ANLAŞILMAYAN TEMEL KONU
En çok anlaşılmayan iki terim var: "BASİT YENİDEN ÜRETİM", "GENİŞ YENİDEN
ÜRETİM."
Bu sözler, daha konuşulurken anlaşılıverecek gibi görünüyorlar. Ne var
ki, Türkiye Solu bu çeşit deyişlere henüz eleştirici bir önem veremiyor.
Ekonomi-Politik sektörü sosyalistlerimizin çoğu için ikinci kertede kalıyor.
Ya küçük ve günlük pazar, borsa olaylarının kargaşalığı içinde kalınıyor.
Yahut, "YÜKSEK SOSYALİZM" sloganlarının parlaklığına kapılınıyor... Küçük
ve parlak olaylar yanında, derinliğine olduğu için nankör kalan ekonomik
konularla uğraşılmıyor. Bu yüzden ekonomi-politikamız kimsenin içinden çıkamadığı
"SÖNÜK" problemler gibi sinip kalıyor.
Ekonomi Politik deyince, hâlâ "büyük yazar" ve "büyük lider" geçinenlerimiz
bile: falan ülkenin ilkokul öğrencilerine belletilmiş alfabetik olaylardan
sınava çekilseler sınıfta "çakar" kalırlar. Böyle bir ortamda iddiasız
ortahalli sosyalistlerin, işçilerin, köylülerin, esnafların, aydınların
ve hele herşeyi yeni baştan öğrenmek istiyen gençlerimizin kimi konuları
anlamayışlarına bir eksiklik gözüyle bakmak ukalâlık olur.
"Yüksek sosyalist" lerimize bakın! Hiç birisi kıl kadarcık olsun eksikleri
bulunabileceğini üzerlerine sıçratıyorlar mı? Hepsi birden anadan doğma
sosyalizm biliminin topuğuna varılamaz heykelleridirler. Erkekseler: bıyığını
takan STALİN kesiliyor. Kadınsalar: sosyologluk makyajı ile kürsüye fırlıyan
dünya güzeli ROZA LÜKSENBURG'tan daha eteğine erişilemez "ideologluk" kırıtıyor.
Anladık: bu üstadlardan hayır yok! Çünkü onlar için eleştirinin diyalektiği
öldürücüdür. Onlar "Sosyalizm" skolastiğine boğaza dek batmışlar. "Bilimsel
Sosyalizm" mezarına gömülmüşler. O düşünce ve davranış ölülerimizi hayırla
anmayı sonra gelenlere bırakalım.
Üstâdlara karşılık, anlamadıklarını açıkça söyliyen öğrencileri var.
Yüzümüze karşı, hattâ söverek haykıranlar yok mu? İşte bunlarda gerçek
sosyalizm için "EKMEK VAR". Onlar Bâbil artığı küçük burjuva bataklığımızda
bitmiş genç çiçeklerdir. En zehirlilerinin cevherinden, dozunda kullanılırsa,
şifa verici ilâç bulunabilir. Onlar elbet "Anlamıyoruz" demiyeceklerdir.
"Anlaşılmıyorsun" diyeceklerdir. Ne yapalım? Küçükburjuva yiğitlerinin
yoğurt yeyişleri her zaman böyle olur. "Kadı kızında bile bulunan" o kadarcık
kusurlarına bakmıyacağız gençlerin.
Madem ki sövüşlerinde bile az çok bir düşünce tepkisi yatıyor, ve bir
düşünce gerekçesi öne sürüyorlar: demek, kafaları işliyor. Madem ki kafaları
işliyor: demek, gövdeleri de olumlu davranışlara yakın düşüyor. İnsanoğlunun
etlerini, damarlarını, organlarını genellikle sinir sistemi içinde beyni
yöneltir. Onun için, burjuva psikolojisi bile, insan davranışlarında bir
"Forceideomotrice" (fikrin kımıldatıcı gücü) bulunduğunu keşfetmiştir.
Eskiler: Bilmeyenlerden değil, bilmediğini bilmiyenlerden kork, demişler.
Anlaşılmıyor diyenler: bilmediklerini bilecek insanlarımızdır. Onlarla
konuşabiliriz.
Onların anlamayışları nedir? Anlayışa doğru köprüler kurmaktır. Ya sövüp
sayışları nedir? Köprü kuran istihkâm birliklerinin kazma kürek gürültüleridir.
Bu bakımdan anlamak uğruna her tekmeyi iyimserce karşılıyoruz. Anlaşılmıyan
deyimlere onlar için geçiyoruz. Ötekiler, gidebildikleri yere dek yuvarlanacaklar.
Ötekilere birşey öğretmek kimsenin ne haddi? Anlamadığını ve anlaşılmadığımızı
yüzümüze çarpanlardadır iş. Kuşku yok: anlatmaya mecburuz. Anlatamıyorsak,
kabahat bizdedir. Ona göre sözü açacağız.
BASİT yahut GENİŞ sıfatları ile damgalanan YENİDEN ÜRETİM ne demektir?
Bilimcil Sosyalizmin iki kere iki dört ederce basit ve güçlü bir kavramı
var: Toplum ve insan varolmak için elbet düşünce ve davranışların
türlüsünü başarmalıdır. Ancak, insan düşünce ve davranışlarının en "saklı"
bölümü ÜRETMEK ile ÜREMEK düşünce ve davranışlarında toplanır.
ÜREMEK nedir? Artık bunu bilmiyen olmasa gerektir. Her canlı yaratık
gibi insan da kadın-erkek buluşmaları ile çocuk doğması biçiminde ürer.
Toplumun ve insanlığın varolması için üremek şarttır. Bunda anlaşılmıyacak
hiç bir şey yok. Yalnız, üremek için herşeyden önce geçinmek ve yaşamak
gerektir. Yaşamak ise, insan için üretimsiz, yâni yaşatacak maddeleri yaratmaksızın
olamaz. Şu halde, üreyim (üremek) konusunu kavrıyabilmek için, önce
üretim (üretmek) konusunu aydınlatmalıyız.
Her kişi sabah uykusundan gözlerini açtı mı, önce dün yapılmış üretimden
kalan bir ürün varsa onunla yaşıyabilmesi için gerekli kaloriyi gövdesine
indirmek zorundadır. Buna TÜKETiM diyoruz. Sonra, gövde ve beyin makinelerinin
aldığı o besi kalorisi, bir çeşit kömür, yağ ve benzin ile o gün akşama
dek birşeyler yaratmak gerekir. Bu yaratışa ÜRETiM diyoruz.
Tüketimle üretim yapmaksızın toplum ayakta duramaz. Tüketim yapmak için
mutlaka üretim şarttır.
Sözcük olarak üretim Osmanlıcada "istihsal" adını alıyordu. İstihsal
sözcüğünün Türkçe ÜRETMEK'ten gelme "üretim" olduğunu bilelim.
ÜRETİM NEDİR?
Üretim deyince ilk akla gelen şey insanın yaşaması için gerekli maddeleri
elde etmesi oluyor. Ancak "madde elde etmek" deyince, bugünkü toplumumuzda
insanı çok şaşırtıcı karışık olaylara alışmışızdır.
Köy ağası da: konağında oturmuştur, adamlarıyla "bey gibi yaşamak için"
ortalıkta kaplıyabildiği toprakları benimsemiştir. 0 toprakta çalışmadıkça
yaşıyamıyacak durumda bırakılmış insanlar: Marabalar, Ortakçılar, Yanaşmalar,
Ameleler, ve ilh. uğraşırlar. Bu uğraşmalarla yaratılan maddelerden Ağa
pazar kanunlarına göre insafına kalmış bir bölük "maddeyi elde eder". Ağa'nın
böyle madde elde etmesi üretim yapması mıdır? Hayır.
Bezirgân ve tefeci hacıağa ile eşraf ta başka türlü davranmazlar. Ellerine
üç beş kuruş para sermayesi geçirmişlerdir. Bu para ile köylüleri, esnafları
ve benzeri sıkışık insanları haraca bağlarlar. Kendi geçimleri için, çoluk
çocuklarının bugün ve yarın rahat etmesi için, öbür dünyaya dek nimetler
sağlamak için "madde elde etmek" zorundadırlar. Bunların madde elde edişleri
üretim yapmaları mıdır? Gene hayır.
Köy ağasının yaptığı madde elde ediş te, tefeci-bezirgân hacıağa ve
eşrafın yaptığı madde elde ediş te "ÜRETiM" yapmak değildir. Hattâ ağalık
ve tefeci-bezirgânlık üretimle doğrudan doğruya hiç ilgilenmeyi sevmezler.
Onların yerine üretimde ortakçılar, yanaşmalar, köylüler ve esnaf: nasıl
isterse öyle çalışsın, "ne işi varsa görsün" yeter ki ağaya ve tefeci-bezirgâna
şu kadar süre için kullandığı toprak veya para (sermaye) karşılığı şu kadar
iradı, faizi ve kârı sağlayıp getirsin. Ondan ötesini ve ondan berisini
ne ağa, ne tefeci ve ne de bezirgân aramaz.
AĞANIN ARADIĞI: mülk edindiği geniş topraklar üzerinde yapılacak üretimin
(madde yaratmanın) biçimi veya yordamı veya verimi falan değildir. 0 ağa,
toprakta çalışmasına MÜSAADE ettiği yarıcının, yanaşmanın; belli bir süre
sonra ağasına sağlıyacağı İRAT (rant) tutarına bakar.
TEFECİNİN ARADIĞI: ödünç verdiği paranın nerede, nasıl kullanılacağı,
yahut bir üretime yâni madde yaratmaya yarayıp yaramıyacağı değildir. 0
tefeci, ödünç para olarak kullanılmak üzere sermayesini kiraya vermiştir.
Köylünün, esnafın, aydının, hatta kapitalistin belli bir süre sonunda tefeciye
sağlıyacağı FAİZ (tefe, rıba) tutarına bakar.
BEZIRGANIN ARADIĞI: satmak üzere parasıyla veya para vaadiyle satın
aldığı maddeleri, karşılığı ödenmek üzere sattığı köylüden, esnaftan, aydından,
hattâ kapitalistten belli bir süre sonunda sağlıyacağı KÂR tutarıdır. Bezirgân
sattığı malın mirasyedice harcanmasından memnun olur, hatırı kalmaz. Yâni,
bezirgân sattığı malın üretici biçimde, üretim uğrunda kullanılmasına aldırmaz.
Bezirgânın mallarını alan kişi ne dilerse yapsın. Yeter ki, malların karşılığını
öderken: bezirgânın o maddeleri satınaldığı paradan çok fazlasını bezirgâna
ödesin.
Bütün bu sebeplerle ağanın, tefecinin, bezirgânın yaptığı sözümona madde
elde ediş: ÜRETİM değildir. Belki üretimin sonunda elde edilmiş ürünleri,
üretmenlerle paylaşmaktır.
Yeryüzünde bir İNSANLAR (canlı kişiler), bir de TABİAT (cansız varlık)
vardır. İnsanın kendisi organlarıyla bir tabiat parçasıdır. Ne var ki,
tabiattan ayrı gibi duran bir bağımsız parçadır. Buna ORGANİZMA denir.
İnsanın organizması ile tabiat arasında yaşama süresince bitmez tükenmez
madde alış verişleri yapılır. Ama, bu alış verişlere "üretim" denmez. Çünkü,
insandan başka her hayvan ve her bitki kendi organizmasıyla tabiat arasında
madde alış verişi yaptığı için ve yapabildiği sürece yaşar.
Oysa insan organizmasının tabiatla yaptığı madde alış verişi ÜRETİM
adını alır. Çünkü, insan tabiatla alış verişini bütün öteki canlı organizmalardan
bambaşka biçimde yapar:
1- Başka her canlı organizma tabiatla madde alış verişini TEK BAŞINA
yapar. İnsan tabiatla alış verişini hiç bir zaman tek başına yapamaz. Daima
tek kişilerin dışında, bütünü ile bir toplumun yarattığı şartlara ve biçimlere
uyarak yapar. Onun için, tabiatla alış verişinde toplumdan gelme bir bilinç
taşır.
2- Başka canlı organizmalar tabiatla madde alış verişini ORGANLARI ile
(yâni, vücutlarının canlı âletleriyle) yaparlar. İnsan tabiatla alış verişini,
insan oldu olasıya, hiç bir vakit yalnız canlı organlarıyla, sırf eliyle
ayağıyla, dişiyle tırnağıyla yapmaz. Toplumdan aldığı düşünce ve davranış
metodlarıyla ve üretim araçlarıyla yapar. Toplumun kişilere hazırca sunduğu
ve kuşaklar kuşağı geliştirdiği METODLAR'a ve ARAÇLAR'a toptan TEKNİK adı
verilir.
Demek insanın bitkilerden ve hayvanlardan başlıca farkı şudur:
1- TOPLUMCUL (sosyal) ilişkiler içinde tabiatla madde alış verişi yapar.
2 TEKNİK ilişkiler içinde tabiatla madde alışverişi yapar.
İşte böyle hem toplumcul, hem teknik yoldan madde alış verişi yapmaya
ÜRETiM denilir. Yâni, üretim deyince gene ortada bir madde alış verişi
vardır. İnsan tabiata kendi vücudunun ve kafasının çalışma gücünü verir;
tabiattan o harcadığı çalışma gücünü sürdürecek maddeleri alır. İş yalnız
tabiatla madde alış verişine kalsa, bu yapılan işe üretim denemez. Onu
bütün hayvanlar yapar. Hattâ toplum içinde bütün hazır-yiyici hayvanlar
da yapar. Ağalar da, beyler de tefeciler de, bezirgânlar da tıpkı hayvanlar
ve bitkiler gibi çevrelerinde buldukları ürünleri ve maddeleri alıp tüketirler.
Ama bu hayvanların, bitkilerin, ağaların, tefecilerin ve bezirgânların
bir maddeyi elde etmelerine üretim adı verilemez.
Üretim: insanın (TOPLUMCUL + TEKNİK)ilişkiler içinde tabiattan madde
alış verişi demektir.
BASİT YENİDEN - ÜRETİM
Toplumun temel ilişkisi üretimdir. Fakat üretim ölü bir formül değildir.
Ancak zıttı ile bir arada bulunan bir gerçekliktir. Üretimin zıttı tüketimdir.
Tüketim olmasa üretim de olmaz. Bu bakımdan her üretim aynı zamanda bir
tüketimdir.
Örnek verelim: üretim sırasında işletilen makineler aşınırlar. Buna
amortisman denir. Türkçesi aşınma payıdır. Demek üretim olayı daha yapılırken
makineler aşınma payı ölçüsünde tüketilirler. Gene öyle, ham-madde ve ilk-maddeler
üretim sırasında toptan harcanıp tüketilirler. İşçinin çalışması birgün
önceden beri geliştirdiği işgücünü üretim sırasında tüketmesi demektir.
Ve ilh... Böylece tüketim için üretim yapmak da ne denli şartsa, en az
o denli üretim yapmak için de tüketim yapmak şarttır. Ne üretimsiz tüketim
olur, ne de tüketimsiz üretim.
