Osmanlılığın ister
"Dirlik", ister mukataa düzeninden yola çıksın, en sonra nasıl derebeyleşmeye
vardığını evvelce dağınık ve teferruatlı şekilde gördük. Bu Prosenin sonuçlarını
biraz daha derli toplu şekilde özetleyelim:
I - İLK GÖÇEBE FAZİLETİ
İlk Osmanlılar, gerek
Hıristiyan (Bizans), gerek Müslüman (Selçuk) medeniyetlerinin kördüğümü
üstüne Gordiyosun düğümünü kesen İskender kılıcı gibi indiler. İstanbul'da
yerleşinceye kadar göçebe sadeliklerinden çok şey kaybetmediler. Başta
padişah, daima halka yakın ve hizmetkâr görünmeyi ideal bilen bir gazi
evliya sayılıyordu. İdare edilen halkı soyup, ezmek hiç bir zaman, İstanbul
fethinden sonraki derecelerde sistemleşemedi. Tabiî göçebe demokrasisi,
şeriat kılığı ile içerdeki vatandaşlara emniyet veriyordu. Yalnız dışanya
karşı zalimleşmiş kadim idârelere karşı Osmanlılık yaman ve korkunç bir
kuvvetti.
Böyle bir kuvvet,
Müslüman, Hıristiyan, bütün komşu ülkelerin üst sınıflarına dehşet verdiği
kadar, alt sınıflarına cazibe taşıyordu. O sayede, başka dinden ahali bile,
kendi büyüklerine karşi ihanet, hatta isyan ederek Osmanlıya teslim olabildiler.
"Devlet'i aliye iptidai zuhur muadelet neşrinden (ilk adalet yapıcı çıkışında) ehali zimmet (Müslûman olmayan ahali) reayasından cizyei şeriyelerinden mada bir nesne olamayıp reayayı mesfûre ziraat ve hırasetleriyle hasıl olan mahsullerinin aşar'ı şeriyelerini ve cizyei şeriyelerini eda ile müsterihülbâl, sayei devletaliyede emin ve asayiş'i bal ve refah'ı hal üzere mütevattın reaya kefereleri müşahede ve devlet aliyei Osmaniye ehl'i zimmet reayasına bugüne adl ve dad ile muamele buyurduğunu muayene eyleyûp kendülerinin hem din ve hem mezhepleri olan krallarının hudud efzun (had aşırı) zulüm ve advan ve esir misiller imâl ile tâk ve tahammüllerinden birun (dayanamıyacakları) tekâlif'i şâkme tahmiyli ile ahvallerinin perişan olduğunu mülahaza ve tefekkür birle devlet aliye tarafına meyl külli ve bilcümle Rumeli tarafları dahi devlet aliyenin zir'i hükmünde olmalarını temenni eyledikleri malûm devlet aliye olmakdan naşi Ru meli canibine dahi saye'i bahş adl ve dad olduklarından (Rumeli yakasına yardım ve adalet gölgesi bağışladıklarından) kıllet-i cünüd'u muvahhidîne (azlıkda kalan Müslüman ordularına) zehair ve malzemelerinin tedarik hususunda külli ianat ve feth'i kala ve husûn ve sail ve tarakına delâlet etmelertyle (yiyecek malzeme bulma, kala ve hisarlar ele geçirme yollarını sağlamalariyle) devlet aliye Rumelinin memduh ve muteber kesrülmenafii mahallerini dahil huzei hükümetleri buyurup şan ve şevket ve kuvvet ve azametleri kat'ı ender kat'ı mezdad" (Beriyetülşam'lının "Nizam Devlet Hakkında Mütalaat"ı) olmuştur.
Bütün kadim (antik) barbar
akınlarının bütün sırrını Osmanlı fûtuhatına dair Osmanlı kaleminden çıkmış
bu bir kaç satır açıklar.
II - YERLİLEŞME ZİLLETİ
Sonra ne olur? bazı
skolastik ve metafiz'rk mantıklara "Tarih bir tekerrürdür" dedirten
devrdaim ve fasit daire başlar. Raporcunun tabiriyle "Fevait'i hareket
ve nushat" (göçebe gezginciliğinin yararlıkları) unutulur. Eski medeniyet
topraklarında yerleşme kökleştikçe, o medeniyet münasebetleriyle beraber
faziletleri de, reziletleri de yeniden gelişir. İlk zamanlann fütuhat savaşlarında
dövüşen, dövüşü güden göçebeler kurban gidiyorlardı. Kavgadan rahata ve
sefahata vakit bulunmuyordu. Zaferler istikrarlaşınca, Bizans ve Selçuk
devrinin yırtınan ve kendi kendini yiyen kısır kavgaları mayna etti. Yani
rejimin şefleri at üstünde seğirtmekten kaldılar. Oturup sefa sürme çağı
geldi. Beryetülşamlı'nın güzelce anlattığı gibi, mesel,
"Elli, altmış seneden mütecaviz selatin'i azam hatıratı, Darülhılafetül İslâmbolda meks ve aram" ettiler (yerleştiler). "Alellensal (arasız) otuz seneden mütecaviz o katta dahi seferler terk" (keza) olundu.
Barbar toplumun manevi
meziyetlerini taşıyan ilk gaziler, hareket halinde iken, yalnız av, seyahat
ve sefer yapmakla kalmazlar. "Zülümlere mümanaat" (keza) la da uğraşırlar.
Çünkü gazi, ilk İslâm geleneğinin mukaddes demokrat ülküsiyle savaşır.
İnsanlara fisebilüllah adalet sunmaya kendini Tanrı elçisi bilir. İnancında
yerden göğe kadar haklıdır da. Çünkü bir lokma bir hırka ile kalup dediğini
yapar. Onun en koyu taassuplu dinciliği halk yığınları için güzel, kuvvetli,
yüksek bir fazilettir. Onun için rastladığı mazlumları kucağına çeker.
Aynı gaziler medenileştikçe:
"Bir mahalde tûl'i ikamet" (keza) ahlaka da tesir eder. Evvelce ömürleri
at üstünde geçerdi. Giydikleri kendi üzerlerinde çürüyüp dökülmedikçe değişmezdi.
Yedikleri at terkisi altında pişmiş etti. İçtikleri aynı atın sütünden
yapılmış kımızdı. Şimdi eski saltanatların saraylarına girmiştir. Oradaki
süslü hayat muhteşem yapılar, bir çeşit "Hanei berduş: evi omuzunda".
Çadır insanınca elbet umulmaz tesirlerini yapacaktır. Göz kamaştırıcı hazineler
emrindedir. Yalnız boyun eğmeye alıştırılmış dedikoducu yığınlar içine
düşülür düşülmez, tiksinti ile karışık bir şaşkınlık başlar. Lâkin, medeniyet,
barbarlıkdan üstün ve rahat, göçebelikten ince ve baş döndürücü bir topluluktur.
Gazi de ne kadar kendini Allah ve cihada vakfetse nihayet bir insandır.
Hem de coşkun, kanlı, taşkınlıklara elverişli, ayrıca çapulu meşru "ganimet"
bilen, gözüpek, hırslı bir insan... Neden içine girdiği medeni nimetler
hazinesinden bir parçacığını koparmasın? Neden, ağzına kadar sihirli içkiyle
dolu, dudaklarına kadar kolayca uzatılan medeniyet kadehinden bir yudum
çekmesin?
Üstelik, yapacağı,
başka iş de kalmamış gibi... gözünün alabildiğine ülkeler ayağının altında.
Kendi inancına zıt başlar yerde. İnsan yığınları, yuvaları üstünden medeniyet
kayası kaldırılınca güneşe çıkmış karıncalar gibi kaynaşıyorlar. "Asiyab'ı
devlet" kurulmuştur. Onu "bir 0 olsa döndürür." Çünkü eski göçebe gazi
başların demokrat meclislerindeki hesaplaşma yok. İşaret et, kelleler uçsun.
Etrafındaki kölelerin mi sana kafa tutacak? Önlerine birer kemik atarsın:
dua ederler. Eski medeniyetin güzel yapıları yıkılamaz. İcabında çadırlar
taşlaşdırılıp yapılaştırılır. Göz kamaştırıcı ve korkutucu heybet, yukarıdakilerin
aşağıdakilere karşı mehabeti de biraz kabul edilir. Yoksa, bir avuç adamın
("küllet'i cünûd' muvahhidin"in) o, ayrı dinden, ayrı dilden, ayrı kökten
milyonlar mahşeri içinde zabt rabtı kurması kolay olmaz.
Göçebe hayat ölmüştür.
Bütün şekil ve şiarlariyle, bütün müessese ve kaideleriyle yeni bir medeniyet
şafağı sökmektedir. Eski ruhdan ilham almış, yeni ruha uygunlaşan idare
kadrosu, geniş fütuhat ülkeleri içinde belirip kemikleşir. Gazi beyler,
çevrelerini saran adamlariyle yeni hayata ısınırlar. Cemiyette, yeni toprak
düzeninin canlandırdığı refah, sınıflaşma temayülünü geliştirir.
III - LÜKS VE BORÇ
Otuz yıllar sefersiz,
hareketsiz kalındı mı: "Tenimat'ı hazeriyeye iştigal ile gerek rüesa ve
gerek bilcümle tarraif'i askeriye ihmâl ve ef'al'i seferiyeyi ferâmûş ve
bahusus askeri zümresinin ekseri erbab'ı hazer ve senayi ve tüccar güruhuna
ilhak ile kesb'i kâr ve cem'il mal ve iddihare mel'ûf olmalariyle bittabi
seferden nefret ettikleri" (Beriyetülşamlı'nın "Nizam Devlet Hakkında
Mütalat"ı) görülür.
Bir kelime ile eski
ülkücü göçebe asker gazi, yavaş yavaş menfaat düşkünü sivil bezirgâna döner.
Edinilen zenginlikler
ne olacak? Tefeci - bezirgân efratı irat hazır yeyiciliğini ahlâk haline
sokar. İradın en garantili biricik tekeli: toprak beyliğidir. Onun için,
memleketimizde hâlâ ağır basan derebey eğilimleri Osmanlılığın kaderi haline
girer. Beylik her şeyden önce gösteriş palavrası ile yaşar. Şimdiki reklâm
ve propaganda vasıtalarının yerini, beylerin lüksü tutar. Etrafa gözdağı
vermek için o zamanlar matbuat ve radyo yoktur. Cahil halk içinde yakın
akisler yaratan ve geri ülkelerde hâlâ geçer akçe sayılan şevket ve satvet
gösterileri alır yürür.
Köyde ağalaşan, etraftakilere
yukarıdan bakmak için, damının üstüne bir kat çıkmakla, fani halktan ayrılmaya
başlar. Sosyal yükseliş basamaklarının elle tutulur senbolü bina katlarıdır.
Göçebe çadırının yerinde medeni yapılar başverir. Yapı, sadece dört duvar
olarak kalmaz. İçine, dışına bin bir yeni harç, borç ister. Ona göre döşem,
dayam, giyim, kuşam, yeyim, içim, hadem, haşem, çorap söküğü olur.
"Cümleye istirahat
"huzuriyet tabiat" saniye olmakla, rical ve kibar'ı devletse derun'u İslâmbolda
eflâke ser çekmiş haneler bina ve inşa ve Boğaziçinde kezalik refi'ülbünyan
sahilhaneler peyda ve mefruşat esaslarında dahi tekellüfat'ı azime ederek,
ebniyeye muvafık sair levazım ve metumat ve hadem ve haşem ve elbise ve
merkübatda hadd'ı itidali tecavüz" (Nizam Devlet Hakkında Mütalat) ederler.
Ok yaydan çıkmıştır..Medeniyet,
divan edebiyatındaki "Kan dolu fena çeşmesi"dir:
"Bir
kere için çeşmei perhun'u fenâdan * başın alamaz bir dahi baran belâdan"
Feragatlı
göçebe lokma lokma kopardığı medeniyet nimetlerine doyamaz; yudum yudum
içtiği medeniyet iksiriyle sarhoştur. "Üzüm üzüme bakarak kararıp kızarır".
"Kişi eşinden azar". Masraflar israfa döner. İsraflar suiistimsli getirir.
"Herkes
haddinden ziyade enbiya ve esbab ziynet ve melbusat ve mefruşat ve metumat
mültezime'i israfat ile kesret'i mesarife duçar ve bizzarure diyun'u kesreye
giriştar" (Beriyetülşamlı: keza) olur.
IV - SOYSUZLAŞMA
Borçlanan bey ne yapar?
Toprakları işleyen hür çiftçiyi soyar. Soyulan çiftçiyi çalınan toprağa
zorla bağlı tutar. Çiftçilerin toprakbentleşmesi toprakların çalınması
ile atbaşı gider. Toplumun kendilerine bir emâneti olan dirlikleri, "Sahibülarz"lar
çalup çırpıyorlar demek, "Müslümanların beytülmalı" soyuluyor, devletin
maddi gelir kaynakları tükeniyor demektir. Devlet, başının çaresine bakarken,
yağmurdan kaçanın doluya tutulmasına uğrar. Derebeylerden kurtulmak için,
para babalarına: Tefeci - bezirgân sermayeye baş vurur. Beylerin yapı,
döşem, giyim, yeyim ve süslerinin sarfları, oldukça geniş bir önsermaye
gelişimine kapı açmıştır. Bey borçlanmaları, zaten küçük çiftçi işletmesinin
kaçınılmaz paraziti tefeciliği son dereceye ulaştırmıştır.
Devlet, dalında olgunlaşmış
tefeci - bezirgân prosesini dev ölçüsüyle bir darbede "kanun"laştırır.
Süleyman "Kanunî"nin mukataalar devri başlar. Miri topraklar, o zamana
kadar, hiç olmazsa şer'en toplum mülkiyeti ipoteğinde kalmışlardı.
Kesim düzeniyle beraber "Malikâne"leşen miri topraklar ansızın,
tabiri caizse menkulleşirler. Arşımed'in dünyayı kaldırmak için
aradığı mesnet! imparatorluğu berhava edecek mukataa (kesim) manivelası
bulunmuştur.
Aynı gidiş, hemen
bütün eski medeniyetlerde olduğu gibi, batı Avrupa'da dahi görülmüştür.
Barbar akınları, kavimler göçü (Muhaceret'i akvam), bir nevi bağ bozumudur.
Göçlerin arkasından, bir çeşit cemiyette "Istıfai tabîî" (tabiî arınım)
yoluyla kurulan büyük saltanatlar: Derlenmiş salkımların bir hazinede çiğnenip
şıraya çevrilmesine benzer. Bu şıra ne olacaktır?
O zamana kadar tarihde
daima, tefeci - bezirgân mayalanma en sonra dozunu ve tuzunu kaçırarak
şırayı sirkeye çevirmiş: Önsermayeyi derebeylikle soysuzlaştırmıştı. Batıda,
insanlık için birinci defa olmak üzere, - orta çağ mayalanışı, soysuzlaşmadan,
bildiğimiz ileri rejime, Modern kapitalizme doğru, tabir caizse
şaraplaştı. Osmanlılıkta orta çağ, hiç bir senteze varamadan çürüyüp ekşidi,
sirke kesildi.
Yeryüzünün en gözde
parçasından, asırlar boyunca küpünü çatlatan ve çatlakları bir türlü tıkanmak
bilmeyen keskin Osmanlı sirkesi hangi mayalanışların mahsulüdür? Bu Prose,
canlı tarihin en baş döndürücü giriftlikleriyle doludur. Burada sebeplerle
neticeler, ucu bucağı gelmez kıvrılışlarla birbirlerine girerek kasırgalaşır,
girdaplaşırlar. Sebebi. neticeden ayırmak yalnız güç değil, olayların canlılığını
bozan bir yapmalıkdır da.
V
- KESİM DÜZENİNDE MİRİ TOPRAK HIRSIZLIĞI
Mukataalar sistemi,
biliyoruz, Osmanlı toprağından ordusuna ve dinine kadar sosyal, hattâ bir
bakıma coğrafi bütün sahaları ansızın tefeci - bezirgân hegemonyasına
şartsız kayıtsız teslim eden bir kanun, bir yeni anayasadır. Kesim düzeninde
Osmanlılığın bütün zenginlik kaynakları, bütün insan ve teşkilâtları önsermayenin
hükümleri ve icapları altına girer.
Bu darbenin acısını,
son duruşmada gene halk ve bilhassa o zamanki çiftçi çeker. Toplum toprakları
iki sinsi kanalla beytülmalden şahsî mülkiyet kesimine doğru aktarılır:
1 - Lâik şahsî mülkiyet
kesimi: Malikâne
2 - Dinî şahsî mülkiyet
kesimi: Evkaf.
İlk zamanlar, orta
çağın mistik havai nesîmisi içinde görülen her değişiklik gilıi, mukataalarda
keskin sınırlariyle göze çarpmaz. Malikâneler: âdeta lâik bir çeşit evkafa
benzerler; Evkaflar: Dini bir çeşit malikâne özelliğini taşır. Ama, her
iki müessese de, bir kaç hatta bir nesil sonra aynı yola çıkarlar: Müslümanların
orta malı sayılan topraklar, parababalarıyla anlaşmış din ve dünya ağalarının
ve beylerinin kontrolu altına geçer. Lûgât manasiyle kontrol ("Rakabe")
sözde gene "Beytülmalindir." Fakat, Beytülmalin fiilen kontrolu sıfıra
düşmüştür.
Küçük ekinci durumlarını
muhafaza eden çiftçi "Reaya"nın zaten toprak üzerinde mülkiyeti evvelce
de yoktu. Lâkin dirlik düzeninde hiç değilse "Tasarruf" hakları
vardı. Kesim düzeniyle beraber, çiftçinin toplum toprakları üzerindeki
tasarıuf hakkı kalkar; malikâne ve evkaf sahiplerine geçer. Avrupa orta
çağının din ve dünya derebeyleri, Osmanlılığa evkaf ve malikâne kılıklariyle
girerler.
İslâmlıkta Hıristiyan
manastırı ve batı Avrupa derebeyliği yoktur. Amenna! Lâkin tekkelerle evkafın
manasını kim inkâr edebilir? İslâmlık derebeyi "kabul" etmese bile, derebey
İslâmlığı kabul etti mi, mesele kalmaz. Kabahat dinde, imanda değil: İnsanda,
İnsan parayla satın alındı mı, dini imanı da beraber gider. Ve İslâmlık
kadar temiz demokrat bir din bile, ağalar ve beylerce mükemmelen maskelenebilir.
VI
- DİRLİK DÜZENİ İLE KESİM DÜZENİ FARKI
"Mukataanın malikâne
verilmesi", (Nizam Devlet Hakkında Mütalaat" yazarlarının dedikleri gibi,
ilk zamanlar güya sırf: "Mamuriyeti teşvik" içindi. Dirlikci beylerin
zulüm ve irtikâplariyle pek züğürt düşmüş çiftçilere tohum, vesaire vermek
gibi üretimi hedef tutan bir tedbir sayılıyordu. Tarihde hiç bir sömürü
düzeni, kendini haklı çıkaracak iddialar yapmadan yığınlara mal edilemez.
Uygulamaya bakalım.
Hiç bir "Malikâne" sahibi mukataacı, ele geçirdiği büyük toprakları kendisi
başına geçip işletmez. Zaten "Malikâne"nin işletme denilecek ziraî faaliyet
kısmiyle mukataacının doğrudan doğruya hiç bir ilgisi yoktur. O, sadece
malikâne topraklarında üretim faaliyeti yapan çiftçilerden toplanacak gelirler
için araya girmiştir. Ama, ayrıca, bu gelirleri dahi bizzat toplamaz. Tefeci
- bezirgân aracılara ısmarlar.
Böylelikle mukataa
düzeninin çiftçisi, kesimci beylerden ziyade mültezim, cizyedar, sarraf
gibi ikinci, üçüncü el istismarcıların önsermaye adamlarının insafına bırakılmıştır.
Gerçi köylüden toplanan
iratlar hep aynı ismi taşıdılar:
1 - Toprak vergileri
(öşür ve haraç).
2 - Baş vergileri
(Cizye).
Lâkin bunları alanlarla,
alış tarzı değişmişti.
"Dirlik Düzeni"
çağında "Sahib arz" adını alan tımar, zeamet, hatta has sahipleri
toprak gelirini bir nevi memur maaşı gibi alırlardı. Bugün aynı devletin
bir memuru köylüden vergiyi toplar, başka memuru toplanan paradan memura
maaşını verir. Dirlik düzeninde vergiyi toplayan da, ondan geçim payını,
maaşını alan da aynı şahısdı... Burada bir sadelik ile beraber,
yük hafifliği de vardı. Sürü sepet bir idareci kalabalığı beslenmiyordu.
Dirtik sisteminin bütün kusuru, "Sahip arz"ların şahsî karakterlerine dayanmasından
ibaretti. Şahıslar lükse, tamaa kaçıp derebeyleşdikçe, Dirlikçiliğin düzeni
bozulacaktı.
"Kesim Düzeni"
çağı da başlarken, bütün sosyal münasebetleri alt üst ediyordu. Daha doğrusu,
fiilen üstün çıkmış olan tefeci - bezirgân münasebetleri hükmen, kanun
haline sokuyordu. Çiftçinin üzerine, falan veya filan iyi veya kötü "sahip
arz"ın şahsı değil, biri iflâsa giden devlet; ikisi, bu devleti fiilen
kontrolları altına sokan sosyal sınıf olmak üzere, başlıca üç kuvvet muazzam
bir sistem halinde dikiliyordu.
Dirlik düzenindeki
devlet, halkın içine karışmış toprak iktisadiyatını teşkilâtlandırıp asayişe
("Dirliğe") kavuşturmayı hedef güden bir çeşit üretici devletti.
Kesim düzenindeki devlet, istihsaldeki kontrolunu mukataacı malikâne sahiplerine
devir etmişti. Kendisi mukataacıların eline bakan hazır yeyici, sırf tüketici
bir devlet durumuna düşmüştü.
Bu karakteriyle kesim
düzeninin devleti, elbet topluma ve çiftçiye daha ağır bir yüktü.
Halbuki, bu ağır ve
fuzuli yükün altına giren devlet, geçemediği deliğin başında kuyruğuna
kabak bağlayan fare gibi, iki yeni sosyal sınıfı, gayrı meşru durumlarından
meşru vaziyete çıkardı. "Sahip arz"ın dirliğini malikâne şeklinde
kullanması, vaktiyle bir suçtu. Şimdi hem de hiç bir üretici görevi bulunmayacak
mukataacılara miri topraklar resmen malikâne olarak veriliyordu.
Toprağın tasarruf
hakkı evvelce bilfiil toprağı işleyen çiftçinin hakkı idi. Şimdi bu hak
çiftçiden alınıyor, aracı Bezirgânlara, mültezim ve cizyedar adlı
sömürücülere bağışlanıyordu. Tefecilik İslâmlıkta, Kur'anı Kerimin ateş
püskürttüğü en büyük günahtı. Kesim düzeninde, " Zemmî" (gayri - müslim)
sarrafların arkasında gizlenen tefeci sermaye, "Müslümanların Beytülmal"ine
ait. Binaenaleyh mukaddes bir vedia olan toprakların özünü kemirmek için
görevlendiriliyordu.
Lâkin, artık saltanat,
eski ülkücü gazileri çoktan temizlemişti. Müslümanlıktan kim bahis açabilirdi?
Hak kuvvetindi. Kuvvet paradaydı. Para: Bezirgânla mültezim ve cizyedarlarla,
sarraf ve tefecilerindeydi. Devlet zümreleri de rüşvet, ve irtikâp yoluyla
aynı sınıflara çoktan katılmışlardı. Rüşvet ne idi? Bir nevi devlet nüfuzuyla
tefecilik yapmaktı. İrtikâp ne idi? Bir nevi devlet nüfuzuyla bezirgânlık
yapmaktı.
Görünüşte belki hâlâ
"El sultan ibnissultan halifeuyiziyşan sallallahü fi' arz efendimiz" padişah
mutlak hükümdardı. Ama, onun dizginleri, geriden tefeci - bezirgân zümrelere
geçmişti. Devlet, gelirini mukataacıdan, mukataacı ise, mültezim ve cizyedardan
bekliyordu. Mültezimle cizyedar, iki ahbapçavuş bezirgân sıfatiyle, tefeci
sarrafla baş başa veriyorlar, çiftçiden koparılacak aslan payı ile bundan
yukarıdaki efendilere, kesimci beyle devlet hazretlerine ayrılacak payı
kesdiriyorlardı.
VII - KESİM SOYGUNUNUN
DEHŞETİ
Normal bir kesim düzeninde
:
1 - En yukarıya gelen
devlet : "Malikâne" sahiplerinden "Mukataa bedelini" alır.
2 - Onun arkasında
Mukataacı : Mültezimden malikânenin "Kira"sını alır.
Bu iki zümre güruhlarına,
normal olarak, toprak üretiminin yarattığı mahsullerden yalnız irat (rant)
kısmı düşmelidir. Rant: arazi tekelini elinde tutanlara geçen fazla üründür.
3 - Tefeci - bezirgân
sınıfı : Toprak üretimindeki fazla mahsulden köylüye düşecek payı,
kârı benimser.
Kesim düzeni çiftçisi
için, yarattığı ürünün ne irat, ne kâr kısmında hiçbir ümit kalmamıştır.
Ona, yalnız ve daima ancak zaruri geçimi için gereken bir iş ücreti kabilinden
ölmiyecek pay düşer.
Unutmayalım ki, normal
ve klasik Avrupa kapitalizmi çağında değiliz. Osmanlı orta çağındayız.
Malikâneleri bilfiil emirlerine alıp, çiftçilere işletir durumuna giren
bezirgân sermaye (Müteşebbis mültezim), yalnız mukataacı, ya devir edeceği
İrat payını ve köylüde kalması icap eden kâr payını almakla
kalmaz, bilzat köylünün zaruri geçim payını da sömürmekte hürdür.
Tayin ve takdir, tamamen bezirgân sermayeye kalmıştır. Mültezimde parayı
sarraftan; yani tefecilerden bulduğuna göre, çiftçinin mukadderatı, zamane
faiz raicine göre tefeci - bezirgân sermayenin insafına kalmıştır.
Böylece, orta çağ
toprak ekonomisi denilen ateşin üstüne konulan çapul sacayağı: (Mukataacı
+ Bezirgân + Tefeci) üçüzü olur. Devlet ancak bu üçüzlü sınıfın gerisinde,
onların diş ve tırnaklarından artanlarla geçinir. Dolayısiyle de bu dişleri
tırnakları bilemekte fayda umar. Halbuki iratcı sınıf (Mukataacılar) ile
tefeci - bezirgân sınıf (Mültezim, cizyedar, sarraflar) babaları hayrına
var olmamışlardır. Her sosyal sınıf gibi, önce kendilerini düşünürler.
Bu sebeple, "Velinimet"leri olan devleti dahi soymaya bakarlar. Onun için,
devlet, iratçı ve bezirgân - tefeci sınıflara bel bağladıkça, iflâs tehlikesi
ile yüz yüze gelir. İflâs tehlikesine uğradıkça iratcı - bezirgân sınıfların
kucağına düşer.
Bu "Fasit daire" denilen
"lanet çemberi", şüphesiz, en son duruşmada gene halkın (başta çiftçinin)
boynuna asılır. Devlet: Züğürtledikçe işi kalpazanlığa vurup zuyuf akçe
kanalından bütün milleti veya mansıp ticareti, caize, ubudiyet, harç buyrultu
vesair yollarından üstün sınıfları soymaya bakar. İratçı sınıf (mukataacılar
vesaire) lüks hayata düştükçe, geliri temiz olan mukataa topraklarını,
mültezime verirken, 50 yıl evvelkinin üç, dört misli bedel ister ve alırlar.
O zaman tefeci - bezirgânlar
ne yapacaklar? Madem, "Gücü gücüne yetene"dir. Onların da güçleri çiftçilere
yeter: Hazır yeyici devletin ve iratçı sınıfın dilediklerini verir. Sonra,
emme basma tulumba felsefesile, yukarıya verdiklerini, devlet ve
malikâne sahiplerinin idarî, siyasî, dinî, askerî, maddî, manevî her türlü
yardımları veya göz yummaları sayesinde aşağıda: çiftçiden istediği gibi
ve istediği kadar alır.
"Beş
kuruş ziyade veren mültezimlerin zulmüne muavenet olunmak sagire ve kebire
(Büyük, küçük devlet mensuplarının hepsine) tabiat'ı saniye makamında olmakla"
(Mehmet Şerif ef. lâyihası).
"Mültezimler
dahi, bedel'i iltizamdan maada kesb menafi zımnında aczı raiyete tok ve
tahammüllerinden birun zulmü cevr günâ gûn etmeye cesaret etmeleriyle reaya
ve beraya taifesi leyl vennehar evlâd ve ayalleriyle üryan ve ciya' (çıplak
ve aç) çalıçup" (Beriyetül Şamlının lâyihâsı) çabalarlar.
"Cevru
zulmün eşna'ı, cizyei şeriyelerini tahsilde şer'i şerif ve kanun'u menife
mugayir menafi'i cizyedarların hadden efzun tadibleri" (Beriyetülşamlı'nın
lâyihası) alır yürür.
"Balık baştan kokar" denir.
Osmanlı imparatorluğunun "kokması" da ilkin başından belirdi. Elbet, asıl
derin sebepler, yukarıda işaret ettiklerimizdi. Fakat bu sebeplerin satha
vuran ufuneti en çok devlet zümreleri içinde göze çarptı.
Toprak ekonomisi dirlik
kontrolundan çıkıp, üstü kapalı şahıs mülkiyeti halinde malikâneleşerek
derebeyleştikçe, devletin malî temelleri âdeta birdenbire boşta kaldı.
Yıldırım çabukluğuyla yıkılan devlet maliyesi, impara torluğun bütün idarî,
siyasî, askerî, dinî üst katlarını berhava eden özel bir mekanizma haline
geldi.
Devlet zümrelerinin
gördükleri idarî işler Mülkiye ve Kalemiye tariklerine
(yollarına) düşer. Kesim düzeninde her hâlde en çok faydalananlar, toprak
münasebetleriyle doğrudan doğruya ilgili bulunan Kalemiye tarikidir.
İmparatorlukta kan gövdeyi götürürken, kalemiye tarikinde en az gürültü
çıkması da bunu gösterir.
Çünkü, bütün kesim
mukaveleleri kalemiyenin elinden geçer :
"Malikâne beratının
mahlul ve kasr'ı yedinden kalemlere verilegelen harc ve evaid iltizam fermanlarından
itidâl üzere tayin ve ahz olunup herkese alelmeratibihim hisseleri virilmek
daha mümkün olur" (Defterdar Mehmet Şerif Ef. Lâyihası) cümlesi bunu gösterir.
Tabii "bal tutan parmağını yalar." Kalemiye tarikinin, büyük mukataaları
kendi zümresine kayırması pek mümkündür. "Evvelâ can, sonra canan" düşünülür.
Netekim, o karanlık işlerde kalemiyenin başlıca rol oynayıp kazanç elde
ettiği, mukataa kiralarının düşmesinde defterdar sabotajının yaptığı tesirden
anlaşılır. Mukataa bedellerine niçin zam yapıldığı soruşturulurken, Defterdar
efendiler, bir zam yapılacak olursa :
1 - Mukataanın faiz
ve muâcelesi aşağıya iner;
2 - Bu faiz ve muaccelelerin
tahsili beş, altı yılı gecikir, "deyu mugalata birle" (Beriyetülşamlının
lâyihası), miri toprak iradından, Beytülmale, düşen payı her sene biraz
daha alçaltmaya bakarlar.
Defterdar Mehmet Şerif
Ef. Lâyihası da o bakımdan manalıdır. Bu zat, devleti kurtarmak için yaptığı
teklifde, bilzat padişah etrafındaki saray mensuplariyle, kendi kalemiye
zümresi dışında kalan herkesi toprak payından uzak tutar. Mehmet Şerif
Ef.'ye göre: zeamet ve tımar eshabı, müstahfaz tımar, lağımcı, hancereci
gibi zümreler "harbe faydasız"dırlar. Zeamet ve tımarlar zaptedilerek
"ilzam olunmalı" (mültezimlerde verimli) dir. Hasılatı da, muhtelif askerlere
harcanmalıdır:
"Enderun nanparelerinden
defterhane'i amire divan hümayun kâtipleri ve gediklülerin zeamet ve tımarlarından
mada mahlul olan" arazi, hep bu muameleye tabi tutulmalıdır... Enderun
sarayı içindeki defterhanei amire ile divan'ı hümayun kâtipleri ise, saray
dışındaki kalemiye zümresidir. Defterdar Ef. XIX. asır şafağında bile "Sahip
arz" efendilerin toprak yetkilerine dokunulmamasını tavsiye eder.
1- Köklü zeamet mahlulleri...
enderun'u humayun ve sadrazam emekdarlarına verilmelidir.
2 - Çavuş ve mütefernka
gedikleri: kaldırılmamalı, fakat yarı yarıya azaltılmalı, "cahil gediklü
ve zeametler ilhak" olunmalı. Çünkü "her şeyin izzeti nedretinde"dir. (aynı
layiha). .
Saray: yani,
sultanın doğrudan doğruya emrinde bulunan başlıca adamları şunlardır:
I - Sadrazam.
II - Muallimin'i
Sultan: İmam'ı Sultanî (saltanat hutbesini okur), sırrı etibbayı hassa
(hekim başılar).
III - Mabeyn :
Asıl sarayın iç yüzüdür. Buradakiler iki gruba ayrılırlar:
a) Darüssadei şerife
ağaları : Darüssaadei şerife ağası 3 dür. "Mabeyn hümayunun birinci
zabiti"dir. Zamanla vüzerat ayarında. Hatta "Devletlû, İnyetlû unvanını
haiz" oldular. Padişahın kalemiyesine bakarlar. "Darüssaade kapu ağalığı".
Bunların madunu olan "Ağavat'ı darüssdade" şunlardır: kilerci
başı, eski ve yeni saray'ı humayun ağaları, müsahiblik.
b) Enderun'u humayun
: Başta silahdar gelmek üzere, sırasiyle çuhadar, rikâbdar; dülbend,
miftah, peşkir ağaları.
İşte, Defterdar, her
şeyden evvel bu mabeynin ve mabeyn içindeki enderunun dirlik sahibi olmasını
müdafaa zorundadır. "Sicili Osmani" eserinin sahibi, Osmanlı tarihinde
hiç bozulmamış biricik müessesenin enderun olduğunu yazar:
"Enderun'u humayunun teşekkül tarihinden iki asır kadar heman devletin kâffei büyük memurin miilkiye ve askeriyesini yetişdirmiş olması ve orada olunan terbiyenin mükemmel bulunması ayrıca devlet'i aliyenin o zamanlarca dahi maarife hizmeti iraeye daldır. İşte, bu silahdar ağalardan hiç birisi sui terbiyeye mazhar olmadığı, hemen hepsinin vüzerat ve tekaüdlük ile ihrâcından müsteban olur. Enderun humayun ricâlinin hepsi de devlet Osmaniyeye sadakat ve hamiyet ile her sınıfa tefavvükleri sicili Osmaniyemizin dikkatlice mütealasından müsteiban olur." (Muhammat Süreyya bin Muammet Hüsnü: Sicil'i Osmani - Tezkerei Meşahir'i' Osmaniye, C. 4. S. 727. Matbai Amire 1308).
Mabeyn ve Enderun adamları
neden bu kadar sadık çıktılar? Biliyoruz. Bu adamların çoğu devşirmedirler.
Yani Hiristiyan çocuklarıdırlar. Ona rağmen Müslüman devletine bağlı kalışları,
sadece almış bulundukları "terbiyenin mükemmel bulunması" ile kavranılabilir
mi? Yeniçeri ocağı, daha az kuvvetli Müslüman ve itaat terbiyesi vermiyordu.
Lâkin Enderun'un yeniçeri ocağına dönmemesinde başlıca sebep: Terbiye kadar,
hattâ terbiyeden evvel saray adamlarının toprağa sağlamca dayanmalarından
ileri gelir.
Defterdar Şerif Ef.
ancak çavuş ve müteferrika gibi sarayın ve kalemiyenin pek aşağı kadrolarında
yarı yarıya bir indirim öne sürebiliyor. Kesimciler (ve tefeci - bezirgân
zümreler) en başta sarayı, sonra kesim işlerini güden kalemiyeyi tatmin
edince, geri kalan devlet zümrelerini idare edebileceklerine inanmış görünüyorlar.
II - MÜLKİYE
Mülkiye tarikinin üst
kadrosu da merkezi idaredir. "Divan'ı hümayun" çerçevesiyle saray
tarafından tutulur. Kesim rejimiyle doyurulup satın alınır.
Fakat payitaht dışında
kalan bütün mülkiye zümresi, mukataa düzeniyle beraber, üzerine bastığı
miri toprakların âdeta ayakları altından kaydığını hisseder. Bilhassa tâşra
mülkiyesinin topraktaki kökleri kesildi.
Toprak üzerindeki
"Sahib arz"lıkla beraber, idare sistemi de şekil değiştirdi. Beyler, sancak
idaresine mütesellimleri, kaza idaresine Voyvodaları vekil
ettiler. Şerifiye ve mülkiye amirleri zaten Kadılar, Nazırlar, şeri
mahkemede sultan adına hüküm vermeğe izinli naiplerdi.
Bu eski yeni ikinci
derece kadro ile birkaç yükünü yapmış vezir bir tarafa bırakılırsa, hemen
bütün beylerbeyiler ve sancak beyilerde kesim düzeniyle beraber, ansızın,
gelirlerinin düştüğünü hissettiler. Hem bu öyle bir zamanda oluyordu ki,
beyler ve devletlûlar, artık tam "hazerî"liğin, yerleşmişliğin tadına varmışlardı.
Lükse, harca, borca girmişlerdi.
"Hazine giriftar'ı
muzayeka oldukça, dirlikleri mukataaya tahvil ile hasılatından istifâde
edilmek tarikine sülük ve bademaa süiistimâl etmekle, eda ede ve ümeranın
muhassasât'ı resmiyeleri (resmî ödenekleri) azaldı." (A. Şeref: Tarih'i
Osmani C. II. S. 248).
O zaman, toprak üzerinde
doğrudan doğruya hükümlerini kaybeden mülkiye kadrosu ne ile geçineceklerdi?
Aç acına hizmet edemezlerdi. Bir yol tutmak lâzımdı. Zamane bezirgânlaşmıştı.
O halde, beyler de ticaret yoluna gireceklerdi. O zamana kadar hakir görülen
bezirgânlık, devletin yapısına da sokulacaktı. Ar yolu değil kâr yolu aranacaktı.
Bezirgân münasebetlerin
mülkiye kadrosunu eline geçirişi iki şekilde oldu :
1 - Ya doğrudan doğruya
mansıb sahipleri bezirgânlığa giriştiler: Buna "İrtikâp"
denildi.
2 - Yahut dolayısiyle
"Mansıb alış verişi" denilen yeni bir bezirgânlık usulü doğdu. Buna
"Rüşvet" denildi.
1. - İRTİKÂP
(Doğrudan bezirgânlık). - Beyler ve efendiler, Devlet cihazı içinde tuttukları
mevkilerin imtiyazlarından faydalanarak, bilzat kendileri haram saydıkları
Tefecilik'e döküldüler. Ve o zamana kadar pek yukarıdan baktıkları
bezirgânlık'a baş vurdular.
Bu çeşit resmî makam
tefecileri ve bezirgânları daha Süleyman I (Kanunî) çağında hayli almış
yürümüşlerdi. Eski vezir azam Lütfü'nün şu satırları çok dikkata değer:
"Erbab'ı menâsıbın
kimi pirinç bezirgânı ve kiminin hanesi atâr dükkânı ve kendüsü bakkallık
ve neububillâhu teâlâ sarraflık eyleyüp bu mürtekebat'ı ricâl'ı devlet
bunlardan olmamak gerek. Narh ise, mesâlih'i fetvadır." (Asfname. S. 12).
Lâkin bu, kitap ağzıdır.
Sarraflığı "neuzubillah"la karışık bir küfür gibi karşılayan aynı Lütfü
Paşa, sermaye vererek el altından gizli "Sulu mukabelehane"ler,
yani sefahat hamamları işletmiştir.
İş bu hale geldikten:
yani "devletlû"ların beheri bezirgân, evleri dükkân, keseleri sarraf olduktan
sonra, koca imparatorluğun fiyat politikası ne hâle girer? Bezirgânlığın
resmen azdırdığı hayat bahası, devletin "Zuyuf akçe" (Modern Enflasyon)
kalpazanlığı ile yarışa kalkar.
İrtikâp: Siyasî kuvvete
dayanan bezirgânlaşmış beylik, yahut derebeyleşmiş bezirgânlık demektir.
