KELTLERDE VE CERMENLERDE GENS
YER yokluğundan ötürü, günümüzde
bile, birbirinden çok farklı yabanıl ve barbar halklarda çok saf bir biçim
altında sürüp giden gentilice kurumların ayrıntısına girmekten, ya da,
Asya'daki uygarlaşmış halkların eski tarihleri içinde bu kurumların izlerini
aramaktan vazgeçeceği [Biri ya da öbürü, her yanda bulunur. Birkaç örnekle
yetiniyoruz: Gens bugünkü gibi bilinmezden önce, onu ters anlamakta herkesten
çok başarı göstermiş olan kişi, Mac Lennan, Kalmuklar, Çerkezler; Samoyedler,
ve üç Hint halkı olan Varaliler, Magarlar ve Munnipurilerde ana çizgileri
ile gensin varlığını göstermiş ve onu doğru bir biçimde betimlemiştir.
Yakın zamanlarda, M. Kovalevski, Pşavlar, Şevsürler, Svanetler ve öbür
Kafkas aşiretleri içinde gensi bulguladı ve anlattı.] Biz yalnızca, Keltler
ve Cermenlerde gens[in varlığı] üzerine bazı bilgiler vereceğiz.
Bize kadar ulaşmış en eski
Kelt yasaları, gensin hala dipdiri olduğunu gösteriyor; gens, İrlanda'da,
İngilizler tarafından zorla yıkıldıktan sonra, günümüzde, hiç değilse içgüdüsel
bir biçimde, halk bilincinde gene de yaşamaktadır; İskoçya'da, son yüzyılın
[18. yüzyıl, -ç.] ortalarına doğru henüz dipdiriydi, ve orada da, ancak
İngiliz silahları, İngiliz yasaları, İngiliz mahkemeleri önünde yenik düştü.
İngiliz fethinden birkaç
yüzyıl önce, en geç 11. yüzyılda, yazıyla saptanmış bulunan en eski Gal
yasaları da eskiden genel nitelikci bir törenin ayrıksın kalıntılarından
başka bir şey olmasa bile, köylülerin, toplu durumda, tarlalarında ortaklaşa
çalıştıklarına hala tanıklık ederler; her ailenin üzerinde kendi hesabına
çalıştığı beş akr toprağı vardı; bunun yanısıra, büyük bir toprak, ortaklaşa
ekiliyor ve bunun ürünü de paylaştırılıyordu. Hatta Gal yasaları üzerinde
yeni bir irdeleme (yararlandığım notlar 1869 tarihini taşıyor, ama yeni
bir irdeleme için zamanım yok) dolaysız bir kanıt sağlayamasa bile, İrlanda
ile İskoçya arasındaki benzerlik, bu köy topluluklarının gensleri ya da
genslerin bölümlerini temsil ettiklerinden kuşkuya yer bırakmaz. Ama Gal
belgelerini, ve onlarla birlikte İrlanda belgelerinin doğrudan doğruya
tanıtladıkları şey şudur ki,11. yüzyılda Keltlerde, tek-eşlilik asla iki
başlı evlenmenin yerini almamıştır. Galler ülkesinde, bir evlilik, ancak
yedi yıl sonunda bozulmaz, daha doğrusu feshedilmez duruma geliyordu. Yedi
yıldan yalnızca üç gece de eksik olsa, eşler ayrılabilirlerdi. O zaman,
paylaşmaya geçilirdi: kadın payları ayırır, erkek de kendi payını seçerdi.
Eşyalar, çok gülünç bazı kurallara göre paylaşılırdı. Evliliği erkek bozarsa
kadına çeyizini geri vermek, üstelik buna bir şeyler de eklemek zorundaydı;
kadın bozarsa, payı [erkekten -ç.] daha küçük olurdu. Erkek, çocukların
ikisini, kadın, birini, [erkeğin götürdüğü -ç.] iki çocuk arasında olanı
[ortancayı -ç.] alırdı. Eğer kadın, ayrıldıktan sonra bir başka kocaya
varır, ve ilk kocası onu geri almaya gelirse, yeni evlilik yatağına ayak
atmış bile olsa, eski kocasıyla gitmek zorundaydı. Ama, erkekle kadın yedi
yıl birlikte yaşamışlarsa, hatta önceden resmen evlenmemişlerse bile, karı-koca
olurlardı. Kızların evlenmeden önce iffetli yaşamaları, ne sıkı sıkıya
gözetilen, ne de şart koşulan bir şeydi; bu konuyu düzenleyen önlemler
çok hafif niteliktedir ve burjuva ahlakına hiç uymaz. Eğer kadın kocasını
aldatırsa, koca onu dövme hakkına sahipti (yalnızca dövmesine izin verilen
üç durumdan birinde; bunlar dışında karısını döverse, koca, cezaya çarptırılırdı),
ama, bundan sonra, başka hiçbir gönül onarımı (tarziye) isteyemezdi; çünkü,
"bir suç için, ya kefaret, ya da öç alma istenebilirdi, ama ikisi birden
istenemezdi". Kadın, birçok nedenlerle, ayrılma sırasında haklarından hiç
bir şey yitirmeksizin, boşanmayı isteyebilirdi: kocanın ağzının kokması
yeterdi. İlk gece hakkı (gobr merch, ortaçağsal marcheta, Fransızcadaki
marquette adı buradan gelir) için aşiret başkanı ya da krala ödenmesi gereken
fidye, yasada (code) büyük bir rol oynar. Kadınlar, halk meclisinde oy
hakkına sahiptiler. Ekleyelim ki, İrlanda'da da benzer koşulların varlığı
tanıtlanmıştır; orada da belirli süreli evlilikler olağan işlerdendi ve
ayrılma durumunda, kadına, uyulması zorunlu çıkarlar ve hatta ev hizmetleri
için bir zarar ödentisi sağlanıyordu; orada da, öbür kadınların yanısıra
bir "birinci kadın" ortaya çıkıyor ve miras paylaşımı sırasında; meşru
ve meşru-olmayan, çocuklar arasında hiçbir ayrım yapılmıyordu, - böylece,
Kuzey Amerika'daki evlenme biçiminin yanında daha sert göründüğü, ama,
Sezar çağında henüz grup halinde evlilik durumunda bulunan bir halk içinde,
11. yüzyılda hiç de şaşırtıcı olmayan bir ikibaşlı-evlilik görüntüsüne
sahip bulunuyoruz.
