ROMA'nın kuruluşu ilzerindeki efsaneden, ilk yerleşmenin bir aşiret
biçiminde toplanmış belirli bir sayıda (efsaneye göre yüz) Latin gensin
eseri olduğu çıkıyor; söylentiye göre bunlara, çok geçmeden, gene yüz gensten
meydana gelmiş sabelik [eski İtalyan halkından -ç.] bir aşiret, ve son
olarak, çeşitli öğelerden bileşik ve bu da yüz gensi kapsayan bir üçüncü
aşiret katılmıştır. Bütün bu öykü, gens dışında, burada aşağı yukarı ilkel
hiçbir şey bulunmadığinı gösteriyor; ve gensin kendi de, çoğu durumda,
asıl eski ülkesinde varlığını sürdürmekte devam eden bir ana-gensin uzantısından
başka bir şey değildi. Bu aşiretler, alınlarında, yapay bileşimlerinin
damgasını taşıyorlar; ama çoğu zaman, akraba öğelerden ve eski, yapay olmayan,
organik aşiret örneğine göre yapılmışlardır; bununla birlikte, üç aşiretten
herbirinin çekirdeğinde, eski bir gerçek aşiretin bulunmuş olması da olasılık
dışı değildir. Aracı halka, kabile, on gensten meydana geliyor ve küri
(curia) adını taşıyordu; öyleyse bunların sayısı otuzdu.
Roma gensinin,Yunan gensiyle aynı kurum olduğu bilinir; Yunan gensi,
Amerikan kızılderililerinin bize ilkel biçimini sundukları bu toplumsal
birimin daha gelişmiş bir biçimiydi; bu Roma gensi için de söylenebilir.
Öyleyse, burayı daha kısa anlatabiliriz.
Roma gensi, hiç olmazsa kentin ilk zamanlarında, şu kuruluşa sahipti:
| 1 | Gens üyeleri için, birbirine mirasçı olma hakkı; servet, gens içinde kalıyordu. Yunan gensinde olduğu kadar, Roma gensinde de daha başlangıçta, babalık hukuku egemen olduğundan, kadın soyundan gelenler mirastan yoksun bırakılırdı. Bildiğimiz en eski yazılı Roma yasası olan Oniki Levha Yasasına göre, miras; önce, doğal mirasçı olarak çocuklara kalırdı; çocuklar yoksa, agnatus'lar (erkek tarafından akrabalar) ve, onlar da yoksa gens üyeleri mirasçı olurlardı. Bütün durumlarda servet gens içinde kalıyordu. Burada, gentilice törenin, servet artışı ve tek-eşliliği haklı gösteren yeni yasal önlemler tarafından, yavaş yavaş sarsıldığını görüyoruz; başlangıçta, bütün gens üyeleri için eşit olan miras hakkı, pratikte önce agnatus'lar ve son olarak da çocuklar ve çocuklardan gelen erkek soyuyla sınırlandırılmıştır (ve yukarda belirtmiş olduğumuz gibi, erkenden); bu durum, Oniki Levhada, kendini, elbette, ters olarak gösteriyordu. |
| 2 | Ortak bir mezarlığa sahip olma, Regillum'dan Roma'ya göçtüğü zaman, soylu Claudius gensi, kent içinde kendisine ayrılmış bulunan toprak payını ve ortak mezarlığı almıştı. Augustus zamanında bile, Tötoburg Ormanında öldürülmüş olan Varus'un Roma'ya getirilen başı, gentilitius tumulus'de[Birinci baskıda: Kinktilia gensinin mezarında (gentilitius tumulus). -Ed.] gömülmüştü. [Demek ki, (Quintilius) gensinin hala kendi özel mezarlığı vardı.] |
| 3 | Ortak dinsel törenler. Şenlikler, sacra'lar, gentilitia'lar herkesçe bilinir. |
