Dayanabilirsek; kendi kendimizi eleştirelim.
Bugün dünyanın her yerinde sosyalizm komünizme karşı alınmış bir önlemdir, daha doğrusu, elçilik danışmanlığı yapan eski bir Milli Birlik üyemizin deyimiyle "komünizme taşmayı önleyecek son bent"tir; herkesçe hoş görülen bir "ehven'i şer: kötünün iyisi"dir. Ama, bizim devletçiliğe kardırılan sosyalizm anlayışımızla, Batıdaki sosyalizm yapılışları arasında, en az ortaçağla modernçağ arasındaki farklar kadar karlı dağlar ve uçurumlar vardır. Batıda sosyalist devletçilik, işverenin hesaplılığına dayanır; bizde "devletçi sosyalizm" -bilerek, bilmeyerek- ortaçağın tartısız, darasız keyfiliğini okşar.
Boyuna unuturuz. Batıda sosyalizm ne zaman, nasıl ve niçin doğdu?
Batıda, derebeyi düzeni köklerinden yolundu. Ortaçağın antika ağaları yerine, yeni sanayinin açtığı evren pazarına ayak uydurup yontulmuş modern emlâk sahipleri geçti. Derebeyliğin yıkılış ayaklanmaları içinde silah arkadaşlığı yapılırken alevlenmiş halk ve işçi hareketleri önünde ansızın ürken işveren sınıfı, toplum içinde insanın insanı işletme ve sömürmesinin inceliklerini denemiş ortak aradı. Bu uğurda, tek başına dizginleyemediği sarsıntılarla herşeyi kaybetmektense, büyük arazi sahiplerine "kılıçlarının hakkı" olan "rant" adlı "arslan payı"nı tanıyıp uzlaşmaktan başka yol bulamadı. Üst sınıfların ekonomi temelinde yaptıkları bu rant, kâr paylaşımı, devlet ve siyaset alanlarında paylaştıkları işbölümü ile perçinlendi. Modern "serbest rekabet" yasalarına uygun "hür parlamento" düzeni sağlandı. Bu esnek sıkıyönetim altında yalnız kalan, ekonomide işleyici kol, politikada vergi ve oy ödeyici kul durumuna giren işçi sınıfı, devlet dışında başının çaresine baktı. Ortaçağ toplumundan kendi saflarına ve çevresine düşmüş zümre ve tabakaların çeşitli insan ve eğilimlerine göre bir sürü "sosyalizm"lere sarılma yollarına girdi. Demek, Batıda sosyalizm, devletin dışında ve karşısında doğdu. Devletçiliğe hâlâ, bir türlü, kolay kolay ısındırılamadı.
Türkiye'de gidiş ve kavrayışlar hangi basamakta bulunurlar?
Doğru konuşalım. Derebeyi kalıntılarımız, bütün dişleri ve tırnaklarıyla iliklerimize işlemiş olarak yaşarlar. Örnek alalım: Bir İngiliz işvereni ile lordu, anayurdunda devletin yasası hâttâ örf dışında kılını kıpırdattırmaz, dünyada, hemen yarı yeryüzünü sömürge ve yarı-sömürge gibi kullanır.
Bir de bizim ağalarımızla bezirganlarımıza bakalım, hepsi devlet koltuğunda şakşakçı teb’a, rüşvetçi müteahhit kenedirler, "yurtseverlik"'i bu yönde anlar ve savunurlar. Dünyaya gelince, onlar yabancı mallarına ajan ve yabancı nüfuzuna hayran olmaktan hiç tedirgin olmazlar. Bu, her çiğ ve acı güçlüyü kendisine süzeren (üst ağa) saymaya hazır insanlara ortaçağda "vasal" (kul taifesi) denir.
Demek, bizim yönetici sınıflarımız henüz vatandaş, modern yurttaş olmamıştır. Devletçiliğimize bu yönden bakalım. Uzun ve karanlık Doğu tarihimiz örneklerle doludur. İslam anayasamız Kur'andır. Bir yanda tanrısal kesinlikte Kur'an ayetleri, kör hafız ezberiyle dediği anlaşılmaksızın, gözü kapalı hoş sesle okunurken, ötede sarıklı talkıncılar Kur'ana aykırı en keyfi saltanatlara fetva verirlerdi. Tıpkı o alışkanlığımızla, çeviri anayasa ve yasalarımızı hiçe sayan en ilkel ilişkilerimiz geriliğimizi "kitabına uydurarak", bütün ekonomi ve toplumumuzu boğuyor. Mevzuatımız, yalnız ileri insan görüşlü bir yabancı bize "şunu yapın" dediği zaman, "kitabımızda o da yazılı" demek için, göstermelik, raf bitiğidir. Siyaset, yönetim, ahlâk, hukuk, bilim ve sanat ilişkilerimiz geri tepmede herşeyi mübah sayan kılıklarla soysuzlaştırılıyor. İç bağıntılarımız, dağların kayması gibi kendiliğinden ve önüne geçilemezmiş gibi, dış ilişkilerimizde kapitülasyon gelenek ve göreneklerini diriltmek üzere inanılmaz yarışlara kalkışıyor. En rahatsız olmuş görünenler bile "yaşasın devletçiliğimiz!" biçiminde, "Padişahımız, efendimiz öldü. Padişahım çok yaşa!" gülbankını çekiyorlar...
İşte tam o sırada, işçi sınıfımız dışından ve ta yukarılardan bir sosyalizm gürülltüsüdür gırla gidiyor. Hem de bütün iddiası ne? Kalkınmamızı özel sermaye yerine, devletçiliğimiz eliyle yapmak! Ne büyük lâf! Bu neye benziyor? Aslan pençesine düşmüş eşeğin "aman arslanım, kendi pençeni ısır, mideni ye ve kalbini kopar! O daha lezzetlidir..." demesine. Bu eşeklik, bizim "sosyalist devletçiliğimiz"den daha olanaklı bir şeyi istemektir. Çünkü aslan da bir hayvandır. Gözü kararıp pençesini de ısırabilir. Devlet bir hayvan değildir. Yapacağını hiçbir zaman pençesindeki eşeklere danışmaz. Öyleysa bizim "devletçiliğimiz"in sosyal eşeklikleri neye yarar?
Çevremize azıcık göz gezdirelim. Bugün, yabancı sermaye hepimizden daha devletçi! Ortaçağ artığı hacıağa ve bezirganlarımızın Yassıada'dan başka işe yaramadıklarını göstererek, sıkı sıkıya, kıskıvrak bağlanacağımız devlet planları bekliyor. Tahttan indirilmiş Düyun'u Umumiye saltanatı, başka türlü bir güvenilir konsorsiyum sağlayamaz. Yalnız ortaçağ lonca esnafı kafalı "devletçilerimiz"le, ortaçağ azmanı hacıağa ve bezirganlarımıza kurban Lala paşalarımız bu çeşit "devletçiliğimiz" de "sosyalizm" ya da "komünizm" kokusu alabilirler. Yabancı sermaye ile birlikte Sivas Kongresi şerefine kadeh kaldırarak kaynaşma sevdasına düşmüş güdücü sınıflarımız, uluslararası pazarlığını yığınlarımıza mal etmek içjn sosyalizm gibi lâf kalabalıklarını neden hoş görmesinler?... Onun için sosyalizm hazır elbisesi, bütün makbul "Avrupa malı" yabancı nesneler gibi, değerleri tartışma konusu edilemez "düsturlar" halinde ülkemize sokuluyor. Her pahalı satılmak istenen şey gibi, sosyalizm de, hayran kaldığımız Batı kökenli "ithal malı" olarak piyasaya sürülüyor.
Makineyi en iyi yapıldığı
Avrupa'dan sokuyoruz da, sosyalizmi niçin Avrupa'dan almayalım?
Birincisi: Bugün artık makinenin en iyisi Avnıpa`dan başka yerde de yapılıyor. Hâttâ Avrupa'dan iyisi Amerika'da ya da Japonya'da yapılıyor. Demek, Avrupa üstünlüğü, Avrupa hayranlığımızın nedeni olmaktan çıkmıştır. Bugün, dünyanın en ummadığımız başkâ birçok yerinde daha iyi teknik ve düşünceler bulunabilir. Amaç yalnızca iyi; doğru, güzelse...
İkincisi: Niçin tekniği ve düşünceyi Avrupa'dan getirtiyoruz? Özrümüz kabahatimizden büyük. Geriliğimiz bizi daha iyi düşünmeye ve yapmaya koyvermiyor! Geriliğimiz bu dizginlemeyi nasıl başarıyor? "Devletçiliğimiz" sayesinde.. Şimdi, oturup, o devletçiliğimizi "on emir" yapmamız gerekir mi? Buna gerek de yok. "Evamir'i aşere"imiz de, yüz emrimizde, her emrimiz de "O"ndan, kırk yıllık, bin yıllık "devletçiliğimiz"den tepemize iner. Bizim ona hınk deyicilik etmemize gerek yok ki...
Üçüncüsü: Avrupa'dan alıyorsak lütfen numusumuzla, tahrif etmeden alalım. Avrupa'da hiçbir sosyalizm devletçilikle başlamadı. Tersine, her sosyalizmin, devletçilik yüzünden boynu altında kaldı. Almanya'da Lassalizm, bizzat Lassal'in öldürülmesiyle kapandı. Fransa'da Blankizm, "devletçi" "iş atölyeleri" ile halk hareketinin başını yedi... Yani, devletçilik, ısmarlama değilse, kendi kendisi için bile, bütün ütopyalar gibi uğursuzluk getirir.
Dördüncüsü: Avrupalı, kendisi işine daha elverişli bir makineyi keşfetmedikçe eskilerini bize tevekkeli yere vermediği gibi, bizim derebeyi sırlı küpümüz de, kalıbına en uygun olmayan "sosyalizm"i içerisine sızdırmaz, vb., vb.
Bütün bu nedenler yüzünden, şöyle bir paradoksla karşılaşıyoruz:
Avrupa'da: Sosyal yapı değişiklikleri kaçınılmaz bir gelişim sayılıyor. O gelişimi önlemek ve -söz yerindeyse- "amortize" etmek için fizik yasalar uygulanıyor. Kazanı aşırı istimle patlatmamak için (ekonomik ve siyasal bunalımlarla Batı dünyasını havaya uçurtmamak için) Batının güdücü sınıfları bir "emniyet sübabı" arıyorlar. Sosyal emniyet sübaplarının en elverişlisini sosyalizmde buluyorlar.
Türkiye'de: Bütün sosyal ve politik çabaların sonucu, tam Batıdakinin tersine dönüyor. Kılık ve saç sakal "devrim"leri bile, kadim devletçiliğimizden gelmiyorsa, isyan çıkarıyor. Traş "inkılapları" dışında en ufak bir toplumsal yapı değişikliği ise, ölüm (komünizim) sayılıyor. Modernleşme gidişini bütün gerekleri ve sonuçlarıyla benimseyeceğimize, o gidişin sosyal yapımıza getireceği her türlü değişikliği sansüre uğratmak için uykularımız kaçırılıyor. Ortaçağ ilişkilerimizin kilit mevkisini her ne pahasına olursa olsun dokunulmaz tutmak için bir maske aranıyor. Ve o maske devletçiliğimizle karışık sosyalizmtrak "aydın" gevezeliklerinde bulunuyor... Devletçiliğimizle sosyalizm arasında köprü kurmaya çalışan şövalyelerin kişisel iç kuruntu ve buruntuları ne olursa olsun, nesnel etki ve emekler bu değirmene su taşıyor.
Avrupa`da büyük sanayinin kuruluşuna yol açan işçi sınıfının yığın hareketi sosyalizmi yaratırken, bizde "devletçiliğimiz" adıyla savunulan tutum, pratikte, işçi hareketlerini yeraltına sokup, vergi kaçakçılığı ile sosyal adaletsizliği göklere çıkaran bir sanayileşme geriliğini bilerek, bilmeyerek kışkırtıyor. 1000 kişi çalıştıracak bir işletme, iş yasası sınırına girmemek için binbir parçaya bölünüyor. 1936'dan beri çeyrek yüzyıl geçti. "Özel sermaye"nin bu köstebek oyununu devletçiliğimiz görmek bile istemedi. "Madem ki yasadır, iş yasası bütün işçiler için yürürlüğe girdi" diyemedi... Uyruğunu kendi yasaları içine sokmayı bile bir ayrıcalık haline sokmuş olan devletçiliğimiz, o tavşan uykusu ile sermaye birikişini değil, ulusal zenginlik israflarını en mirasyedi derebeyice arttırdığını, sanki kavrayamadı. İşçiyi domuzuna sömürmenin makineleşmeyi durdurduğunu, makineleşmesiz sermaye birikiminin olmayacağını sanki göremedi. "Canım, Tahtakale dükkancılıklarına oranla, Sümerbank fabrikaları az çok modern işletmeler olmadı mı?" Birincisi: Geriliğimizi korumak için tabi ki devletçiliğimiz gerekti. Doğaldır ki devletçiliğimizin ayakta durması için bazı girişimlersiz olunamazdı. İkinci: Demokrat Parti rahmetlik, bir tek sözünde durmuş olmak için devlet işletmelerini satılığa çıkardığı zaman bir tek ciddi özel sermayeci alıcı çıkmadı. Ancak, bedavaya verilir ve üstelik diş kirası para da ödenirse, devletçiliğimizi utandırmamak için devlet işletmelerini almaya katlanan bir özel sermayeci ilk iş olarak bu işletmelerdeki personelin beşte üç ya da dört kişisini kapı dışarı edeceğini şart koştu. Üçüncüsü: 15 milyar yatırım yapmış devlet işletmelerinde, bunca "drokonyen" (zor kötek) fiyat ayarlamalarına karşın, tekel ayrıcalıkları olmasa her yıl 300 milyon Türk lirası zararına çalışılıyor. Dördüncüsü: Hiçbir özel sermayenin yapamayacağı zamları pervasızca yapan devletçiliğimizin -meclis kontrolu dışında- yasa üstü işleyiş ve ihale mekanizması, ülkede pahalılığın ve işsizliğin zaptedilemez ve karşı konulamaz öncüsü oluyor. Beşincisi: En korkunç 1923 ile 1963 arasında tam kırk yıl geçti: Dünyanın bırakalım başka yerlerini, 40 yılda aşiret çağının Japonyası, en modern Avrupa kapitalist üretimine öldürücü rekabetle karşı koydu. Devletçiliğimizin en büyük anıtı olan Karabük için Amerikalı uzman Thornburg, yüzümüze karşı "Beyinsizliğin şaheseri!" sıfatını damgaladı. vb vb. Bu çapta bir sanayiciliğe, "modern işletmecilik" mi, yoksa "yağma Hasan'ın böreği", fodlacılığı besleyen "modern işkembecilik" mi demek daha doğru olur, derince düşünülecek şeydir.
"Kalkınmamız" şöyle dursun, sürekli artan nüfusumuz düşünülürse, olduğumuz yerde kalmamızı bile rahatça sağlamayan böyle bir devletçiliğimiz, ister istemez "demokrasi"yi kuramadı. Çünkü demokrasi, Avrupa'da 150 yıldan beri tanımlandığı gibi "en kalabalık, en züğürt yurttaşların" yanında olur. Devletçiliğimiz ise, çoğunluğumuzun -işçi, köylü, esnaf, aydın, memur yığınlarımızın- sosyal adaletsizliğe kurban edilmeleri pahasına, tek parti çağında birkaç şehirde, çok parti çağında birkaç mahallede birkaç "milyoner" yaratmanın şarkısını boruyla çaldırtmayı, demokrasi havası diye övdü. Şimdi, kullarını aç bırakmamak demek olan demokrasiyi bile gerçekleştirememiş olan bir devletçiliğimizin, "kulların efendi olmaları anlamınadır" denilen sosyalizme öncü sayıldığını düşünelim! Hem de kulların hiç haberleri bile olmaksızın, birkaç efendi kendi aralarında kendi kendilerini kandırıp atlatıvererek sosyalizmi uygulayıversinler! Pes.
Hayatta olmaz öyle şey. Ama "ruh" alemi başka, belki "ruh"larımıza, "gaipten" bir sosyalizm esini ya da vahiyi gelmişse? Olaylarımıza dönelim.
Avrupa'da sosyalizm, az çok işçi yığınları için, işçilerle birlikte, işçiler tarafından benimsendikçe güçlenmiştir. İşçi katına inmemiş işçiyle gerçekten omuz omuza savaşmamış "aydın" Saint-Simon olsa, Robert Owen olsa, Charles Fourier olsa "ütopist" (hayalci kuruntucu) sayılmıştır. Bizde devletçi sosyalizm, düşünce çoraklığımızda kolay satış yapmaya memur birkaç yarım-aydının, geçit resimlerinde çığırtkan afişler asmaya, çok kısa bir zaman için izin verilmiş dergicikte üç beş okur yazarda kafa göz bırakmayan, camiyle kilise arası lanetlenmeye yarar "aydın avuntusu"dur.
Üzerine en çok gürültü kopardığımız kültür bakımından Avrupa, yüzyıldan beri az çok bağımsız bir düşünce özgürlüğünü düşünce olarak kaldığı ölçüde yasak edememiştir.
Bizde, anayasalar harıl harıl yazarlar: "Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir" (Madde 20). Sonra Millet Meclisi katlarında yabancı bir konsorsiyumdan yardım görmek üzere düzülen planı yapan ve savunanlar "komünist" damgasıyla resmen suçlanırlar. Çünkü Mussolini'den adapte edilmiş ceza kanununda bile o adla bir suç yazılmadığı halde, o "düşünce"ye benzer ya da benzemez her hoşa gitmeyen düşünceyi kötülemek ve yasak etmek için "komünist" demek, akan bütün suları durdurur. Yasanın ve adliyenin dili bir kârış çıkar, öyle bir suçun damgasını yemiş yurttaşı temize çıkarıncaya kadar... Neden? Çünkü bizde yasalar değil, şahıslar, derebeyler "devletçiliğimiz"e egemendirler. Daha doğrusu "devletçiliğimiz"in özü, "devletlû"ları yasaların üstünde saymaktır. Bu koşullar altında, düşüncemiz, patenti belli tekellerde ayrıcalık tanınmış kalıp düşüncelerle ısmarlama lâf ebeliklerinden öteye geçemez. Kültür alanında, dünyaya sunulacak tek bir orijinal şaheserimiz doğmadı diye de, ağlaşıp dururuz. Ya da tersine, dünyanın her yerinde harc-ı alem olmuş en bayağı fikirleri, hep biz keşfetmişiz gibi, kendi "eşsiz örneksiz" buluşlarımız olarak millete yutturmaya kalkışırız.
Devletçiliğimizin kurduğu karantinayı cennet saydırmaya çabalayan "devlet kuşu" sosyalistlerimiz sağ olsunlar.
Maddi alanda Avrupa en yüksek teknik uygarlığı kurmuş, biz o medeniyeti siyasi kabuğunda bir kıyafet devrimi sanmışız. Yarım yüzyıl harika, mucize, dünyalara bedel ilerleme türküleriyle deretepe düz gitmişiz. Bir de arkamıza dönüp bakmışız ki, arpa boyu yol almamışız. Yarım yüzyıl önce bıraktığımız yere, dönme dolapla dolaşıp gelmişiz. Avrupa'dan, yarım yüzyıl öncekinden çok daha büyük bir uzaklıkla geri kaldığımızı anlayınca afallayıp kalmışız!
Manevi alanda Avrupa, ortaçağ skolastiğini bir daha geri,getirmemecesine gömüp, modern düşünceyi sağlamış. Biz, Arapça ve Acemce'yi bırakıp, Fransızca'dan, Almanca'dan, en son İngilizce'den çeviri ve taklitler yapmakla, medrese kafamıza uygun bir yeni-skolastik şapkasını başımıza geçirdiğimizi bile anlamamışızdır.
Bugün, en kör göze bile batan biricik gerçek ortada duruyor. Batıda sosyalizm, büyük sanayinin yarattığı modern işçi sınıfına, uzun süreli savaşlarla savunduğu yaşama ve düşünme özgürlüğünü modern toplum çerçevesini çatlatmaksızın kısmi tatminlerle amortize etme, giderme yolları açan iyi kötü bir sosyal istikrar sağlamak çabasıdır.
Türkiye'de neler oluyor?... Büyük sanayi ürünleri nasıl Avrupa'dan hazırca geliyorsa, ülkemizde nasıl ancak Avrupa'da modası geçmiş, tekniğin son sözü olmaktan çıkmış az çok ıskarta makineler getirilerek "monte" edilir edilmez bir "ulusal sanayi" doğdu sanılıyorsa, tıpkı onun gibi, Avrupa'da büyük sanayinin doğal ürünü olan sosyalizm de, ancak Avrupa'da işportaya çoktan düşmüş sosyalizm ya da sosyal düşünce döküntülerinden derme çatma parçalar, yedek parçalar biçiminde yurda aktarılırsa, "yerli malı" bir sosyalizmimiz oluverir biliniyor. Hammaddesi Amerika'dan, makinesi İsrail'den getirilip çıfıt çarşılarımızda sekiz-on yaşındaki kızoğlan çocuklarımızı sabah namazından yatsıya dek balmumuna çeviren "plastik sanayimiz" ne kadar "ulusal" ise, o kadar ulusal "montaj fikir" özentilerine kapılıyoruz. Fakat bu "fikir"ler, hele "devletçiliğimiz"le kaynaştırıldılar mı, ortaçağ zihniyetimizle ister istemez hayattan kopuyorlar. Basmakalıp, halkımıza gün ışığı göstermeyen bir sürü yapma ve uydurma "ulusal sosyalizm" kılıklı "ideoloji" ukalalıkları moda oluyor. O yüzden bizim "sosyal" düşüncelerimiz ve "sosyalizmlerimiz" hâttâ soysuzlaştırılmışın soysuzlaştırılmışı -Ahmet Agayef'in dediği gibi- "önü sonu tutar" bir sistem bile yumurtlayamıyor. Her sıkışan zümre, sınıf ya da sözcünün mahalle kahvesi ağzına, kocakarı aklına geleni, paşa keyfine uyduğu gibi ortaya savurması bir "yenilik" ve "ilerilik" sanılıyor. Her kolay kabadayı kalemşörün kursağında geğirdiği gıdaklama, her panayır şairinin ya da tatlı su romancısının "anlamı karnında" guruldayan gaazi, fantazi fikir kırıntıcıkları "sosyal hikmet" yerine geçiriliyor. Ne sağ, ne sol, kimse modern anlamda düşünceyi ciddiye almıyor. Bütün sosyal yaygaralarımız, halkın ve ulusun her türlü özgürlük ve insanlık yönelişini şaşkına çeviren anarşi unsuru sosyalizmsi palavralara dökülüyor.
Bizim "devletçi sosyalizm" çığırtkanlarımız o palavraların en gözde kahramanlarındandırlar. O sırtlarını "sağlam kazığa", devletçiliğimize dayamış kabadayıların ağzında "sosyalizmimiz" bile, hâttâ Batının anladığı yönde "komünizme taşmayı önleyecek son bent" olmaktan bile çıkıyor. Diktatör taslaklarının demagoji taçlarını süsleyen sahte elmas, zümrüt, zebercet taşları, taklit mücevherat rolünü ancak oynayabiliyor. Bu tür "sosyalist"lerimiz, Türkiye'de kâh sinsi sinsi, kâh bütün haşmetiyle, debdebesiyle, fakat her zaman dipdiri yaşamış, yaşatılmış derebeyi bağıntılarımızı, "devletçiliğimiz" maskesi altında, "besle büyüsün, ört uyusun" eden bir rezil çemberi haklı çıkarmaya yarıyorlar. Yıllar yılıdır dinlediğimiz "sosyal" mavallar, kırk yıldır şiştikçe iştahı artan, iştahlandıkça şişen ortaçağ artığı bürokrasimiz, Şark kırtasiyeciliğimiz ortamında, dış yardım sadakasıyla "Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur!" Biçare palaspare memurlar saltanatımızı hem tavlayan, hem avlayan ünlü "yem borusu" yerine geçiyor. Vardı, geldi, Konya altı saat derken, hayat pahalılığı ve işsizlik hamamı içinde halk kadar memuru da terletip bayıltan geriliğimizi, gökten inmiş kurtarıcı "Mehdi resulullah", hak rahmeti bir mucize ilerleyiş gibi yaldızlamaya özeniyor. Bütün o "sosyalizm" kasketli "devletçilik" çalımlarımız, profesör Zati Sungur'ların dünya güzelini belinin ortasından testereyle kesip yapıştıran, ya da hokkabaz külahı içinde tılsımlı tavşanlar hoplatan, "ne sihirdir, ne keramet, el çabukluğu marifet" kavuklu derebeyi geriliği ile sarmaş dolaş silindir şapkalı yabancı nüfuzunu putlaştırmış, gülünmekten çok ağlanacak bir çorbacı skolastiğinin sarhoşluğudur.
Bunun en tipik, daha doğrusu en ibret alınacak "trajik" örneği mi aranacak?... Dünkü tek parti çağının, tarikat ehli dışında kimsenin ciddiye almadığı çorbacı skolastiğinin son perdesi ne idüğü belirli "komünizm" süprüntüsü "kadroculuk"du. Bugünkü çok parti çağının, hemen herkesce ciddiye alınan çorbacı skolastiğinin ilk perdesi ne oldukları belirsiz -küçümseme ve kötüleme anlamında değil, iyi, hoş, parlak sözleri ne otursa olsun, en "doğru" ve sağlam diye yaslandıkları yerde, "devletçiliğimiz" gibi çürük tahtaya basmış olan- "yöncülük"tür.
Kadroculuk "işverenden yana devletçilik"miş de, yöncülük "halktan yana devletçilik" miymiş? Haydi, efendim!.. Kül poğaçasına hasret ülkemizden başka yerde kim satın alır böyle manda tezeğinden iri lâfları, karın doyuracak somun diye?.. En haklı görünen olayları bile gölgesi altında kuşkuya gömen temel düşüncelerine bakılınca, iki akıntı arasındaki -birbirlerine bugün de çekici gelen- yöntem ve mantık sonucu (yol ve varılacak köy) iddialarında tek fark şudur: Kadroculuk daha itçe biçimde "ütopik demagoji"ydi. Yöncülük daha tasavvufi (mistik) biçimde "demagojik ütopi"dir. Kadrizm, sinikçe (hinoğluhince) bilerek yapılmış tahriflerle uydurmaya kalkıştığı "ütopya"da, salt bahşişini kazanmak üzere yaranmak istediği sınıfların gerçek oluşum ve eğilimlerini köy softası kadarcık ezberleyememiş alaturka demagojiydi. Yönizm, demagojiye (kuru kalabalığı parlak boş lafla temelde yanıltmaya) kaydığını sezmeksizin, güvencini edinmek üzere yaranmak istediği zümrelerin tarihsel durumlarını bir "tarihçi" Murat bey veya bir "tarihi istikbal"ci Celal Nuri İleri bey kadarcık olsun görememiş silme "alafranga ütopizm"dir. Osmanlı, "sınıfı me'murin" derdi bunların "devletçilik" dedikleri kuşa! Gönül genç "Yön" koçlarını, dişleri dökülmüş kadro kurtlarıyla aynı ağılda görmekten üzülmüş, neye yarar? Acıklı yanları bu.
Traji-komik çalımları, melodramatik curcuna yalımları ne olursa olsun, çökmüş Osmanlı İmparatorluğu'ndan yadigar düzeniyle, medreseci lonca mantığına solcu softalığı katmış kötü esnaf ukalalıkları hangi sapa balta olurlar? Sıkıntılı, sıkıntılı "sosyal" sözler ya da her ihanetini gördükçe sevgili yosmaya tapınçlı sitemlerle, kurda koyun postekisi mi giydirilecek? Kendilerine nasılsa, -diplomalarına bakıp- "aydın" etiketi takılmış, burnunun ucunu görmez, kendini beğenmiş zavallı kapıkulu kalabalığı, ara sıra kazan kaldırma peşrevli "İzmir havası" temposuyla zinde zeybek oyununa mı kaldırılacak? O kadarcığına bile yaramıyorlar. İşte 27 Mayıs çıktı geçti! O "Sur'u İsrafil" "uyanık"larımız neredeydiler? Bezirgan kulislerde "seçim" yapıldıktan, atı alan hacıağa Üsküdar'ı boyladıktan sonra, mantar gibi fışkırmakla "atom bombası"na benzeyişlerini mi seraplaştıracaklar? Yoksa. Türkiye halkının gerilikten kan kusan "sadrine şifa" verecek kağıttan "reçete"ler mi sunacaklar?
Çeşitleri kadrizm kadrilizm ile ya da yönizm bönizmiyle kalsa öpülüp başa konulacak olan bu "eshab'ı kehif"in "devrimci doktur" perukalı "kıtmir" üstadlarının, kaçık "ideolog"luklarıyla gösterdikleri bütün "beceri", Türk ulusunun başındaki en büyük tarihsel derdi -pahalı, lüks devletçiliğimizi- zemzemle yıkamak, o her aklı başında işverenin pek iyi -sosyalistlerimizden çok daha iyi- tanıdığı, tanımladığı, yaka silktiği hacıağa kokulu levanten yetiştirmeye elverişli gübreliği, o ahır karanlığındaki nemli "mantar yaslası"nı, en güneşli, en bereketli, biricik ekin tarlası diye millete tek umut kaynağı, tek "arz'ı mev'ut"[Musa dininde olanlar için vaat edilmiş toprak, Kudüs] gibi gösterip, halkı yağmur duasına çağırmaktır. Yurdumuzda en basit toplumsal düşünce kurallarını yasak edip, her düşünceyi körükörüne kışla itaatına sokamazsa kelepçeleyen kafatası ölçüsünü, ruh şebekesini, vicdan ağını, bulunmaz Hint kumaşı, "eşsiz örneksiz" Keşmir şalı diye, geri kültürümüzün Mahmutpaşa yokuşu Ankara caddelerinde, maldan anlamayanlara, beş aşağı, on yukarı ucuz-pahalı satmaktır.
Geçtim, o "şark kurnazı" madrabazlıkları, kendilerinden başka anlayarak dinleyen var mı? Koltuklu masa başında "salla başı, al maaşı" geçinmekten başka ülkü bilmeyen, sertçe yat borusuyla zıbarıp, yumuşakça lahuti hamam borusu ile talime kalkmayı bütün bir değişmez yaşama sanan "me'murin taifesi" ya da usturuplu üç-beş cümle tekerlenince her işin yoluna gireceğini -Amerika'dan buğday gelmese, Avrupa'dan "sadaka'i fıtır" gelmese de, fodlaların sürgit ödeneceğini- uman ulufeci "aydınyan" ya da "solcuyan", "sağcıyan"... belki böyle kaval seslerine alışık ezeli devlet süt kuzucuklarıdır. Ne desen, inanıverirler. Önlerine kim düşse kanıverirler. Maaşlar tıkırında gittikçe pek uysaldırlar. Kazanı boş görmedikçe kaldırmazlar. Ama, vergisi ve karakoluyla bizim bitmez tükenmez, ucu bucağı görünmez kırtasiyeciliğimizi etinde, kemiğinde duymuş halkımız önüne, bizim salak ve solak hafızlarımız, Pala Paşalar kadarcık olsun çıkabiliyorlar, "kalkınma" "hat'mi şerif”lerini indirebiliyorlar mı? Hayır. Çünkü, halk önünde "devletçiliğimiz"e "Şam'ın şekeri" dedikleri gün, yüzleri kızarmasa bile, "Arabın yüzü" gibi istenmeyeceklerdir. Tersine, hani şu "devletçiliğimiz"in sıcak "serler"inde tıkız harçlıklarla sulanıp yapay olarak büyütülmüş "şeriatçı-ırkçı"larmız yok mu? Onlar, "suret'i haktan" görünüp sığındikları "devletçiliğimiz'e sözüm ona çatarak, toplumumuzu Hülagü Han'ın okla yay çağına döndüreceklerini vaat ettikleri zaman milletçe alkışlanacaklar da, beriki sosyal-devletçiler, taratorlu ağızlarıyla sırf "devletçiliğimiz"in cennet köşklerini tapşırmaya kalkar kalkmaz -yanıbaşlarında jandarma süngüsü yokken- yuhalanacaklarını bilinçaltlarıyla sezmeyecekler mi?
Ne yazık ki, timsah gözyaşları dökerek, ektiklerini yuhalanmakla biçerlerken, görecekleri ilgisizliği ve tiksintiyi, yaptıkları ham sofu vaizlerinin sonucu değil, "toplumsal ilericiliğe" karşı, anlayışsız "sokak adamı"nın cahilce sövüp sayması bilecekler, böylece, Türkiye halkının her türlü sosyal adalete ve ileriliğe düşman olduğu sanısına bir yol da kendi denemeleriyle yol açacaklardır.
Yok, sosyal baylarımız Batıdan en az yüzelli yıl geri "devletçiliğimiz"e sözde ileri batıcı "sosyalizm" kaftanını giydirmekle yapılan kalkınma "ideolog"luğu, hiç değilse yeni bir "demagog"luk sayılamaz.
Bırakalım o "sosyalizm" (Yön) ya da "nasyonal sosyalizm" (Kadro) gibi ülema pozlu kuruntuları, önce kendi gerçeğimize inelim. Doğunun softa kafasını Batı maymunluğu gövdesine aşılayıp, Türkiye halkında kalmış iki paralık akl'ı selimin de ortasına tüy dikmeyelim.
Sosyalizm Batı için ne kadar kaçınılmaz bir zorunluluksa, Türkiye için o kadar düşünce gümrüğünden konfeksiyon mal, hazır elbise kaçırmak, kafamızı gövdemizden apayrı çalıştırmak, beynimizi çok alışkın bulunduğumuz düşünce tembelliğiyle katılaştırmak, taşlaştırmak, molozlaştırmak oluyor. Birisi göğsüne "sosyalizm" rozetini taktı mı, bütün millet sorunlarımız için, "hak dini bendedir!" gibilerden, kafa yormak şöyle dursun, kılını kıpırdatmamayı erdemliliğin son rütbesi sayıp oturuveriyor. Batıda sosyalizm başka türlü dindirilemeyen sancılara karşı kullanılmış bir morfin şırıngasıdır. Bizde sosyalizm hammaddesi Avrupa'dan kaçak olarak yurda sokulan -afyon kadarcık bir yerli malı olmayan- keyif veren zehirdir, her türlü pratikten kopmayı haklı çıkaracak bir afyonkeşliktir. Nedeni üzerinde çok durmayalım. Bütün "solcuyan" tayfamıza dikkat edelim hepsi de memleketin her hareketine karşı "Ben sabahtan söyledim!" diyen kurnaz Yahudi usulüyle, lahavle çekip baş çevirirler. Çırpınan insanlarımızın ne dünü, ne bugünü; ne yarını ile ilgilenmeyi "tarikat"larına uygun bulmazlar. Bu kabadayılar, Babıali'nin "büyük kapılı" kokain tekkelerinde "sosyalizm" kabağı çekiştiren esrarkeş dervişlerdir. Oturduklan peygamber postları üstünde, geceli gündüzlü tespih çekerek dünya ve ahiret gereklerini yerine getiren tuhaf sukuşu ermişlerine benzerler. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar "ucuz sosyalizm" görülmemiştir.
Çünkü dünyanın hiçbir yeri
Türkiye değildir. Bizim en son toplumsal gerçeğimiz, Avrupa ile taban tabana
zıttır: Daha doğrusu Batıya karşı kanlı, ateşli savaşa giren Kuvva-yı
Milliyeciliğimiz, Batıdaki az çok "sosyalist" hükümetlere karşı gelişmiştir.
Kuvva-yı Milliyeciliğimiz, "milli mücadele"ye hiç nedensiz rastlantıyla mı
girmişti? Girmekle yanılmış mıydı? Kimse milli mücadelenin yanlış olduğu
iddiasına açıkça kalkışamıyor. Hâttâ, bütün siyasi tezleri Yassıada'da
vurgunculuktan mahkûm olanların canlarına dokunulsa bile, mallarını affa
uğratmalı diyen partiler bile o kadarına henüz varamadılar. Kolay değil.
Kırk üç yıl önce Sivas Kongresi'nde tartışılan "ulusal kurtuluş" sorununu Bölükbaşı'dan Alican'a kadar bütün führerlerimizle Lala Paşalarımızın bir tek uzun ya da kısa "af"la çözümledikleri gibi, bir tek ince ya da kalın sosyalizm lafıyla çözümleyebileceğimizi sanmayalım. Kuvva-yı Milliyecilik nasıl "sosyalizm" değil -Mustafa Kemal'in deyimiyle -"Müstebit hilafet ve saltanatla kapitalizm ve emperyalizmden kurtuluş"duysa, bugün de aynı sorunları renkkâri "sosyalizm" maskeleri altında apokarya maskarasına çevirmeyelim. Milli Birlik Komitesi üyeleri, “anlamı şairin karnında" bir "sosyalizm" boncuğu ile oyalanarak "Atatürk ilkeleri"ni Türkçe ezanla karışık tasarruf bonosu ya da "herşeyden önce eğitim" atlasıyla kaplı yoksul köylüye dek arazi vergisi biçiminde yorumlamasalardı, belki hem kendileri bu kadar çabuk meydanlarda taşlanmazlar, hem de ülke pek çok ilkelere bu derece hasret düşmezdi.
Neden 30 Ağustos`un kanlı zaferinden sonra gelen şey "istikrar" oldu da, 27 Mayıs'ın kansız zaferinden sonra gelen "istikrarsızlık" oldu? "Sosyalizm" ya da "ilke" tartışmalarından mı? Hayır.1960 yılındaki durumumuz, 1923 yılındaki durumla taban tabana zıttır. Ekonomi alanında "mübadele" denilen yığınla insan transferleri, politika alanında evren ve bağımsızlık savaşlarıyla devrimlerdeki insan kırımları yüzünden ortaya açılmış boşluk;1920'den sonraki açlara ve işsizlere, ters, olumsuz eksi yoldan da olsa, geçim ve iş alanları sağlamıştı. Bütün bayındır Anadolu'nun zenginlik kaynaklarını tekellerinde tutan "gayri müslim"lerin tasfiye yollu sınır dışı edilişi, gelgeç de olsa, ansızın yerli unsurlara geniş fırsatlar, hâttâ kimi müslüman açıkgözlere yağma alanı açmıştı. Sıra sıra devrimlerden sonra, seri halinde Trablus, Balkan, Birinci Dünya Savaşlarının cephelerde ve cephe gerilerinde su gibi harcadığı yüzbinlerce "münevver-memur"dan "münhal" kalmış yerler, terhis edilen ordu ve sivil kadrolara bol bol hizmet kapılan açtı. Mübadele sayesinde, yüzyıllardan beri yabancı ajanı gayri müslimlerin topraklarımızdan sökülüp atılmaları, yerleri doluncaya kadar olsun, halkımızı bir an için ekonomik sömürülmeden bir ölçüde kurtulmaya ve istikrara kavuşturdu. Elle tutulur önemli zenginlikler el değiştirip paylaşıldı. İmparatorluğun sekiz on yıllık -en az 1908'den beri 15, 1809'dan beri 115 yıllık- çözülüş ihtilalleri ve savaşlarınca tırpanlanmış aydınların devlet kapısındaki açık yerleri öylesine çoktu ki, yeni yeni devlet kadroları kurulduğu sıralar göze çarpan memur açığıyla karşılaşıldı. Bugün beş-altı yılda bitirilemeyen yüksek öğrenim o zaman iki-üç yıldı. Ankara Hukuk'u, 2 yıl içinde zincir usulü ilkokuldan gelmiş her yaşta öğrencilerden bile akın akın diplomalılar yetiştirdi... 27 Mayıs'ın her iki yönde hiçbir şansı olmadı. Tersine zenginliklerin mübadelesi yoktu ve olamazdı, özel ve yabancı sermayeyi ürkütmemek korkusu, vurguncuların bile siyaset dışında rahatsız edilmelerini önledi, vergi kaçakçılığını kanıtlayan "servet beyannamesi", doktrinsizlikle övünen sözde partilerin ortak kaygısı ve bir numaralı karabasanı oldu. Memur enflasyonu ise, akılları durduracak çapla tavanı aşmıştı. Bu koşullar altında 27 Mayıs, ne savaş, ne devrim açamayacağına göre, ne yapabilirdi? Yüzde yüz halka inip, bütün ulusu ekonomi ve politika alanlarında örgütleyerek toprak reformunu, kooperatifçiliği, sanayileşmeyi bir ulusal seferberlik halinde, Anadolu Bağımsızlık Savaşı'nın özveri, özgürlük ve bilinci ile çarçabuk gcrçekleştirebilirdi. Ne yaptı? Sonradan "gayri şamimi beyanlar" sayılan anlaşılmaz "sosyalizm"lerle oyalandı. Sosyalizm yenir mi, yenmez mi işkilleri arasında, altta güreşmenin üstadı "devletçiliğimiz" imdada yetişti. "Aman, arslanlar, şunları yaparsanız siz yaparsınız. Seçim ve partiler gelmeden çabuk karar verin. Göreyim sizi!" diyerek, akıl hocalığını tam yaptı. İşçi, müstahdem, memur, esnaf 27 Mayıs'ı çılgınca mı alkışladı? Bak işvereni darılttınız, işletmeler kapanıyor, çabuk özel sermayeye sermaye ödenmek üzere işçiye, memura, esnafa tasarruf bonosu kesip, zorla ödünç nafakalarından parababalarına aktarın. Beş on ağanın gözaltına alınması ile toprak reformu lâfları baldırıçıplak köylülerin hoşlarına mı gitti? Devletçiliğimizin kırdaki temel direkleri (Kadroculuğun "rasin temelleri"!) sarsılmasın, "sosyal devlet"in yerini bulması, çalışan köylüden de arazi vergisi alınmakla olur. Bu iki önlemcik, 27 Mayıs'ı geniş köy ve şehir yığınları içinde o saat tecrit edivermişti. Halkla arası açtırılan 27 Mayıs için geriye ne kalmıştı? Sokağa dökülüp elele veren üniversite ile ordu. "Devrim"in bu iki motorunu "tıkanıklık"tan kurtarsa kurtarsa 27 Mayıs yiğitleri kurtarabilir. Devrimin kan döktüğü Beyezıt Meydanı'na "Hürriyet Meydanı" adını takarak, kendisini ceza olarak yanardağ ağzına çevir, tam üç yol greyderlerle kökünden kazı. Bir daha özgürlük gösterilerine sahne olmaya tövbe etsin. Meydanlara yapılan bu sembolik işkenceyi insanlara uygulamak daha kolay. Üniversitede 147'ler, orduda 7000 Eminsular pekâla "zinde kuvvetler"i en az ikiye bölerek, kambur üstüne kamburlar çıkarabilir!... Ondan sonra yap bir "seçim"... "Kalplere vur bir zımba! Rumba da Rumba, Rumba!"
"Gelmiş geçmiş 'ıktidarların en iyi niyetlisi" olduğunu söyleyen ve belki de gerçekten öyle olan Milli Birlik Komitesi bütün bu davranışlara neden kapıldı? Özetlenirse "sınıfsız, imtiyazsız bir toplum olduğumuzu şarkılaştıran "devletçiliğimiz"e kanışından. Sınıflara bakmadan "devletçiliğimiz herşeyi yapabilir" sanısı, kolâyca "herşey devletçiliğimiz için" oluvermişti. En parlak sosyal sözlerse, ancak toplum sınıfları bakımından uygulanınca öz anlamlarını açıklayabilirler.
Tasarruf bonusu, söz olarak devlet eliyle "sosyal kalkınmamız" içindi. Uygulanınca, özel sermayeyi beslemek üzere dar geçimlilerin kuşaklarını büsbütün sıkmak oldu... Arazi vergisi, söz olarak "devlet yükünü taşımakta eşitlik" içindi. Uygulanınca, küçük mülkleri büyük arazilere aktaracak vergi adaletsizliğini büsbütün arttırmak oldu.
Batıcı demokrasi her sınıftan ne alındığını, her sınıfa ne verildiğini açıkça pazarlığa çıkarmaktır. Bizde "ihale kanunu" vardır, ama "devletlu"larımız "ihaleyi dilediğine yapıp yapmamakta serbesttir" kaydını her günkü gazete ilanlarıyla belirtiriz.. Kimse sormaz, ihaleyi dilediğimize yapacaksak, bu ihale kanununa ne gerek var? Devletçiliğimizi bu olay özetler. Sınıflı, bir toplumda "sınıf yok" denildi mi, açık hesap görülmeyecek, "dilediğimize ihaleyi yapacağız" demek istenir. Bu özgürlük değil, zorbalıktır. Demokrasi değil, diktatörlüktür. "Devletçilerimiz", bir bakımdan diktatörlüğün çanak yalayıcılarıdır.
Nereden kalkarsak kalkalım, görülüyor ki, Türkiye'mizin birinci sorunu "komünizmi önleyecek" bir sosyalizm değildir. önce, iliklerimizi, damarlarımızı yedi bin yıldan beri ahtapot gibi sarmış şark kalem efendiliği devletçiliğimizin maddi yükünü; pahalılığı, işsizliği, yoksulluğu, manevi yükünü, adaletsizliği, anti-demokratik kanunları, mutlak düşünce köleliğimizi açıklamalı ve giderme yollarına içtenlikle girmeliyiz. Bunun ilk koşulu, toplumsal sınıflarımız arasında açıkça, namusluca, hesaplaşmayı yasak etmeyen ucuz ve alçak gönüllü devlettir. Sınıflar üstünde ya da dışında, "Libaralizm mi, yoksa sosyalizm mi" gibi alafranga tartışma tahteravallileri, bizantizmdir. Kimin için o inceden inceye kıyılmış, naneli, "kırmızı biberli" sosyalist laf pideleri? Avrupacı "devletçi" lahmacunlar? Kaç kişinin karınını doyurur, o yarım buutlu roman ve şiir düzmeciliğine kardırılmış -Allah kabul etsin- "devrimci"' mevlutlar? Ve hepsinin altında ("Tahtında müstetir hüvesi! derdi Osmanlı...) devlet kapısında maaşa, ün çatısında mart kediliğine kavuşuncaya dek, şu ya da bu partinin kazıkları ile çelik çomak oynayan "halkçı" panayır tellallıkları?
Bari yaranabilseler! Ağızlarıyla kuş tutsalar devletçilerimize komoniz damgası vuruluyor. Çünkü, devletçiliğimize öyle bir İsrailoğullarının günah çıkartma tekesi gerek... İsa'dan iki bin küsur yıl önceki Hammurabi çağından beri sağlanmış zorba devletçiliğin iki yüzlü Acem kılıcı kimin hesabına bileniyor? Belki kadristlerin örneği kimisine ağız sulandırıcı geliyor. Siyasette dokunulmaz parya sayılsalar bile, "ekonomi"ce kese doldurma, düşlerinde görmedikleri mevki ve çiftlik sahibi olma gibi kayrılmalar, "devletçilerimiz" için bir tür "Teşviki Sanayi Kanunu" sayılıyor. Fakat, milletin ensesinde kırk yıldır, bin yıldır boza pişiren şey, "solcuyan"ımızın her derde deva ebegümeci diye sattıkları ve her fırsattan sille tokatını yedikçe şamar oğlanına döndükleri "devletçiliğimiz"dir.
Bizdeki Doğu devletçiliği, hatta Prusyalı demirden başbakan Bismarck'ın taklit ettiği Louis Napoleon "devletçiliği" bile olamadı. Bismarkizm, sanayileşme yarışına baştan kara atılmış bir Almanya'da yaşadığı için, onun "kürsü sosyalizmi" çorbasına, az buçuk modern işçi sınıfının tuzu karıştırılabilmişti. Bizim çorbacılar hiç öyle "hata"ya, kazara olsun düştüler mi? Tek parti devletçiliği kısa kesti, "Türkiye'de işçi, mişçi yok!" dedi. Çok parti devletçiliği için işçi vardı, ama "köylü efendimiz" gibi salt ve ancak "oy davarı" olarak sayılırdı. Seçimden seçime "sayım" yapılırken, şehir sürülerinin gittikçe daha çoğunluğunu tutan ekonomik "atıl kitle" olarak işçi sınıfı değil, işçiler hesaba katılabilirdi. Nitekim kadrizm, "imtiyazsız, sınıfsız" Türkiye'de, "münevver ve mütefektir insan"ların atıştırdıkları bir devlet sofrası dalkavukluğuydu: Yönizm; sınıfların artık "milli şef”çe ilan edilmiş bulunduğu Türkiye'de, sınıflar üstü "aydın ve zinde kuvvetler"in güdeceği devletçilik oldu. Kadrizm için. “işçi sınıfı" ya da "sınıf savaşı" yoktu, varsa önlenmeliydi! "Sen herkesi kör, alemi sersem mi sanırsın" diyen bulunmadı. Yönizm; ünlü ayrıcalıklı "bildiri"sinde "mevkiye gelmiş"lerin (acaba "kadrocu" devletlûlar mı? Hepsi bir "sosyete"de mevki sahibi!) "felsefesi etrafında birleşme" ("Felsefe" Ziya Gökalp'in "Hak yok, vazife var" parolası yerine, "sınıf yok,devlet var" parolası) "Kurtulmanın birinci şartıdır" buyuruyor. Demek, bütün kapıkulları bile değil, "mevki sahipleri birleşiniz!" Ana felsefe bu, geri kalan pek çok parlak sözler, acı olaylar, tatlı umutlar, mutlu yapınmalar bu "kurlu azınlık" felsefesine dayanmaktadır!
Bakış ve görüş bu olunca, firavunlardan, nemrutlardan beri bütün Doğu zorbalıklarının hep, toptan, şaşmaz "devletçilikleri"nin suçu neydi? Binlerce yıl önce, halk "kan bağları"nı tutarken, devletçilik de bir "kan"dan gelme asilzadelikti. Şimdi sıra savma demokrasiye geldi. Gerçek demokrasiyi önlemek için, devletçiliğimiz "demokrat" kılığına girecektir. Ve girdi. Tevfik Fikret'in deyimi ile: Kanun diye, kanun diye, kanun tepelemenin en eski üstadı Doğu devletçiliğidir. İster cübbe, kaftan giysin, ister smokin, frak... Kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz. "Biz bize benzeriz!"
Siz hiç gördünüz mü, bizde halktan gelmiş yani devletten gelmemiş tek bir "hürriyet" "kanun" ya da "demokrasi", tek bir reform, devrim? Ne geldiyse başımıza devletçiliğimizden geldi. O yüzden "hürriyet, kanun, devrim" sözde, devletçiliğimiz işte kaldı. Bugün susta duran "susyalistlerimiz"e bakılırsa, sosyalizm de devletçiliğimizden gelecek. Artık, öyle bir "sosyalizm"i mutlaka Batıda ararsak Salazar ya da Franko düzenlerinden başka yerde bulamayacağımızı bilmek için evliya olmaya gerek yoktur. Oysa, bizim uyanık Salazarımız, "her dem taze, her zaman zinde" devletçimiz ortadadır. O patent İsmet Paşacığımızın tekelindedir. Abacı, kebeci, öteki devletçi sosyalistler neci?
Ve İnönü Paşamız, demokrasicik oyununa başlanacağı gün bizlere hadlerimizi bildirdi: "Sınıf esasına müstenit" çok parti olacak, ama zinhar: “Söz ayağa düşürülmeyecek!" Ve sözü ayağa hiç düşürttü mü İnönü hazretleri? Sözü yedi bin yıllık (kendi deyimiyle) "batakçı ağalar"ın çamuruna düşürttü, ondan beter yerli-yabancı bir avuç parababalarının midelerine düşürttü. Fakat, ne yaptı yaptı, ilamaşallah "ayağa", yani halka söz düşürtmedi. O kadar ki, devletçiliğimizin elinden tutup iktidara çıkarttığı Bayar-Menderes çetesi, "ayak" takımına, (Vatan Cephesi parçavra proloteryaya) yüz verdiği gün, el ense edildi. Her "devletlû" ölür, yaşasın devletçilik! En "mangalda kül bırakmayan" "devrimcilikler"imiz, kendilerini alkışlamak ve kutlamak için olsa bile halkı nikahlı kan gibi izinsiz sokağa çıkartmamayı birinci "hikmet'i devlet" bildi. Herşey -demokrasi tanımının tersine- halk dışında, halktan habersiz olacaktı. Ve sonra buna "halk için" denecekti.
Onun için, "aklımız eriyor, gücümüz yetmiyor" diyen sevgili çocuk halkımız, yedi bin yıllık ağız yanmışlığı ile devletçiliğimizden ürker. Devletçiliğimize karşı en sahte çıkışları dört elle tutar, DP ve AP zaferleri ondandır. Devletçiliğimizin eleştirisi de, gene devletçiliğimizin buyrultusuyla demagojinin en iki yüzlüsüne bırakılmıştı.
"Sonra asıldılar" mı?
Nasrettin Hoca ülkemizde, Yassıada Başsavcısının arada kullandığı sözü hatırlatmayın adama: "Hamamın namusunu temizlemek!" yeter mi?
Tarihimizin her sayfasında okuruz. "Seyfiye" (kılıçlılar: silahlı kuvvetler) ile "ilmiye"nin (sarıklılar: bilimadamlarının) "züyuf akça" (enflasyon parası) ile ödenen "ulufe"leri (maaşları) geçimlerine yetmedikçe, birleşilerek kazanlar kaldırırlar. Yeniçeri ayaklanmalarını hemen kötülemeyelim. Sadrazamlarla birkaç "nabekar vezir"in (uygunsuz bakan) kelleleri uçurulur. Gerekirse padişah saray zindanında boğulur... Yeter ki devletçiliğimiz kurtulsun. Birilerinin kalkıp, yerlerine başkalarının oturması sözü ayağa düşürtmeden yapılır. "Halkın haklanması" başarılır.
Devletçiliğimiz "devrimci" değil midir? Ne demek! Hacı Bektaş'ı Veli'nin ensemizde sıvazladığı keçe "börk"le dörtyüz yıl cihangirlik ettiğimize bakmayın. Sultan Mahmud`u Sani'den beri az mı külah değiştirdik? Kıyafet devrimleri, gençlik aşısı gibi gelir devletçiliğimize. Devletçiliğimiz bir "Tanzimat" çıkardı. Yabancı donanmasının top ateşi altında, müslümandan başka bütün uluslar Osmanlılıktan sıyrıldı; Türkiye, "müttefiklerimiz" Batı devletlerine gırtlağına dek borca batıp Düyun'u Umumiye sömürgesi durumuna girdi. O sayede iki Abdülcambaz (Abdülmecit ve Abdülaziz Hanlar) devletçiliğimizi 39 yıl tepe tepe kullandılar. Üçüncü Abdülcambaz (Kızıl zorba Abdülhamit) ile devletçiliğimiz bir Kanun'u Esasi çıkarttı, o anayasanın rafa konulması üçüncü Abdül-hana 33 yıl, aynı anayasanın raftan indirilmesi meşrutiyet han ve kahramanlarına 12 yıl meydanı boş bırakıp, devletçiğimizi 45 yıl daha yaşattı. Koskoca bir imparatorluk yıkıldı, devletçiliğimizin kılına dokunulmadı. Avrupa'yı, esnaf dükkancıklarından modern büyük sanayiye yükselten 19. yüzyıl, Türkiye'de böyle aşıldı. Batı ilerlemekte doruğa çıkarken, biz dörtnala geri gidip yarı-sömürgeleştik. Hep o devletçiliğimiz sayesinde! Yalnız, o zamanki devletçiliğimize "hilafetçiliğimiz" ya da "saltanatımız" denirdi.
Müslüman uluslar da Birinci Evren Savaşı'nda Batılı bıçağı ile kesilip ayrıldıktan ve aynı Batılılar Anadolu'muzu dilim dilim ayırıp yutmaya kalktıktan sonra, devletçiliğimizin soluğu tutulmuştu. Büyük Millet Meclisi o zaman bir "halkçılık programı" kotardı. Devletçiliğimiz, onun uygulanmasını "zaferden sonra"ya bıraktı. Zafer çarçabuk devletçiliğimizin zaferi oldu. "Sınıfı me'murin" 3-5 binden 30 bine, 300 bine dek bereketlendi. 20 yıllık tek parti "inkilapçılığımızın” temeli, milliyetçi-laik-halkçı cumhuriyetçi "devletçiliğimiz"di. İkinci 20 yıllık "demokrasi"ciliğimizin temeli Birleşik Milletlerci-Natocu-Centocu-Seatocu gene "devletçiliğimiz"dir. Neden bir üçüncü 20 yıllık "sosyal cumhuriyetçi"liğimizin temeli anayasacı-senatocu-plancı-Batıcı bir daha "devletçiliğimiz" olmasın?
Böylelikle devletçiliğimiz, Batının 19. büyük sanayileşme yüzyılı üstünden parende attığı gibi, dünyanın 20. atom yüzyılı üstünden de pekâlâ tosun gibi atlaylabilir! Ondan sonrası? Devletçiliğimizden sonrası isterse tufan olsun, ne çıkar?
Bağdat da elimizde yok ki, "yanlış hesap"larımızı oradan geri döndürelim: işsizlik, pahalılık ateşi karşısında döner kebaba dönmüş halkımıza, Amerikan buğdayı, yağı, peyniri, tavuğu, etiyle beslenen toraman "sosyalizmci", "benim oğlum bina okur, döner döner yine okur" devletçiliğimizi! Kırım Savaşı'ndan Kore Savaşı'na yadigâr olup "komonist"likle suçlanan "plan" gereğince, 5 yılda 15 milyar Türk lirası devletçi yabancı borç ateşine devam! Bandırma ovasında 200 metre öteye düşürülen "Marmara" füzemiz 5 dönüm ağacı şan için yakıp kül etti ya? Asi Hârbiyelilere, sultan sarısı kakma yollu kızıl ceket, zırhlı mavi pantolon, Hollywood uğuru ak itten maskot önde, gelsin bando mızıkalı geçit resimleri. Alabanda sancak devletçiliğimiz! İnönü paşam, hastanedeki ablasından sonra, Amerikan Cumhurbaşkanı yardımcısının karısı madamanın elini, hür basınımızın birinci sayfasında eğile eğile öperek yardım sağlayacak, özel teşebbüsü doyuran devletçiliğimize!
Döner kebap Osmanlı sofrasında bağdaş kurularak baş parmakla yenilmemiş de, Amerikan iskemlesinde, İngiliz çatalı, Fransız kaşığı, Alman bıçağı ile atıştırılmış. Kebap devletçiliğimizin. Dalavere, malevere Türk Mehmet nöbete!
"Ecanip"e karşı o denli nazik davranan devletçiliğimizi içinde tanımaz mısınız? Arife tarif gerektirmeyecek kadar besbellidir o. Herkesin gözü önünde, hiç kimsemize ayrıca en ufak açıklamaya değmez, aşırıca bilinen karışıkça bir makinedir. En basit işçimize, köylümüze, esnafımıza sorun: "Karakola mı düşmek istersin:, cehenneme mi?" Alacağınız karşılığın illâ yerli malı olmamasını dilerseniz, taze bitmiş sizin kadar "susyalist" misafirimiz Amerikan sendikasına sorun. Siz bütün ömrünüzce "turist" kalmışsınız bu topraklar üstünde, o altı ayda yerlimiz olmuş... Gangsterine kucak açılan Amerikalı bile, "sözü ayağa" düşürür düşürmez yakalanıp, karakolda alaturka "gözdağı"na getirilerek, salt Amerikan vatandaşı olduğu için özür dilemeyle bırakılıyor. Aynı durumda olan Türk vatandaşları ise, karakol bodrumunda saklanılıyorlar. Gene Amerikalının yüzü suyu hürmetine ertesi sabah, her yerleri mosmor, doğduklarına pişman, sokağa tükürülüyorlar. Çelebi, böyle olur bizde de işçiden yana, sosyalizmden yana devletçilik dediğin... Amerikalının bildiği demokrasi halkı gönül kanısıyla kandırmaktır. Bizim "sosyal" devletçiliğimiz, ("gönül" de söz mü?) kanuna, anayasa, baba tasaya bakmayıp, karakola kıstırdığını, hem karda gezip izini belli etmeksizin muma çevirmektir. Bu devletçiliğimizin mi sırtına binip sosyalizmi "yansıtacak"sınız? Vah, "ol mahiler ki, derya içredir, deryayı bilmezler", vah! Bu derece içten toylardansanız, kendi kendinizi pekiyi aldatabilirsiniz. Devletçiliğimizi aldatacağınızı umuyorsanız, Arabistan'ın bütün develeri ile Güney Amerika'nın bütün lamalarını güldürürsünüz kendinize. Devletçiliğimiz yedi bin yıllık denemesiyle işini bilir. Bilmeden yapar, o. "Ve başlangıçta fiil vard!" Devletçiliğimize tanrısal şirinlik muskası takmak üzere, sosyalizm afsun tafsununu bile bile kullanıyorsanız, ya da daha ince yoldan burnumuzu ustalıkla kırması için yol gösteriyorsanız, ne hacet? Yedi bin yıllık firavunluklarla nemrutlukların en değerli hazinelerini derleyen Osmanlı dekadansının en geleneksel antika devletçiliği mirasına konmuş anayurtta yaşıyoruz.
Egemenliğini savunmak için her yıl milyarları çatır çutur öğüten koca devletçiliğimizi, küçük hesaplarla bugün abdestsiz ağıza alabildiniz diye, torbada keklik mi sandınız? Şaşılır kedinin çamaşır yıkayışına!
Sakın beni "devlet düşmanı" bir anarşist sanmayın. O zaman, size, hiçbir şey anlatamamış olurum. O zaman siz, Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan bütün savunmaları kulağının ardıyla dinleyen, iddianamesini çoktan yazmış savcı olursunuz. Ceza kanununu Mussolini'den devletçi maddelerini, mecelle ülül'emrinin ferman'ı şahaneleriyle kokteyl etmişe dönerseniz. Gerçek demokrat devletin candan savunucusuyum. Doğu dünyamıza yedi bin yıldır göz açtırmamış lanet halkamızın cankurtaran simidi olmadığını belirtmek istiyorum. Hani, bunca ferman, islahat, devrim çabalarına karşın giderilememiş, gereğince "şeytan da olan, bolşevik de olan" kırtasiyeciliğimiz yok mu? Nice "münevver ve mütefekkir insan"larımızı "suyu arayan" mahut elmacı eşeği gibi çeşmeye götürüp götürüp, içirmeksizin getiren, binbir saltanattan daha sultan, bütün uygarlık putlarından daha ebedi, ezeli, ölmez, ulu, ulusal, kutsal ve tutkalsal azrailimizdir.
Ona bir çare gösterebiliyor musunuz? Ama, kuru lâfla, yaş lâfla, yazılı lâfla, okunmuş lâfla değil. Teşkilatlı ve şuurlu pratik çare. Bırakın "soyut- somut" sosyalizm tekerlemelerini, Batıcı demokrasi temcit pilavlarını. Düşündüğü gibi yaşamak için savaşmayan aydın, uşaktır. Teşkilatsız halk, köle kalabalığıdır. Halkın teşkilatına dayanmayan her parlak söz, sosyal şarlatanlıktır.
Bugün Yön adlı
dergi ölmüş bulunuyor. Sağlığında onun düşüncelerini yayanlar, şimdi Devrim
adlı bir dergi çıkarıyorlar. Yön niçin öldü? Devrim niçin doğdu. Ayrı konu.
Her ikisinin de yaşaması gerekirdi. 0lmadı.Yön battı. Ama ana düşünce Devrim'de
sürüp gideceğe benziyor.
Yön'ün ilk çıkışını sevinerek
izlemiştik. Daha ilk sayısının "Bildiri"sini okur okumaz, ne yalan söyleyelim,
öyle bir alışkanlığımız olsa "beynimizden vurulmuşa döndük" diyebilirdik.
Hazırlık propagandası, Yön'ü genç kuşak sosyalistlerin çıkardığını yaymıştı.
Bildiri, otuz yıl önceki kadro kapıkullarının hemen bütün kuruntularını
kendisine taban etmişti!
Bir örgüt için olduğu gibi,
bu dergi için de dört beş yıl sustuk. Sabırlılığa alışmışız. Gençlerin
deneysizliklerini iyi dileklerine bağışlamamalı mıydı? Ne var ki teorik
yanlış küçük değildi. O sıra hiç kımıldamayan kimi eskice sosyalistlere
anlattık. "Hadi canım sen de!" dediler. Demek kimi sosyalistler de aldanıyorlardı.
"Deneysiz iyi dilek", çarçabuk
yankı yaptı, "hiçten iyi" miydi? "Sosyalizm" iddialı çıkmasa, hâttâ işe
bilimsel sosyalizm yöntemlerini karıştırmasa, kutlanacak yanları vardı.
İş bilimsel sosyalizme dayanınca son kuşağın taze beyinleri karıştırılabilirdi.
Bunu hoşgörmeye hakkımız yoktu.
En sonra bir sinyal çektik,
"Atma Avcıoğlu, din kardeşiyiz!" Avcıoğlu ne demek istediğimizi anlamamış
göründü. "Sosyalizmin el kitapları"ndan bilgiçlik satmak istediğimize dokundu.
Sonra sayfalarını "iyi dilekli" bütün sollara açtı. O zaman, aşağıdaki
yazıları kaleme aldık.
Amacımız şu ya da bu kişiyi
"kandırmak" değildi. Nesnel incelemeydi. Avcıoğullarının pek tedirgin oldukları
üslübumuzu yumuşatamamıştık, İncelemeyi,o gün için bir kıyıya attık. Derken
Yön battı. "Yönizm"de battı mı?
Hiç batar mı? O, en sevimli
olduğu derecede en verimlilerinden biri olan Avcıoğullarının kişiliklerinden
üstün bir sosyal "kategori"nin eğilimiydi. Yüz tane Avcıoğlu gitse, bin
tanesi gelirdi. Nitekim Devrim'i görmedim. Türkiye'nin Düzeni'ne baktım.
Saygıdeğer emek. Ne var ki Yön havalı. Atmosfer çevremizdir.
Sağdan soldan -biz sağa
bakmadığımız için daha çok soldan- şikayetler geldi. Biz nereden başlayalım?
Otuz yıl, önceki Kodronun Kadrosu eleştirimiz, bereket "sıçanlar"ın elinden
yakasını kurtaramamış. Kayıp. Yönün Yönü yazısı ise kıyıda duruyor.
Onu, hiç değilse olduğu
gibi vermek, yeni çaba istemiyor. Genç arkadaşlara karşı boynumuzun borcudur.
Borcumuzu ödemeye çalışalım.
I- Doktrinler
Her küçük-burjuva
düşüncesinin en hoşlandığı şey "özgün doktrin"ler ortaya atmaktır. Atar
atmaz "dünya açıklanmış" olacaktır.
Yönizm'in 3 doktrini var:1-
Batılılaşma doktrini, 2- Ekonomi doktrini, 3- Devletçilik doktrini...
Belki de onun hiç böyle
şeyleri yok. Ama, varmış gibi ele alınmadıkça, ana-fıkirleri anlamak güçleşir.
PROBLEMİ KOYUŞ
Yönizm, bir
küçük-burjuva devrimciliğinin "vicdan azabı" teorisidir. Bu "bitmeyen kavga"
bilince çıkarılırken sınıfı, stili ve konusu konulmalıdır.
Yön'ün Sınıf Yapısı
Yön Dergisi daha ilk sayısında
(20 Aralık 1961) bir ortak bildiri yaydı. Altına imza atanların sosyal
kategorileri şöyledir: Sorumlular 1 General, 2
Profesör, 4 Milletvekili, 5 Senatör, 9 Subay,10 Doçent, 35 Asistan, 37
Mühendis, 23 Avukat,19 Doktor,17 İktisatçı, 3 Ressam, 3 Rejisör, 3 Evkadını,1
Futbolcu, 80 Yazar, 48 Öğretmen, 59 Memur, 4 Eski Memur. Toplam 363 kişi.
Sorumsuzlar (Öğrenci): 72
Hukuk Öğrencisi, 28 Siyasal Bilgiler Öğrencisi, 27 İktisat Öğrencisi, 23
Lise Öğrencisi. Toplam I50 kişi.
Sosyal Sınıflar: 1 Ağa,
2 Çiftçi, 6 Tüccar, 9 İşçi. Toplam 18 kişi.
İmza atanlara bakınca, Yön'ün
bir kapıkulu atmosferi içinde doğduğu ve bir kapıkulu dergisi olaacağı
anlaşılıyordu.
Bu rakam ve orantıları,
Yön'e, Türkiye'de kapıkullarından başka kimsenin sosyalizme elverişli bulunmadığı
kanısını verecektir.
Yalnız yukarıdaki rakamlar
bile, Yön'ün karakteristiğini açabilir. Yönizm, sosyal sınıflardan ancak
3,5 oranında ilgi görür. Bunun da yarısı (%1.75) işçidir. Sosyalizme en
açık sınıf işçidir. Modern toplumda bir sosyal sınıf olmayan aydınlar Yön
sosyalizminde %96.5'dırlar. Bunların %34.8'i açık memur, %37.05'i serbest
meslekli (örtülü memur), %28.25'i öğrenci (gelecek memur) olmak üzere hepsi
kapıkuludur.
Yön'ün Kaçak Güreş Yordamı
Bildiri sondan bir önceki
bağlantısında şöyle yazıyordu:
"Varmak istediğimiz amaçların
şu veya bu noktası tartışma konusu edilebilir.Bu bildirinin yayınlanmasındaki
maksat da bu çeşit tartışmalara yol açmaktır." (4/e)
Yani, Yön'ün istediği "tartışma
konusu", Yön'ün bütün "amaçları" değil, onların "şu veya bu noktası"dır.
Yani, bizi ayrıntılarla uğraştıracak. Nitekim, Yöncülere karşı yapılan
iki açık tartışma oldu:
1- "Atma Avcıoğlu Din Kardeşiyiz!"
denildi. Avcıoğlu karşılığı, söylenenlerin özünü pas geçti, yalnız kendi
biyografisi ile ilgili beşinci derece takılma (ayrıntı ve üslup) üzerine
bildiri yaptı.
2- Bir genç avukat, işçi
sınıfının önemi üzerinde durdu. Yön, öz konu üzerinde konuşmayı sonraya
bıraktı, yalnız kendisine yakıştırılmış onuncu derece bir dokundurmayı
afakanlıca yalanladı.
Bu "kaçak güreş", Yöncü
"doğma"ya dokunacak eleştirmelere yolu kapadı. Bununla birlikte,kimse Yönizmi,
kendisinin "izin" edeceği yönde ele almak zorunda değildir.
Yönizmin Ana - Fikirleri
"Yönizm", Türkiye toplumuna
"Yön" vermek gibi ağır ve nankör bir çaba içindedir. Bunun için 3 doktrin
ve 3 parola ortaya atılıyor. 3 doktrin şunlardır:1- Batılılaşma doktrini,
2- Ekonomi doktrini 3- Devletçilik doktrini.
3 parolaları da o 3 doktrinden
çıkar: 1- İstismarı (sömürüyü) kaldırmak, 2- Sosyal adalet, 3- Planlı istihsal
(üretim)
Bu altı nokta, "Yönizm"de
olağanüstü birbirine karışık, içiçe ve ayrılmaz durumdalar. Gene de, kimi
yerlerini tekrarlama tehlikesini de göze alarak, onları ayrı ayrı bölümlerde
gözden geçirmek gerekir. Kendileri yıllardır aynı temayı öylesine ısıtıp
ısıtıp öne sürdüler ki, bizim o "temcit pilavı"na fazla kaşık atmamızı
pek yadırgamasalar olur.
Yalnız, "Yönizm"in üç doktrini
ile üç parolasına girmeden önce ve rahat girebilmek için, bu eğilimin hangi
sosyal kökten kaynak aldığına ve hangi yordamla işlediğine iki üç sözcükte
değinmek gerekir.
1- Batıcılık Doktrini: Yöncülerin
en tartışılamaz "gerçek" gibi koydukları "Batılılaşma" nedir? Kısaca görelim.
Batılılaşmak mı, Batıdan
Kurtuluş mu?
Yönizm, Bildiri'sinin 1
sayılı paragrafında şöyle diyor:
"İktisadi alanda hızla kalkınmak.
Yani milli istihsal seviyesini hızla yükseltmek."
Bu "hızlı" gidiş hangi yoldan
yürüyecek? 1. paragrafın (a) fıkrası yolu şöyle çiziyor:
"Atatürk Devrimlerinin amacı
olan Batılılaşmak."
Atatürk devrimleri ulusal
kurtuluş ateşi içinde başladı. Bu devrimler "Batılılaşmak"mıdır, "Batılılaşmamak"
mıdır? Onu, 42 yıl sonra yazı alanına girecek "Yöncü'lerden öğrenmek yerine,
Mustafa Kemal Paşa'nın Türkiye Büyük Millet Meclisi ndeki ilk açış söylevinden
okumak daha yerinde olur.
Mustafa Kemal Paşa, dünya
önünde giriştiği devrimin bir kurtuluş savaşı olduğunu söyledi. Bu ulusal
kurtuluşun iki amacı bulunduğunu belirtti: 1- Emperyalizme ve kapitalizme
karşı gelmek. 2- Zorbalığa (Osmanlı derebeyliğine) karşı gelmek,
Musıafa Kemal Paşa'nın kendi
ağzından çıkan bu iki amacı, Yönizmin atlayarak görmemezlikten gelmesi,
nasıl bir "sosyalizm", "solculuk", "hızla kalkınma" ya da "hızla yükselme"
olur? Anlaşılmıyor.
Yönizmin, asıl ulusal kurtuluş
ortada dururken ve bugünün en yakıcı konusu olmuşken, onu bırakıp önem
verdiği "batılılaşma" nedir?
Batılılaşmak Neyin Peçesidir?
"Batılılaşma": en bayağı
"elkitabı"nda, en toy ilkokul çocuğunun bile kolayca okuyup anlayabileceği
şeydir artık, Türkiye'de bile... Batılılaşma, bir ülkede kapitalizmi kurmaktır.
Nitekim Türkiye'de de şimdiye dek yapılmış bütün "Batılılaşma" işlemleri,
kapitalistleşmekten başka sonuç vermemiştir. Veremezdi de.
Yönizm, inanmazsa, ağabeyleri
olan "kadrizm-kadrilizm" "üstad"larına sorabilir.
Niçin düpedüz kapitalizm
demek dururken, dolambaçlı yoldan epey anlamsız ve lastikli "Batılılaşma"
denmiştir? Onun bizdeki tarihsel ve sosyal karakteristiği üzerinde durmayalım.
Yalnız şu kadarcığını söyleyelim: Batılılaşma, "utangaç kapitalistleşmek"tir.
Kapitalist sınıfı Türkiye'de
her zaman "kökü dışarıda" bir sınıftır. Saltanat çağında komprador kapitalizmdi,
yabancı sermayenin Türkiye'deki kontuarlarına bağlı doğrudan doğruya ajanlarıydı.
Cumhuriyet çağında finans-kapital oldu. Yani, Türkiye'deki kapitalist sınıfına
karşı bile açık yüzle görünemeyecek kertede millete ve vatana karşı, uluslararası
finans- kapital ile göbek bağlıydı.
O yüzden, toprağımızda maskeli
haydut biçiminde gizli faaliyet göstermek zorunda kaldı. Hele 1920 yılları,
ulusal kurtuluş savaşı kapitalizme ve emperyalizme karşı olmayı kutsal
bir ulusal amaç olarak tüm insanlığa ilan ettikten sonra, kalkıp, "Türkiye'de
kapitalizmi yoktan var edeceğiz!" demek, her babayiğidin harcı değildi.
Ancak, Amerika gelip onbinlerce
yabancı uzman ve askeriyle Türkiye'yi "üs" yaptıktan sonra, artık kapitalizmi
savunmak büyük bir kahramanlık olmaktan çıktı. Sırt, emperyalizmin ağababalarına
dayanmıştı. Öyleyse neden hâlâ "Batılıtaşma" gevelemeleri yapılır?
Arap: "Hain korkak olur"
demiş. Millete, vatana açıkça ihanet etmek kolay iş değildir. Yapılanlar
şirin gösterilmek için, kıyıcığından "zararsız" sözcükler uydurulup kullanılacaktır.
"Batılılaşma" o "zararsız" sözcüklerin en sınanmışlarındandır.
Yöncülerin "Batılılaşma"
sözcüğünü kullanmaları, emperyalizm ve kapitalizme aşık olduklarını mı
gösterir? Hayır. Onlar,1920 Türkiye'sinde olduğu gibi hâlâ emperyalizm
başka, kapitalizm başka şeydir sanırlar. Ama kapitalizmin dostu olmadıklarını
kanıtlamak için, emperyalizmin düşmanı olduklarını somut açıklamalarla
belirtirler.
Emperyalizme düşmanlıklarında
içten olmadıklarını öne sürmek aklımızdan geçmiyor. "Eski sosyalistler"den
öylesine tiksinişlerini bile, kadrizm kapıkullarını gereğinden çok ciddiye
almış olmalarına bağlamak olağandır. Onların, Batılılaşmayı Bildiri'lerine
birinci madde yapışları bile -bilmiyoruz o denli toy mudurlar- yanılgılarına
verilebilir.
Batılılaşma: Şehir-Köy İkiliğini
Kaldırır mı?
Onlar yanılıyor diye, herkesi
yanıltmaya kimsenin hakkı olamaz. Hele ulusal çabayı kapitalizme yöneltmek
kimin işi, kimin ülküsü olur? Herhalde solların değil. Öyleyse Yönizm,
Türkiye'nin Batılılaşmasından ne bekliyor? Bir değişiklik bekliyor. Batılılaşırsak:
"Türkiye'deki istihsal seviyesi
yükseldikçe, memleketin sosyal yapısı değişecek" (Bildiri) diyor. Tabii
değişim oluyor da. Ama hangi "yönde"? Yön iki değişik sonuç muştuluyor:
1- "Şehir-köy ikiliği ortadan
kalkacak",
2- "Batı uygarlığının temeli
olan akılcı düşünce kitlelere yayılacaktır."
Doğru mu?
Batıda 15. yüzyıldan beri
hızla, 'Türkiye'de 30-40 yıldan beri kaplumbağa çabukluğuyla da olsa değişiklikler
oluyor. Bu değişiklikler nelerdir?
Şehirle köy ikiliği büsbütün
artmıştır. Batıda da 'Türkiye'de de, kapitalizm, "istihsal seviyesi yükseldikçe",
şehirler hıncahınç dolmuş, köyler ıssızlaşmıştır. Bunu, bütün "Batılılaşan"
büyük şehirlerimizi sarmış gecekondu ordugâhları kadar hiçbir şey en kör
göze batıramaz.
Türkiye'ye, II. Emperyalist
Evren Savaşı'ndan sonra "Batılılaşma" -yabancı sermaye başkanlığında- akın
etmiş, o akın hızlandıkça gecekondu faciası alıp yürümüştür. Son 1955 ile
1960 yılları arasında köy nüfusu 17.1 milyondan 18.8 milyona çıkmış, artış
% 10 olmuştur, şehirde nüfus 3.1 milyondan 4.5 milyona çıkmış artış %43
olmuştur. (1963 Türkiye İstatistik Yıllığı, s. 58)
Demek, Batıda olduğu gibi
Türkiye`de de şehir köyün 4,5 katı daha çok büyümüştür. Şehirli köylü kadar
doğurgan olmadığına göre köylüler şehirlere kaçmışlardır. Yönizmi insanlarımıza
bunun tersini söylemesi neden? Türkleri aşka getirmek mi istiyor? Yalan
yanlışla değirmen dönmez.
Batılaşma Temeli Akıl mıdır?
"Akılcı düşünce" mi "Batı
uygarlığının temeli"dir? O da tersine konuyor. "Akıl" hangisidir? Batının,
korsanlıkla ve yabancı ülkeleri soyup soğana çevirmekle biriken sermayesini
Yönizm belki "akılcılık" sayıyor. Dolayısıyla biz Türklerin sermaye biriktiremeyişimiz
akılsızlığımızdan olmalıdır.
Batılı emperyalizm de bunu
söylüyor. Onlardan Hitler daha da ileri gidiyor. Ne yazık ki kazın ayağı
hiç öyle değil. 15 ile 19. yüzyıllar arasındaki Batı kapitalizminin canavarlıklarının
akılla ilgisi üzerinde durmayalım. Şu, Batıcı akılın en sultan geçindiği
19. yüzyıl ile birlikte, her 5-10 yılda bir patlak veren ekonomi krizleri,
20 yüzyılla birlikte her 20- 30 yılda bir patlak veren emperyalist evren
savaşları, hep, "Batı uygarlığının temeli"nde yatan akıl almaz dinamitler
midir? Yoksa "kütlelere yayılmış" o yaman "akılcı düşünce" eseri midir?
Sosyalizm, kapıkulu yakıştırması
derme çatma küçük-burjuva bilgiçliğine çevrilir ve Marksizm kalpazanı kadrizm
esinlemesine kapılınırsa, kötü burjuva idealizmi yeni kuşaklara bal gibi
tarihsel materyalizm diye yutturulmaktan kurtulamaz.
Her bezirgan toplum gibi,
"Batı uygarlığı" da akıl değil, kör "arz ve talep" temeline dayanır. Ve
bu madde temeli, yanlış, hattâ tersine değerlendirmelerle yok edilemez.
Türkiye'de Batıcı Akıl
Yönizm "hayır, biz onu demiyoruz.
Biz Türkiye'de hiç değilse Batı uygarlığı ölçüsünde bir akılcıl düşünce
istiyoruz. Türkiye'de onu gerçekleştireceğiz" diyecek.
Önce, eğer tam "Batıcı akılcıl
düşünce"yi istiyorsak, onun doğuş yasa ve koşullarını tersine çevirmemeliyiz.
Batı aklının, 500 yıllık burjuva gelişiminden sonra doğduğunu, yoksa onun
burjuva gelişimini doğurmadiğını unutmamalıyız.
Ondan sonra, Batıda (emperyalist
metropollerde) değil, Doğuda (sömürge topluluklarda) yaşadığımızı "akıldan"
çıkarmamalıyız ki, ayaklarımız yerden kesilmesin ve başımız dururken ayaklarımızla
düşünmeyelim.
Türkiye 250 yıldan beri
"Batı uygarlığı" yönünde çabalıyor. Şu en "devrimci-halkçı-laik-devletçi-milliyetçi"
cumhuriyet çağımızın o çeşit çabalarla nereden nereye geldiği gözler önünde,
yürekler acısıdır. "Atatürk devrimleri"nden 20 yıl sonra doğmuş "kütlelerde"
değil, yüksek öğretim gençleri arasında bile hâlâ Şeyh Said'i Nursi yi
peygamber sayanlar var.
Ya kütlelerin "akılcıl düşüncesi"
ne alemde? Açın Osmanli fetva sayfalarını, en uyanık Anadolu köyünde, köylüleri
sopayla namaza götürme buyrukları doludur. Laik cumhuriyet çağında bunun
tersi oluyor, aklına esdikçe, hükümet her gün, yalnız köyde değil, İstanbul'un
göbeğinde, gizli tören yapan bir tarikat toplantısı basıyor. Sakallı, çarşaflı
insanlar, uğradıkları işleme dehşet ve tiksintiyle tepki gösteriyorlar.
Demek ne olmuş? En iyi dileklerle
yarım yüzyıllık "akılcıl düşünce" çabaları, tam tersi sonuç vermiş. Kabahat
nurcu, pilavcı, Süleymancı, takunyacı halkta mı? "Akılcıl düşünce"de mi?..
Gerçeklik ortada. Kapitalizmin ölüm çağında, finans-kapital kılavuzluğuyla
yapılan "çağdaş uygarlık" gazvesi, hemen Babil çağının tefeci-bezirgan
hacıağalarını iktidara getirmiştir.
Olmuyor, demek. 20. yüzyılın
ortasında Türkiye'ye "Batıcılık", Batının "akılcıl düşüncesini" getirmiyor.
Osmanlılıktan da geri, Arabistan çöllerinde kalmış sandığımız 7 bin yıllık
en "akıldışı" Babil büyücülüğünü getiriyor. Bizim "ilerici", "sol" ya da
"sosyalist" "Batı uygarlığı" taklidi yapınmalarımız tutmamış.
"Denenmişti bir daha denemek"te
yarar ne? Zarar, kendimizi ve başkalarını aldatmaktır. Zararın neresinden
dönülse kâr sayılmaz mı? Ne yazık ki, bizde, eline bir "kürsü" geçirenin
ilk işi, Yenicami imamı gibi oraya çıkıp kendi talkınlarından başka kimseye
söz verdirtmemek olmuştur.
19. Yüzyılda Kalkınma Parolası
Yönizmin "akılcıl düşünür"leri
20. yüzyılda bulunduğumuzu bilmiyorlar mı? Biliyorlar. Bildiklerini de
şu satırlarla belirtiyorlar:
"1- Batı memleketlerinin
kalkınmaları sırasında, çok elverişli şartlara ve sömürgeciliğe rağmen
gelişme yavaş, israflı, fakat gücünü genel oydan almayan idareler altında
gerçekleştirilmiştir. Ancak yirminci yüzyılda, esas itibarıyla istihsal
seviyesinin yükselmesi sayesindedir ki, Batı memleketlerindeki iktisadi
sistem az çok tatmin edici şekilde işleyecek hale gelmiştir."
Bu sefer ne oluyor? Az önce
"Batı uygarlığının temelinde", "akılcıl düşünce" bulan Yönizm, şimdi akla
sığmaz "israf" ve dikta ("gücünü genel oydan almayan") düzeni seziyor.
Ve onu, "kalkınma" diye mistikleştirdiği bir totem formüle bağlıyor. Böyledir
küçük-burjuva "sağduyusu".
Oysa, Batıda "kalkınma"
diye soyut ve mutlak bir esnaf yakıştırması yoktur.18. yüzyıl Fransiz düşünürlerinin
dillerine doladıkları "ilerleme" (Osmanlıda "terakki") ülküsü, "kalkınma"yı
yapmamış, 500 yıllık kapitalizm "kalkınması" gerçekleştikten sonra "ilerleme"
felsefesini beyinlere yankılamıştır. "Kapitalizm" bir gerçekliktir. Şeylerin
adlarını açık koymadan mistifikasyona "kalkınmayalım."
Batıda "kalkınma" değil,
"kapitalizm" için "çok elverişli şartlar ve sömürgecilik" olmuş. Hani Türkiye'nin
kapitalizmi geliştirecek "şartları" ve "sömürgeciliği?" Yok. Yalnız "gücünü
genel oydan almayan idareler". sömürge ve "elverişli şartlar" temeli bulunmadan,
üstyapı diktasıyla sermaye birikimi yapabilir mi?
Cumhuriyetin ilk çeyrek
yüzyılı boyunca şehir nüfusunun köy nüfusuna oranla artışı %1'i zor geçmiştir.
Yani, yönetim "gücünü genel oydan almadı" ve kapitalistçe "kalkınma" olmadı.
Öylesine olmadı ki, kırk yıllık durgun ekonomi altında yıpranan yığınlar,
finans-kapitalin ansızın ilan ettiği "vur vuranın, tut tutanın" yağma düzenini
bile, hak rahmeti saydılar. Hâlâ "oylar", kurtarıcı pozunda görünen fınans-kapital
iğneli fıçısına akıyor. Ve bu "Batılılaşma"dır. 20. yüzyılın ikinci yarısında...
20. Yüzyılda "Tatmin" Parolası
Yoksa, 19. yüzyıl boyu görülmeyen
"Batılaşma" mucizesi 20. yüzyılda mı doğdu? Yönizm onu söylüyor: "Ancak
yirminci yüıyılda... Batı memleketlerindeki iktisadi sistem az çok tatmin
edici" olmuş.
İşte, küçük-burjuva "akılcıl
düşüncesi" için bir mistikleştirilmiş tabu- sözcük daha "tatmin! ". "Tatmin"
nedir? Kimi etkiler? Nasıl ölçülür? Belirsiz. Esnaf duygusallığını bırakın,
sosyal sınıf nesnelliği açısından konuya bakalım. 20. yüzyılda "kalkınma"
değil "kapitalizm" daha mı "tatmin" edicidir?
"Esas itibariyle istihsal
seviyesinin yükselmesi sayesinde"; işçi sınıfı içinde bir aristokrat amele
zümresi satın alındı. Sendika gangsterliği, "sosyalist" kuzu postlarına
bürünüp, işçileri finans-kapitalin dümen suyunda sürüklemeye çalışıyor...
Gidiş, sınıf olarak işçileri mi "tatmin" ediyor, "kapitalizmi" mi? Ve bu
gidiş dünyanın kaçta kaçında gerçekleşti?
Gerçekleştiği yere göz atalım.
I. Emperyalist Evren Savaşı'ndan önce kapitalizm yeryüzünün %100'üne egemenken,
ondan sonra %70'ine zor egemen oldu. II. Emperyalist Evren Savaş'ından
sonra kapitalizm dünyamızın ancak %30'unu tutabiliyor. Demek, en iyimser
ve en dangalak emperyalist uşakları için bile kapitalizmin "tatmin" edilerek
"işleyebileceği" alan,1918'den 1948'e değin 30 yılda 2.5 kez daralmıştır.