Bu diyalektiği unutmamak şartıyla üretim belli olunca, hemen arkasından
tüketimin geldiği, daha doğrusu üretimle tüketimin boyuna bir arada ve
aynı zamanda yapıldığı ortadadır. Ancak bir anlayışa varmak için, teorik
olarak üretim tüketimden ayrılabilir. O zaman yapılan her üretimin yeniden-üretimle
sürüp gideceği kendiliğinden ortaya çıkar.
İnsan her gün ürettiklerini bir yandan da her gün tüketir. Üretim tezdir.
Ama yalnız başına üretim olamaz. Üretim tezinin karşısında onunla birlikte
güreşen antitezi tüketim bulunur ve tüketim yapılacak nesneler bulunmadıkça
üretim yapılamıyacağı gibi, tersi de doğrudur. Bütün üretilmiş nesneler,
tüketilmiyecekse, onları üretmiye kim, niçin kalkışsın? Onun için hayat
üretim teziyle tüketim antitezinin karşılıklı etki-tepkisi, bitmez tükenmez
savaşıdır.
Yeniden-üretim nedir? Üretim teziyle tüketim antitezi arasındaki zıtlığın
ve savaşın üçüncü momenti, yâni sentezidir. Bugün ürettiğimizi tükettik
mi, yarın yaşamak için yeniden-üretmek zo- runda kalırız. Buna YENİDEN-ÜRETİM
adını veriyoruz. Yeniden-üretim olur olmaz, hemen gerçeğin diyalektiği
ile bu sefer yeniden-üretimin kendisi tez hâline döner. Dünkü ilişkilerimiz
için yeniden üretim sentezi olan çalışmamız; bugünkü ilişkilerimiz içinde
artık yeni de olsa yalnız bir üretim tezidir. Hemen o üretim tezinin karşısına
yeniden bir tüketim antitezi geçer, boğuşurlar. Zıtlıkların mekanizması
ile birbirlerini mani- velâ kolları gibi "kaldırırlar". Onların yerini
bir başka sentez: ikinci bir YENİDEN-ÜRETİM tutar. Ve üretim hayatı böylece
sürüp gider.
İnsanoğlu kendini bildi bilesiye kaç türlü yeniden-üretim biçimi görüldü?
Marks baba KAPİTAL kitabında başlıca iki türlü yeniden-üretim sayıyor:
1- BASİT yeniden-üretim, 2- GENİŞ yeniden-üretim...
BASiT YENİDEN-ÜRETİM: Bugün toplumun ihtiyacı olan maddeleri tükettik.
Yarın üretim yapacağız. Ne kadar? Tükettiğimiz kadar. İnsanlar böyle her
üretim süresinde tükettikleri maddeler kadar yenilerini üretirlerse, yaptıkları
işe BASİT YENİDEN-ÜRETİM denir. Demek basit yenidenüretimde TÜKETİM egemen
güç olur.
GENİŞ YENİDEN ÜRETİM: Bugün toplumun ihtiyacı olan maddeleri tükettik.
Yarın üretim ya- pacağız. Ne kadar? Tükettiğimizden daha aşırı miktarda.
İnsanlar yaptıkları her üretim süresinde tükettikleri maddelerden çok fazla,
daha aşırı yeni maddeler üretirlerse, yaptıkları işe GENİŞ YENİDEN-ÜRETİM
denir.
Hangi toplumlarda üretim basit yenidenüretim biçiminde olur? Hangilerinde
üretim geniş yeniden-üretim biçiminde olur? Bu soruya verilecek karşılığın
daha iyi anlaşılması için, yukarıda yeniden-üretimin tanımlanması yapılırken
söylediklerimiz gözönüne getirilmelidir. İnsanoğlu yeniden-üretimini üretmen
olarak kendi İHTİYACI için yapıyorsa, yeniden-ürettikleri kendili- ğinden
basit yeniden-üretim olur. Gerçi ihtiyacın sınırı yoktur. Boyuna topluma
göre, zamana göre, yere göre değişir. Ama bu değişen ihtiyaçlara göre üretim
yapılıyorsa, tarihte görülen bütün kapitalizm öncesi toplumlarda olduğu
gibi, yeniden-üretim BASİT biçimli olur; değişen ihti- yaçlara göre yeniden-üretim
de değişerek tıpatıp belli bir süre içindeki toplum ihtiyaçlarını karşılar.
Kapitalizme gelinceye kadar yeryüzünde egemen olan bütün üretim biçimleri,
yalnız TÜKETMEK amacıyla yapıldıkları için, oralarda egemen olan da basit
yeniden-üretim idi.
TÜKETİM İÇİN ÜRETİM
Toplumda insanlar ne vakit yalnız ve sırf TÜKETIM için ÜRETİM
yaptılar? İşte bir soru ki, Tarih-öncesinden bugüne dek insanlığın bütün
başından geçenleri gözönüne getirmeyi ister.
İlkel Sosyalist toplumun, yani Tarihöncesi Komunanın insanları için
üretim: sırf tüketilecek nesneleri sağlamak uğruna yapılır. 0 zamanki çalışma
şartlarına göre insanlar ilkel bir plân güderlerdi: belirli bir süre içinde
neleri tüketmek istiyeceklerini aşağı yukarı tasarlarlardı. Ona göre tükettikleriyle
orantılı olarak yeniden-üretim yaparlardı. Biraz fazla, biraz eksik: yeniden-üretimin
sağladığı maddeler tüketimle ayarlanabilirdi.
O ayarlamada bütün Kankardeşlerinin çıkarları gibi durumları da eşit
ve aynı idi. Yenidenüretim tüketilenden azca ise: gelecek yeniden-üretim
ona göre arttırılırdı. Tüketim azca ise, fazla gelen maddeler ya saklanır,
saklanamazsa bırakılır, yahut konu komşuya sunulurdu. Böylece Tarihöncesi
toplumunda basit yeniden-üretim kendiliğinden imişçe ayarlanarak egemen
olurdu.
Medeniyetten önce Yukarı Barbarlık konağında Tarım (ziraat) keşfedildi.
Tarım üretimi: ne avcılıkta, ne çobanlıkta görülmemiş bir madde bolluğu
getirdi. İnsanların tüketim ihtiyaçları da o saat yükseldi. Üretim ne denli
VERİMLİ ve çok bereketli olduysa, tüketim de karşılık olarak o denli ALIMLI
ve çok harcamalı yapıldı.
Orta Barbarlıkta Çobanlık keşfedildiği zaman da aynı şey görülmüştü.
Sürü'nün getirdiği olağanüstü bol yeniden-üretim ondan aşağı kalmaz bol
yeniden-tüketimlerle karşılanmıştı. Çobanlıktan önce Aşağı Barbarlık konağı
Çömlekçiliği keşfedince Vahşet zamanı tüketimden fazla gelince atılan maddeler,
kap-kaçak içinde daha iyi korunup saklanabildi.
Bütün bu Tarihöncesi ilkel toplumlar için üretimle tüketim otomatik
denilecek basitlikle birbirini ayarlıca güttü.
Medeniyetle birlikte ne oldu?
Toplum sahnesine çok yavaşça ve sinsice, ama hiçbir adım gerilemeye
katlanmaksızın ilerliyen yeni tip bir insan sınıfı çıktı. Bu türedi sınıfa
TEFECİ-BEZİRGÂN sınıfı denildi. Tefeci-Bezirgân sınıf para gücünü elinde
tutuyordu. Onun amacı ve görevi: PARA İLE PARA kazanmaktı. İnsanların muhtaç
oldukları maddeler üretilir mi? Yoksa tüketilir mi? Tefecilerle bezirgânlara
bu vız gelirdi. Onlar, üretim şöyle dursun, tüketim işini bile: Para (FAİZ
veya KÂR) sağlamak için gözönünde tutuyorlardı.
Üretim tüketimi karşılar mı? Tüketim üretime denk gelir mi? Tefeci-Bezirgân
böyle şeyleri akıldan geçirmeyi budalalık sayardı. Üretimle tüketimi ayarlamak
ne gezer? Bu ayar ne denli bozulursa, Tefeci-Bezirgân o denli çok para
kazanırdı. Tüketim ne denli çok ve üretim ne denli az olursa: Tefeci ve
Bezirgâna o kadar çok yağlı kazanç kapıları açılırdı. İşte bugüne değin
Türkiyemizin trajedisi bu ekonomik kaynaktan çıkar. Tefeci-Bezirgânlarımıza
şöyle bir bakmak, onların toplum yaratıcılığı karşısında olumsuz ciğerlerini
okumaya yeter.
Ne var ki, Medeniyet dediğimiz parlaklığı ile gözleri kamaştıran toplum
biçimi ortaya çıkmıştı ve bu Medeniyetin dinamik gücü o kaygısız ve ayarsız
Tefeci-Bezirgân sınıfları oldu. Ekonomiye de onların damgası vuruldu. Kadîm
ekonomi biçiminde üretim temeli Tefeci ve Bezirgânların başlıca çapul
kaynakları idi. Ama Tefeci ve Bezirgânlar bu temelle doğrudan doğruya uğraşmıyorlardı.
Tarım küçük ekincinin üretimiydi. Zanaatlar tarımın eki gibi işliyen küçük
âletli emekçilere dayandı: Yâni, toplumda üretim yapanlar bugünkü adlarıyla:
KÖYLÜLER ile ESNAFLAR oldu.
İlkel Sümer kentlerinde, sonraki Akdeniz kentlerinde: Toplum adına yapılan
ilk üretim kollektif ekincilik ve zanaat oldu. Yalnız bu kollektif üretim
çok sürmedi. İşbölümü arttıkça herkes kendi tarlasında, kendi dükkânında
çalışır duruma geldi. Toprak bir yana bırakılırsa, geri kalan bütün taşınır
çalışma araçları küçük ölçüde aygıtlar ve avadanlıklardı. Bir küçük sabanı
olan köylü bir çift öküzle sürebildiği yerde üretim yaptı. örsü çekici
bulunan zanaatkâr onlarla çalışabildiği dükkâncığında zanaat üretimi yaptı.
Her iki durumda da toplum üretimi KÜÇÜK ÜRETİM oldu.
Tefeci-Bezirgân sınıfı bu durumdan hinoğlu hince yararlandı. Küçük üretmenler
(Köylüler ve Esnaflar) birbirlerinden habersizce üretim yapıyorlardı. Onların
yaptıkları ürünleri pazarda karşılaştırmaktan başka geçim yolları yoktu.
Kent kapalı küçük bir hisarcık iken, küçük üretmenler ürünlerini kendi
elleriyle pazara getirip değiş edebilirlerdi. Kent hisarları yıkılıp pazar
genişleyince, alıcılarla satıcıların doğrudan doğruya üretmenler olması
önce güçleşti, sonra imkânsızlaştı.
Kent duvarları çatlayıp aşındıkça, eski Kent pazarı Kentlerarası pazar
hâline geldi. Medeniyet kentleri dışında dünya Barbarlarla dolu idi. Kentlerle
Barbarlar arası alışveriş daha uzak pazarları zorladı ve böylece insanlık
ölçüsünde Evren Pazarı doğdu.
Bu kadar genişlemiş pazarlar üzerinde doğrudan doğruya üretmenler (müstahsiller)
ile tüketmenler (müstehlikler) bizzat boy gösteremezlerdi. Her üretmen
aynı zamanda tüketmendi. Her tüketmen de aynı zamanda üretmendi. Böylece
bütün üretim yapan insanların arasındaki ilişkilere birtakım ARACILAR karıştı.
Bu aracılar başlıca iki türlü idiler. Ya doğrudan doğruya ürünleri matah
biçimine sokup üretmenden tüketmene aktarıyorlardı. Bu aktarma sayesinde
KAR kazanan BEZİRGÂN oluyorlardı. Yahut başka bir mekanizma işliyordu.
Küçük üretmenler, ister üretim ister tüketim alanında olsun, sık sık darda
kalan kişilerdi. 0 zaman geçimleri veya üretimleri için para bulmak zorunda
kaldılar. Onlara para kiralıyan kimseler FAİZ almadan bunu yapmadılar.
Böylece bir bölük aracılar TEFECİLER haline girdiler.
Ancak dikkat edelim. Aracılık yapan Tefeci-Bezirgânların üretimle doğrudan
doğruya, ilgileri yoktur. Onlar üretimle değil, ÜRETMENLERLE ilişkilidirler.
Üretmen köylü yahut zanaatkâr olmuş, üretimi falan yahut filân araçla
yapmış, çalışırken şu veya bu usulü kullanmış: Tefeci-Bezirgân oralı bile
oimaz. Bu durumun sonucu şöyledir: Antika Medeniyetler çağı boyunca ÜRETİM
tefeci-bezirgânların elinde değildir. Onlardan bambaşka, hattâ Tefeci-Bezirgân
ile taban tabana zıt, ayrı sınıf insanların elindedir. Normal olarak dolaysız
üretmenler küçük köylüler ve esnaflardır. Bu şartlar altında Tefeci-Bezirgân
sınıfı: yapılan üretimi istediği kadar sömürsün, o üretimin ne biçimiyle,
ne yordamıyla ilgilenmez. Hatta, işaret ettiğimiz gibi, üretim ve tüketim
buhranlarından hoşlanır. Bir üretimin olup olmayışına aldırmaz.
Asıl üretmen olan küçük üreticilerin ise: 21 üretim yapmaktan bir tek
amaçları vardır. 0 da kendi kendilerinin ve çoluk çocuklarının geçimini
sağlamaktır. Yâni, küçük üretmen yalnız ve sırf TÜKETiM için ÜRETİM yapar.
Küçük üretmenler (Köylüler ve Esnaflar) Tarih boyunca ilkel sosyalizmden
kalma Komuna gelenekleri dışında pek az bağımsız ve hür üretmen oldular.
Bezirgân ilişkilerin sömürüsü altında kıvrandılar. Aynı Bezirgân ilişkilerin
sık sık zincirlerinden boşandırdığı sosyal altüstlüklerde kolayca ezildiler.
Bellibaşlı hiçbir kesin tarihcil rol oynıyamadılar. Hele ileri Medeniyet
çağlarında Köle veya Serf değilseler, ya şakşakçılık ettiler, yahut bilinçsiz,
plânsız, ütopist patlangıçlar yaptılar, isyanlar çıkardılar. Arasıra beliren
hür ve yarı-bağımsız küçük üretmenlik çağlarının sonu hep onların aleyhine
döndü.
Kent içinde zamanla parababası olan Tefeci-Bezirgânlar: toprak satın
alıp Bey ve Efendi oldular. Yahut sivrilen toprak sahipieri yer ve para
edindikçe Tefeci-Bezirgân kesildiler. O zaman üretmenlerin, Köylü ve Esnafların
üstünde bir EGEMEN SINIF doğdu. Bu klâsik ve normal diyebileceğimiz birinci
tip gelişim oldu.