İrlanda gensi (spst, aşiret
clainne, klan denir), yalnızca eski hukuk kitaplarınca değil, ayrıca klan
topraklarını İngiltere kralının yurtluğu durumuna dönüştürmek için gönderilen
17. yüzyıl İngiliz hukukçuları tarafından da doğrulanmış ve betimlenmiştir.
Şefler daha önce kendi özel mülkleri yapmamış oldukları ölçüde, şu son
zamana kadar, toprak, klan ya da gensin ortak mülkiyetindeydi. Bir gens
üyesi öldüğü, yani bir ev ekonomisi ortadan kalktığı zaman, şef (İngiliz
hukukçuları buna caput cognationis diyorlardı), bütün toprakları, geri
kalan ev ekonomileri arasında yeniden paylaştırıyordu. Bu paylaşma, ana
çizgileri ile, Almanya'da geçerli olan kurallara göre yapılıyordu. Şimdi
bile, birkaç köy toprağı -kırk-elli yıl önce, bunların sayısı pek çoktu-
rundale denilen durumda bulunuyor. Köylüler -eskiden gensin ortak malı
olan ve İngiliz fatihlerince çalınan toprağın bireysel kiracıları-, herbiri
ayrı ayrı kendi paylarının kirasını öderler, ama bütün tarla ve çayır paylarını
birleştirerek, bunları, toprakların durumu ve niteliğin göre Moselle kıyılarında
denildiği gibi Gewanne (quartiers et soles.)[Dördüncü baskıya
not: İrlanda'da geçen birkaç gün, kır insanlarıinın nasıl hala gentilice
çağın fikirleri içinde yaşadıklarını bana yeniden gösterdi. Kiracı olarak
yaşadığı toprakların sahibi, köylünün gözüne her zaman, toprağı herkesin
yararına yönetmesi gereken, toprak kirası, biçimi altında köylünün kendisine
haraç ödediği, ama gereksinmesi olunca da ondan yardım gördüğü bir çeşit
klan şefi gibi görünüyor. Ve aynı biçimde her zengin, kendini, yoksulluğa
düşen komşularına yardımla yükümlü bilir. Bu türlü bir yardım bir sadaka
değil, daha yoksul olanın, daha zengin olan klan üyesi ya da klan şefinden
almaya hakkı bulunan şeydir. [Böylece -ç:] iktisatçılarla hukukçuların,
modern burjuva mülkiyet kavramını, İrlanda köylülerinin kafasına sokmaktaki
olanaksızlık üzerine söyledikleri anlaşılır; yalnızca haklara, ama hiçbir
ödeve sahip bulunmayan bir mülkiyet, işte bunu İrlandalının kafası hiç
mi hiç alamaz. Ama aynı biçimde, kendi saf gentilice fikirleriyle, birdenbire
büyük İngiliz ya da Amerikan kentlerinde, ahlaki ve hukuksal anlayışları
tamamen ayrı bir ortama düşen İrlandalıların, nasıl ahlak ve hukuk konusunda
ne yapacaklarını bilemedikleri, yollarını nasıl şaşırdıkları ve çoğunlukla
yığın olarak ahlak bozukluğuna nasıl düştükleri de anlaşılır. [Engels'in
notu.]] halinde bölerler ve herkese, her "Gewanu" içindeki payını
verirler; bataklık ve otlakları ortaklaşa kullanırlardı. Daha elli yıl
önce, zaman zaman, bazan her yıl, yeni bir paylaşma yapılırdı. Bir rundale
köyünün toprak haritası, tamamen, Moselle, ya da Hochwald'daki bir Alman
Gehöferschaft'ının görünümünü taşır. Gens aynı şekilde, "bölüntüler" (factions)
içinde de yaşamaya devam eder. İrlanda köylüleri, çoğunlukla, görünüşte
tamamen gülünç ya da saçma ayrımlara dayanan, İngilizler için tamamen anlaşılmaz
kalan ve bir bölüntünün (faction) öbürüne karşı hır çıkarmaktan başka erek
taşımadığı sanısını veren karşıt bölüklere (partis) ayrılırlar. Bunlar,
parçalanmış genslerden arta kalan ve başka kuruluşlar içinde kendini gösteren
yapay yeniden-dirilişlerdir ki, soydan geçme gentilice içgüdünün dayanıklılığını,
kendi tarzlarında, ortaya koyarlar. Zaten, bazı bölgelerde, gens üyeleri,
hala kendi eski toprakları üzerinde azçok toplu durumda bulunmaktadırlar;
işte bundan ötürüdür ki,1830'a doğru, Monaghan kontluğunda yaşayanların
büyük çoğunluğu yalnızca dört soyadı altında toplanıyorlardı; yani dört
gens ya da dört klandan geliyorlardı.
İskoçya'da, gentilice, düzenin
yıkılışı,1745 ayaklanmasının bastırılmasıyla başlar. İskoç klanını, özellikle
bu gentilice düzenin hangi zinciri temsil eder, bu henüz tanıtlanması gereken
bir şeydir; ama böyle bir zincirin varlığından kuşku duyulamaz. Walter
Scott'un romanlarında, bu Kuzey İskoç klanının gözümüzün önünde yaşadığını
görüyoruz. Bu klan üzerine Morgan şöyle der:
"Örgütlenmesi ve zihniyetiyle
gensin yetkin bir örneği, gentilice yaşamın gens üyeleri üzerindeki etki
gücünün çarpıcı bir örneği. ... Kavga ve kan davalarında, toprağın klanlar
tarafından paylaşılmasında, toprağı ortaklaşa işletmelerinde, klan üyelerinin,
şeflerine ve birbirlerine karşı bağlılıklarında, gentilice toplumun her
yerde yinelenen çizgilerini buluyoruz. ... Soyzinciri, babalık hukukuna
göre hesaplanıyordu, öyle ki, kadınların çocukları kendi babalarının klanlarına
geçtikleri halde, kocaları kendi klanlarında kalıyorlardı."
