NÜFUSUN bir yarısının hala tarım ile geçindiği Almanya gibi bir ülkede,
sosyalist işçilerin, ve onların aracılığıyla da köylülerin, küçük ya da
büyük, bugünkü toprak mülkiyetinin kökeninin ne olduğunu öğrenmeleri gerek.
Proleterlerin günümüzdeki sefaletini, borç altında yaşayan küçük köylülerin
kölece yaşamını, bir zamanlar tüm özgür insanların gerçekten bir “yurt”
olarak, atadan kalma ve özgür ortak bir mülk olarak görebildikleri eski
toprak mülkiyeti [Mark. -ç.] ile karşılaştırmak gerek. Bu nedenle, Cermanya'nın
eski toprak düzeni üzerine kısa bir tarihsel tablo çiziyorum. Bu düzenden
günümüzde de bazı önemsiz kalıntılar görülür, ama o, tüm ortaçağ boyunca
her türlü toplumsal örgütlenmeye temel ve örnek hizmetini görmüştür; yalnızca
Almanya'nın değil, ama Fransa'nın kuzeyinin, İngiltere ve İskandinavya'nın
da tüm kamu yaşamını etkisi ,altına almıştı. Ve, gene de, öylesine unutulabilmiştir
ki, G.-L. Maurer, onun gerçek anlamını, ancak daha son zamanlarda yeniden
bulmuştur.
Tüm, ya da hemen tüm halkların ilkel tarihini iki doğal olgu belirler:
Halkın, akrabalık bağIarı temeli üzerinde örgütlenmesi ve toprağın ortak
mülkiyeti. Almanlarda da bu böyleydi. Asya'dan aşiretler, akrabalıklar,
soylar aracılığıyla örgütlenmeyi getirmişlerdi, savaşçı çetelerini -daha
Roma çağında yakın akrabalar her zaman dirsek dirseğe olabilecek bir biçimde
kuruyorlardı: Ren'in doğusundaki ve Tuna'nın kuzeyindeki yeni toprakların
ele geçirilmesi de bu örgütlenme altında oldu. Yeni oturma yerinde, her
aşiret; heves ya da raslantıya göre değil, ama Sezar'ın açıkça belirttiği
gibi, aşiret üyelerinin soy yakınlığına göre yerleşti. Birbirine sıkı akrabalık
bağları ile bağlı önemlice topluluklara, belli bir sayıda aile kapsayan
çeşitli soyların köy köy yerleştikleri belli bir kanton veriliyordu. Birçok
akraba köy bir yüzlük (Hundertschaft; eski yukarı Almanca
huntan, eski kuzey dilinde heradh), birçok yüzlük (Hundertschaften)
bir ülke (Gau) oluşturuyorlardı; ülkelerin
tümü de, halkın ta kendisi idi. Yerleşim yerinin (localite)
sahip çıkmadığı toprak, yüzlüğün kullanımına kalıyordu; gene de artakalan
toprak -çoğu kez çok büyük bir toprak alanı- tüm halkın dolaysız mülkü
oluyordu. İsveç'te ortaklaşa mülkiyetin tüm çeşitli derecelerinin işte
böylece yanyana yaşadığını görüyoruz. Her köyün kendi ortak toprakları
(bys almanningar) vardı; ayrıca her yüzlük
(harads), her ülke (lande)
ve son olarak tüm halkın temsilcisi niteliği ile bir pay istemiş bulunan
kral, kendi topraklarına sahiptiler; kralın bu payına konungs almanningar
deniliyordu. Ama hepsi, hatta krallık mülkleri bile, ayrımsız almanningar,
ortaklaşa mülkler (Allmenden), ortaklaşa topraklar
olarak adlandırılıyorlardı.
Ortak toprakların İsveç'teki eski örgütlenmesi (belgin
sınıflamaları içinde, bu örgütlenme daha sonraki bir gelişme aşamasına
aittir), her ne kadar Almanya'da hiçbir zaman bu biçim altında
varolmadıysa da, ortadan çok çabuk kalkmıştır. Hızlı nüfus artışı, tek
tek her köye verilmiş bulunan çok geniş topraklar üzerinde, Markı, yani
ana köy ile birlikte, hak eşitliği ya da daha sınırlı haklar temeli üzerinde,
bir tek Mark birliği (Markgenossenschaft) oluşturan
belli bir sayıdaki yavru köyleri meydana getirdi; öyle ki, Almanya'da,
kaynaklarımız ne kadar uzağa giderse gitsin, her yerde az çok büyük bir
sayıdaki köyleri bir tek Mark birliği durumunda görüyoruz.' Ama bu birliklerin
üzerinde, hiç değilse, ilk zamanlarda, yüzlük ya da ülkenin daha geniş
birlikleri de bulunuyorlardı, ve en sonunda da, ilk olarak tüm halk, halkın
dolaysız mülkiyetine kalmış toprakları yönetmek ve kendi toprağına bağlı
Markların üst denetimini yapmak üzere bir tek büyük Mark birliğini oluşturuyordu.
Frank İmparatorluğunun, Ren'in doğusunda kurulmuş bulunan Almanya'yı
kendine bağladığı günlere kadar, Mark birliğinin, ağırlık merkezi ülke
içinde kalmış gibi görünür; ülke asıl Mark birliğini içinde toplamışa benzer.
Çünkü birçok eski Markın, imparatorluğun resmi paylaşımı sırasında, tüzel
eyaletler biçimi altında yeniden ortaya çıkmaları, ancak böyle açrklanabilir.
Ama daha az sonra, sonra bu eski büyük Markların parçalanması başlıyordu.
Gene de 13. ve 14. yüzyıl “imparatorluk hukuku”nda, bir Markın altıdan
onikiye kadar köyü kapsaması henüz kabul ediliyordu.
Sezar çağında, Cermenlerin hiç değilse büyük bir bölümü, özellikle
henüz sabit konutlara yerleşmemiş bulunan Süevler halkı, toprağı ortaklaşa
ekiyordu; bu iş, öbür halklarla andırışma aracıyla kabıil edilebileceği
gibi, şöyle oluyordu: Birbirine sıkı sıkıya akraba bulunan belli bir sayıdaki
aileyi toplayan soylar, kendilerine verilmiş bulunan ve her yıl değişen
toprağı ortaklaşa işliyorlardı; ürünleri aileler arasında bölüştürüyorlardı.
