BİRİNCİ BÖLÜM : Osmanlı tarihine bir bakış
Ayrım : A
BAŞLANGIÇ : Kısaca tarih panoraması
Ayrım : B
Zemin : Tohum ve tarla
İKİNCİ BÖLÜM : Osmanlı toprak ekonomisi tarihinde
dirliklerin derebeyleşmesi
Ayrım : A
Tasarruftan mülkiyete
I - Alt tabakalarda
1 - Küçük
üretimle - toplum mülkiyeti çelişkisi
2 - Mülkiyetin kendi
içindeki çelişkisi
3 - Geçiş (İntikal) çözülüşleri
4 - Son bağlantılar
II - Üst tabakalarda
1 - Dirlikçiliğin soysuzlaşması
2 - Çiftçinin
doğrudan sömürülmesi ("Vasıtasız Vergiler")
3 - Çiftçinin
dolayısıyla sömürülmesi ("Vasıtalı Vergiler")
4 - Toprakbentleşme tohumu
Ayrım : B
Camia (toplum) mülkiyetinin aşırılma ve derebeyleştirilmesi
I - Ortamalı topraklar
II - Ortamalı olmayan topraklar
III -
İki bölüm topraklar arasında münasebetler
IV -Hayır işleri
V - Evkafın tarihçesi
VI - Dirlik rejiminin
derebeyleşmesi
1 - Dirliklerin
mahalli himmetten verilmesi
2 - Dirliklerin sepetlenmesi
Ortada bir tarih var:
tarih bilimi dediğimiz şey. Bu, hiç şüphesiz kitaptaki tarih. Hayatın tarihi,
yani toplum hayatının tarihi bir dehliz. Henüz içine girenler kayıp olmakta.
Onun için bir tarihe başlarken, genel olarak tarihin bağlı gidişini hatırlamazsak,
pek güdük düşünmüş oluruz. Tarih, deyince, bizim bildiğimiz toplumların
tarihi: daha doğrusunu ister misiniz? Avrupa medeniyetinin bilip bulabildiği
ve şimdiye kadar yazabildiği tarihi göz önüne getiriyoruz. Avrupa medeniyeti
ise kendi tarihinden başkasını gereğı gibi derleyip toplayamamıştır ve
toplıyamadı da. Bugünkü Avrupa medeniyeti kapitalist medeniyetidir. Sermayedarlık
evvelâ ticaret ve maliye sermayedarlığı şeklinde doğmuş ve ilk defa Avrupa'da
18'nci asırda iyice açılarak 19'uncu asırda son haddini bulan klâsik makina
sanayii klâsik sermayedarlığına ve nihayet ancak 20'nci asırda bildiğimiz
(Finans - Kapital) şekline karmıştır. Fakat ticaret sermayesi; yani bezirgân
ekonomisi ilk destanlarına 16'ncı asırdan beri başlamış değildir. O destanlar
malûm pek çok dinlerin karakterlerinden de daha eskidir. Yalnız biz, yani
çağdaş Avrupa medeniyetinin ilmi ile bilinçlenmiş olanlar, ilk çağa (Kurunu
ûla) ötedenberi bir kapı açıyoruz ve buna "Tarih" deyiveriyoruz.
Ondan ötesi "Tarih öncesi!" Malûm, "Tarih" deyince hiç şüphesiz
sosyal şekiller sürekli değişti. Toplumlar, en başka başka insan ilişkileri
üzerinde (doğdu - büyüdü - öldü) ler. Bugünkü toplum (1)
kapitalizm dediğimiz en bambaşka bir örnek ve bütün kendinden evvelki gelmiş
geçmiş toplum şekilleriyle dolaylı ilişkisi kalmayan ve olmayan bir toplumdur.
Buna rağmen iddia edilebilir ki toplumun şekli ne olursa olsun kölelik,
yarı kölelik, işçilik ve ilâh.. Bugün "Tarih" dediğimiz devir. Toplumda
bezirgân unsurun töresi ile açılan uzun aşamalar devridir. Yani "Tarih",
bezirgân unsurla beraber doğar. Çünkü: 1- İnsanlar bir tarih ilmi yapmaları
için lâzımgelen aylak ilim zamanını, ancak bezirgân münasebetlerinin oldukça
genişlediği bir tekâmül safhasında bulabilirler. Ondan önceki tarihöncesi:
ancak incelemeler, mitolojiler ağızdan ağıza nakiller.. 2 - İnsanlar evvelâ
geçimleri için, sonra hayatları hakkında "hesap - kitap" tutmakta,
gene ancak bezirgânlaştıktan sonra, bir lüzum ve zaruret görmüşlerdir..
Zaten tarih de böyle (imkân + zaruret) yani şart + sebepler olmaksızın
meydana gelemezdi. (2)
Bu bakımdan, büyük
medeniyetlerin., büyük ticaret yolları üstündeki büyük stratejik noktalarında
kurulduklarını hata kabili olsa bile söylemek mümkündür.
Tarihte tanınmış (tabi
bizim bildiğimiz tarihçe malûm olan) ne kadar büyük fatihler, cihangirler,
kahramanlar varsa -gözlerimizi kapayarak elimizle tutabilir ve gösterebiliriz
ki- hepsi de tarihi ehemmiyeti olan ticaret yollarını isimsiz bezirgânlara
açmak için atılmış birer parlak aletlerden başka bir şey değillerdir. Hatta
ilâve etmeye hacet yoktur, ki (Tarihi mukaddes)in cennetten kovulduğunu
söylediği ve Serandip adasından, bilmem Mekke'ye kadar geldiğini anlatadurduğu
Âdem Aleyhisselâm? Bu bir semboldür. Malûm tarihi taslak haline getirenlerin
ilk piri, yani cennet gibi olan bir sembole Hindistan ormanlarından (kovularak
değil) ticaret maksadiyle kalkıp ta Avrupa ve Afrika içlerine doğru kervan
götürmek teşebbüsünde bulunan ilk mühim açıkgöz bezirgânlardan biridir.
Dahasını ilâve edelim: Bildiğimiz tarih şimdiye kadar söylediklerimizden
de daha bağlı ve dardır. Yeryüzünün beş kıt'ası var. Ya.. "Tarih"
bu beş kıt'adan yalnız üçüne ait bazı ülkeler içinde döner dolaşır. Çin'den
Hint'e ve İran'dan Avrupa'ya doğru, harita üzerinde karışınızı açarak elinizi
gezdiriverin: işte bildiğimiz tarihin mekik dokuduğu saha...
Eğer bugünkü medeniyet
tarihinde meşhur olan bir kelimelik tabiri ile ifade etmek istersek. "Tarih"
Hint yolu üzerinde olan biten sosyal hamleler ve musibetlerden:
kuruluş, yıkılışlardan ibarettir. (3)
(Mısır), (Asur), (Geldan),
(İran) "Medeniyet"lerinin enkazı üzerinde filiz veren iliklerine kadar
Marksın "bu en yüksek derecede tacir kavim" dediği korsan + bezirgân (Finike)liler,
taa Atlas denizine ve bir rivayete göre oradan Afrika'nın Altun sahillerinden
dolaşarak belki de Hint Denizine kol atarken, masallara karışmış İç Asya
medeniyetlerinin tek tük tohumlarını, Akdeniz'in ortasına doğru el gibi
(Yunan), çizme gibi (Roma), devenin hörkücü gibi (Kartaca) uzanmış kara
dillerinin emin limanlarına ektiler veya attılar. Bu tohumlar, neden sonra
veya derhal, sanki kendi başlarına "hüdayinabit" olarak... imiş gibi açılıp
saçıldılar. Ve evvela kendi kendilerini için için, sonra birbirlerini dışarıdan
yiyip bitirdiler.
Hikâyeler malûm. Fenikelilerin
kırmızı ve gök boya hayvanlarını sahillerinden toplayageldikleri Yunan
ülkesinde, Milâttan altı buçuk asır kadar evvel parlak (çünkü bizce mâlum)
tabiat felsefesiyle doğan Grek Medeniyeti, iki asırdan fazla güneş gibi
yandıktan sonra, tamam üç asır süren (zengin - fakir) kavgasıyla (Milâttan
150 ila 400 sene evvel) için için kavrulup nihayet kül oldu. Ve o zaman
dış sebebler, hariçten üşüşen yabancı kuvvetlerle bu külü de havaya savurmakta
gecikmedi. Grek Medeniyetinin tahribinden 146 yıl sonra bir zamanlar Makedonyalı
İskender'le Hindistan'a kadar uzanmış olan Yunanistan, artık bir başka
medeniyetin, Roma İmparatorluğunun bir eyaletinden başka bir şey değildi.
Roma denilen, kurt
sütüyle büyümüş kadınsız haydut korsanlar yatağına "altı fersah uzaklıkta
olan deniz korsanlardan korkulmayacak kadar uzak ve emtea getirtilebilecek
derecede yakın idi." (Senbubusi "Medeniyet Tarihi" S. 71). İlk yaman
rakibi ateşle ve demirle tuz-buz etti. Akdeniz'de biricik korsan saltanatını
kurdu. Dünyanın en bîtaraf ölçüleriyle eşitçe taksim edilmiş toprak parçacığını
süren Roma'lı, her biri birer senelik Allahlar gibi hüküm sürüpgelen konsül
yetkili valilerin soydukları sömürgelerden bol bol her şeyi, ve Sicilya
ile Afrika'dan bedava buğday gelmeye başlayalı beri borçlular ve alacaklılar
diye iki "Sınıf"a bölündü. Borçlu iflâs eder ve teslim olurken alacaklı
hesapsız kölelerin efendisi kesiliverdi. O kadar ki üç köle sahibi bir
Roma'lı fakir tabakadan sayılıyordu. Zengin şehirlilerin emrinde on binden
20 bine kadar köle orduları çalışıyorlardı. Efendileri malikânesi içinde
ölü bulunursa, öldüren kim olursa olsun, mevcut bütün köleleri, kanun,
bire kadar idam ediyordu. Bu güneşe elbette kar dayanamazdı. Bir asırdan
fazla süren borçlu ile alacaklı kavgası şeklini almış ve en sonunda borçluları
alacaklıların esiri yapmakla neticelenen sınıf mücadelesi, iç harpler
10-25-125'i köle isyanları, cezaların bir neticesi biçiminde sürdü.
Sonra, yarım asırdan
ziyade, oburluğuyla meşhur, yahut beygirini konsul yapan müstebitlerin
har vurup harman savurduğu "yozlaşma - çöküş devri" (31- 96). Sonra
bir asra yakın (86 -180) "Ticaret ve asayiş" devresi: Konaklar,
mabetler, sirkler, anfitcatrolar, hamamlar; köprüler, kemerler, halitalar...
Nihayet yeni ideoloji, dünyanın en bezirgân - en demogojik fikriyatı: Hıristiyanlık!
zavallı köle yığınlarını, yeraltı mezarlarında (Katakomplar) içinde gizli
toplantılar düzenleyen "Kilise"lerle avlamağa başladı. Teknik seviyenin
henüz çelikleşmiyen manivelası, o kör döğüşüne benzeyen epey karmaşık sınıf
mücadelesini yepyeni bir gelişme, başka bir toplum şekline atlatamıyor.
Müzmin bağırsak illeti kemirici iç hastalığı ile milâdın 3'üncü asrına
kadar süren kanlı dahili boğuşmalar... Roma medeniyetini de harabeye çevirir.
(4)
İçi koflaşan dünyaya
dış kurtların saldırmasını ilâveye hacet var mı? Barbarların çapulu "Ulusların
Göçü" denilen, "Kızıl Elmaya" doğru, bütün İçasya'nın göçebe akınları,
Yağma Hasan'ın böreğine koşarlar... Koşarlar değil "Büyük Medeniyet"lerin
açamadıkları yolu, bir zaman da barbarlar zorlamak için itilirler... Roma
göçmüştür, zaten bu çete tacirdir.
"Baki kalan bu kubbede
bir hoş seda idi." Açayım derken büsbütün tıkanan yollar. Toplayayım derken
görülmedik bozguna uğrayan bir darmadağınıklık, müthiş merkeziyetsizlik.
Gemisini kurtaran kaptan, bir avuç yalçın kayaya tüneyen kabile reisi,
bulabildiği taşı, toprağı, harcı, odunu, çalıyı merteği üstüste yığarak
büyük dalgaya bel verebilecek ve dayanacak birer mazgallı tümsek yaptı.
Adına kale - şato - sur denildi. Etrafına hendek açıldı. İçi su ile dolduruldu...
Orta Çağ, derebeyi
denilen gulyabanilerinin, umacı oyunlarına benziyen fedakârlık zindanlı
tümen tümen istihkâmlarıyla sırıttı. Dili bitkinlikten bir karış çıkmış
aç ve yorgun insan kümeleri, yaman yıkılışların enkazı altında bunalan
toplum parçaları. Uzun ve karanlık yüzyıllar içinde, damarlarına gizli
bir afyon gibi yayılan Hıristiyanlık demogojisiyle, ilk çağın Eflâtun'u,
Aristotalis'i gevelemelerini geviş getirdi durdu.
Dedik. 3'üncü asra
kadar kökleştirilen Hıristiyanlık o asır ortasından itibaren, merkezden
uzak ellerde, profesyonel propagandacılar teşkilâtını kurmuştu: Keşişler!
Artık zengin mirasyedilikten kıl gömlekli mezar dilenciliğine dönen (Sen-Antuan)
lar, "nefis köreltme" (Ascotizm) ile "nefsi emmare"yi (yani, mazlûm yığınların
insanlık duygu ve ihtiyaçlarını, isyan kabiliyetlerini) boğmak için, 16
sene duvara dayanarak (Baruh) uykusuna varan (Sentbakon)lar, altı ay sivrisinekli
bataklık içinde gömülüp de bir türlü geberemeyen (Maker), Arabistan çölünde
tam kırk yıl, bir sütunun üstünde baykuş gibi tüneyen (Sitilit)ler... Bezirgân
unsura yeni yollar ve yeni fikriyatlar arayan ayrılığa boğulmuş "sofu"
bir kahraman kesildiler.
Yağlı kuyruğa konanları,
yanmazlık tahtında, yıkılmış bir saltanatın katakomin kefeninde hâl'at
ve altun sandukasından taç giyerek oturan, cennetin anahtarlarını kesesinde
taşıyan ve zikrettiğimiz çeşitten (Anachorete = Keşiş)lerin, herbir kılını
bin altuna satan, çölde bulduğu her kemiğin üzerinde (Aziz: Sen) masallarıyla
birlikte, o zamanki uydurma dünya prensiplerine bugün (Kofrefors) dedikleri,
bir nevi emniyetli, sağlam hazine hizmetini gören manastırlara birer ilâhi
borsa haline gelen kutsal çeşmeler kuran manevî "Papa"lar imparatorluğu
oldu. "İsa"nın demogojisi: "Kim ki malından feragat etmez, benim öğrencim
olamaz" nağrasıyla Avrupa toprakbentlerini mutaassıp bir koyun sürüsü haline
getirirken, yeni hakim sınıfın, derebeyliğin sadık bekçi köpekliğine çarçabuk
ve kolayca adapte oluverdi. Beşinci asırdan itibaren Galleri, altıncı asırda
Britanyalıları Hıristiyanlaştırdı. Ve 8'inci asrın ikinci yarısından 9'uncu
asrın ilk dörtte birine kadar taa Almanya'dan İspanya'ya kadar uzanan,
koyu İsa kuzusu, Bacaksız Pepe'nin oğlunda cisimleşen mukaddes (Şarlman)
İmparatorluğunu kurmaya teşebbüs etti. Bu derebey kaşığı ile bezirgân haltı
yemek de Hint yolu üstünde beyhude bir gayret gibi yandı, söndü ve Şarlman
ölür ölmez, 834 tarihinde, oğulları, bütün imparatorluğu bölüşüverdiler.
Hani çöllerde kavrulan, bataklıklarda kendilerini sivrisineklere yediren
keşişler vardı ya... O profesyonel demagoklar, yavaş yavaş bütün bezirgân
uğraklarını tutmuştular. Eski İçasya medeniyetlerine varan yolların, şimdiye
kadar, en çok zorlananı, orta kısmı, Balkanlardan, Küçükasya ve Suriye'den
Mezapotamya'ya ve İran'a varan yol olmuştu. Bu yol, ve yolların en işleği
idi de ondan.
Barbarlar (hele Hunlar
ve Attila) ile mukaddes Şarlman İmparatorluğu da, aynı yolu bir kere kuzeyden
yoklamıştı. Fakat, bu hepsinden ömürsüzü ve bahtsızı olmuştu.
O vakte kadar ciddi
bir surette denenmiyen, halbuki "Kolay, sade görünen, gerçekte zorlu" denecek
derecede kolaylıkla kadim Çin ve Hint medeniyetleriyle Akdeniz ve Avrupa
ülkelerini burun buruna getirecek olan, Güney Yolu olduğu gibi duruyordu.
Hem bu yol kuzey ve orta yollar gibi, uzun, arızalı, bitmez tükenmez, aşılmaz
bir kara yolu değildi. Âdeta deniz yolu gibi bir şey. Taa Çin ve Hint limanlarından
kalkın Arabistan yarımadasını, entipüften bir gemi ile çevirip (Babülmendep)ten
Kırmızı denize giriverin. Yemen, Hicaz sahillerinden geçerek, şimdi Süveyş'e
doğru sokulun... Bağırsanız, Akdeniz'den duyarlar! İşte size en kolay ve
taptaze bir yol... Hâlâ bugün bile koca İngiliz emperyalizmini bir yılan
gibi Hindistan'ın boynuna dolandıran mahut yol. Onun için, ciddi ve evrensel
bir istilâ hamlesi ve medeniyetiyle şimdiye kadar taranmamış olan bu yolun
ancak tabiî geçitlerinden yararlanmak mümkün... Keşişler, bu yolların durak
yerlerinde tekkelerini kurmuş, bunu düşünüyorlar gibiydi... (5)
Uzun etmiyelim, hem
keşişler, murakabeye vara vara bu yolu buldular gibi bir saçmaya da özenmiyelim.
Bütün öteki yolların haritası bir yıkılıklığa, viraneliğe ve mahşere döndüğü
esnada Güney Yolunu Arap bezirgânları, kokuyu almış kara karıncalar gibi,
çiğnene, ezile bir hayli açmış ve açmakta bulunuyor idiler. Arap gemileri
Çin ve Hint sahillerinden nadir baharat ve cevherleri yüklenerek, Yemen
ve Hicaz sahillerine boşalıyorlar.
Sayısız kabilelerin
300 Put'unu damı altında barındıran Kâbe, en büyük kervanların karşılanıp
misafir edildiği, düzülüp yola çıkarıldığı mühim ticaret merkezi olmuştu.
Sonradan "Hacı" ismini alan Müslüman bezirgânlar, Müslümanlıktan pek evvel,
Kâbe'yi tavaf ediyorlardı. Arap şairlerinin atlar, mızraklarını, methetmek
için her sene dil yarışına çıktıkları "Sevki", belki de o zamanki dünyanın
en faal ve en kalabalık panayırı idi. İktisadî olay çoktan yaşıyordu. Onu,
lâyık olduğu fikriyatı ile bezemek ve ülküleştirmek lâzımdı.
Eh! O fikriyat da
yok değildi. Hatta, hazırlop, keşiş tekkelerinde, pişirilmiş, kotarılmış
bulunuyordu. VI'ncı asrın son üçtebirinde (570) doğan Muhammed, daha pek
küçükken amcaları veya akrabaları veya kabiledaşları yanında Şam Ticaret
Yolunu boylamış ve ezberlemiş, aynı yolda etrafa bir inanma gerekse, bilhassa
kendisinin açıkgözlüğünü sezen bir keşişten, ticaret dini hakkında kafayı
iyiden iyiye doldurmuştu.
Delikanlılığını duyar
gibi olduğu yaşlarda, yanına çırak edildiği, Mekke'nin değme kalın tüccarlarından
dul "Hatice"nin ki buna "Kübra" yani "Pek büyük" Hatice deniliyordu...
Ve hakikaten Muhammed'den "Pek büyük" yaşta olmasına rağmen, o çekirdekten
yetişmiş bezirgân oğlu bezirgânı, (6)
daha gönlü, gözü açılmadan siyneye çekivermeyi galiba hem kârlı, hem zevkli
bulmuştu. - Evet, işte o dul ve kırklık kadının kocası da olan Muhammed,
Hatice'nin Musa dininden olan (......) ile uzun ve samimî hasbühalli ahbaplıktan
sonra, ticaret dininin, Eshercihet (amelî + nazarî) eri haline gelmişti.
(7)
Şüphesiz, zeki Muhammed,
(Musa)nın ve (İsa)nın arz ve talep Allahı hakkında yaptıkları bütün tasvir
ve karekteristikleri iyice hazmetmiş, hatta hikâyelerine kadar iyi, kötü
ezberlemişti. Kalıyordu, bu telâkkîleri ana diline adapte etmeye... Yahudi
dini, Yahudi bezirgânda en tehlikeli rakibini gören Arap bezirgânına ısındırılamazdı.
Hıristiyalık, Araplar için Yahudilerden de daha uzak kültürlere mal olmuştu,
derebeylik ile uzlaşmamış noktası kalmamıştı. Şu halde, Çin'den Suriye,
Mısır, İran ve Bizans'a kadar süren uzun yolların öz bezirgânı haline gelen
Arap Ticareti, kendi fikriyatını (kendi dinini) kendi dilinde isterse,
onu yerden göğe kadar hak etmemiş değildi.
Bu dil, zaten, binbir
panayırın envai türlü methiyeleri, mersiyeleri, kasiydeleri ile eşlene
işlene, zamanın en ileri iktisadî faaliyet alanlarının en ileri kültürüne
intibak etmiş ve doğacak yeni fikriyatın bütün unsurlarını tatmin edecek
seviyeye gelmiş idi. Sonra, itiraf etmeli, ki meselâ İsa'nın dinini düsturlaştırdığı
(veyahut İsa dinin düsturlaştırıldığı; çünkü Hiristiyanlık hep İsa'dan
rivayetler...) tarihten o güne kadar tam altı asırdan ziyade zaman geçmişti.
Muhammed zamanla ahkâmın değiştiğini teoride istediği kadar inkâr etsin
(8) pratikte pekâlâ
kavrıyordu.
Gerçekte İsa ideolojisi,
ticarî ülkü - idealde teslisci (üçüzlü) bir manzara görüyordu: (baba -
oğul - mübarek ruh). Bu üçüz biricik "Allah"ı teşkil ediyordu. Bu üçüzün
maddî manası şu olabilirdi: 1- Baba = arz; 2 - Oğul = talep; 3 - Mübarek
ruh = fiat hadisesi... Gerçekte bu üç unsur da (arz - talep - fiat) birbirinden
çıkan, birbirini doğuran toplumun iktisadî temeline, ruhî gidişine egemen
olan biricik bir kanunun "Arz ve Talep Kanunu"nun birbirinden ayrılmaz
parçaları idi. (9) İsa
zamanında bu üç unsurda birlik aranıyordu. Muhammed daha pratik davrandı.
Toplumda biricik Allah "Fiat" dediğimiz hadise değil miydi? Şu halde,
onu parçalarına dağıtmak, dalgayı anlayamayan bazı beyinleri şaşkınlığa
ve tereddüde sevk etmekten başka neye yarardı? Zaten her satıcı aynı zamanda
bir alıcı değil miydi? Ve satıcıyla alıcı anarşik bir üretim rejiminde
fiat denilen mukadderatın kölesinden başka ne idiler? Hem artık ticarî
ilişkiler İsa zamanında olduğundan daha ziyade subtilisé olmuş (haddeden
geçip incelmiş) ve soyutlaşmıştı. Somut, yani, saçlı, sakallı birer alıcı
ve satıcı (baba - oğul) ile soyut bir fiat (mübarek- ruh) farkı ortadan
kalkmıştı. Mekke'de, kervanları Arabistan'ı bir baştan öbür başa yarıp
geçen büyük tüccarlar, oturdukları yerden alış veriş ediyorlardı. Alıcı
ve satıcı (baba ve oğul) altı asır evvelki gibi, mutlaka karşı karşıya
gelmeden, ortada bir (alım - satım) olup bitiyordu. Şu halde arz ve talep
de fiat kadar bir "mübarek - ruh" halinde maddiyet ve şahsiyetten
ayrılmış, elle tutulmaz, gözle görülmez, îlim (bilici), cem'î (işitici),
basîr (görücü): "Karanlık gecede kara karıncanın kara taş üstünde geldiğini"
sezen lâtif cisim, bir kelime ile soyut ve değişmez (Allah) olmuştu.
Arap bezirgânlığı
Muhammed'in Hendek gazvesinde, istihkâm kazarken rastlanan güçlü kayaya
kazma çalıp kıvılcımlar çıkarttığı zaman Şam'ın Beytül memnu, Kisraların
sarayları ile Kayzerlerin taç ve tahtlarına kavuşmakta gecikmedi. Müslümanlık
ancak yarım asırcık doğduğu yerde kalabildi. Bu yarım asrın da yarısı doğuş
döğüşü ile, diğer yarısı da idealist cennetle müjdelenmişlerin gelenekcil
ömrünce sürdü. Kurnaz ve muhafazakâr bezirgân Ebû Süfyan'ın oğlu Muaviye'den
başlıyan "Emeviyye" saltanatıyla beraber, İslâmlık, Hint Yoluna
en hakim stratejik mevkiinde: Şam'da hakiki taç ve taht kuruyordu. Ve artık,
İslâm "kadı"ları da, iki şahit bir ispat bulduktan sonra, göz göre erkek
devenin dişi deve olduğuna oysa hiç de öyle olmadığı halde adalet formalitesini
yerine getiren ve falan ibni filâna ait bulunduğuna "Hükmü Şer'i" vermeye
başladılar.
Katışıksız ticaret
dini olan Müslümanlık, 90 yıl kadar Şam'daki mevkiini tahkim ettikten sonra:
1- Tüccarlığın gezginci (veyahut siyasî manasiyle fütuhatçı ve istilâcı)
ruhuna; 2 - İslâm bezirgânlığının, Güney Yolları hakkındaki "imajına" sadık
kalarak hemen üç, beş yıl altı sene ara ile zamanın en şaşaalı şöhret ve
medeniyetlerini, hatta tabiri caizse İslâm medeniyetinin hemen biricik
meyvelerini verdiği; Doğuda: İran - Turan - Hint - Çin pazarlarına sefer
açıp ganimet toplamak için en müsait dört yol ağzında Mezapotamyanın göbeği
Bağdat'ta (Abbasiye)ler, 3 - Batıda: Akdenizin güney kavisini, kuzey
ve batı ucunda yukarıya doğru kıvıran kalayla bakırın (tuncun ana ve babasının)
vatanı, ve derebeyilikle sarmaş dolaş olarak manevivat ve ülküsünü fuhşa
salmış, orta çağı afyonlamakla meşgul -Müslümanlığın ağababası ve kapı
yoldaşı- Hıristiyanlığın henüz ancak savunmak vaziyette bulunabildiği Avrupa
pazarlarının -epey zorluca Bizans'tan sonra- uzak ve daha iş kapısı olan
İspanya'da (Endülüs) saltanatı... kuruldular.
İslâm bezirgânlığı
veyahut bezirgân İslâmlığı güney yollarından sonra, ona Bağdat'tan bağladığı
orta yollarıyla uzak doğudan, o zamanki uzak batıya... -Tarık, Fas'ı aşarken
atını Atlas denizine sürerek: Yarab! demiş, (yani, ey! yüce arz ve talep
kanunu) eğer büyük deniz olmasaydı dünyanın öbür ucuna gidiyordum... O
başarı yumurtayı dik oturtan Kristof Kolomp'a nasip olacakmış.-
Tarih dediğimiz facialı
(dramatik) ticaret oyununun mekik dokuduğu Asya'dan Avrupa'ya ne getirdi?
Epey tohumlar!... Meselâ: Pirinç - zafran kenevir - kayısı - portakal -
ağaç kavunu - kuş konmaz - hurma - kokulu üzüm - kavun - mavi, sarı güller
- yasemin - pamuk - şekerkamışı gibi ilh... Başka? Endülüs'ün bereketli
ve Araplar tarafından açılan arklarla sulanarak cennete dönen topraklarına
bu çeşitli tohumları eken Arap ticareti = Güney yolları dini sırf ticarette
kalmadı; Avrupa'ya sanayi tohumlarını da getirdi attı: 1- Acem çeliği
(belki de Endülüs'te Arapları bire kadar kıran şövalye kılıçları ve zırhları
buradandı); 2- Batı yeniden doğuşuna (Rönesansına) en candan bir alet olan
kâğıt; 3- Avrupa'da ilk burjuva uyanışında mühim rol oynıyan debagat,
(Kurtuba kunduraları, Fas marukenleri ve ilahır). Dokumacılık (Küçükasya'nın
yün halı ve seccadeleri, Şam'ın bezleri ve ayırmalı yün ipek kumaşları,
Musul'un müslimleri ve ilahır); Camcılık (Minelican, yalancı inci
ve ilahır). 4 - Nihayet şeker, müteallekatı (konserve, şurup), Gülyağı,
alkol ve ilahır gibi kimya mahsûlleri.
Tahmin edilebilir
ki, bu ziraî ve sınaî bezirgân faaliyeti ve üretiminin gelişimi, sosyal
sınıf farklılaşmasını kesinleştirmekte nazlanamazdı. Netekim her iki İslâm
medeniyeti merkezinde, gerek Abbasiye, gerek Endülüs medeniyetlerinde önemli
imalâthaneler, silâh ve sentamiyan fabrikaları zamanının koyu ve köle derecesinde
yoksul ve teşkilâtsız amele sınıfını büyütmüştü. Kayzer ve karanlık sınıf
mücadelesi, müzmin iç ve bağırsak hastalığı, Irak'ta doğrudan doğruya ve
açık, zengin fakir kavgası şeklinde yani aynı dinden vatandaşlar arasında,
İslâm ümmeti içindeki iki ümmet arasında ve (.......) cereyanıyla komünizm
(......) ütopist komünizm, esirler komünizmi prensipleriyle başladı.
Bir ara, Mekke ve
Medine'ye kadar uzanan mazlum ve çalışkan kölecilik iktidarı doğdu. Kanlı
ve vahşiyane döğüşlerden sonra bozuldu. Fakat için için yanan çekişme söner
mi? Gizli teşkilât ve mücadele Bağdat'tan Horasan'a, Mısır'dan ve Berber'den
Fas'a, Endülüs'e kadar yayıldı. Aynı mücadele Endülüste, daha ziyade Galipler
ve Mağluplar, yahut münafık entrikalar şeklinde kan döktü. Hülasa, neticesiz
iç boğuşma Abbasi'de beş asırdan fazla, Endülüs'te İslâmlıkla Hıristiyanlık
arasında ondan sonra daha beş asır, 16'ncı asra kadar süren boğuşma bir
tarafa bırakılırsa, üç asra yakın uzun ve tahripkâr hakimiyeti sürdürdü.
İslâm bezirgânlığının da ömrü bu kadarmış. O da toplumu bezirgân üretiminden
hâlis burjuva iktisadiyatına atlatamadı. Onda da çelikten mihverini ve
manivelâsını bulamıyan sınıf mücadelesi, hatta İbni Haldun gibi realist
araştırıcılar yetiştirdiği halde, ne yaratıcı ve ilerletici bilincini buldu.
Ne de ilerici atlamaları icap ettirdi. Kökleri Hint ve Çin pazarlarında,
yaprak meyveleri Turan ve Avrupa kapilarında ilerliyen bezirgân İslâm medeniyeti
ağacının da gövdesine kurt düştü. Özü pek yeni ve ileri bir öz yaratacak
yerde, doğuramaz ve yaratamaz olan sırf altüst eden ve yakıp yıkan bir
humma ile, kısır sınıf mücadelesiyle koflaştı. Ve koflaşan, kurumaya başlıyan
her ağacın başına gelen, İslâmlığın da akîbeti oldu. İlk içbozgununu takip
eden ikinci safha: Dış bozgunlar safhası geldi çattı.
Güney Yolunun bezirgân
düzeni ve fikriyatı, âdeta, metalarını aldığı yerden de, sattığı yerden
de birdenbire hücuma uğradı. Bu hücumların manası, 1- Özel olarak:
a) Meta aldığı yerden: "artık niçin almaz oldun?"! b) Sattığı yerden: "Daha
hâlâ mı sen satacaksın?" kabilinden bir içerleyiş; 2 - Genel olarak:
Hem eski satıcı, hem eski alıcı, her ikisi de müştereken: Hak kuvvetlinindir
prensibince, zayıflıyan medeniyete karşı: "Yağma Hasan'ın böreği" deyişi...
idi. Meta alınan yer (şark, yani Asya), meta satılan yer (garp, yani Avrupa)dır.
Filhakika İslâm medeniyeti doğudan Türk, Tatar ve hatta Çerkeslerin genellikle
tedrici ve az çok temsil edilen istilâsına, batıdan da tamam iki asır (11'inci
asır sonundan 13'üncü asır sonlarına kadar) süren âni, uzlaşmaz ve tahripkâr
sırtı sıra sekiz hücumuna uğrıyarak göçtü. İslâmlığın mukadderatçı düsturuyla:
"Huu elhakul bakî!" (kalan bir o yaratıcıdır)... (10)
XIII'üncü asır sonları:
Tarihin mühim dönüm noktası! İnsanlığı ilk ve orta çağdan, bugünkü çağımıza
doğru deviren dalgın gidiş! Tarihin iktisadî sürecini yeni bir rotaya,
burjuvazinin avenementine doğru yöneltilmesi.
XIII'üncü asrın sonlarından
itibaren nelerin olduğunu söylersek, bu tarihi hani şu malûm tarihin en
mühim dönemeci saymamız daha kolay anlaşılır. Olan bitenin kolay anlaşılması
için bizim usulle bir tasnifini yapalım; I- Alt kat (infrasructure):
İktisadî hadiseler; II- Üst kat: (Superstructure) Hadiseler: Bunları
da basitleştirmek için: A) İç münasebetler: 1- Siyaset, 2-
Sınıf, 3- Askerlik, B) Dış Münasebetler: 1- Yıkılış,
2- Döğüş, 3- Doğuş... Diye bölelim.
I-Alt Kat:
İktisadiyat, -Sermaye birikişinin + sermaye çapulunun + sermaye münasebetlerinin
daniskaları... Sözleşmiş gibi hep birden ve elele vererek sahneye çıkarlar.
(Tabii Avrupa'nın o da en bezirgân noktalarından)...
1- Panayırlar:
İlk defa sistematik bir surette ve şehrin derebeyi himayesinde, bir usûl
ve düzen dahilinde işlemiye başlarlar.
2- Beynelmilel
para: Panayırda dört bucaktan toplanan bezirgânlar emtia mübadelesi
kadar para mübadelesi gibi bir zaruretle de karsılaştılar? O zaman ticaret
sermayedarları yanında (yahut ayni ticaret sermayedarı tarafından) malî
sermayedarlık doğar: taraflar... Para bezirgânları, o devrin denizdeki
kum kadar çok olan paralarının içinden ancak çıkabilirlerdi.
3- Poliçe:
Fırsat düşer de yolumuz uğrarsa göreceğimiz gibi poliçe daha VI'ncı asırdan
evvel Mekke'de kullanılan bir nesne idi. Mamafih Avrupa'ya girişi (yahut
Yahudiler tarafından bulunuşu deniliyor ama, bizce doğrusu "sokuluşu")
ancak panayırlarla beynelmilel paranın inkişafı ve borsamsı hallerden sonra
XIII'üncü asır sonundadır.
