Barbar Kurdu: Medeniyet
Kelebeği - Yukarı Barbarlık, Kent'de Toprak
Meselesi, Orijinal Medeniyet - Orta Barbarlık-
Osmanlı Rönesansı, "Mirî Toprak"lar
- Dirlik Düzeni - Kesim
Düzeni - İki Tarih, İki Gidiş -
Ortak Toprakların Çalınması
- Toprak Gelirinin üleşimi; Dirlik
Düzeninde Toprak Gelirinin Üleşimi; Kesim
Düzeninde Toprak Gelirinin Üleşimi - Şemaların
Sonuçları.
Tamkaralar (Bezirgânlar) "Özel para" edinip, toplum mülkiyetinde bulunan
kamusal topraklara el atmaya başladıkları vakit, Antika Tarihin ünlü: "TOPRAK
MESELESİ" başlar. Ve bir yol ortaya çıkan toprak problemi, medeniyetler
boyunca bir türlü çözümünü bulmaksızın, arada bir Barbar kılıcıyla kesilse
de, gene çarçabuk arap saçına döndürülen Gordiyos'un kör düğümü olur, sürüp
gider.
Toprağın toplum hayatına karışması, medeniyetten bir basamak önce:
YUKARI BARBARLIK konağında TARIM'ın keşfi ile başlar, ölüm kalım meselesi
olur. Tarih öncesinin Yukarı Barbarlık denilen son konağından bir önceki
konak "ÇOBANLIK DEVRİ" denilen ORTA BARBARLIK konağıdır. Orta barbarlığın
göçebe çobanları için Toprağın TOPRAK olarak değil, ancak OTLAK olarak
önemi vardır. Tarihte çeşidi çok olup, en son Batıda "ULUSLARIN GÖÇÜ" (Muhareceret'i
Akvam) adı verilen olaylarda, ulusların o kadar çabucak ve kolayca ülkeden
ülkeye kaçışıp koşuşabilmeleri ondandır.
Tarımı bir şeyle karıştırmamalı. AŞAĞI BARBARLIK konağında hüdayinabit
toprak, verimi tükeninceye değin gel geç çapalanır. Bunu, en çok kadınlar
yapar. O küçük bahçe ekimleri "Tarım" adını alacak ZİRAAT
değildir. Bu ilkel ekimler, verim tükenir tükenmez bırakılıp gidilir. Asıl
insanı toprağa perçinleyen, toprağı ilkin topluma temel yapan, gittikçe
insanın üstüne çıkaran TARIM (ZİRAAT): Yeryüzünde ilk defa güney Irak'ta
protosümerler (Sümerlerden önceki uluslar) zamanı başlar. Tarımla toprak:
İşlenim, sulanım, bakım muamelelerine uğrar; bir yol başladı mı, bir daha
bırakılmamak üzere, nesilden nesile gelişen başlıca geçim kaynağı olur.
Irak dışında: Toplum ancak DEMİRİ keşfederek balta ve sabanla tabiatte
hazır bulunmayan tarlayı açar; her yıl tükenen toprak verimini yerine getirecek
usulleri uygular; tabiatı toplumun bir parçası yapar. O zaman, insan emeği
ile yaratılan, geçim kaynağı olarak tarımı ebedileştiren TOPRAK ister istemez
KUTSALLAŞIR ve ölüm gözü alınarak SAVUNULUR. Toprağın kutsallaştırılmasından;
toplumu temsil eden Tapınak doğar; savunulmasından: Üzerine basacak
kişiye ölüm getiren Sınır doğar. Şairin: "Toprak, eğer uğrunda ölen
varsa, vatandır." dediği şey: VATAN kurulur: KENT (cite) doğmuştur.
KENT: Toprağının mülkiyeti Tapınağa adanmış, bütün kişilerin
ortak malı olmuş, üyeleri eşit hak ve görevlerle çalışan, hendekli, surlu
kutsal sınırlar ile savunulan, bütün Kurucu Yiğitleri (Kahramanları) ve
Tanrıları; bitmez tükenmez törenleri ve şölenleri ile içli dışlı, şen,
disiplinli yaşıyan bir ayrı ve tüm dünyadır. Kent (Site) ne şehirdir, ne
komün veya köy, yahut Ortaçağ kasabasıdır. İçinde yaşayan Kankardeşlerine
Kentdaş (Citoyen: Vatandaş) denir. Kent toprağına özel izin ve törensiz
bir yabancının ayağını değil, gözünü atması öldürülmesine yol açabilir.
Yeryüzünün ilk Kenti Güney Irak'ta doğdu. Mısır'ın delta ağzındaki
ilk Buto gibi Kentleri dahi, Byblos adlı Finike Kenti ile ilgili Medenileştirici
Yiğit Oziris Tanrı geleneğinden yâni ana Irak medeniyetinin tohumlarından
çıkmıştır. Irak toprağında Tarımla gelişen işbölümü ve bitümlü hasırdan
arsa ve evli Kent sanatları, bir yandan kendi aşırı ürünlerini artan taş
ve maden, ağaç, v.s. ham madde ihtiyaçlarıyla değiş tokuş etmek zorunda
kaldı. Bu zor, alışveriş görevini, "damgar"lığı gerektirdi. Kentin "yerli",
yani "topraklı", "asil" insanları yuvalarını pek bırakamazlardı.
Finike harflerinin yayıldığı çağlarda yazılanlardan anlaşılacağı üzere,
Kentin çevresinde ipten, kazıktan kurtulma yabancı kişiler dış alışveriş
için biçilmiş kaftandılar.
Örnek: Atina-Roma-Mekke kentleridir. Bu kentlerin kutsal sınırları
dışında türeyen "AYAK TAKIMI", topraksız yabancılar, Kentin koltuğu altında
damgarlık (bezirgânlık) görevini önce toplum adına, sonra kendi "özel kişilikleri"
uğruna başardıkça, "özel zenginlik" sağladılar.Biriktirdikleri değerle,
Tarım ve Sanayi işbölümleri arttıkça farklılaşmaları artan Kent asillerine
("yerli", topraklılara: Roma'da Patriçilere, Mekke'de Kureyşlere, Medine'de
Ensâra) borç para.verip ipotek ettikleri toprakları ele geçirir oldular.
Vaktile yalnız "asil kişiler"e, Kente ilk yerleşenlere has olan
kutsal toprakların elden ele geçmesi, sosyal farklılaşmayı büsbütün yamanlaştırıp
kesinleştirdi. Toplum içinde o zamana dek görülmemiş SOSYAL SINIFLARI yarattı:
(Köle- Efendi-Bezirgân) sınıfları ve (Para-Yazı-Devlet) kurumlarıyla
MEDENİYET (UYGARLIK) belirdi.
Şu birkaç çiziyle anlaşılıyorkİ KENT: Tarih öncesindeki YUKARI BARBARLIK
böceğinin kendi başına ördüğü bir kozadır. Kent kozası içinde Yukarı Barbar
kurdu, yavaş yavaş medeniyet kelebeği olur. Bu kelebek, Irak'ta
"Damgar" adıyla, dış ticaret kanatları gelişince Kent kozasını delecektir.
Kent kozasına insanlık BARBAR girecek, oradan MEDENİ, UYGAR çıkacaktır.
Kent içinde medeniyetle birlikte TOPRAK meselesi de başlar. Bütün Antika
Tarih boyunca toprak meselesi her medeniyetin hem yapıcısı, hem yıkıcısı
olur.
Antika Tarihte bitmez tükenmez toprak meselesinin iki başlıca çözüm
yolu "tekerrür" edip durmuştur:
I. - KENTLER çağındaki toprak meselesinin çözümü;
II. - İMPARATORLUKLAR çağındaki toprak meselesinin çözümü.
Kentler çağı, şunu unutmayalım: Falan yıldan filan yıladek sürdürmeye
alıştığımız anlamda yekpare ve donmuş, bütün insanlık ve bütün yeryüzü
için bir kere olup, bir daha görülmemiş tek tarih olayı değildir. Yeryüzünün
belirli bölgelerinde, belirli uluslar için, Kent Çağları vardır bu bir.
İkincisi: Kentler çağı, Antika tarihin bütün ORİJİNAL MEDENİYETlerini içine
aldığından üç beş sözcükle özetlemesi dahi güçtür. Üçüncüsü: Kentler çağı,
bugünkü Türkiye'yi doğuran Osmanlı İmparatorluğu ile, dolayısıyle de bu
günkü Türkiye gerçekleriyle doğrudan doğruya ilgili değildir.
Ona rağmen, Kentler çağı üzerine iki üç sözcük etmeksizin, onun sonucu
olan İmparatorluklar çağını anlamak imkânsız olacağından bu faslı açıyoruz.
Kent kozasını bezirgân kelebek delince, kentin alış veriş ettiği yönlerde
münasebetler genişlemiştir. Kent içinde dış alış verişi teşkilâtlandırmakta
Tapınak ile Damgar nasıl işbirliği yaptılarsa, Kent uzaklarına doğru açılıp
yayılımı da bu iki sosyal güç: Tapınakla Bezirgân elbirliğiyle başarırlar.
TAPINAK: Kutsal-Göksel-tanrısal gücüyle, BEZİRGÂN: Bayağı-Yersel-Kişisel
gücüyle atbaşı birlik yürürler.
Sümerlerin Irak'tan kalkıp, doğuda: Elam, Kuzeyde, Kalde Batıda: Finike,
Güneyde; Sind (Harappa) ve ilh. bölgelerine tohumlar saçıp yayılışı, en
eski ve ilk kentler çağında toprak meselesinin çözümlerine örnektir. Sonraları,
Irak'tan sonra Mısır Finike-Eti-Hint Çin orjinal medeniyetleri aynı mekanizma
ile aynı yolu tutacaklardır. O mekanizma ve yolu bize en iyi anlatan örnekler
yazılı biçimlere girmemiş değildir. Geleneklerin pek güzel ve açıkça
yersel biçimde anlattıkları, ama Tarih yazarlarının belirli sebeplerle
göksel biçimlere sokmaya alıştıkları Oziris efsanesi, Irak'tan Finike
sahillerine çıkmış medenileştirici akının ilk büyük yiğit (Kahraman-tanrı)
destanıdır. Aynı akının en son ve en iyi bilindiği için en ünlü ve parlak
örneklerini ise, Antika Grek Kentleri üzerinde okuruz.
Gidiş aşağı yukarı şöyledir: En eski, tâ ilk Sümer Kentinde doğmuş olan
Tapınak, göze görünmez, İslâmlıkta "İn-Cin tayfası" adı verilen
hem kutsal hem illegal (gizlilik) yollarından erişebildiği
en uzak yeryüzü bucaklarına uzanır; bütün çevre barbar ülkeler ve uluslar
içine doğru, tanrısal örümcek ağlarını gerer. Bu MANEVİ istilâ, gerçekte
Damgar-Bezirgânların alış veriş uğruna açtıkları yollardan, MADDİ KERVAN
izlerine basa basa ilerler. O zamanki bilinen cihanın başlıca ticaret
yolları ile barbar akınları yönünde, gerek ekonomi, gerek politika
ve savaş bakımlarından en STRATEJİK noktalar üzerinde kendisine birer yavru-sığınak
kurar. Örneğin, Herodot'un tatlı tatlı anlattığı ilk Delf tapınağı bir
çalı dibidir; ve onun üstünde "dilleri anlaşılmayan" (geldikleri
medeniyet dilini konuştukları için Grekçe konuşmayan), iki "siyah
güvercin" (besbelli: Mısır tapınaklarının kızoğlan kız zenci misyonerleri)
konar. Yüzyıllar boyu sonra GREK dünyasını allak bullak edecek olan "PYTHİE"
(tapınak kâhinesi kadın)nın oraklleri (kehanetleri) bu tapınaktan fışkıracak
ve Pythie'nin büyüsü, ancak deli dolu Makedonyalı barbar İskender Delikanlı
yakasına yapışıp sürükleyinceyedek, bin bir skandala rağmen etkilerinden
geri kalmayacaktır.
Irak veya onun uzandığı Mısır-Finike-Eti vs. Kentlerinden beri kurulup
gelen, ve tabiî yere, ulusa ve zamana göre çeşitli katkılarla zengileşen,
bütün antika TÖREN-ŞÖLEN-BÜYU-FAL-KEHANET- GELENEK-GÖRENEKleri en ustaca
ve en bezirgânca kullanmayı beceren TAPINAK ve ORAKL (kehanet) yuvaları,
bilinen dünyanın dört bucağında eli, gözü, kulağı olan santrallardır. Bu
yuvalar bir yol kuruldular mı, artık çevrelerindeki bütün barbar güçlerini
manyetize etmeye; önce KENTLEŞMİYE, sonra doğan kentlerin alın yazılarını
çizmeye ve topunu birden, gâh boğuşa, gâh barışa iterek GÜTMEYE girişirler.
Yeni kurulan Kent içinde, kendi surlarını çatlatacak iç çekişme ve
çatışmalar büyüdü müydü Kehanet (orakl)li Tapınak harekete geçer. Birbirine
girenlerin yapabilecekleri işi ve davranışı, tanrısal metotlarla insanlara
duyurur. Kökü toprağa dayanan tezatların çözümü yönünde tutulacak yol:
Barışçıl, ya da savaşçıl olur.
1. - BARIŞÇIL yolun klâsik biçimi basittir. Kent içinde eski Kankardeşleri,
birbirine düşman iki bölüğe ayrıldılar mı, Kentin iç savaş kan ve ateşi
içinde yok olmaması için Tapınak bir Orakl (kehanet) buyurultusu ile, -
Modern çağda: Avrupa din baskısından Amerika'ya; sosyal patlamaları önlemek
için, İngiltere'den Avustralya'ya yapılan göçler gibi - göçe yarayışlı
Dünyanın henüz Kentsiz duran bölgeleri esrarlıca işaret edilir.
Düşman bölüklerinden tanrı buyruğunu alan, hazırlanır. Anakentin bütün
kurum ve kurallarını göğsünde taşıyacak bir göç toplumu teşkilâtlanır.
Ana kentin öz toprağından da bir parça almayı unutmaksızın bu göç toplumu,
ilk tanrıları ve kendisi de tanrılaşılacak olan yeni kent kurucusu yiğit'in
(kahramanın) başbuğluğu altında, kehanetin "anlamı pek şairin karnında"
buyrultusu ile gösterdiği yollara düşer. Aranan yer, belirli işaret ve
uğur, tören metodlarıyla bulununca, oracığa Romülüs'ün Roma kentini, Kusay'ın
Mekke kentini kurdukları gibi, gelinen ana kentin tıpkısı, yavrusu yepyeni
bir kent kurulur.
Barışçıl yoldan toprak probleminin kentler çağındaki çözümüne -modern
anlamdan bambaşka anlamla-KOLONİLEŞME denir. Bize en yakın bulunan örnekler
ile (Hint ve Çin'de başka türlü olmamak üzere): Irak'ın, Mısır'ın Finike'nin,
Gresin ve ilh.. Umman denizini, Kızıldeniz'i, Akdeniz'i Karadeniz'i saran
inci gerdanlıklar gibi kentlerle döşemeleri, hep kent çağının toprak meselesini
MERKEZDEN MUHİTE (santrifüj) akan barışçıl metodla çözümlemesidir.
2. - SAVAŞÇIL yol. Tapınağın ve bezirgânın sırtında yumurta küfesi
yoktur. Yeni ulaştığı ve kentleştirdiği BÖLGE ve ULUS'lar içinde, orjinal
bir medeniyet belirtisi tutundu mu, ilk çıkılan ana medeniyete, anakente
sırtını kolayca dönüverir. O zaman, daha taze kentler ile, daha aşınmış
kentler arasında toprak ve ona bağlı ticaret probleminin çözümü savaşcıl
metodsuz yürüyemez. Medeniyetin yayılışı yönü, sanki tersine çevrilir:
MUHİTTEN MERKEZE (Santriped) akınlar başlar.
Taze kentler, o zamanki evren ticaretinin en can alacak stratejik düğüm
noktaları üzerine dört elle sarılmış, ama eskimiş, iç çekişme ve çatışmalarıyla
parçalanmış kentlerin tamah uyandıran kutsal topraklarını ve zenginliklerini,
kördüğümü kılıçla keserce, savaşla ele geçirmek ister. Gene bezirgân ibrenin
yöneldiği yerlere, en başta tapınağın tanrı buyruğu (Orakl-Kehanet) itişi
ile destanlar dolusu akınlar başlar.
Finike harflerinin bezirgân kolaylığına henüz tam erişemediği çağda
MİTOLOJİ kılığına giren TRUVA savaşı; yazının popüler olduğu çağda
TARİHİ dolduran KARTACA savaşı bu tiptendir. En klâsik büyük ORJİNAL
medenilerin doğum sancıları ve kanları bu yolda akmış ve "tekerrür" etmiştir.