İrtikâp, biraz daha ilerleyince, önümüzde artık saf mansıb sahibi de kalmaz.
Mansıblılar, gitgide, tefecilik ve bezirgânlıkla kaynaştıkça ayanlığa ve
derebeyliğe doğru kayar. Hayat ateş bahasına döner.
"Tarikî mülkiye" çerçevesi
içinde kalan münasebet: Rüşvet olur.
II - RÜŞVET
(Mansıb alış verişi.) - Mukataa düzenine gelinceye kadar işin yolu yapılmıştı.
Herhangi bir bey harpte
muzaffer olarak İstanbul'a dönerken, yahut beylerbeyiliğinden vezirliğe
yükselerek gelirken boş gelemez.
Osmanlı imparatorluğunun
parlak günlerinde bugünkü manasıyle devlet sınırı yoktu. Kimseyle yazılı,
çizili barış anlaşması haritaya geçmiş değildi. Onun için, "çeteye gitmek"
bir çeşit idman ve geçim yolu sayılıyordu. Serhad, aynı zamanda bir savaş
boyu idi. Serhat akıncılıkları bugünün "hususî teşebbüs" faaliyetleri kadar
meşru ve normal kazanç kaynakları oluyordu. Ve bu kaynaklardan nasip alanların
Merkeze, suyun başına çıkmaları ahvali tabiiyedendi.
Bu suretlerle, piyatahta
"Hediye" adiyle ötedenberi mühim zenginlikler bağışlamak âdetti.
Hele harp dönüşleri o bağışlar âdeta müthiş gösterilere yol açıyordu. Kapudan'derya
,Gazi Hayrettin Paşa türlü mücevher ve altın, gümüş eşya ile yüklü 2.000
esir, 300 gulâm, 200 cariye sunmuştu. Silahdarlıktan Mısır'a vali giden
İbrahim Paşa, kubbe vezirliğiyle İstanbul'a döndüğü vakit: 80 bin miskal
altundan taht, altun ve mücevher işlemeli silâhlar ve at takımları, birkaç
yüz hayvan hediye getirmişti. Ayrıca sadrazam Koca Sinan Paşa: büyük bir
ziyafet sırasında değerli taşlar ile incili köşkü takdim etmişti.
Elhasıl "Hediye" eski
bir âdetti. Ama, kesim düzenine kadarki şekliyle bu âdet, daha ziyade büyücek
hadiselerle, gel geç vesilelerde kendini gösteriyordu. Kesim düzeni ile
birlikte, hediye usulünün sistemleşmesi demekti. Bu her işte, her gün,
alınır verilir hale gelmiş hediyelerin adına "Rüşvet" denildi. Rüşvet,
bugünün vergisine benzeyen muntazam bir gelir oldu.
Klasik tarih, Süleyman
I devrinde: "Hediyelerin rüşvet haline münkalip olduğu mukaddematı görülmektedir."
(A. Şeref: "Tarih Devleti Osmani, C. l, S. 334") der. Bildiğimiz gibi mukataalar
da Kanunî denilen Süleyman I zamanında başlar. Miri toprak geliri tefeci
- bezirgân ellerine doğru kayarken, beylerin, "elleri hamurda karnı aç"
kalmayacakları, pay isteyecekleri meydandadır. Yalnız, ilk zamanlar "Rüşvet",
ihtiyaç nisbetinde insaflı idi. "Rüstem Paşa, mansıb tevcili etmez ise
de insafı dahi elden bırakmaz deyu rivayet" (A. Ş., keza) olunurdu.
Bu Rüstem Paşa, evvelce
işaret ettiğimiz gibi, Yahudi Yusuf Nası ve Hürrem Sultanla birlikte: saraya
"kadın entrikaları"nı sokan, Osmanlı toprak düzeninde kesimler
rejimini kanunlaştıran ve her şeyin bezirgânlaştığı bir çevrede, devlet
hizmetlerini de ticaret metaı hâline getirip "Mansıb satmak" usulünü
kuran zattır.
Tabii, usul bir kere
yerleşince, alıp yürümekte gecikemezdi. Mansıb, ehline verilen bir vazife
değil, şahsî nüfuz alış verişi haline geldi. Rüşvet prensibi: Tebşiriye,
tebrikiye ve ilh, gibi çeşitli dal budaklar saldı. İlk zamanların basit
"Caize"si, sonraları "Ubudiyet" (kulluk) şeklinde katmerleşti.
"İydiye" (Bayramlık), Nevruziye isimli karşılıklı rüşvetler
aldı yürüdü. "Vüzera ve ümeranın cümlesi hallerine göre yekdiğerine hedaya
itasına mecbur" (A. Ş: Tarih Osmani C. 1, S. 334) kaldılar... Başka türlü
geçinip gidemezlerdi.
Tıpkı "Zuyuf akçe"
mekanizması gibi, rüşvet mekanizması da: toprak ekonomisindeki "yeni
nizam"dan doğdu. Tefeci sermaye ile Bezirgân sermaye iktisadî temelin ve
sosyal yapının nasıl altından girip üstünden çıkıyorsa, tıpkı öyle zuyuf
akçe ile rüşvet "ikiz kardeşleri" de imparatorluk siyasî ve idarî bünyesinin
altını üstüne getirecek gelişmeler gösterdi.
İlk bakışta, rüşvet,
nihayet maaşı olmayan devirde, şimdiki memur maaşı gibi bir şeydi. Yalnız,
bu maaşı memurun kendisi tayin edince, kendisi derleyüp toparlayınca işin
mahiyeti değişiverdi: Kanunî vergi yerine keyfi bir harac oluyordu. Mesele
rüşvet alanın insafına kalıyordu.
Tevazuun, kanaatın
ve Allah korkusunun az çok tutunabildiği müddetçe, rüşvetin kemiyeti
mühim olmayabilirdi. Belki toplansa, bütün rüşvetlerin tutarı, modern memur
maaşları yekûnundan aşırı çıkmazdı. Lâkin, şahsî damga, mes'elenin
keyfiyetini bambaşka neticelere vardırıyordu Rüşvet hudutsuz ve
keyfi kılığıyla, Osmanlılığın bütün ilk merkeziyet kuvvetini bir hamlede
yok edecek bir gidişti. Hele Zuyuf akçe azıtışı da rüşvete katılınca, gidiş
tepesi üstüne tekerlenişe dönüyordu. Zuyuf akçe saltanatı nüfuzunu çürütürken,
Rüşvet de: derebeyliğin nüfuzunu kuvvetlendiriyordu.
Rüşvet mekanizması
şöyle işliyordu:
Eskiden liyakatlı
vezir dört, beş seneliğine tayin olunurdu. Bunlar sulh zamanında "fesat
derebeylerini tedip ve tarik ve mesaliki kıta tarik makulelerinden tathîr
(temizleme) ve temin" (Berietülşamlı layihası) ederlerdi. Harp olursa:
"Bilkülliye namdar zi kudret ayan ve ağvatını ve umumen askeri taifesini
bilâ tekellüf ihrac" (keza) ile sınır yolunu tutarlardı. "Esnai
rahde dahi zapt ü rapt ile fıkarayı raiyeti rencide ve payimal ettirmeyerek"
(keza) fütühat yaparlardı.
Bu devirler, Osmanlılığın
Derebeyliğe yüz vermediği yol açıcı günleriydi.
Mansıb ticareti başlar
başlamaz, vezir tayini için aranan vasıf, memlekete yararlı olmak değil
de, tayin edenlerin işine yararlı olmaktı. Vezir tayini, arttıranın üstünde
kalacak bir ihale oyununa benzedi. Bu yüzden: "Emanet kübray'ı vüzeratı
ihsan ve ol misillu gayrı-mahbûb ul etvar zatlar" (keza) türeyüp mülkiye
kadrosunu doldurmaya başladılar.
Osmanlı imparatorluğu,
böylece, kadim Roma'nın cumhuriyet devri sonundaki manzarayı aldı. Roma
provenslerine tayin edilen bir senelik prokonsüller, nasıl yıl sonuna kadar
ne vurabilirlerse onu kâr sayar idiseler, tıpkı öyle, Osmanlı beyleri ve
devletlüleri de, tayin edildikleri "Mansıb"da kaç ay kalacaklarını bilmediklerinden,
ortalığı kasıp kavurarak, ödedikleri mansıb bahasını çıkarmak üzere halkı
soyup soğana çevirmekten ve ileride yeniden başka bir mansıb satın alabilmek
için yüklerini yapmaktan başka bir şey düşünemez oldular. Çünkü:
"Bir mansıba nail oluncayadeğin, caizei kadimei mutadeden gayrı ubudiyet vesair vücühla tok ve tahammüllerinden haric masarıfa düçar ve düyun'u kesireye giriftar olup vardıkları mansıbda dahi birkaç mâh-ı arâm etmek" (Beriyetülşamlı lâyihası).
zorunda idiler. Tabiî, birkaç ay beylik için bin bir rüşvetle boğazadek
borca girenler artık mansıplarına giren ülkede elham okumazlar: "Uğradıkları
kasabat ve kurâyı bilzarure tahrip ve perişan ederek ta'yiş" (keza) yoluna
bakan birer afet kesilirlerdi.
Gerçi, mansıbları
(devlet hizmetlerini) elden ele geçirmek âdeti Süleyman I (Kanunî) devrinde
"insafı elden bırakmaz" bir şekilde başlamıştı. Fakat, başlamıştı ve sözde
"insaf"a rağmen, işi ne kadar tehlikeli çıkmazlara sapmış olmalı ki, Lütfü
Paşa bile şu tavsiyede bulunmak lüzumunu duyuyordu:
"Ve ehli menâsıb bir kaç şikâyetci ile azl etmemek gerektir... Mektupla mütenassıh (uslanmayıp olmayup) şâkileri (şikâyetleri) gene bir kaç kere üsteler ise ve vaki ise azl olunmak gerek." (Asfname, S. 12).
Kanunî devrinden yarım asır sonra, rüşvet, saltanatın bütün temellerini çatırdatmaya başladı. O zamanki lâyihalarla aynı şikâyet ve teklifler yağdırılıyordu:
"Saadetlû yüce himmetlû padişahım sağ olsun. Ben denlü fesadın ve hazinenin ve reaya ve memleketin telefine sebeb rüşvet olmuşdur. Ref'i evveliyye: adalet ve alem tashih olmaz ve irtişanın defi ve refi Allah şadallahu taalâ bu vechile mûyesser oldurki memalik'i mahrusede vaki olan eyâlet ve sancakları müstekim olup yoluyle gelmiş yerlü ve namdar olan beylerbeyi ve sancak beylerine müebbed ihsan oluna bade rikâb'ı humayunlarında bir günahı ve azim cürmû sadir olanların bihasbelşer' ve elkanun muhkem haklarından geline." (Tımar ve zeamet usulünün bozulmasına dair el yazması "Diğer Telhisdir", İnkilâp Müzesi No. 116, K. 339).
Mülkiye tarikinde, irtikâp
ve hele rüşvet mekanizmalarının vardığı başlıca iki büyük sosyal soysuzlaşma
şudur: 1- Mülkiye kadrosunun Derebeyileşmesi; 2- Başıbozuk hegemonyası
(Anarşi).
III) Mülkiye Kadrosu
Derebeyileşir :
İlk çağlarda bey veya
vezir olarak "Tarik-i Mülkiyede kat-ı meratip" ile, yani basamak basamak
yetişip yükselmekle olurdu. Yolun başlıca basamakları şunlardı :
1 - Sipahe devşirmeler
: Toplanan Hıristiyan çocukları içinden özel bir eleme yapılırdı. İçlerinden
mülkiye tarikine yararlı olacaklar, ayrı ve özel bir terbiye sistemine
tabi tutulurlardı.
2 - Saray Mektebi
: Mülkiye yolunun terbiyesine elverişli olanlar saraya alınırdı. "Hizmet-i
Hümayun"da gösterecekleri liyakatlarına göre derece kazanırlardı.
3 - Çırağ :
Epiyce yetişenler, bölükağası, özengi ağası, miralem, mirahır evvel,
mirahır sanî, kapıcıbaşı gibi hizmetlerden birine kaynlarak çırağ edilirdi.
4 - Taşra beyleri
: Çırağ olduğu işte gösterdiği kaabiliyete göre, yetişkin ağalar, payitaht
dışında bir nevi hizmet ve staja gönderilir. Asıl mülkiye tarikinin memleket
ölçüsündeki işi başlamıştır. Beyler, sarayda edinmiş oldukları bir çeşit
nazarî bilgileri, taşrada amelî surette ordu ve mülkiye işlerine uygulayarak
ilerlerler:
5 - Vezir :
Bütün bu uzun seçilme, kayrılma, denenme, yetiştirilme ve tecrübe görme
safhalarında başariyle kendilerini gösterenler ve göze girenler içinden
"Talî ve iktidarı" elverenler nihayet "Divan-ı Hümayun"a girme imtiyazına
erebilirler. Yani Padişah önünde, memleket meselelerini konuşmaya katılma
mertebesi olan Vezirliğe yükselirler.
Görüyoruz. "Enderun-u
Hümayun" denilen müessese, yukarıda işaret ettiğimiz gibi, imparatorluğun
bir çeşit Ortaçağ metotlu Yüksek Mülkiye Okuludur. Ama, skolastik bir okul
değil: en modern manasiyle zamanının meslek nazariyesini, gayet sistemli
ve dereceli tecrübe ameliyesiyle birleştirmiş bir hayat okuludur. Osmanlılığın
Köprülü gibi en kültürlü meşhur Vezirleri hep o Mülkiye Mektebinden çıkmıştırlar.
Kalemiye tarıkından (Nişancılardan, Defterdarlardan), İlmiye
Tarikindan ve Seyfiye denilen asker ocağından Vezir yetişenler pek
seyrektir.
Geniş ve dağınık imparatorluğun
bir ucundan öbür ucuna kadar en yüksek merkeziyet ve sadakatla işliyecek
idare mekanizmasını bu okuldan daha ideal şekilde yetiştirecek müessese
bulunamazdı. Mülkiyenin insan malzemesi, mutlak surette saltanatın ve padişahın
yüzdeyüz maddî ve manevî hatta ailevî ve âdeta uzvî malı oluyordu. Enderuna
düşen insan: Saray dışındaki bütün toplumla her türlü bağları kökünden
ve balta ile kesilip atılmış bir Devşirme Çocuktu. Çocuk, insan üreten
bir makine içine atılmış ham et ve aza malzemesi gibi Enderuna alınıyordu.
Orada çelik bir cihazın çarkları kadar en affetmez ve hoşgörüsüz bir disiplinle
padişahin gözü önünde, Allahtan, sonra padişaha taparak yoğrulup şekillendiriıliyordu.
Bu anasız, babasızlar,
padişahın katma evlâtları kadar saltanat ailesi hariminde idiler. Saraydan
çıktıkları zaman oranın çocuklan gibi tabulaşmış bulunuyorlardı. Padişahın
her sözünün asıl manâsını, karşısında imiş gibi anlıyacak kadar âşinalıkları
vardı. Saray içindeki şahsî hizip ve rütbelerin ilişkilerini bütün ayrıntılarıyla
kavriyorlardı. Beyliklere gönderildikleri vakit, gittikleri yere sarayın
bir parçasını taşıyor ve padişahın gerçekten yalnız irade ve fermanını
değil, bütün düşüncelerini, bütün hislerini, eğilimlerini, hatta âdetlerini,
huylarını bile benimsemiş veya iyice bilen bir temsilci gibi, âdeta bir
küçük padişahçık örneği halinde bulunuyorlardı. Payitaht onların her şeylerini
biliyor, onların herşeylerine güvenebiliyordu.. Enderun yetiştirmelerinin
saraya karşı gelebilmelerini akla getirmek, oğlunun babasını öldürıne teşebbüsü
kadar imkânsızlaşıyordu.
İmparatorluk kasırga
illetine tutulur gibi, bezirgân - tefeci - sermaye münasebetlerine uğrayınca,
herşey paraya bindi. Vezir yetiştirmek, vezir tayin etmek de, gerçek ihtiyaca
ve liyâkata göre usulü dairesinde yapılmaktan çıktı; iltimas ve rüşvet
yoluna girdi. Vezirde aranan özellik, getireceği rüşvetle ölçüldü. Ne kadar
çok vezirlik dağıtılırsa, o kadar çok rüşvet geleceği umuldu. Önüne gelene
vezirlik payesi peşkeş çekildi. Ortalığı vezir vüzera bolluğu kapladı.
16. yüzyılla beraber,
en aklı başında görünen Sokullu bile, valilere dahi vezirlik bağışladı.
Bu vezirler de, kendilerine bağlı yeni mülkiye memurları üretip türettiler.
Vali ve mutasarrıflar tarafından sancak idaresine memur edilen Mütesellimler,
kaza idaresine baktırılan Voyvodoler, vezirlere has aidatını tahsile
memur kılınan Muhassallar bunlardandı.
Vezirler bollaşınca
ve hele vezirlik liyakatla hakedilmiş değil, rüşvetle satınalınmış bir
ünvan haline gelince, bundan ilk zararı gene saltanat kadar bizzat vezirlerin
kendileri gördüler. Vezirliğin kaderi, itibarı düştü: kıymetli madeni çalınan
zuyuf akçe gibi değersiz vezirler kalp âkçeye döndüler. Eskiden vezir "Kubbe-i
Nişiyn" (Sarayın : kûbbeli salonunda oturur) kişi idi. Kubbe vezirinin
sayısı üçü, beşi geçmezdi. O vakitler "Vüzerayı Azam ferman yazmaya ve
tuğra çekmeye mezun" (A. Şeref: Tarih-î Osmanî) idiler. Lâkin, sonra, köpek
piresi kadar vezir çoğalınca bu imtiyazlar geri alındı.
17. asır ortasında
(1050 -1640) Kemankeş Mustafa Paşa, evamir'i seniyye (Padişah Fermani)
çıkartarak o "ruhsat-ı Kâmile" usulünü kaldırtmak zorunda kaldı. Köprülü
Paşa, vezire boğulan payitahtı, izdihamdan kurtarmak için, İstanbul'a vezir
uğratmamaya çalıştı. 17. asır sonunda, (1100-1688)'den sonra sancaklara
dahi beylerbeyiler gönderildi. Mühim kalelerle birkaç sancak Eyalet halinde
birleştirilerek vezirlere sunuldu. Osmanlılıktan kalma meşhur sözün dediği
gibi: "İşe adam değil, adama iş" aramak derdi almış yürümüştü. Zamanımızdaki
kırtasiyeciliğe benziyen bir öldürücü fasit daire başlamıştı: Gelir azaldıkça
rüşvet uğruna memur kadroları çoğaltılıyordu. Kadrolar genişledikçe masraflar
artarak hazine açığı büyüyordu.
Artık, merkezin bütün
işleri, aklı başında, sözü yerinde, gün görmüş, okka dörtyüz dirhem tok
konuşan otoriteli kubbe vezirleri kollektife düşmüyordu. Sadrazam, Kaptan-ı
Derya, Şeyhülislâm gibi birkaç padişah kulu, Defterdar (İlk
toprak ekonomisine bakan), Reis'ül Küttab (Dışişlerine bakan) gibi
bazı "Eclle-i Memurin"den biri devlet umuruna elkoyabiliyordu. İmparatorluğun
bütün büyük meselelerini günügününe kontrol eden "Kubbe Nişîyn" vezir yoktu.
Vezirler taşralarda vurguna gönderilmişlerdi. Arasıra, pek mühimce işler
için merkeze toplantıya çağnlırlarsa çağrılırlardı. O kadar.
Bir kelime ile, imparatorluğun
mukadderatı, profesyonel mülkiye teşkilâtının elinden çıktı. Küçük saray
hizbiyle bir kısım kalemiye mensubunun tekeline geçti. Buna "Meclisi
Has Devri" denildi. (Sicili Osmanî c. 1, s. 6).
Beride vezirlik pespayeleşince,
idarenin "Enderun-u Hümayun" disiplini kalmadı. Merkeziyet için
en feciî: Mülkiye Adamları da, artık merkezde değil, muhitten yetişmiye
başladı.. Enderun-ı Hümayunun yerine "Vezir Daireleri" geçti. Eskiden
saltanat birdi: Onun dalları, budakları imparatorluğa yayılırdı. Şimdi,
merkezdeki sultanın yerine, her vezir ayrı bir saltanatçık kurmuş oluyordu.
18. asır ortalarına doğru vezirler sultan değil, gene vezirleri kendileri
yetiştirir oldu. (1150 -1737) denberi "Vüzera Daireleri"nde terbiye
edilen: Kethuda, Divan Kâtibi, Hazinedar gibi vezirin şahsına bağlı
adamlar, zamanla sivrilerek vezir oluyorlardı?
İş bu hale geldikten
sorıra, artık vezirlerin vezir olmaktan çıktıkları, her bakımca birer derebeyi
kesildikleri meydandadır. Rüşvet: nüfuslu bir şahsa vassıl olmaktır. Rüşvet,
daha doğuşunda, sisteme karşı olan bağlılığı şahıslara kulluk şekline sokar.
Bu padişahın şahsına karşı kulluğa benzemez. Padişahın şahsı bütün imparatorluğu
temsil ettiği için padişah kulluğu, bir çeşit sistem bağlılığı demekti.
Vezirlerin "Enderunu Hümayun"dan kopmaları gibi, vezir kulluğu da merkezden,
imparatorluk sisteminden kopmak demekti. Bir kelime ile rüşvet, padişah
merkeziyetini çürütüp, şahsî nüfuzları derebeyileştirdi. Bu suretle, Osmanlılık,
yağmurdan kaçarken doluya tutuldu. "Dirlik Düzeni"ndeki "Sahibül Arz"ların
hegemonyasından kurtulmak isteniyordu. Kesim düzeni, Osmanlılığın o kadar
ürktüğü derebeyliği, artık geri alınamaz şekilde birleştirip kökleştirdi.
Merkezin, bu önüne geçilmez derebeyleşme gidişine karşı bütün yapabildiği
şey, Abdurrahman Şeref'in -kim bilir niçin- "Mekârih-i neyil" (Tiksindirilecek
şeyler) saydığı şu tepkilerden ibaret kaldı:
"(Mülkiyeden) insafı büsbütün elden bırakanlar hakkında ahali kendileri hakkından gelmek veyahut Divan-ı Hümayuna eşhıkâ (şikâyet) ederek Divanda bilmuhakeme tedip ettirmek ve o gibilerin (...) gayri meşruada kazandıkları emvali müsadere..." (Tarih-i Osmani, c. 2. s. 248).
Yahut, ölen vezirin kıymetli
eşyası ve silâh, çadır gibi seferi mühimmatı miri tarafindan zaptedilir,
emlâk ve akarı mirasçılarına bırakılırdı. Vezir borçlu öldü ise evlâdına
maaş bağlanırdı.
Gerçekte, Kesim Düzeni
toplumda ve orduda asayişi sıfırına indirdikten sonra, "Vezir" de bilgisine,
tecrübesine, zekâsına göre seçilmezdi. Piskopat saldırıcılığı ve hoyrat
ayıcılığı, baskın çıkan yalancı pehlivan gösterişli manyaklar sivriltiliyordu:
"Kapıkulu Ocakları efradı haytalaştığından zabıtan ve ümerada vücutça gösteriş aranmağa başlayup, halk nazarında vekar ve şehamet levâzım-ı Vüzarett en addolunageldiğinden, Celâli Kavgalarında az - çok nam kazanıp ta kıyafet ve endamı yerinde olanlar.. mesnet (rütbe) ve âlâ (bahşiş) vüzeratı lekedâr etmişlerdi." (Abdurrahman Şeref: "Tarihi Osmani" c. 2, s. 249).
Artık bu kadrodan, bu
veziri vüzeradan hayır beklensindi.
IV) Memleket başıbozukluklaşır
(Anarşi) :
Vezirler, paşalar,
beyler mekik dokur gibi mansıp değiştirirler. Gittikleri yerde birkaç ay
bile kalamadan azl edilirse, ne olur?
Her şey, rüşvetle
aldığı mansıp ülkesine giderken tabii - rüşvete kaptırdığı değer ölçüsünde
borçludur. Orada borcunu ödeyüp, ayrıca "yükünü yapmak" için acele acele
çapul yapacakdır. Çapul sözle olmaz: kuvvetli bir "Kapı", yani hoyrat
olduğu kadar kalabalık bir maiyet ve askeri, avene gerektir. Bütün bu adamlar,
devletin prensiplerine değil mansıbı eline geçiren beyin şahsına bağlı
kimselerdir. Ve bütün emelleri bir tek noktada: Vurgunda toplanmıştır.
Mansıb sahibinin şahsî menfaati ve emri altında çalışırlar.
Derken efendileri
azl olur. Yerine gelecek yeni mansıb sahibi, kendi adamlarını daha evvelden
seçmiş hazırlanmıştır. Eski bey, mevkiinde olur olmaz, "teknesini kurtaran
kaptandır." şiariyle sıvışır. Adamları ortada ve açıkta kalmışlardır.
Bu kapısızlar ne yapacaklardır?
Yeni bir "Kapı" buluncaya kadar, ülke içinde aç ve hoyrat, serseriyane
dolaşacaklardır.
"Paşalar mezul oldukda, kapularını dağıtmağa mecbur olup, açıkta kalan levend ve sekban bölükbaşıları, maiyetleri efradiyle kapu buluncaya kadar köyden köye misafir olurlar. Ve kendilerini ve hayvanlarını köylüre besletirlaerdi." (A. Şeref: Tarihi Osmani, C: 11. S. 260).
Yeni mansıb sahipleri,
kendi çıkarlarından başka şey düşünmediklerine göre, eski kapı kullarının
köylüye baş belâsı kesilmeleriyle uğraşamaz.
İşte, hicri XI. asır,
milâdi XVII. asırda Anadolu'yu allak bullak eden "Celâli eşkiyası"
bu paşa kapısı artıklarının "Köpeksiz köyde değneksiz gezme"lerinden doğmuş
bir afetti. Bizim "Başı bozuk"lar, Avrupa orta çağının Gueux'lerine
benzeyen yarı serseri, yarı dilenci işsiz güçsüz, sosyal köksüzlerdi.
Başı bozuklar, Osmanlı
toprak düzeninin tefeci - bezirgân sermaye hücumu altındaki kılıç artıkları
idiler. Yani toprak düzeninin bozulması başı bozukluğu doğurmuştu. Ama,
bir kere meydana gelen başı bozuk taifesi de, muhakkak bütün sosyal ilişkilerde
olduğu gibi, bilmukabele toprak düzenini büsbütün berbat etmiş. Onun için,
daima satıhta geçenleri not eden resmî ve klasik tarih, o devrin bütün
felâketlerini "Celâli eşkiyası" ile izaha çalışır. Gerçekte Celâli eşkiyasının
iktisadî ve içtimaî kökleri, toprak düzenine yeni giren önsermaye kurdunun
açtığı yaralarda çimlenmiştir.
Bu yaraların o zamanki
şartlara göre kapanması, topraklar üzerine az çok istikrar getirecek bir
çeşit yeni derebeyleşme oldu: Yani, bir kere daha, Osmanlılık, ölümlerden
ölüm beğenme durumuna düşerek; nisbi istikrar için derebeyliği cana minnet
bildi. O kadar ki halk bile, ikide bir sel gibi gelip geçen mansıb sahipleriyle,
arkada kurt sivrisi halinde bıraktıkları başı bozukların şerrinden kurtulmak
için, bir derebeyin "sahip"liğini ehven şer buldular. Derebeylik haklı
ve muzaffer çıktı.
III - İLMİYE
1) FETHE KADAR: BEYLİKTE
:
Kadim çağda din, bugün
zan ettirmek istenildiği gibi, dünyadan ayrı bir soyut inanç değildir.
Bilakis, bütün dünya işlerine ve insan münasebetlerine çeki düzen vermeyi
hedef tutmuş tamamen sosyal bir sistemdir. Osmanlılıkta "Şeriat
elden gidiyor" denildiği vakit, dünya batıyor hissinin doğması bundandır.
İslâmlıkda din, yalnız
bir dünya kavrayışı olmakla kalmaz, bütün bilgileri en başta hukuk ilişkilerinin
ana prensiplerini de elinde tutar. Onun için Osmanlı saltanatında din adamlarının
bilhassa hukuk ve adliye mensupları "ilmiye tariki" teşkil ederler.
Hıristiyanlık, köleler
arasında yayılmasına rağmen, daha başlangıçta kurulu derebeyler zümresiyle
kaynaştığı için, Hıristiyan dini derebeyleşmişti: Hıristiyan din adamları
sıkı bir silsilesi meratibe (hiyerarşiye) uygun kast haline gelmiş, kiliselerle
manastırlar hakiki birer derebey şatosu olmuşlardı. İslâmlığın hiç olmazsa
doğuş zamanlarında, göçebe bezirgân demokrasisi mutlaktı. Onun için Osmanlılık
kurulurken, ortada, dünya kasti olmadığı gibi, herhângi bir din kasti de
yoktu. Hatta o ilk kahramanlık çağında, Osmanlı din adamiyle dünya adamı
birbiriyle kaynaşmış durumdadırlar. "Gazi": Din uğruna savaşan yiğittir:
Yalnız tarikat adamları, Bizans tesiriyle (Hacı Bektaş tarikatini kuran
kendisi değil, Rum dönmesi mürididir.) az çok ayrılırlar. Hatta onlar bile,
uzun müddet "Gaza" ile yakından bağlıdırlar. Bir surun içine kapanıp, tariki
dünyalıkla keramet taslamaya pek bakmazlar. Akıncı sellerinin içine katılıp;
gâziliği mayalarlar. Meselâ Hacı Bektaş Veli Horasan taraflarından Anadolu'ya
geldiği vakit, Gazi olan kardeşiyle yan yana, savaştan savaşa dolaşır,
bir nevi gazalar danışmanı rolünü oynadı.
Bu gelenek, Osmanlı
ilmiye mensuplarında uzun müddet kaldı. Din adamları, ilkin savaşcıl gazilerin
akıl hocaları gibi iş gördüler. "Sicil Osmani" müellifi pek haklı olarak,
Osmanlı idaresinde vezirin mi evvel, yoksa kadıaskerin mi evvel geldiğinin
bilinmediğini söyler. Osman Gazinin büyük oğlu Alâettin Orhan Gazinin büyük
oğlu Süleyman'dı. Bunlar, padişahlığı, daha doğrusu askerî başkumandanlığı
gönül rızalarıyle kardeşlerine bırakmışlar, vezîrlikle yetinmişlerdi. Bu
olay, orta çağ gazisinin feragat büyüklüğü kadar, padişahlığa din adamlığından
pek fazla bir üstünlük ve değer vermeyişi ile izah olunmaz mı?
Tarih öncesinin kahramanlık
çağından kadim medeniyete atlayan Osmanlı göçebeliği için birinci iş: Harbdı.
Bu kural din adamı için de doğru oldu. Osmanlı gazileri için din adamının
bütün değeri, cihade (savaşa) yaramasiyle ölçüldü. Netekim, Osmanlılıkta
ilk zamanlar en büyük din adamı orduyu humayun kadısıdır. Orduyu humayun
kadısından başka bir de Bursa kadısı ile Edirne kadısı vardır..Lâkin, ordu
kadısı, bülün kadıların başı sayılır. Hicri 8'nci yüzyılda (milattan 14
asır sonu ile 15 asır başı), devlet, genişledikçe, ordu humayun kadısı
"tevcihat'ıl ilmiye işaretlerine" karışır. Bu suretle "Kadıasker" ünvanını
alarak tamamen ilmiye şefi haline gelir.
Daha sonraları, kadı
askerlikten vezirliğe, hatta vezir azamlığa geçildi. Kara Halil sülâlesi
ordu kadılığından yükselme baş vezirlerdi. Kadıasker vezir olunca, yerine
başka kadıasker seçilirdi. Bu seçilenler, umumiyetle ordu kadılığı stajını
geçirmiş kimselerdi. Koca Mahmut Efendi kadı asker olmadan evvel 40 yıl
Bursa kadılığı yapmıştı.
Onun için kadıaskerler,
devlet silsilei meratibinde (hiyerarşisinde) vezir azamdan sonra geldikleri
halde, vezir azamları kıskandıracak derecede itibar sahibi idiler: Mehmet
Paşa (886/1481 M.) yılında: "Kadıasker efendiye icrayi nefsaniyetle
divan'ı hümayunda vezir müteaddit iken niçin kadıasker taaddüt etmesun
deyu arz'ı makbul olarak" (M. Süreyya: "Sicil'i Osmani yahut tezkerei
tarih'i Osmaniye" C. 4, S. 740. Matbaai Amire 1308 İstanbul) bir "Rumeli
sadareti" bir de "Anadolu sadareti" ihdas olundu. Mısır ve Şam
ele geçirildikten sonra, bir de "Arabistan kadı askeri" meydana
geldiyse de, bu "devamedememiştir." (Sicil'i Osmani keza).
Fetihten evvelki devletleşme
gidişi (Yani göçebe müesseselerinin sınıflaşması) ilk farklılaşmayı hazırlamıştı:
Müftülük ile, kadılığın iki ayrı mansıp oluşu bu idi.
Osmanlılıkta müftülük
mansıbı, kadıaskerlikten 50 yıl sonra zuhur etti ve bu iki mansıb artık
birbirinden gittikçe daha fazla ayrıldı.
"KAZA" (Kadılık
işi): "İcraat'ı alamat'ı şeriyenin itası" demektir. Her şehirde bir mahkeme
vardır. Bunların mercii Kadıaskerdir.
"ÜFTA" (Müftülük
işi) "Tatbikat'ı mesail'i şeriye, ilamat'ın şeri şerife tatbikatı" demektir.
Her şehirde bir fetvahane vardır. Bunların mercii "Müftü'lenam"dır.
Görülüyor: Kadılık
daha ziyade ameli, müftülük daha ziyade nazaridir. Her yerde olduğu gibi,
burada dahi adamı müessese yapmıştır. İlk Osmanlılığın din üniversitesi,
Hıristiyanlık ideolojisinde mühim rol oynamış bulunan İznik'de idi. İznik
müderrisleri zamanla "Fetvaya mezun" oldular. En meşhurları (Dursun
Fakîyd, Kara Rüstem, Tacüddin) "Müfülnam" unvanım alırlardı. Bununla beraber
unvanlar daha sonra geldi. İlk "müftü" Şemsettin Fenari idi. (H. 834, M.
1430) yılı Fahrettin Acemî müftü oldu. (Osmanlı tarihi maddesi, Cilt I.)
2 - FETİHDEN
SONRA : İMPARATORLUKTA
Bizans imparatorluğuna
has olan kastlaşma din teşkilatının Osmanlılığa nasıl tesir ettiği ilmiyenin
tarihçesiyle bir kere daha belirir. Fatih Mehmet zamamnda ilk işlerden
biri, ilmiye tarikinin hiyerarşisini kurmak olur. Bu ilk mertebe basamakları
öğretim ve tahsil derece ve merhalelerine göre şöyle diziliyordu:
1 - Talebelik :
Doğrudan doğruya ilmiyenin meslek tahsilidir.
2 - Danişmentlik
: Son sınıfa gelmiş talebelerin en parlaklarından muallimin tensibiyle
seçilenler danişment olurlar.
3 - Mülâzım :
Yolu gelen danişmentlerin adları "Ruznamçei humayun"a kayıt edilince,
bunlar mülazım olurlar.
4 - Kuduveül ülemail
muhakkikin : Bu adam korkutacak kadar heybetli ve uzun sıfat, mülazımların
en mümtaz olanlarına verilir.
5 - Müderris :
Kudvet'ül ülemâ'il muhakkıkiyn arasında yapılan imtihanı kazananlar müderris
olurlar. Müderris 20 yıl kadar hep ders verir.
Müderrislik mertebesinde
çok ibrete değen bir nokta vardır. Bu mertebedeki ilmiye mensubu ya "terakki"
gösterir, yahut gösteremez. Terakki gösteremezse :
6 - "Tariki Kazaya
sülük" eder. Yani kadılık yapmaya başlar.
Müderrislikte terakki
gösterenler, sırayla yukarı rütbelere doğru çıkar. Bunlar da :
7 - Vilâyet mevleviyeti,
8 - İstanbul kadılığı,
9 - Anadolu Kadıaskerliği,
10 - Rumeli Kadıaskerliğidir.
Ancak bu 10 basamakta
başarı gösterenler Müftüilnamlık rütbesine erer. Müderrislikle müftülüğün
aynı şahısta birleştiği düşünülsün, o şahsın padişah hocası olduğu göz
önüne getirilsin, müftünün üstünlüğü kolay anlaşılır. Kadı âdeta beceriksiz,
müderrisin, ilim dışı hayata atılmışıdır. Müderris softasıdır. Gerçi Müftüülenamlık
rütbesi, Murat II zamanında (göç: 824 - 55, doğum: 1424 - 51) yani XV.
yüzyılın ikinci çeyreğinde çıkmıştı. Lâkin bu makamın o zamanlar henüz
yalnız "Müftüler üzerinde hükmü cari" (Sicil Osmani) idi. Fatih devri (Bizans
tesirleri) ilmiyeyi silsilei meratibe sokunca, müftülüğün rolü kendiliğinden
üstün duruma girdi. Çünkü kadı hüküm verecek, ama bu hükmün şeri olup olmadığını
müftü kesdirecekti. Müftülük, bugün pek modeın bir yenilik sayılan "Anayasa
mahkemesi"nin büsbütün demokratik değilse bile ortaçağ vari ademi merkeziyetli
şekli idi.
Böylece kadılık müftüğün
altına düşmüştü. Netekim, çok geçmedi, kadıaskerlik yavaş yavaş ikinci
safa indi. Kadıaskerlerin ikileşmesi müftülüğün tek kalan durumunu biraz
daha yükseltti. Hele sultan Beyazıt medresesi, İznik göreneklerini gölgede
bıraktı. O sırada müderrisliğin müftüyyilenama verilmesi, müftülüğü ilmiyenin
başı yaptı. Aynı müderrislerin "Muallim sultani"likle ilgili bulunmaları,
yani şahsi saltanatta padişaha şahsen tesir etmeleri, gelişmeyi büsbütün
kolaylaştırdı.
Nihayet, işler o hale
geldi ki, (göç: 893 - 908, doğum: 1488 -1502) lerde, Yavuz Selim I devrinde
müftüilnamlar "Haylıca vak'a ve haysiyet kazanup kadıaskerlerin ve mevalinin
intihaplarına nezarete kadar ilerlemiş" (Sicilli Osmani, keza S. 963) oldular.
Artık kadıaskerlerin azl ve nasbı müftünün tesirine kalmıştı.
Daha birinci Osmanlı
saltanatı derebeyleşip sona ererken, Beyazıt I. zamanında bir "sadat
nazırlığı" kurulmuştu. Lâkin Bizans klerikalizminin içine girmek, tekrar
edelim İstanbul'un içine girmekle tamamlandı: Ancak Fatih Mehmet'in koyduğu
(veya konulmasına damga bastığı) silsilei meratip, ilmiyeyi iç inzibatlı
bir kapalı kast haline sokmanın temellerini attı. Fatih'ten sonra gelen
meşhur sofu Beyazıt II "Seyd'ül sahih'il senp" ilmiyeden bir "Nakib'üleşref"
seçdirtti. Tıpkı padişahlar gibi "İlmiye tariki" de, bütün ilk Müslümanca
demokratik özelliklerini kaip etti: Adeta, babadan oğula irsi birtakım
sülalelerin kastı kılığına girdi. Bu "Sadat kiram"ın "Silsilename"leri
"Nakip ef. ceridesi"ne kayıt olunuyordu. İlmiye, dört başı mamur
bir derebey sistemine kavuşmuş demekti.
Osmanlı tarihcileri,
1000'ci yıl (hicri) rakamını Osmanlı çöküşünde kolay dönüm noktası sayarlar.
Haksız değildirler. Bininci yıl (milattan 1581), 16'ncı yüzyıl sonlarıdır.
Hint yolu üzerinde Osmanlı - İspanya düellosu o tarihte başlar. Don, Volga
kanalını açıp Ortaasya pazarlarına uzanmak isteyen Sadrazam Sokullu o tarihlerde
öldürülür. Karadan Hindistana ulaşmağa uğraşan İspanya kralı, vadiyül sebilde
can verir. Zuyuf akçe oyununa karşı yeniçeri isyanları başlar. Murat III,
Darüssaade ("Haremeyn'i şerifiye") ağalığını kurarak bütün haremeyn'i hümayun
evkafını ve hazinei şehriyarî'yi ona bakdırır; kapıağası vezir mertebesine
çıkar. Gene o tarihlerde (göç: 1006/ doğum: 1597) "Hocai Padişahî" Sadettin
Efendi "Şeyhülislâm" olur.