İkinci tip gelişim daha farklı idi. Gene Tefeci-Bezirgân ilişkilerin
yönelttiği alanlarda Medeniyetlerle Barbarların kanlı çatışmaları oldu.
Medeniyetin çöküş çağında Tarihcil Devrimler patlak verdi. 0 devrimleri
başaran Barbarların şefleri kendi toplumlarının üzerine çıktılar. Sosyalist
Kankardeşlerine karşı Medeniyetin eski egemen sınıfları ile birleştiler.
Her iki biçimde de ortaya çıkan EGEMEN SINIF kendi toplum durumunu ve
çıkarını sağlıyabilmek ve çıkan ihtilâflarla toplumun havaya uçmasını
korumak için kendi sınıf teşkilâtını, yâni DEVLETİ kurdu. Devlet gücünü
ellerinde tutan egemen sınıflar kendi geçimleri bakımından üretimle ilgilendiler.
Siyasî üstünlükleri sayesinde ekonomik veya lüks ihtiyaçlarını küçük üretmenlere
yaptırdıkları ürünlerle sağladılar. Böylelikle, onlar da üretimle doğrudan
doğruya ilgilenmiş oldular.
Ancak, toplumun temelini teşkil eden üretim biçimi eskiden ne ise öyle
kaldı. Egemen sınıflar Kent içinde türedikleri zaman EFENDİ (Köle sahibi)
adını aldılar. KÖLE'leri yalnız kendi ihtiyaçlarını karşılamak üzere üretimde
çalıştırdılar. Böylece üretim gene tüketim için yapıldı.
Egemen sınıflar Kent dışındangelme Komunanın Barbar Şefleri ile kaynaştıkları
zaman BEY (Derebeği) adını aldılar. SERF'leri (toprakbentleri Osmanlı deyimiyle:
"Yerlerin esirleri" ni yarı-köleleri) sırf kendi ihtiyaçlarını karşılamak
üzere üretimde çalıştırdılar. Gene tüketim için üretim yaptırdılar.
Efendilerle Beyler üretimle Tefeci ve Bezirgândan daha dolayısızca bağlı
idiler. Efendi: toprağında tarım ve zanaat işlerini yapan üretmenlerin
YAŞAMALARINA müsaade etmek için tüketim maddeleri üretmelerini istedi.
Amacı Kölelerinin yarattıkları ürünle EFENDI GİBİ yaşamak idi. Efendinin
Kölelerinden beklediği üretim: sırf kendi tüketimi için yapıldı.
Bey: toprağinda tarım ve zanaat işini yapan üretmenlerin (Serf köylülerin,
Reâyâ esnafların) ÇALIŞMALARINA müsaade etmek için yaşamalarını istedi.
Amacı, Serflerinin yarattıkları ürünle BEY GİBİ geçinmekti. Yâni, Beyin
de Serflerinden beklediği üretim: kendi tüketimi için oldu.
Böylece Kadîm dünya, bir zıtlıklar mahşeri oldu. Bir yanda Tefeci-Bezirgân
ilişkileri yeryüzünde kıyametler kopardı. Öte yanda aynı Bezirgân ekonominin
temelindeki küçük üretmenlik hiç değişmeksizin olduğu gibi kaldı. Antika
Medeniyetlerin ne ALT (Köle-Sert) sınıfları, ne ÜST (Efendi-Bey) sınıfları
için tüketim yapmaktan başka bir maksatla üretim yapmak bilinmedi.
Tefeci-Bezirgân ister küçük üretmen olarak bağımsız köylüler veya esnaflarla,
ister büyük Latifundialar, Mâlikâneler, Çiftlikâtlarda çalışan Köleler
ve Serflerle alışveriş yapsın, ister Kent Despotları ile yahut Efendi ve
Beylerle alışveriş yapsın: "Aracı" olmaktan öteye geçemedi. ÜRETİME el
atamadı. Üretimden kâr veya faiz aldı. Üretimi güden durumuna sokulmadı.
Efendilerin üretimden bekledikleri şey: kendi rahat saltanatlarını sürdürmek
için gerekli tüketim maddeleri idi. Beylerin üretimden bekledikleri şey
bundan başkası değildi, Tefeci-Bezirgânların üretimden değil, üretmenden
bekledikleri iki şey vardı: biri Kâr, ötekisi Faiz idi. Onun dışında üretime
katılmadı.
Bu sebeplerle 7 bin yıllık Antika Medeniyetler battılar, çıktılar. Hepsinde
Tarih boyunca yeniden üretim hep BASİT YENİDEN-ÜRETİM olarak kaldı. Kapitalizme
gelinceye değin üretimin ağır basan amacı TÜKETiM oldu. Tüketim ise, tüketicilerin
ihtiyaçları ile ayarlandığından, belirli seviyesinden pek ötelere geçemedi.
Ancak Kapitalizm ile birlikte basit yeniden-üretimin yerine GENİŞ YENİDEN-ÜRETiM
yordamı geçebildi.
KAPİTALİST ÜRETİM YORDAMI
Kapitalizm geniş yeniden-üretim sistemidir. Bunun ne demek olduğunu
anlamak için konuyu birkaç başlık altında özetliyelim.
a) SERMAYE ve FAİZ
Kapitalistçe üretim, Tefeci-Bezirgân medeniyetlerinde görülen üretimin
taban tabana zıddı oldu.
Tefeci-Bezirgân sermaye, üretimin biçimi, yordamı ve amacıyla hiç ilgilenmiyordu.
Kapitalist sermaye: daha doğarken, yepyeni, o zamana dek görülmemiş
bir üretim yordamı kurdu. Ona kapitalist üretim yordamı denildi. Çünkü,
üretime damgasını vuran ilişki Modern kapitalistçe bir ilişki idi. Kapitalist
ilişkilerin geliştiği toplum birdenbire Kapitalizm adını alan bir biçime
girdi.
Kapitalizmde üretim deyince gözümüz önüne ne gelir? Biliyoruz, KAPİTALİST
adını alan kişi ilkin sanıldığı gibi cebi para dolu bir Kaarun değildir.
Kapitalistin en birinci karakteri GİRIŞKİN (müteşebbis) kişi olmasıdır.
Girişkinliği nereden gelir? O zamana dek görülmemiş bir üretim yordamını
kotarmasından ileri gelir. Bu kotarış sırasında kapitalist: "SERMAYE SAHİBİ"
adını alır. Ancak, aslına bakarsak, kapitalist yalnız sermaye ilişkileri
bakımından sermayenin sahibi gibi görünür. Klâsik anlamda kapitalist ise,
kullandığı sermayenin MÜLKİYETİ'ne sahip olmaktan uzaktır. 0 sadece bir
girişkindir ve girişkinliği ile bir yerden bir sermaye bulmuştur. Yâni
kapitalist cebinde hazır olan parayı kullanmaz. Başkalarının ceplerinde
veya küplerinde yahut kasalarında duran paralarını ödünç olarak alıp kullanır.
İş buraya geldi mi, kimse parasını kapitaliste bedava vermez. Kapitalist
girişkinliğini göstersin diye ona babası hayrına para veren dünyada görülmemiştir.
Yahut, daha doğrusunu söyliyelim. Öyle bir hâl: Türkiye dışındaki dünyada
görülmemiştir. Herkesin bildiği gibi, Türkiye'de işler bir hayli bambaşka
olmuştur.
Türkiye'de BATILILAŞMA aşkı ile tam tersine bir gidiş olmuştur. Bir
"DEVLET BABA" yetiştirmişizdir. 0, bütçesi ile, bankaları ile, tahsisleri
ile, tâvizleri ile, primler ile, takaslar ile, kayırmaları, ödenekleri,
ve ilh. ile, bir Devlet baba değil, kapitalistler için gökten inmiş bir
Noel Baba'dır. Bütün bahşişlerini burada saymakla bitiremeyiz. Ancak, biraz
dikkat eden herkesin gördüğü gibi, bizim Devlet baba kapitalistlerimize
bedavadan milyonlar ve yüzmilyonlar sunmak için yaratılmıştır. illâ ki
kapitalist yaratacaktır.
Yaratabildi mi? Gözlerimiz önündedir. Devlet baba kapitalist ağalara
hiç yoktan ve hazırdan sırf para kazanmaları için paralar ve imkânlar vermekle,
kapitalistlerimizdeki GİRİŞKİNLİK ruhunun köküne kibrit suyu dökmüştür.
Ve milletin başına girişkinliğini yitirmiş, hazır yeyici, vurguncu bir
derebeği artığı yapma kapitalist sınıf türetmiştir. Bütün felâketlerimizin
temeli de burada başlamıştır.
Tekrar edelim. Kapitalist demek, Girişkin demektir. Böyle iken Devlet
babanın kapitalistlerimizi sümbül bebek tohumu gibi pamuklar içine sarıp
milletin canı ve kanı ile doyurması girişkinliği öldürmesi olmuştur. O
yüzden kapitalizmimiz daha doğarken ölü doğmuştur. Devletçilik dediğimiz
ebe: Kapitalistlerin biricik olumlu karakterlerini, girişkinliklerini hiçe
saymakla olumsuzlukların en kötüsüne düşmüştür. Solcularımıza dahi bir
türlü anlatamadığımız şey Devletçiliğimizin bu kaş yapayım derken, göz
çıkaran trajedisidir. Kapitalist yapayım derken, Devletçiliğimiz girişkinliği
çıkarıp atmıştır. O zaman ortaya bizim bize benzeyen ANORMAL kapitalizmimiz
fırlamıştır.
Normal kapitalistin kendisi de kimseden babası hayrına on para istiyecek
enayi açıkgözlerden değildir. Kapitalist, girişkinliği sayesinde ortalıkta
yararlı, verimli iş alanları açarak ve parası olanlara temiz kazanç göstererek
gerekli sermayesini toplar. Yâni, kapitalist sermayeyi kira ile aldığı
kimselere; karşılık öder. Bu sermaye kirası ödenen karşılık kazanca FAİZ
denir.
Böylece Kapitalizm normal olarak daha doğarken hattâ doğabilmek için
yanıbaşında sırf para işleriyle uğraşan bir zümre yaratır. O zümreye vaktiyle
Sarraf derlerdi. Şimdi topuna birden Bankacı adı veriliyor. Başka deyimle,
Kapitalizm sermaye bulmak için bankalara başvurur. Sarraflar, bankerler,
sigortacılar, borsacılar ve ilh. bir sürü para oyuncuları asıl girişkin
kapitalist sayesinde sermayelerini işletirler. Eğer ortada olumlu iş yapan,
yaratıcı ve üretmen bir girişkin, kapitalist zümresi olmasa, bu para kapitalistleri
yaşıyamazlar.
Gelin görün ki, Türkiye'de her işimiz gibi bu iş te tersine dönmüştür.
Girişkin kapitalistler için bankalar açılmamıştır. Tam tersine, bankalar
için yâni bankalara faiz yığmak için bütün bir millet seferber edilmiştir.
Bu, millet ölçüsünde faizci sermaye sömürüsü, ancak keyfi isterse ve o
da Devlet babanın binbir imtiyazı tekeline geçerse, o zaman birkaç girişkin
kapitaliste üç beş kuruş sermaye sağlamayı lütfeder. 0 yüzden Türkiye'de
azgın ve aşırı faizci bir sermaye zümresi saltanatı sürerken, girişkin
sanayici kapitalizm bir türlü gelişkin olamamıştır.
b) İŞYERİ ve İRAT
Ancak biz Türkiye'deki Devletçi onarmal kapitalizmi bir yana bırakalım,
normal kapitalisti izliyelim. Tek başına girişkin kapitalist eline geçirdiği
para sermaye ile ne yapabilir? Hiçbir şey, Oturup yese, o sermayeyi
üç günde kediye yükler, yahut yeyip tüketir. Kapitalist kişi yalnız başkalarının
paralarını faiz vaadederek cebine toplamakla kalsaydı, o parayı
üç beş günde harcar, mirasyedi bir dolandırıcı durumuna düşerdi.
Bizde sık sık görülen ne yazık ki bu olmuştur. Mirasyedilik, dolandırıcılık,
rüşvet, iltimas ve arkasından iflâslar, konkordatolar birbirini kovalar.
Çünkü, bizim "kapitalist" dediklerimiz, girişkin kişi olmaktan çok, babasından
yahut Devlet babasından kayrılarak ele geçirdikleri hazır paraları "Sermaye"
diye kuşa çevirirler.
Girişkin kapitalist kişi eline para geçer geçmez önce kendisine bir
İŞYERİ edinir. Kapitalist bu işyerinin sahibi midir? Görünüşte öyledir.
Aslına bakarsak o da değildir. Klâsik anlamıyla ka- pitalist, açtığı işyerinin
MÜLKIYETİNE SAHİP değildir. Parayı nasıl kiraladıysa, girişkinliği sayesinde
bulduğu sermaye ile işyerini de öylece KİRALAMIŞTIR.
Kimden? Kiralanan yer arsa ise toprak beyinden, yapı ise emlâk efendisinden.
Çünkü bir ülkenin işyeri olmaya elverişli topraklarını ve yapılarını eline
geçirmiş bulunan Ortaçağ yadigârı, derebeği artığı bir sosyal sınıf vardır.
Bu sınıf kapitalist çıkarı bakımından yeryüzünden kaldırılmak gerekirdi:
Ama, kapitalist sınıfı bunu halk uyanır korkusuyla yapamamıştır. Yâni toprağı,
hava ve su gibi millet malı hâline sokamamıştır. 0 yüzden kapitalistler
işyeri kurabilmek için toprak ve yapı sahiplerine başvurmak zorunda kalırlar.
Toprakların ve yapıların sahipleri kâpitaliste yerlerini babaları hayrına
vermezler. Bunu, yâni elindeki yeri ne sahibi kimseye verir, ne de kapitalist
böyle bir şeyi kimseden istemiye kalkışacak denli akılsız ve densizdir.
Hiç değilse Türkiye dışında işler böyledir.
Ne var ki, Türkiye'de bu mekanizma dahi inanılmıyacak kertede tersine
işlemiş ve işlemektedir. Bir Devlet baba yetiştirmişizdir. Bu Devlet baba,
ilkin topraklar üzerinde derin bir adâlet duygusu beslemiş ve yaratmıştı.
Osman Gaazi'den beri fethettiği toprakların çoğunu "MİRİ ARAZİ" yapmıştır.
Bu toprakların rakabesini (yâni mülkiyetini) "BEYTÜL MAL'İ MÜSLİMİN"e (yani
Müslümanların mâlevine) düşürmüştür. Bütün Müslümanların ve hepimizin malı
olan geniş topraklar üzerine gitgide Devlet baba mal sahibi gibi oturmuştur.
Sonra beğendiğine o Müslümanların ortak malını kitabına uydurup
aktarmıştır.
Kırım savaşından beri "BATILI MÜTTEFİKLERİMİZ" sahneye çıkmışlardır.