4- Deniz ticareti:
O zamana kadar deniz ticareti denilen dış ve uzak mübadele, Avrupa bezirgânlığının
harcı olmamıştı. Yok değildi. Fakat, seyrek ve tek tük Yahudi'lerin elinde
gibi bir şeydi. XIII'üncü asırdan itibaren Yahudiler yerli el imalâthanesi
üretimine yaslanan Avrupa bezirgânlığı ile, Avrupa bezirgânlığı da Yahudi'lerle
yığışım oluverdi, kaynaşıp kümeleşti. (Burjer gibi).
5- Komandit Şirket:
Hisse senetli şirketin bu arpa boyu farklı birader efendisi, genişliyen
uzak deniz ticareti için lâzım gelen sermayeyi tedarik etmek üzere Marsilya
limanında belirir.
6- Sermaye Birikişi:
Hanri Leé XIII'üncü asırda, Normandiya'daki kiliselerin, arazi iradı alımı
ile birer hakiki "Ziraat Bankaları" haline geldiklerini zikreder.
7- Maşinizm:
(Amale + Sanayi) temerküzünün ve saniyelerle bol bol uygun olarak kâr çeken
kodaman sermayenin büyük yaratıcısı, ve proletaryanın (bir maskara tercümesine
göre: Yalan hikâyenin o burjuvalarca pek müthiş bir felâket gibi gösterilmek
istenen teşkilâtlı sınıf mücadelesinin zaruri ve ilerletici nesnesi makine...)
ilk tohumunu bu asırda atar. İlk defa ham ipek eğirme makinesi bulunur...
Böylece sanayi sermayedarlığın kapısına dayandık... Yetmez mi?
II- Üst Kat:
Toplumbilim. -Sermaye, insan geçiminde söz sahibi olur da, insan kafasını
ve insan münasebetlerini hiç tek durdurur mu?
A) İç Münasebetler:
Bunlar daha ziyade aynı toplumsal bünye içindeki alt katın doğrudan doğruya
tesirlerine dairdir:
l- Siyaset:
Toplumun (tabi hep Avrupa'ya kakılmış kalmışızdır,) siyasî bünyesinde burjuvazinin
resmen kendisine has istismar müesseselerini kurduğunu gösteren üç belli
başlı hadise: a) Parlamentarizm. -Yani Meclis mantarizmi... Burjuvazinin
yukarıda zikri geçen iktisadî müessesesinin siyasî sahadaki karşılığı Parlamentodur.
Yani eğer gerçek manasıyla ve bir kelimede ifade edilmek istenirse: Parlamento:
Burjuvazinin efkârı umumiye borsasıdır. (Hem bu kanaat bizim ağzımızdan
çıktığı için afaroz edilmesin. Hayır, Versay Antlaşmasının sayın sarı oportünist
427'nci maddesine "Karl Marks'ın zaferi" (Sayfa: 15) dir diye diş
gıcırdatan "Sosyalizmin zalimliği"nden (Bu namert herifin eseri var) Yüreği
yanık, meşhur Fransız bakanlarından en domuzuna kurnaz burjuva Yves Guyet
"La Soience Economique" 60'ıncı sayfasında "İşte seçimin özelliği," diyor.
"Siyaset bakımından seçim, metalara nisbetle fiatlar ne ise odur." İşte
çağdaş burjuvazinin ilk beşiği olan İngiltere'de, o zamana kadar her şehir
ve kasabadan iki burjuva, ve her kontluktan iki şövalye toplanırken, XIII'üncü
asırlarla beraber parlamento sistemi başlıyor.
B) Devlet.
- Burjuvazinin siyasî yayılımını en çok genişlettiği Fransa'da, XIII üncü
asırla beraber: Hükümet, Divanı Muhasebat, Adliye ve Parlman, yavaş yavaş,
küçük asillerden burjuvazinin eline geçer.
C) Makyavelizm.
-Türkçeye tercümesi "Kancık soyguncu ve sinik (kelbî) istipdat." Yani sermaye
kelbiliğini çıkarmak üzere kuzeye yatan derebeylik kurdu... Bu sistemi:
Halkı korkut korkutabildiğin kadar, şaşkına çevir. Ve aldat. Yine aldat,
daima aldat. Ve soy! siyasetidir. XIII'üncü asıra (sermayeyi kozadan çıkarınca)
kadar süren bu siyaset sistemi, her kıyıda ve köşede nasılsa kalabilmiş
tek tük mertliğe dair bazı kırıntılar varsa, onları da silip süpüren ve
her şeyi kârcı bezirgân ruhuna uygun bir terazi ile tartan burjuvazinin
orijinal kancıklık sistemidir: 1- Halkı isyan ettiremiyecek kadar, fakat
yüzünü de güldüremiyecek kadar ağır vergi al.. 2- Verilen söz, o sözü icap
ettiren zaruret devam ettiği müddetçe tutulur. Ve Makyavelizmin ikinci
vasfı da, dedik, öd patlatmak ve şaşkaloza döndürmektir: İtalyan kıralları
"Halkı zülumları ile korkutmaktan ve depdebe ve ihtişamlarına tutkun
etmekten hoşlanırlardı." (Senbusi, Medeniyet Tarihi, Tercüme Reşit,
s. 231).. Halis derebeyilikte bu orostopolluğu gösterişli zulüm olsa bile
bu cimri hesapçılık bulunabilir miydi?.. 2- Sanat: Yeniden - doğuş
(Rönesans). Gerçi XII nci asırlarda, İtalya'da, kaba saba emeklemeye başlar
gibi oldu. Fakat asıl ayağa kalktığı Alçak - Memleket "Felemenk"de XIII'ncü
asıra basmıştı. Zorla inkilâpçılaşan bir sınıfın, burjuvazinin, zoraki
realistleşen bu sanat taslağı da ondan sonra tıpkı Makyavelizm kadar malûm
dünyayı dolaştıktan sonra, 300 yaşlarında bir pirifani (pek yaşlı) olarak,
gene doğduğu yere, İtalya'ya, dönerek gömülmüştür.
3- Askerlik:
XIII'ncü asırda Haçlıları (Kuruvazadi) bitirmekle beraber kendisi de biten
şovalyelik, uğradığı akıbetten korkmuşcasına, o zamana kadar hamallığını
ettiği halkalı zırhlar az gelmiş galiba ki, bu sefer, yekpare demir levhalar
içine acaip umacılar salyangoz gibi sokulup saklanmış ve sanki Avrupa'ya
akına başlıyacak olan Yeniçerilerin çırçıplak ve yağlı yatağanları önünde,
Varna ve Niğbolu'da armutvari dokununca düşü düşüvermeye hazırlanmıştılar..
Bu tip, iktisaden Avrupa burjuvazisinin ne kadar hoşuna gitti ise, siyaseten
de o kadar canını sıkmış olacak.
B) Dış münasebetler:
Burada, yukarıdan beri akageldiğini gördüğümüz tarihi silinik bir iki girdap
ve dalgasını murat ediyoruz:
1- Döğüşler:
a) Kuruvazadlar biter. - II asır süren sekiz Haçlı dalgası, Akdeniz yollarını
Hıristiyan bezirgânlığına açarak diner.
b) Tatarlar başlar.
- Çin ve Moğol tüccarlarına Ortaasya ticaret yollarını açmak istiyen "Cengiz"
"fitneengiz" 800 bin kişiyle Karakurum'dan Lehistan'a kadar kuzey ve orta
yollarını kana boyar. (1265) lerde.
2- Yıkılışma:
Şarkta yıkılışlar çok oldu. Fakat bilhassa "Cengiz Fitneengiz" dahiyesi
ile az çok alâkadar olan, Asya'da üç büyük saltanatın devrilişini hatırlıyalım:
a) Asya'nın doğusunda: -İkinci Çin Sung sülâlesi yıkıldı. (1240) larda.
b) Asya'nın ortasında:
-Tamam 20 hükümdarın oğluna savatlı tokmaklarla, her batı ve doğu zamanındaki
"Zülkarneyn nöbetinde" dümbelek çaldırtan, heybetiyle (Irak - Mazındıran
- Kerman - Mikran - Keysan - Bülücistan - Gor - Gezne - Bamyan ve Hint'e)
kadar sahipkıran keskin ve Fars İran - Azarbeycan - Derbent - Şirvan'a
kadar dörtbir tarafta namına hutbeler okutan Havarzın Şahlığı bir var imiş
bir yok imişe döndü.
c) Asya'nın batısında:
-Bağdat'a, zaten artık Arap'ta yeri kalmıyan Abbasiye saltanatının yerinde
yeller esti. Ve güney yolu tam tıkandı.
3- Doğuşları:
Batıda doğuşlar çoğaldı. Fakat bilhassa "Haçlı" dahiyesi ile az - çok alâkası
olan Avrupa'da üç küçük "Medine Cumhuriyeti" nin yükselişini hatırlıyalım:
a) Avrupa'nın Güneyinde: -Doğuyla kuzey Avrupa arasında bezirgân
sığındılığı hizmetini gören ve Ren vadisinin korsanlarından Hanse veya
Guild şeklinde toplaşmış müşterek alım - satım yapan gözüpek tacirler yetiştiren,
10 ila 50 bin kişilik şehirlerinde ücretlilere dokutulan yünlerin bitirimini
yapan onda bir nisbetindeki Plepler (ayaktakımı) ile mal ve mülk sahibi
patrisiyenler arasında 18'nci asıra (makinenin zaferine) kadar süren isyan
boğuşmalarına sahne olan alçak memleket (Felemenk Cumhuriyetleri).
b) Avrupa'nın Güneyinde:
-Papa kurmaylarının idare ettiği Haçlılardan sonra, verniği yeniden parlamıya
başlıyan İtalyan Çizmesi, doğuyla batı arasındaki ticaret denizinde, Akdeniz'de,
bir dalgakıran gibi uzanarak bu ticarete "Harta - Sultanı" " Papa"nın göbeğinde
taht kurduğu bir köprü hizmetini gördü. Ve bilhassa Çizme koncunun biri
doğusunda, ötekisi batısında iki çekecek kulak gibi sivrilen iki belde,
kadim Roma Medeniyetinin kokmuş gübresi üstünde iki zümrüt filiz halinde
fışkırdı: Floransa ile Venedik.
1- Floransa Cumhuriyeti:
Oligarşisi ile "İtalya Atinası" şöhretine eren: Artedigalimala denen uzak,
denizaşırı doğuyla yünlü kumaş ticareti yaparak çarçabuk sermayedar özellik
kazanan tacirleri Artadetlalana denen ve hariçten yün alıp şehir ve köy
zanaatkârlarına işleten Çuha fabrikacıları; Artedelleserta denilen moda
ve ipekli eşyası tacirleri ile, Ortaçağ ticari mali sermayedarlığına örnek
olan Medine. 2- Venedik Cumhuriyeti: Floransa'nın ikizi: XIII'ncü
asırda eski Yunan Medeniyeti ülkesinin yarısını kaplıyan belde...
"Aha!" 400 atlı.. Çember
kalesi önündeki Fırat vadilerinde belirdiler. Sürmeli Çukur'a doğru arkalarından
Tatar kovalıyormuş gibi dörtnala geliyorlar. İşte Pasin Ovasında çadır
kurdular... "Tee!" Bunlar, bize meşrutiyet güneşi altında: "400 Aslandan
bu vatan kaldı bize yadigâr!" ilhamını nara attıran ve gerçekte Cengiz
tatarlarından kaça kaça kuskunları kopan, kaçarken de pederşahları Kaya
Alp oğlu Süleyman Şah'ı Fırat'a düşüren Türk Kayı Han aşiretinin, (Ertuğrul
- Dündar) Beyler koludur.
XIII'ncü asırı bitirdik.
XIV'ncü asrın ilk on yılını da bitirdik; ikinci on yılına giriyoruz (1311)..
Ertuğrul Bey oğlu Saruyatyi ile (Alâettin Keykubat İbni ---- ve Selçuklu)
bu sığıntı Selçuk Sultanı Tatarlarla döğüştüğü Ankara civarında Karacadağ'ı
Ertuğrul koluna YURT verir. 400 Aslan, şu kapıdan kovarsan bacadan giren
ve sanki heryerden mantar gibi biten Tatar'larla, oldu olacak... son bir
döğüşürler. Ve iyi döğüşürler: Selçukilerin zaferine yardımcı olurlar.
Madem ki iyi döğüşüyorlar bitmez tükenmez bir harp cephesi olan Rum Bizans
cephesindeki Söğüt Kayı Han Koluna iyi durak olacak...
Selçukiler, bıçağı
hakkı ile sığındıktan tam yarım asır sonra Ertuğrul 90 yaşında bu dünyaya
gözlerini ebediyyen yumar. Üç oğlundan Osman Serdar olur. (1363)..
Ve Osmanlı hikâyesi
de buradan; böyle başlar...
Tohum biliniyor: "400
Arslan"! Kaynaklar hakkında şu hikâye dinlenir. iki kelime: Türk
Kavmi 20 Kabîle idi. Bunlardan (Oğuz) kabilesinden 24 büyük Aşiret
vardı. Her dört kabile bir (Kan) lık ve tekmil kabile hanlarının
hanlığı da (Hakanlık) olurdu. Oğuz Hakanlığı Tarihi Osmanî
Encümeni(11)'nin "Osmanlı
Tarihi" ne göre 16'ncı asırdan 40 asır (Milâttan 24 asır) evvel. "Tarih-î
Alem"e göre Milâttan 23 asır evveldenberi mevcutmuş. Bütün göçe Kan insan
kümeleri gibi bu hakanlık, hanlık ve oymakların da birer damgası, alâmeti,
işareti olacaktı. Her oymağın alâmeti harf ve uydurma gibi cansız şekillerdi.
Altı hanlığın da altı tane ongunu, (mukaddes + avcı ve yırtıcı kuşu) var:
Tuşincil - şahin - kartal - üç kuş - senku - çakır.. Bunlara ok atılmaz,
etleri yenmez. Kendileriyle fal bakılır. Ve hatırlarına toz konmamasına
dikkat edilir.
Hakanlıkta
bir oğuz'un (Tirağ) "Bir kuş imiş ki bin kuş öldürür, birini yermiş" (Divan-ı
Lügat-ı Türk) isminde ve bir de karısının "kutsal" adlı olmak üzere
iki totem, mukaddes ve ismi var cismi yok Arapların zümrütü anka, Acemlerin
Simrig kabilinden kuş heyulâları varmış... Bu "mış"lardan bize kalan hatıra,
Oğuz hanlığının 24 aşiretinden biri olan (Kayı Han) Oymağının, 37
- 38 asır sonra, Asya ile Avrupa'nın ve Müslümanlıkla Hırıstiyanlığın burun
buruna geldiği boğazlar etrafında Osmanlı İmparatorluğunu kurduğu zaman
da, hâlâ totem olarak kadim Oğuz Hakanlığının "Tâfray-i Hümayun"unu
kullanması olmalıdır.
İşte Tatarlar, Moğol
ve Çin bezirgânlarına iç ve Küçükasya ile Avrupa ticaret yollarını açmak,
Karakurum taraflarında yallah ettikleri vakit, altun (----) sökün eden
Türk oymakları, beygirlerinin yükü çadırları ve kafalarının yükü bu totemlerden
ibaret olmak üzere, hayat mücadelesinin kılıç mücadelesi olduğu imaniyle
istiyenin emrü, hesabı ve maddi, manevi tesiri altında döğüşmek üzere eski
medeniyetlerin enkazlarına üşüşürler, işte Kayı Han oymağının Ertuğrul
kolu bu uçuşanlardan biri. Biz onu, kadim medeniyetlerin yıkıklıkları
ile gübrelenmiş yeni yeni gelişimlerin hay vurup harman savurduğu eski
tarlalara düşmüş bir tohum sayıyoruz.
Tarla: Ertuğrul
kolunun içine düştüğü zemin ve şartlar nelerdir? Bu şartlar içinde nasıl
tutundu, ve Şeyh Edabali'nin rüyasına giren ağaç gibi iki dünyaya kök ve
dal budak saldı? Hiç şüphesiz bir Türk hakimiyeti ve Türk saltanatı sırf
"400 Arslan" ile kurulur nesnelerden değildir. Hangi amiller Osmanlılığı
yarattı? Burada iki kutup var: Bir tarafta: Doğu Asyasının eski medeniyetlerinden
Batı Asyasiyle Avrupa medeniyetlerine doğru, güney yolları (12)
İslâm ticaretçiliği tıkandıktan sonra taşıp saldıran deli sellerin, Moğol
sellerinin akışına kapılıp sürüklenen bütün göçebeler için batı sayılan
ülkelerdeki yıkılmış veya yıkılması gün meselesi olan medeniyet çöküntüleri:
Öte tarafta: - Bu yıkık Batı Medeniyetlerine doğru Uzak Şark bezirgânları
ve Uzak Doğu malları için yeni yollar açmak dalgasının önüne düşen Asya
göçebelerinin taa kendileri. Bu iki taraf, müsbet ve menfi elektrik veya
mıknatıs kutupları gibi biribirini çekiyor. Ve bu cazibeden epey müthiş
ve kanlı yıldırımlar patlıyor. Bu iki kutup üzerinde ayrı ayrı biraz duralım:
Asya Göçebeleri:
Bilhassa komşu ve kardeş olduğu söylenen iki büyük Hakanlık, Oğuzlar önde,
Moğollar arkada; yani, önde kaçan Türkler, ve dilimizde hâlâ darbımesel
hükmünde yaşıyan ve o devrin haileli seğirtişlerinden de bir iz taşıyan
meşhur tabiriyle - arkadan kovalıyan Tatarlar... dır. Çoğu kere Türk'ün
nerede bitip, Tatarın nerede başladığı kestirilemez. Fakat biz, burada
konumuzu teşkil eden sırf Türk'leri ele alalım...
Türk Oymakları doğudan
batıya doğru akın ederken, tabii önlerine güney yoluyla alt yolu biribirinden
ayıran Hazer Denizine çarpıyor ve her maniaya rastlıyan akarsu gibi ikiye
bölünüyorlar. Bir kısmı Hazer'in kuzeyinde Oral - Volga aralarında, öteki
kısmı Hazer'in güneyindeki İran yaylalarından yollarına devam ediyorlar.
Bu yollarda gidiş kör bir ırmağın akışı gibi midir? Büsbütün öyle değil.
Çünkü akan su değil insan kümelerinin selidir. Bu kümeler, tarihte
rüzgâra tutulan güz yapraklarından ziyade kokusunu aldıkları muayyen cazibelere
doğru yönelmeyi bilen canlı ve faal (aktif: faal) unsurlardır. Onun için,
Türk Oymaklarının bir kısmının Volga kıyılarında, öteki kısmının İran yaylalarından
geçişlerini bile sırf aradaki Hazer Denizi maniasına atfetmek basitlik
(semplizm: basitleştiricilik) sayılır. Türk Oymakları elbet insan kümeleri
olmak itibariyle, insan topluluklarının, o zamanki toplum ilişkilerinin
kanunları ve icatları dışında tabii tesirlerin tamamıyle oyuncağı olamazlardı.
Zamanın hakim iki köhne medeniyet merkezi, Türk Oymaklarını bu iki istikamete
çekiyordu: 1- Son demlerini yaşıyan İslâm Medeniyeti; 2- Fosil halinde
de olsa henüz artıkları duran Roma Medeniyeti...
Hakikaten Türk'ler
bilhassa bu iki medeniyet etrafında, toplaşıyorlar. Asıl Roma, Batı Roma
çoktan çökmüştü. Bundan ötürü fosil halinde kaldığından bahsettiğimiz artığı
Bizans İmparatorluğudur. İşte Türk'lerin bir kısmı Bizans'a, öteki kısmı
İslâmlığa doğru üşüştüler. Üşüşme 8 ile 10'uncu asırlarda inkişaf eder.
Üşüşülen iki mihraka birer göz atalım:
Balkanlarda:
Osmanlı ağacının dalları ve meyveleri dediğimiz yer. Osmanlılardan 5 asır
evvel gelen Türklerle karışmıştı. Gelişigüzel hatırlıyalım: 1- Peçenek
ve Polofçi Türkleri. - 8'nci ve 9'uncu asırda Dinyeper ve Dinyester'den
kalkarak Velânya, Moldavya'yı aştıktan sonra Tuna'nın Balkan yakasına geçiyorlar.
Sonra Bulgarlara yardımcı ve kurtarıcı gibi yetişen Koman Türklerine mağlûp
olarak katışıyorlar. Bunlardan (......) 914 tarihlerinde Edirne'yi işgâl
bile ediyor.
2- Vardarlı Türkleri:
-Bizans İmparatoru Teofil (829 ile 942) tarafından, Selânik ile Vudine
arasında yerleştiriliyorlar.
3- Koman Türkleri:
-Peçeneklerden sonra Balkanlarda, Bulgaristan'da yayılır ve Bulgarlarla
kaynaşırlar. Hatta (Özi) ismini alan meşhur kal'anın Oğuz kelimesinden
gelme ve Oğuz'lardan kalma olduğu söylenir.
4- Ohride:
-Niş, Sofya, Molina, Uçapulya ve Tuna'daki Peçeneklere mensup Türk'ler,
11'inci asırda gözükürler.
5- Macar Türkleri:
-Oğuzlar tarafından Volga'dan kovulunca Hazer semtlerine, sonra orada da
tutunamıyarak Dinyester, Prut ve Sert ırmaklarına doğru inerler.
6- Selçuk Türkleri:
-Evet, Selçukiler bile, Saltık'ta da kumandasında 12 bin kişiyle Konya'dan
Dobruca'ya kadar sokulurlar...
Osmanlı Türkleri Balkanları
geçtikleri zaman, kültürleri değişen bütün bu Türkleri Bulgar ve Rum sanıyorlar.
(13)
Küçük Asya'da: İslâm
medeniyetine doğru gelip yerleşen Türkleri sayacak değiliz. Bunlardan en
meşhurlarına işaret ediverelim:
1- Kıtık Aşireti:
-Oğuz Hakanlığının Oymaklarından, İran'da yerleşir.
2- Selçuk Aşireti:
-Aynı yollardan aşa aşa nihayet Anadolu'da, Arslan ve Güneş (şimdiki Acem)
tafralariyle malûm saltanatı kurarlar.
3- Bayındır Aşireti:
-Anadolu içlerine kadar sokulduktan sonra, Akkoyunlular hükümetini yaparlar...
Ve ilh. Ve ilh...
İki Medeniyet:
Bizans, Asya pazarlarının en mühim yollarının en nazik düğümü üzerinde
kurulmuş, Avrupa bezirgânlığının mühim ileri karakolu, Hıristiyanlığın
yıldızı... Fakat sönmek üzere olan bir yıldız. İslâm fikriyatının belli
başlı gayelerinden biri bu parlak mevzuu zaptetmek. Hatta Muhammed: Kostantinye'yi
(İstanbul'u) zaptedecek Serdar'a ne mutlu!. demiş. Şaka mı bu?
Avrupa pazarlarını
temsil etmek üzere olan Hıristiyanlığın hedefi ise, tabii bu mevzuu, her
ne pahasına olursa olsun elden çıkarmamak...
Kuvvet? Her iki taraf
da almakta, ve vermemekte sonuna kadar döğüşmiye niyetli... Niyetli ama,
"At var, meydan yok". Her iki taraf da içini kurt yemiş, geçmek ve göçmek
üzere olan iki bünye... Batıda yeni bir gelişim doğuyor, doğuda eski bir
gelişim ölüyorken, iki kardeş din cereyanı (İslâmlık ve Hıristiyanlık),
iki rakip ve düşman bezirgân hibizi halinde ikiyüz yıl "Mukaddes Cihad"
içinde boğuştular. Garp, henüz üzerine çullanmakta devam eden ve Hıristiyanlık
tarafından idealize edilen eski rejimin mümessillerini (Derebeyiliğin unsurlarını:
Asilzadeleri, şövalyeleri), kırılmasında yerinecek değil sevinecek bir
şey olan aletler gibi kullandı. Batı bezirgânlığı Derebeyiliğin şatafatlı
zırhlariyle kal'alelerinde henüz bir kuvvet farzediyordu. Doğu, gittikçe
ağır basan "Barbar" salgınından, tıpkı, bütün teşkilâtınca ve kaidelerine
kadar taklit ettiği Roma İmparatorluğu gibi, istifade ederek karşı koymaya
girişti. Bu koyun sürüsü gibi insan sürülerinin boğazlanışı ile iki asır
boyu döğüştükten sonra, her iki taraf da, ne ileri, ne geri gidemeden,
yalancı pehlivanlar gibi dilleri bir karış çıkmış, Avrupa ile Asya'nın
birbirine dil uzattıkları Küçükasya sahillerinde, 20 yüzyıl önce İran'la
olduğu gibi yanyana, sırtüstü düştüler...
İki düşman dünya,
gerek için için çürümeye başlıyalıdanberi, gerek "Haçlılar" boğuşmaları
esnasında, ve gerekse böyle sırtüstü düstükten sonra yeni kuvvetlerden
derman aramaya, ihtiyar milyonerler gibi, kakırdamış vücutlarına yabancı
kamçıların kışkırtabileceği buhranları hesaba katmadan, bir dem hayat,
bir dem zevk daha tatmak emeliyle, "Barbar" ayalarında (husyelerinde) vuronof
(gençlik) aşısı yapmakla uğraştı.
İleri toplum, geri
toplumu, üstün kültür, alt kültürü ister istemez, er-geç hazım ve temsil
eder. Bizi burada işgâl eden Balkanlarla Küçükasya ülkelerinde biriken
Türk Oymaklariyle içlerine doğru işledikleri Bizans - İslâm medeniyetleri...
Göçebeler: "Beygirlerinin yükü çadırları ve kafalarının yükü totemlerden
ibaret" döğüşçülerdir dedikti.
Yani: 1- Maddi yaşayışları
itibariyle: "Bir çadırım var atarım, nerede olsa yatarım." derler; 2- Manevî
düşünüşleri itibariyle: Totemden ibaret basit bir -tabir caizse- "fikriyat"a
sahiptiler; 3- Bir tek işleri ve hareketleri var: Döğüşmek...
Her iki köhne medeniyetin
de ilk işi, göçebe Oymakların ellerinden çadırlarını, kafalarından totemlerini
almak ve kendilerini düşman sınırları üzerinde birer hudut ağacı gibi tesbit
ederek, kafalarını bezirgân teorileriyle iyiden iyiye doldurmak, sonra
döğüş kaabiliyetlerinden, kendi fikir ve gayelerine göre en çok yarar çıkartmak...
oldu.
Usûl klâsikti: Göçebe
Oymak medeniyet sınırını döğmeye başlar başlamaz, kal'ayi içinden fetheden
manevî propagandacılar (din adamları) ile maddî bir parmak bal (küçük bir
mükâfat, otlaklıca bir yurt sunmak gibi,)... Çay yollarının akıncı kahramanlarını
çarçabuk avlar ve kolayca ehlileştirebilir. Ondan sonra göçebe toplum medenî
toplumun peyki gibi etrafında dört doner. İki misal:
1- Selçukiler:
Büyük Tataristan terk elebaşılarından Selçuk, X'uncu asrın son üçtebirinde
(972) Buhara'da aşiretiyle birlikte Müslüman olur. Torunu Tuğrul mal ve
ganimetleri yığdığı (Nişabur) da istiklâl ilân eder. Sonra saltanat dört
kısma bölünür: 1 - İran (İsfahaniye), 2 - Germiyaniye, 3
- Şam, 4 - Rum.
İran'da Tebristan
- Harzem'i -Cercan- Kazveyn şehirlerini zapteden Tuğrul'un kardeşi, istiklâlden
bir asır kadar sonra (1075) Bizansın elinde duran büyük ticaret merkez
ve yollarına hücum eder. Üç senede o zamanki dünyanın en mühim ticaret
iskelelerinden, İçasya pazarlarının son istasyonu olan (Trabzon)a kadar
gelir. "Pek çok ganimete eriştiği gibi" Galata'da, Emeviyeden kalma Arap
Camiinde "Ezan-ı Muhammedî ile Tuğrul bey namına hutbe okunmasını imparator
tarafından müsaade" de alır. (14)
Aynı yıllar içinde İran Yaylasının en uğrak merkezi (İsfahan) ile güney
yollarının (Basra - Mekke'nin) dört yol ağzı (Bağdat)a kadar geçmiş (ve
hatta serdar Halifenin kızını bile alır). Yeğeni Alparslan, İmparator Romanüs'ü
esir eder. (1071)... Fitne, fesat... Harzemşahlığına geçer!
Rumda, Alparslan
bin Cafer bin Selçuk Katledilmiş'i de ezdikten sonra oğlu, (Antakya)'yı
Rumlardan fethederek payitaht yapar. "Sultan-ı Rum" ünvanını alan
kardeşi Kılınç Arslan (Konya)'dan (İznik)'e kadar gider. Hatta İznik'i
zapteder. Sonra Haçlılardan kaçarken Habur Suyunda boğulur. Oğlu Mesut
Şah Sivas'tan Sinop'a ve Azerbaycan'a kadar yayılır... Nihayet, sahibi
huruçlar... Tatarlar... Parçalanış.
II. - Osmanlılar:
Tatarlardan kaçan Kayı Han Aşireti evvelâ Maverailnehir'e gelirler. Her
halde orada Müslümanlaştıktan sonra Selçukilerle birlikte (İran Mervarsahan)'da
birleşirler. Cengiz çıkınca yine yol görünür: Ahlat'tan Azerbaycan'dan
aşarak Halep'e doğru inilir. Ve arkası gelecek...
Alt Bünye: Ekonomi.
- Osmanlılığın üzerinde kurulduğu zeminin biraz da temeline işaret edelim...
XIII'üncü ve XIV'üncü asırlarda Küçükasya, Büyükasyanın çöl olmıyan bütün
ülkeleri gibi kapitalizm öncesi bir ekonomik bünye gösteriyordu. Yani,
ikinci bir ekonomik gelişime tabiydi: 1- Nüfusun mutlak ekseriyetini teşkil
eden göçebe, göçebelikten henüz kalmış veya doğrudan doğruya toprak bentlik
üretimine alışmış olan tabii ekonomi unsurları; 2- Bu tabii ekonomiyi için
için cazibesine sokmıya, parçalamıya, didiklemiye ve aynı zamanda merkezileştirmiye
uğraşan ticaret sermayesi...
Tabii ekonomi:
Zannedildiği kadar, bezirgân değiş - tokuşuna karşı "hermetiquemencla"
su sızdırmaz surette kapalı bir ekonomi olmaktan hergün biraz daha çıkıyor.
Fakat birçok sosyal sebepler yüzünden kendi yağı ile kavrulma bağımsızlığını
muhafaza ediyordu. Buna canlı bir misal olmak üzere, o zaman İskenderun
gibi bir liman etrafında (Zülkadriye) imaretindeki ekonomık durum hakkında
çizilmiş olan şu levhayı aynen iktibas ediyoruz:
"Zülkadir'lilerin o vakitki hayat-ı içtimaiyesi pek sade ve ihtiyacat-ı haricyeden azade idi. Kendi el işleriyle giyinirler ve kendi ekinlerinin mahsulü ile geçinirler idi. Kendi unlarından, kuzularından, kendi yemlerinden yaptıkları bir baklavada şekerin verdiği çeşni kadar bir lezzet olmasa bile yine meydana gelen bu yiyinti ekşi ve tatlı yine kendi bağlarının koruğu bulunuyordu, Hulâsa kazançları kendi illerinde, ellerinde kalıyordu. Tuttukları, yaptıkları şeyler aba, kebe, börek, şal, yazma, alaca, edik, çedik, postal, pabuç, yemeni, çevre, peşkir idi. Mahsûlleri ile enva-ı hububat ile peynir ve yağ ve bal, kuru sebze ve meyva gibi dana ve koyun etinden yapılmış kavurma, bastırma ve durma (bir gövde etten yekpare bastırma) ve sucuk, tarhana, bulgur, ve erite ve şehriye gibi şeyler idi. Elhalehaze (1322 tarihinde!) Maraş'ta nefaset ve sürümünü muhafaza eden Timur'cilik sırmakeşlik, debbağlık ve alacacılık ve saraçlık ve ibacılık sanatını Türkler Asya'yı balâdan birlikte Maraş'a getirmişlerdir. O çağdaki ekinleri arpa, buğday, küncü (susam), pirinç, mercimek, darı, nohut, köşne( filk = karaburçak), pamuk, çavdar, peygamber darısı (mısır) kendir gibi mavad idi. Zülkadirler bağcılıkta ve bahçıvanlıkta mabir olduklarından pekmezin alâsı ve üzümün her türlü şirası (hamse, bastık, kırma, kesme, sucuk ve ilh..) yeni tatlsı Maraş'ta yapılıyordu. Zülkadirlerin o ahır hükümetine doğru belirmiye başlıyan hayt-ı medeniye ile terafikan ûlûmu Arabiye tedrisatı kesbi ehemmiyet etmiş olduğu gibi (sulüs) ve (nesih) yazıları da bir şekli ahsende teammüm ve terakkî etmiş ve hattı rakkamda canlanmış idi." (15)
En sonunda çıldırarak
göçen bir tarihçinin epey oynak kaleminden dökülen bu yazılarda üç ahenkli
kabartılandırma dikkati çekiyor:
1- O zamanki Anadolu
ile Suriye hududunda bineanaleyh her iki ülke hakkında ortalama bir kanaat
verebilecek mevkide olan Zülkadirliler diyarında hakim olan tabii ekonominin
hayranca bir tasviri.
2- Türklerin Yukarıasya'dan
getirdikleri (demir - deri - kıl) ilk maddelerini işlemiye has (yani: kılıç
ve ata dair) ufak sanatları oturdukları yerlerde ölümden sonra dirime (Basü'badel
- mevt'e) uğratarak yaşatmaları: İslâm medeniyetinde de demircilik, debbağlık
gibi sanatlar meçhul değildi. Fakat onların da pekçokları gibi Horasan
ve Maversül Nehir taraflarından gelme oldukları düşünülürse, Ortaasya steplerinden
bu sanatların batıya doğru akınında Türklerin mühimce bir sebep oldukları
(zaten hürafelerinin de işaret ettiği gibi hatırlanılıyor. Esasen Türk
kılıcının o zamanki manevî nüfuzu Türklerin uzvî kabiliyetlerinde ve kılıç
kullanmayı bilmelerinden ziyade 1- Bir kere kısmen kılıçlarının iyi çelikten
yapılmış olmasiyle maddî keskinliğinden; 2- Ondan sonra bir hayli de: sosyal
yanlarının yüzyıllarca o ne müstebit hükümdarlıklar altında inliyen - halk
tabakaları için daha demokratik, daha taze ve teşkilâtçı oluşundan ileri
geliyordu. Ve Türk unsurunun hele İslâm medeniyetinin son demlerinde oynadığı
rolü, biraz da onun taşıdığı ve gittiği yerde ektiği bu sosyal yapı biçiminin
bir birikintisindendi. (16)
3- Üçüncü ve Mühim
Nokta da: Zülkadirlilerin o ahir hükümetine doğru belirmiye başlıyan "hayatı
medeniye"dir. Burada kaydedilen "Hayatı Medeniye" şüphesiz mübadelenin
inkişafına işaret olan ticarî münasebetlerin, bezirgân ekonomisinin ilerlediğidir.