Geri kalan üçte iki dünyanın
bir yarısında işçi sınıfı sosyalizmi kuruyor. O bir yarısında geri kalmış
ülkeler emperyalizmi temizlemek çabasındalar.1900 yılı dünya "iktisadi
sistemi" olan "Batılılaşma" 1917 yılı dünyanın üçte ikisinde,1945 yılı
dünyanın üçte birinde, ancak sağ kalabildiğine şükrediyor.
Bunu Yönizm bilmez mi? Bilir.
Daha eğlencelisi, bildiğini aynı "Bildiri'de şöyle açıklamaktan geri kalmaz:
"Bununla birtikte Sosyalist
Partileri, düşünürleri ve hâttâ liberal eğilimli siyasetçiler, kendi memleketlerindeki
iktisadi sistemin israflı olduğunu, zaruri ihtiyaçlarını ihmal ettiğini,
hızlı bir gelişmeyi ve sosyal adaleti sağlamak bakımından da yetersiz kaldığını
delilleriyle belirtmektedir."
Öyleyse? Sonra, "kaba konuştu"
derler. Bu perhiz ne, öteki lahana turşusu ne? Dünyada değil, kendi öz
metropolünde iler tutar yeri kalmamış "Batılılaşma", hele kırk yıl sakalımızı
yaktıktan sonra, Türkiye'nin Türklerine nasıl salık verilebilir? Hele,
ondan sonra sırayla sayılacak: "Demokrasi"ye, "sosyal adalet"e, "sömürüyü
kaldırma"ya nasıl "sağlam temel" edilir?
Artık, her AP'li mahalle
imamının gözlerini kapayıp ağzını açar açmaz okuduğu gibi "çağdaş uygarlık"
duası bitmiştir. Öyle ezbere tanrı gibi kaadir'i mutlak bir tek uygarlık
yok:1- Çağdaş kapitalizm, 2- Çağdaş sosyalizm vardır. Kapitalizm ya da
sosyalizm dışında ne "iktisat", ne "üretim", kalmıştır. Arafatta kalmak,
dinde bile "hayvanlara" yakıştırılır. Kapitalizm kapitalistlerle sosyalizm
işçilerle yapılır.
2- İktisat Doktrini: Yönizmin
"ileri gelenleri" Batı bilimini yutmuş, "akılcı düşünce" tiryakisi keskin
"iktisat uzmanı"ymışlar. Ve o uzmanlıklarına güvenerek, neredeyse kadrizm
ustaları gibi, ekonomik determinizme taş çıkartırlarmış.
Genç "yön"cüleri kart "kadro"cularla
karıştırmak hoşumuza gitmiyor. Bu gençlerin, tam 1961 yılı 20 Aralık günü,
ansızın "Türk toplumu"na vermek istedikleri "yön", bütünü ile ele alınmazsa
haksızlık edilmiş olur.
"Ajitasyon" alanında kaldıkça
oldukça olumlu açıklamalar yaptılar. Ama onların merakları bu değil. "Dokt"turlar.
Doktrin kurmak isterler. Yön doktrinini en iyi özetleyen belge, yüzlerce
imza toplayan "Bildiri"sidir. Bildiride hemen herşey iki ana tema üzerine
oturtuluyor: 1- İktisat, 2- Devletçilik.
Önce Yön'ün iktisat doktrini
ve anlayışı üzerinde duralım.
Herşey "İktisadi" midir?
Yön için hangi toplum konusu
ele alınırsa alınsın, hepsi "iktisadi"den çıkar. Sırasıyla (usanmaksızın)
okuyalım:
a) Buhran (bunalım): 27
Mayıs Devrimi'nden iki yıl sonra Yön Türkiye'nin bir "buhran içinde" olduğunu
"keşf" ediyor!
İddia: "Türkiye bugün ciddi
bir iktisadi ve siyasi buhran içindedir." (2/a) diyor. Doğru.
Bu "Lapalis'in hakikatı"na
inanmamak için hiçbir neden yok. Siyasi bunalımın nedeni nedir? Yön hemen
karşılığı yapıştırıyor: İktisadidir.
Kanıt: "Sosyal buhran iktisadi
buhranın tabii bir sonucudur." (2/a)
Böylece Yön sanki dersin
marksisttir.
B) Batıcılık: Batıcılık,
ya da "çağdaş uygarlık" nedir? Yön -Atatürk'ün ölümünden yirmi yıl sonra
haber veriyor: Batıcılık Atatürk devrimlerinin amacıdır.
İddia: "Atatürk devrimlerinin
amacı olan Batılılaşmak"tır. Doğru mu? "1- Batılılaşmak" doktrini sırasında
gördük.
Batılılaşma amacına nasıl
varılacak? Gene iktisatla. Hâttâ "iktisat" aözcüğü biraz ve çokça yuvarlak.
"Marksizm" kokuyor. Yön onu daha keskin "Marksizm ile "istihsal" (üretim)e
çeviriyor.
Kanıtı: "En geniş anlamıyla
batının istihsal seviyesine yaklaştığımız ölçüde (Atatürk devrimlerinin
amacı olan çağdaş uygarlık) gerçekleşebilir."
Böylece Yön sanki dersin
keskin Marksistir. İktisadı, temel yapmakla kalmıyor, iktisadın temelinin
de üretim (istihsal) olduğunu söylüyor.
Bundan daha âlâ Marksizm
olur mu?
c) Demokrasi: Demokrasi
nedir? Biliyoruz. Türkiye'de tek parti düzeninin "değişmez milli şef'i
İsmet İnönü Paşa, Amerikan akıl tröstünden -Basra körfezinde petrol adasına
sahip- Thornbourg'a verdiği sözü yerine getirerek, Türkiye'de "sınıf esasına
müstenit" çifteli parti, ya da "çift parti" kurulabileceğini ilan etmişti.
Paşa "sözü ayağa düşürmeyecek" demokrasi istemişti. O paşaca istekten 16
yıl sonradayız. Bütün Anadolu ve Rumeli yollarını noktalamış bulunan petrol
bayi istasyonları sayesinde kurulmuştu. Vatan Partisi'ni iki yıl zindanda
boğmuştu. Ses eden çıkmamıştı. Üç yıl sonra, bir geceyarısı DP batmıştı.
Işte o sıra Yön ortaya çıktı.
1- iddia: "Türk Demokrasisini
yaşatmak... ve Demokrasi rejimini sağlam temellere oturtmak" idi. Nasıl
oturtulacak? Hep iktisatla, istihsalle.
1- Kanıt:
"Ancak iktisadi alanda hızla kalkınmak, yani milli istihsal seviyesini
hızla yükseltmek" Türk demokrasisini "oturtur"! 2- İddia:
"Demokrasi herşeyden önce insan haysiyetine dayanan ve insanı üstün değer
sayan bir rejimdir." (1/a) İnsan "haysiyeti" ne ile koruna- cak?
İstihsalle. 2- Kanıt: "Ne kadar çok gayret saıf edilirse
edilsin. düşük bir istihsal seviyesiyle, kütlelerin kültür seviyesinde
esaslı bir yükselme sağlamak ha- yaldir. İşsizlik, açlık, çıplaklık,
soğuk ve sefaletten yaşama içgüdüsü, öğrenme merakından daha ağır
basacaktır." (1/2)
Şeytanın Dürtüsü
Konu buraya gelince, insanı
şeytan dürtüyor: "Amerika'da 'istihsal seviyesi' ne alemde?" Dünyanın en
yüksek seviyesi! Amerika'da kültür var mı? Öylesine var ki, kültürlü akderililer
kültürsüz karaderililere bulaşmamak için aynı otobüse bile binmekten kaçınıyorlar
ve geceyarısı beyaz kukuleteli kefenlere bürünüp, siyah insanları linç
etmek üzere tek tek avlıyorlar. Vietnam'da "insan haysiyeti"ni füzelerle,
napalm bombalarıyla ve zehirli gazlarla savunuyorlar. Bu çabalar, ne yazık
ki Amerikan "istihsal seviyesi"nin aşırıca yüksek bulunmasından ileri geliyor
ve cesaret alıyor.
Yöncüler "Canım, biz Türkiye
için konuşuyoruz!" diyecekler... Biz de onu demek istiyoruz. Yarın Türkiye'de
kör topal "istihsal seviyesi" yükseldikçe, "Türk demokrasisi" oturacak
mı? Örneğin Türkiye ansızın Almanya kesilse, bir Hitler'in çıkmaması için
"istihsal seviyesi" yeterli olur mu? Demek demokrasi için salt "istihsal
seviyesi" insanı kandıramıyor. Yöncül "Marksizm" buna ne buyurur?
İktisadi = Anti-demokratik
Yön'ün Bildiri'sinde en
anlaşılmaz söz şudur "Böyle (özel teşebbüse dayanan) bir kalkınma.. siyasi
gücü geniş ölçüde iktisadi güce tabi kılması yüzünden demokratik te değildir."
(3/a)
Bu, yukarıdan beri bunalımı
Batıcılığı, demokrasiyi, sosyal adaleti boyuna "istihsal"e bağlayan Bildirinin,
şimdi bütün o söylediklerini kuşkuya düşürmüyor mu?
Bizim bildiğimiz, "iktisat
biliminin ve tarihin ışığı", sınıflı toplumda en son duruşmada üstyapıyı
ekonomi tabanı belirler. Buna ekonomik determinizm denir. Ama bu, üstyapıyla
altyapının karşılıklı etki-tepkisini yok etmez. Tam tersine, bu determinizm
ekonomik gücü siyasi güce tabi tuttuğu gibi, siyasi gücü de ekonomik güce
tabi tutar. Yön'ün "keskin Marksizm" adını verdiğimiz bütün yukardaki iddiaları
ve kanıtları -tek yanlı ve üstünkörü olmakla birlikte- hep siyasi gücümüzü
ekonomik güce (istihsale) tabi kılmak uğruna harcanmıştı. Onun için, o
tek yanlı ve skolastik "iktisat determinizmine" biz "keskin Marksizm" demiştik.
Bu sefer Yön birdenbire
tersine dönüyor. Ekonomik güce tabi olan siyasi gücü anti-demokratik sayıyor.
Ya deminden beri "iktisadi"yi başımıza dikmenin alemi neydi? Yüreğimizi
ne hoplatır durursun?
Amacı "özel teşebbüs"ü haksız
çıkarmak mı? İyi dilek, doğru söylemekle "iyi"dir. Bir yanlış üzerine kurulan
yapı temelsiz ve "kötü"dür. Diyatektik çelişki mi yapılıyor? Kuru mantıkla
çelişkilere düşmek, diyalektik değil "abes", yani saçma olur. Böyle acemice
saçmalarla özel teşebbüs çürütülemez, güçlendirilir. Diyalektik bindiği
dalı kesmek değildir.
3- Devletçilik Doktrini:
Yönizmin "Batılılaşmak doktrini" de, "iktisat doktrini" de lâftır. söylenir.
Kusuruna bakılmasa da olur. Saçmalasa da dilin kemiksizliğine verilebilir.
Ama "'devletçilik doktrini" hiç şakaya gelmez. Devlet som iştir.
Batılılaşmak da, "iktisat
ve istihsal" yapmak da, plan kurmak, sosyal adalet indirmek, sömürüyü kaldırmak
da ve daha nice bin eylem hep devletçiliğimizle olacaktır.
Yön dergisi iyi hazırlanmış
bir ajitasyonla alana çıktı. Bütün iddiası adında topluydu: Yön... Kime
yön verilecekti? Türk milletine. Hangi yoldan? Devletçilikte.
"Kalubela"dan Beri Devletçilik
Devletçilik Türkiye'de yeni
bir şey değil. Cumhuriyet kuruldu kurulalı yöneticiler kendilerinin devletçi
olduklarını söylediler. Anayasa'ya sokulan 6 oktan birisi devletçiliktir.
O yüzden otuz küsur yıl önce, Paşa'nın emriyle kurulup dağılan kadroculuk
adlı iddialar da devletçiliği "ideolojileştirme" görevini almışlardı.
Ona bakarsanız, birinci
cumhuriyet'ten önce de Türkiye devletçiydi. İttihatçıların vagon ticareti
ile "mutemet" ihaleciliği domuzuna devletçilikti. Hâttâ Abdülhamit ve öncesi
Türkiye'sine şirketlerin girişi devletçilik eliyle yapılmıştı.
Fethettiği toprakları eşit
çiftçiler arasında paylaştırıp dirlikçilerin kontrolünde işleten, sonra
dirlikleri kesimlere (mukataalara) çeviren Osmanlı İmparatorluğu sapına
kadar devletçiydi.
Nemrut'la firavun bile,
illc Sümer kentindeki tapınak ulusu İşakku bile ilk tür "devletçi"den başka
bir şey değildirler.
Onun için, "bizim bize benzeyen"
devletçiliğimiz üzerinde kısa bir açıklama yapmadan, konuyu aydınlatamayacağımız
ortadadır.
Osmanlı Toplumunda: Sosyal
Bölünüş
Her ülke insanı, beden ve
kafa yapısıyla kendi tarihinin ürünüdür.
Türkiye insanının mayası
ya da tohumu Orta Asya'dan göçebe geldi. Osmanoğulları, antika Bizans-İslâm
uygarlıklarının kalıntılarından bir rönesans yarattılar.
İlk Osmanlı, bir avuç doğru,
yiğit ve eşit göçebe çelik çekirdeği oldu. Sürülerle medeniyet kalabalıklarını
önüne katıp güttü. Osmanlı deyince gözönüne şu iki küme gelir:1- Güden
savaşçıl ilbler, gaziler; 2- Güdülen barışçıl köylüler, reaya...
Arapça "raiy" sözcüğü: "Sürüyü
otlatmak", "yaymak", "gütmek" anlamına gelir. Osmanlı devlet sistemindeki
ilke çobanlık düzeninin ürünü olur:1- Çobanlar (savaşçıl güdücüler), 2-
Sürüler (barışçıl güdülenler).
Ayırtlanış ve Yadlanışın Doğal Görünüşü
Bütün sınıflı toplumlarda
iş başka türlü değildir. Yalnız Osmanlılıkta bu ayrılış iki ayrı üretim
düzeni kaynağından geldi. Savaşçı güdücüler çobanlık ekonomisinin, ele
geçirilen güdülenler tarım ekonomisi insanlarıydılar. İlk Osmanlı güdücüleri,
toplum içinde gelişmiş bir üst sınıf olarak gelmediler. Yendikleri toplumdaki
yığınların başına dıştan geçirilmiş bir örgüt oldular.
Bu ayırtlanış ve yadlaşıklık,
zamanla devletleşti. Kent (site) içinde tefeci-bezirgan sınıfın doğması,
toplumu bölmesi, ona egemen bir örgüt getirmesi yavaş, uzun, güç bir süreçti.
Osmanlılık için aynı süreç çok çabuk, kestirme ve kolay geçti. O yüzden,
yenik alt güdülenlere yabancı üstünlükleri doğal geldi. Devlet sanki gökten
inmiş, insanları gütmeye memur, bağımsız, üstün bir güçtü.
Dirlik Düzeni
Osmanlılığın politik üstyapısı
havada durmadı. Osmanlılar, her tarih öncesinin ilkel komünalleri gibi,
kendinden saydıklarına karşı iyi çobandılar. İyi çoban bakımlı sürü getirir.
Bakım yalnız "yönetim" değil; dişe dokunur besi bulmaktır. Koyun çobanı
nasıl iyi otlakla güdümünü bağlarsa, Osmanlı da medeniyet sürüsü reayasına
(eşit çiftçilere) iyi düzenlenmiş topraklar sağladı. Bu da Osmanlı devletini
daha başlangıçta uyruklarının rızkına dek karışabilir kıldı.
14. yüzyılda Osmanlı devleti,
"memleket"i böyle yürüttü. Göçebe çobanın medeniyet sürülerini doğru toprak
ilişkileri içinde güdüşüne birlik düzeni denildi. 6 bin 500 yıldır o düzenden
iyisi bulunamamıştı. Dirlik düzeni, hiç değilse ilk yüzyıllarında, çağına
göre ülkücül bir güdüm sistemi oldu. Dirlikçi devlet, çoban güdücülüğünün
altın çağıydı. Bu gerçeklik, devlet güdücülerine yalnız üstünlük değil,
az çok haklı bir öğüntülü güven geleneği bıraktı.
Kesim Düzeni
Sonra, uzun yüzyılların
gelişimi sonunda, dirlik düzeni içine tefeci- bezirgan scrmaye sızdı. Üretime,
dolayısıyla devlete el attı. Topraklar reayanın tasarrufundan gittikçe
uzaklaştırıldı. Kesimcilere (mukataacılara) pcşkeş çekildi. "Malikane"
dcnilen sistemle kesim düzeni yerleşti. Orada artık Osmanlı toplumu kesin
sosyal sınıflara ayrıldı.
Dirlik düzeninde mülkiye
(politik yönetim), ilmiye (bilim, hukuk işleri), seyfiye (askerler), kalemiye
(ekonomi, maliye işleri) ile 4 devlet sınıfı kayıtsız şartsız ekonomisini
de, politikasını da elindc tutar güderdi. Kesim düzeninde bu devlet yapısı
olduğu gibi kaldı. Yalnız roller, hiç kimse farkına varmaksızın, yavaş
yavaş tersine döndü.
Dirlik düzeninde "nüfuz"
(yetki, sorumluluk) dört devlet sınıfında; bütün ekonomi devlet "nüfus"u
denilen çiftçi halktaydı. Kesim düzeninde devlctin "nüfuz"uyla "nüfus"u
arasına tefeci-bezirgan sınıfı girdi.
Dirlik düzeninde devlet
sınıfları, devletin ve kendilerinin geçimlerine yarayan gelirleri (öşürleri,
haraçları, vb.) kendi elleriyle toplarlar, paylaşırlardı. Kesim düzeninde
"devlet nüfusu'nun yarattığı bütün değerleri ve artan değerleri tefeci-bezirgan
sınıf topladı. Onlardan "devlet nüfuzu"nun 4 "sınıf"ına bir pay ayırdı.
Bu öylesine yapıldı ki,
tefeci-bezirganlık devlete sıkı gününde peşin para veriyora benzerdi. Sanki
devlet sınıflarını "Siz zahmet etmeyin. Ben toplar, gelirlerinizi oturduğunuz
yerde ayağınıza getiririm" deniyordu. Tefeci-bezirganlar devletin nüfusunu
(çiftçileri) de, nüfuzunu (4 sınıfı) da tırtıklayıp eline ve insafına geçirdi.
Ama, görünüşte sanki egemen sosyal sınıf dört devlet sınıfıydı, tefeci-bezirganlık
onun hizmetçisi, angaryacısıydı.
Tefeci-bezirganlık, altta
güreşen kurnaz pehlivan oldu. Devlet sınıflarının, eskisi gibi, astıkları
astık, kestikderi kestik görünmelerine ses çıkarmadı. Üretim gelişmediği,
verim ve ürünler azaldığı halde -her gün daha çok soyup ezdikleri- halk
yığınlarını ayaklanmaktan alıkoyacak tek korkunç silah devlet sınıflarıydı.
Devlet sınıfları, kesim
düzeninde bâl gibi tefeci-bezirgan uşaklığı yapıyorlardı. Kendilerine sorulsa,
onlar gene 1 tuğlu bey, 2 tuğlu beylerbeyi, 3 tuğlu vezir (mülkiye) devlet
hazinelerine karışan nişancı, defterdar (kalemiye); din ve dünya bilimlerini
Allahtan başka kimseden almayan kutsal ulu hoca (ilmiye), yedi iklim, dört
bucağı kılıcı hakkına fethetmiş kahraman gazi (seyfiye) idiler...
Bütün toprak gelirli ve
zenginlik kaynakları (memleket), tefeci- bezirgan sınıfların (eşraf, ayan,
mütegallibenin) eline mi geçti? İdare (mülkiye), hazine (kalemiye), inanç
bilim (ilmiye), hepsinden üstün baba kılıç (seyfiye) devletin elinde değil
miydi? Kim demiş iki paralık tefeci, ciğeri mangır etmez "Haşa min huzur!"
bezirgan gibi "başıbozuk" takımı devlet nüfuzu önünde müslümanım diyebilsin?
Batıda-Doğuda Modern Devlet
Devlet sınıfları hep o kulak
üstüne yattılar. O kuruntuyla şiştiler. İşte Türkiye'de devletçilik, dediği
dedik olan bu görenekten gelir. Ne zaman "devletçiliğimiz", kadir'i mutlak
tanrı gibi, vatan ve milletin alınyazısını çizen "eşsiz örneksiz" bir anka
kuşu çalımıyla göklere çıkarılsa, hep o Osmanlı "nüfuz'ü devlet"i gözleri
kamaştırır. İlk kamucu (müslüman ortak mülkiyetli toprakların denetçisi)
devletin başına gelenlerin, pişmiş tavuğun başına gelmediği unutuluverir.
"Devlet nüfuzu" Batıda da
aşağı yukarı bizdeki mekanizmayla kuruldu. Ama daha 16. yüzyılla birlikte
kapitalist sınıfı devlete kafa tutmaya başladı. 17. yüzyıl İngiltere'sinde,
18. yüzyıl Fransa'sında, 19. yüzyıl Kara Avrupa'sında kapitalist sınıfların
devrimleriyle devlet güçlü burjuvazinin emrine geçti.
Batıda o geçişler, belirli
koşullarla dramatik birer trajedi oldu. Derebeyi karakterli devleti burjuva
devleti kılığına soktu. Çok kanlar döküldü. Türkiye'de aynı geçiş, hep
"karma: derebeyi-burjuva kırması" biçiminde gelişti. Hiçbir zaman "kansız"
olmaktan çıkmadı. O yüzden, bütün ciddiliğini yitirmiş "anemik" bir komediden
öte, fars dedikleri ortaoyunu denli gülünçleşti.
Batıda devletçilik Fransa'da
Louis Napoleon'la, Almanya'da Bismarck'la oldu. Ama vatanın yerli kapitalizmini
büyük sanayileşme doruğuna çıkar çıkarmaz, derebeyi nüfuzu olmaktan az
çok kesinlikle çıkabildi. Devlet, dayandığı sosyal sınıfin avadanlığıydı.
Bizim devletçiliğimiz, sınıf
dışı bir zümrütü anka değildir. Ancak, kapitalist sınıfımız saltanat zamanı
komprador, cumhuriyet zamanı fınans- kapital biçimiyle, cılız ve "kökü
dışarıda" kaldığı için, tefeci-bezirgan sınıflarla ortaklaşa bir melez
devlet olarak sürüp gitti. Devletin yarı derebeyi karakteri keyfi çalımlarına
sınıf mınıf dinlemezmiş çeşnisi kattı.
Egemen sınıfların o kamuflaj
pek hoşlarına gitti. Kimi kapıkullarının sağlı sollu devletçi "ideolug"luklarını
dolgun maaş ya da kazançlı ün ile ödülleyerek, yanılsamayı sürdürdü. Bir
zaman "kadroculuk" adıyla "cılkı çıkan" ortaoyunu meddahlığı, "kapıkulları"
nezdinde epey parsa topladı. Bundan umutlananlar çok oldu. Olacaktır da.
Devletçilik Yerine: Milletçilik
Yön gençlerini kadroculuk
lekesiyle damgalamak, en istenilmeyecek şeydir. Ama onların kendileri,
"devletçilik" yanılsamasını kadroculukla paylaşma eğiliminde görünüyorlar.
Yön gençleri görünmek istedikleri
gibiyseler, biz kendilerine devletçiliği değil, milletçiliği layık görürüz.
Başka dillerde "etatizm: devletçilik" terimi var. "Nasyonalizm: milliyetçilik"
terimi de var. Milletçilik: nationisme" deyimini hatırlamıyoruz. Ama Türkiye'de
böyle bir deyim gereklidir. Milletçilik vardır.
Milletçilik: Türkiye'nin
uzak tarihinden gelip, şimdiki gerçek yapısını etkilemiş bir eğilimin en
az yanlış karşılığıdır.
Uzak Tarihimizin Geleneği
Uzak tarihimizden gelen
milletçilik geleneği Osmanlılıktan kalmadır. Kayı Boyu, Orta Asya'nın ilkel
komünasından aktardığı sosyal geleneklerini miri toprak biçimine sokmuş
ve Osmanlı saltanatının sonuna dek sûrdürmüştür.
Bu sosyal gelenek ve göreneğimiz
Türk köyünde imece ya da bektaşilik biçiminde yaşıyor. Devlet sınıflarımızdan
silahlı ve aydın gençliğimiz, özellikle, ilk Türk ilblerinin toplum uğruna
fedakâr ülkücülüğünü ayakta tutmuştur ve tutuyor.
Bugün, Türkiye'nin insanlık
ölçüsünde orijinal sayılacak başlıca iki sosyal düşünce ve davranış karakteri
ve ünü vardır:
1- Genç Türkler: Her milletin
devrimci gençleri yetişir. Hiçbirinin devrimci gençleri dünyada kendi milletinin
adıyla anılmaz. Hangi miletten olursa olsun, devrim savaşına atılan gençlere
Genç Türkler deniyor.
2- Kurtuluş Savaşçılığı:
Her millet, hele geri ülkelerde emperyalizme karşı savaştı. Kimileri bizden
çok önce savaştı. Ama Türk silahlı ve aydın gençleri, "Genç Türk" gelencği
ile savaşarak, ilk büyük anti-emperyalist zaferi kazandı. Bunda, uzak tarihimizin
ilkel komüna gelenek ve göreneklerinden kalmış Genç Türkler düşünce ve
davranışının özü rol oynamıştır. Onun için, anti-emperyalist savaşlarda
Türkiyc'nin kurtuluş savaşı anılır.
Yakın Tarihimizin Geleneği
Gerek Genç Türklcr, gcrek
muzaffer kurtuluş savaşı gibi özel olaylarımız, "devletçilik" kadar ikiyüzlü
ve kabuklaşmış bir kavrama sığdırılamaz. Çok derin ve sosyal anlamlı millctçilik
eğilimi, bir milletin yüzlerce ve binlerce yıllık doğuş ve yaşayışından
doğar. Devlet ise, milletçe her zaman yok edilebilen gelgeç bir biçimdir.
Her milletin tarihinde birçok devlet gelir geçer. Ama, bir devletin tarihinde
birçok milletin gelip geçtiği işitilmemiştir.
Yakın tarihimizden gelen
gerçeklik, uzak tarihimizden gelmiş sosyal gelenek ve göreneklerimizin
kaçınılmaz ürünüdür. Bu gerçeklik, cumhuriycti kuran ordu-gençlik ülkücülüğünün
olumlu yanıdır.
Cumhuriyetin daha ilk gününden
beri devlet sınıflarının, iktidarı sağlama bağlar bağlamaz, kaydığı "vur
patlasın, çal oynasın" eğilimini eski denemeler sınamıştı. Türkiye'nin
7 bin yıllık tefeci-bezirgan hacıağa efendiliğiyle 70 yılı aşkın finans-kapital
bcyefendiliği, devlet sınıflarının o rahatlık özlemine "safa pezevenkliği"
adını vermişti. O "safa pezevenkliği"ni en yağlı kaypaklıklar iniş-yüzüne
oturtmak için kaleyi içinden fethetme şeytanlığını başarıyla uygulamaya
girişti.
Devlet sınıflarının, daha
dün, önden Yunan maskeli emperyalizmin saldırısını, arkadan sultan maskeli
tefeci-bezirganlığın hançerini unutamayacak derecede belleği vardır. Elbet
bir bilimsel sosyalizm yöntemiyle, zaferi göklere çıkarıp kahramanları
tanrılaştırmanın tarihsel anlamını aydınlatması beklenemezdi.
Ama yakın denemesiyle,
Lozan'da "Bir gün para istemeye geleceksiniz. O zaman milli kurtuluş savaşı
ile tükürdüklerinizi size bir bir gösterip yalatacağız" diyen Lord Gurson'un
sözü yenilir, yutulur değildi. O acıyla, yukarıdan finans-kapitalin, aşağıdan
tefeci-bezirganlığın sinsice baskılarına bakarak, politika ve ekonomide
direnmezse hemen silinip süpürüleceğini sezdi.
"Musul Davası" üzerine patlayan
Şeyh Sait İsyanı, şirketler konusun da, komprador burjuvaziye dokunur dokunmaz
birbirini kovalayan "Gazi'ye suikast"ler, Osmanlı borçları sıkıştırır sıkıştırmaz
verilen "Serbest Fırka" tavizi ile birlikte sıçrayan "Menemen olayı vb.
ortadaydı. 27 Mayıs Devrimi'nden sonraki yağlı iniş-yüzünde ordunun, tabii
senatörlerin ve anayasanın başına gelenler, daha önce "milli mücadele"
kahramanlarını kovalıyordu.
Bu politik "sinir savaşı"
altında hangi ekonomik ve sosyal nedenlerin yattığı duruca konulmasa bile,
bir şeyler sezinlenmişti. Yeryüzünde Türkiye'ye ilk modern büyük sanayi
yardımını, faizsiz, hele "komisyonsuz", mal karşılığı, eliyle getirip kuran
proleterya devrimi Nazilli, Menemen kombinalarını armağan etmişti. Devlet
sanayi ve yabancı şirketleri devletleştirme yapılmazsa, finans-kapital
yuvalarına sinmiş tefeci-bczirgan suikastçılarının ve aylıklı askerlerinin
nötralize edilemeyeceği gün ışığına çıkmıştı.
Böylece eski, yeni, antika,
modern devletçiliğimiz kaynaşarak altı oktan biri oldu. Türkiye'de devletçilik
denilen olay böyle bir "devlet sınıfları"nın kcndi kendilerini savunma
içgüdülerinden fışkırdı. Dolayısıyla birinci ulusal kurtuluş savaşının
komprodor burjuvaziyi temizleme misyonunu yerine getiren anti-emperyalist
ve anti-feodal bir milletçi ekonomi tabanı yarattı.
Devletçilikle Milletçiliği
Ayırma
Ancak, bu milletçi devlet
işletmelerinin gerçekten sosyal güç kazanması başka, gizli servislerde
kalıplanıp şartlanmış kadroculuğun terbiyeli maymun içgüdüsü bir işaretle
konuşup bir işaretle sustuğu devletçilik bambaşka şeydir.
Nitekim, meddahlığı, hâttâ
parsalı köçekliği yapılan cumhuriyetin modern "devletçiliği", o zamanki
proleter sosyalizminin önceden gördüğü yoldan ve tıpkı saltanatın antika
"devletçiliği" gibi, çarçabuk "kapitalist fıdeliği" oldu. Ve bu fidelikten,
bugünkü korkunç finans-kapital + tefeci-bezirgan ittifakı kaynak aldı.
İkinci Emperyalist Evren
Savaşı'ndan sonra, milletçi bir savunma olanağı henüz bir türlü giderilememiş
olan devlet sanayi egemen sınıflarca bir numaralı düşman sayıldı. DP'nin,
Amerikan uzmanlarınca kotarlmış "hürriyet ve demokrasi" bayrağında yazılmış
en önemli parola: ulusal kurtuluş geleneğinin son kalıntısı olan devlet
sanayini "özel sektör"e sokturmaktı.
Oysa "devlet sektörü" doğmuştu,
"boğmaya gelmez"di. Yarım milyona yakın devlet işçisi ve devlet hizmetlisi
o sektörden geçiniyor tümüyle vahşi kapital o sektörün dehlizlerinde yaşıyordu
ve fınans-kapitalin kendisi de, devletçiliğimizin kaymağını, devlet sınıflanmızla
kırışarak gününü gün ediyordu. Sıkıştırma ve eritme birikince 27 Mayıs
patladı.
Devletçilikten Milletçiliğe
Geçiş Gereği
İşte "Yönizm" burada sahneye
çıkıyor. "Devletçilik" terimini kullanıyor. Herkesten yeni terim bulması
beklenemez. "Milletçilik" mi demeli, "devletçilik" mi gibi sözcük tartışması,
özde anlaşılırsa değmeyebilir. Türkiye'de devlet sektörü denilen, milletin
dişinden, tırnağından artırılmış değerlerle kurulu bir ekonomi tabanının,
fınans- kapital mihrabında kurban edilmesine karşı, tefeci-bezirgan örümcek
yuvalarında çarçur edilmesine karşı savaşmak gerekir mi?
Bunu tartışmak bile gülünç
olur. Ama bu savaşta savunma çağı çoktan geçmiştir. Uzak ve yakın tarihimizin
son ekonomik sosyal kalıntısının ölüm dirim savaşında savunmadan saldırıya
geçilmelidir. Bu da milletin malını millete vermekle, "devletçilik"le soysuzlaştırılıp
aşındırılmış olan millet ve kamu sektörünü milletçi yapmakla gerçekleşir.
Bu nasıl yapılacak? Elbet
önce konunun kendisini aydınlığa ve bilince çıkarmakla olur. Bu aydınlık
kimlerin bilincine çıkarılacak? Bütün milletin. Ama, millet içinde elbet
devlet sınıfları gibi, işçi sınıfı ve köylü- esnaf aydın küçük-burjuva
yığınları da vardır. Bunların hepsine dayanmakla birlikte, ağırlık merkezi
olan "zinciri sürükleyecek halka" hangisidir?
Türkiye'deki demokratik
savaşın stratejisi ve taktiği, önce özgüçlerin seçilmesi ve tutulması,
yani bilince ve örgüte kavuşturulmasıdır. Yönizm:1) Kimlere, 2) Hangi şeyi,
3) Nasıl veriyor? Kısaca özetleyelim:
Kime:1) Yönizm "aydınlar"
dediği kapıkullarını özgüç sayıyor "Bildiri"sinin altına topladığı imzalardan
belli. Elbet, devlet sektörü özel sektör eline geçerse, bir kapitalist
alıcının DP'ye söylediği gibi, bedava verseler, devlet işletmelerindeki
4 kişiden 3'ünü kapı dışarı edecektir. Kapıkullarının işsiz ve aç kalmaktansa,
devlet sektörünü savunacakları kendiliğinden anlaşılır.
Nasıl: 2) Diyelim ki Yönizm
işçi-köylü güçlerini başkalarına bırakıyor. O kapıkulu "uzmanı"dır. Kapıkuluna
durumu nasıl benimsetecek? Aynı zamanda hem bilinç, hem örgüt salık vermekle.
Yönizm aylar, yıllardır bir ciddi örgüt teklifinde bulunmadı. Küçük-burjuva
ikircilikleriyle işçi partisi mi desek, çalışma partisi mi kursak diye,
hangi yoncayı yiyeceğini kestiremedi.
Hangi: 3) Diyelim ki Yönizm,
"elirinden bu kadarı gelir" diyerek, yalnız kapıkuluna, yalnız bilinç verme
görevini üstüne alıyor. Hangi "bilinci" veriyor? Burada Yönizm, salt "devletçilik"
denilen kolay, ısmarlama, içten pazarlıklı kadroculuk illüzyon-atraksiyonunu
ciddiye alırsa, doğru olur mu?
Yönizm, kadroculuğu sözle
reddetti, işde ise kadrocu devletçilikten tarih kefen soyuculuğuna "terfi"
edenleri kasıla kasıla gençliğe örnek gibi sundu. Ve "devletçiliğin" yanına
bir "emekten yana" sözcüğü katılınca herşeyin yoluna giriverdiğini sandı.
"Yeni", "Şuurlu" Yerine:
"Sınıf" Temeli
Önyargıya kapılmamak için
Yön "Bildiri"sini bir daha ele alalım. Açıklamaya çalıştığımız gibi, Yönizm,
7 bin yıllık doğu gelenekli "devletçiliğimiz"in hem olumlu, hem olumsuz
yanlarını kesince ve açıkça ortaya koymalı, kendisinin devletçiliği kadro
kapıkulluğundan başka hangi türde anladığını belirtmelidir.
Yönizm öyle bir ayrım yaparak
işe başlayacağına, anlamı kadrocuların kursağında kalmış "devletçilik"
parolası ve palavrasını, kendi deyimiyle "köklü" ve "akılcı düşünce" ile
perdahlamaya girişiyor. Nereden mi bildik? "Kadroculuğun" "ciğerini okumuşuz"
da oradan biliriz. "Akıl" hangi sosyal kümenin aklıdır? Önce onu aydınlatmak
gerekir.
Yönizm ne yapıyor? Antika
devletçiliğimizin kadrocu ağzında büsbütün soysuzlaştınlmış biçimi üzerine
bir "yeni" etiket yapıştırmakla herşeyin başkalaşacağını ve eski devletçilikte
bir "devrim" yapacağını umuyor. Şöyle diyor. "Günümüzün
gerçeklerine uygun bir Devletçilik anlayışını Türkiye için zaruri sayıyoruz."
(Bildiri, 3/c)
Ve bu deyimi, bir tek sayfada
ne denli çok tekrarlarsa, o denli aydınlattığını sanıyor.
"Varmak istediğimiz amaçlara
yeni bir Devletçitik anlayışı ile erişebileceğimize inanıyoruz." (Bildiri,
3)
Oysa bütün sorun, asıl o
"yeni" olan şeyin ne olduğunda toplanır.
İster istemez "gerçeklere
uygun-yeni" devletçiliğin ne olduğu sorusu karşımıza dikiliyor. Sözcüklerin
mistisizimine güven olur mu? Yönizm tekrarlıyor:
"Yeni Devletçiliği yukarıda
belirttiğimiz amaçlara erişmek için mutlaka başvurulması gereken şuurlu
Devlet müdahalesi şeklinde anlıyoruz." (Bildiri, 4)
Bu kez de, "yeni" kalktı,
yerine "şuurlu" oturdu. Yeninin yerine daha büyülü bir "şuurlu" sözcüğünün
mistisizmi geçince, akan sular durur mu? Babil esnafı, Etiler köylüsü,
Osmanlı kapıkulu için "şuur" nedir? "Bilinç" diyor yeni kuşak. Sınıflı
toplumda yuvarlak bir "bilinç" yok, Sosyal sınıf bilinci vardır. Hangi
sosyal sınıfın bilinci "devlet müdahalesini" biçimlendirecek?
Yönizmin ödünü kopartan
şey ise, yalnız böyle bir soru oluyor. Onuncu cumhuriyet yılı marşının
"sınıfsız imtiyazsız bir kütleyiz" sözlerini 30 yıl sonra tekerlemeyi yeterli
buluyor. O zamanki "sınıf" alerjisinin Türkiye'yi nerelere getirmiş bulunduğunu
göre göre bunu yapıyor.
O zaman, yalnız "gerçeklere
uygun" düşmeyen, bilim dışı kuruntu yapmakla kalmıyor. Çünkü zeka ve "akıl"
yanında herkese "yön" bile verdiğini öneriyor. Öyleyse, akılcıl ve bilimsel
görünürken, akıl ve bilim ötesine sıçramak, insanı ister istemez düşündürüyor.
Acep Yönizm çok mu saftır? (Öyle olmasını gönül istiyor). Yoksa çok mu
"herkesi kör, alemi sersem mi sanırsun" sözünü unutuyor?
Devlet: "İnanç" Değil,
"Sınıf' Aracıdır
Devletsiz devletçilik olmaz.
Devlet denildi mi ise, o bir "inanç" değil, bir "sosyal sınıf aracı"dır.
Tarihin tek büyük "gerçeklik"i budur. Bu en keskin gerçekliği atladık mı,
toplumda ve politikada başka bütün "gerçeklikler"den yan çizmiş oluruz.
Devlet sorunu üzerinde yanılma
küçümsenemez. Otomatikçe geri teper. Adamı alnından vurur. Devlet "silah"tır.
Silahla oynamak, Abdülhamit'in "hürriyet"le oynamasına benzemez.
"Gerçeklik" sözcüğüne gelince,
herhangi bir kanının üzerine birkaç tane "gerçek" yazılı etiket yapıştırmakla,
o kanı gerçekten gerçek,durumuna sokulamaz. Geıçekler olanlar, bitenlerdir,
madde ve anlamca olaylardır.
Olayları, herkes yorumlayabilir,
ama değiştirmeye kimsenin gücü yetmez; yetememelidir de. Bırakalım yarım
buçuk "kültürlü" aydınlarımızın birbirleri için süsleyip püsledikleri -tahrif
ettikleri demeyelim- olaylar ortadadır.
Şu kırk yıllık cumhuriyetin
devletçiliği ortada. Hiçbir kusurunu görmesek, ülkeyi, ileri ülkelerle
karşılaştırınca 40 yıl öncesinden daha geri bırakmış değil midir?..
Uçak Birinci Evren Savaşı'nda
icat edilmişti. Bizim şehir havacılarımız, o günkü Fransız havacılarıyla
rekor kırarcasına yarışmışlardı. Şimdi tepkili füzeyle aya gidiliyor. Biz
öyle bir deneye bile kalkmış değiliz. Demek Batıyla aramızdaki mesafe 50
yılda kısalmamış, uzamıştır.
Bu, hiç değilse devletçiliğimizin
verimsiz ve yetersiz kaldığını gösterir. Buna karşı ne yapmalı: Yön'e göre
sorun basittir. Atatürk: "Hürriyeti matbuatın mahzurları gene hürriyeti
matbuat ile düzeltilir" buyurmuştu. (Buyrultusunu bereket uygulamamıştı,
başka.) Atasözü "Çivi çiviyle sökülür" der. Yön de önce söyler: Devletçiliğin
kötülüğü daha çok devletçi olarak giderilir der.
"Bir takım devlet işletmelerinin
verimsiz kalış sebeplerini Devletçilikte değil, aksine yeter derecede Devletçi
olmayışımızda ve Devletçiliği sistemli bir şekilde uygulamayışımızda aramak
gerektiğine inanıyoruz." (Bildiri 3/c)
Böylece "gerçekler" alanından
çıkıp "inançlar" alanına girmiş bulunuyoruz. "İnanç"ı küçümsemiyoruz. Ancak
önce inandığımız şey nedir? Onu açık bilmeliyiz. Sonra o şeye kimleri inandıracağımızda
hayale kapılmamalıyız.
"Devlet"in ne olduğu ve
kimin elinde bulunduğu bilinmeden, onu bir aydın kapıkulunun istediği "yön"de
kullanabileceğini sanmak nedir? Yalnız bu soruyu sormak bile, sosyal adalet-sömürü-plan
gibi iri iri lakırdılar ardında bir küçük-burjuva "blöf"çülüğünün nasıl
saklanmak istediğini göstermeye yeter. Bu, Fransızlar'ın "mistifikasyon"
dedikleri biçimde, karşısındakileri aptal yerine koyma eğilimidir. Çünkü,
sosyal adalet de, sömürü de, plan da yalnız ve ancak iktidar sorunudur.
Kaba Söz Temsili: Devletçilik
Kaba bir benzetiş yapalım.
Herifin erkekliği yok. Önüne gelen kızı ve kadını nasıl "parlak ilanı aşklarla"
mutlu edip gebe bırakabileceğini anlatıyor!.. 30 yıl önce, üç buçuk kapıkulundan
başka kimsenin ciddiye almadığı "kadroculuk" adlı "ademi iktidarlılar felsefesi",
30 yıl sonra "kalkınma felsefesi" giysisiyle önümüze çıkarılıyor. Hem de
ne zaman? Bütün başarısızlıkları İktidar sorunundaki kapıkulu ikirciliklerinden
ve eğiliminden gelmiş bulunan 27 Mayıs Devrimi'nden sonra.
O zaman bu "kalkınma
felsefesi" adlı mistifikasyon, tıpkı 30 yıl önceki ağababası "kadroculuk
ideologluğu" mistifikasyonu gibi basit bir küçük-burjuva ütopisi olmaktan
çıkıyor. O eğilimi savunanların kişi olarak niyetlerinde iyi ya da kötü
oluşları da önemli olmaktan çıkıyor. 27 Mayıs'ın yarasına tuz biber mi
dökelim? Eğer yarayı açan mikrop oportadayken, "hayır yara tertemizdir,
ilaç değil üfürük yeter" kanısı yayılırsa, salt karacahil olması hangi
suçluyu masum bebecik durumuna sokar? Adama, "mütetabbipliğe", "sahte hekimliğe",
"şarlatanlığa kalkma" derler. Ve yasada yazılı ceza kesilir.
Kaba konuşulmadıkça
açık seçik anlatılmıyor. Bu tür "felsefe" ya da "ideologluk"lar "devrim"
adına yapıldı mı, durum ne oluyor? Devrim'e şöyle bir "akıl" veriliyor:
"Sen iğdiş edinmene ses çıkarma. O şerefli bir "fenni sünnet" düğünüdür.
Bizim vereceğimiz reçeteler sana şanlı bir döl gücü sunacaktır." 27 Mayıs'tan
sonra böyle "fenni sünnetçilik" neye yarar?
Yalnız prepüsünün
değil, bütün kamışının ve tohum yumurtalarının da köklerinden kesildiğini
gören "sünnet çocuğu"nu: "Oldu da bitti, maşallah!" alkışlı, törenli; şölenli
sünnet düğünleriyle avutmanın bir anlamı kalır: gelecek sünnet düğünlerinde
devrimi iğdişleştirme felsefesi!
II- Parolalar
Her "doktrin" ortaya atan, ondan çıkacak pratik sonuçları "parolalar"
biçiminde ortaya atar. Atar atmaz "dünya değişmiş" olacaktır.
Yönizm'in 3
parolası pek "sansasyonel"dir: 1- Sosyal adalet, 2- İstismarı kaldırmak,
3- Plan indirmek.
Belki de onun
hiç böyle şeyleri yok. Ama, varmış gibi ele almadıkça, ana-davranışları
anlamak güçleşir.
PROBLEMİ KOYUŞ
Üç Yön doktrinin
üç de parolası var. Bunlara değinmeden önce sorunun bir daha konuluşu gerekiyor.
"Felsefe"
mi, Bilim mi?
Yönizm, "bilim"i
kendisine "az" bulur. Bir de "felsefe" yaratıcılığına girişir.
Neden? Belki
"bilim" ve "gerçek" adına öne sürdüğü üç "doktrin"in, "bilim"e ve "gerçek"e
uymadığını kendisi de sezer. Ya da, "doktrin"ler üçüzünün "hak din" olduğuna
inanmayacak olan "müşrik"leri, saçlı sakallı "felsefe" gibi bir yıllanmış
babahan Zeus'un bulutlar arasından göndereceği yıldırımlarla yola getirmek
için.
Oysa "felsefe"
nedir? Bilimin gerçeklik alanında olaylarla dolduramadığı boşlukları doldurma
çabasıdır.19. yüzyıl ortalarına dek, öyle olay eksiklikleri yerine geçirilmek
istenen felsefe sisteminin teyellemelerine gereksinim vardı. Marx-Engels'ten
sonra, soyut "bilim"in en eksiklerle dolu sosyal bilimler alanı da gerçek
tabanı üzerine oturdu. Mantık ile gnozeoloji denilen varlık bilimi dışında
felsefeye yer kalmadı.
"Yönizm", felsefeyi
nerede arıyor? "Kalkınma" alanında!... Daha Yönizm o heybetli "kalkınma
felsefesi"ni ararken yakalanıyor. Kalkınma olağanüstü somut bir ekonomi
kategorisidir ve ancak yüzde yüz bilimle çözümlenebilir. Kalkınma sorununda
varlık, yokluk, madde, ruh gibi, mantık da yalnız bilimden gelir. Orada
"felsefe"nin işi ne?
Kalkınmayla
felsefe bir araya gelir gelmez tepişirler. Kalkınma için herhangi bir uyduruk
felsefe sisteminin "santans"ları, tanrısal buyrultuları değil, ciddi araştırma
gerekir.
Bir nokta var.
Yönizmin "başbuğu" Avcıoğlu'dur. Onu Marx'a benzetelim. Marx gençliğinde,
cahillikle, ekonomi dışında bir felsefe eğilimine kapılmıştı. Sonra, az
denyince, kendini ekonomi-politiğe vererek bilinen sosyal keşifleri yaptı.
Örneğin Avcıoğlu'da toy ve cahil bir aydın olarak Yön'ü çıkarırken felsefeye
kapılmış, sonra eksiklerini görüp bilime dönecek sayılamaz mı? Hep öyle
düşündük. Ve Türkiye'de de doğacak taze ve "zinde" Marx'ları bekledik.
"Türkiye'nin
Düzeni" adıyla bir makalenin başlığını kitabına alan Yön başbuğu, Marx
gibi cahillik çağı olan Yön'den "devrim"in bilginlik çağına geçmiş gibi
görünebilir. Bir şartla; önce Yön'deki günahlarının kefaretini vermeli.
Ondan sonra da, Marksizmin yüzyıl önce kurulduğu için yeniden keşfedilmeye
gereksinimi var mıdır? Bunu ondan sormayalım. Her genç için böyle bir keşitler
aşaması olağandır.
Yönizm, bir
"eleştirinin eleştirisinin eleştirisi"ne benzemiyor. Aynca, Marx ın tersine
yoldan gidiyor, felsefeden ekonomi-politiğe gideceğine, ekonomi "uzman"lğından
kalkınma filozofluğuna gidiyor. Bu ters gidiş maymunun insanlaşması yerine,
insanın maymunlaşmasını geçirmeye benzetilebilir.
Gene de, Yönizmin
"kalkınma felsefesi" dediği şeye bakmak, genel yargılardan daha aydınlatıcı
olur. Çünkü Yönizm, hep "yeni" ve "şuurlu" gibi "zinde" görüntülü konular
ortaya atmaktadır. Bu "zinde" düşüncelerin yenilik ve şuurla ilişki derecesini
aramakta yarar olabilir.
Problem Üç mü, Altı mı?
Yön doktrinleri
"yeni" olarak, amaç olarak neyi gösteriyor? O zamana değin "yok"luğundan
yakındığı bir "kalkınma felsefesi"ni. Nedir o ilk defa Yöncülerce bulunmuş
"kalkınma felsefesi"? Şudur
"Kalkınma Felsefemizin
hareket noktaları:
1- Bütün imkanlarımızı
harekete getirmek;
2- Yatırımları
hızla arttırmak;
3- İstihsal
hayatımızı bütünüyle planlamak;
4- Kütleleri
sosyal adalete kavuşturmak;
5- İstismarı
kaldırmak;
6- Demokrasiyi
kütlelere mal etmek."
Altı maddede
aynen derlediğimiz "felsefe", gerçekten tam bir filozof nargilesidir. Neresinden
tutarsanız kayıp elinizden kaçacak yağlı lâf yuvarlakları "imkana hareket",
"yatırıma hız", "kütleye adalet" ve "demokrasi"!..
Bu altı tane
gibi sıralanmış maddeyle ne söylendiğine bakalım: 1- "Bütün imkanları harekete
getirmek" demek, 2- "Yatırımları hızla artırmak" için olur. Her iki iş
nasıl yapılır? 3- "İstihsal hayatımızı bütünüyle planlamakla"..
Demek üç ayrı
şey gibi gösterilen öneri gerçekte bir tek şey oluyor: "Üretime yatırımı
bütün olanaklardan yararlanarak planla yapmak". Buna tek sözcükle "plan"
diyebiliriz.
Gene o kalabalık
6 maddeden 4 ve 6.ları da, aynı anlamın başka sözcüklerle çeşnileştirilmesidir.
Çünkü: 4- "Kütleleri sosyal adalete kavuşturmak" ile 6- "Demokrasiyi kütlelere
mal etmek" başka başka nesneler değildirler. Ne "sosyal adaletsiz" demokrasi
anlaşılır şeydir, ne "demokrasisiz" bir sınıflı toplumda "sosyal adalet"ten
söz edilebilir. Sınıflı bir toplumda "kütlelerin" anlayacağı ve benimseyeceği
"demokrasi", bir klişe yalan değilse, ancak "sosyal adalet" kılığında sahneye
çıkabilir.
Öyleyse, iki
ayrı lâfa gerek yok. "Kütlelerin" karnı "demokrasi" sözüğüne pek aşırıca
tok olduğu için, eski ağızlara "yeni" bir "yeysi" (taam) sunmak gerekmiştir.
O biri iki görmeyi kaldıralım. "Kütleye mal edilecek" demokrasiye kısaca
"sosyal adalet" adını verelim.
Geriye ne kaldı
"Yön felsefesi"nden? 5- "istismarı kaldırmak!" Kabul edelim ki "kalkınma
felsefesi"nin en "orijinal" parolası bu görünüyor. "İstismar" artık 19.
yüzyıl sözcüğüdür. Yeni kuşak ona "sömürü" diyor. Temiz Türkçe. Ve burada
kullanılan anlamına daha uygun bir sözcük. Biz de "sömürü" diyelim.
O zaman "kalkınma
felsefesi" şu üç parolada toplanıyor: 1- Planlı üretim, 2- Sosyal adalet,
3- Sömürünün kaldırılması.
Bu üç bclli
başlı konuda ne yapılıyor? Her defasında devletçilik besmelesi çekilip
sosyal adalet indiriliyor. Sömürü kaldırılıyor ve plan kuruluyor. Ve üstelik,
sanki bu konular Türkiye'de hiç ele alınmamış gibi, "köpeksiz köyde değneksiz
gezilerek" yapılıyor.
1- Sosyal Adalet
Sosyal adalet, en sansasyonel paroladır.
Demokrasi ve Sosyal Adalet
Kapitalist çıkmazın
farkına varan Yönizm bunalımın, Batıcılığın, demokrasinin yanıbaşına yeni
bir tılsımlı söz koyuyor: "sosyal adalet!"
İddia: Türkiye'yi
kurtaracak olan şey "sosyal adaleti gerçekleştirmek" olabilir.
Nedir bu "sosyal
adalet?" Hemen söyleyelim, lâfların en yuvarlağıdır.
Çünkü:
1- "Sosyal olmayan"
adalet zaten yoktur. (Doğal adalet, metafizik adalet yoktur. Daha doğrusu
onlar da "sosyal adalet" kadar uydurma bir ilke dilekçesidir).
2- Bir yerde
"adalet" sözcüğünün bulunması "adaletsizlik"in bulunmasından ileri gelir.
Bırakalım. Teorik tartışmalar ayrı konudur.
Yön, "sosyal
adalet" dediği her kilidi açacak sihirli anahtarı nerede, nasıl bulacaktır?
Herşeyi, daima bulduğu yerde: "istihsalde".
Kanıt: "Milli
gelirin hızla artmasına önem vermeyen bir sosyal adalet politikası, yoksulluğun
bölüşülmesinden öteye geçmeyecektir. Buna karşılık, sosyal adalete yer
vermeyen bir kalkınma politikası başarısızlığa mahkumdur." "O halde sosyal
adalet politikasının başlıca araçlarından biri de istihsal seviyesinin
yükselmesidir." (Bildiri, 1/a)
Sorunun İki Konulusu
Görüyoruz. "Yönizm",
sözde hep "bilimsel sosyalizm" taslar. "Sosyal adalet" dediği yiyenin niyetine
bağlı kokuda bir muzu da, her şey gibi "milli gelir" ve "istihsal seviyesi"
gibi doğmatizme kardırılmış sözde "materyalist", işde "mekanist" bir değirmene
atıyor. Sorun "kalkınma"dır. Modern "kalkınma" kapitalizmle olmuştur. "Yönizm"
"kapitalizm"in savunucusumudur?
Onu dürüstçe
koymuyor bile. 20. yüzyıl ortasında, salt "kalkınma" tekerlemesi bakımından
en büyük hızı göstermiş sosyalizm vardır. Yönizm sosyalist savunma da yapmıyor.
Ne kapitalizm, ne sosyalizm denildi mi, "Batılılaşma" nerede kalıyor? "Batı",
Avrupa coğrafyasında bir bölge değildir, insanlık tarihinde bir aşamadır.
O aşamaca kapitalizmden sonra sosyalizm gelir. Kapitalizmi de, sosyalizmi
de reddeden adam hangi Batılılaşmadan söz edebilir?
Daha iyi dilekle,
diyelim ki Yönizm Türkiye özelliğinde "doktrin" tartışmalarnın tehlikelerini
ve bizantizme dökülüşünü göz önünde tutarak, skolastik "izm" tartışmalarından
kaçınmak istiyor. O zaman, Türkiye'nin politika tarihinde geçmiş düşünce
ve davranışları bilmezlikten gelmemelidir. Bırakalım en eski denemeleri,
daha 1954 yılı kurulan Vatan Partisi de "her türlü izm"leri bir yana atıp,
Türkiye gerçekliğini ele alan bir düşünce ve davranışla dövüşmüştür.
Ona değmeden,
onun tezlerine benzer ya da çelişik düşünceler ortaya atmak ne anlam taşır?
En azından Türkiye olaylarını "susuş kumkuması" (conspiration de silence)
yoluyla örtbas etmek. Modern toplumda "susuş kumkuması"nın kimlerce, kimlere
karşı, niçin ve nasıl kullanıldığını biliyoruz. O tartışma ayrı konudur.
Yalnız, Vatan
Partisi programının birinci sayfası apaçıktır. Yönizmin yaptığı gibi, toplum
ilişkileri içinden yalnız "milli gelir", ya da "üretim seviyesi" gibi bir
tanesi tecrit edilip, "sosyal adalet" gibi gene tecrit edilmiş başka bir
tanesine karşı çıkarılmaz. Yani, metafizik burjuva yöntemiyle toplum olayları
paramparça edilip, onlardan yalnız birkaçı, hokkabaz yuvarlakları gibi
havada oynatılmaz. Türkiye toplumunun bütünü "vatanımız" diye en nesnel
somut biçiminde ortaya konur.
Türkiye vatanı
ne olacak? "Ne kapitalist-ne sosyalist" gibi bir küçük- burjuva anarşist
palavrasıyla sahnede göbek atılmaz. Türkiye, bal gibi kapitalist dünyanın
bir parçasıdır. Ona, ısmarlama kapıkulu tekerlemeleriylc "eşsiz örneksiz"
bir kılık yakıştırmanın gerçeklikle ilgisi yoktur. Öyle bir yakıştırma,
ya toyca soytarılıktır, ya da "herkesi kör, alemi sersem" sanan aylıklı
mistifıkasyondur, enayi avlamaktır.
Kapitatizmin İki Gelişim Biçimi
Demek, daha
sorunu koyarken Vatan Partisi Programı dürüstçe gerçekliği tutar; Yönizm
ya toyca, ya da hinoğluhince mistifikasyona kaçar. Ondan sonra, konulmuş
konunun işlenişi, ister istemez taban tabana zıt "yön"lerde gelişir.
Yönizm sözde
"orijinallik" taslayarak, "üretim seviyesi" ile "sosyal adalet" gibi tecrit
edilmiş transandantal iki kategoriyi, birbirleriyle tokuşturur. Sözde "ekonomi
uzmanlığı" yaparak, en kötü burjuva teknokrat kafasıyla, soyut iki kategoriyi
birbirini çürüten saçma ilişkiler içinde boğar. Kendisi ne yaptığını anlamış
mıdır, bilinmez. Ama, bütün okurlarının kafalarını skolastik çorbasına
çevirmiştir. Açıkça Türkiye'nin kapitalist karakteri inkar edilmiştir.
Bu yalan küpü üstüne, elbet sosyalizm kurulamaz. O zaman, namusluca bir
sosyalizm sorununa da yer bırakılmaz. Hangi düzende olduğu bilinmeyen bir
"kalkınma felsefesi" edebiyatına girişir. Ciddi konu, dramatik pozda komik
ortaoyununa döner.
Vatan Partisi
programı Türkiye'nin, sosyalizm yolundan değil, kapitalizm yolundan yürüdüğü
gerçeğini birinci gerçek gibi koyar. Kapitalizmde kalkınma kaç türlü olur?
Ya Prusya usulü, pis hacıağalar hegemonyasında dikta düzenli zorba bir
kapitalizm kalkınması olur, ya da Amerikan usulü, namusluca serbest rekabete
dayanan demokratik düzenli az çok daha olumlu bir kapitalizm kalkınması
olur. Türkiye için bu iki rahmetten biri kaçınılmaz yoldur. Şu ya da bu
kılkuyruk kapıkulunun uyduruk mistifikasyonu, toplumun gidişine yön veremez.
Böylece, kuruntu
"sosyal adalet" ya da "üretim seviyesi" tartışması bir psödo-siyantifizm
(bilim kalpazanlığıdır. Sorun, Türkiye'de "sosyal adalet" ya da "kalkınma
felsefesi" serapları yaratmak değildir. Nasılsa öylece Türkiye'nin, içine
yüzyıllardan beri girmiş bulunduğu düzende, hangi yoldan yürüyeceğidir.
Kapitalizme geç gelmiş iki klasik ülke örneği, Prusya ile Amerika'dır.
Japonya apayrı bir örnektir. İlkel komünadan kapitalizme doğru geçiş koşulları,
Türkiye için tarihçe yoktur. Onun için, Japonya özentilerimiz Abdülhamit
çağından beri boşa çıkmıştır.
Özetleyelim:
Türkiye'nin şimdiki gelişim yolu, ne sosyalizmdir, ne de kapitalizmden
başkasıdır. Bilince çıkarılacak şey, Türkiye'nin kapitalist gelişim gidişi
içinde Prusya (asker-banker-yunker) yolunu mu, yoksa Amerikan (demokratik
burjuva) yolunu mu tuttuğudur. Bu yollardan hangisi tutulursa, Türkiye'de
ona uygun bir; "sosyal adalet" ve "üretim seviyesi" ve "kalkınma" (felsefesi
değil kendisi) ve "milli gelir" olur. Yalana ne hacet? Kapitalist düzendeyiz.
Prusya, ya da çarlık Rusyası modeline mi uyacağız, Amerikan modeline mi?
Sorun budur. Bu tartışılabilir.
Türkiye'nin Üç Şarkı
Yönizm, öyle
bir açıklıktan veba illeti görmüş gibi kaçıyor. İki avucunda iki kategori
taş. "Sosyal adalet mi, istihsal seviyesi mi" diye "çift mi tek mi" oynuyor.
Bir de pozuna bakın! Türkiye'de hiç ele alınmamış sorunları, bir vuruşta
kesen "iki boynuzlu İskender" kesilmiştir. Onun için, sosyal adalet üzerine
bütün "iyi dilek"leri su üstünde yazıya dönüyor. Ve "sosyal adalesiz kalkınma
olmaz, kalkınmasız sosyal adalet olmaz" sözü, diyalektik momentleri koymak
değil, gerçeğe yan bakan tekerleme saçmalarına kapı açar.
Vatan Partisi
programı da öyle 2 değil, 3 koşul ortaya koyar. Ama bunlar Türkiye'nin
sosyal düzen değişikliğinden yola çıkar. Şöyle der:
"Vatanımızın
'Amerika' derecesinde yüksek teknikli medeniyet kur masından söz ediliyor.
Lakin bir şey unutuluyor: Amerika'yı Amerika yapan hız, Amerikalıların
90 yıl önce köleliği kaldırmak uğruna Vatandaş Harbini göze alabilmeleriyle,
yani keskin Hürriyet kavgası ile başlamıştır. Ve 3 nedenle gelişmiştir:
1- Devletin kırtasiyeci ve askerci olmayışı (Tam demokrasi); 2- Derebeği
artıklarının yok edilişi (Toprak Reformu); 3- Sanayi sermayesinin ötekilerden
üstün olması (Teknik yaratıcılığı)."
Dikkat edelim.
Sosyal adalet-üretim seviyesi gibi soyut kavramlarla ip cambazlığı oynanmıyor.
Üç belli başlı kapitalist gelişim nedeni olduğu gibi konuluyor. Ve bu koyuşta
birinci madde: "Bürokrat ve militarist devlet", kapitalist gelişim için
ve "tam demokrasi" için başlıca engel sayılıyor. Yönizm ise, bunun tam
tersini; bürokratik ve militarist olduğunu her gün kanıtladığı bir devletçiliği,
"kalkınma"nın tek yolu diye öneriyor. Yani, kendisi ne dediğini bilmezken,
topluma "yön" çizmeye kalkışıyor.
Vatan Partisi
programı, 3 koşulunu, sistemlice, olaylara dayanarak ayrıntılarında çözümlemeye
çalışıyor. 3 illeti 3 alanda: Hürriyet -ucuz devlet, köylü-toprak, sanayi-işçi
sorunları olarak inceliyor. Ondan sonra o "üç ana davayı Türk ulusuna bütünlüğü
ile sunmak için" diyalektik ilişki ve çelişkilerine bağlıyor. Ve şöyle
özetliyor:
"Bu üç şart,
modern medeniyet yükselişi için birbirinden ayrılmaz bütündür. Biri eksik
oldu mu, hiçbiri gerçekleşemez. Hürriyetin toprak reformu, ya da sanayileşme
kendimizi aldatmak olur. Aksine, bütün sanayimiz ve işçi davamız yoluna
girmeden, tarımımızı modernleştirmek ya da hürriyetimizi sağlamak şimdiye
kadarki deneyimlerden yüzde yüz anlaşıldığı gibi tatlı ya da hayal olur."
Yönizmin "sosyal
adalet-ihtihsal seviyesi" adlı lâkırdı tahteravallisi ile Vatan Partisi
programının "üç koşul" momentleri arasındaki felsefe ayrılığı besbellidir.
Yönizmin Türkiye'yi "felsefesizler" diyarı saymak için; kendinden öncekileri
susuş kumkumasına sokup, neden "ahir zaman yalvacı" geçindiği anlaşılmaz
şey midir?
Vatan-Millet-Sakarya Yerine Açlık-İşsizlik-Evsizlik
Türkiye'nin
temel gerçekleri öylesine yampiri ve acemice konuldu mu, o açıdan dökümü
yapılan ayrıntılı olaylar neye yarar? Yalnızca sözde "demokrasi" gösterisine.
Bu sahte gösteri hangi sosyal sınıfın değirmenine su götürür? Finans-kapitalin
yaratmak istediği "sosyal yanılsama" değirmenine. Ve birkaç "uzman"ın,
geri ülkede kültürsüz yığınlara ideolojik atraksiyonlar yapan "illüzyoncu"
olarak para ya da ün yapmasına.
Ama Türkiye'nin
ekonomik ve sosyal yapısı gün günden betere gidiyormuş. Türkiye insanları
bu "ölümcül" gidiş önünde değme abur cubur ideologluklar yüzünden ne yapacağını
bilemez duruma düşermiş. Ne önemi var? Daha doğrusu, öznel iddialar ne
olursa olsun, nesnel olarak desteklenen egemen düzenin eğilimi ve amacı
da bu değil mi? Dergiler, kitaplar çıksın, dergiler, kitaplar batsın. Kafalar
karışsın. İki kişi bir araya gelirse, birbirlerini anlamasınlar.
O zaman en haklı
ağlantılar bile, insana timsah gözyâşları gibi gelmez mi? Işte Yönizm ayrıntılarından
birisi:
"Türk Demokrasisinin
yaşatılması, açlığı, işsizliği ve evsizliği ortadan kaldıracak yüksek bir
istihsal seviyesine götüren yolları bulmakla mümkün." (Bildiri)
Sen görünen
bütün yolları tıkamak için maskele, sonra gökten "yüksek bir istihsal seviyesi"
denilen mehdiyi bekle. "Çekilen dostlar öteye, çün kaldı Meclis erteye!
"... Sosyal adalet partisi mi başka türlü düşünüyor, yoksa CHP, GP, vb.
mi?
Sorun Roosevelt
sosyologluğu ile karıştırılmış, "Marksizmin 120 yıl önceki elkitaplarından"
yarım yamalak aktarmalı edebiyat değildir. "Vatan - millet - sakarya" bitti,
"açlık - işsizlik - evsizlik" başladı. Sorun, "yüksek istihsal seviyesine
götüren yolları bulmak"ta. Asıl yolu göstermeye sıra gelince ne yapılıyor?
"Düşünce Yerine Apolet - Şöhret
Yönizm, ne "iktisat
bilimi"ni, ne "tarih ışığı"nı kimseye bırakmıyor ve şöyle diyor
"İktisat ilminin
ve Tarih'in ışığında inanıyoruz ki, Özel Teşebbüse dayanan kalkınma yavaştır,
ıstıraplıdır, israflıdır, ve... Sosyal Adaletle bağdaşamaz... ve az gelişmiş
bir ülkede imkansızdır." (Bildiri, 3/a)
İlle sahneye
ilk çıkan, ilk ve son peygamber olacak. Oysa özel teşebbüse karşı, benzer
bir kanı, Yönizmden on yıl önce söylenmiştir. Ama nasıl? Finans-kapital
terörünün kuş uçurtmadığı DP'ci "zafer" günlerinde bir siyasi parti tüzük
ve programına ve davranış ve örgütlenişine ekli gerekçe biçiminde.
Bu gerekçe,
bir Talmut mezmuru gibi fıstıki makamdan davudi sesle dogma okumamıştır.
Önce, Mustafa Kemal'in "Vazifeye atılmak için içinde bulunduğun vaziyetin
imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin!" öğüdü ile, en başta bağımsızlık ve
cumhuriyet savunması gereklendirilmiştir. Ardından şöyle denilmiştir:
"Bütün o nedenlerle,
bugüne dek gelmiş geçmiş Reform ve Devrim hareketlerimiz hep işverenlerin
kanadı ve ruhu ile çırpındı. Gene aynı nedenlerle Türkiye'mizde varolan
Partilerin hemen hepsi, o kanadın ve o ruhun ana düşünce ve eğilimlerine
dayandılar.
"İşverenler
kanadı ile, Türkiye'yi ilerletmek (kalkındırmak) istiyen Partilerin, memleketi
gerçekten ilerletmek amaçlarında samimi olmalarından başka birşey istemiyoruz.
Ancak Vatan Partisi, o kanadın Türkiyeyi Cennnete çevireceğine inanmıyor."
(Kuvayimilliyeciliğimiz, 1957 baskısı, s. 7)
Dikkat edilirse,
burada da bir "inanç değildir. Orası hemen belirtilir.
"Bu kanı, kuru
bir iddia değildir. Saltanat döneminin Reformlarından son yarım demokrasi
denemelerine dek geçmiş uzun tecrübeler kanımıza durmadan hak vermiştir."
(A.g.e.)
Böylece, "genel
durum" konulmakla da kalmamıştı. Durumun bütün ekonomik, sosyal, politik,
kültürel vb. yanları ile yönleri, alabildiğine özetle, iyice dolu 40 sayfalık
açıklamalara bağlanmıştır. Ve bu açıklamaların "ışığında", bir kez daha
aynı "inanç" şöyle sonuçlandırılmıştır:
"Bütün, Türkiye'de
Vatanını anlayarak seven, Milletine şuurla bağlı olan herkes, bizim artık
niçin işverenler kanadı ile yükselmeye ve ilerlemeye inanmadığımızı, yukarıki
izahlardan epey çıkarmıştır." "Neden Vatanımızı yükseltmek için, işçi kanadını
başa geçirmek istiyoruz?" (A.g.e.)
Bu soruya da
11 sıkı sayfa içine sığdırılabilecek denli özet karşılık verilmiştir.
Vatan Partisi'nin
o inanç uğrunda boğazlanırcasına savaşından 10 yıl sonra sahneye 27 Mayıs
ışığında çıkan bir "sol" eğilim, hiçbir şey olmamış ve söylenmemiş gibi
davranabilir mi?
"Batılılaşmış"
bir ülkede nesnellik gereği, davranamaz. Türkiye'de davranmakla kalınmaz.
Nedenleri uzar. Öyle davranışın sonucu, en azından, teoriyi köksüz bırakır.
Düşünce dünyamızı mahşerleştirerek, her türlü anlaşılır ve tutarlı pratiği
kökünden baltalar. TİP "liderliği"nin politikada yaptığını, Yön "ideologluğu"nun
teorileştirmesi başgösterir. O zaman "düşünce" değil, ya "apolet" ya da
"şöhret" ilkeleşir.
"Anlamı Şairin Karnında" Kavram
Yön'ün bütün
tezi "kalkınma felsefesi". Böyle dramatik bir çabada, en ufak sözcükler
doğru ve yerli yerine konulmak ister. Özel teşebbüs her zaman "yavaştır,
acılıdır, israflıdır", ama "az gelişmiş bir ülkede" bile olsa olanaksız
mıdır?
Atatürk'ten
Demirel'e dek, hep "özel teşebbüs" "olanaklı" kılınmıştır. Acısına, israfına
bakılmamıştır. Sosyal adaletle "bağdaşmadığı" ise, bir "inanç" konusu değildir.
43 yıllık Türkiye "özel teşebbüsü", Atatürk'ün sosyal adaleti ile mi, yoksa
Demirel'in sosyal adaletiyle mi ?
Çünkü, her çağın
kendine özgü bir "sosyal adalet"i olur. Konfiçyüs'ünde, Buda nın da, Musa,
İsa, Muhammed Peygamberlerin de birer "sosyal adalet"leri vardır. Modern
çağın "sosyal adalet"i denince, onun ne olduğu tanımlanmalıdır. Bir kapitalist
sosyal adalet var, bir de sosyalizm var. Bilinebildiği kadarıyla "sosyal
adalet", kapitalizmin sosyalizme karşı paratoneridir. Bu bakımdan "sosyal
adalet" sadakası, "özel teşebbüs"ün dengeli ve ömürlü yaşatılma ülküsüdür.
Yönizm özel teşebbüsle kalkınmaya "inanmıyor".
Sosyalist "sosyal
adalet" mi? Sosyalizm bir dilencilik düzeni olmamalıdır. Ancak modern toplumda,
sosyal sınıf ve zümrelere göre çeşitli sosyalizmler bulunduğu için, çeşitli
sosyal adaletler de türemiştir. Derebeyi sosyalizmi, burjuva sosyalizmi,
küçük-burjuva sosyalizmi.. hâttâ işçi sınıfı içinde aristokrat işçi vb..
zümre sosyalizmleri hep ayrı ayrı "sosyal adalet" sadakacıkları icat etmişlerdir.
Proletarya sosyalizmi bunlardan hiçbirine inanmıyor. Yönizm ise, "sınıf'
sözcüğü önünde allerji duyduğu için, proletarya sosyalizmine "inanmıyor".
Bu koşullar
altında, biz kime "inanalım"? Böylece "Yönizm"in bir aksiyon kadar herşeyi
kanıtlayıcı ölçüt gibi tartışmasız açık ilke olarak koyduğu "sosyal adalet",
herşeyden önce kendisi, varlığı kanıtlanmaya, tanımlanmaya, bir mihenk
taşına vurulmaya muhtaç, çok üstükapalı, çok ikiyüzlü bir kavramdır. Aydın
uyduruğu bir küçük-burjuva ütopyasıdır. Bir lastik torbadır; nereye üfürürsen
oraya doğru şişer, nereye çekersen oraya uzar, içine ne doldurursan almam
demez.
Yönizmin "akılcıl
düşünce"sine hoş gelse bile, herşeyi üzerine oturttuğu sosyal adaletin
-eskilerin deyimiyle- "anlamı şairin karnında" bir hayli şişirnıe, kof
sözcüktür. Şiir, roman, edebiyat şişirmeye yarar. Düşünce ve davranış olanında
"kafa şişirmek"ten başka pek bir şeye yaramasa gerekir.
2- İstismarı (Sömürüyü)
Kaldırma
Sömürüyü kaldırmak
sosyal adaletin ürünü olacaktır. Nasıl?
Yönizmin "İstismarı Kaldırışı"
Yönizm, sosyal
adaleti "devlete" yaptırdığı gibi, "istismarı" da gene devlete kaldırtır.
Devletçiliğimiz istismarı nasıl kaldıracak? Yön burada güzel ayetler okur:
"Çalışmayı Toplumun
en yüksek değeri haline getirmek, çalışmaya dayanan kazançları yüksek seviyeye
çıkarmak Devletçiliğin temel hedefidir. Kol ve kafa gücünü satarak geçinenlerin
ezilmesine seyirci kalan, arsa spekülatörlerinin ve ticaret adamında istismarcı
mutavassıtların haksız kaziançlarına göz yuman ve bu gibilerin bir yüksek
Devlet memur'undan, fıkir ve bilim adamı'ndan fazla kazanmasına ses çıkarmayan
bir sistemin, 20. yüzyılda daha fazla sürüp gitmesine imkan yoktur." (Bildiri,
4/d)
Kur'an okumaya
ve destan yazmaya alışkın "müminler" (inananlar) için, yukarıdaki sözler,
zırıl zırıl "sosyalizm" sızan doğmalar gibi görünür. Biz, Hazreti Muhammed'in
son peygamber olduğunu bilenler, öyle Tevrat ve İncil "mezamir"lerini 20.
yüzyıl sonrasında gözü kapalı "amin! "le karşılayamayız. Çünkü "Yönizm"
de hep "iktisat ilminin ve tarihin ışığında" konuşmak pozundadır. Söylenenleri
bilim ve tarih ışığına çıkarınca ne görüyoruz? Birer birer izleyelim.
"Çalışma" Nedir?
"Çalışmayı toplumun
en yüksek değeri haline getirmek" ne demektir? Çeşitli açılardan arayalım:
"Çalışma" sözcüğü
Türkçe'de geniş anlamlıdır. Başlıca iki ayrı sözcüğü içine alır; emek-iş...
Emek harcamak da, iş yapmak da çalışmaktır. Elbet emek de, iş de toplumca
yararlı insan gücü harcamak anlamına gelir.
Ancak çalışmak,
emek, iş toplumun ayrı sınıf ve zümreleri varsa, herbiri için apayrı yönlerde
anlaşılır ve kullanılır. Örneğin kapitalist de "çalışır". Onun çalışmasına
daha çok "iş" dendi. Tuttu. Kapitaliste "işadamı" etiketi konuyor. İşçinin
çalışmasına "emek" adı veriliyor. Ne var ki "işadamı" da sıkışınca "şu
kadar emek" verdiğini savunuyor.
Demek, çalışma
olağanüstii yuvarlak bir deyemdir. Kimin, hangi sosyal sınıf ve kümenin
çalışması olduğu belirtilmedikçe, bilimsel bir söz edilmiş sayılamaz. Geçelim.
Değer Nasıl Yükseltilir?
Bezirgan toplumda
ister "en yüksek" olsun ister "en alçak" olsun, her değeri, harcanan yararlı
insan emeği yaratır. Değerin yüksekliği, yararlı emeğin ne denli basit
ya da katmerli oluşuna ve ne kadar zaman sürdüğüne göre belirlenir.
Yönizm "yüksek"le
hangisini kastediyor? Toplumda bütün emekleri basit olmaktan mı çıkaracak?
Yoksa çalışmayı son derece mi uzatacak? Başka türlü "en yüksek değer" elde
edilemez. Toplumda her emek basit olarak başlar. Gittikçe beceri ve bilgi
kazanarak katmerlenir. Anadan doğma katmerli emek olamaz. Yönizm bunun
tersini diliyorsa, boşuna kuruntu yapıyor. Emeğin süresini uzatmakla "yüksek
değer" peşindeyse, toplumda bütün ileri tekniği yok edip eski taşçağına
dönmesi gerekir.
Amacımız şaka
değil. Gerile gerile atılan gelişigüzel sözlerin, bilim açısından ölçülmedikçe,
ne gülünç anlamlar taşıyabileceğini anlatmaktır. Bu açıdan, Yönizmin o
kallavi sözü, bilim dışı bir atmasyon olur.
Yönizm acaba
"emeğin değerinhi" derken neyi düşünmüş olabilir? İki şey akla gelir: I-
Değersiz emek görmüştür. Değer deyince, daha çok değişim değeri kastedîlir.
Bir emeğin değişim değerine dönmesi için, kullanım değeri bulunmalıdır.
Emek bir işe yaramadan harcandı mı, meydana gelen şeyin yararlığı, bir
gereksinimi karşılaması yoktur. 0 zaman dünyanın emeği harcansın, "değeri
yoktur." Emek boşuna gitmiştir. Bizde böyle emekler çoktur. Havanda su
dövülür. Yön, bu emek israfını devlet önlemelidir mi diyor?
2- Emeğin manevi
değeri, yani emek ve iş Türkiye'de kötü ve hor görülür. O da emeğin israfı
kadar ulusal hastalığımızdır. Onun için Vatan Partisi programı şöyle der:
"1- Mukaddes
Cihad ilanı: Bütün memleket radyoları ve bekçileri, sabah akşam ezanlarından
sonra, şehir ve köy meydanlarında şu büyük milli hakikati her gün haykıracaklar:
Tarlada, fabrikada, karada, denizde, havada çalışmak, masabaşında, salonda,
sarayda oturmaktan çok daha üstün şereflidir... İnsan için, işten gayrisi
yalandır! (Leyse lil insane illa ma sea!)"
Yönizm bu iki
anlamda konuşuyorsa, önce onu böyle koymalıdır. Sonra, kendisinden önce
konulanların üzerinden atlamakla bilim yapılmayacağını bilmelidir.
Değer: Bezirgan Yaratığıdır
Asıl sorun,
Yönizmin "değer" anlayışındaki acıklı sapıtmadır. Çalışmayı "değer haline
getirmek", Yönizmin sandığı gibi, her toplum için geçerli bir olay değildir.
Yalnız bezirgan ekonomili toplum için vardır. Antika medeniyetlerin tefeci-bezirgan
ekonomisiyle modern medeniyetin kapitalist ekonomisi içinde her çalışma
ya da emek "değer haline getirilir."
Ama, tarihöncesindeki
ilkel komünada olduğu ve modern sosyalizmin yüksek aşamasında olacağı gibi,
hiçbir çalışma "değer haline" getirilemez. Yönizm bunu bilmiyor mu? Bilmiyorsa,
niçin "bilim ışığı" adına konuşuyor? Önce öğrensin. Yok, biliyor da öyle
söylüyorsa, kimi aldatacak?
Biz Yönizmi
daha masum bir burjuva dar görüşü "ekonomi uzmanı" sayalım. O zaman şu
sonuca varırız; Yönizm, yeryüzünde bezirgan ekonomili (antika ya da modern)
sermaye düzeninden başka düzenli bir toplumu görmek istememektedir.
Demek Yönizm,
"iktisat uzmanlığı" yüzünden, kabalama kapitalizm dışında toplum düşünemeyen
bir yarım bilgili küçük-burjuva eğilimidir. Sosyalizmle uzaktan yakından
bir "bilimsel" ilişki iddiasına kalkamaz. Çünkü "iktisat bilimi ve tarih
ışığında" sosyalizm, herşeyden önce, o burjuva hukukuna temel olan "emeği
değer haline getirme" işine son verir.
Kazanç Yükseltme Metafiziği
Yönizmin "bilim
ışığında" asıl karakteri bu olunca, "istismarı" nasıl kaldıracağı hikayesi
daha kolay anlaşılır. "Çalışmaya dayanan kazançları yüksek
seviyeye çıkarmak devletçiliğin temel hedefidir" diyor.
Burada artık
"bilim" duruyor. Bir panayır esnafının, her derde deva "abıhayat" satışı
başlıyor. Çalışma kimin (hangi sosyal kümenin) çalışmasıdır? Belli değil.
Devlet kimin elindedir? O hiç belli değil. Ama, "kazançları yüksek seviyeye
çıkarmak" cebimizdedir. Arzu eden buyursun. "Bedava" (ya da 1 Yön parasına)
sebilüllah dağıtıyoruz!
Olmaz böyle
şey. Hiç değilse "bilim" adına olmaz. "Çalışmaya dayanan kazançları yükseltmek"...
Bakın, bunu devlet yapabilir. Hele bizde. Yeter ki, kimin, hangi "çalışması"
kazandırılacak? O bilinsin.
Finans-kapitatin
çok "zahmetli" bir ölüme mahkûm ettiği "rahmetli" Gürsel Paşa da "Çalışınız!
Çalışınız!" demişti. En çok; saman altından, "loca" üstünden finans-kapital
"çalıştı". Önce bütün entelicans servislerini, ardından bütün "siyasi partileri",
en başta İnönü Paşayı "çalıştırdı". Derken CIA generaline Ankara'da "bir
başbakan arattı." Buldurttu. Şimdi Demirel'i harıl harıl "çalıştırıyor."
"Bilim va tarih
ışığında" son,gerçeklik bu. "Devletçiliğiniz" de onada, ondan başka hiçbir
şey değil. Bu "devletçiliğin temel hedefi" ini "kazançları yüksek seviyeye
çıkacak?" Ortada başka "devletçilik" bulunmadığına görc...
Şimdi, her çalışmanın
kazancı yükselecek mi? Kuruntuya gerek yok. Kapitalist de çalıştığını,
gece uykularını kaçırırcasına çalıştığını iddia eder, memur da, köylü de,
esnaf da, işçi de, aydın da çalışır... Devletçilik bunlardan hangisinin
kazancını yükseltecek?
"Kapitalist
çalışmaz, çalıştırır" denecek. Peki, çalışanlarla çalıştıranların bulunduğu
bir toplumda mıyız, değil miyiz? Kazanç yükseltme, metafızik "felsefe"
değildir.
İki Tip: Devlet ve Kazanç
Dünyanın her
yerinde kazanç yükselme ve alçalması, toplumuna ve devletine göre olur.
Önce toplumuna
bakalım. Devletin kazançlarla uğraşması için önce varolması, bulunması
gerekir. Tarihöncesinde devlet yoktur. Kimse de kazancını devletçilikten
bekleyeınez. Kazanç, zenginlik, sınıf ayrımları olamaz. Yüksek sosyalizm
konağında da, sosyal sınıflar gibi devlet de olamaz. Dolayısıyla bulunmayan
devletçilik ne çalışmayı, ne çalışmamayı etkileyemez. Ve insanlar, şu ya
da bu nedenle çalıştıkları ölçüde kazanç denilen bezirgan hukukunu unuturlar.
Yönizm, çalışmaya
kazanç sağlayan bir devletçilik düşündüğü için, sınıflı toplumun düşünürüdür.
Sosyal sınıfların erimediği bir toplumda yeryüzü iki tip "devletçilik"
biliyor:
1- Kapitalist
devlet: Finans-kapitalist hegemonyasında, tefeci- bezirganlarla hacıağa,
eşraf ve benzerlerinin kazançlarını yükseltir.
2- Sosyalist
devlet: İşçi sınıfı hegemonyasında, köylü, esnaf, aydın küçük-burjuvaların
kazançlarını yükseltir.
Bu iki tip dışında
bir devlet ve devletçilik, kızgın çöl yağmuru kadar bile ömürlü olamıyor.
Yönizm, devletin karakteristiğini "kazanç yükseltici" saymakla, daha ömürlü
bir "yeni" devletçiliği, kuruntuevinden başka nerede "bilim vc tarih ışığı"na
kavuşturabilir?
Hakkını büsbütün
yemeyelim. Yön'ün daha sonraki sözlerini unutmuyoruz. Ne güzel tekerliyor.
Yönizmin "istismarı" kaldıracak "yeni devletçiliği" başlıca üç lekeden
ya da illetten uzak duracaktır. Nedir onlar?
Gücü, Satanı "Ezmeme" Mezesi
1: "Kol ve kafa
gücünü satarak geçinenlerin ezilmesine seyirci kalan" bir devletçilik olmayacak.
"Kol ve kafa
gücü satımı" devam edecek. Yalnız "ezilmesine seyirci" kalınmayacak. Allah
için, bugün Demirel devletçiliği "seyirci" mi kalıyor? Örgütsüz ve sessiz
biçare esnafçıkların, köylücüklerin, aydıncıkların yaralarına geceli gündüzlü
en ağrı kesici afyonlu macunları sıvıyor. Başı bağlanmış işçilerin ise,
kimi grevlerini "iptal" ediyor, kimi sendika gangsterleriyle patronlar
arasında kırışma yaptıran bakan ve benzerlerini uzlaştırıyor.
Hem "ezilmek"
nedir? Bir şiir ve roman bezirganlığına meme. "Kol ve kafa gücünü satın"
alanlar düzeni, yani kapitalizm ne zaman emekçileri ezmiş, ne zaman "ezmemiş"
sayılacak? Bir insan, başka birçok insanı "ezmeden" nasıl işletip, onun
yarattığı artı-değeri elinden alabilir? "Ezmesiz" lokanta dükkanı olabilir,
ama "ezmesiz" "sömürü düzeni" Yönizmin meze dükkancılığından başka nerede
"alınıp satılır?"
"Bir hiç için,
birçok gürültü" (Sheakspare)
Spekülasyona Göz Yummama Salçası
2/a- "Arsa spekülatörlerinin ve ticaret alanında istismarcı mutavassıtların
lıaksız kazançlarına göz yuman" bir devletçilik olmayacak. Kimdir
o "arsa spekülatörleri?" Yüzeyden içe inelim. a) En yüzeyde, her
büyük şehrin her köşebaşında yuvalanmış "emlakçı" örümcekceğizleri dizilirler.
Bu zavallıların çoğu, "asker sivil bürokrat"lıktan emekliye atılınca aç
kalmamak üzere, son tasarrufunu da "emlakçılıkta" eritmeyi deneyen yarı
kapıkulu, yarı devletçilik işsizlerdir. Arsa spekülasyonundan başka bir
şey yapmıyorlar.
