ÖNSÖZ
Meselelerimizi en basit
yurttaşın anlıyabileceği kadar açık, duru ve belirli koymazsak,
Demokrasiye inancımız yapma olur. Anlaşılır konuşmanın ilk şartı:
olayların diline uymaktır. DOKTRİNSİZ akımlar: millet dertlerini üfürükçü
gibi : "Mernûş - Debernûş Kefeştetayyuş" duâları okumakla iyileştireceklerini
sanıyorlar. Ama, DOKTRİN taslıyan akımlar da; yabancı kitap sayfalarından
kesilmiş reçeteleri ezberlemekle millet hastalığını teşhis, hele tedavi
etmiye kalkıştıkça daha az "Mütetabbip" düşmüyorlar. Dertlerimize
gerçekten deva aranacaksa, ilkin toplumumuzun muayenesi: kendi ekonomik
ve politik yapısı içinde, bütünüyle ve olduğu gibi yapılmalı; oradan varılacak
sonuçlarla ortaya çıkacak hastalığın adı ne olursa olsun teşhis,
ikirciliksiz ortaya atılmalıdır.
Kendimizi veya başkalarını
aldatmıya en elverişli özelliğimiz: Sosyal Sınıflar dışında ulusal
veya uluslar arası bir politikanın yeryüzünde bulunabileceği yalanına
çok alışkan olmamızdır. İsmet Paşanın : "Sınıf esasına müstenit partiler
kurmak serbesttir" buyrultusundan 20 yıl sonra, "Sosyal Devlet"
prensibini Anayasaya geçiren 27 Mayıstan 5 yıl sonra, kalkıp ta Türkiyenin
Tarih maddesi doğru incelenmeksizin, şundan bundan kapma basma kalıp "Sosyal
Sınıflar"dan, "Sosyal Adalet"ten "Devletçiliğimiz"den
ve ilh.. dem vurmayı bir marifet, hele kahramanlık saymak apaçık bir kuşbeyinlilik
ise, Türkiyede sosyal sınıf ilişkilerinin duruluğunu bulandırarak, yahut
"Sınıfları inkâr" sözüm ona "TAKTİKA"sı ile sosyalizm kaçakçılığı
yapılabileceğine inanmak ta, başını kuma sokarak avcıdan korunacağını uman
devekuşu mantığına develeri güldürmektir.
1 - Batı ile karşılaştırma
yapılarak Türkiyede "Sosyal sınıflar yok" demek herşeyden önce yalandır.
Batıda sınıflar en çok bin yıldanberi varsa, Türkiyede (Tarihsel Devrimler
geçtikçe) en az beş altı bin yıldanberi vardır.Tarih öylesine kalplaştırılamaz.
Bizde sınıf yok değil, sınıf bilinci yoktur. Onun için her meselemiz kördüğüm,
politikamız mide bulandıran bir kargaşa, düşüncemiz çıkmazdır.
2 - "Türkiyede
Sermayecilik yok" demek te gene olanı olmamışa çevirme kurnazlığı gibi
öne sürülüyor, Sermaye: kapitalizmden önce de vardır. O, kadim Toplumları
batıran, kapitalizmin zıddı "PREKAPİTALİST" sermayedir. Sümer Kervanları
Erciyaş ve Ergani'ye uzandığı gündenberi Türkiyede SERMAYE vardır. Türkiyede
kadim KAPİTAL gibi modern KAPİTALİZM de yok değiller, yokolma aşamasındaki
biçimleriyle varoldukları için yok gibi görünürler. Türkiyede, Kadim Toplumun
Tefeci - Bezirgân soysuzlaşması ile, Modern Toplumun Tekelci Finans
- Kapital dejeneresansından KARMA bir düzen, ezberlenmiş formülleri
şaşırtır.
3 - Batı Kapitalizmi:
daha yüksek Teknik ve Metotlarla silâhlanarak, kendi Anayurdu içinde küçük
üretmetlerin mülklerini ellerinden aldığı gibi, geri kalan dışarıdaki
bütün cihan Toplumlarının varlıklarını da çapul ederek SERMAYE'sini
"sözde" biriktirmiştir. Demek, Sermaye, cibilliyeti iktızası, küçük özel
mülkiyet düşmanıdır. Sosyalizme boşuna iftira edilir. Sermaye ikide bir
söylendiği gibi: "Dişten tırnaktan arttırılarak" birikmemiş, gerek
kendi milletinin, gerekse başka milletlerin çalışanlarınca biriktirilmiş
küçük ve dağınık mülkceğizleri sahiplerinden ekonomik veya politik zorla
aşırarak gaspetmiştir.Yalnız bu gaspediş Batıda: Anayurdunu hızlı bir ilerlemeyle
Büyük Sanayileşme ve Bayındırlık yaratışına yüceltmiş, ve
kendi milleti içinde hayat standartını nispide olsa yükseltmiş olmak gibi
Tarihsel bir görev başarma haklılığı ile muazzeretlenebilmiştir.
4 - Türkiye Özel
sermayesinin: dışarıda yabancı toplumları talan edip Anayurda başkalarının
varlığını aktarıp yığma şansı, kökten yok olmak şöyle dursun, Batı etkisi
altına düştüğü ölçüde, kendi varlarını ve zenginliklerini kendisinden çok
usta ve üstün yabancı sermayeye kaptırdığı için tam tersine orantılıdır.
İçerde kendi milletinin küçük üretmenlerince sahiden alınteriyle biriktirilmiş
küçük mülkleri ekspropriye etmiye gelince, iki ucu tutulmaz bir değnekle
karşılaşılır: a) Batının 500 yılda yaptığı küçük mülk sahipleri "katliâm"ını
5 hattâ 50 yılda yapmak kılıçtan geçirilecek halkı ayaklandırabilir. b)
Bütün o kılıçtan geçen küçük üretmenlerin Sermayeci elinde "biriken"
aşırılmış mülkceğizleri yığınından arslan payının, yabancı Sermaye adlı
kurt boğazına kaydığı düşünülürse, milletçe duyulacak öfke ve dayanç onkat,
yüz katken, bin kata çıkar. 27 Mayıs Devrimi bu gerçekliğin en yeni ispatıdır.
5 - İşte o tarihsel
ekonomik ve sosyal nedenlerle Özel Sermayemiz yahut kapitalizmimiz,
"Cin olmadan insan çarpmıya" kalkışmış bir mostr oldu : Modern olamadan
(daha doğrusu: 19 uncu yüzyıl Batı Sanayiinin prosper kalkınmasını hiç
bir zaman yaratamadan), ultramodern oldu (Yâni; Tekelci finans -
kapital emrine girdi.) Böylece Tarihsel görev yokluğu ve millet önünde
haklı çıkma yokluğu kapitalizmimizi "yüzüktaşı" gibi göze batar etmiş;
kendi sosyal sınıfını bile inkâr edip ezen ultramodern tekelci finans kapitalistlerin
sayıca ve kalitece düşüklükleri, aşağılık kompleksini andıran en ters tepkilere
yöneltmiş oldu: a) Biryandan kendi milletine karşı insan hakkı tanımaz
bir keskin yırtıcılık kazandı; b) Öteyandan, millet önündeki zaafını telâfi
etmek için, uluslararası yabancı finans kapitale kul köle olmak
zorunda kaldı.
Kapitalizmimiz genellikle
DEMOKRASİye, özellikle VATAN ve MİLLETE kolayca ihanet etti Tanzimat, Birinci
Meşrutiyet, ikinci Meşrutiyet, Kuvayimilliye hareketi ve son Demokrasi
denemesi hep Türk milletine kapitalizmin ihanetlerini ispatlamakla geçti.
Kırk yıldır söyleriz.
Vurduklarına değil, dinlemediklerine yandık. Biraz acele de olsa, gene
diyeceğiz. Lâf anlıyan beri gelsin!
BATIDA KAPİTALİST SINIFI
Türkiyede "sınıfsız toplum"
sözü kırk yıldır sürer. Nedenleri üzerinde durmıyalım. Bu kanıyı öne sürenler,
çok defa 1908 yılından beri Türkiyede patlak vermiş alt-üstlüklerin ya
dışarıdan gelmiş, yahut dışarıya karşı olmuş bulunmalarına
aldanırlar, "Dışarı" denince akla gelen şey; Coğrafya bakımından
"Avrupa", toplum bakımından "Kapitalizm"dir. 1908 Hürriyet
Devrimi, Avrupa kapitalizminin 250 yıldanberi öngördüğü düzeni Türkiye'ye
bir değerli İTHAL malı gibi dışarıdan soktu. 1919 -1923 Kuvayımilliyecilik
savaşı, Mustafa Kemâl'in Büyük Millet Meclisinde defalarca söylediği deyimle
"Emperyalizme ve Kapitalizme karşı" bir kurtuluş hareketi oldu.
Böylece 1908 yılı Avrupadan "İthal" ettiğimiz kapitalizmi, 1919
- 1923 yılları geri püskürtme biçiminde sanki Avrupaya "ihraç" etmiş
gibiydik. İster ithâl edelim, ister ihraç edelim kapitalizm Türkiye için
bir "Ecnebi metah", demek Türkiyede bulunmıyan bir mal yerine konuldu.
Avrupa kapitalizmi açıkça bir sınıflı toplumdu. Mâdemki kapitalizm bizde
yoktu, demek Türkiye sınıfsız bir toplumdur, sonucuna varıldı. İşi bu kadar
mekanik ve kuru mantıkla ele alan siyasilerimiz, bu görünüşe öyle dört
elle sarıldılar ki, başka türlü düşünmeyi yersiz kılmak için, aydın kapıkullarından
"İdeolok"lar çıkarttılar. Kimse de sosyal gerçeklerimizi oldukları gibi
inceleme zahmetine kalkmadı.
Soyut tartışmalar
bir yana: Batı Avrupa ile Türkiyeden iki örnek alıp karşılaştıralım.1789
Fransasında olan "Ulu Devrim" nedir? Herkesin (hatta bizim "İdeolok"ların
bile) bildiği "Burjuva Devrimi"dir. 1923 Cumhuriyet Devriminden
15 yıl önce Türkiyede yapılan 1908 Meşrutiyet Devrimi ile 1789 Fransız
Devrimi arasında bir fark var mıdır? Bunu anlamak için, bir Burjuva Devrimi
olduğunda kimsenin kuşku beslemediğini sandığımız Fransız Devrimindeki
Kapitalist sınıfının kimliğini, açıkça belirten bir Tarih kitabını okuyalım:
"18 inci
yüzyıl sonunda burjuva sınıfının tepesinde, bu gün yüksek mâliye (finans)
burjuvazisi veya kapitalisti denilen muazzam zengin (fernifer general)ler,
büyük ordu (fournisseur)leri, Hindistan Kumpanyası, yahut İskonto Sandığı
gibi imtiyazlı kumpanyaların başlıca hissedarları vardı.
"Bu yeni para aristokrasisi,
eski düzenle yaşadığı ve kendisini zengin etmiş bulunan çıkarlı tekelleri
muhafaza etmek istediği halde, mutlak idarenin keyfi güdümüne karşı bir
çeşit Fransa Bankası demek olan ve içinde koca sermayelerin yer tuttukları
İskonto Sandığı gibi teşebbüsleri ansızın ortadan kaldırıveren kaprisli
ve sorumsuz bir bürokrasiye karşı ihtiyat tedbirleri almak istiyordu. Krallık
hazinesinin kapısına "Sinsi iflâs"ın dayandığı sıralarda finans (maliye)
deneticileri İskonto Kasası cüzdanında olan varı zorla ödünç alarak çoğu
kez çapul bile etmişlerdi.
"O yaldızlı burjuvazinin
altında (rentier)ler: kalabalığı, Devlet alacaklıları bulunuyorlardı. Rivarol
diyor ki: (Devrim (rentier)ler tarafından yapılmıştı. Şurası muhakkaktır
ki, eğer çok burjuvalar bir yeni düzen istemişlerse, sırf kamu borcunu
kralın garantisinden daha sağlam olan milletin garantisi altına koymak
için istemişlerdir. Bu kesin sözler, anlamca pek derin sözlerdir. Kamu
borcu 1789 yılı, Kurucu Meclise Necker'in bildirdiği tabloya göre 4 buçuk
milyar (bu günkü 9 - 10 milyar) kadar tutuyordu. Her yıl 230 milyon, fâizler
hesabına tahsis ediliyordu. Ve iflâs kapımızı çalıyordu!
"Rivarol'ün sözü
dupdurudur. Tehdit edilen Millet Hazinesi çevresinde nöbet tutan devlet
alacaklıları, kendi iflaslarını önlemiye elverişli bir rejim değişikliğini
bütün güçleriyle çağırıyorlardı. Onun için, Paris (rentier) leri. - o zamanlar
Paris (rente: irad) başkenti idi,-varoş halkıyle birlikte sokağa ineceklerdir.
Gene onun için, Devrim, daha başlangıcında, kilisenin mülklerini müsadere
edecektir. Finans iktidarını elinde tutan burjuvazi, biricik ticaret ve
sanayi iktidarı idi de.
(Pierre Brizon Historie
du Travail et des travailleurs, Bruxelles,1926, s. 302 - 303).
TÜRKİYEDE KAPİTALİST
SINIFI
1908 yılı değil, ondan 31
yıl önce Türkiye Parlementosunda Milletvekili Vasilâki Bey şöyle seslendi:
"Ekonomi politik adı
verilen bilimin başındaki tenbihi budur. "Gelirler ziraatin, ticaretin,
sanayiin ve zenaatin, madenlerin, ormanların, tüccar gemilerinin ilerlemesiyle
ve çoğalmasıyle ve işlemesiyle artar." Madenlerimizi ve ormanlarımızı külfetsiz
ve kayıtsız kolay bir yolla yerli ve ecnebi sermaye sahiplerine ihale edelim,Yerin
altındaki zenginliğimiz ortaya çıksın, biz de yabancıların zenginliğini
memleketimize getirelim. Bir devletin ehalisi ne kadar zengin olursa o
kadar kuvvetli ve uluolur. (Meclis'i Meb'usan Zabıt ceridesi, 2 Haziran
1877,41. Oturum) (Zabıtlardaki cümle yanlışlıklarına dokunmuyoruz.)
Demek, değil 1923
Türkiye Cumhuriyet yılı, ondan yarım yüzyıl (46 yıl) önce Türkiyede madenleri
ve ormanları ele geçirecek yalnız yabancı değil, yerli sermayede vardı.
Ve bu sermayenin Meclis mümessilleri, Vasilâki Beyin yukarıki Ekonomi Politik
dersini "Fevkalhade alkışlar" ile karşılayabilecek güçteydi. Abdülhamidin
topladığı Parlementoda bu kerte ağır basanlar, nasıl sermayedarlardı? Tıpkı,
Tarihin 1789 Fransasında bulduğu tipte:
a) Fermier General'ler:
Türkiyede Kanuni Süleyman çağında yapılmış "Kesim Düzeni" adlı Devrimdenberi
şehirlerin ve köylerin bütün zenginlik kaynaklarını, hele imparatorluğun
ekonomik temeli olan Toprak Üretimini tekellerine geçirmiş tefeci-bezirgân
sınıfı içinde, MÜLTEZİM denilen kişilerdi.
b) Fournisseur'ler
: Türkiyede bu güne dek Devlet babanın can damarlarına göbek bağlarıyla
bağlı ve kamu sektörünün kanını, iliğini, hep öyle olağanüstü alkış tutarak,
-Vasilâkinin isteğinden daha "Külfetsiz ve kayıtsız kolay bir yolla"
kutsal "Özel Sektör"e aktarıp karunlaşan tefeci-bezirgân sınıfı içinde
arapça MÜTEAHHİT, frenkçe KONTURATÇI adlı kişilerdi.
Serfiçeli Tüccar eşraf
çocuğu, mülkiye âmiri Mehmet Ali Ayni Bey şöyle anlatır:
"Kosovada bulunduğum
zaman gördüğüm çirkin hallerin en başında su geliyordu: Vilâyetin çeşitli
noktalarında bulunan askeri kıtalara ait erzakın verilmemesi Zira, erzakı
TEAHHÜT eden şahıslar, haklarını bir türlü alamıyorlardı. Bu yüzden de
MÜTEAHHİTLER önce erzakı keseceklerini söylüyor ve daha sonra dediklerini
yapıyorlardı. Bu erzakı dağıtabilmek büyük bir gaaile teşkil ediyordu...
Bu maksatla MÜTEAHHİT Debreli İsmail Paşa ile Ağa Paşa ve Priştineli Şaban
Paşaya ne kadar yüz suyu dökülüyordu, bilemezsiniz... Bu adamlar, ordunun
erzakını İstanbulda Serasker Rıza Paşanın himayesi ile toptan teahhüt ederler,
bu teahhütlerini vilâyet içindeki kücük ve ikinci MÜTEAHHİTLERE devr ederlerdi.
Hafız Mehmet Paşa, erzakın doğrudan doğruya ikinci MÜTEAHHİTlere ihale
edilmesini üstüste İstanbul'a yazdığı halde, Serasker Rıza Paşa erzakın
toptan verilmesi usulünden vazgeçmemiş idi. Bundan başka er ve subayların
maaşları da ödenemiyordu. Bu sebeple ikide birde hadiseler çıkıyordu. Bir
defasında Piriştinede kimi subaylar, Hükümet konağına gidip kılıçlarını
çekmişler muhasebeci Raif Efendiyi öldürmiye kalkışmışlar. Kalemin kapısı
acele kapatılmış ve arkasına bütün masa ve sandalyeler yığılmış! O tarihte
Piriştine de eski Belgrat sefiri Tevfik Kâmil Beyin babası Mustafa Kâmil
Bey mutasarrıf idi. Meselenin Vilâyet ve Ordu müşirliğine bildirilmesi
üzerine, tahkikat için Piriştineye gönderildim. İşi orada tatlıya bağlamak
istedim. Muhasebeciyi oradan kaldırarak Selânik'e yollattım.
"Bir olay daha
anlatayım : Bir kandil günü İştip'teki subaylar, maaşlarını vermiyen malmüdürüne
sokakta rastgelerek adamcağızı öldürünceye kadar döğmüşler! Meğer bu zâtin
babası Sarayda tüfekçi imiş! Olanı haber alınca Abdülhamide arzetmiş! Saraydan
gelen sıkı bir emir üzerine İştip'e yollandım. Bana Kurmay Albay Hasan
Vasfi Bey de arkadaşlık ediyordu. Yapılan tahkikat neticesinde, kimi subayların
sorumluluğu ispatlandi. Bunlardan Halit Bey adında birisi Bulgaristan'a
kaçmıştı. Geçen Büyük Savaştan sonra bu adamın Fransız Binbaşısı üniforması
ile Beyoğlunda dolaştığını şaşarak görmüş idim. (M.A.A. Hatıraları, s.
22, 23, İstanbul,1945).
1898 yılında görülen
bu manzara, 10 yıl sonra kopacak Hürriyet İhtilâlindeki bütün kahramanların
portrelerini özetlemiyor mu? Bir yanda: Başkentten ücra kasabaya dek Örümcek
ağını kurmuş MÜTEAHHİTler şebekesi. Önlerinde şanlı orduya döktürmedik
"yüz suyu" bıraktırmıyor. Ama gene de hoşnutsuzlar. Çünkü müflis hazineden
alacakları vaktinde çıkmıyor... Ötede, rejiminbiricik dayanağı olan orduda,
aylık alamadıkları için Daire basıp Devlet memurlarına meydan dayağı atan
gözü dönmüş subaylar... Bir gün, o sosyal sermayeci sınıfı ile, bu siyasal
silâh gücü, suçun muhasebeci veya malmüdürü zavallılarında değil. Derebeği
Devletinde olduğuna karar verirlerse neleri yapmıyabilirler?
Bu ekonomik ve sosyal
SINIF münasebetleri, daha 1877 yılı ilk göstermelik Millet Meclisinde,
tahta yeni çıkmış Abdülhamitten güneşin altındaki yerini istiyordu.
DEREBEĞİ - KAPİTALİST
ÇEKİŞMESİ
Rasim Bey (Edirne)
bağırıyordu : "Şimdi ihtar ederim ki, KONTURATO hâsılatı Belediyeye
verildi. Buradan çıkarılmalı." (Mec. Meb. Za. 4 Haziran, 43. oturum).
Hasan Fehmi Efendi
(İstanbul) tekrarlıyordu : "62 inci maddesinde KONTURATO hasılatı
Belediyelere terk olunmuş. KONTURATO nizamnamesine ait olan bâzışeyler
terk olunmuştu" (Keza, 13/6/1877, oturum 49).
Bizim mültezim ve
müteahhitlere Avrupa'da BURJUVA adı veriliyordu. Frenk burjuvaları gibi
bizim Mültezim-Mütteahhitler de "Mutlak idarenin keyfi idaresine karşı"
idiler. Millet Meclisinde Derebeği suiitimâlinden, memur vurgunundan yaka
silkiyorlardı:
Astarcılar Kethudası
Ahmet Efendi (İstanbul) söylüyor : "Bahriye Bakanlığınca bir MÜNAKASA
için şikâyet ettiler. Encümen tarafından bir müzekkere gitti. Bir etkisi
olamamış. Kaayime (Kâğıt para) ile keten alıp kendi fabrikamızda bükerek
halat yapmak yolu varken, altı yüz elli bin kuruşluk hâlâ satın alınıyor.
Bunlar gözümüz önünde dururken halkta nasıl güven olur." (12 Mayıs
1877, oturum).
Naif Efendi
(Halep) Devletlûların da kesenin ağzını açmalarını istiyor : "Büyükler
ve saygıdeğer ulular, evlerindeki altın gümüşle oranlı bir yardım vermelidirler."
(Keza)
Osmanlı burjuvalarına
karşı Devletlûları savunan da vardı.19 Mart 1877 günü "Ezâni saatle iki
buçuk sularında açılan" Millet Meclisi, başkan "Atûfetlû Ahmet Vefik
efendi" 25 Mart 1877 günü "Devletlû Ahmet Vefik Paşa Hazretleri"
olunca şöyle buyurmuştu: "Müsaade ederseniz bir de ben söyliyeyim. Her
kimin evi onarılmamışsa ona karışmam. Kimin yeni ise, o ev yıkıktır. Kendilerini
zengin sayanlar açlıktan ölüyorlar. Ben zenginleri ve zenginliği sevmem.
Fakat doğru söylerim. Aylık alanlar hizmeti karşılığı alıyorlar." (12
Mayıs 1877, oturum).
1789 Fransız burjuvası
"Ticaret, iç gümrükler, mururiyeler, bir sürü rüsumlar, mahşer gibi tedbirler,
Ortaçağdan beri bir türlü kalkmamış alay alay engellerle bukağılanıyor"
diye ayaklanmıştı. 1877 mültezim ve konturatçıları da aşağı yukarı aynı
şeylerden yaka silkiyordu. Çünkü "Devletçiliğimiz" o zaman yalnız Devletlûların
tekelindeydi.
Hüsnü Efendi
(Takvim-i Vekayi, s.1935) hitabet kürsüsüne çıkarak aşağıdaki makaleyi
okudu : "Şu âciz, bu millet kişilerinin en alçağı olduğum hâlde giderler
sağlama bağlanırsa, söz veririm ki çoluk çocuğumla çıplak olarak evimden
çıkıp tüm varımı bu Devlet uğruna sarfedip tüketmiye hazırım, diyebilirim.
Ve bu fikirde bana hayli adam eş çıkacağına inanırım; fakat ne çare ki
bir yandan kimi memurlar gene insafsızlığı elden bırakmayıp hâlâ miri malları
öldürmekte bulundukları esef kulaklarıyla işitilmekte ve bir taraftan
hazineye memur olanların zimmetleri tahsil edilemez durmaktadır... Çoğu
iktidar ve zenginlik sahibi olup gerek İstanbul'da ve gerek taşralarda
aşırının aşırısı refah ve memuriyetle yaşıyarak, zimmetleri istenilmeyip
kalmak ve bütçenin masrafları cihetinin hakkıyla kısılmasına gidilmeyip
geçmekle." (387).
Osmanlı burjuvaları
da hem istibdadın "Keyfi idaresine karşı" duruyorlar hem de "Kendilerini
zenginleştirmiş bulunan meyvalı tekellerini muhafaza etmek istiyor"lardı.
Vurguncu ticaret Cumhuriyet ve Demokrasi devrimlerini beklememişti. O zaman
da, şimdiki gibi ecnebi imtiyazlarından yararlanarak vergi ve döviz kaçakçılığını
yoldaşları yabancı sermaye kadar beceriyorlardı.
Bir mepus : "Mısır
Hidivliği ile ittifak üzerine pek ağır rüsum konmuş. Bizim tüccarımız ithal
resminin ağırlığından dolayı doğrudan doğruya gönderemiyorlar. Ensonra
Avrupa ürünlerine benzeterek bir takım kutularda Mısır'a gönderiyorlar.
Bu durumda ne Mısır, ne de bir gümrük alıyoruz. Tüccar bu yoldan kazanmak
için Avrupa adıyla kaçırıyor" (43. Oturum).
Bu vurguncular, Anyasada:
"İflâs ile mahkûm olupta itibarını geri almamış olanın üyeliğe hakkı olmayacak
maddesinden" yakalarını kurtarıp Millet Meclisine sızmak için "Seçim zamanı
iflâs durumunda bulunmamak" gibi rakik (ince) sözcük oyunlarına baş vuruyorlardı.
Ve Milletvekilliğini emlâk sahiplerinin eğemenliği altında tutma geleneğini
şöyle temellendiriyorlardı : "Mademki bu Meclis yalnız Hükümet işidir.
Mâdemki mepuslar Meclisi bunların seçimiyle yapılmış, uygun görülmüş, bu
lâkırdının birbirine uygunluğu hasıl olsun da, seçilmiş adamların içinde
emlâk sahiplerinden olmak üzere seçilsin, demişler... Seçilenler içinde
emlâk sahiplerinden birisi nasp olunsun." (12 Haziran oturumu).
Şimdi, Türkiyede mültezim
ve müteahhitlere "Burjuva" denilmediği için, kapitalist sınıfı bulunmadığı
ve tâ 1877 yılı Millet Meclisini ele geçirmiş olan bu sınıfın 1908 veya
1923, yahut 1933 yıllarında ne sihirdir, ne keramet yok oluverdikleri,
yahut yerli kapitalist sınıfı olmaktan çıktıkları ve toplumu ansızın sosyal
sınıfsız imtiyazsız bıraktıkları öne sürülürse bu "ideolok" luğa ne ad
verilebilir?
İLK: ANTİKA (KADİM)
SERMAYE OYUNU
Ya "Hindistan Kumpanyası"
yahut "İskonto Sandığı" ve "Bu yaldızlı burjuvazinin altındaki
Rentier'ler ulusu, Devlet alacakları" ? denecek.
Türkiyede frenkçe
Kumpanyanın arapça karşılığı ŞİRKET'tir. "Sandık" ise artık (Emniyet Sandığı'ndan
başkası) "BANKA" adını almış bulunur. Devlet alâcaklısı "Rentier"
ler ulusuna bizde İRATÇI, iradla geçinenler denilir.
Türkiyede Kumpanya,
Banka ve İratçılar yok muydular? Elbet vardılar. Yalnız burada işin rengi
bir azıcık değişir. Burada ansızın "Biz bize benzeriz." Ve batı toplumu
ile Türkiye arasındaki yürekler acısı fark: "Sosyal sınıfları" da,
"İmtiyazları" da en aşırı ve ayaklandırıcı biçimiyle göze batırır.
Finans Kapital 19
uncu yüzyılda henüz serbest rekabetçi bankalar ve şirketler halinde
iken de iratçı (rentier) idi. Onun için, Türkiye'nin antika tefeci-
bezirgân sermayesinin iratçılığı ile çabuk, neredeyse kendiliğinden koklaşıp
kaynaştı. "Hacı hacıyı Arafatta, it iti kalafatta" dediğimiz oluşla, iki
hazıryeyici Yerli-Yabancı sermaye daha ilk adımda Türkiyeyi haraca kesmekte
kolayca elele verdiler. Bu "Menfaat evlenmesi" idi. Evlenmede iki yan nasıl
gerekliyse, bu gelin, güvey oluşta da hem yerli hem yabancı sermayenin
bulunması kendiliğinden anlaşılır. Ecnebi sermaye Türkiyeyi "iğfal" etmemiştir.
Yerli sermayemiz adlı yosmamız ona çılgınca gönül verdiği için, yabancı
sermaye aralık bırakılmış kapıdan Türkiyede "hovardalığa" girmiştir.
Bu olay Türkiye'nin
eski geleneğinde en köklü gerçektir. Bir kaç yüzyıl, önce bir yol daha
gene "Ecnebi" bir sermaye zanparası (Madam Roksalânaların, Frenk Beyi'lerin
"Dolap" adlı yahudi sermayesi) Türkiye topraklarına girmiştir. O zaman
da Türkiye içinde Tefeci Bezirgân yerli sermayenin çoktan hazırladığı zemin
olmasaydı, Kur'ânı Kerimin yasak (haram) ettiği fâizciliği müslüman olmıyanların
paravanası ardında yapmak için "Sulu mukaabelehâne"ler (Hamam âlemleri)
işlettiren, herkesin bildiği bu şeriate aykırı fuhşu kitabına uyduran ünlü
paşalarla beyler bulunmasaydı Yabancı sermaye İspanyol yahudiliği kılığında
Devlet kanalıyla bütün toplum topraklarına rahatça el koyamazdı.
Türkiye toprak ekonomisindeki
ilk Dirlik Düzeninin yerine, tefeci-bezirgân sermayenin şartsız
kayıtsız egemen olduğu Kesim Düzenini (Mukaataaları) geçiren "DOLAPÇILIK",
görünüşte çok haklı bir gerekçeyle tutunmuştu. Devlet hazinesi bomboştu.
Kamu toprakları (Miri arazi) dolapçılığın emrinde "MÂLİKÂNE" kılığına
sokulursa, ömür boyunca (Kayd'ı hayatla) "kiralanmış" sayılacaktı.
Mal gene mülk olarak milletindi, korkulmasın! Şeriatça "kiracı" durumunda
olan "Mâlikâne sahibi" ilkin peşin para (MUACELE), sonra da taksitli
kira (MÜECCELE) ödiyerek Kamu hazinesini (Beytülmâl'i Müslimin'i)
parayla dolduracaktı...
Bu aleverenin sonucunu
biliyoruz. Allahın Şeriatı ,adına erken ve geç ödemelerle "Kiralanmış
çiftlik" sayılan geniş İmparatorluk toprakları, kapanın elinde kaldı;
bu günkü anlamıyla "Mâlikâne" bir kaç nesil sonra kiracının özel
kişi mülkü biçimine soysuzlaştırıldı. Şeriat (Anayasa) çiğnendi...
Demek yerli sermaye-yabancı
sermaye oyunu: Millet malını özel kişilere aktarma gibi açık kanunsuzluğu
(Şeriat düşmanlığını) "kitabına uydurmaktı". İslâm dininde "RIBÂ"
(tefecilik, fâzicilik) haramdı (yasaktı). Araya toplum toprakları konularak,
tefecilik ülke ölçüsünde eğemen kılınırken, Allah değilse bile kullar aldatılmak
isteniliyordu. Batı Ortaçağında Avrupa toprak ekonomisini haraca kesen
Hristiyan Kilisesi de İsâ dininde haram olan fâizciliği maskeleyip kendi
din derebeğliğini buna benzer gerekçeler ve yollarla kurmuştu.
Modern Kapitalizm,
Osmanlı toplumunda dörtyüz yıldanberi başarıyla oynanmış, o Ali Cengiz
oyununun sınangılı geleneğine uydu.
İKİNCİ : MODERN KAPİTALİZM
OYUNU
(BİZ BİZE NASIL BENZEDİK)
Kamu Hazinesini sözde kazandırmak için uygulanan Kesim düzeni dolapçılığı
Türkiyeyi çökerte çökerte 19 uncu yüzyılda Osmanlı Devletini iflâs uçurumuna
çoktan yuvarlamıştı. Kamu Hazinesi gene bom boştu. Ve bu sefer Kamu toprakları
da deve edilmişti. Yüzyıllar önce miri topraklar "Mâlikâne" adıyla verilmişti,
kiracılar elinden bir daha geri alınamamıştı. "Hayırlı Tanzimat"
bu oldu bittiyi, Batı Avrupa zagonu altında, "Batılılaşma" kanunlarıyla
kesinleştirmişti. Elde, EVKAF topraklarından başka yarı Devlet toprakları
kalmıştı. Batılı Burjuva sınıfı Kilise mülklerini Devrimle talan edecek
güçteydi. Bizde evkafın özel sermayeye aktarılması 1908 denberi bu gün
de tamamlanamadı. Devlet toprakları aynı tempoyu güttü. Derebeği Devleti
kartal gibiydi. Onu teslim almanın yolu, Batıda borca batırmaktı.
Kesim Düzenindeki
antika dolapçılar, hiç değilse "Muaccele" ve "Müeccele" paralarını
kira biçiminde ödedikleri için, Devlete verdikten sonra, bir daha geri
alamıyor, hele faiz falan isteyemiyorlardı. Modern Batı Kapitalizminin
Devleti ve Milleti sömürme sistemini "Hayırlı Tanzimat" reformuyla koku
alırca irkilip benimseyen eski "dolapçı" yerli malı sermaye, hemen omuzdaşı
batı sermayedarlığının finans kapitâl okuluna yazıldı. Batakçı Devlet ondan
"Ödünç" (istikraz) almıya görsün, önünde sonunda yakayı ele verip haraca
bağlanacaktı. İki yüz elli yıldır tepreşen "Modernleşme" (Çağdaş uygarlık)
hareketlerinin öz temeli bu davranış oldu. Eskiden küçük derebeğilerle
küçük üretmen ve mülkiyet sahiplerine karşı oynanan TEFECİLİK, şimdi
bir milletin bütün zenginlik kaynaklarından pay alabilen Beylerbeyi Devlete
karşı: Şirket, banka, kasa vs. gibi adlarla MODERN İRATÇILIK kılığına
girdi. Bizi Bize benzeten ilk gerçek budur.
Abdülhamit ilk Millet
Meclisini sırf yerli yabancı Sermayeden ödünç para bulmak, en başta "Dahili
istikraz" (İçerde ödünç) yapmak için açmıştı. Sermaye; bir yanda Abdülhamidi
"En büyük mücedditler (Yenilikçiler) sırasına koyuyor, tanrının gizli lütuflarının
açıklanması" sayıyordu. (Mepusların cevabı). Öte yanda, "Maliye
dengesi" konusuna gelince: "şân ve şevketinin esbâb'ı muhafazasının
mevkûfün aleyhi akça (her işin başı para) olduğundan ve emr'i adaleti kemâyenbaği
bil'icra memleketimizde berveçh'i matlûp emniyet'ü hürriyet'i şahsiyye
(Adalet=Özel kişi özgürlüğü) gerektir," diyordu. Adalet ve Hürriyetin
ise: "Tabii zenginlik kaynaklarının işletilmesi"nde "Özel kişi girişkenliklerinin
kolaylaştırılması" (teşebbüsât'ı hususiyyenin teshili) demek olduğunu
(Âyânın cevabı) Padişaha anlatıyordu. Ancak bu şartla Abdülhamid'in
kılına dokunmayı aklından geçiren yok edilecekti. "Saltanat'ı seniyyenin
şan'ü istiklâl'i âlisine dokunur ve cüzi ve külli bir temayül vukuu takdirinde
men'ü imhasını akdem'i âmal (İşlerin en öncesi) edinerek kalb ve lisan
ile cümlesi birden her türlü fedakârlığı ihtiyâr ve bu uğurda bezl'i can
etmekle dahi iftihar ederler" idi. (Âyanın cevabı).
Fakat iş paraya dayanınca
Derebeylikle Sermaye arasında pazarlık kızıştı. Hüsnü Efendi : "Tüm
sanayiin Avrupa tekelinde bulunmasından ötürü geçim işi ve idarece güçlükler
çekmekte bulunan halk fukarası"nı (51. Oturum,16 hazır) öne sürdü.
Özel Sermaye, Türkiye halkının istibdat soygunundan hoşnutsuzluğunu Devlete
karşı kullanarak az parayla çok faiz kopartmayı savunurken bir gerçeğimizi
açıklamış oluyordu. Türkiye'de yalnız bezirgân ve tefeci
Sermaye gelişkindi. Sanayi, yâni ticaretin de, bankacılığın da kâr ve iradını
garantiliyecek modern üretim temeli "Avrupa tekelinde" idi. Bizi bize
benzeten ikinci gerçeğimiz buydu.
Demek Türkiyede sosyal
sınıflar ve sermaye yok değildi. Yok olan modern sanayi idi. Özel Sermayemiz
böyle bir üretim temelinden yoksun ve hazır yeyicilikte iratçı derebeğilerden
farksız olduğu için, "Ziyb-evreng'i Hilâfet'i islâmiyye ve ziyver-efzây'i
serir'i saltanat-ı Osmaniyye velinimet'i biminnetimiz efendimiz hazretlerinin"
(Abdül hamid'in) önünde dört kat eğiliyordu. Abdülhamit bu pinti vurguncu
Sermayeden güzellikle para çıkmadığını görünce, ihtiyacın en az iki katı
fazla gelen memurları "Tenkıyhât" (kadroları azaltma) ile ürküten özel
sermayeye karşı hafiyeleştirdi. 31 yıllık istibdat başladı. 1877 yılı "Atiyye",
"ihsan" (bahşiş ve sadaka) diye selâmladığı siyasi iktidarı elinden kaçıran
Özel Sermayemiz, ekonomi iktidarını çoktan ele geçirmiş, Devleti, ister
istemez haraca bağlamıştı. Üçte bir yüzyıl sonra ayni Abdülhamit müstebidine
ikinci defa "Hürriyet"i ve "Anayasa"yı ilân ettirene dek
yabancı sermaye ile yerli sermayemiz yapmadığını bırakmadı. Yabancı sermaye
ile işbirliği nicedir almış yürümüştü. Yerli Sermaye üretim rotasını tekelinde
tutan yabancı sermayenin dümen suyundan gitti. "Con Türk"lük ister
istemez "Kökü dışarıda" kaldı. Bizi bize benzeten üçüncü
gerçeğimiz bu oldu.
O zaman derebeğilerimiz
de, özel sermayemiz de bir noktada birleştiler: Güç, kuvvet Avrupa'dadır.
Abdülhamit : "Saltanat'ı seniyyemizi Avrupa devletleri cemiyetine rapteden
münasebât'ı dost-i v'ü hüsn'i muâşereti bir kat daha teyit" eyliyeceği
umudundaydı. Özel Sermayemiz ise kendisini "Avrupa toplumuna bağlıyan
dostluk münasebetleri ile iyi niyet seçimini" pratikçe KUMPANYA
= ŞİRKET biçiminde "bir kat daha" ilmikledi. 1850 den 1950 ye
dek en az yüzyıldır sürüp giden her şeyimiz gibi, ŞİRKET serüvenimizde
de yalnız yabancı parmağını bulmak, yabancılara Türkiyede sağlam yataklık
eden asıl yerli kapitalist sınıfımızı hiçe saymak gibi tek yanlılık olur.
Sömürge ile yarı-sömürge arasındaki fark burada gizlenir. Sömürge'de :
Yabancı kapitalizmin doğrudan doğruya kendisi bir ülkeye zorla
girip yerleşir. Yarı sömürgede : Yabancı sermaye yerli antika sermayeyi
kendisine aracı (ajan, komisyoncu) yaparak bir ülkeyi kolayca sömürür.
Türkiyenin yarım sömürgeleşmesi, Osmanlı İmparatorluğunda yabancı sermayeye
yataklık (yahut ortaklık) edecek bir yerli sermayeci sosyal sınıfın
daha önceden varoluşunu belirtir. Anadoluda her "cahil köylü" nün bildiği
gibi: Kendisine yataklık edecek kimsesi bulunmayan eşkiya, soygunculuğunu
sürdüremez. Boyuna yabancı sermayenin "günahına" gireriz; ona Türkiye'de
yataklık ve işbirliği biçiminde suç ortaklığı yapan yerli sermaye bulunmasaydı,
haddine mi düşmüştü yabancı sermayenin, Türkiyeyi o denli elini kolunu
sallıyarak haraca bağlıyabilsin? Bizi bize benzeten dördüncü gerçek
budur.
Bütün bu ve benzeri
gerçeklerimizin "orjinallikleri" ne olursa olsun, Batı kapitalizmiyle
sıkı fıkılığı gerek ekonomi temeli, gerek sosyal sınıflar ve tümüyle
üstyapı bakımından besbellidir. Yirminci yüzyıl Türkiyemizi, dünyadan ayrı
bir yıldızda "sınıfsız" bir toplum gibi koyarak yola çıkan ulusal ve uluslararası
"Dokt-İdeolok"larımız o gerçeklerimizi atlıyorlar, pas geçiyorlar.
TARİHTE İŞÇİ SINIFIMIZ
Formül ezberlemiye alışık
olanlara paradoks gibi gelecek ama, Türkiye'de işçi sınıfı belki modern
Avrupadakinden önce vardır. Bunu iki anlamda biz söylemiyoruz, Tarih belirtiyor.
I - KADİM TARİH BAKIMINDAN:
Marks, 7 Temmuz 1866 günlü mektubunda Engels'e şunları yazdı : "İşin
üretim araçlarıyla teşkilâtlanma determinasyonu (belirlenişi) üzerine olan
teorimiz, insan öldürme endüstrisinde olduğu kadar parlakça başka nerede
onaylanıyor?"
"İnsan öldürme
sanayii": "Savaş ve onun aracı ordu teşkilâtı ve tekniğidir" Marks'a
göre, "askerlik sistemi, kurulduğu gündenberi, Antika Tarih Ummanı ortasında,
bir küçük ada gibi kalmış, neredeyse Modern çağ kurucusu kapitalizm taslağıdır"
. 25 Ağustos 1867 günü Engels'e yazdığı başka bir mektubunda Marx gözüne
keskince çarpan fakat "Kompetansı" olmadığı için içine giremediği,
incelenimini Engels kardeşinden beklediği konuyu bir daha neşterler :
"Genel olarak Ordu
ekonomi gelişimi için önemlidir. Örneğin, tümüyle gelişmiş gündeliği (işçi
ücretini) ilkin ordu içinde buluyoruz. Romalılarda peculium castiense
(kamp askerinin ücreti) âile babası olmıyanın taşmır mülkiyetini tanıyan
ilk hukuk şeklidir. Fabri (askeri işçi)lerin loncalarındaki lonca düzeni
de öyledir. Makinelerin büyük ölçüde uygulanması da öyledir. Hattâ, metallerin
özel değerleri ve para olarak kullanımları, Crimm'in Taşçağı bir yol geçti
miydi aslında metallerln savaş için taşıdıkları önem üzerine dayanıyora
benzer. Gene bir üretim dalının göğsünde işbölümünün açılışı ilkin ordu
içinde yapılmıştır. Burjuva Toplum şekillerinin bütün Tarihi orada, göze
batarca özetlenmiş bulunuyor."
Acep, Türkiye'de işçi
sınıfı var mıydı? Çağdaş proletarya mıydı, değil miydi? gibilerden ince
ince sinek kaydı kıl kesen aydın baylarımıza düşünce pekliği çektirmesin.
Osmanlılık, söz yerindeyse, ilkel sosyalist toleransının, Göçebe demokrasisinin
yarattığı Yeniçerilik vurucu gücüyle kurulmuş bir Devlet ve İmparatorluktur.
Osmanlı ordusu, kapitalist ordusu gibi ekonomi hayatından ve Toplum üretiminden
koparılıp halktan sanıldığı kadar tecrit edilmemişti. İlk Türk ordusu,
geçtiği toprakları yalnız sosyal ve ekonomik mecaz anlamında değil, gerçek
toprak işleme anlamında da buldozer gibi tesviye ede ede yol yapan, çığır
açan, köprüler kuran, kervansaraylar, hanlar, hamamlar, su yolları, kaldırımlar,
din siteleri (câmi külliyeleri: Tapınak-Pazar-Bilim üçüzü) vb. kamu yararlı
bayındırlıkları işliye işliye yürüyen yayılan bir gündelikçi işçiler ve
teknisyenler ordusu idi. Sonra, derebeğileşme azıtınca bozuldu.
Türkiye Devletinin
dört güdücü sınıfından ikisi: İLMİYYE (Bilginler sınıfı)nın büyük çoğunluğu
ile SEYFİYYE (Kılıçlılar sınıfı)nın çelik çekirdeği olan Yeniçerilik ALUFE
(yulaflık) adı verilen (Roma askerinin peculium'u gibi) gündelik
akçayla çalışan ücretliler yığınıydılar. Devletin Mülkiye (İdare) ve
Kalemiye (Maliye) sınıfları ile toplumun Tefeci-Bezirgân sermaye zümreleri
gibi TOPRAĞA el koymuş, üretimi kontrol eden kümeleri, Hazineyi tam takır
edip "Züyuf akça" (Kalp para) çıkardılar mıydı (Enflâsyon) İlmiye
ile Seyfiyyenin gündelikleri düştükçe kendileri "Kazan kaldırmak" ve
Şeriat (Sosyal Adalet) aramak zorunda kalıyorlardı. Derebeğileşme yüzünden
aldığı soysuzlaşma biçimleri ne olursa olsun o Şeriat uğruna Kazan kaldırmalar,
Türkiye ortaçağında kopmuş ilk ücretli işçi grevleri taslağı idiler.
Marks'ın haklı olarak
üzerinde durduğu, fakat incelemiye vakit bulamadığı Ordu olayları bakımından,
Yeni çeri teşkilâtı ve düzeni modern Toplum tohumu karekterini taşıyorsa,
aşırılığa gitmeksizin denilebilir ki, Osmanlı Türkiyesi ücretli işçilerin
Anayasası (Şeriatı) ve Vurucu gücü (Gündelikçi ordusu) ile
yaratılıp örgütlenmiş bir devlet idi. Demek Türkiyenin Tarihsel ve Ekonomik-Sosyal
gelişiminde Sermaye hiç bir zaman üretici ve olumlu bir güce eremediği
hâlde, modern gündelikçi işçiyi andıran yığınlar hiç bir vakit eksik olmadı.
Bu yığınların çağdaş proleterya kadar hür ve bilinçli bulunamayışları,
o zamanki tekniğin seviyesiyle belirli olmakla birlikte, çalışma ve yaşama
şartları, örneğin maden işlerinde bugünkünden pek farklı değildi. Daha
düne kadar Ereğli Zonguldak madenlerinde Angaryacılığı andıran çalışma
mükellefiyeti, Tıpkı, 1214 (1798) yılı Keban, Ergani, Gümüşhane kadıları
ile mütesellimlerine gönderilen şu fermanın aralığından sezilebilir:
"İçlerinden bazı bilinçsiz
ve yabani hayvan makulesi olan fesatçılar, ikide bir kendileri gibi hafif
akıllı olanları tahrik ve güçsüz ve yararsız maddeler için gâh Âsitâ ne
(İstanbul) tarafına gelmek ve gâh başka yerlere gitmek sevdasıyla madenciler
reâyâsı arasında dedikoduya kalkışmak ve bu boş lâfları öteki madenciler
tayfasını dahi işgal idüp iş düzenlerinin bozulmasına sebep olup ve aslında
maden reâyâsı her gün cevher çıkartıp her an ve zaman furun yakmakla uğraşmak
geçimleri için gerekli iken bu çeşit söz karıştırmak (halt'ı kelâm) sebebiyle...
Mukataası şartları gereğince madenciyan tayfası gerek birbirleriyle ve
gerek başkasıyla dâvâlı oldukta başka eyalete ve vilâyetlere ve Âsitâne
yanına getirilmeyip bulunduğu yerin İş-emini marifeti ile ve Şeriat marifetile
hallerine fasıl verilmek.." (Osman Nuri : Mecellei Umûr'u Belediye'den,
H.A. notu) kayıtları besbelli, taşradaki sivil işçilerin başkentteki asker
gündelikçilerle tanışıp kaynaşmasından doğabilecek tehlikeleri önlemiye
çalışıyordu.
Yeniçerilik kaçınılmaz
derebeğileşme gidişine girdi. Toprak üretiminin aşırı çapulu, dolayısiyle
züyuf akçadan Demoklesin kılıcı işledi. O nedenlerle gittikçe esnaflaşan
Yeniçeri hareketleri Ortaçağın bilinçsiz ve sonuçsuz esnaf ve köylü ayaklanmaları
kılığına girince, kan ve ateşle bastırıldı. Yeniçeri Ocağı söndürüldükten
sonra da kurulan Ordu sistemi gene "Asker Ocağı" adını almakta devam
etti: Ordu sanayii, eski Tarihsel özünü daha modern yeni şekillere kavuşturdu.
Dört yüz yıllık sosyal gelenek-göreneklerde çok büyük değişiklikler olmadı,
denilebilir. Türkiyede Ordu, her modernleşme hareketine motor ve öncü kesildi.
Bu özellik, ekonomik ve sosyal Tarihimizin maddesine uygun, derin köklü
ve anlamlı ulusal geleneklerimizdendir. Ve geleneğin temelinde derebeği
kabuklu gündelikçi işçi sınıfının çağdaş uygarlığa el sallıyan özü
yatmaktadır.
II - ÇAĞDAŞ TARİH BAKIMINDAN
:
Doğrudan doğruya
çağdaş proleterliğinde kuşku götürmiyen işçi sınıfımızın sosyal Tarihi
de, gene Türkiye de Modern yerli Özel sermaye tarihinden çok önce başlar.
Bunu en ufak araştırmalar bile gösterebilir:
"Bizde ilk defa
yoğun bir durumda işçilerin demiryolları, ikinci Mahmut devrinde kurulan
harp sanayii ve sanayi işçilerinden daha eski bir geçmişe mâliktirler...
Büyük tarımın gelişimi, demiryolları gibi bayındırlık işleri çevresinde
bu tarz mevsim işçileri toplanmıştı. Vaktiyle Anadolu Demiryollarında çalışan
inşaat işçileri de bu toprak işçilerinden daha kötü durumda idi. Çalıştırılan
işçilere saat başına para veriliyordu. Dinlenme zamanlarında gündelik
işlemiyordu. Bu yordamla işçileri sömüren hat müdürlerinden Fon Kölmann
: "Yerli işçiler bir lokma kuru ekmek, iki çürük zeytin ile geçinebilir"
demişti. Bu söz pek meşhur olmuş, Anadoluda iş yapacak olan Avrupa kapitâlistlerinin
maliyet fiatı hesaplarına pek yaramıştır." (Hüseyin Avni : 1908
de Ecnebi Sermayeye karşı ilk kalkınmalar, s. 7,10, İstanbul 1935).
Demek, bizim antika
Tefeci-Bezirgân yerli Sermaye; henüz yabancı finans kapitalle kaynaşıp
bir tek vücut olarak modernleşmeden önce, Ordumuzun, Devletçiliğimizin..
ve yabancı sermayenin çalıştırdığı işçi sınıfımız vardı. "Büyük Tarım"
denilen pamukçuluk ta, madencilik te Batı kapitalizminin gelişen dokuma
vb. sanayiine ucuz hammadde yetiştirme itkisiyle doğmuştu. Orada da özel
sermaye milli bir kılığa girmeden önce yerli milli Türkiye işçi sınıfı
çağdaşlaşmıştı.
"Mevsim işçileri
dışında, daha çok sürekli işçi yığını maden sanayiinde görülür." Zonguldakta
maden müdürlüğü yapan Dilâver Paşa, angarya usullerine göre bir işçi tüzüğü
yapmıştı. Bu tüzüğe göre, Zonguldak köylüsü 13 yaşından 50 yaşına kadar
bir ayda 15 gün tarlada, 15 gün de madenlerde çalışmak için zorla mükellefiyete
tâbi tutuluyordu.. İş saatleri gün doğuşu, gün batışı diye hesaplanıyordu.
(H.A. : Keza, s. II) "İşçi kulübelerinin yanıbaşındaki ahırlar, sıhhat
şartlarına daha uygun yapılmıştı. İşçilere özel hastahane, hattâ doktor
bile yoktur. Hastalanan işçi bir ata bindirilerek köyüne gönderilirdi."
(Ahmet Naim : Uzun Mehmet'ten bu güne kadar Zonguldak Havzası, Keza).
"Daimi işçi tiplerini demiryollarında bulabiliriz. Anadoluda ilk
Demiryolu, İngiliz sermayecileri tarafından 1856'da kurulmuştu. Bu tarihtenberi,
çeşitli kapitalistlerce kurulan hatların çevresinde önemli denecek kertede
bir işçi kalabalığı dolmuştu."
"Gardöfren, makasçı
ateşçi, geçit bekçisi, hat muhafızı. .az ücret alan ve az ücret almalarına
karşılık en çok, hattâ daima tehlikelere göğüs geren biçarelerdir. İdareyle
çalışanlar arasında ihtilâf çıkarsa, iki taraf birer hakem seçerler bu
ikisi müttefikan üçüncü bir hakemr seçemezlerse : İşbu seçim, Almanya Fehametli
Devletinin Dersaadet Konsolosu cenapları tarafından yapılır." (Hüs.
Av. : Keza, s.14,15).
Türkiye İşçi sınıfının
alın yazısı ile ilgilenen tek aydın türk olmıyan bir doktordur:
"Ayağı nasılsa
bir vagon tekerleğine kaptırılarak sakatlanmış ve bir ayağını yitirmiş,
üç ay hastahanede kalmış.. işçi. Bu üç ay içinde idare (işçinin) maaşını
kesmişBir istisnâ olmak üzere (binbir yüz suyu döküldükten sonra) hastahane
masrafı verilmiştir... Bir işçi tren altın· da kalır, Derisi yüzülür. Kaburga
kemiklerinden iki üç tanesi kırılır. Uzun süre hastahanede yatmak zorunda
kalır. Yattığı zaman için kendisine para verilmez.. Memurların ve işçilerin
İdareye karşı gösterdiği duygu saygı değil, düşmanlık duygusuydu. İşte
bu gibi duygular memurların yüreğinde o kerte birikmişti ki, bir gülle
gibi patlamasına ufacık bir sebep aranıyordu. O sebep o vesile de, grev
meselesinde kendi kendini açığa vurmuştu." (Dr. Arhangelos Gavril:
Anadolu-Bağdat demiryolları İdaresinin içyüzü, 1908, ten, Keza,
s. 16)
Bu gün aynı Zonguldakta
kurşunlanırlarken bir doktrin "tahriki" ile suçlandırılan maden
işçilerine, mutsuz ağabeyilerinin bıraktıkları kötü miras tam 58 yıl önceden
kalmıştı.
"HAYIRLI" ŞİRKET
Sosyal ve ekonomik gerçeklerimizi
daha yakından görmek için, bir kaç örnekleme yapalım.
Ecnebi sermayenin Türkiye'ye
bütün imtiyazlarıyla ve resmen GİRİŞİ, Türkiye'nin "Batılı müttefikleri"nden
ilk "yardım" görüşü ile başladı. Devlet hazinesi öylesine boşalmıştı
ki, onu yerli sermayeye borçlanmakla kapatmak elden gelmiyordu. İlk büyük
dış ödünç (istikraz) Abdülmecidin Londra ve Paris'te iki finans
kapitâl (Mâliye) grubundan aldığı 3 milyon sterlinlik 1854 istikrazı oldu.
Oysa Türkiye'nin içinde ilk Yerli Şirket ondan dört yıl önce
kuruldu. "Rahmetli Mustafa Reşit Paşanın başvekilliği fâsılalarından
birinde, (l267 tarihinde 1350 yılı) adı geçen başvekilin katılan yardımı
ve rahmetli Fuat ve Cevdet Paşaların girişkinlikleri ile Şirket'i Hayriye'nin
kurulduğu bilinmektedir", (Abdülehad Nuri : "Türkiye Seyr'i Sefain
İdaresi Tarihçesi, s. 15, İstanbul 1926).
Şirket girişkinliği
nereden doğdu? İlk "Yabancı Ödünç"ünden bir çeyrek yüzyıl önce Türkiyeye
Avrupa tekniği girmiş çalışıyordu. "Tersane için 1243 (1827)
yılı ilk buhar makineli gemi (vapur) satın alınmış ise de, kıyılarımızda
buharlı teknelerin gidiş gelişleri l260 (1843) yılına kadar geri kalmıştır.
İtiraf edelim ki, memleketimizin haris komşuları kıyılarımızdan bizden
önce yararlanmıya koyulmuşlar, bu ulu işde de bize öncü olmuşlardır. Çünkü
Tersanenin şu uyanıklığı, bir iki ecnebi vapurunun Boğaziçine yolcu götürüp
getirmekte olmalarını görmekle hasıl olmuştur." (AN: Keza, s. l4).
Bu "Uyanıklık" gene
devlet eliyle Özel Sermayedar yetiştirmek prensibini güttü. Boğaziçiyle
Marmaraya (Gemlik, İzmit, Tekirdağına) giden 2 vapur, çarçabuk Tersaneden
(Devlet İşletmesinden) ayrıldı. "Eski Mısır vâlisi Abbas Paşanın oğlu ve
Abdülmecit Hânın kızı Münire Sultanın kocası İlhami Paşa gözetiminde (nezaretinde)
Mustafa Fâzıl Paşa ve Bogos Beyin idareleri altında" bir yarı derebeği-yarı
burjuva yeyim yeri kılığında "Fevâid'i Osmaniyye" (Osmanlı yararlanışları)
adlı şirket melezine çevrildi. Dikkat edelim, henüz yerli girişkinlik
Devlet malına el koyuyordu. Arkasından, bu gediği daha çok genişletmek
için yabancı girişkinlik ünlü "UZMAN" hastalığımızı tepreştirdi.
(Fevâid'i Osmaniyye)
"Gereği gibi hem kendisi, hem de halkı faydalandırıyordu... Bonald adında
bir Fransız Fevâid'i Osmaniyye'nin işlemleri Fransızca olur, idaresi yabancı
ellere verilirse daha çok faydalı olacağından konu açarak idarenin kendisine
verilmesini arz etmenin yolunu bulur ve böyle bir padişah buyrultusu (irade)
elde etti." (Keza, s.15).
Bu bir antr-akt (perde
arası) geçit oyunu idi. Padişahların ve ihtilâllerin üstünde veya altında
oynanıyordu. O geçit konaklarının amacı, başlıca dört noktada toplanabilirdi:
1 - Türkiyede kapitalist mülkiyet münasebetlerini geliştirmek, 2 - Türkiyeyi
Batı kapitalizminin savunucusuz açık pazarı yapmak, 3 - Türkiyede ecnebi
sermaye maşası bir yerli sermaye yaratmak, 4 - Türkiye işçi sınıfı ile
çalışan halk yığınlarını sindirip sömürmek…: Bütün bu genel sonuçların
özel uygulanışlarını "Seyr'i Sefâin İdaresi Tarihçesi" kitabında
heyecanlı bir roman gibi okumak güç bir şey değildir.
Bu sonuçlar hangi
mekanizma ile bu kadar çabuk, kolay ve rahatlıkla işleyebildi? Yerli ve
Yabancı sermayelerin dünyaya örnek olacak kertede sarsılmaz işbirliği neden
ve nasıl kaçınılmaz oldu? Önce buna kısaca değinelim.
OSMANLI BANKASI SALTANATI
Kırım savaşına sokulan Türkiye,
kaba yahudi düşmanlığı hikâyesindeki "İğneli fıçı"ya düşmüş gibi
oldu. Fıçının dört yanını Batılı kapitalist dost ve müttefikleri sarmıştı.
Türkiyeye: "Kaç ben kurtarayım!" diyorlardı. Türkiye hangi yana kurtulmak
için atılsa, orada sivrilen "İstikraz" iğnelerine gövdesiyle saplanıyor,
kanıyordu. Osmanlı borçları tam öyle başladı.
1854 yılı, Kırım Savaşının
silâh arkadaşları olan Londra ve Paris finans gruplarından Türkiye, yüzde
6 faizle 3 milyon sterlin, 1855 yılı Roçilden yüzde 4 faizli 5 milyon sterlin
borç aldı. (O zaman bir sterlin 110 kuruştu: 1958 yılı bir Reşat altını
161,63 T.L. bir sterlin 177 T.L. sı olduğuna göre) o ilk borç şimdiki kâğıt
parayla 1,6 milyar T.L.'sı eder. Bu günkü ufacık Türkiyenin 1962 yılı 18,5
milyar borç yaptığı düşünülürse, Koskoca Osmanlı İmparatorluğu için bir
buçuk milyar borç küçümsenebilir. Fakat, "Batılı müttefiklerimiz" Padişahlara
güvenmiyor, alacaklarını sağlama bağlamak için, verdikleri ödünçlere karşılık
mısır vergisinden başka, Türkiyenin genel gelirleri, hele İzmir, Suriye
gümrük gelirleri karşılık tutuluyordu. Padişah ölür paşa asılır: Devlet
kalırsa geliri Batı bankerlerine yarardı.
Üç dört yıl sonra,
borçları önünde iflâs eden Türkiye, gene Batılı dostlara uyup çıkardığı
kâğıt paralarının 3,5 milyonunu (Şimdiki 560 milyon) piyasadan kaldırmak
için 600,000 sterlin (Bugünkü 120 milyon T.L.) borç alınca, Batılı müttefiklerimiz,
artık Türkiye gümrüklerini: "Hâmiller (borç senetlerini elinde tutan alacaklılar)
mümessillerinden bir hey'etin gözetimi altında tahsil" etmiye geldiler.
İkisi Savaş masrafı, biri gene savaş açıklarını "kaime" (Kâğıt para) ile
kapatmak için yapılmış üç borç Türkiyeyi borçlar "Fâsit dairesi" içine
hapsetti.
Ondan sonra hemen hemen
- tefeci eline düşmüş köylü gibi, - borç ödemek için yeniden borçlanmalar
birbirini kovaladı. Çünkü alınan Ödünçlerin faizleri bir yana birde "İhraç
kıymeti" denilen oyun vardı. Hacı ağa köylüye yüz lira borç verir:
senedine 200 lira borç yazar. Batılı dostlarımızın da 100 liralık borç
senedi aldıkları zaman Türkiyeye gerçekte 50 lira verdikleri oluyordu.
İhraç kıymeti bu idi. Yüzde elliden düşük ihraç kıymetleri bile vardı.1874
Genel borç tahvilleri yüzde 43,5 ihraç kıymetli idi: Türkiye 43 buçuk lira
ödünç alıyor,100 lira borçlu çıkıyordu. Yüzde beş faiz böylece yüzde 12'lere
çıkmış oluyor, ayrıca alacaklı dostlara havadan her 100 lirada 56,5 lira
fazla borçlanılıyordu.
Böyle bir "Rezil çenber"
içine düşülmek kimseyi rahatsız etmiyordu. Çünkü, Türkiyenin egemen sosyal
sınıfları Derebeğiler de, kendi toprakları içinde yerli tefeci-bezirgân
sınıflarından aynı ağır şartlarla borç alındığını biliyorlar ve o sosyal
Düzeni savunuyorlardı. Türkiye içindeki bezirgân ve hacı ağalar Türkiye
çalışan halkından yüzdeyüz, üçyüz, sırasında bin aldıkları için, "gâvurun"
görünüşte yüzde beş altı faiz istemesini, dostlukların en fedakârcası bir
davranış sayabiliyorlardı. Çünkü yabancıdan yüzde beş, on, faizle alınan
paralar, Türkiye içinde sermaye edilinip, Türk üretmenlerinden yüzde yüz,
üçyüz faiz sızdıracak biçimde işletilecekti. O yüzden, ecnebi tefeciliği,
bey ve efendilerimizin hiç birisine anormal veya olağan üstü bir vurgunculuk
gibi görünmüyordu. İhraç kıymetlerindeki aşırı insafsızlığın Devleti iflâsa
götürdüğüne gelince, aslında sermayedârlarımızın istedikleri de bu Derebeği
Devletini bir an önce çökertip dize getirmek ve en sonunda teslim almaktı.