O tarihdenberi, Meşîhat:
ülemanın başı haline gelir ve Birdenbire imparatorluğun toprakları ve devleti
gibi, ilim bezirgânlaşır. Din tefecileşir. İlmiye tarikinde mansıb ticareti
alır yürür. "Muvakkat mansıb"lar modası başlar. Artık, mülkiyede
görülen tersine gelişme, bütün neticeleriyle baş gösterir. Şeyhülislâm:
"Kâffe ilmiyeye reis, veziri saniye takaddüm" (Sicili Osmani) eder: İkinci
vezirden evvel gelen bir ikinci, ele avuca sığmaz, kellesi kolay uçurulmaz
ikinci sadrazam, gizli kuvvet devletin içinde devlet olur.
3 - İLMİYENİN
BÜYÜKLÜĞÜ VE KÜÇÜKLÜĞÜ
Bu gidiş, yalnız fütühatın
ehemmiyetten düşmesi üzerine, kadıaskerliğin müftülük emrine geçmesi kadar
basit ve yüzeyde görünen değişikliklerle kalmaz. Asıl iınparatorluğun büyük
ve derin uzvu (organcıl) kalıp değiştirmesi bahis konusudur. Bütün Osmanlı
toplumu ve devlet gibi, ilmiye tariki de o büyük değişmeden payına düşeni
içine sindirecek, derebeyleşecektir.
Veziri azam Lütfü
Paşa, Kanunî Süleyman I devrindeki "Mevacib"i (ücretleri) anlatırken,
ilmiye mensuplarının millî gelirden kaç türlü faydalandıklarını belirtir.
Bu efendiler: Beytülmalden "hissedar"dırlar, hazinei amireden "vazifedar"dırlar.
Ayrıca da "teberrüen ve tahminen mevacibi vezaifi" adiyle ücret
alırlar. Paşa der ki:
"Hakan'ı ülemayi azama
ve fuzalayi kirama devlet'i aliyede olan izaz ve ikram dol sâlefeden birinde
vaki olmuş değildir." (isfname)
Cidden de öyledir.
Mevacip (ücret) sırasında gösterilen gündeliklerin en yükseği ilmiyeye
düşer.
Bir fikir edinmek
için, ortalama hesapla, o zamanki devlet ücretlerini şöyle sıralayalım
:
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yeniçeri ve sipahi gündelikleri
neferlere mahsus değildir. Tekmil kumandan ve zabitlerle birlikte alınan
ücret yekûnu içinde ortalamadır. Yoksa, ilk ulufe 1 akçe idi. Sonra 4 akçeye
çıktı. 1000 yılında, Kanunî'den bir çeyrek asır sonra, 5 akçeyi buldu.
Demek, devrin kılıç erleri geçinen yeniçeri 5 akçe ile geçinirken, kadıasker
onun 114 misli, müftüyülenam ise 150 misli ücret alır.
Müftüyülenamın yıllık
geliri 270.000 akçe, yani 3 yüke yakın paradır. Gerçi kubbe vezirleri kendi
"Has"larından yılda 10 -15 yük para alırlar. Ama, vezirlerin, ha
deyince 2000 tepeden tırnağa silahlı adam çıkarması, yani 2000 muharibi
yetiştirip beslemek mecburiyetleri vardır. 2000 sipahinin gündeliği 34000
akçe ise, yıllıkları 13.240.000 akçe tutar. Demek, o koca kubbe vezirinin
10 yük geliri olsa: Kendisi açlıktan ölebilir. En çok 15 yük geliri olsa:
Gerçek iradı 1,76 yükdür. (Birbuçuk yükden biraz fazla) Sadrazam Lütfü
Paşa kendi gelirinin yılda 15 yükünü "matbaah"ına ve "kul"larına, 5 yükünü
"tasaddukat"a harcadığını, hazinesinde ancak 5 - 6 yük kaldığını belirtir.
Demek, zamanın Karunu geçinen vezir azam bile, müftüilnamdan 2 - 3 yük
fazla para kullanabilir.
Müftüülnam, kubbe
vezirleri gibi dirlik işleriyle uğraşıp yorulmaz. İşletme zahmeti ve masrafı
nedir bilmez. Hazineden tırınk para alır. Hiç eksilmeyen harp darp içinde,
vezir yalnız önündeki düşmana değil, ardındaki sultana da kellesiyle hesap
verir. En şaşalı büyük şöhret, veziri bir deli hançerinden veya cellat
kemendinden yahut yeniçeri bıçağından kurtaramaz.
İlmiye hazerde, seferde
rahat ve dokunulmaz kalır. Müftüülnam için kelle kaybetmek görüşülmemiştir.
Elhasıl, Lütfü Paşa
doğru söyler. Osmanlı ilmiyesi ondan evvel görülmemiş bir refahla işe başlar.
"Ekmek elden, su gölden", hiç risksiz toplumun en şerefli insanı geçinmek
buna derler. Osmanlılığın gaza meydanlarında ve zaferlerinde olduğu kadar,
devlet kuruluşunun sosyal ve iktisadî temellerinde dahi, ilmiye tarikinin
oynadığı büyük sistemci rolü düşünülürse, hizmetlerini "Fisebilillah",
"Piraşkına" yapmamaları, arslan payı almaları akla yakın gelir.
4 - İLMİYENİN
TEFECİ - BEZİRGÂNLAŞMASI
Unutmayalım ki bu parlak
görünüş, o zamanki cemiyetin kendisindeki her görünüşü gibi, yâlnız yüzeyde
kalır. Hem şerefli, hem imtiyazlı, hem tehlikesiz, hem hazır gelirli, "mesned"in
işe gelişi çok olur. Fatihin kurduğu sistemle, üst üste açılan medreseler,
bu çokluğu büsbütün arttırır. İlmiye tarikinin böyle kemiyetçe artışı
ister istemez, bir gün kendisine düşen milli gelir payının parçalanıp şahıs
başına gittikçe daha az düşmesini icap ettirir.
Fakat ilmiyenin başına
kopan asıl büyük felâket, gelirinin sayısından çok kalitesinde gizlidir.
Seyfiye tariki gibi ilmiye tariki de eski zaman "Ecirler" (ücretliler)
taifesidir. Yani hep gündelikle yaşarlar. Kodaman ilmiyelilerden sivrilip
derebeyleşenler bulunabilir. Ama, küçük softacıkların topu da zavallı din
ve devlet ameleleridirler ve Osmanlı saltanatının, bazen akıl almaz gibi
görünen kargaşalıklarına zenberek olan başlıca tezad buradan patlak verir.
İlmiye ile seyfiye
arasında dağlar kadar fark var sanılır: Biri bilgiyi, öteki kılıcı; biri
maneviyatı, öbürü maddeyi, birisi ruhî yücelişi, ötekisi hoyratlığı, birisi
barışı, ötekisi kanlı savaşı temsil ederler. İki kutupdurlar. Ama, zaman
zaman bu iki kutup el ele verüp sokağa döküldüler mi, imparatorluğun başına
"Kızılca kıyamet" kopuverir. İki ucu birleştiren, bu derece kaynaştıran
nedir?
Okul kitaplarında
şişirilen "Cehalet", "Taassup"larını bir yana bırakalım. O zamanki padişah
mı daha az mutaassıptır? Yoksa, "Enderun-u Hümayun"dan yetişme vezir mi
daha cahildir? Bütün mes'ele, seyfiye ile ilmiye tariklerinin ücretle yaşamlarında
toplanır. Devletin toprak geliri, bilinen şekilde azaldıkça, baş vurulan
"Zuyuf akçe" isimli kadim zaman enflasyonu, en başta ücretlerin değerlerini
boyuna düşüren bir kalpazanlıktır.
Zuyuf akçe, seyfiye
ile ilmiyenin alım kabiliyetlerini düşürdükçe, onlar başlarındaki devletlûları
artık ceplerinden para çalan birer hırsız durumunda görürler. Bugünün grev
yapan işçileri gibi, çarçabuk birbirlerini anlarlar. Sarıklılarla pala
bıçaklılar o saat kucaklaşırlar ve meydanları kanla yıkayıverirler. Bezirgânlaşan
Osmanlılığın toprak idaresinde 3 rezilet gelişmişti: 1- Toprak beyliği,
2- Rüşvet, 3- Başı bozukluk.
İlmiye zümresinin
alabildiğine çoğalışı ve soysuzlaşması da, bir yanda meşru, öte yanda gayrı
meşru birçok yollarla bu üç rezilete vardı. 1- İlmiye beyliği, 2- İlmiye
satılıklığı, 3- İlmiye başı bozukluğu.
a) İlmiye beyliği
: Havadan ihsan:
1 - Hava Medreseleri
: İlk zaman medrese kaynağı olan bir kaç tane zapt raptlı okul vardı.
Sonra, Kudüs, Halep, İzmir, Selânik, Yenişehir, Fener, Galata ve ilh. bir
çok "Mahreç"ler belirir. Mahreç: İlmi rütbelerin ilk "Paye"sidir.
Bu 7 - 8 mevleviyete verilmiş isimdi. İhtiyacı düşünmeyen zamane üniversiteleri
gibi her tarafta "Havai medreseler peyda" (Nizam Devlet Hakkında
Lâyiha) oldu. Piyasaya -bugünkü "işsiz aydınları" andıran- sürüyle "Müderris"
sürüldü.
2 - Hava Mansıpları
: "Havai medrese"den yetişenin, şimdiki münevver "Kaldırım mühendisi"
gibi bir "havai müderris" olacağı anlaşılmaz muamma değildir. Bu hava müderrislerini
kim besleyecek? Tıpkı şimdiki gibi: Devlet! Onun için, bu "havai" efendilere
mahsus: "İfsad tarik'ı kazayı müstelzim olan hava mansıpları itası"
(Nizam Devlet Hakkında, keza) usul haline konuldu.
3 - Rüesu İhsani
: Bir kere iş borsa kanuniyle hava oyununa girince, "İlmiye"
tariki de artık bir süs, bir nişan, veya senet nazarlığı gibi ortalığa
dağıtılır oldu. Çocuk sevindirmek için bayram hediyesine çevrildi. "Sagar'ı
zadegâna (asilzade yavrularına) teşvik ve tergip için" (A. Şeref "Tarih
Devlet Osmani", C: 11, S. 252) "Rüesa" yani, ilmi payeler bağışlandı.
İlim çocuk oyuncağına döndü. Bu usul ilmiye tarikinin derebeyce kullanılışıdır.
b) İlmiye satılıklığı
: Diploma satışı; Allahın toprağının geliri bile satılığa çıkarıldığı
devirde "ilim" ve "paye"lerin pazar kanununa uymaması imkânsızdı. "Müderris"
denilen mahluk da nihayet geçinecekti. Ne yapsın? "Mülâzemet'ı evrak mebzül,
hususen akçe ile alınır satılır makulesinden olarak" matalar sırasına sokuldu.
(Nizam Devlet Hakkında Mütalat).
Bu usul de, İlmiye
tarikinin Bezirgânca kullanılışı, yahut suiistimalidir.
c) İlmiye başı
bozukluğu (sahtekârlık) : "Nice istihkaksızlar taraf ve takribini bularak
bir mülazemet kâğıdı derdest edüp zaman'ı galilde müderris ve kadı olmağa"
(A. Ş. "Tarih Devlet Osmaniye" C. II, S. 252) girişirler: Bu "taraf ve
takrib" yollarından bir kısmını yukarıda gördük. Onlardan başka bir de
"Nebanbaşlık" denilen "Kefen soyuculuk" vardır ki, bu yol ilmiye
tarikinin kendi kendini inkâr ve tasfiye ettiği usul haline gelir: "Ölen
kimselerin mansıp kağıtlarını bazı sahtekârlar" alıp kadı oluverirler (Nizam
Devlet Hakkında Mütalat).
Hava ile, parayla,
sahtekârlıkla müderrislik, alimlik olur mu? denecek. Lâkin mevzu bahs olan
artık "ilim" değil, sosyal soysuzluktur. Soysuzluğun ilmi nedir, cehli
nedir? Çünkü :
"Usul'ü tedris ve
tederrüs dahi kaidei munkıha ve salimesinden çıktığında tertibi vechile
itmam'ı tahsil ve ifaze edeyim derken ömürlerini medresede imrar ve ifna
ve ahval'i memleketten ekseriya bir haber" (A. Ş. Keza. S. 253) birtakım
"Derya içindedir deryayı bilmez" dehriler ile ilim vurguncularının arasında
pek büyük fark kalmaz. Hepsinin sonucu aynı çıkmaza dayanır: Halkı aldatmak!
Böylece, "İlmiye tariki"
iki dönemece varır :
1 - Ya sahtekârlığa
sapıtılacak;
2 - Yahut hayata sapa
düşen medrese küfü içinde bunalmak göze alınacak.
"İlim" hokkabazlığa
döndükten sonra, "Alimin" sahicisi ile yalancısının farkı mı kalır?
5 - İLMİYENİN DEREBEYLEŞMESİ
Osmanlılık derebeyleşdikçe,
ona denge olarak ve aynı sebep - netice zincirleriyle ilmiye zümresi de
birtakım farklılaşmalara uğrar. "İlim" adı altındaki sosyal soysuzlaşma
"İlmiye" tariki içinde birtakım zümreleşme ve tabakalara uygun düşer. İlmiye
tabakalarının başlıcaları üç güruhdur; ve Osmanlı toplumunun üç büyük reziletini
temsil eder. 1- Toprak beyliği, 2- Rüşvet, 3- Başı bozukluk.
1- Mansıblı İlmiye
: Toprak beyleriyle karışır. Üst tabakadır; 2- Kadılar
"Münasıb'ı muvakkata", "Kifayetsiz arpalık", rüşvetçi "Voyvadalık" ile
geçinen orta tabaka ilmiyedir. 3- Boş gezer fodlacılar: zaman
zaman yarı serseri, yarı dilenci ayak takımına katılan ilmiyenin alt
tabakasıdır.
Mansıblı İlmiye:
(Üst tabaka): İlmiye tariki, ilkin, tıbkı seyfiye tariki gibi gündelikçi
devlet hademesi idi. Sonraları, hele tefeci - bezirgân sermaye toprak ekonomisini
tekeline geçirdikçe, durum değişti. Gündelikler "Zuyuf Akçe" kalpazanlığı
ile resmen çürütülmeye başladı. O zaman "Küllahını sudan kurtaran kaptandır."
fetvasiyle, ilmiye tariki içinde su başını tutanlar, başlarının çaresine
baktılar. Kalemiye ve mülkiye tariklerinin üst tabakaları gibi ilmiyenin
üst basamakları da "Yağma sofrası"na oturdu. Gündelikden daha istikrarlı,
çapula elverişli toprak gelirlerine göz koydular. Bu suretle "İlmi Mansıp"lar
türedi, ve ilmiye tarikinin elebaşları da, suspayı alınca, "Paye ile
taltif" olunmağa başlandı.
"Bir iki yüz sene:
Mevleviyetler ve medreseler memuriyet halinde kalıp, sonraları tertibatı
menasıb'ı ilmiye zuhura gelmiştir. Paye ile taltif, muallimler ve ser etıbbalardan
başlayıp taammüm etmiştir." (Sicil Osmani, C. l, S. 6 - 7).
Lâkin, her gün alıp
yürüyen: "Hava medreseleri"ni "Hava mansıpları" kovalamakta gecikmedi.
"Reesül ihsani", diploma satışı, sahtekârlık gibi bulanık kaynaklardan
gelme ilmiye akınına paye mi dayanırdı? Zamanla "Müstehak"larına bile mansıp
yetiştirmek mesele haline geldi. "Arpalık" ve "Devriye menasıbı" da ister
istemez "mahreç menasıbı"na katıldı. O yüzden: "Meşayih'i islâmiye dahi,
bilzarure gerek kazayi asakire ve gerek sair mevaliye vakit ve hale kıyasen
emr'i maaşlarını idare edecek mertebelerde biladil cesime arpalıkları ile
arza muktedir olmayup hemen mümkün" (Beriyetülşamlının "Nizam Devlet Hakkında
mütalat"ı) olana toprak geliri verilebilir oldu.
Kadılar Zümresi
: (Orta tabaka ilmiye) :
Mansıp kiyafetsizliği
ilmiyenin üst tabakasını ikiye böldü. Dört, beş ulu mansıp daimileştirildi:
Şeyhülislâmlık, Nakibileşrefülfalık, Hünkâr imamlığı, Hekim başılık gibi...
Geri kalan bütün mansiplar
nöbetleşeye çıkarıldı.
(1006/1597) denberi
hocaı padişahı Sadettin şeyhülislâm olunca "Sadu islâm" eskisi gibi uzun
müddet aynı mansıbda kalmaz oldular. Mansıp alış verişinin ilmiyedeki tecellisi
daha kolay başladı. Hukuk davaları denilen dalavera gayya kuyusunda, ilmiye
için istikrar zaten imkânsızdı. Ufacık bahaneler hazırdı: "Tevkif suretile
azl ve nasb" (Sicil Osmani C. 5, S. 6-7) den kolayı yoktu. Esasen "Muvakkat
mansıp"lar: "Malûm ve maruf olan tertib'il kadim ile birer senelik
olmak üzere tevcih olunur. Ve bazen dahi temdid olunur." (A. Ş. "Tarihi
Devleti Osmani" C. 11, S. 252) idi.
Böylece, arpalık sahipleri,
bütün öteki toprak rantı ile geçinen toprak beylerine uyarlar. Roma'nın
soysuzlaşma devrindeki valiler gibi, o bir seneliğine varan hocalar, vardıkları
yerdeki halkı soyup soğana çevirmez de ne yaparlardı? Onlar da:
"Kendülere ait Faidei
zaideye bakarak cehl ve esafil'i nasdan voyvoda müsüllü tahsildar ve gaddar
nevvab göndermeği irtikâp" (Nizam Devlet Hakkında Mütalat) yolunu geliştirdiler.
Ve orta zümre ilmiyeliler sosyal ölçüde toprak beyleri güruhuna katıldılar.
Çünkü, ilmiyenin kadı
zümresi: Osmanlı kast bölümleri içinde ilmiye menşei ve kaynağından geliyor,
ilmiye adını taşıyorlardı. Ama, gördükleri sosyal iş bakımından bir nevi
taşra mülkiyesi rolünü oynuyorlardı. Mülkiyenin hayat şartlarına
uydular. Geçinmek için rüşvete daldılar. 17. yüzyıl başlarında (1037/1627)
yollu, yolsuz ilmiye tarikine karışmış olanların temizlenmesinden başka
türlü, rüşvetin önüne geçilemiyeceği gün gibi aşikâr olmuştu.
"Ve mevali'yi azam
ve kazat efendiler daiyleri imtihan ile na ehil olanları ihrac ve mansıpları
ehli ilm ve ehli fazla verile ve müddetlerinden (...) alıya deyu ferman
ve icra buyurulursa, raşiler irşaı kimlere virir veyahut mürteşiler rüşveti
kimden alabiliyor. Bu takdirce irtişa bilkülliye def ve ref olur. Ve hakimler
dahi adil olur ve hakimleri adil olmak için reayaya zulm ve taaddi olmaz."
("Tımar ve zeamet Usulünün Bozulmasına Dair Lâyiha Sureti" el yazması).
İlmiye başı bozukları
(Goygoycu, duaköy, fodlacı) :
Mansıplı ve hizmetli
ilmiye tabakalarının ince satıhları altında, nemli hasır altına sığınmış
böcekler gibi aç ve boş bir sürü hazır yeyici softacıklar kaynaşmışlardı.
Bunlar, modern endüstri şehirlerinin "yedek işçi ordusu" gibi, imparatorluğun
hem lüzumlu, hem lüzumsuz "yedek softa ordusu" idiler. Bunları öldürmeden
ve ondurmadan yaşatıp süründürmek lâzımdı. Bunlardan bir kısmı canlarını
dişlerine takıp geniş halk yığınları içine dalar, orada manevî yüceliş
ihtiyacını maden filizi gibi işletip, nefisleri bir kâtiple geçinmeğe çabalarlardı.
Batının orta çağ Geux'larını andıran bizim "Başı bozuk"ların ruhanî kolu
gibi kasaba kasaba, şehir şehir dolaşırlardı. Gâh cennet vaadiyle dilenirler,
gâh cehennem tehdidiyle kendilerini besletirler, bedavadan ucuz din saltanat
misyonerliği yaparlardı. Ve bu vazifelerine daha medrese kapısındalarken
heybe omuzda goygoyculukla staj ederlerdi.
Merkezi yerlere biriken
softacıklar ise, evkaf kaynaklanndan çöplenmeğe çalışırlardı. Onun için,
her islahat devrinde, evkafı kemiren bu hazır yeyiciler de bir mesele haline
girerdi. Beriyetülşamlı'nın "Mütallat"ı, gedikli zeametlerin malları hakkında
tedbirler öne sürerken, evkaf mülkleri için de şu teklifleri yapar: Ve
evvelâ "Sagîr, kebir, meşrute, gayrı meşrute" olarak tasnif ve tescil
edilmelidirler. Bu emlâk içinde "Fazla menafi"li olanlar "mahlûl" hale
gelince "Tenzil" kılınmalıdırlar. "Duaköy gibi hizmetsiz veya hizmeti metrük
kalmış cihat mahlûl olunca" (Keza) bunun yarısı "İmam, müezzin, kayyum,
misüllü hademeye terakki ve tevcih" edilmelidir. Öbür yarısı "Mande"
(Hazineye kalmış) sayılmalıdır. Belirli tevliyet (vakıf işlerine bakan
görevli) kesilmelidir.
Bu Lâyihalar Selim
III zamamnda yazılmışlardı. Padişahın kaniyle temizlendiler. Ondan yüz
yıl sonra (1328/1909) yılı, meşrutiyetin meşhur şeyhülislâmı Mustafa Hayri,
evkafı modernleştirmeye kalktığı zaman, duaköylerle fodlacılar, büyük merkezlerde
âdeta kendilerine mahsus bir tefeci - bezirgân kompleksi olmuşlar: Kendilerine
has ticarî senet ve muamelelerle bir nevi piyasa ve karaborsa yaratmışlardı.
Duaköy fodlaları (Ekmek
tayinleri) 12 bin lira zarar getiriyordu. (Bugünkü parayla milyonu aşan
zarar!). Kendi piyasasında bu fodlaların yüzde 90'ı bedelen ödenmekte idi.
Şeyhülislâm, "Bedelci" denilen bir nevi ilmiye tarikinin tefecilerine yarayan
Fodla senetlerini 36 bin lira harcıyarak piyasadan toplattı. Ayrıca
Duaköy "Vezaif"i için yılda 355095 kuruş ödeme yapılıyordu. Bu "Vezaif"
(Bir nevi din maaşı) da, tedavül meyanından kaldırıldı. Yalnız Fodla ve
vezaif paraları adam başına (O zamatıki tekaüt maaşları ile 30 kuruş) dağılsa,
o zamanki İstanbul'da 100 -150 bin civarı tufeyli softacığın barındığı
anlaşılabilir.
Gene ilmiye tarikinin
ayak takımını besleyen ayrıca imaretleri (Aş evleri) vardı. Bir
ara, yemekler aynen verilirse, çalınıp çırpılıyor, diyerek paraya çevrilmişti.
Fakat, bezirgân ve tefeci sistem içinde bu gibi yağmurdan kaçışların hangi
doluya tutulmak için uydurulmuş bir "Dolap" olduğu meydandadır. Dirlik
düzeni derebeyleşirken bulunan, kesim düzeni gibi, imaretler de derebeylikten
kurtarılmak istenirken, tefeci - bezirgânların kucağına düşürülmüştü. Nitekim,
aynı meşrutiyet havası içinde, her şey gibi evkaf da batı muhasebesine
vurulurken düşülen tuzak anlaşıldı. İmaretlerdeki aş yerine :
"Verilen paranın ancak
nısfı, belki de sülüsü bedel olarak hademenin eline geçerek üst tarafı
menfaatperestanın keselerine giriyordu." (Tarihçei Evkaf S. 230).
Meşrutiyet burjuvazisinin
şeyhülislâmı bu orta çağ müesseselerine modern bir çeki düzen verdi: İki
imaretten fazlasını kaldırıverdi. İşsizler, gitsinler, sermayedar işletmelerinde
çalışsınlar veya "ihtiyat sanayi ordusu" halinde ücretleri düşürsünler.
İmaret paraları, ancak, devletin işine yarayacak. "Uygun" talebelere tahsis
olunacaktı. Osmanlı orta çağının "İmaret"i modern çağın "Burs"larına çevrilmişti.
Yukarıda bütün hülasa
ettiklerimiz, tıpkı "Seyfiye tariki" faslında göreceğimiz gidişin aynıdır.
Ve aynı kargaşalıklara aynı yollardan kapı açar. Büyük şehirlerin ayak
takımı, gündelikçi asker ve ilmiye başı bozuklarının teşkilât ve silahlarına
dayanınca payitahtda boy boy kızılca kıyametler kopar. İslâhat lâyihalarına
göre beklenen:
"Yüz elli seneden
ziyade müddetde vakit vakit aleltedriç tekevvün ve tahaddüs edüp illeti
müzmine kabilinden olan arızai fesadın defaten tesviyesi" (Beriyetülşamlının
"Nizam Devlet Hakkında Mütalat") bir türlü kağıttan hayata geçemez.
IV - SEYFİYENİN BOZULUŞU
l - "SEYFİYE"NİN BAHTI
Mehmet Şerif efendi
lâyihası: "Umumen mizac'ı askerde olan fesad"ın toprağa ve mukataaya "dahi"
eriştiğini söyler. Gerçekte, başdanberi anlattığımız gibi, tesir tersine
başlamıştır: Askerdeki fesat toprağa değil, bilakis, toprak düzenindeki
fesat paraya ve "mizacı asker"e bulaşmıştır. Onun için, Osmanlı tarihini
açıklarken, sahnede en çok velvele koparıp göze batmış olan askerî kargaşalıkları
lâyık oldukları sıraya, en son basamağa koyduk.
Bugün bereket, ortada
kazan kaldıracak yeniçeri ocağı kalmamıştır. Onların şerlerini kışkırtmış
sayılmadan, yani yeniçerileri isyana tahrik suçuyla damgalamadan bazı "hak"larını
itiraf edebiliriz, gibi geliyor. Tabii, yeniçerileri müdafaa kasdimiz yok.
O babacanların zatı bizim avukatlığımıza bir ihtiyaçları bahis konusu değil.
Yeniçerilik, uzun asırlar boyunca, kendi kendini, "Kılıcı hakkına" korumaktan
geri durmamıştır. Bizim "Kalem"imiz Osmanlı yatağanları yanında hayli cılızdır.
Mamafi, Ali'nin hakkını
Ali'ye vermek lâzımsa diyebiliriz ki, ötedenberi yeniçeriliğe karşı atılıp
tutulan bütün kötülemelerin bir tek manası vardır: Yeniçerilik tabii ömrünü
tüketmiştir. Yeniçeriler, küçük yaşta ana, baba yuvasından alınmışlar,
o saç sakala itibar edilen devirde bütün ömürlerince dımdızlak dolaşmışlar,
amelimanda oluncaya kadar dünya evine girmeyerek saltanat uğruna kelle
koltukta sapır sapır dökülmüşler, gene de her sabah, Horasan misyoneri
Hacı Bektaşı Veli aşkına "Hu diyelim hu!" diye bir lokma ekmeğe gülbângin
çekmişlerdir.
Bu arada bazı coşup
fenalıklar da yapmışlar mı? Sebepleri meydanda. Mecbur kalmışlar. Fakat,
yaptıkları nedir? "Tarihi Ebülfaruk"un "İstinafsız hüküm'ü avam"
dediği yolda ayak takımı ile el ele vermişler, rüşvet ve irtikâpla milyonerleşen
birkaç aşırı tamahkâr veziri kısaca mahkûm ederek, birkaç kavuğu büyük
kelleyi uçurmuşlar... Allah taksiratlarını af etsin. Biz Türkler tevekkeli
demeyiz: "Kabahat ölende mi? Öldürende mi?" adalet yukarıdan gelmeyince,
aşağıdan kestirme yolunu bulmuşsa, ibret alınmaya değmez mi? sorulabilir.
Tekrar edelim. Osmanlı
askerinin çelik nüvesi, bütün kadim (antik) aylıklı ordular gibi "soldat"
"ecir" (ücretli asker) idi. Her devrin ecirleri için olduğu gibi,
hep Osmanlı çerilerinin yaptıkları göze battı veya batırılmak istendi.
Ama, o rînd (hoşgörülü) meşrep kaydı hayatla savaş erleri, olur filozof
değillerdi. Barış zamanı, yatağanları kadar keskin işleyen dilleriyle,
harp zamanı dil kadar kolay işleyen yatağanlariyle, üst tabakaların mantığını
daima hiçe indirmişlerdi. Ne çare ki tarihin bükülmez kanunlarına uyarak,
bindikleri dalı kesenler gibi düşmüşlerdi. Ve şimdiye kadarki medeniyet
tarihinde: kim düşüp ezilirse, o haksız çıkardı. Ezenler ve üstün gelenler:
En hayasızca soygun ve silahları da kullansalar, haklı sayılırlardı.
2 - SEYFİYENİN TARİHİ
GELİŞMESİ
a)
Asker - sivil farkı :
Göçebelik çağında,
kahramanlık devrinden medeniyete giren toplum şeklinde harp, bir nevi geçim
zanaatı idi. Vatandaşlar, cengâverlerden ibaretti. Bütün öteki gaaziler
arasında bir gaazi olan Osman İlp, Belgradî Haki'nin tabiriyle: Sultan
sahibi huruc tarih hicretin 699'unda uruc ("Hâdayık'ı Reyhan Mütercim Şakayık'i
Numan") (Mukaddeme, S. 2. El yazması, Köprülü Ahmet Paşa Kütüphanesi 23)
etmişti. Selçuk fetretinde ayaklanmış gaazinin ordusu, etrafına toplanmış
kendisi gibi gaazilerdi. Ordu ile toplum birbirinden ayrılmıyordu.
Gerek ilmiyenin, gerek
seyfiyenin büyük çoğunluğu daima, bir nevi kılıç işçisi, harp amelesi oldu,
yani ilk ecir (ücretli) ve gündelikçi Osmanlı olarak kaldı.
Osmanlı toplumu elbet
toprak temeline dayanıyordu. Ama, Osmanlı idare sistemi, göçebe yerleşmelerinden
doğmuş her imparatorluk idaresi gibi, ister istemez fütühata, yani askerliğe
dayandı. "Mülkiye tariki" dediğimiz kastın bâşı veziriazam, sefer
zamanları "Serdarı ekreb" (Ordu başkumandanı) olurdu. Yani, vezirlik,
hiç düşünülmeden askeri kumandanlık sayılıyordu. Beylerbeyiler, cephedeki
ordunun iki kanadını tutan cenah kumandanlariydiler. Sancak beyleri, maiyetleriyle
birlikte ordu bütününe katılan tabii kumandandılar. Yetiştirdikleri "Cebelü"
adamları, ordu birliklerini teşkil ediyordu.
İlmiye tariki
de mülkiyeden aşağı kalmazdı. Gördük. İlkin ilmiye kadrosu ordunun başlıca
unsurlarındandı. İlk kadıaskerler, yani ordu kadısı, aynı zamanda bütün
kadıların başı idi. Yani kadılık fonksiyonu orduyla sıkı sıkıya bağlıydı.
Vezirlikle kadıaskerlik birbirine karışırdı. Hatta ilk zamanlar bu iki
makamdan hangisinin üstün ve önce geldiği bugün bilinemiyor.
Mukataalar devrine
kadar "Sahibülarz" adını alan, gerçekte toprak sahipliği ile hiçbir
ilgisi bulunmayan "Dirlikçi"ler, toprak gelirinden aldığı vergiciklerle
geçimini sağlayan evvelâ askeri, sonra sivil birer devlet memuruydular.
Son zamanlara kadar,
kara halkın dilinde bile, Osmanlı ülkesinin mülkî bölümleri, ordu bölümleri
idi. 1'inci ordu "Hassa" askeriydi. Sonraları (...) ya taşındı.
II'nci ordu "Dersaadet ordusu" idi ve "Mensure" adını alıyordu.
III'ncü ordu Rumeli, IV'ncü ordu Anadolu, V'nci ordu Arabistan,
VI'ncı ordu Umman, VII'nci ordu Hicaz ordusu idi. Şark vilâyetlerimize
"memleket"ini sorun; "4'üncü ordu" der..
Vatandaşla asker arasındaki
ilk ayrılış, göçebe aşiret nizamının sınıflı medeniyet rejimine geçiş sembolleriyle
beraber başladı: Bu sembollerin maddesi "Sikke", manası "Kanun"
idi. Orhan Gaazi: Koyunhisar Eznekmid ve İznik şehirlerini ele geçirince
iki medeniyet alâmeti sosyal farklılaşmaya kapı açtı: "Alâettin Paşa talimiyle
kavanine müteallik şeyler, sikke ve libas'ı cend ve vezaif ve mertebeleri
tertip eyledi. Mukaddema olan Selçukiye sikkelerini tebdil eyledi. Ve kendi
ismiyle darp eyledi. Ve dahi cendi reayadan temyiz ettirilmek emr eyledi
ki kırmızı, sarı, siyah börkler keymeye ve bade siyahı beyaza tebdil ve
böyle kaldı, Han Yıldırım Beyazıd'a gelinceyedek. Velhasıl beyaz börkleri
has kullarına tayin eyledi ve ayan ve etbârlarına kırmızı börk tayin eyledi.
Bu dahi han ebülfetih zamanına gelince baki kaldı. Ebülfetih baki Sultan
Mehmet leşkere beyaz sarık giymeğe ve yayalara börk giymeğe emr etti. Ve
anı altun ile tezyin edüp hâlâ ona esküf derler. Ve kırmızı börk tevâbiye
mahsus kaldı." (Kâtip Çelebi: Cihannuma elyazısı S. 1. 680).
İznik'in zaptı 731
(1431)'de olduğuna göre, 15. asrın ilk yarısında yalnız askerle vatandaş
farkı gözetilmiş oluyor. Ancak 1'inci Osmanlı saltanatının sonunda bilzat
ordu içinde padişah kendi has adamlarına beyaz, geri kalana kırmızıyı lâyik
görerek bir ikinci iç bölüm yaratıyor. "Ebülfetih" denilen Fatih II. Mehmet'le
beraber imparatorluğa geçilince, ordu içi farklılaşma da tumturaklaşıyor:
Kul taifesinin (Merkezi Ordunun) başına: leşkere sarık, yayaya altun gibi
süslerle börk geçiriliyor. Ve süvari hassa ordusu demek olan sipahiler,
gördüğümüz gibi bölüm ve adlarına kadar Bizanstan alınmış bulunur.
Görülüyor: Birinci
Osmanlı idaresinde çiftçi ile çerinin, hattâ kumandanların bütün farkları
basit küllah renginden öteye geçmiyor, demek. Lâkin, çeri ile çiftçinin
gerçek farkları yalnız harp zamanına ait kalıyor. İlk Osmanlı "piyade"
askeri "Yaya" dır. Ondan sonra, harpların kârlı gidişi sefere rağbeti arttırdı.
Yayalara katılan "Yamak" ve acemiler belirdi.
b)
"YAYA"LAR (Müslüman asıllı gündelikçi asker) :
Orhan Gaazi şehirler
zaptında muvaffak olunca, kardeşi Alâettin'e: "Muradım askeri ziyade etmek"
dedi. Alâettin bu arzuyu, -Osman Gazi önünde Bilecik kadısı, Orhan zamanında
Bursa kadısı olan,- Hayrettin Paşaya açtı. Hayrettin Paşa da (ilmiyeden:
Kadı Hayrettin!) "Sultanım ilden yaya yazup çıkarırız, dinle: Reaya bu
haberi işidüp, padişah hizmetinde olalım deyu rağbet gösterdiler. Çok adam
yazıldı ve ak börk giyip yürürlerdi. Yaya tamam olduktan sonra gelenler
dahi: "Bari bizi yamak yazın sefere bile varup hizmet edelim" dediler.
Kara Halil ve Alâettin ve Hayrettin tedbiriyle kimi acemi ve kimi bahçelere
tayin olunup tahrir olundular." (Kâtip Çelebi "Cihannuma" Keza S.
681).
Kadı Hayrettin'in
"İlden" sözü belirtiyor ki, ilk Osmanlı askeri yalnız kendi aşiret gazilerinden
ibaretti. Fazla fütuhat imkânı fazla askere lüzum gösterince, Osmanh padişahı
askerlik şerefini aşiret tekelinde tutmakta fayda görmedi. Aşiret dışında
"İlden" adam topladı. Bunlar ilk aylıklı ordu oldular:
"Ve ol yazılanlann
her birisine bir akçeki rüba dirhem gelür, sefer vaki oldukda alalar, seferden
rücû ettikleri zaman ziraatla meşgul olalar. Ve anlardan asla rusum'u divanî
alınmaya ve her on adama bir baş ve yüz adama bir baş ve bin adama bir
baş tayin olundu. Ve namları piyade namiyle meşhur oldu." (Cihannuma
S. 681).
"İl" sözünün bir de
asıl ilk bakışta görünmeyen derin sosyal manası vardır. Osmanlı
aşiret düzeni, şehirler zaptiyle beraber, yeni iç meselelerle karşılaşır.
Bu, yalnız eski topluma yeni bir düzen vermek meselesi değildir. Başta
ve bilhassa, üstün gaziler arasında o zamana kadar hüküm süren eşitlik
ruhu yerine, saltanata benzer bir silsilei meratip (hiyerarşi) kurmak,
hareket ve düşüncelerinde aşiret istiklâli (bağımsızlık) güdecek öteki
gazileri zapt ve rapt altında tutmak meselesidir. O zamana kadar "İl" sayılanlara
karşı bütün aşiret gazileri yekpare bir kuvvetti. Ama, aşiretin kendi içindeki
il olmayan fertlerine karşı bir zecri kuvvet yoktu. Yani devlet yoktu.
Kandaşlık bağları
her şeyin üstünde olan aşiret fertleri içinden askeri kumandan seçilmiş
bir gazi bu kumandanlığı daimi bir hükümranlık ve saltanat kılığına sokabilmek
için, kandaş gazilere karşı dışarıdan yabancı "İl" kuvvetleri tedarik etmek
ve aşiret içinde o zamana kadar mevcut olmayan "Devlet" cihazını kurmak
zorunda idi. İslâm fikriyatı, bu yaman geçişi gayet büyük ustalık ve tabiîlikle
başarmış biricik sistemdi. Orhan Gazi kendi ağziyle söyleyemediği bu değişikliğe
önce kardeşi Alâettin kanalından Kadı Hayrettin'e açtı. Vesile pek meşru,
bütün devletlüler için ezeldenberi kullanılagelen dış tehlike idi: "Muradım
askeri ziyade etmek"... Fakat, bu asker, "İl"den toplanınca ve geçimini
ücretini aldığı baş gazinin şartsız kayıtsız emrinde bulununca: Elbet,
içeride başkaldıracaklara karşı da bulunmaz bir baskı aleti olurdu.
Netekim, bir taşla
iki kuş vuruldu. Devletleşme gidişi için gereken silahlı kuvvet ve zecir
vasıtaları kurmak üzere: 1) Önce, askerler sivilden ayırt edildi; 2) Sonra
padişahlaşan gazi, askeri "ilde" tedarik etti. Osmanlı gazileri, tarih
öncesinin eşitlik ruhunu tek hayat kanunu bilen kimselerdi. Onların içinde
padişaha körü körüne sadık adam bulunamazdı. "İl" denilenler, Müslüman
da olsalar, Selçuklar saltanatının uzun asırlarca tesiri ve nihayet soysuzlaşması
ile hayli "Medeni"leşmiş, yani "Kula kul olmak" huyunu edinmiş kimselerdi.
Bunlardan bendegân bulmak "Yaya" asker kiralamak kadar ucuz ve kolaydı.
Bu "il" askeri icabederse toplum içi davalarda, kendi vatandaşlarına, kabiledaşlarına
karşı da rahatça kullanılabilirdi.
c)
"YENİÇERİ"ler Hıristiyan asıllı gündelikçi asker:
Zamanla iki olay gelişti.
