İÇİNDEKİLER
ÜÇÜNCÜ KİTAP
DİRLİK DÜZENİNİN KURULUŞ VE
İŞLEYİŞİ
BİRİNCİ BÖLÜM: TOPRAK TABANININ YAPISI VE İŞLEYİŞİ
Giriş Osmanlû'nun Kendi Kendisini
Yazışı
Osmanlû'nun: Ekonomi Yapısını
Yazışı
AYRIM I : DİRLİK DÜZENİNİN SOYUT ÖZÜ
A. KURULUŞ
Yazu (Tahrir) Nasıl Yapılır?
Nişancı - Yazu
Üleştiri
Mansıp - Dirlik
B. DEFTERLENİŞ
İcmâl
Mefâsıl
Ruznâmçe
"Memleket" Güdümünün Avadanlığı
Taşra Avadanlığı:
Beylerbeğilik - Sancak - Kaza
C. BERAT VE DOKUNULMAZLIK
Zeamet Beratı
Timar Beratı
Mirî Toprağın Yaygınlığı
Mirî Toprağın Dokunulmazlığı
Antika Müsaderinin Modern
Dehşeti
AYRIM II : DİRLİK DÜZENİNİN SOMUT ÖZÜ
Bir Sancak Defteri
Sancak Yazu'su (İstatistiği)
Timarın Yazılımı
Timarlû'nun Kimliği
Timarlû'nun Yetkisi
Üç Tip Timar
Karmaşık Timar
Timar Edinişler
Padişah veya Atası Beratı
Tahvil Beratı
Tevkıyî Beratı
Timarın Kaynağı
Timarın Personel ve
Gelir İstatistiği
Timarlû'nun Adamları
Gelir Kaynakları ve Gelirler
Gelir Değerlendirimi
Timarların Soysuzlaşması
İKİNCİ BÖLÜM : DEVLET ÜSTYAPISININ BİÇİMLENİŞİ
(İmparatorluğun Yapısı)
AYRIM I : İMPARATORLUĞUN SOYUT YAPISI
Hasile
Saliane
Irak Örneği
Hükûmetler
Devlet Hükûmetler
Aşiret Hükûmetler
İmparatorluk ve Üst Topraklar
Üst Yapı:Dünya Devleti
- Çiftçi Millet
AYRIM II : İMPARATORLUĞUN SOMUT YAPISI
Kanunî Çağında İmparatorluk
Osmanlı Avrupası
Osmanlı Asya - Afrika - Adalar
Mülkî Bölümlerde Nicelik Değişiklikleri
Mülkî Bölümlerde
Nitelik Değişiklikleri
Rumeli Beylerbeğiliği
ve Değişmeyen Sancaklar
Değişen Sancaklar ve Alaybeğilikler
DÖRDÜNCU KİTAP
OSMANLILIĞIN DÜNYA TARİHİ
İÇİNDEKİ YERİ
BİRİNCİ BÖLÜM : İSLAM DÜNYASINDA TOPRAK PROBLEMİ
AYRIM I : İSLAM TOPRAK İLİŞKİLERİ VE HUKUKU
Toprak Problemi (Dünkü - Bugünkü Problem)
İslâm Toprak İlişkileri
İslâm Toprak İlişkilerinin
İki Kaynağı
Üç Türlü Toprak İlişkisi
Öşriye ve Hariciye Topraklar
A. FIKIH (Özel Mülkiyet Hukuku) Fıkıh Nedir?
Mezhepler ve Topraklar
Fıkıhça İkta
İkta'ın 3 Tipi
Dirlik Düzeni Kesim Düzeni
ile Karıştırılmamalı
"Mesâg" Nedir?
"Mesâg"ın Sosyal Gerekçesi
Toprak Temlik'i ve Mezhepler
İrad Üleşimi ve Mezhepler
B. KANUN (Kamu Mülkiyeti Hukuku) Kanun Nedir?
İmam - Sultan - Kanun
Toprak Kanunlarının Önemi
Toprak Kanunlarının Başlangıcı
Toprak Çapulunu Önliyen
Prensip
Fıkıh - Kanun ilişkileri
AYRIM II: TARİH İÇİNDE: İSLAM TOPRAK
PROBLEMİ
İslamca ve Türklerce:
"Ülke Toprakları"
İslamlık ve Sosyalizm
Çapulcu kişi ve Tanrı Kompromisi
Tarihcil Devrimler İbreti
İslamlık ve Devrimci Kompromi
"Mirî Toprak"ın Nedeni ve
Nasılı
Anadolunun Toprak Trajedisi
Ekonomi Açmazı: İflâs
Politika Çıkmazı: Ölmeden
Ölmek
Köylünün Yaşamaktan Kaçışı
Dirlik Düzeni
Kesim Düzeni
Karma Ekonomi: Ürün
iradı - Para iradı
İKİNCİ BÖLÜM : HRİSTİYAN DÜNYASINDA TOPRAK PROBLEMİ
AYRIM I: ROMA'DA İLKEL KOMÜNİZM'DEN TEFECİ
- BEZİRGANLIĞA
İlk "Roma Hukuku" - İlk Sınıflar
Savaşı
Uyduruk 12 Tablet
Örf: Eşit Kandaşlık Kuralı
Kanun: Sınıflı Toplum Kuralı
Başka İlkel Komuna İzleri
Bezirgânlığın İlkel
Komunayı Parçalayışı
Roma'nın Batıya İki Armağanı
AYRIM II: ROMA'DAN KİLİSEYE - BARBARLIKTAN SALTANATA
Roma - Bizans - Kilise
Hristiyanlık: Antika
Uygarlık Ruhu
Roma Kanunlarının İçe İşleyişi
Hristiyan Kilisesinin
İçe işleyişi
Saltanat - Kilise
Roma ve Toprak
Roma ve Barbarlık
AYRIM III: BİZANS KİLİSESİNDEN OSMANLI İMPARATORLUĞUNA
Bizans - Barbarlık - Tanrı
Osmanlının Başını
Yemeğe Çağrılı Bizans
Barbarlık ve Bizantizm
Kilise Ruhu - Barbarlık Maddesi
Ortodoks - Katolik Çekişmesi
Sermayecinin Ezelî ihaneti
Derebeğinin Ezelî ihaneti
AYRIM IV: FRANKLARDA TOPRAK İLİŞKİLERİ: OSMANLI
- İSLAM ÇİZİSİ
Franklarda Toprak Düzeni
Ahriman'ların Alleu'leri (Memlûke
Topraklar)
Leud'lerin
Benefice'leri: (Dirlik Toprakları)
İki Çeşit Toprak: İki
Çeşit Hukuk
Kamu Mülkiyeti Toprak
Doğu - Batı Gelişim Ayırdları
Fransa'da.: İlk Dirlik ve
Kamu Mülkiyeti
Göçebe Barbar: Toprağı Netsin?
Anlaşmalı Toprak
Paylaşımı: (Sulhen Feth)
Roma ile Uzlaşarak
Toprakları Paylaşma
Zorla Toprak Paylaşımı:
(Anveten Feth)
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : TÜRKİYE'DE TOPRAK PROBLEMİ
Osmanlı Toprak Düzeni
Üzerine Bir Tez
Bizans'ta Toprak İlişkileri
İslamlıkta Toprak İlişkileri
Osmanlılık Görülmedik
midir, Değil midir?
Zenginlik ve Başlıca Üretim
Tarih Gidişinin Tersine
Konuluşu
Kısaca: Olayların Gerçek
Gidişi
Ekonomide Dirlikten
Malikâneye Gidiş
Fatihin Yaptığı Reform Nedir?
Tarih Boyunca:
Kamu - Kişi Mülkiyetlerinin Savaşı
Tarih Deli Selinin Zikzak
Akışı
Üst Yapıda Dirlikten
Malikâneye Geçiş
Derebeğilik Anlayışı
İmparatorlukların
Dağılışı Anarşi midir?
Fransa'da ve Türkiye'de
Dirlikçilik
Benefice - Fief Problemi
Sosyal Toprak Düzeni ile
Siyaset
Agnostik (Bilmemcil)
Tarih ve Hukukçuluk
Şartlar Beyleri Değil,
Beyler Şartları Yaratıyor
Şartları Kahramanlar
Yapabilir mi?
"Zaman" ve "Kader" izah Olur
mu?
Mîrî Toprak ve
Malikânelerin Evrenselliği
Mirî Toprak Barbar Toplumun
Ürünü
Göçebe Osmanlılığın
Uygarlık Önünde Tutumu
Uygarlık Şeytanı: Sosyal
Şartlar
Tefeci - Bezirgân
İblisi: Ekonomik Şartlar
DİRLİK DÜZENİNİN KURULUŞ ve İŞLEYİŞİ
DİRLİK
DÜZENİNİN KURULUŞU ve İŞLEYİŞİ
Bu Üçüncü Kitap:
Osmanlı Dirlik Düzeni'nin kuruluş ve işleyiş manivelâlarını ve mekanizmalarını
inceliyecektir.
Osmanlı Tarihinin
Üretim temeli: Toprak Ekonomisidir. Toprak Düzeni, "Devlet
Sınıfları" denilen güdücü kümelerin aracılığı ile Devlet Yapısını
da sıkı sıkıya etkiler ve belirlendirir. Devlet yapısı Toprak düzeninden
ayrıca hiç kavranamıyacağı gibi, Toprak düzeni de, Devlet yapısından ayrı
ve bağımsızmışça ele alınırsa hiç anlaşılamaz.
Bu nedenle Üçüncü
Kitapta, önce Toprak Düzenini: biri Soyut, ötekisi Somut
olmak üzere iki Ayrımda vermiye çalışacağız. Ondan sonra, Devlet Düzenini:
gene biri Soyut, ötekisi Somut olmak üzere iki Ayrımda özetliyeceğiz.
Toprak düzeni Taban, Devlet yapısı Üstyapı olduğuna göre,
Tabanı da, Üstyapıyı da bir yol azçok Soyut, ondan sonra daha elle
tutulurca Somut ilişkileri içinde almak da aydınlatıcı olacaktır.
Bu bakımdan, Üçüncü
Kitap, Osmanlılığın kendi Tarihi ve Toprak düzeni üzerine
yazılı biçimde eğilişine dokunan kısa bir Giriş'ten sonra; iki Bölümde
toplanacaktır:
1 - Toprak Düzeni
Bölümü
2 - Devlet Düzeni
Bölümü
Sonra bu her iki Bölüm
de, ikişer Ayrımda önce Soyut düzen kurallarını, sonra
Somut düzen örneklerini gözden geçirecektir.
Osmanlı Tarihine ve
Dirlik Düzenine birkaç sözcükle bir anı deneyelim.
GİRİŞ
Osmanlılık, daha adımını
Tarihe atarken, son kertede saygı beslediği Bilginler'le
yola çıktı. Ama Osmanlû: "Teorici" olmaktan çok uzaktı. Okuryazar
bile değildi. Osmanlû: yaradana sığınıp sırf yaptı. Dirlik
düzenini yaptı, toprak ekonomisine kalıp gibi tıpatıp uygun gelen Devlet
düzenini yaptı. O zaman işler böyle idi. İnsanlar yaparlardı. Sonra Allahın
(Toplum gidişinin) dediği olurdu. Ve en sonunda da olanlar kitaba, deftere,
Tarihe sokulurdu.
Osmanlû'nun Kendi
Kendisini yazışı
15. ci yüzyılın sonları,
Osmanlı'nın kendi kendisi üzerine bir muhasebeye, yahut "Mürakabeye"
(Mistikçe otokritiğe) daldığı çağdır. O zamana dek gözükara bir atılış
ve boğuş içinde bulunan Osmanlı, yazı ile pek başı hoş olmadığı için, başından
geçenleri not etmiye bile vakit bulamıyordu.
Onun için 1'inci
Osmanlı Devleti (Osman Gaazi'den Yıldırım Beyazit'e dek), karda gezip
izini belli etmemiş gibidir. Ancak 2'nci Osmanlı Devleti, "Ebil Feth:
Fetih'in Atası" denilen Mehmet İstanbul'u ele geçirince, İnsanlığın Uygarlık
Tarihinde çığır açtığını sezmiş, ne olduğunu, nasıl olduğunu artık araştırıp
"kitaba" geçirmek gereğini daha temellice göze almıştır.
Yazarı bilinmiyen
ilk Osmanlı Tarihi: "Tarih'i Al'i Osman" (Viyana'da bulunur) G:
874, İs. D.: 1470 yılında, Fâtihin ölümünden 11 yıl öncede kalır. Edirneli
Oruç bin Adil'in "Tevârih'i Al'i Osman"ı G.: 889, İs. D.: 1493 e,
Fâtih'in ölümünden 12 yıl sonraya dek anca uzanır. Bunlar özel denemeler
gibidir. Ondan sonraki Aşık Beşezâde diye ünlendirilen Âşık Beşe oğlunun
torunlarından Derviş Ahmet, Orhan Gaazi'nin İmamı İlyas'ın oğlu Şeyh Yahşi'den
aktararak "Tevârih'i Âl'i Osman"ı G.: 908, İs. D.: 1502 de keser.
Devletin Tarih yazdırma
görevini açtığı çağ, Tefeci - Bezirgân ekonominin Osmanlı Toprak Ekonomisine
egemen olmıya başladığı Kaanunî Süleyman zamanlarıdır. Bu da "Şehnâmehân"
(Padişahın Eylemleri yazısını okuyan) biçiminde belirir. İlk Şehnâmehân
Fethullah, Bir Acem göçmenidir. Ve Kanunî'nin "Gazâ" (Savaş) ları
üzerine yarı Türkçe, yarı Acemce bir Manzumeyi kaleme alır. (Ölümü G.:
960-İs. D. 1552). Ondan sonraki 3 Şehnâmehân'ın: Lokman, Kâtip Mehmet,
Hikemî diye adları var, kendileri (eserleri) yoktur.
Tarihçi denecek Tarih
yazarları, Vak'anüvîs adını aldılar. Bunların yazıları 16 ncı yüzyılın
sonu ile birlikte başladı. İlk Vak'anüvîs, Halepli bir hoca olan
Naimâ'dır. Yazdıkları 1591 de başlar,1662 de biter. Başlangıç yılı Murat
III dönemidir. Bu padişahın Tarihe merak sardığı anlaşılıyor. Çünkü "Tâc'üt
Tevârih"i yazan Şeyislâm Sadettin'i de "Hoca Tarihi"ni yazmıya o "memur"
etmiş bulunuyor.
Osmanlı Toprak
Düzeni üzerine ilk orijinal araştırmalar değilse bile tespit'ler
aynı yıllarda görünür.
Osmanlû'nun Ekonomi
Yapısını Yazışı
G.: 1018 (İs. D.: 1609)
yılı: Ayn Ali Efendi, Risalesine: "Risâle'i Kavâniyn'i Âl'i Osman
Hülâsa'i Mezamiyn'i Defter'i Divan" adını verir. Amaç: kaç tâne "Mîrmiran"
(Beylerbeyi), "Ümerâ" (Komutanlar), Kethüda, Defterdar, Timar; her Beylerbeyilikte
kaç Sancak, Defter Kethudası, Timar Defterleri, Haslar, Asker, Zeâmet ve
Timar Kılıcı, ne gibi "Resm'i Ayin'i Kavâniyn" var; bunu belirtmektir.
Ayn Ali'ye göre: "Şimdiye değin bir yere cem ve telfik olunmayıp, bu
maddelerden birisi Defterlerden aranıp bulunmak lâzım gelse, her zaman
Defterlere tatbik ile bulunmak güç iş olup bu maddelerin bilinmesi dahi
önemli iş olmagin" o eksiği tamamlamıştır.
"Ayn Ali kulları
nice zaman Divan'ı Adalet Ünvan'da kâtip" iken "Defter Hakaanî Emini
olunca..." "Defter Hakaanî hâlleri son kertede karışık ve altüst (teşviş
ve ihtilâl) üzre"dir. Vuran tutanı bilmez. Zaman, Murat III'ün oğlu
Mehmet III (Kanunî Süleyman'dan yarım yüzyıl sonraları) dır.
"Örneğin birisi
Mahlûl'den (Kadro açığından) bir Mâzûle (İşinden atılmışa) Timar
verilse, ol Timar ana müyesser (kolay ele geçer) olmak ihtimali
yogidi ki, bir Timar birkaç kimsenin Beratinde (Buyrultuyla elinde)
kayıtlı bulunup: "Filân zamandan berû üzerimdedir" deyü niza ederler
(çekişirler) idi. Hele Ferâg'ından (gönlüyle vazgeçişten) yahut
Mahlûl'den veya Sefere (Savaşa) gelmedüğünden bir Mazûl'e Timar
virülse daha önceki Emin'ler zamanında ol Timar verilen şahsın kaydına
şerh (yorum) verilmemekle, niceleri ol Timar'ı daha önceki tarihlerle
Temerrük'ler (ele geçme belgeleri) ibraz idüp Ruznamçe'de şerh verilmemekle,
anlar dahi berât idüp öncesi sonrasına Berâl olduğu bilinmezdi." (Ayn
Ali Risalesi)
Bu manzara neyi gösteriyor?
Eldeki ekonomik Osmanlı İstatistikleri, ilk normal ve sıhhatli Dirlik Düzeni
üzerine değil, onun bozulma ve hastalanma çağı üzerinedir. Ona göre değerlendirilmelidir.
G.: 1041 (İ. D. 1630)
yılı "Koçi Bey Risalesi", aynı manzaranın betterleştiğini açıklar,
Görice (Manastır) lı belki Koço adlı hristiyanlıktan dönme Koçi
Bey, Murat IV ün (Saltanatı: 1622-1640) açtığı ankete: "Herkes fikir
ve düşünce metaını... padişaha arza" başlayınca katılır. Dert durmamış,
azıtmıştır:
"Dünya hâllerinin
bugüne değişerek kötülük ve kargaşalık (şerr'ü şûr) ve fitne ve
fesadın had aşırıya çıkması" (K.B. Risalesi, 18) herkesi "Gamhâr"
(üzüntü içici) yapmıştır. İlerici Genç Osman II nin korkunç sonu bütün
dehşetiyle anılardadır.
Ne yazarının adı,
ne tarihi bulunmayan, ama nefis bir kapak içinde güzel Türkçeyle güzel
yazılı: "Timar ve Zeâmet Usulünün Bozulmasına Dair" adlı özet, hemen
hemen Koçi Bey Risalesi ile aynı günlere rastlar (1622-1637 ler). Koçi
Beyin "Herkes" dediklerinden bir başkasının mıdır, yoksa "Diğer
telhistir" (Başka özettir) denildiğine göre Koçi Bey Risalesinin bir
özeti midir? Belli değil.
Orada da: "Tüm
islâm ehalinin sözbirliği bunun üzerinedir ki mâdemki Zuamâ ve erbâb'ı
Tımar (Dirlikçiler) dünya görünüşünde bir türlü düzeltilmez ve din
düşmanlarına karşılık verilmez." "Padişahım sağ olsun: bu denlü fesadın
ve Hazinenin ve Memleket Reâyâ (Çiftçi) sinin yok olmasına sebep
rüşvet olmuştur." (Yazma, İnkılâp Müzesi, 116 K. 52)
G.: 1060 (İ.D.: 1649)
yılı Kâtip Çelebi'nin "Neticet'ün Netice"si;
G.: 1064 (İ.D.: 1653)
yılı Sofyevî Ali Çavuş'un, tek fazla sözü bulunmıyan adsız Risalesi,
Osmanlı Toprak Ekonomisinin Kanunî Süleyman'dan yüzyıl sonraki durumundan
başka bir şeyi anlatmazlar.
Osmanlı Toprak ekonomisinde
Dirlik Düzeni nasıl biçimlenir ve işler? Bunu üç kısa Başlık altında
izleyebiliriz:
A - Dirlik Düzeninin
kuruluşu ve yazılışı
B - Dirlik Düzeninin
defterlenip araçlandırılışı
C - Dirlik Düzeninin
beratları ve korunuşu
A - KURULUŞ
Osmanlı Ortaasya'dan
toprağı ile gelmedi. Bütün Osmanlı toprakları kılıç hakkıyla Feth'edildi:
Edilir edilmez, topraklar belirli kurallara ve koşullara göre hemen bir
düzene konuldu, ve hemen dirlik'leştirildi.
Bu işin başlıca momentleri:
Nişancı - Yazu (Tahrir) - Üleştiri (Taksim) - Mansıp -
Dirlik maddelerinde toplanır.
Yazu (Tahrir) Nasıl Yapılır?
Bir yerin Fetih'i üzerine
yapılan işlemin klâsik özeti şudur :
"Devletin son derece
güvenini kazanmış bir kimse tâyin" edilir. Bir de "Emin" seçilir.
Bunlarla kurulan "Heyet" bütün Bölgenin varını yazar. Köylere dek:
"Bütün vergi mükelleflerinin adı, mükellefiyet cinsine göre, kaydedilirdi:
topraklı, topraksız, evli, bekâr ve ilh.. Ayrıca sanat sahibi, dul, sakat,
pek ihtiyar, imam, müezzin, papas ve ilh.. ve her köyün her cins üründen:
ne kadar yetiştirdiği, meyva ağaçları, arı kovanları dahil olmak üzere
kaydolunur ve nihayet yıllık vergi hâsılı, akça cinsinden olmak üzere tespit
olunurdu. Bâzan, -daha ziyade ilk zamanlarda,- akça cinsi yerine ürün mikdarı
yazılırdı. Bu arada mer'a, otlak, yaylak, kışlak, orman, akar su ve sairenin
de mülkiyeti dikkatle takip edilirdi. İdarî taksimat tespit edilirdi. Sonra
Havâss'ı Hümâyun; yâni Devlet Hazinesine, Hâs, Timar, Zeamet sahiplerine,
vakıflara, Şahıslara ait toprak tespit olunur ve bu suretle yazılırdı.
"Bu tahrirler sonunda
Tahrir Defterleri meydana gelmiştir. İki yazıcı müsveddelerini bir araya
getirerek Mufassal denilen bu defterleri tertip edip Nişancı'ya sunardı.
Bunlar 2 nüsha olur. Bir de esas bu olmak üzere, yalnız idarî Teşkilâta
göre Liva, Kaza, Nahiye, Köy isimlerini Hâsıl mikdarları ve mevcut Timarları
kadro halinde gösteren İcmâl Defterleri meydana getirildi. Mufassal Defterlerin
başında, ayrıca ait olduğu Eyaletin Kanunnâmesi yazılı bulunurdu.
"Bu Kanunnâme,
Devletin o bölgede Câri, Malî, İdârî ve Hukukî teamüllerini ihtiva, vergilerin
ne nispette tahsil olunacağını, hangi suça hangi cezanın verileceğini,
vatandaşlar arasındaki her türlü hukuki münasebetlerde nasıl tanzim olunacağını
izah ederdi. Tahrir'ler tekrarlandıkça yeni Defterler hasıl olur, eskileri
Atîkî diye anılırdı. Bir Tahrir daha yapılırsa, Atîkler Köhne, eskiler
Atîk olurdu. Yeni Defterlere ise Cedid denirdi. Bugün elimizde Murat II
devrinden kalma Tahrir defterleri vardır. Lâkin bunlar ilk Defterler olmayıp,
Tahrir'in daha evvelki tarihlerde yapıldığı muhakkaktır. Fâtih devrinde
ise geniş bir Tahrir yapılmış olup, onun giriştiği toprak reformu bunlardan
anlaşılmaktadır. Bu şekilde mükemmel arazî Tahrir'leri, yalnız Osmanlı
Türklerine nasip olmuştur." (Mufassal Osmanlı Tarihi, İskit Yay., 1957,
s. 374-375)
"Tahrir" bir Osmanlı
icadı değildir. İlkel Sosyalist Toplum, Yukarı Barbarlık Konağında, Tarım
ekonomisine girip Kent'i kurunca, yeni üretim yordamının Kenttaşlar arasında
Fark İradı yüzünden ayırtlaşmalar yaratabildiğini görmüş olmalıdır. Bunun
üzerinde, Tefeci - Bezirgân ilişkiler geliştikçe Kandaşlığın eşitliğini
tehlikeden kurtarmak için, Kenttaşlar arasında sık sık yıllık "Tahrir"ler
yapılmıştır. Sonra, Kent içinde sosyal Sınıf ayırtlanışı geliştikçe, herkesin
varını ortaya döküp Kenttaşlara hesap verme geleneği tavsadı.
Tahrir olayının en
klâsik belgesi, Antika Roma Kentinde yapılandır. İslâmlık gibi Osmanlı'nın
da, bu metodu Bizans'tan öğrenmiş ve kendi Sosyal yapısına ve eğilimine
göre uygulatmış bulunması olağandır. Aynı Tahrir gelenek göreneği, aynı
nedenlerle, Osmanlıda da zamanla tavsıyacaktır. Klâsik Tarihçilerimize
Osmanlı Tahrir'inin o denli "Mükemmel" görünüşü, zaman içinde en
geç gelmiş oluşundan ileri gelebilir. Bütün eski "Tahrir"lerden
hemen hemen iz kalmamış iken, Osmanlı Defter'leri bugüne dek yaşayan
belgeler olabilmiştir.
Nişancı - Yazû
İlk Osmanlı bir ülkeyi
ele geçirdi mi, oraya NİŞANCI gelir. Nişancı, Osmanlı Devlet makinesinin
"Kalemiye" Kolu olarak, 4 üncü "Devlet Sınıfı"na girer. "Defter
Hakaanî" kaleminde şeftir.
Türkiye kurulurken,
şehir esnaflığı dışında, ülke ekonomisinin temeli: Toprak Üretimi'ne
dayanıyordu. Onun için, Toprak Yazımı ve Dağıtımı işiyle uğraşan Nişancılık:
en büyük Kalemiye mansıbı (görevi) idi.
Sonraları Fütuhat
durdu. Nişancılık ta, önemi gibi adını da değiştirip, (daha gerici koyu
Arapça ile) "Tevkiyîlik" oldu. Medeniyet Tarihinde üretim
görevini yitiren araçlar güzelsanat aracı olur. Tevkiyîlik te, başka
yapacak işi pek kalmayınca, eski kalem kâğıt alışkanlığı ile, işi edebiyata
döktü.
Dökmeden önce, Nişancılar
gene "yazar"dılar. Ama ona "Tahrir: Yazû" denilirdi: Türkçesi,
Toprakları "yazım" (İstatistik) demekti. Yerlerin bir çeşit istatistik
olan o sayımı, dökümü yapılır; ardından "Taksim: Üleştiri" başlar:
Topraklar karakterlerine göre ilgililere üleştirilir.
TAHRİR (Yazû=Yazım:
İstatistik), şu yanları arar: Her "Kariyye" nin (köy'ün) "Nüfus"u
(kaç baş insanı), "Hâne"si (kaç evi), "Öşür hasılatı" (ondalık
geliri) ve ilh. nedir? Her Kazâ'nın ortak veya başlıbaşına kullanılan
Orman'ları, Otlak'ları, ve ilh. hangileridir? Bütün bu şeyler,
ayrı ayrı ve dikkatle dosdoğruca "Defter"e geçirilir.
Bu, bir, çeşit Tarım
İstatistiği olur. Bu usul, Osmanlıya has değildir. Daha doğrusu, Medeniyete
has değildir. Yukarı Barbarlık Konağında: Tarım keşfedilip, Kent
kurulunca, eşit Kenttaşlar arasında, eşitsizlik olmasın diye her
yıl sıkı yoklama yapılırdı. Roma geleneği, Bizans ve İslâm
kanallarıyla Osmanlı Toprak düzenine geçmiş oluyor demektir.
Üleştiri
TAKSİM (Üleştirim
- Dağıtım - Bölüm) : Mirî Topraklar ilkin çeşit çeşit ve boy boy "DİRLİK"lere
ayrılır. Bu Dirlikler, idarecilerinin görevlerine göre: Has, Zeamet,
Timar, Ocaklık, Yurtluk, Vakıf ve ilh. adlarıyla bir sıra pay edilmiş
yerlerdir.
Her Dirlik, kime "Tevcih"
(yöneltim) edilirse, onun işlemi kanuna uygunca Kitaba (Deftere)
geçirilir. "Taksim"in bu aşaması, ilkin "Sünûf'ü Devlet"
(Devlet Sınıfları) denilen Üst Kat insanları arasında toprak gelirinin:.
(Rant - İrat) ın dağıtılması olur.
"Taksim" in ikinci
aşaması, Alt Katlar: Politika ve Savaş dışında bilfiil çalışan "Başıbozuklar"
(Sivil'ler) arasında yapılır. Asıl gerçek Toprak dağıtımı budur.
Her işlenecek toprak parçasına "ÇİFT" adı verilir. Her Dirlik, böyle
bir çok "Çiftlik"lere ayrılır.
Dirlik : Toprağın
yalnız ve sadece "İrad" (Rant)ının belirli kişilere verilmesidir.
Çift: toprağın Tasarruf'unun (işletme, yararlanma hakkının)
belirli kişilere verilmesidir. Dirliği alana Dirlikçi, Çift'i alana
Çiftçi denir. Çiftçi'ler, sonraları halktan kopuşuldukça daha çok
Arapça "REAYÂ" diye anıldı: "Güdülenler" anlamı, Çobanlıktan
gelmiş Osmanlı için yerinde sayılırdı.
Mirî Toprağı, Dirlikçi
ne işliyebilir, ne kendi hesabına başkasına işlettirebilir, Öztürkçe Çiftçi
sözcüğü dururken "Reâyâ" uydurulduğu gibi, Öztürkçe Dirlikçi
dururken, ona da arapça "Sahibülerz" (Toprağın sahibi) adı takıldı.
Ancak, "Sahibülerz"lerin toprak üzerinde ne Mülkiyet, ne de Tasarruf (işletme,
yararlanma) hakları yoktu. Toprağın Rakabesi (Mülkiyeti) Beytülmâl'in,
tasarrufu Çiftçi'nin hakkı idi.
Çiftçi - Reâyâ'dan
başkasının tasarrufunda toprak bulunmaz mı? Bulunur. Ama o topraklara,
Türkçe "yer" demek olan sözcüğün Acemce karşılığı olarak "Zemin"
denir. "Yer" yahut "Zemin", söz gelimi "Padişah kulu"
denilen askerlerin elindeki toprak parçalarıdır. "Zemin"ler öteki
Çift'ler gibi "Defter"e geçirilmezler.
"Harici Raiyet
(Çiftçiden başkasının) elinde bulunan yerler üzerine zemin deyû yazılmak
kanundur. Ve Padişah Kulu elinde yer bulunsa, müteallik (ilgili) Kullarının
üzerine yazılur. Kul Tâifesinin Raiyet (Çiftçiler) gibi Defterde
üzerine yer yazılmak Kanun değildir. Kanun." (Kâvânin'i Kadime'i Osmâniyye;
İ. Zühtü)
Mansıp - Dirlik
MANSIP: Belli
"rütbe" de bir memurluktur. Dirlik: O memurluğa geçirilen kimseye
Devletçe verilen geçim (şimdiki anlamıyla Maaş) karşılığı
bir çeşit toprak iradıdır.
Mansıplara Dirlik
verilmesi, biliyoruz, Osman Gaazi ile başladı. Dirliklerin Sepahî'lere
Timar olarak yönetilmesi Murad Gaazi zamanında sistemleşti. Bu bakımdan
Tahrir ve Taksim işinin, hiç değilse taslak biçiminde, fiilen
(işlemce) ilk Gaazi'ler çağıyla birlikte belirip yerleştiği söylenebilir.
Avrupa'da da Ulusların Göçü adını alan Barbar Fütuhatı üzerine
yapılan işlemler tıpkı böyle olmuştur.
Ancak, ülke ölçüsünde
tüm merkeziyetli bütün bir "Defter Hâkaanî" sistemi, belirtilere
göre, İstanbul Fethedildikten sonra, Bizans geleneğinden örneklemeler esinlenerek
gelişmiş olmalıdır. "Kaanunî" lâkabını alan Süleyman I zamanında
Tahrir ve Taksim, artık yerleşik ilk Osmanlı düzeninin sonuna
ermiş en "zabıt ve rabıtlı" biçimine erişir.
Osmanlı İmparatorluğunun
Fütuhat çağlarında Özel Kişi Mülkü olan Öşriye ile Haraciyye
topraklar, Fâtihlerin sayısı oranında, ister istemez pek azdır. Büyük Topraklar
yığını hep "Mirî Arazî", yâni Kamu mülkiyetli'dir. Bu topraklar
Dirlikler içinde Çift'lere bölünmüştür. Trabzon Sancak Beyi
Ömer'in dediği gibi:
"Anadolu ve Rumeli'de
reâyâ elinde bulunan âmme'i erâzinin (tüm toprakların) hali budur.
Seb'a seb'îne tis'a mi'e" (Yıl G.: 978, İs. D.: 1570)
B - DEFTERLENİŞ
Osmanlı Toplumu TOPRAK
ekonomisi temeline dayanır. Bu temel, bir çeşit Plân ve İstatistik olan
Yazu: Tahrir yoluyla düzenlenir. Tahrir (Yazu: İstatistik)
yapılırken 3 Defter tutulur: 1 - İcmal (Özet); 2 - Mefâsıl
(Ayrıntılar); 3 - Ruznamçe;
İcmâl
İCMAL (ÖZET)
: "Hiyn'i Tahrirde (yazım sırasında) Hâss'ı Hümâyun ve Havâss'ı
Vüzerâ ve Ümera ve Arpalıklardır, ve gerek Zeamet ve Timâr'dır, bilcümle
her karye kime kayd olmuş ise onu bildirür." (Ayn Ali Efendi: "Risalei
Kavânîn'i Al'i Osmân Hülâsa'i Mezâmiyn'i Defter'i Diyvân" (Osmangiller
Kanunlarının broşürü ve Divan Defteri iç anlamlarının özeti), Fasl 6 Tevcih'i
Kanunî)
Demek "İcmâl"
defteri içine: Hem Padişah Has'ı, hem Vezir ve Komutanların Has'ları,
hem Emekli veya Azledilmiş (Mülkiye, İlmiye) mensuplarının maaşlarına zam
olarak verilen katma ödenekler (Tahsisler) demek olan Arpalıklar,
hem de Zeamet'ler ve Timar'lar toptan yazılır. Ve bu yazılış:
1) Köy köy olur; 2) Her köyün Kişi olarak Kime yazıldığı
belirtilir.
Yâni "Köy":
Yazu birimidir. Dirlikçi (kim olursa olsun) adına yazılı olan köye
bağlı kişidir.
Mefâsıl
MEFÂSIL (AYRINTILAR)
: "Her Kariye'nin Reâyâsı ve Öşür Resmi ve ebvâb'ı mahsûlâtı yazılan
Defterdir." (A.A.E., Keza)
Ayrıntılar Defterine
ise köyün içindeki bütün varlar geçirilir. Bu Varlar başlıca 3 bölüktürler:
l. - Reâyâ (Güdülenler)
: denilen üretmenler, Türkçesi Çiftçi'lerdir. Bunlar Cumhuriyet
Çağının kalın kır burjuvalarına bir sahte kimlik diye verilen sözde "Çiftçi"ler
değildirler. Tam çalışkan alt kat köylüleridirler. Ve sonra "Çoban"
gelmiş Göçebe Türkün gözünde: "Güdülen" insanlardır.
2. - Öşr (Ondalık)
: Çiftçi'nin, toprağı işleme hakkına ve dirlik düzenliğin korunması pahasına
karşılık, Toprak ürünleri değerinden "Güdücü" resmî çobanlarına
ödediği: vergiler, resimler ve ilh. dır.
İlk Osmanlı vergileri:
İslâmdan "Öşür" (ondalık), İslâm olmıyandan "Haraç" (Rumca
"Horatio"dan gelme) adıyla alınırlardı. Sonra düzen değişip sömürü azıttıkça,
hem bu iki basit vergi biçimi birbiriyle karma karışık edilecek, hem de
onların dışında, daha sürüyle birçok başka vergi, resim, angarya.. soygun
salmaları üst üste yığılacaktır.
Ayrıntıları ve özellikleri
yeri gelince görülecektir.
3. - "Ve Ebvâb'ı Mahsûlât"
(Ürünlerin Kapıları) : Çiftçi'nin işgücü, ev halkı gibi çalışan
insanların ve hizmetlilerin: sayıları, karakterleri, çalıştıkları yerlerin
özellikleri, tipleri, gelirlere kaynak, ürünlerin çıktikları "kapı"
olarak birer birer kaleme alınır.
"Mefâsıl Defteri"
bu ayrıntıları gösterir.
Ruznâmçe
RUZNÂMÇE (GÜNDEMCE)
: "Yevmen feyevma (günü gününe) verilen Timarların Beratları
kaydıdır." (A.A.E., keza)
Tanımlanmasından da
anlaşıldığı gibi: Dirliklerin zaman zaman el değiştirmesi, günü gününe
"Ruznâmçe"ye yazılmalıdır. Ne var ki, Güdücü - Çoban: kâtiplikten
yetişmemiştir. "Has" Dirlikler, 23 Beğlerbeğilik ile 9 Salyane'den
ibarettir. Zeamet'lerin bile sayısı 3166 yı geçmez. Osmanlı, bunları,
yorulmamış anısında tutabilir.
Asıl Mirî Toprakların
büyük yığını 100 bine yakın (97.240) Cebelü'sü ile 40.142 Kılıç'ın
örgütlendiği Timar'lar içine girer. O bakımdan, böylesine kalabalık bir
Toprak güdücüleri'nin "Ruznâmçe" sütunlarını doldurması kaçınılmaz
olur.
Memleket Güdümünün Avadanlığı
Osmanlı Devlet yapısında
Pâyitaht'a karşı kurulan İdare avadanlığı, aşağıdan yukarıya doğru: Köy,
Kazâ, Sancak (Liva) ve Eyalet adlarıyla örgütlenmiştir.
"Eyalet ve Sancakların
âmirleri olanlar, aynı zamanda askerî kumandandılar. Kanunlarla tahdit
ve tayin olunmuş selâhiyetlerini, hükümdar gibi kullanırlardı. Halka zulüm
ve haksızlıkta bulunamazlardı. Zirâ, Divan'ı Hümayun... bütün vatandaşlara
vasıtasız açık olup, her türlü şikâyetleri dinlerdi. Kazâî selâhiyetler
ise Kadı'lara ait bulunurdu." (Mufassal Osmanlı Tarihi, s. 375)
Metafizik bilim, hep
böyle "kestirmece" mutlak yargı düzer. Sınıflı Toplumda: "Kanunlarla
sınırlı ve belirli yetkiler" ne zaman ve nasıl yürürlüğe girer? Bunu
bilmeyen yoktur. "Her türlü şikayetlere açık" oluş ta, modern Mahkemelerin
açıklığına benzer. Ceza işlerinde "Savcı" engelini aşabilmek,
hukuk dâvâlarında "Masraf" surlarını delebilmek bugün nedir? Bilinince,
Antika çağda ne olabileceği kendiliğinden anlaşılır.
Onun için, Osmanlı
yapısında Kanun ve Usul formaliteleri, ancak Güdücü
insanların sosyal yapılarına veya gelişim ilişkilerine göre "zulüm ve
haksızlık" yapılmasına yahut yapılmamasına elvermiştir. Bütünü ile
Osmanlı Tarihinin her çağını kaplamış bir İdare veya Adalet kuralı öne
sürmek, aldatmaca değilse, aşırı toyluk olur.
Gerçekliğin bu sosyal
diyalektiği göz önünden kaçırılmamak ve bunakça her Osmanlı geçmişine tapmamak
şartıyle, Osmanlı Memleket yapısının objektif ve somut varlığı az çok şemalaştırılabilir.
Taşra
Avadanlığı: Beğlerbeğilik - Sancak - Kazâ
Osmanlılık Dirlik
Düzeni ile kuruldu. Dirlik düzeninde Pâyitahta karşı olan Memleket
olağanüstü yalın görüntülüdür. Bugünkü idare bölümleri: Vilayet (il), Kazâ
(İlçe), Nâhiye (Bucak), Köy dörtlüsünde toplanır. Osmanlı ülkesinin Payitaht
önündeki hiyerarşisi, üçlü olur ve Toprak "Sahibi: Koruyucusu" görevine
bağlıdır.
1. - BEYLERBEYİLİK:
Şimdiki birçok vilâyetleri içine alan en büyük bölümdür. Anadolu ve Rumeli
birer Beylerbeyiliktir. Beylerbeyi 2 tuğlu olur. "Sâhip"
(Koruyucu) olduğu toprağın kendisine düşen geliri, yılda 100 bin akçayı
aşkın olan HAS adını alır.
2. - SANCAK
: Şimdiki vilayetleri andırır. Sancağın başında olan Sancakbeyi
1 tuğludur. Onun "Sâhip" olduğu yer de HAS sayılır.
Bu iki üst kat; Merkeze
karşı Taşrayı küme küme derliyerek sorumluluk taşır.
3. - KAZA :
Asıl Taşra İdaresi'nin birim bütünü olur. Tâ, Âsur çağından kalma üçüzlü
Devlet örgütü Kazâ'da özetlenir. Kaza'nın üç başlı idarecileri şunlardır:
1) Alaybeyi
: Devletin Askercil sorumlusudur. "Çeribaşı" adını da alır.
Kazâ sınırları içine giren: "Timarlu"ları, yâni en küçük Dirlikçi
"Sepahî"leri derler. Savaş sırasında, Sancakbeyinin emriyle, Timarlı
Eşküncü'lere (Sipahilere) kumanda eder.
2) Kadı:
Devletin adaletçil sorumlusudur. Hem hâkim, hem noter işlerini şeriat
prensiplerine göre yürütür.
Daha çok özel topraklar
üzerinde, ve özel mülkiyet ilişkileri alanında rol oynar.
3) Subaşı
: Devlet açısından bugüne dek "Asâyiş" denilen Dirlikçil
işlerin sorumlusudur. Kazâ'nın inzibat görevini yürütür.
Beratlarda yazıldığına
göre: gerek Timar, gerekse Zeamet sahibi olan Dirlikçi, kendi
alanının "Subaşı"sı sayılır.
Böylece Subaşılık,
modern Polis ve Jandarma görevinden çok daha derinlere iner.
Kamu Toprakları üzerinde, Mirî Arazî ilişkileri alanında
rol oynar.
C - BERAT ve DOKUNULMAZLIK
Dirlik Toprağı Toplumun
Kamu mülkiyetindedir. Gelişi güzel ne verilir, ne alınır. Osmanlılığın
en yaygın üretim temeli Berat'larla düzenlenir. Ona uzanan el kesilir.
Zeamet Beratı
Dirlikler nasıl verilirlerdi?
"Berat"la.
16 ncı yüzyıl birinci
çeyreği günleri üzerine yazılmış Beçevi Tarihinin yazarı: "En
yukarı dedemiz Davut Beyin Berat sureti"ni verir. "Çağın kuralları
ve Kanun'u bilinsin diye rakamlanması ihtiyar olundu" der. Berat'ın
sureti şöyledir :
"Davud, dâme mecdehu,
ya: Bosna Sancağında, yüce kişi kuşağından Yahya Paşa oğlu Bali Tahvil'inden
ve bâzı dahi Ahmet ve Yusuf Tahvillerinden olan istibdal veçhi üzere,
Timar işbu 900 Şâban 27 gününden tayin olunup, biriktirilip toplam Zeâmet'i
50 bin akçalığa yetişüp, Rumeli Beylerbeyisi Yakup Paşa, dâme mealiyehu,
Tezkeresi gereğince lâyık ve evlâ ve mustahak görülüp ve taklid kılup verdim
ki, zikr olunur."
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| Reşd köyü ............. . |
|
|
|
|
|
|
6.538
|
|
|
| Barlet Kakne köyü ... |
|
|
|
|
|
|
15.824
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| Kurne Vidança köyü ... |
|
|
|
|
|
|
8.552
|
|
|
| Nemlohça köyü (zami) |
|
|
|
|
|
|
8.732
|
|
|
"An Tahvil Yusuf ve Ahmet zamimelerinden (katılmışlarından) başka, bu Timar alınıp anılan Davud Beye verilüp |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ve anılan Davud Beyin dileği ile vazgeldiği köyle ellerinde kaldı. Timarları ile anılan ona verildi. Davut Bey dahi bu köylerini Zeamet ile mutasarrıf ola. fi 27 Şaban'el muazzam |
|
|
|
|
|
|
|
|
Bu iki köy ile 5 nefer
üzerine Hâsıl kayd olunmasına."
Böylece, Bali Beyle
Ahmet ve Yusuf üzerinde bulunan "Timar"lar "İstibdal" (Bedenli
ödenme) yolu ile "Tahvil" (Değiştirim) yapılarak ve biriktirilerek
bir 50 bin akçalık "Zeamet" meydana getirilir. Beylerbeyi "Tezkeresi"
ile "lâyık, öncelikli ve haklı" görülen Davud Beye geçirilir.
Berat'in ondan sonrasında:
1 - Veriliş nedeni, 2 - Hiç bir nedenle kimsenin karışmaması,
3 - Halkın uyması yazılarak tarihi atılır:
1 - "Ve buyurdum
ki: Hızemat'ı mebrure'i mevfure ve mesaî'i meşkûre'i aşâkir'i mansûre'dir.
Ber mûcıb'i Defter'i Hâkânî müeddî kıla."
2 - "Olbapta hiç
ehad kâinen min kân, biveçh'i minel vücuh ve sebeb'i minel esbap mâni ve
münâzi olmıya."
3 - "Ve ol yerin
halkı fil cümle vazîi (alt kişi) şerîfi (şerefli kişi) anılanı
Sû Başı bilüp muazzez ve mükerrem tutup, Subaşılıkla ilgili işlerde başvurma
anılana yapıla, sözünden dışarı çıkmıyalar. Şöyle bileler."
4 - Tarih: "Tahriren
filyevm Cemaziyelâhir ayının 10 uncu günü 902 yılı, Kostantiniye (İstanbul)
makamında."
Timar Beratı
Timar verilişinin Berat'ı
da aşağı yukarı aynı olur. Gene Beçevî'ye göre, dedelerinden Bosna Alaybeğisi
Câfer Beye, Dellâk Mustafa Paşa zamanı bir Berat veriliyor. Köyler Veysel
oğlu Ali Bey Tahvilinden "Mahlûl" olmuş 4986 akçalık Timardır. Timarsız
olan Dâvud Bey oğlu Câfer Çelebi'ye "Gaazilerin Sultanı" Padişahın emriyle
verilir.
"Şöyle ki ve zayif'i
hidemât'ı mebrure'i asâkir'i mansûre'dir." "Bermucib'i Defter müeddî kıla.
Olbapta hiç ehat mâni ve râfi (engel ve kaldırıcı) olmayıp, müdahale
kılmaya. Edirne makamında yazılır.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Beçevi diyor ki: "Bu
Berat'ı şerif te, Beylerbeyi Nişanı var, mühürü yoktur."
Timar da Zeamet gibi:
"Dergâh'ı muallâda" (yüce kapı evinde, sarayda, yâni dolaysız aracısız)
"emr'i vâcibül ittibâ: uyulması gerekli buyrultu" ile verilir. Onun
için olmalı, "Merhum Câfer Beyin Berat'ı" olarak anılan daha aşağiki
yazıda "Zeamet" sözü geçer:
"Nişan'ı Şerîf'i
Âlîşan'ı Sultânî ve Tuğray'ı garray'ı kiyt'istan'ı Haakaanî hükmü oldur
ki, şimdicikte darende'i fermân'ı kader tuvân Cafer, Bosna Sancağında Beliç
yörelerinde mütasarrıf olduğu Zeâmetine Defter'i Cedit gereğince lâyık
ve irzânî görüp verdim ki zikrolunur ve şerh kılınur (8) sekiz adet köy
minvâl'i merkum üzere yazılıp yekûn 14315 ve buyurdum ki, bundan böyle
eli altında olup tasarruf kılup şöyle ki: Vezayıf'i hizemat'ı mebrûre ve
mesaî'i meşkûre'i asâkim'i mansure'dir. Ber mucib'i Defter müeddî kıla.
"Ve ol yerin Halkı
vadîi, refîi (alt olsun, üst olsun), sagıyri kebîrî (büyük olsun,
küçük olsun) anılanı Subaşı bilüp muazzez ve mükerrem tutup, Subaşılıkla
ilgili işlerde başvurmayı ona ideler, olbapte hiç ferd âferideden kâinen
men kâne (yaratılmış kişilerden var olmuş ve var olan hiçbir kişi)
mâni râfi olmıya, şöyle bileler, Alâmet'i şerîfe itimad kılalar. Bimekam'ı
Edirne."
Beçevî toplam 14315
akçaya bakarak şunu ekler :
"Ol zamanda Kılıç'ı
Zeâmet 10 bin olmak anlaşılır."
Miri Toprağın Yaygınlığı
Osmanlının bütün taşra
görevlileri, Modern Devlet usulü ile "maaş" almazlardı. Kendilerine
Dirliğini koruyacakları toprağın gelirinden bir pay bırakılırdı. Bugünkü
kafamızla bakınca, o gelirden pay almak, bize, toprağa "sahip çıkmak"
gibi geliyor. O yüzden Dirlikçiler, sonraları türeyen Toprak Beyleri ve
Toprak Ağaları ile karıştırılıyor.
Okullarda çocuklara
Tarih o burjuva anlayışı ile yazılınca, ilk Osmanlı Toprak ilişkileri şöyle
özetleniyor:
"Osman Bey, idaresi
altındaki yerleri kardeşleri, oğulları ve ümerâsı arasında taksim ettiği
gibi, Orhan Gaazî de aynı şekilde dağıtmıştı. Büyük Beyler ölünce yerlerini
oğullarına vermek siyasetini gütmüştü." (M. Os. Tarihi)
Daha ilk adımda, her
iş gibi idare de, Kandaş eşit İlb'ler arasında geçti. Ertuğrul'un arkadaşları:
Akça Koca, Abdürrahman Gaazî, Osman'ın üç silâh arkadaşı: Konuralp,
Turgut Alp, Aygud Alb idi. Akbaş Mahmut Alb, "Karaoğlan" Kara
Mursal, Hasan Alb, Samsa Çavuş ve kardeşi Sokmuş Çavuş, Yahşili,
Karatekin, Şeyh Mahmut, Targal Mihman, Akbıyık, Gündüz Alb, Aygutalb, Tursun
Fakih.. ve ilh.. sayılı İlb'lerdi.
Bunlara Toprağın Özel
kişi mülkü olarak verilmediğini, kendileri ölünce oğullarına yeniden
yer verilişi de gösterir. Akça Koca ölünce oğlu Murat Beye Kandıra verildi,
Konuralp ölünce oğlu Süleyman "Paşa" ya Düzce-Bolu verildi. Bu durum, ortada
babadan oğula miras geçen bir özel Kişi mülkiyeti değil, bir toprak Mansıbı
konu olduğunu gösterir. Şu satırlar da onu anlatır:
"Osmanlılar Anadolu'da
fethettikleri yerlerin bir kısım toprağını sahiplerinin ellerinde bırakmışlar,
bir kısmını ise devletleştirmişlerdi. Rumeli'de fethedilen yerler ise:
Klise ve Manastırlara ait vakıflar müstesnâ olmak üzere, Devletin addolunmuştu.
Bunların bir kısmı harplerde yararlıkları görülen büyük ümerâya mülk olarak
verilmiştir." (M. Os. Tarihi, s. 362)
Kişiye "Mülk"
diye verilen yerlerin ne denli iğreti bulunduğu: Vakıf eğiliminde gizlenir.
Toprakta özel mülk edinen kişi, bunun çarçabuk yıkılacağını ve çocuklarına
miras kalamıyacağını biliyordu. İyisi mi, ölmeden Toprağı "Vakıf"'
yaparak dokunulmaz kılmak düşünülüyordu. Çünkü, yurt Toprakları Mirî toprak
denizinde eriyordu. Mirî Toprak olmaktan: "Yalnız şehir ve Kasabalarla,
bunların civarındaki bağ ve bahçeler istisna edilirdi." (M. Os. Tarihi,
keza)
Mirî Toprağın Dokunulmazlığı
Cumhuriyet Türkiyesinin
düşünürü "Devletçilik"ten başka bir kavrama ısınamadığı için, Mirî
Toprak düzenini "Devletin" sayar. Mirî Toprak düzeni, Vakıf yoluyla bile
Kişilere aktarılsa, çok geçmez aslına dönerdi. Kimse uzun süre, çaldığının
üstüne "Özel Mülk" diye yatamazdı. Örnek:
"Anadolu Kazaskeri
Cinci Hasan efendi.. Şeriat ve Kanuna aykırı olarak halkın mallarına karışarak
Devlet işlerini yürüten (Hasan Efendi).. Sadrâzam kapısında haps
buyurulup öteki değerli bir çok eşyasından başka 1000 keseyi aşkın paraları
Mirî yönünden zapt ve kendisi Mihalıc'a sürülüp Hak sahipleriyle ilgili
durumları dahi çarçabuk görüldükten sonra, hapsine başlandığı zamandan
4 üncü ayda siyaseten katline Ferman... anılan kasabada yerine getirildi,
ve ondan önce kendisine TEMLİK ettirip, zû'munca hayır işlerine VAKF eylediği
köylerin ve ekinliklerin, şerefli emirle MÜLKİYET ve VAKIFLARI KALDIRILIP,
eskiden oldukları üzere kimisi Timar ve Zeamet ve kimisi Mirî yanından
zapt olundu.". (Abdurrahman Abdi Paşa: "Vekaayi'nâme", 1058
(D. 1647) Recep 26, Beyazit No. 5154)
Osmanlı hiyerarşisince
Vezirden hemen sonra gelen, Bütün Devlet işlerini ve sırlarını Padişahla
başbaşa verip yürüten, Modern Bakanlardan bin kat geniş yetkili bir adamdır
Anadolu Kazaskeri. Kamunun Mülkiyetinde olan Mirî Toprağı çalmanın bütün
inceliklerini herkesten iyi biliyor. Mızrağı çuvala sokmuş: Kitabına uydurabildiğini
kendisine "Temlik" ettirmiş. Kişi mülkü edemediğini "Zû'munca
Hayır işi" deyip "Vakıf"a çevirmiş. Osmanlı yutmuyor. Çaldıklarının,
ettiklerinin meteliğine dek hesabını 3 ay içinde gördürüyor. Ve kellesini
uçuruyor.
Antika Müsaderenin
Modern Dehşeti
Dikkat edelim. Bu olay
17. ci yüzyıl ortasında, Osmanlının katı derebeğileşme ve çökme alâmetleri
çağında geçer. Anadolu Kazaskeri: Devlet hiyerarşisinde Sadrâzamdan sonra
ikinci sırada gelen ve bilginler sınıfından olduğu için ayrıca İlmiye dokunulmazlığı
bulunan birinci derece Devlet Ulu'larındandır. Herşeyi kitabına uydurup
çalmıştır. Sezildi mi, Yassıada'da güneş banyosu ile yıkanıp Kahraman yapılmak
ve çaldıkları "Kutsal kişi mülkü" olduğu için yanına kâr bırakılmak
yoktur.
İşveren Sınıfı, bir
mavi hikâye yarattı ve yaydı. Kapitalizmden önceki düzeni yıkmak için buna
muhtaçtı. Avrupa'da Derebeyilik zamanı, Osmanlıda son yıllara dek: Burjuvalarca
en çok şikâyet edilen korkunç "haksızlık", (Cinci Hasan Efendi olayına
benziyen) "Zapt" ve "Müsadere"lerdir. Kapitalizm, ezelî ve
ebedî kişi mülkiyeti getirmedi mi ya?
Bunların, haklı veya
haksız aşırı kullanımları ne olursa olsun, sosyal anlamları: Kamu hırsızının,
kişi mülkiyeti dokunulmazlığına sığınıp soygununa devam edemeyişidir. En
tepedeki Sadrâzamından, en alçak gönüllü Sepahî'sine dek, bütün Osmanlı
Dirlikçileri bu "Sıkı yönetim" içinde bulunurlar.
"Sahibül Arz"
(Toprak sahibi) adını alan Dirlikçileri, her istediklerini yapacak güçte
göstermek kolaydır. Gerçekte onlar dürüst kaldıkları ölçüde güçlüdürler.
Topu birden Tefeci - Bezirgân kıranına uğramadıkça, onlar için Kamu Toprakları
ile ilişki: kıldan ince, kılıçtan keskin bir Sırat Köprüsü gibidir.
Böyle bir düzen, elbet
İşveren Sınıfını dehşet içinde bırakırdı. Kapitaliste göre herhangi açıkgöz
kişi: ister çalsın çırpsın, ister haydutluk ve korsanlık yapsın, ister
suistimâl ve dolandırıcılık etsin, ister rüşvet ve irtikâp sağlasın, hiç
önemi yok. O meşru olmıyan binbir yolla kendi kişiliğine bir "Mülkiyet"
edinmiş midir? Edinmiştir. Kişi mülkiyetinin kaynağına bakılamaz. Aşkolsun
açıkgöze. Kendisine Kişi Mülkü yarattı mı, o mülk kutsaldır!
İşveren Sınıfı, en
normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul,
İşverenin kendi Anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin: esnafların,
köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir. İşveren Hukuku:
gizli yollardan mülkleri ellerinden alınmış çalışanlara hiç bir
hak tanımaz. Her gün işlettiği işçilerin emeği'nin büyük payını
artı-değer olarak Kapitalist Kişi Mülkiyeti durumuna geçirmesini "Zapt"
veya "Müsadere" saymaz. Kapitalist için sömürü değil, sömürünün
Derebeği biçimi gayrimeşrudur: İşveren biçimi sömürü: meşrudur...
Onun için Burjuva
Bilimi, hırsız Beyleri, Efendileri, Paşaları Padişahın mülksüzleştirdiğini
gördükçe, dehşet içinde kalır. Ya kapitalistin de başına böyle bir şey
gelirse?
Bu Ayrımı ayrıca başlıklara
bölmüyoruz. Okura, elle tutulurca, gerçek bir Osmanlı Defterinde yazılmış
bulunanları canlıca sunuyoruz: Sunulan Kurum: Dirlik düzenin de temel taşı,
tabanın tabanı olan Timar'dır.
Timar'ın ne
olduğu üzerinde soyut tanımlamalar yapmaktansa, bir Osmanlı Defterini okumak
daha canlı ve aydınlatıcı olabilir.
Bir Sancak Defteri
1509 yılı yazılmış
Vidin Timar Defteri (Defter'i Timâr'ı Vidin; Muallim Cevdet Kitaplığı,
Elyazma, No: 0,90) çürük, bozuk, okunmaz sayfalı bir belgedir. (Böyle karışık
bir "Defter" içinden nasıl bir İmparatorluk "çıktığına" şaşılır.
Cumhuriyet çağında "Sandıktan çıkmış" Hükûmetleri bilenler şaşmazlar.)
Orada Vidin
Vilâyetinin gelirleri, içinden çıkılmaz bir kargaşalıkla üstüste yığılı,
çetrefil yazılarla belirtilir. Daha ilk Osmanlı Çağındaki gibi: O (o) biçiminde,
4 rakamı
ve 5 rakamı
biçimlerindedir.