Ama Süevler, çağımızın başlarında, yeni konutlarına yerleştirildikleri
zaman, bu pratik, kısa sürede son buldu. Hiç değilse; Tacitus (Sezar'dan
150 yıl sonra), toprağın karı koca aileleri tarafından işlenmesinden
başka bir şey bilmez. Ama bu ailelere de ekilecek toprak yalnızca bir yıl
için veriliyordu; her yıl yeni bir dağıtım yapılıyor ve paylar değişiyordu.
Bu iş nasıl oluyordu? Bunu, bugün, Gehöferschaften denilen şey
aracıyla, Mozel kıyılarında ve Hochwald'da bugün de gözlemleyebiliriz.
Orada, tarla olsun, çayırlık olsun, açılmış toprakların tümü artık her
yıl değil, ama her üç, altı, dokuz ya da oniki yılda kümelendirilir ve
toprakların konum ve niteliğine göre, belli bir. sayıdaki tarlalar ve toprak
parçaları (Gewann) halinde dağıtılır: Her toprak
parçası, yeni baştan uzun ve dar şeritler halinde, topluluk içinde ne kadar
hak sahibi varsa o kadar eşit paya bölünür, ve bu paylar hak sahipleri
arasında adçekme ile dağıtılırlar. Öyle ki, her üyeye; başlangıçta, her
toprak parçası, yani her konum ve her nitelikteki toprak içinde, eşit büyüklükte
bir bölge düşüyordu. Paylar, şimdi, paylaşmalar, satışlar vb. sonucu, eşitsiz
bir duruma gelmişlerdir, ama eski tam pay, hep payın yarısının, dörtte
birinin, sekizde birinin vb. kendisine göre belirlendikleri birimi oluşturur.
Orman ve otlak gibi ekilmemiş topraklar, ortaklaşa bir kullanım için ortaklaşa
mülk olarak kalırlar.
Aynı ilkel kurum, Bavyera Pfalzı'nın, işlenmeye elverişli toprakları
sonradan üyelerin özel mülkiyeti durumuna gelmiş bulunan Losgüter'lerinde
(adçekme ile dağıtılan mülkler), yüzyılımızın
başlarına kadar varlığını sürdürmüştü. Gehöferschaften'ler de, bu
yeniden dağıtımları bırakmayı, ve ardarda dönüp gelen (alternante)
mülkü özel mülkiyet durumuna dönüştürmeyi; kendi çıkarlarına buldular.
Böylece, bu ortaklıkların eğer hepsi değilse çoğu, kırk yıldan beri sönmüşler
ve orman ve otlakların ortak kullanımı ile birlikte, küçük toprak sahibi
köylülerin bilinen köyleri durumuna dönüşmüşlerdir.
Bireysel özel mülkiyet durumuna dönüşen ilk toprak parçası, evin üzerine
yapıldığı arsa oldu. Konut dokunulmazlığı, her türlü kişisel özgürlüğün
bu dayanağı, göç arabasından yerleşik köylünün evine (Blockhaus)
geçti ve yavaş yavaş ev ile eklentileri üzerinde tam mülkiyet hakkı durumuna
dönüştü. Bu, daha Tacitus zamanında olmuş bitmiş bir şeydi. Özgür Almanın
konutu, daha o zamandan, Marktan dıştalanmışa benzer ve bundan ötürü “Mark
memurları” için girilmesi olanaksız bir yer olduğundan, Markın daha
sonraki yönetmeliklerinde, ve daha önce de kısmen, halkların, 5. Yüzyıldan
8. yüzyıla kadarki yasalarında sözü edilmiş bulunduğu gibi, kaçaklar için
güvenli bir sığınak olmuşa benzer. Çünkü konut dokunulmazlığı, özgür Almanın
konutunun özel mülkiyet durumuna dönüşünün sonucu değil, ama nedeniydi.
Tacitus'tan dört-beş yüzyıl sonra, çeşitli halkların yasaların da,
ekilmiş toprakların, eğer onları satış ya da başka türlü bir bırakma aracıyla
istediği gibi kullanma hakkına sahip bulunan bireysel köylülerin tamamen
özgür mülkleri değilseler, atadan geçme olduklarını görürüz. Bu dönüşümün
nedenlerini irdelemek için, iki belliliğe sahip bulunuyoruz.
Her şeyden önce, Almanya'da, daha başlangıçtan berl, toprakların bütünsel
ortaklığı ile, daha önce betimlenmiş bulurıan toplanık köylerin yanısıra,
konutlardan başka, toprakların da ortaklık dışında, Mark dışında kaldıkları
ve bireysel köylülere soydan geçme olarak verildikleri köyler de vardı.
Ama yalnızca toprağın yapılışının bu önlemi gerekli kıldığı yerlerde: Berg'deki
gibi dar vadi boylarında, Vestfalya'da olduğu gibi bataklıklar arasındaki
dar dağlık yamaçlarda. Daha sonra da Odenwald'da ve Alp vadilerinin
çoğunda. Oralarda,.köy, günümüzde de olduğu gibi, herbiri kendi öz tarlaları
ile çevreleniniş bulunan dağınık bireysel çiftliklerden oluşuyordu; bir
tahsis değişikliği pek olanaklı değildi ve Marka yalnızca çiftlikleri çevreleyen
ekilmemiş toprak kalıyordu. Sonradan evi ve eklentilerini, üçüncü bir kişiye
bırakma aracıyla istediği gibi kullanma hakkı önem kazanınca, bu tür çiftlik
sahipleri bundan yarar sağladılar. Aynı yararı elde etme isteği, tarlaları
ortak mülkiyet altinda bulunan birçok köylerdeki insanları, devirli yeniden
dağıtımları uyutmaya, ve bunun sonucu, her üyenin bireysel payının, aynı
biçimde soydan geçme ve bırakılabilir bir duruma gelmesine gözyummaya götürmüşe
benzer.
