Compte de Gobineau şöyle
diyor:
"Medeniyetlerin düşmesi,
bütün tarih hadiselerinin hem en göze çarpanı, ve hem de en kapkaranlık
olanıdır. Zekâ ve ruhu ürküten bu felâket, eli altında öylesine muazzam
ve öylesine esrarengiz birşey saklar ki, düşünücü onu gözden geçirip inceler,
onun sırrı çevresinde dönüp dolaşırken bir türlü yorulmak bilmez."
(C. de Gobineau: "İntroduction â l'Essai sur l'inegalite des races humaines".
s. 35, Paris.)
Araştırmamızın konusu budur:
Medeniyetlerin kuruluş ve yıkılış kanunları!..
Medeniyet kuruldu kurulalı
insanlığı en çok düşündüren ve heyecanlandıran problem budur. Tarihin en
büyük destanları o problem için yakılmıştır; en büyük dinler ve inançlar
o problem üzerine kurulmuştur. Bugün de aynı problem bizi gerek teori,
gerekse pratikçe sanıldığından çok ilgilendirmektedir.
1- TEORİ BAKIMINDAN:
Medeniyetlerin doğup büyüdükten sonra mutlak yıkılmaları kaçınılmaz bir
alın yazısı ise, bugün yaşadığımız çağdaş medeniyet de er, geç yıkılacak
mıdır?.. Demek araştırmamız, dünkü insanlık gidişini aydınlatmak için olduğu
kadar, bugünkü ve yarınki alın yazımızı aydınlatmak uğrunda dahi, açıklanması
gereken hem "muazzam", hem "esrarengiz" bir kördüğümdür.
Burada kerametli ulu kişilerin
"KEHANET"leri konu değildir. Her gerçek bilimde olayların gidiş kanunları
izlenince varılacak sonuçlar önceden görülebilir. 18. yüzyıl ortasına gelinceyedeğin,
Grek ve İslâm Tarihçilerinin "KAOS" ve "KIYAMET" görüşleri kaçınılmazdı:
İnsanlık ne kadar yüksek bir madde medeniyetine, bilgi yücelişine
ererse, o kadar daha büyük ve korkunç bir s o n yıkılışla karşılaşmaktan
kurtulamazdı; yâni "TARİHSEL DEVRİM" İnsanlığın alınyasızı idi.
Çünkü sosyal kollektif aksiyon (Teknik-Coğrafya- Tarih) şartları
yüzünden gerekli ÖRGÜT ve BİLİNÇ ile işleyememeye mahkûmdu.
En az 300 yıldanberi Tarihsel
Devrim (Bir medeniyetin körü körüne ve toptan yıkılması) gidişi durmuştur.
Modern İngiliz devrimiyle birlikte, insanlık bir aşama daha hayvanlıktan
kesince kurtulmuş: SOSYAL DEVRİMLER (Bir medeniyet yıkılacağına,
bir sosyal sınıf tehakkümünün yıkılıp gitmesi) çağı açılmıştır.
Sosyal kollektif aksiyon gücü bu yönde yarım veya tüm ÖRGÜTLENMEye ve BİLİNCE
ulaşmıştır. Gobineau kontlarının yahut mister Toynbee'lerin yeryüzünde
ötmesini bekledikleri baykuşlar ötemeyeceklerdir. Emperyalizmin
medeniyeti yıkacak sanılan iki korkunç Cihan Savaşı tersini ispatlamakla
sonuçlanmıştır. Modern Sosyal aksiyonun gidişini ve insan bilincini
(Tarihsel Devrimler patlatarak), kadim kapalı Hint ve Çin medeniyetlerinde
görülen SOSYAL KASTLAŞMAlar biçiminde "1000 YIL" dondurabileceğini
uman faşizm bir kaç 10 yıllık zorbalığının kefaretini, kendi kendisini
fareler gibi bodrumlarda yakmakla ödemiştir. 19 uncu yüzyılkâri çakaralmaz
zırhlı ve savaşçıl gösterilerle, yahut namuslu insanlar önünde
hapishane külhanbeyilerinin ikide bir sustalı çakısını düşürmesini andıran)
"İhtilâl" ve asker çıkartmalarla bir üçüncü Cihan Savaşı
da patlatılsa, Çağdaş uygarlık yıkılamıyacaktır. Tarihsel Devrimler
çağı en az 300 yıldanberi kesince gömülmüştür.
2 - PRATİK BAKIMDAN: 19
uncu yüzyıl ortasına gelinceyedek medeniyetlerin yıkılışları hep insanüstü
bir güce bağlandı. Bugün insan münasebetleri ve toplum olayları içinde
her türlü insanüstü inançlar medeniyet Tarihindeki yıkılış ve kuruluşların
yorumları ardına pusu kurmuşturlar. Demek hiç değilse düşünce alanında
olsun: İnsan kültürünü tepesi taklak dolaşma durumundan kesinlikle kurtarmanın
ve batıl itikatlar boyunduruğunu kırmanın yolu, ister istemez böyle bir
araştırmadan geçebilir.
GERİ KALMIŞ toplumlar bakımından
konu büsbütün düşünür başları çatlatıcıdır.
1- GENEL OLARAK: Geri ülkeler
Tarihleri, neresinde Batı ve Ortaçağı tarihinden başkadır? Niçin, Uzak
Doğu'da Japonya 30 yılda bir ültramodern kapitalizme ulaştığı hâlde Türkiye
gibiler 300 yıldır yerinde sayıyorlar? Japonya nasıl Batı Emperyalizmiyle
atbaşı birlik giderken, aynı Uzak Doğu'nun Çinhindi gibiler hemen aynı
sosyal yapılarına rağmen sömürgeleşmiştirler? ve ilh., ve ilh...
2 - ÖZEL OLARAK: Geri ülkelerin
hemen hemen değişmeden kalmış üretim temelleri: Toprak düzenimiz
neresinde kör düğüm olmuştur? Niçin Coğrafya, İnsan, Tarih çeşitlilikleri
ortamında aynı Tefeci-Bezirgân ilişkilerin yücelttiği üstyapılar,
ulusları "Lâl'ü epkem" bırakan lânetlenmiş birer Bâbil Kulesi
olmuşlardır? Yüzyıllar boyu batağa saplanmışça gelişmemenin günahı yalnızca
Yabancı etkilere yüklenip iç yapılar, kamuflajlı gösterilerle tabulaştırıldıkça,
nasıl en parlak DIŞ ZAFERler, sürekli iç bozgunlarla sonuçlanmıştır? ve
ilh... ve ilh...
Bütün bu ve benzeri: Ekonomik,
sosyal politik, bilimsel filozofsal, ahlâksal,dinsel ve ilh. problemler,
yakıştırma yorumlarla değil, ancak TARİHİN GERÇEKLİĞİ düzeyinde yeni çözüm
yolları bulabilir. Sunulan TEZ duvarcının çektiği bir ipucu olmaktan başka
iddia gütmez.Yapıyı bütün okurların elbirliği kuracaktır. Onun için, okurdan:
Tezin hiç değilse yayınlanabilen bütününü, en azından sonunadek
araştırıcı sabırı ile ve alışılmadık, bir etüd yaparca inceleyip
eleştirmesini çok rica edeceğiz.
Salacak:1-5-1965
Dr. Hikmet Kıvılcımlı
Araştırmanın alanı Antika
(Batı dilinde bir "ANCIEN" sözcüğü vardır; onun halkımızca kullanılan
karşılığı "KADÎM"dir. Bir de "ANTİQUE" sözcüğü vardır: Halk
ona "ANTİKA" der. Değiştirmeye aklımız özense de hakkımız yoktur.)
Tarih: I. Ö. (İsâdan önce) 4-5 bin yıllarında başlar, İ.S. (İsa'nın
doğumundan sonra) 14'üncü yüzyılda biter. Bu alanda araştırılan başlıca
konu: Altı yedi bin yıldır, insanı umutsuzluğa düşüren bir saat
intizamı ile boyuna "Tekerrür" eden medeniyet "Yıkılış" ve "Yeniden
kuruluş"larıdır.
Böyle bir araştırma neden
önemli oldu? Bugünkü Türkiye'yi anlamak için, onun, dün içinden çıktığı
(daha doğrusu bir türlü içinden çıkamadığı) Osmanlı Tarihine inmek gerekti.
Osmanlı Tarihinin maddesine girince, onun İslâm medeniyetinde bir "R
ö n e s a n s" olduğu belirdi. İslâm Medeniyeti: Tıpkı Grek ve Roma
Medeniyetleri gibi Kent'ten (Cite'den) çıkmış Antika (kadim) medeniyetlerden
biriydi. İlk Sümer öncesinden (Protosümerlerden) İslâm medeniyetine gelinceyedeğin
sıralanan antika medeniyetlerin hepsi de: Hem birbirlerinin aynı, hem birbirlerinin
gayrı olarak birbirlerinden çıkagelirlerken, hep aynı gidişi (proseyi)
gösteriyorlar ve bir tek kanuna uyuyorlardı. .
Günümüzedeğin uzanmış bütün
problemlerin: Sebep-netice zincirlemesiyle nasıl ta protosümerleredek dayanıp
çıktığı dupduru anlaşılmadıkça, hiçbir somut (konkret) Tarih olayı
gereği gibi aydınlanamıyordu.
Açık anlaşılmak için alfabeden başlıyalım.
A - Tümüyle insanlığın başından
geçenler, iki büyük çağa ayrılıyor:
1) Tarih öncesi (Prehistoire):
Medeniyetten önceki çağlar. Bu bölüme Yazısız Tarih adını da verebiliriz.
2) Tarih (Histoire)
medeniyetten sonraki çağlar. Bu iki çağın aralığına Protohistoire
(Öntarih) diye bir geçit koyanlar da vardır.
Gerek Tarihöncesi
ve gerekse Tarih üzerine dağlar gibi bilim malzemesi ve belgeler
yığılmıştır. Fakat,Tarihöncesinden Tarihe g e ç i ş'in ana kanunları;
s o y u t (abstrait) sosyoloji bakımından az çok bilinmesine rağmen,
somut olan Tarih bakımından yeterince aydınlanmış sayılamaz.
B - Sırf medeniyetleri anlatan
Tarih, daha doğrusu Yazılı Tarih deyince, o da iki büyük bölüğe
aynlıyor:
1) Antika Tarih (Kadim
Tarih): Protosümerlerden Batı Roma'nın yıkılışına dek sıralanan "Medeniyetler"i
konu edinir.
2) Modern Tarih: Batı
Ortaçağı'nın bitişinden, günümüzedek uzayan bir tek çeşit "Kapitalist
Medeniyet"ini (Batıda "Burjuva" denilen işveren medeniyetini) konu
edinir.
Bu iki medeniyet tarihleri
aralığına da bir Modern "Ortaçağ" konulunuyor.
Gerek Antika Tarih, gerek
Modern Tarih ve Ortaçağ üzerine dağlâr gibi bilim malzemeleri ve belgeler
yığılmıştır. Fakat, Antika Tarihten ModernTarihe geçişin, soyut
sosyoloji bakımından izahı biryana bırakılırsa, somut Tarih bakımından
anakanunları yeterince aydınlanmış sayılamaz.
C - Antika Tarihe
(Histoire de l'Antiquite'ye) gelince, asıl konumuz odur. Orda bir tek değil,
birçok "m e d e n i y e t" sayılır. Hattâ, her tarihçinin kendi
anlayışına göre bu sayı değişir durur. Birbirlerinden hayvan nevileri gibi
ayrı tutulan antika medeniyet tiplerinden beheri üzerine dağlar gibi bilgi
malzemesi ve belgeler yığılmıştır. Ama bu medeniyetlerin birisinden ötekisine
geçişlerindeki ana kanunları bulmak şöyle dursun, aralarında herhangi bir
geçit bulunup bulunmadığı bile yeterince aydınlanmış sayılamaz.
Tek sözle: İnsanlığın belirli
(determine) bir çağ içinde başından geçenler üzerine oldukça büyük ve aydınlık
bilgilerimiz var. Fakat o çağların birinden ötekisine GEÇİŞ kanunları üzerine
gereği gibi aydınlanmış olmaktan uzağız. (Bundan sonra gelen bölümlerde,
nasıl uzak olduğumuzu kısaca anlatacağız.) Neden uzağız? Belki, o geçiş
çağları üzerine elde pek az malzeme ve belge bulunması karanlığa sebep
göşterilecek. Malzeme ve belge kıtlığı neden ileri geliyor? Bu soruya verilecek
en basit teknik karşılık bile, bizi ansızın üzerinde durulacak konuyla
yüzyüze getiriyor: Geçiş konakları üzerine malzeme ve belgelerin az bulunuşu,
YAZI'ya dayanarak yükselmiş medeniyetin, YAZISIZ (Antika
kutsallıkların deyimiyle: "KİTAPSIZ") barbar insanlarca alaşağı
edilmiş bulunmasından ileri gelir. ("BARBAR" ve "BARBARLIK"deyimlerinin
ne olduğunu ilk ve basit biçimde, lûgat bakımından açıklayalım. Yunanca'da
"BARBAROS" sözcüğü "YABANCI" anlamına gelir. (Bizim ünlü
Barbaros da, kimi frenkçe bilenlerin yakıştırdıkları gibi "Kızıl Sakal"
değil, yabancı demektir.) Sokrates, der ki: "Ispartalılara Helenlerden,
çok kere de Barbarlardan altın, gümüş akıyor." Buradaki "barbarlar" Perslerdir.
Sokrates "Barbar" dediği Perslerin medeniyetlerini övmek için şunu göze
batırır: "Ispartalıların zenginliği Helenlerinkine göre büyükse, Perslerinkine
göre hiçtir" (Etlâtun: Alkibyades, s. 48, 49). Demek, Yunanlılar
kendilerinden çok zengin ve üstün bir medeniyetin insanlarına "Barbar"
diyorlardı. Bu kitapta kullandığımız "Barbar" sözcüğünün "Yabancı
" anlamıyla hiçbir ilişiği yoktur.
Bugün Batılılar, beğenmedikleri
uluslara sövmek için "Barbar" diyorlar. Bu kitapta öyle pejoratif (kötüleyici)
anlama gelecek "Barbar" sözcüğü de akıldan geçemez.
"Barbar" sırf bilimsel
sosyal anlamda kullanılabilir. Amerikalı Morgan, medeniyetten önceki Toplumda
iki sosyal çağ ayırır: Birincisi VAHŞET, ikincisi BARBARLIK
çağıdır. Yeryüzünde, ilk medeniyet doğarken Vahşet çağını yaşayan toplum
kalmamıştır. Bütün dünyayı kaplayan insanlar: (Aşağı - Orta - Yukarı) olmak
üzere üç konağa ayrılan BARBAR toplumlardır. Bizim bu kitapta söylediğimiz
barbarlık, o medeniyetten önceki insanlığın geçirdiği hayat biçimidir.
İnsan olarak barbar medeniden çok üstündür: Çünkü yalan, korku ve eşitsizlik
bilmez. Medenî: Birbirinden ödü kopan, eşitlik bilmeyen, yalansız
konuşmayan insandır. Bu bakımdan Tarihte bir ulusa Barbar derken, insan
olarak onu, medenilerden çok üstün karakterli buluyoruz. Ve, göreceğiz,
gerçekte de: Medeniler her zaman barbarlardan çok daha gaddar, zâlim, müstebit
alçak, yırtıcı, yıkıcı insanlardır. İlkel de olsa sosyalist bir
toplum olan barbarlığın insanı ise yiğit, cömert, toleranslı, Frenklerin
Şövalye, Arapların Gaazi, Türklerin Alp dedikleri
temiz ülkücü kişilerdendir. Bunu böyle bilelim. Yanlış anlaşılmasın.
O zaman, geçiş konaklarının
karanlığında yalnız bir Kantite (Kemmiyet): Malzeme ve belge azlığı değil,
ayrı bir kalite (Keyfiyet) başkalığının da yattığını sezeriz.
Konumuz, o niceliği güden,
bir çağdan öbüıüne geçiş kanunlarını araştırmaktır.
Klasik Tarih, metafizik metodu yüzünden: Her çağın yalnız örnek yanını
ele almıştır; doğuş ve ölüş anlarını yeterince önemsememiştir. Diyalektik
metodlu klasik Tarihsel maddecilik: Hangi çağda olursa olsun, insan Toplumunun,
genel olarak ve s o n duruşmada, "ÜRETİCİ GÜÇLER"le hareket
ettiğini göstermiştir. Amâ, özellikle her çağda ve hele bir çağdan ötekine
geçiş konağı içinde,o yere ve zamana göre somut olarak hangi "Üretici
Güçler"in ayrı ayrı nasıl rol oynadıklarını araştırma ve bulma yetkisini,
artık F e 1 s e f e yerine yalnız ve ancak olaylara dayanan sırf
Bilim'e ısmarlamıştır.
Üretici Güçleri başlıca dört
bölüme ayırabiliriz:
1- TEKNİK: Toplumun
tabiatle güreşinde kullandığı cansız araçlar ve kullanımları. Aygıtlar,
avadanlıklar (âletler, cihazlar) ve metodlar (usuller).
2 - COĞRAFYA: Toplumu
doğrudan doğruya dışarıdan, daha doğrusu mekân içinde çevreliyen
maddî ortam. İklim, Tabiat, v.s.
3 - TARİH: Toplumu
doğrudan doğruya içeriden,daha doğrusu zaman içinde çevreliyen
manevî ortam. Gelenek, görenek kalıntıları, v.s.
4 - İNSAN: Toplumun
gerek dış-maddî ortamını, gerek içmanevî ortamını teknik-araçla işliyen
Kollektif Aksiyon (Topluca Eylem), Zor ve şiddet anlamlı "Güç",
v.s.
Sosyoloji bakımından yukarıki
dört ÜRETİCİ GÜÇLER dalından yalnız birisini, TEKNİK üretici gücü ele almak
mümkündür; soyutlaştırılmış (tecrit edilmiş) sosyal olaylar hiç değilse
bir kerteyedek teknikle aydınlatılabilir. Hele modern çağda teknik olağanüstü
gelişkin olduğundan, öteki üç grup üretici güçler belirli süre için değişmez
sayılırsa, yalnız başına Teknik üretici güçler, sosyal olayların gidişinde
jalon (yol gösterici sırık) rolünü oynayabilir.
Tarih bakımından
Teknikle birlikte, (Coğrafya-Tarih-İnsan) sözcükleriyle özetlediğimiz öteki
üç üretici güç de ele alınmadıkça yeterli aydınlığa kavuşulamaz. Çünkü
Tarih son derece somut bir konudur. Robenson masalındaki gibi tek başına
kalmış uyduruk insanın değil, gerçek insanın eylemidir. Gerçek insan: Hem
TOPLUM YARATIĞIDIR, hem TOPLUM YARATICI'dır. Tarih, o gerçek insanın: Belirli
geçmişinden kalma gelenek, göreneklerle, içinde yaşadığı belirli
coğrafya ve iklim şartlarına göre,belirli bir tekniğe ve
metoda dayanarak yaptığı yaşama güreşinde, gene belirli bir seviyeye ulaşmış
Kolektif aksiyonundan doğar ve gelişir. Tarihte herşeye can veren
bu kollektif aksiyondur.
Onun için, araştırmamız SOMUT
TARİH olduğu ölçüde, insan aksiyonunu manivelâ gücüyle on kat, yüz
kat, ve ilh. büyüten üretici tekniği elbet başta tutacaktır. Ama,
hele Antika Tarih Toplumunda yalnız başına teknik, insanı umutsuzluğa düşürecek
kadar yavaş gelişmiştir. Buna karşılık: Her toplumun içinden çıktığı Tarih
gelenek-görenekleri, içine girdiği Coğrafya etki-tepkileri
altında gösterilmiş. İnsanca kollektif aksiyon Teknikten hızlı davranmıştır
denilebilir. Onun için, özellikle antika Tarihte, dört küme üretici güçlerin
dördünü birden hesaba katmak gerekir. Yalnız teknik, olayların tümüyle
aydınlanmasını değil, şemalaştırılmasını bile yapmaya yetemez.
Modern Toplumda Teknik:
Maddî coğrafya ve Manevî Tarih üretici güçlerini öylesine kökten ve kolaylıkla
havaya uçurabiliyor ki, Toplum hareketinde yalnız Teknikle kollektif aksiyon
karşı karşıya kalmış gibidir. Gene de, hangi toplum biçiminde olursa olsun
insan: 1- Kendinden önce gelmiş, geçmiş kuşaklardan arta kalan gelenek-göreneklere
göre, 2-İçinde bulunduğu coğrafya ortamına göre, 3 - Elinde tuttuğu
Tekniğe göre bir kollektif aksiyon başarır. Tümüyle insanlığa,
dört başlı üretici güçler içinde Teknik: En son duruşmada ağır basmıştır.
Ama, Antika Tarihte her belirli medeniyet için: Kollektif aksiyon üretici
gücü azaldığı zaman, Coğrafya üretici gücü durmuş, görenek ve geleneğin
üretici gücü dağılmış, Teknik gerilemiştir. Böyle bir Medeniyet karşısında:
Tekniği daha güçlü olmasa bile yeni bir coğrafya üretici gücünü temsil
eden gelenek-görenek ve Kollektif aksiyon güçleri daha üstün olan geri
bir barbar toplum, kolayca zafer kazanmıştır.
Başlıca konumuz olan Tarihin
büyük GEÇİT konaklarında, tek vurucu güç barbarların Tarihöncesi
Toplumundan aldıkları sosyal gelenek-görenekli üstün kolektif aksiyonlarıdır.
Medeniyet doğarken, yeryüzünde bilimsel anlamıyla VAHŞET toplumu kalmamış
gibidir. Dünya en az çömlekçilik (balçığı pişirme) zanaatini keşfetmiş
Aşağı Barbarlar'dan yukarıya doğru; Orta Barbarlar
ve Yukarı Barbarlar ile kaplanmıştır. En ilk Gelenekler ve
Mitolojiler (masalbilimler) gibi Berose ve Herodot Tarihleri de, Etnoloji
(ırkbilimi) ve Arkeoloji (eskieserler bilimi) araştırmaları da bunu açıklıyor.
Antika Tarih: Irak'ta
Protosümerlerden, Mısır'da Predinastik Toplumlardan Modern çağa gelinceye
değin, belirli Coğrafya ve Tarih üretici güçlerinden hız alan barbar
yığınlarının, nöbet sırası düşdükçe medeniyete geçişleri tarihidir.
Bir medeniyetten ötekine geçişler: Yeni ve taze (Coğrafya-Tarih-Kollektif
aksiyon) üretici güçleriyle eşikte bekliyen bir barbar Toplumun Antika
Tarihe girişinden başka birşey değildirler.
Antika medeniyetin kendi
içinde, - Modern medeniyette görülene benzeyen - bir "SOSYAL DEVRİM"
imkânsızdır. Yeni bir sosyal sınıf, eski gerici sosyal sınıfı devirip medeniyeti
kurtaracak durumda kollektif aksiyon gücü sağlıyamaz. O zaman eskimiş medeniyetin
üretici güçlerini boğan üretim münasebetlerini kökünden kazıyacak barbar
yığınları akına başlar. Barbarlar, Tariöncesinin en sağlam ilkel sosyalist
(Gelenek-Görenek ve Kollektif aksiyon) üretici güçlerini harekete
geçirirler. Eskimiş medeniyette en az bulunan şeyse özellikle o güçlerdir.
Onun için eski medeniyet dayanamayıp, inanılmaz çabuklukla yıkılır. Bu
da bir devrimdir, ama, Sosyal Devrimin zıddına eski medeniyeti kurtaracağı
yerde yokettiği için, ona: TARİHSEL DEVRİM adı verilebilir.
Üretici güçlerden ikisi (Teknik-Coğrafya)
MADDEye, ikisi (Tarih-Kollektif Aksiyon) İNSANa dayanır.
Eskimiş medeniyetin insan üstüne çullandırdığı baskı onu, üretici güç keyfiyeti
bakımından olumlu gelenek-görenekleri Kollektif aksiyondan yoksun edince
Medeniyet taze insan gücünü dışarıdan, Barbarlardan sağlamaya kalkışır.
Aylıklı barbar asker, Medeniyet kalesini içinden yıkmaya başlar.
O zaman Teknik üretici güçler, dolambaçlı yoldan, dışarıdan rol
oynarlar. Çünkü daha önce Medeniyet: Ham madde kaynaklarını işletir ve
ticaret münasebetlerini geliştirirken, teknik üretici güçlerin bir kolunu
Barbarlar içine atmıştır. Teknik üretici güçler şimdi, o dışardaki kolu
ile, içinden düzelmesi imkânsız olan eski medeniyeti yıkarak insanlık için
yeni bir medeniyetin kuruluşunu sağlar. Onun için Tarihsel Devrim medeniyetlerin
sonu değil, bir çökkün medeniyetin sonu doğacak bir medeniyetin
de başlangıcı olur. Böylece en son duruşmada kesin hükmü gene maddî
üretici güçler (Teknik, elverişli Coğrafya) vermiş olur.
Demek Tarihsel Devrimle insanlık
durmaz, hızalmak için gerileyip atlar. Bu atlayış, çöken medeniyetin, Barbarlık
içine attığı maddî üretici güç kollarının çeşidine göre çeşitli sonuçlar
verir.
Antika Tarihte görülen o
yaman, korkunç ve inanılmaz Devrimler başlıca iki tipe girerler:
A - BİRİNCİ ÇEŞİT TARİHSEL
DEVRİM
Tarihsel Devrimi yapan
Barbarlar,1) Yeni Coğrafya ve Teknik üretici güçlerine
gebe bir ülkede yaşayan; 2) Yukarı Barbarlık Konağı
seviyesine değin yükselmiş KENT (Cite)den çıkan barbarlar ise: Eski
yıkılmış medeniyetin yerine yepyeni bir orijinal medeniyet
kurarlar. Çünkü içinden çıktıklan ülke maddî üretici güçlere (Coğrafya
ve Teknik üretici güçlerine) gelişim sağlar. İçinden çıktıkları Kent
ise: Hem Tarım (Ziraat) ölçüsünde yüksek teknikli ve iş bölümlü
bir ekonomi temeli sağlamıştır; hem de yeni bir kültür ve üstyapı
için gereken zenginlikte kurum ve kurallar kazandırmıştır.
Yıktıkları eski medeniyetin temellerinde: Eski üretim münasebetlerinin
boğduğu,duralattığı,gerilettiği üretici güçleri kolaylıkla
serbest bıraktıkları gibi, kendi geldikleri Coğrafyanın üretici güçlerini
de eskilerine aşılayarak daha ileri Teknik üretici güçlerin doğmasına kapı
açarlar. Çöken medeniyetin üstyapı kurum ve kurallarını kendi Kentlerinin
kurum ve kurallarından aşağı bulduklan için, onları hiçe sayar veya alt
duruma sokarlar.
Yukarı barbarlar: Yıktıkları
medeniyetinkinden daha ileri üretim münasebetleri kurabildikleri için ve
yıktıkları medeniyetin kurum ve kuralları yerine kendi Kentlerinin kurum
ve kurallarını dayatacak güçte bulundukları için, hem çöken medeniyetten
daha ileri hem de bambaşka çeşitten orijinal yeni bir medeniyet
yaratmış olurlar.
B- İKİNCİ ÇEŞİT TARİHSEL
DEVRİM Tarihsel Devrimi yapan barbarlar: 1) Yeni Coğrafya ve Teknik
üretici güçlerine gebe olmayan bir ülkede yaşayan, 2) Orta Barbarlık
Konağı seviyesinden yukarı çıkamamış Sürücü Çoban barbarlarsa, yıktıkları
medeniyetin yerine orijinal bir medeniyet kuramazlar. Çünkü, içinden çıktıkları
ülke, yeni üretici güçler (Coğrafya ve teknik üretici güçler) sağlayamaz.
İçinden geldikleri Toplum, her Antika Medeniyetin üretim temeli olan Tarım
ekonomisine ulaşamamıştır. Kendi göçebe kurum ve kuralları da, yüksek teknikli
ve iş- bölümlü medenî ekonomi temeli üzerinde gelişkin üstyapı münasebetlerine
çekidüzen verebilecek yeterlikte değildirler. Ne yeni bir Coğrafya,
ne yeni bir Teknik üretici gücü şentezleştirecek durumda değillerdir. Bütün
becerileri: Göçebe gidiş gelişlerine en uygun ideal Ticaret kervancılığıdır.
Ama, Ticaret yapabilmek için gerekli bol ürün veren yüksek üretim kendilerinde
yoktur.
O yüzden, ister istemez içine
girdikleri çökkün medeniyetin, gerek ekonomi temelini, gerekse üstyapı
kurum ve kurallarını oldukları gibi benimsemek zorunda kalırlar. Onun diniyle
dinlenirler. Yalnız, üstüne çıktıkları, egemen oldukları çökkün medeniyetin
ilk doğuş zamanlarındaki münasebetlerini (kendi Tarihöncesi Toplumlarının
gelenek-göreneklerine ve kollektif aksiyonlarına daha yakın buldukları
için) diriltmiş olurlar. Eskimiş üretim münasebetlerinin boğduğu, gerilettiği
üretici güçleri, ilk medeniyet doğuşu sıralarındaki serbestliğe kavuştururlar.