Vidin Vilâyeti'nin
toplam geliri (Hâsılı) : 237.568 akçadır. Bu geliri sağlıyan üretim
kaynakları şöyle özetlenir:
| Kurâ
(Köyler) |
Mezrâ
(Ekinlik) |
Hâne
(Ev) |
Pınar
|
Mücerred?
(Muharrer?) |
| 30 | 3 | 956 | 85 | 51 |
"Nefs'i Vilâyet ma'a
velâyetühâ" denilenin "Cem'ül mecâmi: Toplamlarının toplamı"
geliri: 189.575 tir. O "hâsıl"ın hemen altına daha çapraz bir yazıyla
"Fil'asl" (aslında) kaydiyle verilen rakam ise: 375.874 tür. Buradaki
"Aslı" nedir? Osmanlıdan önceki gelir mi? O zaman Osmanlının bir
kalemde eski vergileri yarıyarıya indirdiği anlaşılabilir.. Belki fetihlerin
madde sırrı budur.
"Nefs'i Vilâyet"
gelirinin kaynakları şöyle sıralanır :
| Kurâ
|
Hâne
|
Pınar
|
"Mücerred" mi,
"Muharrer" mi, "Hacret" mi? |
| 13 | 523 | 44 | 34 |
Aynı Vidin Sancak Begi
için verilmiş "Hâssa"nın geliri: 38.493 tür. Bu gelirin kaynakları:
| Kurâ
|
Mezâri
|
Hâne
|
Pınar
|
Mücerred
|
| 17 | 3 | 423 | 85 | 51 |
Sancak Yazu'su (İstatistiği)
Bir başka Sancak için
"İsa Bey tasarrufunda" denilerek, başka bir envanter yayılır. Orada
alt alta şu iki kayıt vardır:
| Kendu yerin
|
Cebelû
|
Kacen
|
Sokaklu
|
ve İbriz Hanlu
|
| 1 | 47 | 4 | 1 | 4 |
| Hazine
(Çadır?) |
Kilar
(Çadır?) |
Mutbah
|
Saraçhane
|
Kenlik
|
| 1 | 1 | 1 | 1 | 1 |
Bu envanterin altındaki
"Fasl" da "Cem'i vilâyet" (?) kaydıyla gelir tutarı: 14.855
akça olarak gösterilir. Bu gelirin kaynakları da şöyle sıralanır:
| Muslim
Hâne |
Çadır (mı?)
|
Pınar
|
(Muharrer?)
Mücerred |
| 154 | 187 | 37 | 8 |
Ve hepsinin altında: "Kayd't
bâzâr ve niyabet ma'a velâyatuha vel celb ve gümrük ve gayrihüm ve resm'i
ganem'i Vidin Sancak Begi Sal" hizasına gelir tutarı 145.000 yazılır.
Bu tutarı, yukarıki 14.855 le toplar: 159.800 olarak bulur. Nedense (55)
rakamı eksilir. Defter tutanların hesap bilgileri bu kadar mı? Anlaşılmaz.
Memleket Fethetmesi ve idaresi başka, hesap işi başka demek.
Timarın Yazılımı
Timar'lar için
yapılan yazımlar daha az ayrıntılı değildir. Bu yazılarda genel olarak
epey özellikler beliriyor.
Hepsi 111 sayfa tutan
Defterin 85 sayfasında 117 Timar yazılmıştır.
Timarlar arasında
"Sâl" denilen (salair: ücret) Lâtin sözcüğünden gelme: "Maktu
Sâl", "Yeni Sâl" denen ve "Sadaka" ve "Bidât" sayılan
"akça" ödenekleri bulunur. 57. nci sayfada "Nefs'i Vidin ucunda
mütemekkin olan" bir yadırgı (kâfir olsa gerek) adlı kişi, her ne işe
ise "Başlıyacak Mir Koc'dan dergâh'ı ûlâye bir" şey "gelmiş.
Ol bid'ati maktû vire gelmişler" deniyor. Ve "şimdiki" ("Belden Beği"
mi? "Yıldan yeni" mi? seçilmez) "Maktû Sâl": 800 akçadır.
"Ve bu cümleden
gayr'i yâ menkul Vidin gelib harâb olıcek, Kal'e erenleri Cagal'a yoldaşlık
etmişler. Nuhbe'i âlîden Kal'e Erenlerine Ulûfecû idicek (...derkare ve
legi yevm'ulled) akc sadaka olunmuş. Yeni Sâl: 3160"
Timar dirlikçilerinin yetkileri,
ya Padişahtan, yahut Beğ (Komutan) lardan "Berât"
almakla olur. Her Dirlikçi Timar sahibinin Deftere geçen yazımında 5 bölüm
özelliği yazılır: 1 - Timarlı'nın adı sanı, hüviyeti; 2 - Elindeki
yetki belgesi (Berât'ı) ve bu belgenin karakteri, gerekirse
nedeni, biçimi, gerekçesi; 3 - Timarın personeli; 4 - Timarın
üretim kaynakları; 5 Timarın geliri (Hasıl'ı).
Timar'lû'nun Kimliği
TİMARLININ HÜVİYETİ:
sırasında göze çarpan şey : Osmanlının ırk, dil, din gibi farklara
hiç bakmaksızın yalnız insanı seçmesi ve ayırmasıdır. Örneğin alt
alta 13 Timar dirlikçisi arasında yalnız 3 tanesi (ırkı, dili bilinmese
de) müslüman babanın oğlu müslümandır. Geri kalan 10 dirlikçiden
4'ü hristiyan babanın hristiyan oğludur. 6'sı hristiyan babanın müslüman
oğludur.
3 Müslüman oğlu müslüman:
1 - "Musa oğulları
Bali ve Burak".
2 - "Mustafa ve
Cani deyû emrolunmuş.. Kara Mûsa varlığı."
3 - "Mustafa evlâdu
Pazarlubeğ".
Bu üç özbeöz müslüman
hüviyetinin bile yazılışı, asıllarında şüphe uyandırıyor. Osmanlı geleneğinde,
müslümanın çocuğuna "Oğul" denir, hristiyanın çocuğuna "Veled"
denir. Hâlâ bugünkü Türkçede bir kişiye "Velet" denildi mi, küfür
edilmiş sayılır. "Veled" sözcüğü "gâvur oğlu" demeğe gelir. Müslümana sövmek
olur.
O bakımdan "Pazarlubeğ"
oğlu Mustafa'nın "evlâd" diye yazılması, adı karışık "Pazarlubeğ" denen
babasının hristiyan olmasını düşündürüyor. Baba adları açıklanmıyan "Mustafa
ve Cani"deki "Cani" Türk - müslüman adı olamaz: Belki "Yani"nin
Osmanlı ağzında aldığı biçimdir. "Kara Mustafa"ya "Cani deyû
emrolunmuş" bulunması da o kuşkuyu güçlendiriyor.
Bu hesapça, hemen
bütün Fethedilen toprakların Timar adlı Dirlikleri hristiyan çocuklarının
elinde gibidir.
4 hristiyan oğlu hristiyan:
"Ma'mi veled'i
Yanuci"
"Yuvan veled'i
Batı"
"Yani Subaşı"
"Mihayil veled'i
Estrulu"
6 hristiyan oğlu
müslümanlar:
"Dursun veled'i
Dalman"
"Ali veled'i Milyan"
"Ali veled'i Minet"
"Dursun veled'i
Dultman"
"Turali veled'i
Mustafa"
"Burak Veled'i Kolc"
Koyu müslüman Osmanlı,
şeylerin itişiyle, topraklarını fethettiği "GÂVUR"cuklara karşı görülmedik
bir DEMOKRATİK tolerans gösteriyordu.
Timarlû'nün Yetkisi
TİMARLININ YETKİSİ:
Dirlikçilik yetkisinin bir tek belgesi vardır : BERÂT. Şeriat gereğince,
Berât'ı: İmam (Komutan, Lider: Osmanlıda Pâdişah) verir ve İmam öldü mü,
yerine geçen, eski eylemi her zaman yeniliyebilir. Ancak, eski İmamın (baba
ve dede Pâdişahların) verdiği Berât'ların tanınması gelenek olur.
Vidin Defterindeki
Timarlar üzerinde, gelişi güzelmişçe yazılmış bir iki sözcükten, Timar
yetkilerinin ve işlemlerinin kimi özellikleri beliriyor. Bu özellikleri,
Timarın kullanılış yordamında ve alınış yordamında olmak
üzere iki bölüğe ayırabiliriz.
Üç Tip Timar
Timar yetkisinin kullanılışı
bakımından 3 tür göze çarpıyor: a) Tek kişi Timarı; b) Ortak
Timar; c) Timar "Çaybaşılığı" yahut Timar "Beği başılığı."
a) TEK KİŞİ TİMARI:
Genel kuraldır. Timarların büyük çoğunluğu besbelli yararlık gösteren müslüman
veya hristiyan savaşçılarındır. Şöyle yazılır: "Elinde Padişahımız Berât'ı
vardır.", "Padişahım Berât'ı vardır."
b) ORTAK TİMAR:
Çok seyrek görülür. Adı geçen 13 timardan yanlız ikisi ikişer kişiye verilmiştir.
Bu ortak kullanım, her ikisinde de aynı babanın oğullarına düşmüştür. Örnek:
"Yani Subaşı oğulları
Mustafa ve Cani deyu emrolunmuştur beratlarında."
"Mûsa oğulları
Bali ve Burak müşterek tasarruf olup (okunmıyan bir sözcük: "Nevbetc"
mi?) eşler deyu ellerinde Padişahımız Berât vardır."
Bu Ortak Timar nasıl
ve neden verilmiştir, açıklanmaz. Babalar "Subaşı" vb. oldukları için,
Timar almıya hak kazanmış ta bu hakkını oğullarına miras gibi geçirmiş
ve bu geçiş resmen tanınmış olabilir. Sonraları, hele yeni Fütuhat durunca,
Timarlılık, Dirlikçi olmak kapalı bir Kast içine alınmış, atalarından Sepahi,
Dirlikçi olmıyanlar "Ecnebi" sayılmıştır.
O zaman, bir Dirlikçi
öldü mü, onun Timarı oğullarından birisine veya ikisine nasıl geçirilmiştir?
Yoksa iki kardeşe birden, gösterdikleri yararlık üzerine ortaklaşa Timar
mı verilmiştir? Belli değil.
Ortaklaşa Timar'ın
bir üçüncü kullanış biçimi gibi görüneni de var. Örnek:
"Tursun veled'i
Dalman Koc Sâlihin Yoldaşlığıdır (yahut "Kardaşlığıdır") "
Bu ne demek? Timar'da
"Yoldaşlık" veya "Kardeşlik" besbelli, yukarıda anılan bir
babadan gelme döl kardeşliği olmayacaktır.
c) ÇAYBAŞILIK -
BEĞİBAŞILIK TİMARI : oldukça aydınlatılmak ister. Eğer bütün Timar'lar
için "Çaybaşılık" ve "Beğibaşılık" sıfatı kullanılabilirse,
neden 13 Timardan yalnız bir veya ikisi için bu deyim yazılmış, ötekilerde
kullanılmamıştır?
Karmaşık Tímar
Kayıtların karmakarışıklığı
içinde "Çaybaşı" ve "Beyibaşı" deyimi geçen yerde bir başka
özel durum var. Onu aynen alalım:
"... Beyi başılığı
elinde (okunmıyan: "bılsalıkım" gibi bir sözcük) Berât vardır."
cümlesinden önce "Timar" sözcüğünün "ma" hecesi uzatılıp açılarak
üstüne şu yazılmıştır :
| "Kendu
|
Cebelu
|
Gulâm
|
Çadır
|
| 1 | 3 | 1 | 1" |
Aynı Uzun Timar'ın altında
ise, epey küçük "Hâsıl"lı (az gelirli) 4 bölük semt şöyle anılır:
1 - "Herzoink :
| Hâne
|
Pınar
|
Mücerred
|
Hâsılı
|
| 39 | 3 | 5 | 1817 |
2 - "Eşinine :
| Hâne
|
Pınar
|
Mücerred
|
Hâsılı
|
| 10 | 1 | 3 | 673" |
3 - "Estolozog :
| Hâne
|
Pınar
|
Hâsılı
|
| 6 | 1 | 403 |
4 - "Brovnik (Brodink?) :
| Hâne
|
Pınar
|
Mücerred
|
Hâsılı
|
| 10 | 1 | 3 | 813" |
Sonra bütün bu ayrıntılı
dört kalem yerin altına, (a'â) hecesi iyice açılıp uzatılarak konulan "Cem'ân"
yazısı üstüne şişlenmişce :
"Timarına gider
(veya "girer") Çay Başılığı" denir. Altına da şu envanter sıralanır:
| Kurâ
|
Mezâri
|
Hâne
|
Pınar
|
Hacret
|
| 1 | 1 | 109 | 9 | 13" |
Bu görünüşe göre "Çagbaşılık"
veya "Beğbaşılık" sırf parçalanmış, nispeten küçük semt ve yerleri
bir araya toplamış merkezcil bir Timar mıdır? Yoksa, Timarlar arasında
ayrı görevli bir Dirlikçilik katı mıdır? Defterden anlaşılmıyor kolayca.
Timar Edinişler
Timar'ın Alınış,
Ediniliş yordamı bakımından "Defter"e geçmiş işlemlerde de 4
tip yazılış göze çarpıyor: a) "Kadimî" Timarlar; b) "Padişah"
veya Atası'nın Timarları; c) "Tahvil" görmüş Timarlar; d)
"Tevkî"li Timarlar...
a) "KADİMİ BERATLAR:
besbelli, ne Tahrir (Yazım) yapıldığı zaman tahtta oturan Padişahın,
ne de babasının vermiş olmadığı, pek eski Timar lar içindir.
Osmanlı Tarihi, hele
Padişah buyurultuları okunurken, sık sık bu "Kadimî" sözcüğüne rastlanır,
Bir şey "Kadimî" ise, hemen hemen Tabu gibi kutsallaşır. Fâtih,
Bizans örneğinden yararlanırken dikte ettiği kurallara: "Atam, dedem
kanunudur" der ve bir dokunulmazlık kazandırır. Bu Osmanlı geleneği
bugün hâlâ Köylü düşünce ve davranışına egemendir. Anadolu'da halk bir
şeye "Gadimî" dedi mi artık onun üzerine başka sıfat aranamaz ve
tartışma yapılamaz, anlamı çıkar.
Deftere şöyle yazılır:
"Elinde Berât vardır
Kadimîdir."
"Elinde Berât vardır.
Kadimî Sepahi oğludur ve Berâttır."
Padişah veya Atası
Beratı
b) "PADİŞAH" veya
ATASI BERATLARI: Bunlar, "Kadimî"ler kadar eski olmadığı anlaşılan
beratlardır. Yaşıyan Padişah tarafından verilmiş olduğu, şöyle yazılışından
anlaşılıyor:
"Padişahımaz Berât'ı
vardır."
"Padişahım Berât
vardır."
11 Timar'dan "Padişahımız"
yazılı olanı 5, "Padişahım" yazılı olanı 3 tanedir.
Anılan "Vidin Defteri"
1059 yılı (tam 1648: l7.ci yüzyıl ortası) hazırlanırken, yaşıyan Padişah:
"Sultan Mehmet Bin Murad Han" olarak gösterilmiştir. Bu Padişah
1058 yılı (D.: 1647) tahta çıkan ve 48 yıllık ömründe 41 yıl saltanat süren
Mehmet IV tür. Babası çok çetin adam Murat IV tür.
Bu Yazım: Osmanlı
Tarihinin en kritik çağlarından birinde yapılmıştır. Genç Osman II Han,
Devrimciliğinin kurbanı olduktan sonra, Murad IV: Büyük Reformcu Koçi Bey'in
telkinlerile ortalığı kasmış kavurmuştur. Ölünce, anası Kösem Sultan (Mâhpeyker)
oğlu İbrahim I i ancak 9 yıl İktidarda tutmuş, zorla devrilen Ibrahim'in
yerine Murat ile Koçi denilen Turhan Sultan'ın oğlu Mehmet IV geçmiştir.
Böyle kanlı anacık
babacık günlerinde Mehmet IV ün Taht'a çıkışından 1 yıl sonra yeniden bir
Yazım yapılmış olduğu anlaşılıyor. Mehmet IV henüz 8 yaşındadır. Koçi Bey
Reform çalışmasına uyulmuş görünüyor. Onun için Murat IV'ün ruhu ayakta
gibidir. Timar Berât'larından Murat adına verilmiş olanlar özel bir kayıt
ile tanınmaktadır.
O nedenle "Kadimî"
Berâtlar gibi, Defter'de Murat adına Beratlar da geçmektedir. Yazılışları
şöyle oluyor:
"... Elinde merhum
(... karışık yazıyla..) Murat Beyden Berat vardır."
"... Merhum...
Murat Beyden Berat vardır."
Tahvil Beratı
c) TAHVİL BERÂT'LARI:
anlamca pek açık görünmüyorlar. Araştırılmaya değer. Ìki örneği Vidin Defteri'ne
şöyle yazılıyor:
- "Silâhdar Bahâdır"
"ilâm" (yahut "Gûlam") (okunmaz bir sözcük: "Talebile"yi
andırır) TAHVİL var."
- "Ma'mi veled
Yanuci (yahut "Banuci") Sâmân'ına TAHVİL Hacı Mustafa elinde."
Timar eskiden bir
hristiyan elinde idi de sonra müslümana mı geçirilmiştir? Yoksa, doğrudan
doğruya bir gayrı müslimin zenginliği ("Sâmân"ı: Varı) Timar'a
mı çevrilmiştir? Yahut Yanuci'nin torunları müslüman olunca, bir "değişiklik"
(Tahvil) mi gerekmiştir?
Açık değil. Yalnız,
Berât almanın, "Kadimî" veya Padişah yahut babası
tarafından verilme yolu gibi, bir de "Tahvil" (Değiştirme) yolu
bulunuyor. Bu "Tahvil", son Osmanlılık çağında, Batı Kapitalizmine
değilince gelen Şirketler deki "Obligation"lara verilmiş "Tahvil"
adıyla ilişkili mi dir? Söylenemez.
Yalnız, "Tahvil"
üzerine Beçevî Tarihi'nin yazarı kendi atalarının Berat'ını örnek verir.
Orada bir "Zeamet" Dirliğini korumak için: "Yahya Paşa oğlu Bali tahvilinden
ve bâzı dahi Ahmet ve Yusuf Tahvillerinden olan İstibdal veçhi üzere Timar"
(Beçevî, s. 102) denilir. Bu, açıkça başkalarına ait Timarlardan parça
koparıp ayırmak ve birisine vermektir.
Tevkıyî Berâtı
d) TEVKİİ BERÂT:
Vidin Defteri'ndeki 15 kadar Timar'dan yalnız bir tanesi için şöyle yazılıyor:
"Yovan veled'i
Batu yerli Kılıç erli kâfirdir. Elinde Tevkî'i Şerif vardır."
Bütün öteki Timar
için hep "Kadimî", yahut "Padişahımız", yahut "Murad Beyden"
kayıtları yapılmışken, bu Timar için özellikle "Tevkî'i şerif"
bulunduğunun yazılması tesadüf olmasa gerektir.
İlk Fütuhat çağında,
yeni topraklar ele geçirilip yazılır iken, Yazımı yapan en yüce kata NİŞANCILIK
denirdi. Toprak ekonomisine dayanan Devletin en büyük ve en yetkili "Mansıbı"
Nişancılık idi. Divan emirlerine bakan, Toprak ve Askerlik "Tevcih"lerini
Kanuna uyduran hep Nişancı idi.
Sonra bu Nişancılık
görevleri birer birer kaldırıldı. Kendisi ,göstermelik ve görevsiz bir
"Divân'ı Hümâyun" elemanı gibi kaldı. O zaman adı da değiştirilerek:
"TEVKİİ"ye çevrildi. Dirlik Düzenli Toprak ekonomisine Tefeci
- Bezirgân ilişkilerin egemen oluş prosesinin gelişimini karekterize
eden bu olayla "Tevkî"li Berat arasında bir bağ var mı?
Görünmüyor. Ancak,
Berat gibi "Tevkî" ile de Timar verildiği görülüyor.
Timarın Kaynağı
Timar Beratlarındaki
çeşitlerin oranı nedir? Genel yargı için yeterli istatistik yok. Vidin
Defteri'nin seçilen Timar çeşitleri arasında şöyle bir orantı var:
| 13-14 Berât'tan: | Kadimî Berat ......................... |
|
| Müşterek Berat ..... . ......... ...... |
|
|
| ÇaybaşıBeybaşı Berat .....:....... . |
|
|
| Padişah Berat ............ . .. ......... |
|
|
| Padişah atası Berat ...... . ...... . |
|
|
| Tahvil'li Berat ........................... |
|
|
| Tevkî'i şerif ... . ................. .. .. |
|
Bağlılık bakımından
13 Timar'dan 10'u doğru Padişaha, 2 si Kadim Padişaha, Tevkîî denen 1 teki
de Padişah Tuğrası ile damgalanıp "nişan"landığına göre, gene Padişahlığa
bağlıdır. Padişahla Timar Dirlikçisi arasında hiçbir "aracı" yoktur.
Yetki bakımından,
14 te: 2 ortak, 1 Çaybaşı - Beybaşı Dirlik vardır.
Timarın
Personel ve Gelir İstatistiği
TİMAR PERSONELİ:
Timar Defterine yazılan Hüviyet, Berât'tan sonraki bölüm, Timar geliri
ile yaşıyacak insanların kalitelerini ve sayılarını anar. Bunlar Dirlikçi
ile adamlarıdır. Üretim açısından İŞLETENLER zümresi diye anılabilir.
En başta Dirlikçinin
kendisi gelir. Sıra başında ona "Kendu", "Kenduyi", kimi de nedense
(belki yazış sürçmesi ile) "Kenduyem" denir. Ondan sonra, Dirlikçinin
belirli ve hiç değilse kitapça eşit şartlarla yetiştirdiği Kılıç eri savaşçıl
kişi "Cebelû" adını alır. Sonra "Gulâm" (Oğlan) ile "Bikâr",
"Cariye" (kimi de
diye
yazılmış "Hâver" mi? "Cariye" mi?) adlı personellerin sayısı
gelir.
Bir fikir edinmek
üzere, Vidin Defterinden yalnız 3 üncü bölüme giren Personel dizisinden
örnek alalım:
| Kendû
|
Cebelû
|
Gulâm
|
Bikâr
|
(Cariye)
|
Hâsılı
|
|
| 1 - H.Y. | ...kenduyi |
|
|
|
|
2291
|
| 2 - M.C. | ...kenduyi |
|
|
|
|
15386
|
| 3 - K.M. | ...kenduyim |
|
|
|
|
3791
|
| 4 - T.D. | ...kendu |
|
|
|
|
3564
|
| 5 - M.P. | ...kenduyim |
|
|
|
|
3001
|
| 6 - A. Mil. | ...kendu cebelû |
|
|
|
|
106
|
| 7 - Y.B. | ...(Tevkîi şerif) |
|
|
|
|
1653
|
| 8 - A. Min. | ...kenduyi |
|
|
|
|
11004
|
| 9 - D.D. | ...kendu cebelû |
|
|
|
|
3677
|
| 10 - T.M. | ...kendu cebelû |
|
|
|
|
3183
|
| 11 - M.B. | ...kendu cebelû |
|
|
|
|
1901
|
| 12 - B.K. | ...kenduye |
|
|
|
|
5040
|
| 13 - M.S. | ...kendu cebelû |
|
|
|
|
880
|
Tımarlû'nun Adamları
Sayılan 15 Timar içinde
1 "Tevki Şerif"li (7.no.) ile 5 Berâtlı Dirlikçi'den yalnız birisinin
(no. 9: D.D.) 1 Gulâm'ı ile 1 Bikâr'ı var. İkisinin 1 tek
(no: 10 ve 11) Gulâm'ı var. Ötekiler tam "Tiğ'u Teber Şâh'i Merdan"
dedikleri, tek başına Timarın hem Dirlikçisi, hem Cebelûsü, hem Gulâmı,
hem Bikârı, hem "Hâver" veya "Cariye"sidirler.
Bu züğürt Timarlû'ların
durumları Dirliklerinin geliri ile az çok ilgili görünüyor. İçlerinden
birisi (no. 6: A. Mil.), 106 akça Hâsılı ile nasıl geçinir ve nasıl aynı
zamanda savaş için "Cebelû" olur; bilinemez (No. 13: M.S.) adlı
Dirlikçinin Hâsılı 880 akçadır. Tevkîi şerif'li (No. 7:Y.B.) nin 1653 akça
geliri bile, yanında (Cebelû şöyle dursun) ne bir "Gulâm" ne bir
"Bikâr" veya "Cariye" beslemesine elvermez.
Yalnız, içlerinde
akçası 2 bini bulanlar, yanlarına birer Gulâm alabiliyorlar: (No. 11: M.B.)
1901 akça ile 1 Gulâm, (No. 10: T.M.) 3183 akça ile 1 Gulâm besliyebiliyor.
Ancak geliri 3677 akçaya varan (No. 9: D.D) 1 Gulâm'dan başka, bir
de "Bikâr" besleme lüksüne kavuşuyor.
"Kendu"lerinden
ayrı "Cebelü" besliyen Dirlikçilerin de adamları, gelirleriyle orantılı
görünüyor. Bir yol tek bir "Cebelü" yetiştiren 4 Dirlikçinin ortalama
gelirleri 3001 ile 3791 akça arasında dolaşır. 3000 den 3-5 yüz akça fazlalık,
adam beslemekte hiç fark yaratmıyor. Hatta tersine olabiliyor. 3001 akça
Hasıl'lı (No. 5 : M.P.) 1 Cebelü'den başka, 1 Gülâm ve 1
Bikâr beslediği halde, 3391 ile 3791 akça arasında geliri bulunan
üç Dirlikçi 1 "Cebelü" dışında ancak 1 Gulâm (No. 1 ve 4)
yahut 1 Bikâr bulundururlar.
"Câriye" (Köle
kadın) yahut Hâver beslemek doğrudan doğruya 5000 akçanın üstünde göze
alınabilen bir imtiyaz gibidir. Ne var ki bu imtiyaz, gelir fazlalığı ile
orantılı değil. 5040 akçalı (No. 12: B.K.), 2 "Cebelü" yanında 3
Câriye besliyor. Öteki iki Dirlikçi 3 er "Cebelü" den sonra:
11004 akçalısı da (No. 8: A. Min.), 15386 akçalısı da yalnız birer "Gulâm"
ve birer "Câriye" ile yetiniyorlar. Anlaşılan mizaç veya rastlantı
meselesi.
Gelir Kaynakları
ve Gelirler
GELİR KAYNAKLARI
ve GELİR (HASILA): Gelir kaynağı "Kurâ" denilen "Köyler",
"Mezrea" denilen "Ekinyerleri", "Hâne", denilen "Evler",
"Pınar" denilen Su'lar ve yazılışı her türlü okunuşa açık
"Mücerred" diyebileceğimiz (belki tek başına kişi) lerdir. Bunların
sayıları ile Hâsıla'lar arasında az çok bir orantı bulunması normal sayılır.
Ama, köy var, köycük var. Ev var, evcik var. Pınarlar da öyle. Onların
kaliteleri bilinmedikçe gelirleri kestirilemez.
Gelirlerle kaynaklarının
orantıları üzerinde daha açık bilgi edinmek için onları boy sırasına koyup
dizelim:
I.- Hiç Cebelû'süz
Timarlar:
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Gelir Değerlendirimi
Burada en çok göze
batan şey: "Hâsıl" akçasını belirlendirişte, Defter'i yazanın
uçsuz bucaksız "takdir hakkı"dır. Çünkü başka objektif bir ölçü
belli değildir.
Hiç "Cebelû"süz
Timarlar'ın Berâtlı olanları arasında bir orantı var: Hiç biri bir "Köy"ü
içine almaz. 3 evli'ye 106 akça, 13 evli'ye 880 akça, 18 evli'ye 1653 akça
gelir düşüyor. Ev başına düşen gelir, bu kategoride ortalama 60 akça olsa,
aralarında % 50 ile % 100 arasında değişiyor. 6 ile 13 ve 7 ile 11 sayılı
Timarlarda Ev başına düşen gelir % 100 farklıdır. Bu ikişerli kategoriler
arasında % 50 şer fark olur.
Ancak 6 sayılı Timar
anormal kertede az (106 akça) olduğundan, bu Dirlikçinin ev başına 35 akça
gelir hakkı kural olamaz. O zaman, Kendisi Cebelü olan ile 1 tek Cebelü
yetiştiren Dirlikçiler kategorilerinde, ev başına gelir, ortalama 60 ile
100 akça arasıdır. Hatta, 2 Cebelü besliyen (No.12) Timar bile bu araya
girebilir: 1 Cebelü'lü (No. 4) ev başına 118 akça yüklerken, 2 Cebelü'lü
(No. 12) ev başına 112 ' akça keser.
O bakımdan, hiç Cebelü'süzlerin
ipipillâh züğürt tek tük şövalyesi bir yana bırakılırsa, "kendu"si
veya 1, hatta 2 Cebelü'lü Dirlikçilerin gelirleri arasında % 40 ı pek aşmıyan
ayırtlarla bayağı bir eşitlik, hiç değilse üretmen halka yük olma bakımından
dengelilik vardır.
Yalnız, 3 Cebelü'lü
Dirliklere gelince, ev başına düşen "Hâsıl" birden 135 ile 284 akçaları
bulur. Bu, 60 akçanın 2 ile 4 katından (% 225-407) aşırı bir vergi yükü
demektir. Yâni, Dirlikçinin yetkisi ve Cebelü'sü arttıkça, halkın üzerindeki
yükü de genel olarak artıyor, denilebilir.
Timarların Soysuzlaşması
Bu sonuç Osmanlılığın
her çağı için geçerli midir? Hayır, Yukarıki rakamlar 17. ci yüzyılın ilk
üçte birinde yazılanlardır. Dirlik Düzeni, birinci "Gaazî'ler" yüzyılını
yaşayıp, Yıldırım Beyazit'le yıkılmıştır. Fâtih'in kurduğu İmparatorluk,
ikiyüzyılını yaşayıp, yeniden çöküş belirtilerini göstermiştir. Vidin Defteri
yazılırken, Kanunî Süleyman'danberi Türkiye Toprak ekonomisine Tefeci -
Bezirgân sermayenin (Mukaataa'cılığın) egemen oluşu, tam 100'üncü
yılını doldurmuş bulunmaktadır.
Onun için, Fâtih çağının
Klasik Dirlikçiliği değil, Kanunî Süleyman çağının Tefeci - Bezirgân egemenliğine
yeni girmiş "Timar" sistemi bile iyice soysuzlaşmış durumdadır. Bu soysuzlaşmanın
başlıca belirtisi, Timar gelirlerinin ufalanmasıdır.
Düşünelim: 17. ci
yüzyıl başında normal "Kılıç" sayılan Bir Savaşçı için gerekli Timar
geliri, "Tezkerelü" denilen kişilere 3000-6000 akçadır.
(İmparatarluğun Yapısı)
Osmanlılığın temeli
Toprak düzeni olduğu gibi, Üstyapısı da gene o düzen açısından biçimlenir.
O biçimlenişe İmparatorluk denir. İmparatorluğu belirlendiren ve
biçimlendiren şey, Toprakların gelir tipleri olur. Ülke ona göre mülkî
düzene sokuldu. Bu düzeni iki Ayrımda özetliyebiliriz.
Birinci Ayrımda: az
çok Soyut sayılabilecek olan Toprak geliri biçimlerine göre öznelleşmiş,
uzmanlaşmış (spesifikleşmiş) ülke karakteristiklerine değeceğiz.
İkinci Ayrımda: daha
Somut adları, sanlarıyle İmparatorluğun Devlet, Hükûmet, Eyalet
ve Sancaklarına dokunacağız.
Toprak düzeninin sağladığı
gelir çeşitlerine göre, İmparatorluğun başka başka yerleri başka nitelikte
adlar taşırlar. Kimi ise, İmparatorluğun aynı bölgesinde başka başka gelir
çeşitleri ve idare biçimleri yanyana bulunur.
Hâsile
Osmanlı İmparatorluğu
Savaşla kurulduğu için, Ülke İdaresi, (Mülkî Taksimat) bakımından,
herşeyden önce Ordu düzenine göre biçimlendi. Ordunun yaşaması gelirle
olur.
Onun için Osmanlı,
idare ettiği yerlerde iki şeye bakar:
1 - Kaç Kılıç-Asker
çıkarır;
2 - Kaç Akça-Gelir
getirir..
Memleket idaresini,
bu iki çimçiy açıdan bölümler. İmparatorluğun Kılıç ve Akça
bakımından başlıca 3 tür İdare sistemi vardır: 1 - Hâsile,
2 - Saliyane, 3 - Hükûmet..
1. - HASİLE
(Hâs ile olur) : Birbirine zincirleme bağlanmış, tam askerce Üst-Ast
ilişkileriyle işleyen Dirlik sistemidir. Has - Zeamet - Timar prensipleriyle
güdülür.
16. cı yüzyılın ortalarından
17. ci yüzyılın ortalarına dek İmparatorluğun Hâsla idare edilen Dirlik
düzeni topraklarındaki Eyalet (Beylerbeğilik) sayısı hiç değişmez.
Hayrullah Efendi'de de, Ayn Ali'de de, Koçi Bey'de de, Ali Çavuş'ta da
Beylerbeğiliklerin sayısı hep 25 tanedir. Asıl İmparatorluğun çelik çekirdeği
bu Timar-Zeamet-Has adlı Dirlik yapısı olur.
Dirlik düzeninde Beylerbeyi
Kanunu şöyle kurallaşır:
"Kangı Beylerbeyilik
önceden feth olmuş ise ol Beğlerbeği ötekilerinden öncelik kazanır. Ve
herkangi Beğlerbeğilik ki inayet oluna (lütfen verilse), anın Belirli Defterinde
ne denlü Has var ise, (Beylerbeyi) ana tesarruf eder. Ve Sefer vâki
oldukta (Savaş oldu mu) ne mikdar Hasla tasarruf ider ise 5000 akçada
1 Mükemmel Cebelüsü olup, ardında bayrağın çeker." (Ayn Ali Ris.)
Hâsıla idare edilen
bölgelerde: Asker-idareciler kendi geçimlerini kendi Dirliklerinin gelirlerinden
kendi elleriyle toplarlar ve kendi elleriyle harcarlar. Yalnız
bu harcayış, keyifleri nasıl isterse öyle olamaz. Örneğin: Öteki Dirlikçiler
(Zeamet ve Timar sahipleri) de ayrı ölçülerle aynı şeyi yaparlar. Beylerbeyi,
Hâs gelirlerinin her 5000 akçasına karşılık, ha deyince savaşa hazır bir,
hem de "mükemmel Cebelü" (iyi silâhlanmış Süvari) yetiştirmek zorundadır.
Öteki ast Dirlikçiler
(Zeamet sahibi "Zaim"ler ve Timar sahibi "Sepahi"ler) de
öyledirler. Yalnız onların, yerine göre değişen ölçüleri vardır. "Kılıç"
başına düşen akça sayısı 2000 ile 6000 arasında değişir.
Beylerbeğilere: eyaletlerin
fetih sırasına göre öncelik verildiği gibi, bölgenin Tarihcil önemine göre
daha gösterişli yetki ve ayrıcalıklar da tanınır. Örneğin: Budin, Bağdat,
Mısır gibi, "Vaktiyle Dâr'ül Hükûme" (eskiden başkent) olmuş
Eyaletlerin Beylerbeğilerine şu ayrıcalıklar verilmiştir:
1 - Koçili
kayığa binmek.
2 - Rikâb'ında
Solak (60, 61, 62, 63 Orta'dan yeniçeri) Peyk yürütmek.
3 - Tevcihat
yapmak. Maiyyetindeki Mirlivâ'ları (Sancak Beylerini) tâyin ve irsâl etmek.
Beyler arasındaki
hiyerarşi'nin genel kuralı şudur:
"Her kangı Beğin
HÂS'sı ziyade ise astına öncelikli olur: Meğer VEZİR ola..." (Ayn Ali)
Saliane
2.- SALİYANE:
Türkçesi "Yıllığına" demektir. O da bir Beğlerbeğilik'tir
Ama, Saliyane'nin askerleri, İdare ettikleri bölgelerin gelirlerine, Hâsıla
olan Beylerbeğiliklerde olduğu gibi, el koyamaz, el süremezler. Geliri
Padişah toplar. Saliyane "kulları"na (Vasallerine Alt askerlerine)
maaş gibi geçim dağıtır. Komutanlara "Saliyane" (Yıllık), erlere
"Ülûfe" (Gündelik: Yulaf parası) öder, Gelir: Öşür ve Örfi
ürünlerinden toplanır. Toplıyan Emîn'dir.
"Saliyane ile olan
Beğlerbeğilerin tüm ürünleri Padişahca zapt olunup Beylerbeğisine ve Sancak
Beğilerine ve Kul tayfasına hasıl olan malından Sâliyâne ve Ülûfe virülür."
(Ayn Ali)
Saliyane'de: "Timar
ve Zeâmet yoktur. Fakat Kul tayfası vardır. Tüm ürünleri Evreni tutmuş
Padişah Hazretlerince zapt olunur: Hasıl olan maldan Beylerbeğilerine tayin
olunan Saliyâneleri ve kul tayfasına Ülûfeleri virüldükten sonra ziyadesi
de Devletmedâr'a gelüp Hazine içine girer." (Ali Çavuş)
"Ve Saliyane deyü
Beylere Emîn'lerden üçer, dörder yük (yüz bin) akça tayin olunmuştur. Yılda
bir kerre alınur. Kapudanların Kadırgası (Savaş gemisi) vardır.
Ama Sancağı yoktur. Hemen yılda bir kerre Emîn'lerden "Saliyane" deyü alınur
ve Sâliyanenin anlamı, yıllık demektür." (Koçi Bey)
Saliyane'lerin
sayısı 9 dur. Ve 16.l7.ci yüzyıllar arasında hemen hiç değişmez. Adları:
Mısır - Yemen - Habeş - Basra - Lahsa - Bağdat - Trablus Garp - Tunus
- Cezayir Garp'tır. Adlarına bakılınca şu anlaşılıyor: Osmanlılar Uzak
ve Müslüman ülkeleri Dirlik Düzenine sokamamıştır.
O Antika uygarlık
kalıntılarına, Anadolu'da olduğu gibi Oğuz Türk Oymaklarının Tâze
(yâni: Medeniyetle çamurlaşmamış İlkel Sosyalist) insan kanından "Göçebe
Aşısı" pek yapılamamıştır. Çünkü, en az 6 bin yıllık Uygarlık
hep oradaki insanı çiğnemiş, posaya çevirmiştir.
Ancak, gene oraların
insanları, Bizans Nüfusu gibi Hristiyan olmadıkları için,
silâhla karşı çıkmadıkça zor köteğe uğratılmamıştır. O uygarlık posası
yığınlar, "gelene Beğim, gidene Paşam" demekte bin yıllık idmanlıdırlar.
Başlarına tünemiş çoğu yabancı efendileri defedilir edilmez, Osmanlıya
yatkın bulunmuşlardır. Hepsi koyu Müslüman (üstelik "Kavm'i Necib'i
Arebden": Peygamber dilini konuşur) bulunduklarından, bu "Din kardeşleri"ne
kılıçla Dirlik düzeni yüzde yüz dayatılmamıştır.
Irak Örneği
Bu hipotezi en tipik
biçimleriyle Irak örneği okşar.
Anadolu'ya yakın olan
ve Türk Göçebelerinin epey at teptirdikleri Musul: Antika Medeniyet
ve Müslüman alanı iken bile Hâsıle Eyaleti olarak Beylerbeğiliğin Dirlik
Düzenini yaşar.
Anadolu'ya büsbütün
uzak düşen Basra tümüyle Sâliyane'dir.
İkisi ortası duran
Bağdat Beylerbeğiliği ise, olağanüstü karmaşık toprak düzeni mozayiğidir.
Hemen bütün Osmanlı Toprak ekonomisi çeşitlerinden bir eşantiyon taşır.
Başlıca en önemli üç tip Toprak düzeninden örnek verelim:
1.- DİRLİKÇİLİK:
Bağdad'ın 20 Sancağından 8'i: "Erz'i memleket sayılmıştır." (Ali
Çavuş). Sancak adları: Bağdat - Zenkâbad - Hille - Cevâz - Rumahiye - Atey
- Cengûle - Karadağ... Bunlar, klâsik Timar - Zeamet düzenini yaşarlar.
ERZ'İ IRAK:
Öteki 12 Sancağa verilen niteliktir. Adları: Dertenk - Semavat - Beyat
- Derne - Debâlâ - Vasıta - Kerend - Demurkapu - Karaniyye - Kaabur - Keylân
- Esah'dır
Bu sancakların Toprak
Düzeni iki tip gösterir :
2.- YURTLUK ve OCAKLIK
TİPİ: "Sancak beyleri vardır ki, yurtluk ve Ocaklık gibidir."
(Ali Çavuş). Bunlar Yazu ile Deftere geçerler. Komutanı, öteki Sancak Beğleri
gibi "Tabel ve Alem" (Davul ve Bayrak) sahibidir. Ama, Fetih sırasında
"hizmet ve itaat" gösterdikleri için, Sultan'ın verdiği "Temessük"
(benimseyiş belgesi) gereğince "azil ve nasp kabul etmezler."
3.- SALİYÂNE:
"Geri kalan kurâ ve mezari (köyler ve ekinlikler) in tüm ürünleri
Mîri'ce zaptolunmuştur." (A.Ç) denildiğine göre, bu yerler Saliyâ'neyi
andırır Ama gerçekte "Kurrâ ve Mezâri" basitçe "Köyler ve Ekinlikler"
anlamına gelmez. Özel bir terimdir. Kimi Serhad beylerine: Vergi
tahsili, Savaş mühimmatı tedariki, kaçan çiftçileri yerine getirme gibi
hizmetler karşılığı olarak verilmiştir.. Bunlar da 2 bölüktürler:
a) Timar ile
olanlar: Beratli "Mâlik ve Kenzler";
b) Muafiyet ile
olanlar: Vergiden bağışıklı Çiftlik ve Baştına'lar.
Hükûmetler
3. HÜKÜMET:
Ne Hâsile, ne Saliyane olmıyan bölgelerdir. Buralarının karakteristiği,
alabildiğine çok çeşitli idare sistemlerini içlerine almalarıdır.
Ayn Ali ve Koçi Bey
bu konu üzerinde pek durmuyorlar. Ali Çavuş daha net konuşur. "Hükûmet"i
şöyle tanımlar:
"Fetih sırasında
hizmet ve itaatleri karşılığı olarak sahiplerine tefviz ve temlik olunmuştur.
Mülkiyet yolu ile tasarruf ederler, hattâ Memleketleri kalemden ayırtlanmış
(mefruz'ül kalem) ve maktû'ül kademdir (ayak basılmaktan kesintili?).
Ürün kapıları Hâkanlık Defteri içine sokulmamıştır." (A.Ç.)
Bu genel tanımlamaya
giren yerlerin büyüklüğü ve küçüklüğü üzerine bir şey denilmiyor. Ama,
biz Osmanlı İmparatorluğu içinde yukarıki tanımlamıya az çok uyabilecek
yerleri gözönüne getirelim. Bunlar sırasında Hânlık ve Krallık kadar büyük
geniş ülkeler de, bugün her biri ayrı "Millet" ve "Devlet" olmuş Prenslik'ler
ve Dayılık'lar da, birer ilçeyi aşmıyan küçük Aşiretçik ve
Kentçik'ler de bulunur.
Bu "Hükûmet"ler
üzerine bir fikir edinmek için iki gruba ayrılmaları mümkündür:
1 - Devlet-Hükûmetler.
2 - Aşiret-Hükûmetler.
Devlet-Hükûmetler
:
a) Hristiyan
olanlar: Erdel Krallığı ile "Memleketeyn" (Çiftülke) adlarını
alırlar.
b) Müslüman
olanlar: Kırım Hânlığı ile "Garp Ocakları" adlarını alırlar.
Dört Devlet-Hükûmete
karşı Osmanlının davranışı, pek Hristiyan - Müslüman ayırdı yapar
görünmemektedir. Buraların somut karakteristikleri şöyle özetlenir:
Devlet-Hükûmetler
"ERDEL" KRALLIĞI:
bugünkü Macaristan sayılabilir. Özellikleri: 1 - Kral yerli
halkça seçilir, Osmanlıca "Nasp" edilir. 2 - Kalesinde Türk
askeri bulunmaz.
O nedenle "Eyâlet'i
Mümtâze" (Ayrıcalıklı Eyâlet) adını alır.
"MEMLEKETEYN" (Eflâk-Buğdan):
bugünkü Romanya sayılabilir. İlkin orada da Kral (Erdel'de
olduğu gibi) yerli halkça seçilir idi. G : 1015 (İ. D.: 1600) yılından
beri iş değişir:
1 - Memleketeyn Voyvoda'sı:
"Divan'ı Hümâyun"da bulunan Rum tercümanlarından gönderilir.
Korona (Taç) giymez, Kul Kethuda'larının Kalensuva'sını
giyer.
2 - Voyvoda'nın yanına
: Divan Efendisi, "Beçeli Ağası" denilen Yeniçeri Subayı ile 700-800
kadar "Beçeli Nefer" takılır.
Daha sonraları bu
platonik bağımsızlık ta sakıncalı görülür. Tuna ırmağının önemli yerlerine
"Müstahfaz" (Koruyucu) asker ve Kadı'lar yerleştirilir.
KIRIM HANLIĞI:
Fâtih çağında "Ordû'yü Hümayûn"a katılmakla yetinen bağımsız bir
Vasal (Tapulu) devletti, Kanunî Süleyman çağında evrene sığmıyan
Osmanlı, Kırım Hân'larını da Azl ve Nasp etmiye başlar.
Ayrıcalıkları şöyle
özetlenir:
1 - İzâfi Özerklik
(Otonomi) : Hânlık, içişlerinde özerktir. Dışişlerinde yalnız Hristiyan
Devletlerine karşı Savaş açıp Barış yapmakta bir kerteyedek
bağımsızdır. Nitekim, G.: 1090 (İs. D.: 1640) yılına dek Viyana'ya ayrı
Elçi gönderir.
2 - Hân, kendi adına
"Sikke" (para) basabilir.
3 - Hâna karşı (Azil
ve Nasb vesilesi ile de olsa) "Mülûke" (Krallara, Hükümdarlara)
karşı gösterilen "İyzâz" (Saygı) ve "Teşrifat" gösterilir.
4 - Sefer (Savaş)
için kendisine "Nâme'i Hümayûn" (Padişah mektubu) ile "Sekban
beha" (Yol parası) iletilir.
5 - Hân "azl"
edildi mi, sokağa atılmaz: İslimiye, yahut Yanbolu, yahut Tekirdağı'nda
"terfih" (rahat yaşantı) ettirilir.
GARP OCAKLARI: şimdiki
Trablus - Tunus - Cezayir devletlerini içine alır. Bu yerlerin Osmanlılaşması,
söz yerinde ise "Devletçiliğimiz" ile değil, "Özel girişim"
ile gerçekleşmiştir. İlk girişkinler, Adalarla Anadolu'da suç işleyip kaçmış,
tam : "ipten, kazıktan kurtulma" kişilerdir.
Bedavadan yaşıyan
bu kişiler Korsanlık'tan başka geçim yolu bulamazlar. Özellikle
Malta'ya, İtalya'ya, İspanya'ya saldırırlar. Arada
azaldılar mı, kimi görevlilerini İzmir, Ege vb. bölgelere gönderip, şu
haberi uçururlar:
"Solumadan can
vermek, terlemeden mal kazanmak istiyenler bayrağımız altına gelsin."
Korsan akınlarıyla
sürülen Batı Ocakları topraklarını Feth etmek Osmanlı, için işten
olmadı. Fetih sırası, sözü geçer korsan başılara Dayı (Anne kardeşi!
) denildi. Dayıların idaresi altında Askercil örgütlenmeler geliştirildi.
Eski Grek Kentleşme
kolonilerinin geleneğini izlemişe beyziyen Garp Ocakları ile Ana
Vatan arasındaki ilişkiler karşılıklı alışveriş biçiminde oldu. Ocaklar:
Osmanlıya Hediye'ler veriyor, Osmanlıdan gemi, barut, top alıyordu.
Ocak, Donanmâyi Hümâyun'un yanında Sefere gidiyordu. Ocak'ların Kalelerine
bırakılan 5-6 bin Türk askeri azaldıkça, yerini Ocaklılar alıyordu.
Osmanlılık başının
çaresine düştükçe, Ocaklar da yavaş yavaş Avrupalılarla Andlaşma serbestliğini
aldılar.
Aşiret-Hükûmetler
Bugün "Kürdistan"
diye anılan yerler, hâlâ Aşiret biçimli İlkel Komuna kalıntıları
içinde yaşar. Osmanlı, vaktiyle bu Kürt aşiretlerinden yararlanarak Fetihler
yaptığı için, ve kendi Aşiret geleneklerinden sezinlenerek, onlara İmparatorluk
içinde ayrı özerk "Hükûmet"çikler tanımıştı.
16. cı yüzyıl ortasında
o çeşit Aşiret - Hükûmetler, Saliyane'ler gibi 9 tanedir: Cizre
- Ergil - Genç - Palu - Zdarro - Ekrad - Mihruvana - Oşti - İmadiye...
Bunların Osmanlı ile
ilişkileri üzerine pek az bilinen şeyler var. Aşiret - Hükûmetlerinin:
"İçlerinde Osmanlı
Komutanlarından (Ümerâ) ve Kul (Padişahın aylıklı askeri) tayfasından
hiç kimse yoktur. Cümle kendülere mahsustur." (Ali Çavuş)
Yâni Komutanları da,
erleri de Aşiret uşağı olur. Belki de İIkel Komuna yapılarının içine işlenmezliği
yüzünden birer dokunulmazlık kazanmışlar ve bunu andlaşmalarla Osmanlıya
kabul ettirmişlerdir:
"Ve bunlar Ahitnameleri
(Andlaşma yazıları) gereğince: bundan böyle Azil ve Nasb'ı kabul eylemezler.
Ama, topu da Sultan Hazretlerinin emir ve fermanına itaatlidirler.
"Öteki Osmanlı
Komutanları gibi, kangı (hangi) Eyalete tâbi iseler, (onların)
Beylerbeğileri ile birlikte Sefer eşerler (Savaşa giderler). Kavm
(ulus) ve Kabiyle ve başka asker sahibidirler." (Ali Çavuş)
İlkel Komuna insanına
Osmanlının anlayışını, daha doğrusu karşılıklı anlayışı açıklıyan bir olay
da, gene Kürt Başkenti sayılabilecek Diyarbekir Eyaletinin durumudur.
Irak için Bağdat ne ise, Kürdistan için Diyarbekir odur. Bağdat gibi Diyarbekir'in
Toprak ilişkileri de çok çeşitli bir Mozayiktir. 4017 Kılıç'ı ve 18.000
Cebelü'sü ile Rumeli ve Anadolu'dan sonra 3 üncü, 22 Sancak sayısı ile
ikinci gelen Diyarbekir, toptan bir Hâsile Beylerbeğiliktir. Ancak
o genel nitelik içinde başlıca 3 tip idare vardır:
1.- KLASİK TİMAR-ZEAMET
biçimi. Osmanlı komutanlarının idaresinde bulunan 10 Sancaktır.
Onların dışında kalan
12 Sancak, Klasik Dirlikçilik'ten apayrı iki tip Timar - Zeâmet - Has düzeni
gösterirler. Hepsine birden Yurtluk ve Ocaklık adı verilir.
2.- DAVUL ve BAYRAK
SAHİPLERİ: "Anlar dahi öteki komutanlar gibi Tabel ve Alem sâhipleridir.
Hatta tâyin olunmuş İcmallü Hâsları vardır ki, ellerine Berât'ı Hümayûn
virülmiştir." "Selef (daha önceki kuşak) Sultanlardan ellerinde
olan ahitmâmeleri gereğince azil ve nasbi kabul eylemezler. Ama, içlerinde
Zeamet ve Timarlar vardır. Seferde kendüleri Züemâ ve Timarlu Beylerbeğileriyle
eşerler." (A.Ç.)
3.- DAVULSUZ ve
BAYRAKSIZLAR: "Onlardan başka Zeamet ve Timar ile başka Aşiret Beyleri
vardır. Lâkin anlar Tabel ve Alem sahibi değillerdir. Belki Zaîmler makamındadır."
(A.Ç.)
İmparatorluk ve
Üs Topraklar
Mirî Toprak düzeninin
az çok dışında kalmış görünen yerler, İmparatorluğun Anaülke sayılmayacak
parçalarıdır. Osmanlı İmparatorluğu, tıpkı yerine geçtiği Bizans İmparatorluğu
gibi, herşeyden önce bir Kilit - Boğazlar İmparatorluğudur. Bu kilidin
zemberek gövdesi Anadolu, Demir kancası Rumeli'dir.
Anadolu ile Rumeli
dışında kalan bölgeler, genellikle uzak yollar veya sınırlar üzerinde,
stratejik önemi bulunan yerlerdir. Osmanlılık oralara şu veya bu nedenle
kendi Mirî Toprak düzenini dayatmamış, adapte etmiş görünür. Böyle Dirlik
düzeni ötesinde bırakılmış yerler başlıca üç örnekte toplanabilir :
1.- KIRIM HANLIĞI,
ERDİL (Şimdiki Macaristan) KRALLIĞI, MEMLEKETEYN (İki Ülke:
Eflâk - Buğdan: şimdiki Romanya) : İç işlerinde az çok muhtariyetli birer
Dominyon sayılabilirler.
Bunlar, Karadeniz-Tuna
deniz-ırmak yollarının Karaavrupa içlerine uzanan karakol noktaları gibidir.
Bu Serhat (Savaş-sınır boyu) toprakları İmparatorluğun Ortaavrupa'daki
Karadeniz Üsleri sayılabilir.
2.- GARP OCAKLARI:
Cezayir, Tunus ve ilh. ülkelerinde korsan "Dayı"ların nöbet tuttukları
yerlerdir. Oraların Toprak düzeni de Serhat usulü değişken biçimlere
girer.
Bu topraklar, İmparatorluğun
Batı-Güney Avrupa'ya (o zamanlar İspanya, Fransa ve daha çok İtalya'nın
Venedik, Cenova, Floransa gibi bezirgân Kentlerine) karşı kurulmuş Akdeniz
Üsleri sayılabilir.
3.- SİYALÂNE
ile güdülen yerler: genel olarak eski İslâm ülkeleridir. Halep, Bağdat,
Basra'da, Akdeniz adalarında: Has, Zeamet, Timar usulü yoktur. Öşür ve
"Örfi Hâsılat" toplanır. Bu hâsılattan Beylerbeği'lerin, Sancak
Beğilerin, Yerli Kulu'nun (yercil: mahallî asker'in) maaşları çıkarılır.
Onlardan arta kalan gelirler, her yıl Devlet hazinesine gönderilir.
Buraların sırf eski
İslâm ülkesinden olmaları değil, İslâmlığın da içine girdiği ENESKİ MEDENİYET
ÜSLERİ bulunmaları ilginçtir. İlk iki Kara Üsleri ile Deniz Üsleri saydığımız
ülkeler daha çok BATI medeniyetlerine, üçüncüler DOĞU medeniyetlerine açılmış
yerlerdir. Yer ayrımının MEDENİYET (Uygarlık) anlamı budur.
Genel MEDENİYT olayı
içinde, en aktif rolü oynıyan BEZİRGÂN EKONOMİ eğilimli BÜYÜK TİCARET YOLLARI'nı
ele alırsak:
1 - Kırım-Memleketeyn-Erdel
toprakları KARADENİZ - TUNA su yollarına;
2 - Garp Ocakları
(Cezayir-Tunus) toprakları AKDENİZ su yollarına;
3 - Siyalâne toprakları
UMMAN DENİZİ su yollarına.. doğru evel ezel uzanmış ve kurulmuş Antika
ÜS'lerdir.
Üstyapı:
Dünya Devleti - Çiftçi Millet
Bu yapısı ile Osmanlı
İmparatorluğu, bütün Antika Medeniyetler gibi, herşeyden önce EVRENSEL,
yâni sınır tanımıyan, insancıl bir "DÜNYA DEVLETİ"dir. Bütünü ile yeryüzünü
kaplar. Kendi dışında bir Devlet veya Toplum, yahut İnsanlık bulunduğunu
görse bile tanımaz, "Kabul" etmez.
Bu Dünya Devletinin
ilk yüzyılları, bütün Ortaçağlar gibi epey karanlıkta kalır. Ancak 16.
cı yüzyıl ortalarında Osmanlı Toplumu: Ekonomi temeli ile, Üstyapı kuruluşları
ile artık standartlaşmış, oturaklaşmış; daha doğrusu "Yazıya girmiş"
bulunur. Klasik Osmanlı düzeni, kimilerinin deyimi ile "oturmuş"
olur.
Bu "oturmuş" toplumun
Ana-ülkeleri, asıl "Memleket" saydığı memleketi Anadolu ile
Rumeli'dir. Her iki ana bölgelerinin çalışan büyük yığınları Türkçe
"ÇİFTÇİLER", Arapça "REAYÂ" (Güdülenler) adını alır. Çiftçiler,
"Memleket Toprakları", "Mirî Arâzî" üzerinde çalışırlar. İmparatorluğun
ekonomi temeli, başlıca üretim ilişkisi, dolayısı ile Anadâvâsı Toprak
problemi, Mirî Arazî meselesi gelir "DİRLİK DÜZENİ"nde toplanır.
Onun için Mirî Topraklarındaki
Dirlik Düzeninin gelişimini gözden geçirmek, Osmanlı Tarihinin Maddesi'ni
elle tutmak olur. Mirî Toprak düzeni kavranılmadıkça, Osmanlılığın ve Türkiye'nin
hemen bütün Toprak meseleleri, bilmeceleşir.
İmparatorluk, bütün
canlı varlıklar ve toplumlar gibi, "gökten zenbille": tam ve mükemmel ve
bir daha değişmez biçimde inmedi. Tam tersine, iç ve dış olayların etkisiyle,
sonuna dek boyuna değişerek geldi.
Değişikliklerin hepsini
sıraya ve listeye koymak elden gelemez. Çünkü, yüzlerce yıl o değişiklikleri,
yapanlardan başkası bilmedi. Osmanlılığın "Yazı"ya, yâni Uygarlık
Tarihine girişi ancak İmparatorluk ile başladı. Onun için bu ayrımda, en
tipik "mülkî taksimat" momentlerinden birkaçına işaret etmekle yetinilecektir.
Az dağınık ta kalsa,
o birkaç somut örnek: İmparatorluğun bütünü ve gelişimi üzerine bir fikir
vermiye yarıyabilir.