Devletçiliğimiz
onlara mı göz yummayacak?
b) Emlakçıların
arkasında, şehrin şu ya da bu semtinde ya da dışarılarında, babasından,
dedesinden bir arsacığı ya da tarlacığı kalmış olanlar. Kapitalizm geliştikçe
köyden şehire işsizler akın etti. Yollar asfaltlandı. O yeri atası 100
paraya almışken, çocuğuna 100 bin lira veriyorlar. Çocuk 1 milyon istiyor.
Bu, apaçık arsa spekülüsyonudur. Çünkü, arsa sahibinin en ufak emeği, en
basit zekâsı bir katkı yapmamışken, çoğu kör raslantıyla milyoner olması
önündeyiz.
Ülkede kapitalizm
sürüp giderken, en ülkücü geçinen Yönizm ideoloğu ya da keskin komünist,
bunamadıkça, milyonluk arsasını 100 kağıt liraya başkasına sunar mı? Delirmedikçe,
"arsa spekülatörü" durumunda kalacaktır.
Devletçiliğimiz
onlara mı göz yummayacak?
c) En geride,
hiçbirisi "arsa spekülatörü" sıfatını üstüne kondurmayan asıl finans-kapitalistleri
(banka, şirket ve toprak ağa ve bey efendileri) izleyelim. Şehrin en büyük
arsalarını yok pahasına kapatırlar. "Halka hizmet", "evsizleri mesken sahibi
etmek" için devlete bir göz kırpar. Hazineler, kasalar ona kredi olur.
Belediyeler ve devlet onun yerlerini asfaltlar, elektrikler, telefonlar.
Milyonların dansı göz karartır.
Devletçiliğimiz
onlara mı göz yummayacak?
"Hadi canım
sen de." Onlar hangi yabancı sermayenin neremizi bayındıracağını ve hangi
"devlet teşebbüsü"nün ne gibi planlar kotardığını, ahbapları bakanın masası
üstünde "tesadüf" okumuşturlar. Ve Yönizmin öylesine özlediği "istihsal
seviyesini" yükseltmekten başka amaç gütmemişlerdir ki!
Tek tek kişiler
şöyle dursunlar. Beş altı yüzünü Yassıada Yüksek Olağanüstü ihtilal Mahkemelerine
verdik. Menderes'in cımbız parasından başka "kanuna aykırı" bir yer ya
da para spekülasyonunu bulabildik mi?
Bulamazdık.
Sömürüsüz Ticaret Masalı
2/b- Çünkü, biz (yani Yönizm) "Ticaret alanında istismarcı mutavassıt"
ile "haksız kazançları" mikroskop ya da teleskopla arayacağız. "Ticaret"
yerinde duracak. Biz onun "haklı mı, haksız mı olduğunu yoklayacağız. Ona
göre "istismar: sömürü" var, yok diyeceğiz.
Bunu teker teker
yapmak için, şimdiki yarım ile bir milyon devlet kapıkulunu kaç on milyona
çıkaracağız? Her kapitalistin işyerine beş on tane, evinin kapısına, otomobiline,
mutfağına, telefonlarının başına, salonuna, poker masasına, yatak odasına,
karyolanın altına kaçar tane "zehir hafiye" sokmalıyız ki anlayalım "istismar"
yaptı mı, yapmadı mı. Yaptıysa ne demek? Hem kapitalist olacak. hem "istismar"
yapmayacak?... Bir işgücünü ya da malı alırken satıcısını, satarken alıcısını
kazıklamadan nasıl "ticaret" edecek?
Evet Yönizm
"ticaret istismarıcı olmayan haklı kazancı" tanımlamadığı için, Timurlenk'ten
daha korkunç bir sosyal işkenceli keyfi idare olacaktır. Kapitalistler
öyle bir "sosyal adalet"tense, bin kez komünizme kucak açacaklardır. Komünistler
ise, kapitalizmi en hinoğluhince sürdürdüğü için onu affetmeyeceklerdir.
Yönizm o "istismarsız
mutavassıt" ya da "haklı kazanç" ilkelerini hangi toplumda bulmuş? Hiç
söylemiyor. Biz arayacağız. İnsanlık tarihinde öyle şey olmuş mudur? Olmuştur.
Ne zaman? İlk Sümer uygarlığının Ur kentinde, henüz "bezirgan sınıfı" doğmadan,
öyle alışverişler olmuş sayılabilir.
Her küçük üretici
kendi ürününü birkaç bin nüfuslu kent (site) pazarına çıkarmıştır denir.
Öyle tek tek saf üreticiler pek gerçek değilse de, kimi ekonomi ilişkilerini
aydınlatmak için varsayım olağan sayılmıştır. Karşılıklı iki üretici kendi
ürünlerini değiş-tokuş ederlerken, haksız kazanç düşünmemiş sayılırlar.
Bunlar üreticilerin
kendileri. Ya "mutavassıt"lar? Tapınak adına kentin buğdayını alıp uzak
illerdeki madenlerle değiş eden bir aracı vardır. Ona Sümerce "tamkara"
deniyor. Aracı tamkâra namuslu kaldığı sürece, güttüğü kervanlı alışverişte
"istismarsız mutavassıt" olmuştur denilebilir. Çünkü kamu adına aracıdır.
Ama bugün Ur
çağından 7 bin uzaktayız. Tamkaralar, ta o zamanlar haksız kazançla sömüren
aracı bezirganlar haline gelmişlerdir. O gün bugün türü yitmiş antika alışverişi
Yönizm nereden çıkarıyor? Kendi küçük-burjuva eğiliminden. Emperyalizm
çağında, Sefaletin Felsefesi'ni yazan esnaf kafalı Proudhon gibi, bizim
kapıkulu kafalı Yönizmimiz de "kalkınmanın felsefesi" diye tutturuyor.
Karl Marx'ın çoktan öldüğüne güvenerek, Türkiye'nin küçük-burjuva yığınlarna,
yıllanmış "hayalci sosyalizm"i bir "yeni devletçilik" diye yutturacağını
umuyor!
Bunu kendisi
de ağzından kaçırıyor.
Ziller Kapıkulları İçin Çalıyor
3- Yönizm üçüncü
olarak diyor ki:
"Bu gibilerin
(arsa spekülatörleriyle sömüren aracıların) bir yüksek Devlet memurundan,
fikir ve bilim adamından fazla kazanmasına ses çıkarmayan bir sistemin
20 nci yüzyılda daha fazla sürüp gitmesine imkan yoktur." (Bildiri, 4/d)
Gerçi burada
bir örnek veriliyor. Ama, onu seçmek bile bir içgüdüyü gösteriyor. Yüksek
memur da, fikir adamı da burjuvalaşmadığı ölçüde, bir küçük-burjuvadır.
Yönizm o kümeleri tahrik ediyor. Onların bile "alçak memur" kesimini değil,
"yüksek"lerini öneriyor. Vurguncu neden "yüksek devlet memurundan" fazla
kazansın?
Demirel de bunu
anladı. CIA da. 27 Mayıs'tan sonra verilen primler,yapılan zamlar vurguncularla
aydın kapıkulları arasındaki uçurumu kaldırma uğrunda birbirini kovalıyor.
Ne yaparsın ki, tüm dünya çapul edilmedikçe, Amerika'nın "ak yakalıları"
gibi, vurguncununkiyle yarışan bir "yüksek memur veya bilim adamı" kazancı
Türkiye'de kolay sağlanamaz.
Beride Yönizm,
dünyayı. (Türkiye dünyasını) o "yüksek" kapıkullarından başkası ile cennete
çevirmeyeceğine inanmış. Pek parlak "Bildiri"nin en son ayetişerif'i şudur:
"Bugün içinde
bulunduğumuz buhranlardan kurtulmanın birinci şartını, Türk toplumunun
çeşitli kesimlerinde görev almış olanların ve millet kaderine hakim olabilecek
mevkilere gelmiş bulunanların, düşüncelerini açıkça ortaya koyarak, bir
temel kalkınma felsefesi etrafında birleşmelerinde görüyoruz."
Anlaşıldı mı?
"Kalkınmayı
hızlandırmak"; "milli gelirdeki artışların önemli bir kısmını tasarrufa
yöneltmek", "vergi adaletini sağlamak", "sendikaların kuvvetlendirilmesi",
"istihsal kooperatiflerinin geliştirilmesi", "küçük sanatlarda kooperatifçiliğin
yaygın hale getirilmesi", vb. vb.... 100 yıldır sağda yolda ortaya atılmış
-işçi sınıfı dışında- bütün burjuva reformu önerilerini kimler becerecek?
"Millet kaderine hakim olabilecek mevkilere gelmiş" "görevli" kapıkulları!
Felsefe: "Yem Borusu"
Kapıkulları isteseler "yeni devletçilik"le "istismarı" kaldırabilirler
mi? Bir gelenekleri var.500 yıllık Osmanlılığı "devlet sınıfları" olarak
"idare" etmişler. 500 finans-kapitalist ile 5000 tefeci-bezirgan hacıağanın
sömürebildiği yığını neden 500 bin kapıkulu güdemesin? Zaten görünüşte
"güden" kim?
Ancak, o görünüş
"Olsa ile bulsa, bir araya gelse" felsefesidir. Bırakalım, Osmanlı İmparatorluğunu
nereye dek "güttüklerini". Cumhuriyette komprador burjuvaziyi kaldırıp,
yerine fınans-kapitali oturtan kim? 27 Mayıs'ta fınans-kapitali birkaç
gün "hop oturtup, hop kaldırttıktan" sonra, yalnız "yüreğini kaldırmak"la
bırakıp (Milleti haraca kesen "tasarruf, bonosu" yolundan) "hızla kalkındıran"
kim?
Eğri oturup
doğru söyleyelim: "Yüksek memur ve fikir adamı" dediğimiz, "yüksek kapıkulları"dır.
Kimseyi suçlamak aklımızdan geçmesin... Olaylar, olaylardır. "Alçak memur
ve fıkir adamı" da, kuzu gibi, o "yüksekler"e uyuvermiştir. Ne yapsın biçare?
O da eski "iltimas- madenihas-delkitemas" üçüzünün yaratığıdır: Ve İspartalı
usulü yakalanmamak koşuluyla ne denli çalarsa o denli "becerili-sorumlu-şerefli"
sayılıp "yükselmeye" eğitilmiştir. "Gizli işsizlik" gibi toplumu kasıp
kavuran "gizli kayırma (iltimas) -rüşvet-irtikap-suistimal-suyu arama"
sömürüde büyük hırsızlarla "suçortaklığı" kompleksine düşmenin ezeli, sınanmış
yolu değil midir?
Bununla, "kapıkulundan
hayır yok!", onun "potansiyeli", çöplüğe atılmalı! demek istemiyoruz. Onun,
"devlet demek ben demeğim" kuruntusu uyarılmalıdır. O, kapıkuludur. Devlet,
egemen sınıfındır. Modern toplumda modern sosyal sınıf iki kampttı. Burjuvalar-ağalar
kampı, proletarya kampı. Bu sosyal temel açık konmadıkça her "devletçilik"
adam kandırma oyununa döner.
Onun için, 1961
yılı "sürüp gitmesine imkan yoktur" sanılan sömürü sistemi "sürüp gitmiş"tir.
Çünkü, toy "iktisat uzmanı" "öze1 teşebbüs kâra dayanır" sanmıştır. "Kâr"
kapıkullarının cebine girerse "devletçilik" güneş olur sanmıştır. Hayır,
özel teşebbüs bir sosyal sınıfa dayanır. Kapıkulu modern bir "sosyal sınıf"
değildir. Hangi sınıf maaşını ve konforunu sağlarsa ona "kul" olur. Gerçek
bu!
En "hasbi devletçi"
Yönizm bile "kalkınmayı hızlandırmak" istedi mi , o "maaş-konfor", güvencesi
"vergi"ye şöyle göz kırpıyor: "Bellibaşlı tasarruf kaynaklarından
biri olan vergilerde verimin arttırılması, Devletçilikte mümkündür." (Bildiri,
4/a) buyuruyor. Ve: "Yüksek gelirlerden alınan vergilere karşı bugün yönetilen
en önemli itiraz. bunları yatırımları azaltmasıdır" diyor. Ve ütopisine
"yüksek gelir"lileri inandırmaya(kandırmaya!) çabalıyor.
Böylece,hiçbir şey yapamayanların, herşeyi söylemek logoresine tutuluyor.
"Kalkınma felsefesi dediği şey, kapıkuluna "avunma felsefesi" = yem borusu
oluyor.
Öğrenci Olmadan Bilginlik
Bütün o "yüksek" kuruntular nereden geliyor?
Kuşku yok, "aydın" dediğimiz modern küçük-burjuvanın, hem antika örneği
gibi "iki cami arasında binamaz" kalmasından, hem de bu vurguncular ülkesinde
-bir gece ansızın milyoner olunduğu gibi- keskin iki üç çıkışla, önüne
ardına bakmaksızın, kestirmeden "yüksek... fikir ve bilim" tepesi olma
aşkından.
Fikir ve bilim ise, Marx'ın dediği gibi, doruktur.
Oraya asfalt yol yoktur. Bir ömür boyu uçurumlu patikaları aşmak vardır.
İktisat bilimi, das Kapital doruğundan sonra, burjuva vülger ekonomi bataklığında
açmış çiçeklerle kavranmaz. Marksist ekonomi dışında ciddi ekonomi bilimi
kalmamıştır. Marksist ekonominin alfabesi olsun iyi kavranmadıkça, hiçbir
temeli toplum konusu anlaşılamaz.
Yönizmin sosyal
eğilimi bir yana bırakılırsa, yanılmalarının teknik nedeni, Marksizmin
alfabesini "tenezzül" saymasında toplanıyor. Her genç Yöncü, hava azıcık
satış yaptırır yaptırmaz "artık alim olduk" komleksine uğruyor. Bu kez
Marxksizmin alfabesi aydınlanmadan, "cebr'i ala"sı üzerine dokt fetvalar
ortalığı çınlatıyor.
Marksizmin alfabesi,
insanı kolay sapıtmalardan koruyacak en sağlam pusuladır. O pusulanın ibresi,
emek-işçidir. Emek kavramını bütünüyle incelemeden hiçbir ekonomi sorunu
nasıl çözülemezse, işçi sınıfı bütünüyle araştınlmadıkça hiçbir sosyal
ve politik sorun da çözülemez.
Örneğin, değeri
sözcüğünü mü ağzımıza alıyoruz?
Toplumda emekten
başka değer kaynağı yoktur. Bunu hatırlamak ve hatırlatmak kimsenin gücüne
gitmemelidir. Antika eserlerin, toprağın değeri yok, arı ve taleple beliren
fiyatı vardır.
Devletçilik
de öyle. Bezirgan devletçiliği ise emeğin değere dönmesini savunur. Ama,
emeğin değerini -yani bir malın içinde billurlaşan emek miktarını- dünyada
hiçbir devlet ne yükseltebilir, ne alçaltabilir.
Bezirgan toplumun ulaştığı üretim tekniğine ve yöntemine göre
bir malın elde edilmesi için gereken ortalama toplumsal emek miktarı, ya
da değer, daha yüksek ya da alçak olur. Üretim ilişkilerinin (sınıf ilişkilerinin)
ürünü olan devletin ne haddine, emeği yüksek ya da alçak değerli yapmak!
Görüyoruz. Kimi
sözler harcanırken, bilimsel anlamlarını tanımak gerekir. Hele bu sözler
sosyalizm karşısında söyleniyorsa, daha tetik davranmalıdır. D. Avcıoğlu'nun,
S. Divitçioğlu'nu sıkıştırırken söylediği gibi, insan: "Marksizmin elifbası
üzerinde tartışmak zorunda kaldığı için mahçup ve üzgün" düşer." (Yön,
8 Temmuz 1966, s. 11)
3- Planı İndirmek
Dünyanın Yeniden Yaratılışı
27 Mayıs'tan
önce ve sonra, Menderes'ten Bölükbaşı'ya, İnönü Paşa'dan Demirel Beye dek
bütün politika "üstad"larının seçim kampanyalarında saçtıkları slogan...
dikkati çeken aynı fikir-hap; "hızla kalkınma" için "plan" oturtmasıdır.
Bu hap, politika üstadlarımızın ağızlarında nasıl yaldızlanır? Biliyoruz
Sorun hapın yaldızında değil, içindeki cevherdedir. Yönün ağzında "plan"-hap
hangi cevheri (özü) taşıyor? Az ayrıntısıyla inceleyelim.
Türkiye'de plan
sözü kimden çıktı? Emperyalizmden. Uluslararası finans-kapital Türkiye'yi
torbada kck:lik edince, sömürüsünü bir plana bağlamak istedi. Ve politikacılarımızın
ağzına plan sakızını verdi. Emperyalizmin "plan" dediği şey tekeldir. O,
oluştan, "tekelci" anlamına gelen "devletçi"dir de. Yalnız bu ilâ adı kullanmaz.
Yön devletçi-plancıdır.
Ve DPT'yi beğenmez. Der ki:
"Türkiye'nin
kalkınmasını belli bir siyasi amaca yöneltmek, siyasi iktidarın emrinde
teknik bir organ olan Devlet Planlama Teşkilatı'nın yetkisini aşan bir
iştir." (Bildiri, 2/c) "Plan iktisadi hayatı istenen amaçlara zamanında
ve bütünüyle yöneltmiye imkan verecek yetkilerle araçları da beraberinde
getirmelidir... Bunu sağlayacak belli başlı şartlardan biri, iktisadi hayatın
çeşitli kesimlerine hakim olan kilit sanayilerin Devlet elinde bulundurulmasıdır.
Devletçiliği, ciddi bir planlamanın vazgeçilmez unsuru sayıyoruz." (Bildiri,
4/b)
Yani devletçilik
herşeye, plancılık ise devletçiliğe "hakim" olacak; dünya tersine dönecek!
Biliyoruz, plansızlık
kapitalist üretimin karakteristiğidir.19. yüzyılın klasik bunalımları,
o plansızlığın ürünüydü.
Bilimsel sosyalizm
"iktisadi hayatı bütünüyle" planlamaktır. Böyle bir "ekonomik plan" ne
ister? Onu uygulayacak sosyal sınıf ve sosyalist parti. Yön ne yapıyor?
"Sınıf" mı? Allah göstermesin! Örgüt mü? Üç bin lira maaş veren sendikadan
başkasına girilemez. Yalnız şöyle yazılır:
"Fakat, ağırlık
merkezi özel teşebbüs olan bir iktisadi sistemin bugünkü yapısiyle Türkiye'nin
hızla ve sosyal adalet içinde çağdaş uygarlık seviyesine erişebileceğini
sanmıyoruz." (Bildiri, 3/a)
Nedenleri? Yön,
30 yıl önceki "kadroculuk" gibi Yahudi yalvaç pozunda Talmut talkını veriyor.
Kendisinden önce yapılmış açıklamalan (doğru- yanlış) yok sayıyor. Sosyalizmi
ise ağzına almıyor.
Yeryüzünde herşey
yeni-Yönizmle başlayacak!
"Yeni" mi, "Kriptoculuk" mu?
Nasıl bir düzen
gerek? Yön açıkça "sosyalist" demez. Demesin. Söylediği bütünleme plan
sosyalizmden başka yerde olamaz. Öyle ise Yön "ürkek sosyalist"tir, ya
da "hür basın"ın deyimiyle "kripto-sosyalist" (saklı sosyalist)... Saklanmaya
27 Mayıs'tan sonra o denli gerek var mı? Bu bir. Diyelim ki adamlar tedbirli.
Yalnız ikincisi var. Yön bir (hep gene Yahudi yalvaç edasıyla) kehanette
bulunuyor:
'Türkiye'nin
iktisadi hayatında özel teşebbüsü ve Devlet teşebbüsünü birlikte yaşıyan
karma bir sistem kalacaktır." (Bildiri, 3/a) diyor. Oysa bu kanı geleceğe
ait bir olasılık değildi;. Koalisyon hükümetlerinin (Demirel-İnönü-Bölükbaşı-Alican
vb'lerinin) her günkü ürkek kapitalizmleridir. Onlar, halkın önünde, bir
avuç bezirganı devlet eliyle zengin edeceklerini söylemekten ürkmekte haklıdırlar.
Yön "karma sistem kalacaktır" garantisini veriyor. 27 Mayıs'tan sonra bunu
ona soran var mı? Kalmış, gidiyor karmakarış!
Görüyoruz: "Özel
teşebbüse inanmıyorum" demek de, "karma ekonomi kalacaktır" buyurmak da
"yeni" bir şey değil. Yeni olan şey, söz kalabalığı arasına karışan bindiği
dalı kesme saçmalığıdır.
Yön bir yandan,
"Devlet Planlama Teşkilatı"nı yetersiz buluyor. Öte yanda, karma ekonomi
kalacak derken, kendi sözünü baltalıyor. Toplum ölçüsünde plan ancak sosyalist
bir toplumda olur. Özel teşebbüs demek, birbirinden bağımsız, plandan "hür",
yani anarşik üretim demektir.
ABD'nin her
tröstü, birkaç Yakındoğu devletinin bütçesini satın alacak büyüklüktedir.
Onun için, ABD, bunalımları "amortize" edecek, ya da alacaklarını tekelden
garantiye bağlayacak "planlar" yapmaksızın emperyalizini ayakta tutamıyor.
Bu durum ABD kapitalizminin planlı ekonomiye dayandığını gösterir mi? Asla.
Yön: "Biz kilit
sanayiyi devlet eline" veren "ciddi bir planlama" istiyoruz diyecek. ABD'nde
bütün ekonomi 200 ailenin, bu 200 aile de 8 merkezin tekelci kontrolünde.
Yalnız General Motors firmasının 1962 net kârı 14.5 milyar lira. Türk devletinin
bir yıllık haydan gelip huya giden bütçesi! Yalnız Rockefeller firması
70 milyar dolarlık (700 milyar resmi kurla Türk lirası) ABD sermayesine
hükmeder. Senin "cari fıyatlarla" 1962 üretim sektörleri bakımından ulusal
gelirin 54 milyar Türk lirası (Rockefeller'in 13'de 1'i). Yalnız General
Motors'un 1962 sermayesi 146 milyar. Senin "gayri safı sermaye teşekkülün"
8 milyar (Bir Amerikan firmasının 8'de 1'i). Onun için ABD, nice "bağımsız
devlet" dediklerinle, kedi fareyle oynar gibi oynayabiliyor.
Bu Amerikan
özel sermayesi, "kilit sanayiyi senin devletinden daha geniş ölçüde tekelinde
tutuyor. Amerika ekonomisini it sürüsü kadar kalabalık "menacerler" aracılığı
ile kontrol edip "planlıyor". Yön, Amerikan ekonomisinin "ciddi bir planlamaya"
girdiğini öne sürebilir mi? Bilmiyoruz, ama zannetmiyoruz. Amerika'da iktidar
(yani devlet) özel teşebbüsün emrindedir. Özel teşebbüsün tekelciliği,
toplum bütününe plan yapmaz, kâr için rasyonalizasyon yapar ve ancak plansızlık
sayesinde yaşar. Amerikan tekellerinin sağ kalması: 1) Kendi ülkesinde
geniş bir tekel dışı bırakılmış "vahşi" özel sektörün plansızlığına bağlıdır;
2) Dünyada dağınık özel teşebbüs topluluklarının anarşik ve bilinçsiz sömürge
olarak kalmalarına bağlıdır. Amerikan tekelciliği ve devleti, Amerika'da
ve dünyada plansızlığın kendisine sömürge ettiği "ufak"larla "vahşi"'ler
zararına ayakta durabilir.
Türkiye'nin Gerçekliği
Onun için biz,
küçük Türkiye ekonomisini planlamalı mıyız? Elbette. Ama bugünkü "karma
ekonomi kalacak" dedik mi, Amerikan tekellerinin işine gelecek "planlama
teşkilatı"ndan başkası gerçeklerimize uymaz, Rakamlar ortada.
Gayri safi sabit
sermaye teşekkülü toplamı içinde kamu sektörünün payı 1956 yılı %46.9'ken,1962
yılı %47.1 olur: 5 yılda devletçiliğimizin sermayesi binde 2 artar. Fakat
bu artış içinde konut, bina ve inşaat büyük yer tutar. Asıl sermayenin
teknik yanı, makine ve donanım o beş yıl içinde özel kesimde 4.1 kat arttığı
halde, kamu kesiminde 3.1 kat artar. Yani, binde 2 ilerlemiş gibi görünen
kamu kesimi gerçekte binde 330 oranında gerilemiştir.
Yarış, salt
sermaye artışı bakımından özel kesime kazandırılmıştır. Karma ekonominin
Türkiye'de uygulanışı, özel sermayeyi geliştirmek içindir.
Bugünkü devletçiliğimiz
budur. Millet devlete çuvalla verecek, devlet de öze1 teşebbüse torba torba
dağıtacaktır. Devlet öze1 teşebbüsün siyasi hegemonyası altında kaldıkça
başka bir sonuca salt devletçilikle varılamaz. Yön "varılır" derse milleti
aldatmış olur. Olmayacak duaya amin dedirtir. Yön' ün böyle sahte bir inanç
yaratması yersiz olur.
Türkiye'de gerçekten
planlı ekonomi isteniyorsa, devletçiliğimizi, finans-kapitalle tefeci-bezirgan
tekelinden kurtarmak birinci iştir. Bu iş, halkın gerçekten siyasette söz
sahibi olmasıyla başarılır.
Ancak o zaman:
"İkinci bir kuvayimilliye seferberliği gerektir... Bu mübarek iktisadi
kuvayimilliye seferberliğimizin güdücü ruhu -başta işçi sınıfımız gelmek
üzere- cahil alim, köylü şehirli... bütün değer yaratan iyi, niyetli vatandaşların,
tamamile aşağıdan gelme ve tamamile serbest(Teşebbüs-Teşkilat-Kontrol)larında
bulunur; ve bu emelle, bütün organlarda bilfiil müstahsiller (eylemcil
üretmenler) çoğunlukta görülür, yarımız olan kadın ön safta bulunur, gençliğe
sonsuz inanılır." (V.P. Anatüzüğü, s.l)
Bu siyasi çaba
başarılmadıkça, plancılık istediği kadar göklere çıkarılsın, yapılacak
bütün planlar Amerikan tekellerinin ve yerli Demirellerin göstereceği "Yön"de
yürür. Yön böyle bir Yön müdür? Herhalde olmamalı. Gerçeği görmüyor mu?
Görüyor. Buna karşı ne yapıyor? (Yapmak Şöyle dursun, ne düşünüyor?)
Dünyayı Tersine Çevirme
Yön, "Türkiye'nin
kalkınmasını belli bir siyasi amaca yöneltmek" istiyor. O siyasi amaç nedir?
Besbelli (ürkek ya da atak) "sosyalizm" olacak.
Sosyalizm amacına
varmak için ne gerekir? Yukarıda değindik. Devlet planlaması gibi bütün
devletçiliğimiz de gerçekten halkçı, halkın aşağıdan ve serbest teşebbüs-örgüt
kontroluna dayanmış bir "siyasi iktidarın emrinde" olmalıdır.
Yön tam tersini
istiyor. "Siyasi iktidarın emrinde teknik bir organ" olmayacak bir "planlama
teşkilatı" tasavvur ediyor! Dünyanın her yerinde teknik ve ekonomi planları
siyasi iktidarların emrindedir. Demokratik İngiltere'de de faşist Almanya'da
da, komünist Sovyetler Birliği' nde de bu böyledir.
Yön, Türkiye'de bunu tersine çevirebileceğini umuyor. Hem kalkınmayı
"siyasi bir amaç"a yöneltmek istiyor, hem yöneltmeyi yapacak "siyasi iktidar"ı
-ki devlet demektir- "Devlet Planlama Teşkilatı"na emir veremez hale sokmak
istiyor. Neden? Çünkü bugünkü siyasi iktidar AP'nin elindedir.
27 Mayıs Ütopyası
Bunu bildiği
halde, siyasi iktidardan bağımsız bir devlet (olabilirmiş gibi) istiyor
Yön. (İsteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara diye besbelli) iktidara
kafa tutan bir devlet, daha doğrusu devlete karşı devlet. Yön'ün bütün
"felsefesi" bu "yeni devletçilik" ilkesini keşif ve icat etmiş olmasına
dayanıyor. Çok "orijinal". Bu orijinallik Yön'e nereden geliyor?
27 Mayıs'tan.
27 Mayıs'a nereden geliyor? Osmanlı İmparatorluğu geleneklerinden. Ala.
Demek Yön'ü icadı büsbütün temelsiz değil.
Osmanlılıkta
devlete karşı devlet, padişahıa karşı yeniçeri kazan kaldırmasıydı. Cumhuriyette
devlete karşı devlet, Türkiye Silahlı Kuvvetlerinin DP hükümetini devirmesi
oldu. Demek tarihte, Yön'ün kuruntuda kurduğu gibi paradokslar olurmuş.
Yeniçerilerin kazan kaldırmaları tarihe karıştığına göre, Yön 27 Mayıs'ın
mı ideoloğudur? Pek benziyor.
Ancak, bu gibi
değişiklikler adım başında gelmezler, gelince de, onları getiren sosyal,
ekonomik ve politik sınıf eğilimlerinden aldıkları amaçla yönelirler.
Bu amacı bizim
uyduracağımız ütopik "devletçilik" kuruntuları değil, ortada duran gerçek
devletin sahibi, belirli sosyal sınıflar etkiler. Yön'ün tüm hiçe saydığı
o etkiler ise bu sosyal sınıf determinizmidir. Yön ise, bir topluma sosyal
sınıflar üstünde "yön verebilecek" insanlar bulunduğunu savunuyor.
"Sınıf" Yerine "Kişiler"
"Planların yön
kazanması ve başarıya ulaşması ancak Türk toplumuna Yön verebilecek durumda
bulunan çevrelerin açık bir kalkınma felsefesi üzerinde anlaşmalarile mümkün
olacaktır." (Bildiri, 2/c)
Bildirisini
de o "çevreler"den derlediğini yazıyor: "Hazırlanan bildiri Türk toplum
hayatının çeşitli kesimlerinde görev almış kimselere danışılarak, onların
fıkirleri göz önünde tutularak meydana getirildi." (Bildiri, Başlangıç)
Ve tekrar ediliyor: "... Kurtulmanın birinci şartı, Türk toplumunun çeşitli
kesimlerinde görev almış olanlar ve millet kaderine hakim olacak mevkilere
gelmiş bulunanlar, düşüncelerini açıkça ortaya koyarak bir temel kalkınma
felsefesi etrafında birleşmeli."
En son "felsefe"
bu! Adı, sanı belirli olmayan "çevreler". Bunlar tüm küçük-burjuvazi midir?
Küçük - Burjuva Yerine Ayrıcalıklı Kapıkulu
Kimdir o "çevreler"?
Bu yerde bakla da ağızdan çıkanlıyor:
"Türk toplumuna
yön verebilmek durumunda bulunan: Öğretmen, yazar, politikacı, sendikacı,
müteşebbis ve idareci gibi kimselerin belli bir kalkınma felsefesinin ana
hatları üzerinde anlaşmaya varmalarını zaruri sayıyoruz." (Bildiri, 2)
Demek bütün
planların dayanağı, tümüyle küçük-burjuvazinin büyük yığınları bile değildir.
O yığınlar içinden bir avuç insan istibdatta kapıkulu, meşrutiyette münevver,
cumhuriyette aydın adı verilen Türkiye'deki azınlık bile değil, "millet
kaderine hakim olacak mevkilere gelmiş" hüdavendigarlar. "Söyle Tatar ağası?"
Bütün o cennetlik
centilmenleri bir tek "kalkınma felsefesinde" birleştirmek ne güzel şey!
Yeter ki gerçek olsun. Gerçek olması için, bu insanların kimlikleri ve
çevreleri üzerinde durmak gerekmez mi?
Yüksek Görevliler: İntihar Felsefesi
Kimlikler belli.
"Görevliler". Yöncülük kızacak ama, soralım; polis "görevlisi jandarma"
da bu görevlilerden midir? Elbette olmalıdır. Şaka etmiyoruz. Camide vaiz
ünlü hocaefendiyi dinleyin: "Ülülemr" kimdir? Polistir, jandarmadır.
Toprak gösterisi
yapan köylüyü karakola, gösteri yürüyüşü yapan şehirliyi cezaevine "yönelten"
odur. Ona "kalkınma felsefemizi" beğendirmezsek epeyce "imkansızlık" değilse
bile, güçlük çekeriz.
Ancak Yön bu
küçük insanların görevliliklerine de önem vermez. Görevli yüksek tabakadan
"millet kaderine hakim" olmalıdır. Yön bu yüce görevlilere güveniyor mu
bari?
Hayır. O gibilerin
bütün benlikleri hep "dış yardım turizm, meyve sebze ihracı" -yani hep
bizim acente bezirganların fıkirleri- ile doludur. Yön yazıyor:
"Toplum hayatının gidişinde söz sahibi birçok kimse (sebze meyva ihracı
-Turizm- Dış yardım yolu ile) kalkınma davasının çözülebileceğine inanmaktadır."
(Bildiri, 2/b)
Ne yazık değil
mi? Sen bütün umudunu, inancını o "yüce görevlilere" bağla.. Onlar da habire
dış yardım-turizmden başkasına inanmasınlar. Başkası olsa intihar edebilir.
Yöncülerin sinirleri sağlam. Dayanıyorlar. Yalnız "akılcıl düşünce"leri
depreştikçe, kendi kendilerine şöyle sokran maktan da "hazin" "üsluplarını"
alıkoyamıyorlar:
"İşte en hazin
tarafı, (diyorlar) Türkiye'nin kaderine hakim olabilecek durumda bulunan
çevrelerde, karşı karşıya bulunduğumuz çetin meselelerin şuuruna henüz
varılmamış olmasıdır. Bu çevrelerce benimsenen ve uygulanabilecek olan
bir kalkınma felsefesi yoktur." (Bildiri, 2/b)
Yüce Görevliler Felsefesiz midirler?
Yöncüler "felsefe"den
ne anlarlar? Söylemiyorlar. Biz özetlemiştik. Felsefe -mantık bir yana
bırakılırsa- bilimin dolduramadığı gedikleri kuruntu molozuyla doldurmaktır.
Kallanma felsefesi, bilim dışı kuruntu molozları demek olur.
Şimdi, Yöncülere
karşı o "millet kaderine hakim" yüce görevlileri savunmanın sırası bize
gelmedi mi dersiniz? Amaç "felsefe" ise, (Yön öyle diyor), yüce görevlilerin
felsefesiz olduklarını söylemek iftira olur. Dış yardım turizm v.b. molozlar,
finans-kapital başlıklı tefeci-bezirgan sınıflarımız için pekâlâ en parlak
felsefedir. Günahlarına giriyor yüce görevlilerin Yön, onları "felsefe"siz
ilan ederken. Yöncüler, besbelli kendi "felsefe"lerini yüce görevlilerde
bulamıyorlar. Yoksa onlar (görevliler) burjuvaca kalkınma felsefesiz değillerdir,
haşa!
Asıl Felsefesizlik: Diyalektik Yöntemsizlik
Yöncüler üzülmesinler.
"Bir sizden, bir bizden" olsun diye, yöncülere kendi yönümüzden bir felsefesizler
örneği verelim. Biz Türkiye işçi sınıfına inanıyoruz. Ve Yöncüleri tutundukları
dal ellerinde kaldığı için teselli etmek üzere "bildir"elim.
Şu bizim dört
elle sarılınmasını, başta gelmesini istediğimiz Türkiye işçi sınıfımız
yok mu? Bugün asıl "felsefesiz" bırakılmış, tek sosyal yığınımız odur.
Çünkü işçi sınıfımız ortaçağ felsefesini köyde bırakmış fakat modern burjuva
felsefesini bile, henüz şehirde bulamamıştır.
Ancak biz, Türkiye
işçi sınıfı felsefesizdir diye üzülmüyoruz. İşçi sınıfının evrensel bir
diyatektik yöntemi bulunduğunu ve bu yöntemin hayattan geldiği için Türkiye
işçi sınıfımıza anlatılabileceğini biliyonız. Bütün korktuğumuz, kendilerine
kolayca "Marksist" deyiveren küçük- burjuva, aydınlarının "felsefe"lerini
işçi sınıfımız içine yaymalarıdır.
Tek Güvence: İşçi Sınıfı
İşçi sınıfı
yöntemine göre sosyal sınıflar açısından konulmadıkça hiçbir sorun ne anlaşılır
ne çözümlenir. Kalkınma da, plan da, devlet de, demokrasi de, istihsal
de, istismar da, reform da, adalet de, güvenlik de, tasarruf da, yatırım
da, eğitim de, doğrultum da, kültür de, kooperatif de... toplum içinde
ne varsa hepsi sosyal sınıflar açısından konulmadıkça bugünkü dünyada aydınlığa
kavuşturulamaz.
Sınıf gerçekliği
bir "bölücülük" değildir. Dünyada işçi sınıfı kadar derleyici ikinci bir
güç bulunamaz. Toplumun bütün aşınan sınıf, tabaka ve zümreleri proletarya
potasında erir. işgücünün karşılığından başka şeyde gözü olmadığı için,
proletarya kimseyi ne sömürmeye ne ezmeye gidemez. En sonunda sınıf olarak
kendi kendisini de inkâra çağırılı bulunduğu için, bugün de, yarın da her
gerçeği gören için, hâttâ işverenlerin bile, hâttâ ağaların bile güvenine
değen tek selamet körfezi işçi sınıfının yoludur.
Devletlular: Bir Sınıfa Kapılanırlar
Oysa Yönizmin
güvendiği devletlular kimlerdir? Sayıyorlar; öğretmenle yazar, yöneticiyle
politikacı, girişimciyle sendikacı...
Bunların hiçbirisi,
kendi başınıa bağımsız insanüstü prototip değildir. Üşenmezsek hatırlayalım.
Ali Fuat Başgil de öğretmendir, Köy Enstütülü köy öğretmeni de... Ahmet
Emin Yalman'da yazardır, imzası olmayan gazete muhabiri de ... Yönetici,
politikacı, girişimci, sendikacı, vb.. için herkes öyle aralarında karlı
dağlar bulunan tipleri tanır...
Bütün o kişilerin
ve kişiliklerin vurulacakları mihenk taşı, toplum içinde 1966 yılı Türkiye'sinde
işveren sınıfına mı, işçi sınıfına mı yön alacaklarına göre değerlenir.
Bu aşırı derecede basit ve kolay bir düşünce ve davranış yöntemidir. illa
kanşık ve güç felsefeler icat edeceğiz diye, sağ kulağımızı sol ayak başparmağımızla
gösterme hevesine niçin kalkmalı? Bu, bizim solcu "öztürkçeci"lerimizin,
insanlarımız gibi konuşmayı bırakıp, kendi aralarında ıkına sıkına uydurma
kuşdili, kast dili, "yeni" bir medrese dili yaratmayı "ilericilik", "devrimcilik"
saymalarını andırır.
Devletlutar: Kanmazlar, Kötülerler
"Şu felsefesiz
devletluları kandırırsak fena mı olur?" diyeceksiniz. Kimse kimseyi kandıramaz
meğer ki, kananın içinde kanmak için bir gelişme bulunsun. Baksanıza, kendiniz
bildiriyorsunuz:
"Köklü reformlara girişmeden kalkınmanın başarılamıyacağı ve
buna karşılık kalkınma sonucunda Toplum düzenine, insan davranışlarına
bazı değişikliklerin geleceği unutulmaktadır... Hem kalkınma istenmekte,
hem de köklü reformlara karşı konulmakta ve yeni davranışlar yadırganıp
kötülenmektedir." (Bildiri, 2/b) , Gördünüz mü kazın ayağını? İsterseniz
en sonturlu plancı-devletçi olun. "Reform" dediğiniz şey sinek kaydı traş
devrimi olursa ne âlâ, "köklü" olacaksa, hemen "kötülenmek" nasibinizdir.
Yüce görevlilerin şakaları yoktur. Hangi "planı" kurarsanız kurunuz,
sadece "millet kaderine hakim olacak mevkilere gelmiş bulunanlar"la yola
çıkılınca ne olur? Ya hiçbir şeyin palavracılığı olur kadrizm ve Yönizm
gibi, ya da katastrof! Palavracılığa sözümüz yok. Katastroflar herkesin
gözü önünde geçti. Nasıl unutulabilir ve nasıl hiçbir ders çıkarılmadan
hatırlanır? Menderes mi, yoksa Gürsel mi "millet kaderine hakim" görünmedi?
Bu iki karşıt kutup, sosyal sınıf pusulasını şaşırır şaşırmaz, aynı kişisel
katastrofla gürlediler.
Önce Menderes
zavallısı, İnebahtı nutkunda şöyle bağırmıştı:
"Memleketin
iktisadi inkişafını önlemek suretiyle, onu dış pazarlara açık bir istismar
sahası halinde teslim etmek ve siyasi istiklalimizi bu yoldan tazyiklere
maruz bırakmak istikametinde içli, dışlı çalışanlar... Türk milletini itila
yolundan saptırarak, onu iktisadi ve dolayısı ile de siyasi istiklalinden
kısmen olsun mahrum etmek istemektedirler."
Milyonla üyesi
radyolarda ilan edilen Vatan Cephesini kurdu. Kendisini tehdit edenlere
-su katılmamış bir devletçi plan ağzıyla- "İhtilaller yalnız aşağıdan olmaz.
Bir yukarıdan ihtilal yapacağız!" zılgıdını bastı. Ardında, bugünkü AP'nin
alamadığı oylar yığınla onu destekliyordu. Sovyetler Başbakanı Kruşçef'i
Ankara'ya çağırdı. Kendisi de Moskova'ya gidecekti. On gün geçmedi, uçağa
bineceği Eskişehir'den haydut gibi kovalandı. Yassıada'da köpek-bebek davası
ile, örtülü ödenekten cımbız parası aldığı açıklanarak, elleri ardında
kelepçeli sehpaya götürüldü. Menderes "gerici" devletlu mulydu? Gürsel
Paşa'dan "ilerici"si, hele "devrimci"si "devletlular" arasında kaç tane
sayılır? Onun ölümünü rastlantıya bağlayanlar, ancak Amerika'da "cumhurbaşkanı"
katliamını delilere mâledenler kadar "saf" devletçi-plancı olabilirler.
Manzara açıktır.
Rahmetli (komada)
Gürsel Paşa. 27 Mayıs ertesi: "Türkiye'de bir komünist partisinin başarı
kazanacağını ummuyorum. Ama bir sosyatist parti muhakkak lazım." demişti.
14'ler sınır dışına iletilince, Allah afiyet versin Paşam: "... İnsanı
gayrı samimi beyanda bulunmıya mecbur ediyorlardı" deyiverdi. Aradan üç
yıl geçti. Ürgüplü ile aynı zamanda gazetelere: "Türkiye'de bir komünist
partisi kurulmalıdır" bildirisini yaptı... Bir hafta geçmedi, Paşam uçakla
ansızın Amerika'ya taşındı. Ve son sistem Amerikan hastahanesine girer
girmez, komaya düştü. hâlâ kalkamıyor.
Bu satırlar
biterken Gürsel Paşa uzun zahmetli komadaydı. Bugün rahmetli oldu. Şaka
gibi geliyor ama, böyle...
Türkiye geri ülke olduğu için kültürü de geri. Sosyal politika
kültüründe en geri kalmışlık devlet ve iktidar noktalarında toplanıyor.
Tevfık Rüştü Aras'ın 1920 yılı Moskova'dan ithal ettiği devletçilik çok
kişinin başını döndürdü. Ne zaman kritik günler yaşandıysa, o zaman başı
dönük bir devletçilik akımı sahneye çıkarıldı.
Bu akımların
ortak yanlışı şu oldu; hepsi de devleti egemen sınıf ilişkisinden kopuk
gösterdiler. Belirli bir sosyal sınıfa dayanmayan bir bağımsız devlet bulunabileceğini
yaydılar. Öylesine ki, devletin de yalnız kadro elemanını parmağına dolayıp
"ideoloji" yapan devletçiler türedi. Bunlar, zamanına göre "Kadroculuk"
denen Nazilikten, "Yöncü' denilen solculuğa dek çeşitler gösterdiler.
Hepsinin yanılsaması,
politikada devlet iktidarı denli can alacak duruluk isteyen konuyu karartma
ilkesine dayandı. Bunu bilerek, bilmeyerek yapmaları önem taşımıyor. Geriliğimiz,
sosyalistler arasında bile devletçiliği ciddiye alan ve iktidar sorununa
şaşı bakan eğilimlere kapı açıyor.
0 gibilere, bir şeyi her an anmak gerekiyor. Devrimin birinci
sorunu şu ya da bu doktrin ya da parola değil, iktidar sorunudur. İktidar
kişi işi değildir. İktidardaki kişi hangi sosyal sınıfın eğilimindeyse,
devlet de, devletçilik de tüm o sosyal sınıfın egemenlik aracı olur. Bu
çok yalınkat doğruyu bir an bile unutmak, politikada affedilmez karmanyollara
yol açar.
Bu doğruyu belirtmek için elimizde en yerli malı deneme tahtası
sabık Kadroculuk ile şimdiki Yöncülüktür. Onların ana fikirleri sırtında,
gerek birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı, gerekse ikinciye uzanan 27 Mayıs
Devrimi olaylarını denemek, boşuna emek yitirmek olmaz.
27 Mayıs olayının
sınıf-iktidar sorunu açısından ayrı eleştirisi ilginçtir. Ona bir giriş
olarak, polemik biçiminde de olsa, aşağıdaki araştırnıa özetini gerekli
bulduk.
Yönizm - Kadrizm Kadrili
Yöncüler kendilerini
kadroculara benzettiğimiz için gocunuyorlar.
Biz, iddiaları
kendi boyutlarına indirmekten başka bir şey yapmıyoruz. Yıllar yılıdır
anlatmaya çalıştığımız şey, şunu açıklamaktadır. Bütün "devletçilik"lerimiz
aç çok geçmişi hortlatma eğilimleridir.
Kadroculuk o
hortlayışın 20-30 yıl önceki iskeletidir. Yöncülük, aynı iskeletc "emekten
yana" yamalarıyla donattığı sözde "yeni" bir soyhayı bir ölü pusatını telleyip
giydirmektir.
Nemrut ve firavunlar
çağından arta kalmış "devletçiliğimiz" Osmanlı İmpratorluğu ile birlikte
ölmüştü. Gömülmeliydi. Diriltilen iskeleti mezardan çıkarıldı.
Kadroculuk o
ölünün kefen soyuculuğunu yaptı. Yöncülük, aynı ölüye ucuz, sosyalizm adlı
Amerikan bezinden bir kaftan giydirmekle ne yapıyor? Kanuni Sultan Süleyman
trajedisinin gezeksiz komedyasını oynuyor.
Kanuni ölünce,
cephedeki ordu bozulmasın diye, giydirilip kuşatıldı, tahteravanına oturtuldu.
Ardına saklanan kapıkulu, ölü padişahın kolunu ikide bir selam verir gibi
kaldırıp indirdi. Osmanlı ordusu dağılmadan başkent dolaylarına dek ilerledi.
Padişah ölüsü ardına sinip, ölünün kolunu oynatan zavallı kapıkulunun önemi
nedir?
Önemli Kukla
Kadroculuğun
da "önemi" odur. Ne fazla, ne eksik. Amaç "nüfuz'u devlet"i kurtarmak için
bir maskaralığı ciddiye almaktır. Maskaralığın, ister "fikir"ini bulmak,
ister sahnesini oynamak olsun, koca tarih içindeki rolü en son duruşmada
nıaskaralıktan başka bir şey değildir.
"Canım, Kadrocular
da, Yöncüler de bir şeyler söylemek istediler. Niyetçikleri iyiydi. Arasıra
sütçü beygiri gibi sağı solu ısırsalar bile, yürecikleri temizdi; vb..."
denecek. Bütün bu küçük-burjuva mırınkırınlarını kırk yıldır dinleriz.
Osmanlıca'da buna "fasık'ı mahrumluk" edebiyatı denir.
Biz, sahnede
oynayanların gösterilerine, kişi niyetlerine bakmayız.Oyunu seyredenlerin
anlayışlarını ise, eğlence sayarız. "Niyet"in ne olduğu ilgiye değer. Zati
Sungur, sahnede kızı testereyle ikiye biçer. Seyirciler dehşet içinde heyecanlanırlar.
O başka Biz kızın biçilmediğini bilmeliyiz.
Zati Sungur'un para kazanmak amacıyla hayal oynattığını unutmamalıyız.
İşin içyüzünü kavramak için tarihin nesnel belgelerini hesaba katmalıyız.
Zati Sungur para kazanmasaydı, üstelik başına belayı satın alsaydı, oyuna
kalkar mıydı? Kişi "niyet"i bâbında orasını aramalıyız.
Sahneye Çıkış: Zamanı - Anlamı
Olayların oluşuna
bakınca ne görüyoruz? Kadroculuk ne zaman sahneye çıkarıldı? İzmir, bir
hafta "işçilerin ve gençlerin" fiilen işgali altında kaldığı zaman.
Halk Parlisi,
devletçiliğimizin yarattığı yaman hoşnutsuzluğa çelme takmak istedi. Çelmelerin
en başarılısı önde gider gibi yapılıp takılanları ve insanı "kafadan gayrımüsellah"
(silahsızlandırma) edenleridir: Hiçbir sistem, insanı "düşüncede silahsızlandırma"ya
uğratmadıkça yenemez. Kadro kapıkulları, Osmanlı "nüfuz'u devlet"den ilmiyenin
oynadığı rolü devlet- tanrı adına oynadılar.
Yöncüler ne
zaman sahneye çıktılar? 1961 yılı. Ne olmuştu o sıra? 1960 Mayıs 27 Devrimi
yeni geçmişti. 27 Mayıs gene devletçiliğimizin bir şaha kalkışıydı.
Kimin, niçin,
nasıl ittiği bir yana. 27 Mayıs, geleneksel ilmiyemizin (üniversitenin)
yaptığı bilimsel ve gidimsel kışkırtma üzerine, seyfiyemizin (ordunun)
kılıcını ortaya atmasıydı.
Sadrazamla vüzeranın
(bakan Menderes'le iki bakanın) kelleleri öylesine kolay koparıldı, başarı
öylesine tereyağdan kıl çeker gibi oldu ki, "devlet sınıflarımız", kendilerini
"Orhan Gazi"lerin dirlik düzeni içindeymişçesine, eşsiz örneksiz bir "nüfuz'u
devlet" içinde sandılar.
Oysa Türkiye'de
Kanuni Sultan Süleyman çağından beri kesim düzeni gelmişti. Karşı gelen
diller ve dinleyen kulaklar kesilip Beyazıt Camii'nin eşiklerine çivilenmişti.
27 Mayıs şövalyeleri bunu unutmuşlardı.
Türkiye'de,
1908 Meşrutiyet devriminden beri, yabancı sermaye şirketleriyle domuztopu
olmuş yerli tefeci-bezirganlanmız egemendi. Onların kılına toz konduran,
Mahmut Şevket Paşa hazretleri denli yavuz kişi olsa, Beyazıt meydanındaki
arabası içinde tavşan gibi avlanıp kanlar içinde "hürriyet şehidi" edilirdi.
27 Mayıs şövalyeleri bunu düşünmemişlerdi.
Hiyerarşi Dehşeti
"Ordu biziz"
diyorlardı, "devlet demek biz demekiz. Biz razı, millet besbelli razı olduktan
kelli, ne halt edermiş bu işe finans-kapital denilen kökü dışarıda-dalbudağı
içeride alçak rüşvetçi kadı?"
Ne halt mı edermiş? Önce siz, ey Orhan Gazi çağının ilbleri kadar
saf ve yiğit Orhan Erkanlı'lar, Orhan Kabibay'lar.. Siz şanlı Türk ordusunun
sınangılı hiyerarşisine candan inanmış küçük subaylar değil misiniz?
İşte, içimizde
en "tehlikeli şövalye" olarak ihtilalciliği dünyada hiç kimseciklere öldüm
allah bırakmayan pek sevimli, pek zeki "gölgedeki adam". Altı yıl sonraki
anılarında okuyoruz.
"İhtilal" günlerinden
bir gündür. Bir Milli Birlik küçük subayı, bir iş sırasında (garnizonu
teftiş ya da benzeri) bir sıra generalinden iki adım önde yürümüş. Bunu
gören bir subay, başı üstündeki bütün mavi göklerin, kalın camdan kubbeler
gibi çatırdayıp, şangır şungur Türkiyenin üzerine yıkıldığını ve herşeyi
ezip yok ettiğini sezmiş. Dündar Seyhan öyle kabus görmüş değerli tanıkları
söyletmiyor mu anılarında?
Hiyerarşi Gücü
Başka hiçbir
şeye gerek kalmaz. Yalnız başına o "hiyerarşi" adlı kutsal ilke yetti.
Bir gece yarısı "14'ler" kolipostal gibi derlendiler. Dört beş bin lira
maaşla, yabancı ülkeler elçiliklerinde 2 yıllığına sürgün "müsteşar" durumuna
getirildiler.
Geceyarısından
bir saat önce hepsi kendilerini tabanca üstüne yeminle millete adamıştı.
"Devlet demek bir demekiz" sanan Orhan Gazi'ydiler, bir saat sonra kendilerini
devlet sınırları dışında buldular. İkinci kerte bir memur olan elçinin
göz hapsi altına girdiler. "Ne üdüğü belirsiz" birer "akibeti meçhul" memurcuk
oluverdiler...
Bu inanılmaz
mucizeyi tek başına, bir elle tutulmaz, gözle görülmez "hiyerarşi" ilkeciği
yapmıştı.
"Ne demek, yani?
Ordu öldü mü? Haşa". 27 Mayıs devrimine isteyerek, istemeyerek, bilerek,
bilmeyerek katılanlar ya da katılmış görünenler, Menderes'in niyetlenip
niyetlenip yapamadığı o "yukarıdan ihtilal"i, hiyerarşik tepeden vuruşu
görür görmez büyük paniğe uğradılar. "14'ler" düşmüştü. Hiyerarşide "düşenin
dostu olmaz"dı. "14'ler" niye düşmüştü? Hiyerarşi diyalektiğinden. Hem
hiyerarşiye inanıyorlar, hem hiyerarşiyi çiğniyorlardı. Hiyerarşi de onlara
göstermişti.
Madem ki yenilmişlerdi,
beter olsunlardı. Artık "ordu" onlara acıyamazdı. "Su testisi su yolunda
kırılmıştı". Ne halleri varsa, görsünlerdi 14'ler...
Ordu Kuşkusu
Ancak! Ortada
bir "ancak" kalıyordu. 14'lerin "izzet'i ikram" ile gömüldükleri sefarethanelerin
başına dikilen taşta şöyle yazılıyordu: "Bu gün bena ise yarin senadür!...
Baki kalan bu kubbede bir hoş sedâ imiş."
İşin içyüzünü
bilmemekle beraber, ordu kuşkudaydı. "Bayram değil, seyran değilken, hiyerarşi
enişte neden orduyu öpmüştü?" 14'ler, "bir hoş sedâ" bırakmışlardı, hiç
değilse. Ya "gölgedeki adamlar" bir gün sigaya çekilirse?
Aman, henüz
hiyerarşi elimizdeyken, hiyerarşiye uygunca başımızın çaresine bakalım.
Ne yapalım?
Başbuğumuz,
genelkurmay başkanımız başta. Ondan sonra gelen kuvvet komutanları hep
birlikte. Bütün vurucu güçler, ordu birlikleri kendi adamlarımızca tutulmuş.
Kim kıpırdayabilir o muazzam silahlı gücün karşısında?
Tanrısal Komedya: Devlet İçinde Gizli Devlet
"Gölgedeki adam"
büyük bir içtenlikle açıklıyor. Bir yanda "hiyerarşi" Kurucu Meclis'i toplanmıştır.
DP'nin yerine AP'yi vatan topraklarına Gümüş Pala elde salmıştır. Anayasaya
uygun olsun olmasın, seçim yusasıyla toplanmış Büyük Millet Meclisi vardır.
O meclis "sinesinden",
ilerici-plancı "karma ekonomi"yi kim güdccek? Koskoca milli mücadele kahramanı.
Her ilkokul kitabında Atatürk ilkelerinin ölmez bekçisi gibi resimleri
yaygın İsmet İnönü Paşa'nın "karma hükümet"leri geçit yapıyor.
Öte yanda, o
hükümetlerin emrinde olması gereken ve hükümetin bir işareti üzerine dünyayı
kan ve ateş içinde boğmak için hazır,duran ordu var. "Silahlı Kuvvetler
Birliği" adıyla bir... gizli... evet hükümet içinde "hükümetten gizli"
örgüt kurulmuş.
Siz işe bakın.
Gizli "Silahlı Kuvvetler Birliği", Ankara'nın resmi Jandarma Okulu'nda,
Jandarma Genel Komutanı'nın başkanlığı altında gizli toplantılar yapıyor.
Ve bu, hükümetten
saklı gizli kongrelere, elbet başbuğumuz, genelkurmay başkanımız gelecek.
Çünkü o, Silahlı Kuvvetler Birliği'nin, hiyerarşi ilkesi gereğince zaten
herşeyin başkanıdır.
Asıl Silahlı
Kuvvetler Birliği'nin kendisine karşı kurulduğu bilinen hükümetin de başı,
yani zamanın başbakanı da Paşa'dır. İ. İ. Paşa, görünmez hiyerarşinin doruğunda
gedikli bulunduğu için, Jandarma Okulu'nda verilen "gizli" Amerikankâri
şölenlerde (brifinglerde) fıng atmakta, "İhtilalciler"den aşağı kalmamaktadır.
Silahlı Güçler: Tam Yönetici
"Silahlı Kuvvetler
Birliği Kongresinde çoğunluk, ezici çoğunluk "müdahaleciler"dedir. Bunlar
seçimle iktidara gelmiş Büyük Millet Meclisi'ni hemen dağıtıp, hükümeti
ele almaya kararlıdırlar.
Devede kulak
kabilinden olan bir azınlık "güdümcü"dür. Bunlara göre bırakılsın şu başıbozuklar
yönetimde, yalnız ordu her yanlış gördüğü yerde hükümeti dürterek dilediği
yöne çevirsin.. Çeviremezse, o zaman müdahale!
Yani ordunun
"müdahale"cisi de, "güdümcüsü"de hükümete "yön" vermekte Silahlı Kuvvetleri
yetkili ve sorumlu sayar. Her ne olursa olsun dünyanın heryerinde hükümet
orduya yön verir, bizde tersine ordu, başıbozuk hükümete yön verecek. Ankara'nın
göbeğinde, "alameleinnas" (gizli) "Silahlı Kuvvetler Birliği" tümüyle bu
karardadır. Hükümete yön verilecek.
Yön - Kadro Çorbaları
Geldik mi "Yön"e...
Evet Yön dergisi bu "havay'i nesimi"nin kuşudur. Müdahalecilerden midir,
güdücülerden mi? Yön, "alt yanı bir eti otlu başıbozuk"tur. Kim onun ağzına
bakar?
Ne var ki, Yön'ün
kendisi de "ağzından çıkanı kulağı duymaz" kılığında göründü. Belki en
büyük "beceri"si bu oldu. Yön'ün çelişmelerle dolu düşünceleri, zavallı
Türk okurlarının çoğuna "tercüman" oluyordu. "Başka türlü nasıl söylesin?"
Yön ancak Türkiye'nin gizli güçleri tarafından "izin" verildiği ölçüde
yayın yaptı.
Yöncülüğü Kadroculuktan
ayrı tutan özellikler şu iki noktada toplandı:
1- Yön, 27 Mayıs
devrimcilerinin o mezbuhane direndikleri zamanda ortaya çıktı. Yön, varolan
iktidara karşı direnen silahlı kuvvetlerin bulunduğu günlerde doğdu. Kadroculuk,
varolan iktidarı Serbest Fıkra debellenişini bastırdığı günlerde doğdu.
2- Kadro, hükümetin
ve polisin açıkça para ve desteği, hükümet başkanının emir biçiminde direktifıyle
yayınlandı ve kapatıldı. Yön öyle kapatıldı. CHP'nin kanadı altından çıktı.
Bütün "büyük adam""larımız gibi. Şaşkına çevirttiği kimi silahlı adamların
yaptıkları "hükümete karşı" hareket sırasında, sıkıyönetim tarafından kapatıldı.
Kadrocular iktidarın
"fıkir çorbacılığını" yaptılar, Yöncüler iktidara karşı olanlara "çorba
fıkirler" sundular.
Devletçilik: Hangi Çorbacının Keşfi?
Yön çorbasına
atılan her tuzu, biberi aynı ayrı ele almak, çorbanın içinde boğulmak olur.
Çorbanın kendisi devletçiliktir.
Burada Kadroculuk
ile Yöncülük ortaktır. Bu iki acaip çorbayı birbirine karıştırmamak için
çok çaba harcadık. İkisini de çorba olmaktan çıkaramadık. Nitekim ilk Yön
sayısından sonra, "hacı hacıyı arafatta" bulduğu gibi, Yön de Kadro'yu
kalafatta bulacaktır.
Denilecek ki
"Sen çorba yemez misin?" Pek sevmem mübareği. Onsuz yemeğe oturmayanlara
da bir şey demem. Sofrada çorba gibi, düşünceye "çorba-fikir'le başlayanları
hiç kınamam.
Yön çorbasının
suyu soğanı ne olursa olsun asıl, dişe dokunan maddesi, pirinci devletçiliktir.
Yön'ü yiyen ya da içenler onun sıcak suyu, tatlı soğanı, iştah açıcı naneleri
kırmızı ya da karabiberleriyle değil, tanesiyle, yağıyla besleneceklerdir.
Yön'ün tanesi
devlet, yağı devletçilik yağcılığıdır. Belki bu denli insafsız konuştuğum
için kendim de üzgünüm. Ne var ki olanı olduğu gibi söylemek şanımızdandır.
Kadroculuk kapıkulları
devletçidirler derken, sakın devletçiliği onlar keşif, hele icat ettiler
sanılmasın, Böyle bir sanı o tip sade suya çorbacıları bayağı adam yerine
koymak olur.
Devletçilik ve Taşra Burjuvazisi
Devletçilik
Türkiye cumhuriyet olduğu günden beri uygulandı. Kemalizmin bütün reform
ilkeleri devletçiliğe dayandırıldı. Sonuç ne oldu? Bunu biz söylemeyelim.
Yön'ün 1. sayısında, CHP'ye hiç de düşman olmayan Turan Güneş şunları yazıyor:
"CHP'nin kurulduğu
senelerde 'mahalli eşraf ve memurlar' Batılılaşma ameliyesine en yakın
zümrelerdi. Atatürk İnkılaplarını yaymak için Devlet teşkilatı olarak da
'mahalli eşraf'ı kullanmıştır:" (T. Güneş: "CHP Halktan Nasıl Uzaklaştı?",
Yön, 20.12.1961, s. 14)
Bu satırlardan
dört yıl sonra, bir gazetenin açık oturumunda Tevfik Rüştü Aras şöyle diyor:
"Gerçekten,
o zaman büyük şefım Atatürk'e o rejimin (Sovyet komünizminin) nelerinden
faydalanmamız, nelerinden de çekinmemiz gerektiğini ânlatmıştım. Mesela,
yollar, barajlar fabrikalar gibi büyük yatırımları Devletin yürütmesinin
faydalarını anlattığım gibi, alamayacağımız taraflarını da belirttim."
Görülüyor. Türkiye'de
devletçiliğe bir sağdıç aranıyorsa o, 1920 yıllarında bulunur.
Bay Güneş, bütün
aydınlarımız gibi, en duru gerçekleri masal mistisizmine bular ve tersine
çevirir. "Batılılaşma (yani kapitalistleşme) ameliyesine" elbet bizim burjuvalarımızla
burjuva aydınlarımız yakındırlar. Ve bütün o aygıt ve zümreler ülkenin
gidişine yön vermekte Atatürk'ü etkilemişlerdir. Yoksa bu "ameliye"ye neden
-Bay Güneş'in yazdığı gibi- "nispeten aydın zümreler bunlar" olduğu için
Batıcılık yolu tutulmamıştır.
"Eşraf ta, Devletle
ve binanaleyh iktidarda bulunanlarla en sıkı teması olan bir zümre teşkil
ediyordu; Memurlar Devlet makinesinin çarkları olarak, tabiatiyle Devlet
icraatına bağlıydılar. Vilayetlerdeki Cumhuriyet balolarını hatırlayanlar,
Vali beyin yanında, belde eşrafının da, eşleriyle birlikte, şöyle salonun
bir kenarına iliştiğini unutmamış olacaklardır."
"Devlet teşkilatiyle
Parti teşkilatını zaman zaman birleştirme temayülü bir yana, yakın bir
tarihe gelinceye kadar, Parti üst kadroları ile Devlet kadroları arasındaki
oldukça sıkı transferler de, uzmanların üzerinde dikkatle durması gereken
bir konudur."
Taşra Burjuvazisine İdeologluk
İşte kadro kapıkullarının
"ideoloji"leştirmek istedikleri ilk "devletçiliğimiz" buydu. Bay Turan
Güneş bile bunu "Türkiye'yi Batıya açmaya yarayan başlangıç" sayıyor. Batıya,
yani kapitalizme...
Kadrocular bile
bile lades oynadılar. Kapitalizme başlangıç devletçiliğini, 35 yıl önce
"eşsiz örneksiz" bir "sınıfsız toplum" idealine yöneliş gibi süslediler.
Gençliğin kafasını çorbaya çevirmenin tuzu, biberi oldular.
O zaman annelerinden
doğan çocuklar, şimdi "eşsiz, örneksiz, sınıfsız imtiyazsız" toplumu, Batıcı
devletçiliğin nasıl yarattığını çok iyi gördüler.
Kapıkulunun Halkı Görüşü
Bugün, aldılar
ellerine kalemi Yöncüler, gene Türkiyeyi "eşsiz örneksiz" saymaktalar.
Kadrocularla bu noktada ortaktırlar. Yalnız onlar "eşsiz örneksiz" karşılığını,
ileri Batı ülkelerine benzemez "geri kalmış ülke" sayıyorlar. Bu adı Batılı
bilginlerden çevirdiler. Kadro'dan farklarını "emekten yana" olmakla özetliyorlar.
Ana fikirleri, ya da fıkirlerinin anası Türk milletini "yeni bir devletçilik"
ile "kalkındırmaktır."
Bu "ilke"sini
nereden çıkarıyor? Çok dikkate değer kapıkulu psikolojisinden. Kapıkulu
psikolojisi nasıl şeydir? Bir kez ülkede herşeyi devlet sayar. Vatan'da
devlettir, millet de...
Herşey devlet
oldu mu, Türkiye'nin varlığında, işaret ettiğimiz gibi, iki devlet bölümü
akla gelir:1- "Devlet nüfuzu", 2- "Devlet nüfusu"...
Gerçi deyimler
Osmanlınındır. Osmanlı edip adamdır. Kadim kentin kutsal yasa geleneğiyle
ilkelerini Kur'an dili diyebileceğimiz serbest nazım da olsa hep kafiyeli
ve vezinli söyler.
Yöncüler laik
"fütüristler"dirler. Gelişigüzel konuşur sere serpe nesir yazarlar. Onların
kolay ve sempatik üslupları, bir şeyi açık koymaktan çok, dolaylı koyar.
Osmanlı devletlûsu
konuşurken şöyle derdi: "Aman sultanım, nüfusu devlet gemi azıya alacak.
Ayak takımının gözü açılırsa, mazallah nüfuzu devlet ne hale gelür! Vb..."
Yöncülük, böyle
kesin saf tutmaz. "Nüfus" sözcüğünün yerine "kütle"yi geçirir. "Aman, maymun
gözünü açıyor, dikkat!" gibilerden şöyle bildirir:
"Kütleler, başka
memleketlerdeki veya başka tabakalardaki yüksek hayat standardının varlığını
öğrenmekte ve asıl önemlisi, bu standarda erişmenin mümkün olduğunu görmektedir."
(Bildiri, 2/a).
Kitle Tehlikesi Çanları
"Kütleler" amorf
(biçimsiz) bir kara kalabalıktır. İçinde sosyal sınıf, zümre, tabaka billurlaşmaları
yoktur. İşçi de "kütle"dir, köylü de "kütle", esnaf, aydın, (hatta tefeci
hacıağalarla bezirganlar da) kütledir. Kütlet kütletebildiğin ideolojiyi,
korkma...
Bu kütleler
kadim oldukları gibi tevekkülle kadere boyun eğmiyorlar. "Başka memleketlerde"
ve yerli burjuva "tabaka"larında yaşam düzeyinin apartman boyu yükseldiğini
ve dün zibidi olanın, punduna düşürülmüş bir vurgunla zengin olabildiğini,
bunun için namussuzluktan (rüşvet, irtikap, hile, yalan, tağşişten) başka
hiçbir beceriye gereksinim bulunmadığını görmektedir. (Yön böyle gerçekleri
çimçiy koymaz. Edepli üslupla "Hayat standardına... erişmenin mümkün olduğunu"
çelebice yazar. Kibardır.)
O kibar üslup
devlet nüfuzunun karşısına çıkan iki büyük "kütle" tehlikesini haber verir:
"Topraksızlık
artan nüfusu nehirlerc doğru itmekte, şehirlere akan nüfusa iş ve mesken
sağlanmasında güçlük çekilmektedir. Köklü tedbirler alınmazsa, gecekondu
ve işsizlik önümüzdeki yıllarda millet hayatının tehlikeli bir yarası haline
gelerek, düzenin bozulmasına yol açabilir." (Bildiri, 2/a).
Bu okka dört yüz dirhem oturaklı Osmanlı kapıkullunun "nüfuzu
devleti" tehlikede gördüğü zaman kullandığı üsluptur. Onun için bütün kapıkullarını
kolayca "mest" eder. Kapıkulunun bu "suret'i haktan görünüş" üslubu altında
yatan mantık, görünüşe aldanmak felsefesidir. Örnek olarak Yön'ün iki iddiasını
ele alalım.
Maltuzyanizm
1. Örnek: Şehirlere
nüfus akışı nedendir? Kapıkuluna göre "topraksızlıktan ": "Topraksızlık
artan nüfusu şehirlere doğru itmekte, şehirlere akan nüfusa ise iş ve mesken
sağlanmasında güçlük çekilmektedir." (Bildiri, 2/a).
Köyden şehire
nüfus akışını, proleterleşmeyi İçişleri Bakanlığı'na rapor eden "akılcı
düşünce" sahibi bir vali beyefendi hazretleri de ancak bu denli parlak
"idarei maslahat" ruhu ile jurnal verebilir.
Proleterleşme
süreci neden? Topraksızlıktan. Topraksızlık neden? Nüfus artışından. Böylece
vali beyin "kalkınma felsefesi" ardında, okulda kendisine "iktisat ilmi
okutulurken belletilmiş bulunan ünlü Papaz Malthus'un kulakları gözüküverir.
"Devlet nüfusu" artıyor. "Düzenin bozulması" tehlikesi
var. Çare? Nüfusu azaltmak için ya nüfus fazlasını savaş açarak kırmalı,
ya da insanları semizletmek için kısırlaştırmalı!
Yön bunu önermiyor
ama proleterleşme nedenini toprak azlığı, nüfus çokluğu gibi yüzeydeki
nedenlere bağladı mı, bir Hitler çıkıp, o mantığı kendi silahı ile pek
kolay vurabilir...
Köylü Issızlaştıran Kapitalizm
Oysa gerçek bilim, nüfusun ekonomik olanaklarla oranlı arttığını belirtir.
Ekonomik olanaklar belirli bir sömürme düzeninin azınlık çıkarcıları tekelinde
birikirse, çoğunluk nüfusu açıkta kalır. Bu gerçek anlatılalı yüzyıllar
geçmiştir. Ortada mutlak değil, düzene göre göreceli bir nüfus "fazlalığı"
olur. Modern çağda o nüfus fazlalığını yapan temel derin neden kapitalizmdir.
Eğer ortada
bir "tehlike" varsa, o kapitalizm tehlikesidir. Kapitalizm, kendi zılgıtını
yürütmek için, oy avcılığında işine yarayacak köy ağalanyla anlaşır. Kır
ağaları geniş toprakları tapu ve benzeri oyunlarıyla tekellerine geçirirler.
Toprak ürününden kapitalist kârı yanında, fazla olarak, ekonomik hiçbir
görevi ve gereği bulunmayan ağa rantı da çekilip çıkartılır. Tarıma sermaye
yatırımı kârsız ve dolayısıyla daralmış olur. Tarım geri ve verimsiz kalır.
Bütün geriliğine
karşın tarıma kapitalizmin girişi, Tanzimattan beri görüldüğü gibi, büyük
toprakları kamu mülkiyetinden birkaç mütegallibe, eşraf ve ağanın mülkiyeti
altında aşırtır.
DP çağında 40
bin traktörün girişinden beri proleterleşme hızlandığı gibi, üretici küçük
köylülerin nefes boruları da tıkandı. Çünkü ortak köy otlakları köy burjuvaları
tarafından gaspedildi.
Bu yağma altında
orta ve küçük köylü ekonomisi her gün biraz daha verimsizleşip iflas eder.
İflas eden köylü aç kalınca, şehirde iş aramaya akın eder. Şehir varoşlarını
gecekondular kaplar.
Bu gidiş en
çok şehir kapitalistleri ve emlâk sahipleri için iştah açıcı olur. İşsiz
çoğaldıkça, pahalılık artar, ücretlerin paraca miktarı artsa bile alım
güçleri bakımından değerleri eksilir. Ucuz işeli kârı çoğaltır. Kâr çoğaldıkça
kapitalizm büyür. Kapitalizm geliştikçe köyden şehire akın artar, vb...
Yöncü samuraylar
"Bunları biz mi bilmiyoruz? Bunlar 40 yıllık elkitaplarında yazılı!" diyecekler.
Biliyorsanız özrünüz kabahatinizden büyük, niçin o yanı saklıyorsunuz?
Kimi aldatıyorsunuz? Bilmiyorsanız, hatırlatanları nazenin "üslup" kullanmadıkları
için "tü kaka" saymaya ne hakkınız var?
Gençlik Sayısıyla mı Yamandır?
2. Örnek: Son
zamanlarda gençlik azıttı, "asi gençlik" çoğaldı. Neden? Kapıkulu, Batı
"elkitaplarından" yapılmış çeviri olursa, onu Türk okuyucularına aktarmakta
kusur etmez. Kendi ülkesindeki gençlik sorununa gelince, gene aynı vali
beyefendi felsefesini rahatça geveleyiverir.
Gençlik sorunu
"Hızlı nüfus artışı yüzünden"dir. Yön'e göre. "Çığ haline gelen bu gençlerin
büyük bir kısmına okul ve sağlam bir gelecek sağlamak mümkün olamamaktadır."
(Bildiri, 2/a)
Nüfus artmasa
gençlik de o denli yaman olamazdı. Gençlik sorunu ancak bu denli mekanik
konulabilir. O bir kuru kalabalık mıdır?
"Biliyoruz,
ama söyleyemeyiz" mi diyecekler? Neden? Başka şeylerde pek cesur görünüyorlar.
Korkuyu biz de ikinci basamağa, bilinçaltına bırakalım. Amaçları ne?..
En hafif anlamıyla kandırmak olabilir. Burada sorun büsbütün çatallaşıyor.
Kim Aldatılabilir?
Önce niye kandırmalı?
Türkiye'nin bugün aldanmaya değil, herşeyi en yasal, açık seçik olarak
anlamaya gereksinimi büyüktür. "Bilmemek, hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiç
kimsenin işine yaramamıştır."
Ancak küçük-burjuva
mistisizmi, sosyal "nalla mıh arası" durumu yüzünden, bilmemeyi esrar kabağı
gibi çekiştirmekle avunur. Sosyal durumu modern toplum içinde belirli olan
sınıflar ayık gezmeyi yeğlerler. Hele modern işçi sınıfı, en ufak aldanışıyla
hem kendi kaderini, hem ülke alınyazısını karartabilir.
Modern kapitalist
sınıfıyla onun gericilikte omuzdaşı olan ağaları, beyleri kandırmaya gelince,
kuruntudur bu. En az ikiyüz yıldan beri onlar burunlarından kıl koparmamayı
bütün incelikleriyle öğrenmiş, usta akıl hocaları beslerler.
Öyleyse kimi
kandırmak isteyebilir Yöncülük? Kendi kendini değilse, ancak, üzerine "felsefe"
kurduğu kapıkulluğunu kandırmak isteyebilir.
Kapıkulu, öteden
beri, dibini eleştirmek zahmetine hiç kalkmadığı kimi yuvarlak lafları
batıl inanç dcrecesinde benimsemiştir. Hele "sınıf" denildi mi, bir zaman
onu yalnız antika Osmanlı "devlet sınıfları" sayardı. Kırk yıldır "Türkiye'de
sınıf yok!" emir-parolasını tek ciddiye alan da, gene hep o kapıkuludur.
Şimdi onun herşeyi
herkesten iyi bildiğine inanmış tumturaklı bilgisizliğine, birden "sınıf"
dersek, yıldırımla vurulmuşa döner! Yavaş yavaş, alıştıra alıştıra söylcyeceğiz...
Belki bunu demek
istiyor Yöncülük. O da bir çeşit yiğitliğin yoğurt yemesi olamaz mı?
Paşa Huzuruna Çıkma Taktiği
Bu görüş Paşa
hazretlerinin huzuruna çıkma töreni ve taktiğidir. Menderes, çoğunluğun
diktatörü olarak, Mitlet Meclisi- nde bir gün parmağı ile İsmet Paşayı
göstererek: "Bu adam!" diye bağırmıştı, "Bu adam eğer 1945 yılı DP merkezine
2 görevli jandarma ile bir polis göndermiş olsaydı, şimdi iktidarda olan
Demokrat Parti'nin bugün yerinde yeller eser, namı nişanı, kalmazdı!"
Söylenen doğruydu.
Tam o sıra ülkeye "Paşa Demirkıratı istememiş" diye yayılan bir haber üzerine,
bütün kurulmuş DP ocak, bucak, ilçe, il örgütlerinin astıkları tabelalar
yerlerinden sökülerek Ankara'ya gönderilmiş ve DP'den "toplu istifaların"
başladığı görülmüştü.
Paşa'nın yakınları
daha ilginç bir olayı belirttiler. DP örgütünün paniğini gören Bayar-Menderes
ekibi Paşa'nın huzuruna koşarlar. "Anan yahşi, baban yahşi" taktiğiyle
Paşa'nın büyük ocağına sığındıklarını belirtirler.
Herhalde "ecanibe
karşı" demokrasi oyuncuğunun bozguna uğramasının çok "ayıp" düşeceğini
de belirtmişler, Bunun üzerine Paşa gevşemiş. Karşısında "Nuh deyip peygamber
demez" durumda dikilen, o bütün kapıkulları gibi "kraldan ziyade kralcı
taraftarı" Recep Peker'e "Ne dersin Recep, bırakalım şunlan baksana, onlar
da belki iyi bir idare ederler!" Onun üzerine Demokrat Parti üzerindeki
ipotek kaldınlmış. Menderesler seçimi kazanıp iktidara gelmişler.
En bilgiç ve
bilinçli iyiniyette Yöncülerin böyle davrandıklarını kabul edelim. Paşanın
izni olmadan hiçbir şey olmaz, hâttâ en zararsız yanından "nötralize" edilmiş
demokrasi bile olmaz. Sosyalizm nasıl olur? Biz olduracağız mı diyorlar
Yöncüler ve benzerleri?
O zaman değer
ölçüleri yanlış. Bir kez Paşa'nın yalnızca isteyişiyle herşeyin olduğuna
inanmak için, insan, en azından, şöhretin doruğuna çıkmış bir kapıkulu
kadar ayakları yerden kesilmiş bulunmalıdır.
Paşayı Aşan Olaylar
Unutmamış olanlar
çok iyi hatırlarlar. İkinci Dünya Savaşı'nın son yılıydı. Bilinmez hangi
ağızdan kimin kulağına tek parti yerine, biraz daha esnekçe bir "demokrasi"
denenemez mi gibilerden bir fısıltı kaçmış. Kulağını sağır sanan gafillere,
Paşa ansızın top gibi gürledi: "Savaş bitince, gidişimizde yumuşayacağımızı
mırıldananları işittim. Şunu iyi bilsinler ki, savaş sonrası tutumumuz
şimdikinden çok daha sıkı olur!" Cümle aynen böyle değildi. Çok daha sertti.
Hatırlayanlar bilir. .
Gazetelerin
bütün ilk sayfalarını kaplayan bu keskin ihtarın üzerinden yanılmıyorsak
6 ay geçti, geçmedi. Savaş bitti, Thornburg Türkiye'ye geldi, gitti: Büyük
Arnerikan basınında okuduk. O "son baharda" Paşa, Türkiye Büyük Meclisi'nde
çifte partili bir parlamento kuracağına söz vermişti. Amerikan uzmanı kulaklarına
inanmak gerekirse, Türkiye "demokratik" hayatın ilk adımı atacağını ve
Amerikan yardımının düşünülebileceğini müjdeliyordu.
Türkiye, Amerikalının
müjdeleyişinden çok daha yaygın birçok partili buzların çözümüne ve "eşsiz
örneksiz" bir demokrasi panayırına alan oldu.
Bu kıssadan
hangi hisse çıkar? En "kaadir'i mutlak" geçinen tarihsel Paşa bile bir
yıl içinde, söylediğinin tam tersini yapmak zorunda kalmıştır. En "mangal
kadar yürekli" solcuların dört elle yapıştıklan paşakişilerin hali budur.
Kişi, bağlandığı
sosyal sınıfın ve eğilimin yönünde tıpış tıpış yürüdükçe "harikalar" yaratır.
Sosyal sınıfının tarihsel eğiliminden kıl kadar ayrılmaya görsün, gümbür
gümbür yıkılır.
Hâttâ, 500 yıllık
gelenekleriyle talim görmüş, tıkır tıkır maaşını almış terbiyeli maymun
kapıkullarını toptan peşinde örgütlemiş bulunduğu zaman bile, az önce "değişmez
şef" ilan ettiği kişiyi, kendi CHP'si "değişirleştirir".
Kılına dokunulmaz iktidar partisi, batan geminin farelerine dönmüş
sadık üyelerince terkedilir ve arkadan hançerlenir. Bu çok basit politika
alfabesini ciddiye almayanın siyaset sahnesinde at koşturması, düşünce
ve davranışta değil, bizde en kolay gelen edebiyat göklerinde yüceltilebilir:
Donkişot!
Modern Sosyalizm Suyu
Bu bakımdan
bütün "sosyalist" ve "kripto-komünist" geçinenlerin sayıyla kendilerine
gelmeleri gerektir. Bizde Marx'ın başı üzerine yeminsiz konuşmayanlarımız
da, bilimsel sosyalizmin dehrisi olduklarını afışlerken masum çocuk münafıklığına
düşerler.
Bunun nedenleri
çoktur. Belli başlı ilk neden cahilliğimizdir.
Sosyalist allamelerimiz,
sosyalizmi kurucuların dilinden öğrenmezler. İkinci elden bellerler. Hepsine
sorun: Marx kimdir? Eşsiz Kapital eserinin yazıcısıdır. Kapitali okudun
mu?..
Binde biri bile
okuyamamıştır. Oysa Kapital'i okumak yetmez, incelemek gerektir. Bunu hiçbiri
yapmamıştır...
O zaman, arslanlarımızın
"sosyalizm"leri, şuradan buradan derme çatma, çoğu yakıştırma "bilgin"
iddialarına dayanır. Bu tavşanın suyu olur. Sudan bir sosyalizm.
Sosyalizm Softalığı
Oysa, Marx'ın
başta Kapital, bütün eserlerini kuru kuruya incelemek de yetmez. O bir
kütüphane fareliği olur, sosyalizm olmaz. "Sosyal" allamelerimiz ise, bilimsel
sosyalizm üzerine ne kadar çok "tavşanın suyunun suyu"nu içmişlerse, o
denli büyük bilgin sosyalist olunacağına güvenirler.
Örneğin, yeryüzünde,
insana bilimsel sosyalizmi alfabesinden cebri alasına dek öğreten en yüksek
üniversite bulunsa ve insan o üniversitede öğrenci değil, profesörlerin
başı üstad kesilse -nasıl kesilir bilinemez ya!- gerçekten sosyalist olur
mu? Hayır. Biraz kumazca ise allamelik taslayabilir; biraz ezberci ise
"hafız'ı kütüp"lük, ya da "hafız'ı Kapital"lik edebilir. Biraz bönse; yeryüzünün
gelmiş geçmiş Marksistlerine elini öptürerek ders vereceğini yutturmaya
kalkabilir.
Ama o kişi,
ağzıyla kuş tutsa, gerçek sosyalist olâmaz. Başımızın bütün belaları, bu
tür medrese kaçkını sosyalizm softalarıdır.
Sosyalizmin Sefaleti: Pratiksizlik
Bunlar, sosyalist
bilgi yalnız ve ancak pratiğin ölçütünden -sosyalistçe savaşın mihenk taşına
vurularak- geçirilirse bir bilim ve bilinç yaratabileceğini, bu alfabetik
gerçeği kavramadan dehri olmaya kalkışmışlardır.
Tümüyle sosyalizmin
bütün birinci elden usta eserlerini hatmet, yut... eğer bütün o yazılanları,
hayat savaşında, pratik sosyalist güreşte, derinde, etinle, kemiğinle denememişsen,
belki bir sosyalist tilkisin, ama postu samanla doldurulmuş bir tilkisin!...
Ne dediğini,
ne yaptığınla ölçmemişsindir. Bir arşiv papazı, bir müzelik antikasın.
Sosyalist değilsin. Öyle üniversite diploması, ünlü bilgin ya da güzelsanat
üstadı kesilmekle sosyalist olunsaydı, dünya Marx'larla dolardı. Marx,
üniversite profesörlüğünü tepmeseydi Marx olamazdı. Elde silah 1848 Alman
devrimine katılan Engels Antidühring'i yazamazdı. Cilt cilt eserlerle bilim
dünyasını altüst ettiğini sanan sayılı sosyalist Alman profesörü Dühring
bilimsel sosyalizmi kurardı.
Gerçeğin bu
sağlam pratik temelinden, veba ileti görmüş gibi kaçan yazar ve bilgin
ülemamızın, sosyalizmden otoriteyle konu açmaya ne zaman kalkışsalar içine
düştükleri fikir sefaleti, moral bozgunculuğu şundandır: Hep kürsü yüksekliklerinden
millet tarlasına inciler yağdırma sevdalarından kurtulamazlar.
Demiyoruz ki
onların incileri yalancı incidir, hâttâ belki en özenilmiş Hint kumaşı
üzerine dizilen saf Ümman incileri olabilir döktürdükleri. Ne yazık ki,
halkın o göklerden beklediği rahmet, inci yağmuru değil, bilim çölümüze
azıcık duru sudur.
Ne teorik -sosyalizmi
birinci elden incelemek- ne pratik, -sosyalizm bilgisini hayata uygulayarak
geliştirmek- savaşın kıyasıya ve ölesiye öldüresiye göze alamayanların,
yaşayan insanlarımızın ve gençliğimizin sofrasına koydukları sözde-sosyalizm,
tavşanın suyunun suyu bile değildir. Doğrudan doğruya, ne kokar, ne bulaşır
dedikleri tavşanın kakasıdır.
Bilimsel sosyalizmin teori ve pratiği şaşmaz bir politika gerçeği
bulmuştur. Üretim temeline dayanmayan sosyal üstyapı dayanıksızdır. Siyasette
temel bir sorunun çözümü ve yönü bulunmak istenirse, her çağın üretim temeli
üzerinde yükselen başlıca sosyal sınıf ilişkilerini pusula gibi elde ve
önde tutmak ilk koşuldur.
Sosyal Sınıf Pusulası
Sosyal sınıf
pusulasını şaşıran kimsenin siyasetten konu açması, dilinin altında bir
şey saklamıyorsa, iflah olmaz toyluğun sırıtmasıdır.
Modern toplumun
kapitalist üretim temeli üzerinde başlıca sosyal sınıflar:1- Kapitalist
sınıfı, 2- İşçi sınıfıdır.
Batıda da, Batıcı
Türkiye'de başka pusula yoktur. Ya kapitalist sınıfının pusulasıyla, ya
işçi sınıfının pusulasıyla siyaset denizine açılınır. İkisi ortası bir
başka pusula yoktur. Çünkü kapitalist üretim yordamı içinde başlıca sosyal
sınıflar onlardır.
Türkiye'de kapitalistle
işçiden başka insan yok mu? Var. Hem de en çok onlar var. Türkiye nüfusunun
%70-80'i ne kapitalisttir, ne işçi. Varlığı bu derece büyük olan kalabalık
yığınlarımız hiç midirler? Hayır. Onlar yalnız modern üretimin insanları
olmadıkları için, toplumun temel ilişkilerinde (ekonomi gidişimizde)
hiçbir dolaysız rol oynayamazlar.
Onlar başlıca
sosyal sınıflarımız durumunda ve çıkarında bulunmadıkları için, politikamızın
örgütlü ilişkilerinde (partilerimizin gidişinde) de hiçbir doğrudan doğruya
ve bağımsız rol oynayamazlar.