| 4 | Gens içinde evlenmeme yükümü. Öyle görünür ki, Roma'da bu yüküm asla yazılı yasa durumuna gelmemiştir; ama töre varlığını sürdürdü. Adları bize kadar ulaşmış çok sayıda Romalı çift arasında, erkekle kadının aynı gentilice ada sahip bulundukları bir tek çift yoktur. Miras hukuku da bu kuralın bir kanıtıdır. Kadın, evlenmekle yasal akrabalık (agnatio) haklarını yitirir, gensinden çıkar; kendisi de, çocukları da babasının ya da babasının erkek kardeşlerinin mirasçısı olamazlar, yoksa, baba tarafından gensin miras payı yitirilmiş olurdu. Bu durum; ancak kadın, kendi gensinin hiçbir üyesiyle evlenemediği zaman bir anlam taşır. |
| 5 | Ortak bir toprak mülkiyeti. Bu mülkiyet, ilkel zamanlarda, aşiret topraklarının paylaşılmasına başlanmasından itibaren, hep vardı. Latin aşiretlerinde, toprağın kısmen aşiret mülkiyetinde kısmen gens mülkiyetinde, kısmen de, o sıralarda karı-koca ailesi kurmaları mümkün bulunmayan evlekler (Haushaltungen) mülkiyetinde olduğunu görüyoruz. Bireyler arasında, kişi başına bir hektar (iki jugera) dolaylarında olmak üzere, ilk toprak bölünmesini Romülüs'ün yaptığı söylenir. Bununla birlikte, çok daha sonraları, devlet toprakları bir yana, bütün cumhuriyet tarihinin yöresinde döndüğü genslerin elinde toprak bulunduğunu da görüyoruz. |
| 6 | Gens üyeleri için karşılıklı yardım ve koruma görevi. Yazılı tarih, bize kırıntılardan başka bir şey göstermiyor; Roma devleti, daha başından itibaren öylesine bir üstünlükle ortaya çıktı ki, haksızlıklara karşı koruma hakkı, hemen devletin haksızlıklarına karşı koruma hakkı biçimine girdi. Appius Claudius tutuklandığı zaman, bütün gensi, hatta kişisel düşmanı olan gens üyeleri bile, onun yasını tuttu. Roma ile Kartaca arasındaki ikinci savaş sırasında, gensler; tutsak edilen üyelerini parayla kurtarmak için, aralarında birleştiler; Senato bunu yapmalarını yasakladı. |
| 7 | Gentilice adı taşıma hakkı. Bu hak, imparatorlar çağına kadar varlığını sürdürdü; azatlıların, gentilice haklara sahip olmaksızın, eski efendilerinin gentilice adını almalarına izin verildi. |
| 8 | Yabancıları gens üyeliğine kabul etme hakkı. Bu iş, bir aileye kabul biçiminde yapılıyordu (Amerika yerlilerinde olduğu gibi), bu da, yabancının gens üyeliğine kabulü sonucunu veriyordu. |
| 9 | Şefi seçme ve görevden alma hakkında hiçbir yerde sözedilmemiştir. Ama, Roma'nın ilk zamanlarında, kralınkinden başlamak üzere bütün resmi görevler seçim ya da onaylamayla verildiği, ve kürilerin [kabilelerin -ç.] rahipleri bile, aynı biçimde, bunlar tarafından seçildiği için, gens şefleri (princeps) için de, hatta bunların bir tek ve aynı aileden seçilmeleri geniş ölçüde kural haline gelmiş de bulunsa, işin başka türlü olmadığını varsayabiliriz. |
Bir Roma gensinin ayırıcı nitelikleri bunlardı. Daha önce tamamlanmış babalık
hukukuna-geçiş bir yana, bu nitelikler, bir İrokua gensindeki hak ve görevlerin
sadık bir imgesidir; burada da, "İrokualı açıkça kendini gösterir."
[Günümüzde, hala, hatta en ünlü tarihçilerimizde bile Roma gens rejimi
üzerinde hüküm süren karışıklık, hakkında yalnızca bir örnek vereceğiz.