Ama, Bed'in dediğine bakılırsa,
Piktler'in kral ailesinde, kadın soyundan miras düzeni yürürlükteydi ki,
bu olgu, eskiden İskoçya'da analık hukukunun hüküm sürdüğünü kanıtlar.
Hatta Galler'de olduğu gibi Skotlar'dan da evvel zamandaki ortak kocaların
son temsilcisi bulunan klan şefi ya da kralın, eğer bu hak parayla satın
alınmamışsa, bütün nişanlı kızlar üzerinde meşru olarak kullanabildikleri
ilk gece hakkı içinde, iki-başlı-ailenin bir kalıntısı, ortaçağa kadar
varlığını sürdürmüştür." [Birinci baskıda: yapıltyordu. -Ed.]
Kuşkusuz, Cermenler, büyük
akınlara (kavimler göçüne) kadar, gensler biçimindeki örgütlenmişlerdi:
Tuna, Ren, Vintüs ve Kuzey Denizi arasında bulunan toprakları, ancak milattan
az önceleri işgal etmiş olabilirler. Simbrler'le Tötonlar henüz tam göç
halinde bulunuyorlardı ve Süevler, ancak Sezar çağında sabit yerlere yerleştiler.
Süevlerden sözederken, Sezar açıkça onların gensler ve akrabalıklar (gentibus
cognationibusque) bakımından yerleşmiş oldaklarını söyler; ve Julia gensinden
bir Romalının ağzında, bu entibus sözcüğünün, hiç bir kanıtla değiştirilemeyecek
kesin bir anlamı vardır. Bütün Cermenler için durum aynıdır; hatta fethedilen
Roma illerinin kolonizasyonu, gene gensler bakımından [yapılmışa benzer].[Birinci
baskıda, bu tümcenin arkası öğle geliyor: Aynı hak -bu hakka, Kuzey Amerika'nın
kuzeybatı ucunda sık sık rastlanır- Ruslar arasında da yürürlükteydi; orada,10.
yüzyılda Grand-Düşes Olga tarafından kaldırıldı. Fransa'da, özellikle Nivernais
ve Franche-Comte'de. Devrime kadar varlıklarını sürdüren ve Sırp-Hırvat
bölgelerindeki Slav aile topluluklarının benzerleri olan serf ailelerin
komünist ev ekonomileri de, aynı şekilde, daha önceki gentilice örgütlenmenin
kalıntılarıdır. Bunlar henüz tamamen ortadan kalkmamışlardır: Louhans yakınlarında
(Sabne-et-Loire), hala, yatak odalarıyla çevrili konak merkez salonla,
Biel olarak yapılmış ve aynı ailenin birkaç kuşağının birtikte oturdukları
birçok büyük köylü evi görülür. -Ed.] " Alman halk hukuku" [Birinci
baskıda: 8. yüzyıl Alman halk hukukunda, genealogia terimi, mark topluluğuyla
tamamen aynı anlamda alınmıştır, öyleyse burada, soylara, genslere göre,
her gense belirli bir toprak ayrılarak yerleştirilmiş bir Alman halkı -bir
daha suevler- görüyoruz. Burgondiler ve Lombardlar'dagens, fara adını taşıyordu
ve gens üyelerini belirleyen terim (faramanni), Burmark ya da köy topluluğu
deyimlerinin kullanıldığı anlamında kulanılmıştır. Kovalevski, son zamanlarda,
bu genealogia'ların, toprağın aralarında paylaşıldığı ve ancak, daha sonra
gelişerek, köy topluluklarını oluşturan büyük ev toplulukları oldukları
düşüncesini yaydı. Öyleyse, Burgondlar'la Lombardlar'da -yani gotik bir
halk topluluğuyla, herminoniyen ya da Yukarı-Alman bir halk topluluğunda-,
tamamen değilse bile, aşağı yukarı, Alman yasasında genealogia denen şeyi
belirleyen fara terimi için de durum aynıdır. Burada, aslında gens karşısında
mı, yoksa ev ortaklığı karşısında mı bulunduğumuzu daha yakından incelemek
doğru olur.] [halkın, Tunanın güneyinde, fethedilen topraklar üzerinde,
genealogia (soylar) bakımından yerleştiğine tanıklık eder. Genealogia sözcüğü,
tamamen, daha sonra sifjar, akrabalar bulunur; tekil, ancak tanrıça adı,
Sif olarak vardır. - Son olarak, Hildebrand Hadubrand'a: "Bu halkın erkekleri
arasında baban hangisi, ya da sen hangi ailedensin?" (eddo hue lihhes cnuosles
du sis) [Dilbilimle ilgili yapıtlar, bütün Cermenler arasında
gensi belirtmek için [kullanılan -ç.] ortak bir deyim olup olmadığı, varsa
bu deyimin ne olduğu konusunda, bizi yeteri kadar aydınlatmıyor. Kaynak
bakımından (etymologiqvement), Yunanca genos (Latince gens) terimi, gotik
keni, Orta-Yukarı-Almanca künne sözcüklerine karşılık düşer ve bu anlamda
kullanılmıştır. Analık hukuku zamanlarının belirtisi [olarak -ç.] kadın
anlamına gelen sözcük, aynı kökten türer; Yunanca, fyne; Slavca, zena;
gotik, qvino; eski Norveç dilinde, kona, kuna. -Lombardlarla Burgondlarda,
daha önce işaret etmiş olduğumuz gibi, Grimm'in varsayılı (hypothtique,
farazi) bir kökten, fisan'dan (meydana getirmek, doğurmak) türettiği faia
sözcüğünü buluyoruz. Ben, göç halinde bulunan, birbirine akraba bulundukları
apaçık genslerden meydana gelen kolonunu kalımlı bir grubunu adlandırmak
ve önce doğuya, sonra batıya doğru yüzyıllarca süren göçler sırasında,
aynı kökenden gelen bütün bir topluluğu yavaş yavaş bu adlandırma kapsamına
sokmak için, daha açık bir türem (derivation) olan faran'a (fahren, çekip
gitmek) başvurmayı yeğlerim-. Bir de" gotik Sibya, Anglo-Sakson sib, eski
Yukarı-Almanca sippia, sippa, Sippe (bütün ataerkil aile) sözcüğü var.