Kayzer: "Bir
millet ya örs olur, ya çekiç" demiş. İşçi sınıfı dışındaki sosyal yığınlarımız
ne örs olabilirler, ne çekiç. Onlar çekiçle örsün (kapitalist sınıfıyla
işçi sınıfının) arasında dövülen ham demir gibidirler.
Örs de çekiç
de demirdendir. Ama, demirin örs ya da çekiç haline gelmesi için, daha
önce tavlanması, sonra örsle çekiç arasında yöntemlice döğülmesi, en sonunda
su verilerek çelikleştirilmesi şarttır.
Kapitalizm denilen
demirhanede, sermaye çekiç ise, işçi sınıfını örs gibi kullanarak, bütün
öteki orta ve kadim çağ artığı yığınları ham demir gibi ateşe sokup döverek
istediği biçime sokar. (Emperyalizm, faşizm vb. düzenlerinde küçük-burjuvazi
az buz alet olmaz.)
İşçi sınıfı
çekiç olur da sermayeyi örs gibi kullanırsa, aynı yığınlara dilediği biçimleri
verebilir. Ama o geniş demir yığını kendi başına kalkıp kendi kendisini,
ya da başkasını ne örs haline sokabilir, ne çekiç edebilir.
Modern kapitalizmde
ve Türkiye'de sosyal sınıf pusulasını bilinçle kullanmak deyince bunu anlıyoruz.
Yön dergisi böyle bir pusulanın gereğine inanmadığı için olacak, o pusulanın
varlığını inkar etmekle işe başlıyor.
Bunu açıkça
yapmıyor. Sorunları koyuşuyla belli ediyor. Açıkça koysa, tartışma kolaylaşacak.
İşi mistik denecek bir sinizmle ele alıyor. Okuyucu ne diyeceğini şaşırıyor.
Öyle lastikli laflar ortaya atıyorki, kendisi de, bir başkası da istediği
yere çekebilir.
Sorunları öyle
koyan toplumsal zümre hangisidir? Küçük-burjuvazi.
O hiçbir sorunu
belirli bir sosyal sınıf açısından koyamaz. Çünkü kendisi modern bir sosyal
sınıf değildir.
Pusulasız Yelkenli Fikri
Gelişigüzel
bir iki örnek alalım:
"Şayet gerçek
kuvvete sahip olanların temsilcileri iktidarda değilse, bu durum uzun sürmez.
Ya rejim içindeki bir krizle biter; yani... asıl kuvvetli olanlar iktidara
gelin (14 Mayıs 1950'de böyle olmuştur.) Ya da bu yol tıkanmıştır... Bu
takdirde rejim yaşayamaz, yıkılır. Kriz rejim içerisinde değil, Prof. Duverger'nin
deyişiyle 'rejim üzerinde' olur." (Ahmet Taner Taslı: 'Türkiye'de Rejim
Krizi ve Nedenleri', Yön, 8 Temmuz 1966)
Bu kocaman fetvada
1950 yılı seçimi kazanan DP "gerçek kuvvet"miş! Fakat az aşağıda ne görüyonız?
Şunu:
"27 Mayıs, bir
yüzü ile, iktidara sahip olanların gerçek kuvveti kimlcrin taşıdığını unutmalarından
doğmuştur." (A.g.e.)
10 yıl sonra
gerçek güç DP değildir, ordudur! Neden? Bilinmez. 1950'de ordu yok muydu?
DP orduya karşın iktidara gelmedi mi? 1961'de gene orduya karşın AP (DP'nin
açık seçik devamı) alıştıra alıştıra iktidara getirilmedi mi? Getirildi.
Öyleyse "gerçek kuvvet" kim? Yahudi'nin hesabı; kim gelirse o,..
Azgelişmiş Beyin
Niçin ağırbaşlı
cümlelerle bu kadar hafif fıkirler ortaya atılır? Çünkü, aydınlarımız gene
Batıdan bir "azgelişmiş" lâfını öğrenmişlerdir. Türkiye azgelişmiş olunca:
"Nüfusun büyük
kısmını teşkil eden köylü, çiftçi topluluğu bir baskı grubu, bir kuvvet
haline gelememiştir. İşçiler içinde durum aşağı yukarı aynıdır... Kapitalist
gelişme deneyi ise, henüz ycteri kadar kuvvetli bir sermayedar sınıfı yaratamamıştır."
(A.g.e.)
; Geriye ne kaldı?
Aydınlar:
"Şimdilik asıl
kuvvet, işte, ordusu, üniversitesi ve bir bütün olarak idare kademeleri
ile bu topluluğun elindedir." (A.g.e., s.16)
İşte ,Yön dergisinin
1961'den 1966'ya değin ağzında çiğneye çiğneye posaya çevirdiği sakız bu
"teori"dir. Dünyada Türkiye'yi sosyal sınıflar değil, aydınlar yönetir.
Bir bakıma,
görünüşte doğru. Yönetim kademeleri hep aydınlar. Ama bu aydınlar (hele
ordu) neden 1950 yılı "gerçek kuvvet"ken, okuryazar kıtlığına uğramış DP'yi
iktidara getirdi de, 1960 yılı aynı DP sürüyle aydını kendi saflarına aktardığı
zaman ("gerçek kuvvet"ten hayli nasip almış) DP'yi alaşağı etti?...
Hikmctinden
sual olunmaz! Okuyucu nereye bakıp kimi göreceğini şaşırır. Bu kafa kargaşalığını
yaratmaya ise, gerile gcrile Yön denir.
Yaz Boz Sosyalizmi
"Gerçek kuvvet"lerimizin öncüsü üniversite olmalı. Bir profesörümüz,sanki
Yön'ün kuvvet teorisini yalancı çıkarmak istercesine, yeni bir "teori"
ortaya atıyor. Diyor ki:
"Azgelişmiş
ülkelerde, sınıf açısından, üç tane ayrı 'gayrı meçhul güç' vardır: Kapıkulu,
Kapitalistler ve Halk. İşçi sınıfı... halkın köylü, esnaf gibi diğer zümrelerinden
ayrılmadığından henüz bir güç değildir" gibi inciler döker. Tam Yön'ün
ideologlarından kaç doçentimiz varsa, o kadar: "Marxgil düşünce planında
teori" (Yön, 8 Temmuz 1966, S. Divitçioğlu: "D. Avcıoğlu'nun Yazısı Üzerine",
s.11)
Avcıoğlu sevinmeli
değil mi? Kendisine, pek haklı olarak "kapıkulu sosyalisti" denildiğine
içerliyor. Epey doğru karşılıklar veriyor. Can alacak yere geliyor. Kapıkulu
sosyalizminin Yön'de dcğil, Mısır ve Cezayir'de aramasını öne sürerck şunları
yazıyor:
"Doğan Avcıoğlu
bu çabaya (Mısır ve Cezayir deki "kapitalist olmayan" kalkınmaya), sosyalizm
etiketi verilemeyeceğini, Türkiye için de bugünkü temel ve hayati meselenin
sosyalizm olmadığını, fakat antiemperyalist mücadele olduğunu, sosyalizmin,
antiemperyalist mücadelenin başarısına bağlı yarının meselesini teşkil
ettiğini birçok kerre ısrarla yazmıştır." (Yön A.g.y., s.12, A.'nın notu)
Avcıoğlu sosyalizmi
"yarının meselesi" sayıyor, Mustafa Kemal de, birinci Büyük Millet Meclisi'ne
sunulan "halkçılık programı"nı, anti- empeıyalist mücadele sırasında, "zaferden
sonraya" bıraktırmıştı.
Aradan 44 yıl
geçti. Bugün Türkiye'de herkes "ikinci kuvvayi milliye" seferberliğini
düşünüyor. Neden?
Çünkü Sivas
Kongresi'nde tartışalan "Amerikan mandası"na yakın bir Amerikan üsleri
ve Amerikan sermayesi altındayız.
Bu duruma düşmemizde,
hiç değilse bugün, o ilk erteleme kararının az rol oynamadığını iddia edebilir
miyiz? TBMM halkçılık programını zaferden önce ele alıp işleseydi, zaferden
sonra o kadar kolayca ve mutlak surette unutabilir miydi?
Halkçılık programı
hasıraltı edilmeyip gerçekleşseydi, bugün Türkiye bu denli geri ve emperyalizm
tehlikesiyle karşı karşıya kalır mıydı?
Yönizm Kemalizmle Kıyaslanabilir mi?
Gerçi Mustafa
Kemal'in halkçılık programını ertelemesi ile Avcıoğlu'nun sosyalizmi ertelemeye
uğratması arasında en ufak bir kıyaslanabilirlik yoktur. Avcıoğlu Mustafa
Kemal değildir.
Mustafa Kemal
Ordular Grup Komutanlığı yapmış, Halifei Ruyi Zemin'in Yaver'i Has'ı Hazret'i
Şehriyarisi'ydi. Anadolu ve Rumeli'de varolan bütün silahlı kuvvetlere
ve mülkiye amirlerine doğrudan doğruya emir verme yazılı yetkisiyle Anadolu'ya
gönderilmiş bir komutandı.
İkinci Meşrutiyet'in
padişahtan üstün şanlı başkumandan "vekili" Enver Paşa'nın Turan'ı zaptetmek
için tepeden tırnağa silahlandırdığı muazzam bir ordu vardı. Hiç kullanılmamış,
yıpranmamıştı. Yakındoğunun en büyük silahlı kuvveti olarak, "kolordu"
etiketi altında saklanıyordu. Kazım Karabekir Paşa kumandasında Mustafa
Kemal'in emrine girmişti. Türkiye üzerinde padişahı gölgede bırakan öyle
yüksek yetkili komutanla Yöncüleri karşılaştırmak bile gülünç olur.
O durumda Mustafa
Kemal "Şimdi anti-emperyalist mücadele var. Halkçılık programını sonraya
bırakalım" derken, önce sözünü yerine getirecek eylemsel güce sahipti.
Daha insaflıcası,
halkçılığı sonraya bırakmanın ülkeyi bugün içinde bulunduğu duruma sürükleyeceği
gibi 40 yıllık bir deneme de yoktu. Avcıoğulları öyle midirler?
Birinci Kurtuluşla Kıyaslama
Zaman ve olaylar
bakımından sorun büsbütün Yöncülerin aleyhine çıkar. TBMM toplandığı zaman
Türkiye'nin merkezleri: İstanbul, Marmara, Ege, Antalya, Adana bölgeleri
işgal altındaydı.
En bilinçli
olması gereken Almancı komprador kapitalistler kanadı İltihatçılar bile,
işgalcilerle hemen uzlaşma yolları araştırıyordu.
İşçi sınıfı
Anadolu'yla, silah kaçırmaktan başka yolla bağlı değildi. Bugün Türkiye
bir bütündür. O zaman modern işçi yüzbinlerdeydi. Şimdi en az 2 milyon
şehir işçisinin dörtte biri örgütlenmiş insanımızdır.
O zaman, tefeci-bezirganlarla
eşraf ve ağalar, beyler bile, kendilerini müslüman biliyorlar, "gavur"
dedikleri emperyalistlerle açıktan açığa bir kaba giremiyorlardı. Ancak
tek tük casuslarıyla, ayıp ettiklerini herkesten, hâttâ kendi kendilerinden
saklayarak, gizli ihanet yollarında buluşuyorlardı.
Şimdi "işveren
sınıfıyla bezirgan ve hacıağalar hep laiktirler. Nurcu geçinenler bile,
Amerikan "Barış Gönüllüleri"nden misyonerlik dersi alıyorlar.
O zaman emperyalizm,
elde silah kan döküp ırza geçerek memleketi yakıyor, yıkıyordu. Şimdi emperyalizm,
"barış" meleği, film yıldızı, kovboy sempatisi, sakız, kız pantolonu biçiminde,
camilerimize dek para getiren turist serbestliğiyle gelmiş. Türkiye'ye
kalkınma fonları, planları, uzmanları yağdırarak bir kurtarıcı gibi alkışlarla,
bando mızıka karşılanıyor. Sularımızda ve karalarımızla ayrıcalıklı kol
geziyor.
Kurtuluş: Sosyalist Kadro-Bilinç
Türkiye'nin
milli mücadele yılları işi çok basitti. Ya ölecek, ya öldürecekti. Cepheler
açık, keskindi. Yalnız silahlar konuşuyordu. Silah sesleri arasında halkçılık
programı, savaşanları bilinçlendirebilirdi. Ama, onu kavrayamayan komutanlara
platonik bir telkin gibi görünebilirdi.
Bugün en büyük
silah top tüfek değil, düşüncedir. Türk ulusu kafadan silahsızlandırılmıştır.
Halka elle tutulur, açık, duru, gerçek bir ülkü, ancak sosyalist kadroyla
verilebilir.
Bir avuç finans-kapitalistin
Türkiye'yi daha kıskıvrak bağlamak için bulanık suda balık avlamasına ve
yabancı emperyalizme yem yapmasına ancak sosyalist bilinçle kapılar kapatılabilir.
Yön'ün de, benzerlerinin
de, üzerlerine düşen başlıca görev, her zaman basit olan gerçeği çözüm
telinden yakalamaktır. Bugün yeryüzünde emperyalizmden kurtuluşun tek yolu,
onun tarihsel antitezi ve biricik olmasa bile, en kesin mezar kazıcısı
olan sosyalizmdir.
1966 yılı dünyamızda
ilk büyük meydan savaşı "kapitalizmin son konağı ile sosyalizm arasında
sonuna gelmiş bulunan" savaştır. Emperyalizme karşı savaşın, sosyalizm
için savaştan ayrılacak yanı kalmamıştır.
Mustafa Kemal'in
ulusal kurtuluş savaşı günlerinde, iş böylesine yalınlaşmamış sayılabilirdi.
Nitekim arada 1919'dan 1966'ya kadar geçmiş 47 yıl, kapitalizm-sosyalizm
savaşının ikinci derece ürünlerini, birinci
konu olarak ele almayı gerektirmiştir.
Fakat arada
geçen 47 yıl boşuna geçmemiştir. Kaçınılmaz gerçeği bir daha kanıtlamıştır.
Türkiye'nin "anti-emperyalist ve anti-kapitalist" savaşı. Türkiye'yi "Batıcılaşmak"
sapa yolundan kapitalizme çıkarmıştır.
Bugün, dostun
da, düşmanın da sözbirliği ettiği bir çıkmaza getirip sokulmuşuzdur. Yön'ün
de, herkesin de ikide bir Türkiye'de varlığını öne sürdüğü kriz; siyasal,
ekonomik, sosyal, ahlaki, düşünsel, edebi, felsefi, dini, vb... dır.
Hangi türlüsünü
isterseniz o türlü türlü bunalımlar nedir? Türkiye ulusal kurtuluştan;
vardırıldığı kapitalizme, yabancı sermaye egemenliğine, yabancı üs olmaya
düşürülmüştür. Emperyalizmin topraklarımıza sokulması sosyalizm düşmanlığıyla
olmuştur. 47 yıllık savaş,180 derecelik bir dönüşle, anti-emperyalist savaşken,
emperyalizmle ittifak olmuştur.
Milli Kurtuluş - Anti-emperyalizm
Şimdi hepinizi
cıyak cıyak bağırtan sancılarımız, geriliğimiz, işsizliğimiz, açlığımız,
evsizliğimiz 40 yıl savaşır göründüğümüz emperyalizmin kucağına düşmüş
olmamızdan ileri gelmektedir. 50 yıl önce Çin'in, 47 yıl önce Türkiye'nin
geçirdiği ulusal kurtuluş hareketlerinden hiç mi bir ders çıkmadı? Çok
ders çıktı.
50 yıl sonra
ulusal kurtuluş hareketine kalkışan en geri Afrika ülkeleri bile, artık,
sosyalizme inanmayan ve yönelmeyen bir ulusal kurtuluş hareketinin, dönüp
dolaşıp kendi kendisini inkara vardığını anlamış bulunuyorlar.
Bunu Türkiye'nin
47 yıldır başından geçenlerden daha iyi anlatacak ikinci bir örnek de,
koca Çin'in başından geçenlerdir.
İki büyük kar'ı
kadim imparatorluk Çin fağfurluğu ile Osmanlı saltanatıydı. Emperyalizmin
Birinci Dünya Savaşı ile kendi başına açtığı ilk büyük ölüm bunalımı üzerine
iki imparatorluk da allak bullak oldu.
Çin'de daha
önce Sun-Yat-Sen, Türkiye'de daha sonra Mustafa Kemal adına açılan ulusal
kurtuluş hareketleri, anti-emperyalist ve anti-kapitalist birer savaş olmakta
birbirlerinden zerrece farklı değillerdi. Ancak Türkiye, emperyalist anavatanlarını
büyük sömürgelere bağlayan en stratejik yollar üzerindeydi. Sovyet sosyalist
devriminin "yumuşak karnı" altına yakındı.
Barut Fıçısı - Eşraf Paniği
Anadolu hareketinin
sözcüsü olarak İstanbul'a gelen Refet Paşa, caddelerde ve meydanlarda:
"Biz bir barut fıçısı üstünde oturuyoruz. Dokunurlarsa, kendimizi de, dünyayı
da havaya uçururuz!" diye bar bar bağırabilmişti.
"Barut fıçısı"
sosyalizmdi. Emperyalizm bunu daha Erzurum Kongresi açılmadan anlamış ve
paşalarımıza anlatmıştı. Anadolu'ya 12 Nisan 1919 günü Gücemal vapuru ile
ilk geçen paşa Kazım Karabekir'di. Paşa anlatıyor:
"19'da Trabzon'a
vardık. Vali Galip bey... dehşetli İttihatçılar aleyhinde olmakla beraber,
yaşı ilerlemiş ve kuvvette muhalefet edemiyecek bir insandı... Trabzon
Muhafazai Hukuk Cemiyeti Merkezi eşraftan (21) kişi imiş. (11)i heyeti
merkeziye, (10) heyeti idare. Belediye Reisi Barutçu Ahmet efendi aynı
zamanda Müdafaai Hukuk reisi. Heyet vaziyetin dehşetinden yılgın. Ahvali
olduğu gibi değil, müthiş ve gayri kabili izale felaketli görüyorlar. Bütün
ümitleri Avrupa'ya yalvaracak heyette. Bu muhterem insanlara dedim ki:
İtilaf kuvvetlerinden korkmayınız. Daha geçen hafta Londra'dan memleketimize
getirilmek istenilen olaylar iyi anlayınca, biz gitmeyiz diye silah çatılarını
bırakıp savuştular. İtilaf milletleri Harbı Umumiden o kadar yorgun çıktılar
ki., memleketimizde tek bir nefer bile öldürmeye razı değillerdir. Karşımızda
Rum, Ermeniden başka kimseyi görmeyeceğiz. İstanbul'da İtilaf kuvvetleri
bostan korkuluğundan başka bir şey değildir." (K. Karabekir: İstiklal Harbimiz,
s. 19-20)
Hazır Şark Ordusu
İşte, Anadolu
tefeci-bezirgan (her vilayette 21 kişi) eşrafı buydu. 4 Mayıs günü Erzurum
"Müdafaai Hukuk Reisi Hoca Raif Efendi" Karabekir'e: "Bari ailelerini herkes
şimdiden nereye kadar çekilmeleri münasip ise oraya göndersinler" der.
Eşraf, memleketi bırakıp kaçma hazırlığındadır. Çünkü İngiliz'i Kars'ta
görmüş, paniğe uğramıştır. Enver Paşa'nın şarkta bıraktığı hazır, yıpranmamış
orduyu görmemektedir. K. Karabekir Paşa eşrafa şöyle der:
"Ermenistan'ı rehin alacağım. Arzu ettiğimiz bir sulh için bu bir anahtardır."
(A.g.e., s.23)
Yerini yurdunu
bırakıp kaçmaya hazır olan eşraf acep halkçılık programı önünde ne yapardı?
Gerçek güç orduydu. Eşraf göstermelikti. K. Karabekir eşrafa şöyle diyordu:
"Silahlarımızı vermiyeceğiz, fakat işin milli bir karaşeklinde tecellisi
için Erzurum Kongresinin himmeline ihtiyacımızı izah ettim." (A.g.e., s.
23)
Kütlesiyle eşraf
padişahına bağlı, emperyalizme kuldu. 30 Nisan'a dek Trabzon'da kalan K.Karabekir
şöyle diyor
"İngilizler
herşeyi kontrol altına almışlar. Fransız mümessili dehşetli Türk aleyhtarı.
Trabzon'da (Ademi Merkeziyet Cemiyeti) diye birkaç kişilik zayıf bir şey
var ve Fransız mümessilinin nüfuzunda. Fakat (İhtiyat Zabitleri Cemiyeti)
ve (Muhafazai Hukuk) mensupları namuskar insanlar ve hiçbir nüfuzda değil."
(A.g.e., s.20)
Mehmetçik - Halk - Sosyalizm
"27 Nisanda
bir Yunan torpidosu geldi. Gelecek Rum muhacirlerini yerleştirmek için
bir heyet getirmiş. Bir gece birkaç Yunan neferi sarhoş olarak bir neferimizin
silahını almak ister, neferimiz de bunlara silahla mukabele eder ve birini
öldürür. İtilaf memurları bunu mühim bir mesele addiyle valiye gitmişler.
Bana geldiler. Neferin mukabelei bilmisil yapılmasını, maktule merasim
icrasını istediler. Yüz vermedim... Ertesi günü (400) kişilik Rum muhacirini
havi Rum vapuru geldi. Vaktiyle Trabzon'dan Sohum'a gitmişler. Şimdi Bolşeviklerden
kaçıyorlarmış. Odesa mıntıkasına bazı Efzun kıtaatı gönderildiğinden, Bolşevikler
tuttuklarını güya şimendifer raylarına bağlayıp çiğnetiyorlarmış. Bu muhacirler
mallarını, hatta çocuklarını bile atıp kaçmışlarmış.
"Ajanstan da
Fransa'da Klemanso Kabinesi düştüğünü. Bolşeviklerin Rifada sekiz bin sekiz
yüz kişi katliam ettiklerini öğrendim. Bu havadislerden lazım gibi istifade
ettim. Bolşeviklerin Kafkasya'ya yürüdüğünü ve bize iyi bir barış sağlanmazsa,
bizim düşmanlarımızın düşmanı olduğundan tabi müttefık olacağımızı, Sohum
havalisinde İtilaf ordusunun denize döküldüğü gibi havadisleri neşrettim.
Kıtaatta ve halkta maneviyata iyi tesirler yaptı." (A.g.e., s. 21)
Halktan Al - Eşrafa Ver
Bunun mantık
sonucu:1) Halkın orduya sarılmasıydı:
"Aşkale'deki
kıtatımızı da teftişten sonra 3 Mayısta öğleyin sevgili Erzuruma geldim.
Halkın ve kıtaatın memnuniyeti pek ziyade idi. Halk ve kıtaatım derlerdi
ki (Bismillah dedi mi o mutlak muvaffak olur). Bu kadar büyük itimat varken
elbet muvaffak olurduk ve olacağız da." (A.g.e., s. 22)
2) Paşa etrafına
ve eşrafa hep o iyimserliği yaymıştı:
"Ermeni ve Rumlarla
hesabımızı nasıl olsa görürüz. Husule itilafla muharip olan Bolşevik Rusya
da Kafkasya'ya hareketini tevcih etmiştir. Yakında ne Kars'ta ve ne Batum'da
İngiliz kuvvetleri kalamayacaktır. Benim kararım şudur. Şimdiden (Müdafaai
Hukuk Cemiyetlerini) esaslı tensik ve Erzurumda bir Kongre ile fiili kararları
milletin arzusu haline kalbetmek... Trabzon'da İngilizlerin dairei nüfuzuna
girenlerden maada bir şey vermemek. Mıntıkamıza bir taraftan taarruz olursa
derhal Ermenistana yüklenmek. Dikkat edeceğimiz en mühim mesele de Kürtlük
cereyanıdır... Kürdistan'ın Ermenistan olacağını anlatmakla mesele kolay
hallolur. (Trabzon Müdafaai Hukuk)u ile görüştüm. İtilaf kuvvetlerinin
bir şey yapamıyacaklarını ve İstanbul'daki kuvvetlerin bostan korkuluğu
olduğunu anlattım. Kararımızdan ayrılmamaya ve artık şuraya buraya ricacı
heyetler göndermekle değil, bizim vereceğimiz hareket emirlerini yapmaya
söz verdiler." (A.g.e., s. 23)
Emperyalist Anti-Sosyalizm
"Ertesi günü
(Erzurum'da Türk ordusunu silahlarından tecrit etmiye gönderilmiş bulunan
İngiliz miralayı Ravlinson'u) ziyaretimde pek samimi davrandı. Bahsi Bolşeviklere
getirdi. İdarelerinde intizam başladığı için ahvalin müşkül olduğunu söyledi.
Kafkaslar için korkulmıyacağını, çünkü Kazakların Çar taraftarı olduklarından
bahsettim. 'Maateessüf onlar da karıştı' dedi; 'Gayrimümkün! Gayrimümkün'
Yeniden kuvvet celbi gayrı mümkün! Bundan başka Bolşeviklerin müteaddit
orduları var. Yapılan ve yapılacak şey başka memleketlere Bolşeviklik sirayet
etmemesidir. Ve müthiş propagandacılarını gönderiyorlar.' dedi." (A.g.e.,
s. 24)
Türkçe'de "çocuktan
al haberi" deriz. Paşamız emperyalistten almıştı haberi... Emperyalizm
karşısında bir tek düşman görüyordu: sosyalizm. Ona karşı paşadan medet
umar gibiydi. Ounun için Türk ordusunu silahsızlandırma konusunu unutmuştu.
Paşa diyor ki:
"Ravlinson ne
Halit Beyden (az önce 'Üçüncü Fırka Kumandanı Yarbay Halit Bey muhafaza
altında Trabzon'a sevkolunacak. Elviyeyi selasede Gürcülere karşı halkı
mukabeleye sevk ettiğinden İngilizler kendisini mesul ediyordu:) ne de
silahlardan bugün hiç bahsetmedi. Ben silah ve kumandan vermemek için atlatma
planları yaparken onun da beni Bolşevikler Kafkasya'ya geldi diye, vaktinden
evvel bir hareket yaptırmaya çalıştığını hissettim.
"İlk mühim iş
haber almak. Bilhassa Rusya'da neler oluyor, bunu doğru olarak ve vaktinde
öğrenmekti. Telsiz telgraf istasyonunu faaliyete koydum. Rusya ve Fransızca
tebliğ ve ajanları alabilecek insanları Tebriz'de olduğu gibi işe başlattım.
Moskova telsizlerini muntazaman, arasıra da Berlin ve Paris'ten ajansı
ve bazan İstanbul Kaıadeniz'de gemilerin muhaberatını almaya başladım.
Kafkasya'dan ve Kars'tan da malumat almak için icabeden tedbirleri yaptım.
Zaman zaman aldığım haberlerle hale göre nasıl neşriyat yaptığım görülecektir."
(A.g.e., s. 24)
Kürt - Ermeni Çelişkisi
"8 Mayısta Erzurum valisi Münir Beyden de bir tezkere
geldi: "Bolşeviklerin Tiflis ve Batum'u işgal ettikleri, İngilizlerin Kars'ta
kalan 2 bin kişileri de Erivan cihetine trenle naklolundukları." (A.g.e.,
s. 25) "Aynı zamanda Aşiret tensikatını yaptım. Harbı
Umumide bulunan aşiret alay kumandanlarını selb ile; açıkça bunlara Kürtlük
meselelerinin neticesini, Kürtleri Ermenilere mahvettireceklerini anlattım.
Ve memleketimizin kurtarılması için elbirliği ile çalışılmazsa, iki cihanda
lanete hak kazanacaklarını söyledim. söz verdiler, yemin ettiler. Kürtlük
için mühim propagandalar varmış. Berlin gazetesi namussuzca yazarmış, fakat
ayrılık fıkri gütmeyeceklerdir. Bilhassa Dördüncü Aşiret Alay Kumandanı
Haydar Bey (1335 Ermeni Harekatında şehit oldu) bana müthiş propaganda
ve para oynadığını, fakat şahsının Erzuruma gelmesi ve ikaz etmesi üzerine
ayrılık fıkri kalmadığını yeminle anlattı."
Elli Bin Silahlı
"Kolordum 4 fıkra (tümen) idi. Genel kuvvetim: 17 bin 860
idi. 30 bin tüfenk nizamiye her zaman seferber edebilirdim. Fakat sunufu
muhtelifesi, aşiretleri, milisleri icabında 50 bin kişilik bir ordu ile
işe başlıyabilecek idim. Ahali elinde dahihayli silah vardı. Ayrıca, köy
bekçilerine dahi silah verdirdim." (A.g.e., s. 24-25)
K. Karabekir
20 yaşında subay, 23 yaşında kurmay çıkmış, 27 yaşında irtica, 28 yaşında
Arnavut isyanlarını bastırmış, 30 yaşında binbaşı, 32 yaşında (1914) yarbay,
36 yaşında (1918) liva (tümgeneral) oldu. "Şarkıaki Ordunun mütarekeye
zaferle girmiş olması, maddi ve manevi kuvvetinin bozulmamış bulunması
dolayısiyle...1919 Nisan ortalarında bütün şarktaki ordunun başına geçmek
imkanını bulmuştur." (A.g.e.)
Bu çocuk (37)
yaşında paşalar, isteseler iki vilayetin emperyalizme "yalvarmak"tan başka
şeye aklı yatmayan yirmi otuz eşrafına kalb kuvveti vereceklerine, heyecanla
hareket eden halka "halkçılık programı"nı destekletemezler miydi? "istemek"
elde olsaydı... Olmadı.
Halkçılık Programı
Demek, kurtuluş
savaşı gibi anacık babacık gününde bile "halkçılık programı"nın uygulanmaması,
"millet kaderine hakim olabilecek mevkilere gelmiş bulunanların" o program
üzerinde yeterince duru net bir kanı bekleyememiş olmalarından ileri gelmiştir.
O yüzden anti-emperyalist
- anti-kapitalist mücadele, Türkiye'de önce kapitalizmi, sonra emperyalizmi,
bugünkü duruma yükseltmiştir. Bugün artık en kör göz bile milli mücadelede
anti-emperyalist savaş ile halkçılık programı arasında hayati bir bağlılık
getirebilir. Anti-emperyalizmde halkçılığın birbirine zarar vermek şöyle
dursun, birbirini yalnız çelikten güce eriştireceğini anlamakta güçlük
çekemez.
Birinci Büyük
Millet Meclisi'nin halkçılık programı neydi? 18 Eylül 1921 (1337) günü
Meclise Mustafa Kemal imzasıyla sunulan programın 2. maddesi şudur:
"2- Türkiye
Büyük Millet Meclisi Hükümeti, hayat ve istiklalini kurtarmağı yegane maksad'u
gaye bildiği halkı emperyalizm ve kapitalizm tehakküm ve zulmünden tahlis
ederek, idarei hakimiyetinin hakiki sahibi kılmakla gayesine vasıl olunacağı
iddiasındadır."
"3- T.B.M.M.
Hükümeti, milletin hayat ve istiklaline suikasteden emperyalist ve kapitalist
düşmanların tecavüzatına karşı müdafaa ve harici düşmanlarla tevhidi mevsaî
edip milleti iğfal ve ifsada çalışan dahili hainleri tedip için orduyu
tarsin etmeyi ve onu millet istiklalinin müttekası bilmeyi vecibe addeder."
(S. Ağaoğlu: Kuvayimilliye Ruhu, s. 72)
Sözler Osmanlıca.
İnsan, sonradan öztürkçe modasıyla, acep o ilk günlerde söylenenlerin sonraki
kuşaklarca anlaşılmaması amaç mı güdüldü diye, kendi kendine sormadan edemiyor.
Kurtuluş savaşında biricik amaç halkı empcryalizm
ve kapitalizm tehakkümünden ve zulmünden kurtarmaktır. Bu nasıl olacak?
Mübarek Saban ve Çekiç
Yeni Anayasa
tartışılırken (18 Kasım 1920 -1336) İzmir millet vekili Mahmut Esat batıcı
parlamento usulünü şiddetle yerdi:
"Bu Parlamento
usulü halkı memnun edememiştir ve zaman zaman dünyayı sarsan büyük büyük
ihtilallere meydan vermiştir. Çünkü Parlamentoların kabulüne ve kanunu
esasının (Anayasanın) alkışlarla tasdikine rağmen, bir tabaka vardır ki,
memleketi omuzlarında taşıyan bir tabaka vardır ki, o, daima esaret altında
inlemiştir. Efendiliğine nail olamamıştır, ve o sefalet içinde inlerken,
Burjuva tabakası onun önüne çıkmış,elindeki kanunu esasi ile o zavallı
tabakanın önünde istihza etmiştir... Efendiler, memleket demek o memleketin
iktisadiyatı demektir. Hiçbir zaman o memleketin, yalan yanlış politikacıları
demek değildir. Fakat o memleketi, sapanı ile, elinde o mübarek Çekici
ile çalışan demircisi, çiftçisi temsil eder ve memleket onlardan terekküp
eder.
"Memleket manası
onlarda mündemiçtir. Ve o tabaka reiskare gelmedikçe, bu memleketin mukadderatını
doğrudan doğruya eline almadıkça feraha doğru yürümenin imkanı yoktur.
Bütün Anayasalara ve bütün meşrutiyet şekline rağmen esirdir. Yine inlemektedir.
Yine aç ve yoksuldur. O tabakayı buraya koymaktadır ki biz açlığın önüne
geçeceğiz ve o tabaka buraya geldiği zaman kibar kibar cümleler içinde
büyük nutuklar irad edemiyecek, fakat çiftçi çiftçiliğini düşünecek, demirci
demirciliğini düşünecek, dabak dabaklığını düşünecek, ayakkabıcılar ayakkabılarını
düşünecek, bu suretle memleketi vücuda getiren unsurlar o memleketi hakikaten
düşünmüş olacaktır. Hiçbir zaman bir çiftçi olmıyan, çiftçinin menfaatini
çiftçi kadar takdir edemez efendiler... ve memleketini belki elbesesiz,
belki bastonsuz, belki yakalıksız, fakat ayağında çizmelerile, elinde mübarek
çekiciyle buraya gelen demircilerini, çiftçilerini, yani memleketi burada
gözümüzün önünde görürüz... Bunlardan ve herhalde bizim burada siyasi mübahaselerimizden,
siyasi münakaşalarımızdan ziyade hayır ve istifade görür ve hiç bir vakit
memleket siyaset bildiğimiz şu fırıldaklardan ibaret değildir." (Kuvayimilliye
Ruhu, s. 98-100)
Köylü Memleketin Efendisi
Kapitalizmi,
burjuva parlamentosunu kaldıran bir yönetime bilim dilinde ütopik ya da
bilimsel sosyalizm denilmez de ne denir? 45 yıl önce TBMM'nin de bunlar
söylendi. Kabul edilen anayasanın 4 ve 5. maddeleri şunu yazdı:
"B.M. Meclisi,
Vilayetler halkınca meslekler erbabı temsil edilmek üzere doğrudan doğruya
müntehap azadan mürekkeptir... Intihabı 2 senede bir icra olunur..."
O Mecliste Mustafa
Kemal şöyle haykırıyordu:
"Türkiye'nin
sahibi ve efendisi kimdir? (Köylüler se daları.) Bunun cevabını derhal
birlikte verelim: Türkiye'nin sahibi hakikisi ve efendisi, hakiki müstahsil
olan köylüdür. (Şiddetli ve sürekli alkışlar).
"O halde herkesten
daha çok refah, saadet ve servet, müstahak ve elyak olan köylüdür. (Sürekli
alkışlar) Binaenalehy Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin siyaseti
iktisadiyesi bu gayei asliyeyi istihsale matuftur.
"Tunalı Hilmi
bey (Bolu): Allaha çok hamdederim ki bu sözleri işitiyorum.
"Mustafa Kemal
Paşa (devamla). Filhakika yedi asırdanberi cihanın muhtelif aktarına sevk
ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve
yedi asırdanberi emeklerini ellerinden alıp israf ettiğimiz ve buna mukabil
daima tahkir ve tezlil ile mukabele ettiğimiz ve bunca fedakarlık ve ihsarılarına
karşı nankörlük, küstahlık, cebbarlıkta uşak menzilesine indirmek istediğimiz
bu sahibi aslinin huzurunda bugün kemali hicap ve ihtiramla vazzi hakikimizi
alalım." (Büyük Millet Meclisi zabıtları C. 18, s. 4, 3, içtima senesi
açış nutku, A.g.e., s. 218-219)
Herkes Birinci Sosyalist
Şimdi bir an başımızı eğip utançla düşünmek zorunda değil miyiz?
Yarım yüzyıl sonra TİP adına sahneye çıkanlar seçimden önce meddahlığını
yaptıkları eli nasırlıları "yetersiz" bulabiliyorlar.
Yön dergisinin
bir kurucusu TİP'i beleşten eleştirirken şunlar yazıyor:
"TİP yöneticileri,
sosyalizm sözünü telaffuzdan dikkatle kaçırırlarken, "Türkiye'nin tek kurtuluş
yolu sosyalizmdir" diye çıkan Yön'e fena halde bozulmuşlar ve onu 'İnönü'nün
oyunu' diye çürütmeye kalkışmışlardır. Bugün sosyalistlerin, Türk kamuoyuna
mal ettikteri ne fıkir varsa, ilk kez Yön'de ciddi araştırmalara dayanarak
ortaya atılmıştır. Sosyalizmin en büyük milliyetçilik olduğu görüşü ve
İkinci Milli Kurtuluş Savaşı sloganı Yön'ün ortaya attığı bir fikirdir."
(İlhami Sosyal: "Eğri Oturalım, Doğru Konuşalım", Yön 29.7.1966)
Hangisine inanmalı? Türkiye'de her önüne gelen her düşüncenin ve hareketin
kendisiyle başladığını bilerek bilmeyerek söyleyebilir. Ancak, aynı Yön'ün
aynı 1965 yılı 8 Temmuz sayısında D. Avcıoğlu: "Türkiye için bugünkü temel
ve hayati mesele sosyalizm değil" der, 29 Temmuz Sayısında İ. Soysal: "Türkiye'nin
tek kurtuluş yolu Sosyalizmdir" derse.,. O dergiye ne ad takılır: "Yön"
mü, "Yönsüzlük" mü?
İki Yüzlü İnançsızlık
Böylesine nişangahsız atış nereden cesaret alıyor?
Küçük- burjuvalıktan. İşte bu küçük-burjuvalar, bir yandan sosyalizmi ve
"Marksizmi" kimseciklere bırakamazlar. Ötede "orijinal" görünme sevdasıyla,
45 yıl önce bile Türkiye için sosyalizmin temel ve hayati sorun olduğunun
hiç değilse söylendiğini ve millet meclisince savundulduğunu bilmezler
ya da unuturlar.
Yarım yüzyıl önce Türkiye gerçekten elde silah emperyalizme
karşı savaşırken modern sosyalizme temel olacak bir işçi sınıfının işgal
altında kaldığı gibi gerekçeler bulunabilir. O nedenle sosyalizm yolundan
cayıldığı öne sürülebilir, belki.
Bugün o teorinin bilinçsiz bir çıkarcı atlatması
olduğu öne sürülebilir. Gene de birinci kuvayimilliyecilerin genç deneyimsiz
burjuva aydınları oluşları gibi mazeretleri vardır. Bugün "ikinci
kuvayimilliyeciliğin" patentini telikle ellerinde tutan Yöncülerin öyle
bir mazeretleri yoktur. Türkiye'de örgütlenmesi en azgın zorbaca işkence
ve baskılara karşın önlenememiş bir işçi sınıfı vardır.
Onlar 30 yıllık kadrocu kalpazanlarla elbirliği
etmişler. "İşçi sınıfı yoktur" diyemiyorlar. Bilinçsizdir, yetersizdir
mavalını okuyorlar. "Sosyalizme karşıyız" diyemiyorlar, sosyalizm, emperyalizmle
savaşı bizde sağlayamaz diyorlar.
Kişi Başka - Sınıf Başka
Tek tek işçilerimizi
ele alırsak elbet hepsi de Yunus gibi "biçaredir, baştan aşağı yaredir"ler.
Babil çağından beri toprağımıza sinmiş binbir nemrutluğun ve firavunluğun
baskısı altında başka nasıl olabilirlerdi?
Yedi bin yıllık
imtiyazlara sahip, ikiyüz yıldır içli dışlı desteklede sivriltilen kapitalistlerimizi
görmüyor muyuz? Tek tek ele alınırlarsa, hepsi devlet koltuğu altında uyuz
böceği, yabancı sermaye ajanı.
Ama, sosyal
bir sınıf olarak işverenlerimiz yeryüzünün hangi ülkesindeki işveren sınıfından
daha az egemendir? Daha az sömürücüdür
Demek, bir sosyal
sınıf insanlarının tek tek karşımıza alacağımız kişileri, hatta sapık kast
ve zümreleri hiçbir şey öğretmez. Önemli olan, o yetersiz, değersiz kişi
ve zümrelerden birleşik olan sosyal sınıfların, bir toplum ya da ülke içinde
tarihsel bakımdan oynamakta oldukları ya da oynamaya çağrılı bulundukları
rolleridir.
Yön samurayları
Türkiye'de işveren sınıfının küllü ayıbıyla var ve egemen olduğunu inkar
edebilirler mi? Hayır. işçi sınıfının varlığını ve sosyal misyonunu neye
dayanarak inkar ediyorlar? Başka hiçbir şeye değil. Kendilerini bir hamlede
okkalayıp iktidara çıkarmadığı için, AP'ye oy verdiği için!...
İşçi Sınıfını Metafizikçe Koymak
Yöncüler "Avrupa
görmüş" "mutlu azınlığımızdan"dırlar. Amerika'da, İngiltere'de, Fransa'da,
Almanya'da, İtalya'da Yöncülerin "proletarya" diye gerinerek anacakları
bir işçi sınıfı var mı? Var. Hem de çoğunlukta. Yani Batı ülkeleri nüfusu
içinde oyların en kalabalığı işçilerdedir.
Ne görüyoruz
oralarda? Oy çoğunlukları Adenaur ya da Erhard'ların, Kisinger`lerin, De
Gaulle'lerin, Fanfani lerin, jonson'ların emrindedir.
Yöncüler neden
o ileri Batı ülkeleri işçilerini yetersiz, bilinçsiz bulmuyorlar da, Türkiye
işçi sınıfına dudak büküyorlar? Sosyalizm için De Gaulle mu Jonson mu daha
tehlikelidir, yoksa bizdeki Menderesler, Palapaşalar, Demireller mi? Elbet
birinciler.
O Batı burjuva
liderleri "demokratik" yoldan, işçilerin oylarını alarak iktidara gelmişlerdir.
Dahası var.
Dünyanın en ileri kapitalist ülkesi İngiltere'de ikide bir "İşçi Partisi"
iktidara gelir, gider. İngiltere yeryüzünde kapitalizmin kalesi olmaktan
geri kalmaz. İsveç kadar olsun İngiltere'ye "sosyalist" demek kimsenin
aklından geçmez.
Ötede bakarsınız
Kuli'ler ülkesi Çin'de, o "yetersiz" işçi sınıfı başa geçip, işitilmiş
sosyalizmlerin en çetinini kurar. Yön bile onun "sosyalizm"inden kuşku
duyma cesaretini gösteremez. Demek işçi sınıfını idealistçe koymamalıdır.
Sosyalizm Partisi ve Teorisi
Yalnız, bu sosyalizm
Mısır ve Cezayir gibi sömürgelerde patlak verdi mi, Yön önce onları proletaryasız
sosyalist devrimler olarak kendi kapıkulu "devrimci"liğine, devletçi anti-emperyalizmine
örnek yerine koymak ister. Sonra "yeterli" profesör Niyazi Berkes Cezayir'de
içki sofrasının sosyalizm adına yasak edildiğini görünce, D. Avcıoğlu"
bu çabaya sosyalizm etiketi "verilemeyeceğini" (8 Temmuz 1966, Yön) yazar:
Bir başka gazeteci
kendi köşesinden daha sistemli konuşmak isteyince Yön'de şunları yazıyor:
"Türkiye'de
sosyalist akım gittikçe daha sıhhatli bir yapıya kavuşmak, ve memleketin
gerçeklerine oturmak için durmadan düşünce çabası sarfetmek zorundadır."
"Fikir yönünden
kısırlık, hiç şüpheniz olmasın eylem yönünden kısırlık getirir:.. Türkiye'de
sosyalizmin yürüyeceği yol ve tutacağı usul konusunda yazılarımız zengin
değildir." (İlhan Selçuk: "Kendi Kendimize", Yön, 8 Temmuz 1966, s. 5)
Doğrudur. "Devrimci
teori olmaksızın devrimci hareket olamaz." İnsanın bütün hayvanlardan farkı;
yapacağı işi önce kafasında tasarlamasından ileri gelir.
Ancak, insan
kafasında hiçbir tasarı, gökten inme değildir. Hep yeryüzünde başından
geçen işlerden çıkagelir. Diyalektik burada en yüce gerçekliğini bulur
insan "işlediğini düşünür, düşündüğünü işler."
Sosyalizm Züğürtlüğü ve Ödlekliği
Birde bugün
"sosyalist düşünce" uğruna yapılan bütün savaşların "zengin değil" züğürt
kalışı, "memleketin gerçeklerine oturmayışı" şundan ileri geliyor. Yazarlarımız
yalnızca yazmak ve okumakla doğru yolun bulunabileceğini sanıyor.
İlk sapıtma
oradan başlıyor. İkinci sapıtma, kendilerinden önce bu ülkede sosyalizm
uğruna savaşmış olanları hiçe sayıyorlar. Burjuvazi kendi çıkarına güzel
bir yol tutmuş, dün sosyal konu üzerine ağzını açanı engizisyon cenderesinde
mahkum etmiş, lanetlemiş. Şimdi, bütün sosyalistçe düşünenlere o lanetlileri
parmakla gösteriyor: "'Bu mel'unlara sakın yaklaşmayın. Yoksa!"
Taze sosyalistlerimiz
bu öğüdü "akılcı düşünce"lerine uygun buluyorlar. Burjuvazinin lanetlediklerini
bir yolda sosyalistler lanetliyorlar. Dilleriyle değilse, davranışlarıyla...
Sosyalistçe
adam lanetlemenin özel biçimi vardır. Lanetlilere: "Sizi burjuvazi lanetlediği
için biz de lanetlemeye mecburuz" diyemezler. Bu onların sosyalistliklerine"
dokunur. Öyleyse ne diyecekler? İçlerindeki komplekslerüıe göre: "Siz yanılmışsınızdır",
"siz düşüncesizsiniz", "siz yetersizsiniz", "siz vakti geçmiş molozsunuz",
"siz şüpheli adamlarsınız" ve bunların özeti "siz yenilmişsiniz"dir.
Hiçbir zaman
"biz korkuyoruz" diyemezler. Çünkü hepsi yeni bir cesaretle ortaya atıldıklarına
inanmıştırlar. Bu inançlarında içtendirler.
Emperyalizme Yarar Yozlaşma
O zaman ne olur?
Bugünkü "sosyalist düşünce ortamı" ortaya çıkar.
1- Sosyalizm
işinde az çok denemesi ve düşüncesi bulunanlar, gizli polisin gösteremediği
bir "başarı" ile tecrit edilirler.
2- Yeni bir
sosyalizm kurmaya çıkan "Allah yaratıcılar" gibi birçok "sosyalizm yaratıcıları",
Türkiye'nin her türlü pratiğinden kendi kendilerini dışlarlar.
Hareketin tarihinden,
deneyiminden pratiğinden kopmuş olan yeni "sosyalizm yaratıcıları" eskilere
dönüp: Gördünüz mü?" derler, lisanı halleriyle, "Biz sizin gibi enayi değiliz,
beceriksiz yetersiz, düşüncesiz, moloz, müstehase, fois değiliz" derler
Örgütde, yayınlarda yalnız pratikten kopmuş olmanın sosyalizmi ne derece
yozlaştıracağını bilen günün egemen güdücüleri yeni "sosyalizm yaratıcıları"na
hatırı sayılır kolaylıklar sağladığı için, herşey yolunda gibi görünür.
Dört yıllık
TİP ve Yön çalışmaları ile sosyalist yazarlıklar sonunda artık iyice duyulan
boşluk ve eksiklik bundan ileri gelir.
Türkiye'de yeni
bir sosyalizm yaratıcılarını ne yadırgıyoruz, ne kınıyoruz. Lanetlemelere
çok alışığız. Gene lanetlenmeyi kolayca göze alarak yaptıklarımızı değil
hiç değilse düşündüklerimizi açıklamaktan kendimizi alıkoymayacağız.
27 Mayıs denildi mi, göz önüne hemen 9 subay olayı gelir. 9 subay
olayı, 27 Mayıs'ın başarısız bir provasıdır. 1960 devrimini yapanlar, 6
yıldan beri nasıl canlarını dişlerine takarak ihtilal hazırladıklarını
söylerler. Demek, ihtilal hazırlığı 1954 yılı, tam Vatan Partisi'nin kurulduğu
yıl başlamış.
1957 yılı, ihtilalci
9 subay ile Vatan Partililer Harbiye'de tutuklandıkları zaman, birbirlerinden
tüm habersizdiler. Vatan Partililer mi, 9 subay mı daha çok işkence çektiler?
Kestirilemez. Vatan Partililerden, 7-8 ay geceli gündüzlü gün ışığı görmeyen,
karanlık mezar darlığında hücrelerinde, sağlam dişlerinin peynir gibi kırıldığını
görenler oldu. Vatan Partisi de, 9 subay da beraat ettiler.
Bu paralellik,
başka birçok bakımlardan Vatan Partisi ile 9 subay olayları arasında uzar
gider. Ne var ki, paralel, hiçbir yerde birbirlerine değmeyen çizgiler
oldu. Değmemekle de kalmadı, 9 subay kendilerinden sonra gelen hareketlerce
aforoz edildi. Vatan Partisi de öyle, kendisinden sonra gelen hareketlerin
afokonunu kaldırdı, durdu.
9 subay olayı,
27 Mayıs'ın alabildiğine küçük modeli olmaktan çıkmadı. 9 subay olayı denildi
mi, göz önüne şu manzara gelir: Genç subaylar, içlerinden birinin hanımını
evden gezmeye göndererek toplanırlar. Toplandıkları ev, Vatan Partisi Genel
Başkanı'nın evi ile şaşılacak derecede yanyana, aynı kıyıda sallanan iki
eski konaktan biridir.
Genç subaylar,
geceyarısından sonra geç saatlere dek DP hükümetini nasıl devireceklerini
görüşürler. İçlerinden başkan seçerler. Tutulacak stratejik ve taktik bütün
davranışları inceler. Kuvvet hesapları, durum değerlendirmeleri ayrıntılarına
dek tartışılır. İhtilalin hemen her sorunu karara bağlanır. Karşılıklı
sadakat, namus, şeref ve ihtilale bağlılık yeminleri edilir.
Daha düşünülecek
bir şey kaldı mı? Hayır. Düşünülenleri uygulamaktan başka hiçbir eksik
kalmamıştır. Evelallah, şu zalim, gerici, memleketi uçuruma götüren DP
Hükümetini devirmek yolunda herkes sözbirliği etmiştir. İşbirliği tamamdır.
Sabah olmadan, kem göze görünmeksizin, işlerin başına gidilmek üzere kalkılır.
Sarmaşılarak helallaşılır. Ayrılınır. Kapıya doğru yürünür.
Eşikten dışarı
adım atılacağı anda, ihtilalcilerden birinin ansızın aklına gelip soruverir:
- Peki, arkadaşlar.
Bu alçak hükümeti devirdik demektir. Silah gücü bizde. Ordu iktidardakileri
sevmiyor. Bir vuruşta yıkacağız. Yalnız ihtilal başarı ile sonuçlanır sonuçlanmaz
ne yapacağız?
Herkes şaşırarak
birbirlerinin yüzlerine bakar.
Öyle ya. İktidardaki
düzeni devirmekten kolayı yok. Devrilince yerine yeni, daha iyi bir düzen
kurmak gerekmez mi? İyi ya da kötü, yıkılacak düzenin yerine nasıl bir
düzen konulacaktır?
Genç subaylar,
işte onu hiç akıllarına getirmemişlerdi. Bunun akıllarına gelmediğini de
ancak, son ayrılık dakikasında içlerinden yalnız bir kişicik farketmişti!
Bir dünya yıkacaktık, ama nasıl bir dünya yapılacağını düşünmemiştik.
Bu durumu anlatan
ihtilalci subay, ayaküstü iki üç saniye bakışıldıktan sonra her evlinin
evine ve köylünün köyüne gittiğini söylüyor. Bir daha da, o son dakikada
akla esen o münasebetsiz sorunun açılmadığı kendiliğinden anlaşılıyor.
Kızkulesi karşısında,
Vatan Partisi Genel Başkanı'nın belki de derin uykulara daldığı yıkkın
eski yalının kapısı önünden geçen genç subaylar, yollarına o savaş kararlılığıyla
gittiler. İçlerinden kimileri daha önce tutuklanıp Harbiye zindanına atılmış
Vatan Partililerden habersiz tutuklandılar.
Tutulmayanlar
27 Mayıs'ı yaptılar. Yaptıktan sonra farkettiler ki,hükümeti devirmekten
kolayı yokmuş. Asıl güç olan şey, devrilenin yerine hangi hükümetin, hangi
düzenin geçebileceğini bilmektir.
"Hükümet", "düzen"
demek, iktidar demektir. Politikada "iktidar" büyülü, mistik bir küçük-burjuva
"bilim kategorisi" değildir. Doğrudan doğruya, kayıtsız şartsız ve yalnız
sosyal sınıf egemenliği demektir. Özünde ondan başka hiçbir şey değildir.
Bilimin nesnel ve somut verisi budur.
Sınıf egemenliği
çok kez sınıf diktası ile karıştırılır. Bunu özellikle en şöven diktacı
olan finans-kapital karıştırır. Amacı açıktır. Fahişenin kendisini namuslu
göstermek için bütün mahalleyi fuhuşla suçlayışı olağandır. Finans-kapital
de, kendi kimi "demokratik" maskeli sınıf diktatörlüğünü açıklayanları
diktayla suçlar. İktidar ne zaman tahakkümdür? Bir avuç sömürücü
azınlık, çoğunluğu aldatır ya da zorla kendi oyununa getirirse, o zaman
tahakkümdür. İster faşist, ister demokrat olsun, finans-kapital hiçbir
zaman çoğunluğu sömürmekten cayamaz. Finans-kapital iktidarı her zaman
tahakkümdür.
Modern toplumda
burjuva tahakkümüne karşı çıkan tek iktidar alternatifi, proletarya sosyalizmidir.
Proletarya da azınlıktır. Ama sömürücü bir sınıf değildir ve kendisinin
sömürüden kurtulması için, yeryüzünde hiç kimsenin sömürü ve dolayısıyla
da tahakküm altında kalmaması gerektiğine inanır. Onun için, daha ilk adımında,
finans-kapital tahakkümüne karşı bütün köylü, esnaf, aydın tabakalarını,
hatta burjuva liberallerini ve bütün insanlığı çağırır.
27 Mayıs devrimcileri
bu çok aşırı basit gerçekliği akıllarına getirmeden bir iktidarı devirdiler.
Devrilen finans-kapital iktidarı mıydı? Açıkça oydu. 27 Mayısçılar öyle
sanmadılar. "Kişileri" devirdiklerine inandılar. O kaşi kuklaları oynatan
sınıfları görmediler.
Öylesine görmediler
ki, iş başa düşünce devirdikleri adamların halkı kandıran sömürme aygıt
ve avadanlıklarını yerden kaldırıp, yapma solunumla diriltiler. Ve iktidarı
bu finans-kapital dikta araçlarına kendi elceğizleriyle teslim etmeyi,
dünyanın en akılcıl işi saydılar.
Geri kalan her
iğrilti ya da doğrultu ayrıntıdadır. 27 Mayıs ayrıntılar içinde boğuldu.
İktidarı teslim ettiği öteki yedek finans-kapital ekibinden ummadığı tepki
ve tekmeleri yedikçe şaşakaldı. Genç 27 Mayısçılar bu aldanışlarında ayıplanamazlar.
40 yıllık iktidar tilkisi ve kafası içinde 40 tilki yatan CHP bile o ince
işin farkında görünmüyor. Demirel'e karşı Bayar'ı, ya da Ecevit'e karşı
Feyzioğlu nu sahneye çıkarmakla bir "düzen değişikliği" olabileceğini sanıyor.
Aşağıdaki satırlar,
biraz acele olarak 5 yıl önce kaleme alınırken, yalnız o temel yanılgıyı
somut örneklerle vermeye çalışmıştı. Hala, sağda solda bu iktidar konusunun
karıştırıldığı görülünce, "eski" satırların bir işe yaraması düşünüldü.
Bir sözcüğüne dokunmaksızın, çırpınan yeni kuşağa bir daha sunulur.
Kimi eksik gedikleri,
sıcağı sıcağına bağışlasın, Daha eleştirel ilgiye kapı açabilir kanısındayız.
Amerika'nın Kuklaları ve Uşakları
27 Mayıs devriminin
anılarını yapanların ağzından heyecanla dinledik. En son gölgedeki adam,
acıklı 27 Mayıs ve sonrası olaylarını bir başka açıdan aydınlattı.
27 Mayıs sabahı,
devrimciler iktidardaki DP hükümetinden değil Amerika'nın araya karışmasından
korkuyorlardı:
...arada, resmi veya gayrı
resmi gelen haberlere göre ihtilal: iktidara nefes dahi aldırmadan tam
bir başarı ile sonuçlanmıştı. İktidarın bir yere sığınarak kendisine artık
Amerikalıları yardımcı olarak çağırması bahis konusu değildi." (D. Seyhan:
Gölgedeki Adam, 31.5.1966)1
Demek Türkiye'de
DP iktidarı değil, Amerikan müdahalesi önemliydi...
O atlatılınca,
devrimciler Türkiye'nin en yetkili ulu görevlileriydiler. Herkesin istediğinden
ala "millet" kaderine hakim" bulunuyorlardı. Şimdi ne yapacaklardı? ·
Ellerinde sosyal
sınıf pusalası yoktu. Anadan doğma devletçi yetişmişlerdi. Devlet bütünüyle
ellerindeydi. İstediklerini yapabilirler miydi?
Her devletçinin
kalemine doladığı bütün sorunları ortaya atabilirlerdi. Ancak o sorunların
sosyal sınıf açısından çözüm yolları açık değildi.
Sınıf pusulasızlığı
yüzünden, iktidar, devrimcileri adeta paniğe uğrattı. Net, belirli bir
davranış yerine, herkes başının derdine düştü. D.Seyhan yazıyor:
"İhtilalin geçici
Anayasası yapılıp Komitece kabul edilinceye kadar, hiç kimse yarınından
emniyet duymadığı için bilhassa ilk 15 gün zarfında ihtilalciler kendi
gelecek stratejilerinin derdine düşmüşlerdi."
Ulu görevliler
eğer Türk ulusunu önlerinde yuvarlak bir bilmece- bulmaca gibi görmeyip
de, aradaki sosyal sınıf ilişkilerini olduğu gibi kavrayabilselerdi, tutacakları
yanı daha ilk adımı atarken bilirler ve o yana yönelirlerdi.
Onlar DP'yi
"meşru yoldan iktidara gelmiş" sayıyorlardı, yani DP'ye oy verenlerin ne
yaptıklarını bilerek oy verdikleri varsayımına inanmışlardı.
Menderes sonradan
"meşrutiyetini yitirmişti", onlar da Menderes'i alaşağı edince sorun kalmamıştı.
Herşey kendiliğinden tıkırına girecekti. Bütün sorun devrimcilerin ne olacaklarına
kalıyordu.
Finans - Kapital ve İşçi Sınıfı
Oysa DP iktidarında,
Türkiye'yi ve dünyayı sarmış finans-kapital adlı bir sosyal sınıf bölümünün
tahakkümü vardı. DP finans-kapitalin örgütüydü. Menderes onun simgesiydi.
Simgenin kalkması, ne dünyada emperyalizmi, ne Türkiye'de onu destekleyen
tefeci-bezirgan eşraf ve ajanlar topluluğunu eli kolu bağlı bırakamazdı.
Türkiye'de bir
işçi sınıfı vardı. Finans-kapitalin tahakkümünden hiçbir yararlığı bulunmayan,
durumu ve çıkarı finans-kapitalle hiçbir noktada uzlaşamayacak olan, yerli
finans-kapital yalanlarına en az aldanabilecek ve en çabuk uyarılabilen,
en kolay, en geniş örgütlenme becerisi ortada duran halk yığınımız, işçi
sınıfımızdı.
Ezilen, soyulan
Türk ulusunun önüne, sömürmenin her biçimini kökünden ve kesince gidermeye
hazır bulunan işçi sınıfı tutulup geçirilebilseydi, o zaman ulu görevlilerin
tereddüt ve telaşına yer kalmazdı. "Kendi gelecek stratejilerine", yani
can kaygusuna düşmezlerdi. "Sosyal sınıflar stratejisine" bel bağlarlardı.
Böyle hallerde kurmay nitelikleri en iyi stratej olmalarını sağlayabilirdi.
Öyle olmadı.
Devrim başarıyla sonuçlanır sonuçlanmaz, devrimciler iğneli fıçıya düşmüş
çocuğa döndüler. İşte en ulu görevliydiler, ama yuvarlak "reform, demokrasi,
kültür" gibi sözcüklerin kendilerini hangi görevle nereye iteceğinde şaşırıyorlardı.
İlk akıllarına
gelen, üniversite cankurtaran simidine sarılmak oldu. "Bilim" tanrısı önüne
kılıçlarını adadılar: Üniversite ise, kendilerinden daha "muhtacı himmet
bir dede"ydi; "nerede kalmış gayriye himmet ede!" Devrimle şoke olmuştu.
Bir avuç genç üniversiteliyi, Uzakdoğu Kore'sindeki "öğrenci ayaklanmaları"
örneğine kimin için ve nasıl sığdıracaklarını bilmiyorlardı.
Herşey oluruna
bırakıldı. En ampirik "akıl ve sağduyu", "battı balık yan gider" oldu.
Siyaset Yasaklısı: Baş Siyasetçi
"Muzaffer Özdağ,
İzmir'den Gürsel'i alarak Ankara'ya götürür." (Bir "görevli", Paşayı Özdağ'ın
değil kendisinin getirdiğini pek öfkelice bir yalanlamada açıkladı. Hepsi
bir.) "Gürsel gelir gelmez de etrafını, ihtilalin tevkif ederek içeri atmadığı
generallerle çevrili bulur,çevresinde dolaşan ve ortalıktaki kargaşalığa
bir YÖN vermeye çalışan gerçek ihtilalciler de vardır ama, Gürsel bunların
kim olduklarını bilmez, çünkü tanımaz." (Böylece ecinniler arasında kalmışa
dönen Paşa, ilk radyo konuşmasında, bu işi yalnız başına yapmış gibi konuşmuştu:
"Geldim. Haksızlığı gördüm. İktidarı aldım" dedi.) "Nihayet emir verir.
Türkeş başbakanlık müsteşarlığına, Baykal kalemi mahsus müdürlüğüne gidecektir.
Diğerlerine de döner: 'Siz kısımlarınıza, vazifelerinizin başına dönün.
Lazım olursa ben sizi çağırırım der." .
Yani, bütün
ömrünce "siyasetle uğraşma yasağına" uymuş bir emekli Paşa, beklemediği
bir geceyarısı, ansızın getirildiği o yüce görevde; Türkiye'nin bütün siyasetini
tek başına güdecek!...
İki Dudak Bir Devrimdin Üstün
"Bu emir karşısında
ilk ayılan Sezai Okan olur. Arkasına İhtilalci grubu katar ve Başbakanlığın
yolunu tutar. Gürsel'e, ihtilali kendilerinin yaptıklarını ve neticeyi
almadan yetkiyi de hiç kimseye bırakmaya niyetleri olmadığını açıkça beyan
etmiştir. İstanbul'daki arkadaşlar: Kabibay, Erkanlı, Esin ve diğerleri,
bir askeri uçakla Ankaraya ulaşırlar. Bu esnada Sezai Okan Ankara'daki
arkadaşlarla kiritiklerini Gürsel'e kabul ettirebilmiştir."
Ama, yetkiyi
basbayağı gene Paşa'ya bırakmışlardır. "Niyet"leri ne olursa olsun, kısmetleri
olan "netice"yi ilk adımda 14'lerle aldılar. Çünkü 9 kişilik bir komisyon.
"olağanüstü olaylarda külah kapmasının becerebilen... fırsat düşkünü...
türedileri tasfiye" eder, "38 kişilik komiteyi tayin eder" ise de:
"Komite teşkil
edilinceye kadar bütün yetki ve ihtilalcilerin akibeti, Cemal Gürsel'in
iki dudağının oynamasına bağlıdır. Aslında, ihtilale, yıllarca çalışmış
bir komite önayak olmuştur ama, Cemal Gürsel, pekala Ordu'nun yüksek rütbelilerinden
bir konsey kurarak, duruma bir anda istediği şekilde hakim olabilirdi."
Finans - Kapital Gözbağı
Dikkat edelim.
Devrim iktidara çıkıyor. "Hakim" "mevkilere gelmiş" olanlar kim? Bir küçük-burjuva
ellerini çırpacak "gördünüz mü, işte kalkınma felsefeleri yok da ondan
bu kargaşalık!" diyecek.
Nasıl yok? Sonradan
hemen bütün yazılanları, biz çok daha önce Cumhuriyet gazetesinde okuduk.
Milli Birlik Komitesi üyelerinden herbiriyle ayrı ayrı yapılan röportajlarda,
Birlik üyelerinin ağızlarından çok şey dinlemiştik. Burada saymayalım.
Milli Birlikçilerin
tek bilmedikleri şey, küçük-burjuvaların 4 yıldır göz göre göre bilmezlikten
geldiği pusuladır.
Onlar hala,
milleti karınca yuvası gibi kaynaşan bir küçük-burjuva kara kalabalığı
olarak görüyorlardı. Bu kalabalıklar içindeki sosyal sınıf billurlaşmalarını
birbirine karıştırıyorlardı.
Bir avuç kökü
dışarıda finans-kapitalisti en "köklü" millet temeliyle karıştırıyorlardı.
Çevreleri fınans-kapitalin en göze görünmez ağlarıyla sarılı olduğu için,
koca Türk ulusunun sosyal ve ekonomik ilişkilerini finans-kapital ilişkilerinden
ibaret sayıyorlardı.
Bu "sınıf gözbağı",
kendilerine pusulayı şaşırtıyordu. Başka hiçbir şey değil.
Şok mu, Olta mı?
Bu durumlarıyla
devrimciler tabana, temele inmeyi akıllarına getiremiyorlardı. Millet önünde
geçerli, sınanmış bir otoritenin büyük rütbeli heykelini dikip, onun gölgesine
sığınmak zorunda kaldılar. Halk yığınlarının muazzam denizinde yüzeceklerine,
finans-kapital ağları ve oltaları içine girdiler.
Bu olta ağ,
onları daha ilk günden kıstırıp, kendi selamet sahilindeki torbasına atmadıysa,
çok tehlikeli durumlarda çok ince hesapları yapmakta usta olduğundan yapmadı.
Madem ki balıklar
ağı görmüyorlardı, bıraktı onları, rahatça dolsunlar. Ne tür ve ne sayıda
ve kalitede balıklar olduklarını zevkle ve bilimle ayırdetti. Canı ne zaman
çekerse, ağı o zaman çekmek elindeydi.
Devrimci balıklar
bunu bilmedikleri için,15 gün (bir devrim için 15 yıl) akibetleri "Cemal
Gürsel'in iki dudağı" arasında kaldı. Bu dudakların "oynamayışını" Paşa
nın şok geçirdiğine veriyorlar.
"Gerçekte Cemal
Gürsel de manzaradan şok olmuştur. Neye uğradığından ve devlet kuşunun
böyle bir anda, bu kadar kolaylıkla başına konmasından kısmi şaşkınlık
içerisindedir. Fakat, ne olursa olsun, evvela, kendi şahsi yetki ve emniyetlerinin
bir esasa, hukuki bir statüye bağlanmasını öngörmektedirler."
Devrimcilik Karagözcülük müdür?
Yani, gene hep
kişisel açıklama! Sosyal sınıf yok. "Millet kaderine hakim" yüce "görevliler"
var; ve kimin başına konacağını "iyi saatte olsunlar"ın bileceği "devlet
kuşu" var... Yön'ün "kalkınma felsefesi"ni, bu yüce "görevli "hakim" kişiler
ya da çevreler mi uygulayacak?
Küçük-burjuvaların
dört yıldır "ılımlı sosyalizm" ve "40 yıllık elkitapsız Marksizm" adına
"Perde kurdum, şema yaktım, gösteren zıl'lü hayal!" deyişi, yeni bir şey
değildir. 27 Mayısçıları tasfiye eden, en son tutundukları tabii senatörlük
mevzilerinde bile topa tutulmaya götüren "kalkınma felsefesi"dir.
Yanlış anlaşılmasın.
Biz, Karagöz perdesi oyunlarına karşı değiliz. EIbet çoluk çocuğumuzu da
kimi anlamda eğitmek ve eğlendirmek gereklidir. Hatta, Yön karagözlerinin,
karşılarına TİP liderliği gibi Hacivatları da alıp, sille tokat "ehli irfan
olmayana bunu bilmek pek muhal!" diye böbürlenmelerine bile karışmak istemedik.
Bir şartla:
Karagöz, kendi tekerlenmelerinden başka gerçek ülkede söylenmemiştir ve
söylenemez dememelidir. Hacivat, kendi davranışlarından başka davranış
bu ülkede yapılmamıştır ve yapılamaz sanmalıdır.
Konulmuş İlkeler ve Tahrifleri
27 Mayıs ciddi
bir atılganlıktı. Onun zorunluluğunu Türkiye'de 1954 yılı işçilerin -ama
parlak sendikacıların değil, sıradan işçilerin kurduğu bir siyasi partinin
gerekçesi, programı ve tüzüğü ve üyelerinin hayatı, kaçıncı defa ortaya
attı ve bu uğurda kanlı savaşı verdi (Üyelerine o yolda kan kusturuldu):
O zorunluluk
"İkinci bir Kuvayımilliye seferberliği", ya da "Mübarek iktisadi Kuvvayımilliye
seferberliği" (V.P. Tüzüğü). "Yeni bir Kuvayimilliyeci mukaddes hamle"
(Gerekçe) idi.
Karagöz kalkar:
"Yeni bir İkinci Kurtuluş Savaşı" teorisini Yön icat etti derse, ona "Karagöz,
yapma Karagöz!" denir.
Hacivat kalkar,
Vatan Partisi gerekçesinin ruhunu kavramadan, tüzük ve programının maddelerini
sulandırıp bozarken, ikinci Kuvayımilliyeciliği tahrif ederse, ona: "Hacivat
denir, etme Hacivat!"
Neden? En basit
bilim dürüstlüğünü çiğnemeleri ayrı konu, "emek" savunuculuğu yapılırken
başkasının emeğinin sömürücülüğünü yaptıkları için mi? Hayır. Düşünce ve
davranışları bulandırdıkları için.
27 Mayıs Yıpratılıyor
27 Mayıs, Karagözle
Hacivata çok esin, çok kabadayılık vermiş olabilir. 27 Mayıs Karagözcülük
değildir, oyun değildir, iştir. Bu ciddi iş geçip gitmiş olsaydı, Karagözlerle
Hacivatlar da varsın o ciddi işin "Bu kubbede baki kalan hoş bir sada"sı
olarak sahneyi kaplasınlardı.
27 Mayıs yaşıyor. 27 Mayıs'ı yaralayanlar öldürmek istiyorlar.
Bu kötü amacı besleyenler, yalnızca 27 Mayıs'ı pusulasız yakalayabildikleri
için yöntemlerine güveniyorlar.
Karagöz kalkıp
pusula sosyal sınıf değil, "kalkınma felsefesi"dir komedisini inatla oynamamalıdır.
Hacivat kalkıp, pusula sosyal sınıftır ama, bu sınıf "yüce görevli' avukat
torbasında kekliktir dramını oynamamalıdır.
Dergi kapatmak,
kitap okuyan, eski sosyaliste selam veren üyeyi kapı dışarı etmek ile sahneyi
doldurursa... bunların millete pusulayı şaşırtmak istedikleri kuşkusu uyanır.
Yaptıkları alıntı ve tahrifleri akla getiriverir.
Hele bunlar
27 Mayıs'ın çömezi bile olamazken, akıl hocası pozunu takınırlarsa, müdahale
gerekli bir görev olur. 27 Mayısçılar, savaş veriyorlar. Roller tersine
döndü. Yassıada suçluları 27 Mayıs'ı suçluyor.
Dünyanın böyle
tersine dönüşü, neden? Hep sosyal sınıf bilinciyle davranış yerine, yüce
"görevli kişi" ve "çevre"yi geçirmekten.
Güvence Kişiye mi, Devrime mi?
Bakın gölgedeki
adam nasıl görüyor hala sorunu:
"Aslına bakarsanız,
bizce o günkü tutum, ihtilalin doğal bir sonucudur. Kimsenin kimseye darılmaya
hakkı yoktur. Yıllarca emek ve gayretle çalışan ihtilalcilerle, 27 Mayısa
takaddüm eden son aylarda bulundukları yer ve makam yüzünden harekete katılan
bir takım kimselerin birlikte ele geçirdikleri iktidarı paylaşmada herşeyden
evvel, kendi yetki ve şahıslarını garanti altına almayı esas kabul etmeleri
kadar tabii bir davranış olamazdı... 'İhtilalci evvela kendini düşünen
adamdır.' Bunun dışında çok fazla düşünceye yer veren ihtilalci, ana hedefi
ve esasları kaybeder, dağılır ve ayrıntılarına mal olur. Keşke ihtilalci
arkadaşlarımız, ele aldıkları her konuda bu prensipten hiç ayrılmamış olsalardı,
çok şey kurtarılmış olurdu."
Gölgedeki adamın
burada devrimciyi kötü bir bencil saydığını öne sürmek, anlayışsızlık olur.
Elbet devrimci sağ kalırsa ülküsüne yararlı olur. Ama sağ kalmak var, sağ
kalmacık var.
Devrimci kendisine
sırça saraylar kurup, çevresini yedi kat polis ve silahlı adamlarla sararak
da sağ kalır, çarıksızlarla bir arada yaşayarak, halk sevgisinden örülmüş
zırhlar içinde de... Ancak, kendi ülküsüne en elverişli sosyal sınıfı seçmek,
Hasan Sabbah'ın Kan Kalesi içinde nefsini güvence altına almaktan çok daha
garantilidir. Kişi için garantili olmasa bile, dava için garantilidir.
27 Mayıs bu
noktada yanılmıştır. Onun için tabii senatörlük değil, sayılı cumhurbaşkanlığı
bile, kişi için de, dava için de gereği gibi "güvenceli" olamamıştır.
Ne Yapılabilirdi?
27 Mayıs devrimcileri,
sabah namazından sonra kimseyi sokağa çıkartmayacaklarına, halka güvenebilir,
çarıklı köylünün yanına gitmenin bütün yollarını açabilirlerdi.
Hırpani işçinin
örgütlerini Amerika'dan, milyon sağlayan sendika gangsterlerinden kurtarabilirlerdi.
Ekonomik kurtuluş savaşının manivelası gibi kullanabilirlerdi. Rızkını
zor çıkaran küçük memuru, aydını, sermayeye haraç vermek üzere tasarruf
bonosu ile yaralamayabilirlerdi.
27 Mayıs'ın,
daha güçlü olduğu günlerde, üniversiteli gençlere karşı vurgunculara bağlılık
telgrafı çekmiş bir polis yetiştirmesi sendika köpekbalığı ne yaptı? İçki
sofrasında subayların ırzına dil uzattı. Hapisaneden bir muzaffer kahraman
gibi şimdiki "işçi temsilcileri" tarafından şölenli törenlerle karşılandı.
Bu kadar acı
hayalkırıklığına uğratır adamı sosyal sınıf pusulasızlığı, ve bir avuç
finans-kapital uşağını bu kadar başarının doruğuna çıkarır.
Küçük bir teorik
söz yanlışlığı nedir? Olmasa da olur dikkatsizlik gibi görülen pusulasızlık,
dalgalı siyaset enginine, hele 27 Mayıs gibi fırtınalara açılan gemiyi
pratikte batırmaya yeter.
"Kalkınma
felsefesi" Karagözlüğü, ya da "biçimsel demokrasinin seçimsel" Hacivatlığı
için söylenenler, kişisel gerekçelerle ölçülerek küçümsenebilir. Pratikte
iş işten geçtikten sonra, atı alan Üsküdar'ı aşıverir. Ve yavuz hırsız
ev sahibini bastırır.
Nasıl Ürkütüldüler?
27 Mayıs, sonuna
dek "kansız ihtilal" ülküsünde kusur etmedi. Karşı taraf öyle mi davrandı?
Gölgedeki adam şöyle diyor:
"Bir siyasi
organizasyon haline gelebilmek için ciddi gayretler gösterdik. Eski ihtilalci
grupları: (14)leri, (11)leri, 22 Şubatçıları, üniversiteyi, basını ve partilerin
ileri görüşlü kişilerini içine alan siyasi bir örgütlenmeye gitme teşebbüsü,
yeniden ihtilal yapmak için sarfedilen gayretlerin mahsulü gibi gösterilmek
istenmiştir." (s.41)
Bir küçük-burjuva
devletçiğinin bütün "sorumluları" bir arada rütbeli (Osmanlı "merkum" derdi)
subaylar, profesörler, yazarlar; siyasiler... hepsi hazır. "Millet kaderine
hakim" olmak şöyle dursun, bir araya gelseler "ihtilal mi yapacaksınız?"
diye kovuşturuluyorlar artık.
Yön'den öğrenecek hiçbir şeyleri yok. Yön kadar "Marksist" gibi
de konuşuyorlar: "İhtilaller ancak, kendilerini doğuran
sosyal ve ekonomik sebepler bertaraf edilebildiği takdirde barajlanabilir."
(S.41) diyorlar. Kasıla kasıla "teori" döktüren küçük-burjuva doktlan daha
mı "akılcı" konuşuyorlar? 27 Mayısçıların hiçbirisine "kalkınma felsefesiz"
diyemeyiz. Hepsi "çağdaş uygarlıkçı"ydılar: "İhtilal,
o günlerdeki görüşüme göre, Türkiye'yi 'Muasır medeniyet seviyesine' ulaştırabilecek
bütün şartları bir hamlede bir araya getirebilmiş muazzam bir eserdi."
(s.6)
Devrimciler,
biçimsel demokrasinin ulusu taş devrinde bırakacağını açıklıyorlardı:
"Yüzyıllarca el sürülmemiş
Türkiye problemlerinin, demokratik bir sistem içerisinde çözülmeye kalkılması
bence mümkün değildi; yahut çok uzun zaman Türklerin, ıztırap içinde bocalaması,
yokluk içinde kıvranması sonunda, belki, o da çok güçlükle, gerçekleştirilebilirdi.
Bunun için de, geleceğin birçok kuşakları, yüzyıllar boyunca kurtulamadığı
taş devri koşullarında savaşmaya mahkum edilecekti." (s.7)
Herşeyi mutlak
devletçilikle yönetmek istiyorlardı. Ordu mu dediniz:
"Silahlı kuvvetlerin,
eğitiminde, ikmalinde; sevk ve idaresinde, personelinin sosyal güvenliğinin
ele alınmasında nihayet memleket kaynaklarının sağladığı imkanlara göre
kendi kendine yeter ve güçlü bir hale getirilmesinde tam bir zihniyet modernizasyonuna
ihtiyaç vardı."
Sivil yönetim
mi dediniz:
"Sivil sektör
de tensik edilecekti. Bu tensikte vazedilen en önemli prensip, yetişmiş
ihtisas sahibi elemanların idari mevkilerden uzaklaştırılarak kendi ihtisaslarının
gerektirdiği yer ve kadrolarda çalıştırılması düşüncesidir." (s.10)
Doktor başhekimlikte,
öğretmen okul müdürlüğünde, profesör dekanlıkta, mühendis bürolarda harcanmayacak,
yüzlerce ilçe, binlerce bucak kaymakamsız, müdürsüz, bırakılmayacak! Bu
"devletçiliğimiz"in en son perdesiydi.
Dalga mı Geçiyorlardı? Hayır
Üstelik devrimciler,
kendi kurdukları (emirlerinde bulunması gereken) hükümetin, devrim amaçlarını
baltalamak ve zaman kazanmaktan başka bir şey yapmadığının da farkındaydılar:
"Program umumi
temeniler ve yuvarlak tekerlemelerden meydana gelen altı sahifelik bir
yasak savma, bir formalite yerine getirme gayretinden başka hemen hiçbir
şeyi ihtiva etmiyordu.
"Buna mukabil,
başta Kadri Kaplan olmak üzere bir kısım arkadaşların birlikte çalışmaları
ile hazırlanıp hükümete verilen Komite direktifi ve temel görüşleri, ihtilalin
üzerinden beş yıl geçtiği halde, bugün dahi, Türkiye'nin her yönden kalkınma
problemlerini kül halinde kavrıyan çok değerli müşterek görüşleri ifade
eden bir eserdir." (s.7)
Demek, küçük-burjuvaların
"kalkınma felsefesi", devrimciler için bilinmeyen Hint kumaşı değildi.
Hatta Vatan Partisi'nin "ikinci Kuvayımilliye seferberliği" sözcüğü nutuklarda
geçti. Devrimciler de buna inanmışlardı:
"Yapılacak büyük
hamleler yönünde memleketin tekmil gücünü topyekün seferber edebilmek başarıya
ulaşmanın tek şartıydı."
Finans - Kapital Baltacıları
Osmanlı şairi:
"Bir hakikat kalmasın Rabbim şu alemde nihan" demiş. 27 Mayıs, şu Türkiye'de
gizli bir tek gerçek ya da isterseniz "felsefe" bırakmamıştı.
Bütün sorun
o gerçekleri ve felsefeleri "çağdaş uygarlık" toplumu içinde dayandıracak
bir sosyal sınıf manivelası bulmaktaydı. Bu manivela Türkiye işçi sınıfıydı.
Yoksa, herşey, fatalman kökü dışarıda finans- kapital ağlarının kucağına
düşmekten yakayı kurtaramazdı.
27 Mayıs'ın
Türk ulusunda en büyük sevgi ve saygı uyandırması , yalnız bu sorunu ters
ve aksi yönden olsun kanıtlanmış deneme olmasından ileri gelir.
Sürüyle küçük-burjuva
ukalanın gevelediği "gerçekleri" tümüyle bilmek, hatta M.B.K kadar kayıtsız
şartsız "millet kaderine hakim" bir kuvvetce yazılı 6 sayfalık program
direktifı haline getirnıek neye yaramıştır? Okuyalım:
"O gece 2 Temmuz Pazartesi
günü Devlet Bakanı Amil Artus, Cemal Gürsel Hükümetinin programını komiteye
getirmiş ve Osman Köksal'ın başkanlığındaki toplantıda bu hususta yaptığım
teklif üzerine hazırlanarak Hükümete verilen o direktif ve temel görüşlere
göre yeniden bir program yapılıp Komiteye getirilmiş değildir." (s.7)
Yani, "millet
kaderine hakim" olan en yüce görevli Milli Birlik Komitesi, kendi yaratığı
olan siviller hükümetine, devrimin daha 35 günü bile hükmünü geçirtememiştir!
Ne olmuştur?
Felsefesizlik mi? Finans - Kapital Felsefesi mi?
"Bilahare meydana
çıkan prensip ayrılıkları ve şahsi çekişmeler yüzünden bu direktif de hasır
altı ettirilmiştir... 13 Kasım 1960'da, -14 Komite üyesinin yurt dışına
sürülmesine kadar uzanan büyük fıkir ayrılığı, hazırlanan bu Komite direktifınin
ihtiva ettiği memleket sorunlarının realize edilmesi için gerekli zaman
süresince, Komitenin iktidarda kalıp kalmayacağı meselesi yüzünden ortaya
çıkmıştır. Sonradan, açıkta meydana gelen hiziplerin ve ihtilalcileri birbirlerini
ortadan silmiye kadar götüren anlaşmazlıkların esas temelini, bu ana prensip
anlaşmazlığı teşkil etmiştir. "
Bu anlatışa
göre, kimi kapıkulunun "patentini" kimseye bırakmadığı "kalkınma felsefesi"nin
yokluğu değil, varlığı 27 Mayısçıları "birbirlerini ortadan silmeye" götürmüş
olmuyor mu?
Aynı "kalkınma
felsefesi"nin bir de Yön ağzıyla ballandınlmasında (Paşalar gibi söyleyelim):
"Fayda mülahaza olunur." Hatta hep bir ağızdan, o felsefeyi bir daha, bir
daha tekrarlayalım. Hele günlük olaylar içinde canlı canlı kanıtlamaktan
hiç geri kalmayalım. O da bir iştir. Yapılsın.
Ancak bu felsefe
"küp küp üstüne" kurulmamalıdır. Hele sosyal sınıf dışında uydurma temellere
dayandırılmamalıdır... Dayanırsa ne olur? Temel havada kalır. Küpler birbiri
üstüne yıkılıp birbirlerini kırmaktan başka işe yaramaz.
Devrimi Kim Yaptı?
27 Mayıs kime
dayandı? Bu soru bir türlü açıkça karşılığını bulmadı. 27 Mayısçılar: "Meşruiyetini
yitirmiş bir Hükümete karşı, Ordunun Anayasayı savunması için konulmuş
Tüzük maddesi gereğince, Milletin direnme hakkını kullandık" dediler.
Bu formüle göre
"meşruiyet", anayasa çerçevesi içinde kalmaktır. Bir hükümetin o çerçeveyi
aştığını kim belirleyecek?
Ulus denemez.
Nitekim ulus seçimlerde oyunu DP'ye verdi. Demek ulus:1- Aldatılmıştır,
2- Kendi direnme hakkını kullanamamıştır.
Ulusun istese
direnmeyeceği dağınık oylarından ve muttak· örgütsüzlüğünden bellidir.
Aldandığı da, 27 Mayıs devrimi patlak verdiği gün iyimser tarafsız kalmasından
bellidir.
Ulus için için
hoşnutsuzdu. Bunu deyimlendirecek hiçbir organı (ne yayını, ne örgütü)
yoktu. 27 Mayıs o hoşnutsuzluğu bir baskınla üstün çıkarınca, Türk ulusu
karşı tepki göstermedi. Devrimi tutmuş durumda göründü. Yabancı yazarlara
İsmet İnönü'nün verdiği demeç böyle söylemişti.
Buna karşı olanlar
var. Menderes "yukarıdan devrim" dediği şeyi yapsaydı ulus gene iyimser
seyirci kalacaktı kanısını savunuyorlar. Bu savunmayı Türkiye'nin gericileri
ve sağcıları yapıyorlar.
Fakat ilerici
ve solcu olanlarımız da, görünüşte "ulusu" küçültücü olan bu iddiaya karşı
çıktıkları halde, zımnen, saman altından, gene o fıkri yürütüyorlar: 27
Mayıs'ı zinde kuvvetler yaptı diyorlar.
Bütün deyişler,
halkın bu işlerde pek de bir rol oynamadığını, toplumun üst yönetici tabakaları
arasında bir savaş yürütüldüğünü dolaylıca ikrar ve itiraf etmek oluyor.
"Zinde Kuvvetler" Nedir?
Ulusun ulus
olarak rol oynamadığı bir altüstlükte, ulusun direnme hakkı ne demektir?
Gerici-sağcılarımız, ilerici-solcularımıza bunu soruyorlar. Solcularımız,
Acemce-Arapça'dan gelme aynı klişe terimi öne sürüyorlar: zinde kuvvetler!
Bu sesleniş, Acemistan ve Pakistan'daki "zindebad!" (yaşa!) çığılığına
benzemekle kalıyor. Ama, asıl sorunun çözümünü getirmiyor.
Ulusu, DP ve
AP'ye çoğunlukla oy verdiği için, kendi arkalarında ya da torbada keklik
sayan gerici-sağcıları bir yana bırakalım. Halkın gerici- sağcılar tarafından
aldatıldığını, öyleyse ığrapta yeri olmayacağını iddia eden solcu-ilericileri
de bir yana bırakalım.
Ağırceza başkanının
sorduğu gibi, "Ortada bir ceset var, bunu kim öldürdü?" DP'yi kim devirdi?
"Zinde kuvvetler". Anladık, kimdir onlar? Meşrutiyetin "Hareket Ordusu,
Bereket Ordusu" vardı. 27 Mayıs'ın silahlı kuvvetleri işi yaptı. Ölen üniversiteliler
de bulunduğu için, yalnız "silahlı"lar yerine,- "zinde kuvvetler" denildi...
