TARİHİN GELİŞİMİGİRİŞ
TARİHTE BATA - ÇIKA GİDİŞ
TARİHİN DETERMİNİST BÜTÜNLÜĞÜ
TARİHCİL DEVRİM KANUNU
TARİHCİL DEVRİM NİÇİN OLUR ?
TARİHCİL DEVRİM NASIL OLUR ?
GENEL GİRİŞTABİATIN VE TARİHİN DENK GİDİŞLERİ
ÖZEL GİRİŞ
Marx (ve Engels) hiç kimseden
tapınç konusu olmayı beklememiş seyrek yaratıklardandır. Olsa olsa olduğu
gibi anlaşılmak ister.
Daha doğrusunu ister misiniz
? Marx bizden hiç mi hiç bir şey beklemeyecek kadar ne ise odur. Marx 14
Mart 1883'ten beri duygu, dilek biçimlerinin hepsinden sıyrılmış,
bir ölümsüz DÜŞÜNCE-DAVRANIŞ olarak tarihte yer almıştır. Marx bütün ömrünce
bir şey diledi: Şu insan denilen yaratık hayvanlığından kurtulsun.
Nasıl olur ? Marx materyalist'tir.
Bilim ta İbn-i Haldun'dan beri insanın maymundan geldiğini sezmiş, Darwin,
Marx'ın "Ekonomi Politiğin Eleştirisi" ile aynı yılda o seziyi ispatlamıştır.
Bilim ve Madde dışı hiç birşeye değer vemeyen Marx, insanın bir hayvan
olmamasını isteyebilir mi? Metafizik mantıkça isteyemez. Diyalektik: Hayvanın
insanda yeni bir Kalite'ye (Niteliğe) sıçradığını bilir.
Marx, insanın bir yol erdiği
yüce nitelikten gerisingeri hayvanlığa dönüp düşürülmemesini hep candan
istedi. O istek uğruna, insanlığından başka nesi varsa herşeyini, bütünü
ile kendini verdi. Ancak öyle olduğu için kendisinden sonra gelenler Marx'tan
her şeyi isteyebilirler mi?
Marx (ve Engels), Emperyalist
Evren Savaşlarını, bu savaşlarda Rusya da Çarlığın "şiddetli halk hareketleri"
ile devrileceğini, Batı Avrupa dışında biri Amerika, ötekisi Rusya diye
iki Yeni Dünya doğduğunu önceden gördüler, gösterdiler. Bir gün savaş araçlarının
dehşetinden savaşın olanaksızlaşacağını belirttiler.
Irak balçıkları altında
ilk Medeniyetin yattığını öne sürebilirler miydi ? İnsandan insana kalbin
nasıl takılacağını, tepkili uçakla Ay'a hangi gün gidileceğini ispatlamaya
kalkabilirler miydi ? Nükleer enerjiyi kimin nerede ilkin kullanacağını
açıklaya bilirler miydi? O zaman Marx-Engels'e insan değil, en sakındıkları
insanüstü gözüyle bakılması gerekirdi. Bu, Marx-Engels'in, her şeyden önce
kendi kendilerini olmamışa çevirmeleri demek olurdu.
Antika Tarih parça parça
edilmiş bir ceset (ölü varlık) gibi verilir. Oysa o parçalı görünüşün üstünde
Tarih dinasnite bir bütünlük yaşar. Bu gerçeklik üzerinde 1926 yılından
beri yeri geldikçe araştırma yapmaktan geri kalmadık. Engels'in Amerikalı
Morgan'dan alıp işlediği Tarih Öncesi keşfini o açıdan inceledik. Konu
olağanüstü aydınlığa kavuştu.
1940 yılı konuyu yazılı
biçime soktuk. Araştırmalarımıza "Tarih Tezi" demiştik. O tez açısından,
gerek Türkiye gerekse İslam Tarihleri çok ilginç teorik ve pratik açıklamalara
kavuştu. Bu açıklamaların yazılı biçimlerine: "İslam Tarihinin Maddesi"
ve "Osmanlı Tarihinin Maddesi" adlarını vemiştik. Hatta 1935 yılları
kurulan "Marksizm Bibliyoteği" (Tarihi Maddecilik Kütüphanesi)
serisinde bu son iki kitabı yayınlamak üzere basılı biçimde ilan bile edip
sıraya koyduk.
1939 Yavuz davasında gerek
Osmanlı, gerek İslam "Tarihinin Maddesi" üzerine olan
el yazmaları gizli polisçe birer suç belgesi imişçe gaspedildi. Ve bir
daha, o el yazmalarının tek tük, eksik taslaklarından başka izini tozunu
bulamadık. Hele Kuran-ı Kerimi satır satır izliyerek özenle temiz ettiğimiz
"İslam Tarihinin Maddesi" kitabının birinci cildi, bağırta çağırta
yok edildi. Söz verilmişken, yıllarca sonra bulunamadığı gerekçesiyle geri
verilmedi.
Böylece 1926'dan 1965 yılına
dek 39 yıllık emekler ya gizli polisin, yahut Marx ve Engels'in, "Alman
Ideolojisi" adlı yazılan için söyledikleri gibi - "Farelerin Kemirici
Eleştirisine" bırakıldı. Kendimiz kurbanlık koçtuk, yazılarımız, emeklerimiz
mi kurtarılırdı ?
Ancak 1965 yılı son bir
çaba ile, "Tarih Tezi"nin "Bakıyyetüs Suyûf"unu (Kılıç artıklarını)
bin telaş ve acele ortasında yayınlama fırsatını kaçırmadık. Çıkan kitap:
"Tarih-Devrim-SosyaIizm" oldu. Kimi gençler, kitabın "şoketkisi"
yapacağını ummuşlardı. Kendilerine: "görürsünüz!" demiştim. Beklediğim
oldu: Tez bir zindan kuyusunun yaş ve taş duvarına vurulmuş yumruk gibi
yankısız kaldı.
Emperyalizm bunalımlarına
girmiş yaşlı Kapitalizm çağında idik. Tekellerin aşırı-kârına yaramayacak
her sosyal araştırma hiçti. "Hürriyet" maskeli kültür kargaşalığı
her sosyal emeği kim vurduya getirmek için birebirdi. Karınca kaderince
yeni bir şey söylemek girişimini baltalayan kasıtlı kötülükten ve sağırlıktan
daha olağan bir şey bulunamazdı. Egemen kültürün damar kireçlenmesine uğramış
beyninden başka tepki umulamazdı.
Ne var ki, kendisini geleceğe
adamış genç "Sosyalist" kesim de Tarih Tezini olmamış saydı. Nedenleri
öylesine çok ki, saymakla tükenmez. En başta geleni: "Sen de kim oluyorsun?"
sorusudur. Ve böyle bir soruya verilecek her karşılık yalnız soruyu açanların
daha susturucu kahkahalarına yol açabilir. Çünkü, onlar "Otorite"
isterler.
Bilimcil Sosyalizm kıyasıya
diyalektik bir doktrin olabilir. Onu kuran ustalar: Eleştiri metodundan
başka bütün buluşlarının "Dogm'" olmadığını söyleyebilirler. Öğrenciler
önlerine konulmuş teorik ve pratik bütün problemlerin bilimle atbaşı birlikte
yürüyüp gelişebileceğini her gün söyleseler bile, uygulamaya girmeyi, ustalara
saygısızlık, hiç değilse, hele "bizde" küstahlık sayarlar.
"Hele bizde": "Doktrin",
Ortaçağın "Tarikat" ortamında benimsenmiştir. "Maâzallah! Kâfir
Olursun" korkusu iliklerine işlemiştir. Ustaların "Kara kaplı kitabında"
yazılmamış söze ağız, açmak "Neûzu billâh (Tanrıya sığınırız!) Hurûcu
alessultan" (Sultana silah çekip ayaklanma) sayılır. Kimin haddine?
"Sakın ha!", "Çizmeden yukarı çıkma". Düşünmek: "Hafızlık"tır.
Ezbere kaç kitap sayabilirsen, o kez formül tekerliyebilirsin. O denli
"Otorite" geçinirsin.
"Otorite" nedir ? Normal
gelişen toplumda gerçekleri objektif ve somutça eleştirmenin vardığı sentezlerdir.
Geri ülkede gelişen, yalnız dogmatik skolastisizmdir. Osmanlı yedi iklim
dört bucağa nasıl "Otorite" oldu? "İstabl'ı Hümayûn" da (Padişah
ahırında) beslenen 2000 katar Deve ve 400 katar katır sırtında. Osmanlı
otoritesi: Mansıp, paye, mevki, rütbe, ün ve pozdur.
Birşey düşünüp yapabilmen
için, hani senin üniforman, apoletin, akçan, şöhretin nerede ? Yoksa, senin
sözüne kim bakar ? Bir yerden, ama senin olmayan, bir yetki almalısın ki,
otoritene inanılsın. Vaktiyle onu kılıcı hakkına çoban Padişah verirdi.
Şimdi, kapitalist "Avrupa malı"ndan başka Otoriteyi "Piyasa"
tutmaz.
Biz, o Osmanlı Toplumunun,
yadigarlarıyız. Bezirgan ağa da olsak; Acente-Kapitalist te olsak: "İthal
malı" satarsak "kâr" edeceğimize inanmışız. Atalarımız Deve ve Katır
üstünde dünyaya "Otorite" kesilmediler mi ? Biz Sosyalist de olsak
"Osmanlı Katırlığımız"dan tutarlı "otorite" tanımayız. Var
mı kırbacın ve kılıcın ki, katırlığımızın üstüne çıkarıp seni "otorite"
tanıyalım?
Bu "düşünce-davranış" ortamında,
ya payeden, ya ünden, ya pozdan gelmemiş herşeye "otorite"
taslıyan Medrese Mollalığından başka tepki beklenemezdi. Bu siyasi, edebi
v.s. otorite doğmatizmin kaçınılmaz skolastik beyin kireçleşmesi idi.
"Marksist" miydik ? Dünkü
çocukta, kırk yıllık savaşçı da aynı Medrese rahlesine oturtulacaktı. Kim
daha iyi katır tekmesi atarsa, "otorite" o olurdu. Bu güne bugün,
Allahın izniyle sosyalist idik, hem de Bilimcil Sosyalist. Bir konu üzerine
Marx'ın dedikleri varsa, ne ala. Metinlere, çaprazlama "sadık" kalınırdı.
Onlar, eğitim görmüş işlek bir Medrese bilgini çalımıyla tatlı tatlı döktürülürdü.
Marx o konuda karanlıkça
bir nokta görüp ileride "derinliğine ve ayrıntılarıyla" araştırma
yapılmasını mı not etmiş ? O notun anlamı hiç tartışılamaz. Biçimi, her
tercüme edenin "ûlema" tekmesine göre kaytarılır. Sırf sözde "Marksizmin
yanılmazlığı" adına, Patrik latası gibi sırta geçirilmiş delinmez bir
"büyüklük manisi" ile susulurdu. Bu susuş, "Stalinist" bıyıklarımız
ölçüsünde uluslararası bir disiplin heybetine bile rahatça sokulabilirdi.
İşte hep o "Susuş"
yüzünden, Marx'ın pek iğrendiği "Susuş Kumkuması" (Conspiration
de silence) içine dek düşüldü. Ustanın olağanüstü ayık ve öngörülerle dolu
en dinamik araştırma metinleri önemsenmedi. Yazıldıklarından hemen seksen
yıl sonralara dek kıskanç arşivlerde tozlandırıldı.
Bu metinler basıldığı zaman
(1939-1942) İkinci Emperyalist Evren Savaşının Kızılca Kıyameti kopmuştu.
Faşizm Moskova önlerine dayanmış, Sosyalizmi Volga aşağılarından çevirip
arkadan vurmak üzereydi. Stalingrad savaşımı dünyanın yüzünü değiştirirken
hangi akla gelirdi o metinler ? Marx onları yüzyıl önce çala kalem yazmıştı.
Engels Kapitalin bile ancak II. ve III. ciltlerini yetiştirebilmişti. Kautskylerin
pas geçtikleri o derinliğine teorik Antika Tarih araştırması ile kim uğraşırdı
?
Bilmiyoruz "bilmemek
cezayı kaldırmaz", onu da biliyoruz. Bilmediğimizi açıklamaktan korkmamayı
öğrenmedik. Sovyet Bilginleri, (Tarihcil Bilimler alanından söz ediyoruz).
Marx'ın Grundrisse'deki "Kapitalist üretimden önce gelen biçimler"
notları üzerinde yeterince durmuşlar mıdır ? Bunu bilememekte haklı çıkabileceğimizi
sanıyoruz.
Hangi Sovyet bilgininin
sosyal araştırması bizim "Kömür Perde"mizi aşabilir ? Türkiye şöyle
dursun, en "Demokratik" ve "Hürriyeti Seçmiş" Batı
dünyası için bile, Sovyetler hala içinden yedi başlı ejderha fırlayacak
bir "Pandor Kutusu" gibi "Demir Perde" ardında tutulur. Marx'ın
o önemli notları üzerine bir Sovyet incelemesi varsa bile, aldıran olmamıştır.
Hele bizim ideolojice karantinaya alınmış "Deliler Koğuşuna" hiç kuş uçurtulur
mu ?
"Batı" sosyal bilimler
alanında ister istemez: Görmek istemeyen göz kadar kör davranmak zorundadır.
Kapitalizm, ancak Toynbee çapında İntellicens Servis'ten diplomalı tarihçilere
ün sağlar, tarih bu mistik demagogların Doğulcul Sosyalizm sektöründe teorisyen
geçinip at oynatacakları bomboş bir alandır. Batı patenti bulunmayan emeğe
ise "müşterisiz matah zayidir" denir.
Onun için 1940.yıllarında
yazılmış: "Bay Mister Toynbee Tarih Bilimini Alt Üst Ediyor" yahut
"Tarih ve Allah" polemik denememiz, "kursağımızda kaldı".
Kişicil ilişkili bir iki edebiyatçı bir iki kez okumakla kaldılar. Kimisi,
bizim nasıl olsa "otorite" olmadığımızı düşünerek lütfettiler. Eleştirinin
kıyısından köşesinden kestikleri parçaları, eşlerine dostlarına kendi orijinal
buluşları olarak sundular. Allah razı olsun: Emeğimizi unutulmaktan kurtardılar.
Asliyle hiç ilgisi kalmamış biçimsizlikte üniversite yankılarına kapı açtılar.
Tarih tezimiz ve antika
tarih üzerine açılmış her problem ölü noktada kişiliksiz bırakıldı. Konuya
"sol" veya "sosyalist" yazarlarımızın ilgisi "gömme töreni" oldu.
Antika tarih ne denli haşmet taslasa en sonunda bir heybetli mezar değil
miydi ? İşi olmayanlar yeraltına tıkıldıkça onu kurcalayabilirlerdi. Ne
kapitalizmin, ne sosyalizmin ölüleri diriltmekle uğraşacak vakitleri yoktu.
Derken, "antika tarih
mezarı"nın, Birinci Emperyalist Evren Savaşında aralanan kapısı, İkinci
Emperyalist Evren Savaşı ile birlikte ardına dek açıldı. Sen misin gömdük,
öldürdük, dirilemez diyen? Antika tarihte gömülü bilinen varlıklar birer
birer ölümden sonra dirimle baş kaldırdılar. Kollarını kıpırdatamıyacakları
sanılan mezarlarından umulmaz canlılıkta akıncı eğilimleriyle fırladılar.
Güneşin altındaki yerlerini istiyorlardı.
Uzun saçlı Çin'den, kıvırcık
başlı Afrika'ya, Amerika'dan Küba'ya dek yeryüzünün "geri" yahut "Asyalı"
denerek "antika"lığından başka değer verilmeyen ülkeleri mahşer
yerine döndü. Tanrının terazisi önünde hesap vermekten çok tartışarak hesap
soruyorlardı, emperyalist anayurtlardan, üstelik hiç beklemeye gelmiyorlardı.
Bu "geri kalmış" "az gelişmiş" ülkelerde: Önce "Batı kapitalizmi"
doğsun, "modern proleterya" büyüsün. Ondan sonra, Batılı
anayurtlarda "sosyalizm" kurulursa, ve emperyalizm buyrultu verirse
antika tarihten kalmış yığınlar belki sosyalizme geçer mi ?
Niçin ? Çünkü klasik burjuva
mukaddesatından aziz "kişi mülkiyeti" ve de "özel sermaye"
gelişmedikçe sosyalizm kuruntu olurmuş. Sahi mi söylüyorlar ? Evet. En
keskin mantık bunu emrediyor. "Batı"nın, burunlarından kıl kopartmaz
değme sosyalistleri, en "ortodoks marksist'leri bile, gerekince o kızıl
kaplı "Das KAPİTAL" kitabının üzerine el basarak yemin ediyorlar
ki bu böyledir.
Onlar and içedursunlar,
"geri kalmış" ülkeler niçin "az gelişmiş" bulunduklarını
gene o Marksizmden öğrenmişlerdi. Bildikleri gibi, doğru sosyalizme atılıyorlardı.
Bu toptan bir "Mazlum Milletler; Ezilen Uluslar" akını idi. Avrupa,
Ortaçağdan önce olduğu gibi kapitalizmin sonunda da, tarihinde ikincidir,
yeni bir "Muhaceret'i Akvam: Ulusların Göçü" ılgarına, hiç beklemediği
yönlerden uğramıştı.
O zaman kafalara dank etti.
Yeryüzünde 500 yıllık "özel teşebbüs" cennetine bu geri "barbarlar"
kulak asmıyorlardı. "Hürriyet için hürriyet" gevişi getiren Batı
kapitalizminin, Osmanlı kapıkulları kadar süslü ve tıkıntılı ücret köleleri
sürülerini kendi alın yazılarında uyarmanın yolu işte antika tarih gelenek
görenekli sömürge, yarı sömürgelerden geçiyordu.
7000 yıllık antika tarih
yeni bir tufan yaratıyordu. O kaçınılmaz hengame 7000 yıllık yaşantısını
güneşin altına seriyordu. Kimseden ne "kutsal kişi mülkiyeti"
büyüsü, ne "vazgeçilmez özel sermaye" buyrultusu sormuyordu. Kendi
göbeğini kendi kesiyor, kalkınmanın kapitalist olmayan yolunu deniyor ve
açıyordu.
Ne idi bu, antika çağların
barbar saldırılarını düşündüren önüne geçilmez davranış ? Nereden geliyordu
o geri kalmış ulusların hiç bir girişimde sosyalizmden geri kalmayan ayaklanışı,
şahlanışı, sosyalistlenişi?. Soranlara bakan yoktu. Bütün büyük ideolojik
soruların karşılığını olaylar veriyordu. Çin'den Mısır'a, Cezayir'den Küba'ya
dek tümüyle sömürge ve yarı-sömürge ülkeler yığınlarıyla ansızın kestirmeden
sosyalizme atlıyorlardı.
Önce dudak büküldü, sosyalizm
olsa olsa zenginliklere boğulmuş, Avrupa'da Batı'da beklenebilirdi. Aksine
bakın ki, züğürtlükten bunalmış geri ülkelerde sosyalizm beklenmedik zaferler
kazanıyordu. Hem öyle ki, ya sosyalizm zafer kazanıyordu yahut kazanmazsa,
o ülke sömürgeden beter bir korkunç köleliğe düşüyordu. Yani işin lükse,
kuru mantığa dayancı kalmamıştı. Ya ölüm, ya sosyalizm! parolası "ya
hürriyet, ya ölüm" parolasının yerine geçmişti.
Bunun üzerine "Batı" denilen
emperyalist dünyanın sağlı, sollu bilginlerinin gözleri faltaşı gibi açıldı.
Özellikle, Marksizme içten inanmış, sosyalizmi bir maske gibi kullanmayan
batılı düşünürler doktrini bir daha kurcalamaya, elemeye giriştiler. Özellikle
Marksizme unutulmuş yahut üzerine oturulmuş, veya "içine
bir mezar gibi girilip" gömülünmüş bulunan kimi metinleri yokladılar.
Sömürülen geri ülkelerin
gözkarartıcı gidişine, Marksizm metinlerinde acep bir enek, benek, belge,
işaret yok mu idi ?... Onlar, müslümanın uçağı ve radyoyu kur'ân ayetlerinde
arayışının saf ve iyimser mantığına yatkındılar. Marx'ın dışında bir "hakikat"
kalabilir miydi ? Tam o sıra "Grundrisse"nin farkına vardılar. Varır varmaz
ona sıkı sıkıya dört elle sarıldılar.
"Hakikat" orada kat
kat maden filizi gibi yığılı duruyordu. Geri ülkeler özel mülkiyete metelik
vermezse sosyalizme mi gidiyordu ? Bu eğilimin kökü "Grundrisse"de
anlatılan "Doğulu" yahut "AsyaIı" bir üretim ve mülkiyet
tipinden kaynak alıyordu. Demek "Batılı" (kapitalist) toplumu anlamak
için olduğu gibi "Doğulu" (antika) toplumu da anlamak için Marx'ı
okumalı idi..
Bilimcil Sosyalizmin yolu:
Diyalektik Maddeciliktir. Diyalektik Maddeciliğe göre, olaylar boyuna değişirler.
Onun için gerçeklik, yalnız bütün çelişkili gidişleri içinde ele alınırken,
pratikle değiştirilmek zorundadır. Her şey gibi İnsanın ve Toplumun kendisi
de değişir. Ve bu değişme insanla ilgili olduğu ölçüde insanın düşüncesi
ve davranışı ile yapılır.
Toplum gerçekliği -SON DURUŞMADA-
hangi mekanizma ile değişir? Toplumun MADDE ÜRETİMİ temelinde DOLAYSIZCA
etki yapan ÜRETİCİ GÜÇLER'le değişir. Üretici Güçlerin başında ne gelir?...
İNSAN gücü.. der demez, iki karakter göz önüne gelir:
1- İnsan önce planladığı
tasarı ile yapacağını DÜŞÜNÜR,
2- Sonra, o tasarının doğrultusunda
DAVRANIR.
Marx'ın dediği gibi, insan
emeğinin hayvan çabasından (Mühendisin arıdan ve örümcekten) ayırımı: Yapacağını
önce kafasında tasarlayışında toplaşır. Engels'in dediği gibi, insan yemeği
içmeyi bile önce kafasından geçirerek yapar. Yapılacak işin kafada BİLİNÇLE
tasarlanışına ve planlanışına TEORİ denir. Pratiksiz teori, YARAMAZ KURUNTUCULUK
olduğu gibi, Teorisiz pratik te, biraz ustanın deyimi ile "KAFASIZ İŞGÜZARLIK"tır.
Şimdi Teori nedir? Gerçekliği
değiştirmek üzere tasarlanan planlı düşüncedir. Bunu söyler söylemez, gözönüne
iki türlü gerçeklik gelir:
1- Yaşanan gerçeklik,
2- Yaşanmış bulunan gerçeklik.
Asıl insana yararlı olmak
üzere değiştirilecek olan gerçeklik, elbet içinde bulunduğumuz ŞİMDİKİ
olaylardır. Ancak, şimdiki olaylardan hiçbiri daha ÖNCEKİ olayların diyalektik
ürünü bulunmaktan çıkamaz. Her şimdiki olay, geçmiş olayların sonucudur.
BUGÜNÜN gerçekliği, ister istemez DÜNÜN gerçekliklerinden çıka gelmiştir.
Bugüne dek gelmiş geçmiş gerçekçilerin topuna birden bilim dilinde TARİH
adı verilir.
Demek, nasıl Teorisiz pratik
ve pratiksiz teori olamazsa tıpkı öyle gerçekliksiz Tarih ve Tarihsiz gerçeklik
de bulunamaz. Bir ülkenin TARİHİ (dünkü olayları) GEREGI GİBİ bilinmedikçe,
o ülkenin GERÇEKLİĞİ (bugünkü olayları) iyi kavranamaz. Kavramak iddiasına
kalkışılanca, gösterilen çaba veresiye alış-verişe benzer. Teori ezbere
kuruntuya döner, Pratik karanlığa kubur sıkmaya.
Onun için, Bilimcil Sosyalizmin
soyadı TARİHCİL MADDECİLİK'tir. Onun için TARİH incelenimleri, kimi alışkanlıkların
yakıştırdığı gibi: Bir eksantrik müzecilik merakı, bir eskiler alayımcılık
hevesi değildir. Tam tersine insancıl düşünce ve davranışın ÖZÜ gerçeklik
ise, gerçekliğin KÖKÜ Tarihtir. Tarihi unutmak, Teorinin ve Pratiğin kökünü
kurutmak olur.
Türkiye'de Düşünce ve Teori
basmakalıpçılığı ve dolayısıyla da Pratik davranış tökezleyişleri en yaygın
hastalığımızdır. Bunun OBJEKTİF nedeni: Egemen çevrelerin her düşünce ve
davranışı ya Nemrutça kökünden kazıma, yahut kendi yozlaştırıcılığı altında
ansızın şımartma eğiliminde olmasıdır. Ama, bir de SUBJEKTİF neden var:
Tarihcil Maddeci olduklarını açıklayanlar, genel olarak TARİH ve özellikle
Yakındoğu ve TÜRKİYE TARİHİ üzerinde, bir YABANCIDAN gelmeyen sabırlı çabaya
dayanamıyorlar. O zaman, ağzından dolma toplar gibi, kulaktan kapma, hele
şairane destan düşmeciklerini yahut ünlendirilmiş acayip romantizmleri
Tarihle karıştırıyorlar.
Oysa, KLASSİFİKASYON bilimi
olarak TARİH henüz dünyada kurulamamıştır. Tarihi dünyada gelişigüzel olaylar
kırkanbarı: BİRİKİM bilimi olmaktan kurtarmadıkça, geri ülkeler içinde
özellikle Türkiye'nin Tarihini anlamak güç oluyor. Türkiye Tarihini anlamadan,
Türkiye Gerçekliğini anlamak ise, ondan da daha güçleşiyor. Bu yüzden Teori
topal kalıyor, Pratik aksıyor.
Bütün bilimler gibi, elbet Tarih
bilimi de gelişir. Tarihi: Nasıl olsa değişmez, bilinen şeylerin ezberlenip
tekrarlanması saymak kadar gülünç bir yanılma olamaz. Hele: "Marks-Engels
ustalar bir yol Tarihcil Maddeciliği kurduktan sonra kimin haddine düşmüş
Tarihte orijinal aydınlatmalara varmak" diye o dindarca alçakgönüllülere
sapmak, bilimcil sosyalizmi kaçamağa çevirmekten başka sonuç veremez. Böylesine
"sureti haktan görünmeler" her şeyden önce ustalara karşı, tapınç perdesi
altında en iflah olmaz yobazca saygısızlığa düşmek olur. Ustalar " Hafız'ı
Kapital" çömez papağanlar değil, Teoride, Pratikte kıyasıya savaşçı çıraklar
için yolu açmışlardır.
Karl Marx, Das Kapital'ın
Önsözünde belirttiği gibi başlıca planını "Modern toplumun yüzündeki peçeyi
kaldırma" uğrunda topladı. Ayrıca, ANTİKA TARİH üzerine klasik Tarihcil
Maddeciliğin yaptığı dahiyane notlar, Marx-Engels çağındaki Tarih ve İnsan
bilimlerinin veri sınırları ötesine çıkamazdı. l887yılları Tarihcil bilimlerin
bellibaşlı iki büyük eksiği var idi:
1- TARİH ÖNCESİNİN bilinmeyişi:
Tarihi değişmez kuralların ve kurulların "TEKERRÜRÜ" kılığına sokuyordu.
Tarihcil Maddeciliğin kökünden çürütmek istediği GENEL EĞİLİM bu idi.
2- YAKINDOĞU TARİHİNİN bilinmeyişi:
Tarih gerçekliği gibi Tarih bilimini de Herodot'lar ve Beroz'larla başlatmak
zorunda bırakılıyordu. O zaman Tarih, Akdeniz çevresinden Batı Avrupa'ya
doğru (KÖLELİK-DEREBEYLİK-KAPİTALİZM) üçgen tekeriyle tekerlenmiş bir ÖZEL
EĞİLİMden kurtulamıyordu.
Bu ŞEMA: Batı Toplumunun
GERÇEKLİĞİ için gerekli Tarih gerçekliğini az çok sunabiliyordu? Nitekim
Batı'da Sosyal Devrimciliğin Teorik ve Pratik bütünlüğü yeterince sağlanabiliyordu.
Ne var ki, Türkiye Orta Asya'dan gelmiş insancıl güçlerin, derin kökleri
Yakın doğuda olan Küçük asya toplumu idi. Dalbudaklarımız Akdeniz ötelerine,
Orta Avrupa'ya dek uzanmış olsa bile, Marx'ın pek güzel belirttiği gibi,
Tarihcil Kökümüz her zaman ANADOLU (Küçük asya) oldu.
Spesifik olarak TARİH bilimi-bilebildiğimiz
kadarıyla, bilmediklerimizi her zaman, herkesten öğrenmekten mutluluk duyarız-
bugün Klasik Tarih Bilimi Batıda (Kapitalizm'de) ve Doğu'da (Formel Sosyalizm'de)
henüz yukarıda değdiğimiz iki genel ve özel eğilimden kurtulamamıştır.
Tarih bilimi, 10'uncu yüzyılın armağan ettiği tutunmuş, sevilir şemalardan
bir türlü sıyrılamıyor. Yaşanmış gerçek Tarihin KIYASIYA MADDECİ DİYALEKTİK
gidişi, okul kitaplarının mitolojisi, masalları ile örtülüyor.
19'uncu yüzyılın insancıl
bilimleri:antropoloji, etnoloji v.s. alanlarında hayli malzemeler yığmıştı.
Bu verilere 20'inci yüzyılda gelişen: Arkeoloji, Tarihöncesi v.s. bilimleri
katıldı. Marx'ın o verileri incelemeye ömrü yetmedi. Engels, "adeta bir
vasiyet yerine getirirce" Morgan'ın keşiflerini alabora etti ve "Menşei
v.s." eserinin üzerinden 7 yıl geçer geçmez, Tarihöncesi biliminde "adamakıllı
ilerlemeler" olduğunu belirtti. Ya Engels'ten beri geçen 70 yılda yığılmış
veriler, rafta mı kalacaktı?
Elimize geçenlere göre,
Tarihcil Maddecilik öğrencileri, haklı haksız nedenlerle, Tarih bilimi
yolunda ustaların öğüdünü, bir dua gibi "Amin!" demekle izlediler. Ustalarının
metinlerini ezbere tekrarlamakla Usseverliğin yücesine kanat gerdiklerine
inandılar. Bu Marxizm değil mistisizmdi.
Marx'tan beri edinilmiş insancıl
Bilim kazançları açısından bütünlemesine bir Tarih determinizmi ile bakılınca
şu gerçeklik göze batar: Tarih öncesi ile Tarih (Antika ve hatta Modern
çağlar) arasında, inanılmıyacak kertede DİYALEKTİK etki-tepki ilişkileri
vardır. Bu kaçınılmaz bir olaydır. Çünkü, Tarih öncesine son veren ve YAZILI
Tarihi açan Medeniyet, ilkin Güney Irak'ın sübtropikal Irmak dökülümlerinde
tek tük KENT (Cite)lerle doğdu. O kentçiklerin dışındaki uçsuz bucaksız
Dünya Tarih öncesi (Barbar) Toplumlarla kaplıydı. Onun için Tarih-öncesinin
neçeliği (kantite'si, kemmiyeti), çağımıza dek, Tarih (Medeniyet) niteliğine
(kalitesine, keyfiyetine) etki yapmaktan geri kalamazdı.
Tarım ekonomisine dayanan
Kent içinde Toprak ilkin TANRININ (yani TOPLUMUN, İslamlık'ta: "Beytül
mali Müslimin'in) idi: Yani ORTAK MÜLK idi. Kent içinde Tefeci-Bezirgan
özel sermaye gelişince: Toplum sosyal sınıflara bölündü. Toprak mülkiyeti
ÖZEL KİŞİ MÜLKÜ olmaya doğru gelişti. Geri kalan Kent dışı dünya ise ORTAK
MÜLKİYET temeline dayalı kaldı. Bu durumun çelişkisi, 7 bin yıllık Antika
medeniyetler Tarihi boyunca, ta kapitalizme dek toplumu bin bir çemberden
geçirip, yaz-boz tahtasına çevirdi. Kadim tarih Kapitalizme gelinceye değin,
medeniyetlerin bata-çıkan gidişleriyle yürüdü.
Neden bata-çıka gidildi?
Şundan: Medeniyet, sınıflar güreşiyle eridikçe, gürbüz çevre barbarlarınca
yenildi. Barbarlıkla Medeniyet arasındaki temel çelişki MÜLKİYET ilişkilerinde
toplanıyordu. Barbarlıkla Medeniyet arasındaki artı-eksi çatışmalar: ORTAK
MÜLKİYET ile ÖZEL MÜLKİYET arasındaki savaştan kaynak alıyor üst yapıların
bütününü, zaman zaman çelişik şanslarla yangın gibi sarıyordu.
Özel KİŞİ MÜLKİYETİne dayanan
Medeniyet: İlkin bir avuç olan sonra çoğalan, ama sosyal sınıf çelişkileri
yüzünden üretim temelini de yobazlaştırarak, bir kaç kuşakta kolayca yıkılabilir
hale gelen bir toplumdu. ORTAK MÜLKİYETe dayanan Barbarlık : Gittikçe azalmakla
birlikte, ilkin yeryüzünü kaplamış ve içerisinde sınıf çekişmesi bilmeyen
bir kardeşler toplumcukları dünyasıydı. Barbar insanlar, eşit kankardeşleri
olarak, ölesiye danışmalı taze, esen güçtüler.
Medeniyet: Devlet, Para,
Yazı gibi silahlarıyla ilkin, barbarlığa karşı teknik, sosyal teşkilatçı
üstünlüğünü kazanıyordu. Çünkü Barbarlık dünyayı kaplamış bir büyük çoğunluk
olduğu zaman bile, Barbarlardan her biri ufak Aşiret, Kabile, ve Kan teşkilatlarıyla
dağınık ve özerk yaşıyorlardı. Bata çıka her gün biraz daha dünyaya yağ
damlası gibi yayılan Medeniyete karşı Barbarlığın bütün olarak birleşmesi
olağan değildi. O yüzden Medeni Devlet, Barbar Aşiretleri, kimi çıkarla,
kimi zorla teker teker bozguna uğratabiliyordu.
Ancak bu çok uzun süremiyordu.
Medeniyetin içinde özellikle Köle-Efendi çelişkileri azıttıkça, Barbarlıkla
ilişkiler tersine dönüyordu. Neçelik (miktar) olarak köleler, efendilerin
on, yüz, bin katı artıyordu. O zaman ya Grekler'in Isparta Kenti'nde olduğu
gibi, her dönemde köleler, fazla köy köpekleri gibi kılıçtan geçirilip
azaltılıyordu; yahut Atina'da olduğu gibi: Demokrasiyi demogojiye çeviren
soysuzlaşmalar, Kent içinde dirlik bırakmıyordu. Bu durum, Bezirgan medeniyetin
kendi kendisini inkara başladığı DEREBEĞİLEŞME konağı oluyordu.
O zaman üst sınıfları birbirine
düşmüş, kimsenin kimseye güveni kalmamış bulunana Medeniyet: Çevre Barbarlardan
önce medet umuyor, aylıklı asker yetiştiriyor, "kendi mezar kazıcılarını"
hazırlıyor; sonra yarı çağırılı Barbar baskınlarına uğruyordu. Örneğin
Makedonya Barbarlığı İskender'in kişiliğinde Grek Medeniyetinin altından
girip üstünden çıkıyordu. "ULUSLARIN GÖÇÜ" Roma İmparatorluğunu tuzbuz
ediyordu... Derken Barbar Madekonyalının veya Hün-Cermen'in içine daldığı
geniş medeniyet nimetleri ve bozuk insan sürüleri: Parasıyla, yazısıyla,
devletiyle, kültürüyle, alışkanlıklarıyla gelenleri etkiliyordu. Fatihlikten
Efendiliğe, (Şövalyelikten Derebeyliğe, Gaazi-İlb'likten Beylerbeyiliğe,
Paşalığa, Ayanlığa) doğru kayan barbarları, "MEDENİLEŞTIRİYOR" du. Ve bu
çember böylece "TEKERRÜR" edip duruyordu.
Tarihin bata-çıka gidişine Akdeniz
Medeniyetlerinden örnekler verdik. Çünkü klasik Tarihte en iyi yazılı ve
herkesin her an en çok öğrendiği olaylar Greko-Romen Medeniyetinde belirlidir.
Medeniyet Tarihi biraz iç yüzünden incelenirse adım adım aynı gidişin kaçınılmazlığı
görülecektir. Yakındoğunun Irak, Mısır, Uzakdoğunun Çin, Hint Medeniyetlerinin
alınyazıları: Hep o Barbarlarla Medeniyetler, yahut: Ortak Mülkiyet iIe
Özel Mülkiyet arasındaki denizlerle karalar arasındaki Med ve Cezirleri
andıran çelişme ve çekişmeler ile çizildi.
Klasik Tarih Bilimi o sikllerin
(dönemlerin ) farkında olmazlık edemiyor. Ancak Medeniyetlerin alt üstlüklerini:
Tarihin insanlık ölçüsünde diyalektik bir bütünlük ve determinizm momentleri
olarak ele almıyor. Ya kişilerin beceri ve berecisizlikleri, ya kurum ve
kuralların başarı veya başarısızlıkları yüzünden çıkagelmiş kör tesadüfler,
kanunsuz kargaşalıklar, iyi olmuş yahut yazık olmuş uygunluklar veya terslikler
sayıyor. O zaman Tarih, Kaza ve Kaderin cirit attığı bir kör dövüşleri
alanına, şairce kahramanlıklar, yahut haince daltabanlıklar edebiyatına
döndürülüyor. Tarih, artık kanunluğu ve determinizmi kavranır insancıl
olayların bilimi olmaktan çıkarılıyor.
Batı Kapitalizmi için, Tarihi
Mahşer yerine çevirme önyargıları beslemek yahut paradoksla hoş vakit geçirmek
gibi çıkarlar sağlıyabilir. Doğu için bu teorik bir boşluk ve karanlık
olur. Özellikle Türkiye'nin ve Osmanlı İmparatorluğunun, genellikle "GERİ
ÜLKELER" in ekonomik ve sosyal gerçekliklerini gereği gibi düşünmek ve
hele davranmak istedik mi, her şeyden önce: O klasik burjuva Tarihçiliğinin
SOSYAL DETERMİNİZM DÜŞMANLIĞI diyebileceğimiz eğilimini gidermek zorundayız.
Organizma, tek hücrelilerden
maymuna ve insana doğru evrim yapmış canlı tiplerdir. Antika Tarihin tek
hücresi KENT'tir. Yazılı Tarih Kent'ten çıkıp canlı tipler gibi çeşitli
medeniyetlerle bata çıka gelişmiştir. Her çıkış kendisinden önceki batışla
ilgili bir evrim zincirinin halkasıdır. Tarih zinciri içinde batışların
da, çıkış halkaları kadar önemleri vardır. Batışla çıkışın çelişkili parçalılığı
Tarih diyalektiğinin bütünlüğünü ve kanunluğunu belirtir. O kanunların
güttüğü geçmiş gerçeklikler oldukları gibi kavranılmazsa, bugünkü ve yarınki
sosyal gerçekliklerin (gerek Kapitalist Anavatanlarda, gerek Geri ve Sömürge
ülkelerde) Teorik olarak değerlendirilmesinde eksiklerden kurtulunamaz.
Toynbee gibi, İntellicens
Servis'in Sosyalist "Büyük Tarihci"leri de: Tarihe bir determinizm arar
görünürler. Onların araştırmaları: Klasik Tarihin yozlaştırılmış parçalılığından
usanan kimselere, filozof ceplerinden çıkarıp sundukları YAKIŞTIRMA "Determinizm"lerdir.
Çünkü, bilinen sınıf nedenleriyle, uydurukçuluğa en elverişli alan, derme
çatma klasik Tarih bilimidir. Oysa uydurukçuluğa hiç gerek yoktur. Tarihin
kendi gerçek gidiş kanunları her kuruntudan güçlüdür. Yeter ki, onları
izlerken skolastiğe ve metafiziğe kaçmayalım.
Antika Tarihin en büyük gidiş
kanunu: Barbarlıkla Medeniyet arasındaki çelişkilerde yatar. Kadim Tarih
manivelasının kısa momenti Medeniyet, uzun momenti Barbarlık gücüyle ağır
basar. O iki manivela kolu EKONOMİ adlı dayanak sivrisi üzerinde, kimi
o yana, kimi bu yana alçalıp yükselerek işler.
Antika Tarihte, bir Medeniyet
doğdu mu, ölünceye değin geçen olayların temel üretici güçleri, kurulu
niceliğin (düzen keyfiyetinin) dengeliğini az çok korurlar. Genel olarak
EKONOMİK diye adlandırılan madde ilişkileri, -hiç değilse son duruşmada
-Medeniyetin ÜSTYAPI ilişkilerini belirlendirirler. Kurulu düzenin üretici
güçlerinden Coğrafya ve Teknik adlı maddecil üretici güçler çevçevesinde,
belirli insancıl gelenek-görenek ve kollektif aksiyon üretici güçleri belirli
bir gelişim biriktirir.
Bu birikim, Toplumun EVRİM
(Tekamül) çağıdır. Klasik Tarih anlayışı, bu çağ olaylarının determinizmini,
daha Tarihcil Maddecilik doğarken benimsemiş olmalı idi. Burjuva Tarihçiliğinin
kıyışamadığı bu iş, ancak gene Tarihcil Maddecilikçe yapıldı.
Kadim Toplumun değişmez
üretim temeli: Toprak ekonomisine dayanır. Üretimle bütün ilişkisi, uzaktan
aracılık ve sömürücülük olan TEFECİ-BEZİRGAN sermaye O olayların itisiyle,
çok geçmez, Toprak mülkiyetine de sinsice el atarak EFENDİLEŞİR, DEREBEYİLEŞİR.
Derebeyileşmenin azdırdığı sosyal sınıf çelişkileri: Bir çözüm yolu olan
SOSYAL DEVRİM biçimine baş vuramaz. Çünkü Antika Toplumda, ne Kapitalizmin
yaptığı gibi ÜRETİM SOSYALLEŞİR ne işveren sınıfının kendisine "Mezar kazıcı"
olarak yetiştirdiği bir sosyal devrimci İŞÇİ SINIFI (Proletarya) gelişir.
O yüzden, Kadim medeniyetlerden
her biri, hep içinden çıkılmaz kör dövüşleriyle, önce, artearyosklerozlu
hayvan gibi duralayıp taşlaşırlar. Sonra kurulu medeniyet, eskimiş bir
yapı, yahut kankıranlaşan bir organizma gibi yer yer çatırdayıp dökülür.
Birikim sona ermiş, Toplum DEVRİM (İNKİLAP) çağına girmiştir. O zaman eski
medeniyet çöker, yeni bir medeniyet doğar. Tarihin bu geçit konağı üzerine,
Klasik Tarih pek çok olaylar anlatır. Ama, eski medeniyetin batışıyla,
yeni medeniyetin çıkışı arasında bir determinizm aramaz.
Bu tutum, az çok anlayışla
karşılanmalıdır. Engels, geçit olaylarının belirlendirilişindeki güçlükleri
Anti Dühring'in önsözünde pek güzel açıklar. Yaşama ile Ölüm, Sağlıkla
Hastalık, Çocuklukla Erginlik ve ilh. gibi herkesin açıkça görüp bildiği
tabiat olaylarındaki NİCELİK (KEYFİYET) değişiklikleri bile metafizik mantıkla
kestirilip attırılamaz. Çok kısa ve nazik GEÇİT olaylarında yatan SIÇRAMA
ancak diyalektik momentinin yakalanmasıyla kavranılabilir.
Antika Tarihte, bir Medeniyetten
ötekine geçişi sağlayan nicelik sıçraması: Araya Barbar adlı taze insancıl
üretici güçler girmedikçe gerçekleşememiştir. Çürümüş bir medeniyetin DEVRİLİP
ortadan kaldırılması hep barbarın akınıyla kesinleşmiştir. O yıkılışlara
Sümer'lerden Grek'lere dek "TUFAN" denilmiştir. İslamlık'ta "KIYAMET" adı
verilmiştir. Biz basitçe "TARİHCİL DEVRİM" terimini uygun buluyoruz. Çünkü
medeniyetin yıkılışı da bir DEVRİM'dir. Ama, SOSYAL DEVRİM: Aynı Toplum
içinde bir Sosyal Sınıfın ötekisini kaldırmasıdır. Tarihcil Devrim: Toplum
dışından gelen daha geri, bir BAŞKA TOPLUM insanlarınca yapılır. Sırf SOSYAL
DEVRİM olamadığı için, onun yerine TARİHCİL DEVRİM gelir.
Tarihin yüzeyinde Medeniyetle
Barbarlık arasındaymış gibi geçen Tarihcil Devrim etki-tepkileri, gerçekte
en derin üretici güçlerin yönettiği ÖZEL MÜLKİYET ile KAMU MÜLKİYET arasındaki
karşılıklı etki-tepkilerdir. Bu çelişkili gidiş bütün Antika Tarih boyunca,
Hiç aman vermeksizin sürüp gittiği için bir sosyal kanun gücünü taşır.
Buna TARİHCİL DEVRİM KANUNU denebilir.
Tarihcil Devrim Kanunu,
Medeniyetin başladığı günden, Kapitalizmin SOSYAL DEVRİM'ler çağını açtığı
güne dek: Düzgün bir saat çalışmasıyla işler. Klasik Tarihte, birbirinden
kopmuş, birbirine benzemez, hatta birbirinin zıddı olarak anlatılan bütün
Medeniyetlerin bir birine bağlılığını, "Tekerrür" sayılan benzerliklerini
ve çelişkileriyle bir arada bütünlük teşkil ettiklerini Tarihcil Devrim
Kanunu belirlendirir. Bu kanun bilimcil düşünceyle incelenip uygulandı
mı, Tarih zincirinin bütün halkaları eksiksizce ve aksaksızca birbirlerine
bağlanmış bulunur. Şimdiye dek çözümü askıda kalmış, hatta "Esrar", "Gayya
kuyusu" sayılmış nice problemlerin iç zenberekleri yakalanmış olur.
Bu gerçeği iki çözümü yapılmamış
büyük olayla örnekliyelim:
Barbarlık geri ve insanlık evrimince ALT ve İLKEL bir Toplumdur. Medeniyet
ileri, ÜSTÜN ve daha OLGUN bir Toplumdur. Nasıl olur da, geri barbarlık,
ileri medeniyeti yener? Burjuva Tarihciliği bunu kasıla kasıla bir içine
işlenilmez bilmece-bulmaca saymaktan per hoşlanır. O bilmecenin üzerine
sürüyle yalan, dolan aldatmacaları kuracaktır. Ancak Sosyalistler, hatta
Plehanof gibi skolastikce marksistler bile o konuda bocalar.
Yanılışın nedeni, Tarihcil
Maddeciliğin verdiği ÜRETİCİ GÜÇLERİ iyi değerlendirememekte toplanır.
Çoğu Maddecil Üretici Güçlere: Coğrafya ve Tekniğe aşırı değer vereyim
derken, İnsancıl üretici güçlerin canlı değeri küçümsenir: İnsanın Tarihcil
Gelenek ve Görenek, Kollektif Aksiyon gibi üretici güçler gözden kaçılır.
Tarihi yapan İNSAN soyutlaştırıldı mı, yahut otomatlaştırılıp gölgeleştirildi
miydi: Ya insanüstü güçlere kayıp, kaba burjuva materyalizmine düşmekten
kurtulunamaz.
Tarihte, insancıl güçleri
en büyük dirençle savunan kimseler, barbarlar olmuştur. Barbar, ilkel de
kalsa "SOSYALİST" bir KAMU düzeninin çocuğu idi. Eşitsizlik bilmiyordu.
O yüzden yalanı ve korkuyu kendi toplumu içine sokmayan alabildiğine ülkücü
yiğitti. Böyle yüce karakterli kişilerden derleşik olan Barbar topluluğu,
nedenli az kalabalık olursa olsun: Var olan bütün üyeleriyle bir tek vücut
gibi düşünüp davranıyordu. Medeniyet insanları ise, ne denli çokluk olursa
olsunlar, içlerine kurt düşmüş kuru kalabalıktılar. Binbir çelişkiyle birbirlerine
düşmüşlerdi. İlkel Kamu düzeninin katışıksız: Eşitlik-Doğruluk-Yiğitlik
gelenekleri ve Kankardeşliğinden doğma yaman Kollektif aksiyon güçleri
Medeniyet insanında tükenmişti. Yalnız KİŞİ ÇIKARI, PARA, DALAVERE, YOBAZLIK,
ZORBALIK ile külah kapıp sömürü sürdürüyorlardı.
İnsanlık gelişiminin, Tarihcil
gidişiyle tuttuğu yönden, YENİ Coğrafya ve Teknik üretici güçlere gebe
olan yerlerde: Çürümüş Medeniyet üst Sınıflarının kendi efendiliklerini
yalnız zorbaca sürdürebilmek üzere, kendi yurttaşlarına güvenemedikleri
için, o bedeni ve ruhu sağlam Barbarları Medeniyete doğru ister istemez
çağırmış, onlara medeniyet bozgununun bütün iç yüzlerini öğretmiş bulundukları
düşünülsün.
İnsancıl üretici güçlerin,
Diyalektik Sıçrama momentinde (Marx'ça pek güzel işaret edildiği gibi)
SAVAŞI keskin bir EKONOMİ gücü yaptığı sıralar sık sık patlak verirler.
Öylesine neyrenk Tarih noktalarında: Çökkün Medeniyetin coğrafyası aşınmış,
yeni coğrafyalar ve medeniyetçe geliştirilmiş teknikler barbarın eline
geçmiştir. En yüksek kertesinde bunalım, ortada, insancıl üretici güçlerden
başka tutamak bırakmamıştır. Bu şartlar ortasında Medeniyet insanı, hiç
beklemezken, ansızın Barbar insana yenilecektir ve yenilmiştir. SOSYAL
DEVRİM'ini başaramayan Medeniyet TARİHCİL DEVRİM'le yıkılacaktır.
Medeniyetlerın yıkılıp kurulmaları
kaç türlü olur?
Kadim Tarih gerçekliği,
yakından izleyince, orada başlıca iki türlü TARİHCİL DEVRİM tipi karakteristiktir:1)
Orijinal bir yeni Medeniyet doğuran Tarihcil Devrim; 2) Eski Medeniyetin
Rönesansını doğuran Tarihcil Devrim.
Her Tarihcil Devrimin bir
ŞARTLARI bir de SEBEPLERİ vardır. Tarihcil Devrim Şartları: Toptan İnsanlığın
ulaştığı GELİŞİM ÇAĞININ şartlarıdır. Tarihcil Devrim Sebepleri: Yeni gelişimlere
gebe Coğrafya ve Teknik üretici güçlerle, o güçleri ele alabilecek TARİH
ve İNSAN üretici güçlerle, o güçleri ele alabilecek TARİH ve İNSAN (Gelenek,
Görenek, Kollektik Aksiyon) üretici güçleridir.
İki tür olan Tarihcil Devrimin:
ORİJİNAL bir Medeniyet mi, yoksa bir MEDENİYET RÖNESANSI mı doğuracağı:
Bir yandan Medeniyetin ulaştığı Tarihcil düzeye öte yandan devrimi yapan
barbarlığın ulaştığı Sosyal düzeye göre belirlenir.
1- ORİJİNAL MEDENİYETE VARAN
TARİHCİL DEVRİM: Medeniyet, Arapçanın pek bilinen deyimi ile "MEDİNE" den
(Türkçesi KENT'ten, Fransızcası Cite'den) çıkar. Medeniyetin birinci çağı,
ilk düzeyi: KENTLEŞME (Medenileşme-Siteleşme) konağıdır. Medeniyet, Kentleşme
çağının TARİHCİL DÜZEYİNDE ise, Medeniyeti yıkmağa çağırılı barbarların
öncülüğü ve güdümü YUKARI BARBARLIK KONAĞInın SOSYAL DÜZEYİNDE bulunuyorsa;
Medeniyetle Barbarlık arasında patlak veren savaş üzerine olan Tarihcil
Devrimin sonucunda ortaya bir ORİJİNAL MEDENİYET doğar. Sümerleri yıkan
Semit Barbarlarının AKAD medeniyetini kurmaları gibi. Acem medeniyetini
yıkan Hicaz Araplarının İSLAM medeniyetini kurmaları gibi. Yukarı Barbarlık:
Tarımı keşfetmiş, Kent kurabilmiş toplumdur. Bu toplum kendi Kentinin kurulları
ve kurallarıyla orijinal bir medeniyet kurar.
