Buraya kadar gördüğümüz Osmanlı toprak ekonomisi, hiç olmazsa miri toprak ekonomisi, "İrad" bakımından "Ürün iradı" ile "Para iradı" arasında bir melez şekildir. Çünkü miri topraktan hem ürün (öşür), hem de para (Harac) şeklinde irad alınır. Fakat umumiyetle bu üretim "Ürün iradı" denilen şekle uygun sayılabilir. Büyük arazi sahibi devlettir. Köylü, hiç olmazsa ilkin, birbirine eşit iktisadî birlikler halinde toprağın tasarruf sahibidir. Köy işletmesi "Tabii ekonomi" kılığındadır. Yani: 1- Kendi kendine yeter:
"İşletme şartlarının bütünü veya hemen hemen en büyük kısımları, bizzat o işletme üzerinde üretildiğinden, aynı işletmenin safi ürünü ile telâfi edilerek yeniden üretilir.
2 - Sanayi ile ziraatı birleştirir: Orta çağda sık sık görüldüğü gibi, sırf ziraattan ibaret değildir. Ürün iradı:
"Birleşik Zırai - Sınai aile çalışmasının ürünüdür."
Beyin toprağında angarya çalışmaya dayanan emek iradına nisbetle:
"Ürün iradı,
doğrudan doğruya üretmenlerin daha yüksek bir kültür halini... Cemiyetin
daha yüksek bir gelişimini tazammun eder."
(K.
Marks, Kapital. İradın Teşekkülü. C. III, fasıl 59).
Angarya emek bu şekilden
geri olduğu halde, tarihçe ve Osmanlılıkta sonradan sonraya başlayan irtica,
ürün iradından sonra angaryacılığı getirir. Fakat cemiyet ölçüsünde, gerçek
bir gelişme varsa, irat şeklinin böyle gerisingeri tepmesi istisna derecesini
geçemez. Meğer ki cemiyette ileriye gidiş dursun ve çöküş başlasın. O zaman
bütün sosyal, siyasî gerilikle beraber, ekonomik gerileme de kendini gösterebilir.
Normal olarak, modern çağa doğru gelişen bir toplumda ise, ürün iradı ancak
kendinden sonra gelen şekillere doğru ileriler.
Gerçi, ürün iradının
tabii ekonomiye dayanması, bütün kapalı ekonomili toplumlar gibi, ilk Osmanlı
toplumunu da durgun kılar.
"Ürün iradının, bizzat muayyen çeşit ürün ve üretime bağlatan şekli yüzünden, tarla ekonomisi ile ev sahibinin birbirine ister istemez bağlı bulunuşu yüzünden ve böylelikle, köylü ailesinin pazardan ve kendi durgun bölgesi dışındaki toplumun üretim ve tarih hareketinden bağımsız kalmakla elde ettiği hemen bütün kendi kendine yeterliği yüzünden, elhasıl genel olarak tabii ekonominin karakteri yüzünden, bu şekil meselâ Asya'da gördüğümüz gibi, sosyal durumun durgun temelini vermeye pek elverişlidir." (Keza).
Fakat, bu durgunluk ne
olursa olsun, durgunluk nedenleri yerinde saymak manasına gelmez. Yaşayan
her şey gibi toplum da geriye tepmezse ilerileyecektir. Ürün iradına dayanan
tabii ekonomiyi ileriye doğru götüren sebepler, üretmenin gerek siyasetçe,
gerek ekonomice daha az ezilip soyulması gibi sübjektif ve üretimin daha
anlayışlı şekil ve usule kavuşması gibi objektif durumlardır.
Sübjektif Sebepler:
1 - Çiftçi insanlığını duyar:
"Üretmen, kırbaç yerine kanun emrile itilerek, kendi sorumluluğu altında bu işi yapar." (Keza).
2 - Çiftçi daha az sömürülür:
"Bu irad şeklinde artan emeği temsil eden ürün iradı, kır ailesinin bütün fazla emeğini tüketmeye varır. Emek iradiyle kıyaslanınca, artık üretmene fazla iş başarmak için zamanca daha büyük bir hareket sahası düşer. Bu zamanın ürünü, tıpkı üretmenin en vazgeçilmez ihtiyaçlarını gideren kendi emeğinin ürünü gibi kendisine aittir." (Keza).
Objektif sebepler: Yukarıki sebeplerin yardımiyle verimin artmasından ibarettir. Burada "Fazla iş başarmak için zamanca daha büyük bir hareket sahası" bulunur. "Nerede ürün iradı saf ise, orada arazi sahibi için çalışmaktan ileri gelen uygunsuz ve az çok can sıkıcı angarya iş düzeni dolayısı ile görülen takıntılı inkitalar ortadan kalkar." Osmanlılığın ilk devrinde angarya bile yoktur. Fakat angaryada olsa
"Doğrudan doğruya üretmenin kendi kullandığı geri kalan hafta günlerinin üreticiliğe tıpkı üretmenin tanışacağı yeni ihtiyaçlar gibi, tıpkı ürün için piyasanın genişlemesi gibi, bir kısım iş gücünün kullanımındaki emniyetin artması ve o sayede iş gücünün yükeek hızla mahmuzlanması gibi, üretmenin tecrübesi ilerledikçe gelişen - değişen bir büyüklüktür. Şurası unutulmamalı: Bu iş kuvvetinin uygulanıması yalnız ziraat sınırları içinde kalmaz, fakat kır-ev sanayiini de içine alır. Burada tabii çevre durumunun müsaadesine oluşda ırk vasıflarına ve saireye tabi bilinen bir iktisadi gelişme imkânı verilmedir." (Keza, senei irada giriş).
Sırf angaryacı veya tam toprakbentci işletmedeki geriliğe bakarak, ürün iradına dayanan tasrarruf sahibi köylü işletmeleri, böylece başlarken ve normal olarak devam ettiği sürece sosyal bir gelişme yaratır. Devletin toprağına göre koyduğu üç derece toprak genişliği, üretmenler arasında ne kadar mutlak eşitlik prensibini korumaya çalışırsa çalışsın, nihayet o ideal mutlak eşitliğe ne tabiatın, ne zamane toplumunun tahammülü vardır. Zamanla insan ve aile güçleri arasındaki kuvvet vesaire farkları, toprakların bereket farkları yüzünden kapalı ve bezirgân ekonomilerinde önlenemiyecek olan fark iradı, ister istemez işletmeler arasındaki verim farklılıklarını doğurur. Ve bu ekonomik farklar, sosyal manada üst kat münasebetlerinde dahi kendini gösterir.
"Bu şekille beraber, doğrudan doğruya üretmenlerin ekonomi durumlarında büyük farklar baş gösterir. Hiç olmazsa bu farklar mümkün olur. Ve bilzat doğrudan doğruya üretmenler, yabancı emeği sömürecek araçlar elde etme imkânını bulurlar." (K. M. "Das Kapital" C. III, F. XIII).
Görüyoruz, Osmanlı toprak
ekonomisindeki ana prensip, ürün iradını temel yaparken, topluma verdiği
yeni gelişme onu ister istemez: Daha sonraki ekonomik ve sosyal değişikliklere
götürecek durumdadır. Bu değişiklik Osmanlılığın temel prensiplerini tersine
çevirir. Osmanlı, toprak ekonomisinde bilhassa iki ideal küçük burjuva
prensibi güder. 1- Toprak mülkiyetinin şahsî mülkiyet olmaması. 2- Toprak
üretmenleri arasında az çok mutlak yakın eşitlik olması... Bu Prensiple
yola çıkan Osmanlı toplumu, bütün yaşayan varlıklar gibi, diyalektik kanunlarına
uyarak, bir zaman toprak şahsî mülkiyetini inkâr etmişken, sonra inkârın
inkârıyle: miri mülkiyeti inkâra varır. Bunun çeşitli şekillerini yukarıda
gördük. Bu şekillerin altında çiftçilerin eşitliği, her çiftin birbirleriyle
aşağı yukarı aynı olması ideali de, göze görünmeyen temel münasebeti olarak
alır yürür. O zaman, koca imparatorluğun temelinde, hiç alışmadık bir manzara
ile karşılaşılır. O zamana kadar eşit kabul edilen çiftçi ekonomilerinin,
bir de bakılır ki, aralarında çok farklar belirmiştir. Hepsi bir sayılan
çiftçiler içinde, bir kısmı şu veya bu verim imkânlarını zorlayarak, başkalarını
da kendi çiftliğinde çalıştırıp sömürecek vaziyete girmiştir.
Onun için ürün iradı,
yavaş yavaş, kapitalizmden öncekisi en son geçit şekli olan "Para iradı"
kılığına doğru gelişme imkânları bulur. Hatta bu imkânı daha önceden bile
bulmuş gibidir: Haracın para olarak ödenmesi, daha dirlik düzeninde iken
bile, Osmanlı toprak ekonomisinin para iradı şekline bir adım attığını
gösterir.
II - SOSYAL
VE SİYASİ ZARURETLER
Demek Osmanlı miri
toprak rejimi, daha kurulurken, içindeki ekonomi kanunları gereğince bu
kalıp değiştirmeye adaydı. Bu ekonomik zaruret, kendini başka sosyal zaruretlerle
şuura çıkarır. Sırf iktisadî bakımdan ürün iradlı üretim yordamı, bazı
şartlar altında kendi kendini yer ve nihayet bilzat üretim ile çalışan
tabakaların ve toplumun hayatı için bile tehlike haline girer:
"Ürün iradı, çalışma şartlariyle, bilzat üretim aracılarının yeniden üretimini ciddi surette tehlikeye düşüren, üretimin genişlemesini az çok imkânsız kılan ve doğrudan doğruya üretmeni maddeten en kıt geçim araçlarına alçaltan bir çevre genişliğine ulaşabilir. Meselâ Hindistan'daki İngilizler gibi, üstün bir tüccar millet tarafından bu şekil hazırca bulunup sömürüldüğü vakit bu hal görülür." (K. M. Das K. keza).
Osmanlı Miri toprak düzeni,
Kanunî çağında aşağı yukan bu tehlikeyle karşılaşır. Osmanlılığın kendisi
uzak ve yakın şark ticaret kaynaklarının can damarlarını açmıştı. Sonra,
zamanın İngilizleri derecesinde "üstün bir tüccar millet", İtalyan
yarımadasında rönesans yaratan bezirgân beldeleri üs yapmış ve tekmil batı
gibi Doğu pazarlarında da için için işlemeyi bilmişti. Osmanlı'nın kendisi
tüccar değildi. Ama, Osmanlı akınları tam bezirgân ideallerinin bayrağını
taşıyor ve ülkeleri ticaret yollarına öncelik vererek fethediyordu. Osmanlılığın
bünyesinde yabancı ve "üstün bir tüccar millet" gibi rol oynayan
unsurlar vardı. "Yahudi nası" tipinde "Dolap"cılar bunlardandır.
Bir taraftan bu üretim
yordamının kendi iç kanuniyle: Bilzat çiftçiler (Reaya) arasında sınıf
farklılaşması alır yürür. Ötede zamanı için en ileri üstün bir ticaret
faaliyeti imparatorluğu kaplarken, toprak düzeninin hâlâ eski ürün iradı
yordamında kalması imkânsızdı. Toprak üretiminin derebeyleşme temayülü,
hem güdücü devleti, hem doğrudan doğruya üretmeni (reayayı) dayanılmaz
bir duruma düşürdü. Yani, en alttaki çiftçiler iflâs haline gelmekle kalmadı.
Bilzat Osmanlı devleti de iflâsa doğru kaydığını hissetti. Yani bir devrim
için gereken alttan ve üstten tahammülsüzlük alâmetleri belirdi. Saltanat
yapısında ekonomik gelişmenin yarattığı sosyal ve siyasî değişme zaruretleri
konkret olarak bu iki açıdan belirdi. Onun için zamanın politikası,
"Reaya'yı zulüm ve tedipten himayet ve siyanet" bayrağı altında harekete
geçti. Yığınları kendi etrafında harekete getirmek için daima yapıldığı
gibi o vakitte halk ve fukaranın menfaatleri öne sürüldü. Lâkin aynı zamanda
halk ve toprakla birlikte devleti ve saltanatı da kurtarmak başlıca hedefti.
Toprağı ve halkı kurtarmak
çökme tehlikesi gösteren eski ürün iradı sistemini artık siyasî bir darbe
ile büsbütün ortadan kaldırmak manasına geliyordu. "Mukataa" sisteminin
konulması için gösterilen gerekçenin başında bu geliyordu:
"(Defterdarlar kabzı miriyi idare ederken) sipah serkeşleri hizmet namiyle (Toprağı) tarafın miriden ahz... zabt ve maişere tasaddi ve fıkrayı raiyete envaı zulüm ve tadillerinde başka hasılat'ı mukataanın ciziyat makulesini canib'i miriye eda ve teslim ve mahsulat külliyesini kendüleri ekûl ve belûğ... bilcûmle kari ahalilerini perişan ve sergerdan ve ekser karyeler harap olduğundan mada, hasarat'ıl miriye numayan" ("Nizamı Devlet Hakkında Mutalâat"; Ahmet Tevhit Hediyesi) olmuştu. Halkın ezilmesi, köylerin yıkılması "Hasarat'ı miriye" ile at başı gidiyordu. Derebey kurdu, saltanat ağacının özünü kemirir. Gelir nısfını tüketiyordu.
DEVLETİ KURTARMAK lâzımdı. Çünkü, saltanat büyüdükçe, para ihtiyacı da artıyordu. Bu ihtiyaç nasıl - nereden kapatılacaktı? Kanunî Süleyman zamanında yalnız İstanbul ve civarında beslenen "Kul taifesi"nin sayıları ve gündelikleri "Asafname"ye göre şöyle idi:
|
Nefer
|
Yevmiyeri
|
|
| Yeniçeri (Zabitan, Solak, Zegu, Çavuş) |
37.627
|
284.387,5
|
| Gulman (İstanbul, Edirne) |
9.450
|
24.543
|
| Ebnayı Sipahıyan |
20.450
|
369.685
|
| Astane hıdmetindeki tevaif (Cebeci ve topçudan, doktora) kadar |
10.989
|
78.587
|
| Bilcümle Ulufeye mutasarrıf kul taifesi |
91.200
|
870.325
|
Bu yekûnun içinde
"Ulemayı azam" yoktur. Lütfü Paşa'nın: "ulemayı azam kesru hum'ullaah'ı
taalâ ilelyevmulkıyame" (Tanrı onları kıyamete kadar çoğaltsın!) dediği
bu zümre beytülmaldan hissedar, hazinei amireden vazifedar olmakla kalmazlar,
"teberrüen ve yeminen" verilen "Mevacip" ve "Vazaif"lere
de sahiptirler. "Hakanul ülemay'ül, füzelayû kiram devleti aliyeren
evvel izaz ve ikram olsalifeden birine vaki olmuş değildir." (İsfname,
S. 30).
İkinci Cihan Harbinden
evvel Devlet Demıir Yolları ve limanlarında çalışanlarla, askerler hariç
olmak üzere Türkiye'de bu sayıda memur vardı. Tuna'dan Umman denizine,
Cebal Tarık'dan İran yaylasına kadar uzanan bir imparatorlukta, şimdiki
Türkiyeciğin memuru kadar ücretli adam bulunması elbet ibrete değer. Hele
o zamandan beri üretimin (Toprağın çoraklaşması ve küçük sınıfların yok
olması gibi sebeplerle) hatta gerilediği düşünülsün, saltanat, Cumhuriyetten
daha az memurcu görünür. Fakat, ürün iradı devrinde çil akçe bulmak mesele
idi. Yalnız ulüfe alan 91.200 kişilik "Kul tarfesi"nin (yani: Payitaht
askerinin) yıllığı 3.128 yük 3.432 akçedir.. Bu, 312 milyon akçe eder.
Birinci Cihan Harbinden evvelki parayla bu 3 milyon altın lira tutardı
(Şimdiki para ile 100 milyon lira bile değil. Gene ucuz devletmiş).
Osmanlı devletinin
başlıca normal geliri toprak iradı idi. Devleti besleyen umumiyetle toplum
toprakları, hususiyle miri topraklardı. Anılan sebep ve şekillerle şahsî
mülkiyet kesimi büyüdükçe miri topraklar miktarca küçüldüler. Miride
kalan yerler derebeyleşen taşra ayanının elinde "sepetlenmeye" başladı.
Meşru ve resmî devlet vergilerinden başka, derebey unsurlarının çiftçileri
her türlü sömürüşü artınca, ister istemez çalışma şartları bozuldu. "Üretim
araçlarının yeniden üretimi" tehlikeye düştü. Toprak çoraklaştı. Neticede
üretimin verimi ve irad azaldı. Saltanatın masrafları gittikçe büyüdü.
Göçebe gâzilerin yerine oturaklı beyler geçtikçe, eski Roma ve Bizans beyliklerinin
israfı baş gösterdi. Azalan irat büsbütün yetmez oldu ve sefahat iratsızlığı,
iratsızlık sefahatı arttırarak bilinen fasit çöküş dairesi meydana çıktı.
İşte "Kanunî"
denilen Süleyman I'in yarım yüzyıllık saltanatı böyle buhranlı bir geçit
konağına rastlamıştı. Bu yüzden, İmparatorluk askerî başarısızlıklara uğruyardu.
Padişah, ilk iş olarak, orduyu düzenlemek istedi. Koca Sekbanbaşıya göre
henüz "kâfir cahil iken" bu düzeltme mümkündü Fakat, "askerî
cem ve iskân tevekkül'i sohbet ile olmayıp" çil akçe isterdi. Çünkü
o din asrında bile; "Kimsellah fillah emrü gaza ve cihada kimse meyletmez"
(Koca Sekbanbaşı) idi. Hele şimdiki gibi boğaz tokluğuna mecburî askerlik
henüz keşfedilmemişti. "Düşmana galebe sefere ve sefer dahi asker ve
mühimmata ve zahireye ve bunlar dahi Hazineye tevakkuf eylediği cümleye
malûm." (Zikirdar Mehmet Şerif: "Nizam-ı Devlet Hakkında Mütalaat" Bursa'lı
Mahir'den alınmış nüsha.)
İşte toprak temelinde
üretim münasebetlerinin hukukî münasebetlere uymayışı, ilstisadî değişikliklere
kapı açarken üst katlarda siyasî zaruretler bu kadar keskince kendilerini
hissettirdiler.
III -
MUKATAA (Kesim) İKTİSADI REFORMU
Osmanlı Toprak Ekonomisinde,
ürün iradı şeklinden para iradı şekline geçişin, göze çarpan meselesi ordu
ve Devlet ihtiyacı şeklinde belirdi: Saltanat, o zaman için müthiş bir
yekûxn sayılan likit parayı nereden bulacak? Tabii başta toprak iradı olmak
üzere bütün saltanatın her türlü gelir kaynaklarından... Nasıl bulacak?
Kanunî Süleyman I'in önüne çıkan en mühim dava bu idi. Gelir kaynakları
ortada idi. Lâkin, onları Devlete ve halka yarar şekilde kullanmak lâzımdı.
Şimdiye kadarki sistem: artık yetmiyordu. Dirlikçilik Rejimi iflâs
etmişti. Derebeyiliğe kayıyordu. Bunun yerine başka bir rejim konulmalı
idi. Ne? Ona "Mukataa" denildi. Mukataa rejiminin esası umumiyetle:
ürün iradı yerine para iradının konması oldu.
Ürün iradından para
iradina geçiş, bütün ondan evvelki benzer rejimlerde olduğu gibi Osmanlılıkta
dahi zaruri bir gelişme sonucu idi. Sosyal gelişmenin Ortaçağdaki emekleyişi,
para iradına geçişlerin sarsaklığını izah eder. Kadim Roma'dan İnkılâptan
önceki Fransa'ya gelinceye kadar, bu geçişler sürekli denenmiş ve çeşit
çeşit örnekler vermiştir. Osmanlılığın geçişi, Mirî Toprak Mülkiyeti resmen
Devletin olduğu için, daha apansızın ve daha keskin oldu. Halkın acıklı
sosyal durumu Devletin gelir kıtlığı ile siyasî buhran şekline girince,
Kanunî Süleyman önce, bugünkü manasıle kadastromsu geniş bir "yazılama"
yaptırdı. Bu yoklama yolile meydana çıkan topraklar yeniden düzene konuldu.
Yeni düzende iki şey
gözönünde tutulacaktı: 1- Toprakların mümkün mertebe az kısmının Dirlik
şeklinde verilmesine; 2- Toprakların bilhassa para geliri temin etmesine...
Ancak bu suretle, İmparatorluğun hergün artan ve artık acilleşen akçe ihtiyacı
karşılanabilirdi. Onun için:
1 - Fütühat Topraklarının
"birazı" sipahilere, süvarilere Zeamet ve Timar diye emanet edildi.
2 - Geri kalan yerler:
"Mukataa namile taliplerine malikâne olarak erken kira ile Füruhtı ve
malı miri namile senevî bir miktar şey tarafı miriye tahsis kılındı" ("Hülâsa-î
Kelâm Fi Red'dül Avam.")
Böylece, Osmanlılığın
Miri Toprak temelini kuvvetli bir sel gibi aşındıracak olan "Mukataa"
veya "Kesim" müessesesi konuldu. "Mukataa" sözü gerçi İslâmlıkta
kullanılmıştı. Muhammed Peygamber zamanında ganimet topraklardan Müslümanlara
"İkta" adile temlik yapılırdı. Manası, âdeta toplum topraklarından
kesilip şahsî mülkiyete ayrılan toprak parçası demekti. Bu karakter, Osmanlı
Toprak Düzeninde "Temlik" edilen "Memlûke" topraklarına karşılık
düşer. Şu halde, "Mukataa" sözünün ilk Müslümanlıkla ilgisi, ancak lâfta
yani isim harflerinin benzemesinde kalır. Mukataanın iç manası, İslâmlıktan
ziyade, Osmanlılığın mirasına konduğu eski Roma teşebbüslerinden ilham
almış olsa gerektir.
Koca Sekbanbaşının
tarifine göre, mukataalı topraklar hükmen gene mirinin mülkü sayılır. İsteklilere
"Malîkâne olarak" kiralanır. Bu kiralamaya "Tefviz" adı verilir.
Eskiden Miri Toprağın tefvizi yalnız onu işliyecek olan köylü üretmene
yapılırken, şimdi isteyen, yani parayı veren düdüğü çalar. Tefviz karşılığı
olan ücret, yahut bugünkü adile kira ikidir:
1 - "Ücreti Muaccele"
(Erken Kira): Toprağın bedeli misline yakın bir para tutarıdır.
2 - "Ücreti Müeccele"
(Geç Kira.): Yıllık ödenen bir para tutarıdır.
Bu muaccele ve müeccele
ücretlerin hesabı nasıl yapılır? "Nizamı Devlet Hakkında Mütelâat"a göre,
Kanunî zamanında topraklar sipahilerden alınınca:
"Her bir Mukataanın
aşarı kıymetleri ne miktara balîğ olmuş ise ol miktar meblâğı ma1
olmak üzere beher sene sırf Miriye eda şartile irat kaydolunur. Ve Rüsumat-ı
Örfiyye ve Avaidatı Kanuniyesini sahip Malikâneye faiz terkile nizamı müstahsen
ve makbule rapt olunduktan sonra reayayı zulüm ve tedipten himayet ve siyanet
şartile her bir mukataayı faizine göre muaccele ile berveçhi malikane tasarruf
olmak üzere bir kimesneye tefviz." (Ahmet Tevhit Hediyesi. "Nizamı Devlet
Hakkında Mütelâat") usulü konulur.
Eski Dirlik Rejimini
hatırlıyalım: Miri Topraklardan iki çeşit haraç alınırdı: 1- Öşür
denilen "Haracı Mukaseme" (Paylaşım Haracı): mahsulün ondabirinden
ikidebirine kadar pay almaktı. 2- "Haracı Muvazafa" (Ödev Haracı)
denilen çift akçesi yahut tasma akçesi: askerlik yapmıyan çiftçiden, askerlik
ödevine karşılık alınan, para idi. Bu para askerlik yapacak olanlara ayrılırdı.
Kesim düzeninde, "öşür" gene eskisi gibi hesaplanıp Devlete verilir.
Yalnız Dirlikçinin yerine geçen Malikaneci, öşürden maadaki toprak gelirlerini
"faiz" adile kendine alır.
Burada birinci değişiklik,
eskiden öşür "aynen" (ürün olarak) alınırdı. Şimdi öşrün kıymeti "meblâğ"
(para) haline girer: "Meblâğ" mal olmak üzere beher sene tarafı Miriye
eda" şartı konur. Buradaki "mal" geniş manalıdır. Bugün daha
ziyade paradan başka şey anlamına gelir. Ama, Osmanlılıkta öyle değildir.
Fıkihta: "Tab-ı insanı mail olup da vakti hacet için iddihar olunabilen
şey" diye tarif olunur. Bu mal: yük hayvanları (çârpâ darba) gibi sikkeli
altın manasına da girer. Esasen "Meblâğ" ancak para için kullanılan
bir isimdir?
İkinci değişiklik:
öşürden madaki gelirlerin evvelâ askerlik vazifesinden tamamen ayrılmasıdır.
Malikâneci askerlikle, hiç ilgisi olmıyan, para sahibi adamdır. Böylece
toprak geliri fiili hizmet, "vazife" sahiplerinden alınır, hazır
yiyici para sahiplerine verilir. Fakat, gerçekten eski cengâver sipahi
zaten kalmadığı ve kalan dirlikçiler zaten zamanla para babaları haline
girdikleri için, yapılan değişiklik oldubittiye kabul etmekten ve kanunlaştırmaktan
ibarettir.
Saniyen, haracı muvazzafa
seneden seneye toplanırken, şimdi "faiz" adını alan toprak gelirleri
peşin (muaccele) kılığına girer. Hiç olmazsa mukataa konulurken
bunda devletin gördüğü fayda: malikâne sahibine bırakılan faize göre devletin
muaccele (peşin) olarak bir miktar parayı ele geçirmesinden ibarettir.
Buraya kadar "faiz"
denilen şeye "Haracı Muvazzafa" dedik: Hakikatta faiz içinde yalnız
çift akçesi veya tasma akçesi değil, "Mütelâat"ın yazdığı gibi tekmil
"Rüsumatı Örfiyye ve Avaidatı Kanuniye" dahi bulunur. Bunların ne
demek olduğunu çiftçilerin doğrudan doğruya ve dolayısiyle sömürülmeleri
faslında işaret ettiğimiz vergilerden anlıyabiliriz.
"Mukataa" rejimi
Osmanlı Toprak Düzeninin kaçınılmaz sonucudur, ama İmparatorluğun temeli
toprak münasebetlerine dayandığı için, bu temelde yapılan değişiklik, bütün
ekonomi politikasının her kolunu sarmaktan geri kalmaz. Mukataa, Miri geliri
"vazife"liler yerine "paralı"lara "tefviz" (tasarruf hakkı
ile kiralama) dır. Osmanlılığın bütün Miri gelirleri yalnız çiftçilikten
gelmez. Toprağa bağlı olan madenlerin geliri de toprak rantının bir çeşididir:
Çiftçilik gibi madencilik de kesime gelirdi:
"İmalı Maadin hususunda
kemâfil (geçmişteki gibi) ihtimam olunmadığından resm (vergi yükünde azalma)
"vizde kıllet derkâr" (Berîyyel Şamlı'nın "Nizamı Devlet Hakkında Mütelaat")ı
olunca, madenler de mukataa malikâneleri kılığına sokuldu.
Zamanla tütün ve enfiye
gibi üretimler, Miri eline, yani Devlet tekeline geçti ve mukataalaştı.
Berîyyel Şamlı: "Enfiye mukataası dahi hayli cesim ve çok.yararlı bir
malikâne olup, lâkin imâl olunan enfiyenin Korfa ve Yanya enfiyeleri misüllû
cevdet ve letâfet ve makbûl ehlî tabiat olacak derecelerde imâline mültezimle
asla dikkat etmedikleri vadesinden aşırı nası taşra enfiyesine münhac (açık
yol)."
Derken, kesimciliğin
(akıbetlerile beraber) nerelere kadar kol saldığını da belirtir. Başlıca
üretim toprak üretimi. olduğundan bütün öteki ekonomik münasebetler, hatta
gümrükler, bile toprak rantının bir kolu sayılabilir ve toprak iradının
mukadderatına tabi olur. Gümrükler'in mukataalaşmaktan kurtulamadığı şöyle
anlatılır:
"Gümrükler ezkadim emaneten zapt olunup, beher sene hasılatları tekellüfsüz canib'i miri ahzu istifa olunurken, gûya men'i zaruret Miriye medar olmak zımnında mahlül oldukça muaccelelerinden taraf'ı Miriye menafi-î külliye hasıl olmak akvâli lakırdılarına binaen gerek emtea gerek duhan gümrükleri ve sair bazı cesim mukataalar, garibül ahıdda bazısı dörder, ve bazısı beşer ve bazısı altışar seneliğe berveçhi malikane berat ile taleplerine hasılatları tevdi olunup işbu ihdas olunan faiz hedef irat Devlet-î Aliyye sehamfeza kabilinden olduğu hesaplansa görülür." (Beriye't Şamlı).
Artık, Osmanlı İmparatorluğu
bir Kesimciler Saltanatı haline gelmişti.
IV - KESİMCİLİĞİN
SİYASİ UYGULANIŞI
Kesimcilik, yakından
bakılırsa, iflâsa yüztutan bir adamın perakende günlük durumunu kurtarmak
için, yarınını toptan satışa çıkarması, yahut tamahkâr Kocakarı'nın altın
yumurtlıyan tavuğunu kesmesine benzer. Selim-î Salis devrinde fark edildiği
gibi "gûya men'i zaruret Miriye dayanak olur" gibi bahaneler, "lakırdı"
idi; çünkü faiz senedi Devlet iradına kaza oku (sıhami kaza) gibi tesir
etmekten başka birşey yapamazdı. Sosyal Mülkiyet bakımından: binilen dalı
kesmekti. Lâkin olan olmuştu. O zaman için başka çıkar yol yoktu. Tarihin
çarklarını gerisingeriye çevirmek elden gelemezdi.
Dirliklerin Mukataaya
çevrilmesine kim karşı koyacaktı? Hangi sosyal sınıf sosyal mülkiyeti tutuyordu?
Daima önümüze çıkan bu soru, hiçbir sağlam karşılık bulamaz. Dirliklerin
sipahilerden alınması, Süleyman I. devrinin sosyal ve siyasi şartları içinde
o kadar zor olmadı. Bir defa Merkeze bağlı büyük başları yok etmek Padişahlık
sistemi için işten değildi. Hüsrev Paşa gözden düşünce, Hünkârın celladını
beklemedi: sekiz gün açlık grevi yaparak kendi kendini öldürdü. Arslan
Paşa: bile bile Sokullu'ya teslim oldu ve cellada şu öğüdü verdi: "Gırtlağıma
iyi bas... Yumuşak kibarlardan değilim!"
Arslanlar böylece
boğulduktan sonra, taşra çakallarını temizlemek zaman işi idi. Fakat zaman,
Mukataa rejimi için işliyordu. Ürün iradı para iradına dönüyordu. Bu yüzden,
hakiki savaşçılar zaten gelişmiş yeni para babaları tarafından Dirliksiz
bırakılmışlardı. Anadolu'yu baştanbaşa dolduran "Başıbozuklar" bu prosenin
kılıç - artıkları idiler. Topraklar işe yaramazlarla - Derebeyliğin emrine
geçmişti. İlerde göreceğiz: Şuursuz halk yığınları hiçbir yön bulamadan
mezbuhane ihtilâllere kalkıştı. Saltanatla Mütegallibe arasında kanlı savaşlar
baş gösterdi. Bu savaşta, her iki taraf çiftçi yığınlarını kendine çekmeye
çalışıyorlardı. Lâkin, Saltanat çiftçiye hiç olmazsa az çok istikrarlı
bir düzen vaadedebildiği halde, Mütegallibe onu da yapamadığı için dağılıp
yenildi. Tarih, İbrahim Paşa: "Zulüm ve azarları tebeyyün eden Ümera
ve Hükâmı katlettirdi. Haksız olarak zaptolunan emlâk ve vazifeleri eski
sahiplerine iade etti." (Tarihi Abdül Faruk. Cilt: III, s. 292) der.
Ama, eski sahipler nerede? Mahlûk kalan topraklar âdeta yeniden fethedilmişe
döndü. Artık o yerleri galip Saltanat kendi hazinesi adına istediği gibi
kullanabilirdi. Bu kullanış nasıl olabilirdi? Eski sisteme dönmek mi? Yani,
tekrar ve bütün toprakları dirlikçilere emanet etmek mi? Bunun çıkar yol
olmadığı görülmüştü. O yol kendiliğinden, tarihi gelişim ile tıkanmış,
kapanmıştı. Dirlikçilik, ancak Gaazilerin saf ve tutumlu idealist kalabildikleri
çağlarda mümkündü. O tecrübe ise yapılmış ve bitmişti. Saltanat yeni çığır
açacaktı. Ne? Elindeki muazzam toprak fonunu gelisen ticaret ve faizci
kapitallerine işlettirmek... Esasen, sosyal altüstlükleredek varan müthiş
siyasî olayların içyüzü, bu modern sermayedarlık öncesi kapitalinin hayat
hakkı adına kopan değişikliğin fırtınalarından ibaretti. Bütün öteki çarpışan,
kırılan sosyal zümre ve sınıflar gelişmiş tefeci - tüccar kapitalinin görünmez
iplerile oynıyan insan malzemeleri idiler. Devlet (Saltanat) bu yeni gücü
kanunca haklı çıkarmaktan başka birşey yapamazdı. Ve netekim öyle oldu.
Toprakların ancak "birazı" sipahilere verildi. Ondan sonra Dirlikler
kalmadı değil ama, toprak temelinin kesim düzenine geçmesini engelliyecek
hiçbir ciddi unsur da kalmadı.
Kesim düzeninin görünüşteki
bahanesi: Devlete irat bulmaktı. Bu gösteriş sebebine herkes, hatta o zaman
dahi inandı mı? Hayır. Lâkin, bu inansızlığı açıklamak cesareti kolay iş
değildi. Çünkü Yeni Düzen, yalnız "Toprakların Kesimi" değil, aynı zamanda
kulakların ve dillerin de kesimi oldu:
"Zaman'ı uğur iktiran Süleyman Han Kaanunide, biraz cühelâ'yı vakt bir mahale cem olup Devleti Aliyeyi hizmet yoluyle vaaz buyrulan Kaanuni Cedidi, akıllarınca beğenmeyüp ağızlarından yakışmaz sözler ve bilâkis ve sıl sadrne'i Hümayun olmakla hizmet edenin lisanını ve dinliyenin kulaklarını dibinden kesüp, ibreti âlem içun Sultan Beyazıtta Timur Kapusu garbında bulunan babanın üst eşiğine mıhlamıştır." (Koca Sekbanbaşı: "Hülâsayı Kelâm Fi Reb'dûl Avam").
Gördüğümüz gibi Kesimcilik Rejimi, kapitalist öncesi irat şekillerinden ürün iradının para iradı kılığına geçmesi demektir. Kesimciliğin öteki vasıflarını sonraya bırakalım: Gelişme şartları bakımından bu değişme:
"Umumiyetle ancak cihan pazarının, ticaretin ve el imalâthanesinin artık nisbeten belli bir gelişim yüksekliğile mümkündür." (K. M. Das Kapital. Cilt: 3, f. XLII)
Bu gelişme, kadim tarihin Osmanlı devrine kadar yaman med ve cezirler halinde sürekli denediği, içine girip çıktığı ve kör kuvvetlerin bir çıkar yol aradığı prosedir. Tam gerçekleşmesi ancak toplumda işgücünün verimce epey ilerlemesine dayanır.
"İşin içtimai üretim gücünde belli bir gelişme olmaksızın bu değişikliğin ne kadar az gerçekleşebildiğini ispat eden şey, Roma İmparatorluğunda yapılan çeşit çeşit ihtiyatlı denemelerle, tabil irada geri dönüşlerdir. Daha sonraları bu iradın hiç olmazsa Devlet vergisi gibi mevcut olan kısmı para irâdı haline çevrilmek istenmişti. Meselâ inkılâptan önce Fransa'da para iradının kendinden evvelki şekil artıkları yüzünden uğradığı kargaşalık ve kalplaşma dahi aynı geçiş güçlüğünü gösterir." (Keza).
Mukataaların uygulanışında
işaret ettiğimiz birkaç örnek, aynı gelişmenin Osmanlı İmparatorluğunda
dahi, ne kanlı doğum ağrıları yarattığını gösterir. Fakat, (bütün tarih
bakımından) bu geçişi (...) en geniş ölçüde kanunlaştıran ve devam ettiren
toplum Osmanlılık olsa gerektir. Rama İmparatorluğunun tereddütle sınandığı
bu teşebbüsler, ancak Osmanlı saltanatı kadar totaliter bir rejimde ve
Süleyman Kanunî çağı kadar iktisadî, siyasî erginlik seviyesine ulaşmış
bir devirde tam uygulanmasını bulabilmiştir.
Ve en kelbi şekilde
kendini dayatması memlekette siyasî ve iktisadî durumun o zamanki elverişliliği
sayesinde olmuştur. Bu elverişlilik:
"İçtimai
üretim gücünde belli bir gelişme" ne demektir? Bilindiği gibi, para iradı:
"artan değerle artan emeğin açıkça beraber oldukları toprak iradının, artan
değerin hakim şekli demek olan toprak iradının dağılış şeklidir." (Keza)
Genellikle toplumda metalar üretiminin ve özellikle şehirde metalar ûretiminin
gelişmesi demektir.
"(Bu
geliçme) artık ticaretin, şehir sanayiinin, genel metalar üretiminin ve
onunla birlikte para tedavülünün daha önemli bir gelişimini icap ettirir."
(Keza).
Yani: şehir sanayii El
İmalâthanesi derecesine yükselecek: ticaret Cihan Pazarı ölçüsünü
bulacak ve metalar üretimi para tedavülünü önemli bir gelişime ulaştıracak:
İşte Kesimciliğin iktasadî şartları bu üç başlı olaylarda toplanabilir.
Lâkin, o Batı için öyle olmuştur. Osmanlılıkta tarihî gidiş bakımından
ana rol henüz ticaret kapitali elindedir: Cihan pazarını açacak, memlekette
sanayii el imalâthanesi derecesine yükseltecek ve metalar üretimini genişleterek
para tedavülünü geliştirecek ana halka ticarettir. Ticaret para ile döndüğüne
göre, bütün gelişme kapital gelişmesi diye özetlenebilir. Yalnız
burada gözden kaçırılmaması gereken nokta şudur: Gelişen "Kapital"
derken, bunûn modern manasıle üretici (müstahsil) kapital olmadığı,
yani kapitalizmden henüz uzak bulunduğumuz unutulmamalıdır. Buradaki kapital,
kapitalizmden önceki, Ortaçağ kapitali, başka tabirle sırf ticaret
ve tefecilik kapitalidir. Yoksa Türkiye'de kapitalizmi Süleyman
Kanunî çağına kadar çıkarmak gibi acaipliklere düşülebilir. Bu olsa olsa,
ancak 16'ncı asır İngilteresindeki seviyede bir toplum şeklini farz ve
kabul ettirebilir.
Para iradı zıraatta
bir geçit şeklidir. Bu şeklin girdiği ekonomi, ya "serbest köylü mülkiyeti"ne,
yahut "kapitalist üretim" yordamına kapı açar. Daha doğrusu her
iki prose birden başlar. Halbuki tarihte ne görüyoruz? Batı Avrupa kapitalizme
gitti. Osmanlılık tersine, battı. İngiltere'de para iradı şeklinin gelişmesi
ile bizdeki Mukataâların kanunlaşması aynı yüzyıla düştüğüne göre, o zamanlar
Cihan Tarihinin Osmanlı İmparatorluğu ile Batı Avrupa'da hemen hemen aynı
sosyal gelişmeye sahne olduğu anlaşılır. Aynı asırda Cihan Ticareti henüz
Akdeniz Köprüsünden geçtiğine ve bu köprünün başını Osmanlılar tuttuğuna
göre, sosyal gelişimin Yakın Şarkta Batı Avrupa'dan ileri olabileceği de
kabul edilebilir. Avrupa'daki Luter hareketine karşılık bizde Baba Zual
nûr ve Kalenderlerin isyanları bu bakımdan çok ilgi çekicidir. Fakat, sonra
ne oldu? Avrupa kapitalizme girdi. Osmanlı İmparatorluğu donakaldı ve gerileyip
çöktü. Bunun büyük tarihî sebeplerini sırası gelirse açacağız. Bu sebeplerin
başında büyük kapitalin gelişmesi için gereken büyük şart: Uzak Dış
Ticarettir. Bunun zarurî neticesi olan Amerika'nın ve Ümit Burnunun
keşifleri aynı gelişmenin konkret unsurlarıdır. Bu, önüne geçilmez
büyük dış sebepler yanında Osmanlılığın kapitalizme gidemeyişinin iç sebepleri
arasında şu nokta önemli görünüyor:
Para İradına geçiş
şeklidir! dedik. Çünkü daha ürün iradı şeklinde başlıyan sosyal farklılaşma
imkânı, burada büsbütün gelişir:
1 - Bir yanda: O zamana
kadar tasarruf sahibi olan köylü
"Bedelini ödiyerek irat mükellefiyetinden kurtulmasına ve kendi tarafından işlenen toprak üzerinde tam mülkiyet sahibi gibi başlıbaşına bir köylü haline gelmesine yolaçar." (K. M. Keza).
2 - Ötede: Para İradının yarattığı münasebetler
"Eski köylü tasarruf sahiplerini yavaş yavaş mülklerinden ederek onların yerine bir kapitalist çiftçi geçirmiye yarar." (Keza).
Kapitalist çiftçi doğarken, ister istemez, kendine zıt olan kutbu da yaratır: Besitzloser, (mülksüz) haline gelmiş bir Tüglohner (yövmiyeciler sınıfı) doğar. Böylece toprak menkulleşir. Yani:
"Kapitalleşmiş irat, yani toprağın fiyatı ve dolayısile de toprağın satılabilir olması ve satılması temelli bir unsur haline gelir.a (K. M. Keza)
Dikkat edersek her iki
prosenin gelişmesi için de, toprak mülkiyetinin tabiri caizse serbest
olması gerektir. Yani toprak üzerinde Şahsi Mülkiyet bulunmalıdır.
Batı Avrupa'da büyük arazi sahipleri, toprak beyleri, Ortaçağ Ticareti
genişledikçe borçlanıp züğürtleşirken, topraklarını ya serbest köylülere
yahut kapitalistlere satar veya kiralarlardı. Osmanlılıkta toprak mülkiyetinin
(Miri Toprak kaide olduğuna göre) Devlet monopolünde oluşu, hatta Devletin
bile toprak mülkiyetini açıktan açığa şuna buna veremeyişi, toprak alım
satımını, toprağın menkulleşmesini durdurmuyorsa bile, hiç olmazsa frenledi.
Büyük ölçüde toprağın mülkiyeti şeklen uzun müddet hiç kimsenin değildi
ki, para karşılığı olarak alınıp satılsın. Ancak ileride göreceğiz: Bütün
toplumu saran genel bir Hiyleyi Şer'iyye sahtekârlığı ve Allahın emrine
karşı gelindiği için vicdanları bozup çürüten memleket ölçüsünde bir vurgunculuk
idarei maslahatçılığı, insan maneviyatının canına okuyan Şark İkiyizzlülüğü
ve Ortaçağ Yalancılığını ebedileştiren Asyalı Kurnazlığı, Miri Toprakları
yavaş yavaş aşındırabildi. Fakat o zamana kadar atı alan Üsküdar'ı geçti:
Batı Kapitalizmi Cihan Pazarını eline geçirdi. Ve Osmanlılık, bir türlü
geçemediği kapitalizmin gerisinde, Batı Kapitalinin yarı sömürgesi haline
düştü. Toplumun ekonomik özü değiştiği halde, siyasî ve sınıfı kabuğu eski
halinde kaldığı için neticede öz de kurudu. Dirlik Düzeni için olumlu olan
toplum mülkiyeti Kesim Düzeninde olumsuz oldu. Toplumu batırdı.