Silahlı kuvvetler arkadan yetişlemeseydi, üniversitelilerle liseliler,
Kore'deki kadar bile başarı gösterip hükümeti devirememişti. Hiç kimse
'27 Mayıs'ı ordunun yaptığını inkar edemez. Demek, "zinde kuvvetler"in
özü ordudur. (Daha geniş anlamıyla silahlı kuvvetlerdir.)
Zindeler Niye İnanırlar?
"Yeni devletçi"ler
arasına yazarlar, politikacılar, sendikacılar, girişimciler katılıyor.
Silahlı kuvvetler tabusuna dokunulamıyor. Silahlı kuvvetler ise, bütün
o başı bozukları haklı olarak boş laf kalabalığından başka bir şey saymıyor.
Yazarlar (basın) mı dediniz? "Yeni yapılan veya yapılacak olan işlerin
basın ve yayın organlarıyla halka duyurulmasının yeterli olacağını zannetmek
hataların en büyüğüdür." (s,g) Siyasetçiler (partiler)
mi dediniz? "Türkiye'de demokratik sistemin kurulmak istendiği günden beri
meydana çıkan partilerin teşekkül sebebi, bir doktrin zorlanmasından çok,
his ve çıkarları tatmin etmek olmuştur."
Hiç değilse
27 Mayıs devrimcilerinden en çok "gölgede" düşünce üreten kişi böyle düşünüyor.
Gerçi o zaman Türkiye'de tek doktrin partisi adına M.B.K: ne gönderilen
açık mektupta şöyle denmişti:
"Halkın bereketli
hareketi, şuurlu teşkilatı ve aktif işbirliği işlemez olunca, irtica (gericilik)
ister istemez ağır basmaz mı?
"Bu şartlar
altında, Milli Birlik Komitesi (İkinci Meşrutiyetçilerin hürriyet ü İtilaf
ve İttihad ü Terakki Fırkalarına bakmıyan Atatük'ün Halk Partisi gibi),
bütün milleti prejüjesiz çağıracağı bir İkinci Kuvayimilliye Partisi kurmalıdır."
(Kuvayimilliyeciliğimiz ve İkinci Kuvayimilliyeciliğimiz;1965, İstanbul,
s.17. Gönderiliş tarihi: 6.7.1960)
Bu öneriyi yapan
bir işçi partisiydi (VP). 27 Mayıs devrimcileri işittiler mi? Hayır.
Devletçilerin
sendikacıyla girişimcileri üzerinde durmayalım. Sendikacı, Yöncü Doğan
Avcıoğlu'na bile dayanamadı. Girişimcilerimiz hemen toptan devlet artıklayıcılarıdırlar.
Devrimin Başı Sıvışır
Silahlı Kuvvetler
27 Mayıs günleri ne durumdaydı?
"Balık baştan
kokar" deriz. 27 Mayıs'ın başı Orgeneral Cemal Gürsel Paşa'dır. Onun 27
Mayısçılara nasıl katıldığını, Gürsel'in en son "kontenjan senatörü" yaptığı
Sayın Koçaş anlatır. Almanya'da manevra sırasında yalnız kaldıkları bir
sırada Paşa'ya işi çıtlatır. Sayın Gürsel'in ilk sorusu "kuvvetli misiniz"
oluyor. Koçaş o günlerde üç kişicik kaldıklarını bildiği halde, Paşa ya,
bütün ordu birlikmiş gibi konuşur.
Paşa inanır.
Katılır. Kara Kuvvetleri Komutanı olduğu için, bu kez gerçekten "bütün
ordu" devrimcilerle birlikmiş gibi olur!...
Bir devrim örgütüne
bu giriş Paşa'nın babacanlığını, herşeyini gösterir. Ama devrimin sosyal
anlamını kavradığını kanıtlar mı? O zaman gölgedekinin şu anlattıkları
kaçınılmaz olur:
"Cemal Gürsel,
Silahlı Kuvvetlerin çok sevdiği ve saydığı ve erkekçe tavırları yüzünden
kendisine 'Aga' ismini verdiği bir generaldi.
"İhtilal evelisinde,
ihtilal hazırlığından haberdar edilmişti ama, kimlerin ne şekilde çalışmakta
olduğunu ve ihtilal teşkilatının nereye kadar uzanıp neyi kontrol etmekte
bulunduğunu pek bilmezdi." (s.6)
Bir ihtilal
düşünün ki, lideri ne yapacağını bilmez! Sonrası kendiliğinden gelmez mi?
"Ayrıca, ihtilale
takaddüm eden günlerde, kendisi ile temasta bulunan ihtilalcilerin karşı
koymalarına aldırmıyarak izin almakta direnmiş, iş başında kalarak teşkilata
sahip olacağı yerde İzmir'e gitmiş idi."
Bu: "Dostlar
sefere, biz eve" demekti.
"Ayrılmasıyla
ihtilal hazırlıklarını müşkül duruma düşürmüştü. İhtital bir süre gecikmişti.
Hatta, ihtilalciler bu yüzden Madanoğlu'nu arayıp bulmak gibi büyük bir
talihsizliğe sürüklenmişti." (s.6)
Buna isterseniz
"ordu hastalığı" diyebilirsiniz. Silahlı kuvvetler, ayaklanacaklar ama
bir şartla; üstlerinden emir alarak! Siz "ihtilal üste karşı altın ayaklanması
değil midir" demeyin. Bizim ordu ayaklanırken de itaatlidir! Kime, Paşa'ya.
Paşa Hastalığı
Daha ilk adımda
ordu baştakinin "müşkül"lüğünü gördü. Devrim zafer kazanınca, paşalardan
çekmedikleri kalmadı. D. Seyhan, 2. Ordu komutanını ansızın 3. Orduya aktarıyordu.
"Merdivenleri
inerken tekrar kolumu yakaladı: - Sen, dedi, koskaca
bir Ordu Kumandanını ilk mektebe götürülen bir çocuk gibi elinden tutmuş
götürüyorsun.
"Alkoç, anlıyordum
ki, ihtilalin icraatına boyun eğmiye çalışıyordu ama, omuzlarında yarbay
rütbesi olan bir subayın talimatı ile hareket etmeyi asla hazmedemiyordu.
İçinde bulunduğumuz hali, askerliğin normal anlayışıyla elbette bağdaştırmaya
imkan yoktu. Tahmin ettiğimiz reaksiyonlar daha ilk gün görünmeye başlamıştı.
Orduda general bırakmanın hatasını daha ilk adımda gözlerimle görüyordum.
Bu gibi hallerin görülmemesi zaten anormallik olurdu.
"Alkoç gibi
sapına kadar asker doğmuş ve asker yaşamış bir general, daha ilk günde
duyduğu reaksiyonu uzun müddet içinde saklıyamamış,1961 yılının 6 Haziran'ında
patlak veren sessiz ihtilalde askerce direnmeleri yüzünden emekli olmuştur.
Orduda kalan diğer bazı generaller ise, ellerine geçirdikleri her fırsatta,
ihtilalcilerden duydukları kompleksin acısını çıkarma yoluna sapmışlardır."
Yüce komutanların
çoğu 1919 çapı çakaralmazlardı:
"... İşler 'Biz
İstiklal harbinde iken' demekle yürütülen anlayış çerçevesinden bambaşka
inanç ve icraat bekliyordu. Bu bir inkılaptı. İnkılapları: inanan, enerjik,
bilgili ve içinde bulundukları günün gereğine göre düşünebilen kafalar
hedeflerine ulaştırabilirdi." (s.10)
İşte, devletçiliğin
bütün sosyal reformlar için bel bağladığı zinde kuvvetlerden tek etken
gücün, silahlı kuvvetlerin "millet kaderine hakim" en "sorumlu" ve yüce
"görevliler"in halleri buydu. Başka türlü de olamazdı. Bunları, iki buçuk
başıbozuk devletçinin üfürükten "kalkınma felsefesi" değil, top sökemezdi
yerlerinden.
Kritik Karar Anı
Ya, bu "durgun
mütalaası"nı yapan öteki genç, dinç, ağzını açınca ateş gibi "inanç, enerji,
bilgi... günün gereğine göre düşünce" püsküren "ihtilalci" askerler, yukarıdaki
"orduda general bırakmanın hatasını" gördükten sonra olsun, nasıl davrandılar?
Gene eskisi gibi.
14'ler sınırdışı
edildikten sonra, DP'nin doğrudan doğruya mirasçısı olarak şişirilip millete
empoze edilen AP seçimi kazanmıştır. "İhtilalciler" şimdi "kendi elleriyle
kesip yare verdikleri kalemin" "kendi hükm'i idamlarını" yazması gibi duyularla
toptan can kaygısındalar.
Öte taraf; kırk
ellisine kendini belli ettirmeden gezi yaptırılan ağalıkla, Amerikan yardımından
yararlanmış taze şirket beyleriyle elele vermiş. AP, CKMP, YTP, MP sözbirliğinde.
İsmet İnönü Paşa'nın CHP'si de geriden ağır aksak uzun menzilli topçu.
Yurdun dört
köşesini rahatça kesip, davul zurna çala, Arapça ezan okuya, para dağıta,
memleket fukarasını dinsizler baskısından kurtarma törenindeler. Toprak
reformunun, toprak beyinden vergi almanın Kur'ana aykırı olduğunu yayıyorlar.
Allah ne verdiyse, Muhammed'ini seven bütün ülke halkının oylarını sandıklara
attırmışlardır.
Berikiler, köylüye
toprak, okul, "çağdaş uygarlık" ve herşeyi vermeye kendilerini adamış devrimci
askerler, dünyanın en modern silahlarıyla donanmış.
Siyasi partiler
sandıklardan çıkmış kağıt tomarlar üstünde, silahh kuvvetler tank, uçak,
top, füze üstünde. Göz göze bakıyorlar.
Şu can dayanmaz
modern silahlara dayananların hepsi de, Yön dergisinin rüyasında göremeyeceği
kadar "millet kaderine hakim olabilecek" zinde kuvvetler.
Öteki, kendi
attıkları oy pusulalarına dayananlar alabildiğine, Babil çağından kalma
köhne kuvvetler...
Şimdi ne olacak?
Dört Kuvvetin "Gizli" Örgütü
Hemen 4 kuvvet
(Kara-Hava-Deniz-Jandarma silahlı kuvvetleri) bir araya gelirler. Devrimin
amacına karşı olduğunu bildikleri partilere ve hükümete karşı bir "Silahlı
Kuvvetler Birliği" kurarlar. "Gölgedeki adam"ları da tez çağırırlar:
"Ordu reorganizasyonu
yapılırken, hemen hepsinin kritik yerlere getirilmesine başta ben amil
olmuştum... Bu arkadaşlarımın, ihtilale yıllar boyu ettikleri hizmetlere
yenilerini katmalarında, ihtilalin ve Türkiye'nin ileri kaderi bakımından
büyük faydalar hesabetmiştim... Onun içindir ki, Roma'da bulunmaklığıma
bakmaksızın, Silahlı Kuvvetler Birliği'nin kurulmasından beri zamanında
haberdar etmişlerdi." (S.20) Herşey tamam.
"Silahlı Kuvvetler
Birliği teşkilatının Ankara'daki kurucuları olan ve önderliğini yapan Halim
Menteş, Necati Ünsalan, Talat Aydemir, Selçuk Atakan, Emin Arat, Feyzi
Arsın, Orhan Alpakın, Nuri Hazer'dir." Birlik, sözde "gizli"dir. Yani hükümete
bildiri vermiş bir siyasi örgüt değildir. Zaten öyle şey veremez. Askerler,
bütün memurlar gibi, siyasetle uğraşmaktan yasaklıdırlar.
Öyleyken, "Jandarma
Subay Okulu nda yapılan brifınglere katılan Genelkurmay Başkanı Sunay ve
yüksek rütbeli subaylar", hatta, devrin başbakanı İnönü, fotoğraflar çektirerek,
yapılan "illegal" birlik kongrelerini şereflendirirler. Çünkü İnönü de
bizim kasttan Paşadır.
Başıbozuk olsa
ne haddine girmek? Silahlı Kuvvetler Birliği'nin "gizli" toplantılar, brifingler,
kongreler (evet kongreler!) yaptığı resmi Jandarma Subay Okulu salonlarına
kuş uçurulmaz... Ve Sunay ise, Genelkurmay Başkanımız olarak gizli birliğin
doğal şefi, hiyerarşiye uygun başıdır.
Başta Başkomutan: "Demir Adımlarla"
"Teşkilatın
iktidara bizzat elkoyma taraftarı olanları içinde, Ordu hiyerarşik nizamı
dışında münferit ve müstakil bir grup olarak olaylara müdahale fikrinde
olan tek kişiye ve Silahlı Kuvvetlerin birlik-beraberlik ve bütünlüğünün
Türkiye'nin geleceğine tek teminat olduğuna inanmıyan kısır düşünceli tek
subaya rastlamak mümkün değildi. Böyle düşünenler mutlak başkumandanın
emrinde bulunmanın, emir ve kumanda müessiriyetinin bozulmamasının şiddetle
taraftarı görünüyorlardı.
"26 Ağustos
günü, yine Jandarma Okulu şeref salonunda yapılacak genel kurul toplantısına
girmedim. Halim Menteş ve Necati Ünsalan bana da yemin ettirdiler. Tabanca
üstüne el konarak..." (s.22)
Böylece, "orduda general bırakmanın hata" olduğunu yazan, "biz
istiklal harbindeyken" diye konuşanların "anlayış çerçevesi"ne devrim,
inanç, enerji., bilgisini sığdıramayan devrimciler, örgüt ve hareket haline
geldiler mi, "ellerine geçirdikleri her fırsatta ihtilalcilerden duydukları
kompleksin acısını çıkarma yoluna sapmış" bildikleri generalleri başa geçirip
uygun adım atmakta en ufak bir çelişki görmüyorlardı.
Çünkü, "kumanda
müessiriyetinin bozulmamasını şiddetle" arzu ediyorlardı. "Teşkilata sahip"
çıkmayan Cemal Gürsel Paşa'ya bel bağlamaları ondandı.
Gürsel en kritik
anda tuttuğu mevziyi bırakıp gidince, sonra devrimcilerin "Madanoğlu'nu
arayıp bulmak gibi büyük bir talihsizliğe sürüklenmeleri" ondandı.
İlkin "şoke"
olan paşalar, devrimcilerin içlerine girip, onların bir avuç adam olduklarını
yalnızca ordunun hiyerarşik gidişinden yararlanarak baskın yapabildiklerini
öğrenmişlerdi. Aynı hiyerarşinin başı olarak dilediklerini yapmakta serbest
kalabiliyorlardı.
Sfenks Önünde: Bile Bile Lades
Peki, bu neden
böyle oldu? Hepsi cin gibi zeki, dağarcıklarında "istiklal savaşındayken"den
başka şey kalmamış paşalardan çok daha modern bilgili devrimciler, o basit
oyuna budalalık ya da bilgisizlikten düşmüş olamazlardı.
Ankara ve İstanbul'daki
30-40'ı bir araya gelince, 2-3 saatte Türkiye'yi kansızca fetheden subaylar,
koca devrimde bozmadıkları etkililiği şimdi neden kendileri sağlayamıyorlardı?
Daha böyle bir
hiyerarşi alana girerken, muazzam Silahlı Kuvvetler Birliği; Birleşik Milletler'in
Güvenlik Konseyi durumuna giriyordu. Katılan başlardan birisinin "veto!"
demesi, her türlü karar alma olanak ve yetkisini ortadan kaldırıyordu.
Zehir gibi kurmay devrimciler bu kadarcık şeyi anlamaz olurlar mıydı?
Hayır. Bu tam
bir "bile bile lades"ti. Devrimci subaylar başka türlü davranamazlardı.
Ordunun bir parçası öbürüne karşı çıktı mı, hepsi tuz buz olurdu. Yapısı
gereği ordu böyleydi.
Baskın basanındı.
Şok geçti mi, karşılarına ulus denilen müthiş muammalı sfenks dikiliyordu.
Sfenks, önce sol elini kaldırıp devrimcilerin pek güvendikleri anayasayı
onaylamıştı, sonra sağ elini kaldırıp, gölgedeki adamın "siyaset cambazları"
dediği partilerin sandıklarına oy atmıştı.
Herşey; ordu
da, devrim de, anayasa da, köklü köksüz reformlar da ulus için değil miydi?
İşte ulus böyleydi.
Önce sola, sonra sağa yalpalıyordu. Hangisine inanmalı? Neye dayanmalı?
Sorun dönüp dolaşıp oraya geliyordu. "Zinde kuvvetlere"... Ah, şu zinde
kuvvetlerin kim ve ne olduğu bir bilinseydi...
Sivil Zinde: Üniversite
Üniversite diyenler
çok oldu. Devrimciler "üniversite" için de gene ordu hiyerarşisine göre
düşünüp davrandılar.
Ta tepeden birkaç
ünlü ve "sorumlu" ord. prof. seçildi. Bu seçim Osmanlı geleneğine uygundu.
Seyfiye (silahlı kuvvetler), ilmiyeden (büyük hocalardan) davranışının
haklı olduğuna fetva istemişti.
Üniversite hocaları
da tam bir şeyhülislam ağızıyla "El cevap: Allahü a'lem bissavap!" (Daha
doğrusunu tanrı bilir) gibilerden kuvvetin istediğini onaylamakla yetinmiş,
köşesine çekilmişti.
Orada elinden
geldiğince hiçbir şey yapmamaya, daha doğrusu "talebe'i ülümü" (üniversite
gençliğini) meduzlamaya çalışıyordu. (Masalda meduz bakınca, karşısındaki
taş kesilirdi.) Bunu anayasa hazırlayışında açıkça göstermişti.
"Yeni bir Anayasa
yapılacaktı. Bu iş için bilim otoriteleri görevlendirilmişti. İşe de hemen
başlamışlardı. Veya başlamış görünüyorlardı. Ortada ciddi bir çalışma düzenine
giren pek yoktu. Yalnız bu konuda çalışır görünmek, çalışmaları hakkında
fıkir almak üzere kendilerini ziyaret eden komite üyeleriyle birlikte resim
çektirmek ve bu hususta basına demeç vermek pek hoşlarına gidiyordu." (s.6)
Herkesin bildiği
"görevli otoriteler", bütün parti ve düşünürlerden anayasa projeleri istemişler
ve bu isteği ciddiye alanların projelerini (bu arada Vatan Partisi'nin
iki defa sunulmuş anayasa projesini) hasıraltı etmeyi bilmişlerdi.
Devrimciler
de, olanları yakında gördükleri için, şu "zinde kuvvetlerin en zindesi"
görülen üniversite "görevli"lerinden, "resim çektirme, demeç verme" işgüzarlıklarından
başka bir şey çıkmayacağını bıyık altından gülerek seyretmişlerdi. Artık
ondan hayır beklemezlerdi.
Asker Zinde: Milli Birlik Komitesi
Milli Birlik
Komitesi: "Zinde Kuvvetlerin en zindesinden daha zinde" değil miydi? Öyleydi:
"Komite: genç, dinç, yurtsever, namuslu, memleket dertlerini
bilen ve bu dertleri ortadan kaldırmak için her türlü imkana sahip insanlardan
kurulmuştu." Ancak: "Komitecilerin çoğunda ise, zafer sarhoşluğunun ağdalı
sersemliği devam ediyordu. Koca bir iktidarı birkaç saat içerisinde devirebilen
bir güce sahip olanların, ayrıntısı çokça problemlerin halline medar olacak
ciddi bir planlama düzeni içine girmeyi kabullenecek manevi bir olgunluğa
kavuşamamış olmalarını belki tabii görmek lazımdı. Ama, aradan bir ay geçmiş,
bolca laf etmekten başka hiçbir işe başlanmamış, hatta yapılacak işlerin
ne envanteri, ne önceliği tesbit dahi edilmemişti."
Çünkü bütün
yetkiler bir kişiye verilmişti; Cemal Gürsel'e... "27 Mayıs sabahı, kendisi
büyük Kumandan olarak aranmış, getirilerek ihtilal hareketinin lideri ilan
edilmişti.
"Osmanlı tarihinde
Tanzimat'tan evvelki Padişahlara dahi verilmemiş sonsuz yetkilerle Devletin
başına getirilmişti: Silahlı Kuvvetler Başkumandanı, M.B.K. Başkanı. Başbakan
ve Devlet Başkanı idi."
Aşilin Topuğu: M.B.K.'nın Başı
"Milli Mücadelede,
Sakarya doğusuna çekilen Türk kuvvetlerine kumanda edecek sorumlu bir baş
arandığı zaman, Atatürk'ün Başkumandanlığı, Meclisin bu husustaki yetkilerini
alarak, o da 3 ay süreyle, elde edebilmek için nasıl mücadele ettiğini
hep bilirdik.
"Gürsel'inki
öyle değildi. Bir hamlede Türkiye'nin kuvvetli adamı olmuştu. Bu sonsuz
yetkileri kendisine veren mevkilerin elde edilişinde de alınterinin tek
damlası yoktu. Ona bu mevkileri, veren Milli Birlik Komitesi idi. O halde,
iktidar ve kudretin komitenin elinde olduğunu kabul etmek lazımdır. Aslında
tam kudretin kimde olduğu da pek belli değildi. Gürsel, 1 numaralı geçici
Anayasaya göre, komiteyi feshedemezdi. Ama, bu kadar çok ve bu derece önemli
yetkileri tek başına bir anda kullanacak bir adam her şeyi yapabilirdi."
(Nitekim 13 Kasım 1960'ta yapmıştır da.)
Lidersiz Devrim
"Bu durum istikbal için pek ümit vermiyordu. '38 kişiden meydana
gelmiş Komitenin başında otoriter, disiplin sağlayıcı, Türkiye sorunlarını
derinliğine kavramış, Devlet idaresinin özelliklerinde bilgi sahibi, aşırı
hareketleri gerektiğinde hizalamıya muktedir bir lider vardır' demiye kimsenin
dili varmıyordu. Komitenin başında iyi bir adam vardır. iyidir, şefkatlidir,
babacandır, merhametlidir, agadır' diyorlardı. Ama onu lider olarak pek
kabul eden yoktu.
"Bir gün Komiteye
gelmiş, o güne kadar kendisine verilen yetkiler sanki yetmiyormuş gibi
Komitecilerden şikayet etmiş, kendisinin yeniden ve açıkça Komitenin lideri
olarak ilan edilmesini istemişti. Genç üyelerden biri kalkmış:
"Paşam, sizi
babam kadar çok seviyorum ve hürmet ediyorum. Ancak liderlik başka şeydir
Allah vergisidir. O, böyle istemekle alınmaz. Ben liderlik vasıflarını
sizde göremiyorum, deyivermişti. Gürsel:
bsp; - Seni de çok
severim, doğru sözlü çocuksun, diye cevap vermiş ve o gün Gürsel'e bir
kahve dahi ısmarlanmamıştır." (s.6)
Aranan Lider Niteliği
Komite -bizde
pek çokları gibi- "başsız deve"ydi. Çünkü "baş"ın ne olduğunu bilmiyordu.
"Baş", herşeyden önce heybetli bir kelle değil, teorik düşünce ve pratik
davranıştı. Teorik düşünce, modern toplumda ancak sosyal sınıflar açısından
dünyayı kavrayıştı.
Komitecilerin
aradıkları öyle bir şey değil, "Türkiye'nin sorunları... Devlet idaresi..."
gibi yuvarlak, lastikli üstünlüklerdi. "Aşırı hareket" devrimciler için
neydi? Bilinmez. "Otorite", "disiplin" ise, işte koca, babacan ağa paşa...
Bir soyut ordu kavrayışı için ondan başarılı "disiplin otoritesi" mi bulunurdu?
Ondan sonra,
lidersiz, ne parti, ne devrim elbet olamaz. Ama lider kim olabilir? Bütün
dünyanın bildiği lider, en kritik anda, en güç işi üzerine alıp en başarıyla
beceren kişidir. Komiteye göre ise lider; anın da, işin de, başarının da
üstünde bir "Allah vergisi"ydi.
Allah vermemişse
lider de olamazdı. "Memleket sorunlarında", "devlet yönetiminde" kim kimi
nasıl sınavdan geçirebilirdi? Allah, "vergi"sini nazar boncuğu gibi insanların
alnı üstüne asmazdı ki... Bu koşullar altında lider C. Gürsel'den başkası
olamazdı. O oldu.
"Zinde kuvvetler"in
en zindesi, böylece ister istemez "başsız" kaldı. Bu bir kör raslantı değil,
zinde kuvvetlerin yapısı gereğiydi. Dertleri ortadan kaldırmak için her
türlü olanağa sahip bir güç vardı ama, aslında tam gücün kimde olduğu da
pek belli değildi...
Küçük-Burjuva Yapı
Neden? Çünkü,
her küçük-burjuva grıbu gibi, devrimciler de "38 tilki, hep bir kayanın
(genel vatanın) üstündeydiler; 38'inin de kuyruğu birbirine değmiyordu."
Her komiteci "genç, dinç, yurtsever"di. 20. yüzyılda halkı idare için,
halkın içine inmeyi de kararlaştırmışlardı.
Bunun için kendilerine,
işçi sınıfı açısından yollanmış iki "Açık Mektup" da vardı. Orada "Bütün
milleti prejüjesiz (önyargıya kapılmaksızın) çağıracak bir İkinci Kuvayimilliye
Partisi kurulmalıdır." (Açık Mektup I, S. 17) deniliyordu.
"Birinci Kuvayimilliyecilerin, acil savunma durumlarıyla geciktirip sonra
da unuttukları ilk Halkçılık Programını kitaptan hayata geçirmelidir...
Birinci Kuvayimilliye seferberliğinde olduğu gibi: yedisinden yetmişine,
çobanından mareşalına kadar, demir çarık, demir asa: Ucuz Devlet -Şuurlu
Ticaret- Toprak Reformu uğruna, İkinci Kuvayimilliye Seferberliğine çıkmalıyız.
Böyle bir çağırıya, bütün gençlik başta gelmek üzere bütün millet koşar"
deniliyordu...
Ne oldu? Gölgede
yazılıyor:
"Bir Milli Birlik
Partisinin kurulması... o geceki toplantıda... tasvip görmüştü. Karar çıkmıştı.
Ama, Komiteden ayrılıp halk arasına karışarak Partiyi kuracak tek adam
ortaya çıkmamıştı. "Hiç kimse, üzerinde taşıdığı iktidarın
1 /38'inden feragat edip ayrılarak parti kurma işine yanaşmıyordu. Çoğunun,
şu kurulacak partinin sağlıyacağı faydalara mis gibi aklı eriyordu.
"Fakat, her biri diğerinin gözünün içine bakıyordu. Bakıyordu ki karşısındaki
çekilip gitsin de, beher dışarı çıkandan arta kalacak 1/38 iktidarı aralarında
bölüşsünler. Daha ilk planda, düşüncelerde bu derece samimiyetsizlik ve
art fıkir taşınırsa, elbette ki, memleket hayrına feragatlı tertiplere
girişmek mümkün olmazdı." (s.8)
Samimiyet mi? Samimiyetsizlik mi?
Bunu yazan devrimci-Dündar
Seyhan'dır. Bu anlatılan "samimiyetsizlik" değil, tam tersine, küçük-burjuva
aydınının en "samimiyetliliği" , olduğu gibi görünüşüydü.
Onlar, içinden
geldikleri geniş kalabalık küçük-burjuva yığınlarımızın -esnaflarımızın,
köylülerimizin, aydınlarımızın- en aslına uygun. en "samimi" örnekleriydiler.
Herkes; "kendi"
dükkancığını, "kendi" tarlacığını, "kendi" maaşçığını düşünecekti. "Öteki"leri
"rakip" sayacaktı. "Vatan" elbet vardı. ama benim dükkanım, benim tarlam,
benim maaşım açısından görürdüm onu: "Özveri" mi? Tabii gerek. Dükkancığıma,
tarlacığıma, maaşçığıma dokunmama koşuluyla. "Rakip"lerimi atlatmam koşuluyla.
Küçük-burjuva açısından dünyaya bakıldıkça -esnaf da, köylü de, aydın da,
zinde kuvvetler" de- başka türlü düşünüp davranamazdı.
Asıl başka türlü
davranıldığı zaman "samimiyetsizlik" etmiş olurlardı. Muazzam halk yığınlarımızın
oluşturduklan mitolojik ulu deve, onun için daima bir tutam otla, en korkunç
hendeklerden atlatılıp boynunu kırıyordu.
Tefeci - Bezirgan Sinsiliği
O, bir tutam otu kim gösterirdi? Bizde, "Kaalu Bela!"dan beri
gösteren, tefeci-bezirganlıktı. Onlar bu işin eski ustası, kurduydular.
Onun için MBK'ne 1. Açık Mektup, "Siyasi Gerçeklerimiz" başlığı altında;
daha 27 Mayıs'ın 4. günü şunları yazdı:
"150 yıl, gericilik
üstte, Devrim altta güreşti. Meşrutiyetten sonra boğuşma bitmedi. Yalnız
bu yolda 50 yıldır Devrim ,üstte, gericilik altta güreşiyor... Gericiliğin
zaafı: Milletten kopmuş bir avuç azınlık oluşudur... Gericiliğin kuvveti:
korkunç derecede ulusal ve esnek oluşudur. Bizans. hatta Etiler çağından
beri topraklarımıza kök salmış bulunan derebeğilik ruhu, ne vakit zor gördüyse,
kırılmamak için eğilir, bekler. Gürsel gidip kumi kalınca, yeniden başkaldırır.
Tokadı yedi mi: siner, anasına söğsen tınmaz. Kuzu postuna bürünmüş eski
kurttur. Öyle suretihaktan görünmeyi bilir ki, kaleyi içinden fethetmek
için, gerekirse devrimciden aşırı devrimci kesilir. Bir yol da suyun başına
kesti mi, dizginleri eline geçirdi mi, dönekliğinin utanmazlığı idrakleri
çatlatır."
MBK'nin Elini Kolunu Bağlayış
Ne yazık ki,
Açık Mektup'la haber verilenler fazlasıyla ortaya çıktı. "Başsız deve"ye
daha o zaman hendeği atlatma manevralarının başladığını ise, gölgedeki
adam parti dolayısıyla açıklıyor:
"Bu partinin
kurulamayış sebeplerinden bir başkası da Halk Partisi'nin aksi istikametteki
gayretleridir. Komite üyelerinden bazıları Halk Partisi ileri gelenleriyle
sıkı fıkı temas halinde idiler. Bu ileri gelenler, meydanın boşluğundan
haklı olarak kendi partileri hesabına faydalanmak istiyorlardı... Komite
içinde Halk Partisi hesabına çalışanlar yeni bir Parti kurulmasına şiddetle
muhalefet etmişlerdir. Ve bu konu, 13 Kasım'a kadar temcit pilavı gibi
zaman zaman ortaya getirilmiş, birçok anlaşmazlıklardan bir başkasını teşkil
etmiye devam etmiştir." (s.8)
Buradaki Halk
Partisi kimdir? Zafer kazanılır kazanılmaz, "halkçı program"dan yalnız
"halk" sözünü alarak, Türkiye'nin Birinci Evren Savaşı'nda biti kanlanmış
modem burjuvaziyle antika tefeci-bezirgan sınıflarına (eşraf ve agaveta)
devletçiliğimizi destek yapan sosyal sınıf örgütüdür.
Yani, örgütlü
bir sosyal sınıf, daha 27 Mayıs doğarken, onun içine gizli ellerini, lamiselerini
sokmuştur. O varken başkalarına "şiddetle muhalefet" edecektir. Ta 14'leri
temizleyinceye değin.
"Sınıf " a Karşı, "Görevli" İkirciliği
0 yarışı kazandıktan
sonra, kündeye geldiklerini sezen devrimciler, 25 Ağustos akşamı Jandarma
Genel Komutanı Tuğgeneral Abdurrahman Doruk yönetiminde "Silahlı Kuvvetler
Genel Kurul" toplantısını yaptılar. Oturum sonunda 14'lerle temas yapmış
delege şöyle konuştu:
"Bugün, bir
subay olarak katılmakla benim de gurur duyduğum Silahlı Kuvvetler Birliği'nin
Türkiye'nin iktidarını re'sen kontrol etme durumuna gelmiş bulunduğunu
müşahade etmekle, memleketin yakın geleceği için hepimizin inandığı ve
sahibi bulunduğumuz fikirleri kuvveden fiile intikal ettirmek imkanına
yeniden kavuşmuş bulunuyoruz."
Bu, "zinde kuvvetler"in
ikinci büyük yanılsamasıydı. Geçmiş hayal kırıklıklarını göz önüne getirecek
kadar uyanıktı da. Açıkça uyarıyordu:
"Her defasında,
elinde silah ve iktidarı birlikte tutanların, kendilerine duydukları güveni
aşırı derecede büyük kıymetlendirmeleri yüzünden, gerekli ve normal tedbir
ve tertiplere girişmek lüzumunu ihmal etmiş olmaları, siyaset canbazlarına
meydanda istedikleri gibi hileli politika alım-satımları yapmak fırsatını
vermiştir. Memleketimiz bundan çok zararlı çıkmıştır.
"Bugün, elimizde iktidarı kontrol etme imkanımız vardır diye, şu altında
bulunduğumuz çatının cazip emniyetine sığınmakla yetinmenin yakın bir gelecekte
ne büyük gaflet olduğu açıkça anlaşılacaktır." (s.23)
Bu uyarının
yazıldığı gazete yazısının ortasında "Jandarma Genel Komutanı Abdurrahman
Doruk ve Jandarma Subay Okul Komutanı Albay Necati Ünsalan"ın fotoğrafları
var. Meyva, şişe, tabaklarla dolu sofranın ortasında iki komutan koyu renk
içki dolu bardaklarını dudaklarına götürmüşler...
"'Zinde kuvvetler",
bütün devletlular gibi, edinilmiş konforlu hayatlarına toz kondurmayacak
bir "ihtilal" tavşanını devlet arabasıyla tutmak istiyorlardı. Kendilerince
haklıydılar. İnsan olarak hiç kimse, daha kötü bir hayat için daha iyisini
feda etmek istemezdi.
Bu insancıl
eğilim,-sosyal sınıf durumunda ve bilincinde olmayan kişiler için en beklenmedik
psikolojilere kapı açar. Hele o kişilerin, en modern burjuva uzmanları
da olsalar, aslında küçük-burjuva oldukları gözönüne getirilsin, onların
birinci karakteri kararsızlıktan başka ne olabilir?
İkircilikten İkiliğe
İlk MBK'ni de,
son SKB'ni de çökerten hep aynı "kararsızlık" oldu:
"Ortada hazırlattırılmış
ve kabul edilmiş bir anayasanın mevcudiyetine rağmen, Türkiye'ye yakın
gelecekte verilecek siyasi statü hususunda hemen herkeste umumi bir tereddüdün
derin izlerini müşahade etmemiye imkan yoktu." (s.22)
Örnek: Talat
Turhan, 1965 yılında yazdığı aynı mektubun başında MBK'ne antipati, sonunda
14'lere sempati gösterir:
1- Antipati:
"Şu kadarını söylemek isterim ki; tabii senatörlük müessesesi bugün ne
kadar şimşekleri üstüne çekiyorsa, Milli Birlik Komitesi üyeliği de Silahlı
Kuvvetler içerisinde o kadar antipati ile karşılandı. Fakat o günün şartları
altında kimse ağzını açarak bu konuda konuşmıya cesaret edemedi." (s.17)
"Neden ben değilim
de o?" Her "zinde kuvvet"linin aklı bu açmaza düşmüştü. Bu, için için kaynamayı
DP ve CHP'nin eski kurtları koklayıp geçerler miydi? Zinde kuvveti orasından
yakalayıp kündeye getiren "köhne kuvvetler" kararsızlığı kaldırdılar mı?
"Bu müessesenin
(MBK'nin) Silahlı Kuvvetler mensupları için en haysiyet kırıcı tarafı,
vatanseverliğin inhisar altına alınmış olduğunu görmeleri olmuştur."
2- Sempati:
"13 Kasım 1960 sabahı uyandığımız zaman duyduklarımız (14'lerin sepetlenmesi)
sürpriz olmadı.
"Bu tasarruf
27 Mayısa gönül bağlamış olanları, 14 Komite üyesinden daha çok müteessir
etmişti... Bu kanaatte olanları (14)lerin adamı olarak nitelemek doğru
olmaz."
Kararsızlığın
egemen olduğu bir toplulukta, ne denli "zinde" olursa olsun, "külahını
kurtaran kaptandır" parolası yer eder. Bu parolanın küçük- burjuva dünyasında
uygulanışı, zafer zamanı kayırıcılık, bozgun zamanı paniktir.
Kapıkulu Yoldaşlığı: Kayırma
Kayırma orduda,temizleme
yapılırken görüldü:
"Başta Cemal
Gürsel olmak üzere bir kısım Komiteci toptan bir emeklilik tasarrufuna
taraftar gözükmemişlerdi. Bazı generallerin emir ve kumanda kademelerini
işgal etmelerinde fayda mühalaza etmişlerdi. Ancak bu faydanın ne olduğu
bir türlü ortaya konamamıştır. Cemat Gürsel ve bazı Komite üyeleri prensiplerin
sert ve insafsız niteliği karşısında yenilmişler ve bir kısım yakın gördüklerine
karşı vefa duygusu gösterişine girişmeyi, prensiplere bağlı kalmıya tercih
etmişlerdir. Bunlar meram anlamayınca (bu yol "prensipçiler" onlara taş
çıkartmışlar) Komitenin diğer bir kısım üyeleri de onlarla vefa yarışına
girişmiş. bu sefer, herkes vaktiyle kendisini medyun bulunduğu veya o günden
kendine yakın görüp de ileride müzaheretini temin edeceğini tasavvur ettiği
bir generalin eteğine yapışmakta ısrarla diretmişlerdir."
Böylece, "zinde
kuvvetler"in zindeliğinde "iş parmak hesabına bindirilmiş"tir. Generalden
"fayda mülahaza"sının "ne olduğu" ise; körkörüne parmağım gözünedir. Egemen
sınıf kendine en yakınları başta görmek ister.
Kolay Kapıkulu Paniği
Panik:1957 yılında
9 Subay tevkifedilince:
"9 Subay olayının
bizim teşkilata vurduğu darbe haylice ağır olmuştur. Daha tahkikat devam
ederken tevkif edilmiş bir arkadaşımızın ortada kalan beş çocuklu ailesine
gerekli ,maddi yardımı yapabilmek için çektiğimiz sıkıntıyı burada ayrıntılarıyla
belirtmek altından kalkılmaz bir ayıp olur... Yalnız bu olay ortaya koymuştu
ki; ihtilale karışmayı tekabül ,etmiş bir kısım arkadaşlar sadece kara
ortak olmaya gelmişlerdir. Bunlar için düstur: 'Devlet başa'dır. O zaman
kuzgunun leşlerine konması ihtimali bir kısım vatanseverleri (!) köstebek
gibi toprak altında saklanmaya zorlamıştı." (s.3)
Kayırna, küçük-burjuva
kararsızlığının bir ucuysa, öbür ucu paniktir: Sosyal sınıfa değil, kişiye
(ilkeye değil, çıkara) güvenme kural oldu mu, ilk çökenler ilkesiz çıkarcılar,
yani kayrılmışlar olacaktı.14'lerin temizlenmesi:
"İhtilal hareketini dar bir çerçeve içerisine itiyordu.
Niteliğine sadece bir iktidar darbesi özelliği veren yeni bir zihniyet
ile ele alamazlardı... Komitenin ilk günlerinden itibaren meydana vuran
fıkir ayrılıklarının gruplaştırdığı taraflar arasındaki mücadele, statükocuların
başarısıyla sonuçlanıyordu. Muhafazakar olanlar, reformcuları tasfıye ediyorlardı."
(s.15)
O zaman kayrılmışlardan
ne beklenirdi? Küçük-burjuvaca destek her an için kuvvetli görünmeyi bilene,
kararlıydı. Öyle oldu. Gölgedeki soruyor: "Kritik emir
ve kumanda yerlerine kendi elimizde yerleştirdiğimiz eski ihtitalciler,
neden Madanoğlu'nu destekliyerek yakın arkadaşlarının toparlanmasına derece
derece katılmışlardır?" (s.15)
Dört Tip Küçük-Burjuva
Küçük-burjuva
olduklarından, modern sosyal sınıf bilincine ermemiş olduklarından diyemiyor.
Yalnız her küçük-burjuva abasının altında yatan yiğitlerden birkaçını ardarda
diziyor: 1- "Olayın tertibinden evvelce haberdar olmayanlar
(Jandarma Okul Komutanı, Kur. Alb. Necati Ünsalan gibi) tam bir baskın
karşısında kalmışlar, neye uğradıklarını şaşırmışlar ve tamamen pasif hareket
etmişlerdir." (Bunlar sosyal sınıf savaşını ciddiye almayıp, zafer sarhoşluğundan
burnunun ucunu göremeyen küçük-burjuvalardır. Pozlarıyla bir sınıfı imana
getirdiklerini sanırlar.)
2- "Diğer bir
kısmı (rahmetli Talat Aydemir gibi) durumdan haberdar edilmişlerdir. Bunlar,
ne suretle olursa olsun Komitenin parçalanmasını ve mevcut statünün bozulmasını
ilerisi için, şahsi hesapları bakımından uygun görmüşlerdir." (Yani küçük-burjuva
kurnazlığı yüzünden burnunun ucunu görmeyen küçük-burjuvalardır. "Bugün
sana ise, yarın banadır" gerçeğine aldırmazlar.)
3,- "Bir kısmı
da (Faruk Güventürk gibi) iktidar sende de olsa, bende de olsa, hangimiz
vur dersek pestil çıkarmıya kalkar. Yaradılışı öyledir." (Bunlar: "Cehenneme
gider misin" diyene, maaşın kaç olduğunu soran "Ekmek Partisi"nden küçük-burjuvalardır.
Paye ver, babasını assın.) (s. 15)
4- "Bazıları
da (Nuri Hazer gibi) tertipçilerle yakın akrabalık dolayısıyla, kader birliği
içindedir." (Bunlar küçük aile çemberini bütün bir ülke ve dünya ile değişen
küçük-burjuvalardır. Viran olası hanede evlad'ü iyal var.) (s.15)
Komitenin Prestiji
Bu kararsız,
panikar ve nereye çekilse akar küçük-burjuvalar karşısında kimler var?
Onların hepsini
bir hizaya getirip başlarına hiyerarşice kendisine en uygun şefi getiren
finans-kapital zırhlı tefeci-bezirgan sosyal sınıfımız. O, gün görmüştür.
Sosyal sınıf açısında ikirciksizdir.
Öyle yüzeyde
kalmış zaferlere, bindiği dalı kesen kurnazlıklara, başka sınıfların hesabına
pestilciliğe, küçük aile kaygılarına metelik vermez. "Korkunç derecede
uysal ve esnek"tir. (Açık Mektup, s. 7)
Karşısındakilerin
kim olduklarını ve ne istediklerini iyi bilir. Birinci raundu Madanoğlu
ile atlatmışlardı. "Pek kısa zaman evvel, Madanoğlu'nun hepsine karşı kurmuş
olduğu komployu beraber geçiştirmişlerdi. Bir kader birliği içindeydiler."
(s.22)
Sanki bütün
komplo bir kişininmiş gibi, Madanoğlu, İsrailoğullarının günah tekesi gibi
ortada bırakıldı. Burjuvazi: "Öyle şuret'i haktan görünmeyi bilir
ki, kaleyi içinden fethetmek için, gerekirse inkılapçıdan fazla inkılapçı
kesilir." (İkinci Kuvayimilliyeciliğimiz, s. 7). Devrimci küçük-burjuvalar
içine soktuğu beşinci kolla çalışır.
"Diğer bir kısım ileri gelenler; Komitenin Türk
milletine dünya huzurunda vermiş olduğu sözün, Silahlı Kuvvetlerin prestiji
bakımından mutlak yerine getirilmesi gerektiğini savunuyor ve iktidarın
seçimler sonunda sivil idareye devredilmesinde ısrar ediyordu. Ancak bu
kategoriye dahil olanlardan hiçbiri Demokrat Partinin mirasçısı olmak istidadında
bulunan partilere asla rıza göstermiyordu. O günlerde kimsenin böyle bir
ihtimale bile tehammül ettiğine rastlanmıyordu... O halde, bunlar için,
açıkça itiraf etmemelerine rağmen, bir tek hal tarzını kabullenmek
kalıyordu ki o da, CHP'ne l961 Anayasası çerçevesinde iktidarı teslim etmek..."
(S.22) Yani, "komitenin prestiji" uğruna komiteyi yoketmek... Ve Türk ulusuna,
hiç bir "iş" yapmamak için, "intihar" anlamında bir "söz" vermek!
İkinci raund:
"karma ekonomi"ci "koalisyon hükümetleri"ne oynatılacaktı. "Koca bir iktidarı
birkaç saat içerisinde devirebilen bir güce sahip olanlar" oyunu farkedebilirler
mi?
"Piyasa"da "Tarafsız Uzman"
Bütün kurnazlıkları,
çıkarcılıkları, kapıkulluklarını gölgede seyreden, güneşte açıklayan adamın
en güçlü günlerde nelerin yapıldığını anlatması yeter. MBK yasama ve yürütme
yetkilerini eline almış. Ellerini yakan yetkilerden kurtulmak için iki
gerekçe ortaya atıyor: 1- "Hayatlarını istihkar edercesine
insan takatı üzerinde bir azim ile çatışan MBK... hizmetlerin görülmesinde
gecikmelere ve belki de aksaklıklara meydan vereceği..." için;
2- "İşlerin
teferruatını, hukuki cihetlerini, vesair ihtisasa müteallik hususlarını...
Tali Meclis Komisyonlarına" bırakmalı!
Ne haklı gerekçeler
değil mi:1) Teferruata boğulmamak, 2) Yorgunluktan ölmemek... için (hep
MBK`nin sayın üyelerini rahat ettirmek için)... kurulacak komisyonlar nasıl
şeylerdir?
"Her Bakanlıkla
alakalı olmak üzere ve beheri beşkişiden mürekkep birer tali komisyon kurulmalı.
Komisyonların personeli, Bakanlıkların, Üniversitenin ve sırasında piyasanın
tarafsızlık ve yeterlikle tanınmış şahısları teşkil etmelidir."
"Bu teklif o
geceki toplantıda tam bir tasvip görmüş ve sonra kısmen uygulanmıştır."
Bu denli sıcağı,
sıcağına "tam bir tasvip" görüşünden belli: Öneri bizim devrimcilere söyletilmiş
"tam bir burjuva" planıdır. Amerikanvari işadamları devleti kurulacaktır.
Piyasada "tarafsız" adam bulunduğuna inanılmaktadır: Ne işçi,
ne köylü içinde "tarafsız" adam aranmamaktadır! Oysa demokrasi, bu en fukaraya
bir şey getirmıe iddiasıyla icat edilmiştir. Zinde kuvvetlerin özledikleri
"köklü reformlar" bu fukara için olabilirdi. Yoksa "piyasa" DP çağından
yeterince yararlanıyordu. Devrime gerek yoktu.
Çok Halk Dostuydular
Acep "zinde"ler
fakir halk düşmanı mıydılar? Hayır. Bir kez hepsi "Subay oluncaya değin
yamasız pabuç giymemiş, sofrada lokmaları sayarak yiyen" (Cumhuriyet Röportajı:
Orhan Erkanlı) fakir halk çocuklarıydılar.
Sonradan değişebilirler.
Değişmemişlerdir. Özlenen reformları piyasa adamlarına hazırlatan gölgedeki
adamın kendisi bile, çıkmaza düşülünce halka inmekten başka çıkar yol göremediğini
SKB'nin 25 Ağustos kongresinde şöyle savundu:
"Silahlı Kuvvetler
Birliğinin, iktidarı devam ettirmek bakımından en büyük noksanı, halk içinde
kolunun bulunmayışıdır. Mahiyeti ne olursa olsun, ne derece büyük bir kuvvet
ifade ederse etsin, gücünü halktan almıyan ve halka yaslanmayan bir iktidarın
uzun müddet ayakta durmasına ve halkın kalkınmasını hedefliyen büyük reformların
uygulanmasında imkan ve ihtimal yoktur."
Halk içinde
finans-kapitalin "beşinci kolu', tefeci-bezirgan sermayedir. O kol işledikçe,
halka kim parmağını uzatabilir? O "beşinci kol"a karşı "gücünü halktan
almak" ne kadar güzel bir söz ise, en az o kadar yuvarlaktır. Somut olarak
nasıl "halkçı" değirmi laflar değil, onların gerçekliğimiz içinde uygulanışıdır.
İki Cami Arasında Binamazlar
Kim uygulayacak?
"Zinde"ler. Salt "zinde" olarak bunu yapabilirler miydi?
"Zindeler"den
Talat Turhan, bir yanda devrimin hiyerarşiye aykırılığını affetmez. Ötede
skolastik psikoloji üstadları gibi şöyle yazar:
"Komite üyeleriyle
Silahlı Kuvvetler mensupları aıasındaki münasebetlerden doğan ve müteakip
olaylara en çok tesir eder mahiyette gördüğüm aşağılık, kompleksini birkaç
satırla izaha çalıştım."
Nedir o "aşağılık
kompleksi"? Altlarin üstler önüne geçmesi. Küçük rütbelerde ezilenlerin
fırsat düşünce büyüklük taslamaları. Ordu gibi katı hiyerarşi düzeni içinde,
Genelkurmay Başkanına kadar her kişi psikolojisi, o kompleksle yaralı olmaktan
kurtulamaz.
27 Mayıs sonrasında görülen acıklı ve "olaylara en çok tesir
eden" şey, kişi gerekçeleri bakımından elbet odur. Ordu hiyerarşisinin
öbür zıt ama ayrılmaz kutbu aşağılık kompleksidir.
Daha geniş anlamıyla,
bütün küçük-burjuva geniş yığınlarının, bir avuç kurnaz büyük burjuva elinde
oyuncak olmalarını sağlayan odur. Muazzam köylü, esnaf, aydın, halk kalabalıklarını
birbirini tüketen zerreler halinde darmadağın eden odur. En sonunda demokrasinin
canına okuyan ruh durumu, bir bakıma hep o "aşağılık kompleksi"dir. Nitekim
T. Turhan da onu söylüyor:
"Aynı konuyu
Komite Halk olarak da etüd etmek gerek... Bunlardan sonra doğru yolu bulmak
mümkün olur. Fakat bu konu benim vüs'atim dışındadır. Bu kadarını yazmadan
geçemiyeceğim ki, bir kısım komite üyeleri, 27 Mayıs'tan sonra devekuşu
misali başlarını kuma sokarak herşeylerin gizleneceğini tahmin ettiler
ve bu tahmine uygun davranmakta bir sakınca görmediler."
Başka deyişle
Bay T.Turhan önce kendi "zinde" çevresine, sonra "halk" yığınlarına bakıyor.
Hepsinde aynı kıranın kompleksi gizli. Buna çare? "Vüs'atim dışında"! diyor.
Kendisine: Gel
kardeşim. Sınıflı toplumun kişi olarak her insanı az çok aşağılık kompleksiyle
hastadır. Burjuvalar da hastadırlar. Ama sosyal sınıf olarak davrandılar
mı; birbirlerini kıracaklarına sınıf bilinciyle birleşirler ve toplumda
kendilerine, halka karşı yardımcı güçler arar bulurlar.
Halk da, o sizin
tasavvur ettiğiniz gibi yuvarlak ve her tanesi aynı bir yumurta yığını
değildir. Halk içinde burjuvaziye karşı modern ve bilinçli olabilen bir
sosyal sınıf vardır: işçi sınıfı.
Eğer gerçekten
"halka" hizmet ve "büyük reform" götürülecekse, o işçi sınıfının manivelasına
sarılmaktan başka çıkar yol yoktur denilse, ne karşılık alınır?
T. Turhan kendisi
Şöyle diyor: "Hepsi boş. Benim ne ikna olmıya, ne de etmiye ihtiyacım var."
(s.17)
Sosyal Devrim ve Halkçılık
"Zinde kuvvetler"in
bütün trajedisi, T. Turhan'ın bu içten açıklamasında yatmaktadır. Bir yanda
"Vüs'atim yok" (kavrayamıyorum) der, ötede kavramak için insanların birbirlerini
insanca uyarmaları (ikna etmeleri) gerektiği söylenince, "ikna ne ederim,
ne olurum" afokonuyla tartışma Bütün kadim uygarlıklar gibi İslam dünyası
da çökerken, dogmalar üzerinde her türlü tartışmayı yasak etmiştir. Ona
"içtihat kapısı kapandı" denmiştir. Küçük-burjuvazi o antika uygarlıkların
yadigarı bir kalabalık olduğu için köylüsü, esnafı, aydını, zindesi, köhnesiyle
ancak dogmalara inanır.
Hayatsa durmaz,
akar, her an yeni gerçeklerin çözülmemiş sorunlarını önümüze yığar. Çağımız
antika uygarlıklar çerçevesini çatlatıp aşmıştır.
Toplumumuz bir
görünmez heyelanla denizin dibine gömülüp gidecek antika dağlardan değildir.
Dışarıdan gelecek bir tarihsel devrimle, başka bir yerde yeni bir uygarlıkla
hayatın devam etmesi de beklenemez.
Sosyal devrim
Batıda önce İngiltere'yi, sonra Fransa'yı, Kara Avrupası'nı... ve dünyayı
batmaksızın, tersine gittikçe daha yükselerek değiştirmiş ve değiştirmektedir.
Bütün sorun sosyal devrimciliği durdurtmak değildir. O geçmiştir.
En sunturlu
tutalak (muhafazakar) sınıflar bile, değişikliğe dikine karşı çıkılamayacağını
kavramışlardır.1760 İngiltere'sinde,1789 Fransa'sında krallıkların,1917
Rusya'sında çarlığın,1923 Türkiye'sinde padişahlığın, vb.. vb.. başına
gelenler, yalnız karşı koyanın ölümünü çabuklaştırıp zorla başını yediğini
anlatmış bulunuyor.
Menderes (ve
gerisindeki sınıf biraz daha esneklik gösterse, küçük- burjuva oy kalabalığına
aşırıca güvenmese asılır mıydı? Bütün sorun sosyal devrimi, söz yerindeyse
amortize etmektedir. Topluma en az yıkıntı getirecek yollarla gerçekleştirmektir.
Akıllı Kennedy
Güney Amerika'ya 2.000 milyar lira vererek, isyanların kanlılığını önlemeyi
düşünmüştü.
Akılsız Johnson
(gerisindeki finans-kapital gangsterliği), Kennedy'yi kurşunlatıyor. Bin
milyarın üçte biri para vermemek istiyor... Güney Amerika ülkelerine üç
misli masrafla Amerikan orduları çıkartılıyor. Vietnam'da yüzbinlerce insanı
kan içinde öldürmeyi "özgürlük" ve "demokrasi" gereği sayıyor.(*)
Bu sosyal devrimler
çağı açısından halka inme uygulanabilirdi.
(*) "Latin Amerika ülkelerinin sosyal ve ekonomik kalkınma planı için
Kennedy 200 milyar dolar sağlamayı tasarlamıştı. Birçok temsilci, Amerikan
yardımının bu bölgeye ekonomik gereksinimden çok siyasal amaçlarla yapıldığını
iddia etmişlerdir. Bunlara göre, Amerikan yardımı bu süre içinde, kararlaştırılanın
ancak üçte biri olmuştur." (Buenos Aires, A.A., 23 Ağustos 1966)
Partilerden Bir Parti mi?
Devrimcilerimiz,
halka inmeyi nasıl uyguladılar?
Zaman içinde
iki basamakta iki türlü denenmek istendi. Birincisi deneme oldu. 27 Mayıs
henüz balayını yaşıyordu:
"Memlekete geldiğim
günden beri, arkadaşlarımın çoğu zaman öğünlerini bir sandviç ile geçiştirerek
tehammül üstü bir çalışma ritmi içerisinde bulundukları için... sonunda
işlerin çıkmaza girmesinden kaçınılamazdı.
'Temmuz gecesi
(1960) yapılan toplantıda, ileri sürdüğüm tekliflerden bir başkası da bir
siyasi partinin kurulması lüzumu olmuştu.
"Demokrat Parti'nin
kapatılmasından sonra, bu Partiyi destekliyen veya Cumhuriyet Halk Partisi'nin
karşısında bulunan geniş halk kitlelerinin siyasi eğilimlerine yön verecek
ve bu küçük halk kitlelerinde siyasi şuur yaratıp memleket hayrına bir
mihrakta toplıyabilecek yeni bir siyasi teşkilatlanma kaçınılmaz zorunluluk
olarak ortada duruyordu." (s.8)
DP'ye oyunu
vermiş ya da CHP'yi yılan görmüş "geniş halk kütleleri"nin o yandan bu
yana aktarılması nasıl olacak? "Yön vermek" , "siyasi şuur yaratmak" gibi
edebi deyimler yetmez. "Yön" ne? "Siyasi şuur" hangisi? Devrimcilerin kendileri,
silahlılardan ötürü, şunu kaleme almaktan kendilerini alamıyorlar:
"Parti kurmanın
kaçınılmaz zorunluğunu, başka sebeplerde ortaya koyuyordu. İktidar
edenlerin halk içinde kendi gözü, kolu ve kulağı bulunmalıydı. Halka dayanmıyan
bir idarenin çürük temelli olacağı bilinen gerçeklerdendir. Silahlara dayanarak
devam ettirilmiye çalışılan iktidarların ya ömrü az olur veya Halkın devamlı
reaksiyonu yüzünden hizmeti kısır kalırdı." (s.8) Sözün doğrusu şuydu:
Silahsız olmazdı, yalnız silah zoruyla güzellik de olmazdı. Yalnız silahla
gelen, gene yalnız silahla giderdi. "Dörtyüz aslandan bu vatan kaldı bize
yadigar" şarkımızın ne dediğini bilmeliydik.
İlk Osmanlılar
aslandılar. Yalnız kılıç aslanı değil, devrim aslanı, tarihsel devrim aslanıydılar.
Yüzeyde kılıç parlıyordu, derinliklerde toprak yatıyordu. Kılıç yaldızıyla
toprak temeli arasında bütün bir antika zulüm sistemi bir anda temizleniyordu.
Osmanlının en
içten gelme meydan okuma çığlığı: "Bire Melum, şol Zalim!"di. "Zulüm" nedir?
"İnsanın insanı ezip sömürmesi." Osmanlı, kendi açısından, çağı çapında
o zulmü temizlemesiydi, kılıcın en iyisi göçebe çobanlardan çok zalim uygarlıklarda
keskindi. Ulus önüne DP Golyatını2
devirip yalın kılıç çıkan "ihtilalciler" onu yapabilecekler, insanın insanı
sömürmesini kendi açılarından olsun çağlarının çapında gerçekleştirebilecekler
miydi? Sorun parti kadar ve partiden önce buydu.
Yağmurdan Kaçış
Çağımızın zulme
karşı çapı atla deve değildir. "Mısır'daki sağır sultan" (Binbaşı Abdülnasır)
bile duymuştur. O sosyalizmdir. Yeryüzünden melun zalimi kaldırmanın adına
19. yüzyıldan beri sosyalizm denilmiştir.
Sosyalizmin
bilimi çoktan yapılmıştır. Ancak, bizim "aslanlar" işin bilimini derinleştirecek
ne olanaklara, ne zamana sahiptirler. Başkan yaptıkları Gürsel Paşa'ya:
"Türkiye'ye bir sosyalist parti gereklidir" dedirtebilmişlerdi. Kim yapacak
bunu? Belli değildi.
Sosyalizm dışarıdan,
gavur icadı bir makineydi. Bir "Avrupa malı" gibi ısmarlanacağa, gümrüklerimizden
geçebilirse "ithal" edileceğe benziyordu.
Sorun o an için
"konulmamış" demekti. Bunun üzerine partilerden bir parti kurmaya kalkışmak,
konulmamış bir sorunu çözmeye kalkışmaktı. Şöyle düşünüldü:
"Partinin kurulması serbest bırakıldığı takdirde, yine Halk Partisi ve
inkılap düşmanlığı istismar edilecek, çıkar düşkünleri kolaylıkla parti
üst kademelerini ele geçirecekler ve memleketteki siyasi ortam kısa zamanda
27 Mayıs evvelisi havaya bürünecekti.
"Buna mukabil, Milli Birlik Komitesinin dirijanlığı
altında kurulacak partiye, parti kurucusu ve idarecisi olarak dışarıdan
ve Komite içinden katılacaklar, memlekette şuurlu bir siyasi anlayış yaratmayı
hedef tutacaklar. Halk Partisiyle, inkilapların memlekette derinliğine
yerleşmesinde gayret ve fikir birliği halinde bulunacaklar, hissi ve çıkarcı
davranışların gelişmesine meydan vermiyeceklerdir." (s.8)
Doluya Tutuluş
MBK'nin Türkiye
güreşinde birinci raund parti yenilişi bu anlatılan biçimde gerçekleşti.
Amaç "şuurlu bir siyasi anlayış" ve "hissi ve çıkarcı davranışları" önleyiş
gibi alabildiğine parlak, ama yüzeyde kalıyordu. Herkesin kendi kuruntusuna
kalmıştı. İlkeler toplu iğne başıyla delinince sönmeye elverişli balon
sözcüklerdi.
MBK "içinden
ve dışından" kurucular, "Halk Partisiyle... gayret ve fikir birliği" yapacaklardır!...
Yaptılar. Askerler (içeriden), profesörler (dışarıdan) ile karışık CHP
"Uğri Abbas"ların katıldıkları traji-dramatik "esrarengiz" siyasi toplantılar
"alameleinnas-saklı" tutuldu.
Sonuç? CHP kurtları, MBK kuzularını (ya da zinde yavru-aslancıkları)
kemiriverdi. Çünkü, eski kurt CHP ile "gayret ve fikir birliği", finans-
kapital "devletçiliği" ile "sosyalizm" kurmak demekti. Öyle bir girişkinlik,
değil perde ardında ellerini oğuşturan hinoğluhin tefeci- bezirganları,
en toy köylüyü bile kandıramayacak biçimdeydi.
Bu, MBK'nin
CHP'ye ve gizli ajanlara peşin peşin "kayıtsız şartsız" teslim olması demekti.
Eğer gerçekten "halk" kurtarılacaktıysa, halkın içine "kol-göz-kulak" salmak
yetmezdi. Bunu DP herkesten güzel yapmıştı. Halka,19. yüzyıl biçimi "göz
kulak olmak",14. yüzyıl biçimi halk sürülerine çoban kesilme çağları geçmişti.
Halkın içine
inmek, yalnız halk için, halkla birlikte yönetmek değil, büyük Amerikalının
dediği gibi, "halkça yönelilmek" demekti. Aksi yanda her yöneliş önce yönsüzlük,
ardından başarısızlık getirirdi.
Öyle oldu. geç
ve güç anlaşıldı.
"O günlerde,
hesapsız kitapsız olarak söylenildiği gibi 3 veya 6 ay içerisinde yapılacak
yeni bir Anayasa ile iktidar devredilecekse, Cumhuriyet Halk Partisi, karşısındaki
siyasi rakipsizlik yüzünden hükmen galip ilan edilecek demekti." (s.8)
CHP "hükmen
galip" çıkınca, silahlı zindeler küplere bindi. Ne demekti? Onlar yaradana
sığınıp kelleyi koltuğa alsınlar, kendilerine boyuna: "Sakın ha! Kıpırdamayın,
karışmam!" diyenler, şimdi oynamaksızın parsayı toplasınlar? Bu ne işti?
Devrimi silahsız
"zinde kuvvetler" (üniversite) ile, silahlı "zinde kuvvetler" (ordu) yapmıştı.
Elsiz, dilsiz, belsiz kara halka da "hayırhah tarafsızlık" (iyilikçi karışmazlık)
yoluyla tutmuştu. Gökten kara toprağımıza rahmet damlası bekleniyordu.
"Piyasadan tarafsız
yetkililer"le perçinlenen devrim devleti, uzmanlık aşkına, sanki kendi
kendisini baltalama yanşına girdi.
Binilen Dalı Kesiş
Üniversite cezalandırıldı.
Yaşın yanında asıl kuruları yakan 147'ler temizliği yapıldı. Üniversite
gençliğine doğrudan doğruya vurmak olmazdı. Gençliğin hareket simgesi olan
dümdüz ve geniş Beyazıt Meydanı "Hüıriyet Meydanı" adı altında yangın yerine
çevrildi.
Ortalık sütliman
kesilinceye kadar koca meydan, her toplantıyı yasaklayan volkan ağzından
beterdi. Toplantı yapmak şöyle dursun, tek adım atılmaz korkunç kerbela
çölüne döndürüldü...
Ordu cezalandırıldı.
"Mahrut" dediler, dengeye getirmek dediler, gölgedekilerin yukanda anlattıkları
tipte bir kayırma sistemiyle: "Sen misin 27 Mayıs'a karşı silah çekmeyen?
Al!" kabilinden, vur abalıya gitti.
Daha 27 Mayıs günü, en zinde silahlılara: "Siz kısımlarınıza
dönün. Lazım olursanız ben sizi çağırırım" denmişti.
Daha MBK kurulurken
"tersine arınım" (istifa) yapılmıştı. Gölgedeki adam gibi kafası işleyenlere:
"İhtilal günü memleket dışında bulunma gerekçesi gösterilmişti." (s.8)
Oysa onlar, devrimcilerin kendi ikrarları ile yenilgiye uğranılırsa, Washington
ve Londra'da yardım bulmak üzere gönderilmişlerdi. "Ancak,
o gün, Ankara'da ve İstanbul'da fiilen harekete katılmış ve altı yıl ihtilale
hizmet etmiş arkadaşlarımızın (Nejat Kumaçoğlu, Turan Okan, Faruk Ateşdağlı,
Nuri Hazer) hangi prensibe uyularak saf dışı bırakıldıklarının izahını,
bugüne kadar ben kimseden duymadım.. 27 Mayıs'ta, memleketin çeşitli köşelerinde
vazife gören ve bulundukları yerlerde ihtilale ilk andan itibaren destek
ve kilit taşı haline gelen eski arkadaşlarımızı da (Necati Ünsalan, Şükrü
İlkin, Faruk Güventürk, Naci Asutay, Necmi Berk, Rıza Akaydın) pek hatırlayan
olmamıştır..." Onların yerine: "Sonradan Komite içinde görülmeleriyle etrafta
reaksiyon uyandıran birkaç kişinin Komiteye alınması, pekala sağlanabilmiştir."
Yanlış Değil Sosyal Determinizm
Bu basit bir
"yanlış" mıydı? Kişiler açısından yanlış, sosyal sınıflar bakımından bal
gibi belirli bir yönelişti. Daha ilk adımda, bir taşla iki kuş vurulmuştu:
1- İlk beklenen,
içten devrimciler safında o "reaksiyon"u yaratmak, devrimcileri birbirine
düşürmekti.
2- İkinci beklenen
sonuç, daha uzun vadeli komplolar kurmaya elverecekti...
Sayın Dündar
Seyhan bu keşmekeşi devrim için "doğal" bir şey sayıyor: "Aslına bakarsanız,"
diyor, "bize, o günkü tutum ihtilalin doğal bir sonucudur. Kimsenin kimseye
darılmaya hakkı yoktur." Hayır, "devrim"in değil, "sosyal determinizm"in
işiydi bu.
Devrimciler
arasında sosyal sınıf açısından bir mihenk taşı bulunmuyordu. "Ancak ihtilalde
ciddi ve fiili rol oynamış ve hatırı sayılır eski arkadaşlarımızdan biri",
yani iyi kötü en sonunda bir küçük-burjuvaca kişi açısından yakıştırma
bir kayırı yapılmıştı.
Her gün her
yerde, en gericisiden en ilerici geçinenimize kadar bütün akım, yayın,
parti, dernek vb. çevrelerimiz, o küçük-burjuvaca kendini beğenmiş
keskin sirkeliğin tortu batağı içinde bocalamaktadır.
Bir sosyal sınıf önderliğini
beceren finans-kapital azınlığı ise, 30 milyon insanı hep o zayıf yerinden
vurup çil yavrusuna çevirmekte, bir taşla hep iki kuş vurmakta, en
sonunda üstün gelebilmektedir. Bu, hepimizin ulusal felaketinin bile
bile ladesidir.
Eyyam Efendiliği Felsefesi
O zaman ne oluyor? 7 bin
yıldır insanlığın geçirdiği bütün denemeleriyle sosyal ve tarihsel bilim
bir yana, küçük-burjuva "akl'ı selim"i (sağduyusu) öbür yana geçiyor.
Nasıl her mahallenin eskicisi,
dünyanın en iyi ayakkabıcısı geçinirse, tıpkı öyle, her kulaktan
kapma fikir ezbercisi, en ufak çıraklık süresi geçirmeksizin, sürüm
buldukça, o fikrin seyyar satıcılığını yapıyor. Dahi "üstad`ı azam"ı,
eşsiz örneksiz kurnazlıkta dehri "kutbül-aktap"ı kesiliyor.
Bir dergi mi çıkarılıyor?
O alanda en koftici "uzmanlar"ı çevresinde pinekletip, hepsinden
üstün görünmenin reklamı değer ölçüsü yapılıyor. Bir parti mi kuruluyor?
O alanda en kapıkulu ruhlu "uslulara" tekkesinde "hu!" çektirip hepsine
emredici efendi çalımını satmanın kerameti, tarikat disiplini sayılıyor.
Bir harekete, hatta devrime
mi girişiliyor? O alanda en tabansız sünepe "Fırsat düşkünleri"ni,
kulaklarından tutup süprüntülükten devlet kuşluğuna çıkartmanın verdiği
yalancı emniyet "hikmet'i hükümet" biliniyor vb.
Bütün bu yakıştırmalar iyidir.
"Zamana" uygundur. Kişilere başarı, alkış, ün sağlar, Egemen sosyal
sınıf, en geniş ve uzağı gören sezişlidir. Dünyanın ileri ülkelerinde
yüz yıl önce yaşanmış olaylar geri ülkede deneniyordur.
Kurtların planlıca çizdiği
sınırlar içinde kalındıkça, oyunun tadına doyum olmaz. Küçük-burjuva kahramanlarının
kolay zaferlerinin şerefine en tumturaklı "tak'ı zaferler" törenler,
şölenler az gelir...
Bir iş yapmaya sıra gelince,
"kritik anda", bakarsınız, en vurdumduymaz gibi duran sosyal sınıf "saf
harp nizamına", savaş düzenine girivermiştir. "Veto!" der.
En keskin devrimciler bu
küstahça meydan okuyuşa kızmaktan önce şaşakalırlar. Oysa, sosyal
sınıf, koftici uzmanlarıyla, tarikat disiplini kapıkulu uslu akıllılanyla,
fırsat düşkünü süprüntü kabadayılarıyla... çoktan, suyun başını kesmiştir.
Sorun zaman kazanmak ve fikirleri çorbaya çevirmekti. O da olmuştur.
Geriye olgun meyvayı dalından düşürmek kalmıştır.
Gene Külahını Kurtaran Kaptandır
"Diğer taraftan, iktidarı
bir an evvel bırakarak, sırtlarının çekemiyeceği ağır bir sorumluluktan
kurtulmayı, şahısları için tek emniyet garantisi olarak görüp kabullenenler,
art düşüncelerini ne kadar saklamaya çalışırlarsa çalışsınlar, o günterde
bile davranışlarıyla maksatlarını belli ediyorlardı.
"Bunlar da ihtilalci sayılıyordu.
Hayatlarında hayallerine bile getirmedikleri en büyük mertebeye bir anda
erişivermişlerdi. İtibarları binbeşyüzdü. İstikballeri nasıl olsa herhangi
bir şekil uydurularak teminat altına alınacaktı. İsimleri tarihe geçmişti.
Bütün bu imkanlar hemen elde iken, şimdi reformdu, memleketti, falan filan
tutturup, ellerindeki nimeti yitirmiye kalkmakta mana var mıydı? Bu derecesi,
biraz değil, fazlaca safdilik olurdu!... Elbette ki, 'eldeki bir kuş, daldaki
iki kuştan daha iyi' idi." (s.7)
Görüyoruz. Pişkin
tefeci-bezirgan karması finans-kapital için, fazla zahmete bile katlanmak
yok. Devrimciler içine biraz küçük-burjuva molozunu serpiştir. Dışarıdan,
içeriden iki üç blöf havafışeği pırlat. Molozlar kendiliğinden çözülürler,
temele gedik açılır. Alttan kışkırtmasan bile, kendi atalet hassası, adalet
gussası ile moloz duvarı yıkacaktır.
Niye uğraşacaksın?
Bırak birbirlerini yesinler, kendileri yıkılsın. Yıkılıncaya dek, gereken
bütün manevraları o molozlar sayesinde rahatça yapabilirsin.
Onun için, orduyu
"tasfiye" (temizleme) işi, devrimi yaptığı için silahlı kuvvetleri "tecziye"
(cezalandırma) haline soysuzlaştırılıverdi. Aktif tasfıyeci açıklıyor:
"İtiraf etmek yerinde olur ki, bu tasfıye hareketinde emekli olacakları
tesbit edebilmek için, hemen kolaylıkla ele alınabilecek sağlam ve objektif
esaslar ortada mevcut değildi... Uygulama, meseleye bu ana düşünce açısından
bakılarak yapıldığı için, orduda kalanların emekliye ayrılanlardan daha
değerli olduğunu ve dışarıya çıkarılanların vasıfsız oldukları için emekli
edildiğini kimse iddia edemez... Ortaya koyduğumuz ilk prensip, emekli
edilecek arkadaşlara içeride kalanlardan daha çok maddi garanti sağlamak
olmuştur." (s.10)
Devrimle Halkın Arasını Açış
Böylece ordu
temizliği de, iki yüzü kesen bir kılıç oldu, bir yüzü, ordu değerlerini
kesti, öbür yüzü, ordu dışı bırakılanlara sus payını andırır bol ikramiyeler
verdi. Aydın işsizliğinin kıran yaptığı bir ülkede, işsiz emeklilere iş
bulmak için, işsizler arttırıldı.
Hiç yoktan, şirketlerde, şurada burada, "sivil savunma" gibi,
fınans- kapitalistleri bıyık altından güldüren ve halkı askerlere karşı
olmaya kışkırtan bahaneler yaratıldı. Silahlı kuvvetler zaafa ve birbirine
düşürüldü. Halk, silahlı kuvvetlere güveninde ikirciliğe sokuldu. Bir taşla
oynanan kaç türlü oyundu bu?
Halk cezalandınldı.
Halkın 27 Mayıs bahanesiyle uğradığı suçlama ve cezaların hepsini saymak
için ayrı bir cilt yazılabilir. Bin tanesi içinden, hala yara gibi işletilen
bir tanesini hatırlamak yeter; tasarruf bonosu!
Sen misin ey
halk kalabalığı, 27 Mayıs'ın karşısına çıkıp, kapitalistlerin uğruna kanını
dökmeyen ve tarafsız iyi dilekle alkış tutan? Al sana, her yıl %20 pahalılıkla
kesilen rızkından, sermaye için bir %10 tasarruf kısıntısı daha.
Korkma, kesilen
para gene senin, her yıl para fiyat alçalması ve 100 kuruşluk bonoyu 25
kuruşa elinden çıkarışın birkaç bono milyoneri yaratacaktır. Bekle, gelmez
ayın son çarşambasında, devlet baba bono milyonerlerinin avuçlarına senin
tasarrufunu trink parayla ödeyecektir...
Devrimci "Maruf Bey!"
Üniversiteye
(ve meydana) ccza, silahlı kuvvetlere ceza, derdimend halka ceza... 27
Mayıs, çıktığı ringte kafasını gözünü yumruklayarak kendi kendisini diskalifiye
eden boksöre dönmüştü. Gazete sütununda "Maruf Bey"in karikatürüne herkes
gülmüştür.
Maruıf Bey kasasını
kurcalayan hırsızı görünce, süpürge sopasını kaldırır, hırsızı suçüstü
yakalayıp dövmeye gider. Enseyi ele verdiğini gören hırsız, büyük bir bilgin
edasıyla parmağını kaldırıp Maruf Bey'e şu dersi verir:
nbsp; "Yoo! Süpürge
sopası hırsızı dövmek için kullanılmaz, yerleri süpürmek için kullanılır"
der.
Bu çok "makul"
sözü dikkatle dinleyen Maruf Bey: "Ya! Öyle ise peki!" kabilinden, hırsızı
bırakır ve başlar süpürge sopasıyla yerleri süpürmeye!
Maruf Bey'in
başına gelen, 27 Mayıs'ın başına gelmiştir. Finans- kapital hırsızını Türk
ulusunun kasasını soyarken suçüstü yakalamıştır. Silahlı kuvvetleri kaldırıp
tam hırsızı temizleyecekken, yavuz hırsız ev sahibini şaşırtmıştır. Hırsızlık
oyununu hırsızın kurallarıyla oynamaya oturtmuştur.
Zinde kuvvetler,
finans-kapital hırsızını değil, orduyu, üniversiteyi ve halkı cezalandırma
yolunu tutmuştur. Benzetili akıllıca, bilgince, uzmanca laflarla yolundan
çevrilmiştir.
Bindiği bütün
dalları kesmeye doğru "siyaset cambazları" adını verdikleri tarafından
itilip gitmiştir. Finans-kapital hırsızına sermaye hazırlamak üzere halka
tasarruf bonosuna kesmiştir.
Onu bu çıkmaza
sürükleyen "akıl hocaları", ulusun ve kendi kendisinin gözünden düşürdüğü
devrimcilere karşı bu kez serinkanlıca dönmüştür. "Mağdur" ilan ettiği
üniversite hocalarını, Eminsu'ları, hayal kırklığına uğramış halkı, tek
savunucu "sosyal adalet" kahramanı pozuna girmiştir.
Devrimi Gömme Törenciliği
Doğuda 7 bin
yıldır yapıldığı gibi, Türkiye'de de her devrimciyi bekleyen sonuç 27 Mayıs'ı
da bulmuştur. Devrimciliği göklere çıkarılan 27 Mayıs, muazzam bir şanlı
türbenin şeref kubbesi altına gömülmüştür.
Mumyalanmış,
kutsallaştırılmış, ritmik törenler, şölenler, patetik söylevler ortasında
yerden ayakları kesilip göklere çıkarılmıştır. Devrimci tanrılar arasında
istenilen hayırı ve şerri kendisine yakıştırabildiğimiz bir insanüstü sade
suya tapınç konusu tanrıcık heykeli olarak dondurulmuştur.
Bu sonuca dayanamayan
devrimci silahlı kuvvetler, atı alan Üsküdarı geçtikten sonra, "Madanoğlu'nun
hepsine karşı kurmuş olduğu komployu beraber geçiştirince" yeniden deprendiler!
Şimdi, "birbirlerine
ihtiyaçları vardı. İçinde bulundukları teşkilata bu sebeplerle lüzum görüyorlardı.
lşte bu maksatlarının tahakkuku için faatiyet halindeydiler. Bu teşkilat,
değişik fıkir taşıyan mensuplarının gayelerini önleme yönünde ortaya çıkacak
her türlü ihtimale karşı elde bulundurulmaktaydı." (s.22)
Bu satırlar
iki alçakgönüllü itirafı saklıyor:
1- Zinde silahlılar
"değişik fikir"lerle bölünmüştürler. "Hazer ve diğer arkadaşlarla ayrı
ayrı bir arada yaptığımız görüşmeler sonunda müşterek bir görüşün teşekkül
etmediği ve etmesine de imkan olmadığı açıkça anlaşılıyordu."
2- Artık saldırı
durmuştur. En tasalı nefs koruma kaygısıyla savunma derdindedirler. Şimdi,
ilericilikle gericiliğin rolleri tersine dönmüştür. Devrim yerine korku
egemendir.
İlericiler de,
gericiler de korkunun paniğe dönmemesine çalışıyorlardı. Çünkü panik, baldırı
çıplak başıbozukların değil, silahlı kuvvetlerin kargaşalığı olurdu.
Bu ise, herkesten
önce gericilerin işine gelmezdi. Bir umutsuzluk anında, eli silahlılar,
boyunlarını büküp intihar etmektense, statükoyu bir daha düzelmemecesine
bozmaya götürebilirlerdi. Durum aşırı kritikti.
Korkuyu amortize
etmenin tek yolu, cesaret gösterili bir çerçeve içine sokulup istenilen
yönde alıştıra alıştıra güdülmekti.
Onun için, devlet
içinde devlet -hem de silahsız devlet içinde silahlı bir devlet- biçimlendirildi.
Herkesin gözü önünde körkörüne parmağım gözüne ve gizli bir "Silahlı Kuvvetler
Birliği" kurulmasına göz yumuldu.
Bu "körebe"
oyununa en elverişli ebe İsmet İnönü'den başkası olamazdı. Devrimcilere
deli gömleğini yalnız o giydirebilirdi. İkinci raund (körebe oyunu) bu
koşullar içinde başladı.
Devrim mi? Hiyerarşi mi?
Can kaygısından
ve korku savunmasından başka ortak yanları kalmayan devrimcilerin kurabildikleri
bir örgüt nasıl olurdu? Her yiğidin kendi yoğurt yiyişine göre... Yiğitlerimiz
silahlı kuvvetlerdi. Onların yoğurt yiyişleri hiyerarşiye uygun olabilirdi.
Devrimciler,
sonradan, bozgunun değerlendirmesini yaparlarken bütün felaketlerin hep
hiyerarşiye aykırı davranmaktan ileri geldiğine inanıyorlardı. Bunu bize
en çıplacık anlatan, Talat Turan'ın olaylara nesnel tanık diye gösterilen
ünlü mektubudur. Orada şöyle dertli dertli yazılır:
"Silahlı Kuvvetlerin,
mazisini asırlardan alan bir örf an'ane ve anlayışı vardı. Bu anlayış içinde
hiyerarşinin rolü ve önemi münakaşa götürmiyecek kadar büyüktür. Komite
üyeleri bu hakikati inkar eder göründüler, hal ve hareketlerini Ordu ve
örf ve an'anesine tezat teşkil edecek şekilde ayarladılar... Şahsen ben,
27 Mayısta İskenderun'da idim. 27 Mayıstan itibaren 10 gün 250 metre mesafede
bulunan eşim ve çocuğumu görmediğim gibi, telefonla konuşacak zaman dahi
bulamadım. Böyle bir ruhla ve imanla 27 Mayısa hizmete çalışıyordum. Tesadüf
27 Mayıstan sonra ilk gördüğüm Komite üyesi yüzbaşı rütbesindeydi. Ve tümen
komutanı olan generali arkasında yürütüyordu. Bu davranışlar her yerde
böyle idi. Bu hal, Silahlı Kuvvetler mensupları için ağır bir darbe olmuştu.
çünkü bu ordu mensupları, yüzbaşı arkasında general görmiye tahammül edemiyecek
kadar ASKER'di." (s.17) ,
Acep, İskenderun'da
yüzbaşı, generalin ardında yürüseydi,14'ler daha mı erken, daha mı geç
temizlenirlerdi? İlk devrim günü general Gürsel ihtilalcilere "kısımlarınıza
dönün" deyince Paşa sözü dinlenseydi, DP daha mı çabuk, daha mı yavaş AP'ye
dönerdi?
Mısır'da Abdülnasır
bir "binbaşı"ydı. Önce baş önde giden generalini, sonra arkasına aldığı
için Mısır daha mutlu mu oldu, mutsuz mu? Bizde binbaşı Orhan Erkanlı,
tank tümenini ardına takmakla mı, yoksa generalinin ardına takılmakla mı
İstanbul'u 1 saatte ele geçirir ve 27 Mayıs'ı zincirinden boşandırırdı?...
Ankara'da bir
yüzbaşı, generallerin yattıkları tavanı makineli tüfekle taradığı zaman,
telaşla aşağıya inip: "Ben de sizdenim" diyen generali önüne katıp jiple
Harb Okulu'na göndermekle hiyararşiye uydu mu, uymadı mı?
Bütün bu ve
benzeri sorular tarih boyunca uzar giderler ve hiç değilse "münakaşa götürür'
şeylerdir.
Silahlı zindelerimizin
başlıca yöntemleri, en tartışılabilir konuları "tartışma götürmeyecek kadar
büyük" sayıp "resmi tazim"e geçmeleridir.
"Çağdaş uygarlık"
uğruna kelle uçururuz. Batılıların bütün "çağdaş uygarlık" güçleri, insan
düşüncesi derecesinde yüce işleyiş önünde hiçbir konuyu eleştirisiz bırakmayışlarından
ileri gelir.
İlke Disiplin mi, Otomatik Birlik mi?
Bizim on gün
eşiyle telefonda konuşmaya zaman bulamayacak kadar devrimci silahlı zinde
T. Turan'larımız, "mazisini asırlardan alan örf ve an'ane" uğruna 27 Mayıs'ı
gözlerinden çıkarırlar.
İnsanlar, ancak
yaşamın canlı gerçekleri üzerinden tartışarak daha doğruya gidebilirler.
Tartışılması yasak "dogma"lar, doğruda buluşmanın yerine, eğriyi büsbütün
çatallaştırarak kısır çekişmeleri azdırır:
Onun için silahlı
zindelerimiz, kutsal dogmatizm yöntemlerine kurban gittiler, fıkir ayrılığına
düştüler. Fikir ayrılıklarının en belirli belgesi bizde öteden beri "birlik"
etiketi olur.
Meşrutiyet çağımızın
can düşmanı ikiz kardeş partileri vardı. Birisi "İttihat", öteki "İtilaf'
adını almıştı. Anlatınca ikisi de aynıydı. "İttihat" birleşme, "İtilaf'
uzlaşma demekti. İkisi de "birlik" demekti.
Birbirlerini
yediler, memleketi dağıtıp, imparatorluğu çökertmekte yarış ettiler. Çünkü
"birlik" madalyasının içyüzü ilke ayrılığıydı.
Milli Birlik
Komitesi de Türkiye'de 27 Mayıs öncesi halkçı-demokrat kısır horoz dövüşlerinin
milleti kardeş kavgasına götürmemesi için silaha sarıldığını ilan ederken
adını "birlik" sözcüğüne bağlamıştı.
Şimdi, finans-kapitalle
zinde kuvvetler arasında beliren güreşin ikinci raundu, aynı "birlik" sözcüğünü
takındı: Silahlı Kuvvetler Birliği!
Körükörüne Birliğin Sosyal Kökü
Fikir ayrılığını
örten bir birlik nedir? Otomatizmdir. İstediğin kadar ayrı fikir taşı,
"haydi!" dendi mi, hizaya gelip uygun adım atacaksın... Bu bilinçli birlik
değil, "körükörüne itaat" otomatizmidir.
Fikirleri birbirini
tutmayanlar için de "körükörüne itaat"tan başka "birlik" biçimi olamaz.
Silahlı zinde kuvvetlerimiz, yaratılışları gereği fikir ayrılıklarını öyle
bir otomatik birliğe bağladılar...
Kim "haydi!"
diyecek?.. Otomatikman hiyerarşinin başında bulunan şef.
En modern örgütlerin
de liderleri bulunur. Lider, fikir ve ilke birliğinde olanların ayrıntılarını
bağdaştıran fikir ve ilkenin en seçkin temsilcisidir.
Otomatik itaatte
fikir ve ilkece apayrı kişilerin yalnız davranış birliğini rütbe gelenek-göreneğiyle
sağlayan baştır. SKB ancak öyle "körükörüne itaat" başı isterdi.
"Teşkilatın
iktidara bizzat elkoyma taraftarı olanları içinde (ki bunlar müfrit ihtilalcilerdi),
Ordu hiyerarşik nizamı dışında münferit ve müstakil bir grup olarak olaylara
müdahale fikrinde olan tek kişiye ve Silahlı Kuvvetlerin birlik, beraberlik
ve bütünlüğünün Türkiye'nin geleceğine tek teminat olduğuna inanmıyan kısır
düşünceli tek subaya rastlamak mümkün değildi. Böyle düşünenler mutlak
Başkumandanın emrinde bulunmanın, emir ve kumanda müessiriyetinin bozulmamasının
şiddetle taraftarı görünüyorlardı." (s.22)
Bu neden böyleydi?
Tek şeyden; harekete katılanların sosyal yapılarından. Bir sosyal sınıf
olmayıp bir küçük-burjuva zümresi olmalarından. Bu sosyal determinizm,
sonradan "ikinci raund" sırası değil, daha "birinci raund" başlarken her
davranışa damgasını vurmuştu.
Yapılanları
biraz düşünmeye zaman bulabilenler, her ne pahasına olursa olsun "birlik
ve beraberlik" parolasına yapışmaktan başka kurtuluş yolu görememişlerdi:
"Ortada henüz
belli fıkirler ve bu fıkirlere göre ayrılmış grupmanlar bulunmamasına rağmen,
yakın bir gelecekte hizipler kurmaya aday olan arkadaşlar arasında birlik
ve beraberliğin sağlanmasını üzerimize düşen en belli başı memleket hizmeti
kabul etmiştik." (s.7)
Birbirine Düşmenin Sosyal Nedeni
Hepsi en az
birer kurmay eğitim ve öğretimi geçirmiş, zinde silahların yalnızca "bilgisiz"
ya da "eğitimsiz" olmalarından mı? Hayır.
