Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği, “muazzam
bir meta birikimi”1
olarak kendini gösterir, bunun birimi
tek bir metadır. Araştırmalarımızın, bu nedenle, metaın tahlili ile başlaması
gerekir.
Meta, herşeyden önce, bizim dışımızda bir
nesnedir ve taşıdığı özellikleriyle, şu ya da bu türden insan gereksinmelerini
gideren bir şeydir. Bu gereksinmelerin niteliği, örneğin ister mideden,
ister hayalden çıkmış olsun, bir şey değiştirmez.2
Burada nesnenin, bu gereksinmeleri, geçim aracı olarak doğrudan mı, yoksa
üretim aracı olarak dolaylı yoldan mı, nasıl giderdiği de bizi ilgilendirmemektedir.
Demir, kâğıt vb. gibi her yararlı şeye,
iki görüş açısından, nitelik ve nicelik açısından bakılabilir. Her yararlı
şey, birçok özelliklerin bir bütünüdür ve bunun için çeşitli yönlerden
yararlı olabilir. Şeylerin çeşitli kullanımlarını bulup ortaya çıkarmak
tarihin işidir.3
Yararlı nesnelerin niceliğini ölçmek için toplumca benimsenen ölçüleri
saptamak da böyledir. Bu ölçülerin farklı oluşunun nedeni, kısmen ölçülecek
nesnelerin niteliklerinin farklı oluşu, kısmen de alışkanlıklardır.
Bir şeyin yararlılığı, onu, bir kullanım-değeri
haline getirir.4
Ama bu yararlılık, belirsiz bir şey-değildir. Metaın fiziksel özellikleriyle
sınırlı olduğu için, o, metadan ayrı bir varlığa sahip değildir. Demir
olsun, buğday olsun ya da elmas olsun, bir meta, bu nedenle,
maddî bir şey olduğu için, bir kullanım-değeridir, yararlı bir
şeydir. Metaın bu özelliği, o metaın yararlı niteliklerinden yararlanmak
için gerekli olan emek miktarına bağımlı değildir. Kullanım-değeri
ele alınırken, biz, her zaman, şu kadar düzine saat,
şu kadar metre keten ya da şu kadar ton kömür gibi belirli niceliklerden
sözettiğimizi varsayarız. Metaların kullanım-değerleri özel bir bilgi alanının,
metaların ticarî bilgisinin malzemesini oluşturur.5
Kullanım-değerleri, ancak kullanım ya da tüketim ile bir
gerçek haline gelir: bunlar, ayrıca, toplumsal biçimi ne olursaolsun, her
türlü servetin özünü oluştururlar. İncelemek üzere olduğumuz toplum biçiminde,
bunlar, ayrıca, değişim-değerinin maddî taşıyıcılarıdır. Değişim-değeri,
ilk bakışta, bir nicel ilişki olarak birbirleriyle değişilen
değişik türden kullanım-değerlerindeki oran olarak6
zamana ve yere göre durmadan değişen bir ilişki olarak görünür.Böyle olunca
değişim-değeri, raslantıya bağlı, tamamen göreli, ve
bunun sonucu metaın özünde bulunan bir değer olarak görünür;metadan ayrılamayan
ve onun özünde bulunan bir değişim-değeri ise, terimlerde bir çelişki gibi
gelir.7
Konuyu biraz daha yakından ele alalım. Belli
bir meta, örneğin bir quarter
buğday, x kadar ayakkabıboyasıyla;
y kadar ipekle, ya da z
kadar altınla vb., kısacası, çok farklı
oranlardaki başka metalarla değişiliyor. Bu durumda, buğdayın, bir değil
birçok değişim oranı var demektir. Ama, x kadar ayakkabı
boyası, y kadar ipek ya da z
kadar altın vb. hep bir quarter buğdayın değişim-değerini temsil ettiklerinden,
x kadar ayakkabı boyasının,
y kadar ipeğin, z
kadar altının vb, değişim-değeri olarak, ya birbirlerinin yerlerini alabilmeleri,
ya da birbirlerine eşit olmaları gerekir. Bunun için, birincisi: belli
bir metaın geçerli değişim-değerleri eşit bir şeyi ifade eder; ikincisi:
değişim-değeri, genellikle yalnızca bir anlatım biçimi, metada bulunan,
ama ondan ayırdedilebilen görüngüsel (phenomenal) bir biçimdir.
Örneğin, buğday ve demir gibi iki meta
alalım. Bunların arasındaki değişim oranı ne olursa olsun, bu daima belli
bir miktar buğdayı, bir miktar
demire eşit kılan bir denklemle gösterilebilir: diyelim,
1 quarter buğday = x ton demir olsun.
Bu denklem bize ne anlatır?
Bu denklem, bize, iki farklı şeyde, bir quarter buğday ile
x ton demirde, her ikisinde de eşit miktarlarda ortak bir şeyinvar olduğunu
anlatır. Öyleyse bu iki şeyin, ne biri ne de ötekisi olmayan
üçüncü bir şeye eşit olması gerekir. Bunun için de, bunların herbirinin,
değişim-değeri olarak, bu üçüncü şeye indirgenebilir olması gerekir.
Basit bir geometrik örnek bunu aydınlatacaktır.
Çokgenlerin alanlarını hesaplamak ve karşılaştırmak için, bunları üçgenlere
ayırırız. Ama üçgenin alanı, onun görünen biçiminden tamamen farklı bir
şeyle, yani tabanı ile yüksekliğinin çarpımının yarısı ile ifade edilir.
Aynı şekilde, metaların değişim-değerlerinin de kendilerinde az ya da çok
miktarda bulunan ortak terimlerle ifade edilebilmesi gerekir.
Bu ortak “şey”, metaların geometrik, kimyasal
ya da başka bir doğal özelliği olamaz. Bu gibi özellikler, ancak onlara
bir yararlılık sağladıkları, onları kullanım-değeri haline getirdikleri
zaman bizim için önemli olurlar. Ama metaların değişimi, kuşkusuz, kullanım-değerinden
tamamen soyutlanarak karakterize edilen bir iştir. Öyleyse, bir kullanım-değeri,
ancak yeterli miktarda olmak kaydıyla, bir başka kullanım-değerinden farksızdır.
Ya da, yaşlı Barbon’un dediği gibi, “Değerleri eşitse; bir tür eşya, hemen
hemen başka bir tür eşyadır. Eşit değerdeki
şeyler arasında fark ya da ayrılık yoktur... Yüz pound
değerindeki kurşun ya da demir, yüz pound
değerindeki gümüş ya da altın kadar değerlidir.”8
Kullanım-değeri olarak metalar, her şeyden önce birbirinden farklı niteliklerdir;
ama değişim-değerleri olarak yalnızca farklı miktarlardır ve dolayısıyla
zerre kadar kullanım-değeri içermezler.
Demek ki, metâların kullanım-değerini bir
yana bırakırsak, geriye ortak tek bir özellikleri, emek ürünleri olmaları
özelliği kalır. Ancak, emek ürününün kendisi bile elimizde bir değişikliğe
uğramıştır. Emek ürününü, kullanım-değerinden soyutlarsak, aynı zamanda,
onu kullanım-değeri yapan maddî öğelerden ve biçimlerden de soyutlamış
oluruz; artık o, masa, ev, iplik ya da herhangi yararlı bir
şey değildir. Maddî bir şey olarak varlığı, yokolmuştur. Ve artık kendisine;
bir doğramacının, duvarcının, eğiricinin ya da başka türden belirli bir
üretici emeğin ürünü olarak bakılamaz. Ürünlerin yararlı nitelikleri ile
birlikte, hem bunlarda şekillenmiş
çeşit çeşit emeğin yararlı niteliğini, hem de bu emeğin somut biçimlerini
yoketmiş oluruz; hepsinde ortak olandan başka bir şey kalmamıştır; hepsi
de tek ve aynı tür emeğe, soyut insan emeğine indirgenmiştir.
Şimdi de bu ürünlerin herbirinden arta
kalan şeyi alalım; bu, herbirinde, aynı düşsel bir gerçekten, türdeş insan
emeğinin salt billurlaşmasından, harcanış biçimi ne olursa olsun, harcanmış
emek-gücünden ibarettir. Bütün bu şeyler, şimdi bize şunu anlatıyorlar:
bunların üretimleri sırasında, insan
emek-gücü harcanmıştır, ve bunlarda insan emeği cisimleşmiştir. Hepsinde
ortak olan bu toplumsal özün kristalleri olarak bakıldığında, bunlar –
Değerdir.
Metalar değişildikleri zaman bunların değişim-değerlerinin
kendisini, kullanım-değerlerinden tamamen bağımsız bir şey olarak ortaya
koyduğunu görmüştük. Ama bunların kullanım-değerini soyutlarsak, geriye
yukarda açıklandığı gibi, Değer kalır. Bunun için, metalar
değişildiklerinde, kendisini, değişim-değeri olarak ortaya koyan
ortak öz, onların değeridir. İncelememiz ilerledikçe, değişim-değerinin,
içersinde metaların değerinin kendisini gösterebildiği ya
da ifade edilebildiği tek biçim olduğu görülecektir. Bununla birlikte;
şimdilik, değerin niteliğini, onun biçiminden bağımsız olarak ele almak
zorundayız.
Bir kullanım-değeri ya da yararlı bir madde,
bu nedenle, ancak, içersinde soyut insan emeğinin somutlaştığı ya da maddeleştiği
için bir değere sahiptir. Peki öyleyse bu değerin büyüklüğü nasıl ölçülecek?
Besbelli ki, malın içerdiği, değer yaratıcı özün, yani emeğin niceliğiyle
ölçülür. Emeğin niceliği, onun süresiyle ölçülür, ve emek-zamanının ölçütü
de hafta, gün ve saat olarak ifade edilir.
Bazıları, bir metaın değeri, onun için
harcanan emeğin niceliğiyle belirlendiğine göre, işçi ne kadar tembel ya
da beceriksiz olursa, metaın üretimi için o kadar fazla zaman gerekeceğinden,
onun metaının o kadar değerli olacağını sanabilirler. Oysa, değerin özünü
oluşturan emek, türdeş insan emeğidir, bir biçimli (uniform) emek-gücü
harcamasıdır. Bir toplumun. ürettiği
tüm metaların toplam değerinde somutlaşan toplam emek-gücü birçok tek tek
birimlerden meydana gelmekle birlikte, burada, türdeş insan emek-gücü kitlesi
olarak kabul edilir. Bu birimlerin herbiri, toplumsal ortalama emek-gücü
niteliğini taşıdıkları ve bu nitelikleri ile etkili oldukları sürece, birbirlerinin
aynıdır; yani bir metaın üretimi için ortalama olarak gerekli ya da toplumsal
olarak gerekli zamandan daha fazlasına gereksinme göstermedikleri sürece,
biri diğerinin aynıdır. Toplumsal olarak gerekli
emek-zamanı, bir malı, normal üretim koşulları altında, o sıradaki ortalama
hüner derecesi ve yoğunluğu ile elde edebilmek için gerekli zamandır. İngiltere’de
buharla işleyen dokuma tezgâhlarının kullanılmaya başlanmasından sonra,
belirli bir miktar ipliği kumaş haline
getirmek için gerekli emek-zamanı belki de yarıya inmişti. Oysa el tezgâhında
çalışan dokumacılar, aynı işi, eskisi kadar aynı zamanda yapmaya devam
etmişlerdir; ama bu değişiklikten sonra, emeklerinin bir saatlik ürünü
yalnızca yarım saatlik toplumsal emeği
temsil etmiş ve bunun sonucu olarak da eski değerinin yarısına düşmüştür.
