Marx-Engels "Manifest"e şu sözle başlarlar: "Tarih sınıfların güreşidir."
"Tarih" sözcüğünün "Tarihöncesi"nden sonraki "Yazılı Tarih" anlamına geldiğini
biliyoruz. Tarih boyunca, 15'inci yüzyıla gelinceyedek geçen "Antika
Tarih" "barbarların medeniyete geçişleri tarihidir", yahut: "Barbarlığın
medeniyetle güreşi tarihidir"de diyebiliriz.
"Antika Tarih" denilen çağdaki toplumsal gidiş (sosyal prose) iki birbirine
zıt, ama birbirini kovalayan ana yayla işler: Birinci yay: Sosyal sınıfların
güreşidir. Bir medeniyet yaşadığı sürece ağır basan gidiş yayı budur.
Son kerteyedek toplumun olaylarını sınıfların güreşi aydınlatır, belirlendirir.
İkinci yay: Barbarlığın medeniyetle güreşi olur. Bir medeniyetten
öbürüne geçiş sırasında ağır basan gidiş yayı budur. Derin tarihsel ve
sosyal şartlar antika sınıflar güreşinin bütün bir Sosyal Devrim
sağlamasına elvermediği için, bir an gelir, eski medeniyet içindeki kadim
sınıflar güreşi kör dövüşüne döner. Toplum ne ileri, ne geri gidemez: İçinde
yaşayan insanların hemen hemen tümü için dayanılmaz bir cehennem haline
gelir. En kabadayı Stoisyenlik-Dervişliği bile insanı o gidişe katlandıramaz.
O zaman, Antika Tarihin ikinci yayı zembereğinden boşanır. Barbarlığın
medeniyetle güreşi üst plâna çıkar. İnsanlık bir adım geriye de atsa, çöken
medeniyetin yıkıntıları tarih yolu üstünde temizlenerek, yeni bir medeniyete
doğru geçilmiş olur.
Bu gidişin olaylarını ancak barbarlığın medeniyetle güreşi yeterce
aydınlatabilir. Bu antika tarih gidişi tabiatte geceyle gündüze benzetilirse
daha iyi anlaşılmış olur: Sınıfların güreşi gündüzün dünya olaylarını aydınlatan
güneşe benzer; barbarlıkla medeniyetin güreşi gece dünyayı aydınlatan aya
benzer. Aslında ayın ışığı da gene güneşten yansıtılmadır.
Antika tarih boyunca barbarlığın medeniyetle güreşinden doğma kaç türlü
Tarihsel Devrim görülür? Daha doğrusu barbarlıktan medeniyete kaç
türlü geçiş olmuştur? Soruya, insanlık düşüncesini yazıya geçirdiği günden
beri verilmiş dolaylı karşılıklardan bir kaçını herkes biliyor. Bunlar
içinde, 18 ve 19'uncu yüzyıl tarihçi ve iktisatçılarının kıyısından köşesinden
keşfettikleri ekonomi temeline dayanmış sınıfların güreşi problemini yepyeni
bir doktrin sentezine ulaştıran tarihsel maddecilikten başka ayakta durur
açıklama olmamıştır. Ancak tarihsel maddecilik kurucuları "Modern Toplum"
çerçevesini ana program yaptıkları ve Amerikalı Morgan'ın tarihsel maddeciliği
tarih öncesinde keşf etmesi geç geldiği için, antika tarihten modern tarihle
en doğrudan doğruya bağıntılı elemanlara dokunmak fırsatını bulabildiler.
Barbarlık konağından medeniyete geçiş, tarihsel maddeciliği en çok
devletin doğumu bakımından ilgilendirdi. Çünkü, üzerinde en çok "mistifikasyon"
yapılan konu o idi. Bilimin olaydan başka hiç bir temele dayanmadığını
ispat eden Engels, sıkı bilim olay ve örneklerine dayanarak devletin doğuşu
için 3 tip geçidi ele aldı: Atina-Roma-Cermen devletleşmeleri...
"Atina" bunun en saf, en klâsik biçimini verdi. Orada devlet doğrudan
doğruya Kan'lardan kurulu toplumun kendi içinde gelişmiş sınıf zıtlıklarından
doğarak üstün geldi. Roma'da, o toplum kapalı bir aristokrasi haline geldi;
kendi dışında kalmış, hukuktan yoksun ama bir takım görevler yüklenmiş
bir plebe kalabalığının ortasında bulunuyordu. Plebe'in zaferi, kadim kandaş
anayasayı tahrip ederek, onun yıkıntıları üzerinde devleti kurdu. Bu devletin
içinde Kan aristokratlığı ile plebe birbirlerine büsbütün kaynaşmakta
gecikmediler. En sonra Roma İmparatorluğunu yenen Cermenlerde devlet, Kan
rejiminin hiçbir hâkimiyet vasıtası veremediği geniş yabancı arazilerin
doğrudan doğruya fethedilmesinden fışkırdı. Ama, bu fütuhata, ne eski ahaliyle
ciddî bir güreş, ne daha ileri bir işbölümü bağlı bulunmadığından; fethedilenlerin
ekonomik gelişim derecesiyle fethedenlerinki hemen hemen aynı olduğundan;
ve dolayısıyla, toplumun ekonomik temeli eskisinin aynı kaldığından kandaş
anayasa, uzun yıllar boyunca olduğu gibi muhafaza edilebilir. Arazi biçimine
göre marche anayasası içinde değişir; daha sonra da asil ve patriçi
hânedanları içinde, hattâ Dithmarse'larda görüldüğü gibi köylü aileleri
içinde bir süre hafıfçe gençleşir." (1)
Devlet biçimleri bakımından gerçeği aydınlatan Engels'in 3 geçiş tipi,
20'nci yüzyılın tarih öncesi buluşları topyekûn göz önünde tutularak (İnsanlık+Tarih)
üretici güçleri bâkımından ele alınırsa, başlıca iki tipe indirilebilir:
1- Atina'daki gelişim, örneğin, Irak'ın Sümer kentlerindeki gelişimin
tıpkısıdır. Româ daki gelişim ise Hicaz'ın Mekke-Medine kentlerindeki gelişimin
tıpkısıdır. Sümer ve Atinâ da: Kan teşkilâtlı toplumun içinden; Roma ve
Mekke'de Kan teşkilâtlı toplumun dışından gelmiş görünen zıtlıklar Kan
anayasası yerine devleti geçirmiştir. Ama, her iki biçim geçişte Kent'ten,
Yukarı Barbarlıktan medeniyete geçiştir. Onun için, Atina medeniyeti de,
Roma medeniyeti de, İslâm medeniyeti de ORİJİNAL birer medeniyet olmuşlardır.
Kentleşme, Atina'ya: Mısır'dan gelmiş Cekrops dölü, Româ ya: Truva'dan
gelmiş Enee dölü, Mekke'ye: Irak'tan (Ur'dan) gelmiş İbrahim dölü ile mayalanmıştır.
Demek (Irak'ın ilk adsız kenti bir yana bırakılırsa) bütün Kentler dışarıdan
etkilidirler. Atinâ da, Româ da, Mekke'de: Ekonomi ve politika bakımından,
stratejik bezirgân yolları üstünde en elverişli barbar ortamına,
daha eski ve ilk medeniyetlerden sıçrama kolonileşmelerdir.
Kan teşkilâtı Aşağı Barbarlık konağında ANAHAN (MADERŞAH)
tipi iken, Orta Barbarlık konağında BABAHAN (Pederşah) tipine döndürüldü.
KENT düzeni daha doğarken, hem o Babahan tipi Kan teşkilâtına
dayanmış, hem onu inkâr etmiştir. (Bugünkü Birleşmiş Milletler'in pratikte
bağımsız devletlere dayandığı halde, teoride onları inkâr edişi gibi.)
Kentin içinde doğacak olan Devlet, o bakımdan Atinâ da da, Româ da da,
Mekke'de de KAN teşkilâtını tahrip edecektir. Yalnız tahribin derecesi
başka başka kentlerde, başka başka tarihsel düzeye erişecektir.
Tezatların Kan içinden veya Kan dışından gelmesi ise gerçekten izafidir.
Kentin kendisi az çok "dışarıdan gelme"dir. Atina'ya dışardan gelmiş yabancılar,
Roma'daki Pleblerden yahut Mekke'deki Müslimlerden daha az değildirler.
Roma'nın Patriçi'leri, Mekke'nin Kureyşî' leri gibi Atina'nın Ağa'ları
(Agadoy: İyi kişileri, yâni kent'in "asil"leri, aristokratları) yanında
da, tıpkı Pleb ve Müslim gibileri "kent dışında vahşî hayvanlar gibi yaşıyorlardı."
(Fustel de Coulange: La Cite antique). Atina'nın "kötü kişiler"i
(Khakhoy'ları) gittikçe çoğalan büyük kalabalıktı. Şair Teognis, Atina'da
"İyi kişi" (Ağa) kızları zenginleşmiş "Kötü kişi"lerin "bayramlarında içip,
sofralarında yiyorlar" diye yakındı. En sonunda İsocrate (İ. Ö. 436-338):
"Büyük Atina aileleri artık olsa olsa mezarda vardırlar" dedi.
Demek, Atina ile Roma'da devlet biçimleri ne kadar başka olursa olsun,
kökleri aynı tezatlara dayanır, medeniyete geçiş Yukarı Barbarlıktan olur.
2 - Engels, antika Roma medeniyetinin çöküşü üzerine çullanan barbarlar
içinden özellikle Cermenlerde Kandaş Anayasanın bir türlü kolay
kolay kalkamadığını, "uzun yüzyıllar boyunca korunabildiğini", hattâ
arasıra "Hafifçe gençleştiğini" söyler. Bu karakteristik, medeniyete
Yukarı Barbar kentinden değil, Orta Barbarlık konağından geliş yüzündendir.
Roma ve Cermenlere has değil, bütün Yakındoğu Çin, Hint kadim orijinal
medeniyetleri üzerine yapılmış göçebe akınlarından sonraki uzun vâdeli
"Rönesanslar" (Gençleşmeler) de görülen genel bir kuraldır.
KAN teşkilâtı ve anayasası: Orta barbarlıkta BABAHAN
hegemonyasına sokulmuştur; ama, henüz kent kadar mutlak bir üst teşkilâtın
taşları arasında öğütülüp soysuzlaştırılmamıştır. Sosyal Demokratik
Kan teşkilâtından doğru Kişisel Aristokratik Devlet teşkilâtına
geçişin ne kadar güç olduğunu Osmanlı Naima'nın çizdiği beş "Tavır"
gibi, Osmanlı tarihinin toprak ve mülkiyet münasebetleri de pek güzel gösterir.
Antika orijinal medeniyetlerin hepsi çökerken göçebe Orta Barbar akınlarıyla
bir yandan aşınırlar, bir yandan gençleşirler. Bu "Rönesanslar", ayrı tipte
bir barbarlıktan medeniyete geçişi temsil ederler.
Onun için antika tarihte barbarların medeniyete geçişleri başlıca iki
örnekte toplanabilirler:1- Yukan Barbarlık konağından (kentten) medeniyete
geçiş. 2 - Orta Barbarlık konağından (göçebelikten) medeniyete geçiş.
Ana çizileri aynı olan bu iki tip genel geçişler yere, zamana
ve topluma göre pek çok ayrıntılı çeşitler gösterir. Onlar ancak özel
ve kongret tarih anlatılırken belirtilebilir. Burada tümüyle tarihin genel
gidişi üzerindeyiz.
Önce KENT'ten medeniyete geçişi inceliyelim.
Yazılı tarihin başı, medeniyetin başlangıcıdır. Medeniyet, insanlığın Yukarı
Barbarlık konağı ile birlikte içine girdiği ziraat adını almaya
lâyık ziraat, tarım temeline dayanmış bulunan kentte doğar. Yaşanan
tarihi canlı bir vücuda benzetirsek, kent, o vücudun yaratıcı birimi:
Hücresi olur. Tarihi anlamak için, tarihin canlı hücresi olan kenti,-
biraz soyutlaştırmak pahasına da olsa - ayrıca inceleyip iyi kavramak şarttır.
Çünkü, kent kurulmadıkça, medeniyet ve dolayısıyle tarih başlayamamıştır.
Lâtince "Cité", Grekçe "Polis", Arapça "Medine"
sözcüklerinin tam karşılığı KEND olabilir. Bir de Kurgan veya Korgan
vardır: Kırgısızca'da duvar, mezar çiti, koyun ağılı, A. Battal'a göre
"türbe, ölü kubbesi", "Sonradan... duvarlara ve nihayet düşmanın atlı hücumuna
karşı... surlara alem olmuştur." (Ve. B., s. 627.) Bu bakımdan Korgan,
daha ziyade göçebe Orta Barbarlığın ağıl çitinden gelir. Kend
ise, ancak ziraate kavuşmuş Yukarı Barbarlığın oturganlığını karşılar.
İpekböceğinin kozasını ören gezici kurd gibi, Yukarı Barbarlık toplumu
da kendi başına kend kozasını örüp içine kapanır. Orada barbarlıktan medeniyete
biçim değiştirilmesi olacaktır: İpek böceğinin kanatlanarak kozasını delmesini
andıran bir çabayla, medeniyete geçen insanlık kelebekleşmişçe, kend surlarını
delerek yazılı tarih sahnesine çıkar.
Barbarlıktan, medeniyete çıkış ondan önceki toplumun kurum ve kurullarından
büyük ölçüde yararlanır. Aşağı barbarlık konağında anahanlık (matriyarkalizm)
adı verilen ana hukukunu temel edinmiş Kan teşkilâtının şaşılacak
derecede güçlü insancıl teşkilâtlığını görmüştük. Zamanla o ilk kadınsal
kandaşlık değişti. Orta barbarlık çağında, sürü ile gücü artan erkek "Babahan"
(patriyark) olurken ister istemez Kan kurum ve kurallarını baba
hukukuna uydurdu. Erkeksel kan düzeni doğdu. Erkek, Kanın mekanizmasında
hiç bir değişiklik yapmaksızın kadın iktidarını devirip yerine kendi iktidarını
geçirdi. Bu geçişin o zamanki kandaşlar ortasında ne kadar güç olduğunu
bütün mitolojiler uzun masallarla anlatırlar. Erkek bu işi becerebilmek
için her hileye ve kılığa girdi. Söz yerinde ise en "kancıkça" davranışlara
başvurdu: Tsin dininde ilk Şaman anahan Amagat-AM idi; kadının yerine er
kişi açıkça geçemedi; bir yandan Amagat-AM adı yerine Kam adını
alırken, ötede Kam da, erkek olduğu halde, toplum içinde saygı görebilmek
için, kadın kılığına girdi.
"Bu kadınlaşma mecburiyeti şâmanları makûs cinsiyete kadar sevkettiği
söyleniyor." (2)
Bir yol tarih öncesinin o yaman Kan teşkilâtında bu kalleşçe
"Taklib'i hükûmet"i beceren Babahanın, ondan sonraki işleri kendiliğinden
kolaylaştı.
Yukarı barbarlıkta Kan'ların üstüne Kend geçirildi. Nasıl
Kam, erkek olmasına rağmen yerine geçtiği Amagat-Am gibi kadınlaştı ise,
tıpkı öyle, Kend de, üstüne çıkmaya çalıştığı Kan gibi: "Kendi"
dışında kalan her insanı ve herşeyi kendisine yabancı (Grekçe'de: "Barbar",
Osmanlıcâ da: "Ecnebi") ve daima düşman saydı.
Canlılarda hücre, çevresindeki yabancı maddelere karşı "Zar" gibi saydam
bir kabukla sınırlanır. Hücrenin içine bir şey ancak o zarın sansüründen
geçerek ve protoplasma fizik ve kimyasına uyarak girebilir uymayan nesne
hücre hayatı için "ecnebi cisim", hattâ "zehir" olur. Kend'in içine
de girecek olan insan, hâttâ eşyalar bile, ancak bir sıra törenlerle "Consacré"
edildikten, yâni kutsal adanışla kabul edildikten sonra girebilir. Atina'da
bir yabancının kentdaşlığa kabulü için, önce bütün kentdaşların yaptıkları
toplantıda açık oyla kabul edilmesi, sonra 6000 kişinin gizli oyu ile bu
kabulün tasvibe uğraması gerekirdi. Gene de, kabulün tasvibinden sonra
9 gün içinde herhangi tek bir kentdaş kabulü veto ederse, yahut mahkemeye
verirse, yabancı kişi, kentdaşlığa alınamazdı. Consacré olmayan insan ve
şey, kentin içinde ebediyen barbar, yâd, yabancı kalırdı.
Kend o derece hassas bir sosyal hücre ve organik tarih bütünüdür. Medeniyetten
sonra görülen başka oturukluklar, "kasaba"lar, büyük imparatorlukların
bir sınırından öbürünedek herkese açık duran "şehir"ler, Kend'ten uçurumlarla
ayrılırlar. O yüzden, bilginlerin Kend (Cite) adlı medeniyet öncesi
oturukluk ile Şehir (Ville) adlı medeniyet sonrası oturukluğu aynı anlamda
birer sözcük gibi kullanmaları, tarihte pek çok yanlış anlamalara kapı
açmaktadır.
İlk Kend'in kurulduğu (o zaman yazı bulunmadığı sonra gelenekler sır gibi
saklandığı için) bilinmiyor. Fakat, Tarihte ün yapmış nice Kend'lerin,
efsaneli de olsa, kuruluşları üzerine çok şey biliniyor. Her yeni Kenti
kuran topluluk, içinden kopup geldiği eski ana-kentin pek çok kurum ve
kurallarını birlikte taşıyıp getirdiği halde, apayrı bir toplum gibi davranır.
Seçtiği veya ardına takıldığı şefin komutası altında yollara düşer. Kent
kurucusu Kahraman bu önce kişi olacaktır. Gilgameş:
"Bütün ülkelerde, dolaştıktan sonra Uruk şehrine (kentine) geldi...
Çektiklerini bir anıt taşına yazdı." (3)
İ. Ö. (İsâ'dan önce) 1986 yılı Yunanistan'da Argos kentini Mısırlı
İnacus İ. Ö.1578 yılı Corinth kentini Mısırlı Cecrops kurdu. İ. Ö.1550
yılı Thebes kentini Finikeli Cadmus kurdu...
Her kent kurucu kahraman "Takvâ" (pièté) sahibi bir ermiş "pîr" kişidir.
Kurulan kentte onun kendisini kutluyacak özel tapınağı, adını kuşakların
dillerinde andıracak Destanı vardır. Aynı kahraman ileride Kent
Tanrısı (divinité poliade) olacaktır. Böylece, sonradan kurulan her
kentin, daha önce ana Kent'ten getirdiği ilk, aslı unutulmuş, insan
ve tabiat dışı gibi görünen tanrısı yanında, bir de kendi insancıl, özel,
kimliği besbelli Kent tanrısı belirmiş olur. İnsanüstü güçlerin insandan
ve Toplumdan çıkış prosesi açık seçikleşir.
Kend kurmaya çıkılırken hangi yönde yol alınacağı Kehanet
(Orakl)'a başvurarak kestirilir. Bu kehanetler, yerinde görüleceği gibi,
hep hatırlanamayacak kadar eski zamanlarda, ilk ana medeniyet teşkilâtlarının
barbar yığınları içinde gönderdikleri ve en stratejik noktalara yerleştirdikleri
antika "istihbarat" yuvalarıdır. Yâni, ilk kenti kurmuş ana medeniyetin
vücudu yeryüzünden kalktıktan sonra da, "ruh"u kehanet biçiminde
gene barbar yığınların alın yazılarını kendi ekonomik ve bezirgân gelişimi
yönünde güder.
Varılan ülkede, yeniden Fal'lara bakılarak, Uğur alâmetleri
kollanarak, süreklice kalınacak ve barınılacak yer seçilir. O yerde kurbanlar
kesilir. Herkes yakılan ateşler üzerinden atlıyarak arınır. Açılan
Yurd (Patria) adlı çukura, kendisinden ayrılınıp gelinmiş bulunan
ana kentin toprağından alınmış ve özellikle getirilmiş bir parça kesek
atılır: Ana- toprakla, yavru-toprak, maddece birbirine kaynaşmış olur.
Hemen oracığa bir Mihrap (autel) yapılır. İçine anahanlığın ölmez
sembolü Ateş yakılır. Yeni Toplumun, tarih hücresinin Ocağı yeniden
tütmüştür. Bütün kentdaşların il görevi bu ocağı "Kıyametedek" söndürtmemektir.
Bunun üzerine, kent kurucu kahraman özel kutsal kılığına girer. Eline
ziraat üretimi temelinin, yeni geçim prensibinin kutsal sembolü sabanı
alır. Toplumun en unutulmaz bayram havasını taşıyan töreni ortasında kentin
sınırı boyunca çepe çevre bir Herk (Sillon) çizer. Bu çizisi üzerine
ayağıyla basma küstahlığını gösterecek yerli yabancı her insan sorusuz
öldürülecektir. Yalnız, saban demirinin kaldırıldığı geçit yerleri Kapı
(Portea) olur. Herk çizisi hizasına veya az gerisine Sur (hisar)
kurulur. Surun iki yanında bir kaç adımlık yer Promeurium sayılır:
Din yetkilisinin buyruğu olmadıkça kimse oraya dokunamaz.