Osmanlı toplumu kapitalizme
giremedi, ama, kapitalizmden evvelki basamağı, yani para iradı rejimini
Avrupa'dan önce yaşadı, denilebilir. Bu gelişme, yukarıdanberi söylediklerimizden
anlaşılacağı gibi, açık bir tezat şeklinde: oldu: 1- Gelişme, toprak münasebetleri
içinde toprak iradının değişmesile gerçekleşiyordu; 2- Fakat aynı gelişme
toprak münasebetleri dışında, kapital münasebetleri yüzünden gerçekleşiyordu.
İşte, bu, ziraatın dışında olduğu halde ziraata tesir eden, sonra ziraatteki
değişikliğin üzerine karşılık tesirlere uğrıyan gelişmenin şartları başlıca
iki noktada özetlenebilir:
1 -
"Sırf ziraat dışındaki kapitalist üretimin gelişimi" ticaretin Cihan Pazarına,
sanayinin El imalâthanesine ulaşması.
2 -
"Paranın gittikçe değerden düşmesi kabilinden elverişli durumlar." (K.
M.: Keza).
"O zaman,
ister istemez toprağın kapitalistlere çiftlik olarak kiralanması ortaya
çıkar." (K. M. Keza).
Yalnız. bir daha tekrarlıyalım: Buradaki "Kapitalistler", modern manasıle kapitalistler değil, "Tefeci - Bezirgân" sermayedarlardır. Kapitalizm öncesi henüz aşılmamıştır. Hatta Kapitalizm bir memlekette iktidara geldiği zaman dahi para iradı kaide sayılamaz:
"Ancak derebeyilik üretim yordamından kapitalist üretim yordamına geçiş Cihan Pazarını hükmü altına soktuğu zaman, bu şekil ziraatta umumî kaide haline gelir."
Osmanlı Mukataa rejiminde
bezirgân ve tefeci kapitalin akçeyi züyuflaştırma oyunlarının, nihayet
büyük şehirleri kanser gibi besleme zaruretlerinin hangi rolleri nasıl
oynadıklarını aşağıda göreceğiz.
II -
KESİMCİLİĞİN DİRLİKÇİLİKTEN FARKI
Mukataa rejimi, o
zamana kadar Osmanlı Toplumunda görülmiyen yeni tipte bir küme insan yarattı:
"Kesimciler". Kesimci, ilk bakışta, Dirlikçi Toprak Düzeninin iki kutbunu:
Dirlikçi ile Çiftçiyi tek elde toplamış bir unsura benzer; fakat aynı zamanda
bu iki kutbu birden inkâr eder. Kesimciliği Dirlikçilikten ayıran özellikleri
anlamak için, ilkin kesimci ile Dirlikçi ve Çiftçi arasında bir kıyaslama
yapmalıdır.
1 - KESİMCİ ve ÇİFTÇİ:
Mukataacı, Miri Toprak
üzerinde küçük çiftçinin haklarını elde eder, Klâsik tarifiyle Mukataa:
"Üzerine yapılacak bina veya dikilecek eşcar ve kürûm (ağaç, asma) yapanın
mülkü olmak şartile bedel misille yakın muaccele denilen bir bedel ve şehrî
veya senevî müeccele denilen ücret verilmek üzere" toprağın tasarrufunu
satmak (Tefviz) dir. Burada, yapılan bayındırlığın Kesimciye mülk sayılması,
tıpkı Miri Toprak üzerinde çiftçilere verilen imarda mülkiyet hakkına benzer.
Toprak mülkiyeti her iki halde de devletindir. Ama, mülkiyetin sosyal özelliğiyle
üretimin şahsî özelliği arasındaki tezat, gitgide ister istemez gelişir.
O zaman Tarihî bir zaruretle mülkiyet mıünasebeti üretim münasebetlerine
uymak zaruretinde kalır. Yani, küçük tasarrufçu, reaya nasıl zamanla kendi
de önce bayındırlığın, sonra dolayısile, toprağın, âdeta ismi konulmamış
mülk sahibi haline gelirse, tıpkı öylece Mukataa sahibi de büyük toprakları
şahsî mülkiyete doğru sürükler.
Kesimci ile reaya
arasında başlarken hukukî bir fark gözetilmek istenir: Mukataada
toprağın tasarrufu yalnız bir şahsın kendine belli bir müddetle verilir.
Çiftçinin şahsından ailesi murat edilir. Çiftçi ölünce, ailesinden çifte
kadar bir başkası toprağın tasarrufunu ele alır. Mukataada, Kesimci öldü
mü, toprak mahlûk kalır. Lâkin zamanla bu fark aşınıp gitmiyecek midir?
Çünkü, çiftçilerin Miri Toprak üzerindeki tasarrufları da ilk zamanlar
yalnız onu alan şahsın kendisine verilirdi. Sonraları gördüğümüz derecelerle
ölenin tasarrufu yakınlarına düşmiye başladı.
"Şöyle ki, fi'lel
asl (= asıl fiatı) icat olunan Mukataalar hini vaziyette taliplerine beratla
verildiği vakitlerde meselâ bir Mukataanın senevî bin kuruş malı Mirisi
şartile fevt oluncıya kadar müeccele ile ya berat talibine virilüp cüz'i
muaccele ile satılan Mukataalar" (Koca Sekbanbaşı, Keza.) İleride göreceğiz,
bir müddet sonra, binbir oyunla elden ele aşırılmıya başlanır.
Kesimci tasarrufunun,
Çiftçi tasarrufundan asıl giderilemez büyük sosyal farkları iki noktada
toplanır:
1 - Sayıca Fark:
Reayaya verilen toprak aile başına "bir çift"i geçemez. Bu da 75 ile 150
dönüm arasında kalır. Muktaacıların malikâneleri hudutsuzdur. Parasına
göre istediği büyüklükte toprağın taasarrufunu ele geçirir. Beriyy'el Şamlı'ya
göre, ortalama her malikâne 10 bin reaya çalıştıran yüce bir çiftliktir.
Bu sayı farkı, başka hiçbir şey katılmaksızın, en yaman sosyal altüstlük
demektir.
2 - Kalitece Fark:
Çiftçiye verilen toprağı bizzat çiftçinin kendisi işlemiye mecburdur. Mukataada
toprak, mahiyeti gereğince, ancak başkalarına işletilebilir.
2 - KESİMCİ ve DİRLİKÇİ
Mukataa sahipleri
ile sipahiler arasında tek benzerlik toprağın kemmiyeti, miktarı, yani
genişliği bakımındandır. Dirlikler gibi Mukataâlar da binlerce çiftçiyi
içine alan büyük arazi birlikleridir. Toprak mülkiyetinin her iki halde
de teorik olarak Devlette oluşu keyfiyetçe de benzerliğe kapı açabilir.
Fakat bütün bunlar işin görünüşüdür. Gerçekte Kesimci ile Dirlikçi arasında,
memur ile tüccar arasındaki kadar derin bir sosyal sınıf ayrılığı vardır.
Dirlikçi "Sahip'ül Arz" adını alır. Ama, toprağın ne mülkiyetine ve ne
de tasarrufuna sahiptir. Sipahi, mülkiyet ile tasarruf sahipleri arasında
bir idareciden ibarettir. Kesimci ise, bilakis toprağın tam tasarrufunu
elinde tutar. Bu tasarruf çiftçininkinden çok daha tam ve mutlaktır. Çünkü:
1 - Çiftçi toprağı
bizzat işlemeye mecburdur. Başka şekilde tasarruf edemez. Kesimci toprağı
dilese kendi de işlemekle hürdür. Lâkin, başkalarına işletmek başlıca hakkıdır.
Şu veya bu şekilde tasarruf etmesi kendi bileceği iştir. Onun için Mukataa
toprağının "Malikâne" adı bile çok manalıdır. Kesimci "malın
mülkiyet sahibi" değilse bile "Malikâne: Mülk sahibimsi" dir.
Yani onun toprağı tasarrufu, daha isimlenirken, çiftçiden farklı olarak
bir çeşit mülkiyet veya mülkiyetimsi münasebet gibi konulur.
2 - Çiftçinin başında
her an hükm-i karakuşîler yağdırmak insafına kalmış bir karışıcısı vardır.
Şipahi, mülk sahibi Devlet adına "Sahib'ül Arz" sıfatile reayayı ekonomik
ve politik güdümü altında tutar. Çiftçinin tasarrufu Dirlikçinin kontrolündedir.
Mukataacı için, böyle, herşeye burnunu sokan bir efendi yoktur. Kesimci
parasını sayıp toprağı devletten kiraladı mı, artık ona karışan görüşen
bulunamaz. Dirlikçilikle Kesimcilik sistemlerinin farklarını anlamak üzere
Eşkinci, Çiftçi ve Kesimcinin karşılıklı durumlarını şemalaştıralım:
3 - DİRLİKÇİLİK
ve KESİMCİLİK:
| ÜRETİM |
Dirlik
|
Düzeni | Kesim Düzeni |
| Eşkinci | Çiftçi | Kesimci | |
| Üretim Şekli | Dirlik (Bölge)
|
Çift (Küçük Tarla) | Malikâne (Büyük Çiftlik) |
| Üretimde Rolü
|
İşleyemez de
İşletemez de |
Yalnız İşler
(İşletemez) |
İşleticiye verir
|
| Üretimde Durum
|
İdareci
(Devlet Memuru) |
İşleyici
(Çalışan: Alt) |
İşlettirici (Çalıştıran üst sınıf) |
| HUKUK | |||
| Mülkiyet Hakkı
(Bayındırlık'tan) |
İmarı yok
|
İmarı Mülküdür
|
İmarı Mülküdür
|
| Tasarruf Hakkı
|
Yoktur
|
Bilfiil Çalışarak vardır
|
İster işlettirir
İster işlettirmez Kayıtsız şartsız vardır |
| İlgi Müddeti | Görevli (Ehil Vazifeli) oldukça | İşledikçe (ehil ömrü oldukça) | |
| MÜKELLEFİYET | |||
| Devlete Verdiği İrat Bakımından | Savaşta barışta hizmet eder | Ürün verir (Ayni)
|
Para verir (Nakdi)
|
| Şahıs Bakımından
|
Devlet Emrinde fiilen (gerçekten) tabî | Toprağa tabi
|
Serbest
|
4 - SINIFLAŞMA
Yukandaki karşılaştırma
incelenince görülüyor ki, (kesim) düzeni, sanıldığından çok daha büyük
bir devrimdir. Bu Devrimin manası: Toplum toprakları içinde Sınıflaşmadır.
O zamana kadar, hiç olmazsa nazariyece miri toprak üretimi sınıfsız bir
kast üretimidir. Kesimcilikle beraber aynı topraklarda, birdenbire dev
ölçüsüyle bir sınıflaşma kanunlaşır. Çünkü:
1 - Üretim münasebetleri
bakımından: Toprak, o zamana kadar işletimi Devlet kontrolunda kalan
küçük "çift"lerden ibaretti. Şimdi toplum toprakları, doğrudan doğruya
ve toptan yığıniyle şahıslara bağlı, işletimi kesimcilerin kontrolüne geçen
büyük "malikâne"ler haline döner.
2 - Mülkiyet bakımından:
Malikâne toprakları, artık üzerlerinde yapılan ziraat işi ve her türlü
tasarruf icabı, para ile el değiştirebilen mülkiyetçe menkulleşmese bile
bir çeşit Likitleşme haline girer. Bu hal teorice mülkiyeti hâlâ
devlette gösterir. Ama, pratikte: a)İfşletme üzerinde devlet kontrolu kalmadığından;
b) Bayındırlık ölçüsünde toprağa bağlı şahsî mülkiyet hakları her gün biraz
daha arttığından. Toplum mülkiyeti her gün biraz daha haklarından caydırılır.
Ve Mukataacılar önce kaydıhayatla, sonra -dirliklerin sepetlenmesi veya
çiftçi tasarrufunun genişlemesi yollarından- yavaş yavaş toplum toprağını
ebediyen şahsî kontrollarına alırlar.
Bu iki Ekonomi-Politik
münasebetinden iki sosyal sınıf münasebeti çıkar.
1 - Toplum toprakları
likitleşüp, miri topluluktan kolayca kopartılabildiği ölçüde, bu mukataa
inhisarcılığı üzerine yatan ayan, mütegallibe ve Derebey güruhunun kökleşmesi.
Bunlar önceleri toprak kirası derecesinde, sonraları bugünkü toprak vergisi
derecesinde ufak bir para karşılığı olarak, toplum topraklarını baştan
başa ellerine geçirirler. Bunlara KESİMCİLER SINIFI da diyebiliriz.
Devlet koltuğunda devleti soyanlar bunlardır.
2 - Mukataa malikânelerinde,
toprağın yeni tasarruf şekline göre, ister istemez a) altta bir işleyici
mülkiyetsiz ve tasarrufsuz köylü tabakaları, b) üstte ziraata kapitaliyle
bağlı bir tasarruf sahibi İşleticiler sınıfı belirir.
III
- MUKATAANIN KLASİK "PARA İRADI ŞEKLİ"NDEN FARKI
Mukataa rejimi, ürün
iradı şeklinden para iradı şekline geçiştir, dedik. Fakat, bu geçiş, Osmanlı
toplumunun kendi somut orijinalliği içinde, Kapitalin tarif ettiği tiplerden
daha karışık bir şekil gösterir. Bu da, Osmanlılıktaki arazi münasebetlerinin
"Asya" tipinden, daha doğrusu "Arazi sahibi hükümran devlet"
esasına göre olmasından ileri gelir. Burada: 1) İrattan ayrı bir vergi
yoktur.
2) "Burda devlet en büyük toprak beyidir. Burada hükûmranlık, millî ölçüde ve temerküz etmiş toprak mülkiyetidir. Onun için her ne kadar gene toprağın gerek şahısca, gerek toplumca tasarrufu ve faydalanımı bulunsa bile, artık şahsi bir arazi mülkiyeti yoktur." (K. M. Das Kapital, Fasıl XLII "Emek iradı").
Fakat bu iki yokluk, hadisede ekonomik determinizim yoktur manasına gelemez:
"Doğrudan doğruya üretmenden ödenmemiş artan emeğin aşırıldığı spesifik iktisat şekli, bilzat kendisi üretimden çıkagelmiş ve bu sefer üretim üzerine muayyen tepki tesiri yapmış olan efendilik ve kulluk münasebetlerini de tayin eder." Bu münasebetin her defasında aldığı şekil, tabii, daima iş yordamının ve suretinin, dolayisıyle de, sosyal üretim gücünün muayyen bir gelişme kertesine karşılık düşer; bu münssebette her defaya has olan devlet şeklinin iç sırrını ve temel taşını buluruz." (Keza).
Yalnız bu ekonomik temel üzerinde zaman ve mekânla değişen başka başka iktisadî ve tarihî tesirlerle bir sürü başka başka sosyal sonuçlar görülür.
"Bu hal, aynı ekonomi temelinin, -başlıca şartları bakımından aynı olan temelin, sayısız çeşitte başka başka ampirik durumlar, tabiat şartları, ırk münasebetleri, dışarıdan müessir tarihi tesirler vesaire yüzünden ancak o ampirik surette verili durumların incelinimi ile kavranılan sonsuz meydana çıkaş tenevvüleri ve tedricleri gösterebilmesine engel değildir." (K. M. Keza).
İşte, Osmanlı durumu bu
"sonsuz meydana çıkış tenevvü"lerinden biridir. O itibarla mukataa
rejiminde rastlayacağımız "tedriç" de kendine hastır. Tabiat, ırk
ve tarih tesirleriyle, tam para iradı şeklinde: Mülkiyetin devlette oluşu,
verginin irat karışması bakımından farklı bir ampirik durum yaratır. Marks'ın
tarif ettiği para iradında:
1 - Toprak çiftçinin
tasarrufunda: Üretmen "ırsen veya alelade gelenekle yerin tasarruf
sahibidir." (Das K.: para iradı).
2 - Topraktan mada
şeyler çiftçinin mülküdür: "Yerden madaki iş şeraitinin, ziraî aygıtların
ve öteki taşınır eşyaların mülkiyeti, daha bundan evvelki şekillerde iken,
ilkin fiilen ve zamanla hukuken dahi doğrudan doğruya üretmenin mülkiyeti
haline geçer. Bunun icap ettirdiği şekil para iradı şeklidir." (Keza).
3 - İradı çiftçi
paraya çevirip öder: Doğrudan doğruya üretmen, toprak beyine ödeyeceği
fazla mecburi emeği, "Denk değersiz başarılmış emeği paraya çevirip
artan ürün şeklinde sunmuş olur." (Keza).
4 - Toprak alım
satımla menkulleşir: "Kapitalleşmiş irad, yani toprağın fiatı ve dolayısiyle
de toprağın satılabilirliği ve satılışı temelli bir unsur haline gelir."
(Keza).
Burada çiftçi sözünü
anlaşılmak için kullandık. Tam karşılığı "doğrudan doğruya üretmen olan
çiftçi"dir. Yukarıda gördük: Mukataa topraklarında, kesimci, birdenbire
eski, doğrudan doğruya üretmen çiftçinin bütün haklarına sahip oluverir.
Halbuki Mukataa sahibi "doğrudan doğruya üretmen" değildir. Hatta işleyici
olmak şöyle dursun ileride göreceğiz, bugünkü kiracı ziraat kapitalisti
kabilinden bir doğrudan doğruya işletici bile değildir. O yüzden, mukataa
topraklarındaki doğrudan doğruya üretmen, tam bir "Çiftçi" bile sayılamaz.
O, yarım çiftçi, yarıcı, ortakçı durumundadır: O halde yukarıki dört maddelik
münasebetleri Mukataa rejiminin üretmen köylüsüne uygulamak isteyince şu
farkları görüri,iz:
1 - Toprağın tasarrufu
çiftçide değildir: Bu tasarruf hakkı şartsız kayıtsız kesimciye bağışlanmıştır.
2 - Topraktan maadaki
şeyler çiftçinin mülkü değildir: Defterdar Mehmet Şerif Efendinin yazdığı
gibi: "Mukataanın Malikâne verilmesi" mamuriyeti teşvik içindi.
Bu "Mamuriyeti teşvik"ten anlaşılan şey ise: "Reayasına tohum
ve bidar vermek" (Nizamı Devlet Hakkında Mütelâat. 1206) idi. Dirlik
rejiminin çiftçisi, biliyoruz, yalnız toprağın tasarrufunu Devletten kiralardı.
Başka her çalışma aracını kendisi bulurdu. Burada tasarruf hakkı gibi tohum
v s. de kesimcinin olduğuna göre topraktan maadaki çalışma vasıtaları ve
mamurluklar da çiftçinin mülkü olmaktan çıkar.
3 - İradı paraya
çeviren çiftçi değildir. Devletle kesim kontratını yapan çiftçi değil,
kesimcidir. Devletin alacağı iradı da bu kesimci öder.
4 - Toprak alım
satımı: Bahis konusu olamaz. Gerçi, Mukataa derunu dışında bir şahsî
mülk topraklar bölüğü vardı. Onların kendilerine göre bir alım satımı ve
fiyatları zamanla teşekkül etmiş olabilirdi. Ama, Osmanlı topluluğunun
temelini teşkil eden asıl Miri Toprak Düzeninde Mukataacılığın başlaması,
toprağın mülkiyeti değil sadece tasarrufunu fiyatla kanunca bağışlamıştı.
Toprağın "Satışı" değil "Tefviz"i (yani tasarrufunun satışı)
bahis konusu idi.
Böylece, klâsik para
iradı şeklinden kesimciliğin farkı: asil arazi sahibi (yani Devlet) ile
asıl üretmen (yani çiftçi) arasına iktisatça hiç lüzumu olmıyan, fakat
sosyal ve siyaset bakımından Osmanlılık için zaruri bulunan bir aracı
zümrenin, Mukâtaacıların girmesile özetlenebilir. Onun için, klâsik (ve
ya daha doğrusu Batı Avrupa'da Marks'ın etüt ettiği) para iradı şeklinde
çiftçinin toprak tasarrufundan ileri gelen bütün fonksiyonları kesimciye
geçmiştir.
O zaman karşımıza
Das Kapitalin para iradı başlığı altında anlatılan sistem değil de, onunla
katışık olarak ondan sonra gelen sistemin halitası çıkar. Lâkin bu halitada,
gene tamamile Osmanlılığa has bir tip de belirir. Marks, Metäriesystem
(Kiracı - çiftçi sistemi) ve Teilwirtschaftssystem (Ortakçı iktisat sistemi)
başlığı altında iki tip ekonomiye daha kısaca işaret ederek, asıl Parzellenreigentum
(Tarla mülkiyeti) nin hür toprak sahibi ekonomisi üzerinde gayet esaslıca
durur. Fakat, biz bu üç sistemi de, Osmanlı topraklarının ancak Miri dışında
kalanlarında arıyabiliriz. Birinci kitabın "Tasarruftan Mülkiyete" bölümünde
gördüğümüz çiftçilerin durumu bu özelliklere az çok yaklaşır. Bahis konumuz
olan kesim sistemindeki çiftçi ile arazi sahibi ve kesimci münasebetleri
daha başkadır.
Kapitalizmden önceki
irat şekillerinin en sonuncu bölümünde hür toprak sahibi köylüden başka
olan iki tip şudur:
1 - Ortakçı Sistemi:
Arazi Sahibi:
Topraktan maadaki davar v.s. kapitalini de verir: Böylece hem irat hem
kârdan pay alır:
Çiftçi Üretmen:
Emekten maadaki işletme kapitalini de verir: Böylece hem ücret alır, hem
de kârdan pay alır. "Burada, artık irat umumiyetle artan emeğin normal
şekli" değildir. (Das Kapital).
2 - Polonya ve
Romanya'daki geçit şekli: Vaktile köy komünalarında her kısım toprak
teker teker serbest köylülerin şahsî mülkleri ve tasarrufları altında idi.
Geri kalan toprak ise, âdeta köy topluluğun ortamalı idi: Oraya topluluğun
masraflarını karşılamak ve kötü yıllara ihtiyat saklamak üzere, köyce,
âdeta komunaca elbirliğile ekim yapılabilirdi... Derken, siyasî kayırmalar
ve tekeller faşizme mensup olan memurlar vesaire. İlkin, köylerdeki bu
toplum yerlerini ele geçirirler. O zaman bu yerleri eskidenberi ekeduran
serbest köylüler yeni sahiplere geçen toprak üzerinde gene çalışmak zorunda
kalırlar. Böylece, eski hür köylüler, yeni toprak sahiplerinin angaryacısı
haline girerler. Köylü bir kere bu dunıma düştü mü yavaş yavaş, eskiden
kendisine ait olan serbest şahıs toprakları da ister istemez yeni ağaların
emri altına geçmiş olur:
"Babaşahça tüketimden dikme sistemine kadar, karşılığı ödenmemiş bütün artan emek doğrudan doğruya benimsenilir, ve bu benimseyişin temelini arazi sahipliği teşkil eder." (Karl Marks, Kapital).
Burada Kapital de, toprak
da ağanındır. Bu sistem kapitalist toplumda ise: bütün artandeğer kâr
biçiminde gözükür.
Marks bu sonuncu sistemi
bağımsız köylü ekonomilerine geçişten artakalmış bir ekonomi şekli sayar.
Ortakçı sistemini de, ilkel irattan kapitalist şekline geçit sayar. Biz,
bu iki geçit sistemini, Osmanlı Toprak rejiminin daha ziyade birbirinden
ayrı olan iki başka tip ve çağının sonlarına mal edebiliriz. Ve adlandırmak
lâzımgelirse:
1 - Polonya ve
Ronmaya'daki geçit şeklini Dirlik Düzeninin sonunda rastladığımız "Dirliklerin
Sepetlenmesi" kılığında bir derebeyileşmeye benzetebiliriz. Bu kesim Düzeni
de ilgisi bu kadar.
2 - Ortakçı Ekonomi
Sistemi de, ancak Kesim Düzeninin sonunda görülmesi mümkün olan
bir gelişime benzer.
Kesimciliğin başlangıcında,
Ortakçı Sistemde olduğu gibi, işletici sınıf durumunda olan kesim sahibi,
çiftçiye topraktan maada davar ve sair kapital de verir. Ortakçılıktan
farkı: Kesimcinin toprağın mülkiyet sahibi olmamasından. ibarettir: Ancak
daha sonraları Kesim Toprakları yavaş yavaş Mukataa sahiplerinin mülkü
haline geldikçe, tam ve klâsik bir Ortakçı Ekonomi sistemi karşımıza çıkabilir.
Böyle bir tasnif,
maddeci usulle tarihin daha net gelişim kanunlarından birini aydınlatmaya
yarar sanırız. Gerçi Polonya ve Romanya'daki şekiller, o yerler kapitalizme
geçerken ve hatta geçtikten sonraki devirde dahi bulunur. Nitekim Türkiye'de
dahi o şekiller Ortakçı Ekonomisi Sistemile yanyana hâlâ mevcuttur. Ama
tarihî oluş bakımından Polonya - Romanya tipini: daha ziyade Dirlik
Düzeninin, Ortakçılık tipini de: Kesimci Düzeninin geçit şekilleri
diye kabul etmek Tarihen doğru görünüyor.
IV - BEZİRGÂN
KAPİTAL MÜNASEBETLERİ
Kesimciliğin ekonomik
şartlarına işaret ederken, para irâdının ana karakterine dokunmuştuk. Para
iradı şeklinin sözle: Ziraat dışı ekonomik ve sosyal gelişime bağlı
olduğunu öğrenmiştik. Şüphesiz, toplumun geniş ölçüde üretim ve tüketim
temeli toprak ekonomisine bağlı iken, ürün iradı şeklindeki zaruri gelişme
imkânları, gördüğümüz gibi, Ziraat içinde dahi az çok bir gelişim yapmıştı.
Ve esasen toprak ekonomisinin böyle bir gelişim temeli olmaksızın ziraat
dışı gelişimlere maddî imkân da yoktan var edilemezdi: Ticaret kapitalinin
işlemesi için, ticaret edilecek şeylerin bulunması gerektir. Bu ticaret
eşyasının orta çağda daha ziyade egzotik nesneler ve el imalâthanesi manifaturası
olduğu muhakkaktır. Ancak, burada ziraat ürünlerinin de az çok bir rol
oynadığı bir yana bırakılamaz.
Lâkin, başlangıç nasıl
olursa olsun, bir kere hızını alan zıraat dışı gelişimin dönüp toprak ekonomisindeki
allak bullak ettiği su götürmez bir olaydır. Yani, toprak rejimindeki alt
üstlüklere elverişli şart ziraatın az çok ürün iradı çağıyla gelişmesi
demekse, aynı alt üstlükleri yaratan sebep ziraat dışı gelişimdir.
Bu ziraat dışındaki gelişimin iktisadî manada tek karşılığı Kapital
gelişimidir. Yalnız bu kapital, tekrar edelim, modern kapitalist toplumun
kapitali değil, kapitalizm öncesi çağının kapitalidir.
Kapitalizmden önceki
kapital nedir? Marks'ın "Zwillingsbrüder: İkiz Kardeşler" (Das K. C.III.
F, 36) dediği: Kaufmannskapital (Bezirgân Sermayesi) ile Zinstragendes
Kapital (Faiz Getirici Sermaye) yahut Wuckherkapital (Tefeci Sermaye) dir.
Ürün iradının para iradına geçişinde rol oynayan unsurlar: Metalar üretiminin
ve para tedavülünün önem kazanması, el imalâthanesinin gelişimi, cihan
pazarının kurulması, bildiğimiz gibi, bu ikiz kardeşlerin gitgide yarattıkları
kapitalizmden önceki bezirgân ekonomisinin neticeleridir.
Osmanlı toprak münasebetlerinde
Dirlik düzeninin Kesim düzenine geçişinde bu ikiz kardeşli
motorun işletildiği pazar ve para münasebetleri rol oynamış mıdır? Elbette.
Bunu anlamak, için, gene Marks'ın para iradı şekline şart koştuğu bir "gelişim"
ve bir de "Elverişli durum"dan ibaret iki mekanizmayı hatırlayalım. Kesimcilik
düzeni içinde aynı çifte mekanizma başrolü oynamıştır:
1 - "Gelişim":
Tüccar ve tefeci kapitallerinin Osmanlı ekonomisini haraca kesmesidir.
2 - "Elverişli
Durum": "Paranın gittikçe değerden düşmesi", Osmanlı sözü ile "Zuyuf
akçe" oyununun dörtnala gitmesi: Bu iki yaman olayı biraz görelim:
1 - BEZİRGÂN SERMAYE
VE TOPRAK
Osmanlılık, ilk komunadan
sonra başlayan ve Avrupa'da kapitalizm kuruluncaya kadar "tekerrür" eden
bütün eski ve en eski imparâtorluklar gibi, yayılış ve tutunuş bakımından,
zamanın geniş ticaret yollarına dayanan bir sistemdi. Birinci kitabın birinci
bölümünde "ticaret ibresi: yolların açılışı" başlığı altında kabataslak
işaret ettiğimiz gibi: Osmanlılık ancak Tuna ve Yakınşark büyük Ticaret
Ana Yollarını açtığı zaman Cihanşümul bir İmparatorluk oldu. Bu da Bizans'ın
yerini tutmakla, İstanbul düğümünü çözmekle oldu. (Umman Denizi, Kızıl
Deniz, Basra Körfezi) denilen doğu üçüzü ile (Akdeniz, Karadeniz, Tuna)
denilen Batı üçüzü arasında medeniyet tarihinin o zamana kadar işlediği
hemen bütün bezirgân ekonomisi Osmanlı Toplumunda özetlenmişti. Bu bakımdan,
Osmanlılığın Cihan Ticaretteki durumu, biricikti. Böyle bir toplulukta
ticaret kapitali için gelişme imkânları sonsuzdu. Bu imkânların, Dirlik
Düzenine sokulmuş Toprak Ekonomisini uzun müddet kapalı kutu halinde bırakamıyacağı
kendiliğinden anlaşılır. Onun için, Fatih devrile cihan ölçüsünü bulan
İmparatorlukta bezirgân münasebetleri Toprak Ekonomisini sardı. Ondan sonra
geçen yüzyil içinde, mutlak gibi görünen prensiplerine ve sarsılmaz sanılan
(devletlûluğuna) rağmen, Dirlik Düzenini allak bullak edip Kesim Düzenine
çevirdi.
Kesim Düzenini yaratmakta
bu bezirgân kapitalinin (Tüccar ve Tefeci Sermayesinin) nasıl rol oynadığını
o zamana ait birkaç olaydan anlıyabiliriz. Kesim Düzeni, yukarıda basitçe
söylediğimiz gibi: yalnız Mukataa sahibi ile Çiftçiden ibaret bir ekonomi
münasebetleri topu değildi. Bu bahsi anlamak için, şimdilik yalnız şu kadarını
belirtelim: Toprak sahibi Devletten Mukataayı parayla alanlar, çok defa
toprağı işletmek zahmetine katlanmazlardı. Mültezimlere verirlerdi. Mültezimler
de parayı "Sarraf" veya "Dolap" sahiplerinden tedarik ederlerdi. Böylece
Kesim Düzeninin üst tabakaları, yani işletici zümreleri, daha ilk bakışta:
Kesimci, İltizamcı, Sarraf denen üç zümre halinde görünürdü. Bu üç zümreyi
birbirlerine aynlmaz surette bağlıyan bağ: Tefeci - Tüccar Kapitali idi.
Kesimci Devletten
Miri Toprağı erken kira ile alır. Fakat bu toprağın işletimini Mültezime
devreder. Mültezim işletme masrafları için bir kapital arar. Onu ancak
Tüccar ve Tefeciden bulabilirdi. Bu üç zümrenin durumlan hakkında şimdiki
kafamızla bir fikir edinmek için zamanımızla şu mukayeseyi yapabiliriz:
Kesimci! Büyük arazi sahibine, Mültezim ziraat müteşebbisi Çiftçi kapitaliste
benzer. Bugün saf kapitalist giriştiği işletme için ne yapar? Akça halinde
kapital arar. Kapitalizmden önceki cemiyette bu kapital ancak tüccar ve
tefecilerde bulunur. Tabi onlar da bu krediyi babaları hayrına değil, bellil
bir faizle verirler.
Osmanlı toplumunda
kredi açan kapital sahiplerine "Sarraf" veya "Dolapçı" denir. Tarihin tezatlı
cilvelerinden biri de buradadır: Hıristiyan Avrupa'da olduğu gibi, Müslüman
Osmanlılıkta dahi faizcilik resmen yani şeriatça haramdı. Kur'an "Rıba"
dediği tefeciliğe karşı ateş püskürür. Müslümanlar, dince ve Osmanlı Türkleri
sınıfsız göçebe gelenekleri bakımından para işile uğraşmayı kötü sayarlardı.
Osmanlılıkta tüccarlık ve faizcilik Cumhuriyet çağına kadar şerefsizlik
bilinirdi. Halbuki, iktisadî zaruretler, gördüğümüz gelişimle Kesim Düzeni
münasebetlerini oldubitti haline getirmişti. O zaman ne olacak? Şerefsizlik
lekesini gizli tutacak "Hileî Şerriyye"ler bulunacaktı.
Hıristiyan Avrupa'da
tefeci bezirgânlar Yahudilerdi. Müslüman Osmanlılıkta başka kimler bulunabilir?
Kıyıya düşen büyük merkezlerde Yahudiler, taşra içlerinde Ermeniler
ileriye sürüldü. Müslüman parababaları da, Yahudilerle Ermenilerin perdeleri
arkasında, kendi kapitallerini gizlice ve faizle işlettiler.
Osmanlı Tarihinin
Mukataa çağına hakim olan ve belki de Kesimcilik usulünü Sultanlara ilham
eden Tüccar - Tefeci unsurların, nüvesi Yahudilerdi. Bu Yahudilerden biri
kadın ve ötekisi erkek olmak üzere bilhassa iki isim: Bütün o Mukataa devrinin
göklerinde yıldız gibi parlarlar: Sinyora (yahut: Donna) Grasya Mendesi;
Yusuf Nasî (Yahudilere göre: Donyuan Mikes). Bunların Türkiye'ye gelişleri
de enteresandır. Bati irticaı bu Tefeci - Bezirgân unsurlarını yolup atarken,
Osmanlı İmparatorluğu bezirgân misyonuna son derece sadık kalarak bugünkü
Amerika gibi, bütün itisafa uğrıyan kapitallere kucak açmıştır. O sayede
Batı Akdeniz Bezirgânlılığını bir hamlede sinesinde toplamıştır. Ve bütün
Batı Ticaretile sıkıfıkılaşmıştır.
Yusuf Nas:
Portekiz Maran dönmesidir. Engizisyon baskısı önünde, 500 kadar İspanyol,
Portekiz ve İtalyan Maranı ile birlikte, Fransızların
tavsiyesi üzerine, Venedikten Türkiyeye gelir. Görünüşte bütün maksatları
"Serbest adlarıle yaşamaktır." (Saffet: "Yusuf Nas" Tarihi Osmanî Mecmuası,
cilt: 983) Lâkin, Portekiz, İspanya, Fransa, İtalya, Venedik gibi Osmanlı
dışında kalan tekmil Batı Ortaakdeniz ülkelerinde Osmanlılığa kaçış, sadece
"Serbest"lik için olamazdı. Maran kapitalistleri Büyük Doğu - Batı Ticaretinin
düğüm noktasına gelip birleşiyorlardı. Elbette bunun mantıki neticelerini
geliştireceklerdi.
Yusuf Nas, İstanbul'a
gelir gelmez, halası ve kayınanası olan Donna Grasya Mendesi serbest adına
bir "Dolap", yani Banka açtı. Ve Türkçedeki en başdöndürücü manasıle "Dolap
çevirmeye" başladı.
Donna Grasya Mendes:
"Yahudi Müverrihlerinin dediği gibi, böyle bir kadın gerçekten gelmiş ve
bir "Dolap", bir Ticaret Evi açmış, Nasi bunun ortağı olmuş, acenteleri
Eflândos yakalarına gider gelirmiş". Biz, bu Dolabın sermayesile hemen
bütün "Mukataa" ve "İltizam"ların o Yahudi Kumpanyası elinde bulunduğu,
ve pek ortaya çıkmak istemiyen birçok Müslümanların da bu işlerde eli
olduğunu, yahut, bazı Müslümanların yine o sermaye ile Mutakaacılık
ettiklerini kayıtlarda gördük." (Saffet: "Sinyora Grasya Mendes Makalesi,
Tarihi Osmanî Mecmuası" N. 1-36, s. 1152).
"Eflandos", Saffer'e
göre Flandır veya Hollanda'dır. Şu halde görüyoruz Kesim Düzeninin Tüccar
- Tefeci kapitaline bağlılığını bu derece mutlak bir bütün halinde ispat
edecek örnek belki dünyanın başka hiçbir yerinde bulunamaz. Bir tek ve
aynı kumpanya iki koldan çalışıyor. "Ticaret Evi": Zamanın bütün
bezirgân münasebetlerini, Umman ve Akdeniz'den Şimal Denizine kadar temerküz
ettiriyor. Hemen tekmil İslâm Dünyası gibi Hıristiyan aleminin de kapitalizme
"Diriliş" (Rönesans) kaynakları olan Venedik - Hollanda mihverini
ele geçiriyor. "Dolap" (Para Evi) de koca İmparatorluğun taa temelini;
Toprak Ekonomisini kıskıvrak yakalıyor. "Sermayesile" hemen bütün "Mukataa"
ve "İltizam"lar'ı sömürmeye başlıyor:
2
- BEZİRGÂNLIĞIN DEVLETE NÜFUZU - BEZİRGÂN SERMAYE ve DEVLET
Bu hal Osmanlılığa
has değildir.
"XII'nci ve XIV'üncü yüzyıllar, Venedik ve Cenova'daki teşekkül eden kredi şirketleri, eski moda tefeciliğin ve tekelci para sermayesinin hakimiyetinden kurtulmak üzere Deniz Ticaretinin ve temelini Deniz Ticaretine dayamış büyük ticaretin ihtiyacından kaynak almışlardır. Bu keyfiyet Cumhuriyetlerde kurulan hakiki bankalar, aynı zamanda Devletin toplanacak vergiler üzerinde ödünç elde ettiği Kamu Kredisi Müesseseleri olarak ortaya çıktıkları vakit şurası unutulmamalıdır: Bu şirketleri kuran tacirler, hatta, o devletlerin birinci şahsiyetleri, idareleri kadar kendi kendilerini de tefecilikten kurtarmakta ve aynı zamanda bu suretle devleti daha ziyade ve daha emniyetle emirleri altına almakta menfaattardırlar." (K. M. Kapital, cilt: 3. Bölüm: 4, ayırım: 20).
Demek bu usul en az ikiyüz yıl önce Akdeniz'in bezirgân kentlerinde doğdu. Ve XV'nci yüzyıl ortalarında Osmanlı İmparatorluğuna taşındı. Divanı Hümayun kayıtlarının (961 Göç, 1553 Doğum) yılında başlaması, belki de bu hesap kitap bezirgânlığının yerleşmesinden ileri gelmiştir.
"Gemi donatanlar daha evvelce, kadim Atina ve Yunanistan'da olduğu gibi büyük ödünçler almaya mecburdular. 1308'de Baugge Ticaret kentinde bir sigorta odası vardı." (Kapital, Keza). Fakat, asıl örnek tipte kredi müessesesine kaynak Akdeniz İtalyan Bezirgân Kentleri idi. "O zaman Venedikten alınan örneğe (bir başka teşkiline) çarçabuk uyuldu. Bağımsızlıkları ve ticaretlerile bir isim yapmış olan bütün deniz kentleri ve umumiyetle bütün kentler ilk bankalarını kurdurlar." (M. Augier: "Dü Credit Publicte"den, Kapital: Keza).
Osmanlılığa da aynı kaynak
ve aynı şehir: Venedik tohum atıyor: Ve tıpkı Venedik gibi, Kuzey Denizi
kıyılarına kadar ticari münasebetlerine devam ediyor. Bu, Avrupa kuzeyinde
ilk depozito bankalarının (Efrez 1609, Hamburg'ta 1619) açılmalarından
100 yıl evveldir. Venedik ve başka kentlerde kredi işi yalnız bir küçük
Cumhuriyet "Dolap"a koyduğu halde, Yusuf Nas ve Grasya Mendes'ler koca
bir imparatorlugu kafese korlar. İş dev ölçüleri bulur: Küçük Cumhuriyetlerde
bulunan "devlete vergiler üzerinden ödünç" usulü, İmparatorlukta "Mukataa"
ismiyle gelişir, sistemleşir. Tıpkı Venedik'te Yahudi perdesi ardında Hıristiyanlar
bulunduğu gibi, dolap kuran bezirgânların ardında Müslüman parababaları
ve büyük devletler adamları vardır. Ve hepsi elbirliğile devleti emirleri
altına alırlar. Saray entrikaları ve Nasi'nin Hükümdarlığı yakın Dükalıklara
yükselmesi bunu gösterir.
Nihayet Yahudilerin
rolü de aynıdır. İngiltere'de bile:
"Yahudiler, Lombartlar, Tefeciler ve Kaniçciter neyse, bankacılarımız aynıdır. İlk banka, bezirgânlarımızdı: Bunların karakterlerine hemen hemen berbat adı verilebilir... Sonra bunlara Londra'lı sarraflar katıldılar. Topu da... bizim en ilk bankerlerimizdiler... Gayet kötü bir cemaat teşkil eden bu adamlar, haris, tefeci, taşyürekli kan içici kimselerdi." (J. Hardcastle: "Bank And Bankers"den alan Kapital: Keza).
Osmanlıda Yahudilere katılanlar,
İstanbul'da Galata Sarrafları, taşrada Ermeni Sarrafları idi. Yahut belki
Yahudilerin "Dolap"ı Marks'ın dediği şekilde: "Şirket kuran tacirler ve
hatta o devletin birinci şahsiyetleri, idareleri kadar kendi kendilerini
de tefecilikten kurtarmak ve aynı zamanda bu suretle devleti daha ziyade
ve daha emniyetle emirleri altına almak" için irili ufaklı yerli tefecilere
karşı bir tedbirdi. Onun için, Yusuf Nasi ve Grasya Mendes'lerden önce
Osmanlı Toprak Ekonomisini yerli bezirgân Tefeci kapitalin ilk bölünmeye
uğrattığı ve "Dolap"çılara sürülmüş tarla kadar tohum atılacak bir zemin
lıazırladığı daha akla yakındır. Dolapçı Yahudilerin, ansızın, gelir gelmez
âdeta bir kurtarıcı gibi karşılanmaları, hemen kucağa alınıp sarayca bile
baştacı edilmeleri başka nasıl izah olunabilir (1946'da Amerika'nın gelişi
gibi...)
a) Yahudi Bezirgân
Ekonomisi.
Tefeci - Bezirgân
kapitalin saray içine işleyiş derecesi, " Mukataa" fikrini Sultanlara ilham
edenin kimler olabileceğini azçok belirtir. Sarayda Yahudi kadını, iç ve
dış politikada Yahudi erkeği ile işbirliği halindedir. Ve Yahudi: Yahudi
olduğu için değil, Tefeci - Bezirgân ekonomisinde en işlek unsur bulunduğu
için ve Osmanlı İmparatorluğunda Tefeci - Bezirgân Ekonomisi en geniş ölçülerde
hakim duruma girmeye başladığı için bu Alicengiz oyununu oynıyabilmiştir.
Yani bu manzara önünde "Semitizm" ve "Antisemitizm" kokulariyle afkırmak,
demagojinin en boşkafalı kepazeliğine düşmek olur. Yahudinin "Tefeci -
Bezirgân Ekonomisinde" en işlek unsur olması, tarihî ve iktisadî bir zarurettir.
