FELSEFENİN SEFALETİ
M. PROUDHON'UN SEFALETİN FELSEFESİ'NE CEVAP
KARL MARX
Çeviren Erdoğan BAŞAR
ELİNİZDEKİ eser 1846-47 kışında,
Marx yeni tarih ve ekonomi görüşünün esas özelliklerini duruluğa kavuşturduğu
zaman, meydana getirilmişti. Proudhon'un henüz yayınlanmış olan Le Systeme
des
Contradictions Economiques ou Philosophie de la Misere'i ona, bu esas
özellikleri zamanın Fransız sosyalistleri arasında başlıca yeri işgal edecek
olan bir adamın görüşlerine karşı çıkarmak suretiyle, açıklamak fırsatını
verdi. İkisinin, [Marx ve Proudhon'un -ç.], Paris'te sık sık sabahlara
kadar ekonomik sorunları tartıştıkları zamandan bu yana, yolları gittikçe
daha fazla birbirinden ayrılmış bulunuyordu; Proudhon'un kitabı artık aralarında
aşılmaz bir uçurumun bulunduğunu göstermişti. Susmak imkânsızdı ve bu cevabıyla
Marx, onarılmaz kopuşu tescil etti.
Marx'ın Proudhon hakkındaki genel
görüşü, bu kitapta ek olarak yayınlanan ve 1865'te Berlin'de Sozialdemokrat'ın
16., 17. ve 18. sayılarında çıkmış bulunan makalede
1 bulunabilir. Makale, Marx'ın o gazete için yazdığı
tek makaledir. Herr von Schweitzer'in bu gazeteyi derebeyliğin ve hükümetin
dümen suyunda yürütme teşebbüsleri kısa zamanda meydana çıkınca bu durum,
bizi, hemen birkaç hafta sonra bu gazeteyle iş birliğimizin sona erdiğini
açıkça bildirmek zorunda bırakmıştı.
Bu eser, tam şu sırada Almanya
için, bizzat Marx'ın önceden katiyen göremediği, bir önem taşıyor. Proudhon'a
yüklenirken, o zaman adını bile bilmediği, bugünün mevki peşinde koşanlarının
gözbebeği (idolü) Rodbertus'a vurduğunu nasıl bilebilirdi?
Marx'ın Rodbertus'la ilişkisinin
ele alınacağı yer burası değildir; bu fırsat şüphesiz çok yakında elime
geçecektir. Şimdilik şu kadarını belirtmek yeter: Rodbertus; Marx'ı kendisinden
"çalmakla" ve kendisinin Zur Erkenntniss, etc. eserini "kendisini
zikretmeden,
Kapital'de serbestçe kullanmış olmakla" itham ederken,
ancak anlaşılmamış bir dehanın kederi ve burukluğuyla ve Prusya dışında
olup bitenler, özellikle de sosyalist ve ekonomik edebiyat konusunda dikkat
çekici bilgisizliği ile açıklanabilecek olan bir duruma, iftiracılığa düşmektedir.
Rodbertus'un ne bu hücumları ne de yukarda adı geçen eseri Marx'ın gözüne
hiç ilişmiş değildi: Rodbertus hakkında bütün bildiği onun üç Sozialen
Briefe'inden (social letters) ibaretti ve bunları da 1858 veya 1859'dan
önce asla bilmiyordu.
Bu mektuplardaki, Rodbertus'un
"Proudhon'un kurulmuş değeri"ni Proudhon'dan önce keşfetmiş olmak iddiası,
çok daha esaslıdır; ama burada da ilk kâşif olmakla, haksız yere övünüyor.
Her halde, o, bu sebeple bu eserin tenkitlerinin kapsamı içine girmiş bulunuyor,
ve bu, bizi, onun 'temel' küçük eseri Zur Erkenntniss unsrer staatswirtschaftlichen
Zustände, 1842, üzerinde ve bu eseri Proudhon'u bilinçsiz de olsa önceden
sezdirdiği ve Weitling'in komünizmini hissettirdiği ölçüde, kısaca durmak
zorunda bırakıyor.
Çağdaş sosyalizm, hangi eğilimde
olursa olsun, burjuva ekonomi politiğinden hareket ettiği sürece, hemen
sadece Ricordo'nun değer teorisine bağlanır. Ricardo'nun 1817'de Principles'inin
hemen başında ilân ettiği iki önemli teorem [yani -ç.] 1° herhangi bir
metaın değerinin, sadece, onun üretimi için gerekli olan emek miktarı tarafından
belirlendiği; 2° toplam sosyal emeğin ürününün üç sınıf arasında: toprak
sahipleri (rant), kapitalistler (kâr), ve işçiler (ücret) [olarak -ç.]
bölündüğü, İngiltere'de 1821'den beri sosyalist sonuçlar çıkarmak için
ve öyle derinlikle ve açık seçik olarak kullanılmıştır ki şimdi artık hemen
tamamen ortadan kaybolmuş ve büyük ölçüde Marx tarafından yeniden bulunan
bu edebiyat, Kapital çıkıncaya kadar geçilmemiştir. Bunun üzerinde
başka zaman duracağım. Öyleyse Rodbertus 1842'de yukardaki bu teoremlerden
kendi payına sosyalist sonuçlar çıkardıysa, bu, o zaman bir Alman için
elbette çok önemli bir adımdı, fakat sadece Almanya için yeni bir keşif
idi. Marx, Ricardo teorisinin böyle bir uygulamasının yeni olmadığını,
böyle bir kuruntu içinde bulunan Proudhon'a ispat ediyor.
"İngilteredeki ekonomi politik
eğilimini yakından tanıyan herkes, o ülkedeki hemen bütün sosyalistlerin
zaman zaman Ricardo teorisinin eşitlikçi uygulanmasını önerdiklerini bilmezlikten
gelemez. M. Proudhon'un okuması için biz şunları analım: Hodgskin, Political
Economy, 1827; William Thompson, An Inquiry into the Principles of the
Distribution of Wealth Most Conducive to Human Happiness, 1824; T. R. Edmonds,
Practical Moral and Political Economy, 1828, vs. vs. ve daha dört sayfa
vs.. Bir İngiliz komünisti olan Mr. Bray'i konuşturmakla yetinelim. Onun
dikkat çekici eseri Labour's Wrongs and Labour's Remedy, Leeds,
1839'dan..."
2
Ve sadece Bray'den alınan parçalar,
Rodbertus'un öncelik iddiasının büyük bir kısmına son verir.
O zamanlar Marx henüz British
Museum'un okuma salonuna girmemişti. Paris ve Brüksel kütüphanelerinin
dışında, 1845 yazında İngiltere'de birlikte yaptığımız altı haftalık bir
gezi sırasında gördüğü benim kitaplarımın, özetlerimin ve notlarımın dışında,
o sadece Manchester'de elde edilebilen kitapları incelemişti. Demek ki,
söz konusu edebiyat 1840'larda asla bugünkü kadar ulaşılmaz değildi. Buna
rağmen, bunlar Rodbertus için hep meçhul kaldıysa, bunu sadece onun Prusyalı
olmasından gelen dar görüşlülüğüne vermek gerekir. O, özgül Prusya sosyalizminin
gerçek kurucusudur ve nihayet böyle tanınmış bulunuyor.
Bununla beraber, Rodbertus sevgili
Prusya'sında bile rahatsız edilmeden kalamadı. 1859'da Marx'ın
Zur Kritik
der Politischen Ökonomie, I'i Berlin'de yayınlandı. Orada, iktisatçıların
Ricardo'ya itirazları arasında ikinci itiraz olarak şu görüşün ileri sürüldüğünü
40. sayfada gösterir:
"Bir metaın değişim değeri [o
metaın -ç.] içerdiği emek (iş) zamanına eşit ise bir iş gününün değişim
değeri [o iş gününün –ç.] ürününe eşittir. Yani emeğin ücreti, emeğin ürününe
eşit olmalıdır. Oysa, durum tersinedir."
Bu konuda şu dip notu var:
"Ricardo'ya karşı burjuva iktisatçıları
tarafından yapılmış olan bu itirazı, daha sonra sosyalistler yeniden ele
aldılar. Formülün teorik bakımdan doğru olduğu varsayıldığı için, pratik,
teoriyle çelişmek bakımından kınanıyor ve burjuva toplumu, kendi teorik
ilkesinden iddia edilen bu sonuçları çıkarıp uygulamaya davet ediliyordu.
İngiliz sosyalistleri, hiç değilse bu anlamda, Ricardo'nun değişim değeri
formülünü ekonomi politiğe karşı yöneltmişlerdi."
Aynı notta Marx'ın o tarihte bütün
kütüphanelerde bulunabilen Felsefenin Sefaleti eserine atıf vardı.
Öyleyse Rodbertus 1842'de yaptığı
keşiflerinin gerçekten yeni olup olmadığına kendisini inandırmak için yeterli
imkâna sahipti. Bunu yapmak yerine, o, [keşiflerini -ç.] tekrar tekrar
ilân ediyor ve onlara o kadar eşsiz gözüyle bakıyor ki, Marx'ın da Ricardo'dan
kendi sonuçlarını bizzat Rodbertus kadar çıkarabileceği, kafasına hiç girmiyor.
Bu, tamamen imkânsızdı! Marx, ondan -bu sonuçların, hiç değilse Rodbertus'ta
henüz muhafaza edilen kaba halleriyle, her ikisinden çok önce İngiltere'de
ortaya atılmış bulunduklarına ikna etmek için her kolaylığı teklif ettiği
'ondan'- çalmıştı!
Ricardo teorisinin en basit sosyalist
uygulaması, gerçekten, yukarda verilmiş olandır. Bu, birçok hallerde, artı-değerin
kaynağı ve mahiyeti [konusunda -ç.] Ricardo'yu çok aşan bir sezgiye ve
görüşe yol açmıştır. Rodbertus'ta da durum böyledir. Onun, bu düşünceler
dizisinde daha önceden ve hiç değilse o kadar iyi bir şekilde söylenmemiş
olan bir şeyi sunmadığı bir yana, onun bu sunuşu, kendisinden önce gelenlerinki
gibi, emek, sermaye, değer vs. gibi ekonomik kategorileri eleştirmeden
ve en küçük bir incelemeye tabi tutmadan, dış görünüşlere bağlı, kaba,
ve kendisine iktisatçıların aktardığı şekiller içinde benimsemiş olması
olayından doğan eksikliği taşır. O, böylece, -64 yıldan beri o kadar sık
tekrarlanmış olan bu teoremlerle ilk olarak bir şeyler yapmış bulunan Marx'ın
aksine- kendisini daha ileri bütün gelişmelerden alıkoymuş olmakla kalmıyor;
fakat görüleceği gibi doğruca ütopyaya götüren yolu, kendisine açıyor.
Ricardo teorisinin yukardaki uygulaması,
yani bütün sosyal ürünün, sadece kendileri gerçek üretici oldukları için,
kendi ürünleri olarak işçilere ait olması, doğrudan doğruya komünizme
yol açar. Fakat yukarda alınan pasajında Marx'ın da belirttiği gibi, bu,
şeklî bakımdan, ekonomik olarak doğru değildir, çünkü ahlâkın ekonomiye
uygulanmasından ibarettir. Burjuva iktisat kanunlarına göre ürünün en büyük
kısmı, onu üretmiş olan işçilere ait değildir. Öyleyse, bu haksızlıktır,
böyle olmaması gerekir, dersek, bu sözlerimizin iktisatla hiç bir ilişiği
olmaz. Biz sadece bu ekonomik olayın, bizim ahlâk duygumuzla çelişme halinde
bulunduğunu söylemiş oluruz. Bu sebepledir ki Marx devrimci iddialarını
asla buna değil; kapitalist üretim tarzının her gün gözümüzün önünde yer
alan ve gittikçe daha büyük ölçülere varan, kaçınılmaz çöküşü üzerine dayandırdı.
O, sadece basit bir gerçeği, artı-değerin, karşılığı ödenmemiş emekten
ibaret olduğunu söyler. Fakat, ekonomik görüş açısından şeklî bakımdan
yanlış olan şey, gene de dünya tarihi görüş açısından doğru olabilir. Yığınların
ahlâk duygusu, kölelik veya toprak kölesinin emeği konusunda olduğu gibi,
bir ekonomik vakıanın haksız olduğunu ilân ederse, bu, bu vakıanın ömrünü
yaşayıp tükettiğinin, başka ekonomik vakıaların belirdiğinin ve bu yüzden
[ömrünü tüketmiş bulunan -ç.] önceki vakıanın taşınmaz ve dayanılmaz hale
gelmiş bulunduğunun kanıtıdır. Öyleyse, çok gerçek bir ekonomik muhteva,
şeklî bir ekonomik yanlışlığın ardında gizlenmiş olabilir. Artı-değer teorisinin
önemi ve tarihi üzerinde daha yakından durmanın yeri burası değildir.
Ricardo'nun değer teorisinden,
başka sonuçlar da çıkarılabilir ve çıkarılmıştır. Metaların değeri, üretimleri
için gerekli olan emekle belirlenir. Bununla beraber bu kötü dünyada metaların
bazan değerlerinin üstünde, bazan altında satıldığı ve bunun sadece rekabetteki
değişikliklerin sonucu olmadığı bulunmuştur. Bütün kapitalistler için kâr
haddinin aynı düzeyde eşit hâle gelme eğilimi olduğu gibi, bütün metaların
fiyatlarının da, arz ve talep aracılığı ile, emeğin değerine indirgenme
eğilimi vardır. Fakat, kâr haddi bir sanayi girişimine yatırılan toplam
sermaye üzerinden hesaplanır. Şimdi artık iki ayrı sanayi kolunda yıllık
üretim eşit miktarda emek ihtiva edebileceği ve bunun sonucu olarak eşit
değerleri temsil edebileceği ve her ikisinde ücretler eşit yükseklikte
olabileceği için, gene de bunlardan birinde yatırılmış bulunan sermaye
ötekindekinin iki veya üç katı olabileceği ve çoğu zaman da olduğu için
Ricardo'nun değer kanunu, bizzat Ricardo'nun da keşfettiği gibi, burada
eşit kâr haddi kanunu ile çelişme haline gelir. Bu iki sanayi kolunun ürünleri
kendi değerleriyle satılırlarsa [bu ikisinin -ç.] kâr hadleri birbirine
eşit olamaz; bununla beraber, eğer kâr hadleri eşitse bu her iki sanayi
kolunun ürünleri, her zaman ve her yerde kendi değerleriyle satılmış değillerdir.
Böylece, burada bir çelişme ile, iki ekonomik kanunun zıtlığı (antinomie)
ile karşı karşıyayız; bunun pratikteki çözüm yolu Ricardo'ya göre (Bölüm
I, ksım 4 ve 5) kural olarak 'değer'in sırtından ve kâr haddinin lehine
olur.
Fakat Ricardo'nun değer tanımı,
tehlikeli olmasına rağmen, iyi burjuva yüreğinde onu aziz kılan bir niteliğe
sahiptir. Bu [nitelik -ç.], onun adalet duygusuna, dayanılmaz bir güçle
hitap eder. Adalet ve hak eşitliği, 18. ve 19. yüzyıllar burjuvasının,
derebeylik adaletsizliklerinin, eşitsizliklerinin ve imtiyazlarının yıkıntıları
üzerinde kendi sosyal yapısını kurup yükseltmek için dayanacağı temel direklerdir.
Ve metaların değerinin emek tarafından belirlenmesi ve meta sahipleri arasında
bu değer ölçüsüne göre eşit haklarla yapılan emek ürünleri değişimi, Marx'ın
daha önce ispat etmiş bulunduğu gibi, modern burjuvazinin bütün siyasî,
hukukî ve felsefî ideolojisinin üzerine inşa edilmiş bulunduğu gerçek temellerdir.
Bir metaın değerinin ölçüsünün emek olduğu bir defa anlaşıldıktan sonra,
bu temel adalet ilkesini ismen tanımakla birlikte, gerçekte her dakika
bunu sıkılmadan kenara bıraktığı görülen bir dünyanın kötülüğü, iyi burjuvanın
iyi duygularını elbet derinden yaralar. Özellikle küçük burjuva, yanında
çalıştırdığı, işçilerin ve çırakların emeği gibi kendi dürüst emeğinin
değeri de büyük boyutlu üretimin ve makinelerin rekabeti yüzünden her gün
biraz daha düşen bu küçük üretici, ürünlerin emek değerlerine göre değişiminin
tam ve istisnasız gerçekleşeceği bir toplumu hararetle özler. Başka bir
deyişle o, bir tek meta üretimi kanununun tek başına ve tam olarak yürürlükte
olacağı, fakat bu kanunu etken kılacak şartların yani meta üretiminin ve
giderek kapitalist üretimin öteki kanunlarının ortadan kaldırılmış bulunacağı
bir toplum için özlem duymak zorundadır.
Bu ütopya -gerçek veya ideal-
çağdaş küçük burjuva düşünüş tarzı üzerinde çok derin kökler salmıştır.
Bunu, daha önce 1831'de John Gray'in [bu düşünüşü -ç.] sistematik olarak
geliştirmiş olması, 1830'larda İngiltere'de pratikte denenmiş ve teorik
olarak geniş ölçüde yayılmış bulunması, Almanya'da 1842'de Rodbertus ve
Fransa'da 1846'da Proudhon tarafından en son bulunan gerçek diye ilân edilmesi,
1871'de bile Rodbertus tarafından, tekrar, sosyal meselenin çözümü yolu
ve söz gelişi kendi sosyal vasiyeti olarak ilân edilmesi ve gene 1884'de
[bu düşünüşün -ç.] Prusya devlet sosyalizmini Rodbertus adına istismar
etmeye koyulan mevkî ve makam avcıları sürüsü arasında taraftarlar bulması
ispat eder.
Marx tarafından hem Proudhon'a,
hem Gray'e karşı bu ütopyanın eleştirisi o kadar tam olarak yapılmıştır
ki (bu eserin ekine bakınız) ben burada bunun ispat şekli ve Rodbertus'a
özgü anlatım tarzı üzerinde birkaç düşünceyi söylemekle yetinebilirim.
Daha önce söylediğimiz gibi Rodbertus,
ekonomik kavramların kendisine iktisatçılardan gelen tam geleneksel şekillerini
benimsiyor. Bunların doğru olup olmadıklarını anlamak için en küçük araştırmaya
[bile -ç.] girişmiyor. Ona göre değer, "bir şeye başka şeylere nispetle
-bu değer biçme, ölçü olarak alınmak kaydıyla- miktara göre değer biçilmesidir."
Yumuşak bir deyişle, bu son derece baştan savma tanım, olsa olsa değerin
aşağı yukarı neye benzediği hakkında bir fikir verebilir, fakat onun ne
olduğu konusunda katiyen bir şey söylemez. Bununla beraber, Rodbertus'un
değer hakkında bize bütün söyleyebildiği bu olduğuna göre, onun değerin
dışında yatan bir değer ölçüsü aramakta olması, anlaşılabilir. Herr Adolf
Wagner'in sonsuz takdirlerini kazanmış olan soyut düşünme gücü ile kullanım
değerini ve değişim değerini karmakarışık ettiği otuz sayfadan sonra, o,
değerin gerçek bir ölçüsü olmadığı ve bunun yerini tutacak bir ölçü ile
yetinmek gerektiği sonucuna varır. Emek [böyle bir ölçü olarak -ç.] fakat
ancak eşit emek miktarlarının ürünleri [aynı -ç.] eşit emek miktarının
ürünleri karşılığında her zaman değişilebiliyor olmak kaydıyla hizmet edebilir;
"durumun böyle olması veya bunu sağlıyacak tedbirler alınmış olması" bunu
değiştirmez. Bunun sonucu olarak, metaların 'emeğe malolduklarını' ve emekten
başka hiç bir şeye malolmadıklarını ve bunun niçin böyle olduğunu göstermek
için bütün birinci bölümün okunmuş olmasına rağmen, değerle emek, aralarında
hiç bir fiili ilişki olmadan, oldukları gibi kalırlar.
Emek [kavramı -ç.] bir defa daha
iktisatçılar arasında [kullanıldığı -ç.] görülen şekilde alınmıştır. Hattâ
bu bile değil. Zira, emek yoğunluğundaki farklar hakkında sadece iki kelime
söylenmiş olduğu halde, emek yine de tamamen genel bir şekilde 'malolan'
bir şey, yani normal ortalama sosyal şartlar altında sarfedilip edilmemiş
olmasına hiç bakmaksızın, değer ölçen bir şey olarak, ortaya konmuştur.
Üreticiler, bir günde yapılabilecek ürünleri imâl etmek için on gün harcasınlar,
veya sadece bir gün harcasınlar; en iyi veya en kötü aletleri kullansınlar;
emek zamanlarını, topluma gerekli şeylerin ve toplumun istediği miktarda
imâline veya hiç istenmeyen şeylerin imâline veya istenen şeylerin ihtiyaçtan
az veya çok imâline harcasınlar -bütün bunlara dair Rodbertus'ta, tek kelime
yoktur- emek emektir, eşit emeğin ürünü eşit emeğin ürünü ile değişilmelidir.
Başka hallerde, doğru olsun olmasın, daima millî görüşü seçmeye ve tek
tek üreticilerin ilişkilerini genel sosyal mülâhazaların yüksek nöbetçi
kulesinden seyretmeye hazır olan Rodbertus, burada böyle hareket etmekten
korkakça kaçınıyor. Ve bu, gerçekten, sırf kitabının ilk satırından itibaren
emek-para ütopyasına yönelmiş olmasından ve emeğin değer üretici niteliği
yönünden incelenmesi, aşılmaz engeller çıkaracağındandır. Onun içgüdüsü
burada, Rodbertus'ta çok somut bir fikir yokluğunun açığa vurduğu gibi,
soyut düşünce gücünden çok üstün çıkmıştır.
Ütopyaya geçiş, bir el hareketi
ile başarılır. Metaların değişmez kural olarak emek-değere göre mübadelesini
sağlayan tedbirler hiç bir güçlük çıkarmazlar. Gray'den Proudhon'a kadar
bu eğilimde olan diğer ütopyacılar, bu gayeyi gerçekleştirecek sosyal kurumlar
icad etmek için kafa patlatırlar. Onlar hiç olmazsa ekonomik problemi,
mübadele edilecek metalara sahip kimselerin eylemleri yoluyla, ekonomik
bir tarzda halletmeye teşebbüs ederler. Robertus için bu çok daha kolaydır.
İyi bir Prusyalı olarak o, devlete başvurur. Reformu, devletin bir buyruğu
emreder.
Demek ki, Rodbertus'un bu kuruluşta
iddia ettiği öncelik değil, [bizzat -ç.] değer, böylece mutlu bir şekilde
'kurulmuş' olur; tersine, Rodbertus'tan önce -daha bir çokları arasında-
Bray ve Gray de bu aynı düşünceyi tekrar tekrar söylemişlerdi: bunlar,
ürünlerin bütün engellere rağmen daima ve sadece emek-değerlerine göre
değişilmelerini sağlıyacak tedbirleri dindarca dilemişlerdi.
Devlet böylece -ürünlerin hiç
olmazsa bir kısmı için, zira Rodbertus mütevazıdır da- değeri kurduktan
sonra; emek bonolarını [kâğıt paralarını -ç.] çıkartır; bunları sanayici
kapitalistlere avans olarak verir, onlar da bunlarla işçilere ücretlerini
öderler; bunun üzerine de işçiler ellerine geçen emek bonoları ile başka
ürünler satın alırlar ve böylece kâğıt paranın çıkış noktasına geri dönmesine
imkân verirler. Bunun ne kadar mükemmel bir şekilde yürüyeceğini insan
bizzat Rodbertus'tan dinlemelidir.
"İkinci şarta gelince, bonoda
tevsik edilen değerin fiilen tedavülde bulunmasını sağlıyacak tedbir, ancak
fiilen bir ürün teslim eden şahsın, üzerinde ürünün üretilmesi için gerekmiş
olan emek miktarının tam olarak belirtildiği bir bono almasıyla gerçekleştirilir.
İki günlük bir emek ürününü teslim eden, 'iki gün' işaretli bir bono alır.
Bonoların çıkarılmasında bu kuralın sıkı gözetimiyle, ikinci şart da zorunlu
olarak yerine getirilmiş olur. Varsayımımıza göre şeylerin gerçek değeri,
onların üretiminin malolduğu emek miktarına tamamen uyar ve bu emek miktarının
ölçüsü, alışılmış zaman birimidir; iki işgününün verildiği bir ürünü teslim
eden kimse, iki iş-gününü temsil ettiği tasdik edilmiş bir belge alırsa
aslında kendi harcadığı miktardan az veya çok olmayan bir değer elde etmiş
olur. Bundan başka, ancak bir ürünü dolaşıma fiilen sokan kimse böyle bir
belgeyi alacağı için, bononun üzerinde işaretlenmiş bulunan değerin toplumun
ihtiyaçlarının giderilmesi için kullanılabileceği de aynı derecede muhakkaktır.
İş-bölümü alanı istendiği kadar genişletilsin, bu kural iyi izlenmişse,
kullanılabilecek değerin toplam miktarı, belgelendirilmiş olan değerin
toplam miktarına tamamen eşit olmak gerekir; ve belgelenmiş değerin toplam
miktarı, meydana getirilimiş değerin toplam miktarı kadar olduğundan, bunun,
kullanılabilecek değere uygun bulunması ve bütün isteklerin giderilmesini
ve hesapların tesviyesini sağlaması zorunludur."
Rodbertus bugüne kadar hep yeni
keşiflerine geç ulaşmak bahtsızlığına uğramışsa da hiç değilse bu defa
bir çeşit orijinallik erdemine kavuşmuş bulunuyor: rakiplerinden hiç biri
emek-para ütopyasını bu çocukça saf, hattâ gerçekten Pomeranyalı diyebileceğim
saçma şekilde ifadeye cesaret edememiştir. Çünkü her bono karşılığında
buna uyan bir değer eşyası teslim edilir ve uygun bono karşılığı olmadan
değer taşıyan hiç bir şey teslim edilmiyeceği için bonoların toplam miktarı
değer taşıyan şeylerin toplam miktarıyla tamamen karşılanmak durumundadır.
Önceden yapılan hesap geriye hiç bir şey artmadan gerçekleşir, emek zamanının
tek saniyesine kadar uygun düşer ve bir gelir bürosu şefi
3 saçlarını devlet hizmetinde ağartmış da olsa hesap
tahminlerinde en küçük bir yanlışlığı gösteremez. Daha ne istenebilirdi?
Bugünkü kapitalist toplumda her
sanayici kapitalist istediği şeyi, istediği gibi ve istediği kadar, kendi
hesabına üretir. Bununla beraber toplumun talebi, onun gözünde bilinmeyen
bir büyüklük olarak kalır ve o, talep edilen şeylerin miktarı gibi cinsini
de bilemez. Bugün yeteri kadar çabuk olarak arzedilemeyen şey, yarın talebi
çok aşan bir fazlalıkla teklif edilebilir. Bununla beraber talep şu veya
bu yolda, iyi veya kötü, nihaî olarak giderilir ve bir bütün olarak ele
alınırsa üretim, nihaî olarak istenen şeylere doğru yöneltilir. Bu çelişme,
nasıl bağdaştırılır? Rekabetle. Ya rekabet, bu işi nasıl çözümler? Sadece
toplumun bugünkü talepleri için cins veya miktar bakımından faydasız olan
metaların [fiyatlarını -ç.], emek değerlerinin altına düşürerek ve üreticilere
bu dolambaçlı yoldan ya tamamen faydasız maddeler ürettiklerini veya faydalı
maddeleri kullanılamıyacak kadar çok ve fuzulî miktarlarda ürettiklerini
anlatarak. Bundan iki sonuç çıkar:
İlkin, metaların fiyatlarının
değerlerinden devamlı sapması, metaların değerlerinin zarurî varlık şartıdır.
Ancak rekabetin ve bunun sonucu olarak meta fiyatlarının dalgalanması yoluyladır
ki, meta üretiminin değer kanunu gerçekleşir ve metaın değerinin sosyal
bakımdan gerekli emek zamanı ile belirlenmesi bir gerçek haline gelir.
Böylece değerin temsil şekli olan fiyatın, kural olarak, temsil ettiği
değerden ayrı bir yüzü olması, değerin, sosyal ilişkilerin çoğu ile paylaştığı
bir kaderdir. Kral, temsil ettiği krallıktan çok farklıdır. Metalarını
mübadele eden bir üreticiler toplumunda, fiyatlar üzerine baskı yaparak,
değerin emek zamanı tarafından belirlenmesini kurmak için rekabeti yasaklamak
yoluyla değerin emek zamanı ile belirlenmesinin kurulmasını istemek, şu
halde, hiç değilse bu alanda, ekonomik kanunlara karşı duyulan mutat ütopik
hoşnutsuzluğun benimsenmiş bulunduğunu ispat eder.
İkinci olarak, metalarını mübadele
eden bir üreticiler toplumunda meta üretiminin değer kanununu harekete
getirmekle, rekabet, o şartlar içinde mümkün olan biricik sosyal üretim
kuruluşunu ve düzenini getirir. Tek tek meta üreticilerine, toplumun hangi
şeylerin ve ne miktarlarda üretilmesini istediği veya istemediği, ancak
ürünlerin, değerlerinden az veya çok fiyat bulmasıyla öğretilebilir. Fakat
Rodbertus'un da paylaştığı ütopya, işte tam bu biricik düzenleyiciyi ortadan
kaldırmak istiyor. Ve biz o zaman, her üründen gerekli olan miktarın üretileceğinin
ve fazlasının üretilmiyeceğinin; pancar şekeriyle ve patates alkolüyle
boğazımıza kadar boğulmuş iken buğday ve et bakımından aç kalmıyacağımızın;
milyonlarca pantolon düğmesi ortalığı sel gibi kaplamışken çıplaklığımızı
örtmek için pantolon yokluğu çekmeyeceğimizin teminatının ne olduğunu sorarsak,
Rodbertus muzafferane bir eda ile bize ünlü hesabını, her fazla şeker poundu
için, satılmamış her alkol fıçısı için, kullanılamayan her pantolon düğmesi
için verilmiş olan doğru bonolara dayanan, tamı ve doğru olarak işleyen
ve "bütün isteklerin giderileceğini ve hesap tesviyesinin tam olarak yapılacağını"
bildiren hesabını gösterir. Ve buna inanmayan herkes hesabı gözden geçirmiş
ve doğru bulmuş olan ve kasa hesaplarında şimdiye kadar bir yanlışlıktan
asla sorumlu tutulmuş olmadığı için tamamen itimada değer olan Pomeranyadaki
hükümet gelir dairesi baş muhasebecisi X'e başvurabilir.
Ve şimdi de Rodbertus'un nasıl
bir bönlükle bu ütop'ya yoluyla sanayi ve ticaret krizlerini ortadan kaldırmayı
hayal ettiğini düşünün. Meta üretimi dünya pazarı boyutlarına ulaşır ulaşmaz,
kendi hesaplarına üretim yapan tek tek üreticilerle, talebin niceliği ve
niteliği bakımından onlarca az çok meçhul olan pazar arasındaki dengeleşme,
dünya pazazında bir fırtına yoluyla, bir ticaret krizi yoluyla kurulur.
4 Eğer, fiyatların yükselmesi ve düşmesi yoluyla tek
tek üreticileri uyaran rekabet yasaklanacak olursa, onlar tamamen kör edilmiş
olacaklardır. Üreticilerin piyasa durumundan artık bir şey öğrenemiyecekleri
tarzda meta üretimi esasının kurulması, kriz hastalığına karşı, doktor
Eiseinhart'ın Rodbertus'u kıskanmasına sebebiyet verecek bir tedavi olurdu.
Şimdi Rodbertus'un metaların değerini
niçin sadece 'emek' ile belirlediği ve nihayet çeşitli emek yoğunluğu dereceleri
kabul etmekle kaldığı anlaşılıyor. Emeğin hangi yolla ve nasıl değer yarattığını
ve böylece değeri belirlediğini ve ölçtüğünü incelemiş olsaydı o, sosyal
bakımdan gerekli emek [kavramına -ç.] hem aynı türden başka ürünlere nispetle,
hem de toplumun toplam talep miktarına nispetle tek ürün için gerekli emek
miktarı [kavramına -ç.] varırdı. Böylece tek meta üreticisinin üretiminin
toplam sosyal talebe uydurulmasının nasıl olduğu sorunu ile karşılaşır
ve böylece onun bütün ütopyası imkânsız hale gelirdi. Bu defa o, aslında
'bir soyutlama yapmayı' tercih etti: çözülecek problemi soyutlayıp bir
yana bıraktı.
Şimdi nihayet Rodbertus'un bize
gerçekten yeni bir şeyler önerdiği ve kendisini değişimin emek bonoları
ile kurulması konusundaki birçok arkadaşlarından ayıran noktaya geliyoruz.
Bunların hepsi ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesini ortadan
kaldırmak amacıyla bu mübadele tarzının kurulmasını isterler. Her üretici,
ürününün tam emek değerini alacaktır. Bunda Gray'den Proudhon'a kadar hepsi
mutabıktır; Rodbertus ise katiyen, diyor; ücretli emek ve bunun sömürülmesi
devam edecektir.
İlk olarak, akla gelebilecek hiç
bir toplum düzeninde işçi, ürününün bütün değerini tüketmek için alamaz.
Ekonomik bakımdan üretken olmayan fakat gerekli bir dizi görevin üretilen
fondan karşılanması ve şu halde bu görevleri yapan kişilerin bakımının
da karşılanması zorunludur. Bu, sadece, bugünkü iş bölümü sürdüğü kadar
doğrudur. Gene akla uygun olan, genel üretken çalışmanın mecburî olacağı
bir toplumda ise bu, yerlere serilir. Fakat bir sosyal ihtiyat ve birikim
fonu zarureti gene kalır ve öyleyse, bu halde bile bir bütün olarak işçiler,
yani herkes kendi toplam ürünlerinin sahibi olarak kalmakla ve bundan yararlanmakla
beraber teker teker her işçi 'emeğinin bütün ürünü'nden yararlanamaz. Ekonomik
bakımdan üretken olmayan görevlerin emek ürünü sırtından korunması ve bakımı,
öteki emek-bonosu hayalcilerinin gözünden kaçmış da değildir. Fakat onlar
bu amaçla işçileri, demokratik yolda, kendi kendilerini vergilendirmeye
bırakmışlardır; tasarladığı 1842 sosyal reformu o zamanın Prusya devletine
göre biçilmiş olan Rodbertus ise meseleyi, işçinin kendi ürünündeki payını
yukardan tayin eden ve bunu almasına lütfen izin veren bürokrasinin kararına
bağlar.
İkinci olarak toprak rantı ve
kâr da azalmadan devam eder. Çünkü toprak sahipleri ve sanayici kapitalistler
de ekonomik bakımdan üretken olmasa bile sosyal bakımdan faydalı ve hattâ
zorunlu görevler yaparlar ve bu hesapla toprak rantı ve kâr olarak bir
çeşit para alırlar. Bu anlayış 1842'de bile yeni değildi. Bunlar şu sırada
yaptıkları hem de yeteri kadar kötü yaptıkları çok az şey karşılığında
çok fazla para almaktadırlar; fakat Rodbertus'un hiç değilse önümüzdeki
500 yıl için imtiyazlı bir sınıfa ihtiyacı vardır. Ve bu yüzden şimdiki
artı-değer haddi, düşündüğümü açıkça söyliyeyim, yürürlükte kalacak fakat
artmasına izin verilmeyecektir. Bu şimdiki artı-değer haddini Rodbertus
%200 olarak alıyor; bu demektir ki, işçi günde 12 saatlik iş karşılığı
12 saatlik değil sadece 4 saatlik bono alacaktır. Ve geri kalan 8 saat
içinde üretilen değer, toprak sahibi ile kapitalist arasında bölünecektir.
Rodbertus'un emek bonoları şu halde doğrudan doğruya yalan söylüyor. Gene
bir işçi sınıfının 4 iş saatlik bir bono almak için 12 saat çalışacağını
hayal edebilmek için insanın Pomeranya'lı bir Junker olması gerekir. Kapitalist
üretimin göz bağlayıcılığı, çıplak soygunculuk olarak göründüğü bu sade
dile çevrilirse, imkânsızlaşır. Bir işçiye verilen her bono, isyana doğrudan
doğruya tahrik olur. Ve Alman İmparatorluk Ceza Kanununun 110. maddesine
girer. İşçilere böyle bir hakareti reva görebilmek için insanın, bir Pomeranya'lı
Junker'in hâlâ sopanın ve kırbacın hükmettiği ve köyün bütün güzel kızlarının
lordun haremine dahil bulunduğu mâlikanesindeki, fiilen henüz yarı serflik
içinde yaşayan, gündelikçi tarım proleteryasından başka hiç bir proleteryayı
görmemiş olması gerekir. Fakat bizim muhafazakârlarımız [böylece -ç.] aslında
en büyük devrimcilerimiz oluyorlar.
Bununla beraber, işçilerimiz 12
saatlik ağır bir çalışmadan sonra sadece 4 saat çalışmış kabul edilmeleri
tarzındaki bu mükellefiyete dayanacak kadar yumuşak başlı olurlarsa, mükâfatlari,
kendi ürünlerindeki paylarının ebediyete kadar üçte birden aşağı düşmeyeceğinin
temin edilmesi olacaktır. Bu, gerçekten, bir çocuk borazanı ile gelecekteki
toplumun müziğini çalmaktır. Ve üzerinde bir tek kelime daha sarfetmeğe
değmez. Şu halde Rodbertus'un emek-bonosu ütopyasında yeni bir şey varsa,
bu yenilik ancak çocukçadır. Ve onun kendisinden önce ve sonra gelen çok
sayıdaki arkadaşlarının ulaştıkları başarılardan çok aşağıda kalır.
Rodbertus'un Zur Erkenntniss'i,
çıktığı zaman için şüphesiz önemli bir kitaptı. Ricardo'nun değer teorisini
bir yönde geliştirmesi çok şeyler vadeden bir başlangıçtı. Bu sadece kendisi
ve Almanya için yeni olsa bile, gene de, bir bütün olarak, İngiliz öncülerinin
en iyilerinin başarılarıyla eşit düzeydedir. Fakat bu, teorik bakımdan
gerçek bir kazancın, ancak daha ilerlere giden kavrayıcı ve eleştirici
bir çalışma ile ulaşılabileceği bir başlangıçtan ibarettir. Ama o, bu yöndeki
daha ileri bir gelişmeden kendisini, Ricardo'nun teorisini daha başlangıçtan
itibaren ikinci yönde de, ütopya yönünde de geliştirmekle kesti, ayırdı.
Böylece her türlü eleştirinin ilk şartını, bağımsızlığı yitirdi. Önceden
tespit edilmiş bir amaca doğru çalışmaya devam etti, eğilimlerine bağlı
bir iktisatçı oldu.
Ütopyasına kapılınca, her türlü
bilimsel ilerleme imkânından kendisini yoksun bıraktı. 1842'den ölümüne
kadar, daha ilk eserinde ifade veya işaret etmiş bulunduğu aynı düşünceleri
hep tekrar ederek, değerinin bilinmemiş olduğu duygusunu hissederek, kendisinden
çalınacak hiç bir şey olmadığı halde kendisini soyulmuş sayarak ve nihayet,
kendisinden çok önce keşfedilmiş olan şeyleri kendisinin sadece yeniden
keşfettiğini belirtmeyi kasten reddederek aynı dairenin içinde döndü durdu.
BU eserde kullanılmış olan terimlerin
Kapital'deki terimlerle tamamen birbirine uymadığını göstermek pek
gerekli değildir. Bu eser hâlâ, bir meta olarak iş-gücü yerine
iş'den
(emekten) ve iş-gücünün alınıp satılması yerine iş'in
(emek'in) alınıp satılmasından bahseder.
Bu baskıya [Almanca birinci baskıya
-ç.] ek olarak şunlar eklenmiştir.
l. - Marx'ın Zur Kritik der
politischen Ökonomie eserinden John Gray'ın ilk emek-bonosu ütopyasını
ele alan bir parça, ve 2. - Marx'ın, Felsefenin Sefaleti ile aynı gelişme
evresine ait olan, Brüksel'de 1847'de serbest ticaret konusunda Fransızca
olarak yaptığı konuşmanın çevirisi.
Friedrick ENGELS
Londra, 23 Kasım 1884
M. PROUDHON'un Avrupa'da garip
bir şekilde yanlış tanınmak bahtsızlığı var. Fransa'da kötü bir iktisatçı
olmak hakkına sahiptir, çünkü iyi bir Alman filozofu diye tanınır. Almanya'da
kötü bir filozof olmaya hakkı vardır, çünkü Fransız iktisatçılarının en
kuvvetlilerden biri diye tanınır. Biz, hem Alman hem de iktisatçı olarak,
bu çift yanlışlığa karşı çıkmak istedik.
Okuyucu anlıyacaktır ki, bu sevimsiz
çalışmada sık sık M. Proudhon'un eleştirilmesini bırakmak ve Alman felsefesinin
eleştirisini yapmak, aynı zamanda da ekonomi politik üzerine toplu bir
bakış sunmak gerekmiştir.
Karl MARX
M. PROUDHON'UN eseri sadece bir ekonomi politik inceleme kitabı, sıradan bir kitap değildir; o, bir İncildir: "Esrar", "Tanrınırı bağrından koparılmış sırlar", "Açıklamalar"... hiç biri eksik değil. Ama günümüzde Peygamberler, din tanımayan yazarlara göre daha özene bezene tartışıldığı için okuyucunun bizimle birlikte Tekevvün'ün (oluş'un) kuru ve karanlık bilgilerinden geçmeye razı olması gereklidir; böylece daha sonra M. Proudhon ile birlikte, süpra-sosyalizmin (sosyalizm ötesinin) esirimsi ve münbit ülkelerine yücelebilecektir. (bk. Proudhon: Philosophie de la Misère, prologue, s. 3, satır 20.)
"TABİÎ olsun, sınaî olsun bütün
ürünlerin insanın yaşamasına hizmet etme yeteneğine özel olarak kullanım
değeri denir; birbirleri ile değişilebilme (mübadele edilebilme) yeteneğine
değişim değeri denir. Kullanım değeri nasıl oluyor da değişim değeri
haline geliyor? ... Değişimdeki değer düşüncesinin doğup gelişmesi iktisatçılar
tarafından pek de itina ile tespit edilmiş değildir: bunun üzerinde durmak
bize düşer. Muhtaç olduğum şeylerin büyük bir kısmı tabiatta ancak az miktarda
bulunduğuna veya hiç bulunmadığına göre, ben kendimde noksan olan şeylerin
üretimine yardımcı olmak zorundayım; ve bu kadar çok şeye el atamıyacağım
için başka insanlara, işbirliği yaptığım çeşitli görevlerdeki insanlara
kendi ürünlerinden bir kısmını benim ürünlerime karşı bana vermelerini
teklif edeceğim."
5
M. Proudhon bize her şeyden önce
değerin çift tabiatını, 'değerdeki ayrımı', kullanım değerinden
değişim değerini yapıp çıkaran hareketi açıklamaya niyetleniyor. Bu dönüştürme
işi üzerinde M. Proudhon ile birlikte durmak bizim için önem taşıyor. Bu
iş, yazarımıza göre şöyle oluyor:
Ürünlerin çok büyük bir kısmı
tabiatın içinde değil sanayiin sonunda bulunur. İhtiyaçların, tabiatın
kendiliğinden yaptığı üretimi aştığını varsayınız, insan, sanayi üretimine
başvurmak zorundadır. Bu sanayi, M. Proudhon'un vasayımına göre, nedir?
kaynağı nedir? Çok büyük sayıda şeylere ihtiyaç duyan bir tek adam "bu
kadar çok şeye el atamaz". Giderilecek şu kadar ihtiyaç, şu kadar şeyin
üretilmesini varsayar; üretim olmadan ürün olmaz; üretilecek bu kadar şey,
artık bunların üretimine yardım eden birden fazla insanın elini varsayar.
Oysa üretime yardım eden birden fazla elin varlığını varsaydığınız andan
itibaren, iş-bölümü üzerine dayanan bütün bir üretimin varlığını varsaymış
olursunuz. Böylece bizzat ihtiyaç, M. Proudhon'un varsaydığı gibi bütün
iş-bölümünün varlığını varsayar. İş-bölümünü varsayarken siz, değişimi
ve bunun sonucu olarak değişim değerini varsayıyorsunuz. Değişim değerini
her şeyden önce varsaymağa şimdilik bu kadarı yetecektir.
Fakat M. Proudhon bir dönüş yapmayı
daha çok sevmiş. Bütün yön değiştirmelerinde, onu izleyelim; hep onun çıkış
noktasına geldiğimizi göreceğiz.
Herkesin kendi başına üretim yaptığı
durumdan çıkmak ve değişime varmak için M. Proudhon "iş birliği yaptığım,
çeşitli görevlerdeki insanlara başvururum" diyordu. Demek ki, gene hep
M. Proudhon'un varsayımına göre, yoklukları halinde Robinson'un münzevî
ve az sosyal durumundan hiç birimizin çıkamıyacağı, çeşitli görevler yapan
iş birlikçilerine malikiz. İş birliği yapılan insanlar ve çeşitli görevler,
iş-bölümü ve bunun belirttiği değişim hep bulunmuş oluyor.
Özetleyelim: benim iş-bölümü üzerine
ve değişim üzerine kurulmuş olan ihtiyaçlarım vardır. M. Proudhon bu ihtiyaçları
varsayarken değişimi, değişim değerini varsaymış bulunuyor; o değişim değeri
ki, "gelişmesini başka iktisatçılara göre daha fazla itina ile tespit ettiğini"
M. Proudhon ileri sürmektedir.
M. Proudhon, vardığı sonuçların
doğruluğunu tersyüz etmeden şeylerin içinde bulunduğu düzeni pekâlâ tersyüz
edebilirdi. Değişim değerini açıklamak için değişimin var olması, değişimi
açıklamak için iş-bölümünün varolması, iş-bölümünü açıklamak için iş-bölümünü
gerektiren ihtiyaçların var olması gereklidir. Bu ihtiyaçları açıklamak
için ise bunları 'varsaymak' gerekiyor ki bu varsayım, M. Proudhon'un önsözündeki
birinci belitin (aksiyomun) yani "Tanrıyı varsaymak onu inkâr etmektir"
6 belitinin aksine, ihtiyaçların varlığını inkâr etmek
değildir.
İş-bölümünün bilinen bir şey olduğunu
varsayan M. Proudhon, nasıl oluyor da kendisi için hep bilinmeyen bir şey
olan, değişim değerini açıklamak için bu iş-bölümünü ele alıyor?
Bir insan "başka insanlara, iş
birliği yaptığı çeşitli. görevlerdeki başka insanlara" gidiyor, değişimi
kurmayı ve kullanım değeri ile değişim değeri arasında bir ayrım yapmayı
öneriyor. İş birliği yaptığı insanlar önerilen bu ayrımı kabul etmekle
M. Proudhon'a Ekonomi Politik Kitabında "değer düşüncesinin doğup
gelişmesi"ni tespit etmekten başka, gerçekte yapılacak hiç bir iş bırakmamış
oluyorlar. Fakat o bize teoremin doğup gelişmesini' açıklamayı, bize bu
tek insanın, bu Robinson'un, birden, nasıl olup da "iş birliği yaptığı
insanlara," bilinen türden bir teklifte bulunmak düşüncesine sahip
olduğunu ve nasıl olup da iş birliği yapığı bu insanların bü öneriyi itirazsız
kabul ettiklerini açıklamak zorundadır.
M. Proudhon soy kütüğüne değgin
(généalogiques) bu ayrıntılara girişmiyor. O, değişim olayını bir hareket
halinde sunmakla buna, değişimi kurmaya yönelen bir bir üçüncü kişinin
yapacağı gibi, sadece bir tarih özelliği tarzı veriyor.
A. Smith ve Ricardo'ların "tarihî
ve tasviri metodu" için yukardan bakan bir küçümseme ile konudşan M. Proudhon'un
"tarihî ve tasviri metod"undan, işte bu bir örnektir.
Değişimin kendi tarihî vardır.
O, değişik evrelerden geçmiştir.
Bir zaman olmuştur ki ortaçağda
olduğu gibi, sadece, üretimin tüketimi aşan fazlalığı değişilmiştir.
Gene bir zaman olmuştur ki, sadece fazlalık değil, bütün ürünler, bütün
sanayi hayatı ticarete geçmiş veya bütün üretim, değişime bağlanmıştır.
Değişimin bu ikinci evresini, yani karesi alınmış
7 satış değerini nasıl açıklamalı?
M. Proudhon'un cevabı hazır olsa
gerektir: tutunuz ki bir insan "başka insanlara, iş birliği yaptığı çeşitli
görevlerdeki insanlara" satış değerinin karesini almayı teklif etmiş olsun.
Nihayet öyle bir zaman gelmiştir
ki insanların başka bir şeye çevrilemez gözüyle baktıkları her şey değişime,
alışverişe konu olmuş ve başka bir şeye çevrilebilir hale gelmiştir. Bu,
o zamana kadar iletilip aktarılan ama asla değişilmeyen; verilen ama asla
satılmayan; edinilen ama asla satın alınmayan erdem, aşk, görüş, bilim;
vicdan vs. gibi şeylerin nihayet hep birden, ticaret alanına geçtiği zamandır.
Bu, genel kokuşma zamanıdır, her şeyin alınıp satıldığı zamandır, veya
ekonomi politiğin terimleriyle söylersek her şeyin, maddî ve manevî her
şeyin satılık değer olarak, hak ettiği en yüksek baha'yı bulmak için pazara
taşındığı zamandır.
Ya bu yeni ve son değişim evresini, küpü alınmış
8 satış değerini nasıl açıklamalı?
M. Proudhon'un cevabı hazır olsa
gerektir: tutunuz ki bir kişi "başka kişilere, iş birliği yaptığı çeşitli
görevlerdeki başka kişlere" erdemi, aşkı, vs. yi, değişim değerini üçüncü
ve son kuvvetine çıkarıp satılık bir değer yapmayı önermiş olsun.
Görülüyor ki M. Proudhon'un "tarihî
ve tasviri metodu" her şeye yarar, her şeye cevap verir, her şeyi açıklar.
"Ekonomik bir düşüncenin doğup gelişmesi" söz konusu ise o, çeşitli görevlerdeki
iş birliği yaptığı başka insanlara bu 'doğup gelişme' işini yapıp bitirmeyi
öneren bir insanın varlığını varsayar ve böylece her şeyi söylemiş olur.
Bundan böyle değişim değerinin
'doğup gelişmesi'ni tamamlanmış bir eylem olarak kabul edeceğiz; şimdi
değişim değerinin kullanım değeri ile arasındaki nispet ve ilişkiyi açıklamaktan
başka yapacak şey kalmaz. M. Proudhon'a kulak verelim:
"İktisatçılar değerin çift niteliğini
çok iyi anlatmışlardır; ama değerin çelişik mahiyetini aynı açıklıkla
verememişlerdir; bizim eleştirimiz burada başlar. İktisatçıların çok basit
olandan gayri bir şey görmeye alışık olmadıkları bu alanda, kullanım değeri
ile değişim değeri arasındaki bu şaşırtıcı çelişmeyi göstermiş olmak fazla
bir şey değildir; bu sözde basitliğin, anlamamız gereken, derin bir esrar
sakladığını göstermek gereklidir. ...Teknik terimlerle söylersek kullanım
değeri ile değişim değeri birbiriyle ters orantılıdır."
M. Proudhon'un düşüncesini iyi
anladıysak, onun yerleştirmeyi önerdiği dört, nokta şunlardır:
1. Kullanım değeri ile değişim
değeri "şaşırtıcı bir çelişme" meydana getirirler, birbirine karşıttırlar.
2. Kullanım değeri ile değişim
değeri birbirleriyle ters orantılı, biribirleriyle çelişme halindedirler.
3. İktisatçılar ne bu karşıtlığı,
ne de bu çelişmeyi görüp anlamış değillerdir.
4. M. Proudhon'un eleştirisi,
işe sondan başlamaktadır.
Öyleyse biz de sondan başlıyacak
ve, iktisatçıları M. Proudhon'un suçlamalarından temize çıkarmak için,
hayli önemli iki iktisatçıyı konuşturacağız.
Sismondi: "Ticaret,
her şeyi kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki karşıtlığa indirgemiştir,
vs."
9
Lauderdale: "Genel
olarak millî zenginlik (kullanım değeri), değişim değerinin yükselmesi
sonucu olarak bireylere ait servetlerin büyümesi oranında azalır; ve değişim
değerinin azalmasıyla bireylere ait zenginliklerin azaldığı ölçüde millî
zenginlik genel olarak çoğalır."
10
Sismondi, gelir azalmasının üretimin
çoğalması ile orantılı olduğunu savunan esas doktrinini, kullanım değeri
ile değişim değeri arasındaki karşıtlık üzerine kurmuştu.
Lauderdale, sistemini iki
değer türü arasındaki ters orantı üzerine kurmuştu ve onun doktrini daha
Ricardo zamanında o kadar yaygındı ki, Ricardo bundan genel olarak bilinen
bir şey gibi bahsedebilmişti: "Değişim değeri fikri ile zenginlikler (kullanım
değeri) fikrini birbirine karıştırmak yüzündendir ki yaşamak için zarurî,
faydalı veya hoş şeylerin miktarını azaltarak zenginliklerin artırılabileceği
iddia edilmiştir."
11
Görüyoruz ki iktisatçılar, M.
Proudhon'dan önce karşıtlığın ve çelişmenin derin esrarını 'göstermiş'lerdir.
Şimdi M. Proudhon'un iktisatçılardan sonra bu esrarı nasıl açıkladığını
da görelim.
Bir ürünün değişim değeri, talep
aynı kalmak kaydı ile, arz büyüdüğü ölçüde düşer. Başka bir deyişle bir
ürün, talebe göre ne kadar bolsa, onun değişim değeri ya da fiyatı o kadar
düşüktür. Ve karşılık olarak: arz, talebe ğöre ne kadar zayıfsa, arz edilen
ürünün değişim değeri veya fiyatı o kadar yüksek olur; başka bir deyişle
arz edilen ürün talebe göre ne kadar az ise fiyatlar o kadar yüksektir.
Bir ürünün değişim değeri, o ürünün bolluğuna veya azlığına, ama daima
talebe göre bolluğuna veya azlığına bağlıdır. Azdan da öteye, türünde tek
olan ve benim çok istediğim bir ürün varsayınız: bu biricik ürün, onu talep
eden yoksa, boldan da öteye, fuzulî bir fazlalık olacaktır. Buna karşılık
milyonları bulan bir ürün varsayınız: eğer bu, talebi karşılamağa yetmiyorsa,
yani çok talep ediliyorsa daima az (nadir) olacaktır.
Bunlar, basmakalıp diyebileceğimiz,
ama gene de M. Proudhon'un esrarını anlaşılabilir kılmak için buraya yeniden
almak zorunda kaldığımız gerçeklerdir.
"Öyle ki, ilkeyi en son sonuçlarına
kadar izlerken, kullanılması gerekli ve miktarı sonsuz olan şeylerin hiç
para etmemesi ve hiç faydası olmayan ama son derece az bulunan şeylerin
ise paha biçilmez bir fiyat etmesi gibi dünyanın en mantıklı sonucuna varılırdı.
Tatbikatta bu aşırı uçlara hiç rastlanmaması, güçlüğü son haddine çıkarır:
bir tarafta, hiç bir insan ürünü sınırsız miktar büyüklüğüne ulaşamıyacaktır;
öbür tarafta, en az bulunan şeyler de herhangi bir derecede faydalı olmaya
mecburdurlar; bu faydalılık olmadan hiç bir değere lâyık olmıyacaklardır.
Kullanım değeri ile değişim değeri, şu halde, tabiatları gereği birbirlerini
devamlı olarak dışarı itmek eğiliminde oldukları halde, bunlar birbirlerine
kaçınılmaz bir şekilde zincirle bağlanmış olarak kalırlar."
12
M. Proudhon'un karşısında bulunduğu
güçlüğü son haddine çıkaran nedir? Sadece talebi ve bir şeyin ancak
talep edildikçe az (nadir) veya bol olabileceğini unutmuş olmasıdır. Talebi
bir kenara bırakınca, o, değişim değerini azlıkla ve kullanım değerini
bollukla bir tutar. "Hiç faydalılığı olmayan ve son derece az bulunan"
şeylerin hesap edilemez bir fiyatta olduklarını söylerken aslında
o, sadece değişim değerinin azlıktan (nedretten) başka bir şey olmadığını
söylemiş oluyor. "Son derece az bulunmak ve hiç faydalı olmamak" sırf nedrettir.
"Hesap edilemez fiyat", değişim değerinin en fazlasıdır; bu, sırf değişim
değeridir. O bu iki terimi bir eşitlik haline koyuyor. Öyleyse değişim
değeri ile azlık (nedret), eşdeğer terimlerdir. M. Proudhon bu 'sözde aşırı'
sonuçlara varırken aslında, şeyleri değil de bu şeyleri ifade eden terimleri
aşırı uçlara kadar götürmüş bulunuyor ve bunu yaparken mantıktan çok belâgatını
ortaya koymuş oluyor. Yeni sonuçlar bulduğuna inandığı zaman, aslında,
varsayımlarını bütün çıplaklıklarıyla yeniden bulmuş oluyor. aynı usul
sayesinde, kullanım değeri ile sırf bolluğu da bir tutmayı başarıyor.
M. Proudhon, değişim değeri ile
azlığı (nedreti), kullanım değeri ile bolluğu eşitleştirdikten sonra, azlığın
ve değişim değerinin içinde kullanım değerini; bolluğun ve kullanım değerinin
içinde de değişim değerini bulamadığı için büsbütün şaşırıyor; ve pratiğin
bu aşırı uçları hiç kabul etmediğini görünce de esrara inanmaktan başka
bir şey yapamıyor. Onun gözünde hesap edilemez fiyat diye bir şey vardır,
çünkü ortada hiç alıcı yoktur; ve talebi bir yana bıraktıkça, alıcı bulamıyacaktır.
Başka bir taraftan bakılırsa,
M. Proudhon'un bolluğu kendiliğinden var olan bir şey gibi görünüyor. O
bu bolluğu üreten ve bunu yaparken talebi hiç gözden kaybetmemekte çıkarı
olan insanlar bulunduğunu tamamen unutuyor. Aksi halde M. Proudhon, çok
faydalı olan şeylerin çok düşük fiyatta olması veya bahadan yoksun olması
gerektiğini nasıl söyleyebilirdi? Tersine onun, çok faydalı olan şeylerin
fiyatları, değişim değerleri, yükseltilmek isteniyorsa, bunların bolluğunu
yani üretimini sınırlandırmak gerektiği sonucuna varmış olması gerekirdi.
Fransa'nın eski bağcıları,
yeni bağ dikimini yasaklayan bir kanun çıkarılması için müracaat ederken;
Hollandalılar Asya'dan gelen baharatı yakar, Moluques takım adalarındaki
karanfil ağaçlarını sökerken, sadece değişim değerini yükseltmek için bolluğu
azaltmayı istemişlerdi. Bütün ortaçağ bir tek ustanın çalıştırabileceği
kalfa sayısını kanunlarla sınırlandırırken, kullanabileceği alet sayısını
sınırlandırırken bu aynı ilkeye göre hareket ediyordu.
13
Bolluğu kullanım değeri diye,
azlığı da değişim değeri diye gösterdikten sonra -bollukla azlığın birbiriyle
ters orantılı olduğunu göstermekten daha kolay bir şey yoktur- M. Proudhon
kullanım değerini arz ile ve değişim değerini talep ile bir ve aynı kılıyor.
Karşı düşünceyi kesip atmak için de, değişim değeri yerine "görüşe
göre değişen değer" deyimini koyarak bir terim ikamesi yapıyor. Böylece
mücadelenin üstünde geçtiği alan değişmiş oluyor, elimizde bir tarafta
faydalılık
(kullanım değeri, arz) öbür tarafta görüş (değişim değeri, talep)
kalıyor. Birbirine karşıt olan bu iki kuvveti kim uzlaştıracak? Bunları
birbirine uygun hale getirmek için ne yapmalı? Bunlar arasında sadece bir
kıyas noktası bile kurulabilir mi?
M. Proudhon: "Böyle bir nokta
elbette vardır: bu da serbest iradedir. Arz ile talep arasındaki, faydalılık
ile görüş arasındaki bu mücadeleden sonuç olarak çıkacak olan fiyat, ilahî
(sonsuz) adaletin ifadesi olmıyacaktır." diye haykırıyor. M. Proudhon bu
karşı düşünceyi geliştirmeye devam ediyor:
"Serbest bir alıcı sıfatıyla ben
kendi ihtiyacımın, şey'in uygun olup olmadığının, o şey'e vermek istediğim
fiyatın yargıcıyım. Öbür taraftan serbest üretici sıfatıyla siz, gerçekleştirme
araçlarının sahibisiniz ve bunun sonucu olarak da giderlerinizi azaltma
gücünüz vardır."
14
Ve talep veya değişim değeri,
görüş ile bir ve aynı olduğuna göre M. Proudhon:
"Kullanım değeri ile değişim değeri
arasındaki karşıtlığı doğuranın, insanın serbest iradesi olduğu
ispat edilmiştir. Serbest irade varolmağa devam ettikçe bu karşıtlığı nasıl
çözmeli? Ve insanı feda etmek yerine bu çelişmeyi nasıl feda etmeli?"
15 diyor.
Böylece görülüyor ki bir çıkış
yolu yoktur. Ortak ölçüleri olmayan iki kuvvet arasında, faydalılık ile
görüş (değerlendirme) arasında, serbest alıcıyla serbest üretici arasında
bir mücadele vardır.
Olaylara biraz daha yakından bakalım.
Arz sadece faydalılığı, talep
sadece görüşü (değerlendirmeyi) göstermez. Talep eden de belli bir ürünü
veya bütün ürünleri temsil eden bir alameti yani parayı arz etmez mi ve
arz eden sıfatıyla bu, M. Proudhon'a göre, faydalılığı veya kullanım değerini
temsil etmez mi?