Ama, ikinci olarak, fetih, Cermenleri, toprağın yüzyıllardan beri özel
mülk (ve üstelik sınırsız Roma mülkiyeti) olduğu Roma topraklarına götürüyordu;
ve orada, böylesine kökleşmiş bir mülkiyet biçimini tamamen ortadan kaldırmak,
küçük sayıları sonucu, salgıncılar için olanaklı değildi. Tarla ve çayırlıkların
soydan geçme özel mülkiyeti ile Roma hukuku arasındaki bağ hiç değilse
eski Roma toprakları üzerinde, işlenmeye elverişli toprakların günümüze
kadar dayanmış ortak mülkiyet kalıntılarının, varlıklarını tam da Ren'in
sol kıyısında, yani gene fethedilmiş ama, tamamen almanlaşmış topraklar
üzerinde sürdürmeleri olgusu ile doğrulanmıştır. Franklar 5. yüzyılda buraya
yerleştikleri zaman, tarlaların ortaklığı onlarda herhalde henüz sürüyordu,
yoksa şimdi oralarda Gehöfeeshaften'leri ve adçekme ile dağılmış mülkleri
(Losgüter) bulamazdık. Ama, burada da, özel
mülkiyet işe karıştı ve üste çıktı; çünkü, işlenmeye elverişli topraklar
sözkonusu olduğu ölçüde, 6. yüzyılın eski Ren kıyısı halklarının yasasında,
yalnızca bu mülkiyet biçiminin sözünün edildiğini görüyoruz. Ve, iç Almanya'da
da, işlenen topraklar, söylenmiş bulunduğu gibi, gene özel mülkiyet durumuna
geldiler.
Ama, eğer Cermen fatihler, toprakların ilk dağılımı sırasında ya da
az sonra, her ne kadar tarla ve çayırlıkların özel mülkiyetini benimsediler,
yani yeni toprak dağılımlarından vazgeçtiler ise de (çünkü başka hiçbir
şey sözkonusu değildi), buna karşılık, orman ve otlakların ortak ınülkiyeti,
ve Markın dağıtılan toprakları üzerindeki denetimi ile, kendi cerihanik
Mark düzenlerini her yere soktular. Yalnızca Fransa'nın kuzeyinde Franklar
ile İngiltere'de AngloSaksanları değil, ama Fransa'nın doğusunda Burgondlar,
Fransa'nın güneyinde ve İspanya'da Vizigotlar, son olarak İtalya'da Ostrogotlar
ve Lombardlar da böyle davrandılar. Bu son ülkelerde, bununla birlikte
(bildiğimiz kadarıyla), Mark kurumlarının izleri,
günümüze kadar varlıklarını ancak yüksek dağlık yerlerde sürdürebilmişlerdi.
Mark düzeninin almış bulunduğu çehre, işlenmiş toprakların yeni dağıtımlarının
bırakılması sonucu, o zaman bize yalnızca 5. yüzyıldan 8. yüzyıla kadarki
Cermen yasalarında değil, ama ortaçağın İngiliz ve İskandinav yasalarında,
Almanya'da,13. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar ki (“Hukuk
İlişkileri”, Weistümer adı verilen) sayısız Mark yönetmeliklerinde
ve Fransa'nın kuzeyindeki ucoutumes'lerde” de görünen çehredir.
Mark birliği, tarla ve çayırlıkları, üyeleri arasında devirli bir biçimde
dağıtma hakkından vazgeçerken, bu alandaki öbür haklarının bir tekini bile
bırakmadı. Ve bu haklar, çok önemli haklardı. Birlik, topraklarını, başka
ereklerle değil, ama yalnızca tarla ve çayırlık olarak kullanmaları için
özel kişilere vermişti. Bireysel mülk sahiplerinin, bu kullanımı aşan hiçbir
şeye hakkı yoktu: Toprakta bulunan hazineler, eğer bir saban demirinden
daha büyük bir derinlikte iseler, toprak sahiplerinin değil, ama ilkin
topluluğun oluyorlardı; maden çıkarma hakkında da böyleydi, vb.. Bütün
bu haklar, daha sonra, toprak sahipleri ve prensler tarafından, kendi öz
çıkarlarına döndürüldüler.
Ama tarla ve çayırlıkların kullanımı da birlik tarafından denetleniyor,
ve bu iş şöyle yapılıyordu: Üç yıllık almaşık ekiminin hüküm sürdüğü yerlerde,
hemen her yerde, köy tarlalarının tümü, herbiri almaşarak, birinci yıl
kış ekimlerine, ikinci yıl yaz ekimlerine, üçüncü yıl dinlenmeye ayrılmış
bulunan eşit büyüklükte üç tarla (sole) biçiminde
bölünüyordu. Böylece köy her yıl kendi kış, yaz ve dinlendirme tarlasına
sahip bulunuyordu. Toprak dağıtımı sırasında, ortaklığın her üyesinin payının,
herkesin kendini, kış ekimlerinin yalnızca kendi kiş tarlası payında yapılabileceği
vb. yolundaki kolektif zorlamalara sakıncasızca uydurulabileceği bir biçimde,
her üç tarla üzerine de eşitçe dağıtılmasına özen gösteriliyordu.
Dinlenmeye bırakılan tarla, dinlenme süresi boyunca ortak mülk durumuna
geliyor ve birliğin tümüne otlak hizmeti görüyordu. Öbür iki tarla üzerinde
de hasat yapılır yapılmaz, bunlar da ekim mevsimine kadar ortak mülk durumuna
geliyor ve ortak otlak olarak kullanılıyorlardı. İkinci kesimden sonra,
çayırlıklar için de durum böyleydi. Hayvanların otlatıldığı bütün tarlalarda,
tarlayı elinde tutan kişi, tarla çitlerini kaldırma zorundaydı. Bu otlak
yönetmeliğinin doğal koşulu; ekim zamanının olsun, hasat zamanının olsun,
özel kişiler tarafından belirlenmemiş, ama birlik ya da töre tarafından,
herkes için ortaklaşa saptanmış olmasıydı.
Geri kalan tüm topraklar, yani ev ve eklenti ya da dağıtılmış toprak
olmayan topraklar, ilk zamanlardaki gibi, ortak kullanım için ortaklaşa
rnülkiyet olarak kalıyorlardı: orman, otlak, fundalıklar, bataklıklar,
ırmaklar, gölcükler, göller, yollar ve patikalar, av ve balıkçılık yerleri.