Kanunî Çağında imparatorluk
Osmanlı İmparatorluğu
(Taksimat'ı Mülkiyye) Mülkiye Bölünüşleri açısından: Doğuş, Yükseliş,
Çöküş çağlarında çok değişik yapı ve örgütlenmeler gösterir. O yapı üzerine
en klasik örnek Kanunî Süleyman (1522-1566) çağında, 16.cı yüzyılın ortasında
bulunur. Kanunî çağı, Tarihin Diyalektiği ile hem en yüksek doruk,
hem tepe aşağı alçalışın başıdır. Onu Osmanlıdan iyi gören ve gösteren
olmamıştır.
Koçi Bey şöyle der:
"Hümâyunca da bilindiği
üzere, Osman Oğulları yüce zinciri (ki ulu Tanrı onu Mizân gününe dek pekiştirsin),
Pâdişahlardan önce Memleket yaygınlığı ve Hazine bolluğu ve Şevket yanından
olgunluğu bulan rahmetli ve gafletli Sultan Süleyman Han olup, yine evren
ihtilâline kapı açan olaylar dahi onların zamanında ortaya çıkup, devlet
(o zaman HK.) gücünün doruğunda olmağla belirtisi ol zamanda duyulmayıp,
bir kaç yıldır ki açığa vurdu."
"Ol zaman":
16. cı yüzyıl ortasıdır. "Bir kaç yıldır" denilen günler: 17. ci
yüzyılın ortalarıdır.
Kanunî'nin son günlerindeki
İmparatorluk toprakları, Hayrullah Efendiye (Devlet'i Osmâniye Tarihi;
C. II, s. 211-214) göre: Avrupa - Asya - Afrika ülkeleri ile Adalar
olarak bölümlenir.
Bütün İmparatorluk
34 Eyalet (Beylerbeyilik), 377 Liva (Sancak Beğilik) tir. Her Eyalet
Vâlisinin "Kapu Halkı" (kapısındaki asker) 3.000 den, her Sancak
Beğininki 1.000 kişiden aşağı çıkmaz.
Bu hesapça Sefer
(Savaş) sırasında Osmanlılığın Silâhlı Kuvvetleri Kanunî çağında şöyle
hesaplanabilir:
| Beylerbeğiliklerden ............................ |
100.000
|
|
| Sancak Beğiliklerden .................. .... . |
377.000
|
|
| Devletin Vazîfehâr Timarlu Askeri ...... |
166.200
|
|
| Yörükân (Yörükler) .......... ...... .. . ... |
34.000
|
|
|
Toplam
|
677.200
|
|
Bugün, kala kala,
Osmanlının doğru dürüst iki Eyaleti kadar yer tutan Türkiye'de:
Barış zamanı yarım milyon, Savaş zamanı en az bir milyon
asker beslendiği gözönüne getirilsin. Türkiye vatandaşının sırtına, Osmanlı
yurttaşının 34 katı aşırı bir silâhlı kuvvet masrafı bindiği kendiliğinden
anlaşılmaz mı?
Köylünün, üretici
güçler bakımından Kanunî Süleyman çağına göre arpa boyu ileri gitmediği,
belki toprak erozyonları, traktörün otlak bırakmayışı, Orman katliâmı,
ve ilh. ve ilh.. yüzünden epey geri kaldığı düşünülsün. "Memleketin
efendisi" ilân ettiğimiz, "Yerlerin esiri" durumundaki köylülüğün
niçin o denli Sultan - Halifeler sıla hastalığına (nostaljisine) tutulduğu,
neden yemeyip içmeyip "Kur'an Kursları" ile "İmam - Hatipler"e
dört elle sarıldığı, dolayısı ile de kendilerine "Sâhibülarz" pozu veren
Finans - Kapital güdümlü Tefeci - Bezirgân Partilere intihar
ederce oy verdiği epey ortaya çıksa gerektir.
Osmanlı Avrupası
OSMANLI AVRUPASI:
11 "Memleket" sayılır. Bu memleketlerde: Tatar - Macar - İslâv
- Rum - Boşnak ulusları yaşar. Bu ulusların İdaresi.: 2 Devlet
- Hükûmet (1 Hanlık. 1 Krallık), 3 Emaret (Komutanlık: Prenslik:
Beğlik), 18 Eyalet Valiliği (Beylerbeğilik), 167 Liva (Sancak
Beğlik) ile yürütülür.
Osmanlı Avrupasında 44.000
Timarlu Zeamet askeri, 31.000) Müsellem ve Muâf (Bağdaşıklı)
Yörükân (yörükler) ile 74.000 Eyalet Muhafaza askeri bulunur.
Muhafaza askerlerinin Ulûfe'si (Gündelikleri) : her Eyaletin
Rüsumat ve Aşar'ından tahsis olunur. Vâli ve Mîrmirân
(Beylerbeği) lerin, Vezir'lerin: Eyalet'lere mensup Hâs'ları
vardır.
Osmanlı Avrupası:
Kuzey - Doğu - Batı olmak üzere üçe bölünür:
|
|
|
|||
|
17
6
9
8
|
|||
| KUZEY - |
|
|
||
|
2
7
|
|
|
|
|||||||
| Kırım |
|
|||||||
| DOĞU - |
|
|
||||||
| Erdel |
|
|
|
|
|||
|
3
4
|
|||
| BATI - |
|
4
6
|
||
|
4
3
7
|
|||
|
3
2
3
5
|
|||
|
93
|
| ARAP - |
|
|
||||
| KÜRT - | Halep:
Musul : Musul : Süleymaniye : Bağdat : Diyarbekir : |
|
||||
| ERMENİ - | Erzurum :
Çıldır : Kars : Van : |
|
||||
| TÜRK - | Anadolu :
Karaman : Maraş : Edene : |
|
| OSMANLI AFRİKASI:
|
Eyalet
|
|
| Mısır |
|
|
| Trablus |
|
|
| Tunus |
|
|
| Cezayir |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| Osmanlı Avrupa : |
|
|
|
| Osmanlı Asya : |
|
|
|
|
|
|
|
|
Avrupa ve Asya'da 351
Livâ var diye yazılıyor. Bunların ayrıntıları anılınca ortaya ancak 226
livâ çıkıyor. 125 livâ hangi eyaletlerde? Açık kalıyor. Tekmil İmparatorlukta
377 livâ gösteriliyor. 3 kıtadakiler 373 sayılıyor: 4 eksik. Eğer Akdeniz
adaları (Cezayir'i Bahri Sefid) 13 livâ ise: onlarla 386 livâ tutmalı:
9 fazla.
Eyaletler tüm olarak
34 tür deniliyor. Bu rakamı Ayn Ali ile Ali Çavuşta doğruluyor. Ama, ayrıntı
verilirken Avrupa'da 18, Asya'da 10, Afrika'da 4 Eyalet anılıyor. 1 Eyalet
te Adalar olunca, toplamı: 33 tutuyor.
Hayrullah Efendi'nin
rakamlarını yorumlamak güç.
Mülkî Bölümlerde Nicelik
Değişiklikleri
Kanunî'den 100 yıl
kadar sonra, (17. ci yüzyıl ortaları), Osmanlı ülkesinin Mülkiye Bölümleri
iki büyük Ana Beylerbeğilik (Rumeli - Anadolu) çevresinde oturaklılaşmıya
başlıyor.
Daha doğrusu, Hayrullah
Efendi'nin çizdiği Coğrafya ve Etnik Mülkî Bölümlenişin yerini,
dar Stratejik bir büzülüş ve derleniş alıyor. Kırım Hânlığı,
Erdel Krallığı, Sırp, Eflâk, Buğdan Emaretleri anılmaz oluyor.
Rum, Bulgar, Arnavud, Hırvat etnik grupları Rumeli Beylerbeyiliği
içinde eritiliyor.
İslâm - Arap - Afrika
ülkeleri Saliyane biçiminde doğrudan doğruya Padişah Hâsları arasına
sokuluyor. (Mısır - Yemen - Habeş; Garp Ocakları: Trablus - Tunus - Cezayir;
Basra - Lahsa, (hatta) - Bağdat bu biçime giriyor). Kırım'da Kefe diye
gene Saliyaneyi andırır bir Beylerbeğilik ayrılıyor.
17. ci yüzyılın başından
ikinci yarımına dek (1602-1653) Osmanlı'nın Hâsile olan Beğlerbeğilikleri
hep 25 olarak sayılır. 9 Saliyane Eyaleti o Beylerbeğililerin dışında
bırakılır. Yalnız Ali Çavuş'ta : Bağdat Saliyane sayıldığı halde, gene
Hâsile sırasına sokulur.
O 25 Beylerbeğiliklerden
yarım yüzyıl içinde adı değişmeksizin kalanlar şunlardır:
1 - Rumeli, 2 - Anadolu,
3 - Diyarbekir, 4 - Bosna, 5 - Budun, 6 - Tamşuvar, 7 - Karaman, 8 - Trabzon,
9 - Şam, 10 - Halep, 11 - Erzurum, 12 - Çıldır, 13 - Kars, 14 - Van, 15
- Musul, 16 - Cezayir Bahrisefid, 17 - Kefe, 18 - Kıbrıs, 19 - Trablusşam,
20 - Rakka (Maa Ruha),
Bunlardan sonraki
adları anılan Beylerbeğìlikler, hem sayıca, hem adları bakımından değişiklik
gösterirler. Değişiklikleri, Tarih sırası ile üç Osmanlı yazarında şöyle
buluyoruz :
|
|
|
|
|
| Eyalet sayısı |
|
|
26 |
| I | Rumîi Sagıyre
Zülkadiriyye |
Sivas
Zülkadiriyye |
Sivas
Maraş |
| II |
|
Bağdat
Şehrizor |
Bağdat
Şehrizol (zor) |
| III |
|
|
Kanije
Eğri |
Ayn Ali ile Koçi Bey arasında
21 yıl var. Koçi Beyle Ali Çavuş arasında 23 yıl var. 1609 yılı 23 olan
Hasile Beylerbeğilikler, artarak: 1630 yılı 26 görünür.1653 yılı 26 sayılır.
Olabilir. Yahut bir sayış yanılgısı vardır.
I Sayılı sütunlardaki
değişiklik normaldir: 1609 yılı "Rumîi Sağıyr" (Küçük Rum Ülkesi)
sayılan yerler, 1630 ile 1653 yılları kestirme "Sıvas" eyaleti olmuştur.
Gene 1609 ve 1630 yılları "Zülkadiriyye" denilen, 1653 te "Maraş"
olmuştur.
II sayılı sütunlardaki
değişiklik te normaldir. 1609 yılı ayrıca bulunmıyan: Bağdat ve
Şehrizol (Zor Şehrì) Eyaletleri, 1630 yılı kurulmuş ve 1653 te kalmıştır.
III sayılı sütunda:
1630 yılı anılan Habeş Eyaleti, ondan önce ve sonraki 20 yıllarda
anılmaz. Buna karşılık 1653 yılı Kanije ve Eğri diye izahsız
2 Beylerbeğilik sıraya konulur.
Bunlar biçimcil takıntılar
ve değişiklikler.
Mülki
Bölümlerde Nitelik Değişiklikleri
Asıl ilginç olan şey,
Beylerbeğiliklerin öz açısından gösterdikleri değişikliklerdir.16. cı yüzyıl
ortasındaki İmparatorluktan Hayrullah Efendi'nin aktardığı Mülki Bölümlerde,
yalnız Şam Eyaletinin 7 Livâ'sı Saliyâne'dir. Bir de Diyarbekir,
hem Kürt hem Osmanlı Beylerin idaresinde gösterilir.
17. ci yüzyıl belgeleri
daha açıklayıcı olurlar. 1630 yılı için Koçi Bey, saydığı 25 Eyaletten
birinci olarak Bağdat'ı Saliyâne sayar: onun da 7 Sancağı
Timar - Zeamet idaresinde gösterilir. Diyarbekir: Vezir Beylerbeği
idaresinde: 5 Hükûmet - Ocaklık'lıdır. 8 Sancak, Kürt Beylerinindir
ve 11'i Osmanlı Sancağıdır. İkinci olarak Kıbrıs'ın 8 Sancağından:
"bu üç Sancak Saliyâne ile virilür" der.
1653 te Ali Çavuş
(Sofyalı) nın, hepsinden daha edebiyatsız olan yazılarından başka şeyler
öğreniyoruz. Diyarbekir'in 24 Sancağı 22 ye inmiştir. Bunlardan Osmanlının
payı 10 Sancak olur. 12 Sancak doğrudan doğruya, Timar - Zeamet'leri
bulunan, Tabel ve Alem'leri olan ve olmıyan Yurtluk ve
Ocaklıklar sayılır. 20 Sancaklı Bağdat için de mesele hemen hemen aynıdır.
(8 Erz'ı Memleket. 12 Erz'ı Irak). Oysa,1630 da Bağdat'ın 18 Sancağı gösterilir.
Aynı Eyalette Hasile
olan Sancaklarla birlikte Saliyane yahut Yurtluk ve Ocaklık
veya Aşiret Beylikleri olan Sancaklar şöyledir:
|
|
|
|
| Kefe | Tüm Sancaklar |
|
| Kıbrıs |
|
|
| Şam |
|
|
| Cezayiri Bahrisefid |
|
|
|
|
|
|
| Diyarbekir |
|
|
| Şehrizor |
|
|
| Van |
|
|
| Çıldır |
|
|
| Halep |
|
|
|
|
|
|
|
| Bağdat |
|
|
|
| Musul |
|
|
|
Demek 11 Eyaletin
72 Sancağından 51 tanesi Yurtluk ve Ocaklık adıyla, 3 tanesi Aşiret
Beyleri için ayrılarak, en az merkeziyetli düzendedirler. 58 tanesi
ortada, (Klasik Osmanlı) Dirlik düzenlidirler. Kefe bir yana
bırakılırsa, en çok Merkeziyetli (doğrudan Padişahın eliyle geliri
toplanan) 18 Sancak vardır.
Rumeli Beylerbeğiliği
ve Değişmiyen Sancaklar
RUMELİ: Beylerbeğiliği
ilkin Paşa Sancağı ile birlikte 17 Sancaktı: 1 - Alacahisar, 2 - Avlonya,
3 - Delvina, 4 - Dolakin, 5 - Elbasan, 6 - İşkodra, (İskenderye), 7
- Köstendil, 8 - Mora, 9 - Ohri, 10 - Pirzerin, 11 - Priştine (Vulçetrin),12
- Selânik,13 - Tırhala, 14 - Üsküp, 15 - Vidin, 16 - Yanya, 17 - Paşa Sancağı
(Eyalet Merkezi.)
Sonra (Özi - Kılbron
- Kili) livâları katılarak, Silistre Eyaleti de (18 - Akkerman,
19 - Bender, 20 - Çermen, 21 - Kırkklise, 22 - Niğbolu, 23 - Silistre,
24 - Vize) Sancakları ile Rumeli oldu. Paşa Sancağının 2 (Yemin: Sağ,
Yesar: Sol) Alaybeyi, öteki Sancakların birer Alaybeyi vardı.
Bunların ayrı Sancakları ve Mihterhaneleri bulunuyordu.
17. ci yüzyıl boyu
Rumeli sistemi bozulmadı. Daha sonraları Mora (Grek) Eyaleti 6 Sancağa
bölündü.
1653 yazısında 24
Klasik Sancak Beğliğinden başka 3 Müsellem ve 6 Yörük Sancakları
anılır.
Müsellem Sancakları:
Kızılca - Cengâne - Çermen.
Yörük Livâları:
Ofcabolu - Vize - Tanrıdağ - Selânik - Kocacık - Naldöken.
Öteki Eyaletlerden
16. cı yüzyıl ortasından 17 ci yüzyıl ortasına dek Sancak sayısı hiç değişmiyen
Beylerbeğilikler yalnız 5 tanedir :
ANADOLU: 14
Sancak: Paşa Sancağı Kütahya - Saruhan - Aydın - Karasi (Balıkesir)
- Menteşe - Hamidili (Isparta) - Hüdavendigâr (Bursa) -
Karasi - Bolu - Ankara - Karahisarsahip - Sultanönü (Eskişehir - Söğüt)
- Çankırı - Kastamonu.
KARAMAN : 7
Sancak: Paşa Sancağı Konya - Niğde - Beyşehir - Kırşehir - Akşehir -
Aksaray.
TAMŞUVAR: 6
Sancak: Paşa Sancağı Tamşuvar - Libva - Göle - Morava - Yanova - Genad
(A.Ç.'den)
KARS : 6 Sancak:
Paşa Sancağı Kars maa (ile) - Pasin - Küçük Bahçıvan (Erdihan'ı
Küçük A.Ç.) - Zaroşad - Geçevan (Guceran A.Ç) - Kağızman maa
(ile) Suregil - Cucıvan (A.Ç.'den).
ÇILDIR: 13
Sancak: Paşa Sancağı Çıldır - Hartuş (Erdenuc A.Ç.) - Ardahan
(Ardahan'ı Büzrük A.Ç.: Büyük Ardahan) - Bezerk - Haçrek (Ahklek
A.Ç.) - Postho - Mahcil - Acara - Pumbeh (Penk A:Ç.)
Ocaklık olan Sancaklar:
Pertekrek - Levane - Nisfılevane - Şavşat.
ŞAM : 11 Sancak:
Paşa Sancağı Şam - Gazze - Safed - Kudüs Şerif - Acelun (Lecun?)
- Sayda - Beyrut - Nablus - Tedmür - Gerek Süveyk (Kerek maa Süveyk
K.B.) - Akâ
Değişen Sancaklar ve Alaybeğilikler
Sancak sayıları değişen
Eyaletleri şöyle sıralıyabiliriz:
| Beylerbeyilik
adı |
Alaybeğilikler
16. cı Yüzyıl |
1630 |
1653 |
|
| BOSNA |
|
|
|
: (Paşa Sancağı) Bosna Hersek- Kilis- Izvornik- Pozega- Raçna (Zaçna A.Ç.).- Kerka- Rahviçe (Bakris? ). |
| BUDUN-EĞRİ
KANİJE |
|
|
17 | : (P.S) Budun- Eğri- Kanije Peçevi- Üstuni (Macarca: Szekesfehervar; İslâvca: İstolni) Belgrad- Muhaç- Ösek- Novigrad- Seçan Soltık- Sansar- (Seksar A.Ç. da: Sketvar)- Estergon- Sekçoy- Serem- Semendıre Hatvan- Segedin- Smontorni- Kopan- Pojim) |
| KIBRIS |
|
|
|
: (P.S.) Lefkoşe- İçil- Tarsus- Alaiyye- Sis- Kirine- Bafi- Magosa. |
| ZÜLKADERİYYE
(Maraş) |
|
|
|
(P. S.) Maraş- Malatya- Ayntab- Samsad- Karsi- Zülkaderiyye, |
| CEZAYİR'İ
BAHRSEFİD |
|
|
|
: (Kaptan Paşa) Gelibolu- Ağriboz- Karlı ili (Korint?)- İnebahtı- (Eynebahtı: Lepanto?)- Mestre- Nakaşa- Sakız- Mehdiye- Rodos- Midilli- Koca İli- Biga- Sığla. |
| TRABLUSŞAM |
|
|
|
: Trablus (Şam) Hamâ- Humus- Selimiyye- Cebeliyye. |
| HALEB |
|
|
|
: (P.S.) Haleb- Edene (Adana)- Kilis- (Ekrad'ı Kilis)- Birecik- Maarra- Aziz Balisi- Mümbüç- Türkman |
| RUHA (RAKA) |
|
|
|
: (P.S.) Raka (Rusa- Urfa)- Camas- Suruç- Deyrihabur- Benisebia- Ane. |
| DİYARBEKİR |
|
|
|
: (P.S.) Amid- (Beş Hükûmet Ocaklık: ) Haküt (Hancük)- Ceziyre- Eğil- Genç- Pertek- Çapakçur- Çermik- Harput- (Harput- Elazık)- Ergani- Siverek- Nuseybin Hasankief- Siird- Mefarıkın- Akçakale- Sencaz- Habur- Çemişgezek. |
| RUM (Rumiyyei Sagıyr):
SIVAS |
|
|
|
: (P.S.) Sıvas- Amasya- Bozok- Divrik- Canik- Çorum- (A.Ç.: Arapkir) |
| ERZURUM |
|
|
|
: (P.S.) Erzurum- Karahisar Şarkî- Kığı. Pasin'i Ulyâ- Ispir- Hınıs- Malazgird Tekman- Kuzucan- Tortum- Mecenkerd (Micinkered)- Namrevan |
| TRABZON |
|
|
|
: (P.S.) Trabzon- Batum. |
| KEFE |
|
|
|
: S a l i y a n e. |
| HABEŞ |
|
|
|
: S a l i y a n e (Livâi Necid- Habeş- Deriyye). |
| MUSUL |
|
|
|
: (P.S.) Musul- Bacvanlı- Tekrid- Eski Musul- Horn- Bane (Herobane). |
| BAĞDAT |
|
|
|
: (anıldı) |
| VAN |
|
|
|
: (P.S.) Van- Âdilcevaz Erciş- Muş- Bargirî Kârkâr- Kesani- Asiberd- Agakes- Ekrad'ı Beni Kutur (Vadîi Beni Kutur) Kala'i Beyazıt- Ovacık- Hükûmet'i Bitlis. |
| ŞEHRİZOR (ZOL) |
|
|
|
(P.S.) Şehrizor- Sürücek- Erbil- Keşaf- Şehribâzâr- Cebel'i Hümreyn-
Hezarmend
Tolcuran- Merkave- Acur- Cengüle- Yakberle- Belkas- Usni Tavis Tel- Seyyid Burencin- Irman (Iruman)- Dadan (Davudan)- Berend (Perend)- Harir maa Dudin (Harir Rudin)- Kal'a'i Gaazi Keşan Paşa. |
OSMANLILIĞIN
DÜNYA TARİHİ İÇİNDEKİ YERİ
Osmanlı Tarihi, İslâm
Tarihinin bir Rönesansı'dır. İslâmlık, içine temizlemek için girdiği
bütün yakındoğu (Irak - Mısır) Tefeci - Bezirgân Uygarlıklarının
bin bir çelişkisiyle bulaşıp, çürümüştü. Orta Asya Moğol-Türk oymak akınlarının
Göçebe aşısı, yer yer "Tavaifül mülûk" (Doğu-İslâm Feodalitesi)
Devletçiklerini yarattı. Osmanlılık o aşılardan doğmuş bir Beğlik
oldu.
Tarihsel şartlar,
Osmanlılığı Batı-Hristiyan Uygarlığına karşı bir serhat vurucu gücü yaptı.
Osmanlılık ta, benzeri "Tavaifül-Mülûk" Devletçikleri gibi çarçabuk
saman alevi olup ortalığı kapladı. Ve 100 yıllık "Tabiî Ömrü"nü
Timur akını ile sona erdirecekti. Dünya kontenjanı Bizans kördüğümünün
çözümünü Osmanlı'ya adamıştı. İkinci Osmanlı Devleti, birincisinin sonu
olan "Fetret devri"ni (Anarşi dönemini) giderip, Bizans'ı Fethedince,
"Tavaifül mülûk" çenberini yardı. Evrensel, "Cihangir" imparatorluk
oldu.
Bu oluşumun temel
maddesi: Toprak (Tarım) üretimi ile Tefeci-Bezirgân üleşiminin
birbirine girdiği ekonomi ilişki-çelişkileri kompleksidir. Sıra o kompleksi
incelemeye geldi. Ancak o Kompleks gökten zembille inmedi, yahut
Orta Asya'dan at sırtında çadırlarla getirilmedi. Osmanlı coğrafyası üzerinde
dünya toplumları girdabından doğdu. Bu Tarihçil girdabın ana karakterini
anlamadıkça, Osmanlı olayı kavranılamaz. O nedenle, Osmanlılığın, Evren
Ekonomik, Sosyal, Tarihsel girdabı içindeki yerine işaret etmek gerekir.
Bu dördüncü Kitabın
konusu odur. Konuya girerken, hem anlaşılır olmak, hem prosenin bütünlüğünü
yitirmemek istedik. O zaman, Dördüncü kitabı başlıca 3 bölüme ayırmak gerekti.
Her üç bölüm de, en sonunda, Osmanlı Toprak Düzenini aydınlatma
amacının plânı içinde yer alır. Ama, ayrı ayrı incelenmedikçe, çok karışık
olan problemin kendisine: doğrudan doğruya Osmanlı Tarihinin Maddesine
girilemezdi. Bu kitapta ele aldığımız 3 bölümü şöyle sıralıyoruz:
1 - İslâm Dünyası
Açısından
2 - Hristiyan Dünyası
Açısından
3 - Türkiye Problemi
Açısından.
Bu üç açıdan neyi
aradık? Osmanlı Tarihinin Maddesi, yani Ekonomi Temeli ile uzaktan,
yakından ilgili ve aydınlatıcı olabilecek konuları kuşbakışı ile gözden
geçirmeyi denedik. Eğer soyut mantık çizişi ile davransaydık, yukarıki
bölümlerin sırası başka türlü olurdu. Örneğin, 2 inci gelen "Hristiyan
Dünyası" araştırmalarını 1 inci sırada almak gerekecekti. 2 inci gelen
"Hristiyan Dünyası" 1 inci sıraya girecekti. Ama, okuyucu "İslâm
Dünyası" bölümünü az çok bilmedikçe, Hrıstiyan Dünyası olaylarına özge
niteliği güç kavrayacaktı.
Tarihte zaman sırasına
göre: Hristiyan Dünyası Tez idi. İslâm Dünyası Antitez oldu.
Önce Tezi belirtmek normal sıra olurdu. Ne var ki, İslâm Antitezini azıcık
seçemiyen kimse, Hrıstiyan Dünyasının bu Osmanlı Tarihinde ne işi olacağını
sezemezdi. O yüzden, ilkin, Osmanlılıkça Rönesansı yapılmış, ölümden sonra
diriltmiye uğratılmış bulunan İslâm Dünyasındaki genellikle ekonomi
ve özellikle Toprak ilişkileri duruca el altında bulunmalıydı. Öyle
yaptık. Orada edindiğimiz yol gösterici kazıklarla, Hristiyan Dünyasının
ilgili yönlerine hazırlandık.
Gene, 3 üncü Bölüm
"Türkiye Problemi", bu ikinci cilde değil, belki en sonuncu cildin de en
sonuna bir bağımsız bölümcük diye konulabilirdi. Hatta belki de hiç konulmayabilirdi.
Bir polemik broşürü olarak çıkarılabilirdi. Çünkü, Osmanlı Tarihinin
Maddesi ayrıntılarıyla anlaşılmadıkça, onun üzerine Türkiye Problemi
açısından öne sürülmüş doğru yanlış tezleri ve görüşleri tartışmak ezbere
kalırdı.
Ancak, Türkiye Problemi
açısından Osmanlı Tarihi Üzerine söylenmiş olanlar, Osmanlılığın Dünya
Tarihi içindeki yeri ile mihenk taşına vurulabilirlerdi: Daha doğrusu,
Osmanlı Toprak Düzeni üzerine yapılmış tek tük açıklamalar, Osmanlılığın
Dünya Tarihi içindeki yerini aydınlatamadıkları için yakıştırma tezlere
dökülüyordu. Onun için, Dördüncü Kitapta bu 3 üncü Bölümü koymak zorunda
kaldık.
Osmanlılık, Batı-Hristiyan
Dünyasına karşı, Doğu-İslâm Dünyasının koçbaşı oldu. Osmanlı
Tarihinin Maddesi elifi elifine İslâm Uygarlığının kuralları ve koşulları
ile kuruldu. Batı Hlrıstiyanlığı: Oynak hayvancıl, Akdeniz Kentler
Uygarlığının ölümünden sonra kalan Ruhu idi. Doğu-İslâmlığı: daha
durgun Bitkicil Yakındoğu - Kentler Uygarlığının ölümünden sonra
kalan Ruhu oldu.
Bu iki Ruh
(Hrıstiyanlık ve İslâmlık), aynı kökten çıktılar. Kent içinde, sınıfsız
Yukarı Barbarlığın sosyal sınıflı Uygarlık biçimine kalıp
değiştirmesi idiler. Hrıstiyanlık ile İslâmlık, yalnız aynı Kentten
çıkmakla kalmadılar, söz yerinde ise hatta aynı Semt'ten kaynak
aldılar. İslâmlık Hicaz Kentlerinden, Hrıstiyanlık Filistin
Kentlerinden doğdu. Biraz eşeleyince: her iki Din ve Ruh
da hemen aynı Irk veya Ulus'tan fışkırdı. Hristiyanlık ta,
Müslümanlık ta Göçebe Semitlerin işidir. Çöken Antika Tefeci
- Bezirgân İmparatorlukların Ruhlarını Semitler benimsiyerek
kurtardılar ve geliştirdiler.
Ama, evren diyalektiğinin
kaçınılmazlığı, her iki Ruhu ve Dini de yakalamamazlık edemedi;
"Akrabanın Akrabaya Akrep etmez ettiğini" demiş. Hrıstiyanlıkla
İslâmlığı da karşılıklı olarak birbirlerine ettiklerini "akrep etmemiştir"
denilebilir. Hoşumuza gitsin, gitmesin, som Tarih böyle gelişti. Onun için,
Ruh-Din (İkiz-düşman-kardeşler) den birini anlamak için, mutlak ötekisini
gözönünde tutmak gerekir. Hristiyan Dünyası Problemi, İslâm Dünyası
Probleminin dışında yarım kalır. Anlaşılmaz.
İslâm Türkiye'deyiz.
İslâm Osmanlılığın Maddesini bize en açık ve basitçe veren açı, ancak İslâm
Tarihinin Maddesi olabilir. Aşağıki bölümde iki ayrım gerekti:
1 - Önce İslâm Toprak
İlişkileri İle Hukukuna Değeceğiz.
2 - Sonra, bu konunun
Tarih içindeki anlamına dokunacağız.
Bu Ayrımda, birkaç
sözle toprak probleminin tanımlamasına giriş yaptıktan sonra, konuyu
3 başlık altında özetliyeceğiz:
1 - İslâm Toprak
İlişkilerinin Şeması. Burada en alfabetik biçimiyle İslâmlıkta kaç
türlü Toprak ilişkisi belirdiğine dokunacağız.
Bu ilişkiler, Mülkiyet
ilişkileridir. Mülkiyet ilişkileri, ister istemez, bir sıra Hukuk
adını alan Normlarla (kurallar ve koşullarla) deyimlendirilir. İslâmlıkta
Mülkiyet Normları başlıca iki kategoriye ayrılabilirler:
a) Fıkıh, b)
Kanun.
2 - Fıkıh normları,
ayrı bir başlık altında özetlenecektir.
3 - KANUNLAR
kısaca tanımlanmaya çalışılacaktır.
TOPRAK PROBLEMİ
( Dünkü-Bugünkü
Problem)
Bütün kadim medeniyetler
gibi Osmanlılıktaki toprak düzeni üzerine yürütülen düşüncelerin en büyük
yanılma sebebi, o düzenleri, frenklerin deyimiyle: "Une fois pour tous"
(bir kere nasılsa öyle olmuş ve bir daha değişmez) mücerret ve mutlak kategoriler,
tezatsız, yalın kat hakikatler gibi ele almaktır.
Osmanlı toprak düzeni,
başından sonuna dek aynı kalmış, yekpâre bir samedânî katogori değildir.
Kurulduğu günden beri bitmez tükenmez değişiklikler geçirmiştir. Bu değişikliklerin,
Birinci Osmanlılık diyeceğimiz, Yıldırım Beyazit'e kadarki ilk yüzyıllık
İlbler (Gaaziler) çağındaki derebeğileşme biçimi, hemen her "Tavaifülmülûk"
devletindekini andırır. Kısadır ve Timur Barbarın Katastrofu ile çabucak
yıkılır, gider. Asıl açıklanması insanlık tarihi ve tüm sosyal ekonomi
bilimleri için önem taşıyan toprak düzeni değişiklikleri, Fatih'in kurduğu
İkinci Osmanlılık diyeceğimiz Osmanlı İmparatorluğunda görülen gelişmelerdir.
Bu gelişmeler başlıca iki büyük konağa ayrılırlar :
I.- DİRLİK DÜZENİ:
(Sipahi Timarları) dahi denilen birinci konak. Fatih Mehmet'ten Kanuni
Süleyman 1'e dek uzanan toprak münasebetleridir. Bu münasebetlerin ekonomi
politik bakımından kısa adı "ÜRÜN İRADI" (K. Marx, Kapital C. III) şeklinin
topraklarda ağır basmasından gelir.
II.- KESİM DÜZENİ:
(Mâlikâne sistemi) dahi denilen ikinci konaktır. Kanuni Süleyman 1'den
beri gelen toprak münasebetleridir. Bu münasebetlerin Ekonomi politik bakımından
kısa adı "PARA İRADI" (K. Marx, Kapital I. C. III) şeklinin topraklarda
ağır basmasından ileri gelir.
İrat biçimi, Toprak
ekonomisinin ancak sonucu olduğundan, biz: Osmanlı toprak düzeninin bütün
benzerleri gibi kaçınılmaz bir determinizmle geçirdiği iki başlıca konağa
"Dirlik Düzeni" ile "Kesim Düzeni" adlarını vermeyi hem daha
gerçek, hem daha anlatışlı bulduk.
Bu iki konak, bütün
kadim medeniyetlerin başlarından geçmiştir. Benzerlikleri oradan gelir.
Ama, her medeniyette, aynı münasebetler, cihan ekonomi münasebetleri ölçüsünde,
yeryüzü coğrafyasından insan yığınlarının Tarih öncesi gelenek ve göreneklerine
dek bin bir çeşitli üretici güç Etki-tepkilerile bambaşka Nicelik (kemmiyet)
ve Nitelik (keyfiyet) gelişmeleri göstermiştir. Kadim medeniyetlerin hem
ayni, hem gayri oluşları bu mekanizmaya dayanır. "Das Kapital" III. cildin
sonunda Marx'ın pek güzel belirttiği gibi, en son Roma medeniyeti, tarihin
Ürün iradı ile Para iradı biçimlerinin doğum sancıları içinde kıvrana kıvrana
ölmüştür. Aynı yörüngeye giren Osmanlı İmparatorluğu, o bakımdan daha mutlu
olamamıştır. Hatta, Batı Kapitalizminin komplikasyonu ile de katmerlenen
bu mutsuzluk, iki yüzyıldır süren Türkiye bocalayışları tarihine kaçınılmaz
damgasını vurmuştur.
Osmanlı Toprak düzenini
incelemek, Osmanlı Tarihinin maddesini açıklamakta olduğu kadar, Osmanlılık
öldükten sonra bile istesek istemesek miras bıraktığı ruhunu da aydınlatmak
için ilk şarttır. Hukuk mahkemesinde olduğu kadar kolayca, Tarih mahkemesi
önünde "Mirasın reddi" yapılamaz. Mirasa katlanmamak için bile,
önce mirasın ne olduğunu iyi bilmek gerekir. Onun için, Osmanlı toprak
düzenini incelemek, tümüyle Osmanlı Tarihini ilgilendirdiği kadar, o Tarihin
en aslına uygun ürünü bulunan bugünkü Türkiyemizi de canevinden ilgilendirir.
Neden şaşakaldığımız, neden birçok "hallerimizle hallendiğimiz",
ancak genel olarak Osmanlı Tarihi, özellikle Osmanlı toprak düzeni ile
azçok aydınlanabilir.
Onun için, Politikamızda
Sağ-Sol çatışmalarında "Toprak Reformu" adıyla yuvarlacık öne sürülen
problem, bu Tarihcil Teorik Temeline oturtulmadıkça kördövüşüne çevriliyor.
Sağcı: Türkiye'nin şu kadar dönüm toprağı 35 milyon kişiye dağıtılsa
herkes beş altı dönümle topraksıza döner, domagojisini yapıyor. Köylü bu
demagojiye oy veriyor. "Solcu": Türkiye'deki Toprak ilişkilerinin
Tarihcil Teorisini kavramak zahmetine katlanmadığı, dolayısıyla da anlatamadığı
için, yığınları karşısında buluyor.
İSLAM TOPRAK İLİŞKİLERİ
Bugüne kadarki Toplumların
HUKUK münasebetleri, tek sözle MÜLKİYET münasebetleridir. Modern
çağa kadar gelen Toplumların başlıca Mülkiyet Hukuku, TOPRAK Mülkiyetinin
temeli üzerine kurulur. Osmanlı Toprak düzeninin ana çizilerini kavramak
için, İslâm Toprak Hukukunu gözden geçirmelidir.
İSLAM TOPRAK İLİŞKİLERİNİN
İKİ KAYNAĞI
Osmanlılık, bütün Batı
Ortaçağ Derebeği krallıkları gibi, barbar yığınların din
teşkilatlarına dayanması ile doğdu. Osmanlı Toprak düzenine biçim veren
islâm toprak münasebetleri ve hukuku uzun gelişmeler geçirdi. Müslümanlık,
bir karış toprağı bulunmayan Mekke plebleri ile, küçük toprak parçalarına
tefeci - bezirgân yahudilerce ipotek konulmuş olan Medine kentlilerinin
hareketi olarak başladı. İslâmlık, toprakların azat edilmesi, hürleştirilmesi
demektir. Bu hürlük, Mekke Patriçileri olan toprak sahibi Kureyşlilere
ve Medine tefeci bezirganları olan yahudilere karşı zaferle sonuçlandı.
İslâmlık yayıldıkça,
eline geçirdiği yerleri ya barışla "SULHAN", yahut savaşla
"ANVEN", "UNVETEN" (zorla) aldı. Nasıl alırsa alsın, bu topraklar, hep
ondan önceki, medeniyetlerin tefeci - bezirgan ve mütegallibeleri eline
ve tekeline düşmüş esir topraklardı. İslâmlığın tarihsel görevi, o esir
toprakları, her ne pahasına olursa olsun, kendi doğuş ilkelerine sadık
kalarak azatlamaktı. Ve netekim onu yaptı. Çökmüş medeniyet zalimlerinin
ve mütegallibelerinin tekellerindeki toprakların azat edilmesi: eski sahiplerine,
daha doğrusu küçük üretmen çiftçilere adaletle dağıtılması demekti.
İslâmlıkta toprakların
azatlanması, ele geçiş biçimine göre iki yoldan başarıldı :
1 - BARIŞLA ALINAN
TOPRAKLAR: yapılan anlaşmaya göre, müslüman olmayanların ellerindeki
kendi mülkleri olan topraklar kendilerine bırakıldı. Toprak sahiplerinden
HARAÇ (yer vergisi) alındı.
Haraç sözü, rumca
"horagya"dan gelir. Bizans İmparatorluğunda, toprak kölesi Parehoi
(âpoixoi) durumuna gelemeden önceki azçok hür köylere: Homai (Xwuaı) veya
Hkorion (Xwpiov), köyde oturanlara "Hiritai" (Xupızaı) denir. "Bunların
hukuki kişilikleri var. Mahkeme önünde dava açabilir, hak dileğinde bulunabilirler."
(Charles Diel: Histoire de l'Empire Byzantine, Paris 1947, s. 105).
Türkiye köylüsünün bugün çoluk çocuğuna hâla "Horanta" demesi oradan
kalmadır. Haraç adını alan "O vergi, İslâmlıktan önce Bizans ve Fars
egemenliğine boyun eğen bölgelerde vardı." (Henri Masse: "L'İslâm",
s. 63, Paris 1937)
İlkin haraç aynî
idi. Yani malla ödenirdi. Müslümanlığın toprak ekonomisine getirdiği yenilik,
haracı, hrıstiyan kesimindeki toprak mülklerden nakdî olarak almasıdır.
Roma İmparatorluğunun gâh nakdî, gâh aynî haraç toplamaları, kapalı "tabiî
ekonomi" üretiminden bir türlü kurtulamadığını gösterir. İslâmlık bu
bakımdan, daha doğarken, Romadan daha ileri bir bezirgân ekonomi güttüğünü
belli eder.
Hristiyan kişi
mülkü olup ta sahibinden haraç alınan topraklara "HARACİYE" arazi denir.
Haraciye toprakların, islâm toprakları içinde pek ufak bir bölüm olduğunu
anlamak güç değildir. Çünkü, ele geçen eski medeniyet toplumlarının en
büyük kısımları, daima zalim mütegallibe tekelindedir. Müslüman olmayan
bu derebeğiler, pek seyrek barışa yanaşırlar; o yüzden kendileri ortadan
kaldırılır, toprakları da kişi mülkü olmaktan çıkar.
2 - SAVAŞLA ALINAN
TOPRAKLAR: oldukları gibi, müslümanların hepsine düşer. Savaşta ele
geçen eşya GANİMET adını alır. İlk müslümanlıkta ganimetin hepsi
müslümanların hepsinin orta malı idi. Kur'anın "Enfal" suresinin ilk ayeti
bunu belirtir. Ondan sonra, savaşanların yeni müslüman oluşları, bütün
ganimeti orta malı yapmıya elvermedi. Ardından gelen (gene Enfâl suresindeki)
ayet, ganimetin ancak beşte birini "Beytülmale" (Müslümanların orta malı
haline) ayırdı.. Beşte dördünün savaşanlar arasında paylaşılmasını kabul
etti.
Savaştan sonra ele
geçen şeyler: ister Taşınır (menkule), ister Taşınmaz (gayrımenkul)
olsunlar, ganimet değil FEY adını alırlar.. Bunlar üzerine pek kesin Kur'an
hükmü göze çarpmaz. Sünnet, Hadis, İcmâı Ümmet gibi yollarla, sonradan
bu konular üzerine Fıkıh kuralları kotarılır.
İlkin ganimet'in
ortak mal oluşu gibi, Fey üzerine Kur'ânda açık hükümler bulunmaması
da: islâm akınının Tarih öncesi sosyalist yapıdan: barbarlıktan
doğduğunu yeterce anlatır.
Müslümanlık, hayalinde
güç gördüğü genişlikte uçsuz bucaksız ülkeleri ele geçirince: bütün o yerler
üzerinde hareketin prensiplerine uygun işlemler yapıldı. Hazret'i Ömer
bir bölük toprağı müslümanlara ayırdı. Toprağı işleyenlerden, yalnız toprağın
ZEKÂT'ı sayılacak bir ÖŞÜR alındı. Böylece, bir çeşit müslüman kişi
mülkiyeti durumuna giren topraklara "Öşriye" arazi denildi.
Gaaziler, bütün fethedilen
toprakları kaplıyacak çoğunlukta olmaktan uzaktılar. Bir avuç müslümana
: geniş yerleri çiftlik diye peşkeş çekmek ise, (toprakları azat etme görevi
ile) : yeryüzünde göksel adaleti kurmıya and içmiş müslümanlığın prensiplerine
ve ülkücülüğüne sığmazdı. Hiç değilse, müslümanlık: müslüman gerçekten
ülkücü kaldığı sürece, kendi prensiplerini çiğniyemezdi. Yukarı Barbarlık
düzeyindeki iki Hicaz Kent'inden (Mekke ve Medine'den) çıkmıştı.
Çıktığı yerde toprağı tefecilerin, mütegallibe Kureyş ağalığının elinden
kurtarmıştı. Bu taze müslüman arap akıncıları peşlerine taktıkları büyük
Orta Barbar (Bedevi) yığınları ile Bizans ve Fars derebeğiliklerindeki
toprak meselesini çıkmazdan kurtardıkları için, müslümanlık üstün gelmiş
ve geliyordu. Kaldırdığı eski derebeğiliğin yerine hemen başka,
yeni bir derebeğiliği geçirme ikiyüzlülüğü müslümanlıktan beklenemezdi.
Ne o kadar moderndi, ne de henüz yeterince medeni... Daha
doğrusu, ilk adımda derebeğileşseydi: müslümanlık, saman alevi kadar çarçabuk
yeryüzünü kaplamak şöyle dursun, adı bile işitilmemiş kalırdı.
Onun için Hz. Ömer,
en geniş toprakları Osmanlının "Miri arazi" dediği tipte müslümanların
orta malı halinde bıraktı, İşlenmiş yerleri çalışan küçük üretmenlerin
tasarrufuna soktu. Beden gücüyle toprağı işliyenlerden hem haraç
(toprak vergisi); hem cizye (baş vergisi) (Diocletien'lerden Heraklius'ün
kurduğu vergi sistemindeki "Capitato"'L. Brehier: Le monde byzantin,
c. II, s. 248) aldı.
İşlenmemiş topraklara
gelince: bunlar, İMAM'ın (müslümanların seçtikleri başkanın), aracılığı
ile "Beytülmal"in emrinde tutuldu.
Toprak üzerindeki
klasik İslâm prensiplerinin ana çizileri bunlardır.
ÜÇ TÜRLÜ TOPRAK İLİŞKİSİ
Osmanlılık, doğduğu
gün, Hz. Ömer'den beri geçmiş altı yüzyıllık sınamalı muazzam islâm Fıkhının
dört büyük çatallı "Tutulacak yol: Mezhep" kavramlarına uydu. Bunlardan
İmam Azam Ebu Hanife'nin yolunu seçti. O yolda, önce kendi göçebe yaşayış
ve anlayışındaki gelişmeleri, sonra ele geçen yerlerdeki şartları kollıyarak,
Fıkıh Anayasasına en uygun gelen Osmanlı toprak kanunlarını çıkardı
ve uyguladı.
Osmanlı göçebeliği:
bütün benzerleri gibi, toprak üzerinde ÖZEL KİŞİnin dokunulmaz hakkını
pek öyle kutsal tanımıyordu. Bugün Batı kurallarına tutkun kişileri
dehşet içinde bırakan, Müsadere eyleminin Osmanlılıkta sonuna
dek dayanmış olması bunu ispat eder.
Köylü yığınları
da, toprak üzerinde: koruyamıyacağı, çarçabuk tefeci - bezirgan oyunu ile
eşraf ve mütegallibeye kaptıracağı bir Kişi mülkiyeti'nden çok,
insanca çalışabileceği, rahat, emniyetli Tasarrufu özlemişti.
Sübjektif olarak Osmanlûnun,
objektif olarak yığınların zamana uygun eğginliklerinden doğan şartlar,
gerçekçi insafiyle işlendi.
Sulhan (barışla)
ele geçen yerler: müslüman olmıyanların elinde mülk diye kaldı. Hariciye
toprak oldu. Anveten (savaşla) ele geçen topraklardan küçük
bir bölümü: Ömer usulü, İlblere mülk olarak verildi. Bunlardan yalnız öşür
alındı. Adları Öşüriye toprak oldu.
Pratikte, ele geçen
toprakların bu Haraciye ve Öşriye bölükleri devede kulak
kabilindendi. Bütün müslümanların kanı, canı, gözyaşı, çabası ile alınmış
yerleri, şunun bunun şahsına peşkeş çekmek, ilk müslümanlar gibi, Osmanlılar
için de hoş görülmedi. Bu, hem Osmanlı göçebe geleneğine, hem yığınların
fiilî durumuna pek sığmadı. Asıl en büyük toprak yığını en yararlı İlb'lere
(gaazilere) dahi ÖZEL KİŞİ mülkü yapılamadı. İlk ülkücü İlb'lerin
de gözü malda değildi. Bu çeşit ortada kalmış toprakların "RAKABE"si
(mülkiyeti) ve kontrolü ister istemez "Beytülmal"e düştü. Ancak,
"TASARRUF"u (işletimi) ve yararlanımı, çok defa müslüman olmayanlara bırakıldı.
Onlardan, öşür yerine haraç alındı. Ama, bu topraklara "Haraciye"
denmedi. "Mirî toprak" adı verildi.
Başka islâm ülkelerinde
epey bulanık kalan bu üç çeşit toprak münasebeti, Osmanlılıkta daha duru
ve açık deyimlendirildi. Ama, uygulamada, KİŞİ Mülkü ile, Toplum
mülkü arasındaki sınırın nazikliği bir türlü giderilemedi. Çünkü, hangi
gerekçeyle olursa olsun, gerek Haraciye, gerekse Öşriye, en son duruşmada,
günün politikası icabı toplum mülkiyetinden, mirî topraktan ilk
prensipler dışında bir aktarma ve aşırmadır. Onun için Osmanlû sık sık
kişi mülkü toprakların ilk kaynaklarının mîri toprak olduğu gerekçesini
öne sürmüş, kişi topraklarını mirileştirmiştir. Çünkü, Mecellenin dediği
gibi: "mâni'zâil olmuş" tur: Fethedilen yer artık bir daha fethedilecek
değildir, gösterilen yararlılık ise, irsî imtiyazlara yol açmamalıdır.
Devletin de, halkın da ideal adalet ve menfaati Mirî toprak üzerinde her
müslümanın eşit hakkını korumakta görülmüştür.
Yukardaki ayrıma göre,
Osmanlı topraklarının İŞLENEN'leri (Âmir: bayındırları) şu üç tipe
bölünür:
1.- ÖŞRİYE TOPRAK:
müslümanın şahıs mülküdür.
2.- HARACİYE TOPRAK:
hrıstiyanın şahıs mülküdür.
3.- MİRİ TOPRAK: Beytülmalin
mülküdür. Kimsenin şahıs mülkü değildir.
ÖŞRİYE VE HARACİYE TOPRAKLAR
Öşriye ve Haraciye
topraklar şahıs mülküdürler. Öşriye topraktan müslüman yalnız Öşür verir.
Haraciye topraktan Hrıstiyan haraç verir. Buradaki haraç, Mirî topraklardan
alınan haraçtan bambaşkadır. Osmanlı tatbikatında, öşürle haraç gibi, haracın
da: Haraciye toprakla Miri topraktan alınan biçimleri birbirlerine
karıştırılacak ve ayırmak için, sık sık fetvaların çıkarılması gerekecektir.
Onun için, kişi mülkü olan haraciye topraklarını haraç veren Mirî
topraktan ayırmak üzere, haraciye toprağa "Sırf Haraciye" arazi
denilir.
Gerek Öşüriye, gerek
Haraciye (Sırf Haraciye) toprakları hiç değilse şeklen: kesin olarak kişi
mülküdürler. Sahipleri onları, istedikleri gibi kullanırlar, miras
bırakırlar, hediye, vakıf ederler. Satar, savar (Ferağ) lar. Bu
eylemlere, bir hadde kadar hiç kimse karışamaz. Hatta Kanunlar dahi
karışamaz: "Arazi Kanunnamei Hümayunu"nun 3. üncü maddesi, Öşriye
ve Haraciye toprakların "Kanun vasfına hacet yoktur" der. (7 Ramazan
1274 G, 1866: D) Öşriye ve Haraciye topraklar üzerinde bir iddia ve dava
olursa, bunu Dört Mezhebin her biri kendi "Fıkıh" kurallarına
göre ve kendi fakihleri elile çözümler.
Öşriye ve Haraciye
topraklar arasındaki ayırt, ilk müslümanlığın din çabasını okşar. Müslüman
olmıyanlar, başka siyasî kayıtlar gibi, haraç yolu ile de islâm olmıya
doğru itilir. Mısır kıptileri, sırf haraçtan kurtulmak için yığın yığın
müslüman oldular. O kadar ki, sonradan gelen ve ilk Hulefâyi Râşidin ülkücülüğünü
(idealist müslümanlığı) kaldıran efendiler "Mümin" (İnanmış müslüman) çoğalacağına,
haracı çoğaltma yolunu tuttular. Osman Halifeden Muaviyeye kadar geçen
17 yılda (644-661), müslümanlaşmalar çoğaldığı için, haraç azalması ile
Mısırın geliri yarı yarıya düştü. Mekke bezirgânlarının en kelbileri olan
Emeviler, "İhtidâ" (Doğru yola gelme: Müslümanlaşma) dan hiç hoşlanmazlardı.
Osmanlı İmparatorluğunda Hrıstiyanlara karşı gösterilen tolerans, ilkin
barbar geleneğine, sonraları da sırf bu haraç alabilme kaygısına bağlı
gözükmektedir. Osmanlının, ele geçirdiği yerlerin hrıstiyanlarını müslümanlaştırmamakla
yanıldığını tenkit edenler, o bakımdan hayale kapılırlar.
Mirî Topraklar hemen
bütün araştırmanın öz konusudur. Bu yerler Müslümanların Ortak Mülkiyetleri,
Orta mallarıdır. Öşriye ve Haraciye topraklara bakan Hukuk: Fıkıh
adını aldığı gibi, Kamu Topraklarını (Mirî Araziyi) düzenliyen Hukuk da
Kanun adını alır. Mirî Toprak ilişkilerinin ayrıntılarına burada giremeyeceğiz.
ŞERİAT (HUKUK)
Dirlik Düzeninin kökleri,
bir yandan MÜSLÜMAN ANAYASASI demek olan FIKIH ile, öte yandan o
anayasaya göre çıkarılmış mevzuat olarak "KANUN" hükümlerinde izlenebilir.
Önce fıkıh ile Kanun'un anlamlarını açıklıyalım.
A - FIKIH
ÖZEL MÜLKİYET HUKUKU
FIKIH NEDİR?
İslâmlığın, orjinal
tek medeniyet bütünü süresince ortaya atılmış bulunan tüm hukuk
prensipleridir. Bu prensipler, Tarihte bir HUKUK kırkanbarı olan Bizans
ile temasa geçilir geçilmez başlar, İslâmlığın ikinci yüzyılında derlenir.
Yalnız, Fıkıh Roma
hukukunun bir taklidi sanılırsa, kadim orijinal medeniyetleri hiç anlamamış
oluruz. İslâmlık, kendi Mekke ve Medine Kentlerinden doğmuş orijinal
bir medeniyettir. Kendinden önceki medeniyetlerin etkileri ne olursa olsun,
bütün o etkiler, arap Yukarı Barbarlığının kurduğu Mekke ve Medine
kentlerinin süzgecinden geçmiştirler.
Mekke ve Medine kentleri
çöl ortasında bir ağaçsa, o ağacın tohumu, kadim medeniyetlerden gelmiştir;
ama, kendisi tümüyle Hicaz toprağının, Arap Barbarlığının havası, suyu,
gübresi, güneşi, Arap insanının emeği ile büyümüş ve yemişini vermiştir.
İslâmlığın Fıkıh'ı da, hiçbir kadim medeniyet hukukunun kaba kopyası değildir.
İslâm Fıkıh kurallarının
kaynakları şunlardır:
1 - KUR'AN: İslâmlığı
yaratanın tartışılamaz hükümleridir.
2 - SÜNNET: Peygamberin
yaşarken yaptığı işlem ve eylemlerdir.
3 - HADİS: Peygamberin
incelenimine uğrayabilen sonradan bulunmuş sözleridir.
4 - MEDİNE ÂDETİ (Coutumier):
İslâmlığı doğuran KENT'in töresi, gelenekleridir.
5 - İSTİSLÂH (Düzeltim)
: Kamu iyiliğine uymıyan Hadisi düzelmektir.
6 - İCMÂ (Toplantı)
: Aslında kent toplumunun (İcmâi ümmet: Ulus toplantısı) yaparak
aldığı kararlardır. Zamanla Medine hukuk doktorlarının (Fakihlerinin)
topluca kararları (Roma İmparatorluğundaki: "Consensuz doctorum ciclesiae";
H. Massi: L'İslame) olur.
MEZHEPLER VE TOPRAKLAR
Dikkat edilirse, Kadim
toplumlarda KENT KURUCUSU nasıl kutsal Kanun koyucu ise, İslâmlıkta
da din kurucusu aynı ölçüde kutsal kanun koyucudur. Onun 3 basamaklı kuralları
vardı: 1 - Tanrı bildirisi, 2 - Kurucu işlemi, 3 - Kurucu
sözü... Bunlar bütün müslümanlarca kayıtsız şartsız kabul edilir.
1 - Kur'an:
tartışılamaz,
2 - Sünnet:
Tartışılamaz. Ama, Kur'an gibi taşa yazılı olarak korunmadığı için, Kur'an
derecesinde farz olmaz. Sünnet: bir çeşit "Medine hurması"ndan gelir.
Kur'an, ana Kent: MEKKE'de başlar.
3 - Hadis:
"sonradan olma" anlamı ile yeri, kökü, zamanı araştırılarak, doğruluğu
üzerinde durulan hükümlerdir. Çünkü peygamberden yüzyıl sonra: önüne gelenin
"Hadis" uydurup, haklı çıkma sevdasına düştüğü soysuzluk çağı başlamıştır.
Kurucudan hemen sonraki
3 fıkıh kaynağı, dikkat edilirse, doğrudan doğruya islâmlığın ilk savunucu
kenti olan Medine'ye bağlanır. Medeniyetlerin orijinal biçimlerinde
KENT'in ne büyük rol oynadığı burada bir yol daha belirir. Medine töresi
(Kent gelenek ve görenekleri) başta gelir. Sonra, zamanla değişen toplum
olaylarını ayarlamak üzere, gene Medine toplantıları ve Kamu iyiliği
(Âmme hayrı) ölçü tutulur.
Kur'an ve Sünnet dışındaki
4 kaynağı kabul veya red ediş: birçok islâm MEZHEP'lerini (TUTULACAK YOL'ları)
ortaya çıkardı. Bu yolların, Mezheplerin en özkanıcı (ortodoxe) sayılanları,
hrıstiyanlığın incilleri gibi, başlıca dörttür: Hanefî, Mâliki, Şâfi,
Hanbelî... Bu dört mezhep, Emevî saltanatının dağılışı üzerine başlar.
Çünkü, Emevilerden sonra İslâmlık, artık bir tek toplum ve bir tek Devlet
olmaktan çıkar. Birçok saltanatlara bölünür: Saltanatlar, dört mezhepten
hangisini benimserlerse, Fıkıhta o yol'u resmen savunurlar. Gerçi dört
yol da "HAK" sayılırsa; ama Mezhep kavgaları, öteki Dünya kavgalarından
daha az kan dökmezler.
Mezheplerin derin
temelleri bir tek Ana-Konu üzerine dayanır: genellikle MÜLKİYET, özellikle
TOPRAK MÜLKİYETİ... Yeryüzünü MAHŞER yerine çeviren bütün mezhep kavgalarının
tükenmez konusu, hep toplumun orta malı olan (Osmanlıdaki: MİRİ) topraklardır.
İslâm kurallarına
göre: "Memleket topraklarında herkesin hakkı vardır. Onu yetim malına
benzetmek te mümkün olur. Emirülmü'minin bu toprakların vâsîsidir."
(O.B.: İslâm Türk, vs. 941 İst.) Bu topraklar, "İkt'a" (Kesi) yoluyla
bâzı kimselere verilebilir. Ama gelişigüzel değil, "mesaag'ı Şerî"
(Şeriatın buyruğu) çerçevesi içinde kayırma yapılabilir. Burada iki bulanık
konu önümüze çıkıyor:
1 - İkta,
2 - Mesaag.
FIKIHCI İKTA
İKTA nedir?
Genel islâm Fıkıhında temel anayasa olan Kur'an bu konu için hiçbir
şey söylemez. "İkta'nın meşruiyeti edillei erbaadan (dört belgeden):,
Kuran, Sünnet, Hadis, İcmâi Ümmetten. Sünnet ve İcmâi Ümmetle sabit
olmuştur" (Halis Eşref Efendi: "Külliyat'ı Şerh'i Kanunu Erâzî"
s. 26. dan alan, Keza.) Bu gerçek, bize, "İkta" konusunun lâstikliliğini
ve üzerinde "Medine doktorları" gibi sonradan teşekkül etmiş heyetlerce:
"Sünnet var mıydı? Yok muydu?" tartışmalarına ne kertede elvereceğini göstermeye
yeter.