Öyleyse görüyoruz ki, herhangi bir malın
değerinin büyüklüğünü, toplumsal olarak gerekli-emek miktarı ya da onun
elde edilmesi için toplumsal bakımdan gerekli emek-zamanı belirler.9
Buna bağlı olarak tek tek her meta kendi türünün ortalama örneği olarak
kabul edilmelidir.10
Bunun için eşit nicelikte emek içeren ya
da aynı sürede üretilebilen metaların değerleri aynıdır. Bir metaın değeri
ile başka bir metaın değeri arasındaki ilişki, birincisinin üretimi için
gerekli emek-zamanı ile ikincisinin üretimi için gerekli
emek-zamanı arasındaki ilişki gibidir. “Değer olarak, bütün metalar, donmuş
emek-zamanının belirli kitlelerinden başka bir şey
değildir.”11
Bu nedenle, bir metaın üretimi için gerekli
olan emek-zamanı sabit tutulursa, o metaın değeri de sabit kalır: Ama,
emek-zamanı, emeğin üretkenliğinde meydana gelen her değişmeyle birlikte
değişir. Bu üretkenlik çeşitli koşullar tarafından belirlenir; öteki şeyler
yanında, işçilerin ortalama beceri düzeyi, bilimin durumu ve onun pratikte
uygulanma derecesi, üretimin toplumsal örgütlenmesi, üretim araçlarının
boyutları ve etkililiği ve fiziksel koşullar sayılabilir. Örneğin uygun
mevsimlerde aynı emek miktarı 8 kile
buğdayda maddeleştiği halde uygun gitmeyen mevsimlerde yalnızca dört kilede
maddeleşir. Aynı emek, zengin madenden, zengin olmayan madene göre, daha
çok maden cevheri çıkartır. Elmas yeryüzünde az raslanan bir şeydir, bu
yüzden bulunup çıkartılması ortalama
olarak çok emek-zamanına malolur. Öyle ki, küçük bir hacmi, çok büyük emek
temsil eder. Jacop, altın acaba hiç tam değerini bulmuş mudur diye kuşku
duyar. Bu sözler elmas için daha da geçerlidir. Eschwege’ye göre, Brezilya’nın
1823 yılında sona eren seksen yıllık
elmas madeni toplam üretimi, elmas daha çok emeğe malolduğu ve çok daha
fazla değeri temsil ettiği halde, aynı ülkenin birbuçuk yıllık ortalama
şeker ve kahve ürününün fiyatına ulaşamamıştir. Daha zengin madenlerde
aynı nicelikteki emek, daha çok elmasta
maddeleşebilir ve elmasın değeri düşebilir. Eğer biz, az emek harcayarak
kömürü elmasa dönüştürmeyi başarabilseydik, elmasın değeri, tuğlanın değerinin
altına düşebilirdi. Genel olarak, emeğin üretkenliği ne kadar büyük olursa,
bir malın üretimi için gerekli emek-zamanı
o kadar kısa, o malda billurlaşan emek miktarı o kadar az ve değeri de
o kadar küçük olur; tersine, emeğin üretkenliği ne kadar azsa, bir malın
üretimi için gerekli olan emek-zamanı o kadar çok, malın değeri o kadar
büyük olur. Bu nedenle, bir metaın
değeri, o metada maddeleşmiş emeğin miktarı ile doğru orantılı, üretkenliği
ile ters orantılı olarak değişir.
Bir şey, değere sahip olmadan da bir kullanım-değerine
sahip olabilir. Bu, o şeyin insana yararlılığı emeğe bağlı olmadığı zaman
sözkonusudur. Hava, işlenmemiş toprak, doğal çayırlar ve otlaklar vb. böyledir.
Bir şey, meta olmadan da, yararlı ve insan emeği ürünü olabilir. Gereksinmelerini
kendi emeğinin ürünü ile doğrudan doğruya karşılayan kimse, gerçekte kullanım-değeri
yaratır; ama meta yaratmamıştır. Meta
üretmek için, o kimsenin yalnızca kullanım-değerleri değil, başkaları için
kullanım-değerleri, toplumsal kullanım-değerleri üretmesi gerekir. (Ve
salt başkası için üretmesi de yetmez. Ortaçağ köylüsü, feodal bey için
ürün-rant-tahıl, papaz için öşür-tahıl
üretirdi. Ama, ne bu ürün-rant-tahıl, ne de öşür-tahıl, bir başkası için
üretilmiş olmaları gerçeğine karşın, meta hâline gelmemişlerdi. Bir ürünün
meta olabilmesi için, kullanım-değeri olacağı başka bir kimseye, değişim
yoluyla devredilmesi gerekir.)11a
Ensonu, hiç bir nesne, yararlı bir şey değilse, değere sahip olamaz. Eğer
o şey yararsız ise, onda bulunan emek de yararsızdır; bu emek, emek sayılmaz
ve bu yüzden değer yaratmaz.
İlk bakışta bir meta, kendini bize iki
şeyin karmaşığı olarak göstermişti: kullanım-değeri ve değişim-değeri.
Daha sonra, emeğin de iki yönlü niteliği olduğunu gördük; çünkü, değerde
ifadesini bulduğuna göre, emek de, kullanım-değerlerinin bir yaratıcısı
olarak taşıdığı aynı niteliklere sahip değildir. Metalarda bulunan emeğin
bu ikili niteliğine ilk önce işaret eden ve eleştirici bir yaklaşımla inceleyen
ben oldum.12
Bu nokta, ekonomi politiğin berrak bir şekilde anlaşılmasında eksen olduğu
için, daha fazla ayrıntılara inmek zorundayız.
Bir ceket ile 10 yarda keten bezi gibi
iki meta alalım; bunlardan birincisinin değeri, ikincisinin değerinin iki
katı olsun; yani 10 yarda keten bezi = W ise, ceket = 2W’dir.
Ceket, belli bir gereksinmeyi karşılayan
bir kullanım-değeridir. Onun varlığı, özel bir üretici faaliyet türünün
sonucudur; bu faaliyetin niteliği, amacı, çalışma biçimi, malzemesi, araçları
ve vardığı sonuçla belirlenir. Yararlılığı ürünün kullanılarak değerlenmesi
ile ya da bu ürünün kullanım-değeri
haline gelmesiyle kendisini gösteren emeğe biz, yararlı emek diyoruz. Bu
açıdan bakılınca biz, emeğin yalnızca yararlı işlevini gözönünde bulunduruyoruz.
Ceket ile keten bezi nitelik bakımından
farklı iki kullanım-değeri olduğu gibi, bunları üreten emeğin iki biçimi
de- terzilik ve dokumacılık- farklıdır. Bu iki nesne nitelik bakımından
farklı olmasalardı, farklı türden emeklerin ürünü olmasalardı, birbirleriyle
metaların ilişkisi içinde karşı karşıya gelmezlerdi. Ceket ceket ile değişilmez;
bir kullanım-değeri, aynı cinsten başka bir kullanım-değeri ile değişilmez.
Tüm farklı kullanım-değerlerinin her çeşidine,
eşit farklılıkta yararlı emek tekabül eder ve bunlar, toplumsal işbölümünde
ait oldukları sıraya, cinse ve türe göre sınıflandırılırlar. Emeğin bu
işbölümü, metaların üretimi için zorunlu bir koşuldur; ama tersi doğru
değildir, yani metaların üretimi, işbölümü için zorunlu koşul değildir.
İlkel Hint topluluklarında, meta üretimi olmaksızın toplumsal işbölümü
vardır. Ya da daha yakınımızdan bir
örnek vermek gerekirse, her fabrikada emek (iş), bir sisteme göre bölünmüştür;
ama bu bölünme, işçilerin kendi yaptıkları ürünlerin birbirleri arasında
karşılıklı değişimi işlemine yolaçmamıştır. Böyle ürünler, ancak herbiri
birbirinden bağımsız olarak oluşan ve bireylerin kişisel emeğine dayanan
farklı türdeki emeklerin bir sonucu olarak metalar haline gelebilirler.
Öyleyse özetlersek: her metaın kullanım-değerinde
bulunan yararlı emek, yani belirli bir türde ve belirli bir amaca yönelmiş
üretken faaliyet vardır. İçlerinde somutlaşan yararlı emek, herbirinde
nitel olarak farklı olmadığı sürece, kullanım-değerleri, birbirlerinin
karşısında meta olarak duramazlar. Ürünleri genel olarak meta biçimini
alan bir toplulukta, yani bir meta üreticileri
topluluğunda, herbiri kendi hesabına çalışan tek tek üreticilerin bağımsız
olarak yürüttükleri yararlı emekler arasındaki bu nitelik farkı, karmaşık
bir sistem, bir toplumsal işbölümü meydana getirecek biçimde gelişir.
Ne var ki, örneğimizdeki ceketi ister terzi
giysin isterse müşterisi, her iki durumda da, ceket bir kullanım-değeri
olarak iş görür. Ayrıca terziliğin özel bir meslek, toplumsal işbölümünün
bağımsiz bir kolu haline gelmesiyle de, ceket ile onu meydana getiren emek
arasındaki ilişki değişmiş olmaz. Giyinme
gereksinmesi insanoğlunu zorladığından beri insanoğlu, binlerce yıl, tek
bir kişi bile terzi haline gelmeden, giyeceğini yapmıştır. Ancak,ceket
ile keten bezi, doğanın kendiliğinden üretmediği maddî servetin bütün öteki
unsurları gibi, varlıklarını, daima belirli bir amaçla yerine getirilen
bir özel üretken faaliyete, belli doğa vergisi malzemelerin, belli gereksinmeler
için kullanılması faaliyetine borçlu olmalıdır.
Bunun için, kullanım-değerinin yaratıcısı olarak emek, yararlı
emektir, bütün toplum biçimlerinden bağımsız olarak, insanoğlunun varlığı
için zorunlu bir koşuldur; bu ezelî ve ebedî doğal zorunluluk olmaksızın
insan ile doğa arasında madde alışverişi ve dolayısıyla da yaşam olamazdı.
Kullanım-değerleri, ceket, keten bezi vb.,
yani metaların madde olarak varlıkları, iki öğenin birleşmesinden meydana
gelir: madde ve emek: Bunlar üzerinde harcanan yararlı emeği kaldırırsak,
geriye insanın yardımı olmaksızın doğa tarafından konmuş olan maddî tortu
kalır. İnsan, ancak tıpkı doğanın yaptığı
gibi iş görür, yani maddenin
biçimini değiştirir.13
Ne var ki, bu biçim değiştirme işinde
doğal güçler kendisine durmadan yardım eder. Öyleyse
görüyoruz ki emek, maddî servetin, ürettiği kullanım-değerlerinin tek kaynağı
değildir. William Petty’nin dediği gibi, maddî
servetin babası emek; anası da topraktır.
