Toplum içinde ilk yasak, cinsel münasebetler üzerine konmuştur. Bu yasak
Tarihöncesinin sosyal hayatında tasavvur edilemiyecek ölçüde büyük ve geniş
sonuçlar yaratmıştır. Toplumun bütün üstyapısında insanı insan yapan bu
yasaktır denilebilir. Totem ve Tabu gelişirken, insanın içinde:
Bir bilinen Şuur, bir de bilinmez Enkonsiyon (şuuraltı) ikiliği
ve tezadı yaratarak her türlü Yüceltim (Sublimation)lere imkân verir
"Psikoloji" dediğimiz şey, bu sosyal yasağın yaratığıdır. Dinlerden,
güzelsanatlara kadar bütün ülkücülüklerin kaynağı da budur. Şuur dışı,
şuura rağmen en gerçek etki-tepki yapan mekanizmaların başında gene bu
yasak gelir. Bu kadarla da kalmaz. Bütün o yasakların toplum emrine verdiği
sosyalize yüceltimler, Toplum'dan kaynak almış dinamizmlerle kişi içine
işleyip kişiyi insanlaştırırlar.
Asıl buradaki konumuz, cinsel yasağın, (doğrudan doğruya kişi kaderini
de belirlendiren), Toplum içinde yarattığı gelişim ve teşkilâtlanma şekilleridir.
Cinsel yasakların en dolaysız, sosyal sonuçları: Aile şekilleri ile sosyal
teşkilâtlanmalardır. Aile şekilleri ekonomik temel ve sosyal gelişim basamakları
ile en sıkı münasebetli bulunmasına rağmen, o kadar elâstikî müesseselerdirki,
Tarihöncesindeki ve Tarihteki Toplum şekillerinin şu veya bu sınırları
içinde kesin olarak hapsedilemezler. O yüzden sanki ekonomi ve Tarihten
bağımsızmış gibi bir evolüsyon gösterirler.
Oysa bu görünüştür. Üstyapı münasebetlerinin çoğu için de aynı elâstikiyet
öne sürülebilir. Hattâ, ekonomik münasebetler bile, sosyoloji tecridinde
göründükleri kadar Tarihte: Biri yok olmadan öbürü sahneye çıkmaz değildirler.
Sosyalist bir ülkede yalnız kapitalist elemanlar değil, kapitalizm öncesi
bezirgân münasebet elemanlarının da, hattâ bezirgânlık öncesi kapalı "Tabiî
ekonomi" elemanlarının da bulunması onu gösterir.
Buna karşılık, aile şekilleri: Tarihöncesi toplumunun en önemli sosyal
teşkilâtlanmâlarının öbür yüzüdür. Daha doğrusu, aynı sebep (cinsel-yasak)
fert hayatı için aile biçimini, sosyal hayat için Kan (Gens)
teşkilâtını gerektirmiştir. Bizi burada özellikle ilgilendiren Kan
teşkilâtını kavramak için onun ikiz kardeşi Aile biçimleri üzerine
bir kaç söz edilmelidir.
Aile şekilleri, her çocuğa ezberlettiğimiz Âdem-Havva fıkralarındanberi
söylenir. Fakat, Kutsal kitapların bütün yazdıkları, ya düşünülmeden ezberlenir,
yahut gene düşünülmeden masal sayılıp geçilirdi. Derken Bachofen (1861),
Ana hukukunu, yani: Babahanlık (patriyarkalizm) çağından önce bir
Anahanlık (matriyarkalizm) çağı, bir "Kadınlar saltanatı" (gynecocratie)
çağı bulunduğunu antika Grek edebiyatında buldu. Morgan (1871-1877) ilk
Aile ve Kan (Gens) teşkilâtları yoluyla bütün Tarihöncesi
gerçeklerini aydınlattı. O zaman eski, Âdem, İbrahim, Lut fıkralarının
her toplumda görülmüş olaylar olduğu anlaşıldı.
Bugün Tıp bilimi, yakın akraba arasındaki evlenmelerin, çok defa cılız,
(dejenere) döl yetiştirdiğini (kapalı yahudi ve hükümdar ailelerindeki
örnekleriyle) ispat etmiş bulunuyor. İlk insanın işlek zekâsı da bunu sezmekte
gecikmemiş. Sağlam nesil yetiştirmek için, evlenme yasaklarını gittikçe
sıklaştırmış. Onun için, Morgan'ın deyimiyle cinsel yasaklar: "Tabiî
arınım" (La sélection naturelle) prensibinin tesir ediş tarzını
gösteren mükemmel bir misâldir."(1).
Bu tabiî arınım prensibi Tarihöncesinden beri başlıca 4 çeşit aile biçimini
ortaya çıkarmakta, ekonomi sebepleriyle işbirliği yapmıştır: 1- Kandaş
aile, 2 - Ortaklı aile, 3 - Sendiyazmik aile, 4 - Tekkanlı aile.
İlk "horde" halinde yaşıyan insan varlıkları için, hiçbir cinsel sınırlanma
yok olduğu en eski kutsal kitaplardan öğreniliyor. Tevrat şunları yazıyor:
"Lût, bir mağarada kendisi ve iki kızıyla barındı. Büyük kız, küçük
kızkardeşine dedi: "Babamız ihtiyar ve bu bölgede her memleket âdeti üzere
bize doğru gelecek hiçbir erkek yok... Kızlar o gece babalarına şarap içirdiler
ve büyük kız babasıyla yatmaya gitti... Ertesi gün, gece, babalarına şarap
içirdiler ve küçük kız,babasıyla yatmaya gitti... Lût'un her iki kızı da
babalarından gebe kaldılar." (2)
Gerçi Tevrat İbranîlerin en keskin Babahanlık günlerinde, mutlak tekkarılı
(monogam) aile biçimini yaşadıkları günlerde yazıya geçmiş
geleneklerdir. Onun için kızlara "babamızın ırkını korumak maksadı"
ile kendilerini savunma fırsatı veriyor; baba için de: "Lût, kızın,
ne zaman yattığını, ne zaman kalktığını farketmedi" gibi bir "gıyab
kararı" çıkarıyor. Fakat olay ister bir yanlı, ister iki yanlı olsun:
Lût zamanı dünyaya getirenlerle dünyaya gelenler arasında cinsel birleşmenin
olağan şey bulunduğuna kutsal bir belgedir.
Kandaş Aile (La Famille consanguine): Lût zamanında henüz kalkmamış
görünen ebeveynle çocuklar arasındaki cinsel münasebet, sonra kesin olarak
yasaklanıyor. "Burada, evlenecek gruplar nesillere göre ayrılmışlardır.
Aile sınırları içinde bütün dedelerle nineler aralarında karıkocadırlar.
Onların çocukları da, yâni babalarla analarda tıpkı öyle karıkocadırlar.
Ana-babaların çocukları da gene öyle, üçüncü bir müşterek evlenme
mahfili teşkil edeceklerdir." (3)
"Davud'un oğlu Absalom'un, güzel ve Tamar adında bir kızkardeşi
vardı. Ve Davud'un oğlu Amnon onu sevdi... (Amnon) "Kızkardeşim
gel benimle yat, dedi. (Kızın karşılığı "şimdi, rica ederim, krala
söyle ve o benim senin olmama karşı komayacaktır". (Amnon yattığı
kızkardeşini sonra kovunca) "Kardeşi Absalom kıza dedi: "Kardeşin Amnon
seninle mi yattı? Şimdi, kızkardeşim, sus, o senin kardeşindir; bu işe
o kadar çok gönüllenme." (4)
İslâm geleneğinde Havva her karında bir kız, bir erkek doğurdu: Ve
bu kardeşler birbirleriyle evlendiler.
Ortaklı aile (La Famille Punaluenne)
"Teşkilâtın birinci ilerlemesi ebeveynle çocukları karşılıklı cinsel
alışverişin dışında tutmaktan ibaretti; ikinci ilerleme, erkek kardeşlerle
kızkardeşleri hariç tutmaktan ibaret kaldı. Bu ilerleyiş, ilgililerin pek
büyük yaş eşitlikleri yüzünden son derece daha önemli idi, ama, birincisinden
daha güçtü de; tedrici olarak, belki bir rahimden gelme (yani ana cihetinden
)kardeş kızkardeşleri cinsel alışveriş dışında bırakmakla başladı."
İbrahim Aleyhisselâm, Mısır da Firavuna ve Mısır dönüşü Guerar da Abimélece
karısı Sara'yı hep "Kızkardeşim" diyerek tanıttı ve yatmaya bıraktı.
"Abimélec Abrahama dedi: "Böyle davranmaktan (kızkardeşim
demekten) maksadın neydi?"Abraham karşılık verdi: "Bu memlekette
şüphesiz hiç Allah korkusu yok, karım yüzünden beni öldürürler (demiştim),
kendi kendime; ondan başka, şurası muhakkak ki, Sara benim kızkardeşimdir,
babamın kızıdır; yalnız anamın kızı değildir; ve benim karım olmuştur.
" (6)
Demek Ana hukuku yürür.
"Babasının kızı, yahut anasının kızı olan kızkardeşiyle yatana
lânet olsun. " yasağı bundandır. (7)
Filistin de evlenmek istiyen ve kız bulmak için tâ Irak ülkesindeki
akrabalarını arayan: "Yakup, yola çıktı ve Doğu oğullarının ülkesine
gitti." Orada rastladığı Raşeli hemen sevdi. Onu almak için kaynata
akrabası Laban'a 7 yıl bedavaya çalıştı. En son "akşam Laban kızı Lea'yı
alıp Yakub'a doğru götürdü. Yakup kıza yaklaştı. Ertesi sabah ne görsün?
Bu Lea imiş" (Tevrat doğru bulmadığı evlenmeleri inkâr edeceğine, gece
ile özürlüyor. H.K) O zaman Yakup, Laban'a dedi: "Senin yanında Raşel
için hizmet etmedim mi?". Laban dedi: "Haftayı bu kızla geçir." "Yakup
öyle yaptı. Haftayı Lea ile bitirdi; sonra Laban ona karı olarak kızı Raşeli
verdi." (8)
"Biraderler bir arada otururlarken, içlerinden biri oğul bırakmaksızın
öldü mü, ölenin karısı aslâ dışarıda bir ecnebi erkekle evlenmeyecektir.
Fakat, kayın biraderleri ona doğru gidecektir. Onu kendisine karı yapacak
ve kayınbirader olarak onunla evlenecektir. Kadından ilk doğan çocuk, ölen
biraderin halefi olacaktır. Ve onun adını taşıyacaktır, ki o ad İsrail'den
silinmemiş olsun. Eğer bu adam yengesini almak istemezse, kadın kâdim-yaşlılara
doğru kapıya çıkarak, diyecektir: "Kayınbiraderim İsrail ile kardeşinin
adını kalkındırmayı reddediyor. Kayınbiraderlik hakkını kullanarak benimle
evlenmek istemiyor." Şehrin kadîm-yaşlıları herifı çağırıp kendisiyle konuşacaklar.
Adam direnip derse ki: "Ben bu kadını almak istemiyorum", o zaman yengesi
kadîm- yaşlılar önünde kayınbiraderine yaklaşıp, adamın ayağındaki pabucunu
çıkaracak ve adamın yüzüne tükürecektir. Ve söz olarak diyecektir ki:
"Kardeşinin evini kalkındırmak istemeyen adama böyle yapılır." Ve adamın
evine İsrail'de Pabuçsuzun evi denilecektir." (9)
Sendiyazmik aile(La Famille syndyasmique): "Erkeğin karıları
arasında (henüz hiç de "favorite: Gözde karısı" denmez) başlıca karısı
vardır... Grup olarak evlenme üzerine, bunu bazan kuralsız bir kadınlar
müşterekliği, bazan keyfî bir zina gibi gören misyonerlerin içine düştükleri
karışıklıklarda, bu şeraitin az rolü olmamıştır. " (10)
Fakat, Kan (Gens) geliştikçe ve "birader" ile "hemşire" sınıfları boyuna
daha çok kalabalıklaştıkça, sendiyazmik çeşidinden birleşmeler gittikçe
daha çok kuvvetlenmiş olmalıdır." (11)
Bu tip aile biçimi, evlenme ve boşanmanın olağanüstü basitleştirilmiş,
kolay bulunduğu İslâm evlenmesine pek yaklaşır. Nitekim, Kur'an, boşanma
için yalnız bir "iddet" (süre) koyar (en çok üç ay). Boşanma sözcüğünün
karşılığı "Talâak" sadece "el çekme" anlamına gelir. Yoksa
kadının kapıdışarı edilmesi mutlak surette yasak edilir:
"Ey peygamber, kadınları boşarsanız, iddetinde boşayın... Onları
sakın evlerinden çıkartmayın "Latuhricû-hünnemin büyutihünne" (Surei
Talâak). (Nedense İzmirli İsmail Hakkı Bey "Türkçe Kur'anı Kerim
Tercümesi" metnine "iddetleri bitmeden onları evden çıkartmayın"
diye aslında bulunmayan bir katkı yapar. Bu tanrı sözünü açıkça tahriftir.)
(12)
Kur'anın inceliği orasındadır: Kadın erkek ayrılabilirler, kadın "evinden"
çıkarılamaz! Kendisinde el çekildikten sonra bile, evinden çıkarılmıyan
kadın: Ancak sendiyazmik aile içindeki kadar yüksek hürlük ve saygı gören
kadın olabilir.
Tekkarılı aile (La Famille monogamigue): "Barbarlığın Orta
ve Yukarı konakları arasında sınır hizmetini gören zamanlarda, monagamik
aile sendiyazmik aileden doğar; tekkarılı ailenin kesin zaferi: Başlayan
medeniyetin karakteristik alâmetlerinden biridir. Tekkarılı aile; bilhassa
itiraz götürmez bir babalıktan çocuklar dünyaya getirmek gayesiyle kurulmuş
bulunan erkeğin hâkimiyeti üzerine temel atar. Öyle bir babalık ısrarla
istenir: Çünkü, çocukların doğrudan doğruya miraşçı sıfatiyle bir gün baba
servetine sahip çıkmaları gerekmiştir. Tekkarılı ailenin sendiyazmik aileden
farkı, monogamik ailede çok daha büyük nikâh bağı sağlamlığı bulunması
ve bağın iki taraf arzusu ile çözülememesidir."
Aile biçimleri gibi Kan (Gens) adını olan Tarihöncesi kurumu da,
cinsel yasağın yaratığıdır. Morgan der ki:
"Kan'lar (Gentes) arasında yapılan evlenmeler, bedence ve
moralce daha güçlü bir ırk meydana getiriyordu; ilerleme halinde olan iki
kabile birbirlerine katışıyorlardı ve tabiî olarak yeni kafalar ve yeni
tipler iki kabilenin melikelerini, istidatlarını içine alıncıya değin genişliyorlardı."
"Morgan'ın genel olarak bu kandaş grupları deyimlendirmek için kullandığı
lâtince Gens kelimesi, Grekçede aynı anlama gelen Genos kelimesi
gibi, Aryence (dillerin hepsinde) ortaklaşa bulunan GAN kökünden
gelir. (Kural olarak Cermencede K harfi, Aryence G harfınin
yerini tutarak Kan olur.) Anlamı: Dünyaya getirmektir. Gens,
Genos, Sanskritçede djanas, Gothça (yukarıki kurala göre)
Kuni, eski kuzeyli ve Anglosakson dilinde Kyn, İngilizce
Kin, Orta Yukarı Almanca Künne, hep aynı akrabalığı, bir
nesilden gelmeyi deyimlendirir. Fakat Lâtincede Gens, Grekçede genos
sözcükleri özellikle ortak bir nesilden (kabilenin ortak babasından) gelmekle
öğünen ve bazı sosyal ve dinsel müesseselerle özel bir topluluk halinde
birleşmiş bulunan bir grup (insan) için kullanılıyor; bununla birilikte
bu topluluğun aslı ve mahiyeti, şimdiyedeğin bütün tarihçilerimiz için
karanlık kalıyordu." (18)
Kan müessesesinin insanlık, hiç değilse Vahşet sonrası insanlığı kadar
eski olduğu, yalnız Aryenlerde değil, öteki Semit ve Yafetik uluslarda
da aşağı yukarı aynı fonetikle yaşamış olmasından anlaşılabilir. Arapça'nın
"Cins" sözcüğü Sanskritçe'nin "Cana"sı ve Grekçe'nin "Jenos"u
ile bir gibidir. Gene Arapça'daki "Can" ve "Cin" sözcükleri
de, başka kökten gelmişe benzemezler. Lûgata göre "Cann: Bir kimsedir
ki hakteâlâ anı oddan (ateşten) yaratmıştır ve züriyetine cin derler ve
yılan cinsinden bir ak yılandır." Böylece Can kelimesi, Cennette
Havvâ ile Âdemi kandıran ve bütün yakın-doğu medeniyetlerinin şafağında
ziraat tanrısı ve sembolü olarak en büyük rolleri oynayan yılana kadar
gider. "Cinn: Gizlenmek ve örtülü olmak ve evvel mânasına dahi gelür
ve dahi Can oğullarında bir tâifeye dahi denür ki, Âdem oğlunun gö zünden
örtülü olduğiyçün onlara cin derler." (19)
Her Kan teşkilâtının öteki Kanlara karşı kapalı, "örtülü"
kalışı düşünülürse Can-Cin-Cins kelimeleri arasında bir kök bağlılığı
bulunduğu çürütülemez.
Yafetik Türkçede hâlâ yaşayan Kan sözcüğü, Cermence "Kan"ın
aynıdır. İlk oymak şeflerinin Han sıfatları, aslında H ile
K harflerinin karışımı ile başlar. İlk Türk kabileleri içinde doğmuş
Gens-Kan ayrılık ve teşkilâtından "Hkan" sözcüğünün geldiğini
söylemek, pek aykırı sayılamaz. Onun için, biz bu kitapta Gens karşılığını
hemen hep Kan sözcüğü ile karşıladık. Ve bu kullanım, hiçbir anlam
karışıklığı yapmadı.
Yalnız, Greklerde de, Lâtinlerde de, Cermenlerde de, Türklerde de (Gens-Genos-Kan-Han)
kelimeleri, toplumda Anahanlığın (ana hukukunun) alt edilip Babahanlığın
üstün geldiği çağlardaki kullanımı ile Tarihe geçmiş bulunuyor. Onun için
Kan sözcüğü, erkeğin tekelinde, baba cihetinden akrabalık işareti
gibi görünür. Oysa, Kan'ın ilk şekli ve anlamı ana cihetinden
akrabalık aslını belirtir.
"Vakaların büyük çoğunluğu için Gens kurumu, doğrudan doğruya
Ortaklı (Punalua) aileden çıkmış görünür." (14)
"Daha yukarıda, ORTAKLI aileyi konu ederken, bir KAN'ın ilkel
terkibinde neyin bulunduğunu görmüştük. KAN'ın içinde ORTAK evlenme
yoluyla ve o biçim evlenme içinde ister istemez hüküm süren fıkirlere göre,
KAN'ı teşkil eden bütün şahıslar aynı muayyen kabile anasının, yani
KAN kurucusunun nesli olurlar.
"O biçim ailede babalık belirsiz kaldığından, yalnız kadından doğmuş
çocuklar hesap edilir. Erkek kardeşler kızkardeşlerle evlendiklerinden,
o yabancı kadınlardan doğmuş çocuklar, ana hukuku dolayısiyle, KAN'ın
dışına düşerler. Demek KAN grubunun içinde her kuşaktan ancak kızların
nesilleri kalır: Oğulların nesilleri, analarının Kan'larına geçerler."
(15)
"Bir kabile, birçok Kan'lara, çoğu ikiye bölünür; bu ilkel Kan'lar,
nüfuslarının sayısı arttıkça, herbiri bir çok (yavru) kız Kan'lara
bölünürler, onlara nispet edilince Ana-Kan'ın rolü Fratri
(phratrie: Kabilenin ikinci derece bölümü) yerine geçer; Kabilenin kendisi
birçok kabileye bölünür, onların her biri içinde çoğunlukla tekrar eski
Kan'ları buluyoruz: Hiç değilse bazı hallerde, bir Konfederasyon
akraba Kan'ları birbirlerine yeniden bağlar. Bu basit teşkilât,
onu yaratan sosyal şartları tamamiyle tatmin eder; teşkilâtlı toplum, içinde
doğabilecek her türlü ihtilâfları tesviye etmeye kabiliyetlidir. Dış ihtilâfları,
Savaş halleder: Savaş, kabilenin yok edilmesiyle bitebilir, ama kullaştırılmasıyle
sona eremez. Kan teşkilâtının hem büyüklüğünü, hem de darlığını yapan şey,
onun içinde ne hâkimiyet için, ne kulluk için en ufak bir yerin bulunmamasıdır.
İçeride henüz hak ile vazife arasında fark yoktur: Kamu işlerine katılmak,
bir kan dâvası gütmeye girişmek yahut bir kompozisyonu, anlaşmayı kabul
etmek, bir hak mıdır, yoksa bir vazife midir? Bunu bilmek diye bir konu
yerli Amerikalı için yoktur; böyle bir konu açmak, ona: Yemek uyumak, av
avlamak bir hak mıdır, vazife midir, sorusunu açmak kadar saçma görünecektir.
Gene burada, kabilenin ve Kan'ın imtiyazlı sınıflara bölünmesi de olurşey
değildir." "Ortaklaşa yapılan ve kullanılan herşey, ortak mülkiyettir:
Ev, bahçe, uzun pirog (kayık) gibi... Demek, sivilize Topluma uygulamak
için hukukçularla iktisatçıların icat ettikleri ve bugünkü kapitalist mülkiyetinin
de hâlâ üzerine yaslandığı en son yalancı hukukî bahane: "Şahıs emeğinin
meyvası olan mülkiyet"formülü burada (ilkel sosyalizmde), ve yalnız orada
henüz bir değer taşır." (16)
"Kan vahşet halinin orta konağında doğdu. Yukarı konağında gelişti,
elimizdeki bilgi kaynaklarının elverdiği ölçüde bildiğimize göre, çiçeklenme
devrine barbarlığın aşağı konağında erişti. Onun için biz, bu gelişim konağından
başlamalıyız." (20)
Bu, VAHŞET denilen çağı insanlığın fosiller berisinde yaşamadığı doğrudur.
Kan teşkilâtı içinde yaşayan Aşağı Barbarlık Konağının ekonomi temeli şöyledir:
"Nüfus had aşırı seyrektir; nispeten sık olduğu yer, ancak kabile
merkezidir: Bu yerin çevresinde gepgeniş daireler halinde av arazisi yayılır
sonra onu öteki kabilelerden ayıran koruyucu tarafsız orman gelir. İşbölümü
mutlak surette kendiliğinden (spontanee)dir; yalnız iki cins arasında işbölümü
vardır. Erkek savaş yapar, ava gider, balık tutar, beslenmek için gerekli
ilk maddeyi ve bütün o işin icap ettirdiği ev eşyasını tedarik eder. Kadın,
evin bakımını ele alır; besiyi ve giyimi hazırlar, yemek pişirir, iplik
eğirir, dikiş diker. Her ikisi de kendi alanlarında: Erkek ormanda, kadın
evde efendidir. Herbiri kendi yaptığı ve kullandığı âletlerin, mülkiyetine
sahiptir: Erkek silahlarının, balık ve kara avcılığı aletlerinin, kadın
ev eşyalarının sahibidir. Ev birçok kişi için, çok defa birçok aileler
için ortaklaşadır. (Bancrof'ta göre: Kraliçe Charlotte adasındaki
Haydanlı'larda aynı çatının altında yüz kişilik evler bulunur. Nootka'larda
bütünüyle bir kabile insan aynı çatı altında yaşıyordu.)" (21)
Böyle bir "Kamu evinde" (sosyalist evde) iktidar ana kadındadır.
(Anahanlık: Matriyarkalizm):
"Sosyalist ev" demek, evin içinde kadının hâkimiyeti demektir. Hakikî
babayı kesinlikle tanımak imkansız bulunduğundan, özel bir ananın tanınması,
kadınların, yani ananın yüksek itibar görmesi anlamına gelir. İlk Toplumda
kadının erkeğe köle olduğunu düşünmek, 18'inci yüzyıl fılozoflarının bize
aktardıkları en saçma fikirlerden biri oldu. Kadının vaziyeti yalnız hür
değil, fakat pek itibarlı idi de." (22)
Uzun yıllar Iroqoi-Senecâ lar içinde misyonerlik yapan Arthur Wright
anlatıyor:
"Bunların henüz eski "Uzun evler"de (birçok aileli sosyalist evlerde)
oturdukları zamandaki ailelerine gelince... orada daima bir clan (bir Kan)
egemendi. Kadınlar kocalarını başka Clan'lardan (Kan'lardan) alıyorlardı...
Genel olarak evi idare eden kadın partisi idi; erzaklar orta malıydı: Fakat
bu ortaklaşa erzaka kendi payına düşeni getiremiyecek kadar hayta yahut
beceriksiz olan kocanın veya âşığın vay idi başına gelenlere; evin içinde
adamın çocuklarının sayısı veya şahsî tesirinin mikdarı ne olursa olsun,
(adam) her an bohçasını koltuğu altına alıp kirişi kıracak duruma sokulabilirdi.
Hem sakın ola kafa tutmaya kalkışmasındı; evin içini onun dayanamıyacağı
kertede sıcaklık basardı. Herifin kendi klanına (Kan'ına) dönmekten yahut
çokkez olduğu gibi, başka bir toplulukta yeni bir evlenme aramaktan başka
yapacak bir işi kalmazdı. Klan içinde kadınlar, büyük iktidardılar. Başka
her yerde de öyleydiler ya... İcabında tuttukları gibi, bir şefı görevinden
azlederek, basit bir savaşçı safına indiriveriyorlardı." (23)
Morgan, Kan'ın en klâsik şeklini, Iroqoi'larda, ve özellikle
Seneca'larda buluyor. Senekaların hayvan adını taşıyan 8 Kan'ı vardır:
1- Kurt, 2 - Ayı, 3 - Kaplumbağa, 4 - Kunduz, 5 - Geyik; 6 - Çulluk, 7
- Balıkçıl, 8 - Doğan... Her Kan içinde şu Prensipler görenek
ve gelenekleşmişti:
"1 -Kan kendi sachem'ini (barış zamanındaki başkanını) ve şefini (askerî
kumandanını) seçer... Kadın erkek herkes seçime katılır. Şaşem'in Kan
içinden seçilmesi mecburiydi. Yalnız seçilen kişi, öteki 7 Kan tarafından
tasvip edilmeliydi. Tasvipten sonra bütün İrokuaların ortaklaşa Şûrâsı (konseyi)
tarafından resmen yerine oturtuluyordu... Şaşemin Kan içindeki iktidarı
sırf moral, babaca oluyordu. Onun hiç bir ZECİR (coercition) vasıtası yoktu.
Ayrıca, Senekalar kabilesinin Şûrâ üyesi, ve gene bütün İrokuvaları içine
alan Federasyon Şûrâsınında üyesi idi. Askerî şef, Kan dışından
da seçilebilir, bâzan hiç seçilmiye de bilirdi. Askerî şefin ancak savaş
seferlerinde verilecek emirleri olurdu."
"2 -Kan, kadın erkek toplantısiyle şaşemini ve şefıni isteyince
azlederdi. Kabile Şûrası da şaşemleri hattâ Kan'ın dileğine karşı
da olsa azledebilirdi."
"3 -Kan üyelerinin Kan içinden evlenmeye hiçbir hakları
yoktur. Kan'ı birleşik tutan temelli kural budur."
"4 - Ölenlerin mülkiyeti öteki kandaşlara kalıyordu."
"5 - Kandaşlar birbirlerine yardım etmeye, birbirlerini korumaya, yabancılarca
yapılan bir sövmenin öcünü almaya borçluydular. Kan üyelerinden
birisini bir yabancı öldürdü mü, üyenin Kan'ı bütünüyle öc almaya
kalkışırdı. İlkin bir aracılık denenirdi. Öldürenin Kan'ı Şûrâ toplantısını
yaparak ölenin Kan'ına uzlaşma teklifleri, çok kerre eseflerini
bildirerek önemli hediyeler sunuyordu. Hediyeler kabul edilirse, mesele
kapanmış olurdu. Kabul edilmezse, tecavüze uğrayan Kan bir veya
bir çok öcalıcı tayin ediyordu. Bunlar öldüreni takip edip öldürmekle görevliydiler.
Öldürülünce, idam edilen kişinin Kan'ına hiç bir şikâyet hakkı kalmıyordu."
"6 -Kan'ın belirli adları veya bir seri adları vardı, ki onları
kabile içinde yalnız o kullanma hakkına sahipti. Öyle ki, kişinin adı,
hangi Kan'dan olduğunu hemen belli ediyordu. Bir kandaşın adı, hemen
kandaşlık haklarını tazammun ediyordu."
