KENDİ gensleri, kendi kabile ve aşiretleri içinde, kendini bizzat kendi
koruyan gerçek "silahlı halk" yerine, devlet otoriteleri hizmetinde, öyleyse
halka karşı kullanılabilmesi olanakiarı silahlı bir "kamu gücü" geçerken,
genlilice örgüt organlarının ya dönüşmüş, ya da yeni organların ortaya
çıkması yüzünden geri plana sürülmüş olmaları, ve sonunda da yerlerini
tamamen gerçek devlet otoritelerine bırakmaları olgusundan ötürü devletin
nasıl geliştiğini, en eski Atina'da, hiç değilse eski Atina'nın birinci
evreşinde izleyebiliriz. Biçim yönündeki değişiklikler, Morgan tarafından
özsel olarak betimlenmiş bulunuyor; bu değişiklikleri meydana getirmiş
olan iktisadi içeriğe gelince, bunları büyük ölçüde benim eklemem gerekiyor.
Kahramanlık çağında, Attika'daki dört Atina aşireti, henüz ayrı topraklar
üzerinde yerleşmiş bulunuyorlardı; hatta bu aşiretleri bileştiren oniki
kabile bile, öyle görünüyor ki, Kekrops'un oniki kenti içinde birbirinden
ayrı yerlerde yaşıyorlardı. Örgütlenme, kahramanlık çağı örgütlenmesiydi:
halk meclisi; halk konseyi, bazileus. Yazılı tarih başladığı zaman, topraklar
çoktan paylaşılmış ve özel mülkiyete geçilmiş bulunuyordu, ki bu durum,
barbarlığın yukarı aşamasının sonuna doğru göreli gelişmiş meta üretimi
ve buna karşılık düşen meta ticaretine uygundur. Tahıldan başka, şarap
ve zeytinyağı üretiliyordu; Ege'deki deniz ticareti, gitgide Fenikelilerin
elinden çıkıyor ve büyük ölçüde Attikalıların eline geçiyordu. Toprak alım-satımı,
tarım ve el zanaatları, ticaret ve denizcilik arasında artan işbölümü dolayısıyla,
genslerin, kabilelerin ve aşiretlerin üyeleri, kısa zamanda birbirleriyle
karışmak zorunda kaldılar; kabile ve aşiret çevresi, yurttaş oldukları
halde, gene de bu topluluklara ait olmayan, yani kendi oturdukları yerde
yabancı bulunan kimseleri de kabul etti. Çünkü dingin dönemlerde, her kabile
ve her aşiret, Atina'daki bazileus ya da halk konseyine başvurmadan, kendi
işlerini kendileri yönetiyorlardı. Ama, kabile ya da aşiret üyesi olmadan
bunların toprakları üzerinde yaşayan herkes, elbette bu yönetime katılamıyordu.
Gentilice örgüt organlarının düzenli işleyişi, bu durumdan ötürü öylesine
aksadı ki, kahramanlık zamanlarından itibaren, buna çare bulmak gerekti.
Theseus'a maledilen anayasa meydana getirildi. Değişiklik, özellikle, Atina'da
bir merkezi yönetim kurulmuş olmasından, yani o zamana kadar aşiretler
tarafından özerkli bir biçimde yönetilen işlerden bir bölümünün kamu işleri
olarak ilanı ve Atina'da toplanan ortak konseye devredilmesi olgusundan
ibaretti. Bunu yapmakla, Atinalılar, Amerika'daki hiçbir yerli halkın atamadığı
adımı atıyorlardı: yanyana yaşayan aşiretlerin basit bir konfederasyonu
yerine onların bir tek halk biçiminde kaynaşması gerçekleşti. Böylece,
ulusal bir Atina hukuku, aşiret ve genslerin yasal töreleri üstünde bulunan
bir genel hukuk doğdu; Atina yurttaşı; hatta yabancısı olduğu bir aşiret
toprakları üzerinde bile, belirli haklar ve yeni bir hukuksal korunma kazandı.
