlar,
İskeleler, Namazgâhlar, "Mesire" (Eğlence yerleri), Meydanlar...
gibi topraklardır.
Belirli köy
ve kasaba halkı için, gene ortakça kullanılacak "Mer'âlar", (Otlaklar),
Yaylaklar, Kışlaklar, Baltalıklar gibi topraklardır.
BAYINDIRLIKTAN
UZAK ÖLÜ TOPRAKLAR
3. - ARAZÎ'İ MEVAT
(Ölü Topraklar): Ne kişi'lerin, ne topluluk'ların kullanmadığı
yerlerdir. Şeriat yolunun çeşitli "İçtihad"ları, bu yerleri
türlü türlü tanımlarlar. Osmanlı Kanun'larında, Fetva'larında,
uygulamalarında da "Mevat" toprakların çeşitleri çoktur. En son
tanım şöyledir:
"Kimsenin tasarrufunda
olmadığı ve ehaliye terk ve tahsis kılınmadığı halde cehr-i-saut (gür
sesli) olan kimsenin sayhası (çığlığı) istimâ' olunmıyacak
(işitilmeyecek) derecelerde köy ve kasabalardan uzak bulunan, yani aksây'i
ümran'a (bayındırlık bölgelerine) tahminen bir buçuk mil yâni yarım
saat mikdarı mesafe bûdiyeti (uzaklığı) olan hâlî mahaller (boş
yerlerdir) dir."7
Demek "Mevat" toprakta
başlıca iki karakter var:
a) Yararlanılmıyor
olmak (ne kişi işler, ne kamu kullanır);
b) Uzak bulunmak
(köy, kasaba gibi bayındır yerlerden gür ses çığlığı duyulmaz; veya iki
buçuk kilometre).
SÖZDE "VAKIF" TOPRAKLAR
4. - ARAZÎ'İ MEVKUFE
(Tutuk topraklar): Genellikle, Tahsis biçiminde, Kamu mülkiyetinden
kişilere doğru aşırılmak için, "Din" ve "Şeriat"la alay ederce
kitabına uydurularak çalınan Mirî Topraklardır.
Şeriatça Vakıf, aslında,
Kişi mülkü olan toprağın, Kamu yararına kişi mülkiyetinden
çıkarılması prensibidir. Kişi tekelini kaldırmaktır. Uygulamada
iş, herşey gibi, tersine çevrilip işletilmiştir: Kamu mülkiyetinde
bulunan Mirî Topraklar, üstü kapalıca kişi sömürüsüne doğru utanmazca kaydırılmıştır.
Böylece, İslâm dininin
Şeriat (Anayasa) ve Fıkıh (Hukuk) emirleri hiçe sayılıp çiğnenmiştir.
Ama bu Anayasa dışı mızrağı, Din giysili sahtekarlıklar çuvala soktukları
için, ucu sırıtsa bile, Vakıf hırsızlığı sözde "Kutsal" bir maske
ile dokunulmazlaştırılmıştır.
Bir yol da çalındı
mı, artık yalanın sınırı olmadığı gibi, Vakıfların da çeşitleri ve sınırları
uçsuz bucaksızlaşır.
POLİTİK ŞEMAYA GEÇİŞ
Mirî toprakların her
4 biçimi de, hangi adla anılırsa anılsın, Kamu Mülkiyeti'nin özel
karakterini taşır. Memlûke denilen topraklar bile, bu genel Kamucu
eğilimin ağır basışı altında kalır.
Bu bakımdan, bir avuç
iğreti kişi mülkiyetlerine sahip görünenler de "Malik'ül Mülk" (Mülklerin
Sahibi) Allahtır diyen büyük İslâm prensibine inanmış bulundukları ölçüde,
kendilerini Kamu varlığı içinde duyarlar. Mirî topraklarda
yaşayanlar ise, hiç işkilsiz, açıktan açığa Kamu mülkiyetine sığınmış
"Devlet Nüfusü" olurlar.
Görüyoruz. Ne Devlet,
ne Memleket ilişkileri, soyut ve genel bir Sosyal Şema'da
göründükleri gibi kalmazlar. Rakı nasıl "Şişede durduğu gibi" insan vücuduna
girince kalmıyorsa, tıpkı öyle, olaylar da toplum yapısı içinde "Şema
şişesinde" durdukları gibi durmazlar.
Osmanlı Tarihinin
Maddesi, kuşku yok, Memleket'tir. Ancak, Memleketi söz yerinde
ise kuran, sonra da hemen bütün ülke toprakları üzerine oturan
Devlet anlaşılmadıkça, Memleket'te olanlar kavranılamaz. Onun için,
asıl Memleket içine ve ayrıntılarına girmeden önce, Osmanlı Devleti'nin
POLİTİK şemasını çizmeli, sonra kısaca ayrıntıları üzerinde biraz durmalıdır.
Somut Politika Sistemi
olarak Padişahlık ta, tıpkı Soyut Osmanlılık gibi, iki büyük bölümde
şemalaştırılabilir:
1- Payitaht,
2- Memleket.
Biz konunun kimi karakteristiklerini
anmak için üç ayrımda özetlenmesine çalıştık:
1- Payitahtın Genel
Şeması,
2- Payitahtın Hiyerarşisi
ve Elkaabı,
3- Memleketin Genel
Şeması.
PAYİTAHT MEMLEKET
KUTUPLARI
Osmanlı Devlet örgütü,
bugünkü Devlet'le kıyaslanamayacak kertede basit ve ucuz
devlet tipidir. Ayrıca, gene modern Devletle kıyaslanamayacak kertede,
söz yerinde ise, Demokratik Santralizm prensibine göre işlemektedir.
Bir bakıma Santralizm,
bir tek kişinin, Padişahın mutlak buyurusu altındadır.Öte
yanda, o tek kişi çevresinde kümelenen Devlet bölümleri, inanılmaz ölçüde
Desantralize (adem'i merkeziyetçi), ve Otonom (Muhtar) biçimlerde
işlerler.
Bütünlüğü ve merkeziyeti
Padişah adlı tek kişi temsil eder. Ama, Padişah'ın, sanki bir değil
iki devleti vardır:1 - Merkez Devleti (Payitaht); 2 - Taşra Devleti (Memleket).
1 - Merkez Devleti:
Antika Kent'ten kalma gelenek ve göreneklere göre, herşeyin üstünde
bir BAŞKENT vardır. Ona PAYİTAHT denir. O ayrı bir dünya,
ayrı bir Devlet'tir. Payitaht'ın iç örgütlenişi de, silahlı kuvvetleri
de, gelir ve yaşayış yordamı da apayrı, bambaşkadır. Geliri: Taşradan
gelir. Yaşantısı: Saray hayatı adını alabilir.
2 - Taşra Devleti:
Payitahtın sıkı kontrolu altında olmakla birlikte, herbiri zincirleme ötekisine
bağlı, ve kendi içlerinde bağımsız denecek kertede otonom ve otomatik işleyen
sayısız birimlerden derleşik bir başka dünyadır. Ona, kabataslak MEMLEKET
adı verilebilir. Geliri: doğrudan doğruya Toprak ekonomisinden
toplanır. Yaşantısı: ayrı ayrı Dirlikler biçiminde olur.
PAYİTAHT - MEMLEKET
ZITLIKLARI
Payitaht ile
Memleket birbirinden zeytinyağı ile su gibi ayrı tutulur.
Hiç karıştırılmamaya özel bir önem verilir. Bunu, İmparatorluğun bütün
örgütlerinde, bütün kurallarında, her gelenek göreneğinde okumamak elden
gelemez.
Merkez Devletinin
kişileri Payitaht'ta otururlar. Taşra Devletinin kişileri, Beylerbeyiler,
Beyler, Tımarlılar bulundukları Memleket'te otururlar.
Ve bu oturuş ayrılığı
her işte ve işlemde uygulanır. Padişaha doğrudan doğruya Arz yetkisi
tanınan Taşra sorumluları; en yukarıdaki Beylerbeyi de, ortadaki
Sancak Beyi de, en alttaki Kadı da, bu arzını, çağırılmadıkça
gelip, merkezde Padişahın yüzüne karşı, ağızla yapamaz. "Nâme" ile
(yazılı olarak) yapabilirler.
İmparatorlukta çok
önem verilen el-öpme işi de böyledir. Bayramlarda Padişahın elini öpmek
yalnız Payitaht kodamanlarına has bir imtiyaztır. Tımarlı ve Zeametli Sipahi
ve Beyler için Fâtih kesin el-öpme yasağı koymuştur.
POLİTİK DEVLET ŞEMASI
Somut Politika
örgütünün yapısı bakımından Osmanlılığın Şeması: Fâtih "Kanunnâmesi"nde
anlatılanlara göre şöyle olabilir:
PADİŞAH - KAPUAĞASI
- VEZİRİÂZAM
Padişahın KİŞİ
biçimiyle temsil ettiği Devlet içinde üst kat: PAYİTAHT,
alt kat: MEMLEKET'tir. Her iki kattaki Devlet örgütleri Padişahın
emrinde işler. Payitaht, doğrudan doğruya, dolaysızca, hiç
aracısız Padişahın gözü önünde işler. Padişahın kendisi Sarayda ve Divanlarda
olan biten herşeye kişi olarak katılır. Memleket, Dirlikler ve Beyler
aracılığı ile, dolaylıca Padişahın gözü dışında işler. Padişah o
işleyişe genel olarak Saray ve Divanlar kanalından karışır. Pek
seyrek olarak (Barışta av, Savaşta sefer, arasıra tebdil gezme) yolları
ile bu işleyişleri yerinde de kontrol edebilir.
Padişah en dolaysız
katıldığı Payitahtın Saray ve Divan işlerine de birer aracı koymuştur.
Divanların başında şartsız kayıtsız baş olan kişi, Padişahın mühürünü
taşıyan Veziriâzam'dır. Sarayın içinde, Padişahın kendisinden büyük
kimse bulunamayacağı için, Divandaki Veziriazam kertesinde sivri bir yetkili
olmamak gerekir. Ama o da vardır: Kapuağası (Babüssüâde Ağası, Babüssüadet'ül
aliyye Ağası) adını alır. (Sonraları Ak Kapuağası'nın yerini zenci "Evağası"
denilebilecek olan, Darüsseâdetüşşerife Ağası alacaktır).
Demek PAYİTAHT Devletinde,
sanıldığı gibi tek başına Padişah değil, onu belirlendirip yeden
iki örgüt rol oynar: 1 - Saray, 2 - Divan. Bu örgütler Devletin
en yüksek hem yasama, hem yargılama, hem yürütme görevlerini
yerine getirirler. Sarayda "Veziriâzam": Kapucubaşı (daha şatafatlı
olsun istenirse: Dâ'russeâde Ağası) dır; Divânda "Kapucubaşı" Veziriâzam
(Sonra Sadrâzam) dır.
MODERN DEVLET
BAŞKANI VE PADİŞAH
Modern devletle kıyaslanırsa:
Padişah, Türkiye Cumhuriyetinde geçici olarak, Amerika Birleşik
Devletleri Cumhuriyetinde sürekli olarak Cumhurbaşkanı, yahut
Başkan'dan başka rol oynamaz. Bu rolün kişi için ömür boyu
(Atatürk'te olduğu gibi), yahut gelgeç (Amerikan Başkanı gibi) veya
irsî (İngiliz kralında olduğu gibi) olması, olaylarda hiçbir şey
değiştirmez.
Veziriâzam Kapuağası
bir yana bırakılırsa, Sarayın bir de Kapucubaşıları vardır. Kapucubaşı'nın
rollerini bize en açık kurumu ile Amerika Birleşik Devletleri verir. Amerika'da
Sadrâzam da Padişah ta aynı adamda: Başkan'da birleşir.
Yalnız Kapucubaşı görevi açıkça işler: Başkanın, ikide bir yakınlarından
birini "Aksaray"ından dış memleketlere kişicil "sözcü" ve
"temsilci" diye gönderir. Kapucubaşı, Amerikan Sarayındaki
"Akıl Tröstü" kişilerinin, arada dünyaca bir işe atanmış olmaları
gibi görevler yapar. Eflâk-Buğdan (şimdiki Romanya) Beyleri değiştikçe,
Kapucubaşılardan biri, yeni Bey yanında Siyasi Komiser gibi bulunur. Padişah
adına gider gelirdi.
HAS ODA
- ENDERUN: SİLÂHDAR - ODABAŞI
Payitaht içinde Saray
denildi mi, onun da iki bölümü ayrılır: l) Has Oda: Padişahın kişi
işlerine bakanlardır; 2) Enderun: Padişahın Saray işlerine
bakanlardır. Has Oda'nın başında Silâhdar, Enderun'un başında Odabaşı
görünür. Has Oda'dan Silahdar, Enderun'dan Odabaşı
ile eşit iki özel (Padişah-Saray) görevlisi gibidirler.
Uygulamada, Silâhdar,
Padişahın yalnız kılıç'ının değil beyin'in de koruyucusudur.
Kapuağasından çok daha fazla ve her an Padişahla içli dışlı olur. Kapuağası
Sarayda Harem, Dairei Hümâyun, Enderun, Hadımağası işlerinde daha çok teknik
elemandır. Silâhdar, doğru Padişahı etkileyen moral elemandır.
O nedenle, Odabaşı
hizmetkârlıktan pek kurtulamaz. Silâhdar Mısır Valiliği, Derya Kaptanlığı,
Kubbe Vezirliği, hâttâ Sadrâzamlık payesine dek yükselebilir. Bütün bu
sivrilmeler, hep Padişahın güvenini yakından kazanmakla olur.
Padişahın bir yakını
da, onu her gün giydirip soyduran Odabaşı'dır. "Has Oda oğlanları"
onun emrindedir. Fâtih der ki: "Oda Oğlanının zaptı Odabaşı'na mufavvazdır.
Silâhdar dahi acemilere sille çalmıya memurdur"1
YASAMA
- YÜRÜTME - YARGILAMA YETKİLERİ
Saray, her modern
Devlette de "Saray" adını alan örgüt-kurumdur. Divan: Modern
Devletin "Bakanlar Kurulu" ile "Millet Meclisi" görevlerini
bir araya toplamıştır. Devlet demek olan Padişah, gerek Yasama,
gerekse Yürütme yetkilerini düzenli olarak Divânlarla kullanır.
Tersi daha doğrudur: Divânlar, yasama ve yürütme yetkileri için en yüksek
gerçekleştirmede düzenlice Padişahı kullanırlar.
"Divânlar"
deyince, sonraları, soysuzlaşma çağında, Sadrâzam Konağına: "Bâb'ı Âli"
yahut "Bâb'ı Âsafî" yahut "Paşakapısı" adı verilerek yapılan
toplantıları göz önüne getirmiyoruz. Bunlar, "Divân" adını almadıkları
halde, "Divân" yerine geçeklerdir. Bir de, "Divân" adını
almaksızın "Divân"dan daha üstün toplantılar vardır: Onlar "Müşavere"
adını alırlar. "Müşavere"yi de bir "Divân" saymalıdır. Onun Divândan
farkı: her gün değil, gereğinde yapılmasından ileri gelir. O zaman, iki
düzenli Divân arasına, hatta üstüne bir üçüncü Divân girer.
DÖRT PAYİTAHT ORGANI
1 - Müşavere
(Danışma): Vezirler ve Defterdarlar'dan başka kimsenin giremediği
en gizli, olağanüstü toplantılardır.
2 - Divân-ı Hümâyun:
Vezirler, Kazaskerler, Nişancılar, Defterdarlar gereğinde mâzûl Beylerbeyiler
ve Beyler'in OTURMA hakkıyla katıldıkları her günlük toplantıdır.
Çavuşbaşı (Divan
teşrifatçısı), Reisülküttab (Divan yazıişleri başı), Kapucular
Kethûdası (Divana girip çıkanları kollama işi): her zaman Divân-ı Hümâyun'a
katılırlar. Ama orada OTURAMAZ'lar.
Mîrialem (Savaşta
Padişahın çadırını, bayrağını, kendisini koruyan "Mehter"lerin başı), Kapucubaşı
(Barışta Saray komutanı) ancak çağrılırlarsa ve gerekirse, Divân-ı
Hümâyun'a gelirler, orada OTURAMAZ'lar.
3 - Divân-ı Hümâyun'da
Taâm: Bir çeşit Divân sayılabilir. Divân toplantıları "SOFA"da,
Divân "Taâm" (Yemek toplantısı) "SOFRA"da yapılır. Barbar
geleneğidir.
Ama, Divân-ı Hümâyun
Sofrasını Fâtih tam Bizans veya Firavun- Nemrut törenlerine çevirmiştir.
"Taâm" da: Vezir'iâzam, Baş Defterdar, Vezirler, Defterdarlar,
Nişancı, Kadzaskerler İLK ELDEN yemek hakkına sahiptirler.
İKİNCİ EL "Taâm"
sırası Çavuşbaşı'ya, Reisülküttab'a, Kapucular Kethudası'na
düşer. Bu yiyecekler, ilk elden yiyenlerin önlerinden arta kalmış
bulunurlar.
4 - Cemiyet'i Âli
(Yüce Toplum) yahut "Mecma'i Ehâlî" (Yetkililer toplantısı)na, Divân-ı
Hümâyun üyelerinden başka, Silahlı Kuvvetler komutanları da
katılırlar. Burada Vezirler, Kadzaskerler, Defterdarlar, Yeniçeri Ağası
ve öteki "Üzengi Ağaları": Mirî Alem, Kapucubaşı, Mirahur, anı sırası
ile hep OTURURLAR.
BEŞ BÜYÜKLER
Bütün adı geçen Payitaht
Organlarında çalışan kişiler, bir toplantıda OTURUP, oturmadıklarına göre
ve otururlarsa OTURMA SIRASI'na göre, önde gelir, üst basamak yetkili sayılırlar.
Bu basamaklaşmanın yarattığı keskin Hiyerarşi (Silsile: Meratip:
Rütbeler Zinciri)yerine ve zamanına göre az çok değişir.
Padişah'tan
sonra, Saray bir yana bırakılırsa, hiç değişmeksizin, siyasal hiyerarşinin
en başta gelenleri:
Veziri Âzam
ile
Vezirler ...
dir.
Yalnız İlmiyye'nin
başları, yerinde Veziyr'i Âzam'ın da üstüne oturabilirler, daha
doğrusu oturtulabilirler. Bunlar, Padişahın öğretmeni ile Şeyhül'islâmlar'dır.
Padişah Kanunu Şeyhül'islâm'ı "Ülemânın Reisi: Bilginlerin Başı"
sayar. "Muallimi'i Sultan, Serdâr'ı ülemâ'dır" (Sultanın öğretmeni
Bilginlerin Başkomutanıdır).
Bu hesapça, bir araya
geldikleri vakit görünür politika Devletlû'ları şöyle sıralanırlar:
1. Padişah:
Devlet Başkanı,
2. Şeyhül'islâm:
Bilginlerin Başkanı.
3. Muallim'i Sultan:
Bilginlerin Başbuğu.
4. Veziyr'i Âzam:
Divanların Fiilî Başkanı (Başbakan).
5. Vezirler:
Veziyr'i Âzam Yardımcıları.
Vezirlerden sonra
gelenlerin hiyerarşideki sıraları, besbelli, her çağda aynı kalmamıştır.
Fâtih'in kafasında, Vezirlerden sonra, gelenlerin yerleri, kat'ları
pek açık ve kesin görünmüyor. Payitaht başlarının hiyerarşilerinde yetki
ve üstünlük iki görev organından kaynak alır: 1- "Divân"lara girmek
işi; 2- "Arz" (bir konuyu Padişaha sunmak) işi.
Vezirlerden sonra
gelenlerin yetki ve etkileri bu iki işe göre belirlenir. Divân'a
giren: Padişahla başbaşa verip topluca problemleri çözer: Arz'da
bulunan gene Padişahla başbaşa verir, ama sunduğu problemin çözümünde toplu
bir düşünce ve davranış yoktur. Meseleyi Padişahla teketek konuşur.
Hangisi daha etken olur? Padişahla topluca konuşmak mı, teketek
konuşmak mı?
Yerine ve zamanına
göre Hakem hep kişi olarak Padişah olduğundan, Divân Topluluğu,
mantıkça, teketek Arz edenden daha etkili olmalıdır. Ancak somut
olaylar bakımından, Padişahın kendi "İç"i gibi olan bir kişinin,
(bir Kapıağasının, bir Silahdarın), ona daha özel yollarla baskın etkiler
yaptığı da unutulur gerçekliklerden değildir. Biz objektif olarak Divân
etkisini üstün sayarak bir hiyerarşi yaratılabilmesini normal sayalım.
ÜÇ KATTA İKİNCİL
BEŞER BÜYÜKLER
O zaman, Vezirlerden
sonra gelenler için 3 basamak ortaya çıkar:
a) Hem Divân,
hem Arz yetkisi olanlar.
b) Yalnız Divân
yetkisi bulunanlar.
c) Yalnız Arz
yetkisi bulunanlar.
Bu sıraya göre, hiyerarşi
numaralarına, Vezirleri 5'inci sayarak devam edersek, 3 grubu şöyle alt
alta dizebiliriz:
a) Hem Divan hem Arz Yetkilileri:
6. Kadzaskerler
(O hesapça Beylerbeyinden sonraya kalmalı)
7. Darüssaltanat
Kadzısı
8. Nişancılar'dan
(Vezir ve Beylerbeyi rütbeliler): "Nişancı mertebesi eğer
Vezaret ve Beylerbeğilik ise Defterdarlara tasaddur eder"2
9. Defterdarlar
10. Nişancılar'dan
"Sancak ile nişancı ise Defterdarlardan aşağı oturur."3
Burada karışan noktalar
var:
Nişancı Vezir
ve Beylerbeyi rütbeli ise, Defterdarın üstünde oturur. Ama nerde? Kazaskerin
altında mı, üstünde mi? Çünkü Vezir: Kazaskerin üstüdür. Arz yetkisinde
Nişancı ve Dârüssaltanat kadzısı geçmiyor:
Fâtih: "Beylerbeğiler
Vüzerâ altına oturur" diyor. Vezirin altı, Kazaskerdir. Beylerbeyi,
bu Kazaskerlerin yanıbaşında mı, üstünde mi, altında mı sayılır? Anlaşılmıyor.
Bir ihtimal var: Fâtih,
Divan ve Arz yetkileri dışında, hiyerarşiyi, bir de kişinin geliri,
yani aldığı para ile ölçtürür. "Her kangı beyin hakkı ziyade ise, ol
bey mâdûnuna takaddüm ve tesaddur eder."4
Ayrıca, Vezir: "Bir yanına Kadzaskeri, öbür yanına Nişancıyı alır",
diyen Kanunnâme'ye göre, aynı sıra numaralıların şu veya bu yanda
oturuşları, aralarında hiyerarşi ayırdı yapılmasına yarayabilir. Bu da
pratikle belli olur, kurala sığmaz.
b. Yalnız Divan Yetkisi olanlar (SİLAHLI KUVVETLER: ÜZENGİ AĞALARI)
11. "Beylerbeyiler:
Vüzera altına otura."5
12. Yeniçeri Ağası
13. Miyrî Alem
14. Kapucu Başı
15. Miyrâhur
c. Yalnız Arz Yetkisi olanlar (ENDERUN: İÇ AĞALARI)
16. Kapu Ağası
17. Odabaşı
18. Hazinedar Başı
19. Kilârcı Başı
20. Sarây'ı Âmire
Ağası
ELKAAB
Antika Devlet,
ikiyüzlü değildir. Açık itçil, (sinik) bir kesinlikle kendisinin
Toplumüstü ve İnsanüstü karakterini herkesin gözüne batırmaktan
çekinmez. Onun için, kurduğu hiyerarşiyi, daha ağıza alırken, karşısındakine
yazılı bir formülle kabul ettirir. Bu formül, her basamak kişisine verilen
"LÂKAB" adını alır. Her basamağın lâkablarını bilip yazmak, Antika
Devletin bir çeşit Parola'sıdır. Onu bilmeyen kendiliğinden dışarıda
kalır.
Lâkabların topuna
birden "ELKAAB" denir. Bunlar "Kanunnâme"lerde önemle belirtilen
ayrı bir "bilim" sayılır. Bir kişinin ne olduğu, hangi "Yol" (TARIYK)
de olduğu, hangi "Rütbe"yi taşıdığı; daha ona yazılı kâğıdın başlangıcında
açıkça okunur. Bunların en gözdelerini kısaca anmak, hiyerarşiyi canlandırmak
olur.
PADİŞAHGİL İÇİN
PADİŞAH YAKINLARI
iki gruptur: a. Kadınlar, b. Oğullar.
a. Kadınlar: "Hatun"
(kadın'ın aslı) yahut "Sultan" adını alır. Onlardan birine şöyle
"Deyyü yazıla": "İffetpenah'ı sütret ve gayret câh'ı Devlet" (Görünüşü
İffet-haram işlemezlik- sığınağı ve Devletin Çaba yeri).
"Derc'üs Selatiyn
izze Bürc'üs Seyyidül Havatiyn'el âzam" (Üstün Sultanların dergisi,
en ulu Kadınlar efendisinin Kalesi).
"Benât'üsselâtiyn
oğlum Sultan Mahmut Kızı Âyişe" (Sultanların kızlarından...).
"Dâmet İsmetuha..."
(İsmet'i -lekesiz aklığı- süregitsin).
b. OĞULLAR: Padişah
dölünden elme "Gulâm" (Oğlan)lara ya da "Şahzade"lere, mutlaka
(sonra birbirlerini boğacakları unutturulmak ya da hatırlatılmak istenircesine):
"Edömellahu Ömrühû"
(Tanrı ömrünü sürdürsün) diye bir "Hüküm yazılmak" sayılır. Öteki
yazılar da şöyle olabilir:
"Füruzend'i Ercümend
Es'ad..." (En mutluların saygıdeğer parlak ışığı).
"Ve Emced'i vâris'i
Mülk'i Süleymanî" (Ve Süleyman ülkesi mirascısının en ücesi.
"Nur ü Hadeka'i
Sultâni" (Sultanın gözbebeğinin ışığı).
"Rüus'üs Selâtiyn'i
sâhib'ül izz'ü vet temkin" (Oturaklılık ve üstünlük sahibi sultanların
başı).
"Mahz'ı lütfül
kirâm oğlum Sultan Cem Edâm" (Tanrı bağısının tâ kendisi...)
"Ellahu bekaahü"
(Tanrı varlığının kalışını sürdürsün).
Bunca şatafatlı uzun
ömürler dilenen oğul "Cem"in başına gelenler pişmiş tavuğun başına
gelmemiştir.
HÜKÜMDARLAR İÇİN
HÜKÜMDAR DURUMUNDAKİLERİN
ELKAABI: Bunları Kanunnâme, "Sahib'i Saltanat olup İTAAT eden CELİYL'ÜL
KADR Hâkimler" diye anar. İki tiptirler ve elkaabları aşırıca kısadır:
1. "MEMLEKETTE
SAHİB'İ SİKKE ve HUTBE İSE", bu bir çeşit bağımsız Hükümdarlık
sayılabilir. Ona "Kardeşlik" yakıştırılır:
"Uhuvvet me'âb"
(Kardeşlik sığınağı).
2. "VİLATETİN EBEN
AN CEDDİN HAKİMİ," ama, ne "Sikke" (para) basıp, ne "Hutbe"
(adını tapınakta ünlendirme) yetkisi yoksa, ona sadece az çok "Muhtar"
bir çeşit "Beylik" tanınır:
"Emâret me'âb"
(Beylik sığınağı).
"Muhtar'ül Fuzalaa'il
Mudekkikıyn" (İnceleyici Erdemlilerin bağımsızı).
"Yenbû'ül Fazl
vel Yakıyn" (Erdemliğin ve Doğruya varmanın öz kaynağı).
"Vâris'ül ulûm'ül
Enbiyâ vel Mürseliyn" (Yalvaçlar ve Tanrı Elçileri Bilimlerinin mirasçısı).
"El muhtass bimezi'i
inayet'il Milk'el Maiyn" [Türkçe karşılıkları konmamış.
y.n.]
3.150 AKÇA KADILAR
ELKAABI:
"Kudret'ül Kadzâ'el
İslâm" (Müslüman Hükümlerinin Uyulanı).
"Umdet'ü Velât'ül
Enâm" (Kamu Yakınlarının- Kadılarının - düğümü - prensibi).
"Mümeyyiz'ül Helâl
an'il Harâm" (Helâli Haram'dan ayırdeden).
4. DAHA AŞAĞI İLMİYE
için Kanunnâme'de şöyle kestirme bir öneri vardır:
"Anlardan (150
Akça Kadılardan) aşağı bir fıkra eksik yazıla."
İLMİYE İÇİN
İLMİYE ELKAABI: Aldıkları
gündeliklere ve tuttukları bilim ve politika basamaklarına göre değişir.
Başlıca 4 basamağa ayrılırlar:
1. 500 AKÇA TAHT
KADILARI: için "böyle yazıla":
"Akdzâ Kudzât'ül
Müslimiyn" (Müslümanların Hükmedicilerinin en Hükmedicisi).
"Evvlâ Vülât`ül
Müvahhidiyn" (Tanrı birdir diyen Yakınların Yakını).
"Mâden'ül fadzl
vel yakıyn" (Erdemlilik ve iyi bilirliğin mâdeni).
"Vâris'ül Ülûm'ül
Enbiyâ vel Mürselin" (Yalvaçlar ve Tanrı Elçileri Bilimlerinin mirasçısı).
"Hüccet'ül Hak
aleL Halk ecmaiyn" (Tümü ile Halk üzerine Hakkın Belgesi).
"El muhtass bimeziydü
inayet'ül Milk el Maiyn" (Yardımcı Memlekete dayanaklığı arttırıcılıkta
uzman).
2. SAHN MOLLALARI:
"İftihar'ül Ülemâ'il
Muhakkıkiyn" (Doğruyu izliyen Bilginlerin öğüncü).
SEYFİYYE İÇİN
SEYFİYYE ELKAABI:
Kılıçlılar için, kısa emir prensibine uyan iki üç sözcük yeterli bulunur.
Yazılar, başta Yeniçeri Ağası ile öteki Üzengi Ağaları'na
olur. Şöyledir:
"İftihar'ül Emâcid
ve Ekârim" (Yenici ve Kerem edicilerin öğüncü).
"Çami'ül Mehâmid
vel Mekârim" (Hamdedilen ve Kerem edilenlerin toplayıcısı).
"El muhtass bimezid'ü
inayet'i Milk'ed dâyim" [Türkçe karşılıkları konmamış.
y.n.]
MÜLKİYYE İÇİN
MÜLKİYYE ELKAABI:
3 basamaktır.
1. BEYLERBEYİLERE:
"Emiyr'ül Ümerâ'il
Kirâm" (Büyük Komutanların Komutanı).
"Kebiyr'ül Kuberâ'il
Fehâm" (Yüksek katlı Büyüklerin Büyüğü).
"Zülkadr' vel Ahrâm"
(Güçlü zenginlik ve liyakatlar sahibi).
"Sahib'ül izz vel
ihtişâm" (Yücelik ve Haşmetlilik sahibi).
"El muhtass bimezid
inâyet'i Milk'ül ilâm". [Türkçe karşılıkları konmamış.
y.n.]
"Karaman Beylerbeyisi
Dâme ikbâlühû (...Mevkii sürekli olsun.).
2. SANCAK BEYLERİNE:
"Kudret'ül Ümerâ'il
Kirâm" (Keremli Komutanların uyduğu).
"Umdet'ül Kuberâ'il
fehâm" (Yüksek katlı büyüklerin düğümü).
"Zülkadr' vel ihtirâm"
(Güçlü zenginlik ve saygı sahibi).
"Sahib'ül izz vel
ihtişâm" (Yücelik ve Haşmetlilik sahibi)
"El muhtass
bimezid inâyet'ül Milk'el ilâm"
3. ÇAVUŞLARA:
"Çavuş" sözcüğü Osmanlıca'da "Törenci" anlamına gelir. Timar
Müteferrikası'ndan sonra gelir. Vezirlerin, Defterdarların tayin ettikleri
"İç Gedikli"lerdendirler. Onlara kısaca şöyle yazılır: "Kudret'ül
Emâsil vel Akrân" (Benzerlerinin ve Eşitdaşlarının uyduğu).
KALEMİYYE İÇİN
KALEMİYE ELKAABI:
3 basamaktır.
1. DEFTERDAR:
Divân'da şu titri alır:
"İftihar'ül Ümerâ
vel Ekâbir" (Komutanların ve Uluların öğüncü)
"Muhtarül küberâ
vel Efâhir" (Ulu ve öğünçlülerin bağımsızı).
"Mustecma'ül Meâlî
vel Mefâhir" (İnce anlamların ve öğünçlerin derleyicisi).
"Zülkadr'el İssm
vel Sadr'ül Ekrem" [Türkçe karşılıkları konmamış. y.n.]
"El muhtass inâyet'ül
Milk'el Bârî" [Türkçe karşılıkları konmamış. y.n.]
Hazine'i Âmire
Defterdarı "Dâmet meâliye'hû" (yücelikleri sürekli olsun) için elkaab:
"Kudvet'ül Erbab'ül
İzz' vel İkbâl" [Türkçe karşılıkları konmamış. y.n.]
"Ümdet'ü Eshâb'el
Kadr vel İclâl" [Türkçe karşılıkları konmamış. y.n.]
"Câmi'i vücûh'ül
Emvâl" (Malların yönelişlerini derleyici).
"Amir'ül Hazin
bi ahsen'ül âmal" (En iyi işlemle Hazine Komutanı).
"El muhtass bimez'dü
inâyet ül Milk'el âlâ" [Türkçe karşılıkları konmamış.
y.n.]
"Hazine'i Amiren
Defterdar'ı dâmet meâliyehû" [Türkçe karşılıkları konmamış.
y.n.]
2. ŞEHREMİNİ-REİSÜLKÜTTÂB:
"İftihâr'ül Eâlî
vel Eâzim" (Yükseklerin ve Uluların öğüncü)
"Muhtâr'ül Ehâlî
vel Ekârim" (Ehalinin ve Kerimlerin bağımsızı)
"El muhtass bimezîd
inâyet'el Milk'üd dâyim" [Türkçe karşılıkları konmamış.
y.n.]
3. KÂTİPLERE:
"Kudret'ü Erbâb'üt
Tahrir" (Yazıyı becerenlerin uyduğu).
GENEL MEMLEKET
- ÖZEL MEMLEKET
Osmanlılığın
Soyut Sosyal MEMLEKET Şemasını gördük. Somut Padişahlığın Politik
MEMLEKET Şemasına da kısaca değelim. Padişahlık için Payitaht (yahut
Saray ve Divânlar) dışında kalan herşey Memleket'tir: Ancak, bu
genel anlamda "Memleket"tir. Yani Payitaht dışında kalan
Memleket'in içine iki şey bütünüyle girer:
1- Bütün Taşra
Devleti (POLİTİK Örgüt)
2- Bütün Taşra
Toprağı (EKONOMİK Örgüt).
Taşra Devleti'nin
politik yapısı, doğrudan doğruya Taşra Toprağı'nın üretim ilişkilerine
göre ikiye ayrılır. Taşra Memleket Toprağında üretim ilişkileri
iki büyük bölüğe ayrılır:
1- "Arazîi MEMLÛKE"
denilen Kişi Mülkü topraklar. Bunlara Kanun değil, FIKIH
karışır. Fıkıh'ın politik görevlisi bir tek ad alır: KADI'dır.
2- "Arazîi MÎRİYE"
denilen Kamu mülkü topraklar. Bunlara fıkıh değil, KANUN
karışır. Kanun'un politik görevlisi, toptan DİRLİKÇİ adını alır.
Osmanlı ekonomisinde
ve politikasında "Mirî Topraklar"ın birer adı da: "Arazîi Hâz",
yahut "Arazî'i Memleket"tir. Özel anlamıyla asıl Memleket
bu ikinci bölüm Kamu topraklarıdır.
KAMU MÜLKİYETİ
- ÖZEL MÜLKİYET
Burada, bizim bugünkü
(yani Kapitalist toplumunun yarattığı) burjuva kafamız için bir "karışıklık"
çıkıyor. Herkesin bildiği, belirli bir Devlet sınırları içinde, bütün insanları
ve bütün toprakları ile tümleştirilmiş bir Memleket var. Bir de
o genel Memleket'in içinde, ayrıca yalnız Kamu toprakları
ve yalnız o topraklar üzerinde güdülen ve güden insanları
kaplayan başka, özel bir Memleket var.
Bütün "karışıklıklar" buradan
çıkıyor. Kapitalizmin yarattığı üretim ilişkileri içinde, bir tek Mülkiyet
biçimi önce "meşru" sayılır. Onun dışındaki her Mülkiyet biçimi
önce "gayrımeşru" sayılır. O meşru biçim, KİŞİ MÜLKİYETİ
olur. Bütün kurumlar ve kurallar, bütün Anayasalar ve Kanunlar gibi, bütün
İdeolojik mekanizmalar da Kişi mülkiyeti dışında, her üretim ilişkisini
gayrımeşru ilân etmekle kalmaz, onu yasak ta eder.
O zaman toplum için
bir tek Mülkiyet biçimi ve ister istemez bir tek Toprak düzeni,
bir tek Memleket ve bir tek Kanun kabul edilir. Bir memleketin
içinde ikinci bir memleket bulunması, modern mantığa saçma gibi
görünür.
Osmanlı için ne öyle
bir Kapitalist üretim ilişkisi, ne de onun tekelleştirip kutsallaştırdığı
Özel kişi mülkiyeti yoktur. Bir yanda "Memlûke" (kişi mülkü
edilmiş) saydığı bir Toprak ilişkisi vardır, onun yanıbaşında bir de "Mirî"
(Kamu mülkü olarak kalmış) bir Toprak ilişkisi vardır. Her iki Mülkiyet
Biçimi de Osmanlı için olağandır.
KAMU MÜLKİYETİ KUTSALDIR
Daha yakından bakacak
olursak, ilk Osmanlı için asıl Kamu mülkü toprak daha olağandır.
Ona verdiği ad: "Mirî" sözcüğü başlı başına bir güçtür. "Mîr"
Arapça "Komutan" demektir. "Mirî toprak: Komutancıl Yer"
demektir. "Memlûke" ise, tam tercümesile "Mülkleştirilmiş"
anlamını taşır. Yani, Komutan lütfetmiş, birisine bir toprağı "mülk
etmiş". Sonradan çıkma, zıpçıktı bir kurumdur "Memlûke". Ama
Mirî Toprak, "Beytülmâl'i Müslimin"in yerleridir. Müslümanların
kılıçları hakkına ortak çabaları ile alınmış, ortak mallarıdır.
Bu açıdan Osmanlı
için asıl Kutsal olan mülkiyet, hiçbir kişinin özel alınteri veya
kanı ile değil, tüm yiğitlerin ortak alınterleri ve kanları pahasına alınmış
olan Mirî Topraklardır. Bütün bir memleket çocukları gidip dövüşerek ölsünler,
ele geçen yerlerin çoğu, belki hiç zahmet etmemiş kimi kişilerin Kutsal-Özel
mülkü olsun: Bu modern burjuva ipotezini Osmanlının kafası hemen hemen
hiçbir zaman almadı.
Bu "kafa" Osmanlıya
nereden geldi? İlk bakışta elbet Şeriat'ten, yâni İslâmlıktan
geldi. "Beytülmâl'i Müslimin" adlı Kamu mülkiyeti kurumu
Tanrıcıl Kurân'ı Kerim emridir. Ancak Osmanlının sosyal kaynağı, o derin
temelli İslâm prensibini, yüzlerce yıllık Saltanat soysuzlaştırma toz ve
molozları içinden silkip çıkarmasına elvermiştir. İlk İslâm Arap
yığınları gibi, son İslam Türk yığınları da, Tarihöncesinin İLKEL
KOMÜNA düzeninden Tarihe gelip girmişti.
O sosyal ve Tarihcil
yapı gereği, Osmanlı toplumunda Kamu Mülkiyeti herşeyden üstün bir
kutsallık taşıdı. Osmanlı Türk-Müslüman, Tefeci-Bezirgân sermaye
sızmasıyla bozulmadığı sürece, "Memlûke" topraklara hep dudak büken
bir kuşku ile baktı. Kişilere mülk toprak verirken hep, Uhut Gazvesinde
Hazreti Muhammed'in ganimet dağıtma zorunda kaldığı gibi, ağzından diş
çekilirce o işe katlandı. Ve ilk fırsatta o kişi mülklerinin "İcâbına
bakmakta kusur etmedi."
Bir gün gelecek "Hürriyet"
sloganlı Burjuva düzeninin kendisine nasıl bakacağını hiç düşünmedi. Osmanlılık
ve İslâmlık mı haklı, yoksa Kapitalizm mi? Konu o değil. Tarihin
olayca gerçekliği meselesidir.
EKONOMİ İLE
POLİTİKANIN KAYNAŞMASI
Osmanlının hangi Sosyal
ve Tarihcil eğilimle davranıp düşündüğü göz önünde tutulursa, Osmanlı Padişahlığı
denilen Toplumun Somut-Politik yapısında anlaşılmayacak ve karıştırılacak
bir şey kalmaz.
Osmanlı toplumu alabildiğine
İdealist-Materyalist bir yapı taşır. Bütün ideolojisi: DİN
çerçevesi içinde geçer. İslâm dini ise iliklerine dek DÜNYA problemini
ele alır. Dünyanın MADDE gerçekliği üzerinde hiç hayale kapılmaz.
Hiç değilse ilk Tarihcil Devrimci çağlarında: Toplum maddesinin
Toprak ekonomisi üzerine dayandığını bir an unutmaz.
Onun için, Osmanlılığın
en Somut Politikası: doğrudan doğruya modern bilimde EKONOMİ
POLİTİKASI denilen biçimi alır. Orada, Kapitalist düzende yapıldığı
gibi: ekonomi temeli ile üstyapı arasına aşılmaz barajlar koyup, Devlet,
üretim ilişkilerinden kopuk, mistifiye edilmiş bir ilişkiler kargaşalığı
değildir. Memlekette Devlet Toprağın üzerine dolaysızca oturmuştur. Genel
kural olarak Toprak mülkiyeti herkesindir. Politika yüzde yüz Toprak
üretimi ile belirlenir.
Osmanlı Padişahlığında
Ekonomi bir yana gizlenmiş, Politika öteyanda Alicengiz oyunu
oynar, değildir. Toplumun bütün Topraklar ve bütün insanları
gibi, bütün Politikası ve bütün Kanunları da doğruca hem
ekonomik, hem politik ilişkilerin ortasındadır. Kapitalizmdeki gibi mücerret,
ekonomiden "izole" edilmiş bir Devlet örgütü ve bir Politika oyunu
yoktur.
Toprak ta, İnsanlar
da, "Oyun" da ortadadır. Devlet Toprağa bağlıdır. Toprak Devlete
bağlıdır. Politika Toprak ekonomisine uyar. Toprak ekonomisi Politikaya
uyar. Toprak Ekonomisi ile Devlet politikası birbirlerine karşı maskeli
balo yapmazlar.
Bu nedenle Osmanlı
Padişahlığının Somut-Politik Şeması çizilirken, gerçek yol gösterici pusula
Toprak Ekonomisindeki Üretim İlişkileri olur.
SOMUT POLİTİK MEMLEKET
ŞEMASI
DEVLET
İÇİNDE DEVLET: MEMLÛKE TOPRAKLAR
Padişahlığın Somut
Politika Şemasından bir yol daha anlaşılacağı gibi, Osmanlı için Memleket
demek, kendi koyduğu kanunlarla işleyen KAMU TOPRAKLARI demektir.
Devlet sınırları içinde bir de "Memlûke" (Kişi mülkü) Topraklar
vardır. Ama Osmanlu onları neredeyse "Memleket"ten saymamaktadır
bile.
Saymaktadır: "Memlûke"
topraklar da, üretim alanı olarak Öşriye ise: Öşür getirir;
Harâciye ise, üç türlü (Rüus-Mukaaseme-Muvazzafa) Haraç getirir.
Ama o kadar. Memlûke toprakların alınyazısı ile uğraşmaz. Onları Devletin
belkemiği saymaz. Onların kuralları ve kurumları ayrıdır.
Memlûke topraklar:
yalnız Müslüman ise, Öşür veren, Gayrımüslim ise Haraçlar
veren, ayrı, muhtar, bağımsız bir Devlet içinde Devlet gibidir.
Memlûke topraklarda Osmanlının kanunları sökmez. Haddine mi düşmüş Padişahın,
Memlûke topraklarına yan bakmak? Sanki, böyle bir statü vardır.
Memlûke topraklar,
Gazaa'ların (Kutsal savaşların) bir ikincil ürünü, bir safrası,
bir başağrısı durumuna girer. Onlara Şeriat ve Fıkıh hükmeder.
Şeriat te, Fıkıh ta, geçmiş çağların yargı ve hüküm gelenekleri - görenekleridir.
Vaktiyle "İçtihat" varmış. İslâm Saltanatları soysuzlaşıp Derebeğileştikçe,
o "İçtihat Kapıları"nı da "kapamış". Memlûke toprak ilişkileri
donmuş, değişmezleşip kalmış, dokunulmazlaşmış. Ne zaman, ne Padişah onlara
diş geçiremiyor.