Burada ne bilgisizlik, ne budalalık rol oynamadı. Sayın Talat
Turhan, 27 Mayıs önündeki "kurnaz" politikacıları şöyle değerlendirdi:
"Onların görüş
zaviyesi ve siyasi kanaati; mensup oldukları siyasi teşekküle göre ayarlanmaktadır
çünkü.. Bu düşünceye istisnalar katılabilir ama. İstisna kaideyi bozar
mı? O halde, 360 dereceyi 6 partiye bölersek, her partiye 60 derecelik
görüş açısı kalıyor demektir. Partizanlar 360- 60=300 derecelik bir körlük
içinde kalıyorlar demektir. Parti disiplini emrediyor da ondan..."
Silahlı zinde
güçler 360 dereceyi birden görme becerisini kendilerinde buluyorlardı.
Bilgi ve görgü gibi korkaklık ve yiğitlik de sosyal olaylarda ikinci, beşinçi
rolü oynar. Silahlı zindelerimizin belini kıran şey, ne bilgisizlikleri
ne ürkeklikleriydi.
Sosyal devrimler
çağını yaşayan modern toplumda başlıca sosyal sınıflar açısından soruna
koyamayışları onlara binilen dalları kestirdi. Küçük-burjuvazi, ister çarıksız
köylü olsun; ister en parlak ve en modern kurmay bir sosya1 sınıf değildir...
360 dereceyi
birden görebilmek için; 0-180 dereceyi tutan kapitalist sınıfın açısıyla,
181-360 dereceyi tutan işçi sınıfının açısını iyi ayırdetmek ilk şarttır.
"Ben bir noktada durup 360 dereceyi birden görürüm" sanmak, şeylerin doğasına
sığmaz. Göz kamaşması, baş dönmesi kaçınılmaz olur.
Küçük-burjuvazi,
toplumumuzun en büyük kalabalığıdır. Ama, hepsi teker teker birbirini yok,
eden bir kalabalıktır. Bu muazzam kuru kalabalığın en bilgili, en yiğit,
en az başıbozuk olan en modern bölümü, seçkin silahlı kuvvetler kurmay
ve subaylarıdır.
Onlar da bir
modern sosyal sınıf açısından sorunu koymadıkları anda, en yaman otomatik
birliğin en "körükörüne itaat" ilkesi altında bile birbirine düşen küçük-burjuva
rekabet duygularından kurtulamazlar: 27 Mayıs üzerinden henüz bir ay geçmemişti
ki (9 Temmuz günü):
"Bilhassa ordu
kademelerinde, Komiteyi kuranların kimliklerine karşı bir kıskançlık duygusu
ve eleştirme isteği doğmıya başlamıştı." '
Proletarya Açısından Demokratik Devrim
O anda sorun
iki zıt açıdan konulabilirdi:1- İşçi sınıfı açısından, 2- İşveren sınıfı
açısından.
İşçi sınıfı
açısından sorun 1954 yılında bütün soyutluklar dışında konulmuştu. Hemen
iktidara gelecek bir gücün, en ufak ikirciliğe düşmeksizin, açıkça kavrayıp
uygulayabileceği denli basit, kısa bir parti tüzüğü ve programı biçiminde
ortadaydı. Parolası ikinci kuvayimilliyecilikdi.
"Devleti milletten üstün
değil, Milleti devletten üstün tutan gerçek hürriyeti fiilen kurmak
ve Antidemokratik kanunları ayıklamak" teklifiyle (V.P. Tüzüğü Md.
2) başlıyordu. "Müzmin işsizlik ile azgın hayat pahası kanser"in
atom enerjili ağır sanayi ile gidermek için ucuz devlet ve o bilinçli ticaretin
ne olduğunu, hangi "ruh"la, kimlere dayanarak nasıl başarılacağını
dupduruca ortaya seriyordu...
Daha 15 Ağustos 1957 günü
"İkinci Kuvayimilliye Seferberliğimiz istesek de istemesek de, günün
meselesidir.. Mübarek iktisadi ve içtimai Kuvayimilliye seferimiz
sevgili milletimize uğurlu olsun." (Gerekçe, s.4) öngörüşü yazılı
basılı biçimde haber verildi.
Bu haber verilirken 27 Mayıs'ın
ilk öncü çarpışmasını yapan "9 subay olayı" nı kimse bilmiyordu.
Olay kendiliğinden patlak verdiği zaman işçi açısını koyanlarla, 27 Mayıs
davranışını muştulayanlar aynı "Harbiye" zindanlarında, birbirlerinden
habersiz işkenceye vardılar. Her iki (Vatan Partisi ve 9 subay) dava
da "beraat"le sonuçlandı. Konu böylesine canlı, gerçek ve günceldi.
27 Mayıs, Vatan Partililerle
9 subaya işkence yaptıranları Yassıada'da rahatça dinlendirdiği gündü.
Tüıkiye işçi sınıfı açısından MBK: "Tarihimizde daima kuvvetle çarpan kalbimizin:
yiğit ordumuzun... İkinci Kuvayimilliye gazası" diye kutlandı.
Bir hafta içinde "Birinci
Açık Mektup" ile, 27 Mayıs'ın teorik ve pratik anlamı ve yapacakları özetlendi.
3 ay geçmeden "İkinci Açık Mektup' la "MBK ni ısıramayınca alkışlayanların"
telaşının ta Londra'daki Times'ten nasıl geldiği belgelendirildi.
Bütün sorunlarımız elde rakam, bir kez daha en pratik yanlarıyla
ekonomik ve sosyal bakımdan bir daha "açık konuşuldu." Devrimcilere
şöyle denildi: "Siz Millet hayatının yüzlerce yılında bir görünen
güçlü HAKEM'siniz. Teker kişi olarak Arab'ın "Halitatül hataven-nisyan"
(Yanlışlar ve unutkanlıklar katışımı) dediği birer insan olabilirsiniz.
Ama; KOMİTE olarak -Halk dilindeki kutla 'ÜÇLER', 'YEDlLER; 'KIRKLAR'
gibi. 'OTUZSEKIZLER' adı ile tarihe geçerek işler yapmaya çağrılı
evliyalarsınız. (İkinci Kuvayimilliyeciliği) siz de başaramazsanız
yazık olur Türk Milletine."
Yön - TİP Küçük-Burjuvalıkları
Ne çıktı? Yüzeyde
kalan bir iki yankı. "Rezonans" yoktu işçi açısına... Bundan ötürü
feleğe küsülmez. Hele silahlı kuvvetlerimizin zindeleri hiç mi hiç yadırganamaz.
Onlara gelinceye dek nicelerini gördük, görüyoruz.
Yön çıktı. Meğer
"ikinci kurtuluş savaşı sloganı" atmışmış işçi sınıfı açısına. Rezonans
yok! Neyse ki Yön bari işçiye karşı allerjisini gizlemiyor. Çıktığı gün
katına iletilen Vatan Partisi tüzüğü, programı, gerekçesi havada bir dalga
gibi başı üstünden geçip gitti.
Çünkü Yöncülük,
ne denli "modern", ne denli "bilimsel", ne denli "sosyalist" olursa olsun,
sağduyucu bir küçük-burjuva "kadro"suydu.
Üstelik, silahlı
zindelerimiz denli yerli malı bile değillerdi. Batıda ayarlanmışlardı.
Ve ancak Avrupa taklidi düşünce görürseler, onu mal diye satabilirlerdi.
Ve bu mala "rakip" çıkacak her yöne dayanamazdılar...
Bir TİP çıktı.
O "rezonansın ta kendisi" olmalı değil miydi? Adı "işçi'ydi. Sonradan,
doğru liderliğe atanan şefı, iki uzun yıl Vatan Partisi davasının her oturumunda
işçi açısının bizde ne olduğunu, nasıl canlar dişlere takılıp savunulduğunu
ve neden DP hakimleri önünde bile haklı çıktığını adım adım izlemişti.
En son TİP programı,
"ne ararsan bulunur derde devadan gayrı" tipinde , şişkinliği tıklım tıklım
avukat çatlatan bir devletçilik yamalı bohçası oldu.
Tüzük; dünyanın
en gerici "Siyasi Partiler Kanunu" maddelerinden beceriksizce abartmalarla
doludur. İşçi partisinde bilfiil üreticileri karantina altına sokmak için
paravanlanmıştır. Düzeltme üstüne düzetmeyle yaz-boz tahtasına çevrilmiş,
işçi açısını köreltme labirentidir.
Yalnız ağızlarda
-Fikret'in şiirinde alay ettiği- "Yaşasın sevgili Millet!" çığlığı gibi,
ikide bir "ikinci Kuvayimilliyeciyiz"!..
Çünkü TİP'in
tabanı ne denli "işçi", "köylü", "eli nasırlı" olursa olsun, kurucuları
burjuva partilerinde milletvekili seçilemediğine kızmış aristokrat işçi-küçük-burjuvalarıydılar,
güdücüleri yarı işsiz yarı aydın küçük-burjuvalarıydılar.
"İşçiler! Köylüler!
Eli nasırlılar!" sloganını "antipatik" bularak, merkez kararıyla kaldırdıkları
son seçimlerde alınan oylar da. bilfiil üretici olmayan küçük-burjuva oyları
oldu. En ufak eleştirme onların "büyüklük" ve "dokunulmazlık"larına dokunurdu.
Kendilerini
anadan doğma "sosyalist" ya da "işçi" sayanlar işçi sınıfı açısına böylesine
yan çizerlerken., hiçbir anadan doğma "nitelik" taslamayan silahlı kuvvetler
devrimcilerinin rezonans göstermesi beklenemezdi.
Burjuva Açısından Demokratik Devrim
İşveren sınıfı
açısından sorun 19. yüzyıldan beri konulmuştu. Bütün antenler o açıya çevrilmişti.
Bütün beyin aygıtları o açının sonsuz dalgalarıyla yüklüydü.
İşçi açısından
yola çıkılsa, herkese "birinci Kuvayımilliyecilikte olduğu gibi demir çarık,
demir asa" gerekecekti. MBKcileri "sandviç"le öğle yemeğinden güç kurtulacaklardı.
Burjuva açısından
devrim de, iktidar da başarılır başarılmaz en külfetsiz büyük nimetlere,
ceberruta, saltanata kapı açıyordu.
Silahlı zindelerimiz,
"Biz kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz" diyorlardı. Neden rüzgarın kalbur
üstüne çıkardıkları "taht'ı revan"dan inmesinler? Neden, asıl yükü taşıyanlar
boşuna harman döve dursunlar? Neden bal tutan parmağını yalamasın?
Sonra her ün
salan bakalım altta kalandan daha mı değerliydi? Burjuva devrimciliğinde
herşeyin tersine orantılı gittiği deneyimle biliniyordu.
Meşrutiyetin
tanrılaştırdığı Enver ve Cemal'ler, alabildiğine paşa, başkumandan olurlarken
heptiler. Albaylığı güç bulan Mustafa Kemal ve İsmet Beyler, hiç gibi görünmüşlerdi.
İş başa düşünce
kimin daha paşalığa ve kahramanlığa elverişli olduğu beliriverdi. Madem
ki devrim burjuva devrimiydi, arkada görünen Fikret'in "han'ı yağma"sında
kim, niçin geri kalsındı?
Bu uğurda her
subayın yerden göğe dek haklı çıkarabileceği binbir gerekçesi olurdu. Hele
daha ilk adımda, 40 kişiyi bulmayan MBK içine bile, taş atıp kolu yorulmaksızın
girenler olmamış mıydı?
"Hayallerine
bile getirmedikleri en büyük rütbeye bir anda erişivermişler" yerleştirilince,
"ordu kademelerinde... kıskançlık ve eleştirme"nin nerelere varacağı kendiliğinden
anlaşılır.
Son Cankurtaran Simidi: SKB
Bu atmosferi
yaşayanlar için, çok sıkı hiyerarşik bir "otomatik itaat" aygıtından başka
türlü örgüt düşünülebilir miydi?
Örgütçülükte
en titiz kurmay incelikleri başarıldı. Yapılabileceğin en mükemmeli yapıldı:
"Silahlı Kuvvetler Birliği!". .
Bu örgütün kuruluşundan
22 Şubat'a kadar Milli Savunma Bakanlığı özel kalemi Kur. Yb. Talat Tahsin
o birliğin tam bir parçalanmadan ileri geldiğini şöyle yazar:
13 Kasım operasyonundan
sonra bir kısım Komite üyesi muallakta kaldıklarını hissetmişler, kendi
emniyetlerini sağlamak için böyle bir teşekkülün zulüm ve zaruretine arkadaşlarını
ikna etmiş olabilirler... Komite üyesi olmaları gerekirken, bu payeye erişememiş
ve ellerinde kuvvet bulunduran önemli mevkilerdeki kumandanların ön plana
geçmek istekleri, insani vasıfları ve ihtirasları kendilerini bu istikamete
itmiş olması ihtimalidir." (s.18)
21 Mayıs davasında
Talat Aydemir aynı şeyleri daha açık belirtti:
"MBK'nin Anayasası,
bizzat yapanlar tarafından çiğnenmişti. İşte bu hadise Silalılı Kuvvetler
içerisinde çok yıkıcı bir reaksiyon yarattı. (14)ler yurt dışına sürüldükten
sonra geri kalan 23 Komite üyesi, grup grup ordu içinde aşiret reisi gibi
taraftar toplamıya başladılar. Ayrıca (14)lerin mağdur olduklarına inananlar
da ordu içinde bir teşkilat kurmıya kalktılar. Artık ordu muhtelif fıkir
ve cereyanlarına göre muhtelif zümrelere hizmet için siyasetin içerisinde
bocalamıya başlamıştı. İşte bu durum karşısında kendimi vazifeli hissettim.
Ankara'daki yakın arkadaşlarımla bir fikir etrafında toplanarak ordu içinde
parçalanmama meydan vermemek, yavaş yavaş orduyu MBK üyelerinin elinden
kurtarmak için Silahlı Kuvvetler Birliği adı altında bir teşkilat kurmıya
başladık." (s.19)
Amaç ne? Örgüt
için örgüt kurmak! Asıl amaçsa korkuydu. "19 Şubat günü Başkumandanın odasında
Kuvvet Komutanlarıyla yapılan toplantıda Alb. Ünsalan şöyle konuştu:
"- Münferit
bir hareket için endişeye mahal yoktur. Fakat siyasetçilerin tuttuğu yol
bazı patlama ihtimallerini tahrik edici mahiyettedir. 27 Mayısın temelinde
olan bizleri ortadan kaldırmak için her çareye başvuracaklardır. Bizi mukadder
olan felaketten siz dahi kurtaramıyacaksınız." (s.23)
Tecrübeli Kurtlar
SKB orduyu 27 Mayıs'ın ve iktidarın sahibi sayıyordu.
"27 Mayıs ihtilalini
yapan Türk Silahlı Kuvvetleri, ihtilalin ve iktidarın gerçek sahibi olarak
kendi malına el koymuş görünüyordu." (s.19)
Örgütün kilit
yerlerine; o "görünüşe" uygun, en "denemeli kurtlar" yerleştirildi:
"Silahlı Kuvvetler
Birliğinin kurulmasına öncülük eden ve bu birliği kuran kumandanların büyük
bir çoğunluğu eski ihtilalci arkadaşlarımdı. İçlerinden, bizim eski ihtilalcilerin
işgal ettikleri post yüzünden dayanmak zorunluluğunda kaldığı 'sonradan
karışmaları' çıkarırsanız, bu teşekkül istisnasız hepsi bizim eski ekibe
katılmış olan tecrübeli kurtlardan kurulmuştu. Kendileriyle, aramızdan
uzun yılların kader birliğine dayanan köklü ilişkiler hiçbir zaman kopmamıştı."
(s.19)
Bu sıkı tutunmanın
başına Genelkurmay başkanı kendiliğinden (hiyerarşiye uygun) geldi. Çünkü
hiyerarşinin tepesinde bulunanlar da o sıra ayaklarının yerden kesildiğini
hissetmişlerdi:
"Genel Kurmay
Başkanı ve Kuvvet Kumandanları Komitesinin tabii üyeleri olmaları şöyle
dursun, MBK üyeleri bu zevatı emir ve kontrolleri altında gibi kabul eden
bir görüş ve davranışın tezahürü olmaktan kendilerini kurtaramamışlardı.
Bu davranışın tezahürü olarak Haziran 1961 olayları esnasında yüzbaşı rütbesindeki
bir Komite üyesinin Genelkurmay Başkanının masasına yumruk attığını görmenin
betbahtlığına uğradık." (s.18)
Maazallah! Yer
açılsın, yere girelim! Onun için, yani, MBK içinde yürütme ve yasama yetkisine
sahip bir yüzbaşı, genelkurmay başkanının masasına yumruk atmasın diye
hiyerarşi sağlamlaştırıldı.
Ya bu hiyerarşi
sağlamlaşınca, tepede duran bir tek kişi alttakilere "yumruk" atarsa? Alttaki
"eski kurtlar"a güveniliyordu.
Havadan İçe Düşen Kurt
Oysa, daha SKB
kurulurken içine "kurt" düşürülmüştü: "hava"dan bir kurt havacı Menteş.
14'lerin temizlenmesinde havacıların ve Menteş'in rolü unutulamazdı.
Finans-kapitalin
baş oyunu, havacılarla karacıları tepiştirmektir.
"Halim Menteş'in
Türkiye ye girmesinden sonra, Komitedeki havacılar belli bir fikrin savunucusu
olarak ortaya çıkmışlardır. Onlara göre, iktidarın hemen devredilmesi hususunda
millete verilmiş olan söz derhal yerine getirilmeliydi... Menteş, mevcut
Komite kadrosunun memleketi idare edebilecek nitelikte olmadığı fıkrini
ileri sürerdi. Memleketi içinden çıkılmaz badirelere sürüklemekten korkardı.
Ona göre, iktidar, İsmet Paşa ve Partisine hemen devredilmeli, Komite sahneden
çekilmeliydi... Böyde bir kanaat taşımaları, havacıları, ister istemez
Madanoğlu grubu ile gaye birliğine götürüyordu." (s.14)
Kimliği bu denli
açık seçik olan Menteş (ve havacılar), Madanoğlu- Kızıloğlu ekibinin 14'leri
"paketledikten" sonra pek kazaklaşan kişisel diktatörlüğü önünde tedirgin
oldu ya da öyle göründü. Talat Turan diyor ki:
"Kuruculardan
olan Menteş, 13 Kasım'ın icrasında ön planda aktif rol oynamış bir şahıstır.
Bu zatın (14)lerin intikamını almak için kurulan bir teşekkül içinde bulunduğu
düşünülemez. Ancak fıkrin yayılmasında, teşekkülün Karacı mensupları tarafından,
(14)lerle beraber olunduğu temasını işlemekten fayda umulduğu inkâr edilmemesi
gereken bir gerçektir." (s.18)
İçe Düşen Kurtun Makyavelizmi
Bu kanıya göre,
Halim Menteş, açıkça CHP adamıyken,14'leri ve SKB'ni içinden kontrol etmek
üzere görevlendirilmiş olabilirdi.
Gölgedeki adam
Roma`da yarı sürgünken Halim Menteş'in hiçbir şey olmamış gibi yaptığı
konuşmalar, araştırma ve yoklama karakterini taşır. Diplomasi kurallarına
uyarak, hiçbir şey vermeksizin, karşısındakileri söylemek ve felce uğratmak
makyavelizmini güder:
"Mayıs'ın 15'inde
Halim Menteş Roma ya geldi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi birbirimizle
hasret ve sevgi ile kucaklaştık. Menteş'le ihtilal sonrasında başlıyan
zıt görüşlerimiz 22 Şubat'ta da ikimizi karşılıklı kutuplara ayıracak derecede
derinleşmişti. Fakat, fıkri ayrılık ne derece büyük olursa olsun, arkadaşlık
ilişkilerimiz değerinden hiçbir şey kaybetmemiştir... Birbirimizin karşısına
dikileceğimizi daima evvelden haber verdik... Menteş, (14)ler tasfiyesinin
doğruluğuna inanmış görünüyordu. Roma'da sabahlara kadar devam eden karşılıklı
münakaşai ve fıkir alışverişinde, katılaşmış inancından uzaklaştırmanın
mümkün olmadığı kanısına vardım. Ancak, Madanoğlu ve yakın çevresinin de
Menteş'in güvenini kaybetmiş olduğunu konuşmalarındaki sızmalardan yakalamak
pekala kabildi. Bana açıkça ifade etmemesine rağmen, devam edip giden iktidarın
genel tutumundan pek memnun görünmüyordu. Fakat (14)lerin mutlak 2 yıldan
evvet memlekete dönmemeleri geektiğinde ısrar ediyor ve bunda en ufak bir
tavize yanaşmıyordu. "Menteş'in (14)lere karşı şahsi
bir iğbirarı ve onlardan kendi şahsına müteveccih bir endişesi mevcut değildi.
Asıl sebep: (14)ler tasfiyesinin tatbikatını fiilen idare etmiş havacı
çevrenin, (14)lerin yurda dönmesinden duydukları endişe yüzünden, kendi
üzerine yaptıkları baskının etkisi altında kalışıdır." (s.16)
Kolay Provokasyon
Halim Menteş
budur. Bir albayın, elini kolunu sallayıp Roma'da gölgedeki adamı; Hollanda'da
(14)leri kolaçan etmesi, kendiliğinden, eğlenti gezisi olmazdı. Şimdi bu
aynı Menteş, SKB'nin 3 kurucusundan birisi olmuştu. T. Turhan mektubunda
yazıyor: "... Talat Aydemir, Halim Menteş, Selçuk Atakan,
Silahlı Kuvvetler Birliğinin nüvesini teşkil eden cuntanın kurucuları arasında
sayılmaktadır. Bunlardan sonra, Nuri Hazer, Necati Ünsalan, Şükrü İlkin
vs. sayılır. Nüve Cuntanın nema'lanması çok kolay oldu." (s.18)
Şaşırtıcı "kolaylık"
nereden ileri geliyordu? Gene en başta Halim Menteş'ten:
"28'inci Tümen Komutanı Nuri Hazer, Emanullah Çelebi ve
Menteş'in yakın akraba olmaları, Ankara'da yegane kuvvet olan 28'inci Tümenden
azami ölçüde faydalanmayı mümkün kıldı... Halim Menteş'in hava kuvvetlerinde
söz sahibi olması ve fikire Hava Kuvvetleri Kumandanını ikna ederek teşkilatın
emin ve süratli kuryeler aracılığı ile yayılmasına geniş ölçüde hizmet
etmiştir." (s.18)
Bu, silahlı
kuvvetler alt kademelerinde mayalanan kaynaşmayı, zavallı rahmetli Talat
Aydemir'in kişiliğinde cezalandırıp sindirmek için tertiplenecek düpedüz
bir provokasyona benzemiyor muydu?
Çünkü halk çocuğu
Türk subayı, 27 Mayıs'tan halka medet umuyordu. Onu susturmak için Amerikan
usulü madde çıkarları göstermek, tatmin etmek, şöyle dursun, sinirlendiriyordu.
Bütün güç halk çocuğunun elinde olsun, halka yaran dokunmasın, güçtü:
"En önemlisi sayılabilecek diğer bir husus da, 27 Mayısın o tarihe kadar
arzulanan reformları getirmemiş olmasıdır, denebilir. Silahlı Kuvvetler
mensupları 27 Mayısca beklediklerini görmemiş olmanın ıztırabı içindeydi.
Tabiidir ki, 27 Mayıstan sonra çıkan kanunlar Silahlı Kuvvetler mensuplarını
maddeten kalkındırmış ve bir çok garanti ve kolaylıkları hizmetlerine amade
kılmıştcr. Bu gerçeği inkar gayri-mümkündür. Bizim sözünü ettiğimiz tatminsizlik
manevi alanda tezahür etmiştir. Bu memnuniyetsizlik ve tatmin edilmeme
Silahlı Kuvvetler Birliğinin sür'atle vüs'at ve kuvvet iktisabına başlıca
amil olmuştur. Müteakip hadiselerde bu halet'i ruhiyenin geniş ölçüde rol
oynamış olduğunu kabul etmek lazımdır." (s.18)
Uluslararası Finans - Kapitalin İhtarı
Bu durum, tutalakları
(statükocu muhafazakâr işveren partilerini) sonuna dek ihtiyatlı davranmaya
zorlardı. "İhtiyatlı" ile "tereddütlü" taban tabana zıt iki davranıştır.
Devrimciler ne kadar tereddütlüyseler (küçük-burjuva durumlu) tutalaklar
o kadar ihtiyatlıydılar (kararlı burjuva-tutumlu)...
"Başa güreş"
böyle başladı. Birinci raundu kazanan parola, İnönü nün: "İktidarın sivil
idareye bir an önce devrinde sayılamayacak kadar fayda vardır" sözü oldu.
Bu söz, önce
-Mısır deneyinde ağzı yanmış olan- Londra'nın Times gazetesinde çıktı.
8 Temmuz 1960 günü London Press Service şu fişeği havaya attıydı:
" Türkiye'nin askeri yönetimden sivil
yönetime geçişinin cayacağı, -ya da belki de- tam olmayacağı gibi bir olasılık
Times'i tedirgin etmektedir."
Times' ten sonra
bizim "hür basın", ondan sonra da Paşa "tedirgin" oldular. Tutalaklarımızın
işi kolaydı: Avrupa bizden en az 150 yıl önde gittiği için, onun "deneyimlerini"
hatırlatması, işveren sınıfımızın Batıdan gelen uyarıya tanrı buyruğu görmüşcesine
uymasını sağlıyordu.
Yerli Finans - Kapitalin Yaşlı Adamı
Batı burjuvazisinin
bir yöntemi de bir ulusun başına yaşlı ve kendisine sadık bir tek "ulu
kişi" geçirmekti. Celal Bayar örneği buydu.
"Onların felsefesine
göre: bir yaşlı adamı satın al, devletin başına geçir, milleti yıllarca
soydur, ezdir. Çapulculara karşı isyan başarı kazansa bile, en soyut hak
isteyen genç ağızlara kurşun sıktıran yaşlı adamlara 'ölüm cezasının gölgesi'
dahi gösterilemiyecektir.
"Eldeki beylik
basın ve beylik muhalefet ortalığı kapladığı sürece nasıl olsa 'şefkat'
damarları kabartılır. Mahşer günü canları kurtarılanların, ileride usturuplanacak
bir afla hürriyetleri de bağışlanıverir.
"Çapul yeniden
eski hızını bulur, hatta geçer. Ve ecnebi 'dostlar' geçmiş gelecek kullarını
ebediyyen garantilemiş bulunurlar." (H. Kıvılcımlı: İkinci Kuvayimilliyeciliğimiz,
s. 20)
1960 Temmuz'unda
yazılmış ve ulemamızca okunması yasaklanmış olan bu satırlar,1966 Temmuz'unda
olaylarca kanıtlanmadı mı?
27 Mayısçıların
başlarına kendi elleriyle boyunlarına ilmek geçirir gibi geçirdikleri ilk
yaşlı adam sayın general Cemal Gürsel oldu.1960 yılı ortasında, göz göre
baltalama yaptıkları anlaşılan "sivil" bakanlardan onu inince kimin bakan
olacağı Milli Birlik Komitesi'ni altüst etti.
Askerler, hiç
değilse masa bürokratı olmadıkları için, aldıkları işi iş olarak daha temizce
yürütebilirlerdi. Devletin hangi makinesine asker geçirildiyse orada olumlu
iş yapıldı.
Örnek; İstanbul
Belediyesi başına geçirilen iddiasız bir askercik, birkaç hafta içinde
Üsküdar, Fatih gibi bölgelerde hemen hiç masrafsız, halka ucuz tiyatro
binaları kurdu. Sivil bürokratlar 40 yıl uğraşsalar, milyonları müteahhitlere
çaldırarak, yapılmış tiyatroları inmeli duruma sokarlardı. Askerler kaşarlanmamışlardı.
"Fakat Gürsel'in,
boşalan yerlere yine sivilleri getirmekte ısrar etmesi karşısında teşebbüs
başarıya ulaşamamıştır." (s.9)
Küçük-Burjuvalığın İntihar Felsefesi
Ne sayede? MBK'nin
bir sosyal sınıfa dayanmayan aydın küçük- burjuva yapısı sayesinde. Çünkü:
"Komite üyeleri
aslında Bakan olmak istiyorlardı. Hemen hepsinde bu istek umumi idi. Ancak,
Bakan olmak şansı bazılarında diğerlerine nazaran daha fazla görünüyordu.
Hükümette 38 adet Bakanlık bulunsaydı, teklif oy birliği ile kabul edilir
ve derhal uygulanıverirdi. Karşı koyma, daha çok, Bakan olma şansını kendisinde
az görenlerle, Komite üyelerine, sivillere nazaran laf anlatmakta müşkilat
çekeceğini yakından bilen Başbakandan geliyordu." (s.9)
Dram ya da komedi
burda yatıyor, "tavşan burada pusuyor"du. Yasama ve yürütme yetkilerini
anayasaca ellerinde tutanlar, yasama yetkilerini piyasa ajanlarından "komisyonlara"
bağışlıyorlardı.
Yürütme yetkilerinde
ise bir bakan olmayı bile "şan" sayıyor, birbirlerini kırmak yolundan bir
tek yaşlı adamın insafına ısmarlıyorlardı.
O yaşlı adamın
"sivil idare" ilkesiyse, kendisi en masum "sağduyu"suna uyduğu hayaliyle
avunurken, Londra'da kotarılmış bir formüldü.
Sivil Bakan: Devrime Saatti Bomba
Asker küçük-burjuvaların
çekişmeleri sayesinde sivil tilkilere geçen yönetim ne yaptı? 27 Mayıs
gemisini delerek batırmak için gemi ambarına safra diye konulmuş saatli
bomba gibi işledi. Gölgedeki yakınıyor:
"Çalışmalarımız
normal şartlar altında eereyan etmiyordu. Yapılacak işleri azameti nisbetinde
müşkilatla karşılaşıyorduk. Mücadelenin en büyüğünü yetkili makamları işgal
edenlerle yapmak zorunluluğunda kalıyorduk."
Batıcı akıl
hocalarının tapşındığı "sivil idare" buydu.Yoksa amaç "sivil" ya da "asker"
değil, halka doğru deprenen 27 Mayıs'ı kendi çarkları içinde boğmaktı.
Babil çağından
kalma bürokrat devleti düzeltmek isteyen devrimcilere karşı "laf anlatamaz"
hale gelen birinci yaşlı adam:
"Cemal Cürsel,
genel olarak tensikatın yapılmasına taraftar görünüyordu. Fakat, sonucunda
doğması muhtcmel görünen bazı ihtilatlardan endişeli ve bu yüzden mütereddit
bulunuyordu." (s.ll)
İkinci yaşlı
adam:
"Milli Savunma
Bakanlığını işgal eden Fahri Özdilek, her türlü tasarrufu doğrudan doğruya
kendi sorumluluğu adına girişildiği halde, meselenin Komitede konuşulduğu
ilk gün çantasını toplamış ve bir daha Komitenin semtine uğramaz olmuştu."
Silahlı kuvvetleri
temizlemekle bir taşla iki kuş -ama ikisi de işveren torbasına giden iki
kuş- vurarak ses çıkarmayan yaşlı adamlar, o zaman -hem de silahlara karşı-
korkmamışlardı.
"Doğması muhtemel bazı ihtilatlar" dolayısıyla şimdi silahsız
sivillerden korkuyorlardı. Bürokratları temizlemekte "endişe... ve tereddüt"
sakızını çiğniyorlardı. Demek, "doğması muhtemel ihtilatlar" Londra- Washington
kaynaklı sivil finans-kapital ajanlarından geliyordu.
Finans - Kapitale: Sivil mi Yarar, Asker mi?
Temiz devrimcilerin
deneyimsizliği önüne "siviller mi daha bilgili ve beceriklidir, askerler
mi" diye bir şeytanın eğri kılı çıkarılıyordu. Bu düzelttirilmek isteniyordu.
Oysa sorun o değildi. "Siviller mi işveren sınıfının çıkar oyunlarına daha
yatkındılar, yoksa askerler mi?" Sorun buydu.
Buna verilecek
karşılık, en kör göze batacak kadar ortadaydı. Elbet, asker evlatlarımız
az çok özel bir kapalı kutuda tutuluyorlardı. Yıllar yılı "siyasetten uzak"
tutulma bahanesiyle işveren sınıfının nasıl devlet kasasını soyarak zengin
edildiğine pek alıştırılamamışlardı. O yüzden, burjuva çıkar oyunlarına
çok daha az yatkındılar.
Finans-kapital
oyununa düşmemiş askerlerin, millet ve memleket yararı denildi mi, onun
mutlaka işveren çıkarı olması gerekeceğine inandırılmaları daha güçtü.
Finans-kapital
gözlüğünü takamamış genç askerler, elbet o gözlükle kör edilmiş sivillerden
bin kez daha becerikli ve halksever olacaklardı. Zeki bir halk dostu ise,
gereken gerçek "bilgi"yi, sersemletilmiş burjuva bürokratından daha iyi,
çabuk ve doğru olarak elde etmeyi becerirdi.
Amerikan Abdestli Sivil Bakanlar
İşte bir örnek:
Maliyeye üstad Alican sivil getirilmişti:
"Maliye Bakanlığı
ile resmi bir koardinasyon sistemi içerisinde çalışmaya imkan yoktu. Derhal,
alışageldikleri her türlü müşkülatı önümüze yığacaklarından zerre kadar
şüphe etmiyorduk... Yaptığımız mali portresi 100 milyon TL'sına baliğ oluyordu.
En önemli husus bu parayı hem de çok kısa zamanda temin edebilmekti.. Bu
iş için, hükümetin kuruluş özelliği yüzünden, pasif, iktidarsız ve hatta
yetkisiz klasik kafalı bakanlarıyla da işbirliği yapmak imkansızdı." (s.ll)
Sivil papağanlara
bir şey öğretilmişti: Amerika`yla iş yapmak. Bu, onların pek hoşuna gidiyordu.
Yolluğu, ödeneği komisyonu, ihalesi, denetlemesi vb., vb.. vardı. Hepsinden
hem yersin, hem yedirirsin.
Genç askerler
bunu "beceremezlerdi." Doğru dürüst "bilmiyorlardı". Şöyle düşünüyorlardı:
"Faaliyete geçtiğimiz
günden itibaren ne ordu emir ve kumanda kademesinin, ne de Amerikan Yardım
Kurulunun hiçbir şeyden haberi olmamıştı. Amerikalılardan bu iş için yardım
istemek, işe burunlarının sokulmasına razı olmak demekti ki, bu takdirde
tatbikatın çıkmaza girmesi, meselenin müzakere ve pazarlığa dökülmesi kaçınılmaz
bir sonuç olurdu." (s.ll)
Finans - Kapital Baltacısı: Sivil Bakanlar
Bunu hiçbir
"sivil" aklının kenarından geçirme zahmetine katlanamıyordu: Onun için
Londra'nın Times'ı; "aman siviller yetişin!" diyordu. "Hür basın" ve sayın
"siyasi partiler" hep bir ağızdan yankı veriyorlardı: "Aman siviller gelsin
hükümete!" '
Sayın yaşlı
adamların da bilerek bilmeyerek "telaş" ve "tereddüt"leri buradan geliyordu.
Genç askerler
bir kez daha "kendi omuzlarının üstündeki başları" ile küçük bir finans
baskını yaptılar. Sonra sayın sivil bakanı karşılarına alıp 100 milyon!
dediler. O, işi "komisyona havale"ye kalktı.
"Alican, haklı
olarak alışageldiği gibi, binbir dereden su getirmiye, hükümetin o gün
için ancak 25 milyon lirayı tasarruf edebildiğini, bu şartlar altında ödemenin
mümkün olup olmıyacağının cay-ı mülahaze bulunduğundan bahsetmiye başladı.
Meselenin Komisyona havaleye ve sonu gelmez müzakerelere tahammülü olmadığını
kendiliğinden anlamasına imkan yoktu." (s.ll)
Sivil bakan
sabotajını önceden kestirmiştir genç subaylar. "Komisyona havale" hilesine
çarpılmamak için, daha önceden bakan beye kaçamak bırakmayan bir sürpiz
hazırlamışlardır. "Uzman" mı gerek'? Finans- kapitalin şişirdiği bilgin
maskeli ajanları yutmazlar. Kendi bildikleri gibi "uzmanı" mumla ararlar.
Devrimci Asker: Suikasti Önler
"Maliye Bakanlığına giderek Bakanlığın işleyişine vakıf ve kişiliğine
güvenilebilir bir adam aradım. Bana Bütçe Umum Müdürü Hikmet'i tavsiye
ettiler... Bütçe Umum Müdürü, bize o günlerde tamtakır bırakılmış bulunan
Devlet Kasasından 100 milyon liranın nasıl bir hafta zarfında, hiç bir
mali sarsıntıya sebebiyet verilmeksizin, nakden tediye edilebileceğini
öğretmiş bulunuyordu. Bakanlıklara mali yıl başında bütçe ile tahsis edilmiş
maaş ödeneklerinin boş kadrolar karşılığı Maliye Bakanlığı emrine iade
edilecek ve biz de, geçmiş yıllarda çarçur edilen bu para ile işimizi görecektik."
(s.ll)
Sonra hür siyasi
parti lideri olacak sayın bakan, bilmez sayarak, genç subayları parasız
bırakmıak istiyor. Subaylar ondan er davranıp, gerekli uzmanlar, her yıl
sonu çarçur edilen 100 milyon lirayı rahatça çıkartıyorlar. İki, "uzman";
maliye: Hikmet, hukuk: Yüzbaşı Sait.
"Yeminli ve
gizli olarak Ankara Kumandanlığının bir odasına kilitlenip birkaç gün içinde
42 sayılı kanun tasarısını tamamladılar." (s.ll)
"Bilgisiz, beceriksiz,
yetersiz, vb.siz" sayılan insanlar, ne yaptıklarını bilirlerse, kendilerinde
bulunmayan bilgiyi de, uzmanlığı da herkesten iyi emirlerinde kullanabilirlerdi
ve kullanmışlardı. Yalnız, işveren sınıfı için uzman sömürme çıkarlarını
haklı çıkarma aygıtıydı, burada devrim çıkarı önde geliyordu.
Birinci raundun
ilk basamağı finans-kapitale karşı devrimci subayların üstünlüğü biçiminde
geçiyordu. Gerçekte finans-kapital usta pehlivan gibi altta güreşiyor,
devrimcileri yıpratıyordu, sureti haktan görünerek onlara istediğini yaptırıyordu.
Ufak tefek azarlanmaları olağan sayıyordu. Alican'ın D. Seyhan karşısındaki
durumu onu gösteriyordu:
"Sözünü kestim, ve sonradan,
akrabası olan Talat Aydemir'e şikayet ettiğine göre kendisine hayli sertçe
gelen bir ifade ile önümüzde Komitenin kabul ettiği bir kanun bulunduğunu,kanunun
tabikatına Bakanlar Kurulunun memur edildiğini, tali mülahazaların yersiz
bulunduğunu hatırlatarak ayağa kalktım. Bakan, elbette ödeme için imkan
aranacağını söyledi ve toplantıya son verdik." (s.ll )
Askerce Önlemler ve Yaşlı Tilkiler
Bu uslu görünüş,
devrimcileri bindikleri dalı kesip yapma bir güvenlik içinde oyaladı. Aldıkları
tek önlem, sosyal bir sınıf açısından halka inmek yerine, kimi kilit sayılan
noktalara, 9 devrimciyle, onların güvendikleri 3 askeri uzmanı geçirmekle
kaldı: 1- Talat Aydemir: Harbokulu Komutanlığına, 2- Necati Ünsalan: Jandarma
Okul Komutanlığına, 3- Kemal Güner: Jandarma Okul Kurmay Başkanlığına,
4- Necmi Berk: Kara Havacılık Okulu Komulanlığına, 5- Naci Asutay: Milli
Emniyet Başkan Yardımcılığına 6- Nejat Kumuşoğlu: Milli Emniyet İstanbul
Müfettişliğine, 7- Şükrü İlkin: Ankara Emniyet Müdürlüğüne, 8- Faruk Güventürk:
İstanbul Merkez Komutanlığına, 9- İhsan Erkan: 229. Piyade Alayına (Ankara
Merkez Alayı)...
Güvenilirlerden:
1- Refik Kurttekin: Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Başkanlığına, 2-
Faruk Gürler: Harp Akademileri Komutanlığına, 3- Yusuf Alpmansu: İstanbul
Garnizonu ve 66. Tümen Komutanlığına...
Bu 12 kat asker
katıydı. Hepsi de hiyerarşice yaşlı generallerin emirlerine itaatla görevliydiler.
Gölgedeki adam: "Orduda General bırakmanın hatasını daha ilk adımda gözlerimle
görüyordum" diyordu. Ancak yaşlı adamlar, kendi yaptıkları sabotajla kalmadılar.
MBK'nin içinde uyandırdıkları ateşi de ustaca körüklediler. Milli Birlik
iki karşıt kutba parçalandı:
Birbirinden Habersiz Cunta
1. Kutup (Reformcular):
Kabibay-Türkeş-Erkanlı üçüzü çevresinde: Karaman-Akkoyunlu-Baykal-Solmazer-Esin-Özdağ...
Devleti "revizyona" uğratmak istiyorlardı. Hem çoğunluk hem güçlü görünüyorlardı.
Kararlıydılar.
"9 Temmuz gecesi
aldığımız kararların uygulanması için hızla çalışıyorduk. İhtilal iktidarının
emniyetini sür'atle sağlamak üzere Başbakanlıkta bir Merkezi İstihbarat
Teşkitatı kurmaya karar verdik. Kadro ve Kanun teklifi gibi zaman alıcı
formalitelerle vakit geçirmeksizin, teşkilatın başına Kurmay Yarbay Süreyya
Yüksel'i geçirdik. O zaman seferberlik tetkik kurulu başkanı olan emekli
Kurmay Albay Faruk Ateşdağlı'nın emrindeki istihbarat hizmetinden yetişmiş
subaylardan teşkil ettiğimiz bir ekip ile Başbakanlığın bir odasında derhal
faaliyete geçtik. "Bu teşkilat; Milli Emniyet, Emniyet
Genel Müdürlüğü, Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı ve Jandarma Genel Kumandanlığı
gibi organların aracılığı ile bütün Türkiye'nin gözünü ve kulağını bir
noktaya topladı." (s.13)
Bu, açıkça,
bir albaylar hükümet darbesiydi. Tam cunta; hiçbir sosyal sınıfa dayanmıyordu.
Karşı Grup ve Batak
2. Kutup: "Sami Küçük'ün
akıl hocalığı yaptığı ve Madanoğlu'nun baş olarak kullanıldığı grubu" idi.
Çevreler, önce Rafet Aksoyoğlu-Fikret Kuytak, sonra Suphi Gürsoytrak-Ahmet
Yıldız'dı. Azınlıktılar. Ama "Komite dışında siyasi çevrelerle
irtibatlı olarak çalıştıkları ve Komite içinde Parti sözcülüğü edercesine
ters bir yön tutturdukları intibaı günden güne kuvvetleniyordu." (s.13)
Sosyal sınıfla
ve onun siyasi örgütüyle el altından ilişiği, onun da en az birinci cunta
kadar ilegal çalıştığını gösteriyordu. "Hiçbir zaman belirli bir inanç
ile karşımıza çıkmamışlardır." Yalnız 1. Cuntayı iyi oyalamışlardı.
Bu iki kutup
arasında batak uzanıyordu: Ekrem Acuner: "başlı başına"ydı. Özdilek-Ulay
Paşalar bakan, tarafsızdılar. Sezai Okan-Osman Köksal: Madanoğlu nu tutmakla
birlikte Türkeş'e karşı (Küçük'inkine benzeyen) bir "alerji" besliyorlar,
Özdağ'ın nutuk atışlarına sokranıyorlardı.
Tam o sırada,
Halim Menteş Roma-Nato'dan geldi. Komite Komisyonlarına girdi. l. cuntaya
karşı açıkça İsmet Paşasız yaşamayacağı tezini tutturdu. Bir yandan "Madanoğlu
grubu ile gaye birliği" güderken, ötede "Komite içindeki fikri ve hissi
ayrılıkları ortadan kaldırma gayretine" Kabibay ve Seyhan'la "devamlı olarak
katılıyordu." Bu, tavşana kaç, tazıya tut demekti. Paşa, Menteş kılığına
girmiş, komiteyi içinden fitillemişti.
Küçük - Burjuva Telaşı ve Bölünüş
H. Menteş'in
antitezi D. Seyhan'dı. İkisi de devrimden amaçladıklarını alamamış albaylardı.
Menteş, paşaları D. Seyhan, paşa olmayanları temsil ediyordu. Paşalar,
CHP ardında akıllı işverenleri tutuyorlardı. Paşa olmayanlar cunta gölgesinde
küçük-burjuvaziyi temsil eder görünüyorlardı. Akıllı burjuvazinin ne düşündüğü
belliydi. Duygucu küçük-burjuvazi için deli olmak işten değildi:
"Biz, (diyordu D.S.'nin
ağzıyla) 27 Mayıs ihtilalini tahakkuk ettirebilmek için altı yıl geceli
gündüzlü çalışmıştık. Biz ihtilali, iktidarı CHP'ne devretmek için yapmamıştık.
Altı yıl, her türlü feragat ve fedakarlıkla inandığın fikirlerin tahakkuku
için ihtilal hazırla ve yap, sonra da fıkirlerinin karşısına dikilen ve
siyasi gruplanmaların çıkarına hizmet etmiye kalkanların karşısında yılıp
sahneden çekiliver!... Olmazdı böyle şey..." (s.l4)
Ne yazık ki
küçük-burjuvazinin modern toplumda alınyazısı buydu. Her küçük-burjuvanın
gözü büyük burjuva olmaktaydı, her albayın paşa olma niyeti gibi...
Ne var ki, paşa
olma kısmeti gibi, büyük burjuva olmak da binde bir kişiye güç nasip oluyordu.
MBK'nde herkesin gönlünde bir paşalık yatıyordu. Hiç kimsenin halka inmeyişi,
herkesin saray üst katında kozunu paylaşma hesabı başka içgüdüye bağlanabilir
miydi?
İlkesiz Antika Kulis Oyalanışı
Onun için, komitede
kendi hegemonyası hesabına "birlik ve beraberlik" arayan her kişi, komitenin
gövdesini gevrek bir çam ağacı gibi yaran kama rolünü oynuyordu.
Komitede paşa
olmayanların başı Kabibay'dı:
"Kabibay: ihtilalin
motoru, bel kemiği ve koordinatörü idi. Fikir anlaşmazlığı durumunda bulunduğumuz
kişiler, Kabibay'a hâlâ, eksiksiz sevgi besliyorlardı, yakınlık gösteriyorlardı
İhtilale Madonoğlu'nu ve Küçük'ü o karıştırmıştı. Onlardan, kendisine,
dolayısiyle yakın çevresine bir düşmanlık tertiplenmesi aklının ucundan
geçmiyordu, hayal edemiyordu.
"Elinde kudret
vardı. Komite, bir cemiyet grubu teşkil etmişti. Başkanlığına Kabibay'ı
oturtmuşlardı. Yanına yardımcı olarak; Karaman'ı, Esin'i, Solmazer'i almıştı.
Bu emniyet grubu, Komite namına Türkiye'deki bütün aktif kuvvetleri kontrol
ediyordu. Kabibay'ın yaptığı bütün hesapların sonucu yanlış çıkmıştır.
Hesaplarda, normal şartların formüllerini kullanıyordu. Halbuki, ihtilalin,
ortalığı kasıp kavuran ortamında kullanılacak hesap makinesi piyasadan
satın alınacak cinsten değildi." (s.14)
Daha doğrusu,
Kabibay'ın kullandığı hesap makinesi 1- "Piyasadan" satın alınmıştı ama,
2- Çok eskiden (belki Babil çağından beri) satın alınmış ve kullanıla kullanıla
hurdalaşmış bir makinaydı.
O makinenin
dilinden, acemi albaylardan çok, usta paşalar anlardı. Sorun o makineyle
iş görmeye kaldığı andan itibaren mekanizma, otomatikman eski ustaların
insaflarına kalmış demekti. Bütün beklenen şey ilk şokun uyandırdığı şaşkınlığı
geçirmek, zaman kazanmak, saatinin geldiğini görmekti.
Keskin Karar: "Fikirsizleri" Budama
Yarışı kim kazanacaktı?
İkinci baskını yapabilen. Baskın ne denli erken olursa, o denli genç albaylar
lehine olabilirdi, ne denli geç kalırsa, o denli yaşlı paşaların değirmenine
su götürecekti...
Komitedeki gençler
yalancı bir güvenlik içindeydiler. Kabibay, yanına aldığı kuşkulu Türkeş
grubu yüzünden, aleyhinde çalışanlara her gün biraz daha taraftar kazandırıyordu.
Biçimsel iktidarı
elinde tuttuğu sanısı ile boyuna zaman kaybettiriyordu. Heyelanı, komite
dışında olanlar daha iyi seziyorlardı. Sezenlerin başında, Menteş'le açık
kart iskambil oynayan ikiz düşman-kardeş Dündar Seyhan geliyordu:
"Eylül ayının
başlarında, bütün emeklerin boşa gittiğini ve artık birlik ve beraberliğin
teessüs etmesinden şahsen ümidimi kestiğim zaman, başvurulacak tek çarenin,
Komitenin fikirsiz kanadını budamak olduğu kanaatine varmıştım. İhtilalin
mukadder tecellisine ve kanunlarına tabi olmaktan başka yapılacak iş kalmamıştı.
Ya biz sahneden çekilecektik veya onlar çekilecekti.
"Kanaatimi,
derhal yakın arkadaşlarıma açtım. Kabibay, Erkanlı, Türkeş ve çevremizdeki
diğer arkadaşlarla, tereddütsüz olarak başka bir hal çaresi kalmadığında
birleşivermiştik. Komiteden, ihtilalin gayelerine aykırı çalışmaları görülen
4-5 kişinin memleket dışında ikamete gönderilmesi meseleyi kökünden temizleyecekti."
(s.14)
"Fikirsizlik"
neydi? Pek belli değildi.
Kararsız Uygulama Tökezleyişi
Gelin görün
ki, "tereddütsüz " iş küçük-burjuva işi değildi. Nitekim gençlerin en büyük
tereddütleri "karar" alındıktan sonra başladı. Laf başka, iş başkaydı.
1- Ne yapacaklarını
bilmiyorlardı: "Sonradan birçok dedikodular ortaya çıktı: şu veya bu kişi,
şu veya bu şekilde karar kesilmiş, diye. Açık belirteyim ki; hepimiz tam
bir karar birliği içindeydik. Fakat, bu karar uygulandığı zaman, kimin
memleket dışına gönderileceği ne tespit edilmiş, ne de bu konu tartışılmıştır.
Hele, Cemal Gürsel'in gerek mevkii ve gerekse şahsı hakkında özel bir hükme
varmak hiç kimsenin aklının ucundan geçmemiştir." (s.14)
2- Ne zaman
yapacaklarını boyuna erteliyorlardı: "Karar, bu sefer, bizim aramızda tartışma
konusu olmaya başladı. Hepimiz başka bir şekil göremiyorduk. Ya onlar gidecek,
ya biz temizlenecektik.
"Fakat iş, kararın
uygulanması sorununa dayanınca çekimserlikler doğuyordu. Türkeş her an
hazır vaziyette bekliyordu. Mesele gelmiş Kabibay'a dayanmıştı." (s.14)
"Sabahlara Dek Birbirine Girme"
"Eylülün başındanberi,
aramızdaki tek tartışma bu olmuştu. Her gece saat en az üçe kadar, çoğu
zaman Türkeş'in odasında, birbirimize giriyorduk. Fakat, bütün bu çabalamalar,
verilmiş kararın uygulanması için harekete geçmiye yeter görünmüyordu."
(s.14)
Dikkat edelim.
Küçük-burjuvazinin ünlü bir "aklının ucu" vardır. Küçük-burjuvazi pek güvendiği
"aklı"nın çerçevesi içinde her kurnazlığı, hâttâ her insafsızlığı düşünür
de, "aklının ucu" dediği yere gelindi mi, o sınırı aşılmaz bulur.
Aksi gibi de
bütün tekinsizlikler hep o "aklının ucu" sınırında mahşerleşir. Türkiye'nin
asker, sivil bütün gizli emniyet teşkilatlarını kaplayan komite Emniyet
Grubu başkanı Kabibay'ın "aklının ucuna", düpedüz karşılaştıkları Madanoğlu
ve Küçük'ün "bir düşmanlık tertiplemesi" gelmiyordu.
Ve bütün genç
devrimcilerin "aklının ucuna" "Cemal Gürsel'in gerek mevkii ve gerekse
şahsı" gelmiyordu... Bir de ne görüyoruz? Bu her iki "aklın ucu" birleşiyor.
Zaman kazanmak için "eksiksiz sevgi ve yakınlık" gösterilerinde kusur etmiyor.
Hiç beklenmedik anda, umulmadık bahaneyle her iki "aklın ucu" gelip devrimcilere
batıyor.
Bir böcek vardır,
avını yavrularına canlı et olarak yedirmek için, öldürmez, felç eder. Devrimcileri
felce uğratan iğne, kendi "birlik ve beraberlik" iğneleri oldu. Bu iğnenin
en aslına uygunu Yurdakuler'di.
27 Mayıs öncesinde
Ankara ile İstanbul arasında kopan ikiliği o gidermişti. Şimdi gene yalnız
"birlik ve beraberlik" aşkıyla, keskin devrimcilerin "her gece saat en
az üçe kadar birbirlerine girdikleri" tartışmaların yapıldığı yerin kapısına
kulağını dayadı... ki, ne dinlesin?
Komiteden bile
olmayan bir gölgedeki adam, komitenin "birlik ve beraberliği"ni lafla da
olsa paramparça ediyor:
"Bir gün, Muzaffer
Yurdakuler, yakın arkadaşlarımızla konuştuğumuz bir yerin kapısından, benim
alınan kararı uygulamakta gecikmemizi eleştiren konuşmamı, tesadüfen duymuş
ve derhal soluğu Komitede alarak duyduklarını genel kurula getirmiş. Ortalık,
hemen kötüsüne karıştı. Aslında Yurdakuler'in telaşlı hareketi, benim şahsıma
duyduğu iğbirardan doğmuyordu. O, bu konuyu örneği ile ortaya getirerek,
anlaşmazlıkların, Komitenin sonucunu nereye kadar götüreceğini delilleriyle
ispatlamak istemiştir. Gayret tam tersine hizmet etti. Niyetimizin duyulması,
fıkir anlaşmazlığı içinde bulunduğumuz kişilere zamanında alarm işareti
çekmek olmuştur." (s.14)
Zaman Kazanan "Pratik Adam"lar
Genç devrimci
küçük-burjuvalar bir sosyal sınıf perspektifine dayanmıyorlardı. Dayansalar,
bu ifşaat, birçok sosyal devrimde olduğu gibi, hareketi daha çabuk
zembereğinden serbest kılmaya yarar, aceleleştirirdi.
Bizim devrimcilerin
bütün perspektifleri "baskın basanındır" yöntemine dayanıyordu. Basılacaklar,
haberi almışlardı. Sosyal bir sınıfın sivil-asker örgütlerine ve çevrelerine
yangın var, "silah başına" çığlığını basacaklardı:
"Bu alarmı (silah
başınayı) alanlar, hemen faaliyete koyuldular. Ordu birliklerinde yakın
arkadaşları, Kumandan olan Komite üyeleri, bu sayın Kumandanlara hulus
çakmıya başladılar. Birbirleriyle bu yönde yarışa koyuldular. Her fırsatta,
herkes ordunun içerisindeydi. Kıta Kumandanlarının isteklerini yerine getirmek
için çalışmak, Komitenin tek gayreti haline geldi." (s.l4)
Devrimcilerin
bu durumda başvurdukları tek davranış, meşhur "ordunun siyssetle uğraşmaması"
ilkesi oldu. Kim uğraşacaktı ya siyasetle? Gölgedeki adam...
Kendisi, komitedekiler, hükümet ve devlet başkanı "asker" değiller
miydi? Hangi siyasetle uğraşmamışlar, uğraşmıyorlardı? Maymun gözünü açmıştı.
Madem ki, sosyal sınıflar dışında sadece orduyla iş yapılacaktı, işte herkes
orduda siyasetini yürütecekti.
Herkesin "hulus
çak"tığı "sayın komutanlar" kimlerdi? 6 Haziran "sessiz ihtilal"inde "orduda
kalan diğer bazı generaller"di. Onlar dört aydır "ellerine geçirdikleri
her fırsatta, ihtilalcilerden duydukları kompleksin acısını çıkarma yoluna
sapmış" değiller miydi?
Onlar için gölgedeki
adam ne demişti?
"Emeklilik zarflarını
dağıttırdı. Kısaca:
- Hepiniz tekaüt
oldunuz. Üzülecek birşey yok, iyi de para veriyorlar, diyerek kesip atıverdi.
Pratik adamdı doğrusu..." (s.l2) Gölgedeki adam onlara şöyle
gözyaşı döküyordu:
"Orduyu, siyaset
dışı bırakma düşüncesi bu şekil davranışlarla her gün biraz daha boşa çıkıyordu.
Kimse, artık prensiplere bağlı kalmayı aklına getirmiyordu." (s.14)
Hep "akıl"!..
Oysa "sayın komutanlar" herşeyden önce "pratik adam"lardı. ,"Lisan'ı halleriyle",
"ordu siyasetle mi uğraşmasın" diyorlardı, "Tamam; siz albaylar da ordudansınız.
Bakın biz nasıl paşa gibi kırk yıl oturduk. İstediğiniz gibi orduyu siyasetten
ayırmak için siyaseti sivillere bırakın!"
"Mürşide Teslim" Ol: İlk Direkt!
"Pratik adam"
oldukları için lafta kalacağa da hiç benzemiyorlardı. "Orhan Kabibay, Birlik
ve Beraberlik sağlıyabilmek için her vasıtaya başvurmaktan yılmıyordu."
Ona güvenip suçüstü yakalanmakla felce uğrayan devrimciler, kendilerinden
umudu kestiler. Tüm asker içgüdüsüyle hiyerarşinin tepesindekinin insafını
beklediler
"Umutlar yine
Gürsel'e yöneldi. Dizginleri bir toparlasa diyorduk. Bekliyorduk bunu.
Bir düzenlese ortalığı, diye herkes umudunu ona dikmişti." (s.14)
Paşa (burada
Gürsel Paşa da, İsmet Paşa da, başka herhangi paşa da olurdu), devrimcilerin
kendi elleriyle uzattıkları "dizginleri" sımsıkı tuttu.
Kimdi Paşa'nın
MBK'ndeki evlatlarını kışkırtan? Dündar Seyhan. Kimdi bu kışkırtmaya "lebbeyk
hazırım" diyen? Alpaslan Türkeş.
Gölgeden artık
iyice güneşe çıkmış olan Dündar Seyhan diyor ki:
Roma kara ataşeliğine
atandım. Amerika'da bulunan ailemi alıp Roma'ya nakletmek için memleketten
geçici olarak ayrılmak zorunda kaldım. Türkeş'e veda etmiye gittiğim zaman,
o da Başbakanlık müşteşarlığından ayrılmak üzere masasının gözlerini topluyordu...
İçine düştüğümüz tereddüt havası, bize ilk raundda sımsıkı bir direkt çekiyor
ve sersemletiyordu." (s.14)
O besbelli durumda
"tereddüt" geçti mi? Ne gezer. İ. İnönü'nün o sıralar C. Gürsel'le buluşmaları
bir yana, 9.6.1966 günü gölgedeki adam bile hâlâ Paşa'yı o günlerde şöyle
görüyordu:
"İşlere karışmasının etkisiz
kalabileceğinden çekiniyordu herhalde. Yahut da, onun için gerekli tedbirlerin
tam olarak alınma zamanı gelmemişti. Hep pasif hep çekingen, hep babacan
'aga'lık davranışlarıyla yetiniveriyordu."
1960 Ekim başında
"Roma'daki görevine katılan" gölgedeki, sık sık haberleştiği Kabibay'a
en sonra:
"Madem ki siz... en yakın
arkadaşlarınızı memlekete çağırabilmek gücünü kendinizde bulamıyacak hale
geldiniz, o halde çok yakın zamanda, benim sizleri yurt dışında karşılamam,
artık mukadder bir felaket olmak yolundadır.
"Kabibay; Yassıada'dan telefonla
aradı. Durumun iyiye gittiğini, endişe edecek birşey bulunmadığını söyledi."
(s.14)
Baskın Öyle Olmaz, Böyle Olur: Son Direkt
Neye, kime güveniyordu?
Herhalde 9 kilit noktaya yerleştirdikleri 9 devrimciye. 13 Kasım gecesi
bu 9 kişiden 5'inin durumu şöyle oldu: 1- Aydemir: (asıl vurucu güç: Harbiye)
"Komitenin parçalanmasını" istedi. 2- Ünsalan: (İkinci güç: Jandarma Okulu)
"baskın"a uğradı. 3- Güventürk: (İstanbul Garnizonu) kime olsa "pestil
çıkarır"... Bütün vurucu güçler arasında bağ kuracak olan: 4- Asutay: (Milli
Emniyet Başkan Yardımcısı) ile, 5- Kumuşoğlu: (Milli Emniyet İstanbul Müfettişi)...
belki de Roma'da gölgedeki adamla kumpas kurmaya gönderilerek Türkiye sınırları
dışına atılmışlardı.
"14 Kasım 1960... eski ihtilalci
iki arkadaşım; Kurmay Albay Naci Asutay ve Nejat Kumuşoğlu İtalya'yı ziyarete
gelmişlerdi... Napoli'de kaldığımız bir pansiyonda sabah gazetelerini elimize
aldığımız zaman beklediğimiz korkunç sonucu öğrenmiş bulunuyorduk... Başta
Kabibay olmak üzere, Türkeş ve diğer yakın arkadaşlarımızın Komite üyeliği
hakları ellerinden alınmış, emekliye sevkedilerek tevkif edilmişlerdi...
Biz eski ihtilalcilerin onlar için tam zamanında düşündüğümüzü, öne almışlar,
onlar bize uygulamışlardı." (s.15)
Ve uygulama
adamına göre oldu. Tereddütlü Kabibay'a, uzattığı tabancası için : "İnşallah
sana kendi elimle iade ederim" denerek "İnsanlık ve mahviyetkârlık gösterildi."
Tereddütsüz
"Türkeş'in evine Kızıloğlu'nun adamlarıyla saldırılmış, kapıları kırılmış,
beş çocuğu çılgına dönmüş, polislerin elinden babalarını almaya savaşmışlar
ve etraf felaketli bir manzara seyretmiş!.." (s.15)
Birlik Yerine: Böl ve Hükmet
Karşılarında;
dolaysız olarak; kendilerinden başka hiç kimse görünmediği zaman bile kendi
kendilerini yalnızca önyargıları ve tereddütleriyle nakavt eden devrimciler,
sırtları yere gelince şaştılar.
Kimdi onları
kündeye getiren? Etliye sütlüye karışmaz görünen "hep çekingen, hep babacan"
Gürsel "aga" mı? Kabibay'ın aş içinde bir kaşık tuz bulunsun gibilerden
eliyle devrime kattığı, "eksiksiz sevgi, yakınlık" gösteren Madanoğlu ya
da komitede bile bulunmayan Kızıloğlu gibi teknik aygıtlar mı?...
Kurucu Meclis,
örgütlü yurttaşların tayinleriyle kolay toplandı. Ona gerçi işçi sınıfının
siyasi örgütleri sokulmadı, ama sendikalar sokuldu. MBK fiilen yoktu, ama
kimse 27 Mayıs yoktur diyemiyordu.
"Komitenin bir
kısmını makaslıyarak ihtilalin devamlılık ve akıcılık niteliğini kökünden
budadıklarını zannedenler, fikri doğuşların nedenlerini araştırıp meydana
çıkarma yerine, olayları günlük olarak düzene sokma heves ve gayretinden
ileri tek adım atamamışlardı." (s.16)
Çünkü "13 Kasım
operasyonu" ordu içinde devrimci küçük-burjuvaziyi "makaslamış", geri kalanları
büsbütün ümitsiz bir hoşnutsuzluğa sürüklemişti. Subay kadrolarına, pek
iyi anladıkları "birlik ve beraberlik" parolası atılmıştı. 27 Mayıs kardeşi
kardeşe düşürmeyi önleyecekti.
"Tabiidir ki,
bu ne nutukla, ne de (Kardeşlik haftası) tertibi ile olabilirdi... (Partiler
üstü) olamamıştı MBK. (Kardeşler arasındaki kavga) önlenmiş, fakat (Kardeşler
arasındaki husumet) giderilememişti. Bilakis artmıştı. Yaygın bir kanaat
(14'ler kalsaydı, bunlar gerçekleşecekti) şeklinde tecelli etti. Bu kanaate
ulaşanları (l4)lerin adamı olarak nitelemek doğru olmaz. Esasen biz, fıkirlerin
peşinde adam görmiye alışkın olmalıyız. Adamların peşine uşaklar yakışır."
(T. Turhan)
Finans - Kapitalin Dediği Olur
Finans-kapital
"birlik-beraberlik" ütopyasını değil, esnek egemenlik istiyordu. Azınlığın
bir ülkede egemen olması için ise "böl ve hükmet" parolasıyla, bütün güçleri
kendi aralarında dağıtıp, finans-kapital yönünde birleştirmek gerekir.
CHP hizbi DP
hizbini sözde orduya devirtmişti. Şimdi karşısında, emirlerine uymayan
bir ordu küçük-burjuvazi görmek istemiyordu:
"CHP partizanları,
ihtilali kendi muhalefetleri ile hazırladıklarını, meyvayı olgunlaştırdıklarını,
fakat bu meyvanın Silahlı Kuvvetlerce (MBK üyeleri tarafından) koparıldığını
ve iktidarın kendi tabii hakları olduğu hissinden kendilerini kurtaramadılar."
Bu kanıyla CHP
bir yanda kendi gönüllüleriyle halka, 27 Mayıs'ı gaspetmiş bir ordu gösteriyordu,
ötede eski DP gönülleri kanalından ordu, Menderes'i asacak bir CHP aleti
gibi tanıtılıyordu.
Böylece, azıcık
reform isteyerek halkı tutmaya kalkışan ordu küçük- burjuvazisi, her iki
(akıllı ve akılsız) finans-kapital hizbi tarafından halka karşıymışcasma
kötüleniyordu.
Ordu, solculara
"faşist", sağcılara "komünist" diye umacılaştırılıyordu:
"CHP teşkilatınca
iktidara sahip çıkılmıştır. Bu husus, kutuplaşmaları önlemek şöyle dursun,
artmasına sebep olmuştur. Bu hal, eski vahim duruma ilaveten, fıkri ve
hissi alanda, Silahlı Kuvvetlerle CHP'li olmıyan halkı karşı karşıya getirmek
gibi berbat bir sonuç doğurmuştur." (T. Turhan)
Vatan Hizmeti
27 Mayıs Devrimi'nin bitmez tükenmez ayrıntıları ve o zavallı
"Canım kadar sevdiğim Talat Aydemir"lerin başını yiyen sarsıntılar üzerine
nice şeyler söylenebilir. Sonuç bakımından hepsi aynı kapıya çıkar.
Adsız devrimseverlerden
T. Turhan, D. Seyhan'a mektubunda diyor ki:
"Sene 1960..
Sene 1965. Sadece 5 sene.. Tarih ölçüleri içinde bir saniye... Oysa, bu
beş sene bir asırlık ölçüye sığacak hadiselere sahne oldu."
Yığınlar açısından
devrimlerin bir gününde öğrenilenler, durgun yüzyıllar boyu propaganda
ve ajitasyonla öğrenilemez. Ancak, finans- kapital çağındayız. En açık
olaylar, en içine işlenmez mason perdeleriyle gizlenir. Talat Turhan da
ona dikkati çekiyor:
"Bence (diyor) bu devrenin
önemli hususiyetlerinden biri de; perde önünde geçen olayların, perde gerisinde
olanların ancak binde biri ölçüsünde olduğu hususudur. Geçen hadiseler,
ihtilaller, açığa çıkmış veya çıkmamış diğer teşebbüsler, mahkemede dahi
vuzuha kavuşmamıza imkan vermedi.
"Gizlilik ve kapaklılık
belki 27 Mayıs 1960 - 15 Ekim 196l arasında tabii bir özellikti. Ya ondan
sonraki açık rejimdeki aynı tip davranışlar? Bütün bunlar düşünebilen,
düşünmek istiyen, memleket sorunlarına bir çözüm yolu arayan münevverler
için inkisar'ı hayal sebebi oldu.
"O halde, bu devre hakkında
yazılacakların hakikate hizmet etmesi, karanlıklara ışık tutması, bir vatan
hizmeti olacaktır." (s.17)
Aşağıdaki satırlar,
o hizmeti, vatan hizmetini, ufak tefek tekrarlamalardan korkmaksızın yerine
getirmek çabasıdır.
Başlıca Kaynak Üzerine
Bu incelemede
en çok Dündar Seyhan`ın Gölgedeki Adam yazısına başvurduk. Gölgedeki adamı
tanımıyoruz. Doğru mu yazıyor?
Hatıraların
çıktığı gazetede "Tabii Senatörler" genel imzalı bir açıklama çıktı. D.
Seyhan'ın yazılarını "Yurt dışından takip ve tesbit edebildiği şahsi görüşler"
olarak "ciddi" saymıyorlar ve "sorumsuz" buluyorlar. Ve bir müjde veriyorlar:
"Tabii Senatörler
olarak bütün olayları ileride objektif bir görüşle yüce Türk milletine
ve ilgi duyan dünya efkar'ı umumiyesine sunacağız." "Bugün için açıklamayı
milli menfaatler bakımından uygun bulmamaktayız."
Yanılmıyorsak,
"tarihe malolmuş ve gelecekteki genç kuşaklara ışık tutacak nitelikteki
olayları" Tabii Senatörler diye bir kollegya yayınlamış olmadı. Yalnız
o "açıklama"dan üç gün sonra, aynı gazetede, bu kez adı sanı belli bir
tabii senatörün şu "açıklama"sı ile karşılaştık:
"Tabü Senatör ve Senato
Başkan Vekili Kadri Kaplan dün bir açıklama yaparak, Tabii Senatörler adına
gazetemizde yayınlanan Gölgedeki Adam başlıklı yazılarla ilgili açıklamadan
bir haberi olmadığını bildirmiştir.
Kaplan, bu husustaki
düşünce ve mütalaasını gerekirse ayrıca beyan edeceğini de söylemiştir."
Ondan sonra
gerekmemiş olmalı ki ilgili başka bir açıklamaya rastlanmadı.
Emekli kurmay
yarbay Avni Elevni (27 Mayıs devriminde Harbokulu 3. Tabur Kumandanı) imzalı
öteki uzun açıklama, yalnız Muzaffer Özdağ'ın Gürsel'i İzmir'den getirmediğini
yazıyor ve getirenler arasında Elevni'nin "müsaade"siyle bulunduğu gibi
şeylerle uğraşıyor. Sonunda kimi orgenerallerin (C. Sunay, M. Alankuş)
"Dündar Seyhan'dan çok daha vatanperver" olduklarına yağ çekiyor.
Bize gelince,
birincisi gibi sonuncu açıklamayı da pek "ciddi", yani aydınlatıcı bulmadık.
Bizce gölgedeki adamın "sorumsuz" kalabilmiş olması daha "ciddi" oluşuna
yaramış sayılabilir.
Jandarma Genel
Komutanı Em. General Abdurrahman Doruk'un kısa "açıklama"sı ise, kendisinin
"güdümcü" sayılmasını "tarihin takdirine" bıraktıktan sonra, Eminsu`ların
sivil görevlere girmelerine D. Seyhan'ın "Karşı ihtilal hazırlıyabileceklerini
empoze ederek engel" olduğu, o yüzden "Komitenin karşısına Eminsu'ların
dikilmesine sebep" olduğu, "halen Paris'te bulunan bir sınıf arkadaşım
Albayla, emekli olan bir Albayın maddi zararının bir milyon liraya yakın"
olduğu hesabını yapıyor.
Bu arada, eskilerin
"intaak'ı hak" (doğrunun dile gelmesi) dedikleri çeşitten de bir sözü hatırlatıyor.
Dündar Seyhan:
"Avrupa'dan
döner dönmez, Komite arkadaşlarına: eğer siz orduyu yemezseniz, Ordu sizi
yiyecektir. Birlik Komutanlarını derhal emekliye sevkedelim." demiş.
Böyle demediği, yazılarından belli. Yalnız "orduda paşa bırakmanın"
sakıncasını öne sürüyor. Ondan galat olmalı. Kimi paşa, ordunun ruhu olmakla
birlikte, paşa demek ordu demektir sayılmasa gerek.
Bütün bu nedenlerle,
"gölgedeki adam"ın "ihticaca salih" (belgelenmeye elverişli) olduğu kanısına
vardık. Ve yaralandık. Hâttâ biraz da fazlasıyla yaralandık.
27 Mayıs'ta İki Cephe
MBK'nin "temize
havalesi", bundan çok önce finans-kapitalce "hazırlanmış"tı.
27 Mayıs hangi
sosyal çelişkileri ortaya vurdu? Bunun üzerine pek az belge verildi. Genel
sözler bir yana, gözleme dayanan canlı olayı, 27 Mayıs'ın vurucu lideri
şöyle anlatıyor:
"Harbokuluna
yüzlerce kişinin getirildiğini haber aldım. Bizim kararımız, Kabine üyeleri
ile mahut takrire imza koymuş olan 4 mebus dışında başka kimseyi tevkif
etmemekti. Fakat halk, büyüğü küçüğü, çoluğu çocuğu, hâttâ kedisi köpeği
ile, bu hareketi o kadar candan bekliyormuşki, penceresini açan, eline
telefon rehberini almış;
"- Şu evde falanca
var... Onu da götürün...
"- Şu adam da
onlardandır, milyonlar vurmuştur... şeklinde hemen bütün mebusları ve yakınlarını
toplatmışlar." (C. Madanoğlu: "İfşa ediyor!", Adalet, 16 Aralık 1961)
Türkiye halkı
buydu. Duyguya, hayale kapılmıyordu. Karşısında "milyonlar vurguncusu"nu
görüyor ve toplatıyordu. Çelişki açıktı: 1- Finans- kapital (milyonlar
vurmuş), 2- Halk cephesi.
Devrimci subaya
tuhafca gelen bu olay finans-kapital (kodaman sermayeci ve toprak ağası)
için korkunçtu. Halkın ordu ile tek cephe kurması bütün egemen çevreleri
telaşa düşürdü.
İflas Borusu
Bir şey unutuldu. 27 Mayıs siyasi bir olaydı, ama o patlangıç,
sosyal ve ekonomik çıkmazın ürünüydü. Eğer toplumun temel konularında gerekli
çözüm yolu bulunmazsa, politika-kiremitliğinde başarılacak bütün kotarışlar,
zaman kazanmaktan -tarihte boşuna zaman yitirmekten- öteye geçemezdi. 27
Mayıs, konuları çözmek şöyle dursun, koyamamıştı bile.
27 Mayıs sabahı,
"Örfi İdare Kumandanlığı çalışılamaz hale gelmişti... Saat 11'e doğru ihtilal
subayları stenli muhafızların arasında ciplere binerek Genelkurmay Başkanlığına
gittiler... Gürsel'i İzmir'den getiren uçak Güvercinlik alanına iniyordu...
İhtilalci subaylar Şura salonunun önünde tek saf halinde sıraya girip kendisini
karşıladılar. Gürsel, evvelce sadece üçünü tanıdığı subayları birer birer
tebrik etti... Bütün Bakanlıkların müsteşarları çağırılmıştı... Maliye
Bakanlığı Müşteşarı Sait Naci Ergin hazinenin elinde sadece 85 milyon lira
kaldığını bildirmişti." (A. İpekçi, Ö.S. Coşar: "İhtilalin İçyüzü", Milliyet,
1 Mart 1965)
Bu 85 milyon
rakamı, Türkiye'nin 27 Mayıs sabahındaki ekonomi temelinin aynasıdır. 85
milyon lira 30 milyon nüfusa dağıtılırsa, adam başına 2 lira 85 kuruş düşer.
Devletin 1960 yılı gideri 7 milyar 320 milyon, borcu resmi rakamla 9 milyar
342 milyon lira. Bırakalım milletin yaşamasını, devlet denilen şeyi 85
milyon lirayla yalnız ve ancak 4 gün ayakta tutmak (giderlerini karşılamak)
olanaklı. Alacaklıları devletin karşısına çıksa, 110 lira istedikleri halde
1 lira bile ödeyemeyecek 4 günlük ömrü kalmış bir devletin 110 kere iflas
durumu... Türkiye'yi emperyalizmin dümen suyuna sokmuş güdücü sınıfların
egemen siyasetinden çıkmıştı.
İki Egemen Sosyal Zümremiz
Türkiye'nin
egemen politikası, iki sosyal zümrenin tekelindeydi: l- Finans-kapital
zümrelerinin politika örgütü, eski DP'ydi: (Bugün AP oldu); 2- Devletçiliğimiz
zümrelerini geleneksel örgütü, CHP'ydi, CHP'dir.
İkisi arası
çırpınan MP-CKMP-Hür. P. vb. gibi yönsüz, yarı küçük- burjuva, yarı burjuva
ve derebeyi partileri, ancak yukarıdaki çifte düşman ikiz-kardeş "büyük
parti" gemileri için safra rolünü oynuyorlardı ve oynuyorlar.
Sosyal ilişkileri
bakımından iki egemen zümreden devletçiliğimiz, üstte güreştiği zaman bile,
Türkiye'de yalnız finans-kapital zümrelerini yetiştirmek ülküsü altında
çalıştı. İkinci evren savaşı Türkiye'nin finans- kapital zümrelerini yeni
bir savaş zenginliğine kavuşturup kemiklendirince, uluslararası finans-kapitalin
Amerikan emperyalizmi kanadına ("Amerikan yardımı"na) var gücüyle dayanan
özel sermaye, artık devletçiliğimize haddini bildirmenin zamanı geldiğini
açıkladı.
Tek parti zamanı
devletçiliğimiz, finans-kapitalin sırtında ve üstün görünüyordu, çok parti
zamanı finans-kapital, devletçiliğimizin sırtına çıktı. Aslında bu hep
böyleydi, ama, görünüşle millet aldatılmak isteniyordu. Devlet ve devletludan
üstün şey olur mu denilerek, fınans-kapitalin aslan payı kesişleri "devletin
hikmeti icabı" gösteriliyordu. Osmanlı alışkanlığıydı bu.. ikinci evren
savaşından beri bu gösterişe gerek kalmadı. Finans-kapital "bu ülkede efendi,
benim" dedi, düne kadar kapısında vurgun yaptığı velinimeti devletçiliğimizi
kötüledi, devletlularımızı boğaz tokluğuna alt kapıkulu durumuna soktu.
Efendi pozuyla yukarıdan konuşmaya alışkın devletlular şereflerinin zedelendiği
ölçüde, enflasyon ve pahalılıkla keselerinin de dibine darı ekildiğini
farkettiler.
Devlet parasıyla
geçinen askerlerin sayısını allah bilir, Amerikalı bilir, ama halk bilmez.
O bilinmeyen askerlerle birlikte devlet kapıkulları net yarım milyon kişiyi
çok aşar. Ortalama 4 kişilik aileleriyle sayılırsa, devlet kapısında geçinen
nüfus 2 milyon insan ederdi. 27 Mayıs günü bu 2 milyon kapıkulu nüfusu
ile 2 bin civarı finans-kapital zümresinin 8-10 bin kişilik nüfusu göz
göze gelmişlerdi. Baskın basanın olduğu için, güç dengesi bir gecede finans-kapitalin
aleyhine, devletçiliğimizin lehine dönüvermişti.
Geri kalmış
Türkiye'de, en "ileri" sömürü sistemini sağlamak isteyen finans-kapital,
çok ağır ve kalabalık devletçiliğimizi yaratmış ve geliştirmişti. Bu devletçiliğimizin
bir gün başına dertler açabileceğini, başına topladığı cinleri dağıtamayan
sihirbaz durumuna düşeceğini 27 Mayıs gösterdi. Alt sınıf ve tabakaların
hesabı yoktu.
27 Mayıs, üst
tabakalarda bir "kozların paylaşılması" oldu. Bu koz paylaşmada, ilkelerden
çok pazarlık rol oynadı. O yüzden ihtilali tutanlar halkı bu işe karıştırmak
istemediler. Sokağa çıkma yasağı koydular. İhtilale uğrayanlar bu beğenmekte
kusur etmediler. Tek koşulları devrimcilerin çabuk gitmeleriydi.
DP Kudurdu: CHP'yi Isıracak
Finans-kapital,
çarçabuk parti rekabetiyle "dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olacağını"
kendi kendine kanıtlamak zorunda kaldı. DP dikttası ansızın iskambilden
şato gibi yıkılmıştı. Aynı sarsıntıyı geçiren CHP kanadının kodamanları
ölünün mirasına konacak mıydı?
Birbirlerini
gözü kararmışlıktan uyarmak için "düşük" DP finans- kapital grubu sınanmış
provokasyon yöntemini tezgahladı. Londra'nın lanse ettiği "kuvvetli albay"
"başbakan yardımcısı" Alpaslan Türkeş mızrabı ile aldı sazı eline, sen
misin DP'ci "her mahallede bir milyoner"i vurguncu diye kündeye getiren?
"Öleceksek hep birlikte ölürüz. Beni denizde boğulmaya bırakırsan, sana
dört elle yapışırım. Hep birden denizin dibini boylarız!" Finans-kapitalin
DP kanadı CHP'li rakiplerine o dille mızrağın ucunu gösteriverdi.
Yerli, yabancı
gizli servislerin himmetiyle bir Havadis gazetesi sahneye çıkarıldı. Orada
işlenen ana tema şu oldu:
"Bir defa DP
kendi kendisinin kurbanı olmuştur." 1950'de: 'Devr'i sabık yaratmıyacağım'
diye sanki Türkiye'de hiç hesap sorulmıyacakmış intibaını doğurmuştur.
Sonra İsmet Paşa rakiplerini sinsice suça itmiştir. Ne demek: 'Benim zamanımda
çekilirseniz kurtulursunuz' sözünün manası? Yani, ne yaptınızsa hesabı,
sorulmıyacak!" (Havadis'den aktaran: Akis, 26 Kasım 1966, No. 649)
"Kol kırılsın
yen içinde", finans-kapital DP'de Amerika'yı iktidara getirir getirmez,
Menderes "herkesin yaptığı yanında kâr kalacak" anlamında, "devr'i sabık
yaratmayacağız" demişti. DP aşınınca, İsmet Paşa; aynı amaçla, DP'ye "benim
zamanımda çekil" ki vurgunların yanına kalsın demişti. DP Yassıada'ya tıkılınca,
fınans-kapital "Paşa"ya sen benim bir kolumu kurtarmazsan, "alacağın olsun",
anca beraber, kanca beraber gideriz! "Öyleyse hepimizden hesap sorulsun!"
Sorulsun da görelim, CHP vurguncularının boyunu. "Onlar mı has, biz mi
has"? "Bu memlekette" "zenginlik" (yani vurgun) düşmanlığı ne demek?
"DP devrinin
zengini varmış. Atatürk devrinin zenginleri, İsmet Paşa devrinin zenginleri?
Onlar ne oluyordu?" "Şimdi, İhtitale düşen görev, hem CHP ve hem de DP
devrinin hesabını sormaktı." (a.g.d.)
Bu uslup, tam
Entelicens Servisin mutfağına yakışır alangle bir şantajdı. Churchill'in
ikinci emperyalist savaşı sırasında anlattığı fıkranın ta kendisiydi. DP
ısırılmıştı, kudurarak ölecekse, şimdi oturmuş, başka kimleri ısırıp kurdurtacağının
listesini çıkarıyordu.
27 Mayıs'ın Son Görevi
Bu işlerde herkesten
daha sınangılı olan İnönü, hemen kulağı delik damat beye sinyali çekti.
Şu yazının altında kim yatıyordu? M. Toker açıklıyor:
"İsmet Paşanın
çok dikkatini çekti. Benden bunun kimin kaleminden çıktığını öğrenmemi
istedi." "Peyami Safa'nın, dediler. Fakat başka bir söylenti: Türkeş...
Havadis'i ele almış bulunan 'beg'ler grubuyla, Gökhan Evliyanoğlu ve arkadaşları
ile temas kurmuştu... Türkeş'in bu ilgisi, Babıali'de, bu çevre tarafından
açık açık söylenip duruyordu." (Akis)
Ve finans-kapitalin
gizli servisleri her yanda zincirlerinden boşandırıldı. Neymiş o "açık
açık söylenti"? Hiç finans-kapitalin millet önünde alnı açık hesaplaşma
namusu bulunur muydu? Toy Türkeş, görünürde bir zavallı yemdi. Amaç onun
altında örtülü, "gizli" duran çelik olta iğnesini gereken balığın gırtlağına
geçirmekti. Damat, ilk tehlike zili çalar çalmaz, hangi mekanizmaların
nasıl işlediklerini güzel güzel anlatıyor:
"Yaz (1960)
içinde önce bir iki gün dergiye gelip benimle görüşen, sonra benim ve Nüvit
Yetkin'in aracılığı ile İsmet Paşayı gören bir Kurmay Subay, Gürsel'le
İnönü arasındaki ilk gizli teması teşkil etti. Kurmay Subay'ın Gürsel'den
getirdiği haber şuydu: Albay Türkeş sanıldığı kadar kuvvetli değildi. Ve
Gürsel kendisini Başbakanlık Müsteşarlığından alacaktı."
Hapı yutmuştu
"kuvvetli albay". Kötü bir solucan gibi, oltanın ucundan kullanılmadan
atılıverecekti. Görevi, şu kombinezona bir teyel olmaktan ibaretti. Damat'ın
matbaasına "roman tarzı eserler" bastırma bahanesiyle gide gele yol eden:
"Binbaşı Elevli...
27 Mayıs günü Gürsel'i İzmir'den alıp Ankara'ya getiren uçakta bulunanlardan
biriydi... İsmet Paşa, Binbaşıyla görüştü. Elevli ona, Gürsel'den naklen,
Komite (MBK) içindeki gelişmeleri anlatmış." (Akis)
"6 Ağustos 1960
akşamı saat 21 civarında Heybeli ada'da İsmet Paşa'nın evinin merdivenlerinde..
Gürsel ile İsmet Paşa'nın ikinci defa karşı karşıya gelişleri" (Akis) fotoğraflanır.
Finans-kapital
27 Mayıs'a iki şey için razıydı:1- Kişi nedeni: Amerika'nın "artık" istemediği
Menderes'ten kurtulmak; 2- Teknik neden: Yıkılacak kadar kademe enflasyonunu
gidermek...
Eskiyen iskambil
kağıdı kişi 27 Mayıs gecesi değişmişti. Ordu ehramında dengesizlik yaratan
durum da, tam o sıra giderilmişti. Öyleyse, görevi biten 27 Mayıs halkı
da, üniversiteyi de, orduyu da karşısına almıştı. Finans-kapital rahatça
27 Mayıs'tan kurtulma ortamını 27 Mayıs'a hazırlatmıştı:
"Cema1 Gürsel
Heybeliada'da İsmet Paşa ya geldiğinde MMK meşhur 'ordudaki tensikatı'
da yapmış ve kendisini bir desteğe muhtaç hissediyordu." (Akis)
27 Mayıs'ın Başının Bağlanması
İ. İnönü Paşa
"tensikat"a karşıydı. Aralarında ne konuşulabilirdi? Cumhuriyet tarihinin
iki "tükenmez" içkisi yürekler acısı bir yüzeylikle ortaya kondu:1- Din.
2- Kürt.
Her iki konunun
temeli toprak ve demokrasiyken, kırk yıldır ne yapılmıştı? Eşek arısının
yuvasına hiç dokunmaksızın, deliği önünde değnek gösterilerine girişilmişti.
Din duygularıyla oynamakta, tepede ağalıkla elense etmek de yığınlarda
yalnız din ve ağalığa dört elle sarılmayı kışkırtırdı. Çünkü, hiç yoktan
din adamı ile ağa "mazlum" durumuna sokulup, ezilen yoksul halk önünde
ezilen kahramanlar rolüne itiliyordu.
Ne çare ki 27
Mayısçılar, kırk yıldır devrimcilik deyince bu iki işlemden başkasını öğrenmemişlerdi.
O gün de kırk yıllık sınangılı İnönü Paşa'dan ders almaya gelmişlerdi:
1- Din Sorunu:
Rahmetli Cemal Gürsel:
"Dinde bir reform
düşündüklerini dini irticai teşekküllerin elinden kurtarmak arzusunda olduklarını,
bir Din Şurasını içtimaa çağıracaklarını söylemiş."