Ama, aynı zamanda, gentilice örgütlenmenin yıkılmasına doğru ilk adım da
atılmış oldu; çünkü bu bütün Attika'daki aşirete yabancı ve tamamen Atina
gentilice örgütlenmesinin dışında bulunan ve dışında kalan yurttaşların,
gelecekteki kabulüne doğru atılmış ilk adımdı. Theseus'a maledilen bir
ikinci kurum, bütün halkı gens, kabile ya da aşiretlerine bakmadan, üç
sınıf, yani eupatrides'ler ya da soylular, geomoroi'ler ya da çiftçiler
ve demivrgos'lar ya da küçük zanaatçılar halinde bölmesi, ve kamu görevleri
hakkının yalnızca soylulara verilmesi oldu. Kamu görevleri hakkının yalnızca
soylulara verilmesi dışında, halkın bu üç sınıf biçimindeki bölünüşü, aslında
etkisiz kaldı; [çünkü bu bölünüş, sınıflar arasında başka hiçbir hukuk
farkı yaratmıyordu].[Birinci baskıda: ünkü öbür iki sınıfa
özel haklar tanınmıyordu. -Ed.] Ama bu, önemli bir şeydir; çünkü
gürültüsüzce gelişen yeni toplumsal unsurları ortaya çıkarır. Bu kurum,
gentilice görevleri bazı ailelere bırakmak töresinin, artık bu aileler
bakımından, bu işler üzerinde başkalarınca pek de yadırganmayan bir hak
haline dönüştüğünü; öbür yandan, zenginlik nedeniyle güçlü bulunan bu ailelerin,
kendi gensleri dışında ayrıcalıklı bir ayrı sınıf biçiminde gruplaşmaya
başladıklarını ve henüz doğmuş bulunan devletin de, bu ayrılık ve üstünlük
savını onaylamış olduğunu gösterir. Bu kurum, ayrıca, çiftçilerle küçük
zanaatçılar arasındaki işbölümünün, toplumsal önem bakımından ilk sıranın
kime ait olacağı tartışmasını yapabilmek için, gensler ve aşiretler bakımından
varolan eski sınıflamaya göre, artık hayli belirgin bir hale gelmiş bulunduğunu
gösterir. Son olarak, kurum, gentilice toplumla devlet arasındaki uzlaşmaz
karşıtlığı da açığa vurur, devleti meydana getirmek bakımından ilk girişim,
gensleri, onlardan herbirinin üyelerini, ayrıcalıklılar ve ayrıcalıksızlar
biçiminde ve ayrıcalıksızları da, birbirine karşı iki emekçi sınıf biçiminde
bölerek, parçalamaya dayanır. Atina'nın [bundan sonra],[Birinci
baskıda: bu kuruluşun yürürlüğe girmesinden itibaren. -Ed.] Solon'a
kadar süren siyasal tarihi ancak eksik olarak biliniyor. Bazileus görevi
yürürlükten kalktı, soylular arasından seçilmiş arkhon'lar devletin başına
geçtiler. Soylular egemenliği, MÖ 600 yılına doğru, dayanılmaz duruma gelecek
kadar arttı. Ve herkesin özgürlüğünü baskı altına almanın başlıca aracı
da ...para ve tefecilikti. Soyluların başlıca merkezi Atina ve Atina çevresiydi;
deniz ticareti ve aynı zamanda fırsat düştükçe hala yapılmakta olan korsanlık,
burada onları zenginleştiriyor ve mali serveti onların elinde topluyordu.
Para ekonomisi, gelişerek, doğal ekonomi üzerine dayalı tarımsal toplulukların
geleneksel varlık biçimi içine, eritici bir asit gibi, işte buradan girdi.
Gentilice örgütlenme, para ekonomisiyle bağdaşamaz; Attika'daki küçük köylülerin
yıkımı, onları çevreleyen ve koruyan eski gentilice bağların çözülmesiyle
aynı zamana düştü. Alacak ve ipotek (çünkü Atinalı lar artık ipoteği bile
türetmişlerdi) ne gens dinliyordu, ne de kabile. Ve eski gentilice örgütlenme,
ne para biliyordu, ne avans, ne de borç. Bu yüzden, soyluların durmadan
daha gelişen ve daha da yayılan mali egeınenliği, alacaklıyı borçluya karşı
korumak, para sahibi tarafından küçük köylünün sömürülmesini onaylamak
için yeni bir de töre hazırladı. Attika'daki bütün tarlalar, üzerinde bu
mülkün şu kadar para için, falanca kişiye rehin edilmiş olduğu yazılı ipotek
taşlarıyla dolmuştu. Bu tür işaret taşımayan tarlalar ise, çoğunlukla ipotek
ya da faizin ödenmemesi nedeniyle satılmış ve tefeci soyluların mülkiyetine
geçmiş bulunuyordu; köylü, eğer eski tarlasında yancı olarak kalmasına
ve emeğinin ürününün altıda-beşini yeni efendisine kesenek olarak verirken,
bunun altıda-biriyle yaşamasına izin verilmişse, kendini mutlu saymalıydı.