Eski Norveç dilinde, yalnızca çoğul gond Yasasına, Burgond genslerine dahil
olmayan Romalı halka karşıt olarak, Burgond terimiyle tamamen aynı anlamda
kullanılmıştır. Demek ki, toprakların bölüşümü, Burgondya'da da genslere
göre yapılıyordu. Böylece, Alman hukukuyla, uğraşan hukukçuların, üzerinde
bir yüzyıldan beri boş yere kafa patlattıkları Faramannier sorunu çözümleniyor.
Fara terimini, burada gotik asıllı bir halkta olduğu kadar, herminoniyen
(Yukarı-Alman) asıllı bir halkta da bulmuş olmamıza karşın, Cermenler arasında
gens yerine fara teriminin genellikle geçerlikte bulunmuş olması güçtür.
Almancada akrabalık için yararlanılan dilbilimi ile ilgili köklerin sayısı
Coktur ve bu köklerin hepsi de, gens ile aralarında bir ilişki kurmakta
haklı bulunduğumuz deyimlerde kullanılmışlardır. -Ed.] diye sorduğu
zaman, Hildebrand Türküsü'nde başka bir deyim daha ortaya çıkar. Eğer gensi
anlatmak için ortak bir cermenik sözcük var idiyse, bu herhalde, gotik
kuni'den başkası olamazdı; bu varsayımdan yana tanıklık eden şey, yalnızca
akraba dillerdeki karşılık deyimle bu deyimin özdeşliği değil, bundan başka
başlangıçta gens ya da aşiret şefi anlamına gelen kuning (König, kral)
teriminin bu kuni sözcüğünden türemesi olgusudur. Sibja, Sippe (büyük ataerkil
aile), tutulması gereken bir sözcüğe benzemiyor; çünkü eski Norveç dilinde,
sifjar yalnızca kandaşları belirlemekle kalmaz, ayrıca evlenmeyle kurulan
akrabalıklan da anlatır, öyleyse, en azından iki gens üyelerini kapsar;
bunun sonucu, sif sözcüğü, gensi belirleyen deyim olarak kullanılmış olamaz.]
Tıpkı Meksikalılar ve Yunanlılarda
olduğu gibi, savaş düzeni, Cermenlerde de, süvari bölükleri için olduğu
kadar, piyade kolları için de, gentilice gruplar tarafından meydana getirilmişti;
eğer Tacitus: "aileler ve akrabalar tarafından" diyorsa, bu belirsiz deyim,
gensin, onun zamanında Roma'da yaşayan bir birlik olmaktan çoktan beri
çıkmış bulunması olgusuyla açıklanır. - Tacitus'ta durumu aydınlatan bir
parça var;[Birinci baskıda: Ama en kesin kanıt, Tacitus'tan
bir parçadır. -Ed.] burada şöyle der: annenin erkek kardeşi, yeğenini
kendi oğlu gibi bilir; ve hatta bazıları, dayı ile yeğen arasındaki kan
bağını, babayla oğul arasındaki kan bağından daha kutsal ve daha sıkı sayarlar;
öyle ki, birini bağlamak için rehineler istendiği zaman, kız kardeşinin
oğlu, onun kendi öz oğlundan daha sağlam bir güvence olarak kabul edilir.
Burada, analık hukukuna göre örgütlenmiş, öyleyse ilkel gensin henüz yaşamakta
olan bir öğesini görüyoruz ve bu öğe, özellikle Cermenleri belirleyen bir
özelliktir." Eğer böyle bir gensin bir er kek üyesi, kendi öz oğlunu, bir
andına karşılık rehin olarak verir, bu oğul, babasının andını bozmasının
kurbanı olarak ölürse, baba, bundan dolayı yalnızca kendine karşı sorumludur.
Ama, eğer kurban edilen, bir kız kardeş oğlu [yeğen -ç.} olsaydı, bu en
kutsal gentilice hukuka karşı bir saldırı meydana getirirdi: en yakın gentilice
akraba, çocuk ya da genç adamı başka herkesten önce korumakla yükümlü bulunan
kimse, onun ölümüne yol açıyordu; ya çocuğu rehin olarak vermemeliydi,
ya da verdiği sözü tutmalıydı. Cermenlerde gentilice örgütlenmenin başka
bir tek izine sahip olmasaydı bile, bu parça gene de yeterdi.
Yunanlılar, birçok halklar
içinde dayı ile yeğeni birleştiren ve analık hukuku çağından gelen bağın
özeltikle sıkı içyüzünü, ancak kahramanlık zamanlarının mitolojisiyle bilirler.
Diodoros'a göre, (IV, 34), Meleagros, Thestitus'un oğullarını, annesi Althaia'nın
erkek kardeşlerini öldürür. Annesi, bu işte, günahı, bağışlanmaz bir suç
görür, öyle ki, katili, yani kendi öz oğlunu kargır (lanetler) ve ölmesini
diler: "Tanrılar, anlatıldığına göre, onun dileklerini yerine getirdiler
ve Meleagros'un hayatına son verdiler." Gene Diodoros'a göre (VI, 44) Argonotlar,
Herkül'ün kılavuzluğuyla; Trakya'ya çıktılar ve Phineus'un, yeni karısının
kışkırtmasıyla, boşanmış olduğu eski karısı Boread'gil Kleopatra'nın olan
iki oğluna aşırı derecede kötü davrandığını gördüler. Ama Argenotlar arasında
başka Boreadlar, Kleopatra'nın, yani kötü davranış gören çocukların annesinin
erkek kardeşleri vardır. Bunlar, hemen yeğenlerini savunmaya girişirler,
onları kurtarır ve muhafızlarını öldürürler.