"MÜZAHERET" (arka çıkma) "MUAVENET" (yardımlaşma) adları altında içimize
işlediler. Meşhur "BATICILIĞlMIZ" burada da imdadımıza yetişip iflâhımızı
kesti. Bütün o millet malı olan geniş toprakları ve bayındırlıkları bir
kalemde: milletin ortak malı olmaktan cıkardık. "TANZiMAT" dedik. "Kanun'u
Esasî" dedik. "Meşrutiyet" dedik, "Cumhuriyet" dedik: en sonunda o muazzam
zenginliklerimiz "kapanın elinde kaldı."
Kapan da kaçanların çoğu: bizim Âyan (senatör) ve Eşrâf (Tefeci hacıağa)
dediklerimiz oldu. Aynı yerler milletten aşırılarak "Kapitalist" adını
alan kişilere de yok pahasına kaptırıldı. Böylelikle bir çeşit derebeği
artığı zümre kesilen yerli millî kapitalistlerimiz, modern kapitalist üretimini
Türkiye'de kurmak zahmetine katlanmadılar. Bir çeşit kolay arazi sahipleri
durumuna girdiler. Türkiye'de kapitalizm bir yol daha vurguncu, türedi
bir sermaye çapulculuğuna döndü. Normal kapitalizmin gelişimi kısırlaştı.
Gerçi normal kapitalist sınıfı zerrece burnunun ucunu görür ülkücü bir
sosyal girişkin kişilerden derlenseydi, daha kendi ihtilâlini yaparken
toprak beylerini ve taşra ağalarını ve eşrâfını ortadan kaldırırdı.1789
Fransız Ihtilâli'nde o işi denemeye kalkıştı, eline yüzüne bulaştırdı.
Fransız ihtilâli'nden sonra ortaya çıkan bütün burjuva devrimleri, Fransız
burjuvazisinin ağzı yanıklığından. ders çıkardı. ilk fırsatta derebeği
artığı sınıflarla sarmaş dolaş oldu.
Yalnız Batıda kapitalizm kuvvetle geliştiği için, kapitalist üretimi
bu derebeğ artığı toprak bey ve ağalarını kapitalizmin dümen suyuna soktu.
Onları kapitalizmden sağlıyacakları kazançlarla burjuva toplumuna yerleştirdi
ve bu kapitalist sınıfın dışında ikinci bir üst ve egemen sınıf olarak
EMLÂK VE ARAZİ SAHİPLERİ sınıfı hâline getirdi.
Yâni, hava ve su gibi Tanrının herkes için eşit yarattığı toprağı kapitalist
sınıfı dahi millet malı hâline getiremedi. Ancak küçük üretmenleri mülklerinden
etti (ekspropriasyona uğrattı). Alınteri ile yaşıyan küçük ekincileri tarlalarından
kaçırttı. Küçük esriafları dükkânlarını kapamak zorunda bıraktı. Kapitalist
rekabeti küçük mülklüleri eritirken, onlara karşılık büyük emlâk ve arazi
sahipleri sınıfına büyük parsayı toplattı.
Kapitalist sınıfı Ortaçağda bütün halk gibi derebeği sınıfının zılgıdı
altındaydı. Derebeği isterse, kapitaliste girişkinlik yaptırır, dilerse
kırbacını şaklatıp girişkinin sermayesini elinden alırdı. Kapitalizm siyasi
iktidarı eline alınca, vaktiyle çektiklerini unuttu. Devlet babanın gücünü
eski derebeğilerin artıkları ile paylaştı. Parlâmentolar bu paylaşımın
açık veya kapalı karaborsası oldu.
Ancak Türkiye'de uzun yıllar derebeği artıkları kapitalizme üstün ve
baskın çıkmanın yolunu yabancı şirketlerle kaynaşmakta buldu. Yabancı Finans-Kapitale
Türkiye topraklarını yalnız açık pazar ve ucuz ham-madde, işeli deposu
gibi sunmakla kalmadı, verdiği (saltanat zamanı açık, son- ra üstü kapalı)
imtiyazlarla memleketi yarı-sömürge durumuna soktu. O yüzden memleketin
sırtına kambur üstüne kambur bindi. Batıda kapitalizm yalnız emlâk ve arazi
sahiplerine haraç vermekle yetindi. Türkiye'de bu haracın üstüne yabancı
haracı da binerek, sömürge geriliğini katmerleştirdi.
Ancak, bizi bırakalım. Normal, yâni olağan saydığımız Batı ülkelerinde
klâsik Kapitalist sınıfın toprak alanında yaptığı hiçbir değişiklik olmadı mı?
Oldu. Hem de bu, gözle görünmez büyücek bir devrime benzedi. Eski
derebeğilerin sırf keyif için kısır ve beyinsizce sömürüp ezme sistemini
kaldırdı. Onun yerine, akıllıca ve düzenlice hesaba dayanır bir ekonomi
ve politika sistemi geçirdi.
Emlâk ve arazi sahiplerinin ellerindeki toprakları ve yapıları, kapitalist
işyeri durumuna soktukça: sahiplerine RANT, Türkçesi İRAT denilen çıkarı
sağladı. Ve sağlar sağlamaz, "dolunca ablar, döndü dolaplar": eski derebeği
sisteminde bey isterse kapitalisti yaşatıyordu. Şimdiki düzende politika
ve ekonomi bakımından kapitalist eski derebeği artıkları sınıfı yaşatıyor
oldu. Çünkü, emlâk ve arazi sahipleri kapitalistten aldıkları iratla geçinmeğe
başladılar. Yâni, toprak beylerinin ekmeğini kapitalist kırdı. Toprak
beği yaşamak için, ama ağa ve bey gibi yaşamak için, artık kapitalistin
eline bakıyordu. Daha yüksek irat almak için: kapitalistin daha çıkarlı
işler görmesine ve daha uzun ömürlü olmasına can ve yürekten çalıştı. Bu
az buz değişiklik değildi.
Onun için, kapitalizmin İratla yaşatır olduğu ve üstte tuttuğu ikinci
egemen sosyal sınıfa artık DEREBEĞİ SINIFI denilmedi. O tarihe karıştı.
Yerine kalan hazır yeyici sosyal sınıf: kapitalizmde ne denli asâletler
ve şerefler taslarsa taslasın, İKİNCİ egemen sınıf durumuna girdi.
Büyük toprak beyleri, çiftlik ağaları, eşrâf ve âyan, emlâk ve akar
sahipleri hep birden kapi- talistin girişkinliğine sığındılar. Yatıp kalkıp
sermayenin âfiyetine dua ettiler. CHP'lerin, DP'lerin AP'lerin, CKMP'lerin,
MP'lerin, YTP'lerin bizde göklere çıkardıkları ülkü ve "HUZUR" buradan
kaynak aldı. TİP liderlerinin ikide bir lâfla saldırıp, işle savundukları
durum da ters yoldan yürü- mekle beraber gene aynı kaynaktan güç alır.
KAPİTALİZM ve GENİŞ YENİDEN
ÜRETİM
İşte, kapitalist üretim yordamı deyince akla gelen ilk iki girişkinlik
budur: Burjuva adlı girişkin kişi özel teşebbüsüyle BANKER'den para, BEY'den
işyeri kiralar. Ama bununla kapitalizm olmaz. Kapitalizm dört ayaklı bir
masaya benzer. Henüz ortada iki direk vardır: 1 - İşyeri için İrat, 2 - Sermaye
için Faiz... Masanın ayakta durabilmesi için iki ayak daha lâzımdır: 3 -
işçiye Ücret, 4 - Kapitaliste Kâr...
c) KAPİTALİST ÜRETİMDE
ÜCRET VE KÂR
Sermayeyi ve işyerini bulduktan sonra, kapitalistin yaptığı iki girişkinlik
daha gelir:
1- Kapitalist sermayenin bir bölüğü ile (yâni DEĞiŞMEZ SERMAYE ile)
âletleri ve hammaddeleri ve ilk-maddeleri satınalır. (Aletler ve makineler
gibi bir üretim süresince tükenmiyen cansız nesnelere FİKS: SABİT SERMAYE
denir. Bir üretim döneminde tükenen cansız nesnelere MÜTEDAVİL, yâni elden
ele geçer SERMAYE, bir bakıma DÖNER sermaye denir.)
2- Kapitalist sermayenin öteki bölüğü ile (yâni, DEGİŞİR SERMAYE ile)
işçilerin, -emeklerini değil;- işgücü adını verdiğimiz emek güçlerini satınalır.
(Bu satınalma işçinin hür kalması şartına bağlıdır. İşçinin hür kalması
için belirli bir süre ötesinde işgücünü toptan satmamış olması gerekir.)
Bu söylediğimiz iki işlem klâsik kapitalizm için doğrudur. Türkiye'de
işçi sınıfının yararına yapıldığı öne sürülerek göklere çıkarılan son Grev
ve Toplu Sözleşme Kanunları: işçileri en az iki yıl için belirli mukavele
ile işgüçlerini işverene toptan sattırmaktadır. Bu bakımdan Kanun, hür
olması gereken modern işçiyi patronuna iki yıl bağlı bir çeşit değişmez
köle durumuna sokmaktadır.
Hukuk bakımından kapitalist adlı işveren: tuttuğu işyerine yerleştirip
çalıştırdığı DEĞİŞMEZ SERMAYE (âletler ve ilk-maddeler gibi üretim içinde
değerleri değişmiyen nesneler) ile DEĞİŞİR SERMAYE`nin (üretim sırasında
kendi değerinden aşkın bir emek ve dolayısile artı-değer yaratan işgücünün)
sahibidir. Hem de bu sahiplik tam ve gerçek KİŞİ MÜLKİYETİ biçimindedir.
Çünkü, işveren gerek değişir, gerek değişmez sermaye karşısında MÜLKİYET
adıyla bilinen bütün tasarruflara hak kazanmıştır. Cansız âletlerini ve
âletler üzerinde çalıştırdığı canlı işgüçlerini kendi malı sayar. Kanunlar
da ona bu hakkı tanır. İşveren o mallarını isterse satar, bağışlar, kiralar,
rehin eder, miras bırakır ve ilh. Kimse kapitalistin kişi mülkiyetine dokunamaz.
Ne var ki, altını kurcaladınız mı, o kutsallığı göklere çıkarılan mutlak
kapitalist mülkiyeti biçiminde görünen şey, göründüğünden inanılmaz derecede
daha iğreti bir ilişkidir.
Kapitalist işgüçlerinin ve ilk-maddelerle âletlerin sahibi midir? Evet.
İlk-madde ve âletlerle isgüçlerini kapitalist satın aldı. Satınalma parası
kimin? Faiz karşılığı sermaye kiralıyan bankerin. Parayı veren kapitalisttir.
Ama para kapitalistin değildir. Paranın asıl sahibi banker, süresi gelince,
(vaadesi dolunca): faizle katmerlenmiş sermayesini geri alacaktır. Alamazsa,
banka kapitalistin işletmesine bütünüyle haciz koyup sahip çıkar.
Hani ya, kapitalistin mutlak kişi mülkiyeti ne oldu. Girişkinliğinin
başarısına kaldı. Demek, kapitalist mülkiyeti istendiği denli MUTLAK görünsün,
gerçekte içine saatli bomba konmuş bir mülkiyettir.
Aynı durumu işyeri için söylemeye hacet yok. Kapitalist kirayı aksattı
mı, emlâk ve arazi sahibinin eli kulağındadır. Ertesi gün, kendisi zahmet
etmez: yetkili avukatını icra memuruna katıp işletmeyi hacze gönderir.
Demek, namuslu olmasına hacet yok. İşini bilen kapitalist, ne yapıp
yapacak, bankerin FAİZİNİ ve emlâk sahibinin İRADINI vaktinde ödiyecektir.
Sahici girişkin. Kapitalistlik böylesine zor, netameli ve itici bir iştir.
Haydi faiz yılda bir, irat ayda bir olsun. Aletlerle işgüçleri hiç bekliyemezler.
İşçi gün değilse, hafta başı ücretini alacaktır. Çünkü işgücünü kapitaliste
şu kadara satmış, parasını henüz almamıştır. Aletleri kapat kalsınlar,
olmaz. Zamanla durdukları yerde paslanır, aşınır, çürürler. İşletilmelidir
ki, AMORTİSMAN yoluyla üzerlerine ödenen parayı ve değeri ürünlere aktarsınlar.
Yoksa sermaye iflâs eder.
Şimdi girişkin kapitalistin durumuna bakalım. Emlâk ve arazi sahipierine
Irat, banka ve sermaye sahiplerine faiz, âletlerle ham-maddelere değişmez
sermaye işçiye Ücret bulmak her zaman kapitalistin başı ucunda asılı duran
ve onu her gün biraz daha geniş üretim yapmağa zorlıyan "Demokles'in Kılıcı"
dır.
Ayrıca toplumda kapitalist her ağzını açanın rızkını boğazına koymakla
kalmaz. Kapitalistin kendi ağzı ve kendininkilerin boğazı vardır. Gene
kapitalist sanayici ise, işletmesinde elde ettiği ürünleri kendisi satamaz.
Daha uygunu, bir başka kapitaliste, ticaret kapitalistine mallarını teslim
edip sattırmaktır. Kapitalist gerek kendi rızkını, gerekse ticaret sermayesinin
rızkını karşılamak üzere bir de KÂR sağlayıp paylaşmak zorundadır.
Şöyle uzaktan bakılırsa, kapitalistlik bir çeşit hava oyununa da benzer.
Emlâk ve arazi sahibinden işyerini al, bankadan sermaye al, başka kapitalistlerden
âletleri ve ilk-maddeleri al, yardımcı maddeleri al, işçiden işgücünü al.
Hiçbiri kendi malın olmadığı halde, mutlak mülkiyetin imiş gibi harman
et, para kazan. Bütün kanunlar, ahlâk, terbiye, bilim, felsefe, din, mezhep,
hep seni, senin bu girişkinliğini kışkırtıp savunuyor. Ne âlâ memleket,
değil mi?
Sistem bu olunca, millete öyle bir çeşit "havadan para kazanma" heveslisi
elbet tümenle girişkin kişiler çıkacaktır. Onların hepsi de kapitalist
olmaya can atacaktır. Hepsinin taptığı tek ekonomi kanunu serbest rekabettir.
Kur'anın Tanrı buyruğu kapitaliste şu SERBEST REKABET buyruğu kadar etkili
olamaz. Hep birden bütün kapitalistler: yalnız işletmeye değil, birbirlerine
de girişirler. Buna "Kapitalist Sosyal Düzeni: Sermayeci İçtimaî Nizamı"
demişler. Rekabet toz dumanı arasında külâhını kurtaran kaptandır.
Kıyasıya rekabet önünde her kapitalist her gün biraz daha işletmesini
çok verimli kılmaya, bunun için yatırım yapmaya, işyerini genişletmeye
mecburdur. CHP dahileri Tekparti zamanı her sokak başına şöyle yazılı
Amerikan bezleri asmışlardı: "DURMIYALIM DÜŞERİZ!" Bu kapitalizmin en dayanılmaz
çığlığıdır. Kapitalizm duramaz: ya ilerliyecek, yahut düşecek, batacaktır.