Mommsen'in, Cumhuriyet ve Augustus çağlarında Romalıların özel adları üzerindeki
incelemesinde (Römisctıe F'orchungen, Berlin, 1864, c. I] şunlar okunur:
"Ailenin bütün erkek üyelerinden başka, elbette köleler dışta kalmak
üzere, ama yanaşıklar (familiers) ve korunuklar (clients) dahil, kadınlar
da soyun adını (nom patronymique) taşırlardı. ...Aşiret [Mommsen burada
gensi böyle deyimliyor] ... - gerçek, olası, hatta saymaca- ortak bir soy-zincirinden
gelen, şenlikler, mezarlar ve ortak miraslarla birleşmiş bir topluluktur
ve kişisel bakımdan özgür olan herkes, yani kadınlar da, ona üye olmak
hak ve görevine sahiptir. Ama ortaya bir güçlük çıkaran şey, evli kadınların
taşıyacağı soyun adını belirlemektedir. Kadının, yalnızca kendi soyundan
biriyle evlenme hakkına sahip olduğu sürece, bu güçlüğün ortaya çıkmadığı
doğrudur; ve kadınların, uzun bir süre boyunca, kendi soylarının dışında
evlenmekte büyük güçlüklerle karşılaştıkları tanıtlanmış bulunuyor; aynı
biçimde, bu hakkın, gentis enuptio'nun [kendi soyu dışında evlenebilme
hakkının -ç.] daha 6.yüzyılda ödün niteliğiyle kişisel bir ayrıcalık olarak
verilmekte olduğu da tanıtlanmıştır. . . Ama bu "dışardan" evlenmeler ortaya
çıkınca, ilk zamanlarda, kadın, evlenmekle, kocasının aşiretine göçmek
zorunda kaldı. Şurası çok kesindir: eski dinsel evlilikte, kadın, kendi
topluluğunu bırakarak, tamamen kocasının ait olduğu yasal ve dinsel topluluğa
geçer. Evli kadının, kendi gens üyeleri karşısında, aktif ve pasif miras
hakkıni yitirdiği ve buna karşılık, kocası, çocukları ve onların gens üyeleriyle
miras ortaklığı durumuna girdiği, kimsenin bilgisi dışında değildir. Kadın,
kocası tarafından böylece kabul edildiği ve ailesi içine girdiğine göre;
onıin soyuna nasıl yabancı kalabilir?" (s. 9-ll).
Demek ki, Mommsen, bir gense ait bulunan kadınların, başlangıçta, yalnızca
kendi gensleri içinde evlenebildiklerini ileri sürüyor; öyleyse, Roma gensi
dış-evlenen değil, iç-evlenendir. Öbür halklar üzerine bütün bildiklerimizle
çelişki durumunda bulunan bu kanı, eğer tamamen değilse, her şeyden çok,
Titus Livius'ın çok tartışmalı bir tek parçasına dayanır (Kitap XXXIX,
bölüm XIX); bu parçaya göre, Senato, Romanın kuruluşundan sonra 568 yılında,
yani MÖ 186'da, şöyle bir karar vermişti: "...uti Fecenia Hispallae datio,
deminutio, gentis enuptio, tutoris optio item esset quasi ei vir testamento
dedisset; utique ei ingenuo nubere liceret, neu quid ei qui eam duxisset,
ob id fraudi ignominiaeve esset ", yani Fecenia Hispalla, sanki [ölen]
kocası kendisine vasiyetle bu hakkı vermiş gibi, kendi servetinden yararlanmak,
onu kullanmak, gens dışından evlenmek ve kendine bir vasi seçmek hakkına
sahip olabilirdi; evleneceği kişiye kötülük ve utanç yüklemeksizin, özgür
durumda bulunan bir erkekle evlenebilirdi.
Hiç kuşku yok ki, burada bir azatlı [cariye -ç.] olan Fecenia'ya gens
dışında evlenme hakkı veriliyor. Ve gene kuşku yok ki, koca, vasiyetnameyle,
karısına, dul kaldıktan sonra, gens dışında evlenme hakkını verebilirdi.
Ama hangi gens dışında?