İhtiyarlıktan çökmüş eski medeniyet canlanır, ölümden sonra dirilime uğrar.
Daha ileri ve orijinal bir medeniyet doğmazsa da, eski orijinal medeniyet
bir RÖNESANS'a uğramış olur.
Antika medeniyetlerin beş
altı bin yıl süren gelişiminde, temel ekonomi, pek az değişikliklerle (Tefeci-Bezirgân)
"İkiz kardeşler" adındaki Bezirgân Sermaye (Le Capital Marchand)
çerçevesini aşamaz. Onun için, gelmiş geçmiş bütün Antika Medeniyetler,
o bezirgân ekonomi üzerinde yıkılıp kuruldukça, Tarihin "Tekerrür"
ettiği sanılmıştır. Gerçekte tekerrür yok, hareket ve değişme vardır. Kantite
(Kemmiyet) bakımından: Her medeniyet yıkılışında barbar yığınlarından
bir bölüğü daha medenileştiği için, yeryüzünde medeniyet alanı gittikçe
daha genişler. Kalite (Keyfiyet) bakımından: Medeniyete boyuna fethedilen
yeni coğrafya ve dolayısıyle yeni teknik üretici güçler, Toplumun ekonomi
temelini biraz daha ileriye götüıür. İnsanlık "Bir adım geri, iki adım
ileri" de olsa, izafi olarak, her seferinde azıcık daha yol alarak, Modern
medeniyet basamağına doğru yükselir.
Antika medeniyetlerin, sıra
dağlar gibi uzanıp gidişine, baştan sonunadek egemen olan ana kanun Tarihsel
Devrimler Kanunudur. Tarihsel Devrimler, modern çağla birlikte
sona erer. Çünkü: 1 ) Modern çağda, her şeyden önce: Tarihsel Devrim imkânsızlaşmıştır.
Yeryüzünde ne insanlığın fethetmediği belli başlı bir ülke, yeni üretici
güçler sağlayacak coğrafya bölgesi kalmıştır; ne de o yeni maddî
üretici güçleri kendi manevî üretici güçleriyle (gelenek-görenek ve kollektif
aksiyonlu sosyal üretici güçleriyle) geliştirebilecek barbar yığınları
kalmıştır. 2) Ona karşılık, teknik üretici güçlerin gelişimi (Büyük coğrafya
keşiflerinin sömürge çapulları ve uzak dış ticaretin büyük sermaye birikimi
yollarından) öylesine muazzam sıçrayışlar yaptı ki, yalnız başına Teknik
güçlerin gelişimi Toplum içinde: Hem (Coğrafya + Tarih + Barbar + Kollektif
Aksiyonu) üretici güçlerinin yerini tutabilecek maddî gelişimi
sağladı; hem, medeniyeti ve insanlığı Tarihsel Devrim uçurumuna yuvarlanma
kaçılmazlığından kurtaracak Sosyal Devrimci modern sosyal
sınıflar yetiştirebildi.
Modern çağ Tarihinin geçiş
ve atlayış kanunları Sosyal devrimler kanunu olmuştur. Modern
çağda, modern üretici güçlerin hızını, hiçbir eskimiş çökkün üretim münasebeti
sonuna dek ve antika medeniyette olduğu kadar kesince engelleyememiştir.
Tersine yeni üretici güçlerin dev gelişimi, Toplum içinde yeni ve tarihsel
misyonlarını, yarım yahut tam şuurla sezip benimsemiş ve çökkün gerici
sınıflara dayatmayı bilmiş, yeni sosyal sınıflar yaratmıştır. Yeni Kollektif
aksiyon üretici güçlerinin güreşi sayesinde, her zaman soysuzlaşmış ve
yetersiz yahut engel durumuna girmiş üretim münasebetlerini ortadan kaldırabilmiştir.
Dışarıdan gelecek Barbar kollektif aksiyonuna ve Tarihöncesi
sosyal gelenek ve göreneklerine hacet bırakmayan yeni sınıfların sosyal
Kollektif aksiyon üretici güçleri, teknik gelişime ve insanlığın ilerleyişine
engel olabilecek eski egemen gerici sosyal sınıfların çökkün istibdadını
giderebilmiştir. İnsanlığın, Modern medeniyetle edindiği Şuur ve
Teknik kazançları, hiçbir Harp veya Buhran hoyratlığı
ve şuursuzluğu ile yokedilemiyecek güce erdiğinden, her ihtilâf ve patlangıç
ortaya çıktıkça, eskidenberi varolan medeniyet yıkılmaksızın, yeni ve daha
ileri üretim münasebetleri sağlayan bir Sosyal Düzen (rejim) daha
insalcıl yollardan kurulabilmiştir.17. ve 18. yüzyıllardaki KAPITALİZM
devrimleri, 19. ve 20. yüzyıldaki SOSYALİZM devrimleri, modern çağın
SOSYAL DEVRİMLERİ'dir.
Bu tarih tezine karşı son
bir itiraz yapılabilir: Tarihte her Tarihsel Devrim için, mutlaka saf kan
barbar yığını bulunabilmiş midir? Unutmayalım, biz Barbar derken onun muhakkak
ilkel yıkıcı, hoyrat yanını değil: 1) Tarihöncesi ilkel Sosyalist Toplumun
sosyal gelenek- görenek üretici güçlerini az çok taşıyan ve benimseyen
insanı; 2) Çökmek üzere olan medeniyet insanlarında zulüm ve zorbalıkları
ölçüsünde son kerteyedek soysuzlaşmış bulunan Kollektif aksiyon
üretici güçlerini yaşayan ve yaşatan insanı gözönüne getiriyoruz.
Yukarıda işaret edildiği
gibi, son duruşmada keskin kılıcını masanın üstüne koyan hep Teknik
olmuştur. Yalnız, Antika Tarihte Teknik bu rolünü çökkün medeniyetin doğrudan
doğruya içinde oynayamayınca dolayısıyla (dolambaçlı bir uc ve yol) kullanmış;
hükmünü eski medeniyetin dışından, barbarlık kanalıyla yürütmüştür. Genel
kural olarak: Orjinal bir yeni medeniyeti doğuracak Tarihsel Devrimi, Yukarı
Barbarlık Konağının Kent kozası içine girmiş bulunan üretici güçler,
orada yeni bir medeniyet kelebeğinin kanatlarını az çok geliştirmiş bulunduğu
zaman başarmıştır. O yüzden somut Antika Tarih yüzeyinde bir süre sonra
çoğunlukla hep aynı zamanda iki kutup durumuna girmiş iki ayrı medeniyet
çarpışmış görünür.
O zaman,iki kutup medeniyetten
hangisi 4 başlı üretici güçlerden daha çok yararlanabiliyorsa, öteki
daha az yararlananı yenmiştir. Böyle karşılaşmış iki medeniyetten herbirisi
karşısındakinin teknik üretici güçlerini az çok kolaylıkla edinmenin yollarını
bulabilmiştir. (Bizansın, surlarından dışarıya kaçırttığı macarı, Fâtih
alıp 1200 okkalık gülle atan topu yaptırmıştır.) Ama, teknik üretici güçlerin
modern çağ ölçüsünde kesin faktör olamadığı antika medeniyetler
çağında, bol bol bulunan öteki üç bölük üretici güçler (coğrafya + görenek-gelenek
+ kollektif aksiyon) her zaman bir yanda, ötekisinden farklı kalmıştır.
Bu sebeple, hangi medeniyet daha "genç" ise, yâni: Hangi medeniyet
karşısındakinden daha yüksek tarihöncesi (gelenek - görenek + kollektif
aksiyon + coğrafya) üretici güçlerine sahip ise, o medeniyet daha alçak
ölçüde (gelenek-görenek + kollektif aksiyon + coğrafya) üretici güçlerine
sahip olan medeniyeti yenmiştir.
Araştırmadaki güdücü düşünce
özetinin özeti budur.
Antika medeniyetlerin yıkılışları üzerine insan düşüncesi Tarih boyunca
üç ayrı anlayış göstermiştir:1) Medeniyetin yıkılışı dünyanın batışıdır;
2) Medeniyetin yıkılışı ve yeniden yapılışı insanüstü dünya gidişidir,
3) Medeniyetin kuruluş ve yıkılışı insan gücüyle yürür.
MEDENİYETİN SONU DÜNYANIN
SONUDUR: Kavramı Gilgameş destanı'ndan önce doğmuştur.
İlk Sümer medeniyetinin ansızın yıkılması, insanlara hakikaten "dünya"larının
batışı gibi geldi. Bâbil medeniyeti bu batışa "TUFAN" dedi. Bentlerin
yıkılması, azgın suların göklere saldırması ve medeniyeti boğması, gerçekte;
sosyal altüstlüğün sonucu olduğu halde, sebebi gibi göründü. Sümerden sonra
gelen medeniyetler aynı batıştan kurtulamadılar. Dünya batışı sayılan "TUFAN"lar
da sürüp gitti. Her toplum kendine göre bir "Tufan" tasarladı. En son Greklerinde
bir Tufancığı oldu. Irak'taki Nuh'un yerini Yunan mitolojisinde Deucalion
tuttu... Tufan hikâyesi beyinlerde öyle yer etti ki, bugün İngiltere'nin
Edinbourg Üniversitesi Prehistorik Arkeoloji Profesörü V. Gordon Childe
gibi bilginler bile, Irak kazılarında dünya batışını belgeleyecek izler
ararlar. Gilgameş destanının geçtiği Uruk "KENT"i (Cite'si) yeraltı suyunun
1.5 metre altında, Ur Kenti 1 metre altında başlar. Demek, ilk medeniyet,
suyun içinde doğmuştur. Childe diyor ki:
"Erech (Uruk): Barınılan
yer ile bataklığın dibi arasına sahici platformlardan hacvari dizilmiş
muntazam tabakalar halinde ve ayakla çiğnenmiş tomruklardan teşkil edilmişti."(1)
Sonra böyle bir kentin üzerinde
"Tufan sondajı" adıyla kazılan kuyuyu anlatıyor. 20 metre derinlikte,
(yılı belirsiz seviyede) başlayan "İlk kuyuların bize sezdirdikleri
tarihöncesi şehirler dışına fırlatılmış artıklar üstüne bir taşkının (feyezanın)
çökerttiği killi bir kum tabakası" (2)
buluyor.
Bunun "Tufan" olamayacağı
anlaşılınca, Childe, Avrupa'nın buzullarla örtüldüğü çağda "Afrazi"
dediği (Fas'tan Hindistan'a kadar uzanmış) bölgeyi bol yağmurların Tufana
çevirebileceğini ciddi ciddi öne sürüyor (3).
Oysa, Avrupa'nın buzullar çağı en az yüzbinlerce yıl öncesidir. Gilgameş
destanı I. Ö. 2 bin, 3 bin yılı aşmaz. Sümer medeniyetinin çöküşü İ. Ö.
3-4 bin yıllık olaydır.
Bütün yanılmalar, Tarihte
medeniyet yıkılışlarını anlamamış olmaktan ileri gelir. Tufan geleneklerin
anlattıkları gibi sırf tabiat olayı değildir. Medeniyet yıkılışlarında
görülen ve tümü sosyal olan altüstlüklerdir; - Irak gibi bentler
ve kanallar medeniyetinde sularında katıldığı - kargaşalığa sembolik ve
popüler olacak konkret bir ad ve biçim verilmiştir. Tufanın senbolleştirdiği
kargaşalı altüstlük, çöken bir medeniyet üzerine çevre barbar yığınlarının
dalga dalga saldırışıdır.
Nitekim, Sümer medeniyetinin
yıkılışında, Gilgameş destanının açık açık belirttiği gibi: "Bütün bentlerin
kazıkları çekildi. Büyük havuzun suları boşandırıldı" tasviri, o yaman
saldırışların tabiî sonuçlarından başka şey olamaz. Tufanın anlatıldığı
tarihte Sümer kentlerine art arda Elâm ve Semit saldırıları Tarih ve arkeolojice
artık ispat edilmiştir. Yunanlıların Deucalion Tufanı ise, o zamanlar Irak
ve Mısır Medeniyetleri yazılı belgeleri ilerlettiği için, Herodot tarihine
göre İsa Doğumundan önce 1529 yılına düşer. Larchet aynı 1529 yılına "Pelasgus'lerin
göçü" olayını rastlatır. (4) ("Histoire
d'Herodote," Paris,1850 Larchet. "Chronologi d'Herodote",
Lycoree veya Deucalion yerleşmeye gelir"). O yıldan 455 yıl önce
Mısırlı İnacus Argos'u (İ. Ö.1986 yılı), 21 yıl önce Finikeli Cadmee Thebes
kentini (İ. Ö.1550 yılı) kurduklarına göre ve bu medeniyet tohumlarının
taşıyıcıları yazı yazmayı bildikleri ve öğrettikleri için,1925 İ. O. yılı
Yunanistan'da, sulara batma biçiminde bir "Tufan" olsa onu belirten belgeleri
Mısır veya Finike'de olsun bulmamaya imkân kalmazdı. Tıpkı ana medeniyet
bölgesi Irak'ta geçmiş "Tufan" gibi, Grek dünyasının tufanı da, tabiat
sembollü büyük "Ulusların Göçü" denilen barbar akınlarından
başka şey olamazlar.
Greklerde "KAOS" İslâmlıkta
"Kıyamet", "MAHŞER" adını alan olay, Tarihte belli bir medeniyetin
barbar akınıyla çöküşünü en ince teferruatıyle anlatır. Bu anlatılanların:
Anlatıldığı zamandaki anlatıcının amaçlarına uygun düşürülmek istenmiş
soyut düşünceler bölüğünü bir yana bırakıp, inandırıcı olmak için
az çok, hatırlarda kalmış gerçekleri ele alan somut olaylar bölüğünü
gözönünde tuttuk muydu, o "Kaos", "Kıyamet" denilen şeylerin, açık seçik
eski medeniyete karşı, yeni barbarların akınından başka bir şey olmadıkları
yapılmış tasvirler, verilmiş isimlerle dâhi ortaya çıkıverir.
Tektük örneklerini aşağıda
göreceğiz. Bir antika medeniyetin sonu olan her "Kaos" ve "Kıyamet"in ise,
insanlığın veya dünyanın sonu olmadığı bugün artık (Avrupâ da l000. İsa
Doğumu yılında, Dünyanın batacağını önemle bekletmiş olanların modern meslekdaşlarından
başka) kimse için şüphe götürmese gerektir.
MEDENİYETLER İNSANÜSTÜ
KANUNLA YÜRÜRLER, kanısı medeniyet kadar eskidir.
A - YUNANLILARDA:
Medeniyetlerin düşe kalka
gittiklerini ilk deyimlendirenler Grekler olmalılar: "Yunanlılar ve
putperestler için Tarih bir tekerrürün ifadesiydi: Her yükseliş bir sukutu
takip eder, yeniden yükselme başlar. Bir sukut daha gelir. Yâni mütemadî
bir hareket." (5)
Çünkü, bitkisel Irak
ve hele Mısır ana-medeniyetlerinin başlarından geçenleri, keskin barbar
gözleriyle Grekler uzaktan en iyi gözetliyebilecek mevkide idiler. O ana-medeniyet
tohumlarıyla kurdukları orijinal Grek medeniyetinde gördüklerini, duyduklarını
en iyi yazabilecek mevkide de onlar bulunuyorlardı.
Onun için, "Tarihin Babası"
Herodot, ilk bilimsel Tarihini yazarken, şu Programla yola çıktı:
"Ben olayların şöyle veya
böyle geçmiş olduğunu hiç savunmayacağım... Anlatışıma, büyük Devletler
gibi, küçüklerini de kucaklayacak olan anlatışıma devam edeceğim. Çünkü,
vaktiyle çiçeklenmiş nice Devletlerden çoğu hiçe inmişlerdir, zamanımızda
çiçeklenen devletler ise vaktiyle az şeydiler. İnsan mutluluğunun bir düzü
gitmediğini kanı edinerek, birilerinden de ötekilerinden de eşitçe konu
açmaya girişiyorum." (6)
Bu, Tarih gidişinin en genel
kanunlarından birini sezişti.
Tarihin daha özel gidiş kanunlarını,
sebep neticelerle keşfetmek ve ortaya koymak şerefı, Grek ve Roma medeniyetlerinin
bile bile Tarih sahnesinde geçişlerinden sonra, kendi medeniyetinin de
geçmek üzere bulunduğunu sezen İslâm Medeniyetine düştü. İlk defa İslâm
Medeniyeti: İnsan düşüncesini mitoloji efsunundan kurtardı.
B - İSLÂMLIKTA: İbn-ür-Rüşd (1126 -1198):
Kurtubâ da henüz Grek felsefesinin Aristocu etkisi altındaydı. O kara yobazlık
çağında, insan düşüncesinin hakkını tanıtmak için, Felsefe ile çelişen
Din'in arasını bulmaya çalıştı: "Dinle Felsefe, düşüncenin iki konağıdır,
diyordu: "Din, bir perde arkasında saklar; Filozofun o saklananı, cahilce
(kutsal şeylere inanmayan: Profane kişi tarafından) kavranabilir kılmak
üzere keşfettiği hakikatlerin bilinci, Tanrıya tapıncın tâ kendisidir."
(7)
Fakat gerçek Bilim ile Teoloji'nin
(İlâhiyatın) sınırlarını kesince ayırmak için daha iki yüzyılın geçmesi
gerekti. O zaman, İslâm medeniyetinin Aristotalisi olan Ibn-i Haldun (1323-1406)
çıktı. O, Grek dekadansının karmakarışık ettiği anlamlara da, İslâm çöküntüsünün
uyardığı kara yobazlığa da aldırmadı. Kitaplardan hakikat arıyacağına,
olayları olaylar olarak ele aldı. Zamanı için dâhiyane bir incelikle Teolojinin
bilim üstüne uzanan elini çektirdi. Teoloji "Naklî İlim" idi: Delilsiz,
ispatsız, gelenekle aktarıldığı gibi kabul edilirdi. Asıl insan aklının
işlediği: "Aklî ilimler"le karıştırılmamalı idi. Böylece ilk saf
"Rasyonalizm" (akılcılık) metodunu, modern rasyonalizmin tersine: Gerçekçilik
biçiminde kurdu. Herodot:
"Kendi hesabıma bütün
dünya çevresini dolaşıp da, hiç birisi açıkladıkları şeylerin en ufak sebebini
ortaya komayanları gördükçe kendimi gülmekten alamıyorum." (8)
demişti. İbn-i Haldun Tarih
üzerine uydurulanları gülmeye bile değer bulmadı. Toplum olaylarını Tarihsel
gelişimleri boyunca ele aldı. İnsanlık için, Tabiat gidişi ile Tarih gidişi
arasında genel kanunlar bakımından tam bir paralellik bulunduğunu koydu:
"Günler ve zamanlar değişip
devrildikçe, evren bir durumdan başka duruma değişerek geçer ve bu hâl
insanoğlu kişilerinin küçüklüğünde, büyüklüğünde, vakit ve zamanların uzunluğunda
ve kısalığında, yapı ve hisarların bayındırlığında ve yıkıklığında yürürlüğe
girdiği gibi, evrenin ufaklarında ve çağlarında ve Devletlerde ve Saltanatlarda
dahi böyledir." (9)
Bu söylendiği gün, Tarih,
genel varlığın bir parçası olarak, kendi güçleri dışında hiçbir güce uğramaksızın
kendi mihverine oturtulmuş bulunuyor idi. İbn-i Haldun: Bütün medeniyet
ve "Devlet" batışlarının, hiç de birer "Dünya batışı", hatta insanlık
ve medeniyet batışı değil, tam tersine, ötedenberi varlığın her bölüğü
için değişmeyen bir diyalektik gidiş olduğunu, "diyalektik" adını
koymadan gösteriyordu. Toplum gidişinde ekonomi temelinin ana rol oynadığını
modern Tarihsel maddecilikten 500 yıl önce inanılmaz bir sadelik içinde
ispat etti. Şimdilik ayrıntılarına girmiyelim.
Ondan sonraki İslâm Rönesanslarının
getirdiği her taze düşünce, artık hep İbn-i Haldun'un dünya ve tarih görüşünden
yola çıktı. Örneğin 17'nci Yüzyılın ilk yarımında Hacı Halife (Fezleke:
Göç: 1036, İsa Doğum:1626) 18'inci yüzyılın ilk yarımında Naiyma (Tarihnüvisliğe
nasbı: H: 1121 İ. S: 1708) : İbn-i Haldun'u, modern sosyologların "Organisizm"
adını alacak tahrifçi metafizik okullarından çok daha dürüstçe ve realistçe
yorumlayıp geliştirdiler.
Bu gelişim Batıda ancak İslâm
düşüncesinden aktarmalarla başladı. İbn-ür-Rüşd'ün, Teoloji önünde Felsefe
düşüncesini haklı çıkarışı: İtalya'dan Fransâ ya, Lehistan'a dek, derebeylik
skolastiğine boğulmuş çaba ayan bütün Avrupâ nın gözlerini ansızın açmıya
vardı. İlk Rönesans kımıltılarını karnında duyan Batı, o ışığa kavuştu.
Fakat ancak Hacı Halifeden yüz yıl, Naimadan yarım yüz yıl sonraları,18'inci
yüzyılın ilk ve son dörtte birlerinde tarihin kanunlarını ayıran iki adam
çıktılar. İtalya'da Vico (1688-1744) (eseri: "Yeni bir bilimin Prensipleri",
1725) Almanya'da Herder (1744-1806) (Eseri: "İnsanlık Tarihinin Felsefesi
Uzerine",1789-1801).:. Her iki düşünücü de:
"Henüz metafizik kavramların
egemenliği altında" idiler. tarihte: "Kanunlara boyun eğen bir oluş
kavramını" ortaya attılar.(10)
C- BATI KAPİTALİZMİNDE
Vico, Batıda Skolastikli
metafizik erüdisyona çattı:
"Filozoflar, duru, ayırtlı
sezişleriyle masrafsız ve zahmetsizce, kütüphanelerde ne varsa hepsini
yeniden buluvermiye kalkışarak Descartes'ın metodunca ruhları uyuşturdular.
En kısa zamanda, en az zahmetle herşeyi bilivermek isteyen insan zaafımız
sayesinde Descartes büyük bir maiyet peydahladı." (11)
Halkın mitoloji geleneklerini,
Homerinkiler gibi eski poemleri, Roma'nın XII Levhas, gibi ilkel mevzuatı
orijinal sayıyor, nedense Keldan kehanetlerini, Orphique destanları, Phythagore
şiirlerini, İncil belgelerini, Uzak-Doğu ile, "Vahşi" denilen ilkel Toplumlardan
o sıra âkın eden bilgileri değerli saymıyordu.
Gene, Tarihsel maddeciliğe
yaklaşırca: "Daha önce bir Devlet ve medeniyet olmasaydı, hikmetli kişilerle
filozofların ortada bulunamayacaklarını itiraz olarak öne sürüyordu."
(12)
Fakat, ötede Tanrı korkusunu
Tarihin motoru yapıyordu:
"Tufandan sonra insanların
geniş dünya ormanları içinde sürttüklerinden şüphe edilir; Ancak muhayyelenin
meyvası olan din (Terörü) barbar ve yırtıcı devleri zaptedebilirdi. Kuvvet
yıldırımları indiren Jupiter'in korkusu onları mağaralara saklanmak zorunda
bırakıyordu. "(13)
Determinizmi akıldan gelme
bir şeye benzetiyordu:
"Bir sens commun (ortaklaşa
duyu) başka bir deyişle derin düşüncesiz bir muhakeme vardı ki, genel olarak
bütün bir sınıf,· bütün bir halk, bütün bir millet veya topyekûn insan
nev'i tarafından taşınıyor ve duyuluyordu." (Principi di una Scienza nuova
d'intorno alla commune natura delle razioni,1725)
Fizyoloji kıyaslarıyla Tarih
örneklerinden İbn-i Haldun'a yaklaşıyordu:
"Örneğin, Roma Tarihi,
kıralların masallar çağından imparatorluğun barbarlarca tahrip edilişine
değin tam bir bütün teşkil ediyordu. O bütünün ard arda gelen safhaları
başka her milletin tarihinde bulunabilirdi ve bulunmalıydı. Demek zaman
cyclique biçimde kendi üzerinde dönüyor, bir daha dönüyor (corsi e riscorsi)
idi. Tarih her milletle yeniden başlıyordu: Bu Eflâtun, Aristotalis ve
Stoisyenler zamanının alışılmış görüşüydü." (14)
Herder'in zamanında bütün
bilimler artık tekâmül nazariyesini işlemeye başlamışlardı. Goethe ve Leibnitz:
Tabiatı, ezeldenberi varolmuş değil, bir oluş gücü içinde gelişir sayıyorlardı.
Fizyolojist Camper: Beyinin balıktan insana kadar nasıl değişerek geldiğini
resimlerle çizerek gösteriyordu. Bu üç kişiyle şahsen temas eden Herder
Tekâmül nazariyesini benimsememezlik edemezdi. İbn-i Haldun gibi tabiatte:
"Taştan kristale, kristalden madenlere, madenlerden bitki âlemine, bitkilerden
hayata doğru teşkilâtlanma biçiminin yükseldiği görülür." Tarihte: "Bütün
ırklar, bütün medeniyet tipleri insanların olduğu gibi ve olmasını istedikleri
gibi bir medeniyet olan Avrupa medeniyetine yükselmiştir." (15)
1772 yılı: "Dili icat etmek insan için insan olmak kadar tabiîdir"
diyor, pek çok şairane hayâllerle: "Dilin nasıl tabiatı taklit etmekten
doğduğunu belirtiyordu." En sonunda, birdaha, bütün bu olaylarla: "Tanrı
niyetindeki birliğin sezişini ifadeye çalışıyordu." (16)
Bu ve buna benzer izahlar
ile Batı kültürü 19'uncu yüzyıl ortasına gelinceyedek, Tarihsel devrimlere
değebildiği zaman onları Tanrı dileğine bağlamakla yetindi. İnsan yığınları
o gizli yönde ilerliyen otomat heyetlerdi:
"Tanrı yerinde gördüğü
her önemli ilerleyişi başarmak üzere geniş heyetlerden birini teşkilâtlandırır,
sonra, belirli görevleri biter bitmez, o heyet'i de dağıtır." (17)
D - İSLÂM RÖNESANSINDA
REALİZM:
İslâm medeniyeti çökerken
İslâm düşüncesinde İnsancıl gidiş yoklaması yapıldı: "Barbar aşısı" yarı
uyanış getirmişti. Tarihsel Devrimi en iyi ele alan gene İslâm düşüncesi
oldu. Çünkü Tarihsel Devrimlerin ortasındaydı. İslâm kültürü, "Tarihsel
Devrim"leri: En baatıl itikatlı şekil ve adlar altında anlatırken bile,
inanılmaz gerçeklikte özler verdi. İslâmlık için Tarihsel Devrim soyut
bir olay değildir. Basbayağı: Biçimi, yeri, huyu suyu anlatılan "Yecüc
Mecüç" ulusunun kopardığı bir kızılca kıyamettir:
"İşbu iki dâğın arasında,
yırtıcı hayvan kılığında bir halk vardır ki, ayıları ve yaban hayvanları
atıştırırlar ve yılanları, akrepleri yerler. Ve tüm yerlerdeki yaratıklardan
her canlıyı öldürmekten çekinmezler. Ve anların gibi hiç bir halk ziyade
olmaz. Şüphe etmesiz ki anlarınla dünya doliser ve yeryüzü kişilerine anların
zararı eriserdir." "Kaçankim tanrımın (şanı açıklansın) Yecüc Mecüç ortaya
çıkmasıyle vaidinin vakti gele, ol adı geçen seddi yerle bir ede."
(18)
Bu anlatılan insanlar, tipik
aşağı barbarlık konağında yaşayan toplum kişileri değiller mi? O zamanki
haber alma imkânlanyla müslüman yazar besbelli Altay dağları ötesinde "Çin
Seddi"ni anlatmaya çalışmaktadır:
"Denildi ki, sin'in zammıyle
"Süd": Ol şeydir ki, onu Allahü teâlâ yaratan ve sin'in (s harfinin) fethile
"Sed": Oldur ki, anu insanlar yapa. Denildi ki, ol iki dağ, en son kuzeyde,
Türk toprağının kesintisinde olup Yecüc Mecüç ol iki dağ ötesinde kalmıştır."