Fıkıhta otorite sayılan
ama, İslâmlıktan Onbir yüzyıl sonra yaşadığı için hükümlerinde çok geç
kalması mümkün bulunan Mâverdî (ölümü: Göç 1085, Doğum 1674) nin (Dr. Worms'ca
"Journal Asiatique" te tercüme edilmiş) "El'ahkâmüs Sultaniyye"
(Bab XVIII) eserinde "İkta" (Kesi) ve "Katâyi" (Kesiler) faslı, gene islâmlığın
doğuşundan iki yüzyıl sonra yaşamış, en büyük otoritelerden İmam Ebâ Yûsuf
(G: 113-182, D: 731-798) un "Kitâb'ül Harac"ından şu deyimi alır:
(İkta), "Erz'i harac'tan (Haraç topraklarından: mirî yerlerden) bir
mikdar yerdir ki, Sultan ol yeri mürâd eylediği kimseye tâyin eyler."
(S. 40).
Bu "tayin"
ne biçim olur? Bütün çatışmalar kamu topraklarının kişiye verilişinde güdülen
yol çevresinde koptuğu halde, İslâm devletleri binlerce yıldan beri yaz
boz tahtasına döndükleri için, "İkta"ın birbirini çürüten iki biçimi de
yan yana, rahatlıkla, aynı şeymişler gibi dizilir. Mâverdi'ye göre: "İkta'an
temlik" (kesim olarak mülk verme) "bir yerin tasarruf haklarıyla
birlikte temliki"dir. Bu, Toplum mülkünü kişi mülkü yapmadır.
Sultan bunu yapabilir
mi? Eylem olarak yapar. Ama, Hulefâyi Râşidin'ce konulmuş yukarda işaretlenen
prensiplere göre yapamamalıdır. Sultan bunu nasıl yapar? Aşağıda göreceğiz.
Yalnız, Mâverdî'nin o deyimi, şu anlamda yorumlanmaktadır: İkta, Mirî toprakların
"sadece gelirini (Hukuk'u emiyriyesini) bir dirlik (Benefice)
olarak askere vermek veya vergi mültezimine satmak anlamına da gelir."
(O. Barkan: İslâm "Türk Mülkiyet Hukuku vs.", s. 2)
İKTA'IN 3 TİPİ
İlerki araştırmamızı
önceden açıklamış olmak üzere, bu tariflerin ortaya attığı kargaşalığı
kısaca durultmıya çalışalım. Yukarıda anlatılanlar, bir tek düzen değil,
birbirinin zıddı olan üç toprak mülkiyeti ve düzenidirler.
1 - İKTAAN TEMLİK
: söylediğimiz gibi, toplum toprağının hem TASARRUF'unu hem MÜLKİYET'ini
bir kişiye özel mülk eder. Burada, haklı veya haksız olduğu bir
yana, artık miri toprak, toplum mülkiyeti kalmamıştır. "Şahsi mülk"
vardır.
2 - DİRLİK :
toplum toprağının yalnız gelirini asker kişiye bir çeşit maaş (geçim) olarak
vermektir. Burada, Dirlik sahibi Toplum toprağının ne MÜLKİYET'ine, ve
ne de TASARRUF'una sahip değildir. Miri topraklar üzerinde adaletli düzeni
koruyacak bir memurdur. Aldığı toprak gelirine karşılık canını başını Devlete,
Millete adamış gerçek görevli bir fedâidir. Osmanlılığın Kanuni Süleyman
çağına gelinceyedeğin, yeryer soysuzlaşmaları ne olursa olsun, ana çizilerinde
bu prensibe uyan DİRLİK DÜZENİ budur.
3 - MÜLTEZİMLİK:
toplum topraklarının gelirini, Devlet millet hizmetinde çalışan ve savaşan
ülkücü İlbler yerine, (Devlet mekanizmasını harç borçla, halk yığınlarını
tefeci bezirgânlıkla haraca kesmiş) para ve nüfuz babalarına resmen kaptırmaktır:
Gerçi, burada da, görünüşe bakılırsa topraklar toplum mülkü sayılırlar.
Ama, göreceğimiz bin bir "Hilei şer'iyye" dolabıyle, artık Miri toprakların
ne MÜLKİYETİ, ne TASARRUFU üzerinde toplumun en ufak kontrolu kalmamıştır.
"Şark politikacılığı",
"Şark kurnazlığı" dediğimiz kahpece ikiyüzlülüğün temeli, bu çeşit
toprak münasebetlerinden gelir. Kadının nikâhı başkasına, vücudu başkasına
düşer gibi, koca koca toplum topraklarının lâftan ibaret kalmış MÜLKİYETİ
(Rakabe'si) sözde toplumun, TASARRUF adı altında her türlü kullanım ve
mülkiyet hakları ise, özel kişinin sayılır. Bu düzen, Osmanlı İmparatorluğunda
Dirlik düzeni bozulunca, Kanuni Süleyman çağıyla resmen sistemleştirilmiş
bulunan bilhassa mukaataalar sistemidir. Biz, onu ilk Dirlik düzeninden
ayırdetmek için KESİM DÜZENİ diye adlandıracağız.
DİRLİK DÜZENİ
KESİM DÜZENİ İLE KARIŞTIRILMAMALI
Yukarıki açıklamamız
iki sonuç veriyor:
a) Demek, Osmanlı
toprak düzeninde, tarihsel karakteristiği bilinmedikçe karıştırılan Dirlikçilik
ve Mukaataacılık gibi toprak düzenleri, İslâm toprak ekonomisinde ve Fıkıhında
dağınıkça bulunan sistemlerdir. Osmanoğulları müslüman oldukları gün bu
sistemlerin Şeriatı içine girmişlerdir.
b) Ancak, bu sistemler,
hukuk kırkanbarı Fıkıh dergi ve eserlerinde iç içe üst üste göründükleri
gibi, toprak ekonomilerinde de az çok yan yana bulunabilirler. Bu, bizi,
Dirlik düzeni ile Kesim düzeni arasındaki kesin ayırtları görmekten, iki
sistemin belirli bir ekonomi gelişimi içinde belirli çağlar açmış iki ayrı
düzen olduğunu kavramaktan uzaklaştırmamalıdır.
Her devirde "tedahül"
olur. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında bile yüzdeyüz saf kapitalizm her
yerde yoktur. En emperyalist ekonominin yeryüzünü kapladığı çağdayız. Ülkelerin
şurasında veya burasında ilkel Komuna'dan, kapalı ekonomiden Modern Sosyalizme
dek çeşitli çağ ekonomileri bir arada yaşıyorlar. Ama, bu olay, her ekonomi
sisteminin tarih ve toplum gelişimi bakımından ayrı bir çağı temsil etmesine
engel değildir. Tıpkı öyle, Dirlik düzeni içinde Kesim Düzeni artıklarının
veya tersine Kesim Düzeni içinde Dirlik düzeni artıklarının bulunması bizi
şaşırtmamalıdır.
"MESAG" NEDİR?
MESÂG nedir? "İmam"
(Seçilmiş Din ve Dünya Başkanı) toplum topraklarını dilediğine rakı sofrasında
keyif için bağışlıyamaz. Dilediğine vermek, ancak, Hulefây'i Raşidin gibi
Peygamberce Cennet muştulanmış gerçek ülkücü hak ve halk
yolunda canını verecek "İmam"lar için doğrudur. Onların bile SEÇİM'le (BİYAT'la)
iktidara geldikleri düşünülsün. İslâmlık, öyle ülkücü halk fedâilerinin
tarihte nasıl kuyruklu yıldız çabukluğu ile gelip geçtiklerini sezmişti.
Onun için, sonraki toplum toprağından (millet malından) babasının çiftliğini
bağışlar gibi hinoğlu hince "İkta" (Kesim) ler yapabilecek kırattaki soysuz
önderleri dizginlemek üzere Şeriatça bir MESÂG (müsaade, buyuru)
şartı koşmuştur.
"Hükümdarın selahiyetleri
bâzı şartlarla takyit edilmişti." (Bülent Köprülü: Toprak Hukuku
Dersleri, s. 16)
"Mesaağ'ı şerî,"
her şeyden önce "MASLAHAT" güder. Bu, sonradan o söze yakıştırılan en iğrenç
anlamlarla hiç bir ilgisi bulunmayan, "İdarei maslahat" rezaletinden
bambaşka, ciddî ağır şartlar toplamıdır. Maslahat: en başta bayındırlık
ve göçmen yerleştirmek gibi hayati gerekçelere dayanan, özü kamu
yararlığı olan bir zarurettir. Ebûlulâ Mardin, İkta'ı: "mesâğı şerî
mevcut ve beytülmale menfaet ve maslahat muhakak olduğu halde, imam'ı müslüminin
emrile erâzî'i miriyedin bil'ifraz satılıp semeni alınmış olan yerler."
olarak tarif eder.
"MESAG"IN SOSYAL GEREKCESİ
Toprak üzerinde toplum
mülkiyetinin müslümanlıkla ne büyük güç taşıdığı, İmamın yapacağı "Temlik"in
(kişiye mal etmenin) "Sahib" olması için öne sürülen şartlardaki
ağırlıktan anlaşılır. Bir yol, İmamın birine yer verebilmesi için "Arzın
mirî" (Toprağın toplum mülkü) olması gibi, "Maslahat'ı âmme"
(Kamu işine yararlı) bir amaç güdülmesi başta gelir. Bu da, bugünkü kavrayışıyla:
bütçe açığı varsa "Semen'i misli" (değer pahası) ile, bütçe dengeli
ise "Zı'fı semen" (değerinin iki katı paha) ile satılmayı emreder.
Fakat, bütün bu şartlar yerine geldikten sonra da İmam kendiliğinden toprak
bağışlıyamaz. "Müsevvig" (Mahkeme buyrultusu) : yapılan temlikin
şeriate, müslümanlığa uygunluğunu onaylıyan hâkim kararı gerekir. Hâkim,
o kararında ayrıca her biri ağır basan 8 türlü şartın yerine geldiğini
ispata mecburdur.
Bütün o kıldan ince,
kılıçtan keskin şartları kim "taktir" edip yerine getirecek? İnsan. Herşey
gelip, en son insana, demek, insan yetiştiren topluma dayanır. Onun için,
bütün müslüman toplumlarının Tarihi, zorbaların o güzelim Şeriatı bağırta
çağırta boğazlamaları tarihi olacaktır. Çünkü, yeryüzünden "Hiyle"yi
kaldırmak için kurulan ilk müslümanlıktan bir kuşak sonra "Şeriat"la
hiyle karıştırılmıştır. "Hiylei şer'iyye", ezeli Şark tefeci - bezirgân
derebeğiliğini toplumun toprağı ve rızkı zararına besliyecektir.
Şeriat denilen İslâm
Anayasasının bu ana çizileri içinde, sonra beliren dört mezhebin temel
konuları da, gene hep toprak ekonomisi üzerine kurulur. Ayrılışmaların
şekilcilik ötesindeki anlaşılır gerekçeleri, Toplum topraklarının Özel
kişilere aktarılma çapulunu kitaba uydurma ve ayarlama ile özetlenebilir.
Bunu iki üç örnekle açıklamak, elden gelir.
TOPRAK TEMLİK'İ VE MEZHEPLER
İmam'ın (Seçilmiş Devlet
Başkanının) temlikle (kişiye mal ederek) "İkta" yapacağı yerler: 1 - Mevat
(Ölü, Ham), 2 - Âmir (Bayındır, İşlenmiş) topraklarla, 3 - Maden yerleridir.
MEVAT : işlenmez
halde olan yerler verilirken, "Sultan tarafından şart tasrih edilmelidir."
(Ö. B.: İslâm Türk vs., s. 169) Bu şarta göre:
1 - Toprak islâmlıktan
önce yüzüstü bırakılmışsa: İmâmca usulüne uyularak temlik edilmesinde dört
mezhep te sözbirliği eder.
2 - Toprak İslâmdan
boş bırakılmışsa, İmamın temlik yetkisi bakımından dört mezhep birbirlerinden
ayrılırlar:
a) İmam Şafiî
mezhebince: toprağı açıp işleten kişi, eski sahibini tanısın tanımasın;
o yeri mülk edinemez.
b) İmam mâliki
mezhebince: toprağı açıp işleyen kişi, eski sahibini tanısın tanımasın,
o yeri mülk edinebilir.
c) İmam Ebu Hanife
mezhebince: üç şart öne sürülür: 1 - Toprağı işleyen kişi yerin eski sahibini
tanırsa, o yeri mülk edinemez. 2 - Eski sahibini tanımazsa,
o yeri mülk edinebilir. 3 - Bir toprağın mülkünü müsaade ile alan
kişi, o yeri 3 yıl içinde "ihya" etmeli (diriltmeli), Osmanlı deyimi
ile "Şenlendirmeli", "Kökün sürmeli"dir... Yoksa, mülk kişi elinden
alınır.
A'MİR: işlenir
halde olan topraklarda,
1 - Toprağın sahibi
varsa, Hükümdar o yerin ne mülkiyetine, ne tasarrufuna dokunamaz. Yalnız
Öşür veya Harac'ını birine verebilir.
2 - Toprağın bilinen
sahibi yoksa, İmam (Hükümdar, Padişah) :
A) Öşrî (kendisinden
yalnız öşür alınabilen) toprağın yalnız TASARRUF hakkını (İşletip
kullanılma ve yararlanma yetkisini) kişiye verebilir. Mülkiyeti Kamunundur,
kimseye kayrılamaz. Ebedi vakıf gibi, hazinece idare edilir.
B) Haracî (üzerinden
haraç alınan çoğu müslüman olmayan elinde bırakılmış) toprakların kendileri
(Fonds) "İrsî şekilde tasarruf edilemez"ler. Harâcî yerler de iki
türlü olurlar: 1 - Memlûke (kişi mülkü) toprak, başkasına mülk verilemez.
Alınan haraç: toprağın kirası değil; bir cizye (Baş vergisi: Capitation)
dur. 2 - Mülk olmayan yer, mirî topraktır. Ne haracı kimseye temlik edilebilir,
ne yer "İkta" edilebilir.
C) Bayındır toprağın
sahibi varmış ta, ölmüşse, yer topluma, "Beytülmal"e kalmıştır. Müslümanların
ortak malıdır. Mezhepler burada ayrılırlar:
Ebû Hanefece:
Bu kamu yeri "Sadaka gibi fakirlere verile".
İmam Şafiîce:
Toprağın eski sahibinde kalışı gel geç bir eylemdir. Yer aslına dönmüştür:
"Cemaatin müşterek mülkü haline girmiştir" (Keza, s. 172)
İRAD ÜLEŞİMİ VE MEZHEPLER
Ondan sonra, bu toplum
mülkünün toplum yararına "tahsis"leri konu olur. Ve bu konuda mezhepler
yeniden birbirlerine girerler. Savaşta ele geçip te beşte biri ("Hums'u
şer'î"si) çıkarıldıktan sonra kalan GANİMET bir yana bırakılırsa, Toprağın
başlıca iki tip İRADI vardır:
1 - ÖŞÜR: müslümanın
da işlediği toprak gelirinden ödediği iraddır.
2 - FEY: aslında
müslüman olmayanlardan alınan haraç (toprak vergisi), cizye (kişi üzerinden
"baş vergisi") ve baç (geçit vergisi) gibi barış zamanı alınan iradlardır.
Mâverdiye göre, Toprağın
mülkiyet ve tasarruf haklarından ayrıca, öşür ve haracının gelirinden yararlanma
hakkını "İkta" etmiye "İstiklâlen ikta'" denir. Ama:
ÖŞÜR: "İkta"
edilemez. İkta bağışlamaktır. Öşür gelirini kimsenin kimseye bağışlamıya
hakkı ve yetkisi yoktur. Öşürün Şeriatça "Tahsis" yeri: Fakir, miskin
ve ibn'i sebiyl (yolcu) kişilerdir: Onlara ayrılmış SADAKA olan öşür başkalarına
İmamca dahi verilemez.
HARAÇ: ile
özetlenebilen FEY İkta' edilebilir. Feyden yararlananlar savaş kişileridir.
Öşürden sadaka alanlara hiçbir vakit haraç İkta' edilemez. Savaşçı güçsüzleşirse:
haraç İkta'ından yararlanmalı diyen de var (bu bir çeşit emekli maaşı olur)
; yararlanmamalı diyen de var. Savaşçı ölünce çocuklarına İkta' verilemez.
Ancak Sadaka verilebilir. Yoksa, haraç hazineye ait olmaktan çıkıp irsî
mülk olurdu!
İmam Ebu Hanifeye
göre: Fey paralarından bir kısmı, Sadaka hazinesinden geçineceklere
kayrılmalıdır. "Ehli sadaka" (sadaka alıcı kişiler), devlet görevine elverişini
yitirmiş askerler bundan yararlanmalıdırlar.
Burayadek söylenenler,
aşağıda anlatılacak olanlarla karşılaştırılınca, Osmanlı Toprak düzeni
kurallarının ve prensiplerinin nasıl tıpa tıp İslâm Anayasasını kaynak
aldığını göstermiye yeter. Osmanlu, İslâm Fıkıhının İmâm'ı Âzam (Ulu toplum
başkanı) denen Ebu Hanife mezhebini seçmiş olmakla ayırtlanır. Kanunlar
zorlamasız, ona göre kurulur.
Ancak, Antika çağın
bütün "kızılca kıyametler" koparan "yaşama savaşları" nereden kalkarlarsa
kalksınlar, döner dolaşır, hep Toprak ilişkilerine dayanırlar. En
ayakları yerden kesilmiş görünen DİN, ŞERİAT, FIKIH, MEZHEP ve ilh.. kavgalarının
biricik temeli, Toprak ve Geliri çevresinde döner dolaşır.
B.KANUN
(KAMU MÜLKİYETİ
HUKUKU)
KANUN NEDİR?
Her İslâm devleti için
Fıkıh, modern devletlerin "Anayasa"sı yerine geçer, dedik. Her devlet,
kendi özel işlerini düzene koyarken, Fıkıha uygun düşürmeye çalıştığı ayrı
emirnameler veya fermanlar çıkarır. Fermanların, hükümdar buyrultularının
Fıkıha uygunluğunu ayarlayan hukukçuların çıkardıkları kararlara FETVA
adı verilir. Sonra sonra, Fıkıh: daha çok kişi haklarını işlemiye kendini
verir. Kanun: devletin genel işlemleri, toplumun hakları üzerinde gelişir.
Osmanlılıkta Kanunlar
şöyle çıkar: Padişah, günün pratik konularından biri üzerinde kesin karar
almak ister. Müftü, o kararı Fıkıh prensiplerine uyduran "Fetva"yı
yazar. Yahut, Osmanlı Şeriat mahkemelerinin hâkimleri demek olan Kadı,
kitapta yerini bulamadığı veya içinden çıkamadığı bir konuyu müftüden yazıyla
sorar. O noktanın Fıkıhta açık hükmü varsa, müftü kendi fetvasını verir.
Yoksa, Padişaha sorar. Ondan aldığı buyrultuya uygun fetvayı çıkarır. Örnek:
Hukuk davasında zaman
aşımı kaç yıl tutmalı? Kadı şüpheye düşer. Müftü de kitapta belirli süre
bulamaz. Padişaha yazar: "Müddei davasının makbul özürden (dolayı)
bir miktar zaman geçirdikten sonra dinlenmek ve dinlenmemek hakkında
büyük imamlardan (Eimmei kibar dan) belirli bir müddet naklolunmaz
ki, andan berûsu dinlenip, ötesi dinlenmiye." Padişah buyurur: "15
yıl makbul özürsüz te'hır ve terk olunan dâvâ müstakil arz olunup o zarif
olmayınca bundan böyle dinlenmiye deyu ferman olundu." (Kanunnamei Sultan
Süleyman, Köprülü Mehmet Paşa Kütüphanesi, yazma, 99 s.1)
Yahut fıkıhta "Büyük
İman"ların sözleri birbirini tutmaz. Hangisine uyulacak? : "İman'ı Âzam
kavliyle mütesarrıfların korumada kusurluklarına ve ihmallerine sebep olup,
İmam'ı Ebâ Yusuf kavlile amel olunup diyet mütesarrıf olanlara yüklenmek
anların koruma ve bakımlarında (Hıfız'u haresetlerinde) ziyade ihtamamlarına
bâis olmakla fesadın define en uygun görülür." Müftünün bu sorusuna
Padişah karşılık verir: "Bu husus bundan böyle Hazret'i İmam Ebâ Yusuf
Kavlile amel oluna." (Keza, s. 2)
"Amel oluna"
(işlem yapıla) buyruğu çıktı mı kanun olur. Böylece geçmişin kuralları
ile günün politikası ayarlanır. Onun için kadılara Fıkıh kadar kanunları
da etüt etmeleri öğütlenir: "Şeriat meselelerinde Fıkıh kitapları tetebbü
olunduğu gibi örfi işlerde dahi Sultan kanunları dergilerinin tetebbüü
elzemdir." ("Kanunname", Üniversite Kütüphanesi, no 1807, 2701 den)
İMAM - SULTAN - KANUN
Toprak kişi mülkü ise,
ona dair kanun olmaz. Kişi mülkü doğrudan doğruya Fıkıh hükümlerine girer.
Mirî toprak, kişi mülkü değil, toplumun orta malıdır. Ona "Mâlüllah"
(Tanrı mülkü), "Mal'i müslimiyn" (Müslümanların mülkü) denir. Sonraları
geniş toprak mülkiyetinin toplum malı olduğunu gözden kaçırmak için, Tanrı
veya daha açıkcası müslümanların orta malına "Beytülmâl" (Mal evi)
gibi yuvarlak bir ad takıldı.
Ancak bütün Din, Şeriat,
Fıkıh, Kanun ve ilh. incelikleri hep o "İmam" adlı kişinin durumuna bağlı
kalır. Tarih öncesi İlkel Sosyalist Toplumun biricik örgütü KAN
teşkilâtıdır. Kan örgütünün elle tutulur temeli: üyeler arasında,
hâlâ kullanılan deyimi ile, Kan bağlarına yaslanır. Bu bağlar, ister
istemez, KİŞİ bağlantıları olur. "İmam"da, o som kişi bağlarının
somut heykelidir.
İmam'ın buyrultusu gerçi,
en ilk ve kutsal kanun koyucunun geleneklerine uyar. Daha doğrusu uymuş
görünür. Çünkü, ister gökcül, ister yercil karakterde olsun, Antika Kanun
koyucularının hepsi: İlkel Sosyalist Toplumun, yalan dolan ve korku
kayırı bilmez, gelenek ve göreneklerin en iyi temsil edebilmiş olan kişilerdir.
O sıfatla, tarih sahnesine nereden çıkmış olursa olsun, her barbar şef
gibi, onun bir süre dölünden gelenler de uymak zorunda kalırlar. Atina
Archont'larının Solon kurallarına, İslâm Sultanlarının Hz. Muhammet kanunlarına
açıkça meydan okuyamayışları bundan ötürüdür.
Ancak. İmam;
kişi, insan olarak toplumla birlikte değişir. Ona yakıştırılan otoriteler
de "Seçim" gerçekliğine göre değerlenir. Solon da, Hz. Muhammed
te: inananların seçimi ile otorite olmuş kişilerdir. Atina Kenti gibi İslâmlık
ta: bir Demokratik Cumhuriyet olarak doğdu. İslâmlığın en seçkin Halife'leri
"Biyat" denilen Seçimle iktidara getirildiler. Ama, Saltanat mütegallibeliği
ile birlikte "İmam"lık ta irsî bir imtiyaz oldu. O zaman, seçimsiz
iktidarı kaplıyan "imam"lar türedi. Böylelerinin çıkaracakları buyrultuların
İslâm Şeriatine uygunluk kertesi her zaman kuşku götürdü.
Çünkü bu İmam, artık
Toplumun başına zorla musallat edilmiştir. "Musallat" oluşunu da
"Sultan" adını almakla öğüntü yapmıştır. İslâm dininin özüne bakılırsa:
İmam, Sultan olduğu gün, imâmlıktan çıkmıştır. Öylesi bir Sultan, "Halife"
adını takınarak Hz. Muhammed'in yolunda yürüdüğünü iddia etse bile, tören
şölenlerle "Biyat" (Seçim) taklitleri yapsa bile, ilk müslümanlığın
dışına ve üstüne fırlamıştır. Buyrultuları, dince meşru kanun olamaz, veya
olmamalıdır.
Nitekim Osmanlı Toplumunda
Toprak ilişkilerinin kanunlarla sokuldukları biçimler, "İmam" kılıklı
"Sultan"lara ne derece güvenilebileceğini göstermiştir. Sultanlar,
her zaman, Kamu mülkiyetinde bulunan toprakları, çalanlara haydut yataklığı
etmek durumu ile karşı karşıya bırakılmışlardır. Fetvalar, sık sık, Şeriate
aykırı tasallutları "kitabına uydurup" sözle haklı çıkarma oyunlarından
öteye geçememişlerdir.
TOPRAK KANUNLARININ ÖNEMİ
Hangi kalıba sokulursa
sokulsun Mirî denilen toprak, Osmanlı topraklarının en büyük bölümüdür.
Bu topraklar hiç kimsenin özel mülkü olamaz. İdaresi müslümanlar adına
"seçilmiş" ve "güvenilmiş" başkan sayılan "İmam"a
düşer.
Osmanlılıkta İmam,
"Emiyrül mü'miniyn" (İnananların komutanı) padişahtır. Padişah,
müslümanların orta malının mülkiyetine değil, tasarrufuna dahi el atamaz.
Ancak, toplum mülkiyetini tanrı önünde sorumluca savunarak, toprağın veya
gelirinin TASARRUFunu : Şeriat kurul ve kurulları gereğince hakkeden
kimselere "TEVFİZ" (işi birine ısmarlama) biçiminde verebilir.
Meselenin kendisi
böylece konur konmaz, Osmanlı Mirî toprak düzeninin nerede, ne zaman kurulduğunu
öncileyinden sezmek elden gelir. Osmanlılık, ülkücü müslümanlık rönesansı
olarak doğduğuna göre, ilk müslüman Araplığın sosyal yapısında bir toplum
olarak işe giriştiğine göre, daha kurulduğu gün, Mirî toprak düzeni
ile kurulmuştur. Daha doğrusu, Osmanlılık: Şeyh Üdebalı, Hacı Bektaş'ı
Veli gibi büyük müslüman - türk idealistlerine dayanarak tutunabildiği
için, ister istemez, çürümüş medeniyetlerdeki soysuz özel kişi mülkiyeti
durumunda ezgi ve baskı tuzağı haline gelmiş toprakları toplum mülkiyetine
çevirmek sayesinde yığınları kendi yanına çekmiş ve üstün gelebilmiştir.
Bunu ispatlıyan belgeler,
bütünüyle osmanlı "Arazi Kanunnameleri"dir. Benzerleri Roma ve Bizans
dökümanları arasında da bulunán bir çeşit toprak ekonomisinde İstatistik
biçimli arazi "TAHRİR"leri, hep, yeni kanunların eski atalardan
kalma olduklarını açıklarlar:
"Abâi izâm ve ecdad'ı
kiramlarının sünnet'i seniyye ve âdeti behiyeleri nihacı üzere defâtir'i
sedide'i sultaniyye ve ceraid'i hakaniye akdolunmak emr olunup, lâkin...
defâtir'i kerimeî kadiymede arazi'i memâlikin tafsil'i ahvaline taarruz
olunmayıp ve künh ve hakikati nedir, öşriye midir, haraciye midir ve tasarruf
edenlerin mülkleri midir, değil midir; keşif ve beyan olunmadığı sebepten
reaya ellerinde olan yerleri öşriye sanıp sekizde bir vermekte niza edip..
vs. Bu fakire Vilayet'i Rumelinde livâi Üsküp ve livâi Selânik tahriri
tefviz buyuruldukta, mütevekkilen alellah'ü teâlâ tahrire mübaşeret ve
tesaddi olunup." (Cülusu Hümayun üzerine Üsküp ve Selânik defterine
konulan önsözden T. T. H. T. Tanzimat vs. den)
Bu satırlar şu gerçekleri
belirtiyor:
1 - Osmanlı toprak
yazımı korkunç önem taşır. Yazarı, tanrıya "tevekkül" ile kaleme
sarılır. Çünkü en ufak hile "zulüm" sayılır. Cezası: zimmet, rüşvet
hapiscikleri ile değil, kelleyle ödenir.
2 - Yazım (Tahrir)
: sonradan akla gelme değil, "Ulu ataların ve cömert dedelerin peygamber
işlemine uygun âdet"leridir..
3 - Yalnız, eski defterlerin
yazarları ve uygulayıcıları, ilk göçebe idealist türk-müslüman yiğitleri
olduklarından ve dolaysıyla yalan bilmedikleri için teferruata kaçmamışlardır.
Kendilerinden sonra gelecekleri de kendileri gibi doğru sanmışlardır:
Topluma yalan yayılınca yeni defter gerekmiştir.
TOPRAK KANUNLARININ
BAŞLANGICI
Osmanlı toprak düzeninin,
toplum ölçüsünde ağır basan bölümü Mirî topraklardır. Mirî toprak müslümanların
orta malıdır. Ona, soyut bir sistem gibi bakarsak şöyle kanılardan kurtulamayız:
"Miri topraklar
rejiminin Türkiye'de ne zaman ve kimin tarafından tatbik veya hiç olmazsa
tamim edilmiş bir sistem olduğu söylenemez. İmparatorluğun teşekkülüne
hakim olan tarihi hadisat ve içtimai - iktisadi şartlar dolayısı ile Türkiyede
adeta kendiliğinden teammüm etmiştir." (Ö. Barkan: "Türkiyede Toprak
Meselesinin Tarihi Esasları" Ülkü, No: 61, Mart 1939, s. 233 Makale).
Oysa asıl mesele:
hangi Tarihî - İçtimaî - İktisadî sebeplerle Mirî toprakların doğduğunu
bulmaktır. Profesörümüz, orasını aramaktan ise, aramayı yasak etmeyi sever.
İki ayrı "eser"inde şu aynı cümleyi tekrar tekrar öne sürer:
"Miri topraklar
rejiminin Türkiye'de ne zamandan beri, kimin tarafından tatbik veya tamim
edilmiş olduğunu tetkik ile meşgul olmak beyhude bir iştir." (Ö. B.
"Türk Toprak Hukuku Tarihine Bir Bakış", CHP konferansı; 1940. s.
38; Türk Toprak Hukuku Tarihinde Tenzimat ve 1275 ve 1885 tarihli Arazi
Kanunnamesi, Maarif Mat. 1940. s. 16)
"Kavaniyn'i Kadiymei
Osmaniyye" (İnkilâp Müzesi, No 133) adlı, Minkarîzade'nin el yazması,
yıpranmış kanun dergisini açalım. Orada Orhan Gaazi çağından Ebussuut ve
Mehmet Behai yüzyıllarına dek uzanan Fetvalar, Dîvan'ı âli kararları,
Fermanlar görünür. Çoğu toprak kanunlarıdır. Bunlar içinde Göç:
704 - Doğum: 1306, hatta Göç: 701 - Doğ: 1302 yıllarına çıkanlar vardır.
Osman Gaazinin İstiklâl ilânı ise, "İndel müverrihin karargir" (Nakdüttevarih)
olduğuna göre G: 699 - D: 1300 yılıdır.
Demek Osmanlı toprak
kanunları, Gaazân Hân'ın Konyayı ele geçirmesi ile başlar. Demek, Osmanlılar,
henüz basit İlb (Gaazi) iken; padişah sayılmadan, toprak düzenlerini
ortaya atmışlardır. Bu düzenin temeli: mülkiyeti sosyal orta malı olan
topraklar üzerindeki tasarruf ve gelir işlerini doğru memurlarla
("mansıp" sahiplerile) yöneltmektir.
Battal Gazinin torunu
İsmail Zühdü şöyle der: "Kanun'u âli Osmanda (Osman oğulları kanununda),
iptida tevzii menâsıp eden Osman Gaazidir. 701 tarihinde (D: 1302)
Sultanönü'ne, Karahisar sancağı der, Oğlu Orhan'a vermiştir. Ve Eskişehir:
KNZ Albe ve İnönü: UYGD İlbe ve Yarhisarı: Hasan valbe ve İnegölü:
Turgut valbe vermiştir. Kanun, n: 130" ("Kavanin'i Kadiymei Osmaniyye"'
Elyazması Cemaziyelâhir 1176 (D: 1767), İnkilâp Müzesi, No: 119)
(Bu pek eski elyazmasında
noktalama yok. Cümleler bozuk, imlâ karışık. Kimi sözler hiç okunmuyor.
ONZ diye arapça 3 harfle yazılmış kelime "konur" mudur, "Gündüz" müdür;
kestirilemez. Gaazi anlamına gelen ELB (Elif + Lâm + Be) sözü aynı sayfada
üç türlü yazılır: "ELB veya ALB" "İLB", "VALB"... Hangisi
doğru? UYGD (Eilif + Vav + Ye + Gayin + Vav + Dal) harfleri: Oygud mu,
Uygud mu? Yoksa Uygur mu? 133 sayılı kanunda: "Uygur İlbe, Hasan İlbe,
Turgut İlbe" yazılıdır... Mesele söz biçiminde değil. Ancak, ikinci
metinde "Elb, Alb" değil açıkça hep "İLB" denildiğine göre, Gaazi'nin
öz türkçesi İLB olsa gerektir.)
Görüyoruz, Osmanlılık
doğarken, Osman İlb, ele geçen yerleri ne kendisinin, ne babasının malı
sayamıyor. Öteki (kendisi gibi) İlblere ısmarlıyor. Mülk olarak mı? Hayır
: "MANSIP" olarak. Yani, toprağın mülkiyeti değil, geliri ve idaresi
İlblere düşüyor. Bu İlbler, hazıra konmuş, hazır yeyici kalem efendileri
değildirler. Kelleyi koltuğa alıp toprakları gâvur, müslüman eski zâlim
özel kişi mülkiyetinden kurtarmışlardır. Bundan sonra da, o toprakta çalışıp
yaşıyanların adalet ve şeriat içinde eşitçe, örselenmeksizin yaşamaları
uğruna can verip kanlarını akıtmaya kendilerini adamışlardır. İlk Osmanlı
Toprak düzeni budur.
Hammer de: "Osman,
keşiş dağı civarındaki arazide istiklale kavuşunca, bu memleketin idaresini,
Fetihte yardımı görülen savaşçılar arasında pay etmiştir." (Hammer:
"Devlet'i Osmaniye Tarihi", c. 1. s. 108) der. Bütün Ortaçağlarda
görüldüğü gibi, barbar gaazilerin başbuğu, ele geçen toprağın mülkiyetini
topluma saklamak üzere, "İDARE"sini ilblere verir ve kimse buna karşı gelmez.
"Bilecik'in gelirleri
derviş ve şeyhlere, özellikle, kızı Mal Hatun ve onun küçük oğlu Alâiddin
ile birlikte bu kalede oturan Şeyh Üdebali'ye tahsis kılındı." (Keza,
s.109)
TOPRAK ÇAPULUNU
ÖNLİYEN PRENSİP
Ülkücü müslüman İlb,
ne kendisine, ne oğluna, ne kaynatasına, ne savaşta İlb'lerden geri kalmıyan
ülkücü derviş ve şeyhlere toprakların mülkiyetini bağışlıyamaz,
yalnız gelirini "TAHSİS" kılar. İlb, içinden çıktığı ilkel Sosyalist
doğruluğu ve temizliği ile başka türlüsünü düşünmüyor. Pek iyi biliyor:
ele geçen yerler, ne kendi yiğitliği, ne falan veya filan İlbin tek başına
cesareti veya dehası ile alınmamıştır. Savaş, önce bütün İlblerin ve onları
çevreleyen Şeyh, derviş vs. müslümanların toptan ter, kan ve gözyaşı dökmeleriyle
kazanılmıştır. Yaşadığı oymak düzeninde ve kafasında özel girişkinliğe
Kişi mülkiyeti gibi dokunulmaz imtiyazlar vermek yoktur. Herkes vazifesini
yapmıştır, görevine uygun geçim isteyebilir. Başta kendisi gelmek üzere
hiç kimseye, toplum toprağını mal edemez. Olsa olsa, adaletli düzeni yürütmek
için, savunmak için, güvenilir Şeriat fedailerine "Mansıp tahsis"
edebilir.
Kaide bu idi. Sonradan
bir avuç açık göz özel kişiyi milyonlarca çalışanlar zararına zengin etme,
toprak beği yapma kaçamakları olmadı mı? Oldu. Zayıf padişahtan
neler kopartılmadı. Ancak, Osmanlı kanunlarında onun da panzehiri vardı.
Padişah, toplum topraklarını Şeriat düşmanlığı edip özel kişilere kaçamak
mülk, hırsızlama vakıf yaptıracak kertede alçaldı mı, devrilemezse,
ölümü beklerdi. Yeni tahta çıkan padişah, bir az din, iman, namus, taşıyorsa,
o hırsızlıkları; "zaman aşımı" gibi vurguncu oldu bittisi ile çalanın
yanında kâr bırakmayabilirdi. Şeriat ve kanun ona bu yetkiyi tanıyordu.
Osmanlıyı yüzyıllarca ayakta tutan da bu yetki oldu:
"Bir miktar yerlerde
geçmişteki sultanlarca bu yere cami'i şerif bina eden kimesneye temlik
idüp eline mülknamei hümâyun verdikten sonra ol dahi o yerlerin tasarrufun
câmi'i şerifte hatip ve imam olanlara vakıf ve şart eylese imam imameti
zamanında ol yerlerin tasarrufun başka kimseye sipariş eylese sonra ol
imam gidüp yerine başkası imam oldıkta, ol yerleri almak mürad ettikte:
"Eski imamdan mülkiyet üzere aldım" deyu mütasarrıf olanlar çekişemez.
Her imam kendi zamanında vermiş olur. (altını biz çizdik). Ol iman
ol yerleri alup dilerse kendüsi zaptider, isterse zamanında ol dahi başkasına
verüp mütasarrif ettirmek istikrarlı ("Mukarrer") kanundur." (Kanunnamei
Sultan Süleyman. s. 5, Yazma, Köprülü M. Pş. K., 99)
Bugün, bu tutumu taşa
tutmak, Türkiyede "Sermaye birikimi"ni önlemiş saymak kolay bilginlik
olur. Zamanında Mirî toprak düzeni, tek çıkar yol olmuştur. Bu düzendeki
dirlikçiler, çalışan halkın asayiş ve adaletini sağlamıştır. Şeriatin halka
mal edilen kutsallığı bundan ötürüdür. Pazarda güçlü ama haksız müslüman,
haklı gâvura karşı o adaletle cezalandırılmıştır. O kargaşalı zülum çağında,
şeriat düzeni, toprağa yük değil, düzenli verim getirmiştir. İslâmlık gibi;
Osmanlılığın da göz kamaştıran çabuk yayılışı bu temele dayanır.
Bir sözle: mirî toprakların
başlangıcı, Osmanlılığın başlangıcıdır.
FIKIH - KANUN İLİŞKİLERİ
Osmanlı miri toprak
düzeni, genel olarak Barbar sosyalizminin, özel olarak İslâm
Sosyalizminin sonucudur. İslâm devletlerinde iki çeşit hukuk norması
göze çarpar: 1.- Bütün müslümanlar için ortak genel hukuk prensipleri.
Bunlara FIKIH denir. 2.- Her İslâm Toplumunun kendi özel şartları içinde
bulup koyduğu hukuk prensipleri. Bunlara KANUN denir.
Tarihe yakından bakılırsa,
bu iki tip hukuk yalnız islâmlığa has değildir. Hemen her Orijinal ana
medeniyetle, o medeniyeti çökerken rönesansa uğratan göçebe barbarların
kurdukları yeni düzen arasında tıpki Fıkıh ile kanun örneklerine uygun
çift yanlı hukuk normaları vardır. Mesela, Bizans, Kadim Roma medeniyetinin
rönesansıdır. Orijinal Roma hukuku, Bizans için bir çeşit fıkıh rolünü
oynar.
Osmanlı "Kanun"ları
ile Fıkıh birbirlerinin aynı midirler, gayrı midirler? Hem aynidirler,
hem gayridirler.
1.- Aynilik şundan
gelir: kadim toplumlar, ister orijinal ana medeniyet olsunlar, ister
onun rönesansını yapan bir İmparatorluk olsunlar, her iki durumda da Tarih
öncesinden gelirler. Hatta konkret Tarihte, barbar akını, meselâ Sümerlere
karşı Agade kentinden çıktığı zaman dahi, peşinde muazzam göçebe barbar
yığınlarını da sürükler. İslâmlık, Mekke, Medine kentlerinden çıkmakla
birlikte, bütün Arabistan "Bedevi"lerini (orta barbarlarını) çöken medeniyet
yağmasına sürüklemiştir. Yukarı barbarla, orta barbarlık arasında bu bakımdan
da bir işbirliği ve ortaklık vardır. En gelişkin Kent bile, çöken bir medeniyet
üzerine Tarihsel devrim yapacak akına kalktığı ilk ülkücü çağlarında, ilkel
sosyalizm geleneklerini az çok yaşamaktadır. Hiç değilse, eşit çiftçi ihtiyacını
karşılıyandan fazla toprakların, şu veya bu kişiye ÖZEL MÜLK olarak verilmesini
insan haklarına karşı yapılmış bir saldırganlık bilir. Fethedilen geniş
yerleri, toplumun orta malına çevirmeyi daha namusluca tabiî bir düzen
olarak karşılar. Kendi kent yurttaşları nasıl eşit (toprak ve hakça eşit)
çiftçilerden başka birşey değillerse, Kentin Tarihsel Devrim hamlesine
kalkması, nasıl kendi içinde eşit çiftçi düzenini bozan tefeci - bezirgân
mütegallibeye karşı ayaklanma ve başarı kazanma sayesinde oluyorsa: tıpkı
öyle, üzerine saldırdığı çökkün medeniyetin derebeğilerini temizler temizlemez,
sahipsiz kalan toprakları (Kentin kutsallığına kontrol ettirdiği) eşit
küçük üretmen çiftçilerin tasarrufuna (kullanımına, yararlanmasına) verir.
Eski medeniyeti az
çok temizleyerek rönesansa uğratan barbarlar, henüz kent seviyesine ulaşmamış
göçebelerse, onlar, toprak üzerinde Kişinin Özel mülkiyeti şöyle dursun,
Özel tasarrufunu bile tanımazlar. Bir yeni toprak düzeni kurmak için, kendi
toplumlarında hiç bir gelenek ve görenekleri olmadığından, benimsedikleri
orijinal medeniyetin ilk kentinden gelme kurum ve kuralları aynen alırlar,
uygularlar. Fıkıh ile Osmanlı kanunları, Roma hukuku ile Bizas hukuk kırkanbarı
erüdisyon külliyatları, onun için, ana çizilerinde birbirlerinin aynıdırlar.
2.- Gayrilik şundan
ileri gelir: Orijinal medeniyeti kurmuş olan Kent barbarları, Yukarı
barbarlık konağındaki bir toplumdurlar. İçinden çıkageldikleri Kentin kurum
ve kurallarına mutlak surette bağlıdırlar. Eskimiş medeniyeti rönesansa
uğratan barbarlar göçebe orta barbarlık konağındaki bir toplumdur. Hiç
bir toprak özel kişi mülkiyeti ve tasarrufu ardından koşmazlar. Prensiplerini
benimsedikleri ilk Kentin (diyelim ki: Roma veya Mekkenin) anlayışından
çok daha geniş ölçüde toplum mülkiyeti bakımından liberal olurlar. Onun
için, kanunlar, fıkıhın ana çizileri içinde daha keskin toplum mülkiyetçisi
olabilirler. Daha kolaylıkla, topraklarda özel kişi mülkiyetine yan çizerler
ve eşraf denilen halk sülüğü mütegallibenin sözde "şeref"ine (toplum toprakları
üzerine oturma vurgunculuğuna) pek iyi gözle bakmazlar. O yüzden, Bay B.
Ömer Barkan'ın nedense hayıflandığı gibi : (Osmanlılık), "Aaile şerefine
ve Toprak Mülkiyetine dayanan bir Asâlet iddiasına karşı daima yabancı
ve düşman kalabilmiştir." (Ö.B.: İslâm Türk vs. s. 2)
Bu Ayrımda, İslâm toprak
propleminin tarihcil anlamına değeceğiz. O sıra, bir İslâm Toplumu olan
Osmanlılığın bir kaç karakteristiği önümüze çıkacaktır.
İSLAMCA
ve TÜRKLERCE: "ÜLKE TOPRAKLARI"
Mirî topraklara "Arazî'i
Memleket" (Ülke toprakları) yahut "Arazî'i Havz" (Kendi Bölge
yerleri) dahi denir. Bu yerler hiç kimsenin Kişi Mülkü değildir.
Bu yerlerin "Rakabe"(Rakabe: Araplarda kim daha önce
ölürse, malının ötekine kalması, gibi çok ilginç bìr anlam taşır.)si
(Mülkiyeti) vardır. Bu "Rakabe" (yani mülkiyet) "BEYTÜLMÂL"indir.
Beytülmâl, kişi olarak hiç kimsenin değil, bütünüyle müslümanların
hep birden sahip oldukları ortak mülkiyetleri, orta malı,
başka deyimle "Allahın mülkü" dür.
"Rumelindeki Reâyâ'nın
ellerindeki erz (yer) ne öşriyedir, ne haraciyedir. Erz'ı memleket
(ülke toprağı) dır, ve hiyn'i fetihte (ele geçtiği sırada) ne
gaanimiyne kısmet (ganimet sahiplerine üleştirilmiş) olunup öşriye
kılınmıştır, ve ne de eshabına temlik olunup (eski sahiplerine mülk
edilip) haraciye'i sırfa (sırf haraclı toprak) kılınmıştır. Belki Rakabesi
beytülmâle ihraz olunup mutasarrıf olanlara (işletenlere) icâre
(kiralama) tarıkıyla (yoluyla) verilmiştir." ("Kanunnamei Müteber'i
derzamân'ı Sultan Süleyman" Ebussuud asrı, el yazması)
İlk Sümer Kent'inden
beri toprakların mülkiyeti, Tapınakta Toplumu temsil eden Tanrınındır.
Mekke - Medine Kentlerinden çıkan İslâm dini için de Toprak: "Ya! Mâlik'ül
mülk." (Ey mülkün sahibi) dediği Tanrının, daha açıkçası herkesin mülküdür.
Osmanlı Türkü daha açık konuşmayı sevdiği için Mirî Toprağa: Ülke Toprağı
adını verir. Onda, isterse Padişah, Halife ve ilh olsun, hiçbir kişi kendi
başına mülk iddiasına kalkışamaz. Ebussuuut'un Fetvası bunda en ufak işkil
bırakmaz. Ülke Topraklarını: Öşriye veya sırf Haraciye denilen
kişi mülkiyetindeki yerlerle hiç karıştırılmaya getirmez. Bu çeşit Ortamalı
Toprak prensibi, Bezirgân ekonomi temeline dayanan kişi sermayesini
mülk bilen müslümanlığa karşıt bir kural olmaz mı?
Olmaz. Müslümanlık,
İsa doğumunun 622 inci yılındaki en gelişkin, en ülkücül biçimli Bezirgân
- Ticaret dinidir. Kapitalizmi de içine alan Bezirgân ekonomi 1969 yılında
olduğu gibi, 622 yılında da: Toprağın kişi mülkiyeti altında bulunmasında
temelli yararlık görmez. Tersine, hiçbir değeri bulunmayan,
yani insan emeği ile yaratılmayan toprağın, satın alınmak zorunda
kalınması, boşuna sermaye israfı olur. Netekim bugün de, Tarımdaki geri
kalmışlığı yaratan Toprak mülkiyeti, Kapitalizmin gereği gibi gelişimine
en büyük engeldir.
Toprağın bir sürü
kişiler elinde kapalı kalması, değeri olmaksızın, sırf işkal etmiş bulunma
tekelinin baskısı ile "hava parası" gibi bir "Toprak fiyatı"
ortaya çıkarmıştır. Bu tekelci durum, Sermaye'nin kendi kasasına indirilebileceği
Artı-değer'in bir bölümünü, kârından ayırıp, RANT (irat) biçiminde
toprak sahiplerine geçirtir. "Namuslu" bir kapitalist için bu, açıktan
bir yitiridir. Bezirgân için Taşınır (Menkul) değerlerin, hele para'nın
mülkiyeti gereken sömürü için yeterlidir. Toprak beylerine haraç, baç,
irat ödemenin gereği "mantıkçıl" ve "akılcıl" değildir.
Demek, sırf ekonomi
ilişkileri bakımından; islâmlık, hiç değilse ülkücü, temiz gerçekçi kalabildiği
sürece Mirî Toprak düzeninden yana çıkabilir. Toprağın ortak mülkiyeti,
teorice islâmlığa aykırı olamaz. Netekim uzun çağlar boyu, hele Osmanlı
Türklerinde en büyük toprak mülkiyeti, Tanrının, yani Toplumun (Memleketin,
Ülkenin) Ortak mülkü olagelmiştir.
İSLAMLIK VE SOSYALİZM
İşin aslına, yani "Kur'an"casına
(Allahın Kitabındaki buyuruğuna) bakılırsa, daha iyi anlaşılır. Müslümanlık,
her gerçekten Devrimci sosyal doktrin gibi, Sosyalizme dek varır.
Hz. Muhammed'in temsil ettiği ilk İslâmlık ve Şeriat, değil fethedilen
toprakları, taşınır Ganimetleri bile, hatta fetihten sonra ortaya
çıkan "Fey"leri bile müslümanlar arasında ortaklaşa benimsemek prensibine
dayandırır. Ganimeti olduğu gibi bütünüyle ve toptan Tanrıya adar, yâni
Ortak müslüman mülkü yapar. Kişiler arasında hemen paylaşmıya gitmez.
Müslümanlığın ilk
sayılı kutsal savaşı Bedr Gazvesi'dir. Bir avuç insan arasında yapılmış
küçük bir yolkesicilik gibi görünse de anlamca erişilemez yücelikte bir
dönüm davranışıdır. O zamana dek sırf plâtonik (Eflâtuni) sözlerle vaiz
(konferans) ve nasihat (öğüt) vermekten öteye geçmiyen İslâmlık, ilk kez
Bedr Kuyusu başında, Mekke mütegallibesinin Şam'dan geri zenginlikler getiren
Kervanını vurmakla lâftan işe geçmiştir. Ondan sonra İslâmlığın bütün düşünce
ve davranışları bu kesin momentle belirlendirilmiştir. Onun için, küçük
Bedr Gazvesinin anlamı, Dünya ölçüsünde en büyük yüceliş, kutsallık kazanır.
Bedr Gazvesinde zafer
müslümanlarda kalıp ta orada ele geçen değerlere sıra gelince, ilk ayrılık
belirdi. Gençler "Cengi biz ettik!", yaşlılar: "Bozulsanız bize
sığınacaktınız!" diyerek Ganimeti bir türlü paylaşamıyorlardı. Hz.
Muhammed inandığı ve elçisi bulunduğu Allah önünde bu çıkar çekişmesine
içerledi. Müslümanın Din uğruna ülkücül dövüşünü bekliyordu. "Müminler"
(İnanmışlar) ise açıktan açığa Dünya malına kavuşma hırsıyla parlamışlardı.
Bunun üzerine Kur'an'ı Kerim, Ganiymet tamahile çekişen tâze müslümanlara
şu keskin zılgıdı yaptı:
"Yes'elûne ke an'il
Enfâl. Kûl: el Enfâl'ü lil Lâhi ver Resul Fe'ttekul Lahe ve Eslâhü zâte
beyneküm ve etıy'ul Lahe ver Resul'hû: in küntüm Müminiym!" (Senden Ganiymet
soruyorlar. De ki: Ganimet TANRININ ve PEYGAMBERİNDİR. Eğer siz inanmış
(mümin) iseniz Tanrıya Boyun eğiniz. İşi aranızda düzenleyiniz. Ve Allah
ile Peygamberine itaat ediniz." (Enfâl Suresi. 1. inci Ayet)
Bugün halâ -gözü kararmış
vurguncu, derebeği ezgici olmıyan,- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin
en birinci Ayet'ini bir, bir daha namusluca okuyup anlamıya çalışabilir.
Kur'an ortadadır. Gelmiş geçmiş hiçbir zâlim onun kılına dokunamamıştır.
Müslümanca Savaş, hiç kimseye kişi olarak bir imtiyaz tanımaz. "İnne
me'l müslimûne ihve- Hiç kuşku olmasın ki Müslümanlar kardeştirler."
Ama Emperyalist ajanlarının müslümanlar içinde casus örgütü olarak parayla
kurduğu "Müslüman kardeşler" değildirler. Herkesin karınca kaderince
elbirliği ile kazanılmış herhangi zaferin nimetinden kimse arslan payı
alamaz. Doğrusu hakkı da yoktur.
ÇAPULCU KİŞİ
VE TANRI KOMPROMİSİ
Ne var ki, ilk müslümanlığın
o "Harbi Komünizm" adı verilen o savaşcıl Sosyalizmi, Tanrı'nın Kadim Kelâmında
yapılan ürkütücü emre tıpatıp uygunca uygulanabildi mi? İsa doğumunun 7.
inci yüzyıl başlarında küçük ve dağınık üretim temeli, Kutsal İslâm
Sosyalizmine yeterlice dayanak olmaktan uzaktı. Sosyal olanak elvermiyordu.
O zaman Tanrı da,
kullarına daha uygulanabilir buyrultular göndermeyi gerekli buldu. Yeni
Müslüman olmuş Medine halkı, müslümanlık kendilerini Tefeci - Yahudi Evs
ve Hazreç kabilelerinin ipoteklerinden kurtardığı için, Mekke Eşrâf, Âyân
ve Mütegallibesi Kureyş ağalarının işkencelerinden kaçıp gelmiş Muhammed
Sahabe'lerini bağrına bastı. "Ensar" (Yardımcılar) adını
alarak, herbiri, züğürt "Eshap" (Muhammed adamları) tan biri ile
geçimini ve barınımını gerçek kardeşçe paylaştı.
Ancak, Muhammed'in
Medinede eteği ile taş taşıyarak kurduğu kerpiçten alçacık Mesciti, adamlarından
"Eshab'ı Saffa"ya bile yetmiyordu. Herkes o mescit duvarları dibinde
barınarak, kök ve odun taşıyarak kıt kömür ortakça geçinen "Eshab'ı
Saffa" gibi kollektif yaşama olanağından yoksuldu. Hele Muhammed'e
"Ben Arabım, Arab benden değildir" dedirtecek kertede yaman olan:
"Ed, Ârab'ü eşşedd'ü minen Nâs" (insanların en şiddetlisi Bedeviler),
tam Roma üstüne saldıran Cermen Barbarları durumundaydılar.
Engels'in "Askercil
Demokrasi" dediği çağın insanları olan Araplar, yalnız çapul, gene
çapul istiyorlardı. Acem Kisrâ'larının süsleri, Bizans Kayser'lerinin
sarayları onları bekliyordu. Allahın insancıl sosyalizmi, İlkel - Komunal
arapların henüz içinden çıkmak istedikleri bir kabuktu. Evren Ticaretinin
tıkanmış Orta yolu (Bağdat - Basra şahdamarı) yerine Güney Yolu
(Umman - Hicaz) işliyordu. Bu yolun kervancıları olan haris Kureyş'liler,
Sadece, çöken komşu Antika Medeniyetlerin zenginliklerini takım takım,
kişi kişi talan etmek amacıyla müslümanlığa katılıyorlardı.
Bu ağır basıcı eğilim,
Kur'ân Ayetlerinin içine bile "Müellifet'ül Kulûp" (Gönülleri uzlaştırılanlar)
biçiminde yankılanmıştı. O "Gönülleri yapılmış" sürüyle adam: sırf
çil akça ödenerek müslümanlığa "Satın alınmışlar" idi. Nezaket olsun
diye (şimdi: "Amerikaya satılmış" yerine "Amerikan yardımı görmüş" sözü
kullanıldığı gibi) o çeşit paracanlı sözde müslümanlara "Satın alınmış"
yerine "Müellife'tül Kulûp" adı verilmişti.
TARİHCİL DEVRİMLER İBRETİ
Allah ve "elçisi" Muhammed,
o alıp yürümüş eğilimleri görmezlikten gelemezdi. Başka da yolu yoktu.
Kur'an, her mülkiyetin biricik sahibi olan Tanrı'nın Sosyalizmine bir Kompromi
aradı. O kaçınılmazlıkla, Allahın payı küçüle küçüle, Ganimetin beşte birine
inmek zorunda kaldı. Kur'an kompromiyi şöyle belirtti:
"Va'lemû! innemâ
ganemtüm ve min şey'in fe'innel Lâhi hamsehû" (Hele şunu bilesiniz:
her ne ki ganimet elde ettiyseniz o şey'in hiç kuşkusuz beşte biri Allahındır.)
(Kur'an Sure'i Enfâl, Ayet 43)
Bu Tarihcil gerçekliklere
göre, büyük bir çelişki önündeyiz. İslâmlık, bir yandan Araplığı Barbarlıktan
Medeniyete geçirdiği için: Arap Toplumunun Tarihöncesindeki İlkel Komuna,
yani Sosyalizm ilişkilerini, sınıflı bir toplumun kişicil ilişkilerine
çeviriyor. Öte yandan, gelmiş geçmiş Medeniyetlerin korkunç yıkılışları
ortadadır. Kur'anın hemen her sayfası, Muhammed'in Kervan yolları üzerinde
rasladığı ve besbelli ibretle seyrettiği bin bìr medenileşme yıkıntılarının
izlenimleriyle yüklüdür. Yıkılışlar hep "kitaplı" (Yazılı= Medenileşmiş)
Kent'lerde olur. Kur'ân bunu yazar:
"Biz hiçbir Kent'i
yok etmedik ki onun bilinen bir kitabı olmasın" (Kur'an, Sure'i
Hicr, Âyet 5)
Neden yıkılırlar?
Kur'an onu da Âd ve Semûd uluslarında olanları tanık tutarak açıklar:
"Biz o Kent'leri
ehalisi zulüm edince yokettik. Yokedilişleri için belli bir süre belirlendirdik."
(Kur'ân, s. Kehf A. 59)
Neden yıkılırmış?