Bu bakımdan yabancı sermaye dışardan, yerli sermaye içeriden elbirliği
edip, sebâ sedlerinin temellerini kazıyan fareler gibi Osmanlı İmparatorluğunun
temellerini aşındırmakta düşünmeden anlaşmış durumdaydılar. Sınıf determinizmi
buydu. Aldanmak yok, elle tutulur hesap ve sosyal eğginlik vardı bu işte.
1860 yılı Baron von
Hirsch adlı bir "endüstri şövalyesi"nden adı 400 (kendisi, yâni ihraç kıymeti
212) milyon frank ödünç alındı. Şarlatan hâpse girince 1862 yılı gene adı
200 (kendisi: ihraç kıymeti 136) milyon frank borca girildi. Her iki son
ödünçle Türkiye, bu günkü para hesabı 240 milyon T.L. eline geçirmiş görünerek
392 milyon Türk lirası borçlu çıkartılmasını batılı dostlarının bir lütfu
saydı. O yıl Türkiyenin sırtından merkezi Londrada Otaman Bank,
öküzün derisinden çarık çıkarır gibi çıkartıldı. Ertesi yıl aynı şartlarla,
kalp paraları değiştirmek için 150 milyon frank (7 milyon altın, 1, 12
milyar bugünkü Türk lirası), Galata bankerlerinin alacaklarını karşılamak
için 50 milyon frank (2,2 milyon altın 3520 milyon bugünkü Türk lirası)
borca girilirken, beklenen misafir geldi: Osmanlı Bankası sultandan
daha egemen yetkileriyle Türkiyenin başına oturdu.
Böylece Türkiye halkı
karşısında sermayenin yerli yabancı ayırdı kalmamıştır 3520 milyon alacaklı
Galata Bankerleri (Yerli sermaye), 1.120 milyon kâğıt para oyunu
ile Devleti Batılı dost finans Kapitale yeniden borçlandırarak kutsal İmparatorluğun
hazinesine ortak çıkmıştır. Bu yağmanın gerisi çorap söküğü gibi gitti.
1865 yılı Türkiye ansızın borç ödiyemez duruma girince: "Birinci Tertip
Genel Borçlar Tahvilleri",1873 yılı: "İkinci Tertip Genel Borç Tahvilleri",
1874 yılı, Osmanlı Bankasına yeni imtiyazlar sunularak 20 yıl kuponları
ödeme konturatı ve "Üçüncü Tertip Genel Borç Tahvilleri" çıkarıldı...
ve 1789 Fransasındaki bir kaç şirket yerine, Türkiyede "Allahüteâlâ" gibi
bir tek kumpanya: Osmanlı Bankası "Her yerde hâzır-nâzır." Kurşuni devletlû
"Eminance grise" oldu.
Kurnaz Batılı Finans
Kapitalin İngiliz-Fransız kalesi, Türkiyenin bütün gelir kaynaklarına
Davul zurna çalarak sahip çıkmak için İslâv Barbarlığını koçbaşı gibi kullandı.
Doğu Avrupanin bütün lenduha Antika İmparatorluklarını (Çar Rusyasını,
Avusturya Kayzerliğini, Osmanlı Sultanlığını) birbirine düşürdü; 1854 Kırım
Savaşını dışarıdan içeriye soktu: 1866 Kandiya isyanı, 1869 Süveyş kanalı
isyanı, 1877 Plevne Savaşı, 1885 Doğu Rumelinin Bulgaristan'a katılması..
Türk'ün belini kırdı. Borçlar bütçe açığını, bütçe açıkları borçları kovaladı.
Harp ihtilâli, ihtilâl harbi kışkırttı.. Osmanlıya ne istenirse yaptırılabilirdi.
DÜYUNÜ UMUMİYE SALTANATI
Bir tek banka Şirketinin
şubeleri ve Kapitülasyon kuralları, Türkiyenin gereği gibi sağmallaştırılmasında
yetersizlik gösterdikçe, yeni bir örgüt gerekti. Orijinal ilk "Karma
Ekonomi" kuruldu: (Türk, İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Avusturya)
İmtiyazlı Tahviller Hâmillerinin mümessillerinden derlenmiş: "Düyun'i
Umumiyye Varidat'ı Muhassasa İdaresi" (Genel Borçlar Tahsisli Gelirler
idaresi) doğdu. Mısır vergisi, Osmanlı Bankası kanalıyla İngilize
kaptırılmıştı. Tütün - tuz damga resimleri - İpek âşârı,
Balık ve av resimleri "İstanbul Bankalarına"... 1881
yılı önceki Finans Kapitâl tekellerine: Tünbâki resmi, Bulgaristan,
Doğu Rumeli, Kıbrıs gelirleri peşkeş çekildi. Gelirleri her yıl: artık
hiç bir gerçek gücü kalmıyan Devlet değil, yerli-yabancı SERMAYE hazretle·
rinin güvendiği Düyunu umumiye toplıyacak: 490.000 lirayı (Şimdiki
86 milyon Türk lirasını) Galata bankerlerine ödedikten sonra, kalanın
beşte 4 ünü fâzilere, beşte 1'ini Tahvilleri "İtfâ" (söndürmek)
için ayıracaktı.
1888 yılı, Batı dünyasının
yeni olduğu ölçüde daha yırtıcı ve atılgan bir finans kapital çetesi sahneye
girdi: Prusyalı Yunker (Ağa-Paşa) yapısıyla Türkiye yapısına daha kolayca
kaynaşıveren Alman Emperyalizmi Silâh satmak üzere Doyçe Bank'tan verdiği
1,65 milyon Sayd'ı mâhi (Balık avı) ödüncü ile turnayı gözünden
vurdu.1890 yılı Düyûnuumimiye İdaresi çeşitli Türkiye Sancak (il) lerinin
"Hububat âşârını" da ele geçirmeye girişti. Böylesine uslu "yağma
Hasanın böreği" artık biricik Anonim Şirket geleneğini de çatlattı.1888'den
1906 yılınadek Türkiyede 94.885.000 frank sermayeli 3 ve 495.000 Türk lira
sermayeli 2 olmak üzere 5 Anonim Şirket daha kuruldu. Bu günkü para ile
18 yılda 1 milyar liraya yakın (763,980 milyon yabancı sermaye, 79,20 milyon
yerli sermaye) "Yatırım"ıydı bu.
"Hürriyet",
yahut "Meşrutiyet" adını alan 1908 Devrimini anlamak için herşeyden
önce bu 1 milyarlık, ve ondan önceki ödünç biçimli olanlara milyarlık
Finans kapital "Yatırım"larını gözönüne getirmek gerektir. 1854'ten 1903
yılına dek 50 yılda Türkiye 26 finans kapital "Ameliyatı" geçirmiştir.
"Hasta Adam"a her iki yılda bir para ve egemenlik ampütasyonu! O 26 ameliyat
içinde yalnız 3 taneciği hiç değilse görünüşte "olumlu" bir amaç gütmüştür:
Demiryol onların karakteristiği ötekilerden hiç ayrılmadı.1870 yılı
"Rumeli Şimendiferleri istikraz" için Bruxeiles'de Baron Hirsch'le
bir anlaşma yapıldı: alınan 254.430.000 franka karşılık 792.000.000 frank
borçlu düşecektik. İdarecilerimiz gibi "asil" olan Baron 100 liralık tahvilleri
42,5 liraya satarak 170 milyonu cebine indirince sırra kadem bastı. Şükredilmeli,
Baron "Endüstri şövalyesi" çıkmasaydı, bu günkü parayla 1 milyar 850 milyon
lira karşılığında 21 milyar 300 milyon lira ödenecekti.
1894 yılı, bir finans
grupu ile Doyçe Banktan "Rumeli Şimendüferleri Avansı" olarak 40
milyon frank (Bugünkü: 470 milyon T.L.); 1903 yılı, gene Doyçe Bank ile
Anadolu Demiryolları Şirketinden "Bağdat istikrazı, Birinci Tertip"
olarak 2 milyon 376 bin (bugünkü: 380 milyon) lira alındı. Rumeli demiryolu:
girdiği yerde bir ihtilâl patlatarak, en sonra Balkan savaşı ile İmparatorluğun
Rumeli topraklarını kopartmıya yaradı. Anadolu demiryolu: İngiliz
gurupu ile Alman gurupu arasındaki Birinci cihan savaşını patlatarak, İmparatorluğun
gömülme törenini sağladı. Modern finans kapitalin bir ülkede en "olumlu"
davranışı da bu idi. O hengâmeler ortasında Türkiye'nin varı yoğu SERMAYE'ye
teslim edilmişti: Mısır vergisi, Hükümetin genel gelirleri, (özellikle:
İzmir, Suriye gümrükleri), İstanbul gümrükleri ve oktruvası, tütün tuz,
damga, içki, deniz ve kara avcıları, ipek âsârı, Bulgaristan, Doğu Rumeli,
Kıbrıs gelirleri, geri kalan gümrük gelirlerinden 390.000 (şimdiki 30 milyon)
lira, Tünbeki şirketi, Tünbeki gümrüğü arttırımı, Çeşitli toprakların öşürleri
finans kapitalin elindeydi. Bütün bu alacakları ne Abdülhamidin kişiliği,
ne sallanan hafiye teşkilâtı sağlama bağlıyamazdı. Bütün bir millet, olmazsa
bir çok milletler finans kapital burjuvazisinin iratlarını ödemiye kefil
olmalıydı.
Fransız derebeği Devletini
yıkan burjuvaların alacağı 32 milyarsa, 1881 yılı Osmanlı Derebeği Devletinin
aldığı ödünçler "Tenzilâta mazhar" edilen 13 milyarla tam 30.4 milyar bugünkü
Türk lirası idi. Rivarol'un 1789 Fransası için söyledikleri, 1908 Türkiyesi
için şöyle tekrarlanabilir: "Şurası muhakkak ki, (Yerli - yabancı) bir
çok burjuvalar (Türkiyede) bir yeni düzen (Meşruti Hürriyet) istemişlerse,
kamu borcunu Abdülhamidin garantisinden daha sağlam olan Türk milletinin
garantisi altında koymak için istemişlerdir."
Türkiye 1854'ten 1914'e
kadar 60 yılda 40 istikraz yaptı: her 3 yılda 2 Ödünç! İstikrazların uzun
yıllar durduğu iki devir vardır: İlki: 1874 ile 1886 da Düyûnuumumiye Saltanatını
Türkiye içine yerleştirme pazarlığının sürdüğü 12 yıldır. Türkiyenin belli
başlı gelir kaynakları üzerine finans kapitalin demir eli konulur konulmaz,
istikrazlar çağı yeniden açılmış,1886'dan 1896'ya kadar 10 yılda tam 9
istikraz yapılmıştır. Fakat ondan sonra gene epey ansızın bir tökezleme
göze çarpar: 1896'dan 1909'a kadar geçen 13 yıl içinde Finans Kapital hazretleri
Türkiyeye 2 istikrazdan başkasını yapamayıverir. Bu, o zaman için tesadüf
gibi görünse bile, bu gün, olayların muhasebesi yapılırken açıkça görünüyor
ki Finans kapital tam o yıllarda artık Abdülhamide resmen rest çekmiş,
ve koynunda yetiştirip beslediği Con Türklerin gölgesinde gizli gizli kışkırtılan
1908 Devrimini beklemiştir. 1908'le birlikte "Bekleyiş" biter. Sermaye
efendimiz, istediği düzen kuruluncaya kadar sıkıca kapattığı istikraz kesesinin
ağzını 1908 devrimi ile birlikte yeniden açar. Ve tâ 1914 yılına kadar
hemen her yılda bir defa. (hatta 1911 yılı 2 defa) ödünç verir. Türkiyenin
geriye nesi kaldıysa (gümrükler, âşârlar) ele geçirir. "Soma - Bandırma
istikrazı", "Hudeyde - San'a istikrazı," "Konya ovasını sulandırma istikrazı,
Doklar istikrazı, İanc hissesi istikrazı". Türk Milletini Millet Meclisi
aracılığı ile yeni tipte borçlanmalara doğru iter. O sırada Şirket yatırımları
görülmedik ölçülerde alır yürür. Türkiyede 1883'ten 1908'e kadar 25 yılda
yalnız 6 anonim Şirket kurulmuştur. 1909'dan 1914 e kadar 5 yılda ise,
93 anonim şirket kurulmuştur. 7-8 yılda 1 şirket yerine,1 yılda 10'dan
fazla şirket!
Kamu borçlarının millet
garantisi altında sokuluşu, Lozan Zaferinden sonra 13 Haziran 1928 Paris
anlaşması ile Osmanlı mirasına konmuş milletler arasında şöyle üleştirilmiştir:
| 17.10.1912'den önceki istikrazların yüzdesi | 17.10.1916'dan sonraki istikrazların yüzdesi | |
| Türkiyeye | 62.25 | 76.54 |
| Yunanistana | 10.57 | 0.55 |
| Suriyeye | 8.17 | 10,17 |
| Yugoslavyaya | 5.25 | - |
| Iraka | 5.09 | 6,25 |
| Filistine | 2,46 | 3,03 |
| Bulgaristana | 1,62 | 0,16 |
| Arnavutluğa | 1,57 | - |
| Hicaza | 1,13 | 1,39 |
| Yemene | 0,89 | 1,09 |
SERMAYE: HESAP ve
GARANTİ İSTER
Türkiye ilk istikrazını 1854
yılında yaptı. Aradan 9 yıl geçmedi, biriken borçlar üzerine, yabancı alacaklıların
mümessili olan dev finans kapital şirketi Osmanlı Bankası Türkiyeye bir
Fatih gibi girdi. Girdikten sonra 10 yıl geçmemişti ki (1879) Osmanlı Bankası
yeni imtiyazlarıyla Türkiyenin en büyük EKONOMİK iktidarı kesilmişti.
Fakat, sermayenin yalnız ekonomi iktidarı yetmezdi. O, Devlet alacaklısı
olarak SİYASÎ iktidarı ele geçirmezse ekonomi gücünün garantilenmiyeceğini
biliyordu. Siyasi egemenliğini Tanzimattan beri zorluyordu. Namık Kemalleri,
Con Türkleri onun için Avrupaya kaçırıyordu. Paşalar ve beylerle, sultanlar
arasında ikide bir patlak veren saray ihtilâlleri, en sonunda Abdülhamidi,
ilk Millet Meclis denemesine zorladı.
Türkiyede ilk
Parlâmento girişkinliğinin genel olarak SERMAYE, ve özellikle DEVLET ALACAKLILARI
kampanyası olduğu, kısacık ömrü içinde yapılmış başlıca Meclis müzakerelerinde
apaçık okunur. "Mebusan" toplantılarında Abdülhamit PARA, Milletvekilleri
HESAP ("Emniyet" dedikleri GARANTİ) istiyordu. Abdülhamidin eski
kurt Devletlûları,101 gün sürecek Meclis toplantılarının 60 gününü; (Tören
Söylev "Makale" And içme iç tüzük - Vilâyet, Belediye, Basın kanun ve tüzükleri,
Donanma ziyaretleri) ile geçirtti. Bu asıl önemli para işini en sonda sıkıştırıp,
acele oldu bittiye getirmek taktiği idi.
Önce Karadağ, sonra
Moskof savaşı patlayınca, Yenişehirlizâde Ahmet efendi, dayanamayıp
"Makale"sini okudu:
"Milletvekilleri
Heyeti, iki aya yaklaşıyor, yalnız bir takım tüzükler ve kanunlar ile uğraşıyor.
Maliye Dengesinin düzeltilmesi için, halka cidden EMNİYET verecek bir suret
bulunmasına ve memur maaşlarından yarısı kadar bir şeyin savaş sonuna dek
kesilerek, fazla memurların TENKİHİ (sayı ve maaşlarının azaltılması) ile
birlikte kimi bendegâhının (kapıkullarının) almakta oldukları "tayın"lar
lüzumsuz ve satın alışları uygunsuz olduğundan bunların dahi düzeltilmesine
ve rüsumat ve Posta ve Âşar ve sair mal memurlarının hazineyi ziyana sokacak
özelliklere güçlerinin yetmemesi için elde bir kanun bulunmadığından bu
yolda bir kanun konulmasına ve olağanüstü masraflar adıyle Dengede açık
gösterilen 14 milyon liralık (bugünkü 2,4 milyar) bir farkın bu suretle
kapatılabileceği hesap edilerek anlaşılmıştır."
Meclis Başkanı,
işi hemen "encümene havale" etti. (Bu söz, ondan sonra Türkiye edebiyatında
bir konuyu atlatmak anlamına kullanılan tiryaki sözü olacaktı). Bir başka
çıban başı daha vardı: "İstanbullu muâfiyetleri". Gerçekte bu Devletlûlara
kapıkullarının ve kodaman şehir tefeci ve bezirgânlarının askerlikten ve
vergiden imtiyazlı tutulmalarıydı. Ona da Süleyman bey (Niş) dokundu:
"Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin meymenetli uğurlarında ne yolda
can ve mallarımızı fedâye hazır bulunduğumuz bütün Osmanlılar adına ahd
ve misaak (sözleşip anlaşılmıştı.) edilmişti. Bu teahhütlerimizin yerine
getirilmesinde Taşra (İstanbul dışı iller) halkının şimdiyedeğin göstermiş
bulundukları ve daha gösterecekleri besbelli olan yüce çaba ve hamiyyeti
(milli onuru) tasdik etmemek hiç kimsenin elinden gelmiyeceğinden fiiliyatta
özge (bu sözcüğü Nişli aynen kullanıyor) şâhit istemez... Bu vatan sayesinde
zenginlik ve zenginlik (servet ve sâmân) edilerek genel vergilerden mufalıkla
kayrılarak Yurt hizmeti şerefinden şimdiyedek mahrum kalan İstanbul zenginlerine
âit ve pek acele olan para yardımı bakımından henüz bir tek fedakârlıkları
görülmüyor."
"Başkan. - Bunu
da verin, öteki kâğıda iliştirilsin.. İngiltere Devleti hak tanır ve tarafsız
bir Devlettir." diye, konuyu, İngiltere elçiliğine Meclisin şükrân
mektubu sunmasına çevirtiverdi. (12 Mayıs, 27. Toplantı, I Oturum). Derebeyi:
kapıkullarının maaşlarını kesmek istemiyor; Sermayedar: iktidarı ele geçirmedikçe
kesenin ağzını açmıyordu. Kabak köylünün başına patlarken, ağaya da dokunması
akla geldi : "Ağnâm" (Koyunlar: hayvan vergisi) ele alındı.
Halil bey (Suriye)
- "Ağnâm vergisine bir misli zam etmek şikâyeti çeker."
Manok efendi
(Halep) - "Ağır değildir." (O kapitalist gibi hesaplıyordu.)
Yenişehirli Zade
Ahmet Ef. (İzmir). - "Yarım çarıklı çiftçi savaş yardımını verirse,
burada iki atlı arabaya (O zaman "Kadillak" yok) binenler niçin
vermesinler? Bu gün kuru ekmek yemiye razı olmalıyız. Buğday ekmeği yiyorsak
arpa ekmeği yiyelim, az harcıyalım."
Manok Ef. (Halep).
- "Yurdumuz ortak Vatandır. İstanbulda daha zengin adamlar vardır. Onlar
daha çok yardım etmelidirler."
Başkan. - "...
Yalnız benim elimle kayıkçı, balıkçı gibi adamların ellişer, altmışar,
para olarak toplanan yardımına ben şâhidim."
Astarcılar Kâhyası
Ahmet Ef. (İstanbul). - "İstanbul ehalisi vergiden kaçmadılar, verdiler...
Oysa, şimdi yedek 60 paralık bir şey için bir kaç takrir gönderdik; karşılığını
alamadık. Ehâli bu gibi işlerde EMNİYET (Garanti) ister. Eski Başvekil
Mahmut Nedim paşanın bu kadar şeyleri var. Zimmetleri olduğunu gazeteler
dahi yazdı. Yüce Kapı (Bâb'ı Ali) birisine bakmadı."
Mustafa bey
(Yanya). - "Yurdu kurtarmak ve namusu ikmâl etmek uğruna herkes malını
değil, canını fedaya hazırdır. Fakat, herkes vereceği şeyin ne için alındıysa
oraya harcanmasını ister. Herkes Savaş için para verir de, sonra meşru
olmıyan bir masraf yapılırsa işte bu olmaz. Bugünedeğin EMNİYETSİZLİK de
bundan çıkmıştır, sanırım."
Yenişehirli zâde
A. Ef. - "Eğer iş yapacaksak, İstanbul'dan başka yerler ehalisini teşvik
edecek bir yol düşünmeliyiz. Görsünler ki, Bakanlar ve Milletvekilleri
yalnız fukaranın yakasını tutmuyor... Vilâyetlerden önce İstanbulda da
bir şey yapalım. Gazetelerde herkes görsün... Birincisi Tenkih (Masraf
azaltımı) yapalım. İkincisi: gelirlerimizi ne yolda idare edecek ise, ona
göre bir kanun, bir tüzük yapalım. Ondan sonra âşâra mı, vergiye mi zammedeceğiz?
Her ne yapacaksak yapalım. Bu suretle ehali dahi EMİN (garantilenmiş)
olur. Bundan önce bir şey veririz diyemeyiz." (28. Toplantı, 2.
Oturum.)
Yardım, Vergi tartışmasında,
görüyoruz, yerli yabancı, müslüman olan olmıyan bütün Sermaye Derebeği
Devletine karşı tek cephedirler. Meclisin bütün duygululuğu, Derebeği Devletinin
hesaplarına el koymaktadır. Çıkmaz, bu yönde yontulmaktadır. Derebeği oyalamasına
karşı 29. Toplantının 2. Oturumunda İstiyzâh (soru önergesi) yapıldı
: 1 - Beş on yıldır Devlet gelir ve giderleri nedir? 2 - Yıllık gelir artıyor
mu? Ne kadar? 3 - "Artan gelirden ne yolda yararlanılıyor? İstikrazlardan
bütçeye her yıl düşen faiz ve amortisman yıllık gelir artışıyla orantılı
mıdır? Değilse aradaki fark nedir?" 4 - "Faydasız memurlarla lüzumsuz masrafların
çoğalmasının, bayağı gelirden üstün olduğu anlaşılıyor?" Denge düzeltimi
(mali muvazenenin ıslahı) için hazine ne düşünüyor? 5 - "Bu gidişle mâliyenin
geleceğinin hangi sonuca varacağı üzerine bir istatistik ve maliye hesabı
var mıdır? Varsa nedir? Yok ise, Mali durumların geleceğine EMNİYET ve
GÜVENÇ verecek kıyaslama HESAP nedir?"
Başkan. - "Maliye
Bakanlığı her yıl pek ayrıntılı kitap kadar maliye dengesi yayınlar. O
kitaplar vilâyetlere geldi mi? Bu iş on, on iki, on beş yıllık bir iştir."
1877 den 12 yıl öncesi:
yüzde 50 "ihraç kıymetli" (yani bir verilip iki yazılmış ve "Londradaki
bir müesseseden" yapılmış "Birinci Tertip Genel Borçlar Tahvili"
yılı (1865) tir. Bunlar "Galata bankalarına âzami 24 yılda ödenecek
çeşitli tahviller"dir... 1877 den 15 yıl öncesi: Osmanlı Bankasının Londrada
kurulduğu yıldır (1863)... Tam o yıllarda Yerli - Yabancı (Galatalı
- Londralı) Finans kapitalin Türkiyede Bütçe hesaplarını yayınlatması,
Derebeği Devletinin Kapitalist Devletine doğru gidişinde Sermayenin oynadığı
rolü açık açık belirtmez mi? Böyle bir ülkede en az 19 uncu yüzyıl ortasındanberi
"Sosyal sınıf"ların "Çağdaş Uygarlık" yönünde ne kadar yol
almış bulundukları anlaşılmaz şey midir?
Fakat, Neden Türkiyenin
böylece "Çağdaş Uygarlaşma"sı, Batıdakinin tersine memleketi yükselteceğine
alçalttı? Bu ayrı konudur. Onu kuru mantığımızdan çıkıp olayların gidişine
uyarsak kavrıyabiliriz.
YERLİ SERMAYEYE KARŞI:
DEVLET+ECNEBİ
Abdülhamidin Derebeği Devletine
karşı tek cephe kuran yerli ile yabancı sermaye Türkiyenin Batı
Avrupa uğruna kurban edilmesi konusunda farkına varmaksızın ayrılırlar.
Gerçi Türkiyedeki antika Tefeci - Bezirgân sermayesinin yapısı "rezonans"
bakımından (1) Batının sermayesinden çok "Finans kapital"ine
yaklaşır. Onun için iki taraf çabuk anlaşmış, Derebeyi Devletini teslim
almak taarruzuna geçmiştirler. Ama, bu taarruzda Batı finans kapitalinin
amacı Türkiye'de modern sanayii kurdutmaksızın, kendisine acentelik edecek
bir müttefik kapitalist sınıfını uşaklaştırmaktır. Onun için : "tavşana"
(Yerli sermayeye) "Kaç!", Tazıya (Derebeyi Devletine) "Tut!" der. Bir yanda
(Con Türkler'i kanadı altına alarak Abdülhamid'e karşı "Hürriyet sever"
görünür; ötede el altından Türkiye'nin yüksek idareci kadrosunu görülmedik
lüks ve rüşvetle kendi emri altına sürükler. Bu tezatlı davranış Dış politikada
da aynen güdülür: bir yanda Türkiye'nin türk olmayan milletlerini ve Çar
Rusyasını Osmanlı devleti üzerine saldırtır; ötede, Çar aşırı gitti mi,
bütün "Yüce Devletler" (Düvel'i muazzama) karşısına çıkıp : "O kadar demedik!"
yollu, Batının ekonomik ve politik egemenliğini en iyi sağlıyacak bir "Tarafsız
hakem" kürküyle ortalığı yatıştırır, görünüp parsayı toplar. Batı kapitalizminin
bu alicengiz oyununun da en uysal maşası Türkiyedeki türk olmayan kapitalistlerdir.
Yüzyıldır hiç şaşmaksızın sürüp giden "Batılı dostluk" politikasının
(tipik örneklerle belgeleşmiş) en eski ispatı gene Türkiye'nin ilk Millet
Meclisi zabıtlarında bütün ayrıntılarıyla okunabilir.
Derebeği Devletinden alacaklılarına
"Emniyet" istenirken: gâvur, müslüman, yerli, yabancı sermaye bir
olur. Derebeği Devletinin her türlü ekonomik, sosyal ve politik güçlerimizi
çökerten pahalı ve lüks, lüzumsuz ve baskıcı bürokrasisine karşı "TENKİYHÂT"
(Maaş indirimi) istenince, her kafadan bir ses çıkmaya başlar. Mecliste
Paşalarla azınlık Milletvekilleri, hele müslüman olmıyanlarla sarıklılar
elele verirler.
Halil bey (Suriye).
- "Ağnam ve âşâr vergileri ve askerlik bedelleri birleştirilerek, herkesin
üzerine mutedilce bir şey yapma yolunu tutmak daha uygun görülür. Ama,
ilk iş olarak maaşların tenkihi ve fazla ve lüzumsuz memurlukların kaldırılması
gerekli görülür."
Manok Ef. (Halep).
- "Kâyime dolayısıyle maaşlar zaten yeteri derecesine inmiş demektir.
Oysa, memurlar onu da alamıyorlar".
Halil Ef. - "Kesilmesi
istenen memurun maaşı değil, Mühtâcın maaşı, 25 bin şu kadar kese çıraklık
maaşı.."
Sebuh Ef. (İstanbul).
- "İki yıldanberi konsolid kâğıt larının faizleri verilemiyor."
Astarcılar Kedhudası.
- "Zimmetleri olduğu gazetelerde dahi yazıldı."
Hamazasb Ef. (Erzurum).
- "Teessûf ederim. Vatan çocuklarından beş altı yüz bin kişi hudut üzerinde
bulunup, mühimmat ve erzaka ihtiyaç varken, Milletvekilleri vaktiyle şöyle
oldu, böyle olacak diye vakit kaybediyorlar. İhtilâs, hırsızlık için bir
Şey varsa başka zamana bıraksınlar. Kimileri maaşları tenkih etmek, kimileri
Mahmut Paşanın ihtilâsına bakmak istiyorlar. Bunlara sonra bakmalı."
Rasim bey (Edirne),
"Bir çobanın dört kuruş verdiği gibi, memurlar dahi maaşlarını biraz
eksik alsalar.."
Başkan (Ahmet Tevfik
Paşa). - "Memurun aylığından on bin kuruş keserseniz bilin ki, hazine
üçyüz bin lira zarar eder."
Yusuf Paşa (Maliye
Bakanı). - "Hazinenin bir usulü var ki, ilmühabersiz mütâcinden olanlar
olur. Lâkin şimdi tevcihat sırasında girdiğinden... Tenkih tetkike muhtaç.
Tetkike vakit var mı? Yok mu? kulunuz derim ki, elbet de bu Devletin ülkesinde
olan gelirlere nisbetle gerek mütekaitler, gerek mâzûller, gerek mühtaçlar
için maaş azdır. Vermek lâzımdır. Verilmez olmaz. Kimi fukara aç kalır,
arzuhaller verir."
Abdürrezzak Ef. (Bağdat).
- "Duâgûlar (duacılar) kadim Osmanlı Devletinin duâcılarıdır. Yüz kuruş,
iki yüz kuruş alacâgı olursa bundan ne anlaşılır? Hiç olmazsa beşyüz kuruştan
yukarı almalı. Çünkü Fukaraların dahi duası yüce Devlete lâzımdır,"
Yusuf Ziya Ef. (Kudüs).
- "Bunlar çalışarak mükemmelen ekmeklerini kazanabilirler... Başka işlerde
uğraşırlar. Dört beş çeşit tahsisat alanları bulunur."
Mepus. - "İşte
defter önümüzde. Mâzüllere, mütekaitlere 25 bin kese veriliyor. Ülemâ yalnız
19 bin kese... Bin kese: Asker içinde, nüvvâb (kadı, hâkim) içinde, bilmem
nesi hepsi içinde olduğu halde... Şu sınıfın kanununa dokunmaktadır,"
Başkan, - "Adaleti
sorarsanız, evkaftan falanın bin kuruş aldığı olsa, burada onun beş parasını
kesmiye hakkımız yoktur. Bu devletin eski nizamıdır, kesmiş."
Yusuf Paşa. - "Bir
neferin maaşı 30 kuruştur. Onun nesini keselim? Onun beş çocuğuna verilecek."
Abdürrezak, - "Mâdem
ki müddetimiz (Meclisin ne kadar süreceği!) bilinmiyor. Bunu gelecek yıla
bırakmalı... Teb'anın hepsi Devletin iyâli (çoluk çocuğu) demektir. Bir
mikdar maaş vermemek gerekmez."
Ahmet Ef. - "Mutlakaa
üçte bir maaşlarından."
Başkan. - "Bunu
geçtik mi?"
Heyet. - "Geçtik."
...... - "Bu aralık
askere ilişmek câiz değil! " (II Haziran oturumu.)
Rasim Bey - "Hemmâzüllük,
(işten kovulmuş) hem feâl işlerde bulunarak maaş alan memurlar var."
Başkan. - "Bu
kimselerin ismini söylemiye davet ediyorum sizi."
Rasim Bey. - "Bu
memurları fâş etmek istemem." (Başkan Paşa da "Mâzülin" dendir. İsrar edince)..
Bu memurların tam bir listesi bulunsa idi bir çok isimleri işaret etmek
mümkün olurdu."
Yusuf Paşa. - "Bu
listenin hazırlanması uzun zamana bağlıdır."
Meclise: "Binbaşı'dan
yukarı savaşta olmayan subay tayınlarının kaldırılması... Büro masraflarının
azaltılması ve duagûlara ayrılan maaşların kaldırılması" teklif edilince
"Komisyon kararı bir çok sarıklı mepuslar tarafından itirazâ uğradı"
(13 Haziran 1877 tarihli La Turquie gazetesi.)
Böylece, bir az güneşin
altındaki özel yerini isteyen yerli - müslüman Türk sermayeye karşı
Yabancı sermaye hemen yerli gayrimüslim - gayri Türk sadık
ajanları kanalı ile bütün antika derebeği güçlerini (en başta paşalar
ile sarıklıları) harekete geçirir. Türkiye'de bir az milli menfeat gütmek
isteyen cılız yerli-Türk sermayeyi inmelendirip teslim olmıya zorlar.
BANKANIN DOKUNULMAZLIĞI
Konu para ve banka işlerine
gelince bölünme ve çatallaşma daha çok artar. 21 Mayıs (30. toplantı) da:
Hicaz, Batı Tarablus, Bağdat, Basra ve Yemen dışı bütün imparatorluk için
2 milyon kayme (kâğıt para) kabul edildi.
Rasim Bey (Edirne)
- "Bu kaymeler üzerinde ulu Hazine ile Bankanın dengesi ne yolda olduğuna
dair sorduğumuzun karşılığı gelmedi: Bankaya bir şey verecek miyiz?"
Başkan - "Bu kaymeler
ne vakit basıldı?"
Hey'et - "Geçen
yıl."
Başkan - "Evet.
Çünkü bir takım vakti geçmiş borçlar çoğaldı. Devlet sıkıştı. Acele kayme
bastı. Borçlarına verdi. "
Rasim Bey (E.) -
"Şu iki milyon kaymelerin hepsi savaş için mi?"
(Üçüncü madde okundu: 500.000
kese olağanüstü savaş masraflarına, 400.000 kese gelecek olağanüstü masraflara,
400.000 kese gayrımuntazam rehinli borçlara , 20.000 kese bakır paralardan
kuruşluğun beşer paralığa çevrilmesi için sermaye olarak ayrılıyordu..)
Sebuh Ef. (İstanbul)
- "Rehinli borçlara verilecek deniyor. Verilmişmi, verilmemiş mi? Bir
de yalnız rehinli borçlara verileceğini anlıyamadım. Rehinsizlere de bir
şey verilmeli."
Başkan - "Biz İstanbul'luyuz,
biliriz. Devlet istikraz ede ede para bulamıyarak, en sonunda bir yerde
para buldu, ama şu kadar kâğıt rehin verirseniz veririz, dediler. Rehin
verdik aldık. Şimdi biz ne dâvâ ediyoruz? Biz hesap dâvâsı ediyoruz. Hey'et
sorsun."
Hüdaverdi Ef. (İstanbul)
- "Kulunuzun her ne kadar gereği gibi bilgim yok ise de, sanırım, bir
takım bankalara Devlet borç etmiş. Bu bankalarda Devletin bir takım sehim
(hisse sahip)leri rehinlidir. Bunlar Devletle yazışmışlar: (Şu kadar kayme
verirseniz yanımızda bulunan rehinleri satmayız) demişler. Çünkü, eğer
satılacak olursa bundan büyük zarar çıkacakmış."
"Bankalar" denilen
kaç kişi? O bir avuç adam herşeyin üstünde güçlü görünen Devleti karşısına
almış: Şartlarını dikte ediyor. Koca Mecliste kimse bu trajediyi aykırı
bulmuyor. Çünkü, orada "Herkes" değilse bile sözü geçenler "Bankaların
adamıdırlar. Netekim "Reis" (Ahmet Vefik Paşa) karışır:
Başkan - "Efendim,
geçmişle savaşıyoruz. Bundan 8 ay önce denilmiş ki (Eğer paralar verilmezse
falan şey satılır!). Bu iş olmuş, geçmiş; şimdi satalım mı, kurtaralım
mı? Geçmişe çâre bulmalı. Fakat bu Mecliste hiç bir şey yapılamaz, buna
Şubede bakmalı."
"Şube" neden Meclis'in
yerine geçiriliyor? Bunu I4 Haziran Oturumunda "Reis" şöyle anlatıyor:
Başkan - "...
Encümen tayin ettiniz, Vükelâ (Bakan.. lar) geldi. Fakat, gerek Bakanlar,
gerek encümen üyeleri şikâyet ediyorlar ki, Encümende herkes dolu, bir
iş göremiyorlar. Ben iş görelim dedim. Üyeler münasebetsiz cevap verdiler.
İş görmek tarafını tutmuyorsunuz. Bana bırakılırsa iş gördürürüm. Encümeni
beş kişiden ibaret yaptık ki söz söylemek kaabil olsun. Sonra o beş kişiden
şubelerde kimse kalmadı. Herkes Encümene soruyor. Encümenden işi bitiremediklerinden
şikâyet ediyorlar. Şimdi oyunuz ne ise bildirin. Encümeni kapıyalım da
kimse girmesin mi? Yoksa öyle açık mı gitsin? Cevap var mı?"
Mustafa Bey (Yanya)
- "Buyurduğunuz doğrudur. Ancak kendi kendine iş görmeli. Fakat iç tüzük
müsaittir. üyelerden her kim isterse gidip görebilir."
İç tüzük Batı Kapitalizminden
tercüme edilmiş: Batıda "Serbest rekabet" var. Türkiye'de ise Devlet
işleri üç beş kişi arasında, üstü kapalı yürütülmek gerek. Çünkü bir avuç
finans kapitalist 90 kişiyi bile kandıramıyacağından korkuyor.
Onun için Millet Meclisi
oldu bittilerin onaylanma değirmeni sayılıyor. Oldu bittileri kurcalıyanların
zabıtlarda adları bile geçirilmiyor:
Bir Milletvekili -
"Bakır paraları beşliğe çevirmek için, böyle zorlu zamanda 20 bin kese
sarfında ne anlam var? (Cevap yok)."
Dördüncü madde
okunur: "Kayımelerin karşılığı GENEL GELİRlerle garanti edildikten
başka EREĞLİ KÖMÜR MADENİnin ve İSPARMAÇET ve MİHALİÇ ve öteki ÇİFLİKLER
karşılık gösterilip her yıl tedavülden alınacak 100 bin keselik kaimeler
için dahi AYDIN vilâyetinde bulunan Aydın ve Saruhan sancakları ÖŞÜR gelirleri
ve Aydın ve Konya AĞNAM resimleri karşılık gösterilecek."
O zaman Devlet tümü,
Derebeği sınıflarının Siyaset Tekelinde bulunduğu için, onun ancak böyle
"perakende" olarak haraca bağlanması gerekiyordu. Milletvekillerinden hiç
birisi bunu yadırgamıyordu. Önem verilen tek şey, kefil tutulan Devlet
parçasının daha önce başka yere ipotek edilmiş olmasıydı:
Hüdaverdi Ef.
(İstanbul) - "Sanırım ki, Aydın sancağının ÖŞÜRleri yabancı ödünçlerine
karşılık rehin verilmiştir. O borç daha bitmeden, bu öşürleri başka borca
karşılık göstermek nasıl olur?"
Yanko Bey (Danıştay
üyesi) - "Eğer Milletvekileri tasdik ederlerse gelirler verilecektir;
etmezlerse henüz başka borca karşılık gösterilmemiş olan gelirler varsa
onu bulup göstermelidir." (21 Mayıs).
Belli ki, Yabancı sermaye
Büyük Devlet adamlarını kendi tarafına kazanmış yerli sermayenin alacağını
atlatmaya çalışıyorken, yerliler de karşı taarruza geçiyorlardı. Yabancı
sermayeyi hep gayri türklerin iyi savunamayacağını sezen Paşa, gayret başa
düştü, deyip başkanlıktan çekilir:
"Bu aralık Başkan Paşa
hazretleri Başkanlık makamına ikinci Başkan Şeyh Behaetdin Efendi hazretlerini
çağırarak, kendileri kerâmetlû Milletvekilleri sırasına oturdular."
Astarcı Kethudası A.E.
(İstanbul) - "Birisini söylerken ötekisini unutuyoruz. Bankaya bu
kadar paralar veriyoruz. Fakat, onun bir para gelirini görmüyoruz."
Sabuh Ef. (İst.)
- "Bankanın görevi kayimelerin itibarını korumaktır."
Manok Ef. - "Bankanın
Devlete karşı gelecek iktifalet ve kredisini korumaya iktidarı yoktur."
Sebuh - "Kayimelerin
üzerine BANKAnın numarası olursa (Hazine daha çok kayime çıkaramaz) diye
herkes EMİN olur."
Manok Ef. - "Bankanın
Devlete karşı gelecek iktidarı var mıdır? Devlet gene istediği kadar basabilir.
"Halk bankayı kefil sansın" deniliyorsa, bu halkı aldatmak olur."
İkinci Başkan -
"Biz tahmin üzerine konuşuyoruz. Banka ile olan MUKAVELEleri göremeyince
bilemeyiz."
Hasan Ef. (İstanbul)
- "Banka itibarını korumuş olsaydı, kayimenin 100 kuruşa gitmesi gerekirdi.
İşte gitmiyor. Öyleyse, bankaya bedava para kazandırmanın hiç faydası yok."
İş bu kerteye dayanınca,
demin "Riyaset"ten çekilmiş bulunan Paşa ortaya atılır:
Ahmet Vefik Paşa Hazretleri
(İstanbul) - "Bankanın bir kaç hizmeti vardır. Birisi şu ki, sancaklarda
gelen paraya bundan önce yüzde 14 masraf binerdi. Bu masraf olmamak için
para vermedikten başka, yüze yarım bile Kâtibiyye aldık. Bankanın nerelerde
şübesi varsa oralardan para alınırdı, işine sarfetti. Çünkü bu hizmeti
bütün bütün bedâvaya yapamazdı."
"Göz hasmını tanıyor"du.
Yerli sermaye, eskiden beri Devletten koparttığı yüzde 14'leri Yabancı
sermaye ile onun Türk olmıyan ajanlarına (BANKAYA) kaptırmak istemiyordu.
"Banka" adına Paşa da: Bu işi siz yüzde yarım vererek yapamazdınız, demek
istiyordu. Fakat "Parlamento" nezaketinde meseleler böyle açık konamazdı.
İşin içyüzü milletin kulağına çalınabilirdi. Eşeğine vuramayınca, herkes
semerine vuruyordu. O zaman meşhur kördövüşü başlıyordu:
Bir Milletvekili
- "Bankanın şûbeleri bulunan yerler hep büyük mahaller ve iskelelerdir.
Oralardan İstanbul'a para göndermek gerekirse, hiç bankaya ve masrafa hacet
yoktur. Daima havaleler bulunur."
Gerçek buydu. Koca Devlet,
parayı buluyor da, İstanbul'a gönderecek adamı mı bulamıyordu? Bu gülünç
bir bahaneydi. Ama, "Banka" o zaman bir tekti; Osmanlı Bankası. O da doğru
Batı Sermayesiydi. Yüzde yarım Bürokrasiyle "Kâtibiyye" verdi mi,
büyük Devlet paralarını işletebiliyordu. Türkiye'de bugün İş Bankası bile
"Bu hizmeti bütün bütün de bedava yapmazdı." Hasan Efendi orasını kavramayınca,
kafasına vurarak anlatan çıktı:
Vefik Paşa Hazretleri
(İstanbul) - "Bunu ben yaptım da, bile bile söylüyorum. Başka türlüsünü
bilen varsa çıksın meydana!.. Hazine memurları yüzde 14 veriyorlar. Ben
bunu vermemek için böyle yaptım. Banka Konya'daki parayı nasıl getirecek?
Onu gene Banka bilir."
Rasim Bey -
"Banka, iskele olmayan yerlerde şube yapmadı efendim. İskele olan yerlere
yaptı. Konya gibi iskele olmayan yere yapmadı. Edirne gibi iskele olan
yere yaptı. Geçen yıl Serasker kapısı için tahsisat verdiler. Bu tahsisatı
İstanbul'a ulaştırmak için de Edirne redif albayına memuriyet verdiler.
400.000 kuruş biriktirmişti. Sarraflar yüzde 1 ile İstanbul'a poliçe verecek
oldular. İskele olan yerlerde sarraflar bile kâr vermiye razı oluyorlar.
İskele olmayan yerlerde böyle değil ise de.. Oralarda Bankanın dahi şubesi
yoktur."
Yâni, yerli sermaye (SARRAFLAR),
eski tefecilikten daha kârlı olan, yabancı sermaye (BANKA) çapında büyük
para işinde rekabeti göze alıyordu. Oysa, Batılı büyük finans kapitâl suyun
başını kesmişti. Acentesi seslendi:
Sebuh Ef. "Güzel
ama, biz bankayı bugün feshedemeyiz. Vâdesi bitmiş ise, o zaman feshederiz."
Hey'et (Millet
Meclisi) - "MUKAVELELER gelmeyince bu iş anlaşılmaz. Geçelim."
MÜSLÜMANI TEHDİT
BEŞİNCİ MADDE: "100.000
keselik kayimenin tedavülden kaldırılacağı."
ALTINCI MADDE: "Kâğıt
paralar karşılığı tahsil edildikçe İzmir'de BANKA şubesine ve Konya'da BANKA
memuruna teslim edileceği."
Rasim Bey (Edirne)
"Kayimeler ötedenberi eskir, yanar, suya düşer, hâsılı noksan olur.
Bu durumda Bankaya numara üzerine para verilirse, Bankaya açıktan bir büyük
kâr ettirilmiş olur: Konsolide işi dahi böyledir. Bunu da Mâliyeden sorduk.
Buna dahi cevap yok."
"YEDİNCİ MADDE: "Kâğıt
para hesaplarına ve ikratına bakmak için Devlet başkanından ve üyesi Banka
ile Osmanlı ve Ecnebi Sermayedarlarından kurulu bir komisyon kurulacağı"
Yukarıda: DEVLET+BANKA,
onların gölgesinde YERLİ+YABANCI SERMAYE Türkiye'de en ücra köy fukarasının
evine girecek rızkın kuruşunu kontrol ediyordu.
Ancak yerli Sermaye o kontrola
bir türlü ortak edilemiyor; orduyla korkutuluyordu:
Rasim Bey (Edirne)
- "Şimdiye kadar basılan ve harcanan kaymelerin hesabı verilebilirdi.
Onu niçin vermediler? Bunu istizah isteriz."
İkinci Başkan Efendi
- "Encümen sordu. Ordulardan hesap gelmedi, dediler."
Rasim - "Gerçi
ordulardan ayrıntılı hesap gelmez. Ama Nizâmiyeye, Tophaneye, Tersaneye
ne verdikleri kayıtlıdır. Bunun hesabını verebilir. O hesap sırasında bankaya
bu iş için kaç kuruş vermişsek o da anlaşılır ki bizim asil dileğimiz budur."
Bu kadar açık sorulara
hemen verilen karşılık, okul basanların istiklâl marşı söylemeleri gibi
bir şey olur:
PADİŞAHA TEBRİK ARİYZASI:
"Gaazilik ünvanını tebrik için Hâki pay'i Şahaneye (padişahın ayağının
toprağına) sunulacak genel ariyza lâyıhası okunup oyların birliği ile onaylandı
ve kimi katlara gönderilen dilekçelere 7 güne kadar karşılık verilmek tüzük
gereği iken şimdiyedek havale olunan dilekçelerin en çoğuna karşılık verilmediği
üzerine bir az teâti'i kelimâttan (lâf atıldıktan) sonra Meclis dağıldı."
(27 Mayıs, 30. Toplantı).
Yabancı sermayenin gerekince
derebeği Devleti ile suç ortaklığı yapması önünde, yerli sermayenin bu
kerte kulköle oluşu yalnız korkusundan mıdır? Hayır. O suçortağına kendisinin
de yataklık ettiğindendir. Yabancı sermayenin Banka biçiminde yaptığı
vurgunu, Yerli Sermayenin Sarraflık biçiminde ötedenberi fazlasiyle
yaptığı içindir. Sermayenin yerlisi de yabancısı da Türk milletini sömürmekte
ortaktırlar : Çekişilen, sömürgenin pay edilmesindedir. Bunu 2 Haziran,
42. Toplantıda "Düyunûumumiye ve genel Sehimler ve Demir Yolları gelirleri"
okunurken "BİR MİLLETVEKİLİ"nden dinliyebiliriz:
Muhtar Ef. (Erzurum)
"Birincisi: Dış Borcun faiz ve re'sülmâli, ikincisi: Genel sehimlerin
faizi, ve üçüncüsü: Rumeli Demiryolları tahsisatı, dördüncüsü: Aydın ve
Varna Demiryolları kurumları".
Rasim Bey - "Osmanlı
Bankası komisyonu ne zaman alacak? Ne zaman düyunuumumiye verirsek diye
komisyon alacak?"
BİR MİLLETVEKİLİ:
"Osmanlı Bankasına verilen akça Rasim Beyin anladığı gibi değil. Bu
komisyona verilen paralar ne yolda verilir? Sarraflık komisyonu gibi ise
beis yok, alabilir. Bundan başka bandrola olan Konturata da girer (?) Onu
kaldırmak elden gelir mi?"
Rasim Bey (Edirne)
"Mukavelename görülüp encümen tarafından incelendi. Vilâyetlerden Bankaya
bir şey havale olunuyor. Encümende gereği gibi bir yol daha konuşulsun."
Vasilâki Bey (İstanbul)
"Encümen şimdiyedeğin buna niçin karar vermemiş? Memurlarda gelmemiş.
Yirmi günden beri böyle duruyor."
Başkan - "Vakit
müsait değil."
İSLÂM OLMIYANA GÜVEN
6 Haziran 45. Toplantı kime
karşı ve kimlere yapıldığı sorulmıya değer "Gizli Celse" de Maliye
Bakanlığından gelmiş tezkere:
"Savaş için masraflara karşılık
5 milyon Türk lirasını temin için üç şekil ileriye sürüyor: 1 - Dış ödünç,
2 - Mecburi iç ödünç, 3 - Yeniden kâğıt para çıkarmak."
Bir Milletvekili
- "Yabancı ülkelerden para almak ümidi var mı?"
Yusuf Paşa (Maliye
Bakanı) "Müzakereye rağmen bir şey elde edilemedi."
Başka bir Milletvekili
- "Meclisin meşru dileklerinden hiç birisi yerine getirilmedi.",
Üçüncü Milletvekili
- "Memleketin şiddetli yoksulluk ve mutsuzluğunu tasvir ederek halktan
cebri ödünç bulunmak İmkanı olmadığını"
Bildirdi. Müdahaleler, cevaplar,
karşı cevaplar kadar canlılıkla sürüp gidiyordu ki, başkanlık eden İkinci
Başkan Behaeddin Efendi intizamı sağlamak için güçlük çekiyordu.
Hasan Fahmi Ef. "Ödünç
işini acele inceliyecek bir komisyon teşkilini dilerim."
Bir çok Milletvekilleri
- "Halkın artık istitâati kalmadığını, hatta katma vergileri bile vermediğini"
söylediler.
Nikolaki Ef. (gaayet
yüksek bir sesle) - (Tarabulus Şam) "Biz fakiriz, kudretsiziz, tâkatsiz
duruma sokulmuş olabiliriz... Askerlerimizin kanlarını son damlalarına
dek akıttıkları bu zamanda, biz soframızdaki son lokmayı vatana borçlu
olduğumuzu unutmamalıyız... Felâkete uğradıktan sonra varlıklarımızı, zenginliklerimizi
nereye harcıyacağız? Kırk yıldır Hükümete hizmet etmekteyim, ve yapmış
olduğum tasarruf bugün 500 Türk lirası değerinde bir tek eve sahip bulunuyorum.
Bu yapıyı Hükümet emrine bırakıyorum."
Yenişehirlizâde A.E.
- "Evet. Biz son fedakârlıkları da yapmıya hazırız. Ancak iktidar katında
olan kişilerin de karşılık göstermesini muhakkak istiyoruz: Bakanlar, aylıklarının
dörtte birini bıraktılar. Ve birkaç beygir hediye ettiler. Bu hiç bir zaman
yetmez. Maaşlarının hiç değilse yarısını... Öyle tedbirler alınması gerektir
ki halk da hükümete güvensin."
"Hükümet tarafından teklif
edilen kredi meselesini incelemek için özel bir komisyon teşekkülüne karar"
verildi.
| Müslümanlar : | Müslüman olmıyanlar : |
| Hacı Ahmet Efendi | Nikolaki Nöfel Efendi |
| Rasih Efendi | Vasilâki Saraköti Bey |
| Veysel Bey | Petraki Petroviç Efendi |
| Fevzi Efendi | Yorgaki Efendi |
| Panayo Zarifi Efendi | |
| Rupen Efendi | |
| Nikolaki Sulidi Efendi |
Müslüman olmıyanların sayıları:
Temyiz Mahkemesinde 12 de 4, Danıştayda 39 da 8, Senatoda 31 de 7 iken,
kredi ve para komisyonunda 4 te 2... Müslümanların bu işe akılları ermediğinden
mi? Yoksa, "Batılı müttefiklerimiz"e "İyi niyet" gösterisi mi? Gene şükür:
Hiç değilse "Uzman" ithal malı değilmiş o zaman! Dövizle türk parası arasında
fark olmadığından belki... Böyle "Uzman" lar Osmanlı'da ihraç edilecek
kadar da çok olmalı, ki: "Devlete umulmıyacak gelirler vâdeden bir proje"
sunan Avukat mösyö Kastirio: "Sırrını vermek için Hazineye sağlıyacağı
gelirin yüzde bir komisyonunun hükümetçe mukavele ile kendisine sağlanmasını
istiyor." (Meclis zabıtları: 9 Haziran toplantısı). 31 Mayıs
1877 günlü Vakit · gazetesi Kastirio beyin mektubunda: "Devlet ondan bihakkin
istifade eylerse, o vakit bize on seneye kadar hasıl olacak mikdarından
yüzde iki komisyon" istediğini yazıyor.
TÜRK MEHMET NÖBETE
: YÜZDE ON BEŞ
Meclisin kapanmasına bir
hafta ,kala iş sıkıştırıldı. Abdülhamid'in Mecliste sözcülüğünü yapar görünen
Hasan Fehmi Efendi (İstanbul): "Meselâ Ticaret Bakanlığı ile
İymar bakanlığı nedir? Bu iki Bakanlığa ne lüzuın vardır. Birleştirilmeli".
"Arzedeceğim şudur: Eğer, her bir kalemi ayrı ayrı tetkik ile uğraşacak
olursak bir haftada bitmez. Oysa bizim müddettimiz pek azdır ve yalnız
bir hafta değil, üç haftaya muhtacız." dedi.
Başkan - "Yarın
Bakan Paşa hazretleriyle bilittifak bu iş yapılmak üzere... toptan oImaz...
Yarın Maliye Bakanı Paşa hazretleri veya başka Bakanlardan kim gerekse
yarın, öbür gün bunların müfredatına karışılmıyarak hemen umumen tayin
ettiler. Uzun uzadıya müfredatla uğraşmamalı. Bunu böylece kabul ettik
mi?"
Heyet - "Ettik."
Ahmet Efendi (İstanbul)
"Anayasa hükmünce bu madde Meclisin ilk teşkil zamanında verilecekti;
bu üç aydır muvazene (bütçe) gelmedi. Şimdi biz acele iki gün içinde bir
iş göremeyiz... Milli Eğitim dahi Evkaf Bakanlığı ile birleşmeli."
Hamazasp Efendi (Erzurum)
- "Memurların çok olmasıyle iş görülmez."
Başkan - "Uygunsa
Milletvekili sıfatiyle söz söyliyeyim. Benim kadar iş göremezsiniz ama,
insafça söz söyleyiniz. Ben Evkaf Bakanı oldum; bir gün de iş göremedim,
yetiştiremedim, ama iş görmiye çalıştım. Oyunuz iş görülmüyor demekse,
ona karışmam. Bu iki Bakanlık birleştirilemez. Bir Bakan, gelip bu iki
Bakanlığı idare edecek bir adam, dünyada yoktur. Ben işlerin yarısını gördüm,
hepsini göremedim ve bana gelinceye kadar hiç iş görülmemiş. İsterseniz,
bir iş görülmemek şartıyle... Görecek işbaşkadır..." (11 Haziran, 47.
Oturum).
Bu tartışmalarla güdülen
amaç belliydi. Derebeği Devlet Gün kazanıyordu. Batı kapitalizminin el
ulakları Komisyona yatmışlardı. Vergi kesiyorlardı.
Mustafa Bey (Kozan)
"Biz herşeyi vereceğiz: vergi, öşür hepsini vereceğiz. Bununla birlikte
iki üç günümüz kaldı. Yalnız vergiyi düşünüyoruz, Tenkihatı düşünmüyoruz.
Niçin yapılmıyor? Sebebi nedir? Anlıyamıyoruz. O da olsun."
Başkan - "Tenkihat
yapacak encümenimizi gördünüz."
Mustafa (Kozan) -
"Gördüğümüz bir şey yok."
Başkan - "Siz
yapacaksınız."
Mustafa (Kozan) "Her
iki tarafın da kabul edeceği bir şey yapılsın. Yoksa vermemek anlamına
değil. Verilecek ve hepimiz vereceğiz. Fakat vermekle iş bitmez." .
Aynı gün Rupen Efendi Hırsız
ve Eşkiyadan yaka silkerken, Nikola Efendi Nevfel: "Re'sülmâlden (kapital
den) yüzde 5 ve yüzde 10 faiz verilmek üzere ve bu yüzde 15 her çeşit vergiye
mahsup olunmak şartıyle vergi ve temettü nispetinde 7 milyon lira iç ödünç
tertip" edildiği "Makale"sini okudu. Meclis Başkanı: Paşanın: "İş
görmek yanını tutmuyorsunuz. Bana kalırsa iş gördürürüm," "Meclisi kapamalı!
Siz dinlemiyorsunuz, siz" çığlıkları altında İç ödünç kopartıldı. "600
milyon kayime kuruş tutacak olan ödünç yüzde beş resülmâl ve yüzde 10 faiz
getirecektir. Borç 12 yılda tesviye olunacaktır." "Yapı sahibi olmıyanlar
da yaptıkları ticaret veya sanatlardan elde ettikleri kazanca göre aynen
yapı sahipleri" gibi ödiyecekler. "Timar ve her türlü maaş sahipleri için
gelirleri Binbaşıya kadar subaylar tamamen muaf". "Temmuzda başlamak,
Ekimde bitmek üzere 4 taksit".
Yenişehirlizâde -
"Yüzde 10 faizin yedi buçuğa indirilmesini öne sürdü."
Manok Efendi ile
Sebuh Efendi: "Muhalefet ettiler. Başkan da (Konu olan işin yardım
olmayıp bir istikraz (Ödünç), bir ticaret işi olduğunu) söyliyerek o fikre
katıldı."
"Askerlerimizin kanlarını
son damlalarına dek akıttıkları bu zamanda", Kapitalistlerimiz "Sofralarındaki
son lokmayı Vatana borç" vermek üzere yüzde 15 kârlı bir alışveriş yaptılar.
Türkiye'de Antika Tefeci
- Bezirgân Sermaye, Derebeği Devletinin koltuğu altında kişiliğini yitirerek,
en sonra kendisi de, toprak satın alarak üretimle bağlanır bağlanmaz derebeğileşirdi.
Batı Kapitalizmi yeryüzünde ilk defa o rezil çenberi kırmış: Kendisi derebeğileşeceğine,
Derebeğiliği devirerek Sermayeyi iktidara getirmişti. Bu devrimci eylem
"görülmedik" şeydi. Türkiyede Sermayenin Batı kapitalizm okuluna resmen
girişi 19. yüzyılın ortalarında oldu. Burada, ne Batının, ne Türkiyenin
önceden düşünülmüş bir plânı ve proğramı yoktu. Her şey olağanüstü ampirik
yoklama ve el yordamı ile yürüdü. Batı Kapitalizmi Türkiyeye sanayi mallarını
sürmek, Türkiyeyi sömürmekten başka amaç gütmüyordu. O basit alış verişin
sonucunda, kendisi bile farkına varmaksızın, Türkiyede modern kapitalist
mülkiyet münasebetlerine yol açtı. Türkiyede hiç işitilmemiş "Şirket: Kumpanya"
kurma çığırı açıldı. Yerli - Yabancı şirket sermayesinin gölgesinde, ister
istemez ve kendiliğinden, sırf yerli; yeni tipte bir kapitalist sınıfını
yarattı. Ve bu sınıf, tarihsel görevi ile, Türkiye çalışanlarını sömürerek,
Türkiye işçi smıfını modernleştirdi.
TÜRKİYENİN KAPİTALİZME
PAZAR OLUŞU
"Tersane için 1243 (1827)
de ilk buharlı gemi satın alındı" (A. Nuri: s.l4) 1267 (1851) Fermanında:
"Şirketin Vapurları gelecek" denirken, Batı firmalarına yeni yeni
siparişlerin sürüp gittiği anlatılıyordu. Hatta bu siparişleri yapmaya
Hükümeti halkın zorladığı anlaşılıyordu. "İki (Yabancı) vapurun Boğaziçinde
gidip gelmeleri iyi gözle görülmediği gibi, Hükümet de Halka kolaylık göstermeyi
istiyordu." (A.N: s. 16) "Şirketi Hayriyenin sipariş ettiği vapurların
gelip işlemiye başlattırıldığı 1268 ( 1852)" yılındaydı. "77 ( 1861 ) yılına
kadar Fevâidin 20 kadar teknesi olduğu görüldü." (A.N: s.17).
Bahriye Bakanlığı İdare
Meclisi mazbata defterindeki 1285 (1869) yazısı:
"Adalar hattı için mösyö
Tiyodoridi Kostakiye, beheri 11'er bin İngiliz lirası bedel ile, tekneleri
ahşap 3 vapur sipariş ediliyor. Bedelleri belirli taksitlerle ödenecek
vapurlar Luidin birinci şehadetnamesini almış olacaklar. Vapurların İskoçyada
Klady ırmağında tecrübeleri yapılacak."
"Fenerler direktörü mösyö
Bodui aracılığıyle 10 bin 500 liraya, bu üç vapur ölçülerine yakın bir çapta,
gerekince İzmit'e de gönderilmek üzere baş tarafta bir anbarı da bulunmak
şartıyle bir vapur sipariş ediliyor: "
"Vasıta'i Ticaret Vapuru
Triyestede tâmir ediliyor." "Tamir taksitlerinden geri kalan para ve vapurun
getirilmesi masrafı olarak 6142 buçuk liranın yüzde 12 faizle Ajans Oryantal
bankasından ödünç alınarak celbi." (A.N., s.18 -19).
"Biri 29.000, ötekisi
23.500 lira bedel ile Vasıta'i Ticaret gibi iki vapurun Glaskov'da yaptırılarak
satın alınması." (1286 -1870).
"25.000 lira bedel ile
Liverpul'a sipariş olunan Kolombiya vapuruna aracılığından dolayı Botono
500 lira simsariye istiyor. Vapurun selâmetle gelmesi için bu paranın verilmesi."
(A.N.: T.S.S. İdaresi T., s. 20,21).
1290 (1874): "İdare'i
Aziziyye Bogos beyin üzerinde iken Adalara işletilmek üzere onun mârifetiyle
Londrada Varçen kumpanyasına 31.250 İngiliz lirasına yapılma ve teslimleri
sipariş edilen iki vapur" (Keza, 36, 37).
1289 (1873): "İdare'i
Aziziyye için Aryebar ve kumpanyasından satın alınan bir vapurun 9.000
İngiliz liralık kambiyo bedeli olan 1.128.960 kuruşun : Pirzerin 300.000,
Tuna 450.000 Edirne 378.960 vilâyetleri mallarından havale olarak ödenmesi".
"Yine İdare-i Aziziyye için satın alınan Yantengam vapurunun 4.000 lira
bedeli tüccardan Apik Efendi aracılığıyle ödenmiş bulunduğundan bu adama
Edirne ve Kastamonu vilâyetlerinden havale verilir." (Keza, s. 36,
38, 39).