(19)
İşte "Çin Seddini"
yarıp çıkarak "Kıyamet"i koparacak olan Yecüc Mecüç böyle bir bölgenin
gerçek uluslarıdır. Kimdir bu uluslar? Müslüman onu da adıyla, sanıyla
açıklamaktan geri kalmaz:
"Ol iki seddin amanında
bir ulus bulundu. Garabet'i lügât ve kaamet'i fitnatlarıyçün (dilleri
yabancı, boyları yassı! belki de: çok Zeyrek: Fatin: Zeki olduklarından)
kendilerine yaklaşılırdı ki, kulak sözlerini kavrasın. Ve yine kendilerimizin
sözlerin anlarlardı: İllâ işaret veya tercümanla. Anların tercümanları
Zülkarneyne dediler ki, "Yecüc Mecüç ulusu toprağımıza: Adam öldürme, tahrip
ve ekinleri yoketme ile fesat edicidirler. Denildi ki anlar reb'i (yaz)
günlerinde çıkıp, yerde yeşil ot komazlardı, yerlerdi ve kuru yemişin
götürürledi. Ve bir sözce: Ehaliden buldukların yerlerdi. Ve denildi ki
Yecüc Mecüç Türkten bir "cibil"dir, yâni bir cemaattir, Yâfes Bin Nuh çocuklarındandır.
Türk Yecüc Mecüçtan bir sirye (oymak bölük) tür ki, Zülkarneyn seddi
bina edicek, sedden dışarıda kalanlara Terk denilmiştir. Denildi ki,
anlar 22 kabiledir. Anlardan bir kabile sedden dışarıda terk olduğu için
Türk denilmiştir." "... Öncüleri Şam'da, sakaları Horasan'da olıserdir.
Doğu yanındaki ırmakları ve Taberiye'deki denizciği içerler. Denildi ki:
Bir vakitte Âdem aleyhisselâm ihtilâm olup (uykusunda şeytan aldatıp!)
nutfası (spermi: Tohumu) toprağa karıştı. Yüce Tanrı andan Yecüc
Mecüçü yarattı... Ve bir çok uluslar yeryüzü ortasında olur ki, anlar:
Çin ve ins ve Yecüc Mecüç'tür." (20)
Sözler arasında kargaşalık
var. Anlatılan açıkça kısa boylu Moğol ve Türklerdir. Çin Seddi ile İskender
(Zülkarneyn) karıştırılıyor. Akıncı Yecüc-Mecüçlerin bir ucu Şam'da, öbür
ucu Horasan'dadır. Belki İskender'e Türkler Moğallardan yakınmış. Belki
o da İskender'in Çin Seddi ni yaptırdığı gibi bir yakıştırma. Ne olursa
olsun, Tanrısal kıyameti koparanlar: Dili başka, huyu ve geçimi yabancı,
yerde yaşayan uluslardır. Bunlar: Uzakdoğu da Çin, Yakındoğu'da İslâm medeniyetlerini
"Tarihsel Devrim"le yıkan Türk ve Moğollardan başkaları değillerdir.
A - BURJUVA DEVRİMİ:
MEDENİYETLER İNSAN GÜCÜYLE
DOĞAR, ÖLÜRLER: Hacı Halife'nin Fezlekesini bitirdiğinden bir yıl sonra
doğan Bosseut (1627-1704) asilzade kadınların cenaze törenlerinde söylevleriyle
ünaldı. Kralların tanrısal haklarını savundu. "Protestan kiliselerinin
çeşitliliği" eserinde hangi "Tarih felsefesini"ni yaptığı anlaşılır.
Montesquieu (1689-1759) Naiymâ
tarihnüis olduğu yıl 19 yaşındaydı.
"Montesquieu... o bellibaşlı
kavramı: Siyasî, dinî, intelektüel ve artistik her türlü insan faaliyeti
gösterilerinin birbirlerine sıkıca bağlı, tesanüt halinde olduğu kavramını
aydınlığa çıkardı." (21)
Fakat, kendisinden 350 yıl
önce bütün o üstyapı gösterilerinin ekonomi endüstri temeliyle "birbirlerine
sıkıca bağlı" olduklarını Tarih kanunu olarak koymuş bulunan İbn-i Haldun'un
Tarih kavrayışından hâlâ çok gerilerde kaldı.
Voltaire (1694-1778) parça
parça "12. Charles Tarihi", "14. Louis Tarihi" gibi eserlerinde;
savunduğu işveren sınıfının "ilerleyiş" durumunu şuura çıkardı.
İnsanüstü bilinen Fransa Kralının "yerine fikir krallığını yükseltti."
(22)
19. yüzyılda "Tarih felsefesi"
yerine belgeli tarih araştırmaları geçti. Üçü de hemen aynı yıllarda doğan
Guizot (1798-1874), Thierry (1797-1856), Michelet (1798-1879) gibi tarihçiler:
Tarihte sosyal sınıfların ve sınıf güreşlerinin rolünü keşfettiler. Bunlar
içinde sonunadek namusunu yitirmeyen Michelet için Devrim biricik adâletti:
"Adalet; anamsın, hak:
Sen babamsın, Allahla bir vücutsunuz. Ben ki doğmuş bulunan ve Devrimimiz
olmasaydı aslâ doğmayacak olan 10 milyon insandan, halk kalabalığından
birisiyim, kime nispet iddia edeceğim? (23)
"Bir adalet günü, Devrim adı verilen bir tek adalet günü 10 milyon insan
yarattı."
Romantik bir putlaştırmaya
uğrattığı "Devrim"i, bütün inanmayan büyük bilginlere karşı yüceltiyordu:
"İnancı gevşek adamlar,
görmüyor musunuz ki, sizlerin, siz filozofların, söz ebelerinin, safsatacıların
arasında kaldıkça Devrim hiçbir şey yapamazdı. Allaha şükür ki, işte şimdi
Devrim heryanda halkın arasına, kadınların arasınadek sokuldu." (24)
Belki de bu çığlık, Fransız
resmi kültürünün "Chant de Cygne"i (ölümüne yakın kuğunun son başarı çığlığı)
oldu. Ondan sonra işveren sınıfının biricik amacı "devrim" ruhunu gömmekti.
Fakat Tarihin o zamana dek
karanlıkta görünmeyen sihirli anahtarı: Sosyal sınıflar bulunmuştu.
İşveren sınıfının bıraktığı yerden Devrimin aydınlatılmasını işçi sınıfı
adına önce "ÜTOPYA"cılar ele aldılar. En bilginç ışığı Claude Henri Comte
de Saint-Simon yaktı. En keskin alevi Charles Fourier (1772-1837) "Phalanstère"inde
tutuşturdu. Saint- Simon'un öğrencileri (Enfantin, Bazard, P. Leroux, Blanqui)
ortaya çıktılar: Devlet zenginliklerin sahibi olacak irsî mülkiyet kaldırılacak,
sosyal zıtlıkların yerine evrensel ortaklık kurulacak, "Adalet"in egemenliği
"Her kişiye becerisine göre ve her beceriye eserine göre" vermekle doğacaktı.
Bütün 19 uncu yüzyılın birinci yansını bu "hayalci sosyalizmler" doldurdu.
Oysa Toplum ve Tarihin gerçek
kanunları tanınmadıkça, bütün bu sosyalizm Devrimleri soyut ve sübjektif
iyi dilekler sergisi gibi kalıyorlardı. Ne Devrime aşk ilân etmek, ne Devrimi
işçi sınıfı adına istemek,Tarihin gidiş kanunları aydınlatılmadıkça: Bilimsel,
yâni kimsenin çürütemiyeceği ölçüde insancıl bir anlam kazanamıyordu. Devrimlerde
insan aklının almadığı bir şey: Şuura sığmayan, insan iradesinden üstün
bir şey vardı.
Antika Tarihin Devrimleri
de, Modern Tarihin devrimleri de en akla gelmedik bir gün, ansızın, kendiliğinden
patlak veriyorlardı. Kadim tarihte:
"Yahudiler, Tanrısal Vaid'in
anlamını iyice yorumluyorlar. İmparatorluklarının hiçbir zaman sona ermiyeceğini
farzediyorlardı. Roma, tam sönmek üzere olduğu sırada, İmparatorluğun ebedîliğinden
kuşkulanmıyordu bile."(25)
Modern tarihte iş
başka türlü olmuyordu; vesikalara eğilen tarihçi şaşıyor:
"Yüzyılın ortasında
(Fransız Ulu Devriminin olduğu 18'inci yüzyıl ortasında) herkes ihtilâlin
kopacağını tahmin etmişti. Yüzyıl sonunda hiçkimse ihtilâle inanmıyordu...
Uzaktan bakınca görünür yakından bakınca artık görünmez olur."(26)
Ve hiç görünmediği gün,1789
yılı Ulu Devrim patlak verdi:
Böylesine irrasyonel, akıl
sır ermez şey, nedendi? Bu yakıcı soru, 19'uncu yüzyılla birlikte insanların
beynine girmiş en çetin problemdi. Onun için ergeç çözümlenecekti. Bunu,
500 yıl önce İbn-i Haldun'un bulup adını koymadığı, Tarihsel Maddecilik
çözümleyecekti. Tarihsel maddeciliği, hemen her ciddî düşünücü buluverecekti.
K. Marx'ın sonradan farkettiği gibi; kendileriyle hemen hemen aynı günlerde
bir başkası da bulmuştu.
"Jones, maddî üretici
güçlerin biçim değiştirmesiyle, ekonomik münasebetlerin de ve arkasından
milletlerdeki moral, sosyal, siyasî durumun da nasıl biçim değiştirdiğini
pek iyi deyimlendirir." (27)
İngiliz iktisatçısı Jones
(1790-1855)in kendisi şöyle diyordu:
"Bir topluluk kendi üretici
güçlerini değiştirdiği ölçüde, örf ve âdetlerini de ister istemez değiştirir.
Bir topluluğun çeşitli sınıfları; gelişimleri sırasında, öteki sınıflarla
yeni bir takım münasebetlere girişmiş olduklarını, yeni durumlara girdiklerini,
yeni sosyal ve moral risklerle, yeni sosyal ve moral refah şartlarıyla
çevrelendiklerini farkederler." (27)
Gene aynı tarihlerde Marx-Engels'ten
de, Jones'ten de haberi bulunmayan Morgan, Tarihsel maddecilik prensiplerini
Tarihöncesinde keşfetmişti:
"Olay şudur ki, Morgan,
kendi yordamıyla, Amerika'da yeniden, Marx tarafından kırk yıl önce keşfedilmiş
bulunan tarihin, materyalistçe kavramını keşfetmişti. Ve başlıca noktalar
üstünde bu keşfini Marks'ın vardığı aynı sonuçlara ulaştırmıştı." (29)
Bütün bunlar Peygamberden
önce yeni din arayıcı "Hanef"lerin çölleri tutması gibi "Zemâne
alâmeti" idi. "Çok alâmetler belirdi" ve 19'uncu yüzyılın birinci yarısı
biterken, gene birbirlerinden habersizce iki adam birden: Karl Marx (1817-1883),
Friedrich Engels (1820-1895) Tarihsel Maddeciliği aynı zamanda keşfedip,
yeryüzünde düşünce arkadaşlığının herşeyden üstün olduğuna eşsiz örnek
verince, ölümden sonra bile elele verip keşiflerini doktrin anıtı yaptılar.
B - TARİHSEL MADDECİLİK
VE DEVRİM:
Toplumun büyüsünü çözen iki
arkadaş, felsefeyle alışverişlerine "son noktayı koymak" üzere başbaşa
verdiler ve Tarihsel maddeciliğin ana çizgilerini belirttiler:
"Biz, yalnız birtek bilim:
Tarih bilimi tanıyoruz. Tarih, iki yanından ele alınırsa; Tabiat Tarihi
ve İnsan Tarihi diye ikiye bölünebilir. Ama, o iki bölük birbirlerinden
ayrılabilir değildirler. İnsanlar varoldukça, Tabiatin Tarihi ile insanların
Tarihi karşılıklı olarak birbirlerini şartlandırırlar. Tabiat Tarihi -
özellikle tabiat bilimi - bizim konumuz değildir; fakat insanların
Tarihine girmemiz gerekiyor. Çünkü ideoloji ya bu Tarihin kalp yorumuna
çevriliyor, yahut bu Tarihin tümüyle soyutlaştırılmasına döndürülüyor.
İdeolojinin kendisi de, bu Tarihin yanlarından birisidir." (30)
"Şuurun, tasavvurların
ve fikirlerin üretimi demek: İnsanların ilkin maddî faaliyetlerinin, maddî
alışverişlerinin, gerçek hayat dilinin bulunması demektir... İnsanlar kendi
tasavvurlarının, fikirlerinin ve ilh'ın üretmenidirler ama, bunu yapan
insanlar gerçek insanlardır, etki yapan insanlardır. Üretici güçleri tarafından
ve en geniş biçimlendirilişlerine dek o üretici güçlere karşılık düşen
alışveriş tarafından belirlendirilmiş bir gelişim ile şartlandırılan insanlardır.
Şuur, şuuurlu varlıktan başka birşey değildir, insanın varlığı ise, insanın
gerçekten hayatî faaliyeti demektir." (31)
İnsan şuuru neden Devrimi
önceden kestiremez, neden Devrim insan şuuruna rağmen gelir, olur? Çünkü:
"Bir kişi nasıl kendi
kendisi hakkında beslediği fikirle yargılanamazsa, tıpkı öyle (Devrim
denilen) altüstlük çağı da kendisi hakkında beslediği şuurla muhakeme
edilemez... Gerçekliği belirlendiren şey insanların şuuru değildir; tersine,
insanların şuurunu belirlendiren şey sosyal gerçekliktir."(32)
Onun için, Devrim olup bittikten
sonra şuur onun sebeplerini kavramaya çabalar.
"Tarihin maddeci kavranışına
göre, Tarihin en son duruşmada belirlendirici elemanı, doğrudan doğruya
hayatın üretimi ve yeniden üretimidir. Bu üretimin kendisi iki çeşittir.
Bir yanda, geçim araçlarının; beslenmeye, giyinmeye, barınmaya yarayan
nesnelerin ve bu nesneler için gerekli aygıtların üretimidir; öte yandan
insan denilen yaratığın kendisinin üretimi; nev'in çoğalıp yayılmasıdır.
Verili bir tarihsel çağ ve verili bir ülke insanlarının içinde yaşadıkları
sosyal kurumlar, bu iki çeşit üretimle: Bir yanda emeğin, öte yanda ailenin
bulundukları evrim konağı (tekâmül merhalesi) ile şartlanmışlardır."
(33)
Bu şartlar altında Devrim
niçin olur?
"Toplumun üretici güçleri
epey bir gelişim derecesine ulaştılar mıydı, o zamana dek içinde deri değiştirip
olgunlaştıkları mevcut üretim münasebetleriyle, yahut o münasebetlerin
hukukça ifadesi demek olan mülkiyet münasebetleriyle zıtlaşmaya başlarlar.
O münasebetler, vaktiyle üretici güçleri geliştiren birer şekil iken, şimdi
bu güçlere engel kesilirler. O zaman bir sosyal devrim çağıdır başlar."
(34)
Toplumun maddî temelleri,
ekonomisi bu kadar açıkça ağır bastıkları halde insanlar neden onları görmeyip,
Devrimde manevî üst yapı elemanlarının (düşünce, ahlâk, hukuk ve ilh'ın)
ağır bastığını sanırlar? Çünkü:
"Çeşitli mülkiyet şekilleri
üzerinde, sosyal geçim şartları üzerinde, çeşitli özelliklerle işlenmiş
hayatın bütün bir sıra intibâlar kuruntular (illüzyonlar) ve düşünüş
yordamlarından kurulu üstyapı yükselir. Bütün sınıf o şeyleri, tâ maddî
temellerinden ve temele uygun sosyal münasebetlerinden başlayarak o üstyapı
elemanlarını yaratır. Tek başına kişi ise, bütün o elemanlar kendisine
gelenek ve eğitimle aktarıldığı için, kendi kişi aksiyonunu belirlendiren
sebebin o elemanlar olduğunu tasavvur edebilir." (35)
Böylece: İnsan kişilerin
kendi işlemleri olan Tarih ve Devrim, insana kişiliği dışından gelen bir
yabancı etki gibi görünür.
C - TARİHSEL DEVRİM PROBLEMİ:
Bir tabiat olayını inceler
gibi Devrim olayını ele alan Tarihsel maddecilik, Devrimin niçin ve nasıl
olduğunu ve neden öyle yürüdüğünü izah etmiş ve bütün akla gelen problemleri
bilimsel sebep-netice bağlarıyla çözmüş olur. Yalnız mesele bir noktaya
gelir dayanir: Tarihsel maddeciliğin kurucularının çalışma programları
"Modern Toplum" sınırı içinde derinleştirilmiştir. Morgan'ın
Tarihöncesi keşfini işlemek, bütün isteğine rağmen Marks'a nasip olamamıştır.
Engels Tarihöncesini ele alırken der ki:
"Aşağıdaki fasıllar, âdeta
bir vasiyetin yerine getirilmesidir. Karl Marx, Morgan'ın araştırmalarından
çıkmış sonuçları, kendisinin, - ve bir kerteyedek: Bizim demeye hakkım
olan - Tarihin materyalistçe etüdünden çıkmış sonuçlarla bağlantılı olarak
açıklayıp yorumlamayı kendisine saklamıştır." (36)
Marks'ın ölümünden sonra,
onun yüzüstü bıraktığı teorik ve pratik binbir işi yüklendiği için Engels
ancak Tarihöncesi üzerinde kısmen durabildi. Eseri kapışıldığı halde ancak
7 yıl sonra ölümünden 4 yıl önce ikinci baskısını çıkarabildi. Konunun
nasıl genişlediğini şöyle anlatır:
"Bu kitabın, bundan önceki
yüksek tirajlı basımı hemen altı aydan beri tükenmiştir ve uzun zaman oluyor
yayınlayıcısı yeni bir basım için meşgul olmamı benden rica etmişti. Daha
acele işler beni şimdiyedek bundan alıkoydu. Birinci baskı yayınlanalıberi,
yedi yıl geçti, bu sırada ailenin ilkel biçimlerinin bilgisi hatırı sayılır
ilerlemeler yaptı." (37)
Antika Tarih, bildiğimiz
gibi Tarihöncesi ile Modern Tarih arasında kaldığı için, her iki Tarihsel
maddecilik kurucusu da Tarihsel Devrim üzerinde yeteri kadar durmaya vakit
bulamadılar. Yalnız, Antika Tarihin "Toprak meselesi" üzerine
dayandığı gibi dâhiyane işaretlerde bulunarak, Tarihin çok ilgiyle incelenmesini
her fırsatta öğütleyebildiler. Tarihsel Devrim Problemi ister istemez askıda
kaldı.
Tarihsel Maddeciliğin en
tiksindiği şey: Genel, yuvarlak sözle bir problemi geçiştirmektir. Tarihsel
Devrim problemi de bir Devrimdi. Ve Tarihsel maddecilik şu ana kanunu koymuştu:
"Devrimler tarihin lokomotifleridir."
(38)
Genel olarak Devrim
nedir? Prensip olarak:
"Sınıflar zıtlaşması üzerine
kurulu her Toplum için ezilen bir sınıf hayatî bir zarurettir. Ezilen sınıfın
kurtuluşu için: Daha önce edinilmiş üretici güçlerle, varolan sosyal münasebetlerin
artık birlikte varolamaz bulunmaları gerektir. Bütün üretim âletleri içinde
en büyük üretici iktidar, devrimci sınıfın tâ kendisidir. Devrimci elemanların
sınıf olarak örgütlenmesi: Eski Toplum içinde meydana gelebilecek olan
bütün üretici güçlerin varolduğunu farz ve kabul ettirir." (39)
Şimdi burada genellikle deyimlendirilen
Devrim şartlarını, Tarihsel Devrim problemi ile karşılaştıralım:
1 - Antika Medeniyet "sınıfların
zıtlaşması üzerine kurulu" bir Toplumdur. Orada ezilen sınıf: Kölelerdir.
2 -Kölelerin kurtuluşu
için antika üretici güçlerle, antika üretim münasebetleri arasında "birlikte
varolamaz"lık yetmiş midir? Hayır. Bu, moda deyimiyle "coeksiztans:
Birlikte varoluş" imkânsızlığı, ne köleleri, ne antika medeniyetleri kurtarabilmiştir.
Tersine bütünüyle Toplumu batırmıştır. Neden? Tarihsel maddeciliğin üçüncü
şartına geliyoruz:
3 - Çünkü, Antika medeniyetlerde
"en büyük üretici güç olan devrimci sınıf" yoktur. O neden?
4 - Çünkü: Antika medeniyetlerde
"Devrimci elemanların sınıf olarak örgütlenmesi"ni gerektiren bütün
üretici güçler "eski toplumun içinde meydana" gelememiştir. Ve o
yüzden medeniyet batmıştır.
Tekbaşına her kadim medeniyet
için doğru olan bu kural, bir Antika medeniyet battıktan sonra, başka bir
antika medeniyetin doğuşunu aydınlatmakta yetersiz kalır. Bir medeniyet
batmıştır, ama "medeniyetler" hiçbir vakit yeryüzünde sona ermemişlerdir.
Antika Tarihin hiçbir çağında insanlık bütünü ile medeniyetten uzaklaşıp,
ebediyen barbarlığa dönememiştir. Tersine, her batan medeniyetin yanıbaşında
yeni bir medeniyet, (hatta kendi üzerinde bir Rönesans) daima doğuvermiştir.
Öyleyse, ortada: Medeniyetin
tümüyle ve kesince yokolması değil, bir biçimden başka biçime geçmesi
vardır. Son arkeloji belgeleri, Irak'tan başka hiçbir yerde, kendiliğinden
yeni bir medeniyet doğmadığını, en bağımsız görünen Amerika "Yerli" kültürünün
bile Uzakdoğu'dan sıçrama olduğunu, daha önceki mitoloji elemanlarıyla
da desteklenince ispat etmiş gibidir. İlk Irak medeniyetinden Modern çağa
dek gelmiş medeniyetin özellikle geçit konaklarında "üretici güçler" bakımından
durum ne olmuştur?
Antika medeniyetleri deviren
güç, Toplumun kendi içinden doğma, amacı belirli bir sosyal sınıf olmamışsa
da, Toplum dışından başka bir Toplumun vurucu gücü gelmiş, eski medeniyeti
baskınla yıkıp yerle bir etmiştir. Bu dışarıdan gelen güce, Greklerin "Yabancı:
Ecnebi" anlamına kullandıkları "BARBAR" adı veriliyor. (Osmanlı:
Atalarından dirlikçi olmayan bütün öteki yurttaşlara "ecnebi" derdi.)
Tarihsel maddeciliğe göre:
"Güç (zor, acı kuvvet):
Yeni bir Topluma gebe olan her eski Toplumun ebesidir. Gücün kendisi
de bir ekonomik kudrettir." (40)
Antika Tarihte "güç" barbar
kılığına girip medeniyet Toplumunu yıkıyordu. Bu en görmek istemeyecek
bir göze batan olaydı. Yıkış sebebi: Eski medeniyetin "Gebe" olmayışından
ileri geliyordu. Eski medeniyet yıkıldıktan sonra, doğan Yeni medeniyetin
hangi üretici güç, nasıl "ebesi" oluyordu. Problem bu idi. Yalnız
bu noktanın aydınlatımı, Tarihsel Devrimlerin en kör düğümünü çözebilirdi.
Ne çâre ki, tarihsel maddeciliğin keşfedildiği gündenberi, resmi Tarihsel
bilimler (Fransızca'nın akar deyimiyle "c'en etait fait": İşi bitik)
duruma girmişlerdir.
"İşi bitiklik",19'uncu yüzyılın ekonomi ve siyaset krizleri başlar
başlamaz bütün toplumsal bilimleri salgın hastalık gibi sardı. Artık bilimde
"saf hakikat" değil, günün çıkarcılığına göre olayları tanınmaz
kılığa sokmak birinci iş oldu. Ekonomi biliminde klâsik iktisatçıların:
Adam Smith (1723-1790) ve David Ricardo (1772-1823) gibi bilginlerin "değeri
yaratan emektir" buluşlarını çürütmeye çalışan "Vülger: Bayağı" iktisatçılık
moda oldu. Sosyal ve Tarihsel bilimlerde gelişen bütün çabalar
tek amaca yöneldi: Klâsik iktisat gerçeklerini temel sayan Tarihsel maddeciliği,
her ne pahasına olursa olsun tahtadan silmek! kültür alanında her ölçüyü
hiçe sayan bu "Bilimsel haçlılar seferi"nin en parlak örnekleri: Saint-Simon'dan
sonra, onu çalıp çırpan plajyacı Auguste Comte "Pozitivizm"inden, etnolog
"Organisizm"lerine, sosyolog "Formalizm"lerine, demagog "Rasizm"lerine
dek buram buram açılmış metafızik düşünce "Okul"larındaki fıkir, metot
ve yargı sefaletlerinde bulunur.
Modern bilim düşmanları: İslâm
Tarihinin ülkücü çağını gömen Sıffiyn savaşmasında, yenileceğini anlayan
bezirgân Muaviye satılık askerlerinin mızrakları ucuna Kur'anı Kerimi bağlayıp
samimî müslümanları durduruşları gibi, kendilerine en kalın "Bilim" ağırlıklarını
siper ettiler. İçlerinde en sinsileri: Tarihsel maddeciliği dondurup putlaştıran
"Marksist"lerdir; en masum geçinenleri; olaylar üzerinde düşünmeyi, bin
bir "eser", "not" "paragraf', "referans" çıkmazına düşürmedikçe aforoz
eden zihin törpücüsü ("érudition: Mütebahhirlik") karasevdalılarıdır. Biz,
Batı kültürünün Tarihsel Devrimler alanında "Uzman" tanınmış iki tipik
meyvasına dokunmaktan kendimizi alamayacağız: 1) 19'uncu yüzyılın ikinci
yanmında Comte de Gobineau, 2) 20'nci yüzyılın birinci yarımında Profes.
Arnold Toynbee...
A - TARİHSEL DEVRİM VE
IRKÇILIK
Gobineau: Çökmüş derebeyi
sınıfının Ortaçağ barbar geleneklerine, (ne olduklarını anlamaksızın) sıla
illeti (nostalji) çekişinden kaynak alır. Ona göre "Medeniyetlerin
düşmesi": Şuursuz gelişim konağının geçit kaçınılmazlığı değil:
"Muazzam... esrarengiz... ruhu ürküten bir felâkettir..."
Aristokrat karamsarlığıyle Tarihsel Devrimlere baktıkça dehşetler içinde
kalır:
"... Ve insan, elinde
olmayarak şunu iyice kavramak zorunda kalıyor ki, her insan kümelenişi:
Hattâ Toplumsal varların en beceriklice komplikasyonlarla korunduğu zaman
bile, hastalığa yakalanıyor, biçimlenmekte olduğu bugün dahi, yaşama elemanları
arasında bir "kaçınılmaz ölüm" prensibini gizliyor." (41)
Yâni o, bugünkü modern sosyal
devrimleri de, antik medeniyetteki Tarihsel devrimler gibi bir "Kaçınılmaz
ölüm" cezası sayıyor. Yanılıyor. Modern sosyal devrimlerde, değil medeniyet,
Gobineau'nun kendi derebeyi sınıfları bile ölmemiş, büyük arazi sahipliği
ve toprak işverenliği durumuna doğru deri değiştirmiştir. Yalnız, derebeyilik
ekonomisi ve iktidarı yerine, işveren ekonomisi ve siyasî iktidarı geçmiştir.
Bir noktada Gobineau haklı:1830,1848,1871 Fransa ve Kara Avrupa devrimlerinde
Thiérè'lerin, Bismarck'ların kışkırttıkları bunca "beceriklice komplikasyon"lara
rağmen, işveren sınıfı ekonomik ve politik iktidarının da ölüm çanları
çalınmışa benziyordu. Onun için Kont kendi kendisine soruyordu:
"Pekiyi ama, bu prensip
(ölüm ilkesi) nedir? Bu prensip tıpkı ulaştırdığı sonuç gibi yeknesak mıdır
ve bütün medeniyetler aynı sebeple mi yok olurlar?
"İlk bakışta insan buna
olumsuz cevap vermeye yelteniyor.