Bu ütopyaya
karşı eski Paşa:
"İbadetin Türkçeleşmesini
gözünüz tutuyor mu? diye sormuş. Gürsel, tutmadığını bildirmiş. Tepkiden
korktuklarını anlatmış. İsmet Paşa: 'Yazık' demiş." (Akis)
"Yazık", o ibadeti
Türkçe'leştirmek, 27 Mayıs'ı daha kestirmeden temizleme yolunu açabilirdi.
2- Kürt Sorunu:
Antika sömürü sistemi, genellikle tüm Türkiye'de nasıl "din" konusu ile
karıştırılıyorsa, tıpkı öyle özellikle Doğuda "Kürtçülük" sorunu ile maskeleniyordu.
Ne var ki, bizim ("General" olduktan sonra, yasayla yasak edilmiş bulunan
"Paşa" titriyle çağrılmaktan hoşlanan ve doğrusu da bu olan) paşalarımız,
yerli-yabancı (antika + ultramodern) sömürüyü değil, ona giydirilen kaftanı
önemsiyorlardı. O alışkanlıkla, Cemal Gürsel:
"Kendisini tedirgin
eden... Doğudaki Kürtçülük hareketine geçmiş.. Bunun Ağalar tarafından
geliştirildiğini söylemiş ve ağalara karşı tedbir düşündüklerini açıklamış."
(Akis)
Ne tedbiri?
Doğudaki toprak ilişkilerinin kılına dokundurmaksızın, İ. İnönü Paşa'nın
zamanında yaptığı gibi, birkaç ağayı Batıya sürgün edip "modernleştirmek"...
"Sivas'a 15 yıl sürgün"... Eski Paşa yenisine içinden kimbilir nasıl gülerek:
"Bunun çıkar
yol olmadığını, vaktiyle denendiğini, Halkın Ağasına o zaman daha fazla
bağlandığını söylemiş. Kürtçülük cereyanına karşı en iyi mücadele usulünün
Kürt asıllı kimseler arasındaki liderlerin Türklüğe ısındırılması, Memleket
ve Millet hizmetinde onlara rol verilmesi, Topluma kazandırılması olduğu
fikrini savunmuş, öteki yoldan kaçınılması tavsiyesinde bulunmuş." (Akis,
s. 64)
İ. İnönü Paşa, bunu söylerken, besbelli Gürsel
Paşa'yı göz önünde tutuyordu. Orduda ona "Ağa" ya da "Kürt" denmemiş miydi?
27 Mayıs kaptanı,
gemisini burada karaya oturturken "deniz burada biter" demişti. "İzzet'ü
ikram ile kab'ı hükümetten" çekilmenin adına "seçim" deniyordu. İ. Inönü
Paşa açıkça, boyunlar kırılmadan, "seçim tarihini" soruyordu.
"Gürsel, bunların
ancak 1961 Ekiminde yapılabileceğini kesinlikle ifade etmiş." İ. İ. Paşa:
"Bu tarihi kesinlikle derhal ilan ediniz" demiş.
"Cemal Gürsel
bunu yaptı." (Akis s. 64)
İhtilale Baş Nasıl Seçildi?
27 Mayıs'ın
başı neden o kadar kolay ve çabuk bağlandı? Devrimcilerin parçalılığından.
Niçin o denli "birlik" etiketi altında "bölünümlülük" ve çatışkanlık patladı?
Elbet bunun temeli devrimcilerin "sosyal yapı "larına dayanıyordu. Modern
toplumda, modern bir devrim, ancak modern üretimde dolaysızca ilişkili
modern sınıflara dayanırsa ömürlü iktidardan söz edilebilirdi. Küçük-burjuvazi,
antika toplum armağanı bir tabaka, kat kat tabakalaşmış bir yığındı.
27 Mayıs devrimcileri
o tabakalardan biriydiler. Kendi başlarına iktidarda sonuna dek kalamazlardı.
İç yapıları gibi, toplum ilişki-çelişkileri buna elvermezdi. İktidarı iki
rahmetten birinin temeline oturtmak zorundaydılar. Modern iki sosyal özgüç
vardı: 1- Finans-kapital (En kodaman sermayeci + ağa ortaklığı), 2- İşçi
sınıfı...
Bu tartışılmaz
gerçeklik açısından, 27 Mayıs bölünüş ve çözülüşleri, daha kuruluşundan
belliydi. Vurucu gücün öncü örgüt tekniğine en kritik anda bakmak yeter.
Durumu en açık ve edebi kesinliğiyle özetleyen sayın general Cemal Madanoğlu'
ndan örnek almaktan daha öğretici hiçbir şey olamaz.
BR> Devrime seçilen
lider için iki versiyon var. Biri sayın Koçaş'ınkidir. Batıda NATO manevraları
oluyor. Oto içinde Koçaş, Gürsel Paşayla yalnız kalınca, konuyu çıtlatıyor.
Gürsel'in ilk sorusu şu oluyur:
"- Kuvvetli misiniz?"
Tam o sıra,
devrimci genç subaylar, baskın ve panik geçirmektedirler. Ama "kuvvet"
nerede? Kara Kuvvetleri Komutanı C. Gürsel'de. O katıldı mı, daha başka
"kuvvet" aranır mı? Anlaşılan bunu bilen Koçaş, sözü bastırıyor: '
"- Demir gibiyiz,
Paşam!"
Ve Cemal Gürsel 27 Mayıs Devrim'ine baş oluyor.
Sayın Madanoğlu
Paşa'nın anlattığı daha da kısa ve ilginç oluyor. Diyor ki:
"Biz buna (ihtilale) karar
verdiğimiz zaman, fazla kalabalık değil, 4-5 kişi idik. Kararımızı Gürsel
Paşa'ya açalım dedik. Yanına gidip meseleyi açtığımızda:
"- Tamam!...
dedi, kabul ederim. Tek şartla. İhtilali yaptığımız tarihten itibaren,
üç ay zarfında seçime gidilecek. Kabul mü?"
"Derhal kabul ettik ve ilk
kararımız bu oldu." (C. Madanoğlu: "İfşa Ediyor! ")
Demek askerler
de demokrattır. Demek, askerler de, sosyal temele oturtulmamış bir devrimin
yaşayacağına inanmıyorlar. Yalnız, finans- kapitalden göbekbağı kopunca,
Türkiye oylarının tefeci-bezirgan hacıağa ağlarından kurtulabileceğini,
"hür" olacağını umuyorlar.
"Aradan zaman
geçti. Biz, Gürsel Paşanın da iştiraki ile lazım gelen planları hazırlıyorduk.
Bir gün Gürsel bizi çağırdı:
"Beni buradan
alıyorlar, dedi. Fakat, gitmek istemiyorum. Ne yapacaksak hemen yapalım.
Sonra fırsat kalmıyacak.
"Düşündük. Hemen
yapamazdık. Zira çok kan dökülmesi ihtimali vardı. Planlarımız, en ince
teferruatına kadar hazırlanmıştı. Bu itibarla;
"-Paşam, dedik,
Siz hiç endişe etmeyin ve gidin. Biz planın geri kısmını, gene sizinle
irtibatı devam ettirerek tamamlarız. Harekete geçtiğimiz gün gelirsiniz."
"Paşa bunu makul
karşıladı. Katiyen kan dökülmesini istemiyordu. Çaresiz, ayrılıp İzmir'e
gitti." (C.Madanoğlu, a.g.y.)
Devrimin başı
böyle oldu.
"Yar Bana Bir Eğlence", Çabuk Bize bir Anayasa!
Devrimin "iktidar"
sorunu daha az ilginç olmadı.
"Planlarımıza
orada (Askeri Şura'da) devam ederken vakit nasıl geçiyordu? Anlıyamıyorduk.
Bir de baktık ki akşam olmuş. Yani 26 Mayıs akşamı."
Komando başları,
kimi "önce benim emrimi verin" der, kim "dört tank ister". "Bu arada, radyoda
okunacak mesajlar da hazırlanmaktaydı."
"Mesela tebliğin
birinde:
"-İktidar devralınmıştır.
"Sözlü geçiyor,
hemen atılıyorum:
"-Yok yahu...
Öyle değil, idareyi devralmıştır... deyin, şeklinde müdahale ediyorum."
Devrim yapılıyor. "Köşe başları" tutulmuş. "İktidar" mı değişiyor,
"yönetim" mi? "İktidar" ağır bulunuyor. "Yönetim"e daha yeğnik geliyor.
Ve bu yeğniklik, nasıl bir "yönetim" kurulacağı sorun olunca, biraz daha
"eterleşiyor. C.Madanoğlu Paşa anlatıyor
"O tarihten
(İhtilal gecesinden) 15-20 gün kadar evvel Bahçelievler'de ahbabın evinde
yemeğe davetliyim. Yemekte yaşlı bir misafirleri daha vardı. Profesörmüş.
Biliniyor ki, hemen her gün iktidarın suistimallerinden bahsedilirdi. Gene
o mevzu açılmıştı. Üst katta oturan bir komşuları da aşağı indi. Genç bir
adamdı:
"Birader, dedi.
4 milyon lira falanca çalmış. Ne olacak bunun sonu? Benim burama gelmişti:
-"Ne bağırıyorsun
be adam!.. diye çıkıştım. Ne olacaksa olacak elbet...
"İşte o gece,
o evden çıkarken şöförüme:
"-Bana bak,
dedim. Şu boz ev var ya, burayı iyi belle."
Komandolar ve
halk Harbokulu'nu vurguncu ile doldurmuşlar. "Ortalık ana baba günü." "Radyoda
tebliğler yayınlanmıya başlamıştı. Birden aklıma geldi. Şoförü çağırttım.
"-Hani, dedim.
Sana Bahçelievler'de bir ev göstermiştim. Boz bir ev. Hatırladın mı? Git
o evdeki ihtiyar adamla üst katta oturan genci al, bana getir.
"Ben, işe dalmıştım.
Bir ara odada bir iki sivil vardı. Onlara işaret ederek:
"-Ne bekliyor
,bunlar? dedim. Alın götürün Harbiye'ye...
"Meğer, çağırttığım
ihtiyar profesörle, üst katta oturan adammış. Derhal farkettim. Profesöre
hitaben:
"-Rica ederim,
baba, birkaç profesör adı yazın.
"Dedim. Bir
liste yaptı. Meğer hepsi İstanbul'danmış. Neyse bunları çağırttım. Uçakla
getirilmelerini söyledim. Niyetimiz, birkaç profesörün yanına Askeri Temyiz
azalarını, Danıştay azalarını katıp Meclise sokmak. Güvendiğimiz adamları
Meclisin kapısına dikip, gelen mebuslardan temiz olanları içeri almak,
olmıyanlara:
"- Senin adın
şu hadiseye karışmış...
"- Sen falan
meseleye rey vermişsin...
"Diyerek, onları
sokmamak, içerdekilerin üzerine kapıyı kapatıp:
"Çabuk bize
bir Anayasa yapın, derhal seçimlere gideceğiz... demekti."
Seyfiye (kılıççılar:
silahli kuvvetler) devrimde "ilmiye" (bilimciler) ile böyle buluştular.
"Yönetim" denilen "iktidar"ın ilkeleri o denli rastlantıya ve aceleye geldi.
MBK - Kabine - İyi Saatte Olsunlar
İlk devrim meclisinin
kuruluşu büsbütün iğreti görünüyor. Eğer "ilmiyye" hocaları bizim kılıççıllara:
"Siz mebusları serbest bırakırsanız kendiniz de gayrı meşru olursunuz"
demeseler, devrimciler Menderes hükümetini devirmekle yetinip, eski meclisle
anayasa ve yasa çıkaracaklardı. "Fazla düşünmeye vaktimiz yoktu." (Madanoğlu)
Profesörlere:
"Siz hukuken ne yapılması gerekiyorsa yapın" diyorlar.
"Biraz sonra,
iki genç subay geldi. Kurmay Subaylar. Muzaffer ile Numan imişler. Ben
'Çifte Kerametler' derim onlara... Selam verdiler:
'- Biz de hukuk
tahsil ettik. Müsaade ederseniz onlarla birlikte çalışalım paşam...
"Dediler. Ben
de:
'- Hayhay, daha
iyi olur...
"Dedim. Bunlar
da bu şekilde aramıza girdiler. Esasen, önüne gelen giriyordu. İstiyen
içeride kalıyor, istiyen çıkıyordu. O arada, başkaları da kapı aralığından
sızsa, onlar da girip bizimle çalışabileceklerdi. Neticede, içerde bitişik
odada çalışan ilim heyeti, bir Komite kurmuşlar ve karar vermiş, biraz
da, bizim Çifte Kerametlerin gayretile adedi arttırılmış, fakat; asıl alınması
gerekenler değil, rastgele ve bu arada, Çifte Kerametler de dahil, bir
Komite üyeleri listesi yapılmış. Bu Komitenin fazla bir iş görmiyeceğini
düşünerek, üzerinde durmadık. Peki, teşkil etsinler de, kimden isterlerse
etsinler şeklinde düşündük. Zira bu Komitenin geniş selahiyeti, o zaman
mevzubahis değildi.
"Eğer, Komitenin,
geniş selahiyetler alacağını düşünseydik, bize o gece elinde harita ile
yol gösteren, sokakların nasıl tutulacaklarını, kaç tankın kafi geleceğini
söyliyen ve planı muvaffakiyetle tatbik eden Albayları, Yarbayları, diğer
subayları alırdık. Asıl hizmeti onlar gördü."
"Komite resmen
faaliyete geçmişti.:. Komiteyi teşkil edenlerin ilan edilmesi lazımmış.
Madem ki öyleydi:
- Peki, ilan
edin.
Dedik. Tutup ilan ettiler.
38 kişi olarak, yani o anda orada bulunan subaylar olarak ilan edildi."
"Kanunlar çıkarılmıya
başlanmıştı. Şu halde Komiteyi teşkil edenler, Teşrii vazife görmektedir.
Açık bir oturumda yemin etmeleri gerekir.
- Öyle olsun, dedik. Artık
icab ne ise yapalım." (C. Madanoğlu,: a.g.y.) Görüyoruz. Sanki gizli
bir el herşeyi belirli yönde, rastlantıymışcasına kaydırıyordu. Hükümet
de aynı elin işi oldu: "İçerdeki Komite, bir Kabine kurulmasını kararlaştırmış,
kimlerin kabineye alınacağını aşağı yukarı tesbit etmişti. Haber verdiler.
Gürsel Paşa ile görüşüp halletmelerini söyledik. Tayinler yapıldı. Alpaslan
Türkeş'i de Başvekalet Müsteşarlığına tayin etmişler. Doğrusunu isterseniz,
ben o zaman Müsteşarlığı mühimsemedim. Bir nevi memuriyettir, dedim. Ama,
sonraları baktım ki, bu memuriyet değilmiş, bayağı Başbakanlık gibi bir
şeymiş.
"Bununla beraber
üzerinde fazla durmadık." (C. Madanoğlu, a.g.y.)
Asker Siyasette Uğraşmaz
Burada, ezeli,
"askerin siyasetle uğraşmaması" denilen "cilve" ve "alınyazısı" ile, sınıflı
toplumun en önemli altüstlüğü yapılıyor. İktidar gibi yaşamsal konuda devrimciler
en saf çocuksu gönül cömertliği içinde, herkese güveniyorlar; ne denirse
yapıyorlar. Hele öneri "ilmiyye"den geliyorsa, en ufak tartışma düşünülmüyor.
Meclise "isteyen" giriyor. Hükümet, "aşağı yukarı tesbit" ediliyor.
"Bunları hep
ilim adamları ileri sürüyordu.
Askerler, eski alışkanlıklarıyla,
iyi dilekli saydıkları her "otoriteye" kuzu kuzu itaat ediyorlar. Aslında,
"bilim adamı"' dedikleri kimler? En az kendileri (askerler) kadar politikadan
yasak edilmiş kapıkulları. Osmanlı İmparatorluğu'nda, "ilmiye" denilen
bilgin hocalarla, seyfiye (kılıçlı)lar arasında gerçekten büyük ayrım olabilirdi.
Asker, baltacılıktan paşalığa, sadrazamlığa çıkabilirdi. Onun bilgi eksiğini
ilmiye hakkıyla bütünleyebilirdi. O gelenek güdülüyor.
Bugünse, bir
kurmay subay, pek çok profesörden çok daha gerçekçi bir politika kültürü
edinebilir. Devrim yapmaya dek ilerlemiş askerler, profesörünkinden çok
daha bol olan aylak saatlerinde biraz kendilerini bilime vermişlerse, devrim
stratejisinde ve taktiğinde fazla bilgin olmadan da, yapılanları ana çizilerinde
denetleyebilirler. Mustafa Kemal bunun en parlak örneğidir. Ama, gene de
tarihsel gelenek ve görenekler, kılıççılarımızı, bilimciler önünde tam
teslimiyet iyi dileğine büründürüveriyor. En ufak kuşku, içlerine doğmuyor.
Bu iyi dileğe,
çabuk ve kolay gelen başarının iyimserliği de katılınca, işi yapanların,
öyle gelişigüzel kurulmuş bir komiteden çekinecek şeyleri kalmamış gibi
gelebilir. "Hava" bu. Şeylerin kendiliğinden akışıyla iş sarpa sarınca
ne olacaktı?
"Komite'den
fazla iş beklemediğimiz için -ki nasılsa derhal seçimlere gidecektik- Komiteyi
kimlerin teşkil ettiği üzerinde durmamıştık. Fakat, Komite müzakereleri
arttıkça durum değişmiye başladı. Hemen her gün, Komiteye yeni bir yetki
tanınıyordu. Öyle hale geldi ki, Komite tam manası ile bir Kurucu Meclis
havasına girdi." (C. Madanoğlu, a.g.y.)
Ve "iktidar" gibi sınıflı toplum politikasının en önemli şahdamarı,
şakacıktanmışcasına, kimse farkına varmadan, bütün ağlarını yurtiçine ve
yurtdışına germiş finans-kapital şebekesinin pençesine düştü.
Türkiye de,
askerden başka siyaset altüstlüğü sağlayan hiç kimse bulunmadığı halde
gene de evelallah, askerin siyasetle "asla ve kat'a iştigal etmemesi" ilkesi
bundan daha güzel bir ucube yumurtlayabilir miydi?
Devletçilik Yûkü ve Halkın Kırılışı
27 Mayıs, "memleketi"
öyle bir iflas durumunda teslim almıştı. Şimdi ne yapacaktı? Devrime katılan
subaylardan Talat Turhan mektubun da yazıyor: "27 Mayıs, umutsuz insanlara
umut, zulmette bulunanlara ışık, idealistlere şevk ve heyecan getirmişti."
Konu Türk ulusu
için taşınmaz bir yük haline gelen finans-kapital sömürüsüyle devletçiliğimizin
baskısıydı. Finans-kapital, devletçiliği suçlamakla kendisini haklı çıkarmaya
ve hoşnutsuzluğu devletçiler aleyhine çevirmeye çalışmıştı. Ülkeyi saran
tefeci-hacıağa ağları sayesinde başarı da kazanmıştı. DP'nin üstüste aldığı
oylar bunu gösteriyordu. Finans-kapitalle devletçiliğimiz, bir ipte iki
canbaza dönmüşlerdi.
Devletçiliğimiz,
Menderes'in emperyalist ağalarını gocundurması gibi koşullardan yararlanarak
bir anda DP iktidarını devirdi. Ama, tasarruf bonoları vb. davranışlarıyla,
sermayedarlara verilecek kredileri halktan devlet zoruyla koparttı. Bununla
kanıtladı ki, finans-kapital sömürüsünü sınırlandırma şöyle dursun, katmerlendirme
yolunu tutmuştu.
Kendi devletçi
baskısı da azalmadı. Maaş ücret ve kadro sayıları 1957 yılı 351.293'ken,
1960 yılı 401.179'du. DP çağının son 3 yılında devletçiliğimizin yükü 50.114
kişi (% 12) artmıştı. DP'yi deviren 27 Mayıs çağındaki 3 yıl sonunda 1963
yılı devlet hazinesinden geçinenlerin sayısı 478.715'e çıktı. (Bunun içinde
asker kadroları yoktu). "Devletlu"lar 77.596 kişi çoğalmışlardı. Devlet
parasıyla geçinenler, finans-kapital (DP) döneminde her yıl %4, devletçiliğimiz
(27 Mayıs) döneminde her yıl %5.3 oranında artıyordu. 3 yılda yalnız sivil
memur yükünü 27 Mayıs % 16 dan fazla arttırmıştı.
Halk, 27 Mayıs'ı
neden bir kurtarıcı gibi karşılamıştı? Bu değişiklik sonunda sömürü (finans-kapital)
ve baskı (devletçiliğimiz) yüklerinin hafıfleyeceğini umduğu için. Halk,
üç yıl sonra açıklanacak istatistik rakamlarını bilmez. Ama, sırtındaki
yükün eskisinden beter ağırlaştığını duyar. Artık dünyanın en güzel ve
kandırıcı sözleri, onun derisi, kemiğiyle duyduklarını yalanlayamaz. Halkımızın
bin yıllarca denemeleri de ona şu acı gerçeği öğretmiştir: "Gelen gideni
aratır." 27 Mayıs'la gelen, yukarıdaki çıplak rakamların belirttiği şey,
her gün artan hayat pahalılığıydı. Hele birdenbire, finans-kapital sabotajı
yüzünden kriz biçiminde bastırmış olan işsizlik, çalışan yığınları aç bırakmıştı.
Siz istediğiniz kadar, ekonomimizi baltalayanlar finans-kapitalistlerdir
deyin. Patlak veren işsizlik karşısında, kapitali yağlamak için vergileri
arttıran iseniz, halk gideni arayacaktır. Nitekim öyle oldu. Menderes'in
tekerlenişinde işkilli bir bayram eden halk, işsizlik başlayınca, Menderes'i
Eyüp Camiinden her gece Ak ata (Demir Kır Ata: AP kurulmadan önce, AP simgesine)
bindirip dolaştırdı. Artık, halk oyları çoğunluğunun AP'ye akışı, fınans-kapitalin,
sihirbaz kutusundan ejderha çıkar gibi, "sandıktan çıkışı" ve herşey gibi
27 Mayıs'la birlikte devletçiliğimizi de zafer arabasına AP'nin simgesi
beygir olarak takışı önlenebilir miydi?
Büyük Memur - Küçük Memur
27 Mayısçılar,
Türkiye'ye egemen olan iki zümreden devletçiliğimiz zümresi yiğitleriydi.
Devletçiliğimiz kişilerinden tepede olanlar, finans- kapitalle kaynaşmış
sayılabilirler. Bu yüksek gelirli kadro,1957 yılı 929 kişiyken, 1960 yılı
1222 kişi oldu. 3 yıllık finans-kapital egemenliği altında yüksek memur
artışı 293 kişidir. DP'nin finans-kapital egemenliği altında 3 yıl geçerken
devlet kapıkullarının toptan sayıları %12 artmış, bunlar içinde yüksek
kapıkullarının sayısı %31.6 (neredeyse 3 kata yakın) artış göstermiştir.
Her yıl enflasyon yüzünden maaşların, üçte bire yakın gerçek değerlerinden
düştükleri düşünülürse, yüksek maaşlı memur artışı DP çağı için "normal"
sayılabilir.
Devletçiliğimizin
keskin egemenlik günleri olan 27 Mayıs çağının üç yılında ne olmuştur?
1,2,3 (150 ile 100 lira asli maaşlı) ilk üç barem derecesine giren yüksek
memur sayısı 2163 kişi olmuştur. Sayıca DP dönemindeki artışın üç katından
fazla bir artış! 27 Mayıs'la birlikte enflasyonun durdurulduğu iddia edildiğine
göre, devletçiliğimiz sanki bir yüksek memur furyası yapmıştır. Mutlak
ve askerler dışı toptan memur sayısı üç 27 Mayıs yılında %16 oranında arttığı
halde, yüksek memur sayısı %77 oranında çoğalmıştır.
Finans-kapital
egemenliği DP dönemi, memurlar toplamı içinde yüksek kapıkullarının sayısı
üç kata yakın hızla artmışken, devletçiliğimizin egemen olduğu 27 Mayıs
sıraları yüksek memur sayısı 5 kata yakın artmıştır. DP çağında enflasyon
gibi bir özür öne sürülebilirdi, yüksek memur oranının gerçek olmaktan
çok, para değerinin düşmesinden ileri geldiği söylenebilirdi. 27 Mayıs
için öyle bir mazaret öne sürülemedi. O zaman, finans-kapital (DP ve AP
ağzıyla): Siz para enflasyonunu durdurduğunuzu söylüyorsunuz, ama memur
enflasyonunu üç kat, yüksek memur enflasyonunu beş kat fazla arttırdınız
diyebilir. Ve bu suçlama halk önünde yapılırsa, oylar bir kez daha gericilerin
kasalarına akar.
Silahlı Kuvvetlerin Sosyal Yapısı
Devletçiliğimizin
kapıkulu zümresi (maaşlı, ücretli memur, müstahdemleri) genel bütçede 14
barem derecesiyle maaşlı,16 derecede ücretlidir. Maaşlıların ilk 3 derecesi
150-125-100 lira asli maaşlarıyla, en yüksek devletlular olarak kolayca
finans-kapital zümrelerine kaynaşabilirler. Onlara burjuva devletluları
diyebiliriz. 4. barem derecesinden aşağıdaki kapıkulları, bütün bitmez
tükenmez -ve personel yasasıyla daha da içinden çıkılmaz ehram dehlizlerine
çevrilmiş- basamaklarına karşın hepsi de toptan, küçük-burjuva adıyla Batı
bilim diline girmiş olan geniş, alacalı tabakaların bir koludurlar. Büyük
burjuva devletluları maaşlı kapıkulları içinde 1960 yılı % 0.7'ydiler.
27 Mayıs'ta biraz çoğaltılarak %1'e çıkarıldılar. Bu oran, tıpkı, Türk
ulusu içinde burjuvaların sayıca oranını andırır.
Demek, devletçiliğimizin
temel zümreleri, kapıkullarımızın %99'unu tutan küçük-burjuva durumlu ve
çıkarlı kişilerdir. 27 Mayıs'ta, finans- kapitali bir vuruşta sırtüstü
düşüren devrimciler de bu devletlu küçük- burjuvalardır. İstanbul bir binbaşının,
Ankara bir yüzbaşının vurucu gücüyle düştü.
MBK içinde bir
tür generaller "taklib'i hükümeti" (hükümet darbesi) yapılıncaya kadar,
hatta yapıldıktan iki yıl sonralara dek albay cuntaları, finans-kapitale
akla karayı seçtirtti. İntihar durumu gelişinceye kadar albay cuntaları
ile paşalar arasındaki "harb'i dahili", küçük-burjuvazi ile büyük- burjuvazi
arasında geçen tipik davranış ve düşünce ilişkileri çerçevesinde yürüdü.
Silahlı kuvvetlerin
bu sosyal yapısı göz önünde. tutulmadıkça, 27 Mayıs'ın ne kendisini, ne
sonrasını anlamaya yol bulunamaz.
Albay: Ordunun Nirengi Noktası
Devletçiliğimizin
bir de finans-kapitalle kaynaşmış, yüzde bir bile tutmamakla birlikte her
zaman suyun başını kesmiş büyük devletlularını, paşaları izleyelim. Silahlı
kuvvetler yığınının 10 basamağını aydın küçük-burjuva sayıp, onların her
küçük-burjuva gibi iki uç (büyük- burjuvazi ile proletarya) arasında zikzak
sallandığını belirtmiştik. Sallanan rütbe basamaklarını birer sarkaça benzetirsek,10
küsur basamak içinde yazgısına en az katlanan, dolayısıyla en büyük yaylım
yapmaya elverişli sarkaç, albaylar grubudur. Çünkü, bir sağa gidişte paşa,
bir sola gidişte emekli olma şansı albayın kapısını çalar. Albaylık, Sırat
Köprüsü ne benzer. Binecek boynuzlu kurbanın varsa, seni paşalık cennetine
dek götürür, yoksa, en ufak bir yanlış adım, insanı emeklilik denilen cehennemin
gayya kuyusuna düşürür. Bu bakımdan albaylık basamağı, ya hep ya hiç parolalıdır.
Sarkaçın bir ucu cennette, öbür ucu cehennemde gidiş gelişleri bundandır.
Albayların generaller
üzerine besledikleri kanılar, hiç de gülük gülistanlık değildir. 27 Mayıs'ta,
silahlı kuvvetler temizliği, ehramı düzeltirken yapılan general kıyımı
ve kırımı bunun belgesidir. Bir kalemde yüzlerce paşa saf dışı edildiği
halde, albaylar hınçlarını alamamışlardı. D. Seyhan, eliyle emekliye gönderdiği
ve dama taşı gibi oynadığı paşalar için şöyle der: "Orduda General bırakmanın
hatasını ilk adımda gözlerimle gördüm." (s.12) Kendi açısından haksız da
değildi. Finans-kapitalle değecek kadar yakın olan büyük devletlular, yıldırım
savaşında nakavt olsalar, küçük-burjuva yangınlarının, harman yangınlan
gibi çok yayılsa bile, zamanında yetişilirse, çabuk söndürülebileceğini
binlerce yıllık denemeleriyle bilirlerdi.
D. Seyhan eliyle
hizaya getirdiği bir paşa örneği üzerine şöyle der:
"Alkoç gibi
sapına kadar asker doğmuş ve asker yaşamış bir general, daha ilk günde
duyduğu reaksiyonu uzun müddet içinde saklıyamamış, l961 yılının 6 Haziranda
patlak veren sessiz ihtilalde askerce direnmeleri yüzünden emekli olmuştur.
Orduda kalan diğer bazı generaller ise, ellerine geçirdikleri her fırsatta,
ihtilalcilerden duydukları kompleksin acısını çıkarma yoluna sapmışlardır."
(s.12).
Abdülhamit Paşaları
Finans-kapital,
devletçiliğimizin alt küçük-burjuva tabakalarından yediği yumrukla yere
düşünce, ilk tutamağı, o zamana dek DP eliyle başına taş yağdırdığı ulu
devletlu paşaların paşasına sarılmak oldu. İki tarafın ortak yanları vardı.
Finans-kapitalle devletçilik çekişirken "söz ayağa düşmüş"tü.
O kadarı denilmemişti.
Güreş olmalı, ama takke düşüp, kel görünmemeliydi. Anladık, fınans-kapital
devletçiliğimizi İsmet İnönü'nün kişiliğinde boğmaya kalkmakla boyundan
büyük halt karıştırmıştı. Ancak, gemi azıya almış küçük devlet kapıkullarının
da, içinde sıcak sıcak kar aşı pişen kazanı kaldırıp devirmeleri gibi devrimcilikler
istenmiyordu. Neymiş o 50 tane ağayı yerlerinden tedirgin etmek? Gürsel
Paşa'da, velev çarıksız köylüden gelmiş olsa bile, ağa paşa olmamış mıydı?
Bizde demokrasi vardı. En despotumuz Abdülhamit, Birinci Evren Savaşı'nın
başında, başkumandan vekili Enver Paşa'ya şöyle dememiş miydi?:
- Enver Paşa,
sana oğlum diyorum, evet, çünkü sen de bizim aileye karıştın... Cümlece
malumdur ki, Gazi Müşir Osman Paşa, Tokatlı Osman iken, Plevne'deki kahramanlığından
dolayı şan ve şöhret sahibi olmuş, müşirliğe kadar terfi ettirilmiştir.
Onun oğullarını kendi hanedanımıza intisap ettirdim. Derviş payayı da Lofçalı
bir vatandaş iken Batum'daki kahramanlığı üzerine Şan ve şöhret sahibi
bir kumandan olarak terfi ettirdim. Oğlunu da hanedanımıza damat olarak
kabul ettim. Gene bilirsiniz ki, Müşir Gaazi İsmail Paşa da Kürdistan'da
lalettayin bir fert idi. Şarkta Moskoflara karşı kazandığı zaferler üzerine,
onu en yüksek kademeye kadar terfi ettirmiş, oğlunu da hanedanımıza damat
yapmıştım. Ahmet Muhtar Paşaya ge lince, o da Bursa'lı bir katırcının oğlu
iken, Şarkta, Moskoflara karşı göslerdiği kahramanlık ve hizmetlere mükefaten,
hükümdarlık payesinde Mısır fevkalade komiseri yaptım. Senelerce de aynı
vazifede bıraktım. Hanedanımızdan bir gelin de vermek istedim, fakat o
bir Mısırlı Prensesi tercih etti... Oğlum Enver, 33 sene saltanat sürdüm,
Padişahlığım müddetince ferdin hürriyetine, şahsiyetine daima taraftar
idim. Fakat, keyfe- mayeşa bir hürriyet, gelişigüzel bir serbestiyi de
hiçbir zaman hoş görmedim. Milli ananelerimizin bozulmasına da taraftar
olmadım. Avrupalıların medeniyetini daima takdir ederim... Ben de bu medeniyetin
iyi taraflarını, hatta Sarayıma getirdim. Yıldız'da Cuma ve Pazartesi geceleri
temsiller, konserler verilmesini emretmiştim... Bu toplantılara Haremi,
Sultanları, Damatları, hatta Haremağalarımla kalfalarını dahi davet ettim.
Ben de güldüm, onlarda güldüler; ben de dinledim, onlar da dinlediler,
seyrettiler, neşelendiler veya mahzun oldular. Maksadım, Saray, halka örnek
olsun, Garbin ilerlemeleri yukarıdan aşağıya memlekete kontrollu girsin
diye idi. Arzum, Rumeli ve Anadolu halkının içtimai seviyesinin yükselmesini
teşvik idi." (H. Ertürk: İki Devrin Perde Arkası, s. 158-160, İstanbul,
1957)
Bizim Abdülhamidimiz
bile tevekkeli "Kızıl Sultan" adını almamıştı. Batıcıydı, medeniyetçiydi,
halkçıydı. Herşeydi. Yalnız "yukardan aşağıya"cı ve "kontrol"cuydu.
"Kızıl Sultan"ı
alaşağı edip onun yerine geçen fınans-kapital, sultanın (devletçiliğimiz
denilen) velinimetinin temsilcisi İsmet Paşa ile Gürsel Paşa'nın neyi nasıl
konuştuğunu bize ancak yarınki tarih öğretebilir demiştik. İ. Inönü Paşa'nın
damadı onu açıkladı.
Birlik Demek: Parçalılık Demektir
Türkiye'de "birlik
olma" sözü her ağzın parolasıdır. 27 Mayıs bile "Milli Birlik" adıyla iktidarını
devirdi. Sonra, Milli Birlikçiler ikiye bölündüler. Önce içlerinde yarıya
yakın ayrı düşünenlerden 14 birlikçiyi baskınla ayırıp sınır dışına attılar.
Atılan 14'ler "birlik" miydiler? Hayır. 4'ü Türkeş çevresinde faşizan,10'u
Kabibay ve Erkanlı çevresinde daha halkçı iki parçaya bölündiller. Faşizmi
hoş görenler CKMP'ye girdiler. Halkçılığı hoş görenler CHP`ye girdiler.
14'leri atanlar
"birlik" miydiler? Hayır. Daha 14'ler sınır dışı edildiği gün, Madanoğlu
grubu ötekileri ortadan kaldırmaya girişti. Ötekiler, Gürsel çevresinde
(Menteş-Seyhan-Aydemir) grupları ile Silahlı Kuvvetler Birliği'ni kurdular:
Kimin adına "diktatör" kesilmek istediği açıklanmayan Madanoğlu grubunu
temizlediler.
Sahnede "birlik"
kalmış mıydı? Tam tersine, üçlük (Menteş-Seyhan- Aydemir) ve Gürsel grubu
katılınca dörtlük, Sunay grubu katılırsa beşlik, altılık, yedilik vb. parçalılık
besbelliydi. Hepsinin tek dayanağı silahlı kuvvetti. Ama silahlı kuvvet
neydi?
Daha doğrusu
silahlı kuvvet kime, hangi ekonomi temeline ve hangi sosyal güce dayanıyordu?
Bunu kimse düşünmedi. Herkes, elma şekerini yalayan bayram çocuğu gibi,
kendi elinde tuttuğu "silahlı kuvvet"i yalayıp karşısındakine nispet veriyor,
arasıra gözdağı veriyordu.
Devletin başına
cumhurbaşkanı Gen. Gürsel silahlı kuvvetlerin başına genelkurmay başkanı
Gen. Sunay getirilmişti. Bu iki orgeneralin parçalı grupları kader birliği
etmişlerdi. Gürsel'in "tabii senatör"leri, Sunay'ın "kuvvet kumandanları"
vardı.
Ama üç albaylar
grubu gerçek gücü ellerinde tuttuklarına inanıyorlardı. Gürsel'in sivil
güçler, Sunay'ın asker güçler başına getirilişleri, albayların dilekleriyle
olmamış mıydı? Cuntalar, sivil ve asker güçleri kukla gibi ellerinde oynatabileceklerini
sanıyorlardı... Maddi güç durumu buydu.
Ondan sonra
asıl önem manevi durumdaydı. Niçin ve neye karşı oynanıyordu? Genel sözlerden
başka hiçbir şey söylenmiyordu. O genel sözlerde ise herkes, her zaman,
kolayca oybirliğinde görünebiliyordu. Sözlerin altında yatan nesnel ve
elle tutulur ekonomi ve sosyal gerçeklik herkesin özel durumuna göre yorumlanıyor
ve boyuna değişiyordu. Toplum yaşantısı ise her türlü genel sözler
ve özel eğilimler dışında bir gerçeklikti. Bu gerçeklikle, en az beş türlü
özel eğilim arasında ütopyaya gelmez çatışma kaçınılmazdı.
Türkiye'de Siyasetle Kim "Uğraşır"?
Türkiye'de ekonomi
temeli finans-kapitaldi. Banka ve şirketlerin egemen olmadıkları bir üretim
dalı yoktu. Bu madde temeli üzerinde iki sosyal ve siyasi güç egemendi.
1- Bilinçlenmiş
biricik sosyal örgüt olan banka-şirket sermayesiyle ona göbeklerinden bağlı
tefeci-bezirgan zümreleri,
2- Özel teşebbüsü
her ne pahasına olursa olsun Türkiye'de geliştirmek için kurulmuş olan
devletçiliğimiz sermayesine midelerinden bağlı kapıkulu zümreleri... Silahlı
kuvvet başları, bu ikinci devletçi zümrelerden başkası olamazdı.
Yalnız o "başlar",
bildiğimiz canlı baş değillerdi. İçine ne konulursa , onu çalan makinelerdendiler.
Kimisi eski olurdu, fonograf, laterna gibi; kimisi en son model, ordinatör,
teyp gibi... Ama hepsi, "disiplin gereği", isteseler içlerine konulandan
başkasını çalamazlardı. Onların içlerini kimler doldurdu? Batı dünyasında
bir tek sermaye doldurur. Biz de doldurucular iki tektir:1- Finans-kapital
zümrelerinin örgütü eski DP, yeni AP'ydi. 2- Devletçiliğimizin geleneksel
örgütü CHP'ydi... . İkisi ortası çırpınan MP-CKMP-YTP yönsüz küçük-burjuva,
vahşi burjuva, kimi tefeci-bezirgan, cşraf, ayan partileri olarak, ancak
iki büyük gemi için safra rolünü oynuyorlardı.
İki siyasi zümreden
beş bölük "Milli Birlik"çilere en yakın ve yetkili olanı CHP devletçiliğiydi.
Çünkü beş bölüğün beşi de, CHP gibi devletçiliğimizin ürünüydüler., CHP
lideri İnönü, bütün beş bölük gibi silahlı kuvvetlerden çıkmıştı.
İnönü, 5 bölükten
hangisine en yakındı? İsmet Paşa'yı elbet Gürsel ve Sunay Paşalar'dan iyi
kimse anlayamazdı. Nitekim öyle oldu.
AP, başına Pala
Paşayı geçirmekle iyi maskelendi. Pala Paşa da, Gürsel ve Sunay Paşalar
gibi, "bu memleketi" İsmet Paşa'dan başkasının güdemeyeceği kanısını saklamadı.
Egemen sosyal
sınıf ilişkileri, bir anda tek parti çağındaki kadar tek kişilerin diktatörce
hakemliğine bırakıldı. Daha 27 Mayıs ertesi Gürsel Paşa İsmet Paşa'ya teslim
olmuştu. Askeri cuntaların kuş uçurtmadığı günlerden bir 30 Ağustos "Zafer
Bayramı" günü, İsmet Paşa, her normal parti şefi gibi silahlı kuvvetlerin
başı olan genelkurmay başkanına "arz'ı tebrikat"a gider gitmez, Sunay Paşa'yı
kendi yönüne çevirdi. Böylece egemen sosyal zümreler yeniden sivil devlet
başı (cumhurbaşkanı Gürsel) ile silahlı kuvvetler başını (genelkurmay başkanı
Sunay) kendi yörüngesine oturtmuştu.
Asker Yalnız Hiyerarşi ile Uğraşır
O sistem içinde
kendilerini gerçek güç (zinde kuvvetler) sayan üç albaylar cuntasını yola
getirmek basit bir gün sorunu oldu. Adı işitilmedikler bir yana, bilinen
her 3 cunta,14'ler kadar birbirlerine de güvenli değillerdi. Aralarında
ve hele cuntalarla silahlı kuvvetler arasında biricik ortak bağ hiyerarşi.
Hepsi birden ast üste itaat eder düşünce ve davranışında oybirliğini yaşıyorlardı.
Hiyerarşi çekici
şeydi. Kurulan yeni silahlı kuvvetler birliği, 3 albaylar cuntası gibi,
3 paşalar düğümünü de sımsıkı kenetlemişti. Orada alınacak her karar, bir
anda silahlı silahsız bütün devlet kuvvetlerini tek vücut olarak şahlandıracaktı.
Başta genelkurmay başkanımız gelmek üzere bütün silahlı kuvvetler ayağa
kalkıp uygun adım yürüdü mü, onun karşısına, evvel allah, kim çıkabilirdi?
Sefil sivillere kim bakar! Asıl "zinde kuvvetler"; silahlı kuvvetler, mitoloji
kahramanı Aşil'di. 27 Mayıs şahlanınca kim gık diyebilmişti?
Herşey güzel,
hesaplı, yerindeydi, Aşil'i atom bombası bile vuramazdı. Yalnız bir küçük
noktacık unutulmuştu: Aşil'in topuğu! Bütün öteki kurmay planları, dönüp
dolaşıp o topuğa dayanıyordu... Hani şu, bir üst karşısında: "Ol!" emri
patlatıldı mı, "rap!" diye hep birden hizaya gelip birbirine mahmuz sesiyle
çarpan topuklar yok mu? O hiyerarşi, Aşil'in topuğuydu. Ve hiçbir yerine
ok, kurşun, mızrak işlemeyen yiğit Aşil, yalnız o topuğundan bir bir çöple
bile vurulsa öldürülebilirdi.
"Zinde kuvvetlerin"
ruhu silahlı kuvvetlerdi, silahlı kuvvetlerin ruhu hiyerarşiydi: Hiyerarşinin
ruhu... paşa!.. Üç paşa devletçiliğimize ve Pala Paşa halkasıyla finans-kapitale
sırtlarını dayayınca, karşılarındaki üç albaylar cuntası o ruhla canlanan
ve onsuz yaşamayacak olan bir beden durumunu peşin kabul etmiş oluyordu.
Hiyerarşi Hiyeroğlifi
Devrimin yaralanabilirliğini,
27 Mayıs'ın en ateşli düşünceler yansıtan bir en adsız kahramanı, özel
mektubunda şöyle idealleştiriyordu:
"Silahlı Kuvvetlerin mazisini
asırlardan alan bir örf an'ane ve anlayışı vardı. Bu anlayış içinde hiyerarşi'nin
rolü ve önemi münakaşa götürmiyecek kadar büyüktür." (Talat Turhan, Mektup,
Gölgedeki Adam'a)
İhtilal nedir? Altüstlüktür. Bu kural ordu için başka türlü
nasıl olur? Bir küçük subay bir büyük rütbeliyi yerinden oynatamayacaksa
buna ihtilal denir mi? Mustafa Kemal, kendisinden kat kat üst İzzet Paşa
ve benzerlerini, kız kaçırır gibi, Eskişehir'den Ankara'ya tutsak getirmişti.
O sıra İzzet Paşa sadrazam, Mustafa Kemal "silk'i askeriden tard" edilmiş
bir idamlıktı. Buna "asırlardan... örf ve an'ane" ne yapsındı?
Yüzyılların
gelenek-görenekleri; hiç "münakaşa götürmeyecek" ise, "mazisini asırlardan
alan" padişahlık "hiyerarşi"nin en dokunulmazı, insanüstü bir tepe, bir
"allahın gölgesi" değil miydi? Sultan, yüzyılların tartışılamaz dokunulmazlığında
bir tanrısal hiyerarşi anıtıydı. Mustafa Kemal, daha beş on yıl önce bir
Makedonya kasabasında efkarlandıkça leblebiyle düz rakı içen yüzbaşı, ondan
da beş on yıl önce bakla tarlasında karga kovalayan bir "çoban Mustafa"ydı.
Yapmalı gütmeli miydi o Anadolu ihtilalini, devirmeli miydi koskoca "Al'i
Osman" hiyerarşisini?
Görüyoruz ki,
herşey gibi, gerçeklikten kopmamak koşuluyla, hiyerarşi de "münakaşa götürür"dü.
Ama bizim keskin devrimciler, ona dayanamıyorlardı. Örneğin, devrim komitesi
yeni devlet yetkilileri seçmişti. Seçenler yüzbaşı, seçilenler orgeneral
olduğu için kim kime yön verecekti? İhlitalci subaylar orada çarpılıyor.
Ve acı acı yazıyor:
"Genelkurmay
Başkanı ve Kuvvet Kumandanları Komitenin tabii üyeleri olmaları şöyle dursun,
MBK üyeleri bu zevatı emir ve kontrolları altında gibi kabul eden bir görüş
ve davranışın zebunu olmaktan kurtulamamışlardır. Bu davranışın tezahürü
olarak Haziran 1961 olayları esnasında yüzbaşı rütbesindeki bir Komite
üyesinin Genelkurmay Başkanının masasına yumruk attığını görmenin bedbahlığına
uğradık." (T. Turhan)
Masaya da olsa
"yumruk atma"nın yeri ve zamanı eleştirilebilir. Kumandanları MBK'ne almak
da tartışılabilir. Ama, hiyerarşiye aykırı olduğu için, görev verilenleri
"kontrol" etmemek nereye varır? Gene aynı devrimcinin aynı mektubunda az
önce yakındığı oldu bittiye:
"En önemlisi,
13 Kasım Operasyonunun, mütebaki 23 Komite üyesini memur derecesine düşürmüş
olmasıdır.
Öyle ya,14 Komite
üyesini paketlemek gücünü kendisinde bulan zevat, diğerleri için de benzeri
tasarrufta bulunabilirdi. Bu gerçek (23)ler için Demoklesin kılıcı olmıyacak
mıydı""
Ve o oldu.
Siyaset Dizgini - Hiyerarşi Kantarması
Ordu geniş küçük-burjuva
yığınları içinde azınlığın azınlığı olan aydın zümrenin de onda biri güç
sayılan bir azınlık (subaylar) kadrodur. Onu bütün ulu küçük-burjuva bocalayışlarından
korumak için, burjuvazi otomatik hiyerarşiden başka yol bulamamıştır. 27
Mayıs'ı yapan silahlı kuvvetler de o niteliktedir.
Ölüm cephelerinde
kükreyerek dövüşmek için biçimlenmiş silahlı aslanları, sosyal konularda
egemen sınıfların yörüngesine uslu uslu girmiş birer yumuşak başlı kuzu
ya da at gibi kullanmak üzere, modern kapitalizm, iki yalın uysallaştırma
ve otomatlaştırma aracı icat etmiştir: 1- Uysallaştırmanın özü, ordunun
siyasatle uğraşmaması; 2- Otomatlaştırmanın biçimi, astın üste mutlak uyması,
hiyerarşi...
Siyasetin dışında,
hiyerarşinin içinde kalmak, o sert, o keskin, o yalınkılıç çetin olmak
üzere yetiştirilmiş insanları, her an, en akla gelmedik bahaneyle saf birer
çocuk gibi yedmeye yeter de artar bile. 27 Mayıs'ın acıklı bir çöküşe yıkılışını,
bütün "umut"ların, bütün "aydınlık"ların, bütün "idealist"liklerin yok
oluşu sayan bir subay Talat (Turhan), başarısızlığı "hiyerarşi" kıtlığına
bağlar. Devrimci asker geleneğini ölümüne dek savunan başka bir subay Talat
(Aydemir), ordu "siyasetin içerisine" girdiği için, (orduyu siyasetten
kurtarnıak için?) isyan bayrağını kaldırır!
Güler misiniz,
ağlar mısınız?
Sonra aynı zeki
subayların, "yumuşak başlı" general istemeyişlerine ne buyurulur? T. Turhan
şöyle yakınır:
"Generaller
seviyesindeki tasfiye yapılırken, yumuşak başlı olanların orduda bırakıldıklarını
anlamak, benim Ankara daki ilk müşahedelerimden biri olmuştu. Eğer bu müşahadem
doğru ise ve eğer bunun bir vebali varsa, size ait olduğunu kabullenmeniz
lazım."
Burada gene
"vebal", sosyal küçük-burjuva niteliğinde değil, kişilerde aranıyor. General
yumuşak başlı olmayacakmış. Elde olmayarak, fıkra akla geliyor:
"Adın ne? Mülayim.
Sert olsan ne yaparsın!"
Siyaset kimin
elinde? Asker deyimiyle "cambazların" elinde. General de, siyaseti o cambazlara
bıraktığı için, aynı cambazların emrinde. Sert olsa ne yapabilir? Dizginleri
politikacıda. Kantarması da kendi hiyerarşisi. Kıpırdayabilir mi?
Akrabanın Akrabaya Ettiği
Madem asker
hiyerarşi uydusudur, işte MBK en üstte. Ona da uysa ya!
Bunu sanmak,
küçük-burjuvaziyi tanımamaktır. Silahlı kuvvetler denilen ayrıcalı aydın
subaylar, belki de çok haklı olarak, devrimi hep birden yaptıkları halde,
içlerinden önce 38, sonra 24 kişinin neden parsayı toplayacağına katlanamıyorlardı.
En tepedeki 27 Mayısçılardan bile hangisini dinleseniz, MBK'ne seçilenlerin
"haksız iktisap" suçlusu olduğuna inanacak olursunuz. Hele, Gürsel İzmir'e
kirişi kırınca yerine getirilen Madanoğlu için, MBK hemen hemen gelişigüzel
ne idüğü belirsizler göstergesidir.
Bir de MBK'ne
çıkamamış aslanları düşünelim. "Neden o tepede de, ben değilim? Ne eksiğim
var? Artığım ortada" kompleksi, küçük- burjuvazinin vazgeçilmez iflah olunmazlık
felsefesidir.
"Ama, şu kadarını
söylemek isterim ki; tabii senatörlük müessesesi bugün ne kadar şimşekleri
üstüne çekiyorsa, Milli Birlik Komitesi üyeliği de Silahlı Kuvvetler içerisinde
o kadar antipati ile karşılandı. Fakat, o günün şartları altında, kimse
ağzını açarak bu konuda konuşmaya cesaret edemedi." (T. Turhan)
Hep aynı okulda,
aynı kışlada, her gün birbirlerinin en insancıl zaaflarını kaçırmamışlar.
Tanımadıkları politikacı vurgun ya da hacıağa çocukları ise, subaylara,
burjuva hür basınınca, her gün birer yarı tanrı kapasitesinde insan gibi
şişirilmişler. Senin, benim gibi "asker parçası" da ne oluyomıuş, o "esrarengiz"
devlet yücelerinde? Kompleks bu.
"Bu müessesenin
(MBK'nin) Silahlı Kuvvetler mensupları için en haysiyet kırıcı (a.b.ç.)
tarafı, Vatanperverliğin inhisar altına alınmış olduğunu görmeleri olmuştur.
Zamanla bu vatanperverlik inhisarı MBK üyelerine yakın olanlarda da teşmil
edilmiş veya böyle zannedilmiştir. Bu camia dışındakiler psikolojik olarak
bu hassas konuda aşağılık kompleksine düçar olmuşlardır." (T. Turhan)
"Kimse kendi
köyünde peygamber olamamış" denir. En satılık finans- kapital uşağı, siyaset
dehası gibi sunulur, en beyinsiz hacıağa yarması politika kaplanı diye
gösterilir, tutar. Subay, subayın kendisi gibi insarı olduğunu düşündükçe,
en küçük eksikliğe karşı isyan eder. Vurguncu saltanatını melankolik bir
stoisyence süzer de, tepedeki arkadaşının gizli günahına engizisyonu az
görür.
"Şu kadarını
yazmadan geçemieyeceğim ki, bir kısım Komite üyeleri, 27 Mayıs'tan sonra
devekuşu misali başlarını kuma sokarak herşeylerin gizlenebileceğini tahmin
ettiler ve bu tahmine uygun davranmakta bir sakınca görmediler." (T. Turhan)
Bu "akrabanın
akrabaya, akrep etmez ettiğin" psikolojisi, sermayeci rekabet dünyasında,
küçük dükkan eğiliminin "affetmez" küçük-burjuva ham sofuluğudur. Her küçük-burjuva
ortamını kasıp kavurarak, kodaman tuzağına gözü bağlı av eder. Artık ne
söylense "boş" olur:
"İhtilal Komitelerinin
kuruluş ve icraatından bahsedilir. Yasama ve yürütme organlarını elinde
bulunduran kimse ile bir Tümen Kumandanı arasındaki münasebetten söz edilir...
Hepsi boş..." (T. Turhan)
Ve, gerçekte
de, MBK'nin yıkılışına "en çok tesir eden" şey, "Komite üyeleriyle Silahlı
Kuvvetler mensupları arasındaki münasebetlerden doğar." (T. Turhan)
Yapıdan Gelen Bocalama
27 Mayıs silahlı
kuvvetlerin eseriydi. Silahlı kuvvetlerin %1'i büyük burjuva devletluları,
%99'u küçük-burjuva kapıkullarıdır. İster silahlı, ister silahsız olsun
küçük-burjuvazi, modern bir sosyal sınıf değildir. Ya üst (finans-kapitalist)
zümrelere katılmak ve sivrilmek "mutluluğuna" kavuşacaktır (paşalar gibi),
ya da alt (işçi) sınıfına karışıp onun kaderini paylaşacaktır.
Albaylıktan
yukarı, paşalığa fırlamak şansı, ister istemez devede kulaktır. Menderes
çağı silahlı kuvvetleri tepesi üstünde duran bir piramid gibi paşa enflasyonuna
uğramıştı. 27 Mayıs'ın ilk işi, aşırı sayıda paşaları azaltmak oldu. Paşa
kalabalığına atılan tırpanda, onun için, önlemden çok paşa olamamışların
paşa olmuşlara karşı duydukları küçük-burjuva altlık kompleksi rol oynadı.
Küçük-burjuvazinin
pek çok patlangıçlara kapı açan bu altlık kompleksi, o tabakaları boyuna
iki uç arasında bocalatır. Şimdi inanılmaz atılganlık gösteren bombalaşmış
küçük-burjuva, az sonra en küçük başarısızlık önünde çatlayarak en korkunç
paniklere uğrayıverir. Bu yüzden ölümü de göze alır da, tutarlı ve sürekli
kararlılığı göze alamaz. Olmadık bir nedenle yanardağlaşır, akla gelmedik
bir bahaneyle söner, kül olur gider. 27 Mayıs devrimcilerinin sonuna dek
kurtulamadıkları kararsızlık ve istikrarsızlıklarına bakıp da, şu ya da
bu kişinin özel davranışını suçlamak yanlıştır. "Birbirine düşmek" diye
tanınan ve adım başında rastladığımız davranış çaprazlığı, kişileri belirleyen
sosyal sınıf olamamak ya da sosyal bir sınıfın oturaklı durumunu bilincine
çıkaramamış olmak yüzündendir.
İlk Coşkunluk
Devrimcilerin
nasıl, en iflah olmaz küçük-burjuvaca bir uçtan öbür uca sallandıklarını
en iyi anlatan, gene kendileridir. 27 Mayıs'tan üç yıl önceydi. Menderes
Harbiye hücrelerine 9 subaydan önce, Vatan Partisini sokmaya hazırlanırken,
devrimciler yalınkılıç, ateş püskürüyorlardı:
1957 seçimlerinin arifesinde iktidar rahatsızdı, muhalefet rahatsızdı,
ve biz (yani ihtilalci subaylar) rahatsızdık. İki Komite halinde çalışan
birliğimiz, 1957 Ağustosunda Ateşdağlı'nın müdahalesiyle birleşmişti. Aydemir'in
de bulunduğu teşkilatta Güventürk Başkan, ben Genel Sekreterdim."
Devrimin hükümet
darbesi için örgüt tamam. Türkiye'nin dizginlerini elinde tutan üst tabakalar.
İktidar da, muhalefet de, silahlı kuvvetler de "rahatsız" (Halkı sormayalım,
o evvel ezel, "bir yangın olsa da, azıcık aydınlık görsem" der ebedi şarkta).
Alttakiler "artık, edemiyoruz", üsttekiler "artık güdemiyoruz" demişler
Tam devrim havası egemen. Devrimci örgütler görünmeyen gizli ellerle itilir
gibi kendiliğinden -daha doğrusu kendiliğindenmişcesine- çığ büyütülüyor.
Gidişe herkesten çok devrimciler şaşıyor:
"Bizim ekip,
o günlerde çoğu ile Ankara'da toplanıyordu. Kimse kimseyi davet etmiş değildi.
İçgüdü mü desem, aklı selim mi desem, Türkiye'nin yarınına olan endişe
mi desek, yahut memleketin o eşsiz, kahraman ve fedakar evlatlarına tanrının
bir İlhami midir bilmem, birer, ikişer Ankara'ya kayı kayıveriyorlardı."
Dikkat edelim.
Derlenişte belirli hiçbir ilke ve düşünce görülmüyor. O ezelden beri varmış
gibi geliyor yiğitlere. "Kayı kayıverişler" de, yetmiş yedi buçuk "entelicens"in,
"istihbarat"ın cirit attığı bir ülkede "tesadüf" sayılıyor. Ve bütün "ideoloji",
en tipik küçük-burjuva tükenmezi, mistisizmdir. "İçgüdü", "aklı selim",
"endişe", "itham"...
Bu denizin içinde
yüzen devrimci silahlı kuvvetler DP'yi (finans- kapital hizbini) "bıraktırıcı,
usandırıcı" buluyordu. Her gün baklava yenilse bıkılır ya... O kabilden,
ağzımız başka bir çeşni tatsın gibilerden "değişiklik" nasıl olacak? Başka
şık yok: "İki Rahmetten biri"... DP olmayınca CHP'ye tutunulacaktı. Devletçiliğimiz,
silahlı kapıkullarına elbet daha yakın akrabaydı.
Birinci Panik
"Hepimiz iktidarın değiştirilmesi konusunda birleşiyorduk. O
halde mesele kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Memleket idaresinde tecrübeli
bir teşkilat olan CHP ile iş ortaklığı yapmak. CHP ile anlaşabilirsek,
hemen iktidara son vermeliydik. Böylece Ateşdağlı CHP ile temasa vazifeli
kılındı."
DP'nin dayandığı
finans-kapitali kim beslemiş büyütmüştü? Devletçiliğimiz CHP'si. Devrimcilik,
CHP'ye sırtını dayamakla, küçük- burjuvaziyi, dolaylıca da olsa finans-kapital
arabasına çeki beygiri yaptığını farkedemiyordu. Bunun üzerine en ufak
bir umut kıvılcımı, küçük-burjuva heyecanını alevler içinde bıraktı. "Barutçu
(CHP kapıkulu), Orduevinde yapılan teklifı gayet müsait karşılamış ve esaslarını
Paşaya ulaştırıp ertesi gün kararı bildireceğini söylemiş."
Söyler söylemez,
bütün küçük-burjuva "içgüdü", "ilham" okları yaylarından firlıyor. Ne durursun?
Vurun allahını seven!
"F. Güventürk
(ihtilal başkanı) Polatlı'da Topçu Okulunda tekamül kursundaydı... Bir
kısım subayları etrafına toplamış ve hemen bir harekete ikna etmişti.
Yine Polatlı'da bulunan Kurmay Yarbay Baha Vefa Karotay, arkasına bir hayli
tabancalı subay katarak Ankaraya gelmiş, Orduevinin alt salonunda postu
sermişti. Havada kısmi bir aleniyet vardı. Pervasız bekleyiş hemen hemen
açıkça göze çarpıyordu."
Küçük-burjuvazi
böyle kolayca ateş alırdı. Ne zamana dek? "İlham"ın yerini "endişe" tutuncaya
dek. Heyecan bir dinamitti, kayayı da uçururdu, insanı da. "Aklı selim"in
tekerine bir çöp takılsa, akan sular durur, hoşafın yağı kesilirdi küçük-burjuvazide.
Nitekim öyle oldu. D. Seyhan acıklı acıklı anlatıyor:
"O akşam İsmet
Paşa'nın cevabını getirecek Ateşdağlı'yı bekliyorduk. Sinirler herkeste
açıkça gergindi. Her ne pahasına olursa olsun, işi bitirmiye azimli Subayların
içlerinde birikmiş potansiyele akım kanalı bulamamaktan asabiyet; biraz
sonra tam bir kırgınlık haline gelecek, bir kısmı umudunu yitirmiş olarak
bir kısmı da yeni umut ufuklarına doğru dağılıp gideceklerdi... Ateşdağlı,
İsmet Paşa'nın cevabıyla dönmüştü. Paşa: 'Onlar böyle şöylere karışmasınlar,
CHP seçimi mutlak kazanacaktır' demiş."
Ve panik başlamış.
Paşa'ya hangi gün başvurulduğunu bilmiyoruz. Ama, 9 subay olayının "Kasım
ayı ortalarında" başladığını gölgedeki adam pekiştiriyor. iki olay arasında
bağ kurmayalım. Sonuç değişmez.
9 Subay: İkinci Panik
27 Mayıs devrimcilerimizde,
ilk günden son güne dek hiç şaşmaksızın sürüp gitmiş bulunan düşünce ve
davranış zaafı, hep ve yalnız küçük- burjuva karakteristiklerinden doğmuştur.1957
yılı, albaydan alt subaylar; bir toplanışta hükümeti toz etmeye karar verivermişler.
Patavatsızlık,
küçük-burjuva karakterinin ikinci vazgeçilmez ekidir. Bindiği dalı kesmek,
kendi kendine güvensizliğin ihanete varan kaypaklığıdır. Böyle bir davranış
üzerine, 9 subay tutuklanınca, bütün o gün "ya devlet başa, ya kuzgun leşe"
diyen kahramanlar, "külahını kurtaran kaptandır" durumu ile çil yavrusu
oluvermişlerdir. Kasım ortalarında Ankara'dan İstanbul'a dönen D. Seyhan,
gördüklerini şöyle özetler:
"9 Subay hadisesi ortaya koymuştur ki, ihtilale karışmayı
tekabbül etmiş bir kısım arkadaşlar, sadece kara ortak olmıya gelmişlerdir.
Bunlar içinde düstür: 'Devlet başa'dır. O zaman, kuzgunun leşe konması
ihtimali, bir kısım vatanseverleri (!) köstebek gibi toprağın altına saklanmıya
zorlamıştı " (s.3)
Bu durum, D.
Seyhan`ın alaya aldığı "vatanseverler"in korkaklıklarından mı ileri geliyordu?
Kişi olarak hepsi şerefli Türk ordusunun seçme yiğitleriydiler. İyi dilekleri
ve fedakârlıkları, ha deyince, her zaman ölüme seve seve atılışlarından
belliydi. Ancak, sosyal bir konuda, bilinçlerine çıkaramadıkları politika
dalgaları içine düşünce, kararsız küçük- burjuva eğilimleri, bir kısmını
olsun, pek de neden yokken, fare deliği aramaya kendiliğinden itmişti.
Ayrı ayrı her
birine sorsanız, onların kendileri de neden öyle sindiklerini bilemezlerdi.
"Ellerinde değildi" başka türlü davranmak. İçlerinden anlayamadıkları bir
güç (sosyal yapılışları) hepsini farkına bile varmaksızın böylece yöneltivermişti.
Buna, cesaret, kahramanlık ya da yurtseverlik ölçüleri vurulamazdı.
İnsan, herşeyden
önce sosyal hayvandı. Bu bakımdan politik davranış ve düşüncede, belirli
bir sosyal sınıf açısından yola çıkmamak, yolu şaşırtmak ve şaşkına dönmek
için en kestirme yoldu. Devrimcilerin pusulayı şaşırmalarının baş nedeni
modern toplum politikasında, modern olmayan bir kalabalığın (küçük-burjuva
yığınlarının) düşünce ve davranış eğiliminden sıyrılamamasıydı.
Sınıf Pusulasızlık
27 Mayıs'a,
bu salt küçük-burjuva yaylımıyla girildi. Bir anda "yer yerinden oynadı".
Baskın zafer getirince, hava cümbüş fişekleriyle donandı. Artık bu gidişi
ejderhalar çıksa durduramazdı. Yalnız, küçük-burjuvazinin kendisi bal gibi
durdurur, hatta tersine yüzgeri ettirebilirdi. Başkalarının onları vurmasına
gerek yok, onlar kendi kendilerinin hakkından gelirlerdi. Burjuvazi için
yapılacak tek iş azıcık beklemekti. Küçük-burjuvalar er geç, kararsızlıkları
içinde birbirlerine düşecek, birbirlerini ele vereceklerdi.
Sınıf pusulası
bulunmayan küçük-burjuvazinin, sınıf pusulası bulunan büyük burjuvaziye
alt oluşunu en açık seçik kanıtlayan belge, "14'ler" olayıdır. 27 Mayıs,
dostun, düşmanın karşı duramadığı bir gerçeklik olmuştu. Finans-kapital
örgütü DP, "müslimanım" diyemeden tuz buz olmuştu. "Kimdi o, milletin ruhu
bile duymaksızın deli gömleği giydirilerek enterne ediliveren Cumhurbaşkanından
polis kabadayısına dek 300 kişicik?" Finans-kapitalin "artık güdemiyorum"
diyen son sözü.
Şimdi ne yapılacaktı?
İktidara gelmek değil, orada tutunabilmek için, finans-kapitalin 7 bin
yıldır turşuya çevrilmiş Doğu küçük-burjuva yığınlarını esrarkeş durumuna
soktuğunu unutmamak, yeni bir sosyal sınıfa, modern işçi sınıfımıza güvenerek,
fırsat kollayan büyük burjuvaziyi geniş halk yığınlarından dışlamak gerekti.
Türkiye'de fınans-kapitalin
yaydığı afyonkeşlikten halkı uyaracak program ve tüzük 1954 yılından beri,
teorik gerekçesi ve pratik davranışlarıyla hazırdı. Vatan Partisi, hemen
yapılabilecek işi, 27 Mayıs'ın ertesinde MBK'ne birinci açık mektubuyla
sundu.10 Temmuz'da geniş ikinci açık mektup ve gerekçe-program-tüzük ile
önerilerini belirtti. MBK'nde "rezonans" görülmedi.
Bugün "sosyalist"
olduklarını savunan TİP ve Yön liderlerinin bile, sloganlarına dek kendilerine
mal ettikleri Vatan Partisi ne karşı duydukları alerji ve güttükleri baltalanma
göz önüne getirilirse, siyasetle ömründe uğraşmamış MBK yiğitlerinin duymazlıkları
anlaşılmayacak şey değildir.
Zafer, 27 Mayısçıları
sarhoş etti. Politikanın sosyal sınıflara dayandığını,unutturdu. Basit
devrim tekniğiyle, herşeyin yürüyebileceği sanıldı. Ahbaplık ve kişi güvenliğiyle
her düğümün çözüleceğine inanıldı. Bu tutumun ne denli temelsiz, ve en
ufak bir çöp kaçmasıyla tepesi gitiğini gölgedeki adamdan iyi anlatan olamaz.
Komite Kurulurken
Komite kurulurken
durum şuydu:
"İhtilalciler
ve böyle olağanüstü olaylarda külah kapmasını becerebilen bazı fırsat düşkünleri,
bir masa etrafında oturabilmektedirler. Bu türedilerden bir kısmı peşinen
tasfıye edilir. Bazıları da sorumluluktan kaçar.. Komite teşvik edilinceye
kadar bütün yetki ve ihtilalcilerin akibeti, Cemal Gürsel'in iki dudağının
oynamasına bağlıdır. Aslında, ihtilale, yıllarca çalışmış bir komite önayak
olmuştur, ama, Cemal Gürsel, pekala, ordunun yüksek rütbelilerinden bir
konsey kurarak, duruma, bir anda, istediği ,şekilde hakim olabilirdi."
"İhtilaciler kendi gelecek statülerinin derdine düşmüşlerdir... İhtilalcilerle
harekete katılan bir takım kimselerin, birlikte ele geçirdikleri iktidarı
paylaşmada herşeyden cvvel; kendi yetki ve şahıslarını garanti altına almayı
esas kabul etmeleri kadar tabii bir davranış olamaz." (s. 5)
MBK ilkeden
önce kişileri garanti edince aslında nasıl seçildiklerini kimsenin bilmediğini
D. Seyhan`ın da yazdığı kişiler karşı karşıya kaldılar. Aylar geçiyor,
finans-kapital zaman ve insan kazanıyordu. Halk unutulmuştu. Ortada hâlâ,
sağcısının "muasır medeniyet seviyesi" dediği, solcusunun "çağdaş uygarlık
düzeyi" tilcikleriyle "öztürkçe"ye çevirdiği bir genel söz dolaşıyordu.
"Bu iş için
bilim otoriteleri görevlendirilmişti... Onlarda ciddi bir çalışma düzeyine
giren pek yoktu... Komite üyeleriyle birlikte resim çektirmek ve basına
demeç vermek pek hoşlarına gidiyordu... Komitecilerin çoğunda ise zafer
sarhoşluğunun ağdalı sersemliği devam ediyordu. Koca bir iktidarı birkaç
saat içerisinde devirebilen bir güce sahip olanların, ayrıntısı çokça problemlerin
halline medar olacak ciddi bir planlama düzeni içine girmeyi kabul edecek
manevi bir olgunluğa kavuşmamış olmalarını, belki tabii görmek lazımdı.
Ama, aradan bir ay geçmiş, bolca laf etmekten başka hiçbir işe başlanmamıştı.
Hâttâ yapılacak işlerin ne envanteri, ne önceliği tespit dahi edilmemişti."
(s. 6)
Ruhları Saran Panik
İş "bolca laf"la
kalsa ne iyi. Kimlerin niçin alındığı bilinmeyen komitede finans-kapital
boş duracak değildi. Önce "demokratik" yönden "fikir ayrılıkları" çıkacaktı.
"Ortada henüz belli fikirler ve bu fikirlcre göre ayrılmış grupmanlar bulunmamasına
rağmen, yakın bir gelecekte hizipler kurmaya kadar' gidileceği çabuk anlaşıldı.
"Bilhassa Ordu kademelerinde, Komiteyi kuranların kimliklerine karşı bir
kıskançlık duygusu ve eleştirme isteği doğmaya başlamıştı."
Küçük-burjuvazinin
tükenmez şarabı "kıskançlık" işletilmeye başlamıştı. Gerisini kızıştırmak
kolaydı. Çünkü: "Yüzyıllarca el sürülmemiş Türkiye problemleri... içinde
geleceğin birçok kuşakları, kurtulamadıgı Taş devri koşullarında savaşmıya
mahkum edilecekti." "İktidarı bir an evvel bırakarak, sırtlarının çekemiyeceği
ağır sorumluluktan kuıtulmayı şahısları için tek emniyet garantisi olarak
görüp kabullenenler, ard düşüncelerini ne kadar saklamıya çalışsalar, davranışlarıyla
maksatlarını belli ediyorlardı." (s: 7) Bu, ruhlardaki panikti. Küçük-burjuvazi,
finans- kapitalden kopmuş, ama oturaklı bir sosyal sınıfa bağlanamamıştı.
Kendisini havada
asılı kalmış duyuyordu. O sıra 2 milyon örgütlü işçi sınıfını göremediğine
göre, nereye dayanacaktı? D. Seyhan açıkça yazıyor: "İhtilalcilerin hangi
kuvvete dayanarak iktidarı devam ettirdikleri belli degildi." (s. 7) Sözde,
şu farkediliyordu:
"CHP'nin karşısında
bulunan geniş halk kitlelerinin siyasi eğilimlerine yön verecek ve bu büyük
halk kitlelerinde siyasi şuur yaratıp memleket hayrına bir mihrakta toparlayabilecek
bir siyasi teşkilatlanma kaçınılmaz zorunluk olarak ortada duruyordu."
(S.8) İş olarak ise, yapılan birinci öneri komitenin her davranışını baltalamaya
başladığı açığa çıkan "sivil hükümet"i kontrol etmekte toplandı.
Bunun için her
bakanlığa ayrılan 5 kişilik komisyonda kimler bulunacaktı? "Resim çektirme,
basına bildiri verme" dalgacılığıyla anayasa hazırlığını çıkmaza sokan
"üniversite" -gençliği değil, onu frenleyen kodamanlığı- bir yana bırakılırsa,
bakanlığı denetleyecek olan komisyona gene bakanlığın kendisiyle... büsbütün
şaheser bir seçki olarak piyasa öne sürülüyordu:
"Komisyonların
personelini, Bakanlıkların, Üniversitenin ve sırasında Piyasanın tarafsızlık
ve yetkililikle tanınmış şahısları teşkil etmelidir." (s.8) deniyordu.
Binilen Dalı Kesiş Emniyeti
Ondan sonra
alınan bütün önlemler bütün milleti MBK'ne düşman etmek için özene bezene
seçildiler. Hepsi bir yana, 27 Mayıs'ı iki "zinde kuvvet" yapmış sayılıyordu:
Üniversite ile ordu. Çarçabuk, ordudaki kadro enflasyonu, en acıklı kayırmalarla
tırpan atma biçimine sokuldu. Üniversitede kimin, neden atıldığı bilinmeyen
tasfiye yapıldı. 27 Mayıs'ın ilk heyecanlı simgesi olan Beyazıt Meydanı
bile atılan satırdan payını aldı, 7 yıldır çamur kusan bir yanardağ ağzına
çevrildi.. Bırakalım halkı, milleti, 27 Mayıs kendi kendisini cezalandırıyordu.
Bu işe finans-kapital,
katıla katıla gülmediyse bile, saygısından değil, daha çevirecek nice dolapları
bulunduğu için, kıs kıs güldü. Yönsüzlük, pusulasızlık son haddine varmıştı.
Bütün ihtilal, silahlı kuvvetlerin eseriydi. MBK'ne silahlı kuvvetler de
gocunmuştu! İktidar "kaba bir hırsız tutum"a dönmüştü. Devrimciler, en
büyük zafer şarkıları söylenirken, kişi olarak yarınlarından korkuyorlardı.
Hazır ellerinde dizginleri tutarken başvurulacak son önlem kişilerin emniyetini
sağlama bağlamaktı: "İIk olarak yaptığım teklif bir Milli İstihbarat Teşkilatının
kurulması luzumu olmuştur." (s.8)
Bu nasıl oldu?
Çok basit: "Komite bir Emniyet Grubu teşkil etmişti. Başkanlığına Kabibay'ı
oturtmuşlardı. Yanına yardımcı olarak Karaman, Esin, Solmazer'i almıştı.
Bu Emniyet Grubu, Komite namına. Türkiye'deki bütün aktif kuvvetleri kontrol
ediyordu."... Komitenin reformları yapmadıkça gitmemesini isteyen albaylar
grubu böylece kendisini "emniyete" almıştı.
Finans-kapitale
dayanan paşalar grubuysa, bir an önce tası tarağı toplatmak istiyordu.
MBK'nin halk içindeki saygınlığını kırmak için yapabileceği her çareye
başvurdu.
Birbirini Yeme
Birinin ötekisini temizlemesine sıra geldi. Onlar zaten kişi
çatışmasındaydılar. "9 Temmuz çankaya toplantısında kurulmasına karar verilen
9 kişilik Komite Grubu, ikinci toplantısından sonra hiç bir zaman bir araya
gelmedi: Sami Küçük böyle bir grubun kurulduğunu hemen komiteye açıkladı
ve bu da yeni çekişmelere konu oldu... Komitenin mihrakını teşkil eden
kişiler birbirlerini çekemiyorlardı... Sami Küçük, sınıf arkadaşı olmasına
rağmen, Türkeş'e karşı... Sezai Okan ise Özdağ'ın demeçlerine içerlemekte...
Halim Menteş, Napoli'den gelir gelmez Komite Komisyonlarında vazife almış
ve o günden itibaren de; Havacı Komite üyeleriyle aynı fıkir ve yönde görülmüştü."
(s. 13) .
Bu çıkmazda
hayır görmeyenlere göre "Komitede ihtilalin gayelerine aykırı çalışmaları
görülen dört-beş kişinin memleket dışında mecburi ikamete gönderilmesi
meseleyi kökünden temizleyecekti." (s. 13)
Karar? İşte
o güçtü. "Her gece, saat en az üçe kadar çoğu zaman Türkeşin odasında birbirimize
giriyorduk." "Türkeş her an hazır... Kabibay, ihtilalin motoru, belkemigi,
ve koordinatörü idi... İhtilale Madanoğlu'nu ve Küçük'ü o karıştırmıştı.
Onların, kendisine, dolayısiyle yakın çevresine bir düşmanlık tertiplemesi,
aklının ucundan geçmiyordu, hayal edemiyordu."
Böyle içtendir
küçük-burjuvazi. Ahbaplığa büyük değer verir. Bütün hesapları küçük psikoloji,
içgüdü, ilham üzerine yapar. Çoban aşkı besler. Herkesi kendi gibi bilir
ve çoğu da evindeki pazarı, çarşısına uymaz. D. Seyhan'ın deyimiyle:
"Halbuki, ihtilalin,
ortalığı kasıp kavuran ortamında kullanacak hesap makinası, piyasadan satın
alınacak cinsten değildir."
Çünkü piyasa,
finans-kapital kurdunun ağzıdır. Ve o kurdun çoban aşkı yok, dini, imanı
çıkardır. Çıkarına gelmeyen babası olsa ezer, ısıramayacağı eli, sonra
koparmak için, şimdi öper.
Finans - Kapital Alarm
"Türkiye'deki
bütün aktif kuvvetleri kontrol" eden ateşli albayların bütün planlarını
bir anda altüst etmek için en entipüften bir kör rastlantı yetiverdi.
"Açık belirteyim
(diyor Gölgedeki Adam) hepimiz tam bir karar birliği içindeydik. Fakat,
bu karar uygulandığı zaman, kimin memleket dışına gönderileceği ne tespit
edilmiş, ne de bu konu tartışılmıştı. Hele Cemal Gürsel'in gerek mevkii,
ve gerekse şahsı hakkında özel bir hükme varmak hiç kimsenin aklının ucundan
dahi geçmemiştir." (s. 14)
Demek, "sabahın
üçlerine dek birbirlerine girmeleri" havanda su dövmekti. Bir yanda "karar
birliği içinde" olmak, ötede kararın "kime uygulanacağını" "aklın ucundan"
geçirmemek, küçük-burjuva kararsızlığını maskelemenin en tehlikeli kaygan
zeminiydi. Finans-kapital delisine taş andınp, "gel beni ye" demekti.
Finans-kapital,
Gürsel Paşayı çoktan açmaza getirmişti. Bunu farketmeyen kudretli albayların,
karanlık küçük-burjuva dehlizlerinde birbirlerini çarpmaları bekleniyordu:
O zaman, Gürsel Paşa'ya "gidiyorsun ha!" demek belgesi ele geçecek ve bütün
"fincancı katırları" kolayca ürkütülecekti. Nitekim, kararsızlığın ve iki
uç arasında sallanışın alacakaranlığında beklenen yarı komik, yarı trajik
karambol ansızın gelip çattı:
"Bir gün Yurdakuler
(27 Mayıs'ın Ankara-İstanbul bağını centilmence kollayan en samimi Albay),
yakın arkadaşlarımızla konuştuğumuz bir yerin kapısından, benim alınan
kararı uygulamakta gecikmemizi eleştiren bir konuşmamı, tesadüfen duymuş
ve derhal soluğu Komitede alarak duyduklarını Genel Kurula getirmiş. Ortalık
hemen kötüsüne karıştı. Aslında Yurdakuler'in bu telaşlı hareketi, benim
şahsıma duyduğu bir iğbirardan doğmuyordu." (s. 14)
Görüyoruz. Hep
o karanlıkta esrarengiz çelik çomak oynamaktan hoşlanır temiz yürekli küçük-burjuva
ikirciliği, kendi kendisinin dizbağlarını kesiyordu. Kimin ne yapacağı
bilinmezse, herkes birbirinden kuşkulanacaktı. Ve bu ara, kimsenin kötü
niyeti yokken, bütün küçük- burjuva eğilimleri birbirlerini dehşet içinde
bırakarak "kötüsüne" karışacaktı.
"O (Yurdakuler),
bu konuyu, örneği ile ortaya getirerek, anlaşmazlıkların, Komitenin sonucunu
nereye kadar götüreceğini delilleriyle ispatlamak istemiştir: Gayret tam
tersine hizmet etti. Niyetimizin duyulması, fikir anlaşmazlığı içinde bulunduğumuz
kişilere zamansız alarm işareti çekmek olmuştur.
"Bu alarmı alanlar,
hemen faaliyete koyuldular. Ordu birliklerinde yakın arkadaşları, kumandan
olan Komite üyeleri bu sayın Kumandanlara hulus çakmıya başladılar. Birbirleriyle
bu yönde yarışa koyuldular. Her fırsatta herkes ordu içerisindeydi. Kıta
Komutanlarının isteklerini yerine getirmek için çalışmak, Komitenin tek
gayreti haline geldi.
Böylece, MBK,
bir vuruşta tuzla buz edilen aynaya dönmüştü. Her parçası, başka insan
yüzü gösteriyordu. Yuvasındaki örümcek gibi ağlarını germiş bekleyen finans-kapitalin
işi, şimdi o "puzl" parçalarından, teker teker yararlanıp, "kudretli albayları"
sinek avlar gibi avlamaktı. Bunu en çok albaylar sezip, külahını kurtaran
kaptandır parolasına sarılmışlardı. "Kimse artık prensiplere (hangi prensiplere?)
bağlı kalmayı aklına getiremiyordu." En büyük külah Gürsel Paşa'nın elindeydi.
Bütün albaylar, namluları indirip, yeniden o külahın altında dizi kol nizamına
girmişlerdi:
"Umutlar, yine
Gürsel'e yöneldi. Dizginleri bir toplasa diyorduk. Bekliyorduk. Bir düzenlese
ortalığı diye herkes umudunu ona dikmişti. Paşa ise: Hep pasif, hep çekingen,
hep babacan 'AGA'lık davranışlarıyla yetiniveriyordu."
Küçük-burjuva
(istediği denli "aydın" olsun), gene ezeli esnaf ve tevekkülcü köylü katlanışıyla
gözlerini "Ağa"sına dikmişti. Gökten ne yağar ki, yer kabul etmezdi? Gökte
nelerin geçtiği yere yağanlardan belliydi. İlk hamlede Ağa bir taşla iki
kuş vurmuştu bile. Bunlar her şeye hazır "Türkeş" kuşu ile, "Ne duruyoruz"
diyen Seyhan kuşu'ydu. Seyhan kuşu, çok doğal bir şeymiş gibi cepheden
uzaklaştırılışını şöyle anlatıyor:
"Roma kara ataşeliğine
atandım. Amerika'da bulunan ailemi alıp Roma'ya nakletmek için memleketten
geçici olarak ayrılmak zorunda kaldım. Türkeş'e veda etmek üzere uğradım.
O da Başbakanlık müsteşarlığından ayrılmak üzereydi.. Türkeş'in müsteşarlıktan
ayrılmak zorunda bırakılması bizim grubun ilk yenilgisiydi... Yanlış durum
muhakemeleri yüzünden içine düştüğümüz tereddüt havası, bize ilk rauntta
sıkı bir direkt çekiyor ve sersemliyorduk." (s. 14)
Albaylar, bir
vuruş yapacaklar. Kime? Bilmiyorlar. Yakalanıyorlar. Sürgün edilişlerini
"Amerika'daki aileyi" getirmeye bağlıyorlar, en kritik günde küçük-burjuva
bahanesi: "Viran olası hanede evlad'ü iyal var!". Yedikleri "sıkı direkt"in
nereden geldiğini bilmezlikten geliyorlar. Onu cankurtaran simiti yapıyorlar...
Küçük-burjuva tepkisi buydu: "vurdumduymaz". Oysa, "hep çekingen, hep babacan"
Paşa-Aga, Ekim'de yaptığı vuruşu, daha Temmuz'da paşaların paşasıyla çoktan
kararlaştırmıştı. Türkeş adlı Altay Zümrüt-Anka kuşuyla, Seyhan Hüma kuşu
kafeslendikten sonra, öteki yırtıcı kuşlar torbada kekliktiler.
MBK'nin Büyüklüğü
MBK'nde kimse
kimsenin kılına dokunmayacaktı. Anayasa derecesinde yeminli namus, şeref
kararları alınmıştı. Kararı kim uygulayacaktı?... Bir, iki, ya da üç paşa.
Siyaset paşaların "elinde" görünüyor. Paşalar kimin elinde?
Görünüşte 1
numaralı Paşa, Cemal Gürsel. Ömründe hiyerarşiye itaat tan başkasını öğrenmemiş
bulunan C. Gürsel, daha 1960 yazı başlarken siyasette bir süzeren (üst)
arama sancısına tutulmuştur. Aradığıyla 6 Ağustos 1960 günü buluşmuştur.
Hiyerarşi yasasınca İsmet Paşa, elbet Cemal Paşa'dan kat kat üsttür. Ve
o gün MBK'nin; "kesin tarihte", beceremeyeceği politika alanından çekilip
gitmesini emretmiştir.
Bundan kimsenin
haberi yok. Paşa damadı bir Bab'ı Ali sivilinin bilgisi, hâttâ suç ortaklığı
var da, koskoca anlı şanlı, ihtilalci, ateşli asker 38 kişilik yasa üstü,
insanüstü MBK'nden hemen hemen kimseciklerin haberi yok. "Böyle gecenin,
hayır umulur mu seherinden?" Siyaset dışı ordunun hiyerarşisi böyle buyuruyor.
2 ay 6 gün sonra,
eski siyaset + hiyerarşi mekanizması kendiliğinden yürüyüşe geçiyor. Artık,
şu "Silahlı Kuvvetler mukaddes topluluğunun" (Güventürk) "Mazisini asırlardan
alan" (T. Turhan) kutsal hiyerarşisini tedirgin eden kendini bilmezlere
hadleri bildirilmelidir. Kim bildirecek? Kimi isviçre saatleri gibi "hors
consours" (yarışma dışı) paşaların paşasından buyruk almış 1 numaralı "ihtilal
lideri" Cemal Gürsel "Aga"- Paşa.
"12 Kasım 1960 Cumartesi
günü öğle üzeri, Gürsel, Milli Savumıa Bakanlığı Müsteşarı odasında, Milli
Savunma Bakanı ve Kuvvet Kumandanlarına (14)'leri paketlemek üzere verilmiş
kararı açtığında, fikir tasvip görmüş ve hemen hemen eski tezi savunan,
veya bu tasarrufun mahzurlarını mütalea etmek, hazırundan (orada bulunanlardan)
hiçbirinin aklına gelmemişti. Esasen böyle olduğu için, Gürsel ancak yarım
saat bu toplantıda bulunarak ayrılmış, kalan zevat işin teferruatını görüşmek
üzere toplantılarına devam etmişlerdi. (s.18)
Bunu kim yazıyor?
Genelkurmay başkanının masasında kutsal hiyerarşinin zedelendiğini "görmenin
bedbahdığına uğradık" diyen kahraman. Gerçi, Gürsel'in yarım saatini anca
verdiği "Milli Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Kumandanları"
(hepsi topu 5 kişicik), MBK'nin görevlendirdiği memurlardı. İhtilal devletinin
yeminli yapısını nasıl değiştirebilirlerdi? Bu isyan, o memurların görevlerine
meşruluk veren anayasayı çiğnemeleri demekti.
O yan "hiçbirinin
aklına gelmemişti" diye şaşıyor mektupçu. Gelse şaşardık. Beş paşanın beşi
de siyaset dışı + hiyerarşi kulu değil mi? Onlarca hiç karışmayacakları
siyasete tek Gürsel karışıyor. "Hiyerarşi" dersen, hiçbir meşrutiyet padişahı,
Gürsel'e verilen yetkilerden birini rüyasında görmemiş. Devlet başkanı
o, hükümet başkanı o, MBK başkanı o, silahlı kuvvetler başkanı o. Allah
yeryüzüne inse, ancak bunca yetkili olurdu. Beş paşacık ona itaat etmeyip
kime etsin?