Marks Kapitalinde birkaç defa şu müşahedeyi tekrarlar:
"Kadim çağın tüccar
kavimleri, Epikür İlâhlarının (intermundien) ara boşluklarda bulundukları
gibi, daha doğrusu Yahudilerin leh toplumu mesameleri içinde bulunduklan
gibi mevcuttular. İlk başlıbaşına ve gayet büyük gelişimli alışveriş, bezirgân
kentlerinin ve alışveriş Handelschoelrer uluslarının ticaretleri, saf bir
alışveriş olarak üretmen ulusların aralarında aracı rolünü oynıyan Barbarlara
dayanıyordu." (Karl Marks: Das Kapital, 64, fasıl: 20).
Semit ulusunun ezeli
durumu ve kaderi nedir? Başlıbaşına bir medeniyet yaratmaktan ziyade: Büyük
medeniyetler arasında göçebe aracılığı yapan Barbarlık. Bu taâ en eski
ve en ilk insan medeniyetleri olan Mısır - Irak Medeniyetleri arasında
başlar. İsrail Oğulları kâh Fir'avunun elinden Musa dinile idealize edilen
şekilde kaçar, kâh Nemrutlar elinde Babîl'de esir kalır. Fakat daima: bu
iki kutup arasında gidip gelir ve büyük ölçüde Bezirgân münasebetler
içinde alışveriş yapar. Fenike gibi İsrailoğullarına atfedilen büyük Medeniyet
bile: sanayi ve daha doğrusu "Üretim" Medeniyeti olmaktan ziyade: Ticaret
yani alışveriş medeniyetidir. Fenike: âdeta alışverişiyle yiyip tükettiği
iki ana (Mısır - Irak) Medeniyetleri söner sönmez dağılır. Ve Yahudi dediğimiz
Semit kolu Tarihe Tefeci-Bezirgân rolüyle, bütün deniz yollarından
gidebildiği yerlere Manş Denizinden Afrika cenubuna, Hint'ten bir rivayete
göre Amerika'ya kadar sütlüğen tohumları gibi "her rüzgâra" uyup yayılır
gider. Ve tutunabildiği yere: Bezirgân Münasebetlerini aşılar. Ortaçağ,
Yahudinin bu göçmenliğini durdurmaz. Bilakis, yeni yeni şekillere sokar.
Kâh din taassubu, kâh Derebey çapulu, Yahudiyi mütemadiyen şuraya buraya
kovalar. Yusuf Nasi'lerin Osmanlı İmparatorluğuna gelişi ne? Aynı göçmenlik
zarureti. Bu kadar hane-i berduş ve "derbeder" dolaşan bir kavim ister
istemez, dolaştığı yerlerin ürünlerinden aracılıkla geçinecektir. Ve bu
aracılık ruhu, Ticaret, Para Ticareti, Tefecilik münasebetlerini Yahudiye
vazgeçilmez zanaat yapacaktır. Demek, Yahudinin başına gelenlerden kendisi
değil zemin ve zaman şartlarını sorumlu tutmak lâzım. Sonraları Yahudilerin
engizisyon işkenceleriyle kovalanması: bulunduğu memleketlerde yerli Tefeci
- Bezirgânların rekabetinden ileriye gelir. İspanya ve Portekiz: Osmanlılığın
zuhurundan sonra, Avrupa Ticaretinde İtalyan Kent Cumhuriyetlerinin yerine
geçtiği zaman, Yahudileri kovalamaya başlar. Engizisyon kimdir? Kilise.
Kilisenin Yahudi düşmanlığı, Yahudilerin İsa'yı çarmıha germesinden değildir.
O, bir bahanedir. İktisadî ve maddî menfaatler ne zaman icap ettirirse,
o zaman daima manevî ve ruhî, dinî bahaneler bulunur.
T. G. Büsch "Theoretisch
- praktische Darstellung der Handlug etc." eserinde şunları yazar:
"Kilise faiz almayı yasak etmişti." Lâkin ipoteği kabul etmişti. "Bizzat Kilise veya Kiliseye ait Komunalarla Piacorpora (Dini Heyet) ler Haçlılar Seferi zamanında bundan büyük istifadeler elde ettiler. Bu, sözde "ölü el"lerin tasarrufuna pek büyük bir malî servet bölümünü geçirdi; çünkû böyle kuvvetli ipotekler gizli kalamıyacağından, Yahudiler büyük Tefeciliğe giremedilerdi... Faiz yasağı olmaksızın, Kilise ve Manastırlar asla bu kadar zengin olamazlardı." (Kapital 3, s. 45, fasıl: 6).
Yani, Kilise: tazıya tut,
tavşana kaç yapmıştır. Efsunladığı Derebeyi tazılarını Kudüs yollarında
Veysel Karani edip harcarken, Yahudi tavşanlarını ürküterek, geride: Millî
Serveti boşuna yakmıştır. Ne ile? Tefeciliğin din maskeli ipoteik şeklile.
Yahudinin yapamadığını Hıristiyan yapmıştır. Neden? Çünkü Avrupa'da yerli
Tefeci - Bezirgân münasebetleri almış yürümüştü.
b) Yahudi ve Bezirgân
Politikası:
Demek, dostluk, düşmanlık
hisleri dışında Yahudiyi bir olay olarak ele almak ınümkündür. Bu olaya
göre, Süleyman Kanunî'nin diplomat Yahudisi, "Frenk Beği" yahut
"Frenk Beyioğlu" unvanını kazanacak derecede Devlet işlerinde itimat
kazanır. İhtimâl Sarraflarıle meşhur Galata'nın üst yanında bugün hâlâ:
"Beyoğlu" dediğimiz semt, İstanbul'da Yahudi dolapcılığının yadigârıdır.
Frenk Beyoğlu, Büyük Tefeci Teşkilâtı halinde giren Papa'lığın elinden
Yahudileri o sayede kurtarır. Zamanla kendisi "Müteferrika"lığa kadar yükselir.
Fransa'dan 150 bin ekü alacaklıdır. Kendisini Sultana tavsiye eden Fransa
olduğu halde, Nasi bu alacağını affetmez. Teşekkür makamında, 972 (1564)
de ekülerini Fransa'dan Sultan Süleyman vasıtasile ister. Ve bu alacağa
karşılık, Suriye'deki Fransız gemilerini zabtettirir.
Sonra, Kadimçağ Tefeci
- Bezirgân kapitalin neticesi: arazi sahipliği başlar. Nasi'ye Tebriye
Gölü ile yanlarındaki geniş arazi bağışlanır. Bu toprak imtiyazı Selim
II ve Murat III. zamanlarına (16'ncı asır sonlarına) kadar sürer.
Hele Selim II zamanında
(1566 -1744) Bezirgân Tefeci Sermaye, İmparatorluğun maddî, manevî nesi
varsa hepsini toptan pazara çıkarır: Topraklar gibi Mansıplar da satılığa
çıkarılır. Bütün o işlerde Padişahın üç "Müşavir'i Has"ı başbaşadır:
Haseki Hürrem Sultan Kadın (Roksalana) + "Hırvat dönmelerinden bir aktör"
(Tarih-î Ebûl Faruk, c. III, s. 277) Rüstem Paşa + Yahudi Yusuf Nasi! Selim
II., Sokollu'yu bile hiçe sayarak, yılda 40 bin Duka altınına karşılık
Nakaşa (Naksos) ve bütün Kiklat Adalarının Dukalığını Nasi'ye verir. Ve
Nasi de 974 - 75 (1566 -1567) yılları: oralarda Müslüman oturtmıyacak kertede
korkusuz yaşar. Dikkat edersek Bezirgân Kapital hakimiyeti, Osmanlı İmparatorluğunun
bütün dış politikasını şiddetle emrine almıştır. SelimII. devrinin bütün
fütuhatı: Sakız, Yemen, Venedik, Kıbrıs, Tunus etrafında dönüp dolaşır.
Bütün bunlar, Venedik'ten gelme Bezirgânlığın Akdeniz Ticaretini haraca
bağlamasından başka nedir.?
Nasi Kumpanyası yalnız Akdeniz
Ticaretile de kalmaz: Tuna ve Karadenizin bellibaşlı alışveriş kaynaklarını
da ele geçirir. Lehistan'la Osmanlı ülkesi arasında balmumu ticaretini
inhisarı altına alır. (17 Ramazan 975: 1567). Aynı yıl, Eflâk ve Buğdan'a
giden şarapların Boğazdan geçirilme tekelini de alır. Ticarî ehemmiyetinden
dolayı Kıbrıs'ın fethini Selim'e kabul ettiren Nasi'dir. Sokollu karışmasaydı
Nasi Kıbrıs kralı bile olacaktı. (... Razî'nin Osmanlılıkta Yahudiler Kitabı).
İşte mukataa düzeni,
böyle muazzam bir "dolap" işiydi.
3 - YERLİ
BEZİRGÂNLIK ve DEREBEYİLEŞME
Birbuçuk yüz yıl sonra,
Yahudiler, Osmanlı İmparatorluğunun ekonomik hayatında vazgeçilmez bir
unsur haline geldiler. Sayıları ne idi? Meçhul. İstanbul'a yılda 800 binden
fazla koyun gelir, Yahudilere günde 80 koyun verilirdi. (Ahmet Refik, "İstanbul'un
İaşesi ve Usul'i Ticariyesi", Ramazan 332, Tarih Gazete Mecmuası, Numara,
37. s. 23). Buna göre istanbul'a gelen etin otuzda birini Yahudiler yiyorlardı.
Fakat zenginlikleri şundan anlaşılabilir: 573 yılı İstanbul Kadısı mukabil'i
sermaye için Müslümanlardan ve Hıristiyanlardan 10 biner altın alırken,
yalnız 20 nefer Yahudiden 10 bin florin alır. Yahudi satımında gene 10
bin florin alır. Demek, şahsî zenginlik bakımından 20 Yahudi bütün Müslümanlara
eşit idi, Ve yalnız Yahudiler Payitahtın yarı şahsî parasına sahiptiler,
denemez mi?
Türkiye'nin XIV'ncü
Lui devri, III'üncü Ahmet zamanıdır. (1130 - 1143 Göç; 1717 -1727 Doğum):
"Bu devirde Türkiye'de en zengin Tacirler Museviler idi. Musevilerrin nüfuzu
hemen harikulâde idi. Osmanlılar gayet lâkayıt ve sanayiden tiksinmiş oldukları
için bütün ticaret Musevilerin elinde idi. Her Paşanın mahiyetinde behemehal
bir Musevi bulunur, bütün işlerini o tesviye ederdi. Paşanın memur olduğu
vilâyetlerde piyasayı teftiş etmek, hediyeler almak, ithalât ve ihracat
emtaasını tetkik eylemek onun elinde idi. Etibba, Vekilharç, tercüman hep
Musevilerden intihap olunurdu: Ticarete müteallik herşey onların ellerinden
geçerdi." (Madam Montago. s: 88'den alâh. Ahmet Refik: "Lâle Devri", Muhtar
Halit Kütüphanesi, 1339 İstanbul).
Neden "Musevilerin
nüfuzu harikulâde"? Çünkü "Ticarete müteallik herşey onların elinde"...
O zamanki ticaret A. Smith'in "Welth of Nation"'da anlattığı şekilde idi:
"Bezirgân Kentlerinde
oturanlar zengin ülkelerden ince işlenmiş manifatura ve metaları ve pahalı
lüks eşyaları ithal ediyorlar, ve böylece büyük arazi sahiplerinin çalım
satmalarına yem sunuyorlardı; bu arazi sahipleri de, o metları atıla itile
satın alıyorlardı. Ve bunlara karşılık çiftliklerinin ham ürününden büyük
yığınlar veriyorlardı." (Karl Marks, Kapital, 4/III, 20 ayırım).
Bizim Paşalar Avrupa'daki
asiller ölçüsünde büyük arazi sahibi sayılmasalar bile, bu ticaretin kaynağından
(Venedik'ten) Osmanlı zengin ülkelerine gelen Bezirgânların daha az avı
olmuyorlardı. Ve lüks uğruna, tıpkı hemen hemen aynı zamanların İngiliz
Asilzadeleri gibi davranıyorlardı: Bezirgânlardan faizle para tedarik edip
saltanat sürüyorlardı. 1691 Tarihli "Discourss open Trade" eserinde, "Sadece
birinci İngiliz Tüccarlarından olmakla kalmayıp, zamanın en önemli nazarî
iktisatçılarından dahi sayılan "Sir Dudley North" (K. M. : Kapital, c.
III, fasıl 36) şöyle der: "Milletimiz içinde faizle yatırılmış paranın
ondabir kısmından azı daha uzun müddet yalnız, işlerini yürütebilmeleri
için iş adamlarına verilecektir; paranın büyük bir kısmı lüks eşyalar ve
şahıs masrafları için ikraz edilmektedir. "Bu şahıslar büyük arazi sahibi
oldukları halde: arazi mülkeyetlerinin kendilerine getirdiğinden fazla
para harcarlar; ve mülklerini, satmaktan ürkmedikleri için, seve seve ipotek
ettirirler."
Bizde Yahudilerin
nüfuzları bundandı. Paşaların, Beylerin masraf dizginlerini ellerine almışlardı.
Bütün İmparatorluk bünyesini kaplıyan genişlikte Bezirgân - Tefeci kapital
sarrafların elinde idi. Sarrafların kudreti, Dirlik Düzeni bozuldukça ve
Kesim Düzeni ilerledikçe büyümüş ve yayılmıştır. Müslümanlık rıba düşmanı
olduğu için loncalara dayanan esnaf tekkeleri (Ahiler) köylü teşekkülleri
(Bektaşiler) sarsıldığı ölçüde fırsat bulan Tefeci- Bezirgân sermaye, Ermeni
sarrâfların eline geçti.
"Eshab" malikâne ve
zeamet ve tımar mültezim güruhuna malikâne ve tımar ve zeametlerini ilzam
verir. Sarrafı kefil ahzedip, berveçhi peşin bedeli iltizamın bir miktarını
ol sarraftan ahzetmelerile sarraflar dahi mültezimleri ile şerik olup...
Bu yolla sarraflar malikâne ve zeamet erbabı kadar intifa edüp". (Yazanı
belirsiz, "Nizamı Devlet Hakkında Müteleat.") Bu sayede meşhur Kemahlı
veya Eğinli Ermeniler birkaç bin kuruşla, birkaç senede birkaçyüz kese
(her kese 500 kuruştan birkaç 50 bin kuruş: Bire elli!) Sarraflık akçesi
kazanırlardı.
Burada çok dikkate
değer bir olayla karşılaşıyoruz. "Ürün İradı" saydığımız "Dirlik
Düzeni"ni, "Para İradı" saydığımız "Kesim Düzeni"ne çeviren motor:
Bezirgân - Tefeci Kapitalin gelişmesidir. Fakat Bezirgân sermayesini kışkırtan
soysuz unsur: Osmanlı Hakim Zümrelerinin Derebeyileşmeleri, Akıncı Gaazilikten
tufeyli ağalığa ve mütegallibeliğe dökülüşü ve Derebeyileşen ağalarla beylerin
süs ve gösterişe düşkünlüğüdür. Osmanlılık Toprak Rejiminde mütegallibeleştiği
için Derebeyileşti. Toprak Düzenini Kesim Düzenine götüren Bezirgân münasebetleri
o sayede gelişti. Ama, bir defa geliştikten sonra; Bezirgân sermaye ve
Tefecilik: hatta kesimleşmiyen, eski tertip "Dirlik" ismini muhafaza eden
Toprak Düzenini dahi, Kesimden farksız hale soktu: Yani Dirlik Düzenini
de bir çeşit Kesim Düzeni kılığında emrine aldı. Artık Kesimci ile Dirlikçi
arasında bir fark kalmamış gibiydi. Dirlikler dahi, tıpkı Kesimler gibi
Tefeci - Bezirgân Kapitalin sağmalı olmuştu. Herşeye hakim görünen
şekilce Toprak Beyliği idi. Fakat özce asıl her yerde hazır nazır kaadir-i
mutlak gizli kuvvet artık Tefeci - Bezirgân'lıktı. Böylece bütün
İmparatorluk, aracı kapitalin, sömürgesi durumuna düşmüştü. Onun için,
Osmanlı Toprak Düzeninin soysuzlaşma hadiseleri: örnekler verilirken, yalnız
kesimcilikten sonraki olaylara kapanıp kalmak şart değil. Ondan öncekiler
de, sonrakilere mana verebilirler:
4 - BEZİRGÂN
SERMAYE VE OSMANLI BÜNYESİ
Bezirgânlığın Genişlemesi
:
Tam Kesim düzeni sırasında
Bezirgân sermayesinin Osmanlı İmparatorluğunun içinde kök salışı tesadüf
değil, zaruri ve aslî bir gelişmedir. Avrupa'da oldıiğu gibi, Osmanlı İmparatorluğunda
da ilkin ticaret, daha ziyade dış ve deniz ticareti olarak başlar. Yani,
Kapalı Toprak Ekonomisini bir adayı dalgalarıle aşındıran bir deniz gibi
hareket eder. Abdurrahman Şeref bu olayı 1000 Hicri tarihine kadar (16'ncı
yüzyılın sonu) ticaretin paradan ziyade denizde olduğunu söylemekle ifade
eder. Ve ticareti, "Hayriye Ticareti" (Osmanlı Tüccarı) nın elinde tuttuğunu
bildirir. (Tarihi Osmani, cilt I, s. 360). Fakat ona kalırsa 100 Tarihinden
8 asır sonraya kadar da 200 elde iç ticaret kayıttı. "Vesaiti nakliyei
dahiliyenin ademi kifaye ve emniyeti ticareti lüzumu derecede terviç etmemişti."
(Abdurrahman Şeref. Tarihi Osmanî, cild:.2, s. 263).
Gene Avrupa'da olduğu
gibi Osmanlılıkta dahi, bu ilk büyük dış ticaret, ancak bir iki kalem Derebeyi
şatafatına yarar lüks eşya üzerinde olup biter. Hicri 1000 (1591) tarihine
kadar İmparatorluğa yapılan ithalât "Çuha ve kadife gibi tezyinata müteallik
bir iki nevi emtiaya münhasır." (Abdurrahman Şeref: cilt I, s. 360) idi.
Hicri 1200 (1782) ye yani 18'nci yüzyıl sonuna kadar da: "Memaliki Mahruseyi
Şahane muhtaç olduğu zehair ve eşyanın kısmî küllisini kendüsü tedarik
ve ihzar edegeldiklerinde Avrupa'dan celbine muhtaç olduğu birkaç nevi
emteayı mevzuadan ibaret olmakla muamelatı ticariyemiz kendi envali dahiliyemize
münhasır kendi yedimizde döner idi." (Keza, cilt: 2, s. 262). Derebeyileşen
Dirlikçiliği aşındıracak proseyi ve kapitülasyon denilen ecnebi tüccarlara
imtiyaz zihniyetini bu zaviyeden görmek ve kavramak mümkündür. Derebeye
lüks lazım: getiren ecnebi bezirgâna imtiyaz vermeli. Bunun o zamanki Osmanlı
Ekonomisine pek az tesiri var. Sonra gerçekliği, sözünde durmak, ahde vefa
gayreti: Kapitülasyonları devam ettirir.
Fakat, Tarihin bu
kuru ve soyut kayıtları, asıl Osmanlılığı pençesine geçiren Bezirgân Tefeci
Sermayenin gerçek kudreti hakkında pekaz fikir verir. Somut olaylara yakından
bakarsak, o zaman, Kanunî devrile beraber, önsermayenin bütün İmparatorluk
topluluğunu baştanbaşa sarıp allak bullak eden, hatta o zamana kadarki
en mukaddes ahlâk duygularını hiçe saydığını açıkça görürüz.
Meselâ, gene lüks
ticarete ait bir olay: Kanunî'den evvel "Sonradan ipek ticareti men edilmişti."
(Tarihi Ebüul Faruk, cilt: 3). Murat Bey, "Bu da İran'a karşı" diyerek
ipek ticareti yasağını sırf bir dış politika eseri sayar. Acaba, eski sağlam
Dirlikçi ahlâkının lükse karşı korunması için bu yasak son bir "Şahane"
tepki yahut çapul vesilesi veya herhangi Bezirgân rekabeti değil miydi?
"Lâkin, menden evvel
getirilmiş mal vardı. Tamahkâr rical bu malı kaçak mal makamında müsadere
etmek cihetine gitmişlerdi. Alâkadarlar Sultan Selim zamanında şikâyetlerini
işittirememişlerdi: Ve Sultan Süleyman bu suretle müsadere olunnan envalin
miktar ve kıymetleri tahkik olunarak bedel rayiçlerinin tazmin edilmesini
irade etti." (Tarihi Ebu Faruk cilt: 3, s. 15 - 30).
Demek herhangi bir
hikmeti devlet veya büyük politika icabı ticaretin bir şekline engel olunurken
bile mukataa düzeni çağında Bezirgân Sermayenin zararı tazmin ediliyordu.
Tuna'dan Umman Denizine, Hazardan Septe Boğazına kadar Çin ve Hint dışında
bütün kadim Bezirgân Medeniyetleri ülkelerini içine almış olan koca İınparatorluğun
içinde ticaret, Abdurrahman Şeref'in zannettiği kadar güdük değildi. Müthiş
birer insan mahşeri haline gelen payitahtların geçimi gibi zaruretler Tefeci
- Bezirgân sermayayi alabildiğine genişletip, derinleştirmişti. Meselâ,
Kanunî'nin son devrinde İstanbul'un iaşesi devletin elinde idi. Buğday,
et, erzak: Rumeli, Marmara sahili ve Karadeniz Yalısından geliyordu. Pirinç
ve mercimek: Mısır'dan, Irak'tan; yağ: Kefe'den getiriliyordu. Yalnız et
ihtiyacı İstanbul'a senede 800 binden fazla koyun geliyordu. Bu koyunların
gelişi ve getirilişi ayrı bir hengâme idi. Türkmen koyunları, Zulkadır
- Diyarbakır yolile geliyordu. Rumeli'deki sağ kol: bir yanda Filibe -
İçtip - Üsküp - Ustrumca - Manastır - Körhisar'a varıyordu. Bir yanda da
Tikveş - Selânik - Sirez - Timurhisar - Dırama - Yenice - Karasu - Tatarpazarı
- Serfice - Florine - Köprülü - Çatalca - Beyşehir - Kırdık ve ilâh...
dolaşıyordu. Bu yollardan İstanbul'a koyun getiren "Celep"ler, "Gönüllü"
veya "Yazulu" olarak "ekseriya tüccardan zenginlerden intihap olunur".
"Bu suretle yazılanlar tekâlüften muaf tutulurdu." (Ahmet Refik, "İstanbul'un
İaşesi ve Ahvali Ticareyesi.") Nisan 1332, Tarihi Osmaniye Mecmuası, 37,
s. 32).
Bezirgânlığın Üst
Tabakaları Sarması :
Bu kârlı ve imtiyazlı,
şimdiki modasıle: "Devletçi" alışverişe girmiyen çeşit ve zümre
insan yoktu. 13 Ramazan 972 tarihli "Zeyh'i Kadıye'yi hüküm ki" iradesi
şöyle buyuruyordu: "Rıba havardan ve sair medmul ve maldar olan kimesnelerden
eğer hisar - erenleridir ve reayetten bila emir timara çıkan ecnebilerdir.
Ve ger tufancı ve müntahsip ve permekür ve kenzdir ve eğer sair erbab'ı
vezaif ve cihattı. Ve eğer Tüccar ve ehli kesp ve kârdır. Bilcümle dergâh'ı
muallam kullarından ve sipahi taifesinden mada celp olmağa münasip fıkdan
kimesne malüm ediniversin."
Burada sayılan: "Rıba
Huvar" ve "Medmul" olan bütün hisarerenleri, "Ecnebim denilen emirsiz Tımara
konanlar, "Tufancı"lar, "Müntasip"ler ve ilh. Dergâh Kulları ve Sipahi
Taifesi, görülüyor ki Devlet Memuri iken celepliğe can atmak durumuna girmişlerdir.
Kanunî devri Devlet kadrosunu bozmamak için bunları Ticaretten uzaklaştırmaya
çalışmaktadır. Birşeyi yasak etmeye kalkışmak, o şeyin memleket ölçüsünde
yayılmaya başladığını göstermez mi?
Et satışı için İstanbul
Kasaplarına sermayeyi de Devlet bulur. Handan vakıflarından 500 bin akçe,
Paşa Vakıflarından 698 bin akçe sermaye alınarak "Murabahaya virilüp rub'ı
mahruseyi mezbure kasaplarına sermaye" verilsin diye 22 Şaban 973'de İstanbul
Kadılığından 198 hüküm çıkar. Ayrıca Müslüman zenginlerden 10 bin, Hıristiyanlardan
10 bin altın (mallarına göre) toplanır. (İstanbul Kadısı Hakkı: 2 Ramazan
973)..20 nefer Yahudilerden: 10 bin florin; İspanyol (Kuvayı Alman selvi
güruş) dan madaki Yahudi cemaatları ağniyâsından 10 bin florin (İstanbul
Kadısı: Şevval 973) toplanır.
Tabii bu yalnız et
işi için böyle değildi. Et kadar hatta ondan önemli Buğday ticareti de
böyle idi. İç ticarette nelerin geçtiği, o zaman yalnız İstanbul surlarındaki
bakkallarda satılan şu kadar kalem eşyadan anlayabiliriz: Pirinç, rugan
sade ve çjırak, çerdiş zeyt, yağ şırugan ve tulum peyniri, basdırma, nohut,
kayısı, ve ilh. Hep alıp yürüyen ticaret sermayesinin maddeleridir.
Üst tabaka devlet
adamlarının, bu tefeci-bezirgân münasebetleri içine nasıl boylu boyunca
bastıklarını gene bir Kanunî paşasının, siyasî ve içtimaî meselelere dair
kaleme aldığı şu satırlarda açıkça okunur:
"Erbabı münasibinin kimi pirinç bezirgânı, kiminin hanesi atar dükkanı ve kendüsu bakkalluk ve neuzubillâhi taalâ sarrafluk eyleyüp bu mürtekbatı rical'ı devlet bunlardan olmamak gerek. Narh ise muslih'i fıkaradır." (Nasufnâme Cilt, 2)
Görüyoruz, "Yeni düzen":
Tefeci - Bezirgân müsebetleri öylesine bir yangın haline girmiş ki, artık
devlet adamları evliya heybetli kavukları ve ilâhi cübbeleriyle Bezirgânlığa
kalkışmışlar, hattâ evlerini aktar dükkânı yapıp, ar değil kârdır
kabilinden işi bakkallığa dökmüşler. Ve Kur'anın keskin yasağına rağmen
tefeciliğin şehir ölçüsündeki şekline, sarraflığı, yani modern Bankerliğin
atalarına dört elle sarılmışlar. Yani kim demiş Osmanlılar ticarete hevessizdiler?
Daha Kanunî çağında, "Devletciliğin umdesi" gibi, sırtını devlet kapısına
dayayan bezirgânlık ve Bankerlik de yeni bir icat değil. Adeta "Tarih bir
tekerrürdür" diyen allâmelere insanın hak vereceği gelir.
Peki bütün bu işler yasak
değil mi? Elbette "Yasak". Ama bütün marifet işi kitaba uydurmak, minareyi
çalarken kılıfinı bulmak değil mi? Sultan istediği kadar: Sefer yolunda
kopan özengi kayışını doğru dürüst tamir eden yeniçeriyi, esnaflaşmış,
yani soysuzlaşmış diye ordusundan dışarı atsın. "Dergâhı muallâ kulları",
"Erbabı münasip" ve "Ricalı Devlet" kös dinlemiş. Yukarıki satırları yazan
paşanın el altında kaç hamamda yatırılmış sermayesi yoktu? "Mürtekbat"
saydıkları bezirgânlığı kendisi yapmayabilir. "Neuzubillâh!" diye istavroz
çıkararak ağza aldığı "Sarraflık"la perde arkası niekâbirin sıkı fıkı mukadderat
birliği yoktu?
Netekim, o gibi bezirgân
- tefeci soysuzlaşmalarına karşı tedbirler tavsiye eden aynı zat, hemen
arkasından şunu katar:
"Ehli münasibi bir kaç şikâyetçi ile azl etmemek gerektir... Mektupla müntesih olmayup, şakileri gene birkaç kere üsteler ise ve vaki ise azl olunmak gerek." (Asafname).
Yaşı benzemesin, koca
Lütfü Paşa zamane müşır'ine ne uygun adammış? Orijinalliği "aslına uygunluk"
diye çevirdiğimize göre, Asıfnamecinin selefleri o "Asl"a "Mutabıklık"ta
ne yaman sadakat göstermişler! Devlet adamı ticaret ve tefecilikle uğraşmayacak.
Ama "birkaç kişi şikâyetçi" ile de hemen azlolunmayacak. Ya ne yapılacak?
Kendisine bir mektup yazılacak. Yani, "falan ve filân hakkında şöyle diyor,
ayağını denk al" denilecek. Tabiî o zat budala olmamalı. Derhal "Uslûbu
hakmane" ile "Şikâyetci"leri tuzla buz etmeli. Eğer edemez de şikâyeti
tekrarlatırsa: O zaman iş tahkik edilecek, "vaki ise," yani tahkik edenle
mürtekeb anlaşamazsa: bir kelime ile mürtekebin beceriksizliği son haddini
bulunca artık irtikâba lâyik görülmiyerek azle kadar gidilecek. Demek,
"o sene mal beyanı kanununa tabi tutulan 121 kişiden yalnız 2'sinin suçlu
bulunması" bu kadar "Kökü içeride" bir gelenek imiş.
Şark cephesinde, yeni
bir şey yok mu? Başbakan yardımcısı Barutçu "Büyük millet meclisi"nde mal
beyanı kanunu'nun şimdiye kadar nasıl uygulandığına dair olan soruya:
"Şimdiye kadar amir ve memur 121 kişinin mal beyanına davet edildiği bunlardan 60'ının tecziyeyi mucip hali görülmediği, 29'unun beraat ettiği, 2'sinin mahkûm olduğu anlaşıldı." Bu cevaba karşı "Soru sahibi Millet Vekili de: "6 senede topu tapu 2 kişinin mahkûmiyeti ile neticelenen Mal beyanı kanununun da şiddetle tatbikini istedi." (Cumhuriyet G. 9.11.948).
V - TEFECİ
- KAPİTAL MÜNASEBETLERİ
1- DEREBEY LÜKSÜ
VE PAHALILIK
Osmanlı İmparatorluğunun
başlıca üretim temeli toprak, dirlikle: derebeyleşir; kesimle: bezirgânlaşır.
Her iki hâlde de devletin temelli geliri: Toprak iradı hazine dışına akar.
O zaman çare? Akçeyi zuyuflaştırmak, yani resmi kalpazanlıktır. Modern
devletçiliğin "Enflasyon" dediği oyun, şimdi kağıt üstünde geçtiği için
daha belirsizce oynanır. O zaman aynı hırsızlık göz göre eldeki paranın
madeninden çalmakla, pek göze batarca açık yapılırdı.
"Nizamı Devlet Hakkında
Mütalât" yazarına göre altunla gümüş tanrının kutladığı iki mübarek akçedir:
"Cenabı hakim'i mutlak matlup enam ve beğenilen havas ve avam olan nakdeyen
azizihi, yani altın vakfeyi sair maadinden ziyade aziz ve muteber ve idarei
umuru alemi gümüş ve altına bağlı ve kaffei ümmî birbirine zarur el ihtiyaç
etmekle"dir.
Dünyayı çeviren bu
"Aziz ve muteber" nesnelerin "Muzayaka'i maliye" üzerine kalplaştırılışını
izah için önce kabahati Mısır'a yüklemeye kalkar: Zuyuf akçe çıkarmanın
Mısır'dan başladığını söyler. Maden reayasından odun kömür alanların, madenleri
işletmeden ala koydukları için fiyatları yükselttiklerini öne sürer. Sonra
şu kaydı yapar:
"Avrupa'da mutlaka
ayar sikke ve her bir nakdin ne kadar gümüş ve altından ibaret olduğu meri
ve muteber olduğuna binaen cemi emteayı efrenciye ve hindiye vezin ve ayar
sikke'i Osmaniye'ye tatbik ile bu vakitlerde ne tedbirler kalp olduğu numayan
ve itibar mezkûr ekser nasın emteayi Hindiye ve Efenciye rağbet ve ihtiyaçlarından
naşi memaliki devleti aliyede dahi cari ve teba'yi nasa sari olmakla her
nesnenin gılasını müstelzim ve mucip olduğu stilban ve bir minval meşruh
vezn ve ayar itibariyle, cizve ve malikan ve mukataat vesair varidat devleti
Aliyeden bilcümle iradat devlet'i aliyeye dahi nısıf mertebeden ziyade
noksan târi." (Nizam Devlet Hakkında Mütalaat.)
Bir kaç cümle, Osmanlı
İmparatorluğunun bütün çözülüş faciasını karmakarışık bir şekilde aksettiriyor.
1 - "Nasara" (Avrupa)
paralarının içindeki altun vo gümüş mıkdarı "Meri ve muteber", yani bellidir.
Halbuki Osmanlı paraları "ayar"ını kaip etmiştir. Ama, bu kimseyi aldatamaz.
Yani, içinden kıymetli madeni çalınmış zuyuf akçe, belki imparatorluk içinde
mecburi geçiş yüzünden bir müddet eski değeri ile, yahut isim değeriyle
elden ele geçip ödeme vasıtalığı eder. Fakat Frenk ve Hint mataları alınup
satılırken, Osmanlı parasının üzerinde yazılı olan ada değil, içindeki
madenin "Vezinve ayar"ına bakılır. Cihan piyasası kalp akçeyi açığa vurur.
2 - Peki biz içeriye
bakalım; ecnebi mal almayalim! İmkânı mı var? Ahalinin çoğu Hint ve Frenk
mallarına dadanmış. "Nizamı Devlet"ciye göre fiyatlardaki pahalılık bundan!
Devlet gelirinin yarıdan aza düşmesi de gene bundan!...
Birinci fikir: "Vezin
ve ayar sikkei Osmaniye"nin düşük, yani züyuf olduğunu belirtiyor: İkinci
müşahede, aşırı derecede üstünkörü görünmesine rağmen, bir ikinci olayı
açıklıyor: Hint ve Frenk metaları "Teba'yı nasa sari"dir. Bu, A. Smith'in
çalım satmaya hevesli gösterdiği "Büyük arazi sahipleri" nin Osmanlı ülkesindeki
lüks düşkünlüğüne işaretti. Bütün buradaki "ekser nasi" üst tabakanın çoğunluğudur.
Gerçi o tarihte artık "Frenk" mamullerinin her çeşidi Osmanlı sanatlarını
bozguna uğratmış durumdadırlar. Ama Frenk mamullerinin Hint mamulleriyle
yan yana atıldığına göre halis ayar "sim ve zer" (gümüş ve altın) isteyen
bu "pahalı" şeylerin lüks eşyası olduğu meydandadır.
2 - ZUYUF
AKÇE VE TOPRAK DEREBEYLİĞİ
Mesele bu şekle konulunca
"Züyuf akçe"nin sebebini kavramak epey kolaylaşır: Bizim ilk fedakâr İlb'lerimiz
artık, Sultan Süleyman gibi: "Daima defi düşman ve fethi memalik için seferden
hali olmayup... Gece ve gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır."
("Fransa Kralı Frençesko, ya Nameyi Hümayun Cevdet Tarihi) diyemiyorlardi.
Sahil saraylarda aşk ile meşk ile yaşıyorlardı. Bunların lüksü, dirlik
düzeninde sipahilere ayrılan basit ve kuru tımar ve zeamet gelirleriyle
kapatılamıyordu. Başta saray gelmek üzere bütün üst dirlikçiler zümresi
miri toprakları kuşa döndürmeden evvel ve sonra züyuf akçe denilen resmî
kalpazanlıktan medet umdular. Akçe hırsı miri toprakları da pençesine alup,
tefeci bezirgân kapitale kesimler sunmaya başlayınca: Zuyuf akçe ile kesim
vurgunculuğu birbirini dörtnala kovalayan fasit dairede harekete giriştiler.
Zuyuf akçe: kamu topraklarını çapula kapı açtı. Kamu toprakları çalındıkça:
zuyuf akçe büsbütün zaruretleşti.
Demek, zuyuf akçe
kalpazanlığı esas itibariyle toprak düzeninin soysuzlaşmasına doğrudan
doğruya bağlı bir olaydır. Toprak ekonomisinin soysuzlaşması Derebeyleşmesidir.
"Nizamı Devlet"çinin bütün ileri sürdüğü sebepler de netice itibariyle
gene derebeyleşmeye çıkar. Meselâ, ilk zuyuf akçe usulünü Mısır'a yükler.
Doğru mu? Şu muhakkak ki, Osmanlı İmparatorluğunda akçe kalpazanlığı daha
Mısır'ı ilhak etmeden yüz yıl evvel başlamıştı. Yani akçe zuyuflaştırma
kabahatini Mısır'a yüklemek ezbere hükümdür. Ancak "Nizam Devlet"ci bu
hükmünde de yalan kast etmiyor. Akçe kalpazanlığında, Mısır'ın büyük payı
olmalıdır. Meselâ, 1202 (1861) yılı, darphane nazırının her tarafa neşrettiği
emirlerden birinde: Yıldız, altını 5,25 kuruş, fındıklu ve mehar altınları
5 kuruş hesap edilirken "Mahbube'i Mısırî" 3 kuruş olarak tesbit edilmektedir.
Gerçi, " İstanbul'i Mahbube" 3 - 3,5 kuruşla ondan aşağı kalmıyor. Ama
Mısır altınının hepsinden düşük olması sebepsiz olmasa gerek. Osmanlı toprak
düzeni "Tahrir" denilen kontrol ve kadastro defterleriyle kurulmuştur.
Halbuki Mısır'da Selim devrindenberi bir daha "Tahrir" yapılmamıştır. Bu
kontrolsuzluk, en keskin siyasî kargaşalıklara sahne olan zuyuf akçede
ileri giden Mısır'ın başka her yerden çok ve evvel derebeyleştiğini anlatmaz
mı?
Madenlerin reayasını
odun, kömürle uğraştırıp, maden işletmesini batırmakda, gene, toprak düzenindeki
derebeyleşmenin maden işlerine de aynen salgın yaptığını ispat eder.
Elhasıl, nereden kalksak,
aynı noktaya varırız. Zuyuf akçecilik tefeci bezirgân kapitalin yayılması
kadar toprak ekonomisinin soysuzlaşmasına, üretim münasebetlerinin derebeyleşmesine
dayanır. Daha bunu söylerken, Osmanlı İmparatorluğunda: Zuyuflaştırmanın
hangi tarihlerde başladığını kestirmek mümkün olur. Bunu kısaca takip edelim.
3 - OSMANLI
PARALARININ TARİHİ SEYRİ
Birinci Osmanlı saltanatı:
Gümüşten başka akçe çıkarmaz. Hatta bu çıkardıklarında bile açıkça Bizans
tesiri altında kalır. Osmanlı paraları 825 (1322) yılına kadar beş rakamı
(1) veya (2) şeklinde yazılır. Keza 834 (1430) dan 900 (1499) a yani Fatih'ten
sonra Beyazıt III devrine kadar dört rakkamları önce (3) sonra (4) biçimine
girer: (Halil Ethem: "Meskükatı Osmaniye") bu iki rakamdan birinci, yani
beş rakamı: latince 5, dört ise: lâtince 4'den başka nedir? Gene aynı tarihlerde
sıfır bile, arap harflerindeki gibi sıfır yani nokta değil (sıfır) şeklindedir.
Birinci Osmanlılıkta fetret
devrindeki kadar kalpazalık yoktur. Alâettin III.'den önce Selçuk sikkeleri
4 ila 15 kırattı. (Bir kırat 3,207 gram). Alâettin III'den sonra çöküş
kalpazanlığı, Selçuk dirhemini 13 ila 14 krat gümüşe kadar düşürdü. Osmanlılar,
yeni bir devlet kurdukları vakit Selçuk sikkelerini kullandılar. Osman
Gazi adına hiç bir sikke bulunmamıştır. Orhan Gazi Osmanlı devletine çeki
düzen verüp sağlam bir temel atınca, Alâettin'in tavsiyesiyle, meşrut meclisinde
sikke içinde bir karar alındı. Bu sikke "rağbet'i umumiyeyi celp için"
% 90 ayarında yapıldı. (Sene 727/1327) (Ali: "İsimsiz ve Tarihsiz Sikkeler,
ilk Osmanlı Sikkesi, 1 şubat 1334 N. 8.) Bu karara göre Osmanlı sikkesi
yarım Selçuk dirhemi olacaktı. Orhan'ın tek akçesi 5 3/4 krat gümüştü ve
bu ölçü bir daha 3 çeyrek asır değiştirilmedi. Murat Hüdâvendigârin akçesi,
Yıldırım Beyazıd'ın akçesi, hep 5 3/4 krat gümüş olarak kaldı. O zaman
için bu küçücük beylikte ilk gazilerin ne kadar dürüstlüğe çalıştıkları
bundan anlaşılır.
Fakat Timur darbesiyle
birinci Osmanlı devleti devrilince, Yıldırım'ın oğullarından yalnız Emir
Süleyman ile Mustafa Çelebi atalarının namusunu koruyarak akçelerini 5
3/4 kırat yaptılar. Musa Çelebi ile Mehmet Çelebi, derhal akçe başına bir
habbe gümüş çalarak akçeyi 5 1/2 kırata indirdiler. (Bir habbe 50 miligram.
"Takvim'i Meskükâtı Selçukiye" İsmail Galip). Ve, o zamanki tarihin ruhuna
göre: Hırsızlık üstün geldi. Mehmet Çelebi: Sultan Mehmet oldu. O zaman
Edirne akçesini yeniden 5 3/4 hatta daha ileri giderek 6 kırat gümüşe çıkardı.
Ama bir elden verdiğini öbür elden geri almayı unutmadı: Ayaslug akçesini,
5 1/4 kırata kadar düşürdü. Osmanlılığın bu yeniden dirilişi devam ettikçe,
Murat II zamaniyle Mehmet II, Fatih oluncaya kadar geçen zaman zarfında
40 yıl kadar Osmanlı akçesi istikrarını muhafaza etti.
İstanbul'un fethiyle
beraber, Osmanlılık "Tevaifül mülk"lükten imparatorluğa çevrilince bütün
benzerleri gibi, fethettiği tarafından fetholundu: Bizantizmin tesiri altına
girdi. Ve Osmanlı tarihinde zuyuf akçe sistemleştirilmiş bir saltanat manevrası
haline girdi. Fatihin açtığı yeni büyük fütuhat ve altın para devri, aynı
zamanda Bizans ve Orta Çağ geleneğince, resmî kalpazanlığın çiçekleniş
devri oldu. Ve âdeta sistemli bir şekilde, Fatih her on yılda bir akçenin
gümüşünü habbe habbe çaldı. (Ali: "Fatih Devrinde Akçe": Tarih'i Osmanî
Mecmuası, 1 nisan 1335 - 1 haziran 1337, No. 49 - 62'ye bakıla):
| Yıllar |
|
|
|
|
| Akçalar |
|
|
|
|
Yavuz Selim ve Kanunî
Süleyman devirlerinde akçe 3 1/2 kırat (1/4 dirhem'i şer'i oldu {Ali: "İsimsiz
ve Tarihsiz Sikkeler", keza) (bir dirhem'i şeri 14. kırat).
4 - ZUYUF AKÇE VE DEVLET
Görüyoruz: Osmanlı
sikkesi İstanbul'un fethine kadar, birinci saltanat devrinde hemen hiç
değişmez. Yüz yılda ancak 2 habbe: % 8,9 alçalır. Bizansla kaynaşılır kaynaşılmaz,
âdeta bir yıkılış başlar: 40 yılda: 6 habbe: % 28,57 düşüş. Ondan evvelkinin
sekiz mislinden fazla süratlenir.
Ondan sonra gelen
yüz yılda gene hayli istikrar görülür: 1 habbede % 6,66 kadar düşme vardır.