"7 -Kan, yabancıları kendi içine kabul edebildiği gibi bütün
kabilenin içine de kabul ettirebilir. Öldürülmeyen harp esirleri, bir Kan
tarafından kabul edilince, bütün Senekalar kabilesine üye oluyor ve üye
olunca, Kan ve kabile haklarına bütünüyle sahip çıkıyordu. Kabul,
kandaşların kişi olarak teklifı üzerine, yabancıyı kardeş veya kızkardeş
diye kabul etmiş olan kimselerin, yabancıyı evlât olarak kabul etmiş kadının
teklifı üzerine yapılıyordu. Çok defa tekbaşına kalmış, müstesna hallerde
sayıca küçülmüş olan Kan'lar başka bir Kan'ın razı olması
üzerine oradan gelen üyelerin yığınla kabul edilmesi şeklinde kuvvetleniyorlardı.
Kan'a resmen kabul, tasvip, edilmeyi gerektiriyordu. İrokuvalarda
bir Kan'ın içine adam kabul edilmesi, kabile Şûrasının Kamu oturumunda
resmen yapılıyordu, o yüzden, kabul merasimi pratikte: Bir dinsel tören
yapmak oluyordu.
"8 -Kan'ların içinde özel din törenlerinin varolduğunu ispatlamak
güçtür. Ama, Yerlilerin dinsel törenleri az çok Kan'lara bağlı oluyordu.
Irokuvaların yıllık altı bayramında, her Kan'ın saşemleri
ve şefleri, görevleri icabı: "İnanç savunucuları" sırasına giriyorlardı.
Onların saserdotal görevleri bulunuyordu.
"9 -Kan'ın ortaklaşa bir mezarlığı vardı. Baba değil, ana, çocuklarla
aynı sırada gömülüyordu. İrokuvalarda ölenin cenazesine ve gömülmesine
herkes hep birden gidiyordu; mezarla, cenaze söylevler ile ve başka şeylerle
meşgul oluyordu.
"10 - Kadın erkek hepsi aynı oy hakkına sahip bütün erişkin kandaşların
demokratik toplantısı demek olan bir Kan Şûrâsı vardı. Bu Şûrâ Şaşemleri
ve şefleri seçiyor ve azlediyordu. Öteki "İnanç savunucuları" için de bu
böyle idi. Şûrâ, bir kandaşın öldürülmesi üzerine düşecek kan diyetini
(wergeld: Fidye) yahut kan dâvâsi bedelini kararlaştırıyordu. Yabancılan
Kan'ın içine kabul ediyordu. Kısacası Şûrâ, Kan teşkilâtı içinde egemen
iktidardı.
"Amerikan Yerlilerinde görülen tipik bir Kan'ın vasıfları
bunlardır. Bütün Kan üyeleri, biri ötekisinin hürriyetini savunmakla
görevlenmiş hür kişilerdir. Şahıs hakları bakımından eşittirler. Ne şaşemler,
ne şefler, hiçbir çeşit öncelik iddiasında bulunamazlar. Hepsi kan bağlarıyla
birleşmiş kardeşçe bağlı bir toplulıık teşkil ediyorlardı. Hürriyet, Kardeşlik,
Eşitlik, hiçbir zaman formülleştirilmemiş olmakla birlikte, Kan'ın
temel prensipleriydi. Kendi cihetinden Kan, bütün bir sosyal sistem
birliği, teşkilâtlanmış yerli Amerikan Toplumunun temeli idi. Yerlilerdeki
o bütün dünyaca tanınmış zaptedilmez istiklâl ruhunu ve davranış ve kârını
izah eden şey budur." (24)
Kan'lardan en az 2 tanesi bir Fratrivi teşkil ediyordu.
"Geleneğe göre Senekaların ilkel Kan'ları Ayı ile Geyik'ti. Öteki Kanlar
bunlardan çıkmışlardı." (Kan sayısı 4 veya 8 olabilirdi.) "İrokuvalarda
her Fratri'nin görevleri kısmen sosyal, kısmen dinseldir." Fratrinin
toplu top oyunları, şaşem ve şeflerden derişik Şûrası, Harpte ayrı bayrağı,
üniforması, barışta: Kan dâvası, Batılıların médecine-lodge
dedikleri (din tarikatini andırır) mystére'leri (esrarlı âyinleri)
vardı.
Bir araya gelmiş olan Fratriler de normal olarak 2000 ilâ 2600 kişi
tutan kabileleri (La Tribu) teşkil ederler. Her kabilenin yerleşip avlandığı
bir ülkesi (Cermenlerde: Orman, süev'lerde: Çöl, Cermenlerle Danimarkalılar
arasında: Jarnve, Almanlarla İslâvlar arasında-Brandeburg kelimesinin
aslı - branibor (koruyucu orman) adlarını alan -) geniş, tarafsız
bir bölge ile öteki kabilelerden ayrılır. Her kabilenin ayrı birer lehçesi
ortaklaşa din gibi mitoloji fikriyatı, törenli, oyunları, dansları, kadın
hatiple davet edilen Şûrâsı ve ilh. vardır. 3-5 kabile birleşerek aynı
ruh ve teşkilâtla Konfederasyon kurabilirler.
"Ve bu Kan anayasası, bütün gençliği ve basitliği ile hayranlık
uyandıran bir anayasadır. Askersiz, jandarmasız, ne polis, ne asiller sınıfı
(aristokrası) ne krallar, ne valiler, ne polis müdürleri yahut yargıçlar
olmaksızın, hapisanesiz, dâvasız her şey yolunda gider. Bütün çekişmeler,
bütün ihtilâflar toplulukça kestirilip attırılır: Ya Kan, ya kabile, ya
kendi aralarında Kan'lar her meseleye bakarlar. Ancak en son çare
olarak, pek seyrek kullanılan Kangütme (la vendetta) araya karışır. Medeniyetteki
bütün yararları ve mahzurlarıyla idam cezamız, Vendatta'nın medenileştirilmiş
şeklinden başka birşey değildir. Oysa, (kandaşlar toplumu için) zamanımızdakinden
çok daha fazla ortaklaşa işler vardır: Ev ekonomisi bir sıra ailelerde
ortaklaşadır, toprak kabilenin mülkiyetindedir; yalnız küçük bahçecikler
kesin olarak evlere tahsis edilmiştir. Öyle iken hiç te bizim o geniş ve
karmaşık idare cihazımıza ihtiyaç yoktur. Herşeyi ilgililer kararlaştırıveriler.
Ve çoğu hallerde eskiden kalma bir görenek (ursage: Örf ve âdet ) herşeyi
önceden düzenleyiverir. Bu düzenin içinde ne fukara olabilir, ne muhtaç
kişi: Ortaklaşa ev ve Kan ihtiyarlara, hastalara ve savaş yaralılarına
karşı mecburiyetlerini tanır. Gene kölelere de yabancı kabileleri kullaştırmaya
da hacet ve yer yoktur.1651 yılı İrokuvalar, Erié'leri ve "Tarafsız Millet"i
yendikleri vakit, onlara, eşit haklarla kendi konfederasyonları içine girmeleri
teklifinde bulundular. Ancak bu teklifı reddetmeleri üzerinedir ki, yenilenler
ülkelerinden koğuldular... Böylesine bir toplumun ne erkekler, ne kadınlar
yetiştirdiğini soysuzlaşmamış Yerlilere işi düşen bütün beyazlar: Bu barbarlarda
gördükleri Şahsî vakar, dürüstlük, karakter gücü ve yiğitlik vasıflarına
karşı duydukları hayranlıkla bize ispat ederler." (25)
"İnsanlar Asya'da, ilkin evcilleştirilmeye, sonra yetiştirilmiye elverişli
hayvanlarla karşılaştılar. Yaban sığırı (buffle)nın dişisini yakalamak
için ava gidilmek gerekti. Hayvan evcilleştirilince, hem her yıl bir dana,
hem de üstelik süt veriyordu. En ileri kabilelerden bir haylisi -Aryenler,
Semitler, belki hattâ Turanlılar,-ilkin evcilleştirmeyi, daha sonra sırf
hayvan yetiştirip muhafaza etmeyi kendilerine belli başlı çalışma kolu
yaptılar." (26)
"Eski dünyada hayvanları evcilleşlirme ve sürü hayvanı yetiştirme
o zamana dek bilinmiyen bir zenginlik kaynağını geliştirdi ve yepyeni sosyal
şartları yarattı." (27)
"Beygir, deve, eşek, sığır, koyun; keçi ve domuz sürüleriyle birlikte
çoban uluslar: Aryenler, Hindistan'ın Pencap ve Ganj vadisinde, ve, o zamanlar
Seyhun ve Ceyhun sularıyla çok daha zengin bulunan steplerdeki Semitler
de Fırat ve Dicle boylarında yer kazanıyorlardı. Oyle bir mülk edinmişlerdi
ki, bu malın: Her gün daha kuvvetle yeniden üremesi için, en bolca et,
yağ gıdasını sunması için sadece bir gözetime ve en kabasından bazı bakımlara
ihtiyacı vardı. O günden beri gıdalar elde etmek için daha önceleri kullanılan
bütün vasıtalar ard plâna atıldı. Ondan önce bir zaruret olan av, bundan
sonra bir lüks oldu."
"Bu yeni zenginlik kime aitti? Aslında hiç şüphe yok Kan'a
aitti. Ama, sürülerin özel mülkiyeti çok daha erkenden gelişmiş olsa gerektir.
Musâ'nın birinci kitabı (Génése: Tekvin) denilen eser yazarının anlattığı
baba İbrahim: Bir aile Topluluğunun başı olarak özel hukuk icabı kendi
sürülerinin sahibi midir, yoksa bir Kan'ın fiilen irsî başı sıfatiyle
kendi sürülerinin sahibi midir, bunu kestirmek güçtür. Muhakkak olan birşey
varsa o da şudur ki, biz İbrahimi kelimenin modern anlamıyla bir mülkiyet
sahibi saymamalıyız. Ondan başka şurası da muhakkaktır ki, dökümanlı Tarihin
eşiğiyle beraber her yanda: Barbarlık sanat ürünleri, madeni ev eşyaları,
lüks, artikiler ve en sonunda insan davarı demek olan kölelerle aynı derecede
aile şef lerinin özel mülkiyeti haline gelmiş sürüler buluyoruz. "
"Zira kölelik de bu sıra icat edilmişti... Aşağı Barbarlık Konağı
için köle değersizdi. Nitekim o çağı yaşıyan Amerika Yerlileri, Yukarı
Barbarlık Konağında yapıldığından bambaşka türlü davranıyorlardı. Yenilenler
ya öldürülüyor, yahut yenenlerin kabilesi içine kardeş olarak kabul ediliyordu:
Kadınlar evlendiriliyorlar, yahut hayatta kalmış çocuklarıyle birlikte
onlar da kabileye kabul ediliyorlardı; O çağda insan işgücü. kendi bakım
masrafından hatırı sayılacak kadar fazla ürün getirmiyordu. Davar yetiştirmenin,
madenleri işlemenin, dokumacılığın ve nihayet ziraatin Topluma girmesi
üzerine iş başkalaştı. O zamana dek karı edinmek nasıl o kadar kolay bir
şey iken, şimdi bir değişim değeri kazanmış ve satın alınıyorduysa, tıpkı
öyle işgücü de, hele sürü artık ailenin özel mülkiyeti haline gelince,
büsbütün değer kazandı. Aile üyelerinin sayısı davarınki kadar çabucak
artmıyordu. Sürüye bakmak için daha fazla insan gerekiyordu. Onun için.
harp esiri hem kullanılabilirdi,hem ayrıca davar gibi dölde yetiştirebilirdi."
(28)
Çoban kabileler geri kalan barbar yığınlarından kopup ayrıldılar:
Birinci Büyük İşbölümü oldu. Çoban kabileler yalnız daha fazla üretim
yapmakla kalmadılar, öteki barbarlardan daha başka rızıklar da ürettiler.
Öteki kabilelerden üstün avantajlar: Pek çok miktarda süt, et, süt ürünleri,
ayrıca deri, yün, keçi kılı gibi ilkmadde yığını ile birlikte çoğalan bir
takım iplikler, dokumalar da elde ettiler. Böylelikle ilk defa muntazam
bir mübadele mümkün oldu. Bundan öteki Konaklarda yalnız rasgele mübadeleler
olabiliyordu. Silâh ve âlet yapımında özel bir beceriklilik, pekâlâ gelgeç
bir işbölümüne yol açabilirdi. Nitekim bir çok yerlerde taş çağının son
zamanlarına girecek çakmaktaşından âletler yapımını gösteren inkâr götürmez
atelye kalıntıları bulundu. Ama, orada becerilerini mükemmelleştiren sanatkârlar
besbelli (bugün Yerli köylerindeki zanaatkârların hâlâ yaptıkları gibi),
topluluğun hesabına çalışıyorlardı. Bu konakta, kabile içinde yapılmakta
olagelen değişimden başka bir mübadelenin doğabilmesi hiç olamazdı; kabile
içinde olan değişim müstesna bir olaydı. Burada ise, tersine, çoban
kabileler ötekilerinden bir yol ayrıldılar mıydı, başka başka kabile
üyeleri arasında değişim olması için gerekli şartları ve değişimin muntazam
bir müessese halinde gelişip sağlamlaşması için gereken şartları olmuş
bitmiş buluruz. Başlangıçta değişim kabileden kabileye, karşılıklı olarak
Kan şeflerinin aracılığı ile yapıldı; ama sürüler özel
mülkiyet haline geçer geçmez ferdî mübadele, gittikçe daha ağır basarak
en sonunda biricik şekil olup çıktı." (29)
Engels'in, metod gücüyle sezdiği ve elindeki belgelere rağmen gerçeğe
daha uygun olarak yorumladığı iki olay var:1- "Topluluğun hesabına çalışan
sanatkârlar": Medeniyetin zuhurundan sonralara kadar görülmüştür. (30)
Limet birçok mâden filizlerinin bulundukları memlekette Sümer Tapınak topluluğu
adına eritilip az çok tasfiye edildiğini tespit eder. 2 - Daha ziyade Semit
örneklerine bakarak "ferdî mübadele"yi Orta Barbarlık Konağına dek
çıkarmakta acele olur. Arkeolojinin son kazıları, medeniyet Irak'ta kurulduktan
çok sonraları, (Limet'ye göre Ur krallığının III'üncü sülâlesine değin)
"Damgar" Bezirgânlar henüz kişi olarak değil, Tapınak ve Topluluk
adına dış ticareti yürütüyorlardı. Medeniyetten önce gibi görünen Semitlerin
mülkiyet ve ferdî mübadele münasebetleri yanıltıcı olabilir: Örneğin Semit
göçebelerde fert mübadelesi olsa bile onlar "saf" değil, Irak medeniyeti
ile Mısır medeniyeti arasında yıllarca mekik dokumanın kaçınılmaz kıldığı
bulaşık münasebetlerdir. İnsanlık ölçüsünde medeniyetten önce fert mübadelesi
bulunmadığı arkeoloji belgeleri ile ispat edilmiştir. Ama, medeniyetle
uzun süre temaslar yapmış orta barbar toplumlardaki soysuzlaşma, elbet
fert mülkiyeti gibi mübadelesini de yapma olarak erkenden getirebilmiştir.
Semit örnekleri yalnız bunu gösterir.
Nitekim Engels'in kendisi de, başka bir yerde şunu belirtir:
"Sürüler, ne vakit ve nasıl, Kabilenin veya Kan'ın ortaklaşa
mülkiyetinde iken tekbaşına aile şeflerinin mülkiyeti haline geçtiler,
bu konuda şimdiyedek hiçbir şey bilmiyoruz. Ama bu olay esas itibariyle
bu konakta husule gelmiş olmalıdır. 0 sırada, sürüler ve başka zenginliklerle
birlikte aile içinde bir devrim oldu. Kazanç her zaman erkeğin işiydi.
Bu işe gerekli vasıtalar erkek tarafından üretilmiş, erkeğin mülkiyeti
olmuştu. Davar da, davarla değiş edilerek alınan matahlar ve kölelerde
erkeğin malı oluyordu. Şimdi üretimin meydana getirdiği bütün nimetler,
erkeğe düşüyordu. Bunlardan kadın da erkekle birlikte yararlanıyordu. Ama,
bunlar üzerinde kadının bir mülkiyet payı yoktu. Savaşçı "vahşi" ile avcı,
evde, kadından sonra gelen ikinci mevkii tutmakla yetinmişlerdi. "Daha
mülâyim" sayılan çoban, edindiği zenginlikle kuvvetlenerek, birinci mevkie
doğru sivrilip kadını ikinci mevkie iteledi. Kadın, bundan şikâyet edemezdi.
Aile içinde erkekle kadın arasındaki mülkiyet paylaşımını işbölümleri düzenlenmişti.
İşbölümü olduğu gibi kalmıştı, ama şimdi o münasebetlerin altını üstüne
getiriyordu. Çünkü aile içindeki işbölümü başkalaşmıştı. Kadına ev içindeki
ilk otoritesini sağlamış olan aynı sebep: Ev işlerine katlanması sebebi,
şimdi erkeğin üstünlüğünü sağlıyordu. O andan itibaren, kadının ev işi,
erkeğin üretici gücü önünde yitiverdi. Erkeğin işi hep idi, kadın işi erkeğinkinin
bellibelirsiz bir halkası idi."
"Ev içinde erkeğin fiilî otoritesi ile birlikte erkeğin mutlak iktidarına
karşı duran sonuncu engel de yıkıldı. Ana hukukunun düşmesi, baba hukukunun
toplum içine sokulması, sendiyazmik aileden tek karılılığa (monogamiye)
doğru geçiş ile birlikte, erkeğin mutlak iktidarı sağlamlaştırılıp ezelîleştirildi.
Bu durum, eski kandaşlık düzeni içinde de bir yırtılıp kopma yaptı: Özel
aile, bir kudret haline gelerek, Kan'ın karşısına tehdit ederce
dikildi." (3l)
Bu, toplumun Anahanlık güdümünden BABAHANLIK güdümüne geçişi
idi.
Yukarı Barbarlık Konağında iki temelli ekonomik olay her şeyi yeniden tersyüz
etti:1- Ziraatin keşfi ve onun neticesi olarak, 2 - Kentleşme
yoluyla toprak üzerinde oturukluk. Bütün öteki üstyapı münasebetleri ister
istemez Ziraat temeline göre, Kent yuvası ölçüsünde gelişecekti. Orta Barbarlık
Konağının bugün burada, yarın ötede "Hâneberduş: Evi sırtında" göçebe
gezginciliği durmuştu. Toprak, üzerinden yararlanılıp geçilecek yer değil,
ölesiye savunulacak Cite (Vatan) olmuştu.
Amerika yerlilerinde, kabile topraklarından Kan ve ailelere
ayrılmış küçük bahçecikler Ziraat değildir. Arkeolojinin en son buluşları
ile de belirtildiği gibi,daha ziyade ev kadınlarının çapa ile öteberi ekmesi
ve toprağın, verimi geçince bırakılıp başka yerlere gidilmesi: Aşağı barbarlık
konağının daha çok Amerika yerlilerinde görülen, ama, dünyanın başka her
yerlerinde de görülen küçük bahçıvanlık başlangıcıdır. Onun için Engels
bile, bu çeşit gelgeç bahçıvanlığı Amerika yerlilerine has bir şey gibi
pek saymaz:
"Aşağı Konaktaki Asya barbarlarına, besbelli yabancı kalan bahçeler
ekimi, daha sonraları, Orta Konakta ziraatin önde koşucusu, müjdecisi olarak
fışkırdı. Turanlı yüksek yaylaların iklimi, uzun ve çetin bir kış için
yem erzakı tedarik edilmedikçe çoban hayatına elverişli değildir. Onun
için çayır ve hububat ekimi gerekli bir şart oldu. Karadeniz kuzeyindeki
stepler için de bu böyledir. Buğday ilkin davar için üretildi ise bile,
insan için de bir gıda olmakta gecikmedi. Ekilen toprak gene hâlâ bir kabile
mülkiyeti idi: Kullanım için ilkin Kan'a, daha sonra kişilere
emanet edilmişti. Bir takım tasarruf hakları olabilirdi, ama tasarruftan
öteye geçilemezdi."
"Bu konağın sanayi fütuhatı arasına giren iki şey özellikle önemlidir.
Birincisi dokuma tezgâhıdır, ikincisi maden fılizlerinin eritilmesi ile
mâdenlerin işlenmesidir. Bakır ile kalay ve ikisinin katışımı olan tunç
en çok önemli olanlardı. Tunç: Kullanmaya elverişli âletler ve silâhlar
tedarikine elverişli olmakla birlikte, taş aygıtların yerini tutamıyordu.
Bu ancak demirle mümkün oldu. Demirin ise elde edilmesi henüz bilinmiyordu.
Altın ve gümüş, takıştırma ziyneti ve süslenmelerde kullanılmaya başlanmıştı.
Ve bakıra, tunca nispetle yüksek bir değer kazanmaya başlamıştı bile.
"Üretimin bütün dallarında - davar yetiştirmede, ziraatte, ev tezgâhında,
-çoğalması, insan işgücüne kendi geçimi için gerekenden aşırı ürünler yaratma
kabiliyetini veriyordu. Bu hâl, aynı zamanda her Kan veya ev topluluğu,
yahut münferit aile üyeleri başına düşen gündelik iş mikdarını da arttırıyordu.
O zaman, Toplumca yeni işgüçleri edinilmek istenir oldu. Yeni işgüçlerini
savaş sundu: Harp esirleri kölelere çevrildi. Birinci büyük sosyal işbölümü,
işin üreticiliğini (prodüktivitesini) arttırdığı için, ve dolayısıyle
de zenginliği arttırdığı için, iş alanını yaydığı için, bütün bu tarihsel
şartların topyekûnu içinde zarurî n e t i c e olarak, köleliği getirdi.
Birinci büyük sosyal işbölümünden Toplumun iki sınıfa: Efendilerle kölelere,
sömürenlerle sömürülenlere ilk defa büyük ölçüde parçalanması doğdu."(32)
"Ondan sonra gelen ilk adım, bizi Yukarı Barbarlık Konağına götürdü.
Bütün kültürlü uluslar hep kahramanlık çağlarıyla bu devre geçerler. Kahramanlık
çağı: Kılıç ve demir çağıdır, ama, demir saban ve demir balta çağıdır da.
Demir insanın hizmetine girmişti: Demir, tarihte devrimci rol oynayan ilk
maddelerin birincisi ve en önemlisi, patatese kadar en sonuncusu demirdir.
Daha yaygın orman bölgelerinin tarla olarak açılmasını, büyük satıhlar
üstünde ziraatin doğuşunu demir getirdi. Çalışana, hiç bir taşın, başka
hiç bir bilinir maddenin dayanamıyacağı sertlikte ve keskinlikteki âleti
demir sundu. Bütün bunlar azar azar oldu: İlk demir, çok defa henüz tunçtan
daha kolay bükülebilirdi. O yüzden taş silâh ancak yavaş yavaş ortadan
yitti. Yalnız Hildebrand'ın türküsünde değil, fakat 1066 yılı Hasting'te
de, taş baltalar savaşmalarda boy gösterdiler. Ama, o zamandan beriye ilerleme
hiç duraklamaksızın, daha az sık kopuntularla ve daha çabuk ilerledi. Kendileri
de taş ve tuğladan yapılmış evler, taş ve tuğladan yapılmış surlar kuleler
ve mazgallar içine kapanan şehir, kabilenin yahut kabileler konfederasyonunun
merkez makamı haline geldi. Bu, mimarlıkta adamakıllı bir ilerleyiş idi,
fakat aynı zamanda tehlikenin ve korunma ihtiyacınında aşırıca arttığına
bir alâmetti. Zenginlik çarçabuk arttı. Ama bu kişi zenginliği biçimindeydi.
Dokumacılık, madenleri işleme ve birbirlerinden gittikçe daha fazla ayrılan
öteki zanaatlar, üretime gittikçe büyüyen bir çeşitlilik ve mükemmellik
verdi. Tarım: Hububattan, sebzelerden ve meyvalardan başka, bundan böyle
zeytinyağı ve nasıl hazırlanacağı öğrenilen şarapta sundu. Böylesine çeşitli
bir işi artık aynı insan yürütemezdi. İkinci büyük işbölümü ortaya
çıktı. Tezgâh Ziraatten ayrıldı. Üretimin boyuna artması ve onunla birlikte
emeğin üretirliğinin artması insan işgücünün değerini büyüttü. Bundan önceki
konakta henüz doğuş halinde bulunan kölelik, şimdi sosyal sistemin esaslı
bir elemanı haline geldi. Köleler basit birer yardımcı olmaktan çıktılar,
düzünelercesi birden tarlalarla atelye işine sürüldü. Üretimin: Ziraat
ve Tezgâh diye iki başlıca dalına parçalanması: Doğrudan doğruya mübadele
için üretim yapmayı, bezirgân üretimini (laproduction marchande), ve onunla
birlikte yalnız kabile içinde ve sınırları üzerinde değil, fakat artık
deniz yoluyla da Ticareti doğurdu. Fakat bunların hepsi de henüz pek az
gelişkindir. Kıymetli mâdenler hâkim ve evrensel matah-para, mal- para
olmaya başlar.Bununla birlikte henüz para diye basılmazlar, henüz kılık
değiştirmeyle gözlenerek değil, ağırlıklarına göre değiş edilirler. "
"Hür ve köle insanlar arasındaki farkın yanıbaşına, yeni işbölümü
yüzünden ve Toplumun yeni yeni sınıflara ayrılması yüzünden, zenginlerle
fakirler arasındaki farkta gelip yerleşti. Fert olarak aile şefleri arasındaki
mülkiyet farkları kadim ev topluluğunu (bir barınakta bir çok ailelerin
oturmasını) eritti. Ekilebilir toprak ilkin bir süre için, daha sonra bir
daha geri alınmamacasına özel ailelere tefviz olundu. Büsbütün özel mülkiyete
geçiş, sendiyazmik ailenin yavaş yavaş monogamiye geçişiyle paralel olarak
gelişti. Fert ailesi Toplumun ekonomik birimi olmaya başladı."
"Nüfus sıklaşması, dışarıda olduğu gibi, içeride de daha sıkı bir
bağlılık mecburiyetini getirdi. Kandaş kabilelerin Konfederasyon kurmaları
her yerde bir zaruret oldu. Çarçabuk kabilelerin birbirlerine kaynaşması,
kabile topraklarının millet toprakları halinde birbirine kaynaşması gerekti.
Ulusun askeri Şefi: Rex, basileus, thiudans (Arapça: Reis,
Türkçe: Başbuğ) pek lüzumlu ve daimî bir memur haline geldi. Henüz
varolmadığı yerde de halk meclisi fışkırdı. Askerî şef, şûra, halk meclisi:
Askerî demokrasi haline tekâmül etmiş bulunan kandaş toplumun mümessilleri
oldular. Bu askerî demokrasiydi: Çünkü bundan böyle savaş ve savaşın teşkilâtlandırılması
halk hayatının muntazam görevleri olmuştur. Komşuların zenginlikleri, zenginlik
elde etmeyi artık hayatın biricik gayelerinden biri sayan ulusların hırsını
kamçılar. Herifçi oğulları barbardırlar; onlar için çalışarak kazanmaktansa,
talan etmek daha kolay ve daha şerefli görünür. Vaktiyle sırf herhangi
zorbaca gaasıplığın öcünü almak için, yahut yetersizleşen bir arziyi genişletmek
için yapılan savaş, şimdi yalnız talan maksadını güder ve daimî bir endüstri
(sanayi) haline gelir. Yeni müstahkem şehirlerin başları ucuna dikilen
tehditkâr surlar hiç için değildirler: Bu surların hendekleri içinde kandaş
anayasanın mezarı ağzını açmış beklemektedir. Ve o surların kuleleri mızrak
gibi uzanarak medeniyetin içine girerler. İçeride de bu böyledir. Çapul
savaşları, üst ve alt askerî şeflerin kudretini yükseltir. Askerî şeflerin
haleflerini aynı aile içinden seçme âdeti, yavaş yavaş, hele baba hukuku
ihdas edileliberi veraset şekline girer, bu veraset önce tolere edilir.
(Öyle olsun bakalım denir), sonra talep edilir. En sonunda gaspedilir:
Krallığın ve irsî asaletin (babadan oğula aristokratlığın) temeli atılmıştır.
Böylece, kandaş anayasanın organları, halk, Kan, fratri ve kabile içine
işlemiş bulunan kökleri ufaktan ufağa sökülür ve tümüyle kandaş anayasa
tam kendi zıddına çevrilir: Vaktiyle gâyesi kabilenin kendi işlerini serbestçe
düzenleme teşkilâtı iken, çimdi çapul ve komşuları baskı altında tutma
teşkilâtı olur. O gayeye uygun olarakta, teşkilâtın bütün organizmaları
halk iradesinin âletleri olmaktan çıkıp, kendi halkına karşı bağımsız ve
hâkim baskı organizmaları haline girer. Ama, eğer zenginliğe susayış Kan
üyelerini zenginlerle züğürtlere bölmemiş olsaydı, bizzat Kan'ın
kendi göğsünde mülkiyet farkı menfaat birliğini üyelerinin zıtlığına çevirmemiş
bulunsaydı, ve köleliğin yayılması artık hayatını kendi emeği ile kazanma
olayını yalnız bir köleye lâyık ve çapulculuktan daha şeref kırıcı bir
iş saymaya kapı açmasaydı: Kan anayasasında hiç bir zaman böyle bir değişiklik
olmazdı." (33)
"Böylece, medeniyetin eşiğine varmış bulunuyoruz. Medeniyet,
yeni bir işbölümü ile açılır. En aşağı konakta insanlar ancak doğrudan
doğruya kendi ihtiyaçları için üretim yapıyorlardı. Arada olagelen birkaç
tek tük mübadele ancak tesadüfen elde kalmış fazlalık üzerinden yapılıyordu.