Bu dokunulmaz kabuğu "mahrem" kozası içine kapanan kentin ortasında
genel Tapınak ("Kudüs-ül-Akdâs", "Beyt-ül harâm", "Palatin") inşa
edilir. Bütün kenttaşların o mânevi birlik yeri gibi, bir de muntazaman
toplanıp her meseleyi eşitçe ve elbirliği ile tartışıp çözümleyecekleri
maddi birleşme yerleri: Toplantı yerleri (Româ da: "Domicilium", Grekler'de:
"Agora" Mekke'de: "Darunnedve") ayrılıp açılır. Geri kalan kentin bütün
Toprakları, Kent aileleri arasında en büyük eşitlikle üleştirilir. Aile
başına adâletlice düşen her tarlanın mülkiyeti, hiç kimsenin özel kişi
mülkiyeti değil: Kent Tanrısının sosyal mülkiyetidir: Toprağın yalnız işletilmesi,
"Tasarrufu" aile topluluğuna Osmanlı deyimiyle: "Tevfiz"
edilmiştir.
Eski tarihöncesi Sosyalizminin kandaş gelenek ve göreneklerine göre eşitçe
kurulmuş bulunan Kent içinde, Kentdaşların sonradan birbirlerinden farklılaşmamaları
için muntazam ve sık denetleme metotları da konulmuştur. Kadim Româ da
"Le Cens", "Le Lustration" Osmanlılıkta "Tahrir" (Yazım) adı verilen bu
genel kontrol bir çeşit herkesin her yıl "Mal Beyanı"nda bulunması
demekti. Yoklama toplantısında her ailenin malı, mülkü, varı, yoğu, nüfusu,
zenginliği sorulup hesaplanır. Bu kaçamaksız yoklamaya "Temizlik"
denir. Temizlik günü Toplantıya gelmeyen kişi, kim olursa olsun kentten
koğulur. Bunun ne korkunç bir ceza olduğu, sonra soysuzlaştırılmış biçimiyle
bile Kilisenin elinde tutulan müthiş "Aforoz" ve Bektaşi Toplumlarında
sürüp gelen benzeri toplumdışı etmelerden anlaşılır. Bir kentliye "Ostrasizm"i
uygulamak: "Ateşi, suyu yasaketmek" öldürmekten beterdi. Ölen kurtulurdu:
Toplum dışı edilen, öldükten sonra da cezaların en büyüğüne uğrar; mezarsız
kalır, her zerresi üzerinden bitmez tükenmez lâneti kaldıramazdı! Onun
için, bu prensibi hazmedemeyen 19'uncu yüzyıl "serbest rekabet" ülkücüsü
Fustel de Coulange acı bir melânkoliyle şöyle sızıldanıyordu:
"Toprağını yitiren kişi, herşeyini yitiriyordu. Özel kişiler yararının
kamu yararı ile ayrışık bulunması hemen hemen imkânsızdı."(3)
Buna karşılık, kentdaşlık hayatı hiç te 19'uncu yüzyıl burjuvasının
zannettiği gibi melânkolik değildi. Tersine, kent yaşayışı, sonu gelmez
törenler, şölenler ve bayramlarla geçerdi. Orada hemen herşeyin bir bayramı
vardı: Kent kurucusunun bayramı, kent herkinin bayramı, tarla, çift sürme,
ekin ekme, çiçek açma, hasat biçme, bağ bozumu bayramları birbirini kovalar.
Bayram günleri herkes en özenli bayramlıklarını giyer, mutlak surette hiç
bir iş yapmaz. Hep birlikte yenilir, içilir, oynanır, eğlenilir, koşular,
danslar yapılır. Bu gibi törenlerde "şölen", üç beş sivrilmiş imtiyazlının
sefaheti değildir, bütün kentdaşların ayrılıksız katıldıkları "Kamu
yemeği", "Tanrı yemeği"dir.
"Refâde (kent şöleni) câhilik zamanında (İslâmlıktan önceki barbar
Araplıkta) ve İslâmlığın ilk günlerinde dahi vardı. Bâdehü kesildi gitti.
"(4)
Kent idaresi, yeryüzünün şimdiyedek tanıdığı en son demokrasi düzeni
olarak başladı. Sonraki soysuzlaşmalar bir yana bırakılırsa, o demokrasi,
modern demokrasi gösterilerinden bambaşka bir gerçeklik taşıyordu. Çünkü
ilk kentte her yurttaş yalnız "siyasî" kabukta ve lâfta değil, ekonomik
geçim temelinde de eşit bulunuyordu. Bugünkü anlamıyla yazılı kanun
yoktu; anlamı ve yararlığı atalardanberi denenmiş ve kandaşça itirazsız
benimsenmiş anayasa vardı. "Uzun kuşaklar boyunca kanunlar yazılı değildi.
Babadan oğula geçiyor idi."Nesiller boyu" bilinen "Anayasalar," unutulmamak
ve tahrife uğratılmamak için vezinli, kafiyeli bir şiirdi. Ezberleniverirdi.
"Orada bir harf değiştirmek, bir sözcüğün yerini değiştirmek, ritmini
bozmak, kanunun kendisini fesada uğratmaktır; çünkü böyle bir hâl insanlara
açıklandığı zamanki kutsal biçimini yoketmiş olur." (5)
Kur'anın bugün tecvitle okunmasında en ufak eksik, suçtur:
"İkra, bism'i rambükel-lezî kalek
"Halekal insâne min alek,
"İkra'fe-rabbükel ekrem,
"Ellezî âllame bil-kalem,
"Allemel insâne mâlem ya'lem!" (Kur'ânı Kerim)
metni, neden eski kanunların en son "Serbest nazım" şiirlerini gölgede
bıraktığına örnektir: "Kanun" sözcüğünün Lâtince aslında "Carmina"
(mısra'), Grekçe'de "nomoy" (vouoı: Şarkı) kelimelerinden gelişi bundandır.
Kentte kanun iffeti herşeyin üstünde tutulur. "Bir kanun bir insanın
kendisine kanun olmak için, o insan tarafından kanun terimlerinin bilinmesi
ve vuzuhla telâffuz olunması gerektir." (6)
Kanunu kimse anlamasın diye değil, herkes bellesin diye her kent, medenileşmeye
başlarken, yazıyı az çok öğrendikçe, bir "Kitap" biçimine sokar.
Kitap odundan, bezden, yahut Atina ve Mekke'de olduğu gibi bakırdan, kayagan
taştan olur. Tahrife uğratılmamak için yahudilerin "Tâbût'u Sekiyne"leri,
Romalıların "İndigitamenta"ları gibi kutsal kasalarda ölüm dirim savunmasıyle
saklanır. Bugün, Tarihöncesi toplum hayatına değinir bir kaç çürütülmez
belge kaldıysa, onu Kentin bu namuslu koruyuculuğuna borçluyuz.
Kentin üzerinde en çok spekülâsyon (düşünce vurgunculuğu) yapılan yanı
din anlayışıdır. Doğrusu, bütün dinler birer kentle ilgili bulundukları
ölçüde köklü ve güçlü çıkmışlardır. Yakından bakılacak olursa, kentin her
anlayış ve davranışı gibi din kavrayışı da kendi iç sosyal düzenini
kişi kaprisleri üstünde tutmak temeline dayanır. F. de Coulange, bütün
19'uncu. ve 20'nci yüzyıldaki meslektaşları için örnek olacak bir mistisizm
ile: "Eskilerin vatan aşkları, dindarlıkları demekti" (7)
der. "Dindarlıkları vatan aşklarıydı" dese daha doğruyu söylemiş olurdu.
"Hakikî kanun koyucu: İnsan değil, insanın benimsediği din inancıydı",
"Kanunlara itaat etmek, Allahlara itaat etmek demekti"(8)
denilirken de kentin yapısını unutmamak gerektir. Kanun sayılan gelenek:
Bilinemeyecek kadar kadim çağların denenmiş kuralları idi. O kadar uzak
ve karanlıklar içinden geliyordu ki, ilk kentin kurduğu medeniyet kavranmadıkça,
ondan aktarılmış kuralların aslını bilmeye imkân kalmıyordu.
Kentin ruhani başkanı (Tsin dininde "Kam", Yakutlarda "Omon",
Oğuzlarda "Ozan", Batıda "Pontif") o gelenekleri Kent Kamu
yararı ve ruhu bakımından en iyi temsil ettiği için kutsal kişiydi. Hiç
değilse kentin ilk günlerinde hiç bir imtiyaz taslamıyor, gelenekleri,
bütünüyle yurttaşların yararına yorumlayarak geliştiriyordu. Buna bakıp,
kent kanunlarını göklerden inmiş göstermek: Kimseyi sömürmeyen kuralı yüceltmek
ve ülküleştirmek anlamına gelir. Nitekim, kent yapısını bulutlar arasına
çıkarmaya çalışan F. de Coulange'in kendisi de, olayları verirken elinde
olmayarak, kentte en göksel münasebetlerin, çim çiy yersel münasebetlerden
açıkça çıka geldiğini itiraf eder.
Örneğin: "Allahlara, budanmamış bağ şarabıyla saçı yapmak (libation)
günahtır."(9)
Bu kural, bağcılığı sağlama bağlamaktan başka hangi hedefi güder? Kent
dinlerinde: Doktrinin pek öyle önemi yoktu. Önemli olan pratikti. Eskilerde
din demek, törenler, âyinler, merasimler, dış tapınç (culte: İbadet) demekti."
(10)
Onun için "Ne allahlar insanları seviyor idi, ne insanlar allahları." (11)
Sıkışılınca pekâlâ düşman kentin allahına da şöyle yalvarılıyordu:
"Sen, ey bu kenti himâyesi altına almış uluların ulusu, sana yalvarıyoruz.
Seni takdis ediyoruz: Lütfen o ulusu, o kenti bırak; o tapınakları, o kutsal
yerleri terket; onlardan uzaklaş, Roma'ya benim ve benimkilerin yanımıza
gel. Bizim kentimiz,tapınaklarımız, kutsal yerlerimiz sana daha hoş, daha
mübarek olsun. Bizi kanadın altına al. Eğer böyle yaparsan, senin şerefine
bir tapınak kuracağım." (12)
Bu hacıağanın Allahla pazarlığında daha az içten kalıyor mu? Ferah
Ali Paşanın Anapa çerkesleri gibi: Sefere giderken "Kodoş" adlı
tanrı ağaca bir çok vaitler yapmak, zafersiz dönülünce kızıp "Kodoşu (tanrı
ağacı) kökünden kesip başka "Kodoş aramak... eski barbar usulüydü.
(13)
Kent Kanunlarının gökten indiğine örnek olarak Girit'te Minos kanununun
yıldırım tanrısı Jüpiter'den gelişi öne sürülür. Son arkeoloji araştırmaları,
Girit'te ilkin Jupiter kanunlarının değil, Jupiter'in kendisinin dahi izinin,
tozunun bulunmadığını ortaya çıkardı. Orta Minoen III devrinde Girit dininde:
"Kadın putlardan başka birşey yoktu." (l4)
"Araştırması yapılan birçok dişi tanrıçalar gerek tek tek, gerekse
gruplaşarak resmî dindarlıktan(piété) yararlanıyorlardı." (15)
Grek mitoloji tanrılarına gelince, onların hangi insancıl kaynaklardan
nasıl çıktıklarını en yakından görüp anlatan büyük tarihçi Herodot'tur:
"Pelasgus'ler vaktiyle Allahlara verilecek herşeyi kurban ediyorlardı.
Dodon'da bunu öğrendim; ve dua ediyorlardı, ama o zaman tanrılardan her
birisine ne ad, ne soyadı takmamışlardı. Çünkü Allahların adlandırıldıklarını
hiç işitmemişlerdi. Genel olarak Allahlar'a tanrı diyorlardı. Sebebi de,
tanrıların herşeyi düzenleyerek, evren kanunlarını ellerinde tutmalarıydı.
Ancak sonraları, çok geç olarak, Mısır'dan getirildikleri vakit Allah adlarını
öğrenebildiler; fakat Baküs adını yalnız öteki tanrı adlarını öğrendikten
uzun süre sonra öğrendiler. Bu sefer de, o adlar üzerine Dodon orakline
danışmaya gittiler. Bu orakl(kehanet) Yunanistan'ın en eskisi sayılır ve
o zamanlar ülkede bir tekti. Pelasguslar Dodon orakline, barbarlardan (ecnebilerden)
gelen bu adları kabul edip edemiyeceklerini sorunca, edebilecekleri karşılığını
aldılar. O vakittenberi kutsal kurbanlarında (sakrifislerinde) bu adları
kullandılar. Daha sonra Grekler aynı adları Pelasguslerden aldılar."(16)
"Düşünüyorum ki, Omiris (Homer) ve Hezyod benden ancak 400 yıl önce
yaşadılar. Oysa, şiirleriyle Théogoniyi (tanrılar şeceresini) kuranlar,
tanrı lâkaplarından, tanrı tapınçlarından ve tanrı görevlerinden konu açanlar
ve tanrı çehrelerini çizenler onlardır; öteki, onlardan önce geldikleri
söylenen şairler, hiç değilse bence, ancak onlardan sonra gelirler. Adların
ve Allahların asılları üzerine olanları Dodon (Tapınağının) dişi râhibelerinden
aldım Omiros ile Hezyod üzerine dediklerim benim özel duygularımdır."(17)
Allahların nereden geldikleri bundan daha açık ispat edilebilir mi?
Ve sakın Herodot inançsız adam sanılmasın. Bütün eserinin değişmiyen teması,
hep Allahları haklı çıkarmaktır. Ve bu konuya istemeyerek dokunduğunu şöyle
bitirir: "Yabani, evcil hayvanlara Mısır'da kutsal gözüyle bakarlar. Niçin
kutsal olduklarını anlatmak istesem, dinlerin ve tanrısal şeylerin üzerine
konuşmaya kalkışacağım; oysa özellikle o konudan sakınırım; o konu üzerine
şimdiyedek azıcık söylediklerim mecbur olduğumdandır." (18)
Muhammed'ten bin yıl önce yaşadıklarını yazmış olan Herodot adım başında
bir kent kurucusunun nasıl, Mısır'dan veya Irak'tan ithal edilmiş antika
Tanrılar yanında kendisine yer ayırdığını görmüştür. "Aritée kendilerine
görünerek buyurdu:
"Apollon heykeli ile onun yanında Aristée adı verilecek bir heykel
dikiniz!"(19)
Gördüğümüz gibi, ilkel Sosyalist Toplumda devlet (silâh taşıma imtiyazı,
adamları ve cezaevleri bulunan teşkilât) diye bir şey yoktur. Kan
teşkilâtı vardır. Kentte, ilkin, Kan teşkilâtına dayanan bir düzen
olarak doğdu. Orada kentdaştan ayrı seçi bir Devlet yerine, Toplumun bütün
insanları hep birden davranıyorlardı: Bu gidiş "sağ duyu" sahibi bilgine:
"Kentte hürriyet ve fert yok, devlet var. "(20)
hükmünü çıkartıyordu. Ferdin yokluğu da şöyle anlatılıyordu:
"Siyasî hukuk sahibi olmak, oy vermek, memurları tâyin etmek, arhont
seçebilmek, işte hürriyet denilen şey buydu. "(21)
Silâh taşıma imtiyazlı adamlarla Cezaevleri bulunmayan yerde Devlet
var sayılıyor, fakat idare memurlarını seçip her işte oy ve hüküm sahibi
olmak "hürriyetsizlik" sayılıyor! Bütün bu çelişmelere sebep: Halktan ayrı
bir parlemento ve hükûmet bulunmayınca, ortada "Fert" sivrilişlerine yer
kalmayışı olsa gerekti. Doğrusu Kentte, ilkin: Parlâmento da, Hükûmet te,
Mahkeme de tek tek kişiler değil, kenttaşların bütünüydü.
Herşey toplanılarak elbirliğiyle kararlaştırılıyordu. Seçim bile çok defa
Kur'ayla oluyordu. Kenttaşlar o kadar birbirleriyle eşittiler, iyi niyetliydiler
ki, içlerinden herhangi birisini ötekisine tercih edip dâhi "kişi" kılmaya
hacet kalmıyor idi.
Kentte: "Çocuklar ana babalarından çok Kentindir." (Eflâtun)
doğan çocuk biçimsizse, öldürülür. On günlük iken ailesine bırakılır. Birkaç
yaşına gelince Fratri'ye (Kan'ların federasyonuna) alınır.16-18
yaşına bastımı, özel törenle resmen kentdaşlığa "Kabul" olunur.
Tabiî Kent Demokrasisi yapma modern demokrasiciliğe ne kadar az benziyorsa,
Kent Kralları da modern Devlet ve Hükümet başkanlarına o kadar az benzer,
yâni hiç benzemez. Kentte Kral, Amerika yerlisinde Eldorâdo, Sümer'de İşakku,
İslâmlıkta (İmâm), kamunun bir numaralı fedakâr kutsal başıdır. Kentdaşlarına
karşı en ufak "zor" kullanmayı hayalinden bile geçirmez.Yaptığı
tek "eylem": "Öğüt" vermektir. Onu da "Naid" okumakla yerine getirir.
"Kötülerin öğüdüyle yürümeyene, günahkârların yolunda duralamayanlara
ve alaycıların yanında oturmayana ne mutlu!" (21)
"Doğrunun azı, kötülerin bolluğundan iyidir."(22)..
"Evlerimizi ganimetle dolduracağız. Senin de, bizimle birlikte payın olacak.
Hepimiz için bir tek keseden başka şey bulunmayacak. Oğlum, onlarla yola
çıkma!"(23)
Golyat devini yenen Kral Davud, tahtını Yel üstünde yürüten Kral Süleyman,
kendi kentdaşları önünde böyle kuzu kuzu meler. Onların bıçağı, modernlerin
tersine, yalnız dış düşmanı keser... Onun için, medeniyete girmedikçe,
ilk kent kralları Allahlaşmadan önce, peygamberleşirler. Isparta kralının
bütün imtiyazı, şölende ilk yemek porsiyonunun kendi önüne konmasından
ve iki kişilik yemek yiyebilmesinden ibarettir. Kral savaşa en önde atılır,
barışta karısına kadar karışılmasına ses çıkaramaz: Anaksimandrid'in çocuğu
olmadı, karısından ayrılmak istemiyordu. Eforlar karşısına dikilip şöyle
konuştular:
"Sana teklif ettiğimiz düşünceye uy, yoksa karşı koymanla, Ispartalıları
kendine karşı karar almaya zorlanmadan kork!" (24)
Ancak çok sonraları, Kent soysuzlaşınca sivrilen bir avuç üst tabaka,
o halk dostu peygamberleri alaşağı etmenin yolunu buldular. Fakat gene
de:
"Kral ailesi iktidardan mahrum olmakla birlikte, halkın saygısıyla
sarılı kaldı." (25)
... Getirin öyle kralları, peygamberleri, allahları da geri de hep
tapalım!
Bu kadar ayrı, bağımsız, hür ve er yaşıyan kentlerin birbirleriyle
olan münasebetleri kendiliğinden anlaşılır.
"İki kent arasında ittifak, bir menfaat elde etmek veya bir tehlikeyi
savmak için yapılmış gelgeç birleşme olabilirdi; ama bir birlik hiç bir
vakit olamazdı." (25)
O yüzden kentlerarası münasebetler çekişmesiz geçmez. Barış ve savaş
Toplum kararıyla ve törenle alınır. Harbe gidiş: Kentin bütün insanları
ve allahları ile ölüme, dirime toptan atılışı olur.
Kısa tariflerini ve karakteristiğini verdiğimiz kent en son ve en gelişkin
biçimli Kenttir. Yeryüzünün ilk "Kend"i Irak'ta kuruldu. Ve tabiî,
en ilkel biçimiyle hayata girdi. Bunu nereden anlıyoruz? Irak'ta ilk medeniyet
kuruluncaya değin derece derece, birbirinden kopmayan,. tersine, birbirini
tamamlayan bir ilerleme gelişti. Mısır'da bulunmayan, onun için ilk ana
medeniyetin Irak olduğunu gösteren bu tipik gelişim artık her Tarihçinin
gözüne çarpmaktan geri kalmıyor. Anré Parrot Irak tarih öncesinin arkeolojik
çatısını kurmaya çalışırken şunu söylüyor:
"Ne sürekliliğin çözülmesi (solution de continuité), ne kırılış
(cassure) yok, yalnız henüz büsbütün büyüme merhalesinde bulunan bir organizmanın
göğsünde oldukça normal bir tekâmül görülüyor. "(26)
Irak medeniyeti Fırat-Dicle ırmaklarının teşkil ettikleri batıya doğru
az yan yatmış, kum saatini andırır bir alan içinde geçti. Haritada Fırat'la
Dicle; kuzey dağlarından Irak düzüne inerlerken birbirlerine hayli yaklaşırlar.