[Völuspa'dan, yani tanrıların
çöküşü ve dünyanın sonu üzerine eski bir İskandinav şarkısından bir parça
sekiz yüzyıl kadar sonrasına ait olduğu için, daha da aydınlatıcıdır. Bang
ve Bugge tarafından kanıtlanmış olduğu gibi, içine hıristiyanlığa ilişkin
öğeler de karışmış bulunan bu "kadın-peygamber vizyonu "nda, büyük yıkımdan
önceki genel ahlak bozukluğu ve çürüme anlatılırken, şöyle deniyor: Broedhr
munu berjask ok at bönum verdask munu systrungar siijum spilla "Erkek kardeşler
savaşacaklar ve birbirlerinin katilleri olacaklar, kız kardeş çocukları
aile topluluklarını paramparça edeaekler." Systıunger, "annenin kız kardeşinin
oğlu" demektir; ve bunların, kandaş akrabalıklarını yadsımaları, ozana,
kardeş katilliğinden de ağır bir suç gibi görünür. Ağırlaşma, ana tarafından
akrabalığı belirten systrungar sözcüğü ile anlatılmıştır; eğer onun yerinde
syskinabörn, kız ve erkek kardeş çocukları, ya da syskina-synir, kız ve
erkek kardeş oğulları olsaydı, metnin ikinci şatırı; birinciye göre bir
güçlenme meydana getirmez, tersine onu güçsüzlendirirdi. Demek ki; hatta
Völuspa'nın yaratıldığı Vikingler çağında bile, analık hukukunun anısı
İskandinavya'da henüz silinmemişti.]
Öte yandan, Tacitus zamanında,
[hiç değilse Tacitus'un yakından tanıdığı) Cermenler arasında, babalık
hukuku, analık hukukunun yerini almıştı; miras babadan çocuklara geçiyordu;
çocuk yoksa, miras, erkek kardeşlere, dayı ve amcalara gidiyordu. Dayının
mirasa kabulü, yukarda sözü edilen törenin korunmasıyla ilişkilidir, ve
aynı zamanda, babalık hukukunun bu çağda, Cermenler arasında ne kadar yeni
olduğunu kanıtlar. Ortaçağa kadar analık hukukunun izlerine rastlanır.
Ortaçağ'da bile, özellikle serfler arasında, babalığa pek de güvenilmezdi;
bundan ötürü, bir senyör, kaçmış bulunan bir serfi bir kentten geri istediği
zaman, örneğin Augsbourg, Bale ve Kaiserslautern'de geri istenen adamın
serf olduğunun, hepsi de ana tarafından, en yakın altı kandaş akrabası
tarafırıdan yeminle doğrulanması gerekiyordu. (Maurer, Stadteverfassung,
I, s. 381.)
Analık hukukunun yakın zamanlarda
kaybolmuş bulunan bir başka kalıntısı da, Cermenlerin kadınlara karşı gösterdikleri,
Romalılar için hemen hemen anlaşılmaz bir şey olan; saygıdır. Cermenlerle
yapılan andlaşmalarda, soylu aile kızları en güvenilir rehineler olarak
kabul ediliyorlardı: kadın ve kızlarının tutsaklık ve kölelige düşebilecekleri
fikri, Cermenler için tüyler ürpertici bir şeydir ve savaşta onlann cesaretini
her şeyden çok bu kamçılar; onlar kadında kutsal ve peygamberce bir şey
görürler; en önemli işlerde bile kadının sözüne kulak verirler; Velleda,
Lippe kıyılarının bu brükterzs rahibesi, Cermen ve Belçikalıların başında
bulunan Claudis'in Goller'deki Roma egemenliğini temelden sarstığı bütün
Batav ayaklanmasının yönetici ruhu olmuştur. Evde, kadının otoritesi söz
götürmez gibidir: bütün işler, aslında, onun, yaşlıların ve çocuklann sırtındadır;
erkek, avcılık yapar, içer ya da tembellik eder. Böyle söyler Tacitus;
ama toprağı kimin ektiğini söylemediğine ve kölelerin angarya (corvee)
yapmayıp, haraç (redevance) ödediklerini açıkça belirttiğine göre, ergin
erkekler topluluğunun, toprağın ekimi için biraz çalışmış olmaları gerekir.
Evlilik biçimi, daha önce
de söylediğimiz gibi, azçok tek-eşliliğe yönelen iki-başlı-evlilikti. Büyük
kişiler için çok-karılılığa izin olduğuna göre, bu henüz tam bir tek-eşlilik
değildi. Genellikle, (Keltler'dekinin tersine) genç kızların iffetine çok
önem veriliyordu. Tacitus, Cermenler arasında evlilik bağının bozulmazlığından
da, özel bir coşkunlukla sözeder. Boşanma nedeni olarak yalnızca kadının
eşaldatmasını gösterir. Ama anlattıklarında bazı eksiklikler vardır ve
erdem aynasını, kasıtlı bir biçimde, ahlakı bozulmuş Romalıların yüzüne
tutar. Kesin olan bir şey var: Eğer Cermenler, kendi ormanlarında, gerçekten
birer erdem örneği idiyseler, onları öbür ortalama Avrupalılarla aynı düzeye
indirmek için, dış dünyayla çok hafif bir buluşukluk yetmiştir; Roma dünyasında,[Birinci
baskıda: Romalılar arasında. -Ed.] törelerindeki sıkı çileciliğin
(austeriö) son izleri, Cermen dilinden çok daha çabuk kayboldu. Bu konuda
daha çok Gregoire de Tours'u okumak gerekir. Cermenyanın balta girmemiş
ormanlarında, Roma'daki gibi, incelmiş cinsel zevklerin hüküm süremeyeceği
ortadadır; öyleyse, bu alanda da, hiçbir yerde bütün bir halk içinde asla
hüküm sürmemiş olan cinsel perhizi kendilerine maletmeksizin, Cermenlerin
Roma dünyasından hayli üstün durumda bulunduğunu söyleyebiliriz.