Topluluğun her üyesinin, dağıtıma konulan işlenmeye elverişli Mark toprakları
üzerindeki payı başlangıçta nasıl eşit büyüklükte idiyse, ortaklaşa Markın
kullanılışındaki payı da eşit büyüklükte idi. Bu ortaklaşa Marktan yararlanma
biçimi, üyelerin tümü tarafından belirlenmişti; eğer o güne kadar işlenen
topraklar yetmezse, ve eğer ortak Markın bir parçası ekime ayrılacaksa,
bölüşüm süreci de böyle oluyordu. Ortak Markın başlıca kullanımı, hayvanların
otlağı ve meşe palamudu devşirimi idi; ayrıca orman, kereste ve odun, hayvan
yataklığı, yabanıl meyve ve rnantar; bataklıklar da, içerdikleri zaman,
turba sağlıyorlardı. Otlaklar, orman kullanımı vb: üzerindeki yönetmelikler,
bize en çeşitli yüzyıllardan kalmış ve eski yazısız törel hukukun karşı
koma konusu olmaya başladığı zamanlarda yazı ile saptanmış bulunan çok
sayıdaki “Mark hukuk ilişkileri”nin (Markweistümei)
ana içeriğini oluştururlar. Hala varolan ortaklaşa ormanlar, bu eski dağıtılrnamış
Markların önemsiz kalıntılarıdırlar. Ormanın, halk bilincine derinden derine
işlemiş o içinde herkesin çiçek derleyebileceği, yabanıl meyve, mantar,
kayısı kozalağı vb. toplayabileceği, kısacası, hiçbir zarar vermedikçe,
canının istediği her şeyi yapabileceği ortak bir mülk olduğu fikri de,
hiç değilse Batı ve Güney Almanya'da, bir başka kalıntıdır. Ama Bismarck
buraya da burnunu sokar ve yabanıl meyveler üzerindeki ünlü yasaları ile,
batı eyaletlerine eski Prusya'nın feodal yönetmeliğini verir.
Topluluk üyeleri, eşit toprak paylarına, eşit kullanım haklarına sahip
bulundukları gibi, başlangıçta yasamada, yönetimde ve Mark içindeki yargılamada
da eşit bir paya sahip bulunuyorlardı. Belirli zamanlarda, ve çoğu kez
gerekli olduğu zaman, Mark işlerini düzenlemek ve suçlu ve anlaşmazlıkları
yargılamak için, açık havada biraraya geliyorlardı. Bu, kısaca söylemek
gerekirse, başlangıçta büyük bir Mark meclisinden başka bir şey olmayan,
en eski cermanik halk meclisi idi. Oldukça seyrek durumlarda da olsa, yasalar
çıkarılır, görevliler seçilir, yönetimleri denetlenir, ama özellikle adalet
işleri düzenlenirdi. Başkanın yalnızca sorular sorma hakkı vardı; yargı,
bulunan üyelerin tümü tarafından verilirdi.
Çok eski zamanlarda, Mark düzeni, kralları bulunmayan bu Alman aşiretlerinin
pratik olarak tek örgütü idi; büyük akınlar sırasında ya da az sonra yok
olan eski aşiret soyluluğu, kendini düzenle, bu düzenle doğal olarak doğmuş
bulunan her şeyle de olduğu gibi, kolayca uyar duruma getirdi, tıpkı 17.
yüzyılda da, Kelt klan soyluluğunun, kendini İrlanda toprakları ortaklığı
ile uyar duruma getirmesi gibi. Ve bu sistem Almanların tüm yaşamına öylesine
işlemiştir ki, halkımızın gelişme tarihinin her adımında onun izini buluruz.
En eski zamanlarda, tüm kamu gücü, barış döneminde, salt adli bir güç idi,
ve bu da yüzlüğün, ülkenin, tüm halkın halk meclisine dayanıyordu. Ama
halk mahkemesi, yalnızca, salt Markın işleri olmayan, ama kamu güçleri
alanına da giren olaylarla ugraşan Mark halk mahkemesi idi. Hatta “ülke”ler
örgütünün gelişinesi sonucu, resmi “ülke” mahkemeleri, ortak Mark
mahkemelerinden ayrıldıkları zaman bile, adli güç her iki durumda da halkta
kaldı. Charlemagne, ancak eski halk özgürlüğü tam bir gerileme durumunda
bulunduğu ve adalet hizmeti askeri hizmetle birlikte yoksullaşmış özgür
yurttaşlar için bunaltıcı bir yük durumuna geldiği zamandır ki, çoğu bölgelerin
“ülke” mahkemelerinde, halk mahkemesinin yerine belediye görevlileri (echevins)
mahkemelerini geçirebildi.[Bu mahkemeleri, Bismarck-Leonhard'ın,
belediye görevlileri ile hukukçuların birlikte yargıladıkları belediye
görevlileri mahkemeleri (cours d'echevins) ile karıştırmamak gerek. Eski
belediye görevliteri mahkemesinde hiçbir hukukçu yokm, başkan ya da yargıç,
duruşmalarda oy sahibi değildi ve kararı belediye görevliİeri kendi başlarına
veriyorlardı.] Ama bunun Mark mahkemeleri ile hiçbir ilgisi
yoktu.
Tersine, onlar ortaçağın feodal adalet mahkemeleri için örnek olarak
kaldılar; ortaçağ feodal mahkemelerinde de karar verenler bağımlıların
(vassaux) kendileri olduklarından, hükümdar
soru sormaktan başka bir şey yapmıyordu. Köy kuruluşu, bağımsız bir köy
Markına uygulanmış Mark düzeninden başka bir şey değildir, ve köy, kent
durumuna dönüşür dönüşmez, yani kendini hendekler ve surlarla kuşatır kuşatmaz,
kentsel kuruluş durumuna dönüşür. Daha sonraki tüm kentsel düzenler, bu
kentsel Markın özgün örgütünden çıkmışlardır. Ve son olarak ortaçağın,
toprağın ortaklaşa mülkiyetine dayanmayan sayısız özgür birliklerinin yönetmelikleri,
Mark düzeninden kopya edilmişlerdir; özellikle, özgür loncaların yönetmelikleri
böyledir. Loncaya tanınmış bulunan, belli bir mesleği yalnızca o lonca
üyelerinin uygulama hakkı, tamamen olağan bir Mark gibi görülmüştür. Loncalarda,
her üyenin ortak gelirler kaynağına katılmasının sıkı sıkıya eşit... ya
da elden geldiğince eşit olmasına da, aynı kıskançlıkla, çoğu kez aynı
araçlarla büyük özen gösterilmiştir.