Ovaya iner inmez tam 36'ncı paralel üstünedek birbirlerinden önce uzaklaşırken,
36'ıncı paralelden sonra yaklaşmaya başlıyarak Bağdat civarına doğru çok
büyük birinci parantezi çizerler, Kum saatinin orta boğumunu aşar aşmaz
ırmaklar ikinci defa birbirlerinden uzaklaşarak 32'nci paralel hizasında
en geniş yeri bulunan ikinci küçük parantezi çizdikten sonra Şattülarapta
buluşurlar. Bu coğrafya özelliğine göre, Kuzeyde Anadolu, Van ve Rumiye
gölleri ile Kafkasya'ya dek uzanan on onbeş tul dairesi genişliğindeki
ülkelerde oturan insanlar, bir yol Fırat ve Dicle arasına düştüler miydi,
kuzeyden ırmak sınır boylarının takip ede ede tâ kum saati dibindeki daracık
yere kadar düşerce ineceklerdir. Bu özelliğin göçebe ulusları güney Irak'a
dek çekip yığmakta rol oynayabileceği akla gelir.
Sümer medeniyeti güneydeki küçük Fırat-Dicle parantezinin alt yarısında,
Akkad medeniyeti aynı parantezin üst yarısında yurtlanmıştır. İki medeniyetin
coğrafya sınırı hemen hemen parantez ortasını kesen 32'nci paralel ile
çizilir. Sümer medeniyeti kum saatinin küçük güney gözünün dibinde doğmuştur.
Akkad medeniyeti kum saatinin büyük kuzey gözünün dibinde doğmuştur.
İlk insan medeniyeti Irak ırmaklarıyle "Kızıl deniz" adlı şimdiki Acem
körfezinin kavuştukları noktada doğdu. İlk kentin, şimdi denizden 200 kilometre
daha içerlek karalarda bulunan Eridu mu, yoksa onun az kuzey doğusuna düşen
Ur mu olduğu kesince söylenemiyor. Yalnız arkeoloji araştırmaları, Eridu'nun
hemen kuzey - batısında bulunan El- Obeid mevkiine yakın 3 kuyu açtı. Bunlardan
birisinde bâkir toprak deniz yüzünden 1 metre aşağıda başlıyor. Bu hesaba
göre ilk medeniyet suyun bir metre derinliğini doldurarak yerleşmiş, Kentleşmiştir.
İlk başlıca Sümer Kentleri şunlardır 1- Eridu, 2 - Ur, 3 - Larsa, 4 - Lagaş,
5-Umma, 6-Adab, 7-Uruk, 8-Şuruppak adlarını alırlar. Başlıca Akkad kentleri
de şunlardır:1- Kiş, 2 - Sippar, 3- Akşak, 4 - Opis, 5 - Agade...
Tarihin ilk hücresi Kent, ilk orijinal medeniyeti Irakt'a doğurdu. Bu doğuşta,
üretici güçlerin Teknik iskeleti olan maden en büyük rolü oynamış
görünür. Irak Kentlerinde, yalnız ziraatin değil sanayiin de geniş ticaret
münasebetlerine yol açması maden işlenimi ile sıkı sıkıya bağlıdır. Sümerce
Tibira sözcüğünden gelme Tamkara (Bezirgân), Gurgura
(metalürjisyt) tipleri Irak'ta sanayiin ziraatten daha hızla geliştiğini
anlatır. Limet, Ticaret ve Kenti daha çok maden işine bağlar:
"Taşlar ve metaller ithal edilip, hububat ve yün ihraç edilir, (vesikalarda)
yan yana bakır âletler, zeytinyağı ve mineraller (maden filizleri) toplamı
yapılır." Ticaretin yapılmasına birinci sebep tamamıyle metalürjidir. Ticaret
ise şehirlere (Kentlere anlaşıla) küçük bir bölgenin metropolu (anakenti)
olmak karakteristiğini verir; bu kentlerde oldukça kesafetli bir nüfus,
kamu yapıları, tapınaklar ve entrepolar, bir şefin idaresi ve müstahkem
bir hisar görülür. İşte o zaman çifte faaliyetli: Hem ziraat hem sanayi
faaliyeti Sümer kentleri hakikaten teşekkül etmiş bulunurlar."(27)
Bugün ele geçen Ur ve Farah Kentlerine ait bezirgân bilânçolarında
okunan Kent adları çoğu maden işlenimiyle ilgilidir.
"Bazı şehirler, adlarını bile orada kurulmuş metalürji (mâden sanayii)
atelyelerinden almışlardır. Bu mahallerin örneği Bad-tibira "metalürjistlerin
duvarı"dır. Bu araya Sippar ("Tunç" şehir), Eridu (Sümerce "Urdu=Bakır"),
Şuruppak, Nippur da katılabilir. Bütünüyle bölgelerin, hattâ çöllerin refahı,
mâden filizlerinin işlemi ile oralarda kurulmuş izabehânelere bağlıdır.
Vadi Aruba vâdisi: Kral Süleyman'ın mâden kuyuları ülkesi, bunun iyi bir
örneğidir."
Kentin barışçıl ekonomi kuruluşu gibi, başlıca savaşları da geçen maden
ilk maddesi uğruna açılmış görünür. N. Gbiede'e göre: İsrail ile Edom arasındaki
savaş Aruba maden kuyularından çıktı. Asur'lu Sargon altın ve gümüş uğruna
savaştı.
"III. Ur sülâlesi krallarının bakır mâdeni bulunan Zagros dağlarında
Kimas semtine sık sık akınlar yapması, (eski zamandaki Agadeli Sargon'un
muharebeleri gibi) mâden yataklarında zengin bir bölgeyi ele geçirmek için
olmuştıır, diye düşünmemeye imkân yoktur."(28)
"Üzerlerinde yazılı tarihleri birkaç yıl boyunca, kral Sulgi'nin,
halefleri Bur - Sin ve Su - Sin'in son yıllarıyla İbbi-Sin'in ilk yılları
boyunca sıralanıp giden binden fazla muhasebe piyeslerinde belli başlı
konu bakır, gümüş, tunç üzerine yapılmış bir iştir." "Su-Sin'in beşinci
yılında bir gün, Ur ferjeronlarına 20 talent; altıyüz kilo bakır dağıtılmıştır."
(29)
Bu sonuçlar Irak'ın 15 bin belgesinden çıkarılanlardır.
Kentle maden işleniminin karşılıklı münasebetlerini Mısır'da da aynen
buluyoruz: Sülâleler (medeniyet) devriyle birlikte Zengin-Züğürt kişi ayırımı
(mezarlarındaki gömülüşleriyle dahi) belli olan Kentlerde medeniyetin temeli,
gene sanayiin getirdiği zenginlik olur:
"Endüstri (güzel) sanatlarının ilerleyişleri dahî, zenginliğin çoğalmasını,iktidarın
az ellerde temerküzünü ve şehir hayatının başlangıcını yankılar. Aygıtlar,
silâhlar ve hattâ kablar için harcıâlem olarak bakır kullanılır." "Bakırdan
iki yüzü keser yassı bıçaklar daha önceki bir çağdan iktibas edilmiştir.
(Şekil 45) Ama, bakır olta (Ş. 22/9) ilk defa Menés sülâlesi zamanında
gözükür." (30)
Böylece ilk medeniyetin: Dışarda barbarlığa karşı insafsız ihtişamlı
üstünlüğü gibi, içeride kendi Kentdaşlarına karşı bütün fazilet
ve rezileti, bolluğu ve zorbalığı belirtmiştir:
"Sargon öncesi çağda, medeniyetin ilkel biçimlerinden tamamıyle
sıyrıldığı göze çarpar. Önümüzde sağlamca biçimlenmiş Kentler vardır. Bu
Kentleri, bilhassa komşu şehirlere karşı ordular sevk eden şefler güderler.
Bazan önlerinde arabalar (charriot) giden askerler bakır silâhlarla: "Akbabalar
steli"nin temsil ettiği biçimde kargılar, savaş baltaları, miğferlerle
donatılmışlardır. Esasen böyle silâhlar sapları perçinle tespit edilmiş
hançerler, mızraklar, baltacıklar Tello'da bulunmuştu. Onlara, V. G. Childe'in
tesçil ve tasnif ettiği okların ve harbi (javelot)lerin çatal, ökçeleri,
çifte kılçıkları, ok uçları,ucu mâdenli sap sopa (darde)lar, duylu veya
ökçeli mızrak uçları katılacaktır. Silâhlanmadan başka ziraat âletleri
ve aygıtları: Kazmalar, baltacıklar, oraklar ve gene miller (nakkaş kalemleri),
kazıyıcılar, spatüller, zıpkınlar, oltalar, bol (yuvarlak kadehler de)
bulunacaktır..(H. de Genouillac: Telloh, I. 89; A. Parrot: Telo,124). İğnelerin,
bileziklerin, küpelerin mutlu çeşitliliklerini unutmayalım. Sosyal hayatın
öteki ifadeleri: Bakır figürcükler biçimli tesis depoları (vakıflar) (A.
Parrot)dir."(31)
"Kent"i kısaca görürken anladık: Kent sınıfsız bir sosyal düzen olarak
doğdu. Sonra nasıl oldu da, Toprağın mülkiyeti Tanrıya adanmış bir eşit
kentdaşların ilkel SOSYALİST düzeni içinde kişi mülkiyetine dayanan zenginliği
tekeline geçirmiş bir ayrıcalı bezirgân sınıfı ortaya çıkabildi?
Son arkeoloji araştırmaları,19'uncu yüzyılın soyut ve genel tasarılarını
geçti. Ünlü arkeologlar ve Tarihöncesi uzmanları Morgan'ın Tarih öncesi
tasnifini önemsemiyorlar. Ama, ilk tapınak, ilk hisar ve ilk Kent taslakları
Irak'ın Cemdet - Nasr denilen arkeoloji katında kuruldu. Bu Yukarı Barbarlık
Konağıdır. Sümerler ondan sonra Irak'a baskınla geldiler. İlkin toplumda
bir gerileme oldu: Seramik bunun işaretidir. Fakat ardından Irak Kentlerinde
Köle-Efendi münasebetlerinin bilinen keskinliğe varması, insanın parayla
alınıp satılması, Kan bağları yerine çıkar bağlarını ağır bastıran "Tamkara"
adlı bezirgân sınıfı, Toprak özel mülkiyeti ve özel zenginlik gibi karakterleri
ile Medeniyet başladı. Demek, ilk medeniyete atlamak için de bir Barbar
akını gerekti. Klâsik uzmanlara göre:
"Sümerliler, aşağı Irak'a IV bininci yıllar ortalarına doğru geldiler."(32)
Sümerler bir "Irk" değil, bir toplumsal kategoridir. Irak'a dışarıdan
"medeniyet" getirmemişlerdir: Çünkü o tarihler, yeryüzünün başka hiç bir
yerinde "Medeniyet" yoktur. Gelenlerse, Sümer önce insanlarından teknikçe
daha geri, göçebe Orta Barbarlardır. Irak'ın Sümerlerden önceki Yukarı
Barbar Kentleşmelerinde, Sübtropikal ırmak bereketi, taş ve maden kıtlığı,
akım yaratan pozitif ve negatif iki kutuptur. Yerli ve daha ileri halk
üzerine Sümer egemenliği basınca, o tezatlı ekonomi Sümerlileri medeniyet
münasebetlerine sürükledi.
"Aşağı Irak'ın hümüslü toprağında hiçbir mâden izi yoktu. Demek
mâden cevherini bezirgânların aracılığı ile dış bölgelerden getirmek gerekiyordu.
"(33)
Bu olayı belirten yazar, bir şeyi unutmuş gibidir: Irak'ta o zaman,
yalnız maden değil, bezirgân da yoktur. Onun için "Bezirgânların aracılığı
ile maden getirtmek" sözü bugünkü alışkanlığımızla söylenivermiştir.
O zaman yeryüzünde, öyle bir tek "özel kişi"nin adı işitilmemiştir.
Göçebe oymaklar bir yerden ötekine taşınırken, toplum olarak alış
veriş, trampa yaparlar. Tarih öncesi EŞİT Kandardeşi insanların topluluğudur.
Bu gün frenkçe "sosyalizm" adı verilen tipte malların ortaklığı üzerine
kurulu bir dünyada "özel girişkenlik" olamaz. Oysa, Irak'ın güneyindeki
yaşama, ilkel geniş dış ticareti gerektiriyordu.
O zaman, toplum adına yetkili katlar, gene toplum yararına olmak şartiyle
bu işi organize ettiler: Toplum emrinde memur - bezirgân tipi belirdi:
"III'üncü Ur sülâlesi zamanı bezirgânlar hükümetin ve tapınakların
hizmetinde idiler; bununla birlikte kendi şahısları hesabına bazı işler
gerçekleştirmeye de izinliydiler." (34)
Eğer, Ur sülâlesi bir Devlet sayılırsa, bu ilk resmî görevli bezirgânlar
sistemine Cumhuriyet Türkiyesi'nin "İktisadî Devlet Teşekkülleri" diyebiliriz.
Unutmayalım ki, Medeniyetten önce Devlet, yani toplum içindeki kişiler
üzerinde silâhlı adamlar ve cezaevleri bulunan teşkilât yoktur: Herkes
dışarıya karşı silâhlıdır; kimse kimseyi toplum içinde silâhsızlandırıp
cezaevine atamaz. Kent (Site) kurulduktan sonra bile tek otorite tapınaktır.
Nitekim burada Limet de "hükümetin ve tapınakların" derken tapınağın Hükümetten
üstün yetkili olduğu ilk çağların durumuna uyar. Hükûmet henüz ve daha
uzun süre Tapınağın "gölgesinde" tutunabilir. Onun için, Osmanlılığa dek
bütün Antika Devlet otoriteleri "Tanrının yeryüzündeki gölgesi"
olarak kalacaklardır.
Bu şartlar altında, sonraları Antika Tarihi kurarak dünyayı allak bullak
adecek olan "özel kişi" halinde etkili Bezirgânlar nasıl türediler?
"III'üncü Ur sülâlesi tabletlerinde sayısız çeşitli mallar sayılır.
Bu mallar kolayca iki bölüme ayrılabilirler. Birinci bölümde: Arpa veya
parayla değerlendirilen mallar ele alınmıştır. Bu malların ihracı DAM-GAR
(bezirgân ithalâtçı)ya tevdi edilmişti. Onlar, yerli ekimin ve hayvan yetiştirmenin
fazla ürünleri: Yün, deri, arpa, buğday, hurma, balık, bâzan daha önceki
muameleler sonucu kasada kalmış bir gümüş meblâğ (SI-Mİ-İB)dir, ki bu para
aktifi (geliri teşkil eder ve (SA-GAR-GA-RA-KAM) sözüyle sonuçlanır. O
sayede bezirgân: Bitum, alçı, metaller, kokular, bir sözle Irak'ın üretimini
yapamadığı veya Irak toprağında bulunmayan şeyler satın alacaktır. Bu şeylerin
gümüş veya arpayla hesaplanan değerlerinin bildirimi, metnin ikinci bölümünü
teşkil eder: O "sarfedilmiş olan" (Zİ-GA-AM)dır, bilânçonun pasifi (gideri)dir.
Kimi olur, aktif pasife eşit düşer; ama pek çok defa hesaplar bir "temettü"
(LAL-Nİ) veya bir "açık" (DİRİG) gösterir."(35)
Arada dokunalım: "Diriğ etme: Esirgeme" denen Divan edebiyatındaki
"kibar" sözcük, besbelli acemceye Sümerlerin "Açık" (zarar, ziyan) deyiminden
kalmıştır. (Sim = Gümüş, gibi) Bu 6 bin yıl öncesine neçe uzak ve
neçe yakın olduğumuzun belgesidir...
Anlatılan Gelir-Gider hesabı, o zamanki "Dış ticaret" bilânçosunun
ta kendisidir. O hengâmeler çağında, kurdun kuşun hükmettiği çöl ve Umman
yollarında bütün sorumluluğu üzerine almış bir "DAMGAR"ı (Antika bezirgân)
allahtan başka kim kontrol edecek? Şimdiki dış ticaretimizin: Temsil -
Komisyon - Rabat - Masraf - Kâr; ve ilh... diye uzanan ve binbir fatura
oyunu ile en hafıfınden Danae'nin dipsiz fıçısı gibi döviz kaçakçılığı
sızdıran mekanizması göz önüne gelmiyor mu? En sonunda Allah ta "Damgar"ı
kontroldan cayarsa, yâni LAL-Nİ'cikler ("temettüler") bezirgânla - Tapınak
Ulularının vicdan ve insaflarını aşındırırsa, sonuç kolay kavranır. LAL-Nİ'yi
DİRİG göstermeği önleyecek, Tapınak inancından başka hiç bir güç ve teşkilât
yoktur. "Varlık beyannamesi" ise, altı bin yıldanberi henüz "meclis"ten
çıksa geri alınıyor. Bezirgânlarla uluların (Rüşvet - İrtikâp - İltimas)
üçüzü ile oynamayacakları kumar ve suistimâl kalır mı?
Bezirgânın bulunmadığı ilkel sosyalist toplumda dar üretimle edinilen
ürünler herkese eşitçe üleşildikçe, kimsenin bir "ZENGİNLİK" biriktirmesi
elden gelemedi. İlkel toplumun büyücü yetkili Uluları ile anlaşan bezirgân,
memleket, vatan görevi yanında, "bal tutan parmağını yaladı": Kendi şahsı
hesabına bazı işler gerçekleştirdi" ve toplum içinde hiç kimsede bulanmayan
"Özel Zenginlik" biriktirdi. Bu görülmedik "girişkin kişi" zenginliğinin
ölçüsü: PARA, hesabı: YAZI, savunması: DEVLET aygıtlarını
yarattı. O "sınıfsız" ilkel sosyalist toplumda, tereyağdan kıl çeker
gibi kayagan bir SOSYAL SINIF doğdu:
"Böylece damgarlar (bezirgânlar) iyice ayırtlı bir çeşit sosyal
sınıf teşkil ediyorlardı. Bu sınıf yaratıldıkça, sanayiin büyük bir gelişim
kazandığı her toplumda karakteristik oldu. Damgarlar, özellikle dış ticaret
üzerinde bir çeşit tekel tutan resmî organizmalar, tapınaklar veya saraylar
için iş yapıyorlardı. Sebebi Şudur: O derece önemli işlerin finansmanını
desteklemek ve bütün muhtemel riskleri, zarar ziyanı ve uzak seyahatlerin
yüksek masrafını üzerine almak için yeterli zenginlik kaynağı yalnız resmî
organların (Tapınak-sarayların) elinde idi." (36)
Demek Damgar (Sümer bezirgânı) bir çeşit "Devletçiliğin" ürünüdür.
İlkin toplum adına ham madde kaynakları ile yurt ürünlerini değiş tokuş
etmeye "memur" kimsedir. Memurdan tek farkı var; o kimseye "maaş"
yerine "şahsî işler gerçekleştirme" kapıcığı açık bırakılmıştır. Bu durum,
kendilerine "Rüşvet" v.s. kapıcıkları resmen (o zaman yasak değildi) açık
bırakılmış bulunan Osmanlı babacanlarının geçim yoludur. Biraz da şimdi
"230 lira maaş"la geçindiğini umduğumuz küçük memurun yoludur.
Sümer bezirgânları, toplum adına derlenmiş, tapınaklarca yönetilir
orta malı hazinelerin sırtından "özel zenginlik" sağlamışlardır.
Elini bezirgâna kaptıran toplum, sonra kolunu alamamıştır. Yavaş yavaş,
kimse farkına varmaksızın tüm ekonomi, politika, kültür, ahlâk, din v.s.,
v.s. alanlarında "ABADANLIK"kurucusu ve sözcüsü olan damgar- bezirgânın
yetkisi almış yürümüştür. Bu yetki önünde, kimsenin bir lokma, bir hırka
fazla varı olmasına alışmamış, dayanamaz olan ilkel sosyalist tarihöncesi
insanı Antika İstibdat metodlarından başka hangi silâhla susturulup yakınlaştırılabilir?
Demokrasinin o illerde yelleri esebilir mi?
Bugün Türkiye'de "DEVLET SEKTÖRÜ" ile "ÖZEL SEKTÖR" diye birbirinden
ap ayrı iki gidiş var. Sümerlerde ilkin öyle idiler. Bunda hiçbir ciddî
bilim adamının kuşkusu yok. Bütün ayrılıklar: Medeniyet doğuşu anlarındaki
çifte, melez, veya moda deyimiyle "karma" gidişin tam hangi yıllar
olduğunda toplanır. İki sektör Irak medeniyetinin Sargon'dan önceki çağında
mı, Bâbil zamanında mı? III'üncü Ur sülâlesi zamanında mı, yoksa Larsa
devrinde mi oldu? Tarihçiler yalnız orasını iyi kestiremiyorlar:
"Daha presargonik zamanlarda öyle geliyor ki, iki mal akımı kabul
edilmek gerekiyor: Bir akımda mallar tapınaktan geçiyor; öbür akımda özel
kişiler arasında değiş ediliyor."(37)
T. Fish, W. F. Leemens ve H. F Lutz'a göre:
"Bâbilde iki cereyan ticareti paylaşıyorlardı: Özel teşebbüsünki
ve resmî tapınaklarınki. L. Oppenheim'a kalırsa, o, özel teşebbüse bağlı
ve sermayedarlarca güdülen ticaret kavrayışını Larsa devrine götürür; III'üncü
Ur kralları zamanında ise, ithalâtçılar, trampa edilecek mallar stokunu
münhasıran tapınaklardan alıyorlardı." (38)
Bu bilginlerin karıştırdıkları nokta: Antika tarihte medeniyete bir
tek giriş değil, bir çok girişler oluşunun mekanizmasıdır. O yüzden hepsi
de Irak medeniyetini yekpâre uzayan bir oluş sanıyorlar. Metafızik metotları
öyle gerektiriyor. Oysa Batının 16'ncı yüzyılına gelinciyedek, her Tarihsel
devrim, yeni bir BARBARLIK yığının medeniyet nöbetine girerce, Tarihi,
battı sanılan yerde ileriye doğru yeniden götürüşüdür. Şu halde, Tarihöncesinden
geliş bir tek defa değil, bir çok defadır. İlkel sosyalizmin Damgarlar
(bezirgânlar) medeniyeti tarafından parçalanışı sık sık "Tekerrür" etmiştir.