2- MEDENİYET RÖNESANSINA
VARAN TARİHCİL DEVRİM. Kentlerde doğan medeniyet zamanla Kent birimini
aşındırır. O zaman Kentlerin santralizasyonu başlar. O klasik anlamıyla
"İMPARATORLUK" adı verilen kentlerin açılışları çağına gelmiş bir medeniyetin
TARİHCİL DÜZEYİNE gelinmiş ise, medeniyeti yıkmaya çağrılı Barbarların
öncülüğü ve güdümü ORTA BARBARLIK konağının SOSYAL DÜZEYİNE ulaşmış bulunuyorsa,
Medeniyetle Barbarlık arasında patlak veren savaş gene bir TARİHCİL DEVRİM
yapar. Ancak bu devrimin sonucu olarak doğan şey, yeni bir medeniyet olamaz;
eski yıkılmış orijinal medeniyetin bir RÖNESANSı olur. Türk ve Moğolların
İslam medeniyeti sonunda kurdukları "TAVAİF'UL MÜLUK" adlı, İslamlığın
DİRİLİŞİ devletleri gibi! 'Cermenlerin, Macarlar'ın yıktıkları Roma medeniyeti
üzerinde kurdukları " FEODALİTE" adlı Kadim Romanın DİRİLİŞİ devletleri
gibi.
Orta Barbarlık: Çobanlığı
keşfetmiş, Göçebe toplumdur. Kendisinden iki Tarih basamağı yukarıda bulunan
eski medeniyetin uçsuz bucaksız tarım ve kültür ilişkilerini kapsıyacak
kurul ve kurallar Orta Barbarlıkta yoktur. Onun için çökmüş medeniyetin
değerlerini kurtarıp, barbar aşısı yaparak diritmekle yetinir.
Her kanun gibi, Tarihcil
Devrim Kanunun da, genel çizgileriyle verilirken, az çok soyutlaştırıldı.
Marx da, Kapitalist düzeni bir "MATAHLAR YIĞINI" olarak anarken bir soyutlaştırma
yapmıştı. Kapitalizmin egemen olduğu her ülkede ise, en başka çeşitli kapitalist
ve sosyal biçimler vardı. Tıpkı öyle, Tarih boyunca Tarihcil Devrim ana
kanunu sürüp gitmekle birlikte, her ülkede ve ayrı zamanlarda en çeşitli
somut ilişkilerde katışık bulunmuştur. Nüans ayrımları taşıyan orijinal
medeniyetlerin ve medeniyet rönesanslarının sonsuz türleri, genel Tarihcil
Devrim Kanununu çürütemez: Tersine, bütün zenginlikleriyle ispatlar.
Görüyoruz. Konu, yeryüzünün
ileri yahut geri bütün ülke insanlarına açık araştırma alanıdır. 20nci
yüzyılda Tarihcil Maddeciliği kavramış bir insanın orijinal araştırma yapması
hem hakkı, hem görevi ve gücü içinde sayılmalıdır. Türkiye aydınının, Batılı
Bilgin önünde yamyassı AŞAĞILIK DUYGUSU kadar, kendi toprağındaki düşünüre
karşı, karlı dağları ben yaratırım sanan AŞAĞILIK KOMPLEKSİ artık Türk
MİLLİYETÇİĞİNE sığamaz.
Bu alanda, bütünlüğüne tutarlı
başka araştırmaya rastlamadık. İnşallah vardır. Varsa karşılaştırmalar
yapılması için ne mutlu şeydir. Yoksa, Osmanlı yobazının "BİD'AT" tan ürktüğü
gibi sırf "gavur icadı" olmadığı için değil, gerçeklere uyup uymadığına
göre eleştiriye uğratılmalıdır bu görüş.
Giriş Bölümü: Eserin
anafikir ve hedefini anlatacaktır.
1- GENEL GİRİŞ: Yayınladığımız
eserin ne yapmak istediğini en genel düşünce çizgileriyle anlatacaktır.
Konuları: İnsanlığın
Başından Geçenler - Tarih Üretici Güçler - Tarihcil Devrim ve Sosyal Devrim
- İki Çeşit Tarihcil Devrim - Tarih "Tekerrür" Eder mi? - Barbarlık: Sosyal
Gelenek ve Aksiyon.
2- ÖZEL GİRİŞ: Böyle
bir eseri yayınlamakta hakkımız, yetkimiz ve ilgimiz bulunup bulunmadığı
anlatılacaktır.
Konuları: Özür Dileği
- Tarih öncesinin İnkarı - Dünyada Tarih Sentezi Mümkün müdür? - Türkiye'de
Buna Lüzum Var mıdır?- Ekonomik İlgi - Üstyapı İlgisi - Türkiye ve Osmanlı
Yüzleştirmesi.
Araştırmanın alanı Antika
(a) Tarih: İ. Ö. (İsa dan önce) 4-5 bin yıllarında
başlar, İ. S. (İsa'nın doğumundan sonra) 14'üncü yüzyılda biter. Bu alanda
araştırılan başlıca konu: Altı yedi bin yıldır, insanı umutsuzluğa
düşüren bir saat intizamı ile boyuna "tekerrür" eden medeniyet "yıkılış"
ve "yeniden kuruluş"larıdır.
Böyle bir araştırma neden
önemli oldu?
Bugünkü Türkiye'yi anlamak
için, onun, dün içinden çıktığı (daha doğrusu bir türlü içinden çıkamadığı)
Osmanlı tarihine inmek gerekti. Osmanlı tarihinin maddesine girince, onun
İslam medeniyetinde bir "Rönesans" olduğu belirdi. İslam Medeniyeti:
Tıpkı Grek ve Roma medeniyetleri gibi kentten (cite'den)
çıkmış antika (kadim) medeniyetlerden biriydi. İlk Sümer öncesinden (protosümerlerden)
İslam medeniyetine gelinceye değin sıralanan antika medeniyetlerin hepsi
de: Hem birbirlerinin aynı, hem birbirlerinin gayrı olarak birbirlerinden
çıkagelirlerken, hep aynı gidişi (proseyi) gösteriyorlar ve bir tek kanuna
uyuyorlardı.
Günümüze değin uzanmış bütün
problemlerin: Sebep-netice zincirlemesiyle nasıl, ta protosümerlere dek
dayanıp çıktığı dupduru anlaşılmadıkça, hiçbir somut (konkret)
tarih olayı gereği gibi aydınlanamıyordu.
Açık anlaşılmak için alfabeden
başlıyalım.
A - Tümüyle insanlığın başından
geçenler, iki büyük çağa ayrılıyor:
1) Tarih öncesi (Prehistoire):
Medeniyetten önceki çağlar. Bu bölüme yazısız tarih adını da verebiliriz.
2) Tarih (Histoire)
medeniyetten sonraki çağlar. Bu iki çağın aralığına Protohistoire
(öntarih) diye bir geçit koyanlar da vardır. Gerek tarihöncesi ve
gerekse tarih üzerine dağlar gibi bilim malzemesi ve belgeler yığılmıştır.
Fakat, tarih öncesinden tarihe geçiş'in ana kanunları; soyut
(abstrait) sosyoloji bakımından az çok bilinmesine rağmen, somut
olan tarih bakımından yeterince aydınlanmış sayılamaz.
B- Sırf medeniyetleri anlatan
tarih, daha doğrusu yazılı tarih deyince, o da iki büyük
bölüğe ayrılıyor.
1- Antika Tarih (Kadim
Tarih): Protosümerlerden Batı Romanın yıkılışına dek sıralanan "medeniyetler"i
konu edinir.
2- Modern Tarih:
Batı Ortaçağının bitişinden, günümüze dek uzayan bir tek çeşit "Kapitalist
Medeniyet"ini (Batıda "Burjuva" denilen işveren medeniyetini) konu
edinir.
Bu iki medeniyet tarihleri
aralığına da bir modern "Ortaçağ" konulunuyor.
Gerek antika tarih, gerek
modern tarih ve Ortaçağ üzerine dağlar gibi bilim malzemeleri ve belgeler
yığılmıştır. Fakat, antika tarihten modern tarihe geçişin, soyut
sosyoloji bakımından izahı bir yana bırakılırsa, somut tarih bakımından
ana kanunları yeterince aydınlanmış sayılamaz.
C - Antika tarihe
(Histoire de 1'Antiquite'ye) gelince, asıl konumuz odur. Orda bir tek değil,
birçok "medeniyet" sayılır. Hatta, her tarihçinin kendi anlayışına
göre bu sayı değişir durur. Birbirlerinden hayvan nevileri gibi ayrı tutulan
antika medeniyet tiplerinden beheri üzerine dağlar gibi malzemesi ve belgeler
yığılmıştır. Ama bu medeniyetlerin birisinden ötekisine geçişlerindeki
ana kanunları bulmak şöyle dursun aralarında herhangi bir geçit bulunup
bulunmadığı bile yeterince aydınlanmış sayılamaz.
Tek sözle: İnsanlığın belirli
(determine) bir çağ içinde başından geçenler üzerine oldukça büyük ve aydınlık
bilgilerimiz var. Fakat o çağların birinden ötekisine GEÇİŞ kanunları üzerine
gereği gibi aydınlanmış olmaktan uzağız. (Bundan sonra gelen bölümlerde,
nasıl uzak olduğumuzu kısaca anlatacağız) Neden uzağız? Belki, o geçiş
çağları üzerine elde pek az malzeme ve belge bulunması karanlığa sebep
gösterilecek. Malzeme ve belge kıtlığı neden ileri geliyor? Bu soruya verilecek
en basit teknik karşılık bile, bizi ansızın üzerinde durulacak konuyla
yüzyüze getiriyor: Geçiş konakları üzerine malzeme ve belgelerin az bulunuşu,
YAZI'ya dayanarak yükselmiş medeniyetin, YAZISIZ (antika
kutsallıkların deyimiyle: "KİTAPSIZ") barbar insanlarca alaşağı
edilmiş bulunmasından ileri gelir. (b)
O zaman, geçiş konaklarının
karanlığında yalnız bir kantite (kemmiyet): Malzeme ve belge azlığı değil,
ayrı bir kalite (keyfiyet) başkalığının da yattığını sezeriz.
Konumuz, o niceliği güden,
bir çağdan öbürüne geçiş kanunlarını araştırmaktır.
Klasik tarih, metafizik metodu
yüzünden: Her çağın yalnız en mükemmel örnek yanını ele almıştır;
doğuş ve ölüş anlarını yeterince önemsememiştir. Diyalektik metodlu
klasik tarihsel maddecilik; hangi çağda olursa olsun, insan toplumunun,
genel olarak ve son duruşmada, "URETİCI GUÇLER"le hareket ettiğini göstermiştir.
Ama, özellikle her çağda ve hele bir çağdan ötekine geçiş konağı içinde,o
yere ve zamana göre somut olarak hangi "Üretici Güçler"in ayrı ayrı
nasıl rol oynadıklarını araştırma ve bulma yetkisini, artık felsefe yerine
yalnız ve ancak olaylara dayanan sırf Bilim'e ısmarlamıştır.
Üretici Güçleri başlıca
dört bölüme ayırabiliriz:
1- TEKNİK: Toplumun
tabiatla güreşinde kullandığı cansız araçlar ve kullanımları. Aygıtlar,
avadanlıklar (aletler, cihazlar) ve metodlar (usuller).
2- COĞRAFYA: Toplumu
doğrudan doğruya dışarıdan,daha doğrusu mekan içinde çevreleyen maddi ortam.
İklim, tabiat, v.s.
3- TARİH: Toplumu
doğrudan doğruya içeriden,daha doğrusu zaman içinde çevreleyen
manevi ortam. Gelenek, görenek kalıntıları, v.s.
4- İNSAN: Toplumun
gerek dış-maddi ortamını, gerek iç manevi ortamını teknik-araçla işleyen
kollektif aksiyon (topluca eylem), zor ve şiddet anlamlı
"güç", v.s.
Sosyoloji bakımından yukarıki
dört ÜRETİCİ GÜÇLER dalından yalnız birısini, TEKNİK üretici gücü ele almak
mümkündür; soyutlaştırılmış (tecrit edilmiş) sosyal olaylar hiç değilse
bir kerteye dek teknikle aydınlatılabilir. Hele modern çağda teknik olağan
üstü gelişkin olduğundan, öteki üç grup üretici güçler belirli süre için
değişmez sayılırsa, yalnız başına teknik üretici güçler, sosyal olayların
gidişinde jalon (yol gösterici sırık) rolünü oynayabilir.
Tarih bakımından
teknikle birlikte, (coğrafya-tarih-insan) sözcükleriyle özetlediğimiz öteki
üç üretici güç de ele alınmadıkça yeterli aydınlığa kavuşulamaz. Çünkü
tarih son derece somut bir konudur. Robenson masalındaki gibi tek başına
kalmış uyduruk insanın değil, Gerçek insanın eylemidir. Gerçek insan: hem
TOPLUM YARATIĞIDIR, hem TOPLUM YARATICI'dır. Tarih, o gerçek insanın: Belirli
geçmişinden kalma gelenek, göreneklerle, içinde yaşadığı
belirli coğrafya ve iklim şartlarına göre, belirli bir tekniğe
ve metoda dayanarak yaptığı yaşama güreşinde, gene belirli bir seviyeye
ulaşmış kolektif aksiyonundan doğar ve gelişir. Tarihte herşeye
can veren bu kollektif aksiyondur.
Onun için, araştırmamız
SOMUT TARİH olduğu ölçüde, insan aksiyonunu manivela gücüyle on
kat, yüz kat, ve ilh. büyüten üretici tekniği elbet başta tutacaktır. Ama,
hele antika tarih toplumunda yalnız başına teknik insanı umutsuzluğa düşürecek
kadar yavaş gelişmiştir. Buna karşılık: Her toplumun içinden çıktığı tarih
gelenek görenekleri, içine girdiği coğrafya etki-tepecikleri
altında gösterilmiş. İnsanca kotlektif aksiyon teknikten hızlı davranmıştır,
denilebilir. Onun için, özellikle antika tarihte, dört küme üretici güçlerin
dördünü birden hesaba katmak gerekir. Yalnız teknik, olayların tümüyle
aydınlanmasını değil, şemalaştırılmasını bile yapmaya yetemez.
Modern Toplumda Teknik:
Maddi coğrafya ve manevi tarih üretici güçlerini öylesine kökten ve kolaylıkla
havaya uçurabiliyor ki, toplum hareketinde yalnız teknikle kollektif aksiyon
karşı karşıya kalmış gibidir. Gene de, hangi toplum biçiminde olursa olsun
insan: 1- Kendinden önce gelmiş, geçmiş kuşaklardan arta kalan gelenek
- göreneklere göre, 2-İçinde bulunduğu coğrafya ortamına göre,
3-Elinde tuttuğu tekniğe göre bir kollektif aksiyon başarır.
Tümüyle insanlığa, dört başlı üretici güçler içinde teknik: En son duruşmada
ağır basmıştır. Ama, antika tarihte her belirli medeniyet için: Kollektif
aksiyon üretici gücü azaldığı zaman, coğrafya üretici gücü durmuş, görenek
ve geleneğin üretici gücü dağılmış, teknik gerilemiştir. Böyle bir medeniyet
karşısında: Tekniği daha güçlü olmasa bile, yeni bir coğrafya üretici gücünü
temsil eden gelenek-görenek ve kollektif aksiyon güçleri daha üstün olan
geri bir barbar toplum, kolayca zafer kazanmıştır.
Başlıca konumuz olan tarihin
büyük GEÇİT konaklarında, tek vurucu güç barbarların, tarih
öncesi toplumundan aldıkları sosyal gelenek - görenekli üstün kolektif
aksiyonlarıdır. Medeniyet doğarken, yeryüzünde bilimsel anlamıyla VAHŞET
toplumu kalmamış gibidir. Dünya en az çömlekçilik (balçığı pişirme) zanaatini
keşfetmiş aşağı barbarlardan yukarıya doğru; Orta barbarlar ve
yukarı barbarlar ile kaplanmıştır. En ilk gelenekler ve mitolojiler
(masal bilimler) gibi Berose ve Herodot Tarihleri de, Etnoloji (ırkbilimi)
ve Arkeoloji (eskieserler bilimi) araştırmaları da bunu açıklıyor.
Antika Tarih: Irak'ta
Protosümerlerden, Mısır'da Predinastik Toplumlardan modern çağa gelinceye
değin, belirli coğrafya ve tarih üretici güçlerinden hız alan barbar
yığınlarının, nöbet sırası düşdükçe medeniyete geçişleri tarihidir.
Bir medeniyetten ötekine geçişler: Yeni ve taze (coğrafya-tarih-kollektif
aksiyon) üretici güçleriyle eşikte bekleyen bir barbar toplumun antika
tarihe girişinden başka birşey değildir.
Antika medeniyetin kendi
içinde, - modern medeniyette görülene benzeyen - bir "SOSYAL DEVRİM"
imkansızdır. Yeni bir sosyal sınıf eski gerici sosyal sınıfı devirip medeniyeti
kurtaracak durumda kollektif aksiyon gücü sağlayamaz. O zaman eskimiş medeniyetin
üretici güçlerini boğan üretim münasebetlerini kökünden kazıyacak barbar
yığınları akına başlar. Barbarlar, tarih öncesinin en sağlam ilkel sosyalist
(gelenek-görenek ve kollektif aksiyon) üretici güçlerini harekete
geçirirler. Eskimiş medeniyette en az bulunan şeyse özellikle o güçlerdir.
Onun için eski medeniyet dayanamayıp, inanılmaz çabuklukla yıkılır. Bu
da bir devrimdir, ama, sosyal devrimin zıddına eski medeniyeti kurtaracağı
yerde yok ettiği için, ona TARİHSEL DEVRİM adı verilebilir.
Üretici güçlerden ikisi
(teknik-coğrafya) MADDE'ye, ikisi ( tarih-kollektif aksiyon)
İNSAN'a dayanır. Eskimiş medeniyetin insan üstüne çullandırdığı
baskı onu, üretici güç keyfiyeti bakımından olumlu gelenek - göreneklere
kollektif aksiyondan yoksun edince, medeniyet taze insan gücünü dışarıdan,
barbarlardan sağlamaya kalkışır. Aylıklı barbar asker, medeniyet kalesini
içinden yıkmaya başlar. O zaman teknik üretici güçler, dolambaçlı
yoldan, dışarıdan rol oynarlar. Çünkü daha önce medeniyet: Ham madde
kaynaklarını işletir ve ticaret münasebetlerini geliştirirken, teknik üretici
güçlerin bir kolunu barbarlar içine atmıştır. Teknik üretici güçler şimdi,
o dışardaki kolu ile, içinden düzelmesi imkansız olan eski medeniyeti yıkarak
insanlık için yeni bir medeniyetin kuruluşunu sağlar. Onun için tarihsel
devrim medeniyetlerin sonu değil, bir çökkün medeniyetin sonu, doğacak
bir medeniyetin de başlangıcı olur. Böylece en son duruşmada kesin
hükmü gene maddi üretici güçler (teknik, elverişli coğrafya) vermiş
olur.
Demek tarihsel devrimle
insanlık durmaz, hız almak için gerileyip atlar. Bu atlayış, çöken medeniyetin,
barbarlık içine attığı maddi üretici güç kollarının çeşidine göre çeşitli
sonuçlar verir.
Antika tarihte görülen o yaman,
korkunç ve inanılmaz devrimler başlıca iki tipe girerler:
A - BİRİNCİ ÇEŞİT TARİHSEL
DEVRİM Tarihsel devrimi yapan barbarlar 1) Yeni coğrafya
ve teknik üretici güçlerine gebe bir ülkede yaşayan; 2) Yukarı
harbarlık konağı seviyesine değin yükselmiş KENT (Cite)den çıkan
barbarlar ise: Eski yıkılmış medeniyetin yerine yepyeni bir orijinal
medeniyet kurarlar. Çünkü içinden çıktıkları ülke maddi üretici
güçlere (coğrafya ve teknik üretici güçlerine) gelişim sağlar. İçinden
çıktıkları kent ise: Hem tarım (ziraat) ölçüsünde yüksek
teknikli ve iş bölümlü bir ekonomi temeli sağlamıştır; hem de yeni bir
kültür ve üstyapı için gereken zenginlikte kurum ve kurallar
kazandırmıştır. Yıktıkları eski medeniyetin temellerinde: Eski üretim münasebetlerinin
boğduğu, duralattığı, gerilettiği üretici güçleri kolaylıkla serbest
bıraktıkları gibi, kendi geldikleri coğrafyanın üretici güçlerini de eskilerine
aşılayarak daha ileri teknik üretici güçlerin doğmasına kapı açarlar. Çöken
medeniyetin üstyapı kurum ve kurallarını kendi kentlerinin kurum ve kurallarından
aşağı buldukları için, onları hiç sayar veya alt duruma sokarlar.
Yukarı barbarlar: Yıktıkları
medeniyetinkinden daha ileri, üretim münasebetleri kurabildikleri için
ve yıktıkları medeniyetin kurum ve kuralları yerine kendi kentlerinin kurum
ve kurallarını dayatacak güçte bulundukları için, hem çöken medeniyetten
daha ileri hem de bambaşka çeşitten orijinal yeni bir medeniyet yaratmış
olurlar.
B- İKİNCİ ÇEŞİT TARİHSEL
DEVRİM Tarihsel devrimi yapan barbarlar: 1) Yeni coğrafya ve
teknik üretici güçlerine gebe olmayan bir ülkede yaşayan. 2) Orta barbarlık
konağı seviyesinden yukarı çıkamamış sürücü Çoban barbarlarsa, yıktıkları
medeniyetin yerine orijinal bir medeniyet kuramazlar. Çünkü, içinden çıktıkları
ülke, yeni üretici güçler (coğrafya ve teknik üretici güçler) sağlayamaz.
İçinden geldikleri toplum, her antika medeniyetin üretim temeli olan tarım
ekonomisine ulaşamamıştır. Kendi göçebe kurum ve kuralları da, yüksek teknikli
ve işbölümlü medeni ekonomi temeli üzerinde gelişkin üstyapı münasebetlerine
çekidüzen verebilecek yeterlikte değildirler. Ne yeni bircoğrafya, ne yeni
bir teknik üretici gücü sentezleştirecek durumda değillerdir. Bütün becerileri:
Göçebe gidiş gelişlerine en uygun ideal ticaret kervancılığı'dır.
Ama, ticaret yapabilmek için gerekli bol ürün veren yüksek üretim kendilerinde
yoktur.
O yüzden, ister istemez
içine girdikleri çökkün medeniyetin, gerek ekonomi temelini, gerekse üstyapı
kurum ve kurallarını oldukları gibi benimsemek zorunda kalırlar. Onun diniyle
dinlenirler. Yalnız, üstüne çıktıkları egemen oldukları çökkün medeniyetin
ilk doğuş zamanlarındaki münasebetlerini (kendi tarihöncesi toplumlarının
gelenek - göreneklerine ve kollektif aksiyonlarına daha yakın buldukları
için) diriltmiş olurlar. Eskimiş üretim münasebetlerinin boğduğu, gerilettiği
üretici güçleri, ilk medeniyet doğuşu sıralarındaki serbestliğe kavuştururlar.
İhtiyarlıktan çökmüş eski medeniyet canlanır, ölümden sonra dirilime uğrar.
Daha ileri ve orijinal bir medeniyet doğmazsa da, eski orijinal medeniyet
bir RÖNESANS'a uğramış olur.
Antika medeniyetlerinin beş - altı bin yıl süren gelişiminde, temel ekonomi
pek az değişikliklerle (Tefeci-Bezirgan) "ikiz kardeşler" adındaki
Bezirgan Sermaye (Le Capital Marchand) çerçevesini aşamaz. Onun için gelmiş
geçmiş bütün antika medeniyetler, o bezirgan ekonomi üzerinde yıkılıp kuruldukça,
tarihin "tekerrür" ettiği sanılmıştır. Gerçekte tekerrür yok, hareket
ve değişme vardır. Kantite (kemmiyet) bakımından: Her medeniyet
yıkılışında barbar yığınlarından bir bölüğü daha medenileştiği için, yeryüzünde
medeniyet alanı gittikçe daha genişler. Kalite (keyfiyet) bakımından:
Medeniyete boyuna fethedilen yeni coğrafya ve dolayısıyla yeni teknik üretici
güçler toplumun ekonomik temelini biraz daha ileriye götürür. İnsanlık
"bir adım geri, iki adım ileri" de olsa, izafi olarak, her seferinde azıcık
daha yol alarak, modern medeniyet basamağına doğru yükselir.
Antika medeniyetlerin sıra
dağlar gibi uzanıp gidişine., baştan sonuna dek egemen olan ana kanun tarihsel
devrimler kanunudur. Tarihsel devrimler, modern çağla birlikte sona
erer. Çünkü:1 ) Modern çağda, her şeyden önce: Tarihsel devrim imkansızlaşmıştır.
Yeryüzünde ne insanlığın fethetmediği belli başlı bir ülke, yeni üretici
güçler sağlıyacak coğrafya bölgesi kalmıştır; ne de o yeni maddi üretici
güçleri kendi manevi güçleriyle (gelenek - görenek ve kollektif aksiyonlu
sosyal üretici güçleriyle) geliştirebilecek barbar yığınları kalmıştır.
2) Ona karşılık, teknik üretici güçlerin gelişimi (büyük coğrafya keşiflerinin
sömürge çapulları ve uzak dış ticaretin büyük sermaye birikimi yollarından)
öylesine muazzam sıçrayışlar yaptı ki, yalnız başına teknik güçlerin gelişimi
toplum içinde: Hem (coğrafya + tarih + barbar + kollektif aksiyonu) üretici
güçlerinin yerini tutabilecek maddi gelişimi sağladı; hem, medeniyeti
ve insanlığı tarihsel devrim uçurumuna yuvarlanma kaçılmazlığından kurtaracak
sosyal devrimci modern sosyal sınıflar yetiştirebildi.
Modern çağ tarihinin geçiş
ve atlayış kanunları sosyal devrimler kanunu olmuştur. modern çağda,
modern üretici güçlerin hızını, hiçbir eskimiş çökkün üretim münasebeti
sonuna dek ve antika medeniyette olduğu kadar kesince engelleyememiştir.
Tersine yeni üretici güçlerin dev gelişimi, toplum içinde yeni ve tarihsel
misyonlarını, yarım yahut tam şuurla sezip benimsemiş ve çökkün gerici
sınıflara dayatmayı bilmiş, yeni sosyal sınıflar yaratmıştır. Yeni kollektif
aksiyon üretici güçlerinin güreşi sayesinde, her zaman soysuzlaşmış ve
yetersiz yahut engel durumuna girmiş üretim münasebetlerini ortadan kaldırabilmiştir.
Dışarıdan gelecek barbar kollektif aksiyonuna ve tarihöncesi
sosyal gelenek ve göreneklerine hacet bırakmayan yeni sınıfların sosyal
kollektif aksiyon üretici güçleri, teknik gelişime ve insanlığın ilerleyişine
engel olabilecek eski egemen gerici sosyal sınıfların çökkün istibdadını
giderebilmiştir. İnsanlığın, modern medeniyetle edindiği şuur ve
teknik kazançları, hiçbir harp veya buhran hoyratlığı
ve şuursuzluğu ile yokedilemiyecek güce erdiğinden, her ihtilaf ve patlangıç
ortaya çıktıkça eskiden beri varolan medeniyet yıkılmaksızın, yeni ve daha
ileri üretim münasebetleri sağlayan bir sosyal düzen (rejim) daha
insancıl yollardan kurulabilmiştir.17. ve 18. yüzyıllardaki KAPİTALİZM
devrimleri,19. ve 20. yüzyıldaki SOSYALİZM devrimleri, modern çağın SOSYAL
DEVRİMLERİ'dir.
Bu tarih tezine karşı son bir
itiraz yapılabilir: Tarihte her tarihsel devrim için, mutlaka saf kan barbar
yığını bulunabilmiş midir? Unutmayalım, biz barbar derken onun muhakkak
ilkel yıkıcı, hoyrat yanını değil: 1) Tarihöncesi ilkel sosyalist toplumun
sosyal gelenek - görenek üretici güçlerini az çok taşıyan ve benimseyen
insanı; 2) Çökmek üzere olan medeniyet insanlarında zulüm ve zorbalıkları
ölçüsünde son kerteyedek soysuzlaşmış bulunan kollektif aksiyon
üretici güçlerini taşıyan ve yaşatan insanı gözönüne getiriyoruz.
Yukarıda işaret edildiği
gibi, son duruşmada keskin kılıcını masanın üstüne koyan hep teknik
olmuştur. Yalnız, antika tarihte teknik bu rolünü çökkün medeniyetin doğrudan
doğruya içinde oynayamayınca dolayısıyla (dolambaçlı bir uc ve yol) kullanmış;
hükmünü eski medeniyetin dışından, barbarlık kanalıyla .yürütmüştür. Genel
kural olarak: Orijinal bir yeni medeniyeti doğuracak tarihsel devrimi,
yukarı barbarlık konağının kent kozası içine girmiş bulunan üretici
güçler, orada yeni bir medeniyet kelebeğinin kanatlarını az çok geliştirmiş
bulunduğu zaman başarmıştır. O yüzden somut antika tarih yüzeyinde bir
süre sonra çoğunlukla hep aynı zamanda iki kutup durumuna girmiş
iki ayrı medeniyet çarpışmış görünür.
O zaman,iki kutup medeniyetten
hangisi 4 başlı üretici güçlerden daha çok yararlanabiliyorsa, öteki
daha az yararlananı yenmiştir. Böyle karşılaşmış iki medeniyetten herbirisi
karşısındakinin teknik üretici güçlerini az çok kolaylıkla edinmenin yollarını
bulabilmiştir. (Bizansın surlarından dışarıya kaçırttığı macarı, Fatih
alıp,1200 okkalık gülle atan topu yaptırmıştır.) Ama, teknik üretici güçlerin
modern çağ ölçüsünde kesin faktör olamadığı antika medeniyetler
çağında, bol bol bulunan öteki üç bölük üretici güçler (coğrafya + görenek
- gelenek + kollektif aksiyon) her zaman bir yanda, ötekisinden farklı
kalmıştır. Bu sebeple, hangi medeniyet daha "genç" ise, yani: Hangi
medeniyet karşısındakinden daha yüksek tarihöncesi (gelenek - görenek +
kollektif aksiyon + coğrafya) üretici güçlerine sahip ise, o medeniyet
daha alçak ölçüde (gelenek - görenek + kollektif aksiyon + coğrafya) üretici
güçlerine sahip olan medeniyeti yenmiştir.
Araştırmadaki güdücü düşünce
özetinin özeti budur.
"Tarihte yeni bir görüş"
iddiasına kalkıştığımdan ötürü özür dilemekten kendimi alamayacağım. Türkiye'de
"Perpet-Mobil" (motorsuz işleyecek makina) keşfedenler oldu. Tarihteki
yıl sayılarının insanlık alınyazısını etkilediğini, elde rakam ispata
çalışan kitaplar çıktı... Yıllar yılı uzun emek de yetmiyor. Geçende okuduk:
Tarihte adı anılmış bütün kişilerin tüm şecerelerini alt alta dizip
listeler yapan yurttaşımız, bizden de aşırı: Tam 50 yıl araştırma yapmış!..
Pirinç tanesinin üzerine "Yasin-i şerif" yazmış insanlar ülkesindeyiz.
Harflerin büyüsüne gönül ve ömür vermiş "Hurufiyun"lar iklimindeyiz.
Daha dün evren kültürüne önümüzde diz çöktürüp, yer öptürmüş resmi "Güneş
Dil Teorisi" bu toprağın ürünüdür. Ve ilh., ve ilh...
Bunca türlü çabaları esirgemiyen
o çok şaşırtıcı emeklerden "biri de benim!" dercesine, antika tarihin gidiş
kanunlarını konu edinmek, hele öne sürmek hiç te değme babayiğitin göze
alabileceği kadar kolay olmayacaktı. Biraz mesleğimdir, bilirim: En hafifinden
"Paranoid hezeyan" suçlandırması ile damgalanmak işten değildi... O güçlüğü
de en sonra göze almak gerekti.
Araştırmanın alanı antika
tarih: İ. Ö. (İsa'dan önce) 4-5 bin , yıllarında başlar, İ. S. (İsa'nın
doğumundan sonra) 14. cü yüzyılda biter. Bu alanda araştırılan başlıca
konu: 6-7 bin yıldır. İnsanı umutsuzluğa düşüren bir saat intizamı ile
boyuna "tekerrür" eden medeniyet" "yıkılış" ve "yeniden kuruluş"larıdır.
Ancak, 70 yüzyıllık Doğu
da, her emeğin bir "trajedi"si olmuştur.
Bizim tarih emeğimizin trajedisi
Şudur: Konumuz bilginler ölçüsünde tartışılırsa aydınlanabilir. Ülkemiz,
üniversite dışında "bilgin" kabul etmez. Üniversitemizin "bilgin"i ise,
öğrencilerine Batı bitiklerinde basılı dersler okutmaktan başka şeyle ilgilenmez.
Spor totocu yarışlarda boğulup, Holivud sularıyla kafa yıkama ameliyesine
uğratılmak istenen gençlik, azıcık düşünmeye kalkışsa, okul kitabından
ötesine karıştırtılmaz. Onun için; gerçek bilgi kıtlığının üstünde taç
ve taht kurmuş felsefe derebeyliğinden geçtik, şiir yahut roman düzeyini
aşmak küstahlığını deneyecek herhangi bir düşünce, masalların: "Ata et,
ite ot" vermek deyimine dönüyor.
O zaman kiminle konuşulacak?
Aşağıdaki emeğin trajedisi
burada: İnsanoğlu sosyal hayvan. İlla birisiyle konuşacak... Dinleyen varmış
gibi...
Tarihcil Devrim: İnsanoğlu eline
kalemi aldığı günden beri yazılmış, üzerinde düşünüldükçe heyecan uyandırmış,
en büyük konu. En büyük dinlere temel olmuştur.
Tam izahına kavuşamayışının
birinci sebebi: İnsanlığa içinden çıkageldiği kendi kaynağının, tarihöncesinin
unutturulmasıdır. Bu unutturuluş: Tıpkı, bugün Amerikan prosperitesinin
kendi yurttaşına yüksek ücret sağlıyabildiği için, ve başka milletlerin
gözünü o maddi yaşama standardı ile kamaştırabildiği için sosyalizmi yadırgatıp
unutturabilmesine pek benzer. Medeniyet, birdenbire tekelinde tuttuğu bol
ürünler ile öyle insanüstü inançlar yaratmıştı ki, çevresindeki barbarların
yoksulluğunu o inançların yokluğundan ileri geliyormuş gibi gösterebilmişti.
Sonra, medeniyete inancı yok olan barbarların kendilerini de yok etmeye
girişmeyi, dünyanın en tabii gidişi saymıştı.
Keldan rahibi Berose anlatıyordu:
Karga başlı, köpek vücutlu, balık ayaklı v.s. acayip yaratıklar yeryüzünün
ilk varlıklarıydı. Allahlar, (medeniyet mümessilleri) onları yok ettiler.
Bu yok edilenler, karga, balık, köpek v.s. Totemli medeniyet öncesi KAN
teşkilatlarıydı. Irak'taki olayın tıpkısı Mısır'da başka çeşit oldu. Tanrı
Oziris'in kırıp geçirdiği, bazısı ile uzlaştığı, bazısı tarafından paramparça
edildiği "kötü" hayvan - tanrılar da aynı tarihöncesinin Totem - Kan teşkilatlı
barbar toplumlarıydı... Irak ana, Mısır kız medeniyetlerinden sonra gelenler,
daha aşağı kalmadılar: İslamlık "müşrik"liği, hıristiyanlık "payen"liği
aynı mutlak yok edilişle taşladı. "Müşrik"te, "payen"de, Tarihöncesindeki
kan teşkilatlı ilkel sosyalist toplumlardı.
Böylesine "tanrıcıl" bir
hıslar, yok etmecesine yasak edilen tarih öncesi tam 6 bin yıl düşürüldüğü
sansürden kurtulamadı. Medeniyette, nereden geldiği bilinemediği için,
içine düşürüldüğü izahsızlıktan ve mistifikasyondan kurtulamadı. Tarihcil
devrimin hala iyice kavranamayışının mekanizması bu İNKAR sansürüdür. Batıda
sanayici kapitalizm, Antika medeniyet geleneklerini temizleyip, tabiat
ve tarih gerçeklerini henüz aydınlatmaya, sansürü kaldırmaya girışiyordu
ki, büyük sanayinin ekonomi ve toplum krizleri başgösterdi. Kapitalizm
kendi yaptığı sosyal devrimle yıktığı antika bezirgan çağın tarihcil
devrim geleneklerıni ve sansürlerini diriltmek zorunda kaldı.19.cu
yüzyıldan beri insan kültürü, tarih bilimlerinde ileriye değil, geriye
çevrilmek istendikçe, tarihcil devrim çerçevesinden başka tutar spekülasyon
yapılacak yer kalmadı. Medeniyetlerin insan şuuruna sığmazlığında, hemen
tabiatüstü (surnaturel), madde-ötesi (metafizik), insanüstülükler
arandı ve yakıştırıldı.
O bakımdan yüce modern batı
bilginliği dururken, tarihcil devrim kanunlarını bulmak: "Sana mı kalmış?"
diyecek, sağlı - solIu erbap aydın yurttaşlarımın yüksek aflarını dileyerek:
"İşte, bize kalmış!" diyebiliriz."
İslam medeniyeti İbn-i Haldun'la
birlikte orijinalitesini bitirdi. Türkiye İslamlığın yalnız rönesansını
yapmakla yetindi. Yeni orijinal medeniyet Batı'da kuruldu. Türkiye'de,
batının sezemediği arı bilim görüşü, ekzakt bilgi ve teknik bulgu kolayca
göze alınamaz.
Tarih bilimleri bakımından,
hele tarihcil devrim kadar "sehl'i mümteni" bir olay için iş değişir. Antika
medeniyetler tarihinin bütün "sır"ları ve anahtarları tarihöncesindedir.
Tarihöncesi ise, daha dünkü "keşif" olmuştur. Morgan'ın tarihöncesini ilk
defa çim çiy aydınlatan "Ancient Society (Kadim Toplum) adlı eserinin
çıktığı yılda, Petersburglu banker Schliemann'ın yeraltındaki Mycnes medeniyetine
ilk kazmayı vurduğu yıl da: 1877'dir. Tarih öncesinin yer üstünde ve yer
altında belgeleriyle keşfinden onlarca yıl geçti.
1- "Morgan'ın keşifleri,
şimdi İngiliz tarihöncecileri tarafından evrencilce kabul edilmiş bulunuyor.
Ama, o tarih öncesi bilginlerinden hiçbirisinde, bu fikirler devrimini
Morgan'a borçlu olduğumuzun itiraf edildiği görülmüş şey değildir."
(F. Engels: "L'Origine. etc... , İkinci önsöz, XXXII, 1891). "Hatta
denilebilir ki, o büyük ilerleyişinin müellif titrleri ? (kimin tarafından
yapıldığı) gizli tutulduğu ölçüde, kendisi herkeste kabul yüzü görüyor."
(Keza, XXXV.)
2- "Schliemenn Mycenien
medeniyetinin 'Arslanlar kapısı'nı kazmalarken: Çağdaş arkeologlar onu
manasızlık yapıyor saydılar." (C. W. Ceram: L'Aventure de 1'Archeologie,
Fransızcası: H. Daussy, Basım: Londra 1957, Kolonya 1958, s. 63). Adam
bizim Hisarlık köyünde Truva yıkıntılarını bulalı aradan 20 yıl geçmişti.
"Dar kafalı ve inatçı bir Alman kapiteni olan Ernest Boettischer'e bakılırsa,
Hisarlık'ta ortaya çıkarılan kalıntılar, eski bir çömlekçi fırınından başka
bir şey değildi. 1899 yılı Schliemenn, Boettischer'i Hisarlığı ziyarete
çağırdı. İnadından dönmez adam, mahaltinde hazır bulunan birçok arkeologların
öne sürdükleri argümanlara (belge sonuçlarına) karşı sesini çıkarmaya
cesaret edemedi. Ama, Almanya'ya döner dönmez, eski tezini, tekrar ele
aldığı bir risale yayınladı." (C. W. Ceram: Keza, s. 58).
Tarih olayları karşısında
"modern" bilim namusu biraz böyleydi.
Ötede araştırmalarla yeni
buluşlar durmadı. Troie 1872'de bulunmuş idi. Mineonne medeniyetini Evans
1900 yılı keşfetti. "İngiltere'de 1924 yılı İndus vadisindeki şehir
yıkıntılarının terekeleri üzerine Sir John Marshall'ca yapıtan yayının
neticesi daha hayret uyandırıcı oldu." diyen Edimbourg üniversitesinde
tarihöncesi - arkeoloji profesörü V. Gordin Childe, 1935 yılı şu satırları
yazdı.
"5 yıl önce bilinmeyen
Asurya ve Bülucistan tarih öncesinin etüdü taslaklaştırıldı." "Yakındoğunun
kültür gelişimi, 5 yıl önce bizim sanmış olduğumuzdan çok daha karmaşalıdır.
Onun için biz, cevap vermeksizin meseleler koymaya, yorumlamayı denemeksizin
olayları sunmaya mecbur kaldık." V. G. Childe: "L'Orient Prehistorique",
Paris 1935, s.12).
Burada iki şık önümüze çıkıyor:
1- Bay Childe gibi, İngiliz
agnosticisme'ine (bilmemci felsefesine) uyup beliren en besbelli
münasebetleri, dilimizin ucuna gelmişken saklayıp söylememek... Böyle bir
davranış hücre üzerine her gün yapılan yeni keşiflerin sonu alınmadıkça,
Darwin'in bulduğu "Struggle for Life" (Yaşama Kavgası) ve "Natürel Seleksiyon"
kanunlarını mesele yapmaması ve yorumlanmaması olurdu. Darwin bile, bütün
canlılar nev'ilerinin nasıl birbirlerinden milyonlarca yıllık "Tabii Arınım"
yoluyla çıktığını ispat ettikten sonra, her gün "Yehuva Tanrı insanı
kendi suretinde yarattı" (Genese, I/27), "Ezeli Tanrı insanı toprağın
tozundan biçimlendirdi" (GenÇse, 2/7), "Tanrı yapmış olduğu eseri
yedinci günü başardı: Ve yedinci gün yapmış olduğu bütün eserlerinden ötürü
dinlendi." Amin! (Genese, 2/2) diyerek kilisesine devam etti. Fakat,
bulduğu "Nev'ilerin Tekamülü" hakikatini, ne kadar eksik olursa
olsun yayınlamaktan geri kalamadı. Matematik ve fizik gibi keskin olaylı
bilimler dahi, her gün yenilenen ipotez (faraziye)ler, teori (nazariye)ler
üzerine basa basa yürür.
Dağlar gibi yığılmış tarihöncesi
bulguları ile, kütüphaneler dolusu tarih belgeleri arasındaki münasebetleri
ve bağları, bir görüşü olanın yorumlamaması ve bunu sırf yeni keşifleri
beklemek bahanesi ile yapması, ilkin görünebileceği kadar savunulacak bir
bilim dürüstlüğü, yahut bilgin iffeti değildir. Yorum varsa, gerçekse yapılır.
Eksiği çıkarsa düzeltilir.
2- Tarihöncesi buluşlarının
1935 yılı bile düşüncelerde devrim yapacak seviyededir. Arkeoloji o kadar
yeni bir bilimdir. Bilimse, çoktan "bir tek dünya" olmuştur. Hiç değilse
tarih bilimleri bakımından ileri ülkelerle geri ülkeler arasında, antika
çağın Hint, Çin, Yakındoğu medeniyetleri arasındaki gibi mesafe ve habersizlik
kalmamıştır. Tarih laboratuvarları yeraltı kazılarında işler. Bu kazılar
bizim toprakları eşer.
Biliyoruz. İndus vadisinde,
Aryenlerden önceki Hint kültürünü 1921 yılı bir Hintli: Daya Ram-Sahni
tarif ettiği halde, bu keşfin Batı'da "hayret uyandırması" için.
Bir İngilizin: Sir John Marshall'ın 1924 yılı yayın yapması gerekir. Geri
ülkenin sesi çıksa bile, kolay duyurulamaz. Gene de, küçük ve geri ülke
aydınlarının yapacağı iş yok, denemez.1876 Ağustos günü: "Arslanlar kapısı."na
ilk kazmayı vuran Scheilemann 5 mezar buldu. 1877-78 yılı: Yunan konservatuvarı
Panayotes Stamatekes, altıncı bir çukurlu mezar (tambr a fosse) keşfetti.
Daha sonra, Chrestes Tsountas olağanüstü değerli tasrihler yaptı. Mycenien
medeniyeti üzerine nisbeten sarih ilk görüşü Tsountas'a borçluyuz." (C.W.
Ceram: Avent. d'Archeo., s. 63).
Tarihin bata çıka gidişinde,dünyanın
gece ile gündüzü gibi sebep netice zincirlenişi gösteren bir kanunluluk
görmek ve bu kanunluğun en canlı yayını medeniyetle barbarlar arasındaki
zıtlıkta bulmak, geri bir ülke insanından da gelse yadırganmamalıdır.
Gerikalmışlığın en yakıcı problemleriyle
kıvranan bir ülkede 500 yıl önce sona ermiş bir çağ günün meselesi olabilir
mi?
Geri ülkelerde antika tarih
sanıldığı kadar uzak değildir. Sömürgelerin "gelişmemiş ülke" durumuna
itilmeleri, yeryüzünün beşte dördünde antika tarihin kalıntılarını günün
konusu olmaktan çıkarmamıştır. Hemen hemen (Hint ile Çin bir yana bırakılırsa)
bütün antika medeniyetler tarihi, Osmanlı ülkesinin tabii sınırları içinde
olmuş bitmiştir. Osmanlı toplumu ise, antika tarih cycle'ını kapamış, antika
toplumların kumkumasıdır. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğunun
beyni olan İstanbul ile, yüreği olan Anadolu toprakları üzerine kuruldu.
Batı kapitalizminin 500 yılda geliştirdiği münasebetleri, Batılı hukuk
normlarını 5 yılda Türkçeye çevirmek ve 50 yıl yürürlüğe geçirmek: 5000
yıllık antika ekonomi, politika, kültür,din, ahlak ve ilh. gelenek-göreneklerini,
toplumumuzun enkonsiyanına püskürtmekle kaldı.
O bakımdan, Türkiye'yi antika
tarih kadar canevinden ilgilendirecek ikinci bir konu bulunamaz dersek,
paradoks yapmış sayılmamalıyız. Başımızda estirdiğimiz hava ne olursa olsun,
toplumumuzun içi, genel olarak antika medeniyetlerin özellikle Osmanlı
antikalığının anıtlaşmış örneğidir. En modern millet, herşeyden önce bir
tarihcil oluşumdur. Maddemize ve ruhumuza en ağır basan gerçeklik, antika
tarihtir. En az 200 yıldır ne idiğünü bir türlü bilemediğimiz "Batılılaşmak"
sözcüğü: Antika toplumdan yakamızı kurtarmaktır...
Şimdi, burada önümüze çıkan
şey, sosyal psikanaliz oluyor. Hekimlikte, psikanalizle deliliğin
tedavisi: Enkonsiyana (alt-şuura) püskürtülmüş etkilerin müşhiş
baskısından kurtulmak için, o etkileri şuura çıkarmaktır. Çünkü,
bir temayülü alt-şuura püskürtmek yok etmek değildir: Tersine, püskürtüldükçe
daha yaman tepki yaparak en korkunç infilaklara kapı açan bir dinamizm
kazandırmaktır. Bizim hep bir ağızdan: "Oldu da bitti, Batılılaştık: Maaşallah!"
temposuyla antikalığımızı enkonsiyanımıza püskürtüşümüz öyle bir sonuç
vermemezlik edemezdi. Sosyal hastalıklarımızı tedaviden önce ve tedavi
için doğru teşhis etmeliyiz. Bu teşhiste en büyük yardımcımız antika tarih
incelenimi olur.
İki kısa karşılaştırma yapalım:
ÜRETİM TEMELİ: Bütün kadim
imparatorluklar gibi, Osmanlılığı da toprak meselesi kurdu, toprak meselesi
yıktı. Osmanoğullarının (herhangi sosyalist bir şuur iddiası dışında) Sırf
tarihöncesi ilkel sosyalizminin toprak özel mülkiyetine önem vermeyen göçebe
toplumundan geldikleri için, yaptıkları tarihcil devrimcik yoluyla kendiliğinden
uyguladıkları DİRLİK DÜZENİ köklü toprak devrimi oldu. Gittikçe derebeğileşildi.
Dirlik düzeni kankıranlaştı. Dirlik düzeni yerine sözde derebeğileşmeye
çare olarak: Kesim düzeni geçti. Mukatacılık kamu topraklarını Bezirgan-Tefeci
sermayenin emrine verdi. Roma'nın, Bizans'ın bir türlü tam gerçekleştiremediği
para iradi uygulandı. Kamu toprakları "malikane" adıyla Tefeci-Bezirgan
önsermayenin önce sözde gelgeç ve kiracı olarak tasarrufuna, sonra ebediyyen
tasarrufuna, en sonra, "Batılılaşmak" parolası ile mülkiyetine aktarıldı.
Hazinesi toprak gelirine dayanan Osmanlılık, bağıra çağıra çöktü.
Bugün Türkiye'de toprak
meselesi budur. Cumhuriyetin tarih gelişimi bakımından birinci vazifesi;
"Mütegallibe" elinde kördüğüm olmuş toprak meselesini çözmekti.
40 yıl köylüye uzaktan platonik aşk ilan edip, "Efendi" ağıdı okuduk. Bu
durum, çalışan köylüyü Antika Eti, Asur, Babil münasebetleri içinde, fakat
Babil'in sulama kanalları bulunmadığı için, gittikçe "Erozyon" (aşınma,
verimsizleşme) gösteren susuz çölde "yeşil kurbağa" iniltisiyle bıraktı.
Demokrasi sayesinde,''Hacıağa" adını alan "Eşraf ve Mütegallibe"ye "oy
davarı" sağladık. Hala köyde kalkınmayı 5 bin yıllık Tefeci-Bezirgan eliyle
yapacağımızı umduk. "Toprak Reformu" sözcüğü kara kaplı kitaba girince,
mesele kalmadı. Köy faciamız budur.
Modern Batı medeniyeti,
Avrupa'daki Antika Tefeci-Bezirgan sermayeyi kökünden kazıyan sanayi
sermayesi girişkinliği ile doğdu. Demek, sahiden "Batılılaşmak" istiyorduysak,
herşeyden önce toprağımızı ayrık otu gibi bürümüş ve yabancı sermaye yılanını
cangahımıza işletmiş bulunan o Acente - Bezirgan, Tefeci - Banker önsermayeyi
tasfiye etmekti. Tasfiye şöyle dursun, milli sanayimizin can düşmanı, rakip
ecnebi şirketlere öncülük ve ardcılık eden, büyük şehirlerin sömürge artığı
kodaman bezirganlarına "kayıtsız, şartsız egemen" akıl hocası ve güdücü
olmayı sağladık. Şehir faciamız budur.
Ekonomi temellerimizdeki
çıkmaz, böylece antika medeniyetler tarihinin bitmez tükenmez işkenceli
kadim çıkmazı olur.
SOSYAL ÜSTYAPI: Kadim tarihte
gaalip gelen akıncı azınlık üst - sınıf olmadan önce, devlet
sınıflarını teşkil etti. Osmanlıda "Devletlu" dört sınıf oldu: İlmiyye
(bilim sınıfı), Seyfiyye (savaş sınıfı), Mülkiyye (idareci
sınıf), Kalemiyye (maliyeci sınıfı). Bu dört devlet bölüğü dışında
kalan "Reaya" yurttaşlar "ecnebi" sayıldı. Osmanlı idaresi,
dördüzlü devletluar arasında oynanan bir oyun, satrançtı.
Çok geçmedi: Devletlular
"hadem, haşem" lüksünü arttırdıkça hüdayinabit sosyal adalet gitti. Üst
tabakalar derebeğileştikçe tepişmeler arttı. "İlmiyye" ile "Seyfiyye" gündelik
"alüfe" ile geçiniyordu. Derebeyileşme ve Tefeci-Bezirgan çapulu
toprak gelirini budadıkça, masraflar için "züyef akça" (kalp para)
çıkarıldı. "Alufe"ler bu alım gücü düşük para ile ödendiğinden, Seyfiyye
ile İlmiyye ikide bir "kazan kaldırdı". Birkaç vezir kellesi uçuruldu.