Mark düzeni, tarım geliştiği ölçüde, ve yükselmekte olan büyük toprak
mülkiyetine karşı savaşımı içinde, burada kamusal yaşamın en değişik alanlarında
ve en çeşitli gerekirlikler karşısında göstermiş bulunduğu bu hemen hemen
mucizeli uygulanma kolaylığının bir kanıtını daha verir. Ortaya çıkışı,
Cermenlerin Cermanya'ya yerleşmesinden, yani hayvancılığın geçim araçlarının
ana kaynağını oluşturduğu, ve Asya'dan getirilmiş ve yarı yarıya unutulmuş
bulunan tarımın, o sıralarda yalnızca yeniden canlandığı bir çağdan başlar.
Ortaçağ, tüm süresi boyunca, toprak sahibi soyluluğa karşı ardı arası kesilmez
ve güç savaşımlar içinde, onun varlığını sürdürdüğünü görmüştür. Ama onun
zorunluluğiı her zaman öylesine güçlü bir biçimde duyulmuştur ki, soyluluğun,
köylülerin toprağını kendine malettiği her yerde, angaryacı köylerin düzeni,
toprakbeylerinin haksızlıkları ile adamakıllı budanmış da olsa, bir Mark
düzeni olarak kalıyordu; ilerde bunun bir örneğini vereceğiz. İşlenebilir
toprağın maledilme ilişkileri ne kadar değişken olursa olsun, henüz ortada
bir “ortak Mark” kaldığı sürece, o kendini bu ilişkilere uydurur,
tıpkı ortak Mark özgür olmaktan çıkar çıkmaz, kendini onun üzerindeki en
çeşitli mülkiyet haklarına uydurduğu gibi. Soyluluk ile hükümdarların iyi
dilekli desteğinden yararlanan yüksek aşamalı papazlar sınıfı tarafından
bölüştürülmüş olsun olmasın, hemen tüm köylü topraklarının soyulması, ona
ölüm yumruğunu indirdi. Ama, gerçeklikte, ancak kırsal ekonominin büyük
işletmeleri, son yüzyıl [18. yüzyıl -ç.] içinde,
tarımı bir bilim haline dönüştürdükten ve yepyeni işletme yöntemleri uygulamaya
başladıktan sonradır ki, Mark, bundan böyle tarımsal işletme biçimi olarak
yaşamaya yeteneksiz, iktisadi bakımından aşılmış bir biçim olarak görünmüştür.
Mark düzeninin ilk yokolma belirtileri, kendilerini daha büyük akınlardan
az sonra gösterirler. Halkın temsilcileri olma niteliğiyle, Frank kralları,
maiyetlerindeki adamlara, askeri şeflerine, piskopos ve papazlara verdikleri
armağanlar biçimi altında saçıp savurmak üzere, tüm halkın malı olan engin
topraklara, özellikle ormanlara elkoydular. Bu anlamda, soyluluk ve kilisenin
gelecekteki büyük toprak mülkiyetinin ilk işaret direklerini dikenler onlardır.
Kilise, daha Charlemagne'dan çok önce, tüm Fransız toprağının üçte birine
sahip bulunuyordu; ve bu oranın, çok az bir farklılıkla, tüm katolik Batı
Avrupa için, ortaçağ boyunca geçerli olduğu da kuşkusuzdur.
İçerde olduğu kadar dışarda da, ardı arkası kesilmeksizin birbirlerini
izleyen, ve sonuçları düzenli olarak mallarının ve topraklarının zoralımı
ile kendini gösteren savaşlar, büyük sayıda köylüyü yıkıma uğrattı; öyle
ki, daha Mprevenjiyenler zamanında, çok sayıda topraksız özgür insan vardı.
Charlemague'ın sürekli savaşları; özgür köylüler sınıfının başlıca gücünü
yoketti. Başlangıçta, her özgür toprak sahibi, askerlik ödevinde bulunma
zorunluluğu altında idi, ve yalnızca kendi donatımını değil, ayrıca savaş
hizmetindeki altı ay süresince yiyeceğini içeceğini de sağlaması gerekiyordu.
Daha Charlemagne çağında, gerçekte beş erkekten ancak birinin orduya katılabilmesinde
şaşılacak hiçbir şey yok. Köylülerin özgürlüğü, Charlemagne'ın ardıllarının
düzensiz yönetimi altında daha da çabuk yitirildi. Bir yandan, Norman akınları,
kralların bitmez tükenmez savaşları ve büyük toprakbeylerini ardı arası
kesilmez dalaşmalarının yolaçtığı yıkımlar, özgür köylüteri, birbiri ardından
bir metbuun (suzerain) korunaklığını arama
zorunda bıraktı. Öte yandan, büyük feodaller ile kilisenin açgözlülüğü,
bu süreci daha da hızlandırdı; hile, vaat, tehdit, zor kullanma aracıyla,
daha çok köylüyü ve daha çok toprağı bağımlılık altına aldılar. Her durumda,
köylünün toprağı beyin toprağı durumuna gelmişti, ve eğer, en iyi durumda,
toprak, köylülerin işletmesine veriliyordu ise, ancak yükümlülük ve angaryalar
karşılığı veriliyordu. Ama köylü, özgür toprak sahibi durumundan, bağımlı
haraçlı ve angaryacı, hatta serf durumuna düşmüş bulunuyordu. Batı Frank
İmparatorluğunda, genel olarak Ren'in batısında, kural olan durum, bu durumdu.
Buna karşılık Ren'in doğusunda, çoğu dağınık, çok seyrek olarak da özgür
köyler biçiminde toplanmış, oldukça önemli bir sayıda özğür köylü, varlığını
korudu. Gene de, buralarda bile, onuncu yüzyıldan onikinci yüzyıla kadar,
soyluluk ve kilisenin ağır basması, durmadan daha çok köylüyü bağımlılık
boyunduruğu altına düşürdü.
İster kilise adamı, ister laik olsun, bir şey, bir köylünün mülkünü
kendi eline geçirdiği zaman, aynı zamanda Mark içinde bu mülke bağlı bnlunan
hakları da kazanıyordu. Yeni toprakbeyleri, Mark birliğine, başlangıçta
bu birlik içinde, geri kalan özgür ve angaryacı üyeler ile, hatta kendi
öz serfleri ile yalnızca hak eşitliği elde ederek, giriyorlardı. Ama çok
geçmeden, köylülerin direngen direncine karşın, birçok yerde Mark içinde
haksız ayrıcalıklara sahip çıktılar, ve hatta Mark'ı kendi beyliklerinin
egemenliği altına almak onlar için çoğu kez olanaklı oldu. Ama gene de,
eski Mark birliği, beylerin bu vesayeti altında da olsa, varlığını sürdürüyordu.