Dahası da var; eğer tarlanın satış bedeli, borcu ödemeye yetmez, ya da
bu borç bir güvenceyle sağlama bağlanmamış bulunuyorsa, borçlu alacaklıya
borcunu ödemek için, çocuklarını köle olarak yabancılara satmak zorundaydı.
Çocukların, babaları tarafından satılışı - babalık hukuku ve tek-eşliliğin
ilk meyvesi işte bu oldu! Ve vampir hala kana doymamışsa; borçlunun kendisini
köle olarak satabilirdi. İşte, Atina halkı içinde tatlı uygarlık güneşinin
doğuşu böyle oldu.
Daha önceleri, halkın varlık koşulları henüz gentilice örgütlenmeye
uygun düşerken, böylesine bir kargaşa olanaksızdı; ama işte, nasıl olduğu
bilinmeden, her şey allak-bullak olmuştu. Şimdi bir an için bizim İrokualara
dönelim. Meydana gelmesi için çalışmadıkları ve kesenkes kendi isteklerine
karşı, bundan böyle Atinalılara kabul ettirilmiş bulunan durum, onlarda
anlaşılması olanaklı olmayan bir şeydir. Orada, yaşam için gerekli şeylerin
yıldan yıla hep aynı kalan üretim biçimi, hiçbir zaman böyle dışardan zorlanmış
gibi görünen çatışmalara yolaçmaz; zengin ile yoksul sömüren ile sömürülen
arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı meydana çıkaramazdı. İrokualar, doğaya egemen
olmaktan henüz çok uzaktılar, ama kendileri için veri olan doğal sınırlar
içinde, kendi üretimlerine egemen bulunuyorlardı. Küçük bahçelerinde bazan
verimin düşük olması; göl ve ırmaklarında balık bakımından, ormanlarında
av bakımından kaynakların tükenişi bir yana bırakılırsa, yaşamak için kendilerine
gerekli şeyleri sağlama biçimlerinin kendilerine ne getirebileceğini biliyorlardı.
Bunun zorunlu olarak getirmesi gereken şey, kıt ya da bol, geçim gereçleriydi;
ama asla getiremeceği şey, isteyerek olmayan toplumsal kargaşalıklardı:
gentilice bağların kopması, gens ve aşiret üyelerinin, birbiriyle çarpışan
karşıt sınıflar biçiminde bölünmesi. Üretim, en dar sınırlar içinde deviniyordu;
ama ... üreticiler kendi ürünlerinin sahibiydiler: Barbarlardaki üretimin
büyük üstünlüğü buradaydı; bu, uygarlığın başlamasıyla yok oldu; gelecek
kuşakların görevi, bunu yeniden fethetmek olacak; ama, bugün insan tarafından
doğa üzerinde kazanılan güçlü egemenlik ve artık olanaklı bulunan özgürce
ortaklaşma temeli üzerinde.
Bu durum, Yunanlılarda başka türlüydü. Sürüler ve lüks maddeler üzerinde
özel mülkiyetteki gelişmeler, insanlar arasında değişimler yapılması ve
ürünlerin meta durumuna dönüşmesi sonucunu verdi. İşte ortaya çikacak olan
bütün kargaşanın tohumu, bu durum içinde yatar. Üreticiler, ürünlerini
artık doğrudan doğruya kendileri tüketmeyip de, bunu değişim yoluyla elden
çıkardıkları andan itibaren, ürünlerinin denetimini yitirdiler. Artık,
ürünlerin başına ne geldiğini bilmiyorlardı ve ürünün, bir gün, üreticiye
karşı, onu sömürmek ve ezmek için kullanılması olanaklı bir duruma geldi.
Bu yüzden, eğer bireyler arasındaki değişimi ortadan kaldırmazsa, hiçbir
toplum, uzun dönemde, ne kendi öz ürününün sahibi (efendisi) kalabilir,
ne de kendi üretim sürecinin toplumsal etkileri üzerindeki denetimini koruyabilir.