Arz eden aynı zamanda, belli bir
ürünü veya bütün ürünleri temsil eden bir alâmeti yani parayı talep etmez
mi? Ve o, böylece görüşün (değerlendirmenin), görüşe göre değerin veya
değişim değerinin temsilcisi olmaz mı?
Talep aynı zamanda bir arzdır,
arz aynı zamanda bir taleptir. Böylece M. Proudhon'un sadece arz ile talebten
birini faydalılık ile, öbürünü görüş (değerlendirme) ile bir ve aynı kılmak
olan karşı düşüncesi sadece gereksiz bir soyutlama üzerine dayandırılmış
olur.
M. Proudhon'un kullanım
değeri dediği şeyi başka iktisatçılar, onun kadar haklı olarak, görüş değeri
diye isimlendiriyorlar. Sadece Storch'u anmak yeter.
16
Ona göre ihtiyaçlar, ihtiyaç
duyduğumuz şeylerdir; değerler, bizim değer atfettiğimiz şeylerdir.
Şeylerin çoğunun, ancak, görüşün doğurduğu ihtiyaçları giderdikleri için
değerleri vardır. İhtiyaçlarımızın görüşümüzdeki değeri değişebilir; şu
halde bu şeylerin ihtiyaçlarımızla ilişkisinin ifadesinden ibaret olan
faydalılığı da değişebilir. Bizzat tabiî ihtiyaçlar devamlı olarak değişmektedir.
Gerçekten çeşitli halkların başlıca yiyeceklerini teşkil eden şeylerden
daha çeşitli hiç bir şey var mıdır?
Çatışma, faydalılık ile görüş
(değerlendirme) arasında değildir; arz edenin talep ettiği satış değeri
ile, talep edenin arz ettiği satış değeri arasındadır. Ürünün değişim değeri,
her defasında birbirini tutmayan bu değerlendirmelerin (baha biçmelerin)
sonucu olarak doğar.
Son analizde arz ile talep, üretim
ve tüketimi, ama bireysel değişimler üzerine kurulmuş olan üretim ve tüketimi,
bir araya getirirler.
Arz edilen ürün bizatihi (kendiliğinden)
faydalı değildir. Onun faydalılığını tayin eden, tüketicidir. Ve malın
faydalılığı kabul edildiği zaman bile, bu, sadece faydalılığı göstermez.
Üretim seyrinde o ürün, hammaddeler, işçilerin ücretleri vs. gibi hepsi
de satış değerleri olan, bütün üretim giderleri karşılığında değişilmiştir.
Şu halde ürün, üreticinin gözünde bir satış değerleri toplam miktarını
temsil eder. Onun arz ettiği sadece faydalı bir şey değil, fakat bir de
ve her şeyden önce bir satış değeridir.
Talebe gelince, bu, ancak emrinde
değişim araçları bulunmak şartıyla etkili olabilecektir. Bu değişim araçları
bizzat üründürler, satış değeridirler.
Öyleyse arz ile talepte bir tarafta
satış değerlerine mal olmuş bir ürünü ve satmak ihtiyacını, diğer tarafta
satış değerlerine mal olmuş değişim araçlarını ve satın alma isteğini buluruz.
M. Proudhon serbest alıcıyı,
serbest üreticinin karşısına koyuyor. Birine ve ötekine sırf metafizik
nitelikler izafe ediyor. Ona "kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki
karşıtlığı doğuranın, insanın serbest iradesi olduğu ispat edilmiştir"
dedirten budur.
17
Üretici, iş-bölümü ve değişim
üzerine kurulmuş bir toplumda üretim yaptığı andan itibaren (bu, M. Poudhon'un
varsayımıdır) [ürününü -ç.] satmak zorundadır. M. Proudhon üreticiyi üretim
araçlarının sahibi yapıyor; fakat bu üretim araçlarının serbest iradeye
bağlı olmadığında bizimle aynı düşüncede olacaktır. Bundan başka bu üretim
araçlarının birçoğu onun dışardan edindiği ürünlerdir ve çağdaş üretimde
o, istediği miktarı üretmekte bile serbest değildir. Üretici kuvvetlerin
fiilî gelişme derecesi, onu şu veya bu ölçüde üretim yapmaya mecbur bırakır.
Tüketici de üreticiden daha serbest
değildir. Onun vereceği kararlar, elindeki araçlara ve kendi ihtiyaçlarına
bağlıdır. Bunların her ikisi onun, sosyal kuruluşun bütününe bağlı olan
sosyal mevkii tarafından tayin edilir. Gerçekten hem patates satın alan
işçi ve hem de dantela satın alan kapatma kadın, her ikisi de kendi görüşlerine
ve kararlarına uyarlar. Fakat bunların verdikleri kararlar arasındaki farkı,
dünyada işgal ettikleri ve gene sosyal kuruluşun ürünü olan mevkiler arasındaki
fark izah eder.
İhtiyaçlar sisteminin bütünü,
değerlendirme (görüş) üzerine mi, yoksa bütün üretim kuruluşuna mı dayanır?
Çoğu zaman ihtiyaçlar doğrudan doğruya üretimden veya üretime dayanan bir
durumdan doğar. Dünya ticareti hemen tamamen, bireysel tüketimin değil
fakat üretimin ihtiyaçları etrafında döner. Başka bir örnekle gösterelim,
avukatlara olan ihtiyaç, belli bir mülkiyet gelişmesinin yani üretimin
gelişmesinin ifadesinden başka bir şey olmayan belli bir medenî kanunu
varsaymaz mı?
Az önce işaret ettiğimiz unsurları,
arz ile talep ilişkisinden tasfiye etmiş olmak M. Proudhon'a yetmiyor.
O, bütün üreticileri bir tek üretici halinde, bütün tüketicileri bir tek
tüketici halinde kaynaştırmakla soyutlamayı en son sınırlarına kadar götürür
ve bu hayalî iki kişi arasında bir mücadele kurar. Fakat gerçek dünyada
olaylar başka türlüdür. Ürün arzedenler arasındaki rekabet ve ürün talep
edenler arasındaki rekabet, alıcılarla satıcılar arasındaki, sonucu satış
değeri olan, mücadelenin zorunlu bir kesimini teşkil eder.
M. Proudhon rekabeti ve üretim
maliyetini tasfiye ettikten sonra, arz ve talep formülünü kolayca bir saçmalığa
indirgeyebilir.
Diyor ki "Arz ve talep sadece,
kullanım değeri ile değişim değerini karşı karşıya getirmeye ve bunların
uzlaşmaya götürülmesine yarayan iki merasim şeklidir. Bu ikisi, iki elektrik
kutbudur ki birbirlerine bağlandıkları zaman değişim denilen kaynaşma olayını
üretmeleri gereklidir."
18
Değişimin, tüketiciyi tüketim
malına tanıtan sırf bir merasim şeklinden ibaret olduğu da pekâlâ söylenebilirdi.
Bütün ekonomik ilişkilerin, yakın tüketime aracı olarak hizmet eden merasim
şekilleri oldukları da pekâlâ söylenebilirdi. Arz ile talep, belli bir
üretimin ilişkileridir ve bu bakımdan münferit değişimlerden fazlalıkları
veya noksanlıkları yoktur.
Öyleyse M. Proudhon'un diyalektiği
neden ibarettir? [Onun diyalektiği -ç.] kullanım değerinin ve değişim değerinin
yerine; arz ve talebin yerine; azlık ve bolluk, faydalılık ve değerlendirme
(görüş) [gibi -ç.], her ikisi de serbest irade şövalyeleri olan
bir
tek üretici ve bir tek tüketici gibi soyut ve çelişik kavramlar
koymasından ibarettir.
Peki, onun amacı neydi?
Kullanım değeri ile değişim değerinin
sentezi olarak, evvelce bir kenara bırakmış olduğu unsurlardan birini,
üretim maliyetini daha sonra işe yeniden sokma yolunu kendisi için
hazırlamaktı. Ve böylece, onun gözünde üretim maliyeti, yapma değeri
veya kurulmuş değeri teşkil eder.
"(SATIŞ) değeri, ekonomik yapının
'kilit taşıdır'." 'Kurulmuş' değer ekonomik çelişmeler sisteminin
kilit taşıdır.
Öyleyse, M. Proudhon'un ekonomi
politikteki biricik buluşu olan bu 'kurulmuş değer' nedir?
Faydalılık bir defa kabul edilince,
değerin kaynağı emek olur. Emeğin ölçüsü, zamandır. Ürünlerin nispî değerini,
onların üretilmesi için kullanılması gerekmiş olan emeğin zaman süresi
tayin eder. Fiyat, bir ürünün nispî değerinin para ile ifadesidir. Nihayet
bir ürünün kurulmuş değeri, o ürüne katılmış olan emek zamanı tarafından
kurulmuş bulunan değerden ibarettir.
Tıpkı A. Smith iş bölümünü
keşfetmiş olduğu gibi M. Proudhon da 'kurulmuş değer'i keşfetmiş olmak
iddiasındadır. Bu tam 'bilinmeyen bir şey' değildir, fakat kabul etmek
gerekir ki ekonomi bilimindeki hiç bir keşifte de bilinmeyen bir şey yoktur.
Buluşunun bütün önemini hisseden M. Proudhon bir taraftan da bunun övüncünü
hafifletmeye çalışıyor: "Okuyucuyu kendisinin orijinallik iddiaları üzerinde
rahatlatmak ve çekingenlikleri yüzünden yeni düşüncelere yatkın olmayan
zihinlerle barışmak" amacıyla bunu yapıyor.
Fakat kendisinden önce gelenlerin
her birinin, değerin anlaşılması konusundaki katkılarının hakkını verirken
o, en büyük payın, aslan payının kendisine düştüğünü yüksek sesle itiraf
etmek zorunda kalıyor.
"Yapma (sentetik) değer fikri
A. Smith tarafından müphem bir tarzda fark edilmişti. Fakat bu değer fikri
A. Smith'de tamamen sezgiye dayanır; oysa toplum, adetlerini sezgilere
göre değiştirmez; toplum, kararlarını ancak olayların emrine uyarak verir.
Antinominin (karşıt kavramların) daha duyulabilir ve daha açık anlatılması
gerekiyordu; J. B. Say bunun başlıca açıklayıcısı oldu"
19
Yapma (sentetik) değerin keşfinin
bütün hikayesi işte budur: müphem sezgi A. Smith'in, antinomi J. B. Say'ın,
kurucu ve 'kurulmuş' gerçek ise M. Proudhon'un. Kimse yanılmasın: Say'den
M. Proudhon'a kadar bütün öteki iktisatçılar antinominin tekerlek izinden
yürümekten başka bir şey yapmamışlardır.
"Kırk yıldan beri bu kadar aklı
başında insanın bu kadar basit bir düşünceye karşı çırpınmaları inanılmaz
bir şeydir. Fakat hayır, değerlerin karşılaştırılması (kıyaslanması),
aralarında hiç bir kıyaslama noktası ve ortak bir ölçü birliği olmadan
gerçekleşmektedir. İşte 19. Yüzyılın iktisatçıları herkese karşı, devrimci
eşitlik teorisini savunmaktan çok bunu savundular. Gelecek kuşaklar buna
ne diyecekler?"
20
Böyle keskin bir şekilde,
üzerine basılarak sözü edilen gelecek kuşaklar, kronoloji üzerinde ortalığı
karıştırmakla işe başlıyacaklar. Kendi kendilerine soracaklardır: öyleyse
Ricardo ve okulu, 19. Yüzyıl iktisatçıları değil midirler? "Metaların nispî
değerinin, sadece, onların üretiminin gerektirdiği emek miktarına bağlı
olduğu" ilkesini koyan Ricardo sistemi 1817'ye kadar gider. Ricardo, İngiltere'de
Restorasyon devrinden beri hâkim olan bir okulun başıdır.
21 Ricardo doktrini, bütün çağdaş burjuvaziyi kesin
ve amansız bir tarzda özetler. "Gelecek kuşaklar buna ne diyecekler?" M.
Proudhon Ricardo'yu hiç tanımamış, demiyeceklerdir; çünkü o, Ricardo'dan
uzun uzun bahsediyor, sözü her zaman ona getiriyor, ve onun bütün söylediklerinin
"değersiz ve karmakarışık bir yığın" olduğu sonucuna varıyor. Gelecek kuşaklar
bu işe karışırlarsa, belki de, okuyucularının İngilizlerden duyduğu korkuyu
tahrik etmekten çekinen M. Proudhon'un, bunun yerine, Ricardo'nun düşüncelerinin
sorumlu editörü kesildiğini söyliyeceklerdir. Ricardo'nun bilimsel bir
şekilde şimdiki toplumun, burjuva toplumunun teorisi olarak açıklamış bulunduğu
teoriyi M. Proudhon'un "geleceğin devrimci teorisi" diye vermesini ve böylece
Ricardo ve okulunun antinominin bir tek yanının değişim değerinin, bilimsel
formülü olarak kendisinden çok önce gösterdiği şeyi Proudhon'un faydalılık
ile değişim değeri arasındaki antinominin çözümü diye almasını çok safça
bulacaktır. Fakat gelecek kuşakları bir yana bırakalım ve M. Proudhon'u
kendinden önce gelen Ricardo ile karşı karşıya koyalım. Bu yazarın değer
doktrinini özetleyen birkaç parçasını veriyoruz: "Değişim değerinin ölçüsü,
bu ölçü için mutlaka gerekli olmakla beraber, faydalılık değildir."
22
"Şeyler [metalar -ç.], bir defa,
kendi başlarına faydalı olarak tanındıktan sonra, değişim değerlerini iki
kaynaktan, az sayıda olmalarından (nedretlerinden) ve onları edinmek için
gerekli olan emek miktarından alırlar. Değeri, sadece azlıklarına (nedretlerine)
dayanan şeyler vardır. Bu şeylerin miktarını hiç bir emek çoğaltamıyacağından,
miktarlarının daha fazla bollaşması sonucu olarak bunların değeri düşürülemez.
Değerli heykeller ve tablolar vs. böyledir. Bunların değeri sadece, bu
gibi şeylere sahip olmak isteyenlerin güçlerine, zevklerine ve kaprislerine
bağlıdır."
23
"Bununlaberaber bu gibi şeyler
her gün mübadele edilen metaların ancak çok küçük bir kısmını teşkil eder.
Malik olmak istenilen şeylerin çoğu sanayi ürünü olduğundan, bunların sayıları
sadece bir ülkede değil birçok ülkede, bunları yaratmak için gerekli olan
hüner her istenildiği zaman kullanılarak, sınırlarını tayin etmek hemen
hemen imkânsız olan bir derecede çoğaltılabilir.
24 Öyleyse metalardan, onların değişim değerlerinden
ve nispî fiyatlarını düzenleyen ilkelerden bahsettiğimiz zaman sadece miktarları
insanın çalışması ile çoğalabilen, üretimlerini rekabetin teşvik ettiği
ve hiç bir kösteğin kısmadığı metaları göz önünde tutuyoruz, demektir."
25
Ricardo "bütün değişim değerlerinin ilk kaynağını hayli doğru olarak
belirlemiş" olduğu kanısında bulunduğu A. Smith'i anıyor.
26 "İnsanın çalışmasının istediği gibi çoğaltamadığı
şeyler müstesna, bütün şeylerin değişim değerlerinin esası, gerçekte, böyle
(yani emek zamanı) olması ekonomi politikte en önemli bir doktrindir; çünkü
bu bilimde bu kadar yanlışlığın doğmuş olmasının ve bu kadar değişik görüşlerin
meydana gelmesinin, değer kelimesine müphem ve az doğru anlamlar
verilmiş olmasından başka kaynağı yoktur.
27 Bir şeyin değişim değerini düzenleyen, onun içinde
tespit edilmiş bulunan emek miktarı ise, bunun sonucu olarak, emek miktarındaki
her artışın zorunlu olarak bu emeğin kullanıldığı şeyin değerini yükseltmesi
ve emek miktarındaki her azalmanın fiyatı düşürmesi gereklidir."
28
Ricardo daha sonra A. Smith'i:
1. "Değere emekten başka, bazan
buğdayın değeri bazan bir şeyin satın alabileceği emek miktarı gibi, bir
ölçü vs. vermekle."
29
2. Toplumun, sermaye birikiminden
ve toprak mülkiyetinden önceki ilkel ve kaba durumuna uygulanmasında sınırlı
davranmakla beraber, bu ilkeyi kayıtsız kabul etmiş olmakla
30 suçluyor.
Ricardo, toprak mülkiyetinin yani
rantın, besin maddelerinin nispî değerini değiştiremiyeceğini ve sermaye
birikiminin, üretimleri için kullanılan emeğin nispî miktarları tarafından
tayin edilen nispî değerler üzerinde ancak geçici salınımlı (oscillatoire)
bir etki yapabileceğini göstermeye sıkı sıkıya sarıldı. Bu tezi desteklemek
için kendi ünlü toprak rantı teorisini verir, sermayeyi bileşenlerine ayrıştırır
ve buradan, [sermayenin içinde -ç.], son analizde, birikmiş emekten başka
bir şey bulunmadığı sonucuna varır. Bundan sonra bütün bir ücret ve kâr
teorisini geliştirir ve ücret ve kârın, ürünün nispî değeri üzerinde hiç
etki yapmadan, birbiriyle ters orantılı olarak yükselip alçaldığını ispat
eder. O, sermayelerin birikmesinin ve bu sermayelerin mahiyetlerinin değişik
olmasının da (sabit sermayeler ve mütedavil sermayeler), ücret hadleri
gibi, ürünlerin nispî değerleri üzerinde yapabileceği etkiyi ihmal etmez.
Ricardo'nun ilgilendiği başlıca problemler, bunlardır. O, "Emekte yapılan
her tasarruf bir metaın nispî değerini
31 düşürmekten geri kalmaz; bu tasarruf ister şeyin
yapımı için gerekli emekte, ister bu üretimde kullanılmış olan sermayenin
teşekkülü için gerekli emekte yapılmış olsun durum değişmez.
32 Bunun sonucu olarak bir iş günü bir insana aynı
miktarda balık, başka bir insana da o kadar av hayvanı sağlamakta devam
ettiği sürece her birinin kendine ait tabiî fiyat haddi aynı kalacak ve
ücretlerdeki ve kârdaki değişiklik ne olursa olsun ve sermaye birikiminin
etkilerine rağmen durum değişmeyecektir.
33 Biz emeğe, şeylerin değerinin temeli ve onların
üretimi için gerekli olan emek miktarına, değişimde başka şeylere karşı
verilmesi gereken metaların kendilerine ait miktarları tayin eden kaide
(ölçü) gözüyle baktık; fakat metaların yürürlükteki fiyatlarından, bu ilkel
ve tabiî fiyattan tesadüfî ve geçici bazı sapmaların olacağını inkâr etmeyi
istemedik.
34 Şeylerin fiyatlarını düzenleyen, sık sık ileri
sürüldüğü gibi arz ile talep arasındaki oran değil, son analizde, üretim
giderleridir."
35
Lord Lauderdale değişim değerinin,
arz ve talep kanununa veya talebe göre azlık veya bolluğa göre, alabileceği
değişik biçimleri işleyip geliştirmişti. Ona göre bir şeyin değeri, miktarı
azaldığı zaman veya talep arttığı zaman yükselebilir; bu değer, o şeyin
miktarının artması ile orantılı olarak veya talebin azalmasıyla orantılı
olarak azalabilir. Böylece bir şeyin değeri sekiz değişik sebebin, yani
o şeye uygulanan dört sebep ile, onun değerini ölçmeye yarayan başka bir
metaa veya paraya uygulanan dört sebebin işlemesiyle değişebilir. Ricardo
bunu şöyle reddediyor:
"Bir özel kişinin veya bir şirketin
tekelinde olan ürünler, Lord Lauderdale'in koyduğu kanuna uygun
olarak değer değiştirirler: bunların değerleri, daha büyük miktarda arz
edildikleri oranda düşer, onları edinmek isteyen alıcıların gösterdikleri
istekle birlikte yükselir. Bunların fiyatının, tabiî değerleri ile zorunlu
hiç bir ilişkisi yoktur. Fakat satıcılar arasında rekabet konusu olan ve
miktarları mutedil sınırlar içinde artabilecek olan şeylere gelince, bunların
fiyatı talebin ve arz edilen miktarın durumuna değil, fakat kesin olarak
üretim giderlerinin yükselmesine bağlıdır."
36
Ricardo'nun bu kadar özlü, bu
kadar açık, bu kadar sade dili ile, M. Proudhon'un, nispî değerin emek
zamanı ile belirlenmesine varmak için harcadığı belâgat çabaları arasında
kıyaslama yapmak özenini okuyucuya bırakacağız.
Ricardo bize burjuva üretiminin,
değeri meydana getiren, gerçek hareketini gösterir. M. Proudhon bu gerçek
hareketi bir yana bırakarak, gerçek hareketin ifadesinden başka bir şey
olmayan ve Ricardo tarafından o kadar iyi bir şekilde açıklanmış bulunan,
sözde yeni bir formüle uygun olarak dünyayı düzenlemek amacıyla yeni yollar
icad etmek için çırpınıyor. Ricardo mevcut toplumun değeri nasıl kurduğunu
bize göstermek için çıkış noktasını mevcut toplumun içinden alıyor; M.
Proudhon, bu değer aracılığı ile yeni bir sosyal dünya kurmak için, çıkış
noktası olarak kurulmuş değeri alıyor. M. Proudhon'a göre, kurulmuş değer,
devrini yapmalı ve bu değerlendirme tarzına göre zaten tamamen kurulmuş
bulunan bir dünyanın yeniden kurucusu haline gelmelidir. Ricardo'ya göre
değerin emek zamanı ile tayini, değişim değerinin kanunudur; M. Proudhon'a
göre ise bu, kullanım değeri ile değişim değerinin sentezidir. Ricardo'nun
değerler kanunu, mevcut ekonomik hayatın bilimsel izahıdır; M. Proudhon'un
değerler teorisi Ricardo'nun teorisinin ütopik izahı, yorumudur. Ricardo,
formülünün doğruluğunu, bu formülü bütün ekonomik ilişkilerden çıkararak
ve bütün olayları, hattâ ilk bakışta o formülünü yalanlıyor gibi görünen
toprak rantı, sermaye birikimi ve ücretlerin karlarla münasebeti gibi olayları
bile bu yolla açıklayarak, kurar. Onun doktrinini bilimsel bir sistem yapan,
işte tam, budur. Ricardo'nun bu formülünü tamamen keyfi bir varsayımla
yeniden keşfeden M. Proudhon bundan sonra örnekler, var olan uygulamalar,
kendi canlandırıcı düşüncesinin gerçekleşme başlangıçları olarak geçirmek
için tahrif ettiği soyut ekonomik gerçekler aramak zorunda kalıyor.
37
Şimdi M. Proudhon'un, emek zamanı
tarafından, kurulmuş değerden çıkardığı sonuçlara geçelim:
- Belli bir emek miktarı, bu aynı
emek miktarı tarafından yaratılmış olan ürün ile eşdeğerdedir.
- Her bir günün emeği, başka bir
günün emeği değerindedir; yani, eğer miktarlar eşitse, bir insanın emeği
başka bir insanın emeği değerindedir; aralarında nitelik farkı yoktur.
Aynı miktar çalışma ile bir insanın ürünü, başka bir insanın ürünü ile
mübadele edilebilir. Bütün insanlar eşit bir çalışma zamanı için, eşit
bir para alan ücretli işçilerdir. Tam bir eşitlik, değişimleri düzenler.
Bu sonuçlar, kurulmuş veya emek
zamanı tarafından belirlenmiş değerin kesin, tabiî sonuçları mıdır?
Bir metaın nispî değeri, onu üretmek
için gereken emek miktarı tarafından belirleniyorsa, bunun tabiî sonucu
olarak emeğin nispî değeri yani ücret de, ücreti üretmek için ihtiyaç duyulan
emek miktarı tarafından belirleniyor demektir. Ücret, yani emeğin nispî
değeri veya fiyatı böylece işçinin bakımı ve geçimi için zarurî olan her
şeyi üretmek için gerekli olan emek zamanı tarafından belirlenir. "Şapka
üretiminin maliyet fiyatını düşürün, bunların fiyatları da sonunda yeni
tabiî fiyatlarına düşecektir, bunlara olan talep iki, üç, dört misline
çıksa da durum değişmiyecektir. İnsanların yaşama, geçim giderlerini, hayatı
sürdüren yiyecek ve giyeceklerin tabiî fiyatlarını düşürerek, indirin;
ücretlerde, işçilere karşı talep çok büyük ölçüde artmış olsa bile, düşecektir."
38
Ricardo'nun kullandığı dil, şüphesiz;
son derece siniktir. Şapkaların yapım giderleri ile insanların bakım ve
geçim giderlerini aynı düzeye koymak, insanları şapkaya çevirmektir. Fakat
bu sinikliği görüp haykırmayın. Siniklik, olayları anlatan kelimelerde
değil, olaylardadır. Droz, Blanqui, Rossi gibi Fransız yazarları ve başkaları
insancıl bir laf ebeliği etiketini göz önünde tutmaya çalışmakla İngiliz
iktisatçılarına üstünlük sağladıklarını görüp gönüllerini avutuyorlar.
Ricardo'yu ve okulunu kullandıkları sinik dil yüzünden kınıyorlarsa, bu,
ekonomik ilişkilerin bütün çıplaklık ve kabalıklariyle açıklandıklarını,
burjuvazinin sırlarının ortaya çıkarıldığını görmek kendilerini kızdırdığı
içindir.
Özetliyelim: bizzat kendisi bir
meta olan emek, emek metaını üretmek için gerekli olan emek zamanı ile
ölçülür. Bu emek metaını üretmek için neye ihtiyaç vardır? Emeğin devamlı
bakım ve muhafazası yani işçiyi sağ ve neslini üretecek durumda tutmak
için vazgeçilmez olan şeyleri üretmek için gerekli olan emek zamanına.
Emeğin tabiî fiyatı, asgarî ücretten başka bir şey değildir.
39
Yürürlükteki ücret haddi bu tabiî
fiyatın üstüne yükselirse, bu, M. Proudhon'un bir ilke olarak koyduğu değer
kanununa, arz ile talebin değişen nispetlerinin sonuçları bir karşı ağırlık
olarak çıktığı içindir. Fakat asgarî ücret, gene de, yürürlükteki ücret
haddinin etrafında salındığı ve yöneldiği merkezdir.
Böylece, emek zamanı tarafından
ölçülen nispî değer, M. Proudhon'un düşündüğü gibi proletaryanın kurtuluşunun
devrimci teorisi değil, ister istemez, işçinin çağdaş köleliğinin formülüdür.
Şimdi bir değer ölçüsü olarak emek zamanının uygulanmasının mevcut sınıf
karşıtlıkları ve ürünün bizzat işçi ile birikmiş emeğin sahibi arasındaki
eşit olmayan dağılımı ile ne derece bağdaşmaz olduğunu görelim:
Herhangi bir ürünü, örneğin keten
bezini alalım. Bu ürün belli bir emek miktarını ihtiva eder. Bu ürünü yaratmak
için iş birliği yapmış olanların karşılıklı durumu ne olursa olsun bu emek
miktarı hep aynı olacaktır.
Başka bir ürünü, keten kumaş ile
aynı miktar emek gerektirmiş olan, çuha'yı alalım.
Bu iki ürün arasında bir değişim
olmuşsa, eşit emek miktarları değişilmiş demektir. Bu eşit emek miktarları
değişilirken üreticilerin karşılıklı durumları değiştirilmiş olmaz; nasıl
ki işçilerin ve fabrikatörlerin kendi aralarındaki durumlarında da bir
değişiklik meydana getirilmiş olmaz. Emek zamanları ile ölçülen ürünlerin
bu değişiminin bütün üreticilere eşit ücret ödenmesi sonucunu vereceğini
söylemek, ürüne katılma eşitliğinin değişimden önce mevcut bulunduğunu
varsaymaktır. Çuhanın keten kumaş karşılığında değişilmesi tamamlandığı
zaman, çuha üreticileri keten kumaşta, daha önce çuhada paylaşmış bulunduklarına
eşit bir oranda, pay sahibi olacaklardır.
M. Proudhon'un kuruntusunu, nihayet
karşılıksız bir varsayım olabilecek olanı bir sonuç diye alması meydana
getirmiştir.
Daha ileri gidelim:
Değer ölçüsü olarak emek zamanı,
en azından, günlerin eş değerde olduklarını ve bir tek adamın gününün başka
birinin gününün değerinde olduğunu varsayar mı? Hayır.
Bir an için varsayılım ki bir
kuyumcunun bir günü, bir dokumacının üç günü ile eşdeğerdedir. Mücevheratın
değerinde, dokunmuş maddelerin değerine nispetle meydana gelecek herhangi
bir değişiklik, arz ile talepteki dalgalanmaların geçici sonucu olmadıkça,
sebebini birinin veya ötekinin üretimine harcanmış emek zamanındaki azalma
veya çoğalmadan alsa gerektir. Başka başka işçilerin üç çalışma günü birbirine
1: 2: 3 oranlarıyla
40 bağlı olsa, bunların ürünlerinin nispî değerindeki
her değişiklik de aynı l: 2: 3 oranlarında olacaktır. Böylece farklı çalışma
günlerinin değerlerinin eşit olmamasına rağmen değerler emek zamanı ile
ölçülebilir, fakat böyle bir ölçüyü uygulamak için ayrı ayrı iş günlerinin
kıyaslamalı ölçüsünün elimizde olması gereklidir. Bu ölçüyü rekabet kurar.
Sizin bir saatlik emeğiniz benim
bir saatlik emeğimin değerinde midir? Bu rekabetin kararlaştıracağı bir
sorundur.
Bir Amerikan iktisatçısına göre
bir günlük karmaşık emeğin içinde kaç günlük basit emeğin bulunduğunu rekabet
tayin eder. Karmaşık emek günlerinin basit emek günlerine bu indirgenmesi,
bizzat basit emeğin bir değer ölçüsü olarak alındığını varsaymaz mı? Sadece
emek miktarı, niteliğine bakmadan, değer ölçüsü görevini yapıyorsa, bu,
basit emeğin sanayiin mihveri haline geldiğini önceden varsayar. İnsanın
makineye tabi olmasıyla veya aşırı iş bölümüyle, emeğin eşitlenmiş bulunduğunu;
insanların kendi emekleri tarafından silinip bir köşeye çekildiklerini;
saatin sarkacının, iki lokomotifin hızını ölçmek için olduğu gibi iki işçinin
nispî faaliyetini ölçmek için de doğru bir ölçü haline gelmiş bulunduğunu
önceden varsayar. Öyleyse, bir insanın bir saatinin başka bir insanın bir
saati değerinde olduğunu değil, bir saat esnasında bir insanın, bir saat
esnasında başka bir insan kadar değerde olduğunu söylemeliyiz. Zaman her
şeydir; insan hiç bir şey değildir. İnsan, nihayet, zamanın vücududur,
yapı kafesidir. Nitelik artık önemli değildir. Her şeyi sadece nicelik
kararlaştırır; saate karşı saat, güne karşı gün; fakat emeğin bu eşit kılınması,
asla M. Proudhon'un sonsuz ve ölümsüz adaletinin eseri değildir. Bu, sırf
ve sadece modern sanayin bir gerçeğidir.
Otomatik bir atelyede bir işçinin
işi, başka bir işçinin işinden hemen hiç ayırd edilemez; işçiler birbirlerinden
ancak işleri için verdikleri zamanın uzunluğuyla ayırd edilebilirler. Bununla
beraber bu nicelik farkı, belli bir görüş açısından, nitelik farkı haline
gelir; şu bakımdan ki, işleri için verdikleri zaman kısmen fizik yapı,
yaş ve cinsiyet gibi sırf maddî sebeplere; kısmen sabır, soğukkanlılık,
gayret ve ihtimam gibi sırf pasif manevî sebeplere dayanır. Kısacası değişik
işçilerin işinde bir nitelik farkı varsa, bu, ayırd edici bir özellik olmaktan
uzak, olsa olsa sonuncu derecede bir nitelik farkıdır. Çağdaş sanayide
durum, son analizde, buraya varır. Otomatik çalışmada gerçekleşmiş bulunan
bu eşitlik üzerinedir ki M. Proudhon, gelecek zaman içinde evrensel olarak
kurmayı tasarladığı eşitleştirme rendesini gezdirmektedir.
M. Proudhon'un Ricardo doktrininden
çıkardığı bütün 'eşitlikçi' sonuçlar, bir temel yanlışlık üzerine kurulmuştur.
O, metaların içinde maddeleşmiş emek miktarı tarafından ölcülen meta değerini
'emeğin değeri' ile ölçülen meta değeriyle karıştırıyor. Metaların değerini
ölçmekte kullanılan bu iki yol birbiriyle eşdeğerde olsaydı, bir metaın
nispî değerinin onun içinde maddeleşmiş bulunan emek miktarıyla ölçüldüğü,
veya satın alabileceği emek miktarıyla ölçüldüğü veya onu elde edebilecek
emek miktarıyla ölçüldüğü söylenebilirdi ve bu söylenenler birbirinden
farklı olmazdı. Fakat durum böyle olmaktan uzaktır. Emeğin değeri, bir
değer ölçüsü olarak, başka herhangi bir metaın değerinden daha fazla işe
yaramaz. Buraya kadar söylediklerimizi, birkaç örnek daha iyi anlatmaya
yetecektir.
Bir quarter buğday, bir günlük
çalışma yerine iki günlük çalışmaya mal olsaydı, ilk değerinin iki misli
bir değere sahip olurdu; fakat iki misli bir emek miktarını harekete getirmiş
olmazdı, çünkü öncekinden daha fazla besleyici madde ihtiva etmezdi. Böylece
kendisini üretmek için kullanılmış bulunan emek miktarı ile ölçülen buğdayın
değeri iki misline çıkarılmış olurdu. Fakat, ya satın alabileceği emek
miktarı ile veya satın alınabileceği emek miktarı ile ölçüldüğü için bu
değer iki misline çıkmaktan uzak olacaktı. Öbür taraftan aynı emek, öncekinin
iki misli elbise üretiyorsa bu elbiselerin nispî değeri yarı yarıya düşerdi.
Fakat, iki misline çıkmış bu elbise miktarı böylece emek miktarının sadece
yarısını kullanmak durumuna inmeyecek, aynı miktar emek iki misli elbise
miktarına da hükmedemiyecek; çünkü elbiselerin yarısı, işçiye öncekinin
aynı hizmeti etmekte gene devam edecekti.
Böylece besin maddelerinin nispî
değerini emeğin değeri ile belirlemek, ekonomik gerçeklere karşı yürümektir.
Bu, kısır bir döngü içinde hareket etmek, bir nispî değeri bizzat kendisi
de belirlenmeye muhtaç olan başka bir nispî değer ile belirlemektir.
M. Proudhon'un iki ölçüyü, bir
metaın üretilmesi için gerekli olan emek zamanı ölçüsü ile emeğin değeri
ölçüsünü birbirine karıştırdığı şüphesizdir. O, "bir adamın emeği, ihtiva
ettiği değeri satın alabilir" diyor. Böylece ona göre bir ürünün içinde
maddeleşmiş bulunan belli bir emek miktarı, işçinin aldığı para ile yani
emeğin değeri ile eş değerlidir. aynı düşünce tarzıdır ki, ona üretim maliyetini
ücretlerle karıştırtıyor.
"Ücret nedir? Buğdayın vs. nin
maliyet fiyatıdır; üretime katılan her unsurun ürünün fiyatına intikal
eden fiyatıdır." Daha da ileri gidelim: "Ücretler, zenginliği meydana getiren
unsurların aralarındaki nispettir." Ücret nedir? Emeğin değeridir.
Adam Smith, değer ölüsü olarak,
şimdi bir metaın üretimi için gerekli emek zamanını, biraz sonra emeğin
değerini alır. Ricardo bu yanlışlığı, bu iki ölçü tarzı arasındaki aykırılığı
açıkça göstererek, meydana çıkarır. M. Proudhon, A. Smith'in sadece arka
arkaya koyduğu bu iki şeyi birleştirerek, yanlışlıkta A. Smith'ten daha
ileri gider.
M. Proudhon, metaların nispî değerleri
için bir ölçüyü, işçilerin üründen pay almaları uygun oranını bulmak veya
başka bir deyişle emeğin nispî değerini belirlemek için arıyor. Metaların
nispî değeri için bir ölçü bulmak üzere o, belli bir emek miktarına eşdeğer
olarak o emeğin yaratmış bulunduğu ürünlerin toplam miktarından daha iyi
bir şey düşünemiyor; bu yol, toplumun tamamen ücret olarak kendi ürettikleri
ürünü alan işçilerden ibaret olduğunu varsaymaktan farksızdır. İkinci olarak
o, çeşitli işçilerin iş günlerinin eşdeğerde oluşlarını tabiî sayıyor.
Kısacası o, metaların nispî değerlerinin ölçüsünü işçilere eşit ücret ödenmesi
sonucuna varmak için arıyor ve ücretlerin eşitliğini de, metaların nispî
değerlerini araştırmada daha ileri gidebilmek için, kabul edilmiş bir gerçek
sayıyor. Ne hayranlığa değer diyalektik!
"Say ve onu izleyen başka iktisatçılar,
emek bizzat değerlendirmeye konu olduğu için, başka herhangi bir meta gibi
bir meta olduğu için, emeği değerin başlıca ve tayin edici sebebi olarak
ele almanın kısır bir döngü içinde hareket etmek olduğunu gördüler. Bu
iktisatçılar böyle yapmakla, müsaade ederlerse söyliyeyim, harika bir dikkatsizlik
gösterdiler. Emeğin bizzat bir meta gibi değil, fakat ihtiva ettiği varsayılan
değerler bakımından değere sahip olduğu söylenmiştir. Emeğin değeri mecazi
bir ifadedir, sonucun sebepten önceye alınmasıdır. Bu, sermayenin üretkenliği
gibi aynı damgayı taşıyan bir uydurmadır. Emek üretir, sermayenin değeri
vardır. ... Gerekli olmayan kelimelerin cümleden bir çeşit çıkarılması
yoluyla emeğin değerinden bahsedilir. ... Emek de özgürlük gibi tabiatı
icabı müphem ve belirlenmemiş fakat amacıyla ve nitelik bakımından tanımlanan
yani ürünü ile gerçeklik kazanan bir şeydir."
41
"Fakat bunun üzerinde durmaya
ihtiyaç var mıdır? İktisatçı (bunu M. Proudhon diye okuyunuz), şeylerin
isimlerini, gerçek isimlerini değiştirdiği an güçsüzlüğünü açıkça itiraf
etmiş ve kendisinin meselenin dışında kaldığını açıklamış olur."
42
M. Proudhon'un emeğin değerini,
ürünlerin değerinin 'tayin edici sebebi' yaptığını görmüş bulunuyoruz;
bu, o dereceye kadar gider ki ona göre ücretler yani 'emeğin değeri'nin
resmi adı, üretime katılan her unsurun ürünün fiyatına intikal eden fiyatını
teşkil eder. Say'ın itirazı onu bu yüzden sıkıntıya sokar. Bir meta olarak
emeğin içinde gramatik bir ifade eksikliğinden başka o, hiç bir şey görmez.
Böylece emeği bir meta olarak kabul etmek esası üzerine kurulmuş bulunan
mevcut toplumun bütünü, şairane bir başıbozukluk üzerine, mecazî bir ifade
üzerine kurulmuş oluyor. Toplum kendisine saldıran bütün mahzurları tasfiye
etmek isterse önce kulağa kötü gelen terimleri tasfiye etmeli, dili değiştirmelidir.
Bu amaçla sadece Akademiye başvurup sözlüğün yeni bir baskısının yapılmasını
istemesi yeter. Bütün bu gördüklerimizden sonra M. Proudhon'un, bir ekonomi
politik eserinde etimoloji ve başka gramer bölümleri üzerinde uzun denemelere
girişmek zorunda niçin kaldığını kolayca anlıyabiliriz. O, böylece, servus'un
servare'den vaktiyle nasıl türediğini bilgiççe tartışmaktadır.
Dil üzerine yazılan bu uzun yazıların
gizli bir anla mı vardır, bunlar M. Proudhon'un muhakemesinin esaslı bir
kısmını teşkil eder.
Emek,
43 iş gücü, alınıp satıldıkça, başka herhangi bir
meta gibi bir metadır ve şu halde bir değişim değerine sahiptir. Fakat
emeğin değeri veya emek metaı, buğdayın değerinin veya buğday metaının
besin olarak ettiği hizmet kadar az şey üretir.
Emek, besin metalarının az veya
çok pahalı olmasına, el emeği arz ve talebinin şu veya bu derecede mevcut
olmasına vs. göre az veya çok 'değerde'dir.
Emek 'müphem bir şey' değildir;
o her zaman belli bir emektir. Alınıp satılan şey genel olarak emek değildir.
Sadece emek, şey tarafından nitelik bakımından tanımlanmaz. Şey de emeğin
özel niteliği tarafından tanımlanır ve belirlenir.
Emek alınıp satıldığı sürece bizzat
bir metadır. Emek niçin satın alınır? "Gizil (potansiyel) olarak ihtiva
ettiği varsayılan değerler için." Fakat herhangi bir şeyin bir meta olduğu
söyleniyorsa onun niçin satın alındığı yani ondan çıkarılmak istenen faydalılık,
onun nereye uygulanacağı artık söz konusu olmaz. O, alışveriş konusu olarak,
bir metadır. M. Proudhon'un bütün muhakemesi şununla sınırlanır: emek,
yakın bir tüketim malı diye satın alınmaz. Hayır, o, bir makine gibi bir
üretim aleti olarak satın alınır. Bir meta olarak emeğin değeri vardır
ve üretim yapmaz. M. Proudhon pekâlâ meta diye bir şeyin mevcut olmadığını,
çünkü her metaın sadece faydacı bir amaçla elde edildiğini, yoksa bizzat
meta olarak elde edilmediğini de söyleyebilirdi.
M. Proudhon, metaların değerini
emekle ölçerken, emek bir meta olduğu için emeğin bir değeri olduğu sürece,
bu aynı ölçüden emeği hariç bırakmanın imkânsızlığını müphem bir tarzda
görüyor. Bu ölçüden emeği hariç bırakmanın, asgarî ücreti yeni sarfedilmiş
emeğin tabiî ve normal fiyatı haline getirmek yani toplumun mevcut durumunu
kabul etmek olduğu yolunda bir kuşkusu var. Bu yüzden bu çok kötü sonuçtan
uzaklaşmak için yüz geri ediyor ve emeğin bir meta olmadığını, değeri olamıyacağını
iddia ediyor. Bizzat kendisinin emeğin değerini bir ölçü olarak aldığını
unutuyor, onun bütün sisteminin meta olarak emeğe, trampa edilen, satın
alınan, satılan, ürün karşılığı değişilen vs. emeğe, aslında işçi için
yakın gelir kaynağı olan emeğe dayandığını unutuyor. Hepsini unutuyor.
Sistemini kurtarmak için, o sistemin
temelini feda etmeye razı oluyor.
Et propter vitam vivendi perdere
causas.
44
Şimdi 'kurulmuş değer'in
yeni bir tanımına geliyoruz.
"Değer, zenginliği (serveti) meydana
getiren ürünler arasındaki nispet ilişkisidir."
İlkin tesbit edelim ki, "nispî
değer veya değişim değeri" ürünlerin karşılıklı olarak değişildiği bir
nispet ilişkisi fikrinin varlığını gerektirir. Bu ilişkiye 'nispet ilişkisi'
adını vermekle nispî değerde, ifade biçiminden başka hiç bir değişiklik
yapılmış değildir. Bir ürünün değerinin düşürülmesi veya yükseltilmesi,
onun zenginliği meydana getiren başka ürünlerle bir 'nispet ilişkisi' içinde
olmak niteliğini yok etmez.
Öyleyse, yeni bir düşünce getirmeyen
bu yeni terim neden [gerekiyor -ç.]?
'Nispet ilişkisi', üretimde nispîlik,
arz ile talep arasındaki gerçek nispet vs. gibi başka birçok ekonomik ilişkilerin
varlığını akla getirir ve M. Proudhon satış değeri ile ilgili bu açıklayıcı
didaktik deyişini formüle ederken bütün bunları düşünmektedir.
İlk olarak bütün ürünlerin nispî
değeri, bunlardan her birinin üretiminde kullanılmış olan karşılıklı emek
miktarları tarafından belirlendiği için, bu özel duruma uygulanmış bulunan
nispet ilişkileri belli bir zaman için de imâl edilebilecek olan ve bunun
sonucu olarak biri diğeriyle değişilmek için verilen karşılıklı ürün miktarlarının
yerini tutar.
M. Proudhon'un bu nispet ilişkisinden
ne fayda elde ettiğini görelim.
Herkes bilir ki, arz ile talep
dengelendiği zaman, her hangi bir ürünün nispî değeri onun içinde maddeleşmiş
bulunan emek miktarı tarafından tam ve doğru bir şekil de belirlenir ve
bu nispî değer, nispet ilişkisini tam bizim ona verdiğimiz yönde ve anlamda
ifade eder. M. Proudhon şeylerin ve olayların düzenini ve dizilişini ters
yüz ediyor. Bir ürünün nispî değerini, içinde maddeleşmiş olan emek miktarı
ile ölçmekle işe başlayınız; göreceksiniz ki arz ile talep yanılmaz bir
tarzda birbiriyle denge haline gelecektir, diyor. Üretim tüketime tekabül
edecek, ürün daima değişebilir olacaktır. Ürünün yürürlükteki fiyatı, onun
gerçek değerini tam ifade edecektir. Herkes şöyle der: hava iyi olduğu
zaman yürüyüşe çıkan birçok insan görülür; M. Proudhon böyle diyeceğine
insanlarını, havanın iyi olduğuna emin olabilmek için yürüyüşe çıkarıyor.
Emek zamanı tarafından önceden
belirlenmiş satış değerinin sonucu olarak, M. Proudhon'un söyledikleri
ancak, aşağı yukarı şu terimlerle anlatılabilecek olan bir kanunla savunulabilir.
Ürünler, maloldukları emek zamanları
arasındaki tam oranda değişilecektir. Arz ile talebin birbiriyle orantısı
ne olursa olsun metaların değişimi hep, onlar taleple orantılı olarak üretilmişler
gibi, olacaktır. Bırakalım M. Proudhon böyle bir kanunu formüle edip koymak
işini üstüne alsın; böyle bir kanunun kanıtlarını vermek zorunluğundan
biz onu kurtaracağız. Tersine o, kendi teorisini bir kanun koyucu gibi
değil de bir iktisatçı olarak savunmakta israr ederse, bir metaı yaratmak
için gerekli olan zamanın o metaın faydalılık derecesini tam olarak gösterdiğini
ve bunun taleple olan nispet ilişkisini, şu halde toplam servet miktarı
ile olan nispet ilişkisini, belirttiğini ispat etmesi gerekecektir. Bu
durumda, eğer bir ürün kendi üretim maliyetine eşit bir fiyatla satılırsa
arz ile talep daima dengeleşmiş olacaktır; çünkü üretim maliyetinin arz
ile talep arasındaki gerçek nispeti ifade ettiği varsayılmıştır.
M. Proudhon, fiilen, bir ürünü
yaratmak için gerekli olan emek zamanının o ürünün ihtiyaçlarla olan gerçek
nispet ilişkisini gösterdiğini, öyle ki üretilmesi en az zamana mal olan
şeylerin en yakın faydalı şeyler olduğunu vs. adım adım ispat etmeye girişmiş
bulunuyor. Onun doktrinine göre lüks bir şeyin sadece üretilmiş olması
bile toplumun, bir lüks ihtiyacı gidermeye imkân verecek, boş zamanı olduğunu
derhal ispat eder.
M. Proudhon, tezinin tam kanıtını
en yararlı şeylerin üretiminin en az zamana malolduğunu, toplumun hep en
kolay sanayiden işe başladığını ve birbirini takiben "daha fazla emek zamanına
malolan ve daha yüksek ihtiyaçlara uygun düşen şeylerin üretimine giriştiğini"
gözlemek ve tespit etmekte bulur.
M. Proudhon, M. Dunoyer'den toplama
ve kök çıkarma sanayii -meyva toplama, yem, avcılık, balıkçılık vs. - örneğini
alıyor; bu, en basit, en ucuza mal olan ve insanın "ikinci yaradılışının
ilk günü" başladığı bir sanayidir. İnsanın ilk yaratılışının birinci günü,
Tanrıyı bize dünyanın ilk sanayicisi diye gösteren, Tevrat'ın ilk kitabında
yazılıdır.
İşler, M. Proudhon'un hayal ettiğinden
tamamen farklı bir yolda olmaktadır. Uygarlığın başladığı andan itibaren
üretim, tabakalar ve sınıflar arasındaki çatışma ve nihayet birikmiş emekle
şimdiki emek arasındaki çatışma üzerine kurulmaya başlar. Hiç bir çatışma
olmayan yerde hiç bir ilerleme olmaz. Uygarlığın günümüze kadar izlediği
kanun budur. Şimdiye kadar üretici kuvvetler, bu sınıf çatışmaları sistemi
sayesinde gelişmiş bulunuyor. Şimdi bütün işçilerin bütün ihtiyaçları giderilmiş
olduğu için, insanların kendilerini daha yüksek bir düzeydeki ürünlerin
yaratılmasına, daha karmaşık sanayilere verebildiklerini söylemek, sınıf
çatışmalarını hesap dışı bırakmak ve bütün tarihî gelişimi baş aşağı çevirmek
olurdu. Bu, Roma imparatorları zamanında sunî göllerde yılan balıkları
beslendiği için bütün Roma ahalisini bol bol beslemeye yetecek besin vardı
demek gibi bir şeydir. Oysa tersine, Roma aristokratlarının o büyük yılan
balıklarına yem diye atacak köleleri varken, Roma halkının ekmek satın
alacak paraları yoktu.
Mamûl ve lüks malların fiyatı
hemen hemen sürekli olarak düşerken, yiyecek fiyatları hemen hemen sürekli
olarak yükselmiştir. Bizzat tarım sanayiini alalım: pamuk, şeker, kahve,
vs. şaşılacak bir nispette ve devamlı olarak düşerken, buğday, et vs. gibi
en vazgeçilmez şeylerin fiyatları yükselir. Besin maddeleri arasında bile
enginar, kuşkonmaz, vs. gibi lüks yiyecekler bugün en zarurî yiyecek maddelerine
göre nispeten daha ucuzdurlar. Zamanımızda gereksiz şeyleri üretmek, gerekli
şeyleri üretmekten kolaydır. Nihayet değişik tarih çağları içinde, fiyatların
birbirleriyle karşılıklı nispetleri birbirinden sadece farklı değil, hattâ
birbirine zıttır. Büün ortaçağ boyunca tarım ürünleri, sınaî mamûllere
göre daha ucuzdular, yeni zamanlarda ise bunlar arasındaki ilişki ters
orantılıdır. Bu, tarım ürünlerinin faydalılığı ortaçağdan bu yana azalmış
demek midir?
Ürünlerin kullanılmasını, tüketicilerin
kendilerini içine yerleştirilmiş buldukları toplum şartları tayin eder
ve bizzat bu şartlar da sınıf çatışmaları üzerine kurulmuştur.
Pamuk, patates ve alkol en çok
kullanılan şeylerdir. Patates, sıraca hastalığını meydana getirmiştir.
Pamuk, keteni ve yünü büyük ölçüde kenara itmiştir; oysa yün ve keten birçok
hallerde, sadece sağlık bakımından bile daha yararlıdır; nihayet alkol,
her yerde gıda maddesi olarak kullanıldığı zaman genel olarak zehir diye
bilindiği halde bira ve şaraba üstün gelmiştir. Bütün bir yüzyıl, hükümetler,
Avrupa afyonuna karşı boş yere mücadele etmişlerdir; iktisat kuralları
egemen olmuş ve emirlerini tüketime kabul ettirmiştir.
Pamuk, patates ve alkol niçin
burjuva toplumunun mihveridir? Çünkü bunları üretmek için en az emek miktarına
ihtiyaç vardır ve bunun sonucu olarak bunlar en düşük fiyatlara sahiptirler.
En fazla tüketimi, niçin en düşük fiyat tayin eder? Bu, bu şeylerin mutlak
faydalılığından, içlerinde kendiliğinden varolan faydalılıktan, bir işçi
olarak bir insanın değil de bir insan olarak bir işçinin ihtiyaçlarına
en yararlı tarzda uygun düştükleri kadar faydalılıklarından mıdır? Hayır.
Bu, sefalet üzerine kurulmuş olan bir toplumda en ucuz ürünlerin, en büyük
sayıda insanlar tarafından kullanılmak gibi önüne geçilmez bir imtiyazı
olduğu içindir.
Şimdi, maliyeti en ucuz olan şeyler
en çok kullanıldığı için bunların daha büyük faydası olması gerekir demek,
ucuz maliyet fiyatı sebebiyle alkollü maddelerin geniş ölçüde kullanılması
onların faydasının en kesin kanıtıdır, demek olur. Bu, proletere gidip
patatesin sağlık bakımından etten daha çok yararlı olduğunu söylemekle
birdir; bu, şimdiki durumu kabul etmektir; kısacası bu, M. Proudhon'la
birlikte mahiyetini anlamladığımız bir toplumun savunmasını yapmaktır.
Sınıf çatışmalarının sona ermiş
bulunacağı, içinde artık hiç bir sınıfın bulunmıyacağı geleceğin toplumunda
faydayı, üretimin gerektirdiği asgarî zaman tayin etmiyecektir; ayrı ayrı
maddelerin üretimine ayrılmış olan zamanı onların sosyal faydalılık derecesi
belirleyecektir.
M. Proudhon'un tezine dönelim;
bir şeyin üretimi için gerekli çalışma zamanının, o şeyin faydalılık derecesinin
ifadesi olmaktan çıktığı an bu aynı şeyin, içinde maddeleşmiş bulunan emek
zamanı tarafından daha önce belirlenmiş olan, değişim değeri arzın talebe
gerçek oranını yani M. Proudhon'un ona bağladığı nispet ilişkisini hiç
düzenleyemez hale gelir.
Arzın talebe nispet ilişkisini,
veya bu ürünün toplam üretim miktarına göre nispet kotasını meydana getiren,
o belli ürünün üretim maliyeti fiyatına satılması değildir; üreticiye,
karşılığında hiç değilse üretim maliyetini alabilmek için, belli bir metadan
ne miktar üretmesi gerektiğini gösteren arz ile talepteki değişikliklerdir.
Ve bu değişiklikler, devamlı olarak belirdikleri içindir ki sanayiin çeşitli
kolları arasında devamlı bir sermaye yatırılması ve çekilmesi hareketi
de vardır.
"Sermaye, talep edilmekte olan
çeşitli metaların üretimine ne fazla ne eksik, tam istenen miktarda, bu
gibi değişikliklerin sonucu olarak tahsis edilir. Fiyatın yükselip alçalmasıyla
kârlar genel düzeyin üstüne çıkar veya altına düşer ve sermaye bu değişikliklerin
yer aldığı özel istihdam alanına girmeye teşvik edilmiş veya çıkmak için
uyarılmış olur. ... Büyük bir şehrin pazarlarına bakıp hem yerli, hem yabancı
metaların nasıl düzgün olarak, zevk ve heveslerden doğan bütün talep değişikliği
durumları altında veya nüfus miktarındaki değişmeler altında, çok aşırı
bir arzdan doğan bolluk etkilerini veya talepe eşit olmayan bir arzdan
meydana gelen korkunç fiyat yükselişlerinin etkilerini doğurmadan, istendikleri
miktarlarda nasıl arzedildiklerini görünce itiraf etmeliyiz ki, sermayenin
her sanayi koluna tam istenen miktarda ayrılması ilkesi, genellikle
varsayıldığından daha etkendir."
45
M. Proudhon, ürünlerin değerinin
emek zamanı tarafından belirlendiğini kabul ediyorsa, bireysel değişimler
esası üzerine kurulmuş toplumda, emeği değer ölçüsü yapan şeyin sadece
dalgalanma hareketi olduğunu da kabul etmelidir. Hazır yapılmış, kurulmuş
nispet ilişkisi diye bir şey yoktur, sadece kurucu bir hareket vardır.
Emek zamanı tarafından belirlenmiş
değerin bir sonucu olarak nispetten bahsetmenin hangi anlamda doğru olduğunu
henüz görmüş bulunuyoruz. M. Proudhon'un 'nispet kanunu' dediği bu zaman
ölçüsünün, nasıl bir nispetsizlik kanunu haline dönüştüğünü şimdi
göreceğiz.
O zamana kadar iki saatte üretilmekte
bulunan şeyin bir saatte üretilmesini mümkün kılan her yeni icat, pazarda
bütün benzer ürünlerin değerini düşürür. Rekabet, üreticiyi, iki saatlik
çalışmanın ürününü, bir saatlik çalışmanın ürünü kadar ucuza satmaya zorlar.
Rekabet, bir ürünün nispî değerinin onu üretmek için ihtiyaç duyulan emek
zamanı tarafından belirlenmesi kanununu gerçekleştirir. Satış değerinin
ölçüsü olan emek zamanı, bu yolla emeğin değerinin devamlı düşüşünün kanunu
haline gelir. Daha fazlasını söyliyeceğiz. Sadece pazara getirilmiş bulunan
metaların değil, üretim aletlerinin ve bütün bir atelyenin değeri de düşecektir.
Bu gerçeği vaktiyle Ricardo söylemişti: "Üretim kolaylığını durmadan artırmakla
biz, önceden üretilmiş bulunan bazı metaların değerini durmadan azaltmış
oluyaruz."
46 Sismondi daha da ileri gidiyor. O, emek zamanı
tarafından meydana getirilmiş olan bu 'kurulmuş değer'de modern sanayiin
ve ticaretin bütün çelişmelerinin kaynağını görüyor. "Ticari değer, uzun
süreler içinde, hep, değerlendirilen şeyi elde etmek için ihtiyaç duyulan
emek miktarı tarafından belirlenir; ticari değer onun fiilen malolduğu
değil, gelecekte, belki de iyileştirilmiş araçlarla malolacağı değerdir;
ve değerlendirilmesi güç olmakla beraber bu miktar hep rekabet tarafından,
sadakatle kurulur. ... Bu zemin üzerindedir ki satıcının talebi gibi alıcının
arzı da hesap ve tahmin edilebilir. Satıcı belki de bu şeyin kendisine
10 günlük emeğe mal olduğunu söyliyecektir; fakat alıcı bu şeyin bundan
böyle 8 günlük emekle üretilebileceğini görürse, rekabet her iki tarafa
bunu ispat ettiği takdirde, değer düşecek ve piyasa fiyatı sadece 8 gün
üzerinden tespit edilmıiş olacaktır. Tabiî, taraflardan her biri o şeyin
faydalı, istenir olduğuna, istek olmadan satış olmıyacağına inanır, fakat
fiyatın tespitinin faydalılıkla hiç bir ilişiği yoktur."
47
Değeri tayin edenin o şeyi üretmek
için kullanılan zaman değil, fakat onun üretilebileceği en az (asgarî)
zaman olduğu ve bu en az zamanın rekabetle sağlandığı noktası üzerinde
israrla durmak önemlidir. Bir an için varsayınız ki artık rekabet yoktur
ve bunun sonucu olarak bir metaın üretimi için gerekli en az emeği doğruIayacak
hiç bir araç artık yoktur; o zaman ne olacaktır? M. Proudhon'a göre, aynı
şeyi üretmek için sadece bir saatlik zaman almış olan şeyin karşılığında
altı misli fazlasını istemek hakkına sahip olabilmek için o şeyin üretiminde
altı saatlik emek harcamak yetecektir.
İlişkiler üzerinde durmakta israr
edersek, 'nispet ilişkisi' yerine elimizde nispetsiz bir ilişki olacaktır.
Emeğin değerinin devamlı düşmesi
metaların emek zamanıyla değerlendirilmesinin sadece bir yanı, sadece bir
sonucudur. Fiyatların aşırı yükselmesi, aşırı üretim ve sanayi keşmekeşinin
daha birçok başka niteliklerinin izahı bu değerlendirme tarzındadır.
Fakat değer ölçüsü olarak kullanılan
emek zamanı hiç değilse, M. Proudhon'a bu kadar zevk veren nispî ürün çeşitliliğini
doğurur mu?
Tersine, bir değer ölçüsü olarak
kullanılan emek zamanının dümen suyundan tekelcilik gider ve, tekelcilik
nasıl herkesin bildiği gibi üretim aletleri dünyasını istila ederse öylece
ürünler dünyasını da istila eder. Sadece pamuk sanayii gibi birkaç sanayi
kolunda çok hızlı bir ilerleme yapılabilir. Bu ilerlemenin tabiî sonucu,
örneğin pamuklu sanayi ürünlerinin fiyatlarının hızla düşmesidir; fakat
pamuk fiyatı düşerken buna kıyasla keten fiyatının yükselmesi gerekir.
Bunun sonucu ne olacaktır? Ketenin yerini pamuk alacaktır. Keten, bu yolla,
hemen hemen bütün Kuzey Amerika'dan sürülüp çıkarılmış bulunuyor. Ve böylece
ürünlerin nispî çeşitliliği yerine elimizde pamuğun egemenliği kalmış bulunuyor.
Bu 'nispet ilişkisi'nden, geriye
ne kalmıştır? Metaların, dürüst bir fiyatla satılmalarına imkân verecek
nispetlerde üretilmesinden hoşlanacak dürüst bir insanın dindarca isteğinden
başka hiç bir şey. İyi huylu burjuva ve insalcıl iktisatçılar, bütün çağlarda
bu masum isteği ifade etmekten zevk almışlardır.
İhtiyar Boisguillebert'in söylediklerine
kulak verelim:
"Metaların fiyatları, hep birbiriyle
orantılı olmalıdır; çünkü herhangi bir anda kendilerini birbirlerine
verebilmeleri için (işte size M. Proudhon'un devamlı değişilebilirliği)
ve karşılıklı olarak birbirlerini doğurabilmeleri için birlikte varolmalarını
mümkün kılabilecek olan, sadece bu karşılıklı anlayıştır. ... Öyleyse zenginlik
(servet) insanla insan, zanaatla zanaat vs. arasındaki bu devamlı ilişkiden
başka bir şey olmadığına göre, fiyatlar arasındaki oranın uğradığı karışıklığın
bu alışverişi durdurmasından başka bir yerde sefaletin sebebini aramak
korkunç bir körlüktür."