Allahın sözüne uyulmadığından. Allahın Toplum için en büyük sözü (Kelâm'ı
Kadim) ne diyor? Mülk gibi Ganimet te Tanrınındır. Tanrı,
ilk Sümer Kent'inden beri Toprağın da, Ganimetin de Toplumda Kollektif
mülkiyetçe, sosyalistçe yürümesini istemiştir. Kullar Sosyal sınıflaşma
yolu ile Kişi Mülkiyeti denilen bencilliğe düşmekle Zulüm'e gitmişler,
Allaha isyan etmişlerdir. Tanrısal Toplum kanunları da o büyük suçları
affetmemiş, sınıflı, kişi mülkiyetli Toplumları, taş üstünde taş bırakmamacasına
yıkıp "günahları" içinde boğmuştur:
"O gün dağları
yürütürüz de yeri dümdüz görürsün. Onları da toplarız. Onlardan hiçbirini
bırakmayız." "Biz onların arasına bir ateş deresi koyacağız. (sınıf
savaşı H.K.) Günahkâr ateşi görünce içine düşeceklerini anlıyacaklar
ve ondan geri dönecek bir yer bulamıyacaklar." (Kur'an, S. Kehf, A.
52-53)
İslâm dini bunu görmüştür.
Ve o görgüsüne dayanarak İslâmlığı aynı yıkıntıya uğratmamak için, ilkel
de olsa, İlk Komuna'nın Sosyalist gelenek ve göreneklerini, yeni
doğacak İslâm Medeniyetinde yaşatma çabalarına son derece önem vermiştir.
Medeniyet "Tefeci - Bezirgân Sermaye"nin "veledi zinası" iken, Kur'andaki
en yalın kılınç "Mekkî" surelerin hepsinde boyuna "Rıbâ"nın
(Tefeciliğin )en ağır Günah sayılması bundandır. Bu ekonomi temeli
üzerinde Zekât gibi, Sadaka gibi, Fitre gibi, beşte bir "Müslümanların
Malevine pay" gibi; Dula, Yetime, Yolcuya resmen yardım gibi, hatta Hacılık
gibi ve daha yüzlerce başka Üstyapı Farzları, Vâcipleri, Sünnetleri,
Helâlleri, Haramları (Tabu'ları) hep o yitirileceği sezilen ilkel Sosyalizmin
yaşatılması için konulmuş tedbirlerdir.
İSLAMLIK VE DEVRİMCİ
KOMPROMİ
Demek İslâmlık: İlkel
Sosyalizmi hem kaldırmak, hem sürdürmek gibi çelişkili bir sistem kurma
doktrinidir. Daha doğrusu Objektif olarak İlkel Sosyalizmi kaldırırken,
Subjektif olarak İlkel Sosyalizmin yazılı olmıyan Anayasasını bir
kerteye dek yazılı biçime sokmıya çalışır. Kur'an'daki aynı Enfâl suresinin
bir Ayetinde ilân edilen hükmü, başka bir ayetinde rötuş etmesi de bu çelişkili
gerçekliğin kutsal metinlerde yankı bulmasıdır.
"Lâ yükellifül
Lâhe nefsen illâ vüs'aha" (Tanrı kişiyi yetişebildiğinden aşırı yükümlülüğe
uğratmaz) Hükmü, o çelişkili durumun esnekliğini formüle eder. Zamanın
şartları gözönünde tutulursa, yapılan kompromi devrimci sonuç vermiştir.
Birkaç "Müellifetül Kulûb"a rüşvet verilmiş, "Hudeybiyye Barışlaşması"
ile görünüşte Kureyşlilere yüz verilmiştir. Ama sonunda, İslâm Orijinal
Medeniyeti doğmuştur. O Medeniyetin kurduğu dünya köprüsü, Ortadoğu
ile Uzakdoğu Antika medeniyetlerini üzerinden geçirerek, "Batı" denilen
Avrupa bölgesinde Modern medeniyete atlamanın rönesansını sağlamıştır.
Osmanlılık İslâmlığın
Rönesansıdır. Bu ruhla Osmanlılar, Toprak ekonomisinde Allahı daha iyi
anlamış gibidirler. Hiç değilse derebeğileşmeden önceki Osmanlı çağları,
hep daha çok ilk Kur'an emrine uymayı beceri ile yorumlamışlardır. Çünkü,
Türklerin sosyal yapıları, Allaha, öteki derebeğileşmiş İslâm Saltanatlarından
daha yakındır. Yani Toprağın çoğunluğunu kişi mülkü etmek, ilk türklerin
göçebe ruhlarına bir türlü elveremez. Toprağı Tanrı mülkü gibi görmek daha
kolaylarına gelir.
Belki toprak ekonomisine
Özel Kişi mülkiyetinin getirdiği bin bir tehlikeyi daha çok örnekleriyle
öğrenebilmişlerdir. Ne de olsa Arap ulusları daha çok Yakındoğu
denebilecek olan: Önasya (Sümerlerden - Sasanilere dek) ve Akdeniz
(Grek - Romen) medeniyetlerini tanımakla kaldılar. Türkler, Orta Asyanın
ipek yollarından gider gelirken hem Yakın, hem Uzak Doğuların
benzer örnek medeniyetlerini çiğnedikçe gördüler. İnsanlık, Arap İslâmlığının
doğuş çağlarına oranla, Türk - Moğol "Uluslar Göçü" çağlarında daha
zengin denemeler biriktirdi.
"MİRİ TOPRAK"IN
NEDENİ VE NASILI
Bu kanı soyut bir mantık
ürünü değildir. Osmanlı Türkleri, en somut Fetva, Tahrir, Kanun yazılarında,
Düşünce ve davranışlarının nedenlerini birkaç sözcükle özetlemekten geri
kalmadılar. Mirî Toprak düzenine neden öylesine tutkun bulunduklarını yer
yer açıklarlar. Tâ 15 inci Yüzyıl sonlarına doğru Rumeli Vilâyetini yazan
"Trabzon Sancağı Beği Ömer", Kadim üretim yordamı içinde Toprağı
Özel Kişi Mülkü yapmanın nasıl bir ekonomik intihara varacağını
şöyle anlatır:
"Bir kısım dahi
var ki: ne Öşriye ve ne de berveçh'i meşruh (yorumlandığı) üzere
Haraciye'dir. Ana Erz'ı Memleket (Ülke Toprağı) dirler. Aslı Haraciyedir.
Lâkin, sahiplerine temlik olduğu taktirde (kişi mülkü edilse): fevt
olup (sahibi ölünce) dört kişi mâbeyinlerinde taksim olunup, her
birine bir cüz'i kıt'a değüp, her birinin hissesine göre harçları tevzi
ve tayin olunmağla, kemâl'i suubet ve işkâl olup, belki âdeta muhalif olmağın,
rakaba'ı arazi Beytülmâl'i müslimin için alı konulup, reâyâye, icare'i
fâside tarıkıyle verilüp, ziraat ve harasetin bağ ve bahçe ve bostan edüp,
hasıl olandan Harac'ı Mukasemesin ve Hârac'ı Muvazzafın vermek emrolunmuştur."
Osmanlı Kuran'ı okumuştur.
Orada, "Allah"'ın yıkılmış Antika Medeniyetler üzerine yaptığı felsefeyi
yorumlamıyor Sırf dirlik ve düzenlikle görevli bir vergi toplayıcı gibi
pratik düşünür, taşınır. Dirlikçinin işini yoluna koymuya bakar. İlişkileri
basitleştirmiye çalışırken İslâm kurallarını kendi meşrebine uydurmaya
başlar.
Onun derdi Devlet
gelirini, ne yapıp yapıp aksatmamaktır. Toprağı (Feth-edilen özellikle
müslüman olmamış ülkelerin yerlerini) Haraç karşılığı, işliyene
mülk (temlik) etse, yarın adam ölecek. Bu yol 4 mirasçısı varsa,
eski yeterli çiftlik en az 4 parçaya bölünüp paylaşılacak... Verimi
şöyle dursun, Osmanlı 4 kişiden ayrı ayrı haraç toplamak zorunda kalacak.
Uzun iş. Sıkıcı iş... Ne toprağı alana, ne Haraçı alana bu "Cüz'i kıt'a"nın
hayırı yok. "Alabildiğine çetrefillik ve güçlükler".
Osmanlı Türk çobanlıktan
gelmiş. Otlaktan otlağa geçerken "Özel kişi mülkü" kimin ola diye
düşünmüş mü? Hayır. Orta Barbar, toprak üzerinde önceden benimseyip dokunulmazlaştırdığı
bir Özel Kişi Mülkiyeti Kutsal mutsallığı gibi kuruntulara da metelik vermiyor.
Ne Fatih Türkün kafasında, ne ele geçirdiği derebeği topraklarının köle
üretmenlerinin kafalarında yerleşik bir Kişi Mülkiyeti taassubu yok. Şu
yıkılan medeniyeti rezil rüsvay eden Kişi çıkarcılığı ve özel mülkiyetçiliği
de nesi?
İyisi mi, toprağı
osmanlı dönümü ile "ÇİFT"lere bölersin. O boyutları değişmez çiftleri sırf
kullanılmak, işletilmek (yani mülkiyet değil, TASARRUF) hakkıyla ev başına
üleştirirsin. Bu sistem, bir çeşit "İCARE'İ FASİDE" (Bozuk kiralama) olur.
Toprağı işliyenden iki şey alırsın kira gibi:
1 - "Öşür": ona "Haraç'ı
mukaaseme" (bölüşmeli haraç) dersin. Üründen alınan pay olur.
2 - "Çift akçası":
ona "Haraç'ı Muvazzafa" (görevli haraç) dersin. Çift'in kalitesine ve dönümüne
göre "Yılda bir mikdar akçe" alınır.
Aşırıca kılı kırka
yarmıya yer kalmaz. İşler tıkırında yürür. Toprak meselesi kördüğüm olup
Toplumun başına çorap örmez. Hiç değilse derebeğileşinceye dek bir süre
öremez...
ANADOLUNUN TOPRAK
TRAJEDİSİ
Osmanlı, düşünüp davranırken
öylesine kolaya ve basite gitmiştir. İyi dileklerle ve pratik sağduyu ile
kurulan bu Toprak düzeninin, sonra, kendi iç gelişim kanunları ile tâ nerelere
dek dayandığını ileride göreceğiz. Burada yalnız, ufak gibi gelen, ama
bir millet ölçüsünde muazzam yıkıntılara kapı açan bir olaya değmeden geçemeyiz.
Türkiye'de Zeamet
1834 yılı kaldırıldı. Bu, ilk Dirlik düzeni kalıntılarına indirilmiş
bir "caup da grace" idi. Mirî toprak düzeninin Kamu mülkiyeti o son vuruşla
Tarihe karışalı yüzyıl (şimdi 136 yıl) oldu. Öyle iken ne görüyoruz? Anadolu
köylerinden en ücralarına bir göz atmak yeter. Öteki Kapitalist ilişkilerin,
değiştokuş (tefeci - bezirgân) ekonomisinin alıp yürüdüğü köyleri bir yana
bırakalım.
Azçok kapalı Tabiî
Ekonomiye yakın, toplu aile toprak mülkiyetini yaşayan İç Anadolu bölgelerinde
bile: Tarlalar korkunç bir ufalanmaya uğramıştır. Kímin nerede, kaç dönüm
toprağı bulunduğu hiçbir belgeyle bilinmez. Anadoluda kararlamasına, gelişi
güzel bir toprak sahipliği egemendir. O yüzden, kolayca kapanın elinde
kalır. "Kapan" da hem "tuzak", hem "açıkgöz" olmak bakımından her
zaman, çoğu Kasaba istihkâmına çekilip pusu kurmuş yatan "Eşraf - Âyan
- Hanedan" ve ilh. etiketli Tefeci - Bezirgân Hacıağa olur.
Bu durum niçin yürekler
acısı bir "trajedi" (Facia) dır? Çünkü, toprağın hergün boyuna ufalanıp
dağılışı, tam bir "Millî Felâket" denilecek sinsi ve bozuk ekonomik,
sosyal, politik, hukukcul, ahlâkçıl sürüyle acıklılıklara kapı açar. "Batı"dan
Efendilerimizin ısmarlayıp getirttikleri "Uzman"lar, temeli sırf
"Sosyal" olan bu fâciaya ucuz bir ad taktılar: "Erezyon". Yani topraklarımız:
yel, yağmur, sel ve benzeri tabiat etkenleri ile aşındırılıyormuş... Adı
ne olursa olsun, bu trajedinin en çok bilinen ve göze batan sonuçları şöyle
özetlenebilir:
EKONOMİ AÇMAZI: İFLAS
EKONOMİCE.-
Sırf tarlaların parçalılığı yüzünden bugün (1940 yılı) Anadolu topraklarının
belki yarısı bomboş kalmaya mahkûmdur. (1950 den sonra, Finans - Kapital'in
köye el atması: yalnız kır otlaklarını traktörlü Hacıağaların tekeline
geçirmekle kaldı. Toprakların eski verimsiz dağınıklığı olduğu gibi kaldı.
"Sakrosent" Özel Kişi mülkiyeti, tarlacıkları, Ağa tırnağına kaptırıncaya
dek, parçalayıp dondurdu, bıraktı.)
Gene İkinci Emperyalist
Evren Savaşından önce, resmen her şey saklandığı sıralar bir bakışta görülüyordu.
Şimdi Çok partili istatistikler acı gerçekliği gizleyemez oldu. Fiilen,
ekili toprakların da verimi, mini mini üretim araçları ve şartları
yüzünden yarının çok altına düşüktür.
Demek, Batıcı aktarma
kanunlarla yüzyıldan beri zor kötek uygulanan Toprak Özel Kişi Mülkiyeti,
Anadolu'nun üretici güçlerine yeni birşey katmadı. Tersine, Milli emeğin
en yaygın bölümünü yele sele verirce israf etti. Nüfusun dörtte üçünü bulan
köylülüğün alın yazısını ileriye götürmek şöyle dursun, uzak geçmiş gerilere
dönük duruma soktu. Makine ve bilim, Avrupa kapitalizmindeki kadar olsun
Türkiye Tarımına hayırla giremedi.
Canlı makinalar :
Toprağımızın insanları ile hayvanları gitgide kurudular. Bir gün Anadolunun
eşekleri: Kedi kadar, sığır ve atları: köpek kadar küçülürlerse şaşmamalı.
Yok olacaklarına, yeni şartlara uydukları için sevinmeli. Çünkü, ülkemizin
ağaçsız, susuz; hümüssüz bir bozkır, nankör çöl haline gelmesi bu toprağın
canlılarını, Afrika Ulu Sahra'sından kaçırtır gibi sınırlarımız ötesine
göçürtebilir.
Bu yozlaşma, tabiat
kanunlarından ileri gelmiyor. Tabiatı da küstüren soysuz sosyal ve politik
düzenlerin birlerce yıl taş yağdırdıkları toprağımızda karşı-tepkilerle
bomboş ettikleri ekonomik çöküntüden ileri geliyor.
POLİTİKA ÇIKMAZI:
ÖLMEDEN ÖLMEK
POLİTİKACA.-
Ekonomi temelinin dramı, Sosyal üstyapıda öyle kargaşalı binbir Bâbil Kulesi
kurdurur ki, onu, burada değil, özel ciltler içinde bile sayıp dökmekle
tüketemeyiz. Bir kaçına işaret etmek yeter.
Anadolu köyü, bitmez
tükenmez toprak ve sınır kavgalarının kanlı İç Savaş alanıdır. Köyler birbirine,
her köylü ötekisine karşı can düşmanı kesilmiştir. Ana, babayı baltalar,
Evlât anayı boğar. Akraba akrabanın kuyusunu kazar. Komşu komşuyu arkadan
vurur. "Akrabanın akrabaya akrep etmez ettiğini!" sözü yeğnik gelir,
Türkiye köylülerinin ilişkilerine.
Yurttaşlık sevgisi,
insan bağlılığı kırılıp geçirilir. Zincirleme toprak davâları mahkemelerin
ve cezaevlerinin yüzde doksandokuzunu tıka basa doldurup taşırır. Mütegallibenin
kanunlar önünde köylü topraklarını haydutça talan etmesi kolaylaşır. Kan
dâvâları altında yatan canavar toprak davasıdır. O kördövüşe kardıkça,
ağalığın, rüşvetin, irtikâbın dişleri kazmalaşır,
Bu şartlar altında,
teker teker her köylünün, en yomsuz anlamıyla, "İşi Allaha kalmıştır."
Çalışan kır insanının her hangi türlü teşkilât kurma, göz açma ve hele
direnme gücü sıfırın altına düşer. Dünyanın her yerinde dağbaşında yalnız
kalan köylü, Türkiye'de kartal pençesinden kaçan çil yavrusuna döner. Tek
başına her köylü, Tefeciliğin et lokması olur. Toprak cehennemi andırır.
Köylü onun katran kazanına düşmüş büyük günahkârdır. Kalan yanar. Kaçan
kurtulamaz. Çıkışı yoktur.
Tek çıkmaz sokak kalır:
ÖLÜM !.. Ancak bu, bildiğimiz, yani halkın güzel deyimi ile "Kalıbı
dinlendirmek" dediği yaşamaktan kurtulmak olsa "Ne mutlu Türküm
diyene!" olurdu. Hayır. Yağma yok. Türkiye köylüsüne düpedüz ölmek
bile "cana minnet" bir "sıra savmak" olur. Türkiye köylüsü
maddece ölememenin işkencesi altında kıvranır. Bütün çökkün Antika Medeniyet
soysuzlaşmalarında mayalandırılmış "Ölmeden ölmek": Türkiye köylüsünün
ölümler içinden beğeneceği, seçeceği tek ölüm biçimi olur.
Ve dün, bugün bütün
"akılcıl"larımızı şaşkına çeviren halkımızdaki vazgeçilmez "İNTİHAR"
felsefesi: Kendi kendisini ölmeden öldürme düşünce ve davranışı,
yığınlarımızı kasırga ve kâbus gibi sarar. Millet olarak yığınların ölmeden
ölüşünün en açık örnekleri, Türkiye politikasında birbirini üreten başlıca
iki hortlayışla sahneyi kaplar:
KÖYLÜNÜN YAŞAMAKTAN
KAÇIŞI
1 - GEÇMİŞE SIĞINIŞ.-
Evet, Türkiye halkı Cumhuriyeti değil Saltanatı özlüyor.
Niçin şaşıyoruz? Atatürk'ün heykelini kıranlar, beş vakit namazlarında
Ulu Hâkan Abdülhamit'in ruhuna dua ediyorlar. Hangi Anadolu insanıyla
konuşursanız, yürekler sızlatan bir iç çekişle size "Milletin sahipsiz"
olduğundan yanar yakınır.
Kimdir o "Sahip"?
Mülkiyeti hiç kimsenin özel kişi malı olmayan Mirî Topraklar çağında, Dirlik
düzeninin gerçekten ülkücü ve "Allahtan korkar Peygamberden utanır":
"Sahib'ül arz!"larıdır. Onları unutamıyor köylülerimiz. Ve o gelenek,
göreneklerin altbilinç karanlığinda, kendisine "Sahip: Koruyucu"
arıyor.
2 - AHİRETE SIĞINIŞ.-
Evet, Türkiye halkı Bu dünyayı değil, Ahireti (öbür dünyayı)
özlüyor. Niçin kanıksıyoruz? Yaşama çabası dururken, beş vakit namazlarında,
Cennete kavuşmanın hasretini tesbih gibi çekiyor. Hangi Anadolu
insanıyla konuşsanız, yürekler sızlatan bir iç çekişle size "Ahiret"ten
başkasının yalan olduğunu ballandıra ballandıra anlatır.
Neresidir o "Ahiret"?
Zengin, fakir, Sultan, dilenci, Ağa, Köylü herkesin anadan doğduğu gibi
eşit olduğu bir ülkücül yaşantı evrenidir. Bu evrenin düzeni, İslâm toprak
ekonomisindeki Dirlik Düzeni'ne Anayasa veren ŞERİAT'ca kurulmuştur.
Bunu aklından çıkaramıyor köylümüz. Şu dünyada bulamadığı "Mahşer"
Devrimini ve "Mizân" Sosyal Adaletini başka dünyada olsun aramak
zorunda kalıyor.
Bir zaman (bu satırlar
yazılırken) Nazi bilimi: Türkiye'de 18 milyon nüfus yaşadığını,
Türkiye'den o zaman bile küçük bulunan Almanya'da ise 80 milyon kişinin
"sıkıştığını" öne sürerek, Anadoluya doğru "yıldırım savaşı"
mızrağını sivriltmiş "Doğuya Bas!" diyordu.
Alman Finans - Kapitali,
o demagojisi ile bir gerçekliği göze çarptırıyordu. Anadolumuz da 100 milyon
nüfusu besliyecek genişlikte ve zenginliktedir. Ne çâreki, Bâbil çağının
artığı soysuz Derebeği kalıntılarımız, millî emeğin dörtte üçünü yok ediyor.
Sosyal ve politik facialar, Anadoluyu en derin yoksulluğun salhanesine
çeviriyor. Ve insanlarımız yabancı Emperyalist itlerinin "Aşağı ırk" görüp
köleliğe çevirmek istediği bir sürü yerine konuluyor.
Şimdi kontenjanlar
değişti. Finans - Kapital "Şartsız Kayıtsız" egemen oldu. "İçimizdeki
Şeytan" oldu. Finans - Kapital Demogojisi, Nazi ırkçılığından bin kat
yaygın zehirlidir. Çünkü, Türkiye Halkının, iç ve dış sömürü yüzünden Geçmişe
ve Ahirete sığınışını, Finans - Kapital soygununa dayanak yapıyor:
"Demokrasi" oyuncuğunda iki tezi var :
1.- Türkiye Halkı
İLERİCİLİĞE DÜŞMAN dır. Onun için halkın Geçmişe ve Ahirete sığınışı kutsal
oy kaynağımızdır.
2.- Türkiye halkı
SOSYALİZME Düşmandır. Onun için biz, Özel Kişi Mülkiyeti reklamıyla,
yığınları emperyalizme yedek güç yaparız.
Türkiye'nin İlk Osmanlı
Dirlik Düzenine geri dönemiyeceğini her konuşan bebecik te bilir.
Bilinmek istenmiyen şey Dirlik Düzeni kurallarının, İlkel de olsa
bir SOSYALİZM gelenek ve göreneği olduğudur. Bilinç, Tarihte şimdiye
dek ikinci mesele olmuştur. Olaycası, Osmanlı "Mirî Arazi" prensibi,
Türkiye Toprakları üzerinde kutsal Özel Kişi Mülkiyetini hiçe saymıştır.
Tanrı emrine uyarak toprağı elden geldiğince sosyalleştirmiş, "Memleket",
millet malı etmiştir. "Beytülmal'i müslimin" mülkiyeti demek: Kollektivizm
demektir.
Bu düzen, "Barbarca"
olsa bile, zamanı için değme Medeni tedbirlerden daha elverişli
sayılabilir. "Zamanı" için başka çıkar yol bilinmiyordu. Osmanlılığın
en ömürlü islâm devletlerinden biri olmasındaki baş nedenler arasında,
hiç kuşku yok: Özel Kişi Mülkiyetine mangır vermiyen ilkel Sosyalizm
geleneğiyle Mirî topraklar üzerine kurulmuş o egemen üretim
yordamı vardır.
"Mirî Toprak"ların
incelenimi, yalnız Türkiye için değil, bütün Antika Tefeci - Bezirgân Medeniyetlerin
Kapitalizm önünde kıyıma uğrayan "Az gelişmiş ülke"leri için de
ilginç olduğu denli aktüeldir de. Yeter ki, Tarihsel Maddeciliğin Maddeci
Diyalektiğini ağız kalabalığı sanmıyalım.
Mirî-Toprak düzeni,
her ekonomik ve sosyal düzen gibi, bir yol doğunca, bir daha hiç değişmemecesine
hep ayni kalmadı. Tam tersine, hiç durmaksızın değişti. Bu değişikliklere
toptan göz atınca, başlıca iki büyük Kalite (Nitelik) ayırdı önünde
bulunduğumuzu görürüz:
1. Dirlik Düzeni
(Timar-Zeamet-Has)
2. Kesim Düzeni
(Mukaataalar).
DİRLİK DÜZENİ
DİRLİK DÜZENİ:
İlk, temiz, ülkücü Mirî Topraklar düzenidir. Bir yanda Dirlikçiler
yani ülkeyi fethederken yararlık gösterenler vardır. Bunlar, kurtardıkları
toprakların "Dirliğini" (âsâyiş içinde işleyişini) sağlamak için,
tuttukları katlara göre: Tımar, Zeamet, Has adlı dirliklerin güdümünü
ve savunmasını üzerlerine alırlar. Bunlara "Sepahi" adı da verilir.
Öte yanda, mirî toprak
üzerinde yalnız Tasarruf (kullanım, işletim, yararlanım) hakkına
sahip doğrudan doğruya toprak üretmeni Çiftçiler vardır. Çok az
değişen büyüklükte "çift" adlı topraklarını, küçük bir kira karşılığı
(İcare'i Faside ile) işleyip değerlendirirler.
Klasik ekonomi açısından
Dirlik düzeninin Üretim yordamı, Marx'ın Ürün İradı dediği ekonomi
biçimine çok yakındır. Dirlikçilere ve Beytülmâle geçen İradın bir bölüğü
("Öşür" veya "Harac'ı Mukaaseme") doğrudan doğruya ÜRÜN olarak
aynî vergi'dir. Ama öbür bölüğü, "Harac'ı Muvazzafa": akça
olarak alınır. Yâni, açıkça "Para İradı" sayılabilir.
Dirlik Düzeninde yaşıyan
Osmanlı toprak ekonomisi çağında Tefeci - Bezirgân sermaye yok mudur?
Kıyıda köşede vardır. Ama, Mirî Toprakların Dirlik Düzeni içinde görünür
rolü yoktur. Hele Dirlik Düzenine egemen olmaktan çok uzaktır. Tefeci -
Bezirgân Sermaye, Marx'ın Polonya Toplumu içindeki yahudiler için söylediği
gibi, henüz Osmanlı Toplumunun "MESÂMELERİ İÇİNDE" barınan kir gibidir.
Vücudun teriyle, yağıyla geçinse bile, vücudun özel canlı üretim hücreleri,
ekonomi dokuları, sosyal cihazları içine işleyip onları dolaysızca sömüremez.
Bu açıdan, Dirlik
Düzenini, Marx'ın "Ürün İradı" adını verdiği sosyal üretim aşamasında saymak
yerinde olur.
KESİM DÜZENİ
KESİM DÜZENİ:
Birdenbire Dirliklerin "Mukataa" adı verilen "Mâlikâne"ler kılığına atlamalarıdır.
Bu müthiş altüstlüğün hangi gerçeklerle, nasıl ve ne zaman yapıldığını
yeri gelince izleyeceğiz. Şimdilik yalnız şunu unutmayalım: Kesim Düzeni,
Mirî Topraklar üzerinde yapılan yaman bir ekonomik ve sosyal İHTİLÂL'dir.
Bu ihtilâli doğrudan
doğruya yapan değilse bile yaptıran sosyal sınıf, artık iyice dişlenmiş
tırnaklanmış olan Tefeci - Bezirgân sınıfıdır. Modern Toplumda işveren:
Kapitalist sınıfı nasıl dört beş yüz yıl gelişerek birikimini yaptıktan
sonra, Burjuva Sosyal devrimleri ile iktidara ansızın çıkageldiyse,
tıpkı öyle, Antika Osmanlı Toplumunun Tefeci - Bezirgân sınıfı da,
birkaç yüzyıl gelişerek yaptığı birikimden sonra bir gün ansızın Kamunun
(Beytülmâl'in) Mirî toprakları üzerindeki Dirliklere el atacak altüstlüğe
atladı.
O zaman Osmanlı Toplumunun
bütün ekonomik, sosyal, politik, ideolojik, dincil, ahlâkçıl varlığı da
aynı altüstlüğe zorla uyduruldu. Bu zor önünde en keskin Celâlî
isyanları dahi tutunamadı. Sahneyi o zamanadek görülmedik Sosyal Sınıflar
kapladı. Ve şaşılacak bir determinizmle, sosyal sınıfların sayıları ile
durumları, Kapitalizmin iktidara geldikten sonraki sosyal sınıflar sayısına
ve durumuna paralel düştü.
Kapitalizmde alt sınıf
bir tek çalışan İŞÇİ SINIFI iken, üstte iki egemen sınıf doğdu.
Tefeci - Bezirgân Kesimci Toplumda da böyle oldu. Alt sınıf bir tek çalışan
ÇİFTÇİ SINIFI oldu; üstte egemen iki sosyal sınıf doğdu. Kapitalizmde
üst egemen sosyal sınıflardan birincisi İŞVEREN SINIFI, ikincisi BÜYÜK
EMLÂK SAHİPLERİ SINIFI idi. Osmanlı Kesim Düzeninde de üst egemen
sosyal sınıflardan birincisi TEFECİ - BEZİRGÂN SINIFI, ikincisi KESİMCİLER
(MUKAATAACILAR) SINIFI idi.
KARMA
EKONOMİ: ÜRÜN İRADI - PARA İRADI
Yeryüzünde Kapitalizm
egemen olur olmaz, nasıl, bütün ondan önceki sosyal biçimlenişler bir sihirbaz
değneği ile ortadan kalkmadı ise, tıpkı öyle: Kesim Düzeni egemen
olur olmaz, bütün ondan önceki sosyal biçimlenişler ve bu arada Dirlik
Düzeni de, bir sihirbaz değneği ile ortadan kaldırılamadı. Ne var ki
olan olmuştu. Dirlik Düzeni ihtilâle verilmişti; egemen Sosyal
Düzen olarak Kesim Düzeni, Tefeci - Bezirgân üstünlüğünü iktidara getirmişti.
Kesim düzeninde de
gene hâlâ "Öşür", "Haraç" gibi gelir biçimlerinin kullanımları ve
adları sürüp gitti. Ama bu gelirler, Kapitalist Devletin Vergi - Resimlerinden
farksız kaldılar. Asıl Toprak İradının irisi, artık Sarrafın FAİZ'i
ve Mültezimin KÂR'ı kılığına girdi.
Onun için, Kesim
Düzeninin Klâsik ekonomi bilimindeki karşılığı, Marx'ın PARA İRADI adını
verdiği sosyal üretim yordamı aşamasına uygun gelir.
Osmanlı Tarihinin Maddesine
ışık tutacak Hristiyan Dünyası, metafizik mantıkla sırf bir Din
veya "Ruh meselesi" olarak ele alınmıyor. Çünkü, aslında öyle soyut
bir "Ruh" gibi Din, Tarihte ne olmuştur, ne de olacağı vardır.
Tekrarlamaktan yılmıyalım: Hristiyanlık denilen Din, çökmüş Roma
Uygarlığının alttan, üstten korunan Ruhu'dur.
Roma'nın Ruhunu,
yâni Hristiyanlığı anlamak için, Roma'nın Bedenini unutmak, köksüz
çiçeğin kokusundan söz etmiye benzer. Hristiyanlık, ilkin Roma'nın Köle
yığınlarına, sonra Hün ve Cermen Barbar yığınlarına koklatılmış
bir uygarlık Ruhu ve kokusudur. Bu Ruh-kokuyu: köklü, dallı, yapraklı,
çiçekli Roma maddesi yaşayıp yaratmıştır. Onun için, Hristiyanlık Dünyası
deyince, onun tâ İlkel Komuna biçimli Toplumca kurulan Roma Kentinden
kimi izlenimlerine değilecektir.
Asıl Roma, İtalyadaki
Roma Kenti fiilen battıktan sonra: Roma'nın Dünya egemenliğindeki
yerini Bizans almıştır; -söz yerindeyse- Ahiret egemenliğindeki
yerini Hristiyanlık almıştır. Bizans: Doğuda boğulurca dövüşürken,
Hristiyanlık: Batıda barbarları -gene söz yerinde ise- sıkboğaz
etmiştir.
Batmış Antika Uygarlığın
Ruhu ile Romayı hortlatan Cermen barbarları içinde Hristiyan ağına en sağlam
tutulanlar Franklar olmuştur.
Bu ardarda süren Tarih
gidişi içinde, Osmanlı Tarihinin Maddesini açıklamada yararlı olabilecek
elemanları sıra ile dört ayrımda özetliyeceğiz :
1 - İlk Roma'da İlkel
Komuna'dan Tefeci - Bezirgân ilişkilerine
2 - Roma'dan Kilisiye
- Barbarlıktan Saltanata
3 - Bizans Kilisesinden
Osmanlı İmparatorluğuna
4 - Franklarda Toprak
ilişkileri: Osmanlı - İslâm Çizisi
Roma hukuku denilen
ilişkilerde saklanmıyan ilkel Komünizm ilişkilerinin, nasıl Tefeci - Bezirgân
özel kişi mülkiyetine doğru geçtiğine bu ayırımda değilecektir.
İLK "ROMA HUKUKU"
- İLK SINIFLAR SAVAŞI
Roma onbir buçuk
yüzyıl (1149 yıl) yaşadı. Ondan önceki 5 bin yıllık Ortadoğu Bitkisel
Uygarlıklarının bütün Tefeci - Bezirgân ilişkilerini Klâsik Grek
Kentlerinden aktarılmış biçimi ile benimsedi. Bu nedenle, Roma hukuku denilen
şey, kıyasıya Tefeci - Bezirgân ilişkileri ile yüklüdür. Hukukunda, İlkel
Komuna izlerini ve Kamu Toprağı normlarını açık seçik bulmak olanaksızdır.
Roma Hukuku denen
kurulların kaynağını hep "12 Taplo" denilen en ilk kanun belgesine
bağlamak alışkanlık olmuştur. Bu belge ne zamanın ürünüdür? Roma Kenti
kurulduktan tam 303 yıl sonra (İ.Ö. 451) ların. On Romalı majistra (decimuis
legibus scribendis) oturup o "Duadecim tabular"ı düzmüşler. Bu "12
taplo": "comices centuriates" (100 kandaş topluluğu) tarafından
onaylanmış. "Loges duodecim tabularum" (12 taplo kanunu) ortaya
çıkmış...
Ne zaman? Eşit topraklı,
eşit haklı Kandaşların kurduğu Kent, tam 303 yıl Yukarı Barbar
konağından, sınıflı Toplum biçimli Uygarlığa geçtikten sonraları... Roma
kişi mülk ve zenginliklerindeki farklar, tefeci - bezirgân
ve sosyal sınıf ilişki - çelişkileri ile çatlıyacak duruma geldiği zaman.
Çatlıyacak duruma geldiğini nereden anlıyoruz? Daha 12 Taplonun
yazılışı üzerinden 88 Roma yılı (60 İsa yılı) geçmedi. Roma Kenti Golva
barbarlarınca yakılıp yıkıldı.
Antika Uygarlıkta
çok az değişen bir kural var: Bir Toplum Barbar akınınında yenildi demek,
o Toplumda sınıf çelişkileri keskinleşti, Antika Uygarlık çıbanlaştı,
delinecek demektir. Netekim uzun süre çelik bir kale gibi dokunulmaz duran
Roma, kuruluşunun 391 inci yılı, kendisine saldıran Golva'lar tarafından
yıkıldı ve bu arada o ilk "l2 Taplo" da yandı. Böylece, "12 Taplo",
Roma Kentinde Eşit Kandaşlar Toplumu olan Yukarı Barbarlık konağının
sona erdiğine sınıflı Uygarlığın artık egemen rejim olduğuna belgedir.
Sınıf Çelişkilerinin (66-88) yıl ortalığı kasıp kavurması, Roma'yı Golva
akınına yem etmiştir.
"Bu ünlü Kanun'un
(12 Tabletin) kaleme alınması, Latin tarihçilerince Patrici'lerle Plepler
arasındaki Sınıf Savaşlarının epizotlarından biri olarak, tanıtılır."
(Gaston May: El de Droit Romain 3-24)
12 Tablet Kanunu,
Kur'anın Mekkedeki Kureyş kodamanlarının keyfi egemenliğine karşı
koyduğu kurallara benzer. Mekke'nin "asil"leri (ilk toprak sahipleri) Kureyşliler,
Roma'nın "asil"leri (ilk Toprak sahipleri) olan patricilerin
ta kendileridir. Netekim, Roma'nın topraksız yanaşma ve sırf alışverişle
geçinen "Plep"leri de, Mekkenin "Müslüm"lerinden başkaları
değildir. Kur'an nasıl Kureyş'lilerle Müslim'ler arasındaki
Sosyal sınıflar savaşından doğacaksa, tıpkı öyle, 12 Tablet kanunu'da Roma'nın
Patrici'leriyle Plep'leri arasındaki Sosyal sınıflar Savaşından
doğmuştur.
"l2 Tablet.. Patrici
majistra'larının (yüksek kent yöneticilerinin) keyfi idaresine,
yazılı bir kanun yokluğunun kolaylaştırdığı haksızlıklara iki düzen (takım)
Kenttaşlar (Citoyen) arasındaki eşitsizliğe bir had koyuyordu."
(Gaston May: Elément de Droit Romain, s. 27-27, Paris 1935)
UYDURUK 12 TABLET
Tek sözle 12 Tablo,
Roma için başlangıç değil bir sondur; İlkel Komünizm geleneklerine
kendince son veriş belgesidir. O son veriş belgesinin bile aslında elimizde
bulunsa belki daha ilginç sosyal karakteristikler görecektik. Ancak 12
Tablo, "Tavşanın kendisi" değil, "suyu"dur. Çünkü aslı yanmış kül
olmuştur. "l2 Tablo" diye dillere destan edilen şey, Kanun'un Tablo'ya
geçirilişinden tam 140 yıl sonra, kafalarda kalmış izlerden derlenmedir.
Kur'an'ın dağınık
ta olsa tabletleri ve mutlak inançlı "Hâfız"ları vardı. Ve Muhammet'ten
çeyrek yüzyılı geçmiyen çok kısa süre sonra hemen yazılı biçimde saklanmıştır.
12 Tablo veya Tablet, ilk yazıldığından 140 yıl sonra "uydurulmuştur" denilebilir.
Bu çeşit kuralların -yahudi Tabut'u Sekiyne'si gibi- kutsallığı ne olursa
olsun: 3 yüzyıllık sınıflaşma soysuzluğunun ondan sonra hemen 1,5 yüzyıl
daha sürüp gitmesi, ilk 12 Tablet metnine "kafadan" daha nelerin sokulmuş
olabileceğini kendiliğinden gösterir.
Üstelik Kuran'ın dilinde
bir harf bile değiştirilmediği halde, 12 Tablet'in eski dili yerine yeni
dil geçirilmiştir:
"Erkenden yokedilmiş
görünen orijinal metin (12 Tablet teksti), artık daha az arkaik
(eskinin eskisi) olan bir dilde hâfızadan yeniden inşa edildi ve juristconsulte'ler
(hukukbilirler), gramerciler, filozoflar, millî antikalık mütecesisleri
gibi, 12 Tablet'i başlangıçlardaki Roma'nın en saygıdeğer anıtlarından
biri, "eski Romalı ruhunun en sâdık tasviri" (Pichon) olarak gören yazarlarca
anılıp incelenen şey bu yenileştirilmiş 12 Tablo'dur." (Gaston May:
"Elément de Droit Romain", 18. baskı s. 25-26, Paris 1935)
12 Tablet'in kaynağı
Roma'daki sınıflar savaşı olduğu kadar, Roma kentinden önce Grek Kentlerindeki
sınıflar savaşıdır da. G. May, nedense bu gerçeği küçümsüyor. Bir yandan,
kendisi 12 Tablo'nun Grek taklidi olmadığını söylerken: "Cenaze törenleri
için yazılanları istisnâ etmelidir. Burada Grek Kentlerinden yapılmış iktibaslar
kuşku götürmez." der. (Not, 25) Ötede şunu yazar:
"Onuzlar (decimuix)
kanunu ile ilân edilen prensipler, kimi kadim Tarihçilerin öne sürdükleri
gibi, Grek nüfuslu ülkelerin kanun koyumlarından iktibas edilmemişlerdir"
Sonra, hemen ardından ilâve eder:
"Ne de olsa, kodlaştırma
(Kanunlaştırma) fikri Greklerden gelmedir." (G. M., a.y. 25)
Böylece, 12 Tablet'in
Roma'dan önceki Grek kentlerinde kitaba geçmiş Sınıflar Savaşından izlenimler
taşıdığı su götürmez. O haliyle de, 12 Tablet'in uyduruk biçimi bile tümüyle
ortada yoktur:
"O gençleştirilmiş
(12 Tablet) metninden ise, bize kalan şey, ancak modern'lerce toplaştırılıp
koordine edilerek kanun'un karakteri üzerine sarih bir fikir edinmeye elverişli
kılınmış parçalardan (Fragment) başkası değildir." (A.y., 26)
ÖRF: EŞİT KANDAŞLIK
KURALI
Roma Kent'inde bunca
yüzyılların değişiklikleri bile İlkel Komünizm'in izlerini silemedi. Bir
yol "12 Tablet":
"Kamu hukuku ile
kutsal Hukuk üzerine yapılmış az sayıda kayıtlar bir yana bırakılırsa,
XII Tablo kanunlarında ancak özel hukukla ilgili kurallar vardı." (A.y.
26)
Özel Hukuk ötesinde
herşey, "coutume" denilen örf ve görenek kurallarıyla çözümlenir :
"Örf, "mos"
mores majorum,consuctude,ve ondan kaynak olan hukuk: jus maribus constitutum,
bir kurallar ve prensipler tomaradır ki, hiç bir zaman yasama iktidarınca
ne resmen tanınmış, ne ilân edilmiştir ve bunlarla birlikte herkesçe sosyal
ilişkilerin kuralı olarak kabul edilmiştir. Böylece, örf yurttaşların genel
ama zımnî (içinde saklı) rizâlarından yetkisini, otoritesini çekip alır.
Örfün kanundan daha avantajlı oluşu, hukuk fikrinin kendiliğinden görünüşü
olması, o andaki ihtiyaçlara elifi elifine karşılık vermesi ve o ihtiyaçların
kendileriyle birlikte değişir bulunması yüzündendir." (G. May: A.y.,
22)
Yukarıki tanımlamaya
göre: örf insanlara kanun gibi dıştan, yukarıdan, yabancı bir baskı ile
dayatılmaz. Böyle herkesin gönlü ile benimsediği kural, ancak sınıfsız
ve eşit kankardeşleri arasında doğabilir. Roma'da Örf'ün hayli ağır basması,
İlkel Komünizmin armağanıdır. Modern Burjuva Hukukçusu örf'e dudak büker.
Neden? Kendi deyimince: "Örf hukuku için aşırı değişkenlik bir altlık
nedeni" imiş. Çünkü: "O hal örf'te her türlü değişmezliği kaldırır
ve herkesin hakkının belgesini yargıçların belleğine ve keyfine bırakır"mış.
(A.y.)
Bu gerekçenin yapmalığı
ortadadır. Kanun'lar çok mu "değişmez" şeylerdir? Örf kuşaklar boyu
sürebilir. Kanun egemen sınıfın kaprisleriyle her saat başı değiştirilen
oyuncaktır. "Yargıçlar"'a gelince, burjuva bilgini kendisi üstüne basıyor:
İlkel Komuna'da "yargıç", Toplumun bütün kandaşlarıdır. Toplumun
dışında, ona yabancı imişçe tepeden bakan sözde "bağımsız" yargıç: ancak
sınıflı toplumun yaratığıdır. İlkel Komuna'da öyle bir yargıç yoktur ki,
onun "belleği ve keyfi" konu edilsin.
O bakımdan, elbet
örf : kanundan üstün, az değişken ve az kaprisli olur. Eşit insanların
içlerinden gelme benimseyişlerine dayanır.
KANUN: SINIFLI TOPLUM
KURALI
Kanun'a gelince, Roma'da
kanun bile, sonradan sınıf ayrılığı ölçüsünde soyutlaştığı denli
bir ayrıcalığın zorlaması değildir. "bir tek ve aynı civitas'a mensup
ayni siyasi grubun" ortak iradesidir.
"Hukuk, hattâ özel
hukuk dahi, kenttaşın birey olarak hakkı değildir; bireyin, kenttaş olarak
hakkıdır. Dolayısı ile prensip olarak, ancak özel kişilerin birleşmeleriyle
Kent'i biçimlendiren gente'ler ve aile gibi topluluklardan bir parça
oldukları için, özel kişilerin hakları vardır. Gente'ler denilen
siyasi toplaşmaların üyelerine sağlanan avantajlar toplamı olan özel hukukun
tekelci: (münhasır; exelasif) karakteri oradan gelir." (A.y. 17)
Yani, kapitalizmin
"insan hakları" diye evrenselleşmiş göstermiye uğraştığı ve herkes
için sözde eşit saydığı Hukuk kavramı, Roma'da yoktur. Orada Hak sahibi
olmak, yalnız ve ancak Kent üyesi olmakla sağlanır. Bu nereden gelir?
İlk Kenttaşların, zengin - züğürt parçalanışına uğramadan önce yaşadıkları
Kandaş eşitliklerinden gelir. Eksklüvizm (tekelde tutuluş), Romalı
için bir kanun imtiyazı değildir :
"O eksklüvizm karakteri,
ilkel Roma Hukukuna has değildir. Antika Çağın bütün uygarlıklarında özel
Hukuk, her zaman sıkısıkıya beledî (municipal) dir. Yalnız Kent üyeleri
için yapılmış bulunan o özel Hukuk, başka insanlara, yabancılara uygulanamaz.
O, yalnız Kenttaşa has bir Hukuktur. jus civiledir. jus proprium
civium nomarorumdur." (A. y.)
Böylece ilk "Roma
Hukuku"nda "İlkel" sayılan şey, "İlkel Komünizm" gelenek
ve göreneğinin kanunlara vurduğu damgasıdır. İlkel Komuna biçimli
Toplum ise, değil Kapitalizm kadar üç beş yüzyıl, tüm sınıflı Uygarlıkların
altı yedi bin yılının on, yüz, bin katı daha uzun yıllar yeryüzünde var
olmuştur. Burjuva kabarığı bilgin, gördüklerinden şu yampiri sonucu çıkarır:
"Hukuksuz, düzen
(nizam) olamazdı, sürekli siyasî topluluklar olamazdı, insanlar arasında
olağan Toplum bulunamazdı." (G. May: A.y. 15)
Bu kanı, insanları:
Kapitalist "Sosyal Düzen gereklilikleri önünde gönüllüce ve akıllıca
feragat ve istifâ" ettirmek için uydurulmuş çocuk kandırmacalarıdır.
BAŞKA İLKEL KOMUNA
İZLERİ
Roma Kent'inin İlkel
Komuna'dan kaynak aldığı, Roma Hukuku'nun mesameleri içine işlemiştir.
Biraz olayları atlıyamıyan her burjuva bilgini dahi, o elemanları, kendisi
pek anlamaksızın da olsa, kaleminin ucundan pek ötelere atamıyor.
Her Yukarı Barbar
Kent gibi Roma da, sonradan Tefeci - Bezirgân sınıfı ile Devleti doğduğu
zaman Kanun adlı kurallar düzdü. Ondan önce Kent düzeni, Kabile içinde
Kan örgütlenmesi üzerine kurulmuştu. Devlet ve Kanun, Hukuk düzenleri
çıktıktan sonra da Roma Kan örgütünü kolay kolay silemedi. Bu gerçekliği
hukukçu gözü şöyle görüyor:
"Aile ve onun örgütüne
gelince, kanunda bunların adı çok az geçer, ne Devletten bağımsız kendine
has bir hayat yaşıyan özel gente'ler ve aileler, domus'ler gibi
o denli dayanıklı aile gruplarının teşekkülü derince düşünülürse o az anılışa
şaşılamaz. Daha uzun zaman, kanun koyucu, aile ilişkilerine dokunmakta
çekimser kalacaktır." (G.M:, A.y., 27)
İlkel Komünizmde kurallar,
kararlar, yargılar bütün toplum üyelerinin ortak toplantılarında eşit üyelerce
tartışılarak alınır. 12 Tablet, "Özel Hukuk" içindir. Kamu hukuku,
halâ, Kamu toplantısının görevi idi:
"Bu dönem içinde
Kanun her zaman halk toplantılarının eseridir." (G.M., A.y., 23)
"Halk Meclisi,
kamu suçlarını yargılama hakkını elinde tutuyordu. Kimi kişilere, özel
kanunlar: privi legiae teklif etmek yasaktı." (A.y., not, 7/12).
12 Tablet, sırf
Tefeci - Bezirgân ilişkilerin özel kişi ilişkileri için çıkarılmıştı. Ona
rağmen, soyut prensipten çok, yargılama yordamı üzerineydi.
"Bu 12 Tablet prosedürü
(yargılama yordamı), birçok bakımlardan henüz, Roma Kentinin içinde kurulduğu
arkaik toplumun son kerteye dek şiddetli, maddeci, formaliteci karakterini
yankılıyordu; ve kanun bir çok noktalarda özel kişilerin haklarını değerlendirmek
için zor kullanmasını resmen haklı çıkarmaktan başka bir şey yapmıyordu."
Barbar geleneğinde
Musa usulü "göze göz, dişe diş" kanunu denilen "Tabin" (cezayı
suçun türünden veriş) kuralı egemendir. 12 Tablet'te de: o nokta eksik
değildir.
"Orada kanun, henüz
şahısa veya mallara karşı kimi tecavüz hallerinde tabin'a yetki veriyor;
başka daha az ağır suçlar için, kurbanı, kanun'un târifelediği ve ondan
böyle yasaklanan özel öcalma yerine geçmiş bir para cezası (compositum
péuniaire) ile yetinmeye mecbur ediyordu." ( A.y., 26).
BEZİRGANLIĞIN
İLKEL KOMUNAYI PARÇALAYIŞI
İlk Roma, Yukarı
Barbarlak Konağı'nda eşit toprak üleşimi ile tarıma oturmuş bir Kent'ti:
"Başlangıçtaki
Romalı da, herşeyden önce bìr köylü; ürkek, bönyargılı (bâtıl itikatlı),
ansızın gelmiş korkularla akıl almaz panikler vermiye hazır bir kır adamıdır."
(G.M., A.y., 16)
Bu eşit ekinci kankardeşleri,
işbölümü arttıkça gelişen Tefeci - Bezirgân ilişkileri ile kemirildi. Gene
de 12 Tablet içinde bile toprak ilişkileri ağır bastı.
"Hele kır mülkiyeti,
kılı kırka yararca ve bol bol bir düzenleme konusu oldu. İlkel Romalı Toplumun
karakteri verili olunca buna şaşılmaz." (A.y., 27)
Onun için,12 Tablet'te
"Mecburiyetler Hukuku" (Le Droit des Obligations) pek az yer tutar.
"O hukuk, özellikle
tarım çalışmalarına kendini vermiş sosyal topluluklarda pek silik bir rol
oynar. Mecburiyetler hukuku, ancak daha ileri Toplumlarda gelişiminin bütün
dolğunluğu ile var olur: o gibi Toplumlarda, her bir kişinin ihtiyaçları
çoğalmış bulunduğundan, ancak başkasının ticaret ve sanayi faaliyetlerini
kendisine tabi kılarak tatmin edilebilir." (A.y.).
Bilgincil söz : "Başkasının
ticari ve sınai faaliyetini kendine tabi kılmak." gerçekte türkçe,
Tefeci - Bezirgân sınıfının türemesidir. Roma'da bu türeyiş, İsa
doğmadan 4-5 yüz yıl önce kendini dayatmıştır.
"l2 Tablet'le kabul
edilmiş görülen tek şey, ödünç alan için özellikle pek çetin etkileri ile
birlikte ödünç mukavelesi, nerumdur. Mancipatio ile ola gelen
satım'a gelince başlangıçlarda bu bir mukavele sayılamaz." (Not 7/17)
Bu durum, Roma'da
Bezirgânlıktan (alım-satımdan) çok Tefeciliğin ağır basarak
başladığını gösterir. Bu nedenle:
"Roma özel hukuku,
inatlıca tutulak olduğundan uzun süre kurumlarca züğürt kaldı. Bu fukaralık,
İlkel Roma Devletinin tarımcıl karakteri ile tam ahenkli düştü. Tarımcıl
Toplumların orantıca az ihtiyaçları olur; orada alışverişler yer ürünlerinin
değiş tokuşuyla sınırlıdır. Demek Hukuk ta, ister istemez, kombinozonlar
bakımından, yeni yaratışlar bakımından az zengindir. Ama, Roma daha yaygın,
daha kudretli, daha tüccar, daha kapitalist oldukça, esası tarımcıl bir
Toplum olmaktan çıktı. O zamana dek kendisinde bulunmıyan merkantil (bezirgân)
ruh gelişti ve geçmiştekinden daha çok sayıda, daha karmaşalı (kompleks)
Hukuk ilişkilerini doğurdu." (A.y.,18-19).
ROMA'NIN BATIYA
İKİ ARMAĞANI
12 Tablet'ten bin yıl
sonraki Romanın yapısı ve hukuku artık kolayca gözönüne getirilebilir.
Hün ve Cermen Barbarları Roma denilen Uygar Toplumu, öyle buldu.
Yakın Doğunun Bitkicil Uygarlıkları için, kimse kimsenin dilini
anlamaz kulesi ile ünlü Bâbil de bütün çelişki ve çatışkılarını
dağlar gibi yığmıştı. Akdeniz Hayvancıl Uygarlıklarının (o bitmez
tükenmez Bitkicil Uygarlık çelişkilerini de son kerteye dek geliştirip
azdırmış bulunan) batı Bâbil Kulesi: Roma oldu.
Yıkılmış Romayı, çarpan
bilinçsiz muazzam Barbar Aşısı ile diriltmek istiyen Jüstinien I
(527-565 Doğu Roma: Bizans İmparatoru), bir yanda Antika Uygar Pers'lerle,
öte yandan Barbar Vandallarla savaştı. İtalyayı ve Afrikayı sözde
kurtardı. İşde: Antika Romayı kesinlikle gömdü. Gömdüğü ölünün iki mirası
vardı: 1 - Kanunları, 2 - Ruhu (Hristiyanlık.)
Jüstinyen I, o iki
alanda sürekli yapıtlar verdi.
1 - Ölmüş Romanın
ne kadar Tefeci - Bezirgân kuralı ve koşulu varsa hepsini derleyip toplattı.
Digeste (en Ünlü Roma Jüris konsüllerinin kararları), İnstitutes
(Hukuk prensiplerini içeren başlıca eserler), Noveller (Doğu Roma
İmparatorlarının Anayasaları), Codes (Kimi konulardaki yaşamaların
bütünlemesine sistemi, Kodeksi, Mecellesi).. O derlemeler sırasında sayılır.
2 - Roma öldü: ruhu
bedeninden ayrılarak Hristiyanlık biçiminde hortladı. Barbarlar
Romanın maddesini fethettiler. Roma Hristiyanlık ruhu ile Barbarı
fethedecekti. Bu karşılıklı alış verişin o zamanki egemen Uygarlık dünyasına
dikilen en yaman anıtı: bizim İstanbul'un Boğaz'a ve Marmaraya bakan ünlü
Ayasofya Tapınağı oldu. Onu da Jüstinien I yaptırdı.
Roma'nın ikisi de
ele avuca sığmaz olan mirasları: Tefeci - Bezirgân ilişki - çelişkilerinin
en son kerteye dek gelişimi olan Kanunları ile o Kanunlara göksel bir şâl
örterek Meryem Ana kılığında Barbar gönlünü çelecek olan Hristiyanlık,
Romayı yıkan Barbarları, Bizansı yıkacak Osmanlı'ya karşı derliyecektir.
Osmanlılar, ne Jüstinien
Kanunlarını ve Mecellelerini, ne Hristiyan Dinini ciddiye almadılar.. Tam
tersine, her ikisine karşı kıyasıya savaştılar. Çünkü, onlar daha önce,
Horasanda, İslâm Dinine ve Fıkıhına gönüllerini yüzdeyüz kaptırmışlardı.
Ama, Roma kilisesinin ruhuna nedenli kılıç attılarsa, Bizanstaki
Roma Klisesinin maddesini en az o denli benimsediler. Hayli Kliseleri
Cami yaptılar. İstanbul'a girer girmez koca Ayasofya da o benimseyiş içine
sığdı.
Bu bakımdan, Osmanlılar
da Antika Akdeniz Uygarlığının mirasına pek yabancı kalmadılar.
Roma öldü. Yerini Kilise
aldı. İmparatorluğun Tefeci - Bezirgân ilişkilerini Barbarlar arasına sokan
Ahiret peçeli Kilise, İlkel Komünist Barbar Toplumu Dünya Saltanatına kardırdı.
ROMA - BİZANS - KİLİSE
Osmanlı dedik mi, Bizans
akla gelir. Türkler İstanbul'u (Konstantin Kentini) ele geçirmeseydiler,
İslâm Uygarlığının çöküntüleri üzerinde yüzlercesi gelip geçmiş "Tavâifül
mülûk" (Müslüman Feodalite) devletçiklerinden biri olarak söner giderdi.
Osmanlılığı İmparatorluk yapan şey: Bizans mirasıdır. Onun için, Birinci
Kitapta, Osmanlı - Bizans kurumları arasındaki politik ilişkilere kısaca
değmiştìk. Burada da, kimi ilginç Bizans karakteristiklerine değmeden asıl
Toprak konusuna, yâni Osmanlı Tarihinin Maddesine girmemeyi doğru bulduk.
Bizans dedik
mi ise: Roma'dan başka birşey gözönüne gelmez. Bizans, Roma'nın
bir parçasıdır. Parçalanma olunca: asıl ana Roma'ya Batı Roma, Bizansa
Doğu Roma denildi. Bizans denince, Roma'dan sonra ikinci akla gelen
şey, Ayasofyalarla dolu bir Hristiyan evrenidir. Hatta son günlerinde
Bizans muazzam bir Kilise'den ibaretmiş gibi somutlaşır. Öyleyse,
Bizansı anlamak için onu Kiliseleştiren olayların anılmaması bir
eksiklik olur.
Bu açıklama, Bizans
Tarihinin olduğu kadar Osmanlı Tarihinin de pek çok özellikleri üzerine
epey çağrışımlar yapabilir.
HRİSTİYANLIK:
ANTİKA UYGARLIK RUHU
Hristiyanlığın "Péche
orijinal" (anadan doğma günah) dediği biçimde, kendisinin de bir "anadan
doğma günahı" oldu. Batı Barbarları, daha Tarihe doğarlarken, o "Roma'nın
Habis Ruhu"ndan gelme "Ulu günah"la göbeklerini kestirmişlerdi: devirdikleri
Roma'nın "Ruh"unu iki yönde hortlatmışlardı.
1 - Roma Kanunları:
ölen Uygarlığın soyut normları (Kural - koşulları),
2 - Hristiyan Kilisesi:
ölen Uygarlığın somut örgütleri
Ancak, bu tutum, yalnız
Cermen Barbarlarının davranışı olmadı. Bata-çıka ilerliyen Tarihin kaçınılmaz
bir kanunu idi. Avrupa Barbarları, ölü Romanın, can çekişen Bizans dirilişini
hortlatmışlardı. Ama Bizans normları ve örgütleri neyin hortlatılışı oldu?
Perslerin. Persler kimi hortlatmışlardı? Medleri. Medler? Asurları.. ve
ilh., ve ilh... İş tâ en eski Firavunlara ve Nemrutlara dek böylece uzanıyordu.