Eğer kadın, Mommsen'in varsaydığı gibi, kendi gensinin içinde evlenme
zorunda olsaydı, evlendikten sonra da bu gens içinde kalırdı. Ama, önce
tanıtlanması gereken şey, gensteki bu iç-evlenme savıdır. İkinci olarak,
eğer kadın gens içinde evlenme zorunda idiyse, elbette, erkek de aynı şeyi
yapma zorundaydı; yoksa, kadın bulamazdı. Bunu söylemek, erkeğin kendi
hesabına sahip olmadığı bir hakkı, vasiyetnameyle karısına verebildiğini
söylemektir; [böylece -ç:] hukuksal bir anlamsızlığa varırız. Mommsen de
bunu anlar, ve bu yüzden şu varsayımı öne sürer:
"Soy dışından evlenmek için, hukuksal bakımdan yalnızca kadını otoritesi
altında bulunduran kocanın onaması değil, bütün gens üyelerinin de onaması
gerekliydi." (s. 10, not.)
İlk olarak, bu, çok gözüpek bir varsayımdır, ve ikinci olarak, sözü
geçen parçanın apaçık metniyle çelişme durumundadır; Senato, kocanın yerine,
bu hakkı Fecenia'ya veriyor; bizzat kocasının verebileceğinden ne az, ne
de çok olarak; ama ona verdiği şey, başka hiçbir sınırlamaya bağlı bulunmayan
mutlak bir haktır. Öyle ki, kadın bu hakkı kullanırsa, yeni kocası da bundan
kötülük görmeyecektir; hatta Senato, mevcut ve gelecekteki konsül ve yargıçlara,
bundan Fecenia için hiçbir haksızlık çıkmamasına gözkulak olmalarını buyurur.
Öyleyse, Mommsen'in varsayımı, hiç de kabul edilebilir gibi görünmüyor.
Öbür varsayım: kadın bir başka gensten bir erkekle evleniyor, ama kendi
gensinin içinde kalıyordu. Öyleyse; sözü geçen parçaya göre, kocası, kadının
kendi öz gensi dışından evlenmesine izin verme hakkına sahip bulunuyordu.
Başka bir deyişle, erkek, yabancısı bulunduğu bir gensin işlerini düzenlemekle
ilgili önlemler alma hakkına sahip oluyordu. Bu öylesine saçma bir şeydir
ki, üzerinde bir söz bile söylemeye değmez.
Öyleyse bir tek varsayım kalıyor: kadın ilk olarak bir başka gensten
biriyle evleniyordu, ve bunun sonucu, Mommsen'in de aslında bu türlü durumlar
için kabul ettiği gibi, kocanın gensine geçiyordu. O zaman, bütün olaylar
zinciri hemen açıklanır: Evlenmekle eski gensinden kopmuş ve kocasının
gentilice grubu içine kabul edilmiş bulunan kadın, yeni gensi içinde bambaşka
bir duruma sahiptir. Gensin üyesi olmuştur, ama, hiçbir kan ilişkisi olmaksızın,
kabul edilişinin rüteliği, onu her şeyden önce, evlenmekle içine girmiş
bulunduğu genste içerden evlenme yasağından kurtarır; bundan başka, kadın,
gensin evlenme birliğine kabul edilmiştir; kocasının ölümü üzerine, onun,
yani bir gens üyesinin serveti kadına kalır. Öyleyse, bu servetin gens
içinde kalmasını istemek, ve kanı, başka kimseyle değil, ilk kocasının
bir gentilice akrabasıyla evlenmeye zorlamak çok doğaldır. Eğer bir ayrıklama
yapmak gerekirse, kadını bununla yetkili kılmak için, ona bu serveti bırakmış
olan kişiden, yani ilk kocasından daha yetenekli kim olabilir? İlk kocası,
kadına mallarının bir bölümünü vasiyetle bıraktığı ve aynı zamanda evlenmekle
ya da evlenme sonucu, servetin bu bölümünü yabancı bir gense geçirmesine
yetki verdiği anda, bu servet henüz kendisine aittir, demek ki, adam, mallarına
tam anlamıyla sahiptir. Kadının kendisine, ve kocasının gensiyle olan ilişkilerine
gelince, onu, özgür bir istenç eylemiyle -evlenmekle- bu gens içine sokan,
kocadır. Öyleyse, kadının ikinci bir evlenmeyle bu gensi bırakmasına izin
vermek için yetkili kişinin de o olması, doğal görünür. Kısacası, Roma
gensinin iç-evlenme üzerindeki eşsiz düşünü bıraktığımız ve onu, Morgan'la
birlikte, oldum olası dış-evlenme olarak kabul ettiğimiz andan itibaren,
olup bitenler iyice görülebilir ve her şey kendiliğinden anlaşılır.