Kullanım-değeri olarak ele alınan metalardan,
şimdi de metaların değerine geçelim.
Varsayımımıza göre, ceket, keten bezinin
iki katı değere sahiptir. Ama bu, şimdilik bizi ilgilendirmeyen yalnızca
bir nicel farklılıktır. Ancak
şu kadarını akılda tutuyoruz ki, eğer bir ceketin değeri 10 yarda
keten bezinin iki katı ise, 20 yarda keten bezi, bir
ceket ile aynı değerde olur. Değer olarak ceket ile keten bezi,aynı özün
şeyleridir, temelde özdeş emeğin nesnel ifadeleridir. Ama terzilik
ile dokumacılık, nitelik yönünden farklı emek türleridir. Bununla
birlikte öyle toplum durumları vardır ki, aynı kişi, terzilik ve dokumacılığı
aynı zamanda sırayla yürütür; bu gibi durumlarda, bu iki tür emek biçimi,
aynı bireyin çalışmasının salt iki
değişik biçimidir ve farklı kişilerin özel ve belirlenmiş uğraşları değildir;
terzimizin bir gün ceket, ertesi gün pantolon dikmesi, aynı kişinin, yalnızca
emeğindeki bir değişmeyi göstermesi gibidir.
Ayrıca, kapitalist toplumumuzda, belli miktarda bir insan emeğinin
değişen talebe göre, bir zaman terzilik, başka bir zaman da dokumacılık
biçiminde kullanıldığı daha göze çarpar. Emeğin bu biçim değiştirmesi,
sürtünmesiz olmayabilir, ama olmak zorundadır.
Üretici faaliyet, aldığı özel biçimi, yani
emeğin yararlı niteliğini bir yana korsak, insan emek-gücünün harcanmasından
başka bir şey değildir. Terzilik ve dokumacılık, nitelik bakımından farklı
üretici faaliyetler olmakla birlikte, her ikisi de insan beyninin, sinirlerinin
ve kaslarının üretici harcamasıdır ve bu anlamda bunlar, insan emeği olarak
aynıdır. Bunlar, insan emek-gücünün farklı iki harcanma biçiminden başka
bir şey değildir. Kuşkusuz bütün değişiklikler içinde aynı kalan bu emek-gücünün,
biçimlerin çeşitliliği içinde harcanamadan
önce, belli bir gelişme düzeyine ulaşması gerekir. Ama bir metaın değeri,
soyut insan emeğini, genel olarak insan emeğinin harcanmasını temsil eder.
Tıpkı toplumda sıradan bir insan iken önemsiz bir rol oynadığı halde, bir
general ya da bir banker olarak büyük
bir rol oynaması gibi,14
salt insan emeğinin rolü de buna benzer. Yalın emek-gücünün harcanmasıdır,
yani, ortalama olarak özel bir gelişme sözkonusu olmaksızın sıradan her
insanın organizmasında mevcut olan emek-gücünün harcanmasıdır. Ortalama
yalın emeğin, çeşitli ülkelerde ve değişik zamanlarda niteliğinin değiştiği
doğrudur; ama belli bir toplumda o da belirlidir. Vasıflı emek, yalnızca
yoğunlaştırılmış yalın emek, ya da daha doğrusu çoğaltılmış yalın emek
demektir; belli miktarda vasıflı emek,
daha çok miktarda yalın emeğe eşit olarak kabul edilir. Deneyim bu indirgemenin
sürekli olarak yapıldığını göstermektedir. Bir meta, en vasıflı bir emeğin
ürünü olabilir; ama değeri, vasıfsız yalın emeğin ürünü ile eşitlenirse,
bu, yalnızca yalın emeğin belirli bir
miktarını temsil eder.15
Onların ölçü birimleri olarak, farklı emek türlerinin vasıfsız emeğe indirgenmesindeki
farklı oranlar, üreticilerin gerisinde devam edip giden bir toplumsal süreç
tarafından ortaya konur ve dolayısıyla bunlar gelenek ve alışkanlıklar
tarafından saptanmış gibi görünür. İşimizi basitleştirmek için, bundan
böyle emeğin her türünü vasıfsız emek, yalın emek olarak kabul edeceğiz;
böylece, devamlı indirgeme yapmak zahmetinden kurtulmuş olacağız.
Ceket ile keten bezini değer olarak ele
aldığımız zaman bunları farklı kullanım-değerlerinden soyutladığımız gibi
bu değerlerin temsil ettiği emek için de aynı şeyi yapıyoruz: onun yararlı
biçimleri arasındaki, dokumacılık ve terzilik arasındaki farkı dikkate
almıyoruz. Kullanım-değeri olarak ceket
ve keten bezi, özel üretici faaliyetlerin kumaş ve iplikle birleşmesidir;
oysa ceket ile keten bezi, değer olarak birbirlerinden ayrılmamış emeğin
salt türdeş donmuş halidir ve bu değerlerde somutlaşmış olan emek, kumaş
ve iplik ile ilişkili üretici faaliyetler
açısından değil, yalnızca insan emek-gücünün harcanması olarak hesaba katılırlar.
Terzilik ve dokumacılık, ceket ve keten bezinin kullanım-değerlerinin yaratılmasında,
yalnız bu iki emek türü, farklı nitelikte oldukları için
zorunlu etkenlerdir; ama bunlar kendi özel niteliklerinden soyutlandığı
ve her ikisinin de aynı nitelikte insan emeğine sahip olduğu gözönüne alınırsa,
bu iki emek türü, terzilik ve dokumacılık, aynı malların değerlerinin özünü
oluştururlar.
Ancak ceket ile keten bezi, yalnızca değerler
değil, belirli büyüklükte değerlerdir ve bizim varsayımımıza göre ceket,
on yardalık keten bezinin iki
katı değerindedir. Peki ama, değerleri arasındaki bu fark nereden geliyor?
Bu fark, keten bezinin içerdiği emeğin, ceketin içerdiği emeğin ancak yarısı
kadar olmasından ve dolayısıyla ikincinin üretimi sırasında, birincinin
üretimi için gerekli olan zamanın iki katı emek-gücü harcanmasından ileri
gelmektedir.
Öyleyse, kullanım-değeri esas alındığında,
bir metaın içerdiği emek, yalnızca nitel olarak hesaba katılır, değer esas
alındığında, yalnızca nicelik hesaba katılır ve ilkönce, yalın ve saf insan
emeğine indirgenmesi gerekir. Sözkonusu olan, birincisinde Nasıl ve Ne?,
ikincisinde Ne kadar? ve Ne sürede? sorularıdır. Bir
metaın değerinin büyüklüğü, kendisinde somutlaşan emeği temsil ettiğine
göre belli oranlarda alınan bütün metaların değer olarak eşit olması gerekir.
Bir ceketin yapılması için gerekli her
türlü yararlı emeğin üretkenlik gücü aynı kalıyorsa, yapılan ceketlerin
değerlerinin toplamı, sayısı ile birlikte artar. Yani bir ceket, x
günlük emeği temsil ediyorsa, iki ceket 2x
günlük emeği temsil eder ve bu böyle devam edip gider. Ama varsayalım ki
bir ceketin üretimi için gerekli emek-zamanı iki katına yükselsin ya da
yarıya insin. Birinci durumda bir ceket, daha önceki iki ceket değerinde
olur; ikinci durumda ise iki ceket, önceki bir ceket değerinde olur: oysa
her iki durumda da ceket aynı işi görür ve içinde somutlaşan yararlı emek
aynı niteliktedir. Ancak, üretimi için
harcanan emeğin niceliği değişmiştir.
Kullanım-değerinin niceliğindeki artış,
maddî servette bir artış demektir. İki ceketle iki insanı giydirebilirsiniz,
bir ceketle ancak bir insanı. Bununla birlikte, maddî servetin niceliğindeki
artış, aynı anda onun değer büyüklüğünde bir düşmeye tekabül edebilir.
Bu karşıt hareket, kökenini emeğin iki yönlü niteliğinden alır. Üretici
güç, kuşkusuz yalnızca yararlı, somut emek biçimi ile ilgilidir ve belli
bir zaman süresinde üretkenliğine bağımlı olarak herhangi
bir özel üretici faaliyetin etkinliğidir. Bu nedenle, yararlı emek, üretkenliğindeki
artma ya da eksilmeyle orantılı olarak, az ya da çok, ürünlerin bereket
kaynağı olur. Öte yandan, bu üretkenlikteki hiç bir değişme, değerle temsil
edilen emeği etkilemez. Üretici güç,
emeğin somut yararlı biçimlerinin bir niteliği olduğu için, emeği bu yararlı
somut biçimlerden soyutladığımız anda, kuşkusuz emekle artık bir ilgisi
kalmaz. Bununla birlikte, üretici güç değişse bile, eşit zaman dönemleri
süresince kullanılan aynı emek, daima
eşit miktarlarda değer meydana getirir. Ama eşit zaman dönemleri süresince
farklı nicelikte kullanım-değerleri yaratır; üretkenlik gücü arttıkça bu
miktar yükselir, azaldıkça düşer. Emeğin verimliliğini ve dolayısıyla da
bu emeğin ürettiği kullanım-değerlerinin niceliğini artıran üretken güçte
meydana gelen bu aynı değişme, böyle bir değişme, onların üretimi için
gerekli toplam emek-zamanını kısaltması koşuluyla, kullanım-değerlerinin
bu artan niceliğinin toplam değerini azaltır; ve
bunun tersi de doğrudur:
Bir yandan, her türlü emek, fizyolojik
anlamda, insan emek-gücü harcanmasıdır; ve bu, özdeş soyut insan emeği
özelliğinde oluşu ile, metaların değerini yaratır ve ona biçim verir. Öte
yandan, her türlü emek, insan emek-gücünün, özel bir biçimde ve belirli
bir amaca dönük olarak harcanmasıdır ve bu somut yararlı emek özelliği
ile, kullanım-değerlerini üretir.16
Metalar dünyaya, kullanım-değerleri ya da demir, keten bezi, buğday
vb. gibi ticarî mallar olarak gelirler. Bu, onların sade, yalın, maddî
biçimidir. Bununla birlikte bunlar, yalnızca iki yanlı bir şey oldukları,
hem yararlılığın nesneleri ve hem de değerin taşıyıcıları oldukları için
metadırlar. Birisi fiziksel ya da doğal biçim,
birisi de değer-biçim olmak üzere, iki biçime sahip oldukları sürece, ancak
meta olarak görünürler, ya da meta biçimine bürünürler.