Tarihte insanlık zincirinin
kopmaması için, hayatın her örneğinde olduğu gibi bir yıkıcı - vurucu güç,
bir de tutucu - bağlayıcı güç rol oynuyordu. Vurucu - yıkıcı güç,
barbarlıktı. Barbar, iktidara gelip sınıflı toplumu kurar kurmaz: yıktığı
uygarlığın tutucu - bağlayıcı gücüne dört elle sarılıyordu. İslâmlık: Bizansı,
Bizans: Pers İmparatorluğunu taklit ederek sosyal sınıflar dövüşünü egemen
sınıflar çıkarına gemliye ve dengeliyebilmişti. Cermen Barbarlığı için
tutulacak başka yol yoktu.
Kısaca Bizans denilen
"Doğu Roma İmparatorluğu" Naissus (Niş) adlı Barbar Balkan Kentinde
doğmuş olan Konstantin'in 330 yılı İmparatorluğu Bizans'a taşımasıyla yerleşti.
Yerleşir yerleşmez, İmparator "Basileus" (Büyük Kral) sıfatını takındı.
Bu sıfat Antika Pers Kırallarına takılan etiketti "Sonra Dioclétien
(245-313) ve Constantin onları (Pers Krallarını) model aldılar."
(H.G.P.) "Doğu Roma", çarçabuk "Grek İmparatorluğu" sayıldı.
"Jüstinien Kod'u (Mecellesi) lâtince kaleme alındı. Çünkü, resmi
dil henüz lâtince idi. Ama, çarçabuk yunancadan başka dille konuşulmıyacaktır."
(H.G.d.P.).
Çökkün Grek ve Pers
Uygarlığının Ruhu, Bizansı yakalamıştı. Konstantin I. Barbar Büyük Beritanyalı
lejyonlarca İmparator ilân edildi. Babası Constance Chlor (Soluk) un işkence
yaptığı Hristiyanların bayrağıyla (labarum) Afrika ve İtalyayı ele geçirerek
İmparator Maxence'i Roma surları önünde yendi. Kendisi 323 ten önce vaftiz
olmadı. Ama 312 den beri Hristiyanlığı resmi din olarak ilân etti.
Hristiyanlık ne idï?
Görünüşte Roma valisinin "ellerini yıkaması" ile "pharisien"lerin çarmıha
gerdikleri, kızoğlankız Meryem'den doğma, doğramacı Yusuf'un oğulluğu,
İncilin "Tanrı oğlu", İsrail peygamberinin "Mesih" saydıkları
Yesus (İsa) nın yahut Yesus - Christ (Kurtarıcı) nın kurduğu
din idi.
Ne var ki, Çarmıhta
öldürüldükten üç gün sonra dirilen ve 40 gün sonra göğe göçen İsa, çocukluğunda
Mısır'a gitmişti. Mısır: Irak'ın Ur Kentinden göçmüş İbrahim'in de, İsrail
oğullarını kölelikten kaçırmış Mûsâ'nın da uğrak yeri, Antika medeniyetlerin
harman olduğu yerdi. Böylece, Hristiyanlık, bütün Yakındoğuda ölmüş gitmiş
Antika Uygarlıkların, ikide bir Semit Barbarları dilince diriltilen Ruhu'na
ad oluyordu.
ROMA KANUNLARININ
İÇE İŞLEYİŞİ
Kendileri kaç kez ölürlerse
ölsünler, hayaletleri ölmezlik kazanmış Antika uygarlıkların bu ruhu, Avrupa
Barbarlarını elbet kolluyacak, onların kanlarıyla bir daha dirilmeye çalışacaktı.
Romayı yıkan Barbarlar, onun Hukuk Normlarını da, Evrensel Ruhu
olan Hristiyanlığı da (kendileri sosyal sınıflaştıkça: İlkel Sosyalizmden
dışarıya fırladıkça) hortlatacaklardı.
Bu Tarihcil gerekliği
en Skolastik Batı Tarih kitapları, açık belgelerle belirtirler.
ROMA KANUNLARI:
Asıl Roma; "Batı Roma", ölürken, ardına Barbar aşılı bir
mirasçı, geleneklerini yürütücü de bırakmıştı: Bizans! Avrupalı
olan Barbarlar nereden kalkarlar, neriye otururlar ise kalksın - otursunlar,
madde zenginlik birikimlerini yağma ettikleri Roma'nın anlamcıl
normlarını benimsemekte gecikmediler.
Afrika'ya dek Vandal'ler,
Büyük Bertanya'ya Angle - sakson'lar, Akitanya ve İspanya'ya Vizigot'lar,
İtalya'ya Ostrogot'lar ve Herule'ler, Galya'ya Frank'lar
ve Burgonde'lar yerleşmişlerdi. Bunlar, gittikleri yerde önce kendi
İlkel Sosyalizm kalıntısı kanunlarıyla, hallaç pamuğuna dönmüş ve
yozlaşmış topraklara bir yeni düzen verdiler. Fransa'da toprağa
yerleşenlerin "Burgonde'lar Kanunu", yerleşmiyenlerin "Salien'ler
Kanunu" ve ilh.. gibi.
Fakat o Barbarcıklar,
göçebe geleneklerini yıpratır yıpratmaz, içine girdikleri Roma Uygarlığı
yığınlarını kendi tavsamış Kan örgütleriyle idare edemiyeceklerini
anlamakta gecikmediler. Bu gerçeği, onlara, Batı Roma'nın Dirilişi olan
Bizans ta, çarçabuk ele geçirdiği fırsatlarla, kan dökerek hatırlattı.
6'ıncı yüzyıl boyu, Doğu İmparatoru I. Justinien (526-565), bir yanda kendisine
benzeyen Pers'le, öte yandan Germen Barbarlarıyla savaştı. İtalya'yı,
Afrika'yı, bir bölüm İspanya'yı yeniden ele geçirdi.
Gerçi bu fütuhat artık
normal Barbar akınlarının diriltici "kan nakli" olmadı, olamazdı.
Çünkü, en sonunda bir hortlaktı. Ama, uğradığı ve çabucak tavsıyacağı yerlerde,
Roma hayaletini dünkü Barbarlara tattırdı. Bizans istilâları, sanki Barbarlara
"Uygar Devlet" prensipleri ve örgütleri üzerine bir şiddetli "Eşya
dersleri" verdi. Roma kanunlarını yaydı.
Jüstinien Roma Uygarlığının
yükte hafif, pahada ağır ne denli hukukcıl tası tarağı varsa hepsini: Diyeste'leri
(en ünlü Roma Fıkıhçılarının karar dergilerini), Code (Mecelle)leri,
Nouvelle adlı hukuk normlarını kırkanbar eserlere derleyip toparlamıştı.
Bu giderayak hazırlık, ilkin ve en çok Romanın başına üşüşmüş Barbarların
içlerinden zıpçıktılık edecek Krallarını etkiledi.
"(Jüstinien'in)
yasacıl (lejislâtiv: mevzuat) eseri, Batı da yalnız hukukcul
bir içiişleyicilik (nüfuz) kazanmakla kalmadı. Belki birinci kertede
önemli bir politika nüfuzu da yarattı. Çünkü Derebegi Hükümdarlar, hukukçuları
(lejistleri) tarafından bilgilendirilince, Roma Absolütizmini (mutlak
istibdat egemenliğini) kendileri için ister oldular." (H. G. d.
P. c. I)
HRİSTİYAN
KİLİSESİNİN İÇE İŞLEYİŞİ
Bizans, küflenmiş paslı
kılıcı ile Barbarları yola getiremez olunca, Hristiyanlık dini ile
"kafadan silahsızlandırma" yolunu tuttu. Barbarları, birbirine düşüremedikçe,
Ortodokslaştırmıya girişti. Bu tutum, herkesten önce, sivrilmiş "Uygar
Kral" (omalı Absolutizmci) olmak istiyen Barbar şeflerinin de işlerine
pek geldi. Çünkü:
"Barbar Kralların
(hep İmparatorluktan dem vurdukları halde) Devlet kavramları yoktu. O kavramı
hiç bilmiyen arkadaşları ise, sadakat yemini ihtiyatı altında, ellerinde
tuttukları topraklara efendi oluyorlardı." (H. G. d. P., c. I)
Bu açıkgözlerin Derebeğileşme
kançıbanlarını en iyi okşayıp, kutsallık lâpası ile topluyan tek
hava, Kilisenin Barbarları kafadan silâhsızlandırdığı afyonlu miyasmasından
gelebilirdi. Herhangi Barbar şef azıcık başarı göstermiye görsün: Kendisi
öldükten sonra bile başarısını geniş topraklar üzerinde sürdürecek kişi
mülkiyeti zehirini ona macun tadıyla yutturan bir "Havari" veya
Papas hemen yanına yaklaşıyordu.
Bu sokuluşa en çok
çanak açanlar, temiz Barbarları serüvenden serüvene sürüklemiş İlkel Komuna
Kralları oldu. Yeni alıştıkları sosyal sınıflı uygarlık ayrıcalıklarını
kıyamete dek sürdürmenin yolu, Antika Uygarlık Hayaleti olan Dine:
Hristiyanlığa, çevresindekileri de kandırıp sürükliyerek, baştankara girmekti.
"Piskoposların
Vizigot Kralları üzerinde uçsuz bucaksız bir otoritesi oldu. En önemli
işler concile'lerde (Kilise toplantıları: Piskopos ve din doktorlarının
önemli doktrin ve disiplin kararları aldıkları meclislerde) kararlaştırılırdı.
Bugünkü Engizisyon'un (zorlu Kilise Mahkemelerinin) bütün maksimlerini
(hikemiyatlarını), bütün prensiplerini, bütün görüşlerini Vizigotların
Kod'una (Mecellesine) borçluyuz. Ve keşişler, vaktiyle piskoposların
yaptıkları kanunları yahudilere karşı kopya etmekten başka birşey yapmadılar."
(Montesquieu: De l'Esprit des Lois, c. II, s. 142)
Kilisenin tutmadığı
Barbar Kral, Tanrı kadar göze görünmez ve "heryerde hâzır nâzır"
olan bir gizli kuvvetle kolayca alaşacağı ediliyordu. Piskoposun yaldızlı
dırıltılarla gotik kubbeler altında başına taç giydirdiği Barbar, "Hikmet'i
hudâ!" o saat "meşru" hükümdar kesiliyordu. Ondan sonra, papasların
desteklediği kralın sırtını yere getirebilene aşk olsun.
SALTANAT = KİLİSE
"Vizigotlar, eğer
en sonunda İspanya'yı ellerinde tutabilseydiler, bunu "arianisme" (Hristiyanlığı
tepen Barbar Tarikâti) inancından caymak (yani Kiliseye uymak H.K.)
sayesinde başardılar. Ve bütün Barbarlar içinde en güzel talihli çıkanların
Frank'lar oluşu, doğrudan doğruya katolik ortodoksluğuna din değiştirerek
girip Papa'nın müttefiği olmaları. Kilise'yi kendilerinden yana bulmaları
yüzündendir. İmparatorluğun batışında kılına dokunulmamış kalan tek büyük
kudret Kiliseydi. Geri kalan herşey, -Siyasi örgüt, İdare, Adalet, zekâcıl
Kültür- yalnız yıkıntıların yüzeyinde yüzüyordu." (H.G.d.P., a.y.)
Ve Kilise, bu sınıflandırma
-uygarlaştırma- gidişinde sömürücü üst sınıflara yararlığını, sömürülen
alt sınıflara bir hizmet, bir şefkât, bir insanlık şalı ile örtmeği pek
iyi bellemişti. Bir zaman inançlarına sığındığı köleleri birleşmekten
ve ayaklanmaktan alıkoyacak "Sosyal Adalet" kırıntılarını, eski gizli çalışmasının
"suret'i haktan görünme" alışkanlığı ile sadaka'laştırmayı ustaca
beceriyordu.
"Lâtin Uygarlığının
deposunu saklıyan, cılızın ve züğürdün doğal korucusu olan Kilise, Monarşi
(Hükümdarlık) otoritesinin yeniden kuruluşunu beklerken, gepgeniş bir
moral içe işleyiciliği bulunan Kilise, Zoru (Gücü: Kuvveti) örgütlemiye
kendini verdi. Aynı zamanda Roma'vâri Birliği, Düzeni, Adaleti ve Barışı
yeniden kurma azminde ayak diredi. 10 uncu Yüzyıl sonlarında "Saint - Empire
Romain Germennique" (Romen - Cermen Mübarek İmparatorluğu) nun yaratılışı,
öylesine derinden derine hristiyan olan bir çağın en aziz dileğini yerine
getirdi. Papaya: gökcil (espirituel: ruhani) üzerinde egemen
(hükümran) iktidar, İmparatora: Yercil (temporel: maddecil, zamancıl)
üzerinde egemen sultanlık iktidarı düştü." (H.G.d.P., I/133).
Kilisenin öz görevi
ise, sömürü düzenini ayakta tutmaktı: "Büyük istilâ çalkantıları ortasında
yalnız Kilise: Devlet fikrini, Birlik ve Düzen duygusunu ve ihtiyacını
korumuştu." (H.G.d.P.: a.y.)
En büyük fitne kendisi
olan Kilise, kargaşılığı önliyebildi mi? Ne gezer. 13. Yüzyılda, yaman
Almanya - İtalya hırlaşması bitti; en better "Derebeği anarşisi",
gücü gücü yetene "yumruğuna güven" çağı açıldı. Züğürtlüğe Haçlı
Seferleri de ilâç olamadı. Gene de Kilise, haklı çıkmanın makyavelizmini
yürüttü. Ürtiversiteler, anıt Katedraller, Kilise Saltanatının manevî
ve maddî kaleleri oldu. Batılı Burjuva Tarihine sorarsan, o hâlâ Kilisesine
sâdık tapınçlıdır.
"İtalya ve Almanya'da
sükûnet dönemleri gelince, Kilise kişicil savaşları sınırlandırmak yahut
yasaklamak, Beylerin hoyratlığı ile savaşmak, Efendilere bir ülkünün gerekliliğini
ispatlamak için araya girdi." (H.G.d.P., a.y.)
ROMA VE TOPRAK
Osmanlılık, İslâm
Uygarlığının bir Rönesansı (Dirilişi) idi. Ama, genellikle Roma İmparatorluğu,
özellikle Bizans İmparatorluğu üzerinde doğarak onların yerine geçti. Bizans
İmparatorluğu da, Roma Uygarlığının bir Rönesansı idi. Théodose'un
ölüm yılı olan 395 den, Türklerin İstanbulu fethedişleri yılı olan 1453
e dek (1068 yıl) yaşadı.
Bu halef - selef ilişkileri,
ister istemez, Antika Tarih zincirinin o yakın halkaları arasında büyük
alışverişlere ve benzerliklere yol açtı. Bütün Kadim Tefeci- Bezirgân İmparatorluklar
gibi Antika Roma Uygarlığını da, Tarihin en ünlü Barbarlar Akını yendi,
temizledi. Bu yaman olayı Modern Avrupa kültüründe ilk defa sosyal gözle
inceliyen Montesquieu, Barbarların Avrupa'da o zamana dek bulunanlardan
bambaşka kanunlar koyduklarını söyler:
"O kanunlarla sonsuz
kötülükler ve iyilikler yapmışlardır" der. "Mâlikâne (domaine) yüzüstü
bırakılınca, hukukları da yüzüstü bırakmışlardır. Birçok kişilere aynı
şey ve aynı kişiler üzerinde çeşitli tür Beylikler verince: tümüyle Beyliğin
ağırlığını azaltmışlardır. Anarşi eğilimli kural, düzen ve ahenk eğilimli
anarşi üretmişlerdir." (Montesquieu: De l'Esprit des Lois, c.
II, s. 233).
Çökkün uygarlıkla,
İlkel Sosyalizmden yeni çıkmış gürbüz Barbarlığın diyalektik niteliği
daha ayıkça belirtilemezdi. Ancak, Montesquieu'den daha fazlası beklenmezdi.
Tarih öncesi, her ciddi bilginin, neredeyse ayağına takılıyordu. Ama, Tarih
öncesinin gerçekten keşfedilmesi, ikiyüz yıl daha beklenecekti. Onun için,
Montesquieu, Tarihin Antika Diyalektiğini uyanık çocuk gözleriyle yalnız
hayran hayran seyretmek ve bir türlü yorumlayamamakla yetinecekti.
"Şu Barbar kanunları
güzel bir manzaradır: Antika bir meşe yükseliyor: göz onun yapraklarını
görüyor; yaklaşıyor, gövdesini görüyor, ama köklerini hiç seçemiyor. Köklerini
bulmak için yeri delmek gerekiyor." (Montesquieu. A.y., s. 232)
Yeri 19. uncu Yüzyıl
sonu Morgan delebilecekti. Ne var ki, Montesquieu, yaptığı benzetişle,
farkına varmadan, Antika Tarihin en önemli kördüğümüne dokunuyordu. Delinecek
"Yer", Antika Toplumda Toprak: bütün ekonomik, sosyal, politik,
kültürel ve ilh. proplemlerin ve sırların köklerini içinde saklıyordu.
ROMA VE BARBARLIK
Antika Topluluğun Toprak
İlişkileri kördüğümünü çözen güç idiyse, o bin bir incelikte bilim,
sanat, kültür anıtlarını yükselten Uygarlık morali miydi? Tam tersine,
okuma yazması dahi rüyasına girse uykusunu kaçıracak olan, kara cahil,
kaba, kültürsüz, ham halat, bilinçsiz, hoyrat Barbar yığını idi.
Azçok objektif davranabilen
en skolâstik Tarih bilimi bile, Barbarlıkla Uygarlığın ateşle barut gibi
yanyana gelir gelmez patladıklarını görmekten kendisini alıkoyamaz. Uygarlık,
birikmiş ton ton eski, kuru baruttu. Barbarlık, çoğu bir kıvılcımdan küçücük
ateşti. Uygarlığın içine düşer düşmez, onu herşeyi ile havaya uçuruveriyordu.
Yalnız, suç kimdeydi?
Daha doğrusu, patlangıca neden Barbarlık mıydı, Uygarlık mıydı? Böyle bir
soru ancak Metafizik donmuşluğun beyninde açılabilirdi. Elbet bir elin
sesi çıkmazdı. Uygarlık kendi başına çorap örmek isterce Barbarlığı içine
çekiyordu. Barbarlık ta kapıdan girer girmez (Osmanlı'nın Birecik Tekfuruna
yaptıği gibi) kaleyi içinden fethediyordu.
Klâsik Tarih, o gerçekliği
hiç derinleştirme gereğini duymaksızın açıkça anlatır:
"Bu saldırılar
(Barbar Akınları), Cermen dünyasında egemen olan kargaşalığın sunumundan
başka bir şey değildi. Kalabalık ve züğürt (fakir) olan Cermenler, tepişe
tepişe ve iç savaşlarla kendi kendilerini kendi topraklarından koğarak,
Roma Barışı'ndan yararlanan güney semtlerinin tatlı zenginliğine çekilerekten,
orıya barışçıl yolla kabul edilmekten başka birşey istemiyorlardı. Olaycası,
çeşitli ünvanlarla İmparatorluğa sokulup, onun uyruklusu oldular. August
Marc-aurele, Probus ve daha başkaları, onlara yer gösterdiler ve kendilerinden
sadakatla hizmet gördüler. Öte yandan, savaş esirleri, Emlâk sahiplerince
kolon (Yarıcı - Maraba - Yanaşma tipi çiftçi) olarak büyük sayıda
üleşiliyordu.
"Böylece hemen
her yerde, ve hele sınır başlarında barbarlar türedi. Ama, bu içe işlemenin
en tehlikelisi, Barbarların orduya sokulmaları oldu. Daha Sezar'ın lejyonları
yanında Cermenler bulunuyordu, ve Cermen süvarileri bulunmasaydı, belki
talih Vercingétarix'e (Âsi Frenk Şefi) yâr olabilirdi. Cermen askerleri
MAJİSTRİ MİLİTUM'a (resmi Roma Komutanlığına) bağlı olmakla birlikte
kendi şeflerince kumanda ediliyorlardı. Bu şefler, çoğu kez, Roma eğitimi
görmüşlerdi, ve İmparatorluğa karşı dövüşmeksizin, orada mevki sahibi olurlardı.
En sonunda o mevkiler, Barbarları İmparatorluğun Efendisi yaptı." (Histoire
Générale des Peuple, Larousse, c. II, s. 136)
Bu anlatılan gidiş,
Tarihte ilk örnek değildir. İlk Sümer Uygarlığını yıkan "Tufan"dan beri,
bir burgu gibi Toplumu dele dele derinleşen "Tekerrür"le sürüp gelmiştir.
Roma'nın başına gelenler, sonra Bizans'ın ve daha sonra İslâmlığın başına
geleceklerin önbiçimi (proformu) dur. Roma Orijinal Uygarlığına Hün
ve Cermenlerin yaptıklarını, Roma'nın Rönesansı olacak Bizansın
ve İslâm orijinal uygarlığının başına Moğollar ve Türkler
getirecektir.
Roma'nın ölüsünden
kopup hortlıyan Kilise, bin yıl, hiç usanmaksızın Doğu'da Bizans'ı, Batı'da
Barbarları kendi Tefeci - Bezirgân prensiplerine göre işledi. Bu işleyiş,
Batıda, Barbarlığı Kapitalizme doğru biçimlendirdi. Doğuda Tefeci
- Bezirgân ekonomi kompleksi, çözülemez bir Gordios'un kördüğümü olmuştu.
Ona Bizans deniyordu.
Bizans'ın Gerek Dünya,
gerekse Din Derebeğiliklerinin kördüğümü, ancak Osmanlı denilen
"İskender Kılıncı" ile kesilebilirdi.
BİZANS
- BARBARLIK - TANRI
19. uncu yüzyıl ortasında,
yeryüzünü 13. üncü yüzyılın haçlıları gibi görebilen Batılı tarihçiler,
Roma'nın yıkılışında Barbarlığın oynadığı rolü "Tanrının öngörüsü;
Providence du dieu" sayarlar:
"Tanrının öngörüsü,
hristiyanlığı düşman bir medeniyetin bütün kalıntılarından kurtaracak olan
ulusları vahşi dinlerde birleştiriyordu." (Beng: Not, c.I, s. 352)
Yâni Roma'da, Barbarlar
da "Pagan: Müşrik" idiler. Roma'nın "Medeni paganizmi"ni,
barbarlığın "Vahşi paganizm"i yıktı. Roma'nın siyasi kurulları medeni
paganizme çok bağlı kaldığı için, Roma'nın Barbarlarca yıkılışı, Paganizmin
(müşrikliğin) de yıkılışını getirdi ve hristiyanlığın kolayca bir saray
ihtilâli yaparak tahta geçişini sağladı.
"Bu hal, Doğu İmparatorluğunda
aynı yaygınlıkta ve aynı kudrette etki yapamıyordu. Bizans başkentinin
hemen hemen saldırılamaz durumu sayesinde Bizans İmparatorluğu, Barbar
akınlarında Roma'dan az zedelendi. Paganizm, orada, siyasi kurullarla daha
az samimice birleşikti. Paganizmdeki yıkılışın karşı vuruşunu Bizans daha
az şiddetle hissetti. Ama, gene de bir dereceye kadar ve hatta Barbarlar
İmparatorluk sınırını aşmazdan önce bunu hissetti." (Etienne Chastel:
"Historie de la Destruction du Paganisme dans l'Empire d'Orient,"
Paris, 1850)
Demek, Bizans'ta da
"Medeni müşriklik" ile birlikte siyasi müesseseler sarsıldı. Sarsıcı vurucu
güç barbarlıktı. Barbarlık, sınırlara yığılır yığılmaz, Bizansa ağır bastı.
"Siyasi müesseseleri
paganizmden ayırma hedefini güden harpler sırasında, ve bu harplerin yoldaş
oldukları bir çok âfetlerin etkisi altında, şehirlerle taşralar, kadim
ahalilerinin nüfusunu yitirdiklerinden (Not: Prokop, Akdenizi çevreliyen
ülkelerde harp, veba ve kıtlıkla, Jüstinyen zamanı birçok milyonlarca insan
yokoldu; der.) onların yerine geçirmek için ancak katışık bir nüfus
bulabiliyorlardı. Bu nüfusun boyuna içe sızması (infiltration) ister
istemez eski millî ve dinî ruhu bozuyordu. İmparatorluk, sinirsiz, bitkindi.
Hemen hiç asker yetiştirmiyordu. Hükümdarlar, büyük masraflarla komşu bölgelerden
asker toplama zorunda kalıyorlardı. Her yanlarından saldırıcı barbarlara
karşı, hiçbir vakit barbarlardan başkasını karşı çıkarmıyordu. Konstantin
zamanından beri, İmparatorluk orduları yalnız gotlardan veya Sklavonlardan
derleşikti. Bunlar, az çok uzun bir askerlik hizmetinden sonra imparatorluk
teb'alığına giriyorlar, orada kesince yerleşiyorlar, kimi en yüce mevkilere
yükseliyorlardı." (Keza, s. 368)
Demek, barbarlık,
Roma'yı dışından, Bizansı içinden fethediyordu. İkinci Bizans demek olan
Persler bir yana, Gotlar, Avarlar, Bulgarlar, Sklavonlar hatta haçlı "Latinler"
Bizansa çullanmış barbar akınlarıydı. "Bu istilâlar ortasında herşey
hemen aynı zamanda yıkılıyordu. Tanrı tapınakları yağma ediliyor, tahrip
ediliyor, yahut şehir yangınlarında yok oluyordu." (Keza. s. 369)
Barbar akını yalnız
yıkmakla kalmıyordu. Bizansa sık sık barbar aşısı da yapıyordu."Tanrı
uygun gördüğü her önemli ilerleyişte o geniş heyetlerden birini, ilerleyişi
başarmak için biçimlendiriyor, sonra, tarihcil görevleri (misyonları)
biter bitmez onları da dağıtıyor." (Keza., s. 371) idi.
OSMANLININ
BAŞINI YEMİYE ÇAĞRILI BİZANS
Klâsik Tarihe bakılınca,
"Bizans" adı altında l000 yıl yaşamış bir toplum uzanır. Ancak,
bu adın kabuğu altında yatan öze bakınca, orada en ufak bir monolitlik:
kaya gibi teklik görülemez.
Bunun nedenleri önce
iç yapı niteliğinden gelir. Bizans bildiğimiz Atina, Isparta, Teb
gibi İlkel bir Kent olarak değil, "Doğu Roma" olarak Tarihe
girdi. Adını verdiği gelişimler çağına "Roma" uygarlığının damgasını
vurdu. Öyle ün yaptı.
O ünü ve özü boşuna
değildi. Bizans: İster İstemez "Roma"dan bir parça idi. Ama hangi
Roma'dan? Ne ilkel Komuna artığı mitolojik Roma'dan, ne ondan sonra Patricilerle
(toprak sahibi asillerle) Plepleri (Para sahibi ayak takımını) uzlaştırmaya
çalışan Cumhuriyetçi Roma'dan bir parça değildi. Hatta Sezar'ların, hatta
Aetius'lerin Fatih Roma'sından bile değildi.
Roma'da İmparatorluğun
en korkunç soysuzlaşmalarla çöktüğü yıkılış toplumundan bir parça Roma
idi. Asıl Roma bir volkan ağzı gibi patlayıp dünyayı boğduğu çağda, Hristiyanlık
yangınından mal kaçırır gibi, bir parça Roma, Bizans toprağına aktarıp
ekildi. İşte, "Bizans" denilen asıl ünlü şey o Antika Roma'dan kopmuş parça
idi.
Öyle bir artık, taklit,
kopmuş parça olarak Bizans! sonsuz olumlu ve sonsuz olumsuz Antika Roma
Mahşerinden bir örnek olarak tarihe doğdu. Ve daha doğarken, bütün o şark
maskaralıklarını; basamak basamak rütbeli memur kapıkulu Babil Kulesini,
poz poz tumturaklı olkaap kofluklarını, her insancıl ilişkiyi köpekleştiren
hem yaltakcı, hem dalayıcı küflü canavarlıkları benimsemekle övündü.
Osmanlı'nın da başını
yemiye çağrılı olan Bizans bu idi. Ve bu Bizans, daha doğarken Antika Batı
Roma'yı bitirip tüketen bütün öldürücü soysuzlaşma tohumunu yılan
zehiri gibi içinde taşıyordu.
BARBARLIK VE BİZANTİZM
İbn'i Haldun: Antika
orijinal uygarlıklarda ve Rönesanslarında ortalama 100 yıl ömür buluyordu.
O zehir zenberek çökkün Batı Roma psikozunun fırlaması Bizans, kurduğu
surlar kabuğu içinde belki bir tek insan ömürü kadar bile yaşıyamazdı.
Bin yıl ayakta kalmış göründü. O görüntüyü, köle uygarlığı Hristiyanlığın
ilk 1000 yılını dolduran Barbar akınları sağladı.
Dünyasından habersiz,
gelene: "Paşam", gidene: "Beyim" diyen epey sapa bir Sarayburnuna sıkışmış
"Vizantiyum" Kentçiğini, unutulmuşluktan Roma Başkentliğine, Doğu
Roma İmparatorluğu Payitahtlığına çıkartan, "Konstantiniye" yapan
kimdi? Bugünkü Balkanların Niş kasabacığında doğmuş Konstantin adlı
bir barbardı.
Konstantin'den yarım
yüzyıl sonra: Bizans, iç kavgalarının uçurumu içinde çırpınıyordu bile.
Uygarlık dünyası bir Mahşerdi. Barbarlık dünyasında Hünler Vizigotları
kovalamıştı. Vizigotlar kaçarak Tunayı geçmişler, Uygarlığın içine dalmışlardı.
Bizans, o davetsiz zorlu misafirleri kapıdışarı edemiyeceği için kendilerine
Tuna'nın güneyinde yer vermek zorunda kalmıştı.
Dağdan gelen Barbar,
çarçabuk bağdaki Uygarı koğar duruma girdi. Vizigotlara kucak açan Bizans
İmparatoru Valens idi. Vizigotlar, güçleri ona yettiği için Valens'i öldürdüler,
İmparatorluk, Barbar usulü ile, 2 oğul arasında paylaşıldı:
1 - Arcedius:
Batı Roma İmparatoru oldu.
2 - Honerius:
Doğu Roma İmparatoru oldu.
Honerius'un ilk işi,
Valens'in başını yiyen Vizigotları başından savmak olacaktı. Başlarında
Alaric bulunan Vizigotları Bizans'tan uzaklaştırmak üzere, kardeşi Arcedius'ün
üzerine saldırttı. Tarihin ünlü Bizantizm oyunu artık başlamıştı.
Ortada oturaklı ve sürekli bir devlet yok, "kıldan ince kılıçtan keskin"
politika sırat köprüsü üstünde canbazlık eden bir İmparatorluk vardı.
Bizans İmparatoru
Théodose II. (408-450), ilkin Hün'leri satın almaya çalıştı. Bu olmayınca,
kendi hayatını, Hünlere haraç ödeyerek satın aldı. Bu yol Vizigotlar yeniden
Bizans'ın karşısına dikildiler. Eski oyun bir daha denendi. Vizigotların
başına Teodoric geçirilmişti. İmparator Zeon (474-491), Teodoric'i gene
Bizans yerine Batı Roma üzerine saldırttı.
O çöküntüler ortamında,
en parlak Bizans Rönesansını Jüstinien (527-565) yaptı. "Roma Kanunlarının
Büyük Derleyicisi" ününü yapan Jüstinien, Doğu imparatorluğunun kurucusu
olan Konstantin gibi: Barbarlığın ürünü idi. Bizantizm oyunu, Barbarların
sahneye girişleriyle sürüp gidecekti.
"Makedonya Sülâlesi",
"Lâtin İmparatorluğu" adlarını alan kuruluşlar, o adların özü olan
Barbar Antraktlarının ürünü idiler. "Bizans Uygarlığı" sayılan çerçeve
hep o Antraktların temsil ettiği "Barbar aşısı"nı yiyerek, boyuna
yıkılıp, yeniden yapıldı. "Bizans" diye özü biçimini tutan bir bütün
düzen ortada yoktu. Barbar akınını "Tanrının öngörüsü" sayan
Hristiyan Kilisesince kışkırtılıp sahneye çıkarılmış her Barbarın "İmparatorlukçuluk"
oynadığı bir sembol korkuluk yaşatılıyordu.
Belki Uygar akıllı
Bizans: "Barbarlıkla oynuyorum" sandı. Gerçekte Tarih, güçsüzlüğün kurnazlığı
ile değil, gücün dayatışı ile yürür. Burada da asıl güçlü olan Barbarlığın
içgüdüsü, muhteşem oyuncak Bizans Uygarlığını eltopu, yahut ayaktopu yapmıştı.
İlk (İsa Doğumu) bin
yıl Barbarlık, Barbarlık öncesi Vahşet çağında Neandertal insanın seçtiği
Kuzey Yolunu (Çin'den Orta Avrupaya uzanan Karadeniz, Hazer, Baykal
kuzeyi geçitlerini) seçmişti. O yoldan gelen Barbar dalgaları Tunayı aşa
aşa Balkanlara inmeseydi, Bizans'ın tünediği hisarlık yer, Mısır Ehram'ları
gibi yerle yuf olabilirdi.
KLİSE RUHU - BARBARLIK
MADDESİ
Bununla birlikte, Engels'in
Modern Tarih için sık sık sözünü ettiği "Tarihin muzipliği" asıl
Antika Tarihte görülecek şeydi. Asıl orada kimin ne ile oynadığı, en tersine
paradokslarla karışıyordu. Roma Uygarlığı çoktan Barbarlığa yenik düşmüştü:
Ama, ölen Roma İmparatorluğunun "Sinsi Ruhu": Klise örgütü, ikide
bir Barbarlığı, kendi özel güreş oyunu ile kündeye getiriyordu.
Toplumun ekonomi yapısında
paradoks, o üstyapı oyunundakinden daha şaşırtıcı idi. Görünüşte Klise
sırf Ruh, Barbar sırf Madde idi. Hrıstiyanlık, Meryemin doğurduğu
İsa'yı bile çarmıhta göğe çıkartmıştı. Dinin tümü yalnız Gökcillikti.
Barbar ise, Tanrısını, taştan, topraktan, ağaçtan, hayvandan "kendi
yapıp kendi taparak" yeryüzünde dolaştırıyordu.
Gelin görün ki, Toplum
uygulanışına geçildi mi, roller ansızın tersine dönüyordu. Barbar, eline
geçen toprakta değildi. Barbarın ayakları yerden kesikti. O "ruhcıl"lığına,
o "gökcil"liğine toz kondurmuyan dindar Hristiyan Klisesi ise, toprağa
dört elle ve dört ayakla sımsıkı sarılmıştı. Gökten ne düşerse hepsini
kendi taştan, madenden yaptırdığı Katedraline, Manastırına yağdırıyordu.
20. nci yüzyılın ikinci
yarımı Türkiyesinde Sosyalistlerle Din spekülatörleri arasındaki
ilişki ve gelişkilerin tıpkısı ilk 15 yüzyıl'ın Barbarlığı ile Hristiyan
Klisesi arasında ön örneğini yaratmıştı. Sözde: Barbar, "pagan"
(müşrik) materyalist idi; özde: çağın temel Maddesi olan Toprağın
alınyazısını Kliseye bırakıveriyordu. Sözde: Klise, idealist ruhül kudüsçü
idi; özde: hiç ahireti beklemeksizin, dünyanın varına, toprağına pençesini
atıveriyordu.
Barbarlık, sözde:
Kör sınıflar Toplumu olmuş Uygar insanlığı köle sürüleri gibi tartaklayıp
talan etmiye geliyordu; özde: başarı kazandı mı, uygar kölelere daha yeğnik
bir yaşantı nefes alışını sağlıyordu. Hristiyan Klisesi, sözde: "Mühselige"
(Ruhu bitkin), "acılı" köle yığınlarının kurtarıcı Havârisi olarak, hem
de kelleyi koltuğa alıp sahneye çıkıyordu, özde: papas-çoban "Asâ"sı altında
insanları bir yol uslu kuzulara çevirdi miydi, artık, bu dünya mal mülkünden
eletek çekip, koyunların -sütleri ve etleri gibi- yayıldıkları toprakları
da "ölü ellere" (Kliseye) bırakmalarından büyük erdem tanıtmıyordu.
Gerçekte, ister Uygarlıkla
Barbarlık döğüşsün, ister Uygarlarla Uygarlar veya Barbarlarla Barbarlar
kendi aralarında birbirleriyle dövüşsünler, sonunda, fıkranın "Papas
Efendi"si gibi, parsayı hep ve yalnız Klise topluyordu. Ortaçağ Toplumu
bir muazzam kanlı kumar alanına dönmüştü. Klise bütün kutsal dokunulmazlığı
ile cezaevi patronuna sırtını dayamış manacı gibi, en sonunda herkesi iflâs
ettirerek tek kazançlı çıkıyordu.
Fransa ve İngiltere'de
toprakların 5'te biri, Almanya'da 3'te biri Hrıstiyan Klisesinin malikânesi
idi. Roma İmparatorluğunu tanrıcıllaştıran Klise, Bizans topraklarının
hemen tümünü yutmuştu. XI inci yüzyıldanberi Bizansta:
"Toprakların tümü
ile Kliselere ve Manastırlara geçmesi, hazinenin gelirini azaltıyordu.
Rahiplerin imtiyazı Orduyu güçsüz duruma sokuyordu." (Ch. Dihl: "Byzanel,
Grandeur et Decandence"; St. Runcimaon: "La Civilisation Byzantin."
Özet, Şevki Berkes, Ülkü 79, Tem. 1939, s. 410)
ORTODOKS - KATOLİK
ÇEKİŞMESİ
Alpaslan'a Malazgirt
Zaferini kazandıran durum, Bizans'ın Toprak temellerine işlemiş bulunan
o Klise kanseri idi. Selçuk Türklerini Orta Anadoluda, Osmanlı Türklerini
Batı Anadoluda tutunduran durum aynı oldu. Toprak temelini Kliseye kaptıran:
"İmparatorlar,
ehalinin vergisini arttırmaya başladılar. Klise ile kimi imtiyazlı sınıflar
vergiden bağdaşık oldukları için, bütün yük köylü ile esnafa yükletildi."
(Keza)
Ekonomi temelindeki
soygun, üstyapıda çarçabuk "Bizans kokmuşluğu" denilen çürüyüşü
arttırdı. "Ahlãk büyük bir soysuzlaşmıya uğradı. Rüşvet, irtikap, Bizans
Bakanları'nın birkaç elma ile kavuna tenezzül etmelerine dek ilerledi."
(Keza)
Sâf Çevre barbarları
yetmedi. Avrupada Klisenin oynattığı hrıstiyan gaazileri (şövalyeler),
Haçlılar seferine geçtiler. Bütün bu yarım eksik barbar aşıları,
Toprak ekonomisindeki korkunç derebeğileşmeyi temizliyemezdi. Bizans Topraklarını
yutan da, Barbarları yenen de aynı Klise idi. Klise, Kliseyi ısırır mıydı?
O üstyapıda: Katolik - Ortodoks didişmelerine kapı açabilirdi. Toprakta
din derebeğiliği, mezhep ve tarikat çekişmelerinden üstün ve güçlüydü.
Daha beteri de oldu.
Haçlılar: Venedik, Ceneviz gibi İtalyan kentlerini, doğu ticaretine açmakla
Bizansa karşı rakipleştirdi, yıldızlaştırdı. Sonra, Bizans topraklarında
bile yerleştirip imtiyazlandırdı. O zaman, Bizans ortamında Konstantin
çağından beri Latinler ile Rumlar arasına girmiş olan Tefeci - Bezirgân
rekabeti, ister istemez, din katında Katolik (Latin) ile Ortodoks (Rum)
Kliseleri arasındaki rekabete döndü.
Yaklaşan, kapıyı kırarca
zorlayan Müslüman Osmanlı'ya karşı durumun inceldiğini gören tepedeki büyük
idareciler çıkar yol aradılar. VIII. Loannes Paleolegos (1425-1448) zamanı
idi. "İmparatorluk Mahkemesi Hâkimi" olan G. Skolaries 1439 yılı
iki düşman Kliseyi birleştirmek üzere toplanan Floransa Konsiline gitti.
Orada:
"Ortodoks'larla
Katolik'leri birbirine yaklaştırmak için büyük çaba gösterdi. Fakat memleketine
dönüşünde Bizans halkı ile Papaslarının "Mel'ûn Latinler"e karşı yaman
aleyhtarlıklarını görünce, davranışını değiştirerek, Batılıların muhalifi
kesildi." (Dr. A. Decei. s. 101)
"Lâtin düşmanlığı,
onun, müslümanlara karşı halâ Batının yardımını uman VIII. Loannis'in halefi
IX. Constantines (1448-1453) den uzaklaştırdı. Ve dolayısıyla Pantokratos'a
(Zeyrek câmiine) çekildi." (Keza. 101)
Orada, kendisini ziyarete
gelen Sizmatikleri (Râfızî'leri) "Franklarla olan dostlukları yüzünden
payladı." (Keza, 108)
SERMAYECİNİN EZELİ
İHANETİ
Gerçekte, Ortodoks
- Katolik kavgası, Tefeci - Bezirgân Antika sermayenin rekabet kavgasıydı.
Hele derebeğileşme çağında büsbütün azıtmış olan bu kavga,
azıttıkça ayakları yerden kesilerek yücelmiş, tanrıcılaşmış aşırı
kazanç ve rekabet savaşı olmuştu. Modern Sermayenin Ölüm çağı olan Tekelci
biçimi, bugün, Vatan ve Millet aşkı yerine, hangi din ve ulustan olursa
olsun kârını sağlıyacak kuvvete köle olmayı Uygarlık, Kozmopolitlik, yardım,
ittifak gereği saymıştır. Modern sermayenin candüşmanı Tefeci - Bezirgan
Antika Sermaye de, o çağda "Vatan", "Millet" henüz icat edilmediği
için, onların yerine kullanılan "Din" "İman"ı domuzuna rekabet yüzünden
bir yana atmıştı.
Kadim toprak ekonomisine
el atan Tefeci - Bezirğân sermaye için, Hristiyan - Lâtin - Katolik - Frank
Barbarlarındansa, Müslüman Türk göçebesi daha kârlı idi. Göçebenin, hiç
değilse, alış verişle hiç ilgisi ve rekabet yapma eğilimi yoktu. Bizansı
Türklere karşı eli kolu bağlı duruma sokan o halk düşmanı Tefeci - Bezirgânlıktı.
Bunu, İstanbul'un Fethi Olayını yazan Lâtin Katoliklerin satırları arasında
bulmamak elden gelmez.
Türklerin Ayasofya'ya
girişlerini anlatan Lâtin şöyle haykırıyor :
"Dünyanın hiçbir
yerinde bulunmıyan miktarda eski ve yeni hazinelere el atıyorlardı. Gizlenmiş
ne varsa hep türklerin eline geçiyordu.
"Sizi gidi zavallı
yunanlılar sizi! Bir de kendinizi fakir göstermek istiyordunuz. İşte zenginlikleriniz
artık ortaya çıkmıştır. Oysa siz, onların üstüne oturmuş, şehrin savunması
uğruna vermekten kaçınmıştınız!" (Assedio, ve ilh. s.100)
Bu, Sermaye gafleti
ve ihaneti idi. Fakir Bizans halkının gelen ayrı dinden fâtihlere karşı
çıkmayışları da, aynı Tefeci - Bezirgân sınıfın insafsız soygunundan ileri
geliyordu. Katolik yazar onu da şöyle açıklıyor:
"Hey Tanrım, günâhkar
kullarından nasıl da acımaksızın yüz çevirdin! O görülmedik gurur, inançlı
davranma eksikleri, Tanrıyı ve Eizzeyi küçümsemeler, zalimce işlenen günahlar,
FAHİŞ FAİZLE ÖDENEN PARA VERMELER, FAKİRLERİN KANINI EMMELER... işte bunlar
şehri böyle bir cezaya müstahak kıldı!" (Assedio, s.101).
Besbelli, İstanbul'un
Fethinde Hristiyan Parababaları başrolü oynamışlardı:
"Vatanlarının soyguna
uğratılmasından, pinti yunan asilzadelerinin şirretliği büyük oldu. Bu
adamlardan, zavallı İmparator kaç kez gözyaşları dökerek, ücretli asker
tutmak için para istedi. Ama onlar, mahvolduklarını, fakir düştüklerini
yeminle iddia ediyorlardı. Oysa, Türk Hükümdarının eline düşünce, hepsinin
son derece zengin olduğu ortaya çıktı." (Assedio, s. 58).
DEREBEĞİNİN EZELİ İHANETİ
Tefeci - Bezîrgân aşırı
zenginliğinin sonu: Antika Toplumun temeli olan Toprak düzenine
el atması olur. Aşırı gelişkin Tefeci - Bezirgân sermayenin büyük Toprak
beyliklerine kapı açması, Kadim Bizansın da, bir daha geri dönülemezce
ve onulamazca Derebeğileşip taş kesilmesine yol açtı.
Bizans Devlet Başkanları,
(tıpkı sonraki Osmanlı Padişahları gibi) öleceğini bilen insan gibi, çöküş
nedenlerini azçok anlıyorlardı. İmparatorlar, merkezcil güçlerini korumak
ve halkı kendilerine bağlamak için: o maddece ve ruhca derebeğileşmiş her
tipten kimselerle çok uğraştılar. Batı'dan gelen sık barbar akınları gibi,
hrıstiyan gaazileri olan şövalyelerin yaptıkları bir tür "Gençlik aşıları"
da, ölümü az geciktirmekten öteye geçemedi.
İmparatorlarla Kliseler,
Din ve Dünya Derebeğileri arasındaki bitmez tükenmez iç savaşlar havayı
yaşanılmaz kertede zehirledi.
"Osmanlı İmparatorluğu
kurulurken, bu mücadele son safasına varmış, Beyler lehine neticelenerek,
bir kısım geniş toprakların mülküyeti ile birlikte Devlete ait nüfuz ve
selahiyetlerin de malikâne sahiplerinin ve Klisenin eline geçmesini mucip
olmuştu." (Zahariae ve Boissenade'den aktaran Ö. Barkan, Ülkü, 61,
Mart 1938)
Yorgan - Toprak gitti,
kavga bitmedi. Asıl ondan sonra ölesiye öldüresiye kızıştı. Bugün Osmanlı
Tarihinin izahı güç sayılan oluşları, ancak o kavgadan kaynak aldı. Osmanlı
fetihlerinin -bütün benzerlerinde görülen- bilen dünyayı harman yangını
gibi çarçabuk ve kolayca sarıvermesinde: alt yığınların "İstemeyiz" demeleri
kadar, üst sınıfların bu "Yapamayız" diyen kendi çekişme ve çatlakları
çok önemli rol oynadı.
Örneğin, Hristiyan
- Bizans derebeğileri olan "Tekfur"lar olayı üst sınıf çelişkilerinin
en inanılmaz gerçekliğini verdi. Nice "Tekfur"lar, Göçebe Türkün Toprakta
gözü olmadığını sezer sezmez, müslüman gaazilerle el altından veya açık
seçik işbirliği yaptılar. Bunlar içinde, dinini değiştirip Osmanlı akınlarında
öncülük eden Kösemihal gibileri sayıca az çıkmadılar.
Onun için, önyargı
tanımıyan Osmanlı realizmi, ayrı dinden ve ayrı dilden yabancı çocuklarını
rahatça devşirip "Yeniçeri" adıyla kendisine en elverişli merkezcil
vurucu güç yapmaktan çekinmedi. Modern aklın almıyacağı bütün hadiseler,
Bizans Beyleriyle İmparatorları arasındaki açık gizli boğuşmalara dek dayanır.
Ebussuut Efendinin
fetvası, İstanbulun "Anveten" (zorla) değil, "Sulhen" (Barışla)
ele geçirildiğini ispatlar. Bunun pek yanlış olmayacağını: Bizans Tefeci
- Bezirgân'larının İmparatora para vermeyişleri; Kilisede toplanan halka
Papasların: "Bırakın, türk şehrin iç alanınadek gelsin. Orada gökten
inecek melâyikeler, onu yere serecek" yollu vaizleri (tıpkı Amerikan
Altıncı Filosu önünde namaz kıldıranların rahatlığıyla) verebilmiş olmaları
gibi çok alametler doğrulamaktadır.
İstanbul kalesinin
içeriden fethedildiğine bir kanıt da, giriş kapısının Rumlarca açılmış
olduğu rivayetinden çıkıyor. Lâtin yazarı, bu olayı epey anlamcıl somutluğu
ile anlatır. Bizansı en kritik kapıda savunan Zuane Zustignan adlı
kaptan var. Bu kumandan sol koltuğundan yaralanıyor. O çok nâzik mevzileri
tutması gereken:
"Karakoldakiler
de, ölmesin diye kaptanlarının ardına takıldılar. "Kaptanımız, kapının
anahtarını odacınıza veriniz" diyorlardı. (Assedio, 96) "Kapı açılınca,
geçmiye uğraşıyorlar. Kaptan da Para'ya (Beyoğluna) kaçıyor."
İşte, Osmanlı, bu
açılan kapıdan içeriye girdiği vakit karşısında kendisiyle çarpışanların
yalnız: "Asîlzade Lâtinler" olduğunu görecektir. Son günlerde kuşkudan
morali sarsılan Padişah genç Fatih Mehmet, Hocası Akşemsettin'e yazı ile
sık sık yalvarır. En sonra, gece yarısı buluşmayı kabul eden Hoca Akşemsettin
kerametini gösterir. Min tarafillah, hangi sur kapısından İstanbul'a girileceği
haber verilmiştir. Elifi elifine doğru çıktığı ısrarla belirtilen bu haberin
bir "Kehanet" mi, yoksa ince bir "İstihbarat" mucizesi mi
olduğu düşündürücüdür.
Hiçbir ,önyargı ile
yola çıkmayan en eski gözlemler, Barbar Franklar'ın İlkel Komünizmden ilk
kopuşlarını oldukça tarafsızlıkla veriyor. Anlatılan olaylar, Avrupa'nın
Batı ucundaki Fransa yarım adası ile Asyanın Batı ucundaki Anadolu yarım
adası arasında sosyal gelişim paralellikleri gösteriyor.
FRANKLARDA TOPRAK DÜZENİ
Osmanlı Toprak Düzenini
daha elle tutulurca kavramak için Fransa'nın Franklarındaki Toprak Düzenini
kısaca gözden geçirmek aydınlatıcı olur.
Tarih Gerçekliği içinde:
Osmanlı'nın: "Dirlik"
adını verdiği Toprak Düzeni, Frankların "Benefice" adını verdikleri
Toprak Düzenidir.
Osmanlı'nın: "Kesim"
(yahut Mukaataa) adını verdiği Toprak Düzeni, Frank'ların "Fief"
adını verdikleri Toprak Düzenidir.
Bu iki tip önemli
Toprak düzeni biçiminin ne denli evrensel bir Toplum determinizmi
taşıdığını anlamak için, Osmanlılığa girerken Fransa'ya bakmak gerekir.
Fransa'da "Benefice"in
doğuşu ile, sonra nasıl olup "Fief" kurumuna geçtiğini kısaca gözden
geçirelim.
Roma yıkılırken gelen
Barbarların (Hün ve Cermenlerin) yarattıkları Rönesans, -İslâm yıkılırken
gelen Moğol ve Türklerin yarattıkları Rönesans- gibi Toprak düzeni ile
kuruldu. Bu düzenin ilk biçimi Benefice oldu. Benefice: Osmanlının
"Dirlik" (Timar - Zeamet - Has) dediği Mirî Toprak biçimi idi.
Klasik Batı Burjuva
bilimi, "Benefice" için halâ:
"Kökeni (Menşei)
henüz açık seçik belirlendirilmedi." (Larousse 1374) der. Oysa kök,
Cermen Barbar Toplumundaki iki insan tipinden gelir:
1 - Ahrimanlar
"Hür adamlar"dır. Bunlar adsız savaşçılardır.
2 - Leude'ler
(Kul adamlar). Elebaşı'nın sâdık adamı, arkadaşı olan savaşçılardır. Bu
Cermen insanlar savaşla Fütühat yapınca, iki türlü toprak ilişkisi ortaya
çıktı:
1 - Alleu (Alledium)
toprak: Ahriman'lara verilen yerlerdir.
2 - Benefie
olan toprak: Leud'lere tahsis edilen yerlerdir.
AHRİMAN'LARIN ALLEU'LERİ
(MEMLÜKE TOPRAKLAR)
I - ALLEU: yahut
"Franc alleu" toprak: "Fatihlerin zaptettikleri yerleri kur'a
ile paylaşmaları" (M.N. Bouillet : "Distionnaire Universel de L'
Histoire et de Geographie") üzerine doğar. Bu yerler, "Benefice"'lerden:
her türlü obligation (askerlik hizmeti gibi teahhüt mecburiyeti)
ve redevance (toprak vergisi) olmayışıyla ayrılır. "Alledium"
sözcüğü Saksonca "alod" (kura') sözcüğünden, yahut "all"
(tüm) ve "od" (Mülkiyet) sözcüklerinden gelir.
Franc-alleu: "Her
türlü Bey (Senyör) den, bütün Beylik hukukundan ve görevlerinden kurtulmuş,
yalnız jurisprudence (Sivil adliye, Osmanlıca'da Şeriat, Fıkıh, H.K.)
konusu olan bir toprak, bir senyörlük (Beyyeri), bir mirastır."
(M.N. Bouillet: A.y.)
"Allodial (Kur'acıl)
toprak: Toprağa tüm mülkiyet biçimi ile sahip olunurdu. Bunda (Benefice'de
görülen) obligation'lar yoktur" (Larousse). Alleu yerin sahibi hür
insandır. Zamanla İlkel Sosyalist Barbar Toplumun hür insanları gibi, bu
hür topraklar da, derebeğiliğin kurulup azıtmasıyla ortadan silinir.
"11. nci yüzyılla
birlikte, artık ne Fransa'da, ne Almanya'da Alleu'ler bulunmaz: bir yanda
gasp (usurpation)lar, ötede korunma ihtiyacı yüzünden, Alleu'lerin çoğu
zorla veya gönüllüce benefice yahut fief biçimine döner " (M.N. Boullet:
A.Y.)
Böylece, Alloidial
(Kur'acıl) toprak, Osmanlı - İslâm hukukundaki "Memlûke" adını alan
toprakların aynıdır. Kapitalizm öncesi Toplumda görülen Üretmencikler
Cenneti sayılabilecek düzendir. Toprak ekonomisi yozlaşıncaya, derebeğileşinceye
dek bu düzen yaşar. Sonra, Beğleşen Barbar, ilkin toprağın mülkiyetini
kendi üzerine alır.
Köylü, Osmanlı Mirî
toprak düzenindeki gibi, yalnız "Usurfruit" (İşleyip meyvalanma),
tasarruf hakkına sahip kalır. Osmanlı'dan farkı şudur: Mirî
Topraklar halâ Kamu mülkiyetinde kalır. Frank Alleu'lerin
mülkiyeti kişi - bey'lerin eline geçer. Roma uygarlığının Ruhu olan
Klise: Özel mülkiyet eğilimini hortlatır.
LEUD'LERİN
BENEFİCE'LERİ: (DİRLİK TOPRAKLARI)
"Benefice"lerin
başına gelenler de, aşağı yukarı Alleu'lerin uğradıkları gidiş olur.
Benefis: bir
ayrıcalık niteliği taşır. Kaynağı, Larousse'un sandığı gibi "belirsiz"
değil, sosyal bir determinizmden gelir. Germence "Askercil Demokrasi"
çağında, savaşı güden her elebaşı'nın ardında, kendisine sâdık kalmıya
yeminli adamları vardır. Bu adamlara "Leud" denir. Leud:
Germence "Leute" (kişi, süje, gens) sözcüğünden gelir. Tam, tatarcada
"Nöker"in karşılığıdır. Onu Montesquieu şöyle anlatır :
"Şu gönüllerden
söz ediyorum; bunlar Cermenler de Prenslerin girişimlerinde ardlarından
gidiyorlardı: aynı kullanım (Usage: âdet) fetihten sonra da saklandı.
O gönüllülere Tacitus, compagnon (Arkadaş - Ekmektaş) adını verir,
Salik kanunu, kralın insanca bağı (foi: sadakât) altında bulunan
kimseler diye adlandırır; Marculfe'un formülünde onlara "antrustion"
(Kralın trustis'i: inanç bağı altında olan savaş arkadaşı ve gözdesi H.K)
denir. (Trust: Güvenç anlamına gelir. H.K.) Bizim ilk Tarihçilerimiz
onlara "leude"ler, fidél (Sâdık) lar dediler: sonrakilerse Vasal
(Kul) ve Senyör (Bey) dediler." (Mont. II/255-256)
Montesquieu'nün burada
"Prens" dediğinin Barbar Savaş Başı olduğu bellidir.
LEUDE: cermenlerde,
"savaş çetesi şefinin compagnonları (Türkçe Arkadaş sözcüğünün tam
deyimi H.K.) sâdık (adam) larıdır. Çetebaşının kişiliğine silâh, at
vb. sunularla bağlanmış, şefin sofrasına oturma ayrıcalığını kazanmış"
kimsedir. Barbar Elebaşı, yerleşince "Kral" olur. Adamlarına "Fief veya
Benefice sunumu (present)" yapar. O zaman Leude'ler de, "feudataire"
(derebeğicil) yahut "Vasal" (Kul) adam kesilir. (Boullet: A.Y.)
İşte, ilk Benefice'ler,
bu Nöker'lere hizmetlerine ödül olarak, kimi yerine getirecekleri görevlere
karşılık verilmiş konsesyon'lar (İmtiyazlar) dır. "İlkin ömür boyu
(kayd'ı hayatla: yaşadığı sürece) verilen bu imtiyaz Şarlman'ın ölümünden
sonra irsîleşir: Benefis sahipleri, Domain (alan) larının irsiyetini
elde ettikleri zamandan beri, Krallık iktidarının kendilerine tevfiz
(revêtu) ettiği görevleri, seleflerine (kendilerinden sonra gelenlere)
aktarmak (intikal) ettirmek hakkını da edindiler. Bu mal (bien)
ve yüküm (charge) lerin irsîliği, bırakan (cédant) ile
kendisine bırakılan (cessionnaire) arasında bir bağlılık sürdürdü.
Beneficiaire (Benefice sahibi), Senyörüne (Beyine) karşı
kimi mükellefiyetleri ve mecburiyetleri (obligation) üzerine almakta
devam etti." (Larousse)
Benefis: Lâtince bir
sözcüğün Barbar bir öze kılıf edilmesidir. "Beneficium, Gothe ve Lombard
Krallarınca, Roma İmparatorluğu içine barbarların yerleşmesinden sonra
kullanıma sokulmuştur, O Prenslerin, savaşta iyi hizmet (bon office
= Benefice) etmiş ve seçkinleşmiş bulunan Leud'lerine (adamlarına) ödül
olarak verdikleri topraklara bu deyim uygulanır. Benefice'in tasarrufuna
sahip olanlar, ona karşılık askerlik hizmeti yapmak ve aynî (malla)
yahut nakdî (parayla) bir rödövans (yer geliri) ödemek
zorundadırlar.