Son bir varsayım daha kalıyor ki, bu da, kuşkusuz çok sayıda savunucu
bulmuştur: [buna göre -ç.] Titus Livius'un parçası, yalnızca şu anlama
geliyordu:
"Azatlı (libertae) kızlar, özel izin olmaksızın, gens dışından (egente
enubere) evlenemezler, ya da capitis deminutio minima[Aile
haklarının yitirilmesi. -ç. ] gereğince, aynı zamanda gentilice
topluluğun liberta'sından çıkma sonucunu verebilecek eylemlerden herhangi
birine girişemezlerdi." (Lange, Römische Altertümer, Berlin 1856, c. I,
s. 195, bizim Titus Livins'tan aldığımız parçayla ilgili olarak, burada
Huschke'ye başvuruluyor.)
Eğer bu varsayım doğruysa, sözü geçen parça, özgür Romalı kadınların
durumu üzerine hiçbir şey kanıtlamıyor demektir, ve onlar için bir gens
içinden evlenme yükümlülüğü artık sözkonusu edilemez.
Enuptiogentis deyimi yalnızca bu parçada ortaya çıkar ve bütün Roma
yazınında bir daha görünmez; enubere (dışardan evlenmek) sözcüğüne, gene
Titus Livius'ta, yalnızca üç kez raslanır, ve o zaman, [bu sözcük, kullanıldığı
yerlerde -ç:], gense uygulanmaz. Romalı kadınların yalnızca gens içinden
evlenebilecekleri fantezist fikri, varlığını yalnızca bu parçaya borçludur.
Ama bu fikir ayakta duramaz. Çünkü iki şeyden biri: bu parça, ya azatlı
kadınlar için geçerli bazı kısıntılarla ilgilidir, ve o zaman özgür durumda
bulunan kadınlar (ingenuae) için hiçbir şey göstermez; ya da aynı biçimde
özgür kadınlarla da ilgilidir, ve o zaman, tam tersine, genel kural olarak
kadının, kendi gensinin dışından evlendiğini, ama evlenmekle, kocasının
gensine geçtiğini gösterir; öyleyse bu parça, Mommsen'e karşı ve Morgan'dan
yana tanıklık eder.].
Roma'nın kuruluşundan üçyüz yıl kadar sonra bile, gentilice bağlar
öylesine güçlüydü ki, soylu (patricienne) bir gens, Fabienler gensi, Senatonun
onayıyla, komşu Veies kentine karşı bir sefere girişebildi. Söylentiye
göre, üçyüzaltı Fabien savaşa gitmiş ve hepsi de bir pusuda öldürülmüş;
ölmeyen bir tek kişi, bir erkek çocuğu, gensin varlığını sürdürmüştür.
Söylemiş olduğumuz gibi, on gens, burada küri (curia) diye adlandırılan
ve Yunan kabilesinden (fratrisinden) daha önemli kamusal görevlere sahip
bulunan bir kabile oluşturuyordu. Her kürinin kendi dinsel pratikleri,
tapınakları ve rahipleri vardı; bu rahipler, toplu durumda, Romalı rahipler
topluluklarından birini oluşturuyorlardı. On küri, bir aşiret meydana getiriyordu,
ki başlangıçta; bu aşiret, kuşkusuz öbür Latin aşiretleri gibi, seçilmiş
bir şefe -ordu komutanı ve büyük rahip- sahipti. Üç aşiretin tümü, Roma
halkını, populus romanus'u oluşturuyordu.