"Ama, şöyle bir gözetim
yapılıyor: Bütün medeniyetler, azıcık sürdükten sonra bir takım samimî
iç bozukluklar çarptırıyorlar.Deyimlendirilebilmeleri güç olan, ama inkâr
edilmeleri ondan daha az güç olmayan bu iç bozukluklar heryerde ve herzaman
benzer bir karakter taşıyorlar." (42)
O "İç bozukluklar",
Gobineau (1816-1882) henüz 29 yaşında iken Tarihsel Maddecilik târafından
(üretici güçler) ile (üretim münasebetleri) arasındaki zıtlığa bağlanıp
deyimlendirilmiştir. Fakat kont, filozof rahatlığı ile, o deyimlendirmeyi
yanına bile uğratmıyor. Ve "Bu dünyanın gidişinde tanrı parmağını" görür
gibi oluyor:
"Şurası su götürmez bir
hakikattir ki; tanrı istese, hiç bir medeniyet sönmez; ve bütün toplumların
ölümlü şartına, eski tapınakların (sanctuaire), - yanlışlıkla soyut
olaylar gibi gözönünde tutulan-bazı göze çarpıcı haraplıkları izah etmek
için kullandıkları kutsal aksiyomu (mütearifeyi) uygulamak yersel
hakikatlerin araştırımına egemen olması gereken birinci düzende bir hakikati
bildirmektir." (43)
Halkın "Ne gelirse Allahtan"
dediği tanrısal alın yazısında kontun kuşkusu yok. Roma'ya "coup de grâçe:
Son ölüm vuruşu"nu indiren Atilla'ya, Roma'daki yanılmaz Papa'da "Flajellum
dei: Tanrının kırbacı" adını verirken böyle düşünmüştü: Medeniyetleri
batıran, işledikleri günahlardır. Ancak Gobineau, o büyük ve göksel sebep
altında, yersel vesile de bulunabileceğini araştırıyor. Bulduğu vesile;
20 inci yüzyılda 30 milyon insanı kurban edecek olan kanlı faşizmin "bilim
bayrağı" IRKÇILIK'tır. Ona göre bir ırk "Temiz" ise, üstün gelir,
kirlenince alt olur. Joseph Arthur Comte de Gobineau, romanlarını yazdığı
"temiz" ırk kahramanını şöyle anlatır:
"Güzel miydi, diye mi
soruyorsunuz? Bir melek gibi güzel! Rengi biraz yanıkça idi, ama melez
asıldan gelme sonucu olan koyu toprak rengi değildi: Güneşte olgun meyva
gibi sıcak bir yanıktı." (44)
Böyle üst gelmiş saf bir
ırkın kurduğu medeniyet neden düşer? Yahudi ırkıyla katışmaktan. Temiz
ırkın başında, İslâmlığın "Yecüc Mecüç" adını taktığı Turanlılar gelir.
(Hitler onu Kuzeylilere çevirir).
"... Doğu yazarları, der
Gobineau, Türkistan uluslarından söz açmaya başlar başlamaz, onlardaki
boyu posu, yüz güzelliğini öğmekten kendilerini alamazlar." (45)
Güzelim Turan ırkının kurduğu
devletler neden battı? İslâmlığı çıkaran "Semit" Arap ırkıyla bulaşmaktan:
"Osmanlılar henüz varolmamışlardı
ki, içinden çıktıkları Selçuklular, İslâm ırklarına kuvvetle katışmışlardı
bile..."(46)
Bu görüş, tıpkı köylünün:
"Güneş doğudan doğar, göğü dolaşıp, Batıda batar. Demek.güneş dünya etrafında
dönüyor" kanısına benzer. Tarihe bir gözünü kapayıp tekyanlı bakınca başka
şey görülmez. Önce Hünler Roma medeniyetini, sonra Moğollarla Türkler İslâm
medeniyetini yıktılar. Bütün Batı yazarları Hünleri, bütün İslâm yazarları
Moğolları şeytan kadar çirkin bulurlar. Gerek Hünler, gerek Moğol ve Türkler
Roma ve İslâm medeniyetlerini yıkınca, yerine ancak eski medeniyetlerin
Rönesansı sayılan Devletler kurmuşlardır. "Turanlı ırk"ın üstün
veya eksik olduğundan değil: Moğollarla Türklerin Tarihöncesinde sürüyle
geçinen göçebe çoban Toplumları olduklarından... Genellikle Semitlerin,
özellikle Semit "ırk"ından gelme Arapların, Tarihte, Hün veya Moğollardan
çok önceleri, daha eski "günahkâr" medeniyetleri yıkıcı rol oynadıkları
en tartışılmaz gerçeklerdendir. Akkad medeniyetini kuranlar, çökkün Sümer
medeniyetine "Coup de grâce"ı indirmiş bulunan Agade'li Sargon komutasındaki
Semitlerdi. İslâm medeniyetini kuran Semit kolundan Araplar: Çökkün Pers
medeniyetine öldürücü vuruşu yapan Mekkeli Muhammet komutasındaki Medineli
ve çevre çöllerden bedevî Semitlerdi. Semitlerin "temiz" veya "kirli" ırk
olduklarından değil, Agade veya Mekke gibi medeniyet kelebeğini kozasında
kanatlandıran Yukarı barbarlığın kentlerinden çıkma güdücüler buyruğunda
Tarihe girdiklerinden...
Eskimiş bir medeniyeti yıkmak
veya yeni bir orijinal medeniyeti kurmak yalnız kuvvetli, temiz, güzel
ırkların işi ise, Akkad ve İslâm medeniyetlerini kuran Semitler de en az
Türkistanlı Altaylı, Moğol ve Hünler kadar temiz ırkmışlar demek. Sonra
neler bulaşıpta kirlenmiş, dünyayı kirletmişler ve bozulmuşlar? Bütün mesele
burada.
"Semitleri: Sümerler, Sümerleri
de bir başka ırk bozmuş" demek: Problemi biraz daha gerilere "tecil" etmek
ve geciktirmekten başka bir şey olmaz. Yoksa: "Dünyayı kim yarattı? -Tanrı. Tanrıyı
kim yarattı? Sorma kâfir olursun!" gibi dogmatizmalar, dinler için olsa
bile, İbn-i Haldundan'beri ilâhiyattan ayrılmış olumlu bilimler için izah
değildir: "Totoloji"dir.
Derebeyi artığı Cermenliğin
kafatasını gıdıklayıp 30 milyon insanın başını yiyen bilim kalpazanlığı
ırkçılık, basit bir tarih gerçeğini tahrif ediyor: Tarihte gericiliğe karmış
medeniyetleri "temiz"liyen insanlar, Tarihöncesindeki ilkel Sosyalizm
Toplumunun yetiştirdiği, medeniyetin (yalan+korku) zehiriyle henüz bozulmamış
olan insanlardı. Medeniyete girmeden her ulus, kendi Tarihöncesi çağını
yaşarken aynı kertede "bozulmamış"tı. Türkler de, Moğollar da, Cermenler
de, Hünler de, Semitler de: Tarihöncesindeki sınıfsız, korkusuz, yalansız
Toplumundan geldikleri için: Birbirlerini alıp satan medenilere "üstün
insan" gibi görünmüşlerdi.
B- TARİHSEL DEVRİM
VE SÖZDE DİNCİLİK
Mister Toynbee'ye gelelim.
Gobineau, içine gömüldüğü derebeyilik kalıntısı Donkişotluk şatosunun kalın
duvarları arasından,1877 yılı yayınlanan Morgan'ın "Ancient Society,
or Researches in the Lines of Human Progress from Savagery through Barbarism
to Civilization" (Kadîm Toplum) eserini belki görememiştir, diyelim.
(Engels'in "L'Origine etc." eseri de Gobineau öldükten 2 yıl sonra çıktı).
Bay Toynbee içimizde yaşıyor, 20'inci yüzyılda: Tarihöncesi bilimi, "Mr
sır'daki sağır Sultan"a bile varlığını işittirmiştir. Türkiye'de bile Toynbee:
"Dünyanın en tanınmış tarihçisi", diye alkışlanan bir "bilgin"dir. Kendisi
Tarihsel Devrimlere "Breakdovn" "Alaşağı ediliş" adını koymuştur.
Ayrıca: "Hem yeni çıkmış, hem köhne olan modern Batı tasavvuru, Çin'e veya
Hind'e hiç yer vermez; hattâ Rusya'ya yahut Amerika'ya bile şöyle böyle
yer verir" diyerek, İngiliz vatandaşlığına küsmüş, "inteligent- service"
(İngiliz casusluğu) kanalından Amerikan Uyrukluğuna geçmiş bir profesördür.
Milyonlarca nüsha basılan
onlarca iri ciltlik yazılarında: "Mascience nouvelle Benim yeni
ilmim" dediği "buluş"larına şöyle başlar:
"Tarihle tüm Sosyal bilimleri,
insancıl işlerin biricik anlaşılışı içinde eritmeye muhtacız." (47)
"Benim "bir Tarih etüdü"m
için ilk notlarımı hazırlamaya başladığımdan beri 27 yıldan fazla geçti.
Ve ben şu olayın şuuruna vardım ki, o yıllar zarfında görüşüm kılığını
değiştirmiştir. Ben ilerledikçe, din bir yol daha benim Evren tablomun
merkezini tutmaya gelmiştir." (48)
Ruhhekimi, karşısındaki kişide
ilkin bulunmayan sofuluk duygularının yaşlandıkça artmasına "kılık değiştirmek"
değil "mistik hezeyan" teşhisini kor. Fakat Bay Toynbee ruh hastası değil,
müslümanca deyimi ile birden "Hidâye erişmiş"tir. Ve dinlerden din
beğenmeye bulaşır; der ki:
"Bununla birlikte ben,
yetiştirilmiş bulunduğum dinsel görüşlere dönmüş değilim. YAHUDI (Judaik)
dinlerinden (Musa, İsa, Muhammed dinleri, Yakındoğu dinleri demek
istiyor) farklı olarak Hint dinleri tekelci değildir. Varlığın esrarına
başka ulaşma yolları bulunabileceğini kabul ederler... İşte kitabımın son
dört cildi bu açıdan bakılarak kaleme alınmıştır." (49)
O "Başka bakımlar"
sırasına Tarihsel Maddecilikte girer sanmayın. Tarih bilimi, Firavunlar
çağının "okkültizm"i, tarikat şeyhlerinin ''istihareye yatma"sı gibi bir
şey olmuştur. "Son eseri ile şöhretini bir kat daha arttırmış" (Bü:
Dü., kezâ) olan bilgin herkesi rahat rahat imana çağırır:
"Her birimiz için bir
evren esrarına ulaşmanın en kolay yolu, şüphesiz kendi ata dinidir. Ama
bu, her kişi için başka başka olan dinlerin sundukları ulaşma [tasavvuftaki
"Vuslat"] yollarını hesaba katmamak anlamına gelmez. İnsanın kendi dini
kadar, öteki dinlerin de içlerinden geçebilmekte kazanılacak çok şeyi vardır
ve kaybedilecek hiç bir şeyi yoktur."(50)
Böylece Bay Toynbee bütün
bir İnternasyonaldır; Karl Marks'ın: "Bütün ülkeler işçileri birleşiniz!
Zincirlerinizden başka yitirecek birşeyiniz yoktur." çığlığı gibi "bütün
dünya dinlileri birleşiniz" parolası!.. Tarih ve Toplum bilimlerinde,1848'den
beri, Batı kültürü "Zirve"leri, "'böylesine "Zırva"laşmışlardır. Tarihin
can alacak yer ve yönlerini duman perdesi altında yitirmek için, nasıl
en birbirini çürüten kıyamet gibi fıkir ve olay kargaşalığı yığdıklarına
en şahaser örnek Toynbee'nin 10 koca ciltlik "Bir Tarih etüdü"dür.
Biz burada konumuzu en çok ilgilendiren iki noktada birkaç örnek verelim:
1 - Tarihte Determinizmi
Maskelemek: Toynbee, Toplum hareketini hiçbir maddî sebebe dayanmaz
göstermek için, Tarihin geçirdiği çağları özel kanunlara uymuş ayrı birer
Toplum biçimi saymaz. Vico'nun en olumsuz yanını taklit eder: Tarihi bir
"tekürrür" sayar. Toynbee'ye göre Tarih ve Tarihöncesi yahut Medeniyet
ve Barbarlık, Tarihöncesinde: Vahşet ve Barbarlık, Tarihte: Antika Tarih
ve Modern Tarih, Toplumun ayrı maddî gelişim çağları değil, hepsi bir arada,
mânevi tecellilerdir. Barbarlık: "Işıkla karanlığın birbirine karıştığı
bir bölgedir"; Medeniyet: "Boşuna tekerrürler"dir. (51)
Öne sürdüğü "Yeni Tarih
anlayışı" : "Hâdiselerin bir tek sırayla zaman içindeki hikâyesi
olarak değil, fakat bir çok paralel hâdise serileri arasında gözetilecek
kıyaslamaların ve geri geri gidişlerin ("recurrence"ların) incelenimi
olmalıdır." (Keza, s. 54). Vico'nun, zamanı için bir yenilik olan "Kıyaslama
metodu"nu böylece bozarak sağ cebine koyduktan sonra, sol cebine
de Marx'ın "Proleterya" sözcüğünü yerleştirir. Toynbee için "proletarya":
Modern kapitalizmin ücretli işçi sınıfı değil: Köle, toprakbent
gibi bütün Toplum biçimlerindeki alt sınıflar "İç proletarya"dırlar.
Barbarlar da, "Dış proletarya"dırlar. Bu bilimsel elçabukluklarıyle
"Toynbee bütün gücünü kullanarak iki nokta üzerinde ısrar eder: 1- Medeniyetler
bir çokturlar, asıllarındanberi bir çok kaldılar; nitekim Mısır medeniyeti
ile, Sümer medeniyeti muâsırdırlar; 2 - Medeniyetler arasında herhangi
bir hiyerarşi kurulamaz." (52)
En son arkeoloji buluşları:
Mısır'ın, Sümer medeniyetinden sonra Irak'tan etkilenerek geliştiğini ispat
durumundadır. Bütün en eski gelenekler (Oziris efsanesi gibi) bu gerçekliği
anlatırlar. Fakat Toynbee, bu olayları herkesin bilmediğinden yararlanarak,
medeniyetler arasındaki ana oğul münasebetlerini örtbas etmeye çalışır.
O zaman bütün tarih: "boş bir tekerrür" olur.
2 - Tarihte üretici güçlerin
rolünü maskelemek: Vico'nun bir "Corsi-Riscorsi", Mark'ın "Tez-Antitez"
anlayışları vardır. Toynbee o görüşleri de iki cebine yerleştirerek, bütün
Tarih olaylarının gidişinde, ne olduklarını açıklamaktan kaçarak: Bir "Dèfi"
(kışkırtma, meydan okuma!) bir de "repons" (karşılık, cevap verme)
diye iki mistik zıt davranış "keşf" eder. Tarih, ne ekonomik güçlerin,
ne insan yığınlarının yarattığı bir gidiş değil, bir "Azıntık Elite"
(bir avuç gözde kişi)nin "Kışkırtma"lara "karşılık" vermelerinin
eseridir: "Onun düalizmi (ikiciliği): Yaratıcı azınlık ile,
dèsincarné (etsiz, cansız, maddesiz!) ruh, pasif ve âtıl beden
demek olan proletarya arasındaki mübayenette kendisini belli eder."(53)
Onun için Tarihsel Devrimler:
Üretici güçlerle, üretim münasebetleri arasındaki zıtlaşmalardan değil,
bir avuç gözde "Elite" in gevşemesinden ileri gelir; "Elit toplumun
yürüyen parçasıdır, insan yığınlarını peşinden sürüklemekte başarı göstermiştir."
(Nasıl? Burada Bergson'un "Mimetisme" lâfı, araya karışır. Yığın, Eliti
taklit ederek sürüklenir! H. K.) "Bir an gelir ki yığın: Elitin verdiği
hızı takip etmez olur. Bu sefer, o zamanedek yalnız ikna' yoluyla hareket
etmiş olan yaratıcı azınlık, baskıya başvurmak zorunda kalır. (Neden
iknâ yolu sökmez? Asıl problem bu, ona, çözüm aranacak yerde, o örtbas
edilir H. K.) Bu durumda toplum, hasım sınıflara bölünmüş olur.
(Ondan önce: Köle-efendi, toprakbent-derebeyi sınıfları yok; baskı yok;
hepsi: Yığın elite kanmadığı için ortaya çıkar H. K.) O zaman, medeniyetin
sinesinde bir kopuşma (rupturne) husule gelir.Toplum artık kendisine
teklif edilen défi'lere (meydan okuyuşlara) karşılık verecek kabiliyette
değildir. (Niçin? İşte öyle. Durup dururken! H.K.) Onun için, medeniyet
deva bulmaz bir dekandansa (çöküntüye) uğrar. (54)
"Barbar dünya ile medeni
dünya arasındaki dostça (ilk doğan medeniyet barbarları kırıp, köle
ederken: Dostça!) münasebetlerin yerine hasımca münasebetler geçer.
Ve barbar, medeniyetin bütünlüğünü tehdit etmekte iç proletarya biçimine
girer. Öyle bir an gelir ki, medeniyetin içinde ancak savaşçı yokluğundan
ötürü savaşmalar sona erer. Medeniyetin bölündüğü askerci devletlerden
birisi, bütün ötekiler üzerine kararlıca üstün gelir. (Bu üstünlükte,
"Elit: Gözde" gericilerin ihanet ve elaltından çağırıları ile değil,
kendiliğinden olur!) Böylece ortaya çıkan "Evrensel Devlet"te bir yol başlamış
bulunan "husumet"leri arttırınca, Din ortaya çıkarak: İç proletarya ile
dış proletaryayı birleştirir ve yeni medeniyeti doğurur." (55)
İşte 20'inci yüzyıl ortasında
Mister Toynbee'nin ünlü "Tarih felsefesi" budur. On cildinden şu cevher
özet ve sonuçlar çıkar:
"Bir toplumdaki güdücü
azınlık: Egoizma, budalalık, sebatsızlık, metanetsizlik yüzünden bir défi'ye
(meydan okuyuşa) karşılık vermeyi bilemedi mi, çökmeye başlar. O toplumun
proletaryası, kendini kurtarmak için, yeni tip bir toplum yaratır. Bu,
medeniyetin müzmin başarısızlıklarına ilâç bulmaya çalışan yeni bir Kilisedir."
(56) "Yaratıcı (Tanrı) bir
kurtarıcı rolünü oynamaya çağırılarak yardıma koşar, çünkü
o Toplum tepki göstermeyi bilememiştir, çünkü yaratıcı olmaktan çıkmış
bulunan, ve en sonunda artık egemen olmaktan başka bir şey olmayan azınlığı,
bir takım güçlükler ezmiştir."
"Yüryüzünün cihat açmış
Kilisesinde hizmet gören asker (papas) biliyor ki, bu dünya onun
kendi evi değil, ruhanî bir savaşma meydanıdır." (57)
Tarih biliminde miyiz Papaslar
kongresinde mi?
Tarihin gidişi üzerinde hiç
bir kanun iddiası bulunmayan modern basit tarihçilerden sonra, iki tip
etüd şekli daha vardır: 1- Modern Uzman tipi, 2 - Modern Tarih
filozofu tipi.
C - UZMAN DİYALEKTİK
Uzman tipine örnek Claude
Levi Straus'tır. Sansasyon yarattığı ve "bütün marksistlerce" de tasvip
gördüğü söylenen son çiçekli eserinde Bay Straus, karşısına aldığı.ünlü
J. P. Sartre ile, Batı dili kadar işlek bir meçi kullanarak eskrim tâlimi,
polemik idmanı yapıyor. "Diyalektik ve Tarih" adlı koca bir fasılda
Tarih yok. Yalnız şu Uzman fetvası var:
"Biz, etnolojide her araştırmanın
prensibini buluyoruz, Sartre için ise etnoloji bir üstesinden gelinecek
engel, yahut aşılacak bir mukavemet biçimindeki problemi ortaya atıyor."
(58)
Bu "Her araştırmanın prensibini"
bir tek bilimde bulmak cesareti: Uzmanlığın - kerim olan Allahınki kadar
içine inilmez olan- "Derin kuyusu"ndan çıkar. Bu kuyunun karanlık dibini
yoklayınca, J. P. Sartre gibi C. L. Strauss'ın da göğüslerine taktıkları
şeref madalyasını buluyoruz: "Marksist" olmak!
"Her ne kadar ikimizin
de derin düşüncemizin yola çıkış noktası Marx ise de, bana öyle geliyor
ki, Marksist yöneliş bizi farklı birer sonuca iletiyor." (59)
Marks maddeci tarihin baş
kurucusudur. Bay Strauss için Marx gerçekten bir "yola çıkış noktası" mıdır?
Kısaca bakalım.
A) Metod bakımından
şöyle diyor C. L. Strauss:
"İnanıyoruz ki, insan
bilimlerinin hedefi insanı teşkil (constituer) etmek değil, fakat eritmektir
(aynen: "Dissoudre")"(60)
Marx için her türlü "kafadan
atma inşaat" yanlıştır. Ama bir konuyu en son elemanlarına dek ayırdıktan
sonra, yeniden kurarca biçimlendirmek doğrudur. Hele, öyle Bay Strauss'un
kesip attığı gibi: "ya biçimlendirmek, ya eritmek" diye tekyanlı iş yoktur.
Nitekim, Marx, "Vyestnik Yevropi" yazarının "Kapital" eleştirmesi
için der ki:
"Bay yazar, benim gerçek
metodum adını verdiği şeyi konu ederken ve benim şahsen kullandığım metodu
bunca iyi dilekle anlatırken,diyalektik metoddan başka neyi anlatmış oluyor?
"Ne olursa olsun,
(bir yazarın) anlatış tarzı formel olarak araştırma tarzından başka
olmalıdır. Araştırma (ele alınan) maddeyi ayrıntısı ile benimsemeli,
maddenin çeşitli biçimlerini çözümlemeli, o biçimlerin iç bağını izlemelidir.
Ancak, o iş başarıldıktan sonradır ki, gerçek hareket, kendisine uygun
olarak anlatılmış bulunabilir. Bu başarıldı mıydı, artık o zaman maddenin
hayatı ideal biçimde aksettirilmiş bulunur, böylece anlatış, sanki öncileyinden
(a priori) inşa ediliyormuş gibi görünür." (61)
Marx burada aynen "Konstruktion"
(inşa, yapı yapma) sözcüğünü kullanır. Bizim bildiğimiz, bir doktrini "Hareket
noktası" saymak, onun metoduyla yola çıkmaktır. Bay Strauss'un eseri "Diyalektik"
sözcüğünü kimseciklere bırakmaz. Fakat sözü işe çevirmeye gelince,daha
Marks'ın araştırma ve yazma metodlarını kavramadan "Marksist yöneliş" iddiasında
bulunuyor. Marx için: I - İndüksiyon: Araştırma metodu, 2 - Dedüksiyon:
Anlatış, yazış metodu birbirinden ayrılamaz. İki "Marksist" çıkıyor: Sartre
dedüksiyon ucundan, Strauss indüksiyon ucundan tutmuş, biricik metodu çekiştirip
parçalıyorlar. Hele Bay Strauss-uzman: Marks'ın tam tersini yapıyor: Anlatışı
dal budak içinde cöngüle çevirip dağıtmakla öğünüyor. Ve "Hareket noktası"
bildiği Marks'ı düpedüz "eritiyor!"
B) Tarihöncesi bakımından
Bay Strauss şunu açıklıyor:
"Tekçizili" ve "exogamie"li
"clan"lardan kurulu toplumlar da, clan'ın adlandırılışlar sistemi; hemen
daima düzenle düzensizlik arasındaki yolun ortasında bulunur." (62)
"Marksist yönetiş"te
böyle "ekzogami"li "klan" var mıdır?
1861 yilı, Alman "mistik
general"ı Bachofen ilk defa kadîm Tarihte "Mutterrecht" (Anahukuku)
ve "Gynecocratie" (kadın saltanatı) olaylarını keşfettikten sonra,
İskoçyalı "kuru hukukçu" Mac Lennan, 1865 yılı, kızkaçırma (rapte)
âdetini ele alarak, bazı Toplumlarda kadınların kocalarını, yahut erkeklerin
karılarını kendi grupları dışında yabancı olarak, bazı Toplumlarda
ise kendi grupları içinde yerli olarak aradıklarını belirtti.
"Birincilere": "Ekzogam"
(dışarıdan-evlenen), ikincilere "andogam" (içerden-evlenen)
adını verdi." (63) Mac Lennan
bu âdetin sebebini: İlkel Toplumların kız çocuklarını öldürmeleri yüzünden
ileri gelmiş saydı ve aynı sebeple "Polyandrie" (çokkocalılık) ve
Kadın- hukuku müesseselerinin de gene hep kadın kıtlığından çıktığını
ileri sürdü... Demek C. L. Strauss en son model kitabında,1865 yılını yaşatıyor,
ve "Mac Lennan'ist yöneliş"tedir.
Mac Lennan ise "genel
olarak aile tarihinin kurucusu ve bu alanda birinci otorite sayılmakta."
(64) olmasına rağmen, kendi eserindeki
şu açıklamayla, kendi izahını kendisi çürütmüştü.
"Kadın kaçırmaların; bilhassa
erkek cihetinden akrabalığın (yâni baba çizgisi üzerinden halef selef
olmanın) hâkim bulunduğu uluslarda en belirti ve en ifadeli olduğu göze
çarpar." "Şurası şaşılacak bir olaydır: Bildiğimize göre, ekzogami ile
kadîm akrabalık biçiminin yanyana varoldukları hiç bir yerde çocukların
öldürülmesi sistemlice yapılan bir iş değildir." (65)
Madem ekzogami olan yerde
çocuk öldürme sistemli değil, ekzogaminin sebebi çocuk öldürme nasıl olabilir?
Demek Mac üstad, Nasrettin Hocamız gibi bindiği dalı kendisi kesmiştir.
"Marksist yöneliş" bu konuda ne der? Bilimin dediğini.
Morgan içlerine üye olarak
girdiği ve 40 yıl etüd ettiği Amerika yerlisi İroqoi kabileleriyle yetinmedi.
Bütün dünya milletlerindeki akrabalık sistemlerini soruşturmak üzere Amerikan
Devletinin resmî kanaliyle tüm Asya, Afrika ve Avusturalya kıtalarında
anketler yaptı. Çıkardığı sonuçları 1871 yılı da "Systems of Comsanuinity
and affinity" eseriyle yayınladı.1877 yılı da "Ancient Society"
Researches in the Lines of Human Progresse from Savagery through Barbarism
to Civilization" eseriyle bütün Tarihöncesini aydınlattı.1891 yılı
Engels şunu yazdı:
"Morgan'ın ayrıntılar
üzerine yaptığı hipotezlerin birden fazlası sallantılı hattâ güdük kalmıştır.
Ama, son zamanlar toplanılan malzemeler hiç bir yerde Morgan'ın bellibaşlı
büyük fikirlerinin yerine başkalarını geçirmeye yol açmamıştır." (66)
Morgan'ın "bellibaşlı
büyük fikrini" de şöyle özetledi:
"Andogami (içerden-evlenme)
ile Ekzogami (dışardan-evlenme) hiç te bir antitez teşkil etmezler.
Ekzogam (dışardan evlenir) "kabile"lerin varolduğu şimdiyedek hiç
bir yanda gösterilip ispat edilmemiştir. Fakat, bütün hakikate benzerliklere
göre, her yerde verili bir sıra varolmuş bulunan grup halinde evlenmenin
henüz hâkim bulunduğu çağda, kabile, ana cihetinden belirli sayıda kandaş
gruplarına bölünmüştü; Kan (gente adı verilen bu kabile bölükleri içinde
evlenme, kesin olarak yasak edilmişti; Öylesine ki, bir Kan'ın erkekleri,
bir sayıda karılarını kabile içinden pekâlâ alabiliyorlardı, ama kadını
kendi Kan'ları dışından almaya mecburdurlar. Bu suretle, Kan ne kadar kesinlikle
ekzogam (dışandan evlenir) ise, Kan'ların topunu birden içine alan
kabile dahi o kadar kesinlikle andogam (içeriden evlenir) idi. Böylece,
Mac Lennan'ın yapma kombinezonundan son kalıntı da uçup gitmişti."
(67)
Ona rağmen, Mac Lennan, İngilizler
ve onlara kuyruk olan Fransız v.s.'ler için, bir yol "Üstad-ı âzam" sayılmıştı.
Morgan'a gelince; "Kitabında yazdıklarının küçük ayrıntıları pek çok
itinalarla ayıklanıyor, ama asıl hakikî büyük keşifleri üzerinde susuluyor."
(XXXII) çünkü Bachofen Alman, Morgan Amerikalı idi: "Alman neyse ne,
lâkin Amerikalı?.. Amerikalının karşısında her İngiliz vatansever kesilir."
"Birbirinden mutlak surette ayrılmış andogam ve ekzogam "kabileler" in
varlığı üzerine, en ufak bir şüpheye düşmek, cânicesine bir bid'at
(hèresie) idi. Dolayısıyle de bütün o tanrı adağı (Mac Lennancı)
dogm'ları toz duman eden Morgan, bir çeşit "günahı kebir" (sacrilège)
işlemiş oluyordu."(68).
Claud Levi Straus, "Tarih
ve diyalektik" adına da olsa, böyle bir "küfür"e düşmüyor, demek. Onun
için "tekçizili" görüşü "daima kargaşalık ortasında" kalıyor.
D - TARİHSEL
DEVRİM VE SOSYALİST TARİHÇİ
Tarihsel devrimler önünde
sosyalist geçinen tarihçiler, daha mutlu bir ışıkla aydınlanmış değillerdir.