Öyleyse ne yapılacak?
Memlûke yerlere yukarıdan bir Kadı gönderilecek, aşağıdan Öşür
ve Haraçlar toplanacak. Başka ne halleri varsa, kendileri görsün. Tüm
Memleket içinde Memlûke Topraklarla Devlet'in ilişkileri burada kalır,
gider.
Bu durum tesadüf değildir.
İlkel Sosyalist Kamu mülkiyeti ile Prekapitalist Bezirgân
Özel Kişi Mülkiyeti arasındaki çelişkinin determinizmidir. Bu çelişki,
uzun yüzyıllar boyu, Kamu Mülkiyeti (Mirî Arazi) ile Kişi Mülkiyeti
(Memlûke yerler) kesimleri arasında hem sinsi, hem danışıklı bitmez tükenmez
bir savaş, bir iç-savaş yaratacaktır.
Hammer, ilk Osman Gilin
adsız ve ünsüz kalışına şaşarak şöyle der:
"Dikkate değer
ki, yarım yüzyıl yani, Birinci Alâeddin'in saltanatından, Üçüncü Alâeddin'in
saltanatına dek sürmüş zaman içinde, elbet Ertuğrul'un tehlikeler arıyan
ve savaşlarla dolu yaşantısına ün vermiş olan olayları Tarih susuşla örtülü
bırakarak, yalnız Moğol ve Tatarlar üzerine iki zaferini, Büyük Alâeddin
zamanında Karacahisar'ın elegeçişini, Sultanönü Sancağında yerleşmesini,
Osman'ın doğuşunu ve evlenmesini, oğlu Orhan'ın doğumunu kaydediyor."
Bunda yadırganacak
hiçbir şey var mı? Tarihöncesi toplum için "Yazı" yoktur: Yazılmak
ve "Kayıt" ta olamaz. Medeniyet Tarihi ise, üst sınıfların başı
olan Sultan'lar dışında hiç kimse ile ilgilenmez. Bir "Uç Beği"nin
yaptıklarına ve yaşantısına kim bakar?
Bu "Tarih" yokluğu,
daha doğrusu Tarih'te yok oluş: tam sosyal Sınıflı bir toplumun,
dolayısı ile bir sınıf iktidarının ve Devletin ilk Kayı Boyunda
yok olduğundan ileri gelir. Osmanlı toplumu, Osmanlı Devleti bu "yokluk"
mahşeri içinden nasıl var olup çıkacaktı?
Hammer'in şaşarak
belirttiği Tarihsizlik yalnız Osman Gaazî'den önceki 50 yıl için
oluyor. Oysa, Osman Gaazî'den sonraki 100 yıl için de yazılı yerli bir
Osmanlı Tarihi hemen hemen yok gibidir.
Olayları kendiliğinden
yazıya alan ilk Osmanlı bilgini, Murat I (761-791 : 1360-1391) ile ilgili
ve Beyazit II (886-918 : 1481-1512) çağında yaşamış "Âşık Paşa zâde"
denilen Derviş Ahmet'tir. Bu tertemiz Türkçe dilli insan "Âşık Beşe"
torununun oğlu Süleyman torunu Yahya'nın oğludur. Bu hesapça, özel Tarih
yazımı, 15.ci yüzyıl sonu ile 16.cı yüzyıl başlarında başlıyor. Derviş
Ahmet kendisine daha eski bir kaynak buluyor: Orhan Gaazî'nin imamı İlyas'ın
oğlu Şeyh Yahşi'nin kitabı... Nedir? Ortada yok.
Resmî Tarih yazarlığı
ise Acem göçmeni Fethullah ile başlıyor. Fethullah: "En evvel zapt'ı
vekaayie memur"1
ediliyor. G. 960 (D. 1552)de ölüyor. Acemce Türkçe dille Kanunî Süleyman
gazâlarına "Şehnâme Hân"lık ediyor. Demek 16.cı yüzyıl ortaları
Padişah övgüleri başlıyor.
Bu "Tarihsizlik"
bir "Tahihsizlik" tesadüfü değildir. Göçebe İlb'lerin yazı ile "başları
hoş değildir". Bu kişicil gerekçedir. Sosyal gerekçe
daha etkendir: Fâtih Mehmed'in imparatorluğu kuruluncaya değin, "Osmanlû"
adını almış Kayı Boyu'nun Tarihöncesi sınıfsız sosyal toplum
biçimi, kolay kolay sosyal sınıflı Antika Medeniyet çöküntüleri ortasında
eriyememiştir.
Osmanlı Türk'ünün
sınıfsız Tarihöncesi Komunası'ndan sıyrılıp, sınıflı ve yazılı Medeniyet
içine boylu boyunca girişi, Fâtih'e dek 150, ondan önceki 50 yıllık Selçuk
emrindeki Ertuğrul dönemi de katılırsa: 200 yıllık bir gelişim sürecini
kaplamıştır. O süreç üzerine en çok bilinen olaylardan klasik örnekler
verip yorumlamadıkça Osmanlı Tarihi'nin ruhu loş kalır.
Onun için, Osmanlı
Tarihi'nin şemalarında özetlenen Birinci Kitap'taki kimi elemanları bu
İkinci Kitap'ta biraz açıklamadan geçmek eksiklik olacaktı. Aşağıda gelen
İkinci Kitap, Osmanlılığın Üstyapı taslağına değecektir. Bu taslak
iki bölüme ayrılacaktır:
1- Üçüncü Bölüm:
DEVLETİN DOĞUŞU üzerine kimi ayrıntıları verecektir:
2- Dördüncü Bölüm:
en sonra, İmparatorlukla birlikte doğmuş ve oturmuş bulunan DEVLETİN YAPISI
üzerine, daha çok PAYİTAHT ölçüsündeki örgütlenmeye dokunacaktır.
İnsanlık tarihinde
genel teorice: Devletin doğuşu demek, bir Toplum'un Barbarlıktan
Medeniyete geçişi demektir. Bu geçiş Tarih boyunca iki ayrı sosyal
gelişim konağına uygun olarak iki ayrı tipte görüldü:
1. - KENT'ten Geçiş:
Tarihöncesindeki Barbar toplumun Yukarı konağında, Tarım
ekonomisine içten gelme bir gelişimle varınca, kurduğu KENT düzeni vardır.
Bu düzen içinde Sosyal İşbölümü giderek Sosyal Sınıfbölümü'ne
kendiliğinden varır. O bölünüş, Kent'in iç gelişim kanunlarıyla
Parayı, Yazıyı yarattığı gibi, Devleti de kendi yapısı içinde
yaratır. En ilk Sümerlerin, en son İslâmlığın Kent'lerinden Orijinal
Antika Medeniyetler böyle doğdu.
2. - ÇADIR'dan
Geçiş: Tarihöncesindeki Barbar toplum Orta Konağında, Çobanlık
ekonomisini yaşarken, Tarihcil itilişle dıştan etkili bir çökkün
Medeniyetin içine dalar. Onu fethederken, kendisi de fethedilir: Sosyal
sınıfsız Göçebe toplum, çökmüş Medeniyette bir ölümden sonra diriliş
(Baas), bir Rönesans yaratırken, Sosyal Sınıf'ların,
Yazı'nın, Para'nın içe işleyen ortamına kayarak kendi Komünist
Kan teşkilatının gitgide Devlet teşkilatı biçimine girişini
benimser. Bunun en iyi bilinen, en yakın ve en klasik örneği, Roma İmparatorluğu'na
"Coup de grace"ını indiren Hün ve Cermen Barbarlığıdır.
Osmanlı Devleti'nin
doğuşu Çadırdan Saraya geçiş tipinde oldu. Kayı Boyu'ndaki ilkel Komünist
KAN örgütü, Kentlerde tarımla birlikte beliren Sınıf ayırtlanmasına
uğramaksızın, doğrudan doğruya Devlet örgütü biçimine atladı. Bütün
bir sosyal gelişim konağını (KENT kurmuş Yukarı Barbarlık basamağını)
atlayıvermek, kendiliğinden anlaşılacağı gibi, hayli güç bir "Tehlikeli
perende atmak"tır.
Osmanlı Türkleri bu
perendeyi attılar. Bir Toplum "aşamasını yakarak" devletleştiler.
Ama KAN örgütünden dolaysızca DEVLET örgütüne geçiş, ister istemez, iki
tarafın (hem Kan'ın, hem Devlet'in) sonsuz karşılıklı etki-tepkileri altında
yapıldı. Kan örgütü Devlet örgütü üzerine epey damgalar vurdu.
Kan eriyip Devletleşirken, Devletin karakterinde türlü Kan bağları
kalıntıları bıraktı.
Bu ilginç proseyi
Osmanlı Devleti'nin doğuş prosesi kadar taze anılarla gösterecek az örnek
bulunur. Üçüncü Bölüm o prosenin (sürecin) kimsece çürütülemeyecek belgelerle,
tipik momentlerini belirtecektir. Devletin doğuş süreci deyince, onda başlıca
3 karakteristik göze çarpar:
1- DEVLETLEŞME,
2- ORDULAŞMA,
3- Sonuç: GEÇ DEVLETLEŞME.
Klasik sınıflı toplumda,
Ordu, en sonunda Devletin bir parçasıdır. Devletleşme'den ayrı bir
Ordulaşma ayrımı gerekir mi? Osmanlı realitesinde gerekiyor. Bugün
bile Türkiye'de Ordu, Devlet içinde Devlet gibi, sanki Devletten bağımsız
bir varlık değil midir? Bu bizim Osmanlı geleneğimizdir.
Belki Osmanlılığın
bugüne dek süren en orijinal yanlarından biri de budur. İlkel Komuna'nın
"Askercil Demokrasisi", aynı zamanda hem Ordu'nun, hem Devlet'in
temeldireğini verir. Askercil Demokrasi, herşeyden önce bir Savaş Düzeni'dir.
"Savaş" olarak "Ordu"; "Düzen" olarak "Devlet", o
terimin içinde tohumlanır. Kayı Boyu bütünü ile bir Savaş Ordusu'dur.
Aynı zamanda Savaşlar hiç durmaksızın birbirini kovaladıkça, varılan sonuç
bir Devlet Düzeni'ne doğru yol alır.
O bakımdan, gerek
Devlet karakteristiği, gerekse Ordu karakteristiği, kendi
süreçleri içinde tez ve antitez kertesinde çelişkili ikişer momente ayrılabilirler.
Devlet'in iki Momenti şöyle oluşur:
a) Tez: Kan'ın Devletleşme prosesi,
b) Antitez: Devlet'in Kan gelenekleri.
Ordunun iki Momenti
de şöyle oluşur:
a) Tez: HALK Ordusu,
b) Antitez: KUL Ordusu.
Her iki Tez-Antitez
momentlerinin Sentezi GEÇ DEVLETLEŞME sonucuna varır.
O zaman Üçüncü Bölümde,
Devlet ayrımı iki başlık altında ve Ordu ayrımı iki başlık
altında derlenir. Devletin Geç Doğuşu, 5 başlık altında toplanır:
1- Kan'ın Devletleşmesi,
2- Devlet'in
Kan gelenekleri,
3- Halk Ordusu,
4- Kul Ordusu,
5- Geç Devletleşme.
Osmanlılık, Devletleşmeden
önce Ordulaştı. Çünkü "önce Savaş" vardı. Savaş için Devlet'ten önce Ordu
geldi. Ordunun gölgesinde Devlet doğdu. Onun için, Osmanlılıkta: Devletleşme
sürecinden önce Ordulaşma sürecinden söze başlanabilirdi. Ne var ki, zihin
alışıklığımız Ordudan başlamayı yadırgayacaktır. Onun için söze ilkin Devletleşme
sürecinden söze gireceğiz.
Çok daha kolay anlaşılan
bir olaydır. Medeniyet "Sürü"sünün içine "Kurt gibi" dalan, ve dalar
dalmaz "çoban" oluveren Kayı Boyu'nun Osmanlı kolu göz önüne getirilsin.
Olay, kendiliğinden, hiçbir plân güdülmeksizin hemen Devletleşme
görüntüsünü almıştır.
Devlet nedir? Toplum
yığınlarından ayrı bir Silâhlı güç ve Cezaevi sistemidir.
Osmanlı, Uç Beyliğine varan birkaç Gazâ'da başarı sağlar sağlamaz: Kayı
Kan örgütü, fethedilen yerlerin yığınlarından apayrı bir silâhlı
güç olmuştur. Yenik düşen yığınlar kendiliğinden silahsızlandırılmışlardır.
Silâh imtiyazı Osmanlının elindedir. Silâhı elinde tutan, ister
istemez Ceza yetkisini de elinde tutar. Ceza verilen yerde, ölüm
cezasından başka türlüsü de olasılaşınca Cezaevi kendiliğinden taslaklaşır.
Gerek İslâm, gerekse
Osmanlı geleneğinde belli başlı Ceza biçimi "kelle uçurmak",
daha doğrusu "iydam"dır. Buna zamanla çalanın "elini kesmek"
gibi ceza çeşitleri de katılır. Bu ne demektir? Herşeyden önce Cezaevi
yok demektir. Ceza, bir yerde çektirilmeyince, suçlunun vücudunda uygulanır.
Bu Barbar geleneği, "yırtıcılık" eğiliminden çok, henüz Devletleşmemiş
bir toplumun tepkisidir. İşkencelerin türlüsünü insanların burunlarından
fitil fitil getiren Cezaevi henüz icat edilmemiş, ya da olağanlaşmamıştır.
Osmanlılığın Devletleşme
prosesinde öyle "dört başı mâmûr" bir oluş pek aranamaz. Nedenine Ayrım
VIII'de değeceğiz. Altıncı Devletleşme ayrımını iki başlık altında özetleyeceğiz:
A. - KAN'ın
Devletleşmesi başlığında: Oğuz Töreli ilkel sosyalist toplumda,
Kamu toprağına dokunmadan önce, silahlı Demokrasiden, nasıl zorla seçime
gidildiği görülecektir.
B. - İlkel HALK
Devleti başlığında: İlkel sosyalist Kan geleneklerinin, nasıl her sosyal
ve politik kuruma damgasını vurduğu görülecektir.
İlkel sosyalist KAN
örgütünün, ansızın içine girdiği Medeniyetin etkisiyle nasıl Devletleştiği:
Oğuz Töresi, Toprak benimsenişi, Sosyal Ayırtlanma, Herkesin Silâhlı Oluşu
ve Seçimle Şeflik gibi konularda izlenecektir.
OĞUZ TÖRESİ
"Saray" deyince,
insanların gözleri önüne hemen Başkent'lerde kat kat surlu, şatolaşmış
dev yapılar gelir. İnsanoğlunun önce Orman'dan, sonra Mağara'dan
çıktığı unutulur. Daha sonraları Çadır'la on binlerce yıl yeryüzünde
sürttüğü anılmaz. Kitapların yazdıkları gibi, Devletlerin, Sarayların gökten
iniverdiğine inanılır.
Osmanlı Türkünde hangi
"Saray"? Türk, bir Ordu-Ulus olarak, sellerin karaları sardığı
gibi memleketlere yayılmıştır. Ordu-Ulus, Korku-Yalan bilmeyen,
eşit ve hür Kankardeşleri örgütü örneğidir. Onun "Saray"ı
değil çadırı bile içindeki "Oğuz gelenek göreneğidir". Yalnız
Türkler mi böyle? İngilizler de, Fransızlar da, Almanlar da öyledir. Kısacası,
Tarihcil Devrimle tarihe girmiş bütün Orta Barbarlar böyledir. Konumuz,
Türkiye'nin Türkleridir.
Oğuz gelenek-görenekleri,
Çobanlık ekonomisinden hız almış bir Savaş örgütünün dinamizmini
taşıyordu. Orada ne Saray, ne Şah vardı. Seçkin İlb (Gaazi-Şövaye) lerin
Komunası herşeye üstündü. Bunu, en basit elkitaplarının satırları
arasında bile bulmamak için insanın Medeniyet yutturmacası Padişah-Saray
masallarıyla beyin yıkamasından beter durumda bulunması gerekir.
Her okur yazarın göz
atabileceği Osmanlı Tarihi sayfalarından, kimsenin tersine gidemeyeceği
olayları seçelim: Orada "Oğuz Töresi"nin başlıca şu üç prensibini
bulmamazlık edemeyiz: 1 - Toplu Tören-Şölen, 2 - Ortak Toprak, 3 - Seçimle
İktidar.
TÖREN - ŞÖLEN
Bütün ilkel komuna
insanları için çalışmak, savaşmaktı. Ortak çalışılır-savaşılırdı.
Ürün: ortak savaşın hem Ortamalı, hem Zaferi idi.
Toplum hep birden Çalışıp - Savaşarak: Ürün - Zafer'e kavuştu mu;
bunun ortakça kutlanıp kotarılması gerekirdi.
Zafer-Ürünü
ortakça Kutlamıya: TÖREN denirdi; ortakça Kotarmıya (yani
zafer ürününden herkesin yararlanmasına): ŞÖLEN denirdi. Onun için
Oğuz Töresi'nin birinci prensibi: Savaş-İş, ikinci prensibi: Tören-Şölen
idi.
Bu olayı, sınıflı
toplumun pısırık ve kalleş Tarih bilimi şu yavan sözle ağzından kaçırmamazlık
edemezdi: "Bu zamanlara (İlk Osmanlı İlbleri çağına) ait bütün
âdet ve merasim Oğuz Töresince icra edilirdi." 1
TOPRAK KİMİN OLUR?
Göçebe (Çoban
ekonomili) toplum için toprak, Marx'ın (Formen'de) pek güzel belirttiği
gibi, üzerinde sürü'lerle yayılıp geçilecek bir otlak'tı.
Ancak, Oğuz oymakları ve boyları Horasân'dan geçip "Rum"
dedikleri Bizans memleketine gelince, Tarım ekonomisi içine ansızın
gömülürce girdiklerini gördüler.
Tarım ekonomisinin
başlıca üretim aracı Toprak'tı. Oğuz Türkü için bu Toprak, elde
kılıç zaptedilmişti. Ne yapılacaktı? Toprakta yapılan Tarım üretimi,
Otlakta güdülen Çobanlık üretiminden çok üstün verimli idi. Bu nimet
tepilemezdi. Ele geçen topraklar çöken medeniyetlerde Derebeğilerin Kişi
Mülkü idi. Oğuz Türkü için benimseme kuralı yalnız Ortak Aile Mülkiyeti
biçiminde vardı.
O zaman kendiliğinden
ele geçmiş Medeniyet toprakları Memleket sayılarak, fetheden İlb-Gaazi'lerin
Ortak Mülkleri olacaktı. Klâsik Tarih bu olayı şöyle formüller:
"Oğuz an'anesine
göre Memleket Hükümdar ailesinin MÜŞTEREK MALI idi."2
Dikkat edelim. Burada
metafizik Tarihçi, sinsi bir kelime oyuncağızı ile sonradan gelişecek
proseyi, döndürüp mutlaklaştırıyor. Toprağın "HÜKÜMDAR AİLESİNİN"
olduğunu söyleyiveriyor. Hangi "Hükümdar"? Oğuz oymaklarından Gün
Han içindeki 4 boydan biri KAYI Boyu idi. Bu göçebe eşit- hür "400
arslan" İlb içinde, çöken Bizans veya Selçuk "Hükümdarı" mı aranıyor?
Klâsik Tarih, böyle
gülünç deyimlere düşer. Sanki küçücük Kayı Komunası Orta Asya'dan
bir Çin Fağfuru kılığında "Hükümdar"lar mı Anadolu'ya ılgar etmişti?
Oysa, aynı Klâsik Tarih, şu veya bu sayfalarında, dağınık ve ölü söz kalabalığı
arasında boğulmuş olaylardan kimisine dokundukça, ilk Osmanoğullarında
ne "Hükümdar"ın, ne taslağının bulunmadığını ağzından kaçırıverir.
KAN,
KAM, KAMU: ORTAK MÜLKİYETİ, SEÇİMLE İKTİDAR
Her Tarihöncesi
ilkel sosyalist Komuna gibi, Kayı adlı Oğuz Boyu'nun
da, barışta Kam (yahut Şaman) adlı bir kutsal lideri, savaşta da
Han adlı (Kan örgütü sözcüğünden gelme) bir savaşçıl şefi
vardı.
Kam da, Han
da iliklerine dek eşit-yiğit'lerin seçtikleri DEMOKRATİK BAŞ'lardan
başka bir şey değillerdi. Onları "Hükümdar" yerine koymak, Cumhurbaşkanı'nı
Padişah saymaktan bin kez daha sersemce bir yalan uydurmaktır. İlk
KAYI Boyu'nda henüz "Hükümdar" yoktur ki, onun Ailesinin "Ortak
Malı" bulunsun. Ortada, en tutarlı Medeniyet ailesi'nden bin
kez daha kaynaşık bir tek parça, yekvücut aile demek olan KAN örgütü
vardır. Toprak ta, ister istemez, fethedilince Kam ve Kan Ailesinin, yâni
"Kam"dan gelen Kamunun "Müşterek Mülkiyeti" olur.
Her "Askercil Demokrasi"de
olduğu gibi, Oğuz Töreli Kayı Boyunda da, gerek sivil gerek askercil şefler,
analarının karnında iken "Şef" değillerdi. Doğar, büyür, çalışır,
savaşırlardı. Gösterdikleri kavrayış, beceri, yiğitlik, başarı ölçüsünde
güven kazanırlardı. Kazanılan güvene göre Başa geçirilir, yâni seçimle
seçilirlerdi.
Bunu, pek anlamadan,
Klâsik Tarih te olayları saklayamamak zoru ile ağzından kaçırır durur.
İlk Oğuz Töresi'nce İktidar'ın, anadan doğma "Hükümdar" kuklalarına
değil, kılıcı hakkına iktidarı Hak eden'lere verildiğini, kendi
deyimi ile "EN LAYIK OLANA"3
bağışlandığını itiraf zorunda kalır.
İLKEL
KOMUNAYA MEDENİYETİN ETKİSİ: FARKLILAŞTIRMA - AYIRTLANMA
Bu sonucu hangi
olaylar haykırır? Üzerinde azıcık durmaya değer.
Bir yol Osmanlılığın
kurucusu olan Osman Gaazi kimdi? Tarihte (Sosyal Sınıflı Medeniyetçe
Yazılı Tarihte) ilk boy gösterdiği gün Osman Gaazi bir "Hükümdar"
olmaktan çok uzaktı. Birçokları arasında, kısmetine "UÇ" (yâni Serhad,
Antika Devlet sınırlarının oynak savaş çizileri üstünde Uç) düşmüş bir
İlb'di. Klâsik Tarih te, Osman Gaazi için "İlhanlı UÇ Beyi idi"4
der.
Burada da gene "Bey"
deyimi ile, sanki sülâleden iktidar yetkisini miras almış bir döl imtiyazlısı
ortaya çıkarılmak istenir. İlk Osman Gaazi için böyle bir şey yoktur. Osman
Gaazi, Ertuğrul Gaazi'nin oğlu idi. Sonradan uydurma Medeniyet "şecere"lerine
inanılırsa, Ertuğrul Gaazi'nin de atadan bir Boy askercil şefi olduğu
söylenebilir.
Bu olay aynen öyle
ise, şu anlama gelir: Orta Asya'nın Kam'lı toplumu, çöken İslâm
Medeniyetinin sınıflı sosyal ve kültürel ilişkileri içine dalalı, hayli
değişip gelişmiştir. İlk zamanlar, mutlak demokratik seçimle başa geçirilen
Askercil Şefler, yavaş yavaş, biti kanlandıkça, kendi dölüne kimi ayrıcalıklar
sağlamıştır. Medeniyetin bu AYIRTLAYICI (farklılaştırıcı) ve YADLAŞTIRICI
(insanı insana karşı koyucu) etkileri, Kayı Boyu'nun da içine işlemeye
başlamıştır. [Bkz. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, 27 Mayıs ve Yön
Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi, Ant Yay. s. 55-57 vd. - y.n.]
Yani, ilk temiz eşit
Kandaş Oğuz Töreli Türkler içinde bozulma başlamıştır. Nedeni: bütün
"fazilet ve rezilet"leriyle bir bataklık gibi Barbarları yavaş yavaş
yutan sosyal sınıflı Medeniyet etkileri ve tepkilerinde toplanır.
O kaçınılmaz Medeniyet-Barbarlık
etki-tepkileri ortamında bile, ilk Osmanlılığın ne denli İlkel Sosyalist
Oğuz Töresi damgalarını taşıdığı, en kaba Tarih kitaplarında iyice
örtbas edilebilmekten uzak kalmıştır. Bunu, önyargı dışında, Klâsik Tarih
metinlerinde kısaca izleyelim.
"ŞAH" ve "PADİŞAH" TERMLERİ
Osmanlılığın kurucusu
Osman Gaazi: Türkiye'nin birinci "Hükümdarı" (Padişahı) sayılır.
Bu "Padişah" hangi iktidara, nasıl geldi?
"Padişah" sözcüğü
bile anlamca ilginçtir. Ne demeye geldiği bütün Osmanlı Tarihleri ve Lûgatları
tarafından bir türlü aydınlatılamamış bırakılır.
"Şah" bugün
de bilindiği gibi, Pers hükümdarlarına verilen sıfattır. Oğuz Türkleri
ilk medeniyetle olan "ateş vaftizini" Horâsan'da yediler. Horâsan,
İslâm Medeniyeti'nin iyice işleyip en keskin çelişkiler yarattığı Acem
Medeniyeti'ne Uç'tur. Kayı Boyu da Horâsan ve Acemistan'dan
geçerek Rum'a geldi. Neden öteki Acem, hatta Selçuk
Türk hükümdarları gibi düpedüz "ŞAH" sıfatını almadılar? Neden "Padişah"
oldular?
Bu düşündürücü bir
olayın term'i değil midir?
Kayı Boyu,
bildiğimiz gibi, Anadolu`ya Selçuk saltanatının son günlerinde geldi.
Selçuk Hükümdarları, Acem kültür ve medeniyetinin etkisi altında kendilerini
"ŞAH" saymışlardı. Onların üzerlerine gelen İlhanlılar da,
içlerinden Hükümdarlık düzeyine çıkanlara "Şah" dediler. Demek Türk
Selçuklular da, Tatar İlhanlılar da Hükümdarlaştıkça "Şah"
gibi tutunmuş bir saltanat sıfatını benimsemekten geri kalmadılar.
Bir Türk boyu olan
Kayı'lı Osmangiller, Toplum içinde Hükümdar durumuna girdikleri zaman,
niçin kendilerine "Şah" demediler de "Padişah" dediler? Ve
bu "Padişah" sözcüğü neden Osmanlı kültürü ve Türkçe dili için sonuna
dek anlamı (tam Freud komplekslerindeki "püskürtüm" - refoulment-
olayı ile) "sansür" edilmişçe açıklığa kavuşturulmadı?
Burada dil bilginliği
konu değildir. Tarihcil ve Sosyal bir gelişim ilginçtir: Osmanoğulları,
yalnız ilk günlerde değil, hatta Birinci Osmanlı Devleti sayılması
gereken ilk 100-150 yıllık Osmanlılığı sırasında, kendilerini Selçuk
Şahlığının emprisesinden, hegemonyasından ruhça olsun kurtaramadılar.
"Bir İlhanlı Uç
Beyi" idiler. Şah Alâeddin'lerin gönderdikleri Davul ile Sancak
altında derlenip savaştılar. En başarılı günlerinde bile, Selçuk Şahlığının
geniş kültür erleri (Bilginleri, Örgütleri: Bektaşilik, Ahilik tarikatları)
gücüne dayanarak derleyici, söz yerinde ise Devletleştirici
oldular. Alçakgönüllü Göçebe Kayı Türkü; kendisine Uç Beyliği veren "Şah"ların
"Şah"lıklarını ellerinden almayı akıllarından geçirmediler.
"Şahlık" bir
iktidar ve Devlet olarak yıkıldıktan sonra bile, Osmanlı Türkü, eski "Şah"larının
ruhları önünde onlara bağlılığını ve saygısını unutmadı. Onun için "Şah"
sıfatını takınmak, Osmanlı Türküne her zaman ağır geldi. Bunu olayların
gidişi açıklıyor.
OSMAN: "SANCAK
BEYİ" : "ŞAH" KULU
Sonraki Osmanlı Tarihçileri,
Osmanlı Padişahları için "Secere" gibi "Cülûs"lar da (Tahta
çıkışlarda) kotarmaya çalıştılar. Olaylar ise epey başka tür ve tarihler
belirtir. Osman'ın babası Ertuğrul Gaazi G. 610 (D. 1233) yılı "Karaca
dağ"ı Selçuk Şahlarının ataması ile "Yurd" aldı. "50 yıldan
beri Mülûk'ü Şelâçeke (Selçuk Şahları) nâmına Rum'larla muharebe
eder idi."5
Ertuğrul, Osmanlı
Tarihçilerine göre 680 (D. 1281) yılı, Hammer'e göre 687 (D. 1288) yılı
öldü. Yani doğumu değil, ölümü bile bilinmiyor. Tarih dışı.
Osman Gaazi, Osmanlı
Tarihçilerine göre Ertuğrul öldükten sonra, Kulece kalesini ele geçirir,
İnegöl ve Karahisar Tekfurlarını Dumaniç'te bozar Karahisarı alır.6
Hammer'e göre Ertuğrul'un ölümünden birkaç gün önce Rum'dan Karacahisar'ı
alır. Bu oynak tarihler, Göçebe Kan (Han) örgütünün yazılı medeniyet
Devleti olmadan Fütuhat yaptığını göstermek için anıldı.
Ortada "Hükümdar"
olmak şöyle dursun, Osman Gaazi henüz babadan oğula mirasla "Bey"
bile değildir. Ancak Karacahisar alınınca, "Şah" kendisine: "Tuğ"
(külahına takacak bir tüy), "Alem" (Sancak) ve "Tabel" (Davul)
gönderdi. Sonraki Osmanlı Devletinin durumunu gözönünde tutarsak, Osman
Gaazi,1289 (G. 688) yılları basit bir "Sancak Beyi"nden öte değildir.
Sancak Beyleri, sonraki Padişahların nasıl "kulu" sayılıyorlardı
ise, tıpkı öyle Osman Gaazi de "Şah"ın (asıl hükümdarın) "Kulu"
(Vasali) idi.
HERKES SİLÂHLI: SEÇİLEN
BAŞ
Osman Gaazi nasıl
başa geçti? Ertuğrul'un oğlu olduğu için değil, kendi "Boy"
halkınca seçildiği için Baş oldu.
Neden?
Çünkü, Göçebe Kan
yasası (Oğuz geleneği) başlıca iki karakter taşıyordu:
1- HERKES SİLÂHLIYDI.
İlk Osmangil'de henüz, birkaç kişinin gizli, açık tekeline geçmiş silâhlar
ve cezaevleri ile Toplum yapısından ayrı ve üstün duran "Devlet"
doğmamıştı. "Herkes silâhlıydı" sözünün anlamı budur. Bu gerçekliği
Klâsik Tarih şu sözüyle belirtir:
"Beyliğe dahil
aşiretlerin bütün eli silâh tutanları esasen askerdir."7
Böyle bir toplum içinde
kim kime, kişi olarak kendi imtiyazlı otoritesini zorla kabul ettirebilir?
Hiç kimse. Çünkü herkesin, ötekiler kadar eşit kandaşlık hakkı gibi,
bu hakkı savunacak keskin silâhı da elinde idi.
Böyle bir toplumun
başına nasıl geçilebilirdi? Ancak eşit Kandaşların hür oyuna dayanan seçimle...
2- SEÇİMLE BAŞA
GEÇİLİRDİ. Herkesin eşit haklı ve silâhlı bulunduğu bir toplumda, "sivrilmek"
yalnız, o işi herkesten iyi yapabileceğini ispatlamakla olurdu. Klâsik
Tarih, o ne dediğini bilmez uykuda-gezer görüşü ile, bu gerçekliği de Oğuz
Töresi adına ağzından şöyle kaçırır:
"Devletin başına,
daima bu işe en layık olan getirilirdi."8
Bu "ağız",
sanki gökten inmiş mutlak ve Tanrı gibi en ilk bir "Devlet"
varmış gibi konuşuyor. Tekrara hacet var mı? Herkes silâhlı demek,
herkesi silâhsızlaştırmış ve bütün silâh ve ceza gücünü
tekelinde tutan örgüt olarak "Devlet" ortada yok demektir. Olsa,
kimseye sormaz: silâh ve ceza gücü ile istediğini kendi başına geçirir,
"Devlet Başı" yapabilirdi. Ağzını açanı silâhıyla cezalandırırdı.
Bunu yapmadığına ve
yapamadığına göre, demek ilk Türk Kayı Boyu'nda onu yapabilecek
bir örgüt, yâni Devlet henüz yoktu. Sonra kurulmayacak mıydı? Kurulacaktı.
Hatta ilk defa amcası Dündar'ı bir okla yere seren Osman Gaazi, "bu
işe en layık" görülecekti. Başa geçtikten sonra bir daha aşağı inmemenin
yolunu bulacaktı. O yüzden Osmanlı Devleti'nin kurucusu olacaktı.
OSMAN'IN
SEÇİLMESİ - DEVLET KURUCULUĞU
Ne var ki, Tuğ-Alem-Tabel
aldığı gün Osman Gaazi, kendi Kayı Boyu içinde ne bir Devlet kurmuştur,
ne de Hükümdar olmuştur. Ve eşit Kandaş yiğitleri olan Kayı
Türkleri, hiçbir zaman, içlerinden birinin ayrıcalı Devlet kurup
başında irsle Hükümdar kesilmesine kolay kolay katlanamamışlardır.
Ortalıkta "Rum" kalelerini
Feth'etmek bu Türk İlblerinin gücü ile olur. Fethe girişecek Savaş
düzeni ve Komuta birliği de ancak o eşit Gaazilerin oyları ile
kurulabilirdi. İçlerinde "bu işe en lâyık" olanı seçmek onların
bileceği iştir. Nitekim Osman İlb'in Kayı Boyu'na Baş edilmesi,
öteki eşit yiğitlerin oyları ve seçimleriyle gerçekleşti.
Bu olayı Klâsik Tarih,
Ertuğrul'un "ölümü" denilen olay dolayısı ile şöyle anlatır: "Ona
(Ertuğrul'a) tâbi aşiretin bâzısı oğlu Osman Beyi, bâzısı da kardeşi
Dündar Beyi başa geçirmek istediler. Nihayet kendi aşiretinin ısrarı ile
Osman Bey Reis seçildi."9
Buna, modern Toplumda
"seçim" denir. Klâsik Tarihçiler, Sosyal Tarih disiplini ve Sosyoloji
bilgisi ile başlarını hoş etmedikleri için, olayları yampırılaştırdıklarını
fark etmeksizin, ağızlarına geleni söylerler, ve hep Medeniyet sözcüklerini
ve termlerini kullanarak Tarih öncesi üzerine yargı yürütürler. Yukarıki
sözde "Bey" gibi "Aşiret" sözcüğü de gelişi güzeldir. İlk
Osmanlılar "Aşiret" değil, onun üçüncül bölümü sayılan "Boy"
(Kayı Boy'u) idiler. Aşiret, ancak bütün Boy'ları ve Oymak'ları
içine alan Oğuz'ların topu birdendi.
Klâsik Tarihin ("Patavatsızlık"
denilip geçilecek o gibi "Bilgisiz yiğitlik" -cür'et'i câhilane- davranışları
bir yana bırakılırsa), dedikleri apaçıktır. Kayı Boyu'luların, Medeniyet
sürüleri içine girer girmez, önce "Şah" emrinde "Kul-Bey"lik,
sonra Şahları taklit ederek "Devlet" kurmaktan kurtulamadıkları
besbellidir.
İlkel Sosyalist Kan
örgütünün Türk ve İslâm toplumlarındaki bütün kurumlar üzerine yaptığı
etkiler: Tören, Şölen, Cuma, Cami, At Sırtında, Açık Çadırda, Kır Evinde,
Köylü Devleti ve Kamu Yapıları gibi konularda izlenecektir.
TÜRK KOMÜNYONU:
TÖREN - ŞÖLEN
Sarayın sosyal anlamı
ve görevi bilinince, Osmanlı Toplumu'nda sarayın ne zaman, nasıl
doğacağı ve büyüyeceği de kolay anlaşılır. Saray: "Sınıflar Savaşının
Anıtkabiri" olunca, Osmanlılıkta Saray: Halktan kopma kertesine
bağlı kalır. Osmanoğulları Halk için, Halkla birlikte yaşadıkları
sürece ne Saray ihtiyacı duymuşlar, ne Padişah korkuluğu
olmaya aşırı önem vermişlerdir.
İlk Osmanlılar, "Askercil
Demokrasi"nin elverdiği ölçüde, her zaman Halkla birlikte ve Halk için
"Fiysebiylillah" (Tanrı uğruna) savaşan ilkel Komuna yiğitleri idiler.
Bu kutsal bildikleri görevlerini yerine getirdikleri, her tutumlarında
göze çarpıyordu. Halktan bir korkuları yoktu ki, Saray adlı süslü Dünya
Mezarına sığınıp saklansınlar. Halkla senli benli, "hâl hamur" idiler.
Bunu başlıca iki sosyal
davranışlarında açıklıyorlardı: 1- Tören- Şölen'lerinde, 2- Müslümanlık'larında.
TÖREN-ŞÖLEN.
- Kayı Boy'lu Osmanoğulları için her Kişi olayı bir Toplum
hadisesiyle değerlendirilirdi. Medeniyette hep bir KİŞİ olayı sayılan Evlenme,
Doğum, Sünnet gibi işlemler, hemen TOPLUM'ca bir Tören-Şölen
vesiylesi olurdu. Her zaman, hâlâ böyle değil mi? Evet. Ama, oradan kalma.
Ve:
"Bu devirlerde,
eski Türk ananelerine daha uygun bir şekilde icra olunur, ekseriya bütün
Beylerin iştirâki ile günlerce süren ziyafetlerle sona ererdi. Bu ziyafetlerde
Asker ve Halk için ayrı sofralar kurularak onlar da ağırlanırdı."10
Yâni, biri Hilton
Oteli'nde "kem gözden ırak", "Hür Basın" reklâmlı "Büyük Adamlar"ın gizli
Tarikatı; ötekisi, mahalle izbesinde, Sulukule yaygarası değil. Yalnız
"ilgililerin bilgisi" içinde değil; Beyi, Kulu, Askeri, Sivili herkese
açık. Ortak sofrada ortak Şölen.
MÜSLÜMAN KOMÜNYONU:
NAMAZ - ORUÇ
MÜSLÜMANLIK.
- Aslında, Hülefây'i Râşidîyn'in sonuna dek olduğu gibi, Toplumcul,
Kutsal Tören ve Şölenlerle bütün Müslümanların kardeşleşmesi idi:
"İnne m'el müslimûne Ihve" (Hiç kuşku yok ki müslümanlar kardeştirler).
Bu kardeşleşme, her günün beş vaktinde, madde ve ruh kirlerinden arınılarak
uygulanan NAMAZ biçiminde en somut karakterini kazanıyordu.
Namaz nedir?
Osmanlı deyimi ile "Şah"ın (Devlet Başkanının) da, "Kedâ"nın
(Dilencinin) de, "Efendi"nin de, "Köle"nin de, en ön safta,
yan yana, eşitçe yer alıp kutsal törende bir hizaya gelmesidir. Halkın
niçin bugün de, hâlâ Namaza o denli önem verdiği bir bulmaca-bilmece değildir.
Halk namazda, İlkel Komuna Kankardeşliğinin, biçimce olsun insanlar
arasında yürürlükte kalmasını ister.
Namaz, Arap Tarihöncesi
Toplumunun Töreni'dir. Şölen'i yok mu? O da Oruç biçiminde
diyalektikleşir. Oruç: bir açıdan aç kalmaksa, öbür açıdan İFTAR
ve SAHUR yemekleriyle bir özenli karın doyurmaktır. Oruçta Şölen:
iki zıt yönlüdür. Prensip, yemek çevresinde bütün Müslümanların
bir Askercil Demokrasi demir disiplinine uyarak hep birden (Şah-Gedâ,
Efendi-Köle) gündüz aç ve susuz kalıp, gece İftar-Sahur şölenine katılmasıdır.
Arap'la Türk'ün ilk
Toplum yapısı, Namaz-Oruç Tören-Şöleninde de tıpatıp uygun düşmüştür. Ve
Osmanlı toplumu, o İlkel Komünizm gelenek - göreneğinin kılına dokundurmamaya
sonuna dek önem vermiştir. Padişahlar da o disiplini kolay kolay bükememişlerdir.
"Oruç" belki Sarayın duvarları içinde saklanabilirdi. Namaz:
herkesin önünde, herkesle, "Cemaatla" kılınan bir Törendi. Namaza
yan çizen kolayca göze batardı.
Onun için Osmanlılıkta
Namaz, hiç değilse Birinci Osmanlı Devleti boyunca Padişahların
bir çeşit Demokratik Kontrolu'nu sağladı. Susan halkın düşünen beyni
ve konuşan dili olan Bilginler, Padişahın her alandaki davranışları gibi,
Namaz'ına da ağır eleştirilerle karıştılar. Bunu Klâsik Tarih şöyle anlatır:
"Fâtih devrine
kadar Osmanlı Hükümdarları tam mânâsile birer diktatör değillerdi."11
CÂMİ - CUMÂ - MESCİT
Diktatör'ün karşıtı
Demokrat değil midir? İlkel Sosyalizm armağanı olan ilk Osmanlı
demokrasisi Namaz biçiminde organize edilmişti. Ve bu Namaz, sonradan
soysuzlaştırıldığı gibi, bir ezbere yatıp kalkma değildi. Herkesin, bu
arada Devlet Başkanı ile Halkın birbirlerini karşılıklı olarak yoklaması
idi. Namazın asıl kutsal anlamı bu idi.
Halk "Câmi"
("Toplayıcı") içinde toplanırdı. Günün "Beş Vakit"i dışında, ayrıca
haftanın bir günü de bütün Müslümanların özellikle "Toplantıya gelme"
günü olan "Cum'â" (Türkçesi "TOPLANIM" günü) vardı. Ona herkes gibi
Padişah ta katılmak zorunda idi. Çünkü, o haftalık Tatil günü her Müslüman
Toplantıya (Cumâ Namazına) katılma olanağını bulabilirdi ve bulmalıydı.
Cuma namazının özellikle
"CEMAAT = KOMMÜNİTE" halinde kılınması: Devlet Başkanının bizzat Müslümanlara
o hafta içinde geçenler üzerinde hesap vermesi yüzündendi. Okunan
"HUTBE", sonradan çevrildiği biçimde Arapça bir tekerleme övgü değildi.
Devlet Başkanının, halk eleştirisi önünde hesap vermesi idi.
"Cumâ Namazında
Bey de bulunur ve o gün de Tebâsı ile temas edip dertlerini dinlerdi."12
Hele bir padişah bu
görevini savsaklasın, göreceği vardı:
"Fâtih devrine
kadar Padişahlar Halkla birlikte beş vakit namaz kılarlardı. Beyazit bu
usulü terkettiğinden, Emîr Buhârî'nin tenkidine uğramış, bunun üzerine
Bursa'da Saray'ın civarında bir Mescit yaparak buraya muntazaman devama
başlamıştı."13
Böylece, "Câmi"
toplayıcı demekken, ve en geniş toplantı için büyük Câmiler dururken, şuraya
buraya küçücük Mescitler yaptırmanın, "Hayır" perdesi altında, Kodamanların
Halktan kaçamakları olduğu seziliyor.
AT SIRTINDA: SARAY
- DEVLET
Günde "beş övün"
(Sabah - Öğle - İkindi - Akşam - Yatsı) saatlerinde, bütün Müslümanlarla,
sınıf, zenginlik, rütbe ayırdı bilmeksizin bir hizada boy göstermek; haftada
en az bir gün, kutsal tatil yapılarak Cumâ Namazında dertleşip hesaplaşmak...
ve bunları hiç şakası yok, doğrudan doğruya Allah önünde yapmak...
hangi Sosyal Sınıflı Toplum vurguncusunun göze alabileceği bir Demokrasi'dir?
İlkel komüna Tanrısı,
bu kerte işleri sağlama bağlamıştı. Böyle bir: Kontrol (denet),
Kritik (eleştiri), Otokritik (özeleştiri) altında, Osmanoğulları
ne yapabilirlerdi? Herhalde, ilk işleri Saray kurmak olamazdı, ve
olamadı.
Ne var ki, Çoban
İlb Osman'ın ve ilk Osmanoğullarının da öyle bir kaygıları hiç yoktu.
Gaaziler, at üstünde Din uğruna Dünyaya dirlik getirme
ülküsünden başka inanç tanımıyorlardı. Ya Devlet mi? Devlet: sosyal
sınıflara parçalanmış bir Toplumun Dirliği idi. İlk Osmanoğlu'nun
kendi "Toplumu": Kayı Boy'u içinde henüz Sosyal Sınıf yoktu ki,
içten bir Devlet fırlasın.