Lâkin, Süleyman Kanunî'den sonra, yani kesimler rejimi, yani tefeci - bezirgân
kapitalin toprak ekonomisine saldırışı başlar başlamaz, artık resmî kalpazanlık
da "Yıldırım" kalpazanlığına girer: I. Süleyman {Kanunî) devrine kadar
2 yüz yıllık Osmanlı İmparatorluğunda akçenin gümüş muhtevası 5 3/4 kırattan
3 2/4 kırata iner. İlk iki yüzyılda: 1 kırat 3 habbe gümüş çalınır. Daha
doğrusu birinci yüz yılda hemen hiç devlet hırsızlığı yok. İkinci yüzyılda
7 habbe resmen çalınır. Bugün buna ne büyük iffet! diyebiliriz. Çünkü bütün
zayıflaştırma iki yüz yılda yarı yarıya bile değil: % 46,78'dir. Halbuki
ondan sonra gelen yüz yıllarda Fatih devri- devrinin kalpazanlık temposu
baş döndürücü bir çabuklukla artar durur.
Başka başka kaynaklardan
aldığımız rakamlara göre kısaca şu neticelere bakabiliriz
| XVI yüz yılın ilk yarısı | XVII yüz yılın sonu | XIX yüz yılın başı |
| (Süleyman I devri:
926- 74/ 1519- 66) Abdurrahman Şeref "Tarihi Osmani"sine göre |
Abdurrahman Şeref
"Tarihi Osmani"sine göre |
(1250- 54/1833- 37)
yılları: " Tarihçei Ev- kat"a göre Cilt,19 |
| Bir akçenin 1/3 dirhem
gümüş tutarı Gerçekte: 3 2/4 kırat: şeri dirhemin 1/4'ü, Osmanlı dirheminin 1/4,57'si. |
müş sayılır. (1100/1688) yılları |
dirhem gümüş oldu- ğuna göre. |
Hemen hemen her bir -
buçuk yüz yılda 5 - 6 misli düşüş. Demek her çeyrek asırda bir misli kalpazanlık.
Unutmayalım ki, burada
akçenin yalnız gümüş muhtevası eksilir. Halbuki zamanla gümüşün: Zati değeri
de düşer. Onun için paranın gümüş tutarını değil, alım kabiliyetini göz
önünde tutarsak, zuyuflaştırma ölçüsü de yükseklere çıkar.
"Nizam'ı Devlet Hakkında
Mutallat" (Tahminen 41, 42, 43 No'larında, Ahmet Tevhit Bey hediyesi olarak
neşredilen) yazarına göre, Kanunî Süleyman: "Zayıf ve şitüde amade ve her
halde muti'i fermandar olmak üzere 40.000 nefer yeniçeri dilâverleri peyda
ve yeni eski odalarda 196 ortaya, her birinden birkaç yüz nefer sakin olmaya
mütehammil birer kışlak ve tayinat ve elbise ve eslihalarını canibi miriden
ita buyurdukdan sonra hafi ve reha, takribiyle işbu vaktin altmış yetmiş
akçesine muadil 7'şer akçe ulufei muayyene tahsis" (S. 26 - 27) etmişti.
Demek, akçenin alım kâbiliyeti bakımından:
| XVI yüz yılın ilk yarısında | XVIII yüz yılın sonunda | |
| (I. Süleyman : 1519 - 565) | (Selim III. : 1789 -1808) | |
|
Aynı şeyin fiyatı
|
|
|
ortalama 2,5 yüz yılda, bir akçenin alım kabiliyeti hemen: hemen 10 misli düşmüştür. Cevdet Tarihi, "ol tarihte cari olan kuruş şimdiki sağ akçe hesabiyle onbir kuruşa baliğ olduğundan" (Cilt 3, S. 300, Baskı 1273) der. "Ol tarih": (1203 Göç/1788, Doğum), "Şimdiki" tarih (1273/1866) dır. Demek kuruşun alım kabiliyeti bakımından:
| XVIII. yüz yıl sonu | XIX. yüz yılın ortası | |
| (1203/1788) | (1273/1866) | |
|
aynı şeyin fiyatı
|
|
|
Yâni, üç çeyrek yüz yıl
(78) yıl içinde l kuruşun alım kabiliyeti 11 misli düşmüştür. Bir zaman
hesaplar akçeyle yapılırken birbuçuk yüz yılda ancak 10 misli düşme; ondan
sonra bu müddetin yarısı kadar zamanda 11 misli düşme... Osmanlı devletinin
ödeme vasıtası âdeta cisimlerin sukut kanununa uyarak düştükce süratini
arttıran bir kalpazanlığa uğramıştır.
Kesimcilik düzeninden
önce 2 yüz yılda yarıdan az (% 46.78) zuyuflaşdırma, kesimcilikten
sonra bir buçuk yüz yılda on misline yakın (% 1000) kadar
ölçüyü bulur: 25 misli kalpazanlik sürati! Daha ondan sonraki 3 çeyrek
yüz yılda: on bir misli (% 1100) zuyuflaştırır. 50 misli kalpazanlık
sürati! Zuyuflaştırma, 200 yıllık ilk saf dirlikçilik devrinde yarıyı
bile bulmaz.
Bu 440 yılda 1 misli
zuyuflaştırmadır. Kesimcilikten sonra ilk bir buçuk yüz yılın hemen
her 15 senesinde bir misli zuyuflaştırma, ondan sonraki üç çeyrek yüz yılda
her 7,5 yılda bir misli zuyuflaştırma alır yürür.
İşte. Zuyuf akçe denince,
bu korkunç resmî kalpazanlık göz önüne getirilmelidir. Bu kalpazanlığın,
toprak düzeninde tefeci - bezirgân kapitalinin girmesiyle at başı gidişi,
hemen ondan sonraki Osmanlı devlet, ordu, memleket ve din işlerinde kopan
kıyametleri rakamla izaha yeter.
5 - ZUYUF
AKÇE VE TEFECİ BEZİRGÂNLIK
18'nci yüz yılın ilk
yarısında şöyle bir hadise geçiyor. (Selim III 1703-33 deviri) : Sarraflar
ve kalıpçılar "her ay hazinei amireye beşbin dirhem halis gümüş verirler."
Arada gümüşün dirhemi 20'den 22 akçeye çıkınca gümüş gelmez olur. "Bu sebepten
devlete para ve çil akçe basılamamış ve neticede muamelâtı ticariye sektedar
olmuştu." (Ahmet Refik: Lâle Devri "Halit Kütüphanesi" S. 82). Bunun üzerine
bedesten ve sarraf kethüdaları bir meclis yapıp gümüş dirhemini 20 akçe
(otuz para) ve Mahmut devrinde 330 akçe tutan "zer'i mahbube"yi 400 akçe,
yeni kuruşu da 120 akçe olarak tesbit etmişti. Bunun, üzerine yazar şunu
ilâve eder:
"İki yüz sene evvel
3 akçe eden bir dirhem gümüşün rayici, zamanımız meşkûkâtile kırk para
iken, şimdi 20 akçeye verilmiş bir dirhem gümüş ancak 6 para edebiliyordu.
Hükümet halkı bu para ile tahakküm altında tutmuyordu." (Keza, S. 113).
Fatihin ilk altın
sikkesi 10 akçe idi. (883 göç, 1478 doğ.) 100 tanesinde 110 dirhem altın
vardı. İkibuçuk yüz yıl sonra, sultana altının gene 100 tanesi 110 dirhem
olduğu halde: Halk elinde dolaşan asıl ödeme parası ile 1 altın sikke 400
akçe tutuyordu. Bedesten ve sarraf kethudaları (Yani Bezirgân ve tefeci
sermaye mümessilleri) bir toplanışta fiyatını iki akçe düşürüyor ve altını
Mahmut devrinde 70 akçe yükseltiyor. Fakat, biz onun hükmüne değil, söylediği
olaya bakınca kimi görüyoruz? Bedesten ve sarraf kethüdalarını. Demek hükümet
de, o tefeci bezirgânlar elinde halka doğru çevrilmiş bir silahtır.
Bu, normal olarak,
yani tabir caizse meşru ve kanunî yoldan Tefeci - Bezirgânlığın oynadığı
roldür. Bir de anormal sayabileceğimiz oyun var. Orada artık devlet büsbütün
acz içinde çırpınır. Meselâ 1202 (1861) "vakayı şer'i"sinde şöyle bir olay
okuyoruz:
"Bir vakittenberu birtakım mürtekiplerin özr ve irtikâpları hasebiyle eyadı nasda tedavül eden sikkeler kat olunarak naks ve kem ayar olmakdan naşi ahvali sikke müntehil olmagın, darphane nazırı Yusuf aga marifetiyle şu surette nizama rapt olundu ki, beynel nas yüz on paraya rayiç olan frenkil riyal fi mabed'ı halis hesabı üzere yüz paraya ve beşerbuçuk kuruşa giden yaldız altınını beşer kuruş onarparaya.. rayiç olup fi mabud'u kesik ve kırık altın geçmeyüp dâd fı sitâd de: (alış-veriş te) her kimin elinde bulunursa noksanı mıkdariyle hesap olması zimnında her tarafa emirler neşr olunup bu suretle bu makule nakısul vezin altınlar darphaneye ricat etmek lazım gelzrıiştir." (Ahmet Cevdet: "Tarih-i Cevdet" C. 3, S. 421-422).
Yani, resmî hırsızlık
yanında paraları kıyıcıklarından kemiren gayri - resmî farelik bile, devletçe
oldu bitti kabul edilmektedir.
Facianın tuhaflığı
neresinde? Devlet, sakalı tefeci bezirgân sermayenin eline vermiş. Teşkilâtlı
Ganster metodiyle boyuna halkın parasını çalıyor, çaldırıyor. Halk: "Za'mâ
maiyetinde çalışan, yeniçerilik, esnaflık ve rençberlik eden halk nimeti
maariften, refahı medeniyetten mahrum" "Sarayburnunu tezyin eden kubbe
ve kemer altında Topkapı Sarayında zevk ve sefa ile meşgul beş on kişinin
esiri." (Lâle Devri S. 106). Bu beş on kişinin felsefesi şu:
"Gülelim, oynayalım,
kâm alalım dünyâdan..
"Mâi tesmiyn içelim
çeşmei nevpeydâden."
(Yeni türemiş: Çeşmeden
cennet ırmağı Tesnim'in suyunu içelim.)
Bu felsefeyi şair:
"Kemer kuşiste pekârende
kuşei destar"
(Kemer kırılıp kopmuş,
pür evsar, yani darma dağınık) dolaşıyor. "Kız oğlan nazı nazik, şehvet
ü avaz'ı avazın belâ mısın ben de bilmem, kız mısın, oğlan mısın kâfir"
dediği güzellere "renk gülden câme" (gül renginde kaflan), "bûy'u yaseminden
pîrehen" (yasemin kokusundan gömlek) giydiriyor. "Her parlak kaside inşadında"
"Tıpkı zarif ve nermin bir kadın eli gibi elmas yüzüklerle müzeyyen" vezir
elleri "Ağzını cevherle dolduruyor" (Keza; 72) "Vilâyetler sefil ve perişan,
nân'ı paraya muhtaç. Müstebit valilerin zulmü, altında giryan" (Keza: 90).
Saray ve salhanelerde: Ziynet, debdebe, düğün, ziyafet, atiye:.. "Samur
kürkler, kıymettar hil'atlar ihsan..." Bir "mahbup" lâlesine "bin altun
nârh!"... Efendilerin "mai tesnim" içtikleri "Çeşmei nevpeyda" hangisi
ola ki? "Nizamı Cedid Askeri" yetiştirmek için konulan "Bid'at" isimli
ticaret vergisi...
İIk yeniçeri 1 akçe
ulüfe (gündelik) alırdı: Altın hesabı, şimdiki parayla günde 8 lira. Çünkü
bir altın beş on akçe idi. Aynı altın 400 akçe oldu. Yani ulufe 80 misli
değerinden düştü. Artık onunla geçinilemez. "Yeniçerilerin kısmı azami
vakti hazarda ticaretle iştigal ediyorlar." (Keza 111). Sen herifleri hem
"Nizam cedid" le o ulufecikten bile mahrum et; hem "Bid'at"la ticaretten
et... Buna can mı dayanır?
Zuyuf akçe oyununun
birinci derece kurbanları o zamanın gündelikçileri: Yani ulema ile askerdir.
Birisi kafa, öbürü kol kuvveti. Bunlar, menfaatları gibi birleşince neler
olmaz? Bir çarşı dellalı Patrona Halil, Manav Muslu ve Kahveci Ali ile
birleşip, mazul İstanbul kadısı ve Ayasofya Vaizi'nden aldıkları akılla
çarşıda; "davayı şer'iyemiz vardır!" diye dolaşdılar mı, yandı Üsküdar:
"Bir niym neşe say
bu cihanın baharını
"Bir sâgarı keşiydeye
tut lâlezarını"
beyitlerine dalmış vüzera!... Bir anda 15 kişiden 76.000 "asi" çıkanr
başları: "Parayı vezir konaklarından alır, hatta Hıristiyan sokaklarına
döker." Ve İstanbul kadısı deli İbrahim fetvasiyle: "Üç gün içinde Sadabatın
müzeyyen ve mamur sahilleri harabedar şekline ifrağ" (keza 145) edilir.
"Alemin canları kanar iydü hevas canına." "Yüz yirmiyi mütecaviz kasırlariyle
bila teşbih şehir keferei müncere gibi müteharrik" olur.
Ya nedense hepimiz,
yalnız softa ülema ile cahil yeniçerileri keza topa, ateşe tutar. Hele
biçare yeniçeriler hâlâ neuzubillâh kâfir tufur görülür. Peki, asıl şatafatlı
hırsızlar neticeye sebep değiller mi? Halkı bu derece yoksullaştırıp, hayvanlaştıranlar
ektiklerini biçdikleri gün "tarih" neden şaşıyor? Hayvan yerine konulanlardan
başka nasıl tepki, ne kadar insan tekmesi beklenir? Hele biçare yeniçeriler
ne yapsınlar? Kabahat heykeli sayılıyorlar. Kıyamete kadar aç acına: "Allah!
Allah! Allah!... baş üryan, sine püryan, kılıç al kalk. Bu meydanda nice
başlar kesilir, kimse soramaz: Eyvallah! Eyvallah! ... Kadir kılıcımız
düşmana ziyan... Kulluğumuz padişaha, ayan... Üçler, yediler, kırklar...
küliyatın Muhammed-i. Nur'ini... Kerem'il Ali... Pirimiz Hacı Bektaş'ı
Veli... Şanımız, hünkârımız dine, devranına hu diyelim, Hu uuu u u u u
u!"
Diye hep serbest nazımla
gülbangın (birağızdan övgü) çekemezlerdi ya?
VI - SOSYAL
SINIF MÜNASEBETLERİ
Kesim Düzeni : Kapitalizm
öncesinin, kamu topraklarına, dev ölçüsünde saldırışıdır. Bu saldırış Batı
Avrupa'dan İngiltere'de olduğu gibi Kapitalist üretim yordamına kapı açamaz.
Yani sosyal devrim Osınanlılıkta, kendi ekonomisinin normal gelişimi
ile gerçekleşemez. O zaman ne olur? İç kuvvetlerin gitgide soysuzlaşması
olur. Bunun sonucu, kadim çağda tarihsel devrime varabilirdi. Yani
yeni bir barbar salgını Osmanlı medeniyetini tuzla buz edip yeni temeller
üzerinde tekrarlamaya kalkabilirdi. Lâkin, kadim çağ bitmiş; modern çağ
başlamıştır. Osmanlılık gibi eski model ekonomi soysuzlaşmaları artık barbar
aşısıyle kendi alanında yenileşemez. Eskiden ölüm döşeğine düşmüş topluluğa
"kan nakli" yapma kabilinden canlı sağlam barbar topluluğu yetişebiliyordu.
Şimdi oyun onun yerine sağlam yapılı, canlı rejim: Kapitalizmdir. Kapitalizmin
yabancı ülkelere, hele eski medeniyetlere saldırışı, hiç de barbar akınlarına
benzemez. Barbarlar zaptettikleri eski medeniyet tarafından zapt olunurlardı.
Çünkü ondan daha geri ekonomi sistemine dayanıyorlardı. Kendi daha beşeri
müesseselerini muhafaza edecek hiç bir iç sosyal teşkilât kuvvetleri yok
idi. Barbar yığınlarının dört elle sarılıp kalıplariyle güvendikleri şefleri
onları medeni sivrilme ve hüküm altına alma imkânlarıyla boğup kolayca
sata ve atabiliyorlardı. Kapitalizm ise, ön kapitalizmden daha ileri bir
düzen olduğu için; kapitalizmden umulacak tek medet: Sömürgeleşmeyi göze
almaktı.
Bu mukadder ve meşum
çöküş ve yıkılış hangi konkret olaylarla gelişti? Osmanlılık için bir devrim
ve yükselen ilerleme imkânsızlaşmıştı. Osmanlı topluluğu kendi normal gelişimini
daha bitirmeye vakit ve imkân bulamadan, batı Avrupa'da kapitalizm: Atı
almış Üsküdar'ı geçmişti. Yaya kalan Osmanlı için kazaya rıza ile debelene
debelene çökmekten başka yol kalmamıştı. Kendi mülkiyet münasebetlerinin
hususiyeti yüzünden yüz yıllarca müddet uzayan bu ölüm döşeği hali, Avrupalının
"hasta adam" dediği manzara nasıl gitgide ihtilâtlar yaparak beterleşti?
Bunu, başlıca üç bölük soysuzlaşmalarla koğuşturabiliriz:
1- İktisadî ve Sınıfî
soysuzlaşmalar; 2- Siyasî soysuzlaşmalar; 3- İçtimaî soysuzlaşmalar.
İktisadî soysuzlaşma,
para iradının yarattığı müthiş soygunculuk temeline dayanır. Bu soygunculuk
şüphesiz çalışan halk yığınlarının sırtında başarılır. Fakat kamu mülkiyeti
olan miri toprakların çalınması ile atbaşı gider. Bir yanda halk, ötede
halkın çalışma aracı olan topraklar çapula uğratılır. Sonra bu çapulun
büyük kazançları: İrad, kâr, faiz şekillerinde yeni sosyal üst sınıf türedileri
arasında kırkharamice paylaşılır. Tefeci - Bezirgân sermayenin manivelâ
rolünü oynadığı bu yeni çeşit soygunda ne insaf, ne herhangi bir hedef
aranamaz. Tefeci - Bezirgân sermayenin, kapitalizmden bütün farkı da buradadır.
Kapitalizm de soyar: ama hiç olmazsa, bu evvelâ yapıcı bir soygundur. Sermayedar
üretiminin daima ilerileyici, yeniden üretim hâli, cemiyeti, o zamana kadar
görülmedik ölçülerde daima ve nisbî bir yükselişe kavuşturur. Saniyen,
kapitalizmin soygunu, tarihte yalnız kendi kendini inkâr ile kalmaz. Fakat
aynı zamanda gelmiş geçmiş her türlü söygunculuğa da son verecek olan "mezar
kazıcısı" kuvvetleri de her gün daha büyük ölçüde yaratır. Bu sayede bütün
sınıfî soygunculuğuna rağmen, yeryüzünde her türlü soygunculuğun inkârını
da yapar. Bir cümle ile kapitalizm: hem yapıcı bir soygundur; hem
soygunun inkârını da yapıcıdır. Tefeci - bezirgân sermaye ise tam
bu iki hasenin tersini gösterir: Hem sade yıkıcı bir soygundur; hem de
türlü soygunun inkârı şöyle dursun, bilâkis soygunun beterini getirici
bir soygundur.
Osmanlı İmparatorluğunda
bu bakımdan iktisadî soygun sadece bir yıkılış ve gün günden daha
kötüleşme olmuştur. Bu yıkılış ve kötüleşmede gerek irat, gerek
kâr ve faiz şeklindeki soygunculukların yordamlarını anlamak için şöyle
bir basamaklama yapacağız: 1- Kamu topraklarının soyulması; 2- Bu soygunun
paylaşılması; 3- Çalışan halkın soyulması. Birinci ayırım: İratcı
ile sermayecinin kamu topraklarına el atması; ikinci ayırım: İratcılıkla
sermayenin o soygunu kendi aralarında paylaşışları; üçüncü ayırım:
Bilhassa sermayenin halk soygununu yamanlaştırması demektir.
Dirlik Düzeni: Toprağın
çalınıp çırpılması, yalnız hizmet, hem de hayatla ödenen hizmet karşılığı
olarak bir dirlikçiler zümresine düşerdi. Dirlikçi ömrü oldukça geçimini
sağlayan dirlik garantisi altında, yalnız kendi ihtiyaçları için topraktan
bir gelir elde etmekle yetinirdi. Kesim düzeninde iş bambaşka olur: 1)
Toprağın işletilmesi kesimciye geçinmek için değil, faydalanmak
için verilir. Bu iki şey arasındaki fark: ürün ile meta arasındaki
fark kadar büyük ve temellidir. 2) Toprağın işletilmesi kesimciye bir hizmet
karşılığı değil, para karşılığı olarak bırakılır. Bu iki şey arasındaki
fark da: Memur ile sermayedar arasındaki fark kadar büyük
ve temellidir.
Kesimci, sadece inhisar
veya imtiyaz sahibidir: T'oprağın işletme inhisarını veya imtiyazını
eline geçirmiştir. Kesimcinin aynı zamanda para veya sermaye
sahibi olması şart değildir. Hatta parası olsa bile, kesimci toprağı işletme
imtiyazını eline alınca; onu bilzat işlemek şöyle dursun, işletmek ile
uğraşacak kadar bile "Vakti" yoktur. Bu vakit olmayış, bir çok manaya
gelir: 1- Kesimcilerin çoğu genellikle devlet kapısına bilfiil veya unvanca
mensupdurlar. Onun için, yani güya devlet işleriyle uğraşmaktan toprak
işlerine bakmaya vakit bulamazlar. 2- Gerçekte ise uzak yakın saltanat
mensuplarında derebeyleşme o kadar almış yürümüştür ki, herhangi
bir işte çalışmak şöyle dursun, başkalarını çalıştırmakla bile uğraşmak
artık "şerefsizlik" sayılmaktadır: Eski İlb, samimi olarak toprak ekonomisini
çiftçilere düzenlice işlettirmeyi "vazife"lerinden biri sayardı. Kesimcilik
çağında, üst tabaka o kadar hazıryiyicileşmiştir ki, işletme vazifesini
bile angarya sayar. Onun için vakit bulsa bile -ki akşamlara kadar boştur,
elbet bulur- onu bu işe harcayamaz. 3- İnhisar toprağı işletememekte maddî
bir sebep daha var ki, en mühimi bu olacaktır: Kesimcilik devrinde üst
tabaka rahata ve süse iyice alışmıştır. O yüzden esasen kendisi daima para
sıkıntısı çekmektedir. İmtiyazlı durumundan faydalanarak kamu topraklarının
kesimini alsın diyelim: onun ilk ödenen "muacele" parasını nereden
bulacak? Böylece "vakit" bulamamak, neticede "nakit" bulamamaya
varir.
Onun üzerine Osmanlı
cemiyetinin artık iyice hazıryiyici, amelimanda derebeyler haline gelmiş,
yani "asilleşmiş" olan "mensubiyn taifesi", sözde "mehamı umur"dan
baş kaldıramadıkları için gerçekte her normâl insanın biricik saadeti çalışmayı
"Şeref"lerine "Hanedanlık"larına sığdıramıyacak kadar "Aylak hayvan"
haline geldikleri için... fakat işin iç yüzünde üstü yaldızlı boş bir züğürtlüğe
düştükleri için: Kesim topraklarının işletimini, gözüpek, her işe girişkin
müteşebbislere devrederler. İşte bu kesim topraklarının işletimini üzerine
alan müteşebbislere umumiyetle "Mültezim" denir. Mültezim ne yapar?
Kesimciye para hususunda kefil göstererek toprak işletmesini üzerine alır.
Yani mültezim dahi, toprağı işletme hakkını ele geçirirken paraya muhtaçtır.
İşletimi gözetecek ve sömürecektir. Ama, bu iş için gereken peşin parayı
ve ondan sonra kesimciye ödeyeceği "faide"leri nın bankaları yerine geçen
sarrafdır.
İşte, kesim düzeni
deyince, karşımıza, birdenbire, o zamanadek Osmanlı cemiyetinde hiç farkına
varmadığımız, yepyeni, bambaşka üç zümre insan çıkar. Bunları modern cemiyetin
zümreleriyle kıyaslıyalım:
1 - Mukataacı:
Bir çeşit toprak inhisarını elinde tutan imtiyazlı sınıfdır. Bu modern
cemiyetin büyük arazi sahipleri sınıfına benzer. Ama hiç de o değildir.
Arazi sahibi: Toprağın mülkiyet tekeline sahiptir. Kesimcide mülkiyet
yoktur. Aneak muayyen bir müddetle toprağın tasarruf tekeli vardır.
Mükiyet henüz kamunundur.
2 - Mültezim:
Bir çeşit müteşebbis sermayeci rolünü oynar. Âdeta modern cemiyetteki
işletme kapitalistine benzetilebilir. Fakat hiç de o değildir. Çünkü kapitalist:
Hür işçi kuvveti ile çalışma araçlarını birleştirerek üretim yapan bir
adamdır. Gerçi mültezimin ne yapacağı ve nasıl yapacağı kararlaştırılmış
değildir. Ne isterse yapsın: Para bulsun, fakat yaptığı: işletme
değil, sadece gelir toplamadır. Kesimcinin bir çeşit kâhyasıdır.
Yalnız kâhya arazi sahibi emrindedir. Mültezim kesim toprağını bir kere
aldı mı, tamamen bağımsızdır. Dilediği gibi gelir toplamaya hak kazanır.
Ona kimse karışamaz. Galiba devlet memurundan farkı da buradadır: Tahsildarı
bir kontrol eden, muayyen bir kaide altında çalışmasını icap ettiren devlet
teşkilâtı vardır. Mültezim lâyüsel amâ yefaldır. Mültezimin yaptığı sanayi
işletmesi değil, bir çeşit gelir ticaretidir. Onun için sanayici
sayılamaz. Bir çeşit bezirgân - müteahhittir. Zamanımızın müteahhitlerine
çok benzer. Onlardan farkı: İşini devletle değil, arazi sahibiyle de değil,
kesimci ile yapmasından ibarettir. Onun için mültezimi, daha ziyade eski
zamanın Müteşebbis bezirgân zümresine sokmak mümkündür.
3 - Sarraf:
Para sermayesini faiz getiren sermaye olarak işleten en ilk Bankerdir.
Modern kapitalizmde dahi, asıl müteşebbis sermayedar Kendi parasiyle yetinnıez.
Hattâ hiç parası bulunmayan girişkin adam dahi, para kredisi bularak sermayedar
haline girebilir: "Ona potansiyel sermayedar diye kredi verilmiştir: Ve
bu hal: İktisadî methiyeleri ne kadar çok hayran bırakmıştır: Varlıksız,
fakat enerjili, sebatlı, kabiliyetli ve işten anlar bir adam bu suretle
bir sermayedar haline geçebilir." (K. M. K. C. III. Fasıl 36). İşte, sarraf,
bu gibilere kredi yoluyla hazır sermaye temin eden Tefeci sermaye mümessilidir.
Dirlik düzeninde:
Bir devlet, bir de onun sağladığı şekilde çalışan çiftçi
yığını vardı. Kesim düzeninde devlet gene devlettir. Çiftçi de aynı çiftçidir.
Üretim yordamı eskiden ne ise gene odur: Küçük çiftçi işletmesidir.
Yalnız devletle çiftçi arasına, yeniden üç başlı bir hazır yiyici sınıf
girmiştir. Kesimci: Devleti emer, mültezim kesimciyi emer, sarraf mültezimi
emer... sonra devlet bu üç zümrenin elinde bir silâh haline gelir. Bu düzeni
kan ve ateşle korurken: Her üç zümre birden çalışan çiftçi tabakalarını
haraca bağlarlar. Kesimci devlete toptan para verir, mültezimden irat
şeklinde perakende para alır. Mültezim, kârı için kesimciye para
ödemek üzere sarraftan kredi veya sermaye kiralar. Sarraf: Doğrudan doğruya
para sermayesinin faizini toplar.
Görüyoruz: Her üç
zümre de: Para etrafında döner. Devleti de paraya: Tefeci - bezirgân sermayenin
mukadderatına bağlar. Yani, tekmil toplum, bir hamlede, sermaye emrine
geçmiştir. Yalnız sakın şunu karıştırmayalım: Modern manasiyle ileri
bir üretim yordamına dayanan kapitalizmin sermayesi değil, sadece
yeni bir sömürüm yordamına dayanan sermaye: Kapitalizmden önceki,
soysuzlaştırıcı, bozucu sermaye bahis konusudur.
Mukataa: Miri toprağın
bir şahsa yaşadıkça tasarruf edilmek üzere verilmesidir. Görünüşte bu,
arazinin "imar"ı için kiralanmasına benzer. Gerçekte: Sahipsiz toprak,
kayıtsız, şartsız bir şahşın hayatına bağlanır. Çiftçiye ve Dirlikçiye
de böyle hak verilmişti. Ama, çiftçi toprağı bilzat işleyecekti. Dirlikçi
toprağı kanı ve canıyla koruyacaktı. Kesimci bu iki vazifeden de sıyrılmıştır.
Sadece bir para verir. Geçer gider.
Gene görünüşte: Bir
mâlikâneyi her yıl başka bir şahsm kiralaması ile bütün ömrünce aynı şahsın
kiralaması arasında pek büyük bir fark olmamalı. Gerçekte: Fark, akla kara
arasındaki kadar büyüktür. Çünkü, umumiyetle: Bir işçinin bütün ömrünce
kiralanması, onu nasıl köle durumuna düşürürse, tıpkı öyle Miri Toprağın
da bir şahsa kaydı hayatla bağlanması hür toprakların köleleştirilmesine
varır. Toprak üzerindeki her türlü "İmar, eşcar" (bayındırlık, ağaç uğraşı
ve ekimler) toprağı tasarruf edenin mülkü sayıldığına göre, işin
nerelere varacağı ve vardığı pek kolay anlaşılır.
Hususile: Her Mukataa
bir "Muaccele", yani peşin para ile satılır. Kesim Toprakları ne
kadar sık elden ele geçerse, yani sahip değiştirirse, devlet hazinesine
o kadar fazla muaccele akçesi girer. Bütün bir ömür için kiralanan topraktan
ise, hazine yalnız 30-40 yılda bir defa muaccele alabilir. Kimsenin
ömrünü kimse hesaplıyamaz. Demek Mukataa müddeti, daha ilk adımda pamuk
ipliğine bağlanmış bir göz aldatıcı lâftır. Ve hazineye zarardır.
Lâkin, iş bu kadarla
da kalmaz. Asıl ondan sonra, kesim düzeninin başına gelenler pişmiş tavuğun
başına gelmez. Miri Toprakların üzerine çekirge sürüsü gibi nereden geldikleri
bilinmeyen hazıryiyici birtakım türedi sosyal zümreler ve münasebetler
çullanırlar. Mukataaları, iliklerine kadar -"Nizam-ı Devlet"cinin dediği
gibi- "Egli ve beliğ" ederler. (Yiyip yutar)lar.
Nihayet Batı Avrupa'da
şahsî mülkiyet halinde bulunan büyük arazi sahiplerinin topraklarında görülen
çok yaman bir vurgun vardır: Para zuyuflaşması. Avrupa'da ziraat kapitalizmine,
yani ileri bir yeni üretim yordamına kapı açar. Osmanlılıkta kesimcileri
Karun edip, Toprak Ekonomisini büsbütün Derebeyileştirmeye yarar.
Bu suretle, bütün
öteki neticeleri bir yana, Kesimciliğin başlıca iki çerşit "yenilip yutulmasile"
karşılaşırız: 1- Kesimin ilk doğrudan çapulu; 2- Kesimin sonra dolayısile
çapulu.
Bir Kesim Toprağı
hangi nisbetler içinde tefviz edilir? A. T. Hediyesi edilen "Nizamı
Devlet Hakkında Mütelaat"ın adsiz yazarına göre:
"Mukataat Miriye altı,
yedi, nihayet on senelik faizinden ziyade fazla şey vermezler." Daha
az verdiğini ise Koca Sekbanbaşı'ndan şöyle dinliyoruz:
"Mukataanın akçesi
iki, üç senede çıkmakla, bade her kaç sene mamur olur ise, anın
faizini alup cüz'î muaccele ile aldığı Mukataadan kırkbin, ellibin ve müddet'i
ömrüne göre belki yüzbin kuruş menfaat hasıl ettikten başka..." ("Hülâsayi
Kelâm Fiy Reddül Avam.")
Neden biri 5 -10 yıl
diyor da ötekisi bunun üçtebiri kadar: 2 ila 3 yıl ileri sürüyor? Buradaki
hesap, içinde yaşamıyanlarca kolay anlaşılamıyan: Şark hesabıdır. İktisadî
soysuzlaşma başladığı günden itibaren sözler işleri, kanunlar kitapları
yalanlamakla yürür. 6 ila 10 yıl Kesim Düzenbazlığının kitaba uydurulan
nazariye'sidir. Ketebe bunu olduğu gibi tekrarlar. Fakat, birâz
daha samimi ve yiğit olduğu görülen Koca Sekbanbaşı lakırdısını esirgemiyor.
İşin ameli tarafını, yani olayı belirtiyor.
Nazariyede arazi "Faiz"i
istenirken, tahmini olarak toprağın 5 -10 yıllık "faiz"i hesaplanır. Buradaki
"faiz" sözü irat yerine kullanılmaktadır: Fakat, haklı olduğu bir
cihet yok mu? Bütün bu kesim dalaverası Tefeci - Bezirgân sermayenin işidir:
Kapitalizm öncesindeki sermayenin en saf şekli faiz getiren sermayedir.
Toprakta, o sermaye bakımından değerlendirilmektedir. O zaman toprak da
bir çeşit "sermaye" gibi faiz getiriyor sanılır.
Faizle, toprak iradının
bir münasebeti de, gerçekte bir "değeri" (yani insan emeğile yaratılışı)
olmıyan toprağın fiyatı, bugün olduğu gibi o zaman da ancak faiz yüzdesile
hesaplanabilir. Toprağın "Mukataa faizi" denilirken, o hesaba göre tefviz
yapılır. Resmî faiz yüzde on veya yirmi beş ise, beş ila on yıllık faiz
hesabile kesime vermek hesapsızlık değildir.
Lâkin, Kesimci elbet
çıkarını bilen adamdır. Eline geçirdiği koyunu en son kılına kadar kırpacaktır.
Onun için pratikte, Devletin aldığı ücret, Sekbanbaşı'nın söylediği gibi,
Kesimci tarafından iki, üç yılda fazlasile çıkartılır. Mukataaların doğrudan
doğruya yenilip yutulmalarında başlıca iki biçim çapul görülür:
1 - Meşrû doğrudan
doğruya çapul: Kesimci iki ila üç yılda çıkardığı paraya, ömrü ne kadar
uzun olursa, o kadar yıl Miri Toprağı tasarruf etmek hakkını kazanır. Bu
uzunluk 20 ila 40'tan aşağı da düşmeyebilir. Çünkü: Anlaşılması güç olmıyan
sebeplerle bu hazıryiyici efendiler "Nizam-ı Devlet"cinin tabiriyle: "Muamerinden"
(çok yaşayıcılardan) idiler. O zaman bir çırpıda: Kesimci, Devletin en
az 10 misli kazanç vurmuş olur. Haydi buna "meşru" diyelim.
2 - Gayrımeşru
Doğrudan Doğruya Çapul: Kesimci, toprağı kendi elinde tutarsa, kendi
ömrü ile mukayyettir. Ama, kendisi, ölsün ölmesin, -tabii Dirlik Çiftçisinin
"Ferağ"ı gibi- Mukataa toprağını "kasrı yed" (el kesme, el çekme)
yolule başkalarına devir edebilir. O zaman Mukataa toprakları, bir şahsın
ömründen daha uzun müddetle, belki bir daha geri gelmemek üzere Miri Mal
olmaktan çıkar. Bu suretle Devletin toprak gelirinden alacağı pay boyuna
sıfıra doğru yaklaşırken, Kesimcinin kazancı basit ve nisbî toprak "faizi"
şeklinden çıkarak, mutlak "Mülkiyet" şekline doğru alabildiğine
açılır gider.
"Ekseri Mukataat kasri
yed ile mutasarrıflarından birbirlerine intikal etmekle müddet'i Miri'de
mahlûl olmayup ve ekserinin dahi eshabı muammerinden olmakla 20, 30, 40
sene malikânelerine tasarrufları hasabile ve ilâhır..." ("Nizam-ı Devlet
Hakkında Mütelaat"). Böylece Kesim Toprağının "Mahlûl" olması, yeniden
Devlete dönmesi Allaha kalır.
"Zuyuf Akçe" bahsinde
gördük: Kesim Düzenile para kalpazanlığının dörtnala kalkışı atbaşı gider.
Ondan sonra artık para her beş, on yılda bir misline yakın düşer. Bu müddet
aşağı yukarı Kesim tefyizlerinin karakaplı kitapta yazılı olan müddetleridir.
Yani Devlet, başlıca gelir kaynaklarını iratcılarla bezirgân kapitale teslim
ettikten sonra Kesimlerin kanunî müddetince bekliyor. Kesimlerden başka
bir şey çıkmadığını, atı alanın Üsküdar'ı geçtiğini görünce fazla kaygılanıyor:
O da akçe hırsızlığı ile zararını kapatmaya girişiyor. Yaşasın enflâsyon!
Fakat bu iki başlı
kalpazanlık İmparatorluğun içine düştüğü ve asla kurtulamıyacağı bir fasit
dairedir. Kesimin ilk tefvizinden beri, yarım yüz yıl geçse, akçe beş defa
zuyuflaştırılmış olur. Fiatlar o nisbette yükselir. Fakat ona rağmen, eski
Mukataa "Mahlûl" olur da başkasına intikal ederse, tefviz bedeli bu para
kalpazanlığı ve hayat pahalılaşması derecesinde yükseltilmez, olduğu yerde
kalır. Ve eski bedeliyle tefviz olunur. 16'ncı yüzyıl İngilteresinde büyük
arazi sahiplerinin kiraci çiftçiler, yani ziraat kapitalistleri lehine
iflâsa götüren mukavele oyunu, Osmanlılıkta bir daha kimsenin önüne geçmek
istemediği bir kumar haline girer. Çünkü, Miri Toprağın mülkiyeti hiç kimsenin
değildir. O zaman; Osmanlılıkta ileri bir kapitalizme doğru birikiş de
imkânsız olur. Mirasyedi iflâsı başgösterir. Çapulun manzarası şudur:
"Evvel
adem fevt oldukta mukataası fi'l asıl şu kadar muaceele ile verilmiş deyu
kadimi muacceleyi cüz'iyesile ahır bir talebi dahi kapup bedeli iltizam
sabıkasına külliyetli şey zammetmekle selefinden ziyade mal tahsil edüp
Miriye verdiği yine sabıktaki bin kuruş olmakla 20 - 30 sene mukaddem faiz
meselâ 10 bin kuruş iken şimdi 30, 40 ve belki 50, 60 bin kuruşa baliğ
olmakla Devlet-i Aliyeye kadimi muaccelesiyle gayet ucuz mukataa olup nice
nice mal cemeden adamlardan vakti seferde yalnız bir cebellûdan gayrı bir
hayırları olmayup bunca ağır ve cesim masarifle süfera'yı umuru Devlet-i
Aliyenin boynuna kaldığı şeran ve aklen tecviz olunmaz." (Koca Sekbanbaşı:
"Hülâsatül Kelâm Fiy Reddül Avam").
"Bugüne
mukataat emvaline müceddeden mal zamanı hususuna ekseriya itina olunmadığı
cihetten ekseri mukataat hantanın kilesi 8 -10 paraya, ve sair mahsulat
ona kıyas rahis (ucuz) iken tayin olunan Mal Miri ile kalup lâkin müruru
zaman ile hantanın kili kırkar ellişer paraya reside kezalik mahsulat-ı
sairenin dahi pahaları müterakki ve rusumat'ı örfiye dahi şey'en fişyan
mütezayid olmakla, hıni ihdası malikâneye bir mukataanın hasılatının hamsi
miktan eshabı malikâneye faiz kalmak üzere terk ve erba'yı hamsı rekabeleri
canibi Miriye mal'i müfit tayin" edilmişken üç sebepten "Mukataanın faizleri
mukaddema tayin olunan Malı Mirinin beş, altı katına baliğ olmakla" ("Nizam-ı
Devlet Hakkında Mütelaat.")
Devlet (mülkiyet sahibi)
yalnız: "Muaccele" (peşin para) alıyor: Bu sefer de "bir cebelû"dan
fazla hayır getirmiyor. "Faiz" yani (arazi sahibi durumundaki) kesimciye
düşen gelir, ilkin toprak hasılatının beştebiridir. Sonra ne olur? Tanrı
faize "yürü ya kulum" der. "Muaccele" olduğu yerde küçülüp kalır. Bu hangi
nisbetlere göre olur?
Koca Sekbanbaşı: 20
ila 30 senede "faiz"in üç ile altı misli arttığını söyler. (Nizam-ı Devlet
Hakkında Mütelaat) yazarı hemen aynı şeyi tasdikle: Faizin her el değiştirdikçe
5 ila 6 misli yükseltildiğini belirtir: Buğdayın kilesi 8 -10 paraya iken
Miriye verilecek "Mal" tayin ediliyor. Zamanla buğday kilesi 40-50 paraya
çıkıyor. Mirinin muaccelesi para hesabile gene aynıdır. ilkin kanunen kesimcinin
toprak gelirinden alacağı bir taksim beşi geçmiyecektir. Gelirin 4/5'i
Devlete düşecektir. 20-30 yılda (bir taksim beş ile birtaksim üç asır zarfında)
bu nisbetler tersine döner. Devletin eline geçen paranın alım kabiliyeti
beş misli düşer: 4/5 nisbeti 4/25 yani 1/6'dan aşağıya iner; Kesimcinin
payı 21/25'e çıkar; yani 5/6'i geçer.
Mukataaların doğrudan
ve dolayısile yenilip yutulmaları yukarıda devleti, aşağıda çalışan halkı,
beliren Kesimci - Tefeci - Bezirgân Kapital yararına alabildiğine soyarak
İmparatorluğu içinden çıkılmaz bir fasit veya mabup (çıkmaz} daireye sokar.
Kesimci Miriye "faide"
olarak bin kuruş veriyor. Bunu iki ila üç yılda çıkarıyor. Ondan sonra
ömrü oldukça, bazan "kasr'ı yed" yoluyla elden ele geçirerek büyük çiftliği
işletip kâr ediyor. Kesimcinin yaşına göre, 40, 50, 60 hatta 100 yıl sürebilir.
Demek Devlet, ortalama 5 yıllık peşin gelir almasına karşılık, ortalama
50 yıllık toprak gelirini şahsa bırakıyor. Geri kalan 45 yıl Devlet masraflarını
nasıl karşılıyacak? Demek, daha kurulurken, Kesimcilik İınparatorluğun
şah damarına, Amerikanın sessizce kan emen vampirleri gibi yapışır.
45 yıl gelirsiz kalan
Devlet ne yapıyor? Başlıyor kalpazanlığa: Paranın, değerli maden muhtevasını
çalıyor. Bugünkü Devletlerin enflâsyon manevrasiyle zuyuf akçe çıkardıkça
hem kendi bindiği dalı kesiyor, hem çalışan halkın can damarını kesiyor:
Kesimci için iş kolay: Mukataa mahsullerinin fiyatlarına beş, altı misli
zam yapıyor. Devlete gene eski muaccele bedelini belki de "zuyuf akçe"
ile ödüyor. Devlet, Kesim Düzenile 1/5'ine indirdiği toprak gelirini böylece
1/30'a kadar düşürmüş oluyor. Halk hayat pahasıle kıvranırken İmparatorluk
iflâs ediyor. Kaarun'laşanlar gene zıpçıktı Kesimciler, Tefeci - Bezirgânlardir.