Medeniyetin ORJİNAL oluşu, YUKARI BARBARLIK konağına yükselip, KENTLEŞMİŞ
bulunan barbarların başardığı bir medenileşme oluşundandır. Sümer, Mısır,
Kalde, Finike, Elam, Asur, Eti, Pers, Med, Grek, Roma Hind, Çin; İslâm
ve ilh. medeniyetleri hep yukarı barbarlık konağına erişip kentleşebilmiş
ve kent içinde "koza" çağını tamamlamış, sonra kendinden önceki toplumu
savaşla yutarak kendi çağlarını açmışlardır. Orjinaliteleri: Kentten çıkma
olmalarıyla izah edilir: Her kent (Türkçedeki "kendi" sözünün tüm anlamıyla)
"kendi" tanrısının, yiğidinin, tapınağının, buyrultularının, kural ve kurullarının,
"kendi" şölen ve törenlerinin ÖZEL DAMGAsını, bütün kapladığı alanlara
vurarak, oralarda "KENDİ" benzeri yeni bir düzen yaratır. Orta Barbarlıkta
kalmış, kentten gelmemiş bır ulus orjinal medeniyet kuramamıştır.
Bugünkü Türkiye'nin "memleket gerçekleri" kentler çağındaki toprak
meselesinin çözümü ile doğrudan doğruya değil, dolayısıyle ilgili bulunduğundan,
bu çağ üzerinde daha çok durmayacağız. İmparatorluklarını incelemiyeceğiz.
Türkiye'nin toprak, ekonomi, politika gerçekleri Osmanlı İmparatorluğundan
gelir. Osmanlı İmparatorluğunun toprak meseleleri, Antika Medeniyetlerin
büyük imparatorluklar çağından sonraki yıkılış çağlarında görülen çözümlerdendir.
Orta barbarlık çağında ÇOBANLIK ile geçinen GÖÇEBE barbarların, antika
medeniyetlerdeki toprak meselesini kökünden çözüm yolları iki tipte görülür:
1. TUFAN tipi altüstlükler, 2. DİRİLTİM (Rönesans) tipi çözümler.
TUFANLAR: Antika ve çökmek üzere olan medeniyetlerin altından girip,
üstünden çıkan devrimlerdir.
1. - Herkesin bildiği "Büyük Tufan" ilk orjinal Sümer medeniyetinin
kentleşmeden ileri imparatorluklar kurup iç tezatlarıyla çıkmaza girdiği
çağda patlak verdi; mitoloji ve geleneklerin o kadar güzel yersel
üslupla anlattıkları, ama ikinci derece kutsal tarihlerin ısrarla göksel
biçime sokmaya çalıştıkları tufanların ilki, Nuh'un adına bağlanandı. Greklerin
Dökalyon adına bağladıkları kendi tufanları da, tanrısal kılıktan çıkamadı.
Sonra ilk harfler kutsal tapınak kastının hesaplarından çıkıp, özel bezirgân
defterinin kolay yazısı biçimine girince, insanlar, başlarından geçenleri
az çok görebildikleri gibi kaleme almaya başladılar. O zaman tufan olayı
"KAOS", "KIYAMET", "MAHŞER", "YAYIK" karanlıklarından kurtuldu. "KATASTROF",
"BREAKDOWN" (ALAŞAĞI OLMA) gibi insan yıkılışları kılığına girdiyse de,
bu günedek, amatörlerince "insanüstü" sayılmaktan kurtarılamadı. Tufanların
da antika tarihte iki basamağı var:1. - Greklerin peşine takıldıklan çifte
boynuzlu İSKENDER'e kadar olan tufanlarda büyük yığınların çoğunluğu Orta
Barbarlar oldukları halde, başı çekenler İskender gibi, Yukarı Barbarlıktan
medeniyete geçiş kozası olan kentlerden çıkmışlardır. Bu tufanlar, kentler
çağını bitirmiş olan orjinal medeniyetlerin büyük imparatorluklar çağına
geçişleri demektir. Agade'li Sargon Sümer medeniyeti önünde, Heredot'un
anlattığı Cyrus Bâbil medeniyeti önünde, Hazreti Muhammed, Acem ve Roma
medeniyeti önünde buna benzer "TUFAN"lar yaratmışlardır.
2. - İskender ve İslâm "Tufan"larından sonraki "lâik-tufan"
adını verebileceğimiz nisbeten çok daha aydınlıkta, yazılı tarih önünde
geçmiş bulunan tufanlar sırf ORTA BARBARlığı geçmemiş, ÇOBANLIK ile geçinen
baştanbaşa GÖÇEBElerin başardıkları tufanlardır. Yalnız onlara tufan denmiyor.
Çürümüş Roma orijinal medeniyetinin üzerine yeryüzünün bütün göçebe Orta
Barbarlarını uğratan ATİLÂ'ların kendilerine Hristiyan kilisesi "TANRININ
KIRBACI" adını verdi. Çürümüş İslâm orijinal medeniyetinin başına bütün
Orta Asya göçebe Orta Barbarlarını çullandıran Cengizlere İslâm medresesi
"FİTNE ENGİZ", timurlara "PÜR ŞÛR" gibi kafiyeli yerenekler yakıştırdı.
İster "kıyamet" gibi göksel, ister yersel olsun, bütün "Tufan"ların
ortak yönü: Kentler çağının BARIŞÇIL ve SAVAŞÇIL metodlarla antika toprak
meseleleri çözümlerinden sönra, her türlü hal çaresinin tükendiği bir çakmazlar
çağında ortaya çıkmalarıdır. Çürüyen, her çözüme elverişsiz, taş kesilmiş,
insanlığı ve tarihi durup gerilemeye zorlayan büyük orijinal medeniyetleri
bir vuruşta kırıp atarlar.19'uncu yüzyılda Gobinau kontlarının, 20'nci
yüzyılda Mister Toynbee'lerin müthiş esrarengiz "insanüstü" olay saydıkları
şey: Yolların açılması, buzların çözülmesidir. Hele sırf göçebelerin çürümüş
medeniyet üzerindeki etkileri iki merhale gösterir:
1. - GÖÇEBE MEDENİYETLE KAYNAŞMAMIŞtır: Çökkün medeniyetin hiç bir
sosyal kurum ve inancını benimsemez; ne dinine, ne siyasetine, ne insanına
inanmaz. Onun için, çökkün medeniyeti acımak bilmeksizin tâ temellerinden
yıkar. Ayrıntıları bir yana, o yaman Orta Barbar akınları: Eski muazzam,
orijinal medeniyetin kurabildiği ölmez görünüşlü yapısını, İsrail peygamberinin
Bâbil İmparatorluğu için söylediği gibi: "Ayakları kilden dev" gibi devirip
tuz buz ederler. Bu bir "kıyamet" ÇIGI'dır. Önüne gelen herşeyi ezer. Göz
kamaştıran eski medeniyette bütün merkeziyet çöker.
2. - GÖÇEBE MEDENİYETLE KAYNAŞMIŞtir: Vurucu, yıkıcı çığın ardından,
daha istirarlı göçebe akınları başlar. Bunlar, eski medeniyetin orijinal
değerlerini kendisinden çok benimserler. Onun sosyal kurul ve kurallarını
yerden kaldırırlar. Onun dini ile dinlenirler: Cermenlerin hristiyan, Türklerin
müslüman oluşları gibi... Eski orijinal medeniyet alanlarında, yeni yeni
merkeziyetli imparatorluklar denerler. Bunu onlardan, eski çökmüş medeniyetin
RUHU olan din teşkilâtları ister. Çünkü ortalık, İbn-i Haldun'un ve Osmanlı
tarihçilerinin ortalama 100-150 yıllık ömür biçtikleri, İslâmlıkta, "Tavâifül
mülûk", hristiyanlıkta "feodalizm" adını alan irili, ufaklı derebeyliklerle
dolmuş, cihan bezirgânlığı yolları açılmışken, büsbütün tıkanmıştır.
Burada Tapınak ile Bezirgânlık yeniden elele verir. Döküntüler
üzerinde derlenen eski medeniyet bir çeşit "DİRİLİŞ"e "RÖNESANS"a uğramış
olur. Örnek:
"Roma imparatorluğunun son günlerinde Galya denilen bugünkü Fransa
eyaletine: Vizigotlar, Burgondlar, Franklar ve Gllo-romenler yerleştiler.
Bunlar içinde, Fransa krallığını ilk kuran barbarlar, Franklardan, kilise
ile en çok kur yapan Salyenlerdi; Salyenler toprak işinde ne yaptılar?
Herşeyden önce şunu: Bütün Romalı malikânelerini veya büyük çiftliklerini,
bütün taksim edilmemiş ülkeleri, hele bütün ormanları halk mülkiyeti,
millet malı, orta malı haline getirdiler. Ve barbarlık, hristiyanlığın
el altından kışkırttığı egemen krallık haline gelinceye değin bu böyle
kaldı." (1)
Osmanlı toprak düzeni de tıpkı böyle başladı.
Osmanlı, iliklerine dek müslüman olmuştu. Müslümanlığın ilk günlerine has
temiz insan demokrasisini ve Toprak-Mülkiyet-Sosyal adalet prensiplerini
kendine bayrak etmişti.
Gelip yayladıkları yer: Serhattı; orijinal İslâm medeniyetinin rönesansını
yapıp artık çöken Selçuklularla, orijinal Roma medeniyetinin rönesansını
yapıp artık çökmek üzere olan Bizanslılar tam o noktada, ne ileri, ne geri
gidemeyip yırtınıyorlardı. Önlerinde: İslâm-Hristiyan iki antika medeniyetin
altını üstüne getirtmiş Toprak meselesi ile ona bağlı Sosyal adalet
düğümü bulunuyordu.
Onlar, müslüman oldular olalı yeryüzüne "Şer'i şerif'i yaymaktan başka
hiçbir ülkü tanımayan oğuz İLBleri (İslâm şövalyeleri: Gaziler) ile, savaşta
barışta yanlarından ayrılmıyan Horasan erleri (İslâm havarileri)
idiler. Karşı karşıya gelip birbirlerini ve kendi kendilerini yiyen (İslâm-Hıristiyan)
derebeyileri tutulur şey değillerdi: Yalnız nefıslerini, sefahatlerini
düşünen, dünya varına göz dikmiş, tanrının kullarına adadığı kutsal toprakları
gaspederek, çalışan halkı köleleştirmiş zalimlerdi.
Osmanlı, kılıca sarılıp yıktığı her Tekfur'un (Bizans derebeyinin)
yerine geçmeyi, toprak beyi olmayı, tekfurlaşmak, gâvurlaşmaktan daha iğrenç
bir alçaklık ve şerefsizlik sayıyordu. Yanı başlarında eksik olmayan İslâm
havarileri: "anveten" (zorla,ele geçmiş topraklar üstüne, ilk Islâm
ışığı "Hülafay'i Râşidiyn" çağında kurulmuş "MIRÎ TOPRAK" düzeni prensiplerini
yayma aşkıyla dopdoluydular. (İslavlarda "keşf" edilen "MİR" adlı kamusal
toprakta bu olabilir).
Mirî toprak "Rakabesi" (yâni: Mülkiyeti) kişi olarak hiç kimsenin
değildi. Tıpkı ilk kentin mübarek toprakları gibi tanrıya adanmış, "Beytül'mâli
müslimiyn"in (müslümanlar malevinin), bütün müslümanların ortak malı
idi. Üzerinde her müslüman şehidinin kam, Kur'anda savunulan her dul ve
yetimin göz yaşı ve her müslümanın toplumsal mülkiyet hakkı bulunan toprakta
adam kayırmak, ahbapları çift çubuk sahibi etmek, dalkavuk beslemek "NEUZÜBİLLAH!"
küfrün en büyüğü olurdu.
Namık Kemal'in şarkılaştırdığı "400 arslan" (yiğit ilb)le işe başlanmış
idi. Onlarınsa "bir lokma, bir hırka" geçimleri dışında dünya malına baktıkları
yoktu. Onun için, hemen bütün ele geçen topraklar MİRÎ TOPRAK oldu. İstatistik
rakamları ile sayfa doldurmayalım. Osmanlı ülkesinin büyük toprak genişliklerinde
mirî topraklar, nice irtikâplara, kitabına uydurmalara, "vakıf" hırsızlıklarına
rağmen, imparatorluğun son günlerinedek çoğunlukta kaldı. Onun için Osmanlılık
fıilen mirî topraklar üzerine temelleri atılmış bir RÖNESANS oldu, ve öteki
"Tavaifülmülûk" gibi bir yüz yıl içinde silinip gitmedi.
Mirî topraklar üstünde Osmanlılık daha ilk günden "Dirlik düzeni"
ile doğdu. "Uzman" profesörlerimizin şaşa durdukları gibi, "Dirlik düzeni":
"Ne zaman, kim tarafından yapıldığı veya yayıldığının araştırılması
beyhude." (ÖB)
Esrarengiz bir kör tesadüf değildir. Osmanlıdan 9 yüzyıl önce tâ ilk
Mekke-Medine kentlerinde gelişmiş, ve İslâmlıktan 50 yüzyıl öncedenberi
her kentte tanrıya adanmış kutsal topraklar düzenidir. Ve bu düzen, tarihöncesinden
medeniyete yeni giren her ilkel sosyalist toplum insanlarınca bir daha
tekrar edilmiş en eski kurumdur.
Osmanlılar, toprak üzerinde kişisel "özel mülkiyet"i bilmeyen ,hoş
karşılamayan göçebe gelenekler ile, tarihte rönesans görevlerini yerine
getirmekle yetiniyorlardı. Öyle yapmasalar Osmanlı olamazlar, cihan dengesinde
kıl kuyruk bir ismi var cismi yok küçük devletten öteye geçemezler, Tunalardan
Ummanlara uzanmış bir imparatorluğu kuru sözle hiç kuramazlardı.
Dirlik düzeni nedir? Üç dört sözcükle özetlemeye çalışalım. Dirlik düzeninin
RUHU gerçekten demokratik sosyal adalettir. Fâtih'in son çağına kadar,
Osmanlı padişahı, halkın emrinde sorumluluk taşıdı.
"Gedik Ahmet Paşa vezirliğinde.. İşi düşenlerden bir ayağı çarıklı
Türk - Devletlû Hünkâr kangunuzdur? Şikâyetim var! - deyü suâl'i galiyzâne
ile Divanı-Hümâyuna girivermekte."(2)
idi. Cumhuriyet kurucu bir tarihçimize bile "kaba söğme" gibi gelen
soru, ilk Osmanlı adalet anlayışını gösterir.
Dirlik düzenin Maddesi: Toprak meselesini çalışan halk yararına
çözmekle özetlenir. Dirlik düzeni toprak düzeninde sınıfları lâfta değil,
fıilen kaldırmıştır. Çünkü miri toprağın mülkiyetine kimse sahip
değildir. Toprak üretiminde iki bölük insan vardır:
1. - ÇİFTÇİ: Bir ÇİFT öküzle sürülebilecek kadar toprağı işleyen hür
ekincidir. İşlediği toprağın mülkiyetine: Müslümansa, bütün müslümanlardan
her biri kadar sahiptir. Ama, işlediği yer kendisinin MALI, MÜLKÜ değildir.
İşlediği tarla sadece TASARRUFundadır. Gerçi 1917 Sovyet Devrimi de toprak
mülkiyetini kişi elinden kaldırmıştır. Ama toprağın millet malı oluşu sosyalist
bir tedbir sayılamaz. Belki ideal bir kapitalist adaletidir. Toprak gibi
tabiat vergisi bir nesne üzerinde, her kapitalist serbest rekabet kanunu
ile eşit kâr sağlamak ister. Arsaya, toprağa yatırılan değer arazi sahibine
ödenen bir fuzulî haraçtır. Toprak beyi denilen fuzulî işgalci mütegallibelerin
hazır yiyiciliğini azdıran o zorbaca tekelin haracı, sermaye edilip, daha
yararlı işlere yatırılabilir. Bütün dünyanın her memleketinde tarımın sanayiden
geri ve ilkel kalması, kâr üstünde ayrıca bir de İRAT ödenmesinden
ileri gelir.
Dirlik düzeni o bakımdan, sosyal bir görev karşılığı olmaksızın, tarımın
gelişimi zararına irat yiyenleri kaldırmış, yeni bir kalkınma çağı açmış
olur. Osmanlı dirlik düzeni ilk ülkücü ilbler derebeyileşmedikçe, müreffeh
çiftçi yetiştiren insancıl bir sistem olmuştur. O sayede, dini ayrı hristiyan
halk, Osmanlıyı kurtarıcı gibi karşılamıştır.
Çiftçi müslümansa yalnız ÖŞÜR öder: Aslında "onda bir" demek
olan aynî vergidir ve tektir. Çiftçi hristiyansa, öşürden başka bir de
baş vergisi denilen çil akçayla ödediği Haraç verir.