Şunu hatırlatalım ki, bu söylediklerimiz gene normal Batılı kapitalistlerin
19'uncu yüzyıldaki namuslu girişkinlikleri için böyledir. Bizim bezirgânlar
öylesine hengâmelere tatlı canlarını hiçbir vakit atmamayı Devletçiliğimiz
sayesinde pek güzel becermişlerdir. Kılkuyruk derebeği artığı yerli millî
kapitalistlerimiz Allah'tan korkmadıkları kadar çok rekabetten korkarlar.
Batılı omuzdaşları gibi sahici girişkin kapitalist olmaktan ödleri patlar.
Hepsi millî piyasada birer gangster "Vur-Al" dırlar. Ölümü göze alınca
vurup almayı göze alırlar. Memleket kalkınmasında Batıyı yüzyıllarca geriden
izlemekte sakınca görmezler. Ve sonra milliyetçiliği de kimseye kaptırmayıp
yurtseverlikten yanlarına adam yanaştırmazlar. Onun için bizimkilerden
"namuslu" kapitalist pek aranamaz.
Batıda ise kapitalist denilip geçilemez. Bütün bir toplum ona bakar.
Kapitalizm çağına giren ülkede bir modern KAPİTALİST SINIFI vardır. Kapitalistlerin
modern toplumda SOSYAL SINIF oluşları modern ÜRETİMİ güdüşlerinden ileri
gelir. Adamlar modern topluma KAPİTALİZM damgasını bıçakları hakkına vurmuşlardır.
Bizimkiler gibi Devlet koltuğunda müteahhit keneler değillerdir.
Öyle gerçek kapitalist üretim yordamını gözümüz önüne getirelim. Orada
dört amaç ard arda sıralanır: 1-İrat, 2-Faiz, 3-Ücret, 4-Kâr... Ve hepsinin
üstünde bütün o söylenenleri sağladıktan sonra bir de öteki kapitalistlerle
rekabet congül kanununa göre boğuşmak başta gelir. Kapitalist bütün o dört
başlı canavar gövdeli kendi üretimi ile boğuşacaktır. Yoksa ölecektir.
Böyle bir üretimin, kıt kanaat günü gününe Allah ne verdiyse üretip geçinme
sistemi olan basit yeniden-üretim olamıyacağı kendiliğinden anlaşılır.
KAPİTALİST SINIFIN
KENDİ KUYUSUNU KAZIŞI
Buraya kadar anlatmıya çalıştığımız kapitalist, bir girişkinlik tutturmuştur.
Kendisi de nereye varacağını kestiremeksizin, akıntıya tutulmuştur. Bindiği
dalı kesen Hoca, kapitalistin yanında epey akıllı kalır. Çünkü kapitalist
kendi sistemimi kuracağım diye yarattığı yaman çelişkileri her gün biraz
daha büyütüp korkunçlaştırmak için elinden geleni ardına komayan bir kişidir.
Kapitalistin kendi kuyusunu eliyle nasıl kazdığını, bir üretim tabanı bakımından,
bir de sınıf ilişkileri bakımından gözönüne getirmek yeter.
a) ÜRETİM TABANINDA ÇELİŞKİ
Modern kapitalisti bizim Antika Tefeci-Bezirgân kalıntısı sermayecilerle
karıştırmıyalım. Modern kapitalist dehşetli ihtilâlcidir. İhtilâlin en
büyüğünü mülkiyet alanında yapar. Medeniyet 7 bin yıldır Tarihöncesinin
ORTAK MÜLKIYET gelenek-göreneklerini insanlığın bağrından bir türlü söküp
atamamıştı. Yeryüzünde ilk defa modern kapitalist sınıfı, ilkel sosyalizmden
kalmış ortak mülkiyet izlerini, bir daha geri dönülmemecesine ortadan kaldırmış
ve yerine en görülmedik mutlak KİSİ MÜLKİYETİ'ni tahta çıkarmıştır.
Modern çağda özellikle gelişen teknik üretici güçler, Kadîm üretim ilişkilerinin
alacalı bulacalı döküntülerini temizledikçe rahat edemez. Bununla birlikte,
o dokunulmazlığı hiçbir Tarih döneminde bu denli kutsallaşmamış bulunan
Kişi Mülkiyeti, hangi temelin üzerine oturtulmuştur?
ÜRETİM YORDAMININ SOSYALLEŞMESİ üzerine, Yâni, eskiden âletler de, emekçiler
de kendi kücük üretim alanlarında kendi tüketimleri yahut doğrudan doğruya
belirli sınıf ve zümrelerin tüketimleri için birbirinden ayrı ve epey bağımsızca
çalışırlardı. Kapitalist sahneye çıkınca, tuttuğu özel işyerine o dağınık
âletlerle işçilerden bir çoğunu topladı. Onlar arasında ilk defa organik
işbölümü ilişkileri kurdu. Bu kooperasyon (emek birliği) kapitalist üretim
yordamının üstünlüğünü yarattı. Dağınık âletlerle insanların yalnızca bir
araya gelip işbölümüne göre çalışmaları bile üretimin verimini ansızın
artırdı. Kapitalizmin Tarihte açtığı en büyük OLUMLU ve İLERİ yol budur.
Buna üretimin yordamca sosyalleşmesi denir.
Ne var ki, bu üretim yordamı kapitalistin kendisi için en olumsuz ve
ters giden zıt bir kutup yarattı. Kapitalist, Tarihte eşsiz bir dokunulmaz
ve kutsal KİŞİ MÜLKİYETİ denilen tabuyu yaratmakla öğünüyordu. Oysa toplumun,
yâni kapitalist toplumunun temeli olan üretim yordamını: Tarihin ve Tarihöncesinin
en büyük Ortak Mülkiyet çağlarında dahi görülmemiş kertede sağlam. ve yaygın
bir sosyalleştirmeye uğratmıştır. Sosyalleştirmenin Türkçesi ortaklaştırmaktır.
Toplumda her üstyapı ilişkisi gibi mülkiyet ilişkisi de üretim ilişkileriyle
karşılıklı etki-tepkide bulunur. Kapitalist üretim yordamının temeli SOSYAL
(Ortak) biçime sokulunca, o biçimin üzerinde yükseltilen KİŞİCİL mülkiyet
ne denli ömürlü olabilir?
Tarihin her çağında olduğu gibi, ergeç kapitalizm çağında da üretimin
sosyalliği mülkiyet ilişkilerini etkileyecek ve kendisine uyduracaktır.
Yani, kapitaİistin sosyal ve sosyalist hâle getirdiği üretim yordamı ister
istemez kişicil kalan kapitalist mülkiyetini daha doğarken aşındıracaktı.
Olan da budur. Gördük. Kapitalist HUKUKÇA: Sermayesinin mülkiyetine
dahip görünür. Ama, bütün bezirgân hukuku gibi bu kapitalist kişi mülkiyeti
de asıl derin ekonomi mekanizmasının gözbağıcılığından öteye geçemez. Hukuk
perdesinin şeffaflığı ardında en büyük çelişki sırıtır: Mülk sahibi aslında
kapitalist değil, son duruşmada, emlâk ve arazi şahibi ile para sahibidir.
Kapitalist mülkiyet ağacının kökü böyle bir uydurma saksı içinde iğretileşir.
Ağacın dalları, budakları, meyvaları ise serbest rekabete açılır. Orada
her kapitalistin öteki kapitalisti tepelemesi en büyük meziyet ve orman
kanunu sayılır.
Böylece kapitalist daha anasından doğduğu gün sahteliği paçalarından
sızan bir kişi mülkiyeti uğruna kelleler uçurur. Hayatta ilk adımı atar
atmaz; en başta kendi omuzdaşları gelmek üzere, bütün kapitalistler o iğreti
ve yapmalığı kutsallaştırılmakla bir türlü örtülemiyen kapitalist mülkiyetini
kökünden kazımaktadırlar. Bütün uğraşıları birbirlerini yemektir. Ve en
sonunda, 20 nci yüzyıla girerken, bir şeyi farkederler. Daha fazla birbirlerini
yerlerse, ortada kapitalist kalmıyacağını anlarlar. Bu sefer serbest rekabeti
inkâr edip, tekelciliğe başvururlar. Ama o Tekelcilik te, tek tek kapitalistlerin
yerine toptan kapitalist gruplarının birbirlerini daha devleşmiş ejderhalar
gibi yeyip yutmalarına yol açar.
Görüyoruz. Kapitalist sınıfı toplumun temelinde herşeyin en sonunda
belirlendiricisi olan üretim yordamını sosyalleştirmekle ne yapar? Herşeyden
ve herkesten önce KENDİ KENDİSİNİN MEZAR KAZICISI olur.
b) SINIF İLİŞKİLERİNDE ÇELİŞKİ
Kapitalist sınıfı yalnız âletler alanında çelişki ile kalmadı. İnsan
ilişkilerinde de aynı şeyi dâha keskince başardı. İlkin Medeniyetin 7 bin
yıl eritemediği Ortak Mülkiyetli Komuna kalıntılarını dağıttı. Biliyoruz.
Komunanın soysuzlaşması insanları Köle yahut Serf olmaya götürdü. Son
Barbar akınları ilkel sosyalizm geleneklerini köyde Tarikatlar, şehirde
Loncalar biçiminde yaşatıyordu. Kapitalist serbest işgücü bulup sömürebilmek
için, bütün o soysuzlaşmış Komuna ilişkilerinden kalma Kölelik, Serflik
veya Lonca üyeliği gibi bağları köklerinden kazıdı. Görünüşte bu meşhur
büyük "HÜRRİYET İHTİLALİ" idi. Aslında insanı toprak mülkiyetinden veya
teşkilâtından kopararak ayırdı ve işgücünden başka satacak şeyi kalmamış
insan, Marks'ın "Vogelfrei" (Kuş gibi hür) dediği insan durumuna soktu.
Kapitalist ilişkiler insanları görünüşte Lonca bağlarından, gerçekte
eski Komuna artığı Ortak Mülkiyet ilişkilerinden uzak düşürdü. Yâni, esnaf
Loncanın ömür boyu sağladığı çalışma şartlarından (âletlerinden, dükkânından,
pazarından) koptu. Köylü gibi o da işgücünden başka geçim aracı ve satacak
şeyi kalmamış "VOGELFREI" (hür insan) oldu.
Bu iki ve daha benzeri yollardan "kuş gibi Hür" kalmış "Komuna anasından
göbek bağları Kopmuş" insanlara, kişilere kapitalist bol keseden "KİŞİ
HÜRRİYETİ" adadı. Bütün 18.ci yüzyıl filozofları, "HÜRRİYET" hanımı öylesine
telleyip pullamışlardı, öylesine örneklerle içten gelme bir kurtuluş yolu
gibi göstermişlerdi ki; ona âşık olmıyan baldırıçıplak kalmadı. Osmanlı
şâirinin dediği gibi: "Ah! Ey dîdar'ı hürriyet, esiyr'i aşkın olduk, gerçi
kurtulduk esaretten!" (Kölelikten kurtulduk ama, bu yolda senin aşkına
kul olduk, ey hürriyet gözbebeği!)
Gerçekte âşık olunan şey: kapitaliste "bırak yapsın, bırak geçsin!"
diyen serbestlikti. Kapita- list, üretim tabanında kendi mezarını kazarca
yaptığı değişiklikleri, toplumun üstyapısında da becerebilmek için iktidara
gelmek hürriyetini savunuyordu. Doğrusu, züğürtledikçe zalimlikleri artan
Derebeğiler, küçük üretmenin kendi vücudu yerine saydığı toprağa karşı
olan bağlılığını ve aşkını çoktan sarsmıştı. Beride kapitalist üretim büyük
ve geniş verimlilik getirmişti. Nuh yılından kalma esnaf ve köylünün geri
ve yerinde sayıcı üretimini havaya uçuruyordu. Yoksulluk ve istikrarsızlık
esnaf adlı küçük üretmeni ana karnında göbek bağı ile bağlandığı meşimeye
benziyen (plasantaya benziyen) Loncaya karşı kırgınlıklara götürmüstü.
Toplumda yeni ve ileri bir üretim yordamı ortaya çıktı mı, her şeyi
ve herkesi böyle yola getirir. İlkel Komunanın en son soysuzlaşmış kalıntıları
Derebeğilik içinde sıkıcı bir kabuk olmuştu. Ona karşı kapitalist sınıfı
"HÜRRİYET" bayrağını kaldırdı. Bütün millet: Köylüsü, esnafı, aydını, burjuvası
"Hürriyetçi" kesildi. Ufak bir saray entrikası bu gelişmeyi sonuçlandırmaya
yol açtı. Temeli çoktan aşınmış, yalnız üstyapı gelenekleri ortada sürüklenen
Komunada bir kral vardı. Derebeği kralla Komuna kralı birbirinin taban
tabana zıddı idi. Ne var ki, Derebeği krallarına hâlâ "Milletin atası"
deniliyordu. Onlar da, birkaç nesil içinde dejenere olup, enayi ve hebenneka
krallar durumuna düşmüşlerdi. Bütün saraylar, içinde hapsolunan Devletlileri
yarı hasta, yarı deli etmişti. Burjuvazi bu durumdan yararlandı. Bir kaç
köprü başını para ile satın aldı. Büsbütün âcizleşmiş derebeğilere karşı
SOSYAL İHTİLÂLLER kapısını kolaylıkla açtı.
Ancak, burjuva edebiyatında bile: "Ey hürriyet, senin adına ne cinayetler
işlendi!" sözü çarçabuk yer etti. Çünkü herkes, yâni her sosyal sınıf ve
zümre, hürriyet denilince bundan kendi çıkarını ve durumunu iyileştirmek
anlamına varıyordu. Burjuva ihtilâlleri yarı toprak kölesi küçük ekicilerle
şehirlerdeki yarı esnaf işçi sınıfının motoru sayesinde işledi. Halk hürriyeti
ciddiye almıştı. Hürriyetin ardında kapitalist yatabilirdi. Kapitalistin
ardında ÜRETİMİN SOSYALLESMESİ yatmıyor muydu?
Halk (Köylüler ve İşçiler) bu inceliği bilinçle kavrıyamazlardı. Ama
tarihcil eğilimleri yığınlara burjuva hürriyetinin altında dişe dokunur
birşeylerin yattığını sezdirmişti. Halk, Nâmık Kemal'in Magosa zindanında
yazdığı gibi: "Altı da birdir yerin, üstü de" diyecek durumdaydı. Altı
üstünden iyi gelir diye burjuva ihtilâllerine gönüllü dayanak oldu.
Sonuç alınır alınmaz herkes: "Hadi bakalım şimdi hürriyeti görelim!"
der gibi oldu. Fakat hürriyet bekliyen yığınlar bambaşka gerçekçilikle
karşılaştılar. Küçük ekinci, köyünde her türlü ça- lışma şartlarını bu
sefer kapitaliste kaptırıyordu, (eksproprie ediliyordu: küçük mülkü elinden
alınıyordu). İşçi sınıfı hürriyetin nimetlerini ummuştu. Kapitalist sömürüşünün
serbestliğinden başka birşeyle karşılaşmadı. Bunun üzerine demokratik devrimin
havasıyla azıcık gözleri açılan yığınlar derinden derine hoşnutsuzlaştılar.