48
Bir de çağdaş bir iktisatçıyı
dinleyelim:
"Üretime bağlanması zorunlu olan
büyük kanun, yani değerin devamlılığını koruyabilecek olan nispet kanunu.
... Eşdeğerlik, teminat altında olmalıdır. ... Bütün uluslar, tarihlerinin
değişik dönemlerinde birçok ticaret tüzükl'eri ve sınırlamalar koyarak
burada açıkladığımız amaca bir dereceye kadar etki yapmayı denemişlerdir.
... Fakat insanın doğal ve kendinde var olan bencilliği, onu, bütün bu
düzenleyici kuralları altüst etmeye zorlamıştır. Orantılı üretim, Sosyal
Ekonomi Biliminin bütün olarak doğruluğunun gerçekleşmesidir."
49
Fuit Troja.
50 Yeniden o kadar çok isteğin amacı haline gelmeye
başlayan, arz ile talep arasındaki bu gerçek orantı çok zaman önce yok
oldu; bunaklık evresine girdi. Bu orantı ancak üretim araçlarının sınırlı
olduğu, değişim hareketinin çok dar sınırlar içinde yer aldığı zamanlarda
mümkündü. Bu gerçek orantı, büyük sanayiin doğmasıyla sona erdi ve üretim,
refah, depresyon, buhran, durgunluk, yeniden refah vs. değişikliklerinin
durmadan birbirini izleyen zincirine girmek zorunda kaldı.
Sismondi gibi, toplumun şimdiki
temelini muhafaza ederek gerçek üretim nispetine dönmek istiyenler gericidirler;
çünkü tutarlı olmak için eski zamanlar sanayiinin öbür şartlarını da geri
getirmek istemeleri gereklidir.
Üretimi gerçek veya az çok gerçek
orantılarda tutan neydi? Bu, arza hükmeden ve arzdan önce gelen talepti.
Üretim, tüketimi hemen topuklarından izliyordu. Emrindeki aletlerin gittikçe
artan bir ölçüde üretim yapmaya zorladığı büyük sanayi, artık, talebi bekliyemez.
Üretim tüketimden önce gelir, arz talebi zorlar.
Mevcut toplumda, bireysel değişimler
üzerine kurulmuş olan sanayide bunca sefaletin kaynağı olan üretim keşmekeşi,
aynı zamanda bütün ilerlemelerin de kaynağıdır.
Böylece ya biri, ya öteki:
Ya geçmiş yüzyılların gerçek orantılarını,
ama bugünün üretim araçlarıyla birlikte istiyorsunuz ki, bu halde hem gerici
hem hayalcisiniz.
Ya da keşmekeşsiz bir ilerleme
istiyorsunuz; bu halde, üretici kuvvetleri muhafaza edebilmek için bireysel
değişimlerden vaz geçmelisiniz.
Bireysel değişim, tabiî sonucu
olan 'gerçek oran' ile birlikte ancak geçmiş yüzyılların küçük boyutlu
sanayiine uygun düşer veya bütün sefaIet ve keşmekeş katarıyla büyük boyutlu
sanayie uyar.
Nihayet değerin emek tarafından
belirlenmesi -M. Proudhon'un bize geleceğin canlandırıcı formülü diye verdiği
formül- bu sebeple sadece, M. Proudhon'dan çok önce Ricardo'nun açık ve
doğru olarak gösterdiği gibi, bugünkü toplumun ekonomik ilişkilerinin bilimsel
ifadesidir.
Fakat hiç değilse bu formülün
'eşitlikçi' uygulaması, M. Proudhon'a ait midir? Bütün insanları, eşit
emek miktarlarını değişen, fiilî işçilere dönüştürerek toplumu islâh etmeyi
ilk düşünen, o mu olmuştur? Komünistleri, her türlü ekonomi politik bilgisinden
yoksun bu insanları, bu 'aptallıkta inatçı insanları', bu 'cennet rüyaları
görenleri', 'proletarya sorunun çözümünü' kendisinden önce bulmadıkları
için kınamak, gerçekten ona mı düşer?
İngiltere'deki ekonomi politik
eğilimini yakından tanıyan herkes, o ülkedeki hemen bütün sosyalistlerin
zaman zaman Ricardo teorisinin eşitlikçi uygulanmasını önerdiklerini bilmezlikten
gelemez. M. Proudhon'un okuması için biz şunları analım:
Hodgskin, Political Economy,
1827;
51 William Thompson, An Inquiry into the Principles of the Distribution
of Wealth Most Conducive to Human Happiness, 1824; T. R. Edmonds,
Practical Moral and Political Economy, 1828,
52 vs., vs.. Ve daha dört sayfa vs., vs.. Bir İngiliz
komünisti olan Mr. Bray'ı
53 dinlemekle yetinelim. Onun dikkat çekici eseri
Labour's Wrongs and Labour's Remedy, Leeds 1839'dan açık anlam taşıyan
bazı parçalar verecek ve bunun üzerinde yeteri kadar duracağız; çünkü önce
Mr. Bray Fransa'da henüz az tanınıyor ve sonra da onda biz M. Proudhon'un
geçmişteki, bugünkü ve gelecekteki tutarsız eserlerinin anahtarını bulmuş
olduğumuzu sanıyoruz.
Mr. Bray şöyle diyor:
"Gerçeğe varmak için tek yol,
hemen ilk ilkelere gitmektir. ... Bizzat hükümetlerin doğmuş oldukları
kaynağa hemen gidelim. ... Bunun kaynağına böylece gitmekle her hükümet
şeklinin, her sosyal ve hükümete ait bozukluğun doğuşunu mevcut sosyal
sisteme -bugünkü haliyle mülkiyet müessesesine- borçlu olduğu ve şu halde
bozukluklarımızı ve sefaletimizi birden ve ebediyen sona erdirmek istersek
toplumun bugünkü düzeninin toptan yıkılması gerektiğini buluruz. ... İktisatçılara
karşı kendi topraklarında ve kendi silahlarıyla savaşmakla, 'hayalcilerin'
ve 'nazariyecilerin' çıkardığı söylenen, o anlamsız patırtıdan kurtulmuş
olacağız; onlar, bu patırtıyı bahane ederek, doğru olduğu resmen söylenmiş
bulunan döşenmiş yoldan bir adım ayrılmağa cesaret edenlere hücuma çok
hazır görünmektedirler. İktisatçılar muhakemelerini üzerine dayandırdıkları
kabul edilmiş gerçekleri ve ilkeleri inkâr veya reddetmedikçe, bu metotla
vardığımız sonuçları reddedemezler.
54
"Değer katan, sadece emektir.
... Herkesin kendi dürüst çalışmasıyla elde ettiği her şey üzerinde şüphe
götürmeyen bir hakkı vardır. O böylece emeğinin ürünlerini kendine mal
ettiği zaman başka herhangi bir insana karşı bir adaletsizlik işlemiş olmaz;
çünkü o, başka bir insanın kendi emek ürünü üzerinde aynı şeyi yapmak hakkına
dokunmuş olmaz. ... Bu bütün üstünlük ve aşağılık, efendilik ve uşaklık
düşünceleri ilk ilkelerin ihmaline ve bunun sonucu olarak malik olunan
şeylerde eşitsizliğin doğmasına kadar izlenebilir. Ve bu eşitsizlik muhafaza
edildiği sürece, bu gibi düşünceler ortadan kaldırılamıyacağı gibi bunların
üzerine kurulmuş olan kurumlar da yıkılamıyacaktır. İnsanlar bugüne kadar,
işlerin bugünkü gayri tabiî durumunu, yürürlükte olan eşitsizliği tahrip
ederek, fakat eşitsizliğin sebebine dokunmadan tedavi etmeyi körü körüne
ümit etmişlerdir; fakat kısa zamanda görülecektir ki kötü hükümet bir sebep
değil bir sonuçtur, yaratıcı değil yaratılandır, malik olunan şeylerin
eşitsizliğinden doğmuştur; ve malik olunan şeylerin eşitsizliği ise bizim
bugünkü sosyal sistemimizle ayrılamaz bir şekilde, sıkı sıkıya bağlıdır."
55
"Yalnız en büyük üstünlükler,
faydalar değil, katkısız bir adalet de bir eşitlik sisteminden yanadır.
... Her insan sonuçlar zincirinde bir halka, ama vazgeçilemez bir halkadır;
bu zincirin başlangıcı sadece bir fikir ve sonu belki de bir kumaş parçasının
üretilmesidir. Böylece çeşitli taraflara karşı değişik duygular beslemekte
olsak da bu, emeğine karşı bir insanın ötekinden daha iyi ücret almasını
gerektirmez. Bir mucit aldığı haklı para ödülüne ek olarak bizlerden her
zaman sadece dehanın alabileceği şeyi, takdir dolu saygılarımızı alacaktır..."
"Emeğin ve değişimin öz tabiatında
şu vardır: tam adalet, [mübadeleye katılan -ç.] her iki değişicinin sadece
karşılıklı değil aynı zamanda eşit olarak da yararlanmalarını
gerektirir. İnsanların birbirleriyle değişebilecekleri sadece iki şeyleri,
yani emekleri ve emek ürünleri vardır. ... Eğer adil bir değişim sistemiyle
iş görülmüş olsaydı, bütün maddelerin değerini maliyet fiyatının tamamı
tayin etmiş olacak ve eşit değerlere karşı daima eşit değerler değişilmiş
olacaktı. Örneğin, bir şapkacının bir şapka yapmak bir gününü, bir kunduracının
da bir çift kundura yapmak aynı zamanını yani bir gününü alırsa ve her
birinin kullandığı malzemenin aynı değerde olduğunu varsayarsak, bunlar
bu maddeleri birbiriyle değişirlerse sadece karşılıklı olarak değil ama
bir de eşit olarak yararlanırlar. Taraflardan her birinin sağladığı kâr,
öteki için bir zarar olamaz, çünkü her biri aynı miktar emek vermiştir
ve her birinin kullandığı malzeme eşit değerdedir. Fakat şapkacı bir şapkaya
karşı iki çift kundura elde etmişse, zaman ve malzeme değeri eskisi gibi
olmak kaydıyla, değişim, besbelli, haksız bir değişim olurdu. Şapkacı kunduracıyı
bir günlük emek kadar aldatmış olurdu; ve şapkacı bütün değişimlerinde
böyle hareket etmiş olsaydı yarım yıllık emeği karşılığında başka bir insanın
tam bir yıllık emeğinin ürününü almış olurdu. Bugüne kadar bu çok haksız
değişimler sisteminden başka bir zemin üzerinde hareket etmiş değiliz:
işçi kapitaliste, sadece yarım yıllık bir değer karşılığında bütün bir
yılın emeğini vermiştir; ve günümüzde etrafımızda var olan servet ve kudret
eşitsizliği bireylerin vücut ve zihin güçleri arasında varsayılan eşitsizlikten
değil, bundan doğmuştur. Değişimlerdeki eşitsizlik, yani bir fiyata satın
almak ve başka bir fiyata satmak kapitalistlerin kapitalist olmakta ve
işçilerin de işçi olmakta, birinin bir zalimler sınıfı ve ötekinin bir
köleler sınıfı olmakta ebediyete kadar devam etmesinin kaçınılmaz şartıdır.
... Şu halde bütün alışveriş işlemleri açıkça gösteriyor ki, kapitalistler
ve mülk sahipleri çalışan insana bir haftalık emeği karşılığı, bir önceki
hafta onun sırtından elde ettikleri zenginliğin sadece bir kısmını verirler;
bu da ona bir şeylere karşı hiç bir şey vermemeye varır. ... Şu halde üretici
ile kapitalist arasındaki bütün alışveriş işlemleri elle tutulur bir aldatmaca,
sadece kaba bir komedidir; aslında bu, binlerce örnekle de görülebileceği
gibi, kanuna uydurulmuş ve meşrulaştırılmış da olsa yalın bir hırsızlıktır."
56
"Taraflar arasındaki değişimler
eşit olmadıkça işverenin kazancı, işçinin kaybı olmaktan hiç geri kalmıyacaktır;
ve toplum, kapitalistlerle üreticiler arasında bölünmüş kaldıkça, üreticiler
kendi emekleriyle yaşadıkça ve kapitalistler bu emeğin kârı ile göbeklendikçe
değişimler asla eşit olamaz."
"Besbellidir ki ne çeşit hükümet
kurarsak kuralım... ahlâktan ve kardeşçe sevgiden bahsedelim... eşit olmayan
değişimlerin bulunduğu yerde karşılıklı yardım var olamaz. Değişimlerin
eşitsizliği, malik olunan şeylerde eşitsizliğin sebebi olarak, bizi yiyip
bitiren gizli düşmandır."
57
"Toplumun niyet ve amacı üzerinde
durup düşünmekten bir de şu sonuç türemiştir: bütün insanların çalışması
ve böylece değişiciler haline gelmesi yetmez; bir de eşit değerlerin eşit
değerler karşısında değişilmesi gerekir ve bir insanın kazancı asla başka
birinin kaybı olmamak gerektiğine göre, değer her zaman maliyet fiyatı
tarafından belirlenmelidir. Fakat görmüş bulunuyoruz ki toplumun bugünkü
düzeni içinde kapitalistin ve zengin adamın kazancı hep işçinin kaybı oluyor;
ve değişimlerdeki eşitsizlik var oldukça bu sonuç değişmeden, şaşmadan
yer alacak ve her hükümet şekli altında fakir insan tamamen zengin insanın
lütfuna terk edilmiş olacaktır; ve değişimlerin eşitliği, ancak, çalışmanın
evrensel ve genel olduğu bir sosyal düzen içinde sağlanabilir. ... Değişimler
eşit olsaydı bugünkü kapitalistlerin serveti, yavaş yavaş onlardan, çalışan
sınıflara giderdi."
58
"Bu eşit olmayan değişimler sistemine
tahammül edildikçe bütün hükümet yükleri sırtlarından alınsa ve bütün vergiler
kaldırılsa bile üreticiler bugün oldukları gibi fakir, cahil ve çilekeş
olacaklardır; köklü bir sistem değişikliğinden ve emek ve değişim eşitliğinin
kurulmasından başka hiç bir şey insan haklarının bu durumunu değiştiremez.
... Üreticilerin sadece bir tek gayret göstermesi gerekir ve kendi kurtuluşlarının
bedelini ödemek için onlar tarafından her gayret gösterilmelidir; bu gayretin
sonucu olarak onların zincirleri ebediyen koparılıp atılmış olacaktır.
... Siyasî eşitlik bir amaç olarak başarısızlığa uğramıştır, bir araç olarak
da başarısızlık olmuştur."
"Eşit değişimlerin sürdürüldüğü
bir yerde bir insanın kazancı başka bir insanın kaybı olamaz; çünkü o takdirde
her değişim bir emek ve zenginlik fedakarlığı değil, sadece bir emek ve
zenginlik aktarması olur. Böylece eşit değişimler temeli üzerine kurulmuş
olan bu sosyal düzen içinde bile cimri bir adam zengin olabilirse de bunun
zenginliği kendi emeğinin birikmiş ürününden fazla olmayacaktır. Servetini
değişebilir veya başkalarına verebilir... fakat zengin bir adam çalışmayı
bıraktıktan az çok uzun bir zaman sonra zengin kalmakta devam edemez. Değişimlerin
eşitliğinin sağlandığı bir sistemde zenginlik şimdi olduğu gibi doğurucu
ve görünüşte kendi kendini yaratıcı bir kudrete sahip olamaz; tüketimin
yaratacağı boşluğu dolduramaz; çünkü servet bir defa tüketildikten sonra,
emek tarafından yenilenmedikçe ebediyen kaybedilmiş olur. Bugün kâr
ve faiz denilen şeyler, bu mahiyetleriyle, değişimlerin eşitliğine
bağlı olarak var olamazlar; çünkü üretici ve dağıtıcı aynı şekilde ödüllenecekler
ve bunların emeğinin toplam miktarı yaratılan ve tüketicinin eline götürülen
malın değerini tayin edecektir..."
"Öyleyse eşit değişimler ilkesi,
bizzat tabiatı icabı genel ve evrensel çalışmayı temin edecektir."
59
İktisatçıların yönelttikleri itirazları
reddettikten sonra Mr. Bray şöyle devam ediyor:
"Topluluğun sosyal sisteminin
en mükemmel şeklini almayı başarması için değişik bir karakter esas ise
ve gerekli karakter değişikliğini meydana getirmek ve insanı istenen daha
yüksek ve daha iyi duruma getirmek için şimdiki sistem hiç bir şart ve
hiç bir kolaylık taşımıyorsa besbellidir ki bütün şeyler ve işler ister
istemez şimdi oldukları gibi kalmak zorundadırlar. ... Veya hazırlayıcı
bir adım, kısmen bugünkü sistemin kısmen de istenen sistemin katıldığı
bir hareket, toplumun bütün kusurları ve çılgınlıklarıyla gireceği, ve
bir topluluk ve eşitlik sisteminin onlarsız yaşıyamıyacağı nitelikler ve
vasıflarla bezenmiş olarak ve ileriye doğru çıkacağı bir ara dinlenme yeri
bulunmalı ve kullanılmalıdır."
60
"Bütün hareket sadece en basit
şeklinde işbirliğini gerektirir. ... Her durumda değeri, maliyet fiyatı
tayin edecektir ve eşit değerler hep, eşit değerlere karşı değişilecektir.
Bir kişi bütün bir hafta, başka biri de sadece yarım hafta çalışmışsa birinci
kişi ikincisinin en azından iki misli ödül alacaktır, fakat bu fazla ödeme
ötekinin sırtından olmıyacak, sonuncunun katlandığı kayıt da hiç bir surette
birincinin eline geçmiyecektir. Her kişi kendi başına aldığı ücreti aynı
değerdeki mallar karşılığında değişecek ve bir kişinin veya bir zanaatın
kazancı başka bir insanın veya başka bir zanaatın kaybı olamıyacaktır.
Her bireyin kazancını veya kaybını sadece kendi emeği tayin edecektir..."
"... Tüketim için aranan çeşitli
metaların miktarları bunlardan her birinin ötekine göre nispî değeri, çeşitli
zanaat kollarında aranan işçi sayısı ve emek nitelikleri ve üretim ve dağıtım
ile ilgili bütün öteki meseleler kısa zamanda, bugün teker teker şirketlerin
işlerinde olduğu gibi, bir ulus için genel ve mahalli zanaat odaları yoluyla
kolayca kararlaştırılır. ... Yürürlükteki sistem içinde bireylerin aileleri
ve ailelerin şehirleri meydana getirmesi gibi, ortaklaşa üretim kurulduktan
sonra da aynı şey olacaktır. Ahalinin şehirlerle köyler arasındaki şimdiki
dağılımı kötü olmakla beraber buna karışılmıyacaktır. ... Ortaklaşa üretim
sisteminde de, şimdi yürürlükte olan sistemde olduğu gibi her birey hoşuna
gittiği kadar değer biriktirmekte ve uygun bulduğu yerde bu birikimlerden
yararlanmakta özgür olacaktır. ... Topluluğun üretici kesimi en mükemmel
kaliteye ulaşmak yarışı içinde, hepsi çalışan, üretim ve değişim yapan
sayısız daha küçük kesimlere bölünmüştür ve ortaklaşa üretim tarzı (ki
daha yüksek üretim tarzına geçebilmek için bugünkü topluma verilmiş bir
tavizden başka bir şey değildir) üretici kuvvetlerde ortak mülkiyete bağlı
olarak ürünlerde bireysel mülkiyeti kabul edecek tarzda kurulmuş olduğundan,
her bireyi kendi çabasına bağlı ve aynı zamanda tabiatın ve sanatın sunduğu
her imkâna eşit olarak katılmasını mümkün kılacak tarzda olduğundan, bu
tarz, toplumu bugünkü haliyle almaya ve öteki ve daha iyi değişiklikler
için yolu hazırlamaya uygundur."
61
Şimdi sadece birkaç kelimeyle
Mr. Bray'e cevap vermemiz kalıyor; o Mr. Bray ki, biz olmadan ve bize rağmen
M. Proudhon'un ayağını kaydırıp yerini alıyor; aralarında sadece şu fark
var: Mr. Bray insanlık hesabına son sözü söylemek iddiasından uzak, sadece
bugünkü toplum ile bir toplu hayat rejimi arasında bir geçiş devresi için
iyi bulduğu tedbirleri önermekle yetiniyor.
Peter'in bir saatlik emeği Paul'ün
bir saatlik emeği karşılığı değişilir. Mr. Bray'in temel aksiyomu budur.
Peter'in önünde 12 saatlik emek,
Paul'ün önünde ise sadece 6 saatlik emek bulunduğunu varsayalım. Peter,
Paul ile ancak 6 saat karşılığı 6 saatlik bir değişim yapabilecektir. Öyleyse
Peter'in elinde arta kalmış 6 saatlik emek bulunacaktır. O, bu 6 saatlik
emek ile ne yapacaktır?
Ya hiç bir şey yapmıyacaktır,
ki bu halde o 6 saat hiç bir şey karşılığı olmadan çalışmış olacaktır;
ya dengeyi kurmak için 6 saat işsiz oturacaktır; ya da son çare olarak
hiç bir işine yaramayan bu 6 saatlik emeği pazar fiyatı ile Paul'e verecektir.
İşin sonunda Peter, Paul'den daha
fazla ne kazanmış olacaktır? Birkaç iş saati mi? Hayır. Sadece aylaklık
(işsizlik) saatleri, yani boş zaman. 6 saat boyunca o, aylak bir adam rolünü
oynamak zorunda kalacaktır. Ve yeni toplumda bu boş zaman, hakkı, sadece
zevk verici değil peşinde koşulan bir şey olabilsin diye bu yeni toplum
boş zamanlarda (aylaklıkta) en yüksek mutluluğu bulmak ve çalışmaya, ne
pahasına olursa olsun kırılıp kurtulunması gereken, ağır bir köstek gözüyle
bakmak zorunda kalacaktır.
Örneğimize dönelim, sadece Peter'in
Paul'den fazla olarak kazanmış olduğu boş saatler gerçekten de bir kazanç
olsaydı! Oysa hiç de öyle değildir. Paul, sadece 6 saat çalışmakla başlayıp
Peter'in ancak bir fazlalıkla başlamakla sağladığı sonuca kararlı ve düzenli
bir çalışmayla ulaşır. Herkes Paul olmak isteyecek, Paul'ün mevkiini elde
etmek için bir rekabet, tembellik için bir rekabet olacaktır.
Ya o zaman? Eşit emek miktarları
değişimi bize ne getirmiş oluyor? Aşırı üretim, depresyon, emek fazlası
ve arkasından işsizlik; kısacası bugünkü toplumda gördüğümüz ekonomik ilişkiler
sadece çalışma rekabeti eksiğiyle aynen [var oluyor -ç.].
Hayır! Yanılıyoruz. Bu yeni toplumu
Peter'lerden ve Paul'lerden koruyabilecek bir çare daha vardır. Peter,
elinde arta kalmış olan 6 saatlik emeğin ürününü kendi kendine tüketecektir.
Fakat bundan böyle üretim yaptığı için, değişmek zorunda olmadığı andan
itibaren onun değişim için üretmeye ihtiyacı yoktur; ve iş-bölümü ve emek
değişimi üzerine kurulmuş bir toplum hipotezi yerlere serilecektir. Değişim
eşitliği, değişimin ortadan kalkması basit olayı ile kurtarılmış olacaktır:
Paul ve Peter, Robinson'un durumuna ulaşacaklardır.
Böylece toplumun bütün üyelerinin
fiilen çalışan işçiler oldukları varsayılırsa, eşit emek saati miktarlarının
değişimi ancak maddi üretime harcanacak saat sayısı önceden kararlaştırıldığı
takdirde müınkün olur. Fakat böyle bir anlaşma teker teker, münferit değişimlerin
varlığını inkâr eder.
Başlangıç noktası olarak, yaratılmış
olan ürünlerin dağılımını değil de üretim eylemini alırsak gene aynı sonuca
varırız. Büyük boyutlu sanayide Peter, kendi çalışma zamanını kendi tespit
etmekte özgür değildir, çünkü atelyeyi meydana getiren bütün Peter'lerin
ve bütün Paul'lerin işbirliği olmazsa Peter'in çalışması hiç bir şey değildir.
Bu, İngiliz fabrika sahiplerinin On Saatlik İş-günü Kanunu'na karşı gösterdikleri
inatçı direnmeyi çok iyi açıklar. Onlar, kadınlara ve çocuklara
62 yapılacak 2 saatlik bir indirimin, yetişkinlerin
çalışma saatlerinde de eşit bir indirim getireceğini çok iyi biliyorlardı.
Çalışma saatlerinin herkes için eşit olması gereği büyük boyutlu sanayiin
tabiatında vardır. Bugün, sanayiin ve işçiler arasındaki rekabetin sonucu
olan, yarın, emek ile sermaye arasındaki ilişkiyi koparıp atarsanız, üretici
kuvvetlerin toplamı ile mevcut ihtiyaçların toplamı arasındaki ilişki üzerine
kurulmuş fiili bir anlaşma olacaktır.
Fakat böyle bir anlaşma, bireysel
değişimin mahkûm edilmesi olacak ve biz yeniden geriye, ilk sonucumuza
varmış olacağız.
İlke olarak ürünlerin değişimi
diye bir şey yoktur, üretimde el birliği yapmış olan emeğin değişimi vardır.
Ürünlerin değişim tarzı, üretici kuvvetlerin değişim tarzına bağlıdır.
Genel olarak ürünlerin değişim şekli üretim şekline tekabül eder. Üretim
şeklini değiştirirseniz ürünlerin değişim şekli de bunun sonucu olarak
değişir. Böylece toplumun tarihinde, ürünlerin değişim tarzının onları
üretme tarzı tarafından düzenlendiğini görüyoruz. Bireysel değişim de kendisi
sınıf çatışmasına tekabül eden, belli bir üretim tarzına tekabül eder.
Böylece sınıfların çatışması olmadan bireysel değişim diye bir şey olmaz.
Ama saygı değer bilinç, bu çok
açık gerçeği görmeyi reddediyor. Bir insan burjuva olunca, bu çatışma ilişkisinde
sadece bir uyum ve sonsuz adalet ilişkisi, başka birinin zararına bir şey
kazanmak imkânını hiç kimseye vermeyen bir ilişki görmekten başka bir şey
yapamaz. Burjuvaya göre teker teker, bireysel değişim hiç bir sınıf çatışması
olmadan da var olabilir. Ona göre bu ikisi birbiriyle hiç bir bağı olmayan
şeylerdir. Burjuvanın anladığı bireysel değişim, pratikte fiilen varolan
bireysel değişime benzemekten uzaktır.
Mr. Bray, saygı değer burjuvanın
hayalini
onun ulaşmaktan hoşlanacağı bir ülkü haline çeviriyor. İçinde bulduğu
bütün çelişme unsurlarından tamamen kurtuimuş, saflaştırılmış bir bireysel
değişimde o, toplumun genel olarak kabul ettiğini görmekten hoşlanacağı
'eşitlikçi' bir ilişki görüyor.
Mr. Bray bu eşitlikçi ilişkinin,
dünyaya uygulamaktan hoşlanacağı bu düzeltici ülkünün aslında gerçek
dünyanın yansımasından başka bir şey olmadığını görmüyor; ve bu sebeple
toplumu, toplumun sadece güzelleştirilmiş gölgesi temeli üzerine yeniden
kurmanın tamamen imkânsız olduğunu anlamıyor. Bu gölge kendine yeniden
bir öz, bir maddi varlık edindiği ölçüde görüyoruz ki bu öz, bu maddî varlık
hayalin gerçekleşmesi değil mevcut toplumun fiilî varlığıdır.
63
"DEĞERLERİ ilk kurulan metalar,
altın ve gümüş olmuştu."
64
Böylece altın ve gümüş, M. Proudhon
tarafından 'kurulmuş değer'in ilk uygulamaları oluyor. M. Proudhon ürünlerin
değerlerini, onların içinde maddeleşmiş bulunan emek miktarının kıyaslamalı
değeri ile belirleyerek kurduğuna göre, onun yapmak zorunda olduğu tek
şey, altın ve gümüşün değerindeki değişikliklerin, her zaman, onları üretmek
için gereken emek zamanındaki değişikliklerde ifadesini bulduğunu ispat
etmekti. M. Proudhon'un bunu yapmaya niyeti yok. O, altından ve gümüşten,
meta olarak değil, para olarak bahseder.
Onun bütün mantığı, eğer buna
mantık denirse, emek zamanı ile değerlendirilmek özelliğine sahip bütün
metaların yararına altın ve gümüşün para olarak kullanılma kabiliyeti ile
hokkabazlık etmekten ibarettir. Bu hokkabazlıkta kötü niyetten çok bönlük
olduğu muhakkaktır.
Faydalı bir ürün, onu üretmek
için gerekli emek zamanı ile bir defa değerlendirilince, değişimde daima
kabul edilebilir; M. Proudhon, bakın, diye bağırıyor, benim istediğim 'değişilebilirlik'
şartları içinde bulunan altın ve gümüşü görün! Öyleyse altın ve gümüş,
kurulma durumuna erişmiş bulunan değerlerdir; bunlar, M. Proudhon'un düşüncesinin
maddeleşmesidir. Bu örneği seçtiği için, o çok mutludur. Altın ve gümüşün,
başka metalar gibi, emek zamanıyla değerlendirilmek kabiliyetinden başka,
bir de evrensel değişim aracı olmak yani para olmak kabiliyeti vardır.
Şimdi altın ve gümüşü emek zamanı ile 'kurulmuş değer'in uygulaması diye
ele almakla değeri emek zamanı tarafından kurulan bütün metaların hep değişilebileceğini,
para olacağını ispat etmekten daha kolay hiç bir şey yoktur.
M. Proudhon'a sorulacak çok basit
bir soru beliriyor: altın ve gümüş, 'kurulmuş değer' örneği olmak imtiyazına
niçin sahiptirler?
"Alışkanlığın
değerli madenlere
yüklediği özel görev, yani ticaret aracı olarak iş görme görevi, sadece
teamüle ve göreneğe dayanır; başka herhangi bir meta da, belki daha az
göreneğe dayanırdı, fakat aynı derecede güvenilir olarak bu görevi yerine
getirebilirdi. İktisatçılar bunu bilirler ve birden fazla örneğini de gösterirler.
Öyleyse para olarak her tarafta madenlerin tercih edilmesinin sebebi nedir?
Para görevindeki, ekonomi politikte benzeri olmayan bu ihtisaslaşmanın
izahı nedir?... Paranın kopup ayrılmış göründüğü diziyi yeniden kurmak
ve bu diziyi asıl ilkesine kadar izlemek, mümkün müdür?"
65
bsp; M. Proudhon soruyu bu terimlerle
formüle etmekle paranın varlığını önceden varsaymış bulunuyor. Onun kendi
kendine sorması gereken ilk soru şu olmalıydı: fiilen kurulmuş bulundukları
şekilleriyle değişimlerde, özel bir değişim aracı yaratılarak, değişim
değerini ayırmak ve bireyselleştirmek niçin gerekli olmuştur? Para, bir
şey değil, bir sosyal ilişkidir. Para ilişkisi niçin, iş-bölümü vs. gibi,
herhangi bir ekonomik ilişki gibi bir üretim ilişkisi oluyor? Eğer M. Proudhon
bu ilişkiyi gerektiği gibi nazara almış olsaydı, parayı bir istisna, bilinmeyen
veya yeniden kurulmayı gerektiren bir diziden ayrılmış bir unsur olarak
görmiyecekti.
Biz ise tersine, bu ilişkinin
bir bağlayıcı halka olduğunu ve bu bakımdan öteki ekonomik ilişkilerin
teşkil ettiği zincirin bütününe sıkı sıkıya bağlı olduğunu ve bu ilişkinin
bireysel değişimden eksiği fazlası olmayan belli bir üretim tarzına uygun
düştüğünü farkedecektik. M. Proudhon'un yaptığı nedir? O; parayı yürürlükteki
üretim tarzının bütününden ayırmakla işe başlıyor ve sonra onu hayali bir
dizinin, yeniden kurulması gereken bir dizinin ilk üyesi yapıyor.
Özel bir değişim aracının yani
paranın gerekliliği bir defa anlaşıldıktan sonra, gerekli olan bu özel
görevin bütün diğer metalardan fazla niçin altına ve gümüşe düştüğünü açıklamaktır.
Bu ise üretim ilişkileri zinciriyle değil, altın ve gümüşün madde olarak
özlerinde varolan kendilerine özgü niteliklerin izah ettiği ikinci derecede
bir sorundur. Bütün bunlar iktisatçıları, M. Proudhon'un kınadığı gibi,
bir defalık "kendi bilim alanlarının dışına çıkıp fizikle, mekanikle, tarihle
ve benzerleriyle biraz ilgilenmeye" götürmüşse onlar bunu sadece yapmaya
mecbur kaldıkları için yapmışlardır. Çünkü mesele artık ekonomi politiğin
alanı içinde değildi.
M. Proudhon şöyle diyor: "Hiç
bir iktisatçının göremediği ve anlıyamadığı şey, değerli madenler yararına,
değerli madenlerin kavuştuğu teveccühü tayin eden ekonomik sebeptir."
66
Hiç kimsenin, aslında haklı olarak,
görüp anlıyamadığı bu ekonomik sebebi M. Proudhon görmüş, anlamış ve gelecek
kuşaklara vasiyet yoluyla bırakmış bulunuyor.
"Bütün metalar içinde ilk olarak
değerleri kurulmaya ulaşanların altın ve gümüş olduğunu başka hiç kimse
farketmedi. Patriyarkal dönemde altın ve gümüş, henüz külçeler halinde
trampa ediliyor ve değişime konu oluyordu; fakat o zaman bile bunlar, gözle
görülür bir üstünlük eğilimi gösteriyorlar ve önemli bir derecede tercih
ediliyorlardı. Hükümdarlar yavaş yavaş bu altınlara ve gümüşlere sahip
oldular ve üzerlerine kendi mühürlerini bastılar. Hükümdarların kıymetli
madenleri böylece kutsallaştırmasından para yani mükemmel meta doğdu;
bu para, ticaretin bütün darbelerine rağmen kesin bir nispî değer muhafaza
eder ve kendisini bütün ödemelerde kabul ettirir. Altın ve gümüşün ayırd
edici niteliği, tekrar edelim, maden olarak sahip oldukları nitelikler,
üretimlerinin zor olması ve, hepsinin üstünde, devlet otoritesinin müdahalesi
sayesinde bunların meta olarak kararlılık ve resmiyet kazanmış bulunmaları
olayına bağlıdır."
Bütün metaların içinde ilk olarak
altının ve gümüşün değerinin kurulmuş olduğunu söylemek, daha önce geçen
bütün olaylardan sonra, altının ve gümüşün para durumuna kavuşmakta birinci
olduklarını söylemek demektir. M. Proudhon'un büyük ifşaatı, kendisinden
önce hiç kimsenin bulmadığı büyük gerçek işte budur.
M. Proudhon bu sözleriyle, bütün
metaların içinde, üretimlerine harcanan zaman en eskiden beri bilinen metaların
altın ve gümüş olduğunu anlatmak istiyorsa, bu varsayımı da onun, okuyucularını
eğlendirmeğe çok hazır bulunduğu, varsayımlarından biri olur. Bu günü geçmiş
bilgiçlik üzerinde tekrar tekrar durmak istemiş olsaydık, ilkin, demir
gibi en çok gerekli şeyleri üretmek için gerekli olan zamanın bilindiğini
M. Proudhon'a haber verirdik. Adam Smith'in klasikleşmiş yay örneğinden
onu esirgiyeceğiz.
Fakat bütün bunlardan sonra, bir
değer kendi kendine [yalnız başına -ç.] asla kurulmadığına göre, nasıl
oluyor da bir değerin kurulmasından bahsetmeye devam edebiliyor? Bir değer,
onu kendi başına üretmek için gereken zaman tarafından değil, aynı zaman
süresi içinde yaratılabilecek olan her ürünün miktarına olan nispeti ile
kurulur. Böylece altın ve gümüşün değerinin kurulması, bir miktar başka
ürünün değerinin zaten kurulmuş bulunduğunu varsayar.
O halde altın ve gümüşle 'kurulmuş
değer' statüsüne kavuşan, meta değildir; M. Proudhon'un 'kurulmuş değer'i
altın ve gümüşte para statüsüne ulaşmıştır.
Şimdi M. Proudhon'a göre, başka
ürünlerden daha önce altın ve gümüşe, değerin kurucu safhasından geçmis
bulunmaları sayesinde, para statüsüne yükselme üstünlüğünü vermiş bulunan
bu 'ekonomik sebepler'i daha yakından inceliyelim.
Bu ekonomik sebepler şunlardır:
daha 'patriyarkal dönemde' 'gözle görülen, üstünlük eğilimi' ile 'gözle
görülür tercih' ve fiilî gerçek üzerine söylenmiş daha birçok dolambaçlı
sözler; bütün bunlar M. Proudhon'un gerçeği açıklamak için işe karıştırdığı
önemsiz olguları çoğaltarak, gerçeğin sayısını çoğalttıkları için zorluğu
artırırlar. M. Proudhon, sözde ekonomik sebepleri daha tüketmemiştir. Bunlardan
egemen ve dayanılmaz bir güçten bahseden biri de şudur:
"Para, hükümdarın onu kutsallaştırmasından
doğar; hükümdarlar altın ve gümüşe sahip olurlar ve onlara kendi mühürlerini
basarlar."
67
Böylece M. Proudhon'a göre hükümdarların
istek ve hevesleri, ekonomi politikte en yüksek sebeptir.
Aslında bütün çağlar boyunca hükümdarların
ekonomik şartlara tabi olduklarını ve ekonomik şartlara hiç bir zaman kanunlar
kabul ettiremediklerini bilmemek için bir insanın türlü tarih bilgisinden
yoksun olması gerekir. İster siyasî, ister medenî olsun kanunlar, ekonomik
ilişkilerin iradesini, isteğini ilân etmekten, kelimelerle ifade etmekten
daha fazla bir şey yapmaz.
Altına ve gümüşe sahip olup üstüne
mührünü basarak bunları evrensel ve genel değişim araçları yapan hükümdar
mı olmuştur? Yoksa bu genel ve evrensel değişim araçları mı hükümdara sahip
olmuşlar, onu kendilerine mührünü basmaya ve böylece kendilerine siyasî
bir kutsallık vermeye zorlamışlardır?
Paraya basılan damga onun değerinin
değil, fakat ağırlığının belirtisi olmuştur ve şimdi de böyledir. M. Proudhon'un
bahsettiği kararlılık ve resmilik sadece paranın standart ölçüsüne uygun
düşer, bu standart ölçü ise sikke haline getirilmiş bir para parçasında
ne kadar değerli maden maddesi bulunduğunu gösterir. "Bir gümüş markın
özünde varolan biricik değer, sekiz ons ağırlığında yarım poundluk gümüşü
ihtiva eden bir marktır. Bu iç değeri sadece ağırlık ve standart ölçü meydana
getirir."
68 Fakat bir ons altının veya bir ons gümüşün değerinin
ne kadar olduğu sorusu gene de karşılıksız kalır. Grand Colbert mağazalarından
satın alınmış bir kazmir, saf yün markasını taşıyorsa bu marka bu kazmirin
değerini bize anlatmaz. Yünün değeri ne kadardır sorusu gene cevapsız kalır.
M. Proudhon şöyle diyor: "Fransa Kralı I. Philip para yapmak tekeline sahip
olduğu için, bir ürünü yapma tekeline sahip her zanaatçının yaptığını kendisinin
de yapabileceğini sanarak, Şarlman altınına üçte bir oranında değersiz
maden katar. Philip ile haleflerinin o kadar ayıplandıkları, paranın değerini
bu düşürme olayı aslında nedir? Bu, ticaret göreneği açısından doğru bir
düşüncenin sonucu, fakat sakat bir ekonomi bilimidir; yani değeri arz ve
talep düzenlediği için sunî bir darlık meydana getirerek veya imâlatı tekel
altına alarak, değer hesaplarını ve bunun sonucu olarak da şeylerin değerlerini,
yükseltmenin mümkün olduğunu ve bunun buğday, şarap, gazyağı veya tütün
için olduğu gibi altın ve gümüş için de doğru olduğunu varsaymak yanlıştır.
Fakat Philip'in bu hilesi, onun parası kendi gerçek değerine iner inmez
meydana çıktı ve kendisi de uyruklarından edineceğini sandığı kazancı kaybetti.
Benzer her girişimin sonucu bu olmuştur."
69
Pek çok defa ispat edilmiştir
ki, bir prens, parasının değerini düşürmeyi aklına koyarsa, kaybeden kendisi
olur. Parayı ilk çıkardığı zaman bir defada kazandığını, içine değersiz
madenler karıştırılmış paralar, vergi, vs. yollarıyla kendisine döndükçe,
hep kaybeder. Fakat Philip ve halefleri, değeri düşürülmüş para bir defa
dolaşıma çıkarıldıktan sonra, hemen acele eski değeri ile ve yeniden genel
bir para basımı emrini verdikleri için kendilerini bu kayba karşı az çok
koruyabiliyorlardı.
Bundan başka Philip I. gerçekten
M. Proudhon gibi düşünmüş olsaydı 'ticaret açısından' iyi düşünmüş olmıyacaktı..
Ne Philip I. ne de M. Proudhon bunların değerinin sadece arz ile talep
arasındaki nispet tarafından belirlendiği gerekçesiyle başka bütün metalar
gibi altının değerini de değiştirmenin mümkün olduğunu düşünürlerken ortaya
bir ticaret dehası koymuş değillerdir.
Kral Philip bundan böyle bir quarter
buğdayın iki quarter buğday diye isimlendirileceğini emretmiş olsaydı bir
dolandırıcı olurdu. Bütün rant sahiplerini, yüz quarter buğday almak hakkına
sahip herkesi aldatmış olurdu. Bütün bu insanların yüz quarter yerine sadece
elli quarter almalarına sebep olmuş olurdu. Kralın yüz quarter buğday borcu
olduğunu varsayalım, sadece elli quarter ödemek durumunda olurdu. Fakat
yüz quarter [denilen bu -ç.] buğday, ticarette asla elli quarterden daha
fazla değerde olmıyacaktı. Bir şeyin adını değiştirmekle o şeyin kendisini
değiştirmiş olmayız. Buğday miktarı, ister arz edilmiş ister talep edilmiş
olsun, sadece bu isim değişikliği ile, ne artar, ne eksilir. Buna göre,
bu isim değişikliğine rağmen arz ile talep arasındaki oran tamamen aynı
kalmak şartıyla, buğday fiyatı gerçek bir değişikliğe uğramaz. Şeylerin
arzından ve talebinden söz ettiğimiz zaman, şeylerin isimlerinin arzından
ve talebinden bahsetmiş olmayız. Philip I., M. Proudhon'un söylediği gibi
altın veya gümüş yapan birisi değildi; o, sikkelere isim verirdi. Fransız
kazmirlerini Asya kazmiri diye yutturursanız, bir iki alıcıyı aldatabilirsiniz;
fakat yaptığınız hile anlaşılınca sizin sözde Asya kazmirleriniz Fransız
kazmirlerinin fiyatına düşecektir. Kral Philip altına ve gümüşe hileli
bir fiyat etiketi koyduğu zaman, insanları, ancak bu hilesi anlaşılmadığı
sürece aldatabilmişti. Başka herhangi bir dükkan sahibi gibi o da müşterilerini,
mallarının niteliklerini yanlış anlatarak aldatmıştı ki bu, uzun zaman
süremezdi. O da er-geç ticaret kanunlarının sert darbesini tadacaktı. M.
Proudhon'un ispat etmek istediği bu mudur? Hayır. Ona göre para, değerini
ticaretten değil, hükümdardan alır. Öyleyse o, aslında neyi ispat etmiş
oluyor? Ticaretin hükümdardan daha hükümdar olduğunu. Varsın hükümdar,
bir markın gelecekte iki mark diye anılacağını buyursun; ticaret bu iki
markın eski bir markın daha fazla değerli olmadığını söylemekte devam edecektir.
Fakat bütün bunlara rağmen değerin
emek miktarı tarafından belirlenmesi sorunu, ileriye doğru bir· tek adım
atmamıştır. Eski bir markın yerini alan bu iki markın değerinin üretim
maliyeti tarafından mı, yoksa arz ve talep kanunu ile mi belirlendiği meselesi
hâlâ cevapsız kalıyor.
M. Proudhon devam ediyor: "Hattâ
şu bile akılda tutulmalıdır ki, paranın değerini düşürmek yerine miktatarını
iki misline çıkarmak kralın gücü dahilinde olsaydı, altın ile gümüşün değişim
değeri, gene nispet ve denge sebepleriyle, hemen yarı yarıya düşerdi."
70
M. Proudhon'un başka iktisatçılarla
paylaştığı bu görüş doğruysa, bu görüş, M. Proudhon'un nispet esası lehinde
katiyen değil, fakat öteki iktisatçıların arz ve talep doktrini lehinde
bir kanıt olur. Çünkü bu görüşe göre altın ve gümüşün iki misline çıkarılmış
toplam miktarı içinde maddeleşmiş olan emek miktarı ne olursa olsun, talep
aynı kaldığı ve arz iki misline çıktığı için, paranın değeri yarı yarıya
düşecekti. Yoksa 'nispetlilik kanunu' bu defalık, o küçük görülen arz ve
talep kanunu ile karıştırılmış olabilir mi? M. Proudhon'un bu gerçek nispeti,
gerçekten çok esnek; pek çok çeşitlere, kombinezonlara ve değişikliklere
öylesine uyabiliyor ki bir defa da arz ile talep arasındaki nispete uyabilir.
Öyleyse altın ve gümüşün rolü
zemini üzerinde "her metaı, pratikte değilse, hiç değilse hukuken değişimlerde
kabul edilebilir kılmak" bu rolü yanlış anlamaktır. Altın ve gümüş, pratikte
kabul edilebilir oldukları içindir ki hukuken kabul edilebilir; ve pratikte
kabul edilebilir olmaları, üretimin bugünkü kuruluşunun evrensel bir değişim
aracına ihtiyaç duymasındandır. Hukuk, bu gerçeğin resmen tanınmasından
ibarettir.
Görmüş bulunuyoruz ki M. Proudhon'un
kurulmaya ulaşmış değerin uygulama örneği olarak parayı seçmiş olması,
kendi değişilebilirlik doktrininin arasından bunu kaçırmak, yani değeri
maliyet fiyatı tarafından takdir edilen her metaın para statüsüne kavuşması
gerektiğini ispat etmek içindir. Bütün metalar içinde sadece para olarak
altının ve gümüşün değerlerinin maliyet fiyatları tarafından belirlenmediği
ve bu yüzden dolaşımda bunların yerini kâğıt paranın alabileceği garip
gerçeği olmasaydı bütün bunlar pek yerinde olurdu. Dolaşımın istekleri
ile çıkarılan para miktarı arasında, bu para ister kâğıt, ister altın,
platin veya bakır para olsun, belli bir oran gözetildikçe paranın iç değeri
(maliyet fiyatı) ile itibari değeri arasında bir oran gözetmek diye bir
mesele yoktur. Uluslararası ticarette şüphesiz para da; başka herhangi
bir meta gibi emek zamanı tarafından belirlenir. Fakat altının ve gümüşün
uluslararası ticarette para olarak değil de ürün olarak değişim aracı oldukları
da gerçektir. Başka bir deyişle, altın ve gümüş, M. Proudhon'a göre, bunların
kendilerine özgü niteliğini teşkil eden bu 'kararlılık ve resmilik', 'hükümdarlar
tarafından kutsallaştırılma' niteliklerini kaybederler. Ricardo bu gerçeği
o kadar iyi anlamıştır ki, bütün kendi sistemini emek zamanı tarafından
belirlenen değer üzerine dayandırdıktan sonra ve "bütün başka metalar gibi
altın ve gümüş de onları üretmek ve pazara getirmek için gerekli
emek miktarı ile oranlı olarak değer taşırlar" dedikten sonra paranın
değerinin onun maddi varlığında cisimleşen emek zamanı tarafından değil,
fakat sadece arz ve talep kanunu tarafından belirlendiğini ekler. "Kâğıt
paranın bir iç değeri yoksa da, gene de miktarını sınırlandırma yoluyla
bunun değişimdeki değeri aynı ve eşit ismi taşıyan bir sikkenin veya o
sikke içindeki değerli madenin değeri kadar büyük olur. Aynı ilkeye dayanarak
yani kâğıt paranın miktarını sınırlandırarak, içindeki kıymetli maden miktarı
azaltılmış olan bir sikke, kanunun tayin ettiği ağırlıkta ve incelikte
olsaydı taşıması gerekecek olan değerle dolaşımını yapar, yoksa fiilen
içerdiği kıymetli maden miktarının değeriyle değil. ... İngiliz madeni
paralar tarihinde buna uygun olarak görüyoruz ki, paranın değeri, içindeki
kıymetli maden miktarının azaltıldığı ölçüde asla düşmemiştir; bunun sebebi
şudur: iç değerinin azaltıldığı oranda toplam miktarı asla artırılmış değildir."
71
Ricardo'nun bu pasajında J. B.
Say şunu görür:
"Sanırım ki bu örnek, yazarı,
her değerin esasının biz metaı yapmak için ihtiyaç duyulan emek miktarı
değil fakat bu metaa duyulan ve o metaın nedreti ile karşılaşıp dengeleşen
ihtiyaç olduğuna ikna etmeye yetecektir."
72
Böylece Ricardo'ya göre emek zamanı
tarafından belirlenen bir değer olmayan para, yani J. B. Say tarafından
bu sebeple başka değerlerin de emek zamanı tarafından belirlenemiyeceğine
Ricardo'yu ikna etmek için bir örnek olarak alınan bu para, demek istiyorum
ki J. B. Say tarafından sadece arz ve talebin belirlediği bir değere örnek
diye verilen bu para, M. Proudhon için emek zamanı tarafından kurulmuş
değerin uygulanmasının mükemmel bir örneği haline gelmektedir.
Bu konuda sözlerimize son vermek
için belirtelim ki, para emek zamanı tarafından 'kurulmuş' bir değer değilse,
M. Proudhon'un gerçek 'oran'ı ile ortak bir tarafı da hiç yoktur. Altın
ve gümüş, her zaman değişilebilir şeylerdir, çünkü evrensel değişim aracı
olarak hizmet etme özel fonksiyonuna sahiptirler; yoksa toplam zenginlik
miktarına orantılı bir miktarda mevcut oldukları için katiyen değil; veya
meseleyi daha iyi şöyle söyliyebiliriz: bütün metaların içinde sadece altın
ve gümüş, para olarak evrensel değişim aracı olarak hizmet ettikleri için
bunların miktarı ile toplam zenginlik miktarı arasındaki oratı ne olursa
olsun, bunlar arasında daima bir orantı (nispet) vardır. "Hiç bir dolaşım
aracı taşacak kadar bol olamaz; çünkü bunun değerini azaltmakla miktarını
aynı oranda yükseltmiş, ve dolaşım aracının değerini yükseltmekle miktarını
aynı oranda azaltmış olursunuz."
73
M. Proudhon "Bu ekonomi politik,
ne karma karışık iş"
74 diye feryat ediyor.
Bir komünist, M. Proudhon'un ağzından,
hafiflikle 'melûn altın' diye haykırıyor. Pekâlâ şunları da söyliyebilirdi:
melûn buğday, melûn şarap, melûn koyunlar!... Çünkü "tıpkı altın ve gümüş
gibi her ticarî değer de tam ve sahih belirlenmesine kavuşmalıdır."
75
Koyunları ve şarabı para statüsüne
kavuşturma düşüncesi yeni değildir. Fransa'da bu düşünce Louis XIV. zamanına
aittir. Bu dönemde para, büyük kudretini kabul ettirmeye başlamış bulunduğundan
bütün öteki metaların değerlerinin düşmesinden şikayet ediliyordu ve 'her
ticari değerin' kendi tam ve sahih belirlenmesine yani para statüsüne kavuşabileceği
zamanın gelmesi canı gönülden isteniyordu. Fransız iktisatçılarının en
eskilerinden biri olan Boisguillebert'in yazılarında bile şunu görüyoruz:
"Öyleyse kendi gerçek değerleri içinde yerlerini bulmuş ve yeniden kendilerini
kabul ettirmiş olarak, metalar şeklinde, çok sayıda rakibin ulaşmasıyla
para, eski tabiî sınırları içine yeniden itilmiş olacaktır."
76
Görülüyor ki burjuvazinin ilk
hayalleri, aynı zamanda son hayalleri olmuştur.
"Ekonomi Politik üzerine yazılmış
eserlerde şu saçma varsayımı okuruz: her şeyin fiyatı iki misline çıkarılacak
olsa... Sanki her şeyin fiyatı, şeylerin oranı değilmiş gibi, ve sanki
bir oran, bir ilişki, bir kanun, iki misline çıkarılabilirmiş gibi!"
77
İktsatçılar bu yanlışlığa 'nispet
kanunu'nu, ve 'kurulmuş değer' kanununu bilmedikleri için düşmüşlerdir.
Ne yazık ki M. Proudhon'un aynı
eserinde,
78 şu saçma varsayımı okuyoruz: "Ücretler genel olarak
yükselirse, her şeyin fiyatı yükselecektir. "Bundan başka Ekonomi Politik
üzerine yazılmış eserler de söz konusu cümleyi buluyorsak, bunun izahını
da, buluruz. "Bütün emtea fiyatlarının yükseldiğinden veya düştüğünden
bahsediliyorsa, metalardan biri daima hariç tutulur. Bu hariç bırakılan
meta, genel olarak, paradır."
79
Şimdi 'kurulmuş değer'in ve, orantı
yokluğundan başka hiç bir eksiği olmayan, diğer orantıların ikinci uygulamasına
geçelim. M. Proudhon'un burada, koyunların para haline gelmesi olayındakinden
daha mutlu olup olmadığını görelim.
"İktisatçıların genellikle kabul
ettikleri bir mütearife (axiom) şöyledir: her emek (çalışma), bir artı-emek
bırakır. Bu önerme, benim görüşüme göre, genel olarak ve mutlak surette
doğrudur; ve, bütün iktisat biliminin özeti olarak görülebilecek olan,
orantı (nispet) kanununun sonucudur. Fakat iktisatçıların müsaadesiyle
söyliyeyim ki, her emeğin bir artı-emek bırakması gerektiği ilkesi,
onların teorisine göre anlamsızdır ve herhangi bir tezahürü görülemez."
80
M, Proudhon, her emeğin bir artı-emek
bırakması gerektiğini ispat etmek için toplumu kişileştiriyor, onu toplum
denilen bir kişi haline getiriyor. Bu toplum, ayrı kanunları
olduğu için, toplumu meydana getiren kişilerle ortak yanı bulunmayan; ve
'kendi zekası', alelade insanların zekası değil de kanunun ortak ve genel
anlayışından yoksun bir zeka olan, toplum oluyor. M. Proudhon bu
kollektif varlığın kişiliğini anlamadıkları için, iktisatçıları kınıyor.
İktisatçıları bu kınamanın tam tersi ile suçlayan bir Amerikalı iktisatçının
şu parçasını onun karşısına çıkarmaktan zevk duyuyoruz: "Millet denilen
ve kuralları olan manevî varlık, bir kelimeyi bir şey haline dönüştürenlerin
hayalinden başka hiç bir yerde gerçek varlığı olmayan bazı niteliklerle
bezenmiştir. ... Bu, birçok zorluklar ve ekonomi politikte bazı ayıplanacak
yanlış anlaşılmalar doğurmuş bulunuyor."
81
M. Proudhon devam ediyor: "Bu
artı-emek ilkesi kişiler hakkında, ancak bu ilke toplumdan çıktığı ve toplum
bu kişilere kendi kanunlarının yararını tevcih ettiği için, doğrudur."
82
M. Proudhon, bu sözlerle, sadece,
sosyal bireyin üretiminin tek başına, toplumdan ayrılmış bireyin üretimini
aştığını mı söylemek istiyor? M. Proudhon, bir araya gelmiş bireylerin
üretiminin, bir araya gelmemiş bireylerin üretimi üzerindeki bu fazlalığından
mı bahsediyor? Eğer böyleyse, bu sabit gerçeği, hem de M. Proudhon'un büründüğü
esrarlı hava olmadan, ifade etmiş olan yüz iktisatçı sayabiliriz. İşte,
örneğin, Mr. Sadler'in söyledikleri:
"Bir arada çalışma, tek başına
sarfedilen çabaların hiç bir zaman ulaşamıyacağı sonuçlar meydana getirir.
Şu halde insanlık sayı bakımından çoğaldıkça, bunların birleşik çalışmalarının
ürünleri, böyle bir artış esasına göre hesaplanmış sırf aritmetik bir toplamanın
toplamını çok aşar. ... Mekanik zanaatlarda olduğu gibi bilim çalışmalarında
da bir insan, bir günde... tek başına yaşayan bir insanın bütün hayatında
başarabileceğinden daha fazlasına ulaşabilir. ... Geometriye göre... bütün,
bütünün parçalarının toplamına eşittir; önümüzdeki konuya uygulanılırsa,
bu mütearife (axiom) yanlış çıkar. Emeğe, insan varlığının bu temel direğine
gelince, denilebilir ki birlikte harcanan çabaların bütün ürünü, münferit
ve ayrı ayrı çabaların başarabileceğinin hepsini, hemen hemen sonsuz derecede
aşar."
83
M. Proudhon'a dönelim. O diyor
ki, artı-emek, kişi haline gelmiş toplumla açıklanır. Bu kişinin hayatını
kanunlar yönetir ki, bu kanunlar birey olarak kişinin faaliyetlerini yöneten
kanunların zıddıdır. O, bunu, olaylarla ispat etmek istiyor.
Bir ekonomik sürecin keşfi, bunu
bulana, topluma sağladığı kazanca eşit bir kâr sağlıyamaz. ... Demiryollarının,
müteşebbisleri için, devlet için olduğundan çok daha az bir zenginlik kaynağı
olduğu görülmüştür. ... Karayolu ile emtea taşınmasının ortalama maliyeti
depodan teslim alınıp depoya teslim edilmek şartıyla, kilometre-ton başına
18 santimdir. Bu fiyatlarla demiryolları girişimlerinin %10 net kâr sağlıyamıyacakları
hesaplanmıştır; bu ise, bir karayolu nakliyat işletmesinin kârına yaklaşık
bir sonuçtur. Fakat demiryolu nakliyatının, karayolu nakliyatının dört
misli hızlı olduğunu varsayalım. Toplum içinde zaman, bizzat değer olduğu
için, fiyatlar eşit olmak kaydıyla demiryolları karayollarına karşı % 400
bir üstünlük gösterir. Gene de toplum için çok gerçek olan, bu muazzam
üstünlük toplumu % 400 ek bir değerle bezerken kendi payına %10'u bile
çekmeyen araba sahibi için aynı oranda gerçekleşmekten uzaktır. Meseleyi
daha da belirgin olarak yerine koyabilmek için, karayolları ile nakliyat
maliyeti 18 santimde kaldığı halde, demiryolunun fiyatının 25 santime çıktığını
varsayalım: demiryolu, bütün nakliye müracaatlarını kaybedecektir. Mal
gönderenler, mal gönderilenler, herkes, üstü kapalı yük arabasına, gerekirse
ilkel yük arabasına döneceklerdir. Lokomotif terkedilecektir. % 400 oranında
bir sosyal avantaj, %35 oranında bir özel kayıp lehine kurban edilecektir.
Bunun sebebi kolayca kavranır: demiryolunun hızlı olmasından doğan avantaj,
tamamen sosyaldir ve her birey bu avantaja ancak çok küçük bir oranda katılır
(şu anda sadece malların nakli ile ilgilendiğimiz hatırda tutulmalıdır);
oysa, kayıp, tüketiciye doğrudan doğruya ve şahsen dokunur. Toplum sadece
1 milyon kişiden meydana geliyorsa, 400'e eşit bir sosyal kazanç adam başına
onbinde dört demek olur; tüketici için % 33 kayıp ise, 33 milyonluk bir
sosyal kaybı varsayar."
84
Şimdi, M. Proudhon'un dört misline
çıkmış bir hızdan, asıl hızın % 400'ü diye bahsetmesi olayını bile önemsemeyebiliriz.
Fakat hız yüzdesi ile kâr yüzdesini münasebet haline getirmiş, ve her ikisi
de yüzdelerle ifade edilmiş olmakla beraber, birbiri ile ortak ölçüleri
olmayan bu iki nispet arasında bir orantı kurmuş olması, paydalar üzerinde
durmadan yüzdeler arasında orantı kurmaktır.
Yüzdeler, hep yüzdedirler; % 10
ile % 400, birlikte ölçülebilirler: bunlar, 10'un 400'e oranı gibidirler.
Öyleyse, diyor M. Proudhon, % 10 kâr, dört misline çıkarılmış bir hızdan
kırk defa küçüktür. Görünüşü kurtarmak için de diyor ki, toplum için vakit
nakittir.
Bu yanlışlık onun, değer ile emek (çalışma) zamanı arasında bir bağ bulunduğunu,
müphem de olsa hatırlamasından doğuyor; alelacele, çalışma (emek) zamanını
da nakil zamanı ile birleştiriyor, aynılaştırıyor; çalışma (emek) zamanları
fiilen nakil zamanı olan birkaç ateşçi, sürücü ve başkalarını bütün toplum
ile bir tutuyor, aynı kılıyor. Böylece hız (sürat), bir nefeste sermaye
haline geliyor ve bu halde o, "%400'lük bir kazanç, %35 bir kayıp lehine
feda edilecektir" derken, tamamen haklı oluyor. Matematikçi olarak bu garip
önermeyi ortaya attıktan sonra, bir iktisatçı olarak bize bunu açıklıyor.