2. - DİRLİKÇİ: Toprak düzeninin devlet adına güdücüsüdür. "Sahibül
arz" (toprağın sahibi) diye de anılır. Gerçekte toprağın değil mülkiyetine,
tasarrufuna dahi el süremez. Tasarruf: (Topraktan işleyip yararlanma):
Köylünün, Mülkiyet: Bütün müslümanların hakkıdır. Bugün bir şeyin
sahibi: O şeyin mülkiyetini elinde tutan kişi anlamına geliyor. Oysa, Arapça
"sahip" sözcüğünün Türkçesi "koruyucu"dur (Sahabet: Korumak). Nitekim dirlik
düzenindeki "sahibül arz"ların başlıca görevleri: Toprağı, toprak üzerinde
adaleti ve toprakta çalışanları her türlü haksızlıktan korumaktır. Sahip
sözüne bugün verilen anlam: O zamandan beri Türkiye'de yapılmış toprak
hırsızlıklarının çok mânidar karşılık soysuzlaştırmasıdır.
İlk dirlikçi: Aza kanaat eden, gözü toprakta olmayan millet fedaisi
bir halk memuru "şövalye" İlbtir. İratcı toprak beyi sayılamaz:1 ) Toprak
mülkiyeti yoktur; 2) Toprak üzerinde tekelciliğe kalkışamaz; 3) Toprağın
tasarrufuna el atamaz; 4) Toprak beyi gibi hazır yiyici de değildir. Sosyal
görevlidir.
Sosyal görevi: Barış zamanında toprak üretiminin "ehil"
ellerde en verimli yoldan yürümesi, tarım işlerinin asayişi, köyde sosyal
adaletin sağlanması gibi konuları tutar. Savaş zamanı: Çiftçiler tarım
işleriyle rahatça uğraşırken dirlikçi, ilk çağında atını, silâhını kapıp
sınır boyunda ölüme gider. Ve o zaman, bu gidişler hiç de kırkyılda bir
olmaz.
Dirlikçinin bütün hizmetlerine karşılık ne ideal memur olduğu geçiminden
bellidir. Bugünkü memurdan yalnız aşırı ülkücü ve canını sık sık ateşe
atar olması ile ayrılmaz; aldığı maaşta, bütün imparatorluk ölçüsünde eşittir.
Ve yanında yetiştireceği her cebelü kaç akça yıllık alırsa, dirlikçi de
ondan bir akçe fazla almaz.
Sistem bu idi. Öyle kaldı mı?
İlk ülkücü, sapına kadar müslüman gaziler aşındıkça, dirlik düzeni de yıprandı.
Yıldırım Beyazit, dirlik düzenin derebeyleşmesi yüzünden Timur'a
yenildi. Fatih Mehmet, dirlik düzeninde rönesans yapabildiği için İstanbul'u
fethedip, imparatorluğu cihangir etti. Kanunî Süleyman zamanı, dirlik düzeni
yeniden derebeyleşti. Mirî toprak geliri devleti yaşatamaz oldu. Bu itilme,
devleti Tefeci-Bezirgân sermayenin kucağına düşürdü. Engizisyondan
Osmanlı adaletine sığınmış yahudi Nâsi'ler, madam Roksalâna'lar, frenk
beyleri: Saray içine dişi entrikaları sokup, "Dolap" adlı bankalar
kurarak, devleti borca soktular.Büyük toprak beylikleri kopardılar.
Kesim düzeninin RUHU: Sosyal adaletin aldığı biçimden bellidir. Padişah
artık kafes arkasından bile milletle karşılaşamadı. Fatih zamanı "bir ayağı
çarıklı Türk'ün" "Padişahı içerlettiği Ahmet Paşa'nın gözüne çarpınca,
bundan böyle padişahımızın verâyi kafesten (kafes arkasından) dinlenmesi"
icat edilmişti. Kanunî dirlik düzenini kesim düzenine çevirince, - güya
padişahın ihtiyarlığı yüzünden, gerçekte halkın yüzüne çıkamadığı için,
gene bir Paşa: "Rüstem paşa ilkasile divana çıkmak âdetini terk" etti.
Kesim düzeninin maddî yapısını Koca Sekbanbaşı şöyle anlatır:
"Her bir mukataanın (kesimin) âşari kıymetleri ne mikdara baliğ
olmuş ise ol mikdar meblâğı mal olmak üzere beher sene taraf'ı miriye eda
(ödeme) şartiyle irat kaydolunur ve örfi rüsumlar ve kanuni avâidler malikâne
sahibine faiz terki"(3)
Bu deyime göre, devlet eskisi gibi öşrünü alacak, yalnız başka toprak
gelirlerini ,"faiz olarak" kesimciye bırakacak. Bu görünüşte tek aksıyan
yer: Kur'ânın haram saydığı "Rıbâ"(Faiz)in, koyu müslüman Osmanlıca artık
resmen tanınmasıdır. Fakat, işin içyüzüne inince, yaman bir ekonomi ihtilâli
önünde kalırız: Dirlik düzeni toprağında yalnız iki zümre (Çiftçi-Dirlikçi)
yaşıyordu; devlet hiç aracısız, kendi dirlikçisile çiftçiye bağlıydı. Kesim
düzeninde o bağ ansızın kopar üretmenle devletin arasına iki sürü başka
yabancı ve toprağın görevi ile ilgisi bulunmayan insan sınıfı girer: 1-
KESİMCİ (Mukataacı), 2 - TEFECİ-BEZİRGÂN (Mültezim, sarraf ve avaneleri)...
Dirlik düzeninde toprak yalnız çiftçi ile dirlikçiyi beslemekle yetinirken,
kesim düzeninde çiftçi ile devlet (öşürünü alır)ten başka, ekonomi kanunlarına
göre eşit arslan payı isteyen, fakat pratikte arslan payı üstünde kaplan,
sırtlan, tilki paylarını da kopartarak üretmeni bitkinleştirecek olan iki
yeni SOSYAL SINIF kalabalığı peydahlanır.
Kesim düzeninde toprak "hükmen" gene "mirî mal" sayılır. "İsteyene"
denirse de, elbet kayrılana "mâlikâne" olarak "tefviz" (tasarrufunu
kiralama) işlemi yapılır.Tefvize karşılık iki şey alınır:
1 - "Ücret'i müaccele" (erken kira) toprağın "bedel'i misline
yakın" para;
2 - "Ücret'i müeccele" (geç kira) her yıl ödenen para.
Pratikte: Bu paraların belirli ölçüsü insafa kalmıştır. Tefvizin süresi:
Koca Sekbanbaşın dokunduğu gibi, şeriatça, kesimci devlete verdiği parayı
geri alır almaz, toprakta devlet emrine geçmelidir. Bu da, yapılan hesaplara
göre üç beş yılı geçmez. Oysa, "malikâne"ler kesimciye "kaydı hayatlâ',
yâni ömrü oldukça mal edilmiştir. Kesimci onu, öldükten sonra dahi dilediğine
devretmenin yolunu bulacaktır. Ayrıca, hazine her tökezleyişte resmî kalpazanlık
demek olan "ZÜYUF AKÇA" çıkarır, yâni paranın kıymetli madenini çalarak
kalp para sürer. O yüzden, her çeyrek yüzyılda Osmanlı parası yüzde yüz
değersizleşir. O zaman,kesimcinin devlete ödediği paranın adı değişmediğinden,
tefviz ücretleri gerçek değerinin çok altına düşer; devlet kesimciler kazansın
diye iflâsa girer. Böylece kesimci, bedavaya "malikâne" sahibi olur.
Bunca imtiyazlarına karşılık kesimcinin hiç bir sosyal görevi yoktur.
Toprağın ne asayişi ile, ne devlet sınırlarının emniyeti ile kaygılanmaz.
Dirlikçiden farkı budur. Topraktan fuzulî "İRAD" adlı haracını alır, yer.
Toprağın tasarruf hakkını ele geçirmiştir ama, işletimi ile yorulmaz: Fiilen
toprağa el sürmemekle çiftçiden ayrılır; işçi tutup tarım işletmesi
yapmamakla ziraatçiden ayrılır. Toprağın işletmesile, bir çeşit "özel girişkin"
olan önsermayeci uğraşır: Adı MÜLTEZİMdir. Kesimcinin devlete ödediği ücretleri,
mültezim arar, bulur, kesimciye verir. Sonra avenesi "evbaş" takımını köylü
üretmenlerin başına musallat ederek, kesimciye verdiğinin birkaç mislini
çıkartır. Mültezim parayı nereden bulur? SARRAFtan. Tabiî sarrafta babası
hayrına para vermez: FAİZ alır.
Böylece, ortada mültezim, sağında kesimci, solunda sarraf: Osmanlı
mirî topraklarındaki verimden pay isterler ve alırlar. Bu yeni düzen içinde
çalışan: Gene aynı ÇİFTÇİdir. Eskiden çiftçinin yarattığı ürün,
onda dokuz kendisi, onda bir devlet almak suretiyle ikiye paylaşılırdı.
Hiç değilse, Osmanlı İlblerinin ülkücü çağlarında dirlik düzeni böyle kurulmuştu.
Kesim düzeninde, çiftçi, devlet payı olan VERGİ (öşür, haraç)den
başka üç şeyi daha ödemek zorundadır: kesimcinin İRADını, mültezmin
KARını, sarrafın FAİZini! Yavaş yavaş bir çeşit toprak beyi
durumuna giren "kesimciler" adlı iradçı sosyal sınıfla, sermayeye kâr ve
faiz alan para beyi Tefeci-Bezirgân (mültezim-sarraf) ikiz önsermaye
sosyal sınıfları türer. Bu iki sosyal sınıf, çok daha karışık ayrıntıları,
ekleri, bükleri ile, Osmanlı toplumunu hergün biraz daha Babil Kulesine
çevirecektir.
Kanunî çağında toprak üretiminin %20'si beytülmale, %4'ü kesimci, mültezim,
sarrafa düşerken, çiftçi %76 alıyordu; 30 yıl sonra beytülmal %3.3, devlet
kastları %4, kesim düzeninin sınıf ve zümreleri %34, köylü %50.6 nispetinde
pay alırlar. Ve bu gidiş, gittikçe kötüye kayarak Osmanlı nesil ve mirasçılara
doğru uzanıp gidecektir. (Osmanlı Tarihinin Maddesi)
Mirî toprak ekonomisinin birkaç noktasına işaret ettiğimiz iki gelişim
konağı, antika medeniyetler tarihinin hem batıp çıkmalarının mekanizmasını,
hem de boyuna değiştiği halde boyuna "TEKÜRRÜR" edişinin sebeplerini ve
biçimlerini gösterir.
Dirlik düzeni ekonomi politik bakımından "tabiî ekonomi" denilen
üretim yordamı üzerinde ÜRÜN İRADI biçimidir. "Birleşik tarımsal
ve endüstriyel aile çalışmanın ürünü" millî gelir olur. Sosyal ve politik
işbölümü yapmış DEVLET-ÇİFTÇİ. münasebeti ilkin, o zamanki yeryüzünün en
adaletli TOPRAK MUNASEBETLERİni temsil eder. Fakat toprağın topluma
ait ORTAK MÜLKİYET biçimini korumakta, insanların geleneklerinden başka
hiç bir müeyyide yoktur. O yüzden kutsal toprakların ortak mülkiyeti çarçabuk
aşınır, bütün sosyal münasebetler derebeyileşir.
Devlet zümreleri, kendi yaşama temellerini kurtarmak için: ÜLKÜCÜ
İLBlikten TOPRAK BEYİliğine doğru kayan sınıfla, yeni sosyal
kuruluşun getirdiği refah ve verimde gelişmiş TEFECİ- BEZİRGÂN sınıfın
belirttiği yönde, başka çıkar yol kalmadığından, o zamana göre en rasyonel
görünen bir toprak devrimi yaparlar. Bu Kanuni'nin, adına katılan
kanunlarla uyguladığı KESİM DÜZENİ olur.
Kesim düzeni tabiî ekonomiyi parçalamaya en elverişli olan "PARA
İRADI" biçimini getirir. Bu biçim, antika tarihte bir çok medeniyetler
tarafından zaman zaman denenmiş, sonra Roma'da görüldüğü gibi kanlı gerilemelerle
aksamış bulunur. Yekpare, ve hemen en son para iradı biçimine ancak Avrupa'da
modern sermayenin şafağında ulaşır. Onun için, para iradının iki biçimi
ile karşı karşıya gelinir:
1. - BATI AVRUPA'DA para iradı:
"Biçimi ile birlikte doğrudan doğruya üretmenlerin ekonomik durumlarında
büyük farklar başgösterir. Hiç değilse bu farklar mümkün olur. Ve bizzat
doğrudan doğruya üretmenlerin kendileri yabancı emeği sömürtecek araçları
elde etme imkânını bulurlar."(4)
Batıda ilk sermaye birikiş temelleri böyle atılmış olur ve ondan modern
kapitalizme yol çıkar.
II. - ANTİKA MEDENİYETLERDE para iradı biçimi, Osmanlı kesim düzeninde
olduğu gibi derebeyileşme ve Tefeci Bezirgân önsermayenin azgınca dahhameleşmesi
yolunu tutar. Mübalâgalı önsermaye gelişimi, antika para beylerini -
Ortaçağ Avrupasında da görüldüğü gibi - toprak ve imtiyazları parayla satın
alarak toprak beyliğine çevirir. Modern sermayenin en büyük düşmanı
olan önsermaye, antika medeniyetlerde kapitalizm gelişimini imkânsızlaştırır.
Osmanlı toprak münasebetlerinin bu günedek süren özelliği buradan gelir.
Türkiye'nin içinde bulunduğu sosyal ve politik bocalamaların toprak ekonomisi
bakımından tarihsel sebepleri, en sonunda bu noktada toplanır.
Gerek dirlik düzeninin, gerekse kesim düzeninin önünde sonunda soysuzlaşmaları:
Biri sebep, ötekisi netice olarak görünen, gerçekte ise her ikisi de karşılıklı
etki ve tepki yapan iki bitişik prose ile özetlenebilir.
1. - TOPRAKTA TOPLUM MÜLKİYETİNİN eriyip kişi mülkiyetine dönmesi;
2. - TOPRAK MİLLÎ GELİRİNİN gittikçe daha adaletsiz üleşime uğraması.
Bu iki gidiş üzerine de birkaç işaret yapmadan ÖZET etüdümüze
son vermiyelim.
"Koca Osmanlı İmparatorluğunun büyük "MİRİ" topraklarına bakınca görülen
genel durum Şudur:
"Çiftçiler işliyen köylülerdir. Dirlik düzeninde dirlikçiler (sipahiler)
işleten durumda olmakla birlikte, her iki zümre de SOSYAL SINIF sayılamaz.
İki taraf da işlenen toprağın mülkiyetine sahip değildirler. İki taraf
da, "Mirî toprak"ları aşındırmakta zımni anlaşmaya varamazlar mı?.."
"Padişahından, çiftçisinedek, herkesin ORTA MALI mirî toprakları
tırtıklayıp aşındırmakta kişisel yararlık gördüğü bir çağ ve düzendeyiz.
Mirî topraklar - bugün de köylümüzün sık kullandığı deyimle, - "SAHİPSİZ"dir.
Bütün müslümanların ortak mallarını, ilk müslümanlıktaki Mekke ve Medine
halkları gibi kontrol edip güden toplum geleneği silinmiş gitmiştir.
"Osmanlı imparatorluğunun gerek sanayii, gerek ziraati küçük üretimdir.
O zamanki teknik ve bilim, geniş mirî toprakları büyük işletme usullerile
değil, küçük üretmen tarlacıkları ile ekip biçmeye elverişlidir. Memleketi
güden unsurlar, bezirgân düşmanı değillerdi. Tersine, kendileri, göçebe
toplumların tarihsel eğginliglerile, - Cengiz ve Timur akınlarının başlıca
zenbereği olan - bezirgânlık geleneğine uyuyorlardı. Orta Asya'dan getirdikleri
ilkel sosyalizm ruhları, Arabistan çölüne sinmiş tanrı buyruğu müslüman
prensiplerine tıpatıp uygunca katışarak, - nece hayalci sosyalisti imrendirecek
- bir küçük ekonomi adaleti kurmuşlardı. Fakat, bir yol oturuk yaşamaya
başlayıp göçebe ruhunu yitirdikçe, üst-insan olmanın zehirleyici rahatına
kavuştukça, ilk "ipi ile kuşağın"dan başka varı bulunmayan ülkücü ibler
(idealist şö- valyeler), eski medeniyetin çökkün "efendi"lerinden kalma
lüks ihtiyaçlara alıştılar. Eski eşit insan anlayışlı gaziler durumundan
imtiyazlı kast haline geçtiler. Küçük üretimin dağınıklığından, aczinden
yararlanmayı allah korkusundan başka hiçbir şey engellemiyordu. Vurgun
ve fiilî sorumsuzluk, zamanla derebeyileşen zorbaları sultana olduğu kadar
tanrıya karşı da oyun oynamaya götürdü. Şeriatın sosyal buyrultuları kitabına
uydurulup, rafa kaldırıldı. İlk Dirlik düzeni böylece, sosyalizme değil
derebeyliğe tekerlendi, gitti."(5)
Kesim düzeni "sadre şifa" vereceğine, "betterin betterini" getirdi.
Dirlik düzeninin derebeyi: Toprakta iğreti, devlet emrinde bir kasttı.