Osmanlının ele geçirip
kotardığı yerler elbet, en azgın Derebeği (Tekfur soysuzlaşmasıyla Medeniyet
sınıflarına) bölünüktü. Devlet: onlar için gerekti. Onların güdümü için
ise, Attan inip Saraya çıkmaya Gaaziler gerek görmezlerdi.
Zâten, Göçebe İlb'in
ömrü nerede geçiyordu? Seferden sefere (Savaştan Savaşa) koştuğu AT üstünde.
Mâdem ki ömür at üstünde geçiyordu; Devletinde işi ne idi? Devlet
te AT üstünde olurdu. Ve bu gerçekliği Klasik Tarih te biliyordu:
"Maamâfih, ekseriyyâ
(bununla birlikte çoğu zaman) Seferde veya Hareket halinde bulunan Beyler,
eski Türk âdetince at sırtında toplantılar yaparlar ve sadece şifahî (ağızdan,
sözle) kararlar verirlerdi."14
Onun için ilk Osmanlı
topluluğunda, Medeniyet sürülerini gütmek gereğinden kaynak almış, "Devlet"
adı verilecek bir Devlet veya "Saray" adı verilecek bir Saray var
idiyse, AT-SIRTINDA DEVLET ve AT-SIRTINDA SARAY idi. Göçebe İlb'in Devleti
de, Sarayı da ATI idi. Ve bu nedenle AT, Türklerde (onlardan önce bütün
Tarihöncesi Barbarlarda ve Araplar'da) Devletten ve Saraydan çok saygı
ve sevgi görürdü.
AÇIK ÇADIR
- "ESRARLI" SARAY DEVLETLERİ
Gaaziler attan hiç
inmezler miydi? Eh, ölmezlerse, ara sıra inerlerdi. O zaman Devletleri
de, Sarayları da ne olurdu? ÇADIR!.. Şimdi "Esmer Vatandaşlar" bile, şehire
bulaştıkça, o güzelim havadar, esenli çadırlarını bırakıp "Gecekondu"
izbelerinin miyasmalı verem batağına gömülüyorlar. Osmanlı Padişahları,
uzun süre Çadır'a ihanet etmeye katlanmadılar.
"Osmanoğulları,
Söğüt bölgesine yerleşmeden evelki Göçebe devirlerinde, Beyle birlikte
Aşiretin ileri gelenleri, açık havada Bey çadırının önünde toplanıp bütün
işleri kararlaştırırlardı."15
Başka Saray, Sarayda
Devlet aramaya niçin kalkışılsındı? "Müslüman Dini Aşikâre" idi.
Kim kimden neyi saklayacaktı? Kayı Boy'u içinde haklar ve görevler Kankardeşliği
temeline dayanıyordu. Hiçbir İlb'in çıkarı, ötekisininkinden ne aşırı,
ne eksikti. "Beğ" ise, o Türkçe "BEĞENMEK"ten geliyordu: Kandaşlar
kendisini beğendikleri için, içlerinde en becerilisi Beğ
oluyordu.
Alt yanı her İlb kendince
Beğ idi. Beylik bir imtiyaz, ayrıcalık değil: verilen yetki, yüklenilen
sorumluluktu. Her İlb, nasıl kendisi ve kendi ocağı, ailesi kadar,
kendi Boy'unu da düşünüyorsa, Bey de öyle kendi ailesi kadar, belki de
nâmus belâsı, kendi ocağından çok tüm Boy'u düşünmek zorunda idi. Bu da,
adı üstünde kolaylık, havyarkesicilik, kaltabanlık değil: zorluk, fedakarlık,
yiğitlik işiydi.
Geri kalan her iş
orta malı idi. Ortada çözülecek düğüm açık konulurdu. "Devlet esrarı"
denilen şey, ancak Tefeci-Bezirgan vurgunculuğunun, Derebeği soygunu ve
baskısı ile Toplumu işkenceli bir mahşer yerine çevirdiği gün, alınıp satılan
bir matah haline gelirdi. O zaman, bir takım "Medeni" haydutlar, Kırkarâmilere
yataklık eden Mağara - Mezar - Saray kumkuması içine çekilip, halkı kazıklayacaklardı.
KİŞİ SARAYI YERİNE
KAMU YAPISI
Göçebe Osmanlı, yerleşince
Saray kurmadı mı? Saray, toplum içinde bir tek kişi için: başka herkesinkinden
muazzam yapı kurmaksa, ilk Osmanlı Türkü için böyle bir ayrıcalık yoktur.
Klâsik Tarih, sanki Padişahın Sarayda oturmaması namusa dokunurmuş gibi,
o gerçekliği kuşkulu deyimlerle sezdirir. O da ancak İkinci "Padişah" için.
" Orhan Beyin,
Bursa'nın iç kalesinde bir Sarayı olduğu mâlûmdur. Lâkin, bunun Türklerden
mi kaldığı, yoksa Rumlar tarafından mı yapıldığı belli değildir."16
Evliya Çelebi çağına
dek Bursa'da başka bir Osmanlı "Saray"ı görülmez. Besbelli, Kale
içindeki Saray, eski Bizans Tekfurundan kalmadır. Anlaşılan Orhan Gaazi,
boş duracağına, ele geçen Kale Sarayına ilk adımını atan Osmanlı İlb'idir.
Medeniyet, eline esir düştüğü Tarihöncesi Toplumu böyle etkilemeye başlar
yahut zehirler.
Osmanlı niçin "saraysız"
kalmıştır? Bir yol alıştığı çadırdan kolay ayrılamadığı ortadadır. Ama
asıl neden: eşit Gaaziler arasında kişi olarak sivrilmenin pek güç olduğudur.
Medeniyette egemen sınıf eğilimi ve eğitimi bir insanın kişi olarak
sivrilmemesini ayıp saydırabilmiştir. İlkel sosyalist ahlâk için, kişi
olarak sivrilmekten büyük, ayıp, hatta günah olamaz.
Osmanoğulları ilk
yüzyıllar boyu Saray kurmayı hem kullara, hem Allaha karşı işlenmiş ayıp-günah
saymıştır. Osmanlı, yapı düşmanı değildir. Yeter ki yapılacaklar, kişi
sivriltmeye değil, kamu yararına olsun. Bunu, Bursa'nın, ve ondan
sonra ele geçecek bütün toprakların her yerinde sayısız örnekleriyle buluruz.
Bursa'da Osmanoğlu
3 hamam ile 600 dükkân yaptırmıştır. Ancak bu dükkânlar bile "Dar yerde
yapıldığından bahçesi" bulunmayan yapılardır.
Kamu yararlığının
en seçkin tipleri İnanç ve Ülkü alanlarında bulunur. Orhan
Bey'in içinden gelerek ilk yaptırdığı "Ev", Tanrı evi: İğri Hoca'nın
Mescididir. Osmanlıda ilk kurulan "Zaviye" (Köşe: Tarikat yapısı)
Şeyh Üdebâli'nin kardeşi Ahî Şemsettin'in oğlu Ahi (Kardeş) Hasan'ın
"Köşesi"dir. Ahi Hasan, Osman Gaazî'nin Üdebâlice cihangirliğe
yorulmuş ünlü Rüya'sına karışmış bulunan Mal Hatun'un yeğenidir.
Ne var ki, Hasan,
Padişah karısının yeğeni olduğu için değil, AHİ (KARDEŞ) örgütten geldiği
için, kendisine, Padişahların henüz hakedemedikleri bir özel yapı kurulmuştur.
Bu Zaviye de gene Allahın gölgesinde, "Mescide bitişik" olarak yapılmıştır.
Kişi evi (Saray)
yerine Kamu yapıları (Câmiler, Medreseler, Yollar, Köprüler, Kervansaraylar,
Kaleler, Hamamlar ve ilh.) yaptırılması, Osmanlılığın Derebeğileşme çağına
dek sürecektir. Bu eğilimin en canlı örnekleri, "Külliye"lerdir.
Külliye'nin: ortasında Câmi (İNANÇ EVİ), onun çevresinde Medrese
(BİLİM EVİ) onun çevresinde Çarşı (İŞ EVİ) kurulmuştur. Böylece
bütün insancıl ihtiyaçlar: (Ekonomi + Üstyapı) tümlüğü içinde maddeleşip
sentezleşmiş bulunur.
KIR EVİ - KÖYLÜ DEVLETİ
Saraysız devlet nasıl
yürütülmüştür? Herkes gibi Padişahın da oturduğu kendi "yükselmemiş" evinden...
"1324 yılında Bursa'nın
fethine ve Osmanlı Beğliğinin merkezi ittihaz edilmesine kadar, Osmanoğullarının
Sarayları mevcut değildi. Bey, diğer Ümerâ gibi, kendi ailesi halkı ile
birlikte bir evde oturur... Alelekser (çoğu) bir Kâtip, birkaç Çavuş ve
Haberci ve bir kısım Muhafızdan ibaret yerdi. Yazın ise, ekseriya Bey evinin
karşısındaki ulu çınarların serin gölgelikleri toplantı yeri olurdu."17
Burada bir "Devlet"
var mı? Var. Kime karşı? Açıkça: Dışarıya - Yabancılara karşı. Medeniyetin
köleliğe yatkın sürüleri güdülecek. Dört yan Bizans keferesi dolu. O gibilere
karşı birkaç muhafız Toplumun bütün ocaklarına gerekli olayları duyuracak
birkaç haberci. Ve Gaaziler, "yazı" bilinmeyen bir Toplumdan geldikleri
için, bir tek te Kâtip...
Cihangirliği, gökleri
tutmuş ulu çınar gibi gönlünde yaşatan Osmanlılığın, bütün Devlet'i bu
oldu. Ve bu gidiş, Bizans'ın ele geçtiği güne dek ana çizgilerinde değişmedi.
Saray yok, Kır evi vardı. Devlet, her şeysiyle Köylü Devleti
kaldı.
Osmanlı Ordusunun, Osmanlı Toplumu içinde, ayrı bir örgüt biçiminde gelişmesi başlıca iki konaktan geçer. Birinci konakta Ordu, doğrudan doğruya Türk [Ordulaşma ayrımında giriş paragrafı yukarıdaki şekliyle yarıda kalmış, tamamlanmamıştır. (y.n.)]
Taze (sosyal sınıflar
savaşı ile yıpranmamış) Türk insan güçleri, yalnız Ordu oluşları
ile yenmediler. Önlerinde, öteden beri yenik ve yıpranmış bir Antika Medeniyetler
gövdesi yatıyordu. Hristiyan olsun, Müslüman olsun, Anadolu'daki bütün
Medeniyet gövdeleri, sanki kendilerini temizleyecek olan Göçebeleri her
davranışları ile çağırıyorlardı.
HRİSTİYAN
MEDENİYETİNİN ÇAĞRISI
Hristiyan Bizans:
"gel beni ye" diyordu. O zamana dek sınır boyu hisarlarını aylıklı asker
besleyen Bizans komutanları bekliyordu. Bunlar ele geçirecekleri Ganiymet'ler
kendilerinin olmak şartiyle, ayrıca birçok Toprak ve Para
alarak Bizans'ı korumaya alışmışlardı. Pahimaros'un anlattığına göre:
"Gün olup ta Mişel
Paleolog Konstantiniyyeyi (İstanbulu) Frenklerden aldıktan sonra Hadenos'un
hâince ihtarları üzerine Kumandanlara ödenek olan akçayı kestikten başka,
onları had aşırı vergilere uydurmak istedi. Bu garip ücretli askerler,
muhafazalarına tevdi olunan hisarları korumaktan vaz geçtiler."1
Toplum politikasının
bu çöküntüsünü, sanki "Doğa" (Tabiat) ta temizlemeye koştu. Bütün
feodal Şatoları gibi, Bizans Hisarlarını da Sakarya suları çevreleyip koruyordu.
O sıra, İslâmların belki de Tanrı çağrısı gibi karşıladıkları bir ırmak
oyunu oldu:
"Hisarların haylisine
tabii bir hendek olarak hizmet etmekte olan Sakarya, birdenbire akıntısını
değiştirdiğinden, istihkâmın şöylece emniyette bulunmasından yoksun kalan
muhafızlar onları terkettiler. Irmak doğal yatağına döndü, ama, o bölgeyi
bir ay su altında bıraktıktan sonra, öylesine de salsal (lahk) getirdi
ki, suyun derinligi pek az kalarak artık geçit yerinde geçmeye hiçbir engel
bulunmuyordu."2
Bu durum, Osmanlı
fütuhatına Bizans kapılarını kendiliğinden açıyordu.
MÜSLÜMAN MEDENİYETİN
ÇAĞRISI
Müslüman Anadolu:
"Gel beni kurtar" diyordu. Tam Osmanoğulları Bizans sınır boyuna yerleştikleri
günlerdi. Gaazân Mahmut (G. 694 D. 1294) öldüğü zaman: "Anadolu'da Selçuk
memleketleri ehalisinin Moğollardan gördükleri zulüm ve teaddî (saldırı)"
son kerteye gelmişti.
Sultan Gıyaseddin
Selçûkî: "Haps olunduktan sonra memleketi dörde bölünerek, İlhanlı Hazinesine
kesin birer bedel ödemek şartiyle Selçuk Komutanlarına ihâle ve ilzam olundu."3
Bu metod, bütün bir
ülkeyi, tam Antika Tefeci - Bezirgân kanunları ile arttıranın üstünde bırakan
müteahhitlik sistemi idi. "İhaleyi" üzerine alan müteahhit,
İlhanlıya verdiğinden kat kat aşırısını halktan soyacaktı. Nitekim iki
yıl sonra (G. 696 D. 1296) soygun dayanılmaz oldu:
"Evelki sene Selçuk
ülkeleri Hükümdarlığını kesim bedel ile iltizam eden dört Zâtın ve Moğol
Komutanlarının fakîr ehaliye ettikleri zulüm ve teaddî öncekinden aşırı
ve acınacak bir hâl aldı."4
Bereket, o zaman "Modern
Demokrasi" yoktu. Özel Sermaye'nin kutlu ve mutlu sömürü hürriyeti
şimdiki denli tartışılmaz ve dokunulmaz sayılmıyordu. Koca bir ülke topluluğunu
üç beş müteahhidin "ihâle" adlı soygununa bırakmak "Gayretullaha"
dokundu. Çünkü halk henüz Ahilik ve Bektaşilik gibi kendi girişiminden
çıkmış örgütlerle donatıktı.
Ayaklanmayı önlemek
için ne yapılmalıydı? O zaman modern sosyalizm yolu keşfedilmemişti. Yalnız
"İltizâm" usulü kaldırıldı. Haydi, gene Selçuklu Alâeddin Keykubâd
bin Feramurzî daha insaflı olur diye, bir tür tahsildar yerine geçirildi.
Ne çare ki, tepedeki bir adam "ağzıyla kuş tutsa", bir yol çürümüş olan
ve üretimi geliştiremeyen ekonomik ve sosyal Antika düzeni fermanla kurtaramazdı.
Klâsik Tarih bu gerçekliği şöyle deyimlendiriyor:
(Alâeddin) "Tarafından
bir Mütesellim (şimdiki Devlet İhâlelerinin kimilerinde sınanan: "Yeddi
Emin" benzeri) gibi gönderilen"ler aynı oyunu sürdürdüler. "Merkum,
rüşvetle Mansıp satmaya ve türlü vesilelerle cerîme (ceza parası)
almaya alışmış bulunan Moğal Komutanlarının fukarâya ettiği zulüm ve teaddîye
artık takat getiremeyip biraz şiddet göstermesi üzerine azlolundu ve yerine
selefi (kendisinden önceki) Gıyasüddin gönderildi ise de hiç itibar
verilmedi."5
Bu neye benziyor?
Halk soygundan şikayetçi. Vâli gönderiliyor. Soygunculara dokununca azlediliyor.
Eskisinin yerine yeni Vâli iletiliyor. Ona artık metelik veren olmuyor...
Tıpkı bugünkü Ezelî Anadolu'nun hâli... Antika düzen kördüğümüne bir antika
kördüğüm daha atmak, halkı biraz daha boğmaktan başka sonuç vermiyordu.
O zamanlar, tekrar
edelim, Modern Sosyalizm bilinmediğinden, Antika Tefeci - Bezirgân
derebeğileşme kördüğümü, İlkel Sosyalizm Toplumundan yeni çıkmış
Barbar kılıcı'ndan başka hiçbir şey kesemiyordu. O Mültezim'den
Mütesellim'e ve gene Mütesellim'den iktidar müteahhidine
el değiştirmelerden dört yıl sonra: G. 699, D. 1300 yılı, Osman Gaazi bağımsızlığını
ilan ediyordu.
Osmanlının kılıcı
Tarih sahnesine böyle çıktı. Bu noktadan Osmanlı Ordusuna, Seyfiyesine
(Kılıçgiline) varıldı.
"SULTANLAR" FURYASI
Selçuk Sultanı Alâeddin
III, Moğol Gaazân Han tarafından oğlu ile birlikte (G.707, D.1307) yılı
öldürüldü.
"Bizans İmparatorları
ol vakit Asya'da yalnız Konstantiniyye ufkunda duran topraklara, yâni Keşiş
Dağında (Uludağ) sona eren yerlere sahipti. Bu dağın ötesinde, deniz
kıyısınca, aşağıdaki tertiple 10 küçük Türkmen hükümeti bulunuyordu."6
Eski Grek,
yeni Türk adları ile bu yerler şöyle sıralanır:
1- Karasi: Mizi (Ortaçağ Bizans alaylarının adı).
2- Saruhan ve Aydın: Lidya yahut Meonya.
3- Menteşe: Karya.
4- Teke: Lisya, Pamfilya.
5- Hamid: Pizidya, İzuri (Teke'nin kuzey içleri).
6- Karaman: Hamid'in kuzeyinde Likaonya, Lârende sözcüğü oradan
gelmiş olabilir. Merkezi Konya.
7- Germiyan: Karaman'ın kuzey-doğusu. Kuzey Frijya. Oradaki Kotyum
kenti Kütahya adını alır.
8- Osmanlı: Keşiş (Uludağ) eteklerine dek Galatya, Bitini.
9- Kastamonu: Paflagonya. (Selçuklu Sultan Mesud'un oğlu Gaazi Çelebi,
Selçuklu bittikten sonra 50 yıl Kastamonu ve Sinop yörelerinde
Bizans ve Cenevizlilerle savaşır).
10- Kızıl Ahmetli: Umurbey ve İsfendiyar (Henet, Kokon ve
Maryandini ülkelerini, Gaazi zamanında, eski uluslarından ele geçirir.)
Bunlardan başka iki
Anadolu Devletçiği daha vardır:
11- Zülkadriyye: G.870, D.1387 yılları Adana ve Maraş'ta
kurulacaktır.
12- Burhanettin Oğulları: Kızılırmak ötesinde, Kapadokya'da kurulmuştur.
Ve bunların hepsi,
Osmanlı'dan baskın birer "Sultan", hatta "Ulu Sultan" kesilmişlerdir.
Bunu bastıkları paralardan okuyoruz. Alâeddin-i Karamanyan'ın parasında:
"Essultan'ül Azam Kâraman"; İsfendiyar parasında: "Essultan'ül
Azam El Melik'il Alâ Muhammed Ertena", "Emir Muhsin"; Germiyan parasında:
"Han" yazılıdır. 7
Kim bakardı Osman'gile?
Ama, Tarih Osmanlıyı öne sürdü. Neden?
KATALİZÖR "ORDU- ULUS"
Osmanlılık, merkezde
bir çelik çekirdek askercil örgütün yaratığı gibi görünür. Herşeyin kılıçla
çözüldüğü bir çağda, Toplumun ekonomik ve sosyal yapısı ile kılıcın ilişkileri
hiç göze çarpmaz. Kılıçlı insan, ilkin İlb iken, önce adını "Gaazi"ye
çevirmiş, sonra bütünü birden ayrıcalaşıp "Seyfiye Tarıyk" (Kılıçcıl
Yolu) diye seçilmiştir.
Osmanlı Toplumu mu
Seyfiye'den çıktı, Seyfiye mi Osmanlı diye anılan Toplumdan çıktı?
Böyle metafizik sorular: "Tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan?"
skolastiğinin tâ kendisidir. Elbet Osmanlı topluluğu Kılıçlıgil'den çıktığı
gibi, Kılıçlıgil de Osmanlı Toplumu denilen ortamdan çıktı. Bu iki varlığın
etki-tepkisi olmadıkça, Osmanlılığın Tarihcil doğuşu kavranamaz.
Herşey, tepeden tırnağa
silahlı bir Göçebe billûrcuğun (Kayı Boyu'ndan Ertuğrul Kolunun): çöken
İslâm-Bizans Serhaddi denilen kaynar kazan içinde haşır-neşir Medeniyet
çözeltisi ortamına düşmesi ile başlar. Ve o tek billûr, bütün Medeniyet
ortamının doygunluk (işbâ) haline gelmiş dağınık zerrelerini çevresinde
kristalize eden organik Maya, şimik Katalizör rolünü oynar.
Katalizör Kayı Boy'u
içinde herkes Kılıçlı'dır. Hiç kimse ötekinden ayrıcalı bir "Seyfiye"lik
taslamaya kalkışamaz, Çevre Medeniyet yığınları için ne olursa olsun, Kayı
Boy'u kendi Göçebe yapısı ile tepeden tırnağa bütünü silâhlı ve aksiyoncu
bir tümlüktür. Onun için, Osmanoğulları bir Ordu-Ulus'tur.
TOTALİTER: SİLAHLI-GÜÇLER
Ordu-Ulus durumu,
yarım yüzyıldan aşırı, hatta yüzyıla yakın sürdü. Ertuğrul zamanında olduğu
gibi, Osman Gaazi zamanında, ve bir süre Orhan Gaazi zamanında aynı durum
yürürlükte kaldı. "Eli silah tutan" her Kayı Türkü toptan Ulus-Ordu'sunun
bölünmez eri, Gaazisi, İlb'i idi.
Klâsik Tarihe göre,
Osman Bey zamanında: "Beğliğe dahil aşiretlerin bütün eli silâh tutanları
esasen asker"8
idi. Boyun gelenekcil Kan örgütü dışında ne ayrı bir savaş örgütü,
ne savaşanların birbirlerinden ayırtlı kılık kıyafetleri yoktu.
Sefer: Gazâ
(Kutsal Savaş) idi. Gazâ'nın gerektirdiği "İhtiyaç zamanlarında bir
araya gelerek muhtelif kumandanların emrine verilen Suvari"9
güçleri, er meydanına atılırdı.
Bu, modern deyimi
ile TOTALİTER savaşta, sonra "Osmanlı" adını alacak olanlarla, öteki
Oğuz Oymak ve Boy'larından Rum ülkesine (Anadolu'ya) akın etmiş olanlar
arasında en küçük sosyal ve askercil ayrılık yoktu. Osmanoğlu da, Kermiyan
(Kütahya), Karasi (Balıkesir), Saruhan (Manisa), Aydın,
Menteşe (Muğla), Hamid, İsfendiyar, Ramazan, Zulkadriye, Edene,
Murgan ve ilh. oğulları da aynı Orta Asya göçebe Oymak ya da Boy'larının
kolları idiler.
Yalnız Osmanoğulları
o günkü dünyanın en alıngan neyrengi noktasına, en kritik Momenti üzerine
düşmüşlerdi. Karacahisar, Bilecik, Yarhisar, İnegöl kalelerini kolayca
ellerine geçirdiler. Yenişehir'i "Yüksek binalarla Darülmülk
edinince" (Netâyic'ül Vukuât), Selçuk Şahı Alâeddin, Osmangil'e Eskişehir'le
birlikte Sancak Beyliği verdi. Nasıl silâhlanıp nasıl savaşacağı,
Osmanoğullarının kendi bilecekleri işti.
Osmangil'in gerisinde
kim vardı? Tebriz'i tutmuş Cengiz oğulları İlhanlı Devleti
idi. Cengizgil İlhanlı'lardan Ertena Bey, Selçuk Devletinde Bakan
olarak tutunamadı. Karaman oğulları Konya'ya egemen olunca, Ertena
Bey Kayseri ile yetindi. Bu Tebriz Tatarlarının dağılıp çökmeleri
demekti.
KIZILIRMAK'TAN
SAKARYA'YA GEÇEN SERHAD: KIRŞEHİR ÜLKÜCÜLERİ
Osman'ın "Bey"
oluşundan 12 yıl sonra Selçuk ta göçünce, tüm Anadolu Oğuz Türk
Boy'larının ellerinde bağımsızlaştı. Artık silâhlı güç olarak, vur vuranın,
tut tutanın demekti. "Askercil Demokrasi" örgütlü, savaşı zenaat
edinmiş Türk Boyları için, geride bağlanacak kimse (hiçbir İslâm ve Tatar
Saltanatı) kalmamıştı. Saldıracak tek çökkün Medeniyet, önlerinde
kalıyordu.
Bir numaralı hedef,
"KIZIL ELMA": bol altınlı kefere Bizans'tı. Bütün Anadolu "Beyleri"
için her türlü Altına Hücum stratejisi ve taktiği, kendiliğinden
Bizans topraklarında gerçekleşebilirdi. Bizans'la burun buruna gelen tek
Beğlik ise Osmangil'deydi. Totaliter Silâhlı Kan örgütü ancak orada
Devletleşen ayrıcalı Silâhlı-Güçlere doğru gelişebilirdi.
O zaman, Anadolu'yu
tutmuş bütün "Rum" ülkücüleri, inanılmaz bir sağlam içgüdü ile Osmanoğullarının
çevresine yöneldiler. Bizans'a karşı birinci Selçuk Türklerinin Serhad'di
Kızılırmak Boyları idi. Osmanoğulları daha Söğüt bucağına yerleşir
yerleşmez, Göçebeler Serhaddini Sakarya boylarına getirmiş oldular.
Geri kalan bütün Türk Kan'larından Gazâ'ya susamış olanlar
oraya yönelecekler, Askercil beceri ve davranışları oraya dökeceklerdi.
Roma'nın çöküşünden
sonra Cermen barbarları yanında Kilise ve Manastır'lar ne
yaptılarsa, İslâm çöküşüden sonra, Bizans çöküşünü hazırlamakta Câmi
ve Tekke'ler onu yaptılar. Osmanoğullarının kaçınılmaz başarıları
daha başlamadan, bütün kutsallıklar Osmanlılığın Politik ve Askercil
örgütlenişi uğruna ılgar ettiler. Bu ılgar edişin en büyük ve köklü iki
sembolü Şeyh Üdebâli ile Hacı Bektaş oldu.
Bu iki adamın Osmanlı
politika ve askerlik hayatında oynadıkları yaman rol önemsiz birer tesadüfmüş
gibi konulur. Her insancıl olayda olduğu gibi, burada da Tarihcil Determinizm
yüzde yüz etkendir. Şeyh Üdebâli de, Hacı Bektaş ta Kırşehir'lidirler.
Nitekim, Türk dilini ilk güçle savunan bilgin Ahmet Kırşehrî
de, Anadolu'da Türk Birlik ülküsünü şiirleştiren (sonra torunu ile
ilk gerçekçi Osmanlı Tarihi'ni veren) Âşık Beşe de, bütün şehir
üretmenlerinin kansız Osmanlı fütuhatına kucak açmalarını sağlayan Ahi
Evran da hep Kırşehir'lidirler.
Kırşehir, gelişi
güzel bir kasaba değildir. Anadolu'da Bizans'a karşı ilk Serhad boyu olan
Kızılırmak'ın koçbaşı gibi Batıya çıkıntılı yerinde, "Kızılelma"
ülküsüne en önde yaklaşan bir Kenttir. İlhanlı ve Selçuklu çöküşünden sonraki
Türk dağınıklığına karşı ilk Türk'ün Birlik çığlığını yükselten,
birleştirici köy ve şehir örgütlenmelerini geliştiren ocak Kırşehir'dir.
O Tarihcil Devrimler
çağında, sık sık buluşan ermiş üçler Kırşehir'de toplaşırlardı.
Şehir Üretmenleri Örgütünün başı Ahi Evren ile Türk İlb'lerinin
"Ozan"ı Âşık Beşe, o zaman debbak Ahilerin çalıştıkları Kırşehir ırmağı
boyunda buluşurlar, Köy üretmenleri Örgütünün başı Hacı Bektaş'ı
beklerler, orada "yârenlik" ederlerdi.
Kırşehirli Şeyh Üdebâli'nin
Osman'a kızını verişi gibi, o kızın karnından çıkacak çınar ağacının bütün
dünyayı kaplaması rüyası da, yorumu da Kızılırmak Serhaddinden Sakarya
Serhaddine gelişin mitolojisidir. Bugün gerçek mitolojiler gibi, o Osmanlı
"Rüyası" da, yalnız Tarih sezilerinden kaynak almıştır. Yoksa, o
anacık babacık günlerinde kimin aklından eserdi, Bursa'dan kalkıp tâ Kırşehir'in
en ücra Suluca Karacahöyük'ü önündeki Hacı Bektaş'in soluğundan, Yeniçerilik
Ruhunu çıkartmak?
Bütün Osmanlı Orduları
bu mitolojik gerçekliklerin hamuru ile yoğrulacaktır.
ANADOLU'DAN RUMELİ'YE
GEÇEN SERHAD: BEDRETTİN ÜLKÜCÜLERİ
Osmanlı Silahlı Güçleri
deyince, yalnız Selçukluyu yıkan güçler akla gelmez. Yıkılan Selçuktan
da Osmanlıya katılan güçler, sanıldığından çok büyük ve etken olmuşturlar.
Bunun en açık örneğini Simavnalı Şeyh Bedrettin dölünde buluyoruz.
Şeyh Bedrettin "Camiül
Fusûleyn" 10
eserinde kendi adını şöyle yazar: "Mahmut ibni İsrâil ünlü İbn'il Kadî-i
Simavne". O Simavna Kadısı İsrâil'in kim olduğunu "Hâzâ Menâkıb'ı
Şeyh Bedrettin bin Kadı İsrâil" adlı kaynakta okuyoruz.
Menâkıb, büyük bir
gerçekçilik anıtıdır. "Beylerin gece gündüz akın edip kaleleri ve şehirleri
fethettikleri çağ"dır. Gaazilerden Abdülaziz "Gazâ evi her kaçan
açılsa", Tanrı uğruna öne düşerdi. "Ne derse olurdu. Savaşta zafer
yolunu açtığı sınanmıştı." "Şah oğulları onsuz eşmezlerdi." O yürüdü
mü, "Ovalar, yazılar Gaazilerle dolardı."11
Bu pîr Abdülaziz
Konya'da doğdu. Şah Alâeddin dölünden Selçuklu'nun (Abbasîlerde Bermekî
gibi) veziri idi. Mevlâna ve Hüssameddin Çelebi okulunda yetişti. Osmanlıya
katıldığı zaman 100 yaşını geçmişti. Belki Osmanlıya ilk Beylik belgelerini
getirenlerdendi. Yanında iki kardeşi Abdülmümin ile Fâzıl Biğ,
kızkardeşinin oğlu Dülbentli İlyas ile oğulları Hacı İlbeği
ve Gaazi Ece, en sonra Şeyh Bedrettin'in babası olacak bilgin oğul
İsrail vardı.
Menâkıb bu yedi Selçuk
Hükümdarlığı Gaazisine Arapça "Seb'a Seyyâre", Acemce "Heft Encüm",
Türkçesi "Yedi Yıldız" diyor. Yerindedir. Çünkü Osmanlı'nın Rumeli'ye
geçişi de, Haçlılar önünde ilk muhakkak ölümden kurtuluşu da bu yedi yıldız
savaşçı İlb'lerin emeğine dayanır. Rumeli'ye geçişi, Tarih "Susuş Kumkuması"
bir türlü açıklayamaz. Menâkıb açıklar:
"Şeh Süleyman ile bu yedi acar
Cem'olup tedbire yuğurdu hamur."
Osmanlı ordusu "Derya
katına" gelince, Süleyman rüyasını gördü:
"Diktiler önüne bir kâfur mum
Şûlesinden görünür aksây'ı Rum."
Bu rüyayı yorumlayan
da, gerçekleştiren de Abdülaziz ve 6 yoldaşı oldu.
Rumeli'ye geçen Osmanlıyı
Hristiyan dünyası 35 bin kişi ile yoketmeye gelir. Ne Lala Şahin'ler, ne
Evrenos Beyler, ne Murad I Hüdâvendigâr ortalıkta yoktur. Bir bozgun, belki
Osmanlıların sonu olacaktır. O kritik ânda, Abdülaziz'in kızkardeşinin
torunu Hacı İlbeği, Haçlıların beşte birine yakın (8-10 bin) kişi ile ünlü
baskınını yapar. "Tarih", artık bunu saklayamaz: "Sırp Sındığı"
diye anar.
Ve ondan sonra Osmanlı,
Rumeli'de göçebe kapkaç olmaktan çıkar. Yerleşir. Bursa yerine Edirne "Darülmülk"
(Ülke evi) olur (1359).
İLK DÖRT TİP ASKER
Osmanlılığın Tarihcil
ve Sosyal doğuş ortamı, Tabiat'te güneş sistemlerini doğuran Saman Yollarındaki
"Sehâb'ı Muzıy" (Işıklı Bulut)lara benzer. Bin bir ışık, elektron, atom
gücü karşılıklı etki-tepki, ilişki-çelişki içinde, gittikçe maddeleşmeye,
billûrlaşmaya varır.
Ertuğrul ve Osman
Gaazi çağları için ayrı bir ordu gücü yoktur. Bütünüyle düşünüp davranan
bir Ordu-Boy vardır. Böyle bir toplumda askeri sivilden ayırmak kimsenin
ne aklına gelir, ne elinden gelir. Herşey ateşli bir Kaos (Mahşer) dir.
Orhan Gaazi, daha
doğrusu Bursa'nın fethi ile birlikte, amorf Kaos'un içinde güçlerin
biçimlenmesi, atomlaşması başlar. En son billûrlaşmalarına dek uzayıp gidecek
olan güçlerin ayırtlanışı (farklılaşması) kendini gösterir. O ayırtlanış
içinde başlıca dört tip silâhlı güç belirir:
1 - Aşiret Güçleri:
İlbler,
2 - Tarikat Güçleri:
Dervişler,
3 - Başkent Güçleri:
Yaya'lar,
4 - Taşra Güçleri:
Azeb'ler
Bu güçlerden ilk ikisi:
Aşiret (Oymak) ve Tarikat (Yol) güçleri, İlkel Sosyalist
Toplumun KAN örgütünden gelmedirler. Son ikisi, Başkent (yahut
düpedüz: Kent) ve Taşra (yahut düpedüz: Köy) güçleri, daha adları
söylenirken belirdiği gibi: TOPRAK üretiminin yarattığı örgütlenmeden
gelmedirler.
Aşiret-Tarikat
güçleri: Tarihöncesi'nin; Başkent-Taşra güçleri: Tarih'in
aramağanılardır. Orhan Gaazi çağında bu iki tür güçler henüz kesince ayrılmamışlardır.
Daha doğrusu henüz birbirlerini yok edememişlerdir. Çobanlık ile
Tarım üretimi nasıl birbirlerini yokedecek iki Ekonomi yordamı iken
bir arada kalabiliyorlarsa, tıpkı öyle, Tarihöncesinin sosyal sınıfsız
Kan güçleri de, Tarihin sosyal sınıflı Kent ve dolayısı ile
Medeniyet güçleri ile Karma'dırlar.
Zamanla sınıflı Medeniyet
nasıl sosyalist Tarihöncesini yokediyorsa, Osmanlı savaş güçleri
içinde de tıpkı öyle, Başkent-Taşra güçleri, gitgide Aşiret-Tarikat
güçlerini yok etmeye doğru aşındıracaktır. Ancak Gaaziler çağında
birbirinin can düşmanı güçler, sanki kardeşmişler gibi, kurtla kuzu bir
arada bulunurca yanyana çalışırlar.
Bunlara yalnız ana
çizileri bakımından kısaca bir iki sözle değmelidir.
AŞİRET - TARİKAT GÜÇLERİ
Oğuz Türkleri'nde
her OYMAK bir Ana-KAN'dır; her BOY bir Çocuk-KAN'dır. Gırtlak
çatlatan "KHAN" sözcüğü o KAN'dan, yahut KAN sözcüğü HAN'dan gelmedir.
KAN örgütünde iki
tip Baş vardır: 1- KAM: "Sivil" kutsal Kan başıdır;
2- İLB: Yalnız savaş için seçilen askercil Kan başıdır. Her
Oğuz Türk boyu gibi, Kayı Boyu da o iki tip başlarla İslâm Medeniyetine
Horasan'da girdi. Müslümanlığa girilir girilmez: Kam tipi
Evliya (Türkçesi: Ermiş) oldu. Ermişlerin türüne Derviş
denildi. İlb tipi de kendiliğinden Arapça Gaazi adını aldı.
Gaazi'lerin türüne Seyfiye denilecektir.
Toplumun üst
güdücü katlarında beliren bu ayırtlaşma, Toplum bütünü içinde
de kendini gösterdi.
Aşiret (Oymak)
güçleri: için seçkin örnek, İlkel Sosyalist Savaşçı İlb (Batı'daki
Şövalye) idi.
İlkin Oymak ve Boy
üyelerinin hepsi Ülkücül SavaşÇı ("Fiy Sebilillah Cihad": Tanrı
uğruna kutsal savaş) erleri, İlb'ler, Gaazi'ler idiler. Orta
Barbarlığın Sürü ekonomisine dayanan Göçebelik'i yerine,
ansızın, Medeniyete ulaşmış Toprak ekonomisi ve dolayısiyle de Oturganlık,
öztürkçe deyimi ile YERLEŞME gerekince, İlkel Komuna İlb'leri
arasında da bir işbölümü belirdi.
İLBLER - AKINCILAR
Toprağa YER'leşenler:
YÖRÜK TOPLULUKLARI (cemâatleri) idiler. Bunlar fethedilen yerlere,
en çok Anadolu'dan Rumeli'ne "yürüdüler". Sefer'de geri hizmetlerini
başardılar. Barışta toprağa "yerleştiler". Batı Roma yıkılışında,
Roma topraklarına yerleşen Cermenler ve öteki hür barbar "Kolonlar"
gibiydiler.
Yörük toplulukları,
tâze insan gücü olarak, çöken Bizans (Doğu Roma) topraklarını Kolonize
eden Türklerdi. Ofçabolu, Vize, Selânik, Naldöğen, Tanrıdağı, Kocacık köyleri
Türk göçebelerin yerleşerek kolonize ettikleri yerlerden örneklerdir. Yörük
toplulukları, giderek, Osmanlı Çiftçi yahut Reâyâ yığınları içinde
eriyecekler, kaynaşacaklardır.
Bir bölük İlb'lerin
sonucu köylüleşmektir.
Aynı Türk erleri içinde,
sırf toprak işiyle geçime katlanacağına, "Permanan Devrim" gibi
"Permanan Savaş" içinde kalanlar da oldu. Bunlar İlkel Komuna Askercil
Demokrasisi gelenek-göreneğini sürdürdüler. Onlara AKINCILAR
denildi.
Akıncılar, Osmanlı
Ordusunun barış bilmez Gerilla güçleri idiler. Onlar için dünyada
Devlet birdi: Kendi Devletleri. Sınır da, çizgisi ve biçimi bulunmayan
"Serhad Boyu": Savaş doğrultusu idi. "Hatt-ı müdafaa yok, sath'ı
müdafaa vardır" sözü, asıl Osmanlı Akıncılarının parolası idi. Onlar
için "Sath-ı taarruz" vardı.
Akıncılar, sınır ve
çevrelerinde "at oynatan" şimdiki deyimi ile "Hafif Süvari"
güçleriydiler. "Yaz kış düşman topraklarına akınlar yaparak mal ve esir
alırlar"12
idi. Onların Barışı bu idi. "Sefer" dedikleri, Payitahtın katıldığı
Merkezcil Savaşlarda ise, düşman topraklarını "keşf" ederler pusuyu
önlerler, Ordudan 4-5 gün ileride, inanılmaz çabuklukla "harekât"
ve kuşatım'lar yaparlardı. Göçebelerin, "KIZILELMA"ya gönül
vermiş ATLI savaş İlbleri idiler. Ama öyle kalmayacaklardı. Toplum yapısı
ile birlikte deri değiştireceklerdi.
Akıncılık, çoğu Türk
babadan oğula geçen "OCAK" (bir çeşit gedikli zanaat) sayılırdı.
Ne Maaş alırlardı, ne Vergi verirlerdi. Kimilerine Tımar
sunulurdu. "Tviça" denilen "Çeribaşı"larından çoğu "Timarlû"
idiler.
Görüyoruz. Bu son
biçimlenişleri ile Akıncılar, Medenî Devlet'in Profesyonel Askeri
durumuna gelmişlerdi. 10'lu örgütleri, Onbaşı'ları, Yüzbaşı'ları,
Binbaşı'ları yetişecekti. Hepsi birden Akıncı Komutan'lara
bağlanacaklardı. O zaman artık akıncıları Osmanlılığın Taşra Silâhlı
Güçleri sırasına girmiş buluruz.
KAM'LAR - DERVİŞLER
Tarikat Güçleri:
Her Boy Kan'ının, Kam adlı kutsal başlarından İslâm dinine aktarılmış
kişilerden kurulmuştur. Kam'lar Şamanizm'in göçebe atılganlığından,
çökkün İslâm toplumuna Savaş ülkücülüğünü getirmişlerdi. Aşınan, Derebeğileşen
İslâmlığa İlb'ler taze KILIÇ gücünü, çeşitli Tarikat (dişi
YOL) erleri olan Derviş'ler de tâze İNANÇ gücünü aşılamışlardır.
Osmanlı Toprak Düzeni
Derebeğileştikçe beliren, o bir karanlık köşeye pusmuş, zenginlere yardakçılık
eden asalak, dilenci Derviş tipi, sonraki soysuzlaşmalardan fırlamıştır.
Oğuz Oymağında ve Boy'unda Kam ne ise, ilk Osmanlı fütuhatında Derviş
odur. İlk Derviş, yürekleri inançla dolduran, ruh koruyucu, moral düzeltici,
gereğince kılıca da sarılıp önde dövüşücüdür.
Onun için, ilk Osmanlılıkta
Derviş te, tıpkı İlb gibi, yerine göre Kolonizatör,
yurda Bayındırlık getirici Toprak üretmeni, örnek işletmeler kuran
Tarım geliştiricidir. Yerine göre, yalın kılınç akıncıdır. Orta Barbar
Askercil Komunası'nın bütün dinamizmini taşır.
Osmanlılık, "Tarikat"
adı ile çöken Medeniyet yapısına Barbar aşısı yapmış hem Ekonomik,
hem Politik örgütler kurdu. İlk Osmanlı fütuhatındaki Silâhlı Güçler
de, Tarikat erleri Dervişlerle ruh ve beden birliği yaparak gelişti. O
nedenle, ilk Osmanlı silahlı güçlerinde İlb'i (Gaazi'yi)
Derviş'ten ayırdetmek güçtür.
Bunu bize en iyi belgeleyen
şey, Osmanlı ileri atılışında Ordu-Ulus gücünü en örgütlüce ve en
bilinçlice temsil eden Tarikatların aldıkları adlardır. Birkaçını
analım:
1- "Gaazîyan'ı
Rûm": Açıkça, Bizansı temizlemeye gelmiş kılıçeri "İlb"lerin
(Gaazi'lerin) Dişiyolu (Tarikatı)dır.
2- "Abdâlaan'ı
Rûm": bunlar da Gaaziyan'dan kıl kadar aşağı kalmayan kutsal savaşçı
yürüklerin Savaş-Politika örgütüdür.
3- "Ahiyyan'ı Rûm":
Şehir üretmenleri'nin hür ve Kamucu sosyalist loncalarıdırlar. Zaman
zaman ordulaşarak Devlet yıkan ve Devlet yapan tarikattendirler.
4- "Bağcıyan'ı
Rûm": adı üstünde, tıpkı Anadolu'da Derebeği zulmüne ve saltanatına
karşı savaşmış, Yeniçeriliğin ruhuna işlemiş Bektaşilik gibi, Tarım
Üretmenliği'ni sınır savaşçılığı ile bağdaştırmış bir dervişliktir.
Hepsi Batınî ("İçerûdan
içerû")dirler. Çökkün medeniyet derebeyliklerine karşı içlerine kapanmış
gizli savunma örgütleridirler. İçine girdikleri daha ileri üretim yordamında
"Ahî" (Kardeşçil), yahut "Kalenderî" (Hoşgörücil: Stoisyen)
olarak Sosyalistçe çalışıp yaşarlar. "İş Başa düştü" mü, çekice,
bıçağa sarıldıkları gibi, kılıca, tebere de sarılıp "Pir aşkına"
ölesiye dövüşmeyi de bilirler.
Osmanlı ordusunda,
Dişiyol (Tarikat) larından hız alırlar. Teker teker, yahut topluca
savaşın "Eryolu"na (Sefere) çıkarlar.