Ayaklananlara "ihsan'ı şahane", "mansıp" dağıtıldı. Gelgeç
olarak mesele örtüldü.
Türkiye Cumhuriyeti: Osmanlı
sosyal münasebetlerini ürkütmeksizin, sırf siyasi yüzeydeki reformların
tutunabileceğine inanmış' "zafer" yiğitlerince kuruldu. Halka "ecnebi"
denilmedi. "Saray"ın kayırmadığı aydınlar, memurlar ve halk siyasete "yabancı"
tutuldu. Tek parti devri gözde mütekait ve büyük memurlar politikasını
yaşattı. "Zafer" yiğitleri, Mustafa Kemal'e "Gazi" denildiği ilk
ülkücü günlerde kadim tarih mütegallibesini "vesayet"le idareye
çalıştılar.
Çok geçmedi, Osmanlı ıslahatçılarının
yıkılışa tek sebep saydıkları "Kapıkulu" çoğalmasını andıran, memur
çokluğu çığlaştı. Artan "Devletçilik" yükünden hoşnutsuzlaşan halk,
kadim Osmanlı üst-sınıflarının dış yardımlara tutunarak "şartsız kayıtsız"
iktidara gitmelerine ("denize düşenin yılana sarılması" kabilinden) oy
verdi. Çok parti oligarşisinin azıttırdığı vurgun ve pahalılık altında
maaş ve şereflerinin yıprandığını gören "üniversite" (bilim sınıfı
"İlmiyye") ile "Silahlı Kuvvetler" (savaş sınıfı "Seyfiyye") elele
verip bir çeşit içeriden "tarihcil devrim" yaptılar. 27 Mayısla birkaç
bakan (vezir) idam edildi. "Tasarruf bonosu", "permi" vs., gibi şeyler
icadedildi. "Sosyal Adalet" sloganı anayasaya girmekle yetinildi.
Sosyal üst yapımızdaki çıkmazın
kadim tarih açmazı olduğunu Alaska Senatörü Ernest Gruening raporunda şöyle
yazdı:
"Sağ kanadın feodalist
ve zengin unsurları 1960 askeri darbesinden hemen hiçbir zarar görmeden
kurtulmuşlardır ve parlementoda temsil edilen 5 siyasi partinin hepsini
de sıkıca avuçlarının içine almışlardır."
Ekonomik temel ile sosyal
üstyapısı kadim tarih damgasını taşıdığını göze batırmak için şemalaştırabiliriz.
|
|
|
|
| EKONOMİ | ||
| 1- İltizam | (Toplum işlerini devlet parasıyle özel kişilere yaptırmak) | İhale |
| 2- Tefviz | (Devlet imtiyazlarını kişilere bağışlamak) | Tahsis |
| 3- Mürabaha | (Malları pahalatarak özel kişi zenginliğini arttırmak) | Vurgun |
| 4- Tefecilik | (Faiz ve komisyon yükselterek özel kişileri iratçılaştırmak) | Faizcilik |
| 5- Miri mal deniz | (Devlet, gelirini israf) | "Devletçiyiz" |
| MALİYE | ||
| 1- Kapıkulu çoğalır | (Devletten geçinenlerin nüfus ve milli gelirden çok artması) | Memur çoğalır |
| 2- Züyuf akça | (Para değerinin resmen çalınması) | Enflasyon |
| 3- Rüşvet | (İşi düşenden kanunsuz faydalanmak) | Rüşvet |
| 4- İrtikap | (Kamu malından kanunsuz faydalanmak) | İrtikap |
| 5- Suistimal | (Devlet yetkisinden kanunsuzca faydalanmak) | Görevini kötüye kullanmak |
| İDARE | ||
| 1- Şeriata aykırı fetva | (Kanun diye kanun tepelendi) | Anayasaya aykırı kanun |
| 2- Kırtasiyecilik | (İşleri savsaklama) | Bürokrasi |
| 3- İltimas | (Adamını bul) | Kayırma |
| 4- Subaşı falakası
İstibdat |
(Kanunsuz baskı)
(Sıkı kişi yönetimi) |
Karakol dayağı |
| 5- Tabiiyet (vasalite) | (Kişiye zora tapma) | Geri kalmış ülke kompleksleri |
| SİYASET | ||
| 1- Kerametli şeyhi | (Tapılan ulu) | Yanılmaz önder |
| 2- Dalkavuk mürit | (Şahsiyet yerine kulluk) | Alkışçı mensup |
| 3- Tarikat gayreti | (Hak değil çıkarcılık) | Partizanlık |
| 4- Ummeti Muhammede Şeriat istarüz! | (Prensip yerine demagoji) | Kuru kalabalığa Halkçıyız! |
| 5- Katliam | (İkna yerine yıldırma zoru) | "Tedip" (Bayar) |
| KÜLTÜR | ||
| 1- Medrese kafası | (Yaratıcılık yerine karakaplı) | Skolastik Kitabını uydur |
| 2- Taassup | (Düşünce züğürtlüğü - Fikir yasağı) | Şovenizm |
| 3- Divan Osmanlıcası | (Halk düşmanı kast dili) | Arı dil uydurcası |
| 4- Emir kulluğu | (Fikre değil mevkie önem) | Prensipsiz itaat |
| 5- Kitap ve düşünür yakma | (Toleranssızlık) | Teşkilat, kitaplık, basma |
Birkaç sözle ele aldığımız konuda
klasik bilimin henüz açıkça ve kesince belirtmediği sonuçlarla karşılaşacağız.
Bu sonuçların bilimlere dağınık belgelerini bu yazıya sığdıramazdık. Bilimle
azıcık ilgisi olanların o belgelere az çok yabancı kalmayacakları umudu
ile konuya girdiğimiz için - biblografya severlere - özür dileriz.
Bir "tarih" bilimi var.
Henüz BİRİKİM (accumulation) bilimi olmaktan çıkıp, BÖLÜNÜM (classification)
bilimi olamadı. Çünkü, tarih olaylarının "KANUN"ları bilinmez deniyor.
Gerek tarih olaylarındaki
kanunların bilinmeyişi, gerekse tarih biliminin öteki bilimler kadar BÖLÜNÜM
bilimi olamayışı, en sonunda gelir, insanın ve insanlığın BÜTÜNÜ ile ele
alınmayışına dayanır. Ne demek istiyoruz ? Açıklayalım.
Hayvan türünden ayrılmış
ilk insanın bugüne dek başından geçenler bütünü ile izlenmedikçe
birbirinden kopmuş parçalara ayrılıyor. Tarih yalnız MEDENİYET'leri ele
alıyor; medeniyetlerden öncesine TARİHÖNCESİ karışıyor. Böylece, ilk insandan
bugüne dek insanlık bir tek İNSANLIK olduğu halde, başından geçenler birbiriyle
ilgisiz konularmış gibi ortaya konuluyor. Hele gittikçe derinleşen UZMANLIK
tanrı kuyusuna dönüyor. İnsanlık, hep belirli bir süre içindeki durumu
ile ölçülüyor. Herçağ uzmanından soruluyor. İnsanlığın belirli birçağdaki
durumuna uymayan daha önceki çağlar ya unutuluyor, yahut en kör zılgıtlarla
unutturuluyor.
Sümer medeniyetinin geleneklerinden
kalabilmiş olanları derleyen Berose tarihi için, medeniyetten önceki insanlar
(barbarlar): Tanrıların bire dek kılıçtan geçirdikleri hayvan kılıklı anormal
varlıklardı. İslamlıkta "müşriklik" (çoktanrılı bedevilik), "Kafirlik"
(Peygamberi inkar etmek)ten de korkunç, tartışılması değil, konuşulması
haram ve hemen kılıçtan geçirilecek bir anormallikti... Tek sözle, bütün
medeniyetler kendilerinden önceki insan yaşayışını ağıza alınmaz yasak
bildiler.
Yazılı tarih başka türlü
davranamazdı. Tarih denince, yalnız 7 bin yıldır kullanılan YAZI ile kitaba
geçmiş insan olayları ele alındı. "Kitapsız"lar adam yerine konmadı. Böylece
medeniyet çıktığı yeri inkar etti. Aslı bilinmeyen medeniyet gökten inmişe
döndü. Medeniyetten önceki insanların yaşayışı kavranılmayınca, medeniyetin
ne doğuşu, ne gidişi, ne yaşayış kanunları aydınlanamadı.
Tarih olayları gibi, tarih
kitapları da bir karanlıkta kör dövüşü oldu. Gerçek tarihte: Medeni insanlığın
karşısına medeni olmayan bir insanlık çıkınca, ya medeniyet medeni olmayanı
yok etti: O zaman medeni olmayan insanlık bir var imiş, bir yok imişe çevrildi;
yahut medeni olmayanlar medeniyeti yokettiler: O zaman da, eski medeniyeti
yıkanların kendileri gitgide medenileştikleri ölçüde, demek, gene medeni
oldukları için tarihe girdiler.
Her iki durumda da, medeniyeti
doğuran daha önceki çağlar kitaba gereğince giremedi. Medeniyetin önü sonu
bilinemedi, yenmesi ve yenilmesi anlaşılmaz kaldı. Bu anlaşılmazlıktan
kurtulmak için tarih insan dışı, insan üstü güçlerin cirit oynadıkları
cinci meydanlarına çevrildi. Tarihte efendilerin çok işlerine yarayan bu
anlayış, yani anlayışsızlık, tarihin kendileriyle başladığı yalanını da
sağladı.
Tarih Yazı'nın ürünüdür.
"Yazı olmadıkça tarihte
olamaz; çünkü tarih, adların (kişilerin, yerlerin) anılmasından ve olaylarla
vukuatın sayılmasından doğmuştur.
"Muallafat-Yarno kurumlarından
(VI. binyıl sonu ile V. binyıl başlangıcı) yazının keşfine (IV. binyıl
sonu) kadar şöyle böyle iki bin yıl için, demek ancak bir PROTOHIS- TOIRE'dan
(öntarih'ten) söz edilebilir." (Andre Parret: "Sumer", Paris,1960,
Gallimard, s. 39)
Böylece, yeryüzünde medeni
insanlığın doğuş yılları, bugün artık Arkeoloji belgeleri sayesinde, birkaç
yüzyıl yanlış payıyla iyice kestirilebiliyor. Bu medeni insanlık kendiliğinden
ve bir çırpıda doğmadığı gibi, medeni olmayan insanlıkta kendiliğinden
ve medeniyet doğar doğmaz ölüvermemiştir. Gelenekler, mitolojiler ve tarihler
açıkça gösteriyor ki, 15 inci (İsa Doğumu) yüzyılına gelinceyedek, medeniyet
insanlığı ile medeni olmayan insanlık aynı zamanda ve bir dünya üzerinde
birlikte yaşamışlardır.
Yalnız, bu antika COEXISTANCE
(bir arada var olma), barışçıl değil, kıyasıya dövüşçül olmuştur. Tümüyle
insanlık: Medeni olanlarla medeni olmayanlar diye iki büyük kampa ayrılmıştır.
Zaman zaman bu kamplardan birisi üstün gelince, ötekisi alt edilmiştir.
Medeniyet tarihi: Yekpare bir medeni insan üstünlüğü göstermemiştir. Geceyle
gündüzün birbirini kovaladığı gibi, medeniyetle barbarlık alt-üst gelerek
birbirlerini kovuşturmuşlardır. Metafizik tarihçiler 19 uncu yüzyılda bu
gidişe: "Zekayı ve ruhu ürküten felaket" (C. de Gobineau: Introduction
a lEssai sur I'Inegalites des Races Humaines", s. 35) diyorlardı. 20
nci yüzyılda gene o gidişi: Bilimcil kanunlara boyun eğmez insan işleri"
(A. J. Toynbee: "Cequej'ai essaye de faire", Janv.1956, Diogene,
s.13-14) sayıyorlardı.
Medeniyet tarihi 7 bin yıllık
bir süre tutuyor. Bu 70 yüzyıldan 65'i: Medeni insanlıkla medeni olmayan
insanlık arasındaki birlikte var oluş savaşı maskesinden kurtulamadı.
Öyleyken, yazılı tarih, sırf ve yalnız ve düpedüz bir medeniyet tarihi
olmaktan çıkmadı. Medeni olmayan insanlar, ancak"'medeni" olduktan sonra
tarihe geçebildi. Medeni olmadıkları sürece, yazıyı kullanamadıkları
için, kendi tarihlerini yazamadılar. Başlarından geçenler ağızdan ağıza
(şifahi) ve atalardan torunlara aktarılan (nakli) masal oldu.
Kendilerinden önce gelmiş
medeniyet yazısı ile aşılanan Grekler gibi toplumlarda, o masallar derlenip
toplanarak MİTOLOJİ (esatir, efsane, masalbilim) biçimine girdi.
Mitoloji: Tarihöncesindeki
yazısız insanlığın başından geçenlerdir. Tarih: Yazılı insanlığın başından
geçenlerdir. Tarihi iyi anlamak için, Mitolojiyi duruca kavramak gerekir.
Çünkü medeni insanın başına gelenler, gökten inmemiş, medeni olmayan insanlıktan
çıkmıştır. Medeniyet, medeniyetsizlikten gelişini inkar edeceğim
diye, kendi gelişimine ve tarihin gidişine başka kaynaklar, insana yabancı
sebepler, tabiatüstü (metafizik) izahlar, olmayınca da kemiksiz diliyle dörtbaşı
mamur söz yapılan kayagan kuruntular uydurmaktan kendini alamamıştır, ve
alamıyor.
Ağacın toprak altına gömülü
duran kökü bilinmezse, yeryüzünde yükselen gövdesi, dalı yaprağı, çiçeği
sihir ve kerametten başka ne ile ayakta duruyor sanılabilir ? Klasik "medeniyetler",
tohum ve filizken değil, "eflake ser çekmiş" oldukları zaman, kökleri unutularak,
birbirlerinden ayrı türde ağaçlar gibi ele alınmıştır. Medeniyetin medeniyetsizlikten
çıkageldiği, alışkanlığımıza "mantıksız" görünmüştür.
Bugün neçe zengin buluşlarla
dolu olan en son Arkeoloji ve tarihöncesi araştırmaları da, o işleyen eski
kültür yarasını henüz kapatamadı. Belge yetersizliğinden değil. Bir yanda
yarayı işletmekle yararlananların şuurlu şuursuz eğginlikleri, öte yanda
her biri ayrı telde çalan "uzmanlık" Babil kulesinin bülbülleri, tarihi
kökleri havada tuba ağacına çevirmek için yetip artmaktadır.
Gerçi biz burada: İsa nın
doğumundan 5000 yıl öncesiyle,1500 yıl sonrası yıllarında geçen ANTİKA
MEDENİYETLER tarihinin başlıca gidiş kanununu belirteceğiz; ne tarihöncesi
insanlığını, ne Mitolojiyi özet olarak dahi verecek yerimiz yok. Bununla
birlikte, anlatacağımızı izlemek için, bir güdücü iplik (fil conducteur)
çizmeliyiz. Yoksa medeniyet tarihi tek başına kavranamaz.
Tarihöncesi iki büyük çağa ayrılıyor:
Birincisi PALEOLİTİK (Eskitaş) çağı, İkincisi NEOLİTİK (Yenitaş) çağı...
Arkeolojinin Paleolitik dediği Eskitaş çağında insanlık, sosyolojinin
VAHŞET adını verebileceği toplum biçiminde yaşardı. Arkeolojinin Neolitik
dediği Yenitaş çağında insanlık, Sosyolojinin BARBARLIK adını verebileceği
toplum biçimine girdi. H. Morgan ("Ancient Socety, or Researches in
the Lines of Human Progress from Savagery fhrough Barbarism to civilization",
London,1877) gerek Vahşet, gerekse Barbarlık çağlarını (aşağı - orta -
yukarı) olmak üzere ayrıca üçer Konak (Stage) bölümüne ayırır.
Yüzyıldanberi elde edilen
bilgiler bu sağlam bölümlemeye aykırı düşmedi. Kolay anlaşılmak için, alışılmış
söz ve deyimleri sıralıyalım. İlk insan, yer kabuğunun en istikrarlı (deniz
dibine batmamış) ve en elverişli (sıcağı, besisi bol) bölgelerinde: TROPİKAL
iklimli Malezya ve Afrika karalarında, PİTEKANTROP (dik - yürüyen, maymun
- insan) biçiminde belirdi. (Bir Cava, bir Afrika pitekantropu bulundu).
Pitekantrop, vahşet çağının AŞAĞI konağında yaşadı. Tropikal iklim dışına
çıkamadı. Ateş keşfedilince, insanlık ORTA Vahşet konağına yükseldi.
Ateş sayesinde tropikal iklim dışında yaşayabildi. Yer kabuğunun çoğu kuzey
yarımküremizde bulunduğu için, insanoğlu eski dünyanın kuzeyine doğru yayıldı.
Bu yayılışın geçtiği yollar bırakılmış insan izlerinden belli. Sinantropus
- Pekinensis (pekinli - maymun - İnsan) ilkin Cava'dan kalkıp Kuzey
Çin mağaralarında ateş yakarak varolmuştur. Bu birinci adım Güneyden Kuzeye
çıkıştır.
İkinci adım Doğudan Batıya
atılır. Doğu Çin'den kalktığı anlaşılan insan Orta Asya'da o zamanlar bulunan
büyük göl-deniz yollarını aşarak (ileride Hunların gidecekleri) geçitleri
açar, Avrupa'ya girer. Eoantropus (Tan - adam: İnsanşafağı): Almanya'da
Heidelberg- insanı, İngiltere'de Piltdown-insanı denilen
biçimleri alır. En son gelişen iri ve yakışıklı Neanderthal-insan,
Orta Vahşet konağının en olgun halkasıdır.
Dördüncü buzullar denilen
yerkabuğu tarihi içindeki çağın sonlarında Avrupa'ya ansızın yepyeni bir
insan tipi çıkageldi. Bilim, o zamana dek görülmüş insanların en ilerisi
ve akıllısı olan bu insana: Homo-sapiens (Us-insanı) adını veriyor.
Us-insanı Avrupa'ya, Asya dan değil Afrika'dan belki o zaman henüz İtalya
çizmesi ile bitişik bulunan karaları aşarak, Akdeniz üstünden gelmiş gibidir.
İzleri o yollarda bulunuyor. Us-insanı, Yukarı Vahşet Konağı'nın
örnek adamıdır. Onunla, 500.000 yıldan az sürmemiş olan Vahşet çağı sona
erer.
Bilginler, bugün yukarıda adı
geçen varlıklara insan demeli mi, dememeli mi sallantısındadırlar. Bu tartışmalar,
insanı, çömlek gibi balçıktan Adem biçiminde yaratıveren medeniyet geleneklerine
alışmaktan ileri gelse gerek. Balçıktan yaratma fikrinin insan kafasında
yer etmesi, toplumda çömlekçiliğin üremesi ile mümkün olabilirdi. Çömlekçilik
ise Vahşet çağının kapanıp barbarlık çağının açıldığı gün başlamıştır.
Geleneklerin "Adem"i çömlekçiliğin yarattığı barbarlık konaklarından birine
uyabilir. Çömlekçiliği bilmeyen vahşiye insan dememek, insanın oldu olasıya
bugünkü biçimiyle gökten yere inmiş bulunduğunu, hiç değişmediğini söylemeye
varır. Gerçekse, bunun tersini göstermektedir. İnsan: İki ayağı üstünde
yürüyüp, iki eliyle alet kullanan ilk yaratıksa, ilk vahşi de, Pitekantrop
da insandır.
İnsan her zaman toplum ortamının
yaratığıdır. Yalnız, vahşet çağında yüzbinlerce yıl doğrudan doğruya çıplak
tabiat etkisi altında kaldığı için, bütün canlılar gibi Darvinizmin "Tabii
Seleksiyon" kanunlarına daha çok uğramış ve değişegelmiştir. Bugün yeryüzünde
sözün bilim anlamıyla vahşi insan yoktur. Vahşet çağının bütün insan tiplerini
ancak fosil olarak yeraltında bulabiliyoruz. İnsan, Pitekantrop türüyle
Aşağı Vahşet konağına girmiş, Sinantroptan Neandertal türüne dek Orta Vahşet
konağını yaşamış, Sapien türüyle Yukarı Vahşet konağına çıkmıştır. Bu
üç ayrı vahşet konağında gelişen her ileri tür insan, kendinden önceki
geri insan türünü yok etmiş görünüyor. Yeryüzünün şu veya bu köşesinde
Neandertal veya Sapiens tipini andırır tek tük insan biçimlerine rastlanması
kuralı değiştirmez. Neanderthal insanların kendilerinden önceki insan tiplerini
ortadan kaldırdıkları, Sapienslerinde sonradan gelip, teknik üstünlükleri
yüzünden, beden yapısınca kendilerinden daha gösterişli olan Neanderthal
insanları avlıyarak yok ettikleri Antropoloji ve Arkeoloji buluşlarıyla
anlaşılmıştır.
Demek, vahşet çağında
insan, öteki canlı tür (espece: Nevi)leri gibi, nevi değiştirerek gelişmiştir.
Bugün yeryüzünde hiçbir toplum örneği kalmamış olan vahşet çağı; tarih
bakımından, yazılı tarihte rol oynamadığı için, bizi ilgilendirmez.
Arkeolojinin Neolotik (Yenitaş),
sosyolojinin barbarlık diyebildiği çağda, vahşet çağının "Tabii Seleksiyon"u
görülmez. Barbarlık, vahşeti yenmiş, barbar insan tipi yayılabildiği kadar
yeryüzünde vahşi insan tipini gidermiştir. Çömlekçi barbarların, bugünkü
insan türümüze en yakın olan Us-insanını yokettiği bir gerçektir. Barbarlıkla
birlikte: Çömlekçilik, gelgeç ekim ve yerleşimcikler gibi nispeten yüksek
teknik ve metodlar insanlığı vahşet çağında görülmedik bir üretim tarzına
kavuşturdu. Vahşet çağında geçim, tabiatta kendiliğinden üremiş, hazır
bulunan nesneleri benimsemekle olurdu. Barbarlık çağında geçim: Bugünkü
anlamıyla sahici ÜRETİM'e dayandı; tabiatta hazır bulunmayan nesneleri
insan kendi toplum tekniği ve metodu ile üretti. Bu şartlar iki büyük
sonuç getirdi.
1- İnsan türünün, coğrafyanın
belli bölgelerine bağlı kalmaktan kurtardı. Tabiatın kendiliğinden hazır
ürün vermediği semtlerinde insan geçimi sağlandı. Böylece insan, yeryüzünün
her bucağına yaygın, dünyayı kaplamış oldu.
2- Barbarlık üretimi, insan
türünde değişiklik olmayacak kadar kısa zamanda çabuk ilerlemeyi gerektirdi.
Vahşet en az 500.000 yıl sürdüğü halde, barbarlık 50.000 yıl sürdü.
Bu iki sonuçla, insanlıkta
tür değişikliği ve ondan ileri gelme "genocide" (insan türünü
yok etme) tabiat kanunu olmaktan çıktı. Barbarlıkla birlikte yeryüzünde
bir tek insan türü vardı. Yalnız, TÜR (Nevi) başkalığı yerine, sosyal ve
natürel etkilerle beliren IRK (Race) başkalığı görülebildi. Fakat,
insanlığı tür birliği ve sosyal düzen yaygınlığı, insanlar arasında öldüresiye
yok etmenin yerine, ırkların kaynaşımını ve katışımını geçirdi. Vahşet
çağında başka başka türden insanlar birbirlerini yok etmeyi başardılar;
barbarlık çağında başka başka ırktan insanlar birbirlerini yok edemediler.
Bir sosyal düzenden ötekine geçiş, insan ırklarını kolayca birbirlerinden
ayırt edilemez duruma getirebiliyordu.
Onun için, yeryüzünde barbarlıkla
birlikte; insan türünün değil, toplum düzeninin değişimi problemleşti.
Barbarlık ortasında doğan medeniyet, iki ayrı insan türünün değil, iki
ayrı toplum düzeninin karşılaşmasını getirdi. Medeni de, barbar da aynı
insandı. Medeniyet doğduğu gün, yeryüzünün oturulur her yanı en az 50 bin
yıldan beri neolitik barbarlarca kaplanmıştı.
"Modern çağ" dediğimiz kapitalizmin
tohumları bile en çok 500 yıl önce dünyaya gelmiştir. Modern çağdan önceki
6500 yıl sürece medeniyet uçsuz bucaksız barbar yığınları ortasına sıkışık,
ufacık bölgelerde debelenip durdu. O bölgeciklerden dört bucağa medeniyet
tohumları saçtı. Azınlığın azınlığı medeniyetle, çoğunluğun çoğunluğu barbarlık:
6500 yıl bitmez tükenmez med ve cezirlerle birbirlerine girdiler. Yer kabuğu
ile medeniyet tarihi arasında inanılmaz gidiş paralelliği görüldü: Yerkabuğu
nasıl, gah en derin denizlerin dibi gah en ulu dağların tepesi olarak batıp
çıktıysa, tıpkı öyle, insanlıkta yazılı "tarih" boyunca şaşmaz altüstlükler
geçirdi; gah medeniyet üstün gelip şahikalaştı, gah barbarlık üstün gelip
o şahikayı yerin dibine geçirdi. Yeryüzünde: Clyptogenetic (tedrici
aşınma) ardından Epeigenetic (ansızın kıt'aların yer değiştirmesi)
biçiminde birbirini koigenetic (ansızın kıt'aların yer değiştirmesi)
biçiminde birbirini kovalayan, karalarla denizlerin batıp çıkmalarındaki
tektonik kanunlar, toplum tarihinde hemen hemen aynen "tekerrür"
etti. Medeniyet uzun süren her tedrici TEKAMÜL ardından, ansızın
kopuvermiş barbar akınlarıyla (sosyal devrim'den bambaşka) bir DEVRİM
(İnkılap) ile devrildi. Buna TARİHCİL DEVRİM diyoruz. Böylece tabiatta,
toplum da varlığın en büyük DİYALEKTİK kanunu ile işlemiş bulunuyor.
En sonunda 6500 yıl sonra,
medeniyet barbarlığa kesince üstün geldi, denilebilir. Tarih öncesi'nde
barbar insanlar vahşi insanları kesince yenip insan türü olarak
yok etti. Tarih'te (insanlar birbirlerini değil), düzen olarak medeniyet
düzen olarak barbarlığı yendi; medeniyet barbarlığı REJİM OLARAK
kesince yok etti. Bu da, şunun şurası, birkaç yüzyıldır oldu. Medeni de,
barbar da aynı insan türü idi. Yalnız düzen: REJİM değişmişti. Hatta
buna bütünüyle rejim değişikliği bile denemez: Medeniyet düzeni barbarlık
düzenini ALT etmişti... O kadar.
Medeniyet bugün üstün
düzendir. Alt barbar düzenini tümüyle yok edebilmiş midir ? Hayır. Hemen
her kapitalist ülkenin ŞEHİR'leri medeni ise, KÖY'leri barbar
durumundan kurtulamamıştır. Toprak ağalarına ödenen İRAT haracı, sermayenin
tarım alanına girmesini kösteklediği için, KÖY barbar Ortaçağda pinekler.
Bununla birlikte, düzen olarak barbarlık kesince yenilmiştir. Tarihte artık
Ortaçağvari köylerin şehirlere üstün geleceği düzen geri dönemez.
Güdücü üst zümreler, sıkışkanlıktan azdıkça, köydeki fosilleşmiş barbarlığı,-
antika çağda medeni efendilerin dış barbarlardan aylıklı asker tuttukları
gibi, - şehirlere musallat edebilirler. İleri ülkelerin sözde "devrimci"
insan avcısı FAŞİZM'leri: Geri ülkelerin sözde "demokratik"oy
avcısı DİKTATÖRLÜK'leri günün politikası olabilirler. Hepsi
eskilerin deyimiyle: "Eyyam efendiliği"dir. Bütün gericilikler,
deli akan selin girdaplarından öteye geçmezler: Nicelikçe tüm insanlığı
kavramaktan uzaktırlar; Nitelikçe gelgeç olup, ileri akışı durdurmaktan
uzaktırlar.
İnsanlık her zaman tabiat anaya göbek bağıyla bağlıdır. Hele ilk insanlık,
büsbütün çıplacık tabiat çocuğudur. Tabiatın insanlık üzerine yaptığı etki
ilk toplumlarda büsbütün yücedir. Ona rağmen, insan topluluğu, cansız maddenin
yanındaki canlılar gibi, tabiattan apayrı, bağımsız bir evrendir. Ana,
canlı varlıklardan daha az tabiatın etkisine ve kanunlarına uymaz. Ama
çizgilerinde toplum ile tabiatın karşılıklı bağıntılarına kısaca değmeden
geçemeyiz.
Bu konuda şu bağıntıları
inceleyeceğiz:
1- Tabiatın ve Tarihin Denk
gidişleri;
2- Tarih ve Coğrafya...
Buna göre, tabiat ve tarih
bölümünde iki ayrım olacaktır:
I. - TABİATIN VE
TARİHİN DENK GİDİŞLERİ
Bu ayırımda, tabiattaki
biçimleşme ve gidiş kanunlarıyla, toplum ve tarihteki biçimleşme ve gidiş
kanunları arasında göze çarpan paralellikler anlatılacaktır.
|
|
|
| Dünyanın teşekkülü | Medeniyetin Doğuşu |
| Tektonik karakterler | Tarih gidişleri |
| Kıt'aların çıkışları ve batışları | Medeniyetlerin çıkışları ve batışları |
| Gliptojenetik konak | Medeniyet tekamül çağı |
| Tektonik konak | Tarihçil devrim |
| Kıt'a doğuruculuğu | Orijinal medeniyet |
| Dağ doğuruculuğu | Medeniyet rönesansı |
| Soğuma etkileri | Ekonomi münasebetleri |
| Orta çekirdek | Üretici güçler |
| Hayatta hücre | Toplumda Kent |
| Bitkiler | Bitkicil medeniyet |
| Hayvanlar | Hayvancıl medeniyet |
II.
- TOPLUM ve COĞRAFYANIN KARŞILIKLI ETKİLERİ
Bu ayırımda, coğrafyanın
tarihte oynadığı rolle, toplumun coğrafyayı üretici güç olarak kullanışı
anlatılacaktır.
KONULAR: Toplum Coğrafyası
- Anatomik Değişme, Fizyolojik Değişme - Vahşet Çoktan Kapanmıştır - Irk,
Barbar Toplumun Eseridir-Aktif Uyuş, Pasif Uyuş-Tabiatla Toplumun Karşılıklı
Etkileri-Tarih öncesinde: Yenidünya Durdu-Tarihte: Eskidünya Yürüdü - Yakındoğu
lnsanlığı - Afrika - Asya Coğrafyası (Afrazi)-Yenidünya, Eskidünya-Coğrafya
ve Toplum Münasebetleri...
Tabiat ana ise, toplum (cemiyet)
onun çocuğudur. İki alanın ayırdedici özellikleri vardır. Bununla beraber,
genel gidişlerinde, eşit sayılması bile, paralel kanunlara uyarlar.
Tabiat içinde Güneş sistemi,
hayat içinde insan toplumu ile atbaşı gider.
1- Güneş sistemi önce NEBÜLÖZ
halindedir. "Öyle bir çağ oldu ki, orada güneş sistemi gaz halinde idi."
(2) İnsan toplumu için o nebülöz hali, medeniyetten önceki TARİHÖNCESİ
(Prehistorique)tir. İnsan o çağda gelişigüzel dağınıktır.
2- Nebülöz içinde güneşleşme
başlar. "İlkin hiçbir hendesi biçimi bulunmayan moleküller, sonraları
(cazibe kanunu ile) küre biçimini alırlar." (3) "Bu koyu nebülöz,
bilinmez çağlarda kendi üzerinde yavaş yavaş dönerken, çevresi Neptün yıldızı
değirmisinin (orbitinin) hayli ötesinde idi." (4) İnsan toplumu tarihöncesinde
yeryüzüne yaygın aşiretler halinde iken Fırat - Basra körfezi çevresinde
kentleşmelerin başlaması, sınırlaşması, nebülözün bu koyulaşıp dönmesi
gibidir.
3- Sonra güneşten yıldızlar
kopar. "Güneş haline gelmesi gereken çekirdek, dönüş çabukluğunu arttırdıkça,
etki alanı içinde bulunan moleküller yığınını kendis ile birlikte sürükledi;
bu etki alanı ötesinde bir gaz halkası kaldı, o halkanın dönüş çabukluğu
daha azdı ve halka kendi üzerinde büzüldükçe ilk planeti (gezegeni) biçimleştirdi
ve ilh." (5)
İnsan toplumunun Irak kentleri
içinde tezatların hızlanışı, çevre ülkelerde medeniyet etkileri ile yeni
kentleşmeler, güneşten kopma yıldızlar gibi ilk ana kentlerden ayrılmış
koloniler bağımsızlaştılar.
Bu kıyaslama, medeniyet
doğuncaya kadar geçen Öntarih (protohistoire) içindir. Öntarih,
vahşet (eskitaş) ve barbarlık (yenitaş) çağlarını içine alır. Tarih;
yalnız medeniyet çağlarını içine alır. Tarih öncesi ile tarihi birbirine
hiç karıştırmamalıdır.
Yıldızlar biçimleninceye
dek, tabiatın geçirdiği değişiklikleri belirtecek yertabakaları
elimizde yoktur. Medeniyetler kuruluncaya dek, Vahşet ve Barbarlık çağlarını
anlatan yazılı belgeler de elimizde yoktur. Dünya yıldızımız soğudukça
başından geçenleri sadakatle kaleme alan yerkabuğu'nun biçim ve
tabakaları belirdi. Medeniyetler kuruldukça, erimiş lava benzeyen barbarlıklardan
ayrı oturuk kentlerde yazı icat edildi; insanlığın başından geçenler
kaleme alındı. Yerkabuğunun kitap sayfalarını andıran tabakaları yeryüzü
tarihini okumamıza yaradı. Yer tabakalarını andıran yazılı sayfalar insanlık
tarihinin belgeleri oldular.
Tarih'in tümüne, bugüne dek
geçmiş bütün tarihe bakınca, iki büyük çağ görüyoruz. Bu iki ulu çağ: olduğu
gibi insanlığın; 1) geçirdiği altüstlükler, 2) Ulaştığı olgunluk
bakımından birbirinin zıddıdır. Biz ard arda gelen bu iki uluçağdan birincisine
"TARİHCİL DEVRİMLER", ötekine "TOPLUMCUL DEVRİMLER" çağı adlarını veriyoruz.
Sadece adlarını koyuyoruz. Gerçekte TARİH böyledir.
1- Tarihcil Devrimler
Çağı: Tarihöncesinin ilk kamu çağından Batı Avrupa da kapitalizm denilen
modern çağa dek sıradağlar gibi uzanan sıra uygarlıklar zinciridir. Bunların
hepsinde maddi temel, "BEZİRGAN EKONOMİSİ"dir. Modern çağa dek bu
medeniyetler, "Tarih bir tekerrürdür" sözüne kaynak olacak kertede "sil
baştan yaz" biçimi, ana insan münasebetlerinde kökten yıkılış ve yeniden
kuruluşlarla ilerlemiş, gelişmiştir. Bu uluçağda yeryüzü insanlığının bir
bölüğü uygar, öbür bölüğü barbar kalmıştır.
2- Toplumcul Devrimler
Çağı: Modern kapitalizm çağıdır. Adından da anlaşılacağı gibi, bu çağda
toplumun temeli: Gene Bezirgan, yani arz ve talep kanunu ile işler olmakla
birlikte, eski ekonominin temel taşları olan "TEFECİ-BEZİRGAN" ikizkardeş
sermayeleri köklerinden kazıyan, modern işgücünü gündelikle kullanan, ondan
doğma tezatlar zenbereğiyle teknik gelişimi görülmedik çabuklukta geliştiren,
modern sanayi ile modern toplumu kuran MODERN KAPİTALİZM'dir. Bu
çağda, uygarlık yeryüzüne baştan başa ve kesin olarak egemendir. Artık,
medeniyete karşı tarihcil bir rol oynayabilecek barbarlık yeryüzünde yoktur.
Bu yüzden, istense de Tarihcil Devrim olamaz. Onun yapıcıları Barbarlar,
14'cü yüzyılın gerilerinde kalmışlardır. Medeniyetin yıkılıp yerine yenisi
kurulamayınca, iç zıtlıkların çözümü, modern sınıfların barbarlığa dönmeksizin
başardıkIarı TOPLUMCULDEVRİM'le yapılan kabuk değiştirme biçiminde olur.
17.ci yüzyıl İngiltere'sinde
başlayıp, l8.ci yüzyıl Fransa'sında "ULU DEVRİM: İhtilali Kebiyr" adıyla
kesin başarısına ulaşan, 1848'lerde Karaavrupa'sını kaplayan,1905 ile 1917
arası İran, Türkiye, Rusya adlı ülkelerde yerleşen ve hergün bir kıtaya
doğru yayılan altüstlüklerdir.
Bugün yerkabuğunun gelişimini,
tabii yeryüzünün tarihini inceleyen bir bilim doğmuştur. Ona "TEKTONİK"
veya "Arz küresinin mimarisi" adı veriliyor. Tektonik bilimi de,
insanlık tarihinde görülenin hemen hemen aynı olan yeryüzü tarihinin iki
büyük uluçağını keşfetmiştir. Yalnız bu uluçağları henüz tarihcil anlamda
kavramıyor: Zaman içinde olan birer gelişme çağı gibi değil de, aynı zamanda
imişçe iki değişiklik biçimi sayıyor. (At. L. s. 8/2) (6)
Biz olayları metafizik soyutlaştırma
ve duralatma dışında kendi gerçek gidişleri içinde ele alınca "Techtonique"
iki tip gelişme seçiyoruz.
1 - "Buruşma Mimarisi"
Çağı (L'Architecture plissee): "Özellikle dağ silsileleri"nin
doğuş çağıdır. Bu zamanlar yerkabuğumuz kimi yerinde medeniyetler gibi
"sert kıtalar" halinde oturaklılaşmıştır; kimi yerinde barbar oymaklar
gibi akıcı elastiki kalmıştır. Bu iki bölge yerkabuğu arasındaki
zıt durum, medeniyetlerin zaman zaman batıp çıkmaları gibi, aralarda denizlerin
batıp çıkmalarını gerektirir: Alpler, Apeninler, Roşöz dağları, ve ilh..
tıpkı insanlık tarihinin Irak, Mısır, Yunan, Roma, Hint, Çin ve ilh...
medeniyetleri gibi yükselirler. Böylelikle yerkabuğu tarihinin ard arda
gelen dört çağı, birbirlerinden yüz milyonlarca yıllık ara ile değişe gelir.
Tarihcil devrimler çağı
gibi, Buruşum Mimarisi çağı da sonsuz görünmüyor. Tarih nasıl İ. Ö. 5000
yıllarından, İsa'dan sonra 1400 yıllarına dek mutlak tarihcil devrimlerle
yürürken, ondan sonra üstün karakteri toplumcul devrimler olan uluçağa
girdiyse, tıpkı öyle:
"Yerkabuğu boyuna sağlamlaştığından
ve her gün daha az elastiki olduğundan (yerkabuğunun kimi bölümlerinin
nispeten plastik kalmasını isteyen) buruşumlar evriminde (tekamülünde yerkabuğu
gittikçe daha az büyük rol oynamaya eğgin bulunur. Öyle görünüyor ki, sonjeolojik
devirlerden beri, (yerkabuğu değişiminde Buruşum değil) çöküntüler üstün
olsalar gerektirler." (At. L.,10/1)(7)
İnsanlığı, bütün yeryüzünde
medeniyet sarınca, tarihcil devrim imkansızlaşır. Yerkabuğunun her yanını
elastiki olmayan sert kıtaların kabuğu sarınca Buruşum Mimarisi imkansızlaşır.
2 - "Tablo Mimarisi"
(L'Architecture tabulaire): "Çöküntülerle kesik yaylalar" (At. L.,10/1)
(8) çağıdır. Burada, insanlık için barbar yığınlarının yok olduğu gibi,
yerkabuğu için elastiki bölgeler kalmamıştır. Yeryüzünün tümünü medeniyet
nasıl kapladıysa, yerkabuğunun her yanını sağlam, sert karakıtaları kaplamıştır.
Bir alt-üstlük olacaksa, artık (medeniyetin içinde görülen sosyal devrim
gibi) sertleşmiş yaylaların kendi kara yapıları içinde çatlamalar ve çatlaklar
boyunca "BASKÜL HAREKETİ" gibi inme çıkmalar biçiminde olacaktır. Afrika,
Dekkan, Avustralya, Brezilya, Kanada, Skandinavya, Rusya yaylaları, uygarlıkların
kendi içlerinde görülen toplumcul devrimleri andıran (terazi kefelerinin
inip çıkması gibi) altüstlükler geçirmişlerdir.
"Buruşum hareketini takip
edememiş olan her sert yığını bir takım kırıklar herkleştirir (çift sürerce
oyuklaştırır). Bu harkların en önemlileri boyunca çöküntüler olur. Katı
blokun bir bölüğü yukarıdan aşağıya alçalırken, öteki bölüğü çıkıntılaşır."
(At. L., s. 10/1) (9)
Bu kısa karşılaştırına,
yerkabuğu tarihi ile insanlık tarihinin ana çizgileri arasındaki ulu gidişlerin
ne çok benzeştiğini, taslak biçiminde olsun göstermiştir, sanırız.
Bizim asıl konumuz, iki ULUÇAĞ'dan
özellikle, "Tarihcil Devrimler" çağıdır. Şüphesiz, insanlık tarihinin
en ilk "Tarihcil Devrim"leri çağında ("Toplumcul Devrim" adını almasa bile)
toplumcul altüstlükler nasıl Tarihcil Devrimlerle birlikte olmuşsa tıpkı
öyle, yer kabuğunun buruşma mimarisi çağındaki altüstlüler sırasında tablo
mimarisini andırır karakıtalarının çatlamaları da vardır. Bizim işaret ettiğimiz;
bu iki tip altüstlüklerden birinin veya ötekisinin egemen, üstün bulunuşudur.
Yoksa, elbet her iki devrim de, az çok birbirlerinden çıkarlar. Modern
çağda bile, dış harplerin iç ihtilalleri kışkırttığı gibi, yerkabuğunun
Buruşum altüstlükleri, tablolaşmış kara kıtalarının çatırdamalarını gerektirmiştir.
Özellikle yerkabuğunun "Buruşum
Mimarisi" çağındaki gidişle, insanlık tarihinin Tarihcil Devrimler çağındaki
gidişinin genel kanunları ve işleyişleri arasında iç benzerlik, yukarıda
anlatığımız dış benzerlikten hiç aşağı kalmaz. İnsanlık tarihinde uygarlıklarla
barbarlıklar arasındaki batıp çıkma münasebetleri, modern çağa dek uzanan
bütün büyük eski uygarlıklar tarihinin GEÇİT yerlerini dolduran (UYGARLIK-BARBARLIK)
çatışmaları biçiminde görülür.
Yerkabuğu tarihinde bu olaya
"BURUŞUM MİMARİSİ" adı verilmiş bulunuyor. Buruşum mimarisinde yerkabuğunun
gelişimi, birbirini kovalayan iki zıt konağın ardarda gelişi biçiminde
gözükür. Bu iki zıt konağın mekanizması, tabiatüstü veya insanüstü güçlerden
değil, o zamanki yerkabuğunun yapısından ileri gelir. Her iki BURUŞUM konağında
dahi yerkabuğu yeknesak, monolit bir tek kıvamda değildi, iki çeşit zıt
bölgelerden derlenmedir. En eski medeniyetler tarihindeki insanlık gibi,
ilk yerkabuğu da her yeri bir esneklikte veya bir sertlikte olmayan yapılışta
idi. Yeryüzünün heryanı aynı derecede donmuş, katılaşmış değildi:
"Şurası kabul edilebilir
ki, jeolojik zamanların başlangıçlarından beri, arı sathının başka başka
noktalarında bazı katı ve masif (yığıncıl) blokların sağlamlaşması, jeologlar
gibi söylersek: "İçlerinden metamorfizm (yani: Eriyik kayaların camlaşırca
madenleşme değişikliği) ve erimiş kayaların şırınga edilmeler ile çimentolanmış",
aralarında "mutavassıt füze halinde mıntıkalar" bulunan bazı büyük kabartı
(voussoire)lar meydana geldi. (De Launay, Histoire ie la Tcrrc).
Demek, daha anlaşılırca konuşmak için, yerkabuğunu bir çeşit zırha benzetebiliriz.
Bu zırh, bir tek parçadan değil, belki birbirlerine nispetle oynayabilen
ve topu birden dikliğine (şakuliliğine) ve düzlüğüne (utkiliğine) hareketler
yaparak yer değiştirebilen bir takım plakalardan imal edilmiş sayılabilir.
Bu plakaların, buruşmaya ve biçimsizleşmeye elverişli bir plastik maddeyle
birleştiklerini farzedersek, o zaman yerkabuğu tarihi bizce bilinen hareketlerine
başladığı zaman ne durumda idi, onun hakkında aşağı yukarı bir fikir edinmiş
olabiliriz." (At. L., s. 8/1-2) (10)
Yerkabuğunun bu "durum"u,
yeryüzünde insan topluluklarının medeniyet doğduktan modern çağa gelininceyedek
sürmüş zamanlardaki durumunun aynıdır. Bir yanda ziraat üretimi yüzünden
oturuklaşmış kentler ile, "katı, yığıncıl blokların sağlamlığına ermiş"
büyük uygarlık "kabartı"ları; öte yanda, bu kabartıları çevrelerin
de dört bucaktan sarmış "eriyik kayalar" gibi "buruşmaya elverişli
plastik madde" halinde oynak barbarlar vardır. Bu iki zıt tabaka arasındaki
münasebet, "BURUŞUM MİMARİSİ" gibi "TARİHCİL DEVRİM" çağının iki zıt konağındaki
gidişleri belli eder. İki zıt konak şöyle geçer.
1'inci KONAK: GLYPTOGENETIQUE
(mühür kazımını doğurucu) çağ: Çok uzun sürer. Yeryüzünde başlıca iki bölük
zırh parçaları görülür.
a) Buruşum Çıkıntıları
(anticlinal) bölümleri: İnsan tarihinin ilk kentleşmiş medeniyetleri
nasıl, denizler gibi çevrelerini sarmış barbarlık ummanının içinden başvermiş
yüksekliklerse, tıpkı öyle, bu anticlinal buruşum çıkıntıları da, yerkabuğunun
sular, okyanuslar dışında kalıp sivrilen ilk karakesimleridir.
b) Buruşum Çukurları
(synclinal) bölümleri: Medeniyetlerin çevrelerini sarmış oynak barbar
yığınları gibi, buruşum çıkıntılarını çevreleyen ve içleri su ve denizlerle
dolmuş, elastiki yerkabuğu bölgeleridir.
Bu konak süresince, çıkıntılı
yeryüzü, bir çeşit mühür gibi kazınır durur. Hava, su, ısı, elektrik, yerçekimi,
hayvan, bitki gibi canlılar, ve ilh., ve ilh... durmaksızın hareket eden
tabiat güçleri, sular dışında yükselen buruşum çıkıntılarını, yeryüzünün
ilk Karakesimlerini (kıtalarını) yavaş yavaş aşındırırlar. Karalardan kopup
gelen döküntü ve aşıntılar yer, su, hava çekim ve itimler ile, yüksek karalardan
aşağı deniz diplerine doğru taşınıp çökertilirler.
İnsanlık tarihinde bu "mühür
kazıma' aşıntıları ve taşıntıları olayına karşılık düşen olay, bir yandan
medeniyetin kendi iç tezatlarıyla aşınırken, öte yandan, medeniyet kırıntı
ve etkilerinin çevre barbarlar içine gidip yığılmalarıdır. Medeniyet gelişip
genişledikçe, (hele ilk Irak gibi hemen bütün işlenecek endüstri maddelerini
dışarıdan getirme gereği altında) ham madde tedariki ve ticaret münasebetleri,
asırlarca süre, barbarların denizler gibi oynak toplumları içine ve derinliklerine
doğru, ister istemez birçok maddi, manevi medeniyet nesne, etki ve olaylarını
taşıyıp götürürler.
"Jeologlar bunun mekanizmasını
şöyle izah ediyorlar: Çökertiler (rüsuplar) tabiatıyla yerkabuğunun çöküntüleri
(çukurları) içine, ve özellikle yerkabuğunun iki sağlamlaşmış bölgesi arasında
iki komşu kompartımanın biçimleştir dikleri iki sedef kabuğu (ecaille)
plakası arasında kazılmış bulunan deniz çukurları içine birikmeye eğgindirler.
Dağ silsilelerinin biçimleşmesini izah için pek önemli olan bu çöküntülere
bugün geocynclinal (yerburuşumu çukurları) adı veriliyor." (At. L.,
s. 8/1) (11)
Medeniyetler genişledikçe
barbarlar içine yeni ve ileri münasebetler yayılır. Medeniyetle barbarlığın
karşılıklı etkileri organlaşır. Medeniyet aşındıkça, yerbilimindeki "metamorfizm"e
benzer kayalaşmalar, tabakalaşmalar artar. Yerkabuğunun gliptojenetik konağı,
insan toplumunda üstün bir uygarlık çağının tam karşılığıdır. Burada DEVRİM
yoktur EVRİM (tekamül) vardır. Medeniyet yaşadığı sürece, gliptojenetik
devir devam ettikçe göze batmayabilecek değişimler gelişir. Denizin dibine
kara döküntülerinin, kaya kırıntılarının çökertileri, barbarların içine
uygarlık nesne düşünce ve münasebetlerinin etkileri ancak "tedrici", yavaş
yavaş bir BİRIKİM yapar.
Fakat, nasıl medeniyetin
aşınması bir sınıra dek varınca, orada artık daha çok birikime yer kalmayıp,
ansızın kopan barbar akınlarıyle medeniyet çökerse, tıpkı öyle, ilk buruşum
çıkıntılarının yarattığı karakesimlerinin aşınması da bir hadde kadar tedriçle
ilerler. Elastiki "buruşum çukurları"nın biçimlediği deniz diplerinde kara
çökertilerinin gittikçe yığılıp artan birikişi, gün gelir öylesine ağır
basarki, o anda, gliptojcnetik (mühür kazımlı) konak durur onun yerine
(tektonik) (yermimarisi) kımıltıları konağı başgösterir. Bu uygarlıkların
Tarihcil Devrim konaklarının ta kendisidir.
2'nci KONAK (TECTONIQUE
(yer mimarisi) çağı) Bundan önceki uzun birikiş olayları yerine ansızın
kopan bu atlayışlar konağında iki tip kımıltı görülür:
a) Düzlüğüne (utki)
hareketlerle BURUŞUKLAR (dağsilsileleri) doğar. .
b) Dikliğine (şakuli)
hareketlerle KITALAR (Yerkesimleri) doğar.
(Yerkımıltıları Yerkabuğunda):
"İki başka biçimde görünürler: Birileri, iki katı kabarık (voussure)
arasında, kabuğun esnek (flexible) bölümlerini sıkıştırmaya eğgin düzlüğüne
(ufki) hareketlerdir; ötekileri, dikliğine hareketlerdir ki, etkiler ile
yerkabuğunun büyük kompartımanlarından birisi ötekine nispete yer değiştirir;
kompartımanlardan biri yükselir, ötekisi alçalır; yahut hareket her iki
kompartımanı da kırıp, onları küre sathından kısmen veya tümüyle yitirmiye
yol açar.
"Birinciler, dağ silsilelerini
yaratan buruşumlar (plissements)dır; ötekiler, kıta yaratıcı (epeirogenique)
adını alan hareketlerdir. Bu kımıltılar, kıtaların yükselme veya alçalmalarıyla,
buna uygun olarak deniz seviyelerinin değişmesiyle ve eski kıtaların yerleri
üstünde deniz çukurlarının oyulmasına varan çöküntüler (effondrements)
ile kendilerini gösterirler." (At. L., s.10/1) (12)
"Epeirojenik (kelime:
Kıtalar doğurucu, demektir) hareketler, kendiliklerinden ve kendilerine
yoldaşlık eden denizlerin gerileme (regresssion) ve ilerleme (transgression)larıyla
büyük önem kazanırlar. Bir yandan, kabarıklıkları tadil ederler, ve ilkin
buruşukken tablolaşmış bölgelere dağlık bir gidiş verirler. Ötede, suların
yönlerini değiştirirler." (At. L., s. 10/2) (13): Fransanın Loire ırmağı
vaktiyle Seine ırmağının bir kolu iken, Fransa nın Batısı epeirojenik bir
hareketle alçalınca bağımsızlaşmıştır.