Metaların değerinin gerçek varlığı, “onu
nerede ele geçireceğimizi bilmememiz” yönünden Gönüllü Yosmadan
ayrılır. Metaların değeri, onların özlerinin kaba maddiliğinin tam karşıtıdır,
maddenin bir atomu bile bileşimine girmez. Bir metaı kendi başına elimize
alıp istediğimiz gibi evirip çevirelim, değerin bir nesnesi olarak kaldığına
göre, kavranılması olanaksız gibi görünür.
Ama bir de metaların değerinin salt toplumsal bir gerçeğe sahip olduğunu
aklımızdan çıkartmaz ve bu gerçekliği, yalnızca özdeş bir toplumsal özü,
yani insan emeğini ifade ettiği ya da taşıdığı sürece kazandığını gözönünde
bulundurursak, değerin, ancak metaın
meta ile toplumsal ilişki içersinde kendini gösterebileceği sonucuna kolayca
ulaşmış oluruz. Gerçekte biz, metaların ardında gizlenmiş değere ulaşmak
için, metaların değişim-değerlerinden ya da değişim ilişkilerinden hareket
etmiştik. Şimdi yeniden, değerin bize
ilk kez yüzünü gösterdiği bu biçime dönmemiz gerekiyor.
Başka bir şey bilmese bile herkes, metaların
hepsinde ortak olan bir değer biçimine sahip olduğunu ve bunun, kullanım-değerlerinin
çeşitli maddî biçimleri ile tam bir karşıtlık gösterdiğini bilir. Bunların
para-biçimini kastediyorum.
Burada bize, burjuva iktisadının bugüne
kadar elini bile sürmediği bir görev, para-biçiminin doğuşunun kaynağını,
metaların değer-ilişkisi içindeki değeri belirten ifadesinin gelişmesinin
kaynağını, en yalın ve hemen hemen farkedilemeyecek biçiminden, göz kamaştirıcı
para-biçimine gelinceye kadar incelemek bize düşüyor. Bunu yaparken, aynı
zamanda, paranın ne olduğu bilmecesini de çözeceğiz.
En basit değer-ilişkisinin, bir metaın
başka türden bir meta ile olan ilişkisi olduğu besbellidir. Bunun için,
iki metaın değerleri arasındaki ilişki bize, tek bir metaın değerinin en
basit ifadesini sağlar.
Değer biçiminin bütün sırrı, bu basit biçimde
gizlidir. Bu nedenle, bunun tahlili oldukça güçtür.
Burada iki farklı türden metaın (örneğimizde
keten bezi ile ceket), iki değişik rol oynadıkları açıktır. Keten bezinin
değeri ceket ile ifade edilir; ceket bu değerin ifade edildiği araç hizmetini
görür. Birincisi aktif, ikincisi pasif bir rol oynar. Keten bezinin değeri,
nispî değer olarak ifade edilir, ya da nispî biçimiyle ortaya çıkar. Ceket
eşdeğer görevindedir, ya da eşdeğer biçimiyle görünür.
Nispî biçim ile eşdeğer biçim, değer ifadesinin
birbiriyle sıkı sıkıya bağlı, karşılıklı birbirine bağımlı ve ayrılmaz
iki öğesidir; ama aynı zamanda da, herbiri ötekisini dıştalayan karşıt
uçlardır, yani aynı ifadenin kutuplarıdır. Bunlar, bu ifade yoluyla ilişki
içine giren iki farklı metaya aittirler. Keten bezinin değerini keten bezi
olarak ifade etmek olanaksızdır. 20
yarda keten bezi = 20 yarda keten bezi, değerin ifadesi değildir. Tersine,
böyle bir denklem sadece 20 yarda keten bezinin, 20 yarda keten bezinden
başka bir şey olmadığını, kullanım-değeri olan keten bezinin belirli bir
niceliği olduğunu ifade etmekten öte
bir anlam taşımaz. Bunun için, keten bezinin değeri ancak nispî olarak,
yani başka bir meta ile oranlanarak ölçülebilir. Keten bezinin değerinin
nispî biçimi, bu yüzden, eşdeğer bir biçimde başka herhangi bir metaın
varlığını -burada ceket- öngörür. Öte
yandan, eşdeğer olarak düşünülen meta, aynı zamanda nispî biçimini alamaz.
Bu ikinci meta, değeri ifade edilen meta değildir. Onun görevi, yalnızca
birinci metaın değerinin ifade edildiği araç olarak hizmet etmektir.
Kuşkusuz, “20 yarda keten bezi = 1 ceket,
ya da 20 yarda keten bezi,1 ceket değerindedir” ifadeleri, karşıt bağıntıyı
da gösterir: 1 ceket = 20 yarda keten bezi, ya da 1 ceket, 20 yarda keten
bezi değerindedir: Ama bu durumda, ceketin değerini nispî olarak ifade
etmek için denklemi tersine çevirmem
gerekir; ve bunu yaptığım anda keten bezi, ceket yerine eşdeğer hale gelir.
Bu nedenle, tek bir meta, değerin aynı ifadesi içinde her iki biçimi aynı
anda alamaz. Bu biçimlerin karşıt kutuplar olması nedeniyle, daima birbirlerinidıştalarlar.
Bu durumda, bir metaın nispî biçimine mi,
yoksa onun karşıtı eşdeğer biçimine mi bürüneceği; tamamen bu metaın değer
ifadesindeki raslansal durumuna bağlıdır; yani değeri ifade olunan meta
oluşuna, ya da içersinde değerin ifade edildiği meta oluşuna bağlıdır.
2.
Değerin Nispî Biçimi
(a)
Bu biçimin niteliği ve anlamı
İki metaın değer-ilişkisi içinde saklı
bulunan bir metaın değerinin basit ifadesini bulabilmek için, ilkönce bu
ilişkiyi, nicel yönden tümüyle farklı bir biçimde ele almak zorundayız.
Genellikle tutulan yol bunun tersidir ve değer-ilişkisinde, birbirine eşit
olarak kabul edilen iki farklı türden metaın belirli nicelikleri arasındaki
orandan başka bir şey dikkate alınmamıştır. Şeylerin farklı büyüklükleri,
ancak bunların büyüklükleri aynı birim
ile ifade edildiklerinde, birbirleriyle nicel olarak karşılaştırılabileceği
unutulmamalıdır. Yalnızca böyle bir birimle ifade edildikleri zaman, onlar,
aynı ad altında toplanırlar ve bu yüzden kıyaslanabilirler.17
İster 20 yarda keten bezi = 1 ceket
ya da = 20 ceket ya da = x ceket olsun,
yani ister belli bir miktar keten bezi, birkaç ya da pek çok ceket değerinde
olsun, bu ifadelerin hepsi, keten bezi ile ceketlerin, değer büyüklükleri
olarak, aynı birimin ifadeleri, aynı türden şeyler oldukları anlamına gelir.
Keten bezi = ceket, denklemin temelidir.
Ancak, nitelikleri böyle eşit varsayılan
iki meta, aynı rolü uynamazlar. Burada ifade edilmiş olan, yalnız keten
bezinin değeridir. Ama nasıl? Eşdeğer olarak, kendisi ile değişilebilir
bir şey olarak ceket, esas alınmıştır. Bu ilişkide ceket, değerin varoluş
biçimi içersinde somutlaşan değer, ancak böylece keten bezi ile aynı olur.
Öte yandan, keten bezinin kendi değeri önplana çıkar, bağımsız bir ifade
kazanır; artık o, eşit değerde bir nesne
olarak, ceketle karşılaştırılabilecek ya da onunla değiştirilebilecek bir
varlıktır. Kimyadan bir örnek alırsak, bütrik asit, propil formattan öz
olarak farklıdır. Ama her ikisi de, aynı kimyasal maddelerden, karbondan
(C), hidrojenden (H) ve oksijenden
(0) yapılmıştır, ve üstelik oranları da aynıdır: yani C4H8O2.
Şimdi eğer biz bütrik asidi, propil formata eşitlersek, önce propil format,
bu ilişkide, yalnızca C4H8O2’nin
bir varoluş biçimi olacaktır; sonra da biz, bütrik asidin de C4H8O2’den
oluştuğunu söylemiş olacağız. Demek oluyor ki, iki öz, böylece eşitlenerek,
farklı fiziksel biçimleri bir yana bırakılarak kimyasal bileşimleri ifade
edebiliyor.
Eğer biz, değer olarak metaların, yalnızca
donmuş insan emeği olduğunu söylersek, bunları, tahlilimizle soyutlaştırılmış
bir şeye, değere indirgediğimiz doğrudur; ancak biz, bu değere, kendi fiziksel
biçimi dışında bir biçim vermiş olmuyoruz. Bir metaın başka bir meta ile
değer-ilişkisinde durum böyle değildir. Burada bir tanesi, diğerine olan
ilişkisi yönünden, değer niteliği içinde ön plandadır.
Ceket ile keten bezini eşdeğer hale getirmekle,
birincide somutlaşan emeği, ikincide somutlaşan emek ile eşitlemiş oluyoruz:
Burada, ceketi yapan terziliğin, keten bezini yapan dokumacılıktan farklı
türlerden somut bir emek olduğu gerçektir. Ama terzilik, dokumacılığa eşitlenmekle,
her, iki tür emekte de gerçekten eşit olan bir şeye, ortak nitelikteki
insan emeğine indirgenmiş oluyor. Öyleyse bu dolaylı yoldan, dokumacılığın
da, değer dokuduğu sürece, terzilikten farklı
bir şey olmadığı ve dolayısıyla soyııt insan emeği olduğu ifade edilmiş
oluyor. Değer yaratan emeğin özgül niteliğini ortuya koyan, ancak farklı
türden metalar arasındaki eşdeğer ifadesidir, ve buna, farklı türden metalarda
somutlaşan çeşitli emekleri, ortak
nitelikleri olan soyut insan emeğine fiilen indirgemek suretiyle yapar.18
Bununla birlikte, keten bezinin değerini
oluşturan emeğin özgül niteliğinin ifadesinde başka bir şey daha gereklidir.
Akışkan halindeki insan emek-gücü ya da insan emeği değer yaratır; ama
kendisi değer değildir. Ancak, bir nesne biçiminde somutlaştığı zaman,
donmuş durumda iken değer halini alır. Keten bezinin değerini, donmuş insan
emeği olarak ifade etmek için, bu değer nesnel bir varlığa sahipmiş gibi,
hem keten bezinden farklı maddî bir
varlık, hem de bütün keten bezleri ile öteki her türlü metada ortak bir
şeymiş gibi ifade edilmelidir. Bu problem, artık çözülmüştür.
Değer denkleminde, eşdeğer duruma geldiğinde
ceket, değeri nedeniyle, nitel olarak keten bezine eşitmiş gibi, sanki
aynı cinsten bir şeymiş gibidir. Bu durumda biz, onda yalnızca değeri görürüz,
ya da onun elle dokunulur fiziksel biçimi, değeri temsil eder. Oysa ceketin
kendisi, metaın cismidir, ceket yalnızca bir kullanım-değeridir. Bu durumuyla
ceket, değer konusunda, elimize geçen
herhangi bir keten bezi parçasından fazla bir şey ifade etmez. Bu da gösteriyor
ki, keten bezi ile değer-ilişkisi içine konulduğu zaman ceket, bu ilişki
dışında olduğu zamankinden çok daha fazla şey ifade ediyor; bu tıpkı, gösterişli
üniforması içinde çalım satan bir insanın, sivil elbise içinde olduğundan
daha önemli sayılmasına benzer.