Bu tempo ile uzanan siparişler
sayesinde Batı Kapitalizmi bir taşta iki kuş vurdu: Hem Türkiye pazarını
kendisine şartsız kayıtsız, açtı, hem Türkiye içinde saraydan dilediği
fermanı çıkartabilen nüfuzlu ajanlar sağladı. Sattığı mallar, içli dışlı
çıkarcıların elinden geçtiği için bozuktu:
"Başka yazışmalardan
anlaşıldığına göre Adalar için sipariş edilen üç vapurun tekne sağlamlıkları
istenilene ve teknik gereklere uygun olmayıp, buraya geldikten sonra, üçüne
binbeşyüz kûsur lira harcanarak sağlamlaştırılmışlardır." (Abdülehad
Nuri, Türkiye Seyr'i Sefain İdaresi Tarihçesi, İstanbul,1926, s. 22: A.N.:
T.S.S.İ.T. s. 22)
Türkiye ondan önce Akdenizi
haraca bağlamış gemilerini kendisi yapan ülkedir. Demek o sıralar, Batı
mallarında, Avrupanın teknik aksaklıklarını giderecek beceridedir. Girişse,
buhar makinelerini getirterek olsun, kendi gemilerini kendisi yapabilecektir.
Ama Japonlar kadar olamadı. Batılı müttefikleri: Onu gırtlağına dek borca
boğdu; kendisi de acente - simsar kapitalistlerini zengin etmekten daha
şerefli vatan hizmeti bulamadı. Batı ajanları için Cumhuriyet devrinde
bile şöyle yazıldı: "Mâmâfih, zengin adam. İdare işlerine her biçimi
verebilir. Bu yolda (irade) (Padişah buyrultusu) yukarıdan inmiş, o da
ona uyup hemen vapurları sipariş etmiş olabilir. Sonraki taksit bedeli
kaç kuruş olduğunu da bilmiyoruz." (Keza s. 37).
Her gün adım başında o kadar
çok yapılan işler, artık "muâfiyet" getirmiştir. Kimse allerji gösteremiyor.
Yabancı Uzman'ın ne olduğuna en güzel örneği gene o zamanın ilk büyük yerli
şirketi veriyor :
"O sıralar; Hükümet idarenin
başına ve en önemli şubelerine birer uzman getirmekle uğraşıyordu ve dışişleri
Bakanlığı aracılığıyle yazışma yapılıyordu... En sonra 19 Temmuz (1911)
1327 günü Almanyalı Her Karl Lekke, ayda 14'.896 kuruş maaşla Genel Müdür
ve ellişer lira maaşla gene Alman Her Bilum levazım müdürü ve Her Aypin
makine müdürü olarak getirtilip, üç yıl süreyle konturatları verişildi.."
"O zamanadek muhasebeye
bağlı bir veya iki efendi satınalma işleri bakar, bunların genel muameleleri
İdare Meclisinin gözetimi altında bulunurdu... Fakat, maalesef Her Bilum
idareye gelinceyedek böyle bir işte kullanılmamış, gemi donatımının ne
olduğunu öğrenmemiş bir zattı... Genel Müdür Her Karl Lekke başına geçtiği
işin uzmanı görünmek istiyordu. Almanyadaki vapur kumpanyalarından bir
çok tüzükler getirtti. Bunları Gemicilikle ilgisi olmıyan denizcilik terimlerini
de bilmiyen mütercimlere çevirtti. Bastırıp yayınladı. Uygulanmaları mümkün
olamıyordu."
"Yaradılışta ağır kanlı,
ağır canlı, yavaş kımıltıları tenseverliğini zannettirirdi. Merak edip
de Fabrikayadek gitmek, iskelelerin kimisini görmek gibi şeyler,
ya hatırına gelmez, yahut gelirdi de üşenirdi. Uzun dörtgen biçimli bir
dairenin yaygın iki köşesinden birinde Her Leke oturur, seyrek olarak kendisine
götürülen kâğıtlara Almanca bir imza atar, öte köşesinde İdare Meclisi
toplanmış, İdarenin büyük, küçük her işine bakardı. Merak edip de Türkçe
öğrenmeden gitti. Bütçeye müstevfâ dol gun maaşlı bir Teftiş Heyeti tahsisatı
konulmuş bulunduğu halde müfettiş getirmekle de yorulmadı. İdarede biri
300, ötekisi 350 kuruş maaş alır iki kâtibe Kontrol adı verilmiş, komşu
kıyılar vapurlarıyle gider, gelirlerdi. Uzak kıyılara giden vapurların
muameleleri, acente hesapları inceleme ve teftiş görmemiştir.. İkinci yılın
ortalarına doğru Her Leke'nin resmi makamında bile idare işlerine yabancı
durmıya başladığı görüldü. İdareyle ilgili iş olmak üzere yalnız Avrupa
tezgâhlarından birine siparişleri kararlaştırılmış olan üç komşu kıyılar
vapurunun Almanyadan başka bir yere sipariş ettirilmemesine çalışılıyordu.
Buna muvaffak da oldu. Vapurlar Danzig tezgâhlarına ısmarlandı. Ama, yapı
dayanıklıkları korunamadı. Bu vapurlar dörde çıktı, üçe indi.. Külliyetli
masraflar oldu. Siparişlerinin onuncu yılı İstanbul'a getirtilebildiler.
Getirtilen vapurların en sonuncusu ve düzeltime ihtiyaç gösteren teknelerin
en birincisi bu üç vapurdur. Yazık ki, yapılırlarken orada özel memur da
bulundurulmuştu." (A'N.: T.S.S.İ.T., s. 82 - 85).
Bu kısa anlatışta Devletçiliğimizin
dört başı mamur her şeysi vardır: Genel Müdürleri, İdare Meclisleri, Teftişleri,
Avrupaya siparişleri, Acente hesapları, iş görene 300, Köşede oturup imza
atana 14.890 kuruş (50 misli) maaşları Batılı uzmanları, Özel memurları
ile tastamamdır. Ve bir daha hiç bir gücün sarsamıyacağı bir gelenek yaratacaktır.
HER ŞEY ŞİRKET İÇİN
Batı kapitalizmi Türkiye
sermayesini bu geleneklerle yüzyıllardanberi kendisine sinikçe sadık bir
"Çağdaş Uygarlık" sitajına soktu. Bunak padişahlar bile, kendi kuyruğu
ile kendini sokan akrep gibi, o kapitalistleşmek, şirketleşmek anlamında
batılılaşma gidişine kapıldılar. Abdülhamid, Türkiyede ilk Millet Meclisini,
İngiltere (Siparişlerin, çoğunu alan Devlet) başta gelmek üzere Batı Kapitalizminin:
"Arzu ve nasihatlarını yürütmekte candan yarışmayı ispat edip açıkladık."
"Avrupa Devletleri toplumuna Türkiyeyi bağlıyan dostluk ve iyi geçinme
münasebetlerini bir kat daha artıracağını ummaktayım." (8 Mart 1877
Açış Söylevi) demek için açtı. "Avrupa Toplumu" kapitalizmdi.
Sanayi Batının tekelinde kalacak, bize Şirket (Kumpanya) düşecekti.
Abdülhamid'in Millet Meclisine
girecek Milletvekilleri yarım yüzyıldan beri fidelikte Devletçiliğimiz
eliyle yetiştiriliyordu. Modern gemicilik girişkinliği boyuna ad değiştirirdi
: "Fevâid", "İdare'i Aziziyye", "İdare'i Muvakkate",
"Aziziyye İdare'i Muvakkatesi", "İdare'i Mahsusai Aziziyye"
en sonunda "Şirket'i Hayriyye: İyilik Kumpanyası"nı Türkiyede yerleştirmek
içindi.
Burada güdülen amaç: Devlet
parasiyle kurulan işletmeyi özel sermayenin eline geçirmekti. Uzman Mösyö
Bonald'ın rolü bu geçişe hazırlık oldu. 1871 de "Mösyö Bonald istifâ
ederek yerine, o idarenin başkanı Mösyö Jan Abramides nasp ve tayin kılındı."
(Ceridei Havadis l871). Fakat Kaptan ve makinistlere yapılan bildiride
: "Vapurların nezareti Con Avramidi Efendiye ihale ve tefviz buyurulmuş
" deniyordu. Bu deyime göre Con Efendi Türkiye gemiciliğini bir müteahhit
gibi ele almış bulunuyordu. Nitekim Bay Abdülehad da onu yazar :
"Con Avramidisin: İlkin
maaşı 1000 kuruş olup yavaş yavaş 4000 kuruşa yükselir... Con Paşanın,
asıl geçim yolu Haliç İdaresi idi. 1301 (1885) yılından Meşrutiyet ilânına
kadar Cemile Sultan mirasçılarına ayda 600 lira kadar bir para verir, geri
kalan hesaplar kendisinin olurdu. Haliç İdaresinin müdürü ve fakat bir
nevi kiracısı idi." (A.N.; TSSİT).
Daha Con Efendi Direktör
olurken, çıkarılan padişah buyrultusu: "İdare'i Mahsusa vapurlarının bir
şirkete bırakılması icap eylediği" (12 Ocak 1871) emrini verdi. Con'un
tayini Ağustos ayında yapıldığına göre, 4 ay içinde adam "Şirket"
tezini Sultanlar yoluyla dayatmış demek oluyordu. Türkiyede müslüman olmayan
azınlıklar hem Derebeği Devletinin, hem Batı kapitalizminin buluştukları
noktaydı. "İdarenin ermenilere idare ettirildiği zamanların birinde
tenassur ettirildiği (Hıristiyanlaştırıldığı) (A.N. s. 31) sözünden
bu anlaşılıyor. Fakat "Tenassur" (Gâvurlaşma) üstyapısının temelinde olan
derin sosyal değişiklik: KAPİTALİSTLEŞME'dir. Tıpkı İngiliz Lordunun emlâk
sahipliğine dönmesi gibi bir makanizmayla, Derebeği Devleti dönmeleşiyordu:
"Bir aralık Abdülaziz'in
Fevâid vapurlarına her vakittekinden ziyade önem verdiği görülüyor. Şirket'i
Hayriye'nin o zaman edindiği sürekli ilerlemeleri gördükçe Fevâid vapurlarıyla
da büyük bir ANONİM ŞİRKET vücuda getirmeyi arzu etmiştir. Bu fikir her
yanda uygun görülmüş, Şirketin teşkiline de başlanmıştır. Ancak o sıra
Avrupada Alman - Fransız savaşı çıkıp her ülkedeki kapitalistleri müteessir
etmiş, İstanbul limanında kurulması istenilen Anonim Vapur Şirketi de bu
yüzden teşekkül edememiştir.", (A.N.: T.S.S.İ.T., s. 31, 32) 1871 Eylül
2 günlü "Tezkerei sâmiye"ye göre:
"Fevâid idaresiyle birleştirilerek
yeniden bir vapur Kumpanyası teşkili hakkında şeref vererek buyurulan Padişah
iradesinin dediği üzere, beheri yirmişer liradan elli bin hisse ve bir
milyon lira sermaye ile ve Şirket'i Aziziye adıyla kurulan Anonim Kumpanya'ya
bâzı gerekli şartlarla bir kıt'a yüce imtiyaz fermanı verilip (üç ayda
tüzüğü yapılıp, bir ayda tasdik edilerek( sonra Fevâid vapurlarının devrü
teslim kılınması şart edilmiş olduğundan adı geçen hisselerin hepsi o kumpanya
İdare Meclisi üyeleri tarafından alınımı sağlanmış bulunduğu ve iç tüzüklerinin
dahi düzenlenmek üzere bulunduğu hâlde Avrupada çıkan savaşmadan dolayı
bütün sermayedarların ve gerek üyelerin maliye işlerinde ortaya çıkan güçlük,
anılan tüzüğün belirli süresi gelinceyedek bir buçuk ay daha geciktirilmesine
tabii zaruret ortaya çıktığından, adı geçen tüzüğün tasdikiyle Fevâid vapurlarının
kumpanyaya devri ve Avrupadan sipariş olunan vapur nümune ve resimlerinin
gelmesiyle işe başlanması tamam kışın ortasına ve dolayısıyle gemicilik
bakımından pek güç bir vakte rastlıyacağından, ol vakte kadar bir yandan
Fevâid İdaresinde bulunan vapurların işliyecekleri iskelelere sefer ederek
elde edilecek ticaretten yararlanmak ve öte yandan dahi idare ve düzenleri
başka vapurların gelişine kadar zaptü rapt altına alınmak ve üreyecek kâr
ve menfaat payları açılış ve ödenmesine kadar eskisi gibi Hazine'i Hassa'i
Şahâneye aid olmak üzere şimdiden işbu Fevâid vapurlarının Kumpanyaya
devr olunması hususunda danışılarak Padişah Cenaplarının İrade'i Seniyeleri
alınmış olarak gereğince keyfiyet Kumpanyanın Reisi ve Mâliye Nazırı Devletlû
Paşa hazretleriyle Hassa Hazinesi bakanlığına bildirilmiş olmağla"...
Bir zaman miri toprakların
başına gelenler, şimdi de gemi gibi millet malına uygulanıyor. Besbelli,
yerli sermaye ajanlık ettiği yabancı sermayeden 1870 - 71 savaşı patlayınca
destek bulamıyor. "Şirket'i Aziziyye"nin kurulamaması,
"Abdülâzizin tahammülünü çâk ediyor" ve Bahriye Bakanlığına:
"Şevket ittisâm Padişah
adına mensup idare vapurlarının Kumpanya Veçhile İdaresinin Danıştay üyelerinden
Atûfetlû Bogos Bey Hazretlerine ihalesi" Padişah fermanıyla buyuruluyor.
(9 Nisan 1288, A.N., s. 35) Derebeği Devleti millet malını şirkete
aşırtmak için isterik kriz geçiriyor. Ağustos 1876 da Con Efendiye elden
verilen tezkereye göre: "İdare'i Aziziye'nin düzeltilmesi için" kurulan
Meclise "Oturur üye" olarak seçilenlerden bir teki: Zavallı kapıkulluğu
paçalarından akan Bahriye Meclis başkanı Salih Paşa Türktür. Öteki altı
kişi: Osmanlı Bankası direktörü Mösyö Moşo, Mösyö Zarifi, Mösyö Stefanoviç,
Mösyö Kolas ile Con Efendidir. Türk olmıyanlarla rüşvet daha kolay örgütlenir.
Şirket kurulsun, kurulmasın,
millet malı üzerinde özel girişkin kapitalist yetiştirme amacı yıldırım
çabukluğu ile elde edildi.
DEVLETÇİLİĞİMİZ:
KAPİTALİST FİDELİĞİ
"İdarenin ilk kuruluşunda
tellallık, simsarlıkla ilgilenip kâtiplikte, muâvinlikte, müfettişlikte,
başkanlıkta, müdürlüklerde ve en sonra 18 yıl aralıklı Bakan yardımcılığında
bulunarak idarenin âktif elemanlarından bulunan Con Paşa,aslında babası
türkçeden başka dil bilmeyen Anadolu'lu Yovan Efendi olup, okuyup yazmasiyle
birlikte 7 dil öğrenmiş, deniz ticaretinde, hele gemi donatmakta seçkinleşmiş
bir kişiliği vardı." (A.N., s. 53) "Con Paşanın en büyük kabahatı,
etrafında olup biten hırsızlıklara engel olamaması idi. Çünkü balık baştan
kokuyor; ona da bir şey diyemiyordu." (Keza).
Gerçekte Con Paşanın "Kabahati"
denilen şey, onun en büyük "Meziyeti" ve başarı sebebiydi. Millet malının
elbirliği ile çalınmasını o hazırlıyordu. Başka türlü Özel Şirket Sermayesi
biriktirilemezdi.
Hırsız "Kumpanya"larının
başında Türk ve müslüman olmayanların bulunması, Türk ve müslümanların
kapitalistleşemedikleri anlamına gelmez.
"Girit hattı işlerinde
Mustafa Ağa adında bir simsar kullanılıyor. Simsariyesinin yüzde 10'a çıkmasını
istediği dilekçe 26 Mart 1295" (1879) günlüdür.
"95 yılı Martında vapurların
kahve ocakları 17.565 kuruş kira ile ihale olunur. Bunu tahsil için Ahmet
Ağa kullanılıyor."
Vurgun işini en iyi sistemleştirenler
elbet Batı Kapitalizminin ajanları idi. "Devletçiliğimiz" en çok onların
işine yarıyordu:
"Vapurların en büyük
masrafını teşkil eden maddelerden biri boyadır. Con Paşa Haliç için (Ajelâsto
İsveç co) adlı bir İtalyan ticaret evinden zehirli boya almış. Üç yıl kadar
Haliçte deneyerek hem istenilene pek uygun, hem de ucuz olduğu belli olmuş...
Oradan idareye boya satın alınmasına başlandı. Daha önce alınan boyaların
yarı fiatına, beş altı ay alımlar sürdü. Bir gün bakanlıktan özel bir tezkere
geliyor. Eseyan kardeşler Avrupa'dan pek çok boya getirmişler. İdareye
gerekli boyaları Eseyanlardan alınız diye, emir veriyordu... Con Paşanın
bu tezkereyi okuyunca odanın ortasına kadar attığına, son derece kızdığına
tanık oldum. Ama, ondan sonra boyalar Eseyanlardan alındı."
"İdarenin bir Mösyö Sumaripa'sı
vardı. Bununla genel bir kontrat yapılırdı. Çalı süpürgesinden yağlara,
kerestelerin cinslerine kadar malzemelerin hemen hepsi, o mukavelenamedeki
bedellerle Sumaripa tarafından verilirdi. Lastik rodelâ denilen halkaların
her tanesi ikişer kuruşa mukavele edilmiş. Bir yılda 3000 tane kadar harcanıp
anbarda daha 20 bini aşkın rodela var iken, Suma ripa 40 bin tanesini birden
anbara teslim eder, sekiz yüz lirayı çeker... Kırılan makine kayışlarını
dikmek için sırım vardır. Buna kayış sırımı derler. Mukaveleye iltizamlı
olarak "Sırım kayışı" diye yazılmış. Ve her ayağı 12 kuruş otuz paraya
(32 santimi 20 lira 40 kuruş demek) mukaveleye bağlanmıştır. Sumaripa topu
3 okka gelme: yen ham gönden kesilmiş sırımları anbara teslim ediyor. elli,
altmış bin kuruş birden alıyor."
"Bir gün bu sırım
meselesi Meclis başkanına duyuruldu. Bunda bir yanlışlık var denildi. "Mösyö
Sumaripa her şeyi bize ucuz verdi; ziyan etti. Zararları çıksın diye biz
de bir iki şeyde ona müsaade ettik, haydi işine! " karşılığı verilerek,
haber veren mümeyyiz başkanın huzurun dan koğuldu.."
"Kömür yüklü bir barko,
kömür anbarının önüne· dek yanaşıyor. Fakat, içerisinden bir dirhem kömür
alınmayarak ve anbar kapakları açılmayarak köprülerden dışarıya çıkarılıyor.
Üç dört gün sonra, yeniden girip kömürü boşaltıyor. Kömür ve taşıt bedelleri
idareden iki defa alınıyor. Biri kömür sahibinin, ötekisi kömür memuru
ile omuzdaşları hırsızların."
"Memurların küçüklerinden
de böyle olanları yok değildi: Köprüde iki kapı memuru kullanılmış bir,
bileti yirmi paraya satıyor, birer metelik üleştikleri ortaya çıkıyor.
Memuriyetlerine son veriliyor. (Küçüklerin büyüklerden farkları bu:
Tutulmasınlar) Büyük vapurlardan birisi elektrikle aydınlatılmak üzere
Avrupaya motor, dinamo ve donatım sipariş ediliyor. İdare 3 bin liraya
yakın bedelini ödüyor. Siparişleri geliyor. Tersane anbarlarından birine
konuluyor. O makineler ve donatımları ile Beşiktaş'ta bir konağa sinema
kuruluyor!.."
"Maaş masası hesaplarının
içinden çıkmak mümkûn değildi. Muhasebenin en seçkin mümeyyizi bir aylığı
üç defa almıştı. Bunlar yazmak ve saymakla tükenmez. Yalnız bir sürgünû
götürmek üzere İstanbul limanından Cide'ye, iki üç sürgün için Trablusgarba
vapur gönderildiği pek çoktur. Bunların devir çark masrafları ne aranır,
ne de bir yerden sorulurdu. Seksen vapuru olan bir idare, bir idarehaneden
yoksundu. Çünkü (Harns Efendi hanı) adıyla (Hasan Paşa hanı)nda kalması
kayrıldı."
"Acemin dediği gibi menâfi
"Bi şümâr" (sayısız çıkarlar) olduğu için, kötüye kullanımlara, bunca israflara
rağmen idarenin geliri artar, gemilerin sayısı çoğalırdı. Hüseyin Hüsnü
Paşa zamanında eski, yeni 80 tekneyi aşmıştı." (A.N. TSSİT, 54 - 56)
HÜRRİYET
ve NÂMUSU ÖLDÜREN: HIRSIZLIK
Düşüncelerimizde bir çok
yaşanmış paraleller yaratan o ilk ve kabuk üstünde göründüğü için kusturan
Devlet hırsızlıkları, Toplumun derinliklerinde sömürücü bir sınıf, yerli-yabancı
kapitalist sınıfı destekleme bu kerte elini kolunu sallayarak yaşıyabilir
mi? Doğunun binlerce yıllık, Türkiye'nin yüzlerce yıllık tefeci - bezirgân
soyguncu sınıflarının işbirliği bulunmasa, "Sınıfsız" bir toplumda bulunulsa
bunca hırsızlıkları kim millet gözünden saklıyabilip savunabilirdi? Devlete
millete doğrulukla hizmet etmiye yeminli paşaların hepsini hırsız yatağı
saymak kadar insafsızlık olmaz. Fakat, ülkenin bütün zenginlik kaynaklarını
kontrol altına almış ve iktisat ve siyaset su başlarını kesmiş bir sosyal
sömürücü sınıf, eski soyguncu Derebeği Devletini her köşesinde suçortaklığına
çektiği zaman, namuslu kişilerin, Paşa dahi olsalar, nasıl kukla edilebildikleri,
kukla olmayacak kadar namus taşıyanlarını ise, nasıl kim vurduya götürdüklerini
bize en açık örnekleriyle, gene Yabancı - yerli Sermayenin işbirliği ve
elbirliği ettikileri o "ŞİRKET" romanı yarı yeterce açıklayabilir.
"İdare gelirlerinin doğrudan
doğruya Denizcilik veznesine gönderilmesi acentalara genelgeyle emir ve
bildiri verilmekle birlikte, eğer yanlışlıkla acentelerden veya komşu kıyılardan
idare veznesine bir kaç kuruş gelirse, kabzı (ele geçirilmesi) için vezneye
özel memur gönderilir. Yerleştirilmiş, ufak bir ârızadan dolayı içeriye
çekilen gemiler çürüklükte dönem dönem ya hiç işe yaramaz hale gelmiş,
yahut olduğu yerde denizin dibine kaynayıp gitmişti." (A.N.: keza,
57).
Yerli milli "ACENTELER":
Antika tefeci - bezirgân sınıfı modernleştirmek için, üretim dışı şirket
çapulunu "Kökü içerde" duruma getirten elemanlardı. Onların rolleri
gittikçe büyüyecektir: Onlar, daha şimdiden "Yukarıdan" emir ve genelgelere
bakmayıp, milletin gelirlerini Derebeği devletçiliğimizle anlaşarak, çalıyor,
gelir yokmuş gibi gösterebiliyorlar. Devletin dayanağı olan sosyal sınıf,
bu elemanların senboleştirdiği yerli mallardır. Öyle bir Devlet - Sınıf
çapulunu hazmedemiyecek nâmuslu insanların, "Paşa"lığa da çıksalar, gereğince
(gerekince) hiçe sayılıp, gereğince yok edildiklerine örnek:
"1315 yılınadek sürüp,
sonra kalması gerekli görülmeyen İdare Meclisinde Vâlide Kâhyası (Kethuda)
Sait Bey başkanlığından sonra, Serasker Kapısı delegesi Kaymakam Mustafa
Bey (Paşa) rahmetli ve 21 Mart 1307 günü albay Ali Bey rahmetli Başkan
Vekilliğinde bulunmuşlardır. Sait Beyden sonra Bakan Hüseyin Hüsnü Paşa
Meclis Başkanlığını kendi uhdesine alıp, o makama getirilenlere Başkan
Yardımcısı denildi. Ali Bey bu Yardımcılıkta iken tuğgeneralliğe yükselerek
Ali Paşa olmuş ve 17 Mart 1314 gününedek idarede kalmıştır. Ali Paşa askerlik
tahsisatından başka idareden 475 kuruş gibi az bir aylık alır, kanaatkâr,
doğru davranışlı bir kişiydi - Allah rahmet eyliye-" (Keza, s. 57,
58).
Batılı "Uzman"ın 15 bin
kuruş aldığı işte, Türk Paşası 475 kuruşla (gâvurdan 33 kerre daha aşağı
ücret ) ve çalıp çırpmaksızın, vapur sayısını 10 kat daha arttıracak, altlı
üstlü hırsızlık çetesinin sabotajlarına rağmen işletmeyi çökmekten kurtaracak
biçimde çalışıyor. Öteki Mustafa Paşa da öyle..
"Unutulmayacak bir hadise:
İkinci sınıf bir vapurumuz hicaz seferine gitmişti. Con Paşa bu vapura
kamarot yamağı diye bir rum delikanlısı vermiş. Dönüşte vapur Süveyşte
karantina beklerken, rum çocuğu bir mektup ile Cidde'ye hacılardan toplanan
kullanılmış gidiş biletlerinin dönmekte olan hacılara satıldığını ihbar
ediyordu... İzmir'e vapuru karşılayıp teftiş için iki müfettiş hazırlanıp
gönderildi. İhbar yazısı idareye bir az geç gelmişti. Müfettişler vapuru
Çanakalede karşılayabildiler. Hacıların çoğu Beyrut ve İzmir'e çıkmış
oldukları halde 28 yolcunun elinde kullanılmış gidiş biletleri bulundu."
"Evrak Meclise geldi.
Her şeyden' önce vapur kâtibinin bundan böyle idarede kullanılmamak kesin
kaydiyle memurluktan atılmasına karar verildi. Bakan yanında "Mucip"i (Gerektir)i
alındı... Aradan 15 gün kadar bir süre geçmişti. Meclis Başkanı Ali Paşa
rahmetlikle Meclis odasında idik. Bu vapur kâtibi içeri girdi. Küstahça
bir davranışla Başkanın önüne özel ve açık bir zarflı yazı atıp geçti,
üyelerden birinin sandalyesine oturdu. Başkan Paşa mektubu okudu. Kâtibin
önüne atarak : "Con Paşaya götür" dedi. Ve odadan çıktı. Bu tezkere, yazılıp
hazırlanarak, Cuma Selâmlığına Denizcilik Bankasına imza ettirilmiş bir
kâğıttı. Hırsız kâtibin terfi ettirilerek birinci sınıf bir gemiye tayin
olunduğu emirle bildiriliyordu."
"Mustafa Paşa candan,
namuslu, alçak gönüllü. Meşrutiyete gönül vermiş, aktif, çabacı bir kişiydi...
Başkan yardımcılığında iken, idarenin eksiklerinden ve yersiz durumlarından
kimi şeyleri öne sürerek, bunlara son verilmesini yalvarır bir proje düzerek
Bakan Paşaya sunmuştu. Hemen Başkan Yardımcılığına Ali Bey getirildi. Ve
bir buçuk ay kadar sonra 10 Mayıs 1307 günü Mustafa Bey'in idaredeki tahsisleri
kesilip Serasker Kapısına geri gönderilmiştir.... İdarede iken albaylığa
yükselmişti. Fikir hürriyeti mâbeyine (Devlet Başkanlığına) akseylemiş
ve sanıklar sırasında bulundurulmuştu. Terfi ettirilerek Yozgat tuğ komutanlığına
tayin edilerek İstanbul'dan uzaklaştırıldı. Hakir (yazar) o günler Kastamonu'da
sürgün bulunuyordum. Bir gün İstanbul postası geldi. Mustafa Paşa rahmetlinin
mektubunu aldım. Okudum; esenliğinden, verdiği haberlerden sevindim. Ardından,
önümdeki gazeteleri açtım. Meğer Paşa "füc'eten irtihâl etmiş" (ansızın
ölmüş), telgrafla İstanbul'a haber verilmiş "ve gazetenin biri - ol vakit
- korkmadan namusluluğundan ve çalışkanlığından konu açarak üzüntü ile
Paşanın göçüşünü yazıyor. Aynı postada rahmetlinin mektubuyla birlikte
o gazete de bana gelmiş bulunuyordu. - Tanrı rahmete ve yarlığayışına boğsun
-" (A.N., Keza, 58 - 60)
"İstibdat" çağı Türkiyesinde
"kökü içeride" yerli kapitalist sınıfı böyle yetiştiriliyordu.
SOSYAL DEVRİMDE İKİ
SOSYAL SINIFIMIZ
Hayatın yaşıyan diyalektiği,
kafaların ölü skolâstiğini her zaman "BOCALAMA" ya mahkûm edecektir.
HÜRRİYET adlı ikinci Meşrutiyet (Anayasacılık) olayı nasıl bir devrimdir?
Söze başlarken onun, 1789 Fransız Ulu Devrimi gibi bir İşveren altüstlüğü
olduğunu belirttik. Şimdi bunun tam tersini sorabiliriz: Türkiyede Batı
anlamıyla bir klâsik burjuva hürriyeti oldu mu? Hayır. Bu karşılık, gerçeklerimizin
öbür yüzüdür. 1908 Meşrutiyeti: Tekelci Finans işverenlerinin, yâni yatalak
kapitalizmin devrimi olduğu için, sıhhatli ve klâsik burjuva hürriyetlerinden
hiç birini Türk milletine koklatamadı. Hürriyeti, yalnız halk yığınları
içinde işçi sınıfımız ciddiye alıp, milli hayatımızda gerçekleştirmiye
kalkıştı. Hiç bir ideolojik iddia yapmaksızın, sırf o sosyal sınıfların
Tarihte ağır basan içgüdüsü gidişi ile, Türkiyede ilk defa sosyal anlamlı
hürriyet hareketinin açılış törenini canıyla kutladı. Ve ister istemez,
1908 hareketi yaldızlarından arınınca, Türkiye işçi, sınıfının, Türk milleti
adına kısa ve mutsuz da olsa, sonraki Kuvayimilliyeciliğe ışık tutan sahici
hürriyet kımıltısı olarak tarihimize girdi.
Çıkarcı yabancı ajanı işverenler
Kulis arasında emperyalist şirketlerle Türk milletine suikastler kumkumalarını
hazırlarken, şaşkına çevrilmiş yoksul kalabalıklara Abdülhamit hafiyesinin:
"Hürriyet - Adalet - Müsavat - Uhuvvet" nutuklarını attırarak yeni soygunlara
oy toplarken, yalnız işçi sınıfımız, o yabancı sermayenin Türkiyeyi köleleştirerek,
Birinci Cihan Savaşı, Kuvayimilliye boğuşu gibi en kanlı alanlarda kurbanlık
koyun etmiye girişeceğini sezmişçe bütün Türk milleti adına Özel Sermayeye
karşı harekete geçti. İşveren Devrimini işçi sınıfının açışı elbet tezattır.
Ama, Tabiatın ve Tarihin her tezadı gibi canlı tezattır. Kafadan uydurma
bir kuruntu duygu ve saçma çelişme değil, yaşanan gerçek karşıtlıktır.
Tarihin her çağında, her devrinde ve her yerinde olduğu gibi, Batıda da
Devrimin, burjuva devriminin MOTOR'u hep çalışan halk yığını olmuştur.
Yeryüzünde o motora binmiyen tek Fâtih, tek cihangir, tek başarılı sınıf
ve Devrim yoktur. Yalnız Batı Toplumunda, yerli üretici güçlerin gelişimi
yönünde aksiyon gerektiği için, geniş halk yığınlarının çığları kurtarıcı
krizler olarak karşılandı. Bizde utanılacak bir "ayıp" gibi boğulmaya
ve unutturulmaya çalışıldı.
1908 Eylülünün 10 uncu günü,
Hürriyetin birinci ayı dolarken, Şark Demiryolları grevi biterken; Şirket'i
Hayriye Fabrika işçileri harekete geçtiler.
"Grevciler Sirkeci'deki
İdarehaneyi abluka etmişler, içerideki memurları dışarıya çıkartmamışlardır.
Özellikle işçilere zam yapılmasına itiraz eden İdare Başkanının Şirketten
atılmasını ileri sürmüşlerdir... İkdam gazetesi bu olaydan konu açarken
işçilerin bu hareketinin çirkin olduğunu, "İdare Meclisi Başkanını değiştirmek
hakkı Şirket paycılarının hakkıdır. Amelenin şirketin işlerine karışması
ayıptır" diye yazmaktadır." (H.A.: I908 de E.S.K.İ.A., s. 27) (Hüseyin
Avni [Şanda], 1908 de Ecnebi Sermayeye Karşı İlk İşçi Ayaklanmaları, İstanbul,
1935).
Binlerce işçi hakkının verilmemesi
değil, üç buçuk Şirket paycısının insafsız çıkarını önlemek "Çirkin ve
Ayıp" sayılıyordu.
Koskoca İmparatorluğun susadığı
Sosyal Devrim: basit, acıklı, cahil, hasta ve üstelik yurdunu yabancı finans
kapitale satmakta hasımlarından daha pinti olan bir tek kişinin, Abdülhamidin
ilân ettiği hürriyetle Abdülhamidi devirmektir, ve ondan başka hiç bir
amaç güdülemez deniliyordu. Devrim bu kadar maskara bir el çabukluğu biçiminde
soysuzlaştırılmak isteniyordu. 40 yıl sonra hemen hemen aynı kontenjanlarla
DP çığırtkanları çıktı. Sloganlar "Nur" gibi sözcüklerinedek değiştirilme
zahmetine katlanılmadı. Yeniden sahneye koyacakları Hürriyet Orta Oyunu,1908
denberi şöyle "tekerrür" etmişti:
"Abdülhamidin 30 yıldanberi
milleti esirlik içinde bıraktığı... artık bundan sonra herkesin hür olacağı..
"Vâtandaşlaaar! Otuz yıl süren bu istibdat, artık yıkılmıştır. Şimdi nura
kavuştuk, hep kardeş olduk" yollu nutuklar söylüyorlardı... Hocalarla,
papazlar "Kardeş olduk" diye öpüşüyor. "Geceler gündüz oldu" diye şarkılar
söyleniyor, gazeteler hırsız paşalar, jurnalcılar aleyhine ateş püskürüyor,
Abdülhamidin iri burunlu karikatürü her köşe başına asılıyordu." (H.A.
Keza, s.17).
Halka gerçekleştirilecek
tek ülkünün bir müstebit Padişahla bir kaç bunak paşayı ve uşaklarını alaşağı
etmek olduğu yalanı yutturulmak isteniyordu. O şartlı şurtlu konvansiyonel
yalana kim kandı? En geniş halk yığınlarımız, en ücra köy insanımız, bugünedek
"mağdur" duruma düşürülmüş müstebit "Kızıl Sultan"ı saygıdeğer bir evliyalık
halesine büründürerek anmaktadır. Ve daha o gün, kumar masasında kâğıt
ve zar değiştirir gibi Padişah veya Paşa veya Bey değiştirmekle, bir milletin
sosyal kurtuluşu arasında en derin uçurumların yattığını egemen çevrelerin
yüzlerine çarpan güç, işçi sınıfımızın hareketi oldu.
İŞÇİ SINIFININ SOSYAL DİLEKLERİ
"Hürriyet" 1908 yılı
Temmuzunda açıklandı. Ağustosta Türkiyenin - sonra tam yarım yüzyıl "YOK"
sayılacak olan - Modern İşçi Sınıfı tek vücut olarak insan haklarını
ararken, gerçekte, asıl Millet ve Vatan kurtuluşunu da sağlamak için ayaklandı.
Alâtini TUĞLA fabrikası, Selânikte TÜTÜN mağazaları işçileri, Varna'da
TİCARET işçileri, Selânik ve Manastır boylarınca DEMİRYOL işçileri, Demirkapı
- Mitroviça - Üsküp'te DEMİRYOL işçileri, İstanbul'da GAZETE MÜRETTİPLERİ,
Bağdat DEMİRYOLU müstahdem ve işçileri, İstanbul TRAMVAY işçileri, ŞİRKET'i
HAYRİYE işçileri... 14 Eylülde EREĞLİ KÖMÜR, Zonguldak MADENKÖMÜRÜ işçileri,
Balya Karaaydın MADEN işçileri, Adana PAMUK FABRİKA işçileri... Sözleşmişçe,
ardarda, birbirini tutarak grev yaptılar.15 Eylül günlü İkdam gazetesi
yazdı:
"Haydarpaşa - Ankara
- Eskişehir - Konya - Bulgurlu hatlarıyla bütün şubelerinde memurlar ve
işçiler grev yapmışlardır. Dün işçiler önlerine mızıka ve ellerinde bayraklarla
Kadıköy ve çevresini dolaşmışlar, gösteriler yapmışlardır. Bu gezintiden
sonra, Haydarpaşa istasyonunun kapısına astıkları bir beyannamede, akşam
trenlerinin gelişinden sonra tümüyle memurların greve girecekleri yazılıyordu."
(Keza)
"Grevler adeta bir salgın
hastalık halini aldı." (16 Eylül : İkdam).
Türkiye işçi sınıfı ne istiyordu?
Tarihin hazin cilvesidir: egemen Türk aydınlarının yabancı sermayeye paravanalık
ettikleri gün, Türk olmıyan doktor Arhangelos'un, işçi öncüsü olarak 17
Ağustos günü dediği gibi: "Dayanılmaz olan yaşayışlarına bir parça refah
saçılmasını diliyorlardı." Bütün dilekleri ise ağlanacak kadar ilkeldi.
I. - İşçi teşkilâtının
Şirketçe tanınması: "Şark demiryollarındaki dileklerden birisi de, işçi
ve memurlar arasında bir sendika yapmaktı... Böyle bir işçi teşekkülünün
tanınmasını Anadolu demiryolları işçi ve memurlarıda istiyorlardı.. Şirket
bu sendikaları tanımıyordu." (H.A., 21 )
II. - İşçi gündeliklerinin
birkaç kuruş arttırılması: Memurlara birer kuruş ikramiye ve emek sürelerine
göre zam. Yol işçilerine günde 3 kuruş, uzman işçilere günde 4 kuruş...
Gece işine İki kat gündelik...
III. - Hasta ve
yaşlı işçinin sokağa atılmaması: Hasta işçinin işinden atılmaması. Maaşından
yüzde birbuçuk ödiyen memur ve ailesinin parasız tedavisi.
Devrimci baylar: hürüz
- adaletliyiz - eşitiz - kardeşiz dememişler miydi? İşçi sınıfı o hakların
kendisinede tanındığını sanarak gerçekleştirilmesine girişiyordu. Gelin
görün ki, o olağanüstü ilkel ve yalın kat dilekler, ansızın milletin en
yüce ve karmaşık meselelerini gökten yıldırım düşerce ortaya çıkardı. "Gösteri
ve yürüyüş kanunu" henüz düşünülemediği için grevler kendiliğinden doğdu.
Ve birbirinin içinden çıkan 3 dürbün gibi, işveren sınıfının 3 katlı içyüzü
herşeyi açıklayıverdi :
I. - Yerli Sermaye acenteleri
rahatsız oldular: "Erenköy, Göztepe gibi uzak yerlerde (hatırı sayılırların
yazlık köşklerinde) oturanların çok güçlükler çektiğini, araba bulunamadığını,
bir çok iş adamlarının şehre gelemediğini gazeteler anlatıyor" (HA,
21).16 Eylül İkdam Gazetesinin havadis sütunlarında: "Eskişehir buğday
tüccarlarının grev yüzünden müşkül mevkide kaldıklarına dair gazeteye çektikleri
bir telgraf vardır." (Ticaret Odası gazetesinde): "Grevler yüzünden,
ihracat işlerinin duracağı, memleket ekonomisinin felce uğrıyacağına dair
yazılar vardır." (HA, 24)
II. - Ecnebi Sermaye
hazretleri tedirgin oldu: "Berliner Tageblatt gazetesinin 17 Ağustos tarihli
nüshasında, işçi yığınının bu hareketinin Alman mahfillerinde iyi bir
etki bırakmadığı yazılmaktadır." (HA, 20)
III. - Devletçiliğimize
daha ne duruyorsun, denildi: "Grevlerin bu derece genel bir mahiyet alması
başta ecnebi sermayecilerini, tüccar ve hükümeti endişeye düşürmüştü...
Aydın hattında, incir gönderimleri yüzüstü kalmış, develerle İzmir'e taşınmıştır.
Grevler devam ettiği sürece, ticaret merkezlerinden, hükümete sürüyle telgraflar
gelmiştir. Bu telgraflarda ürünlerin yüzüstü kalacağı, ticaret işlemlerinin
bozulacağı bildirilmekte idi." (HA, 23)
Bu olayları anlatan broşürcük:
"Ecnebi Sermayeye Karşı" adını taşıyor. Anlattıkları, sözün iki
yanlışını göze batırıyor: 1- Karşıtlık yalnız "Ecnebi" sermaye için
değil, onun Türkiyedeki beşinci kolu olan yerli sermaye için de
vardır. Ecnebi sermaye Avrupa Başkentinde direktif (makale) veriyor; o
emri Türkiyede yerine getirenler, Anadoludan Hükümete telgraf yağdırıyorlar.
2 Karşıtlık Sermayeye karşı değil, Yerli - Yabancı Sermaye tarafından Türkiye
halkının gözbebeği olan İŞÇİ SINIFINA karşı gösterilmiştir. Ancak,
eski kurt SERMAYE, henüz bir aycıktır eline geçirdiği kâr'ı kadim Devletçiliğimizi
yola getirebilmek için kuzu postuna bürünmüş ve Türk milleti denilen çocuğu
kandırıp baltadan keskin dişleri arasına koşturmak için ağlama sesleri
çıkaran timsahın gözyaşlarını dökmektedir. Yoksa Bâbil çağından artmış
Yerli Tefeci - Bezirgân Sermaye batağına gömülüp Hürriyet güneşinde kızınan
(kızışan) evrensel Finans Kapital timsahı, kendi Anayurdunda işçi sınıfının
o en ilkel hakları almak için neler döktüğünü bilmiyecek kadar toy ve masum
bebecik değildir. Kendi işçisini ayaklandırmamak için, Türk milletini sağmal
yapacaktır.
DEVLETLE MİLLETİN ARASINI
AÇANLAR
En insafsızca hakaret ve
kışkırtmaların üstadı olan modern sermaye Türkiye işçi sınıfına KARŞI Devleti,
Milleti hattâ işçi sınıfının bile bir parçasını kışkırtmak için şu dört
başlı provokasyonlarını başarıyla yürüttü:
I - İŞÇİ SINIFINI KIŞKIRTMAK:
İşçi sınıfı grev yapmak için grev yapmaz. Grev, işçi için açlık, sürünmektir.
Sömürücü anarşik bir düzende insanca yaşamanın başka çıkar yolu kalmadığı
için işçi sınıfı zehirli bir ilâç gibi grev acılarını çoluk çocuğu ile
çekmiye katlanır. Özel Sermaye, Hürriyet uman işçi sınıfının "gözünün kurdunu
kırmak için" onu zorla greve itmiştir: "O günlerde, Orizdibak kurumunda
çalışan memurlar, direktöre dilekçe vererek aylıklarının artırılmasını
istemişlerdir. Direktör, memurların vekilini odasından koğmuş, bütün memurları
kapı dışarı edeceğini söylemiştir. Bu olay üzerine orada da grev başlamıştır."
(HA, 22). Şark Demiryolları Sendikası 5 Eylülde greve neden ve nasıl başlandığını
şu bildiriyle açıklar: "Dileklerimizden bir bölümünü bıraktığımız halde,
müdürlük buna razı olmadığından, içinde bulunduğumuz ayın 18 inci günü
sabahleyin hepbirden grev yapmak mecburiyetinde bulunduğumuzu üzülerek
belirtiriz... Telgraf aletleri sendika üyelerince korunacaktır. Hat boyundaki
bekçiler aygıt ve avadanlıkları koruyacaklardır. Bütün arkadaşlara sâkin
ve ılımlı olmayı tavsiye ederiz. Düzenlilik hiç bir veçhile bozulmıyacaktır.
Yaşasın Birlik (ittihad)".. Modern işçi sınıfımız mecbur edildiği zaman
bile, düzenli, verimli tekniği koruyucu, yakıp yıkmaktan uzak insanlığımızdı.
II. - İŞÇİ SINIFINI BÖLÜNMİYE
KIŞKIRTMAK: "Böl ve egemen ol" prensibi İngiliz kapitalizminin sömürge
metodu sayılır. Finans kapitalin başlıca provokasyonlarından biri de, işçi
sınıfı içinde "Aristokrat amele", "Bürokrat kapıkulu" yaratıp,
işçi çoğunluğunu daha kolay sömürmektir: "Şirket'i Hayriye: kaptanlar,
makinistlere, zam yapmıştır. Ama Hasköy fabrika işçileri, dilekleri kabul
edilmediği için, işi bırakmışlardır." (HA, 22, 23). "Bu tarihtenberi
her yerde ayrı ayrı yaşıyan, ve ortak bir teşkilâtı ve birliği bulunmıyan
bir ülkede, grev bu derece genel bir mahiyet almıştır" (HA, 22)
III- İLÂN PARASIYLA MİLLETİ
KIŞKIRTMAK: Kapitalist ülkelerde gazeteler ilânlarla, geri ülkelerde
büyük şirket ilânlarıyla yola getirilir. Bizde basın organlarının kolayca
kızışıvermeleri, hiç yoktan şuna buna, hattâ hükümete ve olmıyacak konulara
uluorta çatmaları bundandır. Netekim grevler başladığı gün az önce Hürriyetten
başkası üzerine yemin etmiyen "Kamu oyu: Efkârı umumiyye" sözcüleri,
inanılmaz bir kelbilikle açıktan açığa Yabancı Sermaye savunuculuğuna şöyle
başladılar: "Grev yalnız Şirketle işçiler arasında ortaya çıkmış bir ihtilâf
olmakla kalmaz. Memleketin ekonomi hayatı üzerinde etki yapar... Bundan
başka ülkemizde varolan büyük endüstri, yabancı sermayeleriyle varolmuştur.
Demek ki, grevler dolayısı ile, mali kredimiz üzerinde etki yapar. Şirketlerin
hisse senetleri düşer." (İkdam: "Grevciler ve neticeleri",16 Eylül.) O
günlerde, Ticaret Odası gazetesi de, yerli işçileri tahkir edecek derecede
grevler aleyhine bir makale yazmıştı. Bu makalede, yerli işçilerin yabancı
işçiler seviyesinde olamıyacağı, "Hak seviyelerini savunmak, ve korumaktaki
kudretleri bizimkilere kat kat üstün olduğundan yerli işçilerin politika
manevralarına kolaylıkla kapılacakları derkâr (belli) bulunduğundan yabancı
işçileri derecelerinde dileklerde bulunmaları câiz değildir." (HA,
24).
Efendisi Yabancı Sermaye,
yerli uşak sermayeyi, Batı işçilerinin daha "seviyeli" oldukları için "politika
manevralarına" kolay kapılmadıklarına inandırmıştı. Yalan: asıl Batıda,
Finans kapital geri ülkelerden aşırı-kâr çektiği için bir bölük aristokrat
işçi satın almayı ve işçi sınıfını kendi bulanık politika manevralarında
sersemleştirmeyi, seviyesizleştirmeyi becerebilmiştir.
IV. - MÂLİ BASKI İLE
DEVLETÇİLİĞİMİZİ KIŞKIRTMAK: Belli başlı ihtiyaçlarını kendi üretimi
ile karşılıyamıyan Millet, hele Türkiye gibi iğnesini, ipliğini, yabancılardan
getirtince kesesini yabancıya kaptırmış demektir. O zaman ödeme dengesi
hiç düzelmez. Şimdiki "Döviz" yahut "Yardım" handikapları
gibi bir Demoklesin kılıcı Devleti inmelileştirir. O zamanki handikaplar:
"Ecnebi imtiyazları" ile "Mali itibar"dı. Gene borç gırtlağı aşmıştı. Devlet
kıskıvrak Finans Kapitale bağlıydı. a) İmtiyaz bağı: "Grevin devam ettiği
zaman içinde, Hükümet kontrat gereğince, kilometre başına daha çok teminat
akçası verecekti. Zaptiye Nâzırı, işçi delegelerine, Hükümetin bu işten
ziyan edeceğini, işe başlamalarını, yoksa grevcilerin büyük cezalara çarpılacağını
söylemiştir." b) Finans kapital baskısı : Emperyalist başkentlerinden
idare ediliyordu. "Sadarete verilen dilekçe üzerine, hükümet, işçilerle
şirket arasındaki anlaşmazlığı çözmek istemiştir. Genel Müdür Hüknen işçileri
kabul etmiş, memurlara birer maaş ikramiye verileceğini, işçilere bir miktar
zam yapılacağını vâdetmiştir. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra, Berlindeki
Mâli Komitenin bu istekleri kabul etmediği ileri sürülmüş, anlaşma da
Hüknen'ce imzalanmamıştır." (HA, 25, 26). c) Siyasi Emperyalist tehdidi:
Yukarıki bağ ve baskı yetmezse "Sefarete haber veririm" demek, Devletin
ödünü kopartmıya yeterdi. "Eylülün başlarında Zonguldak havzasındaki
grev de genelleşmiş, limanda bütün işler durmuş, vapurlar kömür alamamış,
Ereğli Fransız şirketi, öteki şirketler, bu olaydan Bâbıâliyi (Başbakanlığı)
haberdar etmişlerdir. Ereğli Şirketi Zonguldak'taki sermayenin tehlikede
olduğunu Fransız Sefirliğine de haber vermiştir." (HA, 27, 28).
Ve akan sular durmuştur!
V - TÜRK ORDUSUNU TÜRK
İŞÇİSİNE KARŞI KIŞKIRTMAK: Yukarıki çıkmaza girmiş Devletin yapabileceği
tek şey, sermayeyi silâhla korumaktı. Türk Ordusunun Viyana önünde Avrupayı
titrettiği durum tersine dönmüştü. Türk Ordusu, Kuvayımilliye savaşındaki
denemesiyle bizdeki sermayenin ne kadar Vatan ve Millet haini kesilebileceğini
henüz görmemişti. İşçi sınıfı hareketinin milli kurtuluş anlamına geldiği
kavranılmayınca, bir kargaşalık olduğu sanıldı. İşçi sınıfına karşı silâhlı
kuvvetler yürütüldü. a) Kara kuvvetleri: "Askeri bir kıt'a Şark demiryollarının
en önemli dairelerini, telgrafhaneyi işçilerin elinden almıştır." (HA,
26) b) Deniz kuvvetleri: (Sermayenin Zonguldakta tehlike geçirdiği
Fransız sefirliğine bildirilir bildirilmez) "Ereğli Şirketi ocaklarında
işçilerle zabıta arasında kavgalar olmuş, işçilerden 15 kişi maden ocaklarına
kömür taşıyan lokomotifleri tahrip etmiştir. Bu suretle büyüyen olayı bastırmak
için Nevşehir gambotu ile Zonguldağa asker gönderilmiştir.", c) Jandarma
ve zıhlı: ,"Aydın hattındaki grev de sâkin geçmemiştir. İşçiler Develü
köyünde istasyonda, lokomotifi durdurmuş, yoldan çıkarmıştır. Öte yandan
Punta istasyonundaki depolar da yakılmıştır. Bu yüzden jandarmalar olay
yerine gelmiş, grevcilerin daha çok tahripler yapmalarına engel olmuşlardır...
Punta istasyonundaki işçiler yığını bir gün önce hapse atılan grevci arkadaşlarını
kurtarmak istemişlerdir. Bu arada bir müfreze ile işçiler arasında çarpışma
olmuş, birkaç kişi yaralanmış, bir işçi de ölmüştür... Bu olaylar karşısında
İzmir valisi, daha çok kuvvete ihtiyaç olduğunu Başbakanlığa bildirmiş,
Mecidiye zırhlısı İzmir'e giderek karaya asker çıkarmıştır." (HA, 27,
28).
KONKRET BİR İŞÇİ HAREKETİ
Şark kurnazlığı denilen dar
görüşlülükte: "Şuyüu vukuundan beter" (halkça duyulması, olmuş olmasından
daha kötüdür) diyen bir davranış vardır. Hoşa gitmiyen halk hareketi kökünden
kazınmakla kalınmaz, öyle bir şey olduğunu ağıza alanın da kellesi uçurulur.
Bütün tarihler, olayları anlatmaktan çok, olmamış gibi göstermek
için yazılır. Batıda "Conspiration de silence" (Susuş kumpası) adı
verilen bu davranış, genel olarak halk hareketlerinin, özellikle işçi sınıfı
hareketlerinin neçe milyonlarcasını unutturmakla görevlidir. Onun için,
işçi hareketine sövmek veya iftira etmek için olsun, resmi edebiyatta yer
vermemek en büyük kurnazlık sayılır.
O bakımdan, bir "tuhaflık"
veya "beceri" gösterisi uğruna nasılsa ağızdan kaçırılan her işçi olayı
Türkiyede "ilk", olaymış gibi gösteriliverir:
"1908 (Hicri 1324) yılının
ağustos sonları idi... karşıma bir memur çıktı. Sadrâzamın çok acele beni
görmek istediğini anlattı. Hemen Bâbıâliye gidip Sadrazâm Kâmil Paşaya
geldiğimi aracı ile bildirdim. O da, İçişleri Bakanı Hakkı Beyi hemen görmemi
(sonradan Sadrâzam olan İbrahim Hakkı Paşa) söylemiş. Az sonra Bakanın
karşısındaydam. Bana : "Derhal Balya'ya giderek grevi bastırınız! " emrini
verdi.
"Memleketimizde olan
ilk işçi ayaklanması olmak bakımından önemli olan bu olayın içyüzü şu imiş:
"Balya'da, Meşrutiyetin
sebep olduğu çeşitli ayaklanmalar arasında işçiler de katılmış. Bunlar,
mâdendeki Alman ve Fransız mühendislerini korkutarak yerlerinden kaçırmışlar.
Şirket Müdürü maden mühendisi Ralli'yi, gündeliklerini arttırmak için
sıkıştırmışlar. Aynı zamanda, ocaklardaki çalışmayı da durdurmuşlar.
Yalnız, yeraltında akan bir çayın sularını boşaltmıya yarar olan tulumbaları
işletmişler! Böylece, madenin 10 yıl süreyle işlemez kalma tehlikesini
önlemişler.
"Grev karşısında ora
kaymakamlığı ve Liva âciz kalmış. Hüdavendigâr vilâyetine bildirmişler.
Bunun üzerine Vâli Tevfik Bey, Sadrazamlığa bir tezkere yazarak, benim
acele buldurulup Balya'ya gönderilmekliğimi önemle rica etmişler... İçişleri
Bakanı Hakkı Beyin deyimin den, madenle ilgili bir çok nüfuzlu (sözü
geçer) kişilerin grevi yatıştırmak için Sadrâzam Kâmil Paşayı sıkıştırdıklarını
sezmiştim. Hatta, Hakkı beye Lâzkiyeye gitmek üzere olduğumu söylemem
üzerine, kendisi:
- "Hayır, hayır... Bugün
Bandırmaya hareket edin, vapur var. Ona yetişiniz. Hatta, geminin hareketini
birkaç saat geciktirdim! Evinizden lüzumlu eşyanızı getirtiniz!" karşılığını
vermişti... Çaresiz, Bakanın dediğini yaptım.
"Bandırmaya çıkar çıkmaz,
bir araba tutup Gönen üzerinden Balya'ya gittim. Daha yolda iken birkaç
bin işçi tarafından karşılandım. Bunlar, geleceğimi öğrenerek, oturmaklığım
için bir ev kiralamışlar! Hattâ, odaları, sofaları halılar ve çiçeklerle
süslemişler.
"İşçinin başında Kürd
tâifesinden (!) Mevlüd isminde bir topal vardı. Bu adam, bana hitap ederek
bir de söylev söyledi. İşi inceliyeceğimi ve mösyö Rally ile görüşeceğimi
karşılık olarak bildirdim. Fakat Rally'yi yanıma çağırmayı uygun görmedim.
Yolda bir hakaret veya kazâya uğraması ihtimalini düşündüm. Ertesi
günü onun bulunduğu, yâni saklandığı yere ben gittim. Hesapları
inceliyerek, işçi gündeliklerine ne kadar zam yapılması mümkün olacağını
tespit ettim ve Rally'ye başka çıkar yol olmadığını söyledim. Adam,
bulduğum çözüm biçimine uydu... Maden idaresinden kasabaya döndüğüm zaman,
işçilerce gene karşılandım. Mevlut ile öteki kışkırtıcıları (müşevvikleri)
çağırttım. Önce, çay kahve ikram ettirdim. Bir süre de hürriyet,
adalet ve eşitlik ilkelerine değindim. Mevlut ile arkadaşları söylediklerimi
kabul ile, ertesi günü hemen işe başlıyacaklarını temin ettiler... Fakat
bunda başarı kazanamadık!
"Çünkü işçiler grev yaptıktan
sonra Selânik'e, İttihad ve Terakki Cemiyetine müracaat etmişler.
Tasavvurlarına göre de, grev olayına Bâbıâli'nin karışmaması lâzım
imiş!! Ama Cemiyetten karşılık gelmemiş. Beni önceden tanıdıkları ve
sevdikleri için, şahsımla temasta bulunmayı, kendi aralarında kabul etmişler!..
Lâkin o gece, Cemiyet, Sudi beyin (sonra Lâzıstan Milletvekili) memur edilerek
gönderildiğini telgrafla bildirmiş. Bunun üzerine Mevlut ve arkadaşları
benimle yapılan anlaşmayı hükümsüz saymışlar... Netekim, iki gün sonra
Sudi bey geldi. Onun için de tezelden ayrı bir ev tutmuşlar, döşeyip dayamışlar.
Sudi bey Balya'ya varışından biraz sonra Hükümet konağında ziyaretimde
bulundu. Kendisini tanıttıktan sonra, aldığı direktifin, ben ne yolda
karar verirsem onu kabulden ibaret olduğunu söyledi. İşçilerle yaptığım
anlaşmayı söyledim. Mevlud ve arkadaşlarını çağırdık. Ertesi günü hemen
işe başlamalarını anlattık. Fakat, sabahleyin işçiler kuyulara inerken,
kimi zorbalar buna engel olmak istemişler. Sudi bey hemen kuyu başına
koştu! Bu zât, zorbalardan dahi gözü pek, daha cesur olduğu için, başkaldıranların
(serkeşlerin) üzerine bastonla yürüdü! Herifler sindiler! Böylece,
Türkiye'de ortaya çıkan ilk grev de çözümlenmiş oldu." (Mehmedali Ayni:
Hatıraları, s. 59-61, İstanbul 1945)
Olayın eleştirimi bir yana;
Yerli Sermaye iktidara gelir gelmez hem Yabancı Sermaye Şirketi (Mösyö
Rally), hem Derebeyi Devleti (Bâbıâli) ile gizlice birleşmiştir. Abdülhamit
mutasarrıfının "çay, kahve ikramlı idare'i maslahat" atlatması yetmezse,
kendisini kurtarıcı gibi karşılamış olan işçiyi "Zorba-Serkeş" sayıp sopayla
maden kuyusuna indirmiştir. "Hürriyet - Adalet - Eşitlik" adlı kuzu postu
altından kurt dişlerini gören halk, hoşnutsuzlaşıp, Gericilik ayaklanınca,
az kalsın işçi sınıfı bile, o yüzden, Abdülhamidin kucağına itilmiştir:
"31 Mart Olayında idare hizmetlileri arasına sokulan kimi kaynaşmalar
Halil Paşanın tedbir ve şükredilecek hürmetleriyle kaldırıldı." (A.N.:
TSSİT, s. 65).
Ticaret Odası: "Yerli
işçilerin.. yabancı işçiler derecesinde dileklerde bulunması caiz değildir"
diye, kendi milletine hakaret etti: Anadolu Demiryolları Şirketinin ajanı
Alman Kontu Ostrog, Adliye Danışmanımız idi. Bu yabancı, kendi ülkesi işçilerine
tanınmış hakları Türk işçisine lâyık görmiyerek, SENDİKA YASAĞI'nı,
Osmanlı Başvekili Kâmil Paşa GREV YASAĞInı kanunlaştırıverdiler!..
Böylece (Yabancı sermaye
ile Emperyalizme karşı) MİLLÎ İSTİKLÂLİmiz, ancak 10 yıl sonraki
kanlı fedakârlıklarla elde edilmek icap etti. Çünkü Tefeci-Bezirgânların
foyaları ancak KUVAYIMİLLİYE mücadelemizde meydana çıkabildi. İşçi sınıfımızın
sâlim içgüdüsüne kalsaydı, aynı dâvâ 10 yıl önce, belki de kan dökülmeksizin
(Mösyö Rallilerin sıçan deliğine girip gitmeleriyle), en medeni biçimde
çözümlenebilirdi." (H.K.: Kuvayimilliyeciliğimiz,1/5/1954).
İSTİBDADI ARATAN HÜRRİYET
"Devr'i Dil'ârây'i Hürriyet"te
(Gönül Bezeyen Hürriyet Çağında) o yetiştirilmiş sosyal kapitalist sınıfı
iktidara geldi. O zamanadek elaltında satın alıp suçortağı ettiği Devletçilik,
artık şartsız kayıtsız Kapitalist sınıfınındı. Hürriyet onundu, Adalet
onundu. Eskiden, saray mahkûmu müstebit Padişahtan üstü kapalı Buyrultu
kopartarak, saman altından yürütülen sular, hep saman üstüne çıktı. Mâdem
ki Hürriyet "ilân" edilmiş, artık İstibdat zamanının, içine kaza ve kader
tesadüfüyle namuslu kişilerin de sızarak Allah korkusuyla hırsızlık yapamadıkları
İdare Meclisine artık gerek yoktu. 1315 (1899) danberi Batı kapitalizmi
Şirket mekanizmasıyla serbest rekabetten Tekelci Finans kapital Emperyalizmine
geçmişti. Aynı yıl, "5130 kuruş aylıklı "candan, sözleri, bakışının
içe işleyişi pek keskin" Mehmet Paşa 500 kuruş maaşla emekliye atılarak
yerine Albay Necip bey geçmiş ise de, çok geçmeden Meclisin varlığı horlanarak
toplantılarına son verilmiş ve işler istenildiği gibi idare edilmiştir."
(A.N.: TSSİT, s.60)
Hürriyetle birlikte, Türkiye
denizciliği devekuşu gibi ortada kaldı: hem "Kumpanya" gibi yağma ediliyordu;
hem de özel şirket olmadığı için kimse onu üzerine almıyordu. Hürriyet
Fâtihi kahramanlar öyle küçük işlere bakmıyorlardı : "Kara günlü İdarenin
son dağınıklığı Denizcilik Bakanlığı elinde olageldiği için, Denizciliğin
Anayasacı (Meşruti) komutanları onun şimdiki durumuna sahip çıkmıyorlar.
Başka Bakanlıklar da yüzüne bile bâkmıyorlar." (Keza, 62).
Yalnız çalışan kişiler:
"Milli görevlerini yerine getirmekle birlikte Ulu Kapıya (Bâb'ıâli:
Başbakanlık) ve başka kapılara başvurup İdarenin bir yere bağlanması ve
bir müdür atanması için merhamet dileniyorlardı." (Keza, 61
)
Dilenilen "MERHAMET" gecikmedi.