Kesim geliri azaldıkça,
para zuyuflaştırılır. Para zuyuflaştıkça kesim geliri azalır... Okka altına
kimlerin gittiği meydanda. Tabii "hiç kimse" (yani üst tabaka} halkı düşünmüyor.
Yalnız Devletin acıklı durumu gözönüne geldikçe, köylerin yıkılışı, ve
şehirlerin yoksullaşması önünde duruluyor. Sebep? Topluluğun topraklarındaki
çapul Mukataalar kapanın elinde kalıyor. Bu netice, ne Şeriat, ne Kesim
Düzeninin görünürdeki şekli icabıdır. Bunu herkes bilir. Koca Sekbanbaşı
da söyler:
"Muaccele ile verilen Mukataa beratlarda narh olduğu veçhile, ancak Beytül Mali Müsliminin hak sarfıdır. Eğer Şer'isine bakılsa, bir Mukataayı Miriden alan kimesne verdiği akçeyi çıkardığı gibi yine ol Mukataa Beytül Malî Müsliminin hakkın olduğundan yine Beytül Male devrolunup" gazaya harcanmalıdır. ("Hülâsayı Kelam Fiy..."). Öyle olması icap "ederse dahi iş içinde olanlar halkın havadisi için Mu kataa reddi hususunda ber iğmâz (göz yumma) olunmuştur. Ve nihayetinden işin yolunu izini bulup hiçbir uhdeyi özrü sarih olmaksızın" CKeza) çapul yürütülür.
Yani, İmparatorluğun muazzam
"İlmiyye" kastı, icabında Şeriat adına "Seyfiye" ile birleşip Padişahlara
kafa tutar, Halife kellelerini uçurtur. Lâkin bu uçsuz bucaksız hırsızlık
açıkça Şeriata aykırı iken, çapula aldıran bile yoktur: "Eğer Şeriata bakılırsa"
fakat asla bakılmaz. Müslümanlığı kimseye veremiyenlerin bu aczi neden?
Çünkü hepsi hırsızlarla suç ortağıdır. Ve çünkü Koca Sekbanbaşı'nın pek
güzel söylediği gibi. "Hiçbir uhteyi özrü sarih" olmamakta, yahut kimse
bu çapuldan şikâyet etmemektedir. Yani tekrar edelim: Ortada "Miri" adlı
sahipsiz bir toprak var. O toprak "Beytül Mal" adlı topluluğun ortamalı
hazinesine "Hak sarf"tır. Ama, bu teoride, pratikde Beytül Mal kimin elinde?
İnsanlanın. Hangi insanların? Doğrudan doğruya herşeyi şahsî mülkü haline
sokmak için yaşıyan Osmanlı üst tabakasının... Bunlar (A. T. Hediyesi "Nizam-ı
Devlet Hakkında Mütelâat" yazarının dediği gibi) "Rical-ı ve Kibar-ı Devlet"
(Devlet adamları ve büyükleri) dir. Miri Toprak, bunlara emanet edilmiş
demek, kediye peynir tulumu teslim olunmuş. Bu sayede onlar da o kadar
büyük ümitlerle kurulan kesim topraklarını yalnız kendilerine malikâne
yapmak için, birbirlerine göz yumarak "(iğmaz) yahut GÖZ KIRPARAK" ve nihayetinde
işin yolunu izini bulup "Ali Cengiz oyununu" oynamışlardır. Sınıf menfaatları
önünde kanun ve şeriat kaç para eder?
Böylece devlet büyükleri,
memur zümresi, sonraları ve hâlâ devam eden aynı gelenekle yavaş yavaş
veya birdenbire "Büyük arazi sahipleri" durumuna girmeye başlarlar. Hem
devleti, hem çalışan tabakayı, hem köylüleri iflâs ettirerek; Bezirgân
kapital; bütün zenginliklerin üstüne konar.. Fakat bunlar tam arazi sahibi
olsalar: Hiç olmazsa bir müddet sonra, Avrupa'daki yollardan yerlerini
kapitalistlere bırakıp memlekete yeni bir ilerleyiş vesilesi olurlardı.
Halbuki toprağın mülkiyeti daima devlette kalılığı için, bu yeni sınıf,
ebediyen devlet koltuğu altında garantilenmiş bir iratçı zümre haline girerler.
Toprağa yeni bir düzen, bir ziraat devrimi olamaz. Kapitalist inkişafı
yerine Osmanlılığı çürüten, leş kokan bir bezirgân soysuzlaşması görülür.
İltizam: Devlet inhisarında
kesim yoluyla ele geçirilmiş büyük çiftlik halindeki toprakların işletmesini
gözetip gelirlerini toplamak hakkını bir başkasına belli bir karşılık ile
devir etmektir. Fakat bu, yalnız toprak gelirlerini toplamaya, inhisar
etmekle kalmaz. Gitgide her türlü gelirlerin toplanması için dahi aynı
iltizam usulü genişletilir.
Gerek asıl büyük arazi
sahibi olan devlet, gerekse ona kesim yoluyla vekâlet eden büyük memurlar:
Siyasî durumları ve manevî kavrayışları bakımından hazır yiyiciliği ahlâk
haline getirince, artık eski dirlikçinin alçak gönüllü becerikliliği ortadan
kalkar. Büyük şehirlerin debdebeli vur patlasın hayatı ve saltanatı başlar:
"Cümleye istirahatıl
huzurîyet tabiatıl saniye olmakla, rical ve kibar devlet derunu İslâmbolda
eflâke ser çekmiş haneler bina ve inşa ve Boğaziçi'nde günlük refi'ülbünyan
sahilhaneler peyda ve mefruşat ve esâs (minderus) dahi tekellüfatıl azime
ederek, enbiyeye muvafik sair levazımat ve matlûmat ve hadem ve haşem (yardakçılar)
ve elbise ve merkûbatta (ayakkabılar) haddi itidali tecavüz" (Yazarı belirsiz
"Nizamı Devlet Hakkında Mütaleat". Tarihi Osmanî Encümeni Mecmuası N. 941-
942 - 943) başlar.
Bu adamların toprak
işleriyle ilgilenmeye "Tenezzül" etmeleri beklenemez. Onun için: Yani hem
o debdebe ve saltanata peşin çil akçe bulmak, hem işletme külfetiyle
uğraşmamak için iltizam yoluna girilir. Kanunî Süleyman çağına kadar hasların
ve zeametlerin "taşîr"ı (öşür toplanması: irad derlenmesi) "Emin"ler
eliyle yapılırdı. Bu, doğrudan doğruya sahibinin emrinde, onun kahyası
durumunda bir çeşit memur hizmetkârı idi. Toprakların kontrolu her vakit
için devletin veya dirlikçinin elinde bulunurdu. Lâkin yukarki derebeyleşme
ve saltanat gösterişleri Peşin çil akçe ihtiyacını şiddetlendirince
gene daha Kanunî zamanında iltizam usuline girildi.
İlk defa, meşhur Rüstem
Paşa "Havâs'u Humayunu" iltizam'a verdi. Bu olay kesim düzeninin
ilk tefeci - bezirgân sermaye ile başlamış bulunduğuna ayrı bir delililir.
Bezirgân tefeci kapital bir defa tırnağını büyük topraklara geçirip de
usulünü dayatınca, iltizam usulünün sistemleşmesi ve yayılması kendiliğinden
ilerledi. Ondan sonra kapı ardına kadar bezirgân sermayesine açıldı. Bütün
gelirli dirliklerin hasılatı "Hazine'i mânde" edildi. Fakat gerçekte "Mande"
(Kapanıp kalmış) olan, yahut kaba türkçesiyle "Manda" olan hazinenin kendisi
idi.
Netekim gerek devletin,
gerek büyüklerin "Bütçe açığını kapatma" zaruretleri, yukarıda anlattığımız
fasit daire (Bozucu çember) üzerinde gittikçe facialaşmaktan geri kalmadı.
Derebeyleşmeye yüz tutan dirliklerin kesimler şekline girmesi aynı proseyi
birdenbire dehşet derecesine ulaştırmaya yaradı. Ve iflâsı ancak aceleleştirdi.
Mukataaların geliri azaldıkça:
"Mukaddema ter'ib (çok korkulan) malı miri masrıfı vakte yetişmeyip idarei umur için devleti aliyenin varidatı tedahül (ödemede gecikmeye) başladı. Yani bu senenin masrafı rûiyet olunsun (karşılansın) deyu gelecek senenin iradını bu sene satup böyle böyle idare olunur idi." (Koca Sekbanbaşı "Hubase'yu Kelâmı fi Redülavam.")
Bu hâl iltizam işinin
gerek şahıslar, gerek devlet için umumiyetle fazla sarf ve bütçe açığı
yüzünden büsbütün batakçı işi haline girdiğini gösterir. Bütçe açıklarının
Osmanlı tarihinde başlangıcı Koca Sebanbaşı'ya göre: "Esbak Sultan Mustafa"
devrine çıkar. Sekbanbaşı Moskofla yapılan "sefer'i merkum müselahasından
sonra hazinei amire kendini devşiremedi ve masraf irada galebe çaldı" der.
Hatta Mustafa zamanında pahalılığın da pek o kadar bulunmadığını söyler.
Bahsettiği sefer (1150 -1182/1737 -1768) Rus seferi olsa gerek. Demek,
Mukataa düzeninden ikiyüz yıl sonra, devlet hazinesi tam iflâs haline girmiştir.
Fakat mukataaların bu kadar yavaş tesir etmesine şaşmalı. Bu, miri toprağın
topluluk mülkiyeti altında olmasiyle izah edilebilir.
VII - HALKIN SOYULMASI
1
- BEŞ ÖNSERMAYE ZÜMRESİ (ÖNSERMAYE SINIFI)
Kamu Topraklarının
çalınıp çırpılması nereye varır? Normal dirlik düzeninde, bildiğimiz gibi,
toprak doğrudan doğruya çalışan halkın tasarrufundadır. Yani toprakla onu
işleyen insan yekparedir. Devlet adına ülke emniyetini koruyan Dirlikçi,
toprakla çalışanın sadece ahengini düzenler. Fakat Kesim düzeniyle beraber
çiftçi ile toprağın arasına bir sürü soyguncu girer. Âdeta toprakla çiftçi
birbirinden ayrılır. Araya giren o soyguncu "Sürü", yeni doğan bir sınıfın
çeşitli zümreleridir. Bu yeni sınıf: Kapitalizmden önceki cemiyetin Tefeci
- Bezirgân sermayesini temsil eder. Bir çeşit orta çağın Orta sınıfı
adını alabilir.
Yukarıda devlet, aşağıda
halk, bir orta sınıf tarafından sistemlice soyuluyor. Tefeci - bezirgân
sermaye uğruna bir yanda toprak, ötede çiftçi
çalınıp çırpılır.
Devletin iflâsına ve halkın yoksullaşmasına karşılık olarak bir hazır yiyici
sermaye birikir. Üretime yaramayan, cemiyeti sülük gibi emen, kapitalizm
öncesi sermaye zenginliği birkaç elde toplanır. Bari, Osmanlı camiası bu
sermaye yüzünden yeni bir üretim yordamına geçip yeni bir inkılâpla modern
medeniyeti kurar mı? Asla. Bu yeni zenginlik, yeyip yutulacak her şeyi
tüketince, bu sefer kendisi evvelki beylere taş çıkartan daha soyguncu
yeni bir derebeylik yaratır. Halkın ezilişi büsbütün dayanılmaz hale girer.
Osmanlılığın "Ayan ve derebeyler" denilen zümreleri bu rejimin üst
sınıflarıdırlar.
Devletle halk, toprakla
çiftçi arasına giren ön sermayenin kudreti şüphesiz mukataa düzeninden
önce başlar. Fakat kesim düzeniyle birlikte bezirgân sermaye resmen devleti
de, toprağı da, halkı da kendi dizginleri altına sokar. Osmanlı toprak
ekonomisi buza benzetilirse, o buzun altına konulan Bezirgân - tefeci sermaye
ateşi, baltaların kıramadığı şeyi, zamanla su gibi eritip akıtır. " İltizam"
usulü, Tefeci - Bezirğân serayesinin bütün Osmanlı İktisadiyatı
içine dal budak salması, kök atmasıdır.
Osmanlı orta çağına
has yeni orta sınıf hangi zümrelerden ibarettir? Bu sınıfın en başta
ve en yukarıda gelen asıl kodaman zümresi şüphesiz Kesimcilerdir. Kesimcilerin
altında başlıca dört tefeci - bezirgân zümre göze çarpar: Müllezimter,
sarraflar, cizyedarlar, mübayaacılar. Bu dört zümreden sarraflar,
en saf tefeci sermayeyi, mübayaacılar en saf bezirgân
sermayeyi temsil eden iki ucdurlar. Mültezimler toprak iradını,
aizyredarlar, "baş vergisi" denilen insan haracını toplamayı üzerine
almış aracı müteşebbislerdir.
Halkla temas bakımından:
kesimci ile sarraf perde arkasında dururlar. Kesimci toprağın,
sarraf paranın ilk elden öz mümessili durumundadır. Onlar ellerini
sıcak sudan soğuk suya değdirmezler. Kesimci toprak üzerindeki inhisarı,
sarraf para sermayesi sayesinde oturduğu yerde hazırca kârını ve kazancını
toplar. Kesimciye "faiz"ini, sarrafa "f aide"sini bölüp getiren
ve her iki tarafla da bu gelirleri paylaşan müteşebbis mültezimdir. Kesimci
daha ziyade siyasî, sarraf daha ziyade iktisadî rol oynar.
Kesimci siyasî nüfuziyle iktisadî imkânları ele geçirir; sarraf iktisadî
kuvvetiyle siyasî nüfuz kazanır.
Öteki üç zümre: Mültezim
- cizyedar - mübayaacılar ise, doğrudan doğruya halkla uğraşırlar. Halk
bir sağmal ise, onu bu üç el birden sağar. Ele geçirdikleri sütü (gelirleri)
kesimci ve sarrafla paylaşırlar. Bu üç zümreden hiçbiri üretimin yordamı
ile ilgili değildirler. Onların bütün rolleri üretmeni soyup soğana çevirmektir.
Hepsinin tek hedefi: Çalışan halk yığınlarını elden geldiği kadar çok vurguna
uğratmaktır. Onun için, kesimci ile sarrafa nisbetle bu üç zümreye "Müteşebbis"
derken bir şeyi unutmamalı: Onlardan hiç biri modern kapitalist manasında
müteşebbis değildirler. Yani onlar ne sanayide, ne ticarette memleketi
ileriye doğru götürecek bir yenilik yaratarak kazanmayı düşünmezler. Her
şey eskiden olduğu gibi kalır. Hattâ sanayi ve ticaret bu üç zümre yüzünden
bir müddet sonra ilerlemek şöyle dursun sanayi geriler ve ticaret tıkanır
kalır. Modern kapitaliste müteşebbis dersek, bunlara verilecek ad: "Vurguncu
müteşebbis" olabilir.
Vurguncular
üçüzü, bilhassa iş gördükleri yere göre de ikiye ayrılabilirler.
Osmanlı orta çağında üretim şekli, köyde çiftçi, şehirde esnaf olmak üzere
hep küçük üretimdir. Esasen tefeci - bezirgân sermaye kurtlarının en civcivli
kaynaşma yeri daima böyle küçük ve geri üretim yordamlarıdır. Esnaf, hiç
olmazsa bir müddet ve bir dereceye kadar lonca teşkilâtı sayesinde kendi
iktisadî varlığını topluca savunma imkânını bulur. Fakat köylü, hele kesim
devrindeki çiftçiler, büsbütün "Sahipsiz sürü" hâlinde tefeci-bezirgân
sermayenin insafına kalmıştır. Onun için, her üç vurguncu zümrenin asıl
dört elle boğazına sarıldıkları alan köy ekonomisidir. Fakat temeli toprak
ekonomisine dayanan bütün imparatorluğunda boğazı, ister istemez gene onların
pençesinde sayılır. Bununla beraber, üstün karakterleri bakımından mubayaacılar
şehir vurguncuları, mültezim ve cizyedarlar köy vurguncuları
adını alabilirler. .
Daha hususi rolleri
bakımından ayırırsak: Mültezim: toprak vurguncusu, cizyedar: çiftçi
vurguncusu, mubayaacı: alış veriş vurguncusudur.
Buraya kadar, hepsi
de tefeci - bezirgân sermayenin yaratığı olan beş zümreyi ayrı ayrı gördük.
Klasik bir tasnif için bu tecridi yapmalıydık.. Ama, gerçekte bu beş zümre,
hatta eski ismiyle dirlikçiler zümresi bile çok defa birbirlerine karışmış
ve katışmış bulunabilir. Sermayedarlıkta büyük arazi sahibinin çiftlik
yapması, tüccarın arazi sahibi olması gibi, Osmanlı kesim düzenindeki üst
sınıf ve zümreler de birbiriyle içli dişlı olabilir. Bir şahıs aynı zamanda
bir kaç zümrenin rolünü oynayabilir. Lâkin iktisadî kavrayış bakımından
her zümrenin kendine has ayrı rolünü gözden kaybetmek gerekmez.
2
- KÖYDE TEFECİ - BEZİRGÂN SERMAYE ZÜMRELERİ
Bilhassa, toprağı
haraca bağlayan mültezim ile çiftçiyi çapul (talan) eden cizyedar tiplerinin
oynadıkları rolle belirir.
1 - Müttezim (Toprağı
sömüren)
Mültezim, gördüğümüz
gibi, toprağı başkasına işletmek üzere kesimciden kiralayan müteşebbistir.
Mültezim parayı sarraftan, toprağı kesimciden kiralar. Sonra çiftçiyi dılediği
gibi işleterek soymaktan başka hiç bir şey düşünmez.. Parasını vermış,
toprağını ve işçisini muayyen bir müddetle satın almıştır. Tepe tepe kullanmak
hakkıdır. Onun bu işletmesine artık hiç kimse, devlet dahi asla karışamaz.
Onun için bu bakıma,
mültezimi bugünkü ziraat kapitalistine benzetebiliriz. Fakat, ziraat kapitalisti
üretime yeni bir düzen veren, ziraati bir müddet için inkılâba kavuşturan,
zamanında ileri bir unsur olduğu halde mültezim, tam sermayedarlık öncesi
bezirgân ve tefeci kapitalin mümessili sıfatiyle, eski üretimi olduğu gibi
muhafaza ederek daha fazla sömürürken ilerletmek şöyle dursun gittikçe
yoksullaştırıp geriletir.
Mültezim önce, bahsettiğimiz
gibi basit bir müteşebbistir. Sonra yavaş yavaş derebeyleşir.
Müteşebbis Mültezim.
- "Mukataanın malikâne verilmemesi" soygunculuğun daima diline dolamakta
usta olduğu bahane ile güya "mamuriyeti teşvik" için yapılmıştı.
Çünkü mültezimin sözde kesim toprakları "Reayasına tohum ve bidar vermek"
gibi bir rolü kabul ediliyordu.
Fakat, bu bahane ile
bir kere toprağı, yani imparatorluğun temelini ve köy nüfusunun biricik
geçim aracını ele geçiren mültezim ne yapar? Elbet "mamuriyet" lafını rafa
kor ve ondan sonra yukarıda devleti, aşağıda halkı soyar.
Yukarıda devleti
soyuş:
Mukataa tesirini derinleştirdikçe "beş kuruş ziyade veren mültezimlerin zulmüne muavenet olunmak sagir ve kebire'i tabiatı saniye makamında olmakla menafili mülkiye devletin yedine girmediği kalıyor. Faiz, mukataat'ı miriden zaptolunmayup bilmuaccele halka satın olunmanın zaruri tütün ve emtea gümrüklerinden ve sairinden fürûh olunan eshamdan malûmdur. Meselâ duhân ve emtea gümrükler eshamında iptida nem kadar muaccele hasıl ve bugüne gelince mahlûl ve kasr'ı yedlerinden ve cebellûsünden ne oldu bir yere cem olunup ulûfetten beru sehim sahiplerine verilen faiz dahi hesap olundukda malûm olur." (Defterdar Mehmet Şerif Lâyihası).
Aşağıda Halkın soyuluşu: Kesimci ile anlaşan ve sarrafla işini bitirip ona "borç senedi" veren mültezim, kazancı hiç olmazsa sarraf derecesine yükseltmek için köylüye çullanır:
"Haşerat ve ev baş makulesinden bir miktar kallâş ile mahline varup ahaliye reayaya envai zulüm ve (...) ile bedeli iltizamin is'afını tahsil edüp el bi evvel sarrafa verdiği borç senedini tahlis için akçesini irsal" (Beriyye'l Şamlı, "Nizamı Devlet Hakkında Mütallat") eder.
Modern kapitalistle sermayedarlık
öncesi "Müteşebbis" arasındaki farkı görüyoruz. Kapitalist, az çok yerleşmiş
bir sömürme sistemine dayanarak iktisadî kanunlarla çalışanı soyar.
Mültezim "haşerat ve evbaş" (külhan) takımından bir sürü "kallâş" (dubaracı
baldırı çıplak) toplar. Ve halkın başına devlet içinde devlet gibi çökerek
iktisat aşırı zorla çapul sistemini kurar. Ve böylece iltizam bedelinin
iki mislini çalışanların burnundan fitil fitil çıkarır.
Derebeyleşmiş mültezim.
- Müteşebbis mültezim, zamanla palazlanır. Para babası olur. Fakat kapitalizm
öncesinde bu parayı işletecek ilerletici üretim sistemi bulunmadığından
ister istemez sermayesini gene toprağa yatırır. O zaman artık bu yeni parababasından
üreme aga "ayan ve derebey" denilen sosyal tipi yaratır. Ayan: Mültezimlikle
uğraşan derebey demektir.
Derebeyleşmiş mültezim,
yukarıda söylediğimiz bayağı mültezimin somürme sisteminde hiç bir değişiklik
yapmaz. Yalnız o sistemi biraz daha yırtıcılaştırıp ağırlaştırır. Burada
da gene yukarıda devlet, aşağıda halk, görülmedik çapula uğrar.
Yukarıda Devletin
soyulması :
"Feth'i hakanî'denberu vakit vakit birkaç defa kasabat ve karye vesair arazi'i vasia'i memaliki Osmaniye muharrirler tayiniyle tahrir" olunurdu. O zamandanberi gördüğümüz vurgun sistemi ve zuyuf akçe kalpazanlığı yüzünden, topraktan alınan "menafi ve hasılat" değişti. "Hâlât'ı ceride ve Varidat" muhaddese'yi adîde zuhur etmekle ol makule zevlaid'i fevaidi ayan ve derebeyleri zapt ve ahz edüp telef ve heba" (Berruyyetulşamlı: Nizamı devlet hakkında mütaleat) ederler.
Yani devlet, azalan gelirini
çoğaltmak için istediği kadar vergi uydursun: Bunların meyvesi daima "mültezim"
durumundaki ayan ve derebeyleri biraz daha soygunculuğa ve israfa sokmaktan
başka fayda getirmez.
Aşağıda halkın
soyulması :
"Bazen dahi malikâne ve tımar ve zeametler ayan ve derebeyleri zulümlerine iltizam olunmakla ol makule'i bi insaf zorba ve haksız zümresinden olan habisiler dahi, insaflarına göre reayadan alabildikleri kadar meblağı cebren ve kerhen tahsil eylediklerine binaen reayanın ahval ü pür melâlleri merhamete şayan olmakla", "acze'i reaya yerlerin esiri gibi muamele ("Nizamı Devlet Hakkında" keza) görürler.
Unutmayalım. Bu satırları
yazan, herharigi bir burjuva ihtilâlcisi veya bolşevik değil: doğrudan
doğruya saltanatın devlet adamlarıdır. Kesim düzeninin iki buçuk yüz yıllık
işleyişinden sonra, 19'uncu yüzyılın şafağından görülen manzarası ve neticesi
budur: Köylü "Yerlerin esiri"dir. Miri toprakların şözde "rakabe"sini,
mülkiyetini elinde tutan devlet, kendi iflasını da görür, ama, onun "Bi
insaf usât ve bugât"a karşı elinden hiç bir şey gelmemektedir.
2 - Cizyedar (Çiftçiyi
Soyan)
Toprak geliri mültezimlere
geçtiği gibi, dolayısiyle gene bir çeşit toprak geliri olan; fakat doğrudan
doğruya çil akçe ile ödenen baş vergisi, cizyede cizyedarlara teslim olunur.
Ve aynı akibete uğrar. Cizyedar: Bir çeşit baş vergisi mültezimi demektir.
Mültezim nasıl çiftçiyi soyup soğana çevirmek zorunda ise, (Kesimciye ödediği
peşin para ile sarrafa verdiği borç senedini çıkarmaya mecbur ise), aynı
mekanizma ile cizyedar da, çiftçileri normal sömürmenin yirmi, otuz misli
aşırı soyguna ve vurguna uğratmaktan geri kalamaz. Cizyedar belki koyu
Müslüman, belki şefkatli bir baba, ihtimal hayırsever bir insandır. Fakaf
sistem onu canavarlaştırır. Kabahat kişide değil, kurulu düzendedir.
Cizyedar bir
çeşit tahsildar ve inzibat memurudur. Fakat bugün hâlâ geviş getirilen
liberalizmin en son manasiyle ve en son haddine kadar "hür"dür. Yani, mültezim
gibi cizyedar da bir kere işi üzerine aldı mı, artık her türlü "Devlet
karışması"ndan "serbest" kalır. Ve ancak çevresinde har vurup harman savuran
iktisadî kanunlara göre soygununa girişir.
Bu yirmi, otuz misli
vurgunu nasıl başarır? Başlıca şu yollardan :
1 - Dört, beş kuruşluk
cizyeyi, adam başına yüz, hattâ yüzon kuruşa çıkartır.
2 - Şeriat ve kanunca
baş vergisi alınmaması gerekenlerden dahi cizye alır.
3 - Bilinen tek cizyeden
başka "Kıbtiyan cizyesi" gibi yeni çeşit cizyeler icat eder.
Keyif onun değil mi?
"Akıncı müteşebbis" o değil mi? Devlet veya başka fert onun hürriyetine
ne karışırmış?
"Cevr ve zulmün eşna'ı (çirkin, kötü) cizyei şeriyelerini tahsilde şeri şerif ve kanun'u menafie mugayir ve menafi'i cizyedarların hadden' efrun taaddübleri olup bahusus Kıbtiyan cizyesi eşnar'ı mezâlimden olmağla mubayaa, hususu reayaya zulmü azimdir. Ve bu lisan'ı ammede dair ve sakin iken her bir çift eshabı dört yahut beş kuruş ile hissei mubayaalarını eda berle halâs olurlar iken, cizyedarlar yedlerinden yüz, yüz on kuruş ile gücüyle tahliş'i giriypan eyledikleri derece'i tahkike reside olup evlâd'ı süffârından ve piru fani olan babalarından ve dedelerinden ve alil ve güçsüz, kâr ve kesbe muktedir akrabalarından ve dahâ beyyin taifesinden şeren cizye alınmak meşru değil iken cümlesini der top edüp çift eshabından tahsil eyleyüp", (Beriyeülşaımlı "Nizamı Devlet Hakkında Mütalaat Hediyesi") yutarlar.
Cizyedar, işi bu derecelere
kadar niçin ve nasıl azıttırır. Soygunun neticesi nereye varır?
Burada toprak beyinin
para beyi diyebileceğimiz ön sermayedarla yaman işbirliği karşısındayız.
Ve işin iç yüzünü de ancak bu iki zümrenin kanuna, şeriata, devlete ve
insanlığa karşı hiç kaygılanmadan kurup işlettikleri konspirasyon izah
edebilir. Yani, cizyedar tek başına dünyayı soyamaz. Tipkı mültezim gibi,
asıl büyük suç ortağı mukataacı toprak beyi ile gizlice anlaşarak vurgun
yapabilir. Bu nasıl olur?
Toprak beyi kesimcinin
soygunu :
"Cizyedarların bu gûna zulüm ve adavete cesaretlerinin sebebi kavisi: Faraza bir cesim kazanın otuz kırk bin kâğıdı var ise, ol kazada vaki mukataat ve malikânelerin eshapları ekseriya malikâneleri reayasının cizyeleri ol kalemden ifraz ve malikânelerine rapt ile reayalarından cizyelerini kendüleri tahsil ve cizyedarlara vermek üzere fermanı âli isdar ittirup.." ("Nizamı devlet hakkında mütalaat" A. T. Hediyesi) işe girişirler.
Risale sahibine göre 30-40
bin kâğıtlı bir kasabada 10 bin kâğıtlı malikâneler bulunabilir. On bin
ocağın mukadderatını elinde tutacak kadar kudretli olan mukataacı, hüma
kuşuna benzeyen miri toprak mülkiyetinin mücerret ve mutlak devlet denilen
sahibini etiyle kemiği ile temsil eden: Asıl iktidar demektir. Toprağın
gelirini emrine aldığı gibi, o toprakta çalışanların baş vergilerini de,
güya gene devlete yardım olsun kabilinden kendisi toplayıvermek için devlet
babadan "Fermanı Ali" çıkartmak gibi pek masumane, pek zararsız görünen
bir maslahata baş vurmakla işe başlar.
Zaten, bütün miri
toprak rejimi üzerindeki millet ve halk mülkiyeti hâklarının şahsî inhisarlarına
karşı, hep böyle. "Masum" ve "Zararsız" hatta bazen "halk" için yahut "bayındırlık"
için alınmış gösterilen tedbirlerle başlamaz mı?
Sonra ne olur? Toprağın
gelirini "Mültezim"e iltizam eden yeni toprak beyi burada görünüşte tersine
hareket eder. Baş vergisini cizyedar elinden geri alıyormuş gibi davranır.
Gerçekte, yaptığı aynı şeydir: Toprağı iltizama vermesi mültezimden para
almak içindir. Cizye ise, doğrudan doğruya para olarak toplandığına
göre onu toplama hakkını cizyedarın elinden alması gene para almak
içindir. Bu hususda miri mal babası, padişahı kandırmaktan kolay ne var?
Cizyeyi haciz eder "Kol" toplamış, ha mukataacı "kol"... Ferman ali" kendiliğinden
"isdar" olunuverir. Ve para babalarının cünbüşü başlar:
a) Cizyeyi mukataacının
toplama beratı: Malikâne "sahibi" devlet içindeki nüfuzu sayesinde,
padişahdan bir ferman çıkartır. Kendi mahkânesindeki çiftçilerin cizyesini
kendisi toplayacaktır. Bay, malikânesine yabancı eli girsin istemiyor.
Bu Kanunî'dir. Padişah fermanı işe bir meşruiyet şekli verir.
b) Mukataacının
cizyedarla uyuşması: Malikânede 10 bin cizye verecek baş var. Mukataacı
cizyedardan yalnız iki ilâ üç bin kağıt alır. Ve cizyedara efendice bir
göz kırpar. Cizyedar ne denilmek istendiğini "Leb demeden leblebiyi anlayan"
cinstendir. On bin yerine iki ilâ üç bin baş vergisine yerden kandilli
temenna atar. O işini bilir takımındandır. Mukataacı ne yapar? On bin kişinin
yedi veya sekiz binini cizye vermekten halas mı eder? Adam sizde! O zaman
cizyedarla anlaşmaların ve ta padişah katından fermanlar, beratlar çıkartmanın
zahmeti neye yarar? Hayır. Mukataacı gene tabasından, reayasından 10 bin
kağıtlık para toplar. Yani, sözde cizyedarın zararına 7 - 8 bin kağıtlık
cizyeyi cebine atar. Bir kalemde dört beş misli vurgun! Burada artık kanunu
hak götüre... Honie soi qui maly pense.
Para beyi cizyedarın
soygunu: Peki siz, cizyedarı, elinden maması alınınca susacak kadar
aptal bir bebecik mi sandınız? Halbuki susuyor. Mukataacının kendisinden
göz göre göre 7 - 8 bin kağıtlık cizyeyi vurmasına ses çıkartmıyor. Bu
ne biçim mucize? Mukataacı cizyedarı büyüledi mi yoksa: Merak. etmeyin.
Çünkü:
a) Cizyedarın hiç
bir zararı yoktur: Mukataacının geri verdiği 6 - 7 bin kağıdı sepete
atacak değildir. Sadece, malikâne içinde olmayan öteki "vahşi" demek mümkünse
öyle dışarıda kalan "sahipsiz" çiftçilere münasip görecektir. Kendisine
20 - 30 bin reaya mı kalıyordu? İşte, mukataacıılın teptiği 7 - 8 bin kağıdı
onlara üleştirecektir.
Peki cizyedar, sırf
mukataacının bire beş vurgun yapmasına babası hayrına mı razı oldu? Elbet
değil. Bir kere mukataacı gibi padişalidan dileyince ferman çıkartan birinin
gönlünü hoş etmek zannedildiği kadar kuru kuruya bir hayır işi değildir.
Beş tümenlik çalışan
insanın mukadderatını "beratı şerif" elinde tutan bir kumandanla suç ortağı
olmak yabana atılır marifet midir? Fakat.
b) Cizyedarın yağlı
kârı da vardır. Osmanlı bürokratı ne demiş? "Hem ye, hem yedir!" Müdür
bey müteahhitle odun fiyatını yüksek tutacak bir mukavele yaparken, kâtip
efendinin odunları tartıp teslim alırken bir yerine beş yazmasını elbet
hoş görecektir. Ağaçların dal, budak taraflarını, bir kaç yükünü de kantarı
tutan odacının evliğine göndermesine kimse ses çıkarmayacaktır. Bu, böyle
gelmiş böyle gidecektir. O kanunla -şeriata, devlet kanununa ne hacet-
gelenek ve görenek kanunile beride "kaip" ettiği yedi, sekiz bin kağıdın
acısını beş, on misli çıkartır. Örneği meydanda: Mukataacı bire beş kâr
etmiyor mu? Ona uyan cizyedarda en aşağı: Beş, on misli kazanç bulmalıdır.
Hattâ daha fazla... Cizyedar, mukataacıdan en az iki kere fazla kazanmazsa
yaşayamaz. Çünkü, mukataacı yalnız nefsi için vurgun yapar. Cizyedar ise
kendisinden madâ bin bir yeri doyuracaktır. Eğer oraları doyuramazsa, bu
işi başaramaz. Meselâ:
1 - Devlet zümreleriyle
toprak beylerine: Haraç, buyuruldu, ubudiyet, caize gibi bir yığın
sus payları dağıtacaktır.
2 - Tefeci zümresine:
Kredi bulmak için kefilleme, saraf güzeştesi, erbap ve zehap (geldi gitti)
masarifi. ödeyecektir.
3 - Serseri çerilere
"Diş Kirası": verecektir. Cizye toplamak, alelâde ve gönülden verilecek
bir vergiyi almak değildir. Kelimenin tam manasiyle bir çapulculukdur.
Yani halk zorla talan edilecektir. Bunun için hususî, bir ordu sefere sürülecektir.
Cizyedar, başına toplayacağı bir sürü evbaşla köylünün başına kurt gibi
saldırır. Toplu bir isyan karşısında devlet vardır. Tek tek köylüler ise
böyle bir avuç serseri alayı önünde her vakit, teşkilâtsızlık yüzünden
ezilmeye, soyulmaya mahkûmdur. Cizyedar o serseri alayını besleyecektir.
İşte, Cizyedar, kendi
hak ettiği payından başka bu üç başlı masrafları da gene köylüden çıkartacaktır.
Ancak aç devlet zümrelerini ve haris toprak beylerini doyurduktan sonra,
o üç başlı masraflarını hem kendisine yeni bir kâr kaynaği yapar, hem de:
Artık hepsinin ekmeklerini kendisi verdiği için, serseri ev başında, şerefli
devlet adamlarının da, asıl toprak beylerinin de yavaş yavaş velinimeti
ve hakemi durumuna geçer. Vurguncu sermayenin rolü kesim düzeninde böyle
keskinleşir:
"Ol kazanın cizyedarlığını saraf miriden alıncayadeğin verdiği harç, buyuruldu ve ubudiyet ve caize ve kefilleme ve sarraf güzeştesi ve eyâp ve zehap masarifini ve ahır bir cizye ve iltizam derdest oluncayadegin etba ve müteallikatiyle beliğen ma beliğ tayin edecegi miktar zam ve zamime ile her ne mikdara baliğ olursa ol mikdar meblağı baki kalan ol kazanın bisahip reayalarına tahmil ve tevzi" ("Nizamı Devlet" keza) eder.
Netice? Meydanda.
Birincisi: Sosyal
hayat bakımından, halkın, bilhassa kır nüfusunun yaman ezilip
soyuluşu ve yerinden yurdundan oluşu. Artık çiftçi her manâsiyle "Yerlerin
esiri"dir. Bu her göze batan açık bir şey.
İkincisi: Sosyal siyaset
bakımından derebeyleşme prosesine, bilzat halk yığınlarının da kurtuluş
gözüyle bakmasıdır. Görüyoruz. "Bi sahip" yani mukataacı beye bağlı
olmayan "sahipsiz" köylüler hem cizyedarın, hem toprak beyinin ve dolayısiyle
bütün devlet cihazının ve asayişsizliğin en olağanüstü çapuluna uğrarlar.
Hâlâ köylü ağzında sık sık râstlanan "sahipsiz kaldık" "Allah bize bir
sahip göndersin!" lâfının kaynağı budur. Tefeci - bezirgân sermâyenin zülmünden
yakasını kurtaramayan köylü, ister istemez ehvenşer saydığı bir sahibin,
bir mütegalibenin boyunduruğu altına başını sokmaya koşar: "Deruhdeci habisileri"nin
ağına düşer:
"Ve ehli zimmet reayesının ayâl ve evlâdlariyle leyli vennehar aç ve mühtac çalışıp bir senede tahsil eyledikleri emvallerini bedellerinden ahz u islâb ve reaya der ü mendlerini ayal ve evlâtlariyle deruhdeci habisilerine ilticaya zurunda kalup derundeci melunları dahi envai tamah ve irtikâp ile derdimend ve biçareleri suhte ve harap etmeleriyle" ("Nizamı Devlet Hakkında Mütalat" A. T. Hediyesi). Saltanatın toğrak temeli heyelâna uğrar.
3
- ŞEHİRDE TEFECİ - BEZİRGÂN SERMAYE ZÜMRELERİ
1- Küçük sanayi
ve üretim
Kesim düzeninin Yahudi
Nasî ve Donna Grasya Mendes Kumpanyası ve "Dolab"ı ile aynı zamana düşmesi,
miri toprakların dirlik düzeni içine düşen kesim faresinin şehirden köye
geldiğini gösterebilir. Avrupa'da dahi, ürün iradı şeklinden gara iradı
şekline geçişte sermayenin kır ekonomisine girişi, şehirdeki bezirgân münasebetlerinin
belli bir gelişmesiyle atbaşı gider. Fakat bu, Avrupa'da, meselâ, 16'ncı
yüzyıl İngiltere'sinde olduğu gibi, "Kapitalin zıraata güdücü güç olarak
girmesi" (Marks; Kapitalist toprak iradının oluşu, para iradı) demek
değildir. Çünkü bir üretim değişikliği bahis konusu olmamıştır.
Tefeci - Bezirgân
sermayenin hadden aşırı gelişmesi, Türkiye'de kapitalizmi geliştirmek şöyle
dursun, mevcut üretim yordamını bile bozup geriletmiştir. Tıpkı Roma cumhuriyetinin
son devirlerinde böyle: "Tüccar sermayesi, para ticareti ve Tefeci sermaye
en yüksek dereceye gelişmişti." Fakat "El imalâthanesi kadim ortalama
şekilden çok daha aşağı durumlarda" (K. M. Kapital C. III. F. 36. önkapitalizmden)
idi. Bunu Kanunî devrinin şehir esnaflığında görebiliriz.
Bütün orta çağ, esnaflığı
gibi, Kanunî devrinin küçük sınıfları da şüphesiz lonca teşkilâtına bağlı.
idi. Fakât Bezirgân - Tefeci şermayenin köyde yarattığı soygunun ve proleterleşmenin
şehirlere nasıl şiddetle insan akını yarattığı, ondan sonra Osmanlı payitahtının
bütün siyasetinden anlaşılır. Hatta bu oluş yüzünden yeniçeri ocağı, tam
bir esnaf loncasına döner. "Para kazanmak için İstanbul'a gelen taşra
gençleri bir sanata sülük ile beraber, hemşehrileri tarafından yedlerine
bir "suffe" tezkeresi verilerek yeniçeri ocağına geçirtilmek alışılmış
olmakla" (Abdurrahman Şeref: "İstanbul'da Ekûlat Muzayakası" Tarihî Osmani
Mecmuası, 1332, No: 40).
Aynı akının gene daha:
Kanunî devrinden itibaren sağlam lonca teşkilât ve geleneklerini zorladığı,
üretimi bir çeşit gelişigüzel serbestliğe soktuğu görülür. O zaman, bütün
orta çağ Avrupa'sında görülen devlet karışmaları baş bösterir. Ve matalar
üzerine birtakım ölçü ve evsâf kayıtları, tahdidleri konur.
"Hasırcılar eğer tul
ve arzdır ve eğer bahasıdır. Kadimden ola geldüğü üzere olmayup ve bahasın
dahi ziyade edüp serir'i şekva etmeğin buyurdum ki" (7 şevval 973)
diyen hakimler, dikkat edilirse, bu çözülüşü "kadimden olageldüğü üzere"
olmayan lonca disiplinine aykırı hareketi düzenlemeye çalışır.
O zaman, Avrupa ile
arasında en kısa ulaştırma Üsküdar'la İstanbul arasındaki kayıkçılık idi.
972'de bu işe de el konulup Üsküdar kayıkçılığına yalnız "kırk kayık
mukarrer" kılınır. Ve taşıma fiyatı da, iki kişiden 1 akçe hesabiyle
tayin edilir. Ve bir kayığa 12 kişiden fazlasının binmesi yasak edilir.
Bu, önüne gelenin kayıkçılık yapmaması için konmuş bir tedbirdir. Tekirdağı'ndan
gelen kiremit işi için de gene 972'de emirler çıkar: "Gönderilen kalıba
muhalif kiremit işletüp gönderilmeye ve ana karışmayup cek kilâ taşır çıkartmayup
bey'i ettirilmiye."
Fakat bu tahditlerin
en manalısı, İstanbul'un en gelişkin bir üretim kolu olan dokumacılıkta
görülür. 18 sefer 972 günlü hükümde şunları okuyoruz: "Şimdiki malde
mahruse'i mezburede seraser ve şâhnîk ve zerbast ve kuşak işlenen dezgâhlar
çoğalup zapt olunmayup kumaşlarının glabdan ve ibrişimlerin safî etmeyüp
envai hile ve hadiaya mubaser ettikleri" görülür. Yapılan hesaba göre
bu iş için 318 tezgâh bulunmuş. Bunlardan yalnız: "Sahiplerinden kiracı
ve muamele ile akçe kullanur olmayup metmul ve maldar olup yarar'ı itimat
olunur üstadlardan yüz tezgâhı mukarrar edüp" "mada ne kadar tezgâh var
ise cümlesin def edüp ve zikrolunan kumaşın ahvali tamam ve manzum ve mazbut
olmak için mukarrer olan tezgâhlarda işlenen altunlu kumaşın miri tamga
urulup tamgasız alınup satılmaya." Fiyat da şöyle pekiştirilir: "Her
seraser ki işlenüp tamam ola nihayet otuzbeş altundan aşkın olmaya."
Gene göze billıassa
iki şey çarpar:
1 - Demek "meşru"
sayılacak tezgâh sayısı üç mislinden fazla artmış. Nasıl artabilmiş? "Kiracı
veya muamele ile akçe kullanır" kimselerin teşebbüsleri ile. Bu kimseler,
"metmul ve maldar" değildirler. Sırma işlerinde çalışanların üçte ikiden
fazlası, ancak tezgâh kiralayarak veya para ödünç alarak iş yapanlardır.