Demek ki, hiç kimse, eğer bir gensin, dolayısıyla, bir küri ve bir
aşiretin üyesi değilse, Roma halkından olamazdı. Bu halkın ilk kuruluşu
şöyle oldu: Kamu işleri; önce Senato tarafından yönetildi -Niebuhr bunu
ilk olarak çok iyi gördü- bu Senato, üçyüz gens şefinden meydana geliyordu;
bu şefler, gensin en eskisi olduklarından, baba, patre diye adlandırılıyorlardı
ve işte bunun içindir ki, bunların topluluğuna Senato (Eskiler, senex,
Yaşlılar Konseyi) adı verildi. Her aşiret için hep aynı aileden bir üyenin
[şef -ç.] seçilmesi töresi, burada da, aşiretin ilk soylularını doğurdu;
bu ailelere patrisyenler deniliyordu ve bunlar, Senatoya girme ve bütün
öbür resmi görevleri elde tutma hakkının yalnızca kendilerine ait olduğunu
ileri sürüyorlardı. Halkın, zamanla gerçek bir hak haline dönüşen bu sava
boyun eğmesi olgusu, sözde Romülüs'ün; ilk senatörlerle onlardan gelen
kuşaklara soyluluk (patriciat) ve onun ayrıcalıklarını verdiği efsanesiyle
dile getirilmiştir. Senato, Atina bule'si gibi, birçok işte karar verme,
ve en önemli işlerde, özellikle yeni yasalar için, ilk inceleme ve tartışmaları
yapma hakkına sahipti. Yeni yasalar, küriler meclisi denilen halk meclisi
tarafından oylanırdı. Halk, küriler, ve herhalde her küri içinde gensler
bakımından kümelenmiş olarak toplanıyordu; kesin karar sırasında, otuz
küriden herbiri bir oya sahipti. Küriler meclisi, bütün yasaları kabul
ya da reddediyor, rex (sözde-kral) dahil, bütün yüksek görevlileri seçiyor,
savaş açıyor (ama barışı Senato yapıyordu), ve bir Roma yurttaşına karşı
ölüm cezası verilmesinin sözkonusu olduğu bütün durumlarda, ilgililerin
başvurması üzerine, yüksek mahkeme olarak karar veriyordu. - Son olarak,
Senato ve halk meclisinin yanısıra, tamamen Yunan bazileus'una .karşılık
düşen ve asla Mommsen'in betimlemesi gibi hemen hemen mutlak bir kral olmayan
rex vardı[ Latince rex sözcügü, Kelt-İrlanda dilindeki righ
(aşiret şefi) ve gotik reiks'tir; bu sözcükler, tıpkı başlangıctaki Almanca
Fürst sözcügü (bu, İngilizce first, Danimarka dilinde ftirste'nin tıpkısı
olarak, "birinci" demektir), gens ya da aşiret şefi anlamına geliyordu;
bunun böyle olduğu 4. yüzyıldan itibaren, Gotlar'ın bütün halkın askeri
şefi ve daha sonra kral olarak adlandırılacak kimse için, özel bir sözcüğe:
ihiudans sözcüğüne sahip bulunmaları olgusuyla tanıtlanmıştır. Artakserkses
ve Herodes, İncil'in Ulhla tarafından yapılan çevirisinde, hiçbir zaman
reiks olarak değil, hep ihiudans olarak adlandırılmışlardır ve Tiberius
İmparatorluğu'na da reiki değil, ihiudinassus denir. [Engels'in notu.]].
O da, askeri şef, büyük rahip ve bazı mahkemelerin başkanıydı. Ordu başkanlığının
düzence gücünden, ya da yargılama yapan bir mahkeme başkanlığı gücünden
herhangi bir yetki ya da güç almadıkça, rex, yurttaşların yaşamı, özgürlüğü
ve mülkiyeti üzerinde hiçbir sivil yetki ve güce sahip değildi. Rex'in
görevi soydan geçme değildi; tersine, büyük bir olasılıkla kendinden önceki
rex'in önerisi üzerine, önce küriler meclisi tarafından seçiliyor, sonra
da, ikinci bir meclis içinde, törenle makamına oturtuluyordu. Kibirli Tarquinius'un
(Tarquinius Superbus) başına gelenlerin gösterdiği gibi, rex'in görevden
alınması da mümkündü.