Bir taraftan batıya doğru fütühat ilerledikçe Osmanlı idaresi altına geniş
Hıristiyan kitleleri girdi. Sayıları boyuna artan bu oransız büyük yığınları
sırf Müslüman azınlığının yalnız askeri gücüyle gütmek güçleşiyordu. Beride,
bilhassa bu Müslüman azlığın içinden gelme aylıklı yarı asker, yarı çiftçi
"Yaya"lar ve yamaklar, acemiler, gün geçtikça, ilk gazilere karşı duydukları
hayranlık ve sadakatı kaybediyorlardı. En saf şekilde yukarı barbar demokrasisini
bezirgân demokrasisiyle kaynaştıran İslâm demokrasisi, ücretle bağlı olsalar
bile, Müslüman olan "Yaya"ları bağımsızlık ruhundan mahrum bırakmıyordu:
İlden gelme yayalar, Müslüman olmaları bakımından, hele aynı cephede beraberce
kan akıtıp içeride eski gazileri baskı altında tatmaya başladıktan sonra,
kendilerini öz Osmanlı Kayıhan oymağı unsurlarından daha aşağı görmekte
devam edemezlerdi.
Netekim, Kâtip Çelebi
yayalar için der ki :
O zaman, artık "Devlet"leşen
Osmanlı, yayaların yerine isyana daha az hak görecek ve geçmişlerine daha
az güvenecek başka askerler aradı. Bizansla sıkı temaslarda bazı şeyler
öğrenmiş olacaktı. Konstantiniye imparatorları ötedenberi kendi halklarına
karşı ve harp için ecnebi ve aylıklı asker kullanıyorlardı. Bu aylıklı
askerler başka kavimlerden, başka dinlerden, başka ülkelerden toplanıp,
çok defa hazır kurulu kıt'alar halinde getiriliyorlardı. Bunların geldikleri
yerlere tekrar dönebilmeleri için arkalarında hayli köprüler kalıyordu.
Osmanlı, öyle bir asker bulmalı idi ki, hem yabancı olsun hem de göbek
bağları kendisine bağlı olsun.
Göçebeliğin kan bağlılığına
karşı duyulan eski itiraz edilmez tabii saygı "İl"dir. Asker toplama demek
olan "yaya"larla zaten kopmuştu. Yayalar Müslümanlardı. Şimdi onların yerine
Hıristiyan çocuklarını geçirmek için zemin hazırdı. Aşiret halkı için din
değil, kan bağı mühimdi. O da "Yaya"larla kopmuştu. Hıristiyan çocukları
İslâm ordusuna alınabilirlerdi. Bu, iki yolda yapıldı :
1 - Hıristiyan
çocuklarını devşirmek :
"Bade
padişah küffar evlâdını devşirip götürtmek ihtiyar eyledi. Ve askere munzam
oldular ki şerefli İslâm nail olaraklar ve hem âdâyı dine cihat edeler.
Vakta ki bin oğlan getürdüler. Her birisine bir dirhem ziyade edip herkesin
istidadına göre isimlerini yeniçeri tesmiye eylediler." (Cihannüma S. 681).
"Bade
bunlar seferde ve hazerde giderek fesad etmeğe başladılar" (Cihannuma keza).
Böylece çekirdekten Müslüman
yetişen asker, artık bir daha Osmanlıdan Hıristiyanlığa dönemezdi. Sonradan
Müslüman olduğu için, eski Müslümanlara da kolayca kafa tutabilirdi. Devlet
eliyle ve parasiyle yetiştikleri için devletlûlara körü körüne sadıktı.
Gittikçe artan gayrimüslim teba yığınlarını, kendi içlerinden alınma unsurlar
zapt ve rapt altında tutacaktı.
Bu usul, Osmanlı gazilerinin
Avrupa zaferlerine kadar sürdü.
2 - Harp esirlerini
Müslümanlandırmak : İlk Osmanlı gazalarında, harpte ele geçen "ganimet"ler,
yukarı barbar usulüne göre gaziler arasında paylaşılıyordu. Netekim, ilk
Müslüman gaziler de Bedir gazvesine kadar öyle yapıyorlardı. Hazreti Muhammed'in
"Mülk Tanrınındır" şiariyle irkilen Arap gazileri ancak 5'de 1 ganimeti
Tanrıya bırakabilmişlerdi. Osmanlılar ganimetin beşte birini bırakdırabilmek
için, ta Edirne'nin fethine kadar beklemek zorunda kalmışlardı.
"Edirne'nin fethi sıralarında Karaman'dan gelen Danişment Kara Rüstem, Kadıasker Hayrettin'e: "(...) bunca sultanlık malı zayi edersiz işbu gaziler ki gazalardan esir çıkardılar. Tanrı buyruğuyla beşde biri padişahındır." dedi." (Cihannuma, S. 683).
Dikkat edilirse, teklif "Fermandan" yani, çökmüş Selçuk saltanatı kanalından geliyor. Tabii, padişah pek işine gelen bu teklifi hemen kabul etti. Gerçi şeriatça, beşte bir ganimet "Padişahın" değildi: Beytülmalin, yani Müslümanlara ait orta malı hazinenindi. Ama, Edirne kadar büyük bir payitaht kazanan Osmanlı padişahı, Beytülmali de emrinde tutuyordu artık.
"Kara Rüstem oturup mürur eden esirden 25 akçe ve beş esirden bir esir almaya mahsus kadılar tayin edüp akıncı kadıları deyu nam kıyup bu tarik ile hayli oğlanlar cem edüp Murat Han'a getürddiler. Hayrettin eytti: Bunları Türke verelim. Hem Müslüman olsunlar ve hem türkçe öğrensinler. Sonra getürülüp Yeniçeri olsunlar, dedi. Pes, yevmen fi yevmen Yeniçeri ziyade oldu." (Cihannuma, S. 683).
İlk yeniçeriler de, gene kısmen toprağa bağlı idiler. Bilhassa, fütühat genişledikçe artan topraklar bunu daha çok zaruret haline koydu:
"Bade piyadeye mezrualar tayin ve bunu vazifeleri yerine tayin etmişlerdir. Ama seferde atlar ile gelüp asker ile ma'â tenbîh olunup bunlar müsellem ismiyle müsmi olmuşlardır." (Cihannuma, S. 681).
Hazreti Muhammed zamanındaki
Mekke plepleri gibi, Osmanlılara yanaşma olanların "Müsellem" adını
alan bu zümresi ilerideki sipahilerin başlangıçları sayılabilirlerdi.
3 - SEYFİYENİN KASTLAŞMASI
a)
Seyfiye Tariki :
İlk Osmanlı askeri,
birkaç bini geçmez. O sayıda bir ordunun teşkilâtı bütününden ibaretti.
Ancak "Yaya" asker yazıldıktan sonra: Onbaşı, yüzbaşı, binbaşı teşkilâtı
kuruldu. Ve ilk defa ordu ile halk, askerle vatandaş arasında bir ayrılma
baş gösterdi. Fakat, işaret ettiğimiz gibi, askerî teşkilât henüz ayrı
bir kast haline girmemişti. Birinci Osmanlı saltanatı müddetince de bu
böyle kaldı. Asker sivil farkı: "Küllahları değişme"den öteye pek geçmedi.
İstanbul'un zaptiyle
beraber, Osmanlı saltanatı imparatorluğa dönünce, Bizans usulü kastlaşma
meyli de belirdi. Ama, bu meyil, uzun müddet teşkilât sınırlarında
kaldı.
Toplumda zümre "İmtiyaz"larının
genel çöküş alâmeti olduğuna bu da bir örnektir: Osmanlı asker'inin kastlaşması,
ilk Osmanlı bozgunlariyle başladı. Nedense, sosyal düzen düzgün gittikçe
kimse düzenden söz etmez. "Nizam" (düzen) ağızlara düşünce belki normal
hayat çığrından çıkmıştır. Netekim, Osmanlı "Nizam askeri" tedbirin
Kanunî Süleyman'ın bir kaç mağlubiyete uğraması üzerine alındı. Ordu "Sınıf"lara
ve sınıflar: "Ocak", bölük, "Orta"lara ayrıldı. Devlet "Nizâmlu
asker ocaklarını ihdas ve asker'i cedid yazmağa" (Hulasai kelâm fi reddılavam)
girişti.
"Sunif ve şetade amade her halde muti ve fermanber olmak üzere kırkbin nefer yeniçeri dilâverleri peyda ve yeni eski ortalarda 196 ortaya her birinde birkaç yüz nefer sakin olmağa mütehammil bir kışlak bina ve tayinat ve elbise ve eslihalarını canib'i miriden ita buyurduktan sonra hasıl ve lerha (ucuzluk ve bolluk) takribiyle işbu vaktin (Selim III devri, 19. asır başının) altmış yetmiş akçesine muadil yedişer akçe ulufei muhibbe tahsis" ("Nizam Devlet Hakkında Mütalat" Tarihi Osmani Mecmuası, S. 260) edildi.
Kanunî Süleyman'ın bu sıkı "Nizam"ı az çok başı bozukluğa alışmış "Osmanlu"yı epey tedirgin eder. İçlerinde "Dirliksiz taifesi" sızıldanır: "Çorbacı ve odabaşı kalfatları nedir? Ve saka ve karakullukçu kıyafetleri vesair esvapları nasıl acel acaip şeydir? deyu keft ve köleleri çoğaldup, yeniçeri ocağına... bir gün yüz adam yazılmış olsa ertesi günü ikiyüzü kaçmağa başlayınca" Sultanı telâş alır. Nihayet :
"Hacı Bektaş evlâtlarından postnişin olan kimesneyi getirtir. Bektaşi şeyhinin vaaz ettiği "günden sonra yazılanlar firar etmeyüp: Bizler Hacı Bektaş gerçekleri olduk" (Koca Sekbanbaşı: Hulâsai Kelâm, S. 18).
diye, öylesine candan döğüşürler ki, bu sefer ecnebi krallar telâşe düşerler.
b
- Ocaklar :
Kanunî devrinde sistemleşen
ordu teşkilâtı, iş bölümü bakımından evvelâ şu kümelere ayrıldı :
1 - Yeniçeri ocağı,
2 - Süvari ocakları.
Sonra bunlara ayrıca
başka ocaklar katıldı.
3 - Cebeci ocağı,
4 - Tersane ocağı,
5 - Bostancı ocağı,
6 - Yerli kulu
ocakları.
1 - YENİÇERİ OCAĞI.
- Asıl merkez payitaht piyade ordusudur. "Cemaat", "Bölük", "Sekban"
sınıflariyle 196 "Orta"ya bölünür. Bilzat padişahın kendisi dahi
birinci bölüğün "Yoldaşlarından" bir yeniçeri sayılır. Ulufe (ücret
verilme) günü, yeniçeri kıyafetiyle birinci bölük kışlasındaki yerine gelir.
Ağa kapısı önünden geçerken, ocağa karşı beslediği güveni belirtmek için,
Ağanın sunduğu şerbeti at üstünde içer. Sonra ulufesini alırdı.
Yeniçeri kışlaları,
Şehzade Camii karşısındaki "Eski Odalar" ile Aksaray civarı at meydanındaki
"Yeni Odalar"dı. Yeniçerilerin fedai unsurlarına "Dal Kılıç",
"Serden Geçti" de denirdi. Bunlar düşmana saldıran, surları aşan ölümü
göze almışlardı. Sağ kalanlar "Serden Geçti Kavuğu" giymek hakkını
kazanırlar, kazançları artardı. (1)
2 - Süvari Ocakları.
- İlkin: "Orhan Gazi tarafından teşkil edildiğini haber verdiğimiz daimi
ve muvazzaf süvariler, ilmi şerifin muhafazası için Hazreti Ömer tarafından
tesis edilenler tarzında teşkil edilmiş dört firkadan ibareti." (Mehmet
Zeki: "Akıncılar", T. 1333). Gerçekte, bu dört süvari kolunun, Hazreti
Ömerden evvel, Bizans teşkilâtında bulunduğunu biliyoruz.
Sonraları süvariler
6 bölüğe çıkarıldılar. Süvariler ilkin 2400 iken, Kanunî Süleyman zamanında
4000 oldular. Baş bölükler şunlardı:
1) Sipah : Kırmızı
bayraklı bin kadar asil süvaridir.
2) Silahdar : Sarı
bayraklı maiyet süvarisidir.
Bunlardan sonra gelen
orta bölükler, muvazzaf süvari demektiler. Kendilerine toptan "Ulufeciyan"
denirdi.
3) Ulufeciyan'ı
Yemîn (Sağ Ulufeciler)
4) Ulufeciyan'ı
Yesâr (Sol Ulufeciler) diye ikiye ayrılırlardı. Nihayet aşağı bölükler
gelirdi (Gureba) :
5) Gurebayı yemîn,
6) Gurebayı yesâr.
Süvari ocakları Edirne
ile Bursa arasındaki köy ve kasabalarda otururlardı. İstanbul'a
ancak "Ulufe" zamanı gelirlerdi.
Süvarilerin fedai
dal kılıçlarına "Akıncı" denirdi. Bunlar, artık merkez süvarisi
değil, yerli kulu ocaklarından biriydiler.
3 - Cebeci Ocağı.
- Piyade Topçusu ve arabacısı demekti. 1000 tarihinden sonra
çoğalup 7 - 8 bin kadar oldular.
Serasker cepheye giderse
cebecinin bir kısmını beraberine alabilirdi. "Mevki'i humayun" yola
çıktı mı, bütün cebeciler harbe giderlerdi.
4 - Tersane Ocağı.
- "Tersane halkı"; "Azap taifesi" adını da alır. İlkin 3 bin kişiyi
geçmezdi. Fatih Mehmet bunları düzenleyüp çoğalttı. Yavuz Selim tersaneyi
Gelibolu'dan İstanbul'a getirtip genişletti.
Kanunî Süleyman devrinin
sonunda devlet tersaneleri şu yerlerde vardı: İstanbul, İzmit, Ereğli,
Gelibolu, Marmaris, bazı adalar, Cezayir, Trablüs, İskenderye, Süveyş,
Basra.
Resmî donanmadan başka,
harp açıldı mı, "Donanmayı Osmanî"ye katılan korsanlar sahil vilâyetlerde,
Cezayir, Trablüs ve adalarda kum gibi kaynarlardı.
5 - Bostancı Ocağı.
- İstanbul ve Edirne saraylarını; Üsküdar, Davutpaşa, Boğaz'daki sultan
bahçelerini koruyan "Bostancı"larla "Kayıkçı"lardı. 3000
kadardılar.
Sonraları: "Bir asker
ocağı, hey'etini iktisab edüp, bostancı başılar boğaz içinin ve hadâık'i
padişahî civarlarının umur'u zabıtasına memuriyet ile imtiyaz" (A. Ş.:
"Tarihi Osmani" S. 322) kazandılar.
6. Yerli kulu ocakları.
- Yukarıki beş çeşit ocak da, hiç olmazsa ilk zamanlar, yalnız payitaht
askeri idi. Yerli kulu ocakları, o payitaht sınıflarının, büyük taşra merkezlerindeki
ufak örnekleri oldular. Başlıca üç zümre idiler:
a) Yerli Kulu :
Asil yerli kulu bunlardı. Bağdat, Mısır, Şam, Erzurum; Belgrad, Budin,
Bosna ve sair gibi büyük eyalet merkezlerinde görülen Yeniçeri ve başka
asker sınıflariydiler.
b) Reaflar :
Hakan kalalarındaki müstahfaz (koruyucu) erlerdi.
c) Akıncılar :
Süvari dal kılıcı demekti Yüksüz süvari idiler. "Serhadlerlerde akıncı
adına yazılan eşkincinlerdi. 2000 kadardılar" Taşrada otururlardı. "Harp
edildiği saatte düşman ülkesine yürüyüp nehb (yağma) ve garet ile bir çok
yerlerini evvel emirde harap ederlerdi." (Hayrullah: "Devleti Osmaniye
Tarihi" C. 11. S. 218). "Kuvvayi mamureyi düşmani tahrip eylerler"
(A. Ş.: "Tarih Osmani" S. 322) idi. Orduyu humayun geldiği vakit,
muharebe düşman elinde ceryan ederdi.
Alman militarizmi
ve "Yıldırım harbi" ideolokları Osmanlı akıncılarından epey ders almış
olsalar gerek. Akıncı, kadim zamanın hava ordusu yerine de geçiyordu. Bir
nevi motorlu kıta da sayılabilirdi. Canlı motor: at!
Bu ihtisas bölümleri
bir tarafa dursun, iktisatça, Osmanlı ordu kuvveti, geçimleri ve gelir
kaynakları bakımından başlıca iki büyük makuleye ayrılır:
1 - Kapı Kulu :
"Ulufe" Yani gündelik akçe ile yaşayan askerler.
2 - Toprak Geliri
ile geçinen askerler.
Meselâ, piyade askerinin
bilhassa "Yeniçeri" adını alanlar, "Kapı kulu"dırlar. "Yaya"
ve "Müsellah"lar, köy aşariyle geçinirler. Süvarilerin de ulufeli
olan kapı kulu taifesi vardır. Ulufesiz, taşra süvarileri ise, Tımar ve
Zeametlerin aşar hasılatı ile yaşarlar.
Kapı Kulu :
Daima emir üstü duran bir çeşit savaş amelesidir. Hazerde yegâne
ordu kuvveti odur. Seferde büyük ordunun öz çekirdeği odur.
c
- Seyfiyenin sayısı ve kalitesi :
Kanunî Süleyman devrinde,
asker olsun, asker olmasın, ulufe ile geçinenlerin sayısı, Lütfü Paşaya
göre şöyle hülasa edilebilir :
|
Nefer:
|
|
|
37.627
|
........Yeniçeri ve zabitan ve salak, zâgarcı, çavuş, sarıca ve ilâh. |
|
9.450
|
........Gılman (İstanbul ve Edirne'de). |
|
20.869
|
........Ebnayı sepahiyan. |
|
10.989
|
........Estane hizmetindeki tevaif (Cebeci ve topcıdan doktora kadar). |
|
|
|
|
78.200
|
........topu. |
|
91.200
|
........Bilcümle Ulufeye mutasarrıf kul taifesi (Huznameye göre). |
|
40.000
|
........Sipahi. |
|
l02.000
|
........34 eyaletin beherincien 3000 kişi olarak. |
|
377.000
|
........377 vilâyetin beherinden 1000 kişi olarak. |
|
166.000
|
........Devletin vazife havar tımarlı askeri. |
|
34.000
|
........Yürükân. |
|
200.000
|
........Süvari. |
|
40.000
|
........Devlet kapısında harbe müheyyâ yeniçeri. |
|
|
|
|
959.000
|
|
|
100.000
|
........Kırım hanının sefere gelen askeri. |
|
|
|
|
1.059.000
|
|
Hayrullah Efendi 200 bin
süvariyi hesaba katmıyor. Kırım hanının askeri de ancak harp doğu ve (...)
tarafindan olunca katılıyor. Bu suretle: "Kanunların semeresi olarak, devlet
defterlerinde eli beratlu 600 bin asker daima harbe hazır bulunduğundan...
Mahallin şahaneyi sekenesi her vakit rahat ve emniyet halinde bulunurlar
idi." (Hayrullah: "Devteti Osmaniye Tarihi" C. 11. S. 218).
Yekûn ister 600 bin,
ister l milyon kişi olsun, devlet emrinde ve ulufe alan daima tetikte ve
eli silâh tutan kapı kulunun sayısı 80 bini aşmaz. Yani, kapı kullarının
ordu kuvveti içindeki nisbetleri 8 -10'da 1'dir. Fakat, bu nisbet bile
ilitimâl sefer zamanlarına has bir nevi yuvarlak rakamdır. Bilzat veziriazamlık
yapan Asfana muharriri yalnız 37 bin yeniçeri ile 20 bin sipahi sayar.
A. Şeref, Süleyman Kanunî ve Sokullu devirlerinde 2 ilâ 3 bini "acemi
oğlan" olmak üzere yeniçerilerin 20 bini geçmediklerini yazar.
16. yüzyılın son çeyreğinde
(Murat III, 982 - 1003 / 1579 - 1594), hele İran seferinde (987/1577) ocaklının
sayısı birdenbire 90 binlere çıkar: Bunların 50 bini Yeniçeridir.
Kul taifesinin çarçabuk
artışı, ilmiyede olduğu gibi, çeşitli şekillerde olur. Mekteplerde okutulan
Osmanlı tarihleri nedense bu artış sebeplerini hep maneviyatta ararlar.
Hikâyeleri bile var. Yavuz Selim'e borç para veren tüccar oğullarını Yeniçeri
yazmak ister. Padişahın cevabı keskin olur: "Parayla asker yazılmaz". Kanunî
Süleyman sefere giderken özengisinin kayışı kopar. Orduda bir yeniçeri
kayışı kusursuz tamir edince, padişah: "Orduya esnaf karışmış" diyerek,
o yeniçeriyi askerlikten çıkarır. Yeniçeri, ocağında çekirdekten yetişecektir.
Askerlikten başka hiç bir şeyle uğraşmıyacaktır.
Sonra, Murat III'ün
meşhur sünnet düğününde (990/1582) "Taltif" edilmek istenen hokkabazlar
bile yeniçeriliğe yazılır. Bunun üzerine Ferhat ağa istifasını verir. Fakat
yerine geçecek Yusuf ağa bulunur.
Ocak kaidelerini bozan
bir başka usul de "Ağa Çırağı" denilen derebeylik tipi askerin üremesidir.
Ağa çırağı adiyle "Müntesiben erbab'ı kibar" çeri yazılırlar. Beyzadeler
nasıl "Rûesa" ile şereflendiriliyorlarsa, tıpkı öyle ağaların adamları
yeniçeriliğe kayrılırlar. Orduya çırağ edilirler.
Dikkat edilirse, ruh
ve usullere çöken değişiklikler, tesadüf sayılamazlar. Faraza, hokkabazlar
yeniçerilik ocağında gedik mi açmışlardır. Yoksa ocakta açılı duran bir
gedikten mi içeri girmişlerdir? Bunu kestirmek lâzım gelir. Murat III devri,
ondan evvelki mukataalar devrinin patlangıç devridir. Kanunî Süleyman'ın
yarım asır ve belki daha az evvel açtığı kesim düzeni, bir darbede toprak
gelirine dayanan devletin temellerini bezirgân - tefeci münasebetleriyle
berhava etmiştir. Mukataalar otuz yılda yüzde yirmiden yüzde 3'e düşürmemiş
midir? Yavuz Selim zamanında askerlik parayla satılmaz olabilirdi. Devletin
temelleri ve bütün imparatorluk toprak gelirleri haraç mezat alınır satılırken,
yeniçerilik neden paraya çevrilmesin?
Bezirgân - tefeci
zümre mütegallebeleşince, her derebey unsur, kendisini bir küçük padişah
sayar. Padişah dilediği adamı yükseltir de, derebeyleşen ağalar niçin uşaklarını
yeniçeriliğe çırağ etmesinler?
Osmanlı ordusunun
10'da 9'u doğrudan doğruya toprağa bağlıdır; 10'da 1'i dolayısiyle
toprak gelirinden toplanmış ücret ("mevacip", "Ulufe") ile yaşar. Toprak
gelirleri mukataa yolundan tefeci - bezirgân sermaye eline geçince, devlet
zümrelerinde başlayan rüşvet ve irtikâp mekanizması işledikçe, sürüyle
işsiz kılıç erlerini habire meydana atar: Sik sık nasplar ve aziller, eski
beylerin avenelerini açıkta bırakırken, yeni beylere yeni aveneler tedarik
ettirir. Böylece, fasit bir daire kurulur: Başı bozuklar çoğaldıkça, onlara
karşı eskisinden fazla asker yazmak icap etti, fazla asker yazıldıkça,
başı bozukların sayısını arttıran kaynak büyüdü.
Silahlı kuvvet sayısının
boyuna artmasında asıl iç sebepler böyle kördüğümleşti. Fakat hiç bir iç
sebep ve neticeleri, çarçabuk dış tesir ve aksi tesirleri davet etmekte
gecikmez. Netekim aynı devirleri göz önüne getirelim. O zamanın Osmanlı
ordusu: Tıpkı fırtınaya tutulan bir gemi içinde bağları kopmuş tekerlekli
bir topa benzer. Geminin tarihi vazifesi; Osmanlılığa tarihin düşürdüğü
büyük rol: uzak doğu ile uzak batı arasındaki ticareti, orta ve yakın doğu
yollarından sağlamak. Ne çare ki, Osmanlı camiası temelinden, toprak düzeninden
vurulmuştur. Gemi yalpaladıkça, dizginsiz top yıkıcı bir saldırışla gâh
doğuya, gâh batıya tekerlenip toslamaktadır. Top (Seyfiye tariki) dış düşmanı
püskürteceğine, gemiyi (Osmanlı camiasını) zedelemektedir.
İlk Celâli isyanları
Mohaç seferi sıralarında patlak vermiştir. (16'ncı asrın ikinci çeyreği
932/1525). Batıda Viyana muhasarası yapılırken, doğuda, Osmanlı
asilerıne ideoloji veren Şiilik bayrağiyle İran tehlikesi belirmiştir.
Avrupa ile Osmanlılık arasında uzak doğu ticareti uğruna bir ölüm dirim
yarışı başlamıştır. Avrupalı bezirgânlık denizden Hind yolunu "Keşf" etmiştir.
Hindistan Müslümanları Osmanlıyı imdada çağırırlar. Ne çare ki Osmanlı
yeniçeriliği daha Fatih devrindenberi dişlerini göstermiştir. Çoğaldıkça,
tehlikesıni de büyütmektedir.
Murat III devrinde,
Osmanlı imparatorluğu, batı - doğu yarışını kaybedeceğine inanmış ve kahrından
tarihî rolünde intihara karar vermiş gibidir. Don - Volga arasında kanalı
açıp uzak doğu ve Asya pazarlarına karadan ulaşmak isteyen Sokollu hançerlenip
ortadan kaldırılır.
Böylece iç isyanlar
dış harpleri, mezbuhane dış maceralar, iç ayaklanmaları kışkırttıkça, "Seyfiye
tariki"nin kalitesi alçalır, sayısı yükselir; yani sürekli
değeri düşerek sayısı artar.
d)
Ulufe :
Normal yeniçeri hayatının
en büyük ve en merasimli hadisesi gündelik akçesi, "Ulufe"sini almaktır.
Askerin harcıyacağı et, ekmek, elbise veya bedelleri kışlaya gelirken yapılan
"kendilerine mahsus" teşrifat ve âdetler sayılamıyacak kadar çoktur. En
son ve klasik şekilde gündelik dağıtma gösterişi şöyledir:
Ulufelerin ödenmesi
yılda 4 taksitle, salı günleri yapıhr. Lâkin daha pazar gününden "İçmâl
resmi" başlar. O gün, "Yeniçeri efendisi" veya kâtibi "Kütük"
(Künye) defterini tutar. Bir nevi "Ser asker müsteşarı" sayılan "Efendi",
çıkacak "Mevacip"in (gündeliklerin) defterini sadrazama götürür.
Aynı gün "Bilcümle" ocak zabıtanı ve devlet ricali "huzur'u asîya"ya
gelirler. Bir nevi tekmil haberi alınır.
Salı günü "Divan
Hümayun" toplanır. Erkân, kubbe altında otururlar: Yeniçeri ve zabitleri
sarayın orta kapısına varırlar. "Mutbahı amire"de pilav, zerde pişirilir.
Babüssaade kapısına gönderilir. "Kul kethudası", yani yeniçeri ağasının
muavini asıl gerçek daimi ağadır. Ocakta ve sırayla yetiştiği için, ocaklının
ağaya karşı tuttuğu ve güvendiği bir kuvvet olur. İşte. Bu kul kethudası,
eteği ile işaret eder. Çeri koşup yemeği alır. Saray avlusuna oturulup,
yenilir.
Bunun üzerine kurbanlar
kesilirse: Yeniçerinin tatmin edildiği, isyan etmeyeceği anlaşılır.
Nihayet "Baş çavuş"
kubbeyi humayun önüne çıkar. Baş çavuş, ağa divanının teşrifatçısı ve mubassırıdır.
Başka günlerde, ağaya istida, arzuhal götürüp reyini alan odur. Ulufe günü
saray avlusuna yeniçerileri çağıran odur. Netekim, kubbe önünde, ellerini
"Fıkrayı Bektaşiye niyazı" üzere kavuşturup bugünkü "serbest nazım"cılara
taş çıkartan kudrette bir şehamet şiiri okur gibi gülbang çeker:
"Allah, Allah, Allah!...
baş üryan; sine püryan... kılıç al kan!
"Bu meydanda nice
başlar kesilir olmaz hiç soran...
"Eyvallah! eyvallah...
kahrımız, kılıcımız, düşmana ziyan... Kulluğumuz padişaha ayan...
"Üçler, yediler, kırklar!
"Gülbang'ı Mehmedi!...
Nur'u Nebi... Kerem'i Ali... Pirimiz, hünkârımız Hacı Bektaşı Veli...
"Demine, devranına
hu! diyelim Huvvv!..."
Padişah da Birinci
Bölüğün "yoldaşlarından" biri olarak, yeniçeri ağası kıyafetini
giymiştir. Daha önce, ağa kapısı önünden geçerken, ocağa karşı emniyet
beslediğini göstermek üzere, ağanın sunduğu şerbetini at üstünde içmiştir.
Şimdi, birinci bölüğün kışlasında yerini alınış, ulufesini beklemektedir.
Gülbang çekilir çekilmez,
baş çavuşun yükselen sesi haykırır:
"- Birinci ağanın
bölüğü?"
Bir kara kullukçu
karşılık verir:
"- Burada!"
Baş çavuş: .
"- Haydi!"
İşareti üzerine, birinci
bölüğün yoldaşları seğirtirler. Ortaya konulmuş özel meşin keseleri omuzlarlar.
Bu sıra ile, bütün "Orta"lar gündeliklerini alırlar. Yalnız 65'inci ortaya
sıra geldi mi, baş çavuş iki defa boşluğa doğru çağırır:
"- Altmışbeşinci ortanın
ağası?"
Ses yok... Üçüncü
defa altmışbeşinci orta soruldu mu:
"- Yokdur!" denilir.
Bunun üzerine hep bir ağızdan:
"- Yok olsun!" bedduası
okunur.
Çünkü, altmışbeşinci
ortaçerilerinden biri, Genç Sultan Osman'ın şehit edilmesine katılmıştır.
Ertesi, yahut daha
ertesi gün, ortanın zabiti olan "Çorbacı" kışlada "Sergi ferş"
ettirip, akçeleri ulufa sahiplerine dağıtır. Herkesten % 3 ilâ % 5 kadar
"Taş parası" kesilir. Bu para, ortanın müşterek ihtiyaçlarına harcanacaktır.
"Ulufei yevmiye"
denilen Osmanlı asker ücretleri, ilk "yaya"lara günde "1 akçe ki ruba'
dirhem gelür" (Kâtip Çelebi: "Cihannuma") hesabiyle verilirdi. O da her
vakit değil, "Sefer vukuunda"...
Fatih'le beraber başlayan
resmî kalpazanlık, yani zuyuf akçe oyunu, asker gündeliklerinin gerçek
değerini düşürdükçe, bir nevi eski zaman grevi yapan yeniçerilerin baskıları
sayesinde, ulufelerde yavaş yavaş 3 - 4 akçeyi buldu.
Büyük akın savaşları
ve imparatorluğun fütühatçı yayılma devirlerinde, Yavuz Selim ve Kanunî
Süleyman "Terakki" usulünü icat ettiler. Kendini gösteren çerilere günde
10, hatta 15 akçeye kadar ulufe çıkarılırdı. Serden geçtilerin ulufeleri
bundan da yüksek olurdu.
Süleyman Kanunî devrinde
ortalama yeniçeri gündeliği 7 akçeyi bulmuştu. Ondan sonra akçenin gerçek
değeri (Yani paranın içindeki kıymetli maden miktarı) yıldırım süratiyle:
her asırda onda birine düştü. Alım kabiliyeti bakımından Kanunî Süleyman
devrinin 7 akçesi, Selim III devrinin 60 - 70 akçesine karşılık sayılıyordu.
e)
Ulufe kavgaları :
1)
Ulufe kavgası (Gündelik savaşı)
Yeniçerilerin ve kapı
kulunun bütün dertleri, dünyanın bütün ücretlileri gibi, hep ulufe mekanizması
etrafında döner. Yeniçeri isyanlannın bütün sırrı ve iç yüzü budur :
"Askerin teksiri sebebiyle, ulufe itasında mıişkülât görüldüğünden, meskükatın tenzili vezin ve ayarı gibi tedbiri sakime müracaat olunmuş ve bu yûzden ulufe hevâr olanlarla erbab'ı emlâk'ı benim enva'ı niza ve keşâkeş (çekişme) peyda olduğundan ocaku bir kaç kere ihtilâl çıkarmış ve şiddetle tediplerine gidülemeyüp harekât'ı bagiyânelerinin ikide birde tekerrür ve izdiyâdının (çoğalmanın) önü alınamamıştır." (A. Ş.: "Tarih Devlet Osmaniye" C. 1; S. 278).
Devlet, dayandığı toplum
topraklarını bezirgân sermayeye emânet ediyor. Böylece normal gelirinden
oluyor. Devlet geliri azaldıkça ,ödenecek masrafların kapatmak üzere, bütün
dünya saltanatlarının baş vurdukları kalpazanlığa baş vuruyor: Zuyuf akçe
çıkarıyor. Para zuyuflaştıkça, ulufesini kalp parayla alan Osmanlı gündelikçilerinin
alım kabiliyetleri düşüp, yoksullukları artıyor. Modern toplumda işçi,
gündelikler düştükçe grev yapabilirse yapıyor. Yeniçerilerde Kazan kaldırıyorlar.
Paranın kıymetli madenini çalan mı, yoksa parası çalındığı için ayaklanan
mı "Harekâtı Bagîyane" (Eşkiyalık hareketleri) yapmış sayılmalı?
Üstelik, yeniçeri,
modern işçi gibi silâhsızlandırılmış bir başı bozuk değildir. Bilakis başlıca
daimi silâhlı kuvvettir. Onun için, âdeta bir nevi kadim sınıf kavgalarını
yapar gibi, zamane büyükleriyle ücret savaşına girdikleri vakit, kuzu kuzu
boyunlarını, teslim etmiyorlar. Bir anda payitahta hakim oluveriyor ve
sarayı dize getiriyorlar. Kim onların "Şiddetle tediplerine" gidemediği
için ayıplanabilir? Ordu ayrı, ücretli ayrı değil ki, birini ötekine karşı
çıkarsın: Çerinin bilzat kendisi ecir (ücretli)!
Ne çare ki, bu "Ecirler"
sınıfi, değer yaratıcı, yani "müstahsil" (üretici) değildir. Modern
işçi sınıfından temelli bir farkı da budur. Kellesini satarak geçinmektedir.
Ama, kolunu ve kafasını
kullanarak insan geçimine yararlı iş görememektedir. Bu bakımdan ecirlerle
(ücretlilerle) efendileri arasında hemen hiç fark yoktur. Yeniçeri de,
efendi ve ağaları gibi, hazır yaratılmış bir değer bulacak ki yesin. Kendi
başına kaldığı zaman, ne kendisini besleyebilir, ne toplumu yaşatabilir.
Binaenaleyh; eski düzeni kaldırıp, yerine daha ileri bir yeni hayat kurmaya
maddeten imkân yoktur. Manen gerici kalmaya mahkûmdur.
İşte, Osmanlı tarihindeki
Yeniçeri çıkmazı budur. Bütün dava, çalışan halkın sırtından toplanmış
değerleri paylaşmağa varır. Ve kendi kendini yiyen bu kısır kavga 18. yüzyıl
sonuna kadar mezbuhane bir boğuşma halinde sürüp gider. Fransız büyük ihtilâlinin
uzaktan akisleriyle Türkiye'de doğan "Nizam'ı Cedid" hareketi ve
"Nizam Devlet Hakkında Lâyiha"lar yeniçeriliğin ezeli ücret kavgalarını
bir kere daha tesbit etmekten öteye geçemez.
Yeniçerilerin birinci
iddialan gibi, sonuncu iddiaları da hep aynıdır: "Ocağa itibar kalmadı.
Fukara olduk" ("Nizam Devlet Hakkında Mütalat" Beryetülşamlı lâyihası)
derler, dururlar. Yeniçeriler, zamanlarının gündelikçi fukarası idiler.
Memlekette üretim asayişini, istismar nizamını kendilerinin sağladıkları
hâlde, her malî oyun, gene kendi sırtlarına iki yüzlü bir kılıç gibi iniyordu.
Yeniçeriler kâinata
"Ulufe"lerinin menşurundan bakıyorlardı. Onların ulufelerine dokunmayan
yılan bin yıl yaşasındı. Lâkin ulufeye gökyüzündeki Tanrının yeryüzündeki
gölgesi olan padişah bile dokunsa: kellesini hesaba katmalı idi.1206 (1791)
"Asker'i cedid tahrir" edileceği zaman, yeniçeriler,- Koca Sekbanbaşı'nın
tabiriyle "Ulûfe ve tayin ve mande kavgası çıkarıp" ortalığı allak bullak
ettiler. O zaman, kendilerine bu yeniliği niçin istemedikleri soruldu.
Yeniçeri "Sakal falına varup" hayli düşündükten sonra, şu karşılığı verdi:
"Eğer ulûfeme zarar
gelmeyeceğini bilsem, Allah versin... Bütün halk'ı âlem Nizam'ı Cedid askeri
olsun." (Koca Sekbanbaşı: "Hulasai kelâm fi redülavam" S. 22).
Bunun üzerine Koca
Sekbanbaşı, bu "Sureti âdem hilkati tabir'i avam'ı nasî"in mantıkıyla "zihinlerini
sıvarmak" istedi. Kendilerine:
"- Bire yoldaşlarım!"
diye söze başlayarak, Nizam'ı Cedid'in bir zararı olmayacağını tarihî
misallerle ispata girişti:
"Bu Nizam'ı Cedid
zuhur etmeksizin dünyanın fesad halinden bir kaç şey diyeyim. Şu vechile
ki, Selâtin'i Osmaniyei maziye rahmullah'ı tealâ hazretleri zamanlarında
Anadolu'da zuhura gelen Celâliler vakası ve Sultan Mehmet Han evvel devrinde
Sarı Beyoğlu fıkrası ve Sultan Mustafa Han asrında müstakilen Mısır'da
sikkesini yürüten bulut kapan Ali ve Tahir ve Ömer ve Ebüzeheb mâddeleri
ve Anadolu'nun altını üstüne getiren Kapusuz Levend belâları ve binyüzsekseniki
senesinde açılan Moskof seferinde tamam yedi sene ehli İslâm muzaffer olmayup..."
"Venedik'ten tir yâk (panzehir) gelinceye kadar Mısır'da adamı yılan helâk
eder" İlh ve İllı.
Ona rağmen "Meselei
tahareti bilmez" yeniçeriler, levend çiftliğinde bir kaç "Bostanî"nin talim
ettiğini görünce, o ezeli "Serbest nazım"lariyle köpürüverirler:
"Bizi sefer gönderirler
ise, elimizdeki tüfengi atar ve dalkılıç olup Moskof ordusunu birbirine
kataruz. "(Hulasai kelâm fi redülavam" S..14) ve kralın tacını, tahtını
başına geçirüp Kızıl Elmayedek (her hâlde Kremlin kaleleri murad edilir)
gideriz" "Ali Osman askeri dünyayı kılıç ile fethettikleri vakitte Nizam'ı
Cedid askeri yoğidi" (Keza, S. 16).
Koca Sekbanbaşı, bu
sefer geçen tarihi bırakup, yeni zamane alametlerini ele alır. Bu sözleri,
dünyanın ilk büyük hürriyet ihtilâllerinden birini, Fransız inkılâbını,
Osmanlı ağasının nasıl Eshab'ı Kehf göziyle dehşet ve nefret duyarak seyrettiğini
belirtir:
"Fransız memâlikinde
fesat zuhur edüp birbirlerinin etlerini yediler ve bunca krallar Fransıza
sefer açup on, onbeş sene sererleri mütemadi oldu ve birbirlerinin kanını
içip sokaklarında sel gibi kan akıttılar ve hâlâ it gibi hırıltıdan hâli
olmayup vilâyetlerini hınzır salhanesine döndürdüler. İşte bunun gibi fesatlar
yalnız Frengistanda olmayup Hindde ve Çinde ve Acemistan ve Yenidünyada
fesat ve katal hâlâ eksik olmamakla bunlara dahi acaba Nizam'ı Cedid'imiz
mi sebep oldu?" "Eğer Nizâm'ı Cedid olmasa dahi âlemin mizacı bozuk olmakla
bu surette Nizam'ı Cedid'in suçu yoktur." (Koca Sekbanbaşı: keza, S. 9).
O zaman, "aklının
dümeni olmayup beyni soğuk takımdan" yeniçeriler, dayanamayarak baklayı
ağızlarından çıkarırlar:
"Behey yoldaşım! derler.
Devletin bize verdiği yedi akçedir. Bize şahadetler cennet gösterirler.