Ceketin üretimi sırasında, insan emek-gücü,
terzilik biçiminde fiilen harcanmak zorundadır: Öyleyse insan emeği, onda
birikmiştir. Bu bakımdan, ceket, değer taşıyıcısıdır; ama lime lime olana
kadar giyildiği halde bu gerçeği açığa vurmaz. Oysa, değer denkleminde;
keten bezinin eşdeğeri olarak, yalnız bu yönüyle vardır, somutlaşmış değer,
değer olan bir cisim olarak hesaba katılır. A’nın, örneğin B
için, “saygıdeğer efendimiz” olabilmesi, B’nin gözünde A’nın fiziksel biçimine
girmesi gerekir; üstelik, halkın her yeni babası ile birlikte, yüzünü,
saçlarım ve daha pek çok şeyi de hemen değiştirmesi gerekir.
Demek oluyor ki, ceketin keten bezine eşdeğer
olduğu değer denkleminde, ceket, değer-biçimi görevini görüyor. Keten bezi
metaının değeri, ceket metaının maddî biçimiyle ifade ediliyor; yani birinin
değeri, ötekinin kullanım-değeri ile ifade ediliyor. Kullanım-değeri olarak
keten bezi, gözle görülür elle tutulur
biçimde ceketten farklı bir şeydir; değer olarak ise, ceket ile aynıdır
ve bu durumda ceketin görünümüne sahiptir. Böylece keten bezi, kendi fiziksel
biçiminden farklı bir değer-biçimine bürünür. Değeri, ceket ile eşitlenmesiyle
ortaya çıkar ve bu tıpkı bir hıristiyanın
koyun niteliğinin Tanrının Kuzusuna benzeşmesinde olduğu gibidir.
Görüyoruz ki, metaların değeri üzerindeki
tahlilimizde de ortaya çıktığı gibi, keten bezi de bir başka meta ile,
ceket ile arasında bağlantı kurulur kurulmaz aynı şeyi dile getiriyor.
Ancak keten bezi, düşüncelerini bir tek kendisinin bildiği bir dille, metaın
diliyle açığa vuruyor. Kendi değerinin, insan emeğinin soyut niteliği içersindeki
emeğiyle yaratıldığını bize anlatmak için, ceketin keten bezi değerinde
olduğunu, yani değer olduğunu, keten
bezinin aynı emekten oluştuğunu söylüyor. Değer olarak yüce varlığının,
kabasaba maddesinden farklı olduğunu bize bildirmek için, değerin ceket
görünüşünde olduğunu ve dolayısıyla keten bezi de değer olduğu sürece birbirlerine
iki bezelye gibi benzediklerini söylüyor. Burada belirtebiliriz ki, metaların
İbraniceden başka, şu ya da bu derecede doğru daha birçok dili vardır.
Örneğin, Almanca değerinde olma anlamına gelen “Wert sein”
sözcüğü, Latin kökenli valere, valer, valoir
fiillerinden, yani B metaı A metaına eşitlenirken, A’nın değerinin kendi
ifade tarzından daha az çarpıcı bir anlatım tarzına sahiptir. Paris
vaut bien une messe.
Bunun için; denklemimizde, ifade edilen
değer-ilişkisi aracılığıyla B metaının maddî biçimi, A metaının değer-biçimi
haline geliyor, ya da B metaının maddesi, A metaının değerinin yansıdığı
ayna oluyor.19A
metaı, in propriâ personâ
değer olarak, insan emeğinin meydana geldiği bir madde olarak kendini,
B metaı ile ilişki içersine koyarak, A metaı, kullanım-değerini, B’yi kendi
değer ifadesinin maddesine dönüştürüyor. Böylece B’ninkullanım
değeri ile ifade edilen A’nın değeri, nispî değer biçimini alıyor.
(b)
Nispî değerin nicel belirlenmesi
Değeri ifade edilmek istenen her meta,
belli nicelikte yararlı bir nesnedir. 15 kile buğday, 100 libre kahve gibi.
Ve herhangi bir metain belli bir niceliği, belirli nicelikte insan emeği
içerir. Değer-biçiminin yalnızca genel olarak değeri değil, aynı zamanda.
belirli nicelikte değeri ifade etmesi gerekir.
Demek ki, A metaı ile B metaı, keten bezi ile ceket arasındaki değer-ilişkisinde,
ceket keten bezine, genel anlamda değer maddesi olarak nitelik bakımından
eşitlenmemiş, aynı zamanda belirli miktarda ceket (1 ceket)
belirli miktarda (20 yarda) keten bezine eşdeğeryapılmıştır.
20 yarda keten bezi = 1 ceket denklemi, ya da 20 yarda keten bezi
bir ceket değerindedir ifadesi, her ikisinin de aynı miktarda değer-özünün
(donmuş emeğin) somutlaştığını anlatır; yani iki
meta da, aynı miktar emeğe ve aynı nicelikte emek-zamanına malolmuştur.
Ancak, 20 yarda keten, bezi ya da 1 ceketin üretimi için gerekli emek-zamanı,
dokumacılık ya da terzilikteki üretkenlikte meydana gelen her, değişme
ile değişecektir. İşte şimdi biz,
değerin nispî ifadesinin nicel yanı üzerindeki bu gibi değişikliklerin
etkisini gözönüne almak zorundayız.
I. Ceketin değeri sabit kalırken,
keten bezinin değeri değişmiş olsun.20
Keten üretimi için gerekli emek-zamanı, diyelim keten
yetiştiren toprakta verimsizlik sonucu iki katına çıkmış olsun,
ketenin değeri de iki katı olacaktır. 20 yarda keten bezi = 1ceket
denklemi yerine, 20 yarda keten bezi = 2 ceket denkleminibulacağız;
çünkü artık bir ceket, 20 yarda keten bezinde somutlaşan emek-zamanının
yalnızca yarısını içerecektir. Öte yandan, diyelim
ki dokuma tezgâhlarının gelişmesi sonucu bu emek-zamanı yarı yarıya kısalsın,
keten bezinin değeri de yarı yarıya azalacaktır.
Böylece, 20 yarda keten bezi = ½ ceket [denklemini -ç. ] elde edeceğiz.
A metaının nispî değeri, yani B metaında ifade edilen
değeri, B metaı sabit sayılırsa, A’nın değeri ile doğru orantılı olarak
yükselir ve düşer.
II. Ceketin değeri değişirken, keten
bezinin değeri sabit kalımış olsun. Bu koşullar altında, örneğin yün üretimindeki
verimsizlik nedeniyle, ceket yapımı için gerekli emek-zamanı iki katınaçıksın,
20 yarda keten bezi = 1 ceket yerine, 20 yarda keten bezi = ½ ceket [denklemini
--ç.] yazabileceğiz. Öte yandan, eğer ceketin değeri yarıya düşse, 20 yarda
keten bezi = 2 ceket olur. Demek ki, A nıetaının değeri sabit kalırsa,
B metaında ifade edilennispî değeri, B’nin değeri ile ters orantılı olarak
yükselir ve düşer.
I. ve II.’deki farklı durumları karşılaştırırsak,
nispî değerin büyüklüğündeki aynı değişmenin, tamamen karşıt nedenlerdenileri
gelebileceğini görürüz. Böylece, 20 yarda keten bezi = 1 ceket, ya keten
bezinin değerinin iki katına çıkması, ya da ceketin değerinin
yarıya inmesi nedeniyle 20 yarda keten bezi = 2 ceket halini
alır; ve keten bezinin değerinin yarıya düşmesi ya da ceketin değerinin
iki katına çıkması sonucu da, 20 yarda keten bezi = ½ ceket
olur.
III. Diyelim ki, keten bezi ile ceketin üretimi için gerekliemek-zamanının
niceliği, aynı anda, aynı yönde ve aynı oranda değişsin.
Bu durumda 20 yarda keten bezi, değerleri ne kadar değişirse değişsin,
1 cekete eşit olmaya devam eder. Bunların değerlerindeki değişiklik değeri,
sabit kalan üçüncü bir meta ile karşılaştırıldığı zaman görülür. Bütün
metaların değerleri, aynı anda ve aynı oranda yükselse ya da düşse, bunların
nispî değerleri değişmeden kalır. Bunlardaki
gerçek değer değişmesi, belli bir süre üretilen metaların niceliklerindeki
artma ya da azalma ile anlaşılır.
IV. Keten bezi ile ceketin üretimi
için gerekli emek-zamanı ve dolayısıyla bu metaların değerleri, aynı anda,
aynı yönde, ama değişik oranlarda,
ya da karşıt yönlerde, veya başka biçimlerde değişebilir.
Bütün bu olası farklı değişmelerin, bir metaın nispî değeri üzerindeki
etkisi, I., II. ve III. durumların sonuçlarından çıkartılabilir.
Demek ki; değerin büyüklüğündeki gerçek
değişmeler, ne nispî değer ifadelerinde ne de nispî değerin büyüklüğünü
ifade eden denklemde tam ve kesin olarak yansır. Bir metaın nispî değeri,
değeri sabit kaldığı halde değişebilir. Değeri değişse bile nispî değeri
sabit kalabilir; ve ensonu, değerin büyüklüğü
ile bu değerin nispî ifadesinde aynı zamanda ortaya çıkan değişmelerin
miktar olarak birbirlerine tekabül etmeleri gerekmez.21
3.
Değerin Eşdeğer Biçimi
A metaının (keten bezi), farklı türden bir metaın (ceket) kullanım-değeriyle
ifade edilirken, aynı zamanda ikinci metaya özgül bir değer-biçimi, yani
eşdeğer biçimi verdiğini görmüş bulunuyoruz. Keten bezi metaı bir değere
sahip bulunma niteliğini, ceketin kendi
maddî biçiminden farklı bir değer-biçimine girmeden, keten bezine eşitlenmesiyle
ortaya koyar. Keten bezi, kendisinin bir değer olduğunu, doğrudan doğruya
ceket ile değişilebilir olması ile ifade etmiş olur. Bir metaın eşdeğer
biçimde olduğunu söylerken, demek ki, onun diğer metalar ile değişilebilirolduğunu
ifade etmiş oluyoruz.
Ceket gibi bir meta, keten bezi gibi başka
bir meta için eşdeğer hizmetini görüyorsa, ve dolayısıyla ceketler, keten
bezi ile doğrudan doğruya değişilebilir olmak gibi karakteristik bir özellik
kazanıyorlar ise, biz bu iki metaın hangi oranlarda değişilebildiğinibilmekten
uzağız. Keten bezinin değeri büyüklük olarak verildiğinden, bu oran ceketin
değerine bağlıdır. İster ceket eşdeğer, keten bezi nispî değer olsun, ya
da keten bezi eşdeğer, ceket nispî değer olsun, ceketin değerinin büyüklüğü,
değer-biçiminden bağımsız olarak, üretimi için gerekli emek-zamanı ile
belirlenir. Ama ceket, ne zaman ki, değer denkleminde eşdeğer durumuna
girerse, kendi değeri nicel bir ifadeye sahip değildir; tersine, ceket
metaı, şimdi yalnızca belirli nicelikte bir mal olarak hesaba katılır.