Brandenburg ve Silezya'nın, Renanya'nın Frison, Hollandalı, Sakson
ve Frank kolonları ile yurtlandırılması, tarımsal işletme bakımından, hatta
büyük toprak mülkiyeti durumunda da, Mark kümelenmesinin, bu çağda bile,
mutlak zorunluluğunu en çarpıcı bir biçimde gösterir. Onikinci yüzyıldan
itibaren insanlar beylik toprakları üzerinde köy köy yerleştirilirler ve
bu iş, Alman hukukuna, yani beylik üzerinde varlığını sürdürdüğü kadarıyla,
eski Mark hukukuna göre yapılır. Herkese çiftlik ve eklentiler olarak,
köyün tarlaları içinde, bir pay eski töreye göre adçekme ile belirlenen
pay ile, çoğu kez beyliğin ormanı, seyrek olarak da özel Mark içinde, ağaç
ve otlaklardan yararlanma hakkı düşer. Hepsi de soydan geçme olarak; toprak
mülkiyeti, kolonların, soydan geçme belirli yüküm ve hizmetler borçlu bulundukları
beye kalıyordu. Ama bu yükümlülükler öylesine ölçülüydüler ki, köylülerin
durumu, Almanya'nın bütün öbür bölgelerinde olduğundan daha iyi idi; Köylüler
Savaşı patlak verdiği zaman, bunlar arasında kaynaşma olmamasının nedeni
de, işte buydu. Sonunda, kendi öz davalarında bu ayrılışı pahalıya ödeyeceklerdi.
Ne olursa olsun,13. yüzyılın ortaları, köylüler yararına kesin bir
dönemece yolaçtı; Haçlı Seferleri, alanı hazırlamış bulunuyordu. Haçlı
Seferlerine katılan birçok bey, köylülerini kesin olarak özgür bıraktı.
Başka birçokları öldü, yıkıma uğradı, köylülerinin çoğu kez bu biçimde
özgürlüğe eriştikleri yüzlerce soylu aile yitip gitti. Bıina, o sıralarda,
toprakbeylerinin artan gereksinmeleri sonucu, onlar için köylülerin sağladıkları
hizmetlerin, kişiliklerinden çok daha önemli bir duruma geldiğini de ekleyin.
Ortaçağ liaşlarının, birçok bakYmdan alıtikçağ köleliğine yaklaşan serfliği,
beylere, değerini durmadan yitiren haklar veriyordu. Bu serflik, giderek
yokoldu, serfin durumu ile salt angaryaların durumu birleşti. Tarımsal
işletmenin eski durumuıiu tamamen koruması nedeniyle, toprakbeyleri, gelirlerinde,
ancak yeni toprakların açılması ile, yeni köylerin kurulması ile bir artış
elde edebilirlerdi. Ama, bu amaca erişmek için ister yurtluğa bağlı angaryacı
olsun, ister yabancı, kolonlarla zorunlu olarak gönül hoşluğuna dayanan
bir uzlaşma gerekiyordu. Bu çağda, hemen her yerde, köylü yükümlülüklerine
ilişkin, çoğu ölçülü çok belgin özel koşular bulunabilmesini işte bu durum
açıklar; ve bu nedenle, köylülere karşı, özeliikle kilise adamlarının beyliklerinde,
iyi davranılmiş bulunduğunu saptıyoruz. Ve, en sonunda, yeni gelen kolonların
elverişli durumu, çevredeki angaryacıların durumu üzerinde de etkili oldu;
öyle.ki, bu angaryacılar, tüm Kuzey Almanya'da, toprakbeylerine yükümlülüklerini
ödemeye devam ederek, kişiliklerinin özgürlüğünü elde ettiler: Özgürlükten,
yalnızca Slav ve Litvanya-Prusya köylüleri yoksun kaldılar. Gene de bütün
bunlar uzun zaman sürmeyecekti.
Ondört ve onbeşinci yüzyıllarda, kentlerin yükselişi hızlanmıştı ve
kentler zenginleşiyorlardı: El sanatları ve lüksleri, özellikle Güney AImanya
ve Ren kıyılarında, gelişiyordu. Kent ayrıcalıklarının (patriciens
urbains) şatafatlı zenginliği, kaba kumaşlardan giysiler giyen,
bayağı yemekler yiyen ve ev eşyaları daha çok kaba saba ve yontulmamış
bir nitelik taşıyan kırsal toprak ağalarının uykusunu kaçırıyordu. Peki
ama bu göz kamaştırıcı parlaklıkları nerden bulmalıydı? Büyük yol eşkiyalığı
gitgide daha tehlikeli ve daha verimsiz bir duruma geliyordu. Ve satın
almak için, para gerekiyordu. Ne varki, bu parayı da yalnızca köylü sağlayabilirdi.
Hadi gelsin köylüler üzerinde tazelenen baskı; gelsin yükümlülük ve angaryalarda
bir artış; özgür köylüleri angaryacılar, angaryacıları da serfler durumuna
düşürmek, ve Markın ortak topraklarını bey yurtluğu biçimine dönüştürmek
için, yepyeni ve durmadan artan bir çaba ile çalışılır. Bu çabalarda, beyler
ve soylular, Roma hukuk ilkelerinin, çoğu kez pek iyi anlaşılmamış Alman
koşullarına uygulanması aracıyla, bey, bu işte hep kazançlı çıkacak ve
köylü ise her keresinde hep yitirecek biçimde, ürküntü verici bir karışıklık
düzenleyen Roma hukukçularının yardımlarını gördüler. Kilise adamı beyler,
işin içinden daha sade bir biçimde sıyrıldılar: içlerinde köylünün haklarının
azalıp, yükümlülüklerinin arttığı düzmece belgeler düzenlediler. Hükümdarların,
soyluluğun ve kilise adamlarının bu eşkiyalık siyasetine karşı, köylüler,
onbeşinci yüzyılın sonundan itibaren, 1525 yılında büyük Köylüler Savaşı,
Suab, Bavyera, Frankonya'yı selleri altında bırakana, ve Alsas'a, Pfalz'a,
Rheingau'ya ve Türingen'e yayılana kadar birçok yalıtık başkaldırmalar
halinde ayaklandılar. Alman köylüleri arasında serfliğin genelleşmiş egemenliğinin
yenilenmesi, işte bu andan itibaren başlar. Savaşımın çok zorlu geçtiği
bölgelerde, köylülerin saklayabilmiş bulundukları bütün hakları tiksinç
bir biçimde ayaklar altına alındı; ortak topraklar bey yurtluğu durumuna
dönüştürüldü ve köylüler.de serf durumuna getirildiler. Ve rahat durdukları
için, daha bir kayrılmış bulunan Almanya'nın kuzeyindeki köylüler de, teşekkür
olarak, gerçi daha yavaş bir düzenle, aynı baskıya katlanma zorunda bırakıldılar.