Haçlılar akınları bu Zülkadir ülkesinde de yakıp yıkarak geçmişti. Yani
buraların, İslâm medeniyeti sıralarında manzumeleşmek kabiliyetini gösteren
bezirgân ekonomisi, bu hengâmeler esnasında bir daha altüst olduktan sonra,
ancak Zülkadirlilerin son demlerinde yeniden kendisine gelmiye başlıyor...
Zülkadirliler malûm, son nefeslerini Osmanlıların pençesinde verdiler.
Şu halde, Zülkadirlilerin "O ahir hükümeti", Osmanlıların Batı Anadolu'da
saltanatlarını kurmıya başladıkları devirdir. Yani: Anadolu'da Osmanlı
hükümeti kurulurken "Hayat-ı Medeniye", bezirgân ekonomisi yenibaştan canlanmak
kabiliyetini göstermişti. Bu canlanış, bu yeni "Medeniyet" hamlesi, iki
unsurun melez eseri idi: 1- "Ûlumu Arabiye tedrisatı kesbi ehemmiyet etmiş":
yani, İslâm ideolojisi yeni bir ekonomik basamak, yeni bir gelişim göstermiş.
2- "Sülus ve nesih yazıları da bir şekilî ahıra teammüm ve terakki etmiş":
Nesih Arap yazısı sülus Türk yazısı yanyana ve beraberce ilerliyorlar.
Yani Arap medeniyeti Türk ağaçlarına aşılanıyor ve yeni meyveler bekleniyor.
Bezirgân Ekonomi: İslâm Medeniyeti, bir kelime ile kölelik devrinin
bezirgân medeniyeti idi? İslâm bezirgânlığı çöllerden fışkırır gibi doğdu.
Bu manzara tekmil Asya ve ilk çağ bezirgân medeniyetlerinin talihini tasvir
eden levhadır: Bezirgân iktisadiyatı, "Tabii iktisadiyat" gibi yeryüzünü
kaplıyan ve ticaret için boğucu bir çöl sayılan bir zemin üstünde zikzak
ve çorak keçiyolları, yahut kaldırımlar açtı durdu. Fakat vakta ki bezirgân
ekonomi o zamanki üretim kuvvetlerinin haddini aşan ve tahammülünü çatlatan
çelişkileri ortaya attı ve artık çöl kervanları içinden bozguna uğramaya
başladı. O zamana kadar çöl içlerinden geçe geçe yapılan karınca yolu eski
işlekliğini kaybetti. Derken çölde kopan tayfunlar, esen sam yelleri, -sosyal
tabiriyle iç harpleri ve dış salgınları,- yine tozu dumana kattılar ve
karınca yolları, keçi yolları, o vefasız uçsuz bucaksız çöl yolları gibi
bir daha gözükmemek üzere kayboldular, gitti.
Bu hal yalnız Asya'da
değil, ilk çağda ve orta çağda, bilinen dünyanın hemen her tarafında, bağlı
ilerleyişler ve oranlı başkalıklarla beraber âdeta: "tekarrür" etti durdu.
Bu bezirgân ekonomisi ile, tabii ekonominin statikoyu bir türlü devamlı
surette parçalıyamıyan döğüşüdür. Tabii ve bezirgân ekonomilerin boğazlaşması
ilk ve orta çağlar esnasında hep, görünüşte tabii ekonominin galebe çalmasiyle
neticelendi: Fakat, tabii, işin içyüzü: her döğüşte bezirgân ekonomisinin
fikirlerine doğru iyi kötü, bir basamak daha kazanmasıdır... Elbet, bu
kazanış, beş, altı basamak ilerledikten sonra, dört, beş basamak gerisingeri
etmek suretiyle; yani, düpedüz ilerleyiş değil, zikzaklı ve hatırı sayılır
derecede ricatlı, mutlak değil, gayet bağıllı, sağır ve sinsi: Eskilerin
dedikleri gibi, "mezbuhane: boğazlanırcasına" bir ilerleyiş tarzında olur.
Bezirgân ekonomisinin
tabii ekonomi zararına statükoyu kesin olarak bozuşu, ilk defa batı ve
kuzey Avrupa'sında, yukarıda işaret ettiğimiz gibi, doğu pazarlarını didikliyen
"Haçlılar" muharebelerinden sonra, uzak ticaretin gelişimiyle beraber XII'üncü
asırdanberi başlar. Son zaferini de orada, fakat 16'ncı asra kadar iki
asırdan fazla süren bir gelişme ve erginleşme vetiresinin mantıki tabii
ve zarurî neticesi olan doğu ve batı Hintlilerin (Hindistan + Amerika)'nın
keşfiyle birlikte ve "Parlak" surette yapar.
Halbuki, ilk ve Ortaçağda
ve bu çağların mirasiyle geçinen doğu ülkelerinde daima sonsöz tabii ekonomide
kaldı. Niçin? Bu sualin cevabı, arapsaçı olmuş binbir sosyal ve ekonomik
şartlara dayanır. Fakat, biz burada, "Amil: faktör"cilere benzese bile,
izahın anlaşılır ve basit olması için, bir fakat mühim noktayı açacağız.
Lenin'in tabiriyle "Zenciri peşinde sürükliyen halka"ya basacağız.
1- Bu halkayı bize
veren Marksizm'dir. Marks'a göre Asya'nın muhafazakâr çehresi, nemelâzımcı
ruhu, sürekli yerinde sayan ekonomisi ezelî bir tempo ile üreyip türemekte
devam eden tabii ekonomisi ile izah edilir. Bu ekonomik yerinde sayış ve
üreyip türeyişin de, başlıca bir siyasî ve sosyal netice ile hükmünü sürmektedir:
Arazi iradının nakdî değil aynî olarak alınması; devlet vergilerinin tabii
ürünlerle karşılaştırılması:
"Asya'da, arazi iradının
tabii şekli devlet vergilerinin bellibaşlı unsurunu teşkil eder; bu şekil
üretim şartları üzerine dayanır. Tabii münasebetlerin değişmezliği (lâyete
gayirliği) sayesinde bu şartlar, bu ödeme şekli bakılınca kapsamı eski
üretim şeklini olacak surette alır. Bu Türk İmparatorluğunun mahfuz kalma
sırlarından biridir." (17)
Gerçekten İlk ve Ortaçağın
iki mühim medeniyeti ve sermayedar gelişiminin iki bellibaşlı gübresi ve
tohumu olan şekillere bakalım:
Roma: Fetih
ettiği yerler ahalisinden para olarak yalnız nisbeten ehemmiyetsiz bir
"cizye" alırdı. Esas üretimden devlet hesabınca ayırabildiği pay hasılatın
ondabiri idi. İslâmlığa, hasılattan alınan bu ondabir arapça "öşrü
şer-î" ismiyle geçti. Ve ilâveye hacet yok: Osmanlı İmparatorluğunun "Aşar"ı,
Cihan ve İstiklâl harplerinden sonra kaldırıldı. Halbuki tabii iktisadiyatı
tuzla buz eden ancak malca iradın yerini paraca iradın tutmasıdır..
Marks'ın naklettiği
gibi, maliyecilik giyotinin tatbik edildiği yani: aynî verginin naktî vergiye
döndürüldüğü devirlerde yaşamış olan Boisguildebert "para herşeyin celladı
olmuştur," "Para bütün insanlık cinsine harp ilân ediyor," diye haykırıyordu.
Marks izah ediyor:
"Emtea üretim epice yükselip genişlediği vakit ödeme vasıtası olarak paranın gördüğü iş metalar tedavülü sahasını aşar. Bütün mukavelelerin müşterek metaı para olur. İratlar, vergiler ayni olarak verilecek yere "nakit" olarak ödenir. Bu tahavvül umumi üretim şartlarına tabidir. Bütün mükellefiyetlerin nakitçe ödetilmesi teşebbüslerinde Roma İmparatorluğunun uğradığı çifte muvaffakiyetsizliğin ispat ettiği budur. Boisguillebert ve mareşal Vauban tarafından o kadar belagatla açığa vurdurularak ilân edilen 14 ncü Lui saltanatı esnasında Fransadaki köy nüfusunun inanılmaz sefaletinin sebebi hiç de yalnız verginin yükseltilmesi değil, fakat bir de aynî verginin, nakdî vergi haline dönüşmesi idi." (18)
II - Şu halde Roma - İslâm - Osmanlı ve ilh... toplumları hata mı etmişler? Yepyeni bir üretim getirecek olan nakdi vergiyi sırf bilmemezlikleri yüzünden mi tatbik etmemişlerdir? Böyle bir varsayım, tarihin belirliliğini "Levhi mahfuz"cu kaza ve kadere kurban etmek olurdu. Hayır, Marks'ın işaret ettiği gibi:
"Bu değişme üretimin umumî şartlarına tabidir. Bütün mükellefiyetlerin nakitçe ödetilmesi teşebbüslerinde, Roma İmparatorluğunun uğradığı katmerli muvaffakiyetsizlik bunu ispat eder."
Şu halde aynî vergi yerine
nakdî verginin geçmesi tabii ekonomiyi parçalamakta bir sebep, fakat "üretimin
umumî şartları"na bakarak bir neticedir. Bu biribirlerine doğuran olaylardan
bilhassa üretimin umumî şartlarını değiştiren, ve dolayısiyle, nakti irat
ve vergiyi mümkün kılan faktörler veya faktör nedir? Avrupa'da (yeniden
doğuş: Rönesans)ı yapan bellibaşlı faktörleri hatırlıyalım: Asya ile Avrupa
arasında aracılık eden İslâm, bezirgân medeniyetinin getirip attığı tohumlar...
Yavaş yavaş filiz verirken, İçasya yollarının hakim stratejik noktalarına
doğru, garptan şarka bir eğilim ve akın: Haçlılar, iki yıl boğuşmadan sonra
İtalyan çizmesinin koncunda fişkıran Medineler, Balde Cumhuriyetleri: Uzak
ve dış ticaret merkezleri... İlk sermaye birikişi ve ilh... Hadiselerin
bu zincirlenişi içinde ana halka hangisi? Besbelli: Uzak ve dış ticaret...
Eğer iki asırlık kavga bu ticareti elinden almasaydı, Haçlılar Avrupa medeniyeti
için boşuna bir kargaşalık ve hataplık olurdu. Ve bildiğimiz Cumhuriyet'cikleri,
ondan dolayı Avrupa'da ilk sermaye birikişi "yeniden doğuş" meydana çıkmazdı.
Belki de 19'uncu asırdaki Avrupa sermayedarlığını göremezdik... Böyle saçma
"belki"ler ve ihtimaller tarihte olmaz ya... Yani:
Zaten Marks da bu
noktayı aydınlatmamış değildir. Aynı sayfalarda yazıyor:
"Avrupa tarafından (Japonya)'ya dayatılan harici ticaret bu memlekette arazi iradı nakdi irada dönüşmeye görsün o zaman Japonya'nın o göz alıcı nefis, o güzelim ziraatının işi bitiktir: bu ziraatın içinde yaşadığı dar iktisadî şartlar mutlak bir tüketime doğru gireceklerdir."
Demek tabii ekonominin
mühim candüşmanlarından başlıcası dış ve uzak ticarettir. Osmanlı İmparatorluğunun
niçin ve nasıl yerinde saydığını işte bu noktadan ileride tartışacağız...
Avrupa'nın parlıyan yıldızı da bu uzak yolculuğun rehberi olmamış mıydı?
Üst Yapı: Siyaset
:
Ekonomi bünyesinde
bu manzarası ve bizde doğurduğu yorumlar neyi izah eder?
Toptan ilk ve orta
çağ medeniyetlerinde ve Asya ülkelerinin bu seviyeyi aşamayan toplumlarında
"Ali kıran, tozkoparan"lık eden siyasî oluş ve yokoluşları... Ekonomik
bünyede gördük: Altta nüfus ve üretimin ezici çoğunluğu, basan tabii ekonomi
zırhı ile zırhlanmış. Bu zırhlı muhafazakâr; durgun vurdumduymaz kitlenin
etrafında üstünde cirit oynıyan; yel gibi, bazan ortalığı kasıp kavuran,
kasırgalar, siklonlar koparan, fakat, hemen daima yel gibi gelip geçen,
bezirgân iktisadiyatının esen havası... Türkçenin tiryaki sözüyle: "Sel
gider, kum kalır." tabii ekonomi birlik ve bütünlüğünü kaybetmedikçe, istediği
kadar bezirgân hamleleriyle sarsılsın. Bu hamlelerin başarısı daima izafî
olacaktır: Netice:
1- Tabii ekonomi kabuğu
içinde dolmuş, derunî (intrinseque) - Tasavvufçuların tabiri ile "Batınî"
bir hayatla kendi âleminde kendi yağıyla kavrulan, zavallı kaçık Arif'in
dediği gibi "kendi el işleriyle giyinir, kendi ekinlerinin mahsûlü ile
geçinir", "kendi unlarından, kuzularından kendi ballarından" "ekşi, tatlı
yine kendi bağlarının koruğu" ile "baklava" yiyen nüfus ve ahali kabuğu
dışında ferman okuyan bezirgân âlemine tamamile yabancı -lâkayt- ve nemelâzımcı...
Onun için, (Tabii ekonomi için) hüküm süren (Memlûkiler) de (Çerkez) de
veya (Ben-î Tahir), yok .(Ben-î Leys) olmuş; yahut "ben-î İman"ın yerine
"Al Buveyn" geçmiş, onun arkasından "Gazneviler". "Al Goryan", "Havazın"
saltanatı gelmiş ne ehemmiyeti var? "Abbasiye", kalkmış "Cengiz Fitneegiz"
oturmuş: "Adam sende!" Yeni doğan "Osmanlû"yu "Timur, sahipzühur" talan
etmiş: "Ne çıkar!"
2- "Tabii ekonomi"
kâinatı üstündeki siyasî bezirgân teşekküllerin: a) Piç vasfı; b) Gelgeçliği...
a) Piç Vasıf:
Hemen bütün işaret ettiğimiz bu (tarih) parçası içinde, belli başlı ve
az - çok devamlı + genişçe bir varlık gösteren siyasî teşekküllerin yön
ve programları daima bezirgân eğilimleri tarafından dikte edildiği halde,
(19) bilhassa, Asya'da
kurulanları içinde, siyasî mekanizmayı elinde tutan ve gûya bağımsızca
kullanır görünen, hep derebeyi unsuru vasfı olmuştur. İlk ve Ortaçağ devletlerinin
siyasî idareci sınıf ve zümreleri, hatta o Jan Jak Russo'ların "Sosyal
Anlaşmalar"ına fikir olan Yunan Medinelerinde yeniden doğuş (Rönesans)
yıldızı (Belde Cumhuriyetçikleri) ne kadar Avupa bezirgân hazineleri bile
çarçabuk arazi sahipliğinden derebeyileşmeye varan oligarşiler tarafından
güdüldüler. Elhasıl, Roma enkazı üzerinde çiçek açan ve esasen Orta Çağdan
ziyade tarihen yeni - çağa şimdiki çağa ait ve bugünkü sermayedarlığa bir
tohum olan son Avrupa beldeleri, - o da pek izâfî bir surette, - istifa,
bezirgân iktisadiyatın tâyin ettirdiği tekmil devlet ve saltanatlarda,
bezirgânlığın kendisi değil; derebeyiliğin üst ve ön tabakası teşkil etti.
Ve bezirgânlık derebeyiliği sırtında ava çıkılan fil gibi kullanırken,
ileride teferruatına değeceğimiz ekonomik yayılımın darlığı yüzünden, kendisi
de filleşmeye denk bir derebeyileşmeye özenerek, kendi sınıfı ve unsuru
varlığını inkâr eder; perde arkasında çalışırken bile, ezici tabii ekonomi
ve derebeyiliğin sosyal düzeni karşısında, perde önüne çıkamıyacak kadar
maskara şey olduğunu düşünür; derebeyilikten gelen her hakareti "Hak rahmeti"
bilerek, yüzüne tükürüldükçe "Yarabbi şükür!" dercesine, sadece çıkarına
bakar daha fazla şey istemez yahut, istese istese, arazi sahipliğinden
derebeyileşmeye kavuşmak isterdi. (20).
Osmanlı İmparatorluğu
mukadderatının da bu düğümle birlikte çözüleceğini ileride göreceğiz.
Ve gelgeçlik:
Osmanlı İmparatorluğu ayarında veya ona yakın komşu bezirgân ekonominin
"Piç Vasıflı" devlet manzumeleri niçin saşılacak bir gürültü ve patırtı
ile alelacele fişkırır, ortalığa "Savulun geliyorum!" nağrasile birdenbire
yayılır, sonra bir sabun köpüğü gibi ansızın ve âdeta entipüften denecek
sebeplerle bir yıkılışa kurban gider, "bir var imiş, bir yok imiş"e dönerler?
(21) Artık yukarıdaki
kısa izahlardan sonra bu sorguya cevap vermek büsbütün kolaylaşmıştır:
bir tarafta dünya tutuşsa, o dünyada (bezırgân ekonomi ilminde) yanacak
hasırı olmıyan büyük tabii ekonomi yığınları. Ortada, bu yığını iğne ile
kuyu kazarcasına hergün biraz daha aşındırmakla beraber, henüz sayı aşamasından
kalite aşamasına atılamıyan ve yığının ağırlığı altında eninde sonunda
ezilen bezirgân ekonomisi...
Kurulan Devletler:
l- Kabuğu içine büzülmüş geniş insan kalabalıklarını, tabii veya derebeyi
ekonomisinden koparıp ayıramıyor. Bundan ötürü tabii ekonomi dünyası, "kapalı"
üretim hancıları: her kölece bezirgân fikriyatı kahramanına, "Hoş geldin
sefa geldin" diyor: Ve bir gün apansız, geldiği yere giden aynı kahramanı
uğurlarken kılı bile kıpırdatmadan en ufak bir alâka göstermiye lüzum hissetmiyor.
"Gelen Yunus, giden
domuz,", "Gelene hoş geldin, gidene uğurlar olsun" o zamanki Asyalı
kavimlerin dilinde pelesenk olur...
2- Zaten kurulan devlet
"Piç Vasıflı". Güttüğü ekonomik gaye ile dayandığı üretim ilişkileri temeli
birbirinin tabantabana zıddı. Bir kelime ile bezirgân ekonomi serbest iş
kuvveti yokluğu ve artı değer imkânsızlığı karşısında köle iş kuvvetinin
şartlarına karşı uzun müddet dayanamıyor. Bezirgânlık âdeta "Hazinedarlık"
yolunun daima yeni yeni türedi derebeyiler, taze bitmiş arazi = (Esir +
maraba) sahipleri yoluna doğru duruyor. Ve böylece sosyal bünye Lenin'in
meşhur tabirile "Bir adım ileri, iki adım geri"... atarak yürüyor. Uzak
ve dış ticaret yolları ve faaliyetleri açılacak yerde tıkanırsa, artık
yeni hükümetin "hükümet vücudu" büsbütün kalmaz olur... Ve "Tarih teker
rürdür"cilerin demogajisine yem çıkar: Tekrarladığımız iç ve dış tesirler
altında daima değişmiye mecbur olan toplum ve hükümet şekli ilerlemedikçe
geriler, gelişmedikçe çöker...
Teferruatla herhalde
bitegeleceğiz.
Gübre (Eski
kültürler). - Bahsimiz Osmanlılıktır. Osmanlılığın hangi kaynaklardan kuvvet
aldığına, hangi ırmağın seli bulunduğuna yukarıdaki izahlarımızla kâfi
derecede izah etmeye uğraştık. Osmalılığın içinde doğduğu iktisadî ve siyasî
şartlara, hatta bu şartların açılacak yeni tarih safhasında ne roller oynıyacağına
dair de anahatlarımızı çizdik. Zemin (tarla ve tohum) hakkında bu kadarı
bu çerçeve için yeter. Yalnız iki kelime daha: bu önümüzde açılan zemin
balta girmemiş bir orman, insan ayağı basmamış bir çorak çöl değil... Bilakis,
ilk "uzak - Dış Ticaret"in kuytu gölü sayılabilecek olan Akdeniz kıyılarında
ve yakınlarında doğmuş ölmüş ne kadar medeniyet varsa hemen hepsi, bu topraklar
üstünde filiz, kök, dal, yaprak salmış, meyve yapmış, ömrü tükenince bu
topraklara gömülmüş, bu toprakların gübresi olmuştur. Zaman zaman canlanan
her yeni sosyal teşekkülün hücrelerinde bu gelmiş geçmiş medeniyetlerin
zerreleri, canlanmış ruhu sezilmemek mümkün değildir.
Tarih ilminin (yani
burjuva tarihinin... hatta yalnız Avrupa sermayedarlığınca derlenen tarihin)
çerçevesinden fırlamak için, -İlim "Papa"lığının afarozundan korktuğumuz
için değil, daha anlaşılır olmak için, -En yenilerini hatırlıyalım: Bütün
Asur - Geldan - Finike - Roma - Yunan Medeniyetleri şu veya bu suretle
kol saldıkları gerçek Asya toprakları üstünde doğan Osmanlı İmparatorluğunun
maddi ve manevi, ekonomisi ve kültürü her eser ve gidişinde gizli damgalarını
yaşatmaktan geri kalmamışlardır ve kalamazlardı da... Bir - iki misalcik:
Ay - Yıldız:
Osmanlı bayrağının totemi, ongunu mahiyetinde olan ay ve yıldız bu "Gübre
Medeniyet"lerin yadigârları sırasında gelir.
Ay: -Kayıhan
Türklerinin "Tafrayı Hümayun" şeklinde kültür sahalarına doğru inerek ve
manevileştirerek, yerine yeni muhitlerin eski an'anelerini geçirmeleridir.
Ay = İnek boynuzu = Ziraat, yani göçebeliğe veda işaretidir. Türklerde
uçarı göçebeliği unutmaya mecbur oldukları vakit yırtıcı, saldırıcı kötü
veya heyüla-î kuş totemleri bıraktılar. Ziraat medeniyetin baş totemi olan
inek boynuzlarını yani "ay"ı bayrak yaptılar: Filhakika ilk Osmanlı bayrağında
bir değil "Orhan - Malhatun - Osman" üçüzüyle tefsir edilen üç ayı (çayır
da üç inek mi?) bayraklarının "yeşil" ortalamasının etrafına dizdiler.
Fakat "AY" bir totem olarak Türklere Bizanstan geçiyor. Bizansa nereden
geçtiği hakkında alelusul, tekerleme kabilinden iki rivayet var: Makedonyalı
İskender'in babası Filip Atina'yı zaptetmek için onu aç bırakmayı düşünerek
evvelâ Bizansın merkezini ele geçirmeye azmeder. O zaman: 1- Rivayete göre
Atina ordusu seraskerinin karısı (Damalısı) Üsküdar'la Çengelköyü arasında
inek namına bir taş heykel diker; ve ay bu ineğin boynuzlarına timsal olur;
2- Başka bir hikâyeye göre de bir bir gece (Filipose) ordusuyla İstanbul'a
yaklaşırken köpekler havlamış ve ay doğar; bu suretle düşmanın görünmesine
hizmet eden ay, kutsi bir işaret haline gelir... (22)
İster inan, ister
inanma... Bunun böyle olmadığı ve "Ay" toteminin daha eski kökleri bulunduğunu
ileride göreceğiz. Fakat, zaten bize burada lâzım olan bayraktaki ayın
ne Türk ve ne de İslâm kültürüne değil, belki fakat gelmiş geçmiş veya
geçmek üzere bulunmuş kadim medeniyetlerin kültürü ile alâkadar olduğu
idi...
Yıldız: Milâttan
2182 sene evvel Asuriyeyi kuran Minüs'ün yerine karısı Semiramis geçtiği
zaman "Melde": yıldız totemi olur. Sonra yıldız Finikelilere "Astarte"
ismile geçer. Fenikeliler Kornitte Malgart ve "Afrodit" ismi altında (Asterte)
ibadetini kurunca iş Yunanlılara geçer. Ve nihayet yıldız totemi Lâtinlerde
"Venüs: Zühre" ismini alır. Ve ilâhır... Türk bayrağında yıldız galiba
ancak Selim Salis (Selim III)'ten sonra görülüyor. Ve ancak Abdülmecit
zamanında 6 şualı yıldız. Şimdiki gibi 5 şualı oluyor.
Ayyıldız: -Yanyana
geldimi (hayır + saadet) manasında olmak üzere (Hirva)'dan (Fenike)'ye,
Fenike'den (Roma)'ya ve Roma'dan Yunanistan yolu ile Bizans'a geçtiği muhakkak...
Filhakika Kostantine kadar Bizans bayrağı "ayyıldız"lı iken, Kostantinden
sonra taçlı olur ve ayyıldız yavaş yavaş unutulur... İhtimal Ertuğrul'un
rüyasındaki ayyıldız bu enkonsiyanın resüreksiyon (şuuraltının dürtüsü)
dür...
İslâmlık zamanında
Irak ve Acemde sürüm eden Sasanî paraları vardı.
Bunların bir taraflarında:
Hükümdar sorgucu "Ayyıldız" şeklinde idi; öbür taraflarında: "Ateşgedeciler"
sağında bir ay, solunda bir yıldız vardı. Ve Müslümanlar aynen kabul ettikleri
bu paraların sadece kıyılarına "Elhamdülillah ve Bismillah" gibi bir iki
kelime çizmekle yetindiler.
Türkiye'de ancak bir
asır kadar evvel Mahmut zamanında 1242 Hicret yıhnda bayrağa "Sancak" adı
takıldı, ve sancak "Ayyıldız"lı oldu. (23)
Fes: Eski Yunan Medeniyetinin,
bezirgân ekonomisi gelişirken Anadolu'da azatlılara, uzaktan tanınmaları
için giydirilen bir kırmızı serpuş. Gel zaman git zaman Fransız burjuva
ve devrimi sırasında, tepesi püsküllü derebeyilikte azatlı manasına gelmek
üzere devrimciler kırmızı külâh giyiyorlar, derken kırmzı külâh Fransızlar'dan
Tunus'a geçiyor. Yitiresi atanın nihayet kavuklu, külâhlı yeniçerilik "fesh"
edildikten sonra, yeniçeriliğin andırmıyacak bir kıyafet aranırken (1241)'e,
Fransızların Mısır'ı işgalinden sonra Vali, 1237'de "Kaptan-ı Derya" olan
Hüsrev Paşa, (Mahmut Sultan)a da bir sürpriz olsun diye, (Hurşit) adlı
bir Fransız çavuşu ile talim ve terbiye ettirdiği beyin askerine Tunus
fesi giydirir ve bunu gören (Mahmut) hemen kallavisinden bir fesi oturak
gibi, kafasına ve kulaklarına kadar geçirir... Feste Türkleşir. (24)
İdare ve teşkilât
sahasında, hasılatın ondabirini, para olarak cizye, nüfus başına bir resim
almak gibi malî hususiyetler de ve ilahı da, Roma Medeniyetinin -İslâmlık
kanalıle kelimesi kelimesine taklitleri ve zemin ve zamana intibak ettirilişi;
hele İstanbul'un zaptından sonra eski Yunan (ve kısmen Roma) fikriyatını
seçen ve benimseyen Bizansın kültürü ve felsefî tesiri, taa edebiyatta
"Fener usûlü" gibi tumturaklı ifadeler yaratacak derecelere kadar Osmanlı
saltanatının günden güne bu "Gübre Muhit"in tesirine gömüldüğünü gösterir...
Hatta İstanbul'da Fatih'i bile Aristo ve terakkıyon felsefesile uğraşır
buluyoruz: (25)
Her gerçek inkılâpçı
bir Peygamberdir. Fakat her peygamberin üstünde bir Allah vardır. Her inkılâpçının
prensibi vardır.
Osmanlı Toprak Ekonomisi
Tarihi, Şekspir'in "Yanlışlıklar Komedisi"ne nazire sayılabilecek bir "Hırsızlıklar
Komedisi" veya ölmez bir "Hırsızlıklar Faciası" piyesidir.
I - ALT TABAKALARDA
Koca Osmanlı İmparatorluğunun
büyük "Mirî Arazi"sine toptan bakınca ne görüyoruz?
Çiftçiler: İşliyen,
Dirlikçiler işleten durumundadırlar. Bu iki durum: biribirine zıt iki sınıfın
durumunu andırır. Fakat her iki tarafın zıt rollerine rağmen ayrı birer
sosyal sınıf olmalarına engel çıkaran birleşik tarafları meydanda: toprak
ne dirlikçilerin ve ne de çiftçinin şahsî mülkiyetidir. Acaba iki taraf
miri toprağı aşındırmakta gizlice elbirliği yapamazlar mı?
Ortada sahipsiz bir
toprak var. Fakat onu (yani miri arazinin toplum mülkiyeti oluşunu) koruyacak
hiçbir sosyal sınıf yok. Devlet denilecek. Devlet kim? Devlet, hatta İslâmlıktaki
kadar kutsal ve göksel kaynağa bağlanmış olsa dahi, gene yeryüzünde belli
başlıca bir sınıf insanın müşterek hedefine hizmet eder. Osmanlı İmparatorluğunda,
miri toprakların toplum mülkiyeti halinde kalıp gitmesinde şaşmaz menfaatli
bir küme insan var mı? Yani şahsî mülkiyeti sınıf varlığı için temel saymıyan,
en yüksek idealini sosyal mülkiyette gören bir sınıf insan var mı? Hayır!
Tersine: Padişahından çiftçisine kadar hemen herkesin miri toprağı kendi
özel mülkiyeti altına aşırmakta fayda göreceği bir çağdayız. Miri toprağı:
Dirlikçi kontrol ediyor, çiftçi işliyor... Yani miri toprağın üretimi:
bu iki bölük insanın elinde... Toprağın üretimine hakim olanlar, mülkiyetine
sahip çıkmayı niçin istemesinler?
Miri toprağa "sahipsiz"
dedik. Herkes ortak mülkiyete düşman. Doğru mu? Dikkat edelim: Miri toprağın
mülkiyeti kimde? Bütün müslümanlarda. Bütün müslümanların bu haklarını,
ilk müslümanlıkta Mekke ve Medine kent halklarının yaptıkları kadar olsun,
demokratik toplantılarla idare etmeleri mümkün mü? İmkânı yok. Esasen İslâm
demokrasisi, bütün kadim medeniyetlerin doğuşlarını kuvvetle aydınlatan
ve yayılmalarını sağlıyan o tabii ve ilkel demokrasiler gibi, Medine (yani
kent, belde) sınırlarını aşar aşmaz "soyut yeminde" kalıvermiştir. İlk
Osmanlı İlpleri içinde, toprak üzerinde kişi mülkiyet mefhumu kökleşinceyedek
miri toprakların toplum mülkiyeti dokunulmaz, dini, tanrısal bir prensipti.
Fakat Kanun Süleyman I çağında, o Kayı Han gazilerinin fenafillâh şövalyelik
ideallerinden, ne kadar uzağız? İşte, böyle bir çağa erişilince, artık
"bütün" müslümanların miri topraklar üzerindeki fiili kontrollarından
bahsedilemez. Fiili kontrol kimlerin elindedir? Dirlikçilerin, yani padişahtan
eşkinciye kadar uzanan bütün tabakanın... Ötede: müslümanların camide toplaşmaları
ve ilmiye (hoca) "sınıfı"nın, kitap ve adalet adına müslümanlık prensiplerini
platonik surette savunmaları devam eder. Ama, bu artık "ilmiye"nin insafına
kalmış bir keyfiyettir. Çünki asıl müslüman yığınlarının, hatta söylenenleri
anlamasına bile imkân kalmamıştır. Devlet idaresinin bütün müslümanlarca
elbirliğiyle kotarılması için konulmuş olan cami toplantıları, çoktan,
müminlerin otomatikman yatıp kalkmaları ve bir kelime anlamadıkları ezbere
sultan methiyesine çevrilmiş hutbeleri ağzı açık dinlemeleri haline soysuzlaşmıştır.
Cami kadar güzel, resmî ve bütün mü'minleri içine alacak şekilde tabii
demokrasi için yapılmış muhteşem toplantı yerlerinde siyaset şeytan sayılıp
kolvulmuştur. Oraya gelenler Allahına yalvarıp, Ömürü Şahanelere dua etmekten
başka şey aklına getirse, kâfir sayılır. Böyle bir memlekette müslümanların
malını arıyacak, devletten hesap soracak müslüman kalır mı?
Bu şartlarda her iki
taraf, yani: çiftçiler ve dirlikçiler toplum topraklarının mülkiyetini
elbirliğile aşındırmaya ve aşırmaya kalkışsalar kim ne diyebilir? Topraklar
kendiliklerinden isyan edecek değiller a! Onun için, devlet toprakları
karşısında herkesin yüzü kızarmadan, hatta güle oynıya karşıladığı en büyük
Osmanlı parolası şu oldu: "Mirî mal deniz, yemiyen domuz"... O zaman, artık,
bütün toprak ekonomisi kendiliğindenci kör kuvvetlerin oyununa kalmıştır,
ister istemez mukadder ve meş'um sonucuna ulaşacaktır.
1
- KÜÇÜK ÜRETİMLE - TOPLUM MÜLKİYETİ ÇELİŞKİSİ
Diyalektik Ekonominin
büyük kanununa göre: mülkiyet münasebetleri üretim münasebetlerinden çıkar.
Bu prensibin doğruluğunu; geçmişte Osmanlı Mirî Topraklarının geçirdiği
gelişimden daha geniş ve yakın bir surette açıkça ispat eden tartışma götürmez
pek az örnek vardır. Mirî topraklarda üretim münasebetleri mutlak derecede
tipik bir küçük üretim şeklindedir. En büyüğü 70 ile 150 dönümü geçmiyen
tarlacıklarda, bir çift öküzle bir köylü ailesi çalışır. Halbuki toprağın
mülkiyeti toplumdadır. Demek burada toplum mülkiyeti ile küçük üretim çelişkisi
hakimdir. Bu iki zıt arasındaki mücadele, er geç birinin veya ötekinin
kalkmasile yeni bir kaliteye atlamak zorundadır. Zamanla, ya küçük köylü
üretimi büyük sosyal üretime doğru yükselmeli, yahut sosyal mülkiyet ufak
köylü mülkiyeti halinde parçalanmalıdır.
Eski tarihte sık sık
tekrarlanan ve en son evrensel şeklini Osmanlı İmparatorluğunda veren çelişkiye,
modern tarihin 20'nci yüzyılında, başka türlü rastlıyoruz. Sovyet İhtilâlinin
Toprak Meselesi: Toprağı millileştirerek başladı. Bilindiği gibi toprağın,
hava gibi, su gibi bütün ihtiyacı olan vatandaşların bedava faydalanabileceği
bir ortamalı haline gelmesi sosyalistçe bir tedbir değil kapitalizmin en
yüksek idealidir. Sovyet Rejimi, bir çeşit nümûne çiftliği demek olan sovhoz'lar
dışında millileşen hemen bütün toprakları, âdeta Osmanlı Mirî Toprak Düzenine
yakın bir eşitlikle köylüler arasında çift hesabile, "kaç boğaz varsa ona
göre" dağıttı.
Böylece başlıyan ziraat,
küçük bezirgân üretimi idi. Bu üretim kendi başına kalsaydı, Sovyet Ekonomisini
âdeta "Tabiî arınım" kanunile pürüzsüz bir kapitalizme götürebilirdi. Modern
üretici güçlerle modern işçi sınıfının bilincini küçümsiyen bütün Batı
ve Orta Avrupa sağcı sosyal demokratları bunu iddia ederek beklediler.