"Bazen (kıta doğuran
kımıltıyla), Skandinavya ve Britanya'da olduğu gibi, nöbet nöbet yükselmeler
ve alçalmalar görülmüştür." (At. L., s.10/2) (14). Fransa da Voges'lar,
Masif santaral, Kanada büyük gölleri, Balkan yarımadası gibi.
Daha anlatırken, kendiliğinden
beliriverdiği gibi, tektonik kımıltılar eski tarihin "Tarihcil Devrim"
adını verdiğimiz altüstlüklerinin tabiatta yürüyen tam karşılıklarıdır.
Bu hareketler, neden olurlar?
"En geniş bölgeleri ilgilendiren
hadiselerden sayılmasalar bile, en göze çarpar hadiseler demek olan buruşumlar,
pek karışık bir mekanizmayla olurlar. Ama, o mekanizma üzerine şöyle bir
fikir verilebilir; Yerkabuğunun iki istikrarlı kompartımanı arasında, az
dayanıklı, daha çok plastik ve aslında çöküntü olan bir bölge vardır. Bu
çöküntünün içine, önceden varolan topraklardan koparılmış çökertilerle
deniz hayvanlarının artıkları birikir. (İnsanlık tarihinde barbarlar
içinde medeniyet etkilerinin katılmasıyla beliren biçimleşmelerin birikmesi
gibi). Bu çöküntü, bu çukur jeosenklinaldir: Dağ buruşumunun ilk menşeidir,
çünkü, bir yerbilgininin göze çarpıcı tarzda deyimlendirdiği gibi "Bütün
bayağı görünüşlerin zıddına olarak, çıkıntı bir delikle başlar." (Diyalektiğin
jeolojide açıklanması).
"Çökertilerin birikimi
ile gittikçe daha çok ağırlaşan bir yük altında nispeten plastik kalmış
olan peosenklinal bölge gitgide derinleşir. O sırada je(R)senklinal çukuru
sınırlandıran yerkabuğunun iki istikrarlı, oturaklı kısmı birbirlerine
gittikçe daha çok yaklaşarak, çukur dibine birikmiş toprakları bir mengene
içindeymişçe sıkarlar. Hem yüklendiği o pek büyük basıncın ve hem de çukur
dibinin içine battığı eriyik haldeki maddelerin, ve gördüğümüz gibi, çökertileri
erime (füzyon) noktasına ulaştırmaya elverişli yüksek ısının etkisiyle
çukurların zeminleri plastikleşir." (Barbarların medeniyetlere saldıracak
duruma gelmeleri gibi).
"İşte kritik an buradadır;
çöküntü ortadan kalkıp kabarık halka (bourrelet) durumuna girer: Bunun
üzerine en derin tabakaların uğradığı buruşukluk biçiminde bir dağ bilkuvve
vardır artık. O buruşuk ilkin yüzeyde, ancak birkaç kanbur veya vadileşmelerle
gözükür, bunlar ilkin iç tabakalardaki kıvrımların kat kat yığılışını hiç
belli etmezler.
"Derken jeosenklinal
çukurun dibi (ansızın) yükseliverince, deniz ortadan kalkar ve buruşuğun
tepesi yan kabartı (voussoire)lar üzerinde sivriliverir." "Himalaya dağlarının
yeraltında bir tiyatro dekoru gibi baştan başa kotarılmış bulunduğunu kabul
etmek az cesaret istiyecektir." (Launay: "Histoire de la Terre") (At.
L., s. 8/2, 9/1) (15)
Barbarların, yıktıkları
bir medeniyet üzerinde veya yanıbaşında, kendi yabanlıklarını bırakıp yeni
bir medeniyet yahut başka devlet kuımaları gibi, jeosenklinal çukur, ortadan
kaldırdığı karakesiminin yanıbaşında, denizi yitirip yeni bir karakesimi
kurar.
Jeosenklinal çukuru, barbarlara
denk gördük. Çukurun iki yanındaki karakıtaları eski medeniyetlerdir. Irak
medeniyeti ile Mısır medeniyeti arasında Semit barbarlar, Hiksoslar (Çobanlar),
Asurlar, Etiler, Traslar (Frijiya, Lidya), Fenike Giritliler, nihayet Grekler
ve Romalılar; Yunan medeniyeti ile Pers medeniyeti arasında Makedonyalılar;
Hint ve Çin medeniyetler ile Roma medeniyeti arasında kuzeyde Hünler, Cermenler,
güneyde Araplar; İslam medeniyeti ile Çin-Hint medeniyetleri arasında Moğollar,
Türkler ve ilh... gibi. Uygarlık-barbarlık münasebetleri, jeolojinin tektonik
altüstlüklerine denk tarih gidişleridir.
Buruşum mimarisindeki: DAĞ DOĞURUCU
düzlüğüne (ufki) kımıltılarla; KITA DOĞURUCU dikliğine (şakuli)
kımıltıların, insanlık tarihindeki tam karşılıkları, büyük TEKTONİK hareketlerin
tam karşılığı olan BARBAR AKINLARI'ndan sonra beliren iki bambaşka tip
gelişmelerde gözükür. Bu gelişmeler, ya eski medeniyetin çok defa az
ötesinde yepyeni bir medeniyet doğurur, yahut eski medeniyetin hemen
üzerinde yıkılanı dirilişe (rönesansa) uğratır.
1- MEDENİYET DOĞURUCU
BARBAR AKINI: Barbar akını, Yukarı barbarlığın KENTLEŞME çağından
geliyorsa, dikliğine tektonik hareketler gibi, eski medeniyet kıtasını
batırıp, az ötede yeni bir medeniyet kıtası doğurur. Sümer uygarlığı yerine
Akkad medeniyetinin, Babil medeniyeti yerine Asur medeniyetinin, Asur medeniyeti
yerine Pers medeniyetinin gelişi gibi. Eski orijinal medeniyeti yıkıp,
yeni orijinal medeniyet kuran Yukarı barbar kentlerinden doğma hareketler
arasında: Sümerlerden sonra Mısır-Hint medeniyetleri, Eti-Finike, Girit-Ege,
Yunan-Roma, Çin-İslam medeniyetleri de girer.
2 - MEDENİYET DİRİLTİCİ
BARBAR AKINI: Barbar akını, Orta barbarlığın henüz kentleşememiş
GÖÇEBE-ÇOBANLIK çağından geliyorsa, -düzlüğüne tektonik hareketler gibi,
eski medeniyet kıtasını çatlatmakla birlikte, yıktığı yerde yeniden yaparak
bir çeşit rönesansa uğratır. Onun eskiyi tüm göçürüp ortadan kaldıracak
kendi KENT seviyesinde müesseseli gelenekleri bulunmadığı için,
başka türlü davranamaz. Zaptettiği medeniyetin bir dalı, şubesi ve devam
ettiricisi olur. Eski medeniyet çizgisi üstünde sıradağlar gibi ard arda
benzer devletler kurar. Babil medeniyetinden sonra Anadolu'ya akın eden
Cimmerler, Skitler, Traslardan sonra görülen irili, ufaklı (Truva, Frijya,
Lidya, Karya, Mizya, Bitinya) gibi sıra devletçikler; Yunan medeniyetinden
sonra daha öncekileri de yer yer dirilten İskender arkası devletçikleri;
Roma medeniyetinden sonra Hün-Cermen akınlarından doğma Ortaçağ devletçikleri;
İslam medeniyetinden sonra Moğol-Türk akınlarının ürünü "Tavaifülmülük"
adlı ömürleri 100 yılları güç aşan devletçikler gibi.
Batı Avrupa'daki
Bezirgan temelli (antika yapılı) Ortaçağ sıradağ-devlet tipi "Tavaifülmülük"leri
temizleyen veya çökerten tarihin en son barbar akınları NORMANLAR'dan sonra
artık "Buruşma Mimarisi (Tarihcil Devrimler)" çağı bitti; "TabIo
Tektoniği: Toplumcul Devrimler" çağı başladı.
Bütün bu çok yanlı değişikliklerin
ve altüstlüklerin, en son duruşmada varıp birleştikleri tek sebep nedir?
Tektonik bilimi yeryüzü
altüstlüklerini tabiatta tek sebebe bağlar; "Bu hareketlerin hepsinin
menşei, soğuma tesiriyle eriyik (füzyon) halinde kalmış malzemelerin gittikçe
büzülmesi, arz küresi hacminin ufalması ve aynı yüzeyi örten yerkabuğunun,
merkez nüve (orta çekirdek) üzerine uymaya devam etme zaruretidir."
(At. L., s. 8/2) (16)
İnsanlık tarihinde aynı
monizmi (birinciliği) buluyoruz. Yukarıki yerkabuğu olayında "soğuma"
sözcüğünün yerine "ekonomi" karşılığı geçirildi mi, bütün öteki
gelişimler ister istemez birbiri ardından birbirine uyarak yürürler. Tarih,
eriyik yerkabuğunun donması gibi, Bezirgan medeniyetinin toplum yüzeyine
eşitçe dağınık zenginlikleri yer yer biriktirip istikrarlı Kentleşmeler
yapması ile başlar. Medeniyet kabuğu, yerkabuğu gibi ilkin pek cılızdır.
Bir süre insan gelişimine elverir: Bir avuç insan elinde birikmiş zenginlikler,
üretimin azçok belli bir sınıra dek gelişimini sağlarken, "soğuma' başlar.
Bütün zenginlikleri tekellerinde tutanlar Karunlaştıkça azınlığa düşerler;
büyük çoğunluk, medeniyetin ister istemez yaratıp arttırdığı boyuna daha
çeşitli ve daha geniş ihtiyaçların baskısı ve kendisi gibi insandan başka
birşey olmayan azınlığın madde ve manaca insanüstüleşmesi altında gah "büzülür",
gah "fışkırır". Uygar toplum içinde sayıları azaldıkça bu azalışın sakıncalarından
kurtuluşu dışarıdaki barbarlardan köle ve aylıklı asker, insan, ham madde
alışverişinde bulan üst katlar, kendi elleriyle kendi "mezar kazıcıları"nı,
medeniyet eşiğinde sıra bekliyen barbarları yetiştirirler. Barbarların
"jeosenklinal" birikişi arttıkça, toplum kabuğu "insan münasebetleri"
ile merkez nüve (orta çekirdek) olan "üretici güçler" arasındaki
dengelilik bozulur. Tefeci-Bezirgan bağıntıların yer yer katılaşması, yığınların
geçimindeki soğuyup büzülmeyi, o soğuyup büzülme, katılaşmış bağıntıların
uygunsuzluğunu (intibaksızlığını) arttırır. Yeryüzünün cılız kesimlerinde
birikmiş jeosenklinal barbarlar yığını, hiç göze batmadığı halde (gerekince
yanardağ lavlarıyla kaynamaya elverişli ekonomi "merkez nüve"si
ile eski kabuk arasındaki dengesizliğin itişi yüzünden) bir gün bentleri
yıkar. Tarihcil Devrimin "tufan"ı başlamıştır.
Bu çok yanlı tek sebep,
varlığın genel gidiş kanununa uygun kavranmadıkça, tarihi (tabiatta ve
toplumda) kavramaya yer kalır mı?
"Ya uygarlık çeşitlerinin
birbirlerinden o kerte ayırtlı çokluğu?" denecek. Bu soru, canlı tabiatın
göz karartıcı zenginliklerini, tıpkı saniyede 30 bin kilometre çabuklukla
yol alan dünyamızı yerinden kımıldamaz sanışımız gibi, görememekten, görmeye
"dayanamamaktan" ileri gelse gerektir. Gerçekte, medeniyetlerin çeşitlilikleriyle,
tabiatınkiler arasındaki paralel ve denk gidiş hiçbir yerde bilgisizliğimizden
başka engele uğramaz.
Ayrı toplum bağıntıları altında
7 bin yıllık "medeniyet" basamaklarının gösterdiği tipleri, "cansız" dediğimiz
tabiat içindeki "canlı" adını verdiğimiz tabiatın gösterdiği tiplerde bulabiliriz.
Hayatın birikimi "hücre"
: Sınırı belli bir varlıktır. Medeniyetin her yanlı tüm anlamıyla
hücresi, "Kent"tir. Buna Frenkçede "Cite" (site) denir. Arapça'da
oturukluk anlamına gelen "medine" ile daha çok insan emeğinin etkisi,
eseri sayılan "emin, gaaret olunmaz" (çapul edilmez) "belde"
vardır. Kimin uydurduğu bilinmiyen "uygarlık"tan çok, "MEDENİYET" (KENTLEŞME)
yerinde bir sözdür. Çünkü hayat nasıl hücre ile başladıysa, medeniyette
tıpkı öyle KENT ile başlamıştır. Hücre bilûrlaşmalardan farklıysa, kentte
öylece Orta Barbarlıktan beri görülen köyleşme ve insan kümeleşmelerinden
bambaşkadır. Gene hücre nasıl "doku" (nesiç: Tissue)den farklı ise,
tıpkı öyle kentte ondan sonraki Ortaçağ ve Modern çağ şehirlerinden büsbütün
faklıdır. Yalnız bu "terim" yerleştirmesi bile, hayat "HÜCRE"si ile toplum
"KENT"i arasındaki organik, içten benzerliği belirtmeye yetebilir. Hücrenin
zarı kent'in "Sur"u, hücrenin "nüvesi' kent'in ortasında kutsal tapınağı,
ve ilh... diye kıyaslamalarımızı herkes az çok yapabilir.
Bir yol "hücre" doğunca,
hayatın nasıl alabildiğine geliştiği ve bu gelişimdeki kanunları Darwinizm
100'ü aşkın yıllardan beri belirtmiş bulunuyor. Hemen hemen ayrı "Yaşama
için savaşma" ve "Tabii eleşim" (Selection Naturelle) kanunları,
hiç değilse modern çağa dek (insan şuurunu insan toplumuna düzen vereceği
çağa dek, demek daha doğru olur) medeniyetin gidişini yöneltti. Burada
ırkçı sapıklığın insanlığı ortaçağa ısmarlayan kalp mistifikasyonundan
(insanı budala yerine koyuşundan) çekinecek yer yok. Modern çağla birlikte,
insan şuuru, hiç değilse verim ve etki bakımından tarihin "kör"
denilen genel gidiş kanunları ile paralelleşmiştir. Çünkü o gidiş
artık insanların çözümleyebilecekleri problemler durumuna girmiştir. Ölüm
pahasına da olsa, geri tepmeye hiç kimsenin gücü yetemez. Binlerce yıldan
beri ahlatı armut yapabilmiş insan toplumu, insanı maymunlaşmaya doğru
götürmemenin yolunu çoktan bulmuştur.
İlk hücrede başlayan hayatın
gelişmesi başlıca iki bölümde özelleşti:1) Hayvanlar, 2) Bitkiler... Modern
çağdan önceki medeniyetleri de yakından izleyince iki büyük tipe ayırabiliriz:
1) Hayvancıl Medeniyetler, 2) Bitkicil Medeniyetler... Bu terimlerin alışılmış
mantıkları için ne çok aykırı yorumlara kaldırılabileceği besbellidir. Ama,
toplumcul gerçeği tabiat gerçekleriyle kıyaslamadıkça elle tutulur kılamamak
durumu, sözden korkmamayı gerektirir.
Bildiğimiz gibi BİTKİ olduğu
yerde büyüme, HAYVAN yer değiştirerek büyümedir. Kadîm medeniyetlerde bu
iki tip gelişme kaçınılmaz olmuştur. Medeniyet aynı kara kesiminin içinde
kaldıkça, bitkicil medeniyet tipini vermiştir. Irak medeniyeti,
Basra körfezi kıyısından, Fırat-Dicle ırmakları boyunca aynı kara kesimi
üzerinde genişledikçe, güneyden kuzeye bir bitkinin aynı kökten filiz,
gövde, dal, budak salması gibi uzamış ve yayılmıştır. Tek başlarına alınınca
bütün orijinal karakesimi medeniyetleri böyle bitkicil gelişim göstermişlerdir.
Mısır, Hint, Çin medeniyetleri gibi... Mısır medeniyeti, Irak'ın tersine
kuzeyden güneye (Aşağı Mısır'dan Orta ve Yukarı Mısır'a) doğru ağaçlaştı.
Hint medeniyeti batıdan doğuya, Çin medeniyeti doğudan batıya doğru bitkicileşmiştir.
Bu ilk göze çarpan özelliktir. Hayatın bitki kolu gibi, bitkicil medeniyetler
kökten gövdeye, dala, budağa, yaprağa, meyvaya doğru büyümüşlerdir.
Medeniyetin önüne kendi
zamanı için "aşılmaz" gibi gelen denizler çıkınca, medeniyet oracıkta kalmamıştır.
Hayvancıl tip gelişim başlamıştır. Barbar akınları değil, medeniyetin
kendisi, uzun mesafeler içinde daha geniş aralıklı hareketler, sıçramalar
yapmıştır. Klâsik kadîm târihte buna KOLONİLEŞTİRME adı verilir. Modern
tarihin "sömürge" adıyla daha iyi anlatılan kolonileştirmeleri ile kadîm
koloniler birbirlerine taban tabana zıddır. Elbet modern kolonileşmeler
gibi kadîm koloniler de iç tezatların sonucuydu. Ama, kâdim koloniler tıpkı
canlı bir hücrenin skizogeni (bölünümle üreyim) tipinde, eşit kromozomlara
iki "Santros çevresinde kutuplaşarak ayrılması gibi, kent'in eşit hak ve
görevli kişilerinin birer "Eponim (kahraman) (yeni kente adını vercek
yiğit) çevresinde tüm teşkilâtlanarak başka ülkelerde, ana kentin hayatını
sürelendirip geliştirmek üzere bütün müessese ve teşkilâtlarıyla yola çıkması
idi.
Bu gidişte ilk bitkicil
medeniyet ana olmuş, yeni hücreler doğurunca "koloni"ler koparıp uzaklara
göndermiştir. Ayrılan kolonların gittikleri yer şartlarına göre, başka
bitkicil medeniyetler yaratmaları mümkündü. En ilk ana Irak medeniyeti,
güneye doğru Acem körfezi ile karşılaşınca, Umman denizinden atlayarak,
süptropikal Sind ırmağı boyunca, Hint medeniyetinin tohumlarını attı. Aynı
Irak medeniyeti, kuzeybatıda Akdeniz kıyılarına varınca, oradan Fırat-Dicle'ye
eşit Nil ırmağı boyuna sıçrayıp Mısır medeniyetini doğurdu. Sind ve Nil
süptropikal medeniyetleri, kendi karakesimleri içinde kaldıkça, tıpkı tohum
aldıkları ana Irak medeniyeti gibi bitkicil tipte gelişimlere daldılar.
Basamaklı gelişimlerini
en iyi izliyebildiğimiz hayvancıl tip medeniyet biçimleri Akdeniz coğrafyası
için biçilmiş kaftan oldu. Burada Irak yetiştirdiği üç koldan: Kuzeyi güney
Anadolu, güneyi kuzey Afrika, doğusu Suriye kıyılarını kaplamış Anadolu-Finike-Mısır
medeniyetlerinin çapraz ateşi altında Akdeniz yeryüzünün hayvancıl tipte
en hareketli, dolayısıyla da en bereketli medeniyetlerini vermekte gecikmedi.
Anadolu-Finike-Mısır, önce Girit medeniyetini doğurdular. Girit medeniyeti
Avrupa karakesiminde Yunan yarımadasının doğu kıyı körfezlerinde Nisenya
medeniyetini, Asya karakesiminde, Anadolu yarımadasınını boğazlara bekçi
batı girinti çıkıntılarında Truva medeniyetini fışkırttı. Böylece gelişen
EGE medeniyeti, tarih sahnesine sıçrayan Greklerce tasfiye edilirken, Grek
karşı saldırısı bütün Anadolu kıyılarını kolonileriyle kesti. Hayvancıl
tip medeniyetler kışkırtmakta en köklü olan Finike, Batı Akdenize doğru
Tyr (Sûr) prensesi Didon yönetiminde Kartaca kolonisini kurdu. Sicilya'dan
İspanya'ya dek Batı Akdeniz kıyı ülkelerini medeniyet çerçevesine soktu.
Greklerin yıktıkları Tıuva medeniyeti, İtalyan yanmadasının kolonileştirilme
çağını olgunlaştırdı. Girit medeniyetlerinde tramplen bulmuş Anadolu medeniyetinin,
daha Misen medeniyeti sırasında, İtalyan yanmadasına sıçrattığı Etrüsk
medeniyeti, Truva bozgunu üzerine İtalya'ya gelen ikinci büyük Anadolu
medeniyeti kolonizasyon için kotarılmış bir zemindi. Acemcenin yanıltması
ile "Yunan" dediğimiz Grek medeniyeti, çağdaşı Kartaca gibi sırf Bezirgân
imtiyazlılığı zırhına bürünmüş yerinde yadırgı kent gibi kalmadı. Erişebildiği
Ege, Marmara, Akdeniz, Karadeniz kıyılarını bol bol koloniledi. Makedonyalı
İskender çökkün Asya ve Afrika medeniyetlerini Hint sınırına dek tasfiye
eden Yukarı Barbar akını ile Grek medeniyetine son verdiği zaman, Grek
ve Kartaca mirasına konacak hayvancıl tip Roma medeniyeti nöbet yerine geçti.
Demek insan toplumu, kopuşuksuz
karakesimleri üstünde bitkicil medeniyet çeşitleri yaratarak, aralıklı
denizaşırı ülkelerde koloniler yoluyla hayvancıl medeniyet çeşitleri doğurarak,
tabiat ananın bitki ve hayvan nevileri gidişine de uymuştur. Tabiatta hayatın
bitki ve hayvan tipinde gelişimi "nev'i: Espece" basamaklarını üretti.
Toplum tarihi de, gerek hayvancıl gerek bitkicil medeniyet tiplerinde,
tarihcil gelişim basamaklarına uygun çok çeşitli "medeniyet nev'ileri"
gösterdi. Hayvan ve bitki nevileri nasıl Darwinizmin bulduğu kanunlara
göre gittikçe daha gelişkin (mütekâmil: Evrimli) nev'iler türettiyse, tıpkı
öyle, bitkicil ve hayvancıl medeniyet tipleri içinde gittikçe daha gelişkin
medeniyet nev'ileri doğdu. "Tekerrür" gibi görünen ardarda gelişler, toplumcul
devrimler çağına doğru yükselen kemiyet birikişi konakları oldu.
Hayat, bütün bitki ve hayvan
nev'ileri içinde, arasında ve zincirlenişinde az çok gelişmelerden sonra,
kopuşmalar, yitmeler, yeniden bitmelerle süregeldi. Toplum da, bütün o
her tip "medeniyet"ler ve "devlet"ler dediğimiz birbirini doğurup deviren
tip ve nev'ilerin kopuşmalı (yitme-bitme)ler zincirlenişi ile yürüdü. Hayatta
bir nev'in ölümü ötekinin doğumu oldu. Medeniyetler için de aynı kural
egemendi. Hayat ölümle düşekalktı. Medeniyet barbarlıkla düşekalktı. Bütün
ortasında hayat nasıl durmadıysa, toplum da, bütün medeniyet yıkılışları
ve barbarlığa dönüşler ortasında yok olmadı. Bitmiş sanıldığı yer ve zamanda
yeni atılışlar için dinlendiği görüldü.
"Bildiğimiz biricik tek
bilim tarih bilimidir. Tarih iki yönden ele alınınca, tabiat tarihi ile
insan tarihi diye ikiye ayrılabilir. Bununla birlikte, o iki bölüm birbirlerinden
ayrılabilir değiller. Yeryüzünde insan bulundukça tabiat tarihi ile insanların
tarihi karşılıklı olarak birbirlerini şartlandırırlar. Burada konumuz tabiat
tarihi, özellikle tabiat bilimi değildir; ama insanların tarihi içine girmemiz
gerekir. Çünkü her ideoloji en sonunda ya o tarihin kalp yorumuna, yahut
bu tarihin tüm soyutlaştırılmasına varır: İdeolojinin kendisi o tarihin
bir yanında başka birşey değildir." (K. Marks: "Die Deutsche Ideologie",
s.10) (17)
Toplumun tabiatla sıkı bağlılığı
ve hemen hemen denk kanunlarla genel gidişi herşeyi yapan coğrafyadır anlamına
mı gelir?
Bu gibi sorular hep olayların
gerçek gidişini (prosesini) metafizikçe kavramaktan ileri gelir.
İki zıttı bir arada gördük mü, sentezin gerçekliğini yok sayabiliyoruz.
Maddenin atomu müsbet elektrik yükü olan protonla menfi elektrik
yükü olan elektron zıtlarının bir arada bulunmasıdır. Proton da,
elektron da (klâsik ve metafizik deyimiyle) "madde" değil "kuvvet"tirler.
Öyle ise, madde denilen elle tutulur nesne yok mu, atom yok mudur? Gerçekte
vardır. Bu var olan müsbet elektrik proton mudur yoksa menfi elektrik elektron
mudur? İkisi de değil, onların sentezi olan atomdur.
Tıpkı bunun gibi, canlı
insanın cansız tabiatla, hatta öteki canlılarla çatışmasından toplum adlı
sentez doğmuştur. Toplumda canlı cansız tabiatın da, insanın da etkisi
bir arada bulunan zıtlar durumundadır. Bunlardan biri ötekisiz olmaz diye,
toplumu sırf tabiat etkisine bağlamak olur mu?
Bugün artık insanı saran
tabiat olarak coğrafyayı yapan kimdir, sorusu ile karşı karşıyayız. Yani
insanın coğrafyası da, kendi toplumunun etkisi ile doğmuş bulunuyor. Tabiat
içinde insana yarar coğrafya, toplum aracılığı ile tabiattan koparılmış,
insan eliyle değiştirilerek benimsenmiş bir tabiat parçasıdır. Düne dek
çekişme konusu olan bu gerçeği, toplum bilimi (sosyoloji) artık doktrin
ürküntüleri dışında bir olay gibi pekiştirmiştir. İnsan coğrafyası da,
toplumun herşeyi gibi, insan emeğinin ürünü durumundadır:
"İnsanın tabiat üzerine
tepkisini burda özellikle kaydetmelidir. Monteskiyö, "Esprit des Lois"
(Kanunların Ruhu) kitabında, "insanların uğraşmaları"na bir fasıl ayırıyordu.
Buffon da yazısında şunu belirtiyordu, "Arzın tüm yüzü bugün insan güreşinin
damgasını taşıyor."
"Bölge monografları aynı
fikri çok daha açıklıkla ışığa çıkardılar. M. Demangeon bize diyor ki,
"yalnız Seine departmanı değil, hemen bütün şimdiki peysaj insanların eseridir."
Aynı coğrafyacı, La Piordie etüdünde yazıyor, "Sömürgelerimizin toprakları
uzun bir intensive (koyulgun) tarım devresinden sonra girecekleri kılığa
ne kadar az benzerlerse, ekincilerimizin terkettikleri toprakta ilk hasat
vermiş toprağa o kadar benzer." Böylece bizim tabii saydığımız birçok peysajlar,
tabiatın vermiş olduğundan çok daha fazlası ile insanın eseridir. Bugün
bize bir çayırlar ve çimenler ülkesi gibi görünen Normandiya, söylendiğine
göre tarla açılmış bir ormandır. Daha geniş olarak, Fransız kırlarında
rastladığımız başlıca iki peysaj var: Birisi koca köyler olarak kümeleşmiş
meskenleriyle açık peysajlar, ötekisi dağınık meskenli, bocager (koruluk)
köyleridir; bunların ikisi de tarımcıl medeniyetin pek farklı iki tipine
karşılık düşerler. Bunları, M. Marc Bloch o güzel "Les Caracteres Originaux
de l, Histoire Rurale Française" (1931) (Fransız Kır Tarihinin Orijinal
vasıfları kitabında tarif etmiş ve Henry Hubert "Les Celtes" (Keltler)
üzerine yazdığı eserinde bunların menşelerini açıklamıştır. Kısacası, saf
coğrafya bulacağımızı sandığımız yerde, bütün bir insancıl geçmiş, bütün
bir tarih temeli keşfediyoruz.
"Frederic Rauh, "Etudes
de Morale"inde kaydediyordu: "Önemli olan toprak değil, toprağı kullanan
insan tekniğidir." M. Lucien Febvre daha başka türlü sonuç çıkaramıyor,
şöyle yazıyor: "İnsan emeği, insan hesabı, insan hareketi, insanlığın durmak
dinmeksizin med ve ceziri; ilk plânda toprak ve iklim değil, daima insan,
"Geographie Humaine" (İnsancıl Coğrafya)nın, hele sosyoloji için,
iyice ilgi çeker kavranışı bundandır." "İnsan, hiçte azımsanamıyacak bir
coğrafya yapısı (ajanı)dır." İnsancıl coğrafyanın başlıca konusu özellikle
"bu, insanın tabiat üzerine yaptığı aksiyonu, etkiyi" etüd etmek olacaktır.
Coğrafyanın bölgelerden istiyeceği şey, "şu (insan kümeleşmelerinin) evrimi
içinde yerin payına düşeni öğrenmek değildir. Coğrafya şartlarının zamanlar
akımınca ulusların kaderleri ve bizzat tarihleri üzerine yapabildiği etkiyi,
tesiri öğrenmekte değildir. Ulusların, insan kümeleşmelerinin ve toplumlarının
ortam üzerine yapabildikleri ve yapmış bulundukları aksiyonu belirlendirmekte
kendisine yardım edilmesidir." (Febvre). Daha ötede şöyle denir: Toplum
grupları, "ekonomik ihtiyaçlarıyla geniş ölçüde determine (belirlenmiş)dirler;
... bizzat o ihtiyaçlar yoluyladır ki, insanın bu ihtiyaçlarını gidermek
için insanların çabaları yoluyladır ki, önce gözümüz önünde insan toplumları
üzerine coğrafyanın yaptığı derin tesir izahını bulur." (C.İ.S., s.178-179)
Tabiat bütün canlılar üzerine
etki yapar. Ama, tabiatın aynı etkisi hayvana doğrudan doğruya, insana
toplum dolayısıyla tepki yaratır. Doğrudan doğruya etkiyi fizyoloji
(görevbilimi) içindeki veraset olayı ile açıklıyabiliriz.
"Edinme (acquis) karakterler
iki düzende olabilirler: Birileri bir arızadan ileri gelmedirler, bunlar
intikal etmezler; ötekileri bir görevcil (fonetionelle) değişiklikten ileri
gelirler, bunlar ırsîdirler. Bu bizi şu sonucu çıkarmaya götürür; İrsiyet,
anatomik (teşrihi) değişikliklerin değil, görevcil (fonksiyonel) değişikliklerin
intikaalidir.
"Edinme karakterlerin
intikaalini inkâr edenler, daima Yahudi ırkı örneğini öne sürerler. İşte
3000 yıldan aşırı zamandır ki sünnet yapılır da, gene bakarsınız çocuklar
bir prepüsle (kabuklu olarak) dünyaya gelirler. Tıpkı onun gibi, bazı köpeklerin
kuyrukları ve kulakları kesildiği halde, yavrularının bu ekleri daima aynı
derecede gelişkin olur.
"Tersine, bir görevcil
bozukluğu göz önüne getirelim. Bu yönde Brown-Sequard'ın tecrübesinden
daha öğreticisi olamaz. Kobayın siyatiği kesilir, hayvan sar'alı olurlar.
Çiftleştirilir, doğan yavruları da sar'alı olur. Öyleyse bu vak'ada intikaal
eden nedir? Sakatlanma mı? Hiç değil; yavruların siyatiği tamamile normaldir;
ırsiyetçe pekiştirilen şey yalnız görevcil bozukluktur.
"Bir organın gelişimini
görevi düzenlediğinden, intikaal eden görevcil değişikliklerin sonucunda
anatomik değişiklikler yapabilmesi anlaşılır şeydir. Meselâ insanın, irsiyet
yoluyla üstün bir zekâlı olabileceği anlaşılır; bu insan özel istidatlarla
dünyaya gelecektir ve bu istidatlar onun beyin hücrelerinde daha belirgin
bir gelişme kışkırtacaktır. Başka deyimle, beyin çok gelişkin olduğu için
zekâ göze çarpıcı değildir; kişi üstün bir beyin görevlenişi mirasına konduğu
için, o göreve zemin (substratum) hizmetini gören merkezler ölçü aşırı
gelişmişlerdir."
"Özet olarak, tohumcul
(germinatif) plasma değişme eğginliği göstermeksizin çağları aşıp geçer;
nev'in kişiliğini sağlar. Bedencil hücreler ise, tersine evrimin etkisine
uğrarlar; dış âmillerin (etkisiyle) izlenimlenerek, kendi yanlarından tohumcul
hücreler üzerine tepki gösterirler ve onları yeni bir yönde izlenimlendirirler.
Bu sefer tohumcul hücreler ilksel tipi değişikliğe uğratırlar."
"Atacıl tipin muhafazası
kanunu tohumcul hücre plasmasının bekası ile izah edilir;
"Evrim (tekâmül) kanunu,
bedencil hücrelerin değişikliklere uğramaları ile izah edilir." (R.İ.M.,
s. 291-292)
Tabiat biliminin belirttiği
diyalektik veraset kanununu buraya alışımız, aşırıca unutulmasındandır.
İki zıt yönde işliyen kanuna göre, bütün canlılar için: Çevre şartlarının
edindirdiği görev değişiklikleri, sonraki kuşaklara organ
değişikliği şeklinde geçiş sentezini verir. Bir organ değişikliği, bir
hayvanın nev'ini değiştirir. Tabiatın doğrudan doğruya etkisi altında
pasifçe değişikliğe uğramak dediğimiz olay budur. Bütün hayvanlar
ve bitkiler gibi insan da bu pasif değişiklikten payını almaz mı ? Alır.
Öyle ise, insanı öteki hayvanlardan ayırt eden AKTİF uyuş nedir
? İnsanın, kendi bedeninde organ değişikliğine gitmeksizin tabiata karşı
gösterebildiği tepkidir. Sosyolojinin belirttiği insancıl coğrafya,
insanın çevresine aktif uyuş (etkili intibak) gösterdiğini
ispat eder.
İnsanın da öteki hayvanlar gibi
pasif intibakla nev'i değiştirdiği bir çağ olmuştur, denilebilir. Bu çağ,
bugünün değil, tarihöncesinin VAHŞET çağı veya PALEOLİTİK çağı olabilir.
Fakat o insanlık devri çoktan geçmiştir.
Frazer şöyle yazar:
"Bugün vahşi, mutlak
anlamda değil, ancak izafi anlamda ilkseldir. Menşeideki (orijinal) insana,
yâni sırf hayvancıl var oluş seviyesinin ilk defa üstüne çıkmak üzere yükseldiği
zamanki insana nispetle o ilksel değildir. Olaya bakınca, ilk halindeki
insana kıyaslanınca, bugünün en geri vahşisi büyük gelişimli ve yüksek
kültürlü bir varlıktır." (C.İ.S., s.148)
M. Mauss şöyle yazar:
"İlkel (iptidai)lerden
konuşuluyor. Bence yalnız paleolitik çağın tek kalıntıları olan Avusturalyalılar
bu adı almaya lâyıktırlar. Bütün Amerika ve Polinezya toplumları Neolitik
çağdadırlar ve tarımcıldırlar, evcil hayvanları vardır. Onun için bunları
vahşilerle bir tek ve aynı plân üzerine dizelemek imkânsızdır." (C.İ.S.,
s. 149)
Vahşet çağı yüzbinlerce
yıl öncelere çıkar. Aşağı Vahşet konağı sayılacak tip: Cavalı Dik-pitekantrop,
Çinli Sinantrop, Avrupalı Heidelberg insanı ile Piltdown insanını içine
alan Eoantrap (şafak-insan) yeryüzünden öylesine silinmiştir ki, bugünkü
insan onu insan bile saymıyor. (Metafizik bilginler insanı, bugünkü tipiyle
sanki gökten inmiş sayıyor, tarihliği yadırgıyor!). Avrupa'da Orta Vahşet
konağı sayılacak Nesnderthal insanla, gene Avrupa'da Yukarı Vahşet konağı
sayılacak iki zıt tipli Sapiens-insan da dölü tükenmiş "fosil insan" durumundadırlar.
İnsanın geçirdiği bu nevi değişiklikleri, bugün yeryüzünden örneği silinmiş
tipler olduklarına göre, pasif intibak hissini verebilir.
Gerçekte insan, insan olalı
aktif intibak göstermiş olmalıdır. Yarım ilâ bir milyon yıl içinde en aktif
intibak bile büyük nev'i değişmeleriyle sonuçlanmamazlık edememiş görünüyor.
Modern istatistikler birkaç on yıl içinde harp veya barış gibi sebeplerle,
insan boylarının birkaç santim uzayıp kısaldığını buluyor. İlk Vahşet çağının
500 bin yıllık uzunluğu düşünülürse, Pitekantroptan Homo-Sapiens'e dek
görülen tip değişmesi aktif insan, intibaklı bir varlık için bile kaçınılmaz
sayılmalıdır.
Bu çekimserliklerden sonra,
insanın neden aktif uyarlıkla pasif uyarlıklı hayvanlardan ayrıldığı kısaca
göz önüne getirilebilir. Tabiat, hayvanların üstüne doğrudan doğruya etki
yapar. Canlıların önce fizyolojilerinde bir değişme yaratır. İlk
ataların bu fizyoloji değişiklikleri, sonraki döllere anatomi değişiklikleri
biçiminde geçer. Yâni, yeni uzuvlar (organlar) doğurtur. Uzvu değişen hayvan,
başka nev'i bir canlıya döner... Hiç değilse Homo-Sapiens (Us insanı)
zamanından beri demek 40-50 bin yıldan beri, insan için böyle bir organ
(uzuv) dolayısıyla nev'i değişmesi yok gibidir. Bugünkü olumlu bilim
delilleri ile ispat etmiştir ki, ırk değişiklikleri diye o kadar çok demogojiye
kapı açan farklar, hatta ham coğrafya etkisi bile olmayabilir. Ortaçağ
başlangıcında Avrupa Cermen ve hele Lâtinlerine o denli korkunç gelen Hünlerin
yüzleri, bugünkü zenci yüzleri gibi, Totem inancı ve teşkilâtı için yapılmış
çentiklerle izah edilebilir. Demek, ırk ayırdında dahi, toplumun en az
maddi sayılan etkileri, insana alıştırdığı görevler ve şartlarla, bambaşka
ırk vasıfları verir.
Jean Bruhnes şöyle yazar:
"Şimdiki Besarabya, Ukrayna
ve Polonya Yahudileri (gerçi hemen hemen bilmeksizin, çengel burunları,
Levit denilen uzun kara redingotları, yüzün iki yanına düşen kıvrımlı kâhkülleriyle
sahici Filistinli Semit İsraillilerin bedencil ve toplumcul çehrelerini,
kıyafetlerini ve özel davranışlarını benimsemişlerse de) çoğunluklarıyla
İslâvlardan ve Turanlılardan başka birşey değildirler. Bin yıl oluyor,
kendileri Turanlı iken Yahudi olan, ve çağımızın dördüncü yüzyılından onuncu
yüzyılına dek büyük Dnyeper İmparatortuğuna egemenlik etmiş bulunan Hazarların
askeri ve siyasi etkisi altında Yudaizm dinine dönmüşlerdi ! Şurası, insanı
ne kadar şaşkına çevirirse de, gene itiraz götürmez olaydır: Krakova ve
Varşova Yahudileri bize, Kudüslü Yahudilerin kendilerinden daha çok Yahudi
görünürler !" "Bundan çıkarılan sonuç dupdurudur: "Irk" denilen şey bize
aradığımız "toplumcul öz substrat sociale"i vermek şöyle dursun, tersine,
genel olarak tasavvur edildiğinden çok daha geniş payı ile, bizzat ırkın
kendisi toplumla yaşamının bir ürünüdür." (C.İ.S., s. 169)
İnsanın aktif uyması, bütün
etkilere karşı tek kişi olarak değil, tek başına olduğu zaman dahi, toplum
aracılığı ve araçları ile tepki göstermesi anlamına gelir.
Hayvan sürüyle yaşadığı zaman bile, tabiate ve herşeye karşı tek başına
kalır, organları, uzuvları ile çarpışır. İnsan tabiata karşı öteki
insanlarla işbirliği durumundadır, ve toplumun kendisine sağladığı
aygıt ve metod'larla davranır. Yaşama savaşında, hayvanın
bir nesil sonra vücudu değişir; insanın kuşaklar boyu vücudu
aynı kalırken, tekniği (âletleri ve usulleri) değişir. Teknik değiştikçe,
toplumun biçimi, canlı hayvanların nevileri gibi, kalıptan kalıba
girer. Ama, nasıl bitki ve hayvan nevilerinin çokluğuna rağmen HAYAT bir
tekse, tıpkı öyle doğmuş batmış medeniyet çeşitlerinin çokluğuna rağmen
TOPLUM bir tektir.
Pasif bir uyuşta çevre
ŞARTI da, görev değişimi SEBEBİ de tabîdir.
Tarihin gidişinde, tabiat
ŞART, cemiyet (toplum) SEBEP rolünü oynar. Tekniğin gelişiminde tabiat
şartları, ancak toplum sebepleri ile bir araya gelirse yeni bir senteze
varıp, insanlığı ilerletir. Tabiata hayvanın pasifçe, insanın aktifçe uyması
bu anlamdadır. Gerçekte aktif olan tek ikisi değil, o kişiyi aygıt,
metod, gelenek, görenek,dil, düşünceyle cihazlandırmış olan toplumdur.
İnsan, tabiatı toplum sayesinde değiştirerek ona uyar. Canlılar, ancak
yüz milyonlarca yıl yığılan leşleri ile tabiatta değişim yaparlar. Yalnız
insandır ki, bir veya birkaç kuşakta, toplum manivelâsına dayanarak dünyayı
kaldırır ve kendisine yararlı biçime sokar. Onun için peysaj, tabiatın
değil insan toplumunun yaratığıdır. Toplum yaşamasında rol oynayan tabiat,
ancak toplumun aygıt ve metodları için erişilebilir olan tabiattır. İnsana
doğrudan doğruya etki yapan coğrafya: İşlenmiş, değiştirilmiş, topluma
mal edilmiş tabiat parçasıdır.
Irak'ta ilk uygarlığı Sümerler
kurdu. Sümer oymakları Fırat-Dicle balçıkları üzerine geldikleri vakit,
tarım işini başarabilecek bir toplum düzeyine erişmemiş olsalardı, kendilerinden
önce gelmiş geçmiş nice göçebeler gibi geçer giderlerdi. İlk Sümerlerin
yerleşik yaşadıkları yerler ise, tabiatın verdiği hazır toprak değil, Sümerlerin
kendi elleri ve emekleri ile yarattıkları yer oldu.
"(Sümer ülkesi) ilk tarihcil
zamanlarda yaratıcı merkez oldu, tarih öncesi devrinin sonunda yazının
beşiği oldu. Bu yaratıcılar ve icatçılar Sümerler idiyseler, kendilerinden
önce gelmiş olupta, el-Obeyd çağında bizzat Sümer ülkesini"yaratmış" olanlara
ön-sümerler adı verilebilir.
"İbrani Genese (Tekevvün:
Oluş efsanesi)nin yankıladığı Sümer geleneğinde; yaradış toprağı sudan
ayırmaktan ibaretti. Başka deyimle, biçimleşme durumunda bulunan Fırat
ve Dicle deltasının kurutulması demekti. Bu yaratış emeği el-Obeyd devrinde
başlamış olmak gerekir. Zira ön-sümerler daha önceden hububat ekiyorlardı
bile: Hububat ise, ne bir sazlı bataklıkta, ne de sulama yapılmamış bir
çölde bitemezdi. İnsanlar Erech'te, üzerinde yaşadıkları yeri yarattılar.
Mesken arsası ile bataklığın dibi orasına hakiki platformlar sıralanmıştı:
Bunlar, muntazam tabakalar halinde haçvâri dizilmiş ve ayak ile çiğnenmiş
kamışlardan yapılmaydılar. Erech, IV. Bericht, Abhand, Preuss. Akad Wissen.
phil. Hist., (Kl,1932, 2) Sümerler belki ekime elverişli adaları kulubeleri
ile doldurmamak için, bu yapma yeri kendilerine çamurlu bataklığın üstüne
kurmuşlardı." (Ch. OP., s.129)
Demek insanın tabiat
etkisi altına girebilmek için bile, önce toplumun tabiat üzerine aktif
etki yapabilecek araç ve yol (vasıta ve usul)lari bulmuş bulunması
gerektir. Bulamamışsa ne insan tabiata etki yapabilir, ne de dolayısı
ile tabiatın toplumu değiştirip geliştirecek bir etki yapması elverir.
Bunun tersini düşünmek (Tarihi sırf coğrafya ile nitelendirmeğe kalkışmak),
insanı pasif hayvan yerine koymak olur.
İnsanın işlediği ve faydalanabildiği
tabiat, toplum tekniği ile teşkilâtının seviyesine göre değişir. İnsanlar
ancak toplumcul teknik ve metodik seviyelerinin elverdiği tabiat parçası
üzerinde sürekli münasebetler kurabilirler Avcı oymaklar için orman yaşanılacak
uçmak yerdir. Van gölü çevrelerini bırakıp Irak çöllerinde medenileşmiye
inen Semitler, kutsal kitaplarında Van gölü çevresinin ağaçlıklarını ve
orada geçen kardeşçeeşit kandaşlık yaşayışlarını yakıcı hasretle CENNET'leştirdiler.
Tarım çağında ise, demir baltayla ormanın kökü kazınmadıkça tarla açılamadı.
Hangi açıdan bakılırsa
bakılsın, tabiatla toplum arasındaki etki tepki ancak bir arada ele alınırsa
anlaşılabilir. Ancak o zaman tabiatla toplum arasındaki olağanüstü diyalektik
karşılıklı sebep-netice münasebeti açıkça görülebilir. Tabiat, insana engel
çıkardığı zaman da, kolaylık gösterdiği zaman da aynı tabiattır. Toplumun
ondan faydalanması, tabiatı (moda deyimi ile) "değerlendirme"si,
kendi gelişim basamağına bağlıdır. Neanderthal insan, buzulların saldırısına
uğramasa, ılık açık havayı bırakıp, ayıları çıkardığı inlerde yaşamaya
başlamazdı. Ama, toplum daha önce ateşi iyice kullanmayı öğrenmemiş olsaydı,
Neanderthal insan da buzullar Avrupa'sında tutunamaz, Eeontropus (şafak-insan)
gibi yeryüzünden silinip gidebilirdi. Gerçekten vahşet çağı böyle oldu.
Barbarlık (Neolitik) çağda,
çobanlıkla geçinen oymaklar için toprak mülkiyeti gibi, toprak vatanı da
yoktu. Öz Türkçe'de: "Yurt" sözcüğü "Çadır" demekti.
Savaşlar ülkeler ele geçirmek için değil, çok defa talan için yapılırdı.
Çobanlık başlıca geçim yordamı kaldıkça, en ufak bir sıkışma, en büyük
ulus yığınlarını bir ülkeyi bırakıp ötekine kolayca geçmeye götürüyordu.
Anadolu'da Pelaj'ları Tras'lar, Tras'ları Grek'ler kovaladı durdu. Cimmeryen'lerle
Skit'ler, yeri yurdu bilinmez ecinni taifeleri kadar oynakça "yurt" değiştirebiliyorlardı.
Roma medeniyeti göçerken Hünler önünde Gotlar ve bütün öteki göçmen uluslar
kısa zamanda dünyayı bir uçtan ötekine arşınlayı veriyorlardı. Kayıhan
Türkleri çobanlıkla geçindikleri sıra, Moğol baskısı altında Orta Asyâ'dan
Anadolu'ya dek, bir daha geri dönmemecesine kaçıştılar. "Yurt"ları taşıdıkları
çadır ve otağları idi. Bütün bu göçebeler, geçimlerini tarımla sağlamaya
başladıkları zaman, yerleştiler. Yurtları çadır yerine toprak oldu. Savaş,
toprağı savunmak, arazi fethetmek için yapıldı. Toprak mülk ve yurt oldu.
Medeniyet binlerce yıl Yakındoğu
topraklarında bocaladı. Okyanuslar yeryüzünün bitimi aşılmaz öteki dünya
engini sayıldı. Uzak doğu'dan ilk Neolitik insanlar, Uzak Batı'dan Norman
barbarlar boyuna Amerika'ya gittikleri halde, Eski Dünya, Yeni Dünya'nın
var olduğunu dahi bilemedi. Kolomb'un gemisi San Salvador'a ulaştığı gün,
Amerika Hint sayıldı. Engine açılan araçlar okyanusları kesin olarak yenince,
Amerika "keşf' edildi. Batı Avrupâ'da sermayenin birikişi kapitalizme,
modern Avrupa medeniyetine geçişi hızlandırdı. Amerika diye bir coğrafya
parçası var oldu.
Tabiatla insan toplumu,
birbirlerinin hem sebebi, hem neticesi olan, gâh dostça (olumlu yönde),
gâh düşmanca (olumsuz yönde) karşılıklı etki-tepki gösterdiler. Bu gerçeğin
en göze çarpan gösterileri, insanlığın bir tarihöncesinde (Yeni Dünyada)
ve bir de tarihte (Eski Dünyada) yaptığı iki büyük geçiş sırasında bulunur.
Amerika karakesimi, Eski
Dünya'dan (Asya-Avrupa- Afrika'dan) ayrı, uzak, habersiz, kendi başına
kaldığı sürece, Orta Barbarlık konağından öteye geçemedi. Eski Dünya'da
insanlık Yukarı Barbarlığa, oradan medeniyete, medeniyetin antika tarihi
kaplayan basit Bezirgân ekonomisi temeli üzerinde uzun ve nöbet nöbet Tarihcil
Devrimler çağından sonra, modern kapitalizm çağına yükseldi. Amerika bu
tekâmül basamaklarından hiçbirisini atlayamadı.
İnkalar, Aztekler gibi yerli
Amerika toplumları, bir çeşit Hiyeroğlifi andıran yazıya doğru gelişmiş
görülüyorlar. Yalnız bu gelişmelerde dikkati çekmesi gereken bir yan var:
O gelişmeler Yeni-Dünyâ'nın hep Pasifik kıyılarına bakan yüksek yaylâlarda
belirirler. Sonraları daha doğudaki kara içlerine doğru yayılıp işlemiş
olsalar bile, hep batı kıyılarından gelmedirler. O toplumların bu durumları,
kendileri ile Pasifik Okyanusu öteleri arasında bir münasebet bulunabileceğini
hatıra getirir. Bu yüzden onlar, yerli ve başlıbaşına gelişmiş kültürler
sayılamaz. Eldeki son belgeler, ("tarihin başlayışı" sırasında göreceğiz.)
Uzakdoğu'dan Batı Amerika kıyılarına gelinmiş bulunduğunu sezdirmişlerdir.
Ancak dışarıdan sızma uygarlık unsurları bile, geldikleri Amerikan coğrafyasından
destek bulamamış görünürler. Onun için, Amerikâ'da gelişeceklerine, söz
yerinde ise dumurlaştılar kütleştiler denilebilir. Geniş Amerika karakesimlerinin
insanlığı, uygarlık şöyle dursun, Yukarı Barbarlık konağına bile çıkamadılar.
Neden?
Çünkü,Orta Barbarlıktan
Yukarı Barbarlığa yükseliş ancak SÜRÜ manivelâsı ile elverdi. Amerika'da
ise sürü hayvanları yoktu. Koyun, keçi, sığır, beygir cinsleri "Eski-Dünya'nın
varlıklarıydılar. Sürüye yer vermeyen coğrafya içinde kalan Amerikalı insan,
Avcılıktan ileri bir üretim şartını bulamadı. Dolayısıyla da, Amerika'nın
yerli toplumları, belki Uzakdoğu'dan sıçramış medeniyet elemanlarını bile,
Akdeniz kolonileri gibi geliştiremedi, tersine Orta Barbarlık seviyesi
çevresinde dondurabildi. Yukarı Barbarlık manivelâsını Amerika ŞART'ları
içinde bulamayan insanlık, Orta Barbarlık SEBEP'leriyle uygarlığa sıçrayamadı.