"Toplum sadece bir milyon kişiden
meydana geliyorsa, 400'e eşit bir sosyal kazanç adam başına onbinde 4 demek
olur." Tamam. Ama biz 400 ile değil, yüzde 400 ile uğraşıyoruz; ve yüzde
400'lük bir kazanç, her birey için yüzde 400'ü gösterir; ne daha fazlasını,
ne daha azını değil. Sermaye ne olursa olsun, temettüler hep %400 oranında
olacaktır. M. Proudhon ise ne yapıyor? Sermaye için yüzdeleri alıyor ve
sanki uğradığı karışıklığın, şaşkınlığın yeteri kadar açık, 'belirgin'
olmamasından korkmuş gibi, ekliyor:
"Tüketici için % 33 kayıp, 33
milyonluk bir sosyal kaybı varsayar" diyor. Tüketici için % 33 kayıp, bir
milyon tüketici için de % 33 kayıp olarak kalır. Öyleyse M. Proudhon ne
sosyal sermayenin miktarını, ne de hattâ ilgili kişilerden bir tekinin
bile sermayesini bilmeden, nasıl oluyor da, yetkili bir edayla, % 33 kayıp
halinde sosyal kaybın 33 milyon tutacağını söyliyebiliyor? Böylece, sermaye
ile yüzde'yi karıştırmış olmak M. Proudhon'a yetmemiş, bir teşebbüse
atılmış olan sermayeyi de, ilgili tarafların sayısı ile birleştirip
aynı kılarak o, kendi kendini aşmıştır.
"Meseleyi, daha da belirgin olarak
yerine koyabilmek için, belli bir sermayeyi varsayalım. Her biri bir frank
ölçüsünde katılan bir milyon 'ortak' arasında paylaşılacak % 400 sosyal
kazanç adam başına 4 frank kâr verecektir, yoksa M. Proudhon'un iddia ettiği
gibi 0. 0004 frank değil. Bunun gibi katılanların herbiri için % 33 kayıp,
33 milyon değil, 330. 000 franklık bir sosyal kaybı gösterir."
M. Proudhon, kendi, kişi-toplum
teorisine öyle dalmış ki, bulduğu rakamı 100'e bölmeyi unutuyor; ki bu,
330. 000 franklık kaybı da unutturuyor; fakat adam başına 4 frank kâr,
toplum lehine 4 milyon frank kâr demektir. Böylece topluma 3. 670. 000
franklık net kâr kalır. Bu sıhhatli hesap, M. Proudhon'un ispat etmek istediğinin,
yani toplumun kâr ve zararlar ının bireylerin kâr ve zararlarıyla ters
orantılı olmadığının, tam tersini ispat eder.
Sırf hesaba ait bu basit yanlışlıkları
düzelttikten sonra, demiryolları meselesinde hız ile sermaye arasındaki
bu oranı M. Proudhon'un verdiği gibi kabul edip bundan hesap hatlarını
çıkardıktan sonra varmış bulunacağımız sonuçlara bir bakalım. Dört misli
hızla yapılan nakliyatın dört misli fazlaya malolacağını varsayalım. Bu
nakliyat, dört misli daha yavaş olan ve dörtte birine malolan araba nakliyatından
daha az kâr getirmiyecekti. Böylece araba ile yapılan nakliyat 18 santim
alırsa, demiryolu nakliyatı 72 santim alacaktı. 'Matematiğin sert, katı
gerçeklerine' göre M. Proudhon'un varsayımlarının sonucundan onun yaptığı
hesap yanlışlıkları düşülürse, durum bu olacaktı. Fakat burada o, birdenbire,
bize diyor ki, demiryolu nakliyatı 72 santim değil de sadece 25 santim
bile alacak olsa, bütün nakliyat taleplerini derhal kaybeder. Üstü örtülü
arabalara, hattâ ilkel yük arabalarına gitmemiz gerekir. Ne var ki M. Proudhon'a
yapılacak bir tavsiyemiz varsa bu, onun 'İlerici Dernek Programı'nda yüze
bölmeyi unutmaması olacaktır. Fakat, heyhat! bizim tavsiyemize kulak verileceği
pek umulamaz. Çünkü M. Proudhon "İlerici Dernek"e uygun düşen 'ileri hesap'larından
o kadar memnundur ki, israrla haykırmaktadır:
"İkinci Bölümde, değerin antinomie'sinin
çözümlenmesi ile göstermiş bulunuyorum ki, yararlı her buluşun mucidine
getirdiği avantaj, topluma getirdiğinden daha azdır. Bu gösteriyi ben 'matematiğin
katı gerçeklerinin' önüne, bu noktaya kadar getirmiş bulunuyorum."
Kişi-Toplum hayaline, belli bir
emek miktarına daha fazla sayıda meta üretme kudretini veren yeni bir buluşun,
o ürünün piyasa değerini alçalttığı basit gerçeğini ispat etmekten başka
hiç bir amacı olmayan hayale yeniden dönelim. Şu halde toplum, daha fazla
değişim değeri elde ederek değil, fakat aynı değer tutarında daha fazla
meta elde ederek kâr sağlar. Mucide gelince, rekabet onun kârını tedricen,
kârların genel seviyesine düşürür. M. Proudhon, bu önermeyi istediği gibi
ispat etmiş bulunuyor mu? Hayır. Ama bu, onu, iktisatçıları, bu hususu
ispat edememiş olmakla ayıplamaktan alıkoymaz. Biz ise ona iktisatçıların
bunu ispat etmiş bulunduklarını göstermek için, sadece Lauderdale ve Ricardo'yu
zikretmekle yetineceğiz. Değeri emekle belirleyen okulun başı, Ricardo;
ve değerin arz ve taleple belirlendiği görüşünün en barışmaz savunucularından
biri, Lauderdale. Bunların her ikisi de aynı önermeyi açıklamışlardır:
"Üretim kolaylığını durmadan artırmakla
biz, bu yolla millî serveti artırmakla kalmayıp, geleceğin üretim gücünü
de artırdığımız halde daha önce üretilmiş bulunan metaların bazılarının
değerini durmadan eksiltmiş oluruz. Daha önce insanın yaptığı işi,... makinelerin
yardımıyla veya fizik bilgimizle, tabiatın unsurlarına yaptırmaya başlayınca
bu işin değişim değeri de buna uygun olarak düşer. Bir un değirmeni on
kişi tarafından çevrilirken, rüzgârın veya suyun yardımıyla bu insanların
emeği esirgenmiş olsa, kısmen değirmenin yaptığı işle üretilmekte olan
unun değeri, esirgenen (tasarruf edilen) emek oranında, derhal düşer. Ve
bunların bakımı için gerekli para hiç sağlanamamış olsa da toplum, on kişinin
emeğinin üretebildiği meta kadar zenginleşmiş olur."
85
Lauderdale ise şöyle diyor:
"Sermaye bir kâr üretmek için
kullanıldığı zaman, kâr, ya sermayenin, aksi halde insan eliyle yapılacak
olan bir emek kısmının yerini almasından; ya da başarılması insan çabasının
erişebileceği noktanın ötesinde kalan bir emek kısmını başarmasından doğar.
Yerini makinenin aldığı emeğin ücretlerine kıyasla, makine sahibinin edindiği
kârların küçüklüğü, belki de, bu görüşün doğruluğundan şüphe uyandırabilir.
Örneğin bazı yangın tulumbaları bir kömür ocağından bir günde gerdellerden
yararlanan üçyüz kişinin omuzlarında taşıyabileceğinden daha fazla su çekebilir.
Bir itfaiye tulumbası ise işini, şüphesiz, yerlerini aldığı işçilerin ücretleri
toplamından daha ucuza başarır. Bütün makineler için durum, aslında, böyledir.
Bütün makinelerin evvelce yapılmakta olan işi, insan eliyle yapıldığından
daha ucuza yapmaları gereklidir. ... Evvelce dört kişinin yapmakta olduğu
bir iş miktarını, bir kişinin emeği ile başaran bir makinenin icadının
böyle bir imtiyazı veri ise; inhisarî imtiyaza sahip olmak, işin yapılmasında
işçilerin emeğinden gelen rekabetten gayri her türlü rekabeti önlediği
için, ihtira beratının hükmü devam ettiği sürece, işçilerin ücretleri,
mucidin fiyatının ölçüsünü teşkil etmek gerekir. Yani mucidin kendisine
iş sağlamak için, yerini makinenin aldığı emeğin ücretlerinden biraz daha
az ücret tahakkuk ettirmesi yeter. Fakat ihtira beratının imtiyaz süresi
sona erince aynı mahiyetteki başka makineler rekabete girişir. O zaman
onun istihkakı, makinelerin bolluğuna uygun olarak başkalarınınki gibi
düzenlenmek gerekir. ... Çalıştırılan sermayenin kârı... emeğin yerini
almaktan doğmakla beraber, yerini aldığı emeğin değeri ile değil, fakat
başka hallerde olduğu gibi, sermaye sahipleri arasındaki rekabetle düzenlenmeye
başlar; ve bu kârın büyüklüğü veya küçüklüğü, işi başarmak için ortaya
çıkan sermayenin miktarına oranla ve bu sermayeye olan taleple belirlenir."
86
Öyleyse, bu yeni sanayide kâr
başka sanayilere göre büyük olduğu sürece sermaye, bu kâr haddi genel düzeye
düşünceye kadar, bu yeni sanayie atılacaktır.
Demiryolu örneğinin, M. Proudhon'un
kişi-toplum hayaline ışık tutmaya pek de uygun olmadığını henüz gördük.
Bununla beraber M. Proudhon, nutkunu cesaretle yine ele alıyor: "Bu noktalar
aydınlanınca, emeğin nasıl her üretici için bir artı-emek bırakması gerektiğini
açıklamaktan kolay bir şey yoktur."
87 diyor.
Bundan sonrası artık, klasik eski
çağları ilgilendirir. Önceki matematik gösterilerin katılık ve kuruluğunun
verdiği yorgunluktan sonra okuyucuyu dinlendirmek amacıyla, şairane bir
hikâyedir bunlar. M. Proudhon, kişi-toplum'a Prometheus adını veriyor ve
onun büyük işlerini şu terimlerle göklere çıkarıyor:
"Prometheus, tabiatın bağrından
doğup keyifli bir tembellik içinde hayata gözlerini açar vs. vs.. Prometheus
işe koyulur ve bu ilk günde, ikinci yaratılışın bu ilk gününde Prometheus'ün
ürünü, yani serveti, varlığı, 10'a eşittir. İkinci gün Prornetheus işini
böler (iş-bölümü yapar) ve ürünü 100'e eşit olur. Üçüncü gün ve bunu izleyen
her gün Prometheus makineler icat eder, insan vücudundan yeni yararlanma
imkânları, tabiatta yeni kuvvetler keşfeder. ... Onun sınaî faliyetindeki
her adımla ürünlerinin sayısında bir artış olur; bu artış, onun mutluluğunun
yükseldiğini gösterir. Ve nihayet tüketim, onun için, üretim demek olduğundan,
besbellidir ki, sadece bir önceki günün üretimini kullanan günlük tüketim,
ertesi güne bir artı-ürün bırakır."
88
M. Proudhon'un bu Prometheus'ü,
mantık bakımından olduğu kadar ekonomi politik bakımından da, bir acayip
varlıktır. Prometheus bize sadece iş-bölümünü, makinelerin uygulanmasını,
tabiat kuvvetlerinin ve bilim gücünün kullanılmasını, insanların üretici
güçlerini çoğaltmayı ve tek başına kalmış emeğin ürününe göre bir fazlalık
vermeyi öğrettiği sürece bu yeni Prometheus'ün tek bahtsızlığı, sadece,
dünyaya çok geç gelmiş olmaktan ibarettir. Fakat bu Prometheus kalkıp da
üretimden ve tüketimden bahsetmeye başlayınca gerçekten gülünç oluyor.
Tüketim, onun için, üretimdir; bir gün önce ürettiğini ertesi gün tüketir;
demek ki hep bir gün ilerdedir; bugün onun "artı-emek"i ilerdedir. Fakat
bir gün önce üretmiş bulunduğunu ertesi gün tüketiyorsa, daha önce başka
bir günü olmayan, ilk gün, sonradan bir gün ilerde olabilmek için, iki
günün işini yapmış olması gerekir. Ne iş-bölümü, ne makineler, ne de ateşten
başka hiç bir tabiat kuvveti hakkında hiç bilgisi yok iken, o birinci gün,
Prometheus bu fazlayı nasıl elde etti? Görülüyor ki mesele geriye, 'ikinci
yaratılışın birinci günü'ne götürülmekle bir tek adım ileri gitmiş değildir.
Bu açıklama tarzı, hem eski Yunan, hem de eski İbrani kokusu taşıyor; bu
tarz aynı zamanda hem mistik, hem de allegoriktir. M. Proudhon'a "Ben her
emeğin bir fazlası artı'sı) olması gerektiğini hem teorik olarak, hem de
olaylarla ispat etmiş bulunuyorum." demek hakkını veriyor.
Olaylar, ünlü 'ileri hesap'lardır;
teori ise Prometheus efsanesidir.
M. Proudhor "Fakat" diye devam
ediyor "bir aritmetik teoremi kadar doğru olan bu ilkeyi, henüz herkes
farketmiş değildir. Kollektif sanayiin ilerlemesiyle günlük bireysel emek
gittikçe daha büyük bir miktar ürettiği halde ve bu sebeple, zorunlu bir
sonuç olarak, aynı ücreti alan işçinin her gün daha zengin olması gerektiği
halde, toplumun, içinde kazanan sınıflar ve kaybedip çöken sınıflar fiilen
vardır."
89
1770 yılında Britanya Birleşik
Krallığının nüfusu 15 milyon, üretken (müstahsil) nüfus ise 3 milyondu.
Bilimsel (teknik) üretim gücü 12 milyon ek nüfusa eşit oluyordu. Şu halde,
hep birlikte, 15 milyon üretici güç vardı. Böylece üretici gücün nüfusa
oranı 1/1 idi. Bilimsel (teknik) gücün el gücüne oranı da 4/1 idi.
1840 yılında nüfus 30 milyonu
aşmıyordu; üretken nüfus 6 milyondu. Fakat bilimsel (teknik) güç 650 milyon
tutuyordu. Yani bilimsel gücün toplam nüfusa oranı 21/1, el gücüne oranı
ise 108/1 idi.
Böylece İngiliz toplumunda iş
günü, yetmiş yılda % 2700 fazla üretkenlik (prodüktivite) kazandı. Yani
1840'ta 1770 yılındakinin 27 misli üretim yapılıyordu. M. Proudhon'a göre,
şu sorunun ortaya atılması gerekir: 1840'ın İngiliz işçisi niçin, 1770'tekinin
27 misli zengin değildir? Böyle bir sorun ortaya atılırken, elbette, İngilizlerin
bu serveti, bu servetin içinde üretildiği tarih şartları mevcut olmadan,
yani özel sermaye birikimi, modern iş-bölümü, otomatik atelyeler, anarşik
rekabet, ücretli iş sistemi, kısaca sınıf çelişmesi üzerine kurulmuş olan
her şey olmadan ürettikleri varsayımı yapılmış olur. Bunlar ise tam da
üretici kuvvetlerin ve artı-emeğin gelişmesi için zorunlu varlık şartlarıdır.
Şu halde üretici kuvvetlerde ve artı-emekte bu gelişmeyi elde etmek için,
toplumun içinde, kazanan sınıfların ve kaybedip çöken sınıfların varolması
mecburidir.
Peki, öyleyse, M. Proudhon'un
ortaya çıkardığı bu Prometheus nedir? Toplumdur, sınıflar çatışması üzerine
oturtulmuş olan sosyal ilişkilerdir. Bu ilişkiler bireyle başka bir birey
arasında değil, işçi ile kapitalist, toprak ağası ile çiftçi arasındaki
ilişkilerdir. Bu ilişkileri ortadan kaldırırsanız bütün toplumu yok etmiş
olursunuz, sizin Prometheus'unuz da kolsuz, ayaksız bir hayalet haline
gelir. Yani otomatik atelyelerden, iş-bölümünden, bir kelimeyle, bu artı-emeği
elde edebilmesi için işe başlar iken onu bezediğiniz her şeyden yoksun
kalır.
Öyleyse teoride M. Proudhon'un
yaptığı gibi, artı-emek formülünü, mevcut üretim şartlarını hesaba katmadan,
eşitlikçi bir anlamda yorumlamakla yetinirseniz, pratikte de, şimdiki üretim
şartlarını hiç bir suretle değiştirmeden, bugün mevcut olan bütün zenginlikleri
işçiler arasında eşit olarak paylaştırmak yetecektir. Böyle bir dağıtım
ise, elbette, ona katılan bireylere yüksek bir yaşama düzeyi temin etmeyecektir.
Fakat M. Proudhon, zannedilebileceği
kadar karamsar değildir. Nispetlilik onun için her şey olduğundan; iyi
cihazlarla donanmış kendi Prometheus'unda, yani bugünkü toplumda, kendi
gözde düşüncesinin gerçekleşmesini görecektir.
"Fakat her yerde de servetin yani
değerler arasındaki oranın ilerlemesi, egemen kanundur. İktisatçılar
sosyal partinin şikayetlerine karşı kamu zenginliklerinin gittikçe daha
fazla gelişmesi yolunu kestikleri ve en bahtsız sınıfların bile daha iyi
yaşama şartlarına engel oldukları zaman, bizzat kendi teorilerini mahkûm
eden bir gerçeği akılsızca ilân etmektedirler."
90
Kollektif servet, kamu zenginliği,
fiilen, nedir? Bu, ayrı ayrı her burjuvanın değil, burjuvazinin servetidir.
Peki ama, iktisatçılar, mevcut üretim ilişkileri içinde burjuvazinin servetinin
artmış bulunduğunu, ve daha da artması gerekeceğini göstermekten başka
bir şey yapmıyorlar. Emekçi sınıflara gelince, onların halinin, bu sözde
kamu zenginliğinin artmasının sonucu olarak iyileşmiş olup olmadığı hâlâ
tartışma götürür bir sorun olarak kalıyor. İktisatçılar bu iyimserliklerini
desteklemek için, pamuklu sanayiinde çalışan İngiliz işçilerini örnek diye
gösterirlerse, bunların durumunu sadece nadir geçici refah dönemlerinde
görüyorlar, demektir. Bu refah anlamının buhran ve durgunluk dönemlerine
oranı, 'gerçek oranı' 3/10'dur. Ama iktisatçılar şartların iyileşmesinden
bahsederken, belki de İngiltere'de aynı sanayi kolunda çalıştırılan bir
buçuk milyon işçi, on yılın üç yılında refah elde etsinler diye, Doğu Hindistan'da
mahvolmaya mahkûm edilen milyonlarca işçiyi düşünmüşlerdir.
Kamu zenginliğinin artmasına geçici
katılma konusu ise ayrı bir sorundur. Geçici katılma olayını, iktisatçıların
teorisi açıklar. Bu olay o teorinin, M. Proudhon'un dediği gibi, mahkûm
edilmesi değil teyididir. Mahkûm edilecek bir şey varsa bu, elbette, servetteki
artmaya rağmen işçi ücretini, göstermiş bulunduğumuz gibi, asgarî ücretle
çalışmaya indirgeyen M. Proudhon'un sistemi olurdu. Ancak işçi ücretini
asgarî ücrete indirgemekledir ki değerlerin emek zamanı tarafından 'kurulmuş
değer'in gerçek oranlarını uygulayabilecektir. Ücretler, rekabetin sonucu
olarak, işçinin yaşaması için gerekli yiyeceklerin fiyatının üstünde ve
altında salındığı içindir ki işçi kollektif servetin gelişmesine, belli
bir dereceye kadar katılabilir ve aynı zamanda yoksulluktan mahvolabilir.
Bu konuda hiç bir hayale kapılmayan iktisatçıların bütün teorisi, işte
budur.
M. Proudhon, demiryolları, Prometheus
üzerinde ve kurulmuş değer üzerine yeniden kurulacak yeni toplum üzerinde
dalıp konudan uzun zaman ayrıldıktan sonra kendini topluyor; heyecan, kendisine
hâkim oluyor ve babacan bir tonla haykırıyor:
"İktisatçılara
yalvarıyorum;
kendi kendileri ile yalnız kaldıkları sakin bir zamanda, kendilerini rahatsız
eden peşin hükümlerden uzak kalarak ve elde etmiş oldukları veya elde etmeyi
umdukları işlere bakmadan, emrinde oldukları çıkarları göz önünde tutmadan,
aradıkları takdir ve tasvipleri düşünmeden ve gururlarını besleyecek itibarı
hesaba katmadan kendi kendilerine sorsunlar ve bize, her emeğin bir artı-emek
bırakması gerektiği ilkesinin bugüne kadar kendilerine bizim açıkladığımız
bu öncüller ve sonuçlar zinciri ile görünüp görünmediğini söylesinler."
91
İŞTE, tam Almanya'dayız! Şimdi,
ekonomi politikten bahsederken metafizikten söz açmak zorunda kalacağız.
Ve bunda da M. Proudhon'un 'çelişmeler'ini izlemekten başka bir şey yapmıyacağız.
O bizi az önce İngilizce konuşmaya, geçici olarak İngiliz olmaya zorlamıştı.
Şimdi ise sahne değişmektedir. M. Proudhon bizi aziz vatanımıza naklediyor
ve, isteyelim istemiyelim, bizi tekrar Alman olmaya zorluyor.
İngilizler insanları şapka haline
dönüştürüyorlarsa, Almanlar da şapkaları fikirlere dönüştürürler. İngiliz
Ricardo'dur, zengin bankerdir ve seçkin iktisatçıdır. Alman Hegel'dir,
Berlin Üniversitesinde sade bir felsefe profesörüdür.
Sonuncu mutlak kral ve Fransız
krallığının çöküşünün temsilcisi XV. Louis, Fransanın en iyi iktisatçısını
kendisine doktor olarak kabul ve tayin etmişti. Bu doktor, bu iktisatçı,
Fransız burjuvazisinin yakın ve muhakkak zaferini temsil ediyordu. Doktor
Quesnay ekonomi politikten bir bilim çıkardı; ünlü "Ekonomik Tablo"sunda
bunu özet halinde topladı. Meydana çıkan bu tablo üzerinde yapılan binbir
yorumdan başka bir de doktorun kendisinin yaptığı yorum var. Bu, "ekonomik
tablonun analizi"dir ve bunu "yedi önemli gözlem"
92 izler.
M. Proudhon, bir başka Doktor
Quesnay'dir. O, ekonomi politiğin metafiziğinin Quesnay'idir.
Metafizik, daha doğrusu bütün
felsefe, Hegel'e göre, metotta toplanıp özetlenebilir. Öyleyse, en azından
Ekonomik Tablo kadar sisli ve müphem olan, M. Proudhon'un metodunu aydınlatmaya
çalışmalıyız. Bu sebepledir ki biz de, daha az veya daha çok önemli, yedi
gözlem yapıyoruz. Dr. Proudhon bizim gözlemlerimizden hoşnut kalmazsa,
pekâlâ, o zaman o da bir Abbé Baudeau olmak ve "ekonomik-metafizik metodunun
açıklamasını" bizzat vermek durumunda kalacaktır.
93
"Zaman bakımından sıraya göre
bir tarih değil, fakat düşüncelerin dizisine göre bir tarih
vermekteyiz. Ekonomik evreler veya kategoriler, görünüşlerinde,
bazan çağdaştırlar, bazan bunun tersi. ... Bununla beraber ekonomik teorilerin
bir mantıkî dizilmesi (teselsülü) ve dizi halinde anlaşılma ilişkisi
vardır: işte biz bu düzeni keşfetmiş olmakla öğünürüz."
94
M. Proudhon, Fransızları, yüzlerine
yarı-Hegelci cümleler fırlatarak korkutmak istemiş olsa gerek. Bu yüzden
biz iki kişiyi ele almak zorundayız: İlkin M. Proudhon'u, sonra da Hegel'i,
M. Proudhon kendisini başka iktisatçılardan nasıl ayırd ediyor? Ve M. Proudhon'un
ekonomi politiğinde Hegel ne rol oynuyor?
İktisatçılar burjuva üretim ilişkilerini,
yani iş-bölümünü, krediyi, parayı vs. sabit, değişmez, ölümsüz kategoriler
diye kabul, ve izah ederler. Önünde bu hazır-yapılmış kategoriler duran
M. Proudhon, bu kategorilerin, ilkelerin, kanunların, düşünce ve fikirlerin
meydana gelmeleri olayını, yaratılışlarını açıklamak istiyor.
İktisatçılar, yukarda anılan bu
ilişkiler içinde üretimin nasıl yer aldığını açıklarlar; fakat bizzat bu
ilişkilerin nasıl üretildiğini, nasıl meydana geldiğini, yani bunları doğuran
tarihî hareketi açıklamazlar. Bu ilişkileri ilkeler, kategoriler, soyut
düşünceler olarak alan M. Proudhon'un her ekonomi politik kitabının sonunda
alfabe dizisinde bulunan bu düşünceleri sadece düzene koyması yeterdi.
İktisatçıların malzemesi, insanın faal (aktif) enerjik hayatıdır; M. Proudhon'un
malzemesi ise iktisatçıların dogmalarıdır. Fakat, kategorilerin sadece
teorik ifadeleri oldukları bu üretim ilişkilerinin tarihî hareketini izlemekten
gerikaldığımız an, bu kategorilerde gerçek ilişkilerden bağımsız fikirlerden,
kendiliğinden doğmuş düşüncelerden başka bir şey görmek istemediğimiz an,
bu düşüncelerin kaynağını 'sırf akıl'ın hareketine bağlamış oluruz. Sırf,
ölümsüz, gayri şahsi akıl, bu düşünceleri nasıl doğurur? Bunları meydana
getirmek için, nasıl bir yoldan yürür?
M. Proudhon'un Hegelcilik konusundaki
pervasızlığı bizde de olsaydı şöyle derdik: o, kendi içinde, kendisinden
ayırd edilir. Bu, ne demektir? Gayri şahsî akıl, kendi dışına, kendisini
üzerine oturtabileceği bir temelden, kendisini karşısına geçirebileceği
bir obje'den, kendisi ile bileşebileceği bir süje'den yoksun olduğu için
kendisini oturturken, karşıt olurken ve bileşirken tepe taklak dönmek zorundadır:
durum, karşıtlık, bileşme. Yunancası ile söylersek: tez-antitez-sentez.
Hegelci dili bilmeyenler için, kutsal formülü vereceğiz: teyid (olumlama),
inkâr-nehiy (olumsuzlama), ve inkârın inkârı (olumsuzlamanın olumsuzlanması).
Dilin anlatmak istediği işte budur. Bu, şüphesiz, eski İbranice değildir
(M. Proudhon'dan özür dileriz); fakat bireyden ayrılmış, bu saf aklın dilidir.
Alelâde konuşma ve düşünme tarzına sahib olan alelâde birey yerine, şimdi
önümüzde bireyden yoksun bu alelâde tarzın (tavrın) bizzat kendisinden
başka bir şey yoktur.
Son soyutlamada -çünkü burada
bir tahlil değil, bir soyutlama var- her şeyin bir mantık kategorisi olarak
ortaya çıkması, şaşırtıcı mıdır? Bir evin kişiliğini meydana getiren her
şeyi yavaş yavaş atarsanız, önce o evin malzemesini, sonra onu ayırdeden
biçimi kenara atarsanız elinizde bir cesetten başka bir şey kalmazsa; bu
cesedin sınırlarını da hesap dışı bırakırsanız elinizde mekân'dan başka
bir şey kalmazsa; nihayet bu mekânın boyutlarını da hesap dışı bırakırsanız
sırf kemiyetten, bir mantık kategorisinden başka bir şey kalmamış olması,
şaşırtıcı mıdır? Her süje'den, böylece, arızî olduğu iddia edilen canlı-cansız,
insan veya şey, nitelikleri ayırırsak, son soyutlamada geri kalan tözün
(substance) mantık kategorileri olduğunu söylemekte haklı oluruz. Bu soyutlamaları
yaparken tahlil (analiz) yaptıklarını zanneden ve şey'lerden ne kadar çok
ayrılıp uzaklaşırlarsa, şey'lerin özüne girme noktasına o kadar yakınlaştıklarını
düşünen metafizikçiler de, burada el altındaki şey'lerin işleme süsler
olduğunu, asıl örgünün ise mantık kategorileri olduğunu söylemekte haklı
olurlar. Filozofu Hıristiyan'dan ayırdeden, işte budur. Hıristiyan için,
mantıkî (logique) olana rağmen, kelâm'ın (logos'un) bir tek tecessümü vardır;
filozof için ise bu tecessüm'ler hiç bitmez. Var olan her şey, yer yüzünde
ve su altında yaşayan her şey, soyutlama yoluyla bir mantık kategorisine
indirgenebilseydi; böylece bütün gerçek âlem, bir soyutlamalar âlemine,
bir mantık kategorileri âlemine indirgenebilseydi buna kimsenin şaşmasına
ihtiyaç olur muydu?
Var olan her şey, yeryüzünde ve
suyun altında yaşayan her şey, ancak bir çeşit hareketle vardır ve yaşar.
Tarihin hareketi de, böylece, sosyal ilişkileri yaratır; sanayi hareketi
bize sanayi ürünlerini verir, vs..
Nasıl soyutlama yoluyla her şey'i
bir mantık kategorisine dönüştürüyorsak, soyut durumunda harekete, sırf
şeklî harekete, hareketin sırf mantıkî formülüne varmak için de, tıpkı
öyle, çeşitli hareketlerin her ayırdedici niteliğini soyutlayıp ayırmak
yeter. Mantık kategorilerinde her şeyin tözü (substance) bulunuyorsa, hareketin
mantıkî formülünde de, her şeyi açıklamakla kalmayan, şey'lerin hareketini
de tazammun eden, mutlak metot'u bulunur. İşte bu mutlak metottan
Hegel: "Metot, karşısında hiç bir obje'nin dayanamıyacağı, mutlak, biricik,
üstün, sonsuz kuvvettir."
95 diye bahseder. Her şey bir mantık kategorisine
ve her hareket, her üretim eylemi metot'a indirgenince bunu tabiî olarak,
her ürün ve üretim yığınının, her şey'ler ve hareketler toplamının bir
uygulanmış (tatbikî) metafiziğe indirgenmesi izler. Hegel'in din, hukuk
vs. için yaptığını M. Proudhon ekonomi politik için yapmaya çalışıyor.
Ya bu mutlak metot, nedir? Hareketin
soyutlanmasıdır. Hareketin soyutlanması nedir? Soyut durumda harekettir.
Soyut durumda hareket, nedir? Hareketin sırf mantıkî formülü veya sırf
aklın hareketidir. Sırf aklın hareketi, neden ibarettir? Kendini koymaktan
(poser) kendine karşı çıkmaktan ve kendini bileştirmekten; kendi kendini
tez, anti-tez, sentez olarak formüle etmekten; veya, gene, kendini teyid
etmekten (olumlamak), kendini inkâr etmekten (olumsuzlamak) ve inkârın
inkârından ibarettir.
Akıl kendini teyid etmeyi (olumlamayı),
kendini kesin bir kategori içine yerleştirmeyi (koymayı) nasıl başarabilir?
Bu, bizzat aklın ve onun savunucularının işidir.
Fakat bu 'akıl' kendini bir defa
tez olarak vazettikten sonra, kendi kendisine karşı olan bu tez, bu düşünce
iki çelişik düşünceye parçalanır, ayrılır: olumlu ve olumsuz; evet ve hayır.
Antitezin içinde içerik bulunan bu iki çelişik unsur arasındaki mücadele,
diyalektik hareketi meydana getirir. Evet, hayır haline; hayır, evet haline;
evet, hem evet hem hayır haline; hayır, hem evet hem hayır haline gelerek,
birbirine zıt olanlar birbirini dengede tutar, etkisiz bırakır, birbirini
felce uğratır. Bu iki çelişik düşüncenin kaynaşması, bu ikisinin sentezi
olan yeni bir düşünceyi meydana getirir Bu yeni düşünce de, bir defa daha,
birbiri ile çelişik iki düşünceye parçalanıp ayrılır ki, bunlar da yeni
bir sentez içinde birleşip kaynaşırlar. Bu doğum sancılarından bir düşünceler
gurubu doğar. Bu düşünceler gurubu, basit bir kategorinin aynı diyalektik
hareketini izler ve karşısında antitez olarak kendisi ile çelişik bir düşünceler
gurubu vardır. Bu iki düşünceler gurubundan bunların sentezi olan yeni
bir düşünceler gurubu doğar.
Basit kategorilerin diyalektik
hareketinden gurubun doğması gibi, grupların diyalektik hareketinden de
seriler (diziler) ve serilerin diyalektik hareketinden de bütün sistem
doğar.
Bu metodu ekonomi politiğin kategorilerine
uygulayınız; ekonomi politiğin mantığını ve metafiziğini elde etmiş olursunuz,
veya başka bir deyişle, sırf akılla işleyen bir zihinde yeni çiçek açmış
gibi görünen, az-bilinen bir dile çevrilmiş olarak, herkesin bildiği ekonomik
kategorileri elde edersiniz. Sadece diyalektik hareketin işlemesiyle bu
kategoriler o kadar birbirini doğuruyor gibi, birbirine bağlı ve birbiri
ile ikiz gibi görünürler. Okuyucu bütün bu kategoriler, guruplar, seriler
ve sistemler basamaklarına bakıp metafizik karşısında irkilmemelidir. M.
Proudhon, çelişmeler sistemi'nin yüksekliklerine tırmanmak için
göze aldığı bütün zahmetlere rağmen, ilk iki basit tez ve antitez basamaklarının
üstüne asla yükselememiştir; bunları da ancak iki defada çıkabilmiş, bunların
birinde de sırt üstü düşmüştür.
Buraya kadar sadece Hegel'in diyalektiğini
anlatmış bulunuyoruz. İlerde M. Proudhon'un bunu en zavallı oranlara indirgemeyi
nasıl başardığını göreceğiz. Hegel'e göre, böylece, bütün olup bitenler
ve hâlâ olup bitmekte olanlar, sadece, onun kendi zihninin içinde olup
bitenlerden ibarettir. Böylece tarih felsefesi, felsefenin tarihinden,
kendi felsefesinin tarihinden başka bir şey değildir. Bundan böyle "zaman
bakımından sıraya göre bir tarih" yoktur; sadece "düşüncelerin anlaşılma
(idrak) sırası" ("anlaşılma sırası ile düşünceler") vardır. O kendisinin,
dünyayı, düşüncenin hareketi ile inşa ettiğini sanıyor; oysa o, sadece,
herkesin aklında olan düşünceleri, mutlak metotla sistematik bir şekilde
inşa etmekle ve sınıflandırmakla kalıyor.
Ekonomik kategoriler, sadece, sosyal
üretim ilişkilerinin teorik ifadelerinden, bu ilişkilerin soyutlanmalarından
ibarettir. M. Proudhon, gerçek bir filozof gibi, şeyleri baş aşağı tuttuğundan
fiili ilişkilerde, "insanlığın gayri şahsi aklı" nın koynunda uyuklamakta
olan (Filozof M. Proudhon, böyle söylüyor) bu ilkelerin, bu kategorilerin
tecessümünden başka bir şey görmüyor.
İktisatçı M. Proudhon, insanların,
kumaş, keten bezi ve ipekli maddeleri belli ve kesin üretim ilişkileri
içinde yaptıklarını çok iyi bilir. Fakat anlamadığı nokta bu belli ve kesin
üretim ilişkilerinin de keten bezi, keten vs. gibi, insanlar tarafından
yapıldığı, üretildiğidir. Sosyal ilişkiler, üretici kuvvetlerle sıkı sıkıya
bağlıdırlar. İnsanlar, yeni üretici güçler edinirken, kendi üretim tarzlarını
değiştirirler; ve üretim tarzlarını değiştirirken, hayatlarını kazanma
yolunu değiştirirken kendi sosyal ilişkilerini tamamen değiştirirler. Elle
işletilen değirmen, size, derebeyli toplumu verir; buharla işleyen değirmen,
size sanayici, kapitalistli toplumu verir.
Kendi sosyal ilişkilerini maddi
üretkenliklerine uygun olarak kuran aynı insanlar, kendi sosyal ilişkilerine
uygun olarak ilkeler, düşünceler ve kategoriler de üretirler, meydana getirirler.
Böylece bu düşünceler, bu kategoriler,
ifadesi oldukları sosyal ilişkiler gibi ölümlüdürler. Bu düşünce ve kategoriler
tarihî ve geçici ürünlerdir.
Üretici kuvvetlerin içinde devamlı
bir gelişip büyüme hareketi, sosyal ilişkilerde devamlı bir yıkılıp yok
olma hareketi, düşüncelerde devamlı bir doğuş ve teşekkül hareketi var;
değişmeyen tek şey, hareketin soyutluğu (soyut hareket) -mors immortalis.
96
Her toplumun üretim ilişkileri
bir bütün teşkil eder. M. Proudhon, ekonomik ilişkileri, biri ötekini yaratan,
antitezin tezden çıkması gibi biri ötekinin sonucu olarak meydana gelen
birçok sosyal evreler (safhalar) olarak düşünüyor ve bu ilişkilerin mantıkî
sıralanmasında (dizilişinde) insanlığın gayrî şahsî aklını farkediyor.
Bu metodun biricik kusuru şuradadır:
M. Proudhon bu evrelerin bir tekini incelemeye girişince toplumdaki bütün
öteki ilişkilere baş vurmadan onu açıklıyamıyor. Ne var ki M. Proudhon,
diyalektik hareketine henüz bu ilişkileri yarattırmış değildir. Daha sonra
M. Proudhon, sırf akıl vasıtasıyla bu öteki evreleri doğurmaya girişince,
onlara yeni doğmuş bebekler muamelesi yapıyor. Bunların da öncekiyle aynı
yaşta olduklarını unutuyor.
Böylece, ona göre bütün ekonomik
oluşumların (evolutions) temeli olan, değerin meydana getirilmesine [kurulmasına
-ç.] gelince M. Proudhon iş-bölümü, rekabet vs. olmadan edemiyor. Oysa,
dizilerde, M. Proudhon'un anlayışında, mantıkî sıralanmada
bu ilişkiler henüz yoktu. Ekonomi politiğin kategorileri vasıtasıyla bir
ideolojik sistem yapısı inşa edilirken, sosyal sistemin uzuvları yerlerinden
çıkarılıyor. Toplumun çeşitli ve değişik uzuvları birbirinin peşinden giden
birbirinden ayrı birçok toplum haline getiriliyor. İçinde bütün ilişkilerin
aynı anda ve birlikte yaşadığı ve birbirini desteklediği toplumun yapısını,
hareketin, arka arkaya dizilişin ve zamanın mantıkî formülü, tek başına,
gerçekten nasıl açıklayabilirdi?
Şimdi M. Proudhon'un, Hegel'in
diyalektiğini ekonomi politiğe uygularken ne gibi değişikliklere uğrattığını
görelim.
M. Proudhon'a göre her ekonomik
kategorinin biri iyi, biri kötü iki yanı vardır. O, bunlara, küçük burjuvanın
tarihin büyük adamlarına baktığı gibi bakar: Napoleon büyük bir
adamdı; birçok iyi işler yaptı; birçok kötülük de yaptı.
İyi yan ile kötü yan,
faydaları
ve mahsurları birlikte alınınca, M. Proudhon'a göre, her ekonomik
kategorinin içindeki çelişme'yi teşkil eder.
Çözülmesi gereken sorun: kötü
yanı tasfiye ederken iyi yanı alıkoymak.
Kölelik, başka herhangi
bir ekonomik kategori gibi, bir ekonomik kategoridir. Böylece bunun da
iki yanı vardır. Kötü yanını kendi haline bırakalım ve köleliğin iyi yanından
bahsedelim. Söylemeye hacet yok, şimdi doğrudan doğruya kölelikle, Surinam'daki,
Brezilya'daki, Kuzey Amerika'nın Güney Devletlerindeki zenci köleliği ile
ilgileniyoruz.
Doğrudan doğruya kölelik, burjuva
sanayii için, makine, kredi vs. kadar önemli bir mihverdir. Kölelik olmazsa
pamuğunuz olmaz; pamuk olmazsa çağdaş sanayi olamaz. Sömürgelere önem kazandıran,
kölelik oldu; dünya ticaretini sömürgeler yarattı ve büyük boyutlu sanayiin
ön-şartı dünya ticaretidir. Böylece kölelik en büyük önemde bir ekonomik
kategoridir.
Kölelik olmasaydı Kuzey Amerika,
bu en ileri ülke, pederşahî bir memleket haline dönerdi. Kuzey Amerika'yı
dünya haritasından silerseniz keşmekeş doğar, çağdaş ticaretin ve uygarlığın
tamamiyle çöküp göçtüğünü görürsünüz. Köleliğin kaldırılmasına sebep olursanız
Amerikayı milletler haritasından silmiş olursunuz.
97
Böylece kölelik, ekonomik bir
kategori olduğu için, insanların kurumları arasında daima var olmuştur.
Çağdaş uluslar köleliği sadece kendi ülkelerinde maskeleyip gizleyebilmişler,
fakat yeni dünyaya bunu zorla ve açıkça kabul ettirmişlerdir.
M. Proudhon, köleliği kurtarıp
muhafaza etmek için ne yapardı? Sorunu şöyle formüle ederdi: bu ekonomik
kategorinin iyi yanını alıkoyup muhafaza etmek, kötü yanını tasfiye edip
gidermek.
Hegel'in formüle edecek sorunları
yoktur. Onun sadece diyalektiği var. M. Proudhon'un ise Hegel'den, Hegel'in
diyalektiğinin dilinden başka, hiç bir şeyi yok. M. Proudhon'a göre diyalektik
hareket, iyi ile kötü arasındaki dogmatik ayrımdır.
Bir an için bizzat M. Proudhon'u
bir kategori olarak düşünelim. Onun iyi ve kötü yanlarını, fayda ve mahzurlarını
araştıralım.
Hegel'e göre insanlığın daha yüksek
çıkarlarına uygun olarak çözümleme hakkını kendine alıkoyduğu sorunları
koymak üstünlüğü varsa da, diyalektik doğum sancıları yoluyla yeni kategoriler
yaratmak söz konusu olunca kısırlığa uğramış olmak kusuru var. Diyalektik
hareketi meydana getiren, çelişik iki yanın var olması, bunların arasındaki
çatışma ve bunların kaynaşarak yeni bir kategori halinde birleşmeleridir.
Kötü yanı tasfiye etmek sorununun konması bile diyalektik hareketi kısa
keser. Konulan ve çelişik mahiyetiyle kendi kendisine karşıt çıkarılan,
kategori değildir; kategorinin iki yanı arasında kızan, şaşıran endişe
ve öfke içinde kalan, M. Proudhon'dur.
İçinden meşru yollarla çıkmanın
zor olduğu bir çıkmaz sokakta, kısan M. Proudhon, zıplayıp uçarak, bir
sıçrayışta yeni bir kategoriye geçiyor. Işte orada, onun şaşırmış bakışları
arasında, "anlayıştaki zincirleme ilişki" meydana çıkıyor.
Elverişli bulduğu ilk kategoriyi
alıyor ve buna, kusurlarını giderilmesi söz konusu olan kategoriyi tedavi
etme niteliğini keyfî olarak veriyor. Böylece, M. Proudhon'a inanmamız
gerekiyorsa, tekellerin kusurunu vergiler tedavi eder; dış ticaret bilançosu,
vergilerin kusur larını giderir; toprak mülkiyeti de kredilerin kusurlarına
iyi gelir.
Ekonomik kategorileri böylece,
birbiri peşinden ele almakla ve bunlardan birini ötekinin panzehiri yapmakla
M. Proudhon, bu çelişmeler ve çelişmelere panzehirler alaşımı (halitası)
ile iki çelişmeler cildi meydana getirmeyi başarıyor ve buna haklı olarak
Ekonomik Çelişmeler Sistemi adını veriyor.
"Mutlak aklın içinde bütün bu düşünceler...
eşit derecede basit ve geneldir. ... Gerçekten biz, bilgilerimize ancak
düşüncelerimizi basamak basamak aşarak ulaşırız. Fakat gerçeğin kendisi,
bu diyalektik sembollerden bağımsızdır ve zihnimizin kombinezonlarından
kurtulmuştur."
98
Burada, birdenbire, sırrını bildiğimiz
bir çeşit yön değiştirme ile, ekonomi politiğin metafiziği bir hayal (illusion)
haline gelmiş bulunuyor! M. Proudhon hiç bir zaman bu kadar doğru konuşmuş
değildir. Gerçekten, diyalektik hareket süreci kötünün karşısına iyiyi
çıkarmak basit hareketine indirildiği ve bir kategorinin başka bir kategoriye
karşı panzehir olarak kullanılmaya başlandığı andan beri kategoriler, içten
gelme ve kendiliğinden olma özelliklerinden tamamen yoksun bırakılmış oluyorlar;
fikir (idea) 'artık işlemez'; içinde hayat kalmaz. O artık 'kendini ortaya
koymaz' ve kategorilere ayrışmaz. Kategorilerin birbiri peşinde dizilişi,
bir çeşit basamak basamak yükselme haline gelmiş bulunur. Diyalektik, mutlak
aklın hareketi değildir artık. Artık diyelektik yoktur, olsa olsa mutlak
olarak sırf ahlâk vardır.
M. Proudhon anlaşılmadaki diziliş'ten,
kategorilerin mantıkî dizilişi'nden bahsettiği zaman "tarihi,
zaman sırasına göre" vermek istemediğini söyler; yani, M. Proudhon'a
göre kategorilerin kendilerini meydana koyma tarihî dizisini vermek
istemediğini söyler. Böylece, ona göre, her şey aklın saf eter'inde
meydana gelmiştir. Bu eter'den, her şey, diyalektik yoluyla türetilmeliydi.
Şimdi bu diyalektiği uygulama alanına çıkarması gerekince, aklı yetmiyor.
M. Proudhon'un diyalektiği Hegel'in diyalektiğine karşı yürüyor ve şimdi
M. Proudhon bize, ekonomik kategorileri verdiği sıranın, artık, onların
birbirini yaratma sırası olmadığını söylüyor. Ekonomik gelişimler artık
bizzat aklın girişimleri değildir.
Öyleyse M. Proudhon bize ne veriyor?
M. Proudhon'un anlayışına göre, kategorilerin zaman sırasıyla tezahür ettikleri
dizi olan, gerçek tarihi mi? Hayır! Bizzat fikrin (idea'nın) içinde yer
aldığı şekliyle tarihi mi? O da değil! Yani kategorilerin kutsal olmayan
tarihini de değil, kutsal tarihini de değil! Öyleyse bize hangi tarihi
veriyor? Kendi çelişmelerinin tarihini. Şimdi bunların nasıl yürüdüğünü
ve M. Proudhon'u nasıl peşlerinden sürüklediklerini görelim.
Altıncı önemli gözlemi doğuran
bu araştırmaya girmeden önce, önemli bir başka gözlem daha yapmamız gerek.
Gerçek tarihin, zaman içindeki
sıraya göre tarihin, içinde düşüncelerin, kategorilerin ve ilkelerin tezahür
ettiği tarih dizisi olduğunu M. Proudhon ile birlikte kabul edelim.
Her ilkenin, tezahür edeceği,
kendi öz yüzyılı vardır. Örneğin otorite ilkesinin 11. Yüzyılı olduğu gibi,
bireycilik ilkesinin de 18. Yüzyılı vardı. Mantıkî dizilişte, yüzyıl ilkeye
aitti; yoksa ilke yüzyıla ait değildi. Başka bir deyişle tarihi yapan ilkeydi,
yoksa ilkeyi yapan tarih değildi. Öyleyse ilkeleri korumak kadar tarihi
de korumak için, kendi kendimize bir belli ilkenin başka bir yüzyılda değil
de onbirinci veya onsekizinci yüzyılda tezahür etmesinin sebebini sorduğumuz
zaman zorunlu olarak, insanların onbirinci yüzyılda nasıl olduklarını,
onsekizinci yüzyılda nasıl olduklarını, her birinin ihtiyaçlarının, üretici
kuvvetlerinin, üretim tarzlarının, üretimde kullandıkları hammaddelerin
-kısaca, bütün bu hayat şartlarından doğan, insanla insan arasındaki ilişkilerin-
neler olduğunu sormak mecburiyetinde kalırız. Bütün bu soruların derinliğine
inmek ise, insanın kutsal olmayan, gerçek tarihini her yüzyılda çizmek
ve bu insanları kendi dramlarının hem yazarı, hem de aktörü olarak ortaya
çıkarmaktan başka nedir? Fakat insanları kendi tarihlerinin hem yazarı,
hem de aktörleri olarak verdiğiniz an, bir dönüşle, asıl çıkış noktasına
varmış olursunuz; çünkü başlangıçta bahsettiğiniz ölmez ilkeleri terketmiş
bulunuyorsunuz.
M. Proudhon, tarihin ana yoluna
erişmek için bir ideologun tuttuğu kestirme yol boyunca fazla ilerlemiş
bile değildir.
M. Proudhon'la birlikte kestirme
yolu tutalım.
Değişmez kanunlar, ölümsüz
ilkeler, ideal kategoriler gözüyle bakılan ekonomik ilişkilerin aktif
ve enerjik insanlardan daha önce de varolduğunu kabul edeceğiz. Bundan
başka bu kanun, ilke ve kategorilerin, zamanın başlangıcından beri "insanlığın
gayri şahsî aklı"nın içinde uyuklamış bulunduğunu da kabul edeceğiz. Şimdiden
görmüş bulunuyoruz ki, bu değişmezlikler ve ölümsüzlükler, tarih diye bir
şey bırakmıyor. Tarih, olsa olsa, düşüncede oluyor yani sırf aklın diyalektik
hareketinde yansıyor. M. Proudhon diyalektik hareketin içinde fikirlerin
birbirinden farklılaşmadığını söylemekle, hem hareketin gölgesini
hem de
gölgelerin hareketini ortadan kaldırmış bulunuyor; oysa bunlar
vasıtasıyla tarihin hiç değilse benzeri yaratılabilirdi. Bunun yerine,
o, tarihe, kendi aczini atfediyor. Suçu, Fransızca dahil, her şeye yüklüyor.
Filozof M. Proudhon "öyleyse bazı şeylerin belirdiğini, bazı şeylerin
üretildiğini söylemek doğru değildir" diyor, "evrende olduğu gibi
uygarlıkta da her şey, ezelden beri vardı ve hareket ediyordu. Bu, sosyal
ekonominin tümüne de uyar."
99
İşleyen ve M. Proudhon'u
da işleten çelişmelerin üretici gücü o kadar büyüktür ki, M. Proudhon tarihî
açıklamaya çalışırken onu inkâr etmek zorunda kalıyor. Sosyal ilişkilerin
birbiri ardından belirmesini açıklamaya çalışırken herhangi bir şeyin
belirebileceğini inkâr ediyor. Üretimi, bütün evreleriyle, açıklamaya
çalışırken, herhangi bir şeyin üretilmesinin mümkün olup olmıyacağını
soru konusu yapıyor!
Böylece, M. Proudhon'a göre, artık,
tarih diye bir şey yoktur, düşüncelerin arka arkaya dizilişi diye bir şey
yoktur. Ama onun kitabı, gene de vardır; ve işte tam bu kitabıdır ki, onun
deyişini kullanarak söyliyelim, "düşüncelerin birbirini izlemesine göre
tarih"tir. Onun bütün bu çelişmeleri bir sıçrayışta temizlemesine
yardım edecek bir formülü, -çünkü M. Proudhon bir formüller adamıdır- nasıl
bulacağız?
Bu amaçla o, yeni bir akıl icat
etmiştir ki bu akıl ne sırf ve bakir mutlak akıl, ne de değişik dönemlerde
yaşayan ve hareket eden insanların ortak aklı değildir; tamamen ayrı bir
akıl, kişi-toplumun aklı, süje olan insanlığın aklıdır ki M. Proudhon'un
kaleminde bazan sosyal deha, genel akıl, veya nihayet insan
aklı olarak şekillenir. Bu kadar çok isim altında süslenmiş olan bu
akıl, gene de, her an, iyi ve kötü yanlarıyla ve panzehirleri ve problemleriyle,
M. Proudhon'un bireysel aklı olarak açığa çıkar.
Mutak, ölümsüz aklın derinliklerinde
gizlenmiş olan gerçeği "insan aklı yaratmaz", onun sadece örtüsünü kaldırabilir.
Fakat bugüne kadar örtüsünü kaldırdığı gerçekler eksik, yetersiz ve bu
sebeplerle çelişiktir. Bu yüzden bizzat kendileri keşfedilmiş ve insan
aklı tarafından, sosyal deha tarafından açığa çıkarılmış gerçekler olan
ekonomik kategoriler de aynı derecede eksiktirler ve içlerinde çelişme
tohumunu taşırlar. Sosyal deha, M. Proudhon'a kadar, her ikisi de mutlak
aklın içinde aynı anda gizli bulunan iki şeyden yalnız çelişik unsurlar'ı
görüyor, sentetik formülü görmüyordu. Bu yetersiz gerçekleri, bu
eksik kategorileri, bu çelişik düşünceleri yeryüzünde sadece gerçekleştiren,
gerçek haline getir en, ekonomik ilişkiler de, sonuç olarak, kendi içlerinde
çelişiktirler ve biri iyi, biri kötü olan iki yan gösterirler.
Tam gerçeği, fikri, bütün doluluğu
ile bulmak, çelişmeyi yok etmek olan sentetik formülü bulmak, sosyal dehanın
meselesidir. Bu da gene M. Proudhon'un hayali içinde, aynı sosyal dehanın
donanmış olduğu bütün kategori bataryalarına rağmen, Tanrıdan veya mutlak
fikirden bir tek sentetik formül bile koparamadan, bir kategoriden ötekine
zahmete koşulmasının sebebidir.
"İlkin, toplum (sosyal deha) bir
ilk gerçeği beyan eder, ortaya bir hipotez, kendi zıddı olan sonuçları
sosyal ekonomi içinde, bu sonuçların zihnin içinde meydana gelmış olabileceği
aynı
yolla gelişmiş olan, gerçek bir antinomi koyar. Öyle ki fikirlerin çıkışını
her şeyde izleyen sanayi hareketi, biri yararlı sonuçlar, öteki yıkıcı
sonuçlar olmak üzere iki akıma ayrılır. Bu iki yanlı ilkenin kuruluşuna
uyum getirmek üzere ve bu antinomi'yi çözümlemek için toplum ikinci
bir hipotez getirir ki bunu da kısa zaman sonra bir üçüncüsü izleyecektir.
Ve sosyal dehanın ilerlemesi, sanırım bütün çelişmelerini tüketip
-fakat, insan çelişmelerinin bir sınırı olduğu ispat edilmemiştir- bir
sıçrayışta önceki bütün iddialarına yeniden dönerek bir tek formülle
bütün sorunlarını çözünceye kadar, bu tarzda olacaktır."
100
Daha önce nasıl antitez,
panzehir
haline getirilmişse Şimdi de tez, bir hipotez haline sokulmaktadır.
Bu terim değişikliği, M. Proudhon'dan geldiği için, artık bizi şaşırtmıyor!
Asla saf olmayan insan aklı, ancak eksik bir görüş gücüne sahip olduğu
için, her adımda, çözülmesi gereken yeni problemlerle karşılaşıyor. Mutlak
aklın içinde keşfettiği ve ilk tezin inkârı (olumsuzlanması) olan her yeni
tez, onun için, insan aklının oldukça saflıkla, söz konusu problemin çözümü
diye kabul ettiği bir sentez oluyor. Böylece bu akıl, çelişmelerin sonuna
varıp ortaya attığı bütün tezlerin ve antitezlerin sadece birbiri ile çelişik
hipotezlerden ibaret olduğunu anlayıncaya kadar, durmadan yenilenen çelişmeler
karşısında endişe ve öfkelerle köpürüyor. "İnsan aklı, sosyal deha, şaşkınlık
içinde, bir sıçrayışta önceki bütün iddialarına yeniden döner ek ve bir
teli formülle, bütün sorunlarını çözüyor." Bu biricik formül, arada söyleyelim,
M. Proudhon'un gerçek keşfini teşkil ediyor. Bu da 'kurulmuş değer'dir.
Hipotezler ancak belli bir amaç
göz önünde tutularak yapılır. Sosyal dehanın, M. Proudhon'un ağzıyla konuşarak,
kendisi için koyduğu ilk amaç, her kategoride, iyiden başka hiç bir şey
kalmamasını sağlamak için kötü yanı tasfiye etmekti. Ona göre iyi, üstün
iyilik, gerçek pratik amaç, eşitliktir. Peki, sosyal deha niçin
eşitsizliğe, kardeşliğe, katolikliğe, ya da başka herhangi bir ilkeye değilde
eşitlik amacına yöneliyor? Çünkü "insanlık, birbirinden ayrı bu kadar hipotezi
birbiri peşinden, ancak üstün bir hipotezi göz önünde tutarak gerçekleştirmiştir"
ki bu üstün hipotezde eşitliktir. Başka bir deyişle: çünkü eşitlik; M:
Proudhon'un ülküsüdür. O, sanıyor ki, iş-bölümü, kredi, atelye, -bütün
ekonomik ilişkiler- sadece eşitlik yararına icat edilmişlerdir, fakat gene
de sonuçta bu eşitliğe karşı dönmüşlerdir. Tarih ile M. Proudhon'un hayalleri
her adımda birbirlerini yalanladıkları için M. Proudhon burada bir çelişme
olduğu sonucuna varıyor. Bir çelişme varsa bu, sadece, onun sabit fikri
(saplantısı) ile gerçek hareket arasındadır.
Bundan böyle bir ekonomik ilişkinin
iyi yanı, eşitliği doğrulayan yanıdır; kötü yanı, bunu inkâr eden ve eşitsizliği
teyid eden yanıdır. Her yeni kategori, sosyal dehanın, bir önceki hipotezin
doğurduğu eşitsizliği tasfiye etmek için çıkardığı, bir hipotezidir. Kısacası
eşitlik, başlangıçtan beri var olan en eski niyet, mistik eğilim, Tanrıdan
gelen amaç'tır ki sosyal deha ekonomik çelişmeler çemberi içinde girdap
gibi dönerken, gözü önünde hep bu amaç vardır. Böylece
Tanrı, M.
Proudhon'un ekonomik yükünü onun sırf ve uçarı aklından daha iyi taşıyan
lokomotif oluyor. M. Proudhon, vergiler bölümünü izleyen bölümü tamamen
Tanrı'ya ayırmıştır.
Tanrı, Tanrıdan gelen amaç, tarihin
hareketini açıklamak için bugün kullanılan büyük söz, işte budur. Aslında
bu söz, hiç bir şeyi açıklamaz. Bu, nihayet, bir güzel konuşma şeklidir;
gerçekleri başka bir şekilde anlatmak için kullanılan çeşitli yollardan
biridir.
İskoçya'da toprak mülkiyetinin,
İngiliz sanayiinin gelişmesiyle, yeni bir değer kazandığı, bir olgudur,
bir gerçektir. Bu sanayi, yün'e yeni pazarlar açtı. Büyük miktarda yün
üretmek için, tarıma elverişli toprakları çayır haline getirmıek gerekti.
Bu dönüşümü yapabilmek için malikanelerin az kişinin elinde toplanması,
yoğunlaşması gerekti. Malikaneleri az sayıda ellerde toplayıp yoğunlaştırmak
için ilkin küçük toprak mülkiyetinin yok edilmesi, toprak kiracısı binlerce
köylünün kendi topraklarından sürülüp çıkarılması ve bunların yerine, milyonlarca
koyunu gözetlemekle görevli birkaç çobanın yerleştirilmesi gerekliydi.
Böylece, birbirini izleyen dönüşümlerle, İskoçya'da toprak mülkiyeti, koyunların
insanları yerlerinden sürüp çıkarması sonucunu vermişti. Şimdi, İskoçya'da
toprak mülkiyeti müessesesinin Tanrı'dan gelen amacının, insanların, koyunlar
tarafından topraklarından sürülüp çıkarılması olduğunu söylerseniz Tanrının
emrine uygun bir tarih yapmış olursunuz.
Eşitlik eğilimi, elbette, yüzyılımıza
aittir. Tamamen farklı ihtiyaçlarıyla, değişik üretim araçlarıyla vs. ile
bütün önceki yüzyılların, Tanrı tarafından, eşitliğin gerçekleşmesi için
çalıştıklarını söylemek; yüzyılımızın insanlarını ve araçlarını, önceki
yüzyılların insanlarının ve araçlarının yerine koymak, ve birbiri ardından
gelen kuşakların kendilerinden önce gelmiş olan kuşakların kazandığı sonuçları
dönüştürdükleri tarihî hareketi anlamamaktır. İktisatçılar iyi bilirler
ki, biri için tamamlanmış (mamûl) olan şey, öteki için yeni üretimde kullanılacak
hammaddeden başka bir şey değildir.
M. Proudhon gibi varsayınız ki
sosyal deha, Tanrıdan gelen [amaçla, yani -ç.] 'kolonları' sorumlu
ve eşit haklı işçiler haline dönüştürmek amacıyla, derebeylerini var
etmiş, daha doğrusu iyileştirmiştir: İskoçya'da koyunların insanları topraklarından
sürüp çıkarmasından alacağı kötü zevki tatmak için toprak mükliyetini kurmuş
olan Tanrı'ya lâyık insanlar ve amaçlar yerine konabilecek insanlar ve
amaçlar elde etmiş olursunuz.
Fakat M. Proudhon, Tanrı'ya bu
kadar şefkatli bir ilgi duyduğu için ona, onun gibi Tanrıdan gelen amaç
peşinde dolaşan M. de Villeneuve-Bargemon'un
101 Ekonomi Politik Tarihi'ni salık vereceğiz.
Ne var ki orada bu amaç, eşitlik değil, katolikliktir.
İktisatçıların garip bir tarzı
oluyor. Onlara göre sadece iki türlü müessese var: biri tabiî, öteki sunî.
Derebeyliğin kurumları sunî, burjuvazininkiler tabiî kurumlardır. Burada
onlar, gene böyle iki türlü din kuran tanrıbilimcilere benziyorlar. Kendilerinin
olmayan her din insanların icadıdır, kendi dinleri ise kaynağını Tanrıdan
alır. İktisatçılar bugünkü ilişkilerin, yani burjuva üretim ilişkilerinin,
tabiî olduğunu söylerken, servetin, içinde yaratıldığı ve üretici kuvvetlerin
içinde geliştiği bu ilişkilerin tabiat kanunlarına uygun olduğunu söylemek
istiyorlar. Bu ilişkiler, bu sebeple, zamanın etkisinden kurtulmuş tabiî
kanunlardır. Bunlar, toplumu her zaman yönetmesi gereken, ölümsüz kanunlardır.