"İlkin azlolunabilir
(başkasına aktarılabilir: amavible) olan Benefice'ler, sonraları ömürboyunca,
ve en sonunda, 877 yılındanberi irsî oldular.
"9. uncu Yüzyılda
Benefice adı yerine fief adı geçti. Askercil Benefice'ler var olmaktan
çıktıkları vakit, Benefice adı gene, kimi Klise görevlilerine veya makamlılarına
tefviz edilen (affecté) toprak fonlarına yahut gelirlerine uygulandı. Ve
bu çeşit Benefice'ler, Fransa'da 1789 Devrimine dek saklandı." (Bouillet:
a.y.)
Zamanla, Toplum derebeğileştikçe,
Alleu'ler gibi, Benefice'ler de derebeğileşti. Tıpkı Osmanlılıkta
görüldüğü gibi, Fransa'da da önce Dirlik Düzeni, sonra bir çeşit
Kesim Düzeni gelerek Derebeğilik biçimine kardı.
İKİ ÇEŞİT TOPRAK:
İKİ ÇEŞİT HUKUK
Alleu ve Benefice
topraklarının toptan ve parekende nasıl derebeği Fief'lerine doğru
soyulup yozlaştırıldıklarını bilmek istemiyen Klasik (Skolastik)
bilim, ikide bir Fief ile Benefice'i (bizde Dirlik
ile Kesim'i yaptıkları gibi) hep birbirine karıştırarak açıklama
yapmak zorunda kaldı. Biz onun söyledikleri içinde, boyuna akla karayı
seçersek, olayı kavramakta güçlük azalır.
Montesquieu, o karışıklıktan
kurtulamamakla birlikte, gerçekçiliği sayesinde, birşeyler sezmekten geri
kalmaz. Alleu ile Benefice'in gitgide değişen gelişimini
şöyle aydınlatmaya çalışır:
"Salik ve Ripuer
kanunlarda Frank'lar için sonsuz sayıda düzenlemeler (Tutumlar: disposion)
bulunur. Astrustion'lar için ise, ancak birkaç tane tutum vardır." (A.y.
256)
Onun "Frank"
dediği şey: Alleu topraklarıdır; "Astrustion" dediği şey:
"Benefice" topraklardır. Besbelli ilk Franklar toplumunda, hemen
bütün yerler, hür savaşçı Kandaşlar arasında eşitçe paylaşılmıştır.
Elebaşıların avane'leri, arkadaş'ları henüz öyle kalabalık
ve çokça yer tutan bir imtiyazlılar sınıfı olamamışlardır. Ama,
bilgin o gözleminden başka bir sonuç çıkarır:
"Bu astrustion'lar
üzerine olan disposisyonlar, öteki frank'lar üzerine yapılmış olanlardan
başkadır: her bir yanında Frank'ların malları düzenleniyor ve astrustion'larınkiler
üzerine hiçbir şey söylenmiyor. Bu neden böyle? Astrustion malları sivil
kanundan ise, politik kanunla düzenleniyor da ondan. Ve Astrustion'lar
bir ordu'nun kaderidir, bir ailenin ortak ana-ata varı (patrimoine)
değildir." (M.a.y.)
Bu tanımlama: Osmanlı
Dirlik Düzeni ile Benefice'lerin bir paralelliğini daha belirtiyor. Fransa'da:
Alleu'ler, sivil kanunla (Roma kurallarınca); Osmanlılıkta:
Memlûke topraklar, Fıkıh'la (İslâm Şeriat kuralları ile)
düzenlenir. Benefice'ler: bir ordu alınyazısı ve savaş uğruna
verili olarak Barbarın Politik Kanunu ile; Dirlikler de tıpkı öyle,
Fıkıh dışı, İmam - Padişah buyrultusu olan Kanun ile düzenleniyor.
"Leude'ler için
saklanan mülklere başka başka yazarlarda ve başka başka zamanlarda: fiskal
malmülk (biens fiscau: Malî mülkler), Benefice'ler, Honneur'ler,
Fief'ler adı verilir." (Mont)
Osmanlı Dirlikçilerinin
"sahip" gördükleri Timar, Zeamet ve Has topraklarına: "Mirî Arazi",
Dirlik'ler, Mukaataa'lar denildiği gibi... Fransa'da da, Türkiye'de
de sistem, İlkel Komünanın Askercil Demokrasisinden kalma: bir,
toprakları savaşlar uğruna düzenlemek metodudur.
KAMU MÜLKİYETİ TOPRAK
Montesquieu, gene Fief'le
Benefice'i karıştırarak der ki:
"Fief'lerin ilkin
geri alınabilir (Amavible) olduğundan şüphe edilemez. Grégoire de
Tours'da: (Piskopos'un Merovenjiyenler çağı için yazdığı) "Fransa
Tarihi" değerlidìr. (538-539-591 Hk.) Sunegisile ile Galloman'ın
Fisk'ten (Malîmülkten) neleri varsa hepsinin geri alındığı görülür:
kendilerine yalnız mülkiyet varları bırakılır. Yeğeni Childebest'i tahtından
indiren Contran, onunla gizli bir konferans yaparak, kendisine fief'leri
kimlere vereceğini ve kimlerden geri alması gerektiğini gösterdi. Marculfe'ün
bir formülünde kral, yalnız kendi fisk'inde bulunan Benefice'leri
değil, fakat bir başkasında bulunanları da karşılık olarak verir. Lombard
kanunu, benefice'i mülkiyete karşıt çıkarır. Tarihciler, formüller, başka
başka barbar ulusların kod'ları, bize kalmış bütün anıtlar sözbirliği ederler.
En sonra, fiéf'lerin defterlerini yazmış olanlar bize şunu öğretiyorlar:
ilkin Beyler fief'leri istedikleri gibi geri alabiliyorlar ondan sonra
bir yıl için garanti ediyorlar, daha sonra ise ömür boyu (kaydıhayatla)
veriyorlar."
Görüyoruz. Barbar
için en yakın adamına da kamu toprağı üzerinde kişi mülkiyeti yoktur. İlk
Barbar Toprak düzeni, Osmanlı Mirî topraklarının statüsü içindedir.
DOĞU - BATI GELİŞİM AYIRDLARI
Montesquieu, (çağı
için haklı olarak) Mirî toprakları, Türkiye'den başka yeryüzünün hiçbir
yerinde görülmemiş bir tip ilişki sayarca şöyle der :
"Eğer" "Fief"lerin
(Derebeği Malikâne'lerinin) azlolunabilir (amavible Sahibinin
yerine başkası geçirilebilir) bulundukları bir dönemde bütün krallığın
toprakları fief yahut fief uydusu olsaydı, bütün krallığın insanları krallığa
bağlı Kul (Vasal) veya serf (Toprak esiri) olsaydılar -malmülke
sahip olan kimse her zaman güce kuvvete de sahip çıkacağından- boyuna fief'leri,
yâni biricik mülkiyeti emrinde tutacak bir kralın, Türkiye'deki Sultan
kadar keyfî bir iktidara sahip kesilmesi gerekirdi; bu ise bütünüyle Tarihin
altını üstüne getirirdi." (Montesquieu: De l'Esprit des Lois, c. II,
s. 237)
Batı'da Cermen Orta
Barbarları, Arap Yukarı Barbarlığının İslâmlıkla Uygarlığa geçişinden 2
yüzyıl önce Roma Uygarlığıyla içiçe girdiler. İslâmlık doğarken, Frank'ların
I. Race (Irk) denilen Merovejiyenler sülâlesi, kendi masal (mitoloji) dünyalarında
artık çökmek üzeredir. O dünyada henüz "fief" (Kişi mülkü olmuş
Derebeği toprakları, Mâlikâne) yoktur. "Benefice": (Türklerdeki
Dirlik, Timar) biçimi vardır.
Ancak, Batı Orta Barbarları,
Roma gibi Kişi mülkiyetini bin yıldanberi pekiştirmiş bir Antika
Uygarlığın etkisi altındadır. Orta Barbar Cermenin durumu başkaydı.
Cermen Barbar, Yukarı Barbar olan Arap gibi kendi Kenti'nin
(Mekke'sinin, Medine'sinin) gelenek görenekleriyle Roma Uygarlığını hiçe
sayabilecek durumda değildir. Roma'nın "Ruh'u Habis"i olan Klise,
barbara, toprak üzerinde de, ilk Benefice (Dirlik) biçiminden hemen sonra
kişi mülkü (Fief - Malikâne) sistemini dayatmıştı. O yüzden, Benefice'ler
Batı'da çarçabuk Fìef'lere dönmüştür. Toprak "Azlolunabilir"
olmaktan çıkmıştır.
FRANSA'DA: İLK
DİRLİK VE KAMU MÜLKİYETİ
Fransa'da Barbarca
düzenlenen ilk Toprak rejimi, Osmanlı Dirlik Düzeninin tıpkısı idi. Bunu,
yüzeyde kalsa bile en iyi sezen Montesquieu oldu. İlk Kont'lar,
Osmanlının "Sâhibül arz"leri gibi, bir semtin geçici memuru idiler.
"İlkin conte'
(Kont) lar kendi distrikt'lerine ancak bir yıl için gönderilirlerdi.
Çarçabuk Ofis'lerinin sürekliliğini satın aldılar." (M.: De l'Esp.
des Lois, 31. k., "Fief Ofislerinde Değişiklikler" II/287)
Yalnız, Tarihte Osmanlılığın
geliştiği Türkiye ortamı: 6 bin yıllık, Tefeci - Bezirgân Uygarlığının
bataklığı idi. Fransa, 1 bin yıllık Roma'nın pek rahat yerleşemediği Galia
topraklarıydı. Gal'ler, bugünkü Fransa'ya Franklar gelinceye dek, bakır
kılıçla ve kazıkla dövüşürlerdi. Onun için, ilk Franklar, toprak üzerinde
İlkel sosyalist kurumlarıyla Dirlikçiliği yaşattılar:
"Krallığın Kanunu
ile, Fief'ler, her ne kadar azledilebilir (amavible; yerine başkası
geçirilir memur) oldular ise de, kaprisli vs keyfî bir tarzda alınıp
verilmiyorlardı. Olayca, Milletin Meclislerinde belli başlı birşey işlemi
görüyordu." (M. :a. y.)
Montesquéu, henüz
her dirliği "fief" adıyla anıyordu. Ama, alınıp verilir olan şeyin:
derebeği mülkü olan "fief" (mâlikâne) değil, "benefice" (Dirlik)
olduğu kendiliğinden anlaşılıyor.
Montesquiéu, hiç önemsizmişçe,
daha aşağıda şu notu atar: "Doğrudan doğruya ebediyen verilen, yahut
önce benefice, sonra ebedî olarak verilen fiskal malmülklere de uygulanan
Kitap I'in XIV. formülüne bakıla" (A.y., 300). Yani o da, fief dediğinin
"benefice" olduğunu bilir. Ama kullanırken termlere pek aldırmaz.
Netekim, Milletin Meclisi denilen şey: hiç de Burjuva Parlementosu olmıyan,
Komuna tipi bir halk Topluluğudur.
Burada en çok dikkate
değer olan yan: Toprakların Dirlikçilere, Osmanlıda ve ilk İslâm dünyasında
olduğu gibi Hükümdar- kişi tarafından değil, Ulus- Kollektivitesince
verilip alınmasıdır. Doğu ile Batı toplumlarının candamarı
burada ayrılır. Bu sosyal ortam ayırdı yüzünden, Doğu batacak, Batı
kapitalizme aşacaktır.
İkinci ilginç yan:
İslâmda "Beytül mal'i müslimin" (İslâmların Malevi) denilen şeyle,
sosyal kaynak bakımından Franklardaki Kamu Toprağı durumundaki yerlerin
yasa benzerliğidir. Her iki topluluk için de toprak, Kamunun emrindedir.
Yalnız, İslâmda Kamu (Ulus) kontrolü "Beytülmâl" domuzuna
soyutlaştırılmış, gittikçe boş lâf anlamına getirilmiştir. Franklarda ise,
Kamu: henüz açık toplantısı ile, Ulus'un bütün alınyazısı gibi Toprak
mülkiyetini de doğrudan doğruya elinde tutmaktadır.
GÖÇEBE BARBAR:
TOPRAĞI NETSİN ?
İlk Cermen Benefis'i
gibi Türk Dirlik'i de, aynı Göçebe - Çoban- ekonomisine dayanan
Orta Barbar sosyal yapısından çıktı. César diyor ki:
"Cermenler hiç
te tarıma bağlanmıyorlardı. Çoğu sütle, peynirle ve etle geçiniyorlardı.
Hiç kimsenin ne toprağı, ne kendine has sınırı yoktu. Her milletin prensleri
ve majistraları, özel kişilere istedikleri yerde, istedikleri toprak parçasını
veriyorlardı, ve ertesi yıl onları başka yerlere geçmiye mecbur bırakıyorlardı."
(Céesar: De Bello Gallico)
Toprağa bağlanıp kalmıyan,
süt ve etle geçinen Toplumun ekonomisi: Çobanlık, Yapısı: Orta Barbarlık
konağıdır. Bu toplumda Derebeği veya Kapitalist "Prensler" yoktur.
Sivil ve Asker Kan şefleri vardır. Ama, biz bu özelliği anlamasını
ne César, ne Montesquiè'u gibi Antika Uygar kişilerden bekliyemeyiz. Yalnız,
gözlem doğrudur:
"Cermenlerde fief'ler
yok, vasal'lar (Kul) vardı. Fief'ler yoktu, çünkü prenslerin verecek
hiçbir toprağı yoktu. Daha doğrusu, fief'ler: savaş atları, silâhlar, yemeklerdi.
Vasal'lar (Kul'lar) vardı. Çünkü, sözle bağlı savaş için kendini
vermiş (angaje etmiş) ve o zamandan beri fief'ler için yapılan aynı
hizmetleri yapan sadık adamlar vardı." (Montesquièu De l'Esp. des Lois,
II/235, 236)
Böyle insanlar, çöken
uygarlığın geniş topraklarını ele geçirince, elbet sınıflı bir toplum insanının
düşüncesi ve davranışı ile yürümeyeceklerdi.
"Frank'lar da,
tıpkı Burginyon'lar gibi aynı ılımlılığı gösterdiler: Romalıları, yaptıkları
bütün fütühatları boyunca mülklerinden etmediler (soyup soğana çevirmediler).
Bunca toprağı onlar ne yapsınlardı? Kendilerince uygun gördüklerini
aldılar, ve geri kalanını bıraktılar." (Mont. II/239)
ANLAŞMALI
TOPRAK PAYLAŞIMI: (SULHEN FETH)
Barbarlığın, içine
girdiği Uygarlık ilişkilerine göre toprakla ilgi kurduğu besbelliydi. İlk
Barbarlara toprak değil, buğday verilmekle yetinildi:
"Got'lar ve Burginyon'lar
çeşitli bahanelerle İmparatorluğun içine işledikçe, Romalılar, onların
yakıp yıkmalarını durdurmak için, geçimlerini sağlamak zorunda kaldılar.
İlkin onlara buğday verdiler, sonraları toprak vermeyi daha uygun buldular."
(Mont.: a. y. 238)
Toprakların Barbarlarca
benimsenilişi de zamana ve mekâna göre başka başka oldu. Başlıca iki türlü
topraklanış görüldü: 1 - Anlaşarak paylaşmalı yerler, 2 - Zorla
alınan yerler.
ROMALI
İLE UZLAŞARAK TOPRAKLARI PAYLAŞMA
"İmparatorlar veya
onlar adına Romalı majistra'lar, Vizigot ve Burginyon'ların kroniklerinde
ve Kod'larında görüldüğü gibi, barbarlarla ülkeyi paylaşma anlaşmaları
yaptılar." (Mont.: II/238).
"Vizigot'larla
Burginyon'ların kanunlarında bu iki ulusun üçte iki toprakları elde ettikleri
görülünce, Roma topraklarının Barbarlarca büyük ölçüde gaspedildiği fikrine
varılır. Ama, bu üçte iki toprak, yalnız barbarlara tahsis edilen mahallerde
ele geçirildi." (Mont., II/239).
Bu tip yer paylaşımı:
İspanya Vizigot'ları ile İtalya'daki Augustule ve Odoacre'ın yardımcı askerleri
için de böyle oldu:
"Eskidenberi oturanlarla
anlaşma yaptılar, dolayısı ile de onlarla toprakları paylaştılar."
(Mont.: II/238).
Anlaşmalı toprak paylaşımı,
iki toplumun ekonomik yapısına ve sosyal gelenek göreneklerine göre oldu.
"Burginyon kanunları
gereğince, her Burginyon, bir Roma'lının yanına misafir ediliyordu... Toprakların
üçte ikisine, serflerin üçte birine sahip oluyordu... ,Sürüleri otlatan
Burginyon'lar, çok toprak, az serf ihtiyacı duyuyordu. Ve büyük toprak
ekimi işi ise, Romalıların daha az tarlası ve daha büyük sayıda serfleri
bulunmasını gerektiriyordu. Ormanlar yarı yarıya paylaşılmıştı, çünkü o
bakımdan ihtiyaçlar aynı idi."
"Romalı olasılığınca
az zedelendi. Savaşcı, avcı ve çoban olan Burginyon, nadas çayırları küçümsemiyordu.
Romalı, ekime en elverişli yerleri muhafaza ediyardu. Burginyon'un sürüleri,
Roma'lının tarlasını besliyordu." (Mont., II/240)
Bu yerler, Osmanlı-İslâm
toplumunda "Sulhen" (Barış yolu ile) ele geçirilmiş toprakların
rejimini andırıyor.
ZORLA TOPRAK
PAYLAŞIMI: (ANVETEN FETH)
Zorla ele geçirilen
toprakların rejimi; Osmanlı-İslâm kanunlarında "Anveten" (Savaşla)
fethedilmiş yerlerin düzenidir. Bunun kadim Roma Toprakları üzerindeki
örnekleri Gol'ü (Galyayı) zapteden Franklarla Afrikayı alan Vandallardır.
Frankların rejimi, Vizigot ve Burginyon'larınkinden bambaşka oldu.
"Frank'lar aynı
plânı (Vizigot paylaşımını) izlemediler. Salik ve Ripüer kanunlarında
öyle bir toprak paylaşımı bulunmuyor. Onlar istediklerini aldılar ve yalnız
kendi aralarında bir düzenleyiş yaptılar." (Mont., II/238).
Frank'lar, Fransa'ya
silâh gücü ile en son giren Barbarlardı. Onlar için herhangi bir toprak
meselesi yoktu. Thenderic, Franklara şöyle demişti:
"Arkamdan gelin:
Sizi öyle bir ülkeye götüreceğim ki, orada bol bol altın, gümüş, esirler,
giysiler, sürüler elinize geçecek ve oradaki bütün insanları kendi ülkelerinize
aktaracaksınız." (Gregoire de Tours'dan, M.: II/243).
Bağımsız Barbar için
bütün amaç bu idi. İlk İslâm Gâzilerinin "Ganimet" anlayışı, toprak ötesinde
işliyordu:
"Franklar, Burginyon'lar
ve Goth'lar, istilâlarını yaptıkları zaman, altını, gümüşü, möbleleri,
giysileri, erkekleri, kadınları, çocukları alıyor alıyorlar, ordu bunları
yüklenebiliyordu: hepsi ortakça gelir sayılıyor ve ordu hepsini üleştiriyordu.
Tarihin tüm varlığı ispat ediyor ki, ilk yerleşimden sonra, barbarlar orada
oturanları ortak duruma (composition) kabul ediyorlar ve kendilerine
her türlü politik ve sivil hakları bırakıyorlardı. O zamanın insan hakları
böyleydi: Savaşta herşey ellerinden alınıyordu, barışta herşey kendilerine
bağışlanıyordu." (Mont.: II/142143).
Barbarlar toprağa
el atarken bile kurtarıcı oluyorlardı.
"Romenleri kendi
Devletlerinden kurtarmış oldukları için, Barbar Cermenler, Romenlerin üçte
iki topraklarını aldılar ve aralarında paylaştılar. Her Kan içinde eşit
parçalara ayrılan tarlalar ve çayırlar, bütün ailelerce kur'a ile üleşiliyordu."
(F. Engels: "Ailenin, Mülkiyetin, Devletin kökeni" s. 194)
Sonraki gelişme de
bu kökten çıktı:
"Salvien'e göre
günahkâr eylem şu idi: Süzeren Senyör (Üst Bey) köylünün toprağını
kendi başına geçirtiyordu ve bir daha ancak ömür boyu yararlanma (usurfriut)
kabilinden toprağı köylüye geri veriyordu." (F. Engels, a. y. 198)
Barbarın Uygardan
daha insancıl olduğu şundan da anlaşılır: Vizigot ve Burginyonlar, "beden
cezalarını kabul ettiler." Çünkü, Roma uygarlığına bulaşmışlar, Medeniyetle
uzlaşmışlardı. "Ripüer ve Salik kanunları beden cezalarını kabul etmediler."
Çünkü, henüz medeniyet pisliğine batmamışlardı. (Mont., II/141, 142).
Türkiye Osmanlılığın
ürünüdür. Osmanlılık ise Toprak üretim temeline dayanmıştır. Dolayısıyle;
Toprak meselesi, milletimizi doğrudan doğruya canevinden vurur. Öyleyken
Toprak meselesi üzerinde hemen hemen hiç durulmamıştır. Duranlar da, sırf
eski "Kanun"larla "Arazi Kanun"larını ele alırken, tesadüfmüş
gibi konu değip geçmişlerdir.
Onlardan en önemlisi
üzerinde az fazlaca duracağız.
OSMANLI
TOPRAK DÜZENİ ÜZERİNE BİR TEZ
Türkiye yukardan buyrultular
ülkesidir. Yukarıdan bir "Tarih İnkilâbı" buyruldu. Kongereler
toplandı. Kurumlar kuruldu. Bilim ancak tercüme olabilirdi.
Osmanlılık, Balkanlar ve Bizans Toprak Ekonomi politikası üzerine bir sıra
yabancı yazarlardan çeviriler yapıldı. Hepsi metafizik metotla Bizans
ve İslâm uygarlıklarından kesilmiş parçalar, monografilerdi. Osmanlı
toprak düzenine dolayısiyle değiliyordu.
Türkiyenin "Darülfünun"dan
tercüme anlamında "çevrilmiş" Üniversitesi de artık bu kervana katılabilirdi.
Katılanlar içinde, Osmanlı arşivlerine girip, olaylara objektif ışık tutmaya
çalışan tek bilgin B. Ömer Lütfü Barkan oldu. Araştırmalarını 1938 başlarında
Ülkü dergisine birkaç makale ile verdi. Metot gene metafizikti.
O yüzden, Osmanlılığı insanlık tarihinin tümü içindeki karakteristiği
ile değil, tek başına bir zat olarak aldı.
Tarih görüşü olarak,
Mart 1938 gün ve 61 sayılı Ülkü'de iki kanıdan yola çıktı:
1) "Tarihte Devletlerin
inhitat ve inhilâlleri (çöküş ve çözülüşleri), daima kendilerine
has ziraî bünyenin çöküş ve dağılışıyla beraber ve onun neticesi gibi husule
gelmiştir" (Ö. L. B.: "Türkiye Toprak Meselesinin Tarihi Esasları".)
Bu formül, Batı dünyasında
yüzyıldanberi bulunmuştur. Yalnız: hangi "Tarihte", hangi "Devlet"
konu ediliyor? Antika tarihteki Devlet olmalı. Modern Tarih, 500
yıldanberi "ziraî bünye" ile belirlenmekten çıkmıştır: Marx, Roma
tarihinin temelini toprak probleminde bulmuştur. Öyle ise, hayale
kapılmamalıdır. Bütün Antika Devletler gibi Osmanlılık ta "Tabiî
ömrü" ile ölemezdi. Oysa, B. Ö. L. B. şöyle der:
2) "İmparatorluk,
kendi kazası içinde mukadder olan istihalesini normal şekilde tamamlayamadan
ve bünyesini tamamen değiştirmeden harici muhitin zoruyla parçalanmıştır."
(A. Y.)
"Sen ölmedin, kadın,
seni öldürdüler!".. Oysa, bütün Antika benzerleri de Osmanlılık gibi "Haricî..
zor"la parçalanıp ölmüştür. Osmanlı hangi "İstihalesini tamam"lıyacaktı?
Söylenmez. Osmanlı bir "İstihalesini" (Kalıp değiştirmesini): Dirlik
Düzeninden (Ürün İradı biçiminden) Kesim Düzenine (Para
İradı biçimine) geçişini tamamlamıştır. Bilgin onu göremez.
Yoksa Osmanlı Tefeci-Bezirgânlığının
Modern Kapitalizme "İstihalesi" mi isteniyor? O, dünyada olmamıştır.
Bilginimiz, "Sanayi kapitalizminin doğurduğu neticeler" ve "miras
vs. yollarla toprağın dağılmasına mâni" (A. y.) olmak ister. Bu isteğe
göre, Osmanlılığı kapitalizme de "İstihale" ettirmiyecek. Ne demek istiyor
ya?
Orası Tarihinde, olayların
da ötesi bir dilek: "Devlet otoritesini artık hadisata, kendi nizam
ve kanunlarını empoze" etmeliymiş. "Filhakika toprak meselesinin,
kendi hallerine bırakılınca, mütemadiyen soysuzlaşmıya nâmzet olan hususi
mahiyetleri".. "Çoğalan nüfusun.. daima aynı kalan toprak üzerinde huzursuz
bir kesafet halinde birikmesinin önüne geçmek" (A. Y.) gerekmiş. Hep
o, "Devletçiliğimiz yapar" felsefesi! Bir yaratık olan Devleti
Yaratıcı saymak...
Araştırmanın ayrıntıları
ne olursa olsun, böylesine başıbozuk bir Devletcilik Ütopyasından yola
çıkış, gerçekliği yeterince aydınlatabilir mi?... Ne var ki, Osmanlı Toprak
Düzeni üzerine B.Ö.L.B. dan başka ciddiye alınacak çaba yoktur. Onun için,
Osmanlı Tarihinin Maddesine girerken, Türkiyedeki "Teori"lere bir
göz atmak gerekirse, B.Ö.L.B. nın tezlerine azcık değmeden edilemez.
BİZANSTA TOPRAK İLİŞKİLERİ
B. Ö. L. B, adı geçen
Ülkü'nün 61 inci sayısında, gerek Batılı, gerek Doğulu yazarların
genellikle Bizans ve İslâm Toprak ilişkileri için daha önce
yazdıklarından yola çıkar. Bütün o yazılanların özetlerini iki alanda da
yapar: 1 - Bizans, 2 - İslamlık.
BİZANS alanında
Topraklar: "Malikâne sahiplerinin ve Kilisenin eline geçmiştir."
Boissonade ve Zahariae bunu yazar. Sırp Kralı Etien Düşen (1332-55) zamanı
çıkmış ünlü bir Kanunname var. Onun çeşitli Maddelerinden Karl Kaldec ve
C. Siroek şu sonuçları çıkarırlar:
Kanunname, "Köylünün
ekseriyetinden: başkalarına aid bir toprak üzerinde çalışan, İmparatora
öşür, toprak sahiplerine 1/3 veya 1/2 veren yarıcılar ile angarya suretiyle
beğlik topraklarını işletmiye mecbur toprak kölelerinden ve bunlara tadbik
edilecek cezalardan bahs ediyor."
Bu gözlem de, Bizans
alanında derebeğileşmenin son kertesini gösteriyor. Ancak bu arada
bir ayrıntı belirtiliyor:
"Gerek Bizans'ta,
gerek Balkanlarda mutlak aile mülkiyeti (Baştina) şekli ile, askerî vazifelere
bağlı dirlik (Pronia) şeklinde Timar'lar mevcuttu. Üzerinde Kolonların
ve yarıcıların çalıştırıldığı mülkler, gittikçe küçük arazi mülkiyeti ve
serbest köylü işletmesi aleyhine büyüyerek, memleket topraklarının büyük
bir kısmının Klisenin ve Malikâne sahiplerinin ellerinde toplanmasını mucip
olmuştu."
Bu ne demektir? Bizans'ta
iki tip toprak işletmesi vardı.
a) Baştina:
Küçük üretmenin aile ekonomisi idi. Bu işletme kişi mülkü ise, tıpkı
Osmanlılığın Memlûke topraklarıdır; kişi tasarrufu ise, gene
tıpkı Osmanlılığın Mirî topraklarındaki Çiftçi(Reâya) ekonomisidir.
b) Pronia:
elifi elifine Osmanlı Dirlik Düzenindeki Sepahi Timar'ları
biçimidir.
Bu açıdan, Osmanlı
toprak ekonomisi ile Bizans toprak ekonomisinin ilk biçimleri, aşağı yukarı
birbirinin aynıdirler. Yalnız, Osmanlı işe başlarken, Bizans derebeğileşerek
bitmek üzeredir. Batılılar, bu ekonomik sosyal tarih prosesini yorumlayamamakla
birlikte, olduğu gibi görmüşler ve göstermişlerdir. Osmanlılık gibi Bizansta
da iki tip toprak ilişkileri bulunmuştur:
a) Grundherren
(Yerbeği) : tıpkı bizim dirlik düzenimizde Dirlikçiye verilen "Sahibülârz"
deyiminin tam karşılığıdır. Dirlikçi, gelirci memur tipi olan Sepahi'yi
yaratmıştır, Osmanlı, o biçime dayanarak: "Toprak malikânelerinin memleket
içinde işgal ettikleri mevki ve nisbetle birlikte toprak münabesetlerini
değiştirmeye çalışmıştır." (A. Y.)
b) Gutsherrschaft
(Mülk egemenliği): "toprak zenginliği beğliği"dir. Başka deyimle,
küçük üretimlerin büyük malikane biçiminde Derebeğileşmesidir. Osmanlılık
Uç Beği olarak sınıra dayandığı gün, Bizans toprakları, bu Mülk Egemenliği
biçiminde büyük Beğlerin ve Kilise ağalarının ellerinde toplanmıştır.
Türkler gelince: "Vaktiyle
Beylere ait topraklar üzerinde kiracı ve yarıcı olarak çalışan köylü, bu
defa aynı toprakları yeni Devletten veya bu Devletin mümessili olan Sepahi'den
kiralamaya devam etmiştir." (A. Y.)
Problem bu denli basittir.
Osmanlı görülmedik bir şey yapmıştır. Bizans'ın ilk günlerinde yaşamış
olan Dirlikçiliği diriltmiştir. Hiç değilse, Batılı yazarların gözlemlerinden
başka türlü bir sonuç çıkarılamaz.
İSLAMLIKTA TOPRAK
İLİŞKİLERİ
İslâmlık alanınıda
işler başka türlü yürümemiştir.
Osmanlılık
nasıl yıkılan İslâmlık ve Bizans önünde işe baştan başlamışsa,
tıpkı öyle, İslâmlık ta, çöken İran ve Bizans önünde
derebeğileşmiş toprakları, daha önceki durumlarına sokmakla işe başlamıştır.
B. Ö. L. B. problemin o tarihcil gelişimini kavramamakla birlikte, İslâm
yazarlarından pasajlar aktarırken o kavrayışı uyaracak belgeleri birer
birer sayar.
"İslâmî denilen
prensiplerin mahiyeti ve mirî arazinin teşekkülünde oynadıkları rol"
(A.y.) üzerinde durulunca, ilk göze çarpan şey, "Ganimet kanunu"dur.
Buna göre, Garimet'in 5'te 1'i Peygamberin şahsına düşer. Bu yerler:
"feth değil, muahede ile ilhak edilip müslüman Cemaati namına peygamberce
idare olunan" topraklardır.
Bugün hâlâ, bilim
kariyeri seçen kimseler, Kamu topraklarını Devlet mülkü sayanlar
ne yapıyorlar? Nemrut çağının artığı Devletçiliğimize göz kırparlarken,
alfabetik gerçeklere kökten "yabancılaştıklarını" olsun kavramadıklarını
ilân ediyorlar: Kamu ile Devlet'i aynı şey sayıyorlar. Oysa Kamu: topluluğun
tümüdür; Devlet: topluluğun dışına ve üstüne fırlamış bir egemen
sınıf avadanlığıdır. Müslüman Kamu toprakları, ne idüğü ve ne olacağı belirsiz
bir baskı aygıdının değil, bütün müslümanların ortak malıdır. Peygamberinki,
"Topluluk adına İdare"cilikten başka birşey değildir.
Padişahı kolayca peygamberle
karıştırmakta çıkar bulan antika Tefeci - Bezirgânlık, bu noktayı domuzuna
karıştırmıştır. Oysa, utanmaksızın: "Zillül lahi fil Erz: Tanrının yeryüzündeki
gölgesi" geçinerek, kendilerini müşriklikten çok gerilere atmış Şahlar,
zorba Padişah cüceleri ile Hz. Muhammet arasında: geceyle gündüz arasındaki
fark vardır. Peygamber Muhammed, hakiki ganimetlerden ayrılan bu mülkleri
şöyle deyimlendirmiştir:
"Bu mülkler Allah
tarafından hayatımda bana verildi. Öldüğümde müslümanların olacaktır."
("Hulefâyi Raşidiyn"in birincisi olan Ebubekir, Peygamberin sözüne
dayanarak: Zekât, Öşür ve Sadaka'lardan başka Ganimetleri de "Fey"
yapmıştır. "Müslümanların Malevi" (Beytül Mâli Müslimiyn) böyle
sürekli gelirlerle doğdu.
"Hülefayi Raşidiyn"in
(Cennetle müjdelenmiş Halifelerin) ikincisi Ömer İbn'ılhattâb (Oduncuoğlu
Ömer), o güçlü peygamber geleneğini sonuna dek savundu. Suriye ve Irak
(Bizans - İran sömürgeleri) sapır sapır dökülünce: "Memleketleri Fatihler
arasında taksim edecek yerde, halkı kendi toprakları üzerinde serbest bırakarak
islâm Cemaati nâmına haraca bağladı." (A. y.)
Bunun üzerine, Mekke'nin
Tefeci - Bezirgân mütegallibesi, o zamana dek zorla veya parayla takındığı
müslümanlık maskesini düşürdü. Onlar, Allah için değil, çapul için sahneye
çıkmışlardı. Ebu Yusuf, Harunerreşid'e verdiği "Kitab'el Havac"ında,
vurguncular sınıfı "Muhalefet"inin Halife'ye karşı şöyle haykırdığını yazar:
"Sen bizim kılıçlarımızla
fethettiğimiz toprakları ne hakla harbe iştirak etmiyenlerin ve bizden
sonra geleceklerin istifadesiyçin Haraca bağlı bir hâle sokmak istedin?"
Ömer gibi bir halk
adamı (Oduncuoğlu) bile, artık iktidara açıkça el atmak isteyen Tefeci
- Bezirgân soygunculardan ellerini havaya kaldırıp: "Allahım, sen beni
Bilâl ve arkadaşlarından kurtar" demek zorunda kaldı. Sonra Kur'andaki
Ganimet, Muhaciriyn (Göçmenler) Ensar (Yardımcılar), müslümanlar üzerine
olan Âyeti okudu.
OSMANLILIK
GÖRÜLMEDİK MİDİR, DEĞİL MİDİR?
Bütün o Bizans ve İslâm
Toprak meselesini Batı ve Doğu yazarlarından aktaran B.Ö.L.B. 61 sayılı
dergide ister istemez şu sonuçları çıkarır:
"Hakikatte ne Osmanlılar,
ne de İslâm fütuhatı numunesi olmayan yeni toprak tasarrufu şekilleri ve
toprak münasebetleri ihdas ve icat etmiye mecbur olmadıkları gibi, tesis
ettikleri nizam da muayyen şartlar dahilinde bâzı toprak tasarrufu şekillerinin
ancak daha büyük mikyaslarda taksim ve teşmil edilmesine yardım suretiyle
husule gelmiştir." (A.y.237)
"Köylünün haraç
veren topraklar üzerine Roma Kolon'una çok benzer bir şekilde bağlanması
büyük bir yenilik teşkil etmedi."
"Bu toprakların
sahipleri vaktiyle İran Hükümdarlarına veya Roma vâlilerine ve Yunanlılara
ödemekte bulundukları Cizye (Capitation) ile Harac'ı bu defa İslâm
Cemaati menfaatine ödemiye devam ettiler. Ve ancak bu haraçlar sayesindedir
ki, büyük şehirler halinde yerleşmiş ordugâhlar beslenebildi." (A.y.)
Osmanlı toprak düzeni
için başka sonuca varılamazdı:
"Köylünün başkalarına
veya Devlete ait arazi üzerinde ebedi ve irsi bir kiracı vaziyetinde çalışması
şeklindeki bir toprak rejimi toprak münasebetlerinin tarihi kadar eski
zamandan beri her yerde mevcuttu." Osmanlılıktan önceki köylü: "Osmanlı
Devrinde olduğu gibi ebedi ve irsi bir kiracı vaziyetinde işlemekte idi."
(A.y. 59)
Ne var ki, bu doğrular,
bir makalenin şurasına burasına atılmakla kalmamalıdır. İslâm ve Osmanlı
Çiftçi'lerinin Roma Kolonlarına benzemesi hangi Tarihcil
Prosedir? Bilgin, oralı olmaz. Metafizik "gözlem" ve skolastik "kıyas"la
yetinir. Oysa, Roma'da Kolon sistemi, başta Cermen barbar akınlarının
ürünüdür. İslâm Beytülmâl topraklarında "Ebedî ve İrsî kiracı" köy
işletmesi düzeni: Arabistan yukarı ve orta barbar akınlarının ürünüdür.
Osmanlı Mirî topraklarında Çiftçi düzeni, göçebe türk oymak
akınlarının ürünüdür.
Antika Tarihte hiç
durmaksızın saat gibi işliyen bu ardarda gelişimler yerli yerinde bir yorumlamaya
uğratılmadıkça; ister bir forma, ister on cilt tutsun, tüm monografiler:
hangi parçasının hangi parçasına uyduğu bilinmez birer puzl (biçimcikler
bulmacası) olarak kalır. O bulmaca karşısında burada doğru, ötede yanlış
sürüyle yakıştırmalara düşülür.
B.Ö.L.B. nın başına
gelenler de bu olur. 1938 Mart ayı Ülkü'sünde Osmanlı düzenine: "Büyük
bir yenilik teşkil etmedi" der. Aynı Ülkü'nün 10 ay sonraki Aralık
makalesinde aynı Osmanlılar için: "İmparatorluk nev'i Şahsına münhasır
garip bir mevcudiyeti temsil etmekte" kanısına varır! Ve ondan sonra,
artık herşey, "bilim" adına biraz daha esrarlı kargaşalığa bürünür.
Osmanlı Tarihinin
Madde yapısına ve gelişimine girmeden önce ve girmek için, o kavram kargaşalıklarından
birkaçına değmeden geçilemez.
ZENGİNLİK VE BAŞLICA
ÜRETİM
Her tarih gibi Osmanlı
Tarihi de, bütün akışı ile ele alınmalıdır. Yoksa, soyutlaştırılmış yahut
genel bütünlüğün akışından koparılmış birkaç örnek, gerçek gidişi dondurur,
hatta içinden çıkılmaz bilmeceye çevirir.
Metafizik Tarih incelenimine
örnek, Pr. B. Ömer Barkan'dır. Onun, Osmanlı toprak ilişkileri üzerine
çıkmış bulunan birkaç makalesi sonradan broşürcükleşmiştir: Orada, B.Ö.B.
Osmanlılığı: "Bütün zenginliği topraktan çıkan bir devir" sayar.
Önce, "zenginlik"
ile "üretim" ayırdı yapılmak gerekir. Çünkü, "zenginlik topraktan
çıksa": her köylü "zengin" olurdu. İlk Osmanlı "Dirlik Düzeni"inde
eşit çiftçiler, kendilerinin ve az çok eşit Dirlikçiler'in
geçimlerini sağlamakla yetinirler. Onlar ne "zengin", ne "züğürt"türler.
Ancak sonra gelişen Tefeci - Bezirgân ilişkilerle birlikte, üretmenler,
hatta dirlikçiler zararına "zenginlik" yığılmaya başlar.
Ayrıca: "zenginlik"
sözcüğü yerine "üretim"i geçirmekte yetmez. Ne "bütün zenginlik", ne "bütün
üretim"; Sadece "Tarım üretimi" topraktan çıkar. Oysa Osmanlı üretiminde,
özellikle büyük şehir merkezlerini dolduran küçüksanatlar da vardır:
Onun için: "Başlıca üretim topraktan çıkar" demek daha yerinde olur.
O zaman, bütün Antika Uygarlıklar ve İmparatorluklar gibi Osmanlılığın
da alınyazısını çizmekte toprak ilişkilerinin ağır bastığı belirtilmiş
olur.
TARİH GİDİŞİNİN
TERSİNE KONULUŞU
Osmanlılığı deyimlendirmek
gibi, Tarihteki gidişiyle ele almakta, aynı kertede önemlidir. Pr. Ö.B.:
"Osmanlı nizamı içinde daha fazla halk yığınlarının hayat şartları ile
ilgili olmak isteyen ve ekonomik bir tarih işçiliği için" ele aldığı,
"Kuruluş devirlerine hâkim olan iki büyük vak'a" öne sürer :
1 - "Tavaifülmülûk
anarşisi içinde soy ve toprak asaleti sınıflarına karşı uzun.. kat'i mücadele"
2 - "Malikâne sisteminden
Sipahi Timarına doğru", "Mevcudiyetini ileri sürdüğümüz bir inkişaf"
(Ö.B. "Osmanlı İmparatorluğunda Kuruluş Devrinin Toprak Meseleleri",
s. 1, 2, Devlet Basımevi,1938.)
Burada da ilk bakışta
çok basit ve doğru gibi görünen anlatım üzerinde duruldukça tam tersi sonuçlara
varır. Önce: "iki" tane "büyük vak'a" gerçekte bir tek ve
aynı olaydır. Ve Osmanlılığa has değildir. Bütün Antika Tarih kuruluşlarında
görülür. "Toprak asaleti sınıfı": ancak "Malikâne sistemi"
temeline dayanır. "Tavaifülmülûk" te, o Malikâne ekonomisine
dayanan "Toprak Asâleti" adlı sosyal sınıfın, politikada beliren
biçimidir.
Sonra: Osmanlılıkta
ilkin Malikâne'li Toprak Asaleti vardı da, o sınıfa karşı "uzun
ve kat'i mücadeleler" sonunda mı Sepahi Timarları sistemi doğdu?
Osmanlı Toprak düzeninin Tarihcil gelişimi, o görüşün taban tabana tersini
yaşar. Osmanlılık, ilkin "Dirlik Düzeni" ile doğmuştur. Dirlik Düzeninden
önce, değil Osmanlının "malikanesi" ve "toprak asaleti" kendisi (maddesi:
Toprak üretimi) dahi yoktur. Dirlik düzeninin ta kendisi olarak Tarihe
doğan Osmanlılık, Sonraları "boyuna Sepahi Timarına (yani gene dirlik
düzenine) doğru inkişaf" etmek şöyle dursun, çok geçmeden "malikane
sistemine" doğru soysuzlaşmıştır.
Meselenin bu ters
konuluşu, B.Ö.B. nin hemen bütün özlü birer formalık broşür ve makalelerinde
ortak bir söz pelesengi olur:
"Tavaifülmülûk
anarşisi yerine yeni bir Devlet telakki ve nizamının zaferini temsil eden
İmparatorluk devri soy ve toprak asaleti sınıflarına karşı amansız bir
mücadele devridir." (Ö.B.: "İslâm Türk Mülkiyeti Hukuku Tatbikatının
Osmanlı İmparatorluğunda Aldığı Şekiler." s. 3) Bu tutum: "Eski
soy ve toprak asaleti sınıflarının mevkilerini sarsmış ve yeni toprak mülk
sahiplerinin serbestçe yerleşip siyasi bir kuvvet halinde gelişmesine mani
olmuştur." (A.y.s.2)
Olaylar bu tezi tutuyor
mu?
KISACA: OLAYLARIN
GERÇEK GİDİŞİ
Osmanlılıkta soysuzlaşma,
yâni derebeğileşme daha Yıldırım Beyazıt zamanı başladı. Timur'un göçebe
barbar akını, henüz yeterince kökleşememiş bulunan Osmanlı derebeğileşmesini
temelinden sarstı. Fatih Mehmet, "Fatih" olabilmek için bir çeşit
Osmanlı rönesansı yaptı: İlk gaaziler çağının Dirlik Düzenini
yeniden azçok yürürlüğe geçirdi. Ardından Tefeci - Bezirgân Ağalarla Beylerin
"Veli" (Kutsal ulu) adını taktıkları II. Beyazıt zamanında, (B.Ö.B. nın
arşivlerde bulduğu örneklere göre) yeniden, Sepahi Timarları şuna buna
Malikâne yapılmaya başlandı.
Bu gidiş, en sonunda
"Kanuni" denilen Süleyman çağında en geniş ve kesin biçimine getirildi:
"Malikâne" adını almakta gecikmiyecek olan "Mukataa"lar (Kesim'ler),
ekonomik sistem ve sosyal düzen egemenliğine çıkarıldı. Yıldırım Beyazıt
ve Beyazıt Veli zamanlarında Kanuna karşı, hiç değilse İslâm Şeriatine
karşı yapılan Kamu toprağı hırsızlığı, Kanuni Süleyman zamanı Kanun
çerçevesi içinde yapıldı: mızrak çuvalına sokuldu. Gerçek genel Tarih gidişi
budur.
Yalnız, Osmanlılık,
arşivlere girmeden önce, somut bir Tarih ve Toplum ortamı içinde
yaşadı: Ortamın ağır etkileri altında, önce iki adım ileri bir adım geri,
sonra bir adım ileri iki adım geri giderek yol aldı.
Osmanlı daha ilk "400
arslan"lık bir oymakcağız iken iki orjinal Antika Medeniyetin: İslâmlığın
ve Bizansın çöküş bataklığı içine düştü. Her iki uygarlık ta, Tefeci
- Bezirgân ağları ile sımsıkı sarılmış bir derebeğilik soysuzlaşmasına
batmıştı. O soysuzlaşma, Ekonominin temelini belirlendiren Tarihcil
ve Coğrafyacıl üretici güçleri baltalamış, özellikle Toprağı
ve İnsanı bütün varlıkları ve ilişkileri içinde çürütmüştü.
Bizans "Tekfurları"
da, Müslüman "Tavaifülmülûk"leri de, aynı sosyal tipte derebeğiliklerdi.
O yüzden Tarih, düz bir çizgi üzerinde dosdoğru yürüyemedi. Çevre şartlarına
tutunarak, düşe kalka ilerledi. Ancak gidiş, bir yılın bir defterinden
yapılmış kesitlerle aydınlanamaz. Osmanlı gelişimi bütünü ile göz önüne
getirilirse, gidiş doğru kavranılabilir. İşaret edilen şema belirir.
Genel Osmanlı gidişinin
B.Ö.B. nin tezine uymadığını, B.Ö.B. nın "Arazi tahriri ve istatik defterlerindeki
kayıtlar"dan yaptığı monograficikler de ispatlar. Bu kayıtları bir
Ekonomi, bir de Üstyapı açısından izliyebiliriz.
EKONOMİDE
DİRLİKTEN MALİKANEYE GİDİŞ
Fatih Mehmet'in bir
Toprak ve Toplum reformu var. Osmanlılığın ilk göçebe gelenek
ve göreneklerinin Rönesansı gibidir. O Rönesans yapılmasa, İstanbul
belki de fethedilemezdi. Olay şöyle açıklanıyor:
"Yalnız İstanbul'u
fetheden Mehmed'in, hemen hemen umumi denilecek sistematik bir tensikat
emretmek kuvvet ve iradesini kendisinde bulmuş olduğu" belirtiliyor
(Ö. Barkan: "Osmanlı İmparatorluğu Kuruluş Devrinin Toprak Meseleleri"
s. 3). "Fatihin yapmaya muvaffak olduğu derin ve mânâlı islahatin şümûl
ve vüs'ati hakkında kat'i malûmata tesadüf edilmemekle beraber, bu hareketin
bir reaksiyonunu temsil eden Veli Beyazıt zamanında yazılmış birkaç defter
de sahiplerine iade edilmiş mülk vakıfların kayıtları üzerindeki tashihlerden
istidlâl olunur." (a.y.s.4)
"Birçok malikâne
hâssalarının tenzil veya ilga edildiği, sahiplerine terk edilenlerin de
muharebe vukuunda asker göndermek mecburiyeti tahmil ve bu mecburiyetin
adedinin arttırıldığı veya bizzat kendisinin eşmek veya iyice bir Cebelü
göndermek gibi kayıtlarla ağırlaştırıldığı görülmektedir." (A.y.s.
5,6)
Bu olaylar bize neyi
gösteriyor? Fatih'in Kamu mülkünden çıkmış toprakları, geri aldığını.
Ama o ölünce, Beyazıt Veli'nin yeniden o kamu topraklarını kişilere mülk
diye geri verdiğini. Tek sözle: Sepahi sisteminden Malikâne
sistemine geçildiğini... B.Ö.B. ise, bunun tersini kurallaştırıyor. Fatih,
Malikâneleşmeyi bozmuş, ama, zaman çarçabuk Timar (Kamu) sistemini aşındırmış!..
Olaylarsa, o bilgincil iddianın tersini söylüyor.
FATİH'İN YAPTIĞI
REFORM NEDİR?
"Fatih Devri icraâtinin
şümulü" (A.y.) üzerine açık fikir veren kayıtlar şunlardır:
"Merhum Sultan
Mehmet zamanında Emlâk ve Evkafa nesih târzi (silinti bulaşmış!) olunca
dahi elinden gitmiş" yahut "Timara verilmiş" ve "bu defa
Padişahın inayet ve merhameti ile iade edilmiştir." (Yani, Fatih: toprağı
kamuya Beyazıt: kişiye geri vermiş)
"Vakf'ı Evlât...
sonra alınup Timar'a virilicek, Vakviyesiyle Mukarrernameleri bile alınup
zayi olmuş." (Yâni, Fatih Vakfı "Timar" yapıp Kamuya geri verince;
"Vakfiye": Vakıf belgesi ve "Mukarrername": Toprağın kişi
elinde kalması için verilmiş yeni belge, yokedilmiş. Kalem efendisí, onu,
"Nesih Târzi olmuş", "Yitirmiş" gibi "çelebice" lâflarla örtbas
ediyor. Vurguncu "nezaketi"!)
"Mezkûr'ün mülkü
imiş, alınup Merhum Sultan Mehmed Hân zamanında Timar'a verilmiş imiş.
Hâliyâ Pâdişahımız mülkiyetini Mukarrer tutup." (gene Fatih'in aslına:
Kamuya aldığı toprağı, Beyazit Kişiye aşırtmıştır.)
Kamu mülkiyeti
(Beytülmâli Müslimiyn) çapulu, zaman zaman Fatih gibi realist, atılgan
Ülkücülerce durdurulmak, hatta geri çevrilmek istenmiştir. Ama, yeri gelince
açıklanacak ekonomik, sosyal nedenlerle, akacak kan bir türlü damarda durmaz.
Kişiler, "Sebâ Sedlerinin fâreleri gibi": Kamu topraklarını aşındırıp dururlar.
O yüzden, Dirliklerin
sonraları malikâneleşmesi, Tarih içinde, kimi olur, malikânelerin
sonradan dirlikleşmesi biçiminde görünür. Tarihin diyalektiğinde bu
"ters" görünüş, genel kural değildir. Deli akan selin kimi geri tepmesine,
girdapların ırmağı tersine akıyor gibi göstermesine benzer.
Bir Devlet biçiminden
ötekine atlayış sıraları, girdaplar daha da göz karartıcı olur. Yeni gelen
tâze barbar güç, ister istemez eski derebeğileşmiş "Malikâne" sistemini
kazımak zorunda kalır. Sonra, zamanla kendisi de derebeğileştikçe, tükürdüğünü
yalamaya başlar. Ancak bu, Osmanlının dış toplumlara karşı ilk davranışlarıdır.
Kendi iç düzeni değildir. İç düzende, ilk günlerin geri tepmesi, Malikâneye
gidişi yok edememiştir.
TARİH
BOYUNCA: KAMU - KİŞİ MÜLKİYETLERİNİN SAVAŞI
Osmanlı Toprak Düzeninde
Bizans kalıntıları, çoğu müslüman olmuş eski hrıstiyan Beyleri: besbelli,
ilk türklere, Şeriatin Kamucu İlkel Sosyalist geleneğini atlatmak için
gerekli "Kitabına uydurma" oyununda öncülük etmişlerdir. "Selanikte, İrvaniye
Kazasında Gaazi Evrenus'un Evkafı içinde, babası İsa beyin Pırnâki beyin
şehit olduğu yerde inşa olunan türbesine mahsus bir vakıf kaydı var." (Ö.L.B.
Keza, s. 4)
Orda şöyle denir:
"Vakfı saidel himat şehidel memat merhum gaazi Evrenos Bey mezkûrün
atası Pırnâki İsa Bey, mahalli mezkûrde şehit olup türbesi türbe'i mezbüredir.
Karya'i mezküri Atası ruhi için Vakf idüp mahsulü âyende (gelen) ve
revendeye (gidene) mekülâtına (yiysilerine) sarf olunur.
Tevliyeti ve zaptı ve azli ve nasbı Yenice Vardar ve sâir amâyirine mütevelli
olanlara meşrudur.
"Pırankı, namı
diğer Sarhak Karyei:
|
|
|
|
|
|
|
|
(İstanbul Devlet Arşivi
Defter No: 282)
"Halk arasında Pırnaki
(Prens) ünvânıyla anılmakta olması, Meriç üzerinde bir geçide ve birkaç
köye bu ismi vermiş bulunması.. Osmanlılardan evelki seferlere ait bulunması
ihtimali vardır." (Keza) deniyor. Ne olursa olsun, böylece, Bizans Derebeği
gelenekli yiğit, ölürken bile Kamu Topraklarından bir bölükceğizini,
"rûhi içün" olsun mezarına çeker gibi yaparak, Kişi çıkarı uğruna
aşırmış bulunur. Adam (Pırnâki İsa) şehit düşmüş. Artık bir "Türbesi"
olsun yapılmamalı mı? Ama, aynı savaşta daha nice "İsa"lar, "Mûsâ"lar,
"Ahmet"ler, "Mehmed"ler ölmüşler. E, hepsine de türbe yapılıp, vakıf düzülse,
dünyada toprak yetmez. Ama, beriki Şehit Ata, "Bey" dir. Ona Türbe yakışır.
Türbeye bakmak için Vakıf gerekir!..
Bu gelenek görenek,
tâ Cengiz çağındanberi "tekerrür" etmiş gibi gösterilerek Kamu toprağı
çapuluna meşrûluk sağlanır :
"Karyei Arpur Ata.
Vakf'ı Arpuz Ata. Cengiz Hân zamanındanberü vakıfmış. Vakfı evlâtlık üzere
tasarruf olunurken Timar'a verilmiş imiş. Şimdiki halde Padişahımız Sultan
Beyazıt Hân halledallahu Sultanühû giru mülkiyetini ve vakfiyetini mukarrer
tutup Tevkiyi Şerif irzâni kılmış haliyü Hatun Pulad ve Sitti Şahı nâm
Hâtunlar giru nesli olmagin, vakfı evlâtlık olmak üzere tasarruf ederler."
(İstanbul Devlet Arşivi, Defter No: 812, Ö.L.B.13 dan)
B.Ö.L.B., Defterdeki
bu not üzerine yazıyor:
"Mevzuubahis Vakıf
köy sahibi Arpuz Ata'nın Cengiz Han zamanı ile alâkası olmamakla beraber
Osmanlılardan evvel Rumelide yerleşmiş bir "Bey" olması.. Toprak mülklerini
Bizans Devrinde muhafaza etmiş olması.. bu mülkiyet hakkının Osmanlılarca
tanınmış olması kendilerinden (Haber)... hatta aralarında bir teşriki mesâi
ihtimali göstermek itibariyle de mühim olsa gerektir." (Keza. s. 4)
Fatih, gerçekten "Fatih"
olabilmek için, bütün o Kamu topraklarını kişi çapuluna uğratma oyunlarını
bozmıya girişmiş görünüyor. Tokat yöresinde:
"Bir çok malikâne
hisselerinin tenzil veya ilga edildiği (azaltıldığı yahut ortadan kaldırıldığı)
sahiplerine terk edilenlerin de muharebe vukuunda asker göndermek mecburiyeti
tahmil ve bu mecburiyetin adedinin arttırıldığı veya bizzal (Kendisi
Eşmek) veya (İyice bir Cebelü göndermek) gibi kayıtlarla ağırlaştırıldığı
görülmektedir." (Ö.L.B. Keza. 3,5,6)
Fatih (1451-1481),
Kamu'dan aşırılmış toprağı kişilerden geri alışını canıyla ödüyor: zehirlenip
öldürülüyor. Yerine geçen Beyazıt II Sarhoşu (1481-1512), punduna getirilip,
aynı toprakları tekrar Kamu'dan geri alıp kişilere aşırtıyor. Onun için,
kayıtlarda "Tanrı Saltanatını ebedileştire" denilmeksizin adı anılmıyor.
Ve bu hırsızlığa parmağını basarak meşruluk kazandırdığı için, ünü "Beyazid'i
Velî" yapılıyor. Evliyalığa (Peygamberden hemen sonra gelen Ulu'luğa)
çıkartılıyor.
Müslüman Ortak Mallarının
çalınışı bu hava içinde geliştiriliyor. Müslümanların ortak malı Toprağı
savunan kişi: Fatih de olsa, Klise usulü yahudi zehiriyle bağırta çağırta
öldürtülüyor. Kamu mülkünü çaldırtan kodaman, hamam safasında sarhoşluktan
boynunu kıran da olsa: "Evliya" sayılıyor!
TARİH DELİ SELİNİN
ZİKZAK AKIŞI
Bu gelişim, Osmanlı
Toplumu denilen çerçeve içinde, Önce Dirlik düzeninin başladığını
gösterir. Bu düzen, alttan üstten Tefeci - Bezirgân kemiriş ve dişleyişleri
ile yıpratılır. Sonra, mukataların Malikâne Sistemine dönüşleri
ile biter. Dirlik düzeninin içinden geldiği İlkel sosyalist Tarihöncesi
toplum biçimi ile tarihcil sıkı bağlılığı gözden kaçırılmazsa, öncelik
daha kolay anlaşılır.
Somut Tarih, hiçbir
zaman onun üzerine yapılmış didaktik genellemeler, soyutlamalar ve şemalar
kadar düzçizi üzerinde yürümez. Osmanlı Tarihi de böyle olmuştur. Zaman
zaman zikzaklar, gerilemeler yapmıştır. Bu sarsak gidiş yordamı, ne denli
şaşırtıcı olursa olsun, ana gidişi gözden kaçırtmamalıdır.