"Eski-Dünya" dediğimiz
Asya-Afrika karakesiminde evcilleştirilebilir sürü hayvanları boldu. Sürünün
getirdiği toplum zenginliği ve kişiliğin gelişimi, elverişli bölgelerde
Yukarı Barbarlık Tarım üretimini, medeniyetin canlı hücreleri durumuna
girecek Kent'leri ve bir çeşit KENTLEŞME demek olan uygarlığı ardarda
gerektirdi. Ama, bütün Kadîm uygarlıklar, Asya-Afrika bölgeleri içinde
kaldıkları sürece, belli bir üretim yordamından ileriye geçemediler. Bu
üretim yordamı teksözle BEZİRGAN EKONOMİ'nin ilkel biçimi idi. Bu ekonomi
bir sınıra dek gelişince, üretim temeli olan toprak ekonomisini içinden
çıkılmaz bir kargaşalığa sokup geriletmeye kadar varıyordu. Bu çıkmaza
girilince, çevre barbarların akınları, çürüyen ve insanlığın ileri gidişini
engelleyen eski uygarlığı yıkıyorlardı. Fakat, yeniden doğan medeniyetler,
gene aynı Bezirgân temeller üzerine dayanıyordu. Aynı çıkmaz, tekrar gelip
çatıyordu. O yüzden, üstünkörü bakanlar için "tarih bir tekerrürdür" düşüncesi,
neredeyse, tarihin ilerleyişini yok saymaya dek vardı.
Asya-Afrika uygarlıkları
Avrupa'ya geçti. Yunan-Roma Akdeniz uygarlıkları tarihi "tekerrür" ettirmekten
kurtaramadılar. Ancak medeniyet Avrupa'nın batı ucuna değdiği zaman, insanlık
Ortaçağ'dan modern KAPİTALİZME atlıyabildi. O yüzden kapitalist uygarlığa,
dar anlamıyla "AVRUPA medeniyeti" adı takıldı.
Burada Bezirgân uygarlığını,
geniş yeniden üretim düzeni olan kapitalist uygarlığına atlatan coğrafya
ŞART'ları nelerdir ? İnsanlık Çin ülkesinden Atlas kıyılarına dek bütün
yeryüzünü uygarlık bağlantılarına açmıştı. Bu büyük KEMMİYET BİRİKİŞİ,
Batı Avrupa'da ansızın, kimseye sezdirmeden yeni bir KEYFİYET'e sıçradı.
Modern anlamda "Doğu Hint Kumpanyası" biçimiyle, o çağa dek görülmemiş
bir büyük sermaye birikişini, başka birçok (Avrupa'da Norman akınları,
Akdeniz'de Osmanlı akınları gibi) sosyal, tarihcil, siyasal ve ilh. sebeplerle,
kaçınılmaz kıldı. Ayrıca, Batı Avrupa ucunun coğrafya ŞART'ları da böyle
modern sermaye birikimi için ideal elverişlilikte bir KEYFİYET taşıyordu.
Bu keyfiyetin başında; "Estuaire" denilen deltasız ırmak ağızları
gelir. Bu ırmak ağızları, en büyük deniz taşıtlarının ırmak yolu ile karaların
en derin içlerine dek ticareti sokabildi ve sermayeyi büyük emniyet altına
aldı. Atlas Okyanusu, çok aşırı med ve cezirleriyle, kendisine dökülen
ırmakların ağızlarında delta biçimlerini silip süpürüyordu. Modern sermaye
birikişini ilk temsil eden Doğu Hin Kumpanyaları, Ren ve Taymiz estüerlerinde
belirdiler.
Elbet, yalnız başına Çin
ile Atlas kıyıları arasında gidip gelmeler, hele Atlas Okyanusunun estüerleri,
hiçbir toplumu kendiliğinden kapitalist uygarlığa geçirmiye yetemezdi.
Avrupa'ya evel ezel ilk insanlar Orta Asya ve Çin'den gelmiş görünürler.
250 bin yıl öncelerine çıkan Sinantrop'ların Pekin'den kalkıp Avrupa'ya
Heidelberg insanı biçiminde geldiği olmayacak şey değildir.100 bin yıl
önceki Avrupalı Orta Vahşi Neanderthal insanla, Yukarı Vahşi Grimaldi insanın
ise, Asya'dan Avrupa'ya geldikleri, artık bilimce belgelenmiş sayılabilir.
Hepsi bir yana, tarih içinde Hunlar, Çin ile Fransa arasında mekik dokumuş
akıncılar oldular. Bütün bu münasebetler, hiçbir zaman Orta Barbarların
bir sıçrayışta kapitalizme varmalarına elvermedi. Batıda kapitalizmin doğması
için, toplumun önce orada prekapitalist (sermayedar-öncesi) basamağa
varması, Yakındoğu ve Akdeniz'de 6 bin yıllık bir medeniyet fonunun yığılmış
bulunması gibi toplumcul ve tarihcil başka pek çok maddi
mânevi SEBEP'lerin gelişmesi gerekmiştir. Batı uygarlığından önce Batı-uc
ile Doğu-uc arasında tarihin en ulu ve geniş medeniyet köprüsünü önce İslâmlık
kurmuştur. İslâm uygarlığının "BURUŞUM" (plissement) dağ silsilelerinden
en sonuncusu Osmanlılık, ansızın Avrupa'da gelişmiş Ortaçağ bezirgânı prekapitalist
ve taze insan malzemeli topluma, buzulların saldırması gibi yaman
ve kesinlikle Akdeniz ve Yakındoğu'nun gelenekcil ticaret yollarını tıkamıştır.
O zaman, ateşi bulmuş Neanderthal insanın son dördüncü buzullar baskınında
yok olacağına mağaralarda yeni bir yaşayış çağı açabilmesi için zaruretlerle,
Batı Avrupa ön sermayecileri, UZAK-DIŞ TİCARET için Hint yollarını aramaya
çıkmış ve Amerika'yı Hindistan niyetine keşfedip, ön-kapitalist
karakterde sırf bezirgân sermayeyi modern ilerici kapitalizm
münasebetlerine yöneltip geliştirebilmiştir.
Toplumun sırf coğrafya kanunları
ile güdüldüğü sanısı ne kadar metafizik ve asosyal bir kuruntu ise, coğrafyayı
toplumcul ekonominin ŞARTI gibi ele almamakta en az o kadar skolâstik bir
yanılma olur.
Coğrafya üretici güçlerin
dışarsından çevreleyip şartlandırdığı toplum üzerine nasıl kesin etki
yaptığı "Eski dünya" gelişimi ile "Yeni dünya" gelişimi arasındaki farktan
belli olur.
Klâsik tarih, Yakındoğu'daki
toplum gelişimini basit bir yayla olayına bağlar: "Katerner (dördüncü)
yeryüzü çağının başlangıcından beri, yalnız kuzey Afrika ile güney Ön-Asya'da
fizik şartları insanın çabuk ilerlemesine elveriyordu. Paleolitik (Eskitaş
çağı) sanayi izlerine bilhassa Lübnan ve Suriye'de rastlanıyor. Bu bölgelere
yerleşen insan yavaş yavaş ateş, süs, elbise kullanmayı becerdi, taş yontmayı,
sonra cilâlamayı, en sonunda da toprak vazolar ve madeni silâhlar yapmayı
öğrendi.
"Bununla birlikte Suriye
kültür ocağı olma bakımından, Mısır'ın aşağısında kalır.
"Fakat iklim şartları
değişti. Yükseklikler kurudu. Büyük ırmak vâdileri şekillendi. İnsan daha
çeşitli, daha bol zenginlik kaynakları buldu. O zaman Libya'da oturanlar
Nil'e doğru indiler. Suriyedekilerden kimileri daha barınabilir kısımlarda
oturdular, kimileri ise, Fırat vâdisini takip ederek, Acem körfezi zararına
teşekkül eden milli ova içinde yerleşmeye gittiler. Ve orada başka ırktan
kimselere, İran yaylasının batı sathımâilleri yoluyla kimbilir nereden
gelmiş bulunan Sümerlilere rastladılar. Onların işbirliğinden, dördüncü
bin yılda daha sonra Bâbil adını alacak olan Sümer-Akkad medeniyeti doğdu."
(M.P.: H.G. des P.C.1 s,13)
Kırk yıl önce tarihin başlangıcı
böyle görülüyordu. 20 yıl sonra o iklim değişikliği Avrupa buzulları kalkınca,
Atlantikten Afrika kuzeyini aşarak tâ İndüs ırmağına dek giden yağmur dolu
siklonların, buzullar çekilince, yolunu değiştirerek Avrupa üzerine geçmesiyle
izah olundu.
Edinbourgh Üniversitesi Öntarih
ve Arkeoloji profesörü V. Gordan Childe, hangisinin daha önce geldiğini
kestirmekten çekine çekine başlıca 3 "hakiki medeniyet" merkezi
seçer: Mısır, Irak, Hint.
"Bunlar 25. ile 35 derece
paraleller arasına yerleştirilir. Bu bölgeler, şimdiki dünyada, en sıcak
ve en kuru iklim mıntıkasını teşkil eder." "Mısır, Sümer ve Pencap, az
çok sürekli ve tabiatça belirli ârızalarla (engellerle) aralanmış (fâsılalanmış)
bir çöl yaylasını yarıp geçen büyük ırmakların vâdileri içinde yayılırlar."
(Ch. OP, s. 33). "Hint okyanusu bu mıntıkanın güney sınırını teşkil
eder. Bu bölge İndus ötesinde yeniden (güney Arabistan ve Habeşiştan'da
olduğu gibi) Mossunlar (Mevsim yelleri) ormanı ile temasa geçer" (Keza)
Kuzey yönünde "fizyografice (Balkanlar) silsilesi bir iç denizden
(Akdenizden) daha net sınır çizisi verir. Böyle Anadolu masifi (yığındağları),
Kafkas, Elburuz, sonra Hindikuş ve Himalâyalar içindeki aynı buruşum çizileri
(Yerburuşumları) mıntıkamızın kuzey sınırını teşkil ederler." "Bu bölgenin,
hiç değilse Atlantik ile Dicle arasında yerleşmiş birliğini, topyekün belirtmek
için genel olarak AFRAZİ termini kullanmayı hakla çıkarmaya elverişlidir."
(Keza, s. 34)
"Şimdiki durumda bütün
bu bölge yaman bir yağmur yetersizliğinden muztariptir. Bu hal, büyük ırmakları
tefcir eden sulama kanalları şebekesi dışında kalan o yerleri pratikte
oturulamaz kılar. Kuzey ve merkez Avrupa'yı sulayan Atlantik siklonları
Akdenize yazın ulaşır. Sahara'ya (Afrika çölüne) asla varamazlar. Aynı
kış yağmurları Irak'a, İran yaylasına ve hatta İndus vâdisine erişir. Ama,
yüksek Filistin ve Suriye yaylalarından geçerken öylesine seyrekleşirler
ki, daracık bir kuzey Suriye şeriti dışında, yağışları yetersiz olur. Bizzat
İran'ın merkezinde yükselen yayla, bilfarz çöllerden ibarettir.
"Bundan başka, bir sıra
karışık sebepler, Mossun yağmurlarının İndus havzasına yağışına engel olur,
bu yüzden orası da batının siklonlu yağmurlarıyla yetinmek zorunda kalır."
(Antiquity, IV, s. 327 vs.)
Fakat, Afrazi kesimi "şimdi"
böyledir. Medeniyet yeryüzünde doğmadan önceleri durum tam tersineydi:
"Tarihimizin başladığı
çağda Kuzey Avrupa Harz'a dek buzlarla kaplı, Alpler ile Prineler büyük
buzullarla taçlı bulunurken, büyük kuzey kutbunun (Arktiğin) basıncı Atlantik
boralarını güneye yöneltiyordu. (Q. I. Met. Soc., Londra, XLVII de
Brooks), tarih öncesinin çeşitli safhalarında boraların farazi yolunu
gösteren levhalar verir. (Keza, bakıla: The Evolution of Climate,
2. Baskı,1934, s. 278). Bugün merkez Avrupayı yarıp geçen kasırgalar
(siklonlar), o zaman Akdeniz ve Kuzey Sahara üzerinden aşarak ve Lübnan
geçidinde züğürtleşmeksizin Irak ve Arabistanı aşıyor, İrana ve Hinde dek
varıyordu. Çorak Sahara düzenli yağmurlar alıyordu. Ve ne kadar çok doğuya
gidilirse o kadar daha ziyade, sağanaklar yalnız bugünkünden bol olmakla
kalmıyorlar, yıl boyunca da üleşik bulunuyorlardı. İran yaylası üzerinde
geniş buzulları beslemeye yetersiz olan yağışlar, bugün tuz çölü olan büyük
çöküntüleri dolduruyor, iklimin çetinliğini mutedileştirmeye yetecek az
derin, küçük iç denizler meydana getiriyordu."
"Demek, Kuzey Afrika'da,
Arabistan'da, İran'da ve İndüs vadisinde, otlaklara, savan (ağaçsız bol
otlaklara) rastladığımız zaman, Avrupa'nın en büyük kısmı üzerlerinde loess
(tabakasız ve fosilsiz mil) teşkil edecek tozun yığıldığı, yellerin süpürdüğü
tundra (yosunlu kutup çayırları) ve steplerden ibaretti."
"Hiç değilse Sahara'nın
kuzeyi Akdeniz yağmurlarından faydalanıyordu... Bu bölgenin bereketli çayırları
ve gene güney Asya çayırları elbet Avrupa'nın buzlu stepleri kadar sık
bir nüfusu barındırıyordu. Ve bu elverişli, kamçılayıcı ortamda insanın
buzlu kuzeyde olduğundan daha çabuklukla ilerlemeye doğru tekâmül edeceğini
farzetmek akla yakın gelir." (Ch. O.P., s. 35-36)
Bu izah, Çin bir yana bırakılırsa,
Mısır, Irak, İndüs medeniyetlerinden her üçünün de bu Afrazi bölgesinde
doğduklarıyla doğrulanır. Yalnız, medeniyetlerin ilk beşikleri göz önünde
tutulunca, şu olay ortaya çıkar; Medeniyetler Afrazi bölgesinin gelişi
güzel herhangi semtlerinde değil, bilhassa ve doğrudan doğruya büyük ırmak
boylarında doğmuşlardır. Siklonlar mekanizması, Afrazi bölgesinin insanlarını
cilâlı taş (neolotik) çağına dek getirmiştir. Fakat ondan yukarıya, medeniyete
geçiş için ırmakların coğrafya üretici güçleri kesin rol oynamıştır. Bu
ırmaklar asıl medeniyetlere kaynak oldukları yerlerde, büyük Sübtropikal
(Tropikalimsi, Yakıcımsı iklim) ulu ırmaklarıdır. Eski dünyada Sübtropikal
ulu ırmakların hepsi de, kendilerine göre birer orijinal medeniyet doğurmuşlardır.
Doğurdukları medeniyetler o kadar birbirlerine benzerler ki, onları, daha
sonraki orijinal medeniyetlerden ayırmak için Bitkicil yahut Irmakcıl
medeniyetler diye adlandırmak gerekir.
Yeni dünyadan Avustralya
ırmaksız gibidir. Amerika'da iki ulu ırmak var: Güneyde yeryüzünün en geniş
ırmağı Amazon, Kuzeyde dünyanın en uzun ırmağı Misisipi. Fakat bu iki ırmakta,
Eski dünyadaki eşleri gibi bitkicil büyük ziraat medeniyetlerine beşik
olmadılar. Neden?
Çünkü Amazon Sübtropikal
değil, hatta sadece tropikal bile değil, sanki düpedüz Ekvator (hattıüstüva)
üzerine çizilmiş akan bir ırmaktır. Bu ırmak boyunda sıcak her mevsim 25
derecenin altına düşmez. Mevsimin ne demek olduğu bilinmez. Yağmur boldur.
Yılda ortalama bir buçuk metre, çok defa 3 ilâ 4 metre yağar. Yağdığı yerde
kalsa adam boğar. Bu sıcak ve su banyosu içinde bitkiler bereketten çıldırır.
Tarla açmak için temizlenmesi gereken ormanlara "balta girmez". Eski dünyada
da Tropikal iklim medeniyet yaratamamıştır. Mısır'la o kadar kapı komşu
olan Habeşistan, Mısır olamamıştır.
Nitekim Kristof Kolomb'un
ilk vardığı Antil adaları, 23 ile 27 paraleller arasındaki Tropikal iklimli
Cennet gibi yerlerdi. Fakat orada yaşayan Arvaklar, pek geri teşkilâtlıydılar.
Cilâlı taş işinde bile baltadan çok güzel işlenmiş mücevher ve gerdanlık
yapıyorlardı. Teknik seviyeleri düşük, ilkel, züğürt sâkin balıkçılardı.
Amerika yerlilerinin en
ileri toplulukları; Meksika'da Aztekler, Bolivya ve Arjantin'de Liyagitler,
Peru ve Bolivya'da İnkalar, Guatemala'da Maya Kişelerdir. Bunlar da Tropikal
paraleller arasındadırlar. Ama, hepsi yayla insanlarıdır. Tropikal yaylalar
ise yakıcı değildirler.
Amerika'nın Misisipi ulu
ırmağı sübtropikal topraklarda akar. 300 kilometre tutan deltasıyla denizden
her yıl 100 metre yer kazanan ve dünyanın en geniş vadisini yaratmış bulunan
"Irmakların babası" Misisipi, ana Nil arkadaşı kadar medeniyet geliştirici
olamadı. Çömlekçilik ile birlikte insanlık bütün dünyada Yukarı Vahşet
konağından (Paleolitik: Eskitaş çağından), Aşağı Barbarlık konağına (Neolitik:
Yenitaş çağı başlangıcına) geçti. Fakat bu Morgan'ın Aşağı Barbarlık konağı,
Amerika yerlileri için aşılamaz bir sınır olarak kaldı.
Bunun sebebi de gene coğrafya
üretici güçlerinin determinizmidir.
Amerika'nın en ileri yerli
ulusu İnkalar idaresindeki Kişualardır. Kişuaların üstünlükleri, Güney Amerika'nın
Peru ve Bolivya dağlarında az çok evcilleştirilebilecek Lama adlı hayvancağızın
bulunmasından ileri gelir. Amerika'da Kişualardan sonra gelen ikinci derece
ileri ulus Meksikalı Azteklerdir. Onlar dokuma için ancak kuş tüyünden
faydalanabildiler. Tüyden pek ince, süslü, mozayikler yaptılar. Ama, dokuma
sanayii sayılabilecek bir üretim dalı yaratamadılar.
İşte Amerika'nın kendi başına
kaldıkça Aşağı Barbarlık konağından yukarı çıkamayışının tezatlı engeli
bu coğrafya özelliğine dayanır. Güney Amerika'nın İnkalarında, sürü teşekkülüne
elverişli olmamakla birlikte, hiç değilse Lama gibi evcilleştirilecek bir
yük hayvanı vardır. Ama Güney Amerika'da Amazon tropikalimsi ırmak değildir.
Kuzey Amerika'da dev gibi Tropikalimsi Misisipi ırmağı vardır; ama Meksikalı
Azteklerde sürü olacak koyun, sığır değil yük taşıyan bir Lamacık bile
yoktur.
Asya'da, Koyun, keçi, domuz
gibi sürü olacak hayvanlar boldu. O sayede insanlık sürüyü keşfederek göçebe
çobanlık ekonomisiyle önce Orta Barbarlık konağına, sonra davar yemi tedarik
ederken ziraati keşf ederek kentler kurma yoluyla Yukarı Barbarlık konağına,
en sonunda da, ziraatla sanayinin işbölümleri geliştikçe ortaya çıkan aracı,
alışverişçi bezirgân sınıfla medeniyet çağına basamak basamak yükseldi.
Amerika'da sürü hayvanları bulunmayınca, Göçebe Çobanlığın Orta Barbarlık
konağı basamağına çıkılamadı. Dolayısıyla Ziraatın geliştiği Kentli Yukarı
Barbarlık konağı basamağı hiç gerçekleşemezdi. Bu iki sosyal gelişim basamağı
bulunmadıkça ise, medeniyete erişilemedi.
"Tarihin ve toplumun tayin
edici temeli diye baktığımız ekonomi münasebetleri adıyla demek istediğimiz
şey, belirli (muayyen) bir toplumda insanların geçimlerini üretiş tarzları,
ürünlerini (iş-bölümü bulunduğu ölçüde) mübadele ediş tarzlarıdır. Demek
bu münasebet içine bütün üretim tekniği ile taşıt tekniği girer. Bizim
kavrayışımıza göre, bu teknik ürünlerin mübadele ve tevzi tarzını da, dolayısıyle,
Kandaş toplumun eriyişinden sonraları, sınıf bölümünü de, gene dolayısı
ile Devleti, siyaseti, hukuku ve ilh.'ı da tayin eder, belirlendirir. Ondan
başka, ekonomi münasebetleri içine, o münasebetlerin üzerinde aktıkları
coğrafya temeli de girer; çok defa yalnız gelenek gereğiyle veya visinertiae
(atâlet hassasiyle) korunulan daha önceki gelişim basamaklarının gerçekten
kalagelmiş izleri de girer, ve elbet o toplum biçimini dışarıdan çevreleyen
ortam, çevre de girer. Bütün idrostatik (akıcıların dengeleşmesi kanunları)
(Toriçelli vs.) 16. ve 17. asırlar İtalyasında dağ sellerinin düzenlendirilmesi
ihtiyacından çıktı." (F.E.: Heinz Starkenburg'a Londrâ dan yazılmış
25 Ocak 1894 günlü mektup).
Toptan insanlığın başından
geçmiş olayların bütününü tabiatla münasebetine göre göz önüne getirirsek,
iki büyük bölüme ayırırız:
1- Tarihöncesinde
insan toplumu tabiatta İKLİM'e uymuştur.
2-Tarihte insan toplumu
tabiatta TOPRAK'a uymuştur. Bu uyuş (intibak)ları şöyle özetliyebiliriz:
ÖN-TARİHTE: Toplumun
gelişimi tabiatın iklim değişikliklerine uyarak değişti. Başlıca
iki büyük çağ geçirdi:1) Vahşet (Paleolitik) Çağı, 2) Barbarlık (Neolitik)
Çağı.
1- Vahşet Çağı: Deyince,
bugün "vahşiler" diye adlandırılmış insan kümeleri aklımıza gelmemeli. Onun
için o ilk insanlık çağına İlk Vahşet ve Gerçek Vahşet çağı
adını vermek daha doğru olur.
İlk vahşet çağında iklimin
insan üzerine etkisi doğrudan doğruya denecek yamanlıkta ve kesinliktedir.
Onun için iklim değişmeleri insanın NEVİ'lerini değiştirir; Cavalı
Dik-Pitekantrop, Pekinli-Sinantrop, Heidelberg-insanı, Piltdown-insanı,
(Şafak-insan=Eoantropus), Neanderthal insan, Us-insanı (Home sapiens; Grimaldi,
Kromanyon tipleri) gibi.
İlk vahşet çağı çok uzun,
en az 500 bin yıI sürer. İnsanlık bu çağda tabiata pasif uyuştan
kurtulup aktif uyuşa doğru geçer.
2 - Barbarlık Çağı:
Vahşet çağına nispetle çok kısa, ancak 50 bin yıl kadar sürer. Burada insan
tabiata karşı büsbütün aktif uyuş gösterir. İklime karşı bağlılık daha
kıvraklaşır. Neolitik Barbarlar, yeryüzünü oynak atılışlarla yeniden fethederler.
Öylesine ki, barbarlıktan üstün bir düzen olan medeniyet bile onu bütün
en büyük çağı boyunca düzen olarak bile hiç yenememiş, insan bakımından
ise, tersine medeniyet ancak barbar aşısı ile yok olmaktan kurtulabilmiştir.
Barbarlık çağında iklimin
insan üzerine etkisi pek dolayısıyla olmuştur. Onun için iklim değişiklikleri
ancak toplum kanalından IRK denilen tipleri yaratabilmiştir.
TARİHTE: Toplum gelişimi
YER veya TOPRAK değişikliklerine uyarak değişir. Başlıca
iki büyük çağ geçirir:1 ) Tarihcil Devrimler Çağı (Bezirgânlık Çağı), 2)
Toplumcul Devrimler Çağı (Kapitalizm Çağı).
1- Tarihcil Devrimler
Çağı: Öntarihin vahşet çağı gibi nispeten çok uzun: (5-6 bin yıl) sürer.
Bu çağda toprağın insan üzerine etkisi doğrudan doğruya denecek kadar yaman
ve kesindir. Medeniyetin üretim temeli TARIM'dır; hemen bütün ekonomi ve
politika Toprak-Yer çevresinde döner. Medeniyet, filiz verdiği yerden bir
bitki gibi ayrılamaz, ancak dal budak salar ve oracıkta ölür. Toprak ekonomisi
ve toplumcul münasebetleri yüzünden (vahşet çağındaki insan nevi'leri
gibi) bir sıra, birbirinden ayrı, hatta birbirlerini yokeden medeniyet
NEVİ'leri türer: (İrak, Mısır, Hint, Çin, Yunan, Roma ve ilh. uygarlıkları
gibi... ) Adlarına uygun olarak her bir YER'in, hatta bir KENT'in
tipinde olurlar. Her uygarlığın kendi özel bir coğrafyası bulunur.
2 - Sosyal Devrimler
Çağı: Tarihcil devrimler çağına nispetle pek çok kısa: 5-6 yüz yıl
sürer. İnsanın toprağa bağlılığı çok daha kıvraktır. O yüzden artık bir
yere saplanmış, başka hayvan ve bitki nevileri gibi ayrı ve zıt medeniyet
NEVİ'lerine yer kalmaz. Yeryüzüne tek tip medeniyet yayılır. Medeniyet
nevileri yok, REJİM (düzen)leri vardır. Uygarlığın özel bir coğrafyası
kalmaz.
Gerçi sanayi belirli bölgelerde
toplaşır. Köyler ıssızlaşıp şehirler Bâbil kuleleri gibi yükselirler. Ama
bu "Tabii" değil, Tarihcil devrim çağından kalıntıların yeni sömürümle
eşleştirilmesinden doğma bir ucubedir. Gerçi kutuplara ve tropik çizgiye
yaklaşıldıkça modern uygarlık azalmış görünüyor. Ama, bu da, tabiat ve
coğrafya gereği olmaktan çok, gene Tarihcil devrim çağının geleneğiyle
yaşatılmak istenen bir bölge tekelinin sonucudur. Yoksa, tabiatın etkisi
medeniyetin KEYFİYET'ine değil, kemmiyetine dokunur. İklim, olsa olsa nüfus
azlığına, çokluğuna, şehrin büyüklüğüne, küçüklüğüne tesir eder.
Yeryüzünün tarihinin 16 ile
25 milyaryıl hesaplanan dördüncü çağa kadarki gelişiminde, henüz bugünkü
hayatın canlıları bile görünmemişti.
En Ön İlk Çağ: Hayat
değil, bugünkü kayalar bile biçimleşmemiştir. Bu çağın birinci Fundamental
(temelleşme) konağında ancak Cristallophyllienne adlı: Billûri şistten:
Gneiss micaschist kayalar görülür. (Alp ve Britanya'da rastlananlar gibi).
İkinci konağında Azoique (canlısız) temel depo yerine geçen ilksel zemin
(terraine primitif) başlar.
Ön İlk Çağ: Buna
Age Primordial, yahut Protozolque (ön-canlı) çağ denir. Granit
kayalıkları örten çökerti tabakaları içinde alg denilen su yosunları ile
ilk kabuklu (crustaces)ların izlerine rastlanır.
İlk Çağ: Canlı olarak
en eski balığın belirdiği bu çağda üç konağa ayrılır: 1- Silüryen
zemin trilobit (üç fıslı) canlı yeridir. (Bretanya). 2- Devonyen
zemin ilk balığın göründüğü yerdir (Arden'ler). 3- Karbonifer zeminde
amfibyen (hem karada hem denizde yaşar) canlılarla, bugünkü maden kömürlerini
yapacak olan bitkiler egemen olur. Bu ilk çağa Palezoique (Eski canlılar
çağı) da denebilir. (Age Primaire).
İkinci Çağ (Age secondaire):
Kozalaklı (conifere) bitkilerle, kertenkelemsi (Sauriens) sürüngenlerin
gözüktüğü yerdir. O da üç konak zemine ayrılır: 1- Triassique (üç
katlı) koca kertenkelemsi fosillerin bulunduğu üç katlı zemin biçimleşmesi.
(Fransa'da Voges bölge dağları). 2- Jurassique 3- Crétacée
(tebeşirimsi) zeminleri, Fransa'nın üç çökerti havzasını kaplayan yerlerdir.
Burada milimetrenin onda birinden küçük Foraminiferlerden 40 metre boyunda
Atlantosaure'lara dek hemen hiçbiri zamanımızda yaşamayan canlılar belirir.
Eski trilobit, spirifer gibi kabukluların yerini bol bol Ammonit ve Belemnit'ler,
çift valvlı mollüskler (nâime: Yumuşakgiller), Ekinoderm (kalın derili)
kabuklular tutar. Ve ilk defa, sürüngenlerden yukarıya devekuşunu andırır
yarım ilâ 2 metrelik kanıtlılarla, boyları ortalama 2 santimi geçmeyen
köstebek-kanguru-fare arası ilk memeliler ortaya çıkar. Onun için bu çağa
Mezozoik (aracanlı) adı verilir.
Üçüncü Çağ: Bugün
yeryüzünde yaşayan canlıların belirip, dört konak süresinde gelişe gelişe
en sonunda çoğunluğu almaları devridir. İnsan yok, fakat insanın tanışacağı
hayvanlar yer ve yol açarlar. 1- Eocéne: Gece-gündüz eşit. Tapir,
kirpi gibi şimdiki kuşların şafağı söker. 2- Oligocene: Şimdiki
canlılar tek tüktür. Dev domuz, Titanon fili, maymun, 3- Miocene:
Şimdiki canlılar azınlıkta. Çöl atı, uzun hortumlu fil, deve, zürafa. Burada
yaz kısalmış, kış uzamıştır. 4- Pliocene: Şimdiki canlılar çoğunlukta,
şimdiki iklimler egemendir. Mamot, kürklü kerkedan görülür. İnsan mağarası
sezilir. Ama insana benzer şey yoktur.
Cainozoique adını alan Üçüncü
Çağda "Ongicule" (tırnakcıklı) denilen Primate (maymun)lar, böcek yiyenler,
üst köpekdişleri uzamış etyiyenler, cepliler (marsupiaux); "Angule" (tırnaklı)
denilen, ve tırnakçıklılardan kaçmak için yapılmışa benzeyen tapirden,
at, sığır, geyik, rinosero cinslerine dek, ayak parmakları birleşme zorunda
kalan canlılar büyük bir çabuklukla gelişirler.
Görülüyor ki: Yeryüzü
Tarihi, hayat ortaya çıkmadıkça, zaman bakımından kolay seçilemiyor. Onun
için, yeryüzünün gelişim çağlarını, canlıların evrim (tekâmül) çağlarına
göre sıralamak daha belirli oluyor. Bu sıra şöyledir:
|
|
|
||||||||||||
| İLKÇAĞ | (Urzeit): Azoik (Canlısız) zaman | Arşaik (Eneski) |
|
||||||||||
| ERÇAĞ | (Fruhzeit): Eozoik (Canlı şafağı) yahut Arkeozik (Eneskicanlı) | Algonkik veya Prekambriyan |
|
||||||||||
| YAŞLIÇAĞ | (Altertum): Paleozoik
Herbiri üçer konaklı:
|
|
|
||||||||||
| ORTAÇAĞ | (Mittelalter): Mezozoik (Ortacanlı) yahut Sekonder (İkinci
çağ) Herbiri 3 konaklı:
|
|
|
||||||||||
| YENİÇAĞ | (Neuzeit): Kainozoik (Yenicanlı)
A- 60 milyon yıllık Üçüncü Çağ (Tersi yer)MiyoseB- 1 milyon yıllık Dördüncü Çağ ( Katerner)1. Paleojen (Yaşlı Üçüncüçağ): |
(
A 1Paleosen Eosen Oligosen Miyosen Plisen |
|
Yeryüzünün Üçüncü çağı ile Dördüncü
çağına YENİÇAĞ denmesi, bu iki çağla birlikte, bugüne dek yaşamış canlı
nevilerinin ilk görünmeye başlamaları ve gitgide, canlılar içinde çoğunluğu
kazanmaları yüzündendir.
Yeniçağın bütünü, yeryüzü
çağlarının kırkta birine yakın kısalıktadır. Bu kısa zaman içinde en büyük
süre Tersiyer denilen üçüncüçağ'da geçer. Coğrafyamızın bütün büyük
dağ zincirlemeleri (Atlas, Siyernevade, Pirene, Alp, Alpenin, Karpat, Kafkas,
Hindikuş, Himalaya zinciri Tethys jeosinklinali çevresinde Japon, Çin,
Avustralya kordilyerleri ile Rosoz dağları, And Kordilyerleri aralarındaki
Uzakdoğu jeosinklinalin çevresinde) yükseldiler. O büyük buruşumların eski
katı karakesimlerinde yarattığı kırılmalar ve uçuntular büyük okyanusları
(Gondwana kıtası yerinde Hind, Lemurien kıtası yerinde Pasifik, Atlantid
kıtası yerinde Atlas, Tethys kıtası yerinde Akdeniz) yarattı. Masif santral,
Voj-Karaorman masifi yükselirken, Renanya çukuru, Kızıldeniz, Afrika gölleri,
Lût denizi ve ilh.ler belirdi. Dördüncü çağa kalan bütün ve en önemli yerkabuğu
değişiklikleri, Fransa ile İngiltere arasındaki berzahın batması, Hazer
ve Aral denizlerinin Akdeniz'den ayrılmaları, Doğu Akdenizin teşekkülü,
Antil adalannın parçalanması ve İskandinavya yükselirken Felemeng'in alçalma
tahterevallisi gibi nispeten ufak değişikliklerdir. İnsanın tanıyacağı
yeryüzü olmuştur. İnsanı beklemektedir.
İnsanın yeryüzü biçimleşmesi
ve gelişmesini yaratacak tezatlar, büyük tektonik altüstlüklerin yerine
geçecek olan muazzam iklim altüstlükleridir. Bunlara BUZULLAR
(Glasyeler) devri adı verilir. Üçüncüçağ, dağları okyanusları, volkanlarıyla
birlikte Dördüncü çağa atlamadan önce ortalama 12 derece ısıdaydı. Onun
için, şimdi kutupların başladığı buzlar burunu Spitzberg'te o zamanlar
kavak, çınar, ceviz, fındık, karaağaç yetişiyor idi. Üçüncü çağın sonunda,
Dördüncü çağın yaşlı dördüncü veya PLEİSTOCENE denilen Buzullar çağı yahut
Tufanlarçağı (Diluvium) başlangıçlarında "ansızın" ısı düştü ve
yağışlar tufanı andırdı.
"Her nedense, eşitsiz
şiddette iki fazlı olan buzullar devri sıraları, kuzey yarımkürenin kutup
çevresindeki kâdim kıtaların artıkları, kalınlığı yüzlerce metreyi aşan
buz külâhlarla örtüldü. Bu buzullar, komşu kıtalara taşıp, oraları işgal
etti." "Aynı zamanda, hatta mutedil ve tropikal bölgelerde dahi dağ buzulları
ölçüsüzce yayıldılar" (At. Lar., s.10/2)
İşte ilk insanlaşma bu devirlerde
belirdi:
"Öyle geliyor ki, insan
ilkin üçüncü çağda gözüktü. Bu faraziye (ipotez)e uygun olarak, hele Thenay
(Loir-et Cher) de Miyosen çağının (Fransa'nın Beauce) kalkerleri içinde,
biçimi maksatlıca yontulduklarını belgelendiren çakmak taşından baltalar
ve bıçaklar gibi nesneler bulunmuştur." (B. Pal., s. 79).
"Bugün hemen herkesçe,
insanın üçüncü çağ sonuna doğru gözüktüğü kabul edilir." (AT. Lar.,
s.14/2)
Hayat, daha ilkinden; Bitki-hayvan
gibi iki zıt tiple başladı. Sonra tezat hayvan nevileri içine girdi. Ot
yiyenlerle, et yiyenler birbirlerine düştüler. Hem ot, hem et yiyen sentez,
İnsan olacaktı. İnsanı kıskıvrak yakalayan tezat ise, buzul basamaklarının
bir baskın edip bir çekilmeleri oldu.
Sayfa eksik[
doğan ilk medeniyet için söylenmiştir. Fakat, yerkabuğu tarihi bakımından
da bu sözün doğru olduğu anlaşılıyor: Zengin tropik bitkileri (palmiyeler)
ile memelileri ve kuşları yaratan üçüncü çağ ile dördüncü çağın Tufan devri,
yeryüzünü ondan önce görülmedik ölçülerde mil ve balçıkla sıvadı. Bu balçıklar
dünyası üstünde ardarda dört Buzul (Glasye) devri geldi. Memelilerin en
yükseği, bu yaman iklim diyalektiği altında, elle tutulur basamakları atladı.]
19. cu yüzyılda insanlığın
Vahşet Hali (Etat Sauvage) şöyle özetlenir:
"Vahşet hali, tabiat
ürünlerini hazırca benimsemenin ağır bastığı devirdir. İnsanın yapma (sun'î)
ürünleri bilhassa o benimseyişe yardımcı olan âletlerdir." (E. FA,
s.10)
Morgan, ondan sonra gelecek
barbarlık çağı gibi, vahşet çağı da, Aşağı, Orta, Yukarı olmak üzere üç
Konak (Stad)a ayırır.
Vahşet çağının üç konağı
ATEŞ'e,göre ayrılır.
Aşağı Vahşet Konağı:
Ateşin keşfinden öncesi idi. İnsan, ister istemez. tropik denilen yakıcı
sıcak iklimlerde yaşar. Cava ve Afrika'da izleri bulunan Pitekantrop (Dik
Maymunadam) gibi.
Orta Vahşet konağı:
Ateşin keşfedildiği konaktır. İnsan, sıcağı yanına alarak, yeryüzünün buzlu
iklimlerini açmaya doğru uzun maceralara atılır. Çin'den Britanya adalarına
dek uzanan bu konakta Pekin Sinantropu, Heidelberg, Piltdown insanlan ve
Neanderhal insanlar basamak basamak modern insana doğru gelişirler.
Yukarı Vahşet konağı:
Ateşin keşfinden sonrasıdır. Burada okla yayın keşfı toplum zenginliğini
güzel sanat ve ölü gömme derecelerine yükseltir.
Yeryüzünün tabiat tarihini belirten
haritaya bakılırsa tâ EN ÖN İLK ÇAĞ'dan beri "kara"lığını, sağlam, batmamış
topraklığını yitirmeyen pek az yer bulunur. Orası da, iklimi memeli hayvanların
yaşamasına birinci kertede elverişli bulunan Malezya adalarıdır. Ondan
sonra Afrika gelir. İlk insanımsı maymun buluntularına buralarda rastlanması,
o bakımdan tesadüf sayılmayabilir.
Pitecantropus Erestus (Dik
Maymun adam), yeryüzünün birinci çağından beri yeryüzünde kalabilmiş en
istikrarlı bölgesi Cava adasının ortalarında Trinil kasabasında hükümet
tabibi Eugene Dubois tarafından 1891 yılı bulundu. Solo veya Bengawan ırmağının
sol kıyısında mavi balçığa 18 metre derinlikte, başka hayvan kemiklerile
yanyana gömülü idi. Ele geçen,1 uyluk kemiği,1 kafadamı, 2 (CMY) veya 3
(W.M.A.) çiğnemeye yarar azıdişi idi. Daha sonra gene o civarda 1 insan
çenekemiği,1 yandişi, 3 uyluk kemiği daha bulundu. Çok sonra,1935 yılı,
Hans Weinert, Afrika'nın Niarasa gölü civarında Dik Pitakantropun pek benzeri
Afrikantrop'u buldu.
Dubois 1924 yılı bulduğu
yaratığa "homidae" (insancıl) Pitekantrop adını verdi. Rudolf Virchow
bulunan kafayı insanın değil, şempanze, goril, jibon gibi insanımsı (antropoid)
maymunlann bir fasilesi saydı, ve 1937'de pitekantropu büyük bir jibon
yerine koydu. Kafa bakımından, Almanların Kallottenhöheit (kafakubbesi
yüksekliği) dedikleri kafanın önden arkaya en uzun kutru ile bu kutra dik
gelen en yüksek tepe mesafesinin 100'le çarpısı ürünü bölününce elde edilen
endeks şempanzede 32.5 iken, 1. pitekantropta 37.9, Afrikantropta 39.2'dir.
Demek şempanze ile Pitekantropun arasında 5-6 endeks derecesi fark vardır.
Ondan sonra, insanımsılığında kuşku olmayan Neanderthal tipin endeksi de
39.1 (La quina) ile 50 (Ehringsdorf) arasında olduğuna göre, kafa bakımından
Pitekantropu maymunla insan arası geçit tipi saymak yerinde olur. Beyin
kutusunun maymundaki gibi yassı ve küçük oluşu, kaş kemiğinin (torsus supraorbitalis)
çok çıkıntılı bulunuşu Pitekantropu maymuna yaklaştırır. Fakat, uyluk kemiği
antropoid (insanımsı) maymunlarda yumurtamsı (beyzî) kesintili iken, insanda
menşurumsudur; Pitekantropta da menşurdur. Pitekantropun uyluk kemiğinde
sarp çizi (linea aspera) kuvvetlidir, uyluk uzunluğu 45.5 santim olduğuna
göre Pitakantropun boyu da 1.65 ile 1.76 santim arası olmalıdır. Bu durum
Pitekantropu insan gibi hep iki ayak üstünde gezer kılarak, insanımsı maymunlardan
açıkça ayırdeder. Kalot yüksekliği bakımından fosil insan endeksi 48.2
(Gally Hill) ile başlar ve 60.6 (Oberkassel) ile biter. Şimdiki insanda
endeks ortalaması 59.8'dir. Kalot yüksekliğince şimdiki insanın fosil insanından
hemen hiç bir farkı yok gibidir; Neanderthal insandan en çok 20.7, en az
9.8 endeks yüksektir. Pitekantroptan da en çok 21.9, en az 20.6 endeks
yüksektir.
Demek, Kalot yüksekliği
bakımından Pitekantropla Şempanze arasında ansızın 5.4 ilâ 6.7 endeks derecelik
bir atlama vardır. Pitekanpropla şimdiki insan arasında ise Sinantrop ve
Neanderthal tiplerinin tedriçli basamakları hiç atlamasız, yarımşar derece
endeks farklı muntazam yükseliş görülür. Bu durum, Pitekantropla insan
arasındaki zincirin kopmadan geliştiğini belirtir. .
Pitekantropun kafa tipi
üzerindeki karakteristikleri, sonra yapılan araştırmalar biraz daha aydınlattı.
1936 Gamegie kurumundan Dr. G.H.R. von Koenigswald, Cava'da sistemli araştırmayla
3 dişli alt çene ve daha küçük bir kafa buldu. Şakağı ve kulağı bulunan
bu kafa Pitekantropun aynı idi. İlksel insan demekti. 1938 yılı, Sangirand'da
genç bir kafa daha bulundu. İlk iki kafaya benziyordu.1939 yılı bir üst
çene ile beyin kutusunun birer kısmı bulundu. Sağ-önden sol-arkaya doğru
yarılmış olan kafa ezikti; alın yok, alt ve arka yanı vardı. Bu yeni buluntulara
göre Pitekantropun kafa tipi şöyle özetleniyor:
1- Kafa deliği (sukbei kafaviye)
iki ayaklı Sinantropunkinden daha ileride bulunuyor.
2- Yüz prognat (öne fırlak)tır.
3- Köpekdişi, biçimce inasınınkine
benzemekle birlikte, öteki dişlerin seviyesini aşar.
4- Antropoid (insanımsı)
maymunlarda üst ikinci kesicidiş (esnânı kaatıa) ile üst köpekdişi arasında,
alt köpekdişinin girmesine yarar bir boşluk vardır. Buna "diastema"
denir. Pitekantropta da bu vardır.
5- Çene çıkıntısı yok, maymununki
gibi arkaya kaçıktır.
6- Alt azıdişleri insanda
önden arkaya gittikçe büyürler. Antropoidlerle Pitekantropta birinci azıdişinden
üçüncüye doğıu büyür.
7- Alt köpekdişi ile premolaire
(azıya yakın diş) arasındaki boşluk, antropoidlerde olduğundan daha küçüktür.
Beyin hacmi: Gorilde en
çok 600 santimetre küb, Pitekantropta: 900, şimdiki insanda:1250'dir.
Pitekantrop ne zaman yaşamış?
1901 de Amsterdam Üniversitesi profesörü olan Dr. Eugene Dobois'ya göre
Üçüncü çağın son konağı Pliosen başlarında, bundan 1 milyon yıl önce. Daha
sonrakiler pitekantropu üst Pliosenden alıp orta Pliosene getirdiler. Bu
300 ilâ 400 bin yıl öncesidir. (W. M. A.). Onu 500 bin yıl önce, ilk Buzul
devri Cava'da yaşamış insana benzer ilk yaratık sayan var (C.M.Y). Dört
büyük buzul devrinden sayısız yıllarca önce yaşamış sayanlar da var. Genel
olarak "Ya Pliosen başlangıcı, ya Amerikan ile Avrupa'nın ilk buzul
çağı" (V.E.H., s. 35) yaşamış sayılır. Onun "uyluk kemiği, insan
kadar ayakta durmaya ve koşmaya elverişli, dolayısıyla da ellerini kullanmakta
serbest bir yaratığın uyluğudur (Keza). Kafa, şempanze ile insan arasındadır.
Bu durum, insanın âlet kullanma görevinin kafa yapısından önce geldiğini
ve Lafargue'ın belirttiği gibi, dik yürümenin insan beynindeki büyük gelişmeyi
gerektirdiğini açıklamış olur.
"AŞAĞI VAHŞET KONAĞI:
İnsan çeşidinin çocukluğudur. Bu konakta insan hiç değilse kısmen ağaçlar
üstünde yaşar. - Büyük yırtıcı hayvanlar önünde var olmakta devam edebilmesi
başka türlü izah edilemez. - Henüz tropikal ve yarıtropikal ilksel barınaklarda
konaklar. Kabuklu kabuksuz yemişler, kökler besi yerine geçer. Bu çağın
başlıca ürünü heceli bir dilin hazırlanması olur. Her kaç bin yıl sürmüş
olursa olsun, bu konağın varlığını doğrudan doğruya tanıklıklarla ispat
edemiyoruz. Ama, insan varlığının hayvancıl âlemden indiği bir yol kabul
edilince, birinden ötekisine geçiş, önüne geçilemez bir olay olur."
(E. FA., s. 2).
Aşağı Vahşet konağında ilksel
lobut ve kaba çakmak taşından âletler insanın bedenini (iki ayak
üstüne dikleşip, iki el sahibi: Aygıt kullanıcı organ sahibi olmak üzere)
maymundan ayırırken, ilk cinsel yasakların yarattığı Tös (TOTEM)
ayırdı insan beyninde "RUH" denen ENKONSİYAN'ı (insanın içinde ikinci
kişiliği), ve insanla insan arasında LİSAN dediğimiz "soyut dilleşme
= Langage abstrait"yi geliştirir.
Klâsik bilim Totemin hangi
toplum konağında çıktığını belirtmez. Yerinde göreceğiz. Toplum varlığının
gelişiminde Totem, insanın hayvanlar âleminden ayrılışında, insan oluşunda
en az aygıt kullanış kadar önemli rol oynar. Bugün maymunlardan ve başka
hayvanlardan gelişi güzel sopa, taş vs. cansız nesne kullananlar görülüyor,
Totem görülmüyor. Totem cinsel yasağa dayanan ilk sosyal düzen kuralıdır.
Totemin temsil ettiği yasaklar, toplum içinde bölünmeleri ve örgütlenmeyi
yarattığı gibi, kişi içinde de birbirinden habersizmişce iki ayrı dünya
kurar; Cinsel arzuların içe püskürtümü ile doğan bilinmez enkonsiyon
dünyamızla, yüzeyde görünen bilinir ve bildirir şuur (konsiyan)
dünyamız...
Hiç bir hayvanda bulunmayan
bu ikilik tezaddı: İnsan kadar aydın şuurlu bir varlıkta şuursuzluğun (enkonsiyanın)
örgütleşmesi, insan davranışlarında şuur dışı, elde olmayan güçlerin rol
oynadığını insana sezdirmekte gecikmedi. İlk insanda bedenden ayrı bir
ruh düşüncesi bu mekanizmanın yaratığıdır. Klâsik bilimin "ikilik" gibi
gördüğü ve bu vüzden binyıllardır içinden çıkamadığı, "muamma" saydığı
problem, insan varlığının iç dinamizmindeki o tezatlı birliğin metafiziğe
sığmayışından ileri gelir. Onun için bedenle ruh tezaddını ölüm veya rüya
ile izaha kalkmak, netice ile sebebin karşılıklı bağıntılarını unutmak
olur.
Düpedüz ölüm olayı, hiçbir
hayvanda bedenden "ayrı" bir ruh sezişi yaratamaz: Tersine insan, hayvanlar
âleminden uzaklaştıkça, ölüm olayına daha büyük önem verir. Ölüm, bedenden
ayrı ruh sezisi vermemiş; tersine,daha önce insanın: kendi içinde ve toplum
içinde bilinirle bilinmezin, konsiyanla enkonsiyanın örgütlendiğinin görmesi,
ölümün de başka bir yaşantıya diriliş olabileceği kavramını ortaya çıkarmıştır.
Rüya ise, psikanalizin belirttiği gibi, enkonsiyanın sembolü ve işidir.
İnsanda ölüm gibi rüyanın da sosyal ölçülerde önem kazanması, ancak enkonsiyanın
örgütlenmesiyle şuura çıkabilir.
Ancak insanda enkonsiyanı,
Freud'un yaptığı gibi, mutlak ve bağımsız bir zat, bir tek başına "Entite"
saymak yanlıştır. Enkonsiyan bir tabii cevher değil, tarihi olay'dır.
Doğrudan doğruya tabiattan değil, toplumdan gelir. Toplumda ilk cinsel
yasaklarla birlikte, kişinin kafası, şuurun eremiyeceği bir enkonsiyan
dünyasının etkileri altına girer. İnsanın içinde şuura zıt ama onsuz olunmaz
bir enkonsiyanın, insanlar arasında kişiye zıt ama onsuz olunmaz bir toplumun
doğmaları, birer sözcükle: İnsan RUH'unun ve insan TOPLUM'unun örgütleri
TOTEM'in ürünleridir.
İnsanın düşünen varlık
oluşu da böyle başlar. Düşünce: Yanlışa karşı savaş demektir. İnsanın bütün
hayvanlardan farklı olan bu savaşı, düşüncenin zekâ (intellekt) ve akıl
(raison) ile işlemesinden ileri gelir. Zekâ, Tezatları kuran, akıl o tezatlardan
ister istemez çıkacak sentezi, gerçek sonucu bulan bir çabadır. İnsanın
kendi içinde Şuur-Enkonsiyan örgütlenmemiş olsa, tezatları kurma görevi,
yâni zekâ bulunmaz ve bu görevin gerçek sonucunu çıkaran akılın sentezleri
imkânsız kalır. Onun için ilk insanın o sapsağlam zekâsı, dürüst aklı,
binlerce yıl boyu totemden kopuşamaz.
İnsanın konuşan varlık
oluşu daha başka türlü mekanizmaya dayanmaz. Freud, "Soyut dil"
sayesinde insanın "iç proseterini verbal tasavvurların kalıntılarına
bağlamaya müsteit" (F. TT) bulunduğunu yazar. İçimizde geçenleri "sözcük"
biçimine sokup kendimizden dışarıya, bağımsız varlıklar gibi fışkırtmamız,
ilksel yasakların (cinsel elemanla enerji kazanıp elektrikleşmiş sosyal
yasaklar bütününün; yoksa, Freudizmin metafızikçe soyutlaştırdığı mutlak
cinsel yasakların değil) içimizde yarattığı (Konsiyan - Enkonsiyan) tezatlı
oluşların kişileşerek dış dünyaya çıkmalarıdır. Demek konuşma (Dil=Lisan)
zekâmızın kurduğu Bilinir-Bilinmez (Konsiyan Enkonsiyan) zıtlarını, aklımızın
ulaştırdığı düşünce sentez sonuçlarına verilmiş sezilir totem biçimleridir.
Söz, Duygu, düşünce, dileklerimizin bir çeşit totemleşmesidir. Sosyal yasaklar
kişi içinde (Konsiyan-Enkonsiyan) zıtlıklarını, toplum içinde Kan=Gens
zıtlıklarını yarattığı gibi, o tezatlı RUH ve TOPLUM örgütleri içindeki
insanla insan arasında da kişi ruhunun totemleşmesi, biçimleşip, kişileşmesi
demek olan DİLİ (lisanı) yaratmış olur.