Böylece, bugüne kadar tarih diye bir şey var olmuştur, fakat bundan böyle
yoktur. Bugüne kadar tarih var olmuştur; çünkü derebeyliğin müesseseleri
var olmuştur ve derebeyliğin bu müesseselerinin içinde, iktisatçıların
tabiî ve bu yüzden ölümsüz diye geçtikleri, burjuva toplumunun üretim ilişkilerinden
tamamen farklı üretim ilişkileri buluyoruz.
Derebeyliğin de proletaryası vardı:
serflik (toprak köleliği), burjuvazinin bütün tohumlarını içeriyordu. Derebeylik
üretiminin de, sonunda hep kötü yanın iyi yan üzerinde zafer kazandığına
bakmadan, derebeyliğin iyi ve kötü yanları diye isimlendirilen,
iki çelişik unsuru vardı. Bir mücadele sağlayarak tarihi yapan hareketi
meydana getiren, kötü yandır. Derebeylik egemenliği çağında şövalyelik
erdemlerine, haklarla ödevler arasındaki güzel uyuma, şehirlerin patriyarkal
hayatına, köylerde ev sanayiinin sağladığı refaha, loncalar ve gedikler
içinde teşkilatlanmış sanayiin gelişmesine, kısaca derebeyliğin iyi yanını
teşkil eden her şeye karşı büyük bir coşku ile dolu olan iktisatçılar bu
tabloya gölge düşüren her şeyi -toprak köleliğini, imtiyazları, keşmekeşi-
tasfiye edip ortadan kaldırmayı mesele edinmiş olsalardı, ne olurdu? Mücadeleyi
davet edip başlatan bütün unsurlar yok edilmiş ve burjuvazinin gelişmesi
başlangıçta önlenmiş olurdu. Tarihi tasfiye etmek gibi saçma (absurd) bir
problem, mesele edinilmiş olurdu.
Burjuvazinin zaferinden sonra
artık derebeyliğin iyi ve kötü yanı diye bir mesele kalmamıştı. Burjuvazi,
derebeylik egemenliği altında geliştirmiş olduğu üretici kuvvetleri eline
geçirdi. Bütün eski ekonomik şekiller, bunlara uygun düşen uygar ilişkiler,
eski uygar toplumun resmi ifadesi olan siyasî durum hep yıkılıp parçalandı.
Böylece derebeylik üretimini de,
gerektiği gibi yargılamak için, çelişme üzerine kurulmuş bir üretim tarzı
olarak ele almak gereklidir. Bu çelişme içinde zenginliğin nasıl üretildiği,
sınıf çelişmeleri ile birlikte üretici kuvvetlerin de nasıl geliştiği;
sınıflardan birinin, yani kötü yanın, toplumun kusurunun, kurtuluşunu sağlayacak
maddi şartlar tam gelişip olgunlaşıncaya kadar nasıl gelişmekte devam ettiği
gösterilmelidir. Bu, üretim tarzının, içinde üretici kuvvetlerin geliştiği
ilişkilerin katiyen ölümsüz kanunlar olmadıklarını, insanların ve onların
üretici kuvvetlerinin belli ve kesin bir gelişme aşamasına tekabül ettiklerini
ve insanların üretici kuvvetlerinde meydana gelen bir değişmenin onların
üretim ilişkilerirde zorunlu olarak bir değişiklik meydana getireceğini
söylemek kadar iyi değil midir? Esas mesele uygarlığın meyvalarından, kazanılmış
üretici kuvvetlerden yoksun kalmak olmadığı için, bunlar değil, bunların
içinde üretildiği geleneksel şekiller yıkılmalı, yok edilmelidir. Devrimci
sınıf, işte bu andan itibaren, tutucu (muhafazakâr) olur.
Burjuvazi, derebeylik zamanlarının
kalıntısı olan bir proletarya
102 ile işe başlar. Burjuvazi tarihî gelişmesinin
seyrinde, ister istemez, kendi çelişmeli niteliğini de geliştirir, ki bu
çelişmeli niteliği başlangıçta az çok gizli, sadece gizil olarak mevcuttur.
Burjuvazi geliştikçe onun koynunda yeni bir proletarya, çağdaş proletarya
gelişir; proletarya sınıfı ile burjuva sınıfı arasında bir mücadele her
iki tarafça hissedilmeden önce algılanan, değerlendiririlen, anlaşılan,
alkışlanan ve yüksek sesle ilân edilen bir mücadeIe, başlangıç olarak kendisini
sadece kısmi ve geçici çatışmalarla, yıkıcı hareketlerle ifade eder. Diğer
taraftan, burjuvazinin bütün üyeleri başka bir sınıfa karşı bir sınıf teşkil
ettikleri için aynı çıkarlara sahip olmakla beraber; birbirleri ile karşı
karşıya kaldıkları zaman birbirine zıt, çelişik çıkarlara sahiptirler.
Bu çıkar zıtlığı, onların burjuva hayatının ekonomik şartlarından doğar.
Burjuvazinin, içinde hareket ettiği üretim ilişkilerinin basit, tek şekilli
bir niteliği olmadığı, ikili bir karakteri olduğu; zenginliğin üretildiği
aynı ilişkiler içinde sefaletinde üretildiği; içinde üretici kuvvetlerin
geliştiği ilişkiler içinde, baskı doğuran bir kuvvetin de var olduğu; bu
ilişkilerin burjuva zenginliğini yani burjuva sınıfının zenginliğini
ancak bu sınıfın münferit üyelerinin servetini durmadan yok ederek ve gittikçe
büyüyen bir proletarya yaratarak ürettiği her gün daha çok aydınlığa çıkar.
Bu çelişmeli nitelik aydınlığa
daha çok çıktıkça, burjuva üretiminin bilimsel temsilcileri olan, iktisatçılar
kendilerini kendi teorileri ile daha fazla çatışma halinde buluyorlar,
ve buradan çeşitli okullar doğuyor.
Teorilerinde, burjuva üretiminin
kusurları dedikleri şeylere, bizzat burjuvazinin, servet edinmelerine yardım
eden proleterlerin çektikleri acılara pratikte kayıtsız olduğu kadar, kayıtsız
olan kaderci iktisatçılarımız var. Bu kaderci okulda Klasikler ve
Romantikler var. Adam Smith ve Ricardo gibi klasikler, derebeylik toplumunun
kalıntılarına karşı hâlâ savaşmakla beraber, sadece feodal renk taşıyan
kalıntıları temizlemek, üretici kuvvetleri artırmak ve sanayi ile ticarete
yeni bir hız vermek için çalışan bir burjuvaziyi temsil ederler. Bu mücadelede
proletarya da yer alır ve bu ateşli çabalar içinde dalıp kendini unutarak
sadece geçici, tesadüfi sıkıntıları hisseder ve kendisini de böyle görür.
Bu çağın tarihçileri olan Adam Smith, ve Ricardo gibi iktisatçıların burjuva
üretim ilişkileri içinde servetin nasıl elde edildiğini göstermekten, bu
ilişkileri kategoriler ve kanunlar halinde formüle etmekten ve bu kategori
ve kanunların servet üretimi bakımından derebeylik toplumunun kanunlarına
ve kategorilerine nasıl üstün olduklarını göstermekten başka görevleri
yoktur. Onların gözünde sefalet, tabiatta olduğu gibi sanayide de, her
doğumda olan sancılardan ibarettir.
Romantik iktisatçılar, burjuvazinin
proletaryaya doğrudan doğruya karşıt olduğu; sefaletin servetler kadar
bol olarak yaratıldığı, çağımıza aittir. Şimdi iktisatçılar yüksek mevkilerinden
servet imâl eden insan-makinelere küçümseyerek ve gururla bakan, her şeyden
bıkmış kaderciler tavrını takınıyorlar. Kendilerinden önce gelenlerin devrettikleri
bütün gelişmeleri kopya ediyorlar ve öncekilerde sadece bönce olan kayıtsızlık,
bunlarda hoppalık haline geliyor.
Daha sonra, bugünkü üretim ilişkilerinin
kötü yanının azabını çeken insancı (humanitaire) okul gelir.
Bu okul, vicdanını rahatlatmak yoluyla, hafifçe de olsa gerçek gelişmeleri
yumuşatıp hafifletmeye çalışır. Proletaryanın sıkıntılarını ve burjuvaların
birbirleriyle dizginsiz rekabetini kınar. İşçilere ağır başlı, makûl olmalarını,
çok çalışmalarını ve az çocuk sahibi olmalarını öğütler. Burjuvalara üretime
makûl bir gayretle katılmalarını tavsiye eder. Bu okulun bütün teorisi,
teori ile pratik arasında, ilkelerle sonuçlar arasında, düşünce ile uygulama
arasında, şekille muhteva arasında, özle gerçek arasında, hukukla olay
arasında, iyi yan ile kötü yan arasında sonu gelmeyen ayrımlar yapmaya
dayanır.
İnsancıl (philantrope)
okul, ilerletilip mükemmeliğe götürülmüş insancı (humanitaire) okuldur.
Bu, çelişmenin zorunluluğunu red ve inkâr eder; herkesi burjuva yapmak
ister; teoriyi, pratikten ayrıldığı ve çelişmeleri içermediği ölçüde gerçekleştirmek
ister. Fiili gerçekte her an karşılaşılan çelişmelerden ayrılıp soyutlanmanın
teoride kolay olduğunu söylemeye hacet yok. Bu yüzden bu teori, idealize
edilmiş gerçektir. Öyleyse insancıllar (philantropistler) burjuva ilişkileri
ifade eden kategorileri, bunları meydana getiren ve bunlardan ayrılması
mümkün olmayan, çelişmeleri almadan, muhafaza etmek isterler. Onlar burjuva
uygulaması ile savaştıklarını sanırlar, oysa ötekilerden daha burjuvadırlar.
İktisatçılar nasıl burjuva sınıfının bilimsel temsilcileri iseler, sosyalistler
de proletarya sınıfının nazariyecileridirler. Proletarya kendisini bir
sınıf olarak kuracak kadar yeterli ölçüde gelişmemiş oldukça ve bunun sonucu
olarak proletaryanın burjuvazi ile mücadelesi siyasî bir karakter kazanmış
olmadıkça, ve üretici kuvvetler burjuvazinin koynunda henüz proletaryanın
kurtuluşu ve yeni bir toplumun kurulması için gerekli maddi şartları sezmemize
imkân verecek ölçüde yeteri kadar gelişmedikçe bu nazariyeciler, ezilen
sınıfların ihtiyaçlarına cevap vermek için sistemler uyduran ve bilimi
canlandırma çarelerini araştıran hayalciler (ütopyacılar) olmaktan ileri
gidemezler. Fakat tarih ileri gittiği ölçüde ve bununla birlikte proletaryanın
mücadelesi daha açik çizgiler kazandığı ölçüde, bu nazariyeciler artık,
bilimi kendi zihinlerinde aramak ihtiyacında değillerdir. Gözlerinin önünde
olup bitenleri tespit etmeleri ve bunların sözcüsü olmaları yeter. Sadece
bilimi aradıkları ve sistemler kurdukları sürece, mücadelenin başlangıcında
oldukları sürece sefalette sefaletten başka bir şey görmezler; sefaletin
içindeki devrimci yanı, eski toplumdan yeni toplumu çıkaracak olan yanı
görmezler. Tarihî hareketin ürünü olan bilim, bu andan itibaren, kendisini
doğuran tarihî hareketle bilinçli olarak birleşmis, doktriner olmaktan
çıkmış ve artık devrimci olmuştur.
M. Proudhon'a dönelim.
Her ekonomik ilişkinin bir iyi,
bir de kötü yanı var; bu, M. Proudhon'un kendi kendini aldatmadığı bir
noktadır. O, bu iyi yanı iktisatçıların açıklayıp yaydıklarını, kötü yanı
ise sosyalistlerin ele verdiğini ve şiddetle aleyhinde bulunduklarını görüyor.
İktisatçılardan ölümsüz ilişkiler zorunluluğunu alıyor; sosyalistlerden
sefalette sefaletten başka hiç bir şey görmıeme aldatıcı hayalini alıyor.
Bilimin otoritesine sırtını dayamakta ise, her ikisi ile anlaşıyor. Ona
göre bilim, kendini, bir bilimsel formülün çok küçük oranlarına indirir;
M. Proudhon, formüller peşinde dolaşan bir insandır. İşte böylece M. Proudhon
hem ekonomi politiği, hem de komünizmi eleştirmiş olmakla öğünür. Oysa
o, her ikisinin de aşağısındadır. İktisatçılardan aşağıdadır, çünkü, dirseğinin
dibinde sihirli bir formül olan bir filozof olarak, sırf ekonomik ayrıntılara
girmeyebileceğini sanmıştır; sosyalistlerden aşağıdır, çünkü, spekülatif
tarzda da olsa burjuva görüş ufkunun üstüne yükselebilecek cesaretten ve
görüş gücünden yoksundur.
O, sentez olmak ister, oysa bileşik
bir hatadan ibarettir.
Bilim adamı olarak burjuvazinin
ve proletaryanın üzerinde uçmak istiyor; oysa o sadece, sermaye ile emek
arasında, ekonomi politik ile komünizm arasında, bir o yana bir bu yana
devamlı olarak atılan bir küçük burjuvadır.
M. PROUDHON'A göre iş-bölümü, ekonomik evrimler dizisini açar, başlatır.
| İş-bölümünün iyi yanı | "Özü düşünülürse, iş-bölümü, şartlarda ve anlayışta eşitliğin gerçekleşme tarzıdır." 103 |
| İş-bölümünün kötü yanı | "İş-bölümü bizim için bir sefalet aleti haline gelmiştir."
104
DEĞİŞİK ŞEKİL "Emek (iş), kendine özgü olan verimliliğinin ilk şartı olan kanuna göre bölünerek, kendi amaçlarının inkârı sonucuna varır ve kendi kendisini tahrip eder." 105 |
| Çözülmesi gereken sorun | "Bölünmenin yararlı sonuçlarını muhafaza ederken, kötü yanlarını ortadan kaldıran yeniden bileşimi" 106 bulmak. |
M. Proudhon'a göre iş-bölümü, ölümsüz
bir kanun, basit ve soyut bir kategoridir. Öyleyse soyutluk, fikir, kelime,
değişik tarih çağlarında iş-bölümünü açıklamak için ona yetmelidir. Kastlar,
lonealar, manüfaktür düzeni, büyük boyutlu sanayi bir tek 'bölüm'
(bölmek) kelimesi ile açıklanabilmelidir. Önce bölmek kelimesini dikkatle
inceleyiniz; böylece iş-bölümüne her çağda belli ve kesin bir karakteri
veren pek çok etkileri incelemenize ihtiyaç kalmaz.
İşler, M. Proudhon'un kategorilerine
indirgenirse, elbette, çok daha kolaylaşırdı. Oysa tarih o kadar kategorik
yürümez. Almanya'da ilk büyük iş-bölümünün kurulması, şehirlerin kırdan
(köyden) ayrılmasının yerleşmesi, tam üç yüz yıl aldı. Şehirle kır arasındaki
bu bir tek ilişkinin değişmesi oranında, bütün toplum değişmişti. İşbölümünün
bu bir tek yüzünü ele alırsanız eski cumhuriyetleri ve hıristiyan derebeyliği
bulursunuz; baronlarıyla eski İngiltere'yi ve pamuk krallarıyla çağdaş
İngiltere'yi bulursunuz. 14. ve 15. yüzyıllarda, henüz sömürgeler yokken
Amerika henüz Avrupa için yokken, Asya ancak İstanbul aracılığıyla varken,
Akdeniz ticari faaliyetin merkezi iken iş-bölümünün; İspanyolların, Portekizlilerin,
Hollandalıların, İngilizlerin ve Fransızların dünyanın her yanında sömürgeler
kurmuş bulundukları 17. yüzyıldaki iş-bölümü şeklinden farklı, çok farklı
bir yüzü vardı. Pazarın büyüklüğü ve fizyonomisi, değişik dönemlerin iş-bölümüne,
sadece 'bölmek' kelimesinden, fikirden, kategoriden çıkarılması çok güç
bir fizyonomi, bir karakter verir.
M. Proudhon "Adam Smith'ten beri
bütün iktisatçılar, bölünme kanununun faydalarını ve mahzurlarını
göstermişler, fakat ikincisinden çok birincisi üzerinde durmuşlardır; çünkü
bu, onların iyimserliğine daha kullanışlı, daha elverişli gelmiştir ve
aralarından hiç biri, bir kanunun eksikliklerinin, kusurlarının ne olabileceği
üzerinde durmamıştır. ... Sonuçlarına kadar gayretle izlenen aynı ilke,
nasıl olur da, tam zıt sonuçlar verir? A. Smith'ten önce ve sonra hiç bir
iktisatçı, burada aydınlatılması gereken bir problem olduğunu kavramamıştır
bile. J. B. Say, iş-bölümünde iyiyi yaratan aynı sebebin, kötüyü de doğurduğunu
anlayacak kadar ileri gidebiliyoz."
107 diyor.
Adam Smith, M. Proudhon'un sandığından
daha ileri gidiyor. O açıkça gördü ki "çeşitli insanların tabiî kabiliyetleri
arasındaki farklar, aslında, bizim farkettiğimizden çok daha azdır; ve
çeşitli mesleklerdeki insanları, olgunluk çağına eriştikleri zaman, birbirinden
ayırdedici görünen çok çeşitli özellikler iş-bölümünün
sebebi değil
sonucudur."
108 İlke olarak, bir hamal ile bir filozof arasındaki
fark, bir bekçi çomarı ile bir tazı arasındaki farktan daha azdır. Hamal
ile filozof arasında bir uçurum açan, işbölümü olmuştur. Bütün bunlar M.
Proudhon'u, başka bir yerde, Adam Smith'in iş-bölümünün meydana getirdiği
kusurlar hakkında en küçük fikri olmadığını söylenıekten alıkoymuyor. Gene
bu düşünüştür ki ona J. B. Say'ın "iş-bölümünde iyiyi yaratan aynı sebebin,
kötüyü de yarattığını"
109 ilk anlayan olduğunu söyletiyor.
Fakat Lemontey'i dinleyelim; Suum
cuique.
110
"J. B. Say bana, o mükemmel ekonomi
politik kitabında, iş-bölümünün manevi etkileri bahsinde benim gün ışığına
çıkardığım ilkeyi kabul etmek şerefini verdi. Bana atıf yapmaktan onu,
şüphesiz kitabımın
111 biraz hafif olan adı alıkoymuştur. Varlığı o kadar
zengin olan bir yazarın, bu kadar mütevazı bir borcu sükûtla geçiştirmesini
ben ancak böyle bir sebebe bağlayabilirim."
112
Bu hakkı ona biz verelim: Lemontey
bugünkü kuruluş şekliyle iş-bölümünün kötü sonuçlarını zekice bulup ortaya
sermiştir ve M. Proudhon buna ekleyecek bir şey bulamamıştır. Fakat şimdi,
M. Proudhon'un hatası yoluyla bu öncelik sorununa gelmiş olduğumuza göre,
geçerken bir defa daha söyleyelim ki, M. Lemontey'den çok önce, A. Ferguson'un
öğrencisi olan Adam Smith'ten de onyedi yıl önce, bu A. Ferguson, sadece
iş-böiümünü ele alan bir bölümde konuyu açık bir şekilde ortaya koymuştur.
"Zanaatların ilerlemesiyle millî
kapasitenin ölçüsünün arttığından bile şüphe edilebilir. Makineye dayanan
birçok zanaatlar... duyguların ve aklın tam bir baskı altına alınması ile
başarıya ulaşırlar; ve cahillik, sanayiin olduğu gibi batıl inançların
da anasıdır. Düşünme ve hayal kurma, yanlışlığa konu olur; fakat eli veya
ayağı kımıldatmak, hareket ettirmek alışkanlığı, bu ikisinden de âzadedir.
Manüfatürler (atelyeler), buna uygun olarak, akla en az başvurulduğu ve
atelyelerin, büyük bir hayal gücü çabasına ihtiyaç olmadan, parçaları insanlar
olan bir makine sayılabileceği yerlerde en fazla muvaffak olurlar. ...
General, savaş bilgisinde çok usta, çok ehliyetli olabilir; askerin ustalığı
ise birkaç el ve ayak hareketinden ibarettir. Bu sonuncusunun kaybettiğini
ilki kazanmış olabilir. ... Ve düşünme sanatı, bu ayrımlar çağında, başlı
başına bir iş (zanaat) haline gelebilir."
113
Bu edebî görüşü sona erdirmek
için, biz, "bütün iktisatçıların iş-bölümünün kusurlarından çok avantajları
üzerinde durmuş olduklarını" açıkça reddedeceğiz. Sismondi'yi anmak, yeter.
Şimdi onun genel bir kanun olarak,
bir kategori olarak, bir düşünce olarak iş-bölümünden, ona bağlı olan kusurları
nasıl türettiğini görelim. Bu kategori, bu kanun nasıl oluyor da, M. Proudhon'un
eşitlikçi sisteminin zararına emeğin eşit olmayan bir dağılımını gerektiriyor?
"İş-bölümünün bu ciddi anında,
insanlığın üstünde bir fırtına esmeye başlıyor. İlerleme herkes için eşit
ve tekdüzenli tarzda olmaz. ... Önce imtiyazlı bir azınlığı kavrar. ...
İlerleme bakımından insanlar arasında gözetilmiş olan bu ayrılık, şart
eşitsizliğinin Tanrıdan ve tabiattan geldiği inancını bu kadar uzun zaman
muhafaza etmiş, kastları doğurmuş ve bütün toplumları aşama sırasınca (hiérarchique)
kurmuştur."
114
İş-bölümü, kastları yarattı. Şimdi,
kastlar, iş-bölümünün kusurudur. Böylece kusurları doğuran, iş-bölümü oluyor.
Quod erat demonstrandum.
115 Daha ileri gidip iş-bölümüne kastları, aşama sıralı
(hiérarchique) toplumları ve imtiyazlı kişileri neyin yarattırdığını soracak
mısınız? M. Proudhon size söyleyecektir: ilerleme. Ya ilerlemeyi yapan,
nedir? Sınırlama. M. Proudhon'a göre sınırlama, insanlar arasında ilerleme
bakımından ayrım gözetilmesidir.
Felsefeden sonra tarih gelir.
Bu, artık, tasvirî tarih veya diyalektik tarih değil, mukayeseli tarihtir.
M. Proudhon bugünkü matbaa işçisi ile ortaçağın matbaa işçisi arasında;
Creusot'da çalışan bir işçi ile bir köy demircisi arasında; bugünün edebiyat
adamı ile ortaçağın edebiyat adamı arasında bir benzerlik kuruyor ve teraziyi
ortaçağın kurduğu veya ilettiği iş-bölümüne mensup olanlar lehine, az çok,
eğiyor. Bir tarih çağının iş-bölümünün karşısına başka bir tarih çağının
iş-bölümünü koyuyor. M. Proudhon'un ispat etmesi gereken, bu muydu? Hayır.
O bize genel olarak iş-bölümünün, bir kategori olarak iş-bölümünün kusurlarını
göstermeliydi. Bundan başka, bir zaman sonra onun, bütün bu sözde gelişme
iddialarını geri alacağını göreceğimize göre, M. Proudhon'un eserinin bu
yanı üzerinde böyle ısrarla durmanın sebebi nedir?
M. Proudhon devam ediyor: 'parça-iş'in,
ruhun bozulmasından sonraki ilk etkisi, iş postalarının (vardiyaların)
uzatılmasıdır ki bu uzatma, harcanan zekâ toplamı ile ters orantılıdır.
... Fakat iş postalarının uzunluğu günde onaltı onsekiz saati geçemiyeceği
için bu ödün zamandan alınamayınca fiyattan alınacak ve ücretler düşecektir.
... Şurası muhakkaktır ve dikkate değen tek şeydir ki, evrensel bilinç,
bir ustabaşının işi ile bir makinist yardımcısının işini aynı ölçüde değerlendirmez.
Bu sebeple günlük işin değerini düşürmek, zorunludur; ta ki, küçültücü
görevin ruhunda uyandırdığı acıdan sonra işçi, aldığı ücretin çok küçük
olmasının vücuduna yapacağı etkiden kurtulamasın."
116
Kant'ın, çizgiden ayrılmış mantık
aykırılıkları diyeceği, bu tasımların (kıyasların) mantıkî değeri üzerinde
durmıyacağız.
Bu sözlerin özü, şudur:
İş-bölümü işçiyi küçültücü bir
göreve indirir; bu küçültücü göreve bozulmuş bir ruh tekabül eder; ruhun
bu bozulmasına, gittikçe daha fazla düşen ücretlerdeki bu alçalma uygun
düşmektedir. Ve bu azalmanın bozulmuş bir ruha uygun düştüğünü ispat etmek
için M. Proudhon, kendi vicdanını hafifletmek amacıyla, evrensel bilincin
bunu böyle istediğini söylemektedir. M. Proudhon'un ruhu evrensel bilincin
bir kısmı mı sayılacaktır?
M. Proudhon'a göre makineler
"iş-bölümünün mantıkî antitezidir" ve bu diyalektiğin yardımıyla o, makineleri
atelye
haline dönüştürmekle işe başlamaktadır.
Sefaleti iş-bölümünün ürünü yapmak
için modern atelyeyi var saydıktan sonra M. Proudhon, atelyeye gelmek ve
onu bu sefaletin diyalektik inkârı olarak sunabilmek için iş-bölümünün
doğurduğu bir sefaleti varsayıyor. İşçiyi küçültücü görev ile manevi
bakımdan,
ücret azlığı ile fizik bakımdan vurduktan sonra; işçiyi
ustabaşına bağımlı kıldıktan ve onun çalışmasını bir makinist
yardımcısının çalışması derecesine indirdikten sonra, işçiye "bir patron
vererek" küçültmenin kabahatini gene atelyeye ve makinelere yüklüyor ve
bu küçük düşürme işini, işçiyi "zanaatçı katından alelade emekçi
katına düşürmekle" tamamlıyor. Ne mükemmel diyalektik! Hiç değilse orada
kalsaydı! Fakat hayır, ona artık çelişmeleri türetmek için değil de atelyeyi
kendi tarzında yeniden kurmak için yeni bir iş-bölümü tarihi gerekiyor.
Bu amaca ulaşmak için o, iş-bölümü konusunda henüz söylemiş bulunduklarını
tamamen unutmak zorunda kalmaktadır.
Çalışma (emek), eli altında bulunan
aletlere göre değişik biçimlerde örgütlenir, bölünür. Eldeğirmeni, buharla
işleyen değirmenden farklı bir iş-bölümünü varsayar. Böylece, sonradan
özgül bir üretim aletine, makinelere varmak için genel olarak iş-bölümü
ile işe girişmek, tarihin suratına tokat atmaktır.
Tıpkı sabanı çeken öküzler gibi
makineler de bir ekonomik kategori teşkil etmezler. Makineler, sadece üretici
kuvvettir. Makinelerin uygulanmasına dayanan çağdaş atelye, sosyal bir
üretim ilişkisi, bir kategoridir.
Şimdi, M. Proudhon'un parlak muhayyilesinde
olayların nasıl vukua geldiğini görelim.
"Toplumda makinelerin ardı arkası
kesilmeden görülmesi, iş-bölümünün antitezi, ters formülüdür: sanayi dehasının
parça-işe ve insan öldüren işe karşı protestosudur. Makine, fiiilen,
nedir? İş-bölünıünün birbirinden ayırmış bulunduğu çeşitli iş kesimlerini
bir birleştirme yoludur. Her makine, bir çok işlemlerin bir özeti diye
tanımlanabilir. ... Şu halde, makine işçiyi eski haline getirecektir.
... Ekonomi politikte iş-bölümünün karşıtı olarak yer alan makine, insan
zihninde analizin karşıtı olan, sentez'i temsil eder. ... Bölünme, emeğin
çeşitli kısımlarını sadece birbirinden ayırdı; bu kısımların her birini,
en uygun uzmanlık alanına kendini hasretmeye bıraktı; ateIye, işçileri,
her kısmın işin bütününe ilişkisine göre gruplar halinde bir araya getirir.
... Çalışmaya otorite ilkesini getirir. ... Fakat, hepsi bu kadar değil;
makine veya atelye, bir patron vererek işçiyi küçülttükten
sonra, onun aşağılaşmasını zanaatçı katından alelade bir emekçi katına
indirerek tamamlıyor. ... Şu anda içinden geçmekte olduğumuz dönem, makine
çağı, özel bir karakteristikle, ücretli işçi ile ayırdedilir. Ücretli
işçi, iş-bölümünü ve değişimini izleyen sonuçtur."
117
M. Proudhon'a basit bir hatırlatma.
Her birini kendine en uygun uzmanlık alanına hasretme imkânını bırakarak
işin çeşitli kısımlarını birbirinden ayırmak -ki M. Proudhon bu ayrılmanın
tarihini dünyanın başlangıcına kadar geri götürüyor- sadece modern sanayide,
rekabet düzeni altında, mevcuttur.
M. Proudhon devam edip, iş-bölümünden
atelyenin ve atelyeden ücretli işçinin nasıl doğduğunu gösteren 'ilgi çekici
bir şecere' vermeye çalışıyor.
1. O, "üretimi çeşitli kısımlarına
ayırarak ve bu kısımlardan her birini ayrı bir işçiye yaptırarak" üretim
kuvvetlerinin çoğaltılacağını farkeden bir adamı varsaymaktadır.
2. Bu adam "bu düşüncenin zincirini
kavrayarak, kendi kendine der ki, kendi koyduğu özel amaç için seçilmiş
daimi bir işçi grubu kurmakla daha devamlı bir üretim elde etmek mümkün
olacaktır."
118
3. Bu adam, başkalarına, kendi
düşüncesini ve bu düşüncenin zincirini kabul ettirmek için bir teklif
yapar.
4. Bu adam, sanayiin başlangıcında,
daha sonra kendi işcileri olan, kendi kalfaları ile, eşit şartlar
altında iş yapar.
5. Başlangıçtaki bu eşitliğin,
patronun üstün durumu ve ücretlinin bağımlılığı karşısında, hızla kaybolduğu
görülür.
119
Bu, M. Proudhon'un tarihî ve
tasviri metoduna bir başka örnektir.
Şimdi, atelyenin veya makinelerin
iş-bölümünün sonucu olarak, topluma otorite ilkesini, gerçekten
getirip getirmediğini, işçiyi, bir taraftan başka birinin otoritesine boyun
eğdirirken diğer taraftan gerçekten kalkındırıp kalkındırmadığını; makinenin,
bölünmüş işin yeniden terkibi, işin analizine karşıt olarak, işin
sentezi olup olmadığını tarihî ve ekonomik görüş açısından inceleyelim.
Toplumun, atelyenin iç yapısı
ile şu yanı ortaktır ki, onda da iş-bölümü vardır. Çağdaş bir atelyedeki
iş-bölümü model olarak alınırsa, bunu bütün bir topluma uygulamak için,
servet üretimi bakımından en iyi örgütlenmiş toplum elbette, sadece bir
tek iş vereni olan, topluluğun çeşitli üyelerine daha önce tespit edilmiş
bir kaideye göre görev dağıtan bir tek iş vereni olan toplum olurdu. Fakat
durum asla böyle değildir. Çağdaş atelyenin içinde iş-bölümü, iş verenin
otoritesiyle, titizce düzenlenirken, çağdaş toplumun iş dağılımında serbest
rekabetten başka hiç bir kaidesi, hiç bir otoritesi yoktur.
Patriyarkal sistemde, kast sisteminde,
derebeylik ve lonca düzeninde toplumun bütününde, değişmez kurallara uygun
bir iş-bölümü vardı. Bu kuralları bir kanun koyucu mu kurmuştu? Hayır.
Maddî üretim şartlarından doğmuş olan bu kurallar, aslında, kanun statüsüne
ancak çok sonraları yükseltilmişlerdi. Bu değişik iş-bölümü biçimleri,
bu yolla, sosyal kuruluşun temelleri haline gelmişlerdi. Atelyelerdeki
iş-bölümü ise, bütün bu toplum şekilleri içinde çok az gelişmişti.
Hattâ genel bir kural olarak şu
konulabilir ki, toplum içindeki iş-bölümünü otorite ne kadar az yönetirse
atelyenin içindeki iş-bölümü o kadar gelişir ve bu iş-bölümü bir tek kişinin
otoritesine o kadar çok tabi olur. Böylece atelyedeki otorite ile toplum
içindeki otorite, iş-bölümü bakımından, birbirleri ile ters orantılıdır.
Şimdi önemli olan, işlerin birbirinden
çok fazla ayrıldığı; her işçinin görevinin çok basit bir faaliyete indirgendiği;
ve otoritenin, yani sermayenin, işi guruplandırıp yönettiği atelyenin ne
çeşit bir atelye olduğudur. Bu atelye nasıl doğmuştur? Bu soruya cevap
vermek için, manüfaktür sanayiinin nasıl geliştiğini incelememiz gerekecektir.
Ben burada henüz makineli çağdaş sanayi olmayan, fakat ortaçağın zanaatçılarının
sanayii veya ev sanayii de olmayan sanayiden bahsediyorum. Büyük ayrıntılara
girmiyeceğiz: sadece tarihin formüllerle yapılamayacağını göstermek için
başlıca birkaç noktayı belirteceğiz.
Manüfaktür sanayiinin kurulmasının
en vazgeçilmez şartlarından biri, Amerikanın keşfinin ve kıymetli madenlerinin
ithalinin kolaylaştırdığı, sermaye birikimi olmuştur.
Değişim araçlarındaki artışın,
bir yandan ücretlerin ve toprak rantının düşmesi, öbür yandan sanayi kârlarının
yükselmesi sonucunu verdiği, yeteri kadar ispat edilmiştir. Başka bir deyişle,
mülkiyet sahibi sınıfla işçi sınıfı, derebeylerin ve halkın düştüğü ölçüde
kapitalist sınıf, burjuvazi yükselmiştir.
Manüfaktür sanayiinin gelişmesine
aynı anda katkıda bulunan daha başka şartlar da vardı: ticaretin Ümit Burnu
yoluyla Doğu Hindistan'a girdiği andan itibaren dolaşıma giren metalardaki
artış; sömürgecilik sistemi; deniz ticaretinin gelişmesi.
Manüfaktür sanayiinin tarihinde
henüz yeteri kadar değerlendirilmemiş olan başka bir nokta da derebeylerin
çok sayıdaki maiyetlerinin işten uzaklaştırılmalarıdır; bunların aşağı
takımının atelyelere girmeden önceki son işleri serserilik olmuştur. 15.
ve 16. yüzyıllarda, atelyelerin kurulmasından hemen önceki zamanlar, hemen
hemen evrensel bir serserilk yaygındı. Atelye, bunun yanı sıra, tarlaların
çayır haline getirilmesi ve tarımda, toprağın sürülmesi için ihtiyaç duyulan
işçi sayısını azaltan ilerlemeler yüzünden kırdan devamlı olarak sürülen
ve yüzyıllar boyunca şehirlerde yığılan çok sayıda köylülerin varlığında
güçlü bir destek buldu.
Pazarın büyümesi, sermaye birikmesi,
sınıfların sosyal mevkilerinde meydana gelen değişiklikler, çok sayıda
insanın gelir kaynaklarından yoksun bırakılması, bütün bunlar manüfaktürün
kuruluşunun tarihî önşartlarıdır. İnsanları atelyelerde [Marx, 'manilfaktür'
ile 'atelye' terimlerini aynı anlamda kullanıyor. ç.] bir araya getiren,
M. Proudhon'un söylediği gibi, eşitler arasında yapılan dostça anlaşmalar
değildi. Manüfaktür, eski gediklerin ve loncaların sinesinden de doğmuş
değildi. Modern atelyelerin başına geçen eski lonca ustası değil, tacirdi.
Hemen her yerde manüfaktür ile zanaatlar arasında kıyasıya bir mücadele
oldu.
Aletlerin ve işçilerin birikip
toplanması, atelye içinde iş-bölümünün gelişmesinden önce olmuştur. Manüfaktür,
işin analizinden ve özel bir işçinin iyice basit bir göreve uymasından
çok, birçok işçinin ve birçok zanaatın bir odada ve bir sermayenin emri
altında bir araya getirilmesinden meydana gelmişti.
Atelyenin faydası iş-bölümünden
çok, işin daha büyük boyutlarda yapılması, gereksiz birçok giderlerin tasarruf
edilmesi vs. durumundan ibarettir. 16. yüzyılın sonunda ve 17. yüzyılın
başlangıcında Hollanda manüfaktürü iş-bölümünü hemen hiç bilmezdi.
İş-bölümünün gelişmesi, işçilerin
bir atelyede bir araya getirilmiş olmalarını varsayar. 16. veya 17. yüzyılda
bir ve aynı zanaatın çeşitli kollarının, hazır ve tamam bir atelye meydana
getirmek üzere bir yerde toplanmalarına yetecek ölçüde, ayrı ayrı işletildiklerini
gösteren bir tek örnek yoktur. Fakat insanlar ve aletler bir defa bir araya
getirilmiş olunca, daha önce loncalar şeklinde varolmuş olan şekliyle,
iş-bölümü yeniden meydana geldi ve atelyede yansıdı.
Şeyleri, gördüğü zaman, tepetaklak
gören M. Proudhon'a göre iş-bölümü, Adam Smith'in anladığı anlamdaki iş-bölümü
atelyeden önce gelir; oysa durum tersinedir, atelye iş-bölümünün varlık
şartıdır.
Gerçek anlamıyla makineler,
18. yüzyıl sonlarında başlar. Makinelerde iş-bölümünün antitezini,
bölünmüş işe birliği geri getiren sentezi görmekten daha saçma bir
şey olamaz.
Makine, iş-aletlerinin bir araya
getirilmesi, birleştirilmesidir; yoksa bizzat işçinin çeşitli faaliyetlerinin
bir araya getirilme aracı, asla değildir.
"İş-bölümüyle her özel tek faaliyet,
bir tek aletin kullanılmasına [döndürülüp -ç.] basitleştirilince, bir tek
basit makinenin harekete getirdiği bu aletlerin birbirine bağlanması bir
makineyi meydana getirir."
120 Basit aletler; aletlerin bir araya getirilip biriktirilmesi;
bileşik aletler; bileşik bir aletin elle işleyen basit bir makine [yani
-ç.] insan tarafından harekete geçirilmesi; bu aletlerin tabiat kuvvetleri
tarafından harekete geçirilmesi [yani-ç.] makineler; bir motoru olan makineler
sistemi; otomatik bir motoru olan makineler sistemi; makinelerin ilerlemesi
işte böyle oldu.
Üretim aletlerinin bir arada toplanıp
yoğunlaşması ve iş-bölümü, tıpkı siyasî alanda kamu otoritesi ile kişisel
çıkarların bölümü gibi, birbirlerinden ayrılamazlar. Toprağın, tarım emeğinin
bu üretim aletinin, az ellerde birikip yoğunlaşmış bulunduğu İngiltere'de,
aynı zamanda tarım emeğinin iş-bölümü ve toprağın işletilmesinde makine
uygulaması da vardır. Aletlerin bölünmüş olduğu ve küçük toprak mülkiyetinin
bulunduğu Fransa'da genel olarak ne tarımda iş-bölümü, ne de makinelerin
toprağa uygulanması vardır.
M. Proudhon'a göre iş aletlerinin
bir araya birikip toplanması, iş-bölümünün olumsuzlanmasıdır (négation-inkâr).
Gerçekte, gene, bunun tersini buluyoruz. Aletlerin birikip toplanması geliştikçe,
bölüm de gelişiyor ve vice-versa (bilmukabele). Bunun içindir ki,
her büyük mekanik buluşu daha büyük bir iş-bölümü izlemiş ve iş bölümündeki
her artma, karşıt olarak, yeni mekanik buluşlara yol açmıştır.
İş-bölümündeki büyük ilerlemenin
ingiltere'de, makinelerin icadından sonra başlamış olduğu gerçeğini hatırlatmamıza
lüzum yok. Böylece dokumacıların ve iplikçilerin büyük kısmı, geri kalmış
ülkelerde hâlâ karşılaşıldığı gibi, köylülerdi. Makinelerin bulunması,
manüfaktür sanayiinin tarım sanayiinden ayrılmasını getirdi. Son zamanlarda
bir tek aile içinde birleşmiş olan dokumacı ile iplikçiyi birbirinden makineler
ayırmıştı. Makineler sayesindedir ki dokumacı Doğu Hindistan'da oturduğu
halde, iplikçi İngiltere'de yaşıyabilir. Makinelerin bulunmasından önce
bir ülkenin sanayii, esas itibariyle, kendi toprağının ürünü olan hammaddelerle
yürütülürdü; İngiltetere'de yün, Almanya'da keten, Fransa'da ipek ve keten
ve Orta Doğu'da pamuk vs.. Makinelerin ve buharın uygulanması sayesinde
iş-bölümü öyle ölçülere ulaşabilmişti ki millî topraklara bağlılıktan kurtulan
büyük boyutlu sanayi tamamen dünya piyasasına, uluslararası değişime, uluslararası
bir iş-bölümüne dayanır. Kısacası, makinelerin iş-bölümü üzerinde öyle
büyük bir etkisi vardır ki, bir şeyin yapımında bunun parçalarını makine
vasıtasıyla yapacak bir araç bulununca manüfaktür derhal birbirinden bağımsız
iki atelyeye ayrılır.
M. Proudhon'un, makinelerin icadında
ve ilk uygiılanmasında varlığını keşfettiği insancıl (philantropic)
ve
tanrıdan gelen amaç üzerinde konuşmamız gerekir mi?
İngiltere'de pazar, el işinin
artık yeterli olmadığı noktaya kadar geliştiği zaman, makinelere ihtiyaç
duyulmuştu. Daha 18. yüzyılda tamamen gelişmiş olan mekanik biliminin uygulanması
düşüncesi, işte o zaman doğdu.
Otomatik atelyenin hayatı hiç
de, insancıl (philantropic) olmayan eylemlerle başladı. Çocuklar kırbaç
altında çalıştırılıyorlardı; bu çocuklar bir alışveriş konusu olmuşlardı
ve öksüz yurtlarıyla bu konuda sözleşmeler yapılıyordu. İşçilerin çıraklık
dönemleri ile ilgili bütün kanunlar kaldırılıyordu; çünkü, M. Proudhon'un
ifade tarzı ile söyleyelim, sentetik [birçok yetenekleri olan ve
yetiştirilmiş -ç.] işçilere artık ihtiyaç yoktu. Nihayet, 1825'ten bu yana
hemen bütün buluşlar işçi ile, işçinin uzmanlaşmış kabiliyetini her ne
bahasına olursa olsun düşürmeye çalışan işveren arasındaki çatışmaların
sonucu olmuştu. Önemli her grevden sonra yeni bir makine meydana çıktı.
İşçi, aslında, makinelerin uygulanmasında eski itibarının o kadar az iade
edildiğini, M. Proudhon'un deyişiyle eski haline getirilme'yi o
kadar az gördü ki, 18. yüzyılda çok uzun bir zaman, otomasyonun yeni başlayan
egemenliğine karşı durdu..
Doktor Ure diyor ki: "Wyatt, yivli
merdaneleri buldu (genellikle Arkwright'a atfedilen, iplik bükücü parmaklar).
... Benim anlayışıma göre başlıca zorluk, düzgün bir mekanizmanın icad
edilmiş olmasından çok, insanları yetiştirip başıbozuk çalışma adetlerinden
vazgeçirmekte ve onların kendilerini karmaşık otomasyonun değişmez intizamına
uydurmalarını sağlamakta yatıyordu. Fakat fabrika çalışmasına uygun başarılı
bir fabrika düsturu (code) bulmak ve uygulamak Arkwright'ın Herkül'ce büyük
girişimi ve soylu başarısı olmuştu."
121
Kısacası, makinelerin girmesiyle
toplum içindeki işbölümü büyüyüp gelişmiş, işçinin atelye içindeki görevi
basitleştirilmiş, sermaye yoğunlaşmış, insanların parçalara ayrılmaları
daha ileri götürülmüştür.
M. Proudhon bir iktisatçı olmak
ve "anlayıştaki ilişki dizisi içinde düşüncelerin evrimi"ni bir an için
terketmek istediği zaman, Adam Smith'ten, otomatik atelyelerin henüz doğdukları
bir zamana ait alimane bilgiler alıyor. Aslında, Adam Smith'in günündeki
iş-bölümü ile bugün otomatik atelyede gördüğümüz iş-bölümü arasında büyük
fark vardır! Bunu iyice anlatmak için Dr. Ure'nin The Philosophy of Manufactures'den
(Manüfaktürlerin Felsefesi) birkaç pasaj almamız yeter.
"Adam Smith, ekonomi politiğin
elemanları konusundaki ölümsüz eserini yazdığı zaman, otomatik sanayi sistemi
henüz pek az bilindiğinden, o, iş-bölümünü manüfaktürdeki iyileşmelerin
büyük ilkesi olarak görmeye yönelmişti; ve iğne yapımı örneğinde, böylece
kendisini bir noktada mükemmelleştirmek imkânına kavuşturulmuş olan her
zanaatçının, daha hızlı çalışan ve daha ucuz bir işçi haline geldiğini
gösterdi. Her manüfaktür kolunda, o, bu ilkeye uygun olarak, bazı kesimlerin,
iğne tellerinin eşit uzunlukta kesilmesi gibi, yapılması kolay; bazı kesimlerin
ise, iğne başlarının biçimlendirilmesi ve tespiti gibi, daha zor olduğunu
gördü; ve bu sebeple bu kesimlerden her birine, uygun değerde ve uygun
maliyette bir işçi tahsis edildiği sonucuna vardı. Bu tahsis, iş-bölümünün
tam özünü teşkil eder. ... Fakat Dr. Smith'in zamanında yararlı bir örnek
konusu olan şey, bugün, manüfaktür sanayiinin gerçek ilkesi konusunda halkın
zihnini yanıltmak tehlikesine girmeden kullanılamaz. Aslında işin, insanların
değişik istidatlarına göre bölümü veya uydurulması fabrika istihdamında
pek düşünülmemiştir. Tersine, her nerede iş süreci özel bir el hünerini
ve kararlılığını gerektirirse bu süreç, mümkün olduğu kadar kısa bir zamanda
çesitli düzensizliklere meyyal olan usta işçinin elinden çekilip alınmış
ve bir çocuğun bile gözleyebileceği kadar kendi kendini düzenleyen özel
bir mekanizmanın yönetimi altına konmuştur."
"Şu halde fabrika sisteminin ilkesi
el ustalığının yerine mekanik biliminin geçmesi ve bir sürecin kendi esas
bileşenlerine ayrılmasının zanaatçılar arasında iş-bölümünün veya iş-derecelenmesinin
yerini almasıdır. El zanaatçılığı düzeyinde az veya çok hünerli emek, genellikle,
üretimin en pahalı unsuruydu. ... Fakat otomatik düzeyde hünerli emeğin
yerini gittikçe, makineleri gözetenler almaktadır ve nihaî olarak, tamamen
alacaktır."
"İnsan tabiatının zayıflığı yüzünden,
işçi ne kadar hünerli olursa o kadar başına buyruk ve serkeş olmağa hazır
ve bu yüzden, elbette, zaman zaman yapacağı düzensizliklerle bütüne büyük
zararlar verebileceği mekanik bir sistemin bileşen bir parçası olmaya o
kadar az uygundur. Şu halde modern manüfaktürün asıl amacı, sermaye ile
bilimin birliği, yoluyla, işçilerinin görevini, uyanık ve becerikli olmaya
indirgemektir; ki, bu süreç içinde toplanıp yoğunlaştırıldıkları zaman
gençlerde bu melekeler hızla mükemmelliğe ulaştırılabilir."
"Derecelendirme sisteminde bir
kişi, elleri ve gözleri belli mekanik ustalıklarda yeteri kadar hüner edininceye
kadar, yıllarca çıraklık etmelidir; fakat bir süreci bileşen kısımlarına
ayırmak ve bu kısımlardan her birini bir otomatik makineye tevdi etmek
sisteminde alelâde dikkat ve kabiliyet sahibi bir kişiye, kısa bir denemeden
sonra bu sözü geçen basit kısımlardan biri emanet edilebilir ve acele hallerde,
patronun kararı ile bu kısımlardan birinden ötekine aktarılabilir. Bu gibi
aktarmalar iş-bölümünün birini iğne başını biçimlendirmeye, başka birini
iğne ucunu sivriltmeye bağlayan, en sıkıcı ve ruhu yıpratıcı, eski uygulamasından
son derece farklıdır. ... Fakat kendi kendine işleyen makinelerin eşitleştirici
düzeyinde işçinin, melekelerini sadece kendilerine hoş gelen işler için
harekete getirmeye ihtiyaç vardır. ... Onun işi, iyi düzenlenmiş bir mekanizmanın
çalışmasını gözetmekten ibaret olduğu için, bu işi kısa bir zamanda öğrenebilir;
hizmetini bir makineden ötekine aktardığı zaman, kendisinin ve çalışma
arkadaşlarının işlerinden doğan çeşitli genel bağdaşımlar üzerinde düşünerek
görevini çeşitlendirmiş ve görüşlerini genişletmiş olur. Böylece ahlâk
yazarlarının haksız olmayarak iş-bölümüne atfettikleri, melekelerin sıkışıp
engellenmesi, zihnin daralması, vücudun gelişmeden kalması, sanayiin
dengeli dağılımı halinde, genel ve ortalama şartlar altında, görülemez..."
Bütün insan emeğinin yerini almak,
veya yetişkin erkek emeğinin yerine kadınların ve çocukların çalışmasını
veya yetişmiş zanaatçıların yerine sıradan işçilerin emeğini geçirerek
bunun maliyetini azaltmak, gerçekten, makinelerdeki her iyileşmenin değişmeyen
amacıdır. ... Uzun tecrübeleri olan yetişkin kalfaların yerine, bu, gözü
dikkatli ve çevik parmaklı çocukları kullanma eğilimi, hüner derecelerine
göre iş-bölümü skolastik dogmasını bizim uyanık manüfaktür sahiplerimizin
reddettiklerini gösterir."
122
Modern toplumda iş-bölümünü karakterize
eden, bu iş-bölümünün uzmanlaşmış görevleri, uzmanları ve bunlarla birlikte
de meslek ahmaklığını doğurmasıdır.
Lemontey "Eski Yunanlılar ve Romalılar
arasında aynı kişinin filozof, şair, hatip, tarihçi, papaz, yönetici ve
ordu generali olarak seçkinleşip yüce derecelere ulaştığını görünce hayranlık
duyuyoruz. Bu kadar geniş bir faaliyet alanı karşısında ruhlarımız dehşete
kapılıyor. Biz, kendi etrafımıza kendi çitimizi çevirir ve etrafını kuşattığımız
bu küçük alana kendimizi kapatırız. Bu bölüp parselleme ile alan genişler
mi, bilmem; fakat insanın küçüldüğünü iyi bilirim." diyor.
Otomatik atelyede iş-bölümünü
karakterize eden, burada emeğin uzmanlık niteliğini tamamen kaybetmiş olmasıdır.
Fakat her özel gelişmenin durduğu an, evrensellik ihtiyacı, bireyin tam
bir gelişmesi eğilimi kendini duyurmaya başlar. Otomatik atelye, uzmanları
ve meslek ahmaklığını yok eder.
M. Proudhon otomatik atelyenin
bu biricik devrimci yanını bile anlamadığı için, geriye doğruz bir adım
atıyor ve işçiye, bir toplu iğnenin sadece onikinci parçasını değil, birbiri
ardından bütün oniki parçasını yapmasını öneriyor. M. Proudhon'un sentetik
emeği, budur. Bir ileri doğru hareket, sonra da geriye doğru bir hareket
yapmanın da sentetik bir hareket yapmak olduğuna kimse itiraz etmez.
Özetlersek, M. Proudhon küçük
burjuva idealinden ileri gitmiş değildir. Ve bu ülküyü gerçekleştirmek
için bizi geriye, ortaçağın kalfasına veya olsa olsa, usta zanaatçısına
götürmekten daha iyi hiç bir şey düşünemiyor. Kitabının bir yerinde, insanın
hayatında bir defa biz şaheser yaratmış olması, kendisini sadece bir defa
'adam' hissetmesi yeter, diyor. Bu, hem biçim hem de muhteva bakımından,
ortaçağın loncasının aradığı şaheser değil midir?
| Rekabetin iyi yanı | "İş için rekabet, iş-bölümü kadar esastır. ... Eşitliğin ilerlemesi için gereklidir." 123 |
| Rekabetin kötü yanı | "İlke, bizzat kendi kendinin inkârıdır. En kaçınılmaz sonucu, peşinde sürüklediklerini yok etmesidir." 124 |
| Genel düşünce | "Dümen suyunda gelen kusurlar, tıpkı sağladığı iyilik gibi, ilkenin mantıkî sonuçlarıdır." |
| Çözümlenecek problem | "Bizzat özgürlükten üstün bir kanundan türetilmesi gereken uzlaşma
(uzlaştırma) ilkesini aramak."
125
BAŞKA BİR YOL (VARİYANT) "Şu halde burada, rekabeti ortadan kaldırmak diye bir şey söz konusu olamaz; bu, özgürlüğü ortadan kaldırmak kadar imkânsızdır; diyebilirim, bizim sadece bunun dengesini, güvenlik unsurunu da bulmamız gereklidir." 126 |
M. Proudhon, rekabetin yerine
ilerleme
yarışmasını koymak isteyenlere karşı
127 rekabetin ebedi zorunluluğunu savunmakla işe başlıyor.
"Amaçsız ilerleme yarışması" yoktur,
olamaz, ve "her ihtirasın hedefi, ister istemez, bizzat ihtirasa benzer
olduğu için -aşık için, kadın; muhteris için, kudret; cimri için, altın;
şair için, zafer çelengi- sanayideki ilerleme yarışmasının hedefi, zorunlu
olarak, kârdır. İlerleme yarışması, bizzat rekabetten başka bir
şey değildir."
128
Rekabet, kâr göz önünde tutularak
yapılan, bir ilerleme yarışmasıdır. Sanayideki ilerleme yarışması, zorunlu
olarak, kâr için yapılan bir ilerleme yarışması, yani rekabet midir? M.
Proudhon bunu, kesin olarak söylemekle ispat ediyor. Görmüş bulunuyoruz
ki ona göre, kesin olarak söylemek, ispat etmektir, nasıl ki varsaymak
da reddetmektir.
Aşığın yakın hedefi kadınsa,
sanayideki ilerleme yarışmasının yakın amacı da kâr değil, üründür.
Rekabet, sanayide ilerleme yarışması
değil, ticari ilerleme yarışmasıdır. Zamanımızda sanayide ilerleme yarışması,
sadece ticarî bakımdan vardır. Çağdaş ulusların ekonomik hayatında, herkesin,
üretmeden kâr etme çılgınlığına yakalandığı evreler bile vardır. Zaman
zaman, devirli olarak yeniden ortaya çıkan bu spekülasyon çılgınlığı, sanayideki
ilerleme yarışması zorunluluğundan kaçmaya çalışan rekabetin gerçek karakterini
açığa vurur.
14. yüzyılın bir zanaatçısına,
rekabet denen sanayideki ilerleme yarışması yararına sanayide derebeylik
çağına ait imtiyazların ve bütün derebeylik çağına ait imtiyazların ve
bütün derebeylik çağı sanayi kuruluşunun ortadan kaldırılacağını söylemiş
olsaydınız, o, çeşitli lonca, gedik ve fütuvvetlerin örgütlenmiş rekabet
olduğu cevabını verirdi. M. Proudhon "ilerleme yarışmasının rekabetten
başka bir şey olmadığını" teyid ederken bu sözlere bir şey eklemiş, bu
cevabın daha iyisini vermiş değildir.
"Bir kararname ile, 1 Ocak 1847'den
itibaren herkese iş ve ücret sağlanacağını ve bunun teminat altında bulunduğunu
emrediniz: sanayideki yüksek gerilimi hemen çok büyük bir gevşeme izleyecektir."
129
Bir varsayım, bir olumlama ve
bir olumsuzlama yerine şimdi elimizde M. Proudhon'un, rekabetin zorunluluğunu,
bir kategori olarak ölümsüzlüğünü vs. ispat etmek amacıyla çıkardığı bir
kararname var.
Rekabetten uzaklaşmak için muhtaç
olduğumuz şeyin kararnameler olduğunu sanırsak, rekabetten hiç bir zaman
uzaklaşamayız. Ve eğer ücret sistemini muhafaza ederken rekabeti ilga etmeyi
önerecek kadar ileri gidersek, krallık kararnamesi ile saçmalık teklif
etmekteyiz, demektir. Fakat uluslar, işlerini kral kararnameleriyle yürütmezler.
Böyle fermanlar tasarlamadan önce en azından kendi sınaî ve siyasî varlıklarının
şartlarını ve bunun sonucu olarak da bütün yaşama tarzlarını, tepeden tırnağa
değiştirmiş olmaları gereklidir.
M. Proudhon, o şaşmaz güveniyle,
bunun "tabiatımızın, daha önce örneği olmayan, bir dönüşümü" hipotezi olduğu
ve "bizi tartışma dışı bırakmakta haklı bulunduğu" cevabını verecektir,
ama bilmeyiz hangi ferman gereğince.
M. Proudhon, bütün tarihin, insan
tabiatının devamlı dönüşümlerinden başka bir şey olmadığını, bilmiyor.
"Gerçeklere bağlı kalalım. Fransız
Devrimi siyasî özgürlük için olduğu kadar, sanayi özgürlüğü için de yapılmıştı;
ve Fransa 1789'da, açıkça söyleyelim, gerçekleşmesini istediği ilkenin
bütün sonuçlarını kavramamış olmakla beraber, kendi isteklerinde ve beklediklerinde
yanılmamıştı. Bunu inkâr etmeye kalkışan kimse, benim görüşüme göre, eleştirme
hakkını kaybeder. Yirmi beş milyon insanın kendiliğinden yanılmış olduğunu
bir ilke diye koyan bir hasımla tartışmaya hiç bir zaman girmiyeceğim.
... Rekabet, sosyal ekonominin bir ilkesi, alınyazısı bir irade,
insan ruhunun bir zorunluluğu değilse niçin, loncaları, gedikleri
ve fütuvvet teşkilatını ilga etmek yerine hiç kimse bunların bütününü
tamir
edip iyi bir hale koymayı düşünmedi?"
130
Böylece, demek ki, 18. yüzyıl
Fransızları loncaları, gedikleri ve fütuvvet teşkilatını düzeltip değiştirmek
yerine ilga ettikleri için, 19. yüzyıl Fransızlarının, rekabeti ilga etmek
yerine düzeltip değiştirmeleri gereklidir. Rekabet, Fransa'da 18. yüzyılda
tarihî ihtiyaçların sonucu olarak kurulmuş bulunduğu için, 19. yüzyılda
başka tarihî ihtiyaçlar sebebiyle bu rekabet ilga edilmemelidir. M. Proudhon,
rekabetin kurulmasını 18. yüzyıl insanlarının elle tutulabilir gelişmesine
bağlı olduğunu anlamadığından, rekabeti, insan ruhunun bir zorunluluğu
yapıyor, in partibus infidelium!
131 O, büyük Colbert'i 17. yüzyılda ne yapardı, acaba?
Devrimden sonra, şimdiki durum
gelir. M. Proudhon, bundan da, rekabetin henüz yeteri kadar gelişmiş olmadığı
bütün sanayilerin, tarım dahil, bir aşağılık ve dermansızlık içinde bulunduklarını
ispat ederek, rekabetin ölümsüzlüğünü göstermek için olgular bulup çıkarır.
Henüz rekabet aşamasına ulaşmamış
sanayiler bulunduğunu, daha başka sanayilerin de burjuva üretim düzeyinin
henüz aşağısında olduğunu söylemek rekabetin ölümsüzlüğü konusunda en küçük
kanıt vermeyen boş laflardır.
M. Proudhon'un bütün mantığı şuna
varır: rekabet, bizim şimdi, üretici kuvvetlerimizi içinde geliştirmekte
olduğumuz bir sosyal ilişkidir. O, rekabetin, sanayide ilerleme yarışı,
günümüzün özgürlük tarzı, çalışmada sorumluluk, değerin kurulması, eşitliğin
ilerlemesinin bir şartı, sosyal ekonominin bir ilkesi, alın yazısı bir
irade, insan ruhunun bir zorunluluğu, ölümsüz adaletin ilhamı, bölünme
özgürlüğü, özgürlük içinde bölünme, ve bir ekonomik kategori olduğunu söylemekle
bu gerçeğe hiç bir mantıkî gelişme getirmiyor, sadece şekiller veriyor.
"Rekabet ve birlik
birbirini destekler. Birbirini dışarda bırakmak (ihraç etmek) şöyle dursun,
birbirinden farklı bile değillerdir. Kim, rekabef sözünü ediyorsa,
zaten ortak bir amacı varsayıyor. Şu halde rekabet, bencillik
değildir, ve sosyalizmin yaptığı en acı yanlışlık, rekabeti toplumun alt
üst edilmesi saymasıdır."
132
Rekabet sözünü eden, ortak amaç
demiş oluyor ve bu, bir yandan, rekabetin birlik olduğunu, öte yandan,
rekabetin bencillik olmadığını ispat ediyor. Peki, bencillik sözünü eden,
ortak amaç demiş olmuyor mu? Her bencillik, toplumun içinde ve toplum gerçeği
ile işler. Bu sebeple toplumun, yani ortak amaçların, ortak ihtiyaçların,
ortak üretim araçlarının vs. mevcudiyetini varsayar. Öyleyse rekabet ile,
Sosyalistlerin bahsettikleri birlik'in birbirinden farklı bile olmamaları
sadece tesadüf eserimidir?
Sosyalistler bugünkü toplumun
rekabet üzerine kurulmuş olduğunu yeteri kadar bilirler. Bizzat kendilerinin
devirmek istedikleri bugünkü toplumu devirmekle, nasıl olur da rekabeti
suçlayabilirler? Ve içinde, tam tersine, rekabetin devrilmiş olacağını
gördükleri, gelecek toplumu devirmekle, rekabeti nasıl suçlayabilirler?