Müstebit Padişah zamanı, Batı Kapitalizmi daha çok Türk - Müslüman olmıyan
azınlıkları Devlet - Kapital aracılığında kullanıyordu. Şimdi o aracılar
siyasi iktidara çıkmışlardı. "Meşruti Ümera: Anayasacı Komutanlar"
o şirket midir, değil midir, ne olduğu bir türlü belli olmamış gibi "şerefleriyle
mütenasip," olmıyan bayağı maddi işler eski Yerli - Yabancı Sermaye gözbebeklerine
bırakıverdiler. Bu gözbebekleri, Batı kapitalizminin çoktan dama attığı
Serbest Rekabetçilik prensibinin perdesi altında, artık siyasete egemen
Özel Sermaye girişkinliğinden başkasına yaşama hakkı bulunamıyacağını bir
Kur'an âyeti, İncil buyrultusu gibi savundular. Ve lûtfedip, ortada kalmış
sahipsiz Denizcilik işini çağdaş uygarlık sofralarına koyup çatal, bıçak
ve kaşıkladılar.
Abdülhamit, açık konuşan
adamdı. Bu gün ne kadar inanmazsak inanmıyalım, o Türkiye'de her şeyden
önce "İSTİKLÂL: BAĞIMSIZLIK" şampiyonu idi: 1- Dışarıda Batı Kapitalizmine
karşı bağımsızlık, 2 - İçeride sosyal sınıflara karşı bağımsızlık...
1 - DIŞARIDA BAĞIMSIZLIK
: İstanbul'da Türkiye'yi "İSLÂH: DÜZELTMEK" için İngiliz kapitalizminin
toplattığı konferansa : (ilerlemek için düzelelim) "Fakat bu maddede
memleketimizin bağımsızlık şânını giderecek olan durumlardan sakınmayı
görev sayarım" (Millet Meclisini açış söylevi) diyordu.
2 - İÇ KAPİTALİSTLERE:
"Anayasayı kurmaktan maksadımız, ahaliyi kamu işlerini yürütmede hazır
olmıya çağırmaktan ibaret olmayıp, belki ülkelerimizin idaresini düzeltmeğe
ve kötüye kullanımların, istibdadın temelini yok etmiye bu usulün bağımsız
vesile olacağını iyice kestiriyorum." (Keza) derken yerli sermayeye,
"yalnız sen yoksun, başka sosyal sınıflar da var" demek istiyordu. Söylevin
ilk sözü (Osmanlı geleneğince) "Tebeanın her sınıfının hak ve menfaatine
riâyet (güdücülük)" edileceğini hatırlatıyordu.
Meşrutiyet burjuvazisi bu
iki kuralı da tersine çevirdi. Yalnız kapitalist sınıfının "hak ve menfaatine
güdücülük" tanıdı. Yerli - Yabancı sermaye ondan bunu bekliyordu. Bu
prensibin zaferi içeride kapitalizme, dışarıda emperyalizme bağımlılık
oldu.
Abdülhamit her şeyin farkındaydı
ve boş lâf etmiyordu. Türkiye'yi yarı sömürgeleştirenlerin içeride, dışarıda
KAPİTALİZM olduğunu seziyordu.
1 - DIŞ HARP: Yabancı
sermayenin Türkiye'yi borca boğmak oyunu olmuştu. "Kırım savaşının ortaya
çıkması, ülke ve yurttaşın durumunu düzeltme uğrunda·ki çalışmaların devamını
engelledi. O vâktedek Devlet hazinemizin dışarıya bir akça borcu yoğiken..
Bu sebeple borç kapısı açıldı. Gerçi.. müttefik ulu devletlerin... yardımları
ile barış içeride işini" yoluna koyup, gerçek ilerleyiş yolunu hazırladığı
sanısını güçlendirmişti; lâkin ondan sonraki durumlar bütün bütün o umudun
ve bekleyişin tersini getirdi. Bir takım tahrik ve tesvil (süslenme)ler..
ülkemizin iyileştirilmesi ve düzeltilmesine bakmıya meydan vermedikten
başka, her yıl olağanüstü ordular derleyip, halkımızın en çok işe yarıyan
sınıfını silâh altında tutmıya mecburiyetimizden dolayı tarımımız ve ticaretimiz
büyük sektelere uğradı." (Abdülhamid: Açış s.)
2 - İÇ ISLÂHAT: Yerli
sermayenin, yabancı sermaye sadakasiyle gününü gün etmesi oldu. Elbet saray
zindanında körleştirilmiş Abdülhamitten 19 uncu yüzyılın sosyal ve ekonomik
doktrinlerine göre yöneliş beklenemezdi. Ama, o bir çok bu günkü "ideolok"larımızdan
daha dürüstçe,1877 yılından 20 yıl önce,19 uncu yüzyılla birlikte bir gelişim
olduğunu gelir artmasından çıkarıyordu. O gelişmenin,1965 yılında inkâr
edilmiye çalışılan sermaye gelişimi olduğunu Abdülhamit deyimlendiremezdi.
Yalnız şu kadarını olsun görebiliyordu:
"Yirmi yıldan beri gelirlerimizin
ardarda artması dahi memleketin ilerlemelerine ve ahalinin durumlarındaki
refahın arttığına belgedir."
"Eğerçi şimdiki sıkışıklık
şu sayıları durumlardan ileri gelmişse de, maliye idaresinde dürüst bir
doktrine bağlanmak (meslek'i dürüstiye sülûk ile) yoksulluk çilesini hafifletmek
ve maliye kredimizi korumak elden gelir idi. Fe'emmâ, islâhat (iyileştirmeler)
biçiminde alınan maliye tedbirleri, durumu iyileştirmek şöyle dursun, işi
bütün bütün ağırlaştırmış ve geleceğin ne olacağı düşünülmeksizin bugünden
yararlanmak olmuştur. (Abdülhamid: Açış s.) (2)
Bunu ister kendi söylesin,
ister başkalarınca söyletilmiş olsun, Abdülhamit, yabancı sermayeye memleketi
boğdurmakta sınıfı için kâr gören ve burnunun ucunu görmiyen yerli sermayeden
daha ayık ve daha az haindir. Abdülhamid'in üçte bir yüzyıl egemen oluşu,
yalnız hafiyelerinin gücünden değil, modern gidişi Batıya teslim olmak
sanan yerli sermayenin ihanetine karşı olmasından ileri gelir.
AVRUPA SÖYLEMİŞ
1908 de Yerli Sermayeye,
genç Ordu hoşnutsuzluğunu sömürerek siyasi iktidarı ele geçirir geçirmez,
Abdülhamid'in otuz üç yıl savunduğu iki "İstiklâl" prensibini tersine
çevirdi: 1- Şaşılacak bir sinizmle sınıf hegemonyasını kurdu, 2 - İnanılmaz
bir ihanetle memleketi yabancı sermaye egemenliğine ısmarladı. Bu iki davranışı
özetliyen ekonomik örgüt ŞİRKET oldu. Bütün Türkiye halkı bir yana, Şirketler
öbür yana konuldu. ŞİRKET (KUMPANYA): yabancı Emperyalist sermayenin yüzde
yüz emrine girmiş yerli sermaye sentezi idi. Bu olayın en tipik örneği,
gene Türkiye'nin ilk "Hayırlı Şirket"idir.
"En sonunda Bankalarca
zavallı "İdare'i mahsusa" Bakanlığında Ermeni Noradonkiyan Kapril
bulunan Bayındırlığa bağlandı... Con Paşa 29 Eylül 1324 te istifa edip
çekildi. Noradonkiyan efendi yapı mimarlarından mühendis Frenkiya Efendiyi
1 Aralık 1324 (1908) gününde "İdare'i Mahsusa"ya müdür yardımcısı tâyin
etti... Frenkiya efendi mesleği ile ilgisi olmıyan bu idareye akşam sabah
birer defa uğrıyarak, kimi kâğıtlar üzerine Türkçe olarak adını nakışlayıp
koyardı." (A.N.: TSSİT, 63).
Bunda şaşılacak ne var?
denecek. Önce Abdülhamid; "hem yer, hem yedirir" Devletçi bir gayrımüslimi,
Con Paşayı başa geçirmişti. Fakat, Con Paşa hiç değilse çekirdekten yetişmiş
iş adamı idi. Meşrutiyet (Anayasacılık) Hürriyetinin iktidara çıkardığı
"gayrımüslim" iş bakımından acemi çaylaklığı ile finans Kapital uşaklığını,
bakın nasıl skandal yolundan Özel Sermaye girişkin kişiliği değirmenini
çeviren "Demokrasicik" suyu yaptı:
"Frenkiya efendinin yardımcılığı
zamanında, Adalar seferi yapan vapurlardan birinin yolda giderken dümen
zincirinin bir baklası, kopmuş, bakla bulunup ekleninceye kadar 10 dakika,
vapur yoluna gidememiş. Ada yolcularından "Şirket'i Hayriye" hisse senetlerini
taşıyan birkaç menfaate tapan eczacı, tüccar ve başkası, yolcular arasında
propaganda yaptı. Vapur içindeki yolculardan yüz elli kadar mühür ve imza
toplayıp Adalara Şirket'i Hayriyenin vapur göndermesini istediler. Noradonkiyan
de o günlerde bir hanımefendiden 21 adet Şirket'i Hayriyye hisse senedi
satın almıştı. İşi Bakanlar Kuruluna sevketti... Kâmil Paşa ve Bakanlar
Kurulu bundan böyle Adalara "İdare'i Mahsusa" çalışmayıp "Şirket'i Hayriyye"den
vapur gönderilmesine karar vererek, İdarenin fermanlı (Padişah buyurultulu)
ve kadim imtiyazını ayak altına aldı. İş idareye ve Şirket'i Hayriyyeye
bildirildi." (Keza, 63 64)
Ne jest değil mi? Bir yanda
150 "Adalar yolcusu" (İstanbul'un "Sosyete Kaymağı") imza ve mühürü
ile Hürriyet ve Demokrasinin şâha kalkışı; ötede Padişah Fermanını çiğneyen
ihtilâlci kahramanlık; ve her ikisinin gölgesi altında Bakan Efendinin
Bayan Hamfendiden satın aldığı Şirket pay senetleri! Şimdi "Devletçiliğimiz"
mi, yoksa özel sermayemiz mi üstün? Bir güreştir başladı: "Şirket'i
Hayriye Adalar seferlerini yapmıya başladı. İdarenin iddiası üzerine Denizcilik,
Liman ve Loyitten tayin edilmiş bir komisyonca o vaktedek idarenin Adalara
işlettiği vapurlarıyla Şirket'i Hayriyenin tahsis ettiği vapurlar muayene
edildi... Bu komisyon, İdare vapurlarının tekne, kazan ve makineleri, Şirketin
gönderdiği vapurlarınkinden iyidir, diye rapor verdi. Şirket vapurlarının
Ada hattından çekilmesine bakılmıyarak, İdare vapur göndermiye başladı...
Fakat, Noradonkiyan Efendi ne yaptı, bilirmisiniz? Yarından itibaren İdare'i
Mahsusa Adalara vapur göndersin, ama, Şirket'i Hayriye Adalara vapur tahsisi
için hayli masraf etti. Bu ayın sonuna kadar 14 günlük Adalar hattı gelirini
Şirkete gönderiniz, diye resmen emir verdi." (Keza, 64)
"Devlet malı deniz"di:
onu Derebeyi Devletinde yalnız Devletlû "domuzlar" yiyebiliyordu; şimdi
o "Deniz"e Özel Sermaye "Domuz"u da burnunu sokacaktı.
"Hükümet, Noradonkiyanın
kışkırtılmalariyle İdareyi bir şirkete devretmekten başka bir şey düşünmüyordu.
İdarenin borçları baştan aşmıştı. Bunların da hesaplarının incelenip
doğrulanmasıyla uğraşılmaya başlandı.. Şu kadar ki İzmir milletvekili Ispartalıyan
Efendi, Bayındırlık Bakanlığında Noradonkiyan Efendinin yerine geçen Hallaçyan
Efendinin "arka çıkmasıyla İdareyi bir Şirkete devredip, değerli bir
kuruculuk. hakkı aldıktan sonra, hisse senetleri dolapları çevirmek için
geceli gündüzlü çalışıyordu." (Keza 65).
Sayın yazar Abdülehad Nuri
bey, bütün bu olaylarda bir "Ermeni oyunu" görüyor, bu oyunun altındaki
yerli Özel Sermaye ile üstündeki Yaban Tekelci Finans Kapitalin
parmağını ve kuklaların hep o parmakla oynatıldığını sezemiyor. Yalnız
millet malının Devlet kanalıyla özel kişilere aşırılma yönündeki ezeli
Alicengiz oyunu karşısında boşuna saçını başını yoluyor:
"Talihsiz İdare! Oluş
yüzeyine geldiği gündenberi Ermenilerin karışmasından yakasını kurtaramamıştır.
Evet, onların da hakkı var. Biz iyi idaresinde başarı gösterememişiz. Onlar
bizden daha iyi idare ediyor görünmüşler. Bu zihniyet genelleşmiş."
Sanıyor. Ve Türkiye aydınının
aşağılık duygusu içinde bunalırken, bir Ermeninin nasıl o koca yaldızlı,
nişanlı paşalarla dolu Bakanlar Kurullarını dize getirebildiğini açıklamıyor.
Herşeyi, bugün de bol bol yapıldığı gibi, bir nereden geldiği bilinmez,
yomsuz alınyazısı "ZİHNİYET" lâfına bağlayıp, sınıf ve toplum determinizmini,
kimi ultramodern "İdeolok" larımız gibi "Yanlışlar" Komedyasına
çeviriveriyor. Oysa, kendi anlattıklarını kulağı işitse, ortada hiç bir
"yanlış"ın bulunmadığını, tersine, millet ne kadar aldatılırsa, bir sosyal
sınıfın o kadar sinsice yararlandığını; yapılanlarda aldanış ve kör tesadüflerin
değil, tam orostopoğluca bir hesap ve bile bile lâdes durumu yaratıldığını
kolay öğrenirdi. Çünkü, o Ermenicikler, bütün Müslüman - Türk yerli sermayenin
yüzyıldan beri okuluna girdiği Batı kapitalizminin, kendi üstünlüğünü ve
sömürüsünü geri ülkelere bir "zihniyet" olarak ta, "Avrupa malı"
diye sokup yerleştirmek kastini temsil ediyorlardı. Başka türlü koca bir
İmparatorluk kafese konulamazdı. Netekim A.N. de Noradonkiyan Efendilerin
ağızlarında dolaşan sloganlarını hatırlamakla kalır, bu sloganları kulaklara
Batılı dost finans kapital ajanlarının üflediklerini nedense bir türlü
kavrıyamaz:
"Noradonkiyan Efendinin
"Devlet Ticaret etmez!" nakaratı da çâresizliği yamanlaştırdı; altın
oluğun yabancı ellere teslimini pekiştirdi". Bu hususta yapılan bir toplantıda
Noradonkiyan efendiye, Hicaz demiryolunu, Posta ve Telgrafı örnek göstermekliğim:
"Bu sözü ben demiyorum, Avrupa söylemiş!" cevabı ile karşılandı.
Ve İdarenin "Fayrfeyld ve Weldel" şirketleri adına (Yabancı Finans
Kapital hesabına) alıcısı Ispartalıyan efendiye, satıcısı Hallaçyan efendi
canibinden 75 yıl süreyle imtiyazı, imtiyazlı hatları, deniz tekneleri,
taşıtları, hareketli hareketsiz malları, gümrük resmi, emlâk vergisi, fenerler,
liman ve şandıra resimlerinden, telgraf ücretlerinden, orman resimlerinden
indirimler ve muaflıkları, istimlâk hakkı, hükümete ait toprakların bedava
verilişi gibi herbiri birer hazine değeri ağır değerli bağışlamalar, hayırlı
bir alışveriş imiş gibi, Kadir gecesi İradesi (Padişah buyrultusu) alındı.
29 Eylül l325 ve Hallaçyan, Ispartalıyan efendiler imzalarıyla imzalanmış
19 Şevval 1327 ve 21 Ekim 1325 (1909) tarihli mukavele ve şartnameleri
imza edildi... Buna karşılık, şirketin vereceği şey 350 bin lira. Bir de
yılda 5 kaptan ile 5 çarkçıyı Avrupaya gönderip öğretimletmek." (Keza,
s. 66, 67).
1909: Türkiye'de yerli-yabancı
sermayenin sözde Devrimle siyasi iktidara çıktığının ertesi yılı. Daha
gelir gelmez iktidara, Türkiye halkının nesi var, nesi yoksa, hükümet zoru,
Devlet Anayasası, Padişah buyrultusu, Avrupa felsefesi.. neyle olursa olsun
herşeyle, hepsine el koyuyor. Bütün bir İmparatorluğun varını yoğunu okuyup,
üfleyip efendisi Batı sermayesinin mihrabına, gözü Hürriyet atlasıyla kapalı
kurban olarak, davulla, zurnayla yatırıyor. 20 nci yüzyıl Emperyalist kapitalizmine,
geri bir ülke bütün mukaddesatçı geleneklerine uygun olarak Kadir gecesi
gâvur eliyle satılıyor. Müslüman kapitalist, Hazret'i İsâ'yı çıfıtlara
teslim eden Ponce Pilat gibi, Türkiye ekonomisini gayrimüslim aracılığı
ile yabancı sermayeye peşkeş çekerken, temiz kalmak için ellerini yıkıyor.
Çünkü: "Devlet ticaret etmez!"
FİNANS KAPİTALİN KANLI
ÖCÜ
Bereket, o hiç beğenmediğimiz
Osmanlının Devleti Tabulaştıran "Miri mal" geleneğine: mukavelenin içine
sıkıştırılan 18 inci madde ile ordu ihtiyacı düşünülmüş, "Şartname hükümlerine
uyularak gemilerin hepsini veya bir kısmını hükümetin emrine hazır bulundurma"
kaydını düşürmüş. Gene bereket Cihan emperyalizmi ikiye bölünmüş, Cihan
savaşlarının öncüleri: 1912 Teselya, Trabulus, Balkan savaşları kapıyı
çalmıya başlamış, Finans kapitalin İngiliz - Fransız grubuna karşı Türkiyeyi
avlamak istiyen Alman grupu rakip çıkmış.. Türkiye'nin varlığını Özel Sermayeye
peşkeş çekme prensibine dokunulmamış, yalnız bir geçit aralığı sağlanmıştı.
1326 (1910) Ağustos 26 gün
ve 281 sayılı Özel Bakanlar Kurulu mazbatası; tövbe istiğfar ederce İngiliz
- Fransız imtiyazını bozarken şöyle dedi: "Şirket kurulabilmesinin şüpheli
olmasına" göre "İmtiyazı gerçekleştiremiyecekleri sabit olduğu"
için "İmtiyazı yazıldığı üzere mecbur kalınıp fesh edilmesinden dolayı
doğan kötü etkiler sebebiyle Osmanlı kıyılarında gemicilik işinin bir şirket
kurmak yoluyla yerine getirilmesi "Derece'i istihâleye" (kalıp değiştirme
kertesine) gelmesine bakarak, ileride ekonomik yararlıklara ("Fevâid'i
iktisadiyyeye") uydurularak ve Devletin durumu ile ihtiyacı göz önünde
tutularak bir Ticaret Şirketi kurulmak üzere gemiciliğin şimdilik
hükümet idaresi altında yapılması gerekli görüldüğünden... Bağımsız bir
heyet tarafından idaresi tercih edilmiş ve gerek askerlik sevkiyatı ve
gerek ticaret taşıyımları bir an önce sağlanması gerekli ve tahviller çıkartarak
bir ticaret şirketi kurmaktaki imkânsızlık besbelli olduğundan sermayesi
hükümetçe sağlanmak" düşünüldü.
Gerçekte bu "Kalıp değiştirme
kertesi", Osmanlı geleneğince millet malını kurtarmak değil, hatta
yerli sermayeye aktarmak bile değil, aktarılabilinceye kadar yaban finans
kapitalinin bir elinden öbürüne geçirtmek manevrasıydı. Bunu da gene aynı
Bakanlar Kurulu mazbata sının "şu eveleme, develeme" biçimli gevelemesinden
anlıyoruz: "Sermayenin tedarik ediliş biçimine gelince idare'i Mahsusanın
Anadolu Şirketine borcu olan 160 bin küsur lira için, adı geçen Şirkete
rehin verilen hatlar sâfi ürünleri 30 bin lira tutup fâizinin pek fâhiş
olması yüzünden bir çok yıllar o ürünler ile borcun ödenmesi kaabil olamıyacağından,
adı geçen 30 bin liranın 10 bin lirası karşılık gösterilecek ödünç alınacak
200 bin liradan adı geçen borçların bir kerede ödenmesi ve geri kalan 20
bin liranın karşılık gösterilmesiyle 400 bin liralık bir sermaye elde edilmesi,
yahut İdare'i Mahsusa sâfi ürünleri karşılık tutularak bir ödünç (istikraz)
yapılması mümkün ise de, ödünç alma zaman ister ve askerlik ihtiyaçları
buna elverişsiz bulunmasiyle ödünç alarak Şirketin genişletilmesi
geleceğe bırakılarak, bu güne bugün gerekli olan sermayenin acele tedariki
ve önemli askerlik taşıyımlarının bir an önce sağlanması için 326 yılı
askerlik tahsislerinden 156 bin lira kadar verileceğinden..."
"Askerlik ihtiyaçlarına
yetmezliği yüzünden 15 - 20 vapurun daha Donanma Milli Yardım Cemiyeti
ile konuşulup kararlaştırıldığı üzere, adı geçen cemiyetçe satın alınması
tercih edilir olduğuna dayanılarak torpido muhriplerinin satın alınmasında
olduğu gibi pahası Maliye Bakanlığı yüceliğince kefalet altına alınarak
adı geçen cemiyetçe taksitle ödenmek üzere adı geçen vapurların bir kerede
alınması gerekeceği Savunma Bakanı Paşa Hazretleri tarafından ifade kılınmış
olup, Osmanlı kıyılarında vapur işletmek ve İdare'i Mahsusa yerine geçmek
üzere imtiyaz almış olan şirket kurulamadığı cihetle imtiyazın feshi
ve şimdiki halde ("ne kadar tekrarlanırsa o kadar güzel olur demiş
arap: şimdilik) başka bir şirketin kurulması mümkün olamıyacağı cihetle
askerlik ve ticaret taşıyımlarını sağlamak için... Vukuf ve ihtisas
sahibi bir Genel Müdürden derleşik ve tamamiyle bağımsız bir heyet tarafından
idare edilmek üzere "Osmanlı Seyr'i Sefain İdaresi" adiyle bir idare
kuruldu.
Söylenenlere dikkat edelim:
1 - "Anadolu Şirketi" fâhiş faizle gemiciliğimizi haraca bağlamış.
O Alman finans kapitalidir. Bir ödünç kuruntusuyla ondan kurtulmak
istenirken, vakit yok diye vazgeçiliyor. Bunun anlamı Alman finans kapitalinin
1910 yılı Türkiye'de İngiliz - Fransız finans kapitaline baskın çıktığıdır.
Bunun kokusu, çok geçmeden Birinci Cihan savaşıyla çıkacaktır. 2 - Türkiye
Avrupa ve Afrikada boğuntuya getirilecek duruma girince her zamanki gibi
gayret dayıya düşüyor: Millet ile Ordu kelimeleri sıkıyor:
"Donanma muavenet'i Milliyye Cemiyeti" halktan yardım topluyor,
Ordu 160 bin lirasını, "Bir tüccar şirketi kurulmak üzere" sunuyor...
3 - Bütün bu kombinezonları başaran "Harbiye Nâzırı Paşa Hazretleri"
fesini sol kaşı üstüne efece yıkan Bağdatlı ve gür sakal, bıyıklı keskin
Mahmut Şevket Paşa'dır. Paşanın kanlı arabası Askerlik Müzesindedir: İngiliz
- Fransız finans kapitali, onun ele geçmiş şirket imtiyazını böyle, bir
vuruşta kopartıp atışını affetmiş, kendisini, İttihatçıların da ilgisiz
bırakılmasiyle, haberli, bilgili Beyazıt meydanında vurdurtmuştur.
HÜRRİYET : ŞİRKETLER
FURYASI
Belki koca Türkiye'nin bir
tek şirket açısından incelenmesi dar görünür. Mahmut Şevket Paşanın öldürülmesinden,
Osmanlı İmparatorluğunun "suikaste kurban gitmesi" demek olan Türkiyenin
Birinci Cihan Savaşına Almanlar yanında girmesine kadar, memleketi en korkunç
kan ve ateş dalgalarına sokmuş olayları bir şirketin serüveninde okumak
"aşırı" görünür. Fakat görünüşe aldanılmasın. Burada rol oynıyan kemmiyet
(sayı) değil, (nitelik) keyfiyettir. Finans kapitalin bir ülkeyi sömürüp
baskı altında tutması için, şirketlerin bir olması ile bin olması arasında
pek fark yoktur. Tersine bir ülkeyi bir şirket, bin şirketten çok daha
ağır boğuntuya uğratabilir. Çünkü bir şirketin tekelciliği bin şirketinkinden
bin kez daha gerçek ve yaman olur. Bu gün kuzey Amerika Birleşik Devletleri
finans kapitalinin bir tek UNİTED FRUİT yahut ALCOA şirketi, bir düzine
Güney Amerika "bağımsız" devleti ve "egemen" milleti ile, kedinin fâre
ile oynadığı gibi oynar durur. Adım başına devrimler patlatıp, külâh değiştirmeden
daha kolayca Devlet başkanları ve rejimler değiştirir. Bu her gün kimi
gülüp; kimi ağlanılan olaylar, elbet Amerikanın suyundan veya Amerikalının
huyundan gelmez. Amerikan finans kapitalinin muazzam insan yığınlarını
bir avuç para babası tekelinde tutmasından ileri gelir.
Barış zamanı kimsenin önemsemediği
en bayağı, basit şirket bağıntılarının, bir milleti nasıl en önüne geçilmez
uçurumlara sürüklediği başka hiç bir örnekle göze çarptırılamaz.
Görünen politika kabuğu üstündeki gülünç veya ağlançlı didişmelerin derin
determinizmi böyledir : 20 nci yüzyılın alın yazısını çizen tanrı veya
şeytan, o konforlu, halı döşeli, ılık, sessiz vitrinler içinde iskambil
falı oynar gibi oturan Finans kapital, ŞİRKET'tir. Türkiye'nin 1914
yılı nereye gideceği, 1900 yılındanberi hazırlanıp, 1908 yılı iktidara
çıkan sermayenin 1909 yılında yaptıklarından belli olmuştur.
1908 devriminden sonra Türkiye'de
finans kapital hazretlerinin nasıl "Şartsız kayıtsız egemen" kesildiği,
ondan sonra görülen şirketler gelişiminden anlaşılır.
Türkiye'de 1863 ten 1908
devriminedek geçmiş 45 yıl içinde ancak 5 şirket kurulmuştur. Gerçi o beş
finans kapital yuvacığı, koca İmparatorluğun başına gereken suyu dökmiye
yetmiş ve artmıştır. Çünkü, o 5 şirketin ardında ve içinde pusu kurarak
Truva atı gibi Türkiye kalesini fethe gelen ve kale içindeki beşinci kolla
yâni Babil çağından armağan kalmış tefeci - bezirgân sermaye ile her türlü
işbirliği ve elbirliği yapan finans kapital hazretlerinin arkasında halkın
"YEDİ DÜVEL", Osmanlı ketebesinin "Düvel'i Muazzama" dediği Batı
kapitalizmi vardı. O sayede "yuva" kurulur kurulmaz, Türkiye'ye sahip kesilen
finans kapital olağanüstü yavrulayışla şirket üstüne şirket yumurtlamaya
başladı. 1909'dan 1914 yılınadek: 5 yılda 37 şirket dünyaya geldi. Hele
Birinci Cihan Savaşıyla Batıda bir toplum biçiminin (burjuva düzeninin)
ilk kızılca kıyameti koparken, Türkiye'de o toplum biçimini göklere çıkaran
bir şirketler furyası almış yürümüştür: 1914'ten 1918 e dek 4 yıl içinde
tam 55 şirket kurulmuştur.
Türkiyede 1913 - 1915 yılları
büyük sanayiin üretim değeri 6 ile 7 milyon lira iken, yeni açılan şirketlerin
sermayesi 1910 ile 1913 yılları arasında 2,47 milyon lira, 1914 -1916 yılları
arasında 2,49 milyon ve 1917 -1918 yıl larında 8,16 milyon lira tutar.
Finans kapital sermayesi büyük sanayi üretim değerine yaklaşıp onu aşar.
Bir çeşit: "Her şey vatan için" sözüne benzer: "Her şey şirketler için"
olur... Bu finans hegemonyasının gücünü belirtmek için başka bir kıyaslama
yapalım: 1933 Türkiyesinde, sanayi istatistiklerine göre, 1473 "Büyük
işletme"nin makine, aygıt ve avadanlıkları topyekûn 55 milyon 783 bin
altın döviz (frank, sterlin) yabancı para, 11 milyon 365 bin altın lira
yerli para olmak üzere hepbirden: 29 milyon 148 bin lira tutar. O 1918
yılındaki altın liraları 1933 yılının onda bire inen kâğıt parasına çevirirsek:
290 küsur milyon lira eder. Demek 1918 Mütareke yılında SALTANAT finans
kapitalinin sermaye toplamı, 1933 CUMHURİYET yılında Türkiye büyük endüstrisine
yatırılmış tüm sabit sermaye tutarının beş altı katı büyüktür!
Bu durum 1908 devrimi yılları,
Türkiye yaman finans kapital konsantrasyonunun bütün memleketi nasıl
kıskıvrak avucu içine alabildiğini göze çarptırır. Aynı durum, Anadolu
Kuvayımilliye hareketi başlayıp ta Sivas Kongresi bu harekete yön vermek
üzere topladığı sıralar finans kapital başkentimiz İstanbuldaki "Münevver
ve mütefekkir insanlık"ımızın neden o kadar müthiş bir ducur (anguvas)
içinde kıvrandığını, ölümlerden ölüm beğenirce, ya İngiliz yahut Amerikan
mandası olmıyacan attığını, ve bu can atışı Kuvayımilliyeciliğe nasıl,
şerefsiz de olsa dünyanın en akıllıca ve kârlıca işi olarak tapşırdığını
yeterce açıklasa gerektir.
BİRİCİK
FİNANS KAPİTAL VE EMPERYALİST EGEMENLİK
Bir gerçekçiliği hiç unutmağa
gelmez. Türkiye, nereden, nasıl geldiği bilinmez menhus bir yabancı sermaye
şeytanı tarafından çölde kalmış İsâ gibi aldatılarak uçuruma itilmiş değildir.
Ne kadar tekrarlasak yeridir: Türkiye içinde Bâbil çağından beri ağını
kurmuş ve 19 uncu yüzyılda Batıcı Finans kapitalle içli dışlı olarak memleket
ekonomi ve politikasını yabancılara kurban gibi teslim etmiye her zaman
"hâzır ve nâzır" bulunan Yerli Sermaye beşinci kolu tarafından istenilerek,
ve gerekince davul zurnayla düğün bayram, şenlik edilerek bu oyuna çekilecek,
bile bile düşürülecekti. Bu oyunda Türkiye ve Türk milleti herşeyini, az
kalsın bağımsızlığını ve hayatını da yitirmek kumarıyla karşı karşıya kalacaktı.
Buna karşılık vatan ve milletin
uğradığı tehlikeler ve mutsuzluklar ne olursa olsun, Türk burjuvazisi,
o kan ve ateş selleri ortasında gemisini yürütecekti; bütün su başlarını
kesip, bütün teşkilâtları gizli açık kontrolu altına alabildiği için özel
sermaye çıkarlarını sağlayacak, varlığını büyültüp, iktidarını yüceltecekti.
Batı Avrupa'da kapitalist sınıflarının gelişimi kendi millet ve vatanlarının
da gelişmesi, kudretlenmesini ve yükselmesini getirmişti. Türkiye'deki
bir çok yurtsever samimi insanların körü körüne kapitalizme bağlanışları
o gerçeğin kuru mantığına kapılmalarından ileri geldi. Oysa Türkiye'de
işler batıdakinin taban tabana tersine gitti. Türkiye'de kapitalist sınıfının
gelişmesi, kudretlenmesi ve yükselmesi, imparatorluğun haraç mezat satılıp
yıkılmasına ve Türk milletinin kurbanlar gibi salhanelerde boğazlanmasına
yol açtı. Hürriyet devrimi ile birlikte Türkiye'nin ve Türk milletinin
başına gelenleri bugün ilkokul çocukları dahi öğrenmek ihtiyacından uzak
bulunuyorlar. O korkunç hengâmeler ortasında Türkiye kapitalizminin nasıl
kanlı çıkarlarla tahta çıkıp, şartsız kayıtsız egemen olduğunu gösterecek
bir kaç soğuk rakam herşeyi açıklamaya yetebilir.
1908 yılı Türkiye'de finans
kapitalin ECNEBİ SERMAYE bölümü (sterlin ve frank biçimini gizlemeye dahi
tenezzül etmeksizin) 14 milyon 313 bin lira idi; yerli sermaye (Türk parası)
495 bin lira idi. Yabancı sermaye, yerli sermayenin 29 katı büyük!..
1908 yılı finans kapitalin artık iyice tekelci ve kozmopolit karakter aldığı
gözönünde tutulursa, Türkiye'de rol oynama bakımından sermayenin yerli
olmasiyle yabancı olması arasında pek fark kalmamış sayılabilir. Netekim
ünlü "Hürriyet" devrimi, Batı başkentlerinde tezgâhlanıp; en kritik
ânda Türkiye içine sokularak patlatılmıştır. Böyle yabancı finans kapitalin
açık, gizli her türlü "Yardım"ı ile iktidara çıkarılan yerli sermaye,
1908 yılı Türkiye'de ŞİRKET sermayesinin yüzde 3'ü, yabancı sermaye ise
yüzde 98'i gibi anormal orantılıydı. Yerli finans kapitalin siyasi iktidarı
ele geçirişinin üzerinden 10 yıl geçmedi, karşılıklı kaynaşmalar ve kamuflajlarla,
tam 13 kat genişlediği görüldü. 1918 yılı yabancı finans kapital % 62'ye
düştü, yerli finans kapital %38'e çıktı. (H. Tahsin, R. Saka: Sermayenin
Şirketlerdeki Hareketi, 1929, İstanbul'dan belgeler).
Bununla birlikte 10 yıllık
hürriyetle, dahi, yerlimilli sermaye Türkiye'ye egemen olan finans kapitalin
ancak üçte birini temsil edebildi. Yabancı finans kapital Cumhuriyet çağına
kadar, "gâvur" şapkasiyle ayrıcalı dolaştı ve Türkiye ekonomi politikasına
fiilen üçte ikiye yakın egemenliğini açıktan açığa göze batırmakta sakınca
görmedi. Yerli finans kapitali kulca vesayet altında tuttu. Bu korkunç
gerçeğin elle tutulur örneğini bize: yerli - milli sermayemizle devletçiliğimizin
"KARMA EKONOMİ"sini şaheserleştiren gemicilik işleri kadar hiç bir şey
açıklayamaz.
"Meclis'i Mahsus'u Vükelâ
Mazbatası"nda iki sözcükle "Sâhib'i vukuuf ve ihtisas bir müdiyri' Umumi"
denilen şey, (Bilgili Uzman bir Genel Müdürden derleşik tümüyle bağımsız
Heyet) kim oldu? Yukarıda mârifetlerini dinlediğimiz 14.896 kuruş maaşlı
"Almanyalı Herr Karl Leke" oldu. Böyle Devlet içinde Devlet olma
"Tamamen müstakil heyet"lerin kapitalizmde ne anlama geldikleri
artık bir sır olmamalıdır. Herr Leke, "Yaradılışta ağır kanlı" iken bile
"bütün bütüne bağımsız"lığını "Almanyadan başka yere sipariş
ettirilmemesi" için kullandı. Açığa çıkarılan memur ve işçilere tazminat
ödeneceği Padişah, Sadrâzam ve Bahriye Nâzırı imzasıyla "Kanun lâyihası"
biçiminde emredilince, buna karşı o durdu: "Yalnız kurulacak Milli Denizcilik
Ticareti Şirketine, kurumun bankalar ve milet yanındaki kredisini düşürecek
ve girişkinliklerini şüpheli durumda bırakacak para taahhütleri yüklemekten
vazgeçmeli, diyordu" (A.N., s. 91). Hem Devlet sermayesiyle
işleyen hem "bağımsız" olan kurumlar bankalar ve "millet"
önünde sorumlu tutuluyordu. Buradaki millet, şüphesiz dünyasından habersiz
halk değil, "Sermayeci millet"di.
Emperyalist "kişiler",
gibi, finans kapital "kurumlar" da Türkiye'yi değil, Batı finans
kapitalini egemen kılmaktan başka şeyi düşünemezlerdi: "Ödünç veren
grupun faiz almaktan başkaca gizli maksadı bulunur. Bir örnekle açıklıyalım...
Anadolu Demiryolu Alman kumpanyası doğruluk, hak yolundan görünerek İdare'i
Mahsusaya karşılığı Haydarpaşa Hattı gelirinden ödenmek üzere üç vapur
yaptırıp getirtivermişti. Bağdat, Basra, Halep vapurları. Hüseyin Hüsnü
Paşa bu vapur mukavelesine bir de ödünç alma verme karıştırdı. İdare 160
bin lira borçlandı. İtfâ (Amortisman) ödemeleri pek az, faiz ağır. Borç
200 yılda ödenemiyor. Beri yandan Karaköy köprüsüne şimendüfer de bir gişe
yerleştirdi... Oradan Köprü - Haydarpaşa biletiyle birlikte demiryolu hattının
uzatılıp açılmış her istasyonu için bilet veriyor. Vapurların bedelleri
ile faizi içinde ödünç alınmış paralar ödeninciyedek - o zamanadek yaşamıyacakları
besbelli olan vapurların tasarruf hakları Demiryolu Şirketinin üzerinde,
Bu vapurların mürettebat aylıklarından başka her türlü malzeme ve kömürleri
Şirket tarafından verilir. İkisi sefer yapar; birisi daima ihtiyatta onarım,
boyanım ve süslenim görür. İdarenin bütün deniz taşıtları siyaha boyalı
iken, bunların bacalarından başka her yanı süt gibi beyaz. Yalnız bacaları
siyah. Oysa İdare vapurları Herr Leke zamanında sarıya boyandı. Onarım
ve malzeme masraflarında inceleme ve kontrol hakkımız yok. Vapurlardan
birinin bir yerinde bir çivisi oynamış, yaptırılır. Çivi bedeliyle çakan
ustanın gündelikleri masrafa geçtikten sonra, o çivinin yerine çakıldığını
teftiş etmiş bir de müfettiş gündeliği olmak üzere, esas masrafın 10 katı
bir para daha hesaba geçer. Tek söz söyliyemeyiz. Çünkü mukavele böyle.
Olduğu gibi kabul zorundayız.
"Bu eylemlerden topunun
altından çıkan anlam, gizli maksat ise, Haydarpaşa'dan Bağdat'a kadar imtiyaz
alan Şirket hırs ve tamahını yenememiş, köprüden Haydarpaşayadek olan deniz
yolu imtiyazını da idareden ele geçirmek istiyordu. Son zamanlar Karaköy
köprüsü · Konya biletleri bastırıp satmıya da başlamıştı." (A.N.: TSSİT,
92 - 94).
Yukarıda becerileri sayılan
UZMANların da, ŞİRKETlerin de ardında finans kapital tapınağı: Banka yatıyordu.
Emperyalist gruplar gibi Bankalar da o rekabeti temsil ettiler. Alman uzman
ile Alman şirketi ister istemez Alman Bankası ile işbirliği ettiler: "İdare
veznesinde fazla para bulundurmak sakıncadan uzak (bugün hâlâ yaşıyan deyimiyle:
"Mahzurdan sâlim" olmadığından dolayı, mecidiye ve bölümlerinin haspi
(hatırı için) saklanması için Doyçe Bank ile faizsiz câri hesap
açtırılması kararlaştırıldı." (Keza, s. 99).
ANTİKA DEVLETÇİLİKTEN
MODERN DEVLETÇİLİĞE
Yabancı finans kapitalin
gölgesi altında yerli milli sermaye de gelişti. Hele Balkan savaşının kaybı,
yerli sermayenin yabancı vesayetinden kurtulma dileğini kamçıladı. Seyr'i
Sefain bacalarında sarı üstüne kırmızı renkte haçın müslümanlaştırılması
biçiminde çapraz çıpa formasını armağan etmekten başka bir anısı bulunmıyan,
ve idare üstünde lök gibi ağırlığı gittikçe çekilmez hale gelen Herr Leke
ile Şirketin baskısı büsbütün dayanılmaz olmuştu. Keskin gidişinin borcunu
az sonra kanıyla ödiyecek olan Mahmut Şevket Paşa 21 Ocak 1912 günlü kanunla
Seyri Sefaini Milli Savunma Bakanlığı emrine geçirtti. Ondan sonra
yerli sermayeci üretme temposu aceleleşti. Alman Emperyalizmini de kocunduran
M. Şevket Paşa ansızın "kimsesiz" kaldı.
Ondan önce yerli sermaye
yabancı sermayenin sofra artığı ile geçiniyordu. "O zamana kadar idarenin
iki üç su dubasıyla verilen sular vapurlara yetmeyip, dışarıdan bir
müteahhide getirtiliyordu. Fakat vaktü zamaniyle sular verilemediği
gibi, müteahhide de adamakıllı yüksek bir para veriliyordu." (A.N.,
s. 105). Balkan bozgunu ve ittihaçıların yaptıkları hükümet darbesi, yerli
kapitalistlerin finans kâpital kârından daha yüksek pay istemelerini gerektirdi.
Mahmut Şevket Paşa'nın davranışı ondandı. Böylece iki Emperyalist grupu
kızdıran M. Şevket Paşa İtilâfçılar (İngiliz - Fransız emperyalizmi)
gibi, İttihatçıların (Alman emperyalizminin) de kendisini "terk"
ettiklerini gördü. Öldürüldü. Memlekette, hiç bir yabancı sermayeye dayanmıyan
en yaman "Paşa hazretleri" dahi başını kurtaramıyordu. Yerli sermaye, yabancı
finans kapitalle o kadar etle tırnak olmuştu. Öylesine ki, uğrunda ölenlerin
cesedine serinkanlılıkla basarak yükselirken, yabancı sermayeye karşı kulluğunda
kusur etmemeye bakacaktı.
"Bir aralık 200 bin liraya
çıkarılmış ve Kadıköyü hasılatı da karşılık gösterilmiş olan Anadolu Demiryolu
Şirketinin alacağı idarenin taşıyımlardan dolayı askerlik yanında birikmiş
alacaklarından hesaplanıp ödenerek idareyi Anadolu Demiryolu şirketinin
tamahkâr elinden kurtarmış olduğu için İsmail Hakkı Paşa idareye büyük
bir iyilik etmiştir." (Keza 94). Almanın ağzından kurtarılan
şirket, yerli sermaye emrine ısmarlandı: "İdare Meclisi Başkanlığına
üyelerden Mustafa ve Başkan yardımcılığına da Deniz Binbaşısı Hilmi beyler
tâyin olunmuş ve yeni tayin olunan üyelere de ötekiler gibi birer lira
Huzur Hakkı verilmesi, 25 Haziran 1329 (1931) gün ve 448 sayılı Milli Savunma
Bakanlığı yazısıyla tebliğ buyurulmuştur. Başkan Mustafa bey aynı
zamanda İstanbul Ticaret Odasının da Başkanı idi. Pek candan, ticaret
işlerinde anlayışlı (vaakıf) bir zâttı." (Keza, 100). "Herr Leke
17 Ocak 1329 günü idareden ayrıltıldı. Ve kendisine mukavelesinde yazılı
aylıklarının geri kalanı bir kerede verilmesiyle şimdiki idare heyetinin
daha güzel iş görebilmesi sağlandı... Levazım müdürlüğünde bulunan Herr
Bilum da, Leke gibi geri kalan süre aylıklarını alarak idareden ayrılmak
dileğini göstererek hemen dileği yerine getirildi. Lekkenin idareden yokolduğu
gün askeri komiser Kurmay Binbaşısı Sadullah bey, Genel Müdürü vekili tâyin
olundu." (Keza, s. 103). "Aynı yıl Hârbiye Bakanlığı Genel Levazım
Başkanı İsmail Hakı Paşa da bir hafta ara ile iki gün idareye gelerek görevini
yerine getirmiye başladı. Bu iki günde 3 muazzam işi yürürlüğe geçirdi."
(Keza).
O "muazzam işler"in,
bugünkü anlamı: Türkiye'de kadim Osmanlı Devletçiliğinin yerine, modern
devletçiliğin geçirilmesiydi. Modern Devletçiliğin başlangıcı 1913
Ocak ayı, demektir. Hürriyet Devletçiliğinin başlıca iki amacı oldu: 1-
Sermayeci sınıfını "Teşvik", 2 - İşçi sınıfını "Tensik"...
Burada önce kapitalist sınıfının nasıl Devletçiliğimizle "Teşvik" edildiğini
görmek çok ilginçtir. Türkiye'de evvel ezel varolan sermayeciler antika
tefecibezirgânlardı. Devletçiliğimiz o antika sermayeyi, 20 nci yüzyılın
tekelci finans kapitali durumuna sokacaktı. Daha doğrusu yerli sermaye
bu kalıp değiştirmeyi sağlamak için tutulacak en iyi yolun DEVLETÇİLİK
olduğunu içgüdüsü ile bulmuştu.
Kalıp değiştirme olağanüstü
kolay, çabuk ve başarılı uygulandı. Ekonominin askerce idaresi, kadim Osmanlı
geleneği idi. Kimsece yadırganmadı. Modern tekelci finans kapital de, 19
uncu yüzyılın serbest rekabetçi kapitalizminin yerine geçerken aşağı yukarı
aynı sosyal kaçınılmazlığa uymuştu. Böylece, "Tencere (tefeci - bezirgân
yerli sermaye) yuvarlandı, kapağını (tekelci finans kapitali) buldu." Batıda
Devleti tekeline geçirmiş bir avuç finans kapitalist, adım başında skandallar,
cinayetler, harpler, ihtilâller kışkırtarak milyonerliği milyarderliğe
çıkartıyor, kapitalist sınıfının bütününü zararına bir avuç kodaman iratçıyı
kaarunlaştırıyordu. Bu metod, geri kalmışlığın birinci sebebi olan antika
tefeci-bezirgân sermayenin Doğuda yedi bin yıldanberi boyuna tekrarlıyarak
idmanlaştırdığı biricik usuldü.
DEVLETÇİLİĞİMİZİN
GÖREVİ: KAPİTALİST KAYIRMA
İsmail Hakkı Paşa devletçiliğimizin
gerçekten kurucusu oldu. Batıda finans kapital: perde ardında yasa dışı
davranmıştı. Paşanın da ilk işi (çalışanları baskı altına aldıktan sonra)
idarede her türlü kanun ve nizam duygusu yerine kişi buyuruşunu geçirmek
oldu: "İsmail Hakkı Paşa'nın muazzam işlemlerinden: ikincisi "Ana tüzük"ü
(Nizamnamei esâsiyi) değiştirmek oldu. Önceki tüzükte Meclisle ilgili bölüm
tümüyle kesilip atıldı... Ödünç almayla vapur satın alma kararlarının uygulanması
Savunma Bakanının. onaylamasına bırakılıp, ondan başka büyük küçük bütün
işlerin Genel Müdürce çözümlenip düğümlenmesi 23 üncü madde ile sağlandı...
Tüzüğün yüksek tasdikten çıkması beklenilmiyerek, toplanmalarına lüzum
kalınmadığı meclise bayağı ağızdan haber verildi. Onlar da uyuverdiler...
Önemli bölümleri Cumhuriyetin son kararlarıyla değiştirilip iyileştirilmiş
bulunan bu tüzüğün aslı, Anayasacı bir hükümetten tasdikli olmak için İsmail
Hakkı Paşa'nın ol vakit sahip olduğu güç kadar büyük bir kudret ister."
(A.N.,109-110).
Devletçiliğimizin kurucusu
paşa, kanun kaygusundan tüzük yoluyla sıyrıldıktan sonra, artık Devletçiliğin
yoluna çıkabilecek her engel kalkmıştır. Devlet baba geniş millet zenginliklerini
içine alan bir ser, hiç bir üretim değeri bulunmıyan modern iratçı kapitalistler
ise, o ser içine kayrılıp buram buram yetiştirilen mantardırlar. Bu mantarın
tohumu Osmanlıdan kalma tefeci-bezirgân sermayedir. Batı kapitalizminin
tekelci finans ve şirket sermayesi ile çiftleştirilip melezleştirilmiş
Tanzimat kırması iraçı-vurguncu kapıkulu sermayedir. Bunlardan bir gözde
soy çeşidi: "İstanbula âidatlı acente tâyin etmek olmuştur. O
zamanadek aylıklı bir memura yaptırılan İstanbul acenteliğinin ürünlerinden
yüzde, üç, beş kuruşunun kendisine verilmesi ve hâsılat çoğaldıkça aidat
miktarının değişmesi ve başka şartlarla kendi uhdesine ihalesini, yıllardan
beri ecnebi kumpanyalarında acentelik etmiş ve piyasada tanınmış birisi
dilekçeyle diledi."
"Bu dilekçe Genel Müdürün
Danışkı Heyeti olmaktan başka bir meziyeti olmıyan Müdürler Encümeninde
danışma yerine kondu. Her şeyden önce İstanbul'a âidat ile acente tâyinine
lüzum varmı, yokmu, esası anıldı. İlk oyu sorulan müdür: "Akdeniz ve Karadeniz
Boğazları kapalı. Dışarıya vapur göndermiyoruz. Marmarada vapur işletmek
de sırf idareye verilmiş. Marmara hattına gönderilecek vapurların biletlerini
üçer yüz kuruşu aylıklı 2 kâtip yazıp verebilirler. Şu hâl ile âidatlı
acente tâyin edip de, hâsılatın bir bölümünü acenteye vermiye lüzum görmüyorum."
dedi.
"İkinci oyu sorulan Müdür
de bu oya katıldığını söyledi. İsmail Hakkı Paşa üçüncüye: "Sen âidatlı
acente tâyin olunsun diyorsun, değilmi?" diye oyunu sordu O zavallı da:
"Evet!" karşılığını bastırdı. Dördüncü, beşinci ve ilh. da tâyin olunmak
oyunda bulundular. Çoğunlukla tâyin olunmak esası kabul edildi. Sonra şartlar
müzakere olundu. Fakat mukavele yazıları imzalanırken o tanınmış ve İdareyi
bilirliğinden ve ününden yararlandıra cak istekli aradan çıkıp, İdarenin
İstanbul Baş Acenteliği, o zamanadek bir tek bilet alıp satmamış kişilere
ihale edildi... İsmail Hakla Paşa, o ilk muhalif oyda bulunan müdürün müdürlüğünü
lâğvetmek (kaldırmak) gibi, şubesi müstahdemlerine de bulaşıcı bir eylemle
beynini lezzetlendiren bir öç aldı.
"İsmail Hakkı Paşa'nın
esas meşguliyeti elverişsizdi. Altı ayda bir kere idareye gelebiliyordu.
Fakat karşıdan yazılı ve sözlü emirleri eksik değildir. İdare askeriye
levazım dairesinin bir şubesi haline geçmişti. Mühim bir iskele onarımı
veya yapı inşası için her türlü eylem muâmelât, ‘levazım, dairesince yapılıyor,
mukavelesi bağlanıp verişiliyor, sonra bir nüshası idareye gönderiliyordu.
İsmail Hakkı Paşanın Seyri Sefain Genel Müdürlüğüne tâyinine dair olan
emir, bilfiil işe başlamasından pek çok sonra, 22 Ocak 1329 gün ve 5326
sayılı tezkereyle idare bildirilmiştir... Yardımcı Sadullah bey istifa
edip çekilmişti." (A.N., s. 112).
İlkin kanunla çıkan bütçe
hesapları,1915 te: "Seferberlik adıyla özel bir bölümde birleştirilerek",
"Harcamalarla ilgili bir bölümün genel muhasebe kanunu ile kayıtlı olması,
dolayısıyla da Sayıştayın karışabilmesi gibi engellerden sıyrıldı." "Seyri
Sefâin İdaresi kayıtsız, şartsız ve keyf'i mâyeşâ tasarruf ediliyordu.
Genel Levazım Başkanlığından filâna şu kadar bin lira verilsin diye bir
haber geldi mi, hemen verilirdi. Bütçede özel bölümünde tahsisat var mı
diye sormıya, en ufak tereddüt ve düşünceye hacet yoktu. Seferberlik bölümünden.
İşte o kadar. Emri veren de her türlü kayıtta hür, sorumsuz tasarrufçu...
Dört yıl savaşta taşınma çokluğu, rekabetin yokluğu ve asker gönderme ile
komşu kıyılar navlunlarından başka navlunlara yüzde 500, 600 zam cihetine
gidilmesi sağlanmış iken, gelirleri giderlerini idare etmez bir derekeye
düşmüş... borçlanmıştır." (Keza, 115, 116).
MÜNAKASA (devlet
alımlarında eksiltme): "İdare vapurları için satın alınacak levazım
ve eşya üzerine kanunca ve gelenekçe varolan münakasa usulü bırakılıp,
her çeşit eşyanın güya Saraçhane anbarında uzmanları ve muayene aygıt ve
avadanlıkları var imiş gibi, orada muayenelerinden sonra satın alınmaları
formülü kabul edilmiş ve İsmail Hakkı Paşa'nın son zamanlarınadek böyle
alımlar yapılmıştır."
MUTEMET: "Genel Muhasebe
Usulü Kanunu gereğince bir er (mutemet) olması ve muhasebeye bağlı bulunması
ve 20 bin, en son 100 bin kuruş sarfına izinli kılınması gereken mutemetlerin
yetkisi Maliye Bakanlığının müsadesi ve bilgisi olmaksızın 15 bin liraya
(15-75 katına) çıkarılmış ve memur, kâtip, subay vesaireden derleşik olan
mutemetlerin sayısı 30 kişi kadar olmuştur. Böylece satın almaların yüzde
95'i kanunca görenek ve usulünden tümüyle sapıttırılmıştır. Bununla birlikte
otuza yakın mutemetlerin muhasebeden bağları koparılarak levazım emrine
verilmişlerdir. Bu mutemetlerden bir çoğuna hesapları temizlenmiyerek tekrar
tekrar verilen paralarla içinden çıkılmıyacak derecede karışıklıklar yaratılmıştır."
(Vasıf Paşa lâyihası).
"Topu 42 yataklı Şam
vapurunun kamaraları için 34 kamarot tâyin olunmak, Osmanlı Matbaası ile
mukavele var iken başka bir matbaada 3 kat ücretle evrak bastırmak, bir
iki zâtın hatırı için Haliç idaresinin imtiyazına tecavüz ederek Eyüp ile
Köprü arasında zararına motorbot işletmek gibi israflar sürüp gitmiştir...
Hasım Devletlere ait İstanbul ve civarında ne kadar onarım fabrikaları
varsa hepsi. Seyri Sefâin tarafından işgal edilip, bu ticaret kurumunun
zararına ve ekonomi tekniğine aykırı olarak her birine ayrı ayrı kapıcı,
kurucu, kâtip, işçi, taşıt araçları konularak ve bir o kadar da aydınlatım
ve motor gücü sarf edilerek ayda 4250 lirayı aşkın yalnız maaş ve gündelik
verilişi sürdürülmüş ve bunları aldık diye, idarenin Azapkapısındaki kırk
yıllık onarımevi bırakılıp yıkılmıştır.
"İdare 30 gemisi için
fabrikaya aylık ve gündeliği 4200, daha çok vapurları bulunan Şirket'i
Hayriyeninki 2000 liradır... İdarede hiç kullanılmıyan kimi zatlara, sözde
idare hesabına olan inşaatı gözetiyorlarmış diye aylık maaşlar tahsis
ediliyordu... İdarenin sivil müstahdemlerinden kimileri Saraçhanede kurulu
askeri hapishaneye gönderilip dövülme ve işkence.." (Keza,117-123).
Devletçiliğimiz, savaş bitince
görevini daha parlakça yürüttü.
"Mütareke yapıldıktan
sonra, İsmail Hakkı Paşa kaybolmuş ve Hakkı bey de idaredeki memuriyetine
gelmemiştir. l334 (1918) Ekiminde Genel Müdürlüğe Deniz Komutanlarının
en seçkinlerinden Vasıf Paşa tâyin olundu. İdarenin parası var olduğu halde,
levazım bedelinden tüccara 125.000 lira borcu olup verilmediğini gördü.
Yarın ne olacağı bilinmiyen o pek karanlık günlerde tüccar olağanüstü
ısrarlarla alacağını istiyordu. İdarenin şeref ve haysiyetini korumak
üzere tüccarın alacağını ödetti. Bu arada ayrıntılı bir proje düzerek,
idarenin... Anonim bir şirket durumuna getirilmesi hayırlı olacağını
Bakanlığa arzetti." (A.N., s. 123-124).
Böyle açılan mütareke döneminde:
"İdarenin kömür gibi en yüksek levazımı münakasasız satın alınırdı:
Mukavelenamesi teâti edilmiş bir parti kömürün bedeline ertesi günü her
ton için yetmiş küsur kuruş daha zammedilmek gibi ol vakit şüphe çekici
eylemler geçmiştir." (Keza 126). "Paşanın. oğlu Sinan bey her gün
idarede bulunurdu. Sinaniye ocağından alınan kömürler toz topraktan
ibaret olup, istim tutması kaabil olmıyan vapurlar Trabzon hattı iskelelerinden
findık kabuğu toplayıp ocaklarda yakmak suretiyle İstanbula gelebildiler"
(Keza 131). "Sinan bey safi hasılatın yüzde 30'u kendisinin olmak
üzere İstanbul'a bir Baş Acente tâyin ettirdi." (Keza 131, 133).
ACENTE: "Eskiden iskelelerde
boşalan acenteliklere resmi, gayrıresmi, yazılı, sözlü bir bildiri üzerine
bir zât tayin olunur, yahut İstanbulca kayrılan bir işsiz gönderilirdi..
Başka kumpanyalar veya vapurlara da acentlik ettiği anlaşıldı." Sonra
"İdare, Belediye, - varsa - Ticaret Odası heyetleri birleşip
tüccardan ve haysiyet erbabındân" seçildi. (Keza 174). "Seyri Sefâin
acenteleri, mahallin en güzide itibar ve haysiyet erbabından seçilir."
(Keza 175).
YERLİ FİNANS KAPİTAL
Bir ülkede modern kapitalist
üretimi ve dolayısıyla KAPİTALİZM doğması, o ülkede sadece "Zenginlik"
veya mutlakça ve soyutça "Sermaye"nin bulunması demek değildir.
Amerikayı Batının Sermaye" gelişimi "Keşif" etti Batı gericiliği,
yurttaşlarına inanç baskısını arttırınca, sürü sürü Avrupalı varları yoklarıyla
medeni (3) insansız (4) Amerika'ya kaçtılar.
O ara, Eski Dünyadan Yeni Dünyaya birçok hazır -söz yerinde ise- "Sermaye"de
göçtü. Fakat, ilk düşen bu "Sermaye" değerleri, orada hemen Batı Kapitalizmini
çiçeklendirmek şöyle dursun, kimi yerlerde çöle yağan yağmur gibi çarçabuk
suyunu çekti. Çünkü oralarda "Sermaye"nin sömürebileceği modern işçi sınıfı
yoktu. Afrikadan gemiler dolusu kara insan avlanıp Amerikaya taşınması,
işçi yokluğunu köle çokluğu ile karşılamak içindi. Ancak köle emekçinin
her işçiden daha az "kârlı" olduğu görülmekte gecikmeyince, modern kapitalizm
gelenekleri ile Amerika'ya yerleşmiş bulunan "sermaye" köleliği
kaldırabildiği yerde, yâni gündelikçi işçi sınıfını yayabildiği ölçüde
"çağdaş uygarlığı" yarattı. Kuzey Amerikanın bugünkü yüksek zenginliği
ile Güney Amerikanın alçak yoksulluğu bu açıdan incelenirse açıklanabilir.
(Bkz. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Tezi, Tarih Devrim Yayınları,
İst. 1974, Bölüm l, Ayrım: 2, s. 122 137).
Güney Amerika, antika
tefeci - bezirgân medeniyetler zincirinin sondan bir önceki ROMA
medeniyeti halkasının, en son rönesansı olan İspanya prekapitalizminin
eline düştü. Antika sermayenin Derebeyi Devleti bütün kutsallığı
ile güney Amerikayı hâlâ kul-köleleştirdiği için, o güzelim topraklar,
pranunçıyamento'larla kemikleşen geriliğin trajedisinden kurtulamadı.
Yirminci yüzyılda, "Atı alıp Üsküdarı geçmiş" bulunan Kapitalizm, finans
kapital tekelciliğini o yerlere Kumpanyalar biçiminde sokar
sokmaz, çökkün eski medeniyetlerin soysuz antika sermayesi, o finans kapital
ile canciğer kuzu sarması oldu. Aynı gidiş, Çinden, Hinde ve Avustralya
adalarından Afrika'ya kadar her yerde, aynı sonuçları, çok değişik çeşitleriyle
genelleştirdi. Sömürge, yarı sömürge, tâbi, peyk v.b. ülkeler dizisi sıralandı.
Türkiye de bu araya sokuldu. Bu gidiş gerek her geri ülkede, gerek Türkiye'de
işçi sınıfının yokluğunu değil, yalnız yeterce hür olmadığını gösterebilirdi.
O bakımdan, Türkiye'de papağan
veya Lafontenin Karga hikâyesindeki tilki gibi: "Sosyal sınıflar yoktur"
diyenler, nasıl: "Türkiye'de medeniyet yoktur" diyenler kadar yanılıyorlarsa,
tıpkı öyle, Türkiye'de "İşçi sınıfı yoktur" demeğe getirenler de, Türkiye'de
"Çağdaş uygarlık yoktur" diyenlerle birleşirler. Bir de o gibilerin "Çağdaş
uygarlık" yanlı, öncü, ilerici gibi adlar takınmaları gözönüne getirilirse,
çelişmeler, bindiği dalı kesen hoca durumunu aşar. Sosyal sınıfsız toplumda
"Devrimcilik", bulutsuz gökten yağmur beklemek, yahut çomak batmasın
diye kumda çelik oynamak olur. Sosyal sınıf yoksa, "Devrimcilik" nereden
çıkar? Devrimcilik varsa, "Sosyal sınıflar" nasıl yok olur? "Erbâbı bilir!"
Olanların bize gösterdiği gerçek: Sermaye gibi işçi sınıfının da Türkiye'de
bulunduğu, yalnız bu sınıfın antika tefeci-bezirgân sermayenin egemen olmaktan
çıktığı Batı Avrupa ve Kuzey Amerikadaki gibi "HÜR" değil, geri kalan bütün
dünyadaki (Asya, Afrika ve Güney Amerikadaki) gibi, köle sayılmasa da öz
Türkçe Osmanlı deyimiyle "KUL" yerinde tutulduğudur. Bu durumun,
yalnız işçi sınıfı değil, bütün bir millet için neye mal olduğu "Batı"
Anavatanları ile, "Doğu" sömürge ve yarısömürgeleri
arasındaki ekonomik, sosyal, politik, kültürel ve ilh.. başkalıklara bakmak
yeter.
Gerçek şudur ki, Türkiye'de
1908 öncesi de, sonrası da işçi sınıfı yok değildi. Batılı finans kapital
kendi Anayurdunda edindiği tecrübeleri, (çok içli dışlı anlaştığı geri
ülkeler sermayesini sanayileştirmemek ve yabancı sermayeye ajan ve kul
etmek için) bahane ederek, Türkiye işçi sınıfını KUL durumundan
çıkartmamak istedi. Kendisi yabancı sermaye kulluğuna çanak açan yerli
sermaye ise, yedi bin yıllık halk düşmanı içgüdüsü ile, kendi ülkesini
geri sömürge durumuna sokmak pahasına, yabancı sermayenin "işçi düşmanlığı"
perdesi ardında Türkiye'yi içine düşürdüğü açmaza bütün gücü ile katıldı.