(YAYA
- MÜSELLEM), (AZEB - GARİP), ( VOYNOK - CANBAZ - CEREHOR)
İlk Osmanlıda "Payitaht"
yoktur ki, "Taşra" ayırdı bulunsun. Onun için, Gaaziler çağında
Silâhlı Güçlerin Başkent güçleri, Taşra güçleri diye ayırdını
yapmak uydurma olur. Onlar sonraları, ayırtlaşan toplumun Ordu içinde
yarattığı ayırtlaşma ürünleri olacaklardır.
Bununla birlikte,
bağımsız Beylik gelişmeye başlar başlamaz, Medeniyetin: Kayı Boyu
toplumu gibi, Osmanlı silâhlı güçleri üzerine de etkisi aldı yürüdü. O
zaman ilk defa tümü silâhlı, toplumdan ayrı ve gittikçe silâhlanma imtiyazını
tekelleştirecek yeni yeni güçler icadedildi.
Bunların doğuş biçimlerini
bundan sonraki Ayrım'da özetleyeceğiz. Burada iki sözcükle yetinelim.Yeni
Silâhlı güçler, yeni Üretim yordamının: Toprak Ekonomisi'nin
dolaysızca ürünü oldular.
Bütün klâsik silâhlı
güçler: Piyade - Süvari - Topçu diye ayrılırlar. İlk Osmanlıda henüz top
yoktur. Onun için daha çok Merkez sayılabilecek Padişahın çevresinde Yaya'lar:
Piyade olurlar. Daha doğrusu, ilkin herşey gibi temiz Türkçe "Yaya"
adını alan ilk gündelikçi askerler, sonra gene herşey gibi (bugünkü Alafrangalaşma
gibi) Acemceleştirilerek "Piyade" etiketini daha "medenî" sayarlar.
Yaya'lar ak
keçe külâh, renkli bolca çakşır, kalçayı geçen ak gömlek,
kaftan giyerler. Biner kişilik örgütlerle düzenlenir, ordulaşırlar.
Kılıç-Kalkan, yahut Mızrak-Topuz kullanırlar. Hazarda (barış
zamanı): "Çiftlik"lerine çekilip tarımla uğraşırlar, "her çeşit
vergiden muaf" olurlar. Seferde (savaş zamanı), 2 akça gündelikle can
alıp can verirler. [Bkz. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye'de
Kapitalizmin Gelişimi, s.31-33. -y.n.]
Çok sürmez. Baştakilerin
işine gelmezler. Yerlerine Türk asıllı olmayan Yeniçeriler getirilir.
Kendileri, ilkin taşraya doğru itilen ilk daimî Suvari sayılan Müsellem
biçimine aktarılırlar.
1389 Kosova Savaşı'nda
Murat I'in topçuları onlardan gelmiş olacaktır. Fâtih, Yaya Kapıkulu'ndan
Cebeci Ocağı'nı kuracaktır.
İlk Toprağa
ve dolayısı ile Padişaha bağlı ve daha çok Taşra silahlı gücü gibi
sayılabilecek olan Osmanlı askerleri AZEB'lerdir. Bunlar, Orhan
Gaazi çağında, Ordu önüne çıkıp dövüşen Hafif Süvari'lerdir. Sefere
gönüllü katılan ulûfeli (gündelikçi) atlılara da GARİB adı
verilir.
At hizmetinde "Vazifeli",
toprağa bağlı, bağdaşıklı askerler Hristiyan iseler VOYNUK, Müslüman
iseler CANBAZ adını alırlar. Ağır geri hizmetlerinde "mükellef"
(görevli) askerlere CEREHOR denir.
Azeb'lerle Garib'ler
ileri hizmette, Voynuk'larla Canbaz'lar ve Cerehorlar geri
hizmette ilk "eyalet askerleri" sayılabilirler.
YILDIRIM FÜTUHAT
Bursa fethedilince,
Ordu-Boy birden bire Ordu-Devlet durumuna girdi. Bursa kenti,
Bizans'ın en güvendiği ileri karakolu idi. Bursa Tekfuru'nun kalesi, hazinesi,
sarayı içine girilir girilmez, DEVLET'in de içine girilmiş bulunuluyordu.
Yalnız bu Devlet, Selçuk saltanatı gibi dost değil, düşmandı.
Ortadaki Devlet, Bizans
Devleti idi ve yenikti. Bütün sömürüşü, ezişi ile yıkılmıştı. Orhan Gaazi,
Bursa Tekfuru'nun hazineleri önünde şaşıp kaldığını saklamıyordu: Bu ne
zenginlik gücü idi, bu ne askerlik güçsüzlüğü idi? Osmanlı'da bir Tanrıcıl
üstünlük mü vardı? Âşık'ların, Ahî'lerin, Şeyh'lerin, Abdal'ların hakları
olmalıydı. Tanrı Osmanlı'ya "Yürü yâ kulum!" demişti.
Osmanoğlu yürüdü.
Bursa'nın fethinden iki yıl sonra İzmit, Hereke, "iyi bir sarılma"
(Netâyic'ül Vukuat) dan sonra İznik kaleleri kefereden temizlendi.
Kocaeli Türklerin olmuştu. Oradan doğru Bizans'ın ana yuvasına gidilemezdi.
Onu arkadan, karadan çevirmeli idi. Greklerden, Perslerden ve Makedonyalılardan
beri Bizans'ın yolu Çanakkale'den geçiyordu.
Aksi gibi Çanakkale
yolu üstünde Müslüman Türk Beyliği vardı: Karasi. Karasi'ye egemen
olan Aclân Bey, oğlunu Bizans Serhaddinde çarpışan Orhan Gaazi'nin yanına
göndermişti. Aclân Bey ölünce, onun "Dergâh'ı Orhanî'deki oğlundan bil'istifade"13,
Karasi, Şehzâde Murat elile Osmanlı ülkesine katıldı. Ve bir ay kuşatıldıktan
sonra Gemlik kalesi de ele geçti.
Bu göz kamaştırıcı
ve göz karartıcı yıldırım zaferleri hangi güçten geliyordu? Osman'gilin,
Derebeği kafalı, Toprak budalası ve Sömürü bunağı olmayan eşitçil Göçebe
ruhlarından. Bu ruhu en iyi temsil eden ve uygulayan kişi, Şeyh Bedreddin
Simâvî dedeleriyle, baba ve amcalarının Rumeliye geçirdikleri Orhan Gaazi'nin
büyük oğlu (Beşe'si) "Şehzade Süleyman Paşa" idi. Süleyman "Paşa",
Şeyh Bedreddin dedesi Abdülâziz'in yoldaşı idi.
FÜTUHATTAN
ORDU - DEVLETİN ÇIKIŞI
Tarih onun sosyal
adâletçiliğini şöyle belirtir.
"Şehzade Süleyman
Paşa, Rumlar elinde bulunan Taraklı Yenicesi teshiri (büyücül ele geçirilişi)
niyetiyle hareket idüp, âvaze'i adl'ü dâd'ı (gösterdiği adaletli davranışının
haykırılışı) müştehir'i âfaak (ufuklara ün salmış) olduğundan
ehâlisi arz'ı inkıyâd ettikleri (teslim oldukları) gibi Mudurnu
ve Göynük hâkimleri (egemen Beyleri) dahi itâate mecbur olmalarıyle,
halkı ilzam'ı cizye (baş vergisi ödeme) ile yerlerinde takrir"14
etti.
Osman Gaazi'nin bağımsızlık
ilan ettiğinden 33 yıl sonra, (1333), bütün (Bolu-Bursa-İzmit) Hristiyan
ülkeleri, halklarının gönülüyle Osmanlı olmuş, sınır İstanbul'un Kartal
semtine dayanmıştı. Bu geniş toprakları, Kayı Boyu'nun Osman kolu sırf
ve sâdece Oğuz Töreli Kan örgütü ile güdemezdi.
Fetih gibi, güdümün
de tek şartı Silâhlı Güç Örgütü'ne dayanacaktı. Bu örgüt, Bursa
fethedilir edilmez ele geçmiş hazinelerden ve Kan gelenek
- göreneklerinden yararlanılarak kuruldu. Ve bir anda Osmanlı Ordusu
ile birlikte Osmanlı Devleti de bütün orijinal elemanlarıyla biçimlenmeye
başladı.
Osmanlı için amaç
Devlet değil Ordu idi. Orhan Gaazi'nin bu işte üç akıl hocası
ve güvenilir adamı: Vezir Alâeddin, Çandarlı Halil Hayreddin, Konyalı
Molla Rüstem gösterilir. Bu üç adam, yıldırım çabukluğu ile gelişen
olayları karşılamak için yalnız gerekli Ordu gücünü biçimlendirdiler.
Ama, Ordu daha doğarken, Toplumun ve Toprak ekonomisinin gelişimi de Devletleşiveriyordu.
BÖRK
Osmanlı Tarihçilerinin
en uyanıklarından Kâtip Çelebi, kısa not alır gibi verdiği olaylarda, Orhan
Gaazi'nin Koyunhisar, Ezengemid (İzmit) ve İznik şehirlerini
ele geçirdikten sonra, bir Ordu Düzeni düşünüldüğünü belirtir. Bizansla
içiçe girme, artık Osmanlı topluluğu içinde farklılaşmayı gerektirmiştir.
Bu ayırtlanma: Silâhlıları Silâhsızlardan, Askeri Sivilden ayırmak biçimine
girmiştir. Biçim ayrılığının sembolü, o zaman için: Börk denilen
bir külâh'tan öteye geçmez gibiydi. Ancak, Börk, büyük önem
taşıdı. Toplumun öz yapısında olan değişiklikleri, elle tutulur biçim ve
renklerle göze batırdı. Börk'te en ufak değişiklik, Toplumun en derin altüstlüklerine
belge oldu.
Bu gelenek günümüze
dek sürdü: Yeniçeriliğin kalkması, yâni Osmanlılığın Batı savaş tekniğini
benimsemesi, baştaki Börk yerine Fes'in geçmesi ile oldu. Saltanatın
Cumhuriyete dönmesi, yani Türkiye'de yüzde yüz Batı Kapitalizminin Sosyal
içyapı haline sokulması, Feslerin atılıp Şapka'nın giyilmesi biçiminde
denendi.
Anlaşılan Börk Orta
Asya'dan beri gelmişti. Çünkü Osman Gaazi'nin külâhına "Börk'ü Horasanî"
deniyor. Bu Börk, sonra "Kızılbaş" diye kötülenmeye kalkışılacak
bir Türk başlığı idi. Osman Gaazi'ninki: "Fes büyüklüğünde, kırmızı
kadife veya çuhudandır. Üzerine Tatar usulünde destar sarılır." 15
KÜLÂH
DEĞİŞİKLİĞİ - TOPLUM DEĞİŞİKLİĞİ
Orhan Gaazi çağında
Osmanlı Ordusu, yahut Ordu-Devleti kurulurken, gene başta Börk gelmek
üzere, sosyal ayırtlanmayı hep kılık kıyafet biçimleri yüzeye çıkardı.
"Külâhları değişme" sözcüğü, Osmanlılık ve Türkiye için, zaman zaman
Politik ve Sosyal, ileri-geri İhtilâl anlamına geldi. Bunu, hiç iddiasız,
Kâtip Çelebi şöyle özetler:
"Alâeddin Paşa
(Orhan'ın alçakgönüllü kardeşi) tâlimi (öğretisi) ile Kanunlarla
ilgili şeyler, sikke (basılı para) ve libâs (giysi) cend
(ordu) ve vezayif (görev ücreti) ve mertebeleri (rütbeleri)
tertip eyledi. Ondan önce olan Selçuk sikkelerini değiştirdi ve kendü ismiyle
darbeyledi (bastı). Ve dahi Cend'i (Orduyu) Reâyâ'dan (güdülen
çiftçilerden) temyiz (ayırt) ettirilmek emreyledi ki Kırmızı,
Sarı ve Siyah Börkler giymiye ve ondan sonra Siyahı Beyaza tebdil ve böyle
kaldı, çak Yıldırım Bayezit'e gelinceye dek.
"Velhâsıl, Beyaz
Börkleri Has Kullarına tayin eyledi ve Âyan (gözbebeği: hatırlılar)
ve etbâ (uydu, kul) larına Kırmızı Börk tâyin eyledi. Bu dahi Han
Ebûl Fetih (Fethin babası Mehmet) zamanına gelince (olduğu gibi)
kaldı. Ebul Fetih Sultan Mehmet Leşker'e (askere) beyaz sarık giymiye
ve Yaya'ya Beyaz Börk giymiye emretti, ve anı altun ile süsleyip, hâlâ
ana Üsküf derler, ve Kırmızı Börk Tevâbi'e mahsus kaldı."16
Demek, ilk kez Fâtih
orduyu beyaz sarığa ve börke bürümekle, kendi "Has kulları" durumuna
indirebilecekti.
İLK
GÜNDELİKÇİ TÜRK ASKERİ: YAYA - YAMAK - ACEMİ
M. Belin çevirisine
göre (G.728, D.1328) yılı, onu çevirene göre (G.726, D.1326) yılı Orhan
kardeşi Alâeddin'e Devlet işlerini havâle etti.17
Cihannüma yılı 731'lere getirir. Bir bilginler topluluğunun yazdığı
söylenen "Mufassal Osmanlı Tarihi" ise, Osmanlı Ordu-Devlet'inin
kuruluşunda Yeniçerilik Murat I zamanına çıkarılır, yâni geciktirilir.
Yılın ve tepedeki
kişinin o denli önemi yok. Önemli olan, Yaya Müsellem örgütünden
Yeniçeri örgütlenmesine geçişin kendisidir. Bu iki basamak, Osmanlı
Toplumunun Osmanlı Ordusu üzerine damgasını vuruşundan ileri gelir.
İlk Osmanlı, henüz
Göçebe geleneklerini bütünü ile yaşarken, Ordusu da TÜRK KANI'ndan
gelme ordudur. Yayalar da, Müsellemler de hep Müslüman-Türk
insanlardır. Bu olay herkesçe Orhan Gaazi çağında bulunur. Orhan
Gaazi, kardeşi Alâeddin'e, o da Kadı Hayreddin Paşa'ya "Askeri ziyade
etmek" gereğini belirtir. Hayreddin, Osman Gaazi zamanında Bilecik
Kadısı iken, Orhan Gaazi zamanında Bursa Kadısı olmuştur.
Bursa'nın ele geçmesi,
Osmanlı'ya Bizans'ı kuzeyden - güneyden kuşatma ufuklarını açmıştır. Bu
ufuklar Ordu ile Askerle genişletilecektir. Asker ise, besbelli, Hristiyan
dünyasına karşı savaşmayı kutsal bir ülkü sayacak Müslüman-Türk'lerden
toplanır. Onun için, artık hem Kadı, hem Paşa olan Hayreddin, kendisine
Alâeddin kanalıyla belirtilen gereğe, hemen önerisini yapmış ve böylece
ilk Müslüman-Türk Yaya askeri gerçekleşmiştir.
"(Kadı Hayreddin)
"Sultanın ilimden Yaya yazup çıkarasız", demekle Reâyâ (güdülen çiftçiler)
bu haberi işidüp "Padişah hizmetinde olalım" deyü rağbet gösterdiler. Çok
adam yazıldı. Ak Börk giyip yürürlerdi. Yaya tamam olduktan sonra gelenler
dahi "Bâri bizi Yamak yazın, Sefere bile (birlikte) varup hizmet
edelim" dediler. Kara Halil ve Alâeddin tedbiri ile kimi Acemi ve kimi
Bahçelere tâyin olunup tahrir olundular ve ol yazılanların her birisine
bir Akça, ki dörtte bir Dirhem gelir, Sefer vaaki' oldukta alalar. Seferden
rücu ettikleri (geri döndükleri) zaman yine ziraatla meşgul olalar
ve anlardan asla Rüsûm'u Divânî (vergi) alınmaya ve her 10 adama
1 baş, 100 adama 1 baş, ve 1000 adama 1 baş tâyin olundu. Ve nâmları Piyade
(YAYA) adıyla meşhur oldu."18
YAYA'LARIN "YAYA
BIRAKILIŞLARI"
Görüyoruz. Osmanlı
Toplumu içinde Asker ayrımı ile birlikte, Savaş zamanı gündelik
Akça alan, Barış zamanı Vergiden bağdaşık olan bir küme türemiştir.
Ancak bu insanlar, gerek "Piyade: Yaya", gerek "Acemi: Yamak"
olsunlar, hepsi de Türk-Müslüman olmanın eşit haklılığını ve güçlülüğünü
kendilerinde bulmaktadırlar. Hele, örgütlenmiş silâhlı duruma girer
girmez, ülke idarecilerinin her kaprisine ve çıkarına "körü körüne itaat"
etmeyebilirler.
Osmanlı Toplumunun
o yaman Ayırtlaşma (farklılaşma) günlerinde ise, politikaca sivrilenlerin
her zaman arslan payını kendi gövdelerine indirmemeleri için, Kayı Boyu'nun
ülkücü Gaazileri olarak kalmaları gerekirdi. Kalamadıklarına göre, Sosyal
Adâlette kusur edeceklerdir. Bu kusurlarını görecek olan Türk-Müslümanlar
içinde ise, eli silahlı olan Yaya'lar ve Acemi'ler armut toplamayacaklardır.
Yaya'lar gidip ölsünler,
baştaki kodamanlar zenginleşsinler.. Eşit haklı Müslüman-Türk buna hemen
açıkça başkaldırmaktan geri kalmayacaktır. Baştakiler ise, bu başkaldırmayı
hiçbir zaman haklı bulmayacaklar, o zamanın deyimiyle "FESAT" sayacaklardır.
Nitekim öyle oldu.
Klâsik Tarih, somut
gerekçeler vermiyor. "Dinleyen anlatandan ârif gerek" deyip, iki
üç satırla, ilk Türk Kan çocuklarının tepkisini sezdirmekle kalıyor.
Savaşta 1/4 "dirhem'i serî" tartısıyla 1 "Akça'i Osmanî"
gümüşü "Vaziyfe" (Gündelik) uğruna ölmek; Barışta yalnız "Tekâliyf'i
Divâniyye ve Örfiyye"den "muaf" olarak gene Topraktan emeğiyle
ekmeğini çıkarmak... "Yaya"lara düşen görev buydu.
Ya başka insanlık,
yaşama, yurttaşlık hakları? Baştakiler ne isterse olacaktı? Baştakiler
eşitlikten yan çizerlerse ne olacak? Yaya'lara gene meşhur "körü körüne
itaat" kalacaktı. Modern demokrasilerdeki askerlere kolayca kabul ettiriliveren
bu otomatlığı, ilk Türk kandaşlıklarına yutturmak kolay olmadı. Ve bu Türk
silahlı gücünün köle edilmeye içten içe kafa tutması gelenekleşecekti.
Bugüne dek Türkçe'de
söz pelesengi olmuş "Yaya kalmak", besbelli ilk Osmanlı Türk askeri
"Yaya"ların başına gelenden aktarma bir anlamdır. "Yaya"lar,
anlaşılıyor ki, ilkin "Yaya kalmak" istememişlerdir. O zaman Klâsik
Tarihin şu satırlarıyla "yeni" bir duruma geçilmiştir:
"Teşekkülleri artık
maksadın ruhuna uymayan ve haşarılıkları sâbit olan bu askerlerin yerine,
730 (D.1330) tarihinde dışarıdan, sonra da içeriden alınan Hristiyan çocuklarından
teşekkül etmiş yeni bir milis."19
"Maksadın ruhu":
Tefeci-Bezirgân sömürü ve güdümü önünde, meşhur "Askerin siyasetle meşgul
olmaması" idi. Öyle bir asker 1300 yıllarının Türk toplumunda bulunamazdı.
"Yaya"ları "yaya bırakmak" yoluna gidilmeliydi.
HÜR
TÜRK YAYA'LAR YERİNE, ESİR GAYRITÜRK ÇERİ
Bunun yolu ne idi?
Gündeliğini ömür boyu Padişahtan aldığı için boynu eğri kalacak
daimî ordu (aylıklı asker) birinci şarttı. Müslüman, kıyasıya
"materyalist"ti. Maaş oltasını yutan asker kolay başkaldıramazdı.
Sonra yeni milis Hristiyan kökten koparıldığı için yalımı alçak
kalacaktı.
Klâsik Osmanlı Tarihi,
ilk Müslüman-Türk hür köylülerinden kurulu Yaya askerin yerleşip
kökleşmeden kaldırılışını şöyle özetler:
"Ondan sonra bunlar
(Yayalar), Sefer'de Hazar'da (Barışta) giderek fesad itmiye
başladılar. Ondan sonra Padişah, küffâr evlâdını (Müslüman olmıyanların
çocuklarını) devşirip getürtmek ihtiyâr eyledi (diledi), ve askere
munzam (katışık) oldular, ki İslâmlık şerefine kavuşalar ve hem
din düşmanlarına Cihat (kutsal savaş) ideler.
"Vaktâ ki 1000
oğlan getürdiler, her birisine 1 Dirhem ziyade idüp, herkesin istidadine
göre isimlerini YENİÇERİ diye adlandırdılar. Ondan sonra Piyade'ye mezrealar
(ekilecek yerler) tâyin ve bunu Vaziyfeleri (maaşları) yerine
tâyin etmişlerdir. Amma, Seferde atlar ile gelüp, asker ile birlikte tenbih
olunup bunlar Müsellem adıyla anılmışlardır."20
Kâtip Çelebi Osmanlıyı,
Cumhuriyet Türkiye'sinin Tarih bilginlerinden daha iyi tanısa gerektir.
Ona göre "Müsellem" denilen atlı köylü askerler, Yaya'ların "bozulmasından"
sonra ortaya çıkmıştır. Yeniçeri Ocağı kurulunca, Yaya ve Müsellemler:
Yol, Köprü, Kale onarımı gibi geri hizmetlerde harcandılar. Çorum ilinin:
Kızılca, Çirmen, Çingâne sancaklarına yerleştiler. Çiftliklerde vergisiz
tarımla uğraştılar.
YENİÇERİLİĞİN
İLK TASLAKLARI: PENÇİK
Yeniçeri adı
gibi kendisi de bir Türk icadıdır. Türkler, "Rum" dedikleri
Anadolu'ya gelir gelmez, biraz genişlemek ve Devletleşmek isteyince, azınlıkta
kaldıklarını, sonra bu azınlığın da Devlet disiplinine, eski Bizans yığınları
kadar yatkın olmadıklarını gördüler. O zaman ele geçmiş yerlerin eski Medeniyet
usulleri ile Köleleşmiş insanlarından yararlanmak zorunda kaldılar.
Oğuz Türkmenleri'nden
çok daha önce Selçuk Sultanları bu "zor"u duydular. Devlet Başkanına
bağlı ve yalnız askerliği zanaat edinmiş, gönüllü yahut milis
birlikleri aylıklı olarak kullandılar. Bu ilk Daimi Ordu oldu. Yeniçeri'nin
Padişaha bağlı ilk gündelikçi merkezcil silahlı güç karakteri orada başladı.
Yeniçerinin ikinci
karakteri: "Devşirme" oluşudur. Müslüman-Türk olmayanlardan asker
yazmak ta, Osmanlıdan önce başka Oğuz Boy'larında denendi. Yeniçerilik:
"Aydın Oğullarının
yaptığı gibi Harpte alınan erkek esirlerden beşte birini Şeriat Kanununa
göre, Devlet Hazinesine almıya ve bunları ileride askerlik hizmetinde kullanmak
üzere yetiştirmeye teşvik"21
yolunu tutmaktı.
Osmanlıda buna PENÇİK
Kanunu denir. "Penç: Beş" ve "Yek: bir" sözcüklerinin
Türkçeleştirilmişinden gelir. Askerliğe yaramaz erkek ve kadın esirlerden
"Nakden vergi" alınırdı. Askerliğe alınanlara Acemi Oğlan,
yahut Pencik Oğlanı denirdi.
Bunları ilkin Süleyman
Paşa (Orhan Gaazi'nin oğlu: ölümü 1359) denedi. Kısa bir eğitimden geçirdikten
sonra 2 Akça gündelikli Yeniçeri olarak kullandı. Acemi Oğlanlar, ilkin
"Lâpseki, Gelibolu, Çardak arasında işleyen at gemilerinde" (Suvari
taşımakta) çalıştırıldılar. 1 Akça gündelik alırlardı. Beş on yıl sonra
2 Akça "Yevmiye" ile Yeniçeri olurlardı.
Ne var ki, vücudu
kafası Hristiyanlıkla biçimlenmiş kimseleri, sırf esir düştükleri
için katlandıkları hizmetlerinde tam başarılı bulmak olağan olamazdı. Nitekim:
"Gelibolu Acemi
Oğlanı kuruluşu üzerine pek çok mahzuru görülmüş olan bu usul de terk olundu."22
YENİÇERİLİK:
TÜRKE VERMEK - DEVŞİRMEK
İlk denemeler, yetişkin
esirleri sağlam Osmanlı askeri yapamamıştı. Böyleleri ne askerlikçe, ne
kültürce, ne ülküce Osmanlıya yarayamazdı. O zaman yüzde yüz Osmanlı icadı
olan köklü bir adam yetiştirme yolu ortaya çıktı: "TÜRKE VERMEK"
ya da "TÜRKÜN ÜZERİNE VİRMEK"! Yeniçeri, "RUH"unu Türkten
alacak, "BEDEN"ini Padişaha satacaktı.
10 ile 25 yaş arasındaki
esirler, ufak bir bedel ödenerek, Türk köylüsünün yanına verildi.Orada
dil, din, gelenek görenek benimsetildi. Sonra "Acemi Ocağı"nda askerlik
zanaati öğretildi. Bu eğitim ve öğretim başarıyla sonuçlanınca, "Bedergâh"
dedikleri, Türkçesi "KAPIYA ÇIKMA" işlemi ile Yeniçeri yapıldı.
Bütün Orta Asya Göçebelerinin
uyguladıkları bu sistem, Osmanlı Türkün gerçekçiliği kadar kendine, ülküsüne,
prensibine güvenli insancıllığını da gösterir. Bütün o "Batınî"
denilen İlkel Komünizm kalıntısı "İçerudan içeru yol"un buyrultusu
ile, esir alınmış düşman, dost ediliyordu. Birinci Osmanlı Devleti
boyunca bu metod değişmedi.
Birinci Osmanlılık
yıkılınca, Fetret (anarşi) çağında, Beyler arasındaki dövüşler dış
savaşların yerini tutunca esirler kıtlaştı. O zaman Osmanlılar, "Kendilerinden
önce denenmemiş"23
olan "DEVŞİRME" Kanununu çıkardılar. Eski Pençik kanunu "bir vergi usulü
olarak kullanıldı."24
3-5 yıl veya uzun
aralıklarla, Hristiyan uyrukların 8 ile 15 veya 18 ve en çok 20 yaşındaki
erkek çocuklarından en sağlıklı ve güçlü olanları gereken sayıda "Devşirildi".
(Artık bu sözün ne Acemce'si ne Arapça'sı yoktu). Zekât gibi 40 evde birinden
olursa, soylu çocuklar alındı.
Devşirme alanları,
ilkin Arnavutluk, Mora, Adalar, Bulgaristan idi. Sonra: Sırbistan,
Bosna-Hersek, Macaristan da araya katıldı. Fâtih çağında sırf Bosna'nın
Müslüman halkından da devşirme alındı. "Bu imtiyaz kendilerine, Bosna'nın
fethi sırasında kendi istekleri üzerine verilmiştir"25
Yalnız Bosnalı Müslüman Devşirme köylü Türke verilmezdi. Saray hizmetine,
Bostancı Ocağı'na yazılırdı. Devşirme kanunu zaman zaman: Trabzon, İstanbul,
Bursa, Kayseri Karaman'dan Erzurum'a dek ugulandı. Devşirilenler
Pençik Oğlanları gibi: 1) Türke verme, 2) Acemi Oğlan, 3) Bedergâh
olma.. yolundan yetiştirildiler.
Devşirme bir
seçimdi, hatta Bosnalılara bakılırsa, bir "imtiyaz"dı. Şu çocuklar
devşirilemezdi: evli, ana-baba yetimi, köy Kethudasının oğlu, sığırtmaç,
çoban ve oğulları, kel, fodul, köse, doğuştan sünnetli, Türkçe bilen, sanat
sahibi, İstanbul'a gelip gitmiş, çok uzun yahut çok kısa boylu...
YENİÇERİLİĞİN
RUHU: BEKTAŞİLİK
Tarihçe Pençik
1360 yılı, Yeniçeri 1360-65 yılı ortaya çıkar. Hacı Bektaş'ı Veli
13'üncü yüzyılın ikinci yarısında ölür. O bakımdan Hacı Bektaş kişi olarak
Yeniçeri kuruluşuna katılmış olamaz. Kuruluşta giyilen Börk geleneği:
Haçı Bektaş Paşa ile Hacı Bektaş'ı Velî oğlu Timur Taş Dede, Mevlâna'nın
torunu Şâh Çelebi ile bağlanır.
Yeniçeri Börk'ü
aslında bir Ahî (Kardeş) başlığıdır. 45 santim (1 1/2 ayak) yüksekliği
arkaya tiftikten "yatırtma"lıdır. Başa geçen 3-4 parmaklık bölümü
gümüş, altın klabdanlıdır. Önünüdeki gümüş yahut mâdenden yuvarlak "Yünlük"
veya "Tüylük" (Kaşıklık) taşlarla süslüdür. Yukarıki çembere dek
uzar. 4 parmaktan ötesi bir demir çenberle arkaya devrilir, genişleyerek
omuza iner. Bu "Yatırtma" bölümü, efsanece: Yeniçerinin başını sığazlayan
Hacı Bektaş'ın cübbesindeki yenin sembolüdür.
Osmanlılığın kuruluşu,
Ahî örgütüyle desteklenir. Osman ve Orhan Gaaziler gibi Murat I de, "Tarikatin
nüfuzundan büyük ölçüde istifade etmiştir"26
Ancak, Yeniçerilik doğarken, artık Batınî'liğin eski biçimleri gibi
Ahî'lik te görevini bitirmiş, yerini Bektaşiliğe bırakmıştır.
Onun için, Yeniçeri
Kanunnamesi'nde yazılan "Yeniçeri fukarâsının durumda ve oturumda"
uydukları kanunlar ve kurallar, tıpkı Bektaşi fukarasınınkidir.
Ocağa Bektaşilik 15'inci yüzyılda "girmiş" sayılır. "Ocaklu"ya:
"Zümre'i Bektâşiyân", "Gürûh'ü Bektâşiyân", "Tâife'i Bektâşiyân"
denir. İleri gelenlerine "Sanâdiyd'i Bektâşiyân", "Rical'i Bektaşiyan"
adı verilir.
Ocak ve Tarikat karşılıklı
kişi ilişkileri ile bağlı bulunurlar. 94.cü Cemâat Orta'sında, Hacı
Bektaş'ı Veli'nin vekili olan BABA oturur. Pîr Evinde, Hacı Bektaş
Türbesinin BABA'sı ölünce, İstanbul'da Yeniçeri Ağasından taç giyer.
Osmanlıda 150-200
ve daha fazla kişiye Sürü denir. Yeniçeri Orta'ları 100'er
kişi ile kurulur. Orta sayısı, ilkin 10 iken, Fâtih çağında 64 ve "Sekbanlar
Ortası" da katılınca 65 olur. Kanunî bunları 101'e çıkarır. Orta Komutanı
"Yayabaşı"dır. Ve Fâtih çağına dek, Padişah gibi Komutanlar da "Yayabaşı
Börkü giyerlerdi"27
KARDEŞİ
KARDEŞE KIRDIRAN MEDENİYET - DEVLET
Bu gidişin anlamı:
Kutsal Oğuz töresinin dört bir yanından aşındırılıp rafa kaldırılması
demek olur. Klâsik Tarih, bu diyalektik gidişi metafizik dondurmaya çevirdiği
için, "Ortak Toprak Mülkiyeti" üzerine kurulmuş İlkel Komuna
yapılı Kayı Boy'unda, seçimle iktidara gelmiş Osmanoğullarının, gitgide
Hükümdarlaşmalarını, sanki bir sinek uçmuş gibi önemsiz, bayağı işler sırasında
sayıverir. Ve şöyle der:
"Fakat, Osmanoğulları
bu hakkı (Kamu mülkiyetine dayanan seçimle iktidara gelme görevini)
yalnız Hükümdarla onun erkek evlâtlarına hasretmişler ve başa geçenler
ilk iş olarak erkek kardeşlerini ortadan kaldırmak suretiyle, Devletin
ve Millî vahdetin parçalanmamasını te'mine çalışmışlardı. Zira, Osmanlı
Beyliğinde baştan beri muntazam ve müstakar bir veraset sistemi mevcut
değildi. Devlet ricâlinden ileri gelenler ve askerî kuvvetler kime tâbi
olursa o Devlet Reisi olurdu."1
Ancak 14'üncü yüzyılın
ikinci yarımını kaplayan Murat I çağında (Osmanlılığın kuruluşundan 60
yıl sonra) Osman Gaazi'nin açtığı Amca Katilliği yolu, Kardeş
Katilliği biçiminde tam "Devletçiliğe" girdi:
"Murat Bey Hükümdar
olunca küçük kardeşleri Ahmet, Mahmut, Yusuf'un gözlerine mil çektirmiş,
kendisine isyan eden Mustafa Çelebi'yi (Hamid Sancağı, Teke) ise, ele geçirip
idâm ettirmiştir. "2
Ve Osmanlılığın 90'ıncı
yılından önce, İlkel Sosyalist Kan örgütünün Aile ortak varlığı
ve ortak yetkililiği ortadan kaldırılamamıştır. Üçüncü "Padişah"
sayılan Murat (1360-1389) zamanı:
"Devlete iştirâk
hakkı, bütün âileden alınarak, Hükümdar oğullarına tahsis edilmiştir. Yıldırım
Beyazit zamanında da bu usul takip edilmiştir."3
YILDIRIM'IN DÜŞÜŞÜ
İlkel Komünizmden
Sosyal Sınıflı Medeniyete (Amca ve kardeş Katilliği isteyen Devletleşmeye)
geçiş, tam 102 yıl (1300-1402) sürdüğü halde, Osmanlılığa uğur getirmemiştir.
Tam tersine, en büyük uğursuzluğu: İbn-i Haldûn'un yazdığı 100 yaşında
ölümü, yıkılışı getirmiştir. Çünkü, İlkel Komünist Oğuz Töreli Kayı Boy'una
boyun eğdirmek kolay olmamıştır. Sınıfsız Sosyal düzen erleri, aradan yüzyıl
da geçse, eşitsizlik ve kölelik yaratan Medeniyet Düzeni içinde bir türlü
eğilip bükülememişlerdir.
Öyleyse ne yapılacaktı?
Eğilmeyen yiğitler kırılıp atılacaklardı. Osmanoğulları, "atı alıp Üsküdar'ı
geçtiklerine" inanıyorlardı. Kendisine "Yıldırım" etiketi takılan
Beyazit, komşu Bizans'ın makyavelizmini kendi silah arkadaşlarına uygulamayı
kolay, daha doğrusu tadına doyum olmaz keyifli bir iş saydı.
Bununla birlikte,
kişicil saltanat sürme keyfi, 500 yıl önce bile "keyif veren
zehir"di. Hele, üç kuşak önceki Oğuz Töreli İlkel Sosyalizmi bir türlü
unutamayan Osmanlı topluluğu, bu keyifli zehiri homurdanmadan yutmuyordu.
Beyazit, Bizans artığı Kul Saltanatını, babası Murat Hüdavendigâr'ın Kosova
Meydan Savaşı'nda (1339) yendiği Sırp Krallığından öğrenmişti. Ama bu "İç
bâde güzel sev var ise akl'ü şuurun" felsefeli sarhoş kerametlerini,
Oğuz gelenekli insanlara söktüremedi.
"İlk defa Yıldırım
Beyazit, karısı Sırp Prensesinin tesiriyle Saltanata ait bazı usuller koymaya
teşebbüs etmiş, kendisini halktan uzak tutmuş... Halk arasında dedikodular
alıp yürümüş, alışılmamış âdetler, masraflı sefâhet meclisleri yadırganmıştı."4
Yıldırım, topraklardaki
Dirlik Düzeni'nin soysuzlaşmasını ve halkın Saltanat baskısı altında direnişini
Makyavelizmle bastırmak istedi:
"Osmanlı beyleri
içinde ilk defa Yıldırım Beyazit sadece Çandarlı âilesine dayanarak öbürlerini
hiçe saymıştır." Ama gene de Çandarlı ile "Diğer Beylerin ve Paşaların
sözü hâlâ geçmekte idi."5
Sonuç ne oldu?
Aksak Timur'un baskını
patlayınca, Beyazit'i candan tutan çıkmadı. "Yıldırım" sanılan Beyazit,
terbiyeli maymun gibi, Barbar Timur'un "Kafes"i içinde insanlara
teşhir edile edile öldü. Ve Birinci Osmanlı Devleti kapandı.
BARBAR
TATARLAR - MEDENİLEŞMİŞ TÜRKLER
İlk Osmanlı Devleti'nin
100 yıl içinde batışı, ne Aksak Timur Tatarlarının tesadüfüdür; ne Yıldırım
Beyazit'in aşırı kişiliğinden patlak vermiştir; ne de Ankara ovalarındaki
tek muharebede dönmüş "Talih'i Harp" adlı uydurma baht işidir. İnsanlık
Tarihi'nin bütünü içinde: çöken Uzak ve Yakındoğu Medeniyet'lerine
karşı akın vardır. Orta Asya'nın Orta Barbarlık konağını henüz aşmış Göçebe
Tatar Toplumu akıncı başrolünü oynamıştır. Bu akın, Çin Türkistanından
kalkıp, İran-Irak-Suriye'den Mısır'a, ve Anadolu yaylasından (eski Sard
yerine geçmiş) İzmir'e dek uzayan Antika Bezirgân Orta Yol'unu,
ünlü "İpek Yolu"nu açmıştır.
Osmanlı Tarihi'nin
bütünü içinde: bu Evren olayının daha güç veya daha kolay uygulanmış bulunması
söz konusudur. Kolay, bir tek savaşma ile uygulanmıştır. Neden? Çünkü "Dünya
Bezirgânlarla bayındırlaşır." (Timur'un Fransa Kralına Mektubu) prensibinden
yola çıktığı halde, Tatar toplumu, henüz hiçbir Medeniyetle, sınıflaşma
zehiri ile soysuzlaşmamıştır. Osmanlı Türkleri ise, 150 yıldan beri, İslâm
ve Bizans Medeniyetlerinin bütün soysuzlaştırıcı ortamı içinde bunalmıştır,
bozulmuştur.
Bu Tarihcil Sosyal
oluş şartları yüzünden çarklar nasıl işledi? Ayrıntılarına girmeyeceğiz.
Sonuçlar herkesin bildiğince yeterli yargılara elverir.
Barbar akınları, eskimiş
Medeniyetleri yıkarken bile iki çelişki içinde gelişim sağladılar:
1- Yıktıkları Medeniyetin
ekonomi pusulası olan BEZİRGÂNLIK'a yeni yollar ve ufuklar açtılar.
2- Dolayısıyla, o
zamana dek ayakta kalabilmiş "BARBARLIK" adlı İlkel Sosyalizm'in
son kalıntılarını biraz daha temizlediler.
Bu konuda Osmanlılık
kadar öğretici örnek bulunamaz.
BOZGUNDA
"İHANET" PADİŞAHTAN MI, HALKTAN MI?
Timur adına bağlı
Ulusların Göçü, Osmanlılık için hem olumsuz, hem olumlu bir sürü
gelişmelere yol açtı. Bunların Politikada en önemlileri sayılabilecek olanları
başlıca iki yönde görüldü:
1- Osmanlılıkta İlkel
KOMUNA insan ve gelenek'lerinin kalıntılarını temizlemek
yönünde;
2- Osmanlılığa, çökmüş
MEDENİYET artığı insan ve kuralları kesince sokup
yerleştirmek yönünde...
Timur'un kolay ve
çabuk Zafer kazanması, Yıldırım Beyazit'in "İhanet"e uğramasına
bağlanır. Doğrusu, Yıldırım Beyazit birçok güvendiklerinden beklediği yardımı
görmedi. Tersine, "adamım" zannettikleri, el altından Timur'a yardım ettiler.
Padişah açısından bu duruma "İhanet görme" denilebilir.
Tarih açısından konuyu
ele alalım. Padişaha "İhanet" durumunda kalanlar kimlerdi? Padişahlığa
bağlı birçok Beyler Timur yanına geçmişlerdi. "Halk"
Beyazit'i gönülden tutmamıştı. Neden?.. Çünkü:
1- Beyler açısından:
Padişah Çandarlı'yı tutup ötekileri ezmekle, kendi silâh arkadaşlarına
daha önce ihanet etmişti. Karşılığını görecekti. Hiçbir Kan
şefi, yahut savaş İlb'i (Gaazi'si) eliyle seçtiği ve başa geçirdiği
adamın kulu, kölesi durumuna girmek için yaratılmamıştı. O zamanki Toplum
Kurallarına göre asıl ve ilk "ihanet", Başa geçirilen Osmanoğlundan
gelmişti. İhaneti gören eşit güçlü, eşit şerefli Kan ve Savaş
erleri armut toplayamazlardı.
2- Halk yanından:
Osmanoğulları, kendi Toplumunun ortak çabaları ve kanları, canları pahasına
kazanılmış zaferleri, kendilerine yıkılacak Bizans benzeri Saltanat'lar
kurmak için dayanak yapmıştılar. Sırf Başa getirilmiş bulunmak yüzünden,
niçin: Ulusun elbirliğiyle başardığı zafer bir kişinin kılıcı hakkı sayılsın?
Böyle davranmakla, daha önce Osmanoğulları Halka ihanet etmişlerdi.
Bir dış saldırıda, ihanet görmüş, köleleştirilmiş, ezilip soyulmuş halk,
zâlim, pahalı, sefahat efendilerini tutmazsa, ayıplanamazdı.
Demek Timur altüstlüğünde,
Osmanlı dölünün uğradığı bozgun: kendi ektiğini kendisinin biçmesi idi.
Osmanoğulları, önce silâh arkadaşları olan yiğit İlb'lere, Türk
Gaazileri'ne, sonra kurulan Dirlik Düzeni ile orada yaşayan Halka
ihanet etmeyi, bir Saltanat görevi saydığı için, yarattığı hoşnutsuzlukla
sarsılmış ve alaşağı edilmişti.
GERÇEK BİLİNÇSİZ
HALK TEPKİSİ
"İhanetin"
nereden, niçin geldiğini sezen o zamanın egemen sınıfları, gene
Osmanoğullarından daha elverişli bir tutamak bulamadılar. Geçirilen Timur
sınavından gerekli sonuçları çıkarmakta kusur etmediler. Onlar için yapılacak
birinci iş, Osmanlılığı diriltmek ise, ikinci iş Osmanlılığı Kan
düzeninden kesinlikle koparıp ayırmaktı.
Bu nasıl olacaktı?
"Halk": ne ekonomi yapısınca, ne ideoloji bilincince,
tarihcil bir yöneliş gösterebilecek yığın değildi. En bilinçli görünen
teşkilâtlı halk yığınları: "Gaaziyân'ı Rûm", "Abdalan'ı Rûm",
"Ahiyyân'ı Rûm", "Bağciyân'ı Rûm" adlarını almış örgütlenmelerden öteye
geçememişlerdi. Bu Ahi (Kardeş) ve "Kalenderî" (Hoşgörülü)
denen "Batınî" TARİKAT'lar (YOLDAŞLIK'lar): adlarından ve prensiplerinden
de anlaşılan Stoisyenlerdir. Bu Dervişler, Dünya Saltanatını hiçe saymakla
dünyada en aşağılık Saltanatlara dayanak olmaktan başka bir şey
yapamazlardı.
Halk o "Tarikat"larda
politik örgüt ve bilinç edinmişti. O örgütlerin en olumlu
bilinçleri ise, Barışta: Çalışmak, Savaşta: Gazaa'lara katılmaktı.
Baştakiler namuslu ise, iyi çalışır, iyi savaşırlardı. Baktılar ki baştakiler
sömürü ve baskı aracı olmuşturlar; yapacak pek az şeyleri vardı. Dünya
malına metelik vermemek "bilinci" ile dünyaya küserlerdi. Kuruluşundan
"içeriye dönük" olan "örgüt"leri, büsbütün "Dünyadan el
etek çekip" meydanı soygunculara boş bırakırlardı.
Politikada
böylesine "örgütlü" ve böylesine "bilinçli" olan Halk yığınlarının,
iktidardakilere karşı tepkileri başlıca iki türlü oldu:
A) Hasan Sabbah
yolundan yarı mistik, yarı "meczup", kolayca esrarkeşliğe
dökülen Anarşizm.
B) Celâli Ayaklanmaları
yolundan, gene mistik ve sonuna dek dar sınırlı, Simavnalı
Şeyh Bedreddin isyanı kadar mutsuz ve süreksiz Ortaçağ Köylü Savaşları.
Her iki tip örgütlü
davranış ta, sosyal bilinç'in yerine "insanüstü inanç"ı geçirmiştir.