Bu, sıkı lonca dlisiplininin Kanunî devrinde ne hâle girdiğini göstermeye
yeter. Bu ancak tefeci - bezirgân sermayenin: Köyden şehire bir aylaklar
ordusu sürüp getirerek onların şehirde "kiracın durumuna sokmaya başladığı
ile izah edilebilir. .
2 - Bir seraser 36
altın. Bugünkü para ile (Altın 40 liradır) 1400 lira! Bu para esnafın kazanç
standardına bir örnek sayılabileceği gibi şimdiki kürk manto ve pikap -
radyo'ya taş çıkartan bir lüksün zamane ağa ve paşalarını nasıl ağları
içine aldığını da göstermeye yeter.
Tefeci - Bezirgân
sermaye köydeki çalışanları soyup soğana çevirirken, şehir efendilerini
de lüks yolu ile haraca bağlayacaktır.
2 - Şehirde bezirgân
zümreleri
Bütün bu araştırmalarımız
gösteriyor ki: Bizde, "Devletçiyiz" şiarı hiç de yeni bir şey değildir.
İmparatorluğun büyük toprak temeli miri araziye dayanınca, bu temeli aşındıran
bezirgân sermayenin "Miri"likten büsbütün uzak kalamayacağı kendiliğinden
anlaşılır. Bu miriliğin birinci manası: Ticaretin derebeyce ve mütegallibece
yürümesi demektir. Gerçekte devlet kontrolu, tıpkı miri arazi üstündeki
beytülmalin rekabesi gibi şekilden ibaret kalır. Asıl ticareti kontroluna
alan derebey ve mütegallibedir. Başka tabirle, Osmanlı. ticaretinin devletçiliği,
halk yığınlarını soyup soğana çevirme bakımından çalışan sınıflar zararına
ve tefeci - bezirgân sermaye ile kaynaşmış mütegallibe, derebeyleşme kârına
bir devletçiliktir.
Zamanla, ticarete
karşı konan kayıtlar şüphesiz, daima olduğu gibi, soyut devletçiliklerin
genel başlayışı ile: Halkı korumak hedefini gütmekle sahneye çıkar. Köylüde
kesim düzeninin ve mütegallebeliğin hayatı çalışanlara dar getirmesi yüzünden
büyük şehirlere doğru, Marksın Vagelfrei dediği çeşitten kanı helâl başı
boş proleterler akını başlaması, her şeyden önce sosyal düzen statükosunu
ve idari, siyasi asayişi gözetmek zorunda olan devleti, her yerde hazır
nazır fakat elle tutulmaz tefeci sermayeye karşı değilse bile, bari daha
gözle görülüp elle tutulan ticaret sermayesine karşı zaman zaman tedbirler
almaya götürür. Bilhassa matrabazlara karşı zaman zaman kararlar alınır.
Devlet müdahaleciliği
meselâ Kanunî devrinde bağ ve üzümlere kadar yayılır. Kadı efendi: "Gerek
İstanbul civarında, gerek Marmara sahillerindeki bağları da teftiş eder.
Her sene üzümlerin bir miktarını gayri - müslimler için şarap yaptırır.
Kusûrunu turşu ve pekmez için istimal ederdi." (Ahmet Refik. "İstanbul'un
İaşesi ve Ahvali Ticariyesi" Nisan 332, No: 37. S. 38 - 39). Fazla şaraplara
da tuz attırırdı.
İstifçiliğe ve matrabazlara
karşı, alım fiyatlarını yerinde tesbit eden resmî "Temessük"ler verilirdi:
"Matrabazlara bağlıdır,
mahzen ettirmeyüp ticaret için varanlara narh ruzî üzere aldurup dahi gemilere
tahmil edüp herkesi ne sa'i ile alundunmuş yazup ellerine temessük virüp"
diyen Kefe kadısının 4 Zilhicce 961 tarihli hükmü bunu gösterir.
Fakat, Birinci ve
İkinci Cihan Harpleri, hemen her memlekette görülen devlet müdahaleciğiliğinin
ve istifcilik + matrabazlık + ihtikârla mücadelenin bilhassa halk teşkilâtı
olmayan geri bezirgân rejimlerinde hangi akibetlere ulaştığını açık açık
gösterdi. Bugün gözümüz önünde geçen olayların, o karanlık ve şuursuz ilk
bezirgân münasebetleri çağındaki büsbütün dizginsiz ve idarecilerin şahsi,
keyfi insafına kalmış düzeninde nasıl gemi azıya alacağı kendiliğinden
anlaşılır. Bezirgânca devlet mhdahalectliğinin yalnız tüketici şehir ahalisi
için değil, devlet hazinesi içinde yapıldığına gene Kanunî devrinde şahit
oluyoruz. 967, 969, 972/1559, 61, 64 seneleri sapahiler, reaya ve hattâ
evkaf, hele matrabazlar buğdayı harice kaçırmaya başlarlar. Hükümet bunlarla
savaşır. Bu harice buğday kaçırma teşebbüsü Avrupa'nın 16'ncı asırda cihan
pazarının teşekkülü ile ziraatta teşekkül etmiş kirâcı çiftçi fideliklerinin
çarçabuk ziraat kapitalistleri haline gelmesini icap ettiren mühim dönüm
alâmetidir. Fakat Osmanlılıkta, bizzat devlet büyük zahire satıcısı olduğundan
Mısır'da buğdayın (...) 60 para iken 30 para düşünce devlet işe karışır.
İki cemaziyelevvel 972'de şöyle bir hüküm çıkarılır:
"Üç senenin terekesinden furûhat olunursa fi bade 45 paraya nihayet kırkar paraya verile ki birer altun olup, reayaya sa'ti maişet ve hazane'i Mısır'a zarar mürettep olmak lazım gelmiye".
Yani Bezirgân devletçilik
te, bu sefer, (...) fiyatları yükseltmeye kalkışır.
Kanunî'den iki yüz
yıl sonra, 18'nci asrın ilk yarısında, şehir ve kasaba bezirgânlığının
hangi durumda olduğu, meselâ, "Cihannuma"nın 1142 ve 1162 (1729
-1748) yıllarında yazılmış olan "ilâvesi", Bartın'ı anlatırken bize
az çok sadık bir levha çizer. Kereste pazarı hakkında şu satırları okuruz:
"Kadı ve müftü ve İstanbul gümrüğü tarafından bir adem oturup ve bezingân gelüp mataların İbrahim Paşa halifine vaz edüp sakin olurlar. Lâkin her biri bir mütegallibeye istiare mühtaçdır ve serdarları dahi kendülerinden bir melun olur." (Ülkü Mecmuası: sayı 86, mayıs 1940).
1 - Demek bezirgânlık
en ufak kasabalara kadar kendisine kadı, müftü ve İstanbul gümrükcüsü hazurunu
temin eden birer istîkrarlı pazar yaratmıştır.
2 - Bezirgân henüz
"Mel'un" kişi sayılır. Ama bunlar teşkilâtlı melunlardır ve "dahi kendulerinden
bir melun"u "serdar" olarak tanıtmışlardır.
3 - Bununla beraber,
kadı, müftü, gümrük memuru gibi devlet mümessillerinin rolü ne olursa olsun
serdarlı teşkilâtları ne kadar kuvvetli bulunursa bulunsun, bezirgânlardan
gene "herbiri bir mütegallibeye istiareye muhtaçdır."
Bu karakteristik,
Osmanlı bezirgânlığının sosyal durumunu az çok gösterebilir.
Fakat, asıl bir yanda
devleti, öbür yanda geniş halk yığınlarını kıskıvrak elinde tutan kudretli
bezirgân zümre, yalnız şehri değil, köy ekonomisini de avcu içinde tutan
kalburüstü bezirgân tip mubayacıdır.
3 - Mubayaacıyan
(Kadim Müteahhitler)
Mubayaacı tipi, derebey
dünyasının devlet müteahhidi demektir. Mültezim ve cizyedarla göbek bağı
olan bir önsermaye zümresidir. Tefeci - Bezirgân sermaye çiftçiyi "Yerlerin
esiri" yapıp köyleri yoksullaştırdıkça, köylüler şehirlere, akın ederler.
Köyler ıssızlaşır ve dağılırken, şehirler muazzam kan çıbanları halinde
kızarup şişerler. İki yüz yıl içinde on beş, yirmi misli kalabalıklaşırlar.
Bu kalabalıklar bölünecek, Devlet kendi elindeki hudutsuz ürün gelirleriyle
bu işi yapamaz mı? Dirlik düzeninde icap etseydi belki yapabilirdi. Fakat
kesim düzeninde istese bile onu yapamaz. Kastlaşmış üst tabaka, bezirgânlığı
sözde "Melun" ve şerefsiz bir iş sayar. Ama, gerçekte, fırsatı bulunca,
nasıl başlı başına bezirgânlaştığını gene Lütfü Paşanın Asafnamesi pek
iyi anlatır. Hatta devletin iktisadî işlerle uğraşmaması prensipi, devlet
adamlarının bezirgânlığı şerefsiz bulmalarından ziyade bilzat o işe -hatta
Lütfü Paşayı aleme telkin verirken bile- el altından girişmiş olmalariyle
izah edilebilir. Üst tabakalar ticaretin ve tefeciliğin tadını o kadar
almışlardır ki, artık o işi, ellerinde bulunan devlete yaptırtmazlar. Bu
mubayacılığın manevî sebebi ise maddî sebep de: Devletin artık dirlik düzeninde
olduğu gibi fazla ürünleri ilk elden toplamaması, para iradçısı durumuna
girmesidir.
Şu veya bu sebeple
bir kere doğan mubayacılık, öteki göbek bağlı kardeşleri Cizyedarlık ve
mültezimlik gibi, zamane sermayesinin bütün iktisadî ve ekstra ekonomik
sömürme, çapul meziyetlerini fazlasiyle kazanır. Hazerde şehir nüfusunu
beslemek zarureti ile işe başlar. Yavaş yavaş halkın boğazına attığı pençesini
devletin hazinesine de sokar. Şehir nüfusunun geçimini eline aldıği gibi,
İmparatorluğun hususî ve resmî alış veriş alanlarını da inhisarına geçirir.
Böylece, bütün akranları gibi mubayacı sermayede yukarıda devleti, aşağıda
halkı sülük gibi emer. Devlet hazarda, seferde ipin ucunu mubayacıya teslim
eder. Osrnanlının muhteşem top sakalını eline geçiren mubayacı, artık hem
köyde, hem şehirde işleyen iki yüzlü Acem kılıcına döner. Köyde, alıcı
sıfaliyle üretmenleri çapula uğratır. Şehir'de satıcı sıfatiyle tüketmenleri
haraca bağlar. Artık Osmanlı imparatorluğu, tepeden tırnağa kadar dizginsiz
bir tefeci - bezirgân sömürme sistemi içindedir.
Hazerde Çapul:
"Devlet aliye miri anbarlar binasına ve canib'i miriden mubaya ve hiyaneti takribiyle üç, dört kat ziyade iştir ve niceleri dahi emakın'ı baideden (mekandan uzak) nakil etmeleriyle yalnız ücret nakliyesi miriden verilen bahasının katmerli reside olup bu cümle ile ekser mu bayaaya memurlar dahi mücerret tama'ı hamlarından nasi mutad olan vechile on kilede bir kile dem'i kanaat ve reaya fıkarasına cevrû eziyet ve kendu mevzuları olanı başlı kiler ile tedbiyl edüp hemen on kileyi altı yedi kile götürüp reayadan ziyadesinin akçesini ahz eylediklerinden başka, kendüleri reayadan ahz eyledikleri saf ve cid hıntaya saman, ve arpa ve haramuk karıştırıp güngûn (rengarenk) hileden sonra magşuş (karışık) hınatlı ve seyr'i sefaine tahmil ve asitanei saadete irsâl eyleyüp rüesai sefain hazneleri dâhi esnai rahde hamulelerinin bir mikdarını beyi ve bir mıkdar... dahi reisler (zapt) eylediklerinden mada intifa ile ziyade gelmek için üzerine su döküp gereği gibi ifsat etmeleriyle" halk "semid mertebesinde müteaffin" onları yemekten hasta olur. (A. T. hediyesi "Nizam Devlet Hakkında Mütalaat." )
Görüyoruz. Buna "çapul"
demekte haksız sayılmayız. Alış veriş vur abalıya gider. Ve halk it dalamış
keçiye döner. Devlet aliye "canibi miriden mubayaa hususuna mecbur" olduğundan
mubayacı eline düşer. Neden bu mecburiyete düşmüş? Kesim düzeninde devlet
ticaret yapamaz! Niçin yapamaz? Çünkü tüccar sınıfı aç kalır. Bu sınıfın,
Osmanlı cemiyetine has nevi şahsına münhasır örneklerinden mubayacı, yapmadık
marifet bırakmaz. "Üç, dört kattan ziyade" satın alarak istifcilikle, uzaklardan
nakliye bahanesile fiyatları mirinin birkaç katına çıkarır. Onda bir hakkı
varken, "Başlu kile" diye kendi uydurduğu ölçülerle onda 3 ila 4 daha çalıp,
"Reaya fıkarasını" yarı yarıya çalar. Bu aldığı temiz buğdaya, arpa, saman,
karamuk, karıştırır. İstanbul'a yollar. Zavallı buğdayın, yani ekmek yiyecek
halkın talihsizliği bu kadarla da bitmez. Yolda gemiciler de buğdayın bir
kısmını satarlar, bir kısmını kendi anbarlarına atarlar, bir kısmını yerler.
Geri kalan eksik çıkmasın diye buğdayı su ile ıslatırlar ve ilahır:.. Burada
normal ticaret sömürüsü hak rahmeti kalır. Tam derebeyvari çapul, ve kapitalizmde
ancak sömürge halkına lâyık görülen ekstraekonomik soygun alır yürür. Sermayenin
"namusiyle" kazandığını iddia edeceği bütün o sözde "Dişden tırnakdan arttırarak"
yapılan "en ilk birikiş" böyle yürüyecektir.
"Binam Defterdar Şerif
Efendi" istediği kadar mantık ve itisaf öğüdü versin:
Seferde Çapul:
"Seferde ve hazerde mubayaat ve mürettebat külliyen fukara üzerinden kaldırılıp cümlesini devlet'i aliye kendi akçesile tedarik ile bir senede seferin rayiciyle zahiresi beşbin keseye düzülür. Ve araba ve deve ve beygir şöyle satın almaca kezalik beş bin keseye düzülür. Cümle on bin kese ile matlup hasıl olurken bunlar için reayadan kırk elli bin kese çıkarıyor. Reayanın mali cizyei amirede mevcut olan akçeden alâdır. Hazinede duran akçenin nema ve ticareti olmaz. Reayanın akçesi boş durmayıp daima, nema ve tezayyüteder. Onun için reaya malını hazain'i sultaniyeden ziyade muhafaza etmek lâzımdır. Faraza sefer için yirmi bin kese tedârik olunacak ise otuz bin olsun. On bin kese ile ellibin kese kazanılmış olup memâlik harap olmaz. Kırk sene sefer olsa reayanın bir yumurtasına vazı yed olunmamak kabildir." (Defterdar Şerif lâyihası "Nizamı Devlet Hakkında.")
Devlet alsa bir masraf
edecek. Tefeci bezirgân sistemi aracı yapınca 4 - 5 masraf ediyor. Devlet
yapsa reayanın "Bir yumurtasına" zarar gelmeyecek. Mubayacıyan hem şehir
halkına iki, üç misli pahalı, "kokmuş" un yediriyor, hem köy üretimine
türlü "eziyet" edip iki misli zarar veriyor. Öyle iken "Devlet" yapamıyor.
Halbuki ondan ikiyüz yıl önce bunu pek güzel yapıyordu. O büyük seferleri
bu usulle tutuyor ve besliyordu. Reayayı bu usulle kendisine bağlıyor,
Osmanlılığa dost ediyordu.
VIII
- KESKİN ORTA ÇAĞ SINIF VE TABAKA BASAMAKLARI
Kesim düzeninde toprakların
bir çeşit menkulleşmesi (toplum mülkiyetinden kişi mülkiyetine doğru taşınabilir
hâle gelmesi) toprak ekonomisi içine tefeci - bezirgân sermayenin işlemesi
üzerine, iktisadî,yapı gibi, sosyal yapı da ilk kurulan dirlik düzeninden
bambaşkalaşır. Şimdiye kadar söylediklerimizden açıkça belirdiği gibi,
artık burada sınıflar en keskin ve orta çağa has en hoyrat şekilleriyle
basamaklaşırlar.
Altda : Bildiğimiz tek biçimli, tek parçalı büyük çalışan çiftçi yığınları, başlıca üretimi, toprak üretimini başarırlar. Bu üretimden her gün biraz daha azalup daralan geçim vasıtalarını güç kurtarırlar. Bunlar, ne "serbest köylü mülkiyeti" şeklinde tipik ufak işletme ziraata, ne de ziraatta "Kapitalist üretim şekli"ne varamazlar. İkisi ortası bocalayan zümreler tam bir sınıf farklılaşmasından ziyade köylerin dağılmasına ve nüfus azalmasına doğru giderler. Bunlar Osmanlı reayası, bir kelime ile, toptan ifade olunabilecek mukadderatları birleşmiş köylü sınıfıdırlar. Bu safhada (Çiftçi = reaya) gitgide Osmanlı tabiriyle "yerlerin esiri", yani tam toprakbend (Toprak kölesi) haline girerler.
Üstde : Sistemi
devlet zümrelerinin kodamanlarını da içine alan ve dirlikciden mukataacıya,
sarrafdan mubayaacıya kadar çeşit çeşit karakterli ve basamaklı sömüren
güdücü tabakalar, üst üste Babil Kulesi gibi yükselirler. Bunlar üretimden
her gün biraz daha genişleyen ve çoğalan arslan payını alırlar. Köylüyü
zaruri geçimine kadar soyup soğana çevirirler. Hakim sınıflar halindedirler.
Marks "Bilhassa
bezirgân kavimleri ancak kadim cemiyet intermendien lerin de Epikür ilâhları
gibi, yahut Leh cemiyeti mesamelerindeki Yahudiler gibi mevcut idiler."
(Das Kapital: c. I, 4, S. 85). der. Kesim düzenine kadar Tefeci - Bezirgân
sermayede ancak öyle·Osmanlı cemiyetinin mesameleri içinde, kıl diplerinde
kirle geçinen mikroplar gibi mevcuttular. Bilhassa hakim zümreler onlarsız
olamamakla beraber, onları kendilerinden de sayamazlar. Hele içlerine asla
alamazlar, daima dışlarında, ayrı, kirli bir şey gibi tutarlardı. Kesim
düzeniyle beraber, Tefeci - Bezirgân sermaye birdenbire tekmil cemiyeti
kaplayan biricik maddi gizli kuvvetli haline girdi. Sosyal yapının alnına
Tefeci - Bezirgân karakteri damgalandı. Çünkü, toplumun temelli geliri
olan toprak gelirini ilk elde toplayan Tefeci - Bezirgân sermaye idi. Topladıklarını
kendi kanunlarına göre paylaşdıran gene o idi.
Alt sınıflardan köylülük,
ne kadar sosyal farklılaşmaya uğramış olursa olsun, dağınık, biçimsiz büyük
bir halitadan ibaretti. Köylü, içindeki farklılaşmada pek ileri giden unsurlar
esasen Tefeci - Bezirgân zümrelere doğru sivrilip köylülükten kopuşuyordu.
Tabakalaşmanın sosyal üretim tarzında neticeli bir rolü olmuyordu. Halbuki,
bu muazzam yığını keyfince kesip biçen ve topluma istediği mana ve biçimi
vermekte serbest görünen üsttekiler, gayet çok ve çeşit çeşit basamaklı
idiler. Osmanlı toplumunun bu üstteki işletici ve sömürücü tabakalarını
incelemek için, önce iki büyük bölüme ayırabiliriz: 1- Devlet zümreleri,
2- Asıl üst sınıflar.
Tefeci - Bezirgân
hegemonyası altında alt sınıfların durumu kendiliğinden anlaşılabilir.
Şehir esnafının iyi kötü bir loncası vardır. Lonca, köylerden şehirlere
akın eden Marks'ın tabiriyle Vogelfrei (başı boş, kanı helal) proleterlere
rağmen tutunabildiği nisbette, izafi az çok himaye edebilir. Fakat asıl
büyük çalışkan yığın: Köylü kitlesi, her türlü fıili teşkilâttan mahrumdur.
Gerçi ilk zamanlar, meselâ Ahi Evranın esnaf loncası tarikatına karşıllk,
Hacı Bektaş Velinin köy Bektaşiliği teşkilatı vardı. Fakat, bunlar, ta
Baba İshak zamanında başlayan ve Selçuk saltanatına öldürücü vuruşunu indiren
müthiş köylü isyanları yapmışlardı. O yüzden hakim idareci zümreler Bektaşiliği
bir nevi harp keşişliğine çeviren yaniçerilikten başka her yerde soysuzlaştırmaktan
geri kalmadılar. Devletin en büyük merkezi silahlı kuvveti yeniçerilik
"peygamberimiz Hacı Bektaşı Veli" diye külliyatın çekerken, köylerde alevilik
daima kanun dışı, ahlâk dışı bir günah ve münafıklık sayıldı. Daima gizli,
yasak bir tarikat olarak hor görüldü. Ve hiç bir zaman köyün kendi ufak
tefek iç işleri dışında dünya meselelerine Bektaşiliğin karışmasına, hele
devlet politikasına el atmasına göz yumulmadı. Devletçe asla tanınmadı.
Esasen iç Anadolu dışında "Reaya"ın büyük çoğunluğu için Bektaşilik diye
bir tarikat da yoktu. O yüzden esnafa nisbetle köylü yığınları ister istemez
tek tek başaklı geniş bir tarlanın ekini kadar kalabalıktı! Ama onu bir
tek demirden orak demet demet kesüp keyfince biçebilirdi. Kesim düzeni
üzerine köylüler büsbütün -Hâlâ bugün bile kullandıkları tabirle- "sahipsiz"
kaldılar. Eski idealist ilb "sahip arz" dirlikçiler artık kalmamıştı. Kalanları
da kesimcilerden geri yanları kalmamıştı. Bir avuç teşkilâtlı Makedonya
maceracısı toy bir İskender emrinde nasil bilinen dünyanın bir ucundan
girip öbür ucundan çıkar ve buna karşı Atene'den Pencab'a kadar uzanan
geniş ülkelerde karşı çıkacak doğru dürüst hiç bir teşkilatlı halk kuvveti
bulunmazsa, tıpkı öyle, kesim düzeni de barbar fatihlerin talihiyle sahneye
çıktı. Koskoca köylü yığınlarına başdan başa satur atıp doğrarken, saman
alevi isyanlardan başka şuurlu ve disiplinli hiç bir teşkilâtla karşılaşmadı.
İşte Osmanlı imparatorluğunun
büyük toprak iktisadiyatına temel olan miri arazide "Kanunî"nin açtığı
kesim düzeni sırasında sosyal sınıfların durumları böyle idi.
1 - Devlet zümreleri:
Hemen hemen toplum şeklinde siyasi idareyi elinde tutan devlet teşkilatına
girenlerdir.
Bunların sosyal gelişmede
rolleri ilkin gayet önemli iken, sonra impa ratorluğun genel mukadderatı
ile birlikte söner. Üst sınıflar gelişip kuvvetlendikçe, devlet
zümreleri soysuzlaşıp iğretileşirler.
2 - Asıl üst sınıflar:
Bilhassa sınıf adını alabilecek sosyal sınıflar kesim düzeni ile birleşip
kökleşirler. Bunlar hakkında takribi bir duru fikir edinmek için, zamanımızdaki
sınıflarla bir kıyaslama yapmak mümkündür. Modern kapitalist toplumdaki
sınıflarla Osmanlı toplumundaki sınıflar birbirleriyle tamamen ilgisiz,
hattâ birbirlerinin taban tabana zıddı olmalarına rağmen, iki ayrı ve zıd
dünyanın yaradılış mayasında sermaye denilen unsur başlıca rolü oynadığından
şekil ve görünüşce az çok benzerlikler bulunabilir.
Karşılaştırmayı şöyle
yapabiliriz:
a) Modern arazi
sahibi tipine karşılık Osmanlıda dirlikçi ve kesimci toprak beyleri
"malikâne" sahipleri vardır.
b) Modern kapitalist
tipine karşılık Osmanlıda tefeci ve bezirgân para beyleri ön sermayedarlar
vardır.
Şüphesiz dirlikçi
ve kesimci toprak beyleri henüz gerçek bir mülkiyet sahibi olmadıkları
için modern arazi sahibinden başkadırlar. Tefeci - Bezirgân para beyleri
ise, sosyal üretim usuliyle hiç ilgili bulunmadıkları için modern
kapitalistten esaslıca farklıdırlar. Fakat, bugünkü kafamızla o zamanki
sınıf münasebetlerini kavramak isteyince, yukarıdaki benzerliğe dayanan
tasnifi yapmak faydalıdır.
Her medeni toplumda memur,
sosyal ekonomiye hakim olan sosyal üst sınıfların aylıklı adamıdır. Vazife
bakımından Osmanlı devlet zümreleri de önünde sonunda gene toprak ve para
beylerinin emrindedirler. O hâlde niçin "Üstün sınıflar" arasında "Devlet
zümreleri"ne de ayrı bir yer veriyoruz? Çünkü tarihi gelişme, bunu gerçek
bir zaruret yapıyor. Osmanlılık, göçebe yerleşmelerinden doğma medeniyetlerin
Rusya bir yana bırakılırsa -en son kalıp değiştiren- örneklerinden biridir.
Bu kalıp değiştirme en geç bizde kaldığı için Osmanlılığa has cilveleriyle
ve en tipik şekli ile gene bizde göze çarpar. Devlet (yani "Beytüimal")
hiç olmazsa şekilce toprak temelinin (miri arazinin) gerçek "rakabe"cisi,
Mülkiyet sahibi değil midir? İşte, Osmanlılıkta, devlet zümreleri,
o gerçek mülkiyeti şekilce olsun temsil edebildikleri ölçüde, hususi birtakım
imtiyazlar takınabilmişlerdir. Hiç olmazsa Vitulaire arazi sahipleri gibi
geçinebilmişlerdir.
Osmanlıda memur imtiyazlarının
yaman tekelci kökü, bu tarihi ve sosyal iktisat münasebetlerine dayanır.
Onun için Osmanlı devlet zümrelerini, memur olmalarına rağmen ve memurlukla
birlikte üst sınıflarla içli dışlı kaynaşmış buluyoruz.
Devlet zümreleri,
Osmanlılığın ilk kuruluş ve yayılış devrinde biricik üstün tabaka idiler:
Üstünlükleri kılıcı hakkına fütühat yapan galiplerin o zamana göre tabii
sayılan üstünlüğü idi. Zamanla ve barışçıllaştıkça soysuzlaşdılar. Fakat,
kesim düzenine gelinceye kadar, onlar yalnız memur değil, aynı zamanda
memleket üretimini bilfiil kontrol ve idare eden ekonomik ve sosyal birer
unsurdular. Gitgide bu rollerinden uzaklaştılar. Nihayet kesim düzeniyle
beraber, sırf idari, siyasi, askeri hizmetler iktisadi ve içtimai rollerden
ayrıldı. Devlet zümrelerinin, parmağı bal tutanları, alt tabakada farklılaşıp
sivrilen tefeci - bezirgânlarla içli dışlılaştı. Devlet zümreleri bu suretle,
zamanımıza kadar görülen "Biz bize benzeriz" fetfasınca âdeta hakim sınıfların
imâlinde harç ve çimento rolünü oynadılar.
Demek, ilk devlet
zümrelerinde iktisadi görevle siyasi görevlerin ayrılması, bir iş bölümü
gibi başladığı halde, sonradan sınıf bölümüne yol açtı. Bölünüş sonunda
bilhassa devlet zümreleri, gene hakim sınıflara zaman zaman maya vermek,
bir çeşit atlama tahtası ve kaynak olmak rolünü muhafaza etmekle beraber,
hakim sınıftan iyice farklı bir kamu işleri ihtisasına ayrılmış zümreler
halinde belirdiler. O zaman, sosyal rolün ağırlığı ister istemez hakim
sınıfa geçti. Devlet zümrelerinin eski ehemmiyetleri gitgide ufaldı. Fakat
bu keyfiyetce uzaklaşış ve ufalış, kemiyetçe büyümeye engel olmadı. Bilakis,
devlet zümrelerinin sosyal rolleri azaldıkça, kırtasiyeci hacimleri genişledi.
Müstahaseleri şişti. Ve hâlâ görülen çeşitten bir "Kadro enflasyonu" milletin
de kendi kendisinin de başına belâ kesildi. Çünkü devlet içinde devlet
gibi, hakim sınıflar içinde devlet zümreleri âdeta sınıflaştılar. Meşrutiyet
inkılâbından sonralara kadar, Celâl Nuri'nin "Memur sınıfı" dediği şey
peydahlanmıştı.
Devlet zümrelerinin
bu tezatlı tarihi gelişmesini, siyasi çöküş bahsinde biraz daha teferruatiyle,
göreceğiz. Burada sadece ana çizgileriyle bu zümrelerin adlarını verelim.
Klasik Osmanlı devlet cihazında başlıca dört zümre vardır.
1 - "Tariki mülkiye"
: Vezirlerden beylere ve kadılara kadar iner. Bu bulunduğu her idare
birliğinin başı şimdiki tabiriyle "Mülki amir" dir. Devletin idare ve siyasetini
temsil eder. Daima devletin her değişikliğine kendisini uydurur.
2 - "Tariki ilmiye"
: Din ve o zamanki ilim zümresidir. Önce kadı asker iken sonra şeyhülislâm
ve "Nakibeleşraf" (din asaleti) olan din mümessillerinden müderris, talebe
ve danışmentlere kadar uzanır. Kadılar, imamlar, mütevelliler ve ilahır...
hep onlardandır. Tarık ilmiye teşrifatta kalemiyeden önce gelir. İlkin
basit kadılıkla devlet idaresine katılır. Sonra saltanat yayıldıkça o da
müthiş dal budak salıp bir nevi din derebeyliği halinde kastlaşır ve bir
türlü zamana uyamaz.
Mülkiye ve ilmiye
"tarik" (yol) ları: Osmanlı imparatorluğu gibi bir orta çağ devletinin
biri dünya (lâik), ötekisi din işlerine bakan çifte başı sayılabilirler.
Devletin din ve dünya denen iki ruhu bu iki başa dayanır. Mülkiyede padişah,
ilmiyede Allaha kadar çıkan yüksek siyaset cisimleşir.
Bu iki ruhun veya
çifte başın icra vasıtaları da başlıca iki "tarik"dir: Düzen - Savaş yolları.
3 - "Tariki kalemiye"
: Yurt içinde düzen ve istatistik işlerine bakanlardır.
Nişancı, defterdar ve reüsülküttapdan, bunların hocaganı ve kapıcı başılarına
kadar zincirleme giden bir kadrodur. Kalemiye tarikinde de, mülkiye gibi
zamana göre bir adaptasyon kabiliyeti vardır. Bu adaptasyonda kalemiyenin
bazı görevleri sınırlanır. Bazı görevleri, şişer. İlkin en mühim kalemiye
şefi, toprağa bakan, "nişancı" idi. Sonra toprak ekonomisi
bezirgân- tefeci sermaye emrine geçince, hatta belki daha "tahrir" (istatistik)
faaliyetleri rafa kaldırıldığı gündenberi bu mühim kalem dumurlaştı. Nişancılık,
vazifesiz bir kuru unvan haline geldi. Asıl Hazine işlerine bakan
defterdarlık ise, para ve bezirgân sermayenin gelişmesile uygun
olarak büyüdü. Reisülküttablık zamanla hariciye nazırlığına,
dışişleri bakanlığına doğru geliştiği gibi, defterdarlık, da maliye
nazırlığına çevrildi. Reisülküttap: gelişen dış dünya ile, defterdar: değişen
iç dünya ile temasda idiler. Biri cihan politikası, öteki iktisadi zaruretlerle
hayata fiilen bağlı idiler. Anlaşılması kolay sebeplerle, bilhassa defterdarlar,
boyuna islahat ve inkılâb unsurları yetiştirdiler.
4 - "Tariki Seyfiye"
: Kılıç ve savaş zümresidir. Bunlar kısmen, ilmiye ile aralarındaki
yaman birliği maddeleştirecek şekilde imparatorluğun ilk ücretli işçileri
sayılabilirler. "Kapu kulu", ulûfe alan hassa ve nizamiye askeri
ile, maaş almayan, harp zamanında eyalet askerini veren Tımar ve zeamet
erbabı diye başlıca iki tiptir. Kapı kulu daimi veya hazeri ordu, tımarlar
ve zeametler, ihtiyat veya sefer ordusu demektir. Seyfiye tarikide tıpkı
kalemiye gibi bir gelişime uğradı. Mukadderatı doğrudan doğruya toprağa
bağlı olan tımar ve zeamet erbabı, ilkin belli başlı kuvvet iken, mukataa
düzeniyle beraber arka plâna atıldılar, devlet ve toplum hayatındaki rollerini
gittikçe kaybettiler. Toprağın kendisine değil, de gelirine, yani hazineye
bağlı olan kapıkulu ise, ilmiye gibi keyfiyetce sönerken kemiyetçe çoğalarak
kastlaştı. Değeri azaldığı nisbette şişerek kendisi ölünceye kadar imparatorluğun
da canını burnundan getirdi.
Görüyoruz. Devlet zümrelerinin
zamanla geçirdikleri değişiklik, her birinin toprakla olan münasebetlerine
uyar. Toprak üretiminin eski dirlikçi düzenine bağlı olan zümreler:
Mülkiye ile kalemiyenin has ve zeamet erbabı, ilmiyenin arpalık
sahipleri, seyfiyenin tımar ve zeamet erbabı, kesim düzeni üzerine,
ya soysuzlaşıp eridiler; yahut mukataacılığa doğru geliştiler. Mukataacı
veya kesimci durumuna girenler de, gittiler, ya eski dişli dirlikçilerle
el birliği halinde Malikânelerini yavaş yavaş çiftçinin toprağı
gibi kendi tasarruflarından mülkiyetlerine doğru çevirdiler. Ve modern
toplumun büyük arazi sahipleri haline geçtiler ve Osmanlı toplumunun
Asyai statükosunu ebedileştirmek üzere irticaı taşlaşdırdılar: Yahut bunlardan
defterdar gibi devlet hazine sermayesile doğrudan doğruya ilgili olanlar,
bazı kendilerine yakın kapıkulları kodamanlariyle birlikte, bir çeşit burjuvamsı
reformlara özendiler. Asıl ilmiye ile seyfiyenin kesim düzeninden sonra
teşkilâtlı büyük yığını teşkil eden ulûfe'cilere gelince: Bunlar
ister kılıç, ister kafa işçileri olsunlar, maaşlanna bakan gündelikçi devlet
hizmetkârları, Osmanlı memurları olduklarından, aç kaldıklan zaman, her
biri kendi çeşnisine uygun birer "küçük teşebbüs"e girişmek zorunda kaldılar.
Bu küçük teşebbüslerin başlıcası esnaflıkdı. Onun için seyfiye ile
ilmiyenin kalabalık çoğunluğu, sosyal hedefi bulunmayan zamane küçük burjuvaları
gibi, bitmez tükenmez şehir kargaşalıklarının kanlı irinli, biri
kapanmadan ötekisi açılıp işleyen kan çıbanları oldular. Neden?
Bunu daha yukanki
genel izahı yaparken söylemiş olduk. Tek taraflı: hepsi de devlet tarafında
gözüken devlet zümreleri, toprak ekonomisiyle olan münasebetlerine göre
daha baştan iki zıt bölüğe ayrılmışdırlar. Bir tarafta esas itibariyle
toprağın tasarrufuna karışan kaydı hayatla hakim durumdaki Mülkiye
ve Kalemiye, öteki tarafta toprağın ancak gelirinden bir ulûfe koparan
gündelikçi durumundaki Seyfiye ve İlmiyenin kapukulu yığını...
Kesim düzenine kadar bu iki kutup arasında az çok bir bağlılık ve istikrar
vardı. Bağlılık: Seyfiyenin dirlikçi (Tımarli) zümresi, ilmiyenin arpalıkçı
zümresiyle oluyordu. İstikrar da: Devlet gelirinin kendiliğindenci karakterine
uyarak para değerinin nisbeten çok yavaş alçalması ve ulûfelerin istikrarı
demekti. Kesim düzeni bir vuruşta küçük dirlikleri tefeci - bezirgân sermayeye
malikâne yapmak suretiyle aradaki bağlari kopardı. Akçeyi zuyuflaştırmanın
dört nala kalkmasıyle de istikrarı yok etti. Mülkiye ve Kalemiye beyleri
ve paşaları, bir kısım kodaman ilmiye efendileriyle seyfiye ağalarını
da kendi taraflarına çekerek, miri toprakları kesim malikâneleri haline
sokarken, doğrudan doğruya arslan payını aldılar. Çünkü toprağın doğrudan
doğruya geliri onların elinde idi.
Halbuki kapukulu denilen
devlet zümrelerinin büyük çoğunluğunu teşkil eden ufak gündelikçiler toprağın
gerçek geliriyle değil, ancak ellerine geçen ulufenin akçe
değeriyle geçiniyorlardı. Topraklar malikâne halinde kodaman mülkiye paşalarının,
kalemiye beylerinin ilmiye, efendilerinin ve seyfiye ağalarının
ellerine geçip de, fiyatlar yükseldikçe, ulufeci kapıkullarının ellerine
geçen akçeler zuyuflaştı. Ulufe'nin paraca adı belki çoğaldı, ama bu sayıca
çoğalış akçedeki değerin ve gerçek alım kabiliyeti kalitesinin azalışı
ile oldukça uygundu. İşte bu tezat, Osmanlı imparatorluğunun kafasiyle
kafasına vuran, ta tepesindeki, yani devlet zümreleri içindeki Birinci
büyük tezaddır. İste softalarla yeniçerilerin ikidebir el ele verip
vezir vüzera kellesi yiyemedikçe, ortalığı yağma etmedikçe yatışmamaları
bu birinci büyük tezattan doğar. Buna büyük şehirlerin tezadı yahut
payitaht tezadı da diyebiliriz. Çünkü devlet zümrelerinin hoşnutsuzlukları,
sevki tabileri ve ekonomi ve sosyal ilgileri yüzünden ister istemez, çevrelerindeki
başka benzer hoşnutsuzluklarla buluşacaklardı. Şehirde büyük hoşnutsuzluklar
yığınını kimler teşkil ediyordu? Şehir küçük burjuvaları, esnaflar,
yağı sızdırılmış kuru çıra yığını gibi, tutuşmak için bir kıvılcım bekleyen
esnafın, iki yeniçeri ve bir ulema kışkırtmasiyle elde silah, balta saray
ve kâşane kapılarına dayanmaları bundandı. Yoksa elde bayrak gibi taşınan
"Şeriat" dilekleri yahut "Bidat" itirazları lâftı. İşin iç yüzü, ücrette:
Ulûfede idi. Büyük şehir isyanları ve daha doğrusu payitaht isyanları
hep bu birinci büyük tezadın zenbereğinden boşandı. Ve bu tezat, saltanat
tarihi ilerledikçe azalmadı, çoğaldı.
1) Asıl hakim sınıflardan
toprak beyleri
Kesim düzeni Osmanlı
devlet ekonomisinde toprak beyiliğini yaratmadı, hatta hazır buldu denilebilir.
Dirlik düzeni sonlarında dirliklerin sepetlenmesi ve mahalli himmetten
verilmesi gibi haller, Osmanlı toprak ekonomisinde derebeyleşme
derecesini göstermeye yeter. Kesim düzeni güya bir derebeyleşme eğilimine
karşı devletin bir tedbiri oldu. Ama, gerçekte, kesim düzeni, toprak beyliğine
engel olmaktan ziyade, onu tasdike ve teyide vardı. Ve toprak beyliğine
yeni bir temel verdi. Başka bir tabirle kesim düzeni, miri topraklarının
çoğunu mukataacılara geçirdi. Ama, dirlikçilerin kökünü kazıyamadı. Dirlikçilere
de kesimciler gibi hareket imkânlarını sağladı. Fakat bu, söyleniverdiği
kadar kolay ve hiç sürtüşmesiz olmadı. Bilakis kanlı çarpışmalardan sonra
ancak kısmî uzlaşmaya varıldı.
"Gerçek" olan şudur:
Kesim düzeni sırasında başlıca iki tip Toprak beyi vardı:
1 - Dirlikçiler
: Eski ve asıl "sahip arz"lar olarak kaldılar. Fakat bunlar
gitgide kemiyet ve keyfiyetçe, yani sayı ve önemce ufaldılar. Başlıca rolleri,
miri toprak üzerinde reayanın üretimini düzenlemek ve devlete faal hizmet
adamları, asker yetiştirmekti. Lâkin. kesim düzeni önce zaten sınırlarını
ve manasını kaybetmiş olan tımar, zeamet ve has sahiplerinin çoğunu tasfiye
etti. Ondan sonra gelen her islahatta da, gene, bütün kabahat onlarda imiş
gibi, hep dirlikçilerin tasfiyeleri öne sürüldü. Sebebi: Akıntıya kürek
çekmek istemeleri idi. Neticede bunlardan zamane ruhunu anlayanlar şeraite
uymaya çalıştılar. Kesimciler gibi onlar da önsermayenin aracılığına uydular.
2 - Kesimciler
: Bunlar sahip arz toprak beylerine karşılık "Sahibül malikâne"
olân asıl yeni sınıftı.
Geniş miri toprakların
büyük bölümü onlara geçti. Sayıları gibi ehemmiyetleri de ansızın birinci
plâna geçti. Sınıfı varlıkları kanunlaştı. Ve devlet temeli haline girdi.
Kesimciler, ister
yukarıdan (eski devlet zümrelerinden) ister aşağıdan (Farklılaşmış zengin
tefeci - bezirgânlardan) çıkagelsinler: Daima esas itibariyle tefeci -
bezirgân - sermaye mahlûkudurlar. Kesimci toprak üzerindeki tasarruf hakkını
kaydı hayatla üzerine alır. Ele geçirdikleri toprağa, eski dağınık ve küçük
"Çiftlik"lere karşılık "Malikâne" denir. Fakat, eski küçük çiftçi tasarrufuna
giren topraklar şimdi ancak böyle büyük malikâne sahipleri emrine geçtiklerinden
çiftçinin tarla ve toprağına verilen çiftlik sözü de malikâne ile karışmaktan
geri kalmaz. Malikâneye de bir çeşit çiftlik adı verilir. Hatta, bunu küçük
çiftçininkinden ayırmak için türkçe bir söz arapça usulle cemileştirilerek
"Çiftlikât"a çevrilir. Bu da "malikâne"nin bir çok "Çiftlikler"den
terekküp ettiğini gösterir.
Çiftlik veya malikâneler,
eski Roma'nın Latifundia'larını andırır. Yalnız malikânelerde küçük işletme
usulü kalkmış sayılamaz. Bununla beraber köle çalıştıran malikânelerden
ziyade, Roma'nın Sicilya'daki buğday üretimini andıracak şekillere rastlanır.
Bilhassa büyük şehirler ile payitahtları beslemek üzere tamamen ticari
mahiyette işletilen Akdeniz yalılarındaki malikâneler ücretli işçi kullanmayı
oldukça ilerletirler. Beyielşamlı:
"Çiftlikât dahi hıntanın beher kile kendülere çiftçi ve orakçı ve ırgad yevmileri ve masarif'i ve sairesile 25 - 30 para mıkdarına olup" ("Nizam Devlet Hakkında Mütallat.")
derken bize iki şeyi haber verir: 1- Yeni malikânelerde "Yevmiye"
ile çalıştırılan çiftçi, orakçı ve ırgad gibi yeni tipte bir sınıf insan;
ziraat işçileri doğmuştur. 2- Burada artık, üretim vasıtası ile geçim vasıtasına
ayrılandan artacak ve para haline girecek bir kısım mahsul (Modern manasiyle
kâr payı) üretimde mühim rol oynamaktadır. Marks'ın Para İradı bahsinde
söylediği gibi: "Bundan böyle işi kestirip atan şey, içine az çok para
harcanışı giren üretim masrafları münasebetidir." (Das Kapital: C.