Bir yandan memleketi "kalkındırmak" sloganları attı. Ötede, memleket
İNSANının çalışan sınıflarını işsiz, aç çeri-çoban kul durumundan çıkartmıyarak:
memleketi hem kalkınmamış, hem yabancıya sömürge yaptı. Aydın kapıkulları
da, aylıkları sağlandıkça slogankeşlikle geçindiler.
Yerli - yabancı, sermaye
- şirket tarihlerinin her sayfası modern tekniğin son sözü üzerinde çalıştırılan
Türkiye işçi sınıfının en basit insan haklarından uzak tutuluş ve kullaştırılışı
ile doludur. Con Avramides bey, bütün vurgunlar, yüzdeler bir yana 1000'den
çarçabuk 4.000 kuruşa (şimdiki: 6.400 T.L.), çıkmışken "15 Aralık 1291
tarihinde Con Paşanın maaşına 2.000 kuruş zam ile 6.000 kuruşa çıkarıldı."
(şimdiki 9.600 Türk lirası). (A.N., TSSİT, s. 48). Bu Abdülhamit
keyfi idare istibdadı zamanındaydı. Anayasacı (Meşruti) hürriyet çıkınca,
hiç değilse çekirdekten yetişmiş Con Paşa'nın binde biri kadar Türkiye'ye
yarar yanı görülmiyen Herr Leke'nin aylığı 14.896 kuruş (şimdiki: 23 bin
833 Türk lirası) oldu.
17 Temmuz 1290 (1874): "Kars
vapuru ateşçilerinden ölmüş Hasan'ın karısı aylık verilmesi için yalvarıyor.
İdare'i Aziziyye İdare Meclisinden, maaş tahsisinin "emsâli," olmadığından
("Eşsiz örneksiz" lik) dilekçesi kadına bir defaya mahsus olmak üzere metelik
bin kuruş verilmesine karar." (Keza) lûtfedildi... Bütün bir ömür en
son sistem vapur ateşi içinde kıyasıya emeğin Müslüman Türk işçisine ödenen
karşılığı altın değil, bakır "metelik" para ile, yani değeri her an düşüp
kalkamıyacak o zamanki 10 lira (şimdiki: 1600 lira); yabancı sermayeye
mal sipariş ettirmekten başka işi olmıyan gayritürk - gayrimüslime masa
başında bir ay oturduğu için altın para hesabıyla 23 bin 833 lira! Hürriyet
- Adalet - EşitlikKardeşlik çığlıklarıyla siyasi iktidara çıkan "Vatanperver",
koyu "Milliyetçi" ittihat ve Terakki (Birlik ve İlerleyiş) kahramanları
Türk milletine bunu uygun görüyorlardı. Çalışmıyan Alman, yabancı "gâvura"
buluyorlardı da, ölesiye çalıştırdıkları müslüman Türke vermek için örnek
(emsâl) bulamıyorlardı. Çünkü gâvurun ağası Alman finans kapitali idi;
müslüman Türk bir "amele parçası" idi.
ÖZEL SEKTÖR,
İŞÇİMİZİN ALINYAZISI
En "çağdaş" Türkiye işçisinin
alınyazısı 1874 yılı hem yerli hem Devletçi sermaye şirketinde böyle yazıldı.
Ondan sonraki işçi haklarının
gidişi iki çağda iki ayrı acıklılık taşır.
I - İSTİBDAT: Yâni,
yerli sermayenin siyasi iktidarı ele geçiremediği zamanlarda, işçi hakları
uzun yıllar "emsâl" bulunamadığı için yok sayıldı, ancak 1304 (1888)
İdare'i Mahsusa Deniz Bakanlığına bağlandı. Genel Müdür, Bakan Bozcaadalı
Hasan Hüsnü oldu. Müdür yardımcısı Albay Sami Bey, askerlik maaşiyle birlikte
İdareden 4687 buçuk kuruş alırdı... İdarenin Tekaüt Nizamnamesi o dönemin
ürünüdür. O zamanın zihniyetine biricik örnektir. İşin en ağırını gören,
en büyük tehlikelere göğüs geren mürettebattan - deniz işçi ve adamlarından
- yüzde 2 aidat ta aldırdığı halde - iş başında uğradıkları büyük tehlikeler
bir yana bırakılırsa emeklilik hakkından yoksun bırakılmışlardır. Hizmetine
gidip gelirken büyük sakatlık veya ölümü getiren kazalar bile kaleme alınmamıştır.
Otuz yıl hizmet karşılığı emeklilik için konulan formül hesabının son 10
yıllık maaş tutarından çıkarılması esas olarak kabul edilmesi, ve bir memurun
10 yıl sürekli bir miktarda maaş alması pek seyrek bulunması yüzünden,
yarı maaşı ile emekliye çıkarılmış olanlara pek seyrek rastlanılmaktadır.
"Emeklilere aylık en
az 100, özellikle yetimlere ve dullara - bu gün 2 okka ekmek parası olamıyan
- 30 kuruş aylık bağlanması yazılı olması, ve askerlik ve sivillik memur
emekliliği kanunları zamanın itişiyle tekrar tekrar düzetilip değiştirildikleri
halde, idare Emeklilik Tüzüğünün tahsisat bölümleri şimdiyedek düzeltme
ve iyileştirme görmemesi, müstahdemlerin en çok hak edenini yazıldığı gibi
yoksun bırakılmış, ve emekliler ile yetim ve dulların gadre uğrayışları
fiyatların yükselmesi oranında yamanlaşmıştır." (A.N.: Aynı yer, 51,
52).
II. - HÜRRİYET'te,
yâni yerli sermayenin "Meşrutiyet" (Anayasacılık) anlamıyla siyasi iktidarı
ele geçirdiği zamanlarda, (eğer üstüste savaşlar devleti tek asker taşıma
aracı olan gemileri elden kaçırmamak zorunda bırakmasaydı): kurulması fermanlatılan
Ticaret Kumpanyası şartnamesi, bütün işçi hakkı olarak emeklilik
hakkını tanıyordu. Şartnamenin 20. maddesi: "İdare'i Mahsusanın varolan
Emeklilik Sandığı eylemler (kurulacak yeni) sandık işlerine katılmıyacaktır."
der. Demek : "Şirketin lûtfen, idarede bırakacağı memurların edinilmiş
haklarından olan geçmiş hizmet süreleri bütünüyle yok edilecek"tir,
diyor Abdülehat Nuri bey. Şartnamenin 30. maddesi şöyle yazar: "Şirkette
kullanılıp herhangi bir sebeple çıkarılacak olanların düzülecek emeklilik
tüzüğü hükümlerine uygunca bırakmış oldukları paraları geri almıya hakları
olacaktı." Abdülehad bey yorumluyor: "Söz yerinde ise, doğruluk
yolunda (suret'i haktan) görünen bir madde! Görünüşte bıraktıkları paraları
geri alma haklarını sağlıyor. Üzerinden nakışlı yılan derisinden yapma
örtüsü kaldırılıverince, altından (İsterse sakatlığından, tehlikeye ve
belâya uğramasından dolayı çıkarılmış olsun, işçi) yalnız bıraktığı parayı
geri almıya haklı olacak. Faizini de alamıyacak. Emekli, filân da olamıyacak...
Şimdiden Hükûmete bu şartları kabul ettiren Şeytan gibi Şirketin, ileride
bu hükme aykırı maddeleri kapsıyan emeklilik tüzüğü yapamıyacağı besbellidir."
(Abd. Nuri: T.S.S.İ.T., s. 77, 78). "Emeklilerle yetimlerine
ve dullarına geçim solukları kesilip aç bırakılacaklarını muştuluyor."
(Keza).
DEVLETÇİLİĞİMİZ ve
MODERN İŞÇİMİZ
Yukarıki gidiş, hürriyetin
özel şirketine göreydi. Ya hürriyetin zoraki sürüp giden, adım başında
özel sermaye hazretlerine bin tövbe istiğfar ederek yaptığı Devletçilik
suçundan dolayı af üstüne af dileyen Devletçiliği zamanında işçi sınıfının
durumu ne oldu? İşçi hakları Hürriyetçi Özel Sermaye için kasap çengeline
asılmış etti. Meşrutiyetçi (Anayasacı) Devletçilik o çengele asılı eti
kendi kıyma makinesi içine sokup ince ince doğradı. Burada artık yerli
ve yabancı sermayeler "kokteyli" Abdülhamit gibi bir müstebitten de yakasını
kurtarmış olduğu için işçilere ölümlerden ölüm beğendirebilirdi.
31 mart tepkisi atlatılır
atlatılmaz, sermaye efendimizin sırtında yumurta küfesi yoktu; "Eşitlik
ve Kardeşlik" (Müsâvat - Uhuvvet) bir yem borusuydu. Devrimden tek amaç
"kâr"ın tek yanlı arttırılmasıydı. Bu da çalışanlardan kesilip, sermayeye
veya adamlarına yedirmekle olurdu. Onun için: Abdülhamit çağı Millet Meclisinde
"TENKÎH" maaş indirimi, maaşlı azaltımı denilen sözcük, şimdi "TENSİK"e
düzenlemeye çevirildi. İşçi, müstahdem ve memurlar işlerinden sapır sapır
döküldüler. Ötede yeni burjuvaları ve kahramanlarını yeni yeni kadrolara
yığmaktan çekinilmedi.
"İdare Emeklilik Tüzüğünün
27. maddesiyle ondan sonraki maddelerinde görüldüğü üzere, Sandığın idaresi
"İdare Meclisi"ne, ve devamlı olarak sandık idaresine bakmak üzere adı
geçen Meclis üyelerinden bir Başkan ve 3 üyeden derleşik bir heyete; ve
hesap işleriyle gelen paralarının alınıp harcanmasına ait eylemler, idare
memurlarından seçilmiş bir muhasebeci ve sandık eminine tefviz edildi.
Sandik hesapları, idare veznesinden ayırt edilmişti. 30. madde gereğince
de emekliliğe ait meclis mazbatâlarının, Deniz Şûrasınca onaylanması şart
idi.
"İdarenin Bayındırlığa
bağlanması, İdare Meclisinin bir aralık fesholunması gibi devrimler ve
emekliliğe ait ard arda gelen olaylar yüzünden eylemler idare muhasebesine
ve inceleyip onaylama işleri müdürler encümenine verildiği gibi, gelirler
ve giderler de idare veznesine dönmüş bulunuyordu." (A.N.: TSSİT,
s. 86, 87).
1912 Balkan Savaşı kargaşalığı
arttırdı. Liman, şamandıra, vize, fener vergileri, boşaltma ücreti, kömür
fiyatı, Anadolu Demiryolu İdaresine olan borcun faiz, amortisman ödemeleri,
Şirket'i Hayriye'den kiralanmış vapur bedelleri arttı. Tam sermayenin arayıp
bulamadığı bulanık su furyası başlamıştı. Çalışanlara tırpan atmanın ("tensikat"ın)
sırasıydı: "Başka dairelerde yapıldığı gibi, idarede dahi memurlar,
kaptanlar, çarkçılar arasında kimi kertede temizlik (Tasfiye) yapılmasına
girişilmişti." (Keza, s. 89)...
"Kadro dışı kalanların
1327 başından 1328 şubat sonunadek maaşları karşılığı olarak 82.100 kuruş"
idare bütçesine konmasına kanun çıktı. Herr leke "İdarenin gelecekteki
gelişmeleri için para taahhütleri altına konmasını sakıncalı gördü."
(Keza, 90).. 1911 - 1912 yılları, düşkünlerevi hâsılatı dışında
bilet geliri 20.089.842 kuruştu. Demek, işten atılanlara verilecek şey
gelirin binde dördü kadardı. İdare her hangi bir simsarına yüzde
beş, on vermeyi az buluyordu. Sokağa işinden atılanların alacakları, onu
."mahzurlu" gören Herr Leke'nin 2 yılda resmen aldığı aylıktan (59.582)
ancak dörtte bir kadar fazlaydı. Abdülhamidin Millet Meclisi, iç ödünç
için, sermayecilere hem vatana yardım (iâne) şerefi, hem yüzde 15 kâr sunuyor
idi: aç bırakılan emeğe yüzde 0,4 çok görülüyor, iratçı sermayeye
onun 37 misli haraç ödemek az geliyordu. Çünkü işçi sınıfından kesilen
para müdürler kastı emrine, Emeklilik Sandığı, idare veznesi emrine geçiyordu.
Kısa günün (küçük savaşların)
kârı bu kadar olurdu.
Büyük Savaş (Birinci Cihan
Savaşı) sermayecilere neler sundu? Yukarıda azıcık işaret edildi. Daha
savaş hazırlığı başlarken, işçi haklarına indirilen satır, levazımcılıği
ile ün salan İsmail Hakkı (adı: "Hakkı" olan) Paşanın şanlı devletçiliği
oldu. Önce rötuşlar yapıldı: "O zamanadek olan bürokratça işlemleri
yarıya indirecek kertede kolay ve çabuk" iş tutulacak, "Yazı ve
dilekçeler Almancaya çevrilecek diye, günler haftalarla beklemiyecek"
gibi genelgeler çıktı. Ardından işçilere, memurlara yem borusu çalındı
: "O tarihlere dek idare memur ve müstahdemlerinin, hele kışın dehşetli
fırtınalarda yazın boğucu sıcaklarda bin türlü tehlikeler içinde çalışmalarının
ödüllerinden yoksun vapurlar personelinin coşku ve çabaları artmış.. her
işin günü gününe gerçekleşmesi idarenin her dalında genelleşivermişti."
(Keza, s. 106).
Çok sürmedi. Uygulama başladı:
"Birincisi: İdarenin memur ve müstahdemleri arasında birden 98, katma
5 ki, toplamı 103 kişiye birer pusula ile emekliye gönderildikleri bildirilerek,
idareden bağları kesilmek suretiyle bir temizlik yapıldı...103 kişinin
defteri, tabii İsmail Hakkı Paşanın kendisince dürülüp çıkartılmamıştı.
Paşa öyle bir arzu açıkladı. Muhasebe, - biraz da kişisel duygulardan soyut
(mücerret) olmıyarak, ve idarenin özel tüzüğünün bir memurun emekliye sevkindeki
kayıtlarından paşayı haberlendirmeyi düşünmeksizin - bir defter düzüp anılan
pusulaları dağıttı. Oysa, hiç kimsenin 30 yılı doldurup isteği bulunmadıkça,
veya görevini yerine getiremiyecek derecede sakat ve hasta olduğu fence
ispat olunmadıkça, emekli kılınamıyacağı, tüzüğün 4. ve 5. maddelerinde
açık açık yazılıydı.
"Yüz üç kişinin içinde
idareye gireli henüz iki üç yıl olup, gelecekteki hizmetlerinin ne biçim
gelişeceği belli olmıyanlar bulunduğu gibi 15,20 hatta 28 yıl kusursuz
hizmet etmiş kıdemli insanlar da vardı. Gerek bunlar gerek pek azı 30 yılı
doldurmuş olanların hiç biri emekliliklerini istememiş bulunuyorlar, ve
istemiyorlardı... İdare güçlükle karşılaşan bir oldu bitti uydurmuştu.
Ekmeği kesilenler sızlanmıya başladılar. İsmail Hakkı Paşa bunların topuna
azledilmiş gözüyle bakarak, aşağıdaki kanun projesini düzdü:
KANUN SURETİ: Madde 1-
Seyr i Sefain idaresin de yüzde 5 ve yüzde 2 aidat bırakılarak hizmetli
iken idarece azl ve ilgisi kesilmiş ve kesilecek olanlardan
emekliliği haketmemiş olanlara istedikleri halde, hizmet süresince verdikleri
kesintilerin üçte ikisi birden verilir. Bunlardan emekliliği haketmiş olanlara,
dilekçeleri olduğunda tüzüğü gereğince yalnız emeklilik aylığı bağlanır...
Madde 2 - Kesintilerin
üçte ikisi verilerek idareden ilgisi kesilenler bir daha idare hizmetine
alınamazlar. 16 Ağustos 1330 (1914), 7 Şevval 1337.
Sultan : Mehmet Reşat
Maliye Nazırı: Cavid.
Sadrâzam: Mehmet Said,
Harbiye Nazırı: Enver,
"Bu kanunun yayımından
sonra temizlik görenlerden kimileri üçte bir aidatlarını almışlar, kimileri
emekliliklerini dilekçelemişlerdir... Bununla birlikte, 2. maddenin hükümleri
korunamamıştır. Çünkü, üçte bir aidatından çoğunu veya tümünü aldıktan,
emekliye ayrıldıktan sonra tekrar idareye alınanlar, hatta bugün hizmetli
olanlar vardır (1926)" (Keza, s. 107 -109).
Demek, Devletçiliğimiz
her zamanki gibi zorlu kişi olarak önden yürümüş, Kanun, Acem şahının
gemi istimi gibi arkadan çıkmış; sonra kanun öne geçirilerek, atlet kişi
Devletçiliğimiz, birdirbir oynarca, gene kanunu yatırıp üstünden atlamıştır.
Bu güneşin altında yeni hiç bir şey yoktur. Ve ne de olsa, çalışan yurtdaşın
ücretinden altın olarak kesilmiş paralar, kendisine kâğıt olarak geri verilirken,
dahi, üçte biri aşırılmış olur. Ve Abdülehat Bey de acınır: "Acenteler
de (özel sermayeciler) idare"den Iâyuad ve lâ-yuhsâ (sayılamıyacak, istatistiği
yapılamıyacak kertede çok) para çektiler. Hesap ayrıntıları gözyaşı dökülmiyerek
okunamaz, görülemez." (S. 111)
Cihan Savaşı Fikret'in "Hân-ı
Yağmâ"sını da geçti. "Hiç hizmetli olmıyan kimselere.. aylık maaşlar
tahsis ve i'tâ ediliyordu... Hal şu ki, idare, kaptan ve çarkçılar arasında
yapılan terfiyelerin şimdiki maaşıyla yapılması usulü çıkarıldı. Geceli
gündüzlü her türlü deniz tehlikeleri, hattâ savaş muhataraları içerisinde
görevini yerine getirmiye çalışan hizmetliler, edinilmiş haklarından yoksun
edilerek çalıştırılıyordu... Savaş durumu dolayısiyle fiyatların aldıkları
olağanüstü pahalılık yönünden Şirket'i Hayriyye personelinin aylıklarına
bir kat zam edildiği halde, idarede bir para bile zam olunmadı. Personel
birer ikişer çekilip gittiler. İdarede yalnız askerlikten dolayı çalışan,
vapur işlerini bilmiyenler kaldı." (A.N.: Keza, s. 120, 121).
YURTTA SAVAŞ, CİHANDA SAVAŞ
Ortaçağ toplumunun birinci
karakteri HİYERARŞİ(silsilei merâtip), ikinci karakteri İMTİYAZLILIKtır.
Askerliğin RUHu da aşağı yukarı bu iki karakterini modern toplumda yitirmedi.
Yirminci yüzyılın finans kapitali o eğilimleri son kerteyedek geliştirdi.
Birinci cihan savaşına sivil, asker Osmanlı paşalarını gözü kapalı atıltan
şey budalalık veya cahillikleri değil, o sosyal sınıf eğilimleri oldu.
Neron Romayı yangına vererek eğlenmişti. Türkiye'de kapitalizm de mal kaçırmak
için, memleketi yangına vermekten başka çıkar yol bulamadı. Sadrâzam Talât
Paşa Hürriyet milliyetçiliğini şöyle anlattıydı "Her savaşta Türk olmıyan
elemanlar zenginlik sahibi oluyorlardı; vatandaşlar ise, insanca zayiât
verdikten haşka, fakirlik ve zarurete de düşüyorlardı. Bu bakımdan, yurttaşları
Ticarete teşvik etmek ve kendilerine kolaylık göstermek gerekli görüldü."
(Talât Paşanın Hâtıratı, s. 31).
Gelişi güzel söylenmişe
benziyen bu söz "Hürriyet" çağındaki Devletçiliğimizin tüm karakteristiğini
ve en kestirme tanımlanışını verir.
1 - Batıda kapitalizm en
yüksek tepesine ulaşmıştır. Bizde "Ticarete teşvik" deniyordu. Dil
sürçmesi yok: Kadim Toplumca Sermaye "Sanayi"in değil, "Ticaret"in mümessili
idi; çağdaş finans kapital ve emperyalizm ise Türkiye'de sanayii değil,
ticaret ajanlarını geliştirmek istiyordu.
2 - Fransa'da istibdat çağının
Colbert kanunları devlet sanayii kanalından kapitalizmi geliştirerek "Ulu
Devrim"e kapı açmıştı. Türkiye'de, o iki etki (İç Tefecibezirgânlık,
dış emperyalist finans kapital) baskısiyle ilkin kapitalist devrimi yapılmış,
sonra ecnebi sermaye ajanlığı anlamına gelecek ticaret, devletçiliğimizce
"Teşvik" edilecekti.
3 - "Yurttaşları
ticarete teşvik" gibi genel bir yuvarlak lâf ediliyordu. Bütün yurttaşlar
tüccar mı olacaklardı ? Dinleyen söyleyenden ârif olmak gerek! Şemsettin
Sami lûgatında bile kötülenen bir avuç "Tüccar" zümresi teşvik görecekti.
Göbek bağı batı kapitallerinde
bulunan ittihatçı ideolojisinin ülküsü: daha iyisi bulunamıyacak bir batı
kapitalizmi idi. Egemen elemanı Türk olan Türkiye'nin kapitalistleşmesi,
Türklerin sermaye biriktirmeleriyle olurdu. O zaman Türk'ün sermaye biriktirmesi:
önce emperyalist kapitülâsyon cenderesini gevşetmekle, sonra batı finans
kapitalinin geleneksel sâdık ajanları olan gayrımüslim kompradorların yerine
geçmekle başarılırdı. Bu ortamı, emperyalistlerin birbirlerini gırtlakladıkları
Cihan Savaşı yaratabilirdi. "Kavgada şamara bakılmazdı": Herşey kim vurduya
getirilebilirdi. Netekim Birinci Cihan Savaşı içinde Kapitülâsyonlar
fiilen işlemez oldular; "Tehcir" (Müslüman olmıyanların göçertilmeleri)
keskince uygulandı.
Bunlar Türkiye'nin tarafsız
kalmasiyle elde edilemez miydi? İttihatçılar neden o kadar baştan kara
savaşa daldılar? Emperyalizmle göbek bağlılığı vardı. Hürriyet burjuvazimizin
uluslararası finans kapitale karşı bağımsız kalması, balığın su dışında
kalması gibiydi. Ama, yalnız başına DIŞ etki yetmezdi. Hattâ "Panturanizm",
"Panislâmizm" gibi Alman ithal malları bile başka iç eğilimlerin
kabukları sayılırdı. Asıl sosyal sınıf amacı, her ne pahasına olursa olsun
"Ticarete teşvik" sloganı altında yatan çabuk ve yaman "Özel
Sermaye Sözde Birikimi" idi.
1 - O zamanadek "Ticaret"in
en büyük sıkıntısı dört yandan akın eden binbir çeşit mal rekabetiyle,
kâr normunun düşmesiydi. Savaş, ansızın bütün rekabetleri kesip, en yapma
biçimde mutlak mal kıtlığı yaratırdı. Tüccar için bundan daha tatlı kâr
ve vurgun ortamı düşünülemezdi.
2 - Milletin başı bir yol
kanlı savaş belâsına sokulup herkes can kaygısına düştü müydü, bütün varlar
ve mal mülkler, sanki kendiliğinden, cephe gerisinde ağlarını kurup devlet
"Himâye" ve "Teşvik"leriyle donatılıp imtiyazlandırılmış
tefeci-bezirgân sermayeyle ortak şirketler finans kapitalinin kucağına
düşecekti.
3 - Anayurdun, hele Anadolu'nun
bütün ekonomi merkezleri müslüman olmayan sermaye ve ajanlarının egemenliği
altındaydı. Bunları azgın bir savaşın Cöngül kanunu dışında ekspropriye
etmek kolay değildi.
Bay F.R. Atay şöyle yazıyor:
"Birinci Dünya Savaşından öncesi kilise nüfus kayıtlarına göre (çünkü
doğrusu bunlardır) Anadolu'da türk ve müslüman olmıyanların orantısı yüzde
kırka yaklaşmaktadır." (Fâ: Çankaya, 417) "Birinci Cihan
savaşında kendi isyanları ve Çar ordulariyle işbirliği etmeleri yüzünden,
ermeni fâciası olmuştur... Ne acıklı şeydir ki, bu fâcia olmasaydı, Kuvayı
Milliye hareketi tutunamazdı" (Keza, 418).
Ermeni kapitalistleri:
İslâmlıkta faiz haram olduğu için, Türkiye'de müslüman tefeci sermayenin
Osmanlı kuruluşundan beri "Sarraf" paravanası idi; Kanuni Süleyman
çağında kesim düzeni (Mukaatalar) yayılınca, yahudi "Dolap"çıların
bezirgân sermayesiyle işbölümü yaptı; 19 uncu yüzyılda doğrudan doğruya
ingiliz dış ticaretinin İmparatorluk ve Orta Asya yolları üstünde imtiyazlı
acentesi oldu. Nüfusun Ortaçağda yaşıyan büyük çoğunluğu üzerinde yüzde
kırk azınlığın etkisi aktifti. Ermenilik, düşman dini (müslümanlığı) bile
etkisi altına sokmuştu: Anadolu köylüsü, bir müslümandan aldığı ödüncü
vermeyebilirdi, fakat sıkı günde başvurduğu çorbacının alacağı "Gavurun
hakkıydı"; onu yemekle affedilmez cehennemlik olacağına inandırılmıştı.
Doğu illerinde hâlâ "Ermeniler gitti, bereket te kalktı" sözü dolaşır.
Böylesine nüfuzlu ingiliz emperyalizminin ajanlarına; ancak Alman emperyalizmi
safında savaşa girilirse dokunulabilirdi. Bu ekonomik zemin üzerinde; değme
Holivud dram artistinin ağzını sulandıracak yaldızlı, mahmuzlu pozlarıyla
Prusya militarizminin yunker generalleri, derebeyi artığı devletçiliğimiz
için büyük bir "rezonans" ve çekicilik elemanıydı.
Böylece: "Servet" ve özel
sermaye "Biriktirme" ülküsü, bunun için gerekli ekspropriyasyon hırsı,
"Yurtta savaş, cihanda savaş" parolasını bir giyotin makinesi gibi işletti.
Emperyalist savaşına katılış, düğün bayram olarak kutlandırıldı. Almanların
bir kaç ayda cihangir kesileceklerine, öyle istenildiği için toptan inanıldı.
Zafer yağmasında geç kalmamak için, Osmanlı paşaları, barış isteyeni vatan
haini görüyor, kablarına sığamıyorlardı. Cezaevi argosunda usta dolandırıcıların
"Tavlama" dedikleri mekanizma zencirinden boşandı.
ETKEN: "KİŞİ" Mİ, "SINIF"
MI?
Filistin, Erzurum, Bağdat
ric'atları, "Garp Cephesinde" değişmeyen batak "Sükûnet" durumu ile paralelleşince,
Panislâmizm, Pantürkizm adlı Alman "Tav"larının içyüzleri sırıttı... Talât
Paşaya göre: 1 - "Ziraatte çalışanların azalması... Kıtlık" getirdi;
2 - "Subaylar tarafından... kötüye kullanımlar" (Suistimaller) (Talât
Paşa, Hâtıralar; 27) orduyu ve halkı aç bıraktı... Gerçeğe bakılırsa, paşanın
iki teşhisi de, yanlış olmamakla birlikte tekyanlıdır. 1- Kıtlığı
yapan şey yalnız köylülerin askere alınmaları değil, kendisinin de sonra
açıklıyacağı gibi, ardına takıldığı alman emperyalizminin Batı anayurdunu
doyurmak için, Türkiye'yi aç bırakmasıdır. (Vagonculuk vb.). 2 - Kötüye
kullanım yalnız subaylar tarafından değil, ideal edindikleri sivil,
asker herkesi kapitalistleştirecek olan "Harp zenginliği" tarafından yapılmıştır.
Belki bir avuç ordu ilgilisi de, o ara müteahhit ve tefeci bezirgân güruhu
ile kaynaşarak işverenleşiyordu. Talât Paşanın açıklaması da bunu gösteriyordu:
"Cephelerdeki subay zâyiatı,
gerideki kıtalardan alınan subaylarla telâfiye çalışılıyor, ve açılan bu
yerlere, vaktiyle emekliye çıkarılmış olan subaylar getiriliyordu. Onları
geri çağırmak ve ordudan çıkartmak, mükâfatlandırmak olacaktı." (T.P.H,
28).
Subay çoğunluğunu, hele
genç subayları vurguncularla hiç karıştırmamak gerekti; emekli döküntülerini
"Mükâfatlardırmamak" için, devlet hazinesinde vurguncu yamaklığına bırakmak
gerekmezdi. İttihatçılar bunun tam tersini yaptılar. "Hamamın namusunu
kurtarmak" için kabahati orduya yüklediler. Talât Paşa diyor ki: "Kötüye
kullanımları olumlu biçimde ortaya çıkan subaylar, ibret örneği olarak
cezalandırılmak üzere Savunma Bakanlığına teslim ediliyor, fakat bütün
şikâyet ve ricalar sonuçsuz kalıyordu. İsmail Hakkı Paşa, kendi adamlarına
son derece geniş yetkiler vermiş ve bütün kudretini öyle bir harekete geçirmişti
ki, sivil makamlarca ileriye sürülen iddialar sonuçsuz kalıyordu..." (T.P.H.,29).
Aslında, temiz türk subayı
bütün o dalaverelerden habersizdi. Koçlar gibi dövüştüğü savaş cephelerinde
mâsum kanını oluk oluk akıtmasaydı ve olanları bilseydi, vurgunculuklar
o kerte rahatça kol gezemezdi. Talât Paşanın kendi açıklaması, geride çapulcuları
iktidara getiren şeyin "Cephelerdeki subay zayiatı", olduğunu itiraf
ediyordu. Sistem: vurgunculuktu. Sivil - asker birkaç paşa o sisteme yalnızca
maşaydı. Ahmet Bedevi, tâ İsviçredeyken Süleyman Nazif'ten dinlemişti:
Fâlih Atay'a tüyler ürpertici "Zeytin Dağı" destanını ilham eden şanlı,
"Suriye - Lübnan - Filistin - Ürdün - Arabistan gibi bugün herbiri ayrı
bir devlet olan) nice ülkelerin sorumsuz diktatör saltanat naibi Ahmet
Cemal Paşa, bir ipek vurgunculuğunun kahramanı olmuştu. Vurgunun dedikodusu
kulağına kaçınca küplere binen Cemal Paşa Hazretleri, zamanın İçişleri
Bakanı İsmail Canpulat beyefendiye şunları yazmıştı:
"Bana, pek belgeli olarak
haber verdiler ki, sen, kimi mahfillerde ipek meselesi alışverişinden komisyon
aldığımdan konu açıyormuşsun: Ben kabahatleri yalnız aldıkları emri yerine
getirmekten başka birşey olmayanların değil, namus ve şerefine alçakça
tecavüz edenlerin kafalarını patlatmak için tabancasını kullanmasını bilenlerdenim."
Cemâl Paşanın konu ettiği
emri veren asıl "saldırgan" kimdi? Onu zamanın Başbakanı Talât Paşaya da
gönderilen şu mektupta okuyoruz:
"Bana haber veriyorlar
ki, mahûd ipek meselesini, yine bana karşı savunma ve korunma amacı olmak
üzere ortaya atmış ve hazır yeyicileriniz aracılığıyla dostlar ve arkadaşlar
arasında uluorta konu ettirmek cür'etine kadar ileri gitmişsiniz" (A.
Bedevi: Osmanlı İmparatorluğunda İhtilâl Hareketleri, Belge.)
Böylece, Ordu Paşası, sivil
Talât Paşaya "Tufeylileriniz" (Hazır yeyicileriniz) derken, özellikle
vurguncuların nerede bulunduğunu anlatıyordu. "İhvan ve rüfeka"
(Dostlar ve arkadaşlar) sözcükleri, "Maşrık'ı âzam"ı ingiliz kralı olan
milletlerarası finans kapital gizli örgütü Farmason localarının argosunda
hiyerarşi kerteleri idi. Her şey o hiyerarşi içinde dönüyordu. Cemâl Paşa,
vurgunun olup olmadığına değil, uluorta (açıkça) konuşulmasına içerliyordu.
Asker kodamanlar mı, yoksa sivil kodamanlar mı daha çok vurgun sağladılar?
sorusu, şimdi, Türk milleti için önemce sıfırdır. İş, Türkiye'de vurgunculuğun
bir sistem olup olmamasıydı. Kimse sosyal sınıf determinizmine aldırmıyordu.
Herkes yağmaya seyirci, birbirine düşmüştü. Egemen hürriyet sisteminin
gereği budur, sayılıyordu: Kodamanını bulup çalacaksın, harp zengini olacaksın,
devlet seni (teşvik ve himaye) mekanizmasıyla kışkırtacak. Böylelikle "Servet"
birikerek "Çağdaş uygarlık" ilerleme ve birlik (İttihat ve Terakki) yolundan
ülkeyi kaplıyacak!
Sonra tarih önünde dımdızlak
kalınınca ağız değişecek. Türkiye'nin padişahları alaşağı edip, yerine
geçeni tahtında titreten en büyük önderi, ihtilâl lideri, bütün suçu iki
ordu paşasına yüklemek isteyecekti. Şaşıyorsunuz: altyanı bir kötüye kullanımcı
levazım paşası neden bunca dokunulmazlık kazanmıştı? Talât Paşaya kalırsa,
başkumandan vekili Enver Paşa Hazretleri: "İsmail Hakkı Paşa olmaksızın...
iâşe (beslenim).. Savaşa devam imkânsız" demiş. Devletçiliğimizin Ortaçağ
hiyerarşisi mi engel? O yârimin eski huyudur: Kapitalizm "İndividüalizm'i"
(Kişiciliği) bunun için icat etmişti. Düzenin bütün günahları bir
"Kişi"nin sırtına yüklenir; sonra o günah tekesi kesilip yerine
başka "Kişi" geçirilir; kişiler değişe dursun, sömürme sürüp gider.
Bu metodun açık örneği kafalara yerleşmiştir: "Başka bir çâre bulunamadığından
İsmail Hakkı Paşanın azli de imkânsız olduğundan, bu düzensizlikler uzun
zaman sürdü." (THP, 39) diyor kahraman Talât. Bu "Topal İsmail Hakkı
Paşa" denilen kişi kör şeytan mıydı? Hayır. Yoksa saf İttihatçılar dalgınlıkla
Topal Şeytan Paşanın nasıl "kişi" olduğunu mu bilmiyorlardı?
İnsanlar yalan söylerken
tarih yargıcını kolay unutuyorlar. Sarayda gördüklerini bir fotoğraf gibi
günü gününe çeken Lütfü Simavi yazıyor: "26 Haziran 1328 (1912) gece
yarısından sonra.. daha doğrusu sabah saat 2 raddelerinde 3 İttihatçı Bakan
(en başta Posta Telgraf Bakanı Talât) padişahın mâbeyincisi ile baş kâtibine
baskın yaparca uğruyorlar. Zamanın İçişleri Bakanı olan "Hacı Âdil Bey
söz alarak, Levazım Başkanı İsmail Hakkı Paşanın ihtilâslarından (kamu
hırsızlığından) dolayı - mumaileyhin âmiri sıfatiyle"- Mahmut Şevket Paşanın
Millet Meclisinde bir sürü sorular açılıp, müşârünileyhin paçavraya çevrileceğinden"
konuşuyor (Lütfü Simavi: GÖRDÜKLERİM c. II, s. 71).
Demek İttihatçılar, yabancı
sermaye şirketlerine karşı doğru ve bağımsız davranışı yüzünden kurşunlanmasına
göz yumacakları Mahmut Şevket Paşayı bu iğrenç şantajla yıpratacaklardı:
İsmail Hakkı KİŞİ çalacak, Mahmut Şevket KİŞİ çamurlanacaktı. İşte, hırsızlığı
yıllarca önden bilinip silâh gibi kullanılan bu İsmail Hakkı Paşa,
Cihan Savaşında Türkiye halkının besi diktatörü yapılacaktı. Onun için
en büyük diktatörün en küçük diktatör önünde kafası keldi. Bâbil çağından
kalma devletçilikle "tencere tencereye götün kara" diyemezdi. Bu şeytanca
kördüğümün ipliği Topal Şeytan: "Vatandaşları Ticarete Teşvik" prensipi
idi. Tefeci-Bezirgânla karmaşık finans kapitale öylesi gerekti. Halka karşı
ne kadar yüce bağımsızsa, dayandığı kümeciklere karşı o kadar, ölüm pahasına
da olsa emir kulu olmak devletçiliğin diyalektiği idi. "O mâhiler ki, deryâ
içredir, deryâyı bilmezler" durumunda bulunan paşacık ise, başı dara geldikçe
sebebi kişilerde arıyor; İ.H. Paşanın "İmkânsız"lığını Enver Paşada
buluyor: "Enver Paşanın istifası.. kimse bunu kabule cesaret edemiyordu."
(TPH, 29) diyor. Herkesi korkutan Enver Paşanın Kayzer Wilhelm bıyıkları
mıydı?
Hayır. O bıyıkların ardında
pusu kuran, içeride dost, dışarıda düşman kılıklı Batı Emperyalizmiydi.
Almanya'dan gelen vagonların adresine; "Türkiye" değil "Enverland:
Enver ülkesi" yazılıyordu. Emperyalizmin Türkiye içindeki sadık beşinci
kolu tefeci-bezirgân örümcekler ağı bununla övünüyordu. Paşalar, beyler
göze çarpan ağaçlardı: Orman, gemi azıya alıp ordulaşmış kötüye kullanım
(suistimal) sisteminin yerli yabancı finans kapital oligarşiydi. Bu acı
gerçeği, başka hiç kimseden değil, İttihatçılığın en "harama uçkur çözmez",
yakın dostunu aç görünce devlet parasiyle kayırmış olmamak için cep saatini
veren en idealist Talât Paşadan daha iyi hiç kimse anlatamazdı.
İAŞECİLİĞİMİZ
Birinci Cihan Savaşı sonunda
İttihatçılar Harp Divanının şu ithamı ile sorguya çekildiler : "İttihat
ve Terakki merkezince besi (iâşe) işlerine memur edilen ve sonraları memurluğu
Meclis-i Umumi ve Kongrede kabul edilen İstanbul delegesi Kemâl beyin kurmuş
olduğu ilkin bir tüccarlar heyeti ve ond'an sonra kimi şirketler ve cemiyetlerle
ticaret işlemlerini tekellerine alarak halkın varını yoğunu ellerinden
almış olmalarından kamu zenginliklerinin sayısı belirli kişilere ve adı
anılan şirketlere aktarılması" (TPH, 137) ... Buradaki Kemâl beyi:
Talât Paşa Türkiye'den kaçarken kendi yerine İttihatçı kral nâibi gibi
bırakmıştır; Kemal bey Kuvayımilliye hareketinin ilk günlerinde büyük roller
oynamıştır; İngilizlerce Malta'ya sürülmüştür. Talât Paşa, şöyle savunuyor:
"İttihat ve Terakki Cemiyeti daima temiz kalmıştır.. Avrupa'nın hiçbir
ülkesinde rastlanmıyan biçimde bakanlar iffetlerini korumuşlardır."
(THP, 32).
Batılı hocalarından öyle
ders almışlardı: Önde "İffetli" bakanlar paravana olacaklar; arkada "iffetsizlik"
sermaye biriktirecek. Millet için o "İffet" mi yoksa bu "İffetsizlik" mi
daha yararlıdır? Paşa "İffet"i şöyle anlatıyor: "Şehir Emaneti (İstanbul
Belediyesi) Avrupa şehirlerinde olduğu gibi düzenli bir örgüte sahip olmadığından,
şehiremini (Belediye Başkanı) ilk savaş yıllarında İstanbul yetkili mümessili
Kemâl bey ve arkadaşlarından kimilerini hububat satın almak, ekmeklerin
pişirilmesini ve üleşimi işini gözetmek üzere kullanmıştır. Çünkü Kemâl
bey, komitenin merkez idaresinin yetkili mümessili olarak çeşitli loncalarla
sıkı bir temas halinde idi. Bu işleri kendi adına ve kişice (şahsen) yapmıştır.
Fakat, Kemâl beyin bütün işlemleri Şehremanetinin kontrolu altında idi.
Kemâl bey ve arkadaşları bu işi milli bir görev saymışlar ve karşılığında
hiçbir şey beklemeksizin gece gündüz çalışmışlardır. Bunlar gibi düşünmiyen
ve kişiliklerini tanımıyan kimseler, yukarıda yaptığım açıklamalara inanabilecek
ruh durumunda değilseler bu, gerçekte hiçbir değişiklik yapmaz." (TPH,
138).
Anlatılan milli görev nasıl
hiçbir şey beklemeksizin yerine getirilmiş "Ekmek satışından, tutarını
şu sıra hatırlayamadığım pek büyük kazanç elde edilmiştir. Örneğin, 57
paraya satılması gereken bir ekmek, 2 paralık sikkeler (basılı paralar)
varolmadığından bu fiyata satılamadığı gibi, 55 paraya da satılamıyacağı
için 60 paraya satılmıştır. Bu satıştan büyük paralar elde edilmiştir.
İIgili kişilikler sahipsiz olan bu parayı bir yandan ekonomi hayatını canlandıracak,
öte yandan halkın candan ihtiyaçlarını ucuzlatacak biçimde sarfetmeyi düşünmüşlerdir.
Bunun içindir ki, özel sermayelerle şirketler yaratılmıştır." (TPH,
138).
Devletçiliğimiz hep böyle,
sıkı zamanda halkı haraca bağlamaya "ucuzluk" demiş, o devlet eliyle alınmış
haracı özel kişilere bağışlamayı "ekonomiyi canlandırmak" saymıştır.
Ucuzluk uğruna banka kurma devletçiliğinin amacı çok meşrûdur: "Kemâl
bey ve arkadaşları böylece hareket etmekle sayıları sınırlı kimselerin katıldığı
bu şirketlerin zenginliğini artırmak değil, Şirketlerin zenginlik biriktirmelerine
engel olmak istemişti (!). İşte bunun içindir ki, birçok kişiler (müslüman,
hristiyan ve yahudi tüccarlar ve girişkinler) kendilerine düşman olmuşlardır...
Kamu oyunu tahrik... Tahkikat.. Kemal beyin sırf kişi çabası ile var etmiş
olduğu bu girişkinlikleri onaylamakla tanımak gerekmiştir." (TPH,139).
Hiç tökezlemeden yapılmış
savunmaya paşanın kendisi inanmışmıdır? İki paralık "sikke" bulunamadıysa,
her gün ayarlanan gramaj, yahut paçal yapılmaz mıydı? En fukaranın ekmeğinden
çalarak "Sayısı sınırlı" kayrılmış kişi ve şirket sermayeleri türetildi.
"Milli Mahsulât Şirketi", "Milli Kantariyye Şirketi", "Milli
Ekmekçiler Şirketi".. ve "Milli İktisat Bankası" harp zenginliği
devletçiliğimizi büyülttü. Bu devletçiliğin özel sermayeye aktarılışını
gören paşa, ördek yumurtaları üstünde kuluçka yatmış tavuğun, yavruları
suya girince gösterdiği şaşkınlıktan kurtulamıyor:
"Bu tedbir sayesinde
köylünün büyük ölçüde korunmasına ve Anadolu'da milli şirketlerce idare
edildiği için milli bir zenginlik birikmesine rağmen, usulü dairesinde
geçmemiş ve normal biçimde uygulanamamıştı" (TPH, 31). "Yurttaşa
refah sağlamak prensibi kurucularının, dolayısiyle, bile olsa, hiç bir
çıkar düşünmemelerini güçlendiriyordu. Fakat, sonraları aynı prensip sayesinde,
kimi kişiliklerin yakın akrabaları ve dostları ticaretle hiç bir ilişkileri,
ilgileri olmadığı halde büyük zenginlikler elde ettiler. Ve bu da halkın
bütün güvencini sarstı (TPH, 32).
İş olacağına vardı. Küçük
mülklü üretmen halk geniş ölçüde ellerinden çıkan zenginliklerin birkaç
tekelci kodaman imtiyazının elinde "Biriktiği"ni gördü. O birikiş ve mülklerin
el değiştirişi iki sonuç verdi: 1- Cumhuriyet ile birlikte o birikmiş sermayeler
yeniden özelleştiler (Milli İktisat Bankasının iş Bankasına katılması gibi).
2 - Cihan Savaşındaki o ekonomi gelişimi Osmanlılığın inkârı oldu. Eskiden
her kuruma "Osmanlı" etiketi konurken şimdi "Milli" başlığının
geçirilmesi, "Mütarekede başlıyacak "Müdafaai Hukuk'u Milliye" ve
"Milli Mücadele" deyimlerinin müjdecisi oldu.
VAGONCULUĞUMUZ
Osmanlı İmparatorluğu "Cihad-ı
Ekber : Ulu Kutsal Savaş" ile milleti ayaklandırmış, çadırlara yığmıştı.
Ordu beslenecekti. Ayrıca emperyalist savaş demek geri ülkenin ileri anayurtlara
kurban edilmesi demekti. Alman emperyalizmi Göben ile Breslav gemilerini
Yavuz ile Hamidiye'ye çevirtmekle, koca imparatorluk devesini bir tutam
ota hendekten atlatmıştı. Şimdi sıra, Anadolu halkının tohumunadek yiyeceğini
çekip, kendi inine taşımaya gelmişti.
"Hemen tümüyle taşıt
işlerinin deve, eşek, veya kağnı ile yapılması gerekiyordu. Büyük ısrarlardan
sonra, Alman ordusu nihayet kimi taşıt malzemesi ve vagon teslim etti.
Ancak bu vagonların bir kısmını kendi ihtiyaçlarına kayırmayı (tahsisi)
şart koşmuştu. O sırada bu şartı geri çevirmeye imkân yoktu." (TPH,
29). "İmkân vardı - imkân yoktu": Haftada iki boş vagon karşılığı olarak,
beşinci kol özel sermayenin bir memleketi nasıl soyup bedava sattığı ancak
bizim devletçiliğimizle açıklanabilir: Vagon bir semboldür. Paşa mantığı:
"İmkân - imkânsızlık" deyince durur. İâşe yolunda kurulan "Milli
Şirketler", "Esnaf Cemiyetleri", "İslâm Banka"ları: yabancı
finans kapitalin Türkiye'deki acente ve casus örgütleri durumuna girmiştirler.
Hepsinin taptıkları emperyalist tekel: "Almanya ve Avusturya Satın Alma
Şirketi"dir. Bu tek yabancı kumpanya, koca imparatorluğu, sömürge çiftliğinden
daha masrafsız bir köle ülke yapmıştır. Milli kahraman hürriyet
diktatörü paşaca: "(O ecnebi şirket), memlekette biricik alıcı (olduğundan),
her malı dilediği fiyata alabiliyor... Milli banka ve tarım kredisi kurumları
bulunmadığından.: alınan bütün tedbir"ler yalnızca büyük suistimallere
meydan veriyor.. Cephane ve besi maddeleri taşınımından tasarruf edilen
vagonların sayısı haftada iki, üçü geçmiyordu. Bunlar da, tabii, ne Adana'daki
pamukların, ne Ankara'daki yünlerin taşınmasına yetmiyordu. İltimas ve
imtiyaz başladı. Vagon satın alınıyor ve satılıyordu." (TPH, 30).
Paşalarımızı tek üzen şey:
iâşe işlerinde olduğu gibi vagon işinde de milletin soyulması, memleketin
satılması değil, eski profesyonel "Tüccar" zümresi dururken, yağmaya
yeni zıpçıktı vurguncuların elkoymaları idi. Yabancı sermaye, klâsik tefeci
bezirgânlarla uğraşacağına, devletçiliğimizin buram buram yetiştirdiği
"İhvan ve Rüfeka" veya adamlariyle suyun başını kesiveriyordu. Bütün yurdu,
"Komisyon" adı altında uşaklaşmış kapıkulu ajan ağlarıyla sarmıştı. "Komisyonlarca
yapılan insafsızca işlemler... Millet Meclisinde gensorulara sebep oldu...
Tüccarlara hiç bir vagon tahsis edilemiyordu. Şirket kendi mallarını muntazaman
taşıyordu." (TPH, 30).
Böylece, yabancı sermaye,
devlet içinde imtiyazlı devlet oldu. "Vagon ticareti" devletçiliğimizi
Alman emperyalizmi emrinde vurgun sistemi kurmaya götürdü. Ülkeye bu hürriyeti
getiren kahramanların aldıkları her tedbir, yangına su yerine petrol sıkan
itfaiyenin yaptığına benzedi. Talât Paşanın, sanki bu bir tabiat âfetinden
konu açar gibi serinkanlılık ve sorumluluğu hiç üzerine almaksızın anlattıklarına
göre, Devletçiliğimize sırtını yaslıyarak yapılan Dalaverecilik,
birbirinden daha kötü sonuçlar veren üç basamaktan geçerek anıtlaştı:
1) BİRİNCİ BASAMAK: En büyük
ordu derebeyi (Başbuğ Enver Paşa) ve mülkiye ağaları (Vali vb.) kanalından
vurgunun ilk açılış töreni yapıldı. Vali beyefendi, Enver Paşa Hazretlerine
yalvardı. Paşa Hazretleri: "Eski dostluk gereği kendisine bir veya iki
vagon için verdi. Her vagonun hemen.. 5 bin lira [şimdiki 1 milyon liraya
yakın) çıkar sağladığı ortalığa yayılırdı. (TPH, 30).
Demek devletçiliğimiz, her
mahallede bir milyoner yetiştirmek için her yaştan, Demirkıratlığı beklememişti.
2) İKİNCİ BASAMAK: Millet
Meclisi çekişmelerinedek bulaşan yağma rezaletleri önünde Başvekil Talât
Paşa, Başbuğ Enver Paşa Hazretlerine rica minnet etti. Bugünkü "Tahsis"lerin
atası olan vagon isteklerinin hiç değilse bir sıraya konmasını sağladı.
"Numara" sözcüğünün şimdiki anlamı oradan kalmış olmalıdır: Sıraya
kimlerin gireceği ile kimlerin sıra kuracağı gene o iktidar derebeyleri
ile hadem haşemlerinin elinde idi. Çarçabuk "Numara sırası"na en çok ayaklanan
gene o numaracılığı dileyen tüccar oldu. Bu yol da anlaşılmıştı ki: "Tüccarlar
değil, ticaretle hiç ilgisi olmıyan kimseler para kazanıyordu." (TPH,
30).
Kayırma ve buyurma devletçiliğimizden
başka sonuç beklenebilir miydi? Talât Paşa, sanki milletin profesyonel
tüccarlar tarafından soyulması farzmış gibi, tüccarın vurgunu yapamayışına
pek hayıflanır!
3) ÜÇÜNCÜ BASAMAK: İkinci
"Tedbir de bir netice vermeyince", diyor Paşa, şimdiki sözde "Kooperatif"
veya "İktisadi Devlet Teşekkülleri"nin ağabeyileri sayılacak büsbütün koyu
devlet tekelciliklerine imtiyazlar bağışlandı. "Yalnız demiryolu idaresine
satın alma hakkı tanındı. Böylece hem Almanya'ya rekabet edilecek, hem
de kazancın bir iki kişiye münhasır kalmayıp, bütün memlekete yaygınlaştırılabilmesi
için, iç ticaret koruma (Himaye) altına alınmış olacaktı." (TPH, 30)
Böyle konuşuyor Paşa Hazretleri!
Ve görüyoruz prensip: Türk
milletinin yarasına merhem olmak değil, her ne pahasına olursa olsun "Ticaret"i
"Himaye" etmekti. Ticaret kimdi? Dış Alman finans kapitali ile onun
iç acentesi olan yerli sermayeydi. Onun devletçiliğimizle "Korunma"sı bildiğimiz
Alicengiz oyunundan başka türlü gelişebilirmiydi? Kurdun ağzına halk kuzusu
amansız teslim edildi. "Askeri demiryolları idaresi", Enver Paşanın
sağ kolu Topal İsmail Hakkı Paşa Hazretlerinin kayıtsız şartsız emrindeydi.
"İsmail Hakkı Paşa bir yandan aşırı gayretkeşliği sayesinde halkı eziyor
öteyandan himaye ettiği kimseleri bağışlara boğuyor (ihsanlara garkediyor)
idi... Demiryollar idaresi 10 milyon liradan fazla (bugünkü çeyrek milyar
lira) bir kâr sağladığı halde, fuzuli (yok yere) zarar bundan çok yüksekti."
(TPH, 31).
Yaşı benzemesin: gelmiştik,
bugünkü İktisadi Devlet Teşekküllerimizin boyuna zarar eden muazzam kârlarına!
Yukarıki satırları yazanı, bir daha unutmıyalım: Türkiye'de alikıran toz
koparan yetkili, en kanlı zılgıtları acımaksızın güden bir devrimin ve
hükûmetin başıydı. Milyonlarca insanı gözü kapalı ölüme süren bu adam,
bir Alman şirketi ile, bir Osmanlı paşası birleşince boynu kıldan ince
bir yüreği yufka gözü yaşlı âciz kesiliyordu. Çünkü kafa yapısını çizmiş
"Ticaret" adlı sosyal sınıf determinizmi ondan güçlüydü. Bu açıdan düşündüğü
ve davrandığı için, kendi "Cemiyet" dediği İttihat ve Terakki "Kast"ını
zemzemle yıkanmış sayıyor, "(Cemiyet üyelerinden) yalnız ikisi veya
üçü halkın duygularını incitecek hareketlerde bulunmuş" (TPH, 32) kanısını
savunabiliyordu. Daha fecisi, yahut gülüncü, sözünü ispat için gösterdiği
tanıktı. "Büyük işlerle uğraşan yabancılar da bunu inkâr edemiyecekler"
(TPH, 32) diyor. Belki o satırları, Almanya'ya sığındığı zaman, emperyalist
kodamanlara yaranmak için yazmıştır. Ne olursa olsun, koca imparatorluk,
nasıl "Yalnız" 2 veya 3 tane kişicikle kıskıvrak bağlanırdı?
Attığının tutmadığını kendisi
de sezer gibi olan Paşa Hazretleri, bir sayfa sonra, önce yazdıklarını
silmeye çalışır. Der ki: "Bu üç kişinin cemiyetin siyasal gidişinde
hiç bir nüfuzu olmadığını kabartılandırmak isterim. Her üçü de değerli
vasıflara mâliktirler." (TPH, 33) 2 veya 3 kişinin: İttihatçı Cemiyetine
nüfuzu var mı, yok mu orası önemsizdir : Türkiye'nin talan edilmesinde
ve İmparatorluk Cemiyetinin haraç mezat satılmasında hiç te nüfuzsuz
olmadıkları, aldıkları sonuçtan bellidir. Bir sosyal sınıfın bir toplum
içinde etkisi öylesine aldatıcıdır. En büyük aktör, ne yaptığını bilmez,
en çok yerdiğini "Kıymetli vasıflara mâlik" diye övmekten kendini alamaz.
Kâzım Karabekir Paşa Hazretlerinin "ŞARKILI İBRET"leri gibi, hem güldürür,
hem ağlatır böyle" İBRET" doludur sosyal sınıf determinizmi.
Türkiye'de sosyal sınıfların
yok olduğunu öne sürmek: Türkiye'nin barbarlık çağında yaşadığını söylemektir.
Henüz Amerika'nın Türkiye'de kapak biçimine dek herşeyi aynen taklit edilen
en ünlü dergisi: "TIME", Mustafa Kemal'in "VAHŞİ" olduğu gibi aptalca,
aynı zamanda küstahça bir iddiayı ileri sürdü" (Cumhuriyet, 11 Nisan 1965)
deniyor. Sayın basınımız Batılı dost iddialarını "Atatürk'ü küçültücü"
buluyorlar. Doğrudur. Çünkü değil, bugünkü Türkiye'de, 50 bin yıl önceki
yeryüzünün dahi hiçbir yerinde, bilimsel anlamı ile "Vahşi" kalmamış tı.
Fakat, bilgin pozuyla dün ve bugün hâlâ geğire geğire: Türkiyenin sınıfsız
bir toplum olduğu üzerinde "İdeologluk" yapanlar, o iddiaları ile Türk
milletini medeni olmıyan bir toplum durumunda gösterirlerken "Küçültücü"
olmuyorlar mı? Bu bakımdan yerli "ideolog"larımız en az TİME dergisi kadar,
"Abdalca ve küstahça", demiyelim, yalnız bilim dışı davranıyorlar.
Türkiye toprakları üzerinde,
Diyarbakır ve Kayseri dağlarında Sümer "Tamkaraları" (Bezirgânları) maden
almaya geldikleri gündenberi sosyal sınıflar vardır: Medeniyet başgöstermiştir:
Medeniyet tefeci-bezirgân sermaye ile başladığına ve Türkiye, cumhuriyetten
önceleri dahi medeni bir ülke bulunduğuna göre, elbet 1908 ihtilâli de,1923
devrimi de sosyal sınıfları varolan bir toplumun geçirdiği altüstüklerdir.
Türkiye'de, "sınıfsızlık"
iddia edenler, belki Batıdaki modern sanayi burjuvazisinin Türkiye'de eksikliğine
kapılıyorlar. Şu satırlar, tasvir olarak doğrudur: "1863 te Avrupa bankalarına
bir milyar frank borcu olan Osmanlı İmparatorluğu, yerli sermayedarların
sanayileşme hareketine dayanan bir devlet olmaktan çıkmıştı. Devlet daha
ziyade Avrupa sermaye hareketinin yarattığı, tüccar, banker, komisyoncu,
büyük zürrâ gruplarının menfaatleri ni koruyan bir cihaz haline girmişti.
Avrupa sermayedarlığının sömürme alanını artırdıkça, devlet adamlarını
bile, rüşvet yollariyle kendisine ortak ettiğini görüyoruz.:. Sanayi adamlarından
komisyonlar alarak imtiyazlar verdikleri, bu arada yüksek komisyonlar sayesinde
zenginleşenlerin devlet adamları olduğunu hatırlamak pek kolaydır. Örneğin:
bir bakanın, mavzer fabrikasının komisyoncusu ile birlikte pek açık bir
surette ortaklık ettiğini, mavzer başına bir kuruş komisyon aldığını, emlâk
ve akar zenginlerinin başında adının geçtiğini bilenler çoktur... Bu suretle,
Avrupa sermayeciliğinin ajanları ve mürtekip devlet adamlarından karma
tekelci bir sınıf meydana gelmişti. Bu sınıf, sermayesini emlâk üzerine
kapatan yeni bir rantiye sınıfıdır. İstanbul semtlerinde, han, apartman
ve sayfiyelerdeki köşk adları, sınıfın canlı bir tanığıdır... Bu sınıf,
en yüksek gelişimini, daha çok Abdülhamit devrinde bulmuştu. Sanayi kapitalistliğine,
büyük teşebbüslere girişmek isteyen yerli burjuvazinin bu tarzda uyanış
hareketlerine ekonomik menfaatleri bakımından engel oluyordu. Anonim şirketlerin
kuruluşunu bile, "Padişaha karşı bir toplantı yeri olan bir Cemiyet" sayarak
yasaklıyordu. Devletin politika gücünden yararlanan bu zümre için, istibdadın
devamından daha yararlı bir idare olamazdı... 1889 yılında İstanbul Ticaret
Odası iç gümrüklerin kaldırılması için Ticaret ve Bayındırlık Bakanlığına
başvurmuştu. Öte yandan beş yıl içinde makarna fabrikatörleri iç gümrükler
yüzünden fabrikalarının kapanacağı hakkında Ticaret Odası aracılığı ile
Ticaret Bakanlığına bir kaç defa dilekçe vermişlerdi. Uzun yıllar süren
bu şikâyetlerden bir sonuç elde edilememişti... Yerli sanayiin doğması,
hattâ varolan fabrikaların gelişimi yarı koloni ilişkilerinin devamını
isteyen böyle bir sınıfın aleyhine netice verebilirdi. (Hüseyin Avni:
1908 de Ecnebi Sermayeye Karşı Kalkınmalar, s. 4, 5, İst.1935).
Yalnız bu "Rantiyeler sınıfı"
"Avrupa sermaye hareketinin yarattığı" değil, kaynaşıp emrine aldığı
bir sınıftı. Türkiye'de o sınıf Avrupa kapitalizmi doğmadan vardı. Sonra,
rantiyeler sınıfının durumu, Batıda ve Türkiye'de görüldüğü gibi aşırıca
"diyalektikti:" Sosyal devrimi, hem istemez, hem isterdi. O sınıf Abdülhamit'ten
sonra da egemenliğini yitirmedi. Ülkeyi örümcek ağı gibi sarmış, mültezim,
müteahhit, sarraf, tefeci, eşrâf, âyan zümreli kapitalist sınıfı, Türkiye'de
hâlâ burjuvazinin ezici çoğunluğudur. Fakat sanayici kapitalist "Yok"
değil, olsa olsa "Eksik" sayılabilir. Bu eksikliğin iç sebebi:
Türkiye'de İngiltere'dekinden çok daha ağır basıcı bir tefeci -bezirgân
prekapitalist sermayeci sınıfın azgınca gelişmiş bulunmasıdır; dış sebebi:
o iç sosyal prekapitalist sınıfın Batı finans kapitali ile çabuk ve kolay
kaynaşması sâyesinde Batı şirketlerinin Türkiye'de her türlü modern sanayi
girişkinliğini daha doğarken boğabilmeleridir. Örnek:
"Babam.. memuriyet hayatında
bulunmayı sevmediğinden imkân hâsıl oldukça KİŞİ GİRİŞKENLİKLERİ ile geçinmek
istemiştir. İyi hatırlıyorum. Ben henüz sekiz yaşındaydım. (Yâni, Abdülhamid'in
ilk Millet Meclisini açmaya hazırlandığı yıl: 1876, H.K.) Babam, Antakya
Kaymakamlığından istifa ederek hep birlikte İstanbul'a gelmiştik. O sıralar,
Evkaf-ı Hümayûn Bakanlığınca Kudüs'teki Mescid'i Aksâ'nın onartılacağını
duyan babam, bu işi üzerine almıştır. Paşabahçesinde bir fabrika kurarak
Kütahya ve başka şehirlerden getirttiği, tanınmış ustalar becerisiyle ve
gece gündüz fabrikadan ayrılmamak şartiyle aylarca çalışarak binlerce
çeşit çok güzel âyetler yazılı çiniler yaptırmıştır. Bunları hükümet tarafından
tahsis edilen özel bir vapura koyarak Kudüs'e gitmiş, Mescid-i Aksâ'nın
kubbesindeki çinileri yenilemiştir. Babama başarısından dolayı rütbe, nişan,
hattâ ikramiye verilmiştir.