Örneğin, 40 yarda keten bezinin değeri nedir? 2 ceket. Burada ceket metaı
eşdeğer rolü oynadığı için ve kullanım-değeri ceket, keten bezinin karşısında,
değerin somutlaşması olarak sayıldığı için, keten bezindeki belirli niceliktekideğeri
ifade etmek için belirli sayıda ceket yeter. Demek ki, iki ceket,
40 yarda keten bezinin değer niceliğini ifade edebilir; ama kendi
değer niceliğini asla ifade edemez. Bu gerçeği, yani değer denkleminde,
herhangi bir malın, herhangi bir kullanım-değerinin basit niceliği olarak
eşdeğer sayılar gerçeğini yüzeysel bir gözlemleme,
kendisinden önce ve sonra gelenleri olduğu gibi Bailey’i
de, değer ifadesini yalnızca nicel bir ilişki gibi görmek yanılgısına
götürdü. Oysa gerçekte, bir meta eşdeğer durumunda ise, değerinin nicel
olarak belirlenişi ifade edilmez.
Eşdeğer biçimini incelerken gözümüze ilk
çarpan şey şudur: kullanım-değeri, karşıtının, yani değerin, kendini belli
ediş biçimi, görünürdeki biçimidir.
Metaın maddî biçimi, onun değer-biçimi
halini alır. Ama, dikkat edilsin, bu, quid pro
quo, bir B metaının yalnızca başka
bir A metaı ile bir değer-ilişkisi içersine girmesi halinde ve yalnızca
bu ilişkinin sınırları içersinde vardır. Hiç bir meta, kendisiile eşdeğerlik
ilişkisi içine giremeyeceği ve böylece kendi maddî biçimini
kendi değerinin ifadesi haline getiremeyeceği için, her metaın
eşdeğer olarak başka bir meta seçmesi, ve onun kullanım-değerini, yani
maddî biçimini, kendi değer-biçimi olarak kabul etmesi gerekir.
Metalara, maddî özler, kullanım-değerleri
olarak uygulayacağımız ölçülerden birisi, bu noktayı aydınlatmaya yarayacaktır.
Bir kesme şeker cisim olduğu için ağırdır, ve bu nedenle birağırlığı vardır:
ama biz bu ağırlığı ne görebiliriz, ne de ona dokunabiliriz. Sonra, ağırlıkları
önceden saptanan çeşitli demir parçaları alalım: Demir, demir olarak bir
kesme şekerden daha fazla ağırlığın
görünüş biçimi değildir. Ne var ki, şekerin şu kadar ağırlığı
olduğunu ifade etmek için, onunla demir arasında bir ağırlık
ilişkisi kurarız. Bu ilişkide demir; ağırlıktan başka hiç bir şey temsil
etmeyen bir cisim olarak iş görür. Bu nedenle, belli bir
nicelikte demir, şekerin ağırlığının ölçülmesine yarar ve kesme şeker ile
ilişkisinde, ağırlığın somutlaşmasını, ağırlığın ortaya çıkış biçimini
temsil eder. Demir, bu rolü ancak bu ilişki içersinde, ağırlığı belirlenecek
olan şekerin ya da herhangi bir cismin demir ile girmiş olduğu ilişki içersinde
oynar. Her ikisi de ağırlık
olmasaydı, bu ilişki içine giremezlerdi ve biri ötekinin ağırlık ifadesi
olarak işe yarayamazdı. Her ikisini de teraziye koyduğumuz zaman, ağırlık
olarak her ikisinin de aynı olduğunu ve bunun için de belirli oranlarda
alındıkları zaman, aynı ağırlıkta
olduklarını gerçekten görürüz. Nasıl demir maddesi bir
ağırlık ölçüsü olarak şekerle ilişkisinde yalnız ağırlığı temsil ederse,
bizim değer ifademizde de ceket maddî nesnesi, keten bezi karşısında yalnızca
değeri temsil eder.
Ne var ki, benzeşme burada sona erer. Demir,
şekerin ağırlık ifadesinde, her iki cisimde de ortak doğal bir özelliği,
yani ağırlıklarını temsil eder; ama keten bezinin değer ifadesinde ceket,
her ikisi için de doğal olmayan bir özelliği, tamamen toplumsal bir şeyi,
yani değerlerini temsil eder.
Bir metaın -örneğin, keten bezinin- nispî
değer-biçimi, bu metaın değerini kendi maddesi ve özelliklerinden tamamen
farklı bir şey olarak, örneğin ceket gibi bir şey olarak ifade edildiği
için, bu ifadenin kendisinin, onun altında yatan toplumsal bir ilişkiyi
gösterdiğini görürüz. Eşdeğer biçimde ise tam tersidir. Bu biçimin asıl
özü, maddî metaın kendisidir -cekettir-,
ve bu haliyle değer ifade eder,
ve değer-biçimini doğadan almıştır. Kuşkusuz bu,
yalnızca ceketin, keten bezi ile eşdeğer durumda bulunduğu değer-ilişkisi
varolduğu sürece geçerlidir.22
Bununla birlikte, bir şeyin özellikleri,
o şeyin başka şeylerle ilişkilerinin sonucu olmadığına göre, yalnızca kendilerini
bu gibi ilişkiler içersinde belli ettiklerine
göre, ceketin aldığı eşdeğer biçim, doğrudan değişilebilir bir şey olma
özelliği, doğanın vermiş olduğu ağırlığı olmak ya da bizi ısıtmak kadar
bir özelliktir. Bunun için, eşdeğer biçiminin
bu karışık niteliği, bu biçim tamamen gelişip para biçiminde onların karşısına
çıkana kadar, burjuva ekonomi politikçilerinin dikkatlerinden kaçıyor.
Bundan sonra da, altın ve. gümüşün gizemli niteliğini, bunların yerine
daha az gözkamaştıran metaları koyarak ve, şu ya da bu zamanda eşdeğer
rolü oynamış her türlü metaı tam bir gönül rahatlığıyla, sayıp dökerek
açıklamaya çalışıyorlar. 20 yarda keten bezi = 1 ceket gibi çok basit bir
değer ifadesinin, eşdeğer bilmecesinin,
çözümünü zaten içinde taşıdığını bunlar akıllarının ucuna bile getirmiyorlar.
Eşdeğer ödevini gören metaın maddesi, soyut
insan emeğinin maddeleşmiş görünüşüdür ve aynı zamanda özgül olarak yararlı
somut emeğin ürünüdür. Bu somut emek, bu yüzden, soyut insan emeğinin ifade
edilmesi için bir araç oluyor. Eğer, bir yandan, ceket soyut insan emeğinin
maddeleşmesinden başka bir şey değilse, öte yandan onda somutlaşan terzilik
de, bu soyut emeğin gerçekleşme biçiminden başka bir şey
değildir. Keten bezinin değer ifadesinde, terziliğin yararlılığı, elbise
yapmasında değil, hemen ilk bakışta Değer olduğunu farkettiğimiz bir nesne
meydana getirmesinde ve dolayısıyla donmuş bir emek olmakla birlikte, bu
emeğin, keten bezinin değerinde gerçekleşen
emekten ayırdedilebilir olmasındadır. Değerin böyle bir aynası olma görevini
yapabilmesi için, terzilik emeğinin, genel olarak insan emeği olma somut
niteliğinden başka bir şeyi yansıtmaması gerekir.
Terzilikte olduğu gibi dokumacılıkta da
insan emek-gücü harcanmıştır. Bu nedenle her ikisi de, insan emeği olma
genel özelliğine sahiptir ve böylece de bazı durumlarda, değer üretilmesinde
olduğu gibi yalnız bu yönüyle dikkate alınmalıdır. Bunda, gizemli hiç bir
yan yoktur. Ama, değer ifadesinde durum
büsbütün farklıdır. Örneğin, dokumacılığın, bizatihi dokumacılık olduğu
için değil de, insan emeği olma genel özelliği nedeniyle keten bezinin
değerini yaratması olgusu nasıl ifade edilebilir? Dokumacılığın karşısına,
onun ürününün eşdeğerini üreten, başka
bir özel somut emek biçimini (örneğimizde terziliği) koymak suretiyle ifade
edilir. Tıpkı ceketin maddî biçimi içinde, doğrudan doğruya değer ifadesi
halini alması gibi, şimdi de somut emek biçimi terzilik, genel anlamda
insan emeğinin düpedüz ve elle dokunulur
maddeleşmesidir.
Demek ki, eşdeğer biçimin ikinci özelliği,
somut emeğin, kendi karşıtının, yani soyut insan emeğinin ortaya çıkış
biçimi halini almasıdır.
Ancak, bu somut emek, bizim örneğimizde
terzilik, farklılaştırılmamış insan emeğiyle doğrudan tanındığı için herhangi
türden bir emekle eşdeğerdir ve bu nedenle keten bezinde somutlaşmış emekle
de bir ve aynıdır. Bütün diğer meta üreten emekler gibi bireylerin özel
emekleri olmakla birlikte, aynı zamanda doğrudan doğruya toplumsal nitelikte
emektir. Öteki metalarla doğrudan değişilebilen bir üründe sonuç vermesinin
nedeni budur. Öyleyse, eşdeğer biçimin üçüncü bir özelliği daha ortaya
çıkıyor: bireyleriri özel emekleri, karşıtlarının biçimini, yani doğrudan
doğruya toplumsal emeğin biçimini alıyor.
Eşdeğer biçimin son iki özelliği, düşüncede
de olsa, toplum, Doğa gibi birçok biçimi, ve bunlar arasında değer-biçimini
de ilk kez tahlil eden o büyük düşünüre dönersek, daha anlaşılır hale gelecektir.
Aristoteles’i kastediyorum.
İlkin, o, metaların para-biçiminin, yalnızca,
değerin basit biçiminin daha ileri bir gelişmesi olduğunu, yani bir metaın
değerinin, gelişigüzel alınan başka bir meta ile ifadesi olduğunu açıkça
söylüyor; çünkü,
ifadesinden ayırdedilemeyeceğini söylüyor.
Aristoteles, ayrıca, bu değer ifadesine
yolaçan değer-ilişkisinin, evin nitel bakımdan yatağa eşitlenmesini gerektirdiğini,
böyle bir eşitleme olmaksızın bu iki farklı şeyin, ölçülebilir nicelikler
olarak birbirleriyle karşılaştırılmalarının mümkün olamayacağını da görüyor.
“Eşitlik olmadan değişim, ortak bir ölçü ile ölçülebilme olmadan eşitlik
olamaz” diyor. Ne var ki, Aristoteles bu noktada duruyor,
değer-biçiminin tahlilini daha ileri götürmekten vazgeçiyor. “Bununla birlikte,
bu kadar farklı şeylerin, aynı ölçü ile ölçülebilir olmaları gerçekte mümkün
değildir.” diyor. Yani nitel bakımdan eşit olmaları mümkün değildir, diyor.