Ama Atinalılar, bir kez bireyler arasında değişim doğduktan ve ürünler
meta haline dönüştükten sonra, ürünün üretici üzerindeki egemenliğini ne
kadar çabuk kurduğunu öğreneceklerdi. Meta üretimi ile birlikte, herkes
toprağı kendi hesabına ekmeye başladı ve az sonra da, bireysel toprak mülkiyeti
ortaya çıktı. Bunlarla birlikte, bütün öbür metalarla değişimi olanaklı
evrensel meta, para da çıkageldi; ama insanlar, parayı tüketirlerken, yeni
bir güç daha yarattıklarını, önünde bütün toplumun eğilmesi gereken tek
evrensel gücü yarattıklarını düşünmüyorlardı. Ve kendi yaratıcılarının
haberi ve isteği olmaksızın, birdenbire fışkırmış bu yeni güç, gençliğiri
bütün hoyratlığı içinde, egemenliğini Atinalılara duyurdu.
Buna karşı ne yapılabilirdi? Eski gentilice örgütlenme, yalnızca paranın
görkemli yürüyüşü önünde güçsüzlüğünü göstermekle kalmamış, ayrıca kendi
çerçevesi içiride, para, alacaklı, borçlu, borcun zorla ödenmesi gibi şeylere
en küçük bir yer bulmakta da yetersiz kalmıştı. Ama gene de yeni toplumsal
güç pekala ortadaydı ve dindarca istekler, eski iyi zamanlara dönüş özlemi,
artık dünyadan parayı ve tefeciliği kovamıyorlardı. Üstelik, gentilice
örgütlenmede, bu kadar önemli olmayan bir sürü başka gedikler de açılmıştı.
Bu sırada; kendi gensi dışındaki mülkleri satma hakkına sahip bulunan
bir Atinalı, henüz oturduğu evi satamıyorduysa da, gens üyeleri ve kabile
üyelerinin bütün Attika toprakları üzerinde, özellikle bizzat Atina kenti
içinde birbirine karışık bir biçimde yaşama durumları, kuşaktan kuşağa
artıyordu. Çeşitli üretim kolları, tarım, küçük zanaatlar, ve küçük zanaatlarda
birçok bölümler, ticaret, denizcilik, vb. arasındaki işbölümü, sanayi ve
ulaştırmadaki ilerlemelerle birlikte gitgide gelişmiş bulunuyordu; nüfus,
şimdi, yaptığı işlere göre, herbiri, gens ya da kabile içinde kendileri
için yer bulunmayan bir dizi yeni ortak çıkarlara sahip, oldukça durağan
gruplar biçiminde bölünüyor ve bu ortak çıkarlar, yeni görevleri zorunlu
kılıyordu. Kölelerin sayısı büyük ölçüde artmıştı ve bu çağdan itibaren,
özgür Atinalılar sayısını çok aşacaktı; başlangıçta, gentilice örgütlenme,
kölelik nedir bilmiyordu; buından ötürü, bu özgür olmayan insan yığınını
sustalı maymun gibi tutmanın yollarını da bilmiyordu. Son olarak, ticaret,
para kazanmak çok kolay olduğu için oraya yerleşen bir sürü yabancıyı Atina'ya
çekmişti ki, bunlar, eski örgütlenmeye göre, korunma ve haktan her zaman
yoksun bulundukları için, geleneksel hoşgörüye karşın, halk içinde yabancı
ve tedirgin edici bir öğe olarak kalıyorlardı.
Kısacası bu, gentilice örgütlenmenin sonu oldu. Toplum günden güne
bu çerçeveyi aşıyordu; gentilice örgütlennıe, gözleri önünde doğmuş olan
bozuklukların en kötülerini bile, ne önleyebiliyor, ne de ortadan kaldırabiliyordu.