Babanın ya da akrabaların,
düşmanlıklarını olduğu kadar; dostluklarını da miras olarak alma zorunluluğu,
kaynağını gentilice örgütlenmeden alır; wergeld, [yani -ç.] öldürme ve
yaralama olaylarında kan davasının yerini tutan para cezasında da, durum
aynıdır. Bir kuşak öncesine kadar, özgül bir Cermen kurumu olarak bilinen
bir wergeld, bugün, gentilice düzenden çıkmış kan davasının yumuşamış ve
çok genelleşmiş bir biçimi olarak; yüzlerce halk arasında görülmektedir.
Bu kurumu, tıpkı konukseverlik zorunluluğu gibi, başka kurumlarla birlikte,
Amerika yerlileri arasında da buluyoruz: Tacitus'un (Germanie, bölüm 21)
konukseverliğin yerine getirilme biçimi hakkında yaptığı betimleme, Morgan'ın
kendi yerlileri hakkında yaptığı betimlemeye hemen hemen ve ayrıntılarına
kadar, tamamen uyuyor.
Tacitus'un Cermenlerinin,
ekilebilir toprakları [toprağın ortaklaşa ekimine son verecek biçimde -ç.]
kesin olarak paylaşıp paylaşmadıklası ve bıi sorunla ilgili parçaların
yorumlanması üzerine yapılan ateşli ve bitmez tükenmez tartışmalar, şimdi
geçmişe ait bulunuyor. Hemen hemen bütün halklarda geçerli olmak üzere,
Sezar'ın Süevler için tanıklık ettiği gibi, gensin ve daha sonra komünist
aile birliklerinin toprağı ortaklaşa ektikleri ve toprağın, devirli yeniden-dağıtımla
(redistribution periodique) karı-koca ailelerine verilmesinin bundan sonra
ortaya çıktığı saptandıktan, ayrıca, toprağın bu yeni devirli bölüşümünün,
Almanya'nın bazı köşelerinde günümüze kadar sürdürüldüğü kanıtlandıktan
sonra, artık bu tartışmayı sürdürmenin hiçbir yararı yoktur. Eğer Cermenler,
Sezar'ın açıkça Süevlere malettiği toprakların ortaklaşa ekiminden (Sezar,
Süevlerde bölüşülmüş, ya da özel tarlaların asla bulunmadığını yazar),
Sezar'ı Tacitus'tan ayıran yüzelli yıl içinde, toprakların yıllık yeniden-dağıtımıyla,
bireysel ekime geçmişlerse, bu, gerçekten önemli bir ilerlemedir. Bu kadar
kısa bir zaman süresi içinde ve hiçbir yabancı karışması olmaksızın, bu
aşamadan [toprağın ortaklaşa ekimi aşamasından -ç.] toprağın tam özel mülkiyetine
geçiş, düpedüz olanaksızdır. Öyleyse, yalnızca Tacitus'tan onun kuru terimlerle
söylediklerini okuyorum: "Her yıl, sürülmüş toprakları değişirler (ya da
yeniden paylaşırlar) ve bunlardan başka epeyce ortak toprak kalır." Bu,
bu çağdaki Cermenlerin gentilice örgütlenmesine tamamen uygun düşen tarım
ve topraktan yararlanma aşamasıdır.
[Yukardaki paragrafı, bundan
önceki baskılarda olduğu gibi, hiçbir değişiklik yapmadan bırakıyorum.
Bu arada, sorunun biçimi değişti. Kovalevski, analık hukukuna göre
düzenlenmiş komünist aileyle modern karı-koca ailesi arasında aracı bir
aşama olarak, ataerkil ev topluluğunun, eğer genel değilse, çok
yaygın varlığını tanıtladığından bu
yana, artık Maurer ve Waitz'in tartışmalarında yapmış oldukları gibi, toprağın
ortak mülkiyette mi, yoksa özel mülkiyette mi olduğu değil, ama ortak mülkiyet
biçiminin ne olduğu araştırılıyor. Hiç kuşkusuz, Süevlerde, Sezar zamanında,
yalnızca ortak mülkiyet değil, ayrıca toprağın topluluk hesabına ortaklaşa
ekimi de vairdı. İktisadi birimin gens mi, ev topluluğu mu ya da bu ikisi
arasında bulunan komünist bir akrabalık grubu mu olduğu, veya toprağın
durumuna göre, her üç grubun da aym zamanda yanyana mı varoldukları sorunu
üzerinde daha uzun zaman tartışılacaktır. Ama, Kovalevski, Tacitus tarafından
anlatılan durumun, mark ya da köy topluluğunun değil, ev topluluğunun varlığına
dayandığını ileri sürer; [Kovalevski'ye göre, -ç.] köy topluluğu, ancak
çok daha sonra, nüfus artışı sonucu, ev topluluğundan çıkmıştır.
Buna göre, [öyle anlaşılıyor
ki -ç.] Cermenlerin; Romalılar zamanında işgal ettikleri topraklar üzerindeki
yerleşme biçimleri, tıpkı daha sonra Romalılardan aldıkları topraklar üzerinde
de olduğu gibi, köylerden değil, büyük aile topluluklarından oluşuyordu;
bu büyük aile toplulukları, birçok kuşağı kapsıyor, üye sayılarına uygun
düşen belirli genişlikte bir toprağı işlemek için alıyor ve çevredeki işlenmemiş
topraklardan, komşularıyla birlikte, ortak mark olarak yararlanıyorlardı.
Öyleyse, Tacitus'un işlenmiş topraktaki değişiklikler üzerindeki parçasını,
tarım-bilimsel anlamda değerlendirmek gerekiyordu; topluluk her yıl bir
başka toprak alanını işliyor ve geçen yılın işlenmiş toprağını, ya dinlendirmek,
ya. da büsbütün işlemekten vazgeçmek üzere, olduğu gibi bırakıyordu. Nüfus
yoğunluğu az olduğundan, toprak mülkiyeti üzerindeki bütün çatışmaları
gereksiz kılmaya yetecek kadar ekilmemiş toprak her zaman bulunuyordu.