Onu padişah fermanı yıkabilirdi. Kesim düzeninin (Mukataacı-Mültezim- Sarraf)
üçüzü iki sosyal sınıf olarak devletin temeli olan toprağa ve gelirine
el koymuş, yerli köklü "eşraf-âyan" gibi sökülmesi güç mütegallibeler haline
geldiler. Mütegallibeliğin kökü: Millet malını çalmakta toplanıyordu. Onların
bütün Osmanlı topluluğuna, çiftçisinden padişahınadek herkese attıkları
şiar: "Devlet malı deniz, yemiyen domuz!" parolası oldu.
Bu parola herkes gibi, belki en çok, çiftçinin de kulağına hoş geldi.
Çünkü Osmanlı toplumu bütünü ile, hele çiftçilerle kesimciler büsbütün
aynı sathı mâilden kayıyorlardı. Kesimciler, mirî toprak üzerinde "TEFVİZ"
yoliyle tasarruf hakkını alınca, çiftçi ile benzer duruma girdiler. Kesim
toprağının tasarrufu:
"Üzerine yapılacak bina, veya dikilecek ağaçlar ve bağlar yapanın
mülkü olmak şartile bedel'i misline yakın muaccele denilen bir bedel
ile yahut senelik müeccele denilen ücret."
karşılığı ediniliyordu. Bina ve ağacın mülk olması çiftçi için de aynen
öyle idi. Gerçi aralarında dağlar ve uçurumlar kadar fark vardı; KEMMİYET
bakımından ÇİFTÇİ bir çift öküzün hakedebildiği kadarcık yeri (75 ilâ 150
dönüm toprağı) elinde tutuyordu. "Berriyetüş Şam"lıya göre, kesim "malikâneler"i
10 bin reayayı (çiftçiyi) içine alabiliyordu. Demek kesimci: 750 bin ile
1.5 milyon dönüm mirî toprağa konmuştu. Keyfiyetçe fark daha az
keskin değildi: Çiftçi işliyendir; kesimci işletendir. Ve
kesimcinin havale ettiği mültezimin pençesi altında çalışacak olan, gene
çiftçi olacaktır. Toprağın toplum mülkiyetinden kayması, malikâne sahiplerini
derebeyileştirecek, çiftçinin başına işler açacaktır.
Ona rağmen,-bugünkü "Demirkırat" oyununu andıran bir içgüdü ile - iki
taraf suç ortaklığında birleşirler. Bütün müslümanların toprak üzerindeki
Ortak Mülkiyetini kendi kişi mülkiyetleri altına aşırmak için, oybirliği
ederler.
Açıkça TASARRUF (işleyip yararlanma) hakkı, nasıl oldu da, daha doğrusu
hangi kaygan satıp üstünde itile itile "KİŞİ MÜLKİYETİ" değilse bile ona
yakın bir hak durumuna sokuldu?
Bu uzun aşırma prosesi, daha "Kanunî" denilen Süleyman I.'nin Budin'i
ele geçirir geçirmez, Budin defterine Ebussuut eliyle yazdırdığı buyrultu
ile başlamış sayılabilir. Ferınanda iki zıt, birbirini çürütecek hüküm
bir araya gelmiş bulunur:
1.- "Mirî Toprak" Kimsenin Şahsî mülkü olamaz. Çiftçi bile
fiilen işleyeceği toprağın ancak tasarrufuna sahiptir;
2.- ''Menkule"ler, yani toprak üzerindeki bütün bayındırlıklar
(Osmanlı için ev de "taşınabilir" sayılıyor): Evler, bağlar, bahçeler vs.
onları emeği ile yapan çiftçinin "şahsi mülkiyet"ine girer."(6)
Çalışanın emeği bayındırlık işinde kullanmasını teşvik için konulduğu
besbelli olan bu kural, çalıştıranlar için de otomatikçe yürürlüğe girer.
"Köylü, bütün ömrünce işlediği toprağa kendinden çok şeyler katmaktadır.
Bunu başkalarının keyfine bırakacaksa, toprağı gübrelemeğe bile çokça kalkmayabilir.(7)
Onun için "Kara saban ve kuru öküzle küçük tarla üretimi sosyalleşemez."
Öyleyse ne yapmalı? Köylünün yalınkat "tasarruf hakkını gittikçe biraz
daha genişletmek icabeder."(7)
Küçük üretim yordamı ile toplum mülkiyeti arasındaki:
"Ekonomik tezata karşı", o zaman henüz sosyal rolü bulunan kan bağları
görevlendirilir. Tasarrufun mülkiyete yaklaşması şu basamaklardan geçer:
1: "EHİL"den "BÜYÜK OĞUL"a: Çiftçiden boşalan çift toprağını,
vaktile dirlikçi: Yalnız "ehil" olana, çiftliği en beceriklice çekip çevirene
"TAPU" (Batı Ortaçağındaki "VASSALITE") ile devrederdi. Çiftçinin oğulu
"ehil" değilse babasının yerine geçemezdi. Miri toprak düzeninde ilk çatlak,
"ehil" şartı kaldırılarak toprağın "Büyük Oğul"a tapulanması ile
başladı.
"Yakın Doğuda Osmanlılığın oynadığı rolü, Batı Avrupa'da tekrarlayan
Karolenjiyen Fransası gibi, Osmanlılıkta da "Le Droit d'ainesse" (büyük
oğul hakkı) konuldu." Bu ilk adım büyük güçlüğe, ilk zamanlar hiç uğramadı.
Çünkü "küçük oğullar ağabeyi babaşah sayıyorlardı. Ama, bu sür git yürüyemezdi."(8)
2. - BÜYÜK OĞULDAN "'KÜÇÜK OĞULLARA ": Fransa'da, "sonradan doğan
oğullara" "apanage" (türkçesi "ekmeklik": Ölünceyedeğin geçimine yarıyacak
gelir), yahut "donnation" (bağış) verilmek suretiyle (büyük oğul önceliği)
ılımlaştırıldı."(9)
Osmanlılıkta Ebussuut'un fetvaları, daha "Kanunî" adlı Süleyman çağında
tasarruf hakkını öteki "oğullara" geçirtir.
3. - "OĞULLARINDAN KIZLARA":1378 (Göç: 775 yılı: "Babadan intikalin
erkek evlâda meccanen, kız evlâda "tapuy'u misli" ile "i'ta" (verilmek")
(Âtıf: "Arazi Kanunname'i Hümâyunu") usulü ikar. "Demek, Osmanlı
devletinin birinci yüzyılı sonlarında, erkek evlâdın bedava toprak tasarrufundan
faydalanması hak tanınmıştır."
4. - ANADAN OĞUL'a:1567 (G: 975) yılına kadar, anadan erkek evlâda
tasarruf intikali "Tapu'yi misliyle" olurdu. Bu çağ "Ukalây'i yehuddan
(yahudi akıllılarından) Yusuf Nâsi'nin Osmanlı sarayını "DOLAP" (banka)
içine sokmaya başladığı çağdır."(10)
5. - "BÜYÜK OĞUL" Kaydı Kalkar:16'ncı yüzyıl başlarından beri büyük
oğul'un toprak tasarrufunda önceliği kaydı büsbütün kalkar. Hattâ (ATIF'a
göre) erkek evlât yoksa, çiftlik kız evlâda "Tapu'yi misli" ile geçer."(11)
Bu birbirine geçmiş tarihli basamak basamak gelişmelerde:
"Artık çiftçi karınca olur, toplum mülkiyeti zahire anbarı.. Hakkını
alınterinden, gücünü ekonomi ve tarih yönünden alan "Mütesarrıf" yavaş
yavaş "mâlik" (mülkiyet sahibi) durumuna girer.(12)
"Dokunulmaz tüm müslümanlar malının kutsallığını ve bütünlüğünü
korumakla görevli devletlûlar neden susar ve göz yumar".
Sonra oldu bittiyi kitaba uydururlar? Çünkü onlar da kesimci (MUKATAACI)
görevile sessiz halk ve allah önünde bu yolu açmakta haklı görünmeyi başka
türlü sağlayamazlar. Milyonluk toprakları, kutsal toplum ve kamu mülkiyetinden
kendi özel kişi mülkiyetine aktarmak için; küçük üretmen köylünün
alınterile işlediği tarlayı benimseme içgüdüsünü haklı çıkarır gibi davranıp,
"efkârı umumiye"yi hırsızlıklarına destek yaparlar.
Daha baştan, kesiın düzeni ile sağladıkları kamu topraklarına "Tasarruf"
sözü dururken "Malikâne" diye (mülk sahibi değilse de onun gibi
bir şeyin yeri) anlamına gelen yarı arap, yarı acemce bir kaypak ad takmaları
niyetlerini göstermeye yeterdi.Bugün hepimiz biliyoruz: "Birinin "malikânesi"
denildi mi, kimse o yerin aslında müslümanların ORTAK MALI olduğunu düşünemez
bile; malikâne, sahibinin bal gibi "mülkü"dür, sanılır. Avrupa'dan tercüme
kanunlarımız bu oldu bittiyi tanımakta gecikmeyeceklerdir.
O çok basamaklı sosyal-ekonomik heyelânda, artık mülkiyet hakkıyla,
tasarruf hakkı birbirine karışmıştır. Kimse içinden çıkamaz. Yalnız, müslümanlığın
lâfı ortalıkta dolaşırken, bu "şeriata aykırı" durumu kapıkulu hocalarımız
kitabına uydurmuşlardır. Bildiğimiz gibi MÜLKİYET altında (kişinin
özel mülkü) olan bir şey, sahibi isterse: 1. "İCAR" edilir (kiraya
verilir); 2. "MİRAS" bırakılır (ölen mülk sahibinin malı kendi özel
dölüne kalır); 3. "REHİN" edilir (ödünç alınan bir paraya karşılık
gösterilir); 4. "HİBE" edilir (mülk sahibi malını dilediğine bedava
bağışlayabilir); 5. "BEYİ"' edilir (satılır), özel kişi kendi mülkü
olmayan bir şeyi bu beş türlü tasarruftan hiç birisine sokamaz. Kutsal
ŞERİAT'e göre (tanrının buyruğunca) mirî malları (kamu mülkiyetinde olan
toprakları) padişah dahi olsa hiç kimse, kişi olarak özel dileğiyle o beş
türlü tasarrufa uğratamaz. Karakaplı öyle yazar.
Ama iliştiğimiz basamaklı toprak hırsızlığının kitaba uyduruluşu öylesine
alır yürür ki, en sonunda tasarruf altında bulunan toplum topraklarına,
mülk (özel kişi mülkiyeti altında bulunan) topraklara yapılan herşey,
başka bir ad takılarak pekâlâ yapılır. Bu olayı şöyle adlarla kitabına
uydururlar:
Bunun artık "mülkiyet" veya "tasarruf" diye bir farkı kalmış mıdır?
Ama, allahtan korkulup, peygamberden utanıldığı için, yapılan işlere sözde
başka adlar takılarak kutsal şeriatın afokonu bastırılır. Birşeyin
adını değiştirmekle, kendisi değiştirilebilir mi? Kulları atlatanlar: Hem
de müslüman kalarak, peygamberi kandıracaklarına, yahut allahı aldatabileceklerine
nasıl inanırlar?
Olmuş. "Mülkiyet: Propieté" ile "Tasarruf: Possesion" aşağı yukarı
her dilde bugün karışmış bulunur. Çünkü, bütün dünya, bizim yoldan geçmiş,
toprak üzerindeki kutsal toplum mülkiyetini özel kişi mülkiyetine
çevirmiştir. Lâik çağda bu oldu bitti, daha açıkça "kanun" gücünü kazandı.
"Dirlik düzeninde toprak gelirinin paylaşılması, sosyal işbölümü kadar
basitti: Mirî toprağın tasarrufu gibi ondan doğan değerlerin mülkiyeti
de, doğrudan doğruya üretmene (çiftçiye, reâyaya) aitti. Mirî toprağın
mutlak kamu mülkiyetini temsil eden devlet: Kendi zümrelerine "şer'an"
ve kanunca sınırları belirtilmiş bir İDARE ÜCRETİ (öşür, müslüman
olmayanlardan ayrıca haraç) alırdı... Osmanlı idaresi ülkücü ilblerin
elinde kaldıkça, dirlikçilerin aldıklari şey devede kulaktı. Sonra gittikçe
arttırılan toprak vergileri ortaya çıktı."(13)
Kesim düzeni işi büsbütün azıttırdı.
"Osmanlı mirî topraklarında millî gelirin çeşitli sınıf zümreler
arasında nasıl paylaşıldığı üzerine daha açık fikir edinmek için, modern
tarım (ziraat) ekonomisindeki değer üleşimi ile bir kıyaslama yapmalıyız.
Batı toprak gelirleri, hiç değilse klâsik ekonomi bakımından şu bölümlere
ayrılır:
1. - Üretmen çiftçinin zaruri geçimi (modern ziraatte üretmen:
Toprak işçisine: ücret);
2. - Arazi sahibinin iradı (rant);
3. - Sermayaye düşen pay: Artı - değer.
Bu üç bölümün, ekonomi realitesinde yeniden ikişer bölüme ayrıldığı
görülür.
TOPRAK ÜRETMENİ'nin (ister işçi, ister çiftçi olsun) aldığı geçim
ücreti, başlıca iki derecede olur.
a) Yaşatan geçim: Bir çalışan insanın kendisinin ve çoluk
çocuğunun orta ve normal bütün zarurî ihtiyaçlarını karşılayacak ücret
veya kazanç kadar payı toprak gelirinden alması;
b) Süründüren geçim: Toprak üretmeni bu seviyedeki ücret
veya kazancı ile ölmez, yaşar ama, hep bildiğimiz gibi, ona (modern insanın
yaşama standardına bakılınca) yaşamak değil, sürünmek denir.
TOPRAK İRAD: Hiçbir iş ve sosyalca yararlı görev görmediği halde,
sırf toprağın mülkiyetini eline geçirdiği için, ne doğrudan doğruya üretmene
(işçi veya çiftçiye) çalışma, ne "dolayısıyle üretmen" sayılan kapitaliste
işletme imkânı vermeyen, vermek için haraç isteyen arazi sahibinin payıdır.
İradta iki derecede olur:
c) Mutlak İrad (La Rante absolue): Ekilen en kötü topraktan
dahi arazi sahibine çıkarılması gereken pay demektir.
d) Fark İradı (La Rante différentielle): En kötü toprağa
nisbetle,daha iyi, yahut daha "yerinde" olan toprağın sağladığı fazlalıktır.
Arazi sahibi sulu toprağından yararlanmayı, çorak topraktan daha yüksek
irat ile kiralar; ne kadar çorak olursa olsun şehir içindeki arsasını,
şehire uzak toprağından çok yüksek kiraya bağlar; şehir büyüdükçe arsa
ihtiyacı arttı mı toprak sahibi de irad haracını arsanın toprağında hiç
bir değişme olmadığı halde, ateş pahasına çıkarır. İşte bu en kötü veya
en az yerinde olan toprağın getirdiği irad üstündeki aşırı irada fark iradı
denir.
TOPRAK SERMAYESİ'nin: Tarım gelirinden aldığı pay da ikiye bölünür:
e) Faiz: Toprağı işletmek üzere yatırım yapacak sermayeci
(kapitalist) muhtaç olduğu parayı başkalarından kiralar. Toprak kiralarken
nasıl irad ödemeyi göze alırsa, tıpkı öyle, ödünç para alırken de para
sahibine faiz ödemeye mecbur kalır.
f) Kâr: Sermayeci, toprağı, çalışacak işelini, yatırılacak
parayı bir araya getirmekle gösterdiği girişkinliği, babası hayrına yapmaz:
O da, kendisine ÜCRET-İRAT-FAİZ dışında bir pay bekler, ki ona KÂR denir.
Toprak ekonomisinde bugün insanoğlunun işletmeyle elde ettiği gelir
bu anlattığımız 6 türlü bölüme ayrılarak paylaşılır. Biz bu payları, adalet
üzere ayrılmış, yâni her sosyal sınıf ve zümreye eşitçe üleştirilmiş sayarsak
şöyle bir şema ile karşılaşırız: (Bu hesapta toprak üretiminin,
köylü geçimi dışındaki masraftarı bulunmaz; artı-değerle, üretmenin
geçimi birliktir).
"Burada, sırf şematik bir fikir vermek için, toprak gelirinin bölümlerini
altı eşit parçaya ayırdık. Gerçekte bu denli "adilâne" eşit bölünüm
olamaz. Ama, ideal kapitalizmde bu şema oldukça hakikate yakın orantılar
verebilir."(14)
Sonra, buradaki şema modern toplumdaki toprak gelirinin yalnız sosyal
sınıflar arasında yapılan ideal üleşimini gösterir. Medeniyet çağıyla
birlikte, sosyal sınıfların üstüne, her gelirden pay alan bir de DEVLET
çıkmıştır. Devlete de ayrı bir pay gerekir.