"İstanbul'a dönünce,
Paşabahçesinde çini yapımı için kurmuş bulunduğu fabrikada isparmaçet mumlarını
yaptırmayı düşünmüş ve Kudüs'te kazandığı paraları bu uğurda harcamaya
başlamıştır. Babam, yaptırdığı mumların yanarken, ortasındaki fitillerin
Avrupa yapıtları gibi erimeyerek yerli yağ mumlarında görüldüğü gibi uzamasından
pek çok üzülür, buna bir çâre arar, dururdu. En sonra Yenicâmiin karşısında
eczacılık yapan Mösyö Zani'nin Avrupâ da sanayi kimyası öğrenimini yaparak
İstanbul'a dönen oğlû Alfred Zani'yi buldu. Ve bu genç kimyagerle başbaşa
verdi. Avrupa'dan gelen mumlar kalitesinde yapım başarısını kazandı. Bu
yüzden iyi de para kazanıyordu. Lâkin günün birinde bütün Avrupa fabrikaları
anlaştılar. Fiyatları yüzde 40 oranında indirdiler. Bu rekabet karşısında
babam fabrikayı kapatmak zorunda kaldı, memurluk hayatına döndü." "0
sırada Rusya'dan göçen Çerkes göçmenlerini yerleştirmek üzere Suriye ve
Halep vilâyetleri muhacirleri iskân müfettişliğine tâyin kılındı. Annemin
o sıralar ölmesinden dolayı beni ve kardeşim Nebil'i gitmekte olduğumuz
Galatasaray lisesinden çıkarttı. Yanına alarak Şam'a götürdü. Bir yıl sonra
daha önemli bir göreve tâyin edileceği bahanesiyle babamı acele İstanbul'a
çağırdılar. Aylarca mâzûl kaldı. Hattâ, mâzûliyet maaşı bile verilmedi!
"En sonra, bir eski dostu
Evkaf Bakanı Kâmil Paşa (Sadrâzam K.P.)'yi ziyaret ettiği sırada, ondan
Suriye'de bulunduğu zaman Mithat Paşa ile sıkı fıkı görüşmesinden dolayı
azledildiğini öğrendi!.. Bunun üzerine babam, üçüncü defa olarak kişi girişkinliğine
baş vurmaktan başka çare bulamadı. Çünkü Sultan Hamit II. saltanatta bulundukça,
babamın bir memuriyete atanmasına imkân kalmadığını zımnen Kâmil Paşa söylemişti.
Bunun üzerine paşa rahmetlinin aracılığı ile, Bostancı'nın üst taraflarında,
Başıbüyük civarda Evkafa ait Kıvırcık Çiftliğini yıllık 300 altın bedelle
ve 5 yıl süreyle kiraladı. Ben Kulelideki Askeri Tıbbiye İdadisine, kardeşim
Nebil de yeniden Galatasaray lisesine girdik. Kızkardeşim Makbule ise,
yatılı olarak Üsküdar'daki kız Amerikan Kolejine gidiyordu. Beş altı ay
geçer geçmez, babam saraya çağırıldı. Kızkardeşimin bu okuldan hemen çıkması
için yukarıdan inen buyrultuyu anlattılar. Tabii iradeye karşı gelemedik.
Babam Rumeli'den, Macaristan'dan koyun ve sığır satın almış, boş toprakları
ektirerek ilk yıllarda pek çok para kazanmıştı. Lâkin üçüncü yılda hayvanlar
arasında bulaşıcı bir hastalık çıkmış, buna hiç bir çare bulunamamıştı.
Bir kaç ay içinde binlerce koyun ve sığır ölmüştü. Bu yüzden çiftliği bırakan
babam, yine memurluk hayatına döndü. 1901 yılı Danıştay Bidayet Mahkemesi
Başkanı iken, kardeşim Nebil'in bir hafiyenin vermiş olduğu jurnal üzerine
Beşiktaş karakolunda Hasan Paşa tarafından tutuklandığını duyunca, beyin
kanamasından öldü." (Operatör Cemil Paşa: Hâtıraları, s. 161,
162, İstanbul, 1945).
İşte bize, 100 yıl önce
Türkiye'ye gerek sanayi gerek ziraat alanlarında modern kapitalist
üretim yordamını başarıyla sokmuş girişkin kişi: O tam bir "kendi kendini
adam eden" (self mads man) akıncı üretimci burjuvadır. "Paşa" denildiğine
bakılmasın: Batı burjuvalarından çok daha kültürlü değildir. "Tahsilini
özel olarak zamanın tanınmış hocalarında yapmıştır." (Keza, s. 160)
diyor oğlu: Demek Ziya Paşa Okuldan çıkmamış, girişkinliğiyle paşalığını
müstebidin elinden kopartıp almıştır. Şimdi, onun başına gelenlere bakalım.
Olanların hiç birisi tek kişi işi değil, tesadüfe bağlanamaz. Kurulan modern
fabrika, Batı kapitalizmi tarafından açıkça damping yapılarak yıkılırken,
"Tarafsız" kalışıyla yabancı sermayeye suç ortağı olduğunu açığa vuran
"Kapitüle" derebeyi devletidir. Bu kötü kasit önünde devrimci ile tâ Suriye'de
"Sıkı fıkı" görüşüldüğü de aynı sınıf determinizmidir. Kendi okumadığı
için mum yaparken bilim gücünü öğrenen girişkin, çocuklarını medrese yerine
olumlu bilim okullarına sokuyor. Paşabahçede tek mum fabrikasının açılışını
bilerek baskın yapacak kadar ileri giden Batılı şirketlerin, devlet yolundan
modern çiftlik hayvanları arasına "hiç bir çâre bulunmamış bulaşıcı
hastalık" attıracak yüzlerce yerli-müslüman hafiye satın almakta neden
çekinecektir? Batılı kapitalist, Türkiye'de kendisine ajanlık edecek bezirgânı
iktidara getirmek istiyor, fakat Türkiye'de sanayici kapitalistleri gene
o bezirgân ajanları kanalından boğdurmak için derebeyi devletini maşa gibi
kullanıyordu.
Aynı yıllar, Millet Meclisinde
astarcılar kethüdası "Kaime parayla keten alıp kendi fabrikalarınızda
bükerek halat yapmak yolu var" dedi. Rasim bey: "Bu yazının altını üstüne
uygun görmedim. İlkin başka devletlerin tütünden çok yararlandıkları bildiriliyor.
Bizim idaremizi çürütmek istiyor. Eğer onlar çok rüsumat alıyorsa, biz
de yaparız." diye seslendi: Bunun üzerine Batı finans kapitali, yerli
sermayenin yeterce pişmediğini, daha çok şirket eğitimi görmesi
gerektiğini sezerek Abdülhamid'e açık kart verdi. Kızıl Sultan da perdeyi
yükselten Millet Meclisi karikatürünü kapattı. Başkan paşa kapanış söylevinde,
milletvekillerindeki usluluğa "Avrupa"nın hayran kaldığını müjdeledi: "Hele
yapılan konuşmaların usul ve düzene uygun olarak edeplice ve saygılıca
(edibâne-vü ihtiramkârâne) geçmiş olması hattâ Avrupa gazeteleri tarafından
pek çok beğenilip övülerek (kemâl-i tahsin'ü sitâyişle) ilân edilmiş"
(28 Haziran, 54. Toplantı, Takvim'i Vekayi sayı 1490).
Abdülhamit rejimi kendi
yuvasını böyle kazacaktı. Ne yazık ki Türkiye'yi de kendi çukuruna sürükliyecekti.
Türkiye, Japonya kadar barbarlığa yakın olsaydı, antika medeniyetin iratçı
sermayesine boğulmamış olur; Batı şirketlerinin tekelci Finans kapitaline
bu kertede kaynaşamaz, sanayileşme ile gelişen modern burjuva üretimini
bu kadar rahatlıkla baltalıyamazdı.
1913 te SANAYİ KAPİTALİZMİ
Cumhuriyet doğarken, Türkiye'nin
sosyal yapısında modern üretim temeli ve o temel üzerindeki sosyal sınıflar
yok muydu?
Elimizde yalnız 1917 yılı
yayınlanan 1329-1331 (1913· 1915) "Sanayi İstatistiği" var. İstatistik
ancak: (İstanbul - İzmir - Bursa) şehirleriyle, (Bandırma - Manisa - Uşak
- İzmit) kasabalarında az çok doğru ilgilenişlerle yapıldı. "Öteki vilâyetlerle
sancaklara ortalama en az 10 işçi kullanan sanayi işyerlerine dağıtılmak
üzere basılı soru sayfaları gönderildi." "Neticeler birbiriyle karıştırılmadı."
("Sanayi İstatistiği" 1917, Matbaai Amire, s. 6) "Öteki belli
başlı şehirlerde yalnız bir kaç un, debbağlık fabrikalariyle, Adana ve
Tarsus'ta dört pamuk filatür fabrikaları mevcuttur." "Anadolu'da başka
yerlerde öneme değer sanayi kurumları bulunmuyor." (S.İ., 6) Bu istatistik
"Yapımların miktarı ve değeri, hizmetlilerin sayısı bakımından az çok
önemi olan sanayi kurumlarının derlenip toplanması olduğundan", küçük sanatlarla
ev sanatları yazımın dışında tutulmuştur" (Keza).
Türkiye'de 1908 devrimiyle
iktidara gelen kapitalizm, bu istatistikte modern üretim bakımından
boyunun ölçüsünü almak istemişti. Devrimci İttihatçılar,1 Aralık 1913 günü
çıkardıkları "Sanayi Teşvik Kanunu" ile "Genelde değeri 1000
lirayı (şimdiki: 150 bin) geçen ve yılda toplam 750 gündelik miktarında
işçi ve en az 5 beygirlik bir motör gücü kullanıp, tâbii ilk maddelerle,
yarı-mamûl maddeleri başka biçime çeviren fabrikaları bazı günâ muafiyetler"
vermişlerdi. İki yıl sonra alınan sonuçları öğreneceklerdi. Sanayii teşvik
kanunundan yararlanan işletmelerin 63'ü İstanbul'da, 15'i İzmir'de olmak
üzere topyekûnu 117 tane idi... Türkiye'de ünlü "Hürriyet" devrimine
sahip çıkan "Özel Sermaye"nin "Modern üretim" ile ilgisi
bu 117 işletmeydi.
O zamanlar imparatorluk
henüz sözce olsun Tunadan Ummânadek uzanıyordu. Fakat, istatistik, bütün
imparatorluğu kapsamamış, 15 yıl sonra Türkiye'nin başına geleceği sezmiş
gibi, sırf Anadolu ölçüsünde kalmış, gerçek araştırmasını ise ancak 7 şimdiki
il merkezinde yapabilmişti. 117 modern kapitalist işletmesinin kaliteleri
sayılarından daha ilginçti. Mösyö Durand ile Fuat beyin (İstatistiği yapanların)
yazdıklarına göre :
"Kurumların sahipleri
sanayi sırlarının fâş olmasın dan korkmakta ve yeni bir takım vergilere
hedef olacaklarından kuşkulanmaktadır." O yüzden "Üretim ve yapımların
miktarı gerçekçe ve gereği gibi belirlendirilip yazılamıyor." (S.İ.,
5). "Kurumlardan çoğunun muntazam bir kayıt defteri bulunmadığından
iyi niyetlerine rağmen" (S.İ., 5) durumları pek anlaşılamıyor. "Çoğu
patronlar yalnız bir cep defteri taşıyıp oraya sarfetttiği ve aldığı parayı
kaydediyor, hattâ 100 işçiye yakın bir fabrikada işçi hesaplarının kurşun
kalemle bir duvar üstüne tutulduğu görüldü. Öyle kurumlara rastlandı ki,
hesapları hakikaten pek ilkel bir tarzda tutulmakta ve bütün muameleler,
hizmetlilerinin namusuna terkedilmektedir." (S.İ., 9). "Orta halli kurumlarda
kredi" diye birşey yoktur. "Sırf kurum sahibinin sabit sermayesi
ile çalışıyor." (S.İ., 9). "Birçok kurum sahipleri görüldü ki.. Hükûmetle
olan resmi muameleleri bir dâva vekiline bırakıp, kendileri sırf fabrikalarının
işleri ve özellikler ile uğraşmaktadır. Esasen adı geçen kanunun (Teşvik'i
Sanayi) endüstri kurumlarının bir haylisi hakkında tatbiki de böyle
işgüzar dâva vekilleri ve komisyoncular aracılığı ile oluyor." (S.İ., 7)
İstatistik, Sanayii Teşvikten
yararlansın, yararlan masın: "24 saatte en az 100 kental tane öğüten değirmenlerin
ve süreklice 10 dan fazla işçi kullanan sabun fabrikalarının ve genellikle
motör gücüyle birlikte en az 10 ve motörsüz 20 işçi kullanan sanayi kurumlarının
yazımını uygun gördü." (S.İ., 7). Çünkü: "Konserve, ayakkabı, sigara kâğıdı,
matbaalar, içki, hazır elbise gibi bir hayli sanayi dalları adı geçen kanundan
yararlanamadılar." (S.İ., 9). Gene de Türkiye'deki sanayi üretiminin
gerçek durumu istatistiğe geçmiş olmadı. Çünkü: "Madeni eşya sanayii
(el koyma, teknik nakiller, cephane yapmaya tahsis gibi sebeplerle) ötekiler
gibi ayrıntılarıyla yazımlanama dı." (S.İ., 10). "Yalnız kurumların adları
ve yerleri, l913 yılında ortalama olarak kullandıkları işçi sayısı üzerine
bir liste düzenleyip, buna İstanbul'da pek yaygın bulunan küçük madeni
sanayie dair bazı bilgiler katılmakla yetinilmeye mecbur kalınılmıştır."
(S.İ., 10). Endüstri kolları 8 yerine 7'ye indirilmiştir. Ayrıca "bilgi
alınamamasından dolayı genel cetvelden ispirtolu içkiler, ayakkabı,
hazır elbise ve çamaşır yapımı kolları çıkarılmıştır."(S.İ.,
10). Gene 10 işçi kullanan öteki bölge sanatlarından cevap alınamamıştır.
O sadaka verilecek kadar
azlık sanayi kapitalistleri üzerine, acınacak kadar eksik devlet ilgisi
ve bilgisi şu sonuçlarla özetlenebilir:
|
|
|
|
|
|
|
|
269
|
666
|
16.309
|
670.816.762
|
|
|
282
|
567
|
13.485
|
757.046.755
|
|
|
+13
|
-99
|
-2.824
|
+86.229.993
|
|
|
%+4
|
%-13
|
%-17,6
|
%+12,8
|
İki yıllık Sanayi Teşvik Kanunu
ile, memur sayısı yüzde 13, işçi sayısı yüzde 17,6 eksilen Osmanlı sanayiin
üretim değeri yüzde 12,8 artmıştır. Tahta yapımları ve pamuk ipliği ve
dokuma üretiminin değeri 1913 yılı 2.938.573 kuruş iken,1915 yılı 4.325.981
kuruşa çıkar. İki yılda yüzde 50 artış... Bu gidiş açıkça, Türkiye'de kapitalistçe
sermaye konsantrasyonudur.
"İşçi sayısının azalışının,
1915 yılı faaliyette bulunan işletmelerinden azalış oranından aşağı olması,
faaliyetten kalan işletmelerin nispeten küçük fabrikalar olduğunu gösterir."
(Sanayi İstatistiği, s: 21, İst. 1917).
Yoksa, o sanayi sermayesi
"Sosyalist" bir toplumun zenginliğimiydi de biz bilmiyoruz?
Türkiye, hem de sırf şimdiki
sınırları içinde bulunan bütün işletmeleri sayamamış, çok eksik istatistiklere
göre, (Reşat altını 150 bugünkü lira) hesabiyle, 100 milyon lira değerinde
sanayi üretimi kapasitesine, daha Birinci Cihan Savaşına girerken ulaşmıştı.
İstatistiklere göre 264 işletmenin mülkiyet tipleri şöyledir:
| Özel kişi mülkü | Doğru şirket mülkü | Devlet mülkü | |
| İşletme sayısı |
|
|
|
| Yüzde oranı |
|
|
|
Yarı derebeyi devletin
işletme sayısındaki oranı onda bir bile değildir. "Bursada 41 ipek fabrikasından
2'si Hazine'i Hassa, ve sahiplerinin göçü dolayısiyle 1'isi Evkaf ve 11'i
Miri emlâk üzerindedir." (San. İstatistiği, 1917, s.16). Dokuma sanayiinin
% 24,6'sı, toprak sanayii nin çoğu devlet sektörü mülküdür.
Anonim şirketlerin, üretim
dalına göre işletme oranları şöyledir : Dokuma % 13,17, toprak s. % 29,4,
pamuk s. % 60, bina s. % 75, çimento s. % 100 dür.
Bu sanayi işletmelerinin
Türkiye'ye özel bir durumu da, üzerinde kurulduğu arsa ve emlâke sahip
oluşudur: "Bu sanayiin gelişimine elverişli bulunmıyan kiralama usulü,
ipek fabrikaları bir yana bırakılırsa, seyrek olarak görülmüştür."
(Keza, s. 16).
Yarı sömürge kapitalizminde
modern sanayiin bir karakteristiği de süreksizliği, istikrarsızlığı ve
özel acaiplikleridir. Yalnız değirmenler "Aralıksız bütün yıl" (s.
39) dönerler. Matbaa, kutu, çimento işletmeleri de 360 gün çalışırlar.
Konservede: 210 gün kadınlar, sonra kutu yapan erkekler çalışarak harem,
selâmlığı yürütürler. Tuğla işi 130 günle 250 gün arasında değişir. Yılda
300 gün işleyenler: Makarna, kâğıt, debbağ, sabun, yün ve ipliği, başka
dokumalardır. 280 ile 300 gün arasında işleyenler: Şekerleme, tahin, büsküvi,
marangozluk, toprak, pamuk ve ipliği işletmeleridir. Palamut 9 ay (230
gün), zeytin ve bira 200 gün çalışır (1913 yılı bira 330 gün işletilmiş).
1913'TE SANAYİ İŞÇİLERİ
Kapitalizmin aynası, gündelikçi
işçi sınıfının durumudur. İşletme başına düşen işçi ve hizmetliler sayısı
1915 yılı şöyledir:
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| İşçi sayısı % |
|
|
|
|
|
|
|
| Tüm işçi toplamında
|
|
|
|
|
|
|
|
Fakat ortalama dışı kimi işletmelerden,
çimentoda: 226-245, yünde: 200-390, tütünde: 1050-1119 işçi çalıştıran
yerler vardı. Toptan, Sanayi Teşvik Kanununa giren işletmelerin sayıları
üçyüzü bulmadığı halde, bunların beherine ortalama 60 işçi düşüyordu.
Savaş, sayıları ortalama
çoğalan işçilerin zararına, sayıları azalan patronların yararına oldu.
"İşçi gündeliği 1915 yılı genellikle küçük bir miktar artmışsa da,1916
ve 1917 yılları işçilerin azlığı ve fiyatların pahalılığı dolayısiyle,
artış nispetsiz bir derecede çıkmıştır." (İstat. s. 22)
"İşçi gündeliği pek değişik
olup 1913 yılı 4 ile 17,5 ve 1915 yılı 4 ile 19,6 kuruş arasında değişir.
1913 yılı yedi sanai kolunda gündelik 10 kuruştan aşağı bulunuyor ki, bunlar:
Şekercilik, konservecilik, dokuına sanayii sigara kâğıdı fabrikaları gibi
en çok kadın işçi kullanan kurumlardır. Tütün kolunun da bu arada bulunması
gerekirdi. Fakat, bu fabrikalarda memur ve işçiye verilen ücretlerin ayırd
edilmesi kabil olamadı. Herhalde, en az gündelik, en çok kadın işçi kullanan
ipek ve tütün fabrikalarında ödeniyor... En büyük gündelik, becerikli işçilerin
azlığından dolayı tahta sanayiinde olup, 1915 yılı marangozluk kolunda
işler az olduğu için çırak ve genç işçi kullanıldığından gündelik düşmüş
bulunuyor. Değirmenler ve matbaalar ile bira ve çimento fabrikalarında
bayağı işçi kullanılamıyacağından, bunlarda gündelik oranca daha yüksektir."
(San. İstat., s. 23).
İşçiler cephede bulundukları
için, işgücü talebinin çoğalması yüzünden en yüksek işçi ücretleri şöyledir:
|
|
|
|
| Marangoz ücretleri |
|
|
| Kutu işçileri ücretleri |
|
|
| Konserve işçi ücretleri |
|
|
Metalürji (madeni sanayi) ücreti
15 kuruşu geçmez.
En az gündelik 4 kuruş,
(bugünki Reşat altını 150 liradan) şimdiki 600 kuruş olur ki, çocuk ve
kadın işçilerimiz için sendikalarımızın uygulamaya çalıştıkları "asgari
ücret" de, aşağı yukarı budur.15 altın kuruş bugünkü 22,5 lira 25 altın
kuruş bugünkü 38 lira eder. 1965 yılında doktor çıkan kişinin 17 lira gündelik
aldığı düşünülürse, kimi kişilerimizin padişahlık çağını özlemelerindeki
sır azıcık aydınlansa gerektir.
1917 sanayi kapitalistlerinin
en büyük kaygısı, daha ucuz işgücü bulmaktır. En ucuz işgücü, tıpkı Batı
uygarlıklarında olduğu gibi kadın, dişi emektir.
|
|
|
|
|
| Konserve sanayiinde 1913 |
|
|
|
| Konserve sanayiinde 1915 |
|
|
|
| Pamuk iplik, dokumada 1913 |
|
|
|
Onun için, erkek
işçiden yarı yarıya ucuz, çocuk gündeliğine katlanan her şeyile uysal kadın
işçiden pek hoşlanıp aşırıca "Beyan'ı memnuniyet etmekte" (San. İsta.)
idiler. Bu "memnuniyet"in rakamla deyimlendirilmesi şöyledir:
|
|
|
|
| Bisküvi sanayiinde 1913 |
324
|
77
|
| Bisküvi sanayiinde 1915 |
95
|
15
|
| Konserve sanayiinde 1913 |
67
|
14
|
| Konserve sanayiinde 1915 |
43
|
194
|
| Tütün sanayiinde 1913 |
1071
|
1026
|
| Tütün sanayiinde 1915 |
923
|
1086
|
"Kadın serbestliği"nin,
kökü, Cumhuriyetten onlarca yıl önce kapitalizmin dişi emek ihtiyacından
doğuyordu: "Kadın işçi kullanımı hemen savaş sırasında genelleşmiş bir
iş olup patronlar ve ustabaşılar genellikle kendilerinden memnunluk bildirisinde
bulunmaktadırlar. İşçi meselesi daima memleketimizin bir zayıf noktası
olması ve kadınların yalnız ev sanatlarında çalışmaya alışmış bulunmaları
bakımından bu yan özellikle belirtmeye ve anılmaya değer. (San. İstat.,
s. 22)
Bu işte devlet baba ve politika
kabuğu, kapitalist ekonominin emirlerini epey geriden ve geciktirerek izleyebildi:
"1913 yılı ancak bir kaç kurumda kadın işçi bulundurup 1915 te sayıları
orantılı olarak artmış ise de, Feshane ve İzmit (devlet) fabrikalarında
çalıştırılmamıştır. İşbu iki fabrikaya ancak 1916 dan sonra kadın işçi
alınmıştır." (San. İstat.)
Türkiye işçilerinin çalışma
şartları sanki - yok sayıldıkları için, - bir an önce yokedilmeleri amacına
uygundur. "Çalışma saatleri, başka sanayide olduğu gibi düzenlenmemiştir.
Öğleyin bir saat paydos edilmek üzere günde 9-10, 11 saat, kışın, meselâ
2 saat eksik çalışır." Deri sanayiinde: "İş saatleri mevsime tâbi olup,
öğleyin yarım ilâ bir saat yiyecek paydosu olmak üzere, yazın 11 buçuk,12
saat, kışın 9 ilâ 9 buçuk saattir." (San. İsta., s. 84). Kâğıt işletmelerinde:
"İş saatIeri değişmez olmak üzere günde 9-10 saattir." (Keza, s.
44)
1936 Haziran 8. günü çıkarılacak
İş Kanunu bu geleneği yasalaştırır. 35. Madde: "Cumartesi saat 13 te
kapanması mecburi işyerlerinde en çok 9 saat" iş süresi kor; 37. Maddenin
1 numaralı bendi "Muayyen haddin üzerine zammedilecek fazla çalışma
saatleri en çok 3 saat olabilir" hükmüyle iş süresini resmen günde
12 saate çıkarır.
KANUN DIŞI SANAYİ
PARYALARI
Finans kapitalin kemendine
girmiş yarı sömürge ekonomisinde, işçi sınıfının gerçek sayısı, resmi istatistik
lerin çok üstündedir. Kanun çerçevesine sokulan işçiler, daima kanun dışı
bırakılan işçiler yanında bir avuç azınlık olur. Netekim 3008 sayılı İş
Kanununun 2. Madde, A fıkrası der ki: "Bu kanun, mahiyeti itibariyle
yolunda işleyebilmesi için günde en az 10 işçi çalıştırmayı gerektiren
ve, buralarda çalışan işçilerle bunların işverenlerine uygulanır."
Türkiye'yi vergi kaçakçısı işletmelerle dolduran yabancı sermaye geleneğinin
ebedileştirilmesi ve kanunlaştırılması olmuştur. Kökü Ortaçağ tefeci-bezirgân
ekonomisi ile kaynaşmış ecnebi sermayenin ortak yararlarından çıkmadır.
Türkiye'de, tefeci-bezirgân
sermaye ile yabancı finans kapital işbirliğince göze batırılmaksızın çalıştırılan
işçi sayısı, kanun dışı parya sayısı, "Büyük sanayi" denilen işletmelerdeki
işçi sayısı ile kıyaslanamıyacak kertede hem çok, hem bir bakıma santralizedir.
Bunun en par lak örneğini bir tek ecnebi kumpanyasında görebiliriz: "Karpet
Kumpanyasının mütalâasına bakılırsa, 1913 yılı şirket hesabına 16.000 kadar
işçi çalışmış olup, Anadolu'da halı dokumak ile uğraşan genel işçi sayısı
60.000 kadar tahmin olunur." (San. İstat.)
Türkiye'de bütün kanunları
atlatarak en geniş işçi yığınlarını sömürme usulü Anayasacı hürriyet devrimi
sayesinde sistemleşti: "Halı imâl ettirmekle uğraşan 6 ticarethanenin
katılmasıyla 1908 yılı 400 bin, daha sonra 1 milyon lira sermayeli"
şirket kuruldu. (San. İstat., s.104) Şirket kadın ve kızları bir araya topladı.
Doğrudan doğruya yapımevleri ve işçi çalıştırdığı yerler; hemen bütün Batı
ve Doğu Anadolu'nun büyük halı üretimi alanlarını kapladı: İzmir, Burdur,
Isparta, Haçin, Kırkağaç, Sivas, Maraş o finans kapital tekeline geçti.
O kadarla kalmadı. Aynı şirket, yerli tefeci-bezirgân acente ortaklarının
aracılığı ile: "Demirci, Akhisar, Sivrihisar, Niğde, Kula, Kütahya, Simav,
Manisa, Gördes, Uşak, Denizli, Milâs, Akşehir, Sille, Isparta" halı üretimini
kontrolu altına aldı. Bu bir ülkeyi bir kumpanyanın sömürgeleştirmesi,
fakat sömürge masraflarından sıyrılması demekti.
Finans kapitalin, en ücra
köyleredek boynuzlarını sokup küçük üretmenleri sömürüşü korkunçtur. Bir
işçi günde 5-6 bin düğüm atabilir en çok. İşçi gündeliği düğüm sayısına
göre değişir. İzmir'de 1700, Uşak'ta 2200. Kırkağaç'ta 2600, Sivas, Burdur'da
3000 düğüm için 40 para (1 kuruş) ücret ödenir. Kanun sözde "küçük üretmeni",
esnafı, köylüyü korumak için el ve ev küçük sanatlarını kanun dışı bırakır.
Bu görünüş'ün altında: yeryüzünün en tekelci sermayesine bütün yurddaşlar
en ufak savunma gücünden yoksun bırakılarak teslim edilmiştir.
İstatistik açıkça yazıyor:
"Anadolu'nun her bölgesinde halı dokumakla uğraşan kadın ve kızlar bulunur.
25.000 nüfuslu Uşak'ta 1.500 kadar halı tezgâhı varolup, tezgâh başına
ortalama 4 işçi hesabiyle toplam 6.000 nüfus halı yapımıyla uğraşır ki,
nüfusun % 24'ü halı dokumakla geçimini sağlıyor demektir." (S.İ.,103.)
"İlk maddeler, komisyoncular tarafından işçilere verilir." (Keza)
Buradaki masum ve milli
"Komisyoncu": Ecnebi finans kapitalin yerli ajanı, Türkiye üretimini
ve çalışanlarının alınyazısını yabancı sermayenin insafına ve yararına
göre sömüren ve sömürten yerli tefeci-bezirgân sermayedir. Böyle bir işbirlikçiliğin
Türkiye'yi nerelere sürüklediğini, kritik günlerde en kör gözler bile gördü.
Mütareke yıllarında şimdiki müttefikimiz İngiliz emperyalizminin niçin
İstanbul'dan Kafkaslaradek her yere el atmışken, başka hiçbir yere değil
de, tam İzmir'e, Ege bölgesine peyk Yunan ordusunu çıkartmış olduğu üzerine
hiç kimse durmuyor. Yalnız, yangın başımıza patladığı gün, kanlar içinde
kıvranarak kahraman yaratmaya çalışıyoruz. Yunan ordusunun Anadolu içlerindeki
sefer yönü, İngiliz Karpet Kumpanyasının halı üretim şebekesinin yolları
üzerinde açıldı.
Bilerek, bilmeyerek değme
"ideolok"larımız: "Türkiye'de "Sosyal Sınıflar" yoktur, hele modern kapitalizmin
"çağdaş uygarlığı" nerede? İşçi sınıfı bulunmıyan yerde.." gibi "megalo
idea"ları ince ince doğrasınlar. Kaba gerçek ortadadır. Anadolu, Kuvayı
Milliyecilik ayaklanışına bu sosyal yapısıyla girdi. Şimdiki "insan hakları"
şampiyonu Batılı müttefiklerimiz, Ege Bölgesinde "Zito Venizelos" çığlığını
yükseltirlerken Sivasa dek 3000 ilmeği 1 kuruşa attırdıkları dünyanın en
tatlı emekçilerini avlamaya çıkmışlardı. Ancak bu bakımdan: "İşçi meseleleri
daima ülkemizin bir zayıf noktası olmuş" (S.İ., 22) tu. "Nâdir Paşa"lar
İzmir'i silâh patlatmaksızın teslim ederlerken, ilk silâha sarılanlar,
gelenin kim olduğunu nice aydın kişi ve "ideolok"larımızdan sormaksızın
iyi bilen o Ege'nin bir ilmiği bir meteliğe atmış adsız ve "yok ki.. Hani,
nerede?" denilen finans kapital kurbanları oldu. Ve her şey ondan sonra
başlayabildi.
Kuvayi Milliyeciliğin niçin
o kadar çabuk ve bütün insanlarımızı sardığı da, gene bu ekonomik ve sosyal
kıldan ince kılıçtan keskin durumdan başka hiç bir şeyle açıklanamaz, çoğu
ecnebi, hepsi gayritürk Karpet şirketi gibi 6 tekelci kodaman ile, Türkiye
işçilerine sömürge örgütünde "ilk madde" dağıtan en çok altıyüz KOMİSYONCU
uşak bir yana bırakılınca, geriye kim kalıyordu? Bütünüyle Türk Milleti.
Onun için, işçi meseleleri gibi finans kapital meseleleri de ülkemizin
daima bir zayıf noktası oldu. Kapitalizm Türkiye'de çoktan başlamıştı.
Ama, tersinden başlamıştı. Modern kapitalizmin kendi kendini yiyen tekelci
finans kapital şirketleri ile kaynaşarak doğmuştu. Yabancı sermaye kendi
anayurdundaki aristokrat işçileri satın almak için, sömürge ve yarı sömürge
insanları kalkındırmaya değil, "aşırı" kâr sağmalı yapmaya mecburdu. Bu
da onu toplum içinde en azınlık bir sosyal sınıfa dayanmaktan bile yoksun
bırakıyordu.
TARIM KAPİTALİZMİ
Yıl 1925. Cumhuriyetin kurulduğu
yıl ertesi. Adana'da İkinci Pamuk Kongresi açıldı. Orada, Cumhuriyetten
çok önceleri doğmuş, en önemli tarım üretimi üzerinde iki modern sosyal
sınıf açıktan açığa karşılaşmıştır: 1 - Tarım kapitalistleri, 2 - Tarım
işçileri.
ZİRAAT KAPİTALİSTLERİ:
"Adana çiftçileri "zürrâı" buharlı lokomotiflerile, büyük küçük traktörlerile
topraklarını hazırlattıktan sonra ve çiftliklerini TUTMA adı verilen
Sürekli Tarım İşçisi (daimi ziraat amelesi) ile bir süre idare ettikten
sonra, pamukların çapa mevsiminde işçi ile kendisini karşı karşı bulur."
(Adana Vâlisi Hilmi: "Adana Ziraat Amelesi," Adana, Türközü Matbaası,
1341) "Yağmurun azlığı, çokluğu, bankalardan az veya çok para kaldırabilmiş
olmanın önemi ne ise, ovanın tozlu yollarında, rengârenk kılıklarıyla beliren
işçi kafilelerinin o yıl bütün çiftçileri tatmin edecek bir sayı sunup
sunamıyacağı ve işçi gündeliğinin ençok, enaz arasında nasıl seyredeceği
de Adana çiftçisi için, aynı derecede önemlidir." (Keza s. 58).
Tekrar analım: Pamuk üreminin
modern sosyal sınıflar yaratışı, dünkü, bugünkü iş değildir. Kuvayı Milliyeciliğin
kıyasıya savaşlar verdiği ikinci bölge, ziraatin yüzyıldır kapitalistleştiği
pamuk Adana'sıdır. Pamuk ürünü Birinci Cihan Savaşından önce: 1914 yılı
135 bin balyadır. Cumhuriyetin ilân edildiği yıl 80 bin, 1924 yılı 160
bin balyadır. Bu üretimin güdücü sosyal sınıfı "Zürrâ" (frenkçesi: agrarien,
türkçesi: çiftçi) adını alır. Türkiye'de işçiyi inkâr edenler, bu
tarım kapitalisti çiftçiyi "köylü" yumuşak sözcüğüyle maskelemekten
pek hoşlanırlar. Köylü ile çiftçiyi karıştırmak, geceyle gündüzü karıştırmaktan
daha büyük yanlıştır. Ama, Cumhuriyet kurulalı beri bütün siyasetçilerimizin
sistemlice karıştırdıkları şey, hep bu köylü ile çiftçi sözcükleridir.
"Çiftçi", teknik kadar Türkiye
ve bütün dünya ekonomi ve politikasiyle de günü gününe ilgilenen kapitalist
sınıfımızın en önemli bölüğüdür. Çiftçi bilir ki, işçi olmasa, ne ovanın
ekmek gibi toprağından, ne milyonluk sermayeden hayır kalır. Onun için
en birinci problemi "İşçi derdi" dir. "Pek eski zamanlarda, sınırlı
ve belirli noktalar çevresinde deyimlendirilen bu DERD, tarımın basitlikten
sıyrıldığı vakittenberi sınırını genişletmiştir. Bugünkü Adana çiftçisi
pamuk piyasasına olduğu kadar, gaz ve benzinin cihan piyasasındaki gidişine
de ilgilenmekte, kredi, kambiyo meselelerini incelemekte ve makinenin kırılıverdiği
herhangi bir yer için şoför ve onarım evleri (tamirhaneler) üzerinde uzun
uzun şikâyet konuları bulmaktadır." (Kongre zabıtnamesi, 1925,
Matbaai Âmire, İstanbul, s. 4)
"İdeolok"larımızın "yok"
saydıkları bu sosyal sınıfımız, ortaya çıkardığı meselelerle, köylü yığınlarını
koyun gibi kavalla güdüvermeye alışkın eski idareci çobanlarımızı şaşkına
çevirmektedir.
ZİRAAT İŞÇİLERİ:
Üretim için, tarım çiftçilerinden de önemli kişilerdir. İkinci Pamuk Kongresinin
zabıtları sık sık hatırlatır: "Pamuk bölgelerimizde incelenimi tavsatılmıyacak
hayati meselelerden birisi de işçi meselesidir." (S. 109). "Tânelerin
hasadı için ortak işinde, harman için kızakçılıkta, batözlerde, pamuk çapasında
ve pamuk ürününü tarlalardan pamuk yahut koza olarak devşirmekte kullanılırlar."
(Hilmi, s. 5) Gerçi 20 yıldanberi (Abdülhamit'ten beri) Adana
toprağına orak makinesi girmiş "olduğundan, orak işçisi artık seyrek
olarak aranılmaktadır. Fakat, buna karşılık, 15 yıldır (Hürriyet'tenberi),
pamuk ekimleri önemli ölçüde gelişmiş olduğundan çapa işçisine olan ihtiyaç
ta artmıştır." (Demek ki en az Hürriyetten önce Adana tarımı modern makineci
kapitalizme girmiştir.) .Yılda 30-40 bin derecesinde olan bu işçilerin
şehirde geçireceği hayat hakkında önce ve sonra hiçbir şey düşünülmüş değildir.
Bunlar kısmen şehirde, kısmen Seyhan'ın öteki yanında hanlarda misafir
kaldıkları gibi, daha çok Memleket Hastahanesi çevresindeki kabristanlarda
ve yol kıyısındaki boş arsalarda açıkta kalırlar." (Hilmi, s.
6.)
Çukurova'da tarım işçiliği
yalnız Adana'yı ilgilendirmez. Doğu illeri Antep, Maraş, Sivas batısında
Kayseri, Konya, Antakya, Lâzkiye'yi içine alır. Hemen bütün Anadolu'nun
züğürt köylü yığınlarını yerinden oynatır : "Adana tarım işçileri öteden
beri doğu vilâyetlerinden ve komşu yayla bölgelerinden gelmektedir." (Keza,
109). "Pamukların derlenimi (derci) daha çok yerli işçilerce yapılır. Karsantıdan,
Karaisalıdan, Serkantı, ile Kars ve Ermenistan yörelerinden de işçiler
geldiği olagandır." (Hilmi, s. 17).
KANUN DIŞI TARIM PARYALARI
"Pamuk Kongresine"
kimlerin katıldığı konuşanlardan bellidir : Hepsi -"Kadro" cu ağzıyla -
"münevver ve mütefekkir" (aydın ve düşünür) kişiler, yahut "zinde kuvvetler"dir
iki hekim, işi pek anlamaksızın "Sağlık" dan dem vuruyorlar. Sağlık
Müdürü (Hikmet Süreyya), Bakanlığın sıtma mücadelesi açtığını yetersiz
bulur : "Fakat işçinin sağlığını tehdit eden yalnız sıtma değildir" der.
Dizanteri, trahom da Bakanlıkça ele alınıyorsa da, "İşçi hastalandığı vakit
onu tedavi edecek kurumların bulunması gerektir. Eğer bu yapılmıyacak olursa,
bundan zarar görecek yalnız işçinin şahsı değildir. Çiftçi de bu hastalık
dolayısı ile asıl ahali de ("sekene'i asliye" de) zararlanacaktır."
(Pamuk Kongresi, Zabıt, s. 120) "Bugün 30-40 bin işçi girdiği bildirilen
Çukurova bölgesine yarın 100 bin işçi girdiği vakit bunların sağlık durumu
ne olacaktır?.. Bunun için İşçi Yardımlaşma Sandıkları behemehal
gereklidir. Bendeniz anlamıyorum, bundan niçin ürkülüyor (tehâşi
ediliyor).. Sekene'i asliye (yerliler) hastalanınca evinde yatar veya hastahaneye
gider. İşçinin evi yoktur. Nereye gidecek?" (S. 121)
Başkan, (Sağlıkçıların
bu işe burunlarını sokturmamak için taş atar): "Sağlık Müdürü beyin gözüne
çarpmıyan bir şey benim dikkatimi çekmiştir. O da çırçır fabrikalarındaki
işçiler, bu günkü biçimde pamuk liflerini soluyarak yaşıyorlar. Ve Sağlık
Müdürü beyin görmediği biçimde sağlıkları bozuluyor." (S. 127-128). Sağlık
Müdürü karşılık verir : "Fabrikalardaki işçilerin maskelerle çeyizlendirilmeleri
üzerine geçen kongrede bir karar verilmiş ve bunun behemehal mecburi
tutulmasını yalvarmıştım. Bunun üzerine, bendeniz bu kongrede işçilerin
tedavi meselesinin sonuçlandırılmasını istiyorum." (S. 132). Fakat öteki
kongrecilerin istedikleri tarım patronlarını, en az sanayi patronları (çırçırcılar)
kadar düşünmekten başka bir şey değildir : "Hizmetli varolan şoför ve makinistlerin,
bulundukları yerde kurulu bir fen ve uzman heyeti önünde sıkı bir sınava
uğratılmaları." "Makinist yetiştirilmesi için de Ankara ve Adana da iki
mektep açılmıştır. Fakat, makinist mektepleri kadrosunun darlığı dolayısiyle
ihtiyaçlara yetmediği görülmektedir." (S. 107, 108)... Arada Dr. Celâl
gene işçi sağlığına dokunur : "Adana'nın biricik hastahanesinin protokol
defterine bakılırsa, hiç bir işçiye mesken gösteremez. İşçi, üç gün kabristanda
yattıktan sonra hastahaneye gelir. İşçinin yatağı kabristandır..."
Artık bu kadarına kongre dayanamaz. Suphi bey işçiye arka çıkılamıyacağını
belirtir : "İşçi meselesi hayat meselesi demektir. Sırası gelince
affedersiniz - işçi burnundan kıl aldırmaz. Çiftçiler pek yüksek bilirler
ki, pilâvın yağı kötüdür diye işçiler kaçmıştır. İşçiye tahakküm
edelim ve istibdat yapalım demek istemiyorum: Bunu düşünmek gereklidir:
Bu dileği bu yıldan açıklıyalım." Ve başkan baklayı ağzından çıkarır
: "Müsaade buyurursanız fikrimi söyliyeyim. En çok tartışmayı gerektiren
işçi meselesidir. Fakat, raporda konu edilen.. sağlık sebepleri değildir.
İşçi meselesi : işçilerle çiftçiler arasındaki ilişkileri sağlamak amacını
güder." (S.127)
"Bir ameleye nasıl gözlük
verelim ki, verdiğiniz kaşığı bile geri alamıyoruz. Şekilsiz işçi
yerine belirli bir tip görmek isteriz. Bunu çiftçilerden istemek dertlerine
bir dert daha katmaktır. Uygulanışları da en sonunda işçilerce yapılmalıdır."
(S. 126)... Akif bey : "Konuşma yeter. Bakan beyin öneri buyurdukları
komisyon çiftçiyle patron ve işçilerin ilişkilerini inceliyecek komisyondur
ki, olduğu gibi kabul edilmelidir." (S.133). Başkan: "Raporun
genel durumu... Akif beyin önerilerini okuyacağım. Sağlık Müdürü beyin
önerileri ile işçi ve çiftçi arasındaki ilişkileri düzenliyecek biçimde
bir rapor hazırlamak üzere encümen ayrılmasını kabul edenler el kaldırsın.
Kabul edildi." (S.134) (5)
Yusuf Şinasi raporu :
"Şimdiki durumda her yanda işçi fikdanı (kıtlığı) vardır." (S.157)
"Yirmi bin kilometre kare genişliğinde ekilebilir toprağı bulunan yalnız
Adana bölgesinin bugün ancak Ermeni devrimi ilişkisiyle azalmış bir buçuk
milyon dönüm kadarı, yâni aşağı yukarı 15'te biri işletilmektedir."
"Kadrocu" "Aydın kuvvetler"
işçi hastanın mezarlıkta yatmasını değil, - o nasıl olsa oraya gidecek
-, sağlam işçi ile "Zürrâ arasındaki münasebâtı" önerirler. O ilişkileri
kim düzenliyecek? "İşçi komisyon" : 6 üyesi, bir başkanı oturup
: "Çapa işçileriyle çiftçiler arasındaki çatışmaları (ihtilâfâtı) ayırıp
çözümleyecektir." O adı "Amele komisyonu"nda kimler vardır? 1 -
Başkan : "Ziraat Odası yanından seçilip mahalli hükümetçe onaylanmış"
bulunan "Komisyonun başkanı görevli (muvazzaf) olup, üyelere de her toplantı
için huzur hakkı verilmektedir.." Üyelere gelince : Bunlardan 2'sini
gene patronlar (Tarım Odası) verir. Öteki "2'si işçi mümessili olmak üzere
en az 15 elçibaşı tarafından seçilir ve birisi jandarma subayı,
ötekisi polis komiseri olmak üzere, geri kalan ikisi de hükûmet yanından
belirlendirilir."
Cumhuriyetin ertesi yılı
40.000, sonra 100.000 işçi adına 2 mümessili seçecek olan : 15 elçibaşıyı
merak etmişsinizdir. Vâli bey anlatıyor : "Başında şemsiyesiyle, elinde
kırbacıyla ve çoğu göbeğinedek uzanan gümüş saat kordonu ile elçibaşıyı
ayırdetmek pek kolaydır.," (S. 16) Elçibaşılar : "Para kazanmak isteyen
ve bulundukları yerde geçinemiyen kimseleri toplayıp mevsiminde işçilik
etmek üzere Çukurova'ya getirirler ve bu yüzden geçinirler. İşçiler küçük,
büyük kafileler durumunda elçibaşı denilen kimselerin emir ve kumandası
altındadır." (S. 13). "Elçibaşıların görünür biçimde kazancı çiftlik sahibinden
o hafta her işçiye verilen mikdarın iki katı derecesinde haftalık
almaktan ve işçilerin beherinden yüzde 5 kesmekten ibarettir." "Patron,
işçilerin kazancını Elçibaşıyle pazarlık eder. Haftalık tutarını elçibaşıya
öder... Elçibaşı işçiden kadın veya çocuk olan kısmı için de
zürrâdan tam işçi haftalığı alır. Fakat bunların hakettiklerini bütün
olarak ödememeği âdet etmiştir." (S. 13, 14). "İşçiye ihtiyaç arttığı
zaman, fazla ücretten başkaca hediye adı altında elçibaşılara sıkışıklık
derecesine göre artan paralar verirler." "Elçibaşılar, çapa mevsiminde
Adana'ya gelecek işçilere kışın ödünç para verdikleri gibi ayniyat
(mal eşya) da verirler. "Böylelikle hem işçi elçibaşısı arabasına kıskıvrak
bağlanır, hem de "Ödünç verenin insaf ve mürüvveti ile belirlendirilen
faiz" öder. "Bu çapraşık faiz hesapları.. Çoğu zaman olduğu gibi, ertesi
yıla bile devredilecek olursa, faiz hesapları da basit faizden mürekkep
faize geçerek içinden çıkılmaz hale gelir." Elçibaşı "Bazân zürrâ'dan
para yardımı" da görüp "Bağımsızlığını kayıt altına koymuş" olur.
Elçibaşı, işçileri boyuna kumara zorlar. "Bu iptilâyı da elçibaşılar
körüklemekte ve çünkü oyun oynayan işçilerden kendilerine MANA adıyla
bir pay ayırmakta" dır. Elçibaşı, efendiler gibi hiç çalışmaksızın
işçilere "Bakanlık" (Nezaret) ettiği ve patronun kâhyasiyle
yemek yediği için "Özel saygı" (hizmet'i mahsusa) da uyandırmaktadır."
(S.16).
Cumhuriyetin daha ikinci
yılı bakanından profesörüne dek "aydın kuvvetler"in "imtiyazsız sınıfsız"
devletçiliğimizi yönetişleri budur. Milli tefeci kumar manacısından uluslararası
benzin ve kambiyo borsalarına dek teşkilâtlı jandarma subayı ve polis,
komiseri devletçiliği, İŞÇİ-İŞVEREN ilişkilerinde sınıfsız devrimciliğimi,
yoksa açık seçik finans kapital tekelciliğinimi geliştirebilirdi?
ÖZEL TEŞEBBÜSÜN
"GİZLİ FAALİYETİ" : DEVLETÇİLİĞİMİZ
Türkiye Cumhuriyeti doğarken,
"Sosyal sınıflar" gibi, toplumun madde varlığını yaratan işçi
sınıfı da vardı. Yok olan : işçi haklarıydı. İşçi sınıfı yok
değil olağanüstü yoksuldu. Her Cumhuriyet yıldönümünde bir övün,
işçi sınıfına yem borusu çalarca "İş Kanunu" muştalandı. Maksat, sızıltıları
avutmak, özel sermayeyi o duman perdesi ardında savunmaktı. Daha İkinci
Pamuk Kongresinde, meslek gayretiyle işçileri kabristandan kurtarmak isteyen
hekimlere müderris (Profesör) Zühtü bey o kanunun taslağı ile karşı
çıktı :
"Bu izahattan anlıyorum
ki, dedi, maksat Adana ve çevrelerindeki işçilerin uğrayabilecekleri
hastalıkları tedavi için, kendi gündeliklerinden bir teâvün (yardımlaşma)
sandığı yapmalarıdır. Hatırlatırız ki, bunu emreden mesâi kanunu (o zaman
ÖZ TÜRKÇE keşfedilemediği için, halkın anlamaması gereken sözcükler "Teâvün-Mesâi"
gibi medrese lâflarıyla kotarılıyor, İş Kanunununa "Mesâi Kanunu"
deniyordu) tertip edilmektedir" (Hilmi, Keza, s. 121).
1925 yılında başIıyan "TERTİP"
tam 11 yıl süren vardıgeldilerle bir türlü sona eremedi. "Devletçiliğimiz"
alınteriyle çalışan yurttaşları öylesine çok ve derin düşünüyordu ki, İş
Kanunu 1936 yılı çıkarıldığı zaman dahi, işçi sınıfımıza lâyık "olgunluğa"
erişmiş sayılamazdı : Her maddenin kitaptan hayata geçirilmesi için, ayrıca
sürüyle talimatnameler, tüzükler ve ilh. kayıtlarla beşer onar yıl sonraları
beklemek gerekti. Türk milleti onlarca yıl, Grek mitolojisinde Danaenin
doldurmaya mahkûm edildiği dipsiz fıçıya benziyen özel sermaye fıçısını
dolduracağım diye milyarlarını iratçı-tekelci boş fıçıya atıp kurban etti.
Yabancı-yerli finans kapital milletin milyarlarını mirasyedi israfiyle
yutup ta, memlekette bir türlü Batılı anlamda prosper (gelişen, her işsize
ekmek veren) sanayi doğamadıkça da, kapitalizmimizin bu sonu gelmez vurguncu
kısırlığı önünde : "Demedik mi bizde sosyal sınıf yok!" marşları resmi
"ideolok"larımıza tükenmez azık oldu. Kendileri de "Hasbi" ideolok
sayıldılar.
Bununla birlikte, Hindistan
veya Mısır, (hattâ Sivas Kongresinde pek özenilen Filipin) gibi emperyalist
sömürgelerinde bile durdurulamıyan hayat ne yapılsa Türkiye'de de stop
edemezdi. "10 kişiden fazla işçi kullanan sanayi işletmeleri 1913 yılı
269 iken, I923 yılı 342 ve l921 yılı 1509 olur." "l915 istatistiklerince
sanayi teşvikten yararlanan bütün sanayi işçileri 16.309 iken, 1927 yılı
sanayi istatistiklerine göre, Türkiye sanayiinde "Meşgul eşhâs" : 256.855
tir." H.K. Türkiye İşçi Sınıfının Sosyal Varlığı", s. 6, 2,1935). Sanayi
teşvik için yapıldığı öne sürülen kanunlar önce Türkiye'de modern sanayi
gelişimini baltalamaya, sonra işçi sayısını harem, selâmlık usulüyle saklamaya
yaradı : "9 işçisi olan ve 5 beygir kuvvetinde motörü bulunan fabrikalar,
muamele vergisinden müstesnadırlar.. denince.. İstanbuldaki fabrikaların
önem li bir bölümü.. Belediyeye başvurarak, motorlarını değiştirerek beygir
kuvvetini indirdiklerini bildirmişlerdir." (Akşam, 4.11.1933). "Bize
çalışan 14.484 çocuk olduğunu söylediler. Fakat verdikleri ikinci istatistiğe
göre.. sayı 22.676 dır." (Resimli Ay, s. 28, Mayıs 1930).
Aslına bakılırsa işçi sayısının
"saklambaç oyunu", Saltanattan Cumhuriyete olduğu gibi geçmiş "Mukaddesat"ımızdandı.
1915 yılı Sanayi istatistiğini yapan Mösyö Durand, İmparatorluk özel sermayesinin
pek "örtülü ödenek" olduğunu şöyle anlattı : "Üretim ve yapımların (istihsal
ve imalâtın) miktarı gerçek olarak ve gereği gibi belirlendirilip yazılamamıştır."
(San. İst.) Kuvayi Milliyecilik savaşında nice insanımız ölmüş, fabrikalarımız
yıkılmış olursa olsun, Batı Anadolu'nun yıkılmasına karşılık, başta Eskişehir
- Ankara gelmek üzere Orta Anadolu'da iş yerleri ve dolayısiyle işçi sınıfımız
bir çeşit rönesansa uğramıştı. Özel Sermayemizin Cumhuriyet çağında "Nâmahrem"liği
eksilmeyip arttı : 1927 istatistiğini yapan K. Jakar şöyle yazdı : "Sanat
kurumları ile sermayelerine ait cevaplar istatistik yayınına esas ve konu
olamıyacak kertede eksik ve emniyet edilemez görüldü." (İst., s. 2).
27 Mayıs Devriminden sonra
"Servet Beyanı" veya "Ödenen Vergilerin açıklanması" gibi basit istatistik
önerilerinin üstün sınıflarımızı nasıl şâha kaldırdığı ve bütün geleneksel
piyasa partilerini allak bullak edip, tövbe istiğfâra yönelttiği
gözönünde tutulursa, finans kapitalimizin Abdülhamid'e koparttırmadığı
burun kıllarını, Cumhuriyet çağında da gene yabancı finans kapital "yardım"
ına dayanarak savunmaktan bir adım geri kalmadığı anlaşılır. Bu "Kanuni
Devlet" biçimi içinde dört elle sarılınan "Kökü dışarda gizli
faaliyet"in özel sermaye ağalarımıza nasıl bir "devletçiliğimiz" kaftanı
sağladığı artık sır olmasa gerektir: Bir yanda domuzuna vergi kaçakçılığı
ile karışık Türkiye işçi sınıfının domuzuna sömürülmesi; fakat öte yanda
memleket sanayiinin bölük pörçük küçük işletme batakhaneleri durumunda
tutularak, Türkiye'nin yeryüzünde en geri ülkeler arasında emperyalizmin
ihtiyat kuvveti durumuna getirilmesi...
Bu durum, Türkiye'de özel
sermayeci sınıfın, Batıda 19 uncu yüzyıl akıncı, milliyetçi, yaratıcı,
ilerici, sanayici kapitalizmi değil, 20 nci yüzyıldaki iratçı, baskıcı,
gerici finans kapitalizmi kendisine örnek yapmaktan kurtulamadığını
ve kurtulamıyacağını bir yol daha ve kesince ispat ediyordu. Batıdaki yatalak,
hasta kapitalizm doğudaki buna prekapitalizm ile eleştirilecek damızlık
bir toplum düzeni doğurtulabilir miydi? Sosyal çıkmaza Abdülhamit tarafsız
devletçilikle gem vurmuştu. 33 yıllık Abdülhamit devletçiliği imparatorluğun
yıkılmasiyle sonuçlandı. Cumhuriyetle birlikte başlıyan yeni devletçiliğimizin
42 nci yılındayız. Yarım yüzyılda Japonya koyu derebeylikten çıkıp yeryüzünün
birinci sınıf büyük makine sanayici devleti olmuştu. Türkiye Batıcı
"YARDIM" olmasa peynir ekmeksiz aç kalacağı üçte iki nüfusu işsiz, emperyalizme
üs, geri bir ülke durumunda bulunuyor. Bu acı gerçekle yüzyüze gelişimizin
sebepleri araştırılmalımıdır?
TÜRKİYE
İŞÇİ SINIFININ SOSYAL VARLIĞI
Yarım yüzyılın "İLERİCİLİK"
hattâ "DEVRİMCİLİK" çabalarımız, - Brecht'in piyesindeki Allahları gibi
yerinde saymak biçiminde - sosyal GERİLEME, politik GERİCİLİK ile karşılaştı.
Bunun sosyal sebebi Türkiyedeki sınıf determinizmidir. Bu kahredici sınıf
determinizmini içlere sindiren başlıca düşünüş, devletçiliğimiz biçiminde.
oldu. Önümüzde duran ve gücünü yürüten devletçiliğin ne olduğu açıktı.
40 yıl önceki can alıcı problem : O devletçiliğin modern finans kapitale
verili sınıf imtiyazlarını gittikçe arttırmak ve böylece Türkiye'yi
bugünkü durumuna getirmek mi? Yoksa, Türkiye işçi sınıfının demokratik
ekonomik ve politik insan haklarını tanıyıp, dizginsiz finans kapital sömürmesini
önleyerek sanayileşme güçlerini artırmak mı idi? Hâkim devletçiliğimiz
ikinci şıkkı : Türkiye'de işçi sınıfının sosyal varlığını inkâr etmeyi
hak bildi. Ve bütün "ideolok"ları o yönde kışkışladı.
Bu önce yanlıştı. Türkiye'de
modern bir işçi sınıfı vardı. Olmasa modern kapitalizm olmazdı. "İdeolok"lar
ters yönden güreştiler : Türkiye'de kapitalizmi inkâr ederek, işçi sınıfının
yokluğunu ispat etmeye kalkıştılar. Bu parlak olduğu kadar orijinal olmıyan
bir sistemdi : Bütün sömürge hasretlisi batı emperyalizmlerinde, böyle
kapitalizme çatan gösterişli faşizmler pek boldu. İtalya'da, Almanya'da,
Japonya'da modern ağır sanayi gelişmiş bulunduğu için "Nasyonal Sosyalizm"
maskeli gericilik, kendi sanayiine sömürge sağlamak ve kölelerini aç bırakmamak
gibi kendi kapita1izmi için olumlu sayılabilirdi. Bizdeki "nasyonal sosyalizm"
devletçiliği, Türkiye'de sanayileşme zembereği olan işçi sınıfını yok saymakla,
sanayileşme temposunu yavaşlatıp, memleketi yabancı finans kapitali önünde
elsiz ayaksız bırakacaktı.
O zaman, hem milliyetçi
hem sosyalist geçinen kapıkulu ideologlara karşı, "sosyalizm" şöyle dursun,
kendi milletlerine ihanet ideolojisi içinde bulunduklarını anlatmak için,
ilkin yalan söylememek gerektiği, Türkiye'de bir işçi sınıfının bulunduğu
anlatıldı : "Patron, dün kazanç vergisini atlatmak için, bugün işçinin
yaşını gizlemek için, yarın muamele vergisinden yakayı sıyırmak için, kullandığı
işçilerin rakamını saklar oğlu saklar." (H.K.: T.İ.S. S.V., s. 5) denildi.
Bu saklambaçları oyuncularına bırakalım. Yarım eksik istatistiklere bakalım
: "1927 nüfus yazımı, 299.369 kişilik bir "sanayi nüfusu" bulunduğunu yazar."
(TİSSV, s. 6) Gene 1927 yılı "Dört ve daha ziyade kişili işletmelerde
10.941 patron gözükür." (Keza, s. 7). "Bir kişilik, ve ailesi ile birlikte
bir kişilik işletmeler : 23.316 kişidir.".. "10 bin patronla 23 bin esnafı
çıkarırsak, geriye 275.112 sanayi işçisi kalır. Bunun, l3.666.274 kişilik
bütün Türkiye nüfusu içinde oranı : 49'da 1 eder." (Keza).
50 kişide 1 sanayi işçisi,
elbet ileri Avrupa sanayi ülkelerine bakarak az bir orantıdır. "Fakat,
1917 yılı zirai ve geri bir ülke olan Çarlık Rusyasında 180 milyon nüfusa
karşı yalnız 2 milyon 900 bin sanayi işçisi vardı. Sanayi işçisinin nüfusa
oranı 62'de 1 dir." Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye'de İşçi Sınıfmın Sosyal
Varlığı, s. 8).
Kuvayı Milliyeciliğin zaferinden
4 yıl sonra Türkiye toplumu ne antik ne modern anlamda sosyal sınıfsız
değildi. Bu sınıflar arasında sosyal bir tercih yapılsa : 10 bin işveren
mi, 275 bin işçi mi tutulmalıydı? Demokratik oya vurulsa 1300 kişide 1
patron mu ağır basardı, 49 kişide 1 işçi mi? Eğer Türkiye "Çağdaş uygarlık"
için güdülüyorduysa, işverenle işçiden başka "Çağdaş uygarlık" sosyal sınıfı
yoktu. Devletçiliğimiz ikisini de inkâr etti. Ancak kapitalistler için
"Sanayii Teşvik Kanunu" 1912 de çıktı, işçiler için "İş Kanunu"
1936 yılında çıktı, 1965 yılında bile İş Kanununun uygulanma müsaadesi
bekliyen nice maddeleri kitapta uyukluyor. İşçi haklarını işveren imtiyazlarından
bir çeyrek, yarım yüzyıl geride, hem de, sırf kısıtlamak için konu eden
bir devletçilik Türkiye'de kapitalizmden başka sonuç bulur mu?
"Ne yapalım : 1300 kişide
bir kişi olan patron açıkgöz; patrondan 50 kat çokluk olan işçi ise.. kendini
bilmez" mi denecek? Bu karşılık, Türkiye'de modern sınıfların yokluğunu
değil, objektif durumlarını ortaya çıkarır. Modern sosyal sınıfların önemleri
yığın topoğrafyaları ile belirir. 1932 Başvekâlet İstatistiklerine göre
: "Türkiye'nin yalnız 3 vilâyetinde (İstanbul, İzmir, Zonguldak) işgücünün
yarısından epey çoğunu (yüzde 56 sını) derleyip toplar." (TİSSV, s.
40). Kimi sanayi semtlerinde işçi sayısının nüfus toplamına orantısı şöyledir
:
| İstanbul'da | 10 da 1 |
| Adana, Mersin Cebelberekette | 10 da 1 |
| Zonguldak'ta | 6 da 1 |
| İzmir'de | 7 de 1 |
| Adana ve İçel'de | 3 te 1 |
Bu yoğun insan yığınımız "yok"
denilmek için devletçiliğimiz tarafından kanun dışı bırakılır, onun en
ufak siyaset şöyle dursun, ekonomi teşkilâtı en büyük kuşku konusu yapılırsa
kendini ve milli görevini kolayca bilebilirmi? Çünkü karşısında, bütün
kurullar ve kurallarca ülke ve evren ölçüsünde imtiyazlandırılıp şımartılan
özel sermaye, baştan başa finans kapitalleşmiştir. Bir sanayi kolunda 20
şirket kalsa, üretim serbest rekabetçi kapitalizmin elinden çıkmış, tekelcileşmiş
olur :
"Bir kolda bütün bölge
sanayii işçilerinin yüzde 39,7 sini içine alan halı üretimi, bölgenin ve
belki de Türkiye nin en büyük şirketlerinin elinde merkezileşmiştir. Bölge
içinde 10 büyük şirket, bütün ilme fabrikalariyle birlikte 7 boyahaneden
5 ,ine ve 6 yıkamahaneden 4 üne sahiptir. Bu 10 büyük kurumun dışında ayrı
ayrı 2 boyâhane ile 2 yıkamahaneden başka halıcılıkla uğraşır kurum görülmüyor.
Demek halıcılıkta işleyen 29 bin işçi, 14 kumpanyanın elinde çalışıyor..
10 ilme fabrikası 1 milyon 920 bin kilo yapım kapasitesindedir. 10 fabrikadan
yalnız 4 tanesi sırasiyle : (Şark Halı, Hamza Zâde, Çolak Zâde, Yılancı
Zâde), yâni varolan fabrikaların yüzde 40'ı, bütün ilme üretiminin yüzde
75,5'unu (1 milyon 450 bin kilo) üretir. (Mıntıkamızın Kitabı, s. 116,
İzmir Ticaret ve Sanayi Odası, İstihb. Md. M. Zeki'den) TİSSV, s. 46).