M. Proudhon, daha sonra, rekabetin
tekelin zıddı olduğunu, ve öyleyse birliğin zıddı olamayacağını
söylüyor.
Doğuşundan beri derebeylik, o
zaman henüz var olmayan, rekabete karşıydı.
133 Bundan rekabetin derebeyliğe karşı olmadığı sonucu
çıkar mı?
Gerçek şudur ki toplum,birlik
her topluma, derebeylik toplumuna olduğu gibi, rekabet üzerine kurulmuş
birlik olan burjuva toplumuna da verilebilecek isimlerdir. Öyleyse bir
tek birlik kelimesiyle rekabeti reddedebileceklerini düşünen sosyalistler
nasıl var olabilir? Bizzat M. Proudhon, rekabeti bir tek birlik
kelimesiyle anlatmakla, rekabeti sosyalizme karşı savunmayı nasıl isteyebilir?
Bütün bu söylediklerimiz rekabetin,
M. Proudhon'un anladığı, güzel yanını meydana getirir. Şimdi rekabetin
çirkin yanına yani olumsuz yanına, kusurlarına, yok edici ve yıkıcı unsurlarına
zararlı niteliklerine geçelim.
M. Proudhon'un çizdiği rekabet
tablosunda kasvetli sönük bazı şeyler var.
Rekabet sefalet doğurur, iç savaşı
kışkırtır, 'tabiî bölgeleri değiştirir', milliyetleri birbirine karıştırır,
aileler içinde bozukluklara ve belalara sebep olur. Kamu vicdanını bozar,
'eşitlik, adalet ve ahlak kavramını yıkar' ve en kötüsü serbest dürüst
ticareti mahveder ve buna karşı sentetik değeri (kurulmuş değeri)
sabit ve dürüst fiyatı bile vermez. Herkesi, iktisatçıları bile hayal kırıklığına
uğratır. Her şeyi en sonra bizzat kendisini mahvedecek kadar ileri iter.
M. Proudhon'un sözünü ettiği bütün
bu illetlerinden sonra burjuva toplumunun ilişkileri, ilkeleri ve hayalleri
için rekabetten daha çözücü, daha yıkıcı bir unsur olabilir mi?
Rekabetin, yeni üretici kuvvetlerin
yani yeni bir toplumun maddi şartlarının hararetle yaratılmasını emrettiği
oranda burjuva ilişkileri bakımından daima daha yıkıcı hale geldiği dikkatle
tespit edilmelidir. Rekabetin kötü yanı hiç değilse bu bakımdan iyi noktalara
sahiptir.
"Bir ekonomik durum veya evre
olarak rekabet, doğuşunda ele alınırsa... genel giderlerin azalması teorisinin
zorunlu bir sonucudur."134
M. Proudhon'a göre kan dolaşımı
Harvey'in teorisinin bir sonucu olsa gerektir.
"Tekel, kendini devamlı
inkâr ederek onu doğuran rekabetin kaçınılmaz bir sonucudur. Tekelin bu
doğuşu bizatihi rekabetin haklı çıkarılmasıdır. ... Tekel rekabetin tabiî
zıddıdır... fakat rekabet, zorunlu hale gelir gelmez tekel fikrini gerektirir;
çünkü tekel, rekabet halindeki her bireyin oturduğu yerdir."135
Tez ve antiteze kendi formülünü
hiç değilse bir defalık yerinde olarak uygulayabildiği için M. Proudhon
ile birlikte biz de seviniyoruz. Çağdaş tekelin bizzat rekabet tarafından
meydana getirildiğini herkes biliyor.
Muhtevasına gelince, M. Proudhon
şairane imajlara asılıp kalıyor. Rekabet "iş-bölümünün her ikincil bölümünden
her bireyin içinde kendi gücü ve kendi bağımsızlığıyla durduğu bir çeşit
muhtariyet" meydana getiriyor. Tekel "rekabet halindeki her bireyin oturduğu
yer"dir. Egemenlik, en azından bu yer kadar değerlidir.
M. Proudhon, rekabetin doğurduğu
modern tekelden başka bir şeyden bahsetmiyor. Ama hep biliyoruz ki, rekabet,
feodal tekel tarafından doğurulmuştur. Böylece rekabet, başlangıcında,
tekelin karşıtıydı. Yoksa tekel rekabetin karşıtı değildi. Öyle ki, modern
tekel basit bir antitez değil, tersine, gerçek sentezdi.
Tez: Rekabetten önceki
feodal tekel.
Antitez: Rekabet.
Sentez: Rekabet sistemini
varsaydığı için feodal tekelin inkârı olan; ve tekel olduğu için rekabetin
inkârı olan modern tekel.
Böylece modern tekel, burjuva
tekeli, sentetik bir tekeldir; inkârın inkârı, zıtların birliğidir. Sırf,
normal, akla uygun olan tekeldir.
M. Proudhon burjuva tekelini kaba,
ilkel, çelişik, kararsız durumdaki tekele çevirdiği zaman kendi
felsefesi ile çelişme halindedir. M. Proudhon'un tekel konusunda birçok
defalar andığı, parçalar aktardığı M. Rossi burjuva tekelinin sentetik
karakterini daha iyi kavramış görünüyor; Cours d'économie politiques'inde136
o, sunî tekelleri ve tabiî tekelleri birbirinden ayırıyor. Feodal tekeller
sunîdir yani keyfidir; burjuva tekelleri tabiî yani akla uygundur, diyor.
M. Proudhon bir ekonomik kategori
olduğu, 'insanlığın gayri şahsi aklından' çıkmış bulunduğu için, tekel
iyi bir şeydir, diye düşünüyor. Rekabet de, bir ekonomik kategori olduğu
için, iyi bir şeydir. Fakat iyi olmayan, gerçekteki tekel ve gerçekteki
rekabettir. Daha da kötü olan, rekabetle tekelin birbirini yemeleri, yutmalarıdır.
Ne yapılmalıdır? Bu iki ölümsüz düşüncenin sentezini arayınız, onu bilinmeyen
zamanlardan beri yattığı, Tanrının sinesinden söküp alınız.
Pratik hayatta bulduğumuz, sadece,
rekabet, tekel ve bu ikisi arasındaki çelişme değildir; bu ikisinin sentezini
de buluyoruz ki bu, bir formül değil, bir harekettir. Tekel rekabeti, rekabet
tekeli meydana getiriyor. Tekelciler rekabetten meydana geliyor; rekabetçiler
tekelciler haline geliyorlar. Tekelciler, kısmi birlikler yoluyla, karşılıklı
rekabetlerini sınırlandırırlarsa, işçiler arasında rekabet artıyor. Ve
bir ulusun tekelcileri karşısında proleterler kitlesi ne kadar çok büyürse,
başka başka ulusların tekelcileri arasındaki rekabet o kadar kıyasıya hale
geliyor. Sentez öyle bir niteliktedir ki, tekel, ancak rekabet mücadelesine
devamlı olarak girmekle kendini muhafaza edebilir ve sürdürebilir.
M. Proudhon, tekel'in ardından
gelen vergiler'e diyalektik geçişi yapmak için bize sosyal deha'dan
bahsediyor; o sosyal deha ki ileri doğru, zikzak yaparak,
pervasızca yürüdükten sonra, "canlı adımlarla, hiç pişmanlık
duymadan ve hiç durmadan yürüdükten sonra, tekel köşesine varır,
geriye doğru kederle bakar, ve derin derin düşündükten sonra, bütün
işlerin proletaryaya verilmesi ve ücretlerinin tekelciler tarafından ödenmesi
için, bütün üretim nesnelerine vergilerle saldırır ve bütün bir idare cihazı
kurar."
137
Oruç tutarken zikzaklar yaparak
yürüyen bu sosyal dehaya, ne diyebiliriz? Ve vergiler, tam burjuvaziye
kendilerini egemen sınıf olarak muhafaza etmek imkânını veren araçlar olduğu
halde, burjuvaziyi vergilerle yıkmaktan başka amiacı olmayan bu yürüyüşe
biz ne diyebiliriz?
Sadece, M. Proudhon'un ekonomik
olayları ele alış tarzına kısaca bir göz atmak için, ona göre, tüketim
vergisi'nin bir eşitlik görüşü ile ve proletaryayı ferahlatmak için
konmuş olduğunu söylemek yeter.
Tüketim vergisi, ancak burjuvazinin
doğuşundan bu yana gerçek gelişmesini bulmuştur. Sanayi sermayesinin elinde,
yani kendisini emeğin doğrudan doğruya sömürülmesi ile muhafaza eden, yeniden
üreten ve çoğaltan ciddi, makûl ve ekonomik servetin ellerinde tüketim
vergisi, tüketimden başka hiç bir şey yapmayan incelmiş lordların havaî,
zevk düşkünü, miras yolu ile geçmiş bol servetlerini sömürmek için bir
araçtı. James Steuart, Adam Smith'ten on yıl önce yayınladığı, 'Recherches
des principes de l'économie politique'inde138
tüketim vergisinin bu asıl amacını iyice açıklamıştır.
"Mutlak krallıklarda prens, büyüyen
servetler karşısında kıskançlığa kapılmış görünür ve bu yüzden gittikçe
daha fazla zenginleşen kişilere vergi tarheder. Meşruti hükûmetlerde vergiler
esas itibariyle gittikçe fakirleşen kişilere etki yapacak tarzda hesaplanır.
Böylece kral, herkesin, mesleğine göre sağlıyacağı varsayılan kazanç
oranında sınıflandırıldığı, sanayie vergi tarhetmiş olur. Baş vergisi ve
haraç (taille) da bu vergi ile yükümlü olan herkesin varsayılan
zenginliği ile orantılıdır. ... Meşruti hükûmetlerde vergiler, genel olarak,
tüketim üzerine konur."
139
Vergilerin, dış ticaret dengesinin,
kredinin -M. Proudhon'un anlayışıyla- mantıkî dizilişine (teselsülüne)
gelince şu kadarını belirtelim ki, İngiliz burjuvazisi, William d'Orange
zamanında siyasî kuruluşuna erişince hepsi bir arada, yeni bir vergi sistemi,
kamu kredisi sistemi ve kendi varlık şartlarını serbestçe geliştirecek
mevkie gelince de koruyucu gümrük vergileri sistemi yarattı.
Bu kısa özet okuyucuya, M. Proudhon'un
tedbirler veya vergiler, dış ticaret dengesi, kredi, komünizm ve nüfus
üzerine söylediği ipe sapa gelmez sözler hakkında tam bir fikir vermeye
yetecektir. En müsamahalı eleştiriciyi, bu bölümleri ciddiyetle ele almaya
çağırıyoruz.
HER tarih çağında mülkiyet, farklı
olarak ve tamamen değişik bir sosyal ilişkiler dizisi altında gelişmiştir.
Böylece, burjuva mülkiyetini tanımlamak, burjuva üretiminin bütün sosyal
ilişkilerinin tam bir açıklamasını vermekten başka bir şey değildir..
Mülkiyeti bağımsız bir ilişki,
ayrı bir kategori, soyut ve ölümsüz bir fikir olarak ele alıp tanımlamaya
çalışmak metafiziğin veya hukuk biliminin [yarattığı -ç.] bir hayale kapılmaktan
başka bir şey değildir.
M. Proudhon genel olarak mülkiyetten
bahseder görünüyorsa da sadece toprak mülkiyetini, toprak rantını
ele alıyor.
"Rant'ın kaynağı, tıpkı mülkiyetinki
gibi, deyiş yerindeyse, iktisat dışıdır (extra-economic): servet üretimi
ile ancak çok uzaktan bağıntısı olan psikolojik ve ahlaki düşüncelere dayanır."
140
Böylece M. Proudhon kendisinin,
rantın ve mülkiyetin ekonomik kaynağını anlamaya muktedir olmadığını ilân
ediyor. Bu güçsüzlüğün kendisini, servet üretimi ile gerçekten ancak çok
uzaktan bağıntılı olmakla beraber gene de M. Proudhon'un tarih görüşleri
ile çok yakından ilintisi olan, psikolojik ve ahlâki düşüncelere baş vurmaya
mecbur bıraktığını kabul ediyor. M. Proudhon, mülkiyetin kaynağında mistik
ve esrarlı bir şeyler olduğunu iddia ediyor. Mülkiyetin kaynağında
esrar görmek, yani üretimin kendisi ile üretim araçlarının dağılımı arasındaki
ilişkiyi bir esrar haline getirmek M. Proudhon'un diliyle söyliyelim, iktisat
biliminin bütün iddialarından vazgeçmek değil midir?
M. Proudhon kendisini "hayalin,
gerçeğin gözden kaybolmasına sebep olduğu ve insan faaliyeti boşlukta kaybolmak
tehlikesine maruz bulunduğu zaman yani ekonomik evrimin yedinci döneminde
-kredi-insanı tabiata daha sıkı sıkıya bağlamanın bir zorunluluk
haline gelmiş olduğunu hatırlamaya hasrediyor."
141
L'homme aux quarante
écus
142 gelecekteki bir M. Proudhon'u önceden görmüştü:
"Tanrım! İzin verirsen [söyliyelim -ç.] herkes kendi dünyasında efendidir;
fakat içinde yaşadığımız dünyanın camdan yapılmış olduğuna beni asla inandıramazsınız".
Kredinin
insanın boşlukta kaybolması aracı olduğu sizin dünyanızda,
pek mümkündür ki mülkiyet insanı tabiata bağlamak için zorunlu hale
gelmiş bulunsun. Toprak mülkiyetinin krediden önce geldiği, gerçek üretim
dünyasında ise M. Proudhon'un horror vacui'si (boş evhamı) var olamazdı.
Kaynağı ne olursa olsun toprak
rantının var olduğu bir defa kabul edildi mi, bu, çiftçi (tarım işletmecisi)
ile toprak sahibi arasında karşılıklı pazarlığa konu olur. Bu pazarlıkların
nihaî sonucu, başka bir deyişle, rantın ortalama miktarı nedir? M. Proudhon
şunu söylüyor:
"Ricardo'nun teorisi bu soruya
cevap verir. Toplumun başlangıcında, toprağın üstünde henüz yeni olan insanın
önünde çok büyük ormanlardan başka bir şey yokken, toprak çok geniş ve
çalışma henüz yeni doğmaya başlamışken, rant hiç mevcut olmamış olsa gerektir.
Henüz emeğin şekil vermediği toprak faydalı bir şeydi; bir değişim değeri
değildi, sosyal değil ortaktı. Ailelerin çoğalması ve tarımın ilerlemesi
toprak fiyatının azar azar kendini hissettirmesine sebep oldu. Emek toprağa
değerini verdi: bundan rant doğdu. Bir tarla aynı emek miktarıyla ne kadar
fazla ürün verirse, değeri o kadar yüksek oluyordu. Bu yüzden toprak sahiplerinin
eğilimi hep toprağın ürünlerinin, tamamını, çiftçinin (tarım işletmecisinin)
ücretini yani üretim giderlerini (maliyetini) düştükten sonra tamamen kendine
maletmek olmuştu. Böylece mülkiyet fiili giderleri aşan bütün ürünü elinden
almak için, emeği hemen topuklarından izliyordu. Toprak sahibi mistik bir
görevi yerine getirmekte olduğu ve colonus (toprağa yerleşmiş köle)
karşısında topluluğu temsil ettiği için çiftçi Tanrının emriyle, derlediği
ve kendi meşru ücretini aşan bütün hasat için topluma hesap vermesi gereken
sorumlu bir işçiden fazla bir şey değildir. ... Öyleyse özü ve amacı bakımından
rant, dağılım adaletinin bir aleti, ekonomi dehasının eşitliğe ulaşmak
için kullandığı binlerce araçtan biridir. Rant, toprak sahipleri ile çiftçilerin
çelişmeli olarak fakat bir çatışma ihtimali olmadan daha yüksek bir menfaat
içinde yürüttükleri ve nihaî sonucu toprağın mülkiyetini toprak işletmecisi
ile sanayiciler arasında eşitleştirmek olması gereken çok büyük bir kadastrodur
(toprak değerlendirrnesidir). ... Bu, colonus'tan kendi malı gözüyle
bakmaktan vazgeçemediği ve kendisini tek yaratıcısı saydığı mahsulünün
fazlasını söküp almak için en azından bu mülkiyet sihrine muhtaçtı. Rant,
daha doğrusu mülkiyet, tarımda bencilliği yıktı ve hiç bir gücün, hiç bir
toprak paylaştırmasının yaratamıyacağı bir dayanışma yarattı. ... Bugün
mülkiyetin manevi etkisi teminat altında olduğu için rantın dağılımını
yapmak kalıyor."
143
Bütün bu lâf kalabalığı önce şuna
indirgenebilir: Ricardo diyor ki, tarım ürünleri fiyatının sermayeye ayrılan
olağan kârı ve faizi içeren maliyet fiyatını aşan fazlalığı, rantın miktarını
verir. M. Proudhon daha iyisini yapıyor. O, toprak sahibini bir Deus
ex machina
144 gibi müdahale ettiriyor ve colonus'tan
üretiminin maliyet fiyatını aşan fazlasını söküp aldırıyor. Toprak sahibinin
müdahalesini, toprak mülkiyetini anlatmak için; rant alan adamın müdahalesini,
rantı açıklamak için kullanıyor. Probleme aynı problemi formüle etmek ve
fazladan bir hece
145 eklemekle cevap veriyor.
Şunu da tespit edelim ki, M. Proudhon
rantı, toprağın verimliliğindeki farkla tayin etmekle ona yeni bir kaynak
tayin ediyor; çünkü toprak, değişik verimlilik derecelerine göre kıymet
biçilmeden önce, ona göre "bir değişim değeri değildi, ortaktı." Öyleyse,
boşluğun sonsuzluğu içinde kendisini kaybetmek üzere olan
insanı
toprağa geri getirmek zorunluluğuyla rantın dünyaya
geldiği faraziyesinin başına şimdi ne geldi?
Şimdi Ricardo'nun doktrinini M.
Proudhon'un onu dikkatle sormaya çalıştığı tanrısal, temsili ve mistik
cümlelerden kurtaralım.
Ricardo'cu anlamıyla rant, burjuva
dönemindeki toprak mülkiyetidir. Yani burjuva üretim şartlarına konu olmuş
feodal mülkiyettir.
Görmüş bulunuyoruz ki, Ricardo'cu
doktrine göre her şeyin fiyatı nihaî olarak, sanayi kârını içeren, maliyet
fiyatıyla belirlenir; başka bir deyişle, kullanılan emek zamanıyla belirlenir.
Manüfaktür sanayiinde en az emekle elde edilen ürünün fiyatı aynı türden
bütün öteki metaların fiyatını düzenler; en ucuz ve en üretken üretim aletlerinin
namütenahi çoğaltılabileceği ve rekabetin zorunlu olarak bir piyasa fiyatını
yani aynı türden bütün ürünlerin ortak bir fiyatını doğuracağı göz önünde
tutularak bu sonuca varılır.
Tarımda, tam tersine aynı türden
bütün ürünlerin fiyatını düzenleyen, en fazla emek sarfıyla elde edilen
ürünün fiyatıdır. İlkin, aynı üretkenlik derecesine sahip üretim araçları
yani aynı verimlilik derecesine sahip toprak parçaları, manüfaktür sanayiinde
olduğu gibi isteğe göre çoğaltılamaz. Sonra, nüfus arttıkça daha düşük
nitelikteki topraklar işletilmeye başlanır veya aynı toprak parçası üzerine,
öncekinden nispeten az üretken yeni sermaye yatırımları yapılır. Her iki
halde nispeten daha küçük bir ürün elde etmek için daha büyük emek miktarı
harcanmıştır. Bu emek artışını nüfusun ihtiyaçları zorunlu kıldığından,
işletilmesi daha pahalı olan toprağın ürünü de, işletilmesi daha ucuz olan
toprak parçasının ürünü gibi belli bir satışa sahiptir. Piyasa fiyatını
rekabet birleştirdiği ve eşitleştirdiği için daha iyi toprağın ürününe
de kötü toprağın ürünü kadar para ödenecektir. Rantı meydana getiren, daha
iyi toprağın ürünlerinin fiyatının, bunların maliyet fiyatını aşan kısmıdır.
Aynı verimlilik derecesinde birçok toprak parçaları kullanılabilseydi;
manüfaktür sanayiinde olduğu gibi devamlı olarak daha ucuz ve daha üretken
makinelere başvurulabilseydi veya sonraki sermaye yatırımları da ilk yatırım
kadar üretebilseydi o takdirde tarım ürünlerinin fiyatı, sanayi ürünlerinin
fiyatında görmüş olduğumuz gibi, en iyi üretim araçlarıyla üretilmiş olan
metaların fiyatı tarafından belirlenmiş olurdu. Fakat o andan itibaren
rant da ortadan kalkardı.
Ricardo dotrininin
146 genel olarak doğru olabilmesi için sermayenin
değişik sanayi kollarında serbestçe kullanılabilir olması; kapitalistler
arasında kuvvetli ve gelişmiş bir rekabetin, kârları eşit bir düzeye getirmiş
bulunması; çiftçinin, sermayesini daha düşük bir toprakta
147 kullanmak için manüfaktürün herhangi bir türünde
kullanmış olsaydı sermayesinden çekeceği kâra eşit bir kâr isteyen bir
sanayi kapitalistinden fazla bir şey olmaması; tarım işletmeciliğinin büyük
boyutlu sanayi rejimine konu olacak hale gelmiş bulunması ve nihayet toprak
sahibinin para gelirinin ötesinde hiç bir amacı olmaması esastır.
İrlanda'da olduğu gibi, toprağın
kiralanması son derece geliştiği halde, rant henüz mevcut olmıyabilir.
Rant, sadece ücreti değil aynı zamanda sanayi kârını da aşan fazlalık olduğu
için, toprak sahibinin gelirinin ücretten alınan bir haraçtan başka bir
şey olmadığı yerde rant mevcut olamaz.
Böylece rant, toprak işletmecisini,
çiftçiyi, basit bir işçiye çevirmekten ve "tarımcıdan, kendi malı
diye bakmaktan vazgeçemediği ürün fazlasını söküp almaktan" çok uzak kalır
ve toprak sahibini köle ile, toprak kölesi ile, haraç ödeyenle, ücretli
işçiyle değil fakat sanayi kapitalisti
148 ile karşı karşıya getirir.
Toprak mülkiyetinin, bir defa
toprak rantı olarak kurulduktan sonra, elinde sadece maliyet fiyatını aşan
fazla vardır; ki bu maliyet fiyatlarını sadece ücretler değil fakat bir
de sanayi kârı belirler. Bu sebepledir ki toprak rantı, toprak sahibinden
gelirinin bir kısmını çekip alır. Derebeylik zamanındaki çiftçinin yerini
sanayici kapitalist almadan önce uzun zaman geçmiştir. Örneğin Almanya'da
bu dönüşüm 18. yüzyılın ancak son üçte birinde başladı. Sanayi kapitalisti
ile toprak sahibi arasındaki bu ilişki sadece İngiltere'de tam gelişmiş
bulunuyor.
Sadece M. Proudhon'un colonus'u
var olduğu sürece rant yoktu. Rant var olduğu anda colonus artık
çiftçi değil, işçidir, çiftçinin colonus'udur. Rençberin basit işçi,
gündelik tarım işçisi, sanayi kapitalisti için çalışan ücretli durumuna
indirilmesi; toprağı herhangi bir fabrika gibi işleten sanayi kapitalistinin
müdahalesi; toprak sahibinin küçük bir hükümdar iken adi bir tefeci haline
dönüşmesi işte bunlar rant ile ifade edilen çeşitli ilişkilerdir.
Ricardo'cu anlamında rant, ticari
sanayiye dönüştürülmüş pederşahî tarım, toprağa uygulanmış sanayi sermayesi,
kıra aşılanmış şehir burjuvazisidir. Rant, insanı tabiata bağlamak
yerine sadece toprağın işletilmesini rekabete bağlamıştır. Toprak mülkiyeti
bir defa rant olarak kurulduktan sonra, bizzat rekabetin bir ürünü olur;
çünkü o andan itibaren tarım, ürününün piyasa değerine bağlıdır. Toprak
mülkiyeti, rant olarak artık menkulleşir ve bir ticari mal olur. Rant,
ancak şehir sanayiinin gelişmesi ve bundan doğan sosyal kuruluş, toprak
sahibini sadece nakdî kâr amacına, kendi tarım ürünlerinin para ile ilgili
ilişkilerine, aslında, kendi toprağına sadece para basan bir makine gözüyle
bakmaya zorladığı andan itibaren mümkündür. Rant, toprak sahibini topraktan,
tabiattan o kadar tamamen ayırmıştır ki, İngiltere'de görüldüğü gibi o,
malikanelerini görmeye bile ihtiyaç duymaz. Çiftçiye, sanayici kapitaliste
ve tarım işçisine gelince bunlar da artık işlettikleri toprağa, fabrikalardaki
işverenin ve işçinin işledikleri pamuğa ve yüne bağlı olduklarından daha
fazla bağlı değillerdir; bunlar sadece ürünlerinin fiyatına, nakdi ürüne
bağlılık duyarlar. Gerici partilerin yanık şikayetleri, derebeyliğin geri
dönmesi için, eski iyi pederşahi hayatın, atalarımızın sade tavırlarının
ve temiz erdemlerinin geri gelmesi için duaları işte burdan geliyor. Bütün
sanayilere hükmeden kanunlara toprağın da boyun eğmesi, çıkarlara bağlı
tesellilere konu olmuştur ve daima olacaktır. Böylece denebilir ki, rant,
tarihin hareketine kır şiirlerini sokan güdücü kuvvet olmuştur.
Ricardo, rantın belirlenmesi için
burjuva üretiminin zorunlu olduğunu kesin bir kural olarak koyduktan sonra
gene de rant kavramını bütün çağlardaki ve bütün ülkelerdeki toprak mülkiyetine
uyguluyor. Bu, burjuva üretim ilişkilerini ölümsüz kategoriler olarak gösteren
bütün iktisatçıların ortak yanlışlığıdır.
Ricardo, M. Proudhon'a göre colonus'un
sorumlu
bir işçiye dönüşümü olan, rantın tanrısal amacından rantın eşitleştirilmiş
bir ödül olmasına geçiyor.
Henüz görmüş olduğumuz gibi rant,
eşit olmayan verimlilikteki toprakların ürünlerinin eşit fiyatı
tarafından meydana getirilir; öyle ki, 10 franka mal olan 1 hektolitre
buğday, eğer daha aşağı nitelikteki toprak üzerinde maliyet fiyatı 20 franka
yükselirse, 20 franka satılır.
İhtiyaç pazara getirilen bütün
tarım ürünlerinin satın alınmasını zorunlu kıldıkça, pazar fiyatı, en pahalı
ürünün maliyet fiyatıyla belirlenir. Böylece toprakların değişik verimliliklerinden
değil de rekabetten doğan bu fiyat eşitlenmesidir ki daha iyi toprağın
sahibine, kiracısı olan çiftçinin sattığı her hektolitre başına 10 franklık
bir rant sağlar.
Bir an için varsayalım ki, buğdayın
fiyatını onu üretmek için gerekli olan emek zamanı belirlemektedir ve daha
kötü topraktan elde edilen 1 hektolitre buğday 10 franka malolurken, daha
iyi topraktan elde edilen buğdayın hektolitresi 10 franka hemen satılacaktır.
Bu kabul edilirse ortalama piyasa fiyatı 15 frank olacaktır; oysa rekabet
kanununa göre bu, 20 franktır. Ortalama fiyat 15 frank idiyse eşitleştirici
olsun olmasın hiç bir dağılım imkânı olmıyacaktı, çünkü rant hiç olmıyacaktı.
Rant, ancak, üreticiye 10 franka mal olmuş bulunan buğdayın hektolitresi
20 franka satılabildiği zaman varolabilir. M. Proudhon eşitsizliğin ürününden
eşit paylaşmaya varabilmek için, maliyet fiyatları eşit olmayan metaların
piyasa fiyatının eşit olduğunu varsayıyor.
Mill, Cherbuliez, Hilditsch ve
başkaları gibi iktisatçıların, rantın, vergilerin yerine geçmek üzere devlete
devredilmesini istemelerini anlıyoruz. Bu, sanayici kapitalistin, kendisine
faydasız bir şey, burjuva üretimi genel yapısı üzerinde bir göze batan
çıkıntı olarak gördüğü toprak sahibine karşı duyduğu nefretin açık bir
ifadesidir.
Fakat sonradan tüketiciye bindirilen
10 franklık bir ek yükümün genel dağılımını yapmak için ilkin 1 hektolitre
buğdayın fiyatını 20 frank yapmak, sosyal dehanın zikzaklı yolunu inliyerek
yürümesini ve kafasını bir köşeye vurmasını sağlamak için gerçekten yeterlidir.
M. Proudhon'un kaleminde rant
"daha yüksek bir menfaat için toprak sahipleriyle çiftçiler tarafından
çelişmeli olarak yürütülen çok büyük bir toprak değerlendirmesidir ki,
nihaî sonucu toprağı işletenlerle sanayiciler arasında toprak mülkiyetini
eşitleştirmek olmak gerekir."
149
Rant üzerine kurulmuş herhangi
bir toprak değerlendirmesinin pratik bir değeri olabilmek için, şimdilik
toplum şartlarından uzaklaşmamak gereklidir.
Çiftçinin toprak sahibine ödediği
çiftlik kirasının ancak sanayide ve ticarette en ileri gitmiş olan ülkelerae
tam olarak rantı ifade ettiğini göstermiş bulunuyoruz. Bu rant bile çoğu
zaman toprağa katılmış olan sermayenin toprak sahibine ödenen faizini de
içerir. Toprağın yeri, şehirlerin yakınlığı ve daha bir çok şartlar çiftlik
kirasını etkiler ve toprak rantını değiştirir. Bu kesin sebepler, rant
üzerine kurulmuş toprak değerlendirnıesinin sıhhatli olamıyacağını ispata
yetecektir.
Diğer yandan rant, bir toprak
parçasının verimlilik derecesinin değişmez göstergesi olamazdı; çünkü kimyanın
modern uygulanması toprağın tabiatını her an değiştirmekte ve jeoloji bilgisi,
tam da günümüzde, nispî verimlilik tahminlerini baştan aşağı değiştirmeye
başlamış bulunmaktadır. İngiltere'nin doğu kontluklarında geniş topraklar
tarıma açılalı ancak yirmi yıl oluyor; bu topraklar, humus ile alt toprakların
bileşimi arasındaki ilişkinin gereği kadar anlaşılamamış olmasından, işlenmeden
kalmışlardı.
Böylece tarih, rant'ta hazır bir
toprak değerlendirmesini desteklemekten uzak kalır ve daha önce yapılmış
toprak değerlendirmelerini değiştirip alt üst etmekten başka bir şey yapmaz.
Nihayet verimlilik, sanılabileceği
kadar çok tabiî bir nitelik değildir; içinde bulunulan zamanın sosyal ilişkilerine
sıkı sıkıya bağlıdır. Bir toprak parçası buğday yetiştirmek için çok verimli
olabilir, ama gene de piyasa fiyatları çiftçinin bu toprağı sunî bir çayıra
çevirmesini ve verimsiz hale getirmesini kararlaştırabilir.
M. Proudhon, alelâde bir toprak
değerlendirmesi kıymetinde bile olmayan, kendi toprak değerlendirme [usulünü
-ç.] sadece rantın Tanrıdan gelen eşitlikçi amacına bir töz (substance)
vermek için çıkarıp geliştirmiştir.
M. Proudhon devam ediyor: "Rant,
hiç birzaman kaybolmayan bir sermayeye, yani toprağa ödenen faizdir. Ve
sermaye, madde olarak bir artmaya yetenekli olmadığı, sadece bunun kullanılmasında
belirli olmayan bir iyileşmeye istidatlı bulunduğu için, öyle olur ki,
bir borcun (mutuum) faizi veya kârı sermayenin bollaşması yolu ile
devamlı olarak azalmaya yüz tutarken, rant, sanayiin mükemmelleşmesi yoluyla
daima yükselme eğilimine girer ve bundan, toprağın kullanılmasında iyileşme
ve düzelme sonucu çıkar. ... Rant, özünde, böyledir."
150
M. Proudhon bu defa rant'ta, özgül
nitelikte bir sermayeden türemiş olması müstesna, faizin bütün karakteristik
özelliklerini görür. Bu sermaye, ölümsüz bir sermaye, "madde olarak bir
artmaya yetenekli olmayan, fakat sadece kullanılmasında belirli olmayan
bir iyileşmeye istidatlı bulunan" topraktır. Uygarlığın gittikçe daha hızlı
ilerlemesi içinde rant durmadan yükselme eğiliminde olduğu halde faizin
devamlı olarak düşme eğilimi vardır. Faiz, sermayenin bollaşması sebebiyle
düşer; rant, topraktan gittikçe daha iyi yararlanılması sonucunu veren,
sanayideki iyileşme, düzelme ve yenilikler sayesinde yükselir.
M. Proudhon'un fikrinin özü, budur.
Önce rant'ın, sermayenin faizi
olduğunun ne dereceye kadar doğru olduğunu araştıralım.
Toprak sahibi için rant, toprağın
ona mal olduğu sermayenin yani toprağı satarsa eline geçecek sermayenin
faizini temsil eder. Fakat toprak alıp satarken o, sadece rant alıp satar.
Rant alan bir kimse olmak için ödediği fiyat, genel faiz haddi tarafından
düzenlenir ve rant'ın asıl mahiyeti ile ilişkisi yoktur. Toprağa yatırılmış
olan sermayenin faizi, genellikle, manüfaktüre veya ticarete yatırılmış
bulunan sermayenin faizinden daha düşüktür. Böylece, toprağın sahibi gözünde
temsil ettiği faiz ile bizzat rant arasında bir ayrım yapmayanlara göre,
toprak sermayesinin faizi, diğer sermayelerin faizine göre daha da fazla
azalır.
Fakat bu, rant'ın, piyasa fiyatının,
kapitalize edilmiş rant'ın alış veya satış fiyatı meselesi değildir; burada
bizzat rant söz konusudur.
Çiftlik kirası, bir de, asıl rant'tan
başka, toprağa katılmış bulunan sermayenin faizini kapsayabilir. Bu halde
toprak sahibi, çiftlik kirasının bu kısmını bir toprak sahibi olarak değil,
bir kapitalist sıfatıyle alır. Fakat bu, bizim ele alacağımız, asıl rant
değildir.
Toprak, bir üretim aracı olarak
işletilmediği sürece, sermaye değildir. Sermaye olarak toprak, bütün öteki
üretim aletleri gibi çoğaltılabilir. Toprağın maddesine, M. Proudhon'un
diliyle söyliyelim, hiç bir şey eklenmiş olmaz, fakat üretim aleti olarak
kullanılan topraklar çoğaltılır. Bizzat, esasen üretim aracı haline dönüştürülmüş
bulunan, toprağa ek sermaye harcamaları yapılmış olması olayı, madde olarak
toprağa yani toprağın büyüklüğüne hiç bir şey eklemeden sermaye olarak
toprağı artırır. M. Proudhon'un madde olarak toprağı, sınırlı olarak ele
alınan topraktır. Onun toprağa atfettiği ölümsüzlüğe gelince, toprağın
madde olarak bu hassaya sahip olduğunu hemen kabul ederiz. Sermaye olarak
toprak ise başka her hangi bir sermayeden daha fazla ölümsüz değildir.
Faiz getiren altın ve gümüş de
toprak kadar dayanıklı ve ölümsüzdürler. Toprak fiyatı yükselirken altının
ve gümüşün fiyatı düşerse, bu onun daha az veya daha çok ölümsüz mahiyette
olmasından elbette değildir.
Sermaye olarak toprak, sabit sermayedir;
fakat sabit sermaye de mütedavil sermaye kadar yıpranır. Toprakta yapilacak
ıslahat hep yenilenmeye ve bakıma muhtaçtır; bu ıslahat ancak kısa bir
süre dayanır ve bu durum, maddeyi üretim araçları haline gotirmekte kullanılan
bütün başka ıslahatla topraktaki ıslahat arasında ortak bir noktadır. Sermaye
olarak toprak ölümsüz olsaydı, bazı toprakların, bugün gösterdiklerinden
çok farklı bir görünüşleri olması gerekirdi ve bunlarda biz Roma kırlarının,
Sicilya'nın, Filstin'in o eski zamanlardaki refahlarının ihtişamını görürdük.
Yapılan ıslahat toprağa katılmış
olarak kaldığı halde, sermaye olarak toprağın kaybolduğu durumlar bile
vardır.
İlkin bu durum, asıl rantın yeni
ve daha verimli toprakların rekabeti tarafından ortadan silindiği zaman
görülür. Bundan başka, bir zaman değerli olmuş bulunan ıslahat, tarım biliminin
gelişmesi sayesinde evrenselleştiği anda, değerli olmaktan çıkar.
Sermaye olarak toprağın temsilcisi,
toprak sahibi değil çiftçidir, tarım işletmecisidir. Sermaye olarak toprağın
verdiği gelir, rant değil, faiz ve sanayi kârıdır. Böyle faiz ve kâr veren,
fakat gene de hiç rant vermeyen topraklar vardır.
Kısacası, faiz getirdiği sürece
toprak, toprak-sermayedir; ve toprak-sermayedir; ve toprak-sermaye olarak,
rant getirmez, toprak mülkiyeti değildir. Rant, toprak işletmeciliğinin
yer aldığı sosyal ilişkilerden doğar. Rant, toprağın az veya çok sert,
az veya çok dayanıklı mahiyetifıin sonucu değildir. Rant, toprağın değil,
toplumun ürünüdür.
M. Proudhon'a göre "toprağın kullanılmasında
ıslahat" -sanayiin tekâmünün bir sonucu- rant'da devamlı bir yükselmeye
sebep olur. Bu ıslahat, tam tersine, rantın devresel düşmelerine sebep
olur.
Tarımda olsun, manüfaktürde olsun
genel olarak herhangi bir ıslahat, nedir? neden ibarettir? Aynı emekle
daha fazla üretmek, daha az emekle aynı miktar ve hattâ daha fazla üretmektir.
Bu iyileştirmeler sayesinde çiftçi nispeten daha az bir ürün için daha
fazla miktarda emek kullanmaktan esirgenmiştir. Şu halde daha kötü topraklara
başvurmaya ihtiyacı yoktur ve aynı toprağa birbiri ardından yapılan sermaye
yatırım dilimleri eşit üretkenlikte kalır.
Böylece bu iyileştirmeler, M.
Proudhon'un söylediği gibi rantı devamlı olarak yükseltmekten uzak kalır,
tersine, yükselmesini önleyen birçok geçici engel haline gelir.
17. yüzyıl İngiliz toprak sahipleri
bu gerçeği o kadar iyi biliyorlardı ki, gelirlerinin azaldığını görmek
endişesiyle, tarımın ilerlemesine karşı koymuşlardı.
151
"ÜCRETLERDEKİ her yükseliş hareketinin
buğday, şarap vs. fiyatlarında yükselmeden başka, yani yoksulluktan başka
bir sonucu olamaz. Çünkü, ücret nedir? Buğday vs. nin maliyet fiyatıdır;
üretime katılan her unsurun ürünün fiyatına intikal eden fiyatıdır. Daha
da ileri gidebiliriz: ücretler, serveti meydana getiren ve her gün işçiler
yığını tarafından kendini yeniden üretecek tarzda tüketilen unsurların
oranıdır (proportionnalité). Şimdi, ücretleri iki misline çıkarmak... her
üreticiye ürününden daha büyük bir pay vermek olur, ki bu durum çelişik
olur, ve yükselme sadece az sayıda sanayilere yayılırsa, değişimlerde genel
bir kargaşalık, bir kelimeyle yoksulluk getirir. ... Ben derim ki, ard·ndan
ücretlerde bir yükselme getiren grevlerin, fiyatlarda genel bir yükselme
sonucuna varmaması imkânsızdır; bu, iki kere ikinin dört ettiği kadar muhakkaktır."
152
İki kere ikinin dört ettiğinden
gayri, bütün bu iddiaları reddediyoruz.
İlkin, fiyatlarda genel bir
yükselme olmaz. Her şeyin fiyatı ücretlerle aynı zamanda iki misline
çıkarsa, fiyatlarda bir değişiklik yok demektir; tek değişiklik, terimlerdedir.
Sonra bir de, ücretlerde genel
bir yükselme, meta fiyatlarında az veya çok genel bir yükselmeyi asla meydana
getiremez. Gerçekten, her sanayi sabit sermayesine yani kullanılan aletlere
oranla aynı sayıda işçi çalıştırıyorsa, ücretlerde genel bir yükselme,
kârlarda genel bir düşme meydana getirecek ve carî meta fiyatları hiç bir
değişikliğe uğramıyacaktır.
Fakat, el emeğinin sabit sermayeye
oranı her sanayide birbirinin aynı olmadığı için, nispeten daha büyük bir
sermaye kitlesi ve daha az işçi kullanan bütün sanayiler, ergeç, metalarının
fiyatlarını düşürmek zorunda kalacaklardır. Makineler ücretli değildir,
ücret almazlar. Öyleyse fiyatlardaki genel yükselme, başka sanayilere göre
işçiden fazla makine kullanan sanayicileri daha az etkiliyecektir. Fakat
rekabet daima kâr hadlerini eşitleştirmeye yöneldiğinden, ortalama haddin
üstüne yükselen kârlar ancak geçici olabilecektir. Böylece bir miktar dalgalanmayı
bir kenara bırakacak olursak, ücretlerde genel bir yükselme, M. Proudhon'un
dediği gibi fiyatlarda genel bir yükselmeye değil fakat kısmî bir düşmeye,
yani esas itibariyle makinelerin yardımıyla yapılan metaların cari fiyatlarında
bir düşmeye yol açacaktır.
Fiyatların ve ücretlerin yükselip
alçalması, sadece, çoğu durumda ürünün fiyatına etki yapmadan, bir günlük
çalışmanın ürününde kapitalistlerin ve işçilerin pay oranını ifade eder.
Fakat "ardından ücretlerde bir yükselme getiren grevler, fiyatlarda genel
bir yükselme sonucuna, hattâ yoksulluğa varır" gibi düşünceler ancak anlaşılmamış
bir şairin zihninde yeşerebilir.
İngiltere'de grevler, düzenli
olarak yeni makinelerin bulunması ve uygulanması sonucunu doğurmuştur.
Denebilir ki, makineler, kapitalistlerin uzmanlaşmış emeğin başkaldırmasını
yenmek için kullandıkları silâh olmuştur. Otomatik iplik bükme makinesi
(selfacting mule), modern sanayiin en büyük buluşu, başkaldırma halinde
bulunan iplikçileri mücadelenin dışında bırakmıştı. İşçilerin güçbirliğinin
ve grevlerin, mekanik dehanın çabalarını kendilerine karşı tepki göstermeye
yöneltmekten başka bir etkisi olmasaydı, bu güçbirliği ve grevler hâlâ
sanayiin gelişmesi üzerinde çok büyük bir etki yapmakta olurlardı.
M. Proudhon devam ediyor: M. Leon
Faucher'in Eylül 1845'te yayınlanan bir makalesinde, "İngiliz işçilerinin
bir zamandan beri güç birliği âdetinden vazgeçtiklerirıi görüyorum ki bu,
şüphesiz ancak tebrik edilebilecek bir ilerlemedir; fakat işçilerin ahlâkındaki
bu iyileşrne, başlıca, onların ekonomik eğitiminden geliyor". Bolton'daki
bir mitingde bir iplik fabrikası işçisi "Ücretler fabrikatörlere bağlı
değildir. Buhran dönemlerinde patronlar, sözgelişi, zorunluluğun elinde
kırbaçtan başka bir şey değildirler ve isteseler de istemeseler de kamçı
olarak vurmak zorundadırlar. Düzenleyici ilke arz ile talep arasındaki
orandır; ve patronlar bu güce sahip değildirler. ... diye bağırmıştı."
M. Proudhon "Aferin!!" diye haykırıyor "Bunlar iyi yetiştirilmiş işçiler,
örnek işçilerdir vs. vs. vs.. Bu sefalet İngiltere'de yoktu; Kanalı da
geçmiyecektir."
153
İngiltere'deki şehirler içinde
Bolton, köklü dönüşüm taraftarlığının en çok gelişmiş olduğu şehirdir.
Bolton işçileri en çok devrimci olarak tanınırlar. Buğday Kanunlarının
ortadan kaldırılması için yapılmış olan büyük tahrikler zamanında İngiliz
fabrikatörleri, toprak sahipleriyle, ancak işçileri ilerisürmek suretiyle
başa çıkabileceklerine inanmışlardı. Fakat işçilerin çıkarları, fabrikatörlerin
çıkarlarına, fabrikatörlerin çıkarlarının toprak sahiplerinin çıkarlarına
olduğundan daha az zıt olmadığı için, pek tabiî olarak fabrikatörler işçilerin
mitinglerine karşı kötü davranıyorlardı. Fabrikatörler ne yapmışlardı?
Görünüşü kurtarmak için, büyük ölçüde, ustabaşılardan, kendilerine sadık
olan az sayıda işçilerden ve gerçek ticaret dostlarından meydana
belen mitingler tertipliyorlardı. Daha sonraları gerçek işçiler Bolton'da
ve Manchester'de olduğu gibi, bu mitingleri protesto etmek için bu düzmece
gösterilere katılmaya çalıştıkları zaman, bunların sadece giriş kartı olan
kişilerin kabul edildiği toplantılar olduğu gerekçesiyle girmekten men
edildiler. Gene de duvarlara yapıştırılmış olan ilânlarda bunların kamuya
açık genel mitingler olduğu yazılıydı. Bu mitinglerden her biri yapıldığı
zaman fabrikatörlerin gazeteleri yapılan konuşmaların tumturaklı ve tafsilâtlı
haberini veriyordu. Söylemeye hacet yok ki, bu konuşmaları yapanlar, ustabaşılardı.
Londra gazeteleri bunları kelime kelime alırdı. M. Proudhon'un talihsizliği,
ustabaşıları sıra işçileri olarak almasındadır ve bunlara Kanalı [Manş
Denizini -ç.] geçmemeIerini emreder.
1844 ve 1845'te grevler, öncekine
göre daha az dikkat çekiyordu; çünkü 1844 ve 1845, İngiliz sanayiinin 1837'den
beri ilk iki refah yılıydı. Bununla beraber sendikaların hiç biri çözülüp
dağılmadı.
Şimdi Bolton'lu ustabaşıları dinleyelim.
Onlara göre fabrikatörler ücretlere hükmedemezler, çünkü onlar ürünlerin
fiyatına hükmedemezler; ve fabrikatörler dünya piyasasına hükmedemedikleri
için ürünlerin fiyatına hükmedemezler. Bu sebeple, bu ustabaşılar patronlardan
ücret artışı koparmak için güçbirliklerinin kurulmaması gerektiğinin anlaşılmasını
isterler. M. Proudhon ise tersine, güçbirliklerini, bunların arkasından,
kendisiyle birlikte genel bir yoksulluk getirecek olan, bir ücret yükselmesinin
geleceği korkusuyla yasaklar. Söylememize ihtiyaç yok ki, ustabaşılarla
M. Proudhon arasında bir nokta üzerinde samimi bir antlaşma (entente cordiale)
vardır: bu da ücretlerde bir yükselmenin ürünlerin fiyatında bir yükselme
ile eşdeğer olduğudur.
Fakat M. Proudhon'un hıncının
gerçek sebebi yoksulluk korkusu mudur? Hayır. O, Bolton'lu ustabaşılara
sadece onlar değeri arz ve talep ile belirledikleri ve kurulmuş
değer'i, kurulmuş duruma geçmiş değeri, değerin kuruluşunu, daimi
değişilebilirliği ve bütün öteki ilişki nispetlerini ve nispet
ilişkilerini, Tanrının iradesi de yanlarında olduğu halde pek hesaba
katmadıkları için kızıyor.
"Bir işçi grevi
gayri meşrudur,
ve sadece ceza kanunu değil ekonomik sistem, kurulu düzenin zorunluluğu
da bunu böyle söyler. ... Her işçinin kendi başına, kendi şahsını ve ellerini
serbestçe kullanması hoşgörülebilir; fakat işçinin güçbirliği yapıp tekellere
karşı şiddet hareketlerine girişmesi toplumun izin veremiyeceği bir şeydir."
154
M. Proudhon Ceza Kanununun bir
maddesini burjuva üretim ilişkilerinin zorunlu ve genel bir sonucu diye
geçirmek istiyor.
İngiltere'de güçbirliği hakkını
Parlamentodan geçmiş bir kanun tanımıştır ve bu kanunî yetkiyi vermeye
Parlamentoyu zorlayan, ekonomik sistemdir. 1825'te Bakan Huskisson zamanında
Parlamento, kanunu, serbest rekabetten doğan şartlarla gittikçe daha fazla
aynı çizgiye getirmek için değiştirmek zorunda kalmıştı; işçilerin güçbirliğini
yasaklıyan bütün kanunları kaldırmak zorunda kalmıştı. Modern sanayi ve
rekabet ne kadar fazla gelişirse güçbirliğini çağıran ve kuvvetlendiren
unsurlar o kadar artar ve güçbirliği her gün daha fazla sağlamlaşan bir
ekonomik gerçek haline gelir gelmez, kısa zamanda bir kanunî gerçek haline
gelir.
Böylece ceza kanununun maddesi
olsa olsa Kurucu Meclis zamanında ve İmparatorluk devrinde
155 modern sanayiin ve rekabetin henüz yeteri kadar
gelişmemiş olduğunu ispat eder.
İktisatçılar ve Sosyalistler
156 bir nokta üzerinde anlaşıyorlar: güç birliklerinin
takbihinde. Ancak takbih eyleminde ayrı ayrı dürtüleri var.
İktisatçılar işçilere diyorlar
ki: güç birliği yapmayınız. Güç birliği yapmakla sanayiin düzgün ilerlemesini
geciktiriyorsunuz, fabrikatörleri siparişleri yerine getirmekten alıkoyuyorsunuz,
ticareti tedirgin ediyorsunuz ve makinelerin istilasını hızlandırıyorsunuz
ki bu, emeğinizi kısmen faydasız kılmakla sizi daha da düşük bir ücreti
kabule zorlar. Bundan başka, ne yaparsanız yapın, sizin ücretleriniz emek
talebi ile emek arzı arasındaki nispet tarafından belirlenecektir ve sizin
ekonomi politiğin ölümsüz kanunlarına karşı başkaldırmanız gülünç olduğu
kadar tehlikeli bir çabadır.
Sosyalistler işçilere diyorlar
ki: güç birliği yapmayınız, çünkü yapsanız bile ne kazanacaksınız? Ücretlerde
bir yükselme mi? İktisatçılar size açıkça ispat edecekler ki bu yolla başarı
kazansanız bile birkaç dakika için elinize geçecek birkaç yarım peninin
arkasından hemen devamlı bir düşme gelecektir. Usta hesapçılar size ispat
edeceklor ki sadece yeniden kendinize gelmeniz bile, ücretlerinizdeki artışa
göre örgütünüz için ve güç birliğinizin devamı için alınan giderlerle yıllar
sürecektir. Ve biz sosyalist olarak size deriz ki: bu para meselesini bir
yana bıraksak da siz gene işçi olmakta devam edeceksiniz ve patronlar da
tıpkı eskisi gibi patron olmakta devam edeceklerdir. Bu yüzden güç birliği
yok! Siyaset yok! Çünkü güç birliğine girmek, siyasete karışmak değil midir?
İktisatçılar, işçilerin, kurulmuş
bulunduğu ve onların el kitaplarında imzalanmış ve mühürlenmiş olduğu şekliyle,
toplumun içinde kalmalarını istiyorlar.
Sosyalistler, işçilerin, kendilerinin
işçiler için o kadar büyük bir öngörü ile hazırlamış bulundukları yeni
topluma girebilmeleri için, sadece eski toplumdan çıkmalarını isterler.
Bunların her ikisine rağmen, el
kitaplarına ve ütopyalara rağmen güç birliği, modern sanayiinin gelişmesi
ve büyümesiyle birlikte ilerlemekten ve büyümekten bir an bile geri kalmamıştır.
Güç birliği şimdi öyle bir aşamaya varmış bulunuyor ki, herhangi bir ülkede
güç birliğinin ulaştığı derece, o ülkenin dünya piyasasındaki hiyerarşide
işgal ettiği yeri gösteriyor. Sanayii en yüksek gelişme derecesine erişmiş
bulunan İngiltere en büyük ve en iyi güç birliği kuruluşlarına, [sendikalara
-ç.] sahiptir.
İngiltere'de geçici bir grevden
başka amacı olmayan ve grevle birlikte hemen kaybolan kısmî güç birliklerinde
kalınmamıştır. Daimî güç birlikleri, işçilerin işverenlere karşı mücadelelerindeki
savunma kaleleri olan sendikalar (trade-unions) kurulmuştur. Ve şimdi bütün
bu mahallî sendikalar, Sendikalar Ulusal Birliğinde
157 bir birleşme noktası bulmaktadırlar. Bu birliğin
merkezi komitesi Londra'dadır ve birliğin üye sayısı şimdiden 80 bindir.
Bu grevlerin, güç birliklerinin ve sendikaların kurulması şimdi Chartists
adıyla büyük bir siyasî parti meydana getiren işçilerin siyasî mücadeleleri
ile aynı anda yürüdü.
İşçilerin kendi aralarında ilk
birleşme teşebbüsleri, her zaman, güç birlikleri şeklinde yer alır.
Büyük boyutlu sanayi, birbirini
tanımayan, halk kalabalıklarını bir yerde toplayıp yoğunlaştırır. [İşçiler
arasındaki -ç.] rekabet, [işçilerin -ç.] çıkarlarını böler, ayırır. Fakat
ücretlerin muhafazası, patronlara karşı sahip oldukları bu ortak çıkar,
onları direnme ve güç birliği ortak düşüncesi etrafında birleştirir.
Böylece güç birliğinin her zaman iki amacı vardır: işçiler arasında rekabete
son vermek; öyle ki kapitaliste karşı genel ve ortak rekabeti birlikte
yürütebilsinler. Direnmenin ilk amacı sadece üeretierin muhafazası idiyse
başlangıçta ayrı ayrı olan güç birlikleri, kapitalistler de karşıt olarak
baskı amacıyla birleşince, gruplar haline gelirler ve her zaman birleşik
olan sermaye karşısında birliğin korunması, ücretlerin korunmasından daha
gerekli hale gelir. Bu o kadar doğrudur ki, İngiliz iktisatçıları işçilerin
ücretlerinin önemli bir kısmını, bu iktisatçıların gözünde, sadece ücretler
lehine kurulmuş bulunan birlikler lehine feda ettiklerini görünce şaşırmışlardır.
Bu mücadelede yaklaşan bir çatışma için gerekli olan bütün unsurlar birleşir
ve gelişir. Birlik bu noktaya varınca siyasî bir karakter edinir.
Ekonomik şartla, ilkin memleket
halkını emekçiler haline getirmişti. Sermayenin egemenliği, bu yığına böylece,
ortak bir durum, ortak çıkarlar yaratmış bulunuyor. Bu yığın böylece şimdiden,
sermaye karşısında, bir sınıftır. Fakat henüz kendisi için değil. Ancak
birkaç safhasını tespit etmiş bulunduğumuz mücadele içinde bu yığın birleşik
hale gelir ve kendisini kendisi için bir sınıf olarak kurar. Savunduğu
çıkarlar sınıf çıkarları olur. Fakat sınıfın sınıfa karşı mücadelesi siyasî
bir mücadeledir.
Burjuvazinin içinde birbirinden
ayırd etmemiz gereken iki safha vardır: derebeylik rejimi ve mutlak krallık
altında kendisini bir sınıf olarak kurduğu safha; artık teessüs etmiş bir
sınıf olarak, derebeyliği ve krallığı devirip toplumu bir burjuva toplumu
yaptığı safha. Bu iki safhadan birincisi daha uzun sürmüş ve daha büyük
çabaları gerektirmişti. Bu da derebeylere karşı kısmî güç birlikleriyle
başlamıştı.
Burjuvazinin, komünlerden (serbest
şehirlerden) bir sınıf olarak kurulmasına kadar geçtiği değişik tarihî
evreleri izlemek için birçok araştırmalar yapılmıştır.
Fakat proleterlerin, gözlerimizin
önünde bir sınıf olarak kurulmak için yaptığı grevlerin, güç birliklerinin
ve başka şekillerin tam bir incelemesini yapmak söz konusu olunca, bazılarını
gerçek bir korku kaplıyor ve başkaları da atadan kalma bir hoşnutsuzluk
gösteriyorlar.
Sınıf çelişmesi üzerine kurulmuş
olan her toplumda ezilen bir sınıfın varlığı, yaşama şartıdır. Ezilen sınıfın
kurtuluşu böylece zorunlu olarak yeni bir toplumun yaratılmasını içerir.
Ezilen sınıfın kendisini kurtarabilmesi için esasen kazanılmış bulunan
üretici güçlerin ve mevcut sosyal ilişkilerin, artık yanyana yaşıyamaz
hale gelmiş olmaları gereklidir. Bütün üretim araçları içinde en büyük
üretici güç, bizzat devrimci sınıftır. Devrimci unsurların bir sınıf olarak
kurulup örgütlenmesi, eski toplumun sinesinde doğmuş olabilecek bütün üretici
kuvvetlerin varlığını varsayar.
Bu demek midir ki eski toplum
düzeni sona erdikten sonra, yeni siyasî iktidarda yeni bir sınıf egemenliği
olacaktır? Hayır.
İşçi sınıfının kurtuluş şartı,
bütün sınıfların [sınıflı toplum düzeninin -ç.] kalkmasıdır; nasıl ki üçüncü
imtiyazlı sınıfın [yani -ç.] burjuvazinin kurtuluş şartı, bütün imtiyazlı
sınıfların ortadan kalkması idi.
158
İşçi sınıfı, gelişme seyrinde,
eski uygar toplumun yerine, bütün sınıfları ve bunlar arasındaki çelişmeleri
kendi dışında tutan, bir birlik koyacaktır; ve uygar toplumdaki çelişmenin
tam resmi ifadesi olan siyasî güç, bu anlamıyla artık mevcut olmıyacaktır.
Şimdiki durumda proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişme, sınıfın sınıfa
karşı bir mücadelesi, en yüksek ifadesine götürüldüğü zaman toptan bir
dönüşüm olan bir mücadeledir. Gerçekten sınıflar arası karşıtlık temeli
üzerine kurulmuş bir toplum düzeninin bir çelişmeyle son bulmasında şaşacak
bir şey var mıdır?
Sosyal hareketin siyasî hareketi
kendi dışında bıraktığını söylemeyin. Aynı zamanda sosyal olmayan hiç bir
siyasî hareket asla yoktur.
Ancak artık, sınıfların ve sınıf
çelişmelerinin bulunmadığı bir düzendedir ki sosyal evrimler, artık
siyasî devrimler olmaktan çıkacaklardır. O zamana kadar toplumun
her yeniden değiştirilip düzeltilmesinin arefesinde sosyal bilimin son
sözü daima şu olacaktır:
"Mücadele veya yok olma. Mesele,
çürütülemez bir tarzda, işte böyle konmuştur."159
EKLER
Aziz Mr. Annenkov,
Kitapçım, Monsieur Proudhon'un
kitabı La Philasophie de la Misére'i (Sefaletin Felsefesi'ni) bana
henüz göndermiş olmasaydı, 1 Kasım tarihli mektubunuza cevabımı çoktan
almış bulunacaktınız. Görüşlerimi size hemen verebilmek için, kitabı iki
günde baştan sona okudum. Çok acele okuduğum için ayrıntılara giremem.
Fakat, size sadece üzerimde yaptığı genel etkiyi anlatabilirim. İsterseniz
ikinci bir mektupta ayrıntılara girebilirim.
Kitabı bir bütün olarak kötü,
hem çok kötü bulduğumu açıkça itiraf etmeliyim. Bu şekilsiz ve iddialı
eserde M. Proudhon'un geçit yaptırdığı "Alman Felsefesi Yaması"na mektubunuzda
siz kendiniz gülüyorsunuz, fakat ekonomik muhakemelere felsefe zehirinin
bulaşmadığını varsayıyorsunuz. Ben de ekonomik muhakemelerdeki yanlışlıkları
M. Proudhon'un felsefesine bağlamaktan çok uzağım. M. Proudhon, saçma bir
felsefe teorisine sahip olduğu için, bize ekonomi politiğin yanlış bir
eleştirisini vermiş değildir; fakat o, M. Proudhon'un daha pek çok şey
gibi Fourier'den aldığı bir deyişi kullanayım, bugünkü sosyal düzenin
hazırlanıp başlamasını ve birbirine kenetlenmesini anlıyamadığı için
bize saçma bir felsefe teorisi veriyor.
M. Proudhon niçin Tanrıdan, evrensel
akıldan, insanlığın hiç yanılmayan, gayri şahsî, bütün çağlar boyunca hep
kendisinin aynı kalmış olan ve gerçeği bilmek için sadece onu doğru kavramak
gereken, aklından bahsediyor? Kendisine soğukkanlı bir düşünür görünüşü
vermek için, o zayıf Hegelciliğe niçin başvuruyor?
Bu bilmecenin anahtarını bizzat
kendisi veriyor. M. Proudhon tarihte bir dizi sosyal gelişme görüyor; ilerlemeyi,
tarihin içinde gerçekleşmiş buluyor; nihayet insanların bireyler olarak
ne yapmakta olduklarını bilmediklerini ve kendi hareketleri konusunda yanılmış
olduklarını, yani onların sosyal gelişiminin ilk bakışta bireysel gelişimlerinden
ayrı ve bağımsız göründüğünü buluyor: O, bu olayları izah edemiyor. Ve
bu yüzden sadece, kendi kendini açığa vuran evrensel akıl varsayımını icat
ediyor. Mistik sebepler, yani genel anlamdan yoksun cümleler icat etmekten
kolay bir şey yoktur.
Fakat M. Proudhon insanlığın tarihi,
gelişimi konusunda hiç bir şey anlamadığını kabul ederken -o bunu evrensel
akıl, tanrı vs. gibi büyük laflar kullanmakla kabul ediyor- o, ekonomik
gelişimi anlama kabiliyetinden yoksun olduğunu zımnen ve ister istemez
kabul etmiş olmuyor mu?