İnanç: genel İnsanlık Tarihi içinde sosyal gelişime
uygunsa, İslâmlığın ilk çağlarında olduğu gibi, verimli bir Medeniyete
kapı açabilirdi. İnanç: İnsanlık Tarihinde bir sosyal çöküş
gidişine kapılmışsa, Hristiyanlığın ilk çağlarında olduğu gibi, rolü tükenmiş
bir Medeniyetin cenaze töreninden başka hiçbir işe yaramazdı.
Bu bakımdan Antika
toplumun Halk hareketleri, en keskin örgütlü hâttâ silâhlı
olduğu zaman bile, net duru, açık bir Sosyal Bilince ve evreni gerçekten
kavramış bir Dünya Görüşüne (Weltanschaung) kavuşamadığı için, daha
doğarken ölüme mahkûm kaldı. Timur olayı günlerinde, Osmanlılığı kuran
geniş Halk yığınlarının durumu bu idi. Ondan aktif bir eylem
beklenemezdi. Ancak küskünlüğü ile, içeriye dönük olan "kabuğu içine kapanmışlığı"
ile, Pasif direnci ile düşünüp davranabilirdi.
Öyle oldu. Halk,
Aksak Timur'un vurduğu Osmanoğlunu tutmadı. Birinci Osmanlı Devleti yıkıldı.
KAN ŞEFLERİNİN
"ARİSTOKRAT"LAŞMALARI ve TEMİZLENMELERİ
İlk Osmanlı yıkılışı
içinde kim Aktif olabilirdi? Herbiri Kişi ve Aile
ve Kan olarak Osman'gilin tekmesini ve zılgıdını yemiş İlb'ler,
eski Kan Başları vardı. Timur gelip geçerken, "İpek Yolu"nu
İzmir'e dek açar açmaz çekilince herkes birbirine düştü. Fetret: Anarşi
dönemi, Osman'gilin Yıldırım'la başladığı Kan Şeflerini "temizleme"
prosesini sanki tamamladı.
Beyazit'in Çendereli'gilleri
tutan Devletleşme gidişine karşı dikilmiş Gaaziler arasında 3 tanesi
önemli idi. Bunlardan Ali Beyazit oğlu Hacı İvaz Paşa, daha Fetret çağı
başlarken saf dışı edilmişti. Klâsik Tarih, onu Çandarlı tarafından "iftiraya"
uğratılmış göstererek, şöyle bir sonuca varır:
"(Hacı İvaz
Paşa) iftiraya uğrayarak gözlerine mil çekilmiş ve bu suretle, Türk
aristokrasisi zaiflamıştı."6
"Aristokrasi"
sözcüğü çok ikiyüzlüce anlamlarda kullanılır. Derebeğileşmiş Kan
şefi, halkı sömürürken kötü bir soyguncu aristokrasi örneğidir.
Merkezcil Şahlığa kafa tutarken nedir? Doğu'da her zaman olumsuzluğa
ve geriliğe yol açmış bir gericidir. Batı'da İngiltere'de, bütün
Modern Burjuva Anayasa Hürriyetlerinin kaynağı olan Magna Karta'yı
yaratmakla olumlu ve ilerici bir rol oynamıştır.
Bu "ikiyüzlü" "ambivalân",
Aristokrasi sözcüğünün iki çelişik anlamını Birinci Osmanlı Devletinin
yıkılış günleri için tartışmayalım. Tarih "eleştiriye" değil, anlaşılmaya
değer.
İlk Osmanoğullarının
kurdukları (daha doğrusu: Kuruluşunda başa geçirildikleri) Osmanlı Devleti
içinde, eski "Asil" Kan Şefliği ve Gaazilik gelenekleriyle kazık
gibi dik duran İvaz Paşa'dan sonra, iki "Aristokrasi" kazığını da,
Fetret'in kendisi yıktı.
Emir Ali Beyzâde
Timurtaş Paşa ve Oğulları, alınyazılarını alınyazısına kattıkları mutsuz
Yıldırım Beyazit oğlu İsâ Çelebi ile birlikte yıkıldılar.
Amasya'lı Yahşi
Beyzâde Beyazit Paşa da, Yıldırım Beyazit'in öteki başarısız
oğlu Mustafa Çelebi tarafından öldürüldü. Olaycası, Osman'gilden
yana olan da, Osman'gile karşı çıkan da devrilip gitti. Bu işi, bilmeyerek
Aksak Timur'un Barbar akını yaptı.
DEVŞİRME KULLARIN
BAŞA GEÇİRİLMESİ
"Aristokrat"lardan
boşalan yerlere kimler dolduruldu?
Önce şunu göz önüne
getirelim. "Aristokrat"lar kimdiler? Türk asıllı "Padişah"ı seçmeye,
onunla eşit olmaya alışmış, eski yürekli, hür Kan şefleri idiler.
Onları atınca, yerlerine ister istemez: çökmüş Medeniyetin yenik
ve köleleştirilmiş saadık kulları geçirilecekti. Başka türlü, daha
dün çarıklı, yabandan gelmiş Osmanoğullarını: gökten inmiş Tanrıcıl
ve Kutsal ezelî mutlak Efendi, Sultan, "Allahın Gölgesi"
diye kim, nasıl baştacı edebilirdi?
"Fetret" dönemi
atlatılır atlatılmaz, Şeyh Bedreddin Simavî'yi çırılçıplak astıran ve öz
kardeşlerini kirişle boğdurduğu için "Kirişçi Mehmet" ününü kazanan,
Yıldırım Beyazit oğullarından son ayakta kalmış Çelebi Mehmet, anası "Devlet"
Hâtun'un adı gibi, yeni İkinci Osmanlı Devleti'ni kurdu. Melânkoli kâbusları
geçire geçire öldü ( 1421).
Yerine geçen Murat
II, Birinci Osmanlı Devleti katastrofundan edinilmiş dersleri uzun Saltanat
boyu (31 yıl) uyguladı. Uygulanan şey, bezdirici basitlikte itcil kulluktu.
Savaşta esir alınmış Bizans'ın "gâvur" ettiği kişiler, öteden beri "Devşirme"
diye seçilirdi:
"İkinci Murat,
yüksek mevkilere yavaş yavaş Devşirme'den gelen ve Hükümdarların şahsına
fevkalâde bağlı bulunan Devlet Ricâlini getirmeye başlamıştı. Türk aristokrasisine
mensup olanları ise, ikinci derecede vazifelere tâyin eder olmuştu. Maamafih,
Hükümet Riyaseti Çandarlı ailesinin elinde idi."7
Böylece Bizans metodlarını
ve kullarını kullanmadan, Bizans sarayını taklide kalkışan Yıldırım Beyazit'in
"yanlışı" olayların gidişiyle "düzeltildi", Artık "Saray"
kurulabilirdi. Ama Bizans'ta özenilen o yaldızlı Saray için, Sarayı bin
yıldır yaratıp zenginleştirmiş bir Payitaht gerekti. Ne Bursa,
ne Edirne, Osmanoğullarının dünkü Göçebe'liklerini kolayca
örtbas edemiyordu.
FÂTİH'E DEK "OTURMAMIŞ"
DEVLET
Yukarıda ana çizgileri
özetlenen İlk Osmalı Devleti, görüldüğünce, bütün Ortaçağ Avrupa Feodal
Devletleri gibi, "melez" bir sosyal-politik tipti. Barbarlıkla
Medeniyet: orada, belirli ölçülerle kırma, karma bir düzen yaratmıştı.
Bu düzen, egemen karakterince, sosyal sınıflara parçalanmamış olan Barbarlıktan
Sınıflı Medeniyete doğru bir GEÇİT düzeni idi.
Böyle Geçit-Melez
düzenlerde, ne "dillere destan" olmuş "Asya Tipi Üretim",
ne de "Mutlak Müstebit Şark" Hükümdarı bulunamazdı. Onun için Klâsik
Tarih, belki de epey şaşarak, ama doğru olarak o gerçekliği anmaktan kendini
alamaz. Neredeyse üzülürce der ki:
"Osmanlı Hükümdarları,
Fâtih devrine gelinceye kadar. Devlette mutlak şekilde hâkim değillerdi.
Beğliğin başına, diğer Beylerin ve Vezirlerin İTTİFAKI ile geçerler. Devlet
idaresinde: başta bulunan Hükümet Reisinin ve onun yardımcılarının tesiri
altında bulunurlardı. Zaman zaman aralarındaki rekabetten istifâde ile
bâzılarını cezalandırıp bertaraf ettikleri olursa da, yine kendi başlarına
hareket edemezlerdi.
"Fâtih bile meşhur
Kanunnnesinde veraset usulünü vazzetmemiş, yalnız evlâtlarından her kime,
yâni lâyık olana ve bu işe Ordu ve Ümerâ tarafından seçilince. Saltanat
nasip olursa, Millî Birliğin bozulması ihtimaline karşılık, diğer kardeşlerini
öldürme hakkında bir madde koymuştur."8
Çünkü Fâtih
Mehmet'e dek, "Diğer Beyler ve Paşaların sözü" ne denli kırılsa,
onları kırmakta kullanılan Çandarlı'gil ayakta ve Hükümetin başında
idi. Oğuz töresinin gelenek ve görenekleri dirliğini az çok saklıyordu.
İstanbul'un Fethi, Osmanoğlunu o son "Aristokrasi" elemanından da
"kurtaracaktı".
FÂTİH - ÇANDARLI:
KESİN DEVLETLEŞME
Olayı Türkler'den
işitsek, Saltanata yaranma kayırması yapıyorlar kuşkusuna düşülebilirdi.
Türk düşmanı Tarihçi, "Kalabasa"ya (Çandarlı Kara Halil Paşa'nın
Rum ağzında kısaltılmışı: "Kara Paşa" yerine "Kala Basa"ya)
Bizans casusluğu suçunu yükler. Osmanlı Tarihçileri suçlamayı atlayıp,
Kara Paşa'nın boğdurulmasını, İstanbul'a savaş taraflısı olmadığına bağlarlar.
Olayın tam gerçekliği
aydınlanmıyor. Çandarlı, İstanbul ele geçerse, Osmanoğlunun önüne geçilemeyeceğini
anlamıştır. Son güçlü "Aristokrat" olarak sırasının kendisine geldiği bellidir.
Bizans İmparatoru'na casusluk edecek kerteye dek gitmiş midir? Bizanslı
Aristokrat, "Kalabasa"nın İmparator'a mektuplarını göstermiştir. Uydurma
olabilir mi?
Muhbirin hemen oracıkta
boynunun uçurulması, sağ kalıp ta, sonra ağzından bir şey kaçırmasını önlemek
için de olabilir. Böylelerini yaşatmaya Fâtih'in dayanamaması da bir rol
oynayabilir. Her iki ihtimâl de olayın özünde değişiklik yapmaz. Çandarlı'gilin
Devlet içinde, Padişahlık gibi babadan oğula gelen bir Devlet oluşu, Bezirgân
sınıflı Medeniyetin Merkeziyetçi İmparatorluğuna sığamazdı.
"Çandarlı gibi bir
Vezirin şânına yakışır mı bu ihanet?" "İhanet"in anlamına bakar.
"Fâtih gibi bir Ulu Haakan, Saltana bunca hizmeti geçmiş adamına kıyar
mı?" Saltanat adamı: Kardeşine, Oğluna kıydırırsa, Vezirine mi acır?...
Görevi biten her organ atılır. Atılmazsa, apandisit gibi tehlikeleşir.
Fâtih "Osman Oğlu" ise, Kara Paşa da "Çandarlı Oğulu" idi.
"Osmanlı" Halil'in başını yemezse, "Çandarlı" Mehmed'in başını
yiyebilirdi. "Baş yemek" Sosyal Sınıflı Medeniyet'ti.
Burada Tarihin "Büyük"
veya "Küçük" kuklalarının "kişilikleri" az ilginçtir. Her
kişi'nin az çok bir "Sosyal kukla" (Marx'ın deyimi ile "Toplumsal
Yaratık") olduğu su götürmez. Önemli olan şey, bu kuklaların oyunları
bile değil onları oynatan sosyal iplerdir.
Artık, Toplumun "Askercil
Demokrasi"li o yalınkat "Kahramanlık" çağı, sınıfsız İlkel
Komünizm ile birlikte "Tarihe karışmıştır". Sosyal Sınıflı Medeniyet'in
istediği çağ: Sömürmek için köleleştirmek'tir; Köleleştirmek
için köleleri kullanmaktır. Çağ bu idi. Fâtih o "iplerle" kıskıvrak bağlıydı.
Başka ülkü taşıyabilir, başka türlü düşünüp davranabilir miydi?
"İstanbul'un Fethi'nden
sonra, Sadrâzam bulunan Çandarlı Oğlu Halil Paşa, bu Sefere taraftar olmadığı
bahanesiyle, öldürülmek suretiyle Türk aristokrasisine son büyük darbeyi
indirdi. Sadâret, Vezirlik, Beylerbeyilik gibi yüksek memuriyetler hemen
tamamen DEVŞİRME'lere tahsis olundu."9
Osmanlı Padişahlığında
iktidar böyle kesin olarak ve bir daha geri dönememecesine mutlak
DEVLETLEŞTİ.
BARBAR SÖZÜ:
PADİŞAH = ŞAH'IN AYAĞI
Fâtih'ten önce Osmanlılığın
Devletleştiği su götürmez. Ne var ki, bir Devletin Devlet sayılabilmesi,
BAĞIMSIZLIĞI ile ölçülür. Denilebilir ki, Birinci Osmanlı Devleti, kendisine
Süzeren (metbu) saydığı Saltanat yıkıldıktan sonra da tam bağımsızlaşamadı.
Fâtih'e dek, hiç değilse mânen Selçukluların Vasalı (tâbi'i) olarak
kaldı.
Bu bizim, şimdiki
kafa yapımıza aykırı gelebilir. O zamanki Göçebe İlkel Komuna insanı Yalan
bilmezdi. Ve bir yol "Söz" verdi mi, ölümü pahasına da olsa, o sözünden
dönmezdi. Korkaklığından değil, Barbar yiğitliğinden ve dürüstlüğünden...
Osmanlı Türkü de,
bir yol bağlılık sözü verdiği Selçuklulara, ayrı Osmanlı Devleti kurulduğu
zaman da,150 yıl kendisini "bağlı" saymaktan geri kalmadı. Bunu
bütün, dil altında bakla gibi saklanan bir sıra olaylardan anlıyoruz.
1- Osmanlılığın
Bağımsızlığı: ne zaman başladı? Osmanlı bağımsızlığını, hiçbir Osmanlı
organı, hiçbir zaman kararlaştırmadı. Osmanlının öyle bir problemi yoktu.
Onun için, Birinci Osmanlı Devletinin başlangıç yılı, bir Devlet Eylemi
ile değil, sonradan, bu işe bir başlangıç uydurmak isteyen yazarların yakıştırması
ile ortaya konulmuştur.
Bu yakıştırma gün:
Gaazân Han'ın Konya'yı "İstilâ" ettiği gün sayılmıştır. O gün yeryüzünde
artık bir Selçuk Saltanatı kalmadığı için, kendiliğinden başlıbaşına kalmış
bulunan Osmanlılık başladı denilmiştir. Abdürrahman Şeref, G.699 (D.1300)
yılının, Osmanlı Devletine başlangıç tarihi yapılmasını: "İndel müverrihîyn
karargîr" (Tarih yazarlarınca kararlaştırılmış) bulunduğunu güzelce
anlatır.
Ancak Tarih yazarlarının
bu "işgüzarlığı"nı mert Osmanlı yiğiti aklına sığdırmaktan uzak
kalmıştır. Bunu ondan sonraki olaylardan öğreniyoruz.
2- Osmanlılığın
Haraç Ödeyişi: ne zamana dek sürdü? Bir Devletin öteki Devlete Haraç
ödemesi, onun karşısında kendi Bağımlılığını MADDECE kabul etmesi
demektir. Osmanoğullarında ne görüyoruz? Klâsik Tarih şunu açıklıyor:
"Osman Bey ve Orhan
Bey, her sene İlhanlı hazinesine haraç vermekle mükellef bulunuyordu."10
Demek Osmanlılık,
Selçukluların yıkılmasından 50 yıl önce olduğu gibi, 50 yıl sonra da, Selçuk
Saltanatının yerini tutan Tatar'lara haracını ödemekte, bağımlılığını
tanımakta kusur etmemiştir.
3- Osmanlılığın
Saygı Duruşu: ne zamana dek sürdü? Bir Devletin öteki Devlet veya anısı
önünde Saygıduruşunda bulunması, onun önünde kendi Bağımlılığını
ANLAMCA (Mânen) kabul etmesi demektir. Osmanoğullarında ne görüyoruz?
Klâsik Tarih, "Nevbet'i
Pâdişâhî" denilen her sabahki "Mehterhane'i Hümâyun" çalışında,
Osmanlı Padişahının, Selçuk Hükümdarı Alâeddin'e saygı duruşu yapmak üzere
ayakta "NÖBET" tuttuğunu yazar. İlkel Sosyalist insan, sözüne böyle
vefâlıdır. Kendisine "Beylik" veren Selçuklu dünyadan göçeli 150
yıl olduğu halde, Osmanlı ona "sadakatini" çiğnememiştir. Ve bunu bir zor
altında kalmaksızın yapmıştır.
Ancak Bizans
İmparatorluğunun mirasına konulup ta boylu boyunca "Bizantizm" başlar
başlamaz, Osmanlıya da "Büyüklük Deliliği" bulaşmıştır. Ve ilkin Bizans
Fâtihi şunu söyleyebilmiştir:
"İki yüz sene evvel
vefat eden Sultan Alâeddin'i Selçûkî'ye tâzımen kaaim olmak (saygı
duruşunda bulunmak) beyhudedir."11
Bu tutum, bize "PADİŞAH"
sözcüğünün kaynağını sezdirmez mi? Osmanlı 200 yıl, başının üstünde "Şah"
olarak hep, kendisine "Beylik" vermiş olan Selçuk Hükümdarlarını
var saymıştır. Bu şartlar altında kendisi ne olabilirdi? "Şah" olamazdı.
Belki "Şah"ın kolu, ayağı olabilirdi.
Acemce'de "Şah",
Türkçe'de "Baş" demektir; Acemce'de "Pâ", Türkçe'de "Ayak"
demektir. Bu anlamda, Acemce "Pâd'i Şâh", Türkçe "Baş'ın Ayağı",
"Şahın Ayağı" demekten gelmiş olamaz mı?
DEVLETİN YAPISI
Osmanlı Devleti'nin
yapısı, Antika KENT medeniyetlerinin yapısından kurulu zincirin son halkasıdır.
Bu yapı Bizans tezi ile İslâm antitezinin rönesansından doğmuş
bir sentezdir. İslâm Medeniyeti bile Roma Medeniyeti tezine karşı çıkmış
bir antitezden başka bir şey değildir.
Osmanlılık doğarken,
ortada ne ROMA Kent'inin, ne MEKKE-MEDİYNE Kentlerinin egemenliği
kalmamıştır. Göçebe Osmanlının ise, yeni baştan KENT kuracak Tarihcil,
Ekonomik ve Sosyal yapısı yoktur. İster istemez yıkılmış Greko-Romen
ve Arabo-İslâm Medeniyetlerinin Kent kalıntıları ve gelenekleri
ile yetinilecektir.
Gerek Bizans, gerek
İslâm Medeniyetleri, ilk Orijinal Medeniyet kaynağı olan Kent'lerin
açılmasından doğmuş imparatorluklar aşamasına ulaşmış Devlet
biçimlerini vermişlerdir. Bu biçim Devletin iki yapı karakteristiği vardır:
1- Kent geleneğini
ayakta tutan Başkent karakteristiği;
2- Asil (ilk
Toprak sahibi: Roma'da Patrici, Mekke'de Kureyş) geleneğini ayakta tutan
Güdücüler karakteristiği.
Osmanlıda BAŞKENT'tin
adı, doğrudan doğruya Göçebe fâtih Askercil Demokrasi şefinin sivrilip
Padişahlaşması yüzünden PAYİTAHT olmuştur. Reâya (güdülenler)
adlı Halk yığınlarını Güdücü Osmanlı Kadro'larına ise, Devlet
Sınıfları (Sünûfu Devlet) denilmiştir.
Devlet Sınıfları'nın
kaymağı Payitaht'ta oturur. Oradan MEMLEKET'i, Çoban toplumun
içgüdüsü, gelenek-görenekleriyle güder. Devletin yapısı: ahtapotun
kolları gibi uzatma organlarla Memleketi sarmıştır. Ama o yapının özü PAYİTAHT
içinde yaşar. Padişah ve Saray gibi DÎVÂN adı verilen
yürütme kurulları, yâni Hükûmet te, onun dalı, budağı olan Bürokrat
Kadroları: Devlet Sınıfları da en çok Payitaht'ta kümelenir.
Onun için Devletin
Yapısı Bölümünde iki ayrım olacaktır:
1- Padişah - Saray
- DİVÂN
2- Devlet Sınıfları
Osmanlı Devleti'nin
Yapısı, Tarihcil ve Sosyal nedenleri ile PADİŞAH çevresinde toplanır.
Frenk barbarlığının son Padişahı olan XIV'üncü Louis: "Devlet demek,
ben demekim" derken, yalan söylememiştir. Son kozunu oynayan Tarihcil
krallık kurumunun "Kuğu çığlığı"nı atmıştır.
Elbet: Devlet demek
Padişah demektir. Buna zavallı okuma, yazması bile bulunmayan Göçebe
İlb'ler, şanlı şöhretli Gaazî'ler ne yapsın? Onlar gidişin parlak ve acıklı
baş kuklacıklarından başka bir şey olmamışlardır. Olamazlardı da.
Padişah, Tarih çarklarına
etiyle, kemiğiyle kaptırılmış, bütün insanlık haklarından (birkaç
hayvanlık hakkı abartılmak yolu ile) yoksul bırakılmış bir mutsuz
kutlu zavallıdır. Çevresinde onu anasına, babasına, oğluna, kızına düşman
canavar eden bir süslü zindan: SARAY ile, her sorumluluğu ve her cinayeti
şeref diye sırtına yükleyen DİVÂN çöreklenmiştir. Oralarda yetiştirilen
"Devlet Sınıfları"nı besleyip büyütmek için, yılanları emziren keçiye
dönmüştür.
"Ne kendisi eyler
rahat, ne halka verir huzûr."
Ama Toplum yaratığı
insanoğludur bu. Alışmışı kudurmuştan betere çeviren Toplum, Padişahlıktan
daha yüce ülkücül mutluluk bulunamayacağı yolunda öyle zehirli dolmalar
yutturmuştur ki...
Geçtik Tarihöncesi
Barbar kalıntılarını. "Kral Seud"lar, "Kral İdris"ler şöyle dursun. En
kılkuyruk Hacıağa döküntüsü, hatta "Sosyalist" kesildiği zaman bile, eline
yarım buçuk kıl kadar "Beğlik" geçse, hemen "Padişah" pozunda afi
kesiyor. Babası eline geçse, "İktidar" göstermek için, ipe çekmekten "doğru"
"Devrimci eylem" ve "Proletarya demokratlığı" bulamıyor.
Bu bir türlü "Modası
geçmez" tutumların Tarihcil köklerini Padişah ile Saray ve
Divân'larda izleyebiliriz. En "Sol" örgütlerde bile niçin
"Sünûfü Devlet" yaratmak isteyen "Kapıkulu" içyüzümüzden
utanmadığımız, orada gizlidir.
Hür Göçebe çadırının
nasıl esir pazarı Saraya döndüğü ve o yiğit, eşit İlkel Sosyalizm insanlarının
neden bunak şatafat tutsaklarına döndüğü Devletin Doğuşu Bölümünde
az çok belgelendi. Devletin Yapısı Bölümünün Padişah-Saray-Divân
Ayrımında yalnız Padişah-Saray ilişkileri daha yapı özelliklerine değecektir.
Dünya Mezarı, Sınıflaşma
Anıtkabiri Saray, derebeğileşmiş Osmanlılığın kardeş kavgası ile kurulur.
Kardeş kanı içme ilkesi ile Bizans yıkıntıları içinde özentiyle geliştirilir.
Tabu adam Padişah, tabu ortam Sarayın oyuncağına döner. Bu korkunç ve acıklı
oyuncak Has Oda'lar, Enderun'lar, Birûn'lar gibi kat kat bahçeler içinde
"Sakal-ı Şerif"e döndürülür.
Bostan korkuluğu Padişah,
kendi "Devlet Sınıfları"na karşı bile, ancak ilkin Türk Kapucubaşılar,
sonra hadım Haremağası Darusseâde ağaları ile kendisini savunma ve koruma
kaygularına düşer.
SARAY: DÜNYA MEZARI
Osmanlı düzeninde
Saray, ancak iktidar iyice Devletleştiği ölçüde saraylaştı.
"Tam bağımsız" Osmanlı Hükümdarlığı kurulmadan Saray Saltanatı
da sürülemezdi. İktidar için "Hükümdar nerede?" demiştik. Burada,
Saltanat için de "Saray ne gezer?" demek yerinde olur.
Saltanat düşkünü Medeniyet
yazar-bozarları, Osmanlılığı "Saray"da doğmuş, "Saray"sız
olmaz bir Derebeğileşmiş Tefeci-Bezirgân bunağı gibi göstermeyi pek severler.
Aslında "Saray": her yerde, her zaman Medeniyet'in dünya "Mezarı"dır.
Bütün Antika Medeniyetler,
yarattıkları kanlı Sosyal Sınıf Savaşı yüzünden, "Mezar"ı dünya
Sarayından çok süslemişler, ve "Saray"ı, halktan kopuk, tabulaştırılmış
ve tanrılaştırılmış zavallı "Baş"lara "Belâ" bir dünya Mezarı
durumuna sokmuşlardır.
Sınıflı Toplum yeryüzünde
kaldıkça bunun başka türlü olması ne görülmüş, ne görülecektir. Devlet,
toplumun üstüne sivrilen bir silâhlı - cezaevli örgütcül tekel oldukça,
üst-sınıflar zûlme, alt-sınıflar soysuzlaşmaya mahkûmdur.
İnsanoğlu Toplumu bir Hapisane kılığına sokmuştur. Alt-sınıflar
dünya Mezarı Bodrumların "pis Cezaevinde" mi kalıyorlar. Üst-sınıflar
da gene kendilerine kapalı bir dünya Mezarı yaptıkları Sarayların "süslü
Cezaevinde" yaşarlar.
Bu bakımdan, silâhlı,
eşit, gerçekten hür İlkel komuna insanı Göçebe Türk'ün, Medeniyet sürüleri
içine girer girmez "Saray" yaşantısına büyük bir özenti duymayacağı
kendiliğinden anlaşılır. Ancak özenmiş, özenmemiş ikinci meseledir. Osmanlı
için, ilk Gaazilik çağlarında, "Saray" diye ne bir olay, ne bir
kavram yoktur. İlk Osmanlının "Saray"ı bir Hapisane saydığı da bütün
davranışlarından bellidir.
SARAY: SOSYAL
SINIFLAŞMA ANITKABİRİ
"Saray" nedir?
Siyasî iktidar Başını, halkın senli-benliliğinden uzak tutmak bahanesiyle
halka düşman etmek için kurulmuş bir şatafatlı tuzaktır. Orada doğan, büyüyen
insan, kendisini öteki insanlardan bambaşka bir yaratık durumunda bulur.
Halk ta kendisine o gözle bakar.
Bu durum, Tarihöncesi
Toplumun Tanrı-Tapınak gelenek ve göreneklerinden kalmadır. İlk
Sümer Kent'lerinde, "Kahramanların Ruhu" tanrılaştırılıp Ziggurat
tepesine oturtulmuştur. İlk Ziggurat, dağsız taşsız Irak düz bataklığı
ortasında, balçık ve ziftten kat kat yükseltilmiş yapma tepeciktir. O tepeciğin
üstü Tapınak olur. İçinde oturan Tanrı olur. Bu Halktan ayrılışın
ilk kutsal senbolleşmesidir.
Saray: o Tapınak
geleneğinden; Şah, Padişah: o Tanrı göreneğinden tıpa tıp taklit
edilmiştir. Egemen sınıflar, Siyasi İktidar'larını, popüler (halkça
benimsenmiş) bir Kutsallık perdesi altında dokunulmaz kılmak
için: o Tapınak-Tanrı gelenek-göreneklerini, bir zaman Tarihöncesinde
doğarlarken, yerden göğe çıkartmışlardı. Şimdi Sınıflı Medeniyette
bu yol gökten yere indirirler: Saray-Şah biçimine sokarlar.
Amaç yahut
Eğilim apaçıktır: İnsanlığın sınıflara bölünüşünü bir daha geri
dönülmez biçimlerde dondurup ebedîleştirmek, meşrûlaştırmak, kutsallaştırmaktır.
Antika Toplumla Sosyal Sınıf Bölümü utançsızca elle tutulur biçimde
objektifleştirilir ve somutlaştırılırdı. Bu Saray-Şah olurdu.
Demek bir yerde Saray
ve Şah bulundu mu, orada kesince Sosyal Sınıflar bölümlenmiş
demektir. O sınıflara parçalanışın, sınıfları birbirine düşürüşün ve toplum
içinde insanı insana düşman edişin Anıtkabiri: Saray'dır. Bu "hazır
mezarın bayat ölüsü" insan, yaşıyan Devletin canlı Başkanı olan Kişi:
Şah, Padişah ve ilh. adlarını bir matahmış gibi takınır.
Bugün bize saçma ve
gülünç gelen çalım, poz, Saray heveslileri hâlâ az mıdır?
İLK OSMANLI SARAYI
Osmanlının kendisini
Saray mezarına gömmesi için, ilk kurduğu Devletin yıkılması gerekmiştir,
denilebilir. İlk "Saray"ın akla gelmesi Edirne'nin fethinden sonra
olmuştur. Akla gelenin memlekette gerçekleşmesi ise, 50 yıla yakın bir
süre uzayıp gitmiştir. Bursa Sarayı için:
"Temel 1365 yılında
atıldı. İnşaat ise ancak 1417 yılında sona erdi."1
denir. Besbelli, Osmanlı'nın Saray'a gönlü bir türlü yatmamıştır. Adına
"Edirne Eski Sarayı" denilen, Selimiye civarındaki Kavak Meydanı'na
kurulmuş bir yapıdan söz edilir. Dikdörtgen biçimli, kuzeyde demir kapılı
olduğu söylenir. Ancak bu yapının da "Saray" olması için, Timur'un
"Fetret" (Anarşi) çağını açması, yâni ilk Osmanlı Devletinin yıkılması
gerektirmiştir.
"Fetret" çağına
dek Osmanlı Padişahları için sürekli bir "Payitaht" bile olmamıştır.
Kimi Edirne'de, kimi Bursa'da kalmışlardır. "Fetret"te yeniden Bursa'ya
dönülmüştür. Onun için, kardeş kavgaları başlamadan, "Edirne Eski Sarayı",
saraydan başka herşeydir. Klâsik Tarihe göre "Edirne Eski Sarayı"nı:
"İlk tevsi eden
Yıldırım'ın oğlu İsâ Çelebi'dir. Musâ Çelebi, Sarayı teşkil eden müteaddit
binaların ve bahçelerin etrafını 15 metre kadar yükseklikte bir surla çevirmiştir."2
Sursuz Saray olur
mu? Demek İkinci Osmanlı Devletinden önce ortada pek öyle "Saray"
denecek nesne yok, dağınık bir sıra yapılar ve bahçeler vardır.
Edirne'yi ilk oturaklıca
Başkent (Payitaht) yapan Padişah Murat II oldu.1450 yılı (Osmanlı
kuruluşundan 150 yıl sonra) Tunca ırmağı kıyısında "Yeni Edirne Sarayı"
denen köşk kuruldu. Mehmet II (Fâtih) İstanbul'u fethettikten sonra da:
"Uzun müddet burada
ikamet etmiş, hatta oğulları Mustafa ve Beyazit'in sünnetlerini burada
yaptırmıştır."3
Bir tesadüf mü? Yoksa
ortadan kaldırmak mı? Ne yazık ki, o ilk Osmanlı sarayı kökünden kazındı.
Yapıldığından 7 yıl geçmemişti ki, 1457 yılı "Tamamen yandı"!..
Sonra "Kısmen müceddeden inşa" edildi. Ama bu artık, iyice Bizans
taklidi oldu. "Hünkâr Bahçesi Sarayı" 6000 İç oğlanı, 400-500 Bostancısı
ile Saraylaştı.
Bu Saray: Enderun'u,
Birûn'u, Harem'i ile İstanbul'daki Saraylara döndü. Enderun'da:
Hazine, "Hırka'i Seâdet", Has Oda, Bâbüsseâde Ağası Dairesi, Baltacı koğuşları
türedi. Hünkâr Bahçesi, Bâb'ı Hümâyun'un güneyinde idi. Yanında Adalet
Kasrı vardı. Kuzeyde, şimdiki köylü usulü ile, Has Ahırlar kurulu idi.
Ayrı, büyük daireleriyle Harem'i (Derebeyi Şatolarını saran su hendekleri
gibi) Tunca suyu çepeçevriliyordu.
Tek sözle, Fâtih'ten
(Bizans etkisinden) önce Saray, tıpkı Payitaht gibi, Devlet gibi Göçebeliği
ile övünebilirdi..
DEVLETLEŞME
AMACI: TABU KİŞİ - TABU ORTAM
Bir hakkı yemeyelim.
En çökkün Bizans çukuruna düşmüş Osmanlı çağının Saltanat yani Devlet
sistemi, Modern Emperyalizm çağındaki kapitalist Devlet ve Devletçilik
sistemi yanında zemzemle yıkanmıştır. Çünkü çok daha az pahalı,
çok daha az lüks, çok daha az sinsi ve aldatıcıdır. Çok daha
az sosyal eşitsizliğin ve sömürünün senbolüdür.
Ancak SİSTEM olarak
bugünkünün tohumu oradan kaldığı için, İlkel Göçebeliğin son kırıntılarını
da kökünden silip atan Antika İmparatorluğa ve "Asyalı" denilen
müstebitliğe geçiş ilginçtir. Bu geçişte, bilinen nedenlerle, Padişahın
Tabulaştırılması, herşeyin Kan bağlarından çıktığı ve Kişilerle temsil
edildiği o çağlar için, Örgütcil Devletleşme'nin tek yoludur.
Fâtih, Saltanatının
son deminde bu yolun inancına ve kendisince bilincine varmıştır. Bundan
en klâsik anlamı ile SARAY ve onun İDARESİ ortaya çıkmıştır.
Saray, tabulaşmış
üstinsanı (Padişahı), zamanı için pek imrenilecek bir Hapisane içinde,
her türlü dış saldırılara karşı koruma ve savunma sistemidir. Savunulan
iki kutsal şey vardı:1- Tabu Kişi (Padişah); 2- Tabu Ortam
(Sarayın kendisi)...
Padişah adlı Tabu
kişi'yi savunan Örgütcil Devletleşme aracına, Fâtih "HAS ODA"
diyor. Ancak özel ve genel amaç o tabu-kişi değildir. Kişiyi insanüstüleştirerek,
egemen sosyal sınıfların çıkarlarına ve eğilimlerine en uygun, en sürekli
biçimde üretip kullanmaya yarayacak olan araç, asıl amaçtır. Bu
araç Sarayın Kendisi olan Tabu Ortam'dır. Osmanlı ağzında,
Tabu Ortamı, Sarayın kendisini temsil eden başlıca yaman araç "ENDERUN"
adını alır. Demek Sarayda iki kurum vardır: 1- Tabu Kişi kurumu: Has
Oda; 2- Tabu Ortam kurumu: Enderun.
HAS ODASI
"Oda", şimdiki
Türkçe'ye geçen bir evin en sürekli oturulur bölümü anlamına gelmez. Şimdiki
"Ticaret Odası" termindeki "Oda" gibi bir sosyal örgüttür.
"Has Oda", Örgütcil Devletleşme yönünde yaratılmış en keskin kurumdur.
Fâtih Mehmet, o bıçak kullanır gibi konuşmasıyla der ki:
"Bir HAS ODASI
yapılmıştır. 32 adet HAS ODA OĞLANI ile içinde biri SİLÂHDAR ve biri RİKÂBDAR
ve biri ÇOKADAR ve biri DÜLBEND OĞLANI ola."4
Has Odası,
böylesine kısa, kestirme bir kurumdur. Haftada beş altı gün lâhana çorbası
ile geçinen bir sarayda, 4 başlı tam birer Manga (9'ar kişi bölümlü)
32 adam nedir? Bugün en sünepe Hacıağa, bir Emperyalist Evren Savaşında
Devlelçiliğimize el vererek başardığı "Kupon" kaçakçılığı ve vurgunculuk
ile: "lebiderya"da kurduğu köşke 32 uşağı az görür.
Ulu Peygamberin övgüsünü
yaptığı koca "Konstantiniyye"yi zaptedip, Tarihte (şu veya bu ulusçuk
sınırları içinde değil) insanlık ölçüsünde gerçekten ÇIĞIR açmış Fâtih
Mehmet, Bizans lüksünün son perdesine büründüm sandığı gün: "32 tane"cik
"Has Oda Oğlanı" ile yetinebiliyor.
Bu 4 manga insanın
görevleri nedir? Değme modern kokotun yetinemeyeceği denli az, dört çeşit
"hizmet". Bu hizmetleri, Fâtih'ten sonra (150 yıl sonra) anlatanlardan
öğreniyoruz.
Silâhdar: (Silah
tutan): "Padişahın kılıcının muhafızı."5
Silâhdar başında zülküflü
Üsküf, elinde Kılınç, Padişahın sağında gider. Her gün "Mabeyn"de.
"Telhisat teâtisi ve sair hizemât'ı seniyye" görür. "Enderûn ricalinin
Arz'larına vasıta" olur. Yalnız bu iki görev Silâhdarı, Has Oda'nın
da Enderûn'un da üstüne çıkarır: 1- Padişahın mahrem akıl hocasıdır; 2-
Adam seçme ona düşer.
Ulûfe'si (gündeliği)
20 akçadır (32 gram gümüş). Ayrıca yılda 4 tane "Câme'i Hân'ı Salyane"si
vardır.
Silâhdarlar: "Sonra
Dârüsseâde takımından mâidâki Enderûn'luların zâbiti olarak son derece
seçkinleştiler."6
Bu adamlar, yetişe
yetişe,Mısır gibi önemli Eyâlet'lere Vâli, Derya Kaptanı, Kubbe
Veziri, Sadrâzam oldular.
Rikâbdar: (Üzengi
tutan): "Padişah tenhaca ata binerek bahçe vesair seyrine çıkarken (Üzengi
ağaları bulunamadığından) rikâb'ı Hümâyûn'u tutar."7
Sırada, Silâhdardan
sonra, Çokadar'dan ön gelirken, sonraları geri kalır.
Ulûfe'si gene
20 akça. "Câme'i Salyane"si 4.
Çokadar: Mevlût
ve başka resmî günlerde "Maiyyet'i Hümâyûn"da Padişahın yağmurluğunu
tutar ve sağ yanında yürür. Başka vakitlerde özel dairesinde oturur. Silâhdar
yoksa, ona vekillik eder. (Çokadar da yoksa vekâlet Rikâbdar'a düşer.)
Ulûfe'si 20
akça. "Câme'i Salyane": 4.
Dülbend Oğlanı:
buna Acemce "Dülbend gulâmı", Türkçe "Tülbent Ağası" da denir.
İlkin, o zamanlar giysinin en önemlisi olan Sarık'ları ve çamaşırları
temizlemek ve idare etmek işine bakar.
"Saltanat" ilerledikçe,
yâni Padişahlar lüks batağına ve süse boğuldukça, Tülbent Ağalarının çeşitleri
ve sayıları da çoğalacaktır.
Sarıkcıbaşı:
"ihdas" edilince, Sarık işi ona düşer.
Dülbend Ağası:
"Hırka'i Seâdet" dairesi temizliği vb. işlere bakar. Rikâbdar'ın "Mâdûn
mülâzımı" (alt subayı) olur.
Sonra: Miftah Ağası
(Anahtar)
Peşkir Ağası... çıkar
ENDERUN
ENDERUN, Padişahın
emrinde görünür. Ama Kişi kurumu olmaktan öte bir Saray kurumudur.
Zamanla Padişahı da kıvırıp bükecek, gerekirse Padişahlığı yürütmek için
Padişahları bile yok edecektir.
Enderûn işleri: gene
hep Padişahı ve çevresini giydirip kuşatmak ve besleyip korumak görevi
biçimindedir. Ancak görevin uygulanışı ve sürekliliği göz önüne serilince,
Sarayın Ekonomik, Politik ve Askercil işleri, Padişahın kişiliği
üstüne de ağır basar ve objektifleşir.
"Has Oda oğlan"ları
gibi, Enderûn Ağaları da dört başlı bir sistem örgütüdürler: 1-
Odabaşı, 2- Hazinedarbaşı, 3- Kilârcıbaşı, 4- Sarây'ı
amire Ağası... Bunlara Acemce "Enderûn Ağalar", Türkçe "İç
Ağaları" denir.
Odabaşı: "Padişahı
giydirip soymaya memur"dur. "'Kapıağası PAYE'sinde ise de görünüşte
ona tâbi"dir. "Ekseriya iç oğlanlarından", kimi ise Hadım
Ağaları'ndan seçilirler.
Ulûfe'leri
60 akçadır. "Câme'i Hâss'ı Padişahîden (özel Padişah giysisinden)
yılda 5 parça esvap"ları olur.
Hazinedarbaşı:
"Hazine'i Hümâyun'un ve Hademelerinin zâbiti"dir. "Padişahın Destâr
(sarık) ve Seccadesi dahi elinde bulunur."
Böylece Padişah adına,
Padişahın bütün madde varı Sarayın bir İç Ağası elinde tutulur.
Hazinedarbaşı: Akağalar'dan
seçilir.
Kilârcıbaşı:
Mutfağa bakar. Şeker ve tatlı yapar. (Osmanlıda herşey askercil olduğundan):
"Has Kilâr" hademelerinin "âmiri", komutanı'dır.
Saray'ı Âmire
(Bayındır Saray) Ağası: "Enderun'u Hümâyun"daki "Has" ve
"Büyük" ve "Küçük" denilen odaların ve tümüyle Saray'ın
muhafızıdır. "Muhafız Alay Komutanı" gibi bir şeydir.
Ancak şimdiki "Muhafız
Alayı" Başkentin en korkunç silâhlı gücü ve tümen kadar kalabalık iken,
Saray Muhafızının maiyetinde 40 Akağa bulunur.
Toparlanırsa, Saray'da
Padişahın giyinmesi ve soyunması kadar "mahrem" işlerini Odabaşı
kollar. Aynı Padişahın boğazından geçecek acı tatlı yeyip içtiği Kilârcıbaşı'dan
sorulur. Kilârcıbaşı: "Saray" isterse, Padişahı her zaman zehirleyebilir.
Odabaşı: gene "Saray" isterse, Padişahı çırılçıplak ve kıskıvrak
yakalatabilir.
Hazinedarbaşı:
Saray'ın ekonomik varını; Sarây'ı Âmire Ağası: Saray'ın silâhlı
gücünü elinde tutar.
Sarayın bu dört adamı
karar verir, yahut kandırılırsa, Padişah'ın kişiliği olmamışa dönebilir.
Ve çok dönmüştür.
Has Oda'nın
başında kişi olarak Padişah bulunur. Ayrıca bir başa yer kalmaz.
Enderun, Padişahın ötesinde objektif bir kurumdur: Sarayın
kendisidir. Sarayın kendisinin başı: KAPUCUBAŞI olur. Ona, "Bâbüsseâde
Ağası", "Bâbüsseâdetül Âliyye Ağası" da denir.
KAPUCUBAŞI
Kapucubaşı:
(Bâbüsseâde Ağası: Mutluluk Kapısı Ağası): "Sarayda Hadımağalarının
zâbiti"dir. "Bilcümle ENDERUN memuriyetlerinin âmiri", "Harem ve
umum Daire'i Hümâyûn'un zapt ve raptına memur" kişidir.
Kapucubaşı, SARAY'da
kişiliği olmayan, anonim Padişah gibi bir şeydir. İmparatorluk derebeğileştikçe
bu durumun önemi ve etkisi daha duruca ortaya çıkacakur.
İmparatorluk geliştikçe
bir ilginç olay daha suyun yüzüne çıkacaktır. G.990 (D.1582) yılı Murat
III bir Saray görevlisi daha "İhdâs" edecektir: "DARÜSSEÂDET
ÜŞŞERİFE AĞASI"! Bu iki görevli, birbirine karıştırılmamalıdır. "Babüsseâdetül
Âliyye" (Yüce Mutluluk Kapısı) Ağası denilen Kapı ağası başka, "Darüsseâdetüşşeriyfe"
(Şerefli Mutluluk Evi) Ağası başka şeydir. Bu sonuncu, sonradan (Osmanlı
soysuzlaşması, dolayısı ile Türkçe'nin kötülenmesi başladığı zaman) ortaya
çıkarıldığı için, adı "Odabaşı"nınki gibi Öz-Türkçe değildir. Kısaca "Darüsseâde
Ağası" diye anılır.