O zaman, sürüden ayrı örgütlü-toplum,
bütün öteki hayvanlardan bambaşka davranışlı - insan ortaya çıkar.
Pitekantropustan sonraki gelişme
jeologlarca 1 milyon yılı aşmaz. Bu süre, ondan önceki tarihin iki binde
biri bile değildir. 1 milyon yılın 500 bini birinci Buzula dek geçer. Ondan
sonra her Buzul devrinde insan izlerinin sanki silindiği, ardından
gelen Buzul arası devrinde ise yeniden ve daha evrimli (tekâmüllü)
biçimde ortaya çıktığı görülür.
A) Birinci Buzul Konağı:
500 bin yıl önce gelmiş sayılır. İsveç, Norveç, Danimarka, Kuzey Almanya,
Kuzey ve Orta Rusya, Britanya adaları, Doğu Sibirya, Kanada, Birleşik Amerika'nın
kuzey yarısı, tüm Labrador buzlarla kaplanır. Büyük dağların buzulları
normalden aşırı yerlere iner. Alpler İsviçreyi, güneydoğu Fransayı ve kuzey
İtalyayı sarar; Himalayaların buzulları Hint Ganj ovasının bir kısmını
kaplar. And ve Kilmanjaro buzulları yamaçlardan 3500-4000 metre aşağılara
sarkar.
AA) Birinci Buzullararası
Konağı: Avrupa'da hava yumuşar. Bugünkü arslan, kaplan yoktur. En çok
görülen kılıç dişli kaplandır. Onun egemenliğinde, dev ipototam, dev kunduz,
kerkedan, yaban at ve davar, bizon ve mamutlar yaşar.
İlk defa o zaman "Elle
tutulmak üzere çok kaba yontulmuş sileks" taş baltamsı EOLİTH (Taşşafağı)
bulunur. "500.000 yıl önce bu âletleri kullanmış ve biçimlendirmiş olan
insanımsı yaratıklara dair en ufak bir iz yoktur. O yaratıklar bu nesneleri
çekiç gibi, belki silah diye kullanıyorlardı." (W. E.H., s. 34/2).
Ama,100 bin yıl sürdüğü
anlaşılan bu birinci buzullararası devirde, Asya'da Pekinli Maymunadam
(Sinatropus Pekinensis) vardır.1927 yılı, Pekin e yakın bir mağaranın tepesinden
33 metre aşağısında, birinci buzul devrine ait iki ton hayvan kemiği ile
yanyana 10-11 insan dişi ve parçaları bulundu. Yanında kaba yontulmuş bir
çok taş vardı. Ele geçen 2 kafatası Cava'da bulunandan daha büyük, alnı
daha genişkindi. Ama, ön ve yanlarındaki keskin inişlerle maymunu andırmaktan
geri kalmıyordu. (C.M.Y.)
1929 yılı, Pekin'e yakın
Cho-Ku-Tieri de bulunan kafa genel karakter ile Pitekantroptu. Sonradan
ele geçen bacak, kol ve gövde kemikleri ilksel insan, "muhakkak insan"
olduğu fikrini verdi. Başka başka 40 iskelete yapılan incelemelere göre
"Sinantropun ateş yaktığını ve âlet kullandığını kalıntıları ile anlıyoruz."
(W.M.A., s. 348)
Sinantropun Kalot yüksekliği
endeksi: S. II de 37.7; S. III'te 39.7; S. I'de 43.1'dir. Avrupa'da ancak
IV. Buzullararası devirde rastlanan Neanderthal tip insanın 11 çeşidinden
ilk 6'sının kafatasları Sinantropunkinden daha aşağı karinelidir. Demek
ilksel insan Avrupa'dan yüzbinlerce yıl önce Çin'de yaşar. Çin'in Pekin
civarı, yeryüzünde Cava'dan sonra batıp çıkmamış bölgedir.
Pitekantrop ve Sinantrop
olayları şunu gösteriyor: Pitekantropun bulunduğu Malezya, yerkabuğunun
ilk çağında gözüken Tethys kıtasının uzakdoğudaki ucudur. Gene, Afrikantropun
göründüğü Afızka bölgesi de, Tethys kıtasının Afrika kesim ile ilgilidir.
Malezya adaları ile Afrika'nın bir kesimi ilk yerkabuğu çağından beri deniz
dibine batmamıştır. Pekin civan Çin kesimi de böyledir. Hayatın yeryüzünde
başladığı günden beri batmamış karakesimi demek, canlı çeşitlerinin süreklice
değişikliklerine yer vermiş istikrarlı bölge demektir.
Bu duruma göre, insanımsı
yaratık, bugünkü maymunların hâlâ yaşadıkları iklim ve yerde belirmiş ve
oradan, iklim ve yer elverişliliğine uyarak kuzeye, Çin'e doğru yayılmıştır.
Kuzeyden güneye inilmemiş, güneyden kuzeye çıkılmıştır. Onun için, Birinci
Buzul ve Birinci Buzularası devirlerin Avrupa'sında ne insan, ne insanımsı
yaratık yoktur. Avrupa'ya ilk insanımsı yaratık, ancak İkinci Buzul ve
Buzularası devirlerde ulaşmıştır.
B) İkinci Buzul Devri:
Birinci Buzul ve Buzularası devirlerden belki 200 bin yıl sonra Avrupa'yı
yeniden baskına uğratır.
BB) İkinci Buzularası
Devir: Bu devrin zamanımızdan önceliği 250 bin yıl (V.E.H) ile 100
bin yıl (C.M.Y.) arasına düşürülür.
Avrupa'da iklim yeniden
ısınır. Birinci Buzularası hayvanlarından kılıç dişli kaplan azalır, yerini
arslan kaplar. O devre ait bir depoda, Fil, ayı, kerkedan, bizon ve bir
sığır (kuzey geyiği) kemikleri bulunur.
İşte Homo-Heidelbergensis
denilen kişi, ya İkinci Buzul (C.M.Y) yahut İkinci Buzularası (W. E.H.)
devre girer.
1907 yılı, Almanya'da Heidelberg
çakıllarının 24 metre derinliğinde (C.M. Y), Heidelberg civan kumluğunun
37 metre derinliğinde (W. E.H.), iki dişi kırık bir çenekemiği bulundu.
Bu kemiğin biçimi daha masif olmakla birlikte insan çene kemiğine benzer.
Yalnız çenesi yoktur. Çene kemiğinin kafaya takılan yeri çok geniş (C.M.Y),
ard kısmı, artiküle lisan konuşması için dile serbestlik vermeyecek kadar
dardır (W. E.H.). Dişler insan dişi gibi öğütücüdür. Büyük maymun dişinden
apayrıdır. Yüzü çok geniştir. Belki tüylü, iri kolları pek gelişkin, ama
Cava Pitekantropundan ileri bir yaratıktır.
Aygıtlar artık Birinci Buzularasında
görülen EOLİTH (Şafaktaş) tipinden çok ileri, tam PALEOLİTİK (Eskitaş)
veya Yontmataş, Cilâsıztaş çağının âletleri sayılırlar. Şöleen (Cheleen)
veya Aşöleen (Acheleen) adını alan bu tip aygıtlar, "hiçbir insan
elinde görülmemiş derece çok hacimli" (W. E.H.) badem biçimi çakıl
taşı (eclat: Yarma)larından en çok 8-10 santim, bazan 25 santim boyunda
(B. Pal) işlenmişlerdir. İncir, defne gibi bitkiler ve mamut, burnu perdeli
kerkedan gibi hayvanlar aşöleen devrinde yaşamışlardır. Şöleen âletler
ne kadar çok ve sık bulunursa, insan kemiği o kadar seyrek görülür. Bu
da, o devir insanının açık havada, avla geçindiğini belirtir; iklimin İkinci
Buzularası devri olduğunu gösterir. Böylece 100 bin yıl daha geçer.
C) Üçüncü Buzul Devri:
İkinci Buzul devri 100 bin yıl, Üçüncü Buzul devri 50 bin yıl sürmüş sayılır.
(C.M.Y.)
Kuzey dünyayı yeniden buzlar
kaplar. Herhalde bu buzul devrinde, biçimlenen muazzam buz tabakaları suları
hapsettiği için, okyanusların suları çekilir. Kuzey denizi ile İrlanda
denizi, içinde ırmakların aktığı birer vadidir. Akdeniz, birbirinden ayrı
iki göl bulunan alçak bir vadidir. Sahara (Afrika büyük çölü) inadına bereketlidir.
Kara Avrupa, Möz ırmağı ile Alpler arasında en kötü iklim ortalığı kasar
kavurur.
Soğuk iklime uygun canlılar
belirir. Tüylü gerkedan, tüylü fil, ren geyiği gibi.
F. Cooper-Cole, İngiltere'nin
Sussex semtinde Charles Dawson'un bulduğu Piltdown insanını Üçüncü Buzul
devrinde sayar. Çok kalın bir kadın kafası kırığı,1 çenekemiği şempanzeyi
andırır ise de, Heidelberg insanından daha ileri kafataslı insanımsı maymun
gibidir.
Belki henüz İngiltere ile
Fransa'yı birleştiren kara daraltısı denize batmadan önce, dik gezen üst
memeli yaratık İngiltere'de yayılmıştır.
CC) Üçüncü Buzularası
Devri: İkinci Buzularası devirden beri 100 bin yıl sonra, zamanımızdan
100 bin yıl önce gelmiştir. 50 bin yıl sürmüş görünür.
Avrupa'da gerkedanlar, mamutlar,
filler yaşar. Kılıç dişli kaplan yitmek üzeredir.
Wells'e göre: "Sussex'in
Piltdown semtinde keşfedilen (kum ocağından parçaları çıkarılıp kurulan)
kafatasının yapısı, alt insanlardan hafifçe ilerilik gösteren bir yaratığa
aittir." "Bugün yaşamakta olan ırklardan hiç birinde görülmedik
kalınlıkta bir kafadır." (Bulunduğu deponun) "Kumu belki suların
daha eski kumlu tabakalar üzerinden geçmesiyle üremiştir ve bu kafatası
belki Birinci Buzul devrine kadar pekâlâ çıkarılabilir." (Bu konuda
en yetkili sayılan Dr. Keith'a bakılırsa Piltdown kafatası) "Çenekemiği
olarak çok daha eski, Heidelberg insanınkinden daha az insan vasıflıdır,
ama, dişleri, bazı bakımlardan insanınkine daha yakındır." Bu tip yaratık,
insanın doğrudan doğruya atası, selefi değildir. Hatta, Heidelberg insanı
ile Neanderthal insan arasında bir geçit de değildir. Pitekantropla insan
arasında bir konaktır. (W. EH., s. 36/1).
Bu anlatış, konunun ne denli
esnek olduğunu gösterir.
F. Cooper-Cole'e göre: Üçüncü
buzularası devre Almanya'nın Düsseldorf semtindeki buluntular girer. O
devir Avrupa'sında kaba yontmataş âletlerin çok bol oluşu, insanların da
çok bulunduğunu sezdirir. 18 metre derinlikte, avcıların yaktıkları ateş
bulunmuştur. Sonra bu yer, yağmurların taşıdığı kireç (travestin) tabakası
ile örtülmüştür. Sanki bizim için saklanmış olan bu tabakada, 1 insan çenekemiği,
1 çocuk iskeleti, 5 yaralı kafatası, 41 çeşit hayvan ve bitki çıkmıştır.
Zaman ve biçimi ne olursa
olsun, o buluntular bir olayı belli ediyor: Üçüncü Buzul ve Buzularası
çağda yeryüzü, artık bugünkü insana en yakın EONTHROPUS (insan şafağı)
denilebilecek yaratığı yaratmıştır. Bu insan, ateşi de keşf ettiğine, belki
kullandığına göre, bu ilk insan, daha sonra gelecek buzullara karşı, yok
olmadan dayanma gücünü deneyebilecektir.
Gene Sussex kumluğunda:
Gergedan ve ipopotam dişleri, bir benekli geyik (daim) bacağı kemiği ile
"Fildişinden yapılmış yarasa biçimini andıran alelacâyip (singulier)
bir âlet" (W. EH., s. 31/1)de ele geçirilmiştir. Bu belki de, ilk cinsî
yasakların toplum içinde Toteme doğru gidişi, Orta Vahşet konağına
geçişi sezdiren işaretlerden biridir. Herhalde, tarihöncesinin Aşağı
Vahşet konağı insan şafağı (Eoanthro- pus) ile sona ermiştir.
D) Dördüncü Buzul Devri:
50 bin, belki daha çok yıl önce dünyamızı basar. Buz ikliminden mamutlar,
gergedanlar yeniden tüylenirler. Arslan, ayı, sırtlan mağaralara sığınır.
Ama, bu sefer hiç değilse
ateşi bulan ilk insan gaafil avlanmamıştır. Geçen asırlar boyunda çakmaktaşı
âletler gittikçe mükemmelleşmiştir. Belki küçük kümeler halinde Eoanthropus
ile yanyana yeni bir yaratık "Muhakkak İnsan" sayılan Homo Neanderthalensis
(Neandertal Adamı) çıkmıştır. Buna Antika insan (Homo Antiquus) ve İlkdoğu
insan (Homo primigenius) adları da verilir.
Hırvatistan'ın Krapina semtinde,
Almanya'nın Düsseldorf semtinin Neanderthal yerinde olmak üzere Avrupa'da
42, Filistin'de 14 iskeleti bulunan ilk insan Neandertal adıyla ünlüdür.
Uzun, dar, basık, ve öne fırlak başını dik tutamaz. Uyluk kemiği eğri,
öne doğru eğik dolaşır. Alnı açık, boyu alçak, göğsü geniş, boynu maymununkini
andırmaktadır. Kaşları çıkık, gözleri ufalmış, dişlerinin minesi ve kökleri
bizimkilerden farklı, damağı daralmıştır. Solak değil, bizim gibi sağlaktır.
Kafası arkada büyüktür. Görme, değme, beden gücünün çok olduğunu gösterir
kafası önde küçüktür: Dil ve düşünce ile başı hoş değil. "Demek lisana
benzer hiçbir şeyleri yoktur" (W. EH., s. 39/1). Başparmağı, şimdiki insanınki
kadar esnek değil. Onun için, belki de konuşamaz. EI insan olmadıkça, dil
de insan olamaz!
Dördüncü Buzul devrinde
en kaba Yontmataş (Pelolitik) âletler ortadan kalkar. Bu da, çetin soğuklara
dayanamayan ilk alt-insanların yok olduklarını gösterir. Ama, ateşi bulanlar
koca ayıları, hatta arslanları, sırtlanları ateşle mağaradan uğrattılar.
"Ateşi artık tanır görünen Neanderthal insanlar kaya safihaları altına
ve mağaralar içine sığınmaya başladılar." (W. EH.) .
Dördüncü Buzul çağ olağanüstü
çetin noktasına vardı. İnsan mağaralara sığınıp orada her çeşit izler bıraktı."
"Birkaç asır içinde balta biçimlerine hissedilir düzeltmeler uygulandı."
(W. EH., s. 36/ 2)
Mousterienne devrinin bir
yüzü eklalı sileksi, giyinme zorunu ve gereğini gösteren deri kazıma âleti
(râkloire), kemik zımba (poinçon), testere, balta gibi âletler, lâmlar
gelişti. Daha ileri Solutreenne devrinin bir yanı bir vuruşta olmuş, öbür
yanı işlenmiş defne yaprağı biçiminde çakmaktaşı âletler, keskin bıçaklar
yapıldı. Mamut, ayı, benekli geyik, müske öküz, bizon avından çok, tavşan,
fare, adatavşanı peşinde koşuluyordu. Avcı olmaktan ziyade kök, meyva,
ot yumurta, bal, semender, kurbağa, balık, kuş, memeli, yılan, ve böcekler,
mağaraya taşıdıkları kemiklerin iliklerini yedikten sonra ezdikleri kemik
hamuru ve bulurlarsa zayıf insan ve çocuk yiyip geçiniyorlardı.
Başlıca âletleri Solutreenne
bıçakları yanında Musteryen ve hatta Şöleen devrinin lobut ve yaban domuzu
avında kullanılan kargı (episux) idi.
Neanderthal insan kafa yapısı,
Pitekantropla Homosapiens arasındaki boşluğu basamak basamak doldurup yükseltir.
Başlıca 11 tipinin Kalot yüksekliği şöyle sıralanır:
| La quina | 39.1 |
| Neaderthal | 40.4 |
| La chapelle-aux-saints | 40.5 |
| Sply I | 50.9 |
| Krapina D | 42.3 |
| Ngundong | 42.5 |
| Sply II | 44.3 |
| Rhodesia, Gibraltar | 45.4 |
| Krapina C | 46.0 |
| Le Moustier | 46.9 |
| Ehringsdorf | 50.0 (W.M.A) |
Neanderhal devri ne kadar sürdü?
Aynı yazar, bir yerde: "Neanderthal tip insan Avrupa'da en az 10 binlerce
yıl egemen olmuştur." der; başka yerde: "Eğer, Heidelberg çenekemiği
bir Neanderthal çenekemiği ise, ve bu çenekemiğinin çağını değerlendirmekte
yanlışa düşülmediyse, denilebilir ki, Neanderthal ırk 200 binden aşırı
yıl sürmüştür." (W. EH., s. 41/1 ).
Bu durum, aşırı lokalist
ve uzmancılık kuyusunun derinliğinde kaybolmamak için bir sebeptir. Pitekantroptan
sinantropa dek olan gelişime tarihöncesinin İLK VAHŞET ÇAĞI dersek,
Neanderthal çağı, Sinantropun Avrupa'ya doğru yayılım ve gelişimi ile varılmış
ORTA VAHŞET ÇAĞI sayılabilir. O zaman, yuvarlak rakamlarla, ilk vahşet
konağını 300-800 bin yıl, ikinci vahşet konağını 50-200 bin yıl önce gelmiş
ve o kadar sürmüş gibi görebiliriz.
İnsan Aşağı Vahşet konağında,
Pitekantroptan beri, başka hayvanlar (maymun, ayı, at, kedi vs.) gibi gelgeç
durumlarda şahlanmakla kalmaz, bütün ömrü boyunca iki ayağı üstünde
yürür bir yaratıktı. Bu, hayvanlar içinde tek seçkinlik, iki kolunu
ve iki elini serbestçe işletmesine, âlet kullanmaya görevlendirmesine dayanıyordu.
Sıkışınca goril, hatta ayı da taşa, dala yapışıyordu. İnsan her işinde
âleti araç etti. İnsanın bütün öteki hayvanlardan ilk büyük ve KEYFİYETÇE
ayrılışı, kendi canlı âletleri (uzuvları) yerine tabiattan kopardığı ve
işlediği parçaları CANSIZ UZUV yerine geçirebilmesiyle başladı. Fakat bu
birinci insanlık (Aşağı Vahşet) konağında, tabiattan koparılan şey, kolayca,
her yerde, her zaman ele geçirilebilen, istenilen biçime sokulduğu gibi,
o biçimini kendiliğinden değiştirmeyen madde, varlık nesnesi idi. Çakmak
taşından, ağaçtan, taştan, âletler yapmakla kaldı.
Homo Neanderthalensis'le
birlikte, insan ilk defa, ele avuca sığmayan, her yaratığa korkunç, canlı
bir varlık gibi bağımsız görünen, bir Varlık gücünü emrine aldı.
Orta Vahşet konağının kullanmayı bildiği bu güç, ATEŞ'ti. Ateş denilen
varlık gücü, taş, ağaç gibi cansız, uslu, pasif bir varlık nesnesi değildi.
Kendisine göre yaşayan, ölen, öldüren şeydi. Cansız varlık nesnesinden
yapılmış cansız uzuvlar (âletler) keşfedilmedikçe, insan ateşe dokunamazdı
bile. Aletler sayesinde, bir defa insan emrine girmek üzere yakalanan ateş,
toplum için inanılmaz ihtilal yangınları kopardı. Bugün, onbinlerce yıllık
alışkanlık, ateşi bize bayağı olağan şey gibi küçümsetmemelidir. Ateşin
toplum yaşayışına getirdiği devrim yanında, yirminci yüzyıl ortasına dek
yapılmış bütün keşiflerin devrimleri çocuk kalırlar. İnsanın Aşağı Vahşet
konağına ÂLET'i keşfetmesi, modern çağın MAKİNA'yı icat etmesinden farksızdır.
İnsanın Orta Vahşet konağında
ATEŞ'i "keşfetmesi", ancak o zamandan beri yaptığı en büyük icadı olan
ATOM gücünün keşfi ile kıyaslanabilir. Buharın mekanik gücü, hatta elektriğin
akım ve yıldırımları, en son duruşmada, KEYFİYETÇE ateşin başka biçimlere
girmiş dışarılanışından başka birşey değildir. İnsanlığın toplumcul ateş
çağına girmesi, tabiatta canlı yaratığın girdiği ilk atom çağı oldu. Ateşten
sonraki hemen bütün keşif ve icatlar, ateş gücünün çeşitli âlet ve usullerle
şu veya bu biçimde yeni kombinezonlar ve sentezler yaratmasından öteye
geçmedi.
Anlaşılan, Sinantrop insan
gibi Eonthrop insan da ateşle tanıştı. Onların kemikleri yanında ocağımsı,
kül kalıntıları bulundu. Ama, ateşin insan yaşayışına yeni bir çeki düzen
verici güç oluşu, başka deyimle; ateşin tabiat gücü olmaktan çıkıp toplum
gücü durumuna girmesi besbelli, Neanderthal insanla birlikte gelişti.
Neanderthal insân, belki kendisinden önce ellenmiş, ele geçmiş olan ateşi,
toplum yaşayışının vazgeçilmez temeli durumuna getirdi. Ateş, ondan sonraki
bütün keşiflerin anası oldu. Daha ilk konakta, çömlekçilik ve madencilik
iziyle ateş, insanlığı vahşet çağından kurtarıp, barbarlık çağına geçirecekti.
Ama, bütün o daha sonraki keşif ve icatlara kapı açılmadan önce dahi, ateş,
sırf toplumcullaşmış ateş olarak, bugüne de belirlenmiş insanlığın bütün
ana ihtiyaç ve eğginliklerini yöneltti. Cansız tabiata karşı dayanma, canlı
varlıklara karşı savunma, barınma, giyinme, pişmiş yeme, gömülme kullanımları
ateşin gerekleri oldu. Bu etkileri üç basamakta sıralayabiliriz:
I.ci Basamak:
a) Ateş, cansız tabiatın
en sert saldırılarına karşı insana delinmez bir zırh oldu. Neanderthal
insanı Dördüncü Buzul çağının Avrupa'sında yok olmaktan kurtardı. Böylece
ateş, insanı her iklimde yaşar tek yaratık yaptı.
b) Ateşe uzvuyla dokunan
her yaratık yanıyordu. Yalnız insan, âleti sayesinde, ateşe yanmadan dokunmanın
sırrını çözdü. İnsandan başka her hayvan ateşi görünce kaçıyordu. İnsanlığın,
mağara ve meskenden daha sağlam barınağı kendisine ışıktan bir şato, aydınlık
bir Çin Seddi kuran ateş oldu. En yırtıcı hayvan ateşten kaçtığı için,
ateş, insanı bütün canlı varlıklar ortasında ilk dokunulmaz yaratık
yaptı.
II.ci Basamak:
a) Soğuğa karşı ateşe güvenen
insan, ateşle kaçırttığı yırtıcı hayvanların yerine ateşle temizlediği
mağaraları kendisine barınak durumuna soktu. Ateş, insanı sürekli oturduğu
yeri bulunan ilk barınaklı yaratık yaptı.
b) Mağara ve başka yerlerde
süreklice barınan insan, soğuk havada dışarı çıkarken, uzvi eksiğini hayvan
postuna sarınmayla giderdi. Ateş, insanı ilk giyinen yaratık yaptı.
III.'cü Basamak:
a) Barınağındaki ateş başında
yaşayan ve iyi havada bile avının kemiğini olsun barınağına getirip iliğini
yemeyi, kemik hamuru yapmayı öğrenen insan, ateşte pişmiş yiyecek kullanımına
alıştı. Ateş, insanı ilk yemek pişiren yaratık yaptı.
b) Yeni yaşayış, ateşin
sönmemesi için ocağa, ocak temsilcisi doğuran kadına önem verdirdi. Ocağın
sürüklendirdiği insan münasebetleri ölümden sonra anılacak güce erdi. Toplum
geleneği ölü gömme âdetine yol açtı. Bu, itin doyunca yiyeceğini toprak
altına saklamasından bambaşka bir görevdi. Ateş insanı ilk mezarı olan
yaratık yaptı.
Böylece, Orta Vahşet, Neanderthal
çağında insan, beşikten mezara dek şimdiki insanın yaşayışını uyguladı.
Yaşama görev'lerindeki bu derin değişiklikler, sonraki kuşaklara organ
(teşrih) değişiklikleri biçiminde geçti. Pişmiş yiyen dişler, ilk Neanderthal
dişindeki mine ve köklerden başka olan bugünkü insan dişi minesine ve köklerine
kavuştu. Barınma ve giyinme alışkanlıkları, yeni âletlerle birlikte insanı
şimdiki gibi oynak başparmaklı, tüysüz yaratık haline getirdi. Ondan beri
artık insanın doğrudan doğruya tabiat etkisi altında organlarıyla
değişip başka hayvan nevi olmasına yer kalmadı. Toplum ortamı dolayısıyla
âlet ve usul değiştirerek, insanoğlu en çetin tabiat şartlarına karşı korunma
ve gelişmesini başardı. Onun için Neanderthal insan dölü tükenmiş son
insan nev'i oldu.
DD) Dördüncü Buzul Sonrası:
Avrupa'sından en son ve kesin büyük iklim değişmeleri belirir. Buzlar yeniden
gittikçe çözülür. Ren geyikleri kuzeye doğru göçe başlarlar. Yerlerini
çayır ve ormanlar kaplar.
"En sonra, bundan 40-50
bin yıl önce, Dördüncü Buzul çağı daha mutedil iklim şartları önünde gerilerken,
başka tipte bir insan sahneye girdi, ve öyle geliyor ki Homo-Neanderthalensis
i yok etti." (W. EH., s. 41)
Bu yeni insan tipi, Homo-Sapins
(Us-insanı yahut Bilge-insan)dı. Sapiens insan, "Homo-Neanderthalensis'i
mağaralarından ve taşocaklarından kovdu." (W. EH., s. 43/2). Homo-sapiens,
kendisinden önce Avrupa'da yaşamış olan Neanderthal insandan ayrı "Koca
maymunların tekâmülünden" (W. E.H.) bir nev'i sayılıyor. Sapiens insan,
el ve kolca olduğu gibi, dolayısıyla beyince de Neanderthal insandan
üstündür. Us-insanının eli, boynu, dişleri, alnı, beyin kutusu, diş biçimi
ve zekâsı ile artık bugünkü insanın tıpkısıdır.
Gerçi, Us-insanının incelendiği
o zamanki Avrupa'da birkaç ırk değil, birçok ırkın karışımından başka şey
görülemez. "Burada konu edilen iki ırktan ziyade birçok ırk görülebilir.
Ara tipler de olabilir." (W. E.H., s. 43/1). Ama, bilim yalnız elindeki
olayla yetindiği için, ele geçen malzemeye göre, başlıca iki tip Sapiens-insan
ayırmak geleneğe daha uygun düşer:1- Cro-magnon insan, 2 - Grimaldi insanı.
Cro-magnon: Fransa'nın
batı güneyinde Dordogne vilâyetine bağlı Tayac komününde Eyzies'e komşu
Cromagnon adlı yerden gelir. Orada önemli tarih öncesi kalıntılar veren
bir istasyon bulunmuştur. Buluntular, Paleolotik (Eskitaş) çağı sonuna
ait;1 kadın iskeleti,1 daha yaşlı adam iskeleti,1 çocuk iskeletinin parçaları,
2 genç adam iskeleti, ve sileks (çakmaktaşı) âletlerle delik deniz kabuklularıdır.
Cro-magnon (Kromanyon) insanda,
boy uzundur. Baş görülmemiş biçimde ("progidieusement", W. EH.)
büyüktür. Kafa, uzun, dar ve yüksektir. Elmacık kemikleri (mogol) çok geniş,
yüz yassıdır; ama hayvan müzoları gibi öne fırlak değildir. Çene, tam bugünkü
insan çenesidir.
Grimaldi: Kuzey İtalya'nın
Menton şehrine komşu Grimaldi mağarasından ad alır. Bu mağarada 2 iskelet
bulundu. Onların yüzleri Kromanyon, havsalaları zencidir. Grimaldi insanı:
"Birçok özellikler ile zenci tipini düşündürür." (W E.H., s. 43/1.)
Bu iki tip başka insan nereden
çıktılar?
Grimaldi insanlar, güney
ve tropikal insan tipindedirler. Zenci tipini andırdıkları için, İtalyan
çizmesinin bir zaman (Akdeniz iki ayrı göl olarak kaldıkça) Tunus - Malta - Sicilya - Sardonya - Korsika
kara köprüsünden Afrika ile bitişik bulunduğu göz önüne getirilirse, İtalyan
köprüsünden veya gene Afrika ile Avrupa'yı bitiştiren Cebelüttârık kesiminden
beri Avrupa'ya geçmiş olabilirler. Haritada Grimaldi'nin İtalya kuzeyinde,
Kromanyon'un İspanya kuzeyinde Fransa'da bulunmaları, hatta her iki ırkın
veya tipin güneyden Afrika'dan Avrupa'ya geçtikleri, sonra orada onbinlerce
yıllık yeni iklim şartları ile ırk değişimlerine uğradıkları akla gelebilir.
Bu görüşümüzü destekleyen bir belge de; Sapiens-insanın yaptığı taş heykelciklerdeki
anaşah tipinin tıpkı bugünkü Boshiman kadını olmalarıdır.
Grimaldi tipi zenci olunca:
"Demek, son Buzulun bitiminde İtalya bir zenci istilâsında" (C.M.Y.)
sayılır.
Cro-magnon insanın bulunduğu
Dordogne bölgesi pek kuzey olmamakla birlikte, o zamanki Avrupa iklimi
(Buzullar Avrupası) pekâlâ bugünkü kutup iklimi idi. Onun için Cro-magnon
insan, zamanla ırk değişikliğine uğramış bir Grimaldi tipinin dalı mıdır?
Yoksa, Grimal- di'den bağımsız olarak, başka bir tropikal olmayan kesimden
mi gelmedir? Öyle olsa bile, ilk Pitekantropun Cava'da bulunması, insanın
güneyden kuzeye geldiğine belgedir.
Ancak toplum seviyesi (ateşi
tanımaya başlamaları) bakımından sinantrop tiple Heidelberg insanının birbirlerine
yaklaşık bulunmaları, Buzullar çağında Baykal gölünden Akdenize dek tek
bir iç deniz kuşağının uzanmakta bulunmuş olması, Kromanyonun doğrudan
doğruya güneyden gelip Avrupa'da değişmiş bir zenci tip olmaktan ziyade,
Cava'dan Çin'e doğru çıkmış ilk insanımsı tipin, Buzullar çağında Çin'den
Avrupa'ya doğru yayılmış bulunacağını düşündürür. Grimaldi insanın coğrafya
üzerindeki ayak izleri de, bu sonucu bir bakıma belgeliyor. Kromanyonlar,
Akdeniz'in kuzeyinde Avrupa'ya Moravya yoluyla gelmiş görünüyorlar. Moravya,
Kromanyonların "ideal geçidi" (C.M.Y.) olarak biliniyor. Çünkü o
yol üstünde 1000 mamut belkemiği ve mamut iskeletleri, Kromanyonların eseridir.
Mamutların kürek kemiklerinden yapılmış mezarlarda 20 insan iskeleti bulunur.
Bu bakımca, Kromanyonlar
Orta Asya göçmenleridir. Paleolitik çağ sonundaki dünya haritası açıkça
gösterir; Karadeniz-Akdeniz-Hazer denizi-Aral-Baykal göllerine dek, tek
bir büyük içdeniz uzanır. Ayrıca, Baltık denizi-Güney Finlanda-Estonya-Leningrad
bölgeleri ikinci bir büyük iç denizle kaplıdır. Sonra Baltık'tan Diyeperpetrovsk'a
dek, bugün Dinyeper ırmağının kollarıyla geçtiği bütün Ukrayna - Litvanya
-Letonya alanları da sular altındadır. Kuzeyde Baltık iç deniz sistemi
ile güneyde Hazer içdeniz sistemi arasında, doğudan (Çin'den), batıya (Avrupa'ya)
geçiş için tek coğrafya yolu, Kırım'ın kuzeyindeki dar bölge ile Moravya'dır.
Demek, onbinlerce yıl sonra, Roma İmparatorluğu çökerken, doğudan batıya
akacak olan Hün ve öteki barbar göçmen yığınlarına geçecekleri yolu ilk
açanlar Kromanyonlar olabilir. Hatta, işaret ettiğimiz gibi, elmacık kemiklerinin
çok geniş oluşu ve yassı yüzlülük, Kromanyonlarla Moğollar arasında aynı
iklim şartlarının yarattığı 40-50 bin yıllık arayla bir akrabalık yakıştırılabilir.
Neticede bu, medeniyet için
daha doğru olan: "Hepimizin anası Havva, babası Âdemdir!" geleneğinde adamcıl
birliğe daha uygun düşebilir.
Burada olaylar, ikinci bir
soruyu ortaya atıyor: Sapiens-insan Neanderthal insanla hiç karışmadan,
olduğu gibi sönüp gitti mi?
Bir teze göre: "Yenilen
tarafın kadınlarını ele geçirip onlarla birleşen vahşi fâtihlerin tersine,
bu ilk insanlar (Sapienler) Neanderthal erkek ve kadınlarla her türlü münasebetleri
reddettiler. Anlaşılan, modern anthropolojistlerimizle onlar, Neanderthal
adamı kendilerinden farklı bir ırk saymakta kanı birliğinde idiler. Bu
iki ırk arasında hiçbir tesalüp olmadı. (Neanderthal insan manzarasına
dair hiçbir şey bilmiyoruz) ama, bu her türlü tesalüp yokluğu bize kabul
ettirebilir ki, Neanderthal insan tüylü, çirkindir, ve basık alnı, sık
kaşları, maymun boynu, alçak boyu ile acâyip ve iğrenç bir şeydir."
(W. E.H., s. 43/2)
Bu görüş, biraz da bugünkü
insanın duygu ve düşüncesi için sadece mantık gereğidir. Olayların böyle
geçtiğini gösteren pek belge yoktur. Onun tersini gösteren izler
ise eksik değildir. Brünn kampında bulunan birkaç iskelet, ilk küçük Buzul
devrinden önce görülmüş ve kafatasları Neanderthal ile Cro-magnon karışımı
sayılacak karakterde bulunmuştur. (C.M.Y.)
Nitekim, Sapiens'in Neanderthal'le
hiç karışmadığı tezine uyanlar da, başka bir notunda, Neanderthal'in Sapiens'le
münasebetini, dolayısı ile kabul ederken, doğrudan doğruya reddeder:
"Neanderthal ırkın (Homo-Neanderthalensis'in)
hakiki insanlarla (Homo-Sapiens'le) tesalüp etmeyen sönmüş bir ırk olduğu
Profesör Osborn'ca desteklenir, ve bu kitabın müellifi o bakıma eğgin olduğunu
belirtmiştir. Ama şunu da belirtmek doğru olur ki, birçok bilgin bunun
tersi olan kanıyı benimserler. Onlar muâsır ahali içinde "Neanderthalien"ler
bulurlar. Birisi İrlanda'nın batı- sında, başka birisi Yunanistan'da Neanderthal
insan keşfetti. Bu sözde "yaşayan Neanderthalien" lerden hiçbirisinde,
insanın zuhurundan önceki Neanderthal ırkı ayırt eden boyun, başparmak
veya dişlerin özellikleri yoktur... Şüphesiz, Homosapiens (Tasmanyalıları
içine alan nevî') Homo-Neanderhalesis'e pek yakın bir yaratıktı. Ve biz,
Neanderthal insana, doğrudan doğruya Neanderhal insana değil ama "Neanderthaloide!"
(Neanderthalimsi)lere bağlı bütün tipleri bir yana atacak kadar bu atalardan
uzak değiliz. O gibi tiplerin varoluşu ise, Şöleen ve Musteryen âletlerin
müellifi olan Neanderhal nev'in Avrupa karakesimi üzerinde Homosapiens'le
tesalüp ettiğini de ispat etmez. Nitekim, maymunumsu yüzlü insanların varlığı
insanla maymun arasında tesalüp olduğunu, at yüzlü kişilerin bulunuşu nüfusumuz
içinde at kanının bulunduğunu ispat etmez." (W. E.H., s. 41/2)
Bu iddia, Neanderthal'in
bir çırpıda Sapiens'lerce yok edildiğini ispata yeter mi? Bir defa, o iddiayı
yapanın kendisi Sepiens'lerin baskın göçü ile değil, yavaş sızmayla Avrupa'ya
yayıldıklarını kabul eder:
"Bu yeni gelenler, kelimenin
kesin anlamıyla Avrupa'ya göçmezler, fakat iklim düzeldikçe, gelişebilecekleri
yeni bölgelerde alışık bulundukları hayvan ve bitkileri kovuştururlar.
Buzul geriliyordu, bitkileşme her gün yer kazanıyordu, büyük av hayvanları
daha bollaşıyordu. Stepler ve otlaklar büyük yabani at sürülerini besliyordu."
(W. E.H., s. 34/1)
Bu yavaş ilerleme kaç yüzyıllarca
sürdü? İki tip arasında nasıl hiç, temas olmadı. Bilinemez. Bugün,
kimsenin işkillenemeyeceği bir gerçek var:
"İnsanların ilk geliştiği
yerler Avrupa'nın daha güneyinde ve daha doğusunda olduğunu, Avrupa'ya
insanların buralardan göçtüklerini tahmin edebiliriz." (C.M.Y.) "Asya'dan
batı Avrupa'ya giden yol." (C.M.Y., s. 23) üzerinde ise 352 fosil insan
bulunmuştur. Bunlar Neanderthal tiptedirler. Demek Cro-Magnon'ardan önce
gelen Neanderthal'ler, aynı geliş yolunu ilk açanlardır. Bu yol üstünde
Sapiens insanın yayılması ile Neanderhal insanın Sapiensleşmesi yanyana
da olsa gelişemez mi?
"Şurası kuşku götürmez
ki, bu çağ (Homosapiens'ler zamanı) birbirine zıt, belki daha aşırı iki
insan ırkı tanıdı. Bu ırklar, birbirlerinin üzerinden geçebildiler; belki
Cromagnon insanlar Grimaldi ırkının torunlarıdır ve biz pekâlâ en sonuncu
Neanderthal insanların kendi muâsırlarıyla da karşı karşıya bulunabiliriz.
Bilginler bu noktada bâşka başka kanılar kabul ettiler. Ama bunlar ne de
olsa kanıdırlar." (W. E.H., s. 43/2)
Bu çeşit "kanı" çatışmalarına
metod ve mantık anlaşmazlığı sebeptir. Bu sebepler yüzünden:1- İnsan nevinin
kaynağı dışında, sırf Avrupa araştırmalarıyla hükme bağlanıyor; 2 - İnsanın,
her varlık ve yaratık gibi geliştiği değişik biçimleri insan sayılmayıp,
yalnız bugünkü biçimi insan sayılıyor.
Sapiens-insan dünyaya ne
getirmiştir? Daha doğrusu, Us-insanı Tarih-öncesinin hangi toplum konağını
temsil eder?
Sapiens insanlara sahici
"Ren avcıları" (W. EH.) deniyor. Kendilerinde, evcil hayvan (ne
davar, ne it), çömlek, ok-yay yoktur. Demek, Sapiensler henüz barbarlık
çağına ermemiş vahşilerdir. Onlara "ilksel avcı" (C.M.Y.) deyimi
de yeterli ad olamaz. Neanderthal de kendine göre ilksel avcıydı; Ren geyiği
avlamadığı söylenemez. Sapienslere, toplumcul çağları bakımından VAHŞİ
AVCI demek yerinde olur. Bu ad onları ok-yaylı barbar avcılardan ayırır.
Ateşi Sapienslerden önce Neanderthaller kullandıkları için, Sapiensler
orta vahşetten ilerideki, YUKARI VAHŞET konağı toplumuna girerler.
Yukarı Vahşet konağında
insanın ekonomik temeli münasebetleri ile bu temele yaslanan üstyapı münasebetleri
belirlice bölümlenebilir.
A: Sapiens-İnsanın Ekonomi
=Yaşayışı: Şu özellikler görülür:
ÂLETLER: Taştan çok
kemik'tendir. Kemikten bıçak, sopa, zıpkın, mızrak ucu, iğne ve
düğmeler yapılır. Âletlerin maddesi gibi kullanımı da yeni bir metoda uyar.
Kromanyonlar, tıpkı bugünkü Eskimolar gibi uzağa atılan değnek ve
zıpkın benzeri aygıtlarla avlanırlar. Bu durum, Us-insanının Neanderthal
insana açık üstünlüğünü getirir.
Elbet, taş aygıtlar ortadan
kalkmaz. Ama, taş aygıt yapımı ile eskisi kadar üzerine düşülerek uğraşılmaz.
"Taş âletler, Neanderthal'ınkinden aşağı olmakla birlikte çok imal edilir."
"Taş işleri zanaati geriler." (C.M.Y.)
Bu da şaşılacak şey değildir.
Yeni ham madde ve yeni teknik eskileri ihmal ettirmiştir. Eski Şöleen ve
Musteryen âletlerine yenileri katılmıştır. (Deri kazıyıcı lâm, mil (burin),
hançer sapı, dikenli ok, zıpkın uçları gibi...)
GEÇİM: Sapiensler,
görünüşe göre, Neanderthal'lerden boşalttıkları mağaralara yerleştiler.
Ama, "hayatlarının epey kısmı açık havada geçiyordu." (W. E.H. s.
44/1)
Sapiens'ler, Neanderthal'ler
gibi ot ve böcekle geçinmeye katlanmadılar. Avrupa kırlarını yeniden kaplayan,
ve uzaktan vurabildikleri büyük av hayvanlarını yerler. Mamut, bizon, ren
geyiği boldur. Yaban at sürüleri ortalıkta dolaşır. "Auroche" denilen ve
Romalılar çağına dek Germanya ovalarında görülen yaban sığırları, omuz başlarında
3.5 metreye yükselirler.
Yüzleri ve belki kaynakları
ile benzedikleri Moğollar gibi Sapiens'ler de at etine düşkündürler. Yüzyıllarca
süre, her yılki toplantılarına alan olmuş Solütre kampında 100.000 at iskeleti
sayısız ren, bizon mamut kemiği doludur. Yalnız, bu atlar, çok sonraki
Moğol torunlarınki kadar olsun binek olamazlar. İnsanı taşıyamıyacak ufaklıkta
sakallı midilliciklerdir.
B: Sapiens-İnsanın Toplum
Münasebetleri: O zamana dek görülmedik gelişmeler yapar. Kemik kadar
dayanıklı aygıtlarla, uzaktan vurma usulü ile büyük av hayvanından bol
et yemeye başlamış insan topluluğu elbet kendi maddesi (uzviyeti) kadar
ruhunda da (toplum münasebetlerinde de) umulmadık sentezlere ulaşır. Bu
sentezleri monizme ulaştırmak istersek, diyebiliriz ki, ilk toplumcul düzen:
İnsanı insan, topluluğunu toplum (cemiyet) yapan güç Cinsel
yasak'la başladı. Âlet nasıl hiç bir hayvanda görülmeyen sonsuz
gelişimli uzuv olduysa insanı bir anda bütün öteki uzuvlu hayvanların
üstüne çıkardıysa, tıpkı öyle, cinsel yasakta insanı hiçbir hayvanda görülmeyen
sonsuz gelişimli ruha kavuşturdu. Sürüyü toplum yapan madde âletse,
ruh da cinsel yasaktır. Cinsel yasağın toplum içindeki etkisi,
Totem teşkilâtı; kişi içindeki etkisi, bütün toplumcul heyecanların
gergin yayı olarak pusuda yatan ŞUUR-ALTŞUUR tezaddıdır. İnsanda
kişiyi haberi olmaksızın iteleyen o yaman dinamitli ve inanılmaz patlangıçlı
Altşuur (inconsieent), her hayvanda kişi ölçüsünde israf edilen nev'i yaran
(döl yetiştirme) içgüdüsünü toplum yararına yöneltti. Cinsel yasak yüzünden,Totem
teşkilâtı su sızdırmaz çelik birkap, altşuur o kabın içine hapsedilmiş
barut oldu. Böylece hem hayvan cinsel içgüdüsünden, toplumcul TEŞKİLÂT
ve ÜLKÜ sentezleri doğdu. İlk insanda, bugün toplumcul psikoz sanılacak
kesinlikte aşırıca etkili bulunan TOTEM İNANÇLARI ancak cinsel yasakla
izah edilebilir.
Cansız maddede proton-elektron
tezatı ATOM tümünü yaratır. Canlı varlıklarda er-dişi biçim ile en yüksek
tipine varan, tek canlı hücrede kromozomların iki zıt kutba bölünüp HAYAT
birimlerini yarattı. İnsan topluluğunu bölünmez gelen atom gibi, canlı
hücre gibi organik varlık haline getiren iç güç, toplumu iç teşkilâtına,
kişiyi iç ruhuna kavuşturan güç, bu ilk cinsel yasak oldu, denilebilir.
Hangi çağda hangi yasağın başladığını kestirmek için elimizde açık belgeler
yok. Ama, daha ilk Aşağı Vahşet konağından beri insanın cinsel yasaklara
başladığı söylenebilir.
Yukarı Vahşet konağında
cinsel yasak gerçeği üç büyük insancıl sentezle sonuçlanmış görünüyor:
1- Kadıncıl düzen (Anaşahlık!); 2 -Güzel sanat; 3-Ölü gömme... Bu üç alanda
da insanın tek kişi olarak iç ruhu gibi, toplumun tümüyle iç teşkilât ve
münasebetleri de hep bir TOTEM damgasıyla damgalanmıştır.
KADINCIL DÜZEN: Buna
yanlış olarak bugün "Anaşahlık" adı veriliyor. Erkek, kendisi topluma baş
olunca, sahiden zorba "şah" kesildiği için, zamanımızın "erkek" ilmi, Yukarı
Vahşetin Totemci kadıncıl düzenini "Anaşahlık" sayıyor.
Yukarı Vahşet konağında
kadının güdücü rol oynadığını, ve bu rolünü barbarlık çağına dek geçirdiğini
ilk Girit Medeniyetinde tanrıların hep kadın olması açıkça ispat eder.
Yeri gelince göreceğiz.*;
* Tarih-Devrim-Sosyalizm Kitabının ikinci kitap dördüncü bölümüne bakınız.
Burada kadıncıl üstün düzenine Cro-magnon'lar devrinden belgeler eksik
sayılamaz. Kromanyonların, İspanya'da daha acemice çizdikleri, "Kadınlı
erkekli harp sahneleri" (C.M.Y.), Sapiens kadınının savaş alanında
erkekle boy ölçüştüğünü ispat eder. İnsanın ilk yazılı tarih tutabildiği
çağlarda, bizzat Herodot kadıncıl düzenli pek çok toplumlar sayar. Amazonlar
ve Syrüs'ü yenen Asya'lı müthiş kadın hikâyeleri, medeniyetten 3-4 bin yıl
sonralara dek kadıncıl düzenli toplumun ayakta durabildiğini gösterir.
Sapiens insanların, kemikten,
fildişinden, steatitten, bazen balçıktan yaptığı heykelciklerin hep kadın
olması tesadüf değildir.
"Fildişinden, steatitten
heykelcikler de imâl ediyorlardı. Bunlar arasında pek şişman kadın heykelcikleri
vardı. Bu kadın heykelciklerini Cro-magnon'dan çok Grimaldi tipini düşündürüyor.
Boschiman kadınlarını andırıyorlar." (W. E.H., s. 46/1). "Bir küçük
fildişi baş bulunmuştur. Bu komplike (girift) kuvafürlü bir genç kız başıdır."
(Keza).
Sapiens insanlarının yaptıkları
bütün resim, heykel, desenler içinde hemen hemen hiç erkek bulunmayışı,
o toplumda kadının baş rolü oynadığından başka bir şeyle izah edilemez.
Yukarıda söylediklerimiz
totemle karışık mânevi belgelerdir. Kadıncıl düzenin ve o zamanki kadın
üstünlüğünün maddi belgesi daha güçlüdür.
"Mağarada bulunan kadın
kafa kutusunun hacmi, bugünkü erkek kafası hacminin ortalamasından üstündür.
Bir vuruşla kafa çökertilmiş görünüyor." (W. EH., s. 43/1)
Bugünkü kadının tipini ele
alıp, erkeğin "üstün cins" olduğunu ispata kalkışanlara, Us-insanı
kadınının erkekten "kafalı" olduğunu, belki de erkekler dururken kırılmış
bu kafatası aşırıca belgeler. Bugün, aynı çağ fosil insanlarından bir kadınla
bir erkeğin kafa ölçüleri, aynı gerçeği belirtir. Redsmot erkeğinin Kalot
yüksekliği 55.5 iken kadınının Kalot yüksekliği 58.3'dür. (W.M.A.). Demek,
Tarihöncesi kadını erkekten 3 derece daha beyinlidir. Bugünkü kadında bir
eksiklik varsa, bunu tabiatın gereği saymamalı, erkeğin 10 bin yıldır kadını
içine düşürdüğü çıkmazda, baskıda ve ezgide aramalıdır. Sonradan, erkek
kafasının ve gövdesinin de,daha iri olması nasıl erkeğin toplum düzeninde
üstün Babaşah kesilmesiyle izah edilebilirse, Vahşet çağındaki kadın
kafasının daha hacimli olması da, tıpkı öyle, o zaman toplumu güden kadın,
"Anaşah" olduğunu gösterse gerektir.
GÜZEL SANAT: İnsan
toplumunda güzel sanat emeği, püskürtümlü cinsel içgüdünün, kişi üstünde
toplumcul aşka doğru yöneliş ve yüceliş sentezidir. Onun için, güzelsanat
izlerinin başladığı toplumda, cinsel dizginsizliğin önüne geçilmeye başlandığı
anlaşılabilir.
Yukarı Vahşet konağının
Us-insanı, kıyı yarları, mağara duvarları üzerine desenler çizmekle kalmadı.
Kemiği de, aygıt yaptıktan başka güzel sanat alanına soktu. Kemik, boynuz,
fildişi üzerine oyma resimler gravürler, heykeller işledi. Ak, kara, al,
sarı boyalarla resimler yaptı. İlk tasvirler çocuk resimlerini andırdı:
Profilden ve görünen tek ayak alınıyordu. Sonra değme üstâdlara parmak
ıstırtacak becerikliliğe dek çıktı.
(Homo-Sapiens'ler) "Ressamlar
tiryakisi idiler". "Her iki ırkta (Kromanyon ve Grimaldi'ler)
şaşırtıcı bir mükemmellikte resim çizer görünüyorlardı. Bunlar, her
bakımdan vahşi idiler, vahşi artisttiler... Tarih başlangıcımıza dek haletlerinin
daha iyisini yapamayacakları resimler çizdiler... Falezlerin ve Anderthal
insanlardan kopartıp aldıkları mağara duvarlarının üzerine desen çiziyorlardı,
renkli resimler yapıyorlardı." (V. B.H., s. 44/1)
(Pirene dağlarının Comte
de Berguen mağarasında) "hareket halinde 3 bizon öküzünü gösteren heykelcikler
vardı ki, bugünün en iyi sanatkâr artistleri ancak bu kadar yapabilirlerdi"
(C.M.Y., s. 25) Vahşi güzel sanatın, biri üzerinde durulan, ötekisi aldırılmayan
iki özü karakteriliği vardır; 1- Biçimlerin gerçekçiliği (Realizm); 2-
Hayvan resimleri.
Vahşi sanatın insanı en
çok şaşırtan yanı aşırı gerçekçi ve tabiatçı oluşudur. "En sonra, hayvanların
temsili, insanı hayretten donduracak (stupefiant) bir realizm gösterdi."
(W. EH., s. 45/1)
Neden? Önce Yukarı Vahşet
konağının realizmine biz Totemci gerçekçilik adını verebiliriz.