Şekli ne olursa olsun toplum nedir?
İnsanların karşılıklı eylem ve etkilerinin ürünüdür. Kendileri için şu
veya bu toplum şeklini seçmekte, insanlar özgür müdürler? Asla. İnsanın
üretim güçlerinin gelişiminin özel, [belli -ç.] bir aşamasını ele alırsanız,
ticaretin ve tüketimin özel [belli-ç.] bir şeklini bulursunuz. Üretimde,
ticarette ve tüketimde özel, [belli -ç.] gelişme aşamalarını ele alırsanız,
buna tekabül eden bir sosyal yapı, buna tekabül eden bir aile ve sınıf
kuruluşu, bir tek kelimeyle buna tekabül eden bir uygar toplum bulursunuz.
Belli bir uygar toplumu ele alırsanız, ancak uygar toplumun resmi ifadesi
olan, belli siyasî şartlar bulursunuz. M. Proudhon bunu katiyen anlamıyacaktır;
çünkü o, devletten topluma, yani, toplumun resmi özetinden resmi topluma
seslenmekle büyük bir iş yaptığını sanıyor.
İnsanların, bütün tarihinin temeli
olan, kendi üretici güçlerini seçmekte özgür olmadıklarını eklemek
lüzumsuzdur; çünkü her üretici güç daha önceki faaliyetin ürünü, kazanılmış
bir kuvvettir. Bu sebeple üretici güçler, pratik insan enerjisinin sonucudur;
fakat bizzat bu enerji, insanların kendilerini içinde buldukları şartlara,
o ana kadar edinilmiş bulunan üretici güçlerin, kendisinden önce varolan
ve kendisinin yaratmış olmadığı önceki kuşağın ürünü olan sosyal şekillerin
meydana getirdiği şartlara bağlıdır. Birbirini takip eden her kuşağın,
yeni üretim biçimine hammadde olarak hizmet eden ve bir önceki kuşak tarafından
kazanılmış bulunan üretici güçlere kendisini sahip bulması olgusu sebebiyle,
insanlık tarihinde bir tutarlılık meydana gelir; insanlığın tarihi, insanın
üretici güçleri ve bunun sonucu olarak sosyal ilişkileri daha fazla gelişmiş
olduğu için, daha fazla şekillenir. Öyleye insanlar bunun bilincine sahip
olsunlar veya olmasınlar, insanların sosyal tarihi, onların bireysel gelişiminin
tarihinden başka bir şey değildir. Onların bütün ilişkilerinin temeli aralarındaki
maddi ilişkilerdir. Bu maddi ilişkiler ise onların maddi ve bireysel faaliyetlerinin,
içinde gerçekleştiği zorunlu biçimlerden ibarettir.
M. Proudhon fikirlerle şeyleri
birbirine karıştırıyor. İnsanlar kazanmış oldukları şeylerden vazgeçmezler;
fakat bu, belli üretici güçleri içinde kazandıkları sosyal biçimi asla
terketmezler demek değildir. Tersine, ulaştıkları sonuçtan yoksun kalmamak
ve uygarlığın meyvelerini kaybetmemek için, ticaret şekli artık kazanılmış
üretici güçlere uygun düşmemeğe başladığı andan itibaren, bütün geleneksel
sosyal şekilleri değiştirmek zorundadırlar. Burada ticaret kelimesini en
geniş anlamında, Almancada Verkehr'i kullandığımız gibi kullanıyorum.
Örneğin, ortaçağın imtiyazları, lonca ve gedik kurumları, düzenleyici rejimin
sadece kazanılmış üretici güçlere ve daha önceden mevcut olan ve kendilerinden
bu kurumların doğmuş bulunduğu sosyal şartlara tekabül eden sosyal ilişkilerdi.
Lonca ve gedik rejiminin koruyuculuğu altında sermaye birikti, denizaşırı
ticaret gelişti, sömürgeler kuruldu. Ama insanlar bu meyvelerin çatısı
altında olgunlaştığı şekilleri muhafaza etmeğe çalışsalardı, bunun meyvelerini
kaybedeceklerdi. İki fırtına, 1640 ve 1688 devrimleri bu yüzden patladı.
İngiltere'de bütün eski ekonomik şekiller, bunlara tekabül eden sosyal
ilişkiler, eski uygar toplumun resmi ifadesi olan siyasî şartlar yıkıldı.
Görülüyor ki insanların içinde üretim tüketim ve değişim yaptıkları bütün
ekonomik şekiller geçici ve tarihidir. Yeni üretici yeteneklerin
elde edilmesiyle insanlar, kendi üretim tarzlarını değiştirirler. Ve üretim
tarzı ile birlikte bu özel üretim tarzının zorunlu ilişkilerinden başka
bir şey olmayan, bütün ekonomik ilişkileri değiştirirler.
M. Proudhon'un anlamadığı ve hele
hiç gösteremediği, işte budur. Tarihin gerçek hareketini izleme yeteneğinden
yoksun olan M. Proudhon, diyalektik olduğunu gösterişle ilân eden bir fantazmagori
(hayalet) yaratıyor. 17., 18. ve 19. Yüzyıllardan bahsetmeyi gerekli bulmuyorum;
çünkü onun tarihi, muhayyilesinin dumanlı ülkesinde ilerliyor, mekânın
ve zamanın çok üstüne yükseliyor. Kısacası bu, tarih değil fakat eski Hegelci
pılıpırtıdan ibarettir; lâik bir tarih değildir, insanın tarihi değil fakat
kutsal tarih, düşünceler tarihidir. Onun görüş açısından insan, sadece
fikrin veya sonsuz ve ölümsüz aklın kendisini açıklamak için kullandığı
bir aletten ibarettir. M. Proudhon'un bahsettiği evrimler, mutlak fikrin
mistik döl yatağının içinde tamamlanıp sona ermiş evrimler olarak anlaşılır.
Bu mistik dilin üstündeki örtüyü yırtıp atarsanız M. Proudhon'un size kendi
kafasının içinde ekonomik kategorilerin kendi kendilerini düzenledikleri
sistemi teklif etmekte olduğu meydana çıkar. Bu sistemin çok sistemsiz
(düzensiz) bir kafanın düzeni olduğunu size ispat etmek benim için çok
güç olmıyacaktır.
M. Proudhon, kitabına, sevgili
konusu değer üzerinde bir tahrir ödevi denemesiyle başlıyor. Bu
denemeyi incelemeye bugün girişmiyeceğim.
Sonsuz ve ölümsüz aklın ekonomik
evrimleri dizisi iş-bölümüyle başlıyor. M. Proudhon'a göre iş-bölümü
pek basit bir şeydir. Fakat kast rejimi de belli bir iş-bölümü değil miydi?
Loncalar rejimi başka bir iş-bölümü değilmiydi? Ve İngiltere'de 17. Yüzyılın
ortalarında başlayan ve 18. Yüzyılın son kısmında sona eren manüfaktür
sistemi içindeki iş-bölümü de büyük boyutlu çağdaş sanayi içindeki iş-bölümünden
tamamen farklı değil midir?
M. Proudhon, gerçekten o kadar
uzaktır ki, lâik iktisatçıların bile katıldıkları şeyleri ihmal ediyor.
İş-bölümünden bahsettiği zaman dünya pazarını anmayı gerekli bulmuyor.
Güzel. Ama gene de henüz sömürgelerin olmadığı, Avrupa için Amerika'nın
henüz mevcut olmadığı ve Avrupa için Doğu Asya'nın ancak İstanbul aracılığı
ile var olduğu 14. ve 15. Yüzyıllardaki iş-bölümünün, sömürgelerin artık
gelişmiş bulunduğu 17. yüzyıldaki iş-bölümünden temelden farklı olması
gerekli değil midir?
Hepsi bu kadar da değil. Ulusların
bütün iç kuruluşları, bütün uluslararası ilişkiler özel bir iş-bölümünün
ifadesinden başka bir şey midir? Ve bütün bunların hepsi iş-bölümü değişince
değişmezler mi?
M. Proudhon iş-bölümü sorununu
o kadar az anlamıştır ki örneğin Almanya'da 9. yüzyıldan 12. yüzyıla kadar
yer almış bulunan, şehir ile kırın (köylerin) birbirinden ayrılmasına değinmez
bile. Böylece M. Proudhon'a göre bu ayrılma ebedi bir kanundur. Çünkü o,
bu ayrılmanın ne kaynağını, ne de gelişimini bilmez. Bütün kitap boyunca
o, özel bir üretim tarzının yarattığı bu olay zamanın sonuna kadar sürecekmiş
gibi konuşur. M. Proudhon'un iş-bölümü konusunda bütün söyledikleri sadece
bir özettir. Ve üstelik kendisinden önce Adam Smith'in ve daha binlerce
kişinin çok yüzeysel ve eksik bir özetidir.
İkinci evrim makinelerdir.
İş-bölümü ile makineler arasındaki bağlantı M. Proudhon için tamamen esrarlı
(mistik) bir şeydir. Her çeşit iş-bölümünün kendine özgü üretim araçları
vardır. Örneğin 17. Yüzyılın ortalarından 18. yüzyılın ortalarına kadar
insanlar her şeyi elleriyle yapmazlardı. Dokuma tezgahları, gemiler, kaldıraçlar
gibi makineler, hem de çok karışık makineler vardı.
Demek ki, makinelerin kaynağının
iş-bölümü olduğunu söylemekten daha saçma bir şey olamaz.
Sırası gelmişken şunu da belirteyim:
M. Proudhon makinelerin doğduğu kaynağı anlamadığı gibi, bunların gelişmesini
de daha az anlamıştır. Denilebilir ki ilk genel kriz dönemi olan 1825 yılına
kadar, genel olarak tüketim talepleri üretimden daha büyük bir hızla artmıştır
ve makinelerin gelişimi pazarın ihtiyaçlarının zarurî bir sonucu olmuştur.
1825'ten bu yana makinelerin icadı ve uygulanması, sadece işçilerle işverenler
arasındaki savaşın bir sonucu olmuştur. Fakat bu, sadece İngiltere için
doğrudur. Avrupa uluslarına gelince, onlar makineleri kabul etmeye hem
kendi iç pazarlarında hem de dünya pazarında İngiliz rekabeti sayesinde
itilmişlerdir. Nihayet Kuzey Amerika'ya makinelerin girmesi hem başka ülkelerle
rekabet, hem de el emeğinin (işçilerin) kıtlığı yani Kuzey Amerika'nın
nüfusu ile sanayiinin ihtiyaçları arasındaki nispetsizlik sayesinde olmuştur.
Bu olaylardan, M. Proudhon'un, rekabet hayaletini üçüncü evrim diye, makinelerin
antitezi olarak sihirbazca davetinin ne büyük bir akıllılık olduğunu anlıyabilirsiniz.
Nihayet genel olarak makineleri,
iş-bölümünün, rekabetin, kredi vs. nin yanı sıra bir ekonomik kategori
yapmak tamamen saçmadır.
Makineler, sabanı çeken öküzlerden
daha fazla bir ekonomik kategori değildir. Günümüzde makinelerin uygulanması
bizim şimdiki ekonomik sistemimizin ilişkilerinden biridir, fakat makinelerin
kullanılma yolu bizzat makinelerden tamamen ayrıdır. Bir adamı yaralamak
için kullanıldığı zaman da, onun yaralarını iyileştirmek için kullanıldığı
zaman da barut hep aynı kalır.
M. Proudhon rekabetin, tekellerin,
vergilerin veya asayişin, ticaret dengesinin, kredinin ve mülkiyetin kendi
kafasının içinde bu söylediğim sırayla gelişmesine imkân vermekle kendi
kendisini aşıyor. İngiltere'de hemen bütün kredi kurumları, 18. yüzyılın
başında, makinelerin keşfinden önce gelişmiş bulunuyordu. Genel kredi,
sadece, vergilendirmeyi artırmak ve burjuvazinin iktidara gelmesinin yarattığı
yeni talepleri gidermek için bulunan yeni bir usuldü. Nihayet, M. Proudhon'un
sisteminde sonuncu kategori mülkiyettir. Öte yandan gerçek âlemde
iş-bölümü ve M. Proudhon'un bütün diğer kategorileri, bugün mülkiyet
diye bilinen sosyal ilişkilerdir. Bu ilişkilerin dışında burjuva mülkiyeti,
metafizik veya hukukî bir görüntüden başka bir şey değildir. Başka bir
çağın mülkiyeti, derebeylik mülkiyeti tamamen farklı bir sosyal ilişkiler
dizisi içinde gelişir. M. Proudhon, mülkiyeti bağımsız bir ilişki halinde
koymakla bir metot hatasından daha fazlasını işlemektedir: burjuva üretiminin
bütün şekillerini bir arada tutan bağı kavramadığını, belli bir çağdaki
üretim şekillerinin tarihî ve geçici karakterini anlamadığını açıkça göstermektedir.
Sosyal kurumlarımıza tarihî ürünler diye bakmayan, bu kurumların ne kaynaklarını
ne gelişmelerini anlayamıyan M. Proudhon, ancak bunların dogmatik bir tarzda
eleştirilmesini ortaya koyabilir.
İşte bu sebeple M. Proudhon, gelişimi
izah etmek için uydurma bir masala sığınmak zorundadır. O, iş-bölümünün,
kredinin, makinelerin vs.nin hep kendi sabit fikrine, eşitlik fikrine hizmet
etmek için icat edildiği hayalini görür. Açıklaması son derece böncedir.
Bu şeyler eşitliğin yararına icat edilmişler de, ne yazık ki eşitliğe karşı
dönmüşler. Onun bütün muhakemesini, işte bu düşünüş meydana getiriyor.
Başka bir deyişle karşılıksız bir varsayım kuruyor ve sonra, gerçek gelişim
onun bu uydurma masalını her adımda yalanlayınca, ortada bir çelişme bulunduğu
sonucuna varıyor. Çelişmenin, sadece onun sabit fikirleriyle asıl fiili
hareket arasında mevcut olduğu gerçeğini sizlerden gizliyor.
Böylece M. Proudhon, esas itibariyle
tarih bilgisinden yoksun olduğu için, insanların kendi üretici güçlerini
geliştirdikçe, yani yaşadıkça, birbirleriyle belli ilişkileri geliştirdiklerini
ve bu ilişkilerin mahiyetinin üretici güçlerin değişmesi ve gelişmesiyle
birlikte zarurî olarak değişmesi gerektiğini kavrayamamıştır.
Ekonomik
kategorilerin, bu fiili ilişkilerin sadece soyut ifadeleri olduklarını
ve ancak bu ilişkiler mevcut oldukça doğru kalabileceklerini kavramamıştır.
Bu sebepten o, bu ekonomik kategorileri, üretici güçlerin belli bir gelişim
[aşamasının -ç.] özel bir tarihî gelişim [aşamasının -ç.] tarihî kanunları
olarak değil de sonsuz ve ölümsüz kanunlar olarak gören burjuva iktisatçılarının
yaptığı yanlışlığa düşer. Şu halde M. Proudhon politik-ekonomik kategorileri,
gerçek, geçici, tarihî, sosyal ilişkilerin soyut ifadesi olarak görmek
yerine, mistik bir tersyüz etme sayesinde, gerçek ilişkilerde bu soyutlamaların
sadece maddileşmelerini görüyor. Bizzat bu soyutlamalar ise, dünyanın başlangıcından
beri Allah-babanın yüreğinde uyuklamakta bulunan formüllerdir.
Fakat burada bizim iyi M. Proudhon'umuz
ciddi fikir karışıklıkları içine düşüyor. Bütün bu ekonomik kategoriler
Tanrının yüreğinden çıkıyorsa [yani -ç.] insanın gizli ve sonsuz hayatı
ise, nasıl olur da gelişim diye bir şey vardır ve nasıl oluyor da M. Proudhon
bir muhafazakâr değildir? O, bu aşikâr çelişmeleri, bütün bir karşıtlıklar
(çatışmalar) sistemi ile açıklıyor.
Bu çatışmalar sistemine ışık tutmak
için bir örnek alalım. Tekel iyi bir şeydir, çünkü bir ekonomik
kategoridir. Ve bu sebeple Tanrıdan gelir. Rekabet iyi bir şeydir, çünkü
o da bir ekonomik kategoridir. Fakat iyi olmayan, tekelin gerçeği ve rekabetin
gerçeğidir. Daha da kötüsü, rekabetle tekelin birbirini yiyip yuttuğu gerçeğidir.
Ne yapmalı? Tanrının bu iki ölümsüz ve sonsuz fikri birbirine zıt olduğuna
göre M. Proudhon'a şu durum aşikâr geliyor: Tanrının sinesinde de bu ikisinin
öyle bir sentezi vardır ki, tekelin kötülüklerini rekabet, rekabetin kötülüklerini
tekel dengeleştirir ve giderir. İki fikir arasındaki mücadelenin sonucu
olarak bunların sadece iyi yanları meydana çıkar. Bu gizli düşünce, Tanrıdan
koparılıp alınmalı ve uygulanmalıdır; böylece her şey en iyi yolu bulacaktır.
İnsanın gayri şahsî aklının karanlıklarında gizlenmiş yatan sentetik formül
açığa çıkarılmalıdır. M. Proudhon bu açıklamayı yapmak için ortaya çıkmakta
bir an bile tereddüt etmiyor.
Fakat bir an gerçek hayata bakınız,
zamanımızdaki ekonomik hayatta sadece rekabeti ve tekelleri değil fakat
bir de bunların, bir formül değil bir hareket olan sentezini
bulursunuz. Tekeller rekabeti, rekabet tekelleri doğurur. Fakat bu eşitlik,
burjuva iktisatçıların zannettiği gibi bugünkü durumun zorluklarını ortadan
kaldırmaz, daha da zor ve karışık bir duruma varır. Şu halde bugünkü ekonomik
ilişkilerin dayandığı temeli değiştirirseniz, bugünkü üretim tarzını yıkarsanız
sadece rekabeti, tekelleri ve bunların çatışmasını değil bunların birliğini,
sentezini, rekabet ve tekellerin gerçek dengesini (equilibrium) de yıkmış
olursunuz.
Şimdi size M. Proudhon'un diyalektiğinden
bir örnek vereceğim.
Özgürlük ve kölelik bir
çelişme meydana getirirler. Özgürlüğün iyi ve kötü yanlarından bahsetmeme,
veya kölelikten bahsederken bunun kötü yanları üzerinde durmama ihtiyaç
yoktur. Açıklanması gereken, sadece onun iyi yanıdır. Dolaylı kölelikten,
proleteryanın köleliğinden değil doğrudan doğruya kölelikten, Surinam'da,
Brezilya'da, Kuzey Amerika'nın güney devletlerinde siyah ırkların köleliğinden
bahsediyoruz. Doğrudan doğruya kölelik bugün sanayiciliğin, makineler,
kredi vs. gibi, bir mihveridir. Kölelik olmadan pamuk olmaz, pamuk olmadan
çağdaş sanayi olmaz. Kölelik sömürgelere değer kazandırmıştır; sömürgeler
dünya ticaretini yaratmıştır; dünya ticareti büyük boyutlu makineleşmiş
sanayiin zorunlu şartıdır. Böylece zenci ticareti başlamadan önce sömürgeler,
eski dünyaya sadece az miktarda ürünler sağlıyordu. Ve yeryüzünde görünebilir
bir değişiklik meydana getirmiyordu. Kölelik bu sebeple çok önemli bir
ekonomik kategoridir. Kölelik olmasaydı, en ileri ülke olan Kuzey Amerika,
patriyarkal bir ülke haline dönüşmüş olurdu. Kuzey Amerika'yı uluslar haritasından
silip çıkarırsanız bir keşmekeş, çağdaş uygarlığın ve ticaretin toptan
çürüyüp yok olması sonucunu elde edersiniz. Fakat köleliğin ortadan kalkmasına
izin vermek, Kuzey Amerika'yı uluslar haritasından silip çıkarmaktır. Ve
öyleyse, kölelik bir ekonomik kategori olduğu için, dünyanın başlangıcından
beri her ulusta köleliği buluruz. Çağdaş uluslar sadece köleliği yeni dünyaya
açıkça ithal ederken onu kendi ülkelerinde nasıl gizliyeceklerini öğrendiler.
Kölelik üzerine bu düşüncelerden sonra, bizim değerli M. Proudhon'umuz
yoluna nasıl devam edecektir? Özgürlükle kölelik arasındaki sentezi, kölelikle
özgürlük arasındaki itidal noktasını veya dengeyi arıyacaktır.
M. Proudhon insanların kumaş,
keten bezi, ipek ürettikleri gerçeğini çok iyi kavramıştır ve bu kadarcık
şeyi kavramış olması onun hesabına büyük bir meziyettir! Onun kavrıyamadığı,
bu insanların, yeteneklerine göre, bir de, içinde kumaş ve keten bezi hazırladıkları
sosyal
ilişkileri ürettikleridir. Kendi maddî üretkenliklerine uygun olarak
kendi sosyal ilişkilerini üreten insanların bir de fikirleri, kategorileri
yani bu aynı sosyal ilişkilerin soyut ideal ifadelerini ürettiklerini ise
daha da az anlamış bulunuyor. Böylece kategoriler, ifade ettikleri ilişkilerden
daha ölümsüz değildirler. Bunlar tarihî ve geçici ürünlerdir. M. Proudhon'a
göre ise, tersine kategorileri başlangıçta mevcut olan ilk sebeptir. Ona
göre tarihi, insanlar değil bunlar [kategoriler -ç.] yapar. Soyutluk,
olduğu hali ile kategori yani insanlardan ve onların maddi faaliyetinden
ayrı olarak kategori, elbette ölümsüz, değişmez, hareketsizdir; sadece,
sırf aklın bir varoluş biçimidir. Bu sadece, soyutluğun bu haliyle soyut
olduğunu söylemenin başka bir yoludur. Beğenilecek bir safsata! Böylece
kategoriler olarak bakılırsa, M. Proudhon'a göre ekonomik ilişkiler, kaynağı
veya ilerlemesi olmayan ebedi formüllerdir.
Bunu başka bir tarzda koyalım:
M. Proudhon burjuva hayatının kendisi için sonsuz ve ölümsüz
bir gerçek olduğunu doğrudan doğruya söylemiyor. O bunu dolambaçlı
bir yoldan, burjuva ilişkilerini düşünce şekilleri içinde ifade eden kategorileri
tanrılaştırarak söylüyor. Burjuva toplumunun ürünlerini, bunlar, kafasında
kategoriler şeklinde, düşünce şeklinde belirir belirmez, kendiliğinden
doğmuş ve kendilerine ait bir hayatla bezenmiş ölümsüz varlıklar olarak
alır. Böylece o, burjuva ufkunun üstüne yükselmez. Sonsuz doğruluğunu önceden
varsaydığı burjuva düşünceleriyle hareket ettiği için, bu düşüncelerin
bir sentezini bir dengesini arar ve bunların dengeye ulaştıkları şimdiki
metodun mümkün olan tek metot olduğunu anlamaz.
Aslında o, bütün iyi burjuvaların
yaptığını yapıyor. Bunların hepsi size prensip olarak yani soyut düşünceler
olarak düşünülürse, rekabetin, tekelciliğin vs.nin hayatın tek temeli olduğunu
fakat uygulamada daha çok şey istettiklerini söylerler. Bunların hepsi,
rekabetin öldürücü etkileri olmadan, rekabeti isterler. Bunların hepsi
mümkün olmıyanı, yani burjuva hayat şartlarının zorunlu sonuçları olmadan
burjuva hayat şartlarını isterler. Bunların hiç biri burjuva üretim tarzının,
tıpkı vaktiyle derebeylik tarzı gibi, tarihî ve geçici olduğunu anlamaz.
Bu yanlışlık, onlara göre burjuva insanın her toplumun biricik mümkün temeli
olması olgusundan doğuyor; bunlar insanların artık burjuva olmıyacakları
bir toplumu tasavvur edemiyorlar.
Şu halde M. Proudhon zorunlu olarak
doktrinerdir. Bugünkü dünyayı tersyüz eden tarihî hareket, ona göre,
iki burjuva düşüncesinin uygun denge halini, sentezini keşfetmek sorununa
indirgenmektedir. Ve böylece bu zeki arkadaş, Tanrının gizli düşüncesini,
birbirinden ayın iki düşüncenin birliğini keşfetmek için bütün zekâsını
kullanmaktadır; oysa bu iki düşünce, sadece M. Proudhon onları pratik hayattan,
şimdiki üretimden yani ifade ettikleri gerçeklerin birliğinden tecrit ettiği
için soyut ve birbirinden ayrıdırlar.
İnsanların edindiği üretici güçlerle
bu güçlere artık tekabül etmeyen sosyal ilişkiler arasındaki çatışmadan
doğan büyük tarihî hareketin yerine; her ulusun içinde değişik sınıflar
arasında ve çeşitli uluslar arasında hazırlanmakta olan korkunç savaşların
yerine; yığınların, bu çatışmaların biricik çözümü olan, pratik ve şiddetli
eylemi yerine; bu geniş, uzatılmış ve uzun zamandan beri süren ve karmaşık
hareketin yerine M. Proudhon kendi kafasının içindeki kaprisli ve acaip
hareketi sunuyor. Böylece tarihî yapanlar bilgili adamlardır, Tanrının
gizli düşüncelerini aşırmanın yolunu bilen adamlardır. Alelâde insanların
sadece bu adamların açıklamalarına uymaları gereklidir. Şimdi M. Proudhon'un
her türlü siyasî harekete niçin açıkça düşman olduğunu anlıyacaksınız.
Ona göre önümüzdeki sorunların çözümü, halkın ortak eyleminde değil, fakat
kendi kafasının diyalektik dönüşlerindedir. Ona göre hareket ettirici kuvvet
kategoriler olduğu için, bu kategorileri değiştirmek için pratik hayatı
değiştirmek gerekli değildir. Tam tersine. Kategoriler değiştirilmelidir.
Ve bunun sonucu mevcut toplumda değişiklik olacaktır.
Çelişmeleri bağdaştırmak isteği
içinde M. Proudhon hattâ bu çelişmelerin temelinin değiştirilmesi gerekip
gerekmediğini bile sormaz. O tıpkı kıralı, avam kamarasını ve lordlar kamarasını
sosyal hayatın tamamlayıcı parçaları olarak, ölümsüz kategoriler olarak
muhafaza etmek isteyen siyaset doktrineri gibidir. Onun bütün aradığı,
bu kuvvetler arasında, kuvvetlerden birinin bir zaman hâkim ve bir zaman
ötekinin kölesi olduğu fiili hareketten ibaret olan bu kuvvetlerin dengesini
kurmak için yeni bir formüldür. 18. Yüzyılda bazı orta zekalar sosyal sınıfları,
asilleri, kıralı, parlamentoyu vs.yi denge haline getirebilmek için işte
böyle bir gerçek formül aramakla meşguldüler ve bir sabah kalkınca ortalıkta
artık hiç bir kıralın, parlamentonun ve asillerin kalmadığını gördüler.
Bu çatışma içinde gerçek denge, bu feodal varlıkların ve bu feodal varlıkların
çelişmelerinin temeli olarak hizmet etmiş olan sosyal ilişkilerin devrilmesi
idi.
M. Proudhon, ölümsüz ve sonsuz
düşünceleri, sırf aklın kategorilerini bir tarafa ve ona göre bu kategorilerin
uygulanmasından ibaret olan insanları ve onların pratik hayatını öbür tarafa
koyduğu için onda hayatla düşünceler arasında, ruhla vücut arasında daha
başlangıçta bir düalizm (ikicilik), birçok şekiller alan bir düalizm
bulunur. Siz şimdi bu çelişmenin M. Proudhon'un, tanrılaştırdığı kategorilerin
laik kaynağını ve laik tarihini kavramaktaki yetersizliğinden başka bir
şey olmadığını anlıyabilirsiniz.
Mektubum, M. Proudhon'un sosyalizmin
daha yüksek safhaları için mücadele edenlere karşı ileri sürdüğü düşünceden
bahsetmeme imkân vermeyecek kadar uzun oldu. Şimdilik toplumun bugünkü
durumunu anlamamış bir insandan bunu değiştirmeye yönelen bir hareketi
ve bu devrimci hareketin edebi ifadelerini anlamasının daha da beklenemiyeceğini
kabul edersiniz.
M. Proudhon'la tamamen mutabık
olduğum tek nokta duygusal sosyalist hayallerden hoşlanmamasıdır.
Bu duygusal, ütopik, koyun kafalı sosyalizmle alay etmek yüzünden ondan
önce ben de üzerime hayli düşmanlık çekmiştim. Fakat M. Proudhon sosyalist
duygusallığa karşı, örneğin Fourier'de bizim değerli Proudhon'umuzun gösterişli.
sığlığından çok daha derine giden; kendi küçük burjuva duygusallığını kurar
ve ortaya koyarken -onun ev, karı-koca arasındaki aşk ve benzeri basmakalıp
demeçlerinden baysediyorum- kendisini garip bir şekilde aldatmıyor mu?
Kendisi, kendi muhakemelerinin bu konulardaki aşırı yetersizliğinin o kadar
farkındadır ki, şiddetli hiddetli patlamalarına kendini kaptırıyor, bağırıp
çağırıyor (irae hominis probi), köpürüyor, küfrediyor, lanet ediyor, göğsünü
dövüyor ve sosyalistlik rezaletinin (şenaatinin) kendisini kirletmemesiyle
Tanrının ve insanların önünde övünüyor! Sosyalist duygusallığı veya sosyalist
duygusallık gözüyle baktığı şeyleri ciddi bir şekilde eleştirmiyor. Tıpkı
kutsal bir kişi gibi, bir papa gibi zavallı günahkârları afaroz ediyor
ve küçük burjuvazinin ve evdeki ocağının başında kurulan zavallı patriyarkal
ve aşıkane hayallerin zafer türkülerini söylüyor. Ve bu bir rastlantı da
değildir. M. Proudhon tepeden tırnağa, küçük burjuvazinin filozofu ve iktisatçısıdır.
İlerlemiş bir toplumda küçük burjuva, zorunlu olarak, mevkii icabı,
bir tarafıyla sosyalist, öteki tarafıyla bir iktisatçıdır; yani büyük burjuvazinin
haşmeti karşısında sersemleşmiştir. Ve halkın çektiklerine sempati duyar.
Aynı anda hem bir burjuva, hem de bir halk adamıdır. Kalbinin derinliklerinde
o, kendi kendisini tarafsız olduğu için över ve vasat olmaktan farklı olduğunu
iddia ettiği doğru dengeyi bulmuştur. Bu tip küçük burjuva, çelişmeyi
göklere çıkarır, çünkü çelişme onun hayatının temelidir. O, eylem halinde
bir çelişmeden başka bir şey değildir. Pratikte içinde bulunduğu durumu,
teoride savunup haklı çıkarması gereklidir. Ve M. Proudhon'un Fransız küçük
burjuvazisinin bilimsel tercümanı olmak erdemi vardır; bu, gerçek bir erdemdir.
Çünkü küçük burjuvazi, yaklaşan bütün sosyal devrimlerin tamamlayıcı bir
parçasını teşkil edecektir.
Size bu mektubumla birlikte ekonomi
politik üzerine yazdığım kitabımı gönderebilmek isterdim; fakat bu kitabı
ve size Brüksel'de iken bahsettiğim Alman filozoflarının ve sosyalistlerinin
eleştirisini basılmış olarak elde etmek şu ana kadar mümkün olmadı. Bu
tür bir yayının Almanya'da karşılaştığı ve bir tarafta polisten ve bir
tarafta, benim saldırmakta olduğum bütün eğilimlerin çıkar sahibi temsilcileri
olan, kitapçılardan gelen zorluklara inanamazsınız, Kendi partimize gelince,
sadece fakir ve zavallı olmakla kalmıyor, fakat Alman Komünist Partisi'nin
büyük bir kesimi de, onların ütopyalarına ve demeçlerine karşı çıktığım
için bana kızıyorlar...
Karl MARX
Brüksel, 28 Aralık 1846
SERBEST TİCARET ÜZERİNE KONUŞMA160
Baylar,
İngiltere'de Tahıl Kanunlarının
kaldırılması serbest ticaretin 19. yüzyıldaki en büyük zaferidir. Fabrikatörlerin
serbest ticaretten bahsettikleri her ülkede, onların zihninde başlıca tahıl
ve genel olarak hammaddelerin serbest ticareti vardır. Yabancı tahıl üzerine,
koruyucu gümrük resimleri koymak pis bir iştir, halkların açlığı üzerinden
spekülasyon yapmaktır!
Ucuz yiyecek, yüksek ücretler:
İngiliz serbest ticaretçilerinin, uğrunda milyonlar harcadıkları tek amaçları
budur. Ve onların bu coşkunluğu Kara Avrupa'sındaki kardeşleri arasında
şimdiden yayılmıştır. Genel olarak, serbest ticareti isteyenler, bunu işçi
sınıfının durumunu hafifletmek için istemektedirler.
Fakat şaşılacak şey! Kendileri
için ucuz yiyecek sağlanmak istenen insanlar çok nankördürler. Fransa'da
ucuz hükümetin kötü şöhretli olması gibi İngiltere'de de ucuz yiyecek hor
görülmektedir. Halk, Bowring, Bright ve arkadaşları gibi fedakâr beylerin
şahsında en büyük düşmanlarını ve en utanmaz riyakarları görüyor.
İngiltere'de liberaller ile demokratlar
arasındaki mücadelenin serbest ticaret taraftarları ile Chartists'ler arasındaki
mücadele adını aldığını herkes bilir.
Şimdi İngiliz serbest ticaret
taraftarlarının kendilerini harekete getiren iyi niyetlerini halka nasıl
ispat edeceklerini görelim.
Onlar fabrika işçilerine işte
şunları söylediler:
"Tahıl üzerine konan resim, ücretler
üzerine konmuş bir vergidir; siz bu vergiyi toprak sahiplerine, o ortaçağ
aristokratlarına ödersiniz; sizin sefalet içindeki durumunuz yaşamak için
gerekli en zarurî maddelerin pahalılığı yüzündendir."
İşçiler, fabrikatörlere karşılık
olarak şunu sordular:
"Öyleyse sanayiimizin en büyük
gelişmeyi kaydettiği son 30 yıl boyunca nasıl oldu da ücretlerimiz, tahıl
fiyatının yükselmesine göre daha büyük bir hızla düştü?"
"Bizim toprak sahiplerine ödediğimizi
söylediğiniz vergi, işçi başına haftada 3 peni kadardır. Oysa elle işleyen
dokuma tezgahı dokumacısının ücreti 1815 ile 1943 arasında haftada 28 şilinden
5 şiline düştü ve buharla işleyen tezgahtaki dokumacının ücreti 1823 ile
1843 arasında haftada 28 Şilinden 8 şiline düştü."
"Ve bütün bu dönem sırasında bizim
toprak sahibine ödediğimiz vergi 3 peniyi katiyen aşmadı. Ve sonra 1834
yılında ekmek çok ucuzken ve ticaret çok iyi giderken siz bize ne demiştiniz?
'Siz bedbahtsanız bu, çok fazla çocuk sahibi olduğunuz içindir ve sizin
evliliğiniz emeğinizden daha fazla üretkendir!' demiştiniz."
"Sizin bize söylediğiniz sözler
tam bunlardır. Ve siz Fakirleri Koruma Kanunları yapmaya ve iş-evleri yani
proletarya için Bastil Hapishaneleri inşa etmeye giriştiniz."
Fabrikatörler buna şu cevabı verdiler:
"Haklısınız, değerli işçilerimiz;
ücretleri belirleyen sadece tahılın fiyatı değil fakat bir de işçilerin
kendi aralarındaki rekabettir."
"Fakat bir şeyi yani bizim toprağımızın
sadece kayalardan ve kum yığınlarından ibaret olduğunu iyice düşünün. Siz
elbette tahılın çiçek saksılarında yetiştirilebilecebini aklınıza getirmezsiniz.
Bu yüzden sermayemizi ve emeğimizi tamamen kısır bir toprağa dökmek yerine
biz tarımdan vazgeçmek zorunda kaldık ve kendimizi sadece sanayie adadık.
Bütün Avrupa, fabrikalarından vazgeçecek ve İngiltere bir büyük, çok büyük
fabrika şehri olacak, Avrupa'nın diğer kısmı tamamen onun kırı (köylüğü)
olacaktır."
Kendi işcilerini böyle lâf yağmuruna
boğarken fabrikatörü, kendisine şunları söyleyen, küçük tüccar sorguya
çeker:
"Tahıl kanunlarını kaldırırsak
gerçekten tarımı tahrip edeceğiz; fakat bütün bunlara karşılık biz öteki
ulusları kendi fabrikalarından vazgeçmeye ve bizim fabrikalardan [mal -ç.]
satın almaya zorlıyamıyacağız."
"Sonuç ne olacaktır? Ben, şimdi
kendi ülkemde sahip olduğum müşterilerimi kaybedeceğim; ve iç ticaret pazarını
kaybedecektir."
İşçilere sırtını dönen fabrikatör
dükkancıya cevap verir:
"Siz bunu bize bırakın! Tahıl
üzerindeki resimden bir defa kurtulunca, biz yurt dışından daha ucuz tahıl
ithal edeceğiz. O zaman tam bizim tahılımızı aldığımız ülkelerdeki ücretler
yükseldiği zaman biz ücretleri düşüreceğiz."
"Böylece şimdiden kavuştuğumuz
avantajlara ek olarak bir de ücretler bizde daha düşük olacak ve bütün
bu avantajlarla biz Kara Avrupa'sını [sanayi mamüllerini -ç.] bizden satın
almaya kolayca zorlıyacağız."
Fakat çiftçiler ve tarım işçileri
tartışmaya katılmışlardır.
"Peki ama, Allah rızası için,
biz ne olacağız?"
"Bizi yaşatan tarıma ölüm cezası
mı veriyoruz? Ayaklarımızın altından toprağın çekilip alınmasına izin verecek
miyiz?"
Tahıl Kanununa Karşı Birlik'in
buna verdiği bütün cevap, Tahıl Kanunlarının kaldırılmasının İngiliz tarımı
üzerindeki etkisi konusunda en iyi üç denemeye ödüller vadetmekle yetinmesi
oldu.
Bu ödülleri, kitapları bütün şehir
dışı bölgelerde binlerce dağıtılan Hope, Morse, Greg aldılar.
Ödül kazananların birincisi kendisini,
yabancı tahılın serbestçe ithalinden kiracı çiftçinin ve tarım işçisinin
hiç bir şey kaybetmiyeceğini, sadece toprak sahibinin kayba uğrayacağını
ispat etmeğe veriyor. "İngiliz kiracı çiftçisi Tahıl Kanunlarının kaldırılmasından
korkmamalıdır, çünkü başka hiç bir ülke bu kadar iyi buğdayı İngiltere
kadar ucuza üretemez."
"Böylece buğdayın fiyatı düşse
bile bu size dokunmıyacaktır, çünkü bu düşüş sadece azalacak olan ranta
etki yapacak ve değişmeden kalacak olan sanayi kârlarına ve ücretlere hiç
bir etki yapmıyacaktır." diye iddia ediyor.
Ödül kazananların ikincisi Mr.
Morse, tersine kanunların kaldırılmasının sonucu olarak buğday fiyatının
yükseleceğini savunuyor. Koruyucu resimlerin buğdaya kazançlı bir fiyatı
hiç bir zaman sağlıyamadığını ispat etmek için sonsuz sıkıntılara giriyor.
İddiasını desteklemek için, ne
zaman yabancı buğday ithal edilmişse, İngiltere'de buğday fiyatının önemli
ölçüde yükseldiğini ve az buğday ithal edildiği zaman fiyatın son derece
düştüğünü zikrediyor. Ödül kazanan, yüksek fiyatın sebebinin ithalat olmadığını
fakat ithalatın sebebinin yüksek fiyat olduğunu unutuyor.
Ve kendisi gibi ödül kazanan arkadaşının
tam tersine, tahıl fiyatındaki her yükselmenin kiracı çiftçiye ve toprak
işçisine kazançlı olduğunu fakat toprak sahibi için böyle olmadığını iddia
ediyor. Ödül kazanan üçüncü kişi, büyük bir fabrikatör olan ve eseri büyük
kiracı çiftçilere hitap eden M. Greg'in böyle budalalıklarla başı hoş değildi.
Onun dili daha bilimseldir.
O, Tahıl Kanunlarının, ancak buğday
fiyatını yükseltmekle rantı yükseltebileceğini ve ancak sermayeyi daha
düşük kalitede toprağa yatırılmaya zorlayarak buğday fiyatını yükseltebileceğini
kabul ediyor ve bunu çok sade olarak açıklıyor.
Yabancı tahıl ithal edilemezse,
nüfus arttığı ölçüde, işlenmesi daha fazla masrafı gerektiren daha az verimli
toprağın kullanılması gerekir. Ve bu toprağın ürünü bunun sonucu olarak
daha pahalıdır.
Tahılın satışı mecburî olduğundan,
fiyat, zorunlu olarak, en pahalı toprağın ürününün fiyatı tarafından belirlenecektir.
Bu fiyatla daha iyi cins topraktaki maliyet değeri arasındaki fark rantı
teşkil eder.
Şu halde tahıl kanunlarının kaldırılmasının
sonucu olarak tahıl fiyatı ve bunun sonucu oiarak rant düşerse, bu, artık
daha düşük nitelikteki toprak işlenemiyeceği içindir. Böylece rantın düşmesi
kiracı çiftçilerin bir kısmını kaçınılmaz bir şekilde yıkar.
Mr. Greg'in dilini anlaşılabilir
kılmak için bu notlar zorunluydu. O:
"Tarımla geçinemeyen küçük çiftçiler,
sanayide bir geçim kaynağı bulacaklardı. Büyük kiracı çiftçilere gelince,
onlar, kâr etmekten geri kalamazlar. Ya toprak sahipleri, onlara toprağı
çok ucuza satmak zorunda kalacak veya çok uzun süreler için kira akitleri
yapılacaktır. Bu, kiracı çiftçilere, toprağa büyük sermayeler yatırmak,
daha büyük ölçüde tarım makineleri kullanmak ve tahıl kanunlarının kaldırılmasının
yakın sonucu olarak ücretlerdeki genel düşme yüzünden, üstelik daha da
ucuzlamış bulunan el emeğinden tasarruf sağlamak gücünü verecektir."
Dr. Bowring bütün bu muhakemelere,
bir genel toplantıda "İsa serbest ticarettir ve serbest ticaret de İsa'dır."
diye haykırmakla dinin takdisini ekledi.
Bütün bu riyakarlıkların, işçileri
ucuz ekmeğe razı etmek için yapılmadığı kolayca anlaşılabilir.
Kaldı ki fabrika işçilerinin iş
gününü 12 saatten 10 saate indirecek olan 10 saatlik İş Günü Kanununa karşı
hâlâ mücadele etmekte olan bu adamların, fabrikatörlerin, bu ani insan
severliğini işçiler nasıl anlayabilirlerdi?
Bu fabrikatörlerin insan severliği
hakkında bir fikir vermek için, baylar, sizlere bütün fabrikalarda yürürlükte
olan iş mevzuatını hatırlatırım.
Her fabrikatörün kendi özel kullanımı
için, istiyerek veya istemiyerek yapılan her yanlışlığa karşı para cezaları
koyan bir ceza kanunu vardır. Örneğin işçi bir sandalyeye oturmak bahtsızlığına
uğrarsa şu kadar, fısıldarsa, veya konuşursa veya gülerse, birkaç dakika
geç gelirse, makinenin herhangi bir parçası kırılırsa veya işini istenen
nitelikte yapmazsa vs. vs. şu kadar para öder. Para cezaları, işçinin yaptığı
zarardan daima daha büyüktür. Ve işçiyi para cezasına uğratmak için, ona
her kolaylığı sağlamak üzere fabrika saati ileri alınır ve ona kötü hammadde
verilir, iyi mal haline getirmesi istenir. Kurallara aykırı hareketleri
çoğaltmakta yeteri kadar usta olmayan bir nezaretçi, işten çıkarılır.
Görüyorsunuz beyler, bu özel mevzuat
bu gibi aykırı hareketleri yaratmak özel amacıyla konulur ve para yapmak
amacıyla bu aykırı hareketler imâl edilir. Böylece fabrikatörler itibari
ücreti azaltmak ve işçinin hâkim olamadığı kazalardan bile kazanç sağlamak
için her aracı kullanırlar.
Bu fabrikatörler, işçileri, onların
durumunu iyileştirmek biricik amacıyla büyük masraflara girebileceklerine
inandırmak için uğraşmış olan, o aynı insanseverlerdir. Böylece onlar bir
taraftan en küçük yollara başvurarak, fabrika mevzuatı yoluyla işçilerin
ücretleri üzerinde oynarlar, öbür yandan buğday kanununa karşı birlik yoluyla
bu ücretleri yeniden yükseltmek için en büyük fedakarlıklar altına girerler.
Birlik'in resmi ikametgâhı olarak
çok geniş masraflarla büyük saraylar yaparlar; serbest ticaret İncil'ini
öğretip yaymak için İngiltere'nin her köşesine bir misyoner ordusu gönderirler;
işçileri kendi çıkarları konusunda aydınlatmak için binlerce broşür bastırır
ve parasız dağıtırlar, basını kendi davalarına kazanmak için muazzam miktarlar
harcarlar; serbest ticaret taraftarlarının hareketini yönetmek için geniş
bir idare örgütü kurarlar ve bütün belagat zenginliklerini genel toplantılarda
ortaya koyarlar. Bu mitinglerden birinde bir işçi şöyle bağırdı:
"Fabrikatörler! Toprak sahipleri
bizim kemiklerimizi satacak olsalardı, bunları bir buharlı değirmene atmak
ve un yapmak için ilk satın alan siz olurdunuz."
Toprak sahipleri ile sanayi kapitalistler
arasındaki mücadelenin önemini İngiliz işçileri çok iyi anlamışlardır.
Onlar, ekmeğin fiyatının ücretleri düşürmek için indirileceğini ve rant
düştüğü kadar sanayi kârının yükseleceğini çok iyi bilirler. İngiliz serbest
ticaret taraftarlarının aziz havarisi, yüzyılımızın en belirgin iktisatçısı
Ricardo bu noktada işçilerle tamamen aynı fikirdedir. Ekonomi politik konusundaki
ünlü eserinde o şöyle der:
"Kendi buğdayımızı yetiştirmek
yerine ... kendi ihtiyacımızı daha ucuz bir fiyatla sağlıyabileceğimiz
yeni bir pazar bulursak ... ücretler düşecek ve fiyatlar yükselecektir.
Tarım ürünleri fiyatının düşmesi, sadece toprağı işlemekte kullanılan emekçinin
değil ticarette veya manüfaktürde kullanılan bütün işçilerin de ücretlerini
düşürür."161
Ve işçinin, evvelce 5 frank alması
ile, buğdayın ucuzlaması sebebiyle sonradan 4 frank alması arasında bir
fark olmadığına inanmayınız beyler.
Onun ücreti kâra kıyasla daima
düşmüş değil midir, ve onun sosyal durumunun kapitalistin sosyal durumuna
kıyasla hep daha kötüye gittiği açıkça belli değil midir? Kaldı ki o, fiilen
gittikçe daha çok kayba uğramaktadır.
Tahılın fiyatı daha yüksek oldukça
ve ücretler de daha yüksek oldukça, ekmek tüketiminde küçük bir tasarruf
ona başka tatminler sağlamaya yetiyordu. Fakat ekmek çok fazla ucuzlar
ucuzlamaz ve bu yüzden ücretler çok ucuz olduğundan beri o, başka şeyler
almak için ekmeğinden hemen hiç tasarruf yapamamaktadır.
İngiliz işçileri, İngiliz serbest
ticaret taraftarlarının hayallerinin veya yalanlarının kendilerini uyutmadığını
gösterdiler. Ve eğer buna rağmen işçiler onlarla toprak sahiplerine karşı
dava ve güç birliği yaptılarsa bu, karşılarında uğraşılacak sadece bir
tek düşman bırakmak amacıyla, derebeyliğin son kırıntılarını da yıkmak
için olmuştur. İşçiler yanlış hesap etmemişlerdi; çünkü toprak sahipleri
fabrikatörlerden intikam almak için, işçilerin 30 yıldan beri boş yere
istemekte oldukları 10 Saatlik İş Kanununun çıkarılması için işçilerle
dava ve güç birliği yaptılar ve bu kanun, tahıl kanunlarının kaldırılmasından
hemen sonra çıkarıldı.
İktisatçılar kongresinde162
Dr. Bowring, cebinden uzun bir liste çıkarıp, iddiasına
göre işçiler tarafından tüketilmek üzere, İngiltere'ye ne kadar canlı hayvan,
ne kadar domuz sucuğu, tavuk vs. ithal edildiğini gösterirken, başlamakta
olan krizin o tarihte Manchester'deki ve başka fabrika şehirlerindeki işçileri
sokağa atmış bulunduğunu size söylemeği, ne yazık ki, unuttu.
Ekonomi politikte, ilke olarak,
bir tek yılın rakamları, genel kanunları formüle etmek için asla esas alınmamalıdır.
Çağdaş sanayiin refah, aşırı üretim, durgunluk, kriz gibi çeşitli aşamalardan
geçip kaçınılmaz döngesini tamamladığı 6, 7 yıl gibi bir dönemin ortalaması
alınmalıdır.
Şüphe yok ki bütün metaların fiyatı
düşerse -ve bu, serbest ticaretin zorunlu sonucudur- bir frank karşılığında
daha öncekinden daha fazla şey satın alabilirim ve işçinin frankı da başka
herhangi bir adamın frankı kadar geçerlidir. Şu halde serbest ticaret işçi
için çok kârlı olacaktır. Bunda sadece küçük bir zorluk var; yani işçi
kendi frankını başka metalar karşılığında değişmeden önce, ilkin kendi
emeğini kapitalistle değişmiştir. O bu değişimde aynı emek karşılığında
sözü geçen frankı hep alsaydı ve başka bütün metaların fiyatı düşseydi
böyle bir pazarlıkta daima kazanan o olurdu. Zorluk, bütün metaların fiyatı
düşerse benim aynı para karşılığında daha fazla meta alacağımı ispat etmekte
değildir.
İktisatçılar, emeğin fiyatını
onun öteki metalarla değişimi anında ele alırlar. Fakat onlar emeğin sermaye
ile kendini değişme anını tamamen bir kenara bırakırlar.
Metaları üreten makineyi harekete
geçirmek için daha az masraf gerektiği zaman, bu makinenin bakımı için
gereken ve adına işçi denen zarurî şeyler de daha aza mal olacaktır. Bütün
metalar ucuzladığı zaman, bizzat bir meta olan emeğin de, fiyatı düşecektir
ve daha sonra göreceğimiz gibi emek denilen bu meta öteki metalara göre
daha aşağı düşecektir. İşçi buna rağmen iktisatçıların kanıtlarına ve muhakemelerine
inancını bağlarsa cebindeki frankın eridiğini ve ancak 5 meteliği kaldığını
görecektir.
Bunun üzerine iktisatçılar size
şöyle diyeceklerdir:
"Peki, serbest ticarette elbette
azalmıyacak olan işçiler arasındaki rekabetin, ücretleri az zamanda metaların
düşük fiyatı ile ahenk haline getireceğini kabul ediyoruz. Fakat öbür yandan
metaların düşük fiyatı tüketimi artıracak, artmış tüketim üretimin artmasını
gerektirecek, bunu da daha büyük bir işçi talebi izliyecek ve işçilere
bu daha büyük talep ücretlerde bir yükselme tarafından takip edilecektir."
Bütün bu muhakeme çizgisi şuna
varır: serbest ticaret üretici güçleri artırır. Sanayi gelişmekte devam
ederse, zengin üretken güç, bir kelimeyle üretken sermaye artarsa, emek
talebi, emeğin fiyatı ve bunun sonucu olarak ücret haddi de artacaktır.
İşçi için en elverişli durum sermayenin
büyümesidir. Bunu kabul etmek gerekir. Sermaye durgun kalırsa sanayi durgun
kalmakla kalmaz, düşer ve bu halde ilk kurban işçi olur. Kapitalistin karşısında
telef olur, gider. Ya sermayenin büyümekte devam ettiği halde, işçi için
en iyi olduğunu söylemiş bulunduğumuz durumda işçinin kaderi ne olacaktır?
Gene telef olup gidecektir. Üretken sermayenin büyümesi sermayenin birikimini
ve yoğunlaşmasını gerektirir. Sermayenin temerküzü daha büyük bir iş-bölümünü
ve makinelerin daha fazla kulanılmasını emreder. Daha büyük iş-bölümü,
işçinin özel hünerini yıkar. Ve bu hünerli işin yerine herhangi bir kişinin
başarabileceği işi koymakla sermaye, işçiler arasındaki rekabeti artırır.
İş-bölümü bir tek işçiye 3 kişinin işini yapmak kudretini verdikçe bu rekabet,
daha da ateşli ve yırtıcı hale gelir. Makineler aynı sonuca çok daha yeni
bir ölçüde ulaşırlar. Üretken sermayenin büyümesi sanayici kapitalistleri
durmadan artan araçlarla çalışmaya zorlar ve böylece küçük sanayicileri
yıkıp onları proleteryanın içine atar. O zaman sermaye birikimi arttığı
oranda faiz haddi düştüğü için gelirleri ve temettüleriyle artık yaşayamaz
hale gelen küçük irat sahipleri (küçük rantiyeler) sanayie gitmek
ve böylece proleterlerin sayısını kabartmak zorunda kalırlar.
Nihayet üretken sermaye, ne kadar
artarsa, isteklerini bilmediği bir pazar için üretim yapmağa o kadar mecbur
kalır, üretim tüketimden o kadar önce yapılmak zorunda kalınır; arz, talebi
zorlamaya o kadar fazla mecbur kalır ve onların sonucu olarak krizlerin
hem sıklığlı, hem de yoğunluğu artar. Fakat karşılık olarak her kriz, sermaye
temerküzünü hızlandırır. Ve proeteryaya ilâveler yapar.
Böylece üretken sermaye büyüdükçe,
işçiler arasındaki rekabet çok daha büyük bir oranda büyür. Emeğin ödülü
herkes için azalır; emeğin yükü ise bazıları için çoğalır.
1829'da Manchester'de 36 fabrikada
çalışan 1.088 pamuk iplik yapımcısı vardı. 1841'de bunların sayısı 448'den
fazla değildi ama 1829'da 1.088 iplik yapımcısının gözettiğinden 53.353
tane fazla mekiğe bakıyorlardı. El emeği de üretken güç oranında artmış
olsaydı, iplik yapımcılarının sayısının 1848'e yükselmiş olmaşı gerekirdi;
şu halde iyileştirilmiş makineler 1100 işçiyi işten mahrum etmişti.
İktisatçıların buna verecekleri
cevabı önceden biliyoruz; böylece işlerinden yoksun bırakılan insanların
kollarıyla yapacakları başka işler bulacaklarını söylüyorlar. Dr. Bowring,
İktisatçılar Kongresinde bu kanıtı yeniden ortaya çıkarmaktan geri kalmadı
ama kendi kendini inkâr etmekten de geri kalmadı.
1835'te Dr. Bowring, Avam Kamarasında,
serbest ticaret taraftarlarının uzaktan gösterdikleri o yeni işleri bulamadan,
çok uzun bir zamandan beri açlık içinde kıvranan, Londra'lı 50.000 el dokuma
işçisinin durumu konusunda bir konuşma yaptı.
Dr. Bowring'in bu konuşmasının
en çarpıcı kısımlarını vereceğiz:163
"El dokumacılarının sefaleti,
kolayca öğrenilen ve daha ucuz üretim araçları tarafından her zaman yeri
alınabilecek olan bütün emek (iş) türlerinin kaçınılmaz kaderidir. Bu durumda
işçiler arasında [iş için -ç.] rekabet çok büyük olduğundan, talepte en
küçük bir gevşeme, bir krize yol açar. El dokumacıları insan hayatının
sürdürülebileceği durumun sınırındadırlar. Bunun bir adım ötesinde onların
yaşaması imkânsız hale gelir. En küçük bir darbe onları yok eder. Makinelerin
iyileşmesi, el emeğinin yerini gittikçe daha fazla alarak, geçiş döneminde
pek çok geçici ızdırapları da birlikte getirir. Ulusun iyiliği, ancak bazı
kişisel sıkıntılar pahasına satın alınabilir. Sanayide, en kötü durumda
olanların sırtından olmadıkça, bugüne kadar hiç bir ilerleme kaydedilmemiştir
ve bütün keşiflerin içinde el dokumacısının durumu üzerinde doğrudan doğruya
en fazla ağırlığını hissettiren, buharla çalışan dokuma tezgahı olmuştur.
El dokumacısı daha şimdiden birçok mallarda alan dışına sürülmüştür ve
bugün hâlâ el ile yapılmakta olan birçok şeylerde de yenilip teslim olmak
zorunda kalması kaçınılmaz bir kaderdir."
Daha ilerde şöyle diyor:
"Elimde Hindistan Genel Valisi
ile Doğu Hindistan Kumpanyası arasında Dakka el dokumacıları konusunda
yer almış bulunan yazışma var. Vali, mektuplarında şöyle diyor: Birkaç
yıl önce Doğu Hindistan Kumpanyası, ülkedeki tezgâhların dokuduğu 6 ilâ
8 milyon parça pamuklu eşya alırdı. Bunun talebi yavaş yavaş düştü ve 1
milyon parça civarına indi."
"Şu anda bu talep hemen hemen
tamamen durmuştur. Bundan başka 1800 yılında Kuzey Amerika, Hindistan'dan
800 bin kadar pamuklu parça çekmişti. 1830'da 4 bin parça bile çekmedi.
Nihayet 1800 yılında Portekiz'e gönderilmek üzere bir milyon pamuklu parça
yüklenmişti. 1830'da Portekiz sadece 20 bin parça aldı."
"Hindistan dokumacılarının sefaleti
konusundaki raporlar korkunçtur. Bu sefaletin sebebi nedir?"
"Pazarda İngiliz mamûllerinin
bulunması; malın buharlı tezgahla üretilmesi. Büyük sayıda dokumacılar
açlıktan öldü; kalanlar başka işlere ve özellikle tarım alanına geçtiler.
İş değiştirememek bir ölüm kararıydı ve bu sırada Dakka bölgesi İngiltere'nin
buharla işleyen tezgahlarından çıkmış iplik ve pamuklu kumaşlarla tıka
basa doluydu. Bütün dünyada güzelliği ve inceliğiyle ün kazanmış bulunan
Dakka muslini de İngiliz makinelerinin rekabeti yüzünden yok oldu. Bütün
ticaret tarihinde Doğu Hindistan'daki bütün sınıfların o sırada çektiklerine
benzer ızdıraplar az bulunur."
Dr. Bowring'in konuşması, onun
andığı olaylar doğru olduğu ve bunları yumuşatmak için kullandığı cümleler
bütün serbest ticaret varlarının ortak riyakarlığını tamamen taşıdığı için
daha da dikkat çekicidir. O, işçileri, yerlerini daha ucuz üretim araçlarının
alması gereken, üretim araçları olarak gösteriyor. Sözünü ettiği emekte
tamamen istisnaî bir emek türü, ve dokumacıları ezmiş bulunan makinede
aynı derecede istisnaî bir makine gördüğünü iddia ediyor. Bir gün el dokumacılarının
kaderine uğramıyacak hiç bir el emeği türü bulunmadığını unutuyor.
"Makinelerdeki her iyileşmenin
değişmeyen amacı ve eğilimi aslında insan emeğinden tamamen vazgeçmek veya
kadınların ve çocukların çalışmasını yetişmiş erkek işçinin yerine koyarak
veya yetişmiş zanaatçıların yerine sıra işçilerinin emeğini koyarak bunun
maliyetini azaltmaktır. Mütemadi veya throstle pamuklu fabrikalarında iplik
bükme işini on altı yaşından aşağı kadınlar yapar. Self-acting mule'u alelâde
mule'ün yerine koymak, erkek iplik yapımcıları işten atmak ve çocukları
ve gençleri alıkoymak demektir."164
En coşkun serbest ticaret taraftarı
Dr. Ure'nin bu sözleri, Dr. Bowring'in itiraflarını tamamlamaya yarar.
Dr. Bowring bazı münferit kötülüklerden söz ediyor ve aynı zamanda bu münferit
kötülüklerin [sömürülen -ç.] sınıfları ezdiğini söylüyor; geçiş dönemindeki
geçici sıkıntılardan bahsediyor ve tam da bunlardan bahsederken bu geçici
sıkıntıların, büyük çoğunluğun hayattan ölüme göçüşünü gerektirmiş bulunduğunu,
ve geri kalanlar için de daha iyi durumdan daha kötü duruma geçişi gerektirdiğini
inkâr etmiyor. Daha sonra bu işçilerin çektiği sıkıntıların, sanayiin ilerlemesinden
ayrılamıyacağını ve ulusun refahı için zorunlu olduğunu iddia ediyorsa
o, sadece, emekçi sınıfın sıkıntı çekmesinin burjuva sınıfının refahının
zorunlu şartı olduğunu söylemiş oluyor.
Dr. Bowring'in mahvolan işçilere
sunduğu bütün teselli, ve aslında serbest ticaret taraftarlarının yaymakta
olduğu telâfi doktrini şuna varır:
Mahvolan binlerce işçi! Siz umutsuzluğa
kapılmayın! Sükûnetle ölebilirsiniz. Sınıfınız mahvolmıyacaktır. Sınıfınız,
kapitalist sınıfın, onu yok etmek korkusuna kapılmadan param parça edebileceği
kadar kalabalık olacaktır. Kaldı ki, sermaye, sömürülebilir malzemesinin
bakımına yani işçilerin bakımına dikkat etmezse, onları tekrar tekrar istismar
etmeden faydalı bir şekilde nasıl kullanılabilir?
Fakat serbest ticaretin kabulü,
işçi sınıfının durumu üzerinde ne etki yapacaktır? sorusunu hâlâ çözülmesi
gereken bir problem olarak ne için yaymalı? Quesnay'den Ricardo'ya kadar
bütün iktisatçıların formüle ettiği kanunlar, ticaret özgürlüğüne hâlâ
zorluk çıkaran bütün engellerin ortadan kalkmış bulunduğu varsayımı üzerine
dayandırılmıştır. Bu kanunlar, serbest ticaret benimsendiği ölçüde doğrulanır.