"Bütün işletmelerin %
0,43'ü (yüzde yarımı bile değil) bütün işçilerin % 37'sini kucağında toplar,
Türkiye'de... Amerika'da bütün işletmelerin % 1,1'isi işçilerin % 30,5
unu topluyordu. Bizim 1921 kurumumuz içinde 14 tanesi, yani % 0,86'sı (yüzde
biri bile değil) işçilerin 13 bin 307 sini (yani % 48'ini) çalıştırıyor.
Almanya'da geniş anlamiyle endüstri kurumlarının % 9'u, işçilerin % 36,5'unu
benimsiyordu.. Demek işçilerimizin santralizasyonu ve konsantrasyonu derecesi
(finans kapital egemenliği) bakımından Türkiye en ileri sanayi ülkelerinden
(Amerika ve Almanya'dan) pek geri gözükmüyor... 1917'den önceki Çarlık
Rusyasında 500'den fazla işçi kullanan kurumlar, bütün işletmeler işçileri
toplamının % 45'ini kaplıyordu. Amerika'da ise bu orantı % 33 idi. Türkiye'
nin Ege bölgesinde 1929 yılından önce, nispeten az temerküzlü endüstri
kollarında yalnız yukarıda andığımız 7 kurum için işçi sayısı 560 dan yukarı
idi. Bu 7 işletmenin işçileri, karşılık düştükleri üretim dalları işçi
toplamının % 37'sini tutar. Bu konsantrasyon Amerika'nın 4 puvan üstünde,
Rusya'nın 8 puvan altında imiş demek." (TİSSV, s. 49).
Bugün 1965 yılındayız. 1935
yılı : demek tam 30 yıl önce Türkiye'nin sosyal sınıflarından işçi sınıfı
dolayısıyla özeti verilen etüd yayınlanabilmiştir. Yazar, o etüdün "ÖN
SON SÖZ"ÜNÜ şöyle bitirir : "Burada, işçi sınıfının şimdilik sosyal varlığını,
elden geldiği kertede resmi rakamlara ve bizden başkalarının basılı sözlerine
dayanarak inceledik. Demek yaptığımız, bilimsel ve objektif bir araştırma
olmak iddiasındadır." (s. 75). Türkiye'nin temelindeki sosyal gerçeği
bu idi. Politika kiremitliğinde ise büsbütün başka mart kedileri
miyavladılar.
TÜRKİYE VE ATATÜRK
Cumhuriyet çağında kapitalizm
gelişim karakteristiğini bize en iyi anlatanlar, ekonomi politiğe en az
önem veren edebiyatçılarımız olmuştur. Birinci Cihan Savaşı kadar süren
Milli Kurtuluş Savaşından sonra Türkiye duman tüten bir yangın yerine dönmüştü.
Yalnız Ankara için yazılan şu satırlar, Bolu, Zonguldak, Yozgat ve hattâ
Kayseri için de doğru sayılan açıklamadır :
"Vilâyetin bütün çift
toprakları bir kaç ermeni bankerin rehini altına girmiştir. Küçük esnaflıktan
ve zanaatlerden ithalât - ihracat tüccarlığına, verimli ziraate kadar bütün
milli ekonomi hristiyanların tekeli altında idi. Türkler : rençber, asker,
memur, vakıfçı ve derebeyi idiler." "Hıristiyan halkı tasfiye etmekle,
memleket ekonomisini köklerinden sökmüştük. Heryerde bağlar bozulmakta,
zeytinler yabânileşmekte veya kesilmekte, balık avcılığı ölmekte, çarşılar
kapalı durmakta idi." "Ermeni tehciri sırasında Anadolu şehir ve kasabalarının
oturulabilir mahallelerini yakmışlardı. İzmir'den Uşak'a doğru yalnız tüten
harabeler ve yıkıntılar..." (Falih Rıfkı : Çankaya, s. 419)
vardı. "Sıfıra inen vatan yoksullukların parasıyla yapılacaktı." (Keza,
s. 420).
Bu nasıl olacaktı? Türkiye,
tarihsel devrimlerden sonraki durumdaydı. Osman Gazi zamanındaki gibi yeniden
fethedilmişti. Millet Fatih Kahraman gazilerin ardında ordulaşmıştı. Her
şey baştaki ULU KİŞİ'lerden bekleniyordu. En büyük kahraman "Tek adam"
Mustafa Kemal Paşaydı. "Sözüme dikkat ediniz. Atatürk bir büyük Türktür.
O kadar büyük bir stratejidir." (Fâ. 450). Sırf tek insan kişi olarak
onun da bir maddesi ve bir mânası vardı. Anlamca düşünüş ve davranışında
ister istemez idealistti; dünyanın kültür üzerine oturduğuna inanıyor,
dünyayı ancak kültürle değiştirme metoduna güveniyordu. Oysa : "Atatürk,
bizim Harbiye'de yetişmiş olanlar gibi, ister istemez hafifçe kültürlü
idi" (Fâlih Rıfkı : Çankaya, s. 612).
Gönülce, bütün Fâtih Gaziler
gibi "Meclis" severdi. Gerçi "Elinin bir hayli sıkıca olduğunu
söylemeden geçemem.", (Fâ., 543) Ama : "Bir gün barışmıyacağı hasım,
bir bağışlamıyacağı suç yoktu." (Fâ., 560) "Atatürk kendini alaya alabilecek
kadar ince görüşlü ve tatlı düşünüşlü idi." (Fâ., 483) Yeşilaycı değildi.
Ahmet Rasim'in şu fıkrasından hoşlanırdı : "Bir eşeğin önüne bir kova
su, bir kova rakı koysanız, hangisini içer? - Tabii, suyu. - Neden? - Eşekliğinden."
İçilirken : "Uzakta bir işçi çocuğu bizi seyrediyordu. Atatürk : - Gel
çocuğum buraya, dedi. - Bir eşeğin önüne bir kova su, bir kova rakı koysalar,
hangisini içer?.. Çocuk önümüzdeki kadehlere bakarak : - Rakıyı efendim,
demesin mi? Atatürk gülerek : - "Aman, neden olduğunu sormıyalım demişti."
(Fâ., 519) Bu gibi SOFRA'lara hep bilginler de toplansa, her kültür
eksiği giderilemezdi. "Paşa babasının tuttuğu Avrupalı mürebbiyeden
anası karnında yabancı dil öğrenmemişti." Karlsbadda Fransızca hattı defteri
vardı. Hoca düzeltmesinden geçmiş fransızca romanları olduğu göze çarpıyordu..
İşaretler, Atatürk'ün pek iyi konuşamadığı fransızcayı iyi anladığını gösterirdi.
Almancaya pek merak etmemişti.. Fakat ölünceye kadar okuyarak kendi kendini
tamamlamıştır." (Fâ. 612).
Sakarya savaşını lâmbayla
izlediği odacığında Napolyonun heykeli vardı. "Peygamber Muhammed ve
padişah Fâtih kumanda vasıflarına hayran oldukları arasında idi. (Fâ.,
613) "Wells'in tarihi de onu türkçülerin tarih anlayışına ısındırmıştı...
Yazı dilinde Edebiyat'ı Cedideden geri, Namık Kemal mektebine yakındı."
(Fâ., 441, 442).
"Lider olarak Mustafa
Kemal ve Hükümet Başkanı olarak İsmet Paşa : iyi fikirlerin yürümesi için
herkese yardım etmeye hazırdılar. Ama, bu fikirlerin hepsini kendi kendilerine
yaratamazlardı." (Keza, s. 380).
Gerçekçilik bu olmakla birlikte,
sosyal-politik durum gibi, kahramanın mizacı ve üslûbu da "Fikirlerin
hepsini kendi" yaratmak eğilimindeydi. Yukarıdan kültürle yeryüzünü
düzeltme azmine örnek "Güneş Dil Teorisi" sona ererken, yenilgiyi
kabul etmiyen şu sözlerdir : (Yazara dert yanar) "Dili bir çıkmaza saplamışızdır,
dedi. Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama ben de işi başkalarına
bırakamam. Çıkmazdan biz kurtaracağız!" (Fâ., 452) "İyi fikir",
"Kötü fikir" ayırdı bir yana, hiç bir işi başkasına bırakmamak için,
en azından beden sağlığı ve ömür mucizeleri gerekirdi. Atatürk ise, bu
iki bakımdan bile talihsizdir :
"Eskidenberi böbrek hastalığı
çekmiş... 1919 da Samsun'a çıktığı zaman beş altı saatte bir sıcak banyo
ile ancak rahat edebilecek.. durumdadır... 1924'te kalb krizi teşhisi konan
bir göğüs ağrısı geçirmiş...1927 de bir enfarktüs krizi... Almanya'dan
2 profesör... Gece hayatına ve içkiye son vermek lâzımdı. İlk defa o yılın
temmuzunda İstanbul'a gelen Atatürk eski yaşayışına devam etti." (Fâ.,
s. 460).
Bütün bunlar milletten kıskançca
saklanmış, ancak ölümden sonra kısmen açıklanmıştı. Ama, kahramanın çevresini
saranlar her şeyi iyi biliyorlar ve iyi sömürmeyi becermekten geri kalmıyorlardı.
Şimdi haber veriyorlar : "Atatürk'ün eşsiz ve hayret verici sağduyusunu
hayli zedeleyen hastalık buhranları.." (Fâ., 455) adım adım izleniyordu.
"Yarım saat öncesi bile hâfızasından silinip gitmişti. Nihayet 56 yaşında
idi." (Fâ., s. 463) Dolayısiyle "Eserini neticelendirmeye ömrü yetmedi."
(Fâ., 455).
İNÖNÜ VE ÇAKMAK
"Eser" kimlerle yürüyecekti?
İstiklâl Savaşının zafer üzerine parlayan ve büyük kahraman ölünceyedek
sönmeyen "Teslis"inde Atatürk'ün gerisinde iki baş kutsallaştırılmıştı:
İsmet Paşa (Sivil Hükûmet), Mareşal Fevzi Çakmak (Askeri güç). Ordu gibi
Türkiye'nin biricik gerçek üstün gücüne rakipsiz başlık eden "Fevzi
Paşa, 1919 yılı, Sivas'a niçin gelmişti?" "25 Kasımda Cafer İlhami beyin
başkanlığında bir heyet, Amasya'dan Sivas'a gelmişti. Aralarında Fevzi
Paşa (rahmetli Mareşal Fevzi Çakmak) da vardı. Müzakerelerimizin en hararetli
bir gününde idi. Heyetin bu ansızın ziyaretine bir anlam verememiş olmakla
beraber iyi de karşılamamıştık. Aynı gün ?Kâzım Karabekir Paşa, Fevzi Paşa
ile konuşmuştu. Rahmetli Karabekir'in sonradan bana anlattığına göre, Fevzi
Paşa, geliş sebeplerini şu cümlelerle açıklamış :
"- Mustafa Kemal ve Ali
Fuat Paşalar muhteris ve menfaat düşkünüdürler. Yalnız sana istinad ediyorlar.
Şunu iyi bil ki, eğer Mustafa Kemal Paşa başa geçerse, ilk işi seni imha
etmek olacaktır. Bu hususta tanıdığım bâzı kimseler, hattâ en güvendiği
İsmet bey (yâni İsmet İnönü) ile Samsunlu Şefik bey de bu kanaattedirler.
Mustafa Kemal ve Fuat Paşaları derdest ve iyzâm (yakalayıp göndermek) vazifemdir.
Kendilerini yakalayıp İstanbul'a götüreceğim. Sen mümanaat etme (karşı
koyma.)
"Karabekir Paşa, bu sözlerden
çok müteessir olmuştu. Milletin kurtuluşu uğrunda her tehlikeyi göze alarak
ortaya atılan arkadaşlarının tutuklanmasına razı olamıyacağını, bu gibi
tahribat ile uğraşılarak Türk milletinin ölümünü çabuklaştırmaktansa, kendisinin
de bir an önce Anadolu'ya gelip saflarımızda yer almasını rica etmiş ve
paşayı iknaa muvaffak olmuştu. Fevzi Paşa vaziyeti anlamış, verilen vazifeyi
yerine getirmekten vaz geçmiş ve bizimle de konuştuktan sonra İstanbul'a
dönmüştü." (General Ali Fuat Cebesoy : Milli Mücadele Hâtıraları,
c. l, s. 250, İst. 1953).
Bilindiği gibi Fevzi ve
İsmet Paşaların o zamanki kehanetlerine göre : Karabekir ve Fuat Paşalar
zafer üzerine politika alanında "imha" edildiler : yerlerini İsmet ve Fevzi
Paşalar aldılar. Fevzi Paşa, Atatürk sağ kaldıkça gedikli Genel Kurmay
Başkanı kaldı. Davranışları tam bir Osmanlı Paşası davranışıydı. Dış politikada
şöyle göründü : "Meselâ, Müşir Fevzi Paşaya Bakü'yü vaad etseler ve
bu vaad üzerine aleyhimize bir ittifak arasalar, Fevzi Paşa bunu reddetmez."
(Fâ., 668). İç politikada Paşanın Çakmak'lığı başka türlü olmadı. Atatürk'ün
: "Hiç şüphesiz, Genel Kurmay gibi, kipert paftalarını Türkiye'de sattırmamak
da aklından geçmezdi." (Fâ. 495). Ama Çakmak Paşanın aklından çok daha
ilginç biçimli memlekette "Kuş uçurtmama"lar dolaşırdı : "İzmit körfezinde
kuş uçurtmayan Genel Kurmay Başkanı : "- Pekâlâ pekâlâ, bir gün Yalova'nın
5 kilometre berisine bir top koyarım. Meseleyi hallederim" demişti."
(Fâ., 494).
Atatürk'ün "alter ergo"su
(ikinci benliği) İsmet Paşaydı. Kahramanın ölümünden önce değişmez başvekildi,
ölümünden sonra "değişmez şef" oldu. "İsmet Paşa hiç bir zaman ihtilâlci
olmamıştır... Atatürk onu arayıp bulmasaydı, onun kendi normal meslek hayatı
içinde ne olacaksa onu olup ömrünü öyle tamamlıyacağına hükmetmek doğru
olur." (Fâ., s. 471). "O bir nizam adamı, hiyerarşi adamı idi." (Fâ., s.
472). Milli Kurtuluş Hareketi bütün kahramanları sürüklemeseydi, ne
olacağını İsmet Paşanın kendisinden başka hiç kimse daha iyi anlatmamıştır.
Mütareke yılı Zeyrek'te, Kâzım Karabekir Paşanın ağabeysine ait bahçede
karamsarlaşırken şöyle demişti : "Gördün mü Kâzım... Hiç umudum kalmadı.
Köylü olalım. Askerlikten istifa edelim. Senin kaç liran var? Birleşelim.
Kâzım ağa, İsmet ağa olalım. Çiftlikte hayatımızı sürükleyelim." (Kâzım
Karabekir; İstiklâl Harbimiz, s. 7).
Atatürk kişinin başlıca
"Devrim"lerini yürütecek kişi bu idi : "Hiç bir zaman devrimci olmamış",
"Düzen" (Türkiye'de o zaman var olan prekapitalist sermaye temelli
yabancı finans kapital düzeni ve "Hiyerarşi" Daha çok derebeyiliğe has
rütbe ve mevki basamaklarına uyuş) adamı, Anadolu'da Bâbil çağından beri
yaşaya gelen ağalardan biri "İsmet Ağa!.."
Osmanlı geleneğinden beri
paşalarımızı "Toprak çekiyordu : Atatürk te, hemen zafer ertesi, Silifke'de
Bodosaki'nin çiftliğini, mütegallibeye kaptırmamak için, genç bir gazeteciyi
aracı yaparak ihaleyle satın aldı. (Milliyet, 1965, Nisan, makale). Ve
her ilde örnek çiftlikleri kurmuştu. En "insanüstü" kişiler de,
en son duruşmada, Hazreti Muhammed'in dediği gibi : "Mâ ene illâ beşerün
misliküm : Ben de sizin gibi insandan başka bir şey değilim" derlerdi.
ATATÜRK'Ü ÖLDÜREN NEDENLER
Türkiye'nin son yarım yüzyılına
kişiliklerinin damgasını vurmuş görünen iki kahramandan birinin "İhtilâlci",
ötekisinin "Nizamcı" karakterleri bu bakımdan birbirini tamamladı
ve sosyal eğilimde ortak yanlarını kaynaştırdı. "Ulu önder", gene tarihsel
devrimler geleneğine dayanarak, karşısına çıkabilecek herkesi, önce acı
güç kullanamıyacak "sivil" durumuna soktu : "Kuvayı Milliye zamanı uzaktan
yakından politikayla temas eden ne kadar kumandan ve subay varsa, yaverlerine
kadar, hepsi sivil olmuşlar ve çoğu meclise katılmışlardır." (Fâ.;
s. 345). Burada kişi kaprisi değil, enkonsiyanın etkisi gibi derinlere
işlemiş sosyal eğilim kendine yol açıyordu. Netekim, kadim Pers Devletinden
beri yerleşik olan : Askeri-sivil güçleri bölme tekniğine uygunca, Atatürk,
hemen bütün devlet işlerinden "Yüce Hakem" rolüne çekildi : "Yalnız.
dış politikaya devamlı bir ilgi göstermiştir. Bunun dışında Hükümet İsmet
Paşaya, Ordu Fevzi Paşaya emanetti. Bazı meselelerde şikâyet ve tenkitler
üzerinde müdahaleler yapmak ve hakem rolünü oynamaktan başka Hükümet işleriyle
pek yorulmazdı." (Fâ., s. 350). "Hükûmet işleriyle pek baş ağrıtmamıştır.
Bütün inkılâplar Atatürk' ündür. Dış politika, bâzı bayındırlık (imar)
işleri, Orman Çiftliği, Yalova, Florya vs. gibi... Bir de dil ve tarih
dâvalariyle uğraştı." (Fâ., s. 472).
En basit dil işinde : "İşi
başkalarına bırakamam" diyen Atatürk mizacında bir insanın tümüyle
devlet işini başkalarına bırakması kahredici sosyal determinizm dendi.
Varolan sosyal "DÜZEN"e ve "HİYERARŞİ"ye kart blanş verilmezse yaşanmazdı.
"O bir kuru kabadayı değildi. İnsanın kendisini boşuna harcamasından
topluluğun bir şey kazanamıyacağını pek iyi anlayanlardandı." (Fâ.,
508) deniyor. Doğrusu bunun tersidir : Atatürk kendini yazık ki harcamıştır.
Harcayışının sebebi, dilediğini yapamamasıdır. Kızkardeşi Makbule hanıma
gazeteci soruyor : "Büyük Atatürk birçok işler yapmış... Acaba, bunların
içinde hangisi kendisi için daha mühimdi?" Hanım, düşünmeye lüzum görmeden
şu cevabı verdi : "- Hiçbirini ötekine tercih etmiyordu... Daha doğrusu
onlardan hiç birini dilediği çapta kabul etmiyordu. Daha çok şeyler
yapmak, daha büyük inkılâplar yaratmak niyetindeydi..." (Milliyet,
16 Kasım 1955 : Ağabeyim Mustafa Kemal no : 7). Şimdi gericilerin
ağzına sakız edilen Atatürkün içkiciliğini gözönüne getirelim. Her keyif
veren zehir : hayat baskısına enkonsiyan protestoda bulunmak için taksitle
intihar etmektir. Atatürk'ü içki intiharına götüren içgüdü ne idi? "Daha
büyük inkılâplar yaratmak niyeti"ni gerçekleştirememek baskısı. Bay
Fâlih'in kendisi yazıyor : "Savaş ve devrim günlerinde, meseleler konuşulduğu
sıralarda hiç içmez veya pek az içerdi." (Fâ., 493). Demek Ata'yı içkiye
sardıran şey, "Kendini boşuna harcaması" : dileğine rağmen "Daha
çok şeyler" yapamıyacak ortamda kıvranmasıydı.
Sosyal sınıf eğilimleri
önünde tek kişinin trajedisiydi bu. Ne kadar ULU olursa olsun, ergeç, kişinin
rolü sosyal sınıfların etkisiyle yönetiliyor, yahut eziliyordu. Düşünce
ve sınıf alanından iki canlı örnek :
Atatürk ve düşünceleri :
"Uzun gecelerde, arasıra bir takım düşüncelerini dikte ettirmek Atatürk'ün
âdetiydi. Kalabalık arasında : "- Bunları gazetene koyarsın" derdi. Pek
çok defa bu diktelerde bir "Dikişsizlik", bir "Gelişi güzellik" olduğu
için, biz notları ertesi gün kaybederdik. Kendisine söylediğimizde :
"- İyi ettiniz. Zaten mesele vakit geçirmektedir." derdi." (Fâ.,
473) deniyor. Yapacak o kadar çok şeyi bulunan kimse, vakti boşuna geçirmek
istermiydi? Fakat, işte, sofrasında ün alan bir kapıkulu gazeteci bile,
Atatürk'ün düşüncelerini sansür edebiliyordu. Atanın "Dikişsiz" sayılan
düşünceleri nelermiş? Gerçekten öyle bile olsalar, onları o hâle getiren
kimlerdi?
Atatürk ve sosyal sınıf
ilişkileri : Yazar soruyor : "Etrafındaki bu adam ve seviye karışıklığının
sebebi ne? Bir akşam, yanındaki hanıma sofrasındaki bir dâvetliyi göstererek
: "- Bu adamın ne bayağı olduğunu bilmezsiniz! " demişti. Hanım şaşırarak
: " Aman Paşacığım, öyleyse, ne diye sofranıza alıyorsunuz?" demesi üzerine
: "- Ha, işte... Onu da sen bilmezsin, kızım." cevabını vermişti. Bu devrin,
kendisine eski komitekâri taktiklerden faydalanmak zaruretlerini duyuran
hususiyetlerden gelir." (Fâ., 354)... Yâni, hanımcağız insanüstü kahramanın
çevresini dileğince yaratıp yokedebileceğini sanıyordu. Kahraman ise, sosyal
ilişkilerden nasıl bağımsız kalınmıyacağını anlatıyordu. Kişi olarak Atatürk,
bütün tiksintilerine rağmen, içine düştüğü veya içine işlemiş çevre sınıf
insanlarını kontrol altına alamıyordu.
"ZİNDE KUVVETLER"
1917 yılındanberi insanlığın
önüne iki yol çıkıyordu : 1- Kapitalizm, 2 - Sosyalizm... İkisi ortası
gelişen geri ülkeler için, varılacak yol bu iki rahmetten biriydi. İnsanlık
7 bin yıl önce ilkel sosyalizmi bırakmış, yedi bin yıl sonra yeniden ele
almıştı. Türkiye hangi yolu tutacaktı? F.R. Atay diyor ki : "Ben Rusya'ya
gidip geldikçe, daha çabuk vardırıcı halk ve gençlik eğitimi metodları
olduğunu yetkili arkadaşlara anlatamıyordum." (Fâ., 415). Demek o zaman
sosyalist metod yolu kapanıktı. Kapitalist metodun bizdeki en az yarım
yüzyıllık uygulanışı ise, ister istemez, modern finans kapitalle kaynaşık
tefecibezirgân düzeninin spekülâsyonu ve vurgunculuğu olacaktı. Çünkü :
"Türkiye'de sermaye yoktu, sermaye simsarları vardı." (Fâ., 421).
deniyor. Biliyoruz : "Sermaye simsarı" da bir kapitalisttir. Şimdiki
görevi Batı finans kapitaline simsarlık olduğu için "Kökü dışarıda";
yedibin yıldanberi tarihsel devrim kahramanlarını kollayıp yola getirdiği
için "Kökü içeride" yaşayan bir kurbağa gibi "amfibi" dir. "Devletçilik
bir iktisadi meslek olarak değil, bir tarihi zaruret olarak doğmuştur."
(Fâ., 421). Kurbağa nasıl suda yavrularsa, simsarlarımız da tıpkı öyle
devletçilik sularında yavrulayacaklardı; sonra, palazlanınca "karaya" çıkacaklardı.
Kahramanın katına sokulabilenler
iki tiptiler : 1 Şimdi "Zinde kuvvet" adı verilen "Aydınlar"; 2
- Şimdi "Özel sermaye" sayılan bay Fâlih'in "Simsarlar"ı.
1 - AYDINLAR (ZİNDE
KUVVETLER), umulabildiğinden daha aşırıca kişiliksiz kapıkullarından seçilmişlerdi.
Bay Fâlih'e göre, Atatürk "bütün baltalamaları halktan değil, aydınlardan
görmüştür." (Fâ., 407) Onun için hepsiyle dama paytağı gibi oynadı.
Ecnebi şirketleri devletleştiren, keli kızınca adam asar görünen Ali Çetinkaya
İstiklâl Mahkemesinin yavuz başkanıydı. "Afyon, Ali bey Bayındırlık
Bakanı olduğu vakit, birinci işi minaresiz kubbe kilise kubbesi demektir,
diye Yargıtay toplantı salonunun kubbesini yıktırmak olmuştur." (Fâ.,
386) Öylesine keskin "bid'at" düşmanıydı. "Şapka giyerek İstiklâl Mahkemesine
geldiği için "Vakit" muhabirini huzurundan koğan" da o idi. Atatürk
taşrada "Şapka inkilâbı"nı yapıp Ankara'ya dönünce : "Ali beyde
şapkasiyle karşılayıcılar arasında idi." (Fâ., 398). Nurettin Paşayı
şapka giymediği için mahkemeye çeken de aynı Ali bey oldu.
Hükûmet kurma ve değiştirme
işleri başka türlü geçmedi. 1924, Cumhuriyet balayı yılında, Batı liberalizminin
inançlısı Fethi Okyar'dı. Ata : "Pek yakında İsmet Paşaya döneceğini
bilerek Fethi Okyar'ı Başvekil yapmıştır." "Şeyh Sait isyanı ne kadar sürdü?"
"Kendisine hiç bir önleyici tedbir aldırmak mümkün olmuyordu." "Bir akşam
Atatürk'e davetliydik. Bir kaç oyun masası kurulmuştu. Hanımlı, efendili
vakit geçiriyorduk. Fethi bey, ismet Paşa ayrı ayrı masalarda briç oynuyorlardı.
Bir aralık yâver Atatürk'e bir şifre getirdi. Şeyh Sait isyanına ait son
rapor... Bir cephe düşer gibi Şark düşüyordu. Atatürk yâvere usulca : "-
Al bunu Fethi'ye götür", dedi... Fethi bey (Başbakanlıktan) düştü, İsmet
Paşa geldi... Takrir'i sükun kanunu çıktı." (Fâ., 433).
Fethi bey zamanında Atatürk
dipdiriydi. Arada kahraman öylesine tanrılaştırıldı ki, bilinç dışı halüsinasyon
ve evham geçirdiği zaman dahi, en büyük politik aydın kişileri bir işaretiyle
yıldırımlara çarptı. "Karaciğerini kemiren bir illet olduğunu bilmiyorduk...
Hâfıza zayıflaması.. Sık sık burun kanamaları devri geldi. Daima yanında
bulunan hekimlerin neden bu âraza dikkat etmediklerini, geçiştirdiklerini
doğrusu hâlâ anlayamıyorum. Sonra kaşınmaları başladı. Pek müeddep bir
efendi idi.. Atatürk kaşıntıya, hem de eğilerek bacaklarını kaşımaya dayanamıyordu.
"- Bu evde göze görünmez kırmızı böcekler varmış" diye tutturmuştu. Kendisini
teselli için aynı şüpheye düştüklerini söyliyenler olurdu. Hattâ bir seyahatte;
evin baştan başa en tesirli ilâçlarla temizlenmesini emretti." (Fâ.,
465). Kapıkulu çevre Fatih Sultan Mehmed'i de .böyle tapınçtan öldürmüştü.
Tefeci-bezirgân simsarların ise - Cromwel'e yaptıkları gibi; mukadder sonuçtan
başkasını bekledikleri yoktu. İşte o durumda Fethi beyle denenen girişkinlik
İsmet Paşadan öcünü aldı.
İçerideki kıpırtı kurdun
elmayı kemirmesine benziyordu. "İstanbul'daki Bomonti olmasa.. Bir türlü
verimleşemiyen Orman Çiftliği Bira Fabrikasının büyük kazanç sağlıyacağı."
(Fâ.) Devletçiliğimizin teziydi "Tekel Bakanlığı ve hükûmet bu fikirde
değildir." (Fâ.) O da liberalizmimizdi. Bu iç sızıltı, dış fırsata
dört elle sarıldı. İspanya iç savaşında Nyon görüşmeleri kaçırılmadı. "İngilizler
bu denizaltıların hep birlikte avlanması teklifini ileri sürmüşlerdi..
Hükümet, hiç şüphesiz Sovyetler Birliği ile baş belâsına tutulmamak istediğinden,
denizaltılarla bizim yalnız karasularımızda savaşmamız tezini tutuyordu...
Florya'dan doğrudan doğruya talimat gitti. Delegelerimiz hükümet görüşünün
aksine olan anlaşmayı imzaladılar." (Fâ., 475). "Bir gece geç vakitlere
kadar Çankaya'da İsmet İnönü köşkü ile, Florya köşkü arasında karşılıklı
bir tartışma geçti." Ata Ankara'da. Çaylı sofra. Bakanlar : İsmet İnönü'nün
şikâyeti duyuldu : - Sofradan emirler alıyoruz." Toplantı bitiyor. Ertesi
gün "Hususi tren." Geçirenler." (Sofrada Ata, bir iki arkadaşına bakarak
: "- Oldu bitti" dedi. "İnönü izin alacak, Celâl Bayar Vekildir." (Fâ.,
477).
Türkiye finans kapitalinin
biriciği İş Bankası Genel Müdürü Celâl Bayar Başvekilliğe böyle çıktı.
İyiydi, kötüydü, başka. Metod bu idi. Kapıkulluğu gelenekli "Aydın kuvvetlerimiz"
den başka türlü kotarılış ta beklenemezdi.
2 - SİMSARLAR (ÖZEL
SERMAYE) sosyal sınıfına gelince, "Onların istedikleri bir gözdü, Allah
vermişti iki göz!" Kahraman, "zinde kuvvetler"i terbiyeli maymuna çevirsin,
yeterdi. Tefeci-bezirgân sath'ımâiline bir yol yerleştirilen memleket nasıl
olsa : İçeriden yalnızca daha yavaş, dışarıdan yardımla daha çabuklaştırılarak
istenilen sınıf sonucuna varılabilirdi. Bay Fâlih Kahramanın "Kendisine
gelipte bir iç hizmet isteyen görmemiştik" diyor. "Avrupa şehirlerinde
bir devlet konağına yerleşerek" devletçiliğimiz devletçilik olarak
sömürülüyordu. Devletçiliğimizin özel sermayecilik kolu ise : "Çankaya'daki
nüfuzlarını İŞ PİYASASINDA satarak, bir iki vurgunda nesillik zenginlikler
edinmek hırsı, Çankaya'daki ihtilâlci yuvasını saray havası ile zehirliyordu."
(F. Rıfkı : Çankaya, 414).
Kaçınılmaz sonuç yıldırım
çabukluğu ile geldi. "Bir vurgunla nesillik servet edinmek" yolunu
en parlakça açan gidiş devletçiliğimizdi. Finans kapitale karmış tefeci-bezirgânlığın
devletçilik mekanizmasıyla gelişimi iki biçimde aldı yürüdü : 1 - Para
oyunu (Banka tefeciliği); 2 - Toprak oyunu (Arazi spekülâsyonu).
"SİMSARLARIN" : PARA
OYUNU
PARA OYUNU : Antika
tefecilik bu oyuna 7 bin yıllık zemin hazırlamıştı. Daha ilk ateşli kuvayı
milliyecilik çağında iken, uluslararası yabancı finans kapital gizli casus
ağlarıyla Kahraman satın alma cür'etine kalkışmıştı. Bay Fâlih'e göre :
"Gazi, varlıksız her aile çocuğu gibi, hayli sıkıntılı bir öğrenci ve
subay hayatı geçirmişti. Aylığı hiçbir zaman masrafına yetmezdi." (Fâ.,
424) "Kuvayı Milliye devrinde İngiliz Entellijensi adına, hareketin başından
ayrılmak şartiyle - Mustafa Kemal'e büyük bir para ve İtalya'da bir villâ
vaad etmişti." (Fâ., 423). Bu oyun tutmadı. Zafer başlayınca, yabancı
finans kapitalin yapamadığını yerli ajanları daha antika ve sınangılı metodlarla,
işi "Yurtseverlik" biçimine sokmaya kalkıştılar. Fâlih Rıfkı ile
Yakup Kadri ilk Büyük Millet Meclisine adımlarını atarlarken, şöyle bir
kanunu imzalamaya çağırılmışlardı : "Hidematı vataniyesine mükâfatan
(yurd çalışmalarına ödül olarak) Gazi Hazretlerine (Mustafa Kemal Paşaya)
1 milyon lira ihdâ edilmiştir." (Fâ., 423).
Yâni, tefeci-bezirgân sosyal
sınıf, "Bakla tarlasında karga kovalamış" halk çocuğu Mustafa Kemal'e :
"Zaferi kazandın, artık bizim sınıfa geç!" demek istiyordu.. . Bu
aşırıca ivedilikli davranışlar, zafer sonrasında daha temkinli, daha akıllıca
ve "meşru" görünen sistem kılığına sokuldu.
"İlk aferizm (çıkarcı
özel iş) fesaddı, Ankara'da İŞ tâkibine gelenleri haraca kesmekle başlamıştır...
Bir gün milli savunmanın bir eksiltmesine katılan iki rakip firmadan ikisinin
de temsilcisi aynı milletvekili olduğu görülmüştü... İş Bankasının bir
nevi politikacılar bankası olarak kurulmuş olması, Cumhuriyet tarihi için
pek acıklı bir aferizm salgınının başlangıcı olmuştur." (Fâ., 425) "Birkaç
defa bankayı pek ağır ziyanlardan kurtarmak için, onu çıkmaz işlere sokmuş
olanları kazandırmak lâzım gelmiştir. Bu kurtarılanlardan biri, ki on parasız
bir subay emeklisi olarak ilk Büyük Millet Meclisine katılmıştı, bir demiryol
mukavelesinden tam 1 milyon 28 bin lira komisyon almıştı... Devlet bu uzun
mühletli mukavele yüzünden milyonlarca lira ziyan edeceğini anlamıştı...
Ortaya bir teşebbüs atarak, İş Bankasının sermayesini tehlikeye koyabilmek;
para kazanmanın en kestirme yollarından biri sayılıyordu. Rejimden hava
parası vurmak hırsı, nüfuz satıcılarını o kadar bürümüştü ki, bir gün Atatürk'ün
kızıp yanına sokmadığı bir şahısla nüfuzlu dostlarından biri arasında şöyle
bir pazarlık yapılmıştı : Dostu bir kolayını bulup o şahsı SOFRAya davet
ettirecek ve SOFRA da bir kolayına getirip, Atatürk'ün elini öptürerek
affettirecekti. Busenin (öpücüğün) ücreti onbin lira idi." (Fâ., 426).
Ve bay Fâlih devam ediyor
: "İş Bankasını kuranlar ve bilhassa Umum Müdür, dürüst kimselerdi...
Devletin yapacağını banka yapmalıydı. Şüphesiz arada Bankanın Yabancı İş
ve Yerli Nüfuz komisyoncuları asıl hisseyi paylaşacaklardı. Reasürans hikâyesi.."
(para oyununun unutulmaz anıtlarından oldu)... Bay Fâlih: "Bizim bize benzediğimiz"
bir "Eşsiz örneksiz" devletçiliğimiz örneğini keşfediyor : "Galiba dünyanın
hiç bir yerinde reasürans işi imtiyaz altında değildir. Bu fikri İstanbul
sigorta kumpanyalarından birinin levanten müdürü icat etti. Atatürk'ün
kalb rahatsızlığından şüphe edildiği zamanlardı. Arkadaşları iki cepheye
bölünmüşlerdi... İmtiyaz dâvası bütün bir mevsim geri kaldı. Nihayet, teşebbüse
önayak olanlar başarı kazandılar... Hâkimiyeti Milliye gazetesindeki odamda
oturuyordum... Pek neşeli müdür, Mahmut'un masası üstüne 3 zarf bıraktı
: "Bu zât-ı âlinizin, bu beyefendinin, bu da beyefendinindir." dedi. Bu
zarflar hisse senedi doluydu. Konu ettiğim sigorta müdürü, elde ettiği
başarıdan sonra, servet ve sâmânını toplayarak Fransaya gitti. Cote d'Azure'e
yerleşti. Geçen gün bir tüccardan duydum : Yalnız bu tüccar, reasürans
imtiyazı yüzünden şimdiye kadar 50.040 lira fazla sigorta parası ödemiştir."
(Fâ., 428).
Bu devletçilikten yabancı
finans kapital ajanları kanalı ile yükünü yapanlardan, vurgun dışı girişkinlik,
sanayi kurmak beklenemezdi. Bay Fâlih, yukarıki olayları sayarken, elini
yüzünü yıkayıp, " Elhamdülillâh!" çeken müslüman rahatlığı ile : "Ziraat
ve ticaret kaynakları Türklere maledilmiştir. Milli endüstri doğmuştur.
Milli bankalar kurulmuştur." (Fâ., 480) sonucuna varıyor. Japonya 30
yılda Batı kapitalizmiyle rekabet eden muazzam sanayi kurdu. Türkiye'de
42 yıldır neden henüz Nato güneşine 20 yıl sonra bile dayanamıyacağı düşünülen
kardan ak bir endüstrinin emeklediğini açıklayamıyor. Yalnız bol bol ağzından
kaçırıyor :
"Yavuz - Havuz skandalında
hüküm giyenlerden bir milletvekili ile trende konuşuyordum : "- Biliyormusun,
2 otomobil almak daha ekonomik" demiş, hem "hükümlü", hem "milletvekili"!..
Çankaya köşkü yapılıyor : "Köşkün en devamlı adamlarından biri geldi :
"- Sıhhi tesisleri falana ihale et. Bizim ortağımızdır" dedi. "- Nasıl
yapabilirim?", "- Sana yolunu gösterirler!" dedi. Öğretecekte daire müdürü
(devletçiliğimiz!) imiş. İhale en ucuz teklif edene yapılmıştır. Fakat,
aynı zatın bu eve dair Atatürk'e telkinleri yüzünden kestörler hâylı ızdırap
çekmişlerdir." (Fâ. 429) "Türkiye'yi kalkındırmak için durmadan vergileri
artırıyorduk." (Fâ. 348) "Serbest Fırkada aferistler takımının büyük rolü
olmuştur...1950' den sonra aynı aferizm salgını daha büyük bir hırsla tepmiştir...
Büyük nimetler paylaşılması, partizanları bir iktidar tekelciliğinin bütün
şiddetlerine doğru sürükle. mektedir." (Fâ. 430 433).
SPEKÜLATÖRLER :
TOPRAK OYUNU
TOPRAK OYUNU : Antika
tefeci-bezirgân vurguncuların, para babası olduktan sonra derebeyileşmek
için toprak sahibi olmak içgüdülerinin, modern finans kapital gelenekleriyle
azıtmasından doğar. Finans kapitalin en parlak toprak vurgunculuğu, devlet
eliyle kotarılan yeni şehircilik, bayındırlık (imâr) alanında belirir.
"Balkan Harbinden sonra devlet merkezini artık İstanbul'dan Anadolu'ya
aktarmak fikri, ilk defa açıkça galiba Mareşal Von der Golç Paşa tarafından
ileri sürülmüştü." (Fâ. 376). Piyango, Kurtuluş Savaşından sonra Ankara'ya
düştü. O zamanki Ankara'nın durumunu şu fıkra hoş anlatır : "İngiliz
Büyükelçisi George Clarck, yanında müsteşarı ile (Başvekil İsmet Paşanın
evinden) çıkınca, yürüyerek evine dönmekten başka çâre olmadığını görür.
Evi birkaçyüz metre yukarıda... Biraz ilerleyince büyükelçiyi bir gülme
tutmuş" - Kurtların bizi parçalaması birşey değil... Fakat, kurtların
parçaladığı insanlardan ilk defa olarak kar üstünde frak ve silindir artıkları
kalacak..." demiş" (Fâ., 371)...
Bu kinayeli fıkranın Cumhuriyet
kahramanlarını ne kadar etkileyeceği kolay anlaşılır. Şapka inkılâbının
gerekçeleri arasında, bay Fâlih şu anıyı yazar : "1908 yılı.. Mustafa
Kemal'i, başında fes olduğu için Sicilya çocukları limon kabuğuna tutarlar."
(Fâ. 396) İstanbul'da saltanat yıkılmış, Ankara'da henüz hiçbir şey kurulamamıştı.
Ankara'da o zamanlar : "Bütün hükümet şimdiki Vilâyet binasında idi.
Bugün saraylara sığmayan Bakanlıklar, o zaman 2-3 oda ile yetiniyordu."
(Taşhan'ın) üstü han, altı ahır. Maliye Bakanı Hasan Saka'nın atı da bu
ahıra bağlı... Osman zâde Hamdi, Hasan Saka'yı, atının dizgini elinde,
evine gitmek için kalkmak üzere bulur : "- Aman biraz para!" "- Anahtarına
da lüzum yok ki: Kasayı açık bıraktım. Git bak, içinde ne bulursan al"
(Hazine böyle). "Taarruz için ne lâzım? Bu gün Ankara'da yaptırdığımız
bir iki apartmana döktürdüğümüz kadar para!... Yeni zenginlerimizin bir
gecede bakara masasına döktükleri kadar para." Kimin nesi var, nesi yoksa
yüzde 40'ı devletin", "Zafer oldu da genişledik mi? Maaş azlığından subaylar
durmadan istifa ediyorlar. Bizzat Mustafa Kemal kürsüye çıkarak orduya
hemen 1 milyon lira bulunmasını istemişti." "- Efendim bütçede imkân?",
"Mâliye Bakanı yoktu. Daha dün yerine gelen Vekil: "- İmkân var efendim,
demesin mi?", "Kâğıt parayı kıymetlendirmek için her yıl 1 milyon lirayı
yakmayı düşünmüşler. Yakacak yerde zâbitlere verelim, dedi.", (Fâ. 510
- 513). ",Yüz küsur milyonluk bir bütçe." (Şimdikinin 200 de biri) (Fâ.
512) İşte o hâliyle : "Ankara'yı Devlet Bütçeden yapacaktı." (Fâ. 379).
Herkes, saklayıp' ileride
satmak üzere arsa edinmek hırsına kapılmıştı. Şehir bayındırlıklarının
başlıca düşmanı spekülâsyon olduğunu düşünecek halde bile değildik." Batılı
şehirci Yansen, Paşaya sordu : "Bir şehir plânını uygulayabilecek kadar
kuvvetli bir iradeniz var mıdır?.. Atatürk kızdı. Fakat : "Şark kafasının
ve mizacının Atatürk'ün enerjisini bile eriterek en güzel illerimizden
birini nasıl söndürmüş olduğunu göresiniz." (Fâ. 381). Bayındırlık
Komisyonu başkanı Fâlih bey, üyesi vâli... Gelin "PLÂN"ı uygulayalım.
"Birçok arsalar spekülâsyoncuların
eline geçmişti." (Fâ. 384) "Ankara'da nüfuz ticaretinin ilk kaynağı, meselâ,
Cebecide ucuz bir arsa almak ve Maarif Vekiline (Eğitim Bakanına : Devletçiliğimize!)
Konservatuarı orada yapmaya karar verdirerek arsasını ona satmaktı." Yansen
Plânı devlet dairelerini Atatürk bulvarı üzerindeki bugünkü yerine topluyor
ve hemen yakınında 3000 memur meskeni için arsa emrediyordu." "Bölgeyi
kamulaştırmaya karar vermiştik. Başvekil İsmet Paşa : "- Bunun için 100
bin liradan fazla veremem" dedi... Cadde üstündeki arsaların metre karesine
1 lira koymak lâzımdı. Emniyet anıtının bulunduğu kısımda Atatürk'ün yakın
arkadaşları da arsa edinmişlerdi. Hemen fiyata itiraz ettiler·... Atatürk
arkadaşlarını itirazdan menetti. (Arsa 118 bine çıkacak). Bu sefer Büyük
Millet Meclisindeki spekülâsyoncular : "- Devlet daireleri bir araya toplanamaz.
Bir hava hücumunda.." dediler. Atatürk : "- Bir arada savunurum. Bundan
ne çıkar dedi." (Fâ. 334)...
Arsalar arslanların ağzından
kurtarılabildimi?
"Büyük Millet Meclisinin
bugün yapılmakta olduğu toprakları almak için kamulaştırma masrafına 20
bin lira kadar birşey eklemek yeterdi. "- Biz Meclisi oraya yaptırmıyacağız!,"
dediler... Yıllar geçtiği için 2,5 milyondan fazla (250 katı!) kamulaştırma
parası harcanmıştır.. ve Mahalleyi Meclis binası yerine İçişleri Bakanlığı
nihayetlendirdiği için.. bir anıt yapı olan Meclis önü kapalı kalmıştır.
(Fâ. 335). Vâli : "Bir göstermelik olmak üzere parasının çoğunu, Atatürk'ün
daima geçtiği bulvarı, plân disiplininin tersine, süslemek için harcıyordu."
(Fâ. 336) "Yuvarlak projesini (baltalamak için).. Otomobiller yavaşlıyacak.
Atatürk'e burada suikast yapılmak kolay olacağı, sorumluluğu üstüne alamıyacağı
iddiasına kadar gitti. Atatürk bizzat geldi. "- Yuvarlağı belki biraz daha
daraltmak lâzım, ama fikir doğru!" dedi. "Kavşak prensiplerini nerede tatbik
etmemişse, orada kazalar olmuş ve senelerdenberi seyrüsefer memuru beklemektedir.
Yalnız bu yuvarlağın bulunduğu yerde hiç bir kaza olmamıştır ve hiç bir
seyrüsefer memuru beklememiştir." (Fâ. 387).
"Şehir plânında evsiz
fakirlere verilmek üzere bir ucuz arsalar bölgesi ayrılmıştı. Bu arsalar
her isteyene parasız da verilebilecek. Fakat, yapılanlar ufak kulübe de
olsa, bir mühendisin kontrolu altında bulunacaktı... Şimdi Ankara da bir
kaçak şehir var!.. Bizim polisin elinden bir yankesici kaçamaz. Ama bir
ev.. bir mahalle.. bir şehir kaçabilir." (Fâ. 338) "Kusur halkta mı? Hayır.
Fakir ve işçi evleri için bölge, hemen hiçe kamulaştırılacaktı... Didinerek
yuva edinmek isteyenlere orada yer gösterilecekti. Yapmadık... Bir İstanbul
milletvekili garaj bahanesile... dükkân kaçırdı. Bir başka milletvekili
kat kaçırdı. Belediye göz yumdu. Yerli bayındırlık... Harcadığımızdan daha
az masrafla elde edeceğimiz yeryüzünün en ileri şehir plânını, mahvetti."
(Fâ. 389). "Bir dönümde bir kır evi disiplinine göre 1 metre arsa fiyatının
1 lirada karar kıldığını düşünürseniz, aynı yerde bitişik ve dört katlı
apartman sistemi bu fiyatı 20 liraya çıkarır. Müsaadeyi verenler, spekülâsyoncularla
ortaktırlar. Birde arsalar lehine bir plân değişikliği duyarsınız, hemen
hırsızlığa hükmediniz." (Fâ. 389).
Ve mantıksal sonuç : "Sâbit
olmuştur ki, (Yunan ordularını denize döken) Mustafa Kemal, ŞAPKA ve LATİN
HARFLERİ inkılâplarını başarabilecek kadar bir kuvvetli idare kurmuş, fakat
bir şehir plânını uygulayabilecek kuvvette bir idare kuramamıştır." "Hırsızlar
ve geriler olmasaydı..." (Fâ. 390).
Bay Fâlih'in : "Hırsızlar
ve geriler" dedikleri, toplumumuzda Bâbil çağı kalıntılarının, Tefeci-Bezirgânların
Batı Finans-Kapitali ile kaynaşmasından doğmuş, bizim bize benziyen Özel
Sermayeci sosyal sınıfımızdır.
SOSYALİZM YAŞANTISI,
SOSYALİZM DÜŞÜNCESİ
Tarihte insanlık iki türlü
"SOSYALİZM" tanıdı : 1 - Sosyalizm yaşantısı, 2 - Sosyalizm düşüncesi.
SOSYALİZM YAŞANTISI : Medeniyetten
önceki insanlığın toplum hayatı idi. O zaman herkes "anadan doğma" sosyalist
bir toplumda yaşadığı için, kimse ondan başka türlü bir hayat olabileceğini
aklına getirmiyordu. Onun için toplumda başka başka düşünce akımları bulunmadığı
gibi, ayrı bir "Sosyalizm düşüncesi"de ortaya çıkmamıştı. İlkel sosyalizm
yaşayışı, yağmurun yağması kadar tabii, olağan şeydi. Bugün yağmurun yağışı
sosyalist midir? Yoksa kapitalist midir? diye düşünülemez. Aynı bulutun
altında yan yana yaşıyan insanların yan yana duran tarlalarından birisine
yağıp, ötekisine yağmıyacak bir "sınıf yağmurunu" düşünmek ne kadar gülünç
ve yersiz gelirse, tıpkı öyle, ilkel sosyalizm için de hayat demek sosyalizm
demek olduğundan, aynı şeye iki ad takmak gibi birbirinden ayrı hayat ve
sosyalizm deyimleri ve düşüncesi yersizdi.
SOSYALİZM DÜŞÜNCESİ : Toplumca
yitirilmiş bir hayatın "Düşüncede" aranması demektir. Bir toplumda "Sosyalizm
düşüncesi" görüldü mü, orada iki zıt uçlu bir problem önümüze çıkar : 1
- TEZ : Sosyalizm yaşantısı yitirildiği için aranmaktadır; 2 - ANTİTEZ
: Sosyalizm düşüncesi ortaya çıktığı için, sosyalizm yaşantısı olgunlaşmaktadır.
Bugün Türkiye'nin hiç değilse
modern sosyal yığınları içinde sosyalizm düşüncesi gittikçe yaygınlaşıyor.
Demek : Toplumumuz sosyalizm yaşantısını yitirmiş, başka deyimiyle sınıfsız
bir toplum olmaktan uzaktır. Eğer biri kalkar da, Türkiye'nin : "Sınıfsız
ve imtiyazsız" bulunduğunu söylerse, insanlarımıza : "Yitirilmiş birşey
yok ki, ne arıyorsunuz?" demiş gibi olur.
Sosyalizm düşüncesi medeniyet
kuruldu kurulalı zaman zaman tepmiştir. İnsanoğlu yitirdiği ilkel ve iddiasız
sosyalizm yaşantısını kolay kolay unutamamıştır. Ancak yedibin yıldır medeniyetlerin
üst üste batış, sonra çıkışları düşüncelerde öylesine bir kargaşalık ve
bozgun yaratmıştır ki, en sonunda sosyalizm yaşantısının bu dünyada bir
gerçeklik olabileceğine inançta yitirilmiş, ideal mutluluk, eşitlik, kardeşlik
ve huzur yaşantısı dinlerin biçimleştirdikleri Cennet'ten başka yerde olağan
sayılamamıştır.
Batı ülkelerinde kapitalizm,
insan medeniyetini yıkmaksızın, insan yaşayışında devrimsel değişiklikler
olabileceğini ispat edince, sınıfsız toplum hayatının bu dünyada gerçekleşebileceği
düşüncesi kendiliğinden güç kazandı. Ancak bu umut, sınıflı bir toplum
içinde doğduğu için, kaç türlü sosyal sınıf varsa, ister istemez o kadar
çeşitli SOSYALİZM düşüncelerine kapı açtı. Durumunun sarsıldığını gören
kimi sosyal kümeler, kendi çıkarları açısından bir sosyalizm düşüncesini
ortaya attılar. Derebeyilerin sosyalizmi, küçük üretmenlerin (köylülerin,
esnafların vs.) sosyalizmi, aydınların sosyalizmi, kapitalistlerin, işçilerin
sosyalizmleri ve ilh, ve ilh ortaya çıktı. Her ülkede, hangi sosyal kümeler
ağır basıyorsa, onların damgasını taşıyan bir çeşit sosyalizm önerildi.
Modern toplumda, Ortaçağ
artığı kümelerin : beylerin, ağaların, köylülerin, esnafların ve ilh..
Sosyalizmleri, insanlığı geri geri, Ortaçağa döndürme içgüdüsü ile
davrandığı için, kişi ölçüsünde zorbalık metodlarını öne süren, 19 uncu
yüzyılda : Anarşizm, nihilizm, hattâ rasizm ve 20 nci yüzyılda
: Faşizm, nasyonal sosyalizm, frankizm ve ilh kılıklarına girdi.
Geri gitmekte çıkar bulmıyan modern sosyal sınıflardan kapitalistlerin
sosyalizmi Hümanitarizm denen ve sınıfları "inkâr" eden insaniyetçilik,
yahut toplumu sadakayla onarmaya çalışan iyilikseverlik akımlarını
besledi. İşçilerin sosyalizmi 19 uncu yüzyıl başında : kendi bilincine
varamıyan işçi sınıfının kapitalist hümanitarizmi ile katışık ütopik
sosyalizm, 19 uncu yüzyıl ortasında : iktisat ve politika krizler ile
sosyal gerçeklik büsbütün durulunca bilimsel sosyalizm oldu. Bu
çeşit çeşit sosyalizmler, zaman zaman kullanımlarını değiştiren sosyal
sınıflar elinde şu veya bu yönde işletilebildiler. Naziliğin, finans kapital
elinde Ortaçağ yığınlarını modern insanlığa karşı kullandığı gibi.
Yüzyıldan beri modern kapitalizmin
sosyal sınıfları için sosyalizm denince, en azından iki genel
kavram önümüze çıkar :
1 - Toplum bakımından
düzen : Kapitalist ekonominin plânsız, anarşik ÜRETİM YORDAMI
yüzünden bitmez tükenmez ekonomik ve politik altüstlükleri (krizleri, savaşları)
giderecek davranış,
2 - Çalışanlar bakımından
düzen : Kapitalist toplumun sömürücü ÜRETİM İLİŞKİLERİ yüzünden,
çalışan sosyal sınıfların içine düştükleri maddi, manevi baskı ve emniyetsizlik
durumunu giderecek davranış.
Bugün, kapitalist sınıfın
bile "plân" ve "reform"suz yemin edemediği gözönünde tutulursa,
sosyalizm düşüncesinin sosyalizm yaşantısına ne kadar yaklaşık bulunduğu
ve sosyal kavramların nasıl içinden çıkılamaz bir kargaşalık taşıdığı kendiliğinden
anlaşılır. Ve sağlı, sollu şaşkın bolluğuna hiç şaşılmaz.
TÜRKİYE'DE "SINIFSIZ"
İDEOLOGLAR
30 yıl önce; "kadroculuk"
türediği zaman, onun : "Kimi maaşlı, münevver ve mütefekkir insanlık"
döküntülerince düzülmüş "Dramatik biçimde komik bir gericilik frazeolojisi"
olduğu yazılmıştı. Çünkü bu akım "İlericilik" palavrası altında Türkiye'nin
demokratik burjuva devrimi yerine "devletçilik tezinin dâvâlarını yürütmek
için bir liderler kadrosuna dayanmak" (Eliçin : Eylem 4. s. 10, 1965) istemekte
ve "Belli bir sosyetede varolan sınıf ilişkileriyle kesin bağlılığını"
(H. K. : Demokrasi s. 11) (6) yokmuş gibi göstermekle,
çocuk kandıracağını umuyor, antidemokratik eğilimleri yelpazeliyordu.
30 yıl sonra : "Tarih
gerçeklerimizi daha iyi değerlendirmek zorunluğu" iri bayraklar altında
sahneye çıkan Neo-ideologlarımız yalnızca "sınıf münasebetleri"
dediğimiz şeyi kuş diline çevirerek : "Üretim ilişkilerinden doğan toplum
güçleri" lâkırdısı biçimine sokuyor, kadroculuğun "Bu güçlere boşvermekte
olduğunu"da söze ekliyerek, o boşverişe, yani kadroculuğa : "Sosyal
tarihte yer alma hakkı" verilmediğini kınıyorlar. Çünkü kadrocular
: "Her türlü sosyal bölüntüden uzak, sınıfsız, bağdaşık bir toplum
düzeni yaratmak" amacında imişler. "Toupé" ye bakın : Toplumun üretim
temeline boşveren iki buçuk kapı kulunun lâfıyla Türkiye'de : "Kapitalizm'den
sakınılmış olunur" (Eliçin : Eyl. 4, s. 11) imiş!
Bu ağızdan dolma "münevver
ve mütefekkir insanlık"ımızın "Yaratmak" (!) istediği şey ne olabilir?
Sınıfsız toplum" herkesin bildiği SOSYALİZM'dir. Kadroculuğa soruyorsunuz
: "- Sosyalist mi olacağız?" Mussolini pozuyla : "- Hayır!" diyorlar. "Çünkü
kapitalist düzenin doğurduğu ve devrimci bir proleterya sınıfının gerçekleştirip
yürüttüğü bir rejimdir o" (Eliçin; Eyl. 11) Bunun üzerine : "- Eh, öyleyse,
-sınıfsız toplum yolunu açacak olan- şu demokratik kapitalizme olsun namusumuzla
geçebilir miyiz?" İdeologlar, bu sefer Hitler çalımıyla: "- Olamaz!" diyorlar.
"Çünkü biz Nasyonal Sosyalistiz.. Anladınız mı "Vehbi'nin kerrâkesi"ni?
Şimdi Neo-ideologlarımızın "Devletçilik" perdesi altında
savundukları o "kırk yıllık mâni" ne imiş?
1 - DÜNYADA Kadroculuk :
"Bağımsızlığını. yeni elde eden sömürge ve yarı sömürge halkları, sosyalizm-komünizm
karargâhına da atlıyamazlara (Eliçin, keza) buyurmuş... Bugün, Mısır'daki
sağır Nâsır'ın bile işittiği gibi : "Çin'den Endonezya'ya, Cezayir'den
Küba'ya dek, bütün yeryüzünün "bağımsızlığını" gerçekten elde etmiş halkları
"Sosyalizm karargâhına" atlamış, geçmiş genç Osmanlılardır. O Kautsky'lerin
çakaralmaz 19 uncu yüzyıl "Marksizm" kalpazanlıklarına kulak asan ulus
yoktur. Emperyalizm silindiri yeryüzünü öylesine "tesviye" etmiştir
ki, karşısında her millet ister istemez bütünüyle -söz yerinde ise- "Proloterleşmiş"tir;
sömürge soygunun sofra artığı ile soysuzlaştırılmış emperyalist anayurt
proleteryalarından çok daha ileri ölçüde "devrimcileşmiş"tir.
2 - TÜRKİYE'DE : "Kadrocu
Kemalizm ideolojisi"... (Nedense Neo-ideologlarımız Kemalizm gibi evrimci
bir gelişimi kadrocu tellâkların kirli peştemalına büründürmekten çekinmiyor)
çelişmesiz, yâni sınıfsız bir toplum bütününe varmak" vaizinde bulunmuşmuş...
Bugün, bir kaç tatlı su "ideolok"undan başka hiç kimse, Türkiye'nin çelişmeli,
yani sınıflı bir toplumu yaşadığını görmemezlikten gelemez. Yalnız ne olmuştur?
Japonya : İlkel sosyalizmin olumlu gelenek-görenek kalıntılarından
yararlanarak, yeryüzünün en ileri kapitalizm uygarlığına ulaşmıştır. Türkiye
: "yaratılan", "eşsiz örneksiz" olma öforisi ve yapma sosyalizm fobisi
altında, antidemokratik derebeyi kalıntılarını tabulaştırarak, 45 yıldır
yeryüzünün en geri kapitalizminde bocalamıştır.
Elbet bu geri kalışın bütün
"ŞEREF"i devletçiliğimizin dokunulmaz kutsal "KADRO" larına maledilse bile,
o "KADRO" ların hınk deyiciliğini yapmış "KADROCU" cücelere düşemezdi.
Ancak, Türkiye'nin ve Dünyanın 30 yıllık gelişiminde, her temel ilkesi
olaylarca yalanlanmış bulunan kadroculuk, hiç değilse bu gün artık bir
"ideolog"luk değil belki bir "dangalaklık" örneği diye anılabilirdi. Nasılsa
kadrocu geçinmiş beş on ısmarlama kişinin dördü, sekizi saf dangalak yahut
ütopist sayılabilirler. Ama, geri kalan biri, ikisi (Köylümüzün deyimiyle)
" Vakıfa ürememiş"lerdir. Tarihin sayılı ütopistleri : yanılmalarında bile
büyüklükleri saygı çeken çığır açıcılardır.
1 - Hâllac'ı Mansurlar,
Şeyh Bedrettinler, Kampanellalar : zamanlarında gerçekleşemiyecek insancıl
bir düzenin ülküsüne müjdeci olmuşlar ve bu uğurda baş vermişlerdir. Kadrocularda
o göz var mı? Yeryüzünde en az yüzyıldanberi bilimsel doktrini kurulmuş,
uygulanması denenmiş SOSYALİZM'in erkekliğini giderip, çarşaflı, peçeli
harem dairesine iğdiş yazdırmaya çabalamışlardır. Hepsi, her günlük iktidarın
arabasına seyislikle binip türküsünü çağırmış, gizli açık finans kapital
servislerinde doyurulmuş kapıkullarıdırlar.
2 - Robert Owen'lar, Sait-Simon'lar,
Charles Fourrier'ler : olgunlaşmamış işçi sınıfı üzerindeki azgın işveren
sınıfı TAHAKKÜMÜ'ne karşı çıkmış, uyarıcı olmuşlardır. Kadrocular, var
olduklarını bile bile, sosyal sınıfları yokmuş gibi göstermekle tahakküme
paravanlık, somürücülüğe fırın kapaklığı etmişlerdir.
3 - Kişi olarak ütopistler,
doğruluğuna bir yo1 inandıkları kendi orijinal görüşlerinden bir daha ömür
boyu, ölüm pahasına dönmemiş yiğitlerdi. Kadroculuğun en yanılmaz Rinpapa
edâlı frazeologları, dün "eşşek sudan gelinceye kadar" inandıklarına veya
inanmış göründüklerine, bugün başka daha tatlı sular bulunca tükürüvermişler,
yarın daha başka hava esince o tükürdüklerini de şifâ niyetine yalamaktan
sıkılmamışlardır.
Kadroculara "ütopist" demek,
büyük ütopistlerin temiz yaşayışlarına ve ruhlarına çamur atmak olur.
Devletçiliğimiz, KADRO'ların
bir post ve külâh kapma sloganı olmaktan çıkmalıdır. Bay F.R. Atay'ın pekâlâ
söylediği gibi Türkiye'de : "Devletçilik bir iktisadi doktrin olarak
değil, tarihsel bir zaruret olarak doğmuştur." (F.R.A. : Çankaya,
c. II, s. 20). Her doktrin öyle : "Tarihsel bir zaruret olarak", doğar.