Ve göz göre cümlemiz gâvura kırdırılır. Bizim iki canımız yok ya... Gâvur
bizim nemizi aldı? Boşu boşuna niçin kırılalım?" (Koca Sekbanbaşı, keza
S. 26).
"Büyükler yağlı pilav
yesunlar, bizler kuru kuruya Moskof keferesiyle kırılmak niçin olsun?"
(keza S. 26). Bütün kavga bu.
2
- Ulufe kavgası Zuyuf akçe kadar eskidir:
"Nizam'ı Cedid" zamanında
kopan tartışmalar asıl yeniçeri davasının bu gündelik tarafını örtmeye
çalışır. Ve yeniçeri tehdidinin yeni bir şey olduğu hissini vermek ister.
Koca Sekbanbaşı der ki :
"İşbu esnalarda evliyayı
umurun merhametleri ve bazı mülahazaları hasebiyle, bir kimesneye siyaset
olunmadığından ciğeri bir akçe etmez ve sefer hazerde din ve devlet umuruna
yaramaz heman dünya boş kalmasun için yaradılmış bir alay hezîm na temiz
meyhane ve kerhane ve kahvehanelerde devlet aliyeyi fasıl ve mûzmeti te
emsâl'i sabıklarına faik ve racih olmuşlardır. Bu makule'i müdebbirler
eğerçi zahirde Müslüman olup mesleki taharetlerinden bi haber manav ve
bakkal ve kayıkcı ve hamal ve emsâli makuleleri devlet umuruna ağız açtıkları
için siyasetleri lâzimeden ise de hasbel iktiza tecahül ve tegafül olunmaktadır."
("Hulasayi kelâm fi reddülavam" S. 7).
Aynı Sekbanbaşı bir
de misâl zikreder:
"Zaman'ı saade iktiran
Süleyman Han Kanunî'de" böyle "mezmet edenin lisanını ve istima edenin
kulaklarını dibinden kesüp" Bayazıt'ta, Demirkapı yanındaki küçük kapının
üst eşiğine mıhlatan tedbirlerden bahseder. Lâkin, bunu söyleyişi bile,
daha Süleyman Kanunî devrinde yeniçeriliğin ne kadar çetin mes'eleler açtığını
itiraf değil midir?
Netekim, Kanunî devrinde
yeniçeriler ettiklerinden aşağı kalmamışlardı. Anadolu isyanlarını bastırdığı
için yılda 3 milyon akçe tahsisat alan İbrahim Paşa, yeniçerilerin tahammülünü
çatlattı. Sultanın paşaya fazla tutkunluğunu görünce ayaklandılar: "Sadrazam
İbrahim Paşa'nın, ikinci vezir Ayas Paşanın, defterdar İskender Çelebinin
konakları ile bazı mağazalar ve Yahudi mahallesi yağma edilmiştir." ("Tarih
Ebülfaruk" C. III, S. 253).
Bu hadiseler gösteriyor
ki, yeniçeriler tevekkeli (tekin) değildirler. Adeta, kendi "Ulufe"lerini
hiçe indirenlerin, toplum topraklarını kesim düzeni ile kuşa çevirenler
olduğunu sezmektedirler. Bir taraftan mukataacı (kesimci) devletlüleri,
öbür taraftan mukataa (kesim) sisteminin tefeci dolabını çeviren "Yahudi"lerle
bezirgân "mağaza"larını yağma ediyorlar. Ondan sonra dönüp, dileklerini
anlatmak üzere saraya bir heyet gönderiyorlar.
"Gazaba gelen Sultan
Süleyman üzerlerine varup gelenlerden üçünü kendi eliyle vurmuş, düşürmüş,
lâkin bu eseri siyâset ve celâdeti zorbaları yatıştıracağı yerde tahrik
etmiş. Padişah üzerine nişan alarak yaylar gerildi. Sultan Süleyman metanetini
muhafaza edemedi. Süratle dairesine çekildi. Selâm'ı şahane ve bi alun
atiye ile serkeşleri taltif eyledi." ("Tarih Ebülfaruk" C. III, S. 253).
Kanunî Süleyman'ın
halefi Selim II (972 - 982/1566 -1574) tahta geçerken, yeniçerilerin meşhur
,"saman arabası" adlı itciyan grevleri artık âdet hükmüne
girmişti. Culûs alayı Şehzadebaşı'na gelince durdu. Padişah Edirnekapı'da
kaldı. Soranlara :
"- Ot arabası devrilmiş!"
deniyordu. Böyle davranmanın "ayıp" olduğunu söylemeğe kalkışan ikinci
vezir Pertev Paşa:
"- Kendini bil!"
İhtariyle, attan aşağıya düşürüldü. Tahkir edildi. Yeniçeriler: "Aynı
muameleyi, henüz muzafferen ve muğtenem avdet etmiş olan kapudan Piyale
Paşa hakkında dahi irtikâp ettiler." ("Tarih Ebülfaruk" S. 315).
Zaferse, bunun ganimetinde
paşalar kadar erlerin de payı olduğu kabul ediliyordu. Bunun üzerine, bilzat
yeniçeri ağası araya girdi. Boynuna kuşağını bağladı! Uçlarını sarkık bıraktı:
Aldatırsa, yahut yolsuz bir işte bulunursa, yoldaşların kuşağı çeküp ağayı
boğabileceklerini anlatmak istedi. Zamanın ikna üslûbu kelleye ve boğaza
dayanıyordu. Yeniçeriler lafa kulak asmadılar: Kendi ağalarına şöyle bağırdılar:
"- Bize su yerine
şekerli gevrek vermeye kalkışır isen, sen de aldanırsın... Hünkârın ve
paşaların hazinelerini kurtarmaya çalışırsan... sana da gösteririz!"
"Tevkifler saatlerce
imtidat etti. Halk, havf ve dehşet içinde kaçışmağa başladı. Çarşılarda,
pazarlarda kimse kalmadı. Nihayet, Sadrazam Sokollu ve erkân altun torbaları
ile içlerine girdiler. Hep altun saçarak matluplarının ısaf olunacağıni
ilân ettiler. Nihayet hareket edildi. Yeniçerilerden bir kısmı saraya girdi...
Vüzera ve erkânı atlarından indiler. Haseki hamamı önüne vasıl olmuş olan
padişahın yanına kadar sürüklediler. Adet'i kadimeye riayet edileceğini
padişah kendi ağziyle ikrar ederek... boyunduruğun altından geçmeye razı
oldu. İkrar matlubu icra etti. Vüzera dahi tasdik ve tekrar ettiler." (Tarih
Ebülfaruk. III, S. 316).
3 paralık gündelikler
beşe çıkarıldı.
f)
Disiplinsizlik :
1
- Asker esnaflaşır
Devlet boyuna borçlanıyor.
Geliri hiç bir zaman masraflarını kapatmıyordu. Sebep?
"Yeni baştan asker
cem'iyle ve esamîyi cedidleri tertibi mülâbesesiyle irat'ı kadime sekte
gelüp hazinei amirenin mali kılletine bir vesile olduğundan başka, mukaddema
kanun vazında olan rayic'i vakit gide gide haddini aşırup meselâ celbe
vaz'ı kanunda lâhmî (koyun etinin) ganemin bir ûkîyesi (okkası) dört akçe
iken mürûr ezm'ine (zaman aşımına) hasebile on, onbeş akçeye ve dahi sonraları
yirmi, otuz akçeye ve sair şeyler dahi ana göre haddini aşırup bu suretle
fi'lel asl ocaklarda tertip olunan malzemelerin bahalarına tezayüt geldikçe,
mukaddema tertip olunan mal'ı miri masarîf'i vakte yetişmeyüp idarei umur
için devleti aliyenin varidatı tedahül etmeye başladı. Yani bu senenin
masrafı rûiyet olunsun deyu gelecek senenin iradını satup böyle idare olunur
idi." (Koca Sekbanbaşı: "hulasayı kelâm fi reddülavam").
Burada söze başlarken
bahalılığa asker çokluğu sebep gibi gösterilmek isteniyor. Lâkin, etin
4 akçeden 30 akçeye çıkması, "mürur'u ezmi'ne" gibi sudan, ama o
zamanlar koca bir imparatorluğu boğacak kadar sudan izahla geçişdiriliyor.
Hayatın bahalanması tabiat afeti gibi karşılanıyor.
Halbuki yeniçeri de
insandır: Et ve ekmek ve "sair şeyler"le geçinecekdir. Bunları "Ulufe"
akçesiyle alamazsa ne yapsın? Tabii, başının çaresine bakacak. Bu çare
nedir? Zamane havasına uymak: Madem vezir vüzera bile evlerini bakkal dükkânına
çevirmiş irtikâp yaparlar. Yeniçeri de işi esnaflığa döküp çil yavrusu
gibi dağılır:
"Eşkinci yeniçeri
neferatı nâbûd ve her bir kışlakda baş eski ve bayrakdar namına birkaç
amelimanda derbeder ile bazan biçare kara kullukçu ve aşçı makulesi mevcut
olup, beher sene devlet'i aliye tarafından verilen ocak mevcibeleri için
ihsan buyurulan bu kadar bin akçe beytülmalü müslimini, sefere gitmez,
kulluk beklenmez, devletin ednâ işine yaramaz nüfus'u zaide makulesi olan
esnaf ve tüccar ve etibba hıdmetkâr zümresi birer takrip mütekaid'i eşami
kağıdına nail olup beyhude merkumlar beyninde iftisam" (Beriyetülşamlının
"Nizam Devlet Hakkında Mütalaat"ı) eder.
Kara ordusu esnaflaşırken,
deniz ordusu da boş durmaz:
"Kalyoncu namiyle
bulunan asakir dahi tüccar makulesi bi ar ve bi ibret" (keza) olur.
Artık, eski mazbut
ve mesleğinin eri Osmanlı ordu kadrosu kalmamıştır.
"Osmanlı reayasından
hizmeti sebebile Moskova'da paydar ve gayet maldar ve hile eshabından nafizülkelâm
şermet dedikleri bi şerm (utangaç) ve haya" adam, Rus hükümetine der ki
:
"Osmanlu askerinin
cümlesi boşdur. Anadolu'da olanlar çifti çubuğu ile ve İstanbul ahalisinin
kimi esnaflık, kimi nizam'ı kaviye tahtında değildir."
Bu şartlar altında
İstanbul'u almak için, su bentlerini basmak yeter.
Koca sekbanbaşı da,
hep :
"Askerimiz gibi manav
ve çörekçi ve kayıkçı ve balıkçı ve hamal ve sair olur iki güne esnaflıkla
meşgul." (Hulasai kelam fi redülavam) kimselerden şikâyet eder.
2
- Asker soysuzlaşır :
Ocaklılar esnaflaştıkça,
ocağın azalmış geliri, yukarıda işaret edildiği gibi, ocakta kalan birkaç
"amelimanda" adına alınır. Lâkin, ulufeleri yiyenler, genellikle ocak ağalarıdır.
Şu halde, askerin esnaflaşmasını ve kışlayı bırakmasını kontrol edecek
olanlar, teşvik etmekten faydalanırlar.
"Bir cemaatın kaç
akçe yevmiyesi ve senevi ne mıkdar mevacıbi var ise ol cemaatın ağası bayağıca
tımar ve zeamet gibi ekl ve belg edüp (yeyip yutup) neferatın vücudu yokdur.
Bosna serhadleri böyle değilken biraz müddettenberu âleme sari olan fesad
bunlara dahi sirayet edüp" (Mehmet Şerif Ef. Lâyihası).
Yalnız kara serhadleri
değil, deniz de yağmaya gider :
"Varidat'ı tersane
serâk ve hazine'i ricâl tersaneye me'kel (yeyim yeri) ve salyane kapudanlıkları
dahi merkumların me'kela olup" "Kapudanlık iştirâ (satınalma) ve kalyoncu
ulufesi namiyle taraf'ı miriden ita olunan mebali-il külliye ile dahi bünyelerinde
inkisam ve iltikam (lokma)" (Beriyetülşamlı "Nizam Devlet Hakkında Mütalaat"ı,
AT. Hediyesi) edilir.
Yukarıda başlıyan
çapul aşağılara doğru yayılır. Toplum topraklarında moda olmuş "Ölmez oğul"lar,
ordu teşkilâtında da türer. Nasıl, yüksek tabaka için, dirlikler kaldırıldıktan
sonra birtakım görevsiz "Mansıp"lar icat edildiyse, tıpkı öyle yeniçerilik
de zamanla görevini kayıp etmiş bir "Unvan" haline gelir.
Dirlikler önce "tevciye"
ve "Nasp" ile olurken, sonra babadan oğula veya akrabaya kalıyordu.
Aynı mekanizma ile, askerlik mevkileri de babadan oğula yahut aveneye geçer.
Bunlar Koca Sekbanbaşının "Ölmez. oğul" dedikleridir.
Bundan böyle "Ulûfe
kağıtları" bir nevi hisse senetli şirket eshamı veya tahvilâtı gibi
elden ele dolaşır. Açık veya karaborsasında hamiline ödenen kıymetler haline
girer.
Toplum toprakları
gibi en satılmaz şey, kitabına uydurulup satılık edilirken, mansıp kadar
sorumlu ve hayati devlet görevleri vurgun mataı halinde pazara çıkarılırken,
ulufe kağıtları niçin piyasada ilmiyenin "Fodla" alış verişine dönmesin?
Bu olay, koca sekbanbaşıya
göre, mukataa (kesim) düzeninden 20 - 30 yıl sonra görülmüştür. Yani, ulufe
işinin soysuzlaşması, bir kere daha sıkı sıkıya toprak düzeninin soysuzlaşmasına
bağlıdır. "İhtiyarlıyan, ölen ocaklunun ulufe kağıtları" ocağa dönmez.
Hizmetkâr, akraba, yoldaş, hatta eş dost veya esnaf şakirdi (öğrencisi):
"ellerinde bulunup mahlule gitmeyen nice bin esamîler... ölmez oğul makamında
kalup" ("Hulasai kelâm fi reddülavam" S. 44) gider.
3
- Askerî Bozgun :
Osmanlı, tarih sahnesine
çıktığı zaman, Bizans gibi dünya medeniyetinin en yüksek derecesini bulmuş
bir imparatorluğun mirasına kondu. Harp tekniğinde bizansın benimseyemediği
yeni hamleler yarattı. Bu rejeneresans, -İbni Haldun'un devletlere koyduğu
ömürle,- yüz yıl sürmeden sona erdi. Kanunî Süleyman devri (16'ncı yüzyıl
ortaları) saltanatın dönüm çağı oldu.
Ondan sonraki Osmanlı
nesilleri, hep Kanunî Süleyman satvetinin geleneğile avundular. İmparatorluk
en korkunç uçuruma düşerken bile, eski fütuhatın hayali yasdığına dayanıp
hali unuttular. Yeniçeriler, asıl hoşnutsuzluklarının izahını yapamadıkları
ölçüde geçmişle savunuyorlardı. Koca Sekbanbaşı onlara sesleniyordu:
"Bire yoldaşlarım...
Sultan Süleyman Han Kanunî hazretlerinin zaman saltanatlarına gelinceyedeğin
frengistan devletlerinin cephelerinin birinde süratle top atmak ve tüfenk
kullanmak ve bunlar emsâli cenk talimlerini, gayet galil asker ile kati
çok askeri zîr ü zeber etmek sıfatları olmayıp bayağıca perişan hâlu idiler
("Hulasai kelâm fi redülavam" S. 16 -17).
Osmanlıya göre, Kanunî'den
sonra krallar telâşe düştüler. Silâhlanmağa başladılar. Hakikatte, Avrupa,
Kanunî'den çok evvel, 13 asırdanberi, ticareti poliçe kullanacak dereceye
geliştirmişti. İlk makine taslağını yapmıştı. Doğu ve Bizans Haçlılar eline
geçip (1203) sarsılırken, batıda "İngiliz büyük fermanı" (1215)
liberalizme doğru kapı açmıştı. 1453'de İstanbul Osmanlılara geçince, tıkanan
Akdeniz yerine, uzak dış ticaret yolları aramaya girişmiş ve 40 yıl geçmeden
Amerika'yı keşf etmişti (1492).
Osmanlı darbesiyle
yerinden kopan Bizans kültürü batı ülkelerine dağılmıştı. Matbaanın keşfi
gelişen ekonomi temeli üzerinde kültür çiçeklenmeleriyle Avrupa'nın ikinci
ve gerçek rönesansına yol açmıştı. Kanunî'nin son devirleri, yani, 16'ncı
asır ortaları, artık Avrupa'nın modern kapitalizme kesin olarak girdiği
çağdı. Büyük Okyanus ticareti, Avrupa'ya bahar ve altın akıtıyordu. Bundan
"Para ihtilâli" doğmuştu. Sürüp giden müzmin yüz yıl harbi bile,
kahır yüzünden lütüf olmuş: Orta çağın temelini kazımış, bütün geri müesseseleri
loncalara beraber çürütmüştü. Şatolar, köylüye sığınak ve derebey kalası
olmaktan çıkmış, haydut yatağı olmuştu.
Matbaacılık, lüks
camcılık, dokumacılık alıp yürümüştü. Bir asırda (1501-1600'e kadar) paranın
değeri yarı yarıya (5'den 2 buçuğa) düşmüştü. Ama bu, yalnız tefeci - bezirgân
sermayesi halinde yıkıcı bir kuvvet yaratmamıştı. Köyde mültezim burjuvazi
gibi, şehirde bir sanayici burjuvazi de yaratmıştı.
İşte "Frangistan"
da süratle top atmak sanatı, Koca Sekbanbaşının zannettiği gibi Osmanlının
kralları telâşa düşürmesinden değil, o derin ekonomik ve bilhassa sanayi
devrimler sayesinde mümkün oldu. Yeni harp tekniğine uygun, yeni çalışma
usulu ki "Cenk talimleri" meydana çıktı.
Onun için, yeniçeri
hâlâ "dal kılıç olup küffarı birbirine katarız." derken:
"Küffarın askeri tabur
tabur olup bozulmamak için aheste beste alın alın gelürler ve topları markovid
saat gibi mücellâ ve gülleleri (...) olmakla bir top bir dakikada tamam
on iki kere doldurup atubdur. İslâm tarafından faraza bin adet tüfek atılıncaya
kadar, küffar tarafından seksen bin salkım gülle ve kurşun yerden gelmekle
buna dayanmak takat'ı beşerden hariç." (Koca Sekbanbaşı: "Hülasaikelâm
fi redülavam") oldu.
Selim III'e sunulmuş
lâyihaların hemen hepsinin her sahifesi buna benzer. Avrupa'nın modern
harp tekniğini anlatır. Meselâ Nemse ve Rusya, Kanunîdenberi: "Fûnun'u
harbiyeye ve eşkâl ve amal'i hendesiye üzere kalalar binasına dikkat ve
alelhusus imâli nariye barutiyeye külli sarf miknet (kuvvet) ile tüfenkendazlık
ve top ve hamîre ile ateşbazlık sanayiinde envaı (...) cedide ihdas" ("Nizam
Devlet Hakkında Mütalat" S. 266) etmişlerdir. Osmanlı adına çıkmışlardır.
Yeniçeri feryad ve
figan eder:
"Kâfirin ateşine ve
top ve tüfengine taket gelmez, ve çarhı feleklerine girilmez."
İdareciler:
"Hezimet ve perişanlığın
sebeb'i zahirisi keferenin ateşbazlığı olduğu gün gibi cümle nas indinde
gahir ve eşikârdır" (Nizamı Devlet Mütalat, keza).
Osmanlı ordusunun
Avrupa tekniği önünde uğradığı kırah (yıkılış) ikinci Viyana muhasarasında
(1687) patlak verdi. Hüseyin Esiri Bin Şeyh Hüseyin'in (1138/1723) de yazdığı
eserrin "Ahval'ı sefer'i behce" faslı der ki:
"(Kâfirin) evvel zamanda top ve tüfek ve humbara vesair ateş işleri olmayup cümle askerleri seferlere Tatar ve Özbek gibi salt sekban gidûp, bir kale muhasara ettiklerinde mancınık kurup taş atarlardı. Zuhuru İslâmdan sonra seyifleri önüne kimse takat getirememekle frenk taifesi top ve tüfek ve humbara ve nice ateş işleri şeytanetler icad ve ihdas edüp ve bahusus Girit fethi ve Beç kalası muhasarasından sonra ol ateş işleri istimaline ve askerlerinin talim ve terbiyesine ve kalaların binasına ve tabiye ve şarampo ve lağımlarına kitaplar ve resimler ve mahsus muallimler peyda edüp her hususda evailden izaf muzaaf maharet hasıl etmişlerdir. Ve Beç kalası muhasarasında hendek zapt olununca tarfeynden olan tezanif maaen olanların malumlarıdır. Muhassal Beç altında yukarıda zikrettiğimiz şeyler sebebiyle böyle perişanlık vaki oldu." ("Miyarül - Düvel ve Mesbârülmilel", Tarihi Osmani Mecmuası S. 1071, 2).
Görüyoruz. İllet keşf
edilmemiş değildir. Osmanlı bozgunlarına baş sebep teknik gerilikte bulunuyor.
Defterdar Şerif efendi: "İngiliz barutı ayannda barut imaline düvel'i nasara
sanayi üzere himmet". (lâyiha) edilmesini tavsiye eder. Yalnız başına harp
tekniği yetmez. Ona uygun harp usul ve taktiği de vardır. Osmanlı hâlâ
bırakıldığı orta çağ harp usullerinde kalmıştır:
"Ehli İslâmın yayasından
ve atlusundan hucum edecekler olsalar gâh vaktinde düşman dinsizi sesini
çıkarmayup, İslâm askeri tamam merkezine gelince bir kaç yüz tüfengi birden
ateş edüp sapır sapır döker oldular. Kendülerinin burnu kanamaksızın bunca
bin asker'i İslâm şerbet'i şahadeti nuş" ("Hulasai kelâm ilh.") eder.
Demek Selim III devrine,
daha doğrusu yeniçeriliğin kaldırılmasına kadar Osmanlı ordusu manevra
kabiliyeti olmayan teşkilâtsız ve disiplinsiz bir kalabalıktı. O kadar
ki, Osmanlı askeriyle, arasına karışmış düşman casuslarını birbirinden
ayırmak bile imkânsız oluyordu. Koca Sekbanbaşı eski ve yeni askeri şöyle
mukayese eder:
|
|
|
| Onar kişilik muntazam teşekküller halindedir. Araya casus girecek olsa: "Hemen meydan süpürgesi gibi ortada kalup yakayı ele verir." ("Hulâsai kelâm fi reddül avam.") | Eski ordunun alacalı kalabalığı arasına giren çıkan belli olmaz. |
| "Asker'i- cedidin cümlesi kıyafei mahsusa üzere olduğundan kendü zümrelerinden bir adım ayrılsalar hemen yüzük taşı gibi meydanda malum ola düşer." (keza) | Eski ordu asker: "seyir mahlinde duran kalabalık gibi karmakarışık dururlar." (Keza) |
| Ordu içinde bulunduğu teşkilât ve disiplin sayesinde "durmağa veyahut sohbet etmeğe ve gayrı mahalle bakmağa hiç bir vechile kudreti olmaz." | Eski asker ise harpta isterse kurşun atar, istemezse "hemen yalancı pehlivan gibi iki tarafa döner durur." |
| Yeni asker ne kadar geri gitse, çarçabuk "kurulmuş saat gibi" derlenüp toplanır. | Habire düşünce bir kaçışmadır başlar. Süvariler: "Atlarımız ürktü" diye kaçar; piyadeler: "Atlular kaçdı" diye dağılır. Hepsi de "Eğer bir mikdar geriye alınacak olsalar, bahane edip birkaç konak kadar gerüya çekilurlar." (Hulasai Kelâm, S. 33) ve bozuldular mı, doğru soluğu hazinede alırlar (yani ortalığı çapula koşarlar). |
Osmanlı kara ordusundaki
bu şaşkın gerilik, donanmada daha aşağı kalmaz. "Çeşme felâketi" buna örnektir.
1182/1768 yılı Rus Akdeniz'e çıkar. Türkler, ona karşı dehşetli bir donanma
yaparlar. Ama donanmayı işletecek adam ve kadro derme-çatmadır. Rus, Osmanlı
donanmasının görünüşünden korktuğu halde, donanmayı humayun Çeşme Limanına:
"Yirmi, otuz güne
değin huruçları mümkün olmayan vechile birbiri üzerine mâlâ-mâl (dopdolu)"
(Nizam Devlet Hakkında Mütalat") yığılır; ve hepsi birden ateş gemileriyle
mahv edilir.
Osmanlı saflarına
öyle bir panik ruhu çökmüştür ki, o cihana ün salmış yeniçeri acıklı bir
gülünçlüğe düşer. Artık onun eline verilen modern tüfek bile komikliği
sadece arttırır:
"Cümle vaktini alış
verişle, yahut çift sürmekle geçürmüş adamlar, hini iktisada şaşırup, tüfengine
iptida kurşunu koyup, sonra barutu kurşunun üzerine koydukları" Koca Sekbanbaşı
tarafından anlatılır.
Eski kılıç erliği
bile, atı üstünde kabaran cengâveri ala ala hey ile maskaralaştırır:
"Çok acemiler hayvanın
üzerinde iken kenduyi kahraman zaman bilup, babasını görse selâm irtikâp
etmeyenler, cenk mahallerinde kılıçlannı çıkarır iken kendi hayvanının
başını sakatlayup ve hayvanını heder ettikde, orduda olanlar görüp:
"Maşallah, şehbazım!"
deyu ilahi çağırırlar." ("Hülasatülkelâm fi reddülavam" S. 24).
Koca Sekbanbaşının,
neçe zamane edebiyatcısını imrendirecek bir kudretle tasvir ettiği bu askerî
çöküş elbet ansızın olmadı ve kimsenin de gözünden kaçmadı. Gerileyişe
karşı bir çok tedbirler düşünüldü.
On sekizinci asır
ortalarında (İngiliz ihtilâli devrinde: Mustafa III (1150- 1184/1737-1768)
patlayan Rus seferi ile beraber, Osmanlı askerî kudretinin iflâsı ansızın
göze çarpmıştı.
Sultan Mustafa "Zamanında
Fransız beyzadelerinden Tot nam efrenç sürat toplarını ısağa ve talim ettiği
gibi İngiliz, Fransız ve sair düvel'i nasaradan İtma ile" ("Nizam Devlet
Hakkında Mütalaat") adam bulunması da ancak bir asır sonra, Fransız ihtilâli
Osmanlu'nun uyku hapını patlattığı zaman, III. Selim'e teklif edildi.
"Evvelâ bir tarafdan düvel'i nasaranın fünun'u harbiyeye dair ve muhasarai kala ve hurub'u bahriyeye mütedair müellifat ve müntehirli cedideleri dost bulunan düvel yediyle ve gayrı takribiyle ele getürülüp ceste ceste müsahhahen terceme ettirülüp" (keza S. 265) bilgi edinilmesi öne sürüldü.
Hattâ, aynı lâyiha, "hareket"in fazileti hakkındaki tezine sadık kalarak, medeni insanın bozulmasına karşı yeni insanların, taze barbarların orduya alınmasını çare diye gösterdi. Abaza ve Çerkesler için şöyle diyordu:
"Akvam'ı merkume meyanlarına muallimler ve söz anlar meşayih ve ülemadan erbab'ı dirayet kimesneler irsal ve ol taraflarda keşt ü gûzar ve temekkun (mekanlama) ettirilüp Allah ve peygamberi bilmez ol kavm cahline usulle talim'i edyan ve Kur'an ve ifham'ı şer'f ve iman ile evvel emre itaat vacip olduğu tefhim ve ipkan ettirerek cümlesini millet'i İslâmiyeye idhâl ve muti emir ve ferman'ı sultan İslâm eylemeğe bezil makdûr ettirtilüp" ("Nizam Devlet Hakkında Mütalaat" ) 20 - 30 bin yeniçeri ve bir tersane meydana getirilmesi yazıldı.
İlk Osmanlı ordusunu,
ayrı dinden halk yığınlarının bile kurtarıcı gibi karşıladıkları yazılır.
Bu karşılamanın temelli sebebi Osmanlının getirdiği toprak düzenidlr. Lâkin
ikinci sebebi: Osmanlı ordusunun bilzat halka yararlı olmasındadır. Hiç
olmazsa, toplumun ufunetiyle ordu soysuzlaşıncaya kadar bu, böyle idi.
Acaba tarih yanılıyor
mu? Hayır. Kanunî devrinde bile ordu, evvelâ kendisi canlı bir disiplin
cihazı olduğu gibi, geçtiği yerlere asayiş saçan bir kurum idi. Fakat hepsi
o kadar değil: Osmanlı ordusu bilhassa orta çağ ekonomisi kadar durgun
bir sistem içinde, ansızın büyük alış veriş ve yığınla para hareketleri
uyandıran başlıca müesseselerdendi. Ordu bezirgân ekonomisinden, ve bezirgân
ekonomisi ordudan karşılıklı olarak faydalanırlardı.
"On binlerce develerle levazım taşınıyor idi. Önüne sevk olunan memurlar ile her türlü ihtiyacat temin ediliyordu. Bunlar rayiç sahiplerine verilmek suretile. Halkı incitmeksizin yapılıyordu... Parasız, halktan bir şey alınmaz... Mekülat, meyve, levazım satılır; bedelleri alınır; köylere bu suretle paralar girerdi." ("Tarih Ebülfaruk" C. III. S. 34 - 35).
Haddine mi ordudan bir
tek er etrafına sarkıntılık etsin? Padişah ruznameleri, yaman disiplin
örneklerini bugüne kadar ulaştırmıştır. Tarla çiğnemenin en hafif cezası,
yüz değnek orta dayağı idi:
"Bugün sipahi müfrezesi
kehyası yüz değnek ile tedip edildi. Reayanın tarlalarını çiğnenmesini
men etmemiş..."
Meyve çalmak, hiç
şakası yok, ölüm cezasina çarpılıyordu:
".. Bugün azap askerinden
beş nefer idam edildi. Yolda giderken reayanın bahçelerine tecavüz etmişler.
Ağaçlardan yemiş kopazmışlar..."
İşte, ilk Osmanlı
ordusu bu idi.
16. yüzyıl ortasında
o derece sıkı olan askerî disiplin, yüz yıl geçmeden, korkunç bir anarşiye
döküldü. Artık devlet mi, orduyu idare ediyor, ordu mu devleti? Bütün geri
ülkelerin ezeli soruşu başlamıştı. Derebeyleşme ve irticaın birinci alâmeti:
Ordu devleti de, memleketi de, istediği uçuruma sürükleyebilirdi.
Ordu kargaşalığının
en azgın şekli, "İkinci Viyana seferi" (1683) denilen faciada belirdi.
Hüseyin Esiri'nin anlattığına göre, harbi kışkırtan sebep, ne memleketin,
hattâ ne devletin hayatî bir zarureti değildi. Doğrudan doğruya harbi zanaat
ve bir nevi kâr kaynağı haline getirmiş olan zümrelerin saldırıcı şımarıklıği
idi. Önüne gelen çaput cengâverliğini iş güç edinmişti:
"Ekser halk kâr ve
kesbi bırakup ve yüğrûk atlar alup hilaf'ı sulh civarları mehb ve garet
ile taciz ettiklerinden" ("Miyar'ül düvel ve sebarül milel", Tarihi
Osmani Mecmuası S. 977) komşu devletlerde, karşılık verme zorunda kalıyorlardı.
"Reaya ve bereya ve
ibni sebil ve tüccar taifesi nehb ve garet ile ateş fitne iştialine baisin
iptidası serhad eşkiyalarından olup ve akibet kavga büyüyüp" savaşmalar
kızışıyordu. O zaman, usulen daima karşısındakini haksız çıkarmada usta
olan ve esasen harp, yağmacılığını yağlı geçim yolu ve kazanç kaynağı bilen
serhad paşaları payitahta yalan raporlar döşenirlerdi: "Ve serhad paşaları
ve beyleri dahi muratlarına muvaffak envai durug ile peyder pey arzlar
ve munhasırlar irsal ettiklerinde, padişah agâh hazretleri isgâ (dinleme)
etmeyüp ve izn'i humayunları olmamayla" beraber, "Yağlı pilav" özleyen
"seyfiye" başka yollar aradı. Demagoji üstadı haline gelmiş "İlmiye" kanalından
halk maneviyatını (...) yakalamağa girişti. Hitler'in yirminci asırda sahneye
koyduğu oyun başladı:
"Akibet kürsülerde
vaazlara ve (...) efendiye serhadlerden teşekkürnameler gelüp söylendiler.
Yine ısgâ alınmayup ve akibet itimat edüp sefer muhakkak oldukda" ("Miyarül
düvel" S. 998). Yabancı devlet elçileri belâyı savmak için "aman dediler".
Lakin bu sefer harp bir kere "Emri Şer'i", yani emri vaki olmuştu.
Uçurumu görüp itiraz edenlere:
"Kul sefer ister!
deyu cevab'ı nameşru" veriliveriyordu.
Kara kuvvetin şuursuzluğiyle
başlayan harpdan hangi sonuca varılacağı kesdirilebilirdi.
Osmanlı ordusu, yalnız
geçtiği yerde ot bitirmeyen bir afet olmakla kalmadı. Bilzat kendi kendisini
yiyen bir canavar haline girdi.
Osmanlı ordusu, irtica
ordusu haline girince şu acı büyük rezileti nefsinde topladı: 1- Yakup
yıkıcılık, 2- Çapulculuk, 3- Yırtıcılık...
Bu üç büyük reziletin
tesiri, en zaruri ve tabii aksi tesirleri getirmekde gecikmedi. Osmanlılığı
canevinden vuran üç felâketi, çıg gibi ileriledikçe büyüttü: 1- Yakup yıkıcılık:
Bilzat ordunun kendisini aç bırakdı. 2- Çapulculuk: Yarattığı ateş bahası
yüzünden devlet maliyesini ve ordunun beslenmesini mahv etti: 3 - Canavarca
yırtıcılık: Üzerlerine varılan kavimleri ölüm dirim kavgasına girip şiddetle
karşı koymağa zorladı.
I - Yakıp yıkıcılık:
Viyana seferine giden Osmanlı ordusu, yanık kalada nankör sahrasına geldiği
zaman, bir ordugâhdan ziyade hayvan panayırına benziyordu:
"Şyle ki, tasavvur
olunsa dünyada insan ve seb ve eşter ve ester ve gâh ve ganem kalmayup
cem olmuş kıyas olunurdu." (Hüseyin bin Şeyh Hasan: "miyarüldüvel ve seyarülmelel.")
Oradan "12 adet cevanib
33 saat mesafe" içinde ne kadar yer, kasaba, kale, köy varsa hepsinde taş
üstünde taş bırakmaksızın, tarladaki ekinlere kadar her şey yakılup yıkılmıştır.
"Büyük küçük kala
ve palangat ve şeherür ve kasabat ve kurayı ve hattâ kelâle ermiş arpa
ve yulaf ve buğday ve kapluca ve çavdar tarlalarını dahi ihrak edüp gerudan
gelenler tarlalarda kalan kavrulmuş buğdayı avuç avuç alup yerlerdi."
Canı isteyen dilediğini
yapıyordu: "Gönlü buzağı et isteyen birin boğazlayup bir mıkdarını yiyüp,
sabah göç olundukda bakşiş bırakup giderdi." (aynı eser S. 999).
Bu manasız yakup yıkıcılığı
ordu öncüleriyle akıncılar beceriyordu. Ne yapılacağı ve nereye kadar gidileceği
bir plana göre çizilmiş değildi. Bindiği dalı kesen öncüler geçtiği yeri
çöle çeviriyorlardı. Arkadan gelen ordu yığını aç kalacakmış? düşünen yoktu.
Gözler öylesine kararmıştı ki, ordu kendi anbarlarındaki zahiresini bile
kül etmekden çekinmiyordu. Meselâ,
"(Fişa suyu) üzerinde
yüzden ziyade değirmen olmakla muazzam beylik anbarlar var idi. Orada,
Yanık ve Kumran adasında ve taşra taburda olan askerlerinin zahiresi olmak
üzere nice yüz bin kile dakîk ve uluf der anbar mevcut etmişler ve asker'i
İslâm Yanık kalasını muhasara edüp ileru geçmez mülahaza ederlermiş. Çarhcı
ile ileru giden asker ve Tatar ol kalayi dahi alup emvâl ve erzaklarının
garet ve kala ve varuşuni ve ol anbarlarını bilcümle zahiresi ile ihrak
ederlerdi." (aynı eser, S. 1000).
II - Çapulculuk:
Ordu, zaten harp için değil, çapul hırsiyle yola çıkmıştı. Silahlı düşmanla
karşılaşmaktan ise, kız ve oğlan avcılığı yapıyor; torbayla altın ve "Yesir"
taşımağa ve malı satmağa bakıyordu:
"Orduyu humayunda
esirin şol mertebe kesreti var idi ki, at oğlanı ve harabende ve seyislerde
ve devecilerde esirsiz adam az idi".
"Velâyatta, senede
beş, altı yüz akçeye çobanlık eden adamlardan yüzden beş yüze ve bin ve
dahi ziyade altuna malik olmuş adamın hesabı yokdu. Ve sergerde olan hod
güzel gûlam ve civarı ve altun ve gümüş evani (kap - kacak) ve sair akmişe
(dokunmalar) ve tefariki (küçük hediyeler) ile cem edüp ve hattâ çok kimseler
otuzar, kırkar cariye peyda ve cem etmişdiler. Ve sarraflar vardu ve pazar
halkı had altın ve gümüş avani ile sair tefarikler ile çağlar ve sandıklar
ve Tatar velevandat taifesi at gübresi ve heybe ve kebeye yesir ve sair
sikke ve gümüş avani doldurup altun arabanın hesabı olmayup ve ellerinde
elli, altmış ve dahi ziyade yesiri bir altuna verdiler." (aynı eser, S.
1001).
III - Canavarlık
: Gayesiz, hedefsiz yakup yıkan ve hayasızca kişisel vurgun ihtirasiyle
kükreyen azgın bir kalabalıkda artık insanca her şey ölmüş demektir. En
aşağılık duygular ve en yırtıcı gözü dönmüşlükler, hiç bir hayvanın yapamıyacağı
korkunçluklar beklenebilirdi.
Genç kızlarla oğlanlar
köle edilip, ellisi, altmışı bir altuna satılırken, "Para etmeyen" yaşlılar
ve bebekler tüyler ürperten keyif için doğranıyordu:
"Pek koca avrat ve
küçük meme emen masumları anaları kucağından alup kılıç tecrübesiyle katl
ederlerdi. Anlar feryad eder. V o ayakdaşları olan eraziller:
"Çalamdı... geri dur,
ben çalayın!"
Deyu, böyle eziyet
ile katl ederlerdi. Yavrusuna dayanamayan: "Anası, lâ şesi üzerine düşüp
bervechile üzerinden ayrılmadığından anı dahi katl ederlerdi." ("Miyar'ül
Düvel ve ilh." S. 999).
İşidilmedik hayasızlıklar,
harp meydanını geneleve çeviriyordu:
"Darülharpde vaty
(çiftleşmek) caiz değil iken, kimesne amel etmeyüp ve bazı erazel dahi
iki üç adam bir cariye veya bir oğlan alup nöbet ile melanet ederlerdi."
(Hüseyin Esiri bin şeyh Hasan: "Miyarüldüvel ve miyarülmelel" S. l000).
Hırıstiyanlığın
isyanı :
Hıristiyan dünyası
bu dehşet önünde ayaklandı. Papa bütün Hıristiyanlara şöyle seslendi: "Herkes
perhiz tutup, yağlı yemeyüp ve avratlarına varmayup ve çocuklarına meme
vermeyüp, ve koyunları kuzusundan ve sığırları buzağısından ayırıp gece
gündüz ağlıyup dua edersiz." "Bu babda ihmal ve müdamaha ederseniz, akibeti
cümleye sirayet etmesi mukarrerdir. Her kim bu hususa yardım ederse Patris'i
Meryemin dinin ihya ve arzını tekmil etmiş olup, hemen doğru cennete gitmesinden
ben kefil olurum." (Hüseyin Esiri, keza, S. 1002).
İnsan yığınlarını,
hayvan sürülerinden aşağılara düşüren o çılgın tufanın sonu besbellidir.
İlk Osmanlılık, dünyayı zorba hayvanlıkla değil, göçebe insanlığı ile fethetmişti.