Barbarlığın orta konağında, çoban ulusların davarı için bir mülkiyet buluyoruz.
Sürüler oldukça önem kazanır kazanmaz, bu mülkiyet, muntazam olarak şahıs
ihtiyaçlarını aşan bir fazlalık sundu. Aynı zamanda çoban uluslarla geri
kalmış sürüsüz kabileler arasında bir işbölümü buluyoruz. Birbiriyle yanyana
var olan iki farklı üretim, bundan ileri gelir. Muntazam bir mübadelede
bundan ileri elir. Barbarlığın yukarı konağı, ziraatle tezgâh arasında
daha da büyük bir işbölümünü önümüze çıkarır. Doğrudan doğruya mübadele
için üretimi yapılan bir kısım emek mahsulünün boyuna artması bundan ileri
gelir. Münferit üretmenler arasındaki değişimin Toplum için hayatî bir
zaruret seviyesine yükselmesi de bundan ileri gelir. Medeniyet, şehirle
köy arasındaki zıtlığı çoğaltarak, bütün kendisinden önce varolmuş bulunan
işbölümlerini sağlama bağlayıp kuvvetlendirdi. (Antika çağda şehir köye,
Ortaçağda köy şehire hâkim olabiliyordu.) Eski işbölümlerine, medeniyete
hâs olan ve başlıca önemi kazanan bir üçüncü işbölümünü kattı: Artık üretimle
değil, sırf mahsullerin değişimiyle uğraşan birsınıfı: Bezirgânları
(marchands) dünyaya getirdi.
"Gerçi şimdi ulaşmış bulunduğumuz ilk gelişim derecesinde, genç
ticaret, henüz alnına yazılmış bulunan büyük şeylerin önsezisini taşımaz.
Ama, gitgide biçimlenip kendisini pek lüzumlu kılar, ki bu da ona yeter.
Ticaretle birlikte mâdenî para, bastırılmış nakit (sikke) doğar.
Parayla birlikte de üretici olmayan kişinin: Üretmenle, yaptığı üretim
üzerine yeni bir hâkimiyet vasıtası doğmuş olur. Bütün öteki malları içine
alan malların malı (matahların matahı): İstenilince, bütün arzu edilir
ve arzu edilmiş olan şeylere dönüveren tılsım bulunmuştu: (Para)
onu elinde tutan, üretim dünyasının efendisi idi. Parayı herkesten önce
elinde tutan kimdir? Bezirgân. Bezirgânın elindedir ki para mezhebi, paraya
tapınç sigortalandı. Bezirgân, bütün malların ve mallarla birlikte bütün
mal üretmenlerinin, para önünde toza toprağa bulanarak tapınçla secdeye
kapanmak zorunda olduklarını belli etmek için, elinden geleni yaptı. Pratik
olarak ispat etti ki, bütün öteki zenginlik şekilleri, zenginliğin olduğu
gibi cisimleşmesi demek olan para önünde basit birer görünüşten başka
hiçbir şey değildirler. Para, o gençlik çağında olduğu kadar, başka hiçbir
zaman bir daha en ilkel hoyratlık ve yamanlık vasfıyle kendini göstermemiştir.
Parayla, mallar satınalma usulünden sonra, ödünç alma ve ödünçle birlikte
fâiz ve tefecilik çıkageldi. Ondan sonraki hiçbir kanun koyucusu, Atina
ve Roma kanun koyucuları kadar acımaksızın ve af fetmeksizin borçluyu tefeci
alacaklının ayaklarına kapandırtmadı. Hem bunların ikisi de kendiliğinden,
örf ve âdet, görenek hukuku olarak, ekonomi gücünden başka hiçbir zorlamaya
başşvurmaksızın doğdular."
Malca, kölece zenginliğin yanıbaşında, paraca servetin yanıbaşında,
arazi mülkiyeti de kendini gösterdi. Aslında Kan'ın, veya kabilenin
fertlere emanet ettiği toprak parselleri üzerinde tasarruf hakkı öylesine
sağlama bağlanmıştı ki, bu parseller sanki irsî olarak kişilere ait olmuştu.
Onun için, kişilerin son zamanlardaki çabaları her şeyden önce şu yönde
gerilmişti: Kan topluluğunun o yer parselleri üzerindeki haklarından,
kendileri için bir engel teşkil eden haklardan yakayı sıyırmak!.. Engelden
yakalarını kurtardılar ama, hemen ardından, yeni arazi mülkiyetinden de
yakayı sıyırdılar. Toprağın bütünüyle ve tamamiyle mülkiyeti, yalnız toprağa
mutlak ve tahditsizce tasarruf etme melikesi anlamına gelmiyordu; onun
bir anlamı da, toprağı elden çıkarma melikesi idi. Toprak Kan'ın
mülkiyetinde kaldığı sürece, onun elden çıkarılma melikesi yoktu. Ama,
yeni arazi mülkiyetinin sahibi, Kan'ın, kabilenin mümtaz mülkiyeti
demek olan engeli yıkar yıkmaz, o zamana dek kendisini toprağa çözülmezce
bağlamış bulunan bağı da kopardı. Bunun ne demek olduğu, kişiye, özel arazi
mülkiyetinin çağdaşı olan paranın icadiyle açıklandı. O andan itibaren
toprak, satılan ve rehine konulan bir mal (bir matah) olabildi. Arazi mülkiyeti
ihdas edilir edilmez, ipotek de icat edilmişti bile. (Atina'ya bakıla).
Âlüftelik (Hetairisme) ve fuhuş nasıl tekkarılığın ayak izleri üstünde
yürüyorsa, tıpkı öyle, o andanberi ipotek de arazi mülkiyetinin ayak izleri
üstünde yürüdü. Tamamiyle hür ve satılabilir toprak mülkiyetini görmek
istemiştiniz, ha, pekiyi, buyrun... "Bunu sen kendin istedin George Dandin!"
(Molyer'in piyesinde, kendinden yüksek bir kadınla evlenen kahramanın,
her sille yedikçe kendi kendisine söylediği söz: "Bunu sen istedin George
Dandin, sen kendin istedin!"
"İşte böyle, ticaret yayıldıkça, para ile tefecilik, arazi mülkiyeti
ile ipotek yayıldıkça, zenginlikde sayısı az bir sınıfın elinde alabildiğine
çabuk derlenip toplandı, ve zenginliğin yanıbaşında fakirleşme ile züğürtler
yığını alabildiğine çabuk arttı: Görülen en çabuk ilerleyiş buydu.
"Yeni zenginlik: Asilzadeliği (babadan yerli kentli aristokratlığı),
eski ırk asaleti ile daha önce kaynaşmadığı ölçüde ırk asaletini (Atina'da,
Roma'da, Cermenlerde) kesin olarak ard plâna itti. Ve o hür insanların
servetlerine göre sınıflara bölünüşü yanında, bilhassa eski Yunanistan'da
köleler sayısının da muazzam bir artışı oldu. (Bütün Atina'nın en müreffeh
zamanında kadın, çocuk dahil, tüm bir vatandaşlar 90.000 kişi idi. Onların
yanında her iki cinsden 365.000 köle, ve 45.000 metek (sığıntı) sayılıyordu
(34). Köle sayısı,
en çicekli çağın Korint şehrinde: 460.000, Egine'de 470.000 idi: Her iki
halde de hür yurttaşların 10 misli!) Bu kölelerin zorla çalıştırılmaları:
Öyle bir temeldi ki, Toplumun bütün üstyapısı onun üzerinde yükseliyordu."
"Şimdi, bu sosyal devrimin etkisi altında K a n'ın ne olduğunu
gözümüzle araştıralım: Kan, kendi dışında fışkırmış yeni elemanların
karşısında iktidarsız kalmıştı. Kan'ın ilk şartı, Kan veya kabile üyelerinin
aynı arazi, aynı toprak üzerinde birleşip, orada yalnız kendilerinin oturmasıydı.
Bu çoktan bitmişti. Her yerde Kan'lar ve kabileler birbirlerine karışmışlardı;
her yerde köleler, metekler, yabancılar kentdaşlarla yanyana yaşıyorlardı.
Ancak Barbarlığın orta konağında elde edilen durak (residence) sâbitliği,
ticaretin, iş değişkenliğinin ve arazi mülkiyetindeki intikallerin şartlandırdığı
oynaklık, hareketlilik ve kararsızlık yüzünden kopmuştu. K a n üyeleri,
kendi ortaklaşa işlerine bakmak üzere artık toplaşamıyorlardı. Din bayramları
gibi az önemli şeylerde şöyle böyle bir toplantı hakları ha var, ha yoktu.
Kan'ın muhafazasına çağırılı ve elverişli olduğu ihtiyaçlarla menfaatlerin
yanı başında, iş münasebetlerindeki devrim ve dolayısıyle sosyal teşkilâttaki
değişiklikler yeni yeni ihtiyaçlar ve menfaatler doğurmuştu. Bu yeni ihtiyaç
ve menfaatler, kadim Kan düzenine yabancı olmakla kalsa ne iyi, bütünüyle
karşı da çıkıyordu. İşbölümünden kaynak almış sanat gruplarının menfaatleri,
köye karşı olan şehrin özel ihtiyaçları ısrarla bir takım yeni teşkilâtlar
istiyordu. Fakat bu gruplardan her birisi en başka başka Kan'lara, fratrilere,
kabilelere mensup kişilerden derlenmiştiler, içlerinde yabancılar bile
vardı. Demek beklenen teşkilât, kandaş anayasanın dışında, onun yanıbaşında
ve sonra ona karşı şekillenmeliydi. Ötede, her kandaş heyetin içinde o
çıkar çekişmeleri kendini hissettiriyordu. Zenginlerle züğürtlerin, tefecilerle
borçluların aynı Ka n ve aynı kabile içinde yaptıkları toplantıda, bu çekişme
son haddini buluyordu. Buna kandaş topluluğun yabancısı bulunan yeni nüfus
yığını da katılıyordu: Bu yabancı nüfus, Roma'da olduğu gibi, memleket
içinde ayrı bir kuvvet haline de gelebiliyordu; ayrıca da kandaş kabilelerle
sınıfların arasına ufak. ufak kabul edilemiyecek kadar kalabalıktılar.
Bu yığına karşı kandaş topluluklar: Kapalı, imtiyazlı loncalar çehresini
takınıyorlardı; vaktiyle kendiliğinden oluvermiş bulunan ilkel demokrasi
berbat bir aristokrasi haline gelmişti. Tek sözle, Ka n rejimi, hiç bir
zıtlık tanımayan bir toplumdan çıkmıştı ve ancak o çeşit bir topluma uygundu.
Kan'ın kamu oyu dışında hiç bir zecr vasıtası yoktu. Beride ise bir Toplum
ortaya çıkmıştı ki, varlığının topyekûn ekonomik şartları yüzünden: Hür
insanlarla köle insanlar, zengin sömürücülerle züğürt sömürülenler diye
bölünmek zorunda kalmıştı. Öyle bir Toplum ki, yalnız bu zıtlıkları uzlaştıramamakla
kalsa ne iyi, tersine, o zıtlıkları büsbütün son haddine vardırmaya mecburdu.
Böyle bir toplum, ancak o sınıfların daimî açık güreşi içinde varolabilirdi;
yahut bir üçüncü iktidarın hâkimiyeti altında varolabilirdi. O üçüncü iktidar,
görünüşte çatışık sınıfların üzerinde yer alarak, kamu çatışmaları üzerine
ağır basıyor ve sınıflar güreşini olsa olsa ekonomik zemin üzerinde, denildiği
gibi "Legal" (kanunî) bir biçimde sürüp gitmiye bırakıyordu. Kan'ın ömrü
dolmuştu. İşbölümünün ve işbölümü sonucu Toplumda sınıflara bölünüşün etkisi
altında K a n çatlıyordu. K a n'ın yerine geçen DEVLET oldu." (35)
"Demek medeniyet, Toplumun öyle bir tekâmül derecesidir ki, orada
işbölümü ile onun sonucu olan fertler arasında mübadelede ve bu iki olayı
kucaklayan bezirgân üretimi en uygun gelişimine kavuşmuştur; ve kendisinden
önceki Toplumu, bütünüyle altüst etmiştir." (36)
"Bezirgânlar (herşeye hâkim gibi görünürlerse de) çoklukturlar.
Böyle bir toplumda kimse ne yaptığını bilemez: Hiç birisi ötekinin
ne yaptığını bilmez... Üretmenler, kendi ortamlarının üretim topyekünü
üzerindeki hâkimiyetlerini yitirirler, bezirgânlar o hâkimiyeti ele geçiremezler.
Ürünler ve üretim tesadüfe bırakılır." "Fakat tesadüf bir kutbuna zaruret
adı verilen bir dünyanın öbür kutbudur." "Bezirgân ve üretiminin ekonomi
kanunları, bezirgân üretimi biçiminin çeşitli gelişim derecelerine göre
değişirler, ama topyekün bütün medeniyet devresini bu kanunlar güderler."
(37)
"Medeniyete başlangıç olan bezirgân üretimi konağı, ekonomik bakımdan
şunların ortaya çıkmasıyla ayrıtlanır: 1 ) Mâdenî para ve onunla birlikte
para sermaye, faiz ve tefecilik; 2) Bezirgânlar: Üretmenlerin arasında
aracı sınıf haline gelirler; 3) Özel arazi mülkiyeti ve ipotek; 4) Kölelerin
çalışması üretimin hâkim biçimi olur. Medeniyete uygun düşen ve en sonunda
kesin olarak üstün gelen aile şekli tekkarılılık (monogami)dir; erkeğin
kadın üzerine üstünlüğüdür. Toplumda ekonomi birimi ferdî aile olur. Medeni
toplum topyekünü ile Devlet içinde özetlenir... Şehirlerle köyler arasındaki
zıtlığın sağlama bağlanması, her türlü işbölümünün temeli olur. Vasiyetin
ortaya çıkması ile, mülkiyet sahibi ölümünden sonra bile malına tasarruf
eder." (38)
1891 yılı elde bulunan bilim verilerine göre Kan anayasasının nasıl,
ekonomi temelindeki değişikliklere paralel olarak, güneş gören kar gibi
yavaş yavaş, kimse farkına varmadan eridiği ancak bu kadar dahiyane bir
durulukla belirtilebilirdi. Tarihöncesinin ve dolayısıyle Tarihöncesinden
gelenek-görenek icabı yazılı Tarihe aktarılarak maledilmiş elemanları ile
Antika Tarihin bütün en kör düğümleri aydınlanmıştır. Aşağı Barbarlıkta
(çömlekçiliği bilen avcı Toplumda) ister istemez Anahanlık (matriyarkalizm)
rejimli ana hukukuna temel olan Kan örgütü, Orta Barbarlık Konağında
(göçebe çoban Toplumda) gene ister istemez Babahanlık (baba hukuku)
rejimine temel edilmiştir. Babahanlık: Bütün kendisinden önceki Toplum
düzenini kökünden silip unutturmak için ana-tanrının yerine göklere çıkarttığı
baba-tanrıları geçirmiş, (Irak'ta Anu, Mısır'da On, Greklerde Zeüs, Romalılar
da Jüpiter gibi), Anatanrıyı Gilgameş destanındaki Ninâsu gibi yerin altına
gömemediği zaman, baba-tanrının ardında bırakmış, Grek mitolojisinde Meduz,
masallarındaki Devanası gibi insanı taşa çeviren, insan eti yiyen
korkunç bir canavar olarak yeni kuşakların çocuklarına kötülemiştir. Bu
gidişle ziraatin keşfı, tarlalaşan toprak üzerinde oturukluk ve Kent kurma
yollarından Yukarı Barbarlık Konağına geçirilmiş, Sanayi-Ziraat işbölümü
Bezirgân sınıfını pek lüzumlu bir aracı durumuna getirince medeniyetin
bütün fazilet ve reziletleri (Para-Faiz-Tefecilik-Toprak mülkiyeti- İpotek-Borçlunun
köleleşmesi - Köle efendi sosyal sınıfları ile son haddine varan Köle-Yabancı-Sığıntı-Azatlı-Plébe=Müslim,
Patriçi- Kureyş ve ilh. sosyal zıtlıklar; bütün bu mahşer üzerinde dengeyi
bezirgan yönüne elverişlice kuracak Devlet vs.) doğmuştur.
Morgan'ın Tarihöncesi keşiflerini aynen ele alarak bu anıtsal gidiş
levhasını çizen Tarihsel maddeciliğin ana görüşünü değiştirecek hiç bir
yeni buluş 1891 yılından beri çıkmadı. Yalnız ayrıntılar üzerinde pek çok
değişiklikler öne sürebilir. Bundan tabii bir şey de olamaz. Çünkü Engels
eseri için derki:
"Grek ve Roma dünyasıyla ilgili fasıllarda, Morgan'ın sunduğu olaylarla
yetinmedim: Elime geçirebildiklerimi de araya kattım. Keltlerle Cermenlerle
ilgili bölümler ise esasında benim eserimdir."(39)
O zamanki bilim verileri: Greklerden, Romalılardan, Keltlerden, Cermenlerden,
ötesini yeterince aydınlatamadıği için, Tarihin o devirlerindeki münasebetler
çerçevesi aşılamazdı. Gerçek Diyalektik Sosyoloji demek olan Tarihsel maddeciliğin
ispatı için o kadarı yetmiş artmıştı. Ama, mesele Tarih bakımından konulunca,
iş ayrıntılarda da olsa, azıcık değişecekti. Hele 20'nci yüzyılda yeni
bir bilim dalı olarak gelişen arkeoloji ve benzeri alanlardaki araştırmalar,
ister istemez her gün yığılan yeni verilerle, yukarıdaki genel gidişin
kimi yanlarına, bizzat Tarihsel maddeci görüşü daha çok kuvvetlendirecek
yönde değişikliklere ve gelişmelere götürecekti.
Engels'in plânına giren Grek-Roma-Kelt-Cermen olayları, medeniyetin
en sonradan bir önceki basamaklarına girerler. Bütün bu ulusların Yukarı
Barbarlık konağına erişebilmeleri için DEMİR'in keşfı şarttı. Çünkü Hayvansal
medeniyetler adıyla daha oynak ve hareketli durumlarını belirtmek icap
eden bu sonraki medeniyetler, demir balta olmaksızın bulundukları yerlerdeki
ormanları tarlalaştıramazlar,demir saban olmadıkça, sübtropikal ırmak boyu
millerine hiç benzemeyen kendi katı topraklarını sürüp ekemezlerdi. Ziraatin
getireceği yaman bolluk ve İkinci büyük Sosyal işbölümü olmadıkça, Akdeniz
ve Avrupa ülkelerinde Orta Barbarlığın göçebe çobanlığından Yukarı Barbarlığın
KENT (Cité) oturukluğuna aşılamazdı. Bu zaruretle Engels, Yukarı
Barbarlık Konağını, haklı olarak Demir devri saydı.
Engels'ten sonraki yarım yüzyıllık bilim araştırmaları, Hayvansal.
medeniyetlerden önce, sübtropikal ırmak boylarında gelişmiş: Irmaksal,
veya Bitkisel medeniyet sıfatını verebileceğimiz antika çağları
iyice aydınlatmıştır. Engels'in açtığı ana gelişim kanunu: Ziraatin
keşfile Yukarı Barbarlığa, Kentte bezirgân sınıfın ticareti ele almasıyle
Medeniyete geçişler elbet yürürlükte kalmış, hattâ daha yeni ve temelli
belgelerle büsbütün çürütülemez hakikat olmuştur. Yalnız Irmaksal-Bitkisel
antika medeniyetlerin ilk doğuşlarında ziraat ve ticaret teknik
bakımdan başka türlü elemanlarla gelişmiştir. Bu arada, insanlık Demir
olmaksızın medeniyete geçebilmiştir. Asıl medeniyete ilk geçişte bunlardır.
Morgan ve Engels'e kaynak olan hayvansal medeniyetler kemmiyet ve keyfıyetçe
ancak İsa Doğumundan 500 yıl öncesiyle 500 yıl sonrasını kucaklayan ve
yeryüzünün Akdeniz çevresi kadar küçücük bir parçasında gelişen medeniyet
ve barbarlık münasebetleridir. Irmaksal-Bitkisel medeniyetler ise İsâ dan
3-5 bin yıl öncesini ve (Irak-Mısır-Hint-Çin) gibi yeryüzünün bilinen en
geniş alanlarını kaplamışlardır. Kemmiyet ve keyfiyetçe hayvansal medeniyetlerin
üç beş misli büyük olan ve onları doğurmuş ana-medeniyet olan ırmaksal-bitkisel
medeniyetler üzerine sıkılan ışıkların, ufak tefek yenilikler getirmemesine
imkân yoktu. Engels'n kendisi de, kendi zamanı için:
"Morgan'ın ana eseri çıktı çıkalı geçen 14 yıldanberi ilkel insan
Toplumunun Tarihi üzerine elimize geçen malzemeler çok zenginleşti" der.(40)
Kaldı ki, o zamanlar henüz arkeoloji denilen bilimin adı bile işitilmemiş
idi. Bugün asıl şaşılacak şey, Engels'in Toplum biçimlerindeki geçişler
üzerine bulduğu genel gidiş kanunlarının bütün keşiflerden sonra
büsbütün yerli yerine oturması ve klâsikleşmesidir. Her dürüst bilgin bu
hakikati bir yol daha belirtmekten kendini alamaz. Örnek:
"Şurası gözönünde tutulmalıdır ki, genel olarak tarihçiler, Doğu
antikitesinin ekonomik ve teknik hayatı üzerine pek az eğilmişlerdir. H.
de Genouillac, daha çok yıllar önce buna eseflenerek: Ekonomi arşivlerinin
Tumturaklı kral anâllerinden çokdaha fazla insaniyet (humanité) taşıdığını
teslim ediyordu." "Oysa, bilinen bir olaydır ki: Üretim vasıtaları ile
ekonomi şartlarının biçim değiştirmesi, bir toplumun hayatını değiştirir."
(41)
Orta Barbarlık Konağında işaret etmiştik:1- Toplum adına ortaklaşa
sanayi, medeniyetin geliştiği çağlarda bile hâlâ kamu işletmeleri durumunda
kalabilmiştirler. 2 - "Fert mübadelesi": Medeniyetle birlikte gelişir ise
de, medeniyetin hayli ilerlediği III'üncü Ur sülâlesinedek, Sümer medeniyetinde
dış ticaret Toplum adına yaptırılan bir kamu hizmeti'dir. İlk bezirgân
(damgar) bir çeşit memur-müteahhit durumunu ancak sonraları
edinir. Onun için, Orta Barbar Semitlerle Moğollar gibi toplumlarda, fert
mübadelesine benzeyen erken münasebetlerin görülmesi ayrı bir özellik taşır.
Semitler: Yakın doğudaki iki büyük ırmaksal-bitkisel medeniyetin arasında,
Mısırla Irak aracılığını; Moğollar: Yakın doğu medeniyetleriyle Uzak doğu
medeniyetleri arasında, İslâm, Çin, Hint münasebetlerinin aracılığını..
yapmakta uzmanlaşmışlardı. Onlarda görülen fert üretimi ve fert mübadelesi
gibi olaylar, gerçekten tek kişi münasebetleri durumunda bile olsalar,
kendi spontane gelişimleri bunu yapmamış, değdikleri medeniyetlerden
- söz yerinde ise - bulaşmış sayılabilirler.
Bütün belgeler: Medeniyet ve bezirgân tip belirmedikçe, ilkel toplumda
ne üretim, ne üleşim bakımindan kişinin-kişi ile tekbaşına
münasebete geçmemiş olduğunu, Sümer Toplumunda gösteriyor. Babahan
(patriyark): Ne kadar ağır basıcı davranırsa davransın, kişici medeniyetle
en çok "bulaşmış" Greklerde bile uzun süre, Kent münasebetleri sırasında
dahi, ancak aile topluluğunun öncü-sözcülüğünü yapmakla yetinmiş
görünür.
İlkin, Yukarı Barbarlık ve medeniyet ziraatine geçiş için Demir şart
olmamıştır. Mısır medeniyetinden önce Fayoum stasyonlarında izleri
bulunan insanlar: "Büyük bir gölün kıyısında oturuyorlardı... Keten
ve Mısır'da bugün dahi ekilenin aynı olan kızılca buğday (épauire)
ile aynı arpayı ekiyorlardı. Ekini ağaç sapa yerleştirilmiş dişli çakmak
taşı yarmalarından biçimlendirilmiş oraklarla biçiyorlardı. Hububatı (bugünkü
Türkiye köylerinde yapıldığı gibi HK) toprağa kazılmış üzerlerine hasır
örtülü silolarda depo ediyorlardı." (42)
Fayoum'lulardan bir basamak daha medeniyete yakın olan: "Merimde'lerin
orakları Fayoum'unkilere benziyordu. Yalnız depolama metodları başkadır.
Siloları, dibine hasır yerleştirilmiş kuyulardan ibaretti." (43)
Mısır medeniyetinin başladığı: "Birinci sülâle zamanında bile bakır
seyrekti. Hattâ Ehramlar çağında, ziraat aygıtlarından bahsetmezsek, büyük
inşaat işlerinde kullanılan aygıtlar henüz taştandı." "İlk şehir yerlerinde
çakmaktaşı yumruları içinde dekupajla yapılmış yüzlerce sabanlar, oraklar,
kaba lâmlar, disk biçiminde kazıyıcılar (gratoirs) ve başka yarma taşlar
bulundu. (44)
Irak'ta bu olay daha açıkça göze çarpar:
(Erech'te, El-Obeyt'te, Ur'dia) "artık göçebe kulübesiyle yetinmeyen
büsbütün oturuk ulusa uygun bir teknik" vardı. "Kolonların (göçmen oturukların)
böylece yerleşip kökleşmesi bataklık içinde geçen hayatın şartlarından
çıkagelir. Başlangıçta bu hayatın temeli ziraattir. Tarlalar paleolitik
(eski taşçağı) baltasını şöyle böyle andıran çapa biçiminde yontulmuş kuartzit
yarmalarıyla sürülüyordu. Kuartzitten (silikat taşı) ve obsidyenden (potaslı
feldspat volkanik taşı) testere dişli yarmalar, Fayoum'da olduğu gibi sert
ağaç kolu üzerine değil, geviş getirici hayvanın çene kemiklerini taklit
etmiş ilgi çekici balçık oraklar üzerine monte edilmiş bulunarak hasat
yapmaya elverişli bulunuyorlardı. Tane, eldeğirmeninde öğütülüyordu." (45)
Yalnız ziraat değil, sanayi bakımından da Demir medeniyete geç gelmiştir.
(Ur, Lagaş, Umma Kentlerinden derlenmiş belgeler): "Hakikatte bir
yüzyıldan az zaman üzerinde kronolojikman basamaklılaştırılmış binlerce
tabletten öğrenilmiştir." "Demek dokümantasyon delenilebilecek şartları
gösteriyordu. Ondan başka bu Yeni-Sümer devri bütünüyle ele alınınca, İ.
Ö. 3000'inci yıla doğru başlamış bulunan sanayi medeniyetinin kusvâ haddine
işaret oluyordu. Bu en yüksek medeniyet sınırı, demirin zuhuruna yakındır.
Hemen ondan az sonra demirin adı ilk defa anılmaktadır." (46)
"Üçüncü Ur sülâlesi çağında kullanılan metaller: Bakır, altın, gümüş,
kalay ve Su-gun'dur: Su-gun belki kurşun, daha hakikate yakını arsenik
veya antimuandır... Demirin ekonomik belgelerde hiç adı geçmez. Demir daha
önce Mari'de kullanılıyordu ve Kapadokya metinlerinde demir adı geçiyordu.
(J. Botero: "Bize demir fiyatını ilk gösteren belge" Samsu-iluna'nın egemenlik
devrindedir.); Demir istimaline tanıklık eden ilk arkeolojik belgeler:
Ur'da bulunan ve Kral Mezarlığından gelme bir nesne, meteorik demirdendir.
Khafadje'de (Agade devri) bulunan, belki ithal edilmiş bir hançer namlısı
yerden çıkarılmış maden fılizinden eritilmişti." (47)
Demek, Sümer medeniyeti Demirsiz medeniyettir. Göktaşından (meteor)
alınmış süs eşyası gibi demir parçası, üretimde rol oynayan demir değildir.
Agade devri: Sümer medeniyetinin yıkıldığı zaman, demir belirir. Narâm-Sin
(2768-2712) ondan da çok sonra "Agadé hâkimiyetinin sağlama bağlanması"
(48) devridir.
Öyle anlaşılıyorki Demir, bir barbar (Mari: Orta Fırat Semitleri) icadıdır.