Gürsel ise,
üzerine bindiği MBK dalını kesmenin teorisini kendi "üst"ü İ. İnönü paşayla
66 gün önce altmış altıya bağlamış, pratik tek- niğini beş paşaya varmadan,
başka iki paşayla kotarmış. Bunu T. Turhan yazıyor mektubunda:
"Takdir edileceği
üzere, bu teferruat (14'lerin nasıl kapana kıstınlacakları teferrruat)
icraya müteallik hususların koordinasyonundan ileri geçmiyordu. çünkü,
bu karar İçişleri Bakanı Kızıloğlu ve Ankara Komutanı (Madanoğlu) tarafından
evvelden verilmiş ve teferruatı esasen planlanmıştı."
Gitti, "bir
top Amerikan beziyle" 14'ler "tahtalı köye" bile giderler.
Silahlılık - Devrimcilik - Kardeşlik
14'lerin "paketlendiği"
"yorgan" gitti. "Kavga bitti" mi? Asıl o zaman, ortalık bütünü ile ilkesizliğin
mahşer yerine döndü. En başta,14'leri paketleyenler, kendilerini bekleyen
sepetlenmeyi görür gibi oldular.
"13 Kasım operasyonundan sonra bir kısım
Komite üyesi muallakta kaldıklarını hissetmişler, kendi emniyetlerini sağlamak
için" (S. 18) davranmaya kalkmışlardır.
Çünkü, o zamana
dek perde ardında pusuya yatmış, devrimcileri adım adım birbirine takıştıran
finans-kapital, eski yemleme oyununa girmiş, "bir tutam otla deveye hendek
atlatma" yolunu tutmuştu. Hani o hazineyi tam takır 4 günlük parayla bırakan
ve devletin parasını devrimcilerden saklayan fınans-kapital ajanları yok
mu? Onlar kesenin ağzını açmışlardı.
"Tabiidir ki,
27 Mayıs'tan sonra çıkan kanunlar Silahlı Kuvvetler mensuplarını maddeten
kalkındırmış ve bir çok garanti ve kolaylıkları hizmetlerine amade kılmıştır.
Bu gerçeği inkar gayri-mümkündür." (T. Turhan)
Ancak rüşvetle
kaç kişi satın alınabilirdi? Hele Horasan erleri gelenekli halk çocuklarının
çoğunluk oldukları Türk ordusu, yalnız "bahşiş"le, aylıklı asker durumuna
sokulabilir miydi? Madde alışverişini Menderes de giderayak denemişti.
Şimdi "tatminsizlik manevi"ydi.
"Silahlı Kuvvetler mensupları
memlekete hizmet etmek yarışında ön planda olmak için vasatı müsait addediyorlardı...
En önemlisi sayılabilecek diğer bir husus da, 27 Mayıs'ın o tarihe kadar
arzulanan reformları getirmemiş olmasıdır denilebilir. Silahlı Kuvvetler
mensupları 27 Mayıs'tan beklediklerini görememiş olmanın ıztırabı içindeydiler."
(T. Turhan)
MBK'nden halka
yararlı iş beklerken onun kendi kendisini kökünden kazımaya girişmesi üzücüydü.14'leri
"paketleme", çözüm getirmek şöyle dursun, kapılan devrimcilerin yüzüne
kapamaktı.
"Bu tasarruf
27 Mayıs'a gönül bağlamış olanları,14 Komite üyesinden daha çok müteessir
etmişti."
14'ler aranmıyordu.
"MBK'ne bel
bağlıyan idealistler muztaripti. Ondan beklediklerinin kuvveden fiile çıkmadığını
görüyorlardı. (Partiler üstü) olamamıştı MBK... (Kardeşler arasındaki kavga)
önlenmiş, fakat (Kardeşler arasındaki husumet) giderilememişti. Bilakis
arttırılmıştı. Yaygın bir kanaat (14'ler kalsaydı, bunlar gerçekleşecekti)
şeklinde tecelli etti." (T. Turhan)
Genç subaylar
böyle koyuyorlardı sorunu. Hz. Muhammed "İnnemel müslimüne İhve! " (Hiç
kuşku yoktur ki, müslümanlar kardeştirler) dememiş miydi? Ezici çoğunluğu
müslüman olan Türk ulusu büsbütün kardeşti. Kardeşlik neden bozuldu? Onlar
kiremitlikte miyavlayan DP- CHP vb. politika mart kedilerini görüyorlardı.
Kardeşliği bu partiler bozuyordu. Silahlı kuvvetler "partiler üstü" olmalıydılar.
Olabilirler
mi? Olmuşlardı. Silah, yasama, yürütme ellerindeydi. Neden Türkiye bir
kardeşlik ülkesi olmamış, beterleşiyordu? Çünkü CHP'nin tek parti pekliği
27 yıl ekonomimizi tekelci vurgunda dondurmuş, o peklikten kurtuluş umudu
ile tututan DP'ci çok parti, ülkeyi yetmiş yedi buçuk emperyalist çıkarına
allak bullak etmişti. Tefeci-bezirgan sermayenin 27 yıl köye yasak ettiği
traktör, finans-kapital eliyle köye girince sosyal sınıf bölümlenme ve
çatışmalarını azdırmıştı. 20. yüzyıl ortasında kapitalizm yolundan kalkınma,
kardeşi kardeşe düşürmekten başka sonuç getirmezdi.
Şimdi kardeşlik
mi isteniyor? Kapitalizm şerrinin yarattığı bir hayır vardır. Türkiye'de
hızla yeni insan ilişkileri ve işçi sınıfı doğmuştu. Gittikçe büyüyor,
örgütleniyor, bilinçleniyordu. Böyle gelişen bir milyonluk üretici güçler
ordusu hesaba katılmadıkça, hiçbir devrim tutunamaz, hiçbir "reform" gerçek
değer kazanamazdı. İşçi sınıfının gerçekleştireceği kardeşlik sosyalizm
adını alıyordu. İşçi sınıfı ne kendisini, ne başkasını sömürtmek istemediği
için, toplumumuzun eksiksiz kardeşlik özlemini kayıtsız şartsız gerçekleştirebilecek
biricik sosyal sınıftı.
Küçük-burjuvazi
hem antika yığındır, hem ölürken bile gözü sömürü çöplüğünde kalan horozdur.
Silahlı Kuvvetlerin Parçalanışı
1960 yılı, silahlı
kuvvetlerimizden, katıksız kardeşliğin tükenmez özgücü olan işçi sınıfını
görmesi beklenemezdi. O yalnız kendi silah gücüne güveniyordu. Özlediği
kardeşlik için de elden bir "birlik" daha yaratmaya girişti. "Milli Birlik
Komitesi" ölmüştü. Yaşasın "Silahlı Kuvvetler Birliği".
Onu kimler kuracaktı? Onu, devrimci subaylardan iyi kim anlatabilir?
Rahmetli Talat Aydemir, 21 Mayıs savunmasına şöyle başladı:
"MBK'in geçici
Anayasası bizzat yapanlar tarafından çiğnenmişti. İşte bu hadise Silahlı
kuvvetler içerisinde çok yıkıcı bir reaksiyon yarattı."
Böylece ne oldu?
27 Mayıs Devrimi ile silahlı kuvvetler milleti kardeş kavgasından kurtarmak
istemişti. Bu kez 14'ler ve MBK intihar edince orduyu kardeş kavgasından
kurtarmak günün parolası yapıldı. "Çok yıkıcı tepki"yi kimler göğüsleyecekti?
MBK içinde kalanlar ikiye bölünmüşlerdi. MBK dışında olanlar da, içlerinde
ayrı ayrı parçalar olarak gene ikiye bölünmüşlerdi. 4 bölük birbirlerine
zıt, içlerinde pek çok çelişikti.
1- MBK'nde kalanların bir
bölüğü başının çaresine bakıyordu. "23 Komite üyesinin bir kısmı, bilhassa
havacılar kanadı, kendilerini emniyette hissetmemişlerdir. Karşılıklı ve
gizli çekişmeler arasında kendilerine elinde kuvvet bulunduran ihtilalciler
arasından müttefık aramışlardır. Bunu da bulmakta güçlüğe uğramamışlardır.
Çünkü, Madanoğlu ve yanındakiler, 14'leri tasfıye ettikten sonra, iktidarı
kayıtsız şartsız kullanma yoluna sapmışlar, Komitenin gerisine pek aldırış
etmez olmuşlardı." (s.19)
T. Aydemir savunmasında
bu olayı şöyle belirtir:
"(14)ler yurt
dışına sürüldükten sonra geri kalan 23 Komite üyesi, grup grup ordu içinde
aşiret reisi gibi taraftar toplamıya başladılar."
2- MBK'nde kalanların
öbür bölüğü kendisini kendisine yeterli buluyordu: MBK'nden başka her birliğe
karşıydı: "Silahlı Kuvvetler Birliğine elinde Kuvvet bulunduran MBK üyelerinin
girmemeleri ve bu teşekkülün devam üzere karşısında bulunmaları" (T. Turhan)
Böylece, MBK
içinde kalanlar iki büyük gruba parçalanmışlardı. MBK dışında olanlar da
gene iki büyük gruba parçalanmışlardı.
3-14'ler ya
da onlardan görünenler: T. Aydemir, savunmasında,14'leri karşısında görüyor.
Çünkü 14'ler de, onları atan 23'ler gibi, Aydemir'i devrim sırasında saf
dışı bırakmışlardır. Ama,14'lere arka çıkanlar bulunduğunu ve örgütlenmeye
çalıştıklarını, onlara karşı çıkmak için neden yapmıştır:
"Ayrıca (l4)lerin mağdur olduklarına inananlar da ordu içinde bir teşkilat
kurmıya kalktılar." (T. Aydemir, Savunma)
Bunlar Turhan'a
göre idealistler olmalıdırlar.14'leri değil "reform"ları isterler.
4- Bu iki zıt
kutup karşısında önce bir yığın gibi görünen "eski ihtilalciler" duruyor:
"Bu hal (14'leri tasfiye edenlerin zılgıdı), kuvveti elinde bulunduran
eski ihtalalcileri de tedirgin etmiye başlamıştır. Komitenin bir kısmı
ile müşterek hareket, kendi istikballerinin garantisi bakımından uygun
görünmüştür." (s.19)
Ancak, bu sonuncu
yığın, bir bütün değil, tam bir Babil kulesidir. Başlıca: a) Ankara grubu,
b) İstanbul grubu diye ayrılan, sonra birleşmeye çalışan, en sonunda darmadağın
olan derlenmeler sayılıyor. Ama, öyle şehir adıyla bir araya konulamazlar.
Ancak, kaç kişiyseler, o kadar eğilim ve akımı temsil ederler. Her grup,
T. Aydemir in dediği gibi, birer "aşiret reisi" çevresinde, zaman zaman
toplanıp dağılan kaynaşmalardır.
Bunları kişi
adıyla nitelemek olasıdır a) T. Aydemir grubu: Kara Kuvvetleri; b) H. Menteş
grubu: Hava Kuvvetleri; c) F. Güventürk grubu: Konspirasyon için konspiratörler.
Silahlı kuvvetler
için "birlik" sözcüğü son kerteye dek "birliksizlik" gerçeğinin tersine
deyimlendirilmesi oluyordu.
Cuntaların Özeti
Üç albaylar
cuntası, daha söylenirken "bir" değil, "üç"tüler. Başka türlü olamazdı.
Çünkü hepsi halk çocuklarıydılar. Halkımızın ağır basan sosyal yapısı köylü-esnaf-aydın
denilen en az üç kümeli ve Batıda küçük- burjuvazi adı verilen yaygın tabakadan
kaynak alıyordu.
Bu küçük mülk
düşkünü muazzam kalabalığımız "küçük" oluşu ile alt tabakalara ve işçi
sınıfına yatkındı, "mülk" özlemiyle üst sınıflara ve finans-kapital zümresine
tutkundu. Aşil'in topuğu hiyerarşiyse, topuktan girecek okun zehiri durduracağı
yürek, rütbe-mülk eğilimiydi.
Topukta açılacak
her yara, yıldırım çabukluğuyla kalbe giden büyüklük yolunu bulmamazlık
edemezdi. Nice yoksul çocuğu küçük aydın, o yoldan akılları durduran çabuklukla
büyük, ulu, evliya, peygamber, hâttâ tanrı olmuştu.
İnönü devletluları
ekseninde dönen üç paşa uzun denemeleriyle bu madeni işletmek için yaratılmış
üç varyant oldu. Küçük mülklü geniş tâbakanın içinde sanki İsmet Paşa aydın,
Sunay Paşa esnaf, Gürsel Paşa köylü yığınlarımızın eğiliminde işbölümü
yaptılar.
Üç albay cuntalarında,
ufak bir ayarlama ile, Menteş grubu aydın, Seyhan grubu esnaf, Aydemir
grubu köylü eğilimli sayılabilirlerdi.
İsmet Paşa,
silahlı kuvvetler içinde en parlak ve bol gelirli aydın durumunda olan
havacılar grubunu Menteş ile gereken yöne kolayca çekti. Sunay Paşa
cuntaların içine ustaca girip başa geçti, Dündar Seyhan grubunu aktif hizmetten
pasif istihbarata çekerek tecrit etti.
27 Mayıs'ın sezdiği reformlar mı yapılacaktı?.. İki şartla:
1- Dört Silahlı Kuvvetin (Kara, Deniz, Hava, Jandarma) katılması ile; 2-
Hiyerarşi kuralı bozulmaksızın...
Genç subaylar
Silahlı Kuvvetler Birliği biçiminde, çok demokratik bir toplantıdaydılar.
İsmet ve Sunay Paşalarla fotoğraflar çekildi. AP'nin seçim zaferi üzerine
meclisi dağıtma kararı çoğunlukla alınınca iş değişti. Hareketin tekerine
önce birinci şart sokuldu. Menteş grubu karma hükümet denenmelidir diye
çekildi. Devrim masasının havacılar ayağı koptu.
14'ler yoklandı.
Seyhan-Aydemir (esnaf köylü) eğilimi direnince ellerinden ikinci şart çekildi.
Genelkurmay başkanı Sunay Paşa, "ben yokum" dedi. Genç subaylar cuntasının
başsız ve havada asılı kalması, devrim arabasının ikinci tekerine çomak
soktu. Esnaf eğilimli D. Seyhan grubu da, o dramatik "alarm" gecesinde
tapayı attı.
Gönderilmiş
olduğu besbelli bir havacı subay Aydemir'e havacıların isyana hazır oldukları
haberini getirdi. 21 Mayıs olayını zorla kışkırttı. Bu provokasyona rağmen;
Harbiyelilerin beklenmeyen hava saldırısına uğrayınca panik yapmalarına
karşın son küçük-burjuva zaafı, ihtilalcilere finans-kapitalin acımaksızın
sinsi sinsi hazırladığı öldürücü oyunu oynadı.
Cunta Kuruluşu ve Prensipsizliği
T. Turhan'a
göre:
"Talat Aydemir,
Halim Menteş, Selçuk Atakan, Silahlı Kuvvetler Birliği'nin nüvesini teşkil
eden Cuntanın kurucuları arasında sayılmalıdırlar. Bunlardan sonra: Nuri
Hazer, Necati Ünsalan, Şükrü İlkin vs. sayılabilir."
Grupların ilişkileri
tam küçük-burjuva "aile münasebetleri" ya da "hısım akraba", "eş dost"
deyimleriyle çeşitlenen "ahbap çavuş meclisleri" (coterie) örneğine uyar.
"28. Tümen Kumandanı
Nuri Hazer, Emanullah Çelebi ve Menteş'in yakın akraba olmaları, Ankara'da
yegane kuvvet olan 28'inci Tümenden azami ölçüde faydalanmayı mümkün kıldı.
"Halim Menteş'in
Hava Kuvvetleri Kumandanını ikna ederek teşkilatın emin ve sür'atli kuryeler
aracılığı ile yapılmasına geniş ölçüde hizmet etmesi."
"Harbokulu Kumandanı
Talat Aydemir in aynı safta bulunması, müteakip iştirakçilerin katılmalarını
kolaylaştırdı." (T. Turhan)
Böylece teyellenen
Ankara Cuntası ne yaptı? Türkiye "iki payitahtlı"ydı. İstanbul ve Ankara
"baş"larını elinde tutan, geri kalan Türkiye "gövde"sini sürüklerdi. Bu
basit kural, yalın asker mantığından kaçamazdı. Aydemir-Menteş'le Ankara
"torbada keklik" olunca, İstanbul'a sıra geldi. Orada "kuvvet" her ne olursa
olsun konspirasyon tiryakisi bir paşanın elindeydi: Güventürk!
"Ankara'da Aydemir,
Ünsalan, Atakan, Hazer ve diğerleriyle 'Silahlı Kuvvetler Birliği'ni kurmada
antant kalan Halim Menteş ve Komite üyeleri, İstanbul'da en uygun kumandan
olarak Güventürk'ü gözlerine kestirmişler (a.b.ç.) ve ona başvurmuşlardır.
Güventürk'ün karakterini iyi bilen Menteş için bu, gayet akıllıca bir kapı
çalış olmuştur. Paşanın, gizli teşkilat kurmıya ve teşkilat içerisinde
lokomotif olmıya dayanamıyacağı bir eğilimi vardır. Menteş, Paşanın bu
niteliğini çok iyi kullanmış ve onun aracılığı ile 1 inci Ordu bölgesindeki
kumandanları da, aynı isimli teşkilat altında toplamıya muvaffak olmuştur.
"Pek kısa bir
zaman sonra, İstanbul ve Ankara'da kurulan bu iki ayrı teşkilat birleştirilmiş
ve ucu Genelkurmay Başkanınına kadar uzatılarak zincir tamamlanmıştır"
(s. 19)
Burada herhangi
bir ilke yok, delikanlının hoşuna giden kızı "gözüne kestirmesi" gibi yöntemler
var. Amaç? "Türkiye'de iktidarın bir elden başka bir ele kayma"sı. Niçin?
Çünkü "Silahlı Kuvvetlerde.. çeşitli fikir akımlarına katılmış olanların,
çeşitli zümrelerce siyasi istismar vasıtası yapılmasını önleme hareketi,
elbette atılmış olumlu bir adım" imiş!
Silahsız bir
devlet içinde bir silahlı devlet "zinciri" kuruluyor. Diyarşi (çifte iktidar)
sivil-asker ikiliği kuruyor. Tek ilke, "siyasete alet edilmemek", Hangi
siyaset? Belli değil, "çeşitli fikir-çeşitli zümre". Ordu siyasetin değilse
neyin aletidir? Kimse bilmez ve sormaz. Yeniçeri Gülbankı: "Nice başlar
kesilir bu meydanda: soran bulunmaz!"
Bu gerçeği anlamayışın
en son kurbanı olan rahmeti Albay Aydemir, 21 Mayıs davasında, savunurken,
şöyle diyordu:
"Artık Ordu,
muhtelif fıkir cereyanlarına göre muhtelif zümrelere hizmet için siyasetin
içerisinde bocalamıya başlamıştı." (s.19)
Cunta İşleyişi
Böyle kurulan
bir cuntanın nasıl işleyeceği bellidir. Bunu bize en ilginç biçimiyle 6
Ağustos 1961 olayı gösterir. Finans-kapital politikası, o küçük-burjuva
"kazan kaldırışı"nı bastırmak için, sorumlu yerlere getirdiği paşalarla
temizleme hareketine geçti.
"İktidarın fiilen
sahibi olduklarını iddia edenler kurulmuş bu teşkilatı dağıtmak ve ileri
gelenlerini tasfıye etmek yollarını araştırmaya başlamışlardır. (s.19)
"Bir Cumartesi
günü Korgeneral Cemal Madanoğlu, zamanın Kara Kuvvetleri Kumandanı Celal
Alkoç, Milli Müdafaa Vekili Orgeneral Muzaffer Alankuş ile birlikte, Türk
Silahlı Kuvvetleri Birliği teşkilatını tasfiye etmek tçin emeklilik listesini
hazırlamışlardı." (Talat Aydemir, Savunma)
İlk vuruş, hava
gücünden başladı. "O zaman liderlik yapan Hava Kuvvetleri Kumandanı İrfan
Tansel'i emekli etmek için Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'a teklif ettiler."
(T. Aydemir)
Bu, deliye taş
andırmak mıydı? Yoksa, silahlıları birbirine düşürme oyunu muydu? 6 Ağustos
günü Güventürk'ün "SKB arkadaşlarına yazdığı mektup" ilginçtir:
"Silahlı Kuvvetler
mukaddes topluluğunun elbette birdenbire meydana gelmediği hepimizce malumdur.
Milli Birlik Komitesi'nin infısah etmesiyle memlekette 3-5 kişilik bir
diktatorya kurulması ihtimali müvacehesinde her türlü maddi mevkileri ve
ihtirasları bir tarafa atarak ve benim odamda yazılan anda el basarak kendimizi
milletimize feda ettiğimizi bildirdik ve bu ahdin etrafında üzüm salkımı
gibi toplandık, kuvvetlendik ve idealist Erkanı Harbiye Reisimizin etrafını
çelik bir ağ gibi sardık. Kuvvetimizin ilk tezahürü de göz bebeğimiz Hava
Kuvvetleri Kumandanı Korgeneral İrfan Tansel'in uğradığı haksız muamelenin
tashihinde oldu." (F. Güventürk)
Bütün "güvenç"
henüz "odamda", "feda", "üzüm salkımı"nın genelkurmay başkanı Cevdet Sunay
elinde bulunuşuna dayanıyordu."Genelkurmay başkanı (Tansel'in temizlenmesini
sözde) kabul etmedi. Fakat Washington daimi üyeliğine tayininin çıkmasına
mani olamadı." (T. Aydemir)
Ve İ. Tansel
l. Washington dönüşünde 1. Nolu statükocu kesilecekti.
Masum çocuklarla
böyle oynanılıyordu. Onlara sahne, heyecan, ahd, yemin yetiyordu. Şu dramatik
çıkışlara bakın: "Proudhon".
"Sizlere hitap
edecek olan son sözlerim olduğu için ve yarının da tarihine mal olacağı
için açıkça yazıyorum. Mucip (Ataklı), Şükran (Özkaya), Çelebi (Emanullah)
ve Halim Menteş benim odama gelip:
"Gürsel Paşa
bizi feshedecek, dediği anda masanın gözünden tabancamı çıkarıp, elimi
üzerine koyup:
"Şerefım üzerine
yemin ederim ki, tek tabanca kalsam yine silahla mukavemet ederim, dediğimi
onlar hatırlarlar. Arkasından derhal Emin Arat'ı çağırdım ve onunla ilk
konuşmayı yaptım. Bu heyetin Ordu Kumandanına (Cemal Tural) çıkmalarını
kararlaştırdık. Ve onlar gidip konuşacaklar, ben yarıda iltihak edecek
idim. Ertesi günü Ordu Kumandanının yanına tayin edilen randevu saatinde
gittiğim zaman, hiçbirisi mevzuu açmıya cesaret edememiş (a.b.ç.) idi.
Mevzuu ele alarak derhal ortaya attım ve Ordu Kumandanım (Cemal Tural!)
da bu fıkirde olduğunu bize izah etti.
"Bir gece, mahdut bazı arkadaşlarla benim odada toplandık ve
yeminin sureti yapıldı. Faruk Gürler Paşamız tarafından tashih edildi.
Bu konunun da Faruk Paşamıza nasıl açıldığını kendileri iyi bilirler. Ve
idealist ağabeyimin bu işe el atıp o gün, bugün ne kadar büyük bir tevazu
içerisinde bize başkanlık ettiğini de hepimiz biliriz." (Güventürk)
Sen, ben, bizim
oğlan. Benim oda, senin oda. Tabanca, antlaşma. "Şeref üzerine yemin"...
"Son söz... Tarihe mal olacak.." Hep "Paşa (C. Gürsel) bizi feshedecek".
"Aman Paşaya (C. Tural) çık". Derken "cesaret" tükenmiş. Paşa (F. Gürler)
"bu işe el atıp.. bize başkanlık et."
"Buna muvazi
olarak" canım kadar sevdiğim Talat (Aydemir), Nuri Hazer ve Ankara grubu
aynı düşünce etrafında toplanmışlardı. İş sür'atle genişledi.. 61 inci
Tûmen karargahında vaki büyük toplantımızdaki konuşmalarımızı, ondan sonra
daimi kurula seçilmeyi müteakip Ordu Kumandanı ile vaki 4.5 saatlik görüşmeyi
ve müteakip bütün hadisleri yaşıyan bütün arkadaşlarım bilmektedir." (Güventürk:
Mektup, 6 Ağustos 1961)
Bu satırları
yazanın Talat Aydemir asılırken, canını daha fazla sevdiği görülecektir.
Ve genelkurmay başkanı Cevdet Sunay Paşa, Gürsel Paşa yerine cumhurbaşkanı
olurken, yazarın 4.5 saat görüştüğü ordu kumandanı, genelkurmay başkanı
olacaktır. Çünkü, Güventürk'ün tam yukarıdaki mektubunu kağıda döktüğü
gün, İ. İnönü Paşa ile C. Gürsel Paşa, Heybeliada'da 27 Mayıs'ın başını
bağlamışlardı.
27 Mayıs Mirasının Reddi
Aslında bütün
o heyecanlı filmler niye oynanıyordu? Onu yalnız gizli rejisör finans-kapital
hazretleri biliyordu. Aktörler, kendilerine pay edilmiş mutlu, mutsuz oyunları
başarı ya da başarısızlık ile oynuyorlardı. 27 Mayıs'a özenen mutsuz 21
Mayıs'ın "baş" kahramanı Talat Aydemir, kurban kesilirken bile şöyle savunuyordu:
"İşte bu durum
karşısında kendimi vazifeli hissetim. Ankara'daki yakın arkadaşlarımla
bir fıkir etrafında toplanarak Ordu içinde parçalanmıya meydan vermemek,
yavaş yavaş Ordu'yu MBK üyelerinin elinden kurtarmak için Silahlı Kuvvetler
Birliği adı altında bir teşkilat kurmaya başladık."
Demek "fikir"
denilen şey, orduyu parçalamamak, ordu devrimciliğini temsil ederken, üç
beş paşaca kuşa çevrilen 27 Mayıs ruhunun inmeli bedeni MBK'ne coup de
grace (son "lütuf vuruşu")nu indirmekti... Acep, yanlış mı? Sözü yapılan
işe bırakalım. Heybeli'de Gürsel'le İnönü Paşaların buluşmasından tam 11
ay sonrası, 6 Haziran 1961'di.
Tasfiye haberi
genelkurmay ikinci başkanı korgeneral Muhittin Onur'dan alınınca: "Ankara'daki
Kuvvet Kumandanları birbirimizi alarma geçirdik." "Örf İdare Kumandanı
Madanoğlu, Muhafız Alay Komutanı Osman Köksal'dan başka kendisine yardımcı
bir tek kıt'a kumandanı bulamamıştı." Sunay "İstanbul'dan uçakla acele
geldi... Tarihi bir gün yaşandı. Arkadaşlar namına ben konuştum." (T: Aydemir,
Savunma)
Arada gene hiç
tınılmayan bir "sıvış" oluyor. Yazılı karar, tasfiyenin muhbiri eliyle
akşam Sunay'a iletiliyor, "Sabahleyin yerine ulaşmadığını gördük" deniyor.
Belli ki yerine gitmiş. Finans-kapitalin eline geçmiş ve zaman kazanılmış.
Babacanlar aldırmayıp, şimdiki genelkurmay başkanı (o zaman Kara Kuvvetleri
Kurmaybaşkanı Tümgeneral) "Memduh Tağmaç ve M.M.V. Müsteşarı Tuğgeneral
Nüshet Bulca ile aynı ültimatomu" genelkurmaya dayıyorlar.
Bu tuhaf uygulamadan
çok, dayatılan "ültimatom" önemlidir. 6 maddeden birincisi, Tansel'i "Hava
Kuvvetleri Kumandanlığına iade" ediyor. 2: madde: M. Alankuş (M.M.V.) ile
C. Alkoç'u (K.K.K) ve 2. Ordu K. Korg. Şefik İlter ile Deniz Kuvvetleri
Kumandanı Kora. Zeki Özek'i "emekliye sevk" ediyor. İlter'le MBK'ne, Özek'le
Kara Kuvvetlerine karşı Deniz Kuvvetleri çıkarılıyor.
Ondan sonra,
3. madde: "Hava Kuvvetlerinde bizim harekatımıza karşı duranlar.. tanzim
edilecek listeye göre emekliye sevkedilecek" diye Havacılar' da Karacılara
karşı çıkartılıyor.
İlerideki bütün
kıpırdanmalar gibi, Aydemir'in 21 Mayıs darbesi de hep o havacıların -hatta
önce birlikmiş gibi görünerek kışkırtıkları- yumruklarıyla bozguna uğratılacaktır.
Geri kalan 4.,
5. ve 6. maddelerin üçü de hep MBK'ni tuz etmenin "ültimatom"udur. Aynen:
"4- Korgeneral
C. Madanoğlu Örfı İdare Kumandanlığından, Albay O. Köksal Muhafız Alay
Komutanlığından alınacak, MBK'deki eski vazifelerine dönecekler."
"5- Orduda yapılacak
tayin, terfi ve tasfıyelere MBK üyeleri karışmıyacak."
Bu iki madde
MBK'nin her gerçek güçten bıçakla kesilip ayrılmasıdır (tecrit).
"6- MBK üyelerinden
hiçbirisi bundan sonra MBK'nden tasfiye edilmiyecek ve istifaya zorlanmıyacaktır."
Yani, erkekliği
çıkarılmış MBK, içinden herhangi bir canlılık çıkmaması için, bütünüyle
mumyalanıp zararsız hale getirilerek rafta saklanacaktır.
D. Seyhan diyor
ki: "Olay Türkiye'deki ihtilal zincirine yeni bir halkanın eklenmesidir.
27 Mayıs ihtilalini yapan Türk Silahlı Kuvvetleri, ihtilalin ve iktidarın
gerçek sahibi olarak kendi malına el koymuş görünmektedir." (s.19)
Öyle mi? Sonuç
ortada. Ordu siyaseti "politika cambazlarına" (fınans- kapitale) bırakmış.
Ordu otomatik hiyerarşiyle, bütün dengesini bir tek kişi tepesi üzerine
oturtmuş. İyi kötü ordunun malı MBK'ne birinci "14'ler operasyonu" takma
bir kalp dikmiş, ikinci "6 Haziran operasyonu" kalbin kaç saat işleyeceğini
belirten ölüm kronometresini takmış.
Bu ordu nasıl,
hangi "malına sahip" çıkabilirdi? 6 Haziranda ordu "mirasın reddini" yapmıştı.
Kendi 27 Mayıs'ını kendi eliyle fosilleştiriyordu. Türk ulusunu bir avuç
sadakaya satmış en köpoğlu (fınans-kapital + tefeci-bezirgan) DP'yi, mezarından
AP biçiminde hortlatmakla, 27 Mayıs'ı ana babası bilinmeyen, köşe başında
bulunmuş bir aşk çocuğu gibi, Amerikan üstlerine teslim ediyordu.
Devrimci Kararsız - Karşı-devrimci Kararlı
Yurt dışındaki:
"14'ler, Ordu içinde azımsanmıyacak bir kitlenin desteğine mazhardır."
(s. 23). Ama: "Havacılardan bir kısmı: Fevzi Arsın, Komite'den Haydar Tunçkanat
en katıları olmak üzere, (14)lerle kat'i surette bir işbirliğine yanaşmıyorlardı."
"Mucip Ataklı ve Halim Menteş... İleride ancak (14)lerin bir kısmı ile"
(s. 23) işbirliği yapılabilir fikrindeler.
14'lerin kendilerine
gelince.. 22 Eylül'de Bern'de:
"Dündar Taşer'in
evinde 3 gün geceli gündüzlü devam eden toplantılarda... teşkilat haline
gelmeleri sorunu tekrar ortaya atıldı... Evvelden beri devam edegelen ve
bir teşkilat haline gelmelerine engel olan liderlik meselesi (Türkeş mi
olacak. Kabibay mı?) yüzünden, 14'lerin bir teşkilat haline gelme ümitlerini
bir hayli sarsarak toplantı dağılmıştı." (s. 24)
Ya SKB? "Ankara'da,
siyasi ortam hepten karma karışık olduğu günler yaşanıyordu." (s. 24) Müdahaleciler
çoğunluktu. Meclis'i toplanmadan dağıtacaklardı. "Güdümcüler", Meclis'in
kuracağı hükümeti dışarıdan güdeceklerdi. Gittikçe azalıyorlardı.
Devrimci cephe
böyle en sallantılı küçük-burjuva kişisel dağınıklık içinde bocalarken
finans-kapital, yedek gücü taşra tefeci-bezirgan sınıfını kuyruğuna takıp
iktidarı tekeline geçirmek için herşeyi yapıyordu.14'ler içinde hâlâ "lider"
yapılmak istenen Türkeş'in desteklediği "DP"nin varisi AP": "27 Mayısçılara
kin ve intikam gazabı içinde", "Gözlerimin içine bakın, ne dediğimi anlarsınız
gibi sloganlarla elin 3 parmağı aşağı doğru tutularak sehpa işareti " (S.
24) veriliyordu.
Paşa statükosu çoktan tutunmuştu. 6 Ağustos 1961 günü Heybeli'de
ihtilalin lideri C. Gürsel Paşa, 30 Ağustos 1961 günü Zafer Bayramında
silahlı kuvvetlerin lideri C. Sunay Paşa kafese konmuştu.
"30 Ağustos 1961... Protokola
dahil zevat, Kurmay Başkanını tebrik etmişlerdi. Bu vesile ile CHP Genel
Başkanı ile Orgeneral Sunay arasında hususi bir görüşmeden sonra, Sunay'ın
görüşünde tam bir değişme olduğu bilinmektedir." ("Rahmetli Avni Doğan"
yazısı, Gölgedeki Adam, s.26)
Nitekim, kesin
seçim sonucunun ertesi günü, İstihbarat Başkanı Tuğgeneral Refik Kurttekin'in
odasında Jandarma Genel Kumandanı Tuğgeneral Abdurrahman Doruk "Durumun
yürüyebilmesi için tek hal tarzı" olarak şu iki "Şartı yazıverdi": "1-
Cemal Gürsel Cumhurbaşkanı olacak; 2- İsmet Paşa Başbakan olacak.
"Bana ve benim gibi düşünen
SKB'nin çoğunluğuna göre bu hal tarzı, uygulanması tasavvur edilenlerin
en kötüsü idi."
Bu plan üzerinde
roller paylaşılıyor.14'leri Genelkurmay Başkanı Sunay tehdit ediyor (eski
Türkçe yazısıyla talimat):
"1- Badema kat'iyyen siyasi
hayatta bulunmıyacaklar.
"2- Ordu personeline her
ne şekilde olursa olsun siyasi bir telkinde bulunmıyacaklar.
"3- Kat'iyyen toplantı yapmıyacaklar.
"Bu hususlara riayet ettikleri
takdirde kendilerini her zaman onore edeceğimi, aksi takdirde kendileriyle
hiçbir suretle ilgilenmiyeceğim gibi, aksi hareketlerinin hesabını da soracağımı
bilmeleri gerekir."
İşte 27 Mayıs
sabahı, "vasıtalarına el konulduğu" için "evlerinden karargaha kadar yürüyerek
gelmiş", "haberdar edilmemelerine karşı anlayış göstermiş" (s. 2) olan
Sunay, iktidara çıkıp öğüdü alınca böyle zılgıt vuruyordu.
14`leri ihtilal
başkanı Gürsel her zamanki "babacan"lığıyla okşuyor:
"Kadri Kaplan
ve M. Yurdakuler'in gayretleriyle Gürsel'in ağzından 14 üyenin vatanperver
olduğu, demokratik nizamı korumıya kararlı bulundukları, aradaki ihtilafın
metod farkından ileri geldiği" "deklarasyon" yapılıyordu. (s. 25)
Dost Vücuda Düşman Baş
21 Ekim 1961
günü saat 14.30 Harp Akademisi'nde İstanbul SKB 11 general (içlerindc R.
Tulga ve C. Tural korgeneral, 2 tümgeneral,1 tümamiral, 3 tuğgeneral, 3
tuğamiral), 28 albay (3 deniz, 2 hava,1 topçu,1 istihbarat olmak üzre hepsi
kurmay) ve 1 tek tanecik de kurmay yüzbaşı! ittifakı şu kararı alıyor:
"A- Türk Silahlı Kuvvetleri 15 Ekim 1961 günü yapılmış olan
seçimden sonra gelecek yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi fiilen toplanmadan
evvel duruma müdahale edecektir.
"B- İhtilali
milletin hakiki ve ehliyetli mümessillerine tevdi edecektir.
"C- Bütün Siyasi
Partiler faaliyetten menedilecek, Seçim neticeleri ile Milli Birlik Komitesi
feshedilecektir.
"D- Bu kararın
tatbiki 25 Ekim 1961'den sonraki bir güne tehir edilemiyecektir."
Burada ilgi
çeken şey artık MBK'ni dolduran albaydan küçük rütbeli kimseciklerin "protokola"
sokulmamasıdır. Millet Meclisi yerine "milletin hakiki mümessili" kim?
Belli değil. Yalnız arada MBK yokediliyor! Ankara SKB'nden Aydemir, Atakan,
Akkoç, Menteş uçakla İstanbul'a koşuyorlar. "Hava Kuvvetleri... tasvip
etmemekle beraber çoğunluğun kararına uyacaklar." Gece, Ankara Mürted Havaalanında
Ankara SKB'de protokolu imzalar.
Ama: "Güdümcüler
hemen haberi gerekli yerlere ulaştırdı, tabii... " (s. 26) Kim o? ".. göz
önünde tutmadığımız faktör: İsmet Paşa ile mücadele etme usulünü gerektiği
gibi öğrenememiştik... O, kaleyi... içinden fethederdi... Hasımlarını kendi
aralarında çarpıştırır ve her iki taraf en mecalsiz hale düştüğü zaman,
kat'i darbeyi iki tarafa birden indirirdi... Olayların olgunlaşması ve
fırsatlardan azami faydalanmak için... tam siper, uzun bir sabırla avını
beklemek taktiği..." (s. 27)
O zaman ne olacak?
Hiçbir karar yokmuş gibi meclis toplanacak. İstihbarat şefinin "hal tarzı"
ile Gürsel cumhurbaşkanı, İnönü başbakan olacak. Gemlerini kemiren subaylar
içlerine sokulan "statüko" ajanlarıyla "başkumandan" emrinde ordu parlamentolaştırılacak.
"Müdahaleciler-Güdümcüler mücadelesi bitip tükenmek bilmiyen müzmin bir
hal alacak."
"Başkumandan"
kim? Sunay. Ne diyor? "Siyasi akış gayet iyi" diyor. "Bugünü beğenmiyoruz,
istikbalden de çok endişeliyiz" diyen Jandarma Okul Kumandanı Alb. Ünsalan'a,
"Memleketi mutlak yeni bir ihtilalin kurtaracağını, Ordu içinde çeşitli
grupların ihtilal teşkilatı kurmaya devam ettiğini, ancak Başkumandan başta
olmak üzere yapılacak bir müdahalenin Silahlı Kuvvetleri parçalanmak felaketinden
kurtarabileceğini" söyleyen Aydemir'e:
"Orgeneral Sunay... her
ne şekilde olursa olsun bir ihtilale taraftar olmadığını kat'i surette
ifade eder." "Başkumandan: İsmet Paşa bir tarafa, Türkiye öbür tarafa'
demektedir." (s. 28)
Merkez Kumandanı
Kur. Alb. Selçuk Atakan: "Alt kademelerden kumanda mevkilerinde bulunanlara
yapılan tazyik, tesirini her gün arttırmaktadır... Biz bu tazyikin müşevviki
değiliz. Eğer öyle telakki ediliyorsak, derhal istifa etmekliğimize veya
emekliye sevkedilmemize müsaade buyurulmasını arz ediyoruz" diye konuşunca,
piyaz hazırdır.
"Başkurandan, kendi mevkiini
işgal ettiği müddetçe (Sakın beni bırakmayın H.K.) hiç kimsenin genç kumandanların
kılına bile dokunamıyacağını kesin olarak vadeder ve orduca İnönü iktidarının
desteklenmesi gerektiğini söyliyerek toplantıyı dağıtır." (s. 28)
Lafla "başkumandan"
ihtilale yürütülür mü?
Böylece, kelleyle
vücut birbirine mükemmel çatıştırılmıştır. Vücut kelleye "buyur, yürüyelim"
diyor, kelle vücuda; "beni atarsan, sen de ölürsün. Otur haltetme!" buyuruyor.
Sanki muzip bir operatör, dost bir vücuda, düşman kellesi takmıştır.
Vücut: Lafla İktidar Arar
Bari vücut ne
istediğini biliyor mu? O hepsinden firaklı. Ellerinde müthiş kuvvetler
bulunduran "birlik kumandanları" tarihöncesindeki gaziler meclisini andıran
silahlı parlamentodan kuzu usluluğu ile "dağıtılınca", haplar patlıyor.
"Aralarında birleşerek... alt kademedeki subaylara vardıkları kararı yazılı
olarak duyururlar:
"1- Demokratik
rejimde Silahlı Kuvvetler bir şahıs veya zümreyi destekliyemez. Bu hareket
Anayasaya aykırıdır." (Ne güzel söz değil mi? Ardından gelene bakalım)
"Silahlı Kuvvetler CHP'ni desteklemiye devam ederlerse , siyasetin içinde
kalacak ve muhalefet tarafından yıpratılacaktır." İsmet Paşa, İsmet Paşa
aleyhtarlığı yapıyordu!
Mantığa "pes!"
değil mi? Gene meşhur "siyaset" ortaya çıktı. Aman siyaset yapmayalım.
Ne yapalım? CHP'yi desteklemeyelim. Eğer söylenene inanılıyorsa, sonuç
ne ola ki? CHP'nin düşmesi... Finans- kapitalin allahtan istediği bir gözdü,
allah ona iki göz veriyordu. Silahlı kuvvetler CHP'yi ve İsmet "şahım"
desteklemedi mi, yerine Morrison fırmasının yedeğe başka hazırladığı AP
gelecek. Belki İ. İnönü Paşa da onu istiyor. Ama, henüz "zamanı mı ya?"
"2- İnönü ve CHP'den başkasına
iktidarın verilmesinin memleketi anarşiye götüreceği Kumandanlarca kabul
ediliyorsa, hiçbir şahıs ve zümre menfaatine olmamak. ("Hadi canım sen
de!" diyor böyle laflara İ. İnönü Paşa) ve Atatürk ilkelerini esas alan
bir düşünce etrafında plan yapmak şartile ancak iktidara el konulabilir."
Felsefe bu. Ve bu felsefeye en çok cuntacı CIA'nın aklı yatmaz mı? Hem,
bu "iktidara el koyma" yolu "siyasetin içi" olmayacak mı? Hepsi bir yana,
"Atatürk" bu işe niçin karıştırılıyor? Cumhuriyetin ilan edileceği gün,
meclisteki hocalar, saltanatı kaldırmanın "şer'i serife" (o zamanki anayasaya)
uyup uymayacağını tartışıyorlardı. Tatışma uzayınca Mustafa Kemal ne yaptı?
Bir sıranın üstüne fırlayıp, o derin ülema efendilere haykırdı:
"- Efendi, efendi!
Saltanat kimseye Şer'i Şerif icabıdır diye ne verilmiş, ne alınmıştır.
İktidar kuvvetle, zorla alınır.!"
Kritik durumda
"Atatürk ilkeleri" buydu. Değerli birlik komutanlarımız ise, kırk yıl önceki
ülema efendilerin ilkesine, tartışmayla ihtilal yapmaya girişiyorlardı!
Bu, tartışmayla gelmemiş olan 27 Mayıs'ı, tartışmayla gömme törenine dönüyordu.
İktidar finans-kapitale başka türlü geçebilir miydi? Aksiyon adamları,
sözebesi kesilmişlerdi. Samimi olunduğu ölçüde birliği dejenere ediyorlardı.
Bu "samedani
komedi"yi "siyasetçilerin manevrası" gibi gören D. Seyhan "ilk cephe çatlağı
" sayıyor. "Ve sonradan ustalıkla kullanılmak üzere bu çatlak daima büyütülmüş
ve bir gedik haline getirilmiye çalışılmıştır" diyor. "Siyasetçilerin (fınans-kapital
aygıtları denilmek isteniyor)... bu vesayet müessesesine artık bir son
verilmesi lazım geldiğini gizliden gizliye hesapladıkları muhakkaktı.
"Fakat, herşeyden
evvel, Silahlı Kuvvetler Birliğinin ortadan kaldırılması meselesi bir siyasi
manevra işiydi ve zamana ihtiyaç gösteriyordu. Bundan evvel, yapmaları
ihtimali her gün kuvvetlenen bir müdahaleye karşı tedbirli davranmak, müdahale
taraftarı olanları oyalamak icap ediyordu.
"Yapılan bu
toplantı, siyasi kışırı patlatmak derecesine varan baskı tesirini azaltmak
için, sisteme takılmak istenen muvakkat bir emniyet supahı idi." (s. 28)
Karşıt Cepheler Kurulur
Finans-kapitalin
"fit sokma" oyunları için, her bakımdan, maddesi ve manası yıpratıcı bunalımlarla,
hayır-şer bocalayışlarıyla kıvranan, çaresiz dargelirli küçük-burjuvaziden
daha hasret ortam bulunur mu? Burasını herkesten iyi, firavunlar ve nemrutlar
çağından Bizans kanalı ile her türlü "böl ve hükmet" mirasına konmuş bulunan
finans-kapital bilir.
Ansızın ve sinsi
sinsi bütün devrimcilerin arasına bir kuşku girmişti. Menteş, D. Seyhan'a:
"Aydemir ve etrafının Silahlı Kuvvetler Birliği teşkilatını sabote edici
faaliyetini anlattılar. Talat, herkesin altından adam çalıyor, kendine
bağlıyordu." (s. 29)
"Bana 'Şah damarım'
kadar yakın olan arkadaşlarımdan Necati Ünsalan durumun nezaketini tamamen
kavramış.. Fakat, o da Aydemir'in ve çevresinin, Silahlı Kuvvetler Birliği
teşkilatını kundaklamaktan çekinmediği kanaatinde... Selçuk Atakan ateş
püskürüyordu. Birlik ve beraberlik fıkrinin dejenere edilmesinden doğacak
elim akibeti sayıp döküyor, bunun başlıca sorumluluğunu kıs men havacılara
ve çokça Aydemir'e yüklüyordu."
Ötede "Aydemir,
kendisine atfedilen faaliyetten ve art fıkir isnadından tamamen habersiz
göründü. Havacıların güdümlü demokrasiyi dayatmak için kendilerini alet
olarak kullanmaya devam ettiklerini, Silahlı Kuvvetler Birliğinin bu yüzden
yıpratıldığını, her zaman siyasetçilerle işbirliği halinde olduklarını
alt kademedeki teşkilat unsurlarının bir müdahalenin yapılması istikametindeki
zorlamalarına dayanmanın büyük güçlükle mümkün olabileceğini izah etti."
(s. 29)
Böylelikle silahlı
kuvvetler içinde fınans-kapitalin daha başlanırken açtığı karacı-havacı
yarası, alabildiğine irinlendirilip işletiliyordu. Bu işi ancak istihbarat
başkanlığı yapabilirdi. Gen. Kurttekin tam "tavşana kaç" ama hele "tazıya
tut" diyordu. Görünüşte "ne şiş yansın ne kebap" stilini kullanıyordu.
a) Bir yanda:
"Kurttekin de, Talat ve destekçilerinin tutumunu tasvip etmez görünüyordu."
b) Öte yanda:
"Ancak, General, evvelce verdiğimiz prensip kararının bozulmaması hususunda
tam bir anlayış ve gayret göstermekteydi." (s. 29)
Bu birbirinden
ayrı iki varyantmış gibi gösterilen iki davranış da aynı şey değil miydi?
Daha "dargelirli" olan karacıların sözcüsü T. Aydemir, devrimcileri değil,
gerici finans-kapitalistleri "siyasetçiler" sayıp kötülüyordu. İstihbarat
Aydemir i "tasvip" etmemekle devrimden yana olmadığını sezdiriyordu. Yalnız,
"prensip kararı" dediği şeyle "suret'i haktan gelerek" devrimcileri oyalama
taktiğini güdüyordu. 'Prensip kararı" neydi? Devrimcileri birbirine düşürme
kesinleşinceye değin, "başkumandan" gemi altında dizginleyip; durgunluğu
kokuşmuşluğa çevirtmenin düzmeceliğiydi. Kurttekin o noktada açıktı:
"Başkumandan
etrafında parçalanmaksızın toptanabilmek için toplanabilmek ümidini kaybetmemişti.
Bu bakımdan, hangi taraftan gelirse gelsin, ayrılığa müncer olan davranışları
reddediyor, Başkumandanın karar ve emirleri çerçevesinde kalmayı memleket
hayatiyetinin tek şartı görüyor, sadecc, Kumandanın noktai nazarına göre
hareketi ve grupların hiçbirine katılmamayı esas olarak kabullenmiş bulunuyordu."
(s. 29)
Bundan daha açık seçiği can sağlığıydı. Başkomutan çoktan kararını
vermişti. Ona "göre hareket" devrimin karşı-devrime dönüşmesiydi. Direnen
albayları dondurmak için "başkumandan"dı. Devrimcilerin başucuna en büyük
yetkiyle dikilmişti. "Taraf" tutmamak, ayrılanları birleştirmek değil,
daha çok birbirine kapıştırmak için oluyordu. "Gruplardan hiçbirine katılmama"
onları çil yavrusu gibi dağıtma taktiğinden geliyordu.
Yoksa, fnans-kapitalin
"sincabı hazretleri" kendi cephesinde kararını vermişti. "İti hinziyre
musullat" edecekti. Ordunun üst kaymağını kendine çekip açıkça savaşa katmıştı
bile:
"Genelkurmay
Başkanlığında vazifeli generallerden bir kısmı, başta İkinci Başkan Memduh
Tağmaç (şimdiki Genelkurmay Başkanı H.K.), Silahlı Kuvvetler Birliğine
tamamen dirsek çevirmişler, bulundukları mevkiden alabildikleri yetki oranında
teşkilatın ileri gelenleriyle çatışma halinde bulunuyorlardı."
Finans-kapital
avını, sabırlı bir örümcek çabasıyla her yanından öldürücü ağlarıyla sarmıştı.
Devrimciler o ağ içindeki sinekler gibi, birbirlerine düşüp çırpındıkça,
büsbütün kıskıvrak bağlanıyorlardı. Önce deniz ve hava ile kara kuvvetleri
arasında açılan çatlaklar, gittikçe "kuvvet"in kendi içine işliyordu. Hele
kara kuvvetleri kalabalığı ölçüsünde çatırdıyordu:
"İşte, Kara
Kuvvetleri kanadında meydana gelmiş anlaşmazlıkları bertaraf etmek üzere,
bu Kuvvetlerin ileri(geride gelenler hep yok. Hiyerarşi!) unsurları arasında
bir toplantı tertip etmekle başladık" (s. 29)
Bir "Bomba" Protokol Daha: Devrimin Dinamiti
Devrimcilerin
korktukları şey, herbirinin ta içinin içinde yatan tek kişi-kahraman olarak
ortaya çıkıvermek tehlikesiydi. Onun için daha önce sözleşmişlerdi:
"Şartlar ne
olursa olsun, katiyen birbirimize haber vermeden münferit bir harekete
katılmamaya karar verdik." (s. 29)
Hava kara vb.
çatlakları yarılınca, karacılar olsun bir derlenme denediler:
"Ünsalan, Aydemir,
Arat, Atakan, Kemal Güner ve diğer bazı arkadaşların katıldığt toplantıyı
Jandarma Okul Kumandanlığı odasında yaptık. Herkes o güne kadar aralarındaki
anlaşmazlığa sebep olan söylenti ve şahsi görüşlerini, karşısındakini itham
etmekten çekinmeksizin tam bir rahatlık ve açıklıkla ortaya döktü."
Ve hepsi de
nasıl bir fitne oyununa geldiklerine içten şaştılar: "Sonunda, bütün söylenenlerin
ve evlam derecesine varan görüşlerin, teşkilat mensuplarının yüzyüze gelmemelerini
fırsat bilen bozguncu unsurlar tarafindan inşa edilmiş, maksatlı tertiplerden
başka bir ciddiyet taşımadığı kolaylıkla anlaşılıverdi." (s. 29)
Oyuncak edildiklerini
gören 54 yüksek subay 9 Şubat günü bir "bomba" (protokol) daha imzalıyorlar.
"1- Türk Silahlı
Kuvvetler Birliği hiyerarşik nizama uygun olarak iktidara elkoyacaktır.
"2- Hareket
için hava kuvvetlerinin muvafakatinin alınması şarttır.
"3- Hareket,
28 Şubata kadar icra edilecektir."
Niçin? "seçkin"lerle
"reformlar" yapmak için. Ne reformu? Kimse tartışmaz. Ne var ki, araç 3
madde "harekat"ın yapılamayacağını 3 defa tekrarlamaktan başka pratik hiçbir
anlam taşımıyordu. Küp küp üstüne konmuştu:
1- Hiyerarşi
başkumandan karşıydı:
"Başkumandanın
kesin surette bir müdahaleye taraftar olmadığını" Gen. R. Tulga bildiriyordu.
2- Havacılar
karşıttı:
"General Tulga'ya
karşıttı:
"General Tulga'ya
hitaben:
"- Paşam size
gelip dayanıyor."
General müteredditti:
"- Haklısınız.
Fakat, Hava Kuvvetlerinin durumunu halledemedik ki..."
3- "İmzalanan
protokol tarihi ile uygulama arasına, büyük bir gafletle, 19 günlük bir
mühlet koymuştuk. Halbuki 21 Ekim protokolunu önlemek için Paşaya 19 saatin
bile kafı geldiğini çok iyi biliyorduk." (s. 31)
Demek bu protokol
"bomba" değil, "gel beni ye!" idi. Ya da "bomba" ise, devrimciler onu kendi
temellerini dinamitletmek üzere koyduklarını "çok iyi biliyorlardı."
Öyleyse? Bizim
silahlı çocuklar ihtilalle bile bile lades oynuyorlardı. Bir yanda "memleketin
üzerine çığ gibi yuvarlanmıya hazır o muazzam gücün önüne kim dikilecekti?"
sorusunu açıyorlar, ötede: "Ortada da gizli olarak cereyan eden bir faaliyet
yoktu" diyorlar. Biri (Alb. Ünsalan) bağırıyor: "Ya şimdi harekete geçeriz,
yahut bu müzmin duruma kat'i son veririz." Ötekisi (R. Ülgenalp: V. Kor.
Komut.) sesleniyor: "Arkadaşlar, Lakırdı ve fıkir gösterileriyle zaman
kaybediyoruz. Biz, Kumandan olarak, maiyetimizin yüzüne bakamaz hale geldik.
Ne olacaksa bir an evvel olsun." (s. 30)
"Bütün bu kargaşalığın
ve feci durumun sorumluluğunun birkaç kişinin sırtına yıkılacağını daha
o geceden anlamak için kahin olmıya lüzum yoktu." (s. 32)
O gece 18 Şubattı.19
Şubat. "Başkumandanlık odasında" bir toplantı. Kuvvet komutanları, jandarma
genel komutanı ve 3 albay. Alb. Ünsalan bütün o blöfü andıran ajitasyonların
korku nedenini açıklıyor:
"27 Mayıs temelinde
olan bizleri ortadan kaldırmak için her çareye başvuracaklardır. Bizi mukadder
olan felaketten siz dahi kurtaramıyacaksınız."
Alb. Atakan
panik içindedir:
"Sizin düşüncelerinize
bizimkiler uymıyabilir. Bu takdirde, emekli edilmiye veya istifa etmiye
hazırız."
"Başkumandan..
samimi olarak" neredeyse ağlıyacak.
"Evlatlarım,
beni bırakıp nereye gidiyorsunuz? Ben bugüne kadar bütün icraatimi sizlere
güvenerek yaptım. Size şeref sözü veriyorum, cesedim sokaklarda çiğnenmedikçe
kılınıza kimse dokunamıyacaktır." (s. 33)
Bu babayani
çığlık, Aydemir evlat asılırken kulaklarında çınladı mı kim bilir? Çünkü,
"Evlatlarım!" çığlıklı ardarda uzun toplantı ve tartışmalar, finans-kapital
şebekesine zaman kazandırıp, devrimci kanadı soyup deşarjlarla yalnız gevşetmeye
yarıyordu:
"19 Şubat toplantısı,
gerilmiş sinirlerde, 20 Şubat gecesine kadar genel bir gevşeme etkisi yaptı.
Durumun normale döndüğüne dair ortada henüz belli emareler görünmüyordu,
ama huzur havasının tatlı meltemini de hissetmiyor değildik" (s. 33)
Provokasyon
"Halbuki siyasetçiler
varkuvvetleriyle taktiklerini uygulamaya girişmişlerdi." (s. 23)
Finans-kapital,
her devrimci davranışı yasaklamakla kalmaz, kışkırtır da. Devrimcilerden
kurtulmanın en zararsız biçimi provokasyondur. Biraz daha kazançlı havacılara
karşı züğürtçe karacıları kullanmaktan kolayı var mıdır? "Siyasetçiler
ve statükocular, koskoca Silahlı Kuvvetlerin iki ayrı Kuvveti ile oyun
oynamıya kalkmışlardı. Türk Devletini felakete sürükliyen korkunç bir oyun.
'
"Bir tarafa
gidiyorlar, 'Albaylar Cuntası'nın ihtilal yapacağı haber veriliyor. Bu
haber İstanbul'a kadar ulaştırılıyor." İstanbul örgütünün kara organlarını
bile endişeye atıyorlar.
"Öbür tarafa
koşuyorlar, 'Havacılar alarma geçti. Başkumandan ve Kara Kuvvetlerinin
ileri gelenlerini tevkif ettiler' diye haber veriyorlar... Birlikleri kendi
kendilerine alarma ve harekete geçiriyorlar.
"Bir Kuvvet,
diğerlerinin aleyhine alarma geçiyor... İhtilal yapmasına mani olacak...
Ne ile? Silahlarıyla tabii... Gözü kızmış, bulanmış tahrikçilerin.
"Hedef kimdir?
Ve nedir? Artık açıkça belli olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetler Birliğinin
ileri gelenleri arasına nifak sokmak, bir kısmını bir kısmına yedirmek.
"Bir kısmını
bir kısmına yedirdikten sonra, geride kalanları da kendileri yiyecek, ona
da vakit gelecek... Evvela iktidarın bir ucuna oturmuşlar temizlensin,
geriye kalanların da elbet kârı görülür... Nitekim gördüler de..." (s.
34)
"Herşey su üstüne
çıkmıştı denebilir? Hükümet ve statükocular, her sonucu göze alarak tam
bir saldırıya geçmiş bulunuyorlardı. Fakat bu taarruzlarında direkt olarak
kendilerini karşınızda görmüyordunuz. Silahlı Kuvvetler içinde zamanla
edinmiye muvaffak oldukları taraftarlarını üzerinize salıyorlardı. Hedeflerini
de iyice küçültmüşlerdi. Sorumlu olarak ortaya sadece birkaç Albay atıyorlardı.
Sanki 12 gün evvel 9 Şubat protokolunu 54 yüksek rütbeli subay imzalamamıştı.
Bütün hedefleri Ankara'daki "Albaylar Cuntası" idi. İlk hamlede onun da
hepsini karşılarına almıyorlar, sadece Aydemir'e çullanmakla yetiniyorlardı."
(s. 36)
Hani ya vatan,
millet, sakarya"? Finans-kapital için hiçbiri yok. Siyasi iktidar var.
Küçük-burjuvaziye bırakır mı hiç iktidarı? Onlar, Türk subayı kadar zeki,
aydın kişiler de olsalar, çocuk oyuncağı bahanelerle birbirine düşürülebilir
ve kullanıldıktan sonra acımaksızın kırılıp atılırlardı.
Provokasyonda Ele Verilenler
Bu trajediyi,
gölgedeki adamın hatıraları sonunda polis romanından daha heyecanlı akışıyla
okuyabiliriz. 21 Mayıs olayının yargılanması sırasında T. Aydemir`in savunması
şöyle özetler: "22 Şubat 1962 günü Genelkurmay Başkanı
beni saat 11.00'de makamına çağırdı. Yanında Kara Kuvvetleri Kumandanı
Orgeneral Muhittin Önür, Jandarma Genel Kumandanı General Abdurrahman Doruk,
Jandarma Okul Kumandanı Kur. Alb. Necati Ünsalan, Merkez Kumandanı Selçuk
Atakan vardı. Bana hitaben:
"Evladım, seni
himayeme alıyorum. Avrupaya nereye istersen dört seneliğine tayin ediyorum.
Okul Kumandanlığından alıyorum. Çünkü dün gece tank taburuna ve kıt'alara
alarmı sen vermişsin."
Oysa, saat 02.00
suları, Tank Taburu Kumandanı Yarb. Haldun Dora sorulunca şöyle diyor:
"Havacıların alarma geçerek evlerden subay ve ast-subaylarını
otobüslerle topladıklarını tesbit ettik. Arkadan Kumandanlarımızı ve siz
büyüklerimizi Havacıların tevkif ettiği haberi geldi. Biz de Kara Kuvvetleri
olarak sizleri kurtarmak için harekete geçtik. Bu gece herşeyi yapmıya
hazırız."
Buna karşı Ünsalan:
"Öyle şey yok. Tabura dön ve alarma son ver" demiştir. Aydemir'in gönderdiği
Kur. Bnb. Bahtiyar Yalta da: "Albay Aydemir'in ricası, hemen Tabura dönmeniz
ve alarma son vermenizdir." emrini vermiştir. Bunu "başkumandan" duymamış
olabilir mi?
Aydemir, onun
için savunmasına şöyle devam ediyor:
"Böyle birşey
yapmadığımı, kıtaların daha önceden yapılan planlara göre otomatikman,
Hava Kuvvetlerinin alarma geçmesiyle, karşı alarma geçtiklerini, bilakis
bir yanlışlığı ve faciayı önlediğimi söyledim. inanmak istemiyordu: 'Ne
yapayım? Hükümet Başkanı İnönü böyle istiyor' dedi.
"Anlaşamadık
Dışarı çıkarıldım. Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı Hüsnü Özkan Hava Kuvvetlerini
alarma geçirmiş. Genelkurmay Başkanlığına bir ültimatom vererek, bizim
başımızı istiyordu.
(Tabancasını
Başkumandanın masasına koyarak):
"Buyrun tabancamı,
ihtihar et, deyin edeyim Fakat ben Hava Kuvvetlerinin emriyle şuradan şuraya
kımıldanmam."
Bu oyunun birinci
perdesi: İkinci perdeyi gölgedeki anlatıyor:
"Generaller
ve Albaylar Başkumandanın odasının yanındaki salona geçerler.. Bir akşam
evvelki olaylar hakkında yüzleştirme yapılmak üzere Hava Kuvvetleri Kurmay
Başkanı General Hüsnü Özkan'ın çağırılması uygun görülür.
"General Özkan
tam bir şiddet ve hakaret pozuyla salona girer. Kara Kuvvetleri Kumandanı
Orgeneral Önür'e hitaben: Sen beni ne yüzle çağırırsın? Sen değil misin
bizi alarma geçiren ve alarmda tutan? Şimdi de bizi albaylara muhatap ediyorsun:
Ve Aydemir'i göstererek:
Tekmil bozgunculuğu
meydana getiren budur' dedikten sonra, Ünsalan ve Atakan'a döner:
Bunları severim'
der.
"Sonra da, Hava
Kuvvetleri Kumandanı'ın İstanbul'dan dönüşüne kadar, alarmı kaldırmıyacağını
söyliyerek çıkar gider..." (s. 35)
Karşı-devrimin
saldırış taktiği son kerteye dek gizli, geniş ve rahat tutulmuştur. Genede
olaylar önünde, başkumandan İ.İ. Paşayı ele vermiştir, Havacı Gen. Özkan
Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Önür'ü ele vermiştir. Yiğitlik yarışı için
yetiştirilmiş bulunan askerler, küçük hesaplara pek kötü alet edildiklerini
görünce dayanamamışlar, baklaları ağızlardan çıkarı çıkarıvermişlerdir.
Finans-kapital, fakir Türkiye'nin kaç yılda nelerle yetiştirdiği
halk çocuğu subayı çerez niyetine harcamakta hiçbir vicdan üzgüsü duyamaz.
Ya havacılar yenilirse? Finans-kapital: "İt ölürse kardan, kurt ölürse
kârdan" demiştir. Umurunda mı? Hangisi üstün gelse, en son oturumda kendisi
hakem olacaktır.
Finans - Kapital Münafıklığı Askeri Donduruş
Finans-kapital, MBK'ni
SKB'ne yedirmişti. Şimdi SBK'ni yenilir kılmak için, mülayim ateşte pişiriyordu.
Pişirim iki türlü oldu:1- Tecrit: Devrimcileri kuvvet kumandanlarından
uzaklaştır. 2- Fit: Devrimci arasına sinsice münafıklık ve fıt sok.
Bu olağanüstü
basit, çocuk kandırmaz oyun, cin gibi kurmay subaylara nasıl uygulanabildi?
Sırf küçükburjuva sosyal karakterleri ince ince sömürülerek...
Güçlerden uzaklaştırmanın
örneği Dündar Seyhan'dır.
"Ekim 1961'de
bana vaadedildiğinin aksine, Zırhlı Birlikler Okul Kumandanlığı yerine,
Genelkurmay Başkanlığı Sivil İşler Şubesi Müdürlüğüne tayinim çıkmıştı.
"Bu tayinim,
tasmim ve vaadedildiği gibi çıkarılmamasına sebep, başkumandanın etrafında
kurulu olan tezvir makinesinin aleyhimde işletilmesi olmuştu.
"27 Mayıs evvelisinde
ve sonrasındaki davranış ve kanaatlerimi, kendi çıkarlarına uyacak şekilde
eğip bükmesini beceren tezvir halesi beni, hangi şartlar altında bulunursam
bulunayım, mutlak bir ihtilal taraflısı olduğum şeklinde yetkililere taktim
etmekte kusur etmemişlerdir." (s. 29)
"Yetkili" tepedeki
"başkumandan" kişi olunca, kişi ise çoktan "atı alıp Üsküdar'ı geçmiş"
bulununca, devrimcilere sabotaj ve tecritten başka ne beklenebilirdi? O
zaman dükkancık ve sen-ben rekabeti, küçük-burjuva gerisinin bütün kurtları
vıcık vıcık "tezvir" ve dedikodu pisliğini fışkılaştırmaktan daha lezzetli
bir halt yiyemez olur. Hem bu, yalnız tek yandan, yalnız bitmez tükenmez
(umulmaz, beklenmez) "düşmancıklar" yanından gelmekle mi kalır? Nerede!
"Dostlar yağmada ciddayı mephut" (düşmanları şaşakalmış) bırakacaklardır.
"Beni yakından
tanıyanlar da aksi yönde gayretlerini esirgememişlerdi. Bu birbirine ters
yönde çalışmalar üzerine, ortalama bir hal çaresi bulunmuş, her ihtimale
karşı emrimde kuvvet bulunmaması uygun görülmüş." (s. 29)
Her gün, her
alanımızda akan dizboyu pislik, düşman "Sakın ha! Patavatsız, ihtilal patlatır"
temasını işler, dost: "Sakın ha! Beceriksiz, ihtilali engeller..." akılcıl
soysuzlaştırmasını yutturur. Ve en sonunda namuslu bir tek adam kalmışsa,
onu da şu kepaze keçiboku "fikir" sahtekarlıklarıyla örtüp, gübreleri üstünde
rahatça eşelenip, finans-kapital efendilerinin ahırında tavukları yumurtlatan
horoz efe geçinirler.
Küçük-burjuvazi
bu rezilliğinde öylesine "samimi", öylesine "masum"dur ki, en gülünç maskaralıklarını,
kimseciğin çakmayacağı son derece "kurnazlık"mışcasına bayağı ciddi ciddi
pozlarla uygular. Devrimci askeri nasıl tecrit edelim? Sivil sektöre atmakla.
E, silahlı kuvvetler içinde "sivil" ne arasın? Uyduruveririz. İşte yolu:
"İstihbarat
Başkanlığı emrinde yeniden ve idareten açılacak özel bir Şube Başkanlığında,
Türk Silahlı Kuvvetleri Birliği faaliyetini yakından koğuşturmak (14)ler
ve sair siyaset pozisyonu içinde bulunan teşekküllerle temas temin etmek
ve bu hususlarda Başkumandanlık karargahının bir yetkili cüz'ü olarak çalışmam
karar altına alınmıştı."
Devrimciye "seni
göz hapsine aldık" denmeyecek de, sen ne kadar devrimci ("siyaset pozisyonu")
varsa onların hepsini göz hapsine almaya yetkili ve de "başkumandanlık"tansın
denecek! Bu derece şatafatla karşı- devrim emrinde devrimcileri casuslama
görevinin bir küçük-burjuva için aldatıcılığına bakın ki, rolünün tersine
çevrilişi önünde devrimci de şundan başka söyleyecek söz bulamıyor:
"İstihbarat
Başkanı General Kurttekin, Başkumandanın bu hususta muvafakatini almıştı.
Görevimi tebliğ ettiler, yadırgamadım. Vazifenin yerini ve şeklini kıymetlendirmede
alışkanlığım teşekkül etmemişti." (s. 29)
Ondan "kıymetlendirme"
bekleyen kim? Devrimci devrimcilere karşı "muhbir'i saadık" "pozisyon"una
sokuluyordu. Hepsi o kadar. Ve bir kez daha devrimci askerlerin kafasına
sofislerden beri herkesçe anlamı bilinen siyaset en abrakadabran bir tanımlamayla
çivileniyordu. Siyaset sosyal sınıflar arasındaki ilişki ve çelişkiler
zanaati değildi. Ya neydi?
Asker finans-kapital
politikasına kul köle oldukça bu, "siyaset" yapmamak oluyordu. Asker, halk
ve devrim yararına sosyal sınıf ilişki ve çelişkilerini mi değerlendiriyor?
Aman tanrım! Yangın var. Siyaset yapılıyor, mazallah "asker siyasetle iştigal
ediyor." Bu kıyamet alametini yazdıysa bozsun. Tü, tü; tü!... Tövbe estağfurullah:
Siyaset ha? Asker dediğin yalnız gericiliğin ve sermayenin emrine sokulmamış
"siyasi pozisyon içinde bulunan teşekküller"i kovuşturabilir. Yoksa, dünya
batar! Asker siyasetle... asla ve kat`a ne münasebet, ölse uğraşamaz, zinhar!
Amma velakin,
en domuzuna gerici politika şampiyonluğu yaptın mı, korkma. Ha bak "ağa"
bu, "kaka siyaset" değil, "cici vatanperlik"tir. Asker de olsan, yap yapabildiğin
kadar, şereftir.
İhtilal mi? Blöf mü?
Devrimciler
soyut ülkü içiyorlardı, ideal sarhoşuydular. Finans-kapital olağanüstü
ayık, somut hedefleri teker teker kitabına uydurup yıkıyordu. Çünkü siyasi
iktidar ihtilalin eliyle ona teslim edilmişti. O yaparsa haklıydı. Devrimci,
kuvvetliyken bile haksız düşüyordu. Ve hem, ne orostopoğlu Doğu kurnazlıklarıyla
birer birer yoklaya korka insan harcıyordu?
Şu albaylar
içinde bir gölge dolaşıp işleri karıştırıyordu. Onu nasıl durduralım?"
Emrine birlik "kuvvet" vermemek için istihbarat başkanlığında bir uydurma
"sivil" göreve atalım. Ya orada da boş durmazsa? Öyleyse oyalayalım. D.
Seyhan yazıyor:
"12 Şubat günü, Başkumandanın
verdiği emre uygun olarak Genelkurmay İstihbarat Başkanlığındaki özel görevime
başlamak üzere... gittim... Yazılı emri koğuşturduk.
II. Başkanın
(hani şu oldum Allah dirsek vuran M. Tağmaç'ın) masasında takılıp kaldığını...
haber verdiler. Doğru amirim Harekat Başkanı Gen. S. Sancar`a gittim...
General meseleye yeni muttali olduğunu, oraya bir miktar zaman koymanın
uygun olacağını söyledi ve bana 15 gün izin verdi." (s. 31)
Harekat 28 Şubat'a
kalmayacaktı. D. Seyhan 26'sına dek açıklar livası finans-kapital elebaşıları
bellemiş, teker, çifter icaplarına bakıyor. İçlerinde en atılgan lider
durumunda olan Aydemir'i parmakla gösteriyor. MBK havacılarından Mucip
Ataklı'ya Haydar Tunçkanat'a resmi, emekli Alb. Ekrem Acuner'e sivil kıyafette:
"Ne oluyor, ihtilale mi kalktınız?" dedirtiyor.
22 Şubat. Havacılar
bile, ne kötü role düştüklerini anlayınca, kahırlarından ağlıyorlar. Ünsalan
telefon ediyor:
"Hv. Alb. Fevzi Arsın yanımda.
Bizi içine düşürdükleri durumdan fevkalede müteessir, ağlıyor." (s. 37)
Devrimciler
o gün: "Ataklı ve Tunçkanat hakkında kanuni işlem yapılmasını" istiyorlar.
(s. 37) Karşı taraf, son vuruşu için, toptan temizliğe girişmiş. Hem saat
10.00`da, hem saat 13.00'de:
"Emir Subayı, Merkez Kumandanı
Alb. Selçuk Atakan, Harbokulu Alay Kumandanı Alb. Alpagut, Muhafız Alay
Kumandanı Alb. İlkin, 229. Piyade Alay Kumandanı Alb. Erkan ve Tank Tabur
Kumandanı Yb. Dora'nın Genelkurmay Karargahında enterne edildiklerini bildirdi.
"10 dakika sonra, Genelkurmay Karargahından da haberi teyit eden bilgi
aldık." (s. 37)
Bütün bu ve
benzeri olaylar finans-kapitalin saldınya geçtiğini, Türk subayını Türk
subayına kırdırmakla da olsa dilediğini yapacağını yüzde yüz kanıtlıyor.
Devrimciler ne yapıyorlar? "Beklediğimiz uzlaşmayı kolaylaştırmak" diyorlar.
Ordu devrimcilerden
yana "229. Piyade Alayı hariç Ankara' daki bütün birlikler bizim emrimizdeydi.
Çubuk'taki 230. Piyade Alayı Ankara'ya çağrılmış, Alay Kumandanı gelir
gelmez bize katılmıştı... Etimesğut'tan Genelkurmayın emriyle Ankara ya
celbedilen Tank Birliği Bnb. Şükrü İnanç'ın emrinde Bahçelievler yol kavşağına
gelince bizim emrimize girdiler... Harb Okulu öğrencileri ne beklediğimizi
soruyorlardı. Sizin bir damla kanınız dünyaya bedeldir" karşılığını veriyordum."
(s. 39)
Besbelli, ihtilalciler
kararsızdılar. 27 Mayıs gibi "kansız ihtilal" umuyorlardı. Oysa 27 Mayıs
gizli ve apansız bir baskındı. Kendileri güpegündüz, caddelerde, İnönü'nün
oğlundan paşa babasına öğüt vermesi isteniyordu. "Savunmaya düşmek Devrimin
ölümüdür" denir. Devrimcilerinki bir savunma bile değildi. Tam bir küçükburjuva
blöfüyle oyunu kazanmak, "sayıyla galip" çıkmak sevdasıydı. Onu fınans-kapital
kurdu çakmaz olur muydu?
İhtilalci şöyle
diyor:
"Biz iktidar
için silah arkadaşlarımızın kanına susamış vampirler değildik... Sonuna
kadar her çareye başvurmalı bir uzlaşma ve çıkar yol aranmalıydı." (s.
38)
İhtilalle İşimiz Yok
"Siyasetçiler
ve statükocular, iktidarlarının sonu anlamına aldıkları bir uzlaşma dairesine
yanaşmaktansa, memleketi şu korkunç durumun içerisine atmayı göze almış
bulunuyorlar." (s. 40)
Nelerine güveniyorlardı?
İhtilalciler de orasını üstü kapalı geçiyorlar. "İhtilal hareketini durdurmak
demek, eldeki Kuvvetlere rağmen boynunu bile bile ipe uzatmaktır." (s.
40) diyorlar. Kuvvet ihtilalcide değil mi? İşte insana en güç gelmesi gereken
şey burada yatıyor:
İhtilalcileri
asıl yüzgeri eden gerekçe başkadır. Onu şu rümuzlu satılarda okuyoruz:
"Durumun Türkiye
aleyhine beynelmilel ihtilatlar yaratması mümkündü. Oluk gibi kan akacaktı.
Ya Alb. Ünsalan'ın çizdiği müthiş tablo..." (s. 40)
"Beynelmilel
ihtilat", Türkiye'yi üs yapmış Amerika'dan başka kim olabilir? Demek, alınyazımız
bir kez daha yabancıların elinde. Ancak bu da, devrimsel düşünce ve davranışa
benzemiyor. Mustafa Kemal, Erzurum ve Sivas Kongrelerine katılırken, beynelmilel
ihtilâtlar şimdikinden korkunçtu. Emperyalizm Türkiye'yi silah gücüyle
dize getirmişti.
Açıkçası, ihtilalci
ihtilalden korkuyordu. İkide bir yazıyor
"Birliklerin
yeni gelen kumandanları tutuklıyarak kendiliklerinden, kendi akıllarına
estiği gibi hareket etmiye kalktıklarını şöyle bir göz önüne getiriniz..
Memleketin ne büyük bir felakete sahne olacağını, korkunç bir anarşinin
ortalıkta nasıl kol gezeceğini tasavvur etmek çok kolay olur. Ve bizim
Harbokulunda neden birliklere alarm vermedigimiz ve emir ve kumanda sorumluluğunu
neden omuzlarımıza aldığımız açıkça anlaşılır." (s. 38)
Kurtuluş Savaşı'nda
Mustafa Kemal'in böyle düşündüğünü "gözönüne" getirelim. "Kurtuluş" nereye
varırdı? Çünkü, saltanat ve emperyalizm orada da Anzavur Paşalar, Yunan
orduları bulmuştu. Bütün görünenlere göre 27 Mayıs'tan sonraki bütün çöküşlerin
temeli, herşeyi küçük-burjuva ikirciliğiyle ele almaya dayanıyordu. Bunun
insanı en şaşırtan örneği şu olaydı:
"Genclkurmay
Başkanlığında enterne edilen kumandanlar yerine yeni atananlar gönderilmeye
başlandı.
"Kur. Alb. Cihat
Alpan, Muhafız Alayına giderek Alayın kumandasını ele almış. Bu esnada,
Harbokulu emrinde bulunan Muhafız Alayı Suvari Grubun Kumandanı Bnb. Fethi
Gürcan, kendi inisiyatifı ile Alay Karargahına giderek Alb. Alpan'ı tevkif
etmiş ve Alayın Kumandasını ele geçirmiş.
"Binbaşı Gürcan
namuslu, mert, memleket sever ve cesareti hudutsuz olan bir kişiliğe sahipti.
Muhafız alayının emir ve kumandasını aldığı zaman Köşk'te: Cumhurbaşkanı,
Başbakan, Hükümet üyeleri ve Kuvvet Kumandanları toplantı halinde bulunuyorlarmış.
"Bnb. Gürcan, Alb. Aydemir'e
telefonla bu toplantıyı haber vermiş ve harekat tarzı hakkında talimat
istemiş. Aydemir de:
"- Bizim onlarla
işimiz yok, bırak gitsinler.. demiş.
"Bu olaydan 18.00'de haberim
oldu." (s. 38)
Albay ihtilal
yapacak ama, iktidardakilerle işi yok.
Bu tutum içinde
elbet, ikircilikle sallanan: "Bir kısım birlikler meşru nizama bağlılıklarını
bildirmişlerdi. İleri harekatın bir iç harbe müncer olması kaçınılmaz bir
sonuç olacaktı." (s. 39)
Finans - Kapitalin Öcü
Devrimin anası
başka nasıl ağlatılır? Çocukları da ağlatılır.
"Aydemir, Birliklerin irtibat subaylarına ve okulduki subay öğrencilerine:
Harekattan vazgeçildiğini bildirdi.
"Harbokulunda,
saat üçten sonraki tablo da hazindir... Gençlerin gözlerinden ip gibi yaş
iniyordu.
"Hiçbirinin
kendi akibetine aldırış ettiği yoktu. Hep, kafalarda 27 Mayıs'ı hedeflerine
ulaştırmayı ideal olarak taşımışlardı. İşte herşey yine bitmişti. Türkler
kimbilir daha neler çckecekti." (s. 40)
"Bnb. Gürcan
21 Mayıs 1963 olayları sonunda idam edildi." (s. 38) Hem, Aydemir'den kaç
gün önce asıldı. Suçları, kurulmuş provokasyon tuzağına düşmekti. İdamdan
kurtulanlar "Şeref ve haysiyetini ihlal etmek suretiyle disiplinsizlik"
suçunu tarif eden madde ile emekliye atıldılar. 21 Mayıs'ta aynı suçsuz
subaylar başlarından geçenleri şöyle yazdılar:
"Dört gün Emniyet
Birinci şubede sandalya üzerinde bekletildik... Et kamyonlarıyla nakledildik...
14'lerden Rıfat Baykal vardı. Birbirimize kelepçelediler... Demir kapı...
Tepeleme pislik dolu hela... Laf anlamamak için emir almış nöbetçi. Bize
işkence etmek için tatimat almışlardı.. Akkoyunlu devamlı kusuyor, kendini
taştan taşa atıyordu. Doktor hastahaneye kaldırılması gerektiğini söylüyordu...
Ama, bu yetkiyi elinden almışlardı... Bu korkunç manzara önünde Muzaffar
Özdağ'ın kahrından hüngür hüngür ağladığı gözlerimin önünden hiç gitmez.
"Ziyaret günleri
ailelerimize çektirdikleri eziyet ve cefa anlatmakla bitirilemez... Bir
memleketi işgal eden düşman bile tutukladığı kişilere böyle eziyet ettirmez.
Esir kamplarında, hâttâ tahşit kamplarında bize yapılan muamelelerin misallerini
göstermek kolay değildi. Bir de Yassıada tutukluları 27 Mayısçılardan şikayet
ederler." (s. 41)
Evet, fınans-kapital,
Türk subayından Yassıada'nın öcünü böyle aldı, ve onunla yetinmeye de hiç
niyetli görünmüyor. "E pu si move!"
Acıklı ayrıntılar
uzundur... MBK, aslında bir cunta taslağıydı. Sosyal ilkeli bir parti değildi.
Ne değişik bir ekonomi düzeni tanıyor, ne belirli bir sosyal sınıf bilinci
taşıyordu. Milletin DP çığıyla hızlanan proleterleşme (çelişik sınıflar
çatışması) gidişinden tedirgindi. O gidişin ekonomik ve sosyal kaçınılmazlığını
bir politik klişe formülüyle önlemeye çalıştı. Cuntalardan ve kışkırtıcı
elemanlardan gelişigüzel derlenmiş komiteye Milli Birlik adını verdi.
Türk Ordusu Hanımlaşamaz
Oysa birlik,
modern toplum anlayışında birliksizliğin ta kendisi oldu. Çünkü, antika
toplum anlayışında bir lonca, ustayla çırağı nasıl birlik gösteriyorsa,
tıpkı öyle, paşayla subayı birlik göstermek istemişti. Orduda, paşalar
ustalardı, albaylar kalfalardı, daha alt subaylar çıraklardı. Ordu ilişkileri
bu lonca ilişkilerine uygundu. Yetki ve sorumluluk ustadaydı (paşadaydı).
Kalfalar (albaylar) ancak ustaları kandırabildikleri ölçüde etken olacaklarına
inanmışlardı. Çıraklar ne yapsalar, kendi başlarınaysalar, isyancı durumuna
düşerlerdi.
Bu antika yapısıyla
silahlı kuvvetler, kaç paşa varsa o kadar bölüktü, kaç albay varsa o kadar
eğilimdi, kaç subay varsa o kadar asiydi. Gerçekten birlik olmak için,
ister istemez lonca dışı modern toplum sınıflarından birine uymak zorundaydılar.
19. yüzyılda
o sınıf, egemen kapitalist sınıfıydı. Ordu, bu sınıfın emrinde az çok oturaklı
ve tutarlı, kendi siyaset dışı hiyerarşisini yaşardı. Burjuva ordusu adını
alırdı. Derebeylik yadigarı toprak ağaları nasıl kapitalizmde modern (büyük
emlak sahipleri) sınıfı oldularsa, tıpkı öyle, lonca armağanı ortaçağ geriliği
de siyasetten uzak tutularak kapitalist düzeni içinde özel bir Töton Şövalyeleri
gibi silahlı tarikat halinde saklandı.
20. yüzyılla
birlikte, kapitalist sınıfı, bütünüyle sınıf olarak egemen olmaktan çıktı.
Yalnız finans-kapital adını alan tekelci-rantiye bir zümre mutlak güçlülüğe
erdi. Toplumda kapitalist sınıfın çoğunluk zümreleri ikinci dereceye atılınca,
burjuva ordusu sosyal dayanaklarını yitirdi. Artık eski milli ordunun yerine,
antika çağın aylıklı askerlerini andıran, sömürge orduları türedi. Anayurdun
silahlı kuvvetleri de, kast durumuna sokuldu.
Türkiye'de,
oldu olasıya tümüyle ülkeye bir genlik getirmiş kapitalist sınıfının, kayıtsız
şartsız egemenliği tanınmadı.19. yüzyıl boyunca kapitalist sınıfının yalnız
kompradorlar zümresi (yani yabancı sermaye ajanları) Türkiye'ye egemendiler.
Cumhuriyetle birlikte kompradorların yerini finans-kapitalist zümresi tuttu.
Türk ordusu birinci kurtuluş savaşında kompradorların dolaylı dolaysız
ihanetleriyle dövüştü. Zafer üzerine bir klasik burjuva ordusu olması düzmantıkla
beklenebilirdi. Serbest rekabetçi kapitalizm çağı geçmişti. Finans-kapitalin
sömürge ordusu olması içinse; ne ekonomik, ne sosyal şartlar elverişli
değildi.
Türkiye'nin
finans-kapital zümresi, tarihsel devrimler gelenekli ve daha dün ulusal
kurtuluş savaşı yapmış Türk ordusunu, Kore Savaşı gibi uzak serüvenlerde
sömürge ordusu yapmayı denedi. Türk askeri, emperyalist lüks ayrıcalıkları
içinde yaşayan Amerikan askerine "hanım" adını takarak döndü. O basit "hanım"
sözcüğünün çok yanlı derin anlamlarını, Türk olmayan bilemez.
Finans-kapital, antika "moskof', modern "gomoniz" korkuluğunu
var gücüyle sömürerek Türk ordusunu nato vb.ne katarken "hanım"laştıracağını
umdu. Ekonomik ve sosyal olarak bunun olanağı yoktu. Ne Türkiye genlikli
bir modern kalkınmış ekonomi temeline sahipti, ne finans-kapital oturaklı
ve tutarlı bir kapitalist sınıfın bütünlüğünü ve kendince haklılığını,
meşruluğunu temsil ediyordu. O yüzden Türk ordusu gerek maddesi, gerek
ruhuyla, finans-kapitalin ne ayrıcalıklı metropol kastı, ne sömürge aylıklı
askeri olamadı.
27 Mayıs bu
ekonomik ve sosyal kritik durumu gidermek yerine büsbütün açığa vurdu.
Menderes DP'si, Türk subayını lojman vb. yem borularıyla "evcilleştireceğini"
umdu. Aldığı karşılık umut verici olmadı. Demirel AP'si Orko vb. yem borularıyla
DP'nin CİA'dan öğrendiklerini yeniden uygulamaya çabalıyor. Bu, hacıağa
çocuklarını meclislerde "transfer" etmek, ya da halk oylarını kasaba tezgahında
pazarlamak kadar kolay olacağa hiç benzemiyor.
O zaman T'ürk
ordusuna tek yol kalıyor. Halk ordusu olmak. 27 Mayıs ve sonrası, o çabanın
bir denemesidir. Bilince çıkamadığı için kördövüşüne dönmüştür.
Notlar:
* TİP'in "sahnede" görünmediği 27 Mayıs
ertesi (1961) güçleri "Sorumlu Aydınlar"a okunan, hayli "Yönsüz" ve densiz
bir devletçilik mavalı patlak vermiştir. O zaman, bir adsız sendika yayınları
arasına eksik gedik sıkışık yiten bu yazıcığı, sözcüklerine dokunmaksızın
yeni kuşağa sunmayı yersiz bulmadık.
1 Kaynağı belirtilmeyen bütün alıntılar,
Dündar Seyhan'ın Gölgedeki Adam adlı kitabından alınmış, yalnızca alıntının
sayfa numarası parantez içinde verilmiştir. (y.n.)
2 Tevratta Hz Davud'un sapanla öldürdüğü
dev (y.n.)