Ama bu arada, devlet sessiz sedasız gelişiyordu. Önce kentle köy, sonra
kent sanayinin çeşitli kolları arasındaki işbölümü tarafından yaratılmış
yeni gruplar, kendi çıkarlarını gözetmekle yükümlü yeni organlar yaratmışlardı;
yeni yeni görevler çıkmıştı. Ve sonra, genç devletin, kendine özgü bir
güce gereksinmesi vardı ki, bu güç, denizci Atinalılarda, her şeyden önce,
küçük deniz savaşlarını ve ticaret gemilerinin korunmasını gözeten bir
deniz gücünden başka bir şey olamazdı. Pek iyi bilinmeyen, ama Solon'dan
önceki bir dönemde her aşireti, oniki bölgeye ayıran naukraria'lar kurulmuştu;
her naukraria, bir savaş gemisi yapmak, bunun silah, donatım ve tayfasını
sağlamak zorundaydı ve ayrıca, iki de atlı veriyordu. Bu kurum, gentiİice
örgütlenmeye iki yönden zararlı oluyordu. Çünkü, önce, artık silahlı halkın
bütünüyle bir olmayan bir kamu gücü yaratıyordu; sonra da, halkı ilk kez
olarak kamusal ereklerle, ama akrabalık gruplarına göre değil, birlikte
oturdukları yerlere göre, bölüyordu.
Gentilice örgütlenme
yardımina gelemediğine göre, sömürülen halka, doğmakta bulunan devletten
başka [sarılacak =ç.] bir şey kalmıyordu. Ve devlet, Solon anayasasıyla,
aynı zamanda kendini eski örgütlenme zararına daha da güçlendirerek, halkın
imdadına yetişti. Solon (MÖ 594'te, reformunun gerçekleşme biçimi burada
bizi pek ilgilendirmez), siyasal devrimler diye adlandırılan diziyi, önce
mülkzyetebir darbe indirerek başlattı. Şimdiye kadar, bütün devrimler,
belirli bir mülkiyet türünün, bir başka mülkiyet türüne karşı korunması
için yapılmışlardır. Birine dokunmadan, öbürünü koruyamaz. Fransız Devriminde,
burjuva mülkiyeti kurtarmak için feodal mülkiyet kurban edilmişti; Solon
Devriminde, borçluların mülkiyeti yararına, masrafları ödemek zorunda kalan,
alacaklıların mülkiyeti oldu. Borçlar düpedüz silindi. Ayrıntılarını tam
olarak bilmiyoruz; ama Solon, şürlerinde, borçlanmış tarlalardaki ipotek
taşlarını kaldırtmış ve borçlanmış bulundukları için yabancı ülkelere köle
olarak satılmış ya da oralara kaçıp sığınmış kimselerin, yurtlarına dönüşünü
sağlamış olmakla övünür. Bu, ancak mülkiyete açık bir saldırıyla mümkün
olabilirdi. Ve gerçekte, siyasal denilen bütün devrimler, birincisinden
sonuncusuna kadar, mülkiyetin ... ama belirli türden bir mülkiyetin korunması
için yapılmış, ve ... gene bir başka türden mülkiyetin zoralımı, başka
bir deyişle, çalınmasıyla tamamlanmıştır. Bu o kadar doğrudur kı, özel
mülkiyet; ikibinbeşyüz yıldan beri, ancak mülkiyete saldırarak varlığını
sürdürebilmiştir.
Ama o zaman, özgür Atinalıların, böylesine .bir köleleşmeye dönüşlerini
engellemek sorunu ortaya çıkıyordu. Bu iş, her, şeyden önce, örneğin borçlunun
kişiliği üzerinde güvenceye bağlanan ödünç sözleşmesinin yasaklanması gibi
genel önlemlerle yapıldı. Ayrıca, soyluların, köylü topraklarına karşı
duydukları açlığı hiç olmazsa biraz sınırlandırmak için, bir kimsenin en
çok ne kadar toprağa sahip olabileceği saptandı. Sonra düzende değişiklikler
oldu. Bu değişikliklerin bizim için en önemlileri şunlardır:
Konsey, her aşiretten yüz olmak üzere, dörtyüz üyeye çıkarıldı: Öyleyse
burada, aşiret; hala temel kalıyordu. Ama, kendisi aracılığıyla eski örgütlenmenin
yeni devlet gövdesine sokulduğu tek yön bu oldu. Çünkü Solon, öte yandan
yurttaşları topraklarına ve topraklarının gelirine göre, dört sınıf biçiminde
böldü; 500, 300 ve 150 medimnos tahıl (1 medimnos=41 litre dolaylarında),
ilk üç sınıf için en az verimdi; daha az toprağı olan, ya da hiç olmayan
herhangi bir kimse, dördüncü sınıfa düşüyordu. Bütün resmi görevler ancak
üç yukarı sımfın üyeleri tarafından tutulabiliyordu, ve en yüksek görevler
yalnızca birinci sinıfın üyeleri tarafından doldurulmuştu; dördüncü sınıfın,
yalnızca halk meclisinde söz alma ve oy verme hakkı vardı; ama bütün görevlilerin
seçilmiş oldukları ve hesap vermek zorunda oldukları yer burasıydı, bütün
yasalar burada yapılıyordu ve dördüncü sınıf da burada çoğıinluğu oluşturuyordu.