Bu altılı gelir bölümü üzerine gerek devletin gerek sosyal sınıf ve
zümrelerin aldıkları gelir paylarını belirtmek ve uygulamak için aşağıdaki
işaretleri kullanacağız:








| OSMANLILIKTA | OLAYIN ANLAMI | BUGÜNKÜ GÜNDE | |
| EKONOMİ | 1 - İltizam | (Toplum işlerini devlet parasiyle özel kişilere yaptırmak) | İhâle |
| 2 - Tefviz | (Devlet imtiyazlarını kişilere bağışlamak) | Tahsis | |
| 3 - Mürâbaha | (Malları pahalatarak özel kişi zenginliğini arttırmak) | Vurgun | |
| 4 - Tefecilik
(sarraf saltanatı) |
(Faiz ve komisyon yükselterek özel kişileri iratçılaştırmak) | Faizcilik
(Banka saltanatı) |
|
| 5 - "Miri mal deniz" | (Devlet gelirini israf) | "Devletçiyiz" | |
| MALİYE | 1 - Kapıkulu çoğalır | (Devletten geçinenlerin nüfus ve milli gelirden çok artması) | Memur çoğalır |
| 2 - Zuyuf akça | (Paranın değeririn resmen çalınması) | Enflasyon | |
| 3 - Rüşvet | (İşi düşenden kanunsuz faydalanmak) | Rüşvet | |
| 4 - İrtikap | (Kamu malından kanunsuz faydalanmak) | irtikap | |
| 5 - Suistimal | (Devlet yetkisinden kanunsuzca faydalanmak) | Görevini kötüye kullanmak | |
| İDARE | 1 - Şeriate aykırı fetva | (Kanun diye kanun tepelendi) | Anayasaya aykırı kanun |
| 2 - Kırtasiyecilik | (İşleri savsaklama) | Bürokrasi | |
| 3 - İltimas | (Adamını bul) | Kayırma | |
| 4 - Subaşı falakası: İstibdat | (Sıkı kişi yönetimi) | Karakol dayağı: Dikta | |
| 5 - Tabiyyet (vasalite) | (Kişiye, zora tapma) | Geri kalmış ülke kompleksleri | |
| SİYASET | 1 - Kerametli şeyh | (Tapılan ulu) | Yanılmaz önder |
| 2 - Dalkavuk mürit | (Şahsiyet yerine kulluk) | Alkışçı mensup | |
| 3 - Tarikat gayreti | (Hak değil çıkarcılık) | Partizanlık | |
| 4 - Ümmeti Muhammede: Şeriat isterük! | (Prensip yerine demogoji) | Kuru kalabalığa: Halkçıyız! | |
| 5 - Katliam | (İkna yerine yıldırma zoru) | "Tedip" (Bayar) | |
| KÜLTÜR | 1 - Medrese kafası | (Yaratıcılık yerine karakaplı) | Skolastik |
| 2 - Taassup | (Düşünce züğürtlüğü - Fikir yasağı) | Şovinizm | |
| 3 - Divan Osmanlıcası | (Halk düşmanı kast dili) | Arı dil uydurmacası | |
| 4 - Emir Kulluğu | (Fikre değil mevkie önem) | Prensipsiz itaat | |
| 5 - Kitap ve Düşünür yakma | (Toleranssızlık) | Teşkilat, kitaplık v.s. basma |
"1: Tarihte küçük üretmen köylü için en ideal çağ: Devletle çiftçinin (ama
bugün Türkiye'de büyük arazi sahiplerine sahtece verilen adla sözde çiftçinin
değil: Osmanlı dirlik düzeninde bir çift öküzle geçimini sağlayan küçük
üretmen çiftçinin) başbaşa kaldıkları normal (TARİH ÖNCESİNDEN MEDENİYETE)
geçiş çağıdır. Orada devlet, faraza ilk kanunî kesimcilikte olduğundan
iki misli ve bütün öteki çağlardakinden (derebeyileşen dirlikçilik ve kesimcilik
gibi demokratik ileri kapitalizmde olduğundan) 4 misli fazla pay aldığı
halde, üretmen çiftçi bahtiyardır: Çünkü o da, kanuni kesimci düzende olduğundan
2 misli, kapitalizmde olduğundan 3 misli, derebeyileşmiş dirlik düzeninde
olduğundan gene 3 misli, derebeyileşmiş kesim düzeninde olduğundansa, tam
8 misli daha yüksek oranda pay alır.
"Demek, Batı Avrupa'da, daha doğrusu İngiltere'de toprakbentliğin
kalkıpta hür çiftçilerin kuruldukları 15'inci yüzyılda olduğu gibi, Osmanlı
dirlik düzeninin de ilk ülkücü başlangıç çağında, yaşama, doğrudan doğruya
üretmen köylü-çiftçi için gerçekten bir "ALTIN ÇAĞ"dır. Köylünün GELENEKÇİ
ve ESKİ ZAMANLARA HASRET oluşu bundandır."(15)
Boyuna dokundurulduğu gibi "geri kafalı", "nettiğini bilmez şaşkın"
oluşundan değildir.
"2: Fakat ilk ülkücü dirlik düzeni, ister istemez çabuk geçen bir ara
çağdır. İngilere'nin 15'inci yüzyıl tarımında, derebeyi sömürmesi yerine
kapitalist ve ortağı Lord sömürmesine geçiş konu idi. Osmanlılıkta, derebeyileşip
göçmüş antika bir medeniyetin yerine başka bir antika medeniyete geçiş
(bir Rönesans, İslâm dirilişi) konu oldu. Avrupa'da bağımsız küçük üretmen
çiftçi işletmesi bir "SOSYAL DEVRİM" geçidi, Osmanlılıkta bir "TARİHSEL
DEVRİM" geçidi oldu. Dirlikdüzeni, ister istemez, kendinden sonraki gelişim
basamaklarına, şeylerin akışıyla gidip soysuzlaştı. İngiltere'de büyük
derebeyi artığı arazi sahipleri, toprak beyleri bile "Modern LORD" biçiminde
kapitalistleşip, sermayeci ağa oldular; Osmanlılıkta, tersine para beyileşen
Tefeci-Bezirgânlar, "EŞRAF", "ÂYAN"laşarak "TOPRAK BEYLİĞİ"ne soysuzlaştılar.
Bununla birlikte, dirlik düzeni, hattâ derebeyileştiği zaman bile,
köylüye geri bir kapitalizmde veya derebeyileşmiş kesim düzeninde olduğundan
2 misli yüksek geçim düşürdüğünden, köylü hâlâ kendisine bir "SAHİP" özlemektedir.
Buradaki sahip, köle sahibi "EFENDİ" değil, Osmanlının ülkücü ilb (şövalye-gazi)
kanaatkâr ve fedakâr, sosyal adaletçi "SAHİB'ÜL ARZ"larıdır.(16)
"3: Kesim düzeni hiç değilse, ilk normal "kanuni" konağında üretmen
köylüye yarı yarıya yaşatan geçimden üstün bir pay, devlete de ondan öncekinin
2 misli bir gelir sağlıyor görünmektedir. Bu görünüş sayesinde devlet o
reformu başarı ile sonuçlandırabildi. Derebeyileşmiş dirlik düzeninde:
"MEHDİ" aramak yolu ile gerçekte derebeyiliğe karşı ayaklanma eğginliği
gösteren köylü, "CELALİ"lere âlet edilmek isteniyordu. Devlet, Anadolu
köylüsüne ilk kanuni kesim yararlıklarını gösterip, Anadolu iç isyanlarını
içinden fethetmiş sayılabilir.
"Kesim düzeni, eski dirlikçi derebeyileşmesine taş çıkartacak sömürüşü
ile o yaman soysuzlaşmaya, âyanlaşmaya başlayınca "ZÂLİMLER"e karşı halkın
ağzından "DEVLET BABA" sözünün düşmemesi bu mekanizma ile doğmuştur. Padişahların,
saray görevinde ve kapıkulluğunda boğaz tokluğuna yetişmiş vezirleri milyonluk
hazine ve safahatlerde yüzer görünce "Bre zâlim şol mel'un!" deyip kelle
uçurmaları ve sık sık "Müsadere"lere girişmeleri o bakımdan halkça,
hele köylüce sosyal adaletin bir tecellisi sayılmış ve "DEVLET BABA"ya
güveni arttırmıştır."(17)
"4: Kesimci düzeninin karakteristiği ilk KANUNİ kesimcilik ile son
DEREBEYİLEŞMİŞ kesimcilik düzenine ait iki şemada açıkça belirir. Kesimcilik
başlarken devlete, ondan önceki (derebeyileşmiş dirlik düzenindekinin)
iki misli kadar gelir, hem de peşin parayla sağlanır. Devlet kastları (İLMİYE-SEYFİYE-KALEMİYE-MÜLKİYE)
menmundur. Köylüye, şöyle böyle bir süründüren de olsa geçim bırakılır.
Köylü, eskidenberi alıştığı durumunda bir değişiklik olmadığını görerek,
üst tabakalarda kanın gövdeyi götürmesine aldırmaz, taraf tutmaz. "KÖYLÜ
LÂKAYTLIGI" denilen şey budur. Geri kalan toprak gelirinin yarıdan aşağı
düşmeyecek bölümünü üstünleşecek KESİMCİLİK SINIFLARI: Mukataacı beylerle,
Tefeci-Bezirgân sermaye sahipleri kendi aralarında büyük bir hakkaniyetle,
serbest rekabete yakın arz ve talep kanunu ile üleşirler. Çağın "KANUNİ"liği
budur.
"Lâkin, üretimin kontrolunu bir yol ele geçirip üstün sosyal sınıflar
durumuna giren sermaye sahipleri, çarçabuk, alttan, üstten, vurgunları
ile, züyüf akça (enflasyon) ve kalpazanlık sayesinde uzun vâde ile ellerine
geçirdikleri büyük topraklardaki kanunlaşmayı hem devletin, hem halkın
ve küçük üretmen köylünün zararına ilerletirler. Köylü o zamanadek görülmedik
yaman darlığa düşüp, "YERLERİN ESİRİ" dedikleri hale geldi. Kendisini yaşatmaya
değil, süründürmeye yetmeyen geçimin altına indi. Kesimci ile sermayeci
arasındaki ilk "ADALETLİ KANUNİ" gelir üleşimi bile zedelendi."
"Köylünün ses etmeye HAKKI yâni GÜCÜ yoktur. Ya en üstteki kesimci
beyler neden susarlar? Çünkü onlar da suç ortağı olarak yapılan hırsızlıktan
"KILIÇ"larını, paylarını alırlar. Aşağıda Tefeci-Bezirgân sermayeye kaptırdıklarını,
yukarıdaki devlet payından kendi hesaplarına geçirirler. Devletse, kesimci
bey ve efendilerin elinde bulunduğundan ses çıkarmaz. "(18)
"5: Kesim düzeninin çarçabuk soysuzlaşması, dirlik düzeninin en soysuz
derebeyileşme çağını bile aratmakta gecikmedi, Halkımızın bin yıllık denemelerle
"GELEN GİDENİ ARATIR" sözü, 60-70 yüzyıldanberi sürüp gelen bu oluş "TEKERRÜR"lerinden
çıkmadır. Ne yapılabilirdi?
"Kesimcilik köylünün köleden aşağı geçim yollarını kesmiştir. Devletin
payını yarı yarıdan aşağılara doğru budamıştır. Ama, artık devlet eski
ilk ülkücü ilblerin, müslüman Şövalye gazilerin DİRLİKÇİ DEVLETİ olmaktan
çıkmış, KESİMCILER DEVLETİ olmuştur. Koltuğu altında yetiştirdiği sosyal
sınıfların, her gün biraz daha büyük arslan payı almalarını sağlayacak
iktidar durumuna girmiştir."(19)
Artık işi yoksa, imparatorluğun her bozgunu üzerine kan ağlıyan, hristiyanlıktan
dönme (belki "KOÇO" iken "KOÇİ" olmuş) namuslu "KOÇİ BEY"ler şöyle haykırsınlar:
"Elhamdülillâhi teâlâ, Seâdetlû Padişahım hazretlerinin ol makule mal
ve menâle ihtiyacı yoktur ki mansıplar verilmek lâzım gele. Cümle âlem
Seâdetlü Padişahımızın kulu ve muti fermanberidir. Herbiri istihkakı üzere,
yolu ile riâyet olunur. Böyle olıcak, lâyık ve sezâ değildir ki memleket
sahibi ve ibâdullah hâfızı (tanrı kullarının koruyucusu) İslâm halifesi
zerre kadar yararlanmış olmaya da, mansıpları pulluk pulluk satılıp, bir
alay hâin hazineler ve defineler derliyeler ve memleketi harap ve yebap
ideler." (20)
Yahut padişahı allahla korkutsunlar: "Zâlimler senden sorulur, vekilinden
değil!" (Keza, s. 48). "Ceza gününde cümlesi seâdetlû padişahımdan sorulur.
Ol takdirde, bunların düzeni ile kayıtlanmak farz ve vacip mesâbesinde
olmuştur. Bir alay değersiz zevk ve sefâda olupta, seâdetlû padişahımız
sorumlu olmak ne revâdır "(21)
"Atı alan Üsküdarı geçmiştir." Halkla padişah arasına önce kafes, sonra
duman ve kan perdesi inmiştir. Kesim düzeninin yarattığı "sosyal sınıf"lar,
haddini bilmeyecek "DEVLETLU"yu, padişahta olsa Selim III gibi boğar, hattâ
genç Osman gibi, ırzınadek el attırıp ölüsünü bile lekelerler.
- Bölüm VIII in: Referansları
-
1- Tez, s. 76; 2- A.Ş. "Tarih'i Devlet'i Osmaniye"; 3- "Hülâsatül-kelâm
Fi redd'ül avâm"; 4- Fasıl XLII; 5- s.75-6; 6- s. 76; 7- s. 78; 8- s. 74;
9 - Hist. Générale des Peuples, c.I, s.185;10- s. 80;11- Keza;12 - Keza;13
s. 240;14- s. 249;15- s. 250;16- s. 250; 17- s. 250;18- s. 251;19- s. 251;
20- Koçibey Lâyihası, s. 74; 21- Keza, s. 75.
Bezirganlığın Üretime
Baskın Çıkışı - Barbarların
Medeniyete Üstünlükleri - Tipik Bir
Barbar Akını - Barbarlık ve Bezirganlık
- Bezirgan Yollarının Açılışı
- Bezirgânlığı Barbarın
Teşkilatlandırması - Barbarın
Açmadığı Yerle Kıyas - Medenilerden
Barbarlığa övgü.
Antika medeniyetler tarihinde bezirgânlığın, ticaretin bundan önce pek
keskince belirlendirdiğimiz kadar büyük rol oynadığını öne sürmek, ekonomi
temelinin en kesin faktörü olan üretici güçlerin ve dolayısile ÜRETİM'in
yerine daha ikinci derecede gelmesi gereken DEĞIŞİM faktörünü, yâni
ticareti geçirmekle, acaba tarihsel maddeciliğin sosyal ekonomi katlarında
kurduğu hiyerarşiyi, rasyonel basamaklanışı bozmuş olmuyor muyuz? Başka
deyimle, ticareti ve ticaret yollarını tarihin (antika tarihin) ibresi
ve "pusulası" durumuna getirmekle bir doktrin yanlışı, yahut doktrin düzeltmesi
yapmaya kalkışmış olmuyor muyuz? Daha doğrusu, bezirgânı Moliére'in "Zoraki
Hekim"i gibi - antika tarihin zoraki önderi yaparken tarihsel maddeciliği,
- pek ikinci derece bir faktör değerlendirmede olsa bile, - yanılmış saymıyor
muyuz?
Bu biraz fazlaca medrese kokan mantık, herşeyden önce tarihcil maddeciliğin
iliklerinedek realist diyalektik anlayışını skolastiğa çevirmek olurdu.
Önce tarihsel maddeciliğin kurucuları kadar yanılmış olmaktan korkmayan,
hele yanıldıkları zaman bunu dünyanın en temiz içtenliği ile herkesten
önce kendileri, kendilerine takılarak açıkça itiraf etmeyi seven ikinci
bir düşünücüler ekibi göstermek güçtür. Onlarca tek değer: Gerçek olayındır.
Eğer olaylar bir formülü doğrulamıyorsa, yani bir formül gerçek olaylara
uymuyorsa: Değiştirilmesi gereken şey olaylar değil formüldür. Formülün
gücü ve yetkisi - şu veya bu kitapta yazılı, şu veya bu otoritece söylenmiş
olmasında değil-gerçek olaylarla uygun düşmesindedir. Mutlak hakikat: Doğmatizme
dayanmaz.
Antika medeniyette ticarete ve bezirgâna o yaman önemi verirken, son
duruşmada üretici güçlerin medeniyetler için istinafı, temyizi olmayan
idam kararı gibi uygulandığını belirtmiş ve konuyu "Toprak ve Medeniyet"
bahsinde genişçe açmak üzere şimdilik okuru bir nokta üzerine teksif etmeye
çalışmıştık. Bunu doktrin disiplini adına değil, gerçek olaylar adına yapmıştık.