Böyle bir eşitleme, eşyanın gerçek
niteliğine yabancı bir şeydir ve dolayısıyla, ancak “pratik,
amaçlar için geçici bir çare” olabilir.
Aristoteles, böylece, tahlile devam etme
yolunu tıkayan şeyin ne olduğunu kendisi söylüyor, onu devamdan alıkoyan
şey, değer kavramından yoksunluktur. Bu ortak şey, yatakların değerinin
bir evin değeri ile ifade edilmesini sağlayan bu ortak öz nedir’? Aristoteles,
böyle bir şey gerçekte varolmaz diyor. Ama niçin? Yataklar ile karşılaştırmada
ev, onlara eşit bir şeyi temsil ediyor; böylece
hem yataklarda hem evde gerçekten eşit olan bir şey temsil edilmiş oluyor.
Ve bu - insan emeğidir.
Bununla birlikte, Aristoteles’i metalara
değer atfetmenin, aslında, her emeği eşit insan emeği olarak ve bunun sonucu
da eşit nitelikte emek olarak ifade etmenin bir biçimi olduğunu farketmekten
alıkoyan önemli bir gerçek vardı. Bunun doğal temeli, Yunan toplumu kölelik
üzerine kurulduğu için, insanların ve onların emek-güçlerinin eşitsizliğiydi.
Değer ifadesinin sırrı, yani her tür emeğin genel anlamda insan
emeği oldukları için eşit ve eşdeğer bulunmaları, insanların eşitliği düşüncesi,
halkın önyargıları arasında yerleşmedikçe çözümlenemez. Bu, ancak emek
ürününün büyük kütlesinin meta biçimini aldığı ve bunun sonucu olarak da,
metaların, insanla insan arasında,
meta sahipleri arasında egemen ilişki halini aldığı bir toplumda mümkündür.
Yalnızca metaların değeri ifadesinde bir eşitlik ilişkisi bulmuş olması
bile, Aristoteles’in dehasının parlaklığını göstermektedir. Bu eşitliğin
temelinde “gerçekte” ne bulunduğunu
ortaya çıkarmaktan onu alıkoyan tek şey, içinde yaşadığı toplumun özel
koşullarıdır.
4.
Bir Bütün Olarak Değerin Basit Biçimi
Bir metaın değerinin basit biçimi, başka
türden bir meta ile olan değer-ilişkisini, ya da aynı türden bir meta ile
değişim-ilişkisini ifade eden denklemde bulunur. A metaı, nitel olarak,
B metaı ile doğrudan değişilebilir olması gerçeği ile ifade edilir. Nicel
olarak değeri, B’nin belirli bir niceliğinin, A’nın belirli bir niceliği
ile değişilebilir olması ile ifade edilir.
Başka bir deyişle; bir metaın değeri, değişim-değeri biçimini almakla bağımsız
ve belirli bir ifadeye kavuşur. Bu bölümün başında, günlük konuşma diliyle,
bir metaın hem kullanım-değeri hem de değişim-değeri olduğunu söylememiz,
doğrusunu söylemek gerekirse; yanlıştı.
Bir meta, bir kullanım-değeri ya da yararlılık nesnesi, ve bir değerdir.
Meta, kendisini bu iki yanı ile, değeri, bağımsız biçimini, yani değişim-değeri
biçimini alır almaz gösterir. Yalıtılmış halde bu biçimi hiç bir zaman
alamaz; ama ancak farklı türden başka
bir meta ile, bir değer ya da değişim-ilişkisi içine girince bu biçime
bürünür. Biz bunu bildikten sonra, bu anlatım şeklinin zararı olmaz ve
ancak kısaltmak bakımından yararı vardır.
Tahlilimiz, bir metaın değerinin biçimi
ya da ifadesinin, değerin niteliğinden doğduğunu, yoksa bu değer ile değer
büyüklüğünün; değişim-değeri olarak ifade edilme biçiminden ortayaçıkmadığını
göstermiştir. Ne var ki bu, merkantilistler ile bunların yakın zamandaki
izleyicileri Ferrier, Ganilh23
ve benzerlerinin olduğu kadar, bunların karşıtlarının,
Bastiat gibi modern serbest
ticaret işportacılarının yanıldıkları nokta olmuştur. Merkantilistler,
değer ifadesinin nitel yönüne özel bir ağırlık vermişler ve bunun sonucu,
en yetkin biçimini parada bulan, metaların eşdeğer
biçimi üzerinde durmuşlardır. Öte yandan, mallarını ne
pahasına olursa olsun elden çıkartmamak zorunda olan modern serbest ticaret
işportacıları, değerin nispî biçiminin nicel yanına
çok büyük bir önem vermişlerdir. Bunlar için, metaların değişim-ilişkisinde,
yani günlük cari fiyat listesinde ifade edilenin dışında ne değer vardır,
ne de değer büyüklüğü. Lombard Street’in karmakarışık fikirlerine, pek
ince bir bilimsellik içinde çekidüzen vermeyi üzerine alan Macleod, batıl
inançlı merkantilistler ile çokbilmiş serbest ticaret işportacıları arasında
başarılı bir aracı olmuştur.
A ile B arasındaki değer-ilişkisini ifade
eden denklemde, A’nın B cinsinden değer ifadesinin yakından incelenmesi,
bu ilişki içersinde A’nın maddî biçiminin yalnızca kullanım-değeri olarak,
B’nin maddî biçiminin yalnızca değer-biçimi ya da yanı olarak yer aldığını
bize göstermiş bulunuyor. Her meta içersinde varolan kullanım-değeri ile
değer arasındaki karşıtlık ya da zıtlık, iki metaın birbirleri ile böyle
bir ilişki içine girmesiyle, yani değeri
ifade edilecek metaın, doğrudan doğruya yalnız kullanım-değeri, bu değerin
kendisi ile ifade edileceği meta ise, doğrudan doğruya yalnız değişim-değeri
olarak yer aldığı zaman açığa çıkmış olur. Böylece, bir metaın değerinin
basit biçimi, bu metaın içerdiği kullanım-değeri ile değer arasındaki karşıtlığınortaya
çıktığı basit biçimdir.
Emeğin her ürünü, her toplumsal durumda,
bir kullanım-değeridir; ama ancak bir toplumun gelişmesinin belirli bir
tarihsel çağında bu ürün, meta
halini alır; bu çağ yararlı bir nesnenin üretimi
için harcanan emeğin, bu nesnenin nesnel niteliklerinden birisi, yani onun
değeri olarak ifade edildiği çağdır. Bundan şu sonuç çıkar ki, basit değer-biçimi,
aynı zamanda, bir emek ürününün, tarih içinde meta olarak ortaya çıktığı
ilkel biçimdir, ve bu ürünlerin metalara dönüşmesi, değer-biçiminin gelişmesi
ile pari passu ilerler.
Değerin basit biçiminin eksikliklerini
ilk bakışta farkederiz: o, fiyat-biçimi halinde olgunlaşana kadar bir dizi
değişmelerden geçmesi gereken bir tohumdan başka bir şey değildir.
A metaının değerinin, herhangi bir başka
B metaı ile ifadesi, ancak A’yı değer-biçimi ve kullanım-değeri olarak
ayırdeder, ve bu nedenle A’yı, kendisinden farklı tek bir meta ile, B ile
değişim-ilişkisi içersine sokar; ama hâlâ A’nın bütün metalara göre nitel
eşitliği ve nicel oranlılığı ifade edilmekten uzaktır. Bir metaın basit
nispî değer-biçimine, başka bir metaın tek bir eşdeğer biçimi tekabül eder.
Böyle olunca, keten bezinin değerinin nispî ifadesinde,
ceket, bu tek meta ile, keten bezi ile ilişki halinde olması nedeniyle,
eşdeğer biçimine, ya da doğrudan değişilebilme biçimine sahip olur.
Ne var ki, değerin basit biçimi, kolay
bir geçişle daha tam bir biçime geçer. Basit biçim aracılığı ile A metaının
değerinin, yalnızca tek bir başka meta ile ifade edildiği doğrudur. Ancak,
bu öteki tek meta, herhangi bir şey, ceket, demir, buğday ya da başka bir
şey olabilir. Bunun için, A ile şu ya da bu meta arasında ilişki kurmakla,
bir ve aynı meta için farklı basit
değer ifadesi elde ederiz.24
Bu metaın olabilecek değer ifadelerinin sayısı, ancak kendisinden farklı
meta türlerinin sayısı ile sınırlıdır. Bu
nedenle, A’nın yalıtılmış değer ifadesi, bu değerin farklı basit ifadelerinin
istenilen uzunluktaki bir dizisine çevrilebilir.
1.
Genişlemiş Nispî Değer-Biçimi
Tek bir metaın değeri, örneğin keten bezinin değeri, şimdi, metalar
dünyasının sayısız başka unsurlarıyla ifade edilmektedir. Öteki her metaın
değeri, şimdi keten bezinin değerinin aynası haline gelmiştir.25
Böylece ilk kez, bu değer, kendisini farklılaşmamış insan emeğinin donmuş
hali olarak gerçek yüzüyle göstermiş oluyor. Çünkü kendisini yaratan emeğin,
hangi biçimde olursa olsun, ister terzilik, ister çiftçilik, madencilik
vb. biçiminde olsun, her türlü insan emeği ile eşit durumda olduğu ve bu
nedenle de cekette, buğdayda, demirde ya da altında somutlaşmasının hiç
bir önemi olmadığı apaçık ortaya çıkmış oluyor. Keten bezi, değer-biçimi
aracılığıyla şimdi artık tek bir meta
ile değil, bütün metalar âlemiyle toplumsal ilişki içersine girmiş oluyor.
Meta olarak o, artık dünya yurttaşıdır. Aynı zamanda, değerin bitmez tükenmez
denklemleri dizisi, kullanım-değerinin hangi özel biçimi ya da türü altında
olursa olsun, bir fark gözetmeksizin,
metaın değerini gösterir.
İlk biçimde, 20 yarda keten bezi = 1 ceket
ifadesinde, bu iki metaın belirli
niceliklerde değişilebilir olması salt raslansal olabilir. İkinci biçimde,
bunun tersine, derhal bu raslansal görünüşü belirleyen ve onda esasta farklı
olan temeli görürüz. Ceketle de, kahveyle de, demirle de ya da sayısız
farklı metalarla da ifade edilse, bu metaların sahipleri çok farklı insanlar
da olsa, keten bezinin değeri, büyüklük olarak değişmeden kalır. Meta sahibi
iki birey arasındaki raslansal ilişki kaybolur. Bunların değerlerinin büyüklüğünü
düzenleyen şeyin, metalarin değişimi olmadığı açık-seçik hale gelir; ama
tersine, bunların değişim oranlarını denetleyen şey, bunların değerlerinin
büyüklükleridir.