Dolayısıyle: Sosyalizmden medeniyete geçişin iki yüzlü, çifte sektörlü
safhaları, bir defaya mahsus değil, her basamakta görülen bir olaydır.
İlk Sümer medeniyetinde olan çifte sektör, Sümerleri çiğneyen barbar akını
üzerine kurulan yeni medeniyet gidişi içinde bir daha görülür. III'üncü
Sülâle Ur zamanı da, Larsa zamanı da, Sargon'dan önce de, sonraki Bâbil
çağında da toplumda yeniden görülmüştür. Yirminci yüzyıl Türkiye'sinde
bile melez biçimin "tekerrür" ettiği düşünülürse, Irak toprağına her taze
toplumun "Barbar aşısı" yaptığı çağda, ilkel sosyalizm kalıntıları
karma ekonomi ile böyle tasfiye olunur demektir.
Antika medeniyet tarihinde ÖZEL - KAMUSAL kesim ikiliği, toplum içinde
"özelleştirme" gidişini sindire sindire geliştirmenin geçit basamağıdır.
Yüzbin yıllık toplumsal bir düzeni; ansızın Kişiselleştirmek,
buna engel olacak hiçbir siyasî güç bulunmasa bile, insan alışkanlıklarını
tedirgin ederdi. İlkel sosyalizmin, o zamanlar, tapınç konusu olan yekpareliği
nasıl bölünebildi? Tıpkı "her şey Vatan için", "milletin âli menfaatleri!
" parolaları uğruna teori bakımından kelleler uçurulurken, pratikte "özel
kişi"lerin kıyın kıyın "girişkinlikler: Teşebbüsler" alanında şartsız kayıtsız
"hür" olmalarının sağlanmasile sermayenin birikimi gibi! O zaman hiç bir
savunma teşkilâtı ve kandaşına karşı zor yetkisi bulunmayan ilkel sosyalizm
güneş gören kara döner:
"Bu sistemin içinde ilk çatlak şu zamanlarda olur: "Patesi"ler,
kendi ticaretlerini tapınağın zararına geliştirmeye çabalarlar; veya tapınak
idaresini karıları veya "sanga"laşmış oğulları sayesinde kontrol
etmeye çabalarlar." (39)
Bu bizim, birinci cumhuriyet çağında, asker kaputu ve güveli kalpakla
yeni kazanılmış "kurtuluş savaşı" anıları henüz dipdiri iken, kendilerini
ortaya atamayan kimi otoritelerin, karılarını veya oğullarını, yahut sahici,
yapma akrabalarını "emlâk, akar", "iş" kombinezonlarında destekleyişlerinin
tıpkısı değil midir?
Yalnız, Sümer etüdü için konuşan bilgin, ilkel sosyalizmde "ilk çatlak"
diye Tapınak Ulularının ettiklerini anmakla, gene Tarihöncesi toplum gelişimi
üzerinde üstün körü ve acele davranıyor. Tapınak zamanı olan, ilk çatlak
değil, belki son çatlaktır: İlkel sosyalizm yapısının ilk çatlakları. Tapınak
yapısı Kent surları içinde yükselmeden çok önce, Toplumda totemlerin kutsallığından
yararlanılarak, yahut Totemler "Özel Kişi" yararına kötüye yöneltilerek
ortaya çıkarılan TABUarla başlamıştır. İlkel sosyalizm yapısındaki
ilk olmayan, hısım akraba, eş dost kayırma sistem ile toplum zenginliklerini
"özel girişkin kişi hürriyeti" adına bir kaç imtiyazlı tekeline sızdırılma
çatlağı bir yol açıldı mı, artık onun önlenemeyeceği, çorap söküğü gideceği
bellidir.
"Böylece (ilk çatlakla) başlayan evrim Ur kralları ile birlikte
yoluna devam edecektir. Sivil iktidar, yersel (temporel: Dünyevi) işlerin
idaresini gittikçe ele alacaktır. Özel kişilere (partikülye'lere) gelince,
onların para babası oldukları bir olaydır. Bunu nasıl elde edebildikleri
bilinmiyor. Kişilerin tarlaları yoktu. Toprak kent (site) tanrılarına aitti.
Ama kişiler ev satın alıyorlardı. Tapınağa rödövans ödedikten sonra, belki
kişiler hasadın fazlasını ekonomi ediyorlardı. Böylece özel ticaret "biens
meubles" (emlâk-akar) sayesinde doğmuş olsa gerektir."(40)
Şu klâsik bilginlerin "iffet"i, kimi olur, elleriyle koydukları şeyi
bulamaz. Unuttularsa, gelsinler de, görsünler. Bütün Batı Ortaçağında,
biraz palazlanan Avrupa damgarları, parabeyi olur olmaz, arazi ele
geçirerek Toprakbeyi kesilmekte gecikmezler, Üretmen köylünün hasat,
ürün fazlası paraya dönmez ki, o para biriktirsin. Sermaye birikişi, bırakalım
modern sermaye birikişini, her yerde her zaman: Tamkaralarla tapınak otoritelerinin
halka karşı, belki açıkça sözleşmeden, gizli anlaşmalarından doğar. Köylü,
kentli küçük üretmenin dişinden tırnağından sermaye birikmez. Hiç
değilse Tarih yalnız, bu gerçeği tekrarlar durur.
Tarihleri yazı ile başlayan, daha doğrusu YAZI bezirgân kolaylığına
kavuştuktan sonra medeniyete giren ulusların kutsal KENT (site) maceraları
Gilgameş destanıyla, Homer efsanelerinden sonra Herodot tarihinin aydınlığına
kavuşur. Roma Kentinde toprak "patriçi" adlı asillerindi. Bezirgân
"Pleb"ler alış-verişle zenginleşince, kendilerine benzer mülksüzleri
kışkırtıp kamu otoritesine yükseldiler. Mekke kentinde toprak "Kureyş"
adlı asillerindi. Bezirgân "Müslüman"lar, Umman ve Şam ticaret ile
zenginleşince, (Hazreti Muhammed çocukken deve çobanı bir öksüzdü; peygamber
olmadan Haticetül-Kübra'nın önce kervancısı, sonra kocası olarak büyük
zenginliği gördü; paraya tapmadı) Mekke ve (toprakları Evs -Hazreç
adlı yahudi tefeci oymaklarınca ipotek edilmiş; mülksüz duruma düşmüş)
Medine fukarası ile elele verip, Kâbe otoritesini Kureyşin tekelinden
aldılar. Fütuhat: Nicesi birer ülke büyüklüğünde topraklara hükmettirdi.
Seri halinde "tekerrür" eden daha yakın örneklere girmiyelim.
Tarihte doğuş sırasıyla, Irak, Mısır, Çin, Hind "KENTLEŞME"leri ve MEDENİLEŞMEleri,
hep ilk Sümer ülkesinde görülen SÜBTROPİKAL ırmak coğrafya üretici güçleri
çerçevesinde gelişkin BİTKİSEL örneğe göre çıktılar, battılar. O
bitkisel, yahut IRMAKSAL medeniyetlerin BEZİRGÂN yayılışları deniz
kıyılarına, hele Doğu Akdeniz ve Ege denizi kıyılarına ulaşınca, oradan
ötelerde kurulan Kentlerin ekonomi temelleri gene TOPRAK üretimine
dayanmakla birlikte, yeni coğrafya şartları Sübtropikal ırmaklarınkine
hiç benzemeyen bu yerlerde yeni tip gelişmeler görüldü: Medenileşme mekanizması
sanki toprak üretiminden bağımsızlaşmış gibi, doğrudan doğruya TİCARET
elemanına dayandı. Ticaretin ilk ve en aslına uygun biçimi (Batı kapitalizmi
için dahi görüldüğü gibi) KORSANLIK idi. Sonra Korsanlığın daha
geniş ülkelerde, daha istikrarlı biçimlere girmesi DEVLETLEŞME örgütlerini
yarattı. Bu oluş HAYVANSAL MEDENİYETLER çağını açtı. Bitkisel-Irmaksal
medeniyetlerden daha oynak hareketli ve canlı yürüyen Hayvansal medeniyetlerin
en tipik örneğini Grek kentleşmeleri üzerine elde bulunan yazılı belgeler
verdi.
Thucidide, o hiç bir önyargı taşımıyan temiz gerçekçi Herodot metodu
ile, İlk Grek dünyasının çoğunlukla Aşağı Barbarlık durumunu açıklar. İlk
çağ Yunanistan'ında ne KEND vardır, ne sürekli yerleşim.
"Bugün Hellade (Yunanistan) adını taşıyan ülke, başlangıçta istikrarlıca
oturukluk göstermiyor; burası uzun süre, boyuna gelip geçen göçlerin tiyatro
sahnesi oldu. Her ulus, yeni gelenlerin daha kalabalık dalgası önünde yerini
hep dayanç göstermeksizin bırakıveriyordu. Ne karada, ne denizde, hiç bir
ticaret ve emniyetli ulaştırım yoktu. Herkes tarlasını kendiliğinden ve
ancak kendi geçimi için ektiğinden, zenginlik bolluğu olmuyordu, hattâ
ağaç dikimi bile yapılmıyordu. Çünkü, yarın çıka gelecek başka bir yabancı,
oturanların mallarını ele geçireceğinden ve o yer istihkâmsız olduğundan,
herkes günü gününe gereken besiyi nasıl olsa her yerde, her zaman ele geçirebileceğini
düşünüyordu. Onun için Grekler, ne büyük Kentleri, ne başka zenginlik kaynakları
bakımından güçlü idiler. En iyi toprak, ehalisi en sık değişen topraktı.
Bugün Tesalya ve Beotya denilen Semtler, Arkadya bir yana bırakılırsa Pleoponezin
çoğu bölümü ve genellikle ülkenin bütün bereketli kantonları (bucakları),
geri kalan yerleri böyleydi."(41)
Thucydid, daha çok nüfus kalabalığına önem verdiği, kalabalıklaşmanın
sebebini tabiî olaylara bağladığı için, sosyal ekonominin antika çağdaki
özelliğini ve Kend kuruluşlarını sırf nüfus hareketine bağlıyor. Oysa,
Yunanistan toprakları kentleşmeden önce, Kadim Irak - Mısır- Finike medeniyetleri,
Antika bezirgân stratejisine göre Girit ve Ege adaları üzerinde koloni
tohumları atarak kentleşme prosesini binlerce yıldanberi sürdürüp geliştirmiştir.
"Gemicilik ancak adalar yolu ile Asya'dan Girid'e gelen neolitiklerle
müdahale etmiştir... Aynı medeniyet çağı Doğu Trakya'dan Batı Makedonyaya
dek kendini gösterir. "(42)
"Şurası bilinmezlikten gelinemez ki: İ. O.1200'lere dek Girid, Ege ve Kara
Yunanistan'ı az çok çabukça Avrupa medeniyetine uyanırlarken, bütün Doğu
Akdenizden akıp gelmiş etkilerden genişçe yararlanmış olmalıdırlar: "(43)
Greklerin alt bilincine püskürtüldüğü için, Grek Tarihöncesi ancak
Homiros, Heyzod efsanelerinin rüyaları içinde yorumunu bekleye durmuştur.
O masallar içinde bile gerçekleri sezen Tarihçiler, Grek dünyasını allak
bullak eden ilk Ticaret ilişkilerine KORSANLIK adını veriyorlar,
ve bunu pek az yadırgıyorlar: (Korsanlık ayıp değil, karada, denizde öğünülecek
şeydir.)
"Zamanımızda bile kara Yunanistan'ın bir çok noktalarında Lokrin
- Ozolesler ile Etoloüs'lerde Akarnan'yalılarda ve hemen bütün o semtlerde
korsanlık muhafaza edilmektedir. Bu ulusların hep silâhlı yürümek (silâh
taşımak) görenekleri kadim korsanlığın bir kalıntısıdır." "Korsanlık Adalılarda,
hemen bütün Karya ve Finikelilerde yaygındı. Çünkü bu iki ulus, adalardan
çoğunu kolonileştirmişdi. Belge: Şimdiki savaş sırası, Atinalılar Delos'u
temizlerlerken (Hatayromenis), bu adada ölenlerin mezarlarını kaldırdıklarında,
yarıdan aşırısının Karyalı oldukları görüldü. Karyalılar, kendileriyle
birlikte gömülü silâhlarından ve hâlâ o ulusta görûlen lâhid tarzından
tanındılar."(44)
Grek dünyasında BEZİRGÂNLIĞI korsanlık kertesinden DEVLET kertesine
çıkartan ilk tarihsel kişi, efsaneleşmiş (Fakat bugün Arkeoloji kazılarıyla
gerçekliği belirmiş) bulunan Minos'tur:
"Geleneğe göre en kadim olarak tanıdığımız Minos, bir donanma (notikhos)
elde etti ve bugün Elen denizi denilen denizin çoğu bölümüne efendi oldu.
Gene Kikhladon'lara egemen oldu ve onlardan çoğunun ilk kolonileştircisi
(pritos-öikhistis) oldu. Oradan Karyalıları koğup, kendi oğullarını oraya
baş yaptı. Tabii, gelirler kendisine daha iyi gelsin diye, elinden geldiğince
deniz korsanlarını kaldırdı." Mino donanması örgütlenince denizler
gidiş gelişe elverişli (daha seyr'i sefer edilir) oldu. Korsanlar sürüldü.
O zaman Mino, adalardan çoğunu sömürgeleştirdi (khatokhise etti). Denize
yakın insanlar, artık daha çok zenginlik edinerek, daha istikrarlıca yerleştiler.
Hattâ kimileri, olduklarından aşırı zenginleşince, yararlarını düşünerek,
çevrelerine sur çektiler. (Şehirlerini hisarlarla çevrelediler) ve alttakiler
üsttekilerin kulluğuna katlandılar. Ve daha güçlü olanlar, zenginliklerin
sahibi kesilerek, daha zaif Kentleri uyruklaştırdılar. Bu durum gittikçe
artarken, sonra Troya'ya karşı sefer yapıldı. "(45)
Sonradan Helen (Grek, Yunanlı) adını alan toplumların Ege bölgesine
yerleşmeleri, besbelli Dökalyon adına bağlanan Tarihsel Devrimle
oldu. Ancak o Grek Tufanından sonra, Yunanistan'a yerleşenler Helen adını
aldılar. Ana Irak medeniyetinin büyük deniz ve kara bezirgân yol kavşakları
üzerinde uzanarak kurduğu son büyük üs: Troya (Truva) savaşına gelinceyedek,
Grekler ne yaygın kentleşmeye kavuştular, ne de kendi kendilerini bildiler:
"Troya savaşından önce Grekler ortaklaşa hiç bir iş yapmadılar.
Hattâ sanırım bugün Hellad adını alan bütün ülke Dökhalyonos oğlu Ellinos'dan
önce bu adlandırımla bilinmiyordu: Her ulus, hele herkesten çokluk olan
Pelasgihon (Pelasg ulusu) işgal ettiği toprağa kendi adını veriyordu. Ama,
Elen ve oğulları Ftyotidi'de kuvvetlendikleri sıralar, ve kimi başka Kentlerden
yardıma çağrıldıkları vakit, kendileriyle ilişkileri bulunan uluslardan
herbiri tercihle Elen adını aldılar. (Hele kimileri onları başka Kentlerin
yardımına çağırınca, anlaşılan Ticaret etkisiyle (Ti omlia) birinden sonra
ötekisi tercihle Elen adını aldılar). "Omiros" "Elen" sözcüğünü kullanmıyor
(Aşilin askerleri Fotiot (Fotid: İlk Elen beşiği), ötekiler, Danaous,
Argeus Aseus idiler. Onun için bana öyle geliyor ki, o zaman Elenler,
henüz başkalarına karşı bir tek adla belirlenmiş değillerdi. Hasılı, aynı
dili konuşan bu Elenlerin çeşitli kabileleri ve daha sonra bütün o adı
alanlar Troyhon (Truva) harbinden önce zaafları ve birbirlerinden tecerrüt
edişleri yüzünden birlikte hiçbir iş yapamadılar. Truva-seferine de ancak
daha çok deniz yolundan yararlanarak birlikte geldiler."(46)
Truva savaşı, Akdeniz'in Ana Irmaksal medeniyetler arası, Ticaret düğümü
üzerinde, medeniyetlerle barbar Greklerin kıyasıya boğuşmasıdır. Truva
zaferinden sonra Greklerin Kentleşmeye ve Elenleşmeye başlamaları bezirgân
gelişimini Grek barbarlığı içinde kesince üstün gelmesi demekti. Bezirgân
Grek Kentlerinin en bezirgânı şüphesiz Atina oldu.
"Demiri bırakan ve daha nâzik bir hayat için o çeşit göreneklerden
ilk kurtulanlar Atinalılardır. (Zengin yaşlılar keten gömlek giymekten
yeni caymış ve altın agrafla saçlarını kaldırır olmuşlar).. Lasedömonlar
(Ispartalılar) ise tersine, ilkin mütevazi elbise kullananlardır. Şimdiki
modaya göre, en büyük mal sahipleri ayaktakımı (pollous) ile başka şeyler
için de eşit yaşarlar. Kamu önünde jimnastik yapmak ve yağ sürünmek üzere
ilk çıplak çıkanlar da onlardır. Vaktiyle hattâ Olimpiyad oyunlarında bile
güreşçiler şu yerlerini bir kemerle örtüyorlardı. Bu görenek az yıl önce
kalktı. Bugün hâlâ kimi barbar uluslarda, hele Asyalılarda yumruklaşma
ve güreş için ödüller öne sürülür ve dövüşenlerin kemerleri vardır. Kadim
Yunanistan'da oturanların şimdiki barbar âdetlerine benzer âdetleri olduğu
başka bir çok belgelerle ispatlanabilir."(47)
Thucydid, Atina'nın çorak Attik bölgesinde olduğu için çabuk medenileştiğini
yazar. Bereketli topraklardaki toplulukların sınıflaşmakla yenildiğini
belirtir:
"Toprağın kalitesi yüzünden, kimilerinin güçleri biraz daha artınca,
iç çekişmeleri ortaya çıkıyor. Bu o yerlerin tahrip edilmesine yol
açıyordu, aynı zamanda bu olanları dışarının saldırılarına uğratıyordu.
Attik ise, tersine, toprağının bereketsizliği yüzünden en uzağa çıkan zamandan
beri iç çekişmesiz kaldığından hiç değilse orada hep aynı insanlar oturuyordu...
Geri kalan Yunanistan'dan, savaş veya iç çekişmelerinin koğduğu kişilerin
en kuvvetlileri, emniyetli bir sığınak olarak, Atina'ya çekiliyorlar. Ve
gelir gelmez kenddaş olarak Kentin nüfusunu arttırıyorlar. Öylesine ki,
Atina, sonraları Yonya'ya koloniler gönderdi. "(48)
Gerçeğe bakılırsa, sonraları Roma için Osti limanı, Mekke için Cidde
limanı ne ise, Atina için daha önce Pire o idi. Korsan bezirgânlar
Pire'de üslenip Atina'yı antrepo gibi kullandılar. Atinâ nın başarısı ideal
korsan Kenti oluşundandı. Ancak Atina, en geç kurulan Grek Kentlerinden
biri oldu. Bâbile Amoritler İ. Ö.1200 yılında yerleştiler. Pelasgüs'lerden
Egiale, 2164 yılı Sicyone Kentini kurdu. Ondan 178 yıl sonra Mısırlı
İnachus (İ. Ö.1986'da) Mısır'a daha yakın Argos Kentini bezirgân
sığınağı yaptı. Ve ancak ondan sonra Yunanistan'da kentleşmeler aceleleşti.
36 yıl sonra İnachus'ün kızkardeşi Korint'i (Ephyre) kurdu (İ.Ö.1950).
Burası, hem Salamin, Egin ve Calaure gibi adalar ile dolu ve önü kapalı
Sardonik denizine, hem dünyanın en emniyetli ve yüzlerce mil derinliğinde
körfezi olan Alcyen veya Crissa denizine egemen, ortalıklı bir berzahtı.