III. F, XLII, IV).
2 - Kesimciliğin
Fermaje'den farkı :
Fakat bu 15 -16'ncı
yüzyıl İngiltere'sinde çıkan Farmerler gibi bir kesimci sınıfı doğduğu
manasına gelir mi? Hayır. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi kesimci, doğrudan
doğruya üretimle ilgilenmez. Bu işi mültezime devir eder. Kesimci toprağın
mülkiyetine sahip olan devletle, toprağın işletmesinden ziyade, bir kısım
gelirini toplamaya karışan mültezim arasında, üretimden pay alan bir mutavassıttır.
Farmer, toprağın doğrudan doğruya işletici çiftçi kiracısıdır. Toprağı
mülkiyet sahibi olan toprak beyinden (Arazi sahibinden) muayyen bir müddet
için kiralar. Osmanlılıkta kesimci değil, bilzat mültezim bile doğrudan
doğruya üretimle pek o kadar ilgilenmez. Kesimci toprağın mülkiyet sahibi
de değildir. Tasarrufunu sadece devir eder. Bu tasarruf hakkını muayven
bir müddetle değil, insan ömrü gibi gayet izafi ve çok oyuna gelen derebeyce
bir sınıra, yani pamuk ipliğine bağlar. Mültezim ancak Akdeniz yalılarında
olduğu gibi mahdut malikânelerde yevmiyeci çalıştırır. İki sistem yani
Fermaj ile kesimcilik arasındaki farkları kavramak için şöyle bir karşılaştırma
yapabiliriz:
| Toprağın
Mülkiyet sahibi |
Toprağın
tasarru- funun 1. muta- vassıtı |
Toprağın
tasarru- funun 2. muta- vassıtı |
Toprağı
bilfiil tasarruf eden |
|
| Kiracı çiftçilikte
(Fermage) da : Kesimcilikte :
|
arazi
sahibi Devlet
|
.....
Malikâne
|
.....
Sermaye
|
Çiftçi
Çiftçi
|
Demek, çiftçiye gelinceye
kadar araya daha iki kategori insan girer. Bunlar zamanın, kesim düzeniyle
birden yaratılmış iki büyük hakim sınıfıdırlar. İngiltere'deki büyük
arazi sahibi sınıfından farkları: Alacağına aslan vereceğine kaplan kesilmelerinden
ibarettir. Yani evvelâ çiftçi bu iki sınıftan hiç birini, İngiliz Farmer'i
gibi borçlandırıp mülkünden edemez: Çünkü mülk onların değil, devletindir...
Saniyen, çiftçi bu iki sınıftan hiç birini karşısında tek tek bulamaz.
Padişahın Allahtan iktidar aldığı gibi, kesimci de devletten kudret ve
kuvvet alır. Çiftçi, en ufak kıpırdanışı karşısına tekmil devlet cihazını
dikilmiş bulur. Asıl mülkiyet sahibi devlet, istediği zaman (yani kesimci
istediği zaman) tek tek çiftçileri her haktan mahrum edebilir ve ilahır.
Bu çok basamaklılık, sınıfların iç içe girmesi, tavırcı sınıf şuuru yokluğunu
getirir. Ve dolayısiyle de sınıf tezadının belirmesini büsbütün güçleştirir.
Lâkin her ne olursa
olsun, hiç değilse Akdeniz yalıları çiftlikâtte görüldüğü gibi, Osmanlı
kesim düzeni, eski dirlik düzeninde yaptığı ihtilâlle, toprak ekonomisine,
para iradının karakteristik iki iktisadî damgasını vurur:
1 - Toprağın mülkiyet
sahibi ile tasarruf sahibi arasında doğrudan doğruya eski hüdainabit ve
tabii münasebet değil "Para ve mukavele münasebeti bulunur." (Keza) Yalnız
bu münasebet, fermaj münasebetine nazaran çok daha geri ve derebeyce
sınırlar içinde boğulmuş kalır...
2 - Çiftlikât mahsullerinin
azı, köylünün geçimine ayrılır. Çoğu, satılmak üzere pazara çıkar. Yani
üretim bir çeşit "Mataalar üretimi" tarzına girer. Yalnız tekrar
edelim: Bu tarz, Fermaj'da olduğundan çok daha geri ve derebeyce
ve sınırlıdır.
Netice itibarile,
iktisatca, "Sermayenin zıraata güdücü güç olarak girmesi" (K. M.
keza) emrivaki olur; sosyal bakımdan da, o zamana kadar Osmanlı cemiyetinde
görülmeyen tipte ve çapta kuvvetli hakim sınıflar doğar.
Tefeci - bezirgânların
ayrı bir sermayeci sınıf oluşları tartışma götürmez. Fakat, kesimciler
tam bir sınıf mıdırlar? Yani dirlikçileri tam bir sınıf saymadiğımıza
göre, kesimciler de sosyal sınıf karakterini bulabilir miyiz? Biliyoruz:
Dirlikçi toprağın (çalışma vasıtasının) ne mülkiyetine ve ne de
tasarrufuna sahiptir. Onun "Sahip arz" isminde, bir isimden başka
gerçek sahiplik yoktur. Dirlikçi, ölümü - dirimi devlet elinde, maaşını
kendi toplayan bir asayiş memurundan ibarettir. Halbuki kesimci, muayyen
bir toprağı malikâne olarak kendisine tefviz ettirir. Bu toprak
üzerinde ömrü oldukça dilediği gibi "tasarruf" eder. Bu tasarruf hakkını,
tavassut şeklinde başkalarına devir etse bile, asıl hak, gerçekte daima
kendisinin elindedir. Onun için dirlikçi hiç olmazsa derebeyleşinceye kadar
Hindistan'daki muharip kastı gibi oldukça istikrarlı bir kast sayılırsa,
artık kesimci her manasiyle bir sınıftır. Hem de zamanın başlıca
sınıfı.
Başlıca sosyal sınıf
nedir? Tarihen muayyen bir toplumun başlıca üretimi üzerinde, kendisine
ait bir şeyi başka sınıfla karşılıklı olarak değerlendiren (gliederung)
ve aynı üretim kaynağından aynı mahiyetteki geliri üleşüp alırken, öteki
ara ve geçit sınıfları zararına iktisadî bir biçimleşmeye (Gliedurung'a)
uğrayan, dolayısiyle de sosyal ve siyasî durum ve menfaatları aynı olan
en geniş insanlar grubudur: 1- Kesimcilik: Eğilim bakımından dirlikçiliği
kemirerek sürekli genişleyen bir üretim tarzı olduğuna göre: zamanın tarihen
muayyen başlıca üretimidir. 2- Kesimci bu üretim düzeninde miri
toprağın kendisine ait tasarruf hakkını, tefeci - bezirgânın sermayesi
ve çiftçilerin emek ve aygıdlariyle karşılıklı olarak değerlendirir. 3-
Bu değerlendirme neticesi, kesimci üretim tarzında işletilen toprak gelirini
önsermaye ve çiftçi ile üleşir. 4- Öteki dirlikçi ve sair devlet zümreleri
zararına iktisadî bir biçimlenme gelişir. 5- Menfaat ve durumu: Sermaye
ile ittifak ederek büyük çiftçi yığınlarını sömürmektir.
Fakat kesimci fertler
nihayet en çok kaydı hayatla, yani ömürleri müddetince kesimcidirler. Öldüler
mi, hatta bazan ölmeden kesimlerini kaybederler. Yani bu sınıfı teşkil
eden fertler, alttan üstten oraya katılan, yabancı hatta alt sınıflara
ve zümrelere mensup fertlerle boyuzna değişip durur. Evet. Fakat, böyle
fert değişimleri bütün yaşayan içtimai sınıflar için kaidedir ve hatta
bir sınıfın kuvveti böyle alt sınıflarla fert değişiminde gösterdikleri
kabiliyetle ölçülür:
"Netekim, umumiyetle kapitalist üretim tarzında böyle bir prensibin ticari değeri az çok haklı olarak takdir edilir. Bu hâl tek tek mevcut sermayedarlara karşı boyuna hoş karşılanmayan bir sürü yeni ipsiz sapsızı (Glüchsritter) sahneye çıkarır. Bilzat sermayenin hükümranlığını sağlamlaştırır. Temelini genişletir. Sermayeye cemiyetin alt tabakasından boyuna yeni kuvvetler toplama imkânını verir. Bu hâl tıpkı orta çağ katolik kilisesinin zümresine, doğuşuna, varlıklılığına bakmaksızın halk içindeki en iyi kafalardan kendi silsile hiyerarşisini teşkil etmekte papazlığın başlıca kuvvetlenme çaresini ve lâiklerin ezilmesini buluşuna benzer. Bir hâkim sınıf, mahkûm sınıfların en önemli adamlarını kendi içine almaya ne kadar elverişli ise, hükümranlığı o kadar daha sağlam ve daha tehlikelidir." (K. M. Das Kapital. S. 111. F. 36. Önkspitalizm). "Lui Bonapartın 18. Brumer"i, buna Amerika'dan örnek verir.
Şu halde kesimciliğin
kuvvetlenmesi için şart, bilzat o sınıfın çerçevesi devam ederken, içindeki
fertlerin, madde mübadelesi tarzında, başka sınıflardan alınıp verilmesiledir.
Bu hâl, sınıf istikrarsızlığı değil, sınıf sağlamlığı ve ömürlülüğünü gösterir.
Osmanlı topluluğunun o kadar uzun ömürlü olmasında bile acaip baltacıdan
sadrazam yetiştirmesi gibi, kendine has "demokratik" esnekliği rol oynamamış
mıdır? Hâlâ modern toplumun manzarası da aynı şeyi gösterir. Nerede hakim
sınıflar, kendi imtiyazlı sınırları içine kapanıp taşlaşırlarsa, orada
ömürsüzdürler. Avrupa'da, büyük sanayi kapitalizmin en geç geliştiği büyük
memleket Rusya idi. Fakat Çarlık ve Rus burjuvazisi bir çeşit toprak ve
sermaye asaletinden kurtulamadığı için, daha yirminci asıra girer girmez
çatırdadı. Kapitalizm orada tekelci aşamasına geçmeden öldü. İngiltere'de
ise, aynı kapitalizm "Çürüyüp dökülmüş" çağı olan 20'nci asırda yaşayabildiyse,
bunu, her büyük buhran zamanı, Makdonald'ler gibi alt sınıf unsurlarından,
hatta Bevin gibi bakkal çıraklarından ve sözde sosyalizmden kendi içine
adam ve fikir almak sayesinde becerebildi. 16'ncı asırda İngiliz aristokrasisi,
kapitalistlerle kaynaşarak büyük arazi sahipliği şeklinde lortlaştı. Ve
bugüne kadar İngiliz toplumunda hâlâ muhafazakâr güdücü rolünü devam ettirebildi.
İngiliz kapitalist sınıfı, iki cihan harbinden sonra, hep ancak "İşçi hükümetleri"
siperi ardına saklanarak postu kurtardı.
Bir mesele daha: Kesimciler
sınıfını Osmanlı imparatorluğunda tefeci - bezirgân münasebetlerinin yarattığı
bir mahlûk sayıyoruz. Doğru mu? Evet. Kesimci düzeninin karakteristiğini,
yani alın yazısını, suratına vurulan damgayı, yukarıda gördüğümüz gibi
tefeci - bezirgân sermaye vurur. Tefeci - bezirgân sermaye, kesimciler
sınıfının, hem sebebi hem temelidir. İşi açıklamak için modern çağla benzetme
yapmıştık: Kesimcilik bir sermayedarlık öncesi toprak düzeni sosyal
münasebetler mecmuası olduğuna göre, onu sermayedar cemiyetle kıyaslanmış
ve her ikisini de başlıca üç sınıfa bölmüştük: Modern arazi sahibine karşılık
mukataâcı, modern kapitaliste karşılık bezirgân - tefeci, modern sanayi
ve ziraat işçisine karşılık esnaf ve köylü çalışkanları.
Marks, sermaye, arazi
mülkiyeti ve ücretli işten ibaret "ilk üç fasılda modern burjuva cemiyetin
bölündüğü üç büyük iktisadî mevcudiyet şartlarını etüd ediyorum." (Zur
Krtik, ön sözü) der. Engels aynı şeyi tekrarlar: "Demek burada burjuva
toplumunun üç sınıfı ile bunlardan her birine has olan geliri bölüyoruz:
Arazi iradını ele geçiren arazi sahibi, kârı kasasına dolduran sermayedar,
ücret alan işçi" (Antidüring, C. II, S. 144). Nihayet, kapitalin son
sözü de bunu belirtmekle kesilir: "Karşılıklı gelir kaynakları iş ücreti,
kâr ve toprak iradı olan: basit iş gücünün sahibi, sermayenin sahibi ve
arazi sahibi; yani gündelikçi işçiler, kapitalistler ve arazi sahipleri,
kapitalist üretim tarzı üzerine yaslanan modern cemiyetin üç büyük sınıfını
teşkil ederler." (K. M. Kapital. C. III, F. 52. S. 941).
Kesim düzeni sırasında
iki çeşit toprak beyi var demiştik: l) Dirlikciler, 2) Kesimciler. Ve asıl
sınıfın kesimciler olduğunu söylemiştik. Kesimcilerin dirlikçiler zararına
geliştiğine de işaret etmiştik. Şu halde, bu iki toprak beyleri tipleri
arasında ister istemez bir zıddiyetin bulunduğunu anlatmıştık. Gerçi iki
taraf birbirini kaldıramadı. Ve gelişen eğilim olarak kesimcilik daima
üstündü. Dirlikçi toprak beyi, Osmanlılığın son devirlerine kadar şeklini
muhafaza etti. Fakat bütün bu Symbiase hadisesi bir taraftan dirlikçiliğin
şekilce aynı kaldığı halde muhtevaca: land lortlarının sermayedarlığa
olduğu gibi, kesimciliğe doğru adapte oldu. Öte yanda, kesimcilik de saf
şekliyle uzun müddet kalamazdı ve kalmadı. Gene şekli ve ismi, "Mukataa"
olarak kalmakla beraber, muhtevası, iç yüzü: dirlikçilikle birlikte soysuzlaşarak
ta derebeyliğe kadar gitti. Böylece "Hacı hacıyı Arafat'ta, it iti kalafatta",
bulduğu gibi, kesimcilerle dirlikçiler de en sonunda birbirlerini derebeylik
neticesinde buldular. Fakat bu buluşma ve uzlaşma zannedildiği kadar
kolay ve erken olmadı. Çünkü aralarında kökten ayrılıklar ve zıddiyetler
vardı. Onun için dirlikçi ile kesimciyi tarihi bir gerçek olarak yanyana
koymakla beraber, aralarındaki tezadı görmeden hele ilk zamanlardaki çatışmalarını
atlamaya imkân yoktur.
Miri topraklar ne
kadar çok kesimci malikâneleri haline girerlerse, o nisbette dirlikçiler
azalıp, kesimciler çoğalır. Bu basit bir kemiyet tezadıdır. Dirlikçi
zümredekiler: canını, varını devlet uğruna fedaya hazır olduğu için daha
şerefli ve asaletli bir toprak beyi olduğuna inanır. Kesimci sınıfta olanlar
ise, devlete karşı gittikçe azalan bir para vergisinden başka hiç bir şey
borçlu değildir. Ona rağmen, dirlikçinin hiç olmazsa ilk ve saf zamanlarında
doğrudan doğruya kullanamadığı ve hiç bir zaman meşru hak diye ele alamadığı
toprak tasarrufu, kesimcinin daha iptidadan kanunî hakkı olarak eline geçmiştir.
Bu da gayet komplike bir keyfiyet tezadıdır.
İki tarafın: Fedakârlıklariyle
mükâfatları, mükellefiyetleri kazançları arasındaki bu nisbetsizlik, şüphesiz
tam kemiyet ve keyfiyetce yerli - göklü bir sosyal tezattır. İşte, Osmanlı
toplumunun gidiş tarihini izah eden ikinci büyük tezat bu dirlikçilerle
kesimciler arasındaki zıddiyettir. Devlet zümreleri arasındaki tezada büyük
şehir ve payitaht tezadı demiştik. Buna da büyük miri arazi tezadı
yahut kırlar tezadı diyebiliriz. Şehir tezadı nasıl şehir halk yığınlarını
içine alıp malzeme gibi kullandıysa, bu büyük köy tezadı da, geniş köylü
yığınlarını kendi etrafında kutuplaştırarak büyük köylü isyanlarına
kapı açtı. Bilhassa kesim düzeniyle beraber görülen "Celâli isyanları"
diye anılan müzmin ve mezbuhane boğuşmaların zenbereği bu ikinci büyük
kırlar tezadında gizlidir.
O tüyleri ürperten
kanlı yeniçeri ayaklanmaları ve yüz yılları kaplıyan yırtıcı köylü isyanlarını
böyle üst devlet zümrelerinin veya bir avuç dirlikci - kesimci toprak beylerinin
çatışına ve çarpışmalariyle izah etmek doğru mu? Kuruntu değil, realiteye
dikkat edelim.
Payitaht isyanları
gibi köylü isyanları da havada cereyan etmez. Biri üst üste yığılan kalabalık
büyük şehir aç ve yoksul kitlelerinin ve bilhassa az çok derli toplu
olan esnafları kendi hoşnutsuzluk çerçevesi içine alarak patlak verir.
Ötekisi taşraya dağılan ve yerlerin esiri haline gelmiş olan geniş
çiftçi yığınlarını peşine. takarak ülkeleri yangın yerine çevirir. İsyan
için halkda hoşnutsuzluğun derinleşmesi yetmez. Halkın "İstemiyorum"uyla
beraber üst tabakaların "Yapamıyorum"u da gerekir. Bu her zaman için sınıflı
toplumda tatbik edilebilen genel ve doğru bir prensiptir. Fakat bilhassa
Osmanlı orta çağındaki asıl halk yığınları göz önüne getirilsin. Orada
ne başlı başına bir sınıf bilinci, ne de evrensel ve bağımsız bir sınıf
teşkilâtı aranamaz. Onun için Osmanlı köy ve şehir çalışkan yığınlarının
hoşnutsuzluğu, ancak hakim zümre ve sınıflar kadar şuurlu ve memleket ölçüsünde
rol oynayan tezatlar içinde kendisine bir derivation bulur. Onun için:
"Bu sathi tarihi
mukayese içinde belli başlı olan şey unutuluyor: Kadim Roma'da, sınıflar
döğüşü, sırf imtiyazlı bir azınlık içinde hür zenginlerle hür f ukaralar
arasında cereyan ediyordu: Nüf usun büyük üretici yığını, köleler ise,
bu baş aktörlere sadece pasif bir ayak desteği hizmetini görüyordu." (K.
M. Lui Bonapartın 18. Brumer'i önsöz Bay Koket C. III. S. 146.) derken
Marks'ın murat ettiği durum da bu idi. Sosyal karakterce Osmanlı toplumu,
nihayet doğu Roma imparatorluğunun, az çok farklıca belki ondan arpa boyu
ilerice devam eden "Nushai diğer"inden başka ne idi? Onun için Osmanlı
tarihinin son hareket kanunlarını ararken bu iki tezadın pusulasını gözden
kaçırmamak lâzımdır.
İkinci büyük tezat:
Önceleri pek şiddetlidir. Zamanla uzlaşmaya doğru kapı açılır. Sürtüşmeler
tezadı kütleştirir (törpüler). Dirlikçi ile mukataacı arasındaki fark şekilden
ibaret kalmaya başlar. Birinci büyük tezad ise: Önceleri hafif başlar.
Zamanla şiddetini artırarak, nihayet bütün imparatorluğu yıkacak sarsıntılara
kadar varan bir dehşet kazanır.
1- Bezirgân ve Tefeci
sermayedarlar
"Halkın soyulması"
faslının 1., 11'nci ayırımları bize tefeci-bezirgân sermayenin köy ve şehirdeki
rolüne dair az çok fikir verdi. Bütün dünyada olduğu gibi, Osmanlılıkda
dahi önsermaye "ikiz kardeş" denilen, iki şekilde belirir. Fakat bunu şehirli,
köylü diye toprağın bölümüne sığdırmak yetmez. Asıl birbirinden tip olarak
ayrılan ve iki sosyal zümre yaratan önsermaye şekilleri: Tefeci sermaye
ile bezirgân sermayedir. Her ikisi de şehirde, köyde bulunur.
Bezirgân sermayeciler:
Bunlar da mültezim ve cizyedar gibi daha ziyade köyleri kasıp kavuran zümrelerle,
mubayaacı ve deruhdeci gibi daha ziyade şehirleri haraca kesen zümrelere
bölünür. Bütün bu zümreler, bugünkü ticaret sermayesinin çeşitli ihtisas
kollarına ayrılması gibi alelade önsermayenin iş bölümü bölükleri
sayılabilirler.
Bunlardan mültezimler:
köy müteahhidi, mübayacılar şehir mültezimi yerine konulabilirler. Cizyedarla
müteahhit doğrudan doğruya devlete bağlı oldukları için onları orta çağa
mahsus bir çeşit maliye memuru saymak da mümkündür. Hele deruhteci tipi
tamamen hususi derebeyleşme prosesine ait bir geçit örneğidir. Yani, bugünkü
modern kapitalist toplumda bu zümrelerden hemen hiç birisini aynen bulmaya
imkân yoktur.
Tefeci sermayeciler:
Daha özel adiyle sarraflar: Modern toplumun kredi müesseseleri ve Bankaları
demektirler. Devlete de, şahıslara da muayyen mukavelelere para verip faiz
işletirler. İslâmlıkda da - Hıristiyanlıkda olduğu gibi- "Riba" (Faiz)
harâm olduğundan sarraflık ve dolabcılığın üst yüzünde daima gayrı müslümler
ve bilhassa Yahudilerle, Ermeniler göze çarparlar. Fakat, gördüğümüz gibi,
onların gölgesinde ve sosyal münasebetlerin iç yüzünde kodaman Müslümanlar
pek alâ paralarını işletmenin yolunu bulurlar.
İşte mukataa devrile
beraber, Osmanlı sosyal yapısını baştan başa harekete geçiren motor, ona
damgasını vuran iktisadî temel münasebetleri bu önsermaye zümrelerince
temsil olunur. Kapitalizmden önceki toprak münasebetleri basamaklarının
en son dağılışından bir evvelki safha, para iradı şekili bu ön sermaye
sınıflarının miri topraklara el atmalariyle belirir. Klasik para iradı
ile kesimci düzeni arasındaki farklara yukarıda işaret etmiştik. Osmanlılıkta,
ziraatın kapitalizme geçişine başlıca engel olan toprak mülkiyeti münasebetleri
sayılmazsa, para iradının geri kalan hemen bütün karakterlerini az çok
zemin zaman farklariyle kesim düzeninde bulabiliriz.
2 - Toprağın Fiyatı
"Kapitalleşmiş irad, yani toprağın fiyatı ve dolayısile de toprağın satılabilir olması ve satılması temelli bir unsur haline gelir." (K. M. Das Kapital. S. 111. F. XLII. IV.)
Osmanlı toprak düzeninde
miri arazinin "kapitalleşmiş irad"ı yok denemez. İltizam bedeli
muaccele, bir çeşit sermayeleşmiş irattan başka nedir? Fakat, toprak mülkiyeti
hiç olmazsa resmen sonuna kadar beytülmâlde kaldığından "Toprağın satılabilirliği
ve satılması" "tebdili kıyafet etmiş", "Ferag" şekline girmiştir. Gerçi
gitgide, bu "Ferag" ile asıl "Beyi" arasındaki fark kalkar. "Malikâne",
yavaş yavaş kesim taahhüdü şeklinden çıkıp sahibinin mülkü derecesine düşer.
Ama, camia mülkiyetinin dağılış prosesine en son darbeyi vuran, veya bu
dağılışı resmen tanıyan 1866 (7 Ramazan 1274), arazii kanunnamei humayununa
kadar olsun şekilce, miri toprakların "Beyi" manasında satımı yapılmamış
gibi gösterilebilir.
Bu şekle aldanmayıp,
asıl iktisadî yapının iç münasebetlerine bakınca, K. M.'ın teşbit ettiği
şu klasik unsurları görebilirliz:
a) İrat ödeyen köylüler
mülk sahibi olurlar. Bu mülkiyet, "Tasarruf" şeklini de alsa, bütün
vücûhiyle mülkiyet muhtevalıdır. ("Tasarrufdan Mülkiyete" faslında gürdüğümüz
küçük köylü işletmelerinin geçirdiği manzara budur).
b) Şehirlilerden para
sahipleri, arazi alıp kapitalist veya çiftçiye kiralarlar. Bu kirayı faiz
gibi alırlar. Osmanlılıkta bu proseyi kesimciler temsil ederler. Miri araziyi
malikâne diye alırlar. Sermayeci mültezimlere kiralarlar. (İltizamla verirler).
Ondan elde ettikleri irada da, sanki Marksı haklı çıkarmak için "Faiz"
adını verirler.
c) Mahsuller mata
şeklini alarak, az kısmı köylünün geçimine, çoğu pazara doğru yollanır.
d) Arazi sahibi: üretmen
köylü ile, çiftçi: kapitalistle "Para mukavele münasebetinde bulunur".
Arazi sahibi yerine "Kesimci"yi geçirirsek, münasebet Osmanlılık için de
aynıdır. .
Demek, ön sermayeci
sınıfla kesimci sınıf arasındaki münasebet "Para ve mukavele münasebetidir".
Bu iktisadi kısa sözün üzerinde istediğimiz kadar durabilir ve geliştirmeler
yapabiliriz.
Bundan evvelki zümre
ve sınıfların bilhassa kendi "İç" tezadlarını gördük. Önsermayedarlar sınıfının
kendi içinde ve dışındaki münasebetler tezatlı değil midir? Yani tefeci
- bezirgân sermayedarların kendi aralarında ve gene sermayedarlarla devlet
zümreleri ve toprak beyleri arasında zıt münasebetler yok mu? Elbet var.
Bu zıddiyetin temeli: bütün öteki efendi geçinen devlet ve toprak beylerine
bundan böyle ekmeklerini kırıp verenin bu sermayedarlar olmasiyle başlar.
O zamana kadar devlet zümreleriyle karışık bir durumda olan dirlikçi, toprak
iradını doğrudan doğruya kendisi toplardı. Şimdiki kesimci, irat toplama
işinden uzaktır. Üretimle bütün münasebeti: Sermayedarın ona, toprak gelirinden
münasip görüp ayıracağı paya katlanmaktan ibarettir. Hiç
yoktan üretmen köylü ile üst tabaka arasına giriveren bu fuzuli sermayedar
sınıfı, gördüğümüz gibi aşağıdakileri de, yukandakileri de haraca bağlayarak,
her iki tarafın nasibini ve mukadderatını elinde tutan sahici bir sosyal
kudret haline girer. Rollerin böyle birdenbire değişmesi, hatta, tersine
dönmesi nedendir? Toprak gelirinden sermayenin uygun göreceği paya koca
koca beyler nasıl olur da boyun büküp katlanırlar? Arada çatışma, yani
tezat besbelli olduğuna göre hiç mi çarpışma olmaz? Herkes neden kazaya
rıza gösterip oldu bittiyi kabul eder?
Meselenin siyasi ve
sosyal yanlarını kısmen yukarıda gördük, kısmen ileride göreceğiz. Burada
iktisadi determinizim bakımından para iradında sosyal gelirin paylaşılma
karakteristiğine işaret etmekle yetinebiliriz. Şüphesiz bütün öteki tezatları
zencirlerinden boşandıran iç zenberek önsermayedir. Osmanlı imparatorluğunda
bilhassa Kanunî Süleymandan beri sürüp giden büyük alt üstlükler ve kargaşalıklar
en son duruşmada hep gelirler önsermaye karakteri ile hulasa ve izah olunurlar.
Ama bütün öteki sınıf ve zümreler hırpalanır, sömürülür, aşınırlarken,
önsermayenin kendisi daima dört ayak üstüne düşer. Çünkü kuruluşda iktisadi
temel odur. Gelirlerin paylaşmasında manivelâ kuvvet onun elindedir. Sınıf
kavgalarında da daima kazanan ister istemez o olur. O, herkesi kafese koyar,
kimse onu kafese koyamaz Bütün öteki sınıf ve zümreleri önsermaye kendi
sermayesile hal ve hamur eder. Ötekilerden hiç kimse ön sermayeyi ortadan
kaldırmayı aklına bile getiremez. Önsermaye: önüne geçilmez tapıncıl bir
kudret gibi, her yer de hazır ve nazır fakat elle tutulmaz kalır. Toplumu
ecinniler çarpmışa döndürdüğü hâlde, onu çarpan bir kuvvet ortaya çıkamaz
olur.
Neden? çünkü önsermaye:
hiç bir siyaset bıçağının kesemiyeceği iktisadi temeli elinde tutar. Toplumun
binasını temeline kadar yıkmayı göze almadıkça kimse ön sermayeye ilişemez.
İşin mahiyeti buna engeldir. Toprak beyleriyle para beyleri arasındaki
münasebet bugünkü iktisadi katagorilerle kıyas edilince, iratcılarla kârcılar
arasındaki münasebete benzer. Miri toprakların gelirini toprak beyleri
satıyor, para beyleri satın alıyor gibidirler: Aralarındaki zıddiyet alıcı
ile satıcı rekabetini andırır. İki taraf, bu alım satım münasebetine
geçmek için ister istemez karşılıklı bir eşitlik ve denklik münasebetini
kabul etmiş olurlar. Ortada zor gözükmek. "İstersen sat, istersem alırım!"
Lâkin tarihi vasfına bakalım: Kesimci, her şeyden önce peşin para bulmadıkça
yaşayamıyacağından arazinin gelirini sermayedara satmaya çok daha mecburdur.
Sermayeci için, hava hoşdur. Elinde para gibi her kâlıba giren ve her kapıyı
açan içtimai bir kudret bulunduktan sonra, onu toprağa yatırmazsa, ticarete
koyar, tefecilikte işletir, kârını bulur.
3 - Ortalama Kâr
Rayici
Onun için toprak beyi
ile para beyi arasındaki münasebet karşılıklı hüsnü rızaya dayanır. Mukavele
şeklini alır. Mukavele, kanun ve bildiğimiz gibi -Sultan Süleyman'a "Kanunî"
adını verdiren- "Kanunî devri" başlarken: Dirlik düzeninin dini
normları, Fıkıh ve Şeriat bir yana bırakılır.
Mukavele demek: Şuura
ve hesaba dayanan dünya münasebeti demektir. Zıddıyetin bir müddet için
hâl şekli demektir. Umumiyetle toprak beyi ile para beyi ve hususiyle kesimci
ile mültezim arasındaki münasebet iratcı ile kârcının münasebetidir dedik.
Bu münâsebeti tayin eden, herkesce kabul edilmesi gerekli bir zaruret haline
sokan iktisadi kanun hangisidir? Cemiyette, toprak ekonomisi dışında gelişmiş
olan cemiyetce ortalama kâr rayici kanunidir. Yani, toprak ekonomisine
düzenleyici gibi giren kanun, daha önce ziraat dışında gelişmiş olan önsermaye
münâsebetlerinin kanunudur. Bu kanuna göre:
"Kapitslistin arazi sahibine iradı ne kadar çok veya ne kadar az ödeyeceği, ortalamasına, ziraî olmayan üretim alanında sermayenin getirdiği ortalama kârla bu kârın düzenlediği zirai mahsul fiyatları arasındaki sınırdan belli olur." (Karl Marks: Keza).
Yani, iratcı toprak beyleri
ile kârcı ön sermayedarlar arasındaki münasebet hiç bir tarafın kendi keyfi
veya zoru ile değişemez. Toprak beyi, "Şu kadar irat isterim" diye,dayatamaz.
Önsermayeci de, sırf şahsi hırsiyle hareket edip beğendiği kârı istemeye
kalkışamaz. Her iki sınıf da: Ziraat dışında "Sermayenin getirdiği ortalama
kâr" denilen şeyle bağlıdırlar. Toprak gelirinden önce bu "ortalama
kâr" çıkarılır. Sonra geri kalan gelir kısmı toprak beyine irat
olarak düşer. İradın ne kadar tutacağı, zirai mahsul fiyatlarını dahi düzenleyen
ortalama kârla o fiyatlar arasındaki farktan belli olur. Sermayeci, eğer
ortalama kâr ölçüsünde bir kazanç elde etmezse, parasını zıraata yatırmaz:
Bezirgânlık veya bankacılık yapar... görüyoruz. Bu münasebette kavgaya
hacet yok. Döğüşmekten bir şey çıkmaz. Kimse, cemiyeti içine almış bir
gizli kuvvet halindeki kadiri mutlak "Ortalama kâr" raicini değiştiremez.
Bilakis, herkes zar zor ona uymaya bakar. "Çünkü irad da artık alelumum
artık değerin ve artı emeğin normal şekli olmaktan çıkar." (K. M. keza).
İyi ama, toprak beyleri
ve devlet efendileri o kadar tiksindikleri bezirgân - tefeci güruhunu hiç
mi sıkıştıramaz? Söyledik: Kesim düzeninde sıkışan devletle toprak beyleridir.
Sermayeci ile mukavelesini yaparken, farz edelim ki, bezirgânın boynunu
sıktı. Ve ona dilediği kadar akçe tutarında bir irat ödeme mecburiyetini
zorla kabul ettirdi. Netice ne olacak? Burada mukavelenin aynı zamanda
bir "Para münasebeti" olduğu karşımıza çıkacak. İratçılar (gerek devlet,
gerek dirlikçi, gerek mukataacı) kârcıdan (Mültezim diyelim) istediği kadar
fazla irat kopartmaya uğraşsın. Mültezim onların her teklifine kağıt üstünde
peki diyebilir. Bunda, karşısındaki beyi atlatmaktan başka ne zarar var?
Çünkü, kitap iratcı efendilerde ise, hayat, yani üretim hayatı ve toprak
ekonomisi bilfiil mültezimin elindedir. Toprak beyi kesimlerin iltizam
değerine şu kadar akçe zam mı yaptı? Mültezim hiç istifini bozmaz. Yani
kabul eder. Toprağı alır, işletir. O yıl eline geçen toprak mahsulü onun
malı değil midir? Bu mahsule istediği (yani ortalama kârını elde edebileceği)
kadar fiyat katar. Ortalama kârdan az katamaz. Yoksa sermayeden yer, iflâs
eder. Fazla da zam yapamaz. Öteki sermayedarların rekabeti vardır. Yani
mukavelenin aynî değil, nakdî oluşu "Para münasebeti" vasfı, iratcıların
sermayecileri yola getirmelerine imkân bırakmaz. Böylece, sermayenin "Tunçtan
kanunu" muazzam haşmeti ve saltanatı ile koca imparatorluğun belini kırmaya
yeter. Hem, bu sihir ve kerameti kendisi hiç sahneye çıkmadan, hiç zarar
ve ziyana uğramadan âdeta sessiz sedasız becerir.
4 - İrat ve kâr
tezadı
İşin iktisadi umumi
zaruriliği bu olmakla beraber hususi tarihi manzaraları elbet zaman
ve mekâna göre değişir. Bilnazariye ortalama ve düz gozüken değer çizgisinin
ameli olarak altında ve üstünde birçok zikzaklar yapılır. Toprak ekonomisinde,
şüphesiz kârın ilk doğuşu, sonradan aldığı mütekâmil şeklinde değildir.
Kesim düzeninde esas itibarile toprak gelirinden irat payını ayırıp toprak
beyine sunan sermayedardır. Ama, sermayenin toprak düzenine yeni sokulduğu
bal aylarında, kâr henüz az çok "İratla sınırlı bir tohum" (K. M.)
gibi gözükür. "Bu kâr, para iradının temsil ettiği artık emek ödendikten
sonra, ister kendi ister yabancı emeğinin sömürülmesi imkâniyle mütenasip
olarak gelişebilir." (K. M. Kapital keza). Avrupa'nın serbest şahsi
mülkiyetli orta çağı için bile klasik irat gelişimi böyledir. Osmanlı kesim
düzeninde bu kontenjan büsbütün daha geniş tutulabilir. Mültezim, Avrupa'daki
Farmer: Pachter gibi, rekabet ummanı içinde tek başına kürek çeken bir
teşebbüs değildir. Önünde, köylüye saldırdığı evbaş ve haşeret kılıklı
avenesi, ardında devlet baba kılığında heybetli toprak beyleri vardır.
Hiç bir zaman "Kendi emeğini sömürme" denilen işle ilgisi yoktur.
Fâkat bunâ mukabil "Yabancı emeğinin sömürülmesi" onun başlıca işi
gücüdür. Yani onun iktisadi ortalama kârı daha başlangıçta devletçe garantili
olduğu gibi, en barbarca ve en hoyratca metotlarla yürütülen gayrı iktisadi
çapulu da, gene tekmil beylerin el birliğiyle hazırlanıp kotarılır.
O çapulu üst tabakanın
paylaşması ne şekle girerse girsin, bir defa sermayenin ortalama kâr normu
hesaba katıldı mı idi, "İrat, artık alelumum artan değerin ve artan emeğin
normal şekli olmaktan çıkar." (K. M: keza). Yani, o zamana kadar, meselâ
dirlik düzeninde her şeyden önce ve yalnız irat düşünülürdü. Çiftçinin
artan emeği ancak irat şeklinde başkasına geçerdi. Ayrıca çiftçiye veya
başkasına bir kâr kalıp kalmayacağı akla bile gelmezdi. Kesim düzeni ile
beraber, iş tersine döner: Mültezim, bir malikâneyi üzerine almak için,
önce sermayesinin ortalama kârını hesaba katar. Çiftçinin artan emeği sırf
irat olmaktan çikar, kârla bir arada irat şekline girer. Ve ortalama kâr
payı çıkmadıkça irat hiç olmazsa kesimci için düşünülecek şey değildir.
Üretmen köylünün artı emeği ve bu emeğin billurlaşmasıyla doğan artı değer,
artık önce kâr, sonra irat diye ikiye parçalanır. Kâr (ve faiz) sermayeye,
irat toprak beyine ayrılır. Bu hâl, eski toprak geliriyle şimdi o gellri
ilk elde benimseyen yeni bir aracı sınıfı beslemek zaruretidir. Bu hal
iratcıların elinden bir kısım toprak gelirini alıp sermayeye bağışlamak
demektir. Bu hal toprak beyleriyle para babaları arasında bir paylaşma
zıddiyeti doğurmaz mı? Hiç olmazsa bu zıddiyetin kimse farkına varmaz mı?
Elbet varır. Fakat
bu tezad evvelâ yukarıda izah ettiğimiz iktisadi temel münasebetler haline
girince, önüne geçilmez bir zaruret olur. Ondan sonra, bu tezat,
bütün dünya orta çağlarında görülen şekilde kendisine bir hal sureti bulmaya
doğru meyl eder. Gerçekte eski Osmanlı dirlik düzeninin hatırası imparatorlukda
hiç bir vakit ölmez. Bilhassa toprağın, isimce olsun mülkiyet sahibi sayılan
devlet zümreleri, her islahat hamlesi üzerine o zıpçıktı aracı sermayenin
kendine ayırdığı arslan payına çatarlar. En son {Beryelşamlı'nın) "Nizamı
Devlet Hakkında Mütalat"ı bile imparatorluğun girdiği çıkmazdan kurtulması
için şu teklifleri yapar:
1 - Köklü malikâne
ve zeametciler: Topraklarını "mültezlmlere ilzam etmeyüp emin adamlarına
taşir" ettirsinler.
2 - Köklü olmayanlar:
Tımar ve zeametlerinde otursunlar.
Bir kelime ile, boyuna
aracı sermaye, mültezimler ortadan kaldırılmalıdır, fikri öne sürülür.
Fakat, cemiyette iktisadi köklerini salmış, gizli kuvvet halinde iktidarın
dizginlerini ele almış bir sosyal sınıf lâfla kaldırılır mı? Bu, İkinci
Cihan Harbinin ilk Türk Başvekili Refik Saydam'ın vurgunculuk daha aşırı
giderse tüccar sınıfını kaldırma tehdidini savurmasına benzer. Ve "A'dan
Z'ye kadar" değiştirme fikri, insanın bir hafta sonra fücceten ölümüne
sebebiyet verecek kadar şiddetli şok yapar. Çünkü atı alan Üsküdar'ı geçmiştir.
İratcılarla kârcılar
arasındaki tezat, bezirgân - tefeci sermayeyi kaldırmakla hal edilemez.
Faıkat, kendine zamanı için elverişli az çok bir hâl sureti bulmakta gecikmez.
Dirlikçi artıkları ile kesimciler arasındaki tezad, nasıl Celâli isyanları
derecesinde yaman tepkiler yaptıktan sonra gitgide iki tarafın birbiriyle
kaynaşması üzerine tavsadiyse, tıpkı öyle, sermayeci ile kesimci tezadı
da, ilk acemilik devrinde çıkardığı karşıklıklara rağmen, tarihi zaruret
olarak kendini dosta, düşmana kabul ettirince, iki, üçü birleştirmekten
geri kalmadı.
5 - Tezadların
Osmanlıca hal şekti : Ayan
İlk zamanlar, dirlikçi
bir çeşit asil kasttı. Onun yerine geçen kesimci, toprak beyliğinin hazır
yiyiciliğine alışkındı. Dirlikçi, sırf silahşörlük zanaatını kaybetmemek
için toprak işiyle uğraşmazdı. Kesimci, hazır yiyiciliğin sömürücü tembelliğinde
şeref gördüğü için, toprağın iradını toplamak zahmetini dahi şerefine sığdıramazdı.
O yüzden aracı zıpçıktı bir mültezim zümresi zaruri oldu. Bu hal Avrupa'da
Fransa'nın ilk orta çağ devrini andırır. "Fransa'da ilk orta çağ sıraları
derebeylerine vergi toplayan muhassıl ve kâhya regisseur, aşağı yukarı
bir homme d'affaire demek olup, baskı yapmak, aşırmak vesaire yoliyle gelişerek
kapitalistliğe, kadar çıktı.v (K. M. Kapital C I, bölüm 7, F. XXIV, ilk
birikim). Zamanla bu aracılık bütün emsalleri gibi, kraldan ziyade
kral olmayı bilirdi. Marks'ın dediği gibi:
"Burada artık içtimai hayatın her sahasında arslan payının nasıl aracıya düştüğü görülmektedir. Ekonomi alanında, meselâ, maliyeciler, borsa adamları, tacirler ve küçük çerçiler işlerin kaymağını çekerler. Burjuva medeni hukukunda avukat her iki tarafı da yolar; siyasette mümessil: seçmenden; nazır: hükümdardan daha değerlileşir; dinde Allah, "Peygamber" tarafından ikinci safa atılır, ve peygamber de tekrar papazlar tarafından geriye itilir, sonra papazlar gene iyi çobanlarla koyunları arasında ister istemez aracı olurlar." (Kapital. C. I. keza not 229).
Neticede o kadar hor görülen
ve bir zaman uşak yerine kullanılan aracılar belde babası halinde kudretli
ve şerefli kimseler sayılırlar. Marks "o rejisörler hatta bazen hatırı
sayılır beylerdendiler" der ve 1360 Fransasında rejisörlerden birinin şövalye
olduğunu el yazmalarından çıkarır. Bizde de Yusuf Nas gibi Dolabcılardan
gördüğümüz gibi, nerdeyse hükümdarlığa kadar varan frenk beyleri çıkmıştır.
Bu ne demektir?
Bezirgân sermayenin
zaferi demektir. Bu zafer kimi al aşağı eder? Eski üretim teşkilâtlarını
ve mülkiyet şekillerini:
"Tefecilik, her yerde bütün başka başka şekilleriyle başlıca kullanım değerine göre ayarlanmış olan önceden mevcut üretim teşkilâtları üzerine az çok tuzla buz edici bir tesir yapar." (K. M. : Kapital C. III. B. 4, A. 20). "Bütün kapitalizm öncesi üretim yordamları üzerine tefeciliğin devrimci tesiri, yalnız mülkiyet şekillerini dağıtıp eritirken görülür." (K. M.: Kapital. C. III. ayırım 36).