DÂRÜSSEÂDE AĞASI
Dârüsseâde
(Mutluluk Evi) Ağası: Vakti ile Kapu Ağası'nın baktığı kutsal
gelirlere bakmak üzere ayrılır. Baktığı alan:1) "Harem'i Hümâyûn Evkafı",
2) "Evkaf Muhasebeciliği" 3) "Evkaaf'ı Hümâyûn Müfettişliği"
işleridir.
Ne çıkar bu "Evkaf"çılıktan?
"Evkaf" konusuna gelince göreceğiz. Evkaf: Kamu mülkiyetinin,
yâni eskiden Ümmet, yeni Millet malları denilen minârenin
egemen sosyal sınıflarca çalınışında kullanılmış kılıftır. İmparatorluk
derebeğileştikçe, Kamu mallarının çalınışı artmış, Evkaflar çoğalmıştır.
Dolayısı ile de en büyük gelirleri temsil eden Evkaf alanı, Türkiye
ekonomisine ve ister istemez Türkiye polilikasına ağır basmıştır.
Ve, Bilimcil Sosyalizmin
Ekonomik Determinizm adlı prensibi bir yol daha hükmünü yürütmüştür:
Evkafa el atanların önemi gittikçe artmıştır. Dolayısı ile, ilkin Kapıağası'nın
yamağı gibi duran Dârüsseâde (Mutluluk Evi) Ağası, yavaş
yavaş Babüsseâde (Mutluluk Kapısı) Ağası'nı aşmıştır. "Ev",
"Kapı"ya baskın çıkmıştır.
"Dârüsseâdetüşşerife"
Ağası:
"Bu suretle Saray'ı
Hümâyûn'un birinci zâbiti olmuş ve bâ'de bâ'din (sonranın sonrası)
Bâbüsseâde Ağalığı dahi anın emri altına girip önemini yitirmiş"tir.8
Sonuçta, cinsiyeti
belli Ak derili insanların yerine, daha uysal ve kişiliksiz bırakılmış
Hadım'lar ile Kara derililer uygun kul sayılmışlardır. Bu
prose, Saray'da sağlam erkeğin ve Ak adamın köküne kibrit suyu dökmüştür:
"İlkin AKAĞLAR
mevki'i iyzar'da (azizlenme durumunda) bulunup, sonra Darüsseâde
Ağalarıyle ZENCİ AĞALAR o yüce mevkii hâiz (ele geçirir) olmuşlardır.
HAZİNEDAR, HAZİNE VEKİLİ, BAŞ MUHASİP, VÂLİDE SULTAN BAŞ AĞASI yüksek mesnetlere
sahip çıkmışlardır."9
Padişah'la Divân'ların
ilişkisi, Osmanlı Devlet yapısı içinde şimdi Hükûmet adı verilen
yürütme kurullarının işleyişi demektir. Padişah, bütün Devletin canlı putu,
ayaklı senbolu olunca, Yasama yetkisi de Yürütme yetkisi de padişahta toplanır.
Bu yetkiler aşağıdan
Padişaha "Arz"larla gelişir, yukarıdan Padişahın "Buyuru"larıyla
Kanun'laşır. İkişerli 4 çift organlarla: (Müşavere-Evlât Ölümü), (Divân-Bayram),
(Cemiyet'i Âlî-Sefer), (Divân Taâmı-Bahçe) biçimlenip uygulanır.
Padişaha yaklaşma,
ve el öpüş, Divâna giriş ve oturuş, "Nevbet" tutuş, Mütalea veriş, Emir
ve Ferman alış.. bunların hepsi ayrı ayrı, zincirleme Tören-Şölenlerle
Devlet ve Hükûmet işlerinin yoluna konulması ve yürütülmesi olur.
PADİŞAH - DEVLET - KANUN
İlkel Toplumda Babahan
nasıl önce Kahraman, sonra Tanrı olduysa, Hristiyanlıkta
kişi olarak İsâ nasıl Allah demekse, tıpkı öyle, Osmanlılıkta
da kişi olan Padişah demek Devlet demektir. Orada Devlete
kapitalizmin giydirdiği insanüstü Soyut ve Esrarlı hiçbir
yan katılmaz. Etiyle, kemiğiyle bir insan Padişah kılığında som
Devlettir.
Bu karakter Osmanlılığın
bir aşiretten türemiş, "hüdayinâbit" olarak çıkmış olmasından ileri
gelir. Bizans kanunları, İslâm Şeriâtı Osmanlı yapısına giderek hayli şeyler
kattı. Bu katkılar Fâtih'e dek Devletle Padişahın aynı şey oluşunu gideremedi.
Devlet mekanizmasının işleyişi, en itçil kişi ilişkileri biçiminde oldu.
"Memleket" (Mülk
alanı) denilen Osmanlı varlığının tabanı, Padişahın mülkü gibi konuldu.
Padişahla Memleket ilişkileri, Padişaha bir problemi Arz etmek ve
Padişahtan o problemin çözümü için Buyuru almak ile oldu. Devlet
mekanizmaları ve organları: Padişaha Arz etmek ve Padişahtan
Buyrultu almak yoluyla biçimlendi ve işledi.
Nasıl Padişah
demek Devlet demekse, tıpkı öyle Buyrultu (Ferman) demek
Kanun demektir. Devletin bütün kuralları, kurulları Padişah buyruğundan
kaynak alır, Cumhuriyet çağına dek, en kıtıpiyoz memurun Kanundan üstün
Buyurma eğilimi, ve kanundan çok Üstünün (mâfevk'inin) buyurusuna uyuşu
o yapının gelenek, göreneğidir.
Padişahın Arz
ve Buyuru görevleri, diyalektik çelişkinin iki kutbu gibi, çevreden
merkeze, merkezden çevreye karşılıklı etki-tepki yaparak işler.
ARZ
Arz: aşağıdan
yukarıya işleyen örgütcül ilişkidir. Arz'ın "Bizzat" ve "Nâme
ile" yapılan iki biçimini gördük. Devlet başkanı Padişah, muhitten
merkeze gelen Arz yolu ile üç alandan bilgi edinir: 1- Hükûmetten,
2- Saraydan, 3- Taşradan.
1) Başta HÜKÛMET
diyebileceğimiz Sadrâzam, Kazasker, Defterdarlar kanalından "Bizzat"
bilgi toplanır. Sadrâzam en geniş anlamda POLİTİK konuları, Kazasker
SOSYAL ve ASKERCİL konuları, Defterdar EKONOMİK konuları
Arz eder.
2) Sonra SARAY
diyebileceğimiz haber alma alanı gelir. Bu alanda Has Oda personeli,
Padişahla her gün ve hemen her an temastadır.
O yüzden, hele Silâhdar
adlı kılıçlılar, bütün Devlet, Toplum, Politika ve Reform işlerinde Padişahın
hem Sır ortağı, hem Akıl Hocası durumundadır.
Türkiye'nin en önemli
iki büyük Reform çabasında iki Silâhdar başrolü oynar. Murat IV'ün akıl
hocası Koçi Bey'dir. Selim III'ün akıl hocası Koca Silâhtar'dır.
Has Oda, Subjektif
Saraydır. Asıl Objektif Saray Enderun adını alır. Enderun'un
başı Kapıağası'dır. Odabaşı, Kapıağasını yalnız ve bağımsız
bırakmamak için tutulmuş bir alttır. Hazinedarbaşı ile Kilârcıbaşı
Sarayın EKONOMİK başlarıdır. "Sarây'ı Âmire Ağası" Sarayın ASKERCİL
başıdır.
Sonraları çıkıp hepsine
baskın olan Darüsseâde Ağası ile bütün bu ENDERUN alanı, Hükûmetten
tümüyle apayrı, bağımsız ve doğrudan doğruya Padişah emrinde, Padişaha
etken bir örgüttür. Ve Sadrâzam kadar Devlet başkanına sözle Arz etme hak
ve yetkisini taşır.
3) Üçüncü Arz
organı, üst TAŞRA İDARESİ dünyasıdır. Onlar: Beylerbeğiler, Ümerâ
(komutanlar) ve Kudzât (kadılar)dır. Beylerbeğiler, bütünü
ile büyük TOPRAK EKONOMİ ve POLİTİKA'sını güderler. Ümerâ,
bütünü ile SİLAHLI KUVVETLERİ güderler. Kadılar, hem İlmiye
(Bilim, Hukuk, Şeriat adamları), hem Mülkiye (Eyâlet ve Sancaktan
küçük taşra idare cihazları) karışımı olarak SOSYAL POLİTİKA'yı güderler.
Bunlar da, Hükûmet
ile Saray dışından Padişaha doğrudan doğruya "Arz" yetkisine
sahiptirler. Yalnız bu Arz'larını "bizzat" sözlü olarak yapamazlar;
yazılı "Nâme" (Mektup) biçiminde sunarlar.
BUYURU
Buyuru: Osmanlı
Devlet örgütünün yukarıdan aşağıya işleyen mekanizmasıdır.
Yukarıdan aşağıya
etken olan buyuru organları, bütün Devlet sistemi gibi gene hep Padişah
adlı kişiliğin çevresinde, emrinde toplanır. Onun için, Padişahın yaşantısı
ve davranışı ile bu organların işleyişi içiçe girmiş bulunurlar.
Ve Kişi de Devlet te PADİŞAH demek olduğundan, ARZ organları
gibi BUYURU organları da, kuruluşları, işleyişleri bakımından hem olağanüstü
karmaşık, hem olağanüstü basit'tirler.
Padişahın buyrultusu
nasıl biçimlenir? Padişahın Düşünce - Davranışları ile. Öyleyse, Osmanlı
Devleti'nde "BUYURU"nun ne ve nasıl olduğunu kavramak istedik mi, Padişahın:
varsa Düşüncesine, yoksa Davranışına bakmak yeter. Gereksiz
spekülâsyonlara yer yoktur. Daha doğrusu, Padişah ilkin yazıp okuması bile
bulunmayan bir Savaşçıdır; sonraları Fâtih gibi zamâne biliminde hayli
yetişkin olduğu zaman bile, düşünce'yi Ulemâ'ya bırakır.
O yalnız DAVRANIR.
Pratikçe, Osmanlılıkta
kaç türlü Buyuru mekanizması bulunduğu öğrenilmek istendi mi, Padişahın
kaç türlü Davranış içinde bulunduğunu göz önüne getirmek gerekir.
Padişahın ve Devletinin, tek sözle SALTANATIN kaç türlü DAVRANIŞI olur?
Buna en duru ve basit biçimiyle yetkili karşılığı Fâtih'in kendisi verir.
SEKİZ ULU DEVLET ORGANI
Fâtih Mehmet, söyleyerek
yazdırdığı "Kanunname"sinde ve ondan sonra "Evlâd'ı Kiram"ının
bu Kanunname'yi "İslâha sâ'y" (düzeltmeye çaba) gösterişlerinde,
Devlet işi olarak sayılan Padişahın davranışları 8 türde toplanır.
Bu 8 türün ilk dördü ÖZEL olarak Padişahın KİŞİLİĞİ ile ilgili
görünür: 1- Evlât Ölümü, 2- Bayram, 3- Bahçe, 4- Sefer;
sonraki dördü GENEL olarak Devletin ORGANLARI ile ilgili
görünür: 1- Müşâvere, 2- Divân, 3- Cemiyet'i Âli,
4- Divân Taâmı.
Bu 8 Osmanlı Padişah-Devlet
olayı Organ mıdır, Görev mi? Hem organ, hem görevdir. Daha
doğrusu: Görev-Organ'dır. 8 Görev-Organı karşılıklı sıralarıyla
alt alta dizersek, aralarında şaşılacak bir Karşıtlık-Paralellik bulunduğunu
görmezlikten gelemeyiz:
GENEL:
Müşâvere - Divân - Cemiyet'i Âli - Divân Taâmı
ÖZEL: Evlâd Ölümü - Bayram - Sefer - Bahçe
Bu dörderli iki sıra
olaylara bugünkü (Burjuva) kafamızla bakarsak, aralarında hiçbir
ilişki göremeyiz. Olayları zamanının ortamı içinde karşılaştırırsak, kazın
ayağı hiç te öyle değildir. Onun için, iki sıra Görev- Organları alt alta
gelen ikişerli ilişkileri içinde ele almak daha ilginç olur.
MÜŞÂVERE ve EVLÂT ÖLÜMÜ
"Müşâvere",
Devletin en sivri tepesinde ve önemli konuların en gizli biçimde incelenip
karara bağlandığı bir büyük Görev-Organdır. Padişahın bir oğlunun
ölümü ise kişicil, olağan, doğal ve küçük olaydır. Bunlar arasında
hangi paralellik aranabilir?
Önce bu paralelliği
bizim icat etmediğimizi; sonra onu bizzat Fâtih Mehmed'in, sonraları ne
denileceğini akıl köşesinden geçirmeksizin olduğu gibi koyduğunu hatırlayalım.
Devlet Başkanı Padişahla, Hükûmet denilebilecek en kodaman
Politika, Toplum ve Ekonomi başlarının birkaç basamaklı toplantıları vardır.
Bunlardan hiçbirisi Fâtih Mehmet'çe Müşâvere ve Evlâd Ölümü kertesinde
müthiş SIR ve ÖNEM içinde konulmamıştır.
MÜŞÂVERE
Müşâvere (DANIŞIM)
nedir? Devletin en önemli işlerinin, Devletin kişileri arasında en gizli
biçimde toplanarak ele alınmasıdır. Edinilmiş Arz'lar ışığında,
en su götürmez Buyurultu (Ferman)lara bağlanmasıdır. Müşâverenin
önemi kutsallık kertesine erişir. Çünkü Allah, Kur'ân ı Kerim'inde bütün
Müslümanlar her işlerinde: "Feşâvirû" buyurmuştur: "Ve birbirinize
DANIŞINIZ!"
Kanunâme'de Müşâvere
için yalnız kesin bir iki söz geçer.
"Umur'u Saltanatı"
(Devlet işlerini) Danışmada Padişah sırf Politik başlara: Vezir'i
Âzam ile Vezirler'e ve Ekonomik başlara: Defterdarlar'a
başvurur. Bu danışmanın hiç şakası yoktur: Hemen kılıç vuruşu ile kestirip
atar:
"Anlardan (yâni
Vezirler ve Defterdarlardan) gayri kimesne vâkıf olmıya"10
Buna itiraz edecek
kimse anasından doğmamıştır. Devlet işleri yalnız Padişahla Politika ve
Ekonomi Başları arasında eleştirilip çözüme bağlanan sırlardandır.
EVLÂT ÖLÜMÜ
"Evlât Ölümü"
ne demektir? Padişahın dölünden gelmiş kimselerin yaşamaktan kalması demektir.
İlk bakışta, bugünkü insan için, bunu Müşâvere kertesinde dramatize edecek
ne var? Fâtih Mehmet onu en az Müşâvere kertesinde dramatize edip önemsemiştir.
Kanunnâme, açık seçik konuyu:
"Evlâdımın ölüsüne
hazır olan Vüzera, Kazaskerler ve Defterdarlar" biçiminde koyar.
Kanun koyucu Fâtih
Mehmed'in kafasında hiçbir şey örgütler hiyerarşisi kuralı dışına çıkamaz.
Müşâvere'ye Devletin en büyük Politik ve Ekonomik
başlarını almıştı. "Evlâdının ölüsüne" onlardan başka Ordu- Adâlet
karışımı sosyal ve askercil hukuk başlarını da lütfen kabul eder. Neden?
Çünkü Evlât ölüsünde
Silâh'ın ve Adâlet'in de bir sözü olacaktır. Hiç değilse
Şeriat'ça bir ölü Kılıç ve Hak adamlarından saklanamaz.
Ölen kişi ister "Allahın emrile", ister "Kılıcın demirile"
ölsün, "İlmiye"nin elinden geçecektir.
Buradaki yaman Devlet
sırrı nereden geliyor? Belli: "Karındaşların nizâm'ı âlem içün katletmek"
prensibi, yalnız kardeşler arasında değil, babalarla oğullar, hatta dedelerle
torunlar arasında bile yürürlüktedir. "Saltanat", Padişahlık Tahtına
sivrilmeyi, bir Tarihcil-Sosyal nedene bağlamaz: Sultan'ın Kan'ında
ve dölünde gizli, anlaşılmaz bir büyüye bağlar. O zaman, Padişahın kendisi
gibi dölü de tabulaşır, devletleşir, sırlaşır.
O yüzden Saltanat
uğrunda sivrilen insanlar, kıran kırana boğazlaşırlar. Bu uğurda düşenlerin
"ölüsü", ister istemez "Umûr'u Saltanat" sırasına girer.
Ve "işi" yalnız Padişah ile birinci kertede (Politik - Ekonomik - Sosyal)
üç kategori Başlardan başkası ele alamaz olur.
"Müşâvere"
ile "Evlât Ölüsü" gibi öteki: (Divân-Bayram), (Cemiyet'i Âli - Sefer),
(Divân Taâmı- Bostan) ikilileri arasındaki paralellikler de, az çok kendiliğinden
anlaşılabilir.
"DİVÂN" ve "HÜMÂYÛN"
SÖZCÜKLERİ
Herkese "sır"
olan Müşâvere'den sonra, Devletin en büyük Görev-Organ'ı
"Divân-ı Hümâyun"dur. "Osmanlı Beğliğinde Hükûmeti, yani İcra
Kuvvetini Divân temsil eder"11
Divân: bilinen
Devlet büyüklerinin, hiç değilse ilk zamanlar, halkla doğrudan doğruya
ve toplu olarak temas edip, memleket ekonomisini, politikasını,
hatta adliyesini en yetkili ölçüde günlük somut problemler biçiminde ele
alma görev-organıdır. "Divân herkese vasıtasız açıktı."12
Hümâyun: Osmanlı
Türklerince tanımlanması pek yapılmamış ise de, anlamı tartışmasız kabul
edilmiş bir efsane kuşunun adı sayılır. Bu mitolojik kuşun başı,
gagası, kanatları, ayakları pek öyle yeryüzünde görülmüşlere benzetilmez.
Onu ne kimse görmüştür, ne kimse anlatabilir. Ancak varlığı su götürmez
sayılır.
Toplum gerçeği bakımından
Hümâyun, bugünkü modern terminolojide tıpatıp Totem adı verilen
şeyin tabulaşmış kendisinden başka bir şey olamaz. Besbelli Kayıhan'lıların
Osmanoğulları, Orta Asya'dan bu Hümâyun totemi ile gelmişlerdir.
Bütün başarıları, o "Hümâyun" adlı efsane kuşunun temsil ettiği
Toplum ruhuna mal edilmiştir. Gaazilerin vura kıra ulaştıkları Saltanat
mertebesi de "Hümâyun"un yüce katından başka bir şey sayılamamıştır.
Böyle erişilmez ulu,
kutsal, esrarlı gücü temsil eden Divân'ı Hümâyun görev-organı, yüzyıllar
boyu Padişah ve Hükûmeti ile Halkın buluşma katı bulmuştur. Fâtih onu kaldıramazdı.
Kanunnâme ile çerçevelemek yolunu tuttu. O çerçeve içinde "Divân-ı
Hümâyun" bir hiyerarşi düzenli Tören kılığına girdi.
DİVÂN-I HÜMÂYUN'DA:
3 İŞLEM
Padişahın, ardında
Saray, katıldığı çeşitli yürütme (icra) ve danışma (kanun) toplantıları
içinde en önemlisi ve en sürekli-düzenli olanı Divân-ı Hümâyun'dur. Devlet,
her sabah önce Allahın önüne çıkar, sonra Halkın önünde işlemeye
başlar.
"Divân her gün
sabah namazından sonra toplanır. Evelâ Halkın dilek ve şikâyetleri dinlenir.
Sonra Devlet işleri görüşülürdü."13
İlkin Cumâ dışında
her gün toplanılırdı. İstanbul alınıp ta Bizans etkisi başlayınca, Halkın
önüne çıkmak seyrekleştirildi Haftanın yalnız: Cumartesi, Pazar, Pazartesi,
Salı günleri Divân-ı Hümâyun'a gelindi.
Divân'da üç şey kotarılırdı:
1) Mütalea:
İdare ve gelenek-görenek (örf) işlerinde Vezir; Şeriat, Hukuk işlerinde
Kazasker; Maliye, Ekonomi işlerinde Defterdar açıklamasını yapardı. Ondan
sonra "Emir" gelirdi.
2) Emir: Berat,
Vazife, Yetki, Hak gibi imtiyaz bağışlamaları üzerine olurdu.
3) Ferman:
Emir (buyurma) ve nehiy (yasaklama)lar üzerine çıkarılırdı.
DİVÂN-I HÜMÂYUNA GİRİŞ
Fâtih Mehmet töreni
şöyle özetler:
"Divân'a her gün
Vüzerâm ve Kazaskerlerim ve Defterdarlarım geldikte Çavuşbaşı ve Kapucular
Kethudası önlerine düşüp istikbâl etsünler."14
Bu özel karşılayış
töreni ile gelenler, Divân'da gelişigüzel oturamazlar. Zaten, İmparatorluğun
hiçbir yerinde, hiçbir kimse, önceden belli olmayan ne bir davranışta bulunabilir,
ne bir yerde oturabilir.
Bir yol yukarıda belirtilen
Divân üyeleri kesinlikle sınırlı yetkililerdir. Bu yetkililerin gelip sırayla
Padişah önünde Divâna girmeleri gibi, oturmaları da bir problemdir. Divânda
oturmaya "SADR'A OTURMAK" denir. Ve Sadr'a Oturmak her babayiğitin
harcı olmaktan çıkar, sıkı sıkıya Kanun konusudur. Fâtih, yaşlandıkça bu
Divân düzeni üzerinde büsbütün Bizanskâri titizliklere alıştırılmış bulunur.
Şöyle yazdırır Kanunnâme'sini:
"Divân Hümâyunda
Sadır'da oturmak Vüzerâ'nın, Kadzaskerlerin ve Defterdarların ve Nişancıların
yoludur."
Böylece Divân'ın doğal
üyeleri bu dört başlı en büyük Devlet yetkilileridir: Vezir - Kazasker
- Defterdar - Nişancı. Bunların dışında, Divânın sürekli üyesi
yoktur. Ancak arasıra, gerekince, ikinci kerte kişiler olarak: "Mâzûl"
(görevinden alınmış) Beğlerbeğiler (Eyalet Genel Vâlileri) ile gene
mâzûl "Beğler" Divan'a "OTURMAK" hakkına sahip olarak katılabilirler.
Bu gelgeç Divân
üyeleri ne zaman ve nasıl Divâna katılırlar? Kanunnâme'de açıklama
pek aranamaz. İşin gidişi, mâzul Beğlerbeğilerle Beğlerin, çağrılmadıkça
Divâna giremeyeceklerini sezdiriyor. Aslında, Divân'ın sürekli ve doğal
üyeleri bile, ancak Çavuşbaşı ve Kapucular Kethudası "önlerine düşerek"
kayıtla ve zor geldiklerine göre, törene uymayanın içeri alınacağı düşünülemez.
Belki İlkel Sosyalizm kalıntısı "Askercil Demokrasi" geleneği, Divâna
girme hürriyetini yazılı Kanun ile sınırlama kaydına yer bırakmamış olmalıdır.
Nitekim, 18'inci yüzyıl
başında sayıları 2344 kişiye çıkacak olan kapıcılar önünde, Divâna "Halk"tan
sayılabilecek kimselerin nasıl gelebilecekleri de ayrı soru konusudur.
SADRA OTURMAK (TASADDUR)
Divâna girmek kadar,
belki ondan çok daha karışık ve güç olan şey, Divânda "OTURMAK"tır.
Oturmak, lâf değil, "Sadr'a Oturmak"tır. "Sadr" denilen şey,
bugünkü Türkçe'de "Sedir" biçiminde İstanbullulaşıp incelmiştir.
Şimdi müze olan şanlı Sarayların kendileri gibi, "Sadr" veya "Sedir"lerinin
de ne olduğunu görüp biliyoruz. Saray taştan bir gecekondu, bağlasalar
durulmaz izbe hücreleridir. "Sadr" da, ne denli süslense, Kapalıçarşı
koltukçularının metelik vermeyecekleri "Sedir"lerden öteye geçmese
gerektir.
Ne var ki, "Sadr"ın
maddesi değil, mânevi değeri ve Padişah huzurunun tılsımı konudur. "Şôffa'i
Hümâyun"da oturmak herkesin Devlet içindeki yetkisi ve etkisi ile sıralanır.
Ve bütün İmparatorlukta olduğu gibi, "Sadr"da oturmanın sırası da,
her oturanın rütbesi'ni gösterir, önemli kanun maddesi olur.
NEVBET'İ PADİŞÂHÎ
"Kanunnâme"nin
hemen baş amacı, Bizans'tan öğrenilen, ama besbelli bir türlü uygulanamayan
o sıkı ve yaman hiyerarşiyi (mertebeler zincirini) Osmanlıya öğretmektir.
Zincir, Divân'dan başlar. Ama orada bile bu zincirin ucunu kaçıranlar sonuna
dek bulunur.
Önce "Mehterhâne'i
Hümâyûn" çalar. Buna "Nevbet'i Padişâhî" denir. İlk Osman Gaazi'ye
Selçuk Hükümdarının Bayrak ve Davul takımı gönderdiği günden beri Padişah
bile Mehteri ayakta dinler. Osman Gaazi'nin Süzereni (üstü) Selçuk Şâhı
Alâeddin'e karşı saygısı oğullarına dek sürer. Belki kökü bilinmeyen "Padişah"
sözcüğü de o saygıdan kalmadır. "Pâ", Acemce "Ayak" demektir.
Osmanlı Devlet Başkanı, saygısından, Selçuk Hükümdarı gibi kendisini bir
türlü "Şah" sayamamış, olsa olsa "Şahın Ayağı" anlamına geldiği
saklanan "Padişah" diye andırmıştır. Sonra "Padişah" gücü Selçuk
Şahlarınınkini aşınca, artık "Şâh" deyimi küçük düşmüş ve bir daha
Şâhlığa özenilmemiş olabilir.
Göçebe Gaazîlerin
bu alçakgönüllülüğü onları, Selçukluların kökü kazındıktan sonra bile,
Mehter'i ayakta dinlemeye itmiştir. Ancak, bu son Barbar saflığını da,
ötekiler gibi silen, Fâtih Mehmet olmuştur. "200 sene evel vefat eden
Sultan Alâaddin'i Selçukî'ye tâzimen kaaim olmak (saygıyla ayakta durmak)
beyhudedir."15
diyerek, kendisi kafes ardına geçtiği gibi Sadr'ına da oturmuştur.
BAYRAMDA PADİŞAHIN
"KALKMASI"
Bayram: Padişah
demek, elli, ayaklı, başlı, gövdeli som Devlet demek olduğuna göre,
Bayram: Devlet kullarının Padişah kişiliğine Tapınç töreni demek
olur. Divân'da: Memleket Padişahın önünden geçit resmi yapar; Bayram'da:
Devlet Padişahın önünde geçit resmi yapar. Fâtih, bu özelliği en iyi sezen
kişi olarak şöyle buyurur:
"Bayramlarda meydan'ı
Divân'a (Divân alanına) Taht kurulup çıkmak emrim olmuştur." 16
Görüyoruz. Bayram
kendisine göre bir memleketsiz Divân gibidir. Divân da, Bayram da aynı
"Meydan" da bir panayır gösterisiyle kurulur. Bu panayırın iki büyük
olayı:
1- "Ayağa kalkmak",
2- "El öpmek"tir.
"El öpüldükte Vüzerâm
ve Kadzaskerim ve Defterdarlarım kafadarlarım olup duralar. Hoca ve Müftiyyül
Enâm oluna."17
Padişah "kafadarlarım"
dediği akıl hocalarına, yâni üç veya dört büyüklere ilk defa yılda bir
"ayağa kalkmak" iltifatında bulunur. Padişahtan başkasının "oturması"
ne denli yaman bir işse, Padişahın kulları önünde ayağa "kalkması"
ondan da daha yaman bir olaydır. Bunun için Fâtih bir "Kanun" çıkarmak
gereğini duyar:
"Bunlara (Vezirlere,
Kadzaskarlere, Defterdarlara) kendim kalkmak kanunumdur."18
der.
BAYRAMDA EL ÖPME
"Elöpme"ye:
Padişahın elini öpmeye gelince, bu elbet her babayiğidin harcı olamaz.
Tabu kişinin kılına dokunmak ne demek? Ve Fâtih, kılı kırka yararca
elöpme imtiyazını bağışlayacağı kişileri seçip ayırır:
a) Elöpmeleri olağan
(câiz) olanlar şunlardır: Çavuşlar, Hurda Mansıp Ehlinden
Alay Beyi, Ulûfeli Müteferrika, Çaşnigir, 150.000 akça ise Zaim
Müteferrikası, 60 akçadan yukarı 70 Kadı, 20 akçalı Müderris...
ve "Mansıp Ehli" olan şu kimseler:
Muhasebeci:
Muhasebe "Devlet Hazinesinin tüm kanun ve nizam ve kayıtlarının merkezi"
idi. Muhasebeci ilkin bir tekti. Sonra: Haraç, Evkaf ve ilh. muhasebecileri
çoğalınca, Rumeli Muhasebecisi'ne "Başmuhasebeci" denildi.
Ayn Ali der ki, Muhasebenin "Kiyasdâr'ı ekseriya Defterdarlığa menşe'
idi."
Defterdar,
yâni Padişaha "Kafadar" olacak kişi el öpebilirdi.
Yeniçeri Kâtibi
(yahut Yeniçeri Efendisi): Yeniçeri kütük ve esame (adlar) defterini
yazar. "Başkası kalem karıştıramaz." (Ayn Ali Ef.) 4 taksitli, yılda
3 öğün verilen Ulûfe defterini düzenler.
Sepâhiler Kâtibi:
Sepâhiler için Yeniçeri Efendisinin görevini yapar.
Ruznameci:
(Şöhretli yevmiye): Hazineye her gün Giren-Çıkan'ların Defterini
tutar. "Hazineye teslimâtı mübeyyin" (yatırılanları bildirir) "tezkere"
verir.
Sonraları o da ikileşir.
Büyük Ruznameci: yukarıki görevleri yerine getirir: Küçük Ruznameci:
Müteferrika, Çaşnigir, Çavuş, Kapucubaşı Ulûfelerini Divân'dan alıp dağıtır.
b) Elöpmeleri yasak
edilenler şunlardır:
1- Zaim Tımarlu
2- "Kâtiplerden
NEFER olan Reis Kâtipleri ve Defterhâne Kâtipleri."
"Gerçek Kâtip oldukta
ve gerek İyd'de (Bayramda) elöpmek Kanunum değildir."19
Padişah, yalnız Payitaht'ın,
o da en Kodamanlarını yanına yaklaştırabilir. Memleket (Zeametli
Beyler ve Tımarlı Dirlikçiler) bu bağışa ulaşamazlar.
Müşâvere-Evlât
Ölümü, Divân-Bayram ikili Genel-Devlet'in ve Özel-Padişâh'ın
büyük Devlet işlemleridirler. Onlardan sonra, geriye kalan: Cemiyet-i
Âli-Sefer ve Divân Taâmı-Bahçe adlı ikişerden 4 Devlet İşlemi
daha kestirme olarak anılabilir.
CEMİYET-İ ÂLİ
Cemiyet-i Âli:
(Yüce Toplum) demek olur. Ona Fâtih: "Mecmâ'i Ehalî" adını da veriyor.
Belli ki, Cemiyet-i Âli, Divân-ı Hümâyûn gibi olağan hergünkü iş
değildir.
Bu termdeki "Ehâli",
sonradan Türkçe'de kulanılan anlamda: bütün ülke veya bir semt insanları
değildir. "Ehil", bugün de Türkçe'de bir işi başarı ile beceren
kişiye verilen sıfattır. "Cemiyet-i Âli" de, öyle "Ehil" kimselerin
"Mecmâ'ı" (topluluğu) olur. "Cemiyet" toplantısına yalnız
Padişahın en yüksek Politika sorumlusu "Kafadarları" değil, başka
en yüksek "ehil" başlar da katılır.
Divân-ı Hümâyûn,
sırf en yüksek Politik ve Sosyal problemlerin günü gününe
konulup yargılandığı, çözümlendirildiği örgüttür. Cemiyet: zaman
zaman ortaya çıkan ve besbelli Politik-Askercil karakteri baskın
problemleri inceleme ve çözme organıdır.
Fâtih Cemiyet-i Âli'yi
de bir "Divân" sayar ve sıkı tenbihler."Ehl'i Divân'a âhirden
adam koşmasun" (Divân ehli arasına başkası karışmasın.)20
Cemiyet-i Âli'ye
oturma yetkisi ile girenler iki gruptur:
1- Divân-ı Hümâyûn
üyeleri: Kanun onlardan yalnız üç büyük başları: Vezirleri, Kadzaskerleri
ve Defterdarları anar. Fâtih: "Evvelâ Vüzerâ, anlardan sonra
Kadzaskerler, andan sonra Defterdarlar" oturur, der.
2- Üzengi Ağaları
(Silâhlı Kuvvetler Başları): Fâtih, Divân-ı Hümâyûn'un "oturucu"
üyelerini saydıktan sonra şöyle der:
"Andan sonra Yeniçeri
Ağası ve sâir Üzengi Ağaları, Mîyrialem ve Kapucubaşı ve Miyrahur oturur."21
Ayrıntılara girilmez.
Böylece Cemiyet-i
Âli denilen örgüt organı bir çeşit Harp Şurası gibidir. Yeniçeri Ağası:
Merkezi Piyade Kara Kuvvetleri Komutanıdır. Mîrialem: Savaşta Muhafız
gücün başıdır. Kapucubaşı: her zaman Saray Muhafız gücünün başıdır.
Mirahur: hem Barışta Muhafız gücünün başıdır, hem Ordu ağırlıklarını
götüren taşıtlar (Ahır) komutanıdır.
"Üzengi" sözcüğü:
"ata binip kılıç kullanma" deyiminin kısaca sembolüdür. Üzengi
Ağaları: Savaş Ağaları demektir.
SEFER
Sefer (Savaşa
gidiş): Devlette objektif savaş problemi Cemiyet-i Âlî'ye paralel
olarak, Padişahın subjektif davranışı Sefer durumudur.
Genellikle
Devletin Savaş organı Cemiyet-i Âlî idi. Devletbaşkanı açısından özellikle
Padişahın Savaş organına "sefer" düzeni denir.
Fâtih, Padişahın "Sefer"e
çıkmasındaki örgütlenmede iki şeyi önerir:
1- Korunma: "Seferde
Rikâb'ı Hümâyûnumda Solakbaşı ve PeyKbaşı yürüsün."
2- Para; "Ve bir
küçük sandık ile cep harçlığı içün flöri getüreler."22
Solak: Yeniçerilerin
"60'ıncıdan 63'üncüye kadar olan cemaatları Ortalarından" (4 Oda'da,
100'er neferden) derleşik özel kuvvetler: "Solakaan'ı Hâssa" denirdi.
Seferde ve İstanbul'da Padişah yola düştü mü, bunlar çevrede yaya
yürürlerdi.
Solakbaşı:
her köprü geçilişinde Padişahın atının gemini tutar.
Alay günleri
bu özel koruyucular tuğlu külâh, arkalarına beyaz biniş,
üzerlerine beyaz 4 kollu kaftan (2 kolu kuşaklarına sararak) giyerler.
Ellerinde yay, arkalarında Tirkeş bulunur.
"Peykân'ı Hâssa":
Solakların önünde giderler. Görevsiz ama daha süslü olurlar.
DİVÂN-I HÜMÂYÛN'DA TAÂM
Devletleşmemiş barbarlar
için Şölen (ortak yeme içme) en yaygın, en kaçınılmaz önemli olaylardandır.
Anadolu'nun Doğu ve Güney aşiretleri arasında hâlâ: bir arada yemek, aradaki
bağları çözülmez kılan tek sembol sayılır. Hristiyanlıkta Komünyon:
Şölen'in İsa geleneği olur.
Devletleşme,
bu geleneği de yok edemez. Yalnız, Törenleştirme yolu ile kuşa çevirmekten
de geri kalmaz. Barbar Şölenindeki eşit kardeşleşme Komünyonu giderek,
binbir biçim, sıra, gösteri oyunlarıyla: basamaklaşır, sınıflaşır. Araya
"mesafe sokar", insanları paramparça kul köle ayırtlarıyla hem dağıtır,
hem toplar.
Medeniyet Şöleninde
Kan bağları dağıtılır. Eşitsizlik gelişir. Boyunduruklanmış insanlar
arasında otomatlaştırdıkça soysuzlaştırıcı olan Hiyerarşi (dıştan
dayatılmış sıralanma ve makinalaşma) bağları kurulur. Sosyal Sınıflaşma
eğiliminin en som örneği "Divân-ı Hümâyûn'da Taâm" törende objektifleşir.
Devlet uluları arasında rütbe farkları kesince, ve hatta epey iğrenççe
belirir. Çünkü orada Şölen artık domuzuna bir Tören olmuştur.
Fâtih yeme Şölen-Tören'inde
besbelli Bizans'tan pek özentiyle alıp benimsediği kuralları koyar. "Taâm"
töreninde kimlerin nasıl ve neyi yiyecekleri ayrılır. Daha gülüncü, kimlerin
önünden kalkacak artıkları kimlerin yiyeceği kanunla belirtilir:
Veziriâzam:
Hükûmet gibi "Taâm"ın da "Başı"dır. Besbelli onun yediklerinden
artanlar herkese kıyışılamaz. "Önünden kalkan Taâm, Çavuşbaşına. Yoldaşları
ile yisün."23
"Dergâh'ı Âlî"de
(17'inci yüzyıl başları) 324 "Çavuşân" sayılır. Bir veziri âzam'ın
önüne neler konulmalı ve bunun ne kadarı artmalı ki, yüzlerce çavuş "yisün"?
Fâtih'in çavuşları azlık olmalıydı.
Veziri âzamdan sonra
Vezirler'le Defterdar geliyor. Fâtih diyor ki: "Ol Vüzerâ
önünden kalkan taâm Reisülküttâba. Neferleriyle yisün."
Üçüncü ve belki dördüncü
Şölen basamağı Defterdarlar, Nişancı ve Kadzaskerler oluyor.
Fâtih buyuruyor:
"Defterdarlar,
Nişancı yiyeler ve Kadzaskerler başka yirler... Kadzaskerler önünden kalkan
taâm Kapucular Kethudasına virilsün."24
BAHÇE - DENİZ
"Divân Taâmı"
denilen objektif Devlet Şöleninin paraleli, Padişahın kişi
olarak subjektif gezileridir. Bu geziler kayıkla denizde
de olabilir. Ama, Orta Asya'lı Türk de, Hicaz'lı Arap gibi, Cennet'i karada
bir bahçe sayar. Padişahın gezi örgütü Bostancılık adını alır.
İlkin, Saray'a
ayrılan esir ve devşirme oğlanlarından Bahçeler hizmetine
girenlere Bostancı denildi. Sonra Padişahın Edirne ve Gelibolu'da
bulunan "Saray ve Bostanları bunlara tefviz edildi."25
En sonunda ise Bostancılık ayrı bir Asker Ocağı durumuna girdi.
Bostancılar "Taife"sinden
bir bölümü Muhafız idiler. "Saray'ı Hümâyûn"a, "Hadâyik'i
Pâdişâhî"ye (Padişah bahçelerine).. ve bir çeşit Payitaht bahçesi olan
Boğaziçi'ne bakarlardı.
Bostancıların ikinci
bölümü: "Dâire'i Hümâyûn'da kayıkçılık" ederdi.
Üçüncü Bostancılar
bölümü "Kürekçilik" ederlerdi. Kürekçilerin görevi, Sarayın, Câmiin
kerestesini, odununu, İzmit'ten Kadırga'larla getirmekti.
Fâtih der ki: "Bahçeye
bir Bostancıbaşı konulmuştur. Kayığa girildikte Bostancı kürek çeküp, ol
dümen duta."26
Böylece "Bostancıbaşı"
Padişah kayığının dümencisi olur. "Dümencilik" sözcüğü belki oradan gelmedir.
Bostancıbaşı'dan sonra en büyük "Zâbit" (Subay) Bostancılar Kethudası
olur. Ondan başka bir de "Edirne Bostancıbaşısı" bulunur.
Osmanlılığın Klâsik
çağında 4 Devlet Sınıfı bir çeşit açık kastlaşma oldu. Bu oluş, 4 ayrı
başlık altında özetlenebilir.
Değmiştik: Medeniyetin
"İlmiye" sınıfı, İlkel Sosyalizmin Türklerde "Kam" adını
alan kuruma; "Seyfiye" sınıfı "İlb" adını alan kuruma paralel
düşer. Onun için, İlmiye ile Seyfiye, Osmanlılarca hiç yadırganmadan kurulurlar.
Gerçi İlmiye ile Şamanizm ve Seyfiye ile Askercil Demokrasi
arasında, Medeniyetle Barbarlık arasındaki kadar fark vardır. Ama, topluma
sindirme bakımından kıyaslama olasıdır.
"Mülkiye" ile
"Kalemiye" adları üstünde, Kayı Boyu için bilinmeyen görevlerdir.
Mülkiye: Toprakları üleştirip gütme; Kalemiye: Toprak üretim,
mülkiyet ve gelir ilişkilerini düzenleme işleridir. Göçebe için ne üzerinden
kopuşulamaz ülkeleşmiş siyasî toprak ve ne de o toprağın ekonomik
düzeni yoktur. Bu nedenle Mülkiye ile Kalemiye: sırf sınıfsız toplumun
inkârı ile Medeniyete geçişle birlikte icat edilen Devletin yad yaratıklarıdır.
Bununla birlikte,
Toprağın memleketleşmesi ve İlb'in Padişah - Paşa - Vezir olması ile birlikte
ansızın su yüzüne çıkan Politika, ister istemez, İlmiye ve Seyfiye
elemanlarından yetişmiş bulunmalarına bakmaksızın, "Mülkiye" sınıfını
tepeye getirir. Görünüşte, lâfta gene "İlmiye"ye öncelik veriliyormuş
gibi yapılır. Ama eylemce ve gerçekte öncelik Mülkiye'ye geçer.
Konumuz Devlet, yâni
Sınıflı Medeniyet yapısı olduğu için, Devlet sınıflarını, hayatta nasılsalar
o sıraya göre ele almamız gerekir. Biz de önce Mülkiye'yi, sonra ona ilk
kaynak olan İlmiye'yi, Seyfiye'yi, en sonunda da Kalemiye'yi gözden geçireceğiz.
Sadrâzam'dan başlar.
Vezirlere geçer. Merkezin, Payitaht'ın Mülkiyesi orada kalır. Taşranın
Mülkiyesi: Beylerbeyi'den başlar. Sancakbeğliğe, sonra Alaybeyi'ne dek
uzanır. Bunlar "Memleket"in Mülkiyesidirler.
Biz aşağıda yalnız
Payitaht'ın Mülkiyesine değeceğiz. O zaman, Mülkiyenin Klâsik Osmanlı çağında
görüldüğü gibi yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru sivrilip
geliştiğini göreceğiz. İlk Osmanlı Kaos'unda ne Mülkiye vardır, ne Vezir,
hele ne de Veziri âzam ... Devletleşme, sınıflaşma ilerledikçe, o yokluktan
yavaş yavaş bir Mülkiye "Yol"u (Tarik'i) açılır. O "Yol"
da Bey'ler, Beylerbeyi'ler, derken Paşa'lar, Vezirler, Veziri âzam'lar
türer.
Bütün bu Mülkiye üreyip
türeyişi, hep Padişahın Divân adlı oturumlarında biçimlenir. O bakımdan
Payitaht için Mülkiye demek, Divân üyelikleri demek olur. Divân'da
Mülkiye aktörlerinin aldıkları görev, tuttukları yer, oynadıkları rol,
Devlette Politika adı verilen işleyişe uyar.
Onun için Mülkiye
aktörlerine değerken, onların rol oynadıkları Divân sahnesi üzerine de
birkaç ilişik çizi ile dokunmak gerekir.
BEŞE'DEN PAŞAYA
Göçebe Kayıhan Türkü
için Alb veya İlb (Gaazi, Şövalye)likten başka bir tek kişilik
vardır: Babahanlık düzeninin kuralına uygun olarak, İlb'in
en büyük oğluna verilen ad, "Büyük Oğul"un karşılığı kısaca: "BEŞE"dir.
Zamanla Medeniyetin
Sosyal Sınıflı sürüleri içine girilince, Türk Oymağı içinde de Sosyal
Ayırtlanma (Farklılaşma: Differentiantion) başlar başlamaz, Beşe'ye
iş düştü. Babası İlb'in kimi Yardımcısı, kimi İcracısı, uygulayıcı vekili
olmak rolleri değişti. Devlet biçimlendikçe, Başbuğ yavaş yavaş
nasıl Devlet Başkanı (Padişah) olduysa, tıpkı öyle Beşe de
Hükûmet Başkanı rolünü aldı.
Şark devletlerinde
Devlet Başkanı (Şâh, Hükümdar, Halife, Sultan, Melik ve ilh...)
adlarını alıyordu. İslâm geleneğince Hükümet Başkanına VEZİR deniyordu.