Bütün bu ve ona benzer değişiklikler Morgan-Engels plânının ana çizilerinde
değişme yapamaz. Ancak en son yeni buluşların, o açıdan eleştirimini kaçınılmaz
kılar.
- SOYUT GEÇİŞ'in Referansları
-
1- F. E: Orig. 26; 2- "La Saint Bible" (Kutsat İncil) Par Le Segond:1962,
Paris Genese 19-31, 33, 35, 36; 3- F. E: Orig, 24; 4- Tevrat II, Samuel
13-1,11,13, 20; 5- F. E: Orig, 26; 6 - Genese 20- 10,11,12; 7- Deut éronome,
Benedictions et maleections, 27-22; 8- Genese 29-1, 23-29; 9 - Deuternome
25-5-10;10- F. E: Orig;11- Keza; S. 38;12 - İ. Hakkı: Türkçe Kur'anı Kerim
tercümesi Ist.1932, s. 841;13·F. E: Orig. 60;14 - Keza 30;15 - Keza 95,
96;16 - Keza 205; 17- Keza 39;18 - Keza 39;18- Keza 95;19 · Mustafa Bin
Şemsüddin el-Karahisarî; Ahteri-i Kebir, 272; 20- F. E: Orig. 204; 21-
Keza 205, 206; 22 - Keza 41; 23 - Arthur Wright, Nakl, 41, 42; 245 - F.
E: Orig. 95-101; 25- Keza 113-114; 26 - Keza 207; 27- Keza 48; 28 - Keza,
49-50; 29 - Keza 207-208; 30 - Henri Limet: Le travail du métal aux pays
de sumer au emps de la III. c. dynastie d'Ur.1960 Paris; 31- F. E: L'Origine
de la Famille eps s. 207, 208, 210, 211; 32 - Keza 208, 209; 33 - Keza
211-215; 34 -146; 35 - Keza 215-222; 36 - Keza 229; 37- Keza, 230-231,
38 - Keza 233; 39 - Keza I inci Önsöz; 40 - Keza II inci Önsöz XXXV, 41-
H. Limet: Trav. Met. etc. s. 9,13; 42- V. Gordon Childe; "L' Orient Pré
Historigue" Paris 1935, s. 62; 43 - Keza 65; 44-Keza 110, 45 - Keza 131;
46 - H. L: Trav-Met. etc. s. 20; 47 - H. Limet: "An: Es" s. 29-30; 48 -
M. P: H. G. des. c. I, s,15-2;
Toplumun barbarlıktan Medeniyete geçişi, Irak'ta olağanüstü orijinal ve
biricik olmuştur. Bilginler çoğunluğu, Tarihöncesi ile Tarihi bölümlendirirken,
bu orijinalliğin etkisi altında kalarak, Amerikalı Morgan'ın yüzyıl kadar
önce hem teknik ve ekonomi temeline, hem üstyapı münasebetlerine dayanarak
yaptığı gerçekçi tarifleri önemsemiyorlar. [Medeniyet:
Bezirgân sınıfı ile Yazı-Para-Devlet üçüzünün bulunduğu asıl Tarih'i
açan toplum biçimidir. Tarihöncesinde: Ne bezirgân sosyal sınıfı
ne yazı-para-devlet üçüzü bulunmadığından, o çağın yaşayışına - medeniyet
değil -KÜLTÜR termi karşılık verilebilir. Ne yazık ki,bilginlerin
hemen hepsi, çok kez, medeniyetin bulunmadığı Tarihöncesi kültürlerine
de medeniyet deyip çıkıyorlar. Bu yüzden, anlatmak istedikleri konuda sınırsızlık,
term kakafonisi en basit anlamları birbirine karıştırıyor. Bilerek, bilmeyerek
yapılan bu kargaşalığa düşmemek için biz Medeniyet sözcüğü ile Kültür sözcüğü
arasını kesin olarak ayırıyoruz. Medeniyet: Yalnız yazılı
Tarihin üstün toplum biçimidir. Tarihöncesi toplumunun yaşama çiçeklenişi
ise medeniyet değil Kültür termiyle alınabilir.]
İngiliz okulu (V. Gordon Childe), Irak medeniyet öncesini 3 konağa
ayırıyor: El-Obeid ve Ur, 2 - Uruk (Tevrattaki: Ereş), 3 - Cemdet- Nasr...
bu konaklardan sonra gelen ilkel medeniyete "Carldynastic: Arşaik
sülâle'ler çağı adını veriyor. Böyle sosyal konakları yer adlarıyla adlandırmak
bilimin tasnif zaafını ve ilkelliğini gösterir.
Fransız okulu (Andre Parrot), Irak Tarihöncesini çok daha geniş ve
sınırı belirsiz koyuyor. Shanidar mağarasına kadar çıktıktan sonra, Muallafat
ve Jamo köylerinin bulundukları Dicle doğu kolları arası dağlıklarından
asıl Irak ovasına iniyor. Pek kesin şey konuşmamakla birlikte: 1- Hassuna,
2 - Samara mevkilerinin bulundukları Kuzey Irak bölgelerini başlangıç yapmak
istiyor. Bu ilkel Irak Tarihöncesi ile Irak Medeniyeti arasına 2000 yıllık
bir "Protohistoire" (öntarih) çağı sokuyor. Protohistoire çağı,
ilkin Irak'ta (Sümer ülkesi) denilen bölgenin en kuzey sınırında Halaf,
ve en güney sınır ucunda Eridu kültürleriyle başlıyor; İngilizlerin iki
ayrı konakta topladıkları Uruk (Ereş) ve Cemdet-Nasr kültürleriyle bitiyor;
orta yer Obeyd-Ur oluyor.
Belki İngiliz bölümleyişi sırf Teknik-Ekonomik elemanları
ele alarak aşınca serttir. Ama, Arkeoloji kazılarının çürütülemez
16 basamak-tabakasına daha uygundur. Belki Fransız bölümleyişi, ulusal
geleneğine uygunca, sırf Din-Mimarlık elemanlarını ele alarak daha
müphem ve sınırsız kalıyor. Ama İnsan ve İnancı gibi sosyal
üstyapı münasebetlerini göze çarptırıyor. [Tarih öncesinde
iki büyük Çağ olduğunu herkes görüyor. Yalnız bu çağlara verilen adlar
değişiyor. Teknoloji bakımından Tarih öncesi: 1- Paleolitik
(Eskitaş) çağı, 2 - Neolitik (Yenitaş) çağı diye ikiye ayrılıyor;
Sosyal bakımından Tarihöncesi: 1- Vahşet; 2- Barbarlık
diye ikiye ayrılıyor. Bu satırlara sığdıramadığımız incelemede biz şunu
gördük: Teknolojinin Eskitaş dediği çağ, sosyolojinin Vahşet
adını verdi çağdır; gene teknolojinin Yenitaş dediği çağ, sosyolojinin
Barbarlık adını verdiği çağdır.]
Neolitik (Yenitaş) çağı egemen olur olmaz, yeryüzünden vahşet (paleolitik:
Eskitaş) çağında yaşayan toplumlar silinmiş göründüklerine göre, burada
bizi ilgilendiren Tarihöncesinin yalnız Barbarlık (Yenitaş) çağıdır. Morgan
ve Engels, gerek Teknik-Ekonomiyi, gerek Sosyal Üstyapıyı bütün faktörleriyle
önemseyerek, zamanları için bilim verilerine en uygun sentezi yapmışlardı.
Sonra Yakın ve Uzak Doğunun yeraltından çıkarılmış antika medeniyetleri,
bilim alanına-yepyeni ve muazzam olaylar yığdılar. [Yakındoğuda:
Nil ve Fırat-Dicle, Hintte: Sind ve Ganj, Çinde: Sarı ve Mavi ırmaklar
"Sübtropikal Irmak" niceliği ile Tarihte özel bir yer tutarlar.
Sübtropikal ırmak boylarında Medeniyetler: Bir bitkinin köklerinden başlıyarak,
gövde ve dal budağına doğru "Kopuntusuz"muş gibi büyüyüşüne benzeyen bir
yayılış gösterirler. Bu ana medeniyetlerde benzerlikleri yüzünden Bitkisel
Medeniyetler adını vermek gerekti. Grek ve Roma medeniyetleri gibi
deniz ve kara aşırı daha "Oynak" orijinal medeniyetlere Hayvansal Medeniyet
demek gerekiyor. Konunun canlılar tarihi ile sosyal tarih arasında kıyaslama
bakımından önemi vardır. İncelenimini, fazla soyut gibi geldiği için buraya
almıyoruz.]
Tarihin bitkisel medeniyetler dışındaki çağlarına dayânarak yapılmış
olan ve Tarih gidişi için hükmü herşeye rağmen henüz değişmemiş bulunan
o genel sentezde Barbarlığın üç konağı vardır: İngiliz ve Fransız
Tarihöncesi okullarının, yorumlarından çok, dayandıkları olaylar ele alınırsa,
Morgan-Engels sentezine göre Irak tarihöncesine daha yönlü çeki-düzen verilebilir.
Irak'ın İ. Ö. (İsa'dan önce) 30-35 bin yıllarını temsil eden Shanidar mağarası:
"Bu günedek ister Paleolitik, ister Neolitik çağlara ait hiçbir duvar
gravürü, hiçbir skülptür, hiçbir modelleme işareti vermedi." (49)
En eski Irak köyleri:1955 yılı M. R. Braidwood'un Erbil eyaletinde
bulduğu Muallafat mevkii ile, 1948 yılında bulunmuş olan Jarno
mevkiidir. Her ikisi de Kürdistan dağlarının ârızalı yerleridir. Dicle'nin
doğu kollarından Yukarı Zab'la Aşağı Zab arasında Erbil, Aşağı Zabla Diale
arasında Jarno bulunur. Jarno: Karbon deneyi hesabıyla İ. Ö. 4857 ile 4320
yılları arasına düşen bir kültürün mümessilidir. Jarno'da:
"Toprak, kendisinden biçimcikler çıkartılmak üzere modellenmişti.
Modellerde; bir takım hayvanlar ve bir de, muhakkak dinsel bir varlık olan,
şu insanlığın ilk adımını attığı gündenberi çağırındığı (invoguer) ve sık
sık yeniden-ürettiği Ana-Tanrıça'nın ilk tipi tanınır." (50)
İnsanın (Darvinizmi beklemeksizin) hayvan atalardan geldiğini belirten
Totem: Toplum içinde ilk cinsel yasaklarla başlamış, medeniyetedek,
hattâ çağımıza dek sürmüştür. Orta Vahşet Konağından beri keşfedilen ateş
kullanımı, (erkeğin kadına üstün olacağı efsanesine son veren) kadınsal
veya anasal "Hukuk", "Anahanlık (Matriyarkalizm) çağının karakteristiği
olan Ana-tanrıça'yı yaratmıştır. Bu müessese de medeniyetten çok sonralara
dek, insanlığın gelenek, göreneklerinden ve gönlünden bir türlü sökülüp
atılamayacaktır.
Irak'ta Aşağı Barbarlık Konağının, başlangıcı: 1943-1944'te bulunan
Hassuna semti; devamı; 1911'denberi bilinen Samara semti
sayılabilir. Samara İ. Ö. 5000 yılına konur. Muallafat ile Jamo, İ. Ö.
6000 yılının sonu ile 5000 yılının başlarına rastlar. Irak'ta yazının
(demek Medeniyetin) kesinleşmesi İ. Ö. 4000 yılının sonlarıyla 3000 yılının
başlarına geldiğine göre, (Öntarih: Protohistoire): "Tarihöncesinin
sınır uçları üzerinde başlıyan bu devir 2000 yıl kadar sürüp gider."
(51)
1911 yılı bulunan Halaf kültürü İ. Ö. 5000 ile 4000 yılları
arasında yaşar:
"Orada sırf ve yalnız kadınlar görülür: Çok defa çömelmiş, vücutları
iri yığınlarla işlenmiş, sarkan ağır memelidirler. Başları tamamıyla taslaklaştırılmış
çamurun çekilip uzatılıvermesi gibidir. Sonunadek gitmeye cesaret edilememiştir."
"Halaf insanları Tabiatla, hayvanlarla ve bitkilerle halvet (communion)
halinde iseler de, insan biçimini pek seyrek olarak silüetleştirirler."(52)
Bütün bu anlatılan toplumlarda: Çömlekçilik (poterie, seramique)
bilindiği için, Vahşet (Paleolitik) çağından çıkılmış, Barbarlık çağına
girilmiştir; Kadından (Anahandan, tanrıçadan) başka hiçbir insan
biçimciği işlenmediği, kutsallaşmadığı için, erkeğin sürü sahibi kesilerek
zorbalaştığı Orta Barbarlık Konağına henüz gelinmemiştir. Demek Toplum:
Aşağı Barbarlık Konağındadır.
İngiliz Tarihöncesi bilimi yeraltında kalmış Irak toplumlarını, birinden
ötekine kopuntusuz tekâmül merhaleleri olarak, başlıca 3 basamakta topluyor:1-
El-Obeyd veya Ur, 2 - Uruk (Tevrat'ta Ereş) 3 - Cemdet-Nasr. Bu üç tip
toplumun, ayrıntılarına girmeksizin; akılda kalması için, önce ana çizilerini
kabaca özetleyelim.
Birinci basamak: EL-OBEYD (UR) tipi.
Ziraat ekonomisi olmadıkça yaşayamayacak ilk oturuk Toplum biçimidir.
Tarla kuartzit taşından çapa biçiminde yapılmış sahalarda sürülür. Orak
da, dişli kuartzitten, geviş getirici hayvan çenesine benzeyen balçık saplı
bir âlettir. Hayvanlardan: Keçi, domuz beslenir. Başlıca aygıtlar: Taş
uçlu ok, yay, gürz (yumurta biçimi taştan); bakırı andırır bir madenden
zıpkın, pişmiş balçıktan balta, kemikten gözlü iğne dikiş; iğ (iplik eğirme),
hasır (örme)dir.
İnsanların Aşağı Barbarlık konağındaki sanatlarını gösteren sepet örgüsünü
andıran zenbil gibi kulplu seramikler, ince penbemsidir.
Omuzu çıplak kadın, bitumdan kadın perukası; bıyıksız uzun saçlı heykelcikler,
hârika derecesinde modern çizili svelt vücutlu, kız memeli, kedi
gözlü, tavşan başlı haykelcikler: Toplum güzel sanat yüceltimlerinde Anahan
geleneğinin henüz bütün gücüyle yaşadığını belirtir.
Irak medeniyetinin yeryüzüne balçıktan bezirgân damgasını vuracağı
ilk mühür: Alış-verişin artık yerleşik bir düzen kurumu seviyesine eriştiğini
gösterir.
Kulübelerin kalın kerpiç duvarları, gene Irak medeniyetinin her gittiği
yere kendi karakteristik damgasını taşıyan stildedir: Üzerlerine konik
pişmiş balçık çivilerle hasır panolar çakılmıştır. Yörük kilimlerinin desenlerini
andıran bu stil, Irak toplumunun, içinde kurulduğu batağın rutubetine karşı
besbelli bugünkü tecrit maddelerini andıracak bir tabiî ve zarurî korunma
tedbiridir. Fakat, onun etkisi ile Irak iklim ve toprağı dışında sonradan
kurulacak medeniyetler, bu ana yadigârı stili, belki sebebini unutarak
aynen kullanacaklardır. Arkeologlar için, hem şaşılacak, hem ipucu olacak
bir konu sayılacaktır.
U R U K (İbranice: EREŞ)
Yeryüzünde medeniyete doğru atılmış ikinci basamak, Uruk (Ereş) adlı
yerdeki gelişimdir. Burada ziraat artık sulama kanallarıyla yapılacak seviyeye
ermiştir: Çapalamalı gelgeç ekinciliğin yerini kesin olarak Ziraat
almıştır.
Âletlerden taş gürze uzamıştır. 14'üncü tabakada: Tekerlek bulunmuştur.
8'nci veya 5'inci tabakada mühür üstüne kazılmış Savaş arabası (Şar) bile
görülür. 5'inci tabakada "en eski bakır nesne" ele geçer. Soda ile
kumun karışımından cam hamuru keşfedilir. Üstüste her tabakada, birbirinden
kopmayarak değişe giden seramik çeşitleri: İlerlemiş kültürle geri çevre
barbarlar arasında sık sık kopan bitmez tükenmez med-cezirlerin şablonları,
işaret taşları gibidir.
Dışarıdan geldiği tipinden belli bir azınlık, içeridekilerle kaynaşır.
Uruk basamağına gelmiş kültürün en göze çarpan üç özelliği vardır:
1- Mülkiyet: Toplumun elindedir. Aşındıra aşındıra özel kişilere
aktarılmamıştır. Silindir mühürler, pişmiş alçı tabletlerdeki mal listeleri,
sayı kayıtları ilkin Tapınakta (özel kişiler dışında) biriken zenginliklerin
gelişimini izletir.
2 - Piktografik yazı: Tapınakta biriken nesnelerin listeleri
önce kendilerini andırır biçimlerde çizilir. Sonra yavaş yavaş bu biçimler
ideogram (fikri belirten işaret)durumuna girerler. Henüz bugünkü
anlamda sayıları sınırlı ve belirli fonetik işaretler olan harfler yoktur.
Ama sistem icat edilmiştir. 14'üncü tabakada kâtip okulları bile açılmıştır.
Rakamlar (sonraki tarihçileri ve araştırıcıları şaşkına çevirecek özellikle)
yalnız: 6,10 ve 60 sayılarını gösterir. Sıfır (0) henüz yoktur.
3 - Tanrı ve Tapınak: Toplum üstünde Devlet yoktur. Ona öncü
olacak insanüstülük kutsal yerini alır. İnsan evlerinden dağ gibi yüksek
duran Zikkurat'ların boyları 20 metreyi geçer: 17x22 metre çapında
dörtgen içine bir balçık, bir zift tabakası yığarak yükseltilen yapma tepeciğin
dört köşesi (Doğu-Batı-Kuzey-Güney) yönlerini gösterir. Zikkuratın en üstündeki
plâtformun yan genişliğini artık insanlarla bir hizada kalamayan Tanrı
için yapılmış özel ev tutar.
12'nci tabakada Ea, Anu Allah için yapılmış Aktapınak
vardır. 13 üncü tabakadaki tanrıevi, besbelli Ea'dan baskın çıkmış bir
Allaha mahsustur: O Irak kadar taşsız, batak ülkede sırf Kalker'den
temel yapılmıştır kendisine.14'üncü tabakada, üstüste üç defa elden geçirildiği,
belki ileri-geri barbarlık med-cezirleriyle ikide bir yapılıp yıkılmış
bulunduğu anlaşılan Kızıltapınak yükselir.
Bu iki basamakta Arkeolojinin buldukları Irak ülkesinde yaşayan ilk
insan kültürünün envanterini verir.
Cemdet - Nasr: K İ Ş
İkinci defa, göze çarpmamasına imkân olmayan bir kopuş, bu basamakta
kendini dayatır. Irak tarihöncesi kültürü, geçirdiği uzun med-cezirli gelişme
basamaklarından sonra, ansızın bir dış saldırı ile yıkılır. Anlamı bugün
hâlâ iyice kavranılamamış Destanlar ve Dinler dolusu TUFAN budur.
Gene ileri kültürlü bir Toplumu, daha geri bir barbarlık toplumu tâ kökünden
devirip yıkmış, eski Uruk (Ereş) dengesi yerine, yepyeni bir "cihan"
dengesi kurmuştur.
Yeni gelenler Elâmlılar mıdır, Semitler midir? Kesin hüküm verecek
belgeler yeterli sayılmıyor. Fakat gelenin ırk veya ulus karakteri ne olursa
olsun insanlık için önemi: Bir orijinal kültürün çökmesi ile yerine yeni
bir başka orijinal kültürün geçmesidir. Toplum için anlamı da gene açıktır:
Yeni Kentleşmişe benzeyen barbarlığın öncülüğü altında yapılan büyük "Ulusların
göçü" harekâtı, eskisini dışarıdan sanki bir "Tarihsel devrimle"
yenmiştir.
Ziraat gene Kuartzit çapa, balçık saplı orak, obsidyen keski ile yürütülür.
Yassı hançer, armut biçimi (diskoid) taş gürz hemen hemen aynıdır.
Yalnız seramik, artık çömlekçi tornasıyla yapılır. Motifler asıllarını
yitirip (X) veya (D), yahut tektonik ve en sonra, Girit medeniyetine kadar
gidecek olan meşhur çift balta biçimleriyle basitleşir. Taş vazo, cam hamurundan
inci, küpe gibi süsler, lâpis; kornalin ve yumuşak taşlardan ekartörler,
silindir mühürler, kulakçıklı ve motifleri hendeseli, hayvanlı taş vazolar,
taştan; fayanstan, kemikten: İnsan, güvercin, inci biçimli amületler (uğur
nesneleri) çoğalır.
Eski piktoğrafık (resimli) yazı fonetikleşir (ses ve hece işaretli):
Sümerce'nin klâsik Bâbilonya çivi yazısı (küneiform yazı) durumuna yaklaşır.
Harp (Cenk), lir (rübab), altın tabak güzel sanat ve lüksün ilerlediğini
gösterir.
"Dağların eşeği" denilen hayvanın at olması da akla gelir. Anadolu'nun
dertli kağnısı: İki tekerlekli öküz arabası sahnededir. Fırat ötesinde,
tepesine merdivenle çıkılan (200x400) metrekarelik kale, 48 ilâ
92 metrelik Saray,"Kent"in ilk "Cité=Medine"nin doğduğunu gösterir.
Irak Tarihöncesinde: Aşağı Barbarlık Konağından sonraki gelişim için arkeolojinin
- metafizik tecrit ve tesbit metodu ile - verdiği tip tip kültürler, yeterli
bir tasnif olmaktan uzaktır. (El-Obeid-Ur-Uruk- Cemdet-Nasr) basamaklarını
G. Childe ayırır. A. Parrot, Uruk ile Cemdet - Nasr basamaklarını birleştirir.
Fakat ne o ayırımı, ne bu birleştirimi niçin yaptıklarını pek açıklayamazlar.
Ampirizmle yetinirler. Gerçek Irak Tarih öncesi ise, böyle hem toptan ve
yuvarlak, hem de hiçbir sosyal prensibe dayanmayan kısa hükümlere sığmayacak
kadar zengindir. Hiç değilse yapılmış kazıların realitesi, öne sürülen
yorumların çerçevesine uymaz. Bu uygunsuzluğu gidermek için, olayları oldukları
gibi özetlemek, sonra olaylar arasındaki münasebetleri sosyal yapı bakımından
karakterize etmek gerekir.
Irak'taki sosyal gelişimin Mısır'dakinden farkı: İlk gününden sonunadek
zaman ve mekân içinde sürekliliğidir: "Sümer medeniyetinin birçok karakteristik
çizileri en kâdim El-Obeid köylerinde kendini açığa vurur ve orada tarihsel
zamanlara kadar süreklilik elemanları bulmak mümkün olur. "(53)
Fiziki süreklilik, mânevî süreklilikle de güçlendirilir: "Burada
mübalâğa yapmış olmakla damgalanmaksızın: Ur'a patronluk eden ay tanrıçası
Nannar'ın sembolü görülebilir ve böylelikle tarihsel Sümer şehri ile ondan
önce gelmiş bulunan El-Obeid köyü arasında bir bağ kurulabilir."(54)
Yalnız bu süreklilik, metafizik anlamda hep tedricî tekâmül
yoluyla olmamış, tam tersine, ikide bir ''kopuntu" gibi görünen
ansızın patlak vermiş sıçramalarla yürümüştür. Onun için, açılan arkeolojik
kuyularda yukarıdan aşağıya (yeniden eskiye) doğru II ile XVIII arasında
basamak basamak değişen tabakalar seçilmiştir. Bay V. G. Childe, bu sırayı
tersine çevirerek: En eski tabakaya 1, en yenisine 16 sıra numaralarını
verir. Her nasıl hesaplanırsa hesaplansın, Irak Tarihöncesinde birbirinden
ayırt edilebilen 16 tabakanın bulunuşu, hiç unutulmaması gereken birinci
olaydır.
Bu 16 tabakanın bilginlerce bölümlenişleri, sosyal bir disipline değil,
yazarın takdirine göre değişir durur. El-Obeid ile Ur, gâh ayrılır, gâh
birbirine katılır. Uruk ile Cemdet - Nasr da aynı muameleye uğratılır.
Niçini de pek sorulamaz. Onun için, önce, bu 16 tabakanın Tarihöncesindeki
sosyal hiyerarşide tuttukları yerleri sübjektif yakıştırmalardan kurtarmalıdır.
Burada Tarihöncesinin Barbarlık çağında bulunduğumuza ve ondan önce Aşağı
Barbarlık Konağını aşmış olduğumuza göre: 1- 8'inci arkeloji tabakası Orta
Barbarlık konağına, 9 -16'ncı tabakalar da Yukarı Barbarlık Konağına karşılık
düşerler. Gerçi 6'ncı tabaka ile birlikte El-Obeid çağı sona ermiş, Uruk
(Ereş) çağı başlamıştır. Fakat bu atlayışın bir kıymetli kopuşma olmasına
rağmen, Toplumun sosyal seviyesi, 6, 7, 8'inci basamağadek köklü bir değişikliğe
uğramamış, El-Obeid tekniği ve münasebetleri Orta Barbarlık Konağı durumunu
aşmamıştır.
El-Obeid tekniğini aşan ilk belge: Ancak 8'inci tabakada bulunan ilk
üretim nesnesi Bakır ile ortaya çıkmış sayılır. Nitekim, çömlekçilik
de, 9'uncu tabakaya gelinceyedek El-Obeid tekniğinde kalmıştır.
"El-Obeid çömlekçiliği pek karakteristiktir ve kazı alanına uzaktan
bir göz atıldımıydı hemen tanınıverir. Bu çömlekçilik Eridu'da, Lağaş'ta
El-Obeid'te, Meraijib'te, Ur'da, Ereş'te ve Sümer'in bir kaç başka mevkiinde
de bulunmuştu. Fakat Akkad ülkelerinden ne Kiş'te, ne Cemdet-Nasr'da boy
göstermez." (55)
Onun için, Uruk (Ereş) çağının 7'nci tabakada başlamış bulunması, onun
El-Obeid çağı karakterini 8-9'uncu tabakaya dek muhafaza etmekle yetindiğini
gösterir. Bu bakımdan, Ur, El-Obeid çağları gibi, Uruk (Ereş) çağının ilk
2-3 basamağı da henüz Orta Barbarlık Konağı düzenini aşmış sayılamaz.
Bu hesaba göre Yukarı Barbarlik Konağı ancak Uruk devrinin üçüncü
basamağı olan 8'inci tabakada en eski bakır nesnenin bulunuşu ve 9'uncu
tabakada çömlekçi tornasının keşfi ile başladı. İlk dinsel (insanüstülük)
münasebetlerinin belgesi olan tapınağa benzer tanrı durağı sonra yapıldı.12'nci
tabakada Ak Tapınak,13'üncü tabakada Kalker Tapınak,14'üncü
tabakada Kızıl Tapınak birbirini kovaladı. Cemdet - Nasr adına bağlanan
15 ve 16'ncı tabakalarda; surlu, saraylı, kuleli ilk Yukarı Barbar Kenti
doğdu.
Bu iki: Orta ve Yukarı Barbarlık Konağının maddî manevî hazırlık
temelleri daha önce atılmamış olsaydı, Medeniyet denilen şey kurulamazdı
ve yeryüzünde eşsiz, örneksiz ilk gelişim olduğu için, Irak'ın Medeniyet
denilen iç zorbalıklar çağına geçişi, başka hiçbir yerde, hiçbir zaman
görülmedik derecede güç ve uzun bir prose oldu. Gene onun için, Morgan-Engels
tasnifince belirtilmiş bulunan genellikle Bitkisel Medeniyetler, özellikle
Irak medeniyeti dışındaki Orta ve Yukan Barbarlık Konaklarına nisbetle
Irak'taki benzerleri çok daha orijinal karakterler taşıdı.
Klâsik Morgan-Engels tasnifine göre; Orta Barbarlık Konağı: Sürüye dayanan
Babahan egemenliğinde Göçebe-Çoban düzenidir. Irak dışındaki bütün
insanlık için doğru olan kural budur. Fakat Sübtropikal ırmak ülkelerinin
en tipik örneği olan Irak'ta Orta Barbarlıkla birlikte, hayvan evcilleştirimi
ile yanyana ekincilik de çarçabuk ZİRAAT üretimi karakterine doğru
yol aldı. Irak gelişiminin birinci orijinal özelliği burada belirir. Orjinalliğin
sebebi: Coğrafya üretici güçlerinin sübtropikal ırmak boylarında gösterdiği
özelliklerdedir.