Halbuki netice bambaşka oldu. Çünki Sovyet ülkesinin ekonomisine hakim
olan büyük sanayi sosyalistleşmişti. Yani sosyalleşen büyük üretim, sosyal
mülkiyet temeline kavuşmuştu. Ve o mülkiyet temelinden aldığı güçle memleket
ekonomisine önderlik ediyordu. Memleket politikasına hakim olan
Sovyet Devleti ise, Sosyalist İşçi Sınıfının fakir köylü ile ittifak ederek
sağlanmış amaç ve bilinci ile güdülüyordu: Bu hakim ekonomi ve hakim
sınıfların yaptığını bilir tesirlerile, küçük çiftçiler kooperatifleştiler,
artelleştiler. Nihayet Kolhozlar (Halk Çiftlikleri), Sovhozların (Devlet
çiftliklerinin) makineleşme temposuna uyarak, dünyanın en geri ziraat üretimini,
birdenbire sosyalist ziraat üretimi derecesine yükselttiler. Yani küçük
üretim camia mülkiyetini yemedi. Camia mülkiyeti, küçük üretmenleri kendi
kucağına alıp daha ileri bir genellik alanına götürdü.
Osmanlı İmparatorluğunda
iş bunun tabantabana tersi oldu. Niçin? Sebebi açık. İmparatorluğun gerek
sanayi, gerek ziraat üretimi, esas itibarile küçük üretimdi. Yani memleket
ekonomisine hakim olan küçük üretimdi. Memleket politikasına hakim olanlar
da, sosyal mülkiyeti zaruri bir amaç sayan mülksüzler sınıfı değildi. Memleketi
güden unsurlar bezirgân ekonomisine düşman değillerdi. Bilakis kendileri
göçebe bezirgânlık geleneğine uyuyorlardı. Orta Asya'dan bozulmaksızın
getirebildikleri ilkel komuna ruhları, Arabistan çölünde dinleşmiş müslüman
prensiplerile katışarak Prudhone'ları hayran edecek ideal bir küçük ekonomi
adaleti kurmayı göze almıştı. Fakat, bir defa oturuk hayata yerleşip hakim
sınıf - üst insan olmanın zehirleyici zevkine ve rahatına alışınca, eski
idealist gaaziler, dünyada "ipile kuşağından" başka şeye değer vermiyen,
döğüşken İlpler, efendileşmiye başladılar. Arkası gelmiyen bir sürü lüks
ihtiyaçlara kapıldılar. Eski eşit insan anlayışlı göçebe ilpler olmaktan
çıkıp yavaş yavaş imtiyazlı kast haline geldiler. Küçük üretimin dağınıklığından
ve aczinden faydalandılar. Göçebe kanaatkârlığı kayıp oldukça, derebeyi
zorbalığı, yalnız Sultanlara değıl Tanrıya karşı bile başkaldırır oldu.
Ve din emirlerine rağmen aldı yürüdü. Neticede Osmanlı Topluluğu değil
sosyalizme, hatta kapitalizme dahi gidemedi. Kendine has bir derebeyliğe
yuvarlandı.
2 - MÜLKİYETİN
KENDİ İÇİNDEKİ ÇELİŞKİSİ
Neden? ve nasıl? Osmanlılığın
derebeyileşme prosesini kavramak için Ebu Süut efendinin "Kanun"laşan fetvalarıyla
başlıyalım. Süleyman I. Budin'i zaptettiği vakit, Budin İstatistik defterinin
başına Ebûssuud Efendi el yazısile emir ve ferman yazar. Bu yazının içinde
başlıca iki fıkra vardır:
1- "Ferman..
olmuştur ki umumen Vilâyet "merkumenin ehli" (daha aşağıda : "madem ki
arazi tatil etmeyüp gereğince ziraat ve hırasat ve tamir edeler ve bîkusur
hukukun eda edeler, kimesne dahil ve taarruz eylemiye") yerliyerinde mukarrer
olup nefislerine ve evlâtlarına asla bir fert taarruz eylemeyüp, ellerinde
olan enval menkuleleri ve kasabatt ve kurada olan evleri ve bağlarının
ve bahçelerinin emaretleri kendilerinin mülkleri olup her nice dilerlerse
tasarruf edeler. (Budin Defterinde: "mülkiyet üzere geçiş olup") satış
ve hibeye ve sair temlikâta vücuhla kadir olalar." (Kanunnameyi muteber
der Zaman-ı Süleyman).
2- "Ziraat
ve hıraset edegeldikleri tarlaları, mülkleri olmayup Beytül Mali Müsliminin
olup ariyet tarıkile reayanın tasarruflarında olup, envai hububattan ne
dilerse eküp biçüp, öşür adına haracı mukasemesin vesair hukukun eda edüp...
Fevt oldukta oğulları kendü makamına kaim olup tafsil'i meskûr üzere tasarruf
edeler. Oğulları yoksa, sair memaliki mamure erazisini üslubu üzere hariçten
tamire kaadir kimesnelere ücreti muaccelesi alınup tapuya verile." (keza).
Aynı fermanın bu iki ayrı
fıkrası, şu iki zıt hükmü verir:
1- Toprak:
kimsenin şahsi mülkü değildir. Ancak çiftçi, ancak ödünç (ariyet)
olarak yalnız toprağı tasarruf eder.
2- Menkule:
Yani toprak üzerindeki bütün bayındırlık (çalışmanın emeğile yaratılmış)
nesneleri: evler, bağlar, bahçeler ve başka her türlü taşınabilir şeyler
çiftçinin şahsî mülkiyeti'ne girer.
Tarihçe ve iktisatça
bunun başka türlü olmasına mantık yol vermez. Toprak Fatihler tarafından
ele geçirilmiştir. Belki köylülerin eski efendileri olan Bizans ve Avrupa
derebeyilerinden zorla alınmıştır. O toprağın köylüye mülk edilmesi Fatihlerin
aklına gelemez. Ama, çiftçinin toprak üzerinde kendi emeğiyle yarattığı
"imaret" hakları mülk olarak tanınır. Bu yalnız içtimaî adalet icabı değil,
iktisadî bir zarurettir de. Eğer köylünün alınterile yarattığı şeyler kendine
mülk olmazsa, yani her an başkalarına geçebilmek imkanile iğretileşirse:
köylü de onları bir daha yaratmıyabilir. O yüzden toprak tamamile işlenmez,
köy ıssızlaşır, dirlik sahiplerile devlet ve toprak verimi gittikçe azaldığı
için toprak gelirinin de gittikçe azaldığını görürler. Onun için Osmanlılık,
Sovyetlerde olduğu gibi, toprak üzerinde emek mahsûlü sayılan şeyleri çalışanların
kişi mülkü diye tanımak zorunda kalır.
Fakat bu ilk adım,
o zamanki tarihî ve sosyal şartlar içinde bir kere atıldı mı, artık kişi
mülkiyetin gelişmesine doğru engin bir yol açılmıştır. Aynı zaruretler,
çiftçinin toprak üzerindeki haklarını boyuna çoğaltır. Bugün toprağa yatırılan
ve bakınca göze görünmiyen "Menkul" olmıyan sermaye gıbi, çiftçilerin toprağa
yatırdığı ve bir daha geri alamıyacağı emekler hesaba katılır. Yani köylü
emeğini menkul şeylere harcadığı gibi, bizzat toprağın kalkınmasına da
yatırır. Köylü, bilincile değilse bile, içgüdüsile sezer ki, bütün ömrünce
işlediği toprağa kendinden birşeyler katılmaktadır. Eğer bunu hazıryiyici
derebeyilerin keyfine bırakacaksa, toprağı pek fazla işlemiye, gübrelemiye,
yıprandırmamıya aldırmaz Ancak, toprak üzerinde kendisinin ve neslinin
her zaman atılabilir olmadığını hissederse, toprağa kendini verebilir.
Bunun için iki yol vardır: ya Sovyetlerde olduğu gibi, köylünün toprak
üzerinde her mânada yaşıyabilmesi toplum ölçüsünde kendisi ve çocukları
için ebediyen sağlanır (ki bu Osmanlılıkta olamaz) yahut toprak yavaş yavaş
kişi tasarruftan kişi mülkiyete doğıu gider. Açılan birinci mülkiyet kapısı
budur.
Ondan sonra, toprak
üzerinde köylü nesilleri çalıştıkça, "imaret" artar. Yani köylünün taşınır
mülkleri çoğalır. Köylü hayatta iken, mülkiyetin yukarıda saydığımız bütün
icaplarından faydalanır; ölünce bu mallar ne olacak? Fıkıh gereğince mirasçılarına
kalacak. Ya toprak? Toprak yeniden toplum mülkiyetine dönecek ve Beytül
Mal-ı Müslimin adına devlet bu toprağı dilediği ve elverişli gördüğü bir
başkasına, "müstehakına" yeniden kaydı hayatla kiralıyacak, diyelim...
Bir kere "müstehak"ı kim tayin edecek? Dirlikçi. İşin bir püf noktası da
burada: Dirlikçinin dilediğini "müstehak" sayması epiy su götürür bir şey.
Zamanla evlâtlara intikal kayıtları kanunca boyuna sıklaştırılır. Ama,
ne olsa Dirlikçinin takdir hakkı bakidir. Ve unutmıyalım ki Dirlikçi insandır:
İlk geldiği zamanlar gibi idealist ve kanaatkâr kalamıyacak bir insandır.
Fakat onu bırakalım, menkul mülklere gelelim. Bunlar nelerdir? Ev, bağ,
bahçe... Mirasçılar tarafından nasıl sökülüp nereye taşınsın? Ölen çiftçinin
mirasçıları: evi, bağı, bahçeyi, gelecek toprak kiracısına mı satsınlar?
Bu pek mecburî bir satıştır. Onun için normal satış değildir. Mirasçılar
bunları satmak istemiyebilirler. Satmazlar veya satamazlarsa ne olacak?
Şeriat gereğince, toprak başkasına kiralansa dahi, üzerindeki evde oturan
eski toprak kiracıları çıkarılamaz: Çünkü ev onların babadan miras kalmış
şahsî mülkleridir. Yeni kiracı toprağın bir kısmını tutan bağa, bahçeye
de el koyamaz. Dolayısile bu bağ ve bahçenin toprağı onun hukukça tasarrufuna
girse bile, fiilen tasarrufu dışında kalır: Fıkıh gereğince, ölen çiftçinin
mirasçılarına ait mukaddes, dokunulmaz mülktür. Yeni kiracı (ölenin oğlu
değilse) evin, bağın, bahçenin topraklarından mahrum vaziyete düşer. Çiftçinin
kendisi veya mirasçıları bu menkul mülklerden zorla atılmaya kalkılsa:
köylü onları kaptırmamak için yok eder. Kimse de o an için buna karışmaz.
Malı değil mi? İstediğini yapar. Bu sefer toprak bile yüzüstü, çorak hale
gelir; ev, bağ, bahçe harap olur. Köydeki şenlik ölür. Issızlık ve yoksulluk
büyük yığınları boğar. Neticede, tabii Dirlik sahipleri aç ve devlet gelirsiz
kalır. Bu iflastır. Açılan ikinci mülkiyet kapısı budur.
Böylece toplum mülkiyeti
altındaki toprağın küçük ekinci işletmesi bir çıkmaza dayanmıştır. Bu çıkmazdan
kurtulmak için hangi çare kalır? Görüyoruz, Mirî Toprak Düzeninde: mülkiyet
sosyal, üretim bireyseldir. Bu iki zıt ilişkiden ya biri, ya ötekisi kalkmaya
mahkumdur: Yani: ya üretimi de sosyalleştirmeli, (meselâ kollektif çiftlikler
haline getirmeli) yahut mülkiyeti bireyselleştirmeli: toprağı şahsî mülk
yapmalı. Karasaban ve kuru öküzle üretim sosyalleşemez: yani modern teknik
olmadıkça ne sınaî, ne ziraî üretim sosyalleşemez. O zaman küçük üretim
ister istemez sosyal mülkiyeti aşındırır. Üretim ilişkileri mülkiyet ilişkilerini
tayin eder! Osmanlılıkta bu zarurete, köylünün toprak üzerindeki tasarruf
hakkını gittikçe biraz daha genişlemekle cevap verilir.
İlk akla gelen ve
Osmanlıca yapılan şey, bu iktisadî zarureti, o zaman sosyal bir rol oynamakta
devam eden kan bağları kisvesine büründürüp az çok meşrulaştırmak oldu.
Çiftçi ölünciye kadar toprak üzerindeki tasarrufundan ürkütülmedi. Ölünce
bu tasarruf hakkını otomatik surette oğluna geçirmek âdeti kabul edildi.
3 - GEÇİŞ (İNTİKAL)
ÇÖZÜLÜŞLERİ
Kadim Çağın bütün
Ortaçağ geçişlerinde, yani: tarihi Barbar salgınlarında, yeni gelen göçebe
fatihlerin aile bakımı: Orta Barbarlığın keskin babaşah ilişkilerine dayanır.
Ve fatihler karşılarına çıkan toprak münasebetleri meselelerini elbette
o babaşah bakımıyle halle çalışırlar. Babaşah ailede: ölen Atanın yerine
doğrudan doğruya büyük oğul geçer. Toprak ilişkilerinde niçin başka türlü
olsun? Onun için, meselâ Yakındoğuda Osmanlı İmparatorluğunun oynadığı
rolü, Batı Avrupa'da hemen aynen tekrarlamış olan Fransız İmparatorluğu
aynı zaruretlerle aynı neticelere ulaştı. Çiftin bölünmezliğini ve bayındırlığını
korumak için Karolenjiyen Fransası çarçabuk "Ledrait dainess" (büyük oğul
hakkı) denilen prensibi koydu. Peki, ölen çiftçinin öteki oğulları, başka
aile fertleri ne yapılacak?... İlk zamanlar bu, mesele sayılmaz. Birbirile
sıkı sıkıya bağlı olan toprağın (bölünmezliği + bayındırlığı) herşeyden
üstün tutulur. Aile hayatı, göçebeliğin yekpare bütünlüğile babadan oğula
uzanır gider. Küçük oğullar, öteki aile üyeleri gibi büyük oğlu babaşah,
aile şefi sayarlar. Fakat, bu ilânihaye gidemez. Barbarlığın kanbağları,
gelişen bezirgân münasebetlerile amansızca aşınır. Yavaş yavaş "her keçi
kendi bacağından asılır". Bağımsızlık peyda eden öteki oğulları hesaba
katmak gerekir. Onun için Karolenjiyen Fransasında, sonraları buna çare
düşünülür. Ve eski usûl: "Sonradan doğanlara Apanage (ekmeklik: ölünciye
kadar geçimine yarıyacak bir gelir) yahut donatım (hibe) verilmek suretile
az-çok yumuşatılır." (Hist. Gener. des Tomp. Cilt: 1, s. 185).
Osmanlılıkta toprağın
tasarruf hakkı bile, ölen reayanın çiftçi ehli oğluna dahi bedavadan geçmez.
Toplum toprağından faydalanma hakkı satışa tabi tutulur. Herhangi isteklisine
ve ehline verilirken yapıldığı gibi ölenin oğlundan "Tapu Misli" alınır.
Ancak, daha sonra toprağı tasarruf hakkı oğullara bedavadan geçer. Ebussuut
yazısı tasarruf hakkını Süleyman I devrinde "oğullar"a intikal ettirir.
"Araziyi Kaanunnamei Hümayun Şerhi"nde (Mülkiyet Mecellesi Ahkamı Adliye
ve Kanunu Arazii Muallimi, Evkaf Meclisi İdare Reisi) Atıf ancak 775 göç
(1378) tarihinde babadan geçişin erkek evlâda bedava, kız evlâda "tapuyu
mislile ita" edildiğini yazar. Demek daha Halifeden menşur alan ilk padişah
Murat Hudavendigâr devrinde, yani müstakil Osmanlı Devletinin birinci yüzyılı
sonunda erkek evlâdın bedava faydalanma hakkı tanınmıştır. Fakat anadan
erkek evlâda geçiş kabul edildiği zaman, bundan tam 200 yıl sonra (Göç:
975, D, : 1567) dır. Hatta o zaman bile geçiş erkek evlâda düştüğü halde
dahi gene "Tapuyu Misliyle" verilirdi. Bu devir, "Ukalayi Yahudden Yusuf
Nasî"nın sarayı "dolap" (banka) içine sokmaya başladığı, ve Osmanlının
Venedik, Tunus ötelerine kadar Akdeniz'i haraca kestiği; Yemen'e kadar
bütün şark ve garp ticaret üslerini ele geçirdiği çağdır.
O tarihten sonra,
artık tasarruf hakkının mülkiyete doğru boylu boyunca kaymaya başladığı
bir sathı mail üzerine gelinmiştir. Bezirgân ilişkileri köy üretiminin
tabii ve kapalı ekonomisine sokulduğu ölçüde, tasarruf ilişkileri şahsi
mülkiyet unsurlarını kazanmakta ilerler. 16'ncı Yüzyıl başlarından itibaren,
"büyük oğul kaydı" kapanıyor. Yani, toprağın mutlaka büyük oğula intikal
etmesi şartı kalkar. Hatta, gene Atıf'a göre, erkek evlât yoksa, çiftlik
kız evlâda geçmiye başlar. Yalnız bedava değil. Kız, "Tapu Misli" vermek
zorundadır.
Toplum mülkiyetinde
şahsî haklar adına açılan bu ufacık delik zaman burgusuyla boyuna oyulup
genişletilecektir. Artık çiftçi karınca olur; camia mülkiyeti ambar. Çiftçi
- karınca, tane tane eline gelen zahireleri kendi yuvasına taşır. Onun
bu faaliyetini hiçbir kuvvet önliyemez. Çünkü, hakkını alın terinden, kuvvetini:
iktisadî ve tarihî zaruretlerden alır. Dirlikçiler ayaklarının altındaki
toprağın gittikçe kaydığını hissederler mi? Belli değil. Yalnız bu sosyal
prosenin "tunçtan kanun"ları önünde aczlerini duydukları muhakkaktır. Belki,
onlar da; daha doğrusu Müslümanların dokunulmaz malı camia topraklarının
kutsiliğini ve tamamlığını korumaya memur olan üst tabaka da kendi çıkarına
bakar. Köylü hiç olmazsa, ölmemek için emeğini kurtarmaya ve çalışma imkânlarını
sağlamıya uğraşır. Fakat, üst tabaka, doğrudan doğruya yağmacılığa girişir.
Köylününkü ufacık tarla edinmektir. Üst tabaka dev çiftliklere özenir.
Çiftçi, hakkını almaya çabalar. Üst tabaka, köylünün işlediği üretimden
her gün biraz daha büyük arslan payını koparttıktan başka, camia topraklarını
da büyük ölçüde çalmak üzere geniş "dolap"lar çevirir. En sonunda bir de
bakılır: Mirî Arazi denilen o muazzam ambarın içi toplum mülkiyeti denilen
özce bomboş kalmıştır! Fikretin "Han-ı Yağma"sı başlamıştır.
Çiftçinin benimseme
eğilimi: normal ve ekonomiktir. Yani çiftçi ekonomisi zaruretle, üretim
münasebetlerinin zorile haklarını siyasî alana çıkarır: Devlete kabul ettirir.
Üst tabakaların benimseme eğilimi: ekonomi dışı, siyasî baskı yoluyla,
yani anormaldir. Yani, Sahibül Arzlar siyasî iktidarı ellerinde tuttukları
için, toprak ekonomisini ellerine geçirirler. Ancak burada irat biçiminin
değiştirilmesi mekanizması: üretim gelişiminin belirli bir basamağa ulaşmasını
ister. Nasıl? Onu ileride göreceğiz. Burada siyasî ve ilâhır oyunları şimdilik
bırakalım. İktisaden köylünün tasarruf hakkının hangi basamaklardan geçerek
yavaş yavaş üstü kapalı bir kişisel mülkiyet hakkına doğru geliştiğine
kısaca işaret edelim:
Birinci Basamak:
"Veletsiz" (çocuksuz) ölen çiftçinin toprak üzerindeki tasarruf hakkı,
aynı toprak üzerinde emeğile yarattığı mülkiyet hakları'nın gittiği
yere gider. Yani taşınır şeyler kime düşerse, toprağın tasarrufu da ona
düşer! Toprak "tasarruf olunduğu mülk, eşcar, ve ebniye kendilerine intikal
eden vereseye" kira olunur. Vereseye (mirasçıya) tapuyu misli alınarak
verilir. Eğer ölenin böyle mirasçıları yoksa, toprak "halita ve şeriki"ne,
yani karşılık ve ortak olan çiftçiye düşer. Bu çeşit ortaklar da bulunmuyorsa:
"her kariyede yere zaruretleri olanlara tapuyu misliyle tefviz" (Atıf:
"Araziî Kanunnamei Hümayun Şerhi") edilir.
Görüyoruz. Burada
üç dereceli bir tercih vardır. Fakat, birinci derecede gelen tercihe göre:
imar ve tasarruf hakkı artık şahsî mülkiyetin peşine takılmıştır. Tasarruftan
doğan mülkiyet, karşılıklı tesirle bizzat tasarrufu kendi nüfuzu altına
sokmuştur.
İkinci Basamak:
Şimdi tasarruf edilen camia mülkiyetinin şahsî mülkiyete tabi olması kabul
edilince, tasarruf hakkının mülkiyet mirasçılarına geçmesi kural haline
girmiştir. Yani, toprağın tasarrufu, mülkiyetinden şahsî mülkiyete doğru
"yol olmuş"tur. Bu yolun açılmasına zarurî sebep: toprak üzerinde ev, ağaç
ve saire bayındırlıkların bölünmesi miydi? Zamanla bu kayıtlar silinir.
Milî Toprağın, "üzerinde mülk, ebniye ve eşcar bulunmasa da lâebeveyn (ana
- baba cihetinden) ve lâbede (baba cihetinden) er karındaşa tapuyu misliyle
ihale" (Atıf: Keza) edilmesi, önce adet olur, sonra kanunlaşır. İş buraya
gelince artık toplum mülkiyeti yokuşunun tepesine varılmış demektir. Oradan
aşağıya doğru koşarak yorulmadan inmesi kolay olur.
Üçüncü Basamak:
Tasarruf hakkı, bir zaman yalnız oğula, sonra yavaş yavaş kıza... yani doğrudan
çocuklara geçerken (füruz ûsul münasebeti); şimdi yan dallara, kardeşlere
de kol salmıştır. Yalnız, bütün kardeşlere degil; ana baba bir, yahut baba
bir kardeşler ile erkek kardeşlere. Onun için bugün hâlâ Anadolu'da "kardeş"
deyince yalnız erkek kardeşler sayılır. Kızlara ayrıca bacı diye sormak
lâzımdır... Pekiy ama, kız kardeşlerin kabahatleri ne? Evet: kız evlât
"eksik etek"tir. Büyüdü mü evlenir. Kişisinin damı altına gider... Ona
toprak tasarrufundan hak tanımak baba toprağını parçalamaktır. Olmaz...
Lâkin, bir yolu kalıyor (Osmanlı çiftçisi, emek karşılığını hep ufak ufak,
parça parça ister): şayet bacılar ana topraktan uzakta değilseler... Niçin
erkek kardeşlerinin tasarrufundan faydalanmasınlar?.. Baba toprağının tasarrufunda
pek öyle parçalanmak mahsuru da, işte yok demektir, değil mi ya?... Eh!...
Bu doğru söze akan sular durur. Çünkü ortada bir hak var: Ölenin mirî toprağı
değerlendirme hakkı. Onu yabancılara bırakmak olamaz. Nihayet kız da kardeş,
erkek de!
Kanunî Süleyman devrinden
beri 100 yıl geçmiştir. 17'nci asrın eşiğindeyiz. Göç: 1010. Doğum: 1601
yılı ile beraber: toprak, "arazinin bulunduğu mevkide sakin kızkardeşe
tapuyu mislile tefviz" edilir. (Keza).
Dördüncü Basamak:
aradan iki yıl bile geçmez. Göç: 1012, Doğum: 1603 yılında bu işin "yaşlığı"
anlaşılır. Kızkardeşin o "mevkide sakin" olup olmadığı ne ile anlaşılacak?
Kızkardeşin orada "sakin" değil iken bile öyle görünmesinden kolay ne vardır?
İstiyorsan, köyde ilmühaber yahut şahit bulmak iş mi? Bütün köylü böyle
bir "hayır"ı seve seve işlemeye hazırdır. Ne çıkar? Mezar taşları bile
söylüyor: "Bugün bana ise, yarın sanadır!..." Elhasıl işin içinden
çıkılamaz. İyisi mi: Ölenin kızkardeşi, ister o köyde otursun, ister oturmasın,
devlet daha oturaklı kararını alır: Mirî toprak "arazisinın bulunduğu
mevkide sakin olmıyan kızkardeşe tapuyu misliyle kira" olunacaktır.
(Keza). Ver gitsin. Arıyan soran mı var? "Mirî mal deniz..."
Beşinci Basamak:
Ya! Demek, çiftçinin değil kızkardeşi, bacısı bile "can" da, anası babası
patlıcan mı? Onların hakları neye olmasın? Beş yıl geçmez. Göç: 1017, Doğum:
1608 yılında: evladı, erkardeşi olmaksızın ölenin toprağı, babalarına,
saniyen analarına tapuyu taleple verilmek üzere "Emr-ı sultanî" çıkar.
İş buraya geldikten
sonra, görülüyor ki: artık çiftçi için teorinin o kadar önemi kalmaz. Pratikte
çiftçinin tasarrufu mülkiyet haline girmiş sayılabilir. Sosyal ilişkilerde
öz temelden değişmiştir. Yalnız biçim hâlâ eskidir. Öz düpedüz mülkiyet
haklarına döndüğü halde; biçim: Tasarruf kılığını muhâfaza eder. O zaman,
mülkiyetin şahsa verdiği bütün haklara şöylece tasarruf haklarının isimleri
konarak iş kitaba uydurulur:
MÜLKİYET SAHİBİNİN
HAKLARI: Satmak, hibe, rehin, miras, icar (kiralama).
TASARRUF SAHİBİNİN
HAKLARI: Bedel ile ferag, meccanen ferag, ferag blöf intikali adi,
iare veya müzarea (toprağı kiralamak).
Yani, mülkiyet hakları
sadece isim değiştirmiştir. Kıyafet tebdil etmiştir. Toprağı kiralamak
Ebussuud kayıtlarında yokken, mecellenin 597'nci maddesinde: "Mecarı
İcar" (Kiralanmışı kiralamak) veya "Müzarea" adıyla kendini gösterir.
Köylü, toprağı bir başkasına geçici devir ederken "kiraladım" değil de
"ödünç verdim" demiş; temelli devir ederken "sattım", "hediye
ettim" değil de "Ferag" ettim demiş. Mirasçılarına "Miras
bıraktım" değil de "adi intikal ettirdim" demiş... Ne çıkar?
Olaylar hep aynıdır.
4 - SON BAGLANTILAR
Demek, miri topraklar
üzerindeki topluluk mülkiyetinin küçük üretim tarafından kemirilmesi böylece
his edilmeksizin gelişip Kanunî'den bir asır sonra kanunlaşır. Burada Hacı
Kalfa'nın yüz yıllık hesabını hatırlamamak elden gelmez. Osmanlı İmparatorluğunun
birinci yüzyılını Aksak Timur temizledi. İkinci imparatorluk yüzyılı Kanunî
Süleyman reformiyle neticelendi. Üçüncü yüzyılda Kanunî'nin bunca fermanlarına,
Ebussuut fetvalarına rağmen atı alan Üsküdar'ı geçmiştir. Çiftçilerin toprak
üzerindeki hakları (Kitapta gene "Tasarruf" diye yazıldı ama) hayatta ve
gerçekte şahsî mülkiyet haklarının hemen bütün niteliklerini kazandı. Bu
öyle bir oldu bitti idi ki; ne sultan, ne ferman, ne kanun, ne devlet tanırdı.
Toplum kanunu bir kere kararını vermişti. Devlet, o kararı, ister istemez
ve usulca kendi kanunlariyle tasdik edecekti. Yani: Ekonomik münasebetler
sosyal münasebetler yukarıdaki gidişi ile kendine uydurduktan sonra, bu
gidişe uymak zaruretini siyasî ilişkilere de dayatacaktı.
Devleti hep sayanlara,
devlet adamlarını Allahlaştıran kul yürekli gafillere koca tarihin en klasik
misallerinden biri Osmanlı tarihimizdir: İş kitaba ve kanuna sığmadan çok
evvel, mirî toprakların tasarrufu bir çeşit mülkiyetleştirilmişti. Kanun
koyucular bile, bir sözle kelle uçurulan o devirde kanun ve fermanların
"su üstünde yazı" durumuna düştüklerine şaşa kalıyorlardı. Rum vilâyetini
yazan Trabzon sancağı beyi Ömer, G: 977 (D: 1569) yılında tasarrufla mülkiyetin
kargaşalığını yaka silkerek anlatır:
"Defatiri kerimei kadimede arazii memaliki Muhammediye... tasarruf edenlerin mülkleri midir, değil midir; keşf ve beyan olunduğu sebepten, reaya ellerinde olan yerleri öşrüye satup mülkleri gibi birbirine bey ve şerağ edüp bazı dahi kendi zaamlarınca vakıf edüp velahe ve hükam dahi hakikat hale vakıf olmayıp hilafı şeriat-ı şerife bey ve şerağ hacetleri ve vakfıyeler vermekle nizam-ı umura ve mesalih-i cumhura halel azim gelmesin.." ve ilâhır.
Bu satırlar, Kanunî Süleyman'dan
yüz yıl sonra değil, o ölür ölmez (1566'da) yerine geçen Selim II zamanında
kaleme alınıyor. Öyle ise, daha Kanunî zamanından beri, millet, mirî toprağı
babasının malı gibi alıp satıyor; hatta öldükten sonra dahi dokunulmaz
kılmak üzere vakıf bile diyor... Kadılarla hakimler de, "Şeri şerif" adına
pek âlâ alım satım senetleri ve vakfiyeler çıkararak, oldu bittilere "Mühürü
müeyyed"lerini nal gibi basıyorlarmış!
Yukarıda adı geçen G:
1010 ile 1017 (D: 1601 ile 1618) kanunlarından sonra ortalığa bir sessizlik
çöküyor. Hemen hemen iki buçuk asra yakın bir zaman toprak meselesinde
mülkiyet münasebetlerine dokunulmadı. Çünkü önce: buna gerek yok. Sonra:
"Bu iş karıştırılmaya gelmez, altından çapanoğlu çıkar"... ("Çapanoğlu"nu
aşağıda göreceğiz: derebeyleşen Dirlik sahibidir). Esasen o tarihlerden
beri istatistik işleri de durdu.
Ancak Fransız Büyük
İhtilâli Türkiye'de yankılar uyandırdıktan sonra "yenileşme" (teceddüt)
akımları başladı. 19. yüzyıl ortalarına doğru, kişisel mülkiyet, Avrupa'daki
örneğine uydurulmak istendi. Gülhane Hattı Humayunu (26 Şaban 1255)
ile 1836'da (Senbolos: 3 kasım 1839) zeamet kaldırıldı. Arazinin idaresi,
"mültezim" ve "muhassal"lar yerine arazi memurlarına verildi. Kanunun
54'üncü maddesi, "Eshab intikali"ni (yani toprağın tasarruf hakkına
bedavadan sahip çıkan vereseyi) 3 derece yaptı. 59'uncu madde: "Eshap
Tapu"yu (yani toprağın tasarruf hakkına tapu misliyle konanları) 9
dereceye çıkardı.
1846 (1264) de, yeniden
"müsaadei seniye" çıktı. Ona göre:
1 - Toprağın geçişi
erkek ve kız çocuklara bedavadan ve eşit olacak.
2 - Erkek çocuk yoksa
toprak başlı başına ve bedavadan kızlara intikal edecek.
3 - Kız ve erkek çocuklardan
bulüğa ermeyenler, erdikten on yıl sonraya kadar hak dava edebilecekler:
4 - Ölenin, kendisinden
önce ölmüş oğlunun oğlu yaşıyorsa: o "Eshap Tapu" dan sayılacak.
7 Ramazan 1274 (1867)
tarihinde cemaziyelahır 1272 islahat fermanına uygun olarak meşhur "Arazi
Kanunnamei Humayunî" çıktı. Bu kanun ile bütün eski "kanun"lar, "Fetva"lar,
fermanlar yok sayıldı. Şöyle deniyordu:
"Şimdiye kadar gerek araziyi miriye ve gerek tahsisat kabilinden olan araziyi mevkufe hakkında ve müehher sadir olan evamiri aliye'ye binaen şeyhislâm taraflarından verilmiş olan fetavi ile itfa ve amel olunmayarak fi mabed bab fetva penhide ve eklami şahanede ve bilcümle muhakeme ve mecaliste ancak bu kanunname düstur-el amel olacaktır. Ve Divanihümayun kaleminde ve defterhanei amirede ve mahalli sairede; araziyi emriye ve mevkufe" dair nizamat ve kavanini atıkiye itibar kılınmıyacaktır."
Nihayet 17 Muharrem 1284
(1868) de, "Eshab İntikal" 8 dereceye çıkarılıp, Eshab Tapu 3 dereceye
indirildi.
Abdülhamid'in son
günlerinde (1902 de) emlâk sarfı tapuca yapılmaya başlandı.
Cumhuriyetin güçlendiği
gün, 1929'da, Kişisel Mülkiyet de yeni bir "Tevsi'i intikal" ile
güçlendirildi: İntikal 8'den 12 dereceye çıkarıldı.
Böylece, Türkiye toprakları
modern çağın genel ilişkileri içine katılır. Artık eski tasarruf ve mülkiyet
farkları ölür. Arazi vergisi bütün toprakları yeni bir silindirle düzler.
Bütün bu son bağlantılar
gösteriyor ki, toplum topraklarının kişisel mülkiyet haline sokulması için,
son zamanlarda artık sosyal ölçüde herhangi bir devrime dahi lüzum kalmamıştır.
Yüz yıllardanberi sürüp gelen "Oldu Bitti" prosesini olduğu gibi kabul
etmek yetmiştir.
II - ÜST TABAKALARDA
Çiftçilerin tarihî
bir zaruret olarak tanınan hakları, nihayet emeklerinin karşılığıdır. Çiftçilerin
böyle arı gibi çalışmaları, toplum ölçüsünde kendilerini bir alt sınıf
haline getirmekten öteye geçmemiştir. Çünkü yüz yıllarca didinip mirî topraklarda
hep kendi hesaplarına yol aldıklarını sanan çiftçiler dönüp arkalarına
bir baksalar, arpa boyu ilerliyemediklerini anlarlar. Gerçekte kişisel
mülkiyete yaklaştıkları ölçüde kurdun ağzına yaklaşmışlardır. Onlar için
kişisel mülkiyet kavuşur gibi olmak çağı, en amansız sömürülme çağına dönmüştür.
Çünkü çalışan onlar, fakat parsayı toplayan üst tabakadır. Çiftçi dilediği
kadar uğraşsın, paralansın, kazandığından kendi kıt geçiminden aşırı bir
pay alamamıştır. Başında kara kuş gibi kanat geren "Sahibül arz"lar
daima artan arslan paylarını almayı bilmişlerdir.