Bunlardan en hayranlık uyandıranı Wells, Morgan'ın ayırdığı üçer konaklı
Vahşet ve Barbarlık çağlarını şu cümleyle özetler: (69)
"İnsan ilkin yavaş yavaş
gıdası peşinden giderek, yer değiştiriyordu. Sonra (Neden bilinmez?
H. K) bir bölük insanlar yerleşmeye başladılar. Başka bölük insanlar,
daha açıkça göçebeleştiler. Oturuk çeşit insan, taneyle beslendi. Göçebe
insan, sütten faydalanmaya başladı, sırf o amaçla inek besledi." (70)
Burada, insanlığın avcılıktan
çıkışı anlatılmak isteniyor. Fakat, avcı toplum, ilkin tarımcı (taneyle
beslenir) de, sonra çoban (sütten faydalanır) olmuş gibi gösteriliyor.
Belli ki, İngiliz Wells, İngilizce yazılmış Morgan'ı ya okumamış, ya da
anlamamıştır.
"İki yaşama biçimi, zıt
yönlerde ihtisaslaştı. Her halde, oturganlarla göçebelerin çarpışmaları;
kaçınılmaz oldu. Birinciler tarafından ikinciler, barbar sayıldı. Oturganlar
yumuşak, dişileşmiş varlıklardı. Göçebelerce çapul edilmeleri, pek meşru
sayıldı" diyor, Wells. (71)
Belli ki, sosyalist Wells,
bilimsel sosyalizm kurucusu Engels'i ya okumamış, ya anlamamıştır.
"Oturganlar", örneğin: Grek
dünyasının Yukarı barbar kentlerinin insanları mı? Yoksa, Amerika
yerlilerinin "Bahçeli sistem", Aşağı barbar toplumları mıdır?
Ayırt yok. Sonra, sırf "oturganlık": Bir toplumun "dişileşme"sine
yeter mi? Yazar, kendi kitabının 44'üncü sahifesindeki: "Falan; halinde
Sümer savaşçıları (taş kazıma, Sümer medeniyetinin başlangıcı)" yazılı
gravürün fotoğrafı bile, insanı ürkütüyor. İlk medeniyet kurucularından
Sümer kentlerinin oturganları bunlardır. Bunlar, yüzyıllar boyu,
Irak topraklarını demir pençeleri altında tuttular. Arabistan, Anadolu,
Hindistan iklimlerinde her türlü göçebe "barbar" ulusları kul köle edip,
maden kaynaklarını onlara işlettiler. Yeryüzünde ilk defa, en tehlikeli
kervanları işletme "erkekliğini" onlar göze aldılar. Yine, şu Anadolu kıyılarına
dek- çıkartma,yapıp, kent kuran Grek oturganlıkları; mitolojilerini
ve epopelerini dolduran "kahramanlık"larla, Truva'dan Kafkaslar'a,
İtalyalar'a, Libya, Finike, Mısır'a dek o zamanki dünyayı kasıp kavurdular.
Demek, çok sonraları, "dişileşme" gibi görünen durumun "yumuşak"lığı, oturganlıktan
bambaşka sebepleri gerektiriyor.
Ünlü tarihçi oralı bile değildir.
Tarihsel devrim olaylarını sarakaya alır:
"Arasıra önümüze şefin
biri, yahut kabilenin biri çıkıyordu. O bağımsız ve hür göçebelerin kargaşalığı
ortasında, komşu aşiretlere bir çeşit birlik dayatabiliyordu. O zaman,
vay en yakın medeniyetlerin başına gelenlere!" (72)
Kabileler nerede, niçin derlenirler?
Tarihçimize göre: Herhangi yeni üretici güçlerin doğmak üzere bulunduğu
belirli bölge veya ekonomi böceğinin boynuzları gibi uzanmış ticaret yollarının
açtığı yönler yoktur. Her şey kör tesadülle yürür. Her göçebe kargaşalığı,
herhangi şefın dayatmasıyle, her zaman, her medeniyetin başına belâ açabilmiş
midir? Böyle sorular, tarihçinin kalemini dürtemez. O hikâye anlatacaktır:
"Birleşik göçebeler, sâkin,
tahkimatsız ovalara atıldılar. Fütuhat, harp gelişti. Fatihler ganimeti
alıp gidecekleri yerde, zaptedilen ülkeye yerleştiler. Köylü ve şehirliler,
vergi yahut haraç ödemeye zorlandılar; göçebelerin hizmetçileri haline
geldiler; göçebe şefleri kral, prens, efendi ve asil olduklarını bildirdiler.
Bir yandan da, zaptedilen yerin sanatlarını ve bütün inceliklerini benimsediler.
Kuru, aç insan olmaktan çıktılar. Ama, birçok nesil boyu, eski göçebe alışkanlıklarından
pek çok şey sakladılar. Avlandılar, açık havada idman yaptılar, harp arabası
koşularına girdiler. Çalışmayı ve hele ziraat işini aşağı bir ırka ve sınıfa
düşen pay saydılar."
"Büyük medeniyet kitabının
ilk sayfasında söktüğümüz şey budur: Çalışmayan bir güdücü sınıf ile, çalışkan
bir halk yığını arasında pek açık bir ayırt buluyoruz. Gene keşfediyoruz;
birkaç kuşak sonra, toprağa yerleşen aristokrasi, güzel sanatlara ve kanunlara
saygı göstermeye, ilkel sertliğinden bir şeyler yitirmeye başlar. Yeniklerin
kızlarıyla evlenir, onlar lehine toleranslı bir rejim kurar, onlarla din
fikirlerini değiş ederek, yerin ve iklimin dayattığı dersleri öğrenir.
Bir sözle o, efendisi kesildiği medeniyetin bir parçası haline girer. Derken
yeni bir istilâ hazırlanır." (73)
Tarihsel devrim üzerine,
bütün izah, bu sudan yüzey olaylarını çiziştirmektir. Oysa, burada iki
satırla anlatılan şeyler, yalnız Batıda "Uluslar Göçü", Orta Doğu da Cengiz,
Timur saldırısı için az çok doğru sayılabilir. Tasvir Orta Barbarlık
konağındaki bir toplumun, medeniyete girişidir. Bu tasvirde bile, 20'nci
yüzyıl tarihçisi,-ileride göreceğiz - adı işitilmedik 17'nci yüzyıl Osmanlı
tarihçisinden çok geri anlayışlı kalır. Wells ise; bunun "özellikle
Dicle ve Fırat bölgesinde" olduğunu yazar. O bölgede, Sümer medeniyetini
tasfıye eden barbarlar içinde, göçebeler de bulunmakla birlikte, başı tutanlar:
Agade kentinin oturgan Semitleridir. Nitekim Grek, Roma, İslâm kentlerindeki
oturgan yukarı barbarlar, eski medeniyetleri yıkıp, yerlerine yeni, orijinal
medeniyetler kurmuşlardır. Kölelik de, kent kurulmadan evlâtlık gibi başlamış,
kent içinde yavaş yavaş alt sınıf durumuna girmiş. Ancak yukarı barbar
kent kozası içinde barbarlık kurdu, medeniyet kelebeğine doğru biçim değiştirirken,
oturganlar uzun süre kendi topraklarında tarımla çalışıp geçinmişlerdir.
Kent içinde Agadoy'luk, Patricilik, Kureyşlik taslamaları,
aristokrasi hazıryeyiciliği: Kentin içinde bezirgân sınıfın kutsal tapınak
(toplum) mülkiyetini kemirerek "özel sermaye" biriktirmesi, Kent içinde
kandaş eşitliğin medeniyetle çözülüp dağılması çağında başlamıştır. Barbarlar
medenileşmeden önce daha "Toleranslı"dırlar. Ve ilh, ve ilh... "Sosyalist
Tarihçi" için bu gibi şeyler, üzerinde durulmaya değmez ve tarihin en büyük
zenbereği yok sayılır. Her şey anlamsız, tuhaf kördövüşü olur... Neden?
Çünkü öyle!
E - TARİH FİLOZOFU
Tarih filozofu tipine örnek
René Grousset'dir. "Bitan de l' Histoire" (Plon 1946, Paris) eserinde,
Tarihsel Devrimleri izah etmek için, "Tranzümans" sözcüğünü kullanıyor.
Her filozofun dağarcığında böyle seyrek rastlanır bilim deyimleri öznelleşir.
Fransız lûgatinde bu sözcüğün karşılığı aynen şöyledir: "Transhumance
(transhumer'den gelir). Ova koyunlarının sıcaklarda dağ yüksekliklerinde
barınmak ve kış yaklaşırken oralardan aşağıya inmek üzere yaptıkları peryodik
(devir devir) göçler..." Bay Gröusset'ye göre:
"Peryodik tranzümanslardan
yapılmış bulunan çoban hayatı, insanı süreklice göçebe halinde tutar?
İstilâları (barbar
akınlarını) dirilten şey bilhassa bir çeşit décalage chronologique (zaman
ağırlığının devrilip yuvarlanışı)dır; bu hal, sanki İsâ'dan önceki 3
bininci yıl insanlarını bizim Ortaçağımızın insanlarıyle bir arada varolduruyor;
çünkü step yukarı Asya'da neolitik (Yenitaşçağı) kültür şartlarını
alakorken, güney toprakları çoktandır en ileri konakta (stade'ta) idi."
(74)
Bu "La Palice'in hakikati"ni
bulan Bay Grousset, antika dünyaların altını üstüne getirmiş olan hadiseler
mahşeri içinde "Kanun" arar:
"İlk göze batan olay,
istilâların yönüdür. En eski antikitedenberi 18'inci yüzyıladek dünya yuvarlağımızın
o bölgesinde ulusların hareketi - istilâlar ve göçler, - hemen hemen
boyuna kuzeyden güneye, step mıntıkasından, kültürler mıntıkasına doğru
olageldi. Herodot'un belgelendirdiği Cimmerien ve Skithlerin İsa'dan
önce 7'nci yüzyılda Kafkas güneyine, Küçükasya'ya, Ourartou ve Medya'ya
yaptıkları istilâ böyle oldu." (75),
(Hyong-Nu: Hünler, Tabgaçlar, Türkler de böyle olunca) "Aynı mıntıkada
ters yöne çevrilmiş hareketler var mı?" (76)
Kitabın "Kanun" aradığı bölümünde,
başka bir Coğrafya izahı anılıyor:
"Amerikan coğrafyacısı
Owen Lattimore, Çin'de Türk-Moğol istilâlarının peryodik oluşunu Mogolistan
toprağındaki kuraklık devrelerinin ritminde bulmayı denedi. Ona göre istilâlar
kanunu, hygrometrique (hava nemine bağlı) bir kanun oluyordu."
Ancak yerli Çin Tarihçileri Moğolları âdeta kırmızı balmumuyla istilâya
çağırılmış durumda gösterdiklerinden, Grousset hygrometrik (nem kapma)
kanununa kanamıyor. "Siyasî şartlar yüzünden istilâlar çağrılmıştır,
denilebilir" (77) fikrine varıyor.
Ve "Décomposition" (çözülüp dağılış) geçiren medeniyetler: "Göçebelerin
parmak şıklatmaları önünde pisi pisine öldüler" (78)
diye hayıflanarak yeniden ilk görüşüne dönüyor:
"Tekrar edelim, çobanlık
hayatı, devir devir tranzümanslar yaparak, insanı süreklice göçebe halinde
alakoyuyor. Bununla birlikte o adamakıllı aşağı konaklarda pek erkeksel
vasıflı ırklar (Cengiz Han ı ve Kubilây'ı düşünüyorum) bahis konusudur."
(79)
Böylece, modern filozof,
hiç birini değerlendiremeksizin, siyasî "dékompozisyon" üstünden atlayarak,
biraz "peryodik tranzümans" biraz "hygrometrik" nem, ve "erkeksel ırk"
tellerini tıngırdatarak, zihinleri büsbütün ikircilikte bırakıyor. Kendisi
kuzeyden güneye inişlerin tersini sorarken, ansızın İslâm Arapların güneyden
(Hicazdan) kuzeye saldırılarını anıp susuyor. Biz buna: İslâmlıktan önce,
Mısır medeniyeti üzerine de güneyden kuzeye çıkmış akınları, Sümer medeniyeti
üzerine doğudan batıya Zagros ve Elam barbarlarının inişlerini, Anadolu'da
Eti, hele meşhur Truva medeniyetleri üzerine batıdan doğuya doğru sıçramış
Grek barbarlarının göç ve akınlarını, ve ilh. ve ilh. katabiliriz.
Tek sözle, coğrafyanın "Cihât-ı
erbeasında" (Dördüz Yönünde) hiç bir keramet yoktur. Bütün "sihir
ve büyü" - Diyelim! - bir tek yönde: "Medeniyet yönünde" saklanır.
İster kuzeyden, ister güneyden, ister doğudan, ister batıdan gelmiş olsun,
bütün barbar akınları hep: Çökmek üzere olan antika medeniyetler yönüne
seğirtmişlerdir. Bu seğirtişler, tekyanlıca: Çoban göçebeliğinin sürü içgüdüsüyle
tranzümansına bağlanamaz. Tranzümans her zaman olağan şeydi: Neden barbarlar
her yıl medeniyetler üzerine göç ve istilâ yapamadılar? Çünkü her yıl,
bezirgân ekonomili bir antika medeniyet çökmemişti. Tranzümans son günleredek
geri Asya ülkelerinde dipdiridir: Neden 15'inci yüzyıldanberi, medeniyete
karşı her türlü göç ve istilalar durdu? Çünkü,15'nci Yüzyıldan beri, antika
bezirgân üretim yordamına kesin olarak son veren modern kapitalizm gibi
daima geniş yeniden üretim yapan egemen bir sosyal düzen başladı ve kendi
iç zıtlıklarını medeniyet çökmeden, çözümleyebilecek sosyal devrimleri
mümkün kıldı.
Sonra, bay Grousset antika
barbar akınlarında yalnız göçebe aksiyonunu görebiliyor. Aldanıyor. Tarihte
asıl orijinal medeniyetleri doğuracak güçte barbar akınları, hiç de çoban
aşkı yaşayan göçebelerden gelmemiş, tam tersine, sapına kadar oturgan tarımcıl
Kentlerden çıkma Yukarı Barbarlardan gelmiştir. Çökkün Sümer medeniyeti
üzerine akın eden Semit barbarların başbuğu Agade Kentinden bir su yolcu
çocuğu Sargon'du. Çökkün Acem ve Bizans medeniyetleri üzerine akın eden
Arabistan bedevilerinin başbuğu Mekke Kentinden, çocukluğu deve
çobanlığı ile geçmiş Hz. Muhammed'di.
Barbarlar, medeniyet güneşinin
batarken çekicileşen ışığına, kanatlarını yakmak üzere koşan pervaneler
oldular. Hangi Tarih konağında olursa olsun, barbarları, şu veya bu yönde
emme basma tulumba gibi çekip sıkan makine gücü: Medeniyet denilen Kalb,
"ticaret yolları" denilen kandamarları boyunca işletmiştir. Medeniyetle
barbarlar arasındaki sıkı münasebetlerde, yeni teknik ve sosyal üretici
güçlerin genel olarak oynadıkları; ve uzak ham madde, koloni, medeniyetleri
arası ve ilh. ticaret yollarının özel olarak oynadıkları karşılıklı
rollerin ve etki tepkilerin çokyanlı dinamizmi anlaşılmadıkça, yapılacak
her uzmancıl veya filozofçıl Tarih "Kanun"ları, kimi Anayasaların hükümleri
gibi tekyanlı, uygulanmaz ölü düsturlardan öteye geçemezler. Antika tarihte
daima çarpan: Medeniyetin kalbi, vuran: Barbarlığın nabzı'dır.
F- DOĞMATİK MARKSİST
Marx-Engels'ten sonra gelen
gerçek Marksistler, çağdaş hareketlerin akıntısında rol oynamaktan vakit
ayırıp, Antika Tarihi araştıramadılar. Marksizmi, hazır yazılı kitaplardan
parça aktarıp, "şârihlik"le zihin törpüleyen doğmatik "Marksist"lerin ise,
konuyu ne kavramaya, ne işlemeye çapları yetmedi. Doğmatiklerin - bizde
de çevrilen - en ünlü örneği G. V. Plekhanoftur. Plekhanof, hep marksizmin
ekonomik determinizmine toz kondurmaz görünürken, sıra antika tarihteki
medeniyet yıkılışlarına gelince, oturup konuyu canlı Tarihte araştıracağına,
bir sürü bilgincil yuvarlak sözlerle sanki çarpılıverir. Geri barbarların
ilkel sosyalist Toplumdan gelme Kollektif aksiyon ve Gelenek
görenek üretici güçlerini hesaba katamadıği için, işi medenîlerin oturukluğu
gibi uydurma ve "Ekonomik"in dışında nedenlerle izâha kalkışır.
Marx ve Engels, henüz çocuk
sayılacak yaşlarındayken, Doğu ülkelerinde bir ilkel ekonomi ve sosyal
düzen seziyorlar. Sonra çağlarındaki bilim verileriyle erişebildikleri
ölçüde gerek "Kapital", gerekse "Ailenin ve ilh. orijini"
gibi eserlerinde, konunun bir bölge olayı değil, tümüyle incelenmesi gereken
bir sosyal düzen olduğunu açıklamışladır. Doğmatik Plekhanof, o sezişi:
"Doğuya has üretim yordamı", yahut "Doğulu Devlet" gibi klişelere
çevirip derin bir keşif yaptığına inanıyor. Engels'ten ayrı bir Marx varmış
ve olurmuş gibi, Marx adına şöyle konuşur:
"Morgan'ın ilkel Toplum
üzerine yazdığı kitabını okuduktan sonra, Marx'ın Antika üretim yordamı
ile Doğuya özge üretim yordamı arasında varolan ilişkiler hakkındaki
anlayışını değiştirmiş olduğuna inanmak gerekir."
Plekhanof, Engels'in "Ailenin
ve ilh. orijini" eserini Marx'ın vasiyeti olarak yerine getirmek üzere
ve Marx'ın notlarından da yararlanarak yazdığını bilmez olur mu? Öyleyken
sözüne devam eder:
"Gerçekte de, feodal üretim
yordamının ekonomik gelişim mantığı, kapitalizmin zaferini gösteren Sosyal
Devrime vardığı halde, örneğin Çin'in yahut Eski Mısır'ın
ekonomik gelişim mantığı, hiç de Antika üretim yordamının ortaya çıkmasına
götürmemiştir." (Keza)
Ne demek? Önce iki (sayısı
karışık) "Üretim yordamı" tipleri öne sürülüyor: 1 - Feodal üretim,
2 - Antika üretim... Sonra bunlara bir üçüncü "Çin-Mısır"
üretimi katılıyor... Çin-Mısır üretimi Antika üretimin ta kendisi
değil midir?.. Geçelim. O üretim yordamlarının tarihte mutlak ve soyut
"Mantık"ları karşımıza dikiliyor. Ne olduğu açıklanmayan bu "Mantık"lar,
Plehanofun gizli Tanrısıdır. O ayrı mantıklar: Feodal üretimini çağdaş
kapitalizme ulaştırıyor; Çin ve Mısır üretimini ise "Antika üretim yordamının
ortaya çıkmasına götürmemiş" oluyor. Ortada bir tercüme yanlışı yoksa,
bu son hüküm düpedüz tekerlemedir.. Çünkü Çin-Mısır üretimi, Antika üretimden
başka bir şey değildir.
Plekhanof orasına aldırmayıp
der ki: "Birinci halde gelişimin, birbiri ardından gelen ve onun tarafından
doğurulan iki safhası bahis konusu iken, ikinci hal, daha çok ekonomik
gelişimin bir arada varolan iki tipini bize sunmaktadır. Antika Toplum,
klânlı sosyal organizasyondan sonra gelmiştir. Ve o Doğuya has sosyal rejime
tekaddüm eden de yine bu klânlı sosyal organizasyondur." (Keza).
"Klân" sözcüğü Morgan'ı
tahrif edenlerin uyduruğudur. Engels orasını ısrarlâ belirtmiştir. Plekhanof
aldırmaz: Bir "Doğuya has Sosyal rejimden önce gelen klânlı organizasyon"dur
tutturup gider. Ve böylece ortaya ne idükleri belirsiz: Feodal üretim,
Antika üretim, Klânlı üretim, Doğuya has üretim birbirleriyle karmakarışik
Rus salatasına döner. Plekhanof'a göre, Derebeyilik Batı Avrupa'ya özge
bir görülmedik rejimdir. Sümerlerden beri her medeniyetin batış ve doğuşunda
görülen öteki Ortaçağlar (Yıkılan Antika medeniyetin üzerine çullanmış
barbarların yarattıkları geçit çağı) Plekhanof için yok sayılabilir. Ve
en sonunda bakla ağızdan çıkar:
"Bu iki ekonomik organizasyon
tipi, birbirinden son derece farklı ise, bunun sebebi, bunların belli başlı
ayırdedici alâmetlerinin coğrafya çevresinin tesiri altında teşekkül etmiş
olmasıdır." (Keza)
Hani ya Plekhanov derin ve
kompleks "ekonomi" savunucusu idi? Bahsettiği "coğrafya"
etkisi konkret olarak nedir? Nasıl başka tip toplum yaratmıştır?
"Temel Mesele" bu
iken, doğmatik Plekhanof, Marx-Engels'in en çok iğrendikleri biçimde yuvarlak
bir "Ekonomi" olmazsa, tekerlek bir "Coğrafya" sözcüğünün
büyüsünü yeterli sayar. Sözde marksizmi savunmak için savrulmuş olan bu
deve kadar iri ve iğri kolay marksizm sözlerinin neresi doğrultabilir?
19. Yüzyıla gelinceyedek,
hemen bütün bilimler Birikiş Bilimi idiler. Olayları derleyip toplayan
birer bilgi anbarı gibiydiler. Biriktirirken, her olayı, - gerçekte hiç
ayrılamayacağı, - öteki olaylardan ayırarak soyutlaştırıyorlardı. (Mekân
için TECRİT) Soyutlaştırılmış olayların, gelişirken geçirdikleri
değişikliklerin hepsini değil, yalnız en çok bilinen, en çok belli olan
en olgun biçimini (en mükemmel şeklini) ele alıp, incelemek için duralatıyor
veya durultuyorlardı. (Zaman içinde TESPİT).
Olayları böyle, önce: "Abstraction:
SOYUTLAŞTIRMA" (Tecrit), ve sonra: "Fixation: DURALATMA"
(Tespit) yollarıyla eleştirmeye M E T A F İ Z İ K metod (Mâbâdüt-tabiîyye
usul) Fizikötesi yol denir.
Metafizik metod, önceleri
kaçınılmaz bir yoldu. Zamanla, birikmeler çoğalınca, her olayın gerçekte
(realitede) nasılsa öylece kavranılması gerekti. Gerçekte, her olay zamanının
bütün öteki olayları ile az çok ilgili ve bağıntılı (münasebetli) idi;
gene her olay ve her nesne hemen en olgun (mükemmel) biçimiyle ortaya çıkmaz:
Kimi yavaş yavaş değişen EVRİM (Tekamül)ler, kimi ansızın değişen DEVRİM
(İnkilâp)lar geçirerek, durmayan bir GELİŞİM (İnkişâf) gidişi (prosesi)
ile boyuna olgunlaşır. Ve bu sırada bir çok bambaşka DEGİŞIK biçimlere
girer. Biz bu olayların hepsini gözden geçirmedikçe birisi üzerinde yeterce
aydınlanamayız.
19. Yüzyılda: Tabiat, eşya,
fizik; kimya, matematik, tıp ve ilh. gibi "Sciences exactes" denilen "müspet
ilimler" kadar, Tarih ve Toplum (Société: Cemiyet) bilimleri
de birikmiş belge ve olaylarla tıka basa doldular. O dağlar gibi yığılı
birikmiş olayları toptan kavramak değil, yer yer ve parça parça ezberlemek
için bile, artık yeni bir çeki düzene uğratmak gerekti. Eski (Accumulation:
BİRİKİŞ) bilimleri, artık, tüm (Classification: ÇEKİDÜZEN: TASNİF)
bilimleri durumuna girmeliydiler. Bunun için, olayların bütün iç ve dış
BAĞINTI (Münasebet) ve KIMILTI (Hareket)leri ile, bütün değişik BİÇİM (Şekil)lerini
ve bu arada değişiş YORDAM (Tarz)larinı inceleyen D İ Y A L E K T İ K metot
(eskilerin "Cedel mantığı" dedikleri usul),18. Yüzyılın sevgili
metafizik metodu yerine geçti. Gerçek bilginler, hattâ diyalektiğin adını
bilmedikleri, yahut onu ağızlarına almadıkları zaman bile, olumlu bir araştırmaya
kalkıştılar mı, diyalektik yola girer oldular. 23 Eylül 1885 günü Friedrich
Engels şöyle yazmıştı:
"Teorik (nazarî) bilimin
ilerleyişi, belki de emeğimin çoğunu veya hepsini yersiz kılacaktır. Çünkü,
yığınla birikmiş sırf ampirik (dar denemeci) buluşları (Keşifleri) düzenleme
gibi yalın bir kaçınılmazlığı (zarureti) teorik bilime dayatan öyle bir
devrim oluyor ki, bu devrim, hâdiselerin diyalektik karakterini en dik
kafalı ampiristlere (dardenemecilere) bile gittikçe daha besbelli ediyor."
(80)
Ancak bu iyimserlik, özellikle
tarihsel bilimlerde, bilinen sebeplerle bir türlü gerçekleşemedi. Bugün,.
her bilim gibi TARİH de "çekidüzen bilimi" (Tasnif ilmi) olacak birikişe
çoktan ermiştir. Öyleyken, Tarih kitaplarımızı dolduran olaylar kişisel
(Şahsî) ve sübjektif çekidüzen metafiziğinden kurtulamadılar. Yeryüzünde
her ülkenin tarihi YERCE (mahallî olarak) başka başka ülkelerin tarihlerinden
kesin sınırlarla ayırt ediliyor: (SOYUTLAŞTIRMA: Tecrit)! Örnek:
Eskilerden Irak, Mısır, Hint, Çin, Yunan, Roma tarihleri; Yenilerden Fransa,
İngiltere, Almanya, Rusya, Türkiye tarihleri yer yer birbirlerinden karlı
dağlarla ayrılmıştırlar... Gene öylece bir tek ülkenin ard arda sıralanmış
başka başka toplum ve tarih basamakları, aynı ırktan gelmiş insanlar için
bile ZAMANCA (devir devir) birbirlerinden ayırt ediliyorlar: (DURALATMA:
Tespit). Örnek: Irak'ta Sümerler, Elâmlar, Akkadlar, Asurlar, Persler,
Medler; Anadolu'da Eti, Frejya, Lidya, Yonya, Grek, Roma, Selçuk, Osmanlı
tarihleri birbirlerinden kopmuş, biri ötekinden habersizmişçe konulurlar.
Böyle ayrı bölümlü tarihler
yok mudur? Vardır. Hattâ, onlar üzerine ayrı etüdler (monografiler) de
yapılabilir. Ama, bütün bu "Tarihler"in, zaman ve mekân içinde birbirlerile
karşılıklı etki, sebep-netice, birinden ötekine geçiş ve atlayış bağıntıları,
kendilerinden daha az önemli değildir. Daha doğrusu, o bağları iyi aydınlanmadıkça
tarihlerin kendileri de ister istemez yarım anlaşılmış kalırlar. Bir tek
insanlık neden birçok Tarihlere bölünmüştür? Bir bütün olan medeniyet niçin
param parça olmuştur? Hele Tarih bölümlerinin birinden ötekisine geçişler,
hep "medeniyetler"in oluş ve yokoluşları biçiminde görünüyor. Hattâ, bu
görünüş yüzünden "Tarih bir tekerrürdür" demeye varılıyor. "Tekerrür"
gibi görünüşün içyüzü nasıldır? İnsanlığı kalıptan kalıba sokan gelişimde
kör tesadüfler mi, gelişigüzel gidişler yaratmıştır? Yoksa, tabiat olaylarında
görülene benzer genel kanunlara mı uyulmuştur?.. Bütün bu sorular her gerçek
tarihçiyi araştırmalara itmiştir. En sonunda bu konu güya "işbölümü' ile,
tarih biliminin dışına atılmış: "Tarih Felsefesi" kılığına sokulmuştur.
Felsefe nereye girerse, orada objektif bilim eksiği vardır. Demek, tarihin
gidiş kanunlarını "Felsefe"ye daha ısmarlarken, bilgimizi bilinmezliğe
salmış oluruz.
Hiç değilse,19. yüzyıl ortalarına
değin klâsik Tarih yazarlarını, hattâ, Tarih filozoflarını kınayamayız.
Ama, o zamandanberi, bilimleşmesi gereken Tarih yazarlığı büsbütün tersine
götürülmüştür. Klâsik tarih yazarlığı didiklenirce ufalanmış monografi
parçacılığına dökülmüş, Tarihin büyük GİDİŞİ (Prosesi) söz yerinde ise,
Tarih şarlatanlarına bırakılmıştır.