Böylece kapitalist kendi başına topladığı hürriyet cinlerini dağıtamıyan
sihirbaza döndü. Ortaçağ artığı üretimi ile köy ekonomisini kapitalizm
felce uğratmıştı. Köylü Tarihöncelerindeki ikvanodonlar, Dinozorlar gibi
yere düşmüş yatıyordu. Kapitalist karıncalar onun yaralarına üşüşmüş, canına
okuyorlardı.
Beride kapitalizm ilerledikçe her sınıf ve zümre kapitalistlerin kendileri
de başta gelmek üzere derebeği artıkları, köylülük, esnaflık ve aydınlar
boyuna aşınıyorlar, işçileşiyorlardı. Buna Proletarizasyon denildi. Proleterleşmek
şiddetlendikçe, kapitalist, işyerlerinin kapısına büyük "İhtiyat Sanayi
Ordusu" yığıldı. Bu aylâk yığınları efendilerine: "Ya iş, ya ekmek isteriz!"
diye bağırıyorlardı.
İşsizlere iş bulmak kaygısı kapitalistlere bütün dünyayı çapul etme
zorunu dayattı. Ancak kapitalist ülke bir tek olsa şekerle balla beslenirdi.
Kimi geride kalmış, kimi öne geçen, birbirleriyle yarışır bir sürü kapitalist
devletler ortada idi. Her kapitalist devlet yeryüzünün bir bölgesini sömürge
veya yarı sömürge, öteki yanını "nüfuz bölgesi" durumuna soktu. Bu bölgeleri
paylaşmak için kapitalist devletler arasında bölgesel yahut evrensel savaşlar,
ekonomik buhranları kovaladı.
Neticede savaşlarla zayıf düşen kapitalizme karşı anayurtlarda İŞÇİ
SINIFI ayaklanmaları, dünyada GERİ MİLLETLER isyanları patlak vererek kapitalizmi
it dalmış keçiye çevirdi.
Onun için, kapitalist sınıfının ekonomi-politika zoruyla giriştiği sosyal,
politik ve ilh. bütün üstyapı davranışları, herkesten ve herşeyden önce
yeryüzünde Marks'ın deyimiyle: KAPİTALİZMİN MEZAR KAZICILARINI YETİŞTİRMEK
oldu.
GENİŞ YENİDEN-ÜRETİM
İşte, kapitalizmin bir geniş yeniden-üretim yordamı olduğu söylenirken,
kapitalizmin bütün o işaret edilen karakterleri mekanizması gözönüne getirilmelidir.
Kapitalizm öncesinde üretim gerek emekçi için, gerek onu sömüren üst
sınıflar için TÜKETİM amacından öteye geçmiyordu. Bu bakımdan, insanlar
aşağı yukarı tükettikleri kadarını ürettiler mi, onunla yetinebiliyorlardı.
Alt tabakalar zaten kıt kanaat geçinmeye mahkûmdular. Üst tabakalar sonradan
sonraya lükslerini arttırdıkları zaman, bu artan ihtiyaçlarını daha geniş
bir üretim yaparak sağlamayı akıllarının kenarına bile getirmiyorlardı.
İhtiyaçları arttıkça, bunu alttakilerin geçimlerini kısarak ele geçiriyorlardı.
Bu yüzden zaman geliyor alt sınıflar yaşanmaz hâle gelen darlıkla isyan
ede ede, çevre Barbarları da araya katan fırsatlarla TARİHÇİL DEVRİMLER
patlak veriyordu. Ve o bir türlü genişliyemiyen "BASİT YENİDEN-ÜRETIM"
temeli üzerindeki Kadim toplum çatırdayıp yıkılıyor, Medeniyet olduğu gibi
yok ediliyordu.
Tarihöncesinde sınıf farkları yoktu. Kandaşlar Komunasında üretim kendiliğinden
tüketim için yapılıyordu. O yüzden yeniden-üretim ister istemez basit yeniden
üretimden başka türlü olmadı.
7 bin yıllık Antika Medeniyetler çağında bir de Tefeci-Bezirgân denilen
sermaye sahibi sınıf vardı. Bu sınıf ta görünüşte sırf FAİZ ve KÂR peşinde
koştu. Ama, Tefeci-Bezirgân sınıfı üretime karışmadı. Üretim sonunda yaratılmış
nesnelerin DAĞITIMI'na (değiş tokuş edilmesine) aracı oldu. Bu aracılığı
yaparken bile: Pazarın kör arz ve talep kanununa oyuncak olmaktan öteye
geçemedi.
O zaman ÜRETİM ilişkileri bütünüyle:
1- KENT Medeniyetinde: Efendilerle Köleler adlı sosyal sınıfların tüketim
ihtiyaçlarını karşılamak için yapıldı.
2- BARBARLIĞIN Medeniyet Rönesansında: Derebeğilerle Serfler adlı sosyal
sınıfların tüketim ihtiyaçları karşılandı.
Üretimle DOĞRUDAN DOĞRUYA ilgili olan Köle-Efendi, Serf-Bey sınıfları
üretimi güttüler. Bütün bu sebeplerle, tüketimden başka amaç gütmiyen ve
teknik seviyesi küçük üretimden daha yüksek verimli bir üretim yordamı
bilmiyen kapitalizmden önceki hemen bütün üretimler BASİT YENİDEN-ÜRETİM
sınırlarını pek aşamadı. Basit yeniden-üretimin tekrarlanmaları olarak
kaldı.
Gördüğümüz gibi kapitalizm böyle midir? Kapitalist ne kendisinin, ne
işçinin ihtiyacını ve tüketimini düşünerek ona göre üretim yapmaz. Kapitalist
üretimin tek amacı: başkalarının ihtiyaçları için alınır-satılır nesneler
yâni MATAHLAR yapmaktır. Bu durumda, kapitalist üretiminin temeli sınırsız
genişleme zorunda kalır. Gerçi kapitalizmde de toplum ihtiyaçları diye
bir tüketim sınırı bulunur. Ama kapitalist, o sınırı önceden hiç bir zaman
kestirip kontrol edemez. Ayrıca ihtiyaçların yarattığı tüketim sınırı:
kapitalist üretiminin top ateşi altında her gün biraz daha genişlemek zorundadır.
Yâni kapitalizmde üretim genişledikçe tüketim de genişler.
Kapitalisti geniş yeniden-üretim yapmağa zorlıyan şey, kapitalist üretim
yordamının vazgeçilmez şartlarıdır. Tekrar edelim. Kapitalist ne yalnız
kendi ihtiyaçlarını (KÂRINI), ne yalnız işçinin tüketimini (ÜCRETİ) düşünmekle
kalmaz. Bütün toplum sınıflarının alınyazısını ve geçimlerini toptan üzerine
almıştır.
Emlâk ve arazi sahiplerine İRAT, para-sermaye sahiplerine FAİZ üretmek
zorundadır. Ayrıca, rakipleri onu sıkıştırırlar. Kapitalist rekabete dayanmak
için, işyerindeki âletleri ve usulleri hergün biraz daha geliştirmek, üretimi
daha verimli kılmak için gece uykularını kaçırır. Kapitalist her gün yaptığı
üretimi bir gün öncekinden daha fazla, daha geniş yapmaya itilir.
Kapitalizmde geri gitmek yoktur. Her kapitalist işletmesi bir cehennem
makinesidir. Ya daha çok üretime gidecektir, yahut geri kaldığı gün iflâs
edecektir. Yerini tutan başka kapitalist mutlak daha öncekinden mükemmel
âletler ve metodlar kullanarak daha çok ve daha ucuz mal çıkaracaktır.
İşte bu üretim gidişine Marks: "GENİŞ YENİDEN-ÜRETİM" adını verir.
Tarihin başka hiçbir çağında kapitalizmin yaptığı geniş yeniden-üretim
görülmemiştir. Kapitalizm öncesi üretiminin durgunluğu basit yeniden-üretime
dayanışından ileri gelir. Kapitalist üretiminin ondan önceki basit yeniden-üretime
üstünlüğü, buradan doğar. Gerçi kapitalizm plânsız üretim yapmaktadır.
Bu yüzden zaman zaman ekonomi ve politika krizleri ile kızılca kıyametler
kopartır. Fakat bu kıyametler bile ardından büsbütün daha geniş yeniden-üretimler
getirir.
KAPİTALİZM
İLE PREKAPİTALİZMİN UZLAŞMAZ ZITLIĞI
Basit yeniden üretim ile geniş yeniden üretimin ne olduğu üzerine bundan
önceki bölümlerde bir fikir edinmeye çalıştık. Araştırmamızı özetlersek
şöyle diyebiliriz:
1- BASİT YENIDEN-ÜRETİM: Prekapitalist (yâni, kapitalizm üretim yordamından
önce gelen) çağın üretim yordamıdır.
2- GENİŞ YENİDEN-ÜRETİM: Kapitalist, yâni işveren üretim yordamının
ta kendisidir.
OSMANLI Türkiyesi düzeninin temeli 7 bin yıllık Antika medeniyetlerin
temeli gibi: PREKAPİTALİST basit yeniden üretim yordamı idi.
BATI MEDENİYETİ dediğimiz düzen ise, 5 yüz yıldan beri Avrupa, Amerika
ve Asya (Japonya) ülkelerinde geliştiğini gördüğümüz KAPİTALİZM geniş
yeniden-üretim yordamı oldu.
Bu iki üretim yordamı birbirinin can düşmanıdırlar. Biri nerede gelişirse,
ötekini mutlaka tepeler. Bunu anlamak için birkaç örnek üzerinde kısaca
duralım.
TARİHTE TEFECİ-BEZİRGANLIKLAR
Tarih meydandadır. Kadim tefeci-bezirgân düzenler nerede aşırı gelişim
gösterdiyse, orada kapitalizme geçiş imkânsızlaştı.
Mısır'dan Çin'e dek uzanan DOĞU medeniyetleri buna en iyi örnek oldular.
Hepsi de Tefeci-Bezirgân Medeniyetleri idiler. Hepsi, kendi çeşitleri içinde
en yüksek prekapitalist üretim seviyelerine ulaştılar. İçlerinden hiçbirisi
İngiltere'de görüldüğü gibi kapitalizme sıçrayıp geçemedi. Hepsinde Tefeci-Bezirgân
sermaye son kerteye dek büyüdükten sonra, bütün Kadîm medeniyetler muntazaman
battılar.
Bize en yakın olan Sümer, Akad, Asur, Med, Pers hattâ Grek, Roma, İslâm
Medeniyetlerinin kendileri gittiler, adları yâdigâr kaldı. Mısır firavunlarının,
İran nemrutlarının mezarları olmasaydı adlarını duyan bulunmıyacaktı. Aynı
dönemler Hindistan ve Çin gibi, daha Uzak-Doğu'nun özel ayrı ve az çok
kapalı bölgelerinde: aynı sübtropikal ırmak boyu medeniyetlerini kurdular
ve aynı yoldan battılar.
İslâm Medeniyeti; Roma Medeniyetinden, Hint ve Çin'deki benzer medeniyetlere
dek uzanmış bütün Antika Tefeci-Bezirgân medeniyetlerine mirasçı oldu.
Doğu medeniyetlerinin Batı Avrupa'ya atılan tohumlarına köprü olarak geçit
verdi. İslâmlığın Tefeci-Bezirgân ilişkileri de birçok yeni ekonomi elemanları
getirdi. En eski zamanların Finikeli Tefeci-Bezirgân ilişkilerinden kalitece
farklı yeni bir düzene atlıyamadı.
Kapitalizm ne Uzak-Doğu'da, ne Yakın-Doğu'da doğamadı. Onun için, büyük
bir çağın sonu olduğunu pek iyi sezen Hazreti Muhammed: "Hatem-el Enbiya:
Peygamberlerin sonuncusu" olduğunu açıkladı. İslâmlık batarken birçok "TAVAİF-ÜL
MÜLÜK" (Türkçesi Han yahut Hükümdar Tayfaları, Avrupa'daki derebeylikler,
feodalite)belirdi. Medeniyet çevresindeki göçebe aşiretler Medeniyeti kapladıkları
zaman kurdukları düzen hep böyle kısa ömürlü derebeğilikler oldu. Avrupa'da
Roma Medeniyeti yıkılırken akın eden barbarlar aynı şeyi yaptılar: Feodalizmi
kurdular.
Anadolu'da Türkler, Fransa'da Franklar: ölmüş Antika Medeniyetleri rönesansa
uğrattılar. Tefeci-Bezirgânları son kerteye dek geliştirdiler. Bu gelişimin
aşırılığı ve derinliği Anadolu'da ardarda Selçuk ve Osmanlı İmparatorluklarını
yedi. Fransa'da: Merovenjiyenleri, Karolenjiyenleri tıpkı öyle yedi. Kapitalizm
bir türlü doğmadı.
Yakın-Doğu'ya nisbetle Batı Avrupa'da Tefeci-Bezirgânlık köklerini daha
aşırı derinliklere indiremediği halde Fransada bile doğrudan doğruya
kapitalizme geçilemedi. Olağanüstü elverişli tarih şartları ancak Tefeci-Bezirgânlığın
en az gelişmiş bulunduğu İngiltere'de kapitalizme atlayışı sağlıyabildi.
Türkiye'de ise, Tefeci-Bezirgânlık 7 bin yıl yer ve iz bırakmış olduğu
için, imparatorluğu batırdı.
Niçin Tefeci-Bezirgânlık toplumca ölümü göze alıyor da, ileri bir düzen
olan geniş yenidenüretimli kapitalizme varamıyor?
OSMANLILIK'TA TEFECİ-BEZİRGÂNLIK
NASlL ÇÖKTÜ?
Kapitalizmden önce Tefeci-Bezirgân ekonominin neden illâ ki battığına
en son ve klâsik örnek Türkiye'dir. Türkiye'de Tefeci-Bezirgânlık gençlik,
yaşlılık ve ölüm çağlarını en tipik biçim- leri ile yaşadı.
Kadîm medeniyetler gerçi: TEFECİ BEZIRGÂN İLIŞKİLERİNİN ürünü oldular,
ama adları üstünde: tefecilik te, bezirgânlık ta bir üretim, bir üretim
faaliyeti değildir. Ürünlerin ve üretmenlerin sömürülüşü idi. Kadim toplumun
temeli ÜRETİM İLİŞKİLERİ daima toprağa dayanan tarım oldu.
Örneğin, ilk Sümer Medeniyeti, ilk Bâbil Medeniyeti ilk Mısır Firavunlar
Medeniyeti gibi Osmanlılık ta gençliğinde ilerici oldu. Bu ilericiliği
herhangi metafizik bir düşünce veya hürriyet icabı değildi. Toprak ekonomisinden
kendiliğinden denilecek kadar tabii biçimde yarattığı yeni düzenden ileri
bir ekonomi doğdu. Bu nasıl oldu?