Çünkü, ilk güzel sanat güdüsü ilk cinsel yasağı elle tutulur kanun ve sembol
haline getiren Totem'den doğmuştur. Bütün paleolitik belgeler, nesnelerin
susturulamaz diliyle hep kimsenin aldırmadığı bu gerçeği haykırırlar. Zamanımızdaki
vahşi kabilelerden biliyoruz. Totem, gerçi bitki de olabilir. Ama, en çok
görülen ve en ağır basan Totem, ata sembolü bir hayvandır.
Fransa araştırmalarına göre
adlandırılmış Eskitaş çağının Solutrenne devri, Orta Vahşet sonu
ile Yukarı Vahşet başlangıcına karşılık düşer. Solutre, Paris'in 441 kilometre
doğu güneyindeki Sâon ilinin Mâon kasabasına yakın bir yerdir. İnsanlık
Tarihöncesinde ilk "güzel sanat eseri" bu yerde rastlandı. Burada hiç insan
yok, sadece hayvan, ren geyiği vardı:
"Bu çağın ren heykelcikleri
ilk heykeltraşlık denemelerine işarettirler." (B. Pal., s. 81)
Demek ilk insan güzel sanat
denemesi insanla değil, hayvanla ilgilidir.
Solutreenne devrinden sonra,
Paleontolojinin "dördüncü devir" dediği Magdalenienne devri gelir.
Fransa'nın güney batısındaki Perigord şehrine komşu La'Magdaleine mağarasındaki
buluntulara bu ad verilir. Ancak Magdelenienne adlı devrin resim ve şekilleri
arasına insan da girmiye başlar.
"Taş veya fildişi üzerinde,
ren boynuzları üzerinde temsil edilenler mamutlar, atlar, renler, insanın
kendisi idi. İnsanın artistik ilerlemesi Paleolitik çağın sonuna doğru
gittikçe daha net olarak kendini belirtir." (B. Pal., s. 81)
Ama gene de insan pek seyrek
ve önemsiz kalır:
(Homo-sapiens'ler) "kendi
benzerlerinin portrelerini pek seyrek yapıyorlardı. Desenlerinin büyük
çoğunluğu hayvanları temsil ediyordu. İnsan heykelciği, karikatüre eğgindi,
ve genel olarak insan şekli hayvan şeklinden çok daha az hakikate yakınlık
gücüyle temsil ediliyordu." "Sonraları insan vücudunun temsilinde
daha çok zarafet ve daha az kabalık görüldü." (W. E.H., s. 46/1)
Buzullar eridikçe; "Solutreenne
ve Magdalenienne ulusçuklar Ren vâdisi içine sızdılar. Nitekim orada çağın
karakteristiği olan kumanda asâsı bulundu." (B. Pal., s. 82)
"Kumanda asâsı" adı verilen
bud kemiği üstünde, arka arkaya dizilmiş tipik çıplak atlardan başka bir
şey görülmez.
Yukarı Vahşet konağındaki
güzel sanatta insana baskın çıkan bu hayvancıklar, ilk insanın boş vakit
geçirmesi veya eğlenmesi için yapılamazdı. Vahşet toplumu için Totem,
bütün kandaşlara eşitçe uygulanan en kesin, çiğneyeni ölümle cezalandıran
bir kuraldı. Şüphesiz, bütün resimler, heykeller, gravürler, ancak Totemi
temsil ettiklerinden o kadar önem kazanmışlardı. Yapıldıkları yerler, âletler
ve asâlar ancak bunu ispat eder. Onlar, bugün sanıldığı gibi "estetik",
"zevk" için değil, Totem teşkilâtının damgaları olarak toplumcul görevliydiler.
Vahşet çağı güzel sanatının
bu Totem karakteristiği anlaşılınca, akılları durduracak sayılan "realizm"
için çözüm bulmak kolaylaşır. Totem gibi, anaşahlıkta mutlak eşitlik düzeniydi.
Totem bir kanun değildi. "Anaşah", kandaşlar üzerinde imtiyazla sivrilmiş
bir zorbalık değil, tabii iş bölümünün gereğiydi. Böyle normal münasebetler
içinde, insan insana işkence yapmadığı gibi, insan münasebetlerinin sembollerini
de anormalleştirip korkunçlaştırmaya lüzum görmüyordu. Onun için yapılan
resim ve şekiller normal, gerçeğin tam karşılığı oluyordu. Fildişinden
genç kız başı, şimdiki kadın berberinden çıkmış uzun saçlı bir köylü kızdı.
Vücut yuvarlakları gülleleşmiş, taşan "Anaşah" heykelcikleri, bugünkü çırılçıplak
Boschiman kadının tâ kendisidir. Hele hayvanlar, insana heyecan veren hareketlilikte
canlı, gerçek birer veya bir çok at, ayı, geyik, fıldirler. Tahrifin zerresi
yoktur. Çünkü Vahşi için Totem hayvanı, kutsal atadır. Kılına kimsenin
dokunamayacağı en saygıdeğer varlıktır. Toplumun sembolü, canı, ruhudur.
Temiz Totem münasebetinde insanın insan üzerine yalanı, ikiyüzlülüğü bulunmadığı
için, güzel sanatta yalnız gerçekçidir.
Ancak sonraları, toplum
barbarlık çağına girince, kandaşlığa kimse dokunamadı ise bile, insanın
insan üzerine imtiyazcıkları başladı. Bu imtiyazları tutundurabilmenin
tek yolu yalan ve hileydi. Tabu (dokunulmazlık) icat edilecek, babaşahlık
totemin temiz gerçeğini kendi baskısı altına alarak, uydurma biçimlere
sokacaktır. Barbarlığın varlık zorunu kullanan babaşahlık, tabu emrine
giren güzel sanatı gerçeği biçimsizleştirmekte âlet edecektir.
Vahşi güzel sanatının sırf
Totem kutsallığından kaynak aldığını, ve ilk insan inançlarına yol açtığını,
resimlerin bulundukları yerlerden de çıkarmak mümkündür:
"Bu pentürlerden çoğu
karanlık mağaraların derinliklerinde bulunur. Çoğu, bunlara ulaşım güçtür.
Artistler işlerini yapmak için lâmba kullanmış olsalar gerektir. Steatit
içine oyulmuş lâmbalar keşfedildi. Bunların içlerinde içyağı yakılmış olmalıdır."
(W. E.H., s. 46/ 1 )
Bay Cooper-Cole, vahşi resim
ve heykellerinin sihir ve büyü için yapılmış olabileceklerini düşünür.
Sihir ve büyü, Totem'in (vahşet çağının) değil, Tabu'nun (barbarlığın)
işidir. İnsanın insanı aldatmaya başlayacağı barbarlıktır. Totem, vahşi
toplumun açık teşkilât ve gelenek sembolüdür.
ÖLÜ GÖMME: Neanderthal
mağaralarında öleni gömme âdeti başlamış idi. Sosyal anlamı gelişkin ölü
gömme olayı Sapiens-insanında yepyeni bir biçime girer. Aşağı Vahşet çağında
öleni kendi cinsleri başka yırtıcı hayvanlara bırakıyorlar mıydı? Yeryüzünde
o çağdan kalma ne kadar az fosil insan bulunması düşündürücüdür.
İnsan topluluğunda öleni
yırtıcı hayvanlara yem etmeyip gömmek, toplumda ölene karşı belirmiş özel
bir saygı ile bağlanabilir. Moravya'da, mamut kürek kemikleri altına gömülen
Kromanyonlar, o toplumda otoritenin doğduğunu andırır. Sâpiens'lerde daha
ileri bir gelişme göze çarpar. Ölü basitçe gömülmez, âlet ve süsleri ile
birlikte gömülür:
"Ölülerini çok defa süsler
ile birlikte gömüyorlardı. Ve hiç şüphesiz cesetleri boyalarla sıvıyorlardı."
(W. E.H., s. 45/I)
Ölenle birlikte gömülen
şeyler yalnız süs eşyası değildi: Deniz kabuklusundan, taştan, kemikten
yapılmış başlık, bilezik gibi ziynet eşyalarından başka kaba aygıtlar da
vardı. Bu, ölene, öldükten sonra kullanabileceği şeyler vermek demekti.
Öldükten sonra bir şey kullanmak, öbür dünyada yaşamak, ölümsüzleşmek demekti...
Böylece, öldükten sonra dirilme, yahut, bedenden sonra ruhun yaşaması gibi
inançlar 40-50 bin yıldan beri başlamış oluyordu.
Tarihöncesi ve Antika
Tarih bölümü: Tarihöncesi ile Antika Tarihin başlıca karakteristiklerini
özetliyecektir. Bu statik özetleyiş dört ayrımda yapılacaktır.
1. - MEDENİYETTEN ÖNCEKİ
GİDİŞ: ayrımında, tarihöncesi toplumunun tabiat içinden çıka geliş
konakları özetle anlatılacaktır.
Konuları: Medeniyet
ve Târif Güçlükleri - Vahşet=Paleolitik, Barbarlık - Neolitik - Avrupa
Monomanisi yerine Bilim Tasnifi - Üç Vahşet Konağı - Üç Barbarlık Konağı
- Tabiatı Sosyalleştirme Gidişi - Geçiş karakteristikleri - Vahşet Çağı
(Eskitaş devri) - Barbarlık Çağı (Yenitaş devri).
2. - MEDENİYET GİDİŞİNDE
TİCARET: ayrımında, medeniyet toplumunun tarihöncesinden çıka gelip
ticaret münasebetleri ve yolları üzerinde yönelişi anlatılacaktır.
Konuları: Medeniyet
İbresi Ticaret - Kahramanlıktan Bezirgânlığa - Babahanlıktan Efendiliğe
- Medeniyetin İpuçları - Ticaretin Olumlu Sonuçları - Ticaretin Olumsuz
Sonuçları - Medeniyetin İç ve Dış Tezatları.
3. - BARBARLIK AKINLARINDA
TİCARET: ayrımında, Barbar akınının nasıl medeniyetçe geliştirilmiş
ticaret yolları üzerinde ve en sinik ticaret uğruna yönelişi özetle anlatılacaktır.
Konuları: Bezirgânlığın
Üretime Baskın Çıkışı - Barbarın Medenîye Üstünlükleri - Tipik bir Barbar
Akını - Barbarlık ve Bezirgânlık - Bezirgânlığı Barbarın Teşkilâtlandırışı
- Barbarın Açmadığı yerle Kıyaslanış - Medenilerden Barbarlığa Övgü.
4. - TARİH ZİNCİRİNİN
HALKALARI: ayrımında, Antika Tarih boyunca medeniyetlerle Barbarlıkların
gecelerle gündüzler gibi birbirlerini kovalayışları özetle anlatılacaktır.
Konuları: Tarih Konakları
- Kadîm çağda orta çağlar çoktur. Antika medeniyetler birbirlerinden çıkarlar
- İki Zıt Tarih Anlayışı Zıt Anlayışların Çözümü - Medeniyetin Evrim Basamakları
- Orijinal Medeniyet Örneği - Medeniyet Rönesansı Örneği - Sonuç.
İslâm tarihçiliği, İslâm
medeniyetinin sınırlarını aşamazdı. Be zirgân ekonomi temeline dayanan
antika medeniyetlerin önüne geçilmez bir fatalizmle doğup, zorlu ölümlerinden
başka sonuç görmemişti. Antika tarih bitmemişti ki, onu bütünüyle
kavrayıp izah etmek İslâm Tarihçilerinin ellerinden gelebilsin. İslâm Tarihçiliği,
Tarihcil Devrimler çağının yazarları kaldılar.
Islâm Medeniyetinin bıraktığı
yerden başlayıp gelişen Modern Batı Medeniyeti, Sosyal Devrimler çağını
açmıştı. Tarihcil Maddecilik başlıca konu olarak "modern toplumun gidiş
kanunlarını örten peçeyi kaldırma"yı hedef tuttuğu için, ona göre antika
tarih bitmişti. Yıldırım çabukluğuyla ilerleyen Sosyal Devrim'lerin
sürükleyici akımı içinde, o şimdilik kapanmış antika tarihe dönemezdi.
İslâm Tarih bilimi ile Tarihcil
Maddecilik biliminin verilerine göre, Tarihcil Devrimlerin izahına götürecek
kısa bir özet yaparken, ilk güçlük "medeniyet" sözcüğünün tarifinde
çıkar. Özellikle tarih ve toplum bilimlerinde, çoğu bilginler, kimi sözleri
diledikleri anlamda kullanırlar.
"M. Marcellin Boule,
"fosil insanlar" eserinde yazıyordu: Uzun zamandan beridir, Fransa'da tarihçiler
kampında olduğu gibi, natüralistler kampında da iyi niyetli zekâlar, Irk,
ulus, millet, dil, medeniyet (buraya sınıf kelimesini de katmak gerekiyor)
sözlerinin olağanüstü bir kargaşalık gösterdikleri üzerinde durdular. Bununla
birlikte, bugün dahi en seçkin ve akademik yazarlar insan kümeleşmelerini
incelerken, gelişi güzel ırk kelimesini tümü ile kalıplaşmış bir anlamda
kullanıyorlar" (C.İ.S:, s.163).
Bu söz, term ve anlam kargaşalığı
tarih ile "medeniyet" sözleri için büsbütün tehlikeli oluyor.
Hiç değilse medeniyet terminin hangi toplum biçimi için kullanılabileceği
bilinmedikçe, tarih ve tarihöncesinde aydınlığa varılamıyor. Bu yüzden,
insanlığın başına gelmiş geçmişleri kısaca gözönünden geçirmek ayrı bir
kitap tutacaktır. Burada, özetin özeti yapılarak, ilkin tarihöncesi çağ
ve konaklarının karakteristiğini, sonra medeniyete geçişin târifini bir
kaçar satırla olsun özetlemeliyiz.
VAHŞET = PALEOLİTİK,
BARBARLIK = NEOLİTİK
Bugüne dek toplum, yeryüzünde
dört büyük ayırtlı çağ geçirdi:
| 1- Vahşet Çağı (Paleolitik)
2 - Barbarlık Çağı (Neolitik) 3 - Tarihcil Devrim Çağı 4 - Toplumcul Devrim Çağı |
...............
............... ............... ............... |
500.000 yıl
50.000 yıl
5.000 yıl
500 yıl
|
Bu dizi, rakamları biraz zorlasa
bile, kolay bellemeye yarar.
Çoğu bilginler, yalnız bugünkü
insan tipinin tıpkısı olan sonuncu fosil insanını, Homo-sapiens'i
adam sayarlar; ondan önceki tiplere insan adı vermekten çekinirler. Cava'da
bulunan Pitekantropus-Erektüs (Dik-maymun insan) bir "yürüyen maymun" sayılır:
"Buna insanın doğrudan doğruya atası diyemeyiz" (W. E.H., s. 35)
denir. Sinanthropus-Pekinensis (Pekinli-maymun insan), hatta "homo" (insan)
sıfatı takılan Ecanthropus (şafak insan)lar, Homo-Heidelbergensis Piltdown
insanı, hatta Homo Neanderthalensis (Neanderhal insanı) bile "soushemmes"
(alt-insanlar) sayılır.
Oysa, bugünkü insan gökten
zenbille inmemiştir. Her yaratık gibi, bir sıra değişiklikler geçirerek,
Pitekanthrop'tan şimdiki biçimine ulaşmıştır. Bu sırada insanı bütün öteki
hayvanlardan ayırteden şey, Uzuv'ları yerine aygıt'ları geçirmesi
âlet kullanmasıyla başlar. Yalnız âlet kullanacak uzuv, EL haline
gelince, insan iki ayağı üstünde, "EREKTÜS" (dikine) yürümüştür.
Bu gelişme Cavalı Dik-Pitekanthropla başlar. Sonra, insan beyninin gelişmesi,
insan elinin gelişmesiyle paralel gider, Elin başparmağı esnekleşip ideal
aygıt kullanıcı güce eriştikçe insanın kafatası arkadan (beş duygu beyninden)
öne (düşünce ve dil beynine) doğru genişler.
Onun için, Pitekanthroptan
Sapiens-insana dek geçen çağ, insanlığın geçirdiği VAHŞET ÇAĞI sayılabilir.
Ateşi hiç kullanmayan Pitekanthropla, pek az tanır görünen Sinanthrop,
hatta Eonthrop, Aşağı Vahşet konağına girebilir. Buzullara karşı
koyacak kertede ateşten faydalanmayı bilmiş Neanderthal insanı, Orta
Vahşet; ilk realistçe güzelsanat yapan, Totem teşkilâtı sezdiren Sapiens
insanı, Yukarı Vahşet konaklarında görüyonız.
Böylece Paleolitik
çağ, sahici VAHŞET ÇAĞI, Neolitik çağ ise BARBARLIK ÇAĞI
oluyor.
Toplum ve insan bilimi, doğuşundan
beri Avrupa bilimi olduğu için, yerin karnını oyan sanayi de Avrupa'da
geliştiği için, en çok yoklanan toprak ister istemez Avrupa bölgesidir.
İlk Öntarih buluntularına verilen "Chelleanne", "Achelleenne",
"Mousterienne", "Solutreenne", "Magdalenienne" devirleri,
bütün Avrupa bile değil, yalnız Fransız semt adlarıdırlar; Canstadt-insanı,
Heidelberg-insanı, Piltdovn, Neanderthal, Grimaldi, Cromagnon insanlan
hep Avrupa semtlerine göre tanınırlar.
Avrupa'daki bu insan belirtileri
ve sönüşleri, hep Avrupa dışından beriye taşmış dalgalardır. Avrupa'nın
kendisinden çıkmış yerli bir "nevi" yahut "ırk" insan ve toplum biçimi
yoktur. O birbiri ardından med ve cezirlerle gelip birbirlerini yok etmiş
görünen insan dalgalarını Avrupa'ya gönderen insan denizi nerdedir?
Dik-Pitekanthrop Cava'da,
Afrikanthrop Afrika'da bulunmuş en ilk insan tipleridir. Bulundukları yerler,
yerkabuğunun, ilk zamanlardan beri deniz altına gömülmemiş en eski parçalarıdır.
Sonraları batan Tethys kıtasının ve tropik çizisinin güneyindeki Afrika
ve Endonezya'dır. İlk insanlık ister istemez, yerkabuğunun bu en istikrarlı,
sürekli yaşama savaşına sahne olabilmiş semtlerinde gelişmiş görünüyor.
Beliren insan nevii, iklim
etki ve tepkileri altında yarım ilâ bir milyon yıl oralardan kuzeye, doğu
ve batı kuzeylere doğru itilip çekilmiştir. Besbelli, insan Cava'dan Çin'e,
Afrika ve Ortaasya'dan son buzullara dek Avrupa'ya, son buzullardan sonra
Amerika'ya doğru, tabiatın kara köprülerinden ve deniz yollarından aşa
göçe, geçtiği her konakta değişe değişe gelmiştir.
Onun için, tarihöncesinin
insanı gibi, devirlerini de Avrupa ülke ve semtçiliği (lokalizmi)nden daha
anlaşılır tasnife uğratmak doğru olur. Şöleen, Aşöleen devri; Aşağı
Vahşet konağı, Musteryen ve Solutreen devirleri Orta Vahşet,
Madalenien devr Yukarı Vahşet konakları olabilir.
Medeniyet barbarlıktan,
barbarlık vahşetten doğdu. Öntarih veya tarihöncesi dediğimiz Prehistorik,
3 vahşet ve 3 barbarlık olmak üzere, 6 konakta derleniyor (Morgan bölümleyişi).
1-Aşağı Vahşet Konağı:
Avrupa'da Şöleen ve Aşöleen devirleri. Dünyada Cava'lı Dik-Pitekanthrop,
Afrikanthrop, Pekinli-Sinanthrop, Eoanthropus denilen Heidelberg ve Piltdown
insanları.
İnsan cansız tabiattan NESNE
alır (taş, ağaç, kabuklar gibi). Bu nesnelerin özleri değiştirilmeksizin,
biçimleri yontulur. Taş yarılır aygıt yapılır. Bu nesnelerin biçimleri
tabiatta görülmedik şey değildirler. Bugün Microlithe denilen Hint'de,
Suriye'de, Afrika'da Avrupa'da bulunmuş Ufaktaş kalıntıları, eğer
pek çoğu sistemli olarak bir arada bulunmasalar, insan eseri olup olmadıklarından
şüphe edilir.
Cansız aygıt, doğrudan
doğruya insan ELİ ve GÜCÜ ile kullanılır. Aygıtla insan uzvu arasında
(yay, sapan, gibi) başka bir ara-mekanizma yoktur. Bu olay da, insandan
başka hayvanlarda görülmedik işlem de ğildir. Goril kızınca, herhangi bir
nesneyi yakalayıp tesadüfen kullanır.
Hiçbir hayvanda görülmedik
olan şey, insan için aygıt kullanmanın başlıca geçim yordamı oluşu,
aygıtın bir üretim aracı durumuna girmesidir.
2 - Orta Vahşet Konağı:
Avrupa'da Mousterienne ve Solutreenne devir'leri. Belki Heidelberg
insanını da kaplıyan Avrupalı Neanderthal insan.
İnsan, cansız tabiattan
GÜÇ (tabiat kuvveti) alır. Bu güç ATEŞ'tir. Ateş, değiştirilmeksizin
evcilleştirilip İKLİM'e karşı kullanılır. Bundan, barınak
(mağara, kulübe) içinde yaşama âdeti çıkar. Barınak yaşayışının, belki
ilk Aşağı Vahşet konağında beliren cinsel yasak tutumunu daha da
genişleterek, cinsel gürenin bundan sonraki konakta olgunlaşacak cinsel
işbölümü (kadın-erkek işbölümü), teşkilât bölümü (totem bölümleri) ve insanın
ruh bölümü (şuur-altşuur bölümü) gelişmelerine yol açar.
Hiçbir hayvanda göıülmeyen
işlem, cansız uzuv demek olan aygıt ve âlet sayesinde insanın ateşi elleyebilmesi,
kullanabilmesidir.
3 - Yukarı Vahşet Konağı:
Avrupa'da Magdalenienne devri. Avrupa'da kısa (Grimaldi) ve uzun
(Cro-magnon) tipleriyle Sapiens- insan.
Aşağı ve Orta Vahşet aygıtları
ile ateşin, barınağın kullanımı yanında, bu konağa ait KEMİK nesnesinden
yeni aygıt yapma tekniği ile, büyük avı UZAKTAN vurma metodu keşfedilmiştir.
TOPLUM içinde YETKİ kişiden
üstün güç olarak şekilleşir. Gelenekcil yetki TOTEM'dir, aktüel yetki ANACIL
düzendir. Bu yetkililerin KİŞİ içinde cinsel yasakla doğmuş RUH tezatlarını
her yönde, hele toplumun yararına zenberek gibi yaylandırılıp geliştirmesi,
sağken güzel sanat ve ölünce gömülme gibi o zamana dek görülmemiş
SÜS ve İNANÇ'ları yaratır.
Burda teknik bakımdan PALEOLİTİK
(Eskitaş veya Yontmataş) çağı sonuna varır. İnsan kendisine (süs)
ve topluma (totem teşkilâtı) yollu çeki düzen verdiği gibi, aygıtlarına
da CİLÂ verecek duruma gelmiştir.
İnsan bakımından, artık
FOSİL İNSAN dediğimiz, birbirini yeryüzünden kaldırmış ve yerkabuğu içine
gömmüş olan insan NEVİ'leri sona ermek üzeredir.
Vahşet çağından barbarlık
çağına geçiş için zemin hazırdır.
4 - Aşağı Barbarlık Konağı:
Ateşin kullanımı cansız nesneler alanına görülmedik ürünler getirir. Balçık
pişirilir. ÇÖMLEK tabiatta görülmüş nesne değildir. Tek tük mâdenler
de metal olarak tabii filizlerinden çıkarılmaya başlanır. Bunlar,
tabiatta görülmemiş madde'ler Barbarlık çağının yeni TEKNİK'ini
açarlar.
Cansız tabiatın yeni bir
GÜCÜ'ü, mekanik kuvvet keşfedilir. Ok artık elle değil, gerilen
yay'la atılır. Taş kolla değil sapan manivelâsiyle atılır. Bu hiçbir
hayvanda eşine rastlanmamış olan, barbarlık çağının yeni üretim METOD'unu
açar. Ok-yaylı Avcılık geçimi egemenleşir.
Artık insan cansız tabiatı
emrine almakla yetinmez, canlı varlıkları da toplumuna mal etmeye girişir.
İlk bitki ve hayvan yetiştirme kullanımları belirir. Bundan
sonraki iki konak bu ilk keşfin sistemleşmeleri olacaktır.
Aşağı Barbarlık konağına
tarihte en ün salmış adıyla AVCILIK devri, teknik bakımdan ÇÖMLEKÇİLİK
devri adları verilebilir.
Neolitik (YENİTAŞ)
çağ, tekniği ve insanıyla bilinen düzene girmiştir.
5 - Orta Barbarlık Konağı:
Kısaca geçim bakımından ÇOBANLIK, teknik bakımından TUNÇ DEVRİ
adını alan toplum münasebetleri zamanıdır.
Burada evcil hayvan SÜRÜ
üretimi biçiminde yepyeni bir yaşayış getirir.
Sürünün yarattığı yaman
bolluk erkeğin mülkü gibi geliştiği için, "Anahanlık" denilen
kadıncıl düzene karşı erkeğin seçkinleşmesi belirir. Kişi imtiyazları,
bundan önce bütün Kandaşlar için eşitçe kabul edilmiş Totem teşkilât
ve inançları zemini üstünde, dolambaçlı yoldan imtiyaz bekçisi olan TABU
kurumunu kışkırtır. Toplum Totem (Türkçesi: TOS) ile tabu
(Türkçesi: KÖRMOS) inançların mânevi güdüsü altında BABAHANLIK düzenine
doğru yol alır.
Toplum içinde bir kısım
oymaklar (kabileler) çobanlık gereği ile GÖÇEBELEŞİRKEN, onlara zıt durumda
öteki oymaklar da OTURUKLAŞIR'lar.
6- Yukarı Barbarlık Konağı:
Artık burada, özetlemeyi gerektirmiyecek denli herkesçe en çok bilinen
ünlü TARIM ve KENT sistemlerinin doğduğu DEMİR devri
başlar.
Evcil bitkiler sulamalı,
sistemli tarla ZİRAATI biçiminde de üretim konusu olurlar. Toprak
mülkiyeti başlıca toplumcul düzen durumunu ve KENT yerleşmelerini yaratır.
Demir balta ormanı tarla
ederken, demir kılıç savaşı zanaat haline sokarak KAHRAMANLIK devrini
bütün maddi ve mânevi ekler ile fışkırtır. Sanayi ile Ziraat
gerek birbirlerinden, gerekse kendi içlerinde ayrı, bağımsız üretim kolları,
dalları halinde ayrılıp bölünürler. Medeniyetin ve tarihin şafağı sökmek
üzeredir.
Bu 6 basamaklı tarihöncesinde,
her konakta toplumca kazanılan şey, ondan sonraki konaklarda daha gelişkinleşerek
devam eder. Maddî görevini zamanla yitiren aygıtlar, mânevi görevler kazanır.
Kabuklular ilk insanın aygıtları iken, sonradan Orta Vahşette süs nesnesi
olurlar; Ok-yay medeniyete dek yaman bir üretim ve savaş aygıtı iken, zamanla
rübâb, saz biçiminde telli çalgı şeklini alır. Tersine, mânevi kullanımlar
da, gittikçe maddi aygıtlara dönebilirler. İlkin totem örneği olan nesnelerin,
sonra güzelsanat, ev eşyası durumuna girmeleri gibi.
Bütün bu, maddeden ruha
(toplum maddesine) gidiş-gelişler, canlı bir hücrenin çevresinden yiyecek
maddeleri alması tarzında, toplumun tabiattan madde alışverişidirler. Toplum
gelişiminde geçirilen her basamağın kendine has bir tabiat NESNE
veya GÜC'ünü toplumcullaştırdığını kısaca özetledik. Bu toplumcullaşma
insan yaşayışında boyuna yeni TEKNİK ve METOD gelişmeleri yaratırken, zıtları
bir arada tutan müspet-menfi sonuçlarıyla tarihöncesi GİDİŞ (Prose)sini
geliştirir. Her sonuç, bir sınırlandırma ve sınırsızlandırıma
|
|
|
|
|
| Aşağı Vehşet | Nesne (Taş, vs.) | İnsan uzvile tabiat arasına âlet girer. (Toplumun sınırı) | Cansız maddeyle canlı uzuv sınırı kalkar: âlet sentezi maddeye can verir. |
| Orta Vahşet | Güç (Ateş) | Yırtıcı hayvanla insan arasına aşılmaz sed | İklimin yaşamayı sınıflandırması kalkar |
| Yukarı Vahşet | Cinsel güç | Cinsel yasak: insanı hayvandan sınırlandırıp, Toplumu teşkilât çerçevesine sokar. | Tek kişi aşkı yerine, sınırsız toplum ülküsü geçer. |
| Metod: Uzaktan av | Av hayvan ile temas zarureti kalkar. | Avlanma tehlikesi kalkar. | |
| Aşağı Barbarlık | Nesne: Balçık piser | Yiyecek tasarrufu. | Sınırsız ev eşyası Totemik nesneler. |
| Metod: Ok yayla av | İnsan gücü tasarrufu | Av mesafesinin sınırlılığı azalır. | |
| Orta Barbarlık | Canlı Sürü (Çobanlık) | Av peşinde koşma sınırlanır. | Sınırsız davar yetiştirme. |
| Yukarı Barbarlık | Tarım | Toprak sınırlanır. | Üretim bolluğu sınırsızlaşır. |
1- Hayvanlıktan Vahşet Çağına
Geçiş: Bir uzuvla bir nesneyi tutmak, hatta bir an için kullanmak,
tabiatta olağan şeydir. Maymun sopaya sarılır, ayı kaya devirir, karga
cevizi havadan kayaya atıp kırar. Vahşi insanın bütün üstünlüğü, bir an
değil, bütün ömrünce aygıdı ve metodu üretim ve geçim
tarzı olarak işletmesindedir. Bu göreve uygun olarak hiçbir hayvanda
bulunmayan organik değişmelere uğrar. EI değişir, iki ayak üstü
yürüme kurallaşır, Beyin, boyun kasları cende- resinden kurtulup
büyür.
2 - Vahşetten Barbarlığa
Geçiş: Vahşi insan, Yukarı Vahşet konağında kemik aygıdı uzaktan atıp
avlanmayı öğrenir. Ama bu avcılıkta atış doğrudan doğruya insanın
kendi uzvu ile yapılır. (Ok, harbi, zıpkın el gücüyle fırlatılır.)
Aşağı Barbarlıkta, Sapiens-insanı
fosile ısmarlayan Neolitik insan, artık el ve kol gücü yerine yay
veya sapan manivelâsını geçirir. Vahşette insan steatit içine kandil
oyuğu gibi taştan kabımsı şeyler yapar. Aşağı Barbar balçığı alır: Tabiatta
görülmemiş tuğla biçiminde pişirerek çömlek yapar.
3 - Barbarlıktan Medeniyete
Geçiş: Yukarı Barbarlıkta köle müessesesi doğmuştu. Ama, bu
ya evlât edinmeyi andıran yabancıyı himaye altına alma, yahut barbarın
yalan söylemeyi bilmediği sözünden dönmediği için borcuna karşılık
kendi kendisini alacaklıya teslim etmesi biçiminde oluyordu. Kimse kimseye
karşı, dışarıdan istemediği bir zoru uygulamıyordu.
Medeniyet, karşılıklı dilek
üzerine kurulmuş o tâbiiyet müessesesini, kesin ayırtlı (köle-efendi)
sınıflarının,Toplum üstü devlet zoruyla kanunlaşmış münasebetlerine
çevirdi.
6 tarihöncesi konağında
toplumcullaşma gidişleri ile geçiş karakteristikleri, insanlığın tezatlı
gelişimleri açısından, Ekonomi, işbölümü ve insan durumuna göre şöyle özetlenebılir.
Vahşet Çağı'nda: İnsan NEVİ'leri
batar, çıkar.
a) EKONOMİ TİPİ.-
Tabiat nesnesi (madde) ile tabiat gücü (kuvvet) özelliği değiştirilmeksizin,
yani tabiatta nasılsalar öylece (taş, kemik, ateş, uzuv kullanımı, insan
gücü oldukları gibi) TOPLUMCULLAŞTIRILIRLAR. Bu prose Aşağı Vahşette
başlayıp Yukarı Vahşete dek ilerleyip gelişti.
b) İŞBÖLÜMÜ: İlk
defa kadınla erkek arasında oldu. Kadın İçeride EV erkek dışarıda
AV işine ayrıldı. Bu insanlık toplumunda BİRİNCİ BÜYÜK TOPLUMCUL
İŞBÖLÜMÜ oldu. Bu prose Orta Vahşette başlamış olabilir.
c) İNSAN BÖLÜMÜ:
Hayvanla insan, erkekle dişi arasında olan bölünüş, yakın akraba arasında
cinsel yasakla birlikte insanın içine de girdi. Yasağı benimseyen ŞUUR,
benimsemeyen ALTŞUUR! Böylece insan, kendisi de farkına varmaksızın
kendi içinde AYDINLIK - KARANLIK, yahut BİLİNİR - BİLİNMEZ iki zıt kutba
bölündü. Bu kutuplaşan benlik, ister istemez insanın bedeninden bambaşka
birşeydi. Dışarıdan (TOP LUMDAN) gelmişti; daha doğrusu toplum ile
organizma (uzviyet, hayat) arasındaki tezatın yücelmiş bir SENTEZİ
olarak üremiş bir varlıktı. Ona artık materyalist olsun, spiritualist olsun
herkesçe gerçekleştiği tartışılmaz kalan bir insancıl yahut toplumcul sentez
anlamına gelmek üzere, RUH adı verilebilir.
Mutlak insan eşitliği
kimsenin tartışmayı bile aklına getirmeyeceği kertede toplumun iç kuralı
sayılıyordu. Onun için, kişi dışındaki toplum için aile ve oymak teşkilâtı
senbolü TOTEM (Türkçesi: TOS) ne ise, kişi için de totemin tam karşılığı
olan sembol RUH aynı şey idi, İnsan önce çevresini, Tabiat nesne ve gücünü
toplumlaştırdı, sonra dolayısıyla kendini ruh ile toplumcullaştırdı. Ne
olsa bu bir bağlılık, kişi içinde kişiden üstünlüktü.
Demek, ilkin vahşet çağında
İNSANIN RUHU üzerine. EGEMENLİK başladı.
Barbarlık Çağı'nda, İnsan IRK'ları
değişir.
a) EKONOMİ KARAKTERİSTİĞİ:
- Vahşet çağında görülmeyen şey, barbarlıkta oldu. Tabiatın nesnesi ve
gücü olduğu gibi değil, özelliği değiştirilerek toplumcullaştırıldı.
Tabiatın balçığı, pişirilip tuğlaya çevrilerek çömlekleştirildi. Hemen
bütün mâdenler tabiatta birbirleriyle ve yarı metallerle karışık filiz
halindeydiler. İnsanın kullanabileceği saf metali ilkin barbarlık buldu.
Hayvan ve bitki, "hüdayinâbit" olarak tabiattan derlenip avlanılarak benimsenirdi.
İnsan tabiatta görülmemiş (karınca içgüdüsünden bambaşka) metodlarla bitki
ekimini, hayvan yetiştirmeyi barbarlıkta öğrendi. Vahşet çağında aygıt
doğrudan doğruya uzuvla kullanılıyordu. Barbarlık, uzuvla aygıtın arasına
mekanik güç ve araçlar sokabildi. Taşı sapanla, oku yayla atmayı becerdi.
Bu prose daha Aşağı Barbarlık
konağında başladı.
b) İŞ BÖLÜMÜ: - Orta
Barbarlık konağında SÜRÜ üretimi ÇOBANLIK düzenini yaratınca,
otlak ve mevsim gerekçeleri göçebeliği kaçınılmaz, nöbetleşmiş rakkas
hareketi gibi işleyen bir düzen durumuna getirdi. O zaman sanki
kendiliğindenmişçe, insan topluluklarından kimileri OTURGAN ve kimileri
GÖÇEBE oldular. Göçebelerle oturganlar arasında toplum ölçüsünde bir işbölümü
doğdu.
Barbarlığın doğurduğu iş
bölümüne, İKİNCİ BÜYÜK TOPLUMCUL İŞBÖLÜMÜ denir.
c) İNSAN BÖLÜMÜ:
-Tabiat nesnesinin insanca başka özelliğe çevrilebilmesi, insan uzvu ile
aygıt arasına başka mekanizmalar sokulması gibi başka başka toplumlar arasında
işbölümü olması, insanlığı insan için de yeni değer ölçülerine götürdü.
Vahşette monolit, yekpare olan toplumun içine yabancı insan tipi
sokuldu. Sürü mülkiyetine egemen olan hür Babahan'ın yanında evlâtlık,
müşteri (client), köle gibi insanlar yer buldu. Bu sonuncular ilk defa,
insanın insan olarak başka bir insana tâbi olması demekti.
Totem her tek kişinin eşitçe
ruhunu topluma ve bütün öteki kişilere ayrılmaz parça gibi bağlamıştı.
Toplum içinde seçkin kişi mülk ve yetki'lerine, - Devlet
ve Kanun bulunmadığı, toplum içi zor kullanılmadığı için,-dokunulmazlık
sağlayan TABU (Könnüs), Totem'in tam zıddını yaptı. Eşit kandaşlar arasına
ayrı seçi koydu. Bir yanda totem bağlarıyla birleşik olan kişileri Tabu
imtiyazlarıyla birbirinden ayırdı.
Totem, kişi (fert) üstüne
RUH'u çıkarmıştı; tabu, kişinin ve dolayısı ile toplumun üstüne SEÇKİN
KİŞİ'yi çıkardı. Yalnız, gerek Totem, gerekse Tabu kandaşlık temeli
üzerine kurulmuş toplum kurallarıydılar. O toplumda KANDAŞ EŞİTLİĞİ'ni
inkâr etmek hiç kimsenin en zorba, en "barbar" babahanın bile aklından
geçemiyordu. En seçkin kişi, ancak, Totem ve Tabu emrinde toplumun eşitçe
yaşama savaşını gütme sorumluluğunu taşıyordu.
Bununla birlikte, insanın
hem lehinde, hem aleyhinde iki gelenek yerleşmişti. Totem insanın Ruh'una
hükmetme geleneğiydi; Tabu insanın tümü'ne (ruhuna-bedenine) hükmetme geleneği
oldu. Sınıf bölümü yoktu. Ama, toplumda sınıf bölümüne zemin hazırlanmıştı.
Medeniyet gelecek, sanayi
ile ziraat arasındaki işbölümünü genişletecek, mal değiş - tokuşunu kaçınılmaz
egemen ekonomi düzeni yapacak, kandaşlık münasebeti yerine menfaat münasebetini
geçirecek, aynı toplum içinde durumları ve yararları kutuplaşmış insan
kümeleri, yani Toplumcul SINIF'ları yaratacaktır... ÜÇÜNCÜ BÜYÜK TOPLUMCUL
İŞBÖLÜMÜ insanın geçim ve kader'ini MAL'ların değiş -
tokuş kurallarına bağladığı için, kişinin yaşayışı gibi HÜRRİYET'ini
de sonucu kimsece kestirilemez bir gidişe ısmarlar. Artık ne alt sınıf
ne üst sınıf toplumun tarihi akışında GEREKENİ KAVRAMIŞ İNSAN ŞUURU'ndan,
yani HÜRRİYET'ten bahsedemez. Tarih; onu yapan insana, insanüstü bir heyûlâ
gibi görünür.
Tıpkı tarihöncesi gibi tarihte
iki çağa ayrılır demiştik.
Tarihöncesinin VAHŞET
çağına karşılık, tarihin TARİHCİL DEVRİM çağı vardır.Tarihöncesinin
BARBARLIK çağına karşılık , tarihin TOPLUMCUL DEVRİM çağı
vardır. Vahşet çağında İNSAN NEVİLERİ batıp çıktılar. Tarihcil Devrim
çağında MEDENİYET ÇEŞİTLERİ batıp çıkacaktır. Barbarlık çağında
İNSAN IRKLARI değiştiler. Toplumcul Devrim çağında MEDENİYET
DÜZENLERİ (REJİMLER) değişiyor.
Medeniyet için, tarım (Ziraat)
üretimi temelli şart'tır. Ama, uygarlığın asıl sebebi tek başına
tarım değildir. Tarım, daha geniş anlamı ile Yukarı Barbarlık konağında
başlar. Medeniyetin karakteristiği tarım ile sanayi kolları arasındaki
işbölümünün gelişmesine bağlı olan TİCARET'tir. Toplumda, alış - veriş
aracıları olan tüccarlar toplumcul bir SINIF haline gel dikleri
zamanda ve yerde MEDENİYET başlar.
Medeniyete geçmek için;1-
Tropikalimsi ırmaklar'ın tarıma elverişli ve çok bereketli topraklarda,
2 - Yukarı Barbarlık konağına varmış bir toplumun bulunması gerekmiştir.
Irak'ta Ur, Uruk uygarlığı, Mısır'da Buto medeniyeti, tabiatla toplumun
sulamalı gelişkin ziraat ve geniş ticarete en elverişli
bulundukları yerlerdi. Oralarda, kurak çöl iklimi toprakları tabiatın bereketli
taşkınlar gücü ve toplumun büyük kanallaştırma kollektif emeği ile
mil ve suya kavuşturmak gerekmiş, o çok verimli üretim temeli ilk sanayi
ve ziraat iş bölümünü arttırarak, ticareti belli başlı bir ekonomi
görevi durumuna getirmiştir. İlk medeniyet beşiklerinin hele gelişen toplumda
artan hammadde ihtiyacını kendi topraklarındaki tabiat kaynaklarıyla karşılıyamamaları,
ticareti en geniş dış ticaret biçimi ile büsbütün kışkırtmıştır. Onun için
daha ilk günden, uygarlık ticaretsiz yaşayamaz durumda doğmuştur.
Ticaret: İş bölümü yüzünden
ayrı ve birbirinden habersiz, bağımsız üretimlerle elde edilen ürünlerin,
insanlar arasında değiş - tokuş edilmesidir. Ama, her iş bölümü birbirinden
ayrı, bağımsız üretimi gerektirmediği gibi, her değiş - tokuş da ticaret
değildir.
Nitekim ilk işbölümü
vahşet çağında oldu. Kadın içeride ev işi, erkek dışarıda av işi ile uzmanlaşırken,
hiçbir alışveriş yapılmadı. Vahşi ekonomisinin aile işbölümünde herkes
gerekeni kavradığı için, üretim ve tüketim arasına, şuur ve hürriyet kısıtlayıcı
bir değiş - tokuşa yer yoktu.
Bu cinsel işbölümünde,
ev toplumun orta malı olmakla birlikte, bakım ve eşyaca kadının elindeydi.
Eve hükmeden kadın, topluma egemen bir yetki kazandı. Buna "Anahanlık"
deniyor. Paleulitik çağda bulunan ilk insan heykelcikleri hep kadındır.
Fosil insanda kadın kafa kalot yüksekliği endeksi erkeğinkinden büyüktür.
Bütün ilk dinlerde ilk tanrı ana tanrıçadır. İlk ana hukuku tarih çağlarına
dek yaşamıştır.
Her işbölümü ticareti gerektirmediği
gibi, her alışverişte ticaret olamaz. Evcil hayvanın sürü biçiminde
üretimi ve çobanlık toplumu ile birinci büyük toplumcul iş bölümü
meydana geldi. O zaman göçebe çoban uluslarla, göçebe olmayan oturuk uluslar
arasında alış - veriş kendiliğinden başladı. Ama, bu toplum içinde sırf
alış - verişle geçinecek bir sınıf insan yaratmadı.
Barbarlıkta değiş - tokuş,
gerek kemmiyetçe, gerekse keyfiyetçe ticaret adını alacak değiş - tokuştan
bambaşka, hattâ onun tam zıttıdır. Barbar alış - verişleri, bütün bir oymak
(kabile) ile ötekiler arasında toptan yapıldı. Bu alış - veriş, oymak başlarının
yetkisi ve aracılığı ile olsa bile, şefler sırf kendi kişilikleri için
davranmazlardı. Bütünü ile toplumun yararını güderlerdi. Barbarlar, hattâ
Mısır ve Bâbil gibi iki kurulmuş büyük medeniyet arasında göçebe gidip
geldikleri zaman, kendiliğinden başardıkları alış - verişlerde bile, şefler,
uluslarının tümü adına davrandılar. İsrail oğullarının tükenmez maceraları
bunun belgeler ile doludur. Peygamberler, oymakların iç ve dış münasebetlerinde
ve alış - verişlerinde hiç bir zaman sonra gözüken tüccar veya bezirgân
kişi olmadılar. Kutsallıkları da buradan geldi.
Toplum içinde ticaret'in
doğuşu ancak İKİNCİ BÜYÜK TOPLUMCUL İŞBÖLÜMÜ sonuçları içinde görüldü.
O da uygarlık öncesinde egemen olan KANDAŞLIK düzeninin çökmesi
ile zafer buldu. Çöküş, Kan'da ana yerine baba hukuku nun
geçmesiyle başladı.
Yukarı barbarlıkta, mutlak
insan eşitliğine dayanan kandaşlık kurallarını koruyacak hiçbir toplumcul
savunma teşkilâtı ve zoru yoktu. Herşey hür kandaşların tutumlarına,
görüşlerine, vicdanlarına bırakılmıştı. Toplumun güdümü, Totemi
soysuzlaştırma TABU (Könnös: Görmez) cihazını tekellerinde tutan
ve Sırat köprüsü inceliğinde ve keskinliğinde bir her yana işler Acem kılıcı
gibi kullanan büyücülerin, sihirbazların eline geçmişti. Böyle bir düzende,
sürü yerine geçen tarımın getirdiği ekonomi, çobanlıktan kat kat aşırı
bir ihtilâl idi. Tarım düzeni kandaşlık bağlarını temellerinden uçuracak
şartları yarattı. Eski kardeşlik toplumunu alt üst etti. Ortalığı kaplayan
altüslüğü çekip çevirecek güç toplumda yoktu. Kişiler ise, külâhını kurtaran
kaptandır durumunda bölündüler. Böyle bir ortamda, gücü gücüne yetene kendi
kuralını kanun diye dayatırken karşısında hep tek tek kalmış kişileri buldu.
Onlar da kimi ayartma, aldatma, kimi kandırıp satın alma kimi kalleşlik
ve arkadan vurma yollarıyla teker teker avlayabildi. Kadim Yunan kentlerindeki
Tiranlık hikâyeleri ve hegemonyaları, yüzyılları saran trajediler
ile, hep eşit ve demokratik kandaşlık düzenine karşı oynanmış oyunlardır.
Kandaş eşitliğinin kardeş
toplumundaki bu çöküşünün ticaretle uygarlığı getirişi, sırf ekonomi
ve sosyoloji bakımından şöyle özetlenebilir.
Ekonomik Gelişim: Çobanlıkta:
Süt, et, deri, yün, kıl, Aşağı Barbarlığa nispetle görülmedik ürün bolluğu
sağlamıştı. Bu artan zenginlik, davarcılık dışındaki çabaları da besledi.
Sürü üretimine paralel olarak, dokumacılık, madencilik zanaatleri ilerledi.
Taş aygıtlar ve silâhlardan daha dayanıklı oldukları için daha ekonomik
gelen maden aygıt ve silâh yapımı, maden işini demirin keşfine ve kullanım
çeşitlerine dek yükseltti. Arkeloji buluntularına göre, insan demiri önce
pek değerli süs eşyası yaptı. Demirin teknik ve sosyal kullanımlara elverişli
araç özü olması için, Yukarı Barbarlık seviyesinde bir ekonomi gerekti.
Demirden yapılan aygıt ve
silâhlar tarım ve sanayii büyük ırmak mili bulunmayan yerlere doğru götürmeyi
sağladı. Demir BALTA, toprağı ağacın elinden kurtararak, her ülkede ormanı
tarla yaptı. Demir SABAN en çetin, en sert toprakları kanırta kanırta sürdü.
Demir KILIÇ, İslâm şiârıyla: "El Cennetü tahte-zzılâl-üssüyûf: Uçmak kılıçların
gölgesi altındadır!" dedirterek, dünyayı, âhireti "gölgesi altına aldı"
ve sağladığı çapulla, barbarları çileden çıkaran KAHRAMANLIK ÇAĞI'nın
kanlı destanlarını yazdı.
İlk sübtropikal ırmak boylarının
deniz kıyılarında doğmuş uygarlık ilkin demirsiz doğdu. Ama demir balta,
demir saban, demir kılıç olmasa, ziraat Fırat ve Dicle ile Nil boylarından
dışarıya çıkmaz, belki orada gömülür kalır, ve dünyayı saramazdı.
Yeni, ziraat adını
almaya elverişli olan tarım üretimi, toprağı gelişi güzel çapalayıp ekmek,
verimsizleşince bırakıp gitmek değildir. Ziraat toprağı onarım ve
sulayım gibi toplumcul emeğin en geniş biçimlerde teşkilâtlandırılması
ve bir çeşit "sanayileştirilmesi" demektir. İlk medeniyet böyle bir ekincilik
üzerinde doğdu. Yeni düzenin getirdiği bolluk, göçebe çobanlık ürünlerini
gölgede bıraktı. Hububat, sebze, meyva, şarap ve başka her türlü yiyecek,
içecek, giyecek, barınacak, savunacak, tapılacak, dövüşecek nesneler aldı
yürüdü. İçlerinde ülkü yüceliklerine çıkanlar oldu. Kur'ân-ı Kerim "Et-tiyri
i vez-zeytun"u (hurmayı ve zeytini) bu dünyada kutsallaştırıyor, inananlara
öbür dünyada "ahiret"te bile, "ağzı mühürlü" "kevser" şarapları ısmarlıyordu.
Bu yıldırım gidişi, her
gün artan ve birbirinden gittikçe daha çok ayrılarak başkalaşan bir sürü
üretim kolları, iş bölümleri yarattı. Her üretim dalında insanların birbirlerinden
habersizce yaptıkları ve elde ettikleri mallar, ancak birbirleriyle değiş
edilebildikleri için ve değiş edilebildikleri ölçüde çeşitlenip artabiliyorlardı.
Demek bu malları, yalnız yapmak (üretim) yetmezdi, toplum
içinde dağıtmak (TEVZİ), değiştirmek (MÜBADELE) önemli olduğu kadar kesintisiz
bir ekonomi görevi olmuştu. Artık herkes, geçimine yetecekten üstün üretimini
başkasıyla değişecekti. Bu değiş yerleri gelgeç panayır, sürekli pazar
oldu. Alış - verişe en elverişli yerlerde, şu veya bu sebeple anlaşan birkaç
kol insan veya oymak KENT adlı yerleşim kurulunu başardı. Kent,
tapınağı ve hisarı ile ilk şehir taslağı oldu. Kentte sanayi kolları gelişti.
Köyler daha ziyade ziraatla uğraştı. Sanayi ile ziraat iş bölümü, kentle
köy işbölümü biçimine girdi.
Bütün bu çeşitli iş bölümleri
ticareti kaçınılmaz, hayati bir hale getirdi.
Sosyal Gelişim: Ekonomi
gelişimine paralel olan barbarlık çağının toplumcul gelişimleri başlıca
iki sonuca vardı: 1) Anahanlık düzeni yerine Babahanlığın geçişi; 2) Aşiret
teşkilâtı üzerinde kentleşme (Cite'nin kuruluşu). Kentleşme gidişini, bundan
sonraki (barbarlık ve uygarlık) bölümünde özetliyeceğiz. Burada, babahanlığın
gelişimine işaret edelim.
1- KADININ ALT EDİLMESİ
(Alt-insan):
Eskiden (Aşağı Barbarlık
konağında) bütün varı: "İpi ile kuşağı" anlamında oku ile yayından öteye
geçmeyen erkek, dışarı işinde sürüsünü büyüttükçe önem kazandı. Kontrol
ettiği zenginlikleri ve yetkileri arttı. Karşısında Orta Vahşet konağından
beri kutsallaşmış anacıl hukuk vardı. Ana düzeni çoban erkeğin egemenliğine
engeldi. Onun için, ekonomi gücü artan erkeğin ilk işi anacıl düzenin kayıtlama
ve kısıntılarını aşındırmak oldu. Eski Yunan mitolojisi, anacıl Girit toplumuna
karşı barbar sürülerinin babahan düzenini dayatışlarıyla doludur. Kahraman
Thesee'lerin, Tanrı Zeus'ların başlıca sosyal ve tarihcil görevleri, Anahanlığı
yıkmak ve kötülemektir.