O ruh ölmüştü. Demek, Osmanlılık ölüme mahkûmdu. Netekim, orta Avrupa'ya
doğru boşalan iğrenç zorbalık akını, aynı zamanda kendi en büyük bozgununun
da baş sebeplerinden oldu:
Yüz binleri aşan bir
ordu için, saat gibi işleyen stratejik plân olmazsa, yahut yapılan vaktinde
ve düzenle yerine gelmezse her şey bltmiştir. Bu ordunun savaş kudreti
dev olsa, yaralı ejderha gibi karıncaya yem olmaktan kurtulamaz; bir başkasına
hacet yok, ordu kendi kendisini ezip dağıtır.
İnsanca veya milletce
haklı hiç bir dava güdülmüyordu: Harp etmek için harp ediliyordu. Bütün
atılganlığın hızı behimi ihtiraslarla karışık adi çapulculukdan geliyordu.
Böyle bir ordu ne kadar mevzii zaferler, bir çok muharebeler kazanırsa
kazansın, en sonunda harbi kayıp edecek, mutlaka bozguna boyun eğecekti.
Netekim öyle oldu...
Kaçaklık :
Kanlı maneviyatsızlığıyle
çapula düşen ordunun safları çarçabuk seyreldi. Asıl hedefine varmadan
âdeta kendiliğinden eridi:
"Velhasıl, Beç'e varınca
ve varmazdan mukaddem: neferat ve levendat ("kimi serhadli, kimi Tatar
kıyafetine girüp") zengin olmakla bırakların bırakûp bu kadar kere yüz
bin adamdan sade neferat kısmından on bin adem yok idi." (Hüseyin Esiri:
keza, S. 1001}.
Yukarıdan baltalama
:
Aynı ihanet havası
ordunun yüksek idare kadrosunu da zehirlemişdi. "Sergerde olanlar mabeyninde
tefrika olmakla, serdar ekrem hazretlerinin işi ileru gittiğini istemeyüp"
(Hüseyin Esiri: Keza, S. 1000). Harekâta yukarıdan baltalamalar yapılıyordu.
Kumandanlar, zabitler
birbirlerine düşmanlardı: "Serdarları ve zabitleri arasına ihtilâl vaki
olmayla asla cenk etmeyüp bırakup gitmişlerdir." (Hüseyin Esiri. Keza,
S. 1072).
Kıtlık :
Çapul yüzünden Viyana
muhasarası başlayınca, Osmanlı ordusu, kelimenin düpedüz manasiyle aç kalmıştı.
Osmanlı ordusunun tek tek fertleri, çağdaş "Yıldırım harbi" kişilerinden
çok daha üstün moral taşıyordu. (Hüseyin Esiri bin şeyh Hasan) diyor ki:
"Askerde bir mertebe
cüret ve şecaat var idi ki, yüz kâfir üzerine on adam, koyun tuza seyirdir
gibi varırdı." O hırsla on beş gün şiddetli hücumlar vapıldı. Lâkin, muhasara
40 günden fazla sürdürüllemedi. Çünkü kıtlık patlamıştı:
Tabu sahrasında asker:
"Atlarımıza taş mı
yedirelim deyu cevap verüp karşu koydular. Orduyu humayunda ise bir yem
yulaf bir zolta, ol dahi kimin eline girer. Ve yirmi saat yere değin onun
tavar yemiyeceği çalı ve çırpı ecnasının (cinsinin) eseri kalmayup kara
toprak olmuş idi. Ve her mekülât daha bahaya çıkup paşaların tayin vermeğe
kudretli olmamağla levendanın tayini kesüp anlar dahi kerve kerve dağlara
ve ormanlara cem olup avdete muntazırlardı." (Hüseyin Esiri: Keza, S. 1006).
Aşağıda bozgun:
Muhasara 40 günde
muvaffak olamayınca, başdan başa panik kopdu. Artık, tam "küllahını kurtaran
kaptandır" şıariyle herkes başının çaresine düştü. Çapulcular kaçacak yer
arıyorlardı:
"Muhassal Tatar ordusuna
cem olan eraziller Tatara dahi iğva verüp:
"- Acemi tonoz bizim
nemiz aldı? Bizim aldığımız bize yeter!" deyüp,
"- Makul olan bunda
oturmakdır." (Hüseyin Esiri Keza, S. 1006) Feryadiyle dağlara sığınmışlardı.
Fakat orada da, aynı çapul kanunile, haydutlar gibi, birbirlerini kırarak,
düşmanın işini kolaylaşdırıyorlardı:
"Dağlarda ve ormanlarda
ayakdaşlar mal hatrı için birbirlerine katl edüp bu takrible katl ettiklerinin
dahi hesabı yok idi." (Hasan Esiri: Keza S. 1074).
İnsanlık, daha ileri
bir medeniyete çıkar yol buldu mu, artık hiç bir zor onu yolundan çeviremiyor.
Viyana muhasarası bu askerî manzarasından daha manalı bir medeniyet boğuşması
idi. Osmanlılık, Bizans kalası önünde geriliği kaldıracak bir kuvveti temsil
ettiği için muvaffak olmuştu. İstanbul'un fethile beraber yalnız Bizans
surları değil, Avrupa derebeyliğinin şatoları da hükmen yıkılmıştı. Batıda
yeni burjuva toplumu kuruluyordu.
Osmanlıların Akdeniz
yolunu kesmeleri bile, Avrupa'nın ileri bir sistem kuran burjuva toplumu
için engel değil, kışkırtıcı kamçı oldu. Batı bezirgânlığı uzak ummanlardan
Hint yolunu keşf edüp, uzak dış ticaretle büyük sermaye birikişine imkân
buldu. Osmanlılık Viyana'yı muhasara etmeden 34 yıl önce, batı ülkesi yeryüzüne
modern manasiyle ilk hürriyet bayrağını çeken İngiliz ihtilâline kadar
yükseldi.
İşte, serhad çapulculuklarını
kızıştıran, ve nihayet payitaht ordularının iştahını çeken yeni zenginlikler,
Avrupa'nın o ileri burjuva gelişimiyle doğmuştu Osmanlılık ekonomik kuvvetiyle
kendisine yeni bir sosyal ufuk açamamış, uzak şark ticaretini elinden kaçırmıştı.
Batıdaki gelişmeyi yutmak için saldıran bu kötü askerî kudurmuşluk beyhude
idi. Teknik ve sosyal üstünlük Hıristiyanlıkda idi. Viyana kalası önünde,
Süleyman Osman'la geri ve zalim bir sistemin zorbalığına dayanıyordu. Onun
için haksızlığı kudretsizliğinden aşırı çıktı. Onun için yenilmeğe mahkûmdu,
ve yenildi.
Kesim düzeni, fiyat
kanunu gibi "kıldan ince kılıçdan keskin" bir silahla Osmanlı halkının
azgınca soyulup, ezilişini kışkırttı. Eski Osmanlıların adil idâresine
güvenmiş olan halk yığınları ve başta köylüleri derin hoşnutsuzluğa düşürdü.
Hoşnutsuzluk ayaklanma değildir. Lâkin hoşnutsuzlukların günden güne büyüyüp
devrim derecesine çıkması için gereken sosyal ve siyasi şartları da gene
kesim düzeni yarattı.
Tipik surette "Kesim
düzeni isyanı" diyebileceğimiz ayaklanmalara Osmanlı tarihi "Celâli
isyanları" der. Birinci Osmanlı saltanatı Yıldırım Bozgunu'na uğrayınca,
Anadolu halk ayaklanmalarıyle çalkanmıştı. Şimdi, İkinci Osmanlı saltanatı
veya Osmanlı imparatorluğu yüz yaşına gelince isyan, Celâli vakaları şekline
giriyordu. Her iki isyanlar dalgası da, esas itibariyle Avrupa'daki benzerleri
olan "Köylü isyanları"nı andırırlar. Onlar gibi din bayrağı altında
ortalığı allak bullak ederler, en sonra beylerin kahpelikleri ve zorbalıkları
altında ezilüp giderler.
Halbuki yüzeysel kalan
siyasî tarihe bakarsak, ard arda yıllarca Anadolu'yu kasup kavuran ve imparatorluğu
uçurumun bir parmak berisine getiren Celâli isyanları alelâde çapulculuklardan
ibarettir. Ve şöyle iki basamakda hulasa edilebilirler:
933/1526 yılı Baba
Zevalnon ilk kızılca kıyameti kopardı. "Kayseri civarında Baba Zevalnon
nam bir derviş başına Türkmen çapulcuları cem ile huruc etti. Davası
şeriat ve adalet idi. Efali ise gasb'ı emval ve katl'i nüfusdan
ibaretti. Binlerce asiler ile kasabalara tecavüze başladı." ("Tarih
Ebülfaruk" C. III.).
Bu isyan bir yıl kadar
dayandı. Kayseri sancak beyi Mustafa'nın defterdarı Kadı Muslihittin asilere
öğüt vermeğe gitti. Öldürüldü. Üzerlerine Karaman beylerbeyisi İskender
zade Hürrem Paşâ saldırdı. "Mağlup ve perişan" olarak "İçel sancak beyi
ile beraber maktuller içinde kaldı." ("Tarih Ebül faruk" C. III.
S. 287) bunun üzerine Sivas beylerbeyisi ile Malatya beyi taarruza kalkdılar.
İlk savaşda üstün geldiler. "Hatta, Baba Zevalnon muharebede maktul olmuş
iken asiler gece hucumiyle Hüseyin Paşanın ordusunu perişan etmişlerdir."
(Keza) Paşanın kendisi yaralanıp kaçmıştır.
Ancak neden sonra
"Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa bütün civar beylerin imdadiyle asileri
cümleten mahv" (keza) etmiştir. (934/1527).
934/1527 yılı "Yenice
bey unvanını alan bir serseri dahi Adana vilâyetinde huruc etmişti.
Oradaki isyan mühimce idi." (keza) "Veli halife": "Adana'nın dağ
tarafında Türkmen aşiretleri içinde kıyam eden veli halife nam bir
sergerde dahi bir çok hempa toplamağa muvaffak" oldu. Ama, sancak beyi
Piri bey "Hüsnü tedbirleri" ile bu isyanı bastırdı. (Keza).
Tomuz oğlu :
adiyle, Edirne - Bursa, arasında türeyen "bir şaki hayli hasarlar
icra" (keza) etti:
Bursa ile Edirne:
Bildiğimiz gibi, birinci Osmanlı saltanatı ile, ikinci Osmanlı saltanatının
doğuş payitahtları idiler. İkisinin arasında bütün imparatörluğun merkezi
İstanbul ve Marmara denizi vardır. Ülke ufak yer değil, ama, yılın asıl
büyük isyanı Kalender Sultandır.
Kalender Sultan
: "Hacı Bektaşı Veli ahfadından biri"dir. "Hilafet ve islâmiyetin tahlisi
ve taalisi" için min tarafillah memur edilmiş Mehdiyi zaman olduğunu
iddia etti. (934/1527). Gaile çarçabuk büyüdü. Otuzbin adam başına toplandı."
("Tarih Ebülfaruk" C. III. S. 290) "Ayan'ı mahalliye, ülema,
şuyuh, dervişan bunlara iltihak etti." İsyancilar, sadrazam ordusunu
bozdular. Oldukça geniş teşkilâta kalkdılar. Sadrazam İbrahim Paşa,
Anadolu beylerbeyi Behram ve Karaman beylerbeyi Mahmut Paşalarla
Yeniçerinin mühim bir kısmı asiler üzerine yürüdü. "Sivas
mülhakatından Sahfa nam ovada vaki olan azim bir muharebede serdarın ordusu
perişan oldu. Hazine ve ağırlıkları asilerin yed'i gasplarında kaldı. Telefatın
miktarı çoklara baliğ olurdu Beylerbeyi Mahmut Paşa ile Alâiye beyi Mustafa
Paşa maktüller meyanında idiler." (935/1528).
"Erbab'ı kıyamın,
bu muvaffakiyeti üzerine Zülkadriye emaret'i sabıkası halkı dâhi
ayaklandılar... Bu vechile Elbistan'da idarei mümkiye esası kurmağa
başladılar." (Tarih Ebülfaruk, C. III, S. 291).
Bir imparatorluğu
yıkacak derecede yığın hareketleri yapmış isyanları "bir şaki", "bir sergede",
"bir serseri" ile izaha kalkmak tarihi ciddiye almamakdır. Bu görünen kabul
altındaki Celâli isyanlarının iç yüzünü belirtmek için şu yanları göz önüne
getirmeliyiz: 1- İsyanların doğuş sebep ve şartları, 2- İsyanların tipi
ve üslûbları, 3- İsyanların bozgun sebepleri.
I - İSYANLARIN
DOĞUŞ SEBEP VE ŞARTLARI
Tarihde her isyan hareketinin
hiç akla gelmedik bahaneleri olur. Bunlar sebep sayılamazlar. Ama, asıl
gizli sebepler bardağını, ansızın taşıran vesileler (fırsatlar) dir. Bu
vesileler, çok defa üst sınıfların zülmünü halk yığınları önünde en göze
çarparca açığa vuran olaylardır.
Anadolu'da Celâli
isyanlarının vesilesi de, İstanbul'da hükümetin yaptığı iğrenç bir kan
içicilik oldu... Süleymaniye'de oturan bir aile ölü bulundu. Öldürenler
ele geçemedi. Mahallede bu cinayeti bir Arnavud'un yaptığı söylendi. Hükümet
bu dedikoduyu fırsat bildi. Çünkü ileride göreceğimiz başka sebeplerle
hareket ediyordu. Hatta belki şayiayı çıkartan veya kışkırtan da kendisi
idi. Hemen yabancı işçi Arnavutlardan sekizyüz biçare koyun gibi toplandı.
Hepsi de kılıçdan geçirilerek sözde adalet yerine getirildi.
Havadis, İstanbul'dan
taşraya bir bomba patlayışiyle yayıldı. Öldürülen Arnavut amele, Müslüman
bile değildi. Lâkin taşra Türkmenleri, Müslüman şeriatı namına, bu Hıristiyanların
kanını dava ederek ayaklandılar. Gerçi, Türkmenler temiz göçebe ruhlarını
kaybetmemiş Türklerdi. Onlardan kuvvetli bir vicdan isyanının doğması pek
tabii idi. Ama, vicdan isyanının silahlı isyana dönmesi için, her hâlde,
hele o zamanki din havasi içinde, yabancı Hıristiyanların gadre uğramaları
yetmezdi.
Gerçekte isyanın iç
sebebi, Anadolu halkının uğradığı görülmemiş soygun ve ezilme idi. O zamanlar
modern devlet merkeziyetinin ve taşra inzibat kuvvetleri hemen hemen hiç
bulunmadığı, hayli ilerlemiş derebeyleşme adem'i merkeziyeti büsbütün arttırdığından
isyanlar büsbütün kolaylaşıyordu. Sekizyüz masum Arnavut işçisinin koyun
gibi boğazlanması birden şimşek gibi çaktı ve mevcut haksız düzenin bütün
zulmünü ansızın ve çim çiğ aydınlatıvermişti.
"Halkın heyecanı payitahttan
vilâyetlere de sirayet etmişti. Vilâyetler ise, bu gibi asar'ı heyecanın
tevsi'i daire etmesine daha müsait idi. Çünkü halk, zulüm altında
daha ziyade ezik idi. Kıyama daha müsteid idi." (Tarih Ebülfaruk. C. III,
S. 287).
"Fazla olarak vilâyât
köşelerinde, İstanbul'da olduğu gibi, her vakit emir hükümeti icraya hazır
kuvei müsliha bulunmazdı." (Keza).
Son Osmanlı tarihçileri,
genellikle işi en kolay tarafından, şahsî veya tarikat sebeplerle izaha
kalkarlar. Ancak isyancıları "serseri eşkiya" sayan Ebülfaruk bile, tarihde
"Hikmeti asliye taharrisi" zorunda kalınca, daha ciddi davranmak lüzumunu
duyar:
"Meselenin, der, ehemmiyeti,
bu gaddarlık şunun, bunun hırsı ve şiddet eseri olmayup esbabı medeniyeye
müstenid ahvali mevudeden mütevellit olmasında idi.", ("Tarih Ebülfaruk
C. III. S. 288").
"Celâlilerin Acemce
Şiiliğe rapt'ı amal eylemeleri sevk'i vicdaniden ziyâde azap vücudu eseri
idi." (Keza S. 289). "Osmanlılık o sırada büyük bir buhran geçiriyordu."
(Keza).
Gerçekte, isyan için
"Büyük bir buhran", daha doğrusu "Esbabı medeniyeye müstenid" bir "içtimai
buhran" bulunmalıydı. Bu, umum (genel) ve içtimai (sosyal) buhranı,
Osmanlı toprak ekonomisinde alup yürüyen derebeyleşme hazırlamıştı. Buhranın
isyana varması için ise, daha özel şartlar gerekti. Osmanlı toplumunda
sınıflar teşekkül etmişdiler; hatta kemikleşmek, taşlaşmak istiyorlardı.
Bu taşlaşmaya karşı isyanın patlak vermesi için yalnız alt sınıfların çileden
çıkmaları yetmezdi. Alt sınıflar "Edemiyorum" derken, üst sınıfların
da "Güdemiyorum" demek durumuna düşmeleri lâzımdı.
Celâli isyanları zamanında,
Osmanlı toplumunun iktisadi buhranı, sosyal buhrana karışmıştı:
Buhran alt ve üst bütün toplum sınıflarını sarmıştı. Siyasî buhranın alevlenmesi,
isyanın patlak vermesi için bir kıvılcım kâfiydi. Arnavut işçilerin katliamı
bu kıvılcım oldu.
Ekonomi buhranı kesim
düzeni yaratmıştı. Bu imparatorluğun toprak temelini bir anda alt üst eden
bir devrimdi. Payitahta bir kaç Yahûdi dolabı ile sarayın herhangi minderi
üstünde beş, on kavuk şu yana veya bu yana sallanıvermişti. Belki, Koca
Sekbanbaşının anlattığı kulak ve dil kesilme dedikodularını kökden kesmek
için, sahipsiz sekizyüz Arnavud kurban edilivermişti.
Bu ekonomik alt üstlüğün
imparatorluk ölçüsünde uygulandığı göz önüne getirilsin. Yarattığı sosyal
buhranın çapı derhal göz önüne gelebilir. Orada artık, herhangi kapı kullarının
"Sakal falına" varmaları, yahut bir kaç yüz kimsesiz yabancı kellenin uçurulması
gibi idari tedbirler para edemezdi. Orada sınıfların sınıflarla ilişkisi
ayaklanacak ve hesaplanacaktı.
İsyanın Anadolu'yu
seçmesi de tesadüf değildi: İmparatorluk "Unsur'u asli" sayılan
Müslümanlar ve Türkler orada idi. Ve bu unsurlar henüz, bütün direnç kabiliyetlerini
kaybetmemişlerdi.
Alt sınıflar "Edemez"ler
: "Anadolu ahalisi muzayaka altında idi. Suret'i maişeti takatfersa
idi. Hükümetin zulmüne, mahalli ayanın itisafları inzimam ediyordu. Hak
davasiyle müracat ettikleri hakimlerden, kadılardan adalet yerine fazla
bir zulüm görülüyordu. Halâs ve teselli kapusu göremeyince, rastgele vesileye
sarılup isyan etmeye tereddüt etmiyorlardı." (Ebülfaruk C. III, S. 288).
"Erbab'ı kıyamın muvaffakıyeti
üzerine: zülkadriye emaret'i sabıkası halkı dahi hemen ayaklandılar. Çünkü,
Ferhad Paşanın itisaflarından dolayı en ziyade haksızlığa hedef olmuş kıtalardan
birisi idi" (keza, S. 292).
Anadolu halkı neden
bu kadar "Muzayaka" ve "zulüm", "itisaf" görüyordu? Çünkü Dirlik
düzeni esnasında yalnız derebeyleşen "Sahip arz"ların soygunu vardı. Kesim
düzeni ile beraber, evvelki soygun kalkmak şöyle dursun, bir de onun üzerine
daha evrensel bir tefeci - bezirgân sisteminin soygunu ve baskısı binmişti.
Sömürü katmerlenmişti. Miri toprağın tasarrufu malikâne sahibine geçmişti.
Rüşvet sistemi devletin halk üzerindeki yükünü de dehşetlendirmişti. Toprak
gelirinin bezirgân tefeci eline geçmesi gibi mansıp ticareti de en sonunda
gene çalışan halka inen bir belâ oluyordu:
"Paşalar mazul
oldukda kapularını dağıtmağa mecbur olup, açıkda kalan levend ve
sekban ve bölükbaşıları maiyetleri feradiyle kapu buluncaya kadar
köyden köye, misafir olurlar ve kendüleri ve hayvanlarını köylüye
besletirler idi..." ("A. Ş.: Tarihi Osmani" C, II, S. 360).
Üst sınıflar "güdemez"ler
: "Buhran, adi halka münhasır değildi. Tabakatı balâya da sirayet etmişti.
Anadolu'nun kısmı azamı esasen mamur, medeniyet'i İslâmiye usulü üzere
medeniyet kıtaları muhtevi idi. Karamanlıların, hattâ Selçukiler zamanından
beru cari olan usul ve taammülleri vardı. Merbut oldukları o usul bilhassa
meşru bildikleri bazı imtiyazat yeni amirler tarafından ref edilmiş." "Yeni
sancak beyleri, yerli ayan ellerinden tımarları, mütevellilikleri zabt
edüp kısmen dönme yabancı olan bendegânîne, kölesine vermekde idiler."
(Tarih Ebülfaruk C. III: S. 289).
"Müşteki olan kadim
ayan memleket esasen Osmanlılığın aleyhinde olarak muzir telkinat icrasına
başlamışlardı." {Keza S. 290). Onun için kolayca "ayan'ı mahliiye, ulema,
şuyuh, dervişan bunlara (isyancılara) iltihak etti." (Keza S. 291).
II - İSYANIN TİPİ
VE USLÛBU
Bir isyanın karakteristiği,
şıarlarından (parolalarından), şeflerinden, teşkilâtlarından anlaşılır.
Şiar : Celâli
isyanlarının parolası, Hıristiyan, Müslüman, bütün köylü ayaklanmalarında
bayrak yapılan: Din ve Şeriat şiarı idi.
Baba Zevalno'nun "davası
şeriat ve adalet idi" (Tarih Ebülfaruk C. III, S. 287). Kalender
sultan, tuhaf bir tesadüf eseri birinci Büyük Millet Meclisinin kullandığı
bir tabirle "Hilâfet'i İslâmiyenin tehlisi ve taalisi" uğruna (keza
S. 290) mehdileşiyordu.
Şef : Şeriat
ve adalet bayrağını başta kim çekecek? Az çok fani dünyaya meydan okumuş
kimse: "Baba" veya "Derviş". Selçuk saltanatına Coup de grâce
(öldürücü vuruş) vuranlarda "baba"ilerdi. Bektaşilik, babailiğin devamı
oldu. Demek, şef tipi, tarikat ve isyan geleneğini taşıyan derviş tipidir.
Unutmayalım ki, derviş:
resmî dine karşı halk içine inen bir mistik muhaliftir. Sarıklı haca: Üst
tabakanın açık medrese ilmiyle yetiştirdiği kimsedir. Hoca: Saraya, derviş
halka ve köye bakmıştır. Onun için Celâli isyanlarında, medreseci şeriat
üstün sınıfları sağlayan bir afyon gibi idi. Asilerin istedikleri şeriat
ise tarikat inbiğinden geçiriliyor. Bir çeşit "İçtimai adalet"e
özeniyordu.
Teşkilât :
Celâli isyanlarında iki teşkilât kadrosu beliriyor: 1- Tarikat,
2- Aşiret...
Bu tesadüf değildir.
Gerek Hıristiyan, gerek Müslüman dünyalarında, çöken eski medeniyetlere
barbar akınları aşiretlerle yapıldı... Göçebe aşiret, medeni dünyanın tek
tanrılı dinini benimsedikten sonra bile, kendi ilk aşiret inançlarını atamadı.
Resmî dini "zahir" sayarak eski aşiret inançlarını "Batın"ında,
içinde sakladı: İslâm Türk tarikatlarında Orta Asya Şamanlığı bütün gelenekleriyle
yaşadı. Tarikat, âdeta aşiretin manevî devamı oldu.
Onun için, Celâli
isyanlarında tarikatle, aşiret âdeta baş başa vermiş göründüler.
"Baba Zevalnon nam
bir derviş başına Türkmen çapulcularını cem edüp huruc etti." (Tarih
Ebülfaruk, C. III. S. 281). Velil halife "Adana'nın dağ tarafındaki
Türkmen aşiretleri beyninde kıyam eden bir sergerde" (Tarih Ebülfaruk"
C. III. S. 288) idi.
III - İSYANIN
BOZGUN SEBEPLERİ
Celâli isyanlarının
bozgun sebepleri, klasik orta çağ köylü isyanlarının acıklı bozgun sebepleriyle
aşağı yukarı aynıdır. Bu sebepleri iki grupda toplamak mümkündür.
1 - İsyanın köylü
karakteri.
2 - İsyanın orta
çağ karakteri.
Bu iki karakter isyanın inkilâba varamayışına kapı açmıştır.
1 - İsyanın Köylü
karakteri :
Sırf köylü isyanları
başlıca üç zaaf taşır :
a) Köyde kalmak,
b) Müdafaada kalmak,
c) Çapulculuğa dökülmek.
A - Köyde kalmak
: Celâli isyanlarının birinci özü, sırf köylü damgasını taşımalarıdır.
Hemen hiç bir ciddi isyan büyük şehirlerde doğmaz. Baba Zevalnon
"Kayseri civarında", Yenicebey Adana "vilâyetinde", Veli
Halife Adana'nın "dağ tarafında", Tomuzoğlu Edirne ile İstanbul
"arasında"... yani hep köylerde kalır.
Gerçi modern çağa
kadar gelmiş geçmiş medeniyetlerin üretim temeli toprağa dayanır, ziraattır.
Lâkin, medeniyet: Ziraatla değil, ticaretle doğar ve ticaret yollariyle
dünyayı sarar. Ticaret ise, gerek kadim, gerekse orta çağlarda, hep şehir
denilen yerlerde merkezileşir.
Köylü orta çağda derebeyiye
karşı yekpare, ama kendi içinde paramparça bir yığındır. Köylü isyanı memleket
ölçüsünde bir kuvvet olmak için mutlaka hayati merkezleri ele geçirmelidir.
Celâli hareketi toplumun hayat düğümleri demek olan büyük şehirleri benimsemek
şöyle dursun, onlara sadece düşman kesilmiştir.
B - Müdafaada kalmak
:
Köylülüğün bir alın
yazısı da Lokalizim denilen mevziilik, ağaç gibi, yalnız bulunduğu
yere saplanup kalmaktır. Celâli isyanları o damgayla: daima dar ölçüde
saman alevleri çıkarmakla yetindi. Zira, köylünün ufku, kendi köy sınırında
ve nihayet kasaba çevrelerinde tükenirdi.
Saltanat, daima aynı
merkezden, muayyen bir gaye etrafında toplanup sistemlice saldırdığı hâlde,
Celâli ayaklanmalarının sınırları dahi birbirine değmedi. Küçük mevzii
birer yağ lekesi gibi kaldılar. O kadar ki, Yanice Bey ile Veli Halife
ayaklanmaları aynı yılda ve âdeta aynı yerde (934 yılı Adana vilâyetinde)
patlak verdiği halde el ele vermeden, ayrı ayrı ezildiler.
Bektaşi tarikatı gibi,
Tuna'dan, Umman'a kadar kök ve dal salmış bir teşkilâtın başı Kalender
Sultan bile, köylülüğün bu mevzii, parçalı vasfından kurtulamadı. Orta
Anadolu'dan Hatay'a kadar geniş ülkeyi sardı. Üst üste beylerin, paşaların,
hattâ padişahın ordularını bozdu. Lâkin bu zaferlerin kazançlarını kullanmayı
bilemedi. Serdarın hazine ve ağırlıklarına el koydu. Ama, işin arkasını
getirmeyi düşünmedi. Düşman yenilmişken peşini bıraktı. Taarruza geçmek
şöyle dursun, orta Anadolu'da bile duramadı. Cenup Anadolu'ya ricat etti.
Yani hemen müdafaaya
geçti. Halbuki müdafaa, isyanın ölümü idi. O sayede sadrazam paşanın 80
bin kişilik ordular hazırlamasına, kendi içlerine kadar casuslar sokmak
suretiyle "Hüsnü tedbirler" almasına bol bol vakit bırakıldı. Küçük üretici
ayaklanışlarının tarihi kaderi hep aynı idi:
"Bu sırada Haleb'de
Kara Kadı demekle maruf olan Hakimülşerin zulüm ve irtikâblarını bahane
eden halk, anı camide maiyeti ile paralamışlardı. İşbu eseri isyanın arkası
gelmedi." (Tarihi Ebülfaruk'dan, C. III, S. 293).
Manzara tesadüf değil,
bilakis tam "Sınıfi determinizim" denilen kanuna uygundu. Küçük aşiretin,
dağınık köylünün hareketi de: ilkel, kopuk oldu. Mekân içinde: Genişlemedi.
Zaman içinde: süreklileşemedi.
C - Çapulculuğa
dökülmek :
Her isyan, devrim
adını alabilmek için yani muzaffer bir sosyal değişikliğe varabilmek için,
insan yığınlarını mutlaka mevcut çapulculuktan kurtarmayı güden bir ilerleyiş
olmalıdır. Ancak o zaman geniş halk yığınlarının sevgi ve yardımını kazanır.
Bir de isyancıların çapulculuğa düştükleri tasavvur edilsin: İsyan bindiği
dalı kesmiş demektir. Sözde kaldırmaya giriştiği soygunu, hem de bu sefer
kanlı kargaşalıklarla daha feci şekilde, kendisi yapıyor demektir. Ordu
gibi isyanda, çapula düştüğü anda ölmüştür.
Köylü soyguna uğradıkça,
soygun düşmanıdır. Ama, kendisi fırsat bulsa başkasını pekâlâ işletüp soymayı
yadırgamaz. Ezildikçe zalimin can hasmıdır. Lâkin, gözü yukarıda olduğu
için bir kere zalimin yerine geçtikten sonra, kendi hesabına gelince, zulûm
yapmayacağı kestirilemez. Çünkü, iktisadî durumu; küçük işletmeyi büyütme
hırsına elverişlidir. Sosyal durumu küçük sömürücülüğe meyillidir. Sömürünün
küçüğü ile büyüğünün nerede başlayıp, nerede bittiğini ise Allah bilir:
Onun için bütün saf
köylü isyanlarının başına gelen, Celâli isyanlarının da başına gelmekte
gecikemezdi. Daha ilk andan, Kasabalar, isyancıların ittifakına değil
baskınına uğradılar. Baba Zealnon:
"Binlerce asiler ile
kasabalara tecavüze başladı. 933 (1526)". (Tarih Ebülfaruk C. III. S. 287).
"Efali gasb'ı emvâl
ve katl'ı nüfusdan ibaretti." (Keza) küçük mülkiyet kahramanı köylü, aşırılacak
mal görünce dayanamazdı.
IV - İSYANIN ORTAÇAĞ
KARAKTERİ
Celâli isyanlarının
sınıf kökü ile tipi ve uslubu göz önüne getirilince, bulunduğu çağın zebunu
(düşkünü) olduğu kendiliğinden anlaşılır. Orta çağın karakteristiği dinde
aranır. Yanlış; hattâ dine iftiradır bu. Orta çağ din kisveli görünüşü
ile, her şeyden evvel din dışı bir sistemdir. Orta çağ dini değil daha
gerçek manâsile mistik bir çağdır. İnsanlar realite (gerçeklik)
ile iplerini, bağlarını koparmış, inanılmaz bir mitoloji çağı yaşarlar.
Kitle halinde sâir fil menâm (uyurgezer) gibi hareket ederler.
Celâli isyanları bu
damgayı taşırlar.
Gaye ve Maksad:
Katiyyen belirsizdir. Ağızlarda bir "şeriat" dolaşır. Ama, şeriatın manasını,
en çok söyleyenler dahi pek anlamış değillerdir. Eğer bu din kuralları
ise: Karşı taraf, saltanat da, aynı kurallar adına ferman okumaktadır.
İsyancı şeflere göre şeriatın, en tarif edilir şekli şu oluyordu :
"İdarei Osmaniyeyi
islâh etmek, saltanat ve hilâfeti tanzimen iade etmek."
Yani, harekete geçen
yığınlar, ortalığı kan ve ateş içinde bırakıyorlardı. Fakat her şeye
hakim olsalar yapacakları şey gene saltanatı ve hilâfeti yerine getirmek
olacaktı: Eski tas, eski hamam yerinde kalacaktı! Evet, bir "İslâh", "Tanzim"
den bahis olunuyordu. Lâkin, bunun ne demek olduğunu kimse bilmiyordu.
Yalnız, bol keseden: "Adalet ve saadet devrinin ihdas olunacağı söyleniyordu."
Müslümanlık o derecede
kıyılmış, doğranmış, yamanmış, seksen kılığa uydurulmuştu ki, şeriat sözünden
herkes beğendiği manayı çıkarabiliyordu. Adalet ve saadet sözleri de gene
her şeyhin kendi kerametine kalmıştı. Osmanlı saltanatına karşı isyan noktasında
herkes birdi. Ama, harekete geçilir geçilmez, yollar ayrılıyordu. Çünkü
isyancılar mütecanis (aynı cinsten) bir kitle değildiler. Her sınıf, her
zümre kendine göre başka şeriat, başka adalet başka saadet bekliyordu.
İsyancılar Babil Kulesinin yapıcılarına dönüyorlar birbirlerini anlamıyorlar,
hattâ birbirlerine düşüyorlardı.
Osmanlı toplumunun
kendi içinde, kendi kendisini temizleyecek bilinç ve teşkilâta şahip yekpare
bir devrimci sınıf yoktu. Tek tük ayaklanan aşiretler ise, o çöken medeniyetleri
tasfiyeye çağırılı barbar akınlarındaki sağlam, seciye ve disipline sahip
yekpare teşkilâtlı fedakâr kudrete sahip değillerdi. Asırlarca içinde kaldıklan
Osmanlı toplumunun ufunetinden az çok nasip almışlardı.
O hâlde, isyancıların
muvaffak olabilmeleri için gökten bir mucize gelmeliydi. Zati, onların
da bekledikleri bu oluyordu. Başlarına geçen şefler, ancak kendilerini
"Mehdi" sanabiliyorlardı. İçlerinden dağacak ilhamla kumanda veriyorlardı.
Ne kafalarında bir plân, ne ellerinde bir program vardı. Bu hâl, ilk zamanlarda
herkesi bütün hoşnutsuzlukları etraflarında toplamaya yarıyordu. Lâkin
iş ne yapmaya gelince, tereddüt ve felç başlıyordu, her kafadan bir ses
çıkıyordu.
Şef, Kalender
Sultan, orta Anadolu'da bütün imparatorluk kuvvetlerini yendi. Yıktığının
yerine bir şey koymaya sıra gelince, ordusunu bile teşkilâtlandırmayı akıl
etmedi. Adeta kendi zaferinden kendisi korktu. Zülkadriyelilerin
isyanını fırsat bildi: "Asiler kıtağı mezbûrenin ehemmiyetine mebni (adı
geçen yerin öneminden ötürü) oraya iltica ettiler. Ve bu vechile Elbistan'da
idarei mülkiye kurmağa başladılar." (Tarih Ebülfaruk, C. III. S. 291)
Ne çare: "Kalender
Sultan", yalnız gönül gücüne güvenenlerdendi. Dervişin gönlü öbür dünyaya
adanmış ve dönmüştü. Ortadaki dava ise, bu dünya idi. Yalnız "Kalender"likle
bu dünya yürütülemezdi. Netekim klasik tarihci en büyük Celâli "Mehdi"sini
şöyle tezyif ediyordu (aşağılıyordu):
"Tavır ve harekât!
icraat ve muamelâtı, kavil ve emelleri, seviyei fikriyesinin pek basit,
pek kalenderane olduğunu setredemiyordu." (Tarih Ebülfaruk C. III, S. 292).
"KADRO" : Halbuki,
kalender sultanın etrafını saranlar, bütün eski Osmanlı derebeyliğinin
kurtları, tilkileri, çakalları ve sırtlanları idi. Onlar, dervişin etrafına
halk soygundan kurtulsun, herkes Tanrı önünde birbirine eşit olsun diye
toplanmamışlardı. Bilâkis, kesim usulü üzerine, ilk zaman ellerinden alınmaya
başlanan toprak ve imtiyazlar uğrunda silâha sarılmışlardı. Kalender Sultanın
"bir lokma, bir hırka" felsefesi ile fukarayı tutuşuna, gizlice diş biliyorlardı.
"(Kalender Sultanın)
maiyetinin güzide kısmı, erkânı, ümerası ekseriya eski mevkilerini kaybetmiş
ayan'ı memleketten, ümerayı sabıkadan idi. Bunlara dervişin hali ve
şanı hoş gelmiyor, andan tevahhuş ediyorlardı (ürküyorlardı). İbrahim Paşa
işbu zayıf damarı tedbir ve hedef ittihaz etti (tuttu)." ("Tarih Ebül
f aruk" C. II. S. 292).
Onun için, rahat rahat
hazırlanmasına müsaade edilen padişah tarafı asıl kal'ayı içinden fetih
yollarını buldu:
"... Seksen bini mütecaviz
(aşkın) asker muntazam oldu. Lâkin sadrazam paşa ordunun kuvvetinden ziyade
hüsnü tediyeden semere göreceğini tahmin etti." (Keza). Ötede veziri azam,
pek yakışıklı, Parga adasından bir köle Rum oğlanı iken, Manisali zengin
kadın elinde büyütülerek sarayda has oda başılığa yükseltilmişti. Padişah
onun "Bir saatlık firakına bile tahammül edemez, muhabbetnameler teatisi
suretiyle idamei temas ve münasebata devam eder." (Tarihi Ebülfaruk C.
III. S. 244) idi. Kölelikten padişahın kız kardeşini koynuna almaya kadar
çıkan İbrahim Paşa kadar insan mahremiyetine hulül sanatını bilen kimse
mi bulunabilirdi?
Kalender Sultan işinde,
yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşa dönen eski kurtlar, İbrahim Paşanın
gizlice uzatılmış nazenin elini öpmekte gecikmediler. Çünkü, sadrazam,
bir taraftan: "zulüm ve özürleri tebeyyün eden ümera ve hükâmı katl
ettirdi." Diğer taraftan: "Haksız olarak zapt olunan emlâk ve vazifeleri
sahiplerine iade etti." (Keza S. 292).
Yapılan iş meydanda
idi. İsyancılar içine sokulan casuslar: Paşaya dehalet edene (sığınana)
eski haklarının verileceğini ortalığa yaymışlardı. Sözün yerine getirildiği
de belliydi.
1 - "Bunun semeresi
çabuk görüldü. İptida Zülkadriye ayanı Kalender Sultandan aynldı." (Keza)
.
2 - "Dehalet edenlere
sadrazam tarafından hüsnü muamele edildiği şayi olunca, asilerin takımları
çözülmeğe, dağılmağa başladı. Bakiyesi dahi kolayca perişan edildi." (Keza)
3 - "Kalender Sultanın
kesilmiş başı İbrahim Paşaya takdim olundu." (Keza).
4 - "Padişah İbrahim
Paşanın aidatını 12 yük akçeden yirmi yüke, yani iki milyon akçeye" (Keza)
çıkardı.
Büyük Celâli isyanları
bastırıldıktan sonra, yer yer ayaklanmalar oldu. Bunlar, her isyanın ardından
süıüp giden mevzii partizan hareketleri kabilindendir.
Artık geniş halk yığınlarının
yerini derebey karakterinde isyanlarla, yeniçeri kazan kaldırmaları tutar.
Halk tepkileri ancak
pek mahalli, mevzii kasabada, esnaf arbedelerinden ileri geçemez.
Osmanlı ruznamelerinde
bir kör döğüştür gider. Meselâ: Birinci sahne: Dışta geçer. "1000 senesi
Erzurum ahalisi ol diyarda kışlayan nöbetçi yeniçerilerin zülmünden" şikâyet
ederler. Ferhat Paşa "Onları oradan kaldurup", "Odalarına geleler" diye
emir gönderir. Bu emir: "Erzurum halkının malumu alacak hücum edüp birkaç
yeniçeri düşüp bakileri şehirden taşra oldular."
İkinci sahne: Payitahta
sadrazam divana gelmektedir. "Yeniçeriler: "Bizi kırmaya Erzurum'a emir
gönderilmiş. Padişahın buna rızası var mıdır?" deyu vezire hücum" ederler.
Padişah hücumun sebebini sorar. Yeniçerilerin kendi ağalarından şikâyetçi
oldukları cevabı verilir. Bunun üzerine yeniçeri ağası Sunturcu Mehmet
Ağa azl olunur! Sonra Sunturcu'nun bahis konusu olmadığı öğrenilir. Sadrazam
azl olunur." (S. 86 - 87).