Yani, üst tabaka,
çiftçiye pek candan bağlandığı toprağı verir gibi yaparken, daima çiftçiden
almıştır. Arada koskoca mirî topraklar aşınırken, çiftçinin aldığı basit
bir sus payı bile değilken, üst tabaka, büyük toprakların şahsî mülkleşme
prosesini var kuvvetile kendi hesabına sömürmüştür. Böylece, Osmanlı toprak
düzeninin temelini kazan çiftçi, bu düzenin çöken üst katları altında kalmış,
bütün yıkıntıların ağırlığını ve ıztırabını sırtında taşımıştır. Bu suretle
küçük üretimle topluluk mülkiyeti arasındaki çarpışmada, çiftçiler, Allah
için savaşan erler gibi, yalnız efendilerinin işlerini kolaylaştırmışlardır.
1 - DİRLİKÇILİĞİN
SOYSUZLAŞMASI
Bu niçin ve nasıl
böyle oldu? Dirlikçilerin soysuzlaşması ile.
Tekrarlamaktan usanmayalım:
İlk Osmanlı "Gazi"leri sahici İlb kaldıkları müddetçe, dünya malında gözü
olmayan, tok gönüllü, faziletli birer idealistiler. Fakat, bu ilk barbar
sadeliği ve kuvveti çok sürmedi. Fethettikleri yerlere ilkin tutumluluk
ve doğruluk bakımından örnek olan İLB'ler, yerleşip kökleştikçe, kendilerinden
evvelki saltanatların efendilerine özendiler. Rahat, ihtiyaçları çoğalttı.
Hakimiyet ve işsizlik lüks ve sefahati arttırdı. Ve gün geldi ki, o mütevazi,
kanaatkâr döğüşçülerin yerine zenginliğe tapan bir kadro geçti. Eski saltanat
artığı zümrelerin Osmanlılığa kolayca kaynaşması (Yeniçerilik, enderun
vesaire müesseseleri) saltanat mevkiinin bilhassa Fatihten sonra perde
arkasına geçip, göçebe ve İslâm demokrasisinden kalma her türlü geleneği
ve göreneği yok etmesi, şahsî ve keyfî idareyi ahlâk derecesine çıkardı.
İlk Osmanlılarda büyük
ideal: Din uğruna gaza idi. Bu sonrakilerde bütün gaye şahsî zenginlik
oldu. Bu müthiş ihtirasın ne derecelere vardığını, kapkaç ve kandırmanın
ve vurgunculuğun hangi şekillere kadar büründüğünü anlamak için, Kanunî
çağının vezirlerine şöyle bir gözatmak yeter:
1 - Veziriazam
İbrahim Paşa: Parga adasından esir tutulmuş bir Rum oğlanıdır. Rumca,
İtalyanca tahsil görmüştür. Ayrıca musikiden de anlar. Bu sıfatların hepsinin
üstünde ise: Pek yakışıklıdır: Önce Manisalı bir kadının eline geçer. Hatun
bu becerikli ve yakışıklı genç kölesine türkçe, arapsa, farsça, da okuma
yazma öğretmekte gecikmez. Bir gün bunca meziyetleri olan köle saraya satılır.
Padişahla aynı haftada doğmuş olması yıldızının parlaklığını göstermez
mi? Çarçabuk hünkârın gözüne girmeyi bilir. Önce has odabaşılığı, sonra
sadrazamlığa yükselir. O kadarla da kalmaz: Padişahın kız kardeşiyle evlenir.
Bu saltanatın resmî eniştesi, belki karısından çok kaynı tarafından sevilmektedir:
"Padişah birkaç saatlık firakına bile tahammül edemez. Muhabbetnameler
teatisi suretiyle idamei temas ve münasebete devam olunurdu." ("Tarihül
Ebülfaruk" zade Ömer Faruk bin Muhammet Murat, Tefyiz Kütüphanesi,
1328, C. 111. S. 244).
Bu eski kölenin, araya
fit sokarak, yani sarayda ustası olduğu entrikalarla boğdurduğu Anadolu
halk isyanlarındaki maharetiyle padişah muhabbeti de karıştı ve geliri
12 yük akçeden 20 yük akçe'ye (iki milyona) çıkarıldı.
2 - Ayas Paşa:
Rekoru avratcılıkta kırdı. Mezar taşına "Avrat yüzünden tevt" olduğunu
yazdıran Osmanlıların bu seçme örneği harem dairesini haraya çevirdi. Sürüyle
kadın besledi. Emlâk ve akarı ile İstanbul'un bir semtini kapladı. Evinde
40 beşik birden sallanır, avlusunda 120 çocuk (kendi öz evlatları) oynardı.
3 - Vezir-i Azam
Lütfü Paşa: Hem alim, hem tabipti. Ayaz Paşa ne kadar kadın dostu ise,
Lütfü Paşa o kadar kadın düşmanı idi. Meşhur "İsfname"sinde her yıl 4 -
5 yük (yani yarım milyon) akçeyi hazinesinde biriktirdiğini ve her akıllının
böyle yapmasını yazar... "Gazalarda ganimetten ve beylerbeyliğinden
helâl itibar olunan ru'sum ve aşardan nice mahsul"ü de "tasaddukat
ve hasenata tebdil ederdim." (İsfname) der. Kadın düsmanı Paşanın hep
mirî toprak kölelerinin göz yaşı ve kanı ile birikmiş bu "helâl" gelirlerini
hangi çeşit "hasenata tebdil" ettiğini ise şöyle yazıyor:
"Deli Birader'in
"Sulu mukabelehaneler" tesisi ve ihdas etmesine nakden yardım etmek gibi
halka karşı bir asillik ile kendisini lekedar etmiştir." (Tarihül Ebülfaruk
C. 111. S. 277).
"Sulu mukabelehane"
de ne mi? Düpedüz hamam âlemleri!
4 - Rüstem Paşa:
"Hırvat dönmelerden bir aktör"dür. En büyük rolünü, zamanın en zengin
sahnesi olan sarayda oynadı. Ondan sonra alabildiğine açılan canlı ve ezeli
sahici piyesinin adı "Kadın entrikaları" idi. Fakat bu kadarcıkla
kalsa gül suyu. O zamana kadar "Mansıb" (memurluk) yalnız ehil olana
verilirdi. Rüstem Paşa her şey gibi, devlet hizmetini de pazara çıkardı.
Ve Osmanlı tarihinde ilkdefa olarak satılıklığı: açık siyaset yordamı haline
soktu: "Mansıb satmak" âdetini açtı.
Öldüğü zaman: "Rüstem
Paşa'nın malikânesi içinde şunlar mevcut idi: 815 çiftlik, 476 su değirmeni,
1700 cariye ve köle, 2900 binek atı, 116 deve, 5000 müzeyyen işlemeli hil'at,
4900 zere, 10600 baş kisvesi, 600 gümüş ve 500 altın ile işlenmiş ve tersiy
edilmiş eğer, 130 çift som altın özengi, 760 murassa kılıç, 1100 müzeyyen
mızrak, 800 Mushafı Şerif (ki bir kısmının kabları mücevherle işlenmiş
idi), 5000 cilt kitap, 32 büyük mücevher taşı (ki 220.000 altın: şimdiki
6 milyon lira kıymetli tahmin olunmuştu.) Nakit ve külçe olarak ıki milyon
duka altını kıymetinde idi." ("Tarihül Ebülfaruk" C. 111. S. 279 - 280).
Dört ayrı alanda uzman
ikisi dönme, ikisi asil olan bu dört paşa yan yana getirilirse, bir çağı
anlatmak bakımından birbirlerini mükemmelen tamamlarlar. Onlar, Kanunî
Süleyman I saltanatının kodaman Dirlik sahipleridir. Hepsi büyük arazi
sahibi olmuşlardır. Hepsi milyonerdirler. Hepsinin binlerce kölesi, cariyesi
vardır. Bu süslü ve yarı kadınlaşmış devlet vurguncuları ile, ilk demir
çarık - demir asalı Horasan Erleri, Osmanlı İlb'leri arasında dünyalar
kadar uçurumlar yok mu?
Bu şartlarda milyoner
olmak için, -Şarap- bir yıl vezirlikte kalmak yeter, artar. İmparatorluğun
dört köşesinde ne kopartabilirsek, hepsi "Helâlinden"! Paranı işlet de,
istersen "Sulu Mukabelehane"ci Veziri Azam ol. Artık Kuranı Kerim
bile, okunacak kutsal din kitabı değil, biriktirilecek ve abdestsiz ele
alınmayacak birer mücevher çekmecesi haline girmiştir.
Bizde zavallı kelimelerin
ne acıklı kullanılışları vardır?
Süleyman I'in şöhreti
"Kanunî"dir. Niçin "Hamamî" değil? Öyle ya, "Hamam"ları "Kanun"larından
aşağı kalmıyordu. Aşağıya: Kanun, fakat yukarıda: Hamam!...
Selim II'nin yaman ünü dindarlığıdır. Öyle ki evliyalığından uçacak sanılır.
Gerçekte adamcağız "Hamamî"liğe "Şarabî"liği katan evliyaullahtandır. Tarih
evliyalıktan uçtuğunu değil, sarhoşluktan hamamda düşüp kalkamadığını yazar!
Tarihimizde şarap,
nedense en büyük soysuzlaşma alameti olmuştur. İslâmlığın pek güzel bir
kuvvetle yasak, haram ettiği şeyin alıp yürümesi çöküş bakımından az manâlı
sayılamaz. Birinci Osmanlı Devletinin sonunu şarap damgalamıştı. Ayyaş
Yıldırım Beyazıd'ı, Aksak Timur'a meze eden zehir şaraptı. İkinci devir,
Timur silindirinden sonra, tarihin yeni hızıyle mest oldu. Şarabı unuttu.
Yeniden kuruluşun ve ilerleyişin normal heyecanı keyif veren zehirleri
aratmadı. Fakat bu ikinci devir dahi "Kanunî" basamağiyle sona ererken
Hamamcılıkla birlikte Şarapçılık da yeniden "Millî sanayi" haline girdi.
Selim II kadar dindar bir padişah bile ikide bir sormaya başladı: "Acaba
şarabın eyüsü, Kadıasker Çelebi'de mi, yoksa Istanbul efendisinde mi bulunur?"
(Tarihül Ebülfaruk. C. 8, S. 388).
Osmanlılık, yerini
tuttuğu Roma İmparatorluğunun bütün reziletlerine boğazınadek batmıştı.
Birinci Osmanlı saltanatının çöküş iksiri şaraba, ikinci saltanat çöküşü
Roma'nın dekadans buğusu olan hamam ve yangınları da kattı:
"Devri sabıkda
(Süleyman Kanunî'de) mahut deli birader hamamları zevkaver bir müessese
mertebesine âlâ etmeye çalışmış; Lütfü Paşa, İskender Çelebi gibi azamdan
bile teşvik ve muavenet görmüştü." (Tarih Ebülfaruk S, 389) "Devri Selimde
bu hal daha ziyade ileriye götürüldü." Bizzat Padişah Selim II bile "Hamam
yeni inşa olunup kurumadığına bakmamış, içinde Yahudi nasinin takdimi itiyad
ettiği nado şarabından bir şişe içmiş, bundan ve henüz kurumamış olan hamamın
tebehhuratından başı dönmüş; düşmüş, bir daha yataktan kalkmak nasip olmamış
imiş" (keza, S. 390).
Şarapla hamam sefası
ne? Haydan gelen zenginliğin huya gitmesi değil mi? Bunların en mantıkı
neticesi, en saf şekilde sefahat demek olan yangın değil midir? Yangında
şarabın rengi ve hamamın sıcaklığı vardı. İhtimal beyler hamamlarda şarapla
ateş kesilirken, ayak takımı da: "Bir yangın olsa da, aydınlık görsek"
kabilinden en tabii kargaşalık ve çapul vesilesi hazırlamak üzere tahta
sarayları tutuşturuyorlardı. Şarap ve Hamam beyinleri yakarken, İstanbul'da
36 bin evi birden aleve saran yangınlar çıkıyordu.
2
- ÇİFTÇİNİN DOĞRUDAN SÖMÜRÜLMESİ ("Vasıtasız vergiler"!)
Dönen bu değirmenin
suyu nereden geliyordu? Tabii "Çiftçi" lerden... Nasıl geliyordu? Gelirler:
Merkezdekilere taşra beylerinden, beylere ikinci, üçüncü derece dirlikçilerden,
dirlikçilere de çiftçilerden geliyor. Çiftçilerin şeriat ve kanun gereğince
verecekleri şey çok basittir: Öşür ve Çift Akçesidir. Fakat bu kadar basit
ve normal gelirler, yalnız ilk idealist İlpleri doyurmaya yetebilir. Yukarıda
örneklerini gördüğümüz hamam ve ihtiyaçları arttıkça, aşağıdaki çalışan
geniş tabakaların yüklerini ve zaruretlerini çoğaltmak önüne geçilmez bir
devlet vazifesi kılığına sokulur.
Çiftçileri normalin
üstünde sömürmek başlıca iki yoldan yapılır: 1- Doğrudan, 2 - Dolayısile.
Çiftçiyi doğrudan
sömürme:
Doğrudan doğruya sömürme,
zamanımızın "vasıtasız vergiler"ini andırabilir. O da başlıca üç
şekilde görünür: a) Yarıcılık; b) Angarya; c) Müsaade hakkı.
a) Yarıcılık:
Buna ortak toprak (şerik yer) adı verilir. Başlangıcı belki daha
eskidir. Fakat, ilk defa resmî ve umumî tartışmalara Süleyman I. çağında
rastlıyoruz. İlkin: öşrün kaçta kaç olacağı etrafında meseleler açılır.
Öşür, adından da anlaşılacağı gibi onda-birdir. Şeriat ve ona uyan ilk
temiz göçebe İlb'ler de hiçbir vakit fazlasına gitmezler. Fakat, sefahat
üst tabakayı hazıryiyici bir sınıf haline getirirken bu açık nokta yorumlara
uğratılır. Çiftçiler öşrün onda-bir olduğunda direnirler. Haramı bilmese
de insafı bilen her insan bunu anlar. Lâkin beyler, kendi arzularını, çarçabuk
Allahın ve Allahlaştırdıkları Padişahın iradesi kılığına sokmaya kalkışırlar.
Fetvalar işi din kitabına uydurmakta gecikmezler.
İlkin: öşür ile haracın
birbirine karışmasından faydalanılır. Öşür nedir? Elbette onda-birdir.
Ama, sizin öşür dediğiniz bakalım öşür müdür? Hayır: "Haraçı Mukaseme"dir.
Haracı Mukaseme ise öşür değildir. Şu halde ondabir almak şart sayılamaz.
İşte somut olarak falan veya filân toprağın karakteri üzerinde durulmaksızın
Ebussuut Efendilerin bir mantık oyunu ile şerikin "öşr"ü kuşa çevrilir:
onda-bir âdeti kaldırılır:
"Mesele: Öşr salarye ile mahlût olsa, salaryenin miktarı ihraç olunduktan sonra kalan gulenin halinde şüphe olunur mu? Elcevap: Salaryenin hürmeti mukarrer midir? Öşr adına alınan öşür değildir. Arzın haraç mukasemesidir. Haraç elbette onda-bir olmaz. Arzın tahammülüne göre alınır. Nısfına (yarıya) değin alınmak meşrudur. Sekizdebir alınmak arzın tahammülü olıcak helâldır." (Kaanun Sultanıl Hamza Paşa, Tevkzi Celâl zamanında).
Görülüyor ki, haracı yarıya kadar çıkarmakta şeriata dayanılır. Ama, henüz fetva dahi pratik olarak (1/8) sekizdebirden yukarıya çıkamaz. Lâkin, adım atılmıştır. Ondan sonra artık iş yürüme, yani insafa kalmıştır. Netekim basamaklar yavaş yavaş yukarıya doğru fırlar:
"Şerik yerleri Sipahiye öşürden ziyade yarı ve beştebir yazılsa, bazı yerlerden hinî tahrirde öşrü hams yazılır. Ve öşrü hamstan alınagelüp ol vilâyetin öşür yerine hamsı alınır. Kanundur" (Kavanini Kadime-î Osmaniye. "Zühtü yazması").
Görüyoruz, karşımıza bir "Şerik yer" çıkmıştır. Yani, Dirlikçiler, o zamana kadar yalnız basit devlet memuru gibi, işletmeye hiçbir suretle karışmaksızın öşürlerini almakla yetinirlerken, bu sefer onlar da, bazı toprakların işlemesine değil, fakat işletilmesine bir çeşit ilkel kapitalist gibi karıştırılırlar. Üzerlerine "Ortak Toprak" yazılır. Ve o toprakta Dirlikçi, artık memur değil tam bir yarıcı ağa kılığına girer. Eşkinci tohumun ve öküzün yarısını köylüye verdi mi, karşılık olarak ürünün (mahsulün) de yarısına sahip çıkar. Yani yukarıki beştebir pay unutulur:
"Bir Sipahi, defterde şerik yerleri kaydolunsa, Sipahi nısf tohum ve nısf öküz reayaya verüp bade hasıl olan mahsulün nısfı sahibi arzın ve nısfı ahiri zıraat edenlerin olmak kanunu muteberdir. Ama, sahibül arz nısf tohum ve öküz vermediği senede nısf mahsul alınmaz. Öşrün alur. Bana defterde şerik yerleri kaydolunmuştur. Nısf alırum deyu, reayayı taciz edemez." (Kavanini Kadimeî Osmaniye s. 92).
İş bu kadarcık bir icadın ortaya çıkmasındadır. Dirlikçiye artık çiftçiyi yarıcı haline sokmanın yolu gösterilmiştir. Ortak yer prensibi, öşrü istenildiği kadar artırmak için açılmış bir kapıdır. Bu kapıyı kullanmak tek taraflıdır: Çiftçiye sorulmaz. Dirlikçinin arzusuna bakar. Deftere bir çiftçinin toprağını ortak yer diye yazdırdı mı, ondan sonra çiftçi, sıkı ise yarıyarıya vermesin!... Hayat ve mukadderatı elinde tutan değil o devirde, modern zamanda bile kanunların lastiği önünde zavallı köylünün gık diyemediğini bilenler için, ortak yer icadının manası kendiliğinden anlaşılır. Netekim çok geçmez; Dirlikçi: tohum, öküz verse de, vermese de öşrü beştebir, hatta (1/2) ikidebir almak âdet haline girer:
"Şarik yerleri Sipahiye öşürden ziyade nısf ve hams yazılsa, bazı yerlerden hinî tahrirde öşrü hamsinî yazılır ve öşrü hamsten eline gelüp, ol vilâyeti terkeden öşr yerine hams alınır. Kanundur." (Kavanini Kadimaî Osmaniye).
b) Angarya: Ortak
topraktaki yarıcılık yolu, köylüyü muntazam, fakat yılda bir sömürmektir.
Angaryanın sınırı yoktur. Umumiyetle askerlerin ve hususile Dirlik sahiplerinin
bütün işleri çiftçilere hiçbir karşılık ödemeksizin bedavaya gönderilir.
Meselâ, Kavanini Kadimeye
göre bir vilâyette demetten öşür almak "Kadim" ise, çiftçiler: "Askerin
demetini reaya tarladan harmana getirip dökecek. Hükmü Şerif."
"Kadim" ne
demek? Kimsenin bilemediği kadar eskidenberi yapılan şey demektir. Kadim
olup olmadığını kim tayin edecek? Allah bilir, daha doğrusu Dirlikçi bilir.
Çünkü idare gibi adalet de onun emrindedir. Netekim gene o çeşit fetvalarla
Dirlikçilerin başka birçok angaryaları da gene reaya olsun olmasın bütün
çalışan köylülere gördürülüyor: Dirlikçilerin haklarını pazara satılmaya
götürmek, ambarına taşımak en tabii angaryalardan olur.
"Bir raiyyet öşrü her hafta zor ve terke satılıyor (okunamadı) pazara, ve köyünde olan ambara götür demek kanundur. Ve hariç reayada dahi bu kanun cari ve icra olunur" (Kavanini Kadime-i Osmaniye).
c) Müsaade Hakkı: Çiftçinin birçok hareketleri gibi birçok hakları, hatta mülkiyet hakkı bile zaman zaman Dirlikçinin emrine verilir Köylünün topraktan her türlü istifade hakkı dirlikçinin müsaadesine tabidir. Buna birkaç misal:
"Kadimi
Mirî alınıp satılmak ve ziraat olunmak hilâf-ı kanundur. Cebren ziraat
ederlerse, gene mer'alık üzere hükmolunur. Zira ehli kariyenin tavırlarına
mer i tekaddümdür. (Kanun-u Mutebere)". Topluluğun otlağını kişilere kaptırmamak
için güzel bir usûl Fakat, altında hemen istisnası başgösterir: "Meğer
ki ol yaylanın halî gûhi olup sahibül arz iznile açılup ziraata kaabil
ola." (Kavanini Kadime-i Osmaniye). Yaylanın dağlık sayılması Dirlikçinin
takdirine, izin verilmesi de keyfine kalmıştır.
"Zeyt
kenduye geçen değirmen yerini Sipahiden izinsiz bey'e kadir... olamaz.
(Ebussuud)". Bu yüzden mülk sayılan değirmen de satılmak için Sipahinin
iznine bağlıdır.
"Bir
degirmen Sipahiye hasıl kaydolunup mezbur değirmen yerin Mirî canibini
mevkufat emininden ömr ve tapu ile alsa kangisi mûteberdir?" "Zeyde hasıl
ise mevkufat emini veremez." - (Ebussuut.) Mevkufatçı: devlet tahsildarı
demektir. Dirlikçiye kaydolunan değirmen yerini o vazifeyi veren devlet
bile bir çiftçiye veremez.
Bütün bu müsaade ve tahditler,
hapishane müdürüne verilen "İdarî Selâhiyet" lere benzerler: sırf yetkili
adamın insaf ve namusuna kalmıştır: Adam, fevkale beşerse; bir peygamberse,
yetkileri yurttaşların iyiliğine de harcanabilir. Ama bu kendiliğindenci
kanunlarla yürüyen bir toplumda "Peygamber" ne kadar azdır. Hatta pek haklı
olarak Hazret-i Muhammed kendisinden sonra Peygamber yetişmiyeceğini söylemiştir.
Şu halde yetkiler, alelade kişi menfaatı güden efendinin elinde yurttaşları
dirhem dirhem sızdırmak için kullanılan birer korkunç silâhtırlar!...
3
- ÇİFTÇİNİN DOLAYISİLE SÖMÜRÜLMESİ ("Vasıtalı Vergiler")
Bu çeşit gelirleri,
kolayca anlatabilmek için, zamanımızın "Bilvasıta Vergi"lerine benzetebiliriz.
Ve daha ziyade üst tabakaları vergiden muaf tutma gibi imtiyazlar şeklinde
görünür. Ö. Barkan, (Ülkü 58. Birincikânun 1937) Dirliğin bir "İmmunité
financière" (Malî Muafiyet) olmadığını ileriye sürer. Halbuki Dirlikçilerin
bu çeşit imtiyazları malî muafiyetten başka birşey değildir. Ayrıca, çiftçi
ve çift hakkındaki her karar en sonunda mutlaka Dirlikçinin yetkisine katılır.
Trabzon Sancak Beyi Ömer, (---) ve Hakimlerin Şer'i Mahkeme Kararlarını
bile yolsuz ilân edebilir.
d) Haraç Muafiyeti:
Çiftçilerin dolayısile sömürülmeleri, üst tabaka çiftliklerinin ve ziraî
işletmelerinin birçok vergilerden muaf tutulması ile olur. Toprakta
haraç muafiyetine dair:
"Salaryesi defterde mestur olmıyan Sadahe (Efendilerin) ve Sipahi (askerlerin) çiftlikleri yerlerinden salarye alınmaz." (Pir Mehmet: Kavanini Kadime). Salarye: Çift Akçesi demektir.
Trabzon Sancağı Beyinin
Selim II zamanında yazdığı şikâyetleri yukarıda gördük. Değil "Sadahe,
ve Sipah" çiftlikleri, hatta reaya çiftlikleri bile öşriye midir, Haraciye
midir; doğru dürüst kayıtlı değillermiş. Bu şeraitte "Defterde mestur
olmıyan" üst tabaka çiftliklerinin tahmin edileceğinden çok olacakları
kolay anlaşılır. Onlardan çift akçesi almamak, yükü çiftçiye bindirmekten
başka nedir?
Yer Vergisi böyle
olduktan sonra, bütün öteki vergilerin başka türlü olmıyacağı anlaşılabilir.
Dirlikçilere verilen
vergi imtiyazları ve muafiyetleri, onlara defterde yazılı olan gelirden
ayrı ve aşırı bir kâr bırakır. Bunlara dair bir iki misal:
a) Otlak Hakkı:
(Rusm'u yaylak, rusm'u kışlak) çiftçi için sabit ve muayyen
bir rakam değildir. "Rusm'u kışlak ve rusm'u yaylak her kim çıkup yaylayup
ve inüp kışlayup otundan ve sütünden yararlananlardan tahammüllerine göre
rusum alınmak kanundur. Defterde yazılan rusmu veririz deyu kavga edemezler.
Bu bapta itibar tahammülüne göre rusm alınır. Defter mucibince alınmaz."
Böylece defterdeki
yazı, buz üstündeki yazıya döner. Esas "tahammülüne göre" vergi
almaktır. Bu "tahammül"ü kim bilecek? Dirlikçi, demek vergi Dirlikçinin
takdirine, başka tabirle insafına kalmıştır.
"Tahammül"ü takdirden
başka, Dirlikçiye olağanüstü gelirler de bırakılır. Dirlikçi bir otlakta
yalnız yazılı çiftçilerden rusum almakla kalmaz, dışarıdan gelme yabancı
sürülerden de "Ecnebi Otlak Hakkı" alır:
"Otlak Kanunu budur ki hariçten kimesneler koyunlarile otlak zamanında gelüp durup otundan ve suyundan intifa (yararlanıp) edüp öşr ve rüsum gibi nesneler vermezse, ol makûlelerin her 300 koyunları bir sürü addolunup alâ sürüde bir koyun ve vasat sürüden bir şişek, ve edna sürüden bir toklu otluk hakkı alınmak kanundur. Kanunu Muteber. Erüvde (evde) yani mer; (okunamadı) yerlerinde tayini hudut yoktur. Hariçten biri kariye otlağından faydalanırsa: mezbur karye ehalisi bizim karyemizin toprağındadır. Sana defterde verilen rüsumu verûp ziyadesin biz alup ve düşen tekaliflerimizi verürüz." diyemezler. "Cümle mahsul sahipûlarza hükmolunur." (Kavanini Kadimei Osmaniye).
Yani, o yerlerin öşrünü,
rusmunu çiftçiler verir. Yabancı sürülerden gelecek fazla iradı Dirlikçi
alır.
b) Koyun Hakkı:
(Adet'i ağnam, ağnam ve ağıl) 300 koyun bir sürü hesabile, ilkin her 300
koyundan 5 akçe rusmu ağıl'ı Sipahi alır. Her 100 koyunda "25 akçe de cem
eden kullar alup" ağıl ve koyun haracı "herbir zeminden bir derece maktu"
150 akçe alınır. Bunun 140'ı hazineye, 10'u da "Haracı cemiîne varan
kullar alûp" giderdi... Sonraları, herbir koyundan Miriye bir akçe
alınmak âdeti çıktı. Kavanini Kadime-î Osmaniye, bu sonraki vergi ağırlaşması
hakkında, hiç olmazsa şu kadarcık söyleyip günahı boynundan atar:
"Bu bid'at rusm
Sinan Paşa eylemiştir. Cevabın ahırette vere. Hâlâ kanunu muteberdir".
Fakat "Mansıp satıcı" Sinan Paşa koyun başına koyduğu bir akçe bid'atının
hesabını öbür dünyada veredursun, bu dünyadaki "Sadahe, Münakip, Timarlu,
Ülûfeli Kul"lardan aynı vergi alınmaz. Askerler de, ancak 150 koyundan
fazlası için koyun başına bir akçe verirler.
Bir başka imtiyaz
daha: Herbir koyundan Havası Hümayun bir akçe aldığı halde öteki havas
ile, Tımar ve Evkaflar yarım akçe ile yetinirler.
c) Kovan hakkı:
Baldan öşür alınır. Yalnız, "Arusuyle alınmaz. Kış gıdası baldan alınmaz.
Balı sağılmak şart değil, balın kemâlini bulması kâfi" (Celâl Bey'den:
"Kavanini Kadimei Osmaniye" el yazması S. 99).
Bu işde imtiyazlar,
şu hiyerarşiye - mertebeye göre ayrılır:
1- Kadae, müderris,
mülazım, yeniçeri ve askerin: 9'a kadar olan kovanından öşür
alınmaz. 10 oldu mu: hepsinden alınır.
2- Kale dizdarından,
ulûfeli kapıkulundan veya tımar sahibinden: kovan hakkı alınmaz.
(hisarerenlerinden: reaya gibi alınır).
d) Mülkiyet sahiplerinden
alınmaz: "Zeyd Mülkünden vafır kovanlar başlasa, Sipahi öşr almaya
kaadir" olur mu? Olamaz. Niçin? Çünkü: "Bu diyarda alınan icareyi arzdır:
Mülkte olan şer'e muhaliftir" (Pir Mehmet, Kavanini Kadime-i Osmaniye,
Yazma, s. 100).
Çiftçilerin böyle
gerek doğrudan, gerek dolayısile sömürülmeleri; Osmanlı Toprak Ekonomisinde
derebeyi unsurunun "İlk Birikiş" diyebileceğimiz temellerini hazırlamış
olur. Nasıl Kapitalizmden önceki çağda sermayenin ilk birikimi kör kuvvetlerin
oyunu ile olursa, Dirlikçilerin mülkiyet sahipliğine doğru gelişmeleri
de öylece gelişigüzel kanunlar ve keyfî bir idare ile hazırlanır. Bu çağın
biraz daha ilerlemesi, Dirlik sahibini ister istemez, âdeta hadiselerin
zorile mülkiyet sahipliğine götürür. Zira, köylünün amansızca sömürülmesi
için herşey hazırdır.
4 - TOPRAKBENTLEŞME
TOHUMU
Klâsik Tarihte angaryenin
Toprakbentlikten (toprak köleliğinden) kaynak aldığı anlatılır. Halbuki
gerçek tarihte nasıl borçluluk köleliğe kapı açarsa, tıpkı öyle angarya
mecburiyeti de zamanla Toprakbentliğe kapı açar.
Bunun açık örneği
Osmanlı Toprak Rejiminden bir parça olan Tuna Beyliklerinde son zamanlar
görülen gelişmedir.
"Tuna Beyliklerinde angarye çalışmak tabii irat ve Toprakbentliğin başka eklerile birleşik olarak, hakim sınıfın kesin haracını teşkil ediyordu. Orda olay şudur: Angarya emek nadiren Toprakbentlikten kaynak alır; aksine belki çok defa angarya emekten Toprakbentlik kaynak alır. Romanya eyaletlerinde iş böyledir. Bu eyaletlerin en ilk üretim yordamı Kamu temeli üzerine kurulu idi: Ama, bu İslâv veya hatta Hint biçimi kamu mülkiyeti değildi. Çiftliklerin bir kısmı her özel mülkiyet olarak Kamu üyeleri tarafından başlı başına işletildi; öbür kısmı (Ager Publikus: Kamu Toprağı) topluca ekilirdi. Bu topluca işin ürünleri kısmen kötü yıllar ve başka ihtimaller için ihtiyat fon olarak, kısmen de savaş, din ve sair Kamu masraflarına harcanmak üzere devlet hazinesi olarak kullanılıyordu. Zamanla, savaş ve dinin yüksek yetkilileri Kamu mülkiyeti ile beraber oradaki hizmet yükümlülüklerini de ellerine geçirdiler. Hür köylülerin bu (Efendilere) ait olan Kamu arazisi üzerinde çalışımları, Kamu topraklarının hırsızları için angarya emek haline döndü. Böylelikle aynı zamanda Toprakbentlik münasebetleri gelişti; ama henüz hukukça değil, fiilen gelişti; derken cihan kurtarıcısı Rusya, Toprakbentliği kaldırmak bahanesile, kanun şekline yükseltti. Rus (Ceylanı) Gazalı Kisselev'in 1831'de ilân ettiği Angarye İş Kodeksi tabii, bizzat Boyarlar tarafından dikte edilmişti. Rusya böylece Tuna beyliklerinin büyük ağalarını, manya'larını ve tekmil Avrupalı liberal cücelerinin tasvip alkışlarını kendisinden yana kazanmıştı." (K. M. Kapital c. 1, Bölüm 3, ayırım 8, Makale 2).
Yani, Osmanlı İmparatorluğunun
"Miri Toprak" prensibi velev ismen baki kaldıkça, Osmanlı Reayası
çiftçi olarak kaldı: Resmen olsun Toprakbentleşmedi. Lâkin fiilen; angarye
zarureti, çalışan köylüyü Toprakbent durumuna getirmişti. Belki Osmanlı
ölmedikçe, Osmanlı kaldıkça: Boyarlar, köylüye Toprakbent sıfatını kanunca
giydirememişlerdi. Rus işgali üzerine yapılan "Uzvî Tüzük"; her köylüye
12 gün çalışma günü, bir gün tarla işi, bir gün ot yolma diye 14 "gün"
angarye yazıyordu. Buradaki "gün"ler: "bir günlük ortalama ürünün meydana
gelmesi için gereken çalışma" olduklarından dolayı, beher "gün", gerçekte
üç günü buluyordu. O zaman angarye 42 gün olur. Buna Yobagie adı ile "olağanüstü
hizmet" için 14 gün ve takıntı (Zubus) iş için 1 gün (aslında iki gün de
yetmez) katılırsa; angarye 58 güne çıkar. Ulah ziraatında yılın 210 günü
çalışmaya müsaittir. Bu 210 günün 40'ı pazar ve bayramla geçer, 30'u kötü
hava ile kapanır. Geriye 140 gün kalır. Onun 58 günü (56/84'ü Marks'a göre
% 66 2/2) 58/84'ten: % 69,04 bir sömürme rayici meydana gelir. Onun için
angarye "mayıs ayında başlar, kasım ayında biter". Daha doğrusu:
"Zafer sarhoşu bir yobazın haykırdığı gibi: Uzvî Tüzüğün 12 angarye
günü, yılın 365 gününe uzanır." (Kapital). Etabın alt tabaka hayatına
geçişi böyle olur: On - onbir misli ağırlaşma!
Marks, Osmanlı Toprak
Rejimindeki çiftçi toprakları üzerinde durmuyor. Bu toprakların Miri olduğu
da hesaba katılırsa, yani çiftçilerin esasen işledikleri toprağa da sadece
tasarruf ettikleri, yoksa modern manasile mülkiyet sahibi olmadıkları
gözönüne getirilirse, ağaların ve beylerin köylüyü hukuken topraksız duruma
düşürmeleri daha kolay anlaşılabilir. Fiilen Toprakbentleşme ise en kaçınılmaz
neticedir.
İki Bölüm Toprak
Rejimi : Yanyana Karma Düzen toptan hülasa edilmelidir:
Mıri toprakların akibetini
anlamak için, öteki topraklarla olan münasebetini gözönüne getirmek şarttır.
Onun içın, uzun gelişmelerden sonra, tekmil Osmanlı İmparatorluğunda mevcut
her türlü toprak münasebetlerini bize en son ve en tam şeklile "Arazi-i
Kanunname-î Hümayun" verebilir. Bu kanunun birinci maddesi, bütün
Osmanlı topraklarını şöyle beş parçaya böler: "Birinci madde: Memaliki
Devlet-i Aliyyede olan arazi beş kısımdır," Bunlar: 1- "Arazi-î Memluke"
(şahsi mülkiyet toprakları); 2- "Arazi-î Miriye" (bütün toplumun mülkiyetine
giren topraklar); 3- "Arazi-î Mevkufe" (Vakıf toprakları: mülkiyeti din
yolu ile şahıslara kaydırılmış topraklar); 4- "Arazi-î Metruke" (yer yer
toplumlara bırakılmış topraklar); 5 - "Arazi-î Mevat" (ölü: sahipsiz, yukarıki
dört bölüm dışında kalan topraklar).