Zikzak gidişin en
belirli örneği Timur çarpışından sonraki gelişimde bulunur. Dirlikleri
sepetlemeye başlayan Yıldırım Beyazıt döneminin yıkılışla sonuçlanması,
"kahır yüzünden lütuf" olmuştur. Bir Osmanlı Dirilişi (Rönesansı),
yeni bir barbar aşısı yerine geçmiştir. Bilginliğimizi şaşırtan, bu "sil
baştan yaz" dönemeçli ve girdaplı akışlardır.
İstanbul Devlet Arşivine
girebilme imtiyazına sahip olan B.Ö. Barkan, bol bol eline geçen "Arazi
Tahrir ve İstatistik Defterlerindeki kayıtlar"ı hiç bir Tarih Felsefesi
metoduna dayanmaksızın perakendece işler. İnduktif araştırma metodu ile:
"Muhtelif toprak malikâneleri monografilerinden müşterek olan temayülleri"
(Ö.B. "Osmanlı İmparatorluğunda Kuruluş Devrinin Toprak Meseleleri",
1937, Dev. Matbaası, s. 3, 2) derlemiye çalışır. Orada "Malikâne"yi,
nedense, "Kaalü Belâ"danberi var olan mutlak hakikat gibi koyar. Bu "Malikâne"nin
Şeriat Prensibince "Taaruzdan masun" olması gerektiğini düşünür.
Şeriatin hangi Tarihcil
Toplumda nasıl doğduğunu ve geliştiğini göz önünde tutmaksızın, kutsal
"malikâne"nin "iki büyük düşmanı" bulunduğuna şu satırlarla
üzülmüş ve çok şaşırmış görünür:
"Anadoluda bulduğu
ve ekseriya aynen kabul ettiği, Rumelide, hristiyan toprak asaletini kökünden
koparıp attığı halde, Fütuhat devirlerinin henüz hâkim olan Feodal prensibi
yüzünden, hudut boylarının teşkilatlandırılması gibi zaruretlerle, yeniden
kendi eliyle tesis ettiği HUSUSİ MÜLK ve VAKIFLARIN SAHİPLERİNE karşı âdeta
insiyaki bir düşmanlık beslemekte ve fırsat düştükçe, bunların topraklarından
bir kısmını veya tamamını Devlete ait topraklara ilhak etmektedir."
(Ö.B.a.y.s 3)
Anadolu, müslüman-türk
beylikleri idi. "Sulhen" ele geçtikçe, kişi mülkiyetine dokunulmayabilirdi.
Hem hrıstiyan olan, hem "Anveten" (zorla) ele geçen Rumelide: "kökünden
koparılan toprak asaleti" (Derebeği soysuzlaşması) yerine Mirî Toprak
Düzeni konuldu. Bu düzende, elbet her Padişah değiştikçe, "Berat yenilenecek"ti,
yahut "Mukarrername almak" denilen yolla: Kamu Toprağının Kamu Toprağı
olduğu belirtilecekti. Hele "Sıkı Teftiş", Dirlik düzeninin en birinci
şartı idi. "Büyük tensikat" denilen şey, her yıl yapılması gereken
ilk Kent kuralının "Yazu: Tahrir" (İstatistik) görevi idi.
B. Barkan bu olayları
hangi Şeriate karşı bulabilir? Anadoludaki "Menfi Beylerin mülk köyleri
alınıp Rumeline sürülmüş" olmaları, neden Dirlik Düzenine sığmasın?
"Her devirde Timar'a ilhak edilmiş şahsi mülk ve vakıfların mevcut bulunduğu"
(Ö.B.A.y.3) aynı kuralın uygulanması değil midir? Bütün bu olaylar, zaman
zaman, Malikâne Sistemine kayılırken, bir dümen vuruşla yeniden ilk önceliği
bulunan Timar aslına nasıl dönülmek istendiğini gösterir. Miri Toprak Okyanus
iken, Kişi mülkü selceğizleri, nereden kalksalar o denize dökülmek zorundadırlar.
"Malikâne düşmanlığı"
sayılan tutum, önce gelen asıl Dirlik Düzeninin savunulması ve dirlikleştirmesidir.
Bu gereklilik, Fatih, daha doğrusu Fetih olayı ile ayrıca
ispatlanır. B. Barkan, çok doğru olarak: "Yalnız İstanbulu fetheden
Mehmet'in, hemen hemen umumi denilecek sistematik bir tensikat emretmek
fütüvvet ve iradesini kendisinde bulmuş olduğu" (Ö.B.Os. İmp. İlh.
s.3) gerçeğini belirtir. Bu "fütüvvet ve irade" neye karşıdır? Dirlik
düzenini kemiren Malikâne sistemine karşıdır. Demek, ortada "Malikâne
düşmanlığı" değil, "Dirlik Düşmanlığı" ağır basmaktadır.
ÜSTYAPIDA
DİRLİKTEN MALİKANEYE GEÇİŞ
Kamu Topraklarının
(Dirliklerin) Kişi malikânelerine dönüşü nasıl sağlanır? Timar'ların
dondurulması ile... Sipahi oğlu olmayana Timar vermemek, toprakları önce
bir kast, sonra bir sınıf elinde bırakıp kişi mülküne çevirmenin
siyasetidir.
İlk Osmanlı askeri,
doğrudan doğruya bütün halktır. Sonra Çiftçi'lerin askerlik yapmaları yasaklanır.
"Reâyâ ata binip kılıç kuşanmak yoktur" (Ayn Ali Risalesi. s.72).
Bununla birlikte, ilk zamanlar gene de askerlik kapısı halka aralıkça bırakılır
:
"Derununda secaat
olan garip yiğitler asker tâifesinden Sancak Beylerine ve Beylerbeğilerine
hizmetkâr olup ve serhatlerde kalup serhad Dirliğine geçer. Ol serhad'de
hizmeti müşahade olundukta serhad Beylerbeyileri ve Sancak Beyleri yoldaşlığın
arz'ı defter edüp hizmeti mukabelesinde serhad alufesinden Kanun üzre Timara
çıkar. Ve illâ eben anceddin (Babadan dededen) Sepahizâde olmıyan
bir tarik ile Timara dühûl etmek kanuna muhaliftir." (A.y)
Böylece, zamanla halk
çocukları yiğitliklerini tanıtsalar bile güç Dirlikçi olabilirler. Hatta
olduğu zaman da Dirliği garantilenmemiştir. Çünkü, öylelerine: "Sepahi
ama, Raiyyetzâde (Çiftçi oğlu), atası köhne Defterde Raiyyet kayıtlı"
(A.y.) denir. Ve padişah değiştikçe, ellerinden Timarları geri alınır durur.
Fatih'in kişiye
aşırılmış toprakları Kamuya geri vermesi gibi, zaman zaman çeşitli
gerekçelerle, bu "Raiyet kayıtlı" olanlara hor bakılması önlenmek
istenmiştir. Ama, kural, eski Sepahizâdelerin git gide "Sonradan görme"leri
kendilerine yabancı saymaları biçimine girmiştir. Bu genel gidişi, B.Ö.B.ın
gelişigüzel koyduğu notlar arasından tarih sırasıyla seçebiliriz :
937 Göç (1530
İ. Doğumu) yılı: atadan Sepahi olmayanlara "Ecnebi" (Yabancı) adı
takılmış. Bundan şikayet gelmiş olacak ki, "ecnebi" sözüne Padişah şöyle
çatıyor:
"Reâyadan Sepahi
olana bu isimle (Ecnebi denerek H.K) teaddi (baskı) edilirmiş.
İmdi, benim memâlik'i mahrusam da vaaki olan eğer Sepahilerdir ve eğer
reâyadır cümlesi kullarımdır. Kendu memleketim ve velâyetim halkı nice
ecnebi olur." (Topkapı Sarayı Köşkü kitaplarından, No: 1936, yaprak
190)
Bundan 13 yıl sonra
iş bunun tersine döner. Bir başka buyrultu;
950 Göç (1543)
"İmdi, Reâya taifesine ve hisar erenlerüne ve kimsenin âzadlu kuluna
ve Kadı ve Müderris oğullarına Timar verilmeğe aslâ emrim yoktur." "Beğlerbeğiler
cânibinden virülmekle Reâya taifesin ve sair ECNEBİ'ler her biri birer
bahane ile Sepahiler silkine münselik olup" ve İlh..
Bu yol Reâya vs. ecnebi
sayılır.
984 G (1576
İ. D.) yılı (33-46 yıl sonra) Beğlerbeğilerin bile "Mahalli himmet"den
Dirlik vermeleri büsbütün ortadan kaldırılır. "Erzurum harâbe iken şenlenmek
tariki ile herbiri cedd'ü cehdidüp mamur ve abâdan (uygar ve bayındır)
idüp yurdları ve ocakları olup hizmet iderlerken", bir sıra Dirlikçi
"ecnebi" sayılarak, ellerinden dirlikleri geri alınmış. Bunların şikayeti
üzerine Erzurum Beylerbeyine emir veriliyor:
"Bilfiil Timarları
üzerinde olan kimseler kılıca ve darp ve harbe kaadir olalar ol asılları
tezkerelerin gönderesin ki ellerinde südde'i seâdetimden Berât'ı şerifim
virüle ve min baid emr'i sâbık mucibince mahal'li himmet'ten kimesneye
Timar tevcih etmiyesin."
Gerçi Buyrultu, Beylerbeyilerin
mahalli himmetten dirlik verme yetkilerinin kötüye kullanılmasını önlemek
içindir. Ancak, kötüye kullanma bile, Dirliklerin derebeğileşmiye başladıklarını
gösterir. Her ne bahaneyle olursa olsun, yapılan: halkın girişini kısıtlamak
ve Dirlikçiliği kastlaştırmaktır. Ve bu hâl, zaman geçtikte azalmamakta,
artmaktadır. Sonuçları görüleceği gibi en sonra Dirliğin Kamu topraklarını
Malikâne denecek özel kişi imtiyazlarına aşırtmak olacaktır.
DEREBEĞİLİK ANLAYIŞI
Osmanlı Tarihi için
bir söylenenin ötekisi ile çelişmesi, Tarih biliminin henüz Klassifikasyon
(sınıflayış) bilimi olamayışından ve kırkanbar bir Birikiş bilimi
olarak kalışından ileri geliyor. Bu metot, yanlış kavramları olayların
yerine geçirip tanınmaz hale getiriyor. O zaman en iyi dilekle, en basit
olaylar kolayca birbirinden ayırt edilemiyor.
En çok karıştırılan
olayların başında Derebeğilik kavramı gelir. Derebeğiliğin ne olduğu
anlaşılmadan onu bir anarşi saymakla yetinilir. En yakından bildiğimiz
(Çin ve Hind uzak sayılıyor kültürümüze): Roma ve İslâm uygarlıklarından
sonra Batı'da ve Ortadoğu'da biner yıllarca sürmüş Derebeğilik
düzenlerini Anarşi saymak ne anlama gelir?
Anarşi (grekçe
Arkhos: buyuru, ana: yok): hükümetsizlik anlamına gelir.
Sınıflı bir toplumda Devlet, Hükümet, buyuru olmamazlık edemez: yoksa,
sınıflar yaşıyamaz. Derebeğilik sınıfsız bir toplum; Devletsiz, Hükümetsiz,
Buyurusuz bir idare midir? Hayır. Klasik derebeğilik: ister Batıdaki Feodalizm
adını alsın, ister Yakındoğudaki Tavaifülmülûk adını alsın, bilindiği
gibi, Beyler - Toprak - bentler sınıfları ile her Derebeğin
kurduğu Devlet ve hükümetlerin buyurultusu altında yaşar. O bakımdan derebeğilik
anarşi değildir.
Öyleyse neden, hiç
değilse egemen bilimlerde Derebeğiliğe Anarşi gözü ile bakılır? Başlıca
iki sebepten:
1 - ANTİKA SEBEP:
Derebeğilik azçok orjinal bir Antika (Tefeci - Bezirgân) ve Evrensel
uygarlığın Barbar akını ile yıkıldıktan sonraki hâlidir. Yıkılan
uygarlık dünyada "biricik" geniş sistem iken, barbarlar akını
ile ufalanmış devletçiklere bölünür. O yüzden, eski uygarlıkların gözünde
yeni kurulan derebeğilik, eski sistemi yok etmiş bir dağınıklık
olduğu için anarşi gibi görülür.
2 - MODERN SEBEP:
Modern Kapitalizm, kendisine Vatan seçtiği bölge içindeki
irili ufaklı derebeğilikleri eriterek bir Millet ortaya çıkarmıştır.
O yüzden, burjuva bilginleri için yeryüzünde biricik akılcıl gerçek "Düzen"
ve Devlet yalnız ve ancak Burjuva Düzeni ve Devleti olabilir; sayılmıştır.
O zaman "Modern" egemen sınıflara ve bilimlere, Kapitalist Vatan ve Milleti
içinde derebeğilik, kapitalizmi engelliyen bir dağınıklık olarak
anarşi'den başka şey değildir.
İMPARATORLUKLARIN
DAĞILIŞI ANARŞİ MİDİR?
Gerek Antika
Tefeci - Bezirgânlığın, gerekse Modern Kapitalizmin kültürüyle ve
maaşıyla beslenen bizim bilginlerimiz için de, Derebeğilik sırf düzensizlik
ve Anarşi'den başka ne olabilirdi? Ne var ki, özellikle Modern Emperyalizmin
yarattığı Kıyamet ortasında Antika Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı sayesinde
dünyaya gelmiş bulunan Türkiye'nin bilginlerine çok sorular sorulabilir.
Büyük bir İmparatorluğun
çöküp dağılmasından fışkırmış küçük Devletçikler birer Anarşi iseler,
gerek Batı'da ve Doğu'da kendince Evrensel İmparatorluklar (Tefeci -
Bezirgân sömürü ve yayılma sistemleri), gerekse Modern Emperyalizmler
(Kapitalist Sömürge Sistemleri) yıkılırken ortaya çıkmış bulunan
sürü sürü (eskisine bakarak) küçücük Devletçikler nedirler? Örneğin Osmanlı
İmparatorluğu yıkılırken: Fas'tan Azerbeycan'a, Macaristan'dan Güney Yemen'e
dek fışkıran Devletçikler birer devlet midirler, yoksa Anarşi midirler,
değil midirler? Gene Modern Emperyalizmin Klasik İngiliz, Fransız, Alman
ve İlh. sömürgeleri, ayaklanıp ayrı bağımsız Devletçikler kuruyorlar.
Bunlar birer Devlet midirler, yoksa Anarşi midir, değil midirler?
Bugün yeryüzünde sayıları
yüzü aşkın, hepsi ayrı zagonlu sürüyle "Uydu" yahut "Bağımsız"
ama, hepsi ayrı telden çalan Devletler kalabalığı kaynaşıyor. Bu Anarşi
midir, değil midir? Bu Devletler, Sosyalizm bayrağı altında kümeleşirlerse,
Batı bilimi ona: "Kızıl Emperyalizm" adını takıyor. Aynı Devletler
Kapitalist sektörde yaşarlarsa, bu: "Anarşi" sayılmıyor. Neden?
Çünkü, bu sonuncular, sakrosent Sermaye "düzeni" içinde bulunurlar.
Oysa, tek Roma yıkılınca
Avrupa'da beliren Derebeğilikler veya İslâmlık yıkılırken Yakındoğuda
türeyen "Tavaifülmülûk" Devletçikleri ne idiyseler, 1970 yılı Modern
Dünyamızın yüzünü kaplamış irili ufaklı Devletçikler de (biraz daha
büyük, biraz daha küçük ölçülerle) aşağı yukarı odur. Birincilere "Anarşi"
deyip te, sonunculara "Düzen" adını vermek niye benzer? Tıpkı bizim
Paşalarımızın yahut Beyefendilerimizin, beğenmedikleri her düşünceye "Aşırı",
her akıma "Anarşi" damgasını uluorta vurmalarına!
Bu örnekle anlatmak
istediğimiz şudur: İnsanlık Tarihi ölçüsünde sosyal olaylar ele alınırken,
üstünkörü benzerliklerden kolay genelleştirmelere kaymak olağandır: Tarihin
bütünü üzerinde bir sosyal kavrayış disiplini ve kriteryomu
elde bulunmadıkça, şu veya bu yönde verilecek her yargı, acele ve yanıltıcı
olabilir. Bizim bilginlerimizin Anarşi ve Düzen yanıltısı oradan gelir.
Ne var ki, o yanıltıdan tek başına kalmış sayılamaz. Hemen hemen bütün
dünyanın metafizik Tarihçiliği aynı yanıltıyı, tartışılamaz bir doğru gibi
sürdürüp duruyor.
FRANSA'DA
VE TÜRKİYE'DE DİRLİKCİLİK
Genel yanıltı yanında
ortaya çıkan ikinci özel yanıltı, Asaletle mücadelenin Türkiye'yi Sepahi
Timarlarına götürmüş olduğu tezidir. Tarihi bizimkine çok paraleller düşüren
Fransa'yı gözönüne getirelim. Denebilir ki, bizim ilk Selçuk'un
tıpkısı olan Merove'nın torunu Clavis: bizdeki tıpkısı (Selçuk
torunu) Tuğrul (1040) dan 560 yıl önce (481 yılı) Merovenjiyen
sülalesini kurdu.
Denilebilir ki, o
günden XIV. Louis'nin Mutlak Monarşi kurduğu güne dek, ard arda
gelen: gerek Merovenjiyen, gerek Karolenjiyen, gerek Capetien sülâleleri,
hemen hemen 1000 yıl, hep Merkezcil Devlet (Krallık) uğruna Derebeğilik
"Anarşisine" karşı bizimkinden çok "uzun ve kesin bir mücadele"
gütmüşlerdi. Ol görüp Fransa Sepahi Timarı biçiminde bir Dirlik
düzenine varmadı. Tam tersine, Merovenjiyenler çağında, bizim "Dirlik"lerin
tam karşılığı olan "Benefice"ler, bir daha geri gelmemek üzere sahneden
silindiler.
BENEFİCE - FİEF PROBLEMİ
O denli ki; bugün,
bütün kıvranmalarına rağmen, en ileri Batı kültürünün en seçkin Burjuva
Tarih bilimi, ne o "Benefice"in ne olduğunu, ne niçin ve nasıl ortadan
kalktığını bir türlü kavrayamamıştır: O zaman, Tektanrıcı Klise Babalarının
İlkel Ulus putlarını kırıp yasak ettikleri gibi, Tarihin o en ilginç geçit
aşamalarını hasıraltı etmişlerdir; unutmuş, unutturmuş görünmüşlerdir.
Tabiî, bizdeki "Bilginlerden" başka türlü bir düşünce ve davranış
beklemek "Bilime" çatmak veya hiç değilse (kimi ünlü profesörlerimizin
deyimi ile) "Saçmalamak" gibi gelirdi.
Bu oldu bitti açısından
bakınca ne görüyoruz? Pek benzerimiz Fransa, Tarihinde "Mutlak Monarşi"
(14. Louis Krallığı) ile şartsız kayıtsız Kapitalizme vardığı hâlde;
Türkiye Tarihinde "Mutlak Monarşi", B.Ö. Barkan'ın "Mevcudiyetini
ileri sürdüğü bir inkişaf" ile Dirlikçiliğe mi ulaşmış? Hayır.
Biz söylemiyoruz. B. Barkan yazıyor. Hem o kadarla kalınsa ne iyi. Daha
öteye bile geçiliyor.
"Maikâne sisteminden
Sepahi Tımarına" geçildiği yazılıyor. Fransadakinin tam tersine olduğu
kavranmaksızın, dünyadaki gidişlerden bambaşka olduğu sanılan bu Osmanlı
gelişimi, politika canbazlarının "Biz bize benzeriz" palavralarına
yem olacak Türkiye'nin bir "Orjinalliği" gibi keşfedilmiş duruma
sokuluyor. Bu sanı, bir gerçeklik değil, bir yakıştırma kuruntudur.
SOSYAL TOPRAK
DÜZENİ İLE SİYASET
Hemen belirtelim. Konuyu
Polemik biçiminde açışımız, alışkanlıklara sığmıyan gerçekliği, daha açıkça
göze batırmak içindir. Sayın Prof. B. Barkan'ı örnek verişimiz de, onun
suyunun suyu bile olmıyan kimi genç bilginlerin (Tarih konusu Türkçede,
yazılı ve basılıca, yasakçı zılgıttan yakasını kurtardığı hâlde), halâ
kültür yasakçılığı yapışları ile boşuna vakit yitirmemek dileğinden ileri
geliyor.
Osmanlı Dirlik
Düzeni "Malikâne sisteminden" sonra mı geldi? Böyle bir iddia neye
benzer? Fransada "Benefice" deyimi çok sonraları Papas arpalıklarına
verilen ad oldu. O gelenekcil Papas adına bakıp: "Benefice" kurumuna,
"Fief" kurumundan sonra geldi diyemeyiz. Çünkü, iş bunun tersidir.
Osmanlılık, Selçuk Şahlığı yıkıldığı anda Anadoluya yaygın birçok Oğuz
Oymak ve Beyleri çevresinde beliren kimi "Tavaifülmülûk"leşme eğilimlerini
eriterek büyümüştür. Ama, bu prose başka, "Malikâne sistemi" yerine
"Sepahi Timarını" geçirmek başka şeydir.
Fransa'nın Merovenjiyenler
çağında 4 krallıklar: ilkin (Paris - Metz - Saisson - Orlean), sonra (Austrazi
- Neustrazi - Burgond - Aquitaine) bölünüşleri oldu. Selçukluların da:
ilkin Erzurum (Saltuk) - Erzincan (Mengüç) - Sivas (Danişmend), sonra (İran
Selçukluları - Anadolu Selçukluları - Suriye Selçukluları) gibi bölünmeleri
görüldü. Bunlar, birbirlerine karşılık düşerler.
Osmanlılığın doğuş
(yahut B. Barkan'ın deyimi ile "Kuruluş") çağı, Selçukluluğun birbirini
kovalıyan yeni Moğol - Türkmen akınları ile yıkılış çağına düşer. Bunun,
Fransada, Charles Martel (732) ile Charlemagne (768-814) arası gelişmelerden
sonra, "Yeni Batı İmparatorluğu" batınca sahneye çıkmış (Fransa
- İtalya - Cermanya) krallıkları çağı ile paralelliği vardır.
O çağların Fransa'sı
nasıl Feodalite'lere ve "feudataire"lerin en büyükleri olan "Eudes"lere
bölünmüşse, tıpkı öyle, Anadolu da, "en küçüğü kan kırmızı" Osmanlı
(Eskişehir) olmak üzere: Karasi (Balıkesir)- Saruhan (Mağnisa)
- Aydın - Menteşe (Muğla) - Hamid (Antalya) - Germiyan
(Uşak,Afyon) - Karaman (Konya, Silifke, Gülşehir) - İsfendiyar
(Kastamonu, Sinop) - Ertena (Erzurum, Sivas, Kayseri, Ankara, Aksaray,
Tokat) gibi Beyliklere bölünmüştü. Osmanlının Bizansa karşı Uç Beyi
olarak ün ve güç kazandıkça o beylikleri eritmesi başka şeydir, Malikânelerin
Dirliklere dönmesi başka şeydir.
Nitekim, Fransada
da Derebeğiliklerin ve Eudes'lerin temizlenmesi başka şeydir; Benefice'lerin
Fief'lere dönmesi başkadır. Birincisi politik, ikincisi sosyo -
ekonomik olaylardandır.
Konu böyle konulursa
ne görürüz? Fransa'da önce "Benefice" düzeni gelmiş sonra "Fief"
kurumu doğmuştur. Türkiye'de de tıpkı öyle: önce Dirlik (Sepahi
Timarı) gelmiştir; sonra, hem de büyük bir "sessiz ihtilâlle", (Dirliklerin
"sepetlenmesini" önlemek perdesi altında) Malikâneler doğmuştur.
Buna Kesim (Mukataalar) düzeni denmiştir.
Soysuzlaşmış Selçuk
döküntüleri, Derebeğileşmiş "Tavaifülmülûk anarşisi" kalıntıları
ne kerte ortada bulunurlarsa bulunsunlar, Osmanlılık, ana gelişim
çizisi içinde Dirlik Düzeni ile başlamıştır. Osmanlılığın boyuna
"Sepahi Timarına doğru inkişaf" etmiş olması şöyle dursun,
"Kuruluş" çağında dahi, "Dirliklerin sepetlenmesi" denilen
yoldan, Sepahi Timarlar (malikâne olmadıkları zaman), soysuzlaşmışlar,
neredeyse Timar'lıktan çıkmışlardır. Bunu yerinde ayrıntıları ile
izliyeceğiz.
Soysuzlaşma: Timarların
"İnkişafı" değil, derebeğileşmesidir. Derebeğileşme, Osmanlılık
henüz "Gaaziler" (İlbler) geleneğini yitirmemişken bile, Yıldırım
Beyazıt zamanı baş göstermiştir. Fransa'ya saldıran Normand akınları gibi,
Türkiye'ye çarpan Timur akını: henüz yeterince yerleşememiş bulunan Osmanlı
Derebeğileşmesini köklerinden sarsmıştır. Hele Yıldırım oğullarının birbirlerine
girdikleri "Fetret - Anarşi" çağı karşılıklı olarak Derebeğilerin kırımı
biçimine girmiştir.
Birinci Osmanlı Devletinin
sonunda olduğu gibi, Osmanlı'ya öntip (Prototip) olan Selçuk Saltanatı
sonunda da: İlk "Timar" biçimli Dirlikler zamanla "Malikâne"
durumuna girmiştir. Osmanlılık gibi Selçukluluğun da "başına suyunu döken"
gene aynı prose Dirliklerin sonradan gitgide malikâne oluşlarıdır.
"l3. yüzyılda
(Selçuklu) Anadoluda Mirî Toprak sistemi çözülme durumundadır."
(M. Sencer: "Osmanlı Toplum Yapısı", And. 1969, s. 226) (Selçuk
Saltanatının sonuna doğru) "Devlet ricâlince geniş malikâneler haline
geldikten sonra, İkta'lı Sipahi önemini yitirmiş, bunun sonucunda da Devletin
askeri gücü zayıflamıştır." (M. S. keza, s. 227)
AGNOSTİK
(BİLMEMCİL) TARİH VE HUKUKÇULUK
Osmanlılığın kuruluş,
yükseliş ve batışında ağır basan mekanizma Toprak ekonomisi ise,
Toprak ekonomisine ağır basan mekanizma: Mirî Toprak ekonomisidir.
O bakımdan Osmanlı Tarihinin alınyazısı, Mirî Toprak düzeninin alınyazısına
sıkıca bağlıdır.
Mirî Toprak, nasılsa
öylece gelmiş ve kalmış bir sistem değildir. Tarih içinde önü, başlangıcı,
sonu olan bir sosyo - ekonomik prosedir. Onu akışı içinde doğru kavramak
için hangi kaynaktan nasıl geldiğini iyi bilmek ve belirtmek gerekir. Yuvarlak
söze en az dayanır olan Mirî Toprakların gelişimidir.
Ancak, Osmanlı Toprak
ekonomisini ters biçimde koyunca, Mirî Toprak ister istemez bulmacalaşır.
O zaman Mirî Toprağın nereden çıktığı, şöyle itiraflara kapı açan mistisizm
karanlığına gömülür:
"Mirî Topraklar
rejiminin Türkiye'de ne zaman ve kimin tarafından tatbik veya hiç değilse
tâmim edilmiş bir sistem olduğu söylenemez. İmparatorluğun teşekkülüne
hâkim olan Tarihi hadisat ve İctimâî - İktisadî şartlar dolayısı ile Türkiye'de
âdeta kendiliğinden teammüm etmiştir." (Ö.L.B.: "Türkiye'de Toprak
Meselesinin Tarihî Esasları." Makale Ülkü No. 61, s. 233, Mart 1939).
Bu konu iki açıdan
kalptır:
1 - Bilginlerimiz
sonradan görme Türkiye Burjuvazisinin gözlüğü ile dünyaya bakıyorlar.
Herşeyi Avrupa,dan ithâl ediyor ve ülkede parekende satıyorlar ya: Sosyal
düzenler de (teknik, kültür, bilim, güzelsanat vb. gibi) niçin ithâl ve
"tâmim" edilmesin?
Osmanlı Mirî Toprak
düzeni elbet öyle bir nesne değildir.
2 - Bilginlerimiz,
tipik endividüalist (bireycil) Batı Burjuva bilimini ciddiye almışlar.
Onu Şark müstebitliğinin masalı ile katkılamışlar. Batı burjuva bilimince:
"Tarihi kahramanlar yapar". Şark; Firavunların tanrılaştırılış martavalıyla
afyonlanır. Bir Padişah veya Paşa niçin bir "rejim" kurmasın?
Bilgin, Mirî toprak
için öyle bir Padişah veya Paşa bulamıyor.
Onun için, o makalelerini
bir konferans veya bir formalık kitap haline sokunca da gene hep aynı ümitsizliği
"tâmim" eder:
"Mirî topraklar
rejiminin Türkiye'de ne zamandanberi kimin tarafından tatbik veya tâmim
edilmiş olduğunu tetkik ile meşgul olmak beyhudedir." (Ö.L.B.: "Türk
Toprak Hukuku Tarihine Bir Bakış" CHP konferansı, s. 38, 1940; tekrar:
"Türk Toprak Hukuku Tarihinde Tanzimat ve 1275 (1858) Tarihli
Arazi Kanunnâmesi", Maarif Matbaası, s. 40, 1940)
Görüyoruz, tekrarlamanın
bir şeyi ispatlamaya yeterli olduğu sanılıyor. Tutmayınca başka yola sapılıyor:
1 - Ya "Meşgul
olmak beyhudedir" santansı ile, içtihat kapıları kapanıyor! O zaman
Mirî toprağın aslı, dinlerde Tanrının aslını arama yasağına dönüyor. Bilim
sınırından dışarıya çıkarılıyor.
2 - Yahut, illâ ki
bir "bilim" gösterisi gerekiyor. O zaman da Mirî Toprak: "Tarihî
Hadisat ve ictimaî - İktisadî şarttar dolayısı ile" doğmuş gösteriliyor.
Buna da şükür. Bilgin
sıkışınca, Batılı Ünlüler gibi, işi Tabiata, yahut Fizik ötesine, yahut
Allaha da havale edebilirdi!.. Ne yazık ki, o "İnsaflılık" ta "beyhude"
oluyor. Ekonomik, Sosyal, Tarihcil gibi yuvarlak sözcükler, kimseye birşey
öğretmiyor. Çünkü henüz, Mirî Toprak düzeninin bir Coğrafya yahut yıldızlararası
problem olduğunu kimse öne sürmedi, sanırız.
Bütün mesele, som
Tarih, Ekonomi, Toplum şartlarının Mirî Toprak düzenini yarattığını bilmek
ve belirtmektir. Onu agnostik (bilmemci) bir bilgin metodundan beklemek
ise, cidden "beyhude"dir.
ŞARTLAR
BEYLERİ DEĞIL, BEYLER ŞARTLARI YARATIYOR
Mirî Toprakları hangi
Tarihcil - Sosyal - Ekonomik şartlar yarattı? Problem böyle konulsa, elbet,
Batı ve Doğu yazarlarından aktarılmış açıklamalar anlaşılırdı.
Yukarda geçenlere,
bir başka bilgin Ömer'imizin başka aktarmasını katalım. B. Profesör Ömer
Celâl Saraç bir kitap çıkartıyor. Adı "Ziraî Siyaset, Siyasî Siyaset"
(s. 63-133) Bu kitabın aslı, B. Philippovich'in 1904 yılı yayınlanmış eserindeki:
"La Politique Agraire: Tarımcıl Siyaset" adlı Birinci Ayrımdır.
Orada anlatıldığına göre: "İrsi ve Daimî İcar" (Almancası: Erbpach,
Fransızcası: "Bail hèrèditaire") denilen şey, Türkiye'nin "nev'i
şahsına münhasır" bir düzen değildir. Avrupada da vardır. 99 - 110
yıl sürer. "Müaccel" (ivedili: peşin) ve sürekli "Müeccel" (Gecikmeli:
sonraları ödenecek) kira bedelleriyle toprağın tutulmasıdır.
B.Ö.C. Saraç'a doğrusu
Philippoviç'e göre:
"Bu usul bâzı farklarla
Roma İmparatorluğunda, Ortaçağda Avrupa'da Senyörsüz (Beysiz) toprağın
bulunmadığı" zamanlarda görülmüştür. O köylülerin durumunu, bizim Mirî
Topraklar rejimimize birçok noktalarda yaklaştırmak mümkün görülüyor.
B.Ö.L.B.'a göre: B.Ö.C.S.,
bizdeki Mirî topraklar rejimi ile "İcareteynli (İcare'i Vâhide'i Kadiyme'li)
vakıfları bu meyanda mütalea ve tetkik etmiştir",
Böylece Ömer'lerimiz
gibi "Ömür"lerimiz de benzetmekle kıyasla, skolastikle geçiyor. Oysa, Mirî
toprak başka, ondan aşarılmış "İcâreteynli" (Çifte kiralı) vakıf başkadır.
Mirî Toprak da, Osmanlı Tarihinde görüldüğü gibi, yüzyıllar boyu değişmeksizin
kalmaz. İlkin yüzdeyüz Kamu mülkü olan Dirlik ve Çiftçi
üretimleri biçimindedir. Sonra kişi mülkü olmıya doğru kaydırılan
Kesim (Mukataa) ve Malikâne (Lâtifundia) üretimleri biçimine
geçer.
Prosenin bu diyalektik
gelişimi bilginlerimiz için yoktur. Yalnız, zamanla bir değişiklik görürler:
Kamu mülkiyeti olan Topraklar, sanki el çabukluğu ile Kişi
mülkiyetine dönüvermişlerdir. Onun nedenini de hemen şöyle yapıverirler:
Devletsizlikten yararlanan Senyör (Bey) ve "Sâhibülârz"
(Dirlikçi)ler, Kamu Toprağını "Tam mânâsıyla mülkiyetlerine ithâl"
etmişlerdir.
Hangi Devletsizlikten?
Hadi Avrupa'yı bilmiyoruz diyelim. Türkiye'de Devlet ne zaman, kimin başından
bir saniye -Allah etmesin- eksik olmuştur? Bilginlerimiz bunu bir ân için
olsun kendi kendilerine sormazlar bile. Buluşlarını biraz daha akıl ve
mantıkları ile salçalıyarak sunarlar:
"Netekim bizde
de son zamanlarda Merkezî Devlet Otoritesinin gevşemesi ve memleketin hastalıklar
ve harplerle harap olması neticesi Sepâhiler birçok Mirî Toprakları ele
geçirmiye başladılar. Aynı şekilde Rusyada da, bidayette bir Devlet memuru
ve asker sıfatı ile Dirlikleri içinden Devlet nâmına vergi toplıyan Beylerin,
bilâhere bu Dirlikler üzerinde mülkiyet iddia ederek arzın hakiki sahipleri
vaziyetlerine girdikleri görüldü." (ÖLB.: "Türk Toprak Hukuku Tarihinde
Tanzimat ve İlh." s. 7 de, not)
Koca bir İmparatorluğun
altını üstüne getirmiş böyle korkunç bir trajedi, Bilgin serinkanlığının
bir sahifesi altına atılıveren silik bir notla geçiştirilmiştir. Olabilir.
Ama, yorum yeterli mi? Gene suç kişilere (Kazaklara, Senyörlere, Beylere)
atılmakla kalınıyor. Gene Tarihi "iyi" veya "Kötü", "Açıkgöz" yahut "Enayi"
kahramanlar yapıyor. Hani "Tarihî ve İctimaî - İktisadî şartlar"?
Allah müstehakını
versin şu Senyörlerle Beylerin. Bir zaman gül gibi "Yaptakları"
Tarihi ve Toplumu, sonra, nedense "berbâd ve rüsvay" ediyorlar, "bozuyorlar"...
Neden?
ŞARTLARI KAHRAMANLAR
YAPABİLİR Mİ?
B.Ö.L.B. belki, kullandığı
Metot açısından "haklı"dır. Mirî Toprak problemini sırf arşiv
birikimi yüzeyinden ele aldıkça, doğru tasvirler de yapıyor. Ancak,
yaptığı gözlemlerin tasvirini bırakıp yorumuna girince, nedenleri
hayır - şer felsefesine bağlamakla kalıyor. Niçin Kamu Mülkü Mirî
topraklar, Kişi Mülkü Malikâne topraklara döndü? Soruya en inandırıcı
görünen karşılığı şu oluyor:
"Fakat, nazariye
itibariyle Devlete ait olması lâzım gelen bir toprak üzerinde yerleşen
bir müslümanın veya nüfuzlu bir şahsiyetin babadan oğula geçen bu kiracılık
müddeti esnasında ve zamanla, bu toprağı hakiki bir mülk sahibi gibi benimsemesine
kim mâni olabiliırdi? Bilhassa aynı islâmî esaslara istinâden, Devlet reislerinin
şuna, buna toprağa mülk olarak vermek ve Devlete ait vergilerden afetmek
hakka tanınmış olması lâzımgelen toprakların şahsi mülk haline girdiği
ve memleketlerin arazi bünyesinin değiştiği görülecektir. Ve Şüphesiz bu
memleketlerin sâha olduğu siyasî tehavvülleri, esas itibariyle, toprak
meselelerinin kendi kanuniyetleri dahilinde inkişaf ederek kendilerine
mukadder neticeleri doğurmaları şeklinde izah edebiliriz." (ÖLB: Türkiye
Toprak Meselesinin Tarihi Esasları, Makale)
Bu "izah" mıdır?
Hayır. Bu tasvirdir. "İzah" gibi görünen yüzeyde ne vardır? "Kim mâni
olabilir?" Kimse. Ama, Osmanlılık kurulurken "Kim mâni" oluyordu?
Ona karşılık yok. Padişahlar ve Paşalar daha mı "namuslu" idiler?
Daha mı "Allahtan Korkar" idiler? Evet diyelim. Ancak, Genç Osman
ve Selim III te hem çok "namuslu", hem çok "Allahtan korkar" ülkücü
kişiydiler. Ne oldular? Öldürüldüler. Demek, bir "Kimse" engel olmaya
da kalksa, onun ne namusu, ne allah korkusu, ve ne de kendi gücünün verdiği
korku, Kamu mülkü toprakların Kişi mülküne doğru aşırılmasını
önliyemezdi.
Daha başka örnekler
ortada. Niçin Birinci Osmanlı Devleti: Osman Gazii'den Yıldırım
Beyazit'e dek Dirlikleri saat gibi Kamu mülkü Mirî olarak
işletti de, Yıldırım'la birlikte Osmanlı idaresinde Ekonomi ve Toplum
Temelleri ve toprak ilişkileri derebeğileşme kertesinde soysuzlaştı?...
Derken, Timur gelip Yıldırım'ı yıktıktan ve Fetret (Anarşi) devrinde
kan gövdeyi götürdükten sonra, nasıl oldu da; bir tüysüz türkmen çocuğu
Keloğlanı andıran Mehmet sahneye çıktı? Büyük bir toprak reformu
yapmak sayesinde Fâtih olabildi? (İstanbulu ele geçirip Dünya Tarihinde
yeni bir çağ açtı? )
Mehmed'in Fatih olacağı
herkese malûm oldu da herkes kendisinden korktuğu için mi? Fatih'ten sonra
Dünya ölçüsünde "Muhteşem" adını alacak güce ermiş ve Türkiye Tarihine
"Kanuni" sıfatıyla geçecek olan Süleyman kadar yaman kudretli
ikinci bir Osmanlı Padişahı gösterilemez. Ne oldu? Asıl o Süleyman zamanında,
Türkiye Mirî Topraklarının hatırı sayılır bölümü, "Malikâne" adını
alacak Kesim (Mukataalar) düzeni biçimine toptan çevrildi. Kim metelik
verirmiş Padişahına, Paşasına? İstediği denli Muhteşem ve "Kanunî"
olsun: Adamı kukla gibi oynatırlar.
Kim oynatır? İster
fil kadar kodaman, ister pire kadar önemsiz olsun kişi olarak hiç kimse
değil. Ya ne oynatır? Bilginlerimiz gibi konuşalım: "Tarihi,
İctimaî -ve İktisadi hadiseler ve şartlar!".. Anlaşıldı mı bir şey
bu genelleme sözden? Anlaşıldı ise arap olunsun!
"ZAMAN" VE "KADER"
İZAH OLUR MU?
Araştıralım. İlk Kamu
toprakları üzerine "yerleşen bir müslüman veya nüfuzlu şahsiyet"
mi yoktu? Vardı. Hem de sonra olduklarından çok daha aşırıca müslüman
ve nüfuzlu insanlar, ilk Osmanlılarda daha kalabalıktılar. "Devlet
reisi şuna buna mülk" mü vermezdi? Verirdi. Vergilerden de af
ederdi. Niçin, ilk çağlarda Mirî topraklar öylesine çalınıp Kişi
mülkü edilemezdi?
"Zamanla" diyor
sayın bilgin! İnsan armut mudur ki, "zamanla" çürüyüp bozulsun? Hayır.
Yalnız, "zamanla" insanlara birşeyler olduğu da besbelli. İslâmlık, Hz.
Muhammed zamanı, Ganimet'in bütünü bile Kamu mülkü, yâni "Beytülmâl'i
Müslimiyn"in (Tüm müslümanların ortak malı) etmek istemişti. Kur'ancası:
"Mülk Tanrınındı". İnsanlar çapul üleşme huylarında direnince, hiç
değilse ganimet'in 5 te biri Kamu'ya ayrıldı. Geniş topraklar fethedilince,
artık hepsi istenemedi: Kamu mülküne çevrildi.
Hülefâyi Raşidiyn'den
Osman bir yana bırakılırsa, ötekiler baştan başa Kamu Toprak mülkünü
esas bildiler. Sonra, "zamanla" o Muhammed, Ebubekir, Ömer, Ali
gelenekleri gittikçe gevşedi. Osmanlılık için de aynı şey oldu: O ilk fedai,
Ülkücü gaazi Padişahlar, Mirî Toprakları bütün ülkede Dirlik'in
temeli yaptılar. Ne kendilerine, ne beylerine ve paşalarına Mirî topraktan
kişi mülkü yapmıya canatmadılar. "Zamanla" onun tam tersi
gidiş belirdi ve gitgide yaygınlaştı.
"Zaman" kendi
başına soyut bir tanrı değildir. Tüm İnsanlık ta, Tüm canlılık
gibi, zaman içinde genel olarak: Vahşet geriliğinden Modern
Sosyalizm'e dek yükselmiştir. Arada yıkılıp çürüyüşler geçici kalmıştır.
Demek mutlak zaman kötüleyici olamıyor. Aradaki insanların ve toplumların
ikide bir bozulmaları nedendir? Zaman, ne şeytan, ne Allah değil ki, insanlığı
kimi iyi, kimi kötü yapsın. Zaman hiçbir şey yapmadığına göre, İnsanlığın
kendi oluşumu ortada kalıyor.
Osmanlılık neden ilkin
Kamu Toprak düzenine bağlı iken sonra Kişi Malikânelerine
kaymıştır? Onu toplumun kendi içinden başka yerde ve başka nedenlerde aramak,
kendini aldatmak olur. Bilginimiz de onun farkında olduğu için: "Bünye
değişikliği"ne dikkati çekiyor. Ancak, bu deyiş te "Lâpalisin hakikatidir":
Kamu Toprağının Kişi Malikânesi oluşu, elbet "bünye değişikliği"dir. Mesele,
o değişikliğin herkesçe bilinen varlığını öne sürmek değil, nedenini
bulmaktır.
Buraya dek yaptığı
bütün açıklamaların tasvir olduğunu gören bilgin, en sonra şu "izah"la
yetiniyor:
"Siyasi tehavüller,
esas itibariyle, toprak meselelerinin kendi kanuniyetleriyle mukadder neticeleri
doğurmaları" imiş. En sonunda gene "Tarihi, İctimaî - İktisadî şartlar"
gibi yuvarlamaca lâf tekerlenir. Bu bizim Marksizm softalarının içinden
çıkamadıkları her problemi "İktisadîdir" demekle çözümlediklerini
sanmalarına benzer. Asıl iş ise, böyle sözlerle bitmek şöyle dursun,
başlamış bile olamaz.
Elbet: "Toprak
meselelerinin kendi kanuniyetleri" vardır. Kimse, Bakunin hezeyaniyle
"Kanun yok. Herşey Anarşi" demiyor. Problem, o "Kanuniyetler"in
ne olduğunu göstermektir. Bilgin o yana hiç yanaşmaz. Bir "Mukadder"
sözcüğüne dört elle yapışır; onu çeker durur; "İmparatorluğun MUKADDER
olan istihalesi", "MUKADDER neticeleri" der, bidaha demez.
O zaman 20. yüzyıl
bilgini, en büyük Mukadderatçı Osmanlı çağının Tarihçilerinden de gerilere
düşer. İbni Haldun sikl'ine inanan Kâtip Çelebi bile, Osmanlılığın 150
yıldan çok fazla yaşadığını görünce; İnsan akıl ve tedbirinin de sosyal
kaderi etkileyebileceğini sezer. Bizimkiler Toynbee'nin Tarih şarlatanlığına
mum tutan bir "kader kısmet" vâizliği yaparlar. İmam - Hatipler
ne güne duruyorlar?
MİRİ
TOPRAK VE MALİKANELERİN EVRENSELLİĞİ
Biz, Türkiye'nin en
olumlu bilginini küçük düşürmek için vakit harcamıyoruz. Dünya'da Tarih
biliminin halâ ne kerte ilksellik içinde boğuntuya getirildiğine en
yakın bir örnek vermek istedik. Tarih biliminin sefaletini en iyi göze
batıran örnek, Osmanlı Tarihidir. O Tarihi neresinden olursa olsun azıcık
derinleştirdik mi, Cihan Antika Tarihindeki karanlık izahsızlık
uçurumu, bütün korkunçluğu ile ve açıkça ortaya çıkıyor.
Yukarıki tartışmalardan
kaçınılmazca çıkan sonuçları sırayla özetliyelim:
1 - Mirî toprak:
"nev'i şahsına münhasır" bir osmanlı olayı değildir. Bütün Antika toplumların
başlangıç çağlarında görülen Kamu Toprağı kurumunun evrenselliği
içinde ayrı ve en sondan bir önceki bölümüdür. Avrupa'da karşılığı "Benefice"dir.
2 - Malikânenin
doğuşu da en az Mirî Toprak kadar evrensel bir Toplum gelişimidir. Her
belirli somut Toplum için başlangıç: Mirî toprak (Kamu mülkiyeti);
son: Malikâne (Özelkişi mülkiyeti) dir. Avrupa'da karşılığı
"Fief"tir.
Bu evrensel olay,
küçükburjuva hayır-şer felsefesiyle ne değerlenebilir, ne aydınlanabilir.
Doğa olayları gibi ele alınıp işlenebilirse, gerçek bilime girer. İşleyiş
metodu Diyalektik Maddecilik olursa, sapıtma ve yakıştırmalardan korunulabilir:
Malikâne: olmalı
mıydı, olmamalı mıydı? denemez. Olmuş. Nasıl, neden? O aranmalıdır. Malikâne
mutlak anlamıyla bir soysuzlaşma mı, değil mi? Mirî Toprak düzenine bakarak:
bir soysuzlaşmadır. Tüm Tarih içindeki yerine bakarak bir kaçınılmaz
gelişim aşamasıdır.
Modern Kapitalizme
gelinirken, Mirî Toprağın Ürün iradı: Malikânelerin Para iradı biçimine
bakarak daha geri bir aşamadır. Ama, Para İradı, Kapitalist üretim yordamına
kapı açamadı mı: Toplumun tümden soysuzlaşıp yok olmasına vardığı için,
insanlığa bir adım geri attırmıştır.
Bu diyalektik kavranılınca,
Antika Tarihte en iyi bildiğimiz (belgeleri elimizde canlı duran) Osmanlı
Tarihinin belirli momentlerini yorumlamıya sıra gelir.
MİRİ TOPRAK
BARBAR TOPLUMUN ÜRÜNÜ
İLK OSMANLILAR:
yüce karakterli yiğit ilb'ler (arapça Gaaziler, frenkçe Şövalyeler)
idiler. İlk Gazi Padişahlar, Muhammed değilseler bile Ebubekir, Ömer, Ali
kadar ülkücü ilblerdiler. Neden?
Çünkü, göçebe
denilen sürü ekonomisine bağlı, Orta Barbarlık adı verilen
ilkel Sosyalist bir toplumdan çıkagelmişlerdi. Sosyalízmin ilkelinde
bile insanlar: eşit oldukları için hem kardeş (Kankardeşi),
hem doğru (yalan bilmez) hem yiğit (korku bilmez), hem fedai
(Kişi çıkarı bilmez) birer şövalye olarak yetişmişlerdi. İlk bir avuç Osmanlının,
bugün aklımıza sığmıyan büyük işleri başarmaları ondandı.
İlk Osmanlılar toprakta
Kamu Mülkiyetini kurdular. Neden? Çünkü, içinden geldikleri toplum
İlkel de olsa Sosyalistti. Sosyalizmde Toprak, Tabiatın yahut Allahın
varı idi. Göçebe Osmanlı topluluğu için Toprak: bütün Osmanlıların ortakça
hayvan otlattıkları yerdi. Senin hayvan şu otu yiyecek, benimki bu çayırı
deyip, Toprak üzerinde her kişinin ayrı Özel Mülkiyeti seçilemezdi.
İşte: Mirî Topraklar
ile onlar üzerinde koruyucu kanat gibi açılan Dirlikçi kişiler bu
sosyal durumdan kaynak aldı. Şu veya bu kişinin icadı, yahut genelleştirmesi
(tâmimi) bir düzen değildi. İnsanlığın gelişim Tarihi içinde üzerinden
atlanamaz bir basamaktı.
Sonra, "zamanla"
o yiğit, eşit ilb'ler gibi, o eşit dengeli Mirî toprakla Dirlik
düzeni de "bozuldu" mu? Bozuldu. Mirî topraklar Vakıf'tı,
Mukataa (Kesim) idi diye Kamu mülkü olmaktan çıktıkça, o
babayiğit kankardeşleri de zıvanadan çıktılar. İlk ilb'ler eşit kankardeşliğin
yerine kalleş kişi çıkarcılığını geçirdikçe, Mirî toprakların Malikânelere
doğru tırtıklanıp aşırılması aldı yürüdü.
GÖÇEBE
OSMANLILIĞIN UYGARLIK ÖNÜNDE TUTUMU
Kim yaptı bu işi o
korkusuz Şövalyelere ve o özel çıkarsız Mirî topraklara? İIk bakışta gözümüze
çarpan Şeytan: Medeniyet (Uygarlık) oluyor. Gerçekten de, Göçebe
türk oğuz oymakları tâ Horasan ve İran'dan "Rum" dedikleri Anadolu
topraklarına dek boylu boylarınca İslâm medeniyeti içine dostça
girdiler; Bizans Medeniyeti içine düşmanca saldırdılar. Ve ne olduysa ondan
sonra oldu.
İlk Osmanlı Toprak
Kanunlarına ve İnsan ilişkilerine bakınca ne görüyoruz? Onlar, benimsedikleri
İslâmlığın da içinden Hülefâyi Râşidîyn çağının gidişini seçip aldılar.
Neden? İlk ve son İslâm Toplumunu ve Kültürünü baştanbaşa inceleyip araştırdıktan
sonra, en doğrusu ilk müslümanlıktır diyen bir dâhi bilgin Padişah çıktı
da ondan mı? İlb'ler okuma yazma bile bilmiyorlardı. Göçebe ilkel
sosyalizmi ile ilk Kent (Mekke - Medine) yukarı barbarlık ilkel
sosyalizmi birbirine daha yakın olduğu için, İlk müslümanlık kurallarını
uygun buldular. Sonraki İslâm soysuzlaşmalarına da pek "elham okumadılar".
Bizans Uygarlığı ise,
açıkça yıkılarak talan edilmesi gereken bir kokuşmuş düzendi, İlk Osmanlı
için. Bizansın derebeğileşmiş Kişi mülkü Malikâne Toprak ve ikiyüzlü
ödlek insan düzenlerini büsbütün rahatlıkla, kıyasıya tepelediler. Bunu
Tarihe çığır açmak, çürümüş Uygarlık molozlarını temizlemek gibi idealistçe
düşüncelerle yapmadılar. İçlerinden (Göçebeliklerinden) öyle geldiği için
yaptılar.
"Ya Müslümanlık" mı?
Evet, iliklerine dek müslüman inançlı olmıya kararlıydılar. Hocaya danışmadan
adım atmıyorlardı. Ama, Hrıstiyan Bizans Tekfuru biçimine girmiş
Müslüman Tavaifülmülûk'leri ile karşılaştıkları vakit onlarıda "Allah
yaratmış" demediler. Temizlediler. Nerede buldularsa Malikâneleri Dirliklere
çevirdiler. Öyle istedikleri için, bu yaptıklarının Şeriat'teki
yerlerini de Ülemâ'lara buldurttular. Çok şey bildiklerinden değil, gene
içlerinden (Göçebeliklerinden) öyle geldiği için...
UYGARLIK ŞEYTANI:
SOSYAL ŞARTLAR
Ne çare ki, bir yanda
tuz buz ettikleri Medeniyet'in göbeğine dalmışlardı. Uygarlık, göçebelikten
çok bol nimetli idi. Hele üstün gelmiş güçlü insanlara sunmadık imtiyazlar
ve tanrılaştırmalar bırakmıyordu. Osmanlılar, yerleştikçe rahata alıştılar.
Yan bakanın kellesini uçurdukları Mirî toprakların üzerine yatmak için,
aynı ülemâlara payeler verdiler. Bu, Medenileşmek oldu. Demek, Cennette
Havvâ'yı kandırıp, Ademi "yasak meyva" yedirterek dünyaya tepesi taklak
attırıp kovduran yılan kılıklı Şeytan Uygarlıktı.
Bu, masalı andıran
gerçek olay üzerinde, hele yoksul geri Türkiye'de ne denli dursak azdır.
Çünkü, geri kalmışlığımızın yarattığı Batı Uygarlığı önünde yamyassı
olmak aşağılık duygusundan kurtulmak istedik; yağmurdan kaçarken
doluya tutulduk: sömürgeli altlığından sıyrılmak sevdâsıyla, başka aşağılık
kompleksine yuvarlandık. Nazilerin, kaybolmuş bir kıt'adan Üst İnsan
Cermen çıkartışlarına heveslendik. Buzullar çağından önce kurumuş
Ortaasya göllerinden göç ettirdiğimiz Atalarımıza bütün dünya Uygarlıklarını
kurdurttuk.
Tarih Felsefemizce,
Oğuz Oymakları tâ Ortaasya steplerinden Anadoluya Uygarlığı (Medeniyeti)
getirdiler miydi, Bizans ve İslâm uygarlıkları içinde niçin kendilerini
ve düzelttikleri (Kamulaştırdıkları) Toprağı sonradan bozdukları (Malikâneleştirdikleri)
ortada kalır. Kaç kuşağımız bu ütopya yolunda kelleyi yitirmedi? O yüzden,
hiçbir Tarih konusu olduğu gibi ne ele alınabildi, ne anlatılabildi. Gözgöre
Osmanlı gerçeği, tersine yorumlara boğuldu.
Uygarlık, barbarlığa
bakarak ileri ve yüksek bir aşama. Uygarlığı bırakıp Barbarlığa
mı dönelim? İstesek te bu olamaz. Yoksa, uygarlığı efemine Rousseau gibi
kötülemek mi akla geliyor? O da boş afakon. Ancak, Barbarlık ile uygarlık
arasındaki karşılıklı ilişki - çelişkileri nasılsalar öylece koymadıkça:
ne Antika İnsanlık Tarihini, ne Osmanlı Tarihini yorumlıyamayız.
Söylenenlerin bir
tek sonucu vardır. Mirî Toprak düzenini Malikâne sistemine sokan
"Sosyal Şartlar": Göçebe Osmanlı Toplumunun Uygar İslâm ve
Bizans Toplumları içine girişinden kaynak alır. Göçebe Osmanlı Uygarlaştıkça,
hem kendi Peygamber - İnsan üstü karakterini yitirir; hem Kamu mülkü Mirî
Toprakları, kişi özel mülküne tapan uygar düzene doğru Malikâneleştirir.
TEFECİ
- BEZİRGAN İBLİSİ: EKONOMİK ŞARTLAR
Biliyoruz, Barbarlığın
ve Göçebeliğin de, Uygarlığın ve Bezirganlığın da Sosyal Şartları gökten
inmez. Neden Tarihte çığırlar ve çağlar açan insanoğlu, kendi yarattığı
olayların gelişimi altına düşüyor? Neden Osmanlı, iki bin yıllık İslâm
ve Bizans medeniyetlerini Göçebe Tarih gelenek ve görenekleri ve
İnsan Kollektif vurucu gücü ile yeniyor da, sonra o yendiği Uygarlıklarca
içten içe fethedilip yenilgiye uğratılıyor?
Mirî Topraklar
üzerinde Dirlik Düzeni göçebe İlkel Sosyalist Toplumun sosyal
eseridir. Bu eseri, Mirî toprakta Dirlik düzenini yavaş yavaş eriten gizli
güç nedir? Sahnede Padişahlar ve Paşalar oynuyorlar. Onların iplerini çeken,
kendilerini kamu mülkiyetinin kurucusu ülkücü İlb'likten
çıkarıp Saray Entrikalarının zalim ve kahpe çıkarcı Müstebitliğine sokan
iblis hangisidir?
Sosyal Şartları
belirlendiren Ekonomik şartlardır. Antika Uygarlık: Tarım'ın
değil, küçük üretim temeli üzerinde Tarım ve Endüstri iş bölümleri
geliştikçe ortaya çıkan Tefeci - Bezirgân sermaye ekonomisinin ürünüdür.
Tefeci - Bezirgân
Sermaye, hangi yoldan, Uygarlık Tarihinde en yaman Tarihcil Devrimlerin
kahramanı olan Barbar adı verilmiş İlkel Sosyalist insanları kısa zamanda
elsiz ayaksız bırakmıştır; Dirlik Düzeni kadar güçlü bir düzenin
Kamu mülkiyetli Mirî Topraklarını Özel mülk haline sokabilmiştir?
Osmanlı Toprak ekonomisinde
bu nokta araştırılırsa, yorum havada kalmaz. Tefeci - Bezirgân ekonomi
Pazar ilişkilerini üretim ve insan ilişkilerine egemen kıldı mı,
ona karşı gelen her eğilim inmelenir (felce uğrar). "Mal fetişizmi";
insanı da, toprağı da Tefeci - Bezirgân gelişimi yönünde işletir.
Mirî Toprakların Ürün iradı yerine Malikânelerin Para
İradını geçirir. Artık ortada ne Kahraman kalır, ne Ülke
(Memleket). Hepsi alınıp, satılarak paraya çevrilir.
Bu gelişim izlenirse,
Osmanlı Tarihi ve Toprak ekonomisi anlaşılır. Bu pusula ele alınmadı mı,
hiçbir şey izah edilemeden yalpa vurulur, durulur.