Klâsik Morgan-Engels tasnifıne göre, tek tük hayvan besleme ve ufak
bahçeçikler çapalama kabilinden Orta ve Yukarı Barbarlık konaklarında gelişecek
sürü ve ziraat üretimi taslakları veya tohumları daha Aşağı
Barbarlık Konağı'nda belirir. Fakat oradan yukarıya doğru gelişim her
zaman ve her yerde elifi elifine tıpkı olamaz. Bunu en son araştırmalar
da teyid ederler: O yüzden de, sosyal yapı ipucunu kaçıran çağdaş bilginler
binbir ipotez içinde konuyu anlaşılması güç duruma sokmaktan kendilerini
alamazlar. Örnek:
"Olaycası, en yüksek medeniyetlerin, menşelerinde sulamalı ekim
temeli üzerine kurulmuş bulunduklarını göreceğiz. Ama, bu demek değildirki,
sulamalı ekim her zaman bahçıvan ekiminden sonra gelir: Perry ve Cherry
aksi kanıyı desteklerler.
"Temeli gıda üretimi olan ekonominin yaratılışında ziraat ile çoban
hayatının oynadıkları rol konusunda kanılar henüz oybirliğine varmış görünmezler.
Profesör Menghin, hayvanları evcilleçtirmenin ve bitki ekiminin bir tek
grup tarafından tasavvur edilmediğini destekleyen okulu destekler. Ona
göre: Evcilleştirme avcılarda, ziraat ise kök, tane ve çekirdek (baie)
yiyenlerde doğmuşmuş. Katışık işletme: Çobanlarla çiftçilerin kaynaşmasından
ileri gelebilirmiş; ekinci, emek verip sağladığı besiyle beslediği yabani
hayvanları, evcilleşmeye doğru çekermiş. Bu son kanı, arkeolojik dokümanların
mahiyeti ile desteklenir gibidir. Ama, bunu muhakkak saymak yerinde olmaz;
çünkü çadır altında yaşayan, kemik aygıtlar ve deri kablar kullanan çobanlar,
çakmak taşından orakları, tane öğüten değirmenleri ve vazo kırıkları bulunan
ekincilerden daha az belirli iz bırakırlar." (56)
Gerçekte, bunca bilginsel "ipotez" veya "teori"lere hacet yoktur: Bitki
ekiminden ziraate gidiş, bir "Tasavvur" ürünü değil, Irak coğrafya
üretici güçlerinin kaçınılmaz sonucudur. Çapa ekimi başka, Ziraat
başkadır.
"Bu gün hâlâ büyük Afrika yüzeyinde kullanılan bir basit ekim (culture)
biçimi: Genel olarak çapayla ekim (culture â la houe) veya bahçıvanlık
ekimi (culture maraîchére) adıyla anılır. Küçük araziler, genel olarak
kadınlar tarafından çapayla işlenir ve hasadın kalitesi bozuluncaya kadar
tohumlanır. Toprak ne sürülmüştür, ne gübrelenmiştir. Bir yerin gücü tükendi
miydi, yeni bir parça arazi açılıp ekilir. Bütün bir bölge kullanılmaz
hale gelince, ekinciler, yeni bir yere yerleşmeye gelirler. Demek pratik
olarak, çapayla ekim: Göçebeliği ardından sürükler."(57)
Bu, ilk Amerika Yerlilerinde de görülen Aşağı Barbarlık Konağındaki
ekim biçimidir. Irak'ta El-Obeid ve Ur çağları ondan ileriye geçmiştir.
Bu da Sübtropikal ırmak boylarının gereğiyle olur.
"Fakat öyle olurki, ekilen bölge terminal (suların en son dayandığı)
bir vaha yahut bir vadi yatağı olur. O zaman artık göçmek zarurî değildir.
Çünkü tarlaların üzerine suyun getirip bıraktığı mil, toprağın erdemlerini
yeniler. Eğer, ayrıca, (feyezan) muntazam olup ta elverişli mevsimde çıka
geliyorsa, tarlaların sulanması yağmur yağışlarının yerini tutmaya yeter.
Bu halde, eğer feyezan gören topraklar ekilmişse, istikrarlı bir yerleşim
yapılması hemen hemen kaçınılmazlaşır. Sulamanın her türlü yararlığından
çıkarlanmak için, fazla suyu akıtıp aktarmak ve su yetersizliğine çare
bulmak üzere kanallar açmak zarurîleşir. Ekinci, böyle emeğiyle bereketlendirdiği
tarlayı isteğiyle bırakıp gidemez; toprağa bir sermaye yatırılmıştır. Aşırı
suyu giderme (drenaj) ve sulama işleri genel olarak bütün bir topluluğunun
işbirliğini gerektirir. Bu işler sosyal tesanüdü doğuran ekonomik bir bağ
kurar. Gerekli su mikdarını tahdit etme imkânı topluluğun eline bir tasvip
gücü (sanksiyon) geçirtir. "(58)
Bilginin burada "sosyal tesanüt"ü "ekonomik bir bağ"
ile bağlayışı "Marksizm"ine de hacet yoktur. Çünkü, Morgan'ın keşfedip,
Engels'in özetlediği "Kan" teşkilâtı yalnız üretimde değil, her
alanda "Bütün bir topluluğun işbirliğini" sağlamaya yeter de artar
bile. Ne "Sermaye yatırımı" kuruntusuna, ne "modern" anlamda insanüstü
bir mekanik ekonomi zorbalığına lüzum kalmaksızın barbar insan kendi toplumu
içinde kankardeşi, kanbirliği, canbirliği ölçüsünde en çözülmez işbirliğini
hiç düşünmeden yaşamaktadır. Toplumun "Sanksiyon"u o kankardeşliğinden
doğduğu için, bir tek kişinin dahi itirazına uğramaksızın yürürlüğe girdiği
için, kutsal'dır. Yani: Kutsallık toplumsallığı değil, tam tersine:
Toplumsallık kutsallığı yaratır. İlk insanın inançlarındaki dayanılmaz
güç de buradan doğar.
Böyle bir toplumun Fırat-Dicle iklimine düştüğünü gözönüne getirelim.
Avrupa'da buzulların çözülmesinden sonra, Atlas Okyanusunun bol yağmurlar
patlatan siklonlarının Yakın-Doğu ülkelerini bırakıp kuzeye, Avrupa'ya
kaydığı o günlerle sübtropikal ırmak boyunun çevresinde gittikçe kuraklıktan
çölleşmeye gidildiği olayı belirir. O zaman ne olur?
"Herhalde, işaret etmiş bulunduğumuz iklimin kuraklaşması başlangıcı,
gıda üretimi temeline dayanan (yâni yeryüzünde hüdayinabit yiyecekleri
derlemekle yetinemeyen) bir ekonominin kabulü lehinde bir teşvik getirmeliydi.
Gittikçe azalan su akımları ile kaynakları kıyılarında toplaşma, daha enerjik
bir tarzda yaşama vasıtaları araştırmayı gerektiriyordu. Hayvanlar da,
insanlar da sürü halinde, çöl belgelerinin gittikçe tecrit ettikleri vahalar
içinde toplaşıyorlardı. Bu ister istemez üst üste yığılış, insanla hayvan
arasında "evcilleştirme" sözcüğüyle anlatılmak istenen bir çeşit "symbiose"
(ortaklaşa geçim) getirebilirdi. "(59)
"Böyle kolonların (göçmen yerleşiklerin) bir yerde sabitleşmeleri,
yerleşmeleri, bataklıklar hayatının şartlarından çıka gelir. Başlangıçta
bu yerleşmenin ekonomik temeli ziraat oldu. Tarlalar, paleolitik (eskitaş
çağı) baltasını az buçuk andıran çapa biçiminde kabaca yontulmuş kuartzit-yarmalarının
yardımı ile sürülüyordu.
"Bataklıklar içinde, çöl ortasındaki vahada ekilebilir, ülkenin
bataklığı güçlükle kurutulup drenaj ve sulamaya tabi tutulur: Bu yaşama
şartları verili oldu mu, bunca güçlüklerle elde edilmiş bulunan tarlalar
yanında daimî barınma şartlarını yalnız ve ancak ziraat sağlayabilirdi.
Bununla birlikte Sümer ülkesinde hurma ağacı bitiyordu, ve besleyici meyvasıyla
insanın o toprağa bağlanmasına elveriyordu. Tahmin edildiğine göre, Sümerlerden
önceki insanlar (protösümerler), evleri çimentolamakta kullanılmış gübrelerinden
(1) ve belki de yabani hayvanları temsil eden balçık heykelciklerden tanıdığımız:
Boynuzlu hayvanlar, keçiler ve domuzlar yetiştiriyorlardı.
"Bataklıklarda av hayvanlarının avlanılması sapanla, belki de ok
ve yayla yapılıyordu; vurulan av hayvanı bir gürzle (masse) tepeleniyordu.
Bütün mevkiler yumurta biçimi sapan taşları sunarlar; yaprak biçimli kuartzitten
ok uçlarına seyrek rastlanır. El-Obeid'in gecikmiş Ur lâhdleri içine küremsi
veya armut biçimi tarz gürzler koymak kural idi. Ereş'te, şekil 82 b (ran)
dakilere yaklaşık uzamış tipler bulunuyor. Balık avı için, delikli balçık
kesekler, ve belki ortası boğumlu taşlar yahut zıpkın (Ur'da gecikmiş El-Obeid
stilinde bir mezardan gelme şekil 57a'daki bakır nümuneye bakıla) bağlanmış
iplikler kullanılıyordu. (2). Balçık biçimciklere göre, bu gün hâlâ Fırat'ta
mekik dokuyan cinsten, bellum (savaşçıl) biçimde yüksek pruva ve pupası
bulunan kayıkları gemiciliğe yarıyorlardı. Pişmiş topraktan örekeler (fusaioles)
dokuma sanatının bilindiğini farzettirir, örgü becerikliliği dekorlu hasırlardan
anlaşılır. Kemikten bizler deri elbiseler hazırlamaya yarayabiliyorsa,
kemikten göz (chas)lü iğneler (7) dikiş dikildiğini farz ve kabul ettirir."
(60)
"Gerçek şudur ki, ne Ur'un, ne Ereş'in aşağı tabakalarında, ne El-Obeid'te
hiç bir vakit bakır bulunmadı, ama kadim mevkilerde (sites) madenî nesneler
daima seyrek bulunurlar; çünkü henüz kıymetli olan maden, boyuna yeniden
kullanılıyordu. Öte yandan, Sümer ülkesinde henüz pek ufak yüzeyler yoklanmıştır.
Ur'da, gecikmiş El-Obeid stili bir mezarda keşfedilen bakır "zıpkın" sahiden
emrime yoluyla elde edilmiş bir nesnedir. Her ne kadar ticaret henüz bol
madde tedarikine elvermeyecek kadar çok kötü teşkilâtlandırılmış bulunuyor
ise de, demek protosümerliler, artık besbelli metalürji sanatını biliyorlar
imiş."(61)
Irak'ın Orta Barbarlık Konağı böylesine bir çağdır. Onun için, El-Obeid
ve onun gecikmiş çağı, Urçağı, arkeolojinin 8'inci tabakasından (Uruk-Ereş)
kültürü çağı denilen zamandan, yahut Irak'a Sümerlilerin gelişinden üç-beş
tabaka önce bile bakırı keşfetmiş sayılabilirler. Yalnız onun bol kullanımı
muhakkak çok sonraları, Yukarı Barbarlık konağında gelişir.
Irak arkeoloji kazılarının XVIII'inci (tarihten önceki 1'inci) tabakası
deniz seviyesinden 1 metre aşağıdadır. Yâni Irak Orta Barbarlığı toprağını
su içinden çıkarıp kazanmıştır. İlk Yunan hilozoist filozofunun her şeyi
su aslına bağlaması, İslâm medeniyetinin, her çeşme taşına "ve minel
mâe küllü şey'in hayy: Her şey sudan canlandı" deyimini kazıması, besbelli,
hep ilk insan medeniyeti kaynağındaki bu gelişimin gelenekleşmesidir. Fakat
Irak medeniyetinin bütün gelenek ve destanlarının dinamizmi de gene hep
o deniz seviyesi altında oturukluk gerçeğinden çıkar: Pek ünlü "Tufan"
olaylarının sembolleşmesi sosyal altüstlükleri sular altında kalma biçiminde
konkretleştirir.
Irak toprağının yeryüzünde bütün bitkisel Sübtropikal ırmak topraklarından
üstün yanı: Yalnız çöl ortasında sazlı bataklık olması değil, aynı zamanda
en önemsiz şeymiş gibi hiç üzerinde durulmayan petrol anası zift (bitum)
ülkesi oluşudur. Belki zift olmasa, deniz seviyesinden alçak bir bataklık
içine yerleşip ziraatçi yerleşim imkânı da gerçekleşemez ve insanlık Medeniyet
yoluna kolay kolay giremezdi. Bugün hâlâ tecrit maddesi olarak kullanılan
zift, denilebilir ki, Irak medeniyetinin Orta ve Yukarı Barbarlık basamaklarının
alçakgönüllü çimentosudur. Irak insanı onun değerini herkesten iyi anlamış
ve kullanmıştır. Bataklık içinde ilk kulübelerin arsasını ziftle oturulur
hale getirmiştir. Bir kat hasır, bir kat balçık kerpiçle kurduğu evlerinin
duvarlarını ziftle ayakta tutmuştur. En ileri medeniyet çağında mimarlık
süsü gibi sürüp gidecek pişmiş balçık konilerle şaz hasırların duvarlara
çakılış stili, gene zift yardımıyla neme karşı insanı korumuştur. Nihayet,
o taşsız ülkede, balçık kerpiçleri yirmi metre boyunda Zikkurat'lar
biçiminde yükseltebilmek, ancak kerpiç aralarına birer tabaka zift koymak
suretiyle başarılmış: İlk inanç tepeleri, tanrı evleri, tapınak yapılan
zift sayesinde mümkün olmuştur. Biçimcikler, heykelcikler gibi güzet sanat
eserleri zift maddesiyle dayanıklaştırılmıştır. İnsanlar zift perukalarla
süs edinmişlerdir. Çağımızda petrol ne kadar önem kazandıysa, İlk Irak
kültürlerinde, suya batmış balçıktan bir medeniyet yaratmak için zift en
az o kadar önemli rol oynamıştır.
Ur çağının ikinci karakteristik maddesi, gene kendi toprağının yetiştirdiği
sazdır. Kabuğu soyulmuş bataklıklar sazı, ortasından yarılarak uğur-mühür
gibi kullanılmış, medeniyetin sonra her yayıldığı yere Irak'ın damgasını
vuran silindir elemanına kaynak olmuştur. Gene, pişmiş konik çivilerle
duvarla çakılan hasır stili de sazın yaratığıdır ve Güneydeki Ur'dan Kuzeydeki
Kiş'e kadar bütün Sümer-Akkad ülkesine, Dicle ötesinde Haface'ye, Doğuda
Elam'a, Kuzeyde Asur'a doğru yayılıp gidecektir.
Yeryüzünde ikinci bir Irak bulunmadığı için ve ondan sonraki bütün
gelişmeler Irak etkisi altında yürüyecekleri için, orijinal El-Obeid çağı
bir daha tekerrür etmeyecektir.
Irak'ta ilk El-Obeid çağı, Aşağı Barbarlıktan çıkış ve Orta Barbarlığa
giriş konağıdır. Çünkü, toplum içinde kadın gene sosyal sahneyi doldurmakla
birlikte erkek de artık boy göstermiş bulunur. Yalnız kadının önemi, erkek
tarafından henüz sahne gerilerine püskürtülememiştir. Hattâ bu çağ kadını,
büsbütün daha modern bir kıvraklıkla cana yakın ve gözalıcı estetiğe kavuşmuştur.
Eski çömelmiş bıngıl bıngıl tombul teyze, Anahan yerine: "Svelt
biçimcikler ayakta veya oturur durumdadırlar."(62)
Gözleri sevimli bir "Facie ophidique: Tavşan çehresi" olmuştur. Başlarında
ziftten perukalar takılıdır. Bay Parrot: "Kadınla hayvanın melez terkibi,
bileşimi esrarengiz kalıyor." (63)
der. Oysa, ortada esrar yok: Totem hayvanlarla Anahan sembolünün
sentezleşmesi vardır. Ve ilk Totemin kadın hukuku, Anahanlıkla başladığını
ispat eder.
Irak Tanrı-kadınındaki bu Tavşan sembolü Mısır mitolojisinde
olağanüstü büyük roller oynayacaktır:
"Denderah tapınağında tavşan başlı bir tanrı görünür. Mumya gibi
sarılmış ve görünmez bir tahta oturmuş bulunur. Elleri Oziris'e atfedilen
çoban asâsı ile döğen (fleau) tutar durumdadır. Aynı tavşan başlı tanrı
146. Fasıl "Ölü Kitabı"nın vinyetinde (başlık resminde) gözükür. Fakat
orada taht gözükür ve elde bıçaklar tutulur. Denderah'ta bir tavşan
başlı tanrıça da vardı ki adı "Unnut veya Danderah şehrinin şâhibesi"dir."
"Unnut Yukarı Mısır 15. Nom'unun, Un Tavşanının anakenti
(Greklerce: Hermopolites'in metropolu) idi. tanrı Un veya Unna adını alır."
(64)
"Un" hecesi Mısırca'da (Tavşan, saat, işçi, döğmek, sıçramak,
ayağa kalkmak, had aşmak) anlamlarına gelir. Obeid geleneği olan Tavşanı,
Oziris adlı Mısır tanrısı (medenileştirici kahramanı) Mısır'a yerleştirmiş
olmalıdır. Osiris hem çoban asâsı (houlette): Yani Orta Barbarlık, hem
Döğen: Yani ziraatçi Yukarı Barbarlık ve medeniyet senbollerini taşır.
Biblos'tan Mısır'a medenileştirici kahraman olarak gelen Oziris tanrılaşırken
Irak ana-tanrıçasının senbolü olan tavşanla kaynaştırılır.
"Unnu-nefer: "Parlak ve şanlı tavşan"demektir.Ozirisee"Unnofr: İyi
varlık" denir. Baş epoklarda (aşağı çağlarda) bazan tavşan başlı Oziris
bulunur." (65)
El-Obeid çağında erkek henüz Mısır'ın Oziris'i kadar ileri gidememiştir.
Semit Orta Barbarlarda Âdem-Havva kıssasına ve bütün sonra gelecek
medeniyet ve kültürlerde ziraat tanrılığına karışacak olan: "Yılan,
daima bereket fikirlerine iştirak etmiş bulunur." (66)
Yalnız erkeğin kadın nüfuzunu baltalamak üzere hoyratlıklarına başladığını
gösteren iki belirti ortaya çıkmıştır:
1- Hassunâ da (Aşaği Barbarlıkta) vazoların ağızları, kadın başıdır.
Obeid toplumu (belki kadının yerine erkeği geçirmek cesaretini henüz gösteremediği
için) kablarda her türlü "insan" temsilini yok etmiştir. A. Parrot bunda:
Aşağı Sümerlerin "Kabları lâikleştirdikleri"ni görüyor.
2 - Rond-bos denilen röliyeflerde "Muhayyel ve korkunç şahsiyetler
konu olur."(67) Yani Toplum
ruhuna zorba erkeğin zılgıdı sapa yollardan burnunu sokmaya başlamıştır.
Obeid çağı "gençliğinde" oldukça konkret ve realisttir. En son Eridu
devrinde Soyutlaşıp idealistleşir.1946-1949 yılları son kazıları
yapılan bu mevki, Irak güney ucunun denize dalmış en güney ucunda: Enki
adlı sular tanrısının şehri sayılır. "O zamana dek Yukarı Dicle bölgesinde
nice elüstü tutulan natüralizm Eridu'da hemen toptan kapı dışarı edilmiştir.
Jeometrik bir repertuvarla: Lozanjlar, üçgenler, merdiven veya şevron (çavuş
sırması) gibi çeşit çeşit kombine edilmiş düz çizilerle yetinmek gerekmiştir.
Bu inkâr edilmez geriliği nasıl izah etmeli?"(68)
İzahı Eridu kazılarından az çok öğrenilebilir. Eridu devriyle Obeid
çağı yaşlanmıştır. Nedense "Sümer ülkesi" denilen topraklarda 5 kentten
3'ü; Ur-Uruk-Lagaş siyasî merkezdirler. Aynı ülkenin kuzey sınırı
üstünde Nipur ile güney sınırı üstünde Eridu kutsal, yahut dinsel
merkezlerdir. Eridu yalnız üstüste 3 tapınaklı değil, 6 iskân seviyeli
bir semttir. "Hepsi de bu aynı devreye karşılık düşer." "Yazı
henüz keşfedilmemişti." (69)
Üstüste 6 tabaka, 6 altüstlük sayılamaz mı? Ur; Obeid kazı tabakaları
da 5 ile 6 tabaka sayılır. Bu beş altı tabakada pek erken Orta Barbarlık
Konağında çobanlık ile ziraati bir arada geliştiren Obeid kültürü çevresinden
belki daha ziyade barışçıl yollarla üstüste beş-altı "Barbar aşısı" yemiş
sayılabilir. Bu bakımdan stilin gittikçe "non- figüratif"leşmesi,
Obeid kültürünün gittikçe yaşlandığını, hattâ bir çöküntüye yaklaştığını
anlatıyordur.
Amerika yerlileri Aşağı Barbarlık Konağında kulübe yerleşimleri yapmışlardı.
Araştırmalar Amerika Yerlilerinde Irak'takinden ziyade Mısır'dakine çok
benzeyen Güneş ve Tavşan efsaneleri buldu. Obeid yerleşimleri ilkin o seviyede
sanıldı. Çamur kulübelerin duvarlarına saz hasırlar, pişmiş topraktan konik
çivilerle çakılmıştı. Bu ilk Obeid tipi kulübe mimarisinde, saz, hasır
ve çamur kerpiç tabakaları kat kat konuldukça girintili çıkıntılı bir
özellik meydana geldi. Ondan sonraki oturukluklarda, saz hasır ve balçık
zarureti olmadığı zaman dahi, Irak ananın ilk yapı stili aynen taklit edildi.
Hasır, balçık girinti çıkıntıları korniş biçiminde mimarlık modası gibi
devam etti. "Elam ve Asur'da buna benzer bir safha görüldü." (70)
Mısır'ın ilk yapıları da aynı modaya uydu. (Mısır'a medeniyetin Irak'tan
girdiğine belge). Bugünedek gelmiş İslâm kutsal yapılarının iç ve dış tavan
kornişleri hâlâ Obeid stili komişlerle süslüdür. Türkiye minare şerefelerinin
altlarındaki dekorlar aynı stilden kalmışa benzetilebilir.
1911 yılı Obeid hep böyle çamur evlerden ibaret sayılıyordu. "Meğer
bunlar yorulmaz inşaatçılarmış."(71)
Fakat anıtsal yapıları kişi için değil, tanrı evleridir. Ve bu evlerde
insanla tanrı arasında teklifsizlik ve samimilik devam etmektedir: "Tanrının
evi basit bir salon olmaktan çıkmış, kompleks bir yapı olmuştur ve sunular
masası ile birlikte merkezi daire autel-podium'un çevresi küçük odacıklarla
kuşatılmıştır. Ama, sayısız giriş çıkış yerleri (issue'ler) gidilip
gelinmeyi sağlayıp kolaylaştırır. Tanrı ile maiyyete bulundukları saflarına
lâyık her türlü itibarla karşılanmıştır."(72)
"Irak'ın ilk etkisi Doğu dağlarında, Güney İran'ın Elam'lıları içinde
kendini belli etmiş görünüyor. Suse taşın bol olduğu yerdir: Kâseler, krater-kupalar
taştan yapılır. Gene de: "Orada Obeid Çağında bulunuluyordu. Bu gelişim
4'üncü bin yılında başlamış olmalıdır. Ve şimdi artık olan bitenlerin yüzlerce
yıl üzerinde izlenmesi mümkündür."(73)
Ur da, Obeid de ölü gömmeyi bilirler. Yalnız Obeid: Cesedi uzatılmış olarak
gömer, Ur: Kıvranmış (contracté) yahut çömelmiş olarak gömer. Bu iki tip
Toplum, Arkeolojinin 2'nci (XVIII.) numarasından 5'inci (XIV.) numarasına
kadar: En eskiden beriye doğru, 4-5 basamak durmayıp değişir. Değişmeyi
Çömlekçiliğin geçirdiği değişikliklerden okuruz. İlk Obeid seramiğinin
iki alâmeti vardı: 1) Göçebelerin ilk çömlekleri örme sepet biçimi ve zenbil
gibi kulplu olur. Obeid çömlekleri tam o sepet taklidi kulplu seramikti.
2) İlk Obeid seramiği açık esmer renkte idi. İkinci tabakadan sonra o kulplu
açık esmer kaplar arasına boyalı çömlek parçaları karışarak gittikçe arttı.
Fakat 6'ncı (XIII.) numaralı tabakaya gelinir gelinmez, boyalı seramik
ansızın yokoluverir. Bu ne demektir? Besbelli boyalı çömlek yapımı hiç
değilse Obeid ve Ur bölgesinde yasak edilmiştir. Demek sessizce gelişen
Irak güneyinin insanları içinde ansızın bir kıyamet kopmuştur.
Kıyametin öncü belirtileri 5'inci tabakada gözükmüştü: O tabakada bulunan
bir mühürde tekerlekli bir harp arabası (char)ın atası sayılan ilk savaş
kağnısı kazılmıştı. O zamanın tankı sayılacak kağnı, insanlar arasındaki
kızışmanın kıyametler koparacağinı gösterir. Bu ansızın kopan kıyamet iki
şeyi öğretir:
1- Irak gelişiminde Medeniyet başlamadan dahi nisbeten ileri bir Toplumu,
nisbeten geri bir Toplumun yenmesi med-cezir biçiminde ritmikleşmiştir.
2 - Geleneğin "Tufan" dediği şey, Irak'ın sosyal coğrafyasından çıkma
tipik bir altüstlüktür. Obeid ve Ur kulübeleri ve yapıları deniz seviyesi
altında, su içinde, kerpiçten yapılmış oldukları için, her yaman barbar
akını ziraat için yapılmış kanalların sed ve bentlerini yıktığı gün; insanlar
ister istemez denize düşmüşçe sular ve dalgalar altında boğulup gider.
..Bay A.-Parrot, Obeid kültürünü "Tufan"a veren barbarları:
"Sümerlerin gelişi" sayar. Ona göre: Obeidliler: "İstilâcıların
önünde yenilip kaybolma zorunda kaldılar. Yeni gelen kimseler bizce Sümerlerden
başkaları olamazlar."(74) "Sümerlilerin
herhalde Semit olmadıkları, dillerinin bilinen hiç birşeye benzemediği
ve menşeleri olan ülkenin Hazer ötesi yanında ve belki daha ötelerde aranması
gerektiği söylenebilir."(75)
Rejim değişikliğinin ilk belgesi:
"Boyalı seramiğin hoyratça bertaraf edilmesi oldu." "Demek boyalı
süsler, yeni efendiler tarafından tehlikeli sayılan bir ifade taşımış olmalı
ki, o efendiler, kendi kanunlarını dayattıktan sonra, o dayattıkları kanunlara
kendi inançlarını da katmak iddiasına giriştiler. Gerçi Obeid seramiği
jeometrik temaları, seyrek temsilleri ile pek zararsız görünüyorlardı.
Suse'unkiler o bakımdan çok daha, çağrışımlı (evocatrice: Akla çokşeyler
getirici) idiler. O da kaybolup yerini bir fabrikaya bırakmak zorunda kaldı.
O fabrikanın üretimleri bilinen gerçekleştirimlerinden sonra bir o kadar
daha alelade göründüler... Artistler giderildiler ve mirasları esnafların
eline kaldı."(76)
Fakat, Irak'a bu sonradan gelme istilâcı Sümerler, geldikten sonraki
yaratılarını, ne sayede geliştirdiler? Kendilerinden önceki (süresi aralıksız
5-6 tabaka) insan yığınlarının hazırladıkları geniş kültür zemini sayesinde.
"Sümerliler o kadar çarçabuk zirveyedek yükseldilerse, bu başarı birçok
kuşakların tecrübelerinden faydalandıkları için mümkün oldu."(77)
Biraz da dile kolay geldiği için, Sümerlere atfedilen bu değişikliğin,
ondan önceki 5 tabakadaki değişiklikten farkı hem çok ansızın; hem çok
derin bir altüstlük getirmesinden ileri geldi. Ona, "Tufan" adını
vermek yerinde olur. Daha önceki 5 tabakanın değişikliklerinde biçimlerin
soyutlaşmaları: Eski canlı ve somut Totemlerin gittikçe gizlenmek, bir
baskıdan çekinilerek stilize edilmek istendiğini gösteriyordu. Modern çağda,
hür düşüncenin yasak edildiği ülkelerde, pısırık yeni sosyal sınıflar fikirlerini
felsefeyle, büsbütün umutsuz olanlar da edebiyatla ifade sapa yoluna yöneliyorlar:
Tıpkı öyle, ana Totemlerini açıkça savunamayan kadim toplumlar da canlı
biçim yerine onu andıran işaret ve çizilere başvurdular. Onun için Kıyametten
önceki jeometrikleşmiş çömlek süsleri de,daha eski Irak Toplumuna ve Totemlerine
yabancı toplumların dışarıdan gelip gittikçe ağır bastıklarına delil sayılabilir.