Alman köylülerinde varolduğu biçimiyle serflik, onaltıncı yüzyıl ortalarından
itibaren doğu Prusya'ya, Pomeranya'ya, Brandenburg'a, Silezya'ya, onaltıncı
yüzyıl sonlarından itibaren de Schleswig-Holstein'a sokulmuş, ve köylülere
durmadan daha geniş bir ölçek ile zorla kabul ettirilmiştir.
Bu yeni zorlamanın, ayrıca, iktisadi bir temeli de vardı. Reformdan,
yalnızca Alman prensleri artan bir güç elde etmişlerdi. Aristokrasinin
uyguladığı o soylu eşkiyalık mesleğinin bundan böyle sonu gelmişti. Eğer
yıkımdan kurtulmak istiyorduysa, aristokrasinin mülklerinden daha büyük
gelirler elde etmesi gerekiyordu. Ama tek çıkar yol, hiç değilse, bu yurtlukların
bir bölümünü, azbuçuk bir önem taşıyan hükümdarlar, ve özellikle manastırlar
gibi, kendi hesabına yönetmeye dayanıyordu. O güne kadar yalnızca bir istisna
olan şey, bir zorunluluk durumuna geldi. Ama bu yeni işletme biçimi önünde
bir engel dikiliyordu: şöyle ki, toprak, hemen her yerde kiracılara (tenanciers)
dağıtılmıştı. Özgür ya da angaryacı kiracıları tam bir serfliğe indirgeyerek,
iyi yürekli bey ellerinin bağından kurtuldu. Köylülerin bir bölümü teknik
terime göre, gelegt oldular, yani mülksüzleştirildiler; onları ya
kovdular, ya da küçük bir kulübe ve bir bahçe parçası ile birlikte, rençberler
(Kotsassen) düzeyine düşürdüler; mülkleri,
yeni rençberler ve hala kalmış bulunan köylülerin angarya rejimi altında
işledikleri büyük bir bey yurtluğu biçiminde birleştirildiler. Yalnızca
bir yığın köylü böyle düpedüz malından edilmekle kalmadı, ama geri kalan
köylülerin angaryaları da büyük ve ardı arası kesilmez bir artışa uğradı.
Kırda kapitalist dönem, serflerin angaryaları üzerine kurulmuş bir büyük
işletme dönemi görünüşü ile geldiğini haber veriyordu.
Bununla birlikte bu dönüşüm ilkin yavaş bir biçimde gerçekleşti. Ama
o sıralarda Otuz Yıl Savaşı çıktı. Tüm bir kuşak boyunca, tarihin gördüğü
en düzensiz asker taslağı, Almanya'nın dörtbir bucağını dolaştı. Her yerde
ateşe verildi, soyuldu, yakıldı, saldırıldı, öldürüldü. Köylü, en çok,
büyük orduların uzağında, en önemsiz gönüllü birliklerin -gönüllü birlikler
... hadi daha doğrusunu söyleyelim: eşkiya çeteleri- kendi başlarına ve
kendi hesaplarına iş gördükleri yerlerde acı çekti. Yakıp yıkma ve nüfussuzlaştırma
büyük oldu. Barış geldiğinde, ezilmiş, sakatlanmış, kana bulanmış Almanya,
sefalet içinde uıanmış yatiyordu; ama en sefili, bir kez daha köylü idi.
Soylular, toprak sahipleri, o zaman ülkenin tek efendileri oldular.
O sıralarda bunların, devletlerin meclislerindeki siyasal haklarını sıfıra
indirmek için çalışan prensler, ödün olarak bunların ellerini köylülere
karşı özgür bıraktılar. Oysa, savaş, köylülerdeki son direnme güçlerini
de yok etmişti. Bu nedenle, soyluluk, tüm kırsal ilişkileri yıkıma uğramış
mali durumunu düzeltmeye en uygun bir biçimde düzenleyebildi; yüzüstü bırakılmış
çiftlikleri duraksamadan beysel yurtluk içinde toplamakla yetinilmedi.
Büyük ölçüde ve sistemli bir biçimde mülksüzleştirmeye (Bauernlegen)
işte ancak o zaman geçildi. Beysel yurtluk ne kadar büyükse, doğal olarak
angaryalar da o kadar ağırdı. Bu, “sınırsız hizmetlerin” (der
ungemessnen Dienste) dönüşü oldu; iyi yürekli beyin köylüye,
ailesine ve sürü hayvanlarına yükleyebildiği işlerin sıklık ve süresi,
yalnızca onun keyfine kalmıştı. Serflik genelleşti: özgür bir köylü bulmak,
beyaz bir karatavuk bulmak kadar güç bir duruma geldi. Ve iyi yürekli bey,
köylü yönünden, ne kadar küçük olursa olsun, her türlü direnci daha yumurtada
iken boğabilecek bir duruma gelmek için; prenslerden kalıtsal yargılama
yetkisini (juridiction patrimoniale) aldı,
yani resmen tüm suçları ve en küçük anlaşmazlıkları yargılayan tek ve biricik
yargıç oldu; öyle ki, hatta bir köylünün onunla bir anlaşmazlığı olduğu
zaman bile, kendi öz davasının yargıcı olan da gene beydi! Kırda sopa ve
kamçının egemenliği işte bu andan itibaren başladı. Türn Alrnanya gibi,
Alman köylüsü de alçalmanın dibini bulmuştu. Ülkenin tümü gibi, köylü de
öylesine bir güçsüzlük içine düşmüştü ki; kendi kendisini kurtarması olanaksızdı,
ve yardım ona ancak dışardan gelebilirdi.