Bu 5 çeşit toprakların
toplum veya şahıs mülkiyetinde bulunduklarına göre ayırtları yapılırsa,
şöyle bir tasnife uğratılabilirler:
I - Tam toplum
mülkiyetinde olanlar:
a) Miri Topraklar:
İmparatorluk ölçüsünde, umumî toplumun orta malıdır.
b) Bırakılmış Topraklar:
Köy ve kasaba gibi hususî ve mevziî toplumların orta malıdır.
II - Toplumla Şahıs
Arasında Geçit Olanlar:
a) Ölü Topraklar:
Sahipsiz olduklarına göre daha ziyade toplum ortamalı gibidirler.
b) Vakıf Topraklar:
Din garantisile şahıslara düştükte, daha ziyade şahıs mülkiyetine yaklaşırlar.
III - Tam Şahsî
Mülkiyete Girenler:
Mülkleşmiş Topraklar:
(Arazi-î Memluke)
Bu tasnifi bir kere
daha, gerçek olaylara göre tasnif edersek, hepsini birden iki zıt bölümde
toplayabiliriz:
I - Orta Malı Topraklar:
Miri Topraklar, bırakılmış topraklar, ölü topraklar.
II- Şahıs Malı
Topraklar: Mülkleşmiş Topraklar, Vakıf Topraklar. Bu iki kutbu önce
ayrı ayrı manalarile, sonra karşılıklı münasebetleri içinde gözden geçirelim.
1 - Miri Topraklar:
Rekabesi Beytül Malde olan, ihale ve tefvizi Devletçe yapılan ve tarla,
çayır, yaylak, kışlak, koru gibi kullanılan yerlerdir. Bu toprakların ne
olduklarını, yukarıda: "Osmanlı Toprak Düzeninin Prensipleri" ile
"Dirlik Düzeni" bahislerinde gördük. Bunlar, bildiğimiz gibi: 1-
Mülkiyeti (rekabesi) bütün Müslümanlara (Beytülmale) düşen; 2- Dağıtımı
belli prensiplere göre devlet eliyle yapılan ve 3- Tasarrufu (işlenip
değerlendirilmesi) çiftçilerce yapılan topraklardır.
2 - Bırakılmış
Topraklar: (Metruke) -Ferman veya Defteri Hakani Sureti verilerek Kamu
(amme) işleri ve Toplumcul (Kollektif) faydalanmalar için ayrılmış olan
yerlerdir. Bunların: 1) Mülkiyet ve 2) Dağıtım bakımından
Miri Topraklardan hemen hiç farkları yoktur. Yalnız 3) Tasarruf:
ve daha doğrusu kullanım bakımından Miri Topraklardan büyük bir farkı vardır.
Miri Toprakları tek tek, yani fert olarak çiftçiler değerlendirir ve kullanırlar.
Bırakılmış topraklar ise hiçbir vakit şu veya bu ferde mahsus değildir.
Daima doğrudan doğruya toplum veya toplumun ikinci derecede köy ve kasaba
gibi bölümleri tarafından ve daima Toplumcul (kollektif) olarak kullanılırlar.
Bırakılmış toprakların iki çeşidi vardır:
a) "Umumî Nas İçin",
yani bütün topluma, herkese bırakılmış topraklardır: Umumî Yollar,
pazar, panayır, iskele, namazgâh, mesire, meydan gibi alanlar.
b) Muayyen Köy
ve Kasabalar İçin, yani topluluklara bırakılmış topraklardır: Otlak
(Mer'a) lar ile yaylak, kışlak, baltalık, harman yeri gibi topluca faydalanılan
alanlar.
Bu topraklar nereden
bırakılmışlardır? Tabii Miri Topraklardan.
Kime bırakılmışlardır?
Elbet şahıslara değil. İster "Umum Nas"a, yani herkese birden, ister belli
köy ve kasabalar için olsun, bırakılmış topraklar gene Miri sayılabilirler.
Çünkü şahıs olarak hiç kimsenin değildirler. Yalnız, kullanımları şu iki
ayırdı gösterir: 1- Eşkincilikten başka ihtiyaçlar için amme işleri için
faydalanırlar. 2- İster mahallî (köy ve kasaba için) ister umumî (herkes
için) olsun, faydalanış, kişilere değil, topluluklara aittir.
Medeniyet ilerledikçe,
yazılan ve ekilen Miri Topraklardan hergün daha büyük bir parça, bırakılmış
topraklar sırasına geçer. Ama bu, Miri Toprakların soysuzlaşmasını değil
gelişmesini gösterir. Yani, bırakılmış topraklar ne bir sınıf insanın kişi
tekelindedir; ne de başıboşca (gayri iktisadî) israfa uğramıştır.
Bilakis, hem bütün halkın faydasına, hem de tamamile iktisatlıca
harcanmaktadırlar. Bir kere köy ve kasabalara bırakılmış topraklar, doğrudan
doğruya ziraî üretim işine yarar. Umuma bırakılmış yerler daha az
iktisatlıca değillerdir: Yollar, pazarlar, panayırlar, iskele yerleri gene
doğrudan doğruya iktisadî: değişim ve üleşim (mübadele ve
tevzi) münasebetlerinin genişlemesine yararlar. Sosyal ilerleyişe
yeni ufuklar açarlar. Mesire ve Meydan: Medenî ihtiyaçların geliştiğini
gösterir. Bugün bize boş görünen Namazgâh bile gerçekte Müslümanların
Toplantı Yerlerinden başka birşey değildir.
Demek, bırakılmış
topraklar, Miri Topraklardan çıkmakla beraber, onun pek uzağına gitmez,
hem ona hiç zıt değildir. Sosyal gelişimi de kösteklemek şöyle dursun kolaylaştırır.
3 - Ölü Topraklar
(Mevat). -Kanun ölü yerleri şöyle tarif eder:
"Bir kimsenin tasarrufunda olduğu ve ehaliye terk ve tahsis kılınmadığı halde yüksek sesli olan kimsenin çığlığı istima olunmıyacak derecelerde kari ve kasabattan uzak bulunan, yani aksay-ı ümerana tahminen birbuçuk mil yani yarım saat miktarı mesafe budiyeti halî mahallerdir." (Arazi Kanunnamesi madde 6 1274 Göç. 1866 Doğum.)
Bir toprağa "ölü" demek
için, başlıca üç şart gözönünde tutulur:
1 - Kimsece işletilmemekte
olmak: ölü toprak kullanılırsa, Miri toprak sayılır.
2 - Bayındır Yerlerden
Belli Uzaklıkta Bulunmak: Köy ve kasabadan uzaklığı: açık sesli adamın
çığlığı işitilmiyecek, birbuçuk mil, yarım saat mesafededir. Ölü toprak
bayındır yerlere bundan yakın olursa, bırakılmış toprak sayılır.
"Bu aksayı umrandan uzaklık" şartı İmam-ı Ebu Yusuf Kulu (Mecelle: 1270)
gereğince muteberdir. Halbuki İmam-ı Mehmet toprağın uzaklığına değil "hakikaten
intifa" edilüp edilmediğine bakar. O zaman üçüncü şarta girilir.
3 - Faydalanılır
Halde Olmamak: Topraktan faydalanılmıyorsa, o yer aksayı umerana yakın
olsa bile, gene mevat (ölü) dır: Kûhî (dağlık), taşlık, pınarlık, otluk
böyledir. (Kanunname-î Arazi, Madde: 103).
Üçüncü şart, gerçekte
birinci şartın biraz daha geniş tutulmasıdır.
Ölü toprakların iki
çeşidi vardır:
a) "Ahtül İslâmda
bir kimsenin temellük ve tasarrufuna geçmiş yerler": Şimdi, bu yerlerin
sahipleri belli değilse, toprak "Lakte" sayılır ve İmam-ı Müslimine
düşer. Fakat sahibi meydana çıkar çıkmaz, ona geri verilir.
İmam-ı Muhammed'e
göre: bu yerler mevat sayılamaz. "Maliki" (mülkiyet sahibi) belli
olur olmaz, hem toprağını alır, hem de zararını ödettirir.
İmameyn'e göre: İslâm
zamanında birine tefviz edilen ölü yerin sahibi çıkarsa, aynı muamele
gerekir.
Şeyheyn'e göre:
Sahibi ve kullananı bilinmiyen yere "Mevat" denir.
b) Kimseye Geçmemiş
Yerler: Devletçe birine tahsis edilmemiş, aksayı ümrandan uzak yerler,
evvelce mamur edilseler bile "Mevat" tırlar.
Demek, ölü topraklar:
ister "Lakte"; ister bilhassa "Mevat" olsunlar, devletin eline geçerler.
Bu bakımdan bir çeşit Kullanılmaz Miri Toprak da sayılabilirler.
Bunlar ya "Memlûke"
(Mülkleştirilmiş) adıyla doğrudan doğruya veyahut "Vakıf" şeklinde dolayısile
şahışlara bağlanmış yerlerdir. Gerek Memlûke, gerek Mevkufe topraklar,
Beytülmal'in rekabesinden, yani Devlet ve Padişah kontrolünden çıkmıştırlar.
1 - Doğrudan Şahsî
Mülk Topraklar (Memlûke. -Adından da anlaşılacağı gibi "Memlûke: birine
Mülk diye verilmiş", Mülkleştirilmiş yerler, âdeta Miri Topraklardan bağışlanmış,
ayrılmış hissini verir. Ve bir Fatihler ülkesinde bundan başka türlü kişi
mülk düşünülmesi de zaten güçtür. Memlûke Toprak "bir veçhi mülkiyet tasarruf
olunan yer" dir. Mülkiyet yolile tasarruf ne demektir? Hiç kimseden izin
almaya hacet kalmaksızın: 1) Satılır, hediye, vakıf, rehin, vasiyet edilir;
2) Yahut üzerine yapı, bağ, bahçe ve sair yapılır olan toprağa sahip olmaktır.
Bu haklarile bir yeri birine vermeye "Temlik" denir. Temlik: lâyık
(gayrı dinî) şahıslara yapılır. Dinî şahıslara mülk edilen yer "Vakıf"
olur.
Arazi Kanunnamesi,
başlıca 4 çeşit "Memlûke" toprak sayar:
1) Birinci Nev'i Yerler:
Ev Yeri ve Avlu Yeri: "Karye ve kasabat ("Arazi-î Emriye üzerinde
bulunan köy ve şehir") (s, 15) derunlarında bulunan arsalar ve kenarlarında
bulunup da Tetemme-î Sükena sayılan ve nihayet nısıf dönüm miktarı yerlerdir."
Demek bu toprakların Miri'den şahsa mülk diye ayrıldıkları, daha tariflerinden
anlaşılır.
Gene tarif gereği
bu yerler iki bölüktür: a) "Arsa" yani Ev Yeri, genişlikçe
"ne miktar olursa olsun", evi yapana mülk diye bırakılır. Bu liberalizm
Osmanlı şehircilik ve imar politikasının kudretini gösterir.
b) "Tetemme-î Sükena"
denilen "Evin Tamamlayıcısı" yerler, avlu dediğimiz şeydir. Evi çevreler.
Buralara kuyu kazılır, araba çekilir, odun konur, ve ilâhır... Bu yerler
yarım dönümü pek geçmez. O zamanki şartlar için de, bir Osmanlı evi ne
kadar büyük yapsa, gene iktisadî ve teknik imkânlarla sınırlı idi. Fakat
avlu adıyla, miri toprağı alabildiğine benimsetmemek için, "Tetemme-î Sükena"nın
kanunca sınırlanması az çok makûldu.
2) İkinci Nev'i Yerler:
Miri'den Temlik Edilmiş Toprak: "Arazi-î Miriyeden bila ifraz mesağ-ı
şer'iyye binaen vücuhu mülkiyet ile tasarruf olunmak üzere temlik-î sahih
ile temlik olunmuş arazi"dir. Bu yerlerin Mirî'den alındığı, daha da açıkça
görülmektedir.
"Mesağı Şer'i"
(Şeriatın doğrulaması: Approbationconenique) nerelerde olur? Miriden sahih
temlike başlıca 4 yerde "Mesağ" verilir:
a - "Hazine Zarureti"
olursa:. "Tasarruf iş'e övülmüştür," (Mecelle: 58).
b - "Vakti Saade
Zayit Kıymetle Talep Zühur" ederse. Yani: bol zamanda iki misli fiat
verdik mi, satın alınmıyacak Miri Toprak yoktur. Fakat "Vakti Zarurette
semen misliyle", yani: dar zamanda sekizdebir fiatına Miri Toprağı camia
mülkiyetinden ebediyen kopartmak da eldedir.
c - "Beytülmalce
Maslahat ve Menfaat Tahakkuk Ederse"... Takdiri kime ait? Saraya.
d - Padişahın Emri
Olursa... Artık "Maslahat ve Menfaat"a da bakılmaz, demek! Bu dört
şey, pek âlâ ikiye de, bire de indirgenir: Padişahın emrile; sıkı ise lüzûm
gösterme... Miri Toprak satılabilir. Bu satışın değeri normal değerin ister
iki misline çıksın, ister sekizde birine insin...
Mülk olarak verilmiş
toprakların ürünlerinden öşr alınır.
3) Üçüncü Nev'i Yerler:
"Arazi-î Öşriyye": Fetih sırasında Müslümanlar'a düşen topraklardır.
Bu toprakların temliki üç yoldan olur:
a) Fethedilen Yer,
Eskidenberi Müslümanların Elindedir. Gene Müslümanlarda bırakılır.
b) Fethedilen yer
savaşta ganimet hakkı kazananlara (Ganimin'e) dağıtılır.
c) Fethedilen Yer
"Ganimin"den Sayılmıyan Müslümanlara verilir.
4) Dördüncü Nev'i
Yerler "Arazi-î Haraciyye": Fetih sırasında Müslüman olmıyanlara
düşen topraklardır. Bu yerlerin temliki de iki yoldan olur:
a) Fethedilen Yer:
Müslüman olmıyan Yerliler elinde bırakılır.
b) Fethedilen Yere:
Müslüman olmıyan yabancılar getirilip yerleştirilir.
Bu son iki çeşit yerler:
yani, Arazi-î Öşriyye ile Arazi-î Haraciyye dikkat edilirse,
gene hep "Fethedilen Yer"lerdir: Yani, Miri Topraklardan ayrılmadır. Yalnız,
buradaki "Arazi-yi Kanunname-yi Hümayunu" ile "Kavanini Kadime-î Osmani"
arasında büyük bir fark göze çarpmamazlık edemiyor. Bu farkı, 16'ncı yüzyılın
başı ile 19'uncu yüzyılın sonu arasında geçen üç - dört yüzyıllık uzun
değişme gidişinde arayıp bulmak lâzımgelir. Üç - dört asır evvel Ebussuut
Efendi "Arazi-î Öşriyye" denilen şeyin, gerçek manasile mülk toprağın "Öşrü"
olmadığını, belki buradaki öşrün "Haracı Mukaseme" olduğunu anlatmak
için mürekkep şeklinde kan teri döker. 19'uncu asrın son yarısında "Arazi-î
Kanunname-î Hümayun": değil yalnız Arazi-î Öşriyeyi, hatta "Arazi-î Haraciyye-yi"
bile Hıristiyan şahsî mülkiyeti sayıp işin içinden çıkar. "Arazi-î Miriyye"
19'uncu asır sonunda, artık hemen hemen ölü topraklar mahiyetine düşmüş,
bir çeşit devlet yerleri halindedir.
Bu farkın sebeplerini
yukarıda gördük.
1 - İlkin, Osmanlılık,
Miri Toprakların tasarrufunu Müslümana dahi verse, Miri Toprak gelirinden
büsbütün vazgeçmez. Miri Toprağı Hıristiyana verse, çifte haraç alan devlet,
aynı toprağı Müslümana verirken hiç olmazsa, haraçlardan birini almanın
yolunu arar. Bunun çaresini de "Haraç-ı Muvazafa" (ödev haracı) yı bağışladığı
Müslümandan Harac-ı Mukasemeyi almakla bulur. Yalnız Müslümandan "Haraç"
almak Şeriata uymadığından, o zamanki Muftü-el enamlar işi kitabına uyduruverirler:
"Haraç"ın adını "Öşür"e çevirirler. Şeyleri adlarile çağırmayınca da Müslümanlığa
toz kondurulmamış olur. Maamafih, aynı Müftüler, her fırsatta bu çeşit
öşrün, bildiğimiz ondabir öşür olmayıp ondabeşe kadar çıkarılabilen Haraçı
Mukaseme olduğunu tekrarlamaktan usanmazlar. Demek "Arazi-î Öşriyye" denilen
şeyin içyüzü, Miri Toprak tasarrufunu ele alan Müslümandan Haracı Mukasame
almaktan ibarettir. (Üçüncü faslın A bölümüne bakıla).
2 - İster Araziî Öşriyye,
ister Arazi-î Haraciyye; nasıl olur da, Ebussuut Efendi zamanında Miri
Toprak sayılırken, Arazi-î Kanunname-î Hümayunu zamanında şahsî mülk halinde
kanunlaşır? Bunu da "Tasarruftan Mülkiyete" faslında oldukça izah etmiye
çalıştık. Küçük ferdî üretim yordamı, zamanla büyük sosyal mülkiyet ilişkilerini
öylesine aşındırır ki, en sonunda artık bır toprağı tasarruf edenin,
o toprağı şahsî mülkü gibi kullanmasına teorik bir kayıttan başka
hemen hiçbir pratik engel kalmaz. Bunun üzerine Arazi-î Kanunname-î Hümayunu'nun
bu çeşit tasarrufları mülk olarak verilmiş sayması, Osmanlı Toprak Düzeninde
geçirilen uzun tarihî bir oldubitti gidişini olduğu gibi kabul ve tescil
etmesi demektir.
Onun için olacak,
"Mesağı Şer'i" ile satılan topraklara Arazi-î Kanunname-î Hümayunu
"Temlik Sahih ile Temlik" adını vermektedir. Bu, âdeta, ondan sonraki
üçüncü ve dördüncü nev'i yerlerin temlik edilmiş olmakla beraber "Temlik-i
Sahih" sayılamıyacaklarını anlatmaya gelmez mi?
Paradoks gibi görünen
bu kavram tezatlarının başka türlü izahını yapamadık.
2 - Vakıf Topraklar
(Mevkufe), -"Temlik": Din'le ilgisi olmaksızın, toplum topraklarını
açıktan açığa şahıslara vermekti. Vakıf: dinle ilgili olarak, ve şahısları
elden geldiği kadar bu perde ardına saklıyarak toprakları toplum mülkiyetinden
çıkarmaktır. Hem bu öyle bir çıkış olur ki, temlik edilen toprak, ileride
pekâlâ gene çözülüm veya müsadere gibi yollarla topluma dönebileceği halde
Vakıf, ebediyyen toplum kontrolünden çıkmıştır. Vakıf toprağın mülkiyeti
artık ne temlikte olduğu gibi alelade şahısların ve ne de hatta Miri'de
olduğu gibi "Beytülmal" adına Padişahın emrinde değildir. Vakıf bütün mahlûkların
üstünde olan Mutlak Varlık Allaha adanmıstır. Tabiri caizse, Vakıf edilen
toprağın "rekabe"si şahısların da, Beytülmalin de elinden çıkmış, doğrudan
doğruya Allaha ait olmuştur. İşin hiç olmazsa nazariyesi budur. Fakat Allahın
toprağa veya topraktan gelecek faydalara bir ihtiyacı bulunmadığına göre,
Vakfın pratik hedefi, evvelâ toprağa yeryüzünde hiç kimsecikleri karıştırmamak,
saniyen toprağın gelirini "sadaka" adıyla kullanmaktır.
Vakfın Fıkıhça tarifi
şudur:
"Vakıf, Aynî Memlûkî
Ali veçhi tevidi temlikten haps ve men ve menafiini tasadduk etmek"tir.
Bu tarife göre, toprağın Vakıf edilmesi üç şarta bağlıdır:
1 - Vakfedilecek toprak
"Mülk" olacak. "Aynî Memlûk".
2 - Vakfedilirken
bir daha hiç kimseye mülk edilmiyeceği bildirilecek. "Temlikten haps".
3 - Vakıf kurulduktan
sonra getireceği faydalar, Sadaka edilecek. "Menafiini Tasadduk" demek,
Mülk olmaktan çıkan toprak sadaka kaynağı haline girer; demektir. Gerçekte
de bu böyle midir? Olayları kavramak için sadakanın ne olduğunu anlıyalım.
Kur'ana göre sadaka, başlıca 8 bölük insana karşılıksız verilen şey demektir.
Bu insan bölükleri şöyle sıralanır:
1 - "Fukara":
Malsız ve kazançsızlar;
2 - "Miskinler":
Malı ve kazancı yetmiyenler;
3 - "Ameller":
Sadakayı toplıyanlar;
4 - "Müelfehûl
Kulûp": "Gönülleri Alınacaklar": yani Müslümanlığa para ile satın alınan
kimseler;
5 - "Rikap":
Esirlikten kurtulmak için para biriktirmiş olup da fidyesi yetmiyenler;
6 - "Gardım":
Borçlular;
7 - "Fisebilullah":
Savaş malzemesine ve İlp (Gaazi) lere;
8 - "İbni Sebil":
Malından uzak, yolda kalmış misafir.
Demek Vakfın hedefi,
tamamen sosyal ihtiyaçları karşılamaktır. Ama, bu teorik hedefi kim tatbik
edecek? "Vakfın yöneticisi". Mütevellî, sadakanın 8 alıcısından
hangisidir? Teorice zor edilse, Mütevellî ancak "Sadakayı toplayanlar"
sırasına girebilir. Amelin sadakadan payı, ancak emeğinin karşılığı olmalıdır.
Bu da, sekizde biri geçmese gerektir. Halbuki İslâmlığın pratik alanında
genellikle Vakıf, Mütevelliye kaydı hayatla gelir bağlanmasıdır. Bazan
Mütevellî ölürse, Vakfın geliri fukaralara ve amme hayrına (Medrese, hastane
gibi işlere) gider. Mütevellî Vakıf idaresini elinde tuttukça, sadakanın
şeklini, derecesini, bölümünü tayin etmek onun takdirine kalmıştır. Burada
insaf mes'elesine döner.
Osmanlı Arazi Kanunname-î
Hümayunu, başlıca iki türlü vakıf sayar:
I - "Evkafı Sahihe"
(Doğru Vakıflar). -"Sahihen Arazi-î Memlûkeden iken şer'î Vakıf" yapılmış
topraklardır. Bu yerlerin "Rekabe"si (Mülkiyet Kontrolü) ve tasarrufu "Şart
Vakıf Üzere"dir. Yani yerler, Vakfı yapan kimsenin dilediği şartlara göre
kullanılır. Bunlar, "Kanun Harici" sayılırlar. Tıpkı şahsî mülk toprakları
gibi. "Fıkha Kitapları"ndaki hükümlere uyarlar.
Meselâ, Kırşehir'deki
Süleyman Terkmani Vakfiyesine bakalım. Gelirin ilk harcanacağı yer: Vakfın
ve tahsis edildiği zaviyenin imarı, bakımıdır. Bu masraf, yatırılan toprak
zenginliğinin amortisi gibidir. Ondan sonra, misafir ve mücavirne (komşulara)
bakılır. Misafir: Kur'anda sadakanın sekizinci muhatabıdır. "Komşular"
diye ise Kur'anda bir yer yoktur. Lâkin "Vakıf edenin şartı" böyledir.
"Komşular"dan maksat "Fukara ve mesakin" mi? Belki. Geri kalan Vakıf geliri
ikiye bölünür: Bir parçası Mütevelliye, ötekisi Zaviye-î Şeyhiyeyin'e yeyim
olur.
Bu suretle, Vakıf
toprak, belli bir zümre insanı ebediyyen besliyen ve kimse tarafından
müsaade edilemiyen bir yer olur. Bu toprağa artık kanun bile karışamaz.
İlk Sahih Evkaf böyle
idi. Sonradan, ancak Tanzimat Çağında gerisin geri bir tepme oldu. 1869
yılı çıkan 9 Cemaziyül-ahır 1287 günlü "Evkaf Nizamnamesi" bu sahih
Evkafı ikiye böldü:
a) Evkaf-ı Mazbute
(El Konulmuş Vakıflar): İdaresi doğrudan doğruya "Hazine-î Evrak"ca ele
alınan Vakıflardır. O da iki türlü olur: 1- Hem tevelliyeti, hem idaresi
Hazine-î Evrakta makbut olanlar: Bunlar, Sultanların, Vezirlerin, Emirlerin
Evkafıdır; 2- Yalnız idaresi Hazine-î Evrakta makbut olanlar: Tevelliyet-i
Meşrut Lehi uhdesinde", yani Mütevelliliği kime şart koşulduysa, kime bırakıldıysa
onda kalır.
b) Evkafı Mülhaka
(Katılmış Vakıflar): Evkaf Nazırlığının gözetmesi ve bilgisi altında kendi
Mütevellileri tarafından idare edilen mevkuf topraklardır.
Makbut Vakıflar: İcare-i
Vahide (tek kira) ile verilir. Yani üç seneden çok olmamak üzere, belli
bir müddet ve ücretle Vakıf tarafından kiraya verilir.
Mülhak Vakıflar: İcareteyn
(çifte kira) ile verilir. Bu çift kiradan birincisi: "İcareyi Muaccele"
(erken kira): peşin verilen para demektir; ikincisi: "İcareyi Müeccele"
(geç kira): belli olmıyan bir müddet içinde yıllığı ve aylığı konularak
Vakıfça kiralanmış toprağın geliridir.
II - İrsat yahut
Arazi-î Miriye-î Mevkufe (Vakıf Miri Topraklar) adını alan yerlere
Evkaf'ı gayri sahih (Doğru olmıyan Vakıflar) adını vermek caizdir. Çünkü,
daha adı bile söylenirken, birbirini çürütür görünen bir tezat karşısındayız.
"Miriye-î Mevkufe": bir toprağın hem Miri, hem Mevkuf olması bir tezattır.
Ama pek çok tezatlar gibi gerçektir. Ve camia mülkiyetinin aşırılmasında
enteresan bir geçit halkası olur. "İrsat" yerleri: Miri Topraklardan
Sultanın veya Sultan izniyle başkasının yaptığı Vakıflardır. Görüyoruz,
burada artık Vakfın ilk şartı; yerin "şahsî mülk olma" (Memlük) zarureti
bir çırpıda ortadan kaldırılmıştır. Sultanın açık emri veya hoş görmesile
topraklar camia mülkiyetinden öbür tarafa doğru aşırılıverir.
Bu çeşit " Vakıf"larda,
toprağın öşürleri ve resimleri bir cihete tahsis yahut (irsat) edilir
(gözetilir). Yani, camia toprağı şahsî mülkiyetin gözcüsü altına alınır.
Bu Vakıfların: Ferağ, intikal, tapu, mahlûliyet vesairesi kanun dışında
muamele göremez. Miri Vakıf toprakların "Rekabe"si (nazarî mülkiyeti,
amelî denetlenmesi) daima Beytülmalde sayılır. Bu hukukî temel üzerinde
üç çeşit Vakıf yapılır. Bu çeşitler, Vakıf toprağın "Tasarruf" ve "Miri
Menfaat"larının şu veya bu yönde kullanılmasına göredir.
Tasarruf: bildiğimiz
gibi, toprağın bizzat kullanılması yahut kiraya verilerek işletilmesi demektir.
Toprağı insanın kendisi kullanmıyarak ondan mahsul alırsa, bu hasılattır.
Başkasına kiralar da kira bedeli alırsa, bu bedel Tasarruf Hakkının
verdiği gelirdir. Bugünkü iktisadî kafamızla toprağı tasarruf edene kapitalist
dersek, tasarruf hakkı içinde: bir toprağı işliyenin zarurî geçimine karşılık
düşen işçi ücreti; bir de, toprağı işleten müteşebbisin aldığı kâr vardır.
Miri Menfaatler:
Topraktan alınan öşr ile resmlerdir. O zamanlar en büyük toprak sahibi
devlet olduğuna göre, şimdiki kafamızla bu çeşit menfaatlerin "Miri Menfaat"
denilen gelirlerine toprak iradı (rant) diyebiliriz. Öşr:
ekim ve dikim (ağaç) yerlerinden ondabir, Irak gibi yerlerde beştebir alınan
vergidir. Harman payı, kışlak, yaylak, orman, kuyu yerlerinden "Resm-î
Mukataa", "Bedel-î Öşr", "İcarei Zemin" adlarile alınan yıllık vergilere
Resm adı verilir. Gene Miri menfaatler sırasına giren bir üçüncü gelir
kaynağı da "Mahlul sarf" olan arazinin "ihale"sinde alınan "Muaccele"
ile "Ferağ ve İntikal" sırasında alınan "Harç-ı Ferağ ve İntikal"dır.
İşte bu anlattığımız
"Tasarruf Hakkı" ile "Miri Menfaat"lerin "İrsat" edildiği, yani tahsis
ve tefviz olunduğu cihetlere bakılarak, Vakıf kanunlarında üç türlü Miri
Vakıf ayrılır:
a) Tasarrufu Beytülmalde
olan topraklarda: Devlet, âdeta Kapitalist rolünü oynar. Bu topraklar,
Miri Menfaatleri Beytülmale değil, herhangi bir hayır işine harcanmak üzere
şahıslara tefviz olunur. Bu yerlerin ferağ ve intikal muameleleri, sırf
Miri Topraklar gibi yapılır, yani tabiri caizse: Kapitalist, Devlet; iratçı,
şahıslardır.
b) Miri Menfaatleri
Beytülmalde olan topraklarda: devlet yalnız iratçı'dır (Toprak
rantını alır.) Tasarruf hakkını başka cihetlere tahsis eder: Zaviyedar,
Müderris, Eize, Gaazi nesilleri bu toprakların tefviz edildikleri başlıca
kimseler olarak, bir çeşit toprak kapitalisti rolünü oynarlar. Yani; iratçı:
Devlet; kapitalist: şahıslardır.
Bu Vakıf yerlerinin
öşrü: Miriye; hasılatı: "Meşrutu Lehe" (şart koşulan yere) verilir.
c) Hem tasarrufu,
hem Miri menfaatleri Miride olmıyan Vakıflar: Burada, Devletin Miri
Toprak üzerinde nazari kontrolünden başka hiçbir hakkı kalmamıştır. Bu
çeşit Miri Vakıfların hasılatı da, icar bedeli de, öşr ve resmleri de Vakfına
tahsis edilir.
Devlet, artık ne "Kapitalist"tir;
ne irad sahibidir. Yalnız "Mürsadı İbret"ten yerlere bakan bir Zümrüdü
Ankadır.
Yukarıdan beri doğrudan
doğruya veya dolayısile toplumun sayılan (ölü, bırakılmış Miri) topraklar
kesimini; bir de, doğrudan doğruya veya dolayısile şahıslara geçmiş bulunan
(Memlûk ve Mevkuf) topraklar kesimini gördük. Bu kesimlerin o derece belirli
sınırlarla ayrılışı, ancak Osmanlı İmparatorluğu tarihinde toprak münasebetleri
epey geliştiği vakit pekişir. Fakat aynı bölümlerin daha ilk zamanlardan
beri başladıkları muhakkaktır. Çünkü, Osmanlılık, doğu Toprak Münasebetleri
gelişiminde başlangıç değil, sondan bir evvelki proseyi temsil eder.
Başlıca 5 çeşit gösteren
bu iki bölük toprak münasebetleri, tahmin edileceği gibi durgun, kesin
ve mutlak birşey değildir. Sürekli tesir ve aksitesirde bulunan canlı bir
prose halindedir. Bu prose hakkında somut bir fikir edinmek için, kaba
bir benzetme yapalım: Ortak mal olmuş topraklarla kişi mülkü olmuş topraklar,
diplerinden biribirine kanallarla birleştirilmiş iki su kabını andırırlar.
Toplum malı topraklarının kabı yukarıda, kişi mülkü toprakların kabı aşağıdadır.
İki kabı birleştiren kanallar üzerinde birtakım musluklar vardır. Onları
kullanan el Padişahtır.
İlk zamanlar, hemen
bütün topraklar fethedilmişlerdir. Demek Ganimet sayılırlar ve Beytülmale
düşerler. Bu sırada toplum topraklarının kabı ağzına kadar dolu görünür.
Şahıs topraklar kabının içinde ise, pek az şey vardır. Sonra, toplum kabından
şahsî kaplara doğru sızıntılar başlar. Bu sızıntılardan bir kısmı Gayrimeşru'dur:
Sahte "yazı" yolile yapılır; bir çeşit Miri Mal kaçakçılığıdır. Öteki kısma
meşru adı verilebilir: Bunlar, doğrudan doğruya Padişah elile yapılan
aktarmalardır. Padişah dilediği zaman iki toprak bölümünü birleştiren kanalın
musluğunu açar. Toplumun topraklarından az çok bir parçası hemen şahsî
mülkiyet toprakları bölümüne doğru akmaya başlar.
Gerçi iki kap arasında
bazan tersine akışlar: yani şahsî mülkiyetten toplum mülkiyetine doğru
geçişler de olur. Ama, bu kural dışıdır. Ve pek azdır. Asıl kural ve çok
olan geçiş: Miri Topraklardan şahsî kesime doğrudur.
A) Şahsî Mülk Toprakların
Topluma Geçişi: İlk zamanlar, şahsî mülk olan topraklardan Miriye geçenler
epeyce idi. Varissiz ölenlerin toprakları "Memluke" dahi olsa gene Miriye
mal edilmekten geri kalmazdı: Bu çeşit geri dönüşler başlıca üç gruptu:
1 - Sahibi Belli
Olmıyan Topraklar: Vaktile; İslâm zamanında işlenmiş yani bazı kimselerin
temellük ve tasarrufuna geçmiş dahi olsalar, mademki şimdi sahipleri yoktur,
bu topraklar "Lakte" sayılır. Ölü topraklar sırasına geçer; yeniden
Toplumlaşır.
2 - Sahibi Belli
Mirasçısı Belirsiz Olan Topraklar: Bilhassa, varissiz ölenlerin Memlük
arazisidir. Memlûke (şahsî mülkiyete geçmiş) topraklar, bildiğimiz gibi
4 çeşittir:
a) İlk üç nev'i
(arsa ve tetemmüe'i mesken yerleri, Miriden satılmış toprak, öşriyye toprak):
Mirascısız ölenin mülki iseler, Mirileşir, yani Mirice idare edilirler
"Müzayede" (artırma) yolile "Bedeli Misli" alınarak çiftçilere
"Tefviz" kılınırlar. Mahsulünden ondabir yahut beştebir muayyen
hisse alınır.
l- Birinci Nev'i (Arsa
ve Tetemmül'i Mesukin) yerleri: Miriye kalır; yahut müzayede ile mülk olarak
istiyene satılır. 2- Fakat mülk topraklarda ölenin vasiyeti varsa, vasiyet
Beytülmalden önce gelir, bütün araziyi alır. 3- Mülk topraklarda ölenin
vasiyyeti yoksa, iki ihtimal önümüze çıkar:
1 - Ölen erkekse:
biricik mirasçısı karısı ise, mülk toprağın 1/4'i kadına, 3/4'ü Beytülmale
düşer.