Aristokratik ayrıcalıklar, servet ayrıcalıkları biçimi altında kısmen yeniden
tanınmış oldular, ama asıl güç halkta katdı. ıyrıca, dört sınıf, yeni
bir askeri örgütlenmenin temelini oluşturdular. Süvari, ilk iki sınıftan
çıkıyordu; üçüncü sınıf askerlik görevini ağır piyadede yapmak zorundaydı;
dördüncü sınıf, zırhsız hafif piyade ya da donanmada hizmet ediyor, ve
o zaman kuşkusuz bir para da alıyordu.
Öyleyse burada düzene yepyeni bir öğe giriyordu: özel mülkiyet. Devletin
yurttaşlarının hakları ve görevleri, toprak mülklerinin büyüklüğüne göre
ölçüldü ve mülk sahibi sınıfların etkisi arttığı ölçüde, eski kandaşlık
toplulukları geri plana geçti; gentilice örgütlenme yeni bir yenilgiye
ağramıştı.
Bununla birlikte, siyasal hakların servete göre belirlenmesi, kendileri
olmadan devletin varolamayacagı kurumlardan biri değildi. Bu kurum, devletlerin
anayasal (constitutionnelle) tarihi içinde büyük bir rol oynamış olmasına
karşın, devletlerden birçoğunun, hem de en gelişmiş olanlarının, bu kuruma
gereksinme duymamış oldukları da bir gerçektir. Hatta Atina'da bile, .bu
kurum ancak geçici bir rol oynadı; Aristeides'ten başlayarak, bütün görevler
her yurttaşa açık hale geldi.
Bundan sonraki seksen yıl boyunca, Atina toplumu, yavaş yavaş sonraki
yüzyıllar süresince gelişmekte devam ettiği yönü aldı. Toprak mülkiyetinin
aşırı yoğunlaşmasına olduğu gibi, Solon'dan önceki toprak tefeciliğinin
azgınlığına da bir son verildi: Kölelerin çalışması sayesinde gitgide daha
geniş bir ölçüde uygulanan ticaret, esnaflık ve küçük zanaatlar, egemen
çalışım kolları durumuna geldiler. Uygarlık ilerliyordu. Başlardaki, kendi
hemşerilerinin hoyratça sömürülmesi yerine, özellikle köleler ve Atinalı
olmayan müşteriler sömürüldü. Taşınır servet, parasal zenginlik, köle ve
gemi sahipliği biçimindeki zenginlik durmadan artıyordu; ama bunlar, artık
ilkel ve gelişmemiş zamanlardaki gibi, mülk (biensfonds) elde etmenin basit
bir aracı olmaktan çıkmışlar, kendi başlarına bir erek durumuna gelmişlerdi.
Böylece, zengin sanayici ve tüccarların yeni sınıfı içinde, eski aristokratik
gücün görkemli bir rakibi büyümüştü; ama, öbür yandan, eski centilice örgütlenmeden
arta kalanlar da son dayanaklarını yitirmişlerdi. [Üyeleri şimdi bütün
Attika içinde dağılmış ve tamamen birbirine karışmış bulunan gensler, kabileler
ve aşiretler, bundan ötürü, siyasal topluluklar (corps politiques) meydana
getirmek için tamamen elverişsiz bir duruma gelmişlerdi];[Birinci
baskıda bu tümce şöyle yazılmıştı: Genslerin, kabilelerin ve aşiretlerin
üyeleri bütün Attika içinde dagılmış ve birbirleriyle öylesine karışmıSlardı
ki, siyasal topluluklar meydana getirmek için tamamen elverişsiz bir duruma
gelmişlerdi. -Ed.] bir dolu Atinalı yurttaş hiçbir gense ait değildi,
bunlar, kentte yaşama hakları kabul edilmiş, ama eski kandaş topluluklardan
birine kabul edilmemiş bulunan göçmenlerdi; bunların yanısıra sayıları
durmadan artan yabancı göçmenler de vardı, yabancı göçmenler (metoikos'lar),
yalnızca oturma (ikamet) hakkından yararlanıyorlardı.