Tarihte toplumu organa
benzetenler, tarihi canlı bir insan varlığı saymaları bakımından belki
de kısmen haklıdırlar. Organ gibi, tarihi yapılar, medeniyetler ve devletlerde
kolay kolay ölmeye razı olmazlar. Bir toplumun ölümden kurtulması için
tek çare; damar sertliğinden ihtiyarlamış hale gelen şeklini atıp, yeni
bir düzene geçmesi, yani devrim yapmasıdır. Devrimini başaramayan toplum,
kör kuvvetlerin esiri halinde kör döğüşüne benzeyen isyanlara düştü mü,
bu isyanlar, insanlığa bir diriliş, rejeneresans (yeniden filizleniş)
getirmek şöyle dursun, bilakis, mevcut filizleri yolarak, her türlü tepki
kabiliyetini yok ederek, büsbütün daha geri bir sisteme yuvarlanışı getirir.
Buna irtica denir. İki rahmetten biri: Ya devrim için silaha sarılmak;
yahut sarılıp da muvaffak olamadın mı: Gericiliğin en koyusuna tekerlenmek.
Osmanlı toplumunda,
sık sık görülen tepkiler başka türlü olamazdılar. Birinci Osmanlı saltanatı
"İhtiyarladığı", Derebeyleştiği zaman iç ufunet çıbanı dışarıdan atılan
demir neşterle (Timurlengin kılıcı) ile boşaltılmıştı. İstanbul'un fethiyle
başlayan imparatorluğun dayandığı Dirlik Düzeni daha fazla ömürlü
olamadı. Arada bir yüz yıl daha geçer geçmez derebeyleşti. O zaman, tefeci
- bezirgân gelişimine uygun, sessiz sedasız bir müthiş ihtilâl saray dehlizlerinde
hazırlanıp kanunlaştırıldı: Kesim Düzeni, (mukataalar devri).
O zamana kadar, gerek
ilk göçebe teşkilât ve ruhu yüzünden, gerekse fütuhat dalgalanışının istikrarsızlığı
yüzünden, "Beytülmali müslimin" her şeyin ve toprakların üstünde idi. Devlet
teşkilâtı da oradan kuvvet alarak üstünlüğünü muhafaza ediyordu. Seller
göl olup sular durulunca, müthiş devlet dalgaları da hükümlerini kaybettiler.
Osmanlılık, yavaş yavaş teşekkül eden büyük toprak sahipleri sınıfının
emri altına girdi. Eskiden yani dirlik düzeni üstün rejim iken, toprakların
kontrolu subaşı, sancakbeyi, beylerbeyi, vezir gibi devlet memurlarının
elinde idi. Şimdi ağalar, beyler ve paşalar büyük toprak sahiplerinin eline
bakmaya, yahut arazi sahibi olmaya mecbur kaldılar. Çünkü resmî devlet
memurlarının üretim temeli üzerindeki tesirleri kalktı. Toprak ekonomisi
doğrudan doğruya mâlikâne ve evkaf sahiplerinin eline geçti.
Mâlikâne ve evkaf
demek, eskiden topluma ait toprakların, şimdi din veya devlet efsuniyle
başları haleleşmiş, devlet adamında kavuklaşmış, din adamında sarıklaşmış
birtakım şahıslara geçmesi demekti. Üretim temeline, toprağa hakim olan
sarıklı veya kavuklu mukataacılar, gerek toprakta çalışan çiftçi ve halk
tabakalarına, gerekse, toprak ilişkilerinden tecrit edilmiş beylere ve
paşalara dirlikler dolayısiyle de tüm topluma egemen oldular.
"Ve bazı dirlikler dahi malikâne olarak ve harameyn'i muhteremeyne evkaf kılunarak ibadullah mezalim ile payımal ve sünufu vüzeranın bugün zaaf ve hezanları ve harameyn evkafı ve serbest malikânelere ademi müdahaleleri takribiyle her yanda da bagat makule yan ve derebeyleri eşkiyalan payda" (Nizam Devlet Hakkında Mütalaat") oldu.
Halk; derebeylerin kölesi,
beyler ve paşalar; hakim sınıf arazi sahiplerinin aleti ve oyuncağı haline
girdi. Bu aşama başlıca iki şekilde; bir aşağıdan yukarıya, bir de yukarıdan
aşağıya gelişmeyle olgunlaştı:
1 - Ayan denilen
mütegalibe, para beylerinin (aşağıdan ekonomik temelden) toprak beyi haline
gelmeleridir.
2 - Derebeyleri:
Mansıp beylerinin dereboylarını tutarak toprak beyi haline gelmeleridir.
Bu, yukarıdan, siyasî ve idarî yoldan iktisadî derebeyliğe varıştır.
Resmî tarih hicri
XI'nci asnn (milâdi 17'nci asrın) ilk yarısında Celâlilerin yok edildiğini,
hicri XII'nci asır sonu ile XIII'ncü asır başlarında (18'ci asır ortalarında),
yani Celâlilerden 1 asır sonra ayanlaşmanın baş gösterdiğini yazar.
Gerçekte işaret etmiş olduğumuz gibi, bilzat Celâli isyanlarında ayan mühim
rol oynamıştır. Lâkin ayanın, belli başlı bir üstün sosyal sınıf hakimiyeti
kurması, Celâli isyanlarında saltanatla uzlaşmasından sonra kuvvetlenmiştir.
Hele isyanlardan yüz yıl sonra, elbet, memleketin mutlak iktidarı haline
gelmiştir.
Demek, Osmanlı imparatorluğu,
Avrupa'nın yüz yıl önce, modern çağa geçmek üzere içinden fırladığı derebeylik
çağına girer. Avrupa kapitalizim ve "batı medeniyeti" alır yürürken, Osmanlı
imparatorluğu kötü ve gerileyici bir ortaçağ karanlığına girer. Osmanlılık
ile batı Avrupa, 17'nci asra kadar at başı beraber giderlerken, ondan sonra
batı dünyası atını sürüp geçer. Osmanlı geri kalır. Hattâ geri döner. Bu
ricatın "niçin"ini sonraya bırakalım.
Evvelâ "nasıl" olduğunu
hatırlayalım.
Osmanlı çöküş prosesi,
muhtelif safhalardan geçer. Derebeyler sınıfı yerleşip kökleşince, azıtan
ayan devri cemiyetin bütün katlarında soysuzlaşma tecellilerini gösterir:
İktisadî bakımdan
köy ekonomisi geriler. Köylü yoksullaşdıkça kaçar, köyler ıssızlaşır.
Sosyal bakımdan
köyleri bırakıp kaçan halk büyük şehirlere yığılır. Kanserleşen payitahtlar
belirir.
Siyasî bakımdan
ilk iki tecelli sonunda imparatorluğun aşınma ve dağılma alâmetleri
belirir.
Bu olayları şu üç
bölümde toplayabiliriz: 1- Mutlak derebey hakimiyeti: İrtica, 2- Derebey
çözülüşü; 3- Kanserleşen payitahlar.
I - MUTLAK
DEREBEY EGEMENLİĞİ : İRTİCA
Derebeylik de şüphesiz
bir sosyal düzendir. Yani, toplumda derebeyleşme, yalnız bir sınıfın kendi
sınırları içinde kalmaz. O sınıf hakim ise, toplumun mevcut bütün başka
sınıfları ve bütün müesseseleri üzerine ayrı ayrı kendi hakim damgasını
vurur. Celâli devrinde Osmanlılık, isyanları mağlup etti. Ama, gerçekte,
kendisi derebeyliğe mağlup oldu.
Osmanlı "Ayan"ı,
Osmanlı saltanatına karşı "Kızıl horoz"u yani köylü isyanını bir korkuluk
gibi kullandı. Sarayın ve devlet cihazının ödünü patlatmakla kalmadı, bezirgân
- tefeci kapitâli de Osmanlı derebeyliğinin patentesi altına aldı.
"Ayan"ın iktisadî
kökü, sosyal manası nedir? Orta çağ Avrupasında olduğu gibi, Osmanlı imparatorluğunda
dahi, para beyi, kendini ne kadar zengin olsa, emniyette hissetmez. Daha
emin bir sosyal durum ve daha imtiyazlı bir mevki edinmek için, asaletin
şartı olan toprağa özenir. Para birikir birikmez, toprak beyi, arazi sahibi
olmaya can atar. Toprak beyliği, âdeta para babalığının kaçınılmaz sonucu
olur.
Bu aşama, şüphesiz
"Kuvetlu vüzeranın ademi vücutlarından naşi" (Nizam Devlet Hakkında Mütalaat)
değildi. Çünkü, bir zaman "kuvvetlu" olan vezirlerin sonra durup dururken,
hem de toptan kuvvetsizleşmeleri kör tesadüfden ileri gelmez. Zaafın genel
iç sebeplerini yukarıda gördük. Dış sebepleri üzerinde ise, yeri
gelince duracağız: Bu, dünya tarihi bakımından Osmanlı yıkılışındaki alemşumul
(evrensel) determinizimdir.
Para babası, akçelerini
işletecek daha kârlı bir iş, meselâ Avrupa'daki "Şark Hind kumpanya"ları
gibi teşebbüsler bulamadı mı, ister istemez toprağa yatacaktı. O sayede,
hem parasını elinden kolayca alınmaz mukaddes köklü, şahsî mülkiyeti kılığına
sokmuş oluyor, hem de, toprak yoluyla çalışan halk tabakalarına hükmederek
toprak beyi durumuna girmekle, memleketin hakim, imtiyazlı derebey sınıfına
katılmış, iktisadî kudretini siyasî kudretle perçinlemiş bulunuyordu.
Para babası akçeyi
nereden buluyordu? Bilhassa kesim düzeni sayesinde açılan bin bir vurgun
yollarından. O yolları tekrar sayacak değiliz. Yalnız derebeyliğin; toprak
ekonomisi üzerine bezirgân - tefeci kapital saldırmasiyle doğduğunu bir
kere daha belirtmek yerinde olur. A. Şeref'in "Netayiçül vukuat"dan
hulasa ettiği "Tarih Osmani" fıkralarında bile, ayanlaşma prosesi
açıkça okunabilir.
"Ayan" kimdir? "Memleketlerinin
âğniyâ'sından (zenginlerinden) ve eshab'ı haysiyet ve nüfuz" olanlardır.
Bu "ağniyâ", nüfuz ve zenginliklerini nasıl elde ettiler? "Velâhe ve
mutasarrıfina (vali ve mutaısarrıflara) ümitlerinden ziyade menfaat ibraz
ederek mütesellimliği ve voyvodalığı deruhde etmeğe başladılar." (Tarih
Osmani, C: II: S: 261).
Mütesellim : Sancak
idaresine, voyvoda: Kaza idaresine, sancak beyi veyahut beylerbeyi
tarafından tayin edilmiş memur demektir Ayan bu mütesellimliği ve voyvodalığı
ele geçirince ne yapar? Memleketin "Mürettebatı emîriye"sini (Devlet vergilerini)
ve memleket masarifini: "Eşraf'ı' belde ile bil müzakere ifa ve tesviye"
(Tarih Osmani, C. II. S. 261) eder. Gerçekte, mütesellim veyahut voyvoda
olan zat, ya daha evvelce, yahut daha sonra: Cizyedarlığı, Mültezimliği,
Deruhdeciliği, Mubayacılığı da üzerine almış bulunur. Zamanla "Nazır",
"Naip", "Kadı" gibi "Hükâm'ı şer'i şerif": Yani narh koymağa memur
adliye mesnedleri de, ayan adamlarının eline geçirilir. Bu yüzden, Selim
III devrinin islahatcıları, yaptıkları teklifler sırasında, bilhassa bu
mütesellim, voyvoda, cizyedar, mültezimlik işleriyle nezaretlerin, niyabetlerin
ve kazaların "yerluye": yani mahalli ayana verilmemesini ileriye sürerler.
Ancak o sayede:
"Aczei riaya yerlerin esiri gibi muamelelerinde ve zulum, ve gadır ve taaddilerinden masun olacakları" (Beryetülşamlı "Nizam Devlet Hakkında") Kabul edilir. "Bu Misillû zabıtan ve hukâm asitane tarafından tayin olundukça umur,u memalikayan ve derebeyileri ellerinden çıkup zulum ve taaddillerinden fukara ve raiyet "memûn" (emin) (keza) kalır, sanılır.
Bu tavsiyeler de gösteriyor
ki, "Ayan" devriyle beraber ve o devirden itibaren, Osmanlı imparatorluğu
toplumu ikiye bölünür: Yukarıda "Zalim" derebeyler, aşağıda "Yerlerin esiri"
adlı toprakbend yığınları... Adi tefecilik ve bezirgânlıkla işe başlayan
yerli unsurlar, yavaş yavaş toprak sahibi olurlar. Sivrildikçe derebeyleşirler.
İmparatorluğun bütün iktisadî münasebetleri gibi, sosyal ve siyasî çarklarını
da ellerine geçirirler. Bir sözle derebeylik, bütün imparatorluk müesseselerine
damgaşını vurur.
1 - EKONOMİK SOYSUZLAŞMA
Toprak gelirleri derebeylikte
kalır: İlk fütuhat çağlarında, ele geçen yerlere namuslu "muharrir"ler
gönderilir; her türlü hasılat hesaplanılarak deftere geçirilirdi. Zamanla
değişen artan iratlar şunun bunun eline bırakılmazdı. Sonraları, gördüğümüz
mekanizma ile, "Tahrir" usulü (Osmanlı istatistiği) çarçabuk rafa
konuldu. Toprak münasebetleri değişti. Üretimin kendine göre yeni fayda
ve ürünleri belirdi. "Halatı cedide ve Varidat Muhaddeseyi adiyede zuhur
etmekle, ol makule zevaid fevaidi ayan ve derebeyleri zapt ve ahz edüp
telef ve heba" eylediler. (Beriyetülşamlı: Nizam Cedid Hakkında Mütalaat).
Evkaf toprakları
derebeyleşir: Evkaf, daha ilk doğuşda, Müslümanların orta malı olan
toplum topraklarını yarı resmî yollardan aşırmaktı. Lâkin, hiç olmazsa,
zamanı için bir çeşit sosyal yardım ve nafia işi, gibi, az çok sosyal bir
görev yapan, yararlıca bir hırsızlıktı. Derebeylik yayılınca ve hakim olunca,
evkaf da onun çapulundan kurtulamadı. "Netice evkaf mahv ve indirâs olmuş
(kökten yıkılmış) iken bakiyei evkafa merbut kari vesair arazi ve bakaın
hasılatını ayan ve mütegalebe makuleleri beyhude ekl ve bel'g ettiler (yeyip
yuttular)." (Berietülşamlı: Keza).
Sanayi ve madenler
derebeyleşir: Orta çağda, küçük zanaatlar dışında az çok büyücek birer
teşebbüs olan sanayi işletmelerinin başlıcası madenlerdir.
Osmanlıda ana toprak yığını
gibi, yer altı zenginlikleri de toplum mülkiyeti sayıldığından, maden işletmeleri,
kendiliğinden -devletcilik bilinmediği halde- devlet elinde bulunuyordu.
"Maden emini" denilen kimselerin kontrolunda işletilirdi. Zamanla,
(tıpkı mültezimler ve cizyedarlar gibi) maden eminleri de aynı usulle derebeyleştiler.
O zaman, artık, maden işletmek gibi külfetle uğraşmaktansa, maden işçilerini
işletip soymak daha kolay geldi:
"Mesmû olduğuna (işitildiğine)
göre Ergani ve Keban ve Gümüşhane madenleri emnâsı maden'i hafriyata sây
etmeyüp paşalar ve voyvodalar misüllü reayayı maadinden intifa edüp ol
vechile idarei umur ederlermiş bunun meni ve madenlerin imâli" (Defterdar
Şerif Efendi Lâyihası).
Ticaret Derebeyleşir:
Daha Kanunî Süleyman devrinde, bezirgân - tefeci sermaye, toprağı (Kesim
düzeniyle) kemirmeğe başladığı vakit, mansıp sahipleri işi en kaba şekliyle
bezirgânlığa ve tefeciliğe dökmüşlerdi. "Erbabı. menasıbın kimi pirinç
bezirgânı ve kiminin hanesi atar dükkânı ve kendüsü bakkallık ve... neuzubillahi
taalâ sarraflık eyleyüp, bu mürtekâbat'ı ricali devlet bunlardan olmamak
gerek." ("Asfame" el yazması, yaprak 12).
Sonra, o ilk İslâmlığın
sereserpe "Helâl Ticaret"i ortadan kalktı. Mahalli küçük bezirgânlıklar
bile, eşraf ve ayan koltuğuna sığıntı oldu. Bir misâl: 18'nci asrın ilk
yarısında Bartın kazasına bakalım: Haftada ancak bir pazar kurulur. Çamaşır,
çıra, keten tohumu, pestil, ceviz yağı, keten ipliği, sigara, kereste gibi
şeyler satılır. Pazar yerinde: "Kadı ve müftü ve İstanbul gümrüğü tarafından
birer adam oturur. Bezirgân gelüp metalarını İbrahim Paşa hanına vaz edüp
sakin olurlar." Ticarete yalnız bu üç resmî memur karışsa ne iyi. Bezirgân,
iş yapabilmek için asıl mahalli derebeylerden birine kapılanmalıdır: "Her
biri bir mütegallibeye istiareye muhtacdır. Ve serdarları dahi kendilerinden
melundur." (Cihannüma"nın "İlâve"si! Ahmet Tevhit hediyesi nüshadan, Ülkü
85, mart 1940).
2 - ÜST
YAPIDA SOSYAL - SİYASİ SOYSUZLAŞMA
Sivil idare derebeyleşir:
Ayan sınıfı, daha teşekkül ederken, memleket idaresinin ana çarklarına
işlemiş bulunur. Yavaş yavaş palazlandıkça yukarı kademelere doğru el atar.
Devleti kontrol altına alır. Halkı "Yerlerin esiri"ne çevirir. Önce voyvodalık
mütesellimlik gibi, alçacık, fakat kaymaklı işlere girişen unsurlar orada
yükünü yaptıkça, kuvvetlendiği ve yapabildiği ölçüde bağımsızlık peydahlar.
Hükmünü nesilden nesile sürdüren bir sülâle, handan küçük saltanatcıklar
kurar. Resmî tarih, bu idari soysuzlaşmayı: "Hoşnut"luk, "İktidar",
"Dirayet" gibi sözlerle izaha çalışır:
"Sahibi dirayet
olanları, hem memuriyetini, hem ahaliyi hoşnut etmekle tezyid'i şan ve
servet ve tesis'i bünyan asabiyet' edüp, vefatları vukuunda ya hanedanından
veya mensubatından bir muktediri anın makamına kaim olurdu." Aydın'da Karaosmanoğulları,
Bolu'da Cebbarzadeler gibi sülaleler, "Zengin ve namdar ocaklar teşkil"
ederlerdi." (A. Şeref: keza, C. II, S. 11). İçlerinde "Valiliğe kadar irtifa
edenler oldu." (Keza). (Bugünkü Demokraside: vekilliği bile beğenmeyenler
çıktığı gibi).
İmparatorluğun sosyal
bünyesinde bu kadar yer eden derebeyiler, üstte bocalayan merkeze bağlı
Osmanlı memurlarını hiçe sayarlar; alttaki halkı diledikleri gibi ezerler.
A. Şeref bile, bir sahife önce ayanın hoşnutlukla şan kazandığım yazarken,
bir sahife sonra belirtmek zorunda kalır: "Evaili kurûn salis'i aşrede
(13'üncü asır hicri/18'inci asır sonları) Anadolu ve Rumelinin her köşesinde
böyle birer ayan türeyüp" ayanın "birtakımı ahaliyi ezmekle iktisabı
servet ve kudret" eder. "Ahali hakkında mucibi şikâyet muamelât
itisafkârane" bulunur. "Memurîn'i devlete karşı da izharı nefret
ve nuhûvvet, eyleyüp", "Erbab'ı kudretten derebeyleri zuhur edüp vakten
vu vakt harekât'ı serkeşaneleri" görülür. (Tarihi Osmani, C. II, S.
262).
Ordu derebeyleşir:
Kara ordusu: Eski dirlikciliğin en soysuz şeklini mukataalara uygular.
Mukataaları: "Sipah
serkeşleri hizmet namiyle taraf'ı miriden ahz ve zapt ve taşire tasaddi
ve fukarayı raiyete envaı zulüm ve taaddilerinden başka hasılat'ı mukataanın
cüziyat'ı makulesini canib'i miri,ye eda ve teslim ve mahsulatı külliyesini
kenduleri ekel ve beliğ" ederler. ("Nizam Devlet Hakkında..." Beriyetülşamlı,
AT hediyesi).
Hele sınır boyları
bir mahşerdir: "Serhadlerde ocaklu namına olan bi gayret ve hamiyet, mücerret
serhadnişinlik unvaniyle reaya fukarasına tasallut cebren ve kerhen selem
dağıtup vesair o müsullû bahaneler ile." ("Nizam Devlet Hakkında" Beriyetülşamlı,
AT hediyesi) halkı soyarlar.
Donanma: Kara
ordusundan aşağı kalmaz. İşi gücü, deniz kıyısı ve ada halkını soymaktır:
"Sefain'i sultaniyenin
rüesa ve asakiri yalnız sevahil'i bahirde vaki bîlad (memleket) ve emsârı
(büyük şehirler) mezalim ile tahrip bahusus cezirelerde mütemekkin ada
reayaları derdımentlerini soymak hususuna hasrı mesai etmeleriyle."
("Nizam Devlet Hakkında" Beriyetülşamlı).
Ordu iaşesi,
milletin başına belâdır. Defterdar Şerif Efendi, reayadan harp emini olarak
bir yerine 4 - 5 misli vergi alınmasının kötülüğünü anlatırken. tekrar
eder: "Kalyon kerestesi ve levazımı sairesi devlet aliyenin camii mühimmat
ve zehairi âdeta halkın rızasiyle ve rayici üzere mubavaa olunup istihdam
olunan ameleye adet üzere ücret verilüp şu belki İstanbul'da vesair mahalde
halk malını devleti aliyeye satmakla gayrılara satmak müsavi ve amele dahi
saire işlemekle devleti aliyeye hizmet etmek bir olup ahz u itaya katiyen
tekellüf" yapılmamasını tavsiye eder.
Bundan anlaşılıyor
ki, en normal zamanda, ordu donanma ihtiyacı için gereken mallar zorla
alınır, istenilen fiyatla ödenir. Tutulan işçiler angarya ücretiyle çalıştırılır.
Artık sefer zamanları, bu satın almaların ve ordunun nasıl bir afet olacağını
anlamak güç değildir. Koca Sekbanbaşı, "Yoldaş"larını tenkit ederken bu
ciheti şöyle tasvir eder:
"Rum eli ve Anadolu'da
konduğunuz Müslüman ve reaya hanelerini yakup yıkup ve ayallerine ve kızlarına
el uzatup bunca fazâhat (alçaklık) ederek." ("Hulasai kelâm fi reddülavm").
Kültür Derebeyleşir
: Kanunî Süleyman'a kadar olan devirle, ondan sonraki devrin kültür
farkını anlamak için, "Aşık Beşezade" Tarihi ile, Hoca Sadettin'in
"Tac'ût Tevarih"ini karşı karşıya getirip okumak yeter. Aşık Beşezade,
açık türkçe ve kısa cümlelerle tertemiz bir realizim güder. Tacı Tevarih:
Onu kopye ettiği hâlde, yer yer tahrife kalkar. Ağdalı, karanlık, yarı
arapca yarı farsca bir dil kullanarak, Tarih ilmini en kötü manasiyle divan
edebiyatının yamalı bohçasına çevirir. Neden?
Çünkü, Süleyman Kanunîye
kadar, Osmanlı kültürlüleri, bugünkü ana dilimiz olan türkçenin gayretli
kurucularıdırlar. Tekke edebiyatından tarih ilmine kadar her bahisde: halka
inmek, halka anlatmak için uğraşdıklarından, öz türkçeye dört elle sarılırlar.
Orta Asya'dan yeni gelmiş, göçebeliklerini temamiyle kaybetmemiş bir toplum
İslâm medeniyeti gibi ömrünü doldurmuş, kargaşalı kültür mahşeri ortasındadır.
Bu şartlarda öz türkçeyi kullanmanın güçlüğünü Türk dili kurucuları pek
iyi bilirler. Ona rağmen, büyük iş yaptıklarına inanarak ileriye atılırlar.
Çünkü halka inançları kuvvetlidir. Arapça ve acemce anlamayan Türkiye halkına
kendi dilleriyle bir şeyler öğretmek isterler. Bilhassa Osmanlıdan evvelki
Selçuk saltanatının türkçeye karşı ihmalini ortadan kaldırmaya çalışırlar.
Anadolu'da Türk milletinin yeni bir toplum olarak doğum sancıları geçirdiği
çağda, bu durumu en iyi anlatan Aşık Beşe'dir:
"Türk diline kimesne
bakmaz idi - Türklere her giz gönül akmaz idi.
"Türk dahi bilmez
idi bu dilleri - İnce yolu, ol ulu menzilleri."
Fuzuli, "Hadikat'ül
Saadâ"sının ön sözünde, türkçe meram ifadesine girişirken evliyalara
sığınup, Allaha: "Sen bilirsin!" demek zorunda kalır.
"Eğerçe ibaret'i terkide
beyan deşvardır. Zira ki ekserâlfâzı rekîk (kekeme) ve ibareti nâ - hemvârdır
(uygundur). Ümittir ki himmet'i evliya itmamına müsaid ola ve encamına
muavenet kıla: Şiir:
İlâhi! vakf'ı keyfiyet'i hal ve alem'i dekayık'ı efal, sen biliyorsun
ki, senden gayrı muayyen ve mezaherem yokdur. Ve etraf ü vecanibde hâsed
ve men'andım çokdur."
Topraklar'ın genellikle
toplum mülkiyetinde kaldığı bu ilk çağ, Osmanlı imparatorluğunun balaylarıdır.
Hakim ideoloji, elbet ve ister istemez gene dindir. Lâkin, din Irak'da,
Acem'de derebeyleşmiş olmasına rağmen, Anadolu'da âdeta rönesansa (dirilişe)
uğrar. O devrin kültüründe, bir fütühat kılıcı kadar keskin ve hamleci,
ideal kadar parlaktır. Göçebe geleneklerini kaybetmemiş Osmanlılığın maddi
zafer gücü manevi kudretiyle atbaşı gider. Bunu bütün imparatorluk tarihinde,
Şeyh Mahmut'un, nasılsa ziyan edilmemiş olan şu beytinden daha güzel ve
daha yüksek ne ifade edebilir:
Gelibolu'ya sal ile geçsin: "Suya seccade salmak" kabililinden bir keramet gibi gösteriliyor. Ve "Rumeli yakası"nın kanlı kılıcıyle değil "Dest'i tekva ile" (İnanç gücünün eliyle) zapt edildiği anlatılıyor. Osmanlı, tarih yolunda bir temizlik yaptığını sezmektedir. Bu temizliğin büyük insan yığınları harekete gelmedikçe olamıyacağını bilmektedir. Teşkilâtçı ve güdücü yığın Türkdür. Onun için, en koyu din propagandası bile, Türkün Orta Asya inançlariyle harman edilmektedir. İslâm akideleri, Şamanizim aşısı ile rönesansa uğratılmakta, yani diriltilmektedir: "Mevlûd"u yazan Süleyman Çelebiler, "Muhammediye"yi yazan Yapıcızade Muhammet'ler, Türkçenin en güzel ve ince örneği olan Osmanlı Türçesini işlerler. Onun için, gerek Mevlut, gerek Muhammediyeler ve Ahmediyeler, bugüne kadar, kara halkın kucağında heyecanla saklandı. Bugün bile, Türk dilinin ölmez anıtları sırasındadırlar ve hem araştırılan, hem yaşayan birer hazinedirler.
Miri topraklar kesim düzenine girince, Osmanlı idaresi kitlelerin bir çırpıda halkla temasını kesti: araya giren tufeyli zümre ve sınıflar çoğaldıkça, Osmanlı sistemi halktan uzak ve halk düşmanı kesildi. O zaman, hakim edebiyat da bu modaya uydu: Halk edebiyatı olmaktan çıktığı ölçüde türkçeden kaçtı. Saraç çıraklığından "Reisülşuera" (artık şairlerin de bir derebeyi!) mertebesine çıkan Sultan Süleyman ile üç halefene nedimlik eden Baki, edebi irticaı bütün şiddetiyle başaracak durumda idi:
Gerçi öz türkçe olmadığı gibi öz arapça veya farsça da olmayan bu Arap - acem düzmesi divan edebiyatı dili "Yeni" bir şeydi. Ama onu icad edene "müceddit" denilebilir miydi? müceddit "Uydurmacı" manâsına gelirse, evet. Nazımda, Bizanskâri tumturaklı lâkırdı: "tarzı kadim" öyle bir şeydi:
"Ey öneğilme kaygusu"
denilen tuzağa ayağını kaptırmış kimse:
Dünya işini hava cıva
sayan bu iki mısralık 13 kelimeden bir tanesi bile türkçe değil!
Zaten o devirde Osmanlı
kültürlüsünün sayısı bir avuç değil, bir tırnak altı kadar yeri ancak tutar.
Öyle bir yerde bunların kullandıkları dil öyle içine girilmez imtiyazlı
bir ehram kılığına sokulursa, insan kafasının hayrını görmeli. Türkçe,
türkçelikten çıktı: "Osmanlıca" oldu. Fakat bu, kadim imparatorlukların,
bir çok aşiret lehçeleri üstünde gelişen müşterek kavim dili değildi. Meselâ
Yunan yahut Roma medeniyetlerinin dilleri topluma mâl edilmişti. Osmanlıcanın
divan dili, bir "Hizb'i yalil"in sınırını aşamazdı. Fakat o hizb'i yalil
için bile, o dil, bir kapalı tarikata mahsus ayin dili kabilindendi: Osmanlı
kültürlüsü yazarken o dili ağdalandırıp gevelerdi; ama konuşurken insanlar
gibi: Türkçe konuşurdu. O yüzden Osmanlıca, bin bir dil ve şivenin sentezi
değil, uydurma bir marifet argosuydu.
Neden bunu yapıyorlardı?
Sosyal gerilik zihinleri o kadar bunaltmış ve afyonlamıştı ki, derebeyleşme
o derece beyinleri kemikleştirmişti ki, Osmanlı kültürlüleri niçin halktan
gizli argo kullandıklarını sıkılmadan itiraf ediyorlar, daha doğrusu, lafımızı
halk anlamyor diye öğünüyorlardı:
"Buna rehanei murabbaı
tarhı melmui satıh'ıl mühendishanei sat yesat kelâm ve evanü türye ve eyham
ile vakıf'ı ûlemai (ilâm: yazmalar) ilâm kılınup efanin (efanin: sarılı
sik ağaç dalları) kitapdan iki mutarra (taze) bab tertip olunduki zinhar
şartı vakıf zümrei avama yol vermeye ve bu bigar hanei mücellâ zemin
muttala zaman, şahane sünbülzar hutut'u meşkin ve eşcar'ı persumar mufi
rengin ile mahsus ürfâi kerem olup cedvel (hılkâriden) Çar dıvar
ile tahdid kılındı ki tahdit devirbaş (ev baş mı?) hame ile harem muhteremeyne
cahil ve nadan girmeye (lemharere) : lâyik bu kim bu ruzei darülkarar
huld erbabı ilme mesken ola gayrı girmeye
Nadan deyuvuş dehen
marharmeden girmek murat ederse duam ol ki irmeye" (Hazzabülkitap "ziyl
Şekayık" Latâi S. 4.)
Bu hangi dilde ne söylediği
güç cümleli beş, on, yirmi satırı -becerebilirsen!- şöyle tercüme edebiliriz:
"Şu söz kilim keçesinin
döşenip dayanması ve "Türbe ve ipham" denilen iki yüzlü lâf etmenin dört
köşe tarhlı parlak mühendis evi yüzlü kârhanesi ile, bayrak bilginlere
vakf ettiğimiz kitabın, birbirine sarılı sık dallarından taranmış iki kanatlı
taze bir kapı meydana getirildi ki, sakın ola, vakf edenin şartı: Halkdan
kimselere yol vermesin ve bu tabanı celâlî, zamanı yaldızlı nakışı
dept evi: Misk kokan tarhlı şahane sünbül bahçesi ve rengârenk manalı meyve
dolu ağaçlariyle, yalnız şeref ve izzet sahibi ariflere mahsus olsun (bir
söz okunamadı, galiba padişaha mahsus) ana dereden dört duvarla sınırlandırıldı
ki, cahil ve nâdâhlar (kaba) kalem çapkınları onun sayın haremine girmesinler.
"Îşin layığı budur
ki, bu ölmezlerin oturma evinin bahçesi ilim adamlarına mesken olsun. Buraya
başkaları girmesin. Şayet nadanlardan biri kalem yılanının dudağından dev
gibi girmek isterse -duamız bıidur ki- Ermesin!"
II - DEREBEYİ ÇÖZÜLÜŞÜ
Mutlak derebey hakimiyeti
nereye varır? Bütün sosyal bağların çözülüşüne. Bu çözülüş biri Santrfüje
(kuvveyi an'el merkeziye) merkezden muhite kaçış, ötekisi Santrpiyer
(Ale'l merkez) muhitten merkeze kaçma olmak üzere iki zıt yönde olarak
birbirini tamamlayan bütündür. Önce Santrifüj çözülüşleri görelim.
1
- YUKARIDAN ÇÖZÜLÜŞ :
Siyasî mekanizma alttan
alta ayanm eline geçerken, imparatorluk memurları da zamana uyarlar: Ya
kendileri de ayanlaşırlar; yahut derebeyi oyuncağı haline girerler.
Eskiden liyakatlı
vezir 4 - 5 sene için tayin olunurdu. Bunlar: "Ehli fesad derebeylerini
tedip ve kûşmâl ü tarik ve mesaliki kıta'ı tarik makulelerinden tathîr
(temizleme)" ederlerdi. (Nizamı Devlet Hakkında: Beriyetülşamlı) Yani,
ilk Osmanlı memuru: Derebey düşmanı idi ve bezirgân yollarının emniyetini
korurdu. Barış zamanında Osmanlı memurunun işi bu derece mühimdi. Harp
zamanında, aynı adam, bütün ayan, ağa ve adamlarını orduya çekip getirir.
Yani, Osmanlı ordusunun âdeta profesyonel kadrosunu süratle harekete geçirirdi.
Ayrıca bu ordunun, geçtiği yollarında: "zapt ve rapt ile fukaray'ı raiyeti
payimal ettirmiyerek" fütühat başarmasına imkân verirdi.
Miri toprakların kesim
düzeni, mansıpların alış veriş konusu olmasına kapı açtı. O zaman "emanet
kübrayı vüzeratı ihsan ve ol misillû gayrı mecrub'ül etvar zatlar" kapmaya
başladılar. Bunlar: "bir mansıba nail olunca yadeğin caizei kadimei mutadeden
gayrı ubudiyet ve sair vechile tok ve ta hammüllerinden hariç masarıfa
düçar ve düyun'u kesireye giriftar" (Nizam Devlet Hakkında: Beriyetülşamlı)
olurlardı. Artık o çeşit beyler için şu iki rahmetten biri beklenirdi:
Birinci Prose
1) Vezir birkaç ay sonra azl edilirse: Kaptı kaçtı vezirler: "Vardıkları
menasıbda dahi bir kaç mâh aram etmek" den fazla beylik süremiyeceklerini
bilirler. Onun için, koyun sürüsü içine dalmış aç kurt gibi, ortalığı alelacele
allak bullak ederek soyup soğana çevirirler: "Uğradıkları kasabaıt ve kurâyı
bilzarure tahrip ve perişan ederek tayîş" (Keza) peşinde koşarlar. "Fırsat
ganimettir diyerek düyununu edaya medar olmak zımnında zulm'u ibâd ve tahrib'i
bilâd ve müsvedde ile tecrîm (cezalandırma) ve tazîm (ululama) nâs'ı itiyad"
(keza) ederler.
Artık devlet adamı,
asayiş adamı olmaktan çıkar. Fermanlı haydut haline girer. Bindiği Osmanlı
dalını kesen bir derebey kesilir. Büyük serbest malikâneler derebeylerin
yahut evkafın (Din beylerinin) eline geçmiştir. Yalnız gerek din, gerek
dünya derebeyleri bu emlâki mülk gibi kullanamamaktadırlar Beride ise,
mütemadiyen borçlanmaktadırlar. O zaman topraktan acısını çıkaramayan bey,
insanın derisini yüzmeye kalkışır. Devlet adamları kısa zamanda Karunlaşmak
için medeni eşkiyalığa çanak tutarlar:
"Memleketlerde ayan
ve derebeyleri namına olan eşkiyaya medar ile muamele edilip nizamı memalik
ve temini tarik ve mesalike bakmayup ve bazılarında dahi bir mikdar nizam'ı
hâl ve külliyetli mal fehım ve ihsas olunursa hemen bir ednî bahane ile
hayatında müsadere ve mübadere" (keza) yoluna girerler. Artık devlet adamı
sakalı derebeyliğe kaptırmıştır.
"Kuvvetlu vüzeranın
ademi vücutlarından naşi envai suûbat bidîdâr ve havah nâ-havah habaset
ve hıyanet ve adem'i sadakatları zahir ve aşkâr olan derebeylerine ihtiyaç
dergâr ve anların ekseri dahi adem'i itaat istikbâr edüp bu misillû vüzeranın
hallerinin perişanlığı ve ayan ve derebeylerinin tasallutları hasebiyle
herâyi memlük ve adem'i itaat askeri" alır yürür. "Her tarafdan düşman'ı
dinin istilâ ve galibiyeti" (Keza) görünür.
İkinci prose
2) Vezir uzun müddet yerinde kalırsa: Vezir çabuk azl edilince,
başa gelenleri gördük. Vezir azl edilmezse olanlar daha yeterdir. Dört,
beş yıldan fazla yerinde kalan vezir, bağları kopmuş imparatorluğnzn bir
köşesinde, kendi başına hükümdar kesilir. Bu sivrilen derebeylikler içinde,
Osmanlıdan önceki saltanatlara, hatta Abbasiye hilâfetine mirascı olmak
istiyen bağımsızlık iddiaları görülür.
Meselâ, vaktiyle:
Basra, Musul, Bağdad, Şehrizol (Kürdistan), Mardin mukataaları devletçe
zapt edilirdi. Bu sayede her yıl 20 bin keseden fazla gelirdi. Sultan Murat,
buraları yeniden zapt edince, Hasan Paşazade Ahmet Paşa: Basra, Zol ve
nihayet Mardin voyvodalıklarını ele geçirdi. Sultan Muradın karariyle Bağdat
irsaliyesi 6 bin keseye, sair civardan gelen Bağdat mevacibi de 300 ilâ
500 keseye düştü. Bütün o mıntıka Ahmet Paşanın köleleri elinde kaldı.
Ve Ahmet Paşanın kendisi "Hilâfet'i Abbasiye istiklâline" kalkışdı.
Mısır tarafları daha
başka türlü gelişmedi. Arazi Selimin yaptığı tahrireler kaldı." İrsaliye
Mısır hazinesini celb makuleleri beyleri gönderüp" (Nizam Devlet Hakkında,
Beryetülşamlı) kendi aralarında buluşdular. "Beyhude beyler namına olan
melâin hasirin varidat ve iradat'ı külliyei mısrıyeyi ekl ve beliğ ve iltikam
eyleyüp" (Keza) imparatorluğu tık nefes ettiler.
Bilhassa bu olaylar:
Irak, ve Mısır gibi iki ana medeniyet yolu üzerinde derebeyleşmenin artması,
Osmanlı imparatorluğunun, kesim düzeninde faraza batıda olduğu gibi kendiliğinden
kapitalizme geçemeyişinde, büyük rol oynamışdır, denebilir. Çünkü, Avrupa'da
sermaye birikişişe hız veren uzak dış ticaret, daha doğrusu Hind
Kumpanyalarının bezirgân yolları, Osmanlılık için buralardan geçer. Bu
yolların derebey sikleroziyle tıkanması, Hind yolunun Avrupalılar eline
geçmesini kolaylaşdırdı. Ve Osmanlılığın can damarını kesdi.
Birinci Prose :
Derebeyleşmeyi katmerleşdirerek Osmanlı yapısının iç münasebetlerine Coup
de Grâce'ı vurdu.
İkinci prose :
Derebey istiklallerini kışkırtarak Osmanlı yapısının dış ilişkilerine son
vuruşu indirdi.