Yüzyıllar sonra, ev toplulukları üyelerinin sayısı, o çağın üretim koşulları
içinde, artık ortaklaşa çalışmayı olanaksız kılacak kadar arttığı zaman,
ve ancak o zaman, ev toplulukları dağılmış olmalıydı; o zamana kadar ortak
mülkiyette bulunan tarlalar ve çayırlar, o zaman, önce geçici, sonra sürekli
olarak kurulan bireysel ev ekonomileri arasında, bilindiği şekilde üleştiriliyordu;
ama ormanlar, çayırlar ve sular, ortak mülkiyette kalıyordu.
Rusya için, olayların bu
oluşumu, tarih tarafından eksiksiz biçimde tanıtlanmışa benzer. Almanya
ve ondan sonra öbür Cermen ülkelerle ilgili olarak, bu varsayımın, birçok
bakımdan, şimdiye kadar kabul edilen ve köy topluluklarını Tacitus çağına
kadar çıkaran varsayıma göre, belgeleri daha iyi açıkladığı ve güçlükleri
daha kolay çözümlediği yadsınamaz. Örneğin Codex Laureshamensis gibi en
eski belgeler, bütün olarak, ev topluluğu aracıyla, mark ve köy topluluğu
aracıyla olduğundan çok daha iyi bir biçimde açıklanırlar. Ama öbür yandan,
bu varsayım, ortaya çözümlenmesi gereken yeni güçlükler ve başka sorunlar
çıkarır. Bunları ancak yeni araştırmalar çözümleyebilecektir. Bununla birlikte,
ev topluluğu aracı aşamasının, Almanya, İskandinavya ve İngiltere için
hayli doğru göründüğünü de yadsıyamam.]
Cermenler, Sezar'da sabit
konutlara daha yeni yerleşmiş, yada yerleşmek üzere oldukları halde, Tacitus
zamanında, arkalarında tam yüzyıllık bir yerleşik yaşam bulunuyordu; buna
göre, yaşamak için zorunlu şeylerin üretimindeki ilerleme apaçıktır. Üstüste
yığılmış ağaç gövdelerinden yapılma evlerde oturuyorlar; giysileri hala
ormanın ilkel izini taşıyor: kaba yünden palto, hayvan postları, kadınlar
ve büyükler için keten gömlek. Besinleri, süt, et, yabanıl meyveler, ve
Plinius'un eklediğine göre, yulaf çorbasından ibarettir (yulaf çorbası,
bugün de, İrlanda ve İskoçya'da ulusal bir kelt yemeğidir). Servetleri,
hayvan sürülerine dayanır; ama hayvanların ırkları kötüdür; sığırlar küçük,
cılız, boynuzsuz; atlar, güçsüz, küçük midillilerdir. Para, yalnızca Roma
parasıydı, enderdi ve çok az kullanılırdı. Ne altını işlerlerdi, ne de
gümüşü, bunlara pek önem vermezlerdi; demir az bulunuyordu ve öyle anlaşılıyor
ki, hiç olmazsa Ren ve Tuna aşiretlerinde, demir kendi topraklarından çıkarılmıyor;
ancak ithal ediliyordu. (En eski Cermen ve İskandinav harfleri -ç.) rün'ler,
(Grek ya da Latin harflerinin taklidi) yalnızca gizli yazı olarak biliniyor
ve yalnzıca dinsel büyü için kullanılıyorlardı. İnsan kurban etme töresi
hala uygulanıyordu. Kısaca, barbarlığın orta aşamasından yukarı aşamasına
daha yeni geçmiş bir halk karşısında bulunuyoruz. Ama Roma sanayi ürünlerinin
kolayca ithali, Romalılara komşu bulunan aşiretlerin bağımsız bir metalurji
ve dokuma sanayi kurmalarını engellediği halde, kuzey-doğuda, Baltık Denizi
kıyısında bu sanayiin kurulmuş olmasından kuşku duyulmaz. Slesving bataklıklarında
bulunmuş olan silah parçaları ikinci yüzyıl sonuna ait Roma paralarıyla,
uzun demir, kılıç örme zırh, gümüş miğfer, vb.- ve büyük akınlarla yayılmış
bulunan Cermen yapısı maden eşyalar, hatta Roma asıllı örneklerden esinlenmiş
oldukları zaman bile, çok özel bir tip gösterir, az görülmüş bir yetkinlik
taşırlar. Uygarlaşmış Roma İmparatorluğu'na doğru göç, bu yerli sanayie,
İngiltere dışında, her yerde son verdi. Örneğin tunç kopçalar, bu sanayün
her yerde ne kadar benzer bir biçimde doğup gelişmiş olduğunu gösterir;
Burgonya'da, Romanya'da, Azak Denizi kıyılarında bulunmuş tunç kopçalar,
İngiliz ve İsveç kopçalarıyla aynı atelyeden çıkmış olabilirlerdi; oysa
bunların Cermen yapısı olduklarından kuşku yok.
Kuruluş da, barbarlığın
yukarı aşamasına uygun düşer. Tacitus'a göre, her yerde, önemsiz işlerde
karar veren, önemli işleri halk meclisinin kararına sunan şefler konseyi
vardı; halk meclisi, barbarlığın aşağı aşamasında, hiç değilse tanımakla
bulunduğumuz Amerikalılarda, yalnızca gens için sözkonusuydu; aşiret ya
da aşiretler konfederasyonu için sözkonusu değildi. Şefler, tıpkı İrokualarda
olduğu gibi, askeri komutanlardan, henüz çok belli bir şekilde ayrılırlar.