"Korint, berzah üstündeki yeri sayesinde her zaman bir ticaret yeri
oldu. Çünkü kadim Grekler, ister Peleponez içinde, ister dışında olsunlar,
karadan çok deniz yoluyla ulaşım yapıyorlarken, ister istemez Korint topraklarından
geçiyorlardı. Korintin güçlü zenginliği vardı. Şairler Bolluk Kenti: "Tokhoryon
afneyon" derlerdi. Grekler kendilerini gemiciliğe daha çok verdikleri zaman,
bir donanması olan Korint, korsanları yokedebildi ve her iki yönden bir
pazar sunarak gelirleri güçlü bir kent oldu. Daha sonra, birinci Pers kralı
Cyrus'un oğlu Cambys zamanı, Yonyalıların muazzam bir donanması oldu."(49)
Korintten 40 yıl sonra (İ.Ö.1910) barbar Doryenlerin saldırısı üzerine
Prones oğlu Spardon Isparta'yı kurdu. Ondan 88 yıl sonra (İ. Ö.1796)
Attik'te Eleusis'i kuran kişi, aynı zamanda Tufana tanık olmuş sayılan
Thébes kralı Oggyes'tir. Atina, ancak Argos'un kuruluşundan 418 yıl sonra
(İ. Ö.1578) gene bir Mısırlı olan Cekrops tarafından kuruldu. Atina'nın
kuruluşundan 28 yıl sonra (1550), bu yol bir Finikeli olan Cadmee kişi
Thébes kentini kurdu. Ondan 28 yıl sonra Greklerin ünlü Tufanı patlak
verdi. Bu Pelasgüs'lerin göçü idi. Allahların atası Zeüs'ce, insanlara
ateşi çalıp verdiği için Kaf dağında zincire vurdurdu. Promethe'nin oğlu
Tesalya'da kadim Phtie kralı olan Dökalyon, Grek Tufânının Nuh aleyhisselâmı
idi. Bindiği kayığı Greklerin Ararat dağı olan Parnass üzerine oturttu.
Kansı Pyrrha ile ardlarına her attıklan taştan bir kız ve bir oğlan dünyaya
getirerek Grekleri yarattılar.
Böylece Tarihsel Devrim ve Barbarlar akını, büyük bezirgân yollarının
stratejik kavşakları üstünde, Kadim Irak - Mısır - Finike medeniyetlerinin
attıkları tohumlar halindeki Kentleştirici - Medenileştirici kahramanlar
öncülüğünde Grek kentleşmeleri tutundu. Agamemnonlar komutasında Grek Yukarı
Barbarları önce Truva'yı yolları üstünden kaldırdılar. Antika Ana medeniyetlere
karşı - saldırı yaparak, bir basamak önlerinde gelişip kendilerince çökertilmiş
kadim Girit ve Minoen medeniyetlerinin mirasına kondular: Anadolu, İtalya
ve öteki Akdeniz kıyılarını kolonileştirdiler.
-Bölüm VI.nın Referansları-
1- F.E: L'Origine, 222; 2- Z. Gökalp: "Türk Töresi", s. 22; 3 -
G. Destanı, Tablet,1; 3 - F. de C: La cité Antique, s. 233; 4 - Ahmet el-iylâm
bi Alâmei Beldetullah-il Harâm, Abdülbaki ef tercümesi, el yazma: Ahmet,
Göç:1129 (İ.D.1786) s.14; 5 - F. de C: Cité Ant. s. 224; 6- Keza, 225;
7 - Keza, 234; 8 - Keza, 21, 22; 9 - Keza,18;10 - Keza,195;11- Keza 198;12
- Keza 176;13 - Cevdet Tarihi, C. III, s. 208 - 250;14 - Charles Picard:
Les Religions Préhelléniques (Créte et My-cénes),s. 70, Paris,1949;15-Keza
74;16-Histoire d'Hérodote, Larchet terc. Paris 1850, C. III, s. 52;17 -
Keza;18 - Keza 11/65; 19 - Keza IV/15; 20 - F.C; 21- F. C, 269; 21- Davud:
Psaumes 1/1, 2; 22 - D: Ps: 37/16; 23 - Süleyman: Proverbes,1/1- 3; 24
- H. d Herodote,1/40; 25 - F.C, 209; 26 - F.C, 239; 26 - A.P: Summer, s.
95,1960, Paris; 27 - H.Limet Le Travail, etc, s.15; 28 - Keza, s.16; 29
- Keza 17; 30 - V.G. Childe: Ori. Préhis. s.109; 31- H. Limet. s. 19; 32-
A. Parrot: Summer, s.95, Paris,1960; 33 - H. Limet. Le trav. Met. etc.
s. 75; 34 - Keza, s. 77; 35 - Keza, 76; 36 - Keza 72; 37 - A. Schneider:
Die Sümmerische Tempelstadt, s. 70; 38 - Limet: Keza, s. 77; 39 - A. Schneider:
Keza, s. 289; 40 - Falkenstein: Keza; 41- Thucyddei: Guerre de Péloponése,
les auteur Grecs, Paris 1886, s. 2; 42 - Ch. Picard: Les Originés Préhelléniques,
s. 93, Paris,1948; 43 - Keza, s. 52; 44 - Thucyd. Keza, s. 2; 49 - Keza,
s.13; 50 - Herodote. 1/104; 51- Keza 1/105, H; 52 - H: Clio; 53 - H: IV/12;
54 - H: IV/23; SS - Maspero, s.145; 56 - Felix Verney: Hist. Univ. Tablettes
Chro- nologique, U.K.101050; 57 - H. Gdp, C.I. s. 37/1; 58 - H.G.d.P, 372/2;
59 - Keza; 60 - Keza; 61- H.G.d. P, 373I2; 62 - Keza; 63 - Victor Duruy:
Histoire Générale, s.11, Paris,1891; 64 - H.G.d.P, keza
20'nci yüzyıl ortasında B. Toynbee, "Hâdiselerin cereyan tarzlarını bilmekle
beraber, onların gerisindeki sebepleri keşfetmenin faydalarını ortaya koymuştur."
(Konferanslan, A.T.) Hâdiselerin sebepleri kendi münasebetleri içindedir.
Hâdiselerin "gerisinde" aranıp, bulunacak şey: "Tabiat üstü kuvvet," yani
"Allahın kudretidir." Toynbee'den bir yüzyıl önceki meslektaşı Gebineau,
herşeyi Allaha havale etmenin "birinci derece bir hakikat "olduğunu kabul
eder. Ancak bu kanı, "yersel hakikatlerin araştırımını kösteklememelidir."
der.(1)
O iki hristiyandan çok daha inançlı müslüman İbni Haldun, kendilerinden
500 yıl önce Tarih gidişini, Hegel'den daha lâik anlayışla bir "Hak tecellisi"
sayıp, hemen gerçekçi bilim yolunu tutar. "Etvar'ı âlem: Evren çağları"
ona göre "âdât'ı ümem: Ulusların âdetleri" olarak bir "Vetire
- Prose - Gidiş" durumundadır.
"Cenabı hakkın Şerefli hakkı böyle yürürlüktedir ki, görünüşler
ve oluşlarda güzellik ve şân sıfatları birbiri ardından gelme yoluyla ortaya
çıkma cilvesi gösterip dünyanın tavırları (davranışları: Çağları) ve halleri
ve ulusların duruşları ve alışkanlıkları değişken ve devrimcil (münkalip)olur."
"Bundan sonra bir devlet dahi zuhur edip, ikinci devlete üstün geldikte,
ol devletin adamları dahi istilâ ettikleri devletin bâzı davranışlarını
benimseyip sayarak, kendûlere mahsus olan duruş ve davranışları dahi eski
nehce (yöne) uygun olarak yürütüp açıklamalarıyle, saldırdıkları ikinci
devletin bâzı âdetlerine uyarak, bâzılarına aykırı gelerek, lâkin önceki
devletin davranışlarına uymayışları ve aykırılıkları aşırı olup, bunlardan
sonra gene, her zuhureden devletler dahi durum ve davranışlarında seleflerine
(öncekilere) uyarak ve aykırı gelerek basamak basamak ve derece derece
uzak tabakada bulunan devletlere haleflerin (arkada gelenlerin) uygunlukları
tüm silinip gider ve tören ve şölenleri (resm ve âyinleri) toptan duralayıp
yokolur ve unutulur."(2)
Böylece Tarih, bütün parçalılığını yitirir. Bütün medeniyetler zaman
içinde birbirlerinden çıkarak ve birbirlerini inkâr ederek tam diyalektik
gidişle bir iplik boyunca imiş gibi (filiation) halinde gelişir.
İbni Haldun, edinebildiği olumlu bilgilere dayanarak Tarihi üç "Karn"a
(boynuza: Çağa) ayırdı:
- İlk Karnda: Siryâni, Sıbt, Kıpt, İsrâil, Fers devletleri bulunur.
- İkinci Karnda: İkinci Fers, Rum, Arap devletleri çıkıp batarlar.
- Üçüncü Karnda: İslâmlık.
"Doğup, birinci ve ikinci karnlarda yürürlükte olan âdetler ve davranışlar
(tavırlar) tümüyle yokolur." (3)
Vico ve Herder: Kendilerinden kaç yüz yıl önce yapılmış bu iliklerinedek
gerçekçi tasniften haberleri olmadığı için, "kıyaslama" metodunu
biraz da yerinde saymaya çeviren biçimde anlayacaklar. Toynbee çapındaki
ısmarlama mistikler ise tarihin bütün canlı filyasyonunu gözden kaçırmak
için aynı "Kıyaslama" metodunu bir gözbağı gibi Tarihi durdurucu ve öldürücü
anlamda zorlayacaklardır.
İbni Haldun Tarihi daha ele alırken, akıcı bir Gidiş (prose:
Vetîre) halinde koymuş, onun zaman içindeki fılyasyonunu kanunlaştırmıştır.
Bugün ilk bakışta çok basit, hattâ gelişi güzel söylenmişe benzeyen İbni
Haldun'un yukarıki üç Boynuz (Karn) bölümleyişi, bugünkü Tarih gelişimi
ve malzemeleri açısından gözönüne getirilirse, dâhiyane denilebilecek bir
seziş sayılır.
1- Birinci boynuz: B i t k i s e l tipte sübtropikal ırmak boyu
medeniyetlerini içine alır: Fırat-Dicle boyu Irak, Nil boyu Mısır, Sind-
Ganj boyu Hind, San-Mavi ırmaklar boyu Çin medeniyetleri gibi...
Bu çağda, sübtropikal bitkisel medeniyetler arasındaki münasebetler,
ancak, Semit geleneğinde anlatılan "Hazreti Âdem'in Serendip adasına gidişi"
gibi, "Umman denizi" masallarına karışmış mitoloji olayları seviyesinde
kalır. Neçelik (Kemmiyet)çe: Çok seyrek, çok gelgeç ve çok
küçük (tam bir hammadde ve koloni araştırması gibi derin ekonomi
köklerinin determinizminden gelmekle beraber) tesadüfmüş sayılabilecek
nicelikte (keyfıyette) kalmıştır.
Onun için, Birinci Boynuzun Tarihsel Devrimleri de lokal
ölçüleri aşamaz. Saydığımız sübtropikal ırmak boylarında, yahut (hemen
hemen birbirlerinden hermetikman (su sızdırmazca) kapalı kaplarda ayrı
bulunan) yakın bölge sübtropikal ırmakları arasında olur biterler: Fırat-
Dicle ile Nil arasında Yakındoğu Tarihsel Devrimleri, Sind ile Ganj ırmakları
arasında Hindistan Tarihsel Devrimleri, Sarı ırmakla Mavi ırmak arasında
Çin Tarihsel Devrimleri gibi.. Bu devrimler üzerine, bize en yakın, yazıyı
en çok işlemiş bölge olarak Yakındoğuda, medeniyetler arası barbarlar
örneği Semitlerin gelenek ve masalları duru ve belirli belgeler vermiş
bulunuyor. Burada Mitoloji hâkimdir.
2-İkinci Boynuz: Sübtropikal ırmak boylarından kopmuş, Irmak
boyu medeniyetlerinin uzaklardan tedarikleme zorunda kaldıkları üretici
güçleri, az çok daha yerli yerinde sağlıyabilmiş Hayvansal tipte
daha hareketli medeniyetlerdir. Bunların en iyi tanınan örnekleri: Greklerle
başlayıp, Romalılarla biten Akdeniz medeniyetleridir.
Bu çağın Tarihsel Devrimleri, söz yerinde ise kıtalararası ölçülere
kavuşur. Çünkü üç büyük bitkisel veya ırmaksal ana medeniyet'in (Yakındoğu
- Hind - Çin) ekonomik ve özellikle ticaret münasebetleri gittikçe
gelgeçliğini yitirir daha sık, daha geniş imkânlarla gelişir.
Artık ana medeniyetlerin ülkeleri birbirleri için masal ülke
değil, ilgi uyandıran, hırs kamçılıyan birer gerçek dünyadır.
Onun için, Herodot'un anlattığı Cimmer, Scyth ve ilh. gibi Orta
Barbarlarla, Libya'dan, Orta Asya içlerinedek yayılmış, (anamedeniyetler
sınırlarında kol gezen ve henüz Anahanlık yiğitliğinin inanılmaz gücünü
Tomris başbuğda temsil eden) Aşağı barbarlar: Göçleri ve saldırılarıyla
yalnız zemini hazırlarlar. O zemin üzerinde: Doğudan Batıya Med ve Persler,
Batıdan Doğuya Grek ve Romalılar adını almış Yukarı Barbarların
göç ve akınlârı kendi orijinal medeniyetlerini kurarlar. Bu çok hareketliliklerinden
ötürü hayvansal medeniyet adını haketmiş antika çağın Doğu ve Batı medeniyetleri,
bütün ömürleri boyunca, hiç bir vakit tam şuura çıkamamakla birlikte, şuuraltının
alacakaranlığında hep bir uğurda çabalarlar; üç ırmaksal ana medeniyet
bölgesi arasındaki münasebetleri kendi monopolları altında süreklice bağlılık
durumuna getirmek isterler.
Doğu - Batı çabaları, bir yanın kesin üstünlüğünü sağlayamayınca, cihan
ticaret yollarını ele geçirme ve açma güçleri, büsbütün daha büyük bir Tarihsel
Devrim zaruretini ortaya çıkardı. Kapitalizmin 20'nci yüzyıldaki Cihan
Harpleri gibi, Bezirgân medeniyetlerin İsâ Doğumundan 300 yıl önceki ve
sonraki Tarihsel Devrimleri de, yarattıkları biçim değiştirmelerle benzer
sonuçlar verdiler. İki büyük orijinal Akdeniz medeniyetinin sonu, iki büyük
Tarihsel Devrimle bitti:
1- Avrupa'nın Güney Makedonya ucunda kentleşmiş Yukarı Barbarların
"Çifte boynuzlu" İskender'i, klasik Grek medeniyetini silip süpürdü. Yakındoğu
medeniyetlerinin (ilk ana-medeniyetin) açtığı en büyük geleneksel ticaret
yollarının en önemlisi olan ORTA YOLu temizlemekle Cihan medeniyetlerini
birleştirmeye yeltendi. Vakit dolmamıştı.
2 - Asyâ nın kuzey-doğu steplerinden beriye doğru, üç Ana- medeniyetin
destanlar yaratmış bezirgân kara yolları üzerinde, göçebelikleri
yüzünden en tabiî kervan aracılığı görevi Hünlere düşüyordu. Bu görevi
en iyi teşkilâtlandırabilen kişi, Roma başkentinde çocukluğunu yan rehine
geçirerek: Medeniyetin içini de en az barbarlık kadar öğrenen Atilâ oldu.
Yazık ki, seçtiği, daha doğrusu ister istemez düştüğü yol, bezirgân medeniyetlerin
en uzun, en uzak, en az işlenmiş, en sarp yolu: Çin den Fransa'ya dek uzanmış,
vahşet çağının Neandertaller yolu: KUZEY YOL idi.
Makedonya'nın Yukan Barbarları gibi, Orta Asya'nın Orta Barbarları
da, başardıkları büyük iki Tarihsel Devrimle zemini hazırladılar. Kapitalizmin
Birinci ve İkinci Cihan Savaşları, 20'nci yüıyılda, S O S Y A L İ S
T adını alan düzenleri önce kışkırttı, sonra genişletti. İskender ile
Atila'nın temsil ettikleri iki kıtalararası Tarihsel Devrim de, kıtalar
ve medeniyetler arası bezirgân yollarının istikrarlı rejimini sağlayamadılar.
Fakat, insanlığın ilerleyişinde yeni basamaklar açmaktan da geri kalmadılar.
Atila'dan sonra Muhammed gelecekti. Bezirgân medeniyetin - paralel
anlamda, - sosyalizmi: M Ü S L Ü M A N L I K oldu.
3 - Üçüncü Boynuz: İslâmiyet çağı idi. İslâmlık, Tarihte ilk
defa, Uzak Doğu medeniyetleriyle Batı arasında cihan bezirgânlığının en
sağlam, en sürekli ve en işlek, en büyük istikrarlı Köprüsü oldu.
Yalnız, İslâmlık doğarken: gerek İskender'in denediği Orta-yol,
gerek Atila'nın zorladığı Kuzey-yolu arap saçına dönmüş, derebeyileşmelerle
tıkalı idi. Arabistan barbarları, hiç bir derebeyileşmenin tıkıyamayacağı,
Dinlerin ve masalların destanlaştırdıkları UMMAN denizi üzerinden
dünya bezirgânlığı için açık ve işlek kalabilmiş son GÜNEY YOLUnu
seçtiler, yahut o yol Arapları cihanın beklediği kıtalar ve medeniyetler
arası bezirgân yolunu, Adem âlhs... yolunu açma görevine "atadı".
Bu bakımdan, İbni Haldun, İslâmlığa başlıbaşına bir (Karn: Boynuz:
Çağ) ayırırken kendi dini olduğu için kayırma yapmıyordu. Ne dediğini bütün
gerçekçi şuuru ile iyice kavrıyordu. İslâm medeniyeti ile birlikte, gelmiş
geçmiş medeniyetlerin "yürürlükte olan âdetleri ve davranışları tümüyle
yok oldu." Ne bitkisel, ırmaksal bölge medeniyeti kapalılığı, ne kıtalar
arası saman alevi gibi çabuk parlayıp çabuk sönen istikrarsız bezirgânlık
münasebetleri kalmamıştı. O zaman için bilinen tekmil yeryüzü medeniyetleri
arasında, İslâmlığın Allahı gibi bir tek, ayrışıklık bilmez bezirgân
münasebetler şahdamarı işleyecekti. "Kureyş tanyerinden evreni aydınlatan
İslâm güneşi doğup" sözü hatır için söylenmemişti.
Fakat bu güneşte batacaktı. İbn-i Haldun onu Batıda Doğuda gözleriyle
görüyor, elleriyle tutuyordu. "Hüküm ve tasarruf, Arabın dışında Acemler
eline girip, Doğuya Türkler ve Batıya Berberîler ve Kuzeye Efrenç istilâ
eyledi."(4)
diyordu.
Tarihin bütünlüğü ve gidiş diyalektiği, Hegel'deki gibi tepesi taklak
değil, bütün gerçekliği ile konulmuştu. Ondan sonrası, sonra gelenlere
bırakılıyordu.
İbn-i Haldun'un öğrencileri de, tarihin ilerisini, "gerisini" değil tâ
kendisini gözönünde tuttular. İçinde yetiştikleri toplum olaylarının gidiş
kanunlarını, hiç iddiasız, oldukları gibi ortaya koymayı denediler.
Kendisini Osmanlı yazarlarının en züğürdü (Efkârü hülefâ) sayan
Hacı Halife lâkaplı Mustafa, ana kitabını yazdı. "Sivari mukabelesinde
ömür tükettikten sonra, bu eseri yazma sebebiyle 1058 (İ. D. 1647) sonlarında
ikinci halife olmuş" idi. İbni Haldun yoluyla Tarihi canlı insanlara benzetti:
"Herşahsın tabiî ömrü 120 yıldır. Onun gibi, her ulusun toplanma
(içtimâ) süresi de, denemeler (ahbar) dolayısıyle ol mikdardır. Buluşum
(te'lif) ve bileşim (terkip) kuvveti veya zâfı sebebi ile fazlasına ve
eksiğine bakılmaz." "Her insanın büyüme (nemâ) yaşı, durma (vukuf)
yaşı, ve çöküş (inhitat) yaşı gibi, her devletin ve toplumun da
üç tavrı (davranışı, çağı) vardır." (5)
Hacı Halife'nin Toplum ömrüyle insan ömrünü bir tutması, bir yakıştırma
değildir. Tevrat: "O zaman Ezelî dedi: "Ruhum insanın içinde daima kalmayacak
çünkü insan etten başka birşey değildir ve günleri 120 yıl olacaktır. "(6)
rakamını vermişti. İbn-i Haldun'dan beri görülmüş devletlerin ömürleri
"120" yıl çevresinde dolaşmıştı. Buna İslâm tarihinden güzel örnek bulunamazdı.