Yâni, El-Obeid gelişimini bir tek Toplumun değil, üst üste binmiş bir çok
Toplumların hiç değilse beş ayrı tabaka teşkil edecek kadar başka başka
özellikler göstermiş eseridir. Yalnız o ilk tedriçli tekâmül, bu altıncı
tabakadaki Devrim kadar yaman ve ansızın olmamıştır. Birincilere "Tufan"
denilemeyişi de onların belki bir kerteyedek barışçıl geçmiş başka başka
uluslar arasındaki kaynaşma oluşlarındandır.
6'ncı tabakadaki "kıyametin alâmetleri"ni bize arkeolojinin "Tufan
kuyusu" denilen kazılar verir. Bu kazıya göre "Tufan", dibine doğru
inilen mezarlığın altında: SIS VIII'inci tabakadadır ve burada deniz seviyesinden
5.20 ilâ 8.60 metre yüksektir. Demek, sosyal kıyametin kopması için: Deniz
seviyesinden bir metre aşağıda başlamış bulunan Irak'taki gelişme, 8.6
metre yüksekliğe dek birikmiştir. Bu birikişin süresi her yıl ırmakların
getirip yığdıkları mil kalınlığı ölçülerle hesaplanabilirdi.
Böylece, 5 tabaka barışçıl sosyal birikiş,1 tabaka ansızın az çok savaşçıl
ve yıkıcı sosyal sıçrayış (Kıyamet-Tufan) ile insanlığın beş altı bin yıllık
Antik Tarih boyunca güdeceği "cycle", "devr'i dâim" helezonu Irak'ın daha
Tarihöncesinde başlamış bulunur. Kıyamet veya Tufanlar ardarda gelecektir.
Her yeni Tufan bir öncekinden daha büyük (yeryüzünün daha geniş ülkelerini
ve daha çok insan yığınları kaplamış) olacaktır.
Arkeolojinin 6'ncı tabakasında kaybolan boyalı seramik 7 ve 8'inci tabakasında
yeniden ortaya çıktı. Bunlar ara sıra kırmızı pentürleriyle Obeid çömlekçiliğinden
farklı olan kızıl seramik adını alacaktırlar.
Tufandan önce (buna istersek birinci veya ufak Tufan da diyebiliriz):
Yerleşim kültürü Fırat ırmağının Dicleyle birleşmek üzere bulunduğu yere
yakın batı-güneyinde üç merkeze yığılmış gibiydi: 1- Eridu (Abu
Sharai), 2 - Ur (El Mugheir), 3 - El-Obeid... Tufandan sonra
kültür hegemonyası aynı semtlerdeki Fırat'ın Kuzey Doğusuna çıkar: Kadim
Uruk (Tevrat'taki: Ereş, gelenekte belki Pantebibliya) denilen semtin
adı ile anılır.
Destan kahramanı Gilgameş'in adına bağlı olan Uruk kültürünün temsil
ettiği çağ da yekpare değildir. Tıpkı Obeid çağı gibi arkeoloji bakımından
7 ilâ 11 (XII-VII) numaralı tabakalar arasında hayli uzun süren 5 basamaklı
bir gelişim gösterir. Bilinen en eski "Kıyamet-Tufan"ın yarattığı altüstlük:
"Gözönünde tutulunca, medeniyetin tam bir gerileme haline girmiş
sayılmasına eğginlik gösterilebilirdi. Bu hiç te böyle olmadı. Gerçekçi
Sümerliler, tersine, sağlamca yerleştikleri ülkeyi bütün komşularının ilham
alacakları bir kültür merkezi yapmaya kendilerini verdiler."(78)
Onların "Dehakâr bir ruhun hizmetine girmiş bulunan dinamizmleri
Irak'a parlak ilerleyişler yaptıracaktı." "Şu çağ için iki safha
tanınmıştı: 1- Uruk (Kral Kenti) (İncil'in Ereş'i), 2 - Cemdet-Nasr
(belki İncil'in Kidnunu'u). "Bugün uzmanlar, o iki devreyi bir arada
incelemeyi tercihe değer buluyorlar;çünkü oradaki sınırı ayıracak çiziyi
sarahatle çizmek güç oluyor."(79)
Arkeoloji kazıları bakımından: Aşağıdan 7'nci (yukarıdan XII.) numaralı
tabaka ile gene aşağıdan 12'nci (yukarıdan VI.) tabaka arasındaki 7 numara-tabaka
Uruk adına, ondan sonraki aşağıdan 15-16 (yukandan III-II.) numaralı
tabakalar da Cemdet-Nasr adına bağlanır. Bu ayırım ne kadar sarih
olmasa bile anlamsız kalmaz. Yeter ki Uruk adına bağlanan tabakalardan
ilk numaraların Obeyid kültürünün rönesansı olduğu unutulmasın. Bay A.
Parrot'nun "gerileme" gibi görünür dediği o rönesans birikişinden sonra
Uruk kültürünün en büyük orijinal eserlerinden Kalker Tapınak: "Cidden
heyecan uyandırıcı ve râbıtalı mimarlık: Ancak V'inci seviye ile birlikte
başladı."(80) Yukarıdan V. tabaka,
aşağıdan 13'üncü numaralı tabakadır. Kızıl tapınak da bir sonraki
14 (IV) numaralı tabakada kurulur.
Gerçi Uruk çağının ilk iki basamağında (7-8 veya XII-numara tabakalarda)
iki yeni nesne bulunur: A) 7'inci tabakada en eski mühür damgası:
Kazıların bir tesadüfü müdür bilinmez. B) 8'inci tabakada en eski bakır
nesne'nin gerçekliği şüpheli sayılır. Aslında bu her iki buluşun Obeid
kültüründen, hele Obeid insanlarından dışarıda birer icat sayılmasına da
imkân yoktur. Ur ana kültürünün ve insanlarının Uruk devrinde de yaşamaya
devam ettikleri besbellidir: Gri seramik birçok defalar kendisini gösterir;
yalnız Obeid devrindeki gibi kulplu oluşu seyrektir. Bu sırada çömlekçilik
büyük sıçramayla: Torna ve Fırın yeniliklerini icat etmiştir.
Ama o teknik ilerleyişler gene Obeid yerlilerinin eseri sayılır:
"Daha sonra mühürün, El-Obeid medeniyetinin menşeinde bulunan aynı
kompleks içinde icat edildiğine inanmak için birtakım sebeplerimiz bulunacaktır.
Şimdilik yalnız şunu söyliyebiliriz ki: Ereş'in yeni seramiğine bakınca,
El-Obeid medeniyetinin Uruk devri denilen devirde, bir yeni kan ve yeni
fikirler enfüzyonu ile gürbüzleştiği düşünülebilir. Yeni gelenler bir fâtihler
azınlığı teşkil ettiyseler bile, gelişleri büyük bayındırlık işlerini yürürlüğe
geçirmek için gerekli sermayenin birikimini kolaylaştırmış bulunmalıdır.
Yeni gelenlerin kendileriyle birlikte vaktiyle hazırlanmış ne gibi şeyler
getirdiklerini söylemenin henüz zamanı gelmiş değildir. Çünkü not edilen
yeniliklerin: Tornanın ve hattâ düzeltilmiş fırının Sümer istilâsının yarattığı
yeni şartlara uymak üzere icad edildiği kavranabilir.
"Herhalde istilâcılar sayıca azlıktılar ve çarçabuk emilmiş görünüyorlar.
Hiçbir seviyede siyah, kırmızı yahut gri çanak parçaları (tesson'lar) yerli
geleneği devam ettiren açık renk seramiğe nispetle çokluk değildi."(81)
Bilginin Medeniyet sözcüğünü tarihöncesi kültürü yerine kullanışı,
kapitalizm devrinde imiş gibi "Sermaye birikimi"nden bahsedip Zenginlik
ile Sermayeyi birbirine karıştırması bir yana bırakılırsa, anlatmak istedikleri
açık olaylardır: Antika Tarihte, tarihsel devrimi yapan her azınlık, bir
süre, yendiği insanların eski kültürünü Rönesansa uğratır. Toplum içinde
üretim: Çalışmadan geçinecek bir azınlığı besler duruma yükseldiği zaman,
alt edilenlerle yenenler - Amerikan Yerli kabilelerinde görüldüğü gibi
- artık birbirine "kabul" törenleriyle katışıp kaynaşmayabilirler. Henüz
sosyal sınıflar teşekkül edemediği halde, Osmanlının Reâya karşısındaki
ilk durumunu andıran bir üst kast, alt kast teşekkülü başlar. Üst kastın
lehinde ve tekelinde azçok bir zenginlik derlenmeye başlar. Bay Childe'in
"Sermaye birikimi" sandığı olay, budur. Tarihöncesinde "Sermaye"
yoktur.
İlk Tufan (İlkel Tarihsel Devrim) Gilgameş'in Kenti (henüz doğmamış
bile olsa) semtini üstün getirmiş sayılabilir. Uruk-Ereş semtinin hegemonyası
altında, en eski Obeid-Ur kültürü yaşamakta ve yeni hamleler geliştirmektedir.
Yeni gelen Fatih barbarlar azınlığı, kendi üstünlüğünü yenilenlere insanüstülük
diye dayatmıştır. Eski ve yerli çoğunluğu uğrattığı bir "Yeni Nizam"
ile daha sıkı çalıştırarak belirli yerlerde zenginlik birikimine zorlamıştır.
Fakat unutmayalım: Henüz sınıfsız Tarihöncesi sosyalist toplumundayız.
Orada ne şahıs mülkiyeti, ne özel sermaye icat edilmemiştir. Yenenler de,
en az yenilenler kadar ilkel sosyalist düzenin "kişi"leridirler. Kendi
kişiliklerini herkesten önce kendi kandaşlarına karşı kullanabilecek güce
erememişlerdir.
Savaş bitince, (medeniyetten sonraki Tarihsel Devrim üzerine hemen
beliren) kişi, kral, bey imtiyazlaşma soysuzluğu teşekkül edemez. Yenenler
zafer tacını birkaç sivrilmişe maledemezler. Zaferi toplum ölçüsünde teşkilât
ve çabalara yöneltip, o zamane dek görülmemiş büyüklükte Kollektif aksiyon
üretici güçlerini harekete geçirirler. Bu hamlenin üretime verdiği hız
ve ürünler bolluğu oldu bittiye gelmiş insanüstülük gücünün emrine ve yerine
adanır.
"Daha füzyon (kaynaşma) tamamlanmadan önce bile, barbarlıktan medeniyete
geçişi gösteren mükemmelleşmeler gözümüze çarpıyor. Sümer'in ziraatçi ve
balıkçı köylüleri şimdi, çabalarını, tanrıları şerefine anıtsal yapılar
yükseltmek maksadıyle koordine ettiler. Besbelli bu kollektif çalışma,
bir sermaye birikişini ve üretim merkezlerinden işçilerin beslenimi için
gerekli olan bir merkezîleşmiş zahire fazlalığını tazammun ediyordu. Aynı
fazlalık: Çamurları drene etmek ve tarlaları sulamak gibi kamu işlerinin
yürürlüğe girdirilmesi için de gerekliydi: Hem bataklık, hem çöl olan ve
yağmurların bırakıp gitmiş olduğu bir ülkede köylerin şehirlere dönmesine
elveren, dik ırmak hendekleriyle platformlar (düzlükler) tarafından gelme
feyezanlara karşı şehri kurtarmayı sağlayan ve en sonunda esaslı ilk maddelerin
geniş ölçüde ithaline imkân veren şey, bu kurutma ve sulama kanallarıydı.
O fazlalığı, ülkenin haddinden çok bereketliliği sağlıyordu. Fazlalığını
birikmesine en iyi garanti, ahalisinin takvâ (piete)si, sofuluğu idi. Kızıl
ve gri çömlekçiliği yapan idareci sınıfını: El-Obeid'in köylü sınıfı üzerine
çıkartan fütuhatın o bilirkişi ne kertede aceleleştirdiğini bilemeyiz.
(82)
Bilginin Tarihöncesindeki Toplum yapısını ne kadar önemsemediği yukarıki
açıklamasında kullandığı sözcükler ve terimlerden anlaşılıyor. Gene kısaca
hatırlatalım:1-Obeid çağından Uruk çağına geçiş "Barbarlıktan Medeniyete
geçiş" değil, medeniyetten önceki çağda Orta Barbarlıktan Yukarı
Barbarlığa geçişi gösterir. 2 - Bu geçiş sırasında: "Köylerin şehirlere
dönmesi", yok aşağı barbar oturukluğunun Irak Sübtropikal coğrafyasında
eriştiği Orta Barbarlık yerleşimlerinden Kentleşmeye dönmesi vardır.
3-Gene "İdareci sınıf-Köylü sınıfı" diye ancak medeniyette görülen
sosyal sınıflar ne Uruk, ne Cemdet-Nasr çağlarında anlaşılır şey
olamazlar. Belki yenenlerin "idaresi"si başlamaktadır.
Ancak medeniyet kurulduktan sonraki barbar akınlarının Tarihsel Devrimlerinden
doğmuş "Devlet"lerde örneğin Osmanlı "Dirlik Düzeni"nin ilk günlerinde
toplum: 1 - "İdareci sınıf": Barışta âsayiş (dirlik), savaşta dövüş ile,
2 - "Köylü sınıfı" her zaman yalnız üretimle uğraşan birer "sosyal sınıf"
değil, birer işbölümü zümreleri durumundadırlar. Gene o yüzden, nasıl bütün
Tarihsel Devrimlerden sonraki barbar Fâtihlerin kurdukları düzende toprak
hemen hemen genel olarak tümüyle Toplumun ortaklaşa mülkü ise, tıpkı
öyle ve hattâ - hiç medeniyet soysuzlaşması bilinmediği için - daha geniş
ölçüde burada dahi her türlü zenginlik mülkiyeti: Ortaklaşa toplum
sembolü olan Tanrı'nındır. Yeryüzünde Uruk çağı yaşanırken, insanlığın
aynı Toplum içinde sınıflara parçalanışı icat edilmemiş bulunduğundan,
hiçbir birikmiş zenginlik "Sermaye" olamamış ne kişi'lerin, ne imtiyazlı
bir sosyal sınıfın tekelinde hapsolunmamıştı. Nitekim, yukarıdaki
term kakafonisine düşen Bay Childe'de belgeleri açıklarken bunu söylemek
ister:
"Yazılı dökümanlar, Tapınak mülkiyetlerinin muhasebelerinden başka
bir şey değildirler; o dökümanlara göre üretim fazlalığı daima tanrılığın,
Tapınağın ve tapınak rühbanının emrindedir. Böylelikle Ereş'te birinci
anıtsal yapı, bir saray yahut bir lâhid değil, fakat bir tapınaktır; o
tapınağın içinde bundan sonraki tapınak muhasebe evrakının piktografik
(resimli yazı) anası olan bir tablet bulunmuştur." (83)
Obeid-Ur çağında olduğu gibi, Ereş-Uruk çağında dahi, insanlar ne sivri
kişi çıkarcılığını, ne sınıf tekelciliğini ahlâkın ve aklın bir numaralı
buyrultusu kertesine çıkarmak şöyle dursun, hem ahlâksızlığın ve hem de
aklın en affedilmez sapıtması sayan bir toplumda yaşıyorlardı.
"Ereş'in 12. (VI.) devri sırasında yurttaşlar yapma bir balçık tepe
yükseltmeyi tasarladılar: Onun üzerine, hakkında henüz pek az sarih bir
fıkir edindikleri Tanrı Anu, yahut onun selefi inecekti. Bu yükselti, bütün
tarihsel devir sırasında Babilonya'nın ve hattâ Asur'un sanktüerlerine
bağlı bulunan Ziggourat'ın ilk taslağı (prototipi) idi; daha şimdiden 10
metre yükseklikteydi. O zift yataklarıyle birbirlerinden ayrılmış basit
balçık keseklerin üstüste yığılı tabakalarından bileşikti. "(84)
Zikurat'ın 4 köşesi: "Doğu-Batı-Kuzey-Güney yönlerini gösterdi. Sarp
meyilli cephelerinde, Ur kulübelerinin duvarlarına yapıldığı gibi, boş
pişmiş balçık koniler yumuşak mile saplanmıştı. Üzerine, yarı sathını kaplıyacak
17x22 metre çapında dörtgen biçimde balçık tuğladan yapılmış, beyaz kireç
badanalı Ak Tapınak geliyordu. Tapınağın uzun bir avlusu, birbirine geçilen
geniş odaları ve... ilkin aşırıca "demokrat" olan Tanrının halk arasına
isteyince inmesine elverişli bir de merdiveni vardı.
İşte Irak'ın ünlü Silindir damgası (empreinte de cylindre):
Bu herkesin ortaklâşa malı sayılan tapınaktaki taşınır toplum mülklerine
dokunulmaması için icat edilmiş ilk mühürdür. Yeryüzünün Mısır'dan Kapadokya'ya
(Orta Anadolu'ya) ve Girid'e, Sind Hindi'ne kadar her yerine Irak damgasını
o vurdu. Vurduğu her nesneyi dokunulmaz kutsal adak (Consacre) yapan, yahut
etnoğrafların deyimiyle Tabulaştıran (dokunulmaz kılan) odur. Mühürün
üstündeki işaretler belki de ilk rakamlardır: Yazıya doğru gidiş ilerlemektedir.
"Mülkiyet ve şahsiyet fikri, bu muameleyle ifade edilecektir."(85)
Ölüler yeniden uzatılmış olarak gömüleceklerdir. Yalnız balçıkla mumyalanmışa
benzerler, kimi de yakılırlar.
Bu prose, Kan teşkilâtı dışında ve üstünde, onunla paralel gidecek
yeni bir Toplum birliği sembolü olarak yeri yurdu belli Tanrının doğması
ve güçlendirilmesidir. Tanrı ve Tapınağı: Toplum mülkiyetinin deposu, dolayısıyle
de Toplum alın yazısının kutsal mercii olmuştur. Oraya el koyabilen, Topluma
el koymuş gibi olacaktır.
Yukarı Barbarlık Konağına girilmiştir.
Sosyalist Toplum kişilerinin Kan teşkilâtları yanında bağımsızlığı
göklere doğru yükseltilen, Toplumun üretim ve mübadele münasebetlerini
müthiş bir ekonomi tekelinde tutup güden Tapınak, elbet insan kişilerin
idaresinde idi. İleride Medeniyet başladıktan sonra, bu tapınak kişilerin
hangi rolleri, nasıl oynadıklarına daha açık belgelerle karşılaşacağız.
Kan teşkilâtı üstünde insanlığın ekonomik ve politik kaderini güden
tapınağın Toplum için hem muazzam bir kuvvet, hem muazzam bir zaaf kaynağı
olduğu, geri barbarların daha ileri kültürlü Irak Toplumuna karşı zaman
zaman giriştikleri bu davranışlardan anlaşılır.
Ak tapınak çağı çok sürmez. Yeni bir Barbar akını güney Irak toplumculuğunu
tekrar altüst etmiş görünür. Belki ilk Ak tapınakta, en eski Obeid-Ur toplumcukları
üzerine çullanmış başka bir barbar toplum kodamanlarınca biçimlendirilmişti.
Ak tapınaktan sonra gelen çağlarda iki, ve belki daha çok sayıda) barbar
akınları ile iki Tarihöncesi Tapınağı paralel düşerler.
13 (V) numaralı tabakada: "Kalker tapınak artık adı sanı belli
olan tanrının devce evi (sanktüer'i)dir. Toprağında çakıltaşı bulunmadığı
için, Allahın insanı bile (Yani Toplum gücünün medeniyeti bile) balçıktan
yarattığı Irak milleri ortasına, nerelerden bulunmuşsa (uzak ülkeler dağlarından)
büyük kayalar taşınmış, kalkerden temeller atılmıştır. Yeni toplumun kollektif
gücü (Allahı): Zifti, balçığı şanına yeterli bulmamış makamının daha ömürlü
olması için kalker taşları getirtmiştir. Bu tapınağı "ekzotik menşe'
li" sayan Dr. Jordan: "İktidara yeni bir etnik (ırk) elemanının
çıktığını gösterebilir" der. "Fakat bu farazî fâtihler, tıpkı Kassitler
ve Âsurlular gibi, eski sanktüeri restore ederek veya büyülterek ve kadîm
girintili, çıkıntılı (kornişli) mimarlık geleneğini muhafaza ederek kutladılar."
(86)
Toplum içinde eski emniyet kalmamış olacak, daha doğrusu yeni ve tekelci
ve Toplum çoğunluğuna karşı bir emniyet gerekmiş olacak ki, mallara (henüz
fertlerin olmayan ortaklaşa = kutsal mallara) dokundurmamak için önce amület
(uğur taşı) uğur incisi sıfatıyla küpleri mühürliyen silindirler,
gene insanları yıldırmak için gövdesinin her ucunda bir baş fışkıran canavarlar
çoğalır. Bunlar, şüphesiz yabancıları ürkütmek üzere birleşmiş Kan
Totemleri idi. Aynı mühürleri taşıyan: "İki karınlı küpler, ilk Elâm damgalarına
çok yakın tipte" (87) olduklarına
göre, yeni fâtihlerin Elâmlılar olmaları akla gelebilir.
"Tapınakların hazinelerinde biriken zenginlikleri ve tanrıya adanmış
malları idare etmek için, tanrılığın hizmetçileri dökümanların korunmasını
sağlamaya mecburdurlar. Daha o çağda numaralı bir kayıt sistemi yaratmışlardı.
Geriye yazı sisteminin icadı kalıyordu." (88)
14 (IV) numaralı tabakada, artık hiç değilse, Yakındoğu kaynaklı bütün
dinlerin en geniş ayrıntılı ek ve büklerine dek her şeyleri muazzam Kızıl
Tapınak'la başlamış olur. Yalnız tapınağın 3 defa elden geçirilmesi,
çevresinde kopan kızılca kıyametleri sezdirmeye yeter. Daha V numaralı
tabakada A, IV ve IV B tabakasında B, sonra C ve en büyük D kızıl tapınakları,
Irak Tarihöncesi sonlarına doğru dizilirler. (Horos oeuvre: 30x80 metre,
Orta nef = sahn: II, 30x62 metre): "Önemli bir kalabalık müminler toplantısını
barındırabilir." (89)
"Tabletler, küpler, damgalar daha sanatkârca ve daha zevklice hâkkedilmiş
silindirlerle mühürlüdürler." (90)
Taşdevrinin realizmine uygun hayvan teorileri, boyunları dolanmış veya
antitetik (küpün iki yanında iki arslan gibi) hayvanlar, Sümer fistanlı,
uzun saç sakallı insanlar ilk askerî maksatlı şarlar (savaş arabaları),
elleri arkada esirler sahneye çıkmak üzeredirler. Piktografik yazı (nesnelerin
kısa biçimleri) harf değilse de ideogramlara (basit sembollere) dönmüştür.
Döllülük ve bereket tanrıçası İnnin, Ateş güneş tanrısı Dumuzi (Temmüz,
Greklerin: Adonis'i) ile tez-antitezleşir. Artık erkek de "Tanrılaşmış"tır.
İleri geri akınlarla Irak'ta Yukarı Barbarlık Konağının en yüksek katına
gelinmiştir: Arkeolojinin Cemdet-Nasr çağı (15 - 16'ncı (III-II))
numaralı Irak Tarihöncesi tabakalarını doldurur. Cemdet-Nasr bâkirdir:
Yerinde gerek Aşağı, gerek Orta Barbarlık kalıntıları yoktur. Yalnız aşağı
Kiş tabakalarında mikrolit (ufak-taş) kimi âletlerin, sepetçiliği
andıran çömleklerin ve "bazı desenlerin, hattâ polikromik (çok renkli
desenlerin) belkide Tell-Halaf (Kuzey Batı Irak) ve Kuzey Suriye'de
evveliyatları vardır." (91)
Cemdet-Nasr çağında, medeniyet öncesi kültürün ulaşabildiği yeryüzü
semtlerinde en geniş uluslararası münasebetler doğmuştur. Ur çağındân beri
bakır bulunmuştur, ama lükstür, seyrek kullanılır. Kuartzit yarması çapa,
obsidyen lam, balçık orak devam eder. Sap deliği olan balta bulunmuştur.
Yalnız balçıktandır.
Cemdet-Nasr'ın gelişen dünya münasebetleri şöyle özetlenebilir:
I - El-Obeid ve Ur'la: Taş vazo üstünde röliyefli hayvanlar,
Fayans tabletler. Obeid: Dudağa konulan taş düğme, cilâlı satıhlı olan
yeşilimtrak çömlekçilik takılacak iğne. Uğur taşları (insan, güvencin,
ayı, sikronom).
II - Uruk'la: Yazı başlangıcı, hayvan motifli silindir, inci,
küpe, fonetik değerli piktografık yazı.
III - Elâm'la: Suse'un alçı vazoları gibi steatit taşından yapılmış,
sırtı oyuklu muhteşem ayı. Yazı ve rakam.
IV - Mısır'la: Ucu yuvarlak iğne, diskvâri gürz, uzunlamasına
delineceğine, bir ucundan asmaya yarar kulakçıklı silindir: "Bu çağla
protodinastik Mısır arasında bir senkronizm (hemzamanlık) bulunduğuna işaret
olur." (92)
V - Hint'le: "Tersine çevrilmiş, kesik konik biçimli içlerinde
tutamak düğmeleri bulunan abturatörle Indüs medeniyetine benzerlikleri
ile ilgi çekicidir." (93)
Cemdet - Nasr çağının sanayi ve ticareti bu derece ileri ve yaygındır.
Ticaret münasebetleri ister istemez inanç ve kültür münasebetlerini
de ardından götürüp getirmiştir. Tapınaklara Irak'ın dört bucağından müminler
taşınırlar.
Artık Tarihin hücresi Kent doğmuştur. Cemdet-Nasr'ın kendisi
talan edilmiş bir kenttir. Langdow, şaşılacak kertede ince, kiremiti andırır
dörtgen tuğlalardan yapılmış 200x300 metre çapında bir kale ile,
merdivenle çıkılan tepesinde 48x92 metre çapında bir saray bulur.
Bu, medeniyetin beşiği olacak ve Irak'tan sonra yeryüzünün her bucağına
saçılacak olan Kent'in ilk tohumudur. Büyüyen kültür, çevre barbar
med ve cezirlerine karşı savunmak ve bağımsız bir canlı bütün olmak zorunda
kalmıştır.
Medeniyetin en yüksek kültür aygıtı olacak yazı da iyice başgöstermiştir.
Uruk çağının Kızıl tapınak listesi, Farah'tan beri okul metinlerine kadar
gelişmiştir. Gilgameş destanının Şuruppaklı (Farahlı) kahramanı Utnapiştim
(Semit geleneğinin Nuh Aleyhisselâmı) tanrısal (tapınak yaratığı) kitapları
medeniyetin minyatürü gibi önemle saklar. Gerek Irak'ın, gerekse ona yaklaşık
Doğu komşusu Elâm'ın nice yüzyıllar işledikleri harf kılıklı ideogramlar
içinde en uygun olanları ayıklanarak gittikçe basitleştirilir. Ereş-Uruk
rakamlan sekstimal (altışarlı) sayı idi. Elâmcıl onarlı (desimal) rakamlar,
zamanımıza dek gelmek üzere altışarlıların yerini tutarlar. "Uruk devrinde
kullanılan piktografik semboller birer fonetik değer kazanmışlardı."
(94)
"Çok mânidar bir cihet de şudur: Yazı ne kralların savaşçı eylemlerini
not etmek için ne ilâhiyat naslarını ifade etmek için değil, fakat kesin
olarak pratik bir kullanımı için, yâni tapınaklardaki dünyevî malların
idaresiyle ilgili pratik iş için yaratıldı. Okul metinleri dışında en eski
tabletler yalnız muhasebeyle ilgilidirler; ama bu durum kâtiplerin gitgide
soyut fıkirlerin de kayıt ve intikal ettirilebileceği bir âlet kotarmaya
varışlarını engelleyemezdi." (95)
Görüyoruz: İleride medeniyete maledilecek bütün olumlu buluşlar,
barbarlığın yaratığıdırlar. Hele Yukarı Barbarlığın son basamağı olan Cemdet-Nasr
devri; Engels'in "Demokrasi militer"dediği askerî yayılma tekniğini
de son haddine vardırmış bulunur: "Herhalde, militarizmin doğması için
gerekli ve daha sonra tarif edilecek olan şartları da artık olgunlaşmıştı."
(96)
Irak'ta, barbarlıktan medeniyete geçiş, yeryüzünün başka ülkelerinde görülmedik
derecede orijinal ve kendiliğinden olmuştur. Irak'ta, Orta Barbarlık konağından
Yukarı Barbarlık konağına geçiş, arada 2 arkeoloji tabakasını dolduran
ilk Uruk devriyle olmuştur. Yukarı Bârbarlıktan Medeniyete geçiş de gene
2 arkeloji tabakasını dolduran Cemdet-Nasr devriyle olmuştur. Bu geçişleri
hangi insanlar yapmışlardır? Tarihöncesi bilginleri, bilinen prejüjeler
yüzünden en çok bu "Irk" meselesine önem verdikleri için, meseleyi epey
karıştırırlar. Gerçekte, o geçişi insanların yapmış olması yeter.