Osmanlıda ilkin Vezir yoktu, "Beylerbeyi" vardı. İlkin Beylerbeyi
bir tane idi: Orhan Gaazî'nin oğlu Süleyman Beşe!
Osmanlı Başbuğu olan
İlb, kendisinin Padişahlaştığını görünce, Hükümet işlerine baktırıverdiği
büyük oğlunu da Medenî-Devlet kuralına göre Vezir yerine koydu.
Gerçekte ilk Vezir, Beşe idi. Hükümet işleri çoğaldıkça, Beşe'leri
(Vezirleri) çoğaltmak gerekti. Türk, yavaş yavaş, inancı ve gönlü gibi,
dilini de İslâm (ama içinden geçtiği Acem) diline doğru kaydırdı.
"VEZİYR" nasıl uzatmalı deyimi ile bir heybet taslıyorsa, kısacık
"BEŞE" sözcüğü de Arap-Acem özentili kapıkullarında: "BÂŞÂ"
yapıldı. Sonra halk ona, kendi lehçesiyle "PÂŞÂ" deyiverdi.
BEŞE'NİN
PAŞA'DAN AYRILIŞI: ÇELEBİ - EFENDİ - SULTAN
Demek "Vezir"
sözcüğü, Padişaha büyük oğlu (geleceğin Padişah adayı) kadar yakın olan
Beşe'lere (o zamanın alafrangası: Arabo-Acemce'ye uyularak) verilmiş
bir yakıştırma moda addır.
İlk Osmanlıda bir
tek "Paşa" ve bir tek "Vezir" vardı. O, baş gaazinin büyük
oğlu idi. Osman Gaazi'nin büyük oğlu Alâaddin, Orhan Gaazi'nin büyük
oğlu Süleyman, Padişahın hem biricik Paşa'sı, hem biricik Veziri idi.
Ancak Birinci Osmanlı
Devleti'nin kuruluşundan 100 yıl kadar sonra Murat I Hüdâvendigâr
(1359-1388), Padişah oğlu olmayan kişilere de Paşa ve Vezir
adlarını taktı. O zamana dek Devletin Kadzaskerlik'ten büyük memuru
yoktu. O zaman ilkin Kara Halil: "Ordu Kadısı" olarak bütün öteki
Kadı'lara baş yapıldı. "Sicill'i Osmânî" bu olayın Vezir
olmadan 10 yıl önce olduğunu yazar. Bir yol açılan Vezirlik, sayıca artar
artmaz da, Kara Halil Vezir'i Âzam (En büyük vezir) sayılır.
Paşalık ta
aynı yolda: Barbar geleneklerinin gitgide "temizlenmesi" ile doğar. Türkmen
göreneğince bir kimsenin büyük oğluna Paşa (daha doğrusu "Beşe")
denir. Lâla Şahin tüm Rumeli Beyleri üstüne "Baş" edilince, "Bey"in
üstüne "Paşa" denilmek gerekti. Ve Şehzâdelere (Padişah oğullarına)
önce "Çelebi", sonra "Efendi" ve "Sultan" denilmeye
başlandı.
SINIFLAŞMA - AĞALAŞMA
Ad yakıştırmalarının
altında asıl Sosyal kabuk değiştirme yatar. Türk'ün Araplaşması veya Acemleşmesi,
İslâmlaşması demektir. İslâmlaşmak ise, basit Şaman dininden
İslâmlığa geçmekten çok, Sosyal Sınıfsız Orta Asya Türk Toplumu
biçiminden, Sosyal Sınıflı Ortadoğu Medeniyet Toplumuna geçmiş olmaktır.
Sosyal kabuk değiştirme,
ister istemez sözcüklere de bulaştı. Devletleşildikçe, Türkler'den önce
Sosyal Sınıflaşmaya ve Devletleşmeye girmiş toplumların dillerinden
sözcükler aktarıldı. Beşe PAŞA oldu; Paşa Vezir'e döndü. Hükümet genişledikçe
bir Paşa ve bir Vezir bütün Hükûmet demek olmaktan çıktı. Paşadan ve Vezirden,
alt basamaktan Hükûmet başları türedi. Onlara da bir ad arandı: AĞA bulundu.
İlk Türk Toplumunda
her İlb ötekisi kadar hür, yiğit, iyi idi. Eşit İlb'ler arasında kimse
kimseden üstün veya alt sayılamazdı. Ama içine girilen Bizans Medeniyeti
başkaydı. Roma'dan önce sınıflaşmış Grek Kent'lerindeki sosyal ayırtlanma
insanları: Hayır-Şer çelişkisi içinde, Zengin-İyi ve Züğürt-Kötü
diye ikiye bölünmüştü. İYİ sayılan Zengin'e Grekçe'de "Ağa"
denilmişti.
Aynı sınıflaşma prosesi
Osmanlı Türkleri içinde gelişince, insanların Zengin-Üst olanlarını
alttakilerden ayırmak için bir ad arandı. Bu ad Türkçe'de yoktu. Osmanlı
Türkü onu "Rum"cadan aldı. Ağalık böyle yerleşti. Paşa'nın,
Vezir'in küçüklerine Ağa denildi, çıkıldı.
İLMİYE'DEN
SEYFİYE'YE - VEZİRLİK'TEN VEZİRİÂZAM'LIĞA
Vezir, İlhanlı usulünde
Asker'den (Seyfiye'den) değil, Kâtip sınıfından (Kalemiye'den)
yetişirdi. Osmanlılar ilkin İlmiye'ye önem verdiler. Bursa'nın fethi
üzerine Mülkî İdare ve Adliye işleri teşkilatlandırıldı.
İlk Vezir, İlmiye'den Hacı Kemaleddin oğlu Alâeddin Paşa oldu. Nedeni
vardı. Anadolu'da tek evrensel örgüt: bilimle politikayı birlikte
yürüten köy ve şehir üretmenlerinin kutsal teşkilatlarıydı. Köyde Bektaşilik,
şehirde Ahilik: hem Sendika, Lonca, hem Siyasi Parti
rolünü oynuyordu. Alâeddin Paşa:
"Tanınmış ve ileri
Ahi reislerindendir."1
Ondan sonra Ahmet
Paşa (1340), Hacı Paşa, Yusuf Paşa Vezir oldular. Çandarlı Halil
Hayreddin (1387-1406) Kadzaskerlikten Vezirliğe çıkınca, Ordu Kumandanından
(İlmiye yerine Seyfiye'den) Vezir yetişme yolu açıldı.
Zamanla Kara Timur
Paşa da Vezir olunca, bir çeşit Gedikli Vezir olan Çandarlı'ya "Vezir'i
Âzam" (En ulu Vezir) denildi. Sonra, Bizans "Baş Logotet"ine
uygun, "Sadrâzam" termi çıktı.
"Vezir, Devlet
işlerinde bütün yetkilere ve sorumluluklara sahiptir. Bütün azl, tayin
işleri de onun oyu ile olur. O devirlerde, Hükümdarlarca hiçbir dileklerinin
reddilmemesi âdetti."2
VEZİRİÂZAM (EN ULU
VEZİR)
Veziriâzam,
Padişahın şartsız kayıtsız vekilidir. Fâtih'in deyimi ile: "Vüzerâ ve
Ümerâ'nın (Bakanların ve Komutanların) başıdır ve cümle ümurun (tüm
işlerin) vekil'i mutlakıdır." "Mühr'ü şerifim Veziriâzamda"dır.3
Padişahın mühürü önce yüzük biçiminde, sonra kese içinde
taşındı. Abbâsîlerden beri "Vekil'i Mutlak" sayıları Başvezir, Mühr'ü
Hümâyûn'u bastı mı, artık Buyuru'nun itirazı, temyizi yoktur.
Savaş zamanı Veziriâzam
sefere çıktı mı Serdâr'ı Ekrem (Başkomutan) olur. Yerine "Rikâb'ı
Hümâyûnda kaaimmekaam" bir Vezir kalır. Fâtih'e değin Veziriâzamlık
bir çeşit gedik gibi Çandarlı dölünün tekelinde kaldı. Sonra her Padişahın
ünlü birkaç Veziri âzamı oldu. Fâtih'ten sonra: Mahmut, Gedik Ahmet Paşalar;
Beyazit II'de: Hersekzâde Ahmet, Hadım Ali; Selim I'de: Hadım Sinan, Pirî;
Kanunî Süleyman'da: İbrahim, Rüstem; Selim II'de: Sokullu; Murat III'te:
Koca Sinan, Ferhad Paşalar gibi.
Vezir'i âzamın atanması
ilkin sırada olan "Vezir'i evvel"den, mertebeler zincirine uyularak
yapılırdı. G.1190 (D.1775)ten sonra, artık ham silâh zorbalığı baskın çıktığı
için, Yeniçeri Ağalığından, Kapudan, Paşalıktan, Nişancılıktan da Veziriâzamlar
yetişti.
Veziriâzamlık, "Mühür"
elinde oldukça "Süleyman"dır, gelgeç Padişahtır. Ama hep esir, köle,
hadım gibi, Padişah önünde sıfır kişilerden seçildikleri ölçüde, Padişahın
en ufak işareti ile yıkılıveren gölgelerdir. Hâkaan: "Ver mührümü!"
dedi mi, Veziriâzam, eşiği geri atlamadan, boynunda cellâdın kemendini
bulabilir.
VEZİRLER
"Vezir" sözcüğü:
Padişah için "Yardımcı", Halk için "Sığınak" anlamına gelir.
Başvezir Padişahın, öteki Vezirler Başvezirin yardımcılarıdırlar. Vezirlere,
Bizans ele geçince "Kubbe Vüzerâsı" denir. Çünkü, Kubbealtında Divân'a
katılmaktan başka işleri yok gibidir. "Kubbealtı": "Birbirine kapusu
olan kubbeli bir Divân yeri"dir.4
Vezir'in yetişmesi,
uzun Beylerbeğilik görevlerinde ün yapmış olmakla sağlanır. Saltanat
ilerledikçe, Vezirlerden çoğunun 3-4 bin askeri oldu. "Debdebe ve Dârât":
Bizans geleneklerine taş çıkarttı. Kimi, yabancı Elçilere gösteriş yapmak
için, ünlü Beylerbeği'ler "Kubbe Vezirliği" verilerek Merkeze çağrılırdı.
Vezirlerin Has çiftlikleri İstanbul dışında bulunurdu. Her Vezirin 3 tuğu
bulunurdu.
Sefer olunca, Vezir
"Serasker" (Ordu Komutanı) görevini alırdı. "Dâire halkından"
bir bölümünü İstanbul Konak'larında bırakırdı. Geri kalanlarla birlikte,
Çiftliğinden hayvanlarını, çadırlarını çıkartırdı. Yanına ayrıca 15- 20
Orta Yeniçeri, birkaç bölük Sepahi verilirdi. Savaş yerinde ve yolunda
bulunan Beylerbeğleri ve "Mirlivâ"ları (Sancak Beğlerini)
toplardı. Kimi Rumeli ve Anadolu Beylerbeğilerinden başka Kapudan Paşa
(Deniz Kuvvetleri Komutanı) da emrine girerdi.
Vezirler, işten el
çektirilince, ya Beylerbeğilikle Taşra'ya gönderilir, yahut bir Sancak
Beyliği ile "Tekâüd"e (emekliye) çıkarılırdı.
Vezir ilkin yalnız
"Kubbenişin" (Kubbede oturur) idi. Orada "Ferman" yazmıya ve
Tuğrâ çekmeye mezun" olmuştu. G.886 (G.1481) yılı Karamanî Mehmet Paşa
şehit düşünce, Devlet işlerine: İshak Paşa, Gedik Ahmet Paşa, Hamza Beyzâde
Mustafa Paşa bakıyorlardı. Beyazit II Amasya'dan gelince, İshak Paşa'yı
Sadrâzam yaptı. Mesih Ahmet Paşa ile Hızırbeyzâde Mehmet Paşa sâdece
Vezir kaldılar. Böyle böyle, Vezir sayısı 3'ten 9'a dek çoğaldı.
G.1050 (D.1640) yılı
Vezir çokluğu bahanesiyle, Kemankeş Mustafa Paşa "Emâvir'i Seniyye"
(Padişah buyurultusu) çıkartarak, Vezirlerin Tuğra çekmekteki "Ruhsat'ı
kâmile" (bütün yetki)leri usulünü ortadan kaldırdı. Sokollu'dan sonra
Vâli'lere de Vezirlik verilmeye başlandı. Köprülü, İstanbul'da Vezir kalmaması
için, G.1100 (D.1749) yılından sonra Eyâletlere Vezir (önemli kaleleri
birkaç sancakla birleştirip tevcih ederek) atadı. Sancağa, Beylerbeği gönderdi.
Böylece, Vezirlik
ilkin "MESNET" idi. Sonra "Kubbe"den Mısır'a, Budin'e Rumeli'ye,
Anadolu'ya, Haleb'e, Şam'a Vezirler gönderilince, Vezirlik "PÂYE"
oldu. Sınangılı Beylerbeğiler yerine "Enderun"dan, tepeden tayinler
başladı. "Kubbenişin"lik "MANSIP" haline döndü.
DİVAN ve OTURUŞ
Payitaht "Mülkiye"si,
görüldüğü gibi, çok modern demokratik Cumhuriyetlerin Bakanlar Kurulundan
sayıca daha az bir "Yol"dur. Hemen hemen Veziriâzam ile Kubbe Vezirlerinden
ibarettir. Bu bir avuç adamın, Payitaht'ta bütün görevleri Divân
adlı sahnede geçer.
Padişah putlaştırılıp
bunaklaştırılmadan önce Divân'ın başkanıdır. Putlaşınca, kafes ardına çekilir.
Yerine Veziri âzam ile Vezirler kalır. Divân Selçuk Sultanına saygı geleneğinden
kalma ayakta dinlenen "Növbet'i Padişahi" ile açılır. "Padişah
Nöbeti" çalındıktan sonra Vezirler otururlar.
Yalnız Divân, sırf
Mülkiye Yol'lularının oturdukları yer değildir. Divân'ın Veziriâzam'dan
sonra gelen öteki 3 bölük "aslî" üyeleri vardır. Bunlar: Vezirler -
Kadzaskerler, Defterdarlar, Nişancılar vb.dirler. Bu üç tip üyeler:
giysi, geçim gibi MADDE gösterileri bakımından hemen hemen eşittirler.
Hiç değilse Fâtih. "Hil'at ve Kışlık ve Yazlık ve Ekmekte Vüzerâ ve
Kadzaskerler ve Defterdarlar beraber giderler"5
prensibini koymuştur.
MORAL değerleri
bakımından hepsinin yerleri ayrı ayrıdır. Bu ayrılık "OTURMA" ölçüsüyle
tartılır. Başlıca 3 Divân kategorisinden yalnız Vezirler kayıtsız
şartsız ötekilere "Tasaddur ederler" (önde ve üstte otururlar).
Geri kalanlar, görevlerine ve durumlarına göre basamaklı olurlar. "Rütbe"ler,
Divân'daki OTURUM sıralarınca değişir.
Barbarlıktan Uygarlığa
geçiş prosesi sonuna dek bütün Devlet örgütleri gibi "Divân"da gelişti.
Usulen Kadzasker bir basamak yükselip Vezir oldukça, Vezir sayıları
artıyordu. Klâsik Osmanlı Çağının Divân'ında Veziriâzamdan
sonra 6-7 tane de "Kubbe Vüzerâsı" bulundu. Çünkü Fâtih Mehmet'ten
sonra Kubbeler Medeniyeti olan Bizans ele geçmişti. Vezirler, "Kubbenişîn"
(Kubbede barınır), Kubbealtında birleşirlerdi.
Klâsik olarak Divân'a
girenlerden, ilkin Vezir OTURUR. Sonra bir yanına Kadzasker'leri,
onun altına Defterdar'ları OTURTUR. Öbür yanında Nişancı'lar
yer alır, yâni OTURURLAR. Bu oturma prensibi, bugün bizim sandığımız
beden hareketi değildir. Osmanlı Devleti içinde, günümüze dek sürmüş, en
önemli yer alış yetkisini açıklar.
DİVÂN ve HİYERARŞİSİ
İlk Divân'ın "Tabiî
Âzâ" (Doğal üye) sayısı görüldüğü denli azlıktır. Gittikçe çoğalmıştır.
Üyeler arasında Saltanat yetkisi bakımından otorite derecesi OTURMA
prensibine göre sıralanmıştır. Oturma ayrıcalığını hesaba katmayan birçok
Tarihçiler, Divân'a her katılanı onun üyesi saymakta yanılmış görünüyorlar.
Abdurrahman Şeref:
"Divân âzây'i tabiîyesi" olarak şunları sayar: Vezir'i Âzam, Kubbe
Vüzerâsı, Kadzaskerler, İstanbul Kadısı, Nişancı, Defterdarlar, Bölük Ağaları.6
Mehmet Süreyya:
"Tabiî Âzâ" olarak şunları sayar: Vüzerâ, Sadreyn, Kapudan, Tevkıî,
Yeniçeri Ağası, Defterdarlar, Reis'ülküttâb, İstanbul Kadısı.7
Sonraları ortaya çıkan
karışıklık ne olursa olsun, Fâtih'in kurduğu düzen o noktada çok açık ve
bellidir. Tâ Pers Şâhlarından Bizans İmparatorlarına dek gelmiş üçüzlü
Devlet İdaresi sistemi, Osmanlılıkta şu üç Görev çevresinde Kişileri
ve Yetkilerini toplar:
1- En yukarıda POLİTİK
görev: Vezirlik'tir (MÜLKİYE).
2- Ortada SOSYAL-ASKERCİL
görev: Kadzaskerlik'tir. (İLMİYE-SEYFİYE).
3- Altta EKONOMİK
görev: Defterdarlık-Nişancılık'tır (KALEMİYE).
Her gün toplanan Divân
bu üç görevin Organıdır. Padişahın hemen altında tepe Organ'a
bunlar girerler.
Klâsik Osmanlı "Sünuf'u
Devlet" bölümlerinden Mülkiye: Vezirlerle başı çeker. Söylenilmemekle
birlikte: İLMİYE, SEYFİYE ile katışık olarak, Kadzaskerlerle temsil edilir.
Teorik Bilim'le Pratik Kılıç arasındaki ayrılmazlık, bileşiklik
kertesine ulaşır. Hepsinden sonraya Ekonomi (Toprak ve Maliye)
ilişkileri ile Kalemiye bırakılır.
Bütün Antika Tefeci-Bezirgân
Medeniyetleri Derebeğileşip çökerlerken, onların üzerine çullanan Barbar
Komunalar, sanki Tarihte oynadıkları büyük devrimci rolü içgüdüleriyle
duyarlar. Yaptıkları bütün yıkıcı ve yırtıcı işlemlerle, Tarihe yeni bir
çığır açtıklarını sezerler. O sezgi ile olacak, İnsanüstü ve Kutsal bir
Savaşın adamı, Türklerde İlb, Araplarda Gaazi sayılırlar.
Gaazilik, Mekke'nin
ilk büyük İhtilâlcisi Hazret'i Muhammed'in Bedr "Gazve"sinden beri
kutlanmış bir Din savaşçılığıdır. Antika çağda bütün kültür yapıları
ister istemez insanüstülük izlenimlerinin etkisi altında gelişir. Bu yüzden
Bilim, hele insancıl alanlarda ve hele Tarihcil Devrim ortamlarında
Din-Bilimi olmaktan başka türlüsünü yapamaz.
Sosyal olayların iç
zemberekleri ve kanunları aydınlanmadıkça, tabiat bilimleri bile, en sonunda
mistisizm sisleri ortasında yol alırlar. En ayık bilim araştırma aşamasında
yetişen Grek kültürü bile, kısa gerçekçi Hilozoizm'den sonra,
Bilim ile Büyü'yü birbirine karıştırmaktan kurtulamadı. En materyalist
geçinen Demokrit'ler, insan alınyazısı önünde işi bir çeşit dervişliğe
döktüler. Fizagoras'lar matematikle büyücülüğü gizli Tarikatlar kılığına
sokmak zorunda kaldılar.
Osmanlı toplumunda
başka türlü bir düşünce ve davranış beklenebilir miydi? Osmanlı, üstelik
orijinal İslâm Medeniyetini rönesansa uğratmaktan başka bir şey yapmıyordu.
Onun için, herşey gibi Bilim de bir Din görevi idi. Din
Bilimi herşeyin üstünde olacaktı. Ve Allahtan, Dinden üstün bir şey
bulunmayacağına göre, Allah adamları, Din adamları da baş köşeye oturmalıydı.
Teori bu idi.
Ancak, ortada bir
de Pratik Devlet vardı. Devlet işinde Din, Kılıçtan ayrılamazdı.
Ama Devletleşme geliştikçe, Din adamları (İlmiye) ile Kılıç
adamları (Seyfiye) içinden sivrilenler fışkırdı. Bunlar Padişah gibi, Vezir
gibi, Paşa gibi güçlü, etkili kişilerdi. İnanç ta, Kılınç
ta onların güdümüne kalmıştı. Onlar yabana atılamazlardı.
Onların ayrı "Yol"ları
"Mülkiye" idi. Mülkiye ile Din-Bilim adamlarının "İlmiye"
yolu nasıl ayarlanacaktı? Her işin olduğu gibi, Mülkiye ile İlmiye'nin
ilişki ve dengesini de Osmanlı pratik ölçülerle ele aldı. Ancak bu pratikte,
İslâm Teorisinin rolü hiçbir zaman gözden kaçırılamazdı.
İlmiye başlığı altında,
bu "Yol"un çıkışı, Teorik ve Pratik başları, Payitaht'ta örgütlenişi
ve Memleket'te hiyerarşisi belirtilecektir.
FETVÂ - KAZÂ
İslâm Anayasa'sına
Şeriât denir. Şeriâtın dünya işlerinde hem teorik, hem pratik
rolü vardır:
1- Teorik Şeriât
işlerine, ÜFTA (Fetvâ vermek, fetvâlamak) denir.
2- Pratik Şeriât
işlerine KAZÂ (yargılama, ilâm verme) denir.
Kazâ işini
gören Şeriât bilginine KADI denir. Üftâ görevini yerine getirene
MÜFTÜ adı verilir. Kadı: siyasal bir kişidir. O siyasi görevi
yüzünden, Din adamı olmaktan çok, Dünya (Hukuk) adamı olarak
Devlet işlerinde rol alır. Bilindiği gibi, Kadılar, ilk Osmanlı yapısının
gereği ile, önce Ordu kadılığına (Kadzaskerliğe), sonra oradan Vezirliğe
doğru yükselirler.
Müftü, sırf
Din adamıdır. Bütün yapılanların Din Anayasası olan Şeriât'e
uygun olup olmadığını belirtir. Osmanlı deyiminde Üftâ (Fetvâlama):
"Tatbıkat'ı mesâil'i Şer'iyye, ilâmâtın Şer'i Şerife tatbikatı"8
(Şeriât problemlerini uygulamanın ve ilâmların Şeriâte uygun düşürülmesi)dir.
Bugünkü Devlet sisteminde örneği aranırsa, Müftülük: en çok Anayasa
Mahkemesi'ne benzer. Yetki genişliği bakımından: Yargıtay, Sayıştay,
Devlet Şûrâsı işleri de bir kerteye dek Şeriâte uygunluk kertesi arandı
mı, Fetvâ'ya benzer.
KADILIK - MÜFTÜLÜK
Osmanlı Tarihi'nde
ilkin Kadı'lar görüldü. Fetvâ'yı da merkez Kadıları verdi (Bursa
Kadısı Molla Fenârî, İstanbul Kadısı Celâlzâde Hızır Bey gibi). İlk Kadzaskerden
50 yıl sonra ayrı Fetvâ gerekti. İznik Müderrisleri "Fetvâya
me'zun" sayıldılar. Tursun Fakîyh, Kara Rüstem, Tacüddin gibi kişiler
"Müftî'i İslâm" idiler. İlk Müftü: Şemsettin Fenârî oldu. G.834
(D.1430) yılı Fahreddin Acemî müftü seçildi. Müftülerin başına: "Müftiyy'ül
Enâm" (sonraki Şeyhülislâm) adı verildi.
Sonraları Sultan
Beyazit Medresesi'nde müderris olanlardan "Müftiyyülenâm" yetişti.
Bir ara Kadzaskerlik ikileşince, Müftiyülenâmın tektenliği değerini artırdı.
Müftiyülenâm'lar "Haylice vak'ı ve haysiyet kazanup, Kadzaskerlerin
ve mevâlî'in (Kadıların) intihaplarına nezârete kadar ilerulemişler."9
Bu çağ 1488-1502 gibi, Fâtih'ten sonraki karşı-Devrimci güçlerin serbest
kaldıkları, "Beyazit Veli"nin, Fâtih'çe yapılmış toprak millileştirmelerini
geri aldığı günlere rastlar.
OSMANLI LÂİKLİĞİ
Burada çok dikkate değer
bir olayla karşı karşıyayız. İliklerine dek Dindar olan Osmanlı Devleti,
Devrimci karakterlerini koruyabildiği çağlarında lâik davranmıştır.
Dini, siyasetten ayrı tutmuştur. Müftiyyül'enâm'ı, Şeyhülislâm'ı çok saygıdeğer
bulmuştur. Buluşulursa, Veziri âzamın üstüne oturtmuştur. Fâtih'in itibârı
budur. Ama o din adamlarının en büyüğünü Divân-ı Hümâyûn'un doğal
üyeleri arasına sokmamıştır.
G.1006 (D.1597) yıllarına
dek: "Muallim'i Sultanî"ler (Padişah Öğretmenleri): Ulemânın mertebeler
zincirine (silsile'i ülemâ'ye) karışırlardı. Azledilmiş Müftü'nün "Rumeli
Sadrı"na "Nasb" edilmesini sağlamışlardı. Ama İlmiye'nin idaresi
bile, büsbütün onların elinde değildi. Müftiyyülenâm'ların ancak "Müftüler
üzerine hükmü geçerli"10
olurdu. Devlet işleyişinde rolü dolaylıydı.
"Hoca'i Pâdişâhî"
Sâdettin Efendi, G.1006 (D.1597)de "Şeyhülislâm" yapılınca, "Kâffei
Ülemâye Reis (Başkan) ve Vezir'i Sâni'ye tekaddüm" eder (İkinci
Vezirden öncelikli) sayıldı. Başvezire üstün tutulmadı.
KADZASKERLİĞİN
ve MÜFTİYYÜLENÂMLIĞIN DOĞUŞU
Fâtih'in Bizans etkisi
altında İmparatorluğu biçimlendirme ve Statükolandırma eğilimi, "İlmiye
Sınıfı"nı da yarattı ve ötekilerinden ayırdı. Ama bu "Kanunlaştırma",
Birinci Osmanlı Devleti boyunca, Osmanlı Toplumunda gelişen Sosyal Farklılaşma'nın
kaçınılmaz sonucu idi.
İlkin ele geçen yerlere
bir Müftü ile bir Kadı konulurdu. Devlet ölçüsünde Kadı:
ilkin Devlet bir Savaş aygıtı olduğu için, "Ordûy'u Hümâyûn Kadısı"
idi. Eski büyük Merkez Kentler ele geçtikçe, oralara da birer Kadı
gerekti: Bursa Kadısı, Edirne Kadısı gibi.
Devlet boyuna yayılıyordu.
Fethedilen yerlere Bilimcil kadro yetiştirilmeliydi. Onun için Din
Bilginleri arasında Bilgin yetiştirecek dersleri veren "Müderris"ler
(Profesörler) gerekti. Kadı ve Müftü'lerin yanında onları
okutan "Ders'i âm Efendiler" görüldü.
Murat I ve Murat II
1389-1481 (14 ve 15. yüzyıl sonları arası), İslâm Biliminin Teorik
(Üftân) ve Pratik (Kadzâ) işbölümüne uygun farklılaşma belirdi:
1- Önce Kadzaskerlik
doğdu. "Tevcihat'ı ilmiyye işaretlerine muhavvel"11
İlmiye Sınıfı doğmadan, onun "Tevcih"leri, politik "görevlendirme"leri
yapıldı.
2- Sonra (Murat II:
15'inci yüzyıl sonuna doğru) "Müftiyyülenâm" katı çıktı. Onun "Müftüler
üzerine hükmü câri" oldu. Teorik Anayasa (Şeriât) yorumlarını yapanlara
bu Müftülerin Müftüsü egemendi.
İLMİYE
BAŞI: MÜFTİYÜLENÂM - ŞEYHÜLİSLÂM
Şeylerin oluşu ile,
Osmanlılık, İlmiye ve Seyfiye'yi Politika'nın (Vezirliğin,
Mülkiyenin) altına oturtmuştur. Gerçi Vezir pâyesi hiç değilse ilkin
ancak Kadzaskerlik basamağından geçenlere verilmek kuraldır. Vezir olanın
İlmiye ve Seyfiye görevlerinde pişmeden, o doruğa çıkması gerekemez. Bununla
birlikte, tümüyle Devlet görevi ele alınır alınmaz, Padişahtan hemen
sonra gelen Mülkiye başı: Vezir, ister istemez, yalnız Mülkiye'nin
değil, İlmiye'nin de, Seyfiye'nin de, Kalemiye'nin de üstüne çıkar.
Bu ise, İslâm
idealizminde yadırganabilir. Onun için zamanla bir denge aranır. Veziriâzam'ın
yanında bir de ona benzer heybette "Şeyh'ül İslâm" doruğu yaratılır.
Fâtih zamanında bu kendiliğinden vardı. Akşemsettin, öğrencisi Fâtih'in
bile üstünde kanat germiş bir tanrıcıl otorite idi. O gelenekle: "Muallim'i
Sultan (Padişahın öğretmeni) serdâr'ı ülemâdır (Bilginlerin
Başbuğudur)."
O nedenle Veziriâzam'a
denk değerde bir Şeyhülislâm'lık doğdu. Şeyhülislâm: "Ülemânın
reisidir" (bilginlerin başıdır) denildi. Ve Devlet basamakları içinde
hiç değilse moral açıdan Veziri âzam'a üstün gibi gösterildi. Sultanın
öğretmenleri ve Şeyhülislâmlar ile karşılaşınca: "Veziriâzam anları
riâyeten üstüne almak münasiptir." "Amma, Müftü ve Hoca ve sâir Vüzerâdan
bir nice tabaka yukarıdır ve tasaddur (Sedire oturmada öncelik)
dahi iderler."12
Başka deyimle, Padişahın
altında iki büyük baş gelir:
1- Veziriâzam:
Hükümetin başıdır. Bütün madde gücü ondadır.
2- Şeyhülislâm:
Bilginlerin (İlmiyenin) başıdır. Bütün ruh gücü bundadır.
Veziriâzam, gerçek
yetkili olmakla birlikte, madde gibi elle tutulur olduğu
için, her zaman yıpranır. En ufak kuşkuda kellesi uçurulur. İlmiyenin ise
değil Baş'ı, çok daha alt üyeleri bile, ruh gibi dokunulmaz
sayılır. İlmiye otonomdur. Ancak kendi kendini yargılayabilir.
KADZASKER
Kadzaskerlik:
adından da bellidir. Hem Kadı: yâni hukukçu (o zamanki deyimi ile
"Ülemâ": Bilginler); hem Asker: yâni savaşçıl kişidirler.
İlk İslâmlığın çıktığı gün, Medeniyete atlayan Arap Barbarlığı nasıl bir
Din Ordusu idiyse, tıpkı öyle, İslâm Rönesansını yapan bütün Göçebe
Türkler gibi, Osmanlılar da, herşeyden önce ülkücü bir Din Ordusu
idiler. Savaş, bayağı Harp değil, GAZÂ (yâni: Kutsal savaş) idi.
Böyle bir ortamda,
Ordu'nun moral bütünlüğü, Komutan Beğler ve Paşalardan çok Din ulularına
düştü. Bunun en açık modern eşine Sosyalist Devrimlerde rastlandı. Devrim
Ordularında, Komutanların yanlarına konulan "Siyasi Komiser"ler,
aynı kaçınılmaz ihtiyaçtan doğdu. Bu bakımdan, Osmanlı Ordusundaki "Kadzasker"e,
Türk Ordusunun İslâmcıl Devrimler çağındaki "Siyasî Komiser"leri
demek yanlış olmaz.
Genellikle, Vezir'den
hemen sonra Kadzasker gelir. Çünkü, normal Vezirlik, çoğu Kadzaskerlikten
yetişir. Kadzasker Vezir olunca, yerine yeni bir Kadzasker getirilir. Ancak,
şöyle bir kuralla karşılaşıyoruz: "Beylerbeğiler Vüzera altına otura."
Bu kurala göre, Beylerbeği Kadzaskerin üstüne çıkmış olur. Ayrıca: "
Dârüssaltanatım Kadısından gayrisi Defterdarlarımdan aşağı otura"13
denir. Kim oldukları pek belli olmayan bu "gayrısı", değil Kadzaskerden,
Defterdardan da aşağı kalır.
İLMİYE'NİN MEMLEKETE
YAYILIŞI
Karamanî Mehmet Paşa,
Fâtih'in son günlerinde kendi yanında bir tek Kadzasker gibi dokunulmaz
kişinin bulunmasına dayanamadı. Kadzaskerleri ikileştirdi:
1- Rumeli Kadzaskeri,
2- Anadolu Kadzaskeri.
Mısır-Şam alınınca,
oralara da bir:
3- Arabistan Kadzaskeri..
gerekti.
Kadzaskerler Memleket
genişledikçe çoğalıyorlardı. Müftülük bir tek Şeriât Teoriciliği gibi tek
baş çevresinde kaldı. O zaman "Müftiyyül En'âmlar": yalnız Müftülerin
değil, Kadzaskerlerin de seçimlerinde söz sahibi oldular. En yetkili duruma
girdiler.
Fâtih, durumu aşağı
yukarı bu gelişimi içinde buldu ve biçimlendirdi. Ondan sonra kurulan bu
"İlmiye Sınıfı", bir kapalı "Düzen" (Ordre) olarak yerinde
saymadı. Arabistan Kadılığı devam edemedi. Önce "Haremeyn'i Muhteremeyn
Kadıları" (Mekke-Medine kadıları) belirdi. Sonra onlar da büyüyerek,
BİLÂD'I HAMSE (BEŞ MEMLEKET) adına "MEVLEVİYET"ler türedi:
Mısır, Edirne, Bursa, Şam, Filibe Mevleviyetleri (Kadılıkları) gibi.
Mevleviyetlerin sayısı
7-8'e çıkınca, hepsine birden "MAHREÇ" (çıkış yeri) adı verildi.
Böylece, "İlmiye Yolu"nun Payitaht dışına çıkarılmış (İhraç'tan
Mahreç edilmiş) Memleket kolları dal budak salmıştı.
MEDRESE (ÜNİVERSİTE)
ÖRGÜTÜ
Fâtih, Bilgin
yetiştirme alanında aşağıdan yukarıya doğru şu hiyerarşiyi kurmuş görünüyor:
1- Talebe:
bugün de adını değiştirmeyen yüksek öğretim öğrencileri.
2- Dânişmend: "Güzide
ve Müntehi" (Seçkin ve Sonuna gelmiş) denilen Talebeden, Öğretmenin
"tensibi" ile seçilen kişilerdir. Medrese hiyerarşisinde
Dânişmend'in karşılığı, Üniversite veya Yüksek Öğrenim Kurumlarındaki Asistan'lardır.
Asistanlar gibi Dânişmend'ler
de başlıca 3 "Radde"yi, 3 basamağı geçerler:
a) Hariç (dış)
Dânişmend (Dışarıdan devam eden asistanlar);
b) Dâhil (iç)
Dânişmend (Avrupa'daki "İntern"ler)
c) Sahn Dânişmendi
(Başasistan gibidir).
3- Mülâzım: "Yolu
geçen" Dânişmendlerin adları "Ruznâmçe'i Hümâyûn"a yazıldı mı,
onlar artık bilginlik saflarında "Mülâzım" (Gereksinmiş) kişiler
olurlar. Besbelli Üniversite Doçentlerinin Osmanlıcasıdırlar.
Mülâzım'lar
da, Doçentlerde olduğu gibi, sıradan veya seçkin Mülâzım olurlar. Seçkinlerine
bayağı korkutucu bir derinlikte sıfat tanınır. Onlar: "Küdvet'ül Ülemâ'il
Muhakkikıyn"dirler. Anlaşılan Orijinal Araştırma (muhakkikıyn)
olmadıkça yükselme ilk normal Medrese'de de yoktur. Doktora yapmak, "Kudvetülulemâ"
olmak şarttır.
4- Müderris:
İlk Türkiye Üniversitesine Dârülfünun denildiği gibi, öğretmenlerine
de "Müderris" adı verilmişti. Profesör'ün Arapçası "Ders verici"
demektir. Ama bu deyim, hiç değilse ilk zamanlar, çoğu Üniversite Profesörlerinin
hâlâ yaptıkları gibi, Kürsüden parlak "ders vermek" anlamına gelmemiş
olsa gerektir. Medrese'nin skolastik "Kürsü Papağanlığı" yahut "Kürsü
Bülbüllüğü", sonraki sosyal ve polilik soysuzlaşma çağında başlar.
Mülâzım'ın Müderris
olması için sınav vererek "Müderrislik Rüusuna nâil" olması gerekir.
Bu usul, Muhtar Medrese havası içinde baş olma şartıdır.
Yalnız pek orijinal,
hâttâ bugünkü Üniversite ve Yüksek Öğretim Profesörleri için bile uygulanması,
"kurtarıcı" sayılabilecek yol Antika Medresemizde bulunmuştur. Müderrislik,
kıyamete dek (Profesörün küçük kıyametine dek: bunamasına veya ölümüne
kadar) sürmez. Bir süresi vardır. Müderris en çok 15-20 yıl Müderrislik
yapar. Sonra, önüne iki rahmetten biri açılır:
a) Müderrislikte
ilerliyemeyenler (terakki edemeyenler) artık bilim kürsüsünde tutulamazlar.
"Tarıyk'ı Kadzâ'ye Sülûk" ederler. Yâni kürsülerine "sülûk"
gibi yapışacaklarına, her günkü pratik işlere geçerler. Kadılık yoluna
"sülûk" ederler. Yâni Kadılık mesleğine girerler. Böylece bilim
"yolunu" tıkamaktan kurtulurlar. Bir Kaza Kadılığı neyine yetmez
onların.
b) Müderrislikte
ilerliyenler için yükseliş kendi İlmiyye yolunda başlar. Bu
yükselişin basamakları şunlardır: 1) Vilâyet Mevleviyyeti, 2) İstanbul
Kadılığı, 3) Anadolu Sadâreti, 4) Rumeli Sadâreti, 5)
Meşihat (G.1150 D.1737'lerde; "Veliyyül Neam": Nimetlerin
Ulusu): bu Şeyhülislâm'dır.
İLMİYE YOLUNUN HİYERARŞİSİ
"Veli" diye
kutsallaştıran ham sofu Beyazit II (1481-1512) ile birlikte İlmiye Yol'u
kastlaşır. "Seyyıd'i Sahib'ül Neseb" (Dölü Doğru Efendi) sayılan,
yâni atalarından beri "İlmiyye"den yetişen bilginler, kendi aralarında
bir de "Nakıyb'ül Eşraf" seçerler. Bu "Sâdât'ı Kirâm"ın (Keremli
Efendilerin) "silsilenâme"leri (döl zincirleri) "Nakıyb Efendi
Ceridesi"ne kaydolunur.
İlmiye bir dokunulmazlık
kazanır. "Üniversite Muhtariyeti" ile "Memurin Muhakamat Kanunu"
arası bir imtiyazdır, o dokunulmazlık.
"Tedib edilen şârefâ
(cezalandırılan ilmiyeliler) Daire'i Nebaabette habs ve tevkif olunarak
ahâd'ı nâstan (öteki insanlardan) tefrik ve temyiz kılınmıştır."14
Daha sonraları Padişah
Öğretmeni veya Hekimi olmak ta İlmiyye'ye düzen kayrıntı
(imtiyaz) ve ayrıntı (tefrik) lardan bulunduğu için, İmparatorluk
Derebeğileştikçe "İlmiyye Tarıykı" de Derebeğileşir. Devlet gündelikçisi
olmaktan çıkan İlmiye'liler, Toprak beyliği anlamına gelen "Mansıp"lara
girerler, "Pâye"ler kazanırlar:
"Bir iki yüz sene
Mevleviyetler ve Medreseler Memuriyet halkinde kalup, sonraları tertiybât-ı
Menâsıb'ı İlmiye zuhura gelmiştir. Pâye ile taltif Muallimler ve İmam'ı
Sultâni'ler ve Ser Etibbâ'lardan başlayıp teammüm etmiştir." 15
Bütün o gelişimler
sonunda "İlmiye" sınıfının Payitahttaki hiyerarşisini şu
basamaklara dizmek olağandır:
1. ŞEYHÜLİSLÂM,
2. SÂDÂT NAZIRLIĞI
(Beyazit I zamanı),
NAKIYBÜL EŞRAF (Beyazit I zamanı),
3. HÜNKÂR İMAMLIĞI,
4. HEKİMBAŞI,
5. RUMELİ KADZASKERLİĞİ,
6. ANADOLU KADASKERLİĞİ,
7. İSTANBUL KADILIĞI,
8. BİLÂDIHAMSE (MAHREÇ)
KADILARI,
9. MÜDERRİS (Dersiâm),
10. KADI,
11. KUDVETÜL ÜLEMÂİL MUHAKKIKIYN,
12. MÜLÂZIM,
13. SAHN DÂNİŞMENDİ,
14. DÂHİL DÂNİŞMEND,
15. HARİÇ DÂNİŞMEND,
16. TALEBE.
Kalemiye Yol'u (TARİK'I)
Osmanlılığın Ekonomi düzeninin politika çarkıdır. Osmanlı Ekonomisinin
üretim temeli Toprak ekonomisine dayandığı için, Kalemiye
İmparatorluğun bütün ekonomi yaşantısı ile ilgilidir. Modern Mâliye
Bakanlığından bambaşka bir Devlet örgütüdür. Hâttâ burjuva Ekonomi yahut
Ticaret ve ilh. Bakanlıkları da Kalemiye anlamını içine almaz.
Modern Burjuva Devletinde
bütün Devlet: söz yerinde ise Ekonomi-Dışı kalır: Ekonomi,
egemen Kapitalist sınıfının doğrudan doğruya tekelindedir. Devletçilik
biçiminde türeyen ekonomi girişimleri, en itçil sinsilikle ve kitabına
uydurulmuş sorumsuzlukla gene Kapitalist sınıfının dolaylı yoldan
emrinde işler. Kalemiye, bütün "Memleket"i saran tüm ekonomi ilişkilerini
hem örgütler, hem denetler. Hiç değilse ilk Dirlik Düzenince, Toprak
üretimi kayıtsız Kalemiye'nin kontrolu ve teşkilatı içine girer.
Kalemiye, bütün öteki
Devlet Sınıfları gibi, Modern Devletçileri "umutsuzluğa" düşürecek kertede
basit ve azlık bir görevliler kadrosu ile işe başlar. İlk
Dirlik Düzeni'nin Kalemiye Şefi Nişancı'dır. Sonra Toprak
ekonomisine Tefeci-Bezirgân sermayenin egemen olduğu Kesim Düzeni'nde
Nişancı'nın bütün görevleri Defterdar kanalına aktırılır. Her görevi
yitmiş nesne gibi, Nişancılık rafa kaldırılmış bir süs ve güzelsanat geleneği
gibi kalır.
Bu başlık altında
belli başlı Kalemiye katlarını, gelişimlerine değerek özetleyeceğiz.
NİŞANCI
Durumu hayli değişik
olan bir Divân üyesi de "Nişancı"dır. Nişancı: Kalemiye Yol'undandır.
İlkin en önemli Divân üyesidir. Divân emirlerine bakar; Toprak "tevcih"ini
kanuna uydurur. Bu, Askercil tevcih demektir. Ve hepsinin üstünde, fethedilen
toprakları "Tahrir" eder.
Ali Ayn zamanında
bile Nişancı'nın görevleri temel işlemlerdir. "Tuğra çekmek" onun
işidir. "Defterhâne i Âmire"de yazılı Topraklar ve Köyler, Tımar,
Zeâmet, Hâs, Evkaf özellikleri ondan sorulur. Bu işler "İntikal ettikçe
kadrinin tevkıyî kalemi ile tashih'i umuru"16
yapılır. Ondan başka Devletlere "Nâme'i Hümâyûn" yazmak Nişancı'ya
düşer. Ancak Nişancı yokken, Edebiyat ve yazı usulünü bilen "Ülemâ"dan
Nişancı "nasb" olunur.
Sonra Fütuhat tavsayınca,
Nişancılığın "Emirler Bakanlığı" görevi "Reisülküttâb"a geçti.
"Tahrir" ile "Tevcih" işleri "Defter Emini"ne geçti.
Daha sonra "Ülemâ"dan Nişancı yetiştirmek te kalktı. En son
yüzyılda, "Tevkıyi'ı Divân'ı Hümâyûn" adı ile "Müverrih"lik,
"Edib"lik, "Şair"lik gibi işsizliğin süsüne dek tekerlendi.
A. Şeref: "Elyevm vazifeleri mahdut"17
der.