Mekke mütegallibesi Ebu Süfyan bezirgânlığının elçabukluğu ile avorte edilen
"Hülefâyi Râşidiyn" (cennetle "müjdelenmiş", seçimle iktidara gelmiş
peygamber vekilleri) ilk İslâm cumhurbaşkanları çağı genç öldürülmüştü:
39 yıl yaşadı. Ondan sonra, Emeviye: 91 yıl, Abbasiye (Türk oyuncağı olmadan
önceki gerçek bağımsızlıkları zamanı):111 yıl, daha Harun el-Reşit devrinde:
"Endülüs Emeviliği" ile İslâmlığın "Tavâifül Mülûk" (Prenslik ulusları)
(Avrupa'daki "Derebeyi krallıklar") çağı açılmıştı. Mağrip (Batı) ülkelerinde:
Beni Müdrar (Güney Fas):145 yıl, İdrisiye (Fas):135 yıl, Benu Rüstem (Cezayir):
159, Benu Ağlep (Tunus): 112 yıl. Mısır da; ilk Fatımiyye: 165, Beni Tolon:
37, Memlukiler:135, Çerakese:138 yıl. Arabistan'da: Haremeynde Benu Ahzar:
99 yıl, Elcezirede Benu Hamdan (Musul): 99 yıl. Kürt mülukü (Diyarbakır):105,
Benu Mervas (Halep): 60, Beridiyun (Basra): 26 yıl... İran ve ötesinde,
Mecusi (Celân): 97, Bâvendiye (Taberistân): 26 Mâzendrân: 115, Beni Tâhir
(Horasân): 25 Beni Saffar: 141, Ben İsâmân:131, Âl'i Büveyh: 112, Gazneviye:
166 yıl. İlk Selçuklular: 53, Türkistan hâkanlığı (Âl'i Goruyan): 107,
Harzemiler (Cengize kadar): 100 küsur yıl... En sürekli görünen Osmanlılık
bile 100'üncü yılında Timur akınıyla düştü.
Bu manzara önünde Osmanlı tarihçileri Tarihe ne bir şey katmış, ne
bir şey eksiltmiş olmuyorlardı. Tarih görüşleri üzerine Osmanlı Tarihçilerinden
ikisini: Hacı Halife ile Naimâyi, karşılaştırmak öğretici olur. Genel hükümlerle
Hacı Halife ustadır, Naimâ onu yüz yıl geriden saygı ile önde tutar.
"Hacı Halife: "Âdem yüzyılından bu âne gelince (yedeğin),
topluluklar ve uluslar arasında allahın âdeti gereği budur ki; insan nevinden
her sınıfın ve toplumun durumunda (görülen): Davranış (Tavr: Çağ) ve bayındırlık
basamakları (mertebeleri), fert olarak (tek kişi) insanın davranış ve bayındırlık
basamaklarına uygun ola."(7)
Naimâ: "İnsanın topluluğu ferdin durumuna benzer ve çok kere
işler birbirine denk ve uygun idiği..."(8)
Hacı Halife: "Her insanın büyüme yaşı, durma yaşı, ve çökme
yaşı gibi, her devletin ve toplumun da üç tavrı vardır. Ve her birinin
icapları, sonraki tavrın icaplarına aykırı idüğü, gözü görene açıkça belirir.
Ve her insan küçük yaşta baba ve ana eğitimine muhtaç olduğu gibi, her
devletin ayaklanması ve zuhuru, adamlarının kandaşlığı (taassubu) ve yardımlaşması
(teâvünû) ile olup, ondan sonra herkese düşünce ve oy kullanma yoluyla
geçim sebepleri sağlandığı gibi, her padişahın devleti dahi, adalet kanunu
ile topladığı hazineler ve mallar ile düzenlenir. Her insanın büyümesi
de nice, ilerlemekten geri kalmazsa (tıpkı öyle), devletin ilk günleri
orta günlerine yaklaşıncayadeğin mal ve adamlar şevket ve ikbal cihetinde
gün günden büyümektedir. (Şevket: Diken ve batma anlamına gelir, Osmanlı
devlet adamlarının sivrilmesine şevket demekle çok anlamlı bir deyim yapmıştır.
H. K.) Ve her şahıs durma yaşında olgunluğunu bulup nice bir hal ûzere
durursa, (tıpkı öyle), her toplum orta (yaş)larında bir zaman kararlı olur.
Ve bir "Hayrül umur evsatüha: İşlerin iyisi ortasıdır"atasözü hükmünce
hakka inanmış ve adalete eğgin padişahlar herdevlette bu duruma (celâle)
düşüp, kerametli âyetin dediği gibi: "Fe emma mâ yenfeun-nâse fimeksül
fil arz: İnsan için yeryüzünde eğlenir bekler olmaktan yararlısı yoktur"
fehvasınca başkalarından ömürlü olup, bu adalet ve dâd ile yeryüzünü bayındır
ederler; ve her ülke ve iklim halkı ki, tanrı lütfuna lâyık ola, hükümeti
böylesine feyizli şehiryârın (hükümdarın) iktidarına tefviz olunur. Ve
her insan durma yaşından geçip, çökme yaşına vardıkta, duyguları ve güçleri
azalmaya başlayıp gittikçe yaşlılık zâfı nice üstün çıkarsa, (tıpkı öyle),
her ulusun topluluk hali ortalardan sonralara varınca çökme de, tamam bu
minval üzere olur." (9)
Naimâ: "Seleflerde bâzı toplumlar çok geçmeyip çökme zamanına
vardı, ve sonucu âfete uğramış yiğitler gibi, kötü tedbir âfeti ile durma
zamanına gitti. Ve bâzızı bu devleti Aliyye (Osmanlı) gibi temeli kuvvetli
ve adamları anlayışlı (râsih) olmağla durma zamanı geç geldi."(10)
(Böylece Naimâ aldığını satmakla kalmamış: Osmanlılığın neden 120 yıldan
çok yaşadığını izah etmiş temel ve adam sağlamlığını sebep göstermiştir).
Hacı Halife: "Yâni duygu ve kuvvetlerin kaynağı olan grizi
(fizyolijik) ısı ve neme (rutubete) eksiklik gelince beden beslenimi kusurlu
olduğundan kuvvetlere fütur geldiği gibi, grizî ısı ve nem durumunda olan
devlet vekilleri keyfıyet cihetinden eksikliğe yüz tutmakla oy kusurundan
ve kötü tedbirden (ötürü), duygulara ve kuvvetlere benzeyen asker ve halk
(reâyâ) durumları devrik (muhtel: Aksak) olur. Ve bu alçaklık keyfiyeti
aşırılaştıkça devrim (ihtilâl) dahi aşırılaşmış bulunur. Ve her şahsın,
yaşlılık alâmetleri saç sakal aklığı olduğu gibi, her devlet adamlarının
süse eğginlikleri de, çökkünlüğe işarettir. Durma zamanı bittikten sonra
süse ve refaha kendini verme artar. Eski duruş göçüp gider, herkes şân
ve ünvan çenberini genişletmeye başlar ve gittikçe, orta halk barınım ve
giyiminde padişahlara ortaklık mertebesinde yaklaşmış olur. Zevk ve rahatlık
görenek ve âdet olmakla, harp halinde barışın getirdiği huzuru seferin
kederine tercih ederek, ülkenin yıkımını gerektiren çeşitli eziyetler güçlenip
toplum saygısı geçip gider."(11)
Hacı Halife buraya dek anlattıklarını, ansızın gene gözleri önünde
geçen Osmanlı realitesi ile düzeltmek ister. Tarihin, mutlaka devrilme
getireceğini fatalist bir kafayla benimsemeye kıyışamaz. O zamana dek hiç
şaşmamış medeniyet yıkılışları niçin önlenemesin "Allahın âdeti" yıkılmayı
gerektirir, ama, insana da anlayış vermiştir. Hacı Halife üç, dört yüz
yıldır süren Osmanlı gidişinden de cesaret alarak iyimserleşir. Asıl batışın
sosyal adaletsizlikten geldiğini, en sonunda yıkılmamak isteniyorsa akılcı
siyaset güdülmesi gerektiğini savunur:
"Gerçi kitabın "herşey ölür" deyişince, ezelî âzâl mahkemesinde
her ortaya çıkış, sona eriş kazasıyle imza edilmiştir. Lâkin Kur'anın "Fehüy
Âllahü mâ yeşa ve yesbit" (Tanrı dilerse tespit eder) deyişine göre, askıda
kalan kazâ dahi olağandır. Pes. Bu takdirce, her toplum için çökme zamanı
sonuna varmak lazım bir iş olmayıp, her şahıs, gerekli yılda iyi tedbir
etmeyip, belki zehir yutmaya kalksa, eceli gelmeden önce geri geri eceli
ile öldüğü gibi, seleflerde her devlet adamı ki: Adalet işlerinde kanunu
ihmâl eyleyip zorbalık zanaatine (cevr mesleğine) gittiler, gider gitmez
elbet şevketleri sönmeye yaklaştı ve her şahsın çöküş yaşı sonuna vardığında,
selâmetle bekasına tanrı dileği ilgi gösterirse ol şahıs kendisine sağlık
sebeplerini yol edinir, yahut bir hazakatli hekimin iyi tedbirine baş vurur;
tıpkı bunun gibi, her devletin çökkünlüğe ermesine son verme dileğini gösteren
belge dahi padişahlardaki olgunluktur, doğru yahut hazakatli hekim yerine
geçen iyi tedbirli vekiller tayin edişidir. Her devletin bekasının şartı
siyasettir. Bu dahi ya akıl ile, pratik felsefeden (hikmet'i ameliyeden)
bir kısım olan padişahların siyaseti gibi; yahut: Şer'î ola: Tanrı kitabı,
peygamber sünneti gibi... Her padişah ki şeriat ve akılcı siyasetle iş
gördü: (O padişah) tanrının teyidi ile yardımlanıp zafer kazanıp, dünya
ve ahiret mutluluğunu buldu. Ve her padişah ki, şeriat ölçüsüne saygı göstermeyip
hava ve hevesine ve nefsinin dâvâlarına düştü; hiç şüphesiz tanrının gayreti
ortaya çıkıp ol padişah acıklıca yatağa düştü. Ve bütün kâfir hükümdarlarının
devletleri yararına destek olan şey, onların akıl siyasetine saygı göstermesinden
ileri gelir. "Dünya küfr ile yıkılmaz, zulm ile yıkılır" dedikleri Türk
ata sözü bundan kaynak almıştır." (12)
Görüyoruz, Osmanlılığın en koyu gericilik ve kara cahillik günlerinde,
bilim adamı, Tarihi örnek göstererek: İnsan adaleti ve akıl siyaset ile
sosyal şuur çağını müjdelemek istemiştir. Onun için, Osmanlı tarih bilginlerinin
anlayışları: İki yüzyıl sonra Batı bilginlerinin her kanunu ortaya konmuş
modern Toplum gidişini bulandırmak için uydurdukları "Organisizm"
akımından bambaşkadır. İnsanı hayvanlaştırmak değil, Toplumu şuurlandırmak
için "kıyas" yapar.
Naima, konuyu yeniden bütün ayrıntılarıyla geliştirmek ister. Henüz "Devlet"
ile "Toplum" pek ayırt edilemez. Devletsiz olamayan sınıflı Toplumu
şöyle tarif eder: "Mülk ve Saltanat olan Devlet, bir nevi törenler (âyin)
üzerine (kurulmuş) insancıl toplaşmaktan ibarettir." Devleti canlı bir
vücude benzetip, bir takım çağlara ayırır: "İnsanın Devletten ibaret olan
içtimaî hali üç rütbe üzere: Tazelik (nev) zamanı, durma (vukut)
zamanı, çökme (inhitat) zamanı"dır.
Naima, Tarihi tahrif etmek için değil, sırf en kaba düşünene dahi bir
fikir vermek kaygısıyla sosyal sınıf ve zümreleri, insan anatomisi ile
fizyolojisine kıyaslar. "İnsanın duyulur heykeli dört eleman mahiyetinde
olan dört hılttan telif ve terkip olunur." "Sosyal insan heyeti" başlıca
"dört parça"dır: "Dört erkân dediğimiz: Bilginler (ülemâ), askerler, tüccar
ve reâyâdır." Bu tasnif, hemen bütün kadim medeniyet toplumlarının ana
direkleri olarak, vücut fizyolojisinin o zaman bilinen dört bölüğüne karşılık
düşer:
1 - Bilginler: Kalbdeki "dem" (kan) ve "ruh'u hayvani" (canlılık
ruhu);
2 - Askerler: "Balgam",
3 - Tüccarlar: "Safra",
4 - Halk: (Üretmen reâyâ) "Sevdâ", "Türâbî ve süllî" (Topraksal
ve aşağı)dır.
Bütün öteki bölükler ve görevler bu başlıca fızyolojik dört "erkân"a
ircâ edilir:
Sultan: "Tedbir ve tasarruf dizgini olan bilinç (konuşur benlik:
Nefs'i nâtıka)"dır. "Nefs: Bilinç" o zamanki bilimce, daha çok bugünkü
"altşuur" ve "psikoloji" karşılığıdır. En büyük kadim bilgi bu "nefs"in
ayrıldığı altı bölüm çevresinde toplanırdı:1- Nefsi emmâre (pintilik
- hırs cehil - kibir - kin - gazap); 2 - Nefsi levvâme: (heves -
hile - ucub (göreni çok şaşırtan: Taksak) - içkicilik - gnâ (menfaat ve
baylık); 3 -Nefsi mülhemme (cömertlik - kanaat - alçak gönüllülük
- tövbe - sabır - bilim - iş: Amel); 4- Nefsi mutmeinne (bol cömertlik:
Cûd - tevekkül - alçaklık gösterme: Tenezzül - ibadet - şükür - katlanmak:
Rızâ); 5 - Nefsi râziye (keramet: İyilik bağışı - züht: Dünyadan
eletek çekmek- ihlâs: Temiz yüreklilik - vir': Haramdan kaçmak - riyazet
- zikr); 6 - Nefsi marziyye (hulk: Huyu bırakmak - telâttuf: Yumuşaklık
- tekarrüp: Yaklaşıklık - tefekkür - safa: Yüzü ak ve hoş olmak)... Böylece
Naimâ, Devlet başkanını, "nefs"e benzetmekle, bütün o psikolojik durumlara
çivilemiş olur.
Vezir: (Bakan): "Âkıle" (akıl eden)
Müftü: (Hukuk yorumcusu; adliye): "Müdrike" (kavrayış melikesi),
Hazine: "Miğde", "Hazinedar": "Mâsike" (tutucu),
Sarraf, vezzan: (Ölçücü); "Zâika: Tad duyusu",
Muhsiller (mâliye): "Câzibe" (çekicilik)
"Hazm gücü: Defterdarlar, kâtiplerdir; öteki kuvvetler: Başka
zabitlerdir." "Cümle esnaf dahi hazineden..geçinirler."
Bütün bu bölümlerden hiç birisi ötekisinden aşağı sayılmaz:
"Eğer kemmiyet veya keyfıyet cihetinden birisi redâet (taş gibi
ağır basma) peyda edip bozuk (fâsit) veya üstün (gâlip) olursa ihraç (çıkarıp
atma) ve teskin ile tedarik lâzım gelir." (13)
derken bugünkü anlamıyla "esnaf'ı değil, devlet zümre ve sınıflarını demek
ister. Bu düzen: Göçebe Türkün ilk kurduğu sosyal işbölümlü DİRLİK DÜZENİdir.
Her zümre görevi kadar ağır basar. Bu anlayış, açıkça Toplumun ekonomik
temeli ile Tarih gidişi arasında bir paralellik yaratır. Nitekim, Toplumun
iki başlıca sınıfı üzerinde en çok durur: 1 - Bezirgânlar, 2 - Halk
"Reâyâ"... İkinci derecede: 3 - Asker meselesini de kor.
1- Ç a l ı ş a n H a l k (reâyâ): Devlet denilen mideyi
dolduran besidir:
"Yemekte mideye gıda gelmese... dalak biraz sevda döküp boş kalmasın"
diye çalışır. "Mide makamında olan kamu bayındırlığı hazinesine dahi gıdâ
mesabesinde olan mal gelmeyip, boş kaldıkta, reâyâ fukarası mallar döküp
habire hazineyi boş komayıp tedarik üzere olurlar. Ama, çalışan halk kahirlenip
kırılıp işten ve kazançtan kaldıkta, hazine boş kalır."(14)
"Reâyânın durumu ile refahındaki genişleme itidalden dışarı olsa, yer yer
toplantıları, çekişme ve kavgaları zuhur edip vergi ödemede hâkimlere serkeşlik
ederler. Lâkin, sevda rüknünün (üretmen halk parçasının) kendi tabiatinde
bozukluk ve kokmuşluk nâdir ve çok kez başka hıltların bozuk yanışından
kaynak alıp, sevda hastalıkları değme halde öldürücü olduğu gibi, çalışan
halktan memlekete zarar geleceği tasavvur edilemez. Arasıra heyecanlanıp
kabarmakla şafak atıp saçmalasalar bile defedilmeleri kolaydır." (14)
Naimâ için asıl tehlike Bezirgân sınıfı denilen "SAFRA" ile
asker denilen "BALGAM"dan gelir. Halk, suçlandırılmamalıdır.
2- B e z i r g â n S e r m a y e S ı n ı f ı:
"Kaçanki safra (bezirgânlık) alçak ve kokmuş veya itidalden aşkın
ve üstün olsa, bedende insan safrasının red ve kötülük ateşleri ortaya
çıkar. Kezâlik, tüccara ve zenginlere zarar ve kırıklık erişse, veyahut
vurguncu ve tefeciler tamahkârlarla hakları saklamak ve aşırı mal kapatma
ile dünyaya tapanlar ifrata kaçarak itidâlden yüz çevirseler, züğürtlük
ve açlık ateşi ile yeryüzünün halkı düşkünleşir ve iflâs tasasıyle memleketin
yüzü başka renk alır."
Bu, antika medeniyetleri bezirgân ve tefeci denilen sermayenin kasıp
kavuruşudur.
3- A s k e r l e r (Balgam):
"Kaçan insan durma yaşını aşsa soğukluk ve nemlilik ki balgam yaratılışı
ve yaşlılık tabiatidir... Ve başka hıltlar dahi ona çevrilmiye meyildedir.
Durma zamanında her devletin askeri ziyade ola gelmiştir." (15)
Bu anlayış, bu gün bile düşündürücü bir sosyal denge anlayışı değil
midir?
Naimâ da, Hacı Halife'nin yolundan ve sözünden çıkmaz:
"Her devlet bekasının şartı siyasettir. Bu dahi ya aklî ola: Pratik
hikmetten bir kısım olan hükümdarların siyaset bilimi gibi; yahut şer'î
ola: Tanrı kitabı ve tanrı peygamberinin sünneti (söyleyip işledikleri)
gibi..."
"Şeriat ve adalet ayar ölçüsüne itibar etmeyip nefs (benlik) ile
zulüm ve hava ve hevese uyanlara tanrının gayreti karşı çıkıp cezası verile
gelmiştir. Kâfir hükümdarlarının devletlerindeki bekanın sebebi akıl siyasetine
itibar etmeleridir. Dünya küfrle yıkılmaz, zulm ile yıkılır, dedikleri
bundan neşet etmiştir."
"Şöyle ki, bir vaktin hali sonraki yüzyıla aykırı, ve bir tavrın
gereği daha sonraki tavra karşı olur. Ve yüzyılın çocukları bulundukları
tavrın hallerine alışık ve hal ve vakit icabı zemânelerindeki keyfıyet
ile uzlaşık olagelmiştir. Zira, zamanın icabına uymak ve yolunca gitmek,
ve devletin mizacını yüzyıla uygun ve saygı gösterir kılmak: Yaratıklarda
gizli hükm üzerine kurulu bir yaratılıştan oluş (hilki cibilli)dir."(16)
Naima burayadek, ana fikirlerini Hacı Halife'den aldığını saklamayacak
kertede bilgin dürüstlüğü taşır:
"Bu mahalle gelince zikrolunan fâideler Hacı Halife sözlerinden
seçilmiş kelimelerdir."
der. Sonra, Hacı Halife'nin: (Tazelik - Durma - Çökme) dediği üç çağı,
kendisi gördükleri ile bildiklerinden çıkararak 5 "Tavr: Davranış:
Çağ"a ayırır. Saydığı her tavır, Ortabarbarlıktan medeniyete geçişte her
ulusun uğradığı konaklardır.
1- "Tavrı evvel": Doğuş sıralarında bir devletin "Sahib"i
vardır. O, bizim bugün anladığımızdan apayrı bir "Sahip"tir. Tam Arapça
aslındaki anlamıyla Devletin: "Yoldaş ve gözcü"(17)
demek olan sahibidir. Sahip sözcüğünün ilk anlamından kayışı, gittikçe
zıt anlama gelişi, toplumun özellikle toprak münasebetlerindeki soysuzlaşma,
derebeyileşme gidişi ile geçirdiği değişikliklere ayna olur. Nitekim, Osmanlı
Dirlik düzeninde ilk Tımar sahibi, çifçi topraklarının "gözcü
yoldaşı" iken, derebeyileştikçe, bugün kanunlara kadar sokulan "Toprağın
mülkiyet sahibi" kesilmiştir. Naima'ya göre birinci Tavırda Devletin
"Sahibi" gözcü yoldaşıdır:
"Devleti başkalarının ellerinden çekip almak (intizâ) ve mülke istilâ
(ülkeyi kaplamak) için müdafileri kahr ile geri kalan iz (üstünlük) ve
zafer vaktidir. Bu tavrda devlet sahibinin hali "öğülecek ahlâk"
sahibi olmaktır. "Yüzgeri etmekten sakındırmak ve bozulmaktan korumak onun
sıfatıdır. Sözünden dönmekten, çalımdan ve büyüklenmeden çekinir. Geçimde
ve giyimde kaba şeylerle yetinir, acılara ve meşakkatlere sabırlı, işinde
sağlam olup yenmiye ve şevkete sebep olan asabiyete (kandaşlığa) riayet
edip, hayır ve şerde ulusu ve askeri ile tek renk, ve zafer ve tek ganimetleri
elde etmek ve paylaşmakta bütün yoldaşları ile ortak olup, faydaları nefsine
kayırarak kendini yardımcılarından imtiyazlı etmemekle anlaşma ve uzlaşma
yolunu tutar."(18)
Tarihte yeni bir Devlet tanyeri ağarırken karşımıza çıkan bütün Orta
Barbar göçebe şefleri bundan güzel anlatılamaz. İşte Hindistan Fâtihi Babür,
kendi cihangirlik yoluna çıkışını şöyle yazar:
"Muharrem ayında Horasan'a gitmek niyetiyle, Fergana vilâyetinden
çıkıp, Hisar vilayetinin yaylalarından olan İlek yaylasına indim. Burada
ve yirmi üç yaşıma girdiğim vakit, ilk defa traş oldum. Herhangi bir ümide
kapılıp, benimle beraber gelenlerin sayısı büyük ve küçük, 200'den biraz
fazla ve 300'den biraz azdı. Ekserisi yaya idi. Ellerinde sopa, ayaklarında
çarık ve üstlerinde çuldan başka hiçbir şeyleri yoktu. Sefalet o derecede
idi ki, bizim ancak iki çadırımız vardı. Benim çadırım valideme tahsis
edilmişti. Bana ise, her gittiğimiz yerde, bir çergi yaparlar ve ben de
bu çergide otururdum. Vakıa Horasan'a gitmek niyetiyle çıkmıştık; fakat
bu vaziyette, bu vilâyetten ve Hüsrev Şahın adamlarından ümitleniyorduk.