Geldi de. Fransız Devrimi ile birlikte, daha güzel günlerin şafağı
Almanya ve Alman köylüsü için de söktü. Devrim orduları Ren'in sol kıyısını
daha yeni fethelmiş bulunuyorlardı ki, bütün o eski angarya, haraç, iyi
yürekli beye ödenen her türlü vergi dalaveresi, beyin kendisi ile birlikte,
sanki büyülü değnek değmiş gibi, yok oldu. Ren'in sol kıyısında yaşayan
köylü, artık kendi mülkünün efendisi idi, ve ayrıca, tasarısı Devrim çağında
doğmuş ve Napoleon tarafından yalnızca biçimsizleştirilmiş bulunan Code
Civil ile yeni durumuna uyarlanmış ve yalnızca anlamakla kalmadığı,
ama rahatça cebinde de taşıyabileceği bir yasalar dergisine sahip olmuştu.
Sağ kıyıda yaşayan köylüye gelince, o, daha uzun süre bekleme zorunda
kaldı. Doğrusu, iyice hakedilmiş bulunan Yena yenilgisinden sonra,
soyluluğun en tiksinç ayrıcalıklarından birkaçı kaldırılmış, ve son köylü
yükümlülüklerinin para ile satın alınması adı verilen şey de yasal olarak
olanaklı kılınmıştı. Ama, büyük bölümü bakırnından ve uzun zaman süresince,
bu, yalnızca kağıt üzerinde kaldı. Öbür devletlerde, daha da az değişiklik
oldu. Bu özgürlüğü satın alma hareketine, Baden'de ve Fransa'ya komşu başka
birkaç küçük devlette ilk adımlarını attırmak için,1830 yılında, ikinci
bir Fransız Devrimi gerekti. Ve üçüncü Fransız Devrimi 1848 yılında, sonunda
Almanya'yı da kendisi ile birlikte sürüklediği zaman, özgürlüğü satın alma
henüz tamamlanmamıştı. Tamamlanmış olmaktan da henüz çok uzaktı, Prusya
ve Bavyera'da, daha başlamamıştı bile! O zaman evrim elbette daha hızlı
oldu; bu kez kendileri ayaklanmış bulunan köylülerden istenen angarya,
tüm anlamını yitirmiş bulunuyordu.
Peki bu satın alma nasıl oluyordu? Bey, belli bir para tutarını alıyor
ya da bir toprak parçasını, köylü tarafından kendisine bıraktırıyordu;
buna karşılık, bundan böyle köylüye kalan toprağı, köylünün özgür ve her
türlü yükümden bağışık mülkü olarak tanıyacaktı; oysa daha önce beye ait
bulunan toprakların tümü, köylülerden çalınmış topraklardan başka bir şey
değildi! Ama hepsi bu kadar değil. Çekişmeler sırasında, bu işle görevlendirilmiş
bulunan memurlar, doğal olarak hemen hemen şaşmaz bir biçimde, evinde konut
ve güzel yiyecekler buldukları beyin yanında idiler; öyle ki, yasanın metnine
karşın, köylüler daha da büyük zararlara uğratıldılar.
Ve böylece, sonunda, üç Fransız Devrimi ve bir de Alman Devrimi sayesinde,
özgür köylüleri yeniden kendi aramızda saymaya erişmiş bulunuyoruz. Ama
bir zamanların özgür Mark ortaklaşacısı ile karşılaştırınca, bizim bugünkü
köylümüz için ne büyük bir gerileme! Çoğu kez, toprağı çok daha küçüktür
ve çok küçülmüş ve kötü durumda birkaç seyrek ortaklaşa orman dışında paylaşılmamış
ortak Marktan eser kalmamıştır. Ama Marktan yararlanmadıkça küçük köylü
için sürü hayvanı yoktur; sürü hayvanı olmadıkça, gübre yoktur; gübre olmayınca
da akla uygun tarım. Tahsildar ve onun ardında da, mübaşirin tehdit edici
gölgesi tıpkı pençeleri bir tarladan sonra bir başkasını kavrayıp götüren
ipotekçi gibi, bugünkü köylünün iyi tanıdığı o herifler, eski Mark üyesinin
hiç bilmediği kişilerdir. Ama rezaletin son perdesi şu: Kolu kanadı öylesine
kırpılmış bulunan bu yeni özgür köylüler, her şeyin çok geç kaldığı Almanya'da,
yalnızca bilimsel kır ekonomisinin değil, ama yepyeni tarımsal makinelerin
de, küçük işletmeyi, aşılmış ve bundan böyle yaşaması olanaklı olmayan
eski bir işletme biçimi durumuna getirdikleri bir dönemde ortaya çıktılar.
Tıpkı iplik ve mekanik dokuma fabrikasının, çıkrık ve el tezgahını ortadan
kaldırmış olmaları gibi, bu yeni üretim yöntemleri de, bölgelere ayrılmış
(parcellaire) kırsal ekonominin çaresiz yıkılmasına
yolaçacak ve onun yerine, büyük toprak mülkiyetini geçirecektir, yeter
ki... ona gerekli zaman verilsin.
Çünkü, çok güçlü bir rakip, daha şimdiden Avrupa tarımını tehdit ediyor:
Bu rakip, Amerika'da görüldüğü biçimiyle, yığınsal tahıl üretimidir. Ve
ne bizim borç içinde yüzen küçük köylülerimiz, ne de aynı biçimde boğazına
kadar borç içine batmış büyük toprak sahiplerimiz, doğanın işlenme için
yaratmış, uzun yıllardan beri de gübrelenmiş bulunduğu, ve çok düşük bir
fiyatla satın alınabilecek o topraklara karşı savaşıma girebilecek bir
durumdadırlar. Avrupa tarımsal işletme biçimi, her bakımdan Amerikan rekabeti
karşısında yenik düşüyor. Avrupa'da tarım, ancak kolektif olarak ve toplum
hesabına yapılırsa olanaklı kalır.
Köylülerimizin karşısındaki perspektifler, işte bunlardır. Ve güçsüz
de olsa, özgür köylüler sınıfının ortaya çıkışı, köylüyü, bu işin nasıl
olabileceğini anlamak ister istemez, doğal müttefiki olan işçinin desteği
ile kendini kurtarabileceği bir durum içine koymuş bulunması anlamında
önemlidir.