Gerek İslâm, gerekse Bizans Medeniyetlerinin son günlerinde toprak ilişkileri:
toprakta çalışanların (köy üretmenlerinin) yaşayışını dayanılmaz işkence
durumuna sokmuştu. Göçebe Türk geldi. Anadolu'nun ve Rumeli'nin ister İslâm
olsun, ister Hristiyan olsun Selçuklu Bizanslı derebeğilerini kılıcı ile
temizledi. Ve temizler temizlemez ele geçirdiği derebeği topraklarını bugün
pek çok SOSYALiST ülkelere parmak ısırtacak eşitlikle çalışanlara dağıtıverdi.
Şimdi Türkiye Cumhuriyetinin 45 inci yıllarını kutlamakla öğünüyoruz.
Anayasa, sosyal adalet sözlerinden bütün parti politikacıları kırılıp dökülüyorlar.
Bir zaman ağıza alınmaz sosyalizm bile Parlâmentoya dek sokuldu. Yarı memleket
Ortanın Soluna döndü. Ne görüyoruz? Henüz bir toprak reformu yapalım mı,
yapmıyalım mı kavgasını bitiremedik... Toprak reformu ne? Kırk yıldır
"komünistliktir" diye ödler patlatıldı. Bugün toprak reformu denilen şey,
en solcu geçinen partinin programına göre uygulansa ne yapılacaktır? Kırk
yıldır ateş pahasına çıkarılmış ve milletten resmen gaspedilmiş Türkiye
topraklarını Türkiye köylüsüne parasıyle yâni ateş pahasına satmaktır.
Ona bile kıyışamıyoruz. Yani, Cumhuriyet kurulduğu zaman dönümü 10 liraya
olan toprak bugün 10 bin lira fiyata ateş pahasına çıktı. Osmanlı düzeninde
bütün Müslümanların ortak malı olan Mirî topraklar, tapu, tasarruf belgesi
iken mülkiyet belgesi biçimine sokularak, kapanın elinde kaldı. Sonra,
Osmanlı çağının şanını şöhretini de kimseye bırakamıyoruz. Oysa Osmanlı
atalarımıza zerre kadar öğünme hakkını benimseyebilmemiz için, onların
ne yaptıklarını anlayıp benimsememiz gerekirdi. Osmanlı Türkleri, Türkiye
topraklarını o toprakta çalışmıyana koklatmadılar. Yalnız toprakta fiilen
çalışanların tasarrufuna BEDAVADAN geçirttiler.
İşte Osmanlılığın gençlik çağı ve ilericiliği dediğimiz şey budur. Böyle
köklü bir toprak ihtilâli yapan Osmanlı Türkiyesi ilk günlerinde Kadîm
çağların en çiçeklenmiş, en adaletli, en insancıl düzenlerinden birini
yaşadı.
Gel zaman git zaman ilk idealist Osmanlı ILP'leri (Gaazileri: Şövalyeleri)
ele geçen Osmanlı topraklarında yerleşip oturaklaşınca, açılan ticaret
yolları üzerinde bezirgânlık ve tefecilik alabildiğine gelişti.
Gittikçe daha zengin para-babası kesilen Tefeci-Bezirgânlar, başta Padişah
gelmek üzere bütün Gaazileri savaş yapacaklarına keyif çatmaya, "bina ve
zina" yapmaya, borçlanmıya alıştırdılar. Borcun altından kalkamıyan devlet,
en sonunda Müslümanlar Hazinesi adına kontrol ettiği toprakları para-babası
Tefeci-Bezirgânlara teslim etti. Bu şeriata yâni Allahın emrine aykırı
olarak, dinsizce yapılan millet topraklarını kişilere aşırma usûlüne "MUKATAA:
KESİM" düzeni dediler. Kesim toprâkları (hiçbir zaman hiç kimseye mülk
olarak verilemediği halde, bunu herkesten önce Allah yasak ettiği halde)
"MALiKANE" diye ömür boyu kesimcilere sözde "kiralandı". Gerçekte ufak
bir "muaccele" (acele getirilmiş) adlı para karşılığı olarak bedavadan
ucuza satıldı.
Allahı aldatmak, Mirî toprağı yâni milletin, şeriatın toprağını kişilere
aktarmak Müslüman dinine aykırı bir zındıklıktı. Onu yapanların katledilmeleri
vacipti. Ama yapanlar Tefeci-Bezirgânlarla paşalar ve beyler, hocalar ve
efendiler idi. Bu üst tabakanın taş elinde koz elindeydi. Aralarında anlaşınca
"işi kitabına uyduruverdiler" Hâşâ, dediler, hiç Müslüman Malevinin toprakları
kişilere mülk olarak satılır mı? Bunu yapamayız. Satış yapmıyor, bedeli
kısmen peşin alınmış "kiralama" yapıyoruz. "Mukaata" yoluyla hazineye
para sağlıyoruz, yahut "VAKIF" adıyla toprakları Allaha adıyoruz. Bunu
söylemekle Allahı aldattıklarına inandılar.
Bildiğimiz gibi, gerek "Malikâneler", gerek "Vakıflar", gerekse ona
benzer toprak ve mülk tahsisleri, tefvizleri Müslümanların Malevinden aşırıldılar.
0 büyük çiftlikler ilkin mukataacıya "kaydı hayatla" (yaşadığı sürece)
bağışlandı. Sonra, bir daha arayan soran bulunmadı. Çünkü arayacak olanların
kendileri artık Türk, Müslüman din yahut dünya derebeğileri olmuşlardı.
Kendi kendilerini Tanrı mahkemesine verip dava açamazlardı ya... İş "ruz'u
mahşer"e (kıyamet gününe) kaldı.
Balık baştan kokmuştu. Alttaki ufak ekinci çalışan köylüler alın terleriyle
bayındırlaştırdıkları topraklarda köle durumuna düştüler. Koca Osmanlı
toprakları malikâne, vakıf ve ilh. adlarıyla, babalarından miras kalmışça,
derebeyileşmiş sınıfın eline geçti. Çapulculuk üstün geldi.
Halâ bugün bile: bir uyuz ferman gösterene Cumhuriyet kanunları büyük
büyük toprakları ve çiftlikleri, babalarının malıymış gibi bağışlamakla
"modern Batı medeniyeti"ni uyguluyorlar.
Bu gidişin sonucunu hepimiz azçok biliyoruz. Osmanlı imparatorluğunda
eski bezirgânlar ve tefeciler yığdıkları paralarla kitabına uydurup Mirî
yahut şahsî toprakları, var yahut yok pahasına ellerine geçirdiler. Bu
ne demektir Açrkca dünkü Tefeci-Bezirgân vurguncularla, dünkü ülkücü fisebilillâh
yeryüzüne şeriat yaymak için kılıca sarılmış ilpler, Gaaziler derebeyileşmişlerdir.
İlk Osmanlı toprak ihtilâli üzerine kurulan tarım ekonomisine "DİRLİK
DÜZENİ" denildi. Orada eşitçe ve adaletli bir âsayiş altında küçük ekincilik
yapan azçok mutlu "ÇİFTÇİLER" yaşıyordu, Derebeğileşmenin son günlerinde
Türkiye Batı kapitalizmi ile karşılaştı. Karşılaşır karşılaşmaz Tefeci-Bezirgân
ekonomi güneşi gören kar gibi erimeye başladı. Padişahlık, yabancı kâfir
orduları önünde bozgun üstüne bozguna uğruyordu. Buna karşı direnmek istedi.
İşi incelemek üzere bilenlerden raporlar, lâyihalar topladı. Üçüncü Selim'e
verilen lâyihalarda anlatılan toprak ekonomisinin üretmenlerine "yerlerin
esiri" adı veriliyordu.
Böylece güzelim örnek Osmanlı "Dirlik DüZeni" İlplerin bir zaman yıktıkları
Bizans Tekfurları gibi, insafsız bir sürü derebeğilerin eline geçti. ilk
zamanlar toprak ihtilâli ile bir ekonomi rönesansı yaratan Osmanlı toprak
ilişkileri ve toprak düzeni: kaşarlanmış, damar sertliğine uğramış, ölüm
döşeğinde yatalak bir çökücü düzen durumuna girdi. İşte Tefeci-Bezirgân
ilişkilerin bir ülkede aşırıca gelişmesi ve o gelişmenin kaçinılmaz sonucu
bu oldu. Burada artık daha ileriye gitmek, daha verimli ve geniş bir ekonomi
düzenine ulaşmak olamazdı. Yâni kapitalizme o derebeğileşmiş toprak düzeniyle
geçmek imkânsızdı.. Ancak gerisin geriye gidilebilirdi.
KAPİTALİZM PREKAPİTALİZMİ
NASIL ÇÖKERTİR?
Yeryüzünün neresinde geniş yeniden-üretim düzeni olan modern KAPİTALİZM
geliştiyse, orada basit yeniden üretim düzeni olan prekapitalizm kökünden
kazınmaya başladı. Çünkü, bu iki düzenin daha tarifleri yapılırken görüldü,
Prekapitalist üretim: TÜKETİM amacı egemen olan bir sistemdir. En büyük
ve geniş ölçüde Kadîm üretim alanı toprak ekonomisine düşüyordu. Yâni tüketim
sistemi içinde idi. Tefeci ve bezirgân sermayenin pazara çıkardığı matahlar
büyük çoğunluğu ile ilkin sırf ÜRÜN olarak üretilmişti. Tefeci-Bezirgânlık:
gerçi medeniyetlerin çimentosu idiler, ama o çimentonun bağladığı büyük
ÜRETiM taşları tüketim amacıyla, ürün üretimi yapıyordu.
Kapitalizm birden bire üretimi ele alıp bütünüyle altüst etti. Kapitalist
üretimde ürün değil, yalnız ve sırf satılıp alınacak MATAHLAR elde edildi.
Basit yeniden-üretim birden bire GENİŞ yeniden-üretim oldu ve bu yüzden
kapitalist dünyası yıldırım cabukluğuyla üretilip her yanda dağlar gibi
yığılan bir matahlar toplumu durumuna girdi.
Yalnız, ürünün matah olması sanılabileceği gibi basit bir değişiklik
değildir. Ürünün matah olması basit yeniden-üretim yordamının inkâr edilmesidir.
Kapitalizm ürünleri matahlar biçimine soktuğu anda ve soktuğu yerde: bütün
prekapitalist üretim yordamını kökünden kazıyıp havaya uçurmuştur. Kapitalizm
basit yeniden-üretimli prekapitalizmi yok eder derken bunu anlamalıyız.
Her toplumun temeli üretim olduğuna göre: prekapitalist üretimin yerine
kapitalist üretimin geçişi bir toplumun bütünüyle tepeden tırnağa altüst
olması demektir. Onun için tarihte sosyal ihtilâlcilik kapitalizmin icadıdır
(sosyalistlerin değil.)
Ne var ki, bu ekonomik ve sosyal ihtilâlcilik ancak klâsik serbest rekabetçi,
yâni ilerici ve gürbüz çağdaki kapitalizm için doğrudur.
Batı Avrupa'da ilkin İngiltere, sonra Fransa ve öteki kara Avrupa ülkeleri:
kapitalist üretim yordamını doğurur doğurmaz bütün prekapitalist üretim
yordamlarını top ateşi ile bastırdı. Kapitalizmin egemen olduğu şehirlerden
prekapitalist üretimi ücra köylere doğru sürdü. Köylerde bile egemen üretim
ilişkilerini kapitalist yordamına soktu. Köydeki kapalı ve "tabiî" denilen
köy ekonomilerini, şehirde "Ortaçağcıl" denilen kapalı esnaf loncalarını
kırıp parçalıyarak kapitalist pazarına açtı.
Köylü ve esnaf kapalı ekonomilerinin yok edilmesi her kapitalist ülkenin
gelişim kertesine göre değişti. En ileri İngiltere'de derebeyi artığı sınıflar
bile bütünüyle Lordlar haline getirildi. Daha geri ülkelerin kıyısında
köşesinde yer yer (loncalar ve "tabii köy ekonomisi" değilse bile) hâlâ
fakir küçük ekonomili geri köylü ve esnaf üretimleri sürüp gitti ve sürünüp
gidiyor. En ileri kapitalist ülkede bile tarım ekonomisi sanayi üretimine
nisbetle bir hayli geri kaldı. Ama bütün bu kalıntılar ve sürünüp gitmeler
kapitalizmin mantığı sonucu değildiler. Kapitalist sınıfı geriliği göze
alarak derebeyi artıkları ile uzlaştığı için böyle oldu. Tek başına halk
yığınlarına egemen olamayan işveren sınıfı, emlâk ve arazi sahiplerini
(ağaları, beyleri) halka karşı kendisine yardımcı yapmak zorunda kaldı.
Kendi anayurdu dışına matahlarını süren kapitalist üretim, oralarda
dahi ekonomi ilişkilerini bire dek kırıp geçirdi. Örneğin Türkiye'de, Hindistan'da,
Çin'de: Batı kapitalizmi ile yüzyıllardır sûren ekonomik ilişkiler hep
kapitalist matahlarının yaylım ateşi önünde prekapitalist ekonomileri (küçük
esnaf ve köylü ekonomilerini) darma duman etti. Böylece yeryüzünün geniş
bölgeleri sömürge yahut yarı-sömürge durumuna girdi.
Yukarıda tarihten ve belirli ülkelerden aldığımız birkaç örnek kapitalist
ekonominin nasıl prekapitalist Tefeci-Bezirgân ekonomisine can düşmanı
olduğunu göstermeğe yetebilir.
PREKAPİTALİZM KE KAPİTALİZMİN
KAYNAŞMASI
İslâm Marksı İbn'i Haldûn gibi, onun öğrencileri olan Osmanlı tarihçilerimiz
de: her "Dev- leti" (Toplumu) insana benzetirler. Onlara göre kişinin ömrü
ortalama 100 yıldır. Toplumlar da o kadar yaşarlar ve sonra doğdukları
gibi ölürler. Bu görüş Antika medeniyetin gerçekliklerinden alınmıştır.
Aşırı yorumlara kaçılmazsa, derin bir anlam taşır.
Tefeci-Bezirgân Antika medeniyetler gibi, Modern Kapitalist medeniyetinin
de öyle bir ilerici gençlik çağı, bir gerici yaşlılık ve çöküş çağı vardır.
Osmanlı Türkiyesinin ilk yüzyılları, Tefeci-Bezirgân medeniyetinin: Ortaasya'dan
gelen göçebe Türk gençlik aşısı ile rönesansı, sosyal dirilişi oldu. Tarihin
belirli bir kesiminde insanlığın ileriye doğru gidişini ve gelişimini sağladı.
Son yüzyıllarda aynı Osmanlı toplumu bütün benzerleri gibi derebeğileşti,
kemikleşti, taşlaştı, fosilleşti ve çöktü.