Kahramanlar çağındaki Yunanlılar gibi, sözde "kral"lar çağında yaşayan
Romalılar da, gensler, kabileler ve aşiretlerden çıkmış ve onlar üzerine
dayanan bir askeri demokrasi biçiminde yaşıyorlardı. Küri ve aşiretlerin
kısmen yapay kuruluşlar olması boşunaydı; onlar, içinden çıkmış oldukları
ve kendilerini hala her yandan kuşatmakta bulunan toplumun, gerçek ve kendiliğinden
ilk örnekleri üzerine kurulmuşlardı. Hatta, kendiliğinden ortaya çıkan
patrisyen soyluluk daha şimdiden ilerlemiş de olsa, reges'ler, yetkilerini
yavaş yavaş genişletmeye girişmiş de bulunsalar, bu durum, kuruluşun kökensel
temel niteliğini değiştirmez, ve önemli olan da, yalnızca bu niteliktir.
Bu arada, Roma kentinin ve fetihle büyütülmüş Roma topraklarının nüfusu,
kısmen iç göçlerle, kısmen çoğunluğu Latin olmak üzere, boyun eğmiş bölgeler
halklarıyla, durmadan çoğatıyordu. Devletin bütün bu yeni uyrukları (korunuklar
sorununu bir yana bırakacağız), eski gens üyeleri, küri ve aşiretlerin
dışındaydılar, öylese populus romanus'tan, yani asıl Roma halkından değildiler.
Bunlar kişisel bakımdan özgürdüler, toprak sahibi olabilirlerdi, vergilerini
ödemek ve askeri görevlerini yerine getirmek zorudaydılar. Ama hiçbir resmi
görevde bulunamazlardı; ne küriler meclisine katılabilirlerdi, ne de devlet
tarafından alınmış toprakların dağıtımına. Bütün kamu haklarından yoksun
plebi, bunlar oluştururlardı. Durmadan. artan sayıları, askeri formasyon
ve donatımlarıyla, plebler, bundan böyle dıştaki bütün gelişmeye sıkı sıkıya
kapalı eski populus karşısında, korkutucu bir güç durumuna geldiler. Henüz
pek o kadar gelişmemiş bulunan ticari ve sınai zenginlik, özellikle pleblerin
elinde toplanırken, toprak mülkiyetinin populus'la pleb arasında oldukça
eşit bir biçimde üleştirilmiş görünmesi olgusu da buna ekleniyordu.
Roma'nın tamamen efsanemsi, ilkel tarihi saran büyük karanlık içinde
(sonraları köken sorunlarıyla uğraşmış ve anlayış biçimleri hukuksal olan
tarihçilerin, pragmatico-rationaliste yorum ve anlatı denemeleriyle iyiden
iyiye artmış bulunan karanlık), eski gentilice örgütlenmeye son veren devrimin
tarihi, oluşumu ve koşulları üzerine kesin hiçbir şey söylemek olanaklı
değildir. Yalnızca, pleb ile populus arasındaki çatışmaların buna yolaçtığı,
kesinlikle ileri sürülebilir.
Rex Servius Tullius'a maledilen yeni kuruluş (anayasa), Yunan örneklerinden,
özellikle Solon'dan esinlenerek, populus ve plebi, ayrım gözetmeksizin,
askeri görevlerini yapıp yapmadıklarına göre içine alan ya da almayan yeni
bir halk meclisi yarattı. Silah taşımak zorundaki bütün erkekler, servetlerine
göre, altı sınıfa bölündü. Beş sınıftan herbirinin içindeki en az mülkiyet:
birinci için, 100.000 as; ikinci için, 75.000; üçüncü için, 50.000; dördüncü
için, 25.000; beşinci için,11.000 as'tı; Dureau de la Malle'a göre, bu
[sırasıyla-ç.] aşağı yukarı 14.000, 10.500[Birinci baskıda:
10.000. -Ed.], 7000, 3.600[Birinci baskıda: 5.000.