Bir kaç günde bir, birisi gelip, vilâyet ve halktan haber getirir ve biz
de ümide kapılırdık."(19)
Bu durumda Kan kardeşliği iki şey üzerine kurulmuştu: 1- "Eşitlik,"
2 - "Taassup". Buradaki "Taassup" sözcüğü de, "Sahip" sözcüğü gibi
sonradan derebeyileştiği zaman aldığı kara kuvvet anlamına gelmez. Taassup:
İlkel sosyalizmin birbiri uğruna ölümü seve seve göze alan kankardeşlerinin
tesanüdü anlamına gelir. Doğrudan doğruya: "Kandaşlık" demektir.
Herkes eşit olduğu gibi, savaşla elde edilen ganimetler de, - bir kısmı
daha geniş Toplum yararına ayrıldıktan sonra, - savaşanlar arasında eşitçe
paylaşılırdı:
"Ve bu tarafta Ertuğrul ikdamı beliğ edüp, hak tealâ fırsat virüp,
kal'ayi fethedüp, Tekurünü tutup, kaleyi yağma idüp, humsun (beşte birisini)
ihraç idüp, baki (kalan) mal'ı ganimeti gazilere kısmıt (pay) etti." (20)
"Ve bu Osman Gazi gayet salih müslüman ve dindar kişiydi ve âdetiydikim,
üç günde bir taam pişirdüp fukarayi ve sülehâyi cemedüp, beslerdi ve hem
yalıncakları giyirip donadurdu ve dul avratlara dâim sadaka virürdü." (21)
Bu tip toplum düzeni, Engels'in "Askerî Demokrasi" dediği rejimdir.
Burada hâkimiyet şahıs veya döl zoruyla değil, eşit kandaşların seçimi
ile alınırdı:
"Biliyoruz, teb'alar üzerine hâkimiyet kurmak, kan rejimiyle uzlaşamaz."
"Gene de, her kan anayasasına has olan ilkel demokrasi karakterini muhafaza
etti." (22)
Onun için Asker Şefliğine rağmen:
"İttifak, ol esnada Ertuğrul bey 93 yaşında ahirete intikal idüp,
Söğüt'te defnettiler. Göçer evler(den) bazı(sı) Osman'ı, ve bazı(sı) Ertuğrul
karındaşı Osman'ın amuca(sı) Tundar'ı bey kılmak istediler. Ama, kendi
kabilesi Osman'a vech görüp, elaltından haber gönderip söyleştiler. Tundar
dahi halk ortasına gelicek, halkın Osman'a meyil ve inkıyadın görücek,
beğlikten vaz gelip, ol dahi Osman Gazi'ye biat etti." (23)
Bu demokratik teşkilâtlı kollektif güce, doğru karakterli insan malzemesine
dayanan ilk kuruluş, kısır boğuşmalarla çürümüş, bunalmış eski zâlim medeniyeti
siler. İslâmlıkta: Hz. Muhammed'le hülefâyi Râşidin devri, Selçuk ve Osmanlılarda
"Sultan" lâkabı takınıncıya değin ilk "İlb: Gaazi"ler devri,
Avrupa'da, Hristiyan Kilisesinin hegemonyası altında, sivriltilip krallaştırılan
barbar şeflerin Tâc giydikleri günedek süren "Şövalye"lik devri, Antika
Tarihin bu konağında bize en yakın, örnekleridir.
"Din taassubu" hep sonraki klâsik tarihçilerin yakıştırmasıdır.
"Ertuğrul Söğüt'te sükût idüp mütekait olup, diarı yurt idinüp küffarile
müdarâ idüp zindegânile meşgul oldu" (24)
Bütün başarının temeli, insanları din ayırdı gözetmeksizin biraz daha
bayındır ve rahat yaşatmaktır. Nitekim Osmanlılığın kurucusu da, Hristiyan
Bilecik tekfuru ile "Ayşi nuş" dostluğu güderken müslüman Kermiyen beğiyle
can düşmanıydı. Herşeyden önce sosyal adalet gücüyle tutundu:
"Rivayet ederler ki, Çün Osman Gaazi Karacahisar'ı fethidüp Eskişehri
malik oldu, karındaşı Gündüz'e eytti: "Ne tedbir idelüm, ne veçhile küffara
huruç idelüm?" Gündüz eytti: "İmdi dairemizde olan nevâhi vilâyeti uralım"
dedi. Osman Gaazi eytti: "Bu rey savap değildir. Zira Karacahisar çevre
vilâyetiyle mamurdur. Şimdi ilini urıcak, şehir harap olup, şehrin şenliği
iliyle olur, kendi elimizle kendi şehrimizi yıkmak reva değildir. Belki
savap olur ki, çevre komşularımızla müdara idevüz. Nitekim Bilecük tekvurile
ideüz... Ve bilcümle çevre yanındağı kefere ile müdara iderdi. Amma Germiyan
oğluyla muhkem adâvetleri vardı. Küffâr Osman Gaazinün, Germiyan oğluyla
adavetinden safalar sürüp şükriderlerdi. Zira ol sebepten ki, kenduler
emin olmuşlardı. Ve Osman Gaazi Eskişehir'de ılıca yöresinde pazar turgurup
etrafun kâfirleri hafta pazarına gelüp maslahatların görüp giderlerdi.
Gâh gâh Germiyan halkından dahi kimesnelergelürdü. İttifak, bir gün Bilecük'ten
pazara kâfırler gelüp yükle bardak getürmişlerdi. Ve hem Girmiyanlû dahi
gelmişti. Ve bu Germiyanlu'nun birisi bunlarun bir bardağun alub, hakkını
virmeyüb, ol kâfır dahi gelüb, Osman'a şikâyet etti. Osman Gaazi, ol Germiyan
türkini getürdüp, muhkem let idüp kâfırlerün hakkını alıverdi. Ve dahi
yasak idüb çağırttı kim, kimesne bilecük keferesine zulm itmiye. Şol kadar
adl gösterdi ki, hattâ Bilecük keferesinün avretleri dahi pazara gelüp,
pazarlığın kendüler idüp giderlerdi. Osman Gaaziye itimad'ı külli itmeğin,
emnü âman içünde olmışlardı."(25)
Naimâ'nın "Birinci Tavr"ı bu kadar gerçek bir geçit dönemidir.
2 - "Tavr'ı Sâni": İlk barbarın ülkücü karakteri aşınmaya başlar.
Toplumda o zamana kadarki Kan teşkilâtı yerine, sınıflar ve sınıf
güreşi geçince: Artık, içerideki gerginliği dengeleştirecek, eski herşeyde
(ortaklık: Müşareket) prensibi güden gelenek ve görenekler yasak
edilecektir. Eski toplumca seçim ve karar âdeti kalkar. Hepsinin oylarıyla,
davranışlarıyla ortaklaşa hareket edilen yakın ve kandaşları idareden uzaklaştırmak
için Devlet zarurileşir. Naimâ'ca:
"Mülk ve Devlete zafer kolaylaştırıldıktan sonra, ulusunu müşareketten
ve halk kalabalığı (avene) ile başarıda yardımcılarını (ensarını) işlere
karışmaktan ve eşit davranışla karşılık vermek (muâraza etmek)ten günah
işlemişçe vazgeçirtmek (veri idüp) tekbaşına (münferiden) mülki (mutlak
kudret kullanışını) ele geçirmek (tasarruf) ile istiklâl vaktidir."
Böylece, esas değişiklik, eski kandaş demokrasiyi yok edip, müstebit
tek kişiyi Toplumun üzerinde sivriltmektir. Ama, kandaşlık Toplumu için
bir cinayet sayılacak olan bu davranışı, tarihçilerin haklı gösterebilecekleri
izah da gerektir. Bundan kolayı yoktur. Dil her yana oynasın diye "kemiksiz"
yaratılmıştır. İnsanoğlu, gücünü buldu mu, çıkarına gelen en aykırı düşünce
ve davranışına en parlak mantık kürkünü giydirmeyi bilir. Hele bu "İkinci
Tavr" sırası, barbar kendi başına kaldıkça belki o gerekçeleri aklına istese
getiremez. Lâkin içine girdiği fethedilmiş ülkeler, eski çökmüş medeniyetlerin
en oynak mantık canbazlıklarına idmanlıdır. Başbuğun çevresini; medeniyet
artığı köle, uşak, azatlılar sarmakla kalmaz medeniyeti yükselten de, çökerten
de bütün o en hinoğluhin düşünce kumarbazlıkları da en meşru, hatta en
kutsal kılıklarıyla sarmış bulunur.
Yukarı Barbarlar için, medeniyetin bilginleri hocalık etti.
İskender'e babası, Aristo'yu öğretmen seçti. İskender:
"Başlangıçta en büyük hayranlığı Aristo'ya karşı besliyordu. Onun
babasından az sevmediğini söylüyordu, çünkü babasının yalnız hayatını almıştı,
Aristo ona iyi bir hayat sürmeyi öğretmişti. "(26)
Orta Barbarlar için yetiştiriciler: Hristiyan dünyasında keşiş
havariler, İslâm dünyasında tarikat şeyhleri, ermişler oluyordu.
"Meğer Osman'ın halkı arasında bir şeyhi aziz varidi. Edebâli dirlerdi.
Gayet sahibi kemâlâttan idi. Velâyeti (ermişliği), kerâmeti zahir olmişidi.
Halkın mu'tekadı idi."(27)
Halk Osman'ı başbuğ seçince (meşhur rüyâ ortaya çıktı).
"Şeyh eytti: "Ya Osman, müjdegâni olsun! Sana ve senün evlâduna
kim hak tealâ Saltanat verdi... ve hem kızım Mal Hatun sana helâl oldu.
"(Mürit Turgut ilerisi için mektup isteyince): " Osman eytti: "Ben yazu
yazmak bilmezem. İşte bir maşraba ve birkılıcım var, sana vireyim"dedi.
"(27)
Bu üstyapı kanallarından başka, barbarı kendine çeken ekonomi temelinin
dersleri büsbütün baskındı. Çalışan üretmeni haraca bağlamayı bilmeyen
Osman Gaazi, şöyle yola getirildi:
"Çünkü hutbe ve sikke Osman Gaazi adına muharrer olup Kadı ve subaşı
dikildi, Germiyan vilâyetinden bir kişi Osman Gaaziye gelip eytti: "Bu
bazarın bacını bana satın." Osman Gaazi eyıti: "Baç ne olur?" (öteki) eytti:
"Bazara her kim getürse, andan akça alayın." Osman gaazi eytti: "Bire kişi
bu bazara gelenlerde alımun mu var ki bunlardan akça alursun?" O kişi eytti:
"Bu âdettür. Her vilâyette vardır ki, padişah içün her yükden akça olurlar."
Osman eytti: "Bu tanrı buyruğu ve peygamber kavli midür, yoksa bunu her
ilün padişahı kendü mi ihdas eder?" didi. Ol kişi eytdi: "Evvelden türei
sultanidür." Osman Gaazi gazaba gelüb eytdi: "Yörü" ayrık bu arada turma
ki sana ziyanım tokunur! Bir kişi ki, malını kendü eliyle kasbitmiş ola,
bana ne borcu varki râygân akça vire?" Bu sözi Osman Gaaziden halâyık işidicek,
eytdiler: "Ey hân! size dahi gerekmezse, bu pazarı bekliyenlere âdettür
kim bir nesnecik virürler, tâ ki bunların dahi emekleri zâyi olmaya." "(Osman)
eytdi: "Çünki öyle dersiz, her kişi ki bir yüki sata, iki akça virsün eğer
satmıya, hiç nesne virmesün."(28)
Barbar: Emeği ile nesne edinenden baç almayı aklına sığdıramıyor. Medeni
vurguncular, hazır yeyicilerin de "bekleme" emeği diye uydurdukları mantık
yoluyla, barbar kendine istemese bile, onu sömürmeye alıştırıyorlar. Naimâ'nın
İkinci Tavr'ı izah edişi de buradan başlar. Ortak ve eşit kardeşlik nedir.
"Devletinin zuhuruna sebep olan kabile ve aşiret gibi ehali ki,
zafer şerefıne ortak ve Devlet menfaatlerini paylaşıcıdırlar; olmayacak
surette barbarlık (bedâvet) zamanı alışmış oldukları ortaklığa gazâlanıp
uzanma ve istilâ ile nazlanmaya, dudak bükmiye başlasalar gerektir. Canları
isteyince çeşitli dileklere kalkışıp, mutlak iktidarın mizacına zararlı
iştahlanmalarını ve havalarını yürütme semtine gider olmağıçün, çirkin
davranışlar ve had aşırı hareketler ortaya çıktıkta, burunlarını kırmak
ve gözlerini sındırmak içün özel köleler ve satın alınmış kullar gibi bağış
ve nimet borçlu kimesneler peyda edip, ihtiyaç vaktinde anlar ile yardımlaşarak
ve toplaşarak. eskileri tedip ve zapt altına almalı. Ve muayyen bir mertebede
disiplin ve intizama bağlayıp yaptığı işte bağımsız ve mutlak iktidar yetkisini
olgunlaştırmış olmağla, Devleti ortaklardan kurtarmalı ve büyüklük ve
yüseklik şerefliliğini kendi evinin insanlarına tahsis etmelidir." (Gerçi)
aşiret ve kandaşlık gücü bir vehim işi (tutulacak doğru yoldur) ki, bir
karından gelenleri ve yakınları oy ve düşünce birliğine ve bir arada geçinen
akrabayı tek gönül ve görüşlü etmiye hakiki sebeptir. Bununla birlikte,
parayla satın alınmış kul ve kölelerle, ücret ve nimet karlığı hizmette
kullanılan uşaklar ve gönül rızasıyle kulluğu kabul eden hür kişiler ve
ikram, ihsanlar verilmesi için kulluğa kendini veren mağara dostları da
mecâz olarak kandaşlık hükmüne girer ve hele elele vermeleri kuvvetlenirse
kabile ve aşiretten gelecek faydalara ulaştırır."(29)
Naimâ'nın bu kadar sinikçe açıkladığı şey, besbelli, Aristotalis'in
İskender'e öğrettiği:
"Herkese açıklanmayan daha gizli daha ağır sorumluluklu öğretimler,
insanların özellikle (eski Grekçe'de) epoptik ve apakromatik dedikleri
dersler."(30)
dir. Kandaşlık bağları yerine kul ve ağa, köle ve efendi münasebetlerini
geçirmek kolay edinilir bir bilim değildir. O hinoğluhinliği başka kimse
çakmadan öğrenen açıkgöz, eski Kan düzenli eşit ve kandaş toplumu ancak
atlatabilirdi. Bu bilgileri Aristo yayınlanmış olmalıydı ki, hocasına küsme
derecesinde içerliyen İskender'e şu mektubu yazdırmıştı:
"İskender'den, Aristo'ya selâm. Akromatik bilimi kitaplarınızı kamuya
vermenizi onaylamıyorum. Yoksa, öteki insanlardan başka ne üstünlüğümüz
kalacak, eğer bize öğrettikleriniz herkesin malı olursa?"
Bu çeşitli etkiler altında, eşit gaazilerden, şövalyelerden seçilmiş
savaş başbuğu beyleşir - senyörleşir, padişahlaşır - krallaşır. Fütuhat
ona yarar:
"Fâtih ulusun en dolaysız mümessili askerlik şefiydi. Zaptedilen
ülkelerin emniyetli,dışarıda olduğu gibi içeride de başbuğ iktidarının
kuvvetlenmesini gerektiriyordu. Asker başbuğluğunun krallık biçimine girme
zamanı gelmiş idi. Biçim değiştirme oldu." "Bu deri değiştirmeye Franklardan
Salien'ler iyi örnek olurlar:
"Basit yüksek asker başbuğluğundan, sahici prensliğe doğru kalıp
değiştiren frank kralının ilk yaptığı şey, (zaptedilmiş topraklardan ibaret
bulunan) halk mülkiyetini krallık mülkiyeti haline çevirerek, halktan çalıp
kendi tâbi adamlarına peşkeş çekmek oldu."(31)
Kralın ilk "hadem haşemi", Osmanlı'nın "kapı kulu", "alt
ordu şefleri", "şahs olarak askeri maiyet" idi. Sonra bunların arasına
eskidenberi romenleşmiş Golvalar (dil ve yazı bilen Roma "ketebe"si) ile,
"kral divanını teşkil eden ve içlerinden kralın gözdelerini seçtiği köleler,
toprakbentler ve azatlılar" katıldı.
Osman Gaazi "bey" seçildi. Şeyh Edebâli'nin kızını aldı. Bunun üzerine:
Kulaca kalesini yakmak, Karacahisar'ı almak, Göynük ve Tarakçı Yenice'sini
talan etmek, Köprühisar tekfurunu (Bizans derebeyini) esir almak gibi başarılar
kazanınca, ilk işi seçiminde kendisine oy vermiş olan öz amcası Dündar'ı
bir bahane ile öldürmek oldu.
"Bilecik tekfuru... Osman'a azîm ziyafet idüb... gaazilere dahi
in'amlar idüb elin öpdürdü. Osman Gaazi Bilecük tekfurunun beylenip kendunun
elin öptürdüğüne rencide olup diledi ki, heman dem karvayıp tekuru tuta,
amusu Tundarla müşavere etdi. Tunder eytdi: "Öte tarafta Germiyan oğlu
aduv (düşman) ve bu etrafın kâfırleri hep bize düşman bunu dahi düşman
idicek, bize duracak yer kalmaz" dedi. Tundar'ın bu sözü Osman'a güç geldi.
Kendünun hurucuna men'anlayıp okla Tundar'ı urup öldürdü. Anda yol kenarında
yapma mezarı vardır."(32)
Amca Dündar ın söylediğinde öldürülecek kadar bir suç yok. Osman'ın
amcası değil, herhangi bir gaazi, vaktiyle bundan çok daha yaman tenkitler
yapmıştır. Kimse kılına dokunamamıştır. Besbelli, burada Naimâ'nın bahsettiği
"devleti ortaklardan koruma emrinde müstakil" olmak için, karşı
koyacakların "burunlarını kırmak ve gözlerini sındırmak" asıl hedeftir.
Nitekim Neşri de: Osman'ın "Hurucuna men'anlayıp" (bağımsız bey
kesilmesine engel olunacağını anlıyarak) bu cinayeti gözdağı vermek üzere
işlediğini açıklar.
Osman daha önce kendisine kul köle yoldaşlar edinmiştir:
"Osman dahi cenk iderek, "Hey!" diyince Osman'ın yanuna hayli yiğit
cem' olup dönüb Eskişehir beyinin halkını münhezim kılub, Harmankaya Kâfırlerinin
Tekuru Köse Mihal'i tuttular. Andan Osman bey Köse Mihal'i bahadır olmağın
öldürmiye kıyamayub, günahını af idüb âzad itti. Köse Mihal dahi hemen
can ve dilden Osman beye Etbâile nöker olup gerçek muhibbi oldıı. Ol Harmankaya
dahi Köse Mihal'in şimdi oğlu oğlanları mâlikâne mütesarrıfılardır."(33)
İslâmlıkta, para ile İslâm olmuş "Müellifetül kulüb"ler, Kureyş elebaşısının
oğlu Muaviyeyi sivriltmek için, idealist müslüman Ali'yi ve sülâlesini
kuruttular. Ona rağmen, Muâviye İslâm sosyal havasını boğamadığı için,
ölürse yerine halife seçmeyi "Ummet Şûrâsı"na (halk meclisine) bırakma
sözünü vermek zorunda kaldı. Ancak böylelikle vakit kazanıp, bağışlar,
parayla adam satın almalar yolundan Kureyş aristokrasisini yeniledi. O
zaman vilâyetleri oğluna "Biy'at" ettirdi (oğlunu halife "seç"tirdi.)