1- ORTA BARBARLIKTAN YUKARI BARBARLIĞA GEÇİŞ: Irak'ta URUK adı ile
anılan Tarihöncesi buluntular, hiç değilse bugüne kadar yapılmış araştırmalara
göre, pek dar bölgelerle göze çarpmış, hemen hemen sırf Ereş semtinde toplanmıştır.
"Uruk devri, Ereş dışında ancak Ur'un Çömlek kırıntıları, duvarları
ve mühür damgaları ve Kiş'in birkaç çömlek kırıntısı ile temsil edilir.
(İleride Elâm'ın ve Asur'un da onunla kiyaslanabilen birer safhası anlatılacaktır)
Ama gene de Uruk devri Sümer medeniyeti içinde esaslı ânlardan biri sayılmalıdır.
İlk Uruk safhalarının gri çömlekçiliğine, kırmızı sıvasına (enduit) veya
kalker tapınağın ekzotik mimarlığına verilecek etnik (ırksal) anlam ne
olursa olsun, Uruk devri: El Obeid medeniyeti ile Sümer medeniyet olduğu
şüphe götürmeyen medeniyet arasındaki bağı kurar. Balçık tuğla ve çiviler,
Kızıl Tapınağın en çıkıntılı cepheleri ve sütunları, onları dekorlayan
hasır motifleri ile orada bulunmuş gagalı saksılar (pots), şecerelerini
El-Obeid safhasına dek çıkarabilirler. Fakat, mimarlığın, seramiğin, güzel
sanatın, numara sisteminin ve erkek kuvafürlerinin daha duruca belirttikleri
şey, pek iyi bildiğimiz Arşaik Sümer medeniyetinin ilân edilişidir. Doğrusu,
daha şimdiden Sümer medeniyetinin esaslı elemanları önünde bulunmaktayız.
Burada eksik olan tek şey, olsa olsa, Urak ehalisinin Sümerli olduklarını
isbat edecek dökümanlardır." (97)
Uruk devrinde yaşıyan insanların Sümerler mi, yoksa başkaları mı oldukları,
ikinci meseledir. Tâ ilk Obeid devrinden beri, geçmiş arkeoloji tabakalarında,
Sümerlilerin bulunduğunu kimse öne süremediği halde, Obeid ve Ur devirlerinde,
yapılmış keşif ve icatlar olmasaydı, bir Uruk kültürünün doğmayacağını
herkes kabul etmiştir. Demek, medeniyete varan gelişimin doğması için illâki
Sümer adını taşımış bir mûcize-ırk araştırmak, biraz da modern çağda ortaya
çıkan "nasyonalizm" modasını kadim zamana da maletmeye kalkışmaktan
ileri gelir. Sümerler olsa ne, olmasa nedir? Kadim tarihte bir milliyet
yoktur, aşiret vardır. Aynı ırktan kabileler, birbirlerini tepelerler.
2 - YUKARI BARBARLIKTAN MEDENİYE GEÇİŞ; Yukarıda gördük. Bay Parrot,
Uruk devrini "Sümerlerin gelişi" ile başlatır. Bay Childe, Uruk devrinin
başlangıcında değil, sonunda bile değil, Uruk devrinden sonra gelen Cemdet-Nasr
devrinde Sümerlerin Irak'a yerleştiklerini ispat eden belgeyi belirtir:
"Bu belgeyi de, ondan (Uruk devrinden) sonraki devr (Strate d'Erech
15 -16, III - II) verir; orada yalnız Sümer mevkilerile (yâni Ur ve Farah
ile) bağ kuran halkaları değil, fakat Akkad mevkilerile de, yâni Kiş (10)
ile, Cemdet-Nasr'a komşu olan tarihöncesi şehri ile ve hatta Dicle ötesindeki
Khafaje ile bir bağ kuran mutlak surette sarih halkaları da buluyoruz.
Bütün Babilonya (Irak) toprakları içinde varlığı isbat edilen yeni safha,
ilk keşfedilen mevkiin adına göre: Cemdet-Nasr devri adıyla anılmıştır...
Cemdet-Nasr da, Kiş'te yahut Farah'ta hiç bir lâhit tarif edilmedi; ancak
ilk mevkide bir aşırı-uzun kafa (hyperdolicocefal) kafatası bulunmuştur
(20)..." (98)
"Şimdi Cemdet-Nasr (16) ve Ereş (2)'te bulunmuş tabletlerle ispat edilmiştir
ki, oraların ehalisi Sümerlilerdi. Uruk devrinde kullanılan piktoğrafik
semboller burada fonetik bir değer edinmişlerdi, ve fikirleri tercüme ettikleri
gibi sözcükleri hecelemeye de yarıyorlardı. Bu sözler pek arşaik bir Sümerceye
mensup görünürler. Bununla birlikte, şurası hayli ilği çekicidir: Onlu
numaralama sistemi, Ereş'te altılı sistemle birlikte yaşadığı halde, Cemdet-Nasr'da
daha hâkimdir. Muhakkak ki, gelenek henüz teşekkül etmemişti." (99)
Yukarı barbarlıkta geniş işbölümü sayesinde aşırı bol üretimler tapınaklara
büyük zenginlikler yığdığı zaman: Bunların hiç birisi hiçbir özel kişinin
malı değildi; tam tersine hemen bütün zenginlikler, tanrı adlı sosyal sembolün
mânevi şahsiyetine adanmış (consacre) mallar idi: Yâni toplumun ortaklaşa
mülkiyetinde idi. Medeniyet ise, bunun taban tabana zıttı olarak; bütün
zenginliklerin özel kişiler adına belirli zümrelerin tekeline geçmiş bulundukları
bir çağdır. Bu açıkça zıt duruma göre: "Medeniyet nasıl gerçekleşti?"
sorusu aslında şöyle bir sorunun özetidir: "Sosyal zenginlikler öylesine
kutsallaştırılmış toplum mülkiyeti iken, hangi el çabukluğu ile çıkarcı
kişilerin ve imtiyazlı sınıfların tekeline kaydırılabildi?"
Bu sorunun ekonomik karşılığını kısmen analitik biçimde gördük, kısmen
Kent bahsinde göreceğiz. Burada yalnız şu kadarcığını hatırlıyabiliriz:
Barbarlıktan medeniyete geçiş, Allahın malını (Topluma kutsalca adanmış
mülkiyetini), bezirgânlık kanalından özel kişi mülkü haline geçirmektir.
Bu geçiriş, hele herkesin anadan doğma sosyalist yetiştiği bir toplum içinde,
sanıldığından çok daha - imkânsız değilse, -güç olmuştur. Sırf tanrı mülkünü
kişi mülkü etmek uğruna 7 bin yıllık bitmez tükenmez boğazlaşırca savaşlardan
sonra, hâlâ bugün dahi, özel kişi çıkarına Allahın yüzde yüz âlet edilemediği
gözönüne getirilirse, o güçlüğü bir bakıma imkânsızlık saymamak elden gelmiyebilir.
İlk insanlığın tarihler ve edebiyatlar dolusu gelenekleri gibi, bu gün
ışığa çıkarılan arkeoloji dünyaları da, hep o güçlüklerin üstü kapalı yahut
apaçık kâh gülünç, kâh korkunç hikâyeleriyle doludur.
Nitekim, Irak'ta Yukarı Barbarlık Konağından (Cemdet-Nasr devrinden),
medeniyete ("Sülâleler devri", yahut "Arşaik medeniyet",
yahut "Sümer medeniyeti" denilen toplum biçimine) geçiş, gene bir
Ulu "Tufan"la gerçekleşti:
"Kiş, Şuruppak, Ereş mevkilerinde (9, 7, II) Cemdet-Nasr devri kalıntılarının
hemen üzerinde bir feyezan çökertisinin bâzı hafif izleri bulunuyor. Çok
daha kadim olan, yahut Ur'a münhasır kalan "Tufan" tabakasından ziyade
bu izlerdir ki, Sümer geleneğinin anlattığı Tufan'ı temsil ederler. Farah
(Şuruppak): Babilonya Tufanı içinde İncil'deki Nuh'un rolünü oynayan Utnapiştim'in
şehri idi. Ondan başka, Tufan sonrası tabakalarda üzerinde kral adları
yazılmış mühürler bulmaya başlıyoruz: Bu kral adlarından iki tanesi, Tufan-sonrası
hükümdarlar sırasında geçen sülâleler listesinde anılmaktadır. Demek: "Krallığın
göklerden indiği" büsbütün tarihsel devre ulaşmış bulunuyoruz. Bu devir,
sonraları gelen ketebe (skrib'ler) için Kiş, Ereş ve Ur sülâleleri çağı
oldu. Onun için bu yeni devre, genel olarak: Birinci Sülâle Devri
sıfatı verildi ise de, onun yerine "Arşaik Sümer Medeniyeti" devri
demek lâzım gelir. " (100)
Barbarlıkla medeniyet arasındaki olayları ucuca getirelim: Cemdet-Nasr
kültürü bir tufanla sona ermiştir; tufanın ardından kral sülâleleri sahneye
çıkmıştır; bu duruma medeniyet denilmiştir. (Tufan + Kral = Medeniyet)
dengesi ister istemez aydınlatıcı bir takım sonuçlara varır:
1 - Tufan: Adını alan şey eskimiş bir kültürün üzerine dışarıdan
gelme taze bir barbar akınıdır. Akınları başarıya uğrayan barbarların şefleri,
bilinen ekonomik, sosyal ve politik mekanizma ile krallaşırlar. Daha önce
tapınak ve bezirgân kombinezonu ile iktidarını sağlamış olan yabancı kral,
yerli halkı kullaştırıp, bezirgân sınıfla tapınağı imtiyazlandırır. Medeniyet:
Sosyal sınıflı toplum doğmuştur.
2 - Bu hâile ortasında medeniyeti birtek "ırk"a maletme düşüncesi kendiliğinden
yokolur. Tufanın olması için en az iki "ırk", daha doğrusu en az iki yabancı
toplum karşı karşıya gelmelidir. Ya medeniyetten önce Irak insanları Sümerli
değildiler; yahut Sümerli idiyseler, üzerlerine akın eden sonradan gelmişler
Sümerli olmamalıdırlar. Uruk ve Cemdet-Nas'r insanları da Sümerli, onları
yenerek medeniyeti kuran Irak sülâleleri insanı da Sümerli ise: Irak'ta
"Sümer" sözcüğü "İnsan" sözcüğünün karşılığı demek olur. Bu bakımdan: "Sümer"
bir ulus adı, bir kabile adı, hele bir "ırk" adı değil: Bir sosyal kültür
insanlığının adıdır. Fransız: Nasıl yetmişyedi buçuk "ırk", ulus, kabile
ve topluluğun belirli bir bölgede haşır neşir oluşu ise, Sümer de öyledir.
3 - Irak'ta tufan denilen sosyal altüstlük önce bir tek semtçikte:
Ur, mevkiciğinde, sonra ona komşu olan başka bir kaç güney uc semtçiğinde
patlak verdi. En sonunda Irak "kum saati"nin alt gözünü: Fırat-Dicle'nin
küçük güney parantezini bütünüyle doldurunca "Ulu Tufan" adını aldı.
Tufan: Arapça "yağmur ve suların üstün gelip herşeyi kaplaması", Latince
"dilivium: Doğmak", suda boğulmak anlamına gelir. Irak ilkel toplumlarındaki
sosyal altüstlükler, mecaz anlamıyla değil, sözcüğün en gerçek anlamıyla
da bir sâhici: Sular altında boğulma hali olmuştur. Çünkü hele ilk Ur veya
Uruk, yahut Cemdet-Nasr gibi tam su içinde, deniz seviyesi altında, kerpiçten
ve çerden çöpten kurulu yerleşimler için, kurutma ve sulama kanalları ile
bentlerin yıkılmasına varan savunmasız kargaşalıklar, hakiki bir "sular"
altında boğulma", tufan olur. Tufan adı, Irak tarih öncesi toplumlarının
tarihsel devrimleri için pek yerinde konulmuş ve doğru kullanılmış bir
terimdir.
4 - Irak'ta binlerce yıllardanberi geleneklerin anlattıkları gibi,
bugün hemen bütün o anlatışları çürütülmez belgelerle ispat eden arkeoloji,
etnoloji, etnografya, tarihöncesi buluşları da gösteriyor ki, ilk gelişen
daha ileri oturuk kültürlerin,daha geri barbar toplumların salgını ile
altüst edilmeleri, medeniyetten önce başlamış, medeniyete hazırlık yapan
bir gelişim olmuştur. Bu gelişim, sosyal sınıf bölümlü toplum demek olan
medeniyetle birlikte tarihsel devrimler kanunu biçiminde, modern çağa gelinceyedeğin
hiç aksamaksızın yürürlükte kalacaktır.
5 - Tarihöncesinin sınıfsız ilkel kandaşlık sosyalizmi düzeniyle
yaşıyan ulusların kendiliklerinden başardıkları ekonomik ve sosyal ilerleyişler,
insanlar arasında işbölümü kılıklı farklılaşmalar zeminini hazırlamıştır.
Ama, ilk Kan anayasası sağ kaldıkça, toplumun iç münasebetleri kendi
yerli kandaş ve kabiledaşları tarafından açıkça ve kesin olarak Köle-Efendi
bölümünü yaratmaya yetmemiştir. Mutlaka, ilerlemiş toplumun dışından, daha
ileri kültürlülerin bilerek bilmeyerek çağırıları üzerine, ileri kültürün
zayıf noktalarını zorlayan geri barbar ulusların saldırısı basamak basamak
gelişerek, ondan önce tedriçli birikimle hazırlanmış bulunan sosyal sınıf
farklılaşmasını zaman zaman ansızın kesin bir sınıflaşma atlayışına
uğratmıştır.
6 - Ur, Uruk, Cemdet-Nasr toplumları içinde sosyalist Kan anayasası
iyiden iyiye kalkmadığı sürece, kandaşın kandaşa yukarıdan bakışı ve baskı
yapması, sömürücü boyunduruk takması kolay olamazdı. Ama, önce tapınak
çevresinde boyuna artan zenginlikler yığılışı, sonra dışarıda o zenginliği
elaltından gördüğü tapınak ve bezirgân kışkırtmalarıyla çapul etme hırsına
kapılmış barbar akını, Irak toplumu içinde insanın insanı hor ve aşağı
görmesini arttırmıştır. İleri toplumun üzerine çullanan barbar fâtihler,
yendikleri eski kandaşlara karşı, - onları yurttaşlığa kabul ettikten sonra
bile, - sığıntı sayıp alçak görme gücünü ve hakkını kendi barbarlıklarında,
yabancı asıllı oluşlarında bulabilmişlerdir. Yenilenler de, kendilerini
isteseler öldürebilecek, isteseler yaşatabilecek kudretteki yabancı Kan'dan
Fâtihleri üstün-insan, üst insan derken, insan-üstü göksel varlık,
en sonunda da bir çeşit Allah mevkiinde görmeye ister istemez katlanmışlardır.
7 - Tapınakların, her iki tarafı da kollayıp kendi yararlarına kullanmaya
elverişli gelenekleri, iki yanlı ve iki-yüzlü eğilimleri: Yenenin Allahlaşma
dileğini, yenilenin kullaşma zaruretini sonunadek sömürmenin yolunu bulmuştur.
Yenen-Fâtih ile Yenilen-esir arasındaki münasebet, zenginlikleri
toplumun ortaklaşa mülkiyetinden kaçırmakta çıkarı bulunan tapınak ve bezirgân-müteahhit
çevrelerce "consacré" edile edile, eşit kandaşlara tabiî bir şeymiş
gibi hazmettire ettire, en sonunda dokunulmaz kutsallıkta: Köle-Efendi
münasebeti kılığına sokulabilmiştir. Bu gün ilk bakışta inanılmaz gelen,
- fakat adım başında hâlâ binbir örneğine rastladığımız - o "Kullaşma
prosesi" toplum içinde tam sınıflaşmayı "kutsallaştırmakta" gecikmemiştir.
"Zenginliği Allah verir" sözü buradan kalmadır.
8 - İleride göreceğiz: Toplumun yüksek işbölümü, geniş verimli üretimi
sayesinde büyük zenginlikler gibi ekonominin teşkilâtlandırılması da tapınak
çevresinde toplanınca, küçük üretimin kaçınılmaz kıldığı bezirgân ekonomisi
ve pazar kanunları: İlkin tapınak emrinde (tıpkı "devletçilik" adı verilen
sistem mekanizmalarıyla) bir Müteahhit-Memur bezirgân tipi yaratmıştır.
Zamanla, yurttaşlara karşı içeriden tapınak, dışarıdan kervanbaşı bezirgân
kumpasları: Toplum mülkiyetindeki zenginlikleri "usulü dairesinde", en
"meşru ve kanuncu" yollardan, tam bir "hukuk anlayışı" içinde kemire kemire
sivrilen memur-müteahhit yavaş yavaş serbest-müteahhit ve özel sermayeci
durumuna girer. Bezirgân sınıfı hem de bütün gücüyle doğmuştur. İsterse
tapınağa, isterse kendi toplumuna karşı çevre barbarlara kaleyi "içinden
fethettirebilir." Sosyal sınıflara parçalanma şartlarını tümüyle biriktirmiş
bir toplumun çoğunluğu içine bir avuç yabancı fâtihin girip sosyal katalizör
rolünü oynaması, ansızın sosyal sınıflaşmaya atlayışı deklanşe eder. Toplumun
ekonomik ve sosyal yapısı; sınıflaşma sebebi, barbar akını: O gidişi çabuklaştıran
sınıflaşma vesilesi olur.
Tarih öncesinden tarihe geçişi tayin eden toplumun sınıflaşması
ve toplum mülkiyetinin özel kişici sınıflar tekeline aktarılması tek yanlı,
yalınkat bir gidiş değildir. Bütün o çok yanlı münasebetlerin tümü göz
önünde tutulursa aydınlığa varabilir. Bu yapılmadıkça, Irak'ta medeniyetin
doğuşunu ele alan bilginler, çelişme içinde kalırlar:1) Ya, bütün hâdiseleri
sırf barbar salgını ile izaha kalkarlar; 2) Yahut (izaha varamayınca)
barbar akınlarının, rolü şöyle dursun, kendilerini bile inkâra kalkarlar.Bu
çeşit metafizik çabaların tipik örneğini Erlinburg Üniversitesi Prehistorik
Arkeoloji Profesörü V. Gordon Childe verir.
Önce meseleyi iki zıt ve uzlaşmaz kutup gibi koyarak şöyle der:
"Belki medeniyet tarihi için ilk sülâlelerin (gerçekten yabancı
fâtihler tarafından kurulmuş olması) ile (Sümer ekonomisi şartlarını tabiî
meyvası bulunmuş olması) pek önemli değildir." (101)
Bu iki faktör (Sümer ekonomi şartları ile yabancı barbar
akınları) da tarih için önemli değilse, insanlığın gidişini izah edecek
elde başka ne kalır? Çünkü bütün kadim tarihin iki zıt ama, birbirinden
ayrılamaz kutbu olarak o iki faktör çıkarıldı mıydı, bütün tarih motoru
sökülmüş bir süslü Amerikan otomobili gibi kalır. Ondan sonra o arabayı
istediğimiz mezarlığa veya müzeye kaldırmaktan kolayı bulunamaz. Bilgin
agnostik bir "belki" sözcüğü ile tarihin ekonomik ve sosyal dinamizmini
birbirinden bağımsız soyut nesneler durumuna sokup öldürdükten sonra, her
türlü tarih izahına gereken "coup de gârace"ı iki çırpıda indiriverir.
1- "Babilonya'nın (Irak'ın) birleşmesine doğru arkadan gelen merhale,
bir yerli tarafından değil yeni bir şehrin Semit beği, yani Sargon tarafından
başarıldı. Bir başka zıpçıktı (intrus) amorit Hammurabi: 5 yüzyıl sonra
öncekinin eserini tamamladı." (Yani: Irak'ta medeniyetin zor ebesi ve acımaksız
büyütücüsü hep barbar akınıdır.)
2 - "Ama, hiçbir şey bizi bir istilâ hipotezini kabule mecbur etmez"
(102) (yani: Irak'ta barbar akınını
kabul etmeye bizi kimse zorlayamaz! )
Doğrudur: Sargon ve Hammurabi mezarlarından kalkıp kılıçla bay Childe'i
sıkıştıramaz... Hiç bir sosyal ve tarihsel güdücü fikri bulunmayan uzman
bilginliğin sonucu bu olur.
Şimdi tarihin en ibret verici ilginçliğine gelmiş bulunuyoruz. İnsanoğlunu:
Efendi ve köle diye iki müthiş zıt kutba ayıran medeniyet topluma yeni
olarak ne getirdi? Övgüsü göklere çıkarılan medeniyet, - moral yıkılışları
bir yana bırakalım, - teknik ilerleme akımından hangi orijinal yaratışlara
kavuştu? (Şurada, beşyüzüncü yılını doldurmamış modern kapitalizm, siyasî
"hürriyet" adı altında kadim köleliğe izafi anlamda olsun son vereli, dev
adımları atmış bulunan teknik ilerleyişler ayrı konudur.) Beş altı bin
yıldır süregelmiş Antika medeniyetin bütün getirdiği yenilik nedir?
"Maden işi: Cemdet-Nasr'da, sap delikli balta El-Obeid'te vardı.
Medeniyet onları savaş silâhı kılığına soktu!
"Bir tek sözcükle, sanat ve mimarlık, yazı ve tapınak, silâhlanma
(armut biçimi gürz, duylu balta, kağnı), ve seramik (gagalı küp) ve hattâ
birinci sülâle devrinin kuvafürü: Önceki çağlardan miras kalmış gelenekleri
yürürlüğe geçirmekten başka bir şey yapamazlar. (H.K.) Büyük sayıda
temelli fikirler; duylu balta, tuğladan mimarlık ve pişmiş balçıktan konilerle
mimarînin kuvvetlendirilmesi ve süslenmesi, bellum (savaşçıl) biçimde
gemiler, gerdanlık taneleri ile vazolar için taşın kullanımı, gagalı vazo
ve hattâ belki metal (maden) işlenimi El-Obeid safhasına kadar çıkar. Tekerlekli
taşıtlar, çömlekçi tornası ve fırını, tuğladan sütun, zikkurat, silindir
mühür, ve hattâ numaralı bir kayıtlama sistemi, heceli bir yazının yaratılması
için gerekli malzeme Uruk devrinde görülebilirler. Medeniyetin bu çağa ilâve
edebildiği bütün şey, o kavramların, daha etkili bir ekonomi teşkilâtının
yetkilediği daha zengin bir malzeme ile, daha büyük ölçüde uygulanarak
elden geçirilmesi (elaborasyonu)dur.
"Bir çok bakımlardan, Birinci Sülâle devri, gerçekte Sümer dehası
eserinin kusvâ haddi değil, vardığı sonucudur. Şimdi (medeniyetle birlikte
(H.K.)) büyük keşifler geçmişe aittirler; Birinci Sülâlelerin siyasî ve
askerî teşkilâtı, teknik mükemmelleşme için gerekli aylaklığı ve zenginliği
sağlar. Fakat, bu askerî teşkilât, her türlü gelişimi kopuntuya uğratan
çetin bir çerçeve olur. Babilonya şehirleri arasındaki imha savaşları,
ülkenin servet kaynaklarını israf eder. Ekonomik emperyalizm komşu barbarların
karşılık öc alma savaşlarını kışkırtır (Ayvan ve Hamasi "Sülâleler"i böyle
izah olunabilir.) En sonunda Akkadlı Sargon egemenliği zorla ele geçirecektir,
ve Devlet, bütün şark monarşilerine pek özel olan bir haraç derleyici makina
biçimini almış olacaktır. Ondan sonra gelecek iki bin yıl boyunca, birinci
derecede sayılabilecek bir tek icat yahut keşif ayırdetmek güçtür. Keşif
ve icatların en parlağı alfabe ile demirin eritimidir." (103)
Burada, bin yıllarîn efsanesi sönmüş olmuyor mu? İnsanı köle eden medeniyet,
yaratıcı zekâyı da binlerce yıllar için öldürmüştür. Barbarlığın bütün
eksiği, keşif ve icatlarını büyük ölçüde yaymaya imkân bulamamasıdır.
"Cemdet-Nasr devrinde bakır gibi başka bütün öteki madenleri kullanmanın
da teammüm etmesi normaldir. Yalnız bunu söylemek, o madenlerin bayağı
hale gelecek kadar yaygın olacakları anlamına gelmez, çünkü taş âletlerin
de aynı zamanda kullanıldığı görülür: Hatta taş kablar bol bol vardır."
(104)
Aynı yazar, III'üncü Ur sülâlesi zamanındaki maden işinin, Cemdet-Nasr
(yâni Yukarı Barbarlık) çağını sırf kemmiyetçe geçtiğini belirtir: Ondan
başka şu Yeni-Sümer devri, topyekûn edilirse, İ.Ö.3000 yıllarına doğru
başlamış bulunan sanayici medeniyetin apojesini (kusva haddini) gösterir."
Ve Childe'in 2 bin yıl saydığı medeniyetteki teknik gericiliği, Limet:
Kapitalizm çağına kadar bile değil, tâ 19'uncu yüzyıladek, yâni işçi
sınıfının canı pahasına insanlık haklarını savunmaya giriştiği günedek,
beş altı bin yıl sürdürür: "Tekniğin ilerleyişi öylesine yavaş oldu
ki, XIX'.uncu yüzyıla dek, metalürjide (maden işlenimi sanayünde) az bir
tekâmül kaydedildi." (105)
Metalürji dışırıda başka türlü mü oldu? Bay A. Parrot göklere çıkarılan
medeniyetin yapı işinden örnek veriyor. Eridu da,18 defa bozulup yapılmış
tapınağın iç teşkilâtını anlatırken, kadim Süleyman Peygamber tapınağı
gibi modern hristiyan kilisesinin de hemen hemen aynı plâna uyduğuna şaşar:
"İnsan için heyecan verici (impressionnant) olan şey şudur ki: Bu
yapının iç plânı, üç bin yıl aşırıya çıkan öncelerdenberi, ilkel hristiyan
sanktüerindeki ekonominin tâ kendisidir: Narthex'i (Bazilik: Çarşı ardiye
bölümünden önceki dehliz), nefi (kapıdan mihrabedek) onun iki yanına yaslanmış
iki eki; diaconicon'u (diyakos yeri orta sütunlar arası), merkez apside;
(koro ardı olan tapınak ucu),ve prothese'i ile hristiyan tapınağı, Eridu
tapınağıdır." (106)
"Medeniyet bâzen yapılmış barbarlık keşiflerini bile bin yıllarca
süre kötüleyip geriletti. Cemdet-Nasr zamanı erişilen mükemmel tuğla, Irak
sülâleleri çağında bozuldu. Vooley'in Ur'da bulduğu tuğlalara göre "plân-convex:
Düz-kanbur" devri adını verdiği medeniyet çağı buydu. "Bu yastıkçık
biçimi tuğla (medeniyet tuğlası), eski biçimlerin (barbarlık tuğlasının)
ıslâhından çok bir adım geri gidiştir.(107)
Seramik gibi metalürjide de yer yer gerilemeler görüldü:
"Öyle geliyor ki, Sargon devrinde, Ur metal nesnelerinin tahliline
bakılırsa, kalay tedariki kopuntuya uğramıştı. O yüzden ilk duylu baltaların
yerine kaba taklitleri geçmiş, bunlarda sap delikleri balta sırtının ucu
kendi üzerine kıvrıltılarak elde edilmiştir." (108)
Bugün yeryüzünde hâlâ "geri kalmış ülkeler" sürüngenler gibi
kıvranıyorlarsa, bunların çoğu: Hep antika medeniyet zokası yiye yiye turşuya
dönmüş insanlık kalıntılarıdır. "İlgililerin bilgi" edinmesi gereken en
büyük "tarih dersi" budur: Hem insan zekâsını Nemrud'un taş baltasıyla
kökünden kazımak, hem kalkınan ileri ülkede olmak, bu dünyada hiç bir firavunun
tutturamadığı büyüdür. Ya insanın hakkı ve düşüncenin gücü antika zorbalığı
yener, ya antika zorbalık hangi maskeyle olursa olsun egemense, geriliğin
daniskası kıyamete dek sürer!
Son otuz yıllık özellikle arkeoloji buluşları, Antika Medeniyete şimdiye
dek atfedilen üstün teknik yaratıcılık gücünün bir efsane değilse,
mutlaka görünüşe aldanış olduğunu her gün biraz daha ispat etmektedir.
Hiç değilse, biraz olayları yakından inceleyen her bilgin, medeniyet değerinin
sanıldığından fazla süzestime edildiğini, fazla büyütülmüş olduğunu ortaya
çıkarmıştır. Irak olayları hemen bütün yaratıcılığın barbarlıkta gerçekleştiğini,
medeniyetin, tarihöncesi keşif ve icatlarını "fuzulî işgal" etmiş, lükse
çevirip göz kamaştırıcı metodlarla israf ede ede dünyâya yaymakla kalmış
bir mirasyedi olduğunu ortaya çıkarmıştır.