Yerinde gördük.
Onun dışında, klâsik tarihsel maddecilik, antik tarihte ticaretin ve
bezirgânın oynadığı muazzam rolü, şunun bunun uyarısına hacet bırakmaksızın
vaktinde görmüş ve iyice izah ederek en edebî güzellikte açıklamıştır da...
Yalnız bu açıklamayı, kendi şaşmaz konusu içinde işlemiştir. Onun antika
tarih olaylarını altüst eden tarihsel devrim bakımından incelenimine vakit
bulamamıştır. Fakat antika tarihin bütün kör düğümlerini çözecek elemanları
vermiştir. Bu elemanları üç noktada didaktikleştirebiliriz:
1-Bezirgân sınıfı doğmadan önce, sosyal sınıfların biçimlenişi: Sırf
ve dolaysız olarak üretimden kaynak aldı. Bezirgân sınıfının kendisi
de geniş işbölümüne uğramış üretmenler arasındaki değiş tokuş bağını kurma
zaruretinden doğdu. Ama bir kere doğar doğmaz iş tersine döndü.
2 - Medeniyetle birlikte üretimin genel güdümü de, üretmenlerin kendileri
de bezirgânın emrine girdi. Bezirgân iki üretmenin arasına alçak gönüllü
bir aracı gibi sokuldu. Hemen, her iki üretmeni ve dünyadaki bütün üretimin
kaymağını sömüren sınıf oldu. Ve tarihin en kahredici diyalektiği bezirgân
sınıfta tecelli etti.
3 - "Yaptığı iyilik ürküttüğü kurbağaya değmeyen" bezirgân, üretim
bakımından yeryüzünün en parazit sınıfı iken; üretim için dahi toplumun
en yararlı sınıfı durumuna girdi. Yaptığı hiç bir şey yaratmayan en aşağılık
sömürücülüktü! Yığdığı muazzam zenginlik ölçüsünde en yüce şân ve şerefle,
bizzat. üretime her gün biraz daha egemen oldu. Modern ekonomi krizlerinedek...
Bu üç nokta Engels'in canlı üslûbunda şöyle açıklanıyor du:
"O zamanadek, sınıfların teşekkülüne gidim noktaları sunmuş bulunan
bütün elemanlar münhasıran üretime bağlıydılar. Bu elemanlar, üretime katılanları:
Güdücüler ve iş yapanlar, yahut daha büyük ve daha küçük ölçüde üretmenler
diye ikiye ayırmıştı. Burada, ilk defa olarak, hiç bir surette üretime
katılmayan bir sınıf ortaya çıktı. Üretimin genel idaresini ele geçirdi
ve üretmenleri ekonomi bakımından kullaştırdı. İki üretmen (müstahsil)
arasında pek lüzumlu aracı kesilen bir sınıf, her iki üretmeni de sömürüyordu.
Üretmenleri değişim zahmetinden, zarar ziyanından kurtarmak bahanesiyle,
ürünlerini uzak pazarlarda sürümlendirmek bahanesiyle, ve böylece nüfusun
en yararlı sınıfı haline gelmek bahanesiyle, cidden parazit (hazır yiyici)
bir sosyal sınıf biçimlendi. Pek cılız kalan sosyal hizmetlerinin karşılığında,
gerek yerli, gerek yabancı üretimin kaymağını çekerek, çarçabuk muazzam
zenginlikler edindi ve o nispette büyük bir sosyal nüfuz ve tesir kazandı.
Gene sırf o yüzden, medeniyet çağı süresince, her gün daha yeni şereflere,
her gün daha büyük ölçüde üretime hâkim olmaya çağrıldı. Ta ki en sonunda
kendisi de, kendi özel ürününü: Cihan ticaret krizlerini dünyaya getirdi."
(1)
Üretimi böylesine kıskıvrak eline geçirmiş bir sınıf, onun gidişinde
nelere kadir olmaz? Modern üretimle dolaysız ilgili sanayici kapitalizm
çağına ve kapitalist sınıfının iktidarı eline geçirişinedek, o parazit sınıf
üretimi de, toplumu da, dolayısıyle kendi kendisini de kastı kavurdu. Ancak,
tarih görevi bitmiş bezirgân sınıfın diktası ile, onu en hayvanca ve enzâlimce
körükörüne destekleyen derebeylik iktidarları 17'nci yüzyıl İngiliz, 18'inci
yüzyıl Fransız sosyal devrimleri tarafından alaşağı edilene kadar
(hattâ edildikten sonra bile, geri ülkelerde hâlâ) bezirgân sınıfı insan
toplumunu mahşer yerine çevirdi durdu: Antika tarihin tarihsel devrimler
çağı oluşunun başlıca sebeplerinden biri oldu.
Klâsik tarihsel maddeciliğin yüzyıl önce gösterdiği bu olay, yüzyıl
sonra arkeolojinin yeraltında gömülü "öbür dünya"ları ışığa çıkarması üzerine
yepyeni maddî belgelerle yeniden ispat edilmiş duruma girdi. Konusunun
uzmanı bay Henri Limet, insanı umutsuzluğa düşürecek kadar uzun süren antika
tarih karanlığından ele geçmiş arkeolojik belgeleri bir sıraya koyup düzenlemenin
güçlüğünü anlatır; Hammurabi ile Asur kralları arasında geçen zamanın bile
Charlmagne ile 14'üncü Lois arasında geçen zaman kadar uzun olduğunu hatırlattıktan
sonra şöyle der:
"Konuyu mekân ve zaman içinde belirlendirmek (determine etmek) esastı...
Bununla birlikte, sarih belgelenme (dokümantasyon) seyrektir: Teknik ilerleyiş
öylesine yavaş oldu ki,19'uncu yüzyıladek metalürjide (mâdeni sanayide)
az tekâmül kaydedildi. Onun için, çok defa başka başka çağların ve medeniyetlerin
metinleri ve olaylarıyle kıyaslamalara başvurmak mecburiyetinde değilse
bile, temayülünde kalındı."(2)
19'uncu yüzyıl, büyük sanayi ile doğrudan doğruya üretime bağlı serbest
rekabetçi kapitalizmin, hiç değilse ileri batı ülkelerinde, o zaman için,
üretimle dolayısız münasebeti bulunmayan bezirgânlıktan iyice kurtulduğu
çağdır. O zamana kadar, modern çağda harikalı TEKNİK üretici güçlerin iskeleti
sayılan metalürji yerinde saymıştır! Hangi sebeple? Modern uzmanlık orasını
araştırmıyor. Tarih, metalürji gelişimindeki yavaşlık ile bezirgân sınıfın
üretime kayıtsız, şartsız egemen oluşunun aynı çağ olduğunu yazıyor. İki
olayın birbirinden habersizce paralel gitmediklerini, tersine, birbirleri
üzerine en keskin etki-tepki yaptıklarını anlamak için keramet sahibi olmaya
hacet var mıdır?
Bugün mücerret mantıkla düşünülse, insanlık için bezirgân hegemonyasının
ne muazzam zarar ziyana ve israfa patladığı söylenebilir. Ne çare ki tarih,
mantık ve şuurla değil, kendi gerçekliği içinde yürüdü. Bundan sonraları
için o muazzam israftan ibret dersi çıkarılabilir: Beş altı bin yıl yerinde
sayarca arpa boyu ilerleyiş, elbet 20'nci yüzyılın insan gidişi olmamalıdır.
Darvinizmce: Hayvan nev'i kedi-köpek basamağından maymuna tekâmül etmiştir.
Şimdi, bilim öyle söyler diye maymundan insan yetiştirir gibi, sosyalizm
seviyesine ulaşmış bir cihanda kimi geri ülkelerin bezirgân fideliğinden
kapitalist üretmesi imkânsız, hattâ gülünç bulunabilir. Bugünkü teknik
ve şuur seviyemizle altı bin yıl önce yola çıkılmadığı için tarihe akıl
verilemez.
Antika tarihin gerçekliğinde ticaretin ve bezirgânlığın oynadığı büyük
rol, en yakın ve iyi bilinen tarihsel devrimleri içinde daha açıkça görülür.
Barbarların yalnız barbar oluşları, medeniyetlere üstün gelmeleri için
yeterli sebep teşkil edemez. Tarihte her zaman, herhangi bir yerde, herhangi
bir barbar yığını tarihsel bir rol oynayamaz. Ancak dünyanın belirli yerlerinde,
ve tarihin bilinen çağlarında gene ancak belirli barbar yığınları ansızın
belirli korkunç akınlarına girişmişlerdir. Tek sözle hiç bir barbar akını
kendi başına ve gayrimuayyeniyetsizlik içinde geçmez. Tersine her barbar
akınının muayyen şartları ve muayyen sebepleri vardır. Tarihin her alanında
olduğu gibi barbar akınlarında da tam bir determinizm (muayyeniyet) hüküm
sürer.
Barbarlığın üstün gelişi, Medeniyetin çözemediği problemleri çözebilmesinden
ileri gelir. Barbarın çözdüğü başlıca dört problem, Tarihöncesinde insanlığın
yaşadığı ilkel sosyalizm prensiplerinden gelir.
1 - Medeniyet fertler arasında ekonomik ve sosyal eşitsizlik demektir.
Zenginliği ve iktidarı elinde tutan azlık, kendi arasında hiyerarşi ve
öteki insanlar arasında korku yarattığı için, yalan bir zaruret
haline gelir. Bütün fertleri eşit olan Barbar Toplumda kimse kimseden korkmadığı
için, herkes birbirine doğruyu söyler. Korkuyu ve yalanı bilmeyen insanların
yetiştiği Barbarlıktaki yüksek insan karakteri, medeniyetle çürütücü alçaklıklara
gömülmüş insanın inmeli durumuna karşılık üstün irade ve hareket kabiliyeti
yaratır. Barbarlık, medeniyette bulunmayan temiz, taze, kuvvetli insan
malzemesini sağlamış olur. Bu, Barbarın Gelenek-Görenek üretici güçlerindeki
üstünlüktür.
2 - Medeniyette üretimin şahıs mülkiyeti altında, plânsız yapılması,
herkesin kaderini, ne ve kim olduğu bilinmiyen pazar ve bezirgân münasebetlerine
bağlar. Onun için, herkes birbirini maddi, manevi rakip ve düşman sayar.
Bu genel emniyetsizlik içinde sosyal sınıflara parçalanmış olmak, insanları
zıt kutuplara böldü. Medeniyette ise, zordan başka hiç bir şey insanların
kollektif aksiyonunu sağlayamaz. Bu "zorla güzellik" medeniyeti en kritik
ânda kollektif aksiyon isteyen toplum gücünden ansızın mahrum edebilir.
Barbarlıkta üretim de, tüketim de, hattâ yüzlerce kişilik evlerde barınım
da topluca olur. Sosyal sınıf ayrılıklarının bulunmayışı, Toplum içindeki
bütün insanların içeride, dışarıda tek bir vücut imiş gibi düşünüp davranmalarını
sağlar. Bu, barbarın kollektif aksiyon üretici güçlerindeki üstünlüğüdür.
3 - Antika medeniyetin hemen bütün üretim temeli toprağa dayanır. Toprak
mülkiyetinin azınlık elinde temerküzü, o zamanki üretici güçlerin seviyesi
yüzünden hem toprağın verimini, düşürür, hem geniş üretmen yığınların geçim
şartlarını dayanılmaz derecede güçleştirir. Her değeri alınır, satılır
hale getiren bezirgân münasebetlerin tefecilik sömürüsü, toprak münasebetlerini
büsbütün içinden çıkılmaz kör düğüm yapar. Barbar insan, yukarı barbarlık
konağındaki Kent insanı ise: Kendi işleyebileceği topraktan fazlasına göz
dikmez. Ele geçen toprakların çoğu kamu mülkiyeti olur. Aşağı barbarlık
konağındaki göçebelerde ise, toprağın aile üretimi için benimsenmesi bile
yoktur. Zaptedilen hemen bütün toprakların mülkiyeti orta malı sayılır.
Her iki halde de, çöken medeniyet altında toprakları alınmış küçük üretmen
halk yığınlarına toprak, parasız, yeniden ve adaletlice dağıtılır. Bu,
barbarın coğrafya üretici güçlerinden toprak meselesinde üstünlüğüdür.
4 - Bilhassa Antika medeniyetlerin Ekonomik iki önemli mekanizması:
Sanayi ve bayındırlık faaliyetler ile, ticaret ve hele dış ticaret faaliyetleridir.
Medeniyet tefeci-bezirgân ekonomisinin kaçınılmaz sonucu olarak derebeğileştikçe
bu iki faaliyette, toprak ekonomisi gibi çıkmaza girer.
a) Medeniyet ilk gündenberi en hayati ham maddelerini (Irak'ta olduğu
gibi taşını bile) dışarıdan getirtmek zorundadır. Bu yüzden, sonraları,
madenler, bulundukları barbar ülkelerinde işlenip külçe halinde ithal edilmiye
başlandı. Barbarlar, hele yukarı barbarlık seviyesine gelmişlerse,
kendi topraklarında bulunan ham maddeleri medeniyet hesabına işleyeceklerine,
kendi hesaplarına işleyerek kendi topraklarındaki yeni coğrafya üretici
güçlerini de topluma kazandırabilirler. O yüzden, göreceğiz, her yukarı
barbar akını tarihte rol oynadı mı, bu rolünü az çok kendine has bir yeni
teknik ve üretici güç getirerek oynayabildi.
b) Medeniyet dış ticaret münasebetlerini, Irak'ta "Damgar" adı verilen
tipte önce kamu memuruna, sonra özel bezirgânlara kaldırttığı kervan veya
gemi seferler ile yaptırıyordu. Barbarlar, medeniyetin kaldırdığı pahalı
kervanlar ve gemi seferleri yanında, kendilerinin her zaman yaptıkları
göçlerle gelip giderken, tabiî şekilde bezirgân görevini daha elverişli
şartlar altında benimsediler. Çok defa, medeniyet kervanlarının veya gemiciliklerinin
kolay kolay ulaşamadıkları ülke ve semtlere, en sapa ve tehlikeli yollardan
ticareti barbarlar götürdüler. Medeniyetin refahı çağlarında daha elverişli
ticaret aracılığına alışan ve bu yolda az çok kolay bir geçim yolu da edinmiş
bulunan barbarlar, medeniyetin derebeğileştikçe her türlü ekonomik münasebet
gibi ticarete de engel olduğu çöküş sıralarında, medeniyet ekonomisinin
başlıca zenbereği olan bezirgân münasebetlerinin en sadık mümessilleri
kesildiler ve öyle davrandılar. (Cengiz de, Timur da, İslâm medeniyetine
saldırırken, medenî beylerin Moğol bezirgânlarına çıkardıkları güçlükleri
harp sebebi olarak öne sürdüler.)
Bu dört başlı faktörler göz önünde tutulursa, Medeniyetle Barbarlık
güreşinin iç mekanizmasında hangi ekonomik temel sebeplerin rol oynadığı
anlaşılır. Bütün Tarihsel barbarlar (Tarihte rol oynamış barbarlar)
bu bakımdan gene medeniyet yetiştirmesi sayılırlar. Geldikleri yerler daima,
sonra üzerine akın edecekleri medeniyetin çok eski zamanlardan beri açıp
işlettiği tarlalara benzer. Oralardan ilkin medeniyet ham madde kaynakları
işleterek eşya ve (korku yalan bilmez gelenek- görenekte, kollektif aksiyonu
yüksek) taze insan gücü ithal etmiştir. Böyle uzun yüzyıllar boyu, medeniyet,
barbarlığı ileride yapacağı akına kendi eliyle hazırlamıştır.
Sümerler üzerine ilk akınları yapan barbarlar: Elâmlar, Zağroslular,
Semitler, Kassitlar hep, Irak'ın Doğu, Kuzey, Batı (Lübnan) yanlarını çevrelemiş
âdî, kıymetli taş ve madenler kereste v.s. ham maddelerin işlenip getirildikleri
dağların ve semtlerin insanlarıdırlar. Gilgameş destanı medeniyetin barbarlığı
bu bakımdan işleyişiyle doludur.
Engidu, ele geçirilen tipik güçlü, karakterli barbardır: "Onu dağlar
yetiştirmiştir... Memlekette en kuvvetli odur. Senden hiç ayrılmayacaktır."
(Tablet I) Humbaba, dağları bekleyen barbardır: "Ejderha yapılı Humbaba
ormanda oturuyor. Onu öldürüp... kendimize katran ağaçları devirelim" (Tablet
II) "Humbaba, onun bögürtüsü Tufandır." (T. II) (Bu da Tufanın barbarlardan
gelişini gösterir). Şamaş gökten seslendi: "Durmayın, ilerleyin!" Humbaba
bağırdı: "Kimdir o dağlarımın çocukları olan ağaçlarımın ırzına geçen?"