2 - Ölen kadın ise:
biricik mirasçısı kocası ise, mülk toprağın 1/2'i erkeğe, 1/2'si de Beytülmale
düşer.
b) Haraciye Toprakları:
Ölenin mülküdür. Miri araziye katılıp kalır. Bir daha kimseye temlik olunmaz.
Yalnız "İhya" ya (Dirlikçileştirilmeye) izin verilir.
Fıkıhta: Haraciye
toprakların mülk sahibi ölürse, yahut imkânsızlık yüzünden toprak boş
kalırsa, bu "Müzarea" (Ortak ekincilik) yolile başkasına verilir.
Beytülmalin Haracı: Ya mülk sahibine düşen hisseden, yahut "icar" yolundan
veya ekilirse mahsulünden, satılırsa "semeninden" (sekizdebirinden) alınır.
Gene Haraciye Topraklar
çeşidinden bir "Arazi-i Akariye" vardır. Bağdat'ta "Eshab-ı Yedinde
Arazi-i Haraciye" (Arazi Kanunname-i Hümayun Şerhi. s. 25) dır. Bunlardan
nesli tükenenlerin toprakları miriye geçer, arazinin haracı Mirice alınır.
Toprak mahsulünün 20 ila 25'te biri "Akr sahipleri"ne: alınmak üzere, topraklar
çiftçilere verilir. Cemiyette miras hakları genişledikçe, şahsî mülk topraklarının
camiaya geçişi de azalır.
B) Toplum Topraklarının
Şahsî Mülkiyete Geçişi: -Asıl kural olan budur: Bu prose meşru ve gayrimeşru
yollarla olmak üzere iki koldan toplum topraklarını aşındırır.
"Gayrimeşru" diyebileceğimiz
yollar üzerinde zaman zaman işarette bulunabilir. Az çok derebeyileşmeye
yüztutan bir idare için herşey keyfi muameleye ve şahsî münasebete bağlanır.
Orada toplum topraklarının kullanışı bu keyfilikten ve şahsilikten kurtulabilir
mi? Toplum topraklarını aşındırmakta hile ve sahtekârlığın rolü, sözde
meşru şekillerin rolünden aşağı düşmez. Daha 977 (1569) yılında Trabzon
Sancak Beyi Ömer, "Defatiri Kerime-i Kadime-i Arazi-i Memalik-i Muhammiyenin
tafsil-i ahvaline taarus olunmayup" herkesin Miri Toprakları babasının
malı gibi kullandığından hatta "Hükâm dahi hakikât hale vakıf olmayup hilâfı
Şeriatı Şerife bia ve şerağ himmetleri, vakfiyeler vermekle nizam-ı umura
ve mesalihayı Cumhura halel azim gelmekte" olduğundan yanıp yakılır. Bin
yıllarından sonra "Tahrir" işlerinin de fiilen durduğu gözönüne getirilirse,
Miri toprakların nasıl kapanın elinde kaldığı kolay anlaşılır. Bu, Osmanlı
topraklarının uzun derebeyileşme prosesidir. Biz burada daha ziyade Toplum
topraklarının sözde meşru bir şekil verilerek yapılan aşırılmaları üzerinde
duralım. "Meşruluk" "Şekl"i, işe padişah elinin karışmasından ileri
gelir. Beytülmal, padişahın elinde ya: onu canı istediği gibi kullanması
da elinde farzedilir. Hele toprakların sahipsizliği gözönüne getirilsin.
Tanrı gökte soyut bir kuvvet. Padişah, yeryüzüne kanıyla, etiyle hakim,
elle tutulur bir kudret. Veren: işini yoluna koyar; alan: memnun....Kim
şikâyet edecek? Din adamları da nihayet insan değiller mi? En iyisi bu
olaya meşru bir kılık vermekte... Onun için, Padişahı "Züllûllahı Fil Arz"
(Yeryüzünde Allahın Gölgesi) yaptılar; daha doğrusu Allahı Padişahın gökyüzündeki
gölgesi haline soktular; Allahın emirlerini de Padişahın emrinde birer
korkuluk gölge derekesine indirdiler. "Ulu emre itaat". "Hikmet-i Devlet"
maskeleri altında büyük inkılâp rejimi örtbas edildi. Ve toplum topraklarının
çalınışı: Bir "Şekli Meşruiyete" büründürüldü. "Meşruiyet"lerin başlıca
üç önemli şekli göze çarpar:
I - "İhsan-ı Şahane"
veya Emrivaki: Sosyal Devrimin imkânsız olduğu o çağlarda tarihî
bir devrim oluyor. Göçebe bir aşiret, bütün eski düzeni felsefenin Tablerase'ı
gibi silip süpürüyor. Yerine yeni baştan sosyal bir düzen kuruyor. Burada
her şahsî mülk toprağın toplum topraklarından kaynak almasında şaşılacak
birşey kalır mı?
Netekim, "Memlûke"
denilen toprakların Osmanlı Yazılarında bildirilen 4 çeşidine kaynak Miri
Topraklardır. 1'nci çeşit mülk toprak "Arsa ve Tetemmüe'i Mesakin":
Toprağa yeni yerleşen yahut vaktile yerleşmiş bazı kimselere yapı ve avlu
yerlerinin bırakılması ile olur. Daha sonraları da Miri Arazide dikili
ağaç, bağ kuranlara, o topraklar mülk olarak tefviz olunur. Yalnız "Bedel-i
Öşr namile Mukataa ve icarei Zemin tahsis olunur" (Arazi-î Kanunname-î
Hümayun Şerhi s: 16 ila 25).
Geri kalan! Müslüman
elindeki "Öşriye Topraklar" ile, Müslüman olmıyanlar elindeki "Haraciye"
topraklar, Padişahın şahsî mülk olarak yaptığı ihsandan başka birşey değildir.
Gerçekte, o topraklar, yeni kurulan Devlet yurttaşlarının ve bilhassa Müslümanlarının
müşterek mülküdür. Padişah, o mülkten bir kısmını savaşan Müslümanlara
bağışlar. Bir kısmını kendisile döğüşmüş olan gayrimüslümlere sunar.
Sonra, ölü topraklardan
istiyen, dilediği kadarını işleyip kendisine mal edebilir. Bu gibi "oldu
bitti"leri Padişah tasvip eder; çünkü onlarda yeni gelir kaynağı bulur.
Asker takımı ile göçebeler de, ona yakın bir şekilde açtıkları toprakları
şahsî mülk edinirler. Bütün bu az çok alt tabakaları doyuran zaruretler
yanında, bir de üst tabakaların imtiyazları vardır. Padişah, her sıkıştıkça,
kendine çekmek istediği, yahut şerrinden çekindiği kimselere Miri toprakları
peşkeş çeker. Bu "İhsan-ı Şahane"ler ülke içinde geniş çiftliklere
yol açarak, büyük arazi sahipliğini kökleştirir.
Padişah, kendi cebinden
birşey çıkmadığı için, velev Devletin genel zararına olsun, sadıkbentkânını
ve üst tabakaları faydalandırıp kuvvetlendirmekten kaçınamaz. Cihannüma
ilâvesinden aldığımız "Tahrir" örneği, bize "tarafı şahitten şürefaya ihsan"
olunan toprakların hangi şartlarla toplum mülkiyetinden aşırıldıklarını
pek güzel gösterir.
Oldu bittileri kabul
zorunda kalmak, İhsan-ı Şahanelerden aşağı düşmez. "Arazi-i Akariyye"nin
akıbeti buna örnektir. Akri topraklar "Eshabı yedinde kalmış arazi-i haraciye"dir.
Fıkıhta, haraciye toprak, sahibi herhangi bir sebeple işliyemedi mi, Miriye
geçer. Böylece Miriye geçmiş olan Bağdat'ın Haraç Toprakları Akriye Toprak
haline geldikten sonra gene üzerlerinde bir "Akrı Eshabı" türer, mahlûl
kaldığı dolayısiyle de Miriye geçtiğı halde bu "Akrı Eshabı" hâlâ
yerin mahsulünden 1/20 yahut 1/25 Akr gelir alır.
Tapu muamelâtı zamanında Akrı topraklar Miriden idare olunur. Akrı toprakların "Zirai, Arazi-î Emriyye Mutasarrıfları gibi müstecir, ve eshabı rekabesine malik olduklarından, Bağdat cihetinde Tapu muamelâtı tesis olunduğu sıralar da Arazi-î Meskûre taraf Miriden ya tapu talebine tefviz olunup, yedlerine balâsı tuğralı tapu senetleri verilmiş ve ferağ ve tasarruf ve intikâlinde Arazi-î Emiriye ahkâmı icra edilmiştir." (Arazi-î Kanunname-î Hümayun Şerhi. s. 26) Ve en sonra, ilkin bir çeşit haraciye demek olan topraklar safi mülk haline sokulur: "(Rakabe sahipleri) Hacici Şeriyye ve aralarında tanzim olunan senetlerle biruce mülkiyet tasarruf etmekteler iken, hatai mezkûrede emlâk sarfa ahkâm ve muamelâtı cari olagelmiştir." (Keza, s. 26).
II - Miri Toprakların
Temliki. Görüldüğü gibi, "Memlûke" toprakların ikinci çeşidi "Miri"
toprakların Padişah emrile şahıslara "Temlik" edilmesidir. Burada, gene
bir "Duruğu Maslahat Amir" (işe uygun yalan) karşısındayız. Biliyoruz:
bütün Miri topraklar üzerinde çiftçilerin tasarruf hakları genişliye genişliye,
nihayet şahsî mülkiyet derecesinde kuvvetli bağlarla şahsa bağlandığı halde,
hâlâ tasarruf adını taşıyordu. Bu hal, çiğ gerçeği, eskimiş bir isimle
örtbas etmenin Osmanlıca usulüdür. Aynı usul burada dahi görülür. Ve netice:
Miri Toprak kimseye satılamaz. Çünkü: o, kimsenin mülkü değildir. Hatta
Padişah dahi satamaz. Çünkü Miri Toprak onun da babasının malı değildir.
O toprakta bütün dökülmüş Gaazi kanlarının silinmez hakkı yatar. Lâkin,
"Osmanlu" için şeyleri değiştirmek için adları değiştirmek yetiverir. O,
yapılan şeye yeni bir laf takar: Toprağın "satış" sözü yerine "Temlik"
lakırdısını geçirir. Ve o zaman, Frenklerin dedikleri gibi: "Dünyaların
en iyisinden her şey daha iyi olur."
Temlik edilen toprağın
üzerinde, onu alanın ne gibi hakları belirir? O toprağı alan: satabilir,
hediye, vasiyet ve ilah... edebilir. Yani, toprak üzerinde her türlü şahsî
mülkiyet münasebetleri sınırsızdır.
Temlik işini Şeriata
uydurmak mı? Ondan kolayı ne?... "Mesağ Şer-î", "Hazine zarureti" gibi
sebepler yeter. Buradaki "Zaruret" de boş lâftır. Çünkü, zaruret olmıyan
"Vakti Sia: Bol zaman"da dahi, topraklar "Zait Kıymetle" (İki misli değerile)
satılırlar. İlerde göreceğiz: Zamanla resmi para kalpazanlığı o kadar alıp
yürür ki, bu "Zait Kıymet" şartı da lâfta kalır. Her gelen Padişah, bugünkü
Frenkçe dolaşan adıle "Enflâsyon" şeklinde parayı boyunca züyuflaştırmaktan
sıkılmaz? Bu, halkın elindeki parayı resmen çalmak, şahane hırsızlıktır.
Lâkin aynı zamanda toplum topraklarının da aşırılmasıdır. Züyuflaşan akçenin
alım kaabiliyeti bazan yılda bir iki misli düştüğü halde, Miri toprak onlarca
yıl evvelki rayice göre değerlenir. O zaman "İki misli değer"le satış "Temlik"
belki yarı fiatına elden çıkarmayı da geçer. Lâkin hele "vakti zaruret"te,
toplum toprakları tam mirasyedice savrulup harcanır: sekizdebir fiatla
satılığa çıkarılır.
III - Vakıf Topraklar:
İhsan ve temlikten sonra, camia topraklarını yutan bir büyük uçurum da
Vakıflardır.
Fakat, tahmin edileceği
gibi ne ihsan, ne temlik, ne de Vakıf halk lehine bir fedakârlık değildir.
Bilâkis çalışanlar aleyhine üst tabakaya arslan payıdır.
Devlet tarafından
toplum topraklarının şahıslara geçirilmesinin bundan evvelki ihsan ve temlik
şekilleri, umumiyetle lâik arazi sahipliğine ve gitgide lâik Derebeyliğe
kapı açar. Vakıflar ise, önce dini arazi sahipliğine ve gitgide bizde bulunmadığı
ileriye sürülen bir çeşit Manastır teşkilâtına, yani Din Derebeyiliğine
doğru giderler. Hıristiyanlığın Manastırına Müslümanlıkta Tekke adı verilmesi,
olayları pek değiştiremez. Evet, görünüşte Vakıf ta hiç kimsenin şahsî
mülkü değildir. Fakat, bu sırf görünüşten ibarettir. Gerçekte Vakıf, bütün
toprakları Padişah emrine veren bir rejimde, en sağlam temelli şahsî mülkiyetten
faydalanma şeklidir.
İbni Haldun, daha
kendi asrında bile, Vakfın içyüzünü pekâlâ fark etmişti:
"Şöyle ki emrayı terk, selatini Mısriye'nin ubeydi (kölesi) yahut udkası (azatlısı) bulunduklarından muhlefatını Sultan alır, yahut bir aralık envarız müsadere olunur da ihlaf ve ikabına birşey kalmaz deyü havf ve haşiyet üzere bulundukları cihetle, pekçok Medreseler ve zaviyeler bina edüp anların vezaif ve muayyinatına vafi olmak üzere birçok emlâk ve akar Vakıf ederek, nezaret ve tevlitini yahut fazla nemasını evlât ve ikabına şart eylediler. Mahaza emrayı terk zaten dahi hayrı sever ve hayrat hasenata rağbet eder zatlar idi. Bu sebepten Mısırda evkaf çoğaldı." (Mukaddemat: İbni Haldun Faslı Sadisi s. 26).
Yani, hedef: dünya malı
idi. Herşeyin din kisvesine büründüğü o çağda, tanrısal mülkten daha akıllıca
garanti olamazdı.
Osmanlı'da mesele
daha başka türlü değildi. Biliyoruz, Padişahın fermanı önünde hiçbir kuvvet,
hatta şahsî mülkiyet bile dayanamaz. En dokunulmaz bilinen Miri Topraklar
dahi, Padişah emrile Temlik adı altında satılabilir. Sonra, bir Osmanlı
adeti var: ölenin "Muhlefatı" (bıraktığı mülkü) onbin akçeden daha
fazla ise Has Beytülmalı, onbinden azsa Avam Beytülmali hesabına zabtolunurdu.
Sonra, herhangi şahsiyet, yaşarken milyoner olsa, çocuklarına hiçbir şey
bırakamıyacak derecede boyuna müsadere tehdidi altındadır. Halbuki mülkiyet
şahsın bir şeye diriyken olduğu kadar, öldükten sonra dahi sahip olması
demektir. Padişahın birkaç yüzlü müsadere kılıcı durmadan işler. Ona karşı
ise hiçbir kuvvet duramaz. Nihayet, belki bir bakıma Padişah da haklı.
Ve şimdikinden daha mantıki sosyal bir geleneğe uymaktadır. Çünkü, vaktile
hasırı bulunmıyanların, Devlet hizmetlerile geçen hayatlarından sanra ölürken
milyonlar bırakmaları, elbet alın terile yapılmış bir kazancı gösteremez.
Osmanlı rejimi, haklı (Miri Toprağın mahiyeti ve sosyal adalet bakımından
haklı) olarak, şahsî servet birikişleri karşısında gayet kaygısız bir müsaderecidir.
Ölen, hiç bir faninin tek başına ve kendi emeğile kazanamıyacağı zenginliğe
sahiptir. Bu zenginlik, Devlet ve rejim imkânları zorlanarak başkalarını
soymakla elde edilmemiş midir? O başkalarından toplanmış mülk, asıl sahiplerine
geri verilmese bile, aşırandan pekâlâ alınabilirdi. Dinsizin hakkından
imansız gelirdi. Padişah, her vakit: "Size veren, ben değil miyim?" Yahu,
"Mülk zaten Allahın değil mi? Sizde ne arıyor?" diyebilirdi. Şer'an,
kanunen, örfen, ahlâken bu emri kimse çürütemezdi.
İşte; Vakıf, önce
Padişahın bu hudutsuz müsadere yetkisine karşı zaman ruhunca en dayanıklı
zırhtır. Fakat, Vakıfların daha büyük ve temelli sebebi sırf Padişahın
şahsî zılgıtı değildir. Çünkü, düşünürsek, esasen Padişahın kendisi bu
şahsî zenginleşme çığırını ister istemez açmıştır. O, herkesten önce ve
herkesten çok Miri Malların aşırılmasında menfaatlidir. Padişah, oturduğu
tahtta sıkı tutunabilmek için, kendi adamlarını toplum içinde gönüllü ve
kayrılmış bir zenginliğe kavuşturmak zorundadır. "Kökü içeride" sözü boş
lâf değildir. Fatihlerin "içeride kökleşme"leri, sosyal servet kaynaklarını
kendi sınıfları ölçüsünde ellerine geçirmelerile olur. Yukarıda iki türlü
Vakıf gördük. Sahih Vakıflar "Memlûke" topraklardan yapılır. Memlûke toprak
ise, bildiğimiz gibi: Miri arazide "Temlik edilmiş"tir. "Temlik" sözünün
"satılmış" kaydını örtmeye yaradığını gördük. Fakat ne de olsa "Temlik"
sözünün, menşe gösteren iğretiliği vardır. İyisi mi, temlik edilmiş toprak
Sahih Evkaf yapılıp hem diletildiği gibi şarta bağlanır, hem de büsbütün
mutlak bir garantiye kavuşturulur. Bununla beraber, Sahih Vakıflar nisbeten
azlıktır. Vakfın daha kolay ve bedava yolu dururken bir isim hatırası için,
herkes para verip Vakıf Temliki almak zahmetine katlanamaz. Kolayı: "İrsat"
Vakıflarındadır. Sultandan izin kopartmak, istenen Miri toprağı Vakıf yapmaya
yeter. Onun için, "Arazi-î Mevkufenin ekserisi bu kabildendir." (Arazi-î
Kanunname-î Hümayun, Madde: 4).
Vakıfların gelirlerini
harcamakta "hayır işleri" diye bir hedef vardır. Fakat bu hedefin, İslâm
"Sadaka"sına uygunluk derecesi daima şüpheli kalır. Meselâ, Kırşehir'deki
Süleyman Terkmanî vakfiyesine bakalım. Bu en idealist Türkmenin "Şark Vakıf"ına
göre, gelirin ilk harcanacağı yer: Vakfın tahsis edildiği zaviyenin imarı,
bakımıdır. Bu, her akıllıca yapılmış tesisin zaruri amortismanı sayılır.
Yalnız dikkat edilsin, tesis bir "zaviye"yi besler. Zaviyeden sonra
"Misafir ve mücavirin" (Komşular) gelir. Misafir: Kurandaki sadakanın
sekizinci derecesidir. "Komşular" diye bir kayıt ise, Tanrı kelâmında yoktur.
Lâkin "Vakfedenin şartı" budur. Aksi yapılamaz. Bu iki çeşit masrafın dereceleri,
miktarları ve gelir tarzındaki payı nedir? Allah bilir. Yani kimse bilmez.
Daha doğrusu tekkenin, ve ondan da doğrusu takdir, şıyh ile yöneticinin
insafına kalmıştır. Belki ilk vakıf yapanlar, alemi kendileri gibi saf
idealist biliyorlardı. Onların günahına girmeyelim. Lâkin olayların bu
işi fani dünyada nerelere götüreceğini kestirmek, bugün bizler için güç
değil. Çünkü evvelki masraf yerlerinden geri kalan bütün vakıf geliri ikiye
bölünür. Bir parçası mütevelliye, ötekisi zaviye şıyhına yeyim olur...
Gerçi vakıf şartnamesinde, alçak gönüllülük edilip, şıyh ve mütevelli en
sona bırakılmıştır. Ama bu kâğıtta böyledir. Hayatta bu iki şahsiyet elbet
işin başındadır. Şeyh az, çok değişikliğe uğrayabilmekle beraber, mütevelli,
vakıf için bir iratcı hanedan demektir. Mütevellinin şeyh olamıyacağına
dair kayıt bilmiyoruz. Her ne olursa olsun: Bu yapılan Vakıf: Bir zümre
insanı ebediyen besleyen ve kimse tarafından zapt edilemeyen bir toprak
geliridir. Bu toprağa ve gelirine padişah ve kanun dahi karışamaz. Allaha
gelince... O büyük liberal, bütün maddi menfaat bahislerinde olduğu gibi
işi oluruna bırakmıştır.
İrsat vakıfların üzerinde
gerçi sultanın kontrolu vardır. Hatta bu kontrol, miri topraklar üzerindekinden
daha kuvvetli görünür. Çünkü "Vakfının şeraiti, maslahat-ı meşruaya binaen
emri sultanile tagyır ve tebdil ve tenkis olunur." (Arazii Kanunnamei Humayun
Şerhi S. 37.) Ama, tek adam iradesinin koca imparatorluk bucaklarında nerelere
kadar nasıl işleyebileceği tasavvur edilebilir. Hele vakıfların zamanla
geçirdikleri durum değişiklikleri onları kontroldan başka hiçbir işi olmayanın
bile gözünü karartabilir.
Vakıflar, "satmak"
sözü kullanılmaksızın pekâlâ alınıp satılırlar. Mahlül vakıfların ihalesinde
ferağ ve intikal harç ve resimleri alınır. Kati ferağda % 5 ferağ bulufa'da
% 2 1/2 kuruş resim veya haraç-ı ferağ alınır. Kimsesiz ölenin yeri verilirken
de, mirice "Bedel-i mahlulat" adı ile bir bedel-i misil alınır.
Toprak tapu eshabına verilirse "Tapuyu misil" alınır. Hak tapu sahibi
yoksa, yahut hakkından cayarsa mahlul toprak müzayede ile başkasına devir
edilirken "Tefviz bedeli" alınır ve İlh ve ilâh... Bu şartlar altında
padişahın vakıf şartlarını değiştirmesi kolay olmasa gerektir. Şu var ki,
padişah ancak "meşru maslahat icabı" şartnameyi ancak değiştirebilir. Yok
edemez.
Neticede, hayır işlerine
harcanan vakıf geliri, basit "Vergi" ölçülerinden yukarılara çıkamaz.
İrsat vakıfların üç çeşidini saymıştık. Birinci çeşitte yalnız "menafii
miri"ye (hayır cihetine) sarf edilmek üzere şahıslara tefviz olunur. İkinci
çeşitte toprağın tasarruf geliri din ve savaş erlerine ve nesillerine bırakılır.
Bu nesillerin zamanla nasıl çoğalacağı düşünülsün. Vakıfların "Hayır"a
gidecek gelirlerinin yavaş yavaş kuruyacağı kolayca anlaşılır. Bu yüzden,
eski hayır tahsislerini ölümden kurtarmak üzere yenileri gerekir. Yeni
vakıflar da zamanla aynı akibete uğrarlar. Ve bu Fasid daire, hazır yiyici
vakıf topraklarını alabildiğine ve faydasız yere genişlete durur. (26)
Bu gidişin sonucu,
Vakıf mülklerin dahi Allahı aldatma kabilinden "Hilei şeriye"lerle şahsî
mülkiyete dönmesidir:
"Zamanla gelirin kifayetsizliği yüzünden vakıflardan çoğu mahsuldar olmaktan çıktı. Sayılarının artması da derdi çoğaltmaktan başka birşeye yaramadı. Bazı memleketler ise, bu gayri menkul mülkler, ebediyen kiralanmak suretiyle -ki bu iltibaslı bir satıştan ibaretti,- satılmazlık prensipleri tecavüze uğratılacak hale geldiler." (H. Massé: "İslâm" S. 128). Hayat hükmünü verince, kitap, hâttâ gökten inmiş Tanrı sözü dahi olsa hayata böyle uydurulmuştur
Evkafın (tarihçesine
bakarsak) toplum toprakları yekûnunda umulduğundan çok büyük bir yer kapladığı
görülür.
Vakıfların, yukarıda
saydığımız gibi tasnife uğramaları ve bir düzen altına alınmaları, ancak
iş işten geçtikten sonra yapılmıştır. İlk vakıflar hiç bir merkezi kontrola
uymazlar. "Selçukilerde evkafın teftiş ahvalini (Kadıasker) olan sudur'u
ülema deruhte etti." ("Tarihçei Evkaf" S. 11. Halkevi K. 152)). Osmanlılar
İslâm ülkelerindeki "Evkafı tahrir" ettiler ve yeniden kurdular. Lâkin
Bizans kitabiliğinin yer ettiği o büyük imparatorluk ananesi, tahmin edileceği
gibi hayli geç oldu. Netekim Kanunî Süleyman I çağına kadar bizzat saltanatın
kendi evkafı dahi tam bir merkeziyet gösteremedi. 1359'da (Göç 760) Orhan
Gazi Bursa'daki cami ve evkafının nezaretini vezir Sinan Paşa'ya verdi.
Çelebi Mehmet I, İkinci Osmanlılığı kurarken Şeyh Bedrettin'in çıplak asılmasına
fetva veren Mevlânâ Cemalettin'e, bu marifeti için mükâfat olarak "Hakimül
Hükkâmül Osmaniye" unvaniyle umumi evkaf nazırlığını verdi. (816 -1413)
Fatih Mehmet II, İstanbul'daki hayrat ve evkafını 1463 (Göç 868) de Hırvat
kölesi veziri azam Mahmut Paşaya, 1467'de veziri azam İshak Paşaya "Sadrı
ali nezareti" adiyle verdi. Ancak ondan sonra Murat II. ile Mehmet I. her
vilâyete birer "Müfettiş'i Evkafı Rumiye" tayin eyledi. Ama, hâlâ: "Bütün
evkafın nezaret'il ammesi kadı-asker olan sudr'u ülema taraflarından ifa
edildiği vakfiyelerde görülen tasdiklerden anlaşılmaktadır." (Tarihçei
Evkaf S. 13) Yani, Selçuklular zamanından daha ileriye henüz gidilmemiştir.
Ülemanın insaf ve vicdanlarına havale edilmiştir.
Beyazıt II. 1506 (G.
912) de Şeyhülislâm Alaettin Ali Efendiye bu hayrat ve evkafın nezaretini
tevcih etti. Fakat bu "Şeyhülislâm nezareti", İstanbul'da müftüülenam
bulunan ülemayı binanın nezaretine mahsus evkafın nezareti umumiyesi demektir."
(Tarihçei Evkaf, S. 13). Vakfiyesinde, İstanbul'daki medrese müderrisliği
de müftiye şart edildiğinden bu suretle "ders vekâleti" meydana çıktı.
Kanunî Süleyman I.
: Harem ve haseki ve sultan hayratının evkaf nezaretini kapu ağası hadım
Mehmet ağaya şart edince (951-1545) "Kapu ağası nezareti" meydana
çıktı. "Kapu ağası nezareti, İstanbul'da sarayı hümayun kapu ağalarına
-ki Babüssaade ağaları namiyle meşhurdurlar- nezareti meşrut olan evkafın
idarei umumiyesidir." (Keza. S. 14).
Yüzyıl kadar sonra,
1626 (995) Hüseyin Mehmet ağa üstün çıkınca "Evkaf-ı haremeyn nazırı"
adıyla bütün padişah, hatun, sultan, Darüssaade ağası ve menşi vakıflarını
sinesinde topladı. Sonradan türeyen vakıflara: İstanbul, Galata, Üsküdar,
Eyüp kadılariyle, Kaptan paşa, Yeniçeri ağası, Sekban başı, Bostancı başı
da nazır oldular. Böylece 12 nazırlık doğdu. Bunların en mühimi gene "Evkafı
haremeyn nezareti" idi.
Bu şekilde, çığ gibi
yuvarlandıkça büyüyen ve yavaş yavaş merkezileşen evkaf muazzam gelir kaynağı
haline girer. Bunu iki şeyden anlarız:
1- Darüssaade ağasının
gelirinden: Ağa, "Evaidi melhuze" denilen padişah atiyeleri, vezir
hediyeleri bir tarafa bırakılırsa, yalnız haremeyn hazinesinden 183.000,
öteki vakıflardan 319.000 ki toptan 502.000 kuruş yıllık alırdı. Bugünkü
paranın lirası o zamanki kuruştan aşağı değerde olduğuna göre, ağa milyoner
sayılabilir.
2- Evkaf Çapullarından:
Evkafın, nasıl kapanın elinde kalmaya elverişli bir yağma Hasanın böreği
olduğunu anlamak için, yalnız bir şeye bakmak yeter: "Evkaf nazırları"nın
başlarına gelenlere... Ortada başka rakkam ve hesaba kimse aldırış etmediğinden
olacak: azledilen, sürülen, öldürtülen evkaf nazırlarının sayıları da hadsiz
hesapsızdır.
Tıpkı, çiftçilerin
tasarruf ettikleri miri topraklarda olduğu gibi, evkaf toprakları da 16'ncı
yüzyılın sonu ile 17'nci yüzyılın başına kadar, yapabilecekleri kerteli
tekâmülü yaptı. Ondan sonra, tam iki buçuk asır müddetle, evkaf işleri
olduğu gibi bırakıldı. Miri topraklar gibi, vakıf arazi de oluruna gidecekti.
Başka türlü yapılamazdı. Ve yapılamadı. İki buçuk asır, "Miri mal deniz
yemeyen domuz" olduğu gibi (evkaf malı: göl, yemezsen: öl) durumuna girdi.
Kapanın elinde kaldı. Vakıf denilen şartlı mülkiyet, bir çok hilei şer'iye
ve gayri şer'iye kanallarından geçerek kayıtsız şartsız şahsî mülkiyete
doğru aşırıldı durdu.
18'nci yüzyıl biter,
19'uncu yüzyıl başlarken: Osmanlılığın yenileşme zarureti baş gösterdi.
O zaman için yenileşmenin tek yolu: Kapitalistleşme idi. Evkaf gibi büyük
zenginlik kaynakları makulleştirilme yani ticarileştirilme yoluna sokulmak
istendi. Hamit I: "Hamidiye Evkafı" adiyle, vakıf topraklar işletmesine
bir istiklâl vermeye çalıştı (1773). Mahmut II, (1224 - 1808) de "Mahmudiye
Evkafı"nı Hamidiye Evkafı ile birleştirdi. Böylece 50 evkaf bir araya
getirilerek (1229 -1813) "Darphanei amire nazırı"na teslim olundu.
Ve ancak 1241 şevval (1826) de yeniçerilik kaldırılınca, ertesi yıl (1242
-1827) "Evkafı humayun nezareti" kurulabildi. Saltanatın sonuna
kadar süren evkaf nezareti, evkafı her türlü derebey dağınıklığından ve
israfından kurtarıp, kapitalist işletme haline sokmaya uğraştı. Evkaf idaresi
imtiyazlı şahıslar ve sülaleler yerine maaşlı memurlara gördürüldü. Evkaf
sermayesi kârlı işletmelere yatırıldı. Meselâ 1826 (1242 rebiülahır) da:
Kayıkhane, iskelere ve Pazar kayığı inşası için 47.288 kurul ayrıldı. Gene
o yılın cemaziyelahırında alınan bir kararla 1827 yılında (1243 recep)
açılışı yapılan Çukursaray ve Hançerli arsalarındaki iplikhaneye teşebbüs
olundu. 1831 (1247) de Beykoz Çuha Fabrikası yapıldı. 1832'lerde Bican
Sultan Sahilsarayı'nda "Fes Kârhanesi" kuruldu. Beri tarafta amme hizmetleri
ve sosyal yardım hedefleri de unutulmadı: Hangâh (Fıkaraya yeyim yeri),
mektep, su yolu, hastane, sebil, müzeler başarıldı. Türbeler, mescitler,
medreseler inşa edildi.
Evkaf tarihinin son
cilveleri bize bir tek büyük hakikatı ispat ediyor: eğer toplum mülkiyeti
namusluluğun yani gerçek ileriliğin, lafta kalmayan devrimciliğin eline
geçerse: Yoklukta varlık yaratır. Namussuzluğun yani geriliğin ve irticaın
eline düşerse: Yalnız çapulculuğu ve umumi ahlâk bozgununu besler. Modern
Osmanlı tarihinde iki ileri hamle vardır:
1 - Tanzimat Hareketleri:
1826'da yeniçeriliğin kaldırılmasiyle başlar. 1839 Gülhane Hattı Humayuniyle
hızlanır. 1850 Kırım harbiyle biter.
2 - Meşrutiyet
Devrimi: Siyasî gürültüsü 1908'de olmakla beraber asıl inkılâpçıların
iktidar mevkiine geçmeleri Balkan (1328 -1912) ve Birinci Cihan Harpleri
(1330 -1334: 1914 -1918) yıllarında fiiliyata geçer... İşte evkafın, büyük
sosyal bir kapital güciyle harekete geçip, nisbeten büyük eserler yarattığı
devirler bunlardır. Tanzimat çağının eserlerini gördük: Kayıkhane, iplikhane,
çuha fabrikası, kütüphane, feshane, fıkara tuamesi, mekteb-i ulum-u edebiye,
Belgrat su lağımları, bendler, kemerler, Sultan Mahmut Su Yolları, Haseki
Hastanesi, Ortaköy camii ve ilâhır. Bu arada "Harfı Türkî" yazan Ahmet
Nazif'e 7500'lük bir de atiye sunulur. Yani, Vakıf zenginliği maddî manevî
bir kalkınmaya önder olur. Lâkin Kırım harbinden sonra yavaşlayan ve sanayiden
ziyade amme yardımları şekline dökülen bu hareket, irtica kuvvetlendiği
ölçüde resmî evkaf hırsızlığına boğulur. 19'uncu Evkaf nazırı İsmail Hakkı
Paşa, sadarete yazdığı 28 Muharrem 1280 (2 Temmuz 1279) günlü tezkerede
"bu tarihe kadar, malum'ul sami dışta Evkaf müdürlerinin 7.841.414 kuruş
aşırma eylediklerini ve kayıtları bulunamıyan Evkaf müdürlerinin aşırmaları,
meblağ'ı mezkûrun bir kaç misline baliğ olduğunu arzetmesi üzerine muhtelisleri
malum olan meblağın küfleden tahsiline iradei seniye sudur etti." (Tarihçei
Evkaf, S. 124). Dikkat edilirse, aşırmalar Hasip Paşa zamanında, mühür
taklidiyle, mühim Evkafın deve edilmesi şeklinde başlar. Bu zaman 1858,
yani Kırım harbinin ertesidir. İsmail Hakkı zamanı (1882), yani çeyrek
asır sonra aşırmalar, üçte ikisinin kaydı bulunmamak suretiyle milyonlar
aşar. Ve ondan sonra da artık ta, 46'ncı Evkaf nazırına kadar (30 yıl)
(Abdülhamit çağı) tamirden, tek tük binalardan başka Evkafca hiçbir şey
yapılamaz.