B) KLÂSİK TARİH METODU
Klâsik Tarih Yazarları:
Yaman soyutlaştırma ve Duralatmalara dalarlar. Yaptıkları, kaba deyimle:
Canlı Tarihi önce koyun gibi boğazlayıp, çengelde yüzmeye, etini, barsağını,
derisini ayrı raflara dizmeye; sonra dönüp okurlara: "-İşte Tarih denilen
koyun budur. Varın anlayın!" demeye getirirler. Okuyucu birbirinden kopuk,
ölü olayların kimisini bellerken, ötekilerini unutup gider. Tarih masala
karışır, insanlık olayları hiç bir yöneliş edinemez.
Metafızik-Klâsik Tarih yazışına,
en yenilerinden bir örnek verelim. Alman bilgini Bertold Spuler "İran
Moğolları" Tarihini yazıyor. (81)
Söze başlarken, emeğinde nelerin "yok" olduğunu şöyle sıralıyor:
1- "Moğolların İran arazisine
girdikleri.. âna kadarki varlıkları , tetkikimizin dışında kalır." diyor.
(Demek: Moğolların Tarihe doğuş ve gelişleri yok: Zaman içinde duralatma)
2 - "Moğolların Çin, Maverâünnehir
ve Türkistan, Moğolistan veya Altınordu ülkelerindeki inkişaflarına da
girişilmiyecektir." diyor. (Demek, Moğolların bütün kapladıkları yer yok:
Mekân içinde soyutlaştırma).
3 - "Burada, Moğolların hâkimiyeti
altında yaşayan İranlıların sanat Tarihinden ve ne de onların kültür hayatlarından
bahsedeceğiz" diyor. (Moğolların üzerinde durdukları İran yok).
4- "Moğolların İranlılık
üzerine tesiri de keza bahis dışıdır" diyor. (Demek, Moğolların İrana yaptıkları
etki de yok.)
5 - "Edebî ve dinî dogmaya
ait inkişaflar da tetkik dışı kalıyor" diyor. (Demek, Moğol-İran sentezi
yok).
6 - "İdarî tedbirler hakkında..
daha evvelki bir çok İranî unsurlar , muhakkak alınmış veya Moğol unsurlarına
uydurulmuş bulunuyor. Bir bütünün eczasını teşkil eden bu iki unsurun gerçek
İranî unsurlarla yabancı unsurların arasında bir hudut çizmeye, pek haklı
olarak çalışılmamıştır." deniyor. (idare bakımından olsun Moğol nerede
başlıyor, İran nerede bitiyor ayırt yok.)
7 - "Eğer Türk-Moğol kültürü
ile İran kültür hayatından biri rastgele ele alınıp, diğeri bırakılmak
istenmezse, bunların her üçünü de topluca tetkik etmek gerektir." diyor.
(Kültür bakımından tasnif yok).
8 - Bir yerde: "Bütün yetkili
kaynak ve eserlerin işlenmesi"ne ve mümkün mertebe folklora ait tetkikler
yapılmasına ise ihtiyaç vardır."; ötede: "Bütün bu dediklerimiz bu kitabın
çerçevesine girecek şeyler değildir" diyor. (Tek hedef kültür iken, kültürün
kökü folklor vs. sınır dışı ediliyor.)
Tarih olaylarının önü yok,
sonu yok, bütünü yok, çevresi yok, tezatları yok, sentezleri yok... Ne
var? Bilginin boş vakti, yardımcıları, basıcıları çok. Zaman Tarih gerçeğini
darma dağın etmiş. Biraz da biz parçalıyalım. Sayfa altlarına nedenli çok
"me'haz" yığarsak, o denli "bilimsel" oluruz.
Alman bilgini: "Fikrimce,
diyor, mukayese yapmak ve bir noktadan incelemek mümkün olmadan önce, bir
kere muayyen devirlere ve muayyen milletlere ait bildiklerimizin gerçekten
ele alınması gerektir."
"Bildiklerimizin gerçekten
ele alınması": Olayları gelişi güzel istiflemekten ziyade onlara çekidüzen
vermeli, bunun için de tarih gidişinin gerçek kanunları üzerinde az çok
aydınlanmalıdır. Tarih tasnifı bulunmadıkça, şu veya bu bölümün işlenişi
sübjektif yorumlardan kurtulamaz. Bilim determinizmi gibi konulan soyutlaştırma
ve duralatmalar, en yetkili çabaları bekledikleri "mukayese"den biraz daha
uzaklaştırmış olmuyor mu? Bugün "bir noktadan incelemek mümkün"
müdür, değil midir, sorusuna gelince, burada büyütüldüğü kadar aşılmaz
imkânsızlık, malzeme kıtlığından ileri gelmese gerektir. Sümerli Sinlekke-un-nim'den
beri 4 bine, Homer'den beri 3 bine yakın yıl geçmiş. Herodot'lar, Berose'lar,
Thucydit'ler, Tacitus'ler, Sezar'lar, Bâbur'ler bulabildiklerini, görebildiklerince
derlemişler. İbn-i Haldun'dan Kâtip Çelebilere dek Tarih yazarları artık
Tarih kanunları arâmak zorunda kalmışlar.
Herodot'u düşünelim: Yazdıklarını
Olimpiyadlarda kara halka okuyup geçim sağlamış; gene Atina'da aç kalanlarla
birlikte çarıklan sıkmış, Italya'da Thurium kolonisi gibi yeni Kentleri,
"Büyük Yunanistan"ı yoktan var etmeye koşmuş. Bu maddî, manevî kıtlık ortasında,
yasak tapınak geleneklerinden şahaser yaratmış ve Tarihe metot vermiş...
Şimdi dağlar gibi yığılı Tarih anbarında Tarih yazmaktan başka hiçbir görevleri
ve kaygıları bulunmayan modern bilginlerimiz, kuru "erudition: Mütebahhirlik"ten
öteye geçmemeli midirler? Bu "Tevazu" bay Spuler kadar değerli araştırıcıların
yetkilerinden Tarihin tasnifıni mahrum bırakıyor. Alanı, Tarih "yağmur
duacıları"na Tarih simyakerlerine boş bırakıyor. Ve belki kendisini de,
daha verimli olabileceği bir metodtan yoksun bırakıyor.
C) ORİJİNAL TARİH METODU
"ORİJİNAL" TARİH YAZARLARI:
Klâsiklerin tersine giderler. Aşırı genelleştirmelere saparlar. Tarihin
çokyanlı olaylarından çok defa bir tekini parmaklarına dolarlar.
O tek olayla, Tarihin bütününü aydınlatmaya çabalarlar.
Metafizik "Orijinal" tarihçiler
"İDEALİST" (fikirci, spiritüalist=ruhçu, moralist=ahlâkçı, mâneviyatçı)
iseler, bütün Tarihi: Ya psikolojiye (ruhiyata), ya tesadüfe, ya yiğit
kişilere (kahramanlara, dâhilere), yahut dürülü bir tablo gibi açılan "Tanrı"ya,
majüsküllü "Fikir"e bağlarlar; MATERYALİST (maddeci) iseler:
Yalnız ırkın, yahut coğrafyanın, yolların ve onlar gibi elle tutulur nesnelerin
tarihte ana rolü oynadığını öne sürerler.
Orijinal "idealist" tarih
yazışına en yenilerinden bir örnek: Anglo-Sakson bilgini B. Arnold Toynbee'dir.
"Memleketimizde olduğu gibi, dünyanın her tarafında, fikirlerine bol
kıymet verilen alim" (82), "Dünyanın
en tanınmış,tarihçisi" (83) olarak
kamu oyuna sunulan ünlü profesörün iyi dileği sonsuzdur. Bir yerde: "Bütün
Mısır'ın kölelikten kurtulması ve rahat bir hayat sürmesi imkân dahilinde
idi..", "Fakat baştakiler yanlış bir yol tutarak ehramları inşa ettirdiler"
der. O "yanlış"ı gören olsaydı, Mısır medeniyeti sürüp gelebilir miydi?"
Toynbee, Yunanistan için bir İmparatorluk kurulmasını gerekli buluyor ve
şöyle yakınıyor: "Yüzlerce sene Yunanistan'ın en kıymetli adamları bu
maksat uğruna çalıştılar. Fakat hepsi de başarısızlıkla karşılaştılar."
Demek "yanlış"ı görenlerde olsa, Tarih bildiğinden şaşmıyor. Sonra, Mısır'ı
batıran dağınık Mısır kentlerini derleyen İmparatorluktu. Yunan kentlerini
toplayacak bir başka İmparatorluğun Yunan medeniyetini ölmezliğe kavuşturacağı
nereden kestirilmiştir? Nitekim, "Çifte boynuzlu: Zülkarneyn' adıyla kutsal
Tarihe giren İskender'in 13 yılda kurduğu imparatorluk, Grek kentlerini
birleştirdi. "Ama kendisi ölür ölmez, İmparatorluğu generaller arasında
paylaşıldı." (84) Roma İmparatorluğu
ne idi? Heliopolis'teki AşağıMısır krallığının Thebes'teki YukarıMısır
krallığına geçmesi gibi, Akdeniz medeniyetinin küçük Yunanistan'dan "büyük
Yunanistan"a (yâni İtalya'ya) geçmesi idi. Yeryüzüne "Pax romana: Romen
barışı" sunan batılı Roma gibi, Doğulu Bizans İmparatorluğu da, yüzyıllarca
korkunç savaşlardan ve kanlı yıkılışlardan başka ne gördü?
Bir sözle tarihe akıl vermek,
tarihi izah etmek olamıyor.
Öyleyken, sırtını Tarihe
dayayan sayın profesör, zamanımız insanlığına şu tılsımlı muskayı sunar:
"Modern insan, en ziyade Tabiatüstü bir kuvvete inanmak lüzumunu duymaktadır"
der. "Zamanımızın insanları, sosyal dertlere çâre ararlarken, Allahın
kudretini inkâr ettikteri için bir çok sürprizlerle karşılaşmışlardır.(85)
Doğru mu? Yedi bin yıldır
gelmiş geçmiş medeniyetler "Allahın kudretine" güvenmedikleri için mi battılar?
Medeniyet beşiği Irak'a bakalım Ea tanrı: "Zeki öncü, görünür dünyanın
beği, bilimlerin, şânın ve hayatın efendisi" idi. Anu yaratıcı tanrı
(Demiurge): "Eskilerin eskisi, tanrıların babası, aşağı dünyanın beği,
karanlıkların ve gizli hazinelerin efendisi, ruhların hükümdarı" idi. Ay
tanrı: "Sin, şef, kudretli, kıvılcımlı, ayda otuz günün beği" idi.
Güneş tanrıça Şamaş (Şems): "Büyük motor, nâip, yerin göğün
hakemi" idi. Ramanu (Rahmân) tanrı: "Yerin göğün bakanı, bolluğun
üleştiricisi, kanalların beği, fırtınanın, kasırganın, su basmalarının,
şimşeğin başı" idi. Nabu tanrı: "Evrenin komutanı, tabiat eserlerinin
buyurucusu, güneşin batışı ile doğuşunu ardarda getiren" idi. Santandanu
(Samedâni) tanrı Ninip: "Yaman, yiğitlerin beği, gücün efendisi,
yadları yokedici, söz dinlemezleri cezalandırıcı, baş kaldıranları ezici
demirden efendi" idi.
İnsan bunların hepsine tapmakta
"Tabiatüstü bir kuvvete inanmak lüzumunu duymakta" idi. Ne oldu?.. Irak
medeniyetinin başına ilk "TUFAN"ı o tanrılar, el birliği ile çıkardıklarına
kendileri de şaşa kaldılar.
"Ramanu göğün ortasında
gürledi. Nergal kasırgaları boşandırdı. Büyük İra, bütün
bentlerin kazıklarını çekti. Ninip su akınlarını sonsuz taşırdı.
Cin'ler dört yana yıkım götürdüler, yeryüzünü silip süpürdüler.
Anunaki tanrıları, meşaleleri yukarı kaldırıyorlardı. Allahların
saçtıkları ışık, ülkeyi kızıla boğuyordu. Ramanu'nun taşkını göğe
dek kabardı ve gündüzün aydınlığı karanlıklar içinde sönüp gitti... Artık
kardeş kardeşi görmedi. İnsanlar birbirlerini tanıyamadılar. Allahlar
bile gökte Tufandan korktular. Ve birer sığınak arayıp Anu'nun
en yüksek katına çıktılar. İştar, insanlığın kaderi üstüne ağladı.
Onunla birlikte tanrılar gibi, ruhlar da gözyaşı döktüler. Allahlar
orada (gök maviliğinde, korkularından) birer köpek gibi kıvrılmışlardı."
Destanlar böyle yakınıyor
(86); Tarih böyle yazıyor (87).
Irak'tan sonra Mısır, Anadolu,
Akdeniz, Hint; Çin medeniyetleri; hep aynı "Tufan"larla modern çağa
dek battılar, çıktılar. Halâ en ciddi arkeoloji bilginleri, otuz metrelik
kuyularda o "Tufan"ların mil tabakalarını tartışıyorlar. Bu kanlı, korkunç
toplum facialarını aydınlatmak tarih bilimine düşmez mi?
Metafizik metodlu Tarihlerden
"Klâsik"ler "Tarih kasaplığı" "Orijinal"ler "Tarih aşçılığı" yapa dururlar.
Tarihte elbet, klâsik bölüntü, girintiler, ayrıntılar da vardır; orijinal:
Ruh, tesadüf, talih; kahraman; tanrı ve ilh. ve ilh. da bulunur. Ama, bütün
o araçlar, amaçlar ve güçler ortasında tarih: İnsanın kendi yaşayışıdır.
Canlı tarih gerçeğini "kendi kımıltısı içinde" kavramalıdır.
1 - Tarih çok yanlıdır:
Belli çağda yaşanmış her bölgenin, medenî olsun, barbar olsun, bütün toplumların
her yanlı olaylarını karşılıklı etkileriyle ele almalıdır.
2 - Tarih tezatlıdır.
Her gidiş gibi, Tarih akışının yayı, zenbereği karşılıklı etkilere yol
açan çatışma ve çarpışmalar (zıtlık ve karşıtlıklar)dır. Bunların (iktisat,
siyaset, kültür, din gibi) her alandaki belirtileri birbirleriyle ilişkili
olarak izlenmelidir.
3 - Tarihin temeli üretimdir:
Çatışmalı olaylar, hangi gerekçe ile, ne biçimde sahneye çıkarlarsa çıksınlar,
en son duruşmada üretim güçlerini aksettirirler. Medeniyet başlayalı, insan
toplumunda hiçbir olay, ekonomi ölçüsünde geniş etkili olamamıştır. Tarih
ise, geniş yığınların hareketidir.
4 - Tarih kesintileriyle
de bütündür: Her çağın ve medeniyetin özel karakteristiği kadar, bir
çağdan ötekine geçişi de önemlidir. Her çağ, nedenli bağımsız ve eşsiz
görünürse görünsün, kendinden önceki ve sonraki çağlara sebep-netice ilişkileriyle
bağlıdır.
A) BARBAR, NEDEN ÖNEMSENMEZ?
Tarihte medeniyetler niçin
doğar, büyür, sonra yaşlanıp ölürler? Gerçek sosyoloji bakımından
tek başına bir medeniyetin nasıl çöktüğü, en az yüzyıldan
beri açıklanmış bulunuyor. Tarih bakımından ardarda gelen birçok
medeniyetler, niçin birbirinden habersiz, dağ silsileleri gibi, bata çıka
yürümüşler? Medeniyet gelişimleri, neden şu veya bu yönde dal budak salarlar?
Bunun tam karşılığı aydınlanmıştır denilemez... Neden?
Özellikle, medeniyetler,
çevrelerindeki barbarlıklarla ilgili ve münasebetli olaylar gibi ele alınmadıkları
için, eksik anlaşılmışlardır. Metafizik Tarihin toplumsal nedeni: Medenî
insanın, barbar insanı küçümsemesinde gizlenir. Bu, tıpkı, antika toplumda
hür insanın, köle emeğini değerli sayamadığı için, ekonomi değerini bir
türlü kavrayamayışına benzer.
Marks'ın notettiği gibi:
Aristotales, hermalın bir "kullanım değeri", bir de "değişim değeri" bulunduğunu
sezdi. Ama, değerin insan emeğinden doğduğunu göremedi. Çünkü Grek toplumunda,
başlıca üretim işlerini köleler yapıyorlardı. Köle, adam-yerine konulmuyordu
ki, onun emeği medeniyeti yaşatan değeri yaratmış sayılsın. Ancak hür işçi
çalıştırmak daha kârlı olduğu gün, İngiltere'de Adam Smith'ler, David Ricardo'lar,
değerin, insan emeğinden çıktığını belirttiler.
Bu ekonomi politik olayı,
Tarih bilimi için de doğru kalıyor. Tarih (Fransızca'da bir "Histoire"
(Tarih bilimi) var, bir de "Date" (bir olayın tam zamanı, tarih günü).
Bizde ikisi için de karşılık "Tarih"tir. Biz "Tarih bilimini" yıl tarihinden
ayırmak için, majüskül T ile"Tarih" olarak yazacağız.) denince yalnız
medeniyetlerin başından geçenler düşünülüyor. Medeniyetten önce Tarih yok,
Tarihöncesinin masal bilimi (mitolojiler) vardır. Medeniyetle birlikte
başlayan "Tarih" içinde barbarlar ancak "yıkıcı" sayılırlar. Barbarlık
gibi "olumsuz" (menfi) toplumlara, medeniyetlerin olumlu (müspet) alanı
olan Tarihte "yapıcı", "olumlu" rol verilebilir mi?
Oysa, Tarihte barbarların
oynadıkları rol, antika medeniyetlerin ekonomi temellerinde kölelerin oynadıkları
rolden aşağı kalmaz.
Medeniyetler yükselirken,
çevrelerini sarmış mâsum barbarları kılıçtan geçirip köleleştirdikçe, Tarih
bu olayı "medenileştirici" bir "ilerleme" diye şenlikle kutlar.
Aynı medeniyet zamanla yatalak düşer, kendi kendini yer. Barbar akını gelip,
onu ortadan kaldırdı mı, bu "yırtıcılık, kan içicilik" olur... Doğrusu,
medeniyetler koparıp almakta en az barbarlar kadar vurucu, kıncıdırlar;
barbarlar da, başkalarını soymakta, ezmekte medenilerden hiç aşağı kalmazlar.
Yakıp yıkmanın önüne geçilmez bir toplum kuralı olduğu çağlarda, neden
medeniyetin kanlı savaşları "ZAFER" sayılıyor da, barbarlığın zaferlerine
"VAHŞET" deniyor?.
B) BARBARIN İNSAN DEĞERİ:
Barbarlar, insan değerini
mi yok ediyorlar? Tersine: Kişinin haysiyet ve ahlâkını sıfıra indirip,
toplumun dirlik ve düzenini uçuruma sürükleyen YALAN, medeniyetin icadıdır.
Barbar yalan bilmez, uygar kişi yalansız yaşıyamaz... Uygarın hoşgörür,
barbarın gaddar, zâlim sayılması da, görünüşe aldanmaktır. Barbar, dış
düşmana, yabancıya karşı ne kadar sert ise, kendi toplumu içinde o kadar
eşit kankardeşidir. Uygar yabancıya yaltaklanır, kendi yurttaşına yukarıdan
bakar. Medeniyet ilerledikçe, eşitliğin ve kankardeşliğinin yerine eşitsizlik
kanunlaşıp, zulüm geçer. Bütün dürüst tarihçiler, barbar toplumun temiz
ve yüksek karakterli insan yetiştirdiğinde söz birliği ederler. Herodot,
barbar Persleri anlatırken şöyle der: "Çocuklarını beş yaşındanberi eğitime
başlatırlar. O yaştan yirmi.yaşına dek, çocuğa yalnız üç şey öğretirler:
Ata binmek, ok atmak ve doğru söylemek."(88)
"Yalan söylemekten daha utanç verici bir şey bilmezler."(89)
Cyrüs'e, İspartalıların meydan okudukları söylendiği vakit, şu karşılığı
verdi: "Öyle kentleri ortasında bir alan bulup, orada kendi kendilerini
karşılıklı and içmelerle aldatmak için dolaşan kimselerden ben ömrümde
korkmam."(90) Tacitus, Cermen barbarları
anlatırken: "Kumarda kaybeden, gönlü ile, kazananın kölesi olur" der. "Daha
genç ve daha kuvvetli de olsa, kendisinin bağlanıp satılmasına müsaade
eder. Bu onların aksilik ve inadını gösterir. Kendileri ise buna "Sözünde
durmak" derler." (91) "Onların
iyi ahlâkları, başka yerlerdeki (medeniyetlerdeki) iyi kanunlardan daha
tesirlidir."(92) "Efendi ile köle
arasında yetişme bakımından fark gözetilmez. Aynı hayvanlar arasında, aynı
toprak üstünde yatarlar."(93) "Mongko
(Büyük Moğol), kendisine batılıların çocukça taassubu ile dinden konu açan
keşiş Ruysbrak'a, ardında yürüyen ve Cengiz Han'ın da ardında yürümüş olan
Asya ulusları federasyonunun dinlerini: Hristiyanları (Nesturileri), müslümanları,
budistleri, şamanistleri, taoistleri sayarak: "Elin beş parmağıdırlar!"
der (94)
C) BARBARIN TARİH DEĞERİ:Barbarların
Tarihte ilerleme ve uygarlık kuruluşu bakımından rolleri olumsuz mudur?
Yakından bakınca, görüyoruz:
Tarihte medeniyetler kendiliklerinden, tabiî ölümleriyle ölmüyorlar. Söz
yerinde ise: Öldürülüyorlar. Mezar kazıcılarını ise,-modern devrimlerdekinin
tersine,-dışarıdan çağırıyorlar, hattâ para verip elleriyle yetiştiriyorlar.
Mezarcılar: Medeniyetlere, - frenklerin "Coup de grâce" dedikleri, - son
öldürücü vuruşu indiren barbarlardır.
Böyle bir sonuç karşısında,
ne oluyor? Yazı: Medeniyet aracıdır. Yazar ve Tarihçi: Uygar kişidir. O
yüzden, yaman barbar akınları tekyanlı olarak, yalnız yıkılan medeniyetin
gözüyle görülüp kaleme alınır. Korku, tiksinti, dehşet ve lânetle anılır.
İlk Iraklı Sümer medeniyetinde "Tufan!", İslâmlıkta "Kıyamet!"
kopması, "Yecüc-mecüc" çıkması, "Seddi Çinin yarılması" gibi
tasvirler, hep barbar akınlarının masallaşmalarıdır. Atilâ (sözde kendi
ağzıyla): "Allahın kırbacı: Flagellum dei" sayılır. Osmanlı Türk Tarihçisi
için bile Cengiz ancak "Fitne engiz! "dir; Timur: "Pür şûr! " kaafiyesi
olmadan ağza alınmaz.
Gerçekte, yakıcı yıkıcılıklar,
barbar akını madalyasının bir yüzüdür. Kopan her "Kıyamet" veya "Tufan"
belirli bir medeniyetin sonudur, ama, anlatılmak istendiği gibi: Dünyanın
sonu, insanlığın sonu, medeniyetin sonu değildir. Barbarlıktan yeni
çıkan Araplar, çürümüş Pers medeniyetini yıktılar, taze İslâm medeniyetini
kurdular. Batı Avrupa'nın "Ulu göç" veya "Ulusların göçü: Muhacereti akvam"
dediği barbarlar akını, can çekişen Roma medeniyetini yıktı; şimdiki Avrupa
medeniyeti denilen konak için, modern milletlerin temellerini attı. Moğol
ve Türk akınları, Uzakdoğu'da Çin, Hint köhne medeniyetlerini, Yakındoğu'da
yatalak İslâm topluluklarını çiğnediler; yerlerine Sarı Irmaktan Tuna'ya
dek yeni çığırlar ve devletler açtılar... Yalnız en çok bilinen şu birkaç
örnek, medeniyetler Tarihinin gelişiminde barbarlıkların oynadığı olumlu
rolü belirtmeye yeterdi.
Tarihin tümünü, önyargısızca
inceledik miydi, görmemezlik edemeyiz: Barbar akını, şurada, burada çıkmış,
tuhaf, ârızî; tesadüfi; gelgeç bir "kazabela" değildir. Bütün Tarih boyunca,
nerede bir medeniyet doğduysa, orada beliriş içten, şaşmaz, sürekli, muhakkak
bir "determinizm: Belirlilik" sonucudur. Antika Tarihin gidişinde
bu hal: Büyük GEÇİT ve ATLAYIŞ'lar (Tarih sentezlerini), sağlayan başlıca
toplumsal kanunlardan birisidir. Acem körfezine dökülen ırmak boyunda
ilk Sümerkenti, medeniyete varıp sonra çıkmaza girdiği gün: Tarihin akışını
duraklatan engel, barbar kılıcı ile yarılmıştır. Sümer medeniyetinin en
ünlü barbar akını (Agade'li Sargina'nın ya kendisince, ya atalarınca güdülen)
"Tufan" adı ile insanlığın en büyük efsanesini doldurmuştur. Avrupa'da,
ortaçağa kapı açan "Uluslar göçü", insanlığın başından geçmiş en son "Tufan"
olmuştur.
Modern çağ: Bu gidişe son
vermiştir. Ama, modern çağa gelinceye dek, Tarihte barbarlıkla uygarlık:
Aynı dünyanın gecesi ile gündüzü gibi, birbirlerini kovalıyarak Tarihin
akışını yaratmışlar, bütünlemişlerdir.
D) TARİHSEL DEVRİM
Demek, yazılı Tarihin düşe
kalka gidişini kavramak istedik mi, insanlığın bir medeniyetten ötekisine
sıçrayışında, Tarih zenbereğini yayından boşandıran "vurucu güç"
olarak barbarlığa değer vermek zorundayız. Yoksa, tezatsız, yalınkat, yavan
görüşümüzle şaşırır kalır; Tarihin bütün "Kıyamet"lerini bulutsuz gökte
ansızın yıldırım gören vahşiler gibi yorumlarız.
Gelin görün ki, Aristo'nun
köle emeğine değer yakıştıramadığı gibi, metafizik tarihçi de: Barbarlığın
Tarihte oynadığı köklü rolü önemseyemedi. O yüzden eski medeniyetlerin
çöküşlerini, Kel'dan papazları gibi göksel "Tufan"lara bağladı. Yeni doğan
medeniyetleri de, ya bir "ırkın" özelliği, yahut (Grek Medeniyeti için
söylendiği gibi) bir ülkeye düşmüş "Mucize" saydı. Dolayısıyle Tarih, kanunları
belirli, çekidüzenli bir bilim olamadı.
Bu bakımdan, antika Tarihte
medeniyetlerle barbarlıklar arasındaki münasebetler, atomlar arasındaki
şimik ilgileri izah eden elektron münasebetleri gibidirler. Barbar akınları,
Tarih gidişinin nükleer gücüdür. Yaşama savaşındaki canlıların içgüdüsü
ile işler. Denizlerin karalara, aç kurtların zengin sürülere hoyratça saldırısını
andırır. Çetin, kanlı, acımaksız geçer. Masalbilim (mitoloji)lerde "Tufan",
dinlerde "Mahşer" ve ilh. adlarını alır. Biz, barbarlarla medeniyetler
arasında patlayan kıyametlere "TARİHSEL DEVRİM" (TARİHÎ İNKILÂP)
adını vereceğiz.
Tarihsel Devrim: Toplumsal
Devrim değildir; onun zıddı, ikinci kerte ürünü, - söz yerinde ise, - "Ersatz"ı,
vekili "dérivation"u "iştikakı, sapa yolu"dur.
Toplumsal devrimle yeni bir
senteze varılamayan yerde, "Tarihsel devrim" seli taşar. Tarihsel devrimlerden
sonra, çok defa toplumsal bir DİRİLİŞ (RÖNESANS: YENİDEN DOĞUŞ),
yahut yeni ve orijinal bir MEDENİYET gelir. Çünkü, göreceğiz:
Eski toplumların temeli olan TOPRAK ekonomisindeki çıkmazları kazıyan,
o temel üzerinde azgınlaşmış TEFECİ-BEZİRGAN münasebetlerinin bütün (sosyal,
siyasî, hukukî, ilmî, felsefi; ahlâkî; edebi; dini) Gordios kördüğümlerini
kesen ancak barbar akınının yalın kılıcı olabilirdi.
Tarih bilimine işaret ettiğimiz
genel ve özel bakımlardan verilecek çekidüzen (TASNİF): Bilinen bir metodu,
bilinen veri (donné)ler ve olay(fait)lar üzerine uygulamaktır.Bu,
belki Kristof Kolomb'un yumurtasından basittir. Ama, konu o denli engin
denizdir ki, pek çok Kolomb'ların yelken açmaları boşa gitmiyebilir.