(Tablet III)
Barbarlığın ekonomi temeli üzerinde oynadığı rolü, en son olduğu için
en iyi bilinen Tarihsel Devrimlerden Moğol akınlarına bakmakla pek açık
görebiliriz. Cengiz yığınlarının Tarihe girişleri şöyle anlatılır:
"Tatarlar, steplerin geniş geçitleri üzerinde ilerliyorlardı. Onlar
kimsenin tanımadığı dünyanın bir ucundan geliyorlardı. Denize doğru sel
gibi akıyorlardı. Ve göründükleri yerde dünyanın kapıldığı dehşet tarife
sığmazdı." "Öteki ulusları birlikte sürükleyerek ilerliyorlar. En büyük
soğuklarda bile dört nal koşan ve yorulmak bilmeyen süvarilerini hiçbir
set durduramıyor. Onlar, çiğnenebilecek her şeyi yiyorlar, kendilerine
karşı gelenleri öldürüyorlar."(3)
Bu yürüyen muazzam kollektif aksiyon gücünü Batı hristiyanlığı öğrenmek
istiyor.1245 yılı Papa İnnocent IV tarafından, Lyon Konsili kararı ile,
Tatarlara fransisken keşişi (dervişi) Plân Carpin gönderiliyor. Tarih:
Cengiz Han'ın Sihia'ların Kinlerle (Çinle) müttefik olan Tangut krallığını
devirmesinden (1227) iki yıl önceye düşüyor. Orta barbar ateşin içinde
aksiyon halinde inceleniyor. Carpin(4)
Cengiz'in Kidane'lar İmparatorunu başkenti içinde kuşattığı günleri anlatıyor:
"Kuşatım o kadar uzun sürdü ki, savaşçıların yiyecekleri kıtlaştı.
Ve Cengiz Han tayınların yalnız on kişide bir kişiye verilmesi buyrultusunu
çıkarttı.(5)
Hangi orduda bir kişi yerken dokuzu aç durup dövüşür? Ancak her kişinin
kendisini ötekilerden en ufak ayırtlı bir varlık saymadığı Tarihöncesi
Toplumun kandaş sosyalist insanlarının ordusu böyle bir denemeye katlanabilir.
"Kuşatılan şehirde oturanlar kendilerini makinelerle, okların yardımıyla
yiğitçe savundular. Taşları kalmayınca, taarruz edenlere gümüş atmaya,
erimiş gümüş boşaltmaya başladılar. Çünkü şehir birçok zenginliklerle doluydu
Neticesiz uzun savaşmalardan sonra, şehiri zorla almak umutları kesilince,
kuşatımı yapanlar dışarıdan surlara karşı muharebe ederlerken, Tatarlar
kentin ortasınadek bir yeraltı galerisi kazdılar. (6)
Yâni: Barbarın kollektif aksiyonu ezilmemiş zekâsı ile teşebbüs kabiliyeti,
medeniyetin teknik üstünlüğüne karşı, suru yer altından çevirecek yeni
bir savaş tekniği yaratmakta gecikmedi.
Böyle insanların ordusunda: Teşkilât, Disiplin, Savaş Metodu, medeni
orduların son günlerde muazzamlaştıkça her kafadan bir ses çıkan Bâbil
kulesine dönmüş ordularınkinden kat kat üstündür:
Teşkilât: "Cengiz Han her 10 savaşçı grubun başına bir adam
koyuyor (bildiğimiz onbaşı) bu manga adamlarının on tanesine bir yüzbaşı
kumanda ediyor. On yüzbaşıya bir üst kumanda ediyor. En sonra on üste bir
şef kumanda ediyor. Bütün ordunun başında üç kapiten bulunuyor, ama onlar
daima bir tek kapitene itaat ediyorlar." (7)
Disiplin: "Savaşta, onluk gruptan biri, ikisi, üçü kaçarsa
öldürülüyorlar. Bütün on kişiler kaçar da yüzüncü kalırsa: Gene hepsi öldürülüyor.
Kısaca, müşterek mutabakat kararı ile ricat edilmezse, kaçanlar boğazlanılıyorlar.
Savaşçılardan biri, ikisi, üçü cesaretle kavgaya atılınca, mangada geri
kalanlar atılanların ardından gitmezlerse, öldürülüyorlar. Birisi esir
edilir de yoldaşları onu kurtarmaya gitmezlerse, hepsi öldürülüyorlar."
"Düşman kesin olarak yenilmedikçe ganimet ele geçirmeye başlayanların da
öldürülmeleri gerekir. Tatarlarda insanlar böyle acımaksızın öldürürler."
(8)
Teknik: "Irmakların hattâ en büyüklerini şöyle geçiyorlar:
Üstler (binbaşılar demek) yuvarlak ve düz bir büyük deriyi alıyorlar. İlikler
açıp kaytan geçirerek bir çeşit yuvarlak çuval yapıyorlar. İçine elbiselerle
başka nesneler dolduruluyor. Eğerler ve sert nesneler ortasına yerleştiriliyor.
İnsanlar da orta yerine oturuyorlar. Böylece kuruluveren gemi atın kuyruğuna
bağlanıyor, ve hayvan yüzmek üzere ırmağa sürülüyor. Züğürt savaşçıların
sağlam birer deri torbaları iyice dikilmiş bulunur. Her savaşçı öyle bir
torba bulundurmaya mecburdur. Neleri varsa, o tulumun içine doldururlar,
ağzını kapatıp bağlarlar. Atın kuyruğuna asarak ırmağı geçerler." (9)
Silâh: Her savaşçıda "2 veya 3 yay, veya hiç değilse iyi
bir yay ile ok dolu üç büyük okdanlık, bir balta ve makineleri çekmek üzere
bir ip bulunur."(10)
"Sanıyorum Tatarların kendileri ancak pek az silâh, bilhassa okdanlık,
yay, deriden zırh gömleği istihsal ederler. Tatarlara Persten (İrandan)
zırh ve demir miğfer gönderildiğini gördüm."(11)
Savaş metodu: "Tatarlar içinde, bizim tarafımızdan öldürülmeyeceklerini
bilseler silâhlarını efendilerine karşı seve seve çevirecek çok esirler
vardır." (Carpin: 64) "Düşmana karşı çeşitli uluslardan aldıkları esirlerden
yapılmış kıtalar yollarlar. Bu kıtaların yanına belki birkaç Tatar katarlar.
Sonra, en iyi savaşçılardan teşkil edilmiş kıtaları gönderip hiç görünmeden
düşmanı sağından, solundan sardırırlar. Böylece, çenber içine aldıkları
düşmana karşı her cephede birden savaşırlar. Bazan pek kalabalık bile değillerdir.
Ama, hasım taraf, çevrildiğini hissederek büyük bir orduyla dövüştüğünü
sanır."(12)
"Eminiz ki tatarlar başka daha kurnazca harp hileleri icad edecekler ve
daha iyi ve faydalı şeyler yapacaklardır."(13)
Böyle az ama öz bir barbar ordunun, milyonluk medeniyet ordularını
it dalamış keçiye çevirdikleri görüldüğü zaman şaşılır mı? Barbarın, medeniyetten
aldığı silâhla medeniyeti yendiği anlaşılıyor.
Bu kıyasıya "Öldürüm Endüstrisi" gelişigüzel yerde, maksatsız işlemez.
Bu keskin silâhla gene açıkça ve doğrudan doğruya medeniyetin yarattığı,
sonradan körlettiği ticaret münasebetleri ve yolları açılacaktır:
"Bir kaç yıl sonra öğrenildi ki, bütün ülkeleri bir tek imparatorluk
içinde birleştirmiş bulunan Tatarlar, Pasifık Okyanosundan Kırımadek kervanların
geçmesine yol veriyorlar ve bezirgânlara kötülük yapmıyorlar."(14)
Kötülük yapmak ne kelime? Her Tarihsel barbar, bezirgânlar uğruna,
hattâ muhakkak bezirgânların çizdikleri plân üzerinden savaşmıştır. Cengiz'in
geleneğini, bezirgân yolları bir daha tıkanınca aynen bir daha yürüten
Timurlenk Fransız kralı altıncı Carlos'a Farsça şu mektubu yazdı:
"Başbuğ Temir Kürkân, ömrünü uzatsın,
"Buradaki dostunun yüzbin selâmını ve iyi dileğini Fransa kralı
kabul buyursun, bunu dünya kadar çok iyi dilekle isterim. Dualar bildirildikten
sonra yüce kumandanın oyuna şurasını belirtilir ki fri (frer) Fransiskos
adlı din öğreticisi bu yana geldi. Ve kral mektuplarını getirdi ve siz
ulu komutanın iyi adını ve büyüklüğünü ve şanını anlattı. Çok sevindik.
Şu dahi bildirilir ki, kalabalık ordu ile varıp, yükcelik talihinin yâver
getmesile, bizim ve sizin düşmanlarımızı kahr ve zebun ettik. Ondan sonra:
Sultan şehrinin murahhası fri Civan'ı katınıza yolladık. Her ne olduysa
size anlatıp söyler. Şimdi siz ulu kumandan Hümâyun mektuplarınızı gönderip
bizi selâmet ve sağlığınızdan haberdar edesiniz ki, gönlümüz rahat olsun.
Ve şu dahi lâzımdır ki: Sizin bezirgânlarınız bizim yanımıza gönderilip
nasıl biz onları izzetli ve ikramlı tutarsak, bizim bezirgânlarımız dahi
ol tarafa giderler ve onları da siz izzet ve ikramla hoş tutasınız. Üzerlerine
kimsenin zor ve aşırılığı gelmesin. Çünkü dünya bezirgânlarla bayındır
olur. Başka ne diyelim, nice yıllar devlet ve egemenlikte kalasınız. Vesselâm
Yazıldığı tarih hicri sekizyüzbeş yılı muharrem ül mükerrem sonu."(15)
Mektubun üçte ikisi selâm-kelâm, üçte biri iş olarak yalnız bezirgânlar
için yazılır.
Moğol akınının hangi ekonomi faktörlerine bağlı olduğu görüldü. Cengiz
Handan beş on yıl sonra, Tatarlar "Pasifık Okyanusundan Kırımadek" uzanmış
büyük bezirgân yollarını açtılar. Venedik bezirgânı Marko Polo'nun anılarından
ilgili pasajlar şöyle sıralanabilir: (Kırım'dan yola çıkılınca):
"Yavaş yavaş ilerleniyor. Ve birçok şatoların önünden geçiliyordu.
Seyyahlar kırktan fazla şato gördüler. Her şatoda başka bir dil başka bir
lehçe işitiliyordu. Çünkü bu şatolar Cenovalılara, Venediklilere, Greklere
ve bazan, vaktiyle Rusya steplerini işgal eden ve Cermence konuşan Goth'lara
aitti."(16)
"Polo'lar zamanı Kuman'ların (Polovetz'ler) yerine Tatarlar geçmişti ve
şatolar her çeşit matahları satan ve alan çok dilli bezirgânları barındırıyordu."(17)
Step insanı büyük gezegen komuna evlerinde yaşıyorlardı:
"Stepte ak keçeyle örtülü, tekerlekli çadırlarda yaşıyorlardı. Bazı
çadırlar otuz ayak genişliğinde büyüktüler. Bunlar hiç bozulmadan taşınıyordu.
Ve araba tekerleklerinin arası yirmi ayağı geçiyordu. Böyle bir araba üstüne
oturtulmuş bulunan ev, her iki yanda arabadan beş ayak daha geniş oluyordu.
İkişer ikişer koşulmuş yirmi öküz arabayı çekiyordu. Yanıbaşında develer
koşulmuş ve sandıklar yüklenmiş arabalar geliyordu."(18)
Bu yaşıyanların henüz Anahanlık geleneklerini bırakmadıkları, mezarlarından
belliydi:
"Arabalar, üzerlerinde yüzleri doğuya çevrik, göbekleri önünde bir
kupa bulunan "taştan kadınlar" duran mezarların önünden geçiyorlardı.(19)
Bezirgânlar bu konuksever ilkel Toplum kucağında rahattılar:
Venedikliler, Tatarbeylerinin nezdinde konaklamayı, bir tercüman
aracılığı sayesinde onlarla köle, yün ve balmumu fıyatlarını söyleşmeyi
seviyorlardı. Bezirgânlara "Kımız", mayalanmış kısrak sütü sunuluyordu.
Bir efendi kımız içerken, her yudumu çektikçe bir hizmetçi: "Ha!" diye
bağırıyordu. Kımızlar ısrarla sunuluyordu. Ve davetlinin kımızı tatmasını
kolaylaştırmak için kulakları çekiliyordu: Tatarların dediğine göre, kulaklar
çekilince insanın boğazı genişletilmiş oluyordu."(20)
Moğol, bu "Ha babam!" havası içinde bezirgân ağırlıyordu. Sınırlar,
bezirgânlığı engellemiyordu. Kentler, en emniyetli dört yol ağzı pazar
yerleriydi. Buna örnek, Volga kıyısında Hanlık başkenti sayılan ak evleriyle
Bulgar şehriydi:
"Şehirde o zamanlar ancak 500 evle birkaç cami vardı. Oturanlar
bilhassa kışın kalıyorlardı. Yazın davarlarıyla çayırlıklarda sürtmeyi
tercih ediyorlardı. Güz gelir gelmez, kentin çevresinde çadırlar dikiliyor,
kent muazzam bir canlılık kazanıyordu. Evler taş ve kerestedendi. Keresteler
civata ve tamponlar yardımıyla tutuşturulmuş kalaslardan yapılıydı. Şehrin
ortasında yuvarlak bir kule dikiliyor, tepesine içinden 72 basamaklı bir
merdivenle çıkılıyordu.
"Polo kardeşler, geldiklerinin ertesi günü, hükümdara en iyi mallarını
sunmaya gittiler.
"Hakan (Barka) Bizans erguvani kumaşıyla örtülü bir tahtta oturuyordu.
Sağında vasal hanlar bulunuyordu. Bezirgânlar soluna geçirildiler. Önlerine
özel tekayak masalar üzerinde etle hidromel (bal içkisi) çıkarıldı. Mücevherlerden
ve mal, matahlardan konuşuldu. Barka Venediklilere büyük bir kabul gösterdi.
Getirdikleri bütün şeyleri aldı ve malların bedellerini bol bol ödedi."(21)
"Kuzeyli Ruslara Kaman'ın geceleri o denli kısa gelmiyordu. Ama,
Araplar o geceleri "beyaz ve nefıs" buluyorlardı. Arap bezirgânları ticaret
yapmak için Bulgar'a geliyorlardı. Ayrıca, o tabiat mucizesini temaşa etmek
ve sabahlaradek pespenbe kalan gökyüzünü hayran hayran seyretmek için de
geliyorlardı."
"Hamamda erkeklerle kadınlar birlikte banyo yapıyorlardı.
"Cinayet işliyenler, elleriyle ayaklarından dört direğe bağlanıyor,
vücutları boyunlarından kalçalarından bir baltayla yarılıyordu.
"Ticaret pek canlıydı. Kıymetli taşlarla değişerek pek çok mal,
hele bal, balmumu, balık tutkalı ve hattâ ucuz bulunursa kara tilki postları
bile elde ediliyordu.
"Polo kardeşlerin yol arkadaşları Moskova'ya gitti. Bu yeni kurulmuş
bir şehirdi. Tatarlarca tâlân edilmiş aşağı Don'daki Kiyef şehrinin ticaretini
ele geçiriyordu ve Tuna'da Cenovalılarla iş müna'sebetlerinde bulunuyordu.
İtalyanların Moskova'da elçileri vardı. Romenler, Moskovalılara çan dökme
sanatını öğretiyorlardı. Kremlinin yanında, bir Sudak bezirgânları mahallesi
vardı. Orada ticaret çok kâr getiriyordu. Öyle sanılıyordu ki Venedikli
Duge orada Tucev ailesinin kurucusu oldu. Bu aile 19'uncu yüzyılda Ruslara
meşhur bir şair yetiştirdi."(22)
"Moskova'ya gitmek kârlı işti. Ama, o kadar uzak ve öyle soğuktu ki, Rusya'dan
iyi kalitede deri, balmumu ve köleler ihraç ediliyordu."(23)
"Bu, Tatarların bütün Rus topraklarında, hatta Novgorod'da bile vergi almak
üzere nüfus yazımı yaptıkları yıldı."(24)
Orta Asya bezirgân yolları engelsiz ilerliyordu:
Demirkapı: (Derbent Hazer deniz ile Kafkas arasındaki
geçit)
"Cenovalılar gemilerini ırmak yoluyla bu denizin kıyılarınadek sürükleyip,
orada gemicilik ve ipek ticareti yapıyorlardı."(24)
Buhara: "Kent ortasındaki tepenin üstünde bir müstahkem şato
yükseliyordu. Acemler, Hintliler kara setreli yahudiler, Çinliler büyük
pazarda işten kırılıyorlardı."(25)
Semerkand: "Yol boyunca seyyahlara mahsus menzillere rastlanıyordu.
Su tedariki için tam bir gün at sırtında yol almak gerekiyordu... Dört
bir yanda yedek atlar bulunuyordu. Hakanın ulakları, yorgunluktan bitkin
bineklerinin eğerlerini kaldırıp, taze beygirlerin üzerine koyuyorlardı.