Bu evrimi Kapitalizm de tıpkı tıpkısına yaşadı. 19. yüzyıl kapitalizmi
serbest rekabetçi demokratik gençlik çağını başardı. Hârikalı büyük sanayi
ile görülmedik ileri gelişimler sağladı. 20. yüzyıla gelir gelmez, Kapitalizm
kendi diyalektik inkârını yaptı: serbest rekabetçiliği inkâr edip, tekelci
Finans-Kapitalizme döndü. Finans-Kapital demek, birkaç ulu şirket ve bankanın
bir ülkede bütün ekonomi, politika, kültür ve ilh. ilişkilerine egemen
olması demektir. 0 yüzden 20. yüzyılda ilerici kapitalizmin yerini gerici
Emperyalizm tuttu.
Tekrar edelim. Modern toplumda kapitalizmin emperyalizm biçimine soysuzlaşmasına
ben- zer bir gidiş Antika medeniyetlerde de görüldü. ilk dünya ticaret
yollarını açan bezirgânlık ileri bir hamle yarattı. Rönesans çağları açtı.
Sonra parababaları, Tefeciler ve Bezirgânlar topraklara el attılar. Toprak
beğliğine dönerek toprak ekonomisini boğdular. O zaman her türlü ticaret,
politi- ka, askerlik gelişimi kaskatı Derebeğ kabuğu içinde boğuldu.
Batı Avrupa kapitalizmi 19. cu yüzyılın ilerici ve girişkin SERBEST
REKABET kapitalizmini yaşarken, Türkiye Kadim medeniyetlerin ölüm çağlarında
içine dûştükleri kaskatı derebeğileşme döneminde bunalıyordu. Onun için
19. cu yüzyıl boyu Türkiye'de BATILILAŞMAK, açık Türkçesi: KAPİTALİSTLEŞMEK
uğruna yapılan her girişkinlik boşa gitti. Neden?
Çünkü Avrupa'dan karga kıyafeti frak, yahut saksağan kılığı smokin satın
alınıp Türkiye'ye nasıl sokulursa, kapitalist ilişkileri de tıpkı öyle
oldukları gibi Avrupa'dan Türkiye'ye İTHAL edilebilir, sanıldı.
Oysa bir sosyal düzen önce alınır satılır matah değildir. Sonra, Batı
kapitlalizmi matahlarını bile Türkiye'ye satarken birçok süzgeçler koymuştur.
Kapitalist sosyal düzeni Avrupa'dan ithal edeceğimize göre: ancak Avrupa'nın
bize İHRAÇ edilmesini uygun göreceği alanda ve müsaade edeceği biçimde
memlekete sokabilirdik. Bundan daha kötüsü de vardı. Bizim derebeğileşmiş
kafamız ithal malı sandığımız Batılılaşmanın değeri üzerinde hiçbir ayrım
ve seçim yapacak durumda değildi.
İşte bu şartlar altında Prekapitalist ekonomimiz üzerine Kapitalist
ekonomiyi aşılamak istedik.
Avrupa ise, bize istediğimizi değil, kendi istediğini ithal etti. Batı'nın
istediği şuydu: Batı kapitalizmi için Türkiye, Sultan ve avenesi denilen
çobanların güttüğü bir sağmal maldı. Türkiye ineği en iyi biçimde en az
masrafla sağılmalıydı. Alınan sütün kaymağı Avrupa'ya götürülmeliydi, arta
kalan ayranı yerli Tefeci-Bezirgân ağa paşalara ve beyefendilere bahşiş
olarak sadaka verilmeliydi.
Kırım Savaşı'nda sırtüstü düşen Osmanlı yardım dilendi. Türk milletini
inek sağarca sağa- cak olan Batı kapitalini gönderdiler. Yâni, Türkiye'de
sanayi kurmak şöyle dursun, kurulmuş san'atları yok ettiler. Gönderdikleri
Finans-Kapitaline o zaman "İSTİKRAZ" (yâni ödünç alıp verme) deniliyordu.
Finans-Kapitalin şimdiki adı "DIŞ YARDIM" oldu. İster Batılı dostlarımızın
"YARDIMl" ister yabancı banka ve finans gruplarının "ÖDÜNCÜ" diyelim, hepsi
bir kapıya çıktı. Her iki adın altında'yatan gerçeklik, Türkiye'yi sıhhatli,
gürbüz bir üretimci refahtan uzak tutmak, Avrupa'nın ağır faizler çektiği
bir ham-madde ve pazar olarak ihtiyat sömürgesi yapmaktı.
Onun için,19. yüzyıl ortasında bile (yâni, Batı henüz serbest rekabetçi
iken) Türkiye'ye serbest rekabetçi ve ilerici bir sanayi gönderilmedi.
Gönderilemezdi. Çünkü, Avrupa'da birbirini yiyen rakip kapitalistlerin
Türkiye'de kendilerine rekabet edecek bir kapitalizm yetiştirmeleri intihar
olurdu.
20. ci yüzyılda kapitalizm tersine döndü. Ama bu dönüş bizim yüzümüze
geldi. Dünya kapitalizmi Finans-Kapital adını alan büyük banka ve şirketlerle
toprak ağalarını domuz topu hâline getirdi. Avrupalı "büyük dostlarımız"
o Finans-Kapitalistlerin devleti olan Emperyalizmdi. 19. yüzyılda bile Batılı
kapitalizm bize yalnız tekelci Finans-Kapitalizm yollamıştı. İmtiyazlı
borçlandırmalar yoluyla Türkiye'yi kul köle etme yordamını toprağımıza
yerleştirmişti.
Türkiye'de böylesine açık bir köleleştirme oyununu anlıyacak "ADAM"
yok muydu?
İşte burada hâlâ devletçi geçinen bizim "ideolog"ların kalpazanlıkları
önümüze çıkıyor. "Kadrocu" denilen kapıkulu kılkuyruklarının "ADAM" anlayışlarıyla
yüzyüze geliyoruz.
Onlara göre Türkiye'de Cumhuriyeti kim kurdu? Bir "TEK ADAM" kurdu..
Kim geliştiriyor? Gene bir İKİNCİ ADAM"... Türkiye'de Sosyalizm niçin baltalanıyor?
Çok basit: bir tek adam (bir "fikir adamı" yahut "teşkilât adamı") bulunmadığı
için baltalanıyor. Eğer bir kavarak atar gibi sesli slogan atan "ADAM"
ortaya çıksaydı, Türkiye çoktan sosyalist olurdu!.. Ve ilh...
Oysa, Tarihin tek adamdan kahramanla güdülür göründüğü anlarında bile:
tek adamın adam olabilmesi için, toplumda ve dünyada onu adam edecek bir
eğilimin bulunması gerekir.
Batılı dostlarırımız Türkiye'yi sömürgeleştirecek tuzağı içeride dışarıda
elbirliğiyle kurarlarken, Türkiye'de bunu anlayacak "adam" var mıydı, yok
muydu?
Böyle bir soruyu açmak bile bir düşünce öne sürmek değildir. Olsa olsa
düşünce kıtlığını sömüren pisi pisine küçükburjuvaca "adam" kuruntularına
kapılıp fikir onanizmi yapmaktır.
Adam olsa onu kim "adam yerine kordu"? Geçtik Padişahlık çağını, şu
Cumhuriyetin 45'inci yılında adam yok mu? Batılı Finans-Kapitali önünde
her gün kaç taklak atıyoruz? Osmanlı borçlarından kat kat aşırı borçlar
batağına gırtlağa dek boğulmuşuz. Osmanlı hiç değilse erişemediği Mısır
gibi, Cezayir gibi, Aden gibi topraklara Batılı kapitalistlerin gizli açık
üs kurmalarını önliyemiyordu. Biz bugün avuç içi kadar heryerini gördüğümüz
Türkiye'mizi yabancılara öldürücü üs yapmadık mı? Bu üsleri savunan "adamlar"
iktidarda değiller mi? Üslere karşı olanlar (hattâ, göğüslerinde bol bol
sosyalizm etiketi, nişanı, rütbesi taşıyanlar bile) bir araya gelebiliyorlar
mı? Hepsi kendi burnunun doğrultusunda birer küçükburjuva PAPA'sı!
Demek 'Türkiye'ye Batının sanayici kapitalizmi yerine faizci Finans-Kapitalizmini
sokmasında kişilerin, "adam"ların rolünü aramak hebennekalığı boşunadır.
Burada dün ve bugün rol oynıyanlar ne "adamlar" dır, ne de tesadüflerdir.
Türkiye'nin 19. yüzyıldaki sosyal yapısı başlıca etkendir. O yapı, Antika
Tarihin ölüm çağına girmiş medeniyetlerinde herşeyi (bu arada en dâhî veya
kurnaz adamları da) kıskıvrak derebeği ağları içinde bağlayıp soysuzlaştırmış
olan TEFECİ-BEZİRGAN ekonomisi idi. Tefeci ağa kendisini bizde "EŞRAF"
(şerefli kişiler) sayıyordu. Vurguncu bezirgân bizde kendisini "ÂYAN" (iri
gözler: Ortaçağ'ın gözbebeği) durumuna getirmişti.
Öyle bir ekonomik ve sosyal sınıf yapısı bulunan Türkiye'nin "şerefli
gözleri" (Eşraf ve Âyânı) Batı'nın ilerici geniş SANAYİ ÜRETİMİ'ni göremezdi.
Yerli millî bezirgânlarımız ancak Batı'nın ticaret sermayesine KOMPRADORLUK
(acente bezirgânlık) yapabilirlerdi. Yerli millî tefecilerimiz Batı'nın
yalnız banka şirketlerine ajanlık ve aracılık yapabilirlerdi.
Türkiye'nin ekonomisine ve politikasına böyle soysuzlaşmış TEFECİ-BEZIRGÂN
sınıflar egemendi. Tefeci-Bezirgânların iğrenç ve hâince dalaverelerine
şanlı şevketli devletin sırmalı rütbeli "BÜYÜK ADAMLARl" paravanlık ediyorlardı.
0 büyük adamlardan derleşik idareler ve başkanlıklar ortalıkta kuş uçurtmuyorlardı.
Kendilerinden başka "ADAM" mı gezdirirlerdi?
Osmanlı toplumunda Müslümanlık dininin haram saydığı ve dünyada ahirette
suç olarak ateşte yakmak istediği TEFECİLER (Kur'andaki adıyla RIBA) almış
yürümüştü. Köylünün, esnafın kanını sülük gibi emen tefecilik ."ŞEREF"
sayılıyordu. Batılı büyük şirketler büyük banka ve finans gruplar Türkiye'ye
gelince ne yapıyorlardı? Milyonluk ölçüde faizcilik, tefecilik, vurgunculuk
imtiyazları sağlıyorlardı. Böyle bir sistemi Türkiye'de temsil eden Batı
Finans-Kapitali para ile, mevki ile ve başka çıkarlarla satınaldığı Devlet
ulularımıza ve tefeci ağalarımıza: dünyanın en büyük, "EN ŞEREFLİ" gücü
gibi görünecekti. Türkiye'de bezirgân tefecilik, eşrâflık (yâni şereflinin
şereflisi) sayılmıyor muydu? Yerli tefecinin kendisinden büyük yabancı
tefeciyi kendisinden daha büyük şerefli kişi sayması ve onu bir üst-insan
gibi Türkiye'de karşılayıp baş tacı etmesi olağandı.
Hâlâ Amerikalının hot sosyetemizdeki dayanılmaz şirinlik muskası salon
bebelerimize giydirilen kovboy kılığından mı geliyor sanıyoruz?
Bir Ankara konferansında,( "Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi" konulu
konferans:1967, F.K.F. Yayımcının Notu.) Tefeci-Bezirgân sermayemizle yabancı
Finans-Kapitalin kaynaşmasını: bir Fizik olaya benzetmiştik. Fizik olay:
radyoda dalgaların ilişkisi idi. Biliyoruz. Dünya atmosferimiz her uzunlukta
dalgalarla doludur. Radyomuz ancak bizim onu düğmesiyle ayarladığımız uzunluğa
uygun gelen dalgaları alır, gelmiyenlere karşı sağır kalır. Uygun dalgayı
almaya Fiziksel REZONANS denir. Bizim Tefeci-Bezirgânlığımızla Batılı Finans-Kapital
arasında böyle bir rezonans oldu.
Batı kapitalizmi gençlik çağında iken Türkiye'nin yatalak Tefeci-Bezirgân
düzeni Kapitalizme karşı hiç bir rezonans göstermedi. İlerici serbest
rekabet kapitalizminin dalgası Türkiye'yi hiç ilgilendirmedi.
20. yüzyıla geldik. Kapitalizm: iratçı, monopolcu Finans-Kapital egemenliği
biçimine girdi. Bu, kapitalizmin ölüm döşeğine yatış çağı oldu. 0 zaman
bizim yatalak Tefeçi-Bezirgân düzenimiz: Finans-Kapital adlı tekelci yatalak
sermaye ile tam rezonans hâline girdi. Birbirlerine denk düştüler.
Halkımızın bir deyimi vardır: "Hacı hacıyı Arafat'ta, it iti kalafatta
bulur!" der. 20. ci yüzyılda kapitalizmin derebeğileşmesi demek olan Finans-Kapital
ile Tefeci-Bezirgânlığın derebeğileşmesi demek olan Osmanlı toplumu hemen
cancana, başbaşa kuzu sarması oldular. Ve bu eşleşmeden bizim "KARMA EKONOMİ
dediğimiz sistem dünyaya geldi.
O anormal evlenmenin sonucu ortaya ne doğdu? Bugünkü kısır düzen. Düzenin
kısırlığını anlatmak için tabiattan örnek alabiliriz. Atla eşeğin çiftleşmesinden
katır doğar. Katır belki attan ve eşekten dayanıklıdır. Ama, doğurması
kıyamet alâmeti sayılır. Çünkü doğurmaz.
Bugünkü sıkıntılarımız: hep doğuramayışın sancılarında, yaratamayışının
mutsuzluğunda toplanıyor. Sanayi kuruyoruz: Köyden şehire akın eden işsizlerimizin
yarısını yabancı ülkelerin esir pazarlarına ucuz işgücü olarak sürüyoruz.
Okullar açıyoruz: Yüksek tahsilli uzmanlarımız Devlet kapısında 500 lira
maaşı bulamazken, Almanya'da 2500, Amerika'da 5000 lira aylığı görünce,
ardına bakmaksızın anayurdunu bırakıp sırra kadem basıyor.
Halkımız, çökkün Roma imparatorluğunda her sabah eşiğine yüz sürdüğü
zenginleri: "EKMEK ve SİRK" çığlığı ile selâmlıyan ayaktakımına döndü:
"İŞ ve MAÇ!" diye inliye inliye bezirgân partilere oy davarlığı ediyor.
Yurdumuz, yarım yüzyıl önce kan dökerek kazandığı bağımsızlığını: Amerikan
mandası taraftarlarına karşı nasıl savunabileceğini kestiremiyor.
İşte, Türkiye'deki toplumun bilincine çıkarılması gereken kördüğüm bu
kısır katırlıktır. Daha açık konuşmamız isteniyor mu?
(TÜRK SOLU, 9:1.1968 - 27.2.1968)