Toplumda, saygıdeğer Ana-tanrılar
yok edilemediği zaman alt edildiler. Kuşaklara masal biçimli eğitimle,
hep "Devanası" gibi, "Meduz" gibi adlarla iğrenç ve korkunç
gösterilen varlık, Orta Barbarlığa dek tapılan; ondan sonra da halk inancında
bir türlü sökülüp atılmayan kadın-ana idi. Erkek, anacıl düzeni
yıkmak için, yapmadık zorbalık, göstermedik kancıklık bırakmamış görünüyor.
Tanrıların atası yıldırımlı Zeus Kadından tohumunu çalacak, kadın yerine
kendisi gebe kalacak ve çocuk doğuracak kertelere dek, Anaşahı en tabiigörevlerinde
bile ortadan kaldırmaya çabalar.
En sonunda, kadın aIt oldu.
Fakat bu, kandaş eşitliğin içinde açılmış bir gedikti. Kadın sindirilirken,
gelecek kuşaklara, toplum içinde bir insanın ikinci ve alt edilebileceği
öğretilmiş ve sindirilmişti. Seçkin kişiler, kadına karşı kazandıkları
zaferle, toplumda artık eskisi kadar hür ve eşit olmayan insanların bulunabileceğini,
ezilebileceğini, sömürülebileceğini ahlâklaştırdılar.
Yeni üretim gelişmeleri,
seçkinler çevresinde ve emrinde yanaşma, çeri, çoban güruhlarının beslenebilmesine
elveriyordu. Artık köle edinilebilirdi.
2 - TOPLUMUN ALT EDİLMESİ
(Üst-insan):
Yukarı Barbarlık konağına
dek kabile eşit kişilerin hür toplumuydu. "Kahramanlık çağı" denilen düzen,
açtığı sonsuz savaşlarla, oymak teşkilâtını bir savaş ve çapul teşkilâtına
çevirdi. Kabile şefleri önce yalnız savaş zamanı seçilerek baş tutan kişiydi.
Türkçe'de Başbuğ, Arapça'da Reis, Latince'de Rex Yunanca'da
Basileus, sonradan onlara verilen anlamda mutlak kudretli, imtiyazlı
üst değillerdi. İlk islâmlığın "Hülefâyi-râşidiyn" gibi kabile üyelerince
"Biyat" edilerek, hür oy verilerek seçilirlerdi. Sonraki sömürücü ve zâlim
krallarla veya halifelerle, o ilk barbar şef Peygamberler ve Halifeler
arasında, gece ile gündüz arasındakinden çok fark vardır.
Çapullar ve fütuhat genişledikçe,
mal ve yetkilerini arttıran başbuğlar, her türlü alçaklığı, ikiyüzlülüğü
kullanarak, ilkin kendilerini "kayd'i hayatla" (ömür boyunca) şef
yaptılar. Demokratik seçimle iktidara gelen şefin yerini zorba "değişmez
şef"ler tuttu. Çevresinde peylediği azınlığın imtiyazlarını savundu. Bu
azınlık kent (cite)lerde toprak sahibi (patrici, Kureyş), göçebe
akınlarında, harplerde muzaffer veya galip "Gaazi", "İlb" şeflerdi. Zamanla,
öteki kandaşlara veya kent halkına sürü gözüyle bakan bu azınlığa "Asâlet:
Aristokrasi" denildi.
Yukarı barbarlık konağının sonlarına
doğru, göze batan ekonomik ve sosyal gelişmeler, toplum içinde bütün kandaşlık
münasebetlerini param parça ediyor idi. Her yeni üretim kolu, o parçalanmayı
biraz daha arttırıyordu.
Parçalanmayı kim önliyebilirdi?
Kent içinde iki tip insan
vardı:
1- Yerli asil tabaka:
Bunlar, cenneti bile kılıçların gölgesinde bilen gözü dönmüş çapulcu
babahanlardır. Toplumun demokrasi geleneklerini diriltmeleri, şuurlu insan
düzeni kurmaları düşünülmezdi.
2 - Yabancı sığıntılar:
Çok defa "ipten kazıktan kurtulma kişilerdi. Yeryüzünde toprakları bulunmadığı
için, Ali'nin külâhını Veli'ye giydiren alış - verişten başka yapacakları
yoktu. Ancak ticaret'le geçinebilirlerdi.
Toplum üretiminin aksamadan
gelişmesi için kalan tek yol, kör "arz ve talep" kanunu ile, kendiliğinden,
yani insan şuuru ve iradesi dışında işleyen mübadele, TİCARET idi.
Barbarlıkta değiş - tokuş,
üretim yapan kişinin, kendi ihtiyacından fazla gelen malını, başka bir
üretmenin fazla malı ile trampa etmekti.
Ticaret bunun tam tersidir
1- Tüccar hiçbir üretim
yapmaz. (Başkalarının ürünlerini değiştirir).
2 - Tüccar, kendi ihtiyacı
olan malı kullanmak üzere satın almaz; tekrar satmak için satın
alır.
3 - Tüccar, bir malı üretenle
tüketenin birbirlerinden habersiz oluşlarından faydalanarak, iki üretici
zararına arada KÂR eder.
Medeniyet böyle bir tüccarlar
sınıfının bulunduğu toplum biçimidir. ·
Ticaret görevi, toplumun
hemen bütün öteki organ ve görevlerinde kökten değişiklikler yaptı.
Zenginliğin en büyük kaynağı
ticaret oldu. Toplumdaki canlı - cansız her varlık, ticaret yüzünden alınır
- satılır mal, matah durumuna girdi. En sonunda insanın kendisi de matahlaştı.
Yalnız kâr için alınıp satılan köle haline geldi. Medeniyetten önce de
"köle" adlı kişiler görülmüştü. Ama bunlar, barbar toplumda henüz aile
üyelerinden biri gibi karşılanırdı. Barbarların kölesi, ilkin yardımcı
evlâtlık sayılırdı. Alış verişi ticaretleştiren sanayi ve ziraat gelişimi,
köleyi aileden ayırdı. Bir çeşit sömürülür canlı ve akıllı âlet gibi alınıp
satılır kıldı. Üretim köle işi haline geldi. Böylece, medeniyetin durumları
ve yararları birbirine zıt iki sınıfı, KÖLELER ile EFENDİLERİ ortaya çıkardı..
Ticaret insanları ziraatle
bağlandıkları toprak köklerinden de söktü. İlk kentlere yerleşik eski kandaş
toprak sahiplerinin yanlarında, zamanla birçok topraksızlar türedi. Bunlar
yabancı, köle, azatlı kalabalıklarıydılar. İlk "asil"
kent yerlileri; Roma'da Patriçi'ler, Yunanistan'da (bizim "Ağa"
sözümüze kaynak olan) "Agadoi"ler, Mekke Arapları içinde müslümanları,
Hz. Muhammedi göçe zorlayan "Kureyşi"ler zamanla azınlığa
düşen imtiyazlı toprak sahipleri idiler. Bu "asil"lerin gücü topraktan
geliyordu. Medeniyet ilerledikçe, toprak gibi artıp eksilmesi pek insanın
elinde olmayan bir nesnenin getirdiği zenginlik ikinci basamağa düştü.
Ticaret, ucu bucağı bulunmayan bir kâr ve zenginleşme kaynağı idi. Nitekim,
önceleri kent yerli asillerine sığıntı, kent varoşlarında döküntü gibi
yaşayan topraksızlar, azatlı köleler Roma'da "Pleb", Yunanistan'da
"Hahoy", Mekke'de "Müslim"ler arasında ticaretle zenginleşenler
çıktı. Bunlar türedi zenginlerdi... Ama, eski toprak sahiplerini varlıkça
gölgede bıraktılar.
Eski toprak asilleri karşısında,
zıt bir para zenginleri kalabalığı dikildi. Topraklı züğürtleşmiş "asil"lerle,
paralı "zıpçıktı"lar arasında çatışmalar başgösterdi. Bellibaşlı orjinal
medeniyetlerin başlangıç tarihleri, paralılar ile topraklıların, karşılıklı
etki ve egemenlik çekişmeleriyle sarsıldı. Ve ancak bu tezatları bir senteze
vardırabilen kentler, tarihte orijinal medeniyet adını alabilecek ana uygarlıklar
kurabildiler.
En çok bilinen iki örnek,
Roma ve İslâm medeniyetleridir. Roma'da Patriçiler'le Plebler arasındaki
dövüşler, birçok siyasi uzlaşma yollarından yürüyerek ünlü ROMA HUKUKU'nu
yarattı, Roma medeniyeti bu "hukuk devleti" sentezinin ürünüdür. Mekke'de
Kureyş eşrafı (Kent patricileri) ile Hz. Muhammed'in taraflıları (Mekke'nin
tüccar Plebleri) arasında, kanlı gazvelere son veren "Hudeybiyye barış anlaşması"
yapılabildiği için, Arabistan yığınları İslâm medeniyetinin Uzakdoğu
ile Batı arasındaki ticaret köprüsü olmasına politik zemin buldular. Bunları,
en çok bilinen iki klâsik örnek diye verdik.
Ticaret para üzerinde döner.
Para, Değer ölçüsü, değiş tokuş aracı gibi görevleriyle işbölümlü toplumun
candamarı olan arz ve talep kanununu elle tutulurlaştırır. Orta Barbarlığın
sürü ekonomisinde para, davardı. Yukarı Barbarlıkta ziraat keşfedilince:
Altın ve gümüş gibi değerli madenler para yerine geçtiler. Para madenler
Sümer'de "sikke" (basılı para) değildiler. Külçe olarak tartılarıyla
para işini görürlerdi. Ancak daha sonra, egemen devlet damgası yiyen maden
külçeleri belirdi. "Sikke" denilen basılı, resmî ayarlı bildiğimiz para
doğdu. Para, herşeyi satın alan, genel karşılık olma gücüyle dayanılmaz
çekicilik kazandı. Mal ticareti yanında, başlı başına para ticareti de
gelişti. Herkesin rızkı ona bağlandı. İhtiyacı olanlar, hattâ tüccarlar
bile, ödünç para peşine düştüler. Ticarete yatırılan para kâr getirdiği
için, ticarete yarayan ve ödünç verilen paranın da kâr getirmesi gerekti.
Para ticaretinin getirdiği kâra, FAİZ denildi. Alış - veriş ilerledikçe,
faizcilik "Tefecilik = Mürabahacılık, Kur'an-ı Kerim'de ateş püskürülen
RIBA'cılık"alıp yürüdü. Çünkü zamanla, bütün küçük üretmenler borçlandılar.
Borçlular fakirleştiler. Borcunu ödeyemeyen, - İlkel Komuna ahlâkında yalan
bilinmediği için, - kendi kendisinin köle olarak satılmasına katlandı.
Borçlular fakir düştükleri ölçüde, alacaklı tefeciler zenginleştiler. Böylece,
hür olan yurttaşlar arasında dahi zengin - fakir ayırdı belirdi.
Gerek ayrı hür tüccarlar
sınıfı, gerekse zengin - züğürt biçimindeki sosyal farklılaşmalar, Toplumun
bütün öteki bağıntı ve kurumları, kuralları üzerinde yankılar yaptı. Orta
Barbarlıkta ölenin malı doğrudan doğruya topluma kalırdı. Yukarı Barbarlıkta,
Babahanlık düzeni serteldikçe, mülk babanın malı oldu. Ama genede ölen
babanın malı bütün topluma değilse bile, ailenin bütününe ortaklaşa varlık
(müşterek mülk) olarak kaldı. Medeniyet bu son âdeti kaldırdı. Atina kentinde
Solon, Mekke-Medine kentlerinde Muhammed MİRAS usullerini kanunlaştırdı.
Miras, toplum içinde zenginleşen kişinin, elde ettiği varı, öldükten sonra
dahi topluma sormadan istediği gibi kullanması demektir.
Toplumla aile üyeleri arasına
giren ayırt, ailenin kendi içine de işlemekten geri kalmadı. Babahanlıkta
kuvvetlenen monogami (tek kocalılık), erkeğin kadın üzerinde mülk kertesine
varan egemenliğini kesinleştirdi; erkeğin çıkarına, şu veya bu maske altında
poligamiyi (çok karılılığı) getirdi.
Bay (efendi) ile kul (köle),
patriçi (asil) ile pleb (sığıntı), zengin ile züğürt, toplum ile yuva (aile),
yuva içinde kadınla erkek, baba ile çocuklar, yuva dışında tüccarlarla
tüccar olmayanlar, üretmenlerle tüketmenler (müstahsillerle müstehlikler),
kişilerle kişiler (fertle fertler) arasındaki uygarlık bağıntılarına (medenî
münasebetlere) yakından bakılacak olursa, bunların bir kutuplaşma ve karşıtlaşma
(TEZAT) yarattığı apaçıktır. Eski ilkel toplumun, birbiri için kendilerini
hiç düşünmeksizin ateşe atmaya hazır (kan dâvası) içten gelme mutlak eşit
KAN KARDEŞLERİ yerine, "bir kayanın üstünde oturdukları halde kırkının
da kuyruğu birbirine değmeyen 40 tilki" durumundaki kişiler (hür fertler)
geçti. Bu ayırt ve karşıtlıkları, patlangıçsız ve sürekli toplum gelişimine
elverişlice bir arada birlikte var olmaya zorlamak için, çok çeşitli moral
bağların bekçiliğini yapacak genel bir siyasî güç gerekti. O güç medeniyetin
tacı; DEVLET oldu.
İşte, tarihin herhangi bir
basamağında uygarlık, medeniyet var mı, yok mu denince, orada, ticaretten
devlete kadar uzanan ve birazını yukarıda saydığımız toplum kurul ve kuralları
aranır. Nerede onlar varsa, medeniyette vardır, denir. Paleontolojide nasıl
yalnız en dayanıklı taş âlet ve kemiklere bakarak bir çağa dair hüküm veriliyorsa,
biz burada medeniyetin en temelli ve elle tutulur belirtilerini andık.
Bütün bu belirtileri taş devrinin taş baltası gibi deyimlendiren ve medeniyetin
büyük zaafına tanık olan büyük imtiyazlı YAZI'dır. Tarihöncesi toplumda
söz, iki kişi arasında geçse bile, insanı sonraki kanunlardan daha kuvvetle
bağlayıcı bir güçtü. Medeniyetle beraber yalan keşfedilince, sözün yerine
inkâr edilemez maddi delil gerekti. Bu keyfiyet değişimini belirtecek elle
tutulur söz: Yazı olabilirdi. Keza, medenî yalan dolanlar ortasında
yaman çoğalış ve sonsuz karmaşa gösteren alış - verişin maddî mânevi her
biçimi akılda tutulamayacak kadar birikmişti. Onları derleyip hazineleştirecek
tek araç gene, Yazı oldu. PARA. Yazı idi. Onun için medeniyet üçüzü (teslisi):1-Genel
olarak sosyal SINIF'ların özel olarak başlıca geçimi TİCARET olan
Tüccar sınıfının bulunması; 2-Toplum içinde doğup çetinleşen medenî
tezatları son kerteye dek denetleyip dengeleştirecek silâhlı adamları ve
cezaevleri bulunan DEVLET'in kurulması; 3 - Medeniyetin artı eksi
bütün olaylarını kişi sözünden çok daha ömürlü ve bir çeşit sözün kemikleşmesi
demek olan YAZI'nın sosyal araç durumuna girmesidir. Bu üçüz olan
yerde TARİH ve MEDENİYET vardır. Ondan öncesi;TARİH ÖNCESİ, barbarlık veya
vahşettir. Tarih öncesinin, Paleolitik, Neolitik, Heliolitik (Eski, Yeni,
Işık taş) çağlarındaki insan olaylarını hâlâ en bilimcil çevrelerde medeniyetle
karıştırıldığı için bu kısa kaydı yapmadan geçemedik.
Konumuz ne tarih öncesidir,
ne modern tarihtir. Tarihöncesi ile modern tarih arasına giren, en çok
7 bin yıllık TARİH içindir, dedik.
Tarihi anlamak için medeniyeti
anlamak gerekiyor. Ama bildiğimiz okuduğumuz tarihlerde medeniyet bir tek
değil, bir çok görünüyor. Bütün o medeniyetler, sıradağlar gibi, modern
çağa gelinceye dek, uzun gelişimlerle bin bir tecelli gösteriyor. Gelişim,
hiç değilse eski dünyamızda, birbirlerinden uçurumlar ile ayrı görünmelerine
rağmen, hem birbirlerine sanıldığından çokbağlı olan, hem birbirlerinden
netice, sebep bağıntılı mantıkî sonuçla, ister istemez çıkan uzun zincirleme
gidiş basamakları gibi tek bir bütün olarak vardır. Tarih zincirini olduğu
gibi kavramak için bir usul, bir yol, bir pusula gerekir. Tarih gidişini,
detaylara boğulup sapıtmadan izlemek için elimizde bir "fil conducteur":(İp
ucu) bulunmalıdır. O ne olabilir?
"İktisadî sebep!" demek
yetmez. O, işin alfabesidir. Tarih denilen alın yazımızda bu alfabenin
nasıl uygulandığı önemlidir. "Ekonomi" (iktisadiyat), Üretim (istihsal),
üleşim (tevzi), değişim (mübadele), tüketim (istihlâk) diye belli bölüklere
ayrılır. Bu bölükler için TEMEL, elbet ÜRETİM'dir. Ortada yapılmış bir
ürün bulunmadıkça ne üleşilecek, değişilecek, ne de tüketilecek nesne kalır.
Tarihöncesinde üretim tüketimle
yan yana idi. Üretimle tüketimin arasına ne üleşim, ne değişim kesin bir
şart olarak girmemişti. Üretim KAPALI EKONOMİ içinde TABİİ yoldan yapılıyordu.
Her oymak, kendi içinde her yuva (aile) kendi ihtiyaçları için tabii bir
iş bölümü ile, kadın erkek arasındaki iş bölümü ile çalışıyordu. Genel
olarak üretmenler, diledikleri tüketimleri için üretim yapıyorlardı. Ve
üretim herşeydi. Üleşim diye bir problem yoktu. Herkes olduğu kadar ve
dilediğince tüketiyordu. Ürünlerin değişimi, sonradan, ikinci, üçüncü kerte
bir olaydı. Hele ticaret denilen şey, akıl ve hayale gelmiyordu. Osmanlı
lügâtı son zamanlara kadar "tüccar" demez, "Hâşâ min huzur tüccar" derdi.
Ticaret, doğduktan binlerce yıl sonra bile ilkel toplum insanına o kerte
yabancı ve kötü geliyordu.
Öyle iken, hor görülen alçak
gönüllü değişim durmadı. Ziraatle sanayinin, kentle köyün üretmenleri
arasında yerleşen büyük sosyal işbölümleri üzerine, bayağı değiş - tokuş.
Ticaret durumuna girdi. Me- deniyete gelinceye dek, zenginlik yalnız
üretimle edinilirdi. Medeniyetle beraber tüketim ihtiyacı için değil, kâr
etmek için değişim, üretmeden zenginlik edinme yolunu, yani ticaretle zenginlik
kazanmayı açtı. Medeniyetten önce yok olan TİCARET başlı başına bir ekonomi
görevi oldu. Olur olmaz da, gerek üretimin, gerekse toplumun yüzüne damgasını
vurup, karakterini değiştirdi. Ve ondan sonra tarih neredeyse bir ticaret
tarihi yönüne girdi. Yazılı tarihin "iktisadi sebepleri" arasında
en göze batan, en yaygaralı, muhteşeminden kutsalına kadar bütün maddî
manevî toplum olaylarında en inanılmaz rolü oynayan sebep ticaret oldu.
Ekonominin üretim münasebetleri
gölgede mi kaldı? İstersek öyle diyelim. Yalnız unutmayalım ki, "gölgede
kalmak" etkisini yitirmek değildir. Üretim, aslında, frenklerin "eminance
grise" dedikleri gizli kuvvet olarak her zamankinden daha şiddetle etki
yapar. Üretim münasebetlerinin tarihteki rolünü, ekonomi temeli ile sosyal
ve kültürel üstyapı arasındaki münasebetlere benzeterek anlayabiliriz.
Nasıl, temelle üstyapı karşılıklı münasebet halinde iseler ve nasıl bütün
bin bir olaylar mahşer ile göze çarpan hep üstyapı iken, en son duruşmada
üstyapıyı belli eden temelse; tıpkı öyle, tarihte rol oynayan ekonomi münasebetleri
içinde en göze çarpan ticaret münasebetleri iken, en son duruşmada onları
tayin eden gene üretim ve üleşim münasebetleridir. Nitekim, bunlardan üretim
münasebetlerine TOPRAK ve MEDENİYET bölümünde, üleşim münasebetlerine ise
BARBARLAR ve MEDENİYET bölümünde değineceğiz. Ticaret: Ekonomi münasebetlerinin
üstyapısıdır. Tarihe en yakın ekonomi münasebeti ticarettir. O bakımdan
tarihte en doğrudan doğruya etki yapan, yön çizen ekonomi faktörü
ticaret oldu. Neden?
Medeniyet çağının büyük
sosyal iş bölümleri üzerine üretmenin durumu bambaşkalaştı. Üretmenler,
kendi ihtiyaçları için değil ihtiyaçlarından aşırı, ihtiyaç duymadıkları
nesneleri, başkalarının ihtiyacı için üretmeye giriştiler. Ayrıca, üretmenler,
birbirlerinden uzak ve habersiz, kimin neyi, ne kadar istediğini kestiremeden,
götürüye çalışır oldular. Bu yüzden ticaret, çarçabuk aracılıktan, üstünlüğe
geçti. Üretmenler, kullanamayacakları kendi aşırı ürünlerini, kullanacakları
başka ürünlerle değişmek için tüccarın eline bakar kaldılar. Ticaret olmasa,
yapılan mallar elden çıkmaz, üretim dururdu. Ticaret, toplum için HAYATİ
ZARURET idi. Medeniyetle birlikte, üretimin yürümesi, hayatın durmaması
için, ticaret şarttı.
Hele kadim çağda, bezirgânlığı
ve ticareti üretime, topluma ve tarihe üstün kılan karakterler şöyle sıralanabilir:
1- Üretimin kendisi de bir
tüccar malı idi. Üretimi yapan köle'ler, bezirgânlarca pazardan
pazara gezdirilip, alınır, satılırlardı. Böyle bir toplumda üretimle uğraşmak
köle işi, üretmenlik aşağı, kötü çaba demekti. Fiilce üretim yapan, kazanmıyor,
sömürülüyordu. Sonunda bu hâl üretimi kötülüyordu.
2 - Makine sanayine gelinceye
dek, üretim büyük ölçüde bir merkezde derlenemedi. Ziraat bile, küçük üretim
biçimiyle daha verimli kaldı. Onun için, antik çağda ve hattâ modern Ortaçağda
kazancı ölçüsünde, - söz yerindeyse: SOSYALİZE; TOPLUMSALLAŞMIŞ, - en büyük
"İŞ" ticaretti. Ticaret zenginliğinin ucu bucağı yoktu. Para zenginliği,
"her yerde hâzır, nâzır" ve "her derde deva", her zenginlik biçimine kolayca
geçebilirdi.
3 - Gene antika çağda, rejim
ne olursa olsun, acunun sonu nereye varırsa varsın ticaret hep ticaretti.
Üretim, ister ilkel komuna, ister köle, ister küçük köylü, ister küçük
burjuva (esnaf) üretimi olsun, tüccarın: "İktidarı daima paranın iktidarı
olarak mevcuttur. "Demek, üretim ne kadar gelişimsizse, paranın iktidarı
(Geldvermögen) o kadar daha aşırıca tüccarın elinde santrallaşır, yahut
tüccar, gücünün özel biçimi gibi görünür." (K. Marks: Das Kapital,
Tom III s. 357, 358)
Bütün bu sebeplerle, antika
zamanın ekonomi şartları içinde, ticaretin her şeye ve bir dereceye
kadar (sonuna kadar değil) üretime bile hakim olması tarihî bir
kanundu. Ancak, belli bir dereceden, bir hadden sonra ve "son
duruşmada" üretimin o görünmeyen yaman temel gücüyle nasıl herşeyi
bir anda alt üst ederek durumu oldu bitti haline getirdiğini ileriki bölümlerde
göreceğiz. (Özellikle toprak ve medeniyet bölümünde daha iyi anlayacağız.)*
Ancak, buraya dek gelen
izlere göre, eski tarihin GİDİŞİ'ni anlamak medeniyetlerin biçim
değiştirmelerini anlamak demekse, medeniyeti anlamak da, bir sözle
özetlenirse, - biraz çokca soyutlamayı göze alarak, anlamayı ve araştırmayı
kolaylaştırmak için, - ticareti anlamak sayılabilir. Çünkü,
üretim yordamı tabiî ekonomi sınırlarını ve surlarını parçaladığı günden
beri, eski sosyal yordamlı üretimin yerine endividüel yordamlı üretim
geçmiş ve ekonomi maldeğişimi ana- karakterini taşıdığından, BEZİRGAN
EKONOMİSİ adını almıştır. Gerçi, modern kapitalizm üretimide bir çeşit
bezirgân ekonomisidir. Ama, burada, kapitalizm öncesinin görmediği bir
SOSYALLEŞMİŞ üretim yordamı başladı. EI imalâthanelerinin (manifaktürlerin)
içlerinde beliren işbölümü, makineleşme ilerledikçe üretim bağıntılarının
(istihsal münasebetlerinin) tekcil (ferdî) karakterine zıt olarak üretim
yordamını (istihsal tarzını) inanılmaz ölçüde sosyalleştirdi. Antika medeniyetler
tarihi ile modern tarih arasındaki temelli ayırd; her ikisi de bezirgân
ekonomisi oldukları halde, üretim yordamları temelinde görülen bu zıt karakterle
aydınlatılabilir. Modern tarih, Sosyal üretim yordamlı bezirgân
ekonomisine dayanır; antika tarih, Tekcil (endividüel) üretim yordamlı
bezirgân ekonomisine dayanır.
Onun için, kapitalizm öncesindeki
antika tarihte medeniyetlerin niçin şu veya bu yolu tuttukları, neden beriki
veya öteki biçime girdikleri, hepsinde az çok aynı kalan üretim yordamı
ile üretim münasebetlerinden ziyade, ancak o medeniyetlerde ticaretin coğrafya
ekonomisince tutturduğu GİDİŞ yönüne ve doğurduğu sosyal sonuçlara göre
belli olur.
1- Ticaretin ARTI (müspet)
sonucu: Medeniyetin gitgide kem miyet ve keyfiyetçe genişliyerek yeryüzünü
her gün biraz daha kaplamasıdır.
2 - Ticaretin EKSİ (menfi)
sonucu: Medeniyetin gitgide kem miyet ve keyfiyetçe büyüyen ve toplumu
her gün daha yaman altüstlüklere uğratan tezatlar yaratmasıdır.
Ticaret mekanizması ile
gelişen bu iki zıt, fakat birbirinden hiç ayrılmaz prose (gidiş), bize tarihin
nasıl önceden çizilmiş mantıkî yönlere uyarca doğuya, batıya dalbudak salaraktan,
niçin gördüğümüz basamakları aşa çıka ilerlediğini oldukça anlatır.
* Tarih-Devrim-Sosyalizm Kitabının VIII. bölümüne bakınız.
Bezirgânlığın müspet gidişi
ve sonucu boyuna yayılmaktır. Bu yayılmanın yönünü kendiliğindenmişçe,
ticaret yolları çizer. Ticaret bir yerden başka bir yere, bir ülkeden ötekisine
mal götürüp getirirken, farkına varmaksızın, canlıların yeryüzünde doğup
ölürken kendilerinden sonraki daha ileri gelişkinliklere ümüs tabakasını
hazırladıkları gibi, ister istemez ve bilmeyerek, medeniyet tarlasını sürer.
Her insan kurumunda olduğu gibi, ticaretin de bir madde temeli, bir de
sosyal mânâsı vardır. Ticaretin sosyal anlamı, İnsanla insan arasında
münasebet (değişim bağıntısı) olmaktır. Ticaretin madde temeli,
taşıtlarla yollardır. Eğer ticareti sanayiye benzetirsek; madde temeli
sanayi sermayesinin değişmez (invariable) bölümüne karşılık düşer.
Taşıtlar,değişmez sermayenin elden ele geçer (mütedavil) parçası,
yollar da durur (fixe: Sabit) parçası demek olabilir... Bu benzetişten
şöyle bir sonuca varabiliriz; Sermayenin gücünü gösteren (uzvî terkip)
nasıl durur sermaye parçasının önemi ile ölçülürse, ticaretin gücünü
gösteren şey de, ticaret yollarının önemi ile ölçülür. Hele geniş
kazançlar getiren büyük ticaret, ancak uzun ve emin yollarla gerçekleşebilir.
Yol, medeniyetin tabiattan
koparıp aldığı en tipik sosyalleştirilmiş coğrafya parçasıdır. Medeniyetler,
güttükleri ticaret yollarını tabiatın coğrafya iktisadı elverişliliklerine
göre açarlar. Ticaret yolları, hangi tabiat ve coğrafya şartları
içinde en ekonomik, en verimli iseler medeniyetle oralarda en ekonomik
ve en verimli gösterilerini yapar. Böylece, uygarlıkların genişleme ve
gelişme yönleri ticaret yollarını kovuşturur. Ticaret deyince, Antika zamanda,
- son duruşmaya değin, - üretime de karşılık etki yapmak üzere bütün zenginlik
imkânlarına hâkim olan mekanizmayı anlıyoruz. Sosyal zenginliklerin birikişi
ve gelişimi o bakımdan ticaret yolları üzerinde araştırılmalıdır. Ticaret
yolu ise, Yeni üretici güçler ve üretim alanları yönünde
belirlenir.
Antika uygarlıklar, bilerek
bilmeyerek, hep antika ticaret yolları çevresinde doğdular, dövüştüler,
öldüler. Antika uygarlıklardan her biri, bir canlının iç güdüsüyle, boyuna
ticaret bağıntılarını yeryüzünün dört bucağına ulaştıracak yollarla uğraştılar.
Antika uygarlıkların neden falan veya filân yönde açıldıklarını anlamak
istedik mi, ticaret yollarına bakmamız gerekir. Ticaret yolları, ne gibi
coğrafya çevrelerinden, hangi ülkelere doğru eğiliyorsa, uygarlıkta o yönde
yol almıştır. Bu bakımdan, medeniyetlerin gidişinde yön belirtimine
yarayacak pusula ticaret yoludur. Tarihte ticaret yollarını arayıp
bulmak, ekonomik ve sosyal uygarlık gelişiminin yeıyüzünü dolaşma rotasını
çizmeye yarar. Ticaretin rotasını ise. Üretici güçler (tabiat) çizdi.
Örnek: Irak medeniyeti,
yanıbaşındaki Arabistan, hatta Suriye'ye, yani hemen yanıbaşında bulunan
güney ve batıya uzanacak yerde, daha önce kuzeye Akkad, Asur medeniyetlerini;
doğuya Elâm, Med medeniyetlerini ekti; oralardan Eti ve Fars medeniyetlerine
tohum attı. Neden? Çünkü, elbet ilkin o bölgelerde uygarlığa yeni ve ilerici
üretici güçleri bulunuyordu; ondan sonra bu elemanlara doğru en elverişli
ticaret yolları uzanıyordu. Bâbil, (şimdiki Bağdat'a yakın) Akşak, Assur,
Niniv kentleri, güneyden kuzey batıya doğru çizi üzerinde çıkan Fırat Dicle'nin
tabiî, kolay ve emniyetli ticaret yolunu tuttular. Fırat - Dicleye paralel
olarak kuzeyden güneye inen Zağros dağ zincirleri iki sıra duvar gibiydi.
Ama iki sıra Zağros dağları arasındaki dalgalı yayla, mâden, meyva ve orman
doluydu. Elbniz tepelerinin baktığı Rumiye gölünden, Elamlıların Suz bölgelerine
değin uzanan yerlerde eskilerin işledikleri bakır, demir,
kurşun, mermer, lâcivert taşı gibi, arslan,
kaplan, leopar yanında hemen bütün sürü hayvanları Keçi,
deve, at, eşek, manda, hecin devesi
ve ilh. bulunuyordu. Irak'ın hemen batısı ve güneyi ise Arabistan ve Suriye
çölleriyle kesilmişti. Fenike ve Mısır kıyılarına Fırat yukarısından inildi.
Mısır medeniyeti başka türlü
davranamadı. Sağında ve solundaki geniş Sina ve Libya ülkeleri dururken,
ancak Nil vâdisi boyunca Orta ve Yukarı Mısır'a doğru güneye indi; fakat
en verimli gelişmelerini Akdeniz doğusu kıyılarında verdi. Kuzey karşısında
Girit adasına atladı.
Gemicilikte pek değerli
kerestelik ormanlara sahip Lübnan kıyılarında, tarihçilerin yuvarlak bir
sözle "finike" adını taktıkları Laodicle'den Yafa'ya kadar 25 kıyı kenti
çiçeklendi. Umman denizi kıyılarında Sind, Main, Hadramavt, Katban, Seba
kolonikçikleri hemen hemen aynı zaruretlerle belirdiler. Yakın çöllerde
ne Umman kıyılarının baharatı, kokuları, inci, mercanı,
ne Zagros ve Toros dağlarının zengin mâdenleri, ne Lübnan'ın seçkin
kerestesi vardı, ne de ırmak ve deniz yollarına geçit veren vâdiler
kervanlara elverişliydi. Çölde ticaret yolu hem güç, hem faydasız ve hedefsizdi.
Onun için medeniyet, kendisine en kolay ve en faydalı ticaret yolları aradı
ve bunları önce kuzeyde buldu. Irak'ta doğan uygarlık neden önce boyuna
daha çok kuzeye doğru yol aldı? Çünkü, Fıratla Diclenin kendileri gibi,
aralarındaki düz yerler de, ta şimdiki Türkiye sınırlarına dek hep karadan
kervan, ırmaktan su yollarıyla ticaret için biçilmiş kaftandı.
Ve tarihte en büyük şahdamarı
görevini yapan Irak anaticaret yolları tıkandığı zaman, cihan ticareti
kendisine yeni yollar aradığı vakit bile, gene çöl ortasında değil, Cidde
- Mekke - Medine - Şam çizisi üzerinden kıyı kervan yollarında islâm medeniyetini
yarattı. Lâkin, İslâmlık ana yolu açar açmaz, medeniyet merkezleri Irak
- Suriye - Mısır bölgelerine taşındı. O kadar ki, islâmlığın beşiği Mekke
- Medine unutulmak, çölün tozu altında bunaltılmakla kalmadı; Şam, Bağdat,
Kahire saltanatlarınca taşa tutuldu, zaman zaman yakılıp yıkıldı. Çünkü
çöl ortasındaki o kutsal kentlerin ticaret yolları bakımından önemi
kalmamış, üretimce ise rolleri hiç olmamıştı.
Bu örnekleri bütün tarih
boyunca aramaktan geri kalmayalım. Bulacağımız sonuç hep aynıdır. Medeniyet
ilk doğduğu eski yerinden, daha ileri ve gelişkin üretici güçlere
ulaşabileceği yeni ülkelere doğru uzanıp yayıldı. Yayılış sırasındaki batıp
çıkmalar bizi aldatmasın. Hepsinde aynı insanlık, iki adım geri, üç adım
ileri atan zikzaklarla, yoklamalar yapa yapa yürüdü. Bu gidişin hiçbir
basamağı ve konağı gelişi güzel, kör tesadüfle olmadı. İnsanın o çağdaki
madde ve mâna imkânlarıyla sınırlı bir ister istemezlik, bir determinizmin
içinde gelişti. Bu gelişmenin, tarihte medeniyet sıradağları bakımından
gidiş yönü, genel olarak ticaret yolları üzerinde tutundu. Tarihin, neden
şu veya bu noktada başlayıp, falan yerlere doğru ilerlediğini kavramak
ve izlemek için, elimizden hiç kaçırmıyacağımız BİRİNCİ İP UCU, Ticaret
yolu'dur.
Bezirgânlığın menfî gidişi ve
sonucu, boyuna tezatları büyültmek'tir. Tabiî burada sosyal tezatlar
bahis konusudur. Bu tezatlar, TARİHCİL DEVRİMLER (tarihî İnkilâplar)
diye ayırt edip adlandıracağımız medeniyetlerin batıp çıkma prosesini aydınlatır.
Cemiyetin üretici güçleri her defasında velev arpa boyu arttığı halde,
üretim bağıntıları hemen hemen aynı kalırken, tezatların artması ve çıkmaza
girmesi altüstlüklerin kaynağı olur.
Medeniyet doğdu demek, ticaret
doğdu demekse; medeniyet gelişmeleri ticaret yolları üzerinde yeni üretici
güçler yönünde ilerliyorsa; bu gidiş neden dümdüz çiziyi gütmemiştir? Medeniyet
pekâlâ zaman ve mekân içinde arasız ve kopuksuz akabilirdi. Ve tarihte
birbirinden ayrı, sanki birbirinden habersizmişce sıra MEDENİYETLER var
da, neden insanlık gibi tek bir tip uygarlık yokmuşa benziyor?
Medeniyet Irak'ta başladı.
Niye oradan çevrelerine doğru, gittikçe büyüyerek, isterse ticaret yolları
yönünde, bir düzeye uzayan bir tek bütün "MEDENİYET" olarak yaşamadı? Yalın
mantığa göre bu daha doğru idi. Irak uygarlığı, kendisi ölmeksizin, Fırat
boylarından Anadolu'ya, İran yaylâsına, Hindistan'a, Akdeniz'e, Uzakdoğu'ya,
Batı Avrupa'ya ve ilh., dosdoğru, batıp çıkmasız, kopuşmasız, aralıksız
bir büyüme ve genişleme yordamı tutturabilirdi. Oysa, ne görüyoruz? Tarih,
hiç te bizim antika "mantık"ımıza uyup, bir teviye büyüme ve çoğalma biçiminde
gelişmiyor. Tersine, yeryüzünün batıp çıkma katastroflarıyla, medeniyetlerden
biri ölürken ötekisi doğuyor; medeniyetler birbirlerini çekiştirip yiyor.
Neden?
Genel görüş bakımından,
ne tabiatta, ne tarihte formel mantıkça "doğru" sayılabilecek bir
gidiş aramanın yersizliğini biliyoruz. Tabiatın zaman içinde değişimi gibi,
toplumun tarih içindeki gelişimi de, genel diyalektik kanunlar ile: Şuursuz
altüstlükler, "katastrof:(Yıkılış)"larla birbirinden ayrılmış belli
sürede düz - gidişler gösterir. Bu genel kuralı tarih alanında gerçekleştiren
özel sebepler hangileridir? Bu sebeplerin üretim temelindekilerini TOPRAK
bölümünde, üleşim bağıntılarındakileri BARBARLAR bölümünde
göreceğiz, demiştik. Burada, problemin yüzeyde de olsa en gürültücü görünüşünü
açıklayan değişim bakımından TİCARET ekonomisinin eksi (menfi) sonuçlarında
arayabiliriz. Bu sonuçlar, medeniyetlerin içlerindeki ve dışlarındaki sosyal
tezatlardır.
Sürünün bulunuşu ile birlikte
avcı oymaklarla çoban oymaklar arasındaki tezatlar az çok tabiî sonuçlar
verebilirdi. Çoban ekonomisi, mutlak avcı ekonomisinden üstündü. Bu üstünlük
herkesçe benimseninceye kadar, çobanlıkla avcılık bir arada yaşayabilirdi.Yahut,
Avrupa'da paleolitik avcı Kromanyonların (daha parlak bir ırk görünmelerine
rağmen) daha ileri ekonomiye dayanan neolitik uluslarca yeryüzünden kaldırışları
gibi, çobanlık erişebildiği yerlerde avcılığı temizlerdi. Son duruşmada,
çobanlık avcılığın yerini kesin olarak, bir daha geri dönmemecesine aldı;
ondan sonra, (her gerçek fonksiyonunu yitiren ekonomi aracının güzel sanat
âleti durumuna girdiği gibi) avcılıkta toplumda bir spor veya eğlence işi
olurdu.
Medeniyet gelince, yeni
ve üstün ekonomi ile eski alt ekonomi sistemlerine dayanan toplulukların
karşılıklı münasebetleri ve ulaştıkları sonuçlar TABİİ olmaktan çıktı,
altüstlüğe uğradı. Medeniyetten önceleri insan toplulukları, kaos bulutu
içindeki atom zerreleri, veya kolloit cisimler içindeki miseller gibi,
hep birden, birbirleriyle çatışma ve bir oluşa doğru toptan gidiş halinde
idiler. Medeniyetin ticaret münasebetleri, insan münasebetlerinde o zamana
dek görülmemiş bir keyfiyet ve kemmiyet değişmesi yarattı. Tarihöncesinde
insan toplumu içerisinde yalnız tabiî tezatlar var idi. Kadın - erkek,
büyük - küçük gibi. Toplumların birbirleriyle olan dış tezatları da tabiî,
yaşama savaşı kanunlarına uyardı. Ticaret, az çok tabiata bağlı bulunan
üretimden kopmuş, yapma geçim tarzı ile insan münasebetlerindeki tabiîliği
sanki kökünden kazıdı. Ve birdenbire, insan tezatları şu üç karakterde
olağanüstü yamanlaştı:
1- Tabiî tezatlar, keyfiyet
değişmesiyle SOSYAL tezatlar biçimine girdi.
2 - İnsanla insan arasında
toplum dışı tezatlar TOPLUM İÇİ'ne de girdi.
3 - Gerek iç, gerek dış
tezatlar pek geniş ve belli bölgeler ölçüsünde KUTUPLAŞTI.
Toplumun içini dışını sarmış
bulunan bu (SOSYALLEŞMİŞ + KUTUPLAŞMIŞ) tezatlar medeniyetin hem doğup
büyümesini, hem hastalanıp ölmesini gerektiren sebepler arasına girdi.
İnsanlık artık kendi kendisi için dahi anlaşılır şey olmaktan çıktı. Tarihöncesinde
istenecek şey kıttı. Medeniyette insan ne istediğini bilemez oldu. Akıl
için doğru dürüst ileri gitmek varken, ne oluyordu da ters yüzü dönülüyor,
gerisin geriye tekerlendikten sonra, gene davranılıp eski yokuşlara tırmanılmaya
çalışılıyordu.
Düşünce alanındaki bütün sembolizmlere,
idealizmlere, spiritualizmlere ve mistisizmlere kapı açan derin sebep,
hep medeniyetin ticaret bağıntıları dolayısıyla azdırdığı o sosyalleşip
kutuplaşmış iç ve dış tezatlardı.
1- Medeniyetin İç Tezatları:
Bunlara "uygarlığın doğuşunu" belirtirken kısaca işaret etmiştik. Eşraf
- Avâm, Fakir - Zengin, Efendi - Köle, Büyük - Küçük, Kadın - Erkek, Kişi
- Toplum (Cemiyet - Fert) ve ilh. diye sıralıyabileceğimiz bütün medenî
sınıf, zümre ve sair bölümleri arasındaki sosyal bağıntılar birer kutup
haline gelirler. Sosyal kutuplaşmaların en genişi ve bütün tezatların özeti
SINIF zıddiyetlerinde toplanır. İlk sosyal sınıf tüccarlardır. Sınıf tezatları,
toplumda ticaret bağıntıları ile birlikte yayılıp artar. Eski kanbağları
silindikçe, yerini - şuurlu veya şuursuz:( Modern çağa dek daha ziyade
şuursuz) - sınıf bağlarına bıraktı. Tarihöncesinin en ilkel tabiî ekonomisindeki
kadar olsun insanların şeylere hükmetmesi yerine, şeylerin, kör arz ve
talep kanunu kadar (elle tutulup gözle görülemez, fakat her yerde hâzır
ve nâzır, mutlak ve kadir) bir güçle insanlara hükmetmesi geçti. Artık
insan, sözde şuurunun hayırını görsündü. İnsanlığın alın yazısı, insan
- üstü, sanki tabiat üstü kanunlarla yediliyordu.
2-Medeniyetin Dış Tezatları:
Genel olarak medeniyet düzeyine çıkmış toplumlarla, uygarlık dışı kalmış
yığınlar arasındaki bağıntılar, ticaretin büyülü değneği ile çarçabuk kutuplaştı.
Medeniyet teknik bakımdan dışındaki barbar yığınlara üstün olduğu
halde, işaret ettiğimiz iç tezatların, Zamanla çözülemez kör düğümleşmesi,
bezirgân mekanizmalı uygarlığın sosyal, moral değerlerini çıkmaza,
soysuzlaşmaya götürdü. İnsan medeniyetten ne kadar uzakta ise o kadar daha
az ambale, daha az dejenere oluyor, iç tezatların irade ve şuurunu
felç etmesinden daha uzak bulunuyordu. Kollektif aksiyon üretici
gücü o ölçüde üstün oluyordu.
Böylece, tarihöncesinde,
bin bir aşiret, kabile, kan gibi toplumların hep birden birbirlerile boyuna
dış çatışmaları biçiminde geçen dış tezat ve bağıntılar değişti. Ticaretin
top ateşi nerelere kadar varıyorsa oraya ulaşan SINIR'larıyla bir anamedeniyet
KUTBU'na karşı ona zıt (barbar sosyal düzenli toplum veya yeni bir medeniyet
toplumu) biçimlerinden geri kalan kutup meydana geldi. Fakat biz bu ikinci
kutba basitçe BARBARLAR diyeceğiz. Çünkü esas zıddiyet kutuplaşmasının
sosyal kökleri, Barbarlıkla medeniyet arasındaki kollektif aksiyon
farkından ileri gelir. Eski anamedeniyetin, -tıpkı bittesir elektrikte
olduğu gibi, - kendi tohumunu atana zıt (düşman) kesilen yeni, taze, genç
medeniyet barbarlıktan yeni çıkmıştır. Yekpâre tarihöncesi toplumundan
uzaklaşması, soysuzlaşması eski ana - medeniyete nispetle henüz pek azdır.
Kollektif aksiyon kabiliyeti daha yüksektir.
İşte medeniyet yolu üzerinde
ticaret manivelâsının büyülterek çizdiği o tarih zikzaklarını; içeride
SOSYAL SINIF ve dışarıda MEDENİYET - BARBARLIK tezatlarının oluşu aydınlatır.
Barbarlık problemi sınıf probleminin ikinci derece ürünüdür. Ama antika
tarihte (yani modern çağa gelinceye kadar geçen zamanda) satıhta en çok
gözüken ve insan serüvenini ikide bir kalıptan kalıba döken barbarlık problemidir.
Onun için sosyolojide sınıf problemi doğrudan doğruya izaha, tarihte ise
(kadîm medeniyetler tarihinde) barbarlar dolayısı ile izaha yarar. İlimde
SINIF probleminin, Batı Avrupa modern burjuva inkılâpları ile birlikte
doğmuş olması bundandır. Modern çağdan önce siyaset temeli sınıf problemine
dayandığı halde bu temel o kadar derinde, karanlık ve kargaşalıkta kalıyordu
ki, hiç kimse çıkıp, açıkça tarihte sınıfların rolünü belirtemedi.
Tarihte sınıf tezatlarına
"vekâleten" o kadar yaman rol oynayan barbarlar problemini unutmak bu bakımdan
kadîm tarihi anlamamak olur. Kadim bezirgân medeniyetinin yarattığı yukarıdaki
içli dışlı tezatlar hep birden karşılıklı bağımlılık halinde kavranılamadıkça,
tarihte bir medeniyetin durup dururken niçin ve nasıl battığını, yerine
başka bir medeniyetin niçin ve nasıl geçtiğini anlamamıza imkân yoktur.
Doğan, gelişen, yeryüzüne bambaşka bolluk, güzellik, zenginlikler getiren
medeniyet gitgide niçin duralayıp, ihtiyarlar, hastalanıp, yatalaklaşır?
Bunu o medeniyet içinde bezirgân münasebetlerin alabildiğine şuursuzca
arttırdığı iç tezatlar kurdu, mikrobu izah eder. İç tezatlar kabına sığmayacak
gerginliğe erdi mi, sosyal patlamalar başlar. Bunlar tarihin uçsuz bucaksız
isyan ayaklanma tedip, katliamlarına yol açar. İnsan bağlılıkları, "âsâyiş"
bozulur. Toplumun yapısı sarsılır. Eski medeniyet ölüm döşeğindedir. Onu
bütün iç tezatlarıyla sıhhate kavuşturmanın, yaşatmanın imkânı yoktur.
Eski tezatları bir ân için de olsa temizleyip kaldıracak iç güçler
de medeniyette yoktur. Ancak dışarıda nöbet ve sıra bekleyen barbarlar,
dış tezat mümessili olarak sahneye çıkarlar. Kızılca kıyamet kopar. Kan
gövdeyi götürür. Eski medeniyet yıkılır. Yerine, ama çok defa tam eski
yerinde değil, biraz ötesinde, ticaret münasebetlerinin açtığı üretici
güçleri taze ve ileri olan ülkede başka, yeni bir medeniyet kurulur.
Eskisi neredeyse unutulur.
Kadîm medeniyet düpedüz
yürümez, bata çıka ilerler. Bir medeniyet ölürken bir başka çıkar. Her
yeni medeniyet kendinden öncekini yıkarak kurulur. Bu tarih prosesinin
olduğu gibi tezatlı, gelişmeli, didişmeli akışını kavuşturmak için elimizden
kaçırmayacağımız İKİNCİ İP UCU; Ticaretin toplumda yarattığı o İÇ
ve DIŞ tezatlardır. Ticaret yolları uygarlık gelişiminin iktisat temelindeki
yönelişlere ibre ise, medeniyetin sınıfî, siyasî, hukukî kültürel bütün
üstyapı yönelişlerine ibre olan da bu iç ve dış tezatlardır. Tarihte, BÜTÜN
medeniyetlerin genel GELİŞİM YÖNLERI'ni ticaret - yolları çizer; BEHER
medeniyetin tek bâşına DOĞUP ÖLÜŞÜ'nü iç dış tezatlar gerektirir. Tezatlar,
ticaret yollarını geliştirir. Gelişen ticaret, iç dış tezatları arttırır.
Onun için her iki ip ucunu, her iki pusulayı aynı zamanda göz önünde tutarsak,
tarih gemisinin, insanlığı nereden alıp nereye doğru, niçin ve nasıl götürdüğü
anlaşılır.
Basitten mürekkebe gidiyoruz.
Onun için, kadim çağda üretimin temeli olan toprak münasebetleri'nden,
tarihin özünü belirten iç tezatlardan önce dış tezatların dinamiğini, Barbarlarla
Medeniyetler arasındaki etki - tepkileri gözden geçireceğiz.
(a) Batı dilinde bir:"ANCIEN" sözcüğü
vardır; onun halkımızca kullanılan karşılığı "KADİM"dir. Bir de
"ANTIQUE" sözcüğü vardır: Halk ona "ANTİKA" der. Değiştirmeye
aklımız özense de hakkımız yoktur.
(b)Bugün Batılılar, beğenmedikleri uluslara
sövmek için "barbar" diyorlar. Bu kitapta öyle pejoratif (kötüleyici) anlama
gelecek "barbar" sözcüğü de akıldan geçemez.
"Barbar" sırf
bilimsel sosyal anlamda kullanılabilir. Amerikalı Morgan, medeniyetten
önceki toplumda iki sosyal çağ ayırır: Birincisi VAHŞET, ikincisi BARBARLIK
çağıdır. Yeryüzünde, ilk medeniyet doğarken vahşet çağını yaşayan toplum
kalmamıştır. Bütün dünyayı kaplayan insanlar: (Aşağı - Orta - Yukarı) olmak
üzere üç konağa ayrılan BARBAR toplumlardır. Bizim bu kitapta söylediğimiz
barbarlık, medeniyetten önceki insanlığın geçirdiği o hayat biçimidir.
İnsan olarak barbar medeniden çok üstündür: Çünkü yalan, korku ve eşitsizlik
bilmez. Medeni: Birbirinden ödü kopan, eşitlik bilmeyen, yalansız konuşmayan
insandır. Bu bakımdan tarihte bir ulusa barbar derken, insan olarak onu,
medenilerden çok üstün karakterli buluyoruz. Ve, göreceğiz, gerçekte de:
Medeniler her zaman barbarlardan çok daha gaddar, zalim, müstebit, alçak,
yırtıcı, yıkıcı insanlardır. İlkel de olsa, sosyalist bir toplum olan barbarlığın
insanı ise yiğit, cömert, toleranslı, Frenklerin Şövalye, Arapların Gaazi,
Türklerin Alp, dedikleri temiz ülkücü kişilerdendir. Bunu böyle bilelim.
Yanlış anlaşılmasın.