-Ed.] ve 1.570[Birinci baskıda: 1.600. -Ed.]
mark'a karşılık düşüyordu. Altıncı sınıf, proleterler sınıfı, askeri görevler
ve vergiden bağışık, en az serveti olan kimselerden oluşuyordu. Yüz kişilik
birlikler (centuries) meclisi (comitia centuriata) [biçimindeki -ç.] yeni
halk meclisinde, herbirinde yüzkişi bulunan birlikler içinde, yurttaşlar
askeri bir düzenle, bölük bölük sıralanıyorlardı; ve her yüz kişilik birliğin
bir oyu vardı. Böylece, birinci sınıf 80, ikinci sınıf 22 üçüncü sınıf
20, dördüncü sınıf 22, beşinci sınıf 30, altıncı sınıf da biçim bakımından,
bir birlik veriyordu. Buna, en zengin yurttaşlar tarafından oluşturulmuş
bulunan şövalyeler,18 birlikte katılıyorlardı; hepsinin toplamı,193. Oy
çoğunluğu: 97. Ama, şövalyelerle birinci sınıf, birlikte 98 oya, yani çoğunluğa
sahiptiler; eğer anlaşırlarsa, öbürlerine hiçbir şey danışılmadan, geçerli
karar alınmış olurdu.
Eski küriler meclisinin bütün siyasal hakları (adı var kendi yok birkaçı
bir yana) bu yeni birlikler meclisine geçti; bu birlikleri oluşturan küriler
ve gensler, bundan ötürü, Atina'da olduğu gibi, basit, özel ve dinsel dernekler
durumuna düştüler, ve bu biçimde, küriler meclisi kısa zamanda kesinlikle
ortadan kalkarken, onlar daha uzun süre yaşamakta devam ettiler. Aynı biçimde,
eski üç gentilice aşireti devletin dışında bırakmak için, herbiri kentin
bir mahallesinde oturan ve kendilerine birçok siyasal haklar verilen dört
yerel aşiret kuruldu.
Demek ki, Roma'da da, daha sözde "krallık" kaldırılmadan önceleri kişisel
kan bağları üzerine dayalı eski toplumsal düzen ortadan kalktı, ve onun
yerine, toprak üzerindeki dağılım ve servet ayrımları üzerine dayalı yeni
bir gerçek devlet kuruluşu geçti. Burada, askeri hizmetle yükümlü yurttaşlar,
yalnızca köleler karşısında değil, ayrıca, "proleter" denilen, askeri hizmet
dışında bırakılmış silahtan yoksun insanlar karşısında da, kamu gücünü
oluşturuyorlardı.
Son rex'in, gerçek bir krallık gücünü gaspeden Kibirli Tarquinius'un
atılması ve rex yerine aynı yetkilere sahip (İrokualarda olduğu gibi) iki
askeri şef (iki konsül) getirilmesiyle, yeni kuruluş yalnızca daha da yetkinleştirilmiş
oldu; Roma Cumhuriyetinin tüm tarihi: kamu görevlerine girmek ve devlet
topraklarından pay almak için patrisyenler ile plebler arasındaki savaşımlar,
patrisyen soyluların, büyük toprak ve para sahiplerinin, yavaş yavaş, askeri
hizmet tarafından yıkıma uğratılmış köylülerin tüm topraklarını ele geçiren,
böylece oluşturulmuş geniş yurtlukları köleler eliyle ektirip biçtiren,
İtalya'yı nüfussuzlaştıran, ve bunu yaparak, kapıları yalnızca imparatorluğa
değil, ama onun ardıllarına da, Cermen barbarlarına da açan yeni sınıfı
içindeki sanal yokoluşu, işte bu kuruluş sınırları içinde oluşacaktır.