İşine gelmeyenleri acımaksızın kılıçtan geçirtti. İslâmlığın beşiği Mekke'yi
bile eski kandaş Kent geleneklerinden ayrılmadığı için yakmaktan, yıkmaktan
çekinmedi. Kudüs teki "Kubbetül-hazdrâ"yi Kâbe yapmak isteyen "Haccâc-ı
Zâlim", innemelmüslimune ihve: Şüphe yok müslümanlar kardeştir" şiarına
bağlı kalan 120 bin kişiyi kılıçtan geçirdi.
İskender, Jüpiter'in Mısır'daki ünlü Ammon tapınağına vardığı zaman
Profet (yalvaç) sözde pek iyi Grekçe bilmediği için "paidion: Oğlum"
diyeceğine "paidios: Jüpiterin oğlu" diye çağırmıştı. Ona rağmen,
kendisinin Allah oğlu olduğuna kendisi bile uzun süre inanmadı. Okla yaralanınca:
"Dostlarım, yaramdan kan akıyor: "tanrıların damarlarında dolaşan likör
değil" dedi. Şölen sırası gök gürleyince dalkavuk Anaxarque ona:
"Jüpiterin oğlu bütün bu gök gürültüsünü hep sen yapıyorsun değil
mi?" deyince İskender, kankardeşliği eşitliğine aykırı ve belki yoldaşlarını
kendinden uzaklaştıracak bulduğu bu dalkavuk sözüne karşı şöyle bağırdı:
"Senin beni angaje etmek istediğin gibi ben dostlarımı korkutmaya
bakmıyorum. Sen soframda satrap başı yerine balık yedirdiğim için benim
şölenlerimi alçaltansın!"(34)
Fakat, bu kandaş bağlılığı "birinci tavr" da kaldı. Arbel meydan muharebesini
kazanıp, Dârâ'nın kızını aldıktan ve Pers İmparatorluğunun yerine geçtikten
sonra işler değişti. Önce biraz fazla açgözlü ve gösterişçi davranan arkadaşlarına:
"Unutuyor musunuz ki, zaferimizin hedefı yenilenleri taklit etmemektir."(35)
diyen adam, Skitleri de kovalayıp Amazonlarla uzlaştıktan sonra, kendisi
"Barbar kıyafeti" dedikleri Pers medenîlerinin kılığına girdi. Bu henüz
Pers şahlarının tâcı, donu ve uzun entarisi değil, "Medlerinkinden daha
az ihtişamlı" bir Pers-Med arası kıyafetti. Gene de "Makedonyalıların bu
manzara hoşlarına gitmedi."(36)
Aristokrat sihirbaz anası Olimpiya oğlu İskender'e gizli gizli yazmaya
başlamıştı bile:
"Umumiyetle dostlarına iyilik et, kendilerine asilce davran; ama
bugün onları krallarla bir ediyorsunuz. Böylece çok taraftar edinmelerine
imkân veriyorsunuz; aynı zamanda kendinizi tecrit ediyorsunuz."
Barbar yoldaşlığında (burada Grekler'in "barbar"ı değil, Morgan'ın
"Barbar" insanı demek istiyoruz) herkesin herşeyi açık iken, İskender bu
mektupları, vakti gelince uygulamak üzere arkadaşlarından saklıyordu.
"Yalnız bir defa, âdeti olduğu üzere Hephestion'la birlikte mektubu
açarken birlikte okudu; İskender arkadaşını okumaktan menetmedi. Parmağından
mühürünü çıkardı ve Hephestion'un ağzına bastı."(37)
Bu hazırlık, sivrilen barbar şefin kendi kandaşlarına karşı kumpastı.
Artık okul kitaplarına dek geçebilmiş deri değiştirme, "İkinci Tavr"a geçme
başlayacaktı. İskender, dış zaferi sağlar sağlamaz, içeride kalleşliğe
başladı.
"Afganistan'a dönüşünden sonra İskender'in hayatında ve ahlâkında
vukua gelen değişiklik, silâh arkadaşlarının endişesini mucip oldu. İskender
istedi ki, bütün dünya kendisine tapsın ve önünde diz çöksün. Makedonyalılar
bu zillet verici teşviklere isyan ettiler." "Tartışma üzerine, İskender,
en aziz arkadaşlarından Klidüs'ü öldürdü. Başka bir arkadaşını demir kafese
koydu."(38)
"Arkadaşlarını Pers kadınlarıyla, Asyalı kadınlarla evlenmeye teşvik ediyordu.
Kendisi de Daryüs'ün kızıyla evlendi... İhtiyar Makedonyalıları memleketlerine
yolladı. Onların yerine, İranlı zâbitler (subaylar) ve askerler- koydu
ve bunlara çok iyi muamele etti."(39)
"İlkin Tesalyalıları "2000 talent verip memleketlerine yolladı."
(Plütark, 42) "Barbarlar (yabancılar, yenilenler) içinden 30 bin
delikanlı seçip Grek harfleri ile öğretilen ve Makedonya askerlik temrinlerine
tâbi tutarak yetiştirdi" (40)
Bu sultanlaşma gidişinde yalnız ağzını mühürlediği Hephestion "herşeyi
tasvip etti. "En iyi iki dostundan Cratere "daima ülkesinin âdetlerine
sadık kaldı." Philotas: "hiç değilse herkesten çok o İskender'i Asya'ya
geçmeye kışkırtmıştı. " İki oğlu savaşlarda ölmüştü. "Makedonyalılar arasında
en büyük itibara sahipti." İskender onu - oğluna işkence yaparak - cephede
öldürttü!(41)
Böylece, Amon yalvacının tanrı oğlu saydığı İskender, derebeyileşip
gericiliğe düştüğü çağdaki İslâmlıkça da "Zülkarneyn" (çifte boynuzlu)
kutsal kişi oldu. "Ve yes'eluneke an Zülkarneyn (senden Zülkarneyni soruyorlar)
Yehûd ve müşrikler sormuş: "Ol İskender Rumidir ki Fars ve Roma ve bir
söze göre Doğuya ve Batıya padişah idi. O ecelden Zülkarneyn denilmişti.
Grekçede iki boynuz:
"Miğferinde hayran olunacak büyüklükte ve beyazlıkta iki kanat"(42)
tan kinayeydi. "Nuh aleyhisselâm evlâdındandı. Anın peygamberliğinde ihtilâf
olundu... Yürüdüğünde önünce nur gidip ardından zulmet anı sarardı."(43)
Naimâ bu insanın Allahlaştırılması gidişini bütün incelikleri ile kavramıştır.
Onun için Saltanat, Devlet kurulurken "Asayet'i sâbıka: Geçmişin
kandaş tutkunluğu" bir yana bırakılmadıkça başarı kazanılamıyacağını anlatır:
"Geçmiş asabiyetten ayrılıp seçkin, özel bir kavm seçip haslaşmaya
kavuşmak saltanatın icaplarındandır ki, gerekince herhangi birinin yardımıyla
başkasının başkaldırmasını ve kafa tutmasını def etmek mümkün olsun. Ve
bu ayırım ve imtiyaz övülecek işler ve güzel hasletler üzerine dayanan,
herkesçe tanınan liyakata bağlı bir itidalli inayetle olmaya muhtaçtır
ki, başkalarının hulûsunü ve geçmişte hizmet etmiş olanların sadakat ve
güvenlerini kaçırmasın." (Tarihi Naimâ,) "Yüce Devlette (Osmanlılıkta)
an asıl kılıç ve kalemler vesaire haslar ve hizmetliler "Tarik"
(mesleklerinin çoğaltılmasında ve ocakların edep, tören ve giyimleri ve
kanun tarzları birbirlerine aykırı usullere ve kurallara ayrılmış olmasında
hikmet budur."(44)
Böylece, Kan teşkilâtından başka bir şey tanımayan barbar toplum
içinde bütün ek ve kökler ile Devlet kurulmuştur. Sınıfsız ilkel
Sosyalist Toplumdan, sınıflı ve sultanlı, imtiyazlı medeniyete geçirilmiştir.
Ondan sonraki gidiş bütün Antika medeniyetler için "mukadder ve meşum"
sayılan gelişme olur.
3 - "Tavr'ı sâlis": "Rahat ve sükûn ve emniyet vaktidir. Mülk
ve malı tahsil, iradı elde etmek ve nafaka verişte iktisat ve mal çoğaltma
ve büyük yapılar ve geniş kaleleri tamir eyleyip mühtaç olup hak edenlere
bağış ve ikram" (Naimâ) alır yürür. Bu, ortaya çıkan özel mülkiyet
münasebetli, kişi imtiyaz ve "hak"ları güden ekonomi temelidir. Artık Osman
Gaazi:
"Baç ta ne olur? Bir kişi ki malını kendü eliyle edinmiş ola, bana
ne borcu var ki akçe vire?" diyemez. Kimsenin böyle şey düşünmemesi için
de üstyapı geliştirilecektir.
"Sadık ve hulûskâr olduğu tecrübe edilen istidatlı kimesneleri işin
başına getirüp... Askerlerin ve hizmetlilerin (memurların) maaşların genişletmek"
yeni düzenin siyasî prensipleri olur." Devletin sahipleri çekişmesiz ve
ortak, öyle tedbirlerinde müstakil ve tam istibdat (dikta) ile kanunları
tanzim" ederler. Bu sayede, eski usul "asabiyete (kankardeşliğine) ve onlardan
yardım istemeye hacet olmaz. Ve değme hâlle kimesne itâat yularından baş
kaldıramaz." (Naimâ)
"Üçüncü Tavr" klâsik tarihlerin öğe öğe bitiremedikleri yükseliş
çağıdır. İkinci tavr: Siyasî, idarî yerleşme, üçüncü tavr: Sosyal ve ekonomik
gelişim devridir. Osmanlı'nın Tarihinin ikinci bölümünde Fatih'ten Kanuni'ye
dek gidiş budur: Başta dürüst müstebit; ordu, memur muntazam maaşını alır.
Kayırmadan çok "müstehakına" bağış sağlanır. Çünkü, toprak ekonomisindeki
"Dirlik düzeni" üretici güçleri eski medeniyette uğradıkları baskıdan
kurtarmış, az çok yeni bir gelişime kavuşturmuştur. Ama, klâsik tarihler,
bu temel olayla pek uğraşmazlar.
4 - "Tavr'ı râbi": Üçüncü tavırla varılan en yüksek ekonomik ve
politik seviyede durmaktır. Naimâ bunu "kanaat ve müsâleme" çağı
sayar. Toplum ondan önce aldığı hızın athalet hassası ile yürür. Yeni bir
şey yaratmaktan çok "geçmişlere uyuş" ve "Selefleri taklit"
ile geçinilir.
Satıhtaki görünüş çok parlaktır. "Büyüklerin zenginliği" göz kamaştırır,
askerin rahatı yerindedir. "Herkes", (yani üst sınıflarda herkes):
"Yorucu çalışmalardan hâli ve fârig (aylak ve caymış) olur."
Alt sınıflar, reâyâ gık demeden onlar için çalışmaktadır.
Ama o parlak kabuğun altında ufunet başlamıştır. "Durmayalım düşeriz":
Rütbe alma "kıskançlıkları ve çekişmeleri" ("Tenâfüs: Sen ben kavgaları)
yağma Hasan'ın böreğine alışan ve masrafları boyuna artan ulu kişileri
tepiştirmiye başlar. Bütün debdebe ve saltanat, yukarıdan aşağıya, basamak
basamak inen hazıryiyiciler arasında "teâti'-i irtişa" (rüşvet alıp
verilmek) işini kızıştırır. Eski nispeten namuslu, az çok idealist Devlet
adamları ortadan kalkmış: Şimdiki "Ricâl mutlaka mala meyilli" efendilerdir.
Tabiî bütün sivil sosyetenin vurgunu ahlâk haline getirdiği bir toplumda,
eli silâh tutanların sonunadek seyirci kalmaları güçleşir: Asker içten içe
"tezvirât" (dedikodular) ile
"Perde dışı duruş ve hareketlere başlar."(45)
Gerçekte "müzevirlik" resmî ve sivil hırsızlıkların kaçınılmaz sonucudur.
Yeniçeriler hep kabahatli gösterilir: Kimse onların ellerine geçen Latince
"ücret" sözcüğünden gelme "saları" adlı "Alufe" (yulaflık) paranın
boyuna kalplaştırılan "züyuf akça" (enflâsyonlu para) ile niçin
ödendiğini sormaz.
Toprak düzeni derebeyileştikçe, beylerin ve bezirgânların bin bir yoldan
aşırıp aşındırdıkları toprak geliri gittikçe azalır. Bu temel çapulculuğu
Devlet gelirinin başlıca kaynağı olan toprak gelirini eksilttikçe
hazinede bulunmayan kıymetli madeni, kalp akça çıkararak çoğalmış göstermek
gerekir. Fakat o zamanlar modern medeniyetin, Çin'i zapteden Moğollar çağından
kalma kâğıt para usulü pek yoktu. Kalplaştırılan akçenin ne kadarının "züyuf'
olduğu, gümüşe ne kadar bakır karıştınldığı kolayca anlaşılabilirdi. Züyuf
akçayla sarrafa ve pazara çıkan asker, pahalılığın, resmî devlet hırsızlığından
geldiğini öğreniveriyordu. Hoşnutsuzluk daha çabuk artıyordu.
O zaman, normal ücretle karnı doyurulamayan, halka karşı kullanılması
için de sayısı bir türlü azaltılamayan askeri "dış" maceralarla
oyalamak, "ganimet" peşine düşürmek, "şan" ve "şeref' uğruna oyalamak
gerekiyordu. Bu oyunu Naimâ'dan güzel açıklayan bulunamaz:
"(Askerlerin) kargaşalık ve kötülüklerini battal etmek için, sefer
meşekkatleriyle uğraştırılmaları bizzarure lâzım gelir. Düşmanlardan öcalmak
ve ülkeyi genişletmek ve kâfırleri kahretmek behanesiyle kapatılması güç
bir kapı açılır"(46)
Naimâ, dürüst bilim adamı olarak bu işlerin içyüzünü kimden öğrendiğini
de saklamaz. İmâm Makrizî'nin "Kitabüssülûk Li Ma'fireti Düve'l ül Mülûk"
(devlet ve hükümdarlar mârifetine giriş kitabı) adlı eserinden anlar: Sırf
sivil iç savaşları tavsatmak için, İslâm tarihinde "muazzam donanma ile
Akdeniz yalılarına istilâ" yolu böyle açılmıştır. Bir orduyu, içeride huysuzlaşınca,
dışarıda uğraştırmak fıravunluğu, demek Nemrut çağından öncelere çıkan
bir Durma çağına basmış, Antika Tarih metodudur.
Olgunlaşan medeniyet, o yüzden ateşli hastalığa tutulmuştur. Zafer
kazanılırsa: Modern krizlerden sonra görünen refahın, sonra daha büyük
krizleri getirişi gibi, gelgeç, aldatıcı bir istikrar umulabilir. Zafer
gecikirse, felâket tepeden iner. Her savaş, kendinden sonraki daha büyük
savaşlara kapı açarak, iç tezatları besler, büyütür. Toprak temelinde tarım
üretimi, büsbütün kankıranlaşır. Dış harp, iç fesadı, iç fesat dış harbi
kovalıyarak, rezil çenberini kurar. "Seferler ard arda gelip, zahmetler
boyuna uzarsa mal kaybı ve insan telef etme" çoğalır. Harp etmekten, zaferleri
değerlendirmiye vakit kalmaz. Onun için Naimâ, bu rezil çenbere düşmektense:
"Sefergailesi bertaraf, boş günlerde işleri düzeltmiye himmet."(47)
öğüdünü verir. Tabiî, kimsede dinleyecek kafa kalmışsa...
5 - "Tavr'ı Hâmis": Durmuş medeniyetin son konağını Naimâ: "İsraf",
"İzaat" (yitirme), "İtilâf" (öldürme) sözcükler ile özetler.
"Kurenâ (baştakine yakın olan adamları) haketmeksizin cömertçe beslenirler.
Aciyp ve Gariyp yapılar ihdas edilir. Toplanmış hazineler ve kadınlar
ve başka iştiha açıcı süs ve ziynetler..." ortalığı kaplar.
Bütün antika medeniyetlerde işleri bu kerteye düşürten ekonomi "ikiz
kardeşi" Tefeci-Bezirgân sermaye sahiplerine, Naimâ "Hainler: Havane"
sıfatını takıyor. Onların Devlet makinesini ele geçirişlerine, Düşman ordusunun
millet toprağına saldırması gibi bir "istilâ" adını veriyor. Ve
kim ne derse desin, ilkel sermaye ile Devletin kaynaşması, memlekette en
korkunç Alicengiz oyununa kapı açıyor.
Osmanlılıkta ilk aynî irad sistemini üstün tutan "Dirlik
düzeni" yerine geçirilen, nakdî irad sistemini üstün getirmiş,
"Kesim düzeni" sonunda varılan : Mukataacı, mültezim, sarraf üçüzlü
çıkmazında, bütün müslümanların ortak mülkü olan miri toprakların büyük
ölçüde çalınış nizamı egemendir. Yalnız toprakta çalışanlar ve toprağın
kendisi değil, temeli toprak ekonomisine dayanan Devlet de prekapitalist
sermaye (eşref, âyân, mültezim, sarraf işbirliği sayesinde mütegallibe
çapulundan kıvranır. Devlet tam bir Timurlengin fili olur. Devlet masallarına:
"Miri mallardan başka etraftan toplanmış bedenî angarya ve vergiler"
yetmez.(48)
Temeli Bezirgân - Derebeyi farelerince aşınmış bir Toplumun öteki bütün
siyasî hukukî, ahlâkî, felsefi, dinî ve ilh üstyapısında iler tutar yer
kalamaz.
"İyi zamanlarda hükümdar ve vezirler himmeti ile yararlı hizmetler
ve tevcihat yapılmış olan kimseler yanında, mal yığmış olanlardan yardım
dilenir. Giyim, zahire ve matahlar (mallar) ve mücevherler alımıyla Devlet
sayesinde muazzam sermayeye nâil olanlardan istikraz iktıza eder. Anlar
dahi züğürtlükten dem vurup cüz'i şey verseler, "Hânümanımız berbâd oldu!"
deyu feryade başlarlar." (49)
Artık boğuşma üst tabakaları sarmıştır. Harp önlenemez, sürer. İstikraz
yetmez, arttırılır. Derebeyice ödünç âlmalarla müsadereler: Çapulu zenginler
katına doğru çıkarır. Onlar, çalışan fakir halk gibi kaderlerine küsemezler.
Birbirlerine düşerler. Yahut, Osmanlı usulü: Koyu dindarlık ayranları kabarır.
Naimâ'nın güzelce anlattığı gibi, kimi "Hâcılığa", kimi Mısır'a çil yavrusu
gibi kaçışırlar.
İster istemez istikraz adıyla müsadere yollu iş zenginlere dayanır...
Etraftaki zâlimler dahi, malı bol olanlara el uzatırlar... (Ve meşhur:)
Sermayedarlara ürküntü gelür. Memleketin malı bol olanları ile Devlet
atabeğlerinden kimisi şerefli hacılığa, kimi Mısır diyarına veya uzak ülkelere
mal kaçırmak için, her türlü hilelere başvururlar" (50)
"Savaş adamları; barış huzurunu, sefer kederi üzerine tercih ederler."
"Her şahsın yaşlılığı saç ve sakal aklığı olduğu gibi, sosyal toplulukta
da ziynet (süs) zuhuru çökkünlük nişanesidir."(51)
Ve son vuruşu yapacak barbar, Toplumun altlı üstlü bütün sınıf ve zümrelerince,
kurtarıcı gibi beklenir.
Osmanlı Tarihçisi burada duruyor. Gözüyle gördükleri ve bildikleri bu kadardır.
O zamane değin bütün medeniyetler ve onların doğurduğu dinler, Tarihöncesini
"Cahiliyet zamanı" sayarak unutturmak için ellerinden geleni yapmışlardır.
Osmanlı tarihçisi, kendi bildiği alanda, başlıca konusu ve hedefı olan
Devleti oldukça gerçek anlatmıştır. Bu anlatışta eksiklikleri şudur:
1 - Genellikle: Ustaları İbni Haldun'un Tarihte aradığı maddî
temeli, ekonomi münasebetlerini almazlar. Tarihin yalnız politika kabuğu
üzerinde araştırma yaparlar.
2 - Özellikle: Tarihi son duruşmada daima yönelten üretici güçler
içinden: Yalnız barbar Toplumun Tarihsel (gelenek-görenek) güçleriyle,
sosyal (kollektif aksiyon) güçlerini hesaba katarlar. Asıl daha
derinde daha kesince işliyen ve pek göze batmasalar bile, tarihsel ve sosyal
üretici güçlere yol ve yön veren coğrafya ve teknik güçleri
hiç ağıza almazlar.
Bu yüzden bütün anlattıkları olaylar ve kanunlar asıl sebep-netice
gidişi bakımından askıda kalır. Kadim toplumların bütün altüstlüklerine
birinci sebep olan Üretim temeli: Muazzam TOPRAK MESELESİ
ile o problemi içinden çıkılmaz uçuruma sürükleyen değişim münasebetleri:
Müthiş TEFECİ-BEZİRGAN sermayenin tüm Toplum temellerini (Sebâ seddini
delen fâreler gibi) kemirip yıktıkları açıklanmamış kalır.