"Tevkıyî adıyle
İstanbulda kalkmak şartiyle Damâd'ı Şehriyârî (Padişah güveysi)
olan Vezir'lere Tevcih edilmek kaaidesi çıktı."18
Nişancıların Divân'da
oturma yeri rütbesine göre değişti:
"Nişancı, mertebesi
eğer Vezirlik ve Beylerbeğilik ise Defterdarlara tasaddur eder." "Ve Sancak
ile Nişancı ise Defterdarlardan aşağı oturur. Elkaabı Defterdarlar Elkaabıdır.
Mertebesi onlar mertebesidir."19
Nişancı uzun süre
üç büyük Devlet ve Memeleket işine baktı. Kalemiye'nın başı sayıldı.
1- Divân emirleri
ondan soruldu. Divan "Kalem"lerinin komutanı (âmiri) o idi.
2- Dirlikler
ve kayıtları ondan sorulurdu. İdare ve Örf, Gelenek, Görenek kurallarının
uzmanı o idi. Toprak "Tevcih"lerini ve aynı anlama gelen askercil
"Tevcih"leri kanununa ve kitabına o uydururdu. Fethedilen erlerin
"YAZÛ"su ("Tahrir" denilen İstatistiği) onun elinden çıktı.
3- Tuğra çekmek
(Padişahın yazı bilmediği zaman imza yerine beş parmağı ile avucunu basmasından
kalma işareti düzmek) onun becerisiydi. Gerek Divân Hükümlerine
gerekse yabancı Devlet Başkanlarına yazılmış "Nâme"lere Nişancı
"Tuğra çeker"di.
Nişancı: daha
çok Göçebe'nin Toprak ekonomisine bakışı idi. Defterdar: Sermaye'nin
tutumu idi. Zamanla ilkel sınıfsız toplum silindikçe, Nişancıya görev kalmadı.
Medeniyetin Sınıflaşma prosesi geliştikçe, Sermaye karakterli Defterdarlık
Tefeci-Bezirgân ilişkilerin geliştiği ölçüde önem kazandı.
DEFTERDAR
Kalemiye Yolu'nun
ilk başı Nişancı idi. Defterdar yalnız "Hazine'i Â'mire"nin gelir-giderlerini
Deftere geçirmekle yetinirdi. Belirtildiği gibi, Fetihler duraladıkça ve
Devlet hazıryeyicileştikçe: işbölümü kayırmayı, kayırma işbölümünü kışkırttı.
"Kalem işleri zâbitliğine memur" olan "Hôcagân'ı Divân'ı Hümâyûn"
arttıkça arttı.
Bunların "Müntehây'i
Tariykleri" (yollarının en sonunda vardığı yerler) "Menâsib'ı sitte"
(Yedi Mansıp) adını aldı. Sırayla: Nişancılık-Şıkkı Evvel Defterdarı-Şıkkı
Sâni Defterdarı-Şıkkı Sâlis Defterdarı-Reislik-Defter Eminliği.. Menâsıb'ı
Sitte'nin hiyerarşisidir.
Devlet kurulurken,
Vezir gibi, Kadzasker gibi Defterdar da bir tektir: "Sonraları muamelelerde
sâdelik geçip kayıtlar incelenmiye ihtiyaç duyurduğundan birçok kalemler
ihdas edilmiş ve bu suretle Menâsıb'ı Hocegân (Hocaların: Divân Kâtiplerinin
Mansıpları) artmıştı."20
Defterdarların da sayıları arttı durdu.
Fâtih, nedense Nişancı
için pek konuşmadığı halde, "Mal" işinde sivrilmiş "Defterdar"
üzerine keskin ve belirli sözlerini esirgemez. Der ki:
"Başdefterdar cümle
Mal'ımın Nâzırı olup umur'u Âlem (Dünya işleri) ona müfavvaz (tefviz
edilmiş)tir." "Anın emrinsüz olmaz, bir akça ne dâhil ne hâriç olur"21
Defterdarlar günlük
işleri vezirî âzam'a danışırlar:
"Ümurünü Veziriâzam
ile müsavere ederler."22
Gizli işleri İkinci
Defterdardan saklar:
"Ümûr'ü mahfiyye
(i) Sânî duymıya."23
"Mülkiye" sınıfında
Beylerbeği, hemen Vezir'den sonra gelir ve Kadzaskere bile
"Tasaddur" eder. Beylerbeğilerin en büyüğü Rumeli Beylerbeği'dir.
Fâtih Mehmed'e göre: Başdefterdar o kerte yüksek mertebelidir:
"Ve anın kadrî
Rumeli Beylerbeğilerim ile beraberdir."24
Başdefterdar'dan sonraki
Defterdarların da görevleri aynıdır.
"Cümle malım Defterdarları
malımın Vekilleridir. Kabz ve bast (almak, vermek) anlara müfavvazdır...
Cümle Küttâb'ın (tüm kâtiplerin) azl'ü nasbı anlara müfavvazdır."25
Mal Defterdarları
iki tiptir:
1- Merkezde
(Payitahtta) olanlar: "Kapu Defterdarı"dırlar.
2- Taşrada
(Memlekette) olanlar: "Kenar Defterdarı" adını alırlar.
Rumeli defterdarı
ilkin Başdefterdar sayıldı. Sonra (Tanzimat Çağının Maliye Nazırı,
Maliye Bakanı) anlamında "Şıkkı Evvel Defterdarı" adını aldı. Maliye
dâvâlarını o çözümler. "Zahrını" (arkasını) imzaladığı "Tuğrâlu
Emir"leri o verir. "Umuru Muazzama"yı (Ulu işleri): Padişaha
"Arz" etmek üzere Vezirlerle birlikte "Huzur"a o çıkar.
Zamanla: "Rumeli
ve Anadolu Kalem'lerinden bir az muamele ayırd edilip İstanbul Mukaataalarıyla
birleştirilerek Şıkkı Sânî namıyla defterdarlık ihdas" olundu.
Tanzimat çağında Anadolu
Defterdarı yerine Şıkkı Sânî Defterdarı geçirildi; öteki Defterdara
Şıkkı Sâlis Defterdarı denildi. Bunların:
"Vazifeleri pek
hafif kaldığından, bunlar kaydıhayat vechile Uzamây'i Ricâl'i Devlete (Devlet
Ulu Kişilerine) TEVCİH olunmaya başladı."26
Halkın "İşe adam
değil, adama iş aramak" dedikleri duruma gelinmişti.
DEFTERDAR ALTLARI
Defterdarların altında,
Kalemiye'nin (Defter tutup, yazı yazan Kâtiplerin) rütbe zincirleri
iki kola ayrılır:
1- Payitaht kolu,
2- Memleket kolu.
Payitaht kolu, Defterdarlığa
yükseliş yolunda belli olur. Bütün alt kat Kâtipleri: "Defterdarlığa
3 pâye"de çıkarlar:
1- Defter Emîni:
sonra "Defterhakaanî" adını alacak olan: Tımar, Zeamet, Hâs
dirliklerini önce "Tahrir" (Fâtih'te: Yazu), sonra "Tevcih"
(boş yeri birine yönetiş) ve "Münazaa" (yer çekişmesi) işlerine
bakan kattır.
Defter Emîni emrinde
iki tip görevliler ve belgeler bulunur:
a) Görevliler:
"Defter Emînine bağlı Tımar Defterdarları". Burada Kâtiplik Payitahttan
çıkar, Memleket içine kol salar.
b) Belgeler: "Ruznamçe"
denilen "Tevcih'leri, Berâtları kayıt" Defteridir. "Tahrir"
sırasında yapılan kayıtlar: Hâs, Zeâmet, Tımar köylerinin "İcmal"ini
yapar. Her köyde sayıca insanlar (Ehali), Âşar, Rusûm, "Mefasıl"
(ayrıntıları) yazılır.
Defter Emîni: "Evvelce
Nişancılığın maiyyetinde iken sonra ana takaddüm eylemiştir (öne geçmiştir).
Münavebe (nöbetleşme) Mansıplarından idi."27
"Büyük (300
akça alan) Kadı 500 mertebesindedir."28
2- Şehir Emîni:
Saray inşaatının malzeme ve benzer şeylerini sağlar. Çalışanların "istihkak"
hesaplarını tutar. Kimi "Enderun, Biyrun müstahdemlerinin ulûfelerini
tevzi eder."29
3- Reisülküttâb:
İlkin "Divân-ı Hümâyûn" veya "Reis" Kâtiplerinin komutanı
olarak Nişancının maiyyetindedir.
Sonra Yabancı Elçilerle
"Mükâleme" (konuşma) işini de üzerine aldı. Devletin hem en yüksek
Divân-ı Hümâyûn'unda, hem en geniş dışişlerinde aldığı yetkiler
"Oturma" hakkı bile çok görülen bu "Ketebe"yi Dışişleri Bakanı
düzeyine dek sivriltti.
Reisülküttab,
Defterdarın altında üçüncü basamağa girse bile, görevinin önemi yüzünden,
Fâtih: "Riâyet olunursa Defterdar olmak Kanunumdur."30
der. Yâni, hemen Defterdarlığa çıkabilir.
Reisülküttâb altındaki
rütbeler zinciri, Bayramda elöpme sırasında da kısmen işaret edildiği
gibi şöyle uzanır:
a) REİSÜLKÜTTÂB,
b) YENİÇERİ KÂTİBİ,
c) RUZNAMECİ,
d) MUKAABELECİ
MUKAATAACI,
e) TEZKERECİ,
f) "En altta REİS
KÂTİPLERİ oturur."
"Reis Kâtipleri
NEFER'dir... Azl ve Nasb'ı Defterdarlara müfavvazdır, anların huddâmıdır."
"Yukarıda anılan
Kâtipler HOCA makamındadır."
"Ve tüm Divân'a
varan, uzun yerli Khaftan ile geleler, anlar HOCA makamındadır. "31
KALEMİYENİN MEMLEKET
KOLU
Kalemiye'nin bir kolu
kendiliğinden Taşra'ya, Memleket'e uzanır. Onlar DEFTER EMÎNİ altında gelirler.
TIMAR DEFTERDARLARI:
Payitaht Defterdarları ile hiç karıştırılmaya gelmez. Bunlar, yâni "Defterdar
Emîni'ne merbut Timar Defterdarları", "Arazisi Timar, Zeamet, Hâs suretiyle
Tefviz olunan Eyâlette memur"32
bulunurlar.
Timar Defterdarlarının
kaynağı yukarıki işleri yapmak üzere gönderilen: Ulûfeli Müteferrikalardır.
ULÛFELİ MÜTEFERRİKA:
Has Oda'dan "çıkarılır"lar. Kanunca 40 kişi iken, sonra 110'u
bulurlar. Ulûfeleri "40 akça" olur. "Ulûfe Müteferrikalarının
yolu Timar Defterdarlığıdır... Ulûfe miktarları tezyit ve tenkiyh edilmedi."33
"Ulûfe Müteferrikalarının
Yol'u Timar Defterdarlığıdır." O "Çaşnigirlerden mukaddem (önce)
dir."
Timar Defterdarları
"Bunun üzerine ve Zeâmet işlerine memur bulunurlar. DEFTER KETHUDASI
olur."
Bunlara TAHSİS edilen
Âidat: "Has değil Zeâmet tevcih olunurlar."
Ulûfeli Müteferrika
da sakın bir çeşit kayrılmış çocukları olan döküntü ayırtlı asîl Müteferrika
ile karıştırılmamalıdır.
Böylece Payitaht'ın
başındaki Saray'ın da Has Oda'sı ile Memleket arasında kişisel
ilişkiler: karşılıklı adam alıp verme, personel yetiştirme biçiminde gelişir.
Bu gelişimin tepesi
Mal Defterdarlığı'na ulaşır.
"Timar Defterdarlarının
YOL'u Defter Kethudalığıdır. Rumeli Defter Kethudası, riâyet olunursa,
Mal Defterdarı olmak câizdir."34
Bu gelişim basamakları
şöyle özetlenebilir:
a) MAL DEFTERDARI,
b) RUMELİ DEFTER KETHUDASI,
c) DEFTER KETHUDASI,
d) TİMAR DEFTERDARI,
e) ULÛFELİ MÜTEFERRİKA,
TİMAR MÜTEFERRİKASI,
f) "Onlardan aşağa
ÇAVUŞLAR'dır."
"Çavuşlarla Kâtipler
kangısı eski ise, ana itibar olunur." "Ve Çavuş ve Kâtip TİMAR'ı serbesttir."35
"Seyfiye": Kılınçlılar
demektir. Antika çağın başlıca savaş aracı kılınç olduğu için, bugün "Silâhlı
Kuvvetler" adını alan Devlet güçleri "Seyfiye" çerçevesi içinde sayılır.
Seyfiye'nin Payitaht'ta
(Başkentte) olanlarına komuta edenler, Padişahın üzengisi hizasında olurlar.
O yüzden, Osmanlı Üst Komutanlarına "Üzengi Ağaları" denir. Topu
birden 25 kişiyi geçmez.
Seyfiye başlığı altında
Üzengi Ağaları'nın görevleri, yetkileri, katları, gelirleri ile, Başkent
Silahlı Güçlerinin sayıları üzerine birkaç özetlemeyle yetinilecektir.
"Memleket"
dediğimiz Taşra Silahlı Güçleri, Osmanlı Tarihinin Maddesi olan
TOPRAK ekonomisi içinde hal ve hamur olmuşlardır. Orada gerekirse ve sırası
geldikçe onlara değilecektir.
ÜZENGİ AĞALARI
Üzengi Ağası: Savaş
güç ve araçlarının başı anlamına gelir.
Saltanatlı ağızla:
"Rikâb'ı Hümâyûn Ağaları", Türkçe "Üzengi Ağaları" denilenler,
Ayn Ali Risalesinde, "Dördüncü Mertebe"nin 1'inci Fasıl'ına giren
8 basamaklı 12 tip üzerinden, topu birden (Risalede 32 yazılı, sayınca)
31 kişidir. Padişahın atının yanında yürürler. Adları oradan gelir.
Bunların adları, sayıları
ve ulûfeleri (gündelik) şöyle özetlenir:
| SAYI
|
GÜNDELİK
|
|
| 1. Yeniçeri Ağası |
|
500 akça |
| 2. Mir'i Alem |
|
200 " |
| 3. Çakırcıbaşı |
|
160 " |
| 4. Serbevvâbiyn (Kapucubaşı'lar) |
|
152 " |
| 5. Büyük Mîrahur (Küçük Mîrahur) (Çaşnigir Başı) |
|
150 " (ortalama) |
| 6. Altı Bölük Ağası |
|
120 " |
| 7. (Çavuşbaşı) Kapucular Kethudası |
|
70 " |
| 8. Cebeci Başı |
|
60 " |
| 9. Otrak Ağalar |
|
99 " |
Sonuncular için Ayn
Ali der ki: "Üzengi Ağalarından Oturak bâzı ağalar bunlarla maan (birlik)
mevaciplerini (3 aylıklarını) alurlar, 99'ardan."36
Demek OTURAK AĞA: bir çeşit emekli-yedek Üzengi Ağası sayılabilir. Belirli
görevi olmasa gerektir. Ama, Çavuşbaşından bile fazla gündelik aldıklarına
göre, yüksek hizmetlerde bulunmuş, yahut aday olmalılar.
YENİÇERİ AĞASI'nın
bütün özelliği, öteki Üzengi Ağalarından 2.5 ile 8 kat arasında gündelik
alması, ve bu gündeliği, ötekiler gibi "Mevâcip" (yani 3 ayda bir)
olarak değil, her ay maaş gibi almasıdır.
ÜZENGİ AĞALARININ
BÖLÜMLERİ
Üzengi Ağalarının
yetki sıraları, görevlerine ve maaşlarına göre ayrılır. Fâtih, "Cemiyet-i
Âli"de yalnız Yeniçeri Ağası ile "sair Üzengi Ağaları"nı oturtur.
Ama, bu "sair Üzengi Ağaları"ndan yalnız üçünü anar: "Mir'i Alem- Kapucubaşı
- Mirahur". Geri kalan 31 (Çakırcıbaşı ile 32) Üzengi Ağasından
kimseyi anmaz.
Bu tesadüf olamaz.
Cemiyet-i Âli Politik ve Askercil en yüce problemlerin çözüm toplantısıdır.
Orada oturma yetkisi Divân-ı Hümâyûn'dan 4 büyük kat (Veziri
âzam - Vezirler - Kadzaskerler - Defterdarlar) ile Üzengi Ağaları'ndan
4 büyükler (Yeniçeri Ağası - Mîri Alem - Kapucubaşı - Mirahur) yer alır.
Osmanlı mantığı bunu gerektirir.
Hiyerarşi esas tutulduğuna
göre, Ayn Ali zamanı 10 Kapucubaşı vardır; bunların hepsi Cemiyet-i Âli'ye
girer mi? İçlerinden birine Başkapucubaşı deniliyor. Kanunnâme'de
bir tek "Kapucubaşı"yı Cemiyet'e alıyor. Onun gibi Mirahur:
da biri Büyük, ötekisi Küçük olmak üzere ikidir. Besbelli, Küçük Mirahur
da Cemiyetiâli'ye sokulmaz.
O zaman Üzengi Ağaları
içinde şöyle bir bölümleme yapılabilir:
| I. Cemiyet-i Âlide Oturanlar:
(Siyasal ve Askercil başlar) |
1) Yeniçeri Ağası
2) Mirî Alem 3) Baş Kapucubaşı 4) Büyük Mirahur |
| II. Pâdişah ve Divân Hizmetlileri: | 1)Çakırcıbaşı: (Gündeliği 160 a.) Padişahın Av
işlerine bakar.
2) Çaşnigir başı: 3) Çavuşbaşı: (Gündeliği 70 a.) Divân'ın Tören işlerine bakar. 4) Kapıcılar Kethudası: (Gündeliği 70 a.) Divan ve saray korunmasına bakar. |
| III. Teknik başlar: | 1) Öteki Kapucubaşılar; gündeliği 150 akça, 9 kişi.
2) Küçük Mîrâhûr; gündeliği 150 akça, 1 kişi. 3) Altı Bölük Ağaları; gündeliği 120 akça, 6 kişi. 4) Cebeci Başı; gündeliği 60 akça 1 kişi. 5) Topçu başı; 1 kişi. |
Bu zincirlemeye rağmen,
Osmanlı bölünmeyişinde Üzengi Ağalarının alt alta getirilişleri daha başkacadır.
Onları şöyle sıralanmış buluruz:
ORDU - KARARGÂH
Üzengi Ağaları'nın
görevleri şöyle özetlenir:
Yeniçeri Ağası:
Kara Kuvvetleri Piyade Komutanı.
Mîri Alem:
(Bayrak Komutanı): Sultanın Sancağını taşır. "Alem Mehterleri"
denilen, Savaşta Muhafız askerlerinin Komutanıdır. "Pek kadîm" (en
eski) görevlilerdendir.
"Mehter" denilen
Savaşta Muhafız askerleri iki bölümdürler:
1) Çadır Mehterleri:
"Sefer'i Hümâyûn'da (Padişah savaşa çıkınca) Otâğ'ı Hümâyûn'u
(Padişah çadırını) kurup kaldıran" askerlerdir. Komutanlarına Mehter
Başı denir.
2) Alem Mehterleri:
"Sefer'i Hümâyûn'da Otâğ'ı Hümâyûn önünde nöbet çalmıya memur" durlar.
Zabitleri (Subayları) Sâzende Başı'dır.
"Hâssa denilen
bu memurlara Mirahurlarla Kethudasının tekaddüm ettiği (öncelediği)
tevcihat puslalarından anlaşılır." Mîriâlem: "Daima Dergâh'ı Âli Kapucubaşılarının
piyşuvâsı (öncüsü, üstü) bulunmuştur."
Mîriâlem'in
Mevâcip'ten 200 akça gündeliği (ulûfe) var. Ondan başka Aidât'ı:
bütün Beylerbeğilerden 10.000 ve Sancak Beylerinden 1.000 akça olur.
MUHAFIZ - AHIR
Kapucubaşı
ilkin 1 idi. Sonra 4 ten 10 a çıktı. O zaman içlerinden biri Baş Kapucubaşı
oldu. Onun âidat'ı (geliri) "Münhasır Başlıklara müteallik"
sayılan Timar'lardır.
Öteki Kapucubaşı'ların
belirli âidat'ları yoktu. Görevleri pek güvenilemeyen gayrımüslim beğlerin
yanında (Dominyonların Fevkalâde Vali'leri gibi) bir çeşit siyasal denetçilik
yapmaktı.
"Eflâk, Buğdan
Beyleri değiştirilip yenileştirildikçe nasb olunan Beği yerine götürüp
Beğliğe bunlardan biri memur olur. Pek çok paralar vb. ile dönerdi."37
Kapucubaşılık ta "Pek
kadîm" görevlerdendir.
"Derkâhıâlî ve
Bâb'ı Hümâyûn Bevvabları" (Kapıcılar) 2342 kişidir. Gündelikleri 9
akça kadardır.
Miyri Âhûr
(Ahır Komutanı): Modern orduda Motor ne ise, Antika Orduda Katır
o idi. Ordunun bütün ağırlıkları Deve ve Katır denilen ahır
hayvanlarının Katarları ile taşınırdı. O bakımdan taşıma gücünü temsil
eden Ahır idi. Ahır Komutanı Cemiyet-i Âlî gibi önemli Politik-Askercil
toplantılara "Oturma" yetkisiyle katılırdı.
Zamanla, iki Ahır
Komutanı oldu:
1- Büyük Mirâhur:
Padişahın (Devletin) hem ahırlarına, hem dış Saray kapılarına bakan Komutanların
Başı idi.
a) Ahur halkının, saraçların, yedekçilerin, "Sarban Başı", "Harbende
Başı" denilen Deveciler ve Katırcılar subaylarının en yüksek Komutanı
idi.
Padişahın kışlasında
1000 kadar deve, 200 kadar katır besleniyordu.
b) Ayrıca Dış Saray kapılarının Komutanı olan Kapucular Kethudası'nın
da üst komutanı Büyük Mirâhur idi. Son Osmanlılıkta bu göreve "İstabl'i
Â'mire Âmirliği" (Bayındır Ahır Komutanlığı) adı verildi.
Büyük Mirâhur'un "Âidatı"
şu idi. "Çayır zamanı etrafta bulunan mer'âların otlarını satarak 1000
yük akça kadarını Rikâb'ı Hümâyûn'a (Padişah Üzengisine) teslim
ve kalanını derceyb ederdi (cebe indirirdi.)"38
2- Küçük Mirâhur:
"Küçük ahır halkı" üzerine komutan ve "Arabacılar zâbiti" idi.
"Sefer'i Hümâyûn'da İç Oğlanlarına bârgir (yük taşıyan: beygir)
verir, Padişahın arabasını muhafaza eder."39
Has ahır halkı: 4322
kişidir. Gündelikleri 5-6 akça tutar.
AV - TÖREN - ŞÖLEN
Çakırcı Başı:
(Av İşleri Başı) Padişahın Avcıbaşısı idi. 160 akça gündelikle Mirahur'dan
önce gelmesi bugün yadırganabilir. Göçebelikten gelmiş bir Devlet başkanı
için Av: her çeşit Savaş manevrası demekti.
Bunun o zamanki önemini
bir şeyden anlayabiliriz:
Bütçede Üçüncü
Mertebenin 7'nci Fasıl'ı: "Ahû ve Şikâr Halkı" bölümüdür. Çakırcıbaşı'ya,
sonraları sayıları ve uzmanlıkları gittikçe artar görünen: Çakırciyân'ı
Hâssa, Şâhinciyân ve Atmacacıyân subayları ile halkları da katılmıştır.
Çakırciyân'lar
(3 neferi Doğancı olmak üzere) 271 kişi; Şahinciyân 276,
Atmacaciyân 45 kişi olmak üzere Av Halkı: 592 kişi tutar.
Canlarını ortaya koymuş Yeniçerilerin ortalama gündelikleri 7 akça iken,
Avcılar 5 akça alırlar.
Daha sonraları Çakırciyân'ı
Hâssa subayı, öteki Av Halkı'nın komutanı olur.
Çaşnigîr Başı:
(Yemek İşleri Başı): Divân-ı Hümâyûn'un SOFRA hizmetlilerine baştır.
"Pek kadîm" görevlerdendir. ŞÖLEN barbarın pek bayıldığı
şeydir. Ayn Ali'nin yaptığı bütçede: "Cemâat'ı Çaşnigîrân" (Çeşniciler
topluluğu) 117 kişidir.
Önde Çaşnigîrbaşı,
arkasında Çaşnigîrler yürüyerek: "Padişah Divân günleri Has Oda'da
taam ettikte yemek sahanlarını götürmek" görevini yerine getirirler.
Bu işe Osmanlı'nın
ne denli önem verdiği, yapanların gündeliklerinden bellidir. Çaşnigîr
Başı: Mirahurlarla aynı 150 akçayı alır; öteki Çaşnigîrler'in
gündelikleri ise, bir Yeniçeri gündeliğinin 6-7 katı yüksek olur.
Çavuşbaşı:
(Tören İşleri Başı): Törenler Komutanıdır. Antika Devletin, modernden
hiç aşağı kalmamacasına, ŞÖLEN kadar TÖREN için de kurulduğu besbellidir.
Çavuşbaşı: "Çâvuşân'ı
Dergâh'ı Âlî zâbiti"dir. Son Osmanlılıkta kendisine "Mabeyn Müşaviri"
dendi.
"Yevm'i mahsusunda
(özel gününde) elinde gümüş değnekle Divân'da durur. Deâvîde (yargılamalarda)
İcra memuriyeti görür." "Resmî Sadâret Kethudası yoksa, onun işlerini yapar.
Çoğu Devlet Ricâlinin üstüdür."
Sonraları Çavuşbaşı'nın
birinci yardımcısına "Büyük Tezkereci", ikinci yardımcısına da "Küçük
Tezkereci" adları verildi.
Çavuşbaşı'nın
gündeliği Cebecibaşı'nınkinden yüksek: 70 akçadır. Ayn Ali'ye göre:
"Çavuşân'ı Dergâh'ı Âlî"nin sayıları 324 tür. Ortalama gündelikleri,
bir Yeniçeri ulûfesinin 4 katı, 27 küsur akça tutar.
KAPU
Kapucular Kethudası:
Gerçi Kapucubaşı emrindedir. Ama, Divân üyelerini karşılayıp "önlerine
düşerek" içeriye alma işinde Çavuşbaşı ile eşit rol oynar.
"Divân'a her gün
Vüzerâm ve Kadzaskerlerim geldükte, Çavuşbaşı ve Kapucular Kethudası önlerine
düşüp istikbâl etsünler."der Fâtih.40
Padişaha dışarıdan
gelenlere karıştığı gibi, Padişahtan dışarıya çıkacak "Haber"ler
işinde de Sarayın en büyük başı olan Kapuağası ile eşit rol oynar:
"Ve bâzı mesalih
içün benden taşra haberi Kapuağası ve Kapucular Kethudasına söylensün ve
ol dahi Vüzerâma ve Kadzaskerlerime ve Defterdarlarıma söylesünler"der
Fâtih.41
Böylece bütün Devlet
büyükleri, gerek Padişaha yaklaşırken, gerek Padişah buyurultusunu alırken,
hep Kapıcılar Kethudası'nın gözhapsi altında bulunurlar.
Nedeni ortada: Kapıları
(Eylemcesi: fiilen) o tutmuştur. "Bevvabân" (Kapıcılar) onun emrindedirler.
Ve "Kapı": Saray için herşeyin üstünde bir sınırdır. Herşey o "kapu"larda
olur biter. İki türlü Saray Kapısının kapıcıları vardır:
1- "Bab'ı Hümâyûn
Bevvâbları": bunlar "Saray'ı Cedid'i Hümâyûn'un Bâbüsseâde"
(Yeni Padişah Sarayının Mutluluk Kapısı)nı beklerler. 417 kişi, 5 bölüktürler
(83 er kişilik bölükler.)
Bunlara Kapucular
Kethudası bakmaz. Herhalde Kapuağası karışır.
2- "Dergâh Âlî
Bevvâbları"; bunlar yukarıki kapılar dışında kalan bütün kapıların
bekçileridirler. Sayıları 45 er kişilik 42 bölükte 1925 kişi olmuştur,17'nci
yüzyılın başında.42
Her kapıcılar bölüğünün
başında bir "Bölükbaşı" bulunur. Toptan gündelikleri ortalama 8
akça tutar.
PAYİTAHT SİLÂHLI GÜÇLERİ
Osmanlı Devlet kapısının
gündelikçilerini Ayn Ali 4 mertebeye ayırır. Bunların I'inci ve
II'nci mertebeleri Silâhlı Kuvvetler olur. I'inci Mertebede Kara Kuvvetleri,
II'nci Mertebede Deniz Kuvvetleri sayılır.
Kara Kuvvetleri
üç ayırıma giren en kalabalık birliklerdir:
1- Yeniçeriler (Piyade
askeri),
2- Cebeci ve Topçular
(Teçhizat ve Topçu askeri),
3- Sepahiler (Süvari
askeri),
Deniz Kuvvetleri'ne
toptan:
4- Tersane Halkı
denir.
| I.- YENİÇERİ OCAĞI: Üç gruptur. |
KİŞİ
|
| 1) Nefer, Zâbit, Zagarcı, Solak, vs. |
37,627
|
| 2) Nân hâran: Yetimler |
1,655
|
| 3) Cemaat'i Gılmân ve Acemiyân, Bostanciyan |
9,406
|
|
48,688
|
| II.- CEBECİ TOPCU ve TOP ARABACILAR OCAĞI: Üç "Cemaat" (Topluluk)tur. | |
| 1) Cebeciyân Cemâati |
5,730
|
| 2) Topçuyân Cemâati |
1,552
|
| 3) Arabacıyân Cemâati |
682
|
|
6,964
|
| III.- EBYÂNİ SEPAHİYYÂN (HÂSSA ASKERİ): | |
| Altı "Bölük"tür: Sepahi bölükleri 2 şerden 3 grupturlar. | |
| 1) Kapıkulu Suvari: a) Sipahiyân |
7,805
|
| b) Silâhdâran |
7,683
|
| 2) Orta Bölükler: c) Ulûfeciyan'ı Yemîn |
2,055
|
| d) Ulûfeciyanîı Yesâr |
1,423
|
| 3) Aşağı Bölükler: e) Gurebâyi Yemîn |
928
|
| f) Gurebâyi Yesâr |
975
|
|
20,869
|
| IV.- TERSANE HALKI: (Rüesâ, Gurabân ve Tersanei Âmire hizmetinde sefere eşen kullar) |
2,364
|
| Silâhlı Kuvetler Genel Toplamı: |
78,525 Kişi
|
| Silâhsız Kuvetler Genel Toplamı: |
12,945 Kişi
|
|
91,470 Kişi
|
Ayn Ali (G.970 D.1562)
yılı "Cümle Mevâcib Hârân" dediği silâhlı, silâhsız Payitaht gündelikçilerini:
41.479 kişi buluyor. Bu rakamın (G.1018 D.1609) yılı: 91.470 e çıkması,
47 yılda 49,991 kişi artması (%120): kapıkulu artış demektir. Bu artış,
Modern Cumhuriyetin Devlet Kadrosu artışı ile kıyaslanırsa çok mâsum ve
az görülebilir. Hele 78.525 askeri çıkarırsak, Koca Osmanlı İmparatorluğunun,17'nci
yüzyıl başında bile, Payitaht Sivil Kadrosu 13 bin kişiyi bulmamak erdemini
gösterir.
Bir 1609 İstanbul'una,
bir de 1969 Ankara'sına bakılsın. Yeter.
Abdurrahman
Şeref, "Tarihi Devlet'i Osmaniye" Cilt I-II, 1315. Kv. Matb.
"Arazi
Kânunname'i Hümayunu", 1857
"Arazi
Tahriri ve İstatistik Defterlerindeki Kayıtlar"
"Assedio
e Bresa di Constantinopoli di Zorgo Dolfin."
Beng,
"Not.", C. I.
Boissonad
ve Zaharise,..
Ch:
Diehl, "Byzance, Grandeur et Decadance",
Crusius
Dr.
Aurel Decei, "Kurtuluşun Tek Yolu" (Patrik II. Gennadios Skolarius'un
Fatih Sultan Mehmet için yazdığı Ortodoks itikatnamesi)
Etienne
Chastel, "Histoire de la Destruction du Paganisme dans L'Empire d'Orient"
Paris,1850.
H. Massé.
"L'İslame".
Hikâyeti
der zamân'ı Hazret'i Sultan Süleyman,1168 (1757), Beyazıt umumi kütüphanesi
no: 5004.
Hammer,
"Osmanlı Tarihi."
Hâzâ
Menâkıb'ı Şeyh Bedreddin bin Kadı İsrâil, M. Cevdet kütüphanesi "yazma",
no: 154, inkılâp müzesi.
İsmail
Gaalip (Şürâyı Devlet'ten), "Takvim'i meskükât'ı Osmaniye" Mihran
Matbaası, 1309.
İstatistik
Yıllığı, 1959.
Kâtip
Celebi. "Cihannüma", yazma.
Koçi
Bey Risalesi
Mehmet
Zilli İbn'i Derviş, "Evliya Çelebi Seyahatnamesi" C. I....
İkdam Matbaası.1314.
Mehmet
Tevkiî (Lis Zâde Tevkiî (Mustafaoğlu) Mehmet), "Kanunname'i Âl'i Osman"
yahut "Kanun'u Pâdişâhi'î Sultan Mehmed bin Murat Hân", söyleyen:
Fatih Mehmet I, Mehmet Arif Önsöz'lü, A. ihsan Matbaası,1330.
Mehmet
Zeki Pakalın, "Osmanlı Tarih Deyimleri Sözlüğü", 1946, İstanbul.
M. Belin,
1865 (çeviri), Devlet Matbaası, 1931.
"Mufassal
Osmanlı Tarihi" İskit yayını, 1957.
"Nizam'ı
Devlet Hakkında mütaleât", Selim III'e verilmiş, Tarih'i Osmanî Encümeni
Mecmuasının 41, 42, 43. sayılı nüshalarında Ahmet Tevfik Beyin hediyesi
olarak neşredilen rapor.
Pr. A. Metz, "Die Renaissance des İslâm."
St. Runciman; "La Civilisation Byzantine."
S., "Nakdüt Tevârih" yazma.
Silâhdar Ali Ayn Efendi, "Risâle'i Al'i Osmân Hülâsâ'i Mezâmiyn'i Defter'i
Divân" Elyazması, 1117 (1705), Ali Emiri kütüphanesi, Kavanin no: 77.
Süreyya bin Mehmet Husni, "Sicilli Osmani", C. 1- IV.
Şeyh Bedreddin, "Cami ül Fusûleyn", Talik Yazma, Arapça, Köprülü
kütüphanesi, no: 547.
Ömer Lütfü Barkan. "Osmanlı İmparatorluğunda Kuruluş Devrinin Toprak
Meseleleri"
Ülkü, Sayı 61, Mart 1938.
Ülkü, Sayı 79, Temmuz 1939
V. Duruy, "Histoire Genârale"
Zinkeisen.
Alıntılar:
1.
Koçi Bey Risalesi, s.18
2.
A.g.e.
3. A.g.e., s.73
4. A.g.e., s.52
5. A.g.e., s.52
* 50 yılda 10 misli vergi olmuş.
Koçi Bey, Padişahın yakasına yapışmış, kıyameti koparıyor. Türkiye'de Cumhuriyetin
kurulduğu yıl "Vergi Tahsilatı" 111 milyondu. 1959 yılında 6 milyar 385
milyon, 1963'te 10 milyarı aşkın. Demek 40 yılda vatandaşlar 100 misli
vergi ödüyorlar. Saltanat zamanı 5 yılda 1 misli vergi artışı "yıkım" (harabi)
ve zulüm sayılmış; Cumhuriyet'in her 4 yılında 10 misli vergi arttırılıyor.
(1959 Istatistik Yıllığı, s.381): Herkes övünüyor. Otokrasi (zorba padişahlık)
ile paşakrasi (demokratik cumhuriyet) arasındaki fark bu olsa gerek.
6. A.g.e., s.48
7. A.g.e., s.74
8. A.g.e., s.50
9. A.g.e., s.75
10. A.g.e., s.54
11 A.g.e., s.67
12 A.g.e., s.51
13. A.g.e.,
1.
Assedio e Bresa di Constontinopoli di Zorgo Dolfin, s.105
2.
A.g.e., s.105
3.
V. Duruy: Histoire Generale, s.193
4. A.g.e., s.194
5. A.g.e., s.195
6. A.g.e., s.196
7. Beng:
not, c.I, s.352
8. Etienne Chastel: Histoire
de la Destructlon du Paganisme dans ! Empire d'Orient, Paris, 1850.
9. A.g.e., s.368
10. A.g.e., s369
11. A.g.e., s.371
12. Ch. Diehl: Byzance, Grandeur
et Decadence; St.Runciman: La Civilisation Byzantine, özetleyen: Ş.B.,
Ülkü, 79, Temmuz 1939, s. 410
13. Dr. Aurel Decei:
Patrik II. Gennadios Skolarios'un Fâtih Sultan Mehmet için Yazdığı Ortodokr
Itikatnamesi, s. 101
14. A,. g.
e., s. 102
15. A. g. e.,
s. 108
16.
Asseido e Bresa di Constantinopoli di Zorgo Dolfin., s. 92
17. A. g. e.,
s. 93
18. A. g. e.,
s. 97
19. A. g. e.,
s. 97
20.
Boissonad ve Zaharie'den aktaran: Ö. B., Ülkü, 61, Mart 1938
21.
Asseido e Bresa di Constantinopoli di Zoıgo Dolfin, s. 58
22.Arazi
Tahriri ve Istatistik Defterlerindeki Kayıtlar. Ömer L. Barkan: Osmanlı
İmporatorluğunda Kuruluş Devrinin Toprak Meseleleri, s.3
23. Assedio...,
s.15-16.
24.
Ö.L. Barkan: A.g.e., s.4
25.
Ö.L. Barkan: A.g.e., s.5-6.
26. Assetdo
..., s. 122
27. A.g e., s.
113
28. Asseido...,
s. 114-118
29. A. g. e.,
s. 117
30.
Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Mehmet Zılfi İbn-i Detviş, c. I, s. 71, İkdam
Matbaası, 1314
31. Asseido...,
s. 19
* "Leteftehanne'l
Konstantiniyye ve le-migmel'emîr emirühâ ve le migmel ceyş zâlikelceyş"
(İstanbul'u zaptetsin, ne komutandır o komutan ve ordudur o ordu!) (Hadis)
32. Asseido..., s. 13
33.
Patrik II. G. Skolarios'un /tikatnamesi, s.105
34. Asseido...,
s. 17
35. A.g.e., s.
18
36. A.g.e., s.
19
37. Zinkeesen,
s. 469
38. Crusius, s.16
39. Sicil'i
Osmani, c.IV, s.725.
40.
Sicilli Osmani, c.IV, s.376.
*
pronunciaroiento: bildiri (y.n.)
41. H. Masse:
Gislame.
42.
Pr. A. Metz: Die Renaissance des Islam.
1.
Kanunname'i Al'i Osman, Mehmet Arif Önsözü, s.4, A.İhsan Matbaası, 1330.
2. Kanunnâme.
3. Kanunnâme.
4. Kanunnâme
5.
A.Şeref: Tarih'i Devlet'i Osmaniye, c.I, s.296,1315, K.U.M.
6.
Süreyya bin Metunet Husni: Sicil'i Osmani, c.N, s.736
7. A. Şeref:
A.g.e.
8. Kanunname.
1.
Kanunu Padişahı Sultan Mehmed bin Murat Han, Önsöz.
2. Koçi Bey
Risalesi.
3.
Atıf, Mülkiye-Mecelle ve Arazi Kanunu Profesörü: Arazi Kanunnâme'i Hümayûn'u
Şerhi, 1330, İstanbul.
4. A.g.e.
5. A.g.e.
6. A.g.e. s.25
7.
Arazî Kanunn&me'i Hümâyun'u, Madde 6,1857
1. Kanunname.
2. Fâtih.
3. Fâtih.
4. Ayn Ali Risalesi
5. Kanunname
1.
A. Şeref: Tarih'i Devlet'i Osmaniye.
1. M.
Osmanlı Tarihi, s.354.
2. A.g.e.
3. A.g.e.
4. A.g.e.
5. S.:
Nakdüt Tevarih, yazma
6.
A.g.e., s.361 A. Şeref: Tarih'i Devlet'i Osmaniye.
7.
Mufassal Osmanlı Tarihi, s.362, İskit Yay., 1957
8. A.g.e.
9.A.g.e.
10. A.g.e., s.359.
11. A.g.e.
12. A.g.e.
13. A.g,.e
14. A.g.e.
15. A.g.e.
16. A.g.e., s.355.
17. A.g.e., s.354.
*
Ordulaşma ayrımında giriş paragrafı yukarıdaki şekliyle yarıda kalmamış,
tamamlanmamıştır. (y.n.)
1. Hammer, s.113.
2. A.g.e., s.114.
3. A.g.e.
4. A.g.e.
5. A.g.e.
6. A.g.c., c.I,
s.87
7.
İsmail Gaafip (Şurayı devletten): Takvim i Meskülat'ı Osmaniye, Mihran
Matbaası, 1309 Mukaddeme.
8.
Mufassal Osmanlı Tarihi, s363.
9. A.g.e.
10.
Talik Yazma, Arapça, Köprülü Kütüphanesi, No.547
11.
Haza Menahıb'ı Bedrettin bin Kadı İsrail, M. Cevdet Kütüphanesi, yazma,157,
ınkılab Müzesi.
12. M. Osmanlı
Tarihi.
13. A.g.e
14. A.g.e. s.6
15.
Mehmet Zeki Pakalın: Osmanlı Tarih Deyimleri Sözlüğü, 1946, İstanbal, M.E.M.
16.
Cihânnümâ, yazma, s.680-681.
17.
Belin 1865, Devlet Matbaası, 1931.
18. Cihannümâ.
19. M. Belin,
s.98.
20 Cihannüma.
21.
M.Osmanlı Tarihi, s.364.
22. A.g.e.
23. A.g.e.
24. A.g.e. s.365
25. A.g.e. s.365
26. A.g.e., s366
27.
Osmanlı Tarih Deyimleri Sözlüğü.
1.
Mufassal Osmanlı Tarihi, s365
2. A.g.e., s396
3. A.g.e.
4. A.g.e., s.358
5. A.g.e., s.357
6. M. Osmanlı
Tarihi
7. M.Os.
Tarihi, s. 358
8. A.g.e., s.357
9. A.g.e., s.358.
10. A.g.e., s356
11.
A. Şeref: Tarih'i Devlet'i Osmaniye, c.I. s.297.
1.
Mufassal Osmanlı Tarihi, s. 355
2. A.g.e.
3. A.g.e.
4. Kanunnâme.
5.
Ali Ayn Efendi: Risale'i Al'i Osmân Hülâsa'i Mezâmiyn'i Defter'i Divan,
Elyaunası; Safer 1705, Ali Emiri Kütüphanesi, Kavanin No:77, s.10.
6. A.g.e., s.23
7. A.g.e.
8.
Ayn Ali Efendi: a.g.e., s.3
9. Sicil'i
Osmani, c.I s.7
10. Kanunname.
11.
Mufassal Osmanlı Tarihi: İdare Teşkilatı.
12. A.g.e.
13. A.g.c., s360.
14. Kanunnâme.
15.
A. Şeref: A.g.e., c.I, a.297.
16. Kanunname.
17. A.g.e.
18. A.g.e.
19. Kanunname
20. A.g.e.
21. A.g.e
22. A.g.e.
23. A.g.e.
24. A.g.e.
25.
Ayn Ali Efendi, A.g.e., s.26
26. Kanuname.
1.
Mufassal Osmanlı Tarihi c.I., s-360
2. A.g.e.,
c.I, s.360
3. Kanunnâme.
4.
Sicil'i Osmani, c.IV, s.736.
5. Kanunnâme
6. A. Şeref:
A.g.e.
7. Sicil'i Osman.
8. Sicil'i Osmani.
9. A.g.e., s.763.
10. A.g.e.
11. A.g.e.
12. Kanunname.
13. A.g.e.
14.
A. Şeref: A.g.e., c.I, s.305.
15.
Sicil'i Osmani, c.I, s.6-7.
16. Ali Ayn.,
s.15.
17. A.g.e.
c.I, s.306
18. A.g.e. c.I,
s.25
19. A.g.e. s.13.
20. Ali Ayn.
21. Kanunname.
22. A.g.e.
23. A.g.e
24. A.g.e.
25. A.g.e.
26. Ali Ayn.
27. Ali Ayn, s.17.
28. A.g.e., s.17.
29. A.g.e., s.18.
30. Kanunnâme.
31. A.g.e
32. Ali Ayn.
33. Ali Ayn, s.18
34. A.g.e.
35. A.g.e.
36. Ali Ayn.
37. Ayn. Ali.
38. A.g.e.
39. A.g.e.
40. Kanunnâmez
41. A.g.e.z
42. Ayn Ali
Risalesiz