2
- AŞAĞIDAN ÇÖZÜLÜŞ :
Birinci Prose
l. Köy Ekonomisinin çökmesi ve köylerin ıssızlaşması:
"Tımar ve Zeamet
usulü: Zirai teşvik, karye ve nevahiyi tasallut'u eşkiyadan muhafaza"
(A. Ş. Tarih Osmani S. 260) için kurulmuştu. Kesim düzeni ile birlikde:
Dirlikçinin yerine malikâneci ve mültezim güruhları geçerek, ayanlaşdılar,
Derebeyleşdiler. Ayan ve derebeyi soygunun ağırlığı altında baş gösteren
derebey dağılışı: Sosyal, siyasî, idarî, askerî ilh, kargaşalıklar bütün
ülkeyi kapladı. O zaman köylü, bir yandan derebeylerin normal soygununa,
öte yandan eşkiyaların anormal çapuluna açık saha haline geldiler. Bir
zaman zıraî istihsâli bezirgân münasebetleriyle bağlayarak az çok bir inkişafa
kapı açan yollar bile, kargaşalık arttıkça, köyler için salgın hastalık
getiren birer afet kanalı oldular: Bu kanaldan artık alış veriş değil,
resmî veya gayrı resmî, kanunlu veya kanunsuz talancılık akıp geliyordu.
Bilhassa Celâli isyanları,
yol ve topluluk afetlerini büsbütün arttırdı:
"Celâlilerin ve
kapusuz kalan başı bozuk tevaifi askeriyesinin taarruzatından masun kalmak
için köylüler büyük caddelerden kaçmışlar ve büyük köyler, onar, yirmişer
haneli küçük köylere inkisam etmişlerdi." (A.Ş. Keza) Bu dağılış yüzünden,
köy ekonomisi, gelişmek şöyle dursun gerilemeğe başladı: "Bin tarihinden
sonra Anadolu'da tekessür eden Celâliler, envaı mezalim ve tahribat icra
eylediklerinden büyük köylerin inkisam ve işler caddelerden tebaidine sebep
vermekle... küçük köylerin bir araya ceminden mütehassıl olacak şenlik
ve menafi husul bulamadı." (Keza, S. 360).
Klasik tarih, böylece,
köy ekonomisinin bozuluşunu genellikle Celâli isyanlarına ve başı bozuklara
bağlamakla yetinir. Bu, âdeta, halkın yoksulluğu, gene halkın kabahatı
gibi göstermeye varmaz mı? Uslu durulsa bir şey olmazdı, demek ister. Gerçi,
Celâli isyanları, isyandan sonraki partizan hareketleri, başıbozuk salgınları,
kapısız kul belâları, köy ekonomisine müthiş darbeler indirmiştir.
Ama, bu kargaşalıklar,
bildiğimiz gibi, sebep değil neticedirler. Kargaşalığın sebebi: Temelli
toprak ekonomisinde dirlik düzeni yerine kesim düzeninin geçmesidir. Köylerin
ıssızlaşması, yalnız Celâli isyanlarından ileri gelseydi, isyanlardan sonra,
her şeyin yerli yerine dönmesi ve köylerin mamurlaşması gerekirdi. İsyanlar,
köy ıssızlaşmasına gürültülü bir başlangıç olmuştur. Lâkin, köylerin yoksulluğu
ve ıssızlaşması Celâlilerden sonra durmamıştır, bilâkis daha korkunç derecelere
varmıştır. Ağır ayan ve derebeyi çapulu, gel geç Celâli isyanlarına rahmet
okumuştur.
Netekim, Osmanlı,
yazarı, mektebde okunacak tarih kitabı yazmayıp da, saraydan geçirilip
kendi aralarında kalacak etüdler yaptığı vakit, köy ıssızlaşmasının derebeyleşmeden
ileri geldiğini gizlemeye kalkışmaz. Selim III devrinin lâyihaları bu hakikati
her satırda nakarat gibi tekrar ederler. Kesim düzeni ile azan hayasız
ayan, tefeci, bezirgân, ağa soykununu belirtirler.
"Aczei raiyete
tok ve tahammüllerinden birûn zulüm ve cevr gûna gûn etmeye cesaret etmeleriyle
reaya ve beraya ve za'fası leyl ven nehar evlâd ve ayalleriyle kurban ve
cîyân çalışup edayı rusumat'ı muhaddeseye bez'l (bol bol) iktidar ederek
ekser uhdesinden gelemeyüp bir (...) tabiat't beşer ahb emâkin olan otan
ve emkinelerini (mekaplarını) havah nâ-havaha terk edüp, netice kasabat
ve kurmâ'ya takribile harap olup". (A. T. Hediyesi: Nizam Devlet Hakkında.")
gider.
Osmanlı köyü, aslında,
bu derebey çapulu ile çöker. O çapul yüzünden, Kanunî devrinde, kesim düzeniyle
beraber malî, siyasî, hatta dinî baskılara uratılan köyde: "Bir yerin
reayası zulümden kaçup neuzubillâhi tealâ bir ahır yere kaçup." (Asfane
S. 17) canını kurtarmaya bakıyordu. Köylere: "Cebren mescit yaptırıp
ve namaz kılmakdan ihmâl edenler tazir (azar) lazım olur mu? Elcevap: olur!"
(Kanunnamei derzaman'ı Süleyman) fetvaları, biraz da köylünün bu can havli
zaviyesinden yağdırılıyordu. .
Elbet bu temelli sebebin
harekete geçirdiği mekanizma, toplumun bütün öteki sahalarında etki ve
tepki (tesir ve aksi tesir) lerini yaptı. "Ayan ve derebeylerinin tasallutları
hasebiyle harabeyi memalik" (A. T. Hediyesi "Nizam Devlet Hakkında
Mütalaat") olduğu yerde kalmadı. Maden eminleri "Etraf ve eknafların
(yanların) da vaki kazalara vesilei mezalim" (Keza) kesildiler... cizyedarlar
"Kazanın bisahib reayalarına (katmerli vergileri) tahmil ve tevzi ve
ehli zimmet reayasının eyâl ve evlâtlariyle leyli ven nehar aç ve mühtaç
çalışıp bir senede tahsil eyledikleri emvallerini bedellerinden ahz ve
insilâb (soyulma) ve reayaya dertmendlerini ayâl ve evlâtlariyle deruhdeci
habislerine ilticaya muztar kalup deruhdeci mel'unları dahi envai zulum
irtikâp ile dertmendleri ve biçareleri sûhte (yanma) ve harap etmeleriyle"
(Keza), Osmanlı ekonomisinin dörtbir yanı derebeyleşdikçe halka ateş kesildi.
Burada eli silahlı
ve yüzde yüz hazır yeyici ordu bu yağmadan geri kalır mıydı? Gördük. "Sipah
serkeşleri", barış zamanı miri toprakların üzerine çekirge sürüsü gibi
saldırdılar. "Bilcümle kur'râ ahalileri perişen ve sergedan (şaşkın)
ve ekser karyeler harap olduğundan maada hasarat'ı miriye nümâyân"
(A. T. Hediyesi "Nizamı Devlet Hakkında") oldu. Savaş zamanı, büsbütün
kabadayılaşarak "Reaya hanelerini yakup yıkup" (Hulasai kelâm fi reddülavam)
basdıkları yerde ot bitirmediler. Ordu çalar da, donanma armut mu toplar?
"Çürük çarık bir, iki aktarma sefinesi" kurmakdan başka işe yaramayan
donanma izbandutları "kereste vesair malzemei tersaneye mahsus kazalar
kereste bedeli, akçe ahzı vesair tasallut ile harab ve yebab ve fukarayı
raiyetin ciğerleri kebap" (A. T. "Nizamı Devlet") ettiler.
İkinci Prose
2. Reayanın Düşman ve Nasaraya Sığınması: Osmanlının göçebe ruhundaki
hakkaniyet ateşi sönmediği müddetçe Osmanlı ordusu, Müslümanlar kadar,
hattâ Müslümandan ziyade Hıristiyanlar tarafından kurtarıcı gibi karşılandığı
ve hattâ Hıristiyan halkın Hıristiyan makamlarına karşı geldikleri tarihi
bir olaydır.
"Devleti aliye
iptidai zuhuru muadelet nesûrunda (Şeri öşürden ve cizyeden başka vergi
almadığı zaman) vesayei devlet'i aliyede emn ve asayiş bal ve refah hal
üzere reaya kefereleri müşahede ve devleti aliyei Osmaniye ehli zimmet
riayasına bugüne adl ve dâdat (doğruluk) ile muamele buyurduğunu muayene
eyleyüp kendülerunun hem diyn ve hem mezhepleri olan hudûd efzûn (aşırı)
Zulüm ve adüvven ve esir misullû imâl ile turuk ve tahammüllerinden bir'un
tekûlif'i şâka tahmil ile ahvallerinin perişan olduğunu mülâhaza ve tefekkür
birle devlet aliye tarafından meyli kütli ve bilcümle Rumeli tarafları
dahi devleti aliyenin zîr hükmünde olmaları temenni eyledikleri malûm'u
devleti aliye olmakdan naşi Rumeli canibine dahi sayebahş adl ve dâd olduklarında
kıllet cünûd muvahhidîn'e zehair ve mal zemelerini tedarik hususunda külli
ianet ve fettıi kuba ve husun vesail ve turukuna delâlet etmelerile devlet
aliye Rumelinin memdûh ve muteber ve kesr'ül menafi mahallerini dahil havzayı
hükümetleri buyurup şan ve şevket ve kuvvet ve azametleri kat kat müzdâd."
(A.T. Hediyesi "Nizam Devlet Hakkında.") olmuşdu.
Lâkin dirlik düzeni
bozulup, kesim düzeni soysuzlaşdıkça reayanın da huzuru kaçdı: O zaman
akım tersine döndü: "Bir müddetten beru bazı avarız ve esbaba mebni gerek
malikâne ve tımar ve zeamet ve gerek mubayacıyan ve cizyedar taraflarından
ve gerek ayan ve derebeyleri ve nev'ab ve kadat caniblerinden ehli zimmet
reayalarına cevru zulme iptidar ve ehlei İslâm reaya ve berayası dahi tekâlif'i
anîfe (şiddet) ile izaç ve izrar olunduklarına binaen" "Reaya memaliki
saireye firar ve ilticaya." (A. T. Hediyesi "Nizam Devlet Hakkında")
başladı.
Bu kaçanların bir
kısmı kesim düzeni mültezim ve evbaşlarının akınları önünde yerini yurdunu
bırakup büyük merkezlere güya sığınırlar. Bir kısmı da kendilerine sınırca
daha yakın olan ecnebi devlet topraklarına geçerler:
"Erbabı ehli zimmet
reayasının bazıları düveli nasaraya ilticaya mecbur ve bunun emsâli halât'ı
vahime hudusiyle harabiyi mahallin lâzım geldiğinden madâ bugüne mezalim
takatgüzar etraf ve eknafda olan ahalinin tab'ü tüvânıarını kat etmekle
bilâd ve memalik'i saireye teferruk." (A.T. Hediyesi "Nizam Devlet
Hakkında.") eder.
Aynı reaya, vaktiyle
kendi dindaşı "Nasara"ya karşı Osmanlıyı âdeta imdadına çağırırca
karşılardı. Sonraları Osmanlıya karşı, Osmanlıdan sonra gelişen yeniden
dirilmiş "Nasara"yı çağırır oldu.
O sıralar, "Acem"
ülkesi yeniden "Tevaifül mülük"leşmişdi. "Nemselü" (Avusturya):
Çöküş alâmetleri altında Prusya'dan korunmağa çalışıyordu. Yalnız, Osmanlıdan
sonra barbarlıkdan yeni kurtulmuş "Rus menhusu" batıya doğru açılup
Lehistanın yerine geçiyordu.
"Seksen iki tarihinde
vukûiyat olan sefer esnasında bahri sefitte vaki adaların ekser ahalisi
tahammüllerinden birûn tekâlif tarh ve tevzi olunduğunu mebni devleti aliye
itaatından rükudan" (A. T. "Nizam Devlet Hakkında") oldukları vakit
Osmanlı'yı bırakıp Rus'a güvenme yolu açıldı. Seksen iki (yani 1182 -1768)
seferi bunun tipik örneğini verdi. 18. yüzyılın ikinci yarısında Adalar,
Rus donanmasına kapılarını açdı. Eflak, Buğdan, şöyle dursun bilzat Kırım'ın
Müslüman ve ırkdaş Tatarları "Hane ve emlâkleri yedlerinde kalmak üzere"
yılda 3-4 altın vergi vermek şartiyle hep "Rus menhusu"dan yana
geçtiler. Çünkü Osmanlı rejimi soysuzlaşıp, derebeyi idaresi kılığına girmişti.
Osmanlı ordusu kurtarıcı rolünü bitirmişti: "Serhadnişinlik unvaniyle
reayalar fıkarasına tasallut ve cebren ve kerhen selem dağıtup vesair o
misullû bahaneler ile mallarını zabt ve kendülerni ve evlâd ve ayâllerini
esir gibi kullanup seferler vukuunda lâdâ tarafnıya metabiata mecbur ettikleri
meşhur ve ayan." (A. T. Hediyesi Nizam Devlet Hakkında) bulunuyordu.
Artık iş, yalnız savaş
patlak verdiği zaman düşmanları çağırmakla da kalmıyordu. İçi bu kadar
çürümüş bir imparatorluğu, dışarıdan gelip yıkmanın kolaylığını göstererek,
dış düşmanı Osmanlı ile döğüşmeye kandıranlar bile, gene Osmanlı reayasının
ta kendisi oluyordu:
"Osmanlı reayasından
hıdmeti sebebiyle Moskova'da payidar gayet maldar ve hile eshabından nafız'el
kelâm şermet dedikleri bi-şerm ve haya." (Koca Sekbanbaşı: Hulasai Kelâm)
kimseler çıkıyordu. Rusya'ya "Osmanlu leşkerinin cümlesi boşdur"
diyerek, İstanbul'u almak için su bendlerini basmanın yeteceğini öğretiyordu.
İşte, Osmanlılığın tepesinde yüzyıllar yılı demokrasinin kılıcı gibi asılı
duran "Moskof keferesi"nin gücü buradan geliyordu. Rusya Kraliçesi
o yüzden Kara Denizde donanma kurup, Kırım'ı fethettiği: "Nice nice
kalalarını ve yerlerini alup Akdeniz reayasını bunca bunca tımar taifesini
dahi kendüne tabi kıldı" (Koca Sekbanbaşı: Hulasai kelâm).
III - KANSERLEŞEN
PAYİTAHTLAR
Derebey baskısı altında
Osmanlı toplumunun çürüyüş ve dağılışında Sentrper (alelmerkez:
muhitten merkeze) çözülüş prosesine tipik örnek, toprağında tutunamayan
köylünün büyük şehirlere kaçışıdır.
"Ekser nâs, vatanlarında
sel'i emniyet hasebiyle meyüsen evlâd ve eyalleriyle ve metahil olmayanları
münferiden her tarafdan astanei saadete nakil ve hücum" (A. T. Nizam
Devlet Hakkında) etmeğe başlar.
Bu taşradan İstanbul'a
akın hamlesi masallara girer. "İstanbul'un kaldırımları bile altındandır."
deyen köylüler; köyünü, tarlasını bırakıp koşan çiftçiler İstanbul'a varınca,
oranın da taşdan, toprakdan olduğunu görüp şaşarlar. Lâkin sonra sonra
ufak tefek el ve ev işleri, hizmetçilikler, uşaklıklarla beş, on para tedarikine
alışırlar. Bu masal, kadim Roma kentlerinde, her sabah zenginleri yerden
selâmlayarak sadaka dilenen ayak takımının ezeli hikâyesidir.
Osmanlılık, derebeyleştikçe,
kadim Roma'nın yoluna girmiştir. Payitahtlara akın eden bu aç ve şuursuz
ve teşkilâtsız kara kalabalık, büyük şehirlerde üretimi veya sanayii arttıran
prosperitenin fedailer kitlesi olamaz. İçine termit adlı çöl karıncası
düşmüş ağaç gövdeleri gibi şehirleri çürüten, gayrımüstahsıl "Kul" veya
"ayak takımı" hazır yiyiciler haline girer. İmparatorluğu içeriden yıkmakta
bire bir olan, bir nevi içeriden Coup de grace (Son öldürücü vuruş) yapan
ayak takımı ayaklanmalarına kaldırım malzemesi hazırlar.
1 - Kalabalık Ayak
Takımı : Başkentlerin kalabalıklaşması, modern şehirlerin büyümesine
benzemez. Modern çağda dahi, köye kapital ilişkileri girdikce, küçük mülkler
sahiplerinden başka ellerde birikir. Bu küçük mülklerin tek elde toplanışı
sermayenin ilk birikişi üzerine köylüler şehirlere akın ederler.
Buna Proleterleşme deniyor. Orta çağ payitahtlarına olan ayak takımı
akını şekilce proleterleşmeğe benzer. Esasda onunla taban tabana zıddır.
Proleterleşen köylü ve esnaf, modern şehir endüstrisinin gelişimi ölçüsünde
üreticileşir: Fabrikalara girip yaratıcı faaliyet yapan bir sosyal sınıf
haline girer. Kadim çağlarda, başlıca üretimin temeli toprak ekonomisine
dayandığı için toprak ekonomisinin çöküşü, ister istemez şehir hayatını
temelsiz bırakır. Şehire akın eden kalabalık, orada üretici olmak şöyle
dursun, büsbütün tufeyli, köksüz, dilenci ve soysuzlaşır. Başkentin ayak
takımı, oradaki ayan, mansıplı, tefeci - bezirgânların sofralarından artacak
kırıntılarla geçinmek zorundadır.
Bu yüzden payitahtlarda
"illeti müteaffine" (Kokmuş salgın hastalıklar) ve yangınlarla, kör döğüşüne
dönmüş arbedeler birbirlerini kovalar. Asayiş sıfıra iner. Ayak takımının
artışı, kent hayatı için korkunç ölçüleri bulur. İktidarın siyaseti, başkenti
kalabalık nüfusa elverişli ve o nüfusu besleyecek şekilde imar etmekten
çekinir. Meselâ, Sultan Süleyman Kanunî, İstanbul'a kırk çeşme suyunu getirttiğine
bin pişman olur. Halbuki Selim III devrinde: "İstanbul'a tecemmü eden nasın
kesreti ol vakitten (Kanunî devrinden) on beş, yirmi misli ziyâde." (A.
T: Nizam Devlet Hakkında) dır. O zaman, imparatorluğun kendi kendini yeme
(Otofaji) ye varan lanet çenberi (fasid dairesi) dönmeğe başlar. Ve büyük
payitahtlar memleket bünyesinde gerçek birer kanser haline girerler. Merkezi
idare artık bütün memleketi bir yana bırakır. Kendi burnu dibinde kendisi
için en büyük tehlikeli bir afet olan başkenti beslemek ve kollamaktan
başka kaygı besleyemez.
2 - Rezil Çenber
(Cercle Vicieux) : Başkent gittikçe artan ve arttıkça üretici olmaktan
çıkarak hazır yeyicileşen o müthiş kalabalık ayak takımını aç bırakıp isyana
yol açmamak için, birbirini doğuran iki çeşit kuruma baş vurur: 1- İhtisap
(Belediye) ağalığı, 2- Mubayacıyan. Her iki kurum da, temeli köy üretimi
olan bir toplumda, kalabalıklaşan merkezlerin sosyal yapıyı nasıl habis
bir ur gibi emip zehirlediğine en klasik örnek olur.
a) İhtisab Ağalığı
: Bir çeşit belediye işleri demektir. Bunun ilk iktisadî görevi: Başkenti
beslemektir. Osmanlı imparatorluğunda her yeni müessese, yeni bir hazır
yeyiciler zümresi yaratıp, üretim temelini çökerten yeni bir yön olmuşdur.
İhtisab ağalığı başka türlü olmadı. Başkenti besleyeceğim diye, bütün el
attığı köylerle komşu köy ve kasabaları kendi özel zılgıt ve soygunu ile
ezdi. İstanbul'un emrinde köleleşdirip çökertti. Çünkü bu bir ekonomik
ilişki değil, derebeyi zorbalığı idi:
"İhtisab ağası gibi
halkın malzemei umur ve maaşı zaruriyelerini fikir ve endişeye mecbur ve
ekseriya tahrir olunan evamir'i aliye dahi bu maddeye mahsus olmakla ihtilâl
ahval'i mülke mevadd'i dahman kerp (tasa) ve civar İstanbul'da vaki bedân
(kötüler) emsar (şehirler) ahalisini dahi, ancak nefsi İslâmbola medar
olacak tedarik'i malzemei İslâmbol ve astaneye nakil zehair ve kerasto
ve fehum ve hatb hıdematına hasr'ı evkaf ile etrafın harabiyetine badi
olup." (A. T. Hediyesi Nizam Devlet Hakkında).
b) Mubayaacıyan
: İhtisab (belediye) işleri de bütün öteki Osmanlı iktisat işleri gibi:
Tefeci - bezirgân sermayenin emrinde yapılan kesim işidir. Netekim: "İstanbul
ihtisabı otuzsekizbin kuruş bedel ile iltizam olunur bir mukataadır." (1242
Muharrem sonunda "1826" basılan ihtisab ağalığı nizamnamesi).
Şu hâlde bütün mukataaların
işletilmesi nasıl ikinci el olan Mültezimlere düşüyorsa, ihtisab işlerinin
mültezimliği de "Mubayaacıyan" (satın alıcılar) adlı yeni bir zümreye
verildi. Kesim düzeni ile berâber devlet, üstün ve aracı zümreleri zenginleştirmeye
yarar bir aygıt haline girmişti. Onun için her kârlı iş, hem aynı mekanizma
ile üst tabakalara kayrılıyordu. Başkenti besleme işi miriden yapılacak
dendi mi, devlet, bu alış verişin geliri ile yeni bir zümreyi daha yetiştirip
doyuracak manası anlaşılabilirdi. Bu yeni zümrenin geçimi ve çapulu ister
istemez biricik temel üretim yapan köylü kitlelerinin sırtına binecekti.
Bu hal, köy ve kasabaları bir kere daha soyup örene çevirecekti:
"Bahusus lahm ve şûhûm
vesair malzemeden madâ kâffe nasa kâfi nân'ı aziz tedariki zımnında devlet
aliye miri anbarla nebbâş ve canib'i miriden mubayaa hususuna mecbur olmakla,
emri mubayaa dahi mubayacıların tama ve hıyâneti takribiyle harabı memlekete
ve perişan'ı ahval'ı raiyete bais bir halet namla yer olup." (A. T. Hediye
Nizam Devlet Hakkında).
Mubayaacı soygununun
biçimlerini ve kertelerini yukarıda görmüştük: Buğday üretici köylüden
zorla ucuza (maliyetinden çok aşağı fiyatla) satın ahnıyor, tüketici halka
gene zorla dört, beş kat bahalıya satılıyordu. Neticede: Bir avuç adam
payitahtlarda Karunlaşup kâşaneler kurarlarken, bu çapula dayanamayan köyler
ve köy ekonomisi çöker:
"Canib'i miriden verilegelen
meblağı fıkarayı raiyet ahz etmekde değil, kenduları bedellerinden vafr
hasar." (A. T. Nizam Devlet Hakkında) uğramakdadırlar. Bu hâl en sonunda
şehirlerin medeni manada büyümesinden ziyade kanserleşmesini getirir.
Osmanlılıkda sırasiyle
üç başkent oldu: Bursa, Edirne, İstanbul. Şüphesiz saltanatın en fazla
biriktiği bu merkezlerde kanserleşme çok daha fazla idi. Ama, bütün Osmanlı
kasaba ve kentleri az çok kanserleşmekten kurtulamadı.
Kentlerin kanserleşmesi
Selim II devrinde son mertebesini bulur. Lâkin daha Kanunî devrinden bir
asır geçmediği hâlde şehirleri ve başkentleri boşaltmak meselesi, Osmanlılığın
en büyük gailelerinden biri olur. "Tımar ve Zeamet usulünün bozulmasına
dair lâyiha sureti"nin son cümleleri der ki: "Bu takdirce irtişa bilkülliye
ref ve def olunur. Ve hakimler dahi adl olur. Ve. hakimleri adl olucak,
reayaya zulüm ve teedi olmaz ve yirmi otuz senedenberu İstanbul ve Edirne
ve Bursa vesair (..:) ve kasabalarda gelüp tevatun eden (vatan tutan) reaya
ve beraya giru vatanlarına avdet ederler ve evlâd ve ensallerilye gece
ve gündüz (...) devlet'i padişahiye hayır dua ederler. Müyesser eyleye."
Bu kısa pasaj isbat
ediyor ki: 1- Köylerin ıssızlaşıp kentlerin kalabalıklaşması: köyde
zulmün (derebeyleşmenin) artmasiyle başlar.
2- Şehirlerin kanserleşmesi:
Yalnız İstanbul, Edirne, Bursa'ya mahsus değil, bütün Osmanlı şehir ve
kasabalarına yaygındır.
Bü iki başlı yılan
hikâyesi, lâyihanın yazılışından 20 - 30 yıl önce başlamış görünüyor. Lâyihayı
1037 (1627) yılında yazılmış saydık. Demek kanserleşme G. 1000 (D. 1600)
tarihlerinde (XVI'ncı asır sonlariyle XVII'nci asır başında) beliriyor.
Bu Süleyman I'in "kanun"larından aşağı yukarı yarım yüz yıl kadar sonraya
düşer. Lâkî unutmayalım: Bu tarihte kanserleşmenin başlangıcı değil, farkına
varıldığı tarihdir. Yoksa bizzat Kanunî devrindeki Celâli isysanları bu
prose ile ilgilidir.
Tarihde her çöken
rejim: kendi ölüm belenmesine "yeni nizam" adını koymuştur. Lâkin
bu "yenilik" daima ya göçebe ruhundan kalma, yahut halkdan gelme demokrasi
geleneklerini kazıyıp atmakdan ibaret kalmışdır. Nazilerin "Yeni Nizam"ı
Osmanlılığın "Nizam'ı Cedid"i bu bakımdan birbirlerine pek benzerler.
Her ikisi de tarihin gidişini durdurmağa çalışırlar. Korkakca zorbalık
veya zorbaca korkaklık örneği olurlar. "İhtisap ağalığı nizamnamesi"
de: Ya, esasen bin bir parça olmuş insan topluluğunu bir kere daha bölerek
birbirlerine düşürmek; yahut birbirlerine düşman unsurları bir çuvalın
içine doldururcasına loncalara haps etmek; bu iki yol yetmeyince,
saf zorbalıkla kan içiciliğe baş vurmakdır.
A. Bölerek Hükmetmek
: Bir İngiliz keşfi değildir. Eski bir zalim usulüdür. Osmanlı toplumunda
üstün devlet zümreleri bile kat kat birbirine zıtlaşmışdır. Lâkin, bilhassa
başkentledeki kalabalık başlıca üç türlü parçalanışa uğratılır:
1 - Hür - Köle
ayırdı : Nizamnameye göre "Esircilerin fürûht ettikleri (sattıkları)
gûlam ve cariye denmeyen ve hileye dair mefasitleri vuku bulmakda ve bazan
sattıkları esirlerin içlerinde ahrâr (hürler) zuhur eylemekde olduğundan..."
Demek vatandaşlar evvelâ hür ve köle diye ikiye bölünmüşdürler: Tabii kölelerin
herhangi bir insanlık hakları ağıza alınamaz. Lâkin, bir defa tutunan kölelik
müessesesi, gittikçe o kadar azgınlaşır ki, hür insanları da zorla köleleştirmek
mümkün olur.
Bu, Nazilerin harp
esirleri yanında, sivil ahaliden rehin şeklinde köle almasına benzer.
2 - Müslüm - Gayrimüslüm
Ayırdı : Faşizmin Yahudi düşmanlığı, Hıristiyan çoğunluk vatandaşla,
Hıristiyan olmayan azınlığı birbirine düşürmek gibi, farmason veya muhalefet
düşmanlığı da Hıristiyan halk içinde, iktidarın işine gelmeyenlere karşı
kin güdülmesini sağlar. İhtisap ağalığı nizamnamesi bu oyunun eski mevcutlarındandır.
a) Osmanlılıkda resmî
din Müslümanlıkdır. Faşizim Yahudileri umumi yerlere, hamamlara ve ilh
sokmaz; uzakdan tanınmalarını sağlayan damgalar taşıtır. İhtisap ağalarının
"beynamaz"ları (namaz kılmayanları) kovalamaktan sonra gelen en önemli
işleri de; hamamlarda kâfire hiç nalın verdirmemek, Müslüman peştemalını
kuşandırmamaktır. Böylece insanlar, çıplak iken bile birbirleriyle üstlük
altlık durumuna düşerler:
"Ve hamamlarda
kâfire vıerdikleri peştemalı vesairenin Müslüme verilmemesi ve Müslüm ile
kâfir hamamlarda dahi tefrik ve temyiz olunmak üzere kâfire hamamda nalın
verilmemesini" (nizamname) sıkı sıkıya tenbihler!
Giyinik iken ise,
"ehli zimmet reaya"sının kıyafeti: "siyah ve dar çuha beniş vecbe"dir.
b) İhtisap ağalığı,
güya şehir nüfusunu beslemek için kurulmuştur. Lâkin, galiba karınları
doyurmanın güçlüğünü görünce, ruhların beslenmesini birinci plâna almıştır.
İhtisap ağalığının başlıca kaygusu, mahalle imamlarının biricik casusluk
hizmeti namaz ve oruca yan çizenlerin hakkından gelmekdir: Nazi selâmı
vermemek, ecnebi radyosu dinlemek suçları gibi:
"Hıdmet'ı ihtisaba
memur olanlar cümleden evvel binamaz olanları ve ramazan şerifde oruç tutmayanları,
eimmeyi muamelattan hakkik" etmek ve "Canib'i şeriat gurâbe'ye ihbar ve
ihzar". (Nizamname) eylemektir.
3 - Yerli - Yabancı
Ayırdı : Faşizmin ırkcılık nazariyesine pek benzer. Hedef: az, çok
birbiriyle kaynaşmış, milletleşmiş halk yığınları arasına fitne sokmakdır.
Yalnız, Nazi rasizminde olduğu gibi ayırd ve baskı: yabancıların fukarasına
karşı bir zılgıttır.
"Arnavut taifesinden
âhâd ve esafil makulelerinin (yani ağa ve zengin Arnavutlar değil!) Kürt
milleti gibi hiç bir vakitte İstanbul'da tebessür ve tavtini mecâz.değil..."
(Nizamname).
B. Lonca zırhı:
Mussolini'nin korporasyon hükümeti, Hitler'in, Stand veya zümre idaresi,
Osmanlı irticalığında "Lonca" adını alır. Durgun ve hele gerileyici bir
üretim için lonca sistemi, her çırak: esnaf olacak, hiç bir işçi: patron
olmayacak; der. Ama, eski yeni bütün loncaların tek hedefi: Şehir kalabalıklaşmasının
tehlikelerini önlemektir. Faşizmde loncalar, nasıl büyük arazi sahibi teşkilâtında
fakir köylüyü ve tarım işçisini boyunduruğu altında hiyerarşik istibdada
alıştırmaktır. Kadim loncalar da aynı yollardan kalfa ve işçiyi ustaların
ve hepsini birden iktidarın patentesi altına sokmak ve kontrol etmek için
kurulurlar.
Vergi alma kolaylığı
gibi sömürme şekilleri manevî hüküm etmenin maddî dayanağı ve temeli olur.
İş bölme perdesi altında "Asayiş" sağlanır. Loncaya, "yabancı" sızmaması
için "tahrir" konulur.
Vergilerine göre,
esnaf teşekküllerini 6 çeşide böler:
"Kepenk başına
olmayarak ekmekçi ve francalacı ve bakkal ve yumurtacı ve duhârcı (tütüncü)
ve tönbekici ve Mısırçarşısı esnafiyle fesci dükkânlarından ve bezirhanelerden
yevmiye onar ve simitçi ve kalaycı ve çörekçi ve kasap ve sığır kasabı
ve kahveci ve kebabcı ve Şekerci ve kömürcü ve zeyt yağcı ve tavukçu dükkânlarından
beşer, sebzeci ve pamukçu ve iplikçi ve tuhafeci ve balıkçı ve çorbacı
ve abacı ve yazlıkçı kuru kahveci ve pirinççi ve helvacı ve keresteci ve
eczacı dükkânından dörder, ve manav ve kumaşçı ve çubukçu dükkânlarından
üçer; ve tuzcu ve kavukçu ve nalbant ve arabacı dükkânlarından birer; ve
kâğıtçı ve aynacı devâtçı (divitçi) ve mezheb boncukçu ve iplikçi esnafının
kârlarında mal olmayacağından anlardan mada sair her ne kadar esnaf var
ise anlardan dahi münasip ve iktizasına göre bir mikdar şey tahsil etmek."
(İhtisap Ağalığı Nizamnamesi).
Sınırlandırma :
Faşist lonca, üretimi tehdit etmeye çalışır. Osmanlı "Nizamname"si üretmeni
daraltmak ister. "Suyolcu esnafının" "lüzumundan ziyade suyulu tahrip etmekden
ve kaldırım bozmakdan başka şeye yaramayup abes olacağından... marifet
şeri su nazırı ve bölükbaşıları ve ihtisap ağası marifetiyle lediltahkik
olmakdar nefer tahsis olunarak ziyade var ise defi" etmek düşünülür. Çünkü
esnafın "içlerine ecnebi karışmaması", şehir ayak takımının çoğalmaması
için şarttır.
DAMGA : Faşizm,
yalnız bir ırka belli gömlek ve işaret taktırır. Orta çağ irticaı bütün
esnafa damgayı vurur: Şehirde başıboş gezenleri ayırt etmek zorundadır:
"İstanbul'da berveçhile
başıboş adam bulunmaması ve bu suretlerte ve herkes zî (kılık ve kıyafet
ile bilineceğinden." (N) kıyafet başta gelir. O gayretle esnafın saçına
sakalına dek karışılır. Netekim, arabacı esnaf "sakalsız ve muzlef (zülüflü)"
ölmayacaktır. (Nizamname) Sakal kesmeyecek ama, zülüf de koyvermeyecek!
Ve bu hal yalnız "ehli
zimmet" (Müslüm olmayanlar) reayasına değil, bütün Osmanlı fukarasına uygulanır.
Zorla iş :
Faşizm, "İş seferberliği" ile, işsizleri boş durmamağa zorlar.
"Berveçhile başıboş
adam bulunmaması", işsizlere iş bulmaktan ziyade, fazla işçi bulunmamasına
dikkat edilir. Ötede işsiz kalanların "İhtisap ağası onların şerrinden
korunmak içindir. O yüzden bir yana bazı esnaf kollarında marifetiyle ahır
bir kâra yerleştirilerek boşda bırakılmaması." (Nizamname) istenir.
Temeli, tarih olan
bir ekonomide, köyde barınamıyanları küçük esnaf üretimi ememez. Çoğu şehir
beylerine "etbâ" (Uşak, hizmetçi vesair) olurlar. Böylelerinin loncalaşdırılması
da elden gelmez. O yüzden parçalara bölünerek. ayrı tutulurlar.
"Dersaadet etbâı üçe
taksim olup" bunlardan birincisi "İstanbul'da teehhül edüp (evlenip) yerlü
gibi olmuş" olanlardır. Bunlar az, çok uygun görülür. Osmanlı toplumunda
"Çırag etmek" sözünün, çalışan alt tabaka için ne önemli bir sivil problem
olduğu bundan anlaşılır. Bunlar, toprakbend gibi "Hanebend" üretici olmayan
işçilerdir. Efendilerince kapı dışarı edildiler mi artık hiç kimse onları
işine sokamaz. "Meğer ki izin veren adam sebebi beyaniyle yedine tezkere"
vermiş olsun (nizamname). Bu, biraz da bizim meşhur "bonservis" usulümüze
benzemez değildir. Böyle bir tezkere bulunmadıkça "Ahır intisap edeceği
mahalde veyahut vardığı kârhane kabul olunmayup" (nizamname) sokakda aç
bırakılır.
Silâhsızlandırma
: Yukarıki tedbirlerin üstündedir. Durum, din, ırk bölümleri, lonca
normaları, kıyafet ayırtları, işsiz kontrolu yetmez. Esnafda kendi küçük
zanaatlarına yarar bayağı aletlerden başka şey bırakılmamağa çlışılır.
Bu eşki bir oyundur:
"Suyolcularına
mahsus olan bıçakdan başka kendulerinde hafi ve celi silâh bulunmamasına
dikkat olunup." (nizamname).
Şehir dışından "Agnam
getirenler de", kasaplık eden ve kiracı gelenler de, hattâ kefaletlü mahalle
bekçilerinde "Silaha müteallik kafi ve celi bir şey olmamasına"
(nizamname) bakılır.
Görülüyor. Orta çağ
lonca baskıları, toprak ekonomisindeki alt üstlüğün şehire yığdığı dirliksizliğe
karşı uydurulmuş bir korunma yoludur.
C. Zorbalık :
Faşizmin "ideolojisinde" olduğu gibi, Osmanlı irticaında da yalnız Arnavut
veya Kürt gibi yabancı ırklara karşı değildir. Asıl hedef: "âhâd ve esafıl
nüfusların hiç bir vakit Istanbul'da tekessür ve tevatunlarını" caiz görmemekdir.
Bu da "âhad ve esafil", yani aşağı halk korkusunun açıklanmasıdır. Bu uğurda
alınmadık tedbir bırakılmaz.
İstanbul'a gelmek
yasağı : Faşizmin birinci uğraşı: Çalışanların dayancını kırmak üzere,
kadını iş hayatından uzaklaştırmak, sanayi işsizlerini köylerde ağa emrine
göndermek gibi çıkmaz yollardır. Osmanlı irticaı da: "Çift bozma akçesi"
gibi para cezalariyle köyden kaçanları geri göndermeye çalışır.
"İstanbul'da nüfusun
kesreti münhazîr kesiresinin aleni olduğundan fi mabad dersaadette başıboş
ve serseri makuleleri gelüp tahaşşüd (birikme) edememesine medd'i enzâr
ve basiret" (nizamname) emr eder.
O yüzden, İstanbul
çevrelerine, hele Küçükçekmece ile Bostancı'ya "Çend nefer" ile "Mutemed
bir adam" dikilir. Bunlar Anadolu ve Rumeliden şehre akın eden baldırı
çıplakları geri çevireceklerdir. Bunun rüşvet ülkesinde ne çıkmaz sokak
olduğunu söylemeğe hacet yok. Öyle ise...
Han odaları korumak
yasağı : Avrupa medeniyeti fabrika temeline dayanarak yükseldi. Faşizm
elden geldiği kadar fabrika açtırmamağa çalıştı. Osmanlı imparatorluğu
da han ve kervansaray bayındırlığı ile kuruldu. Osmanlı irticaı bunu durdurdu:
"İstanbul'da ve
bilâd'ı selâsede elyevm mevcut olan kâgir oda ve ahşap hanlardan mada han
ve bekâr odaları ihdası meni külli ile men" (nizamname) edildi.
Katliam : Bütün
yukarıki tedbirler tutmasa ne yapılabilir? Faşizmin yurttaşlara mahsus
tel örgülü "Esra karargâhları", bahane bulup baltayla kelleler uçurmalar,
yetmezse, bir gece ansızın Sen Bartelmi baskını ile katliamlar... Osmanlı'da
"Hüküm karakuşu"larınca nice toptan iş görür esnafla karışık şehir
halkının her ayaklanışından veya harp cephesinde uğranılmış bozgundan sonra
başkentte kanlı tedip hareketi görülür. "Kanunî" sıfatını taşıyan Süleyman
zamanında bile ne sudan sebeplerle kitle halinde cinayetler işlendiğine
örnek: 974 (1507) yılı Sultan Selim çevresinde bir aile ölü bulunuyör.
Suçlu kim? Dukakişin Zapkırı bey, 36 padişah zamanında 36 Arnavud ve sadrazam
geldiği ile öğünür. Faşizm milyoner Yahudilerle anlaştığı gibi, Osmanlı
da Arnavut "ekâbir"e dokunmaz:
"Hamallık, odun
yarıcılığı, çöpçülük, rençberlik ile para kazanmak için bir çok Hıristiyan
Arnavutlar İstanbul'a gelüp gitmekte idiler. Mahallede katilin bunlardan
biri olduğu hakkında vaki bir şayia zuhur etti. Hükümet bu kadarını kâfi
gördü. O makûl adamların katline ferman verdi. Sekizyüzü mütecaviz olarak
bu biçarelerin günahına girildi." (Tarih'i Ebülfaruk, cilt 3. s. 286).
Notlar:
(1) Napolyon: "bir kere dal kılıç olmağı
göze almış" birkaç yüz adamın mağlup edilmezliğini söylemiştir.