Yani iktisadi zaruret
bakımından: Devletin veya dirlikçilerin hele kesimcilerin mültezim, cizyedar
ve ilahır bezirgân tefeci sermayeyi ortadan kaldırmaları şöyle dursun,
bilakis, bezirgân sermaye, daha öncesi "Kullanım değerine göre ayarlanmış"
dirlikçi üretim teşkilâtını "tuzla buz eder"; tefeci sermaye, miri
toprak üzerindeki mutlak toplum mülkiyeti şekillerini, elinden geldiği
kadar "dağıtıp eritir."
Bu böyle olunca toprak
beyleri için yapacak ne iş kalır? Bükemedikleri kolu öpmek. O zaman 16'ncı
yüzyıl İngilteresinde büsbütün başka yöne çevrilen çeşitten bir kalıp değiştirme
önümüze. çıkar. O vakitki İngiltere'de:
"Eski asil derebeyi, büyük derebey savaşları yeyip yutmuştu. Yeni bey zamanının çocuğu idi. Onun için bütün iktidar para idi." (Karl M. Kapital C. I, B. 7. ayırım. XXIV.)
Yani asil toprak beyleri,
"bütün iktidar"ı parada görüp, para babalığına dökülürler. Bu, toprak
beyliğinden para beyliğine doğru gelen akındır. Yani toprak beyleri yavaş
yavaş bir zaman uşak saydıkları, hor gördükleri aracı bezirgân - tefeci
sınıfların rollerine imrenir ve yanaşırlar.
Fakat, daima tekrar
ediyoruz. Gene bir daha hatırlatalım: Buradaki para beyleri, "Sermayedar"lar,
modern manasiyle sermayedar değildir. Önsermaye adamlarıdır. Yani, hiç
bir zaman 16'ncı yüzyıl İngilteresindeki sermaye birikişi ve modern sermayedar
üretiminin doğuşu, sermayedarlık - öncesi sermayesiyle, Osmanlı kesim düzeni
mültezimliği ve tefeci bezirgânlığı ile karıştırılmamalıdır. Yoksa Lombard
vari bir şaşkınlıkla "ilk sermaye" birikmesini sırf toprak iradından çıkarmaya
kadar varabiliriz. Burada bahis konusu önsermayedir. Onun fazla gelişimi
kapitalizmi kolaylaştırmak değil, bilakis güçleştirir. Yani terakkiyi değil,
gerilemeyi getirir. Netekim Roma medeniyetinde görülen yıkılışın en son
ve en parlak örneği Osmanlılıkta bu tefeci - bezirgân sermayenin büyük
rolü ile izah olunabilir.
En son duruşmada ne
olur? Bütün dünya orta çağında tefeci - bezirgân sermaye birikişinin akibeti
meydana çıkar. Para babası olan zümre, hemen arazi satın alarak köy beyi
veya şehir patriçisi halinde toprak beyliğine girişir. (Henri Lée: "Les
Origines de Capitalisim", Paris 1930). Yani, para beyleri de zamane ruhuna
uyarak, bu sefer tersine "bütün iktidarı" toprağa dayatmakta görüp,
toprak ağalığına dökülürler. Bu, para beyliğinden toprak beyliğine doğru
gelen akındır. Yani para beyleri yavaş yavaş bir zaman efendiliğine sığındıkları
ve hayran oldukları toprak beylerinin saflarına can atarlar.
İşte bu biri yukarıdan
aşağıya (toprak beyliğinden para babalığına), ötekisi aşağıdan yukarıya
(Para babalığından toprak beyliğine) doğru işleyen karşılıklı akım, kaynaşmayı
ve uzlaşmayı getirir. Bir taraftan toprak beyleri az çok kemirilir. Öte
yandan mültezim ve sermayeciler kesimcileşirler. İki zıd kutup çarpışa
çarpışa, tezle antitezden ikisi de berhava olur. Yerlerine ikisinden bambaşka
yeni sosyal sentez çıkar: Ayan!
Ayan, artık ne kesimcidir,
ne mültezimdir. Tefeci - bezirgân sermayenin dirlikçiliği yok ettikten
sonra kesim düzeni içinde gelişe gelişe ulaştığı bir çeşit Osmanlı derebeyidir.
1 - ŞERİAT YERİNE KANUN
Dirlik düzeninde camia
gelirinin paylaşılması, sosyal iş bölümü kadar basitti: Miri toprağın tasarrufu
ve bu tasarruftan doğan değerlerin mülkiyeti doğrudan doğruya üretmene,
çiftçiye, reayaya aitti: Miri toprağın mutlak toplum mülkiyetini temsil
eden devlet ise, kendi zümrelerine şer'an ve kanunca sınırları belli bir
idare ücreti olarak öşür ve Müslüman olmayandan haraç alırdı. Aşağıda:
üretimde (istihsalde) çalışan çiftçi yığını toprağı değerlendirir;
yukarıda: dirlikte (asayişte) çalışan dirlikçilerle devlet
zümreleri bu değerlendirmeden bir pay alırlardı.
Osmanlı idaresi idealist
İlb'lerin elinde kaldığı müddetçe, dirlikçi ve devlet zümrelerinin toplum
gelirinden aldıkları pay devede kulak kabilindendi. Eski batı ve doğu saltanatlarının
yığıntıları altında bunalmış geniş çalışkan yığınlar üzerinde, Osmanlılığın
büyük cazibesi, bugünkü tabirle millî gelirin paylaşılmasındaki bu sade
tutumlu ve insaflı ruhundan kaynak alıyordu.
Kesim düzeninde miri
toprak gelirinin paylaşılması gerek kemiyet, gerek keyfiyetce yaman bir
devrim geçirdi. Tam manasiyle alt üst oldu. Devlet zümreleriyle çalışkan
yığınlar arasına ansızın birtakım türediler girdi. Bu türediler,
bir süıü basamaklı zümrelerinden mada başlıca iki büyük hakim ınıf idiler:
Toprak beyleri sınıfı, para babaları sınıfı. Bu iki aracı ve hazır yeyici
sınıfın tek manası: Toprak tasarrufunu köylünün elinden almakla
özetlenebilir.
Tabii, toprağın tasarrufu
kesimci sınıfların eline geçer geçmez, o tasarruftan doğma değerlerin mülkiyeti
de, kendiliğinden gene aynı kesimci sınıfların oldu. Yani toprağı işletme
hakkı gibi, toprak işinden çıkan bütün değerlerde Kesimci sınıfların malı
haline geldi. Bir kelime ile toprak ekonomisinden yaratılan değerler ilk
elde kesimcilerin sayılıyordu. Bu değerlerden ne kadarının yukarıdaki idareci
devlet zümrelerine ve ne kadarının aşağıdaki işleyici halk ve çiftci
tabakalarına verileceği bu kesimci sınıfların bileceği iş oldu.
Dirlik düzeninde toprak
gelirinin sosyal kümeler erasındaki paylaşımı âdeta tabii bir kaide güdüyordu:
Elde edilen mahsulün onda şu kadarı dirlikçi ile devlete ayırılıyordu.
Bu para ülkede dirlik ve düzeni korumaya harcanıyordu. Geri kalan mahsul
çiftçinin mülkü idi. İlkin "öşür" adı gibi onda bir idi. Sonra sonra ondabeşe
ve daha fazlasına doğru soysuzlaştı. Fakat bu kemiyet farkına rağmen, dirlik
düzeni devam ettiği müddetçe, millî gelir üleşiminin hüdainabit denebilecek
tabiî karakteri değişmedi. Tasarruf hakkı daima çiftçide kaldı.
Toprağı işletme hakkı onundu. Topraktan alınan mahsul onundu. Bu mahsulu
devletle paylaşan o idi. Kesimci düzen: Bir vuruşta bütün bu hakları köylünün
elinden kesti aldı. Küçük çiftçinin "Çiftliği" kesimcinin büyük "Malikâne"si
oldu.
O zaman toprak gelirinin
sosyal sınıflar arasında paylaşılması tamamen yeni ölçülere uydu. Adeta
zıd sosyal, sınıfî bir şekil aldı. Belirli bir hesaba, kitaba girdi.
Yeni şekil, gelir paylaşımı münasebetini, yukarıda işaret ettiğimiz bir
"Para ve mukavele münasebeti" haline soktu. Bu, âdeta soysuzlaşan
dirlik düzenindeki hadsiz hesapsız çapulculuğa ve soyguna karşı, bir çeşit
bezirgân had ve hesabı koymaya benziyordu. Gerçekte bir koca ülkenin başlıca
millî gelirini veren toprak tasarrufunu sermayeye teslim etmek kediye peynir
tulumu emanet etmekten farksızdı. Ama, o tarihi büyük şekil değiştirmeyi
kuranların hiç olmazsa kendi kendilerini inandırmış oldukları esas: Toprak
münasebetlerine dair hesap tutmak prensibi idi.
Yalnız o zamanki devlet
zümreleri bu hesaba göre, devletin temeli olan toprak ekonomisiyle birlikte
kendi mukadderatlarını da önsermayeye teslim etmiş olduklarını fark etmiyorlar
mıydı? Büyük tarihi bir alt üstlüğün öyle basit hile, tesadüf ve aldanma
ile izahı pek sade suya bir anlayış olurdu. Devlet zümreleri alt üstlüğü
mükemmelen fark edebilirler ve mükemmelen bile bile, isteye isteye o proseyi
kolaylaştırmışlardı. Çünkü, o zamana kadar gayrımeşru, gayrıkanunî olarak
yapmakta oldukları çapulu: Kamu toprakları tasarrufuna karşı yürttükleri
tecavüzleri, ondan sonra şer'an olmasa bile şeriatın yerine iradei seniye
ile geçirecekleri kanun'ca hak edeceklerdi.
Kesim düzeninde kitaba
sığdırılan bu hak ve hesap nasıldı?
2 - MİLLİ GELİR PAYLAŞIMI
(Modern Toplumla Karşılaştırma)
Osmanlı toprak düzeninde
miri toprak gelirinin çeşitli sınıf ve zümreler arasında nasıl paylaşıldığına
dair daha açık bir fikir edinmek için, modern zıraatla bir mukayese yapmalıyız.
Modern ziraat gelirleri şöyle bölümlere ayrılır: 1- Doğrudan doğruya üretmen
çiftçinin zaruri geçimi, 2- Ziraat sermayedarının kârı, 3- Arazi sahibinin
iradı.
Biliyoruz: Modern
toplumda irat biri mutlak irat, öteki fark iradı olmak üzere
ikidir. Keza, sermayeye düşen zirai gelir payı da bilhassa ziraat sermayedarına
düşen asıl kâr ile ziraat müteşebbisinin sermayeyi ödünç aldığı
asıl para sahibine, kredi açana ödediği faiz.
Osmanlı toprak ekonomisinde
son dört bölümü hemen hemen aynen buluruz Yalnız, orada bugün bile
bütün küçük köylü işletmesi üzerine dayanan ziraat memleketlerinde devam
edip gelen bir üçüncü bölünme ile karşılaşırız: Doğrudan doğruya üretimi
yapanın geçimine düşecek toprak geliri payı da başlıca iki kısma ayrılır:
Buna biz Normal geçim payı ile ölmeyecek kadar veya süründüren
geçim payı isimlerini verebiliriz. Meselâ, normal hür kapitalist düzeninde
işçiler serbest rekabet pazarında iş kuvvetlerini hak ve sendika yoluyla
tam değerine satabildikleri zaman, bir sömürülme sistemi içinde normal
sayılabilecek zaruri geçimlerini hiç değilse normal zamanlarda ortalama
hesapla elde etmiş sayılabilirler. Çünkü, bu ideal normal geçimi bir üretim
kolunda veya bir fabrikada bulamayan işçi, serbest rekabet kanuniyle başka
işalanına akın edebilir.
Bütün orta çağ ziraatinde
ve geri memleket köylerinde hâlâ olduğu gibi Osmanlı toprak ekonomisinde
çalışan çiftçi için ise ne öyle bir serbest rekabet piyasası, ne de herhangi
başka bir iş alanı yoktur. Çiftçi âdeta tabiat kanunu kadar kör ve sağır
bir zorla, küçük toprak işletmesine bukağılıdır.
Orta çağda en çok
tarım üretmenleri, insafsızca sömürülürler. Daha ziyade ziraat işletmesi
insafa kalmıştır. Şehirdeki esnaf, lonca teşkilâtları sayesinde de kendi
zaruri geçimini az çok sağlamıştır. Köylü için böyle bir teşkilâtın
gölgesi bile cinayet sayıldığından ve fiilen her köylü evi karşısındakiyle
iki ayrı devlet kadar birbirine hasım yaşadığından, devlet ölçüsünde teşkilâtlı
üstün tabakalara ve hakim sınıflara karşı bu dağınık ve maddeten manen
yoksul yığınların herhangi iğrabda mahalleri kalmaz. O yüzden çiftçi ortalama
bir zaruri geçim elde etmek şöyle dursun, zaman zaman kendisini öldürmeyip
süründürecek geçime dahi kavuşamaz. Köylerin ıssızlaşması bundan ileri
gelir.
O hâlde küçük ekincinin
küçük işletmesine dayanan Osmanlı toprak düzeninde, toprak geliri şu çifte
üç bölüme ayrılır.
|
|
|
|
|
|
|
|
| 1) Fark iradı 2) Mutlak irat
|
3) Faiz 4) Kâr
|
5) Yaşatan geçim 6) Süründüren geçim
|
Bu üç başlı altı pay, veya üç başlı altı baş toprak geliri, Osmanlı toprak düzeninin ilk ve normal dirlik düzeni zamaniyle, kesim düzeni zamanlarında bambaşka türlü üleşilir. Bunu göze çarptırmak için, her iki devri, yani gerek dirlikciliği, gerek kesimciliği bir başlangıçında yani normal zamanlarında, bir de sonlarında, yani iyice soysuzlaştığı zamanlarda olmak üzere iki safhaya ayırıp şemalaştıralım:
| Toprak
Gelirinin Cinsi |
İleri Kapi- talizmde |
Normal ilk Dirlikçilikte |
Derebeyleşen Dirlikçilikde |
Normal Kesimcilikte |
Derebeyleşen Kesimcilikte |
Geri Kapitalizmde |
| Fark iradı
|
Devlete 1/10
|
Devlete
3 /10
|
Devlete 2/10
|
Devlete 2/10
|
Devlete 2/10
|
Devlete 2/10
|
| Mutlak irad
|
Beylere 4/10
|
Devlete
|
Beylere
5/10
|
Kesimciye 3/10
|
Kesimciye 2/10
|
Toprak beyine
3/10
|
| Faiz
|
Sermayeye 3/10 | Çiftçiye
|
Beylere
|
Tefeciye
3/10
|
Tefeciye | Toprak beyine |
| Kâr
|
Çiftçiye 7/10
|
Beylere
|
Mültezime
|
Mültezime
5/10
|
Sermayeye
4/10
|
|
| Yaşatan geçim
|
Çiftçiye 2/10
|
Çiftçiye
|
Beylere
|
Çiftçiye 2/10
|
Mültezime
|
Sermayeye
|
| Süründüren
geçim |
Çiftçiye
|
Çiftçiye
|
Çiftçiye 3/10
|
Çiftçiye
|
Çiftçiye 1/10
|
Çiftçiye 1/10
|
Burada, sırf şematik bir
fikir vermek için, toprak gelirinin bölümlerini şematik altı müsavi parçaya
ayırdık. Gerçekte böyle altı eşit parça olamaz. Ama, kapitalist cemiyetteki
paylaşma ile mukayese için, bu şema oldukça gerçeğe yakın nisbetler verir.
Sonra şüphesiz devlet, payını sadece fark iradından almaz. Mutlak iratdan,
hatta, hiç irat getirmeyen en yoz toprak üretiminden daha azılı devlet
kendi aslan payını almakta kusur etmez. Yalnız, maksat bir nisbet fikri
vermektir.
Yukardaki şema sütunlarına
bakınca, bir çok genel neticeler çıkartmak mümkündür. Bunlardan en basit
bir kaç tanesini kısaca sıralayalım:
3 - KARŞILAŞTIRMA SONUÇLARI
1- Tarihte üretmen
köylü için en ideal çağ: Devletle çiftçinin başbaşa kaldıkları normal
geçit çağıdır. Orada devlet, faraza normal kesimcilikte olduğundan iki
misli ve bütün öteki çağlardakinden (Derebeyleşen dirlikcilik ve kesimcilikle,
normal kapitalizmde olduğundan) 4 misli fazla pay aldığ halde, çiftçi bahtiyardır:
Çünkü o da, normal kesimci düzende olduğundan 2 misli, kapitalizmde alduğundan
3 misli, derebeyleşmiş dirlik düzeninde olduğundan gene 3 misli, derebeyleşmiş
kesim düzeninde olduğundan 8 misli pay alır. Demek, batı Avrupa'da, daha
doğrusu İngiltere'de toprakbendlik kalkıp hür çiftçilerin kurulduğu 15.
yüz yıl gibi Osmanlı dirlik düzeninin başlangıcı da doğrudan doğruya üretmen
köylü için "Altın çağı"dır. Köylünün gelenekçi ve eski zamana hasret oluşu
bundandır.
2- Fakat dirlik düzeni
ister istemez çabuk geçen bir ara çağdır. 15'inci asır, İngiltere'de ziraatta
derebey sömürüsü yerine kapitalist sömürmesinin geçit safhası di. Osmanlılıkta
derebeyleşip göçen eski bir medeniyet yerine yeni bir medeniyetin geçit
(Rönesans) safhası oldu. Avrupa'da bağımsız küçük çiftçi işletmesi
bir sosyal devrim geçidi, Osmanlılıkta bir tarihsel devrim
idi. Yani, dirlik düzeni ister istemez kendinden sonraki safhalara doğru
soysuzlaştı veya gelişti. İngiltere'de kapitalizm gelişti. Osmanlılıkta:
Ayanla soysuzlaştı. Fakat, dirlik düzeni, hatta derebeyleştiği zaman
bile köylüye geri bir kapitalizmde veya Derebeyleşen kesim düzeninde
olduğundan iki misli iyi sayıldığından, köylü hâlâ kendisine bir "sahip"
özlemektedir: "Sahibül- arz" bildiğimiz gibi, "Dirlikçi"nin sıfatı idi.
3- Kesim düzeni
normal başlangıç safhasında toprak gelirinden köylüye hiç olmazsa yarı
yarıya yaşatan geçimden üstün bir pay, devlete de, evvelkinin iki misli
bir gelir temin eder göründü. Ve bu görünüş sayesinde devlet o reforma
geçti. Derebeyleşmiş dirlik düzeninde genellikle derebeyliğe isyan eden
köylüyü elde etmek isteyen devlet, Anadolu ayaklanmalarını içinden fethetmeye
kolayca muvaffak oldu. Ayanlaşmış kesim düzeninde Osmanlı köylüsünün o
kadar yaka silkmesi ve halkın "Devlet baba"larını hasretle araması bundandı.
4- Kesimci düzeninin
karakteristiği 3 No. lı normal kesimcilik düzeni ile 4 No. lı derebeyleşmiş
kesimcilik düzenine ait iki şema sütununda pek güzel belirir. Kesimcilik
başlarken, devlete eskisinin iki misli kadar gelir, hem de peşin akçe ile
ödenir. Devlet memnundur. Köylüye şöyle böyle zaruri geçimi temin edilir:
Köylü de hakkına razı olur. Ve kendisi için bir değişiklik olmuyor sanır.
Geri kalan toprak gelirinin yarıdan fazla büyük kısmı hakim kesimci sınıfları
yani: Bilzat kesim sahipleri ile sermaye sahipleri arasında büyük bir hakkaniyetle,
âdeta ortadan bölünüp kardeş payı edilir. Lâkin üretimin kontrolunu bir
kere eline geçiren sermaye sahipleri, çarçabuk altdan ve üstten vurgunlariyle,
Zuyuf akçe ve kalpazanlık sayesinde, hemen bütün kesimciliğe düşen toprak
geliri payını sineye çeker. Bir kerede köylüyü, o zamana kadar görülmedik
dehşetli bir darlığa sokar. Onu süründürmeye yarayan geçimini bile aşırır.
Fakat, kesimci efendileri de unutmaz: Onlardan da hiç olmazsa yarım pay
kopartır. Köylünün ses çıkarmağa hakkı, yani kuvveti yoktur. Ya en üstteki
kesimci beyler neden susarlar? Çünkü onlar da sus paylarını alırlar. Aşağıda
sermayeye kaptırdıklarını, yukarıdaki devlet payından kendi hesaplarına
geçirirler. Devlet, bu efendilerin elinde olduğu için ses çıkarmaya hak
ve mecâl bulamaz. Neticede: Devletin ve toprak beyinin payı çalınır. Köylünün
zaruri geçimi sömürülür. Bütün bu üç zümre zararına: Tefeci - bezirgân
sermaye şişer. Sermaye sınıfının üstünde gözüken onun suç ortağı hakim
kesimci sınıf ise, kısmen kendi payı daima aynı kaldığı için, kısmen de
bilzat kendisi zamanla sermayedarlaştığı için, yani kesimci ile sermayeciler
Ayan şeklinde kaynaştıkları için, ses çıkmaz.
5- Fakat kesim düzeninin
çarçabuk gelişmesi, Dirlik düzeninin en soysuz derebeyleşmiş çağını bile
aratmakta gecikmedi. Tefeci - bezirgân sermaye köylünün zaruri geçimini,
hattâ süründüren geçimini dahi elinden almaya kadar vardı. Gerçi bu sıra
devletin payı da belki yarıdan aşağı düştü. Ama, artık devlet eski Dirlikci
devlet değildi. Kesimcilerin devleti idi. Yarattığı hakim sınıflar
lehine kendi haddini bildi. O, aslan payını alan başlı başına bir soyut
kamu kudreti değil, ancak yetiştirdiği hakim sınıflara aslan payı temin
eden br iktidar haline girdi. En kötü bozgun devirlerinde bile, reform
için yaptığı bocalamalar, Selim III devrinin "Nizam devlet hakkında mütalât"ları
gibi hasır altı araştırmalardan öteye geçmedi. Süründürmeye dahi yaramayan
bir geçim payı altında küçük çiftçiler, ülke veya köyü bırakıp payitahta
doğru ve batıda Vogelfrei denilen başıbozuk, kanı helâl yarı serseri yarı
aç ayaktakımı halinde göçmeye mecburdu.
1 - FİYAT,
PARA YARIŞI VE İLK KESİM PAYLAŞIMI
Umumi şematik düşünceleri
bir kaç gerçek rakamla canlandıralım: Osmanlı imparatorluğunda, buğday
fiyatı her 20 - 30 senede 5 misli artar. Paranın gerçek değeri 2 - 3. misli
düşer (yani para zuyuflaşması 2 - 3 misli artar.) Ortalama: Buğday fiyatı
her 5 yılda bir misli bahalılaşır, paranın değeri her 10 yılda bir misli
düşer.
Yani, bezirgân ve
tefeci münasebetler toplumun iktisat temeline girer girmez, âdeta fiyatlarla
para arasında bir yarıştır başlar. Fiyatlar öne düşer ve boyuna iki misli
süratle pahalılaşarak toplumun toprak temelini aşındırır. Yani tefeci -
bezirgân menfaatlarını yükseltir. Bütün geliri topraktan bekleyen devlet
ise, toprak mahsullerini kesimci vesair beylere kaptırdığı için, mal fiyatları
yükseldikçe alçalan alım kabiliyetini gelişlirmek zoruyla: habire kalpazanlığa
girişir, yani fiyat yükselişine yetişebilmek gayretile sürekli akçeyi zuyuflaştırır.
Lâkin fiyatlar daima, her gün biraz daha önden kaçar: Daima kârlı çıkan
Tefeci - bezirgân zümreler olur. Beytülmal müslimin tam takır kalırken,
devlet hazinesi, bütün yaptığı kalpazanlıklara (enflasyonlara) rağmen,
iflâsa doğru baş aşağı yuvarlanıp gider.
Bu cehennemi yarış,
belki medeniyet kurulduğu gündenberi gelmiş geçmiş bütün kadim imparatorluklar
gibi, Osmanlı imparatorluğunun da alın yazısını temsil eden ibrenin hareketine
benzer. İmparatorluğun bütün sosyal, siyasi, ahlâki, manevi ve ilah, münasebetlerinde
görülen her değişikliği en sonra bu ibrenin falan veya filân noktadaki
durumuna göre izah etmek ve okumak mümkündür. İbrenin hareketi bir kere
yola çıktı mı, artık hiç bir kuvvetin önüne geçemiyeceği tunçtan veya demirden
tarih kanunları zincirlerinden boşanmıştır: Yalnız yarı - hür fertleri
değil, imtiyazlı beyleri, paşaları, padişahları; yalnız filân veya falan
kastı veya zümreyi değil, bütün sosyal sınıf, tabaka ve kitleleri bu zincirler
kendi gidecekleri yere kadar ister istemez sürükliyeceklerdir. Bütün hadiselerin
şeması âdeta birtakım rakamların tanrılaşmış riyaziyesi ve kahredici mantığı
ile önümüze seriliverir. O zaman, insan bu rakamlara ve mekanizmaya bakarak,
akıp giden toplumun alın yazısını şaşmaz bir kerametle önceden haber verebilir.
İhtimal kadim çağ kâhinlerine sihirbazlık ve gaipten haber verme temayülünü
de, tarihin bu müthiş determinizmi sezdirmiştir.
Rakamların şemalarını
kısaca dizelim. Kesim (Mukataa) düzeninin kanunî devri ortalarında ilk
kurulduğu günü ele alalım. Bir büyük malikâne gözümüz önüne gelsin. Farz
edelim ki Beytülmal müslimin kesimciye bu geniş miri araziyi 40.000 kuruşa
"tefviz" ediyor. Bu ne demektir? Beytülmal toprak gelirinin öşür
ve haracı ile çiftçinin cizyesini alır. İlk adilâne vergi çağında bütün
bu Beytülmal alacakları, toprak mahsulünün 5'de 1'ini (% 20 sini) geçmez.
Şu hâlde malikâne 200 bin kuruşluk mahsul getiren bir arazidir. Kesim Düzeninde
her mukataanın (her kesimin) aşarî kıymeti "Mal'i müfit" adıyla
Beytülmale düşerken, aşağı yukarı, köylüden (toprak mahsulünden) alınacak
vergilerin yekûnunun 4/5 ini temsil ediyordu: Kesimci, "Mukataa hasılatı"ndan
(yani köylüden alınacak tekmil vergiden) ancak 5'de 1'ini "Faiz"
adiyle benimser. "Faiz"in içine "Rusumat'ı örfiye ve avaidat'ı kanuniye"
girer.
Bu hesaba göre kesimcinin,
malikâneden alacağı bütün resim ve aidatlar, Beytülmalin alacağı öşrün
4'de 1'ini, yahut tekmil mukataa hasalatının 5'de 1'ini asla geçmemelidir.
O zaman herkese şu hisseler düşmelidir:
| Beytülmal payı
|
Kesimci payı
|
Çiftçi payı
|
Yekûn
|
| 40.000 kuruş | 8.000 kuruş | 152.000 kuruş | 200.000 |
| % 20 | % 4 | % 76 |
Bu paylaşma, oldukça adilânedir.
Bugün hiç bir devlet, müstâhsilin kazancının % 24'ü kadar vergi almakla
yetinemiyor. Hiç bir müstahsil kazancının 4'de 3'den fazlasını (% 64) ini
elinde tutamaz. Demek Süleyman I'in kurduğu kesim kanunları, zamanı için
adamakıllı insaflıdır.
2 - İLK OTUZ YILDAKİ
GELİŞME
Lâkin bildiğimiz gibi
kesimci, mukataa malikânesini bir defa eline geçirdimi, ömrü oldukça ona
tasarruf edecektir. Koca sekban başının hakkıyla söylediği gibi "Eğer şeriata
bakılsa bir mukataayı miriden alan kimesne verdiği akçeyi çıkardığı gibi
yine ol mukataa Beytülmal müsliminin hakkı olduğundan bence Beytülmale
red" olunmalıdır. Yani, kesimci 8.000 kuruşunu tekrar ele geçirdimi, malikâneyi
Beytülmale geri vermelidir. Fazla on para beklememelidir. Beklerse, 8.000
kuruşun murabahasını almış sayılır. Murabaha ise müslümanlıkta haramdır.
Ne çare ki, gene Sekban
başının dediği gibi: "İş içinden olanlar, halkın havadisi için mukataa
reddi hususuna (...) olunmuştur." Devlet 1 ile 5 yıllık (1)
"Mal'ı müfit" karşılığını "muaccele" adiyle peşin alabilmek uğruna,
kesimci 50 yıl yaşarsa, toprağın elli yıllık gelirini kesimciye bırakmıştır.
Hazine 5 yıllık geliri peşin aldı, 5 yıl yaşadı, geri kalan 45 yıl ne ile
geçinecek? Çünkü toprak elinden gitmiştir. Bekleyesin, mukataacı ölsün
de devlet malikâneyi başkasına tefviz etsin... Bu olamaz. O hâlde: başlar
devlet parayı zuyuflaştırmaya, yani enflasyona, yani resmî kalpazanlığa:
habire, paranın kıymetli madeni çalınıp, gerçek degeri alçalır.
Kesimci durumu? Kesimcinin
derdi devletinkinden üstündür: O, bir kalemde Beytülmâle 40 bin kuruş sayacak
da, yalnız 8 bin kuruş elde etmeye çalışmakla yetinecek? Buna imkân yok.
Unutmayalım ki, kesimci bey, 40 bin kuruşu, ha deyince kesesinden çıkaramaz.
O parayı başkalarından, aracı zümrelerden, malikâneyi tasarrufuna alacak
mültezimden bulacaktır. Onun için, kesimci bey 20 - 30 sene evvel Beytülmalden
40 bin kuruşa aldığı malikâneyi, verdiği "muaccele"nin 2 - 3 misli fazlasıyla
80 -120 bin kuruşa mültezime devre başlar. Her 10 yılda, 1 misli zam, 40
yılda 4 misli zam: Tam, devletin akçeyi zuyuflaştırmasiyle aynı ayarda
artsın demektir. Yani kesimci bey, para düşünmesinden dolayı hiç bir zarara
girmiş sayılamaz.
Kesimci zarar etmemek
için değil kâr için bu işe girmiştir. Verdiği parayı 2 - 3 senede çıkarır.
20 - 40 sene yaşadıkça, malikânenin faizi kesimcinindir. Ortalama 2,5 yılda
çıkardığı parayı 30 yıl kazanmakta devam eden kesimci, verdiği 40 bin akçeye
mukabil, 12 mislini yani 480.000 akçe elde eder demektir. Bu, yılda 16.000
kuruş kazanç demektir. Gerçekte 18.000 alacak iken onun 2 misli kâr.
Bildiğimiz gibi parayı
kesimci mültezimden alır. Mültezim ise sarraftan alır. Mukataa düzeni devrindeki
Osmanlılığın hakim sınıf üçüzü: Kesimci + Mültezim + Sarraf zümreleridir.
Bunların, miri toprak işletmesinden eşit pay almaları iktisadi bir zarurettir.
Netekim Beriyetşamlınin "Nizam Devlet Hakkında Mütalaat"ına göre; mültezim
ile sarrafın hesaplaşmaları sonunda, safi kâr, "Faide" ismini alır ve "nısfı
ol sarrafa ait" olur. Yazarı meçhul mütâlaat da: "Sarraflar mâlikâne ve
zeamet erbabı kadar intifa edüp" kaydını kor.
30 yıl sonra en az
kesimcinin iltizamını 3 misli artırarak aldığı 120 bin akçesi kadar parayı,
hem mültezim, hem de sarraf elde ederler. Yalnız sarrafla mültezimin hesaplaşmasına
bir de murabaha karışır: Mültezim kesimciye farz edelim ki, Beytülmale
ödenecek birinci 40.000 kuruşu peşin verdi: Bunun murabahası (en aşağı
% 40'dan) 16.000 kuruştur. İltizam bedeli 120.000 kuruş (Beytülmale verilenin
3 misli) olsa, geri kalan 80.000 kuruşluk bakiye taksitlerin murabahası
da gene en az % 40'dan 32.000 kuruştur.
Şu hâlde, tefeci sermaye
(sarraf) ayrıca murabaha şeklinde 48.000 kuruş daha fazla alacaktır.
Hiç olmazsa bu murabaha
kadar bir parada yapılan Ali Cengiz oyununa göz yummaları için devlet mensuplarına
"harç, buyurultu, ubudiyet, caize, kefilleme, sarrafiye güzeştesi, iyâbü,
zihâp (gidiş - geliş masarıfı ve ahır bir cizye ve iltizama dest - res
oluncaya (amacına ulaşıncaya) değin îtiba (uşak) ve taallukatıyle belian
mabeli' tayin edeceği mıkdar zam" ayrıca koparılacakdır. Böyle bir gidişle,
Beytülmal ile çiftçi arasına doğrudan doğruya giren ve pay alan sayısız
zümreler belirir: 1- Devlet zümreleri; 2- Kesimcilerle hadem ve haşemleri;
3- Mültezim (veya cizyedar) ile "haşerat ve evbaş makulesinden bir mıkdar
kallâş" liba' (uşak) ve taallükat, 4- Sarraf ile murabahacılar güruhu ve
ilh, ve ilh...
Millî toprak geliri,
hiç bir teknik ve ilh. ilerleyiş bulunmadığına göre, azalmamış ise, muhakkak
aynı kalmıştır. Fakat, aynı gelirin otuz yıl evvelkine nazaran paylaşımı,
30 yıl sonra, en hafif şekliyle şu hale girer:
| İlk kesim
gelirinin paylaşımı |
30 yıl sonra
gelirinin paylaşımı |
|
|
|||
| kuruş
|
gelir
|
kuruş
|
||||
| Beytülmal payı:
|
40.000
|
|
Beytülmal:
Devlet zümreleri: |
40.000
48.000
|
3.33
4.-
|
3.33
4.-
|
| Kesimci payı:
|
8.000
|
|
Kesimci
Hadem haşem: |
80.000
40.000
|
6.67.
3.33
|
10.-
|
| Mültezim payı:
|
Mültezim:
Etba' kallâş: |
80.000
40.000
|
6.67.
3.33
|
10.-
|
||
| Sarraf payı | Sarraf: |
80.000
|
6.67.
|
10.-
|
||
| Kefilleme | ||||||
| güzeştesi: |
40.000
|
3.33
|
||||
| Murabaha:
|
48.000
|
4.-
|
4.-
|
|||
| Toplam:
|
496.000
|
41.33
|
||||
| Çiftçi payı : |
152.000
|
|
Çiftci: |
704.000
|
58.67
|
|
|
1.200.000
|
100.-
|
|||||
| Yekûn gelir |
200.000
|
|
(aynı mahsul 5 yılda | |||
| 1 misli pahalılanınca) |
3 - ÇİFTÇİNİN
VE DEVLETİN İFLÂSI
Burada biz, yalnız
iktisadi normal şartlara göre gelişen nisbetlere temas ediyoruz. Çiftçinin
bu şartlara göre bile elinde kalan kazancı, toprak gelirinin evvelce %
76'si iken şimdi % 58 idi. Çiftçi 30 yılda millî gelirden % 17,33 derecesinde
bir pay kaybetmiştir ve âdeta yarıcılığa doğru inmiştir. Böyle 2 otuz yıl
daha geçse köylünün toprak gelirinden payı % 24'e düşecek, yani 90 yılda
çiftçi tam "yerlerin esiri" olacaktır. Böyle bir toprak düzeninde köylünün
her yıl toprak gelirinden en az yüzde yarımını kaybettiği meydandadır.
Köylü gelirinin sıfira düşmesi için 150 yıl kâfi demektir... İşte, İbni
Haldun'danberi, doğu İslâm tarihçilerinin her devlete ortalama 100 yıllık
bir ömür biçmelerinin sırrı burada gizlidir. Böyle bir sistem 100 yılı
geçince, çalışan nüfusun zaruri yaşama imkânı kalmamaktadır.
Merkezi devlet (camia
hazinesi) payı toprak gelirinin % 20'si iken, 30 yılda % 3,33'üne iner:
Hemen hemen köylünün kaybı kadar. (% 16,67 payı) merkeziyette kaybeder.
Yalnız köylü 30 yılda 3'de 1 gelirini kaybederken, devlet ve millet hazinesi
6'da 5'ini kaybeder: Yalnız kesimci ile Beytülmali mukayese edelim:
| İlk kesim | kesimden 20 | 40 | 100 | |||||
| düzeninde | yıl sonra | Yıl sonra | Yıl sonra | |||||
| Kr. | % | Kr. | % | Kr. | % | Kr. | % | |
| Beytülmal | 40.000 | 80 | 40.000 | 67 | 10.000 | 11.25 | 4.000 | 2 |
| Kesimci | 10.000 | 20 | 20.000 | 33 | 80.000 | 88.75 | 200.000 | 98 |
Buradaki nisbetler her
5 yılda buğdayın 1 misli pahalanması yüzünden, rakamların uğradığı değişiklikleri
belirtir. Yüz yıl sonunda Beytülmalin aldığı gene 40.000 kuruştur. Ama,
bu kuruşlarla buğday satın alınsa, ele geçen faydalı mal 100 yıl evvelkinin
onda birisi yani 4.000 (dört bin) kuruştur. Buna karşı, kesimcilerin eline
geçen gerçek değer 100 sene evvelkinin 20 mislidir. Zuyuf para ile bu,
Beytülmale düşen 40 bin kuruş mukabil ikiyüz bin kuruş demektir.
Kesimcileri zamane
beyleri sayarsak: İlkin onların 4 - 5 misli kuvvetli olan Beytülmal müslimin
ve dolayısile de merkezi devlet, 100 yıl sonra para kuvveti bakımından
kesimcilerin 50'de 1'i derecesine, bu parayla mal almaya kalksa 100'de
1'i derecesine düşmüştür. Yani tekmil Müslümanların Beytülmalı, türedi
beylerin ellide, yahut yüzde biri kadar cılızlaşmıştır. Bu kadar müthiş
50 -100 misli kudret kazanmış Derebeylerinin imparatorluğu dağıtmadıkları
zaman bile emirleri altında tutmalarına şaşılabilir mi?
Çünkü 30 yıl sonunda
bile, yalnız kesimcilerin hadem ve haşemleriyle cizyedar ve mültezimlerin
etba' ve evbaşi ayrı ayrı bir devlet zümreleri (gelirin % 4'ü) kadar kuvvette
ve kalabalıktılar. Merkezin 1 kuvvetine karşı beylerle ağaların 3 kuvveti
vardı.
4 - NETİCE : DEHŞETE
- DEHŞET
Asıl en yaman gelişme
ise, şüphesiz, önsermayenin "ikiz - kardeşler"i tefeci - bezirgân sınıflarında
görülür. Yalnız başına bezirgân ve tefeci zümrelerle adamlarının toprak
gelirinden aldıkları pay, 30 yılda, tekmil Beytülmalin vaktile aldığından
çok daha fazlasına varır. Vaktile Beytülmal % 20 alırdı. Mültezim ve sarraf
güruhu 30 yıl sonra % 24 alırlar. - Kesimci beylerin o payı da o paylara
katılırsa: 30 yılda, aracılar güruhu, Beytülmalin 14 misli kuvvetlenmiş
demektirler. O zaman geçimini Beytülmalden (yani merkezi devlet hazinesinden)
ziyade kesimci beylerle bezirgân ve tefecilerden elde etmeye başlayan devlet
zümreleri padişahtan ziyade kendi bey ve ağalarını dinlerlerse şaşmamalıdır.
Padişahların ikide bir kelle uçurup müsadere yapmaları bu zaviyeden göz
önünde tutulmalıdır. Gerçi, kelle uçurmakla müsadereler davayı hal etmiyorlardı.
İktisadi, sosyal ve sınıfî durum aynen kalıyordu. Fakat, padişahlık sistemi,
kendisini ayakta tutabilmek için Müslümanların Beytülmalini, orta malı
hazinelerini olduğu kadar (% 16,7) çalışan köylüyü de (% 17,3) çalan, memleket
topraklarının gelirini 30 yılda % 36 sömürüp çeken şeriata aykırı hırsızları
kesdikçe, hiç kimse tarafından: ne yukarıda Allah ve din tarafından ve
ne de aşağıda halk tarafından en ufak bir itiraza uğramıyordu. Bilakis,
o kanlı icraat, ister istemez devri için, bir nevi adalet tatbikatı sayılıyordu.
Padişahların köylü tarafından uzun müddet babaşahca saygı görmeleri de
şüphesiz bundandı. Saltanatın devamını haklı çıkaran değilse bile izah
eden şartlar bunlardı.
Soygun müthiştî. Ona
karşı ancak müthiş tedbirler alınabilirdi.
Yahudi bezirgân: Padişahların
ve beylerin idare ettikleri bölgede hediyeleri almaktan piyasayı teftiş
etmeye kadar, ithalât, ihracat matalarını incelemek suretiyle de "ticarete
müteallik her şey"e el atarken, devlet zümrelerinin tercümanı, hekimi,
vekilharcı olurken çevirdiği "dolap"larla sarayda padişah hazinesine
ve harimine kadar sokulabiliyorlardı. "Eshabı malikâne" adlı kesimci ve
dirlikçi.beylerin mültezim güruhunu destekleyen Kemahlı veya Eğinli Ermeni,
belki gene Müslüman tefecilerden tedariklediği birkaç bin kuruşla birkaç
senede birkaç yüz kese (her kese 500 kuruş) kazanıyordu.
Ortada hiç bir istatistik
yok. Söylenen bazı rakamlara göre bulunacak nisbetler aşağı yukarı aynı:
Kesimci: 2
- 3 yılda çıkardığı parayı 50 -100 yıl tahsile devam eder. Bire karşı 25
- 30 vurgun demektir. Yüzde 2500 - 3000 vurgun!
Sarraf: 1000
kuruşla 50 bin kuruşu birkaç yılda vurur. İki yılda vursa bire karşı 25,
yüzde 2500 vurgun demektir.
Cizyedar: Adam
başına 4 - 5 kuruş olan 100 -110 kuruşa çıkarır. Bire karşı 23,5 yüzde
2350 vurgun!
Mübayacı: Yalnız
başlu kile ile bir tartışda % 30 - 40 vurur. Yolda kendisi buğday, arpa,
karamık, taş katar. Gemici buğdayı çalıp su katar. Bu hırsızlıkların yekûnu
da 30 - 40 etse, demek buğdayın müstahsil köyden şehre gelinceye kadar
% 60 ilâ 80'i çapul edilir.. Mubayacı hazırda "3 - 4 kat ziyade iştira"
eder. Fiyatları "is'af'ı muzafa": İki mislinin 2 misline: yani 2 ilâ 4
misline çıkarır. Demek yüzde 300 - 400 vurgun. Seferde 6I bin keselik malı
40 ilâ 50 bin kese getirir: Demek, yüzde 400 ilâ 500 vurgun.
İltizam, cizye ve
sarraf kazançları (Kesimci + Bezirgân + Tefeci) üçüzü arasında paylaşıldığına
göre, onların % 2500 ilâ % 2000 vurgunları üçe bölününce: % 600 ilâ 700'e
doğru iner mi?
Her hâlde, bugünkü
modern insan mantığının alıştığı bir kazanç nisbeti ve istikrarı yok.
Notlar:
(1) Ahmet Tevhit hediyesi "Nizam Devlet
Hakkında Mütalaat" kesimlerin "6 - 7 nihayet 10 senelik faizinden ziyade
verildiği olmayup, ekseri 5 - 6 senelik faiz ile verildiği"ni söyler. Koca
Sekbanbaşı: "Mukataanın akçesi 2 - 3 senede çıkarılır" der. 5 senelik faiz
2,5 senede çıkar. Resmî "faiz" % 20 iken, şahsî faiz % 40 olur.