"Bu çağın yazısı, mühür kazıyışı, maden işi, seramiği, elbisesi,
mimarlığı ile şöhret bulan endüstri sanatları, ta El-Obeid çağındanberi
yaptığı tekâmülü aralıksızca izlenebilen endüstri sanatlarının gelişiminden
başka bir şey değildir; fakat hiç değilse kemmiyetçe, Birinci Sülâle çağı
ile Cemdet-Nasr çağı arasındaki fark göze çarpıcıdır. Belki de Ur'da, El-Obeid'te,
Ereş'te, Lagaş'ta, Kiş'teki Birinci Sülâle tabakalarından gelen yayınlanmış
malzemenin zenginliği ile ondan önceki çağların kalıntıları arasında görülen
nispetsizlik bu gün mübalâğalandırılmış bulunuyor. Ur'da da, Kiş'te de
tanınmasını ve tasvir edilmesini bekliyen birer geçit devresi bir çok alâmetler
ile ispatlanmıştır." (109)
Demek medeniyetin tekniği keyfiyetçe değil ancak kemmiyetçe,
miktarca, sayıca barbarlığınkinden farklıdır. Tabiî, kölelerin çokluğu
ve öldüresiye. sömürülüşü, barbarlığın temiz zekâsıyle yarattığı keşif
ve icatları zorba efendiler hesabına alabildiğine çoğaltmak imkânını sağlamıştır.
Ama bu gerçek bir yaratış olmamış, taklidin taklidini istif etme
olmuştur. Bu hakikati görmemezlikten gelemeyen bilgin, araştırdıkça ilâve
eder:
"Bununla birlikte, ikinci derece sanayide ve özellikle metalürjidedir
ki, çağın ruhu en yüksek ifadesini bulur. Sümer forjeronu (maden döğücüsü),
yalnız altını, gümüşü, kurşunu ve bakırı kullanmakla kalmıyordu, fakat
tunç elde etmek için bakırı kalayla halita etmeği de biliyordu (28). Bizim
tanıdığımız en eski tunç, Sümer tuncudur. Babilonya, halita yapma sırrını
Hintle paylaşıyorsa da, alyajin keşfi, maden tedariklerini çeşitli kaynaklardan
çeken Sümer şehirlerinde yapılabildi: Bu kaynaklar haklı olarak Uman, Elâm
ve Toroslar diye gösterilmiştir... Tunç kullanımı, Sümerli forjeronun bir
kapalı kalıp usulünü ve hattâ mum-yitti (la cire perdue) muamelesini bile
başarıyla kullanmasına elveriyordu. Böylelikle, Sümer forjeronu, daha başka
şeyler arasında, tâ El-Obeid çağından beri Sümer'in karakteristiği olan
sap-delikli baltayı metalden imâl edebiliyordu. Bu balta, o ülkenin ayırd
edici aygıtı ve silâhı haline geldi." (110)
Bu bakımdan medeniyetin bütün yaptığı, keşfi barbarlıkça yapılmış bir
şeyi seri halinde imâl usullerine göre yeniden üretmekti. Araştırmalarını
mantık sonucuna bağlarken bilgin de bunu açıklıyordu.
Modern Batı medeniyetinin ilk yaratıcılığı dokuma tekniğinde başladı.
"18'inci yüzyıl başlarında Avrupa: Ondan 1600 yahut 1800 yıl önce Mısır'da
ve doğuda çalışmış olan dokumacıların derecesini ancak bulabilmişti." Pamuk
tarlaları Missisipi ovasında uzandıkça, bu adamlar, eski kitaplarda, İskenderiye'de
"demir ve ateşten esirler" kullanıldığını ve bu esirlerin şaşılmaya değer
biçimde ve pek ucuza çalıştıklarını okumuş olduklarını hatırlıyorlardı.
Yazık ki,1500 yıl önce varolan o aygıtların ayrıntıları hemen tümüyle bilinmez
olmuştu. Hero'nun makinesi eski çağların teknik alanında varettiği bütün
öteki hârikalarla birlikte yokedilmişti." Bununla birlikte "makineli köleler"
fikri yaşamış, Fransa, İngiltere, Almanya ve Avusturya'da, İskenderiye'deki
gibi "ateş makinelerine" benzer sletler yapımına başlamıştı." (111)
Ancak 19'uncu yüzyılda: "Pamuk 300 yıl süren bir uyuşukluktan sonra..
tacdarlığa yükselmişti." İngiliz devleti: "Bin yıl önceki Çin gibi,
çalışma usullerini ve teknik icatları yalnız İngiltere için korudu ve gizledi."
(112) "Biriken sermayeler, ve
teknik ilerleyiş, o zamana kadar kırk yüzyıl süreyle hemen hemen monotonca
sürüp giden yaşayışı 10 yıl içinde değiştirdi. İsâ doğumundan önce 2000
yılından, doğumdan sonra yaklaşık olarak 1770 yılına kadar, şehirlerde
oturan yığınların yaşama standartlarında hemen hiçbir değişiklik olmamıştı.
Shakespear zamanındaki Londra, Sokrat Atinasından, yahut Kleopatra'nın
İskenderiyesinden daha konforlu değildi."(113)
Ancak İngiliz ulu devriminden sonra, "Lancashire'de, Preston'da,
aç, bilâç yaşıyan bir ailenin 13'üncü evlâdı olan Arkwright" 1767'de
denemelerine başlayıp, 1769 yılı "makineli dokuma" berâtını aldı."
(113) Ancak Fransız ulu devriminden sonra Fransâ daki el imalâthaneleri
(el işçileri arasında basit işbölümlü ilkel işletmeler) makina sanayiine
hızla atladı. Teknik mi devrimi yarattı, devrim mi tekniği? Elbet her iki
güç karşılıklı olarak birbirlerinin hem sonucu hem sebebi oldular. Ancak
her şeyi kuru tekniğe bağlayan mekanik görüş, yalnız maddeci
yobazlık olur. Canlı tarihte İNSAN üretici gücü, modern sosyal devrimlerle
politik alanda olsun, o izafi, o bayağı kapitalist "HÜRRİYET"ine olsun
kavuşmadıkça, teknik bin yıllık medeniyet gibi yerinde saymıştır. Geri
ülkelerin ilerici-gerici "ilgililerine bilgi" budur: "Köktenci"
palavralarla, "devrimci" söz ebelikleri ile, "devletçi" gerekçelerle
dahi maskelense "FİKRE KELEPÇE" vuran eğilim, dolayısıyle kendi yurdunun
ve kendi milletinin Bâbil çağında bocalamasını sağlar, yâni kendi kendisini
vurmuş, bir avuç avur zavurlu derebeyi artığını geriliğin batağında manda
saltanatına kavuşturmuş olur.
Antika medeniyetin hiç mi bir icadı yok?
Klâsik medeniyet tarifini gördük: Nerde 1 ) Ticaret, 2) Para, 3) Yazı,
4) Devlet varsa, orada medeniyet vardır.
Gerçeğe bakılırsa bu dört elemandan üçü toplum görevlerine medeniyetten
önce başlamışlardır:
1 - Sanayi ve ziraat işbölümünde üretmeler arası alış veriş, üretimin
muhtaç olduğu ham ve ilk madde tedariki, yapımlı madde sürümü hiç değilse,
dış ticareti gerektirdi. Irak'ta daha Obeid devri sonlarında bu
mekanizma başladı. Cemdet-Nasr devrinde iyice gelişti (TİCARET)
2 - Gümüş ve altın gibi kıymetli madenler, trampadan ticarete doğru
gelişen alış veriş ilerledikçe paranın görevlerini üzerlerine aldılar.
(PARA)
3 - Tapınak içinde zenginlikler yığıldığı gündenberi piktogram ve ideogram
biçiminde ilkel yazı belirdi. İlk altılı rakamlar onlulara yükseldi.
(YAZI)
Medeniyetten önce ekonomik ve sosyal görevleri varolan bu şeyler medeniyet
icadı sayılamazlar. Eleman olarak hepsi de medeniyetten önce keşfedilmişti.
Barbarlıkta görülmedik, işitilmedik tek şey: Devlet idi. Medeniyetin
yüzde yüz "ihtirâ beratını" alabileceği tek nesnesi devlettir, saltanattır.
Barbarlıkta herkes silâhlı idi: Medeniyete yalnız devlet silâhlıdır. Öyle
bütün yurttaşların silâhlı iken, ansızın içlerinden yalnız bir avuç kişinin
silâhlı kuvvet haline gelip, bütün ötekileri silâhsız zaaf haline getirivermeleri,
herşeyden önce barbar insanın aklının almayacağı bir yaman sosyal devrimdi.
İşte barbarlıkla medeniyetin tek sözle ayırdı bu müthiş sosyal
devrimi başarmış olmak veya olmamakla özetlenebilir.
Medeniyetle birlikte şeylerin, insanların, münasebetlerin ve düşüncelerin
olay olarak maddeleri ve tabiî varlıkları değil, sosyal karakterleri
devrilmiş, altüst olmuştu. Bu devrimin en göze çarpan sembolü: Medeniyet
toplumunun özeti olan devlettir. Devletin özeti ise: Çoğunluğu silâhsızlandırıp,
azınlığın emrinde bir silâhlı adamlar ve cezaevleri teşkilâtlandırmak olmuştur.
Fakat devlet yüzeyde bir aygıttır. Asıl onu gerektiren sosyal devrim sebepleri,
toplumun derinliklerinde gelişen münasebetlerden doğmuştur:
1) Toplumun ekonomi temelinde: O zamanadek egemen olan kollektif
zenginliğe dayanmış sosyalist mülkiyet yerine özel zenginliğe dayanmış
kişi mülkiyeti geçer.
2) Toplumun üstyapısında: O zamanadek birbirinden ayrılmaz ve
eşit kandaş bütünlüğü yerine, genel olarak eşitsizliğe dayanmış
sınıflaşma ve özel olarak bezirgân sınıfı doğar.
Bu yaman sosyal devrimin barbarlıkla medeniyet arasında nasıl bir kutup
zıtlığı yarattığını belirtmek için kısa bir karşılaştııma yapalım:
| Olay | Barbarlıkta | Medeniyette |
| İnsan | Kan-kardeşler
Eşit yurttaşlar |
Efendiler-köleler
Fakirler-zenginler |
| Mülkiyet | Tanrının (toplumun) | Kulun (tek kişinin) |
| Otorite | Tapınak (Herkes emrinde) | Devlet (azınlık emrinde) |
| Ticaret | Kamu adına:Rahipçe | Kişi adına bezirgânca |
| Kıymetli Maden | Sunu(tanrıya adak) | Para(çıkar aracı) |
| Yazı | Tapınak sicili | Bezirgan belgesi |
Bu şartlar altında medeniyetin hiç değilse Antika Tarihte minyatür varlığı
Devlet ve Saltanat içinde toplanır. Medeniyetin fırtınalı
Ummanına balıklama atılan barbarın: "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe" deyişi
onu gösterir. Irak'ta, Mısır da, Hint'te, Çin'de ilk devlet ve saltanatı
kuran "Sülâleler" devirleri, herkesçe Medeniyet çağı sayılır. Bütün
daha sonraki medeniyetlerce aynen benimsenecek olan ilk Irak Medeniyetinin
3 büyük orijinal yaratışı: "Ticaret - Savaş - Mezar" olmuştur. Barbarlıktaki
(Alışveriş - Savaş - Mezar) üçüzünden medeniyetteki (Ticaret- Savaş-Mezar)
üçüzünden farkı bu sonuncuların Devletli ve saltanatlı oluşlarında toplanır.
Onun için, Medeniyetin en ünlü başlıca orijinal yaratıkları şu üç başlıkta
derlenebilir:1- Ticaret saltanatı, 2 - Savaş saltanatı, 3 - Mezar saltanatı...
Bu üç Medeniyet eylemi bir tek bezirgân temelin gidişinde birleşik
ve ayrılmaz olurlar: Ticaret saltanatı: Tez, Savaş saltanatı: Ticaretin
Antitezi, Mezar saltanatı: Her ikisinin birden sentezidir. Ticaret: Barışçıl
Savaştır. Savaş: Harpçi Ticarettir. Her ikisinin sonu: Ölüm - Mezardır.
TEZ: Ticaret saltanatı
Genişleyen işbölümlü üretimin tek gelişme şartı alışverişin genişlemesidir.
Onun için özel bir alışverişçi sınıf, Bezirgânlık gerekir. Bezirgân, sınıflı
üretimin can damarı haline gelmiş ticareti Tapınağın (yani toplumun) elinden
kendi tekeline geçirdiği gün, medeniyetin alın yazısını çizmiye başlar.
"Lagaş beğleri inşa ettikleri kanallarla öğünüyorlar ve Elam ile
Magan'dan bakır, Lübnan'dan esanslar ithalini nasıl kolaylaştırdıklarını
tasvir ediyorlardı. Şehir sanayiinin beslenmesi için gerekli olan ticaret
şu veya bu suretle teşkilâtlandırıldı. Arkeoloji, İndus vadisinden (Hint'ten)
serpantin, hâkkedilmiş kornalin (kırmızı akik) taneleri, mühürler ve seramik
gibi mâlum eşyalar ve Umman'dan bakır ithal edildiğini belgeliyor. (5,
8, 26, 28). Bundan dolayı Sümerlerin kavrayışları ve icatları yabancı ükelere
yayıldı. Örneğin, mühür - silindir: Asurya'ya, Suriye'ye, Kapadokya'ya
(Orta Anadolu'ya) ithal edilerek oraların yerlisi oldu. İndus vadisinde
bile kopye edildiyse de, yerli mühürler tercih olundu. Kimi Sümer metal
tipleri daha da yaygın yerlere üleştirilerek güney Rusya'ya, Truva'ya,
Merkez Avrupa'ya ulaştı.
"Ticaret sadece elden ele geçen bir mallar mübadelesi olarak kalsaydı,
böylesine bir fıkir mübadelesi anlaşılmaz olurdu. Kervanlar elbet uzak
ülkelerde konaklıyorlardı, belki de Babilonyalı bezirgân kolonileri (göçmen
yerleşimleri) yabancı ülkelerde yerleşmişlerdi. Sargonun (Tüccarlar uğruna
savaş açma) hikâyesine göre, bu yerleşmeler Kapadokya'da olağan şeydir
(27). Tersine, bugün İngiliz tüccarlarının Oporto ila yahut İstanbulda
yerleştikleri gibi, yerli bezirgânların Ur'da, Kiş'te yerleşmiş bulunmaları
mümkündür. Ondan başka, Doğu'da kervanlar yalnız emtia değil, fakat hür
yahut köle işçiler de taşırlar. Bugün Yakın Doğu'da tecrübeli zanaatkârlar
uzaklara seyahat ederek, becerilerinin kârlı iş sağladığı yerde yerleşiyorlar.
Hint'te, Babilonya'da, Mısır'da, Truva'da görülen kimi disk biçimli altın
inciler (perller)in sık sık kullanılmasının aslı da belki tıpkı öyle bir
hareketliliktir... Sümer bir zenginlik merkezi haline gelmişti ve dolayısıyla
çiçekleşen kentlerine bütün dünya sanatkârlarını çekiyordu.
"Böylece Ticaret, Sümer şehirlerinin sanayi ve Ticaret Kentleri
haline gelmelerini mümkün kıldı; bu şehirlerde, yeni ekonominin yarattığı
fırsatlara paralel olarak, bir sanayi proleteryası, İngiltere'nin sanayi
devrimi çağında görülene benzer çabuklukla çoğaldı." (114)
Böylece, bezirgân medeniyetinin her türlü ululuğu ve çökkünlüğü (Azamet
ve İnhitatı) yâni Saltanatı ve Devleti hep Ticaret Saltanatı çevresinde
dönüp dolaşacaktır. Yalnız o Ticaretin maddî temeli elbet kentleri
yaratan Yukarı Barbarlık insanın ÜRETİMİ'dir. Ziraattir.
ANTİTEZ: Harp Saltanatı
Bezirgân medeniyetinin Ticaret kadar yaygınca geliştirdiği ikinci büyük
olayı, bezirgân kervanlarıyla atbaşı birlikte giden Harb'i Toplum için,
kaçınılmaz ve "Tabiî" bir sanayi, "Öldürme zanaati" haline sokulmuş
olmasıdır.
"Kral, aynı zamanda harp kumandanı (Emîr) idi. Kadim bir Ur mezarının
meşhur sancağı (c): Savaş arabaları, bir ağır yayası ve bir hafif yayası
bulunan iyice teşkilâtlanmış ordunun şefi bulunan kralı gösteriyor... Şar
(savaş arabası) savaşçısı: Bir savaş baltası, bir kargı ve bir hançerle
silâhlanmıştı. Kargılarla harbiler kamıştan bir okdanlık içinde şarın önünde
taşınıyordu. Ağır piyadenin bakır miğferleri, ve mûtad fistandan başka,
omuzlarında sarkan ve boynuna çengelli iğnelerle takılı leopar derisinden
elbiseleri vardı. Erler, kargılar, savaş baltaları ve hançerle silâhlanmışlardı;
genel olarak Makedonyalılara maledilen, fakat Makedonyalılardan üç bin
yıl önce gelen falanjlar halinde biçimlenerek döğüşüyorlardı.
"Militarizmin gelişimi, ilkin Babilonya'da zenginlikleri çöl
ve dağ barbarlarına karşı savunmak zaruretiyle haklı çıkabilir. Militarizm
(askercilik) bir zaman için, sanatkârlara ve ekincilere Elâmlıların veya
Mari'de oturanların akınlarından sakınılmış bulunan tarlalarını islâh etmek
ve tekniklerini mükemmelleştirmek emniyetini sağladı.
"Fakat, doğmakta olan sanayi ekonomisinin ilerleyişini gerçekleştirmek
için, ovanın sınırları dışında, ilk maddelerce yeterli tedariklerde bulunmak
icabediyordu. Tarlalarda çift sürerken, yahut büyük kanallar açarken kullanılan
aygıtlar için de gerekli olan bu ithalât, Sümerliler tapınaklarını kıymetli
madenler, yahut nâdir esanslarla bezemek istedikleri zaman büsbütün çoğalıyordu.
Malzemeler çölden değil. Elam veya Suriye'nin nüfuslu bölgelerinden getirtilmek
icabediyordu. Oysa, bolluk (aisance) rahatlık içinde yaşıyan yarı-barbar
ulusçukları, kendi ham maddelerini gıda zahireleri veya mâmul ürünler fazlasıyla
değiş etmiye râzı ettirmenin, yahut ağaçlarının kesilmesine, maden filizlerinin
çıkartılmasına ve topraklarının kervanlar tarafından çiğnenmesine ikna
etmenin bir takım hadleri vardı. Bugün Avrupalılar Afrikada aynı güçlüklerle
karşılaşıyorlar. Bu güçlüklerin üstesinden gelmenin bir tarzı da, bezirgânları
silâhlı kuvvetle desteklemek, "Ticaret hürriyeti"ni bozanlara karşı te'dip
seferleri açmaktır. Sargon, Kapadokyada metal ticaretiyle meşgul bezirgânlara
yardımda bulunmak üzere bir sefer açmıştır. Ondan önce bu işi yapmış olanlar
da bulunabilir. Sonraki literatürde anılan Sümer ile Elam yahut Sümer ile
Asurya arasındaki hasımlaşmalar belki de aynı tertip ekonomik bir emperyalizmden
ileri gelmiştir.
"İhtimâl bu gerçeklerden ilham alıp ordu gücüne dayanarak Sümer hâkimiyeti
o devirde Babilonya'nın kendi sınırları ötesine yayılmıştır. Diale ırmağı
üzerindeki Khafaje'de (24) müstahkem bir kal'e, Asur'da (25) bir arşaik
İshtar tapınağı: Sümer tapınç nesneleri, silindirleri ve yazıları gibi
Sümer fıstanı ve kuvafürü taşıyan şekilcikler de sunmuşturlar. Demek o
iki anıt Sümer vakıfları (fondation), geri kalmış Soubareen'ler arasında
Sümer Fatihlerince kurulmuş hakiki sömürgelerdi. " (115)
Bezirgân için, memleketin bayındırlığı ve sanayii, insanların hayatı
ve refahı diye birşey yok; herşeyden önce sırf ve yalnız en yüksek vurguncu
kâr ve kumar ülkü olduğundan, ortalığın ikide biryakılıp yıkılması, çoğunluğun
ezilip sürünmesi "kişi çıkarı" uğruna mübah sayılır, ne olursa olsun harp
idealleştirilip kışkırtılırdı.
"Kral, esas itibarıyla verimli bir Kentin Şefı idi ve komşu Devletler
zararına kendi iktidarını teyit etmiye bakıyordu. Babilonya'nın insanca
zenginliği ve kudreti büyük kısmı bakımından, bir takım bağımsız Şehir-Devletler
arasında hiç yoktan çıkmış imhâ edici ihtilâflarla berbad ediliyordu."
(116)
Sosyal tesanütlü Barbar Toplum insanlığı içine savaş ateşini yaymaktan
kolayı da yoktu: Bir kişinin burnunu kanatmak, nükleer enerjide bir nötronla
zincirleme patlangıcı kışkırmak gibi, ortalığı kana boğmaya yeterdi.
SENTEZ: Mezar Saltanatı
Kapitalizme gelinceyedek Bezirgân medeniyetinin insanlığa sunduğu en
orijinal ve en büyük armağan hayatta değil, ölümde tecelli etmiştir: Kral
mezarları! onlar da olmasa, şimdi geçmiş, gömülmüş karanlık günleri
nereden öğrenebildik? Tabiî, bezirgân medeniyeti bunu sonra gelecek "İlgililere
bilgi" vermek için yapmadı. Nitekim, bütün Antika medeniyetler de, bir
gün insanlığa modern sosyal devrimler çağını hazırlamak ülküsüyle davranmadılar.
Tarih öncesinin eşit kankardeşleri arasına öldürücü kardeş kavgasının özel
kişi zehrini akıtan bezirgân medeniyet: O hayasız icadını haklı çıkarmak
ve savunmak için Toplum yaşayışını, mânen olduğu kadar maddeten de elle
tutulacak bir muhteşem mezarlığa çevirmekten başka her şeyi hiçe
saydı. Yeter ki, çıkarcılık parlasın, içinde ölü de yatsa, dışı debdebeli
ve tantanalı olsun, beyin ve göz kamaştırsın. Medeniyet efendileri, sınıf
üstünlüklerini insanüstü güçlerden kaynak almış gösterebilmek için, yâni
baskı ve sömürüşlerini gidermeye bu dünyada insan gücünün asla yetmiyeceği
kanısını basit insanların beyinlerine kayalardan lâhitler biçiminde oturtmak
için mezar saltanatına düşmüşlerdi. İnsan davranışlarında dirilik,düşüncesinde
iler-tutar yer sağ bırakmamak için: Zaman zaman salhaneye çevirdikleri,
ve her vakit yaldızlı zindana benzettikleri, bir kaç nesil geçmeden içinde
zırdeliye döndükleri muazzam mezar kılıklı saraylara kendi kendilerini
gömdüler.
"Ehalinin genel mezarlarda yatışı, ne El-Obeid'teki gibi rahatça
uzun, ne Cemdet-Nasr'daki gibi kıskıvrak büzülmüş değildir: Bacaklar gövdeyle
dik açı veya dar açı teşkil ederler." (117)
"1928 yılı keşfedilen Ur "Kral Mezarları" ve Kiş'deki tell Y'in
kimi lâhitleri, menşelerini Sümer geleneğinden almışa benzeyen mutlak surette
farklı bir kavrayışlar dünyası içine nüfuz ettiriyor. Mezarın kendisi,
Abydos'taki Mısırlı kral mezarları gibi, minyatür halinde bir yeraltı evidir.
Bu ev 12 metre üzerine 8 metre çapında ve içine meyilli bir satıhla ulaşılan
muazzam bir kuyunun dibine kurulmuştur; birbirlerine paralel üç odadan
teşekkül eder: Dört köşe yontulmamış kalker kayalarla inşa edilmiş, çıkma
cumba gibi kubbeli, çimento sıvalı, sonra ahşapla dekorlanmıştır. (I).
Başka bir küçük mezar (2) kalker plâklardan yapılmış hakikî bir kubbeyle
örtülür. Baçka her yerde tuğla kullanılmıştı. Kimi durumlarda örtü kubbesi
hakikî bir kemer kilidi ile destekleniyordu; bu prensibe Mısır'ın üçüncü
sülâlesi zamanında ilk defa rastlanır; belki daha önce Asurya'da biliniyordu.
"Kral"ın ölüsü, krallık alâmetlerine benzemiş arabalar veya kızaklarla
mezara taşınıyordu. Yalnız çeki hayvanları değil, onların sürücüleri de,
silâhlı adamlar da, saray dalkavukları (kurtizanları) da, müzisyenler de,
harem kadınları da öbür dünyada beğlerine yoldaşlık etmeye mecburdular.
Kra1 mezarının dışındaki kuyularda, 59 cesetten az insan yatmıyordu: Bu
cesetler arasında baştan başa silâhlı 6 asker ve kıymetli mücevherlerini
takmış takıştırmış dokuz kadın vardı. (2)
"Mezar içinde yerine getirilen cenaze merasiminden sonra, mezar
dolduruluyordu. Ama, gene insan kurbanları kesilen başka törenler yapılarak
safha safha dolduruluyordu (2). Kimi, bir çeşit cenaze mesçiti mezarın
üstüne bina ediliyor ve mezara, bir çömlekten mecra ile bağlı tutuluyordu.
"
"Bu kubbeler altında yabancı fâtihlerin yattıği faraziyesi ortaya
atıldı... Bu hipoteze göre, zafer: Şehre bir insan beyi ile tapınağın yanı
başına bir saray hediye etmişti. Kralın eline muazzam bir zenginlik geçirtmişti.
Bu zenginliğin yalnız bir kısmı lâhit içine gömülmüştü"(118)
Ölümün sarayı: Mezar, hayatın mezarı: Saray: Antika, hâkim sınıfların
en bunakça büyük ülküleri oldu. Bu dünyanın gelgeç saltanatını akıllarınca
öbür dünyaya götürürlerse "Ebedî"leştireceklerdi. O mezar manisi,
gömülme çılgınlığı hırsından öteki fâni insanların her türlü yaşama ve
direnme imkânlarını ellerinden almışlardı. Ölü ve mezar spekülâsyonunu
öylesine büyütmüşlerdi ki, tarih öncesinin en hayatî keşiflerini ve teknik
icatlarını toplumdan çok mezarlarda toplamışlardı. Onun için, modern bilim,
antika Tarihi mezardan çıkara çıkara, Tarih öncesindeki sosyalist iç yapıdan,
gelme büyük yaratıcılığın en önemli keşiflerini, hep medeniyet denilen
şuur ve yaratıcılık mezarının ürünü saydı.
Gerçekte, anlı şanlı, ünlü kadim bezirgân medeniyetinin insanlığa musallat
ettiği tek ömürlü "yaratış" ölümün destanlaştırdığı mezar saltanatıdır.
Asıl, insanoğluna yarar, yığınların refahına elverir yeniliklere, keşif
ve icatlara hemen hemen hiç aldırılmadı.
-Bölüm V. in Referansları:-
49- A.P: Sumer, Paris 1960, s, 39; 50 - Keza 39, 51- Keza 40; 52-
Keza 6153 - V. Ch.128; 54 - Keza,144,135; 55 - Keza,136,137. 56 - Keza,
52; 57 - Keza, 51. 58 - Keza 52; 59 - Keza 53, 60- Keza 130-132; 61- Keza
133; 62 - A. Parrot, Sumer. 55; 63 - Keza 55; 64 - A. Lang. Mythes, Cultes
et Réligions, Paris.1894, s. 654; 65 - Keza s. 65. 66- A. Parrot: Sumer
1960. s. 55; 67 - Keza 55; 68 - Keza 63; 69 - Keza 63; 70 - V.G. Ch: O.P.
s.146; 71- A.P: Sumer 53, 72 - Keza 53 73 - Keza 60; 74 - Keza 63, 75 ·
Keza 64, 76 - Keza 64, 77 - Keza 63; 78 - Keza 64; 79 - Keza 63; 80 - Keza
65; 81 · V.G. Ch: Orient Pré Historigue,140; 82 - Keza 140-141; 83 - Keza
141, 84 - Keza 141-142, 84 - Keza 143; 86 - Keza 143-144; 87 -Keza 144;
88 Keza 143; 89 -A.P. Sumer 66; 90 - V.G. Ch: Or-préh.1146; 91- Keza 56
; 92 - Keza 154; 93 - Keza 152, 94 - Keza 148; 95 - Keza 150; 96 - Keza
146, 97 - Keza 146-147; 98 - Keza 147; 99 - Keza 148-149;100 - Keza 157;101-
Keza 167,102 - Keza 166;103 - Keza 186-187,104 - H. Limet: trat-Met, s.19.105
- Keza 20;106 - A.P. Sumer s. 65;107 - V.G, Ch: Or. Préch.158.108 - Keza
174-175;109 - Keza 157-158; 110 - Keza 174;111- A. Zischka: Gizli Pamur
Harbi. Çev: H.V.1938 s. 26-27;112 - Keza 36-37;113 - Keza 49;114 - V.G.
Ch: Or. Prée 173;115 - Keza 169-170-171.116 - Keza 172;117 - Keza 159;118
- Keza