Neden? Çalına çalına
bir şey kalmadığından mı? Hayır. İrtica devrinin yalnız hazır yiyici 6
mirasyedi şahsî mülkiyet hırsızlığını beslediğinden. Çünkü, meşrutiyet
inkılâpçıları, bilakis iktidarı ellerine aldıktan sonra, yalnız bir tek
iş adamı Evkaf nazırı Mustafa Hayri efendi ciddi bir teşkilâtla hemen hemen
bütün ondan evvelki nazırlarınki kadar eserler yaratabildi. Teşkilât nizamnamesini
kurduktan sonra, 12.000 lira zarar veren dua köy fodlaları 36.000
liraya toplandı. Çünkü bunlar bedelcilere yarayan Borsa senetleri haline
soysuzlaşmıştı. Dua köy vezaifi de ondan aşağı kalmıyordu. Senede
355.195 kuruş tediyat yapılıyordu. Bunlar da tedavülden kaldırıldı. İmaretler:
Yağma sofrası olmuştu. Oralara verilen "paranın nısfı, belki de sülüsü
bedel olarak hademenin eline geçerek üst tarafı menfaatperestanın keselerine
giriyordu." (Tarihçei Evkaf, S. 230). İki imaretten madası kapandı. En
uygun talebeye tahsisat verildi. Ve onun üzerine kendine göre yapıcılık
başladı: "Mekteb-i' Evkaf", "Medrese'ül vazin", "Evkaf'ul İslam Müzesi",
1'incisi 40 odalı, 2'ncisi 26 odalı, Sultan hamamında, 3'üncüsü (Ağa hamamında),
4'üncüsü 175 odalı Vakıf hanları ve 110 talebelik talebe yurdu, Medreseyülkadahe
(11.000 liraya), Bostancı mektebi idadisi; Makrı köy, Kamer Hatun, Bebek
camileri, Hamit Medresesi, Üsküdar yazma mektebi, Göztepe mekteb-i idadisi,
Fatih Elektriği, Mahmut Şevket Paşa türbesi, Medreseyül- hattateyn, Gurabayı
müslimin hastanesi (300 yataklı), Üsküdar - Kısıklı hattına elektrikli
tramvay, Evkafı İslâmiye matbaası ve daha bir sürü mektepler, kütüphaneler...
Sonra gene stop!...
Bu yakın ve açık toplum
mülkiyetinin diyalektiğini gösterdiği kadar, en sathi devletcilik münakaşalarını
da kestirip attırabilir. Devletcilik iyi mi, kötü mü? Adamına bakar. İnkılâpçı
bir hükümetin elinde devletçilik en yüksek verim, millî kalkınma zaruretinin
en canlı ilacıdır. Mürteci bir hükümetin elinde, aynı devletçilik hazır
yiyici memur sürüsünü vatanın başına belâ etmek ve milletin toplu tekniğini
çeşit çeşit vurguncu ve hırsız çetelerine peşkeş çekmek olur; sosyal soysuzluğun
en alçakça ve kahbece oyunlarına kapı açan millî bir zehir haline gelir.
Evkaf nazırı Hakkı Paşa, bir ufak araştırmayla bir çırpıda 25 milyonluk aşırma bulur. Bu muazzam vurgun misali, Evkaf adiyle toplum topraklarından ayrılmış bölümün, hangi kurt boğazlarına yem olduğunu göstermeye yeter. Tabiî, o rakamlar, az çok hesap kitaba girilen 19'uncu asır sonunda göze çarpabilenlerdir. Ondan evvelki uzun ve karanlık yüzyıllarda, zavallı Evkafın başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelenlere rahmet okutur.
Toplum mülkiyeti,
başlıca iki türlü toplum mülkiyeti olmaktan çıkar: Birisi miri toprakların
"Meşru", gayri meşru yollardan şahsî mülkiyet haline geçirilmesi;
öteki miri toprakların topluma faydasız hale getirilmesi ve derebeyleşmesidir.
Bu ikinci Prose, birincinin tamamlanması veya başka şekilde genişlemesidir.
Miri Topraklar, daha
dirlik halinde iken bile, tarihî zaruretle, yani kendiliğindenci bezirgân
toplumunun tabii kanunlariyle derebeyleşmeye başlar. Osmanlı İmparatorluğunda
ilk görülen derebeyleşme prosesi budur. Dirlikler, miri toprak halinde
kaldıkları halde, devletin merkezi kontrolundan çıkmaya başlar. Taşra beylerinin
mahalli kudretlerini arttırmaya yarar.
Bu gidişi başlıca
iki olayda görüyoruz. Bu olaylar, gerçekte birbirlerinden çıkarlar, yani
birbirlerini doğururlar. Ama, tarih sırasiyle görecek olursak, önce birinci
olay başlar. Gittikçe yerleşip kökleşir. Hatta kendini bir usul ve yapılageliş
haline sokturur. Ondan sonra ikinci olay gelüp onu taçlandırır. Bu olaylardan
birincisi "Dirliklerin Mahalli himmetten verilmesi", ikincisi "Dirliklerin
sepetlenmesi" adını alır.
1 -
DİRLİKLERİN MAHALLİ HİMMETTEN VERİLMESİ
Bu hadise, daha Osmanlılığın
ikinci devri ile birlikte başlar. İlkin, Dirlik vermek hakkı, sırf ve yalnız
padişahın hakkı ve vazifesidir. İslâmcası: İmam (dinî şef) odur. Miri topraklar,
beytülmal adına, onun emrindedir. Ondan başkası dirlik dağıtamaz. Fakat,
sonraları; bu işi ikinci derece beyler de, kendi kendilerine yapmaya başlarlar.
Tahrir adlı muntazam merkezi ve yazılı kontrollar tavsadıkça, beylerin
bu keyfi hareketleri de artar. Hele sınır beyleri, Avrupa'nın markileri
gibi, yavaş yavaş bir çeşit bağımsızlık peyda ederler. Çünkü o zamanlar
esasen sınır diye pek öyle belli ve mutlak bir çizgi yoktur. Sınırlar,
barış vaktinde dahi "Darülharekât"dırlar. Bu kararsızlık sınır beylerinin
istediklerine dirlik sunmalarını büsbütün kontrol dışında ve mümkün kılar.
Nihayet sefer zamanları, adam yaratmak icap edince, taşra beyleri alelacele
Dirlik tahsislerini yapmak zorunda kalırlar. İşte böylece, beylerbeylerinin,
icabında padişaha sormadan dirlik vermesine ve sipahi yetiştirmesine "Mahalli
Himmetten" dirlik vermek denir.
İş bir kere başladı
mı, sonrası kolay anlaşılır. İlkin eşkinci bulmak bahanesi ile "Mahalli
Himmetten" verilen dirlikler gitgide beylerbeylerin kendi şahsî nüfuzlarını
arttırmaları ve kendi adamlarını kayırmaları için temel hizmetini görür.
İşin, pek erkenden bu rengi aldığını, daha Kanunî Süleyman I'in 1543 (950
Zilhicce) tarihli şu zılgıdından öğreniyoruz:
"İmdi reaya taifesine ve hisar erenlerine ve kimesnenin azadlu kuluna ve kadı ve müderris oğullarına tımar verilmeğe asla emrim yokdur." Fakat o izin yokluğuna rağmen: "Beylerbeyiliği canibinden berat verilmekle reaya taifesin, ve sair ecnebiler her biri birer bahane ile sipahi silkine mütesellik olup" denir.
Padişah, kendi merkezi
kudretinin sarsıldığını hisseder. Çünkü, imparatorluk, en ufak dirlikçisine
kadar cengâver ve idareci taifesini hep aynı şahıs: Padişah etrafında
toplanmasiyle imparatorluk olur. Lâkin, iş bir kere çığrından çıkmıştır.
Devlet cihazı içinde orta çağın hasım devlet zümrelerine has (bir çeşit
sınıflaşmaya doğru) memur hiyerarşisi sağlamca kurulmuştur. Bu hiyerarşi
tepede padişahtan, en alt eşkinciye kadar miri toprakların şu veya bu şekilde
aşınmasını hoş görecektir. Netekim en sonra, beylerbeylerin mahalli himmetten
dirlik beratı vermeleri yol olur. Bir defa sipahiliğe çıkmış veya çıkarılmış
olanları, oradan indirmek, saltanat çevresinde korkulan hoşnutsuzlukları
büyütür. Hele hoşnutsuzluklara, bilfiil sipahilik yapmış, devlet işlerinin
iç yüzünü görmüş kimseler, katılırsa, tehlike genişler. Padişah böylece
iki ateş arasında kalmıştır. Onun için, padişah bir taraftan dirlik kapısını
örtmeye çalışır. Çünkü taşra beylerinin derebeyleşmesinden korkar. Fakat,
öte yandan yapılmış oldu bittileri, hiç olmazsa görünüşte bazı şartlarla
kabul eder. Meselâ, 1576 (984 recep garesi = başı) Erzurum beylerbeyiliğine
yazılan berat bunu gösterir. Neshilçivan seferinden önce, bazı kimselere,
mahalli himmetten dirlikler verilmiş. Sefer bitince bu yeni sipahiler "Ecnebidir"
diyerek, ellerindeki dirlikleri geri alınmış. Anlaşılan bizde "Ecnebi"
sözünü vatandaşlara o kadar kolayca damgalamak o zamandan kalmış. Lâkin
Dirlikçiliğin tadını alanlar, hemen şikâyete başlarlar:
"Erzurum harabe
iken, şenletmek tariki ile virilüp her biri cidden ve ceht edüp mamur ve
abadan edüp yurtları, ocakları olup hizmet ederlerken", Dirliklerinin
neden geri alınmadığını sorarlar. Padişah, bakmış olmayacak meseleyi hiç
olmazsa kitaba uyduruyor: Kendisi şehirde oturup dirliği yeyim yeri yapmayan,
eşkinciliği bilfiil becerenlerin korunmasını emrediyor:
"Bilfiil timarları üzerinde olan kimseler kılıç ve darp ve harbe kadir olalar. Ol asılları tezkerelerin gönderesin ki ellerine süddei saadetimde (baht eşiğimde) beratı şerifim verile. Vemen bade emri sabık mucibince mahalli himmetten kimesneye tımar tevcih etmeyesin."
Demek dirlikler artık
sipahiliği beceremeyenlere kadar düşmüştür.
2 - DİRLİKLERİN "SEPETLENMESİ"
Bugünkü türkçe argosunda
"Sepetlemek": Birini punduna düşürüp biryerden atlatıvermek manasına gelir.
Osmanlıcada, dirliklerin sonradan başına gelen haller bu sözün şimdiki
manasıyle ilgili olmalı. Çünkü, tarih belgeleri: Dirliklerin derebey ellerinde
kalmasını sepette kalması diye gösterir. Bu, nasıl olur?
Derebeyleşen unsurlar,
dirlikleri, ehline yani eli kılıç tutan gerçek eşkincilere verecek yerde,
kendi uşaklarına, kölelerine bağışlar. Mahalli himmette dirlik verme âdeti
biraz daha ilerileyüp soysuzlaştı mı, dirliklerin sepetlenmesi meydana
çıkar. Bilfiil dirliği üzerinde bulunmayanlar, köleler, kadı ve müderris
oğulları kayırılmaya başlar. Bu hal, taşra beylerinin etraflarında şahsî
tabiîyetler yaratarak, dirlikler vasıtasiyle kendilerine sadık bendeler
tutmaları derebeyleşmeleri değil midir?
Tarih sırasiyle bakacak
olursak, bu derebeyleşme prosesi şöyle gelişir: Kanunî Süleyman I devrinde
(16'ncı yüzyıl ortalarında) "Mahalli himmet" suistimalleri başlar. Ondan
yarım asır sonra (17'nci yüzyıl başlarında) Anadolu "Ayan" ile dolar.
Bunlar, dirlikleri sepetleyenler, yani büyük hırsızlardır. Şüphesiz bu
sepetleme işi 17'nci yüzyıldan epi önce, hatta bilzat Süleyman I zamanı
başlamış olmalıdır: Göç 1000 (doğum 1591) yılındanberi başladığı kabul
edilen zincirleme Osmanlı bozgunlarının içtimai sebeplerini dirlik hırsızlıklarından
başka ne ile izah etmeli? Çünkü, o tarihlerde teknik bakımından orta Avrupa
ile Osmanlılık arasında büyük farklar ispat edilmiş görülmüyor. Osmanlı
toprak düzeninin, Osmanlı siyasî ve askerî düzenini tayin ettiğine, ve
miri topraklarda başlayan vurgunculuğun imparatorluğu sosyalman baltaladığını
bize en iyi gösteren en canlı belge: "Tımar ve Zeamet Usulünün Bozulmasına
Dair" adı ile padişaha sunulmuş bir layihadır. (27)
Bu el yazması 17'nci
asrın ilk dörtte biri sonunda Osmanlılığın durumunu şöyle hulâsa eder:
"Saadetlü ve şevketlü padişahım selatinsülefayunca kala ve memleketleri zeame ve erbabı tımar kullariyle fethetmişlerdir. Ve zeama ve erbabı timar mükemmel iken edai din ile her kande mukabil oldular ise, bi-izn'ull'ahu tealâ yüz aklıkları vaki olup kapukullarına ihtiyaç yoğ idi. Ba'de evvel gazatı müsliminlerin zeamet ve timarları ana ber ayan ve sair dirliklerde mutasarrıf hususen bölük halkı hizmetkârlarına ve azadsız köleleri üzerine alup berat eylemişlerdir. İçlerinde adam vardır ki, beş, on zeamet ve tımarlar alup çoğunun mevcudulselâm ve madumulnasm olup ve ademî'si olanların cübbe ve cuş yerine aba ve kebe giyindirüp seferi humayun vaki oldukça, bir, iki bin akçe virüp bir semerlü beygir ile sefere gönderüp zeamet ve tımar vechi meşruh üzere yağma ve paymal olmakla edai din fırsat bulup bin tarihinde bize Galiçya kralı memleketten otuz kırk pare kala ile palanga alup haze elan ellerindedir."
Bu temiz dilli eski
satırlardan şunları öğreniyoruz: 1- Tımar, zeamet usulü 1000 tarihinden
(16'ncı asır sonundan) çok evvel, belki Kanunî Süleyman devrinde
bozulmuştur. 2- Bu soysuzlaşma "Ayan" adı verilen Osmanlı derebeylerinin
Anadolu'yu ve toplum topraklarını çalmalariyle başlar. 3- Ayan: beş, on
sipahi kuvvetini yetiştirecek. Beş, on tımar ve zeameti, kendi hizmetkâr
ve köleleri adına yazdırarak, elleri altında tutar. Yani miri toprakları
şahsî malikâne ve tufeyli çiftlikleri durumuna sokar. 4- Savaş zamanı,
imparatorluğun güvendiği dirliklerden, eski cebellüler çıkmaz. Dirlik artık
merkeze bağlı bir idealist asker teşkilâtı değil, hazır yeyici derebey
çiftliğidir. Ayan, görünüşü kurtarmak için abalı kebeli birini "Semerlü
bir beygir"e katup orduya gönderirler.
Böylece, bizde tarihçi
geçinenlerin tersine koymaya çalıştıkları sosyal bir olay gün gibi aydınlanır.
Layiha hulasasında açıkça okuyoruz: Önce imparatorluğun iktisadî temeli,
toprak ekonomisi soysuzlaşır; ondan sonra sosyal sarsıntılar, ihtilâller
ve siyasî çöküşler, askerî bozgunlar birbirini kovalar. Halbuki Abdurrahman
Şeref "Tarihi Devlet'i Osmaniye"sinde arabayı beygirlerin önüne koymaktan
çekinmez. "Celâli"leri Göç XI'inci asır başında yoğalttıktan sonra, Ayanı
XII'nci asır sonu ile XIII'üncü asır başında teşekkül etmiş gösterir. (Cilt
2, S. 260 ilâ 262). Yani Celâliler ona göre miladın 17'nci asır ortalarında
söner. Ayan 18'nci asır sonunda başlar. İhtimâl Abdurrahman Şeref ayanın
bu asıl ilk teşekkülünü hesaba katmıyor. Sadece kuvvetlenen mukataa rejiminden
sonra tam derebeyleşmiş unsurları ayan sayıyor.
Saltanatın temel menfaatları
adına düzeltme teşebbüsleri yok mu? Elbet var. Ama, oldu bittilere karşı,
soyut saltanatın yapacağı tek şey bir "Yoklama"dan ibarettir. Bu yoklamaların
neye yaradıklarını ise, layihacı şöyle haber veriyor:
"Devletlü padişahım, sepetlerde olan zeamet ve tımarlar yalnız yoklanma ile zuhura gelmez ve mümkün dahi değildir. Zira ekabir ayan vesairleri, hizmetkâr ve kölelerine libas giydirüp ve beratları ellerine virüp, cümlesi mevcut yokolup hatta bin - on - bir tarihinde Yemişçi Hasan Paşa zamanında ve bade binyirmibir tarihinde Nasuh Paşa asrında zeamet ve tımarlar sebeplerden ihraç ve müstehakına tevzi olunması babaında hattı humayun saadet makrun sadır oldukta vezir şareleyh Hasan Paşa ve Mahmut Paşa astanei saadet tarafından tevzi ve tevcih etmeleriyle ol tashihi zuhura gelmedi ve Nasuh Paşa dahi Rum elinde vaki olan zeama ve erbab-ı timarı Mahrusei Edirne'ye getirüp mahalli yoklamada hizmetkâr ve köleleri dahi beratları ile mevcut yoklanmağla bir tımar zuhura gelmedi. Bu defa dahi yalnız yoklanacak zeamet ve tımarlar sepetlerden çıkmaz."
Görüyoruz ki, şuurlu
bir toplum kontrolu toplum topraklarını muhafazada menfaattar olmadıkça,
minareyi çalan, daima kılıfını hazırlamıştır.
Burada toplum mülkiyetinin
şahsî mülkiyete doğru ister istemez ve alttan, üstten kayışı itibariyle
dikkate değecek bir olay daha var. 1011 (1602) yılı birinci, 1021 (1612:
D) yılı ikinci yoklama yapılıyor. Lakin devlet birinci yoklamaya girmeden
önce (G: 1010, D: 1601) yılında çiftçilerin tasarrufu hakkında bir genişletme
yapıyor: Toprağın bulunduğu yerde oturan kız kardeşe de, Tapuyu misil almak
şartiyle, çiftçi tefviz hakkı tanıyor. Adeta derebeyleşen ve gerek padişaha,
gerek halka karşı gelişen unsurlar önünde, saltanat yeni tedbirlere baş
vuruyor. Çiftçilerin iktisatca zarurileşen haklarını siyasetçe tanıyor.
Yoklama boşa çıkınca, saltanat aczini ve tek başına kaldığını büsbütün
anlıyor. Tekrar çiftçilere dönüyor. Yoklamanın ertesi yıl (G: 1012, D:
1603) toprağın bulunduğu yerde oturmayan kız kardeşe de tapuyu misliyle
çifti tefviz etmeye razı oluyor. Saltanat besbelli bir huzursuzluk içindedir.
Aradan beş yıl daha geçer geçmez, ikinci yoklamadan 4 yıl önce: çiftçilere
son müsadesini yapar: Çocuğu, er kardeşi olmadan ölenin toprak üzerindeki
tasarruf hakkı, önce babaya, sonra anaya bırakıldı.
Böylece, millet topraklarını
iki ucundan kemiren prosenin iki zıt kutbu: Bir taraftan çiftçiler, öteden
dirlik sahipleri aynı noktada birleşmiş olurlar.
Notlar :
(1) Bugün de artık yeryüzünde bir tek
cemiyet yok. Belki iki zıt cemiyet şekli var. Neyse hakim cemiyet şeklini
kastedelim...
(2) Ve zaten tarih yapmak yani yazmak
ta oturduğun yerde olmaz. Biraz gezmek ve çok görmek lâzım. Bu da gezginci
ve bezirgân unsurların özelliği olabilir.
(3) "Tarih bir tekerrürdür." Veya "sermaye
urudur", herzesine kapılanlar, bu "malum tarih" hakkındaki izahımızdan
belki de kuruntularına bir şapka çıkarmış manasını almağa kalkışırlar.
Ancak, yaya kalırlar. Burada, "Ticaret" kelimesi daha "mübadele" (değiş-tokuş)
manasında geniş tutulmuş bir tabirdir. Ve bu mübadele şekli, her devrin,
hatta her medeniyetin hususi sınıf münasebetlerine göre mütemadiyen değişmiştir.
Kölelik rejiminin bezirgânlığı ile sermayedar ticaret, sermayedar ticareti,
sanayi sermayedarlık aşamasiyle, malî (Finans - Kapital) sermayedarlık
aşaması ticaretleri en basit kafaların bile kavrayabileceği kadar başka
başka kanunlarla idare edilen ticaret şekilleridir... Bunu da ilâveye lüzum
olmalı mıydı ya. Her neyse. Şaşmaz ana usulümüzün kaynağından da iki damlacık:
"Ürün, meta haline gelmek için, üretici hemen kendisine tahsis edilen doğrudan
doğruya geçim vasıtası olarak üretilmemelidir. Araştırmalarımız da daha
uzağa gidebilir. Ve bütün hiç olmazsa ekseri mahsüllerin hangi şartlar
içinde meta şeklini aldıklarını kendi kendimize sorabilir, ve bunun ancak
mahsus bir üretim tarzı, sermayedar üretimi içinde olduğunu bulurduk. Fakat
bir böyle araştırma metaın tahlilinde farazi olarak bulunmazdı. Metaların
üretimi ve dolaşımı, üreticilerin şahsi ihtiyaçlarına doğrudan tahsis edilen
mahsûller yekûnu tekmili birden meta haline geçmediği halde de, metaların
üretim ve tedavülüne yer olabilir ve, dolayısiyle, değişen tokuşan değeri
bütün genişliğince ve bütün derinliğince sosyal üretime hakim olmaktan
iyiden iyiye uzak bulunabilir." (Altını ben çizdim. H.), (Karl Marks:
Kapitalde. I. C. I. S. 193-194).
"ürüne
sade meta şeklini vermek olayı, toplum içinde, doğrudan doğruya tırampada
ancak başlar olan, kullanış değeriyle değişen tokuşan değeri arasındaki
ayrılığın artık başarılmış olması için, kâfi derecede gelişim bulmuş: sosyal
işbölümünü farz ve kabul eden halbuki, bir böyle gelişim derecesi, cemiyetin
tarihen en başka başka iktisadî şekillerinde müşterektir." (Altını
ben çizdim. H.), "Fakat metaların üretim ve tedavülleri, elbette bir oran
dahilinde ve başka başka bir çapta (olmak üzere), en başka başka üretim
tarzlarına aittir. Şu halde bu üretim tarzlarının özel farkı hakkında henüz
hiçbir şey bilinmiyor. Ve bu tarzlarda müşterek olan emtia tedavülünün
soyut çeşitlerinden başka bir şey tanımadıkça bu tarzlar hakkında bir fikir
beyan edilemez." (Kapital 1/1. mi. 115 not.)
(4) İlk ve orta çağ medeniyetlerindeki
kanlı sınıf kavgalarının niçin sürekli olarak toplumu gerilettiğini ve
sermayedarlıktaki sınıf mücadelesinin ilerici ve devrimci özelliğini alamadığını
araştırmak bu bahsin çerçevesinden şimdilik -belli başlı, bahis olarak,-
hariç kalacak. Yalnız şurada burada tektük işaretler yapılacak. Bu nokta
üzerinde küçük bir araştırma "Asri sofizm = faşizm" (emeğimizde) bulunabilir.
(5) Rivayete göre galiba Bizans'a giden
bir İslâm propagandacısı uzun uzun Muhammed dininin hak dini olduğunu anlatır
ve kâfirleri dine davet eder. Bunu dinliyen İmparator teklif ve daveti
kabûl edememekle beraber: Arabistan taraflarından böyle bir peygamberin
çıkacağını ve neşrettiğinin "Hak Dini" olacağını kitaplardan okumuş ve
keşişlerden işitmiş olduğu cevabını verir... de papazlar buna kızarlar
bile. Tarih kimi haklı çıkardı?
(6) Muhammed'in babası da bir kervan
dönüşünde ölmüştü.
(7) "Eski Asya ile genel olarak kadim
zamanın üretim tarzlarında ürünün meta haline dönümü ve dolayısiyle meta
üretici olarak insanın varlığı ikinci derece bir rol oynar. Fakat bu rolün
önemi camia kayıp oluş aşamasında ilerledikçe artar. Hakkiyle tacir kavimler,
Epikür'ün Allah'larının veya Yahudilerin de toplumunun mesaneleri içinde
oluşları tarzında, kadim dünyanın ancak aralıklarında, helalarında mevcutturlar.
Bu kadim cemiyetin üretim organları, burjuva organlarından çok daha basit
ve parlaktır; fakat, ya, bu tabiri kullanabilirsek, kendisini tabii bir
surette hemcinslerine yetiştiren hibliserviden (göbek bağından) kopup ayrılmamış
olan ferdî insanın olgunluk ve erginlik yokluğu üzerine, yahut da derebeylikle
kölelik ilişkilerini vasıflandıran insanların nisbeten dar münssebetleri
üretim kuvvetlerinin az gelişmişliği vardır. Bu şeeni (gerçek) darlık,
ülkücü bir surette, eski tabii veya milli dinlerde; -bir ayna içinde imiş
gibi- akseder." (Le Kapital: Karl Marks. Kitap: I, Cilt: I, S. : 66 ve
67, Paris.1925)
(8) "İnna mâ el hûkâm lâ tebdil bil
insan". Hükümler insanlarla değişmez! Nasıl...
(9) Şahsi mübadele bir ihtiyacı tatmin
etmek için değil de kâr için yapılmağa ticaret şeklini almağa ve artık
- değer getirmeye, bu suretle para sermaye haline gelmeye başlar başlamaz:
"Kıymet, metalar arasındaki münasebetleri temsil edecek yerde, adeta kendi
kendisiyle bir nevi şahsi münasebete geçer. İlk iptidai değer olduğuna
göre, artık - değer sayılan kendi kendisinden ayırt olunuyor, denilebilir
ki bunlar birbirinden farklı baba Allah ile oğul Allah'tırlar; bununla
beraber her ikisi de aynı çağdadırlar, ve gerçekte bir tek ve aynı şahsı
şekillendirirler. (Karl Marks: D.K. Kitap: I, Cilt: I, S. :173). İşte ancak
10 liralık artık-kıymet vasıtasiyledir ki öne sürülen 100 liralık sermaye
haline gelir; ve bu şekil değiştirmiye uğrar uğramaz, oğul - baba tarafından
ve baba oğul tarafından meydana getirilir, doğurulu olur olmaz fark yeniden
olmamışa döner ve her ikisi de artık bir, 110 Türk lirası eder."
(10) Hanri Leé: "Les Orgines du Capitalisme
Moderne" 1930 Paris. Maamafih pek bu yeni bir şey değil.. Eski şeniyetlerin
yeni bir şekilde ortaya çıkışı idi. Marks bir notunda diyor: "Üçüncü Henri,
ve pek Hıristiyan (Fransa) Kralı, manastırların kutsî emanetlerini soyup
soğana çevirir. Foçalılar tarafından delti mabedi hazinelerinin çapulu
ile Yunan tarihinde oynanan rol malûmdur. Kadimlerde, mabetler ticaret
Allahının oturduğu yerdir. Bunlar "mukaddes bankalar"dı. Finikeliler, usanıncaya
kadar tacir kavim, parayı herşeyin maddeleşmiş şekli sayıyorlardı. Şu halde
Venüs bayramlarında kendilerini yabancılara satan bakir kızların, ücret
olarak aldıkları nakit sikkelerini ilâhiye sunmaları, kaideye uygun olan
şeylerdendi." (Le Kapital: Karl Marks V. Molitere tarafından Fransızcaya
çevrilmişti, Kitap I, Cilt: I, S.: 141, Paris, 1925).
(11) "Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası"
1333 ila 34 cildi, S. 53, "Tafrayi Hümayun ilmi."
(12) Bu mesele "İslâm Tarihinin Materyalizmi"
örgütümüzde etraflıca araştırılacak.
(13) Estoyan Cansizof : "Balkan şıpbiceziresinde
Türkler". (Tarihi Os. Enc. Mec. Cilt: I, S. 1078).
(14) Ali Teyfik (Mekteb-i İdadiye
Tarih-i Umumî ve Mekteb-i Mülkiye-î Şahane Coğrafya Muallimi, Kaymakam)..
: "Fezleke-î Tarihi Umumî" Cilt: II, Kurunu vüsta, S. 101, İstanbul, 191.
(15) Arif: "Maraş ve Elbistan'da Zülkadir
Oğulları", Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası, Numara 38, 1 Haziran 1332.
(16) Bilmem bu kanaat solcu beberuhilere
"Oportünizm" burjuva ûlemacılarına bir "yağ" gibi gelir mi?.. Bunu düşünmedim
bile. Yalnız Türklerin sırf çapulla geçindikleri hakkında işitilen batıvari
hatta İslâmkâri telkin ve kanaatlara, tarihte bir belirlilik gören ve her
türlü tesadüfî "suh'i" arızaları, reddeden methim biraz gülümsüyor.. Her
iki tarafa da şöven iddiaları ısmarlamak için, Marks'ın şu notlarını kısmen
buraya geçirmeyi münasip gördüm.: "M. Bestiat: Eski Yunanlılarla eski Romalıların
ancak çapulla geçindiklerini tasavvur ettiği zaman hakikaten gönül eğlendirici
bir şey oluyor. Asırlarca müddet çapulla geçinebilmek için, daima talân
edilecek birşeyleri bulunması ve dolayısiyle talan eşyasının aralıksız
yenileşmesi icabeder. Şu halde öyle geliyor ki, Yunanlılarla Romalıların
da mutlak surette tıpkı şimdiki dünyanın temelini burjuva iktisadiyatı
teşkil ettiği gibi.. Kendi dünyalarının maddi temelini teşkil eden bir
üretim tarzları, şu halde, bir iktisadiyatları vardı. Yoksa Bastiat acaba
esirlerin işi üzerine dayanan bir üretim tarzının bu itibarla bir çapul
sistemi üzerine dayandığını mı tasavvur ediyor? O zamansa tehlikeli bir
zemin üzerinde sergüşte atılacaktır". (Karl Marks. Sermaye: S. 708).
Burada
Yunanlılarla Romalıların yerine "Türkler"i ve Bastiyat yerine de sağlı
sollu iddialar sahiplerinin isimlerini korsak.. Marks'ın nezaketen açıkça
söylemediğini ilâve etmekten başka yapacak şeyimiz kalmaz: Zaten hangi
sınıflı toplumda hakim sınıf çapuldan başka neyile geçinmiştir ve geçinebilirdi.
Hülâsa maksat: içinden yetiştiğimiz zemini, mümkün mertebe maddeci ve diyalektik
usulle istikza etmek, sondalamak ve ondan gütmek gücüne mümkünse: son ve
neticeler çıkarmaktır.
(17) K. M. Le Kapital I. Cilt, I.
Kitap S.153 Fransızcası Y. Molitan, Paris, 1925.
(18) K. Marks: Keza, S. 152-153.
(19) "Dolap" (Banka) cı "
"nın damadı müteferrika "Yusuf Nasi"nin telkiniyle İkinci Selim -Sokolluya
rağmen- şarabıyla meşhur Kıbrıs'ı fethetti ve sonra boğazdan şarap geçirmek
tekelini aynı Nasi beye verdi... Cengiz "bela"sının Çinli ve Moğol dört
tüccar vesilesile patladığı ve Abdurrahman Şeref'in zannettiği gibi tarihte
sınıfları değil fertleri gören "dört kişinin fani alemin harabisine baas
olmuş" hissini verdiği ve ilh... Misalleri sonsuza kadar uzatılabilir.
(20) İsmi geçen "Yusuf Nas" daha Süleyman
(Kaanunî) zamanında "Frenk Beği" ismini almıştı. Hürrem Sultan (Roksalane)
ve Rüstem paşa ile birleşerek ikinci Süleyman'ı iktidar mevkiine geçirdikten
sonra, "Dolapçı" Nas-ı Nakşa (Nak susi) ve bütün (.................) adalar
dükalığına tayin olundu. Selim II. bu diplomat Yahudi "müşavir-î has"ını
kıral da yapacaktı. Fakat, -sonra acısını boynu ile çeken,- Sokollu buna
mani oldu... Bankerden derebeği! (Saffer "Sinograsya Mendosi", "Yusuf-i
Nasi" makaleleri).
(21) Eski "Karaamet" veya "Karahamit"
yeni "Diyarbekir" kalesi İslâmlığın inkişafından, Osmanlıların devrine
kadar tamam 23 hükümetin elinden geçer... Hemen hemen vasati bir asırda
üç Hükümet, yahut her 30 senede bir, -âdeta her "sıvış senesi" geldikçe,
bir hükümet şekli, bekir diyarından "sıvışa" durmuştur.
(22) "Tarih-î Kostantiniye".
(23) Ali: "Sancak ve ayyıldız" Tarih-i
Osmani Encümeni Mecmuası 1 Teşrinievvel 1333. Numara: 46, Sayı 193, 257,
336.
(24) Mehmet Zeki: "Serpuş" Tarihi
Osmani Encümeni Mecmuası 1 Teşrinievvel 1333 ve ilahır... Numara: 43,
63, Sayfa: 103, 131.
(25) Kriptovolos: "Tarih-î Sultan
Mehmet Han Sani" Türkçeye çeviren, Osmanlı İzmir Meb'usu Karoldu.
(26) Evkaf, Avrupa'daki manastırlar
ve din derebeyliği gibi teşkilâtların bizdeki karşılıklarına temel olur.
Manastırların müslümanlarca adı tekke ve zaviye olur. Beher zaviye kendi
çevresinde onlarca köyü haraca bağlar. Süleyınan Türkmani gibi dinen fakir
bir azizin bile vakfesinde: 13 köy, bütün Hacı Bektaş tacesinin köyleri
ve mezraları (tarlaları), Kırşehir'e yakın bütün mezraları, 6 mezra daha,
gene bir çok mezralar daha... bulunur.
(27) Lâyiha: İnkılap müzesi
116, no. 52-K. de dokuz satırlık 4 sahife mukavva üzerine yapıştırılmış
az çok silik fakat çok güzel bir el yazmasıdır. Üzerinde tarih yok. Kimin
tarafından, kime verildiği de yazılmamış. Bu el yazması asıl layihanın
kendisi değil, padişaha sunulan bir hulasasıdır: Tarih bilginlerinin elini
öper. İçindekilere bakarak bir tahmin yapmaya çalışalım: Bir yerinde şöyle
der: "Senei sabıkada otuz, kırk bin ümmeti Muhammet Bağdat seferinde helâk
olup, bunca hibehane ve top ve tüfek ve bunca çadır ve otağlar ve espaplar
kalup kızılbaş bi-maaş elinde kalmıştır. Celâli eşkiyası dahi Anadolu
vilayetin yağma ve harap eylediler. Ve kazak fitnesi Karadeniz yalıların
ve Yeniköyü ve nice bahçeler ihtirak edüp tütünlerin cümle İstanbul halkı
görüp ve ol fitnenin şerrinden Boğaza kalalar bina olunup bu musibet ibretmayi
alem değil midir? Kiririmliyasen makulesine karşı Bağdad seferi ve kazakların
gelüp Yeniköyü yakmaları 1037 (Doğum 1627) yılında olur. Şu hâlde layiha
1628'lerde yazılmıştır. Acaba bu, Murat IV'e verilen meşhur Koçu Bey layihasının
bir hulasası mıdır?