Birinciler, kısmen, aşiret üyelerinin kendilerine sundukları davar, buğday
vb. gibi onursal armağanlarla yaşarlar; tıpkı Amerika'da olduğu gibi, hemen
daima aynı aile içinden seçilirler; babalık hukukuna geçiş, Yunan ve Roma'da
olduğu gibi, giderek seçimden kalıtıma dönüşümü, ve her gens içinde bir
soylu ailenin kuruluşunu kolaylaştırır. Aşiret soyluluğu denilen bu eski
soyluluk, çoğu zaman, büyük akınlar sırasında ya da hemen, bunlardan sonra
yok olmuştur. Askeri komutanlar, kökenlerine bakılmaksızın, yalnızca yetenekleri
üzerine seçiliyordu. Güçleri azdı ve örneğe göre davranmak zorundaydılar.
Tacitus, ordu içindeki asıl düzence gücünü açıkça rahiplere maleder. Gerçek
güç, halk meclisine ait bulunuyordu. Kral ya da aşiret şefi, başkanlık
eder; halk karar verir - hayır: mırıltılarla; evet: alkışlar ve silah gürültüleriyle
[dile getirilir -ç.]. Bu, aynı zamanda bir adalet meclisidir; şikayet,
halk meclisinde ortaya konur, yargı orada yapılır, ölüm kararları orada
verilir, zaten ölüm cezaları, yalnızca alçaklık, halka ihanet ve doğaya
aykırı ahlaksızlıklar için öngörülmüştür. Genslerde ve onların bölümlerinde
de, bütün ilkel Cermen yargı kurullarında olduğu gibi, görevi yalnızca
oturumları yönetmek ve sorular sormak olabilen şefin başkanlığında, topluluk
yargılar; Cermenlerde yargılayan, her yerde ve her zaman, topluluktur.
Sezar zamanından beri, aşiretler
konfederasyonları kurulmuştu; daha o zamandan, bunlardan birkaçının içinde,
krallar vardı; yüksek askeri şef (başkomutan), tıpkı Yunanlılar ve Romalılarda
olduğu gibi, daha o zamandan zorbalığa hevesleniyor ve bazan da bunu elde
ediyordu. Bu başarılı gasplar, hiçbir biçimde mutlak hükümdar değildiler;
ama gene de, gentilice örgütlenmenin engellerini ortadan kaldırmaya başlıyorlardı.
Azatlı köleler, hiçbir gensten sayılmadıkları için, genel olarak aşağı
bir durumda bulundukları halde, gözde köleler, yeni kralların yanında,
çoğunlukla iyi bir duruma, zenginlik ve üne erişiyorlardı. Roma İmparatorluğu'nun,
geniş ülkelerin kralları durumuna gelen askeri şefler tarafından fethinden
sonra da aynı şey oldu. Franklarda, kralın köle ve azatlıları, önce sarayda,
sonra da devlet içinde, büyük bir rol oynadılar; yeni soylular sınıfı,
büyük ölçüde, bunlardan çıktı. Bir kurum, krallığın doğuşunu kolaylaştırdı:
askeri bilelikler. Amerikalı kızılderililerde, gentilice örgütlenme yanında,
kendi hesaplarına savaş yapan özel birliklerin nasıl meydana geldiklerini
daha önce görmüştük. Bu özel birlikler, Cermenlerde, sürekli örgütler durumuna
gelmişlerdi. Belirli bir ün kazanan askeri şef, çevresine, gözü ganimette
olan bir genç kalabalığı topluyordu; bu gençler, ona, kişisel bağlılıkla
bağlanıyorlardı; şefin de onlara karşı bağlandığı gibi. Şef, onların gereksinmelerini
sağlıyor, armağanlar veriyor ve hiyerarşik bakımdan örgütlendiriyordu;
böylece, bir muhafız kıtası ve küçük seferler için bir savaş birliği, daha
büyük seferler için tam bir subay topluluğu meydana getiriyorlardı. Bu
askeri bilelikler, ne kadar güçsüz olurlarsa olsunlar (ve daha sonra, örneğin
Odoaker'in yanında, İtalya'da, ne kadar güçsüz görünürlerse görünsünler)
gene de, eski halk özgürlüğü bakımından bir yıkım tohumu oluşturuyorlardı
ve bunu, büyük akınlardan önce de, sonra da, çok güzel tanıtladılar. Çünkü,
bir yandan, krallık iktidarının doğuşunu kolaylaştırdılar; ama bunun yanısıra
Tacitus'un daha o zamandan belirttiği gibi, bunların dağılmaması, ancak
sürekli savaşlar ve çapul seferleriyle sürdürülebilirdi. Çapul, bir erek
haline geldi. Birlik şefinin oralarda yapacak hiçbir işi kalmayınca, adamlarıyla
birlikte, savaş olan, ganimet olasılığı bulunan başka yerlere gidiyordu.
Roma bayrağı altında, kalabalık bir biçimde bizzat Cermenlere karşı çarpışan
yardımcı Cermen birlikleri, kısmen bu türlü bilelikler tarafından meydana
getirilmişti. Almanların utanç ve bahtsızlık konusu olan landsknecht'ler
sistemi, burada daha şimdiden, ilk taslağı içinde bulunuyordu. Roma İmparatorluğu'nun
fethinden sonra kralların bu bilelik adamları, köle ve Romalı saray hizmetkarlarıyla
birlikte, gelecekteki soylular sınıfının başlıca öğelerinden ikincisini
oluşturdular.
Genel olarak, halklar halinde
toplanmış federe Cermen aşiretlerinin örgütlenişi, kahramanlık çağı Yunanlılarında
ve krallar dönemi denilen çağın Romalılarında görülen örgütlenmenin aynıdır:Halk
meclisi, gentilice şefler konseyi, daha o zamandan gerçek bir kral olmaya
özenen askeri komutan. Bu, gentilice düzenin meydana getirebildiği en yetkin
örgütlenme, barbarlığın yukarı aşamasının örnek kuruluşuydu. Toplum, bu
örgütlenme için yeterli olan sınırları aşınca, gentilice düzenin sonu geldi,
gentilice düzen yıkıldı. Onun yerini devlet aldı.