Her zaruret gibi, devletçiliğimiz de tarihsel olarak : yâni önce nedenleri
doğru dürüstçe açıklanarak konulmalı; sonra gerçekten tarihselliği, yâni
nasıl gelip geçici olduğu izlenmelidir. Bugün bütün devletçilerimiz, devletçiliğimizin
kaçınılmaz nedenlerini örtbas ederek, tarihselliğinden dokuz doğururca
"Doktrin" doğurmak çabasındadırlar. "Bizim bize benzeyen" devletçiliğimizin
nedenleri, Kuvayı Milliyeciliğimizin bir tarihsel devrim karakterini taşımasiyle
ilgilidir.. O nedenler 30 yıl önce emperyalizm kitabında ekonomi politikçe,
Demokrasi kitabında sosyal politikçe özetlendi. 11 yıl önce pratikçe bir
siyasi parti düşüncesi durumuna girdi. Devletçiliğimizin aydın tezgâhtarlığı
mistifikasyonundan kurtulmasına elveremedi. "Memnu meyva" gibi "Susuş kumkuması"
(conspiration de silence) yolundan unutturuldu. Hele son 5 yıldır, yalnız
kaçak intihal konusu yapılan düşüncenin az çok biçimsizleştirilmiş suretleri
pek çoğaldı. Aslı ise şöylece apaçıktı :
"C.H.P.si, Kuvayı Milliyeci
denemelerle daha ilk günden hangi insanlara dayandığını biliyordu" : "1
- KODAMAN ŞEHİR BEZİRGÂNLIĞI "Amerikan mandası", 2 - TAŞRA HACIAĞALIĞI
"İngiliz casusluğu" (H.K. : Kuvayı Milliyeciliğimiz, s. 8, 9)
için can atıyordu." Böylece Kuvayı Milliyecilerin önlerine iki ucu tutulmaz
bir değnek çıkıyordu. O zamanadek hak bildikleri kavrayışa göre eski üstün
sınıfları hem kendi partilerine ana güç sayıyorIardı; hem de vesayet
altına sokuyorlardı. (Bu tezatlı zaruret CHP'nin alınyazısı oldu)... CHP,
kendisine maddi, manevi temel, fikir dayanağı, siyaset kaynağı yaptığı
zümrelerin oluştan kaypaklığına karşı tedbir almak zorunda idi. Büyük şehirlerin
ecnebi nüfuzuna kapılmamasını, taşra hacıağalarının derebeyivâri gericiliğe
kaymamalarını istiyordu. Ama, gelgeç olarak içine indiği geniş halk yığınlârına
"Cahil ayak takımı" diye yukarıdan bakmayı öğrenmişti. Böyle bir ·partiye
DİKTATÖRLÜK'ten başka idare yordamı kalmıyordu.
"CHP, bir yandan dayandığı
halde güvenemediği eski idareci zümreleri diktatörce gütmek zorunda kalıyordu;
öte yandan; asıl güvenilecek halk yığınlarına dayanmamak yüzünden toplum
içinde temelsiz ve askıda kalıyordu. Buna çâre bulmak için, gericilik tepkisine
denk bir güç sağlamak gerekiyordu. Bu güç, diktatörlüğü ayakta tutacak,
eski zamanın aylıklı askerleri gibi siyasete karıştırılmayan memurlardan
derleşik bir DEVLET örgütü oldu. CHP devletçiliği bu idi." (H.K., keza,
s. 10, 11). Tefeci-bezirgân güdücü sınıf : "Kurtuluş" un bütün meyvalarını
tekelinde tutabilmek için bu tutuma katlandı. Aydın zümre: prosper bir
sanayi ve kalkınmada bulamadığı ekmek kapısını bu tutumda buldu : "Tarafsız
bilim adamı Prof. Neumarck, Hükûmete verdiği 1.3.1950 günlü raporunda şunu
yazdı : "Haddi zatında az çok nüfuzlu olan kimi memurluklar sırf bunlara
sahip kimselere hâlâ bir gelir sağlamak maksadiyle ihdas edilmişti."...
(Amerikan ilhamlı) "Ahmet Emin Yalman 39.1.1943 günlü VATAN gazetesinde
aynı doğruyu daha önce şöyle belirtmişti : "Tek parti rejimi, aydınlardan
derleşik bir sadakatli zümre sahibi olmak maksadiyle, milletvekilliğini
bile imtiyazlar ve nimetler sağlayan bir arpalık mahiyetine koymuştur."
(Keza, s. 11).
İşte o gidiş önünde : "Bir
ara, tatlısu kapıkullarından birkaç siyaset muhtedisi türedi: Bunlar CHP'nin
dev. letçilik oldu bittisini mal bulmuş mağribi gibi, bir matah sandılar.
Onların fikirleştirmeye özendikleri "Kadroculuk", o gittikçe genişleyen
fuzuli ve tufeyli devlet kadroculuğu idi." (Keza). "CHP, duyduğu zaruretle,
memlekette ne kadar okur yazar adam bulduysa, hemen hepsini memurlaştırdı.
Memurları da; bir kalemde "lâ siyasi (apolitik) yaptı : Kanun, devlet
kapıkullarının politikayla uğraşmalarını toptan yasak ediyordu. Beri yanda
memurlar ise : " Bizim hükûmetimiz memurin hükûmetidir!" demekte
sakınca görmüyorlardı. O kuruntuyla, halka cidden bir sömürgecinin uyruklusuna
baktığı gözle bakıyorlardı... Türkiye, Osmanlılıktan yeni çıkmıştı. Osmanlı
toprak düzeninde devlet memuruna "Sâhib'ül erz" deniyordu. Onlar çiftçileri
"Reâya kulları" gibi görürlerdi: Yüzyıllarca süre o ilişkilerle yoğurulmuş
Osmanlı artıkları için : yukarıdan buyrultu ile kımıldamak ve kafa yormadan
körü körüne boyun eğmek gibi aşağıdakileri hor görmekte hiç yadırganmıyordu..."
Bu gidiş nereye vardı? Varabileceği
yere. Orası, kadrocu fırın kapaklarının yanmadığını söyledikleri külhanın
içidir. Yedi bin yıllık tefeci-bezirgân gelenekli, 70 yıllık Batılı finans
kapital görenekli bir toplumda devletin ne kadar şahbaz davranırsa davransın
egemen eğilimlerden bağımsız kalabileceği şeylerin tabiatına aykırı olurdu.
"Hiç değilse ilk (kahramanlık) dönemi için (Amerikan mandasına
girmiş bir gericilik yerine bağımsız bir diktatörlük) ehvendi. Ama, sadece
"ehven i şer" idi. Yâni beterin beterinden korunmak için, daha yeğnik şerre
başvurmaktı. Diktatörlük devriyle, yabancı sömürgeciliğinden kurtuluyorduk.
Lâkin, bu yol, ulusal egemenlik başka tehlikeye düşüyordu. Prusya'da katmerleşen
Yunker-Asker-Banker bizantizmi ile yüzleşiyorduk." (Keza, s. 11) Dış
kontenjanlardan ustaca yararlanmayı bilen iç finans kapital CHP'yi dize
getirecek cilveleri ve uzmanları buldu. CHP. : "Kendini ve haddini bilmez,
sahibine aldırmaz bir sarhoşluğa" kapılınca "Bu sarhoştu enterne
etmek şart oldu." Ve onun yerine davul zurnayla geçirtilen : "D.P.
nin temellerine nasıl mayınlar yerleştirildi." (Keza, s. 18) 27 Mayıstan
6 yıl önce yazılı olarak ve dupduru açıklandı. Aldıran olmamış. Anlaşılan
bizde, illâki, Zamâne İktidarından aldığı bahşişle kalın ciltli, kalın
sesli naslar yumurtlamıya, sol kulağını sağ ayak başparmağıyla göstermiye,
bir doğruyu tanınmaz kılığa sokmak için 90 yalana boğdurmıya "İdeoloji"
deniliyor.
"NEO İDEOLOK"LARIMIZ
Türkiye'de sosyalizm problemi
nedir? Sosyalizm 27 Mayıstan önce YASAK'tı; sonra -söz yerinde ise- YASAL
oldu (resmi sosyeteye kabul edildi). Bu politik kabuğun içindeki sosyalizm
hangi sınıfın çıkarı bakımından konulursa, ona uygun bir anlam taşır. Öyleyken,
bütün gözde sosyalizm düşünceleri, bilerek, bilmiyerek Sosyal sınıf
temelini bırakıp, en üst yapının kiremitliği demek olan devlet damına çıkmış
bulundular. Ortaçağ kalıntısı ağaların "Mukaddesatçılık"ı da, köylü,
esnaf ütopizm veya anarşizmi de, aydın rasyonalizm veya rasizmi de, sanayici
kapitalistlerin nasyonalizmi de, acente bezirgânların kozmopolitizmi,
liberal kapitalistlerin hümanitarizmi de, işçilerin sosyalizmi de DEVLETÇİLİĞİ
sosyalist düşüncenin filozof taşı sayıyor.
Bu kaos içinde en çok aydınlatılması
gereken şey DEVLETÇİLİK'tir. Çünkü, başka ülkeler için ne olursa olsun,
Türkiye için devletçilik en az beşyüz yıllık (aslına bakılırsa Nemrut öncesi
: beşbin yıllık) bir tarihsel ve sosyal olayın geleneğidir. İlk Türkiye
devletini kuran Osman Gazi devletçi idi; imparatorluğu kuran Fatih Mehmet
devletçi idi; birinci Anayasayı (Meşrutiyeti) ilân eden Abdülhamit devletçi
idi; hürriyeti (Abdülhamid'in ikinci defa ilân ettiği anayasayı) tekeline
alan İttihat ve Terakki Fırkası devletçi oldu; Cumhuriyeti tekeline alan
Halk Partisi devletçidir. Bu bakımdan şimdi "Devletçiyiz" derken yeni bir
şey söylediklerini sananlar umdukları kadar "Orijinal ideolok" sayılamazlar.
Kimi "Neo-ideoloklar"ımız,
"Tarih gerçeklerimizi hem iyi bilmek, hem iyi değerlendirmek zorunluğu
alanında yazılmış eksiksiz bir çalışma olarak kabul", (Eylem, no : 4; s.
4) edilen araştırmalarında, "sınıfsız", devletçiliğe göz kırpan, ama gene
de "Resmî olmıyan ve kürsüler aşırı iki etkili düşünce akımı"
keşfediyorlar. Kapıkulluğundan patentli olmadığı için, onlardan başka düşünce
akımına "Doğdu ve günümüze kadar yaşadı" diyemiyorlar. Bu iki akımdan :
"Ahmet Hamdi Başar'ın :
"İktisadi Devletçilik Doktrini" ne göre "Kemalizmin tarihsel görevi
bizde eksik olan modern sınıfları, burjuvazi ile işçi sınıfını yetiştirmek
ve ondan sonra devletçilikten vazgeçmek" (Ey., 4, s. 10) imiş. Bu "Doktrin"in
kurucusu : "Atatürk'ten başlıyarak Adnan Menderes'e ve Milli Birlikçilere
değin hiçbir kadroya düşüncelerini benimsetemeyince kızıp, hepsini
"Kapıkulları" diye horlıyarak burjuvaya yöneldiği için", "Bir yana bırakacağız."
(Ey., 4, s.11) deniyor... Başar'ın, Firavunlar çağından kalma Şark Devletçiliğimizden
kolayca vazgeçilebileceğini sanması yanılma olabilir, ama burjuva ve işçi
sınıfı yetiştirme düşüncesini hangi kadroya benimsetemediğini, hele kapıkulu
teşhisinden niçin o kadar gocunulduğunu pek anlayamadık. Geçelim.
"Baş sözcüsü bugün de Ş.S.A.
olan kadrocu Kemalizm ideolojisi" ise, "Çelişmesiz, yâni sınıfsız bir toplum
bütününe varmaktadır." kanısını savunan Neo-ideologlarımız, bir yerde :
"Bu düşünceye bağlı Ş.S.A.'den başka kimse kalmadı" diyorlar, başka bir
yerde : "Çağdaş uygarlığın şu ölüm, dirim döneminde yüklenmek zorunda olduğumuz
tarihsel ödev" gibi iri lâflar, kadrocu üslûbun süsü olmaktan çıkarak,
yavaş yavaş bütün aydınların diline yerleşiyordu..." sözüyle, kadroculuğu
: "Sosyal tarihte yer almayı hakeder." (Ey., 4, s.12) buluyorlar.
Bizim bildiğimiz "Kadronun
Kadroları" : Önce modern işçi sınıfımıza "ideolok" kesilmek istemişlerdi.
1926 yılında pabuçları ellerine verilince, "Devlet kadrosuna", -H.
Başar gibi "düşüncelerini benimsetmek" için bile değil;- sırf karınlarını
doyurmak için "Yön" almışlardır. Gerçi "inkılâp kürsüleri" ne amatör profesör
yapılmadılar. "Dönme"likleri engeldi. Ama, bal gibi "Memur" oldular.
Hangi "resmi olmıyan"?.. En resmi kattan emir alarak "KADRO"
culuğu açmışlar, gene emir alarak kapatmışlardır. Bilmeyenler, tek içten
ve değerli kadrocu Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun "Sefaret Hatıraları"nı
okusun. O, öteki Ş.S., V.N., İ.H. gibilerle bir tutulmayıp sefirliğe sürüldüğü
hâlde kırılmıştı. Ve kadroculuk : "Gökalp'ı bile unutmuş gözüken bir bilgisizlik
ve sorumsuzlukla.. davul zurna curcunası içinde bir kaç yıl." (Ey., keza)
olsun sürememiştir.
Şimdi o politika şamaroğlanlarını
"ideoloji" yiğitleri olarak öne sürmek için hangi "düşünce"leri ele alınıyor?
Şu : "Kadro, daha önce bizde pek bilinmeyen, ya da daha doğrusu pek
bilinçli olarak kullanılmayan bazı sosyal-ekonomik kavramları eleştirdikten
sonra şu sonuca varır: Dünya bugün birbirine karşıt üç karargâha ayrılmıştır
: 1) Emperyalist Batı, 2) Sosyalist Sovyetler, 3) Her ikisine de karşı
ayaklanan sömürge ve yarı sömürge halklarının karargâhı." (Ey., no
: 4, s. 11).
Önce neo-ideologlarımızın
kadrocu "sonuç" dedikleri şey : "Pek bilinmeyen" değil, öğrenilmesi
yasak edilmiş "kavramlar"ın devşirme kapıkullarınca tanınmaz kılığa
sokulma çabasıydı. Dünyadaki "Üç karargâh" sözcüğü bir kadrocu "Eleştirme"sinin
ürünü sayılırsa, develeri kendimize güldürürüz. Çarlığı yok etmiş bir devrimin
ilkokulunda o sözcük tahrifsiz öğretilir. İlk okul kültürü bulunmayan bir
medrese yobazcığı orada yalan yanlış ezberlediği formülü, hırsızlığı yakalanmasın
diye ters-yüz edip bitpazarında babasının malı gibi satmaya kalkışmıştır.
Bu yavuz hırsızlığın evsahibi pozu iki cürete dayanıyordu : 1 - Formülün
aslını yazan ilkokul kitapları Türkiye'ye sokulmıyacağından, "Münevver
ve mütefekkir" insanlığımıza kudret helvası niyetine yutturulan kalp
plajyacılığı, kimse kadroculuğun yüzüne vuramaz, biliniyordu. 2 - Kadro
ideolokları, bütün dünyaca doğrusu bilinen formülü tanınmaz hale getirebilecek
kadar kalplaştırabileceklerine güveniyorlardı.
GERÇEK:
KEMALİZMİN SOSYALİZMLE İTTİFAKI
Kadrocu sofizmin pozuna değilde,
sözüne bakalım. "Sömürge ve yarı sömürge halklarının karargâhı,",
hem emperyalizme, hem sosyalizme, "Her ikisine karşı ayaklanan"
bir hareket miydi? Yoksa sosyalizmle elele vererek emperyalizme karşı ayaklanan
bir hareket miydi? Kadroculuğun en büyük kalpazanlığı burada "ideoloklaşır".
Çünkü gerçeği tersine çevirmeğe kalkışır.
Örneğin, Kâzım Karabekir
Paşaya İngiliz subayı Ravlenson (yâni emperyalizm) : "Bahsi bolşeviklere
getirdi. Yapılan ve yapılacak şey başka memleketlere bolşevikliğin bulaşmamasıdır.
Ve müthiş propagandacılarını her yana gönderiyorlar." (İst. Har. s.
24) demişti. Ama, Karabekir Paşa, kendi hesabına şunları yazdı : "Sosyalistlerin
Kafkasya'ya yürüdüğünü ve bize iyi bir barış sağlanmazsa, sosyalizm bizim
düşmanlarımızın düşmanı olduğundan tabii müttefik olacağımızı, Sohum havalisinde
İtilâf kadrosunun denize döküldüğü gibi havadisleri yayınladım. Kıtaatta
(asker birliklerinde) ve halkta mâneviyata iyi etkiler yaptı." (Keza,
s. 21).
Mustafa Kemal Paşa, Amasya'dan
23.6.1315 (1919) günü 15 inci Kolordu Kumandanlığına bu şifreyi gönderdi
: "Sosyalizmin kavranış ve açıklanış biçimi dahi konuşularak, esasen
Kazan, Orenburg, Kırım vesaire gibi islâm ahali bunu kabul ederek dindarlık,
gelenek gibi işlerle zâten ilgili olmadığından, bunun memleket için bir
sakıncası olmıyacağı düşünüldü... Öte yandan, ilk teklifin herhangi bir
suretle sosyalistler tarafından yapılması beklenmiyerek, derhal o havaliden
içeriye kimliği gizlenerek (mütenekkiren) gönderilecek bir kaç değerli
kişinin aracılığiyle hemen söyleşiye girişmek, anlaşmak pek uygun olur.
İşbu amaç için, bu memleketin milli kudreti hazır olduğu bildirilerek,
şimdilik kimliği gizli olarak, örneğin bâzı delegelerinin kabulü ve gelecek
durumlarımız, silâhlar, mühimmat ve teknik araçlar ve para ve gerekince
sınırda tutmak ve İtilâf Devletlerinin memleketi terketmeleri için bir
silâh olarak kullanmak yüksek düşünceleri veçhile pek yerinde olur... Ve
sosyalizm ve onunla ilgili olan amaçlar (hedefler) uğrunda paraca fedakârlığa
ihtiyaç olacağına göre bu maksada kullanacağımız paranız ve vilâyete en
son ayrılan örtülü ödenekten yararlanma kabil olup olmadığının inba buyurulmasını
rica ederim."
M. Kemal Paşanın gizli servis
şefi Hüsrev bey 1 Haziran 1335 (1919) günü Havza'dan "işlerin istihbârata
ve siyasiyata ait bölümünü üzerime aldım" diyerek, şu mektubu kaleme aldı
: "Sosyalistlik Bulgar ve Macarların da katılmasiyle bugün İtilâf kuvvetlerinin
emperyalist salgınına, hırsına ve tamahına, gaddarlık ve itisâfına karşı
bir birleşme vesilesi oldu. Ulusların alışkanlıklarına ve bilgilerine göre
pek çok değişikliğe muhtaç olan yüksek prensipleri bir yana bırakarak,
inşallah en büyük ve metin bir millet olan almanların da bu yöne -gaddar
bir barışı kabul etmemek için- dönmeleri bizler için pek büyük çıkarı gerektirecektir...
Bence milletin -basındaki aydınların- vereceği karar ya bağımsız yaşamak,
yahut toprağın altını üstüne tercih etmekte derlenip toplanırsa, herşeyden
önce sosyalistlerle temas edilmek, prensipleri anlaşılmak, islâmda, türkte
geleneklere ve belirli kurallara çözüntü vermemek şartiyle, değiştirerek
nasıl kabul olacağını, nasıl uygulanacağını kararlaştırmak ve fakat, sınırdaş
olup, düşman saldırılarına karşı koymayı sağlamak için silâh, cephane,
erzak almak yanlarını sağlama bağlamak gerektir."
Anadolu hareketini başarıya
ulaştıran en büyük liderler böyle görmüş ve davranmışlardır. Türkiye kurtuluş
hareketi, Sosyalizme "karşı," değil, "Müttefik" olmuştur. On yıl
sonra üç buçuk politika muhtedisi kılkuyruğun "ideolok" pozuyla, olanları
olmadığı biçime sokmaları, ancak Menderes zamanı uygulandı ve Türkiye'yi
20 milyar dış borçla kritik duruma soktu. Bu mu "sosyal tarihte yer almayı
hakeder?"
CUMHURİYETÇİ FİNANS KAPİTAL
30 yıl önceki devletçiliğimiz
hangi ekonomik ve sosyal temellere dayanıyordu? Bu da hiç değilse 1935
yılında basılıp yayınlanmıştır.
"1929 bilânçolarına göre
Türkiye'de 166 şirket vardı. Bunlardan (13'ü kooperatif, 13'ü ecnebi ticaret,
7'si ecnebi banka olmak üzere) 33'ü bir yana bırakılırsa, geriye 133 yerli
şirket kalır. Bu 133 şirketin ödenmiş kapital tutarı 78,2 milyon Türk lirası
+ 5 milyon Sterlin + 54 milyon İsviçre frangı + 70 milyon Fransız frangı
= Toplam : 156,8 milyon Türk lirası demek olur. (Bugünkü 7,8 milyar). Türkiye'nin
ekonomi politiğine, bunlar hâkim. Netekim, İktisat Bakanlığı Şirketler
Sigorta Müdürü ile İstanbul Şirketler Komiseri bu hâkimiyeti şöyle deyimlendirirler
: "Şirketlerin her yıl ulaştıkları sonuç, aşağı yukarı memleketin ekonomi
durumunun ve sağlığının rakamlarla deyimlendirilmesi demektir." (Sermaye
hareketleri, s. 3)
"36'sı banka, 27'si sanayi
şirketleri olmak üzere 63 şirket, tüm 133 şirketin kapitali olan 156 milyondan
119 milyonunu elinde tutuyordu. Milli şirketlerin sayıca üçte birini
(%38), kapitalce dörtte üçünü (%75) örgütleyen bu girişkinlikler
kaç kişinin idaresinde idiler? Şirketlerin kurucu, idare meclisi üyesi,
delege üye, denetmen, müdür gibi bütün kişilerini topladık : 50 banka ile
52'si endüstri, maden olmak üzere 102 şirketin bütün kişilerini saydık.
Bunlar topyekûn 444'ü Türk, 181'i gayritürk olmak üzere 625 kişicik çıktı.
Demek tüm Türkiye'de finans kapital ve dolayısiyle ekonomi politik işte
bu beş altıyüz kişinin tekelindedir.
"Gene Türkiye'de, adı hep
saygı hâlesiyle sarılı bir finans kapital "Maitre"i (Üstâdı) Bilyoti vardır.
Bu kişi Türkiye'de var olan 9,1 milyon (şimdiki 1,8 milyar) kapitali 9
şirkette kendisi kurucu, başkan, başkan yardımcısı veya idare meclisi üyesi
olarak kaptandır. Aynı kişi bu 9 şirketin idare meclisindeki üyeler aracılığıyla
da 4,4 milyon (şimdiki 600 milyon) kapitalli 8 şirkette dahi şahsan
(kişiliği ile) "Hâzır ve nâzır" dır." (H.K. : Emperyalizm, s. 75,
76).
Bu finans kapitalin iç yapısı
şöyledir : " 1929 yılı, bir kişi, Türkiye endüstrisinin hemen hemen her
kolunda dolayısiyle, bu endüstriye bağlı bulunan bankalarda ikinci kertede
ilgilidir. Sırf endüstri alanında, Türkiye ile ilgili olan 3 yabancı şirketi
ve ayrıca elektrik sosyetesi ve Süreyya Paşa fabrikası da "Maitre" in,
(Üstadın) dolayısiyle ilgilerinden yoksun kalmamıştır... Demek, bir şirketin
doğrudan yahut dolayısiyle ilgili bulunduğu şirketler : 2 yerli (fabrika)
+ 5 yabancı şirket + 36 endüstri TAŞ olmak üzere = toplam 43 kurumdur.
Oysa tüm Türkiye endüstrisi şirketlerinin sayısı 52'yi geçmez... Örneğin,
kendi ana kapitali 1 milyon liralık bir şirket olan İş Bankasının 1924
yılındaki iştirâkleri 224 bin lirayı geçmezken, 1934 yılındaki iştirâkleri
11 milyon 334 bin 492 lirayı (şimdiki 1,7 milyar) bulmuştur. (Demek : 10
yılda 11 milyon liralık "yavru" yaratmış her yaştan!). (Keza, s. 38 [s.
40]
"İstanbul'da koca bir vilâyet
halkı; kısmen de belediyenin idare ve politika karışmalariyle - bir veya
iki üç kodaman değirmenin elinden ekmeğini bekler." "Hazır elbise, ayakkabı
vb. standardizasyonla birlikte ısmarlamacılığa her gün üstün gelmekte değil
mi? Hele sırf ileri teknikle işleyen, örneğin : Çimento ve şeker üretimleri
Türkiye'de iç rekabet görmedi, dense yeridir." (Keza, 46 47). [s. 46]
"9 büyük Berlin bankası
5 yılda 2 kat,10 yılda 5 buçuk kat büyür. Türkiye İş Bankası 4 yılda 7
kat..10 yılda 25 kat genişler... Almanya'da Doyçebank 2-3 milyarlık kapitaliyle
87 bankaya bağlanmıştı. 5 milyon liralık İş Bankası, yalnız dünyanın 14
büyük şehrinde "ecnebi muhabir" adıyla 21 bankaya bağlıdır (Sermaye
hareketleri, s. 246). Türkiye içerisinde ise, içli dışlı bulunduğu
4 büyük devlet bankasından başka, başbuğluk etmediği küçük banka hemen
bırakmamış dense yeridir... 9 büyük Alman bankasında kapital artışı 6 yılda
%25 ile %75 arasıdır.. İş Bankası 6 yılda kapital artışı : Nominatif kapitali
bakımından %500, gerçek (ödenmiş) kapitali bakımından %2000 dir. Alman
bankalarından 30 kat fazla çabuk birikmiş demektir. 1913-14 Almanyasında
9 büyük banka bütün bankalar kapitalinin %38 ini ve mevduatın yarısını
mı elde tutuyordu? 1929 yılı Türkiyesinde 39 yerli milli banka kapitalinin
%82 sini yalnız 4 banka elinde tutuyordu. 37 milli bankanın mevduat toplamı
126 milyon lira iken, 2 büyük banka (İş - Ziraat) mevduatı 99 milyondu
: yani 9 değil, 2 banka tüm milli banka mevduatının (yarısını değil) %76
sını (dörtte üçünü) elinde tutuyordu." (Keza, s. 56-58). [s. 55-57]
"9 büyük Berlin bankası,
müdür ve memurları aracılığiyle 751 kurumda kendini temsil ettirir. Türkiye'de
daha 1929 yılı, hemen bütün büyük endüstri şirketleri, 2 si "Ecnebi milli"
ve 4'ü küçük olmak üzere 8 "yerli milli" ki, topyekün 10 bankanın elinde
derleşiktir. Türkiye Milli ile Selânik Bankaları 11, İş Bankası 10 üç devlet
bankası 20 sanayi şirketine hâkimdir. Gerçekte devlet bankalariyle ilgili
20 kurumdan 3'ü İş Bankasının, 3'ü Sanayi Maden Bankasının, öteki 3'ü
de gene başka bankalarla ortak bulunduğuna göre devlet bankaları yalnız
11 kuruma egemendir. Geri kalan 4 büyük bankadan Türkiye İmar Bankası İş
Bankasına tâbi, İstanbul Esnaf ile İktisat Bankaları Selânik Bankasına
bağlıdırlar. Özetlenirse : 6 banka, endüstri şirketlerinin %65'ini bilfiil
elinde tutuyor, yahut dolayısiyle o şirketlere (iyi saatte olsunlar için
denildiği gibi) "KARIŞIK" bulunuyorlar." (Keza 61). [s. 58]
FİNANS KAPİTAL VURGUNU
"Belki hristiyan dininde
TESLİS "ÜÇÜZCÜL tanrı" bulunduğu için oralarda banka sayısı birden çok
olabiliyor. Türkiye'nin "Vahdâniyetçiliği" (birizcilliği) bankacılığımızda
dahi görülür. İş Bankası... Türkiye'de 1929 yılı var olan 39 yerli-milli
bankadan 4 büyüğü tüm banka kapitalinin %78'ini elinde tutar. Ama bu dört
büyüklerin RUHU İş Bankasıdır. Öteki 3 devlet bankası, yalnız küçük mülkleri
ve dağınık değerleri öğüterek kapitalleştirmeye yarıyan birer değirmenden
başka birşey değildirler. Kapitalin RUHU kâr değil midir? 1929 yılı Türkiye
sinde 102 milyon liralık tüm bankalar kapitalinin ettiği kâr 5,8 milyon
(şimdiki 870 milyon) liradır. Bu kârın 2,4 milyonu (37 milyon kapitalli)
4 büyük bankanın (İş + Ziraat + Emlâk + Sanayi) elindedir. Yâni kapitalce
SEKİZDE BİR olan bankalar, kârın YARISINI alırlar. Ama, asıl ilginç olan,
bu 4 büyükler kâr toplamından İş Bankasına düşen paydır. İş Bankasının
kapitali bankalar kapital toplamının % 13 (7 ile 8 de biri) olduğu halde,
aldığı kâr 1,7 milyon lira, yâni %70'tir.
"Mevduat ta böyle. 1933
Başvekâlet istatistiklerine bakılırsa : "37 milli bankanın tevdiat toplamı
olan 144,6 milyon liranın 142 milyonu 7 bankadadır. Geri kalan 2,9 milyon
lira, sayıları 31'i bulan öteki küçük mali kurumlarımızdadır." (Cumhuriyet,
26.8.1933). O 7 banka içinde, kapitalce onbirde bir (% 9) oranında
parası olan İş Bankası, 142 milyon mevduatın 50 milyonunu, yâni üçte birinden
fazlasını (%34'ünü) bağrında toplar. "Yukarıki rakamlar, tevdiat bakımından
İş Bankasının ne önemli bir kudret deyimlendirdiğini belâgatlıca gösteriyor."
(Keza).
"Bu kâr ve çıkar bakımından
üstünlük havadan gelmez : İş Bankasının tüm Türkiye ekonomisi üzerindeki
"Kudret"inden ileri gelir. O kudreti anlamak için İş Bankasının
yabancı kapitallerle kaynaşarak -tekelleşmelere temel olan bütün memleket
ilk madde ve enerji (kömür, maden) kaynaklarına nasıl el atmış bulunduğunu
gözönüne getirmek yeter. Tabii, "İŞ" o kadarla kalmaz. Şeker üretimi tümüyle,
dokumacılık, kerestecilik, sigortacılık, kükürt, telsiz telefon, kibrit
monopolu, en sonra standardize ihracat (İş Limited) ile "Hamburg ve İskenderiye
gibi önemli mahreç iskelelerimiz" (Mısır Limited), İş Komimport ve ilh..
sahaları doğrudan doğruya İş Bankası kartalının kanat gerdiği işlerdir.
Şimendiferler inşası (Hükûmete ilk demiryolu kredilerini o açar); şehir
bayındırlığı (İzmir'e 2 milyon), ambalâj işi (Beşiktaş'ta), deniz nakliye
ve kurtarma işleri (Deniz İş) gene onun.. Yeniden, devlet kapitaliyle elele
vererek, ampul, cam, sömikok, kâğıt, manifatura ve yünlü kumaş tesislerine
hazırlık yapar. Şekerin arabasıdır diye, kahve için İktisat Bakanlığından
3 yıl imtiyaz (2.5.1933 günlü gazeteler)... 1933 yılındanberi : "Türkiye
İş Bankası artık tütün işinde faal rol oynamaya karar vermiştir
(N. Cum.,19.1.1933) İş Bankasının dolayısiyle egemen olduğu ekonomi
vb. girişkinlikler en minüskül BeB kravatlarından, en muazzam havai hatlı
Zıngal şirketlerinedek uzanır." (ICeza, 62-64). [s. 60-61]
"Bilânço oyunlarının bir
alaturka çeşidini okuyalım: "Dün bir yazarımız Esnaf Bankasının zarara
sürüklendiği zamana ait bilânço ve idare meclisi raporlarını, gazetelerden
saklanmasına rağmen elde etmeyi başarmıştır. 1927 yılı idare meclisi
raporunda, bankayı dolandıran, yangın söndürme âletleri muhterileriyle
girişkinlik pek yararlı gösterilmiş, bankanın bir sürü kötüye kullanımlara
yol açan otomobil acenteliğini üzerine almaktan vazgeçtiğinden konu edilmiş,
mevduatın 150.000 lirayı, yıllık cironun 25 milyon lirayı bulduğu ileri
sürülmüş, tasarruf sandığı mevduatının azlığından şikâyet edilerek sandığın
rağbet bulmaması, esnafın kazançlarından bir kısmını ayırmayı (finans kapitale
sunmayı) âdet etmemelerine atfedilmiştir. O kadar kârlı işlerden konu edilmesine
karşılık 1927 bilânçosu, durumun iyi olmadığını açıkça gösteriyor." Şirketin
kontrolcuları yok mu imiş? "Gene çok dikkate değer bir nokta, bu sıralarda
banka eski belediye kurulu üyelerinden Abdürrahman Naci ve tüccardan Emin
Zeki beylerin aşağıya aynen aktardığımız raporu vermiş olmalarıdır : "Bankanın
bütün işlemleri ve defterleri ve idare meclisi raporu tarafımızdan birer
birer incelenip denetlenmiş ve hepsi·nin konulu usul içinde geçtiği görülmüştür.
Azdan az işe başlayan bankanın genel işlemlerinin amaca doğru emniyetle
ilerlemekte olduğunu arz ile kazancın adaletlice üleştirimini sağlamış
bulunduğunu" bildirir. "1928 İdare Meclisi raporunda ise, bankanın gittikçe
geliştiğinden, daha başarılı işlere aday olduğundan, konu açılarak, özellikle
yazı makinesi getirtmek yoluyla bankayı 90.000 lira zarara sokan Volf,
uzun uzadıya övülür." Bir gazete tanınmış bir çok zâtların adlarını bankanın
borçluları arasında yayınlamış " "İdare Meclisi başkanı Alâiyeli Mahmut
şunları söylüyor : "İşleri öğrenince hissemi zararla elden çıkararak kurumdan
tüm çekildim."
"Kabak kimin başında patlamış?..
Bu ateşte yanan zavallı çöpçüler olmuş!.. İsmi var, cismi yok (çünkü :
işçi sınıfına ait) bir "Yardımlaşma sandığının sermayesi çöpçülerin aylıklarından
%5 kesilerek sağlanmış ve böylece 70.000 lirayı aşkın bir para birikmiş..
Başvurmadıkları için bu para boyuna birikmiş kalmış ve Yardımlaşma Sandığı
işi de lâftan işe geçememiştir.. Bu paranın işletilmesi için Esnaf Bankasına
verilmesi uygun görülmüş.. ve bu acı sonuca uğramıştır."
Çapulun sorumluları ne olmuş?
"Esnaf Bankası üzerinde kontrol hakkını iyi kullanmadığından dolayı, Danıştay
mülkiye dairesince, İstanbul İlbay ve Şarbayı (Vali ve Belediye Başkanı)
hakkında yargılama kararı verildiği yazılmıştı. Şarbay Muhittin Üstündağ,
itirazını genel heyete göndermiştir. Bununla birlikte, bu işi esasen zaman
aşımına uğramış ve genel affa giren işler sırasında bulunduğu
ve Danıştayın inceleme kararı vermekle yanlışlığa düştüğü" anlaşılmış.
Demek : "Balta ne oldu? Suya düştü. Su ne oldu? Manda içti. Manda ne oldu?
Ahıra kaçtı. Ahır ne oldu. Yandı kül oldu!." (Emperyalizm, s. 66-69).
[s. 62-65.]
CUMHURİYETÇİ DEVLETÇİLİĞİMİZ
"Finans kapital çağı, ekonomik
ve politik buhranlar çağıdır. Devletin içinde OLİGARŞİ (Oligos : azlık,
arşe : kumandandan) azlığın kumandanlığı vardır. Kapitalist devlet, gerek
tekniğin sosyalleşme eğilimini önlemek, gerekse verimsiz duruma düşen girişkinlikleri
özel kapitale yük olmaktan kurtararak genel kapital çıkarına uygunca işletmek
için, kendisi kapitalistliğe başlar.. Devletin taşıt politikası
ve savunma tertipleri, büyük masraf kapılarını açar. Bu masraflar,
ve alınan ödünçler yüzünden devlet finans kapitalle sıkı sıkıya bağlanır...
Türkiye finans kapitalinin organı olan fransızca dergi şöyle der :
"Birçok ülkelerde olduğu
gibi bizde de devlet, ekonomik ve sosyal tertipten bir hayli iş kategorisinin
üstesinden gelmek durumundadır, ki her yeni mali yıl bu işlere düşen masraflara
omuz vermek zorundadır. Öte yandan, milletler arasında egemen olan emniyetsizlik..
modern tekniğin milletler emrine verdiği savaş aygıtlarını elde etmek,
millet bütçesine büyük bir yük olmaktan geri kalmıyor." (Economiste d'Orient
10.8.1935).
"1935 Türkiye bütçesi..
195 milyonda 57 milyon (hemen üçte biri) doğrudan savunma masrafı, 46,4
milyon (%23,9) kamu borçlarıdır... Devlet zarar eden özel kapitalist işletmelerini
satın alır : Samsun - Çarşamba hattı gibi... Bir de, özel sermayenin kuramadığı
girişkinlikleri, devlet verimli duruma getirince kapitalistlere teslim
etmek üzere, kendisi üzerine alır (Beş yıllık sanayi planı). Böylece, kendisi
de kapitalistleşen devlet, finans kapitalle içli dışlı olur : Sümerbanka
1935'bütçesinden 3 milyon ödenek verilir. 1933 yılı, Sivas - Erzurum hattı
için İş Bankası, üç devlet bankasiyle birleşerek, Abdürrahman Naci idaresinde
10 milyon sermayeli teşebbüse girişir. Şeker, kükürt, bakır, kömür, dokuma
vb. işletmelerinde devlet İş Bankasiyle elbirliği durumundadır. Adapazar
Bankası kapital arar : ona devlet bütçesi "yardım" eder, ve ilh, ve ilh...
"Devlet, finans kapitale
bu kerte girince, karşılık olarak, finans kapital de devlete girmemezlik
edemez. 1929 Türkiyesinde 25 milli kapitalist sanayi ve madenler şirketi
vardı. Bunların idarelerinde 20 kadar milletvekili saydık. 38 milli bankada
31 tane milletvekili bulunuyordu. Demek, hemen her büyük yerli milli
şirketin Millet Meclisinde bir milletvekili var! Ama, devletle finans
kapitalin kaynaşma kertesi yalnız "Kamutayın sayın üyeleri"nin şirketlerde
açıklanmış sayılarından belli olmaz. Her şirkette ayrıca bulunan birçok
eski Yargıtay üyeleri, büyük askeriye ve mülkiye ERKANl da hesaba katılmalıdır.
Sonra, bütün büyük endüstrimize 7 banka egemendir, demiştik. Bunlardan
üçü devlet bankasıdır, ki içlerinden yalnız birisinde (15-20 kurumu güden
İş Bankasında) tam 13 milletvekili vardır. Demek İş Bankasının idare meclisi,
bir Millet Meclisi minyatürüdür. Ve hepsinin üstünde işte şaheser : İş
Bankasının geçmiş Genel Müdürü Celal, beş yıldanberi Ekonomi Bakanı Bayar
sıfatiyle, Türkiye ekonomi politikasının müdürü olmuştur." (Emperyalizm,
s. 76 - 79). [s. 70-72]
Böylece, C. Bayar'ın ilk
Başvekil olmadan 2 yıl önce, ikincisinde Cumhurbaşkanı olmadan 15 yıl önce,
Yassıadaya göçmeden 25 yıl önceki yıldız falını 1935 yılı çıkan yukarıki
inceleme açıklamış sayılabilir. Aynı inceleme, "Sınıfsız Toplum"
ideoloklarına 30 yıl önce gerçeği özetlemişti : "Devlet kapitalizmi demek,
finans kapitalin uçsuz bucaksız hegemonyası, "Oligarşi diktatörlüğünün
temerküz etmiş deyimi" demektir" derken yalnız DEMOKRASİ'yi savunmakla
kalmıyor, Türk milletinin geleceği ve şerefiyle oynayan gidişi de aydınlatarak
önlemeye çalısıyordu. Çünkü, Amerika'nın ünlü New York Times gazetesi şöyle
yazıyor : "Amerikan şirketlerinden çıkan mektuplar okundu; bunlarda Vickers
Armstrong'un kullandığı metodlardan acı acı şikayet edilmektedir. M. Driggs
bunların "Kirli metodlar olduğunu", Türkiye'deki mümessillerin, kendisine
gönderdiği vesikalarla büyük İngiliz şirketlerinin Türk hükümetinden siparişler
almak için, Ankara'da nüfuzlu, ama kötü şöhretli kadınları kullanmakta
tereddüt etmediğinin ispatlanmış olduğunu sözüne kattı." (Emp., s. 82,
83). [s. 74]
Az sonra, "Eylülde yapılan
Nürnberg kongresinde, Alman Propaganda Bakanı Göbbels dedi ki : "İtalya'da,
Japonya'da, Macaristan'da, Lehistan'da, Brezilya'da, Portekiz'de ve TÜRKİYE'de
mücadeleye gözle görülecek biçimde girişilmiş bulunuyor." Nazi önderinin
Türkiye'de gelişmiş gördüğü "mücadele" ne idi? EKONOMİK alanda Türkiye
finans kapitalinin cihan finans kapitaline peyk olması : "Türkiye'nin Almanya'dan
kredi ile aldığı 36,3 milyonluk eşyanın 29,6 milyonu resmi devaire ait,
yani ETATİST (devletçi) siparişlere mahsustur." "99 lar konferansında Alman
delegesi Hügenberg açıkça diyordu ki : "Türkiye'nin endüstri kurmasına
ne hacet var? O Avrupa endüstri ürünleriyle kendi tarımsal ürünlerini değişmelidir."
Ve Türkiye finans kapitalinin şımarık çocuğu İş Bankası Hamburg'ta şube
açmakla o direktife ayak uyduruyor, "Türkiye Ticaret Odalarından 40 Odanın
Berlin Türk Ticaret Odasına üye yazılmaları.." suyun üstüne çıkıyordu.
Politik alanda ise aynı İş Bankasının Genel Müdürü Celal Bayar (Atatürk'ün
ölüm döşeğindeki durumundan yararlanarak) Türkiye Başvekilliğine çıkıyordu.
(H.K.: Demokrasi, s. 20-23).
Oysa : "Cumhuriyet Türkiyesi,
cihan yangınını çıkaran emperyalizm elinden milli varlığını kurtararak
doğmuştur. İkinci bir cihan savaşından kazanacak hiç bir şeysi olmadığı
için, iliklerine kadar barışçıdır... Gerçi, her memleketin kendi varlığını
dış düşmana karşı koruması en mukaddes hakkı ve vazifesidir. Bir ülkenin,
SAVUNMA uğruna en kahredici silahlara başvurmaması yalnız cinnet (çılgınlık)
değil, cinayettir de. Çünkü bu, köleliğe boyun eğmek olur. Ama, bugün genel
olarak savaş denildi mi, başkalarının toprağında ve ekmeğinde gözü olan
EMPERYALİST harpleri denilmek ister. Ve bunlar ancak silah fabrikacılarının
işlerine yarar. Amerika'da silah ticaretini inceleyen komisyon : "Savunma
ve Ticaret Bakanlıklarının silah fabrikalarının emrinde bulunduklarını"
ve eski Cumhurbaşkanının silahsızlanma anlaşmasına nasıl engel olduğunu
ortaya çıkarmıştı." (Demokrasi : 18). [s. 164]
Nazi bakanı "Savunma"
sözcüğünün "saldırma" demek olduğunu da şöyle deyimlendiriyor :
"KARŞI-SALDIRI güçleri artık seferber edilmiştir. Almanya cihan düşmanına
karşı başkaldırmıştır. (Nürnberg söylevi)... Bütün bu yırtıcılıklar
barış ve demokrasi taraflılarını korkutamaz. Saldırılar, can çekişen bir
hayvanın son debelenişidir. Nazi Almanyası, asıl Almanya, asıl Alman milleti
değildir; Alman silah fabrikacı ve yunkerlerine kukla olan, en şöven, en
gerici, en suikastçı ve en saldırgan bir cihan afeti olan faşizmin baş
kaldırma veya BAŞINI YEME belgesidir... Dünya medeniyeti barbarlıktan üstün
olduğu gibi demokrasi de faşizmden çok üstündür. O kadar atıp tutan faşizm,
demokrat devletlerin bir vuruşta aldıkları Nyon kararı önünde kuyruğunu
apışı arasına sıkıştırmadı mı?... Roosevelt, faşizmi dünyanın yüzde 10'u
sayarken, faşist devletlerin tüm nüfusunu gözönünde tutuyor. O yüzde 10'un
da binde 999'dan fazlası faşizmin yalnız mazlumu, baskısı altına düşmüş
insanlardır. Ve elbet : "Bir şey dıyık oldukta müttesi' olur" (yani : çok
ezilen çabuk patlar!)... Cumhuriyet Türkiyesinin YÜKSEK MİLLİ ÇIKARLARI'na
mihver : DEMOKRASİDİR. Ve biz bu ülkede herhangi bir gericiliğin gaflette
avlayamıyacağı kadar uyanık DEMOKRATİK CUMHURİYETÇİ KUVVETLERİN artık
var olduğuna inanıyoruz." (Demokrasi, s. 22-24, İstanbul,1937). [s.
170)
"İDEOLOK" LARIMIZ VE GERÇEKLERİMİZ
Demek, bizde DEMOKRASİ'nin
lafı kuşkuyla kovuşturulurken ve kökü dışarda "Demokrat Parti"cilik tepreşmesine
çeyrek yüzyıl uzak yaşanırken, gerçek Demokrasi savunulmuştur. Bir
takım "neidüğü belirli" ve dolgun aylıklı "Mütefekkir ve münevver insanlık"larsa,
o günlerde demokrasinin tam tersine giden bir yönü, piyasaya sürmüşlerdir.
Onlara göre, Osmanlılığın beşyüz yıldanberi iflas etmiş prensibi hortlayabilirdi
: "TOPLUM" un yerine DEVLET'i ve "SOSYAL SINIF"ın yerine "LİDER"i geçiren
"ideologluk" pozu önemliydi. Türkiye'de : 1 - (Ekonomi temeli ile sınıf
ilişkilerinin etkisini yokeden) "Bir idealist lider kadrosu" vardı,
2 - "Tapılırca sevilen şeflere karşı gelecek, direnecek sınıflar yoktu."
Emin T. Eliçin. : "Türk Devrim İdeolojisinin Uğrakları, Ey. no : 4, s.12)
"Lider" teorisi,
yarı Nazi, yarı İngiliz Entelicensinden yetişmiş Profesör Toynbee'nin "ELİT"
(gözde önder) sloganıydı. Geçmiş tarih gibi, son yarım yüzyılın altüstlükleri
de kişiye dayandırılmak istenen oluşların kalplığını yeterce açıklamış
bulunuyor... "Direnecek sınıf yok" kuruntusuna gelince : yedi bin
yıldır, her Tarihsel Devrimde : "Gidene : Beyim, Gelene Paşam!"
demekte kös dinlemiş "Şark kurnazlığı"nda : "Karşı gelmek" hiç bir
vakit Batıdaki mertçe savaş anlamına gelmez. Doğu Derebeyi : hasmını yokedeceği
gün ona şölen çekip en büyük dostluk şerefleri sunar. Şark kurnazlığının
alttan güreş metodu, "Sevilen şeflere" herkesten çok "Tapınç törenleri"
tuzağı biçimine girer; her ilerici güç bükülemezse öpülerek, ilericiliğe
"İlanı aşk" yolundan kahramanlar Allahlaştırılıp öldürülür, yahut ölmeden
mumyalanıp saray mezarına gömülür.
30 yıl önceki "Devletçilerimiz"
bugünküler kertesinde "Masum bebecik", değillerdi. Gene de, kimseyi aldatmamaları
için bütün ayrıntılarıyla "Kadronun Kadrosu" çizilmişti. Kendilerine
verilen "İdeolokluk" siparişi geri alınınca, üzerinde durulmıya
değmez görüldü. Yalnız, olaylar sürüp gittiği için Finans kapital üzerine
verilenler ikide bir yazılı ve basılı biçimde açıklandı. Olayların çabuk
gelişimi bütün o "İktisadi Devletçilik" İDEOLOG larını süprüntü
tenekesine attığı gibi, "İdealist ve yiğit öncü KADRO"yu da dut
yemiş bülbüle çevirince, olanların nedenleri bir yol daha özetlendi. "Demokrasi,
Türkiye Ekonomi ve Politikası" (28.9.1937) kitapçığı (ANTİEMPERYALİZM
+ ANTİFEODALİZM) başlığı altında (Endüstri-Toprak-Barış) konularını
özetledi. O zaman Türkiye'de hangi ekonomik politik gerçeklerin tepiştiği
"TOPRAK" bölümünün "Farklılaşmıya engeller" ayrıntısında
şöyle anlatılıyordu :
"İsmet İnönü'nün "Tarım
Politikası", Türkiye topraklarında sınıf farklılaşması prosesi önünde
aldığı duruma göre iki aşama gösterdi : 1 - Farklılaşmıya engel olmak,
2 - Olmayınca Derde deva aramak. A. - Sınıf Farklılaşmasına engeller iki
biçimde çıkarıldı : 1- Teknik engeller, 2 - Küçük üretimi
ebedileştirmek... CHP nin İnönüden sonra gelen bonzlarından bay Recep Peker,
Türkiye Tarımında Ortaçağ üretimini şöyle savunmuştu : "Dün 100 kuruşa
çalışan, fakat bugün 50 kuruşa çalışan işçilerin, buğdayı zarardan kurtarmak
maksadiyle yediği ekmeği pahalılaştırmak doğru değildir." derken "Zürra,
tüccar ve arazi sahipleri adına Vasıf : "Çiftçi efendidir, dedik.
Bunlar da programda süngercilik, balıkçılık kadar yer almalıdır" karşılığını
verdi..: Burada "Köylü" sözcüğünün yerine "Çiftçi" nin geçmesi,
"Sanayi Bankası"nın "Sümerbank" a dönmesi kadar önemlidir. (CHP 1931 kongresindeki
tartışmalar). "Memlekette tütün eken bir tufeyliler (hazıryeyiciler)!,
tüccarlar, arazi sahipleri olmadıkları halde, yüksek faizlerle para tedarik
ederek ve amele (işçi) tutarak tütün ektirdiler." (R. Peker : 25.10.1931)
"Önüne gelen tütün ektirdi. Tütünün maliyet fiyatı bu gibilere 70-80 kuruş,
mütevazi çalışan tütün üretimine 30 kuruştur." (Keza).
"Tütün önceki yıl 200 kuruş
iken,1931 Ekiminde 20 kuruşa düştü. Bay Peker de "Maliyet fiyatını" ortaya
atıyor. Maliyeti düşürmenin yolunu yüksek üretimde değil, tersine : "Mütevazi
çalışan" dediği küçük üretimde görüyor. Fakir köylünün tütünü 30'a satmıya
boyun eğmesini, tütünün maliyet fiyatının düşkünlüğüne yoruyor. Oysa, Eğer
küçük üretmenler ürünlerini yok pahasına satıyorlarsa, bu durum o ürünlerin
daha ucuza elde edildiklerini değil, ancak ve yalnız üretmenlerin kut-la-yemut'
(öldürmeyip süründüren) bir geçim mutsuzluğuna katlandıklarını göstermez
mi? Türkiye'ye ilkel bir üretim yordamını, Türk köylüsüne yoksul bir yaşama
düzeyini tapşırmak, memleketi geri geri götürmek dileği değil midir?" (Demokrasi,
8-10). [s.154-156]
Söylevlerde "Çağdaş uygarlık"
göklere çıkarılır. Gerçekte : o "Uygarlık"ın, yani kapitalizmin tarıma
girmesi önlenir. Söylevlerde "Köylü memleketin efendisi" olarak
göklere çıkarılır. Gerçekte : kilosu 80 kuruşa mal olan tütünü elinden
30 kuruşa alınarak köylü Ortaçağın en yoksul toprak köleleri durumunda
çalışmıya zorlanır. "Ekonomi Politikadaki bu eğilim, düşünce alanında çabuk
yankılar uyandırdı. Hele İnönünün DEVLETÇİ endüstri alanında başarısı ve
o sayede uzun süre iktidar katında rakipsiz kalması, belli bir sosyetede
(toplumda) Devlet kurumunun varolan sınıf ilişkilerle kesin bağını,
kimi aylıklı "Mütefekkir ve münevver insanlık" İdeoloklarına unutturuverdi.
Görünüşle gözleri kamaşan
"Kadrocular" gibi toy ukalalar çıktılar. "Yarım aydın"lığı beğenmiyerek,
dörtte bir "Aydın" lıktan daha aşağısına : demagojiye düştüler. Devletçiliği
mutlak ve biricik hakikat kertesinde fetişleştirdiler. Dünyayı
"Yeni bir Ortaçağ"a (Yakup Kadri) doğru gidiyor sandılar. "Eşsiz
örneksiz bir tezatsız millet" (Şevket Süreyya) dalgasına kapıldılar.
Küçük köy ekonomisini (yoksul köylü üretimini) "Türkiyenin rasin temelleri"
(İsmail Hüsrev Tökin) diye katedralleştirdiler. Ve işin tuhafı, bütün bu
feci biçimde komik gericiklik frazeolojilerini, kalın majisküllerle : TÜRK
İNKILABININ KENDİNE HAS SEYRİ İÇİNDEKİ KANUNİYYETİNİ KADRO TELAKKİSİNE
göre tedvin İDEOLOJİSİ" damgasıyla yaftaladılar.
"Oysa, aslında Devlet gibi
Devletçilik de egemen sosyal eğilimin amacı değil, araçıdır,
aletidir. Mutlak bir devletçilik yoktur, bir çok devletçilikler vardır
: Buhran devletçiliği, Harp devletçiliği, Faşist devletçiliği, tek sözle
kapitalist devletçiliği ve bir bakıma (zorlama yoluyla) sosyalist "devletçiliği"...
İsmet İnönününkü de bir gelişme devletçiliği adını alabilir. Türkiyeyi
Ortaçağa değil, modern çağa götürür. "Eşi ve örneği", medeni dünyadaki
adiyle "Bismarkizm"dir. İşi biten aygıt atılır. Devletçilik de,
amacına vardığı gün, tıpkı Bismarkizm gibi, birdenbire olmamışa dönüverir.
Nitekim daha çok önceden İ. İnönü dilsiz "Kürsü kapakları"nın gürültüsüyle
protesto edildi. (10.6.1934). Rasih Antalya, olmıyacak bahane ile şöyle
kükredi : "Ne istiyorlar? Geçen gün söylediğim gibi, biraz insaf gerektir.
İnsaf değil, efendiler! Çekilin gayri. Biraz da yerlerinizi başkalarına
bırakın. Bu milletin bu yerleri işgal edecek çok yüksek adamları
vardır, onlar gelsinler, onlar işgal etsinler." Cumh. 12.6.1934).
"Demek, sübjektif kararlarla
köyde farklılaşma durdurulamaz. Çünkü, örneğin, binlerce işçili dokuma
kombinasına, küçücük köylü ailesinin ilkel tarzda yetiştirdiği pamuk yetemez.
Onun için, Celal Bayar, (İnönü düşüp de Başvekil olunca), Bursa Sanayicilerine
ve Tarımcılarına şöyle diyordu : "Herhalde, amacımıza doğru yürürken, sanayiimizin
de, ziraatimizin de celi menfaatlerini (açık çıkarlarını) uzaklaştırmak
gerekli ve mümkün olduğuna kaaniim." (Cumh. 25.1.1933). "Böylece, işçi
kullanarak tarım yapan çiftçi (ziraat kapitalisti) meselesi de genel
olarak endüstri (sanayi kapitalisti) meselesine çevrilmiş olur." (Demokrasi,
s.11,12). [s.156-157]
Aynı eserin B - Asıl
köylü meselesi" bölümünde : 1 - Kadim münasebetler 2 - Kapitalist
münasebetler izlendikten sonra, çiftçiyi topraklandırma ve kredi konularında,
"Toprağın nasıl : 1 - Ziraat .kapitalistlerine, 2 - Tefeci kapitalistlere
geçtiği belirtiliyor; Kredinin : tefeci eline geçerek üretimi gerilettiği
örnekleriyle açıklanıyor ve gerçek olayların gidişinden. şu kaçınılmaz
sonuç çıkarılıyordu : "Demek her tedbirin objektif neticesi : (Banka
+ Büyük arazi sahibi + Tefeci) nin sentezleşmesine varır. Herşey, Finans
kapitalin köy içine işlemesine yarar" (Demokrasi, s.16). "İnönü,
Milli Mücadele ateşi içinde yetişmiş bir politikacı içgüdüsüyle seziyordu
ki, klasik anlamda Demokrasi demek, genel olarak Köylüyü toprak
sahibi etmektir. Köyde derebeyi artıklarını kaldırmanın tek yolu, TOPRAK
MESELESİ'ni çözümlemektir. Köye Demokrasiyi sokmakla, finans
kapitali sokmak iki bambaşka davadır. Derebeyi artıklarıyla yüklü köye
Finans kapitalin girmesi : kanbur üstüne kanbur olur." (Demokrasi,16)
[s.157,162]
28 yıl önce İ. İnönü "Toprak
Kanunu"nu "Büyük Meclise" getirirken bugünkünden daha az devletçi değildi
: "Devletçilik esasına sadık kalınacak, 6 yılda 100 milyon lira harcanacak,
ilk 4 yılda 1000 kombina kurulacak, sonra iş genişletilecekti." "Düşünüldüğü
gibi tasarıdan işleme geçse, her Kombina köyde Demokrasinin aşılmaz bir
kalesi olur. Karabahtlı toprağımız ve köylümüz modern tekniğe kavuşur.
İnönü : " Emin olunuz arkadaşlar, memleketimizde yeni usul ve yeni alete
karşı yeter bir çekicilik vardır." diyor. O da doğru. Yalnız : "Nasıl kredi
kooperatifleri kurulmuşsa" sözü var. Kredi kooperatifleri göstermedimi
ki : "Kanun koyarların çok yurtseverce ve Demokratik olan düşünceleri gene
Kapitalist alacaklıların hesabına hizmet etmekten başka çıkar vermemiştir."
(H. Tahsin, R. Saka : Sermaye Hareketleri, s. 223) [H. K. Emp. s.162-163]
Demek "Aydın kuvvetlerin"
iyi dilekleri değil, en keskin "Kanun" ları dahi sosyal sınıfların kuvvetlerine
ve çıkarlarına göre olumlu veya olumsuzlaşır. "Kombinaların Kooperatiflere
dönmemesi için Kütlelerin teşkilatı ve bilinçli işlek (faal) yardımı
olmadıkça, yığın davasının çözümlenemiyeceği hatırlanmalı idi. Çünkü,
yukarıda olan herşeyin aşağıdan geldiği, ve bu işin temelinin bir YIĞIN
(KÜTLE) işi olduğu : 10 milyon 354 bin 396 bucak ve köy nüfusundan 10 milyon
350 binini ilgilendirdiği besbellidir. Ama, "Yeni aletlerle harman makineleri,
sürme ve sulama tertipleri" aşkıyla coşan İ. İnönü, bir prensipine
daha sadık kalıyor: yığın işini, yığın dışında koyuyor, gene : İNSANI UNUTUYOR
idi." (Demokrasi, s.17-18). [s.163]
Sonunda : teşkilatlı ve
Bilinçli 4 bin kişilik bir sosyal sınıf, dağınık ve bilinçsiz 10 larca
milyon kişiyi, kanunların rağmına parya durumuna yeniden sokmanın yolunu
buldu. "Bu yol, Toprak Kanunu söylevlerinin üzerinden çok geçmedi, Tarım
Bakanı çekildi. Çok geçmedi : o konudaki düşüncelerini "Büyük Meclise"
ikinci defa anlatamadan Başbakan İsmet İnönü çekiliyor." (Demokrasi,
18. idi... [s. 163]
Demek, 1965 yılı İsmet İnönünün
kaçıncı defadır, büsbütün tavşanın suyunun suyu haline getirilmiş "Toprak
Kanunu" nu "Büyük Meclis"e getirir getirmez : tüm "Muhalefet" partilerinin
Demireller çevresinde dertop olup Paşayı alaşağı etmeleri güneşin altında
hiç de yeni bir şey değildir.
SON SÖZ
Hepimizin gözü önünde olup
bitti : 26 mayıs gecesi, saat 24 sularına değin Eskişehir lokalinde kadeh
kadeh sövgü saçan D.P. : 1 milyonu aşkın "Parti üyesi"; 10 milyona
yakın "Vatan Cephesi" ile "Bütün Türk Milleti"nin ta kendisi
sanılan korkunç kalabalıkların kalesi gibi görünüyordu. "Yapma, etme"
diyenlerin üstüne oy dolusu, kurşun yağmurları yağdırıyordu. Kulis arasında
yaltaklanılarak alınmış özel müsaadesi ile, valisinden karakol görevlisine
değin öğütlediği Devlet himayesi ile ve içeride dışarıda her türlü diplomasilerle
savunuşu sayesinde iktidara çıktığı İsmet Paşa'nın bile başına, gah atılan
taş, gah hazırlatılan linç biçiminde ölümü dikebiliyordu.
Eskişehir içki aleminden
bir saat sonra 27 Mayıs gecesi başladı. Sayıları İstanbul'da bir ağızın
dişlerini, Ankara,da iki elin parmaklarını geçmiyen beş on genç subay,
şu bildiğimiz Rami ile Harbiye arası kadarcık yolu, her zamanki asker yürüyüşü
ile 1 saatte aldılar. Tuttuklarından kimilerini daha o sabah bıraktılar.
Ertesi günü Yassıadaya kapattıklarının 500 kişiyi geçmediği öğrenildi.
Karşılarına tek bilerek direnen kişi çıkmaksızın, kimseciklerin burnunu
kanatmaksızın bu işi yapanları "Bütün Türk Milleti" gözünü açtığı
o güneşli sabahlarda çiçek yağmuruna tuttu.
Şimdi o, milletin ruhu bile
duymaksızın deli gömleği giydirilerek enterne ediliveren Cumhurbaşkanından
polis kabadayısınadek 500 kişicik?.. 1929 yılı resmi istatistiklerinde
50 kadar Banka, 50 kadar Ticaret, 50 kadar Sanayi ŞİRKET'ini güden
hepsi topu 500 Finans Kapitalist saymıştık. Onlar (yahut az değişikleri
olan) bu sayın sayılı 500 kişiceğiz. Yassıadada güneş banyosuna yassıldıkları
gün, kendi partilerinde yazılı, radyolarında boyuna gönüllü arslanlar gibi
kükreyip kainata meydan okuyan milyonlarca kişiden BİR TEKİ, penceresini
açıp sokağın kaldırım taşına olsun : "Yapma, etme!" diye bağırmadı
: Öküz ölmüş, ortaklık bozulmuştu!.. O bir avuç ortaklığın (ŞİRKETİN)
bütün marifeti : Milletin hayatında yapma işsizlik ve pahalılık yaratarak
insanlarımızı bir lokma ekmek için birbirlerine düşürtmekti. Bütün gücü:
Kardeşi kardeşe vurduran ecnebi entelicenslerinin emrinde borç ve baskı
kumpasları kurmaktı.
Hangi İhtilal, ne Devrimi,
canım? Piknik televizyonunda, rahat nefes alınarak seyredilen, tabancası
elinde "DÜŞÜK" bir gizli ve tehlikeli gangster çetesinin suçüstü
yakalanışı ortada... Bir tümen asker, bir namus delisine yaylım ateşi mi
açacak? Mermisine yazık. 30 milyon Türk 500 sapığa karşı "Kanun dışı"
davranışa tenezzül etmez. Görmesi, tanıması, aldanmaması yeter. Suçluyu
tükürüğüyle boğar:.. Onun için Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi : ölümden
korkarca (bırakın Sosyalizmi, falan) ancak ve yalnız DOĞRU düşünceden
korkar, gerçek DEMOKRASİ sözünden küplere biner.
Şimdi, gangsterin (hür veya
tutuklu olması bile önemsiz): eline tabancası teslim edilmeli mi, edilmemeli
mi? Bütün meselemiz budur.
Birinci Cildin Sonu