TARİHTE: AÇIKLAMA VE DEĞİŞTİRİM
Modern Bilim: Kavradığı
olayları önce, (kişisel düşünce-mize göre bozmaksızın) oldukları
gibi ele alarak, sebep netice bağlarıyla aydınlatır, izah eder (açıklar);
sonra bulduğu gerçek kanunlara uygun davranışlarla insan yararı
ve düşüncesi yönünde gelişim'lere uğratır. (Değiştirir).
Yağmurun hangi sebep-netice
kanunlarıyla yağdığı bilinmedikçe yağmur yağdırılamaz: 1) Dünyanın nerelerinde
kaç türlü yağmur yağdığını rasathanelerde saymak, yağmuru izaha yetmez;
2) Yağmur duasına çıkmak, yağmuru yağdırmaya yetmez... Atom çekirdeğinin
yapısı bilinmedikçe, taştan altın yapılamaz;1) Dünyada kaç çeşit madde
ve birleşim bulunduğunu saymak, atom enerjisini bulmaya yetmez; 2) Simyakerlikle
taş altına çevrilemez.
Bugün insan, yağmur yağdırabiliyor:
Ne rasathanecilikle, ne yağmur duası ile... Taşı da altın edebiliyor: Ne
simyakerlikle, ne kimyakerlikle... Olaylar arasındaki gerçek münasebetleri
düşünen ve düşünceyi gerçek olaylardan çıkaran bilimle. Tarih biliminde
olaylara karşı ya yağmur rasathaneciliği, yahut yağmur duacılığı sürüp
gitmektedir. Tarihi modern bilim durumuna getirmek için:
1- Genel olarak: Tarih simyasını
tarih kimyasına çevirmek,
2 - Özel olarak: Tarih kimyasından
"Nükleer" tarihe geçmek, artık zamansız sayılamaz. Nükleer Tarih:
MEDENİYETLERLE BARBARLIKLARIN GÜREŞİ bakımından Tarihi ele almak diyalektiğidir.
A- KİŞİ DİLEĞİ - TARİH
GİDİŞİ
(İRADEİ CÜZ'İYYE - İRADEİ
KÜLLİYYE)
Bütün olumlu bilimler birer
"çekidüzen bilimi" oldular: Çünkü kavradıkları olaylar bir
takım sebep-netice zincirlenişi ile giden genel ve özel kanunlarla yürürler.
Tarihin "Çekidüzen bilimi" olması için, böyle genel ve özel kanunları
var mıdır?..
İnsan, varlığın öteki parçaları
gibi "otomat" değildir. Eskilerin "İrade-i cüz'iye" dedikleri şey:
Davranırken ayrı seçim yapma gücü, şuurla yönelme güdüsüdür. Başka yaratıklar,
iradeleri dışındaki nedenlerin akıntısına yakalanıp sürüklenirler. İnsanlığın
gidişi de kişilerin "irade" ve "şuur" denilen duyu,
düşünce ve dileklerine uymamıştır. Öyleyse, Tarih; hiçbir belli özel, yahut
genel kanuna uyamaz mı?
Tek yanlı mantık ve metafizik
metodla insan işlerine bakınca böyle düşünmek olabiliyor, hattâ doğru,
hattâ çürütülemez gibi geliyor. Beride ise "Talih", yahut "Kader",
"Şeamet", "Tesadüf" gibi yığınla deyimler o şuurlu, iradeli,
öngörülü insanoğlunun hiç değilse şimdiyedek, tarih içinde en görünmez
kör kuvvetlerle itilip kakıldığını belirtirler. Demek, insan tek
kişi olarak ne kertede şuurlu, iradeli bulunursa bulunsun, toplum
içinde bulunduğu ölçüde, toplum olarak boyuna kendi Bilinç ve Dileyişi
dışına sürüklenmiştir. Bu sürüklenişe eskiler: "İradei külliye"
demişlerdir.
"İradei külliye" sözünün
içinde bilimin "determinizm" dediği bir belirlilik, bir kanuniyet
gizleniyor. Bu determinizm nedir?
"Belirli fertler, (belirli
üretim ilişkileri içinde) belirli bir tarzda üretim yapan fertler, şu belirli
sosyal ve siyasal münasebetlerde bulunmuşlardır. Ampirik (dar denemeci)
müşahede; her vakada mistifıkasyon yapmaksızın (karşısındakinin saflığı
ile oynamaksızın), spekülâsyona (kuru düşünceye) sapmaksızın, ampirik olarak
sosyal ve siyasal teşkilâtın üretimle bağını göstermelidir. Devletin sosyal
teşkilâtı daima belirli kişilerin hayatî faaliyetlerinden çıkagelir, ama
buradaki fertler hiç de kendi kendilerini gördükleri gibi, yahut başkalarının
onları gördükleri gibi değil, gerçekte oldukları gibi, yani maddî üretim
ve etki yaparken, belirli, maddî, ve dileyişlerinden bağımsız şartlar ve
sınırlar içinde etki yaparken sosyal teşkilâtlanmaya kaynak olmuşlardır."(95)
İnsanın "içgüdü"sü: Toplumun
görünmez kurallarıdır. Zekâmız dehâmız, ancak bizden önce kurulmuş araçlar
ve kurallar ölçüsünde kımıldıyabilir.
Tarih, her tek kişinin (bu
kişi Firavun, Nemrut da olsa) aklına geldiği, canının istediği gibi olmaz.
İnsanın aklına gelmesi, canının istemesi bile, tek kişiliği dışında kotarılmış
itiler ve güdüler, araçlar ve amaçlar yönünde ortaya çıkar. Çünkü:
"İnsanlar, kendi Tarihlerini
kendileri yaparlar, ama onu kendi seçtikleri şartlar içinde, serbestçe
yapmazlar, belki doğrudan doğruya geleneğin verdiği, (geçmişin) miras bıraktığı
şartlar içinde yaparlar. Ölü kuşakların geleneği, yaşıyanların beyinleri
üstüne bir kâbus gibi çöker." (96)
İnsanın kendi dışında, kişi
dileği, iradesi üstünde etki yapan çevresi insan doğmadan vardır. İnsan,
yaşarken de, kendisinden önce var olmuş çevresinin şartlarına göre kımıldar:
"İnsanların kendi varoluş
araçlarını üretişleri, ilkin yeniden üretilmesi gereken önceden varolmuş
(evvelden mevcut) araçların mahiyetine, tabiatına tabidir." (97)
Bu durum karşısında bilim
ne yapmalıdır?
B - İKİ ZIT TARİH ANLAYIŞI
Her şeyden önce, insan alın
yazısını çizen gidişin hangi sebep- netice zinciriyle uzandığını, yâni
tarihin hangi kanunlarla yürüdüğünü bulmak, bilimin birinci görevidir.
Fakat Tarih bir bilim oldu olasıya, toplum gidişi üzerinde başlıca iki
zıt anlayış sürüp gider.
1- Tarih bilimi de, her bilim
gibi kendi incelediği olayların kanunlarını bulmalıdır ve bulabilir.
2 - Tarih insanın rol oynadığı
bir alan olduğu için, insan ise, kaprisine ve aklına geldiği gibi davrandığı
için, Tarih alanında herhangi bir kanun olamaz; olmayan şey de aranıp bulunamaz.
Birinci anlayışa örnek: Büyük
İslâm tarihçisi İbn-i Haldun'dur. İkinci anlayış o kadar yaygın bir hastalıktır
ki, ona az çok tutulmayan tarihçi kalmamış gibidir. Sırf tarihte her türlü
determinizmin ve kanunun nasıl sudan bahanelerle inkâr edilegeldiğini göstermek
için, bu iddianın tiryakisi olmuş en son ibret verici örnek olarak, Arnold
Toynbee'nin seçme fıkirlerinden bir kaçına dokunacağız.
İbn-i Haldun zamanında bilimleri
ikiye bölmek, kaçınılmaz şeydi. Daha doğrusu, insan düşüncesini önyargılardan
kurtarmak için tek yoldu. İbn-i Haldun o zaruretle bilimleri "Akliye"
ve "Nakliye" diye ikiye ayırmak zorunda kaldı ve şöyle dedi:
1. "Ulûmü akliye"
(Akıl bilimleri) "İnsan yalnız düşünce sahibi olduğu için, doğruyu yanlışı
ayırt edebilerek, soyut duyu güçlerini işleterek anılan teknik bilimlerin
(fenlerin) konularını ve problemlerini, tanık ve belgelerini ve öğretim
yollarını bulup çıkarabilir" (98)
Bu, müsbet, olumlu bilim
yoludur.
2. "Ulûmü nakliye":
Naklî (aktarımlı) "bilimlerin öğrenimi kurucusundan aktarma bilgilere bağlı
olur; onları aklın alıp yargılamaya gücü yetmez." (99)
İbn-i Haldun, daha önce "Naklî
bilimler"in karakteristiğini şöyle yapmış bulunur:
"Ruhlar dünyasının varlığına
doğru çıkan rüyadan daha açık bir belge bulunmadığı için, onunla bu dünyayı
kısaca bilip, ayrıntısıyla kavrayamayız." "Ruh âlemindeki tümlükleri "zâtları"
akılca adlandırarak, sayıp dökerek düzenlenmekte din fılozoflarının kuru
sözleri (zuumları) iyi bir bilim deyimi sağlamaz. Çünkü teorik belgenin
şartı orada yoktur. Nitekim mantık tekniğinde o fılozofların kendi sözleriyle
bellidir ki, belgenen şartlarından biri: Her söylenti bölüğünün bakınca
biliniverir şey (Yakıyniyyâtı evveliyye) olması, ve konusu ile yükümlerinin
(mahmullerinin) kendi sınırları belli maddelerden bulunmasıdır. O ruh tümlüklerinin
(zevât'ı ruhaniyyenin) ise, tümlükleri (zatlıkları) bilinmez olduğundan,
anlarda teorik belge gösterme yolu, ve şeriat delilinden başka, durumuna
bakınca biliniverirliğini belirtecek belge yoktur." (100)
İbn-i Haldun'un "NAKLÎ" (aktarımlı)
dediği bilimler: Kıraat- Tefsir-Hadis-Usul'ü Fıkıh-Fıkıh-Kelâm adlı bilimlerdir.
Bugün tarihin genel gidişi
üzerine söz eden "ORİJİNAL" Tarihçi Bay Toynbee de, ilk bakışta Tabiatla
Toplum bilimlerine "kıyaslama" metodunu uygulamak düşüncesindedir. İlkin
şöyle der:
"Kıyaslamalı (comparative)
metod, Tarihin bütününe uygulanmalıdır: Ve doğrusu, insan bilimlerinin
metodu: Bilim teorisinin, psikolojinin, antropolojinin, sosyolojinin, ekonomi
biliminin metodu da budur. Tabiat bilimleri gibi insan bilimleri de olayların
ve hâdiselerin yapısını bulmak (bünyesini keşfetmek) için, verilerin (donne'lerin)
kıyaslamalı etüdü ile sınırlanır; ve ben burada Tarihçilerin öteki bilginlerle
uygun adıma girmeleri gerektiğine inanıyorum. Tarihle sosyal bilimler arasındaki
bölünüş, iğreti (beklenmedik) bir bölünümdür, ve kavrayışın ilerlemesine
engeldir. Geleneksel ayırıma son vermeye ve Tarihle sosyal bilimleri insan
işlerinin biricik anlayışı içinde eritmeye ihtiyacımız vardır." (101)
Demek bilgin: Tabiat olayları
gibi, toplum olayları arasında da bir objektif karşılaştırma (kıyaslama)
yapmak ve Tabiat bilginlerine adım uydurmak istiyor. Gerçi "Ben" diyerek,
Tarihle Sosyal bilimler arasında yüzyıl önce yapılmış, uygulanmış "uygun
adım"ı ilk defa kendisi keşfetmiş görünmek istiyor. Aşırıca bilgin "dalgınlığı"
mı? Öyle olsaydı, iyi niyetine bağışlanırdı.
Fakat, sayın bay Toynbee,
insanı ümide kapıltan o büyük sözlerinden sonra, araştırmalarında ne yapmak
istediğini anlatmaya başlayınca, en iyimser kişiyi hayal kırıklığına uğratmaktan
çekinmez. Önüne yığdığı on ciltlik heybetli eseri içinden, hokkabaz külâhından
ördek çıkarır gibi şu hiç beklenmedik sonucu çıkarır:
"Yirmi yedi yılı aşkın
zamandanberi.. ben.. ilerledikçe, benim dünya tablomun içinde, bir yol
daha din orta yeri almaya gelmiştir." (102)
İliklerinedek müslüman koca
İbn-i Haldun'un 500 yıl önce genel olarak Bilimi, özel olarak tarihi kurtarmaya
çalıştığı "Naklî" durum, böylece 500 yıl sonra Modern bir bilgin tarafından
tek çıkar yol sayılır.
Bunun sosyal sebebi üzerinde
hiç durmayalım. Ç'ünkü o zaman bay Toynbee'ye hak vermemek elden gelmez.
O görevini yerine getirecektir. Fakat bu görevi yerine getirirken hangi
bahaneleri öne sürer?
Tarih kanunlarını inkâr etmek
istiyenlerin üzerinde en çok durdukları başlıca görünüşler hep "kişi"
(Fert) çevresinde döndürülüp dolaştırılır. Medeniyetten önceki sosyalist
toplumda "kişi" diye hiçbir mesele yoktu. En son etnoğrafya, etnoloji araştırmalarına
göre, kişinin toplumdan ayrı "adı" bile yoktu. Medeniyetle birlikte "her
keçi kendi bacağından asılınca" ortaya ayrı kişi menfaatleri gibi, ayrı
kişi davranışları, kişi düşünceleri çıktı. "Kişisiz"dir diye, medeniyetten
100 misli uzun sürmüş insanlık hayatı, tarihöncesi yok sayılabilir mi?
Medeniyetten sonra ortaya
çıkan "Kişi" hangi durumdadır? Sahiden toplumda her türlü belirliliği
"Kişi" yok edebilmiş midir? Tarihte kanun bulunamıyacağını öne sürenlerin
iddiaları dört noktada özetlenebilir:
1- Kişinin tek başına var
olabileceği (Robenson),
2 - Kişinin ezelî fıkirleri
(Zihin şemaları),
3 - Kişinin "nuh"u (Vision:
Ermişlik),
4 - Kişinin kişi ile karşılaşması
(Tesadüf)
C) "KİŞİ"NİN TEK BAŞINA
VAROLUŞU
(ROBENSON)
Bütün kültür spekülâsyonlarının
kökü, hep gelir "hür kişi" hikâyesine dayanır. Milyonlarca
kişilik yığınların, ulusların, milletlerin oyuncak gibi savurulduklan Tarihte
tek "Kişi"nin nasıl "Hür" olabildiği, hep "hürriyet" sözünün tersine kullanılmasından
çıkmıştır. "Hürriyet": Ancak köleliğin bulunduğu yerde bir mesele olur.
"Hürriyet": Bir insanın başka bir insana, ekonomik, politik veya
moral bakımdan köle olmamasıdır. Kölelik: Ekonomik, politik veya
moral bakımdan bir insanın öteki insanı sömürmesidir. Sömürmek:
Bir kişinin sırf kendi yararına başka bir kişiyi işletip kısıntıya sokmasıdır.
Demek sömürme olmayan yerde, kişi dâvası da yoktu. Kişi
kişiyi sömürmese, kimsenin kimseye karşı hürriyeti savunmasına yer olmaz.
"Kişi"nin sahneye çıkışı da böyle olur:
"Smith ile Ricardo'nun
söze başlarken ele aldıkları özel ve tekbaşına (isole) avcı, yahut balıkçı,18'inci
yüzyılın yavan kuruntuları sırasına girer. Bu kuruntular medeniyet tarihçisinin
hayal ettiği gibi, aşırıca incelenmiş düşünceye karşı basit bir tepkiyi
ve kötü anlaşılmış bir ilkel hayata dönüşü ifade etmekten hayli uzak bulunan
birtakım Robenson masallarıdır. Nitekim, tabiattan bağımsız kişileri, bir
anlaşma (convention) ile buluşturan ve münasebete geçiren Rousseau'nun
"Sosyal Konturat"ı da, böyle bir tabiatçılık (natüralizm) üzerine
yaslanmaz. O bir görünüştür, küçük büyük Robenson masallarının sadece estetik
bir görünüşüdür."(103)
Robenson masallarıyle ülküleştirilmek
istenen sözde "Hür" kişi, belki ufak çocukları eğlendirmeye, "Orman
Kanunu" Tarzancılığına imrendirmeye yarıyabilir. Gerçek durumu ile, ıssız
adacığında tek başına kalmış Robenson dahi, içinden geldiği toplumun aygıtları,
metodları, düşünceleri, görenek ve gelenekleriyle kımıldar. Aslına bakılırsa,
en son bilim araştırmalarına göre, ne Tarihöncesinde, ne Antika Tarihin
Kentlerinde öyle, çıkarı için topluma meydan okuyacak bir "Monstre" (ucube
kişi) yoktur. İkide bir öne sürülen "Hür" kişi:
"Bir yanda derebeyi Toplumunun
erimesinden, öte yanda 16'ncı yüzyıldan beri yeni yeni gelişmiş üretici
güçlerden ürün olarak çıkmıştı." Tarihte ne kadar yukarılara çıkarsak o
kadar daha açıkça görürüz ki, kişi, ve dolayısıyle üretmen kişi, hep daha
büyük bir bütünün bağımlı bir parçası olarak görünür: İlkin büsbütün tabiî
olarak bir ailenin ve genişlemiş aile demek olan bir kabilenin parçasıdır;
sonra kabile zıtlaşmalarından ve kaynaşmalarından çıkma çeşitli biçimlerdeki
bir topluluğun parçasıdır." (104)
Bunun en çürütülemez, en
her günlük ve trajik belgesi, henüz aşiret çağını yaşıyan topluluklarda
bugün "herkesi" şaşırtan "Kan dâvası" güdümleridir. O, Toplumu hiçe
sayarca bağımsız davranışlar taslıyan sözde "Hür" kişi kuruntusu, şunun
şurası birkaç yüzyılı geçmeyen modern kapitalizmle birlikte doğmuş "Serbest
rekabet" adlı: Kişileri kıyasıya birbirine düşüren "Cöngül kanunu"nun
yaratığıdır.
"Robenson masalları, daha
ziyade 16'ncı yüzyıldanberi hazırlıklanan ve 18'inci yüzyılda dev adımlarıyla
olgunlaşmaya doğru yürüyen "işveren toplumu"na öncülük ederler. O serbest
rekabetli Toplum içinde kişi, tabiat bağlarından kopmuş gibi görünür; o
tabiat bağları ise, Tarihin daha önceki çağlarında kişiyi belirli ve sınırlı
bir insan kümelenişinin bütünleyici parçası yapmışlardı."
Smith ile Ricardo'yu (klâsik
İngiliz iktisatçılarını) omuzlarında taşıyan 18'inci yüzyıl peygamberleri
için: Bu 18'inci yüzyıl kişisi, varlığı geçmişe dayanan bir ülkü (ideal)
gibi görünmüştür. Bir tarihsel sonuç gibi değil, fakat Tarihin yola çıkış
noktası gibi görünmüştür. Bu kişi, tabiate uygun göründüğü için ve onların
insan tabiatını anlayışlarına karşılık verdiği için, Tarih tarafından üretilmiş
değil de, Tabiatça ortaya konulmuş bir kişi gibi gözüküyordu. (105)
"Ancak 18'inci yüzyıldadır
ki, çeşitli sosyal münasebetler kişinin önünde, kendi özel amaçları için
basit birer araç imişler ve dış zaruret imişler gibi dikilirler, fakat
bu bakımı, tekbaşına kişi bakımını üreten çağ, tam da sosyal şartların
(ve o bakımdan genel şartların) en yüksek gelişim derecesine ulaştıkları
çağdır.
"İnsan, sözün en harfi
harfine anlamıyla bir zoon politikon'dur yalnız sosyalleşebilir
bir hayvan değil, ancak Toplum içinde soyutlaştırılabilecek bir hayvandır.
Toplum dışında tekbaşına kişilerce üretim yapılması: Nâdir bir olaydır
ve ancak Toplum güçlerine dinamikçe sahip olmuş bir medeni kişi yaban bir
semtte yolunu yitirdiği vakit görülür ise de, tek kişinin üretim yapması,
hep bir arada yaşayan, hep bir arada konuşan kişiler olmaksızın dilin gelişmesi
kadar manasız bir şey olur. Bunun üzerinde uzun boylu durmak faydasızdır."
(106)
Antika medeniyetin dağıttığı
"Kankardeşi" Toplumu 6 bin yıldır eriyordu. Fakat, tekbaşına işveren sınıfının
Topluma karşı inanılmaz kertede "Hür" davranan sermayesi, modern
medeniyette, binlerce işçi çalıştıran işyerleriyle üretim güçlerini sosyalleştirdikçe,
ister istemez daha yüksek bir insancıl Toplum yaratıyordu. Yalnız başına
bu olay bile, Tarihin ne yaman diyalektik kanunlarla yürüdüğünü
ispata yetiyor: İlkel Sosyalizm inkârı, Yüce Sosyalizmin
müjdesi oluyordu.
İnsan kişi, dağbaşında dahi
tek ve yabanî yaratık değildir. Geldiği Toplumun ufalmış bir parçasıdır.
D) KİŞİNİN FİKİRLERİ
(ZİHİN ŞEMALARI)
Kişi fikirleri ve zihin şemaları
üzerine B. Toynbee'nin ne yaptığını ağzından dinliyelim:
"(Une Etude de l'Histoire)
(Bir Tarih Etüdü)ndeki amaçlarımdan biri, insan işlerinin bilimsel etüdü
usulünü sınamak ve bu metodun beni nereye dek götüreceğini belirtmekti.
Tarihsel düşüncede hiç bir şemanın bulunmadığını, muhakkak, kimse ciddiyetle
savunmıyacaktır; çünkü düşüncenin kendisi bir zihin şemasıdır, ve hiç bir
tarihçi: Cemiyet, devlet, kilise, harp, savaşma, insan gibi zihin şemalarını
kullanmaksızın bir tek fikir sahibi olamaz ve bir tek satır yazamazdı.
Asıl çekişmeli olan mesele; zihin şemaları var mı, yok mu değildir;
belki bu zihin şemaları insan işleri alanının tümünü mü, yoksa bir kısmını
mı örterler, onu bilmektir." (107)
Dikkat edilirse, bilgin,
tabiat olayları gibi kişinin kendisi ve düşüncesi dışında geçmiş, gerçekte
var olan şeyleri, önceden: "ZİHİN ŞEMASI" adıyla soyutlaştırıyor,
müphemleştiriyor ve "Zihin şemaları"nı canlı tarihe uyguluyor.
Sanki fikirler kişinin beynine
kendiliğinden doğmuş, ya gökten inmiştir.
"Zihin şemaları"mız tarihte,
"insan işlerinin tümünün veya bir kısmının"dışında, değişmez, ebedî, ezelî
prensipler midir? Böyle iddialar eskidenberi görülmüştür:
"Bay Proudhon'la, birlikte,
kabul edelim ki, gerçek Tarih; "zamanların düzenine göre Tarih içinde fıkirlerin,
kategorilerin, prensiplerin tarihçe ard arda gelişidir."
"Her prensibin göze çarptığı
bir yüzyılı vardır, meselâ, otorite (buyurma) prensibi 11. yüzyılda, individualite
(kişicilik) prensibi 18. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Sonuçtan sonuca gidersek,
tarihi yapan prensip imiş, yoksa prensibi yapan Tarih değil kanısına varılabilir.
Bunun üzerine, Tarih gibi prensipleri de kurtarmak için, falan prensip
neden fılân yüzyılda değil de 11. veya 18. yüzyılda ortaya çıktı diye soruldu
muydu, ister istemez insan, aynı zamanda 11. yüzyılla 18. yüzyıl insanları
neydiler, onların karşılıklı ihtiyaçları, üretici güçleri, üretim yordamları
(istihsal tarzları), üretimlerinin ilk maddeleri nelerdi, ve nihayet, bütün
o yaşam şartları sonucunda insanın insanla münasebetleri nelerdi, bütün
bunları inceden inceye gözden geçirmeye mecbur kalır. Bütün bu soruları
derinleştirmek, her yüzyıldaki insanların gerçek, profan (kutsallıksız)
Tarihini yapmak, o insanları, kendi dramlarının hem müellifi, hem aktörü
gibi göstermek değil midir? Ve insanları kendi tarihlerinin hem müellifi,
hem aktörü gibi daha gösterirken, bir dönemeçle, sahici yola çıkış noktasına
varmış olursunuz. Çünkü, büyük Tarih yoluna çıkmak üzere ilkin tutturduğunuz
ezelî prensipleri, ideoloğun (fikriyatçının) saptığı yolu bırakmışsınızdır
bile." (108)
Sapa yolu seçen B. Toynbee
ise, kendi "şema"larına uyduramadığı gerçek Tarihi "kanun dışı" ederce,
bilim üstüne çıkarıverir:
"Doğrucası, der, düşünüyorum
ki, burada biz, yeni birşeyin varlığını veren, aslına uygun (authentique)
yaratış eylemleri karşısındayız ve bu bizi 4'üncü yüzyıldan 17'nciyüzyıl
sonunadek Batıca kabul edilmiş Tarihin İncilvari kavranışına götürür. (109)
4'üncü yüzyıl Roma'nın Barbar
akınlarıyla yıkılarak Hıristiyan Ortaçağının kurulması çağıdır.17'nci yüzyıl
Batıda derebeyliğin yıkılarak Kapitalist sınıfının siyasal iktidara geçmesi
çağıdır. Bilginin tek yaratıcı saydığı çağ, ne Kadim ne Modern medeniyetler
çağı değildir. Tek "otantik" yaratış: Batı derebeyiliği fikirlerinde
bulunur.
Neden?
Çünkü artık bilginin gözlerini
fikir ışığı da kamaştırıp yormaktadır. O başka derinlikler, loşluklar,
karanlıklar aramaktadır. Bu karanlık olsa olsa tek kişinin ruhu olabilir.
E - KİŞİNİN "RUH"
U (VİSİON = ERMİŞLİK)
Bildiğimiz ve göreceğimiz
gibi her ermişlik, kendi çağının en otantik ürünü ve örneğidir. Tarihin
determinizmini çürütmek istiyen bilgin için, tersine, bir ermişin çağı
kendi otantik yaratığıdır. Kişinin fikri konusunda fikir adamlarını allahlaştırarak
aydın zu'munu kazanmak istiyen B. Toynbee, burada, dinci yığınları allahlandırarak
tezini "demokratik oy çoğunluğu" ile haklı çıkartmak ister.
"Gene görüyorum ki, der,
insan ruhunun altşuuru (subconscient) derinliklerinden fışkıran şiir ve
peygamberce görü'ler (vision'lar), bir takım kanunlar açıklamıyorlar. "
(110)
İlkin Tarih, hiç te böyle
göstermiyor. Gilgameş destanı gibi İlyada ve Odise de, Hazreti İsa gibi
Hazreti Muhammed de kendi çağlarında, matematik denecek kesinlikte sosyal
ve tarihsel sebeplerle fışkırmışlardır. Bunu herkesten iyi sezen Muhammed,
kendisinin: "Hâtem'el enbiyâ": Peygamberlerin sonuncusu" olduğunu
söylemiştir. Çünkü, bedevîlikten (barbarlıktan) medeniliğe giren toplumda
o yüce ülkücü Tarihöncesi kişiler kalmıyordu. Gene onun için, Hz. Muhammed'in
en sevdiği sözü şuydu: "Mâ ene, illâ beşerün misliküm: Ben sizin
gibi insan kişiden başka bir şey değilim"!
Şiirin kendisi, Tarihin hiçbir
çağında Toplumun istediğinden başka türlü olamamıştır. Medeniyet şafağında,
Toplum kişileri ayrıseçili bulunmadıkları zaman, şiir herkesin orta malıydı.
Amédee Thierry şu gerçeği yazar:
"İIk macarlarda herkes
şairdi ve herkes, Ortaçağda Kobza adını alan bir çeşit rübap veya gitarla
arkadaşlık ederek kendi mısralarını, yahut başkalarınınkileri çağırırdı.
Yalnız başkalarınca yapılanların şâiri ve şarkıcısı olmakla kalınmazdı,
herkes sık sık kendi şarkısını söylerdi, ataların şarkısı söylenirdi. Ve
her ailenin şairâne ağıtları (analleri) vardı. (111)
Medeniyetle birlikte, insanoğlunun
her davranışını (şiir+müzik+dans)la bağlayan "Altın Çağ": Hem toplumun
içinde, hem kişinin altşuurunda söndü. Artık insanlığın iç çatışmaları
trajedileşti. Bunun sonucunda barbarlarla uygarların "mezbuhane" boğuşmaları
ne denli büyükse o denli ulu "şair"ler ve destanlar türedi.