Bu sırada, parti kavgaları devam ediyordu; soylular, eski ayrıcalıklarını
yeniden elde etmeye çabalıyorlardı ve bir süre için üstünlüğü yeniden ele
geçirdiler: Bu durum, Kteisthenes Devrimi (MÖ 509) onları kesin olarak
devirene kadar sürdü, ama onlarla birlikte, gentilice örgütlenmenin son
kalıntısı da devrildi.
Kleisthenes, yeni anayasasında, gensler ve kabileler üzerine kurulu
eski dört aşireti dikkate almadı. Bu örğütlenme yerine, yalnızca yurttaşların,
daha önce naukraria'larda denenmiş, oturdukları yere göre bölünmesi üzerine
kurulu yepyeni bir örgütlenme geçti. Artık önemli olan kandaş gruplara
ilişkinlik değil, yalnızca oturulan yerdi; halk değil, toprak bölündü;
siyasal bakımdan toprak üzerinde oturanlar, toprağın basit tamamlayıcıları
durumuna geldiler.
Bütün Attika, herbiri kendi kendini yöneten yüz demos, ya da komün
(bucak) bölgesi halinde bölündü. Her demos'ta oturan yurttaşlar (demothai'ler),
küçük anlaşmazlıklar üzerinde yargılama yetkisine sahip otuz yargıçla birlikte,
şefleri (demarkhos) ve hazinecilerini seçiyorlardı. Bunun yamsıra, kendi
öı topraklarıyla koruyucu tanrılan ya da kahramanlari vardı ve bunun rahiplerini
de kendileri seçiyorlardı. Demos içinde, gücü demothai'ler meclisi elde
tutuyordu. Morgan'ın çok doğru olarak düşündüğti gibi, bu, Amerika'daki
kendi kendini yöneten kentsel komünün ilkörneğidir. Modeın devletin en
yilksek gelişme derecesinde ulaşmış bulunduğu birlik, Atina'da doğan devletin
hareket noktası oldu.
Bu birimlerden ya da demos'lardan on tanesi, bir aşiret oluşturuyordu;
ama, eski soydaş aşiretten farklı olarak, buna yerel aşiret denildi. Yerel
aşiret, yalnızca kendi kendini yöneten siyasal bir topluluk değildi; aym
ıamanda bir askeri topluluktu da; süvariye komut veren phylarkhos ya da
aşiret şefini, piyadeye komut veren taksiorkhos'u ve aşiret toprakları
iizerinde silah altına alınan herkesi emri altında bulunduran strategos'u,
yerel aşiret seçiyordu. Bundan başka, yerel aşiret, tayfaları ve komutanlarıyla
birlikte beş savaş gemisi verir ve adım taşıdığı bir Attika kahramanını
kutsal koruyucu olarak kabul ederdi. Son olarak, Atina'daki konseye elli
üye seçiyordu.
Bütün bunlann sonucu, on aşiretten seçilmiş beşyüz üyeden kurulu konsey
ve, en sonunda, her Atinalı yurttaşın girme ve oy verme hakkma sahip bulunduğu
halk meclisi tarafından yönetilen Atina devletiydi; arkhön'larla öbür görevliler
de, kendi köşelerinde, yönetim ve yargılama alanının çeşitli işlerini yürütüyorlardı.
Atina'da, yürütme gücünün baş görevlisi (fonctiormane supreme) [olarak
çalışan biri -ç.] yoktu.
Bu yeni anayasayla, ve ister göçmen, ister azatlı köle olsun, oturma
hakkına sahip çok sayıda yabancımn kabulüyle, kan bagları üzerine kurulu
örgütlenmenin organları, kamu işlerinden uzaklaştırılmışlar, özel dernekler
ve dinsel tarikatlar durumuna düşmüşlerdi. Ama eski gentilice çağların
tinsel etkisi, geleneksel görüş ve düşünüş biçimleri daha uzun süre sürüp
gitti ve ancak yavaş yavaş yokoldu. Başka bir devlet kurumu aracıyla, bunun
böyle olduğu görüldü:
Devletin önemli bir özelliğinin, halktan ayrı bir kamu gücü olmasına
dayandığmı gördük. Bu anlatılan zamanda, Atina henüz bir halk ordusu ve
doğrudan doğruya halk tarafından sağlanan bir donanmadan başka bir şeye
sahip değildi; bunlar onu dışarıya karşı koruyor ve bu çağdan itibaren
nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan köleleri boyunduruk altında tutuyorlardı.