Bir koca bezirgân, bir elçi, bir prens, yorgun düşmüş atını sürerken iyi
birat üzerinde birisine rastladı mı, süvariyi indiriyor ve onun bineğini
teklifsizce zaptediyordu. Kimse sesini çıkarmaya cesaret edemiyordu.
Hami: "Çölü geçiş o kadar uzun sürmüştü ki, bezirgânlar yolun
kaç gün sürdüğünü kestiremediler. En sonunda Hami'ye geldiler. Doğu Çin'de
Budist bir kültür merkezi olan bu şehir, Çin'i batı ile bağlıyan önemli
bir transit yeri idi."(26)
"Bütün ülkede posta ve menziller teşkilâtlandırılmıştı. Kubilây hanlığının
her noktasından pek çabuk haber almak istiyordu. Bir bezirgân veya bir
ulağın sağlam bir atla üç günde alacağı yolu, iki beygir öldürerek iki
günde almasını tercih ederim."
Yol boyunca dikilmiş direkler mesafeyi gösteriyordu. Hanın ulakları
günde enaz 10 konak (40 kilometre kadar) yol almaya mecburdular. Ama, ulaklar
çok kez günde 15 ilâ 20 konak yol gidiyorlardı. Atları bir köye yakın geberirse
etini orada oturanlara satıyorlardı. Yolda geberirse; yorgunluktan düşen
hayvanları bırakıp gidiyorlardı."(27)
"Âdetti, ulaklar bir şehre, bir kasabaya, bir köye vardılar mıydı,
emir çıkardı. Kendileri ve adamları için çok et ve meyva binekleri sayısının
üç misline yetecek kadar yulaf getirilecekti. Ulakları korumak, bagajlarına
ve beygirlerine bakmak üzere nöbetçiler dikilirdi. Bir nesne veya bir hayvan
eksildi mi, mal sahibinin zarar ziyanını mahalli yetkililer tazmin ediyorlardı.
Eğer ulakların vardıkları yer ahalisi kendilerinden istenen şeyi hemen
getirmezse, günün veya gecenin hangi saatinde olursa olsun sopalar ve kırbaçlarla
işitilmedik tarzda dövülüyorlardı. Yahut o yerin kocabaşıları getirtiliyordu,
ve ulaklar bunları kamçılarla, sopalarla acımaksızın dövdürüyorlardı.
Hakanın başkenti hattâ sarayı bir bezirgânlar enternasyonalı idi:
Kubilây'ın Sarayı: "Suriyeli nesturiler, Moğallar, Çinliler,
Ermeniler saray, çevresinde toplaşıyorlardı. Büyük hanın durağına yolu
düşen kimse, silahlı nöbetçilere cevap vermek için en az dörtdil bilmeye
mecburdu."(28)
Kendi ortaçağına gömülü barbar Moğol Batıya metelik vermiyordu. Hakan
Mangu, 9'uncu Louis'ye Rubruquis eliyle gönderdiği mektupta şöyle yazıyordu:
"Ezelî tanrı gücüyle gündoğudan günbatıyadek tekmil dünya barış
ve şenlik içinde birleşti miydi, ne yapmak istediğimiz anlaşılacaktır."
Kubilâyın pasport yerine altın tabletle elçi olarak gönderdiği Polo
kardeşler, Papadan:
"Bizim hristiyan dinimizde öğretim yapmış, yedi sanatı bilen ve
putperestlerle ve konuşacakları başka kişilerle iyice tartışmayı ve İsa
kanununun en iyi kanun olduğunu ispat etmeyi becerecek yüz kadar adam"
istiyeceklerdi.(29)
"Semerkend'taki rasathane bilginleri, oradan yıldızlı göğü inceliyorlar
ve güneşin tutulmalarını haber veriyorlardı. Böylesine birbilime karşı,
o tâ Iraklardaki sefil Avrupa ne ederdi?
"Filistin daha ilginçti. Orasını bezirgân yolları aşıp geçiyordu.
Orada hristiyanlarla Araplar arasında savaşmalara şahit olunabilirdi. Ve
birkaç yüz hristiyan angaje edilebilirdi: Çünkü, meselâ harp yapmak ve
sûrları yıkmak güzel sanatı bazı alanlarda epey geri kalmış bulunan Çinlilerin
eline her iş bırakılamıyacağından, bu sipariş büsbütün daha kaçınılmaz
oluyordu." "Kudüs'te, efendimizin lâhdi üzerinde yanan lâmbadan getirtmek
üzere adam görevlendiriliyordu."(30)
Cengiz akını üzerinden yarım yüzyıl geçmemişti. Barbar "Tufan"ını çığ gibi
geçtiği her yer öylesine bezirgân cennetine dönmüştü. Her şey ticaret içindi.
Cengiz çığının uğramadığı yerlerde ise, aynı günler, durum şöyleydi:
"(Marko Polo heyeti) Tatarlar ülkesinin sınırını aşınca Ermenistan
krallığı içine girdiler. Orada daha az çabuk yol almak zorunda kaldılar.
Dört bir çevresinde Frank baronlarının, Templier'lerin (Malta tarikatlıların),
Töton Şövalyelerinin şatoları görülüyordu.
"Haçlılar, Anadolu'nun güney kıyılarını, pek meşhur Ayas veya Layas
gibi limanları ele geçirmişlerdi."(31)
"Arabistan'dan gelen kervanlar Ermenistan'ı baştan başa aşıyorlardı.
Orada Batı Avrupa matahları bulunuyordu. Ermenistan keçi kılı, kereste,
demir, kuru üzüm ve bütün Lübnan'da büyük ünü olan atlar ihraç ediyordu.
Her yerde, vergi ödemeden muaf olan Cenovalı elçilere ve mümessillere rastlanıyordu.
Cenevizlilerin uzun bezirgân yolları boyunca bezirgân acenteleri vardı.
Venediklilere kayrılan imtiyazlar o kadar önemli değildi.
"Polo kardeşler, Ermenistan'da Kubilây Hanın ulakları ünvanını kullanıyorlardı,
ama, atları için para ödemeye mecbur kalıyorlardı.
"Ayas'tan Suriye ye geçtiler. Buraya Araplar Assham ("Sol kıyı ")
adını vermişlerdi.
"Filistin o zaman müreffehti. Kudüs'e yakın gül bahçeleri, portakalları,
zeytinyağları, muzları, bademleri, erikleri ve afyon için haşhaşları meşhurdu.
Yabancılar ora pazarlarına koşuyorlardı. Otel ve banyo fiyatları çok yüksekti.
Ama, mahsuller ucuzdu. Kudüs'te su, kıt olduğu için, sarnıçlarda muhafaza
olunuyordu. Haçlılar pek kudretli değillerdi. Yalnız şatolara hakkıyle
sahip çıkabiliyorlardı. Hiçte ellerinde tutmadıkleri bir ülkede yolların
emniyetini gözetmeye ve vergi tahsil etmeye güçlükle muvaffak oluyorlardı.
"Geniş Çin köylerinden sonra Polo kardeşler taştan kaldırımlı Kudüs'ü
pek fukara ve boğucu buldular. Ama, mükemmel üzümlerini takdir ettiler."(32)
Çin başkaydı:
"Elçilikler ve misyonlar denizden, karadan geliyorlardı. Bezirgânlar
da öyle... Moğol hâkimiyeti ticaret için parlak bir çağ oldu: Moğollar
itibârî değer tedavülünü ve dışarıyla mübadeleyi geliştirdiler. "
"Kubilây'ın saltanatı şanlı ve huzurlu oldu. Çin için, hakan geniş
toleranslı bir rejim kabul etti, aynı zamanda hem aydınları, hem taoistleri
hem budistleri himaye etti, ve Çinlilere silah taşımayı yasak ederek mahallî
harplerin önüne geçmeye çalıştı."(33)
Orta barbarla Çökkün medeniyeti gözleriyle görmüş olanlardan dinlemek herşeyden
daha ilginçtir. Cihan Ticaretinin kuzey yolunu açan Cengiz atası Atillâ
için koyu hristiyan Chateaubriand şöyle der:
"Başkenti bir kamp yahut keresteden yapılmış büyücek bir ağıldı.
Boyundurukladığı krallar barakasının kapısında sırayla nöbet tutuyorlardı.
Sofrasını tahta tabaklar ve kaba yemeklerle donatıp altın ve gümüş vazoları
arkadaşlarına bırakıyordu. İşte orada bu Tatar, arkalıksız bir tahta iskemleye
oturup, Roma'nın ve Bizans'ın elçilerini kabul ediyordu. İki yanında elçiler
değil, meçhul barbarlar oturuyordu... Savaş tiryakisiydi ama, toplantıda
ateşliliğini dizginlemeyi bilerek bilgeleşirdi. Yalvaranlara yüreği yufka,
inançlılığını kabul ettiği kimsenin yardımına koşmaya hazırdı. Kısa boyu,
geniş göğsü,daha da geniş başı, küçücük gözleri, seyrek sakalı, ağarmış
saçları, basık burnu, güneş yanığı rengi aslını ilân ediyordu... Bu adam
Romalıların öğüngenlikleri münasebet ile bu hün, diyordu ki: "İmparatorların
generalleri uşaktırlar, Atilânın generalleri imparatordurlar!"(34)
Ona karşılık:
"Tebaalarını iflâsa sürükleyen ihtişamlarla eğlendirmeye düşkün"(35)
Arcadius'ün oğlu Theodos II:
"Tasavvur edilebilecek her alçaklığı, her irtikâbı egemen kılan"
(36)
Adamları içinde nasılsa namuslu Maximin'i seçip Atilâ'yı kandırmaya
yolluyor. Delegeler arasında o çağın en ilginç eserini yazan Grek tarihçisi
Priscus gördüklerini anlatıyor:
(Atilâ, biraz da tahtalı köye benzeyen başkentine girerken, kadınlar
koşuyorlar): "Başları üstünde bu sıradan karşı sıraya uzanmış beyaz
bezler tutuyorlar. Altlarından yedişerli genç kız safları yürüyerek övgü
şarkıları söylüyorlar."
Bu manzarayla o gece uykusu kaçan Maximin, sabah erkenden Priscus'ü
hediyelerle yolluyor. Priscus anlatıyor:
"Saray dairesi bir çift duvar içinde birçok evler"den ibaret. "Çit
kapalı idi. Önünde hiçbir hizmetçi görünmüyordu."(37)
(Dünyayı sarsan adamın bir nöbetçisi bile yok! Neden sonra başı traşlı
bir adam görünüyor. Rumca: "Kahire, sizi selâmlar!" diyor. (Priscus
şaşırmıştır. Rumlar hep taranmamış saçlı, partal elbiseli olurmuş. Bu adam
giyinik, nasıl Rum olur? Soruyor):
" - Hünler arasında barbar hayatı çekmeye hangi ülkeden geldin?
" Adam cevap veriyor: " - Bu soruyu neden açtınız?" " - Çünkü çok iyi Rumca
konuşuyorsunuz da..."
O zaman traşlı, giyinik adam gülerek başlıyor anlatmaya:
" - İyi bildin. Ben Grekim. Mesie'nin Viminacum'undanım. Bir ticaret
evinin kurucusuyum. Zengince bir kızla evlendim. Mutlu yaşıyordum: Savaş
mutluluğumu uçurdu." (Esir olmuş. Zengin esirler prenslere ve şeflere düşüyormuş.
Adam, düştüğü efendisiyle savaşa girmiş. Romalılara karşı yiğitçe savaşmış.)
"Yeterce ganimet edinince barbar efendime götürdüm. Skitlerin kanunu gereğince,
hürriyetimi istedim. O zamandanberi hür oldum. Barbar bir kadınla evlendim.
Çocuklarım oldu. Onegese'in (Atilâ'nın Rum başvekilinin sofra yoldaşıyım.
Ve neresinden bakılırsa bakılsın"simdiki hayat şartlarım, geçmişteki şartlarıma
tercih edilir." (Biraz derlenip toplanır) "Oh! Evet, savaş işi bir yol
bitti miydi, Hünlerde kaygısız bir hayat sürülür. Herkesin bahtına ne düşerse,
insan onu rahat rahat kullanır: Kimse kendisini dövmez. Hiç bir şey insanın
huzurunu kaçırmaz. Savaç bizi besliyor. Roma hûkûmeti, idaresinde yaşıyanları
iflâs ettiriyor. Roma, tebaasının kurtuluş umudunu başkalarının himmetine
bırakmalı. Çünkü, zâlimce bir kanun, tebaanın kendisini savunmak üzere
silâh taşımasını yasak ediyor. Kanunun kendilerine silâh taşıttıkları ise,
ne kadar yiğit olursalar olsunlar, kötü savaşıyorlar. Kimine bilgisizlik,
kimine şeflerinin tabansızlığı engel oluyor. Bununla birlikte, Romalılarda
barış zamanı başa gelen felâketlere bakılırsa, onların yanında savaşın
kötülükleri hiç kalır. Çünkü barış zamanı Romalıların hepsinde bir lükstür,
bir dayanılmaz haraç belâsıdır başlar, buram buram açılır. Başka türlüsü
de olmazdı ya! Roma'da kanun herkes için bir değil. Bir zengin yahut iktidar
sahibi kanunu çiğnerse, yapmış olduğu haksızlıktan ötürü en ufak bir ceza
görmeksizin o haksızlıktan yararlanır. Ama bir fukara, kanun formalitelerini
bilmeyen bir insan öyle birşey yapmaya görsün; Oh! Ceza hemen ensesine
biner..Meğerki dâvası bitinceye kadar anası ağlamaktan, yahut sonu gelmez
bir dâva ile iflâsa uğramaktan düşüp ölsün de, kurtulsun. İnsanın haklı
olduğu bir dâvâda, kanunların emrettiği şeyi ayrıca para ödiyerek elde
edebilmesi, bence dayanılır belâ değildir. Roma'da hangi tecavüze uğrarsanız
uğrayın, ne mahkeme kapısına yaklaşabilirsiniz, ne de hâkime ve avanesine
yağlı kazanç sağlıyacak bir parayı peşin peşin teslim etmedikçe herhangi
bir hüküm bekliyebilirsiniz."(38)
Esir düştüğü barbarlardan hür kalınca ayrılamayan medenî Rumun çöken
bir medeniyet üzerine düşündükleri bunlardır. Ona karşı Grek tarihçisinin
medeniyeti savunması da şöyle oluyor:
"Kanunu koruyanlar kamu emniyetini korumuş olurlar." "Silâh kullanmakta
idmanlılar" var. "Kanun koyucularımız başka bir sınıf daha: Toprağı eken
kolonlar sınıfı ihdas ettiler. Askerlik sayesinde yaşıyan bu sınıfın kendisini
koruyanları beslemesinden daha haklı ne olabilir?" "Hâkimlerle avukatların
dâvacı tarafından ve askerin köylü tarafından maaşını çıkartmasında ne
haksızlık vardır? Süvari atını, çoban sığırlarını, avcı köpeklerini ne
kadar iyi bakarsa o kadar kârlı çıkar. Kötü dâvacılar var da, açtıkları
dâva yüzünden iflâs ediyorlarsa, beter olsunlar... İşlerin uzamasına gelince,
eh, hükmünü bekleten bir hakim ceffelkalem hüküm veren kötü hâkimden bin
kere iyidir. Kanunlar açık açıktır. Herkes onları bilir veya bilebilir.
İmparatorun kendisi bile kanunlara itaat eder. Büyüklerin cezasız kalmaları
ithamınız, gerçi kimi doğrudur, ama, bütün milletlerde bu böyledir. Hem
fukara da bazen delil yetersizliğinden dolayı cezadan yakasını kurtarmıyor
mu?"(39)
Derken, Onegése görünür. Kendisini hediyelerle satın almaya gelecek
olan Maximin'in çadırına kendisi gider. Ve orada şöyle bağırır:
"Pek çok yanılıyorsunuz. Atilâ'nın yanında kölelik, İmparator Romasında
saadet ve servetten daha tatlı gelir bana."(40)
- Bölüm IX' un Referasları
-
1- F. Eng: L'orig de la Fam. ete, s. 216-217; 2 - H.L: Le trav.
du Mét. ete. s. 20,1960 Paris; 3- Victor Chklo'skiâ Le Voy. de Morco Polo.
s. 56-59; 4 - Libellum Historious; S- V. Eh: 60; 6 - Keza; 7 - Keza. 61;
6 - Keza, 62-63; 9 - Keza;10 - Keza;11- Keza 64.75;12 -13 -14 Keza, s.
64;15 - Tc Cevd: C. B, s. 320-329;16 - V. Ch, 65; 17-18-19-20-21-22-23-24.25-26.27-26-29-30-31-32
Keza;, 67 - 90; 33 · Maxim Petit: Hist. Gérérales, Larausse ed. T.I. s.
377; 34 - Ch: Études Hist. 29; 35 - Amédée Thiérry: Hist. Atilla. peti.
s. 60; 36 - Keza; 37 - Keza, 92; 38 - Keza, 97; 39 - Keza, 96, 99; 40 -
Keza. s. 100.