Sümer medeniyetinin çöküşünde yukarı barbar Akkadların salgını Gilgameş
destanını, Truva-Frijya medeniyetinin çöküşünde yukarı barbar Greklerin
saldırışı, İlyada ve Odise'yi yarattı. O gün bu gündür, yeryüzünde bir
İlyada doğmadı. Homer'in altşuuru bulunmadığından mı? Evet. O alt şuuru
gerektiren Helen kentleşme çağı bir daha geri gelmemişti çünkü. Roma uygarlığının
çöküşünde, orta barbarlığı yeni geçmiş Hünlerin saldırışı İskandinavya'dan
Ren kıyılarına dek bütün Kara Avrupasını (Atli-Atla-Athil-Athel-Hettel-Etzel),
yanı (Atilâ) dolu destanlar: AtlâMâl, Atla Quida, Quida Gudrunave
ilh. epizodik poemler kapladı. Demek en kişi işi sayılan "ilham"da, kişi
de Toplumun tecellisidir.
Tarih dümdüz gitmedi. Fenike
destanları Grek destanları kadar güçlü olamadı. Çünkü Fenike, Grekler mitolojisi
zamanındaki kadar yazının çok yayıldığı çağda ve Helen kentleri
kadar "orijinal" bir üretim temeline sahip olmadı. Üretimden çok,
ticaretle yaşadı. Gene Thierry şiirin bir başka anomalisi üzerinde durur:
"İşte böylece, ortak bir
aksiyonla (hareketle) bağlı küçük Grek kralcıklarının evcil anıları İlyada'yı
doğurttular; ve Eneid millî bir çerçeve içinde Auguste zamanındaki Roma
aristokrasisinin gösterişlerine adandı. Macaristan ne bir Eneid, ne bir
İlyada üretmek mutluluğuna eremedi. Ama, Ortaçağda, Greklerle İtalyanların
Homer ve Virjilde sahip oldukları şeye sahiptiler. Malzemeler mahşer halinde
kaldılar: Macar Eneid-î doğmadan öldü. Ama kroniklerde, lejandlarda, nihayet
lâtin nesrinin parçalayışı altında hâlâ tanınır kalmış birkaç şansonda
bir Eneid bulunabilir " (112)
Neden? Metafizik Tarihçiye
sorulsa: "İşte, Virjil'in şiir dehası, altşuuru Macarlarda yoktu da ondan"
diyecek. Önemli olan ise, Macar toplumunda Homer i, Virjili boğan, yeni
olan, Greklerde Romalılarda bulunmayan sosyal ve tarihsel sebeplerdi. Macarlarda,
tektanrılı hristiyanlık çoktanrılı, mitolojiyi küfür sayıyordu.
Sümer, Grek, Romen çağlarında ise, henüz hiçbir evrensel tektanrılı din
ortaya çıkmamıştı. Onun için; çoktanrılı toplumlar, kendi karanlık Kent
maceralarını mitoloji biçiminde tarihleştirip anıtlaştıracak "altşuur"larını
geliştirdiler.
Modern şiir, toplum temâyülleriyle
her on yılda bir değişir. Psikanaliz, (metafizik soysuzlaştırılmaları bir
yana), bilimsel gerçeğinde; insanın en umulmaz (dalgınlık, dil sürçmesi
ve rüyalar gibi) altşuur olaylarında kesin determinizm bulunduğunu ispat
eder. Kehanet, keramet, büyü, sihir, şiir gibi Altbilinç yaratıklarının
artık "sır"ları kalmamıştır, ve o karanlıkta fışkırmış beklenmedik
nöbetlerin, Tarih içinde insan Bilinç ve emeğinden daha "authentique
yaratış eylemleri" olamayacakları iyice anlaşılmıştır.
F - KİŞİNİN KİŞİ İLE KARŞILAŞMASI
(TESADÜF)
Görünüşle insan aldatmanın
en son silâhı "Tesadüf"tür. Bu hem en lâik, hem en popüler silâhı bay Toynbee
de şöyle kullanır:
"Benim kendi kaanatime
göre (der): İnsan işleri içinde bir hayli sayıda öyle şeyler var ki, onlara
şemalar uygulanamıyor, Çünkü onlar bilim kanunlarına boyun eğmiyorlar...
Bu şeylerden biri, sanırım, iki veya daha çok insanın rastlaşmalarıdır.
Böyle bir tesadüfün, hattâ bütün ondan önceki olayları tümüyle bilseydik
bile, sonucu önceden kestirilemezdi." (113)
Bay bilgin burada örnek vermiyor.
Hangi tesadüften bahsediyor?
Eğer bu Tarih kişilerin karşılaşması
ise, Tarihte bir Robenson'un rol oynaması şöyle dursun, kendisi dahi yoktur.
Tarihte daima Toplumlar Toplumlarla karşılaşarak yürünmüştür. İsa'nın doğumundan
üç buçuk yüzyıl önce İskender'le Dâra'nın karşılaşmaları, İsa'dan dört
buçuk yüzyıl sonra Atilâ ile Aetius'un karşılaşmaları: Ondan önceki; olaylar
bilinince kestirilemiyecek şey değildirler. Oralarda Tarihi şu veya bu
yönde yürütenler, belli toplumların, gene belli Toplumlara karşı kollektif
aksiyonlarıdır. Bu kollektif aksiyonlar, gerekince şartlara en uygun kişiyi
ister istemez seçmiştir. Tarihin her Konağında "tesadüf": Yalnız ondan
önceki olaylar vaktiyle bilinmediği için tesadüf sayılmıştır.
Toplum içinde tesadüf ne
zaman yerleşmiştir?
"Toplumun bütün aşağı
konaklarında üretim esas itibariye ortaklaşa yapılırdı. Tüketim en az veya
çok büyük sosyalist kolleksitivilere (topluluklar) içinde ürünlerin doğrudan
doğruya üleştirilmesi rejimi altında yapılırdı. Bu üretim kamuluğu (müşterek
istihsal) en dar sınırlar içinde olurdu. Ama, üretmenlere, üretimlerinin
ve ürünlerinin seyri üzerinde hâkim olabilme imkânını bağışlardı. İlkel
sosyalist kollektivitenin üretmenleri ürünün ne olduğunu bilirler: Ürünü
tüketirlerdi; ürün ellerinden çıkmazdı. Ve üretim bu temel üzerinde yapıldığı
sürece ürün, ne üretmenlerin dışına taşar, ne de üretmenlerin yüzlerine
karşı yabancı kuvvetlerin heyulâsı gibi dikilirdi. Medeniyette ise bu muntazaman
ve kaçınılmaz surette öyle olur.
"Ama, o ilkel sosyalist
üretim tarzının içinde yavaş yavaş işbölümü sokuldu. Üretme ve benimseme
kollektivitesini aşındırdı. Kişice benimsemeyi, hâkim güdüm şekli olarak
yükseltti. Böylelikle, kişiler arasında değişimi (mübadeleyi) yarattı.
Yavaş yavaş bezirgân ekonomi hâkim üretim biçimi haline geldi.
"Bezirgân ekonomi ile
birlikte, Şahsî tüketim için değil, değişim için üretim yapıldı. Ürünler
ister istemez el değiştirdiler. Üretmen ürününü değişim için elinden çıkardımıydı,
artık onun ne olduğunu bilmez. Üretmenlerin arasına para ve parayla birlikte
bezirgân da aracı olarak girdiği zaman, değişim sistemi daha da karmaşalı
bir hale girer. Ürünlerin en son kaderleri büsbütün kararsızlaşır. Bezirgânlar
sayıca bir beş değil, çokturlar: İçlerinden hiçbiri, ötekinin ne yaptığını
bilmez. Bundan böyle, mallar yalnız elden ele geçmekle kalmazlar, pazardan
pazara da girerler. Üretmenler kendi ortamlarındaki üretimin topyekününe
hâkim olma kudretini yitirirler. Bezirgânlar aynı kudreti ele geçirmezler.
Ürünler de, üretmenler de tesadüfe bırakılır.
Fakat tesadüf, öbür kutbuna
zaruret adı verilen bir dünyanın bir kutbudur. Tabiatte dahi tesadüf hâkim
gibi görünürse bile, epeyce zamandır ispat etmiş olduğumuz gibi, her özel
alan için bir zaruret ve o tesadüf içinde uygulanan samimî kanunlar vardır.
Tabiat için doğru olan şey, toplum için de doğrudur. Malların üretim ve
değişim ihtimallerini güden kanunlar buna benzer. Tekbaşına üretmen ve
değişmenin (müstahsil ve mübâdilin) yüzüne karşı o kanunlar yabancı kudretler
gibi dikilirler. Hattâ bu kudretler ilkin tanınmaz ve bilinmez kalırlar.
Onların arapsaçını güçlükle çözmek ve mahiyetlerini derinleştirmek lâzımgelir.
Bu gün hâlâ Toplumun topyekûn üretimi, ortaklaşa hazırlanmış bir plâna
göre değil, kör kanunlarla düzenlenmiştir, bu kanunlar devir devir gelen
ticaret buhranlarında hükmü temyiz edilemez tabiat kataklizmleri (yıkılışları)
gibi kendilerini dayatırlar." (117)
G - DARVİNİZMİN
MUŞTULAYICISI
İSLÂM MARKSI
Batı medeniyetinin iki büyük
ve ölmez sentezi,19 uncu yüzyılın tam ortasında doğdu: Canlılar biliminde
Darwin'in doktrini de, toplum biliminde Marx-Engels doktrini de 1859, yılı
ilk önemli emeğini yayınladı. İslâm medeniyetinde bu iki Batı bilgininin
buluşlarını bir tek kişi taslak olarak beşyüz yıl önce sentezleştirdi:
İbn-i Haldun aynı emeğinde hem Darvinizmi muştuladı, hem İslâm Marksı
adını alacak değerdeki sosyal doktrinini kurdu.
Batı Ortaçağının sonlarına
doğruydu. İbn-i Haldun, neden-sonuç (sebep-netice) zincirlemesi deterministçe
gidişin, gerek Tabiat ve gerekse Toplum olaylarında tıpkı olduğunu şöyle
belirtmişti:
"Yitik Dünya (âlem'i gayb:
Bilinmezler) konusunda bildirdiğimiz gibi, bu evren bir acâyip yordam ve
tuhaf davranış üzere kotarilmış bir düzenli zincirleme gidiş olup, ister
basit, ister bileşik bulunsun her nesne (ufuk) ve tabakasında, arkada gelen
tümlükler (zevât) ve belirtiler (âyân) üst yanındaki komşusuna dönüp çevrilmiye
oluşundan elverişlidir. Nitekim, her tabakanın elemanları kendi komşusuna,
ve ufak bitkinin arkasından gelme hurmaya ve üzüme, ve ufak hayvanın helezona
ve sedefe, ve sezişle kavrayışı kendinde toplamış bulunan maymunun dahi,
düşüncesi ve anlatması olan insana dönmeye elverişli oldukları gibi..."
(118)
İbn-ı Haldun, Darwin gibi
sırf canlılara takılıp kalmadı. İnsanla hayvan arasındaki ayırdın anatomi
ve fizyolojiden üstün bir teknik ve sosyal yanı bulunduğunu da açıkladı:
"İnsan türü hayvan cinsinden
olup, ancak yaratıcı yön anı şol fikr ile ayırtlı eylemiştir, ki insanı
hayvandan ayırdeden şey sırf: Geçim işini (emr'i maâş) üretmesi, ve kendi
cinsinden olanlarla yardımlaşması, ve bunun için gereken sosyal, insancıl
topluluğu, ve sonunu iyileştirmeye yararlı fikir olmakla sanayi bu fıkirden
çıkagelir." (119)
İnsanın hayvandan farkı:
Yalnız düşünmesi değil, özellikle öteki insanları ve yarınını da düşünmesi,
ilerletmesi, iyileştirmesi ve önünde, sonunda düşünceyi sanayi ve üretim
emrinde kullanması, insanlarla yardımlaşması... bir sözle sosyal hayvan
olmasıdır. Burada "fıkir" mi önemlidir, "madde" mi? İbn-i Haldun insanı
sosyalleştirmekle, o soyut meseleyi kapı dışarı etmiştir. Toplum tarihinde
objektif ve konkret gözetim, ona markzimden beş yüz yıl önce "Ekonomik
determinizm"i buldurmuştur:
"Ammâ der, Doğuluların
Batılılardan erdemli ve üstün olmalarının doğru nedeni, ancak uygarlık
törenlerinden insanın aklına parlaklık gelmesi ve bilincinde zekâ aydınlıklarının
olmasıdır. Nitekim, endüstri konusunda bildirdik ve şimdi dahi ayrıntılayıp
inceleriz"söyle ki: Gerek geçinim ve barınım işinde, gerekse din ve dünya
işlerinde ve yapılanlarla edilenlerde ve başka durumlarda ve göreneklerde-uygar
ulusların bir takım metotları ve töreleri vardır ki, bütün özel davranışlarında
onlara uyarak, onları iş prensibi (düstur'ül amel) tutarlar ve bütün hareketlerinde
ve duruşlarında onları, ötesine geçilmez sınır ve hudut sayarak, ilerüsüne
aşıp geçmezler. Bununla birlikte, bu töreler ve törenler- (görgü ve kurallar)
çağdan çağa, dededen toruna gelen ve sırasıyle öğrenilen sanayi kabilindendir.
Bütün endüstriler zihini bilemekle, Bilinçte (Nefs'i Nâtıka'da) bir etki
bırağur, ki o etki Bilince bir yeni düşünüş ve yaman zeyreklik (keskin
zekâ) kazandırarak, anınla bilinç bir başka sanatı kolayca alıp kabul etmekle
ve akıl dahi bilimi ve öğrenimi çarçabuk kavramaya yatkın ve elverişli
olur." (114)
Böylece sanayi zekâyı, zekâ
da sanayii karşılıklı diyalektik etki- tepki yoluyla geliştirerek, metafıziğin
"Tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan" saçmasını bir yana atar.
Ontoloji çıkmazı olağanüstü pratik çözümünü bulur:
"Bilimlerin öğrenimi,
açıklamış olduğumuz üzere endüstri (sanayi) kabilindendir... bir Kentte
endüstrinin çokluğu, o Kentteki bayındırlığın çokluğuna göre olur ve bayındırlık
ve uygarlığın eklerinden olan prosperite ve yararlanma (tereffüh ve tene'üm)
problemi dahi geçim işi üzerinden artı (zâid: fazlalık) bir keyfiyet olduğundan,
üreyip olması ve ilerlememesi endüstrinin ve öğretimin olgunluğa ermesine
bağlı olup, her nerede yerleşme ve uygarlaşma ilerler ve güzelleşme-süslenme
problemi (dâiyye'i tecemmül) ortaya çıkarsa, ona göre sanayi dahi çoğalmış
olur. Bundan dolayı, her ne vakit ki bir milletin işleri ve güçleri geçim
ve idare işlerinden artık (fazla) kalırsa, (orada) geçinme işinden daha
çok insana yaraşır olan bilimler ve endüstriler ve öğretime ol vakit (insanla)
eğgin ve girişkin (mütesarrıf) olurlar." (115)
Bir de bizim en dâhi geçinenlerimizin
yüzyıldır, elli yıldır "Maarif" ile dünya kurma kuruntularımız gözönüne
getirilsin. Günümüze 500 yıl geriden bile bakmayı öğrenemediğimiz kendiliğinden
anlaşılır. İbn-i Haldun maddesiz anlam, endüstrisiz öğrenim olamayacağına
örnekte verir
"Şurası bilinmelidir-ki,
Batı (Mağrip) toprağında İslâm Devletinin bozulmasından dolayı, genel olarak
endüstriye eksilme ve yitme geldiğinden bilimlerin ve tekniğin öğretim
dayanağı dahi Batılılardan kopma kertesine yaklaşmıştır: " (Mukad, s. 20)
Sanayi üretimine dayalı ekonomi
temeli ile, bütün öteki: Geçim bayındırlık, bilim, meşhur "Maârif", barınım,
güzel sanatlar; süs ve din, ve dünya işleri arasında bundan canlı karşılıklı
bağıntı kurulabilir miydi? İslâm medeniyetinin Marks'ı, geçim kaygısına
boğulmuşun bilgi edinemeyeceğini de örnekliyordu:
"Düşman istilâsı nedeniyle
günden güne Endülüste İslâm Kentlerinin prosperiteleri ve bayındırlıkları
azalarak, yalnız deniz kıyılarında biraz yerler kaldı. Onların ahalisi
dahi idare ve geçim işinden baş kaldıramadıklarından, çokluk başka şey
düşünemez oldular." (116)
Bu metotla Tarihe bakan İbn-i
Haldun orada Hümanizmanın en gerçeğini, insanların eşit doğduklarını, bilimde
gerileyişin: Ekonomik ve sosyal gerileyişten geldiğini haykırırca anlatır:
"Bayağı kimseler (avâm'i
nâs), bunu (Batı-Doğu farkını) görünce insanlığın biricik olan gerçekliğinde
farklılıktan ötürü oluştan ve yaratılıştan birşey sanırlar." (120)
Batı uygarlığı 500 yıl
sonra, yukarıki kanıları ve prensipleri şöyle belirtecektir:
"Her türlü insancıl varlığın,
dolayısı ile de her türlü Tarihin ilk prensibi insanların "Tarihi yapa"bilmeleri
için, yaşayabilmeleri gerektir, ilkesine varır. Yaşamak için: Yiyecek,
içecek, giyecek, barınacak ve daha başka şeyler gerektir. Demek, birinci
tarih olayı: O ihtiyaçları giderme araçlarını üretmektir, maddî hayatın
ta kendisini üretmektir; hem bu sahiden tarihsel bir olaydır, her türlü
tarihin temelli şartıdır ve bu tarih olayı, binlerce yıldanberi olduğu
gibi henüz bugün de, sırf insanların yaşamaya devam edebilmeleri için,
günü gününe, saati saatine yerine getirmeye mecbur bulundukları temel şarttır..."
"İkinci olay şudur: Birinci
ihtiyaç daha giderilir giderilmez,- giderilmenin tâ kendisi ve daha önceden
edinilmiş giderme âleti,-yeni ihtiyaçlara kapı açar...
"Üçüncü şart şudur ki...
kendi yaşamalarını her gün yenileştiren insanlar başka insanları yapmaya,
üremeye başlarlar: Bu, kadınla erkek arasındaki, anababalarla çocuklar
arasındaki münasebettir, (tarihsel anlamıyle) ailedir" (121)
"II. - Gerek üreme (nüfus
çoğalması), gerek üretim (istihsâl) gelişigüzel tek kişilerin gelişigüzel
üreyip türemeleri ve canlarının istediği gibi "Tarih yapmaları" değildir.
Her kişinin kendinden önce kurulu düzen ve araçlar ve şartlar içinde, gene
belli (muayyen), düzenli (sebep netice kanunlu) davranışları tarihi yaratır.
"İnsanlar, hayvanlardan: Şuurla, dinle, ne ile istenirse onunla ayırt edilebilirler.
İnsanların kendilerine gelince, onlar: Kendi geçim (varoluş) şartlarını
kendileri üretmeye başlar başlamaz, kendilerini hayvanlardan ayırmaya başlamışlardır:
İşte bu insanların cismâni (bedensel) teşkilâtlarını şartlandıran bir adımdır.
İnsanlar kendi geçim şartlarını kendileri üretmekle, doğrudan doğruya kendi
maddî hayatlarını üretirler.
"Bu üretim yordamı (istihsâl
tarzı) basitçe, yani tekkişilerin (fertlerin) fizik varoluşlarının, maddî
geçimlerinin üretimi anlamında gözden geçirilecek şey değildir. O daha
çok, bu tekkişilerin faaliyetlerinin bir muayyen tarzıdır, hayati gösterisi
olan bir belirli yordamdır. Tekkişileri deyimlendiren, tarif eden şey,
onların bu yaşamsal gösterileridir. Demek bu gösteriler, üretimle olduğu
kadar, üretimin mahiyeti, tabiatı ile de, üretim yordamı (istihsâl tarzı)
ile de birarada (herzaman) bulunur. Demek tekkişiler, üretimlerinin maddesel
şartlarına uyguludurlar."
"Yaşamanın, kişice yaşamanın
emek içinde üretimi, başkasının yaşamasının dölyetiştirme içinde üretimi
çift bir münasebet gibi göze çarpar: Bir yandan tabiî, öteyandan sosyal
bir münasebettir o... Bundan çıkan sonuca göre: Bir üretim yordamı, yahut
belli bir sanayi seviyesi: Kollektif aksiyon tarzı, veya belli bir sosyal
seviye ile ortak bulunur. Kollektif aksiyon tarzının kendisi de "bir üretici
güç"tür. İnsanın eri- şebildiği üretici güçlerin tutarı, toplumsal durumu
şartlandırır. Demek, insanlık Tarihi her zaman: Endüstrinin (sanayiin)
ve değişimin (mübadelenin) tarihi ile bağ güdülerek incelenmeli, etüd edilmelidir."
(122)
İbni Haldun: Geçim yordamında,
barınımda, dinde, dünyada; işlerde ve eylemlerde, öteki durum ve göreneklerde
bir dizi metotlar ve kurallar vardır ki, her işte onlara emek ilkesi olarak
uyulur; ve dururken, kımıldarken onlar, ötesine geçilemez sınır sayılır.
Çağdan çağa, atalardan torunlara gelen o görgü ve kurallar, sırasile öğrenilen
sanayi (endüstri) gibidir. Tüm düzenli endüstriler, kafayı bilemekle, insan
bilincine (nefs'i nâtıkaya) yeni düşünmeler ve zekâya yamanlık edindirir.
" derken bunları anlatmıştır. Nitekim:
"Şimdiyedek Tarihçiler,
maddî üretimin gelişimini, dolayısıyle de bütün sosyal yaşayışın, neticede
bütün gerçek Tarihin temellerini ne kadar az tanımış olurlarsa olsunlar,
hiç değilse Tarihöncesini, özellikle Tarih araştırmalarından çok, aygıtların
(âletlerin) ve silâhların maddesine göre bilimsel araştırmalara dayanarak
taş, tunç ve demir çağı olarak böldüler." (123)
Böylece, kişinin rolü, gittikçe
toplumun içinde erir. Kişinin en yüceltimli (sublimé) "Ruh"u da,
en alçaltımlı "Bilinçaltı"da: Kişinin beyin aynasına çarpmış Toplum
münasebetlerinin fantasmagorik görünüşlerinden başka hiç bir şeyi göstermez.
En kişice "kapris" veya "ilham" yahut "mucize" gibi
görünen olaylar, büyük Toplum kanunlarının küçük kişi katında yüze vuran,
elle tutulur derme çatma veya sistemli sonuçlarından başka bir şey değildir.
I. KİTABIN REFERANSLARI
1- V.G. Childe: "L'Orent
Prehistorigue" Paris 1935, s.129; 2-Keza 127. 3- Keza 36, 4- "Histoire
d'Herodote. Paris 1859. Larchet: "Chronologi d'Herodote": 5- Arn. Toynbee:
A.D.N.II Aralık 1948 164. 6- Histoire d'Herodote - larchet tercümesi. L.
Humbert'ce düzeltimli; V.I; 7- Emil Brâhier: Histoire e la Phelesopheie.
8- Hist. d'Herodote I. 36. 9- İbn-i Haldun: Mukaddemat, Ahmet Cevdet tercümesi,
Fask. 6,10- A. Curvillier: "İntroduction âla Sociologie" Paris, 1936, S.
12. 11- Maugain'den Br, s. 366.12- Emile Brehier: "Histoire de la Philosophie
C. II. s. 370" 13- E.B: keza s. 370.14- E.B: Keza s, 367;15- E:B: Keza
s. 493.16- E.B. Keza s, 492 17- Etienne Chastes: "Histoire de la Destruction
du Paganisme dans, L'Empire d'Drient, s. 371, Paris 1850.18 - Tefsiri Tibyan
ve Mevâkib s. 25.19- Keza. 20- Keza s. 27-29, 21- (A. Curvillier. İrtı
âla Soc. s. II.) 22- Michelet: Fransız Devrim Tarihi, Fr, Klâsikleri, C,
I, s,133; 23- Keza s. 51. 24- Keza s. 66; 25- Gobinau: "İntr. â L'Essai
etc. s. 38; 26- Michelet: Fr, Dev, Tar, C.I, s, 86; 27- K.m: Theorien Über
den Mehrwert, III. s. 383; 23- R. Jones Tex book,1852, 48. 29- F. Engels:
L'Origine de la Familla de la Proprete priveé et de L'Etat, etcr. bracke
1931. Paris 1884 önsözü. 30- K, M, - F. E:Die Deutche ideologie, 239. 31-
M.E: Keza 239, 32- K.MO "Einleitung zu einer Kritik der Politischen Ockonomie
Önsöz" 33- F. Engels: L'Origine de la Famille Etc. I. Önsöz VIII-IX. 34-
K.M, Einl. zu er Krit. Önsöz. 35- K, M, Der, Acht zehnte Bıümaire des Louis
Bonoparte 1852, 49. 36- F.E. L. Orig, de la Fam, Etc,1884 Önsöz, 37- F.
E' Keza,1891 Önsözü; 38- K, M, Die Klasen Kampf in Frankreich 1850; 90.
39- K.M: Misere de la Philosophie, R. Proudhon'un "Sefaletin Felsefesi"
eserine karşılık, e. c. 228; 40- K.M: Das Kapital, I. 680, 41- C, de Gobinau:
İnsan ırklarının eşitsizliği üzerine denemeye giriş s. 36, 37. 42- Keza
43- Keza 44- G: "Die liebenden von Kandahar' Berlin, C. I, s. 6- s. 239,
240; 45- Keza, 49- A.T, Keza 14; 50- Keza 15. 51- Diogene,1956,13, s. 50;
52- Keza 43: 53- Keza; 54- D.1956; s. 48. 55 İ.M: Keza s, 50-51, 56- A,
I: Toynbee 28, 57- A. I. Toy: "Bir Tarih Etüdü" C. VII, s,177; 58- C, I,
St,: "La Pense Sauvage" Plon,1962; Paris; s. 328. 59- Keza s. 325, 60-
C,L. S:an, yer, s, 228; 62- K. Marx: Das Kapital Nachwort zu Zweiten Auflage-
XLVII. 62- C.L.S: Pen, sav. 95; 63- F.EO "L'origine de la Famille etc.
II Önsöz XXI; 64- F.E: Keza XXV; 65- Mac Lennan: "Studres in Ancient History"
1886, s.140-146; 66-F.E: Corig Ete. LXV; 67- Keza, LX; 68- LXII Keza; 69-
H.L. Wells: Esguise de L'Histoire Universelle, Payot, Paris. s. 74; 70-
Keza, 71- Keza 74-1, 72- Keza, 73- H.G. Wells: Keza s. 75; 74- R.G: Bilan
280, 75- R.G278, 279; 76- R.G280, 77- 283, 79- 285, 80- Fried Engels: Dührig
Bouleverse la science, ikinci Önsöz, londra. 81- Leibzig 1939. 82- Bü.
Dü. Aralık 1948; 83- Cumhuriyet, Nisan 1948; 84- L.S. 1162;85- Keza, 86-
Gılgameş Destanı, Tabiet 11, 87- Maspero, Hist. Anc.9.140.,148; 88- Clio
136, 89- Clio l38; 90- H.C.152, 91- Ger- mania 21; 92- Germania 18, 93-
Germania 18, 94- M. Prawdin, Cengiz Han, 95- Die Deutsche ideologie M.E.1,
237; 96- Der Achtzehnte Burumer des louis Bonaporte 1852, Stuttgart,1914;
97- Die Deutsche ideologie, s.10, 98- İ.H. Mukaddemat; 99- İ.H. Mukaddemei
İbn-i Haldun "Faşlı Sâdis" s. 26 A. Cevdet tercümesi, Köprülü Kütüphanesi,
100- İ.H. Mukaddemat;101- Amold J. Toynbee: "Ce gue j'alessayé de faire"
Diogene,13. Galimard 1956;103- K.M.İndrotuction a une critıguc de l'economie
politigue,1928; Paris s. 305.104- K.M. Introd. ete, s. 306.105- K.M, Keza
s, 306,106- K, M, Keza, s. 307;107- A.T. Une Etude de L'Histoire s.13.;108-
K.M.Miseıte de la Philosophie, reponse â la Philosophie de la Misere s.148:109,
A. T. Keza,110- Keza s.14.111- Amedee Thierry c. II, s. 348;112- Keza s,
368;113- Arnold Toynbee: Keza,14;115- İ.H. Mukad. s. 24.115- Keza s. 25;
116- Keza s. 23.117- Fried Eng. L'org, Etc. 230- 232.118- İ.H.Mukad. s,18;119-
İ, H. Mukad. s,19-20;120- Keza s, 25;121- Deutsche İdelogie;122- Keza s.10,17,18,19;123-
K. I.135.