Yurttaşlar karşısında, kamu gücü kendini önce polis biçimi altında göstermişti;
polis, devlet kadar eskidir, ve bu yüzden 18. yüzyılın saf Fransızları,
uygar halklardan değil, nations policees'den sözediyorlardı. Demek ki,
Atinalılar, devletleriyle aynı zamanda piyade ve atlı okçulardan kurulu
gerçek bir jandarmadan, Güney Almanya ve İsviçre'de denildiği gibi, Landjager'den
başka bir şey olmayan bir polis kurdular. Ama, bu jandarmayı meydana getirenler...
kölelerdi. Bu aynasızlık mesleği, özgür Atinalıya öylesine alçaltıcı görünüyordu
ki, kendisini böyle bir alçaklığa vermektense silahlı bir köle tarafından
tutuklanıp götürülmeyi yeğ tutuyordu. İşte bu, hala gensin eski zihniyetiydi.
Devlet, polis olmadan varlığını sürdüremezdi, ama henüz gençti ve gensin
eski üyelerine utanılacak bir şey gibi görünen bir mesleği saygıdeğer kilmak
için yeterli manevi otoriteye sahip değildi.
Servetin, ticaret ve sanayiin hızlı gelişmesi, bundan böyle ana çizgileriyle
tamamlanmış bulunan devletin, Atinalılann yeni toplumsal durumuna ne kadar
uygun düştüğünü gösterir. Toplumsal ve siyasal kurumların temelinde yatan
sınıf karşıtlığı, artık soylularla halktan insanlar arasındaki karşıtlık
değil, kölelerle özgür insanlar, metoikos'larla yurttaşlar arasındaki karşıtlıktı.
En parlak çağında, Atina'da, kadınlarla çocuklar dahil, toplam olarak 90.000
dolaylarında özgür yurttaş, her iki cinsten 365.000'den çok köle ve 45.000
metoikos -yabancı ya da azatlı- vardı. Demek ki, her yetişkin erkek yurttaş
başına, en az 18 köle ve ikiden çok metoikos düşüyordu. Kölelerin çok sayıda
oluşu, aralarında çoğunun, gözeticilerin denetimi altında, yapımevlerinde,
büyük atelyelerde birlikte çalışmaları sonücuydu. Ama, ticaret ve sanayiin
gelişmesiyle birlikte, servetler az sayıda elde birikip yoğunlaştı, çok
sayıda özgür yurttaş yoksullaştı; onlar için, ya kendi bedensel çalışmalanyla
kölelerin çalışmasına rekabet etmek -ki bu, onur kırıcı, aşagılık bir şey
olarak düşünülüyor ve pek de başarı vaadetmiyordu, ya da kopuk takımı (verlumpt)
arasına düşmekten birini seçmek kalıyordu. Veri olan koşullar içinde, zorunlu
olarak bu ikinci çözüm biçimini seçtiler, ve büyük yığını bunlar oluşturduğundan,
böylece Atina devletinin tamamen yıkılmasına yol açtılar. Prenslerin dalkavuğu
ukala Avrupalıların iddia ettikleri gibi, Atina'yı yıkan demokrasi değil,
özgür yurttaşın çalışmasını yadsıyan kölelik düzenidir.
Atinalılarda devletin oluşumu, genel olarak devletin kuruluşu bakımından,
bir yandan, bütün saflığıyla, iç ya da dış saldırı desteği olmaksızın gerçekleştirildiği
-Peisistratos'un zorbalıkla başa geçtiği kısa süreden hiçbir iz kalmadı-,
öbür yandan, genlilice toplumdan, doğrudan doğruya çok gelişmiş biçimde
bir devlet: bir demokratik cumhuriyet çıkarttığı, ve son olarak, bu devletin
bellibaşlı bütün özelliklerini yeteri kadar bildiğimiz için, özellikle
belirleyici bir örnektir.