Bu kanunların birincisi, rekabetin, her metaın fiyatını asgari üretim maliyetine
indirdiğidir. Böylece asgarî ücret, emeğin tabiî fiyatı olur. Ya asgarî
ücret nedir? İşçinin bakımı için, ne kadar kötü olursa olsun kendisini
muhafaza edeceği ve ne kadar yavaş olursa olsun neslini üreteceği bir durumda
tutmak için vazgeçilmez olan şeylerin üretiminin gerektirdiği miktardan
ibarettir. Fakat işçinin sadece bu asgarî ücreti aldığını ve bunu da her
zaman aldığını sanmayın.
Hayır, bu kanuna göre işçi sınıfı
bazan da talihli olacaktır. Bazan asgarinin üstünde bir ücret alacak; fakat
bu fazlalık, sadece, sanayiin durgunluk zamanlarında alacağı asgarinin
altındaki ücretin meydana getirdiği açığı kapatacaktır. Bu demektir ki,
sanayi, refah, aşırı üretim, durgunluk ve kriz dönemlerinden geçtiği döngüde
devri olarak beliren belli bir sürede, bütün işçi sınıfının zarurî ihtiyaç
maddelerinin üstünde ve altında aldıklarını hesabederken, göreceğiz ki,
işçi sınıfı asgarî ücretten az veya fazla bir şey almış değildir. Yani
işçi sınıfı, sanayi savaş alanında birçok cesetler bıraktıktan sonra da,
sefalet ve felaketlere uğradıktan sonra da kendisini bir sınıf olarak muhafaza
etmiştir. Fakat bunların ne önemi var? Sınıf gene var olacaktır. Hattâ
artmış olacaktır.
Hepsi bu kadar da değil. Sanayiin
ilerlemesi daha ucuz tüketim araçları yaratır. Böylece alkol biranın yerini,
pamuk yünün ve keten bezinin yerini patates ekmeğin yerini alır.
Böylece emeği daha ucuz ve bozuk
yiyeceklerle besleme araçları daima bulunduğundan asgarî ücretler devamlı
olarak düşmektedir. Bu ücretler başlangıçta, insanı yaşamak için çalışmaya
sevketmişlerse de, insanı bir makine hayatı yaşamak durumunda bırakmak
sonucuna varırlar. İnsanın hayatı basit bir üretici kuvvetten başka bir
değere sahip değildir. Ve kapitalist ona böyle davranır.
Bu emek metaı kanunu, bu asgarî
ücret kanunu iktisatçıların serbest ticaret varsayımı doğrulandığı ölçüde
fiili bir gerçek haline gelir. Böylece iki şıktan biri: ya serbest ticaret
varsayımı üzerine kurulmuş olan bütün ekonomi politiği inkâr etmeli veya
bu serbest ticaret altında ekonomik kanunların bütün ağır yükünün işçilerin
üzerine yüklendiğini kabul etmeliyiz.
Özetliyelim: toplumun şimdiki
durumunda serbest ticaret nedir? Sermayenin serbestliği, özgürlüğüdür.
Sermayenin ilerlemesini hâlâ kayıtlayan bazı millî engelleri kaldırırsanız,
ona sadece tam bir hareket serbestliği vermiş olursunuz. Ücretli emekle
sermaye arasındaki ilişkinin yaşamakta devam etmesine imkân verdiğıniz
sürece, meta değişiminin ne kadar uygun şartlar altında yer aldığı önemli
değildir, daima sömürecek bir sınıf ve sömürülecek bir sınıf mevcut olacaktır.
Sermayenin daha kârlı kullanılmasının sanayici kapitalistlerle ücretli
işçiler arasındaki çatışmayı ortadan kaldıracağını sanan serbest ticaret
taraftarlarının bu iddialarını anlamak gerçekten zordur. Tam tersine, bunun
tek sonucu bu iki sınıf arasındaki çatışmanın daha açıkça ortaya çıkacağıdır.
Bundan böyle Tahıl Kanunlarının
veya millî veya mahallî gümrük resimlerinin artık mevcut olmıyacağını.
bir an için varsayalım. Bu, aslında, işçinin bugün kendi sefil durumunun
sebebi olarak düşünebileceği geçici şartların tamamen ortadan kalkacağını
varsaymaktır. İşçinin onun gözünden gerçek düşmanını saklayan perdeleri
böyIece kaldırmış oluruz.
O, serbestlemiş sermayenin kendisini
tıpkı gümrük resimlerinin engellediği sermaye gibi köle yapacağını görecektir.
Baylar,
Soyut özgürlük sözünün
sizi aldatmasına izin vermeyin. Kimin özgürlüğü? Bu basit bir bireyin başka
bir birey karşısındaki özgürlüğü değildir; bu sermayenin işçiyi ezme özgürlüğüdür.
Bu özgürlük serbest rekabet üzerine
kurulmuş olan bir düzenin ürününden ibaret iken, bu özgürlük düşüncesiyle
serbest rekabeti tasvip etmeyi nasıl istersiniz?
Serbest ticaretin bir ve aynı
ulusun çeşitli sınıfları arasına nasıl bir kardeşlik getirmek istediğini
göstermiş bulunuyoruz. Serbest ticaretin dünya ulusları arasında kuracağı
kardeşlik de bundan fazla olmıyacaktır. Kozmopolit sömürmenin adını evrensel
kardeşlik koymak ancak burjuvazinin zihninde doğabilecek olan bir düşüncedir.
Sınırsız rekabetin doğurduğu bütün yıkıcı olaylar, dünya pazarında devasa
oranlarda yeniden meydana getirilecektir. Bu konuda serbest ticaret konusundaki
gevezelikler üzerinde daha fazla durmamıza ihtiyaç yok.
Örneğin, serbest ticaretin uluslararası
bir iş-bölümü yaratacağı ve böylece her ülkeye kendi tabiî imkânlarına
en uygun olan üretimin verileceği söyleniyor.
Baylar, belki de Batı Hindistan'ın
kaderinin kahve ve şeker üretmek olduğunu sanıyorsunuz.
Ticarete karışmayan tabiat, bundan
200 yıl önce oraya şeker kamışı ve kahve ağaçları dikmiş değildi.
Ve belki de yarım yüzyıldan az
bir zaman sonra orada ne kahve, ne de şeker bulamıyacaksınız. Çünkü Doğu
Hindistan daha ucuz üretim yoluyla daha şimdiden Batı Hindistan'ın bu sözde
kaderiyle başarıyla savaşmıs bulunuyor. Ve Batı Hindistan daha şimdiden,
bütün tabiî zenginliğine rağmen, tıpkı zamanın başlangıcından beri kaderleri
elle dokumak olan Dakka dokumacıları gibi, İngiltere için ağır bir yük
olmuştur.
Her şey bir tekel haline gelmiş
bulunduğu gibi, günümüzde bütün öteki sanayi kollarına egemen olan ve kendilerini
en çok işleten uluslara dünya pazarının egemenliğini kazandıran bazı sanayi
kollarının mevcut olduğu da hiç unutulmamlıdır. Böylece uluslararası ticarette,
tek başına pamuk, giyim eşyası sanayiinde de kullanılan bütün öteki hammaddelerden
çok daha büyük ticari öneme sahiptir. Serbest ticaret taraftarlarının her
sanayi kolundaki birkaç özelliğin üzerinde ısrarla durması ve bunları,
günlük tüketimde kullanılan ve sanayiin en fazla geliştiği ülkelerde en
ucuza üretilen ürünlere karşı koymaları gerçekten gariptir.
Serbest ticaret taraftarları,
bir ulusun başka bir ulus zararına nasıl zengin olabileceğini anlıyamıyorlarsa
buna şaşmamak gerekir. Çünkü bu beyler, bir ülkenin içinde bir sınıfın
öbür sınıf zararına nasıl zenginleştiğini anlamayı da reddediyorlar.
Baylar, serbest ticareti eleştirirken
himayeci sistemi savunmak niyetini taşıdığımızı sanmayın.
Eski rejimin dostu olmadan da
meşrutiyet rejiminin düşmanı olunabilir.
Bundan başka himayeci sistem,
belli bir ülkede büyük boyutlu sanayii kurmak, yani o ülkeyi dünya pazarına
bağımlı kılmak için bir araçtan başka bir şey değildir. Ve dünya pazarına
bu bağımlılık kurulduğu andan itibaren artık serbest ticarete bağımlılık
vardır. Bunun yanında, himayeci sistem, bir ülkenin içinde serbest rekabetin
gelişmesine yardım eder. Bu yüzden burjuvazinin kendisini bir sınıf olarak
hissettirmeye başladığı ülkelerde, örneğin Almanya'da himayeci gümrük resimleri
elde etmek için büyük çabalar harcadığını görüyoruz. Bu resimler, derebeyliğe
ve mutlakiyetçi hükümetlere karşı burjuvaziye kendi kuvvetlerini yoğunlaştırmakta
ve aynı ülke içinde serbest ticareti gerçekleştirmekte hizmet eder.
Fakat genel olarak günümüzde serbest
ticaret sistemi yıkıcı olduğu halde, himayeci sistem sadece tutucudur (muhafazakârdır).
Serbest ticaret sistemi, eski ulusları parçalar ve proletarya ile burjuvazi
arasındaki çatışmayı son ucuna kadar götürür. Bir kelime ile serbest ticaret
sistemi sosyal devrimi hızlandırır. Baylar, işte ancak bu anlamdadır ki,
ben oyumu serbest ticarete veriyorum.
EKONOMİ POLİTİĞİN ELEŞTİRİSİNE KATKI'DAN BİR PARÇA165
DERHAL kullanılabilecek bir
para birimi olarak emek zamanı teorisi, ilk defa John Gray166
tarafından sistematik olarak açıklanmıştır. O, çeşitli metaların
üretiminde harcanmış bulunan emek zamanını şubelerinin yardımı ile belgelendirecek
millî bir merkez bankası kurulmasını savunur. Üretici, metaına karşılık
olarak resmi bir değer belgesi yani kendi metaının ihtiva ettiği167
kadar emek zamanı için bir makbuz alır. Ve bir haftalık
emek, bir günlük emek, bir saatlik emek vs. değerinde olan bu bonolar,
bankanın168
depolarında bulunan aynı değerdeki bütün metalardan talep
hakkı olarak hizmet eder. Dikkatle ve ayrıntılarına kadar işlenmiş ve mevcut
İngiliz kurumlarına dayandırılmış olan temel ilke budur. Gray, bu sistemle
"para karşılığında satış yapmak her zaman için, şimdi parayla satın almak
kadar kolaylaştırılabilir; üretim standart hale gelir ve daima talebi tahrik
eder169
" diyor. Değerli madenler, öteki metalar üzerindeki imtiyazlarını
kaybederler ve "pazarda tereyağ ve yumurtanın, kumaşın ve pamuklu bezin
yanında kendilerine ait uygun yeri alırlar ve o zaman kıymetli madenlerin
değerlerini bizi tıpkı elmasın değeri gibi az ilgilendirir."170
Farazi değer ölçümüz altını muhafaza edecek ve böylece memleketin
üretici kaynaklarını bağ altında tutacakmıyız? Yoksa tabiî değer ölçüsü
olan emeğe mi baş vuracağız; ve böylece üretici kaynaklarımızı serbest
mi bırakacağız?"171
Değerin kendiliğinden mevcut olan
ölçüsü emek zamanı olduğuna göre bunun yanı sıra bir başka dış ölçüye göre
niçin sahip olalım? Değişim değeri niçin gelişip fiyat şeklini alıyor?
Bütün metaların değeri dışında kalmış ve böylece yeterli değişim değeri
varlığı haline gelmiş olan bir tek meta ile yani para ile niçin ölçülürler?
Gray'in çözmek zorunda bulunduğu problem buydu. O, bunu çözmek yerine metaların,
sosyal emeğin ürünleri olarak birbiriyle yakın bir ilişkileri olabileceğini
tasavvur etti. Bununla beraber, metaların meta olarak birbiriyle sadece
bir tek ilişkisi olabilir. Metalar, yakın olarak, özel değişim sürecindeki
yabancılaşmaları (ferağları) ile genel sosyal emek olarak doğrulanmaları
gereken özel emek parçalarının tamamen yabancılaşması (ferağ) ile sosyal
emek haline gelir. Fakar eğer Gray metaların içerdiği emek zamanını doğrudan
doğruya sosyal emek veya birbiriyle doğrudan doğruya bir araya gelmiş bireylerin
emek zamanının yerine koymuş olur. Bu takdirde aslında altın veya gümüş
gibi özgül bir meta genel emeğin mücessem şekli olarak başka metaların
karşına çıkarılamaz, değişim değeri fiyat haline gelemez, kullanım değeri
de değişim değeri haline gelemez, ürün bir meta haline gelemez ve böylece
burjuva üretiminin temeli ortadan kalkmış olur. Fakat Gray'in görüşü katiyen
bu değildir. Ürünler meta olarak üretilmeli, fakat meta olarak mübadele
edilmemelidirler.
Gray, bu dindarca isteğinin
yerine getirilmesini, bir millî bankaya emanet ediyor. Bir tarafta toplum,
araya bankayı koyarak, bireyleri özel değişim şartlarına bağlı olmaktan
kurtarıyor. Ve öteki yanda toplum, onlara özel değişim temeli üzerinde,
üretimi devam ettiriyor. Bu arada mantık, Gray'i o sadece meta değişiminden
doğan parayı islah etmek istediği halde, burjuva üretim şartlarını birbiri
ardından inkâra götürüyor. Böylece o, sermayeyi millî sermayeye,172
toprak mülkiyetini millî mülkiyete173
çeviriyor; ve onun bankası yakından incelenirse görülecektir
ki bu banka bir eliyle metaları almak öteki eliyle sağlanan emeğin belgelerini
vermekle kalmaz fakat bizzat üretimi de düzenler. Son eseri olan Lectures
on Money'de Gray, emek parasını tamamen bir burjuva reformu olarak
göstermeğe çalışmış ve daha da göze çarpan bir saçmalığa bulaşmıştır.
Her meta yakın ve doğrudan
doğruya paradır. Gray'in metaları eksik ve şu halde yanlış tahlil ederek
türettiği teorisi buydu. Emek-para ve 'millî banka'nın ve 'meta depoları'nın
organik kuruluşu, dogmanın evrensel bir kanun diye yutturduğu bir rüyadır.
Metaın yakın ve doğrudan doğruya para olduğu ve özel bireyin belli ve özel
emeğini içeren [bu metaın –ç.] derhal ve yakın sosyal emek olduğu dogmasını,
buna inan ve buna göre işleyen bir bankanın kurulmasıyla elbette gerçek
haline gelmez. Böyle bir halde pratik eleştirinin yerini iflâsın alması
ihtimali daha kuvvetlidir. Gray'de gizlenmiş olan ve aslında onun için
bile bir sır olarak kalan şey, yani emek-paranın paradan kurtulmak ve parayla
birlikte değişim değerinden ve değişim değeriyle birlikte metalardan ve
metalarla birlikte burjuva üretim sisteminden kurtulmak dinî isteğinin
ekonomik gibi ses veren ifadesi Gray'den önce ve sonra yazılmış bulunan
bazı İngiliz sosyalistleri tarafından da açıkça söylenmiştir.174
Fakat paranın aşağılaştırılması ve sosyalizmin özü diye
metaların göklere çıkarılması ve böylece sosyalizmi metalarla para arasındaki
zorunlu ilişkinin ilkel bir anlayışızlığa indirilmesinin öğretilip yayılması
Proudhon'a ve onun okuluna kalmıştır.175
Aziz efendim,
Dün, benden Proudhon hakkında
etraflı bir eleştirme isteyen mektubunuzu aldım. Zaman yokluğu beni istediğinizi
yerine getirmekten alıkoydu. Bundan başka, elimde de onun eserlerinden
hiç biri yok; bununla beraber iyi niyetimim ispat etmek için, alelacele,
kısa bir taslak yazıyorum. Onu tamamlayabilir, ona ekler yapabilir veya
ondan bazı yerleri kesip çıkartabilirsiniz; kısacası, istediğinizi yapabilirsini.176
Proudhon'un ilk denemelerini hatırlamıyorum.
Langue Universelle (Evrensel Dil) hakkındaki okul çalışması onun
çözümü için gerekli ilk bilgilerden yoksun bulunduğu problemlere nasıl
patavatsızca saldırdığını gösterir.
İlk eseri Qu'est ce que la
propriété? (Mülkiyet Nedir?) şüphesiz en iyi eserdir. Bu kitap, muhtevasının
yeniliği ile değilse bile, hiç değilse her konuda yeni ve cüretli anlatış
tarzıyla çığır açıcı olmuştur. Eserini tanıdığı Fransız sosyalistleri,
mülkiyet'i
çeşitli açılardan eleştirmekle kalmamış, kendi ütopyacı tarzlarından onun
'hesabını da görmüş'lerdi Bu kitapta Proudhon'un Siant-Simon ve
Frourier ile ilişkisi, Feuerbach'ın Hegel ile ilişkisi kadardır. Hegel
ile kıyaslanırsa, Feuerbach, son derece zavallı kalır. Ama gene de o, Hegel'den
son çığır açıcı olmuştur; çünkü Hristiyan bilincine aykırı fakat
felsefî eleştirinin ilerlemesi bakımından önemli olan ve Hegel'in mistik
bir yarı karanlık içinde bıraktığı bazı noktalar üzerinde ısrarla durmuştur.
Proudhon'un, bu ifadeyi kullanmama
izin verilirse, gürbüz üslûbu bu kitabında henüz yaşıyor. Ve onun başlıca
meziyeti, benim görüşüme göre, üslûbudur.
Eskiyi yeniden üretmekle kaldığı
zaman bile Proudhon'un, söylediğinin kendisi için yeni olduğunu keşfettiği
görülebilir. Kutsal ekonomik [kavramlara -ç.] el kaldırmakla gösterdiği
kışkırtıcı cüret, alelâde burjuva kafasını alay konusu yapan parlak pradoksları,
kemirici eleştirileri, acı alayları ve şurada burada beliren, mevcut düzenin
rezaletlerine karşı derin ve içten kızgınlık duygusu, devrimci bir içtenlik,
bütün bunlar Mülkiyet Nedir?'in okuyucularını elektriklendirmişti,
ve ilk çıkışında büyük bir heyecan yaratmıştı. Sıkı sıkıya bilimsel bir
ekonomi politik tarihî kitabında, bu kitabın adı anılmaya değmezdi, fakat
bu türden heyecan uyandırıcı eserler, bilimlerde, tıpkı edebiyat tarihî
kadar çok rol oynar. Örneğin Malthus'un Population (Nüfus) hakkındaki
denemesini alınız. İlk basıldığında heyecan uyandıran bu broşür, başından
sonuna kadar başkalarının eserlerinden aşırmadan başka bir şey değildir.
Ama insan cinsine bu iftira, gene de ne büyük bir teşvik
yaratmıştı!
Proudhon'un kitabı önümde olsaydı
onun eski üslûbunu belirtmek için kolayca birkaç örnek verebilirdim. En
önemli diye baktığı parçalarda Kant'ın antinomileri işleyiş tarzını taklit
eder; -o zamanlar tanıdığı tek Alman filofozu olan ve eserlerini çevirilerden
okuduğu Kant- ve insanda, Kant'da olduğu gibi onda da antinomilerin çözümünün
insan anlayışının 'ötesinde', yani bizzat kendi anlayışının karanlıkta
bulunduğu kuvvetli izlenimini bırakır. Fakat görünüşteki, yerleşmiş inançları
yıkma havasına rağmen Mülkiyet Nedir?de toplumu bir taraftan bir
Fransız küçük köylüsü (daha sonra küçük burjuvası) açısından, ve öte taraftan
sosyalistlerden gelen mirasdan türettiği ölçülerle eleştirmesindeki çelişme
belirir.
Kitabın yetersizliğini,
bizzat adı gösteriyor. Soru o kadar yanlış formüle edilmiştir ki buna doğru
cevap verilemezdi. Eski Yunan - Roma 'mülkiyet ilişkileri'ni
feodal mülkiyet ilişkileri, bunları da burjuva mülkiyet ilişkileri
yutmuştur. Böylece bizzat tarih, geçmişteki mülkiyet ilişkileri
üzerinde eleştirisini uygulamıştır. Proudhon'un fiilen ele aldığı, bugünkü
mevcut tarzıyla çağdaş burjuva mülkiyetidir. Bunun ne olduğu sorusu,
ancak bunları iradî ilişkiler olarak hukukî ifadeleri içinde değil, fakat
gerçek şekillerinde yani üretim ilişkileri olarak, üretim ilişkilerinin
tümü olarak kucaklayan ekonomi politiğin eleştirici bir analizi ile cevaplanabilirdi.
Fakat Proudhon, bu ekonomik ilişkilerin bütününü genel hukukî mülkiyet
kavramı ile karmakarışık ettiğinden, Brissot'nun177
benzer bir eserde daha 1789'da aynı kelimelerle verdiği
"Mülkiyet, hırsızlıktır." cevabının ötesine geçemedi.
Bundan çıkarılabilecek sonuç 'hırsızlık'
konusundaki burjuva hukukî kavramlarının burjuvanın 'namuslu' kazançlarına
da pekâlâ uygulanabileceğinden öteye gidemez. Diğer taraftan hırsızlık
mülkiyetin zor kullanarak ihlâli olduğundan, [önce -ç.]
mülkiyetin varlığını
varsayar. Ve bu yüzden Proudhon gerçek burjuva mülkiyeti konusunda,
kendisi için bile karanlık kalan çeşitli fantazilerle, karmakarışık ve
anlaşılmaz hale geldi.
1844'de Paris'te kaldığım sırada
Proudhon'la şahsen temasa geldim. Bunu burada anmamın sebebi İngiliz'lerin
ticari mallara fesat karıştırılmasına verdikleri ismi kullanarak söyliyeyim,
onun bu 'saffetsiz'liğinden bir ölçüye kadar benim de sorumlu olmamdır.
Çoğu zaman bütün gece süren uzun tartışmalar esnasında ona, Almanca bilmediği
için gerektiği gibi inceliyemediği, Hegelciliği ben aşıladım. Benim Paris'ten
sürülmemden sonra, bu işe Herr Karl Grün devam etti. Bir Alman felsefesi
öğretmeni olarak [Karl Grün -ç.] öğrettiğinden kendisi hiç bir şey anlamadığı
için, bu bakımdan benden üstündü.
Önemli ikinci eseri Philosophie
de la Misére'in çıkışından kısa bir zaman önce Proudhon, bana çok ayrıntılı
bir mektubunda [kitabının çıkacağını -ç.] bildirdi; burada, daha başka
şeylerle birlikte "eleştirinizin kırbacını bekliyorum." diyordu. Misére
de la Philosophie, etc., Paris 1847, (Felsefenin Sefaleti) eserimde
bu kırbacı, dostluğuma son veren bir tarzda, yedi.
Buraya kadar söylediklerimden
anlayabilirsiniz ki Proudhon'un Philosophie de la Misére ou le Systéme
des Contradictions économiques eseri ilkin 'Mükiyet Nedir? ' sorusuna
onun cevabını ihtiva etmeliydi. Aslında o, ekonomik çalışmalarına bu ilk
eserinin yayınlanmasından sonra başlamıştı; ortaya attığı sorunun küfürle
değil ancak çağdaş ekonomi politiğin analizi ile cevaplandırılabileceğini
keşfetmişti. Aynı zamanda ekonomik kategoriler sistemini, diyalektik vasıtasıyla
kurmaya girişti. Kant'ın çözülemez antinomileri yerine, gelişme aracı olarak
Hegel'in 'çelişme'si geçecekti. İki kalın ciltlik kitabını değerlendirmek
için, buna bir cevap olarak yazdığım eseri anmam gerekir. Orada, onun,
bilimsel diyalektiğin sırlarına ne kadar az girebildiğini ve tersine ekonomik
kategorileri ele alışında spekülatif felsefenin aldatıcı hayallerini
nasıl paylaştığını;
bunları maddi üretimdeki özel bir gelişme aşamasına
tekabül eden tarihî üretim ilişkilerinin nazarî ifadeleri diye anlamak
yerine bunları, önceden varolan ölümsüz fikirler laflarına dönüştürdüğünü
ve bu dolambaçlı yoldan bir defa daha burjuva ekonomisinin178
görüş açısına vardığını gösterdim.
Bundan başka onun eleştirmeye
giriştiği, ekonomi politik bilgisinin ne kadar çok eksik ve yanlış ve hattâ
bazan okul çocuğu düzeyinde olduğunu; ve onun ve ütopyacıların, bilimlerini,
kurtuluşun maddî şartlarını bizzat üreten tarihî hareketin tenkitçi bilgisinden
türetmek yerine "sosyal sorunun çözümlenmesi" için apriyori bir formül
bulup ortaya çıkarabilecekleri bir sözde 'bilim' peşinde olduklarını gösterdim.
Fakat özellikle bütün işin temeli olan değişim değeri konusunda
Proudhon'un ne kadar karışık, yanlış ve sathî kaldığını ve hattâ Ricardo'nun
değer teorisinin hayalci bir yorumunu yeni bir bilimin temeli olarak kullanmaya
çabaladığını meydana çıkardım. Onun genel görüş açısıyla ilgili olarak
şu hükme vardım:
"Her ekonomik ilişkinin
bir iyi, bir de kötü yanı var; bu, M. Proudhon'un kendi kendini aldatmadığı
bir noktadır. O, bu iyi yanı iktisatçıların açıklayıp yaydıklarını, kötü
yanı ise sosyalistlerin ele verdiğini ve şiddetle aleyhinde bulunduklarını
görüyor. İktisatçılardan ölümsüz ilişkiler zorunluluğunu alıyor, sosyalistlerden
sefalette sefaletten başka hiç bir şey görmeme aldatıcı hayalini alıyor.
Bilimin otoritesine sırtını dayamakta ise, her ikisi ile anlaşıyor. Ona
göre bilim, kendini bir bilimsel formülün çok küçük oranlarına indirir;
M. Proudhon, formüller peşinde dolaşan bir insandır. İşte böylece M. Proudhon
hem ekonomi politiği hem de sosyalizmi eleştirmiş olmakla öğünür. Oysa
o, her ikisinin de aşağısındadır. İktisatçılardan aşağıdadır, çünkü dirseğinin
dibinde sihirli bir formül olan bir filozof olarak, sırf ekonomik ayrıntılara
girmeyebileceğini sanmıştır; sosyalistlerden aşağıdadır, çünkü, spekülatif
tarzda da olsa burjuva görüş ufkunun üstüne yükselebilecek cesaretten ve
görüş gücünden yoksundur.
"O, sentez olmak ister; oysa,
bileşik bir hatadan ibarettir."
"Bilim adamı olarak burjuvazinin
ve proletaryanın üzerinde uçmak istiyor; oysa o, sadece sermaye ile emek
arasında, ekonomi politik ile sosyalizm arasında, bir o yana bir bu yana
devamlı olarak atılan bir küçük burjuvadır."179
Yukardaki hüküm ağır olmakla beraber bugün de her kelimesini
tasdik ederim. Bununla beraber, şu da hatırlanmalıdır: kitabının sosyalizmin
küçük burjuva düstûru ve rehberi olduğunu söylediğim ve ispat ettiğim zaman
Praudhon, henüz hem iktisatçılar hem de sosyalistler tarafından aşırı ve
üstün devrimci olarak nitelendiriliyordu. Bu yüzden, daha sonraları, ben
onun devrime 'ihaneti' konusunda koparılan feryatlara hiç katılmadım.
Başlangıçta hem başkaları hem de kendisi tarafından yanlış anlaşılması
ve haklı olmayan umutları gerçekleştirmekte başarısızlığa uğraması onun
kendi hatası değildi.
Philosophie de la Misére,
Proudhon'un sunuş metodundaki kusurlar bakımından Qu'est ce que la propriété?
ile kıyaslanırsa çok geri kalır. Burada üslûp çoğu zaman, Fransızların
söyleyişiyle, şişirmedir. Alman felsefesine ait olduğu varsayılan
gürültülü süpükülatif mesleki dil, onun keskin Gal'li anlayışı kendisine
başarı sağlayamadığı zaman, meydana çıkıyor. Kendi kendini reklam eden,
kendi kendini öven bir eda ve özellikle, hiç de yüceltici olmayan, 'bilim'
konusundaki laf kalabalığı daima kulağı tırmalıyor. İlk kitabındaki içten
ve gerçek sıcaklık yerine burada, bazı parçalar, belagat yardımıyla, gelip
geçici bir fazla hararet örtüsüne sistematik bir şekilde sokulmuştur. Buna,
kendi orijinal düşünüşünden duyduğu ilkel gururu artık kırılmış bulunan
ve bilimde sonradan görme biri olarak, olmadığı ve sahip bulunmadığı şeylerle
övünmeyi şimdi gerekli bulan, kendi kendini yetiştirmiş birinin beceriksiz
ve zevksiz ukalalığını ekleyiniz. Sonra, aslında bir "Devlet Müşaviri"
olan Dunoyer gibi bir adama yaltaklanırken, siyasî tutumu sebebiyle
proletaryanın saygı gösterdiği Cabet gibi bir adama açık, derin
ve hattâ dürüst olmayan yakışıksız ve zalim bir tarzda hücum eden küçük
burjuva zihniyetini ilave edin. Bu Dunoyer'in bütün önemi 3 ciltlik dayanılmayacak
kadar sıkıcı kitabında Helvetius'un "mutsuzların dürüst olmasını isteyen"
diye nitelendirdiği bir bağnazlığı yaymakta gösterdiği gülünç gayretten
ibarettir.
Şubat devrimi, muhakkak, 'devrimler
çağı'nın ebediyen geçtiğini daha birkaç hafta önce reddedilmez tarzda
ispat etmiş bulunan Proudhon için pek elverişsiz bir zamanda geldi. Millet
Meclisinde yaptığı çıkış, mevcut şartları kavramakta az bir kavrayış yeteneği
göstermiş olmakla beraber, gene de her türlü övgüye değer. Haziran ayaklanmasından
sonra, bu, büyük bir cesaret isteyen bir eylemdi. Bundan başka M. Thiers'in
M. Proudhon'un tekliflerine karşı yaptığı ve sonradan yayınlanmış bulunan
konuşma Fransız burjuvazisinin bir entelektüel direğinin nasıl çocukca
bir kaide basamağına oturtulduğunu meydana çıkarmak gibi mutlu bir sonuç
vermişti. Gerçekten M. Thiers'le kıyaslanınca Proudhon, tufandan önce yaşamış
bir dev büyüklüğüne ulaştı.
Proudhon'un 'faizsiz kredi' ve
bunun üzerine kurulmuş olan 'halkın bankası' keşfi onun son ekonomik 'icraatı'
olmuştu. Zur Kritik der Politischen Ökonomie, Berlin 1859 (s. 59-64)
kitabımda onun düşüncelerinin nazarî temelinin burjuva ekonomi politiğinin
ilk öğelerini, yani metalarla para arasındaki ilişkiyi bilmemesinden
doğduğunun kanıtı ve ispatı bulunuyor. Bu düşüncelerin pratikteki tezahürü
ise daha eski ve daha iyi geliştirilmiş şemaların basit bir kopyasından
ibarettir.
Belli iktisadi ve siyasî şartlar
altında kredi sisteminin, İngiltere'de 18. yüzyılın başında ve 19. yüzyılın
başında bir sınıfın zenginliğinin başka bir sınıfa aktarılmasına yardım
ettiği gibi, işçi sınıfının kurtuluşunu hızlandırmaya da hizmet edebileceği
tartışmasız kabul edilebilir. Fakat faiz getiren sermayeyi başlıca sermaye
şekli diye görmek; özel bir kredi şeklini ve faizi ortadan kaldırmayı
sosyal dönüşüme temel yapmayı istemek, tamamen bir küçük burjuva fantezisidir.
Bu fanteziye 18. yüzyıl İngiliz küçük burjuvazisinin ekonomik sözcüleri
arasında da rastlanır. Proudhon'un 1850'de Bastiat ile faiz getiren sermaye
konusunda yaptığı münakaşa Philosophie de la Misére'den çok daha
düşük bir seviyededir. Proudhon, Bastiat'ya bile yenik düşüyor; ve hasmı,
yerinde ve sert darbeler indirince, gülünç bir şekilde bağırıp çağırmaya
başlıyor.
Birkaç yıl önce Proudhon, Vaud
Kanton Hükümeti'nin teşviki ile sanırım, vergilendirme konusunda bir müsabaka
denemesi yazdı. Dehanın son pırıltısıda burada söndü. Artık ondan, sırf
ve basit küçük burjuvadan başka hiç bir şey kalmıyor.
Onun siyasî ve felsefî yazılarına
gelince, bunlar da, ekonomik eserlerinin aynı, çelişik, ikili karakteri
gösterirler. Bundan başka, bunların önemi sadece Fransanın içinde kalmıştır.
Bununla beraber, Fransız sosyalistlerinin kendi dindarlıklarıyla 18. yüzyılın
burjuva Volterciliğine ve 19. yüzyılın Alman tanrı tanımazlığına üstün
olmakla övündükleri bir zamanda, onun, kendi ülkesinde dine ve kiliseye
vs. saldırması büyük erdem taşır. Nasıl büyük Petro Rus barbarlığını barbarlıkla
yendiyse, Proudhon da Fransız laf cambazlığını lafla yenmek için elinden
geleni yaptı. Louis Bonaparte'a yaltaklandığı ve onu Fransız işçilerine
kabul ettirmeye çalıştığı Coup d'état (Hükümet darbesi) eseri ve Polonya'ya
karşı yazdığı ve Çarın şerefine Polonya'yı utanmazca ele alan sonuncu eseri,
sadece kötü değil, fakat bayağı ürünler olarak nitelendirilmeli. Bununla
beraber bu bayağılık, küçük burjuva görüş açısına uygun düşer.
Proudhon sık sık Rousseau ile
kıyaslanmıştır. Bundan daha yanlış bir şey olamaz. O daha çok, Théorie
des lois civiles'i çok parlak bir kitap olan Nicolas Linguet'ye benzer.
Proudhon'un diyalektiğe karşı tabiî bir eğilimi vardı. Fakat gerçek bilimsel
diyalektiği hiç bir zaman kavrıyamadığı için demogojiden ve safsatadan
öteye hiç gidemedi. Aslında bu, onun küçük burjuva görüş açısı ile birlikte
yürür. Küçük burjuva, tarihçi Raumer gibi, daima "bir taraftan, ve öteki
taraftan" meydana gelmiştir. Bu, onun ekonomik çıkarlarında da böyledir.
Çelişik iki akım, onun maddi hayatına hükmeder. Ve şu halde onun siyasî,
bilimsel, dinî ve sanata değin görüşlerinde de böyledir. Ahlâkında, her
şeyinde böyledir. O bir çelişme içinde yaşamaktadır; canlı çelişmedir.
Eğer Proudhon gibi bir de istidatlı bir adam ise, kısa zamanda kendi çelişmeleriyle
oynamayı, ve bunları, şartlara göre, çarpıcı, cakalı, bazan rezalet derecesinde
adi ve bazan çok parlak paradokslar halinde geliştirmeyi öğrenir. Bilimde
şarlatanlık ve siyasette uzlaşıcı tutum, böyleleri için, vazgeçilmez bir
şeydir. Geriye sadece bir tek güldürücü dürtü kalıyor ki o da konumuz olan
kişinin benlik davasıdır. Ve kendisi için tek mesele, bütün kendini
beğenmiş insanlar için olduğu gibi, anlık başarıdır, günlük başarıdır.
Böylece Rousseau'yu iktidarla her türlü uzlaşmaya benzer hareketten daima
uzak tutmuş olan, basit ahlak duygusu ister istemez söner gider.
Gelecek kuşaklar Fransız tarihinin
bu en son aşamasını, belki de, bu dönemin Napolyon'unun Louis Bonaparte
ve Rousseau-Voltaire'inin Proudhon olduğunu söylemekle özetleyeceklerdir.
Şimdi, bu adamın ölümünden bu
kadar kısa bir zaman sonra, bana onun yargıcı rolünü yüklemiş olmanın sorumluluğunu
da siz üzerinize almalısınız.
Derin saygılarımla.180
Londra, 24 Ocak 1866
| 1 | - | [Engels, Karl Marx'ın J. B. Schweitzer'e yazdığı 24 Ocak 1865 tarihli mektuba değiniyor. Bu mektubun çevrisi, bu kitabın sonundadır.] |
| 2 | - | Bu kitabın 74. sayfasına bakınız. |
| 3 | - | Hükümet gelir dairesi baş muhasebecisi, Engels'in hiciv için kullandığı bir süslü ünvan ç-. |
| 4 | - | Hiç değilse son zamanlara kadar durum böyleydi, İngiltere'nin dünya pazarında sahip olduğu tekel, Fransa'nın, Almanya'nın ve hepsinin üstünde Amerika'nın dünya ticaretine katılmalarıyla gittikçe daha fazla sarsıldığından beri yeni bir dengeleşme şekli, faaliyette görünüyor. Buhrandan önce gelen genel refah dönemi hâlâ beliremiyor. Devamlı olarak belirmiyecek olursa çağdaş sanayiin normal durumu zorunlu olarak müzmin durgunluk olacak ve sadece önemsiz dalgalanmalar görülecektir. - F. Engels'in 1885 Almanca baskısına notu. |
| 5 | - | Proudhon, C. I, Bölüm 2. |
| 6 | - | Prologue, s. 1. |
| 7 | - | Yani, matematikte olduğu gibi ikinci kuvvetine çıkarılmış. ç-. |
| 8 | - | Yani, matematikte olduğu gibi üçüncü kuvvetine çıkarılmış. ç-. |
| 9 | - | Etudes, C. II., s. 162, Brüksel baskısı. |
| 10 | - | Recherches sur la nature et l'origine de la richesse publique; traduit par Largentil de Lavasie, Paris, 1808, [s. 33]. |
| 11 | - | Ricardo, Principes d'économie politique, traduite par Constancio, annotés par J. B. Say, Paris, 1835; C. II, Bölüm: 'Sur la valeur et les richesses'. [Referansın tamamı şöyledir: David Ricardo, Des principes de L'économie politique et de L'impot. Traduit de l'anglais par F. S. Constancio, avec des notes explicatives et critiques par J. B. say, C. II, Paris, 1836, s. 65]. |
| 12 | - | C. I, s. 39. |
| 13 | - | bkz. Anderson, History of Commerce. [Referansın tamamı şöyledir: A. Anderson, An Historical and Chronological Deduction of the Origin of Commerce from the Earliest Accounts to the Present Time, London, 1764.] |
| 14 | - | C. I, s. 41. |
| 15 | - | C. I, s. 41. |
| 16 | - | Cours d'économie politique, Paris, 1823, s. 48, 49. [Referansın tamamı şöyledir: H. Storch, Cours d'économie politique, ou Exposition des principes qui déterminent la prospérité des nations. C. I-IV, Paris, 1823.] |
| 17 | - | [C. I, s. 41.] |
| 18 | - | C. I, s. 49-50. |
| 19 | - | [C. I, s. 66.] |
| 20 | - | C. I, s. 68. |
| 21 | - | [Söz konusu dönem Napolyon Savaşlarının sona ermesinden ve Bourbon Sülalesinin 1815'te Fransa'da yerini yeniden almasından sonra başlar.] |
| 22 | - | Principes de l'économie politique, etc., traduits de l'anglais par F. S. Constancio, Paris, 1835, C. I, s. 3. |
| 23 | - | Adı geçen eser, C. I, s. 4-5. |
| 24 | - | Adı geçen eser, C. I, s. 5. |
| 25 | - | C. I, s. 5. |
| 26 | - | Smith, C. I, Bölüm 5. [Referansın tamamı şöyledir: Adam Smith, An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations. Londra, 1896.] |
| 27 | - | C. I, s. 8. |
| 28 | - | C. I, s. 8. |
| 29 | - | C. I, s. 9-10. |
| 30 | - | C. I, s. 21. |
| 31 | - | Bilindiği gibi Ricardo, bir metaın değerini üretimi için gerekli emek miktarıyla belirler. Bununla beraber, kapitalist üretim tarzı dahil, meta üretimi üzerine kurulmuş her üretim tarzında yürürlükte olan değişim şekli sebebiyle bu değer doğrudan doğruya emek miktarıyla değil, fakat başka bir metaın miktarıyla ifade edilir. Para olsun olmasın başka herhangi bir metaın miktarıyla ifade edilen meta değerine Ricardo, o metaın nispî değeri adını veriyor. - F. Engels'in 1885 Almanca baskısına notu. |
| 32 | - | C. I, s. 28. |
| 33 | - | C, I, s. 32. |
| 34 | - | Adı geçen eser, C. I, s. 105. |
| 35 | - | C. II, s. 253. |
| 36 | - | C. II, s. 259. |
| 37 | - | Bu kitabın "Değerin Nispîliği Kanununun Uygulanması" konusuna bakınız. |
| 38 | - | Ricardo, C. II, s. 253. |
| 39 | - | İş-gücünün tabiî yani normal fiyatının asgarî ücretle yani işçinin yaşaması ve üremesi için mutlaka vazgeçilmez olan yaşama araçlarının değerinin eşdeğeriyle mutabık olduğu tezi ilk defa tarafımdan Sketches for a Critique of Political Economy'de (Deutsch-Französische Jahrbücher, Paris 1844) ve The Condition of the Working Class in England in 1844'de ileri sürülmüştü. Burada görüldüğü gibi Marx, tezi o zaman kabul etti. Lassalle bunu ikimizden aldı. Bununla beraber gerçekte ücretler asgariye yaklaşmak eğilimine sahipseler de yukardaki tez yanlıştır. Emeğin muntazaman ve ortalama olarak değerinden daha aşağı para alması gerçeği, emeğin değerini değiştirmez. Marx, Kapital'de bu tezi hem doğru olarak koymuş (iş gücünün alınıp satılması kesimi) hem de (yirmibeşinci bölüm: Kapitalist Birikimin Genel Kanunu) kapitalist üretime iş-gücünün fiyatını değerinin gittikçe daha fazla aşağısına düşürmek imkânını veren şartları tahlil emiştir. – F. Engels'in 1885 Almanca baskısına notu. |
| 40 | - | Fransızca otantik metinde bu oranlar "1, 2, 3" şeklinde yazılıdır. İngilizce çevirisinde ise yukarıda yazılı olduğu gibidir. ç-. |
| 41 | - | [C. I, s. 61.] |
| 42 | - | Proudhon, C, I, s. 188. |
| 43 | - | [Marx'ın 1876'da N. Utina'ya verdiği nüshada 'emek' kelimesinden sonra 'iş-gücü' eklenmiştir. Bu ek, 1896 Fransızca baskısında vardır.] |
| 44 | - | [Juvenalis Stirae.] |
| 45 | - | Ricardo, C. I, s. 105 ve 108. |
| 46 | - | C. II, s. 59. |
| 47 | - | Etudes etc., C. II, s. 267, Brüksel baskısı. |
| 48 | - | Dissertation sur la nature des richesses, Daire's ed. [s. 405, 408.] [Boisguillebert'in eserine yapılan atıf, Economistes-financiers du XVIII siécle'den alınmıştır. Burada her yazar hakkında bir tarihî taslak ve yorum ve açıklayıcı not Eugéne Daire tarafından yapılmıştır; Paris, 1843.] |
| 49 | - | W. Atkinson, Principles of Political Economy, London 1840, s. 170. 195. |
| 50 | - | Truva artık yok. ç-. |
| 51 | - | [Referansın tamamı şöyledir: Th. Hodgskin, Popular Political Economy, London, 1827. Eserin aslında, bu isim yanlışlıkla Hopkins olarak yazılmıştı. 1892'de Felsefenin Sefaleti'nin Almanca ikinci baskısında, Avusturyalı burjuva hukukçu Menger tarafından Marx hakkında haksız isnatlar için kullanılan bu yanlışlığı Engels düzeltti.] |
| 52 | - | [Thompson'un ve Edmons'un kitapları Londra'da yayınlanmıştı.] |
| 53 | - | [İsmin tamamı 'J. F. Bray'dir.] |
| 54 | - | Bray, s. 17 ve 41. |
| 55 | - | Bray, s. 33, 36-37. |
| 56 | - | Bray, s. 45, 48-50. |
| 57 | - | Bray, s. 51-52. |
| 58 | - | Bray, s. 53-55. |
| 59 | - | Bray, s. 67, 88, 89, 94, 109-110. |
| 60 | - | Bray, s. 134. |
| 61 | - | Bray, s. 158, 160, 162, 168 ve 194. |
| 62 | - | [Sadece kadınlara ve çocuklara uyan On Saatlik İşgücü Kanunu, İngiliz Parlamentosu tarafından 8 Haziran 1847'de kabul edilmişti. Bununla beraber, birçok fabrikatörler kanunu bilmezlikten geliyorlardı.] |
| 63 | - | Bütün teoriler gibi Mr. Bray'in teorisi de, görünüşlere aldanmaya kendilerini bırakan, destekleyiciler bulmuştur. Londra'da Sheffield'de Leeds'de ve İngiltere'nin daha birçok şehrinde âdil emek değişim pazarları kurulmuştu. Bu pazarlar önemli miktarda sermayeyi yuttuktan sonra rezilane başarısızlıklarla sona erdi. Bunların tadı hâlâ silinip gidiyor. Sizi uyarırız, M. Proudhon! (Marx'ın notu). Bilindiği gibi Proudhon bu uyarmayı aklında tutmadı. 1849 yılında Paris'te yeni bir Değişim Bankası kurarak kendisi de bir girişim yaptı. Bununla beraber Banka işe başlamadan başarısızlığa uğradı: Proudhon'a karşı açılan bir dava bu bankanın iflasını örtmeye yaradı. -Engels'in 1885 Almanca baskısına notu. |
| 64 | - | [C. I, s. 69.] |
| 65 | - | [C. I, s. 68-69.] |
| 66 | - | [C. I, s. 69.] |
| 67 | - | [C. I, s. 69.] |
| 68 | - | Voltaire, Systéme de Law. [Marx, Voltaire'in Histoire du parlement'ından bir bölümü anıyor.] |
| 69 | - | [C. I, s. 70-71.] |
| 70 | - | [C. I, s. 71.] |
| 71 | - | Ricardo, adı geren eser, [s. 206-207]. |
| 72 | - | [Ricardo'nun kitabının Fransızca baskısında Say'in notu. C. II, s. 206-207.] |
| 73 | - | Ricardo, [C. II, s. 205.] |
| 74 | - | [C. I, s. 72.] |
| 75 | - | [C. I, s. 73.] |
| 76 | - | Economistes-financiers du dixhuitiéme siécle, Daire edition, s. 422. |
| 77 | - | Proudhon, C. I, s. 81. |
| 78 | - | C. I, s. 110. |
| 79 | - | Encyclopaedia Metrovolitana or Universal Dictionary of Knowledge, by Senior, London, 1836. Tartışma konusu cümle ile ilgili olarak ayrıca bkz: J. St. Mill, Essays of Some Unsettled Questions of Political Economy, London 1844, ve Tooke, A History of Prices, etc. London, 1838. [Referansın tamamı şöyledir: Th. Tooke, A History of Prices and of the State of the Circulation, from 1793 to 1837, C. I-II, London, 1838.] |
| 80 | - | Proudhon, [C. I, 73.] |
| 81 | - | Th. Cooper, Lectures on the Elements of Political Economy, Columbia, 1826. [Kitabın birinci baskısı Columbia'da 1826'da; genişletilmiş ikinci baskısı Londra'da 1831'de yayınlanmıştı.] |
| 82 | - | [C. I, s. 75.] |
| 83 | - | T. Sadler, The Law of Population, London 1830. [Referansın tamamı şöyledir: M. Th. Sadler, The Law of Population, C. I, London, 1830, s. 83-84.] |
| 84 | - | Proudhon, [C. I, s. 75-76.] |
| 85 | - | Ricardo, [C. II, s. 59.] |
| 86 | - | [s. 11. 9, 123-125, 134.] |
| 87 | - | [C. I, s. 77.] |
| 88 | - | [C. I, s. 77-78.] |
| 89 | - | [C, I, s. 79-80.] |
| 90 | - | [C. I, s. 80.] |
| 91 | - | [C. I, s. 80.] |
| 92 | - | [Quesnay'ın başlıca iki ekonomik eseri: Tableau économique (1758) ve Analyse du Tableau économique (1766).] |
| 93 | - | [Marx. Quesnay'in çağdaşı N. Baudeau'nun 1770'de yayınlanan Explication du Tableau économique eserini ima ediyor.] |
| 94 | - | Proudhon, C. I, s. 146. |
| 95 | - | Logic, C. III, [G. W. F. Hegel, Wissenchaft der Logik, Bd. III; Werke, 2-te Aufl., Bd. V, Berlin, 1841, s. 320] |
| 96 | - | [Marx bu sözleri Lucretius'un De Rerum Natura (Eşyanın tabiatına dair) şiirinin 'mortalem vitam mors immortalis ademit' (ölümsüz ölüm, fani hayatı alıp götürdü) parçasından alıyor.] |
| 97 | - | Bu, 1847 yıla için tamamen doğruydu. O tarihte A. B. D.'nin dünya ticareti esas itibariyle dışardan göçmen ve sanayi mamülleri ithalinden ve dışarıya pamuk ve tütün yani güneydeki köle emeğinin ürünlerinin ihracından ibaretti. Kuzey Devletleri başlıca, köle devletleri için buğday ve et üretiyorlardı. Ancak Kuzey, dışarıya ihraç için buğday ve et üretmeye başladıktan ve bir sanayi ülkesi haline geldikten ve Amerika'nın elindeki pamuk tekeli Hindistan, Mısır, Brezilya vs. den gelen kuvvetli bir rekabet ile karşılaştıktan sonradır ki, köleliğin kaldırılması mümkün olabilmiştir. O zaman bile bu, açık zenci köleliğinin yerine Hintli ve Çinli ırgatlaırın maskeli köleliğini koymakta başarıya ulaşamıyan Güney'in yıkılmasına yol açtı. - 1885 AImanca baskısına F. Engels'in notu. |
| 98 | - | Proudhon, C. II, s. 97. |
| 99 | - | C. II, s. 102. |
| 100 | - | C. I, s. 133. |
| 101 | - | [M, de Villeneuve-Bargemont, Histoire do l'économie politique, Brüksel, 1839.] |
| 102 | - | [Marx'ın N. Utina'ya verdiği nüshada "işçi sınıfı" sözleri yazılıdır] |
| 103 | - | C. I, s. 93. |
| 104 | - | C. I, s. 94. |
| 105 | - | C. I, s. 94. |
| 106 | - | C. I, s. 97. |
| 107 | - | [C. I, 95-96.] |
| 108 | - | [A, Smith, An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth Nations, C. I, s. 20.] |
| 109 | - | [C. I, s. 96.] |
| 110 | - | [Herkese hakkını verelim.] |
| 111 | - | [Lemontey, kitabını hatırlatıyor: Raison, folie, chacun son mot; petit cours de morale mis â la portée des vieux cnfants, Paris, 1801 Marx, Leraontey'in bu kitabına, andığı 'iş-bölümünün manevi etkisi' eserinden parça alıyor.] |
| 112 | - | Lemontey, Oeuvres completes, C. I, s. 245, Paris 1840. |
| 113 | - | A, Ferguson. An Essay on the History of Civil Society, Edinburgh, 1783, [C. II, s. 108-110.] |
| 114 | - | Proudhon, C. I, s. 94. |
| 115 | - | [Oysa bu, ispat edilmesi gereken şeydi.] |
| 116 | - | [C. I, s. 98.] |
| 117 | - | [C, I, s. 135-136, 161.] |
| 118 | - | [C. I, s. 161.] |
| 119 | - | [C, I, s. 163.] |
| 120 | - | Babbage, Traite sur l'economie des machines, etc. Paris, 1833. [Referansın tamamı şöyledir: Ch. Babbage. Traité sur l'économie des machines et des manutactures, Paris, 1833, s. 230.] |
| 121 | - | [C, I, s. 21-23.] |
| 122 | - | André Ure, Philosophie des manufactures ou Economie industrielle, C. I, Bölüm I, [s. 34-35]. |
| 123 | - | [C. I, s. 186, 188.] |
| 124 | - | [C. I, s. 185.] |
| 125 | - | [C. I, s. 185.] |
| 126 | - | [C. I, s. 223.] |
| 127 | - | Fourier'ciler. -F. Engels'in 1885 Almanca baskısına notu. |
| 128 | - | [C, I, s. 187.] |
| 129 | - | [C. I, s. 189.] |
| 130 | - | [C. I, s. 191-192.] |
| 131 | - | [Hristiyan olmıyanların ülkelerinde. Burada bu cümlenin anlamı 'Gerçek Ükesinin Ötesinde' demektir. Katolik piskoposlar, putperst ülkelerde itibari görevlere atandıkları zaman, resmi sıfatlarına in partlbus infidelium eklenirdi.] |
| 132 | - | [C. I, s. 223.] |
| 133 | - | Bu cümle İngilizce çeviride şöyledir: "Doğuşundan beri derebeylik, patriyaskal krallığa karşıydı; şu halde derebeylik o zaman henüz var olmayan rekabete karşı değildi. " ç-. |
| 134 | - | [C. I, s. 235.] |
| 135 | - | [C. I, s. 236-237.] |
| 136 | - | [P. Rossi, Cours d'économie politique, C. I-II, 1840-41.] |
| 137 | - | [C. I, s. 284- 285.] |
| 138 | - | [Jemes Steuart. Recherches des principes de l'économie politique, C. II, 1789, s. 190-191, Eserin İngilizce aslı Londra'da 1767'de yayınlanmıştır.] |
| 139 | - | [C, II, s. 190- 191.] |
| 140 | - | C. II, s. 265. |
| 141 | - | C. II, s. 269. |
| 142 | - | Voltaire'in L'homme aux quarante écus hikayesinin mütevazı, çok çalışkan ve yıllık geliri kırk ekü olan kahramanı. Metindeki parça. hikayeden alınmıştır. |
| 143 | - | [C. II, s. 270-272.] |
| 144 | - | [Makineden yapılmış bir Allah demektir. Eski çağlar tiyatrosunda tanrıları temsil eden aktörler, insan-üstü bir zorluğun üstesinden gelmek için sahneye bir sahne mekanizmasıyla çıkarlardı. Mecazi olarak, bir durumu kurtarmak için beklenmedik zamanda ortaya çıkan insan.] |
| 145 | - | [Propriété (mülkiyet), propiétaire'in (toprak sahibinin) işe karışmasıyla; rente (rant), rentiere'in (rantı alanın) müdahalesiyle açıklanıyor. Demek ki, Proudhon'un bütün yaptığı, rente ve rentier'yi yanyana sıralamaktan ibaret kalıyor.] |
| 146 | - | [Marx'ın N. Utina'ya verdiği nüshada bu cümlenin başlangıcı şöyle değiştirilmiştir: "öncüller bir defa kabul edildikten sonra genel olarak doğru olabilmesi için... "] |
| 147 | - | [N. Utina'ya verilen nüshada "daha düşük bir toprakta" sözleri "toprakta" diye değiştirilmiştir.] |
| 148 | - | [1885 Almanca baskısında, son iki cümle yoktur ve "sanayi kapitalisti"nden önce şu kelimeler eklenmiştir: "toprağı ücretli işçileri ile işleten ve toprak sahibine rant olarak sadece sermaye kârı dahil üretim giderleri üzerindeki fazlayı ödeyen..."] |
| 149 | - | [C. II, s. 271.] |
| 150 | - | C. II, s. 256. |
| 151 | - | bkz. Petty, Charles II, zamanının bir İngiliz iktisatçısı, [W. Petty'nin Several Essays in Political Arithmetic kitabı içinde Political Arithmetic bölümü, London, 1699.] |
| 152 | - | Proudhon, C. I, s. 110-111. |
| 153 | - | Proudhon, C. I, s. 261-262. |
| 154 | - | C, I, s, 334-335. |
| 155 | - | [O tarihte Fransa'da yürürlükte olan kanunlar -burjuva devrimi sırasında 1791'de Kurucu Meclis tarafından kabul edilmiş olan Le Chapelier kanunu ile Napolyon İmparatorluğu döneminde hazırlanmış bulunan Ceza Kanunu- işçilerin sendika kurmalarını ve grev yapmalarını ağır cezalarla yasaklıyor. Sendika yasağı Fransa'da ancak 1884'te kaldırıldı.] |
| 156 | - | Yani o zamanki sosyalistler: Fransa'da Fourier, İngiltere'de Owen taraftarları. - F. Engels'in 1885 Almanca baskısına notu. |
| 157 | - | [Sendikalar Ulusal Birliği: İngiltere'de 1845 yılında kurulmuş bulunan bir sendika teşkilatı. Faaliyeti, iş-gücünün daha iyi şartlarla satılması ve daha iyi iş kanunları elde etmek için ekonomik mücadele alanının ötesine geçmemiştir. Birlik 1860'ların ilk yıllarına kadar yaşamış, fakat 1851'den sonra sendika hareketi içinde önemli bir rol oynamamıştır.] |
| 158 | - | Buradaki imtiyazlı sınıflar terimi, derebeyliğin belirli ve sınırlı imtiyazlara sahip sınıftarı tarihi anlamında kullanılmıştır. Burjuva devrimi, bu imtiyazlı sınıfları ve imtiyazlarını ortadan kaldırdı. Burjuva toplumu sadece sınıfları tanır. Bu sebeple proletaryanın "dördüncü imtiyazlı sınıf" diye anlatılması tarih ile kesin çelişme halindedir. - F. Engels'in 1885 Almanca Baskısına notu. |
| 159 | - | [George Sand: Jean Ziska, bir tarihî roman. Önsöz.] |
| 160 | - | [Karl Marx, bu konuşmayı 7 Ocak 1848'de Brüksel Demokratik Birliğinde Fransızca olarak yapmıştır. Bu konuşmanın tam metni, gene Brüksel'de 1848'de Brüksel Demokratik Birliği tarafından bastırılmıştır.] |
| 161 | - | [David Ricardo, Des principes de l'économie politique et de l'impot, C. I, s. 178-179.] |
| 162 | - | [Karl Marx, 16-18 Eylül 1848'de Brüksel'de toplanan İktisatçılar Kongresi'nden bahsediyor.] |
| 163 | - | [Avam Kamarası'nda 28 Temmuz 1835'te yapılan konuşma. Hansard, C. XXIX, Londra, 1835, s. 1168-1170.] |
| 164 | - | [Dr. Andrew Ure, The Philosophy of Manufactures, London, 1835, Kitap I, Bölüm I, s. 23.] |
| 165 | - | [Zur Kritik der politischen Ökonomie, Berlin, 1859, s. 61, 64.] |
| 166 | - | John Gray: The Social System, etc. A. Treatise on the Principle of Exchange, Edinburgh 1831. Aynı yazarın Lectures on the Nature and Use of Money, Edinburg 1848'i ile karşılaştırınız. Şubat Devriminden sonra Gray, Fransız geçici hükümetine gönderdiği bir notta Fransa'nın bir 'emek kuruluşu'na değil, fakat planını kendi icad ettigi para sistemi içinde bulunan 'bir değişim kuruluşu'na ihtiyacı olduğunu bildirmişti. İyi John, Social System'in yayınlanmasından on altı yıl sonra, verimli mucid zekâlı Proudhon'un aynı keşfin patentini alacağını aklına bile getirmemişti. |
| 167 | - | Gray, The Social System, etc. S. 63 "Para, sadece onu elinde tutanın ya millî servet stokuna belli bir değer kattığına. Veya bu sözü geçen değeri katmış bulunan bir hak kazandığına dair bir makbuz, bir kanıt olmalıdır." |
| 168 | - | Ürüne önce tahmini bir değer biçilmiş olduğu için bu, istendiği zaman bir bankaya konabilir ve gene istendiği zaman çekilebilir. Sadece, genel rıza ile, şu şartın kabul edilmesi gerekir: önerilen millî bankaya herhangi tür bir mal yatıran kişi, yatırdığı şeyi aynen çekmeye mecbur olmak yerine, ona eş bulunan herhangi bir değeri geri alabilmelidir." Aynı eser s. 68. |
| 169 | - | Aynı eser, s. 16. |
| 170 | - | Gray, Lectures on Money, etc. s. 182-183. |
| 171 | - | Aynı eser, s. 169. |
| 172 | - | "Her ulusun iş hayatı bir millî sermaye esası üzerinden yönetilecektir. John Gray, The Social System etc. s.171. |
| 173 | - | "Toprak millî mülk haline dönüştürülecektir." Aynı eser, s. 298. |
| 174 | - | bkz: W. Thompson, An Inquiry İnto the Distribution of Wealth, etc. London, 1824; Bray, Labor's Wrongs and Labor's Remedy, Leeds, 1839. |
| 175 | - | Bu melodramik para teorisinin özeti için bkz: Alfred Darimont, De la réforme-des banques, Paris 1856. |
| 176 | - | [Bu makale, 1, 3 ve 5 Şubat 1865 tarihlerinde J. B. Scheitzer'in editörlüğünü yaptığı Sozialdemokrat'ta, Marx'ın müsadesine rağmen, hiç değiştirilmeden yayınlanmıştır.] |
| 177 | - | [Brissot de Warwille, Recherches sur le droit de propriété et sur la vol, etc., Berlin, 1782.] |
| 178 | - | "İktisatçılar bugünkü ilişkilerin, yani burjuva üretim ilişkilerinin, tabiî olduğunu söylerken, servetin, içinde yaratıldığı ve üretici kuvvetlerin içinde geliştiği bu ilişkilerin tabiat kanunlarına uygun olduğunu söylemek istiyorlar. Bu ilişkiler, bu sebeple, zamanın etkisinden kurtulmuş tabiî kanunlardır. Bunlar toplumu her zaman yönetmesi gereken, ölümsüz kanunlardır. Böylece bugüne kadar tarih diye bir şey var olmuştur, fakat bundan böyle yoktur." |
| 179 | - | [Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, İkinci Bölüm, s. 139-140.] |
| 180 | - | [Bu makalenin Almanca'dan Fransızcaya çevirisi F. Engels tarafından yapılmıştır.] |