2. Özel
Eşdeğer Biçimi
Ceket, çay, buğday, demir vb. gibi her meta, keten bezinin değer ifadesinde
bir eşdeğer olarak ve dolayısıyla da değer olan bir şey olarak yer alır.
Bu metaların herbirinin maddî biçimi, şimdi artık birçok meta içinde tek
bir özel eşdeğer biçimdir. Aynı şekilde, bu farklı metalarda somutlaşan
emeğin çok yanlı somut yararlı türleri, şimdi artık farklılaşmamış insan
emeğinin bu çok farklı gerçekleşme biçimleri ya da ortaya çıkış biçimleri
kadar kendini gösterir.
3. Toplam
ya da Genişlemiş Değer-Biçiminin Eksiklikleri
İlkönce, değerin nispî ifadesi, onu temsil eden dizinin sonsuz olması
nedeniyle noksandır. Her değer denkleminin bir halkasını oluşturduğu zincir,
her yeni bir meta türünün ortaya çıkması ve değerin yeni bir ifadesi için
malzeme sağlamasıyla her an uzayabilir. İkinci olarak, birbirinden farklı
ve bağımsız değer ifadelerinin oluşturdukları alacalı-bulacalı bir mozayik
görünümündedir. Ensonu, her metaın nispî değeri, sırayla bu genişlemiş
biçim içinde ifade edilirse -ki böyle olması
gerekir-, bunların. herbiri için birbirinden farklı bir nispî değer elde
ettiğimiz gibi, değer ifadeleri dizisi sonsuza doğru uzar gider. Bu genişlemiş
nispî değer-biçiminin eksikleri, buna tekabül eden eşdeğer biçimde yansırlar.
Her tek metaın maddi biçimi, sayısız
meta arasında yalnız bir tane özel eşdeğer olduğu için, bütün olarak ancak
herbiri diğerini dıştalayan parça parça eşdeğer biçimler elde etmiş oluruz.
Aynı şekilde, her özel eşdeğerde maddeleşmiş, özel, somut, yararlı emek
türü, yalnızca özel türde emek olarak
temsil edilmiştir ve bunun için de genel olarak insan emeğinin eksiksiz
bir temsilcisi değildir. İnsan emeği, gerçekte çok yanlı özel ve somut
biçimlerin bütünlüğü içinde, eksiksiz bir ifadeye kavuşur. Ama o zaman
da, sonsuz dizi içindeki ifade daima
noksan ve birlikten yoksun olacaktır.
Genişlemiş nispî değer-biçimi, basit nispî
değer ifadelerinin veya ilk türdeki denklemlerin toplamından başka bir
şey değildir; yani:
Gerçekten de, bir kimse keten bezini başka
birçok meta ile değişir ve malının değerini bu bir dizi öteki metalar ile
ifade ettiği zaman, bu metaların değişik sahiplerinin de mallarını keten
bezi ile değişmeleri ve bu çeşitli metaların değerini, tek ve aynı üçüncü
meta ile, yani keten bezi ile ifade etmeleri gerekir. Bu durumda diziyi
tersine çevirir, 20 yarda keten bezi
= 1 ceket, ya da = 10 libre çay vb. şekline sokarsak, yani dizide zaten
görülen ters ilişkiyi ifade edersek şu sonuca ulaşırız:
|
|
} |
|
|
|
||
|
|
||
|
|
||
|
|
||
|
|
||
|
|
1.
Değer-Biçiminin Değişmiş Niteliği
Bütün metalar, artık değerlerini; (1) tek bir meta ile olduğu için,
basit bir biçimde; (2) bir ve aynı meta ile olduğu için birlik halinde
ifade etmektedirler. Bu değer-biçimi, hepsi için aynı ve basit olduğundan
geneldir.
A ve B biçimleri, ancak bir metaın değerini, onun kullanım-değerinden
ya da maddî biçiminden. farklı bir şey olarak ifade etmek için uygundu.
Birinci biçim A, şöyle denklemler verir: 1 ceket = 20 yarda keten bezi,
10 libre çay = ½ ton demir. Burada ceketin değeri, keten bezine, çayın
değeri demire eşitlenmiştir. Ama önce keten bezine eşitlemek ve tekrar
demire eşitlemek, keten bezi ile demirin farklı olduğu kadar farklı şeylerdir.
Bu biçim, açıktır ki, pratikte ancak emek ürünleri raslansal ve gelişigüzel
değişimlerle metalara dönüştüklerinde, ilk başlangıçta olur.
İkinci biçim B, bir metaın değerini onun
kullanım-değerinden, ilk birincisinden daha uygun bir tarzda ayırdeder;
çünkü burada ceketin değeri, mümkün olan bütün biçimler altında ceketin,
maddî biçimine karşıt olarak konmuştur; keten bezine, demire, çaya, kısacası
kendisi dışında, ceket dışında, her şeye eşitlenmiştir. Öte yandan, hepsinde
ortak herhangi bir genel değer ifadesi,
doğrudan dıştalanmıştır; çünkü, her metaın değer denkleminde, bütün öteki
metalar şimdi, yalnızca eşdeğerler biçiminde görülür. Genişlemiş değer-biçiminin
ilk kez gerçek olarak ortaya çıkışı, özel bir emek ürününün, diyelim sığır
sürüsünün artık istisnaî değil de olağan
bir biçimde, öteki çeşitli metalar ile değişilmeye başlanması ile olur.
Üçüncü ve son olarak gelişmiş biçim, bütün
metalar dünyasındaki değerleri, bu amaç için seçilmiş tek bir meta ile,
yani keten bezi ile ifade eder ve böylece bunların değerlerini, bize, keten
bezi ile eşitliği aracılığıyla bildirir. Şimdi artık her metaın değeri
ketene eşitlenmekle, yalnızca kendi kullanım-değerinden ayrılmakla kalmaz,
genellikle bütün öteki kullanım-değerlerinden de farklılaştırılmış olur
ve işte bu nedenle bütün metalarda ortak olan bir şeyle ifade edilir. Bu
biçim ile metalar, ilk kez birbirleriyle değer olarak ilişki içersine sokulmuştur,
ya da değişim-değeri görünüşüne bürünmüşlerdir.
İlk iki biçim, her metaın değerini, ya
farklı türden tek bir meta ile ya da böyle birçok metaın bir dizisi ile
ifade eder. Her iki durumda da, kendi değeri için bir ifade bulması, sözgelişi,
her metaın özel işiydi ve bunu ötekilerin yardımı olmaksızın yapıyordu.
Bu ötekiler, ilkine göre pasif eşdeğer rolünde idiler.
Değerin genel biçimi C, tüm meta âleminin ortak hareketinden, bir tek bundan
kaynaklanır. Bir meta, genel değer ifadesini ancak tüm öteki metalar ile
kazanır ve aynı anda bu metaların değerleri de aynı eşdeğerde ifadesini
bulmuş olur; ve her yeni meta aynı
yolu izlemek zorundadır. Böylece şu gerçek ortaya çıkar ki, metaların değer
olarak varlığı tamamen toplumsal olduğu için, bu toplumsal varlık ancak
kendi toplumsal ilişkilerinin toplamıyla ifade edilebilir ve bunun sonucu
olarak, değerlerinin biçiminin toplumsal
olarak kabul edilen bir biçim olması zorunludur.
Keten bezine eşitlenen bütün metalar, şimdi
artık yalnızca genel değerler olmaları yönünden nitelikçe eşit olmakla
kalmazlar; aynı zamanda büyüklükleri karşılaştırılabilir duruma gelirler.
Değerlerinin büyüklüğü bir ve aynı maddeyle, keten beziyle ifade edilmekle,
bu büyüklükler de birbirleri ile karşılaştırılabilirler. Örneğin, 10 libre
çay = 20 yarda keten bezi ve 40 libre kahve = 20 yarda keten bezi olursa,10
libre çay = 40 libre kahve olur. Şöyle
de söyleyebiliriz, 1 libre kahvede, 1 libre çayda bulunanın ancak ¼’ü
kadar değer özü -emek- vardır.
Tüm metalar âlemini kapsayan nispî değerin
genel biçimi, geri kalanların içinden seçilip ayrılan ve kendisine eşdeğer
rolü verilen tek bir metaı -burada keten bezini-, evrensel eşdeğer haline
getirir. Keten bezinin maddî biçimi, şimdi artık, bütün metaların değerlerinde
ortak bir biçime bürünmüştür; ve bunun için de hepsiyle ve herbiriyle değişilebilir
duruma gelmiştir. Keten bezinin maddesi, her türlü insan
emeğinin görülür duruma gelmesi, toplumsal kozası durumuna gelmesidir.
Belli bir mal, keten bezi üreten belli özel bireyin emeği olan dokumacılık,
sonuçta toplumsal bir niteliğe, bütün öteki türden emeklerle eşitbir niteliğe
bürünmüş oluyor. Genel değer-biçimini meydana getiren sayısız denklemler,
keten bezinde somutlaşan emeği, ötekibütün metalarda somutlaşanlara eşit
kılıyor ve böylece dokumacılığı, ayırdedilmemiş insan emeğini, genel görünüm
biçimi haline sokuyor. Bu yolla, metaların değerlerinde gerçekleşen emek,
fiilî işin her türlü somut şekli ile yararlı özelliklerinden soyut1anmış
bir emek olarak yalnızca olumsuz yönüyle gösterilmiş olmaz, ama olumlu
niteliğinin de açıkça kendisini göstermesi saptanmış olur. Genel değer-biçimi,
her türlü fiilî emeği, hepsinde bulunan
ortak özelliğe, yani genel insan emeği, ve insan emek-gücünün harcanması
olma niteliğine indirgenmesidir.
Bütün emek ürünlerini, ayırdedilmemiş insan
emeğinin donması olarak gösteren genel değer-biçimi, metalar âleminin toplumsal
özeti olduğunu bizzat kendi yapısı ile gösterir. Bu biçim, sonuç olarak,
açıkça ortaya koymaktadır ki, metalar âleminde her emeğin sahip olduğu
niteliğin insan emeği olması, onun özgül toplumsal niteliğini meydana getirmektedir.
2.
Değerin Nispî Biçimi ile Eşdeğer Biçiminin Birbirine Bağlı Gelişmesi
Değerin nispî biçiminin gelişme derecesi,
eşdeğer biçiminin gelişme derecesine tekabül eder. Ama şurasını da unutmamak
gerekir ki, ikincinin gelişmesi, birincinin gelişmesinin yalnızca sonucu
ve ifadesidir.
Bir metaın değerinin birincil ya da yalıtık
nispî biçimi, bir diğer metaı yalıtık bir eşdeğer haline getirir. Bir metaın
değerinin tüm öteki metalarla ifadesi demek olan nispî değerin genişletilmiş
biçimi, bu öteki metalara, farklı türden özel eşdeğer nitelikler verir.
Ve son olarak, metaın özel bir türü, tüm öteki metalar, onu, içersinde
değerlerini daima aynı biçimde ifade ettikleri bir madde haline getirdikleri
için, evrensel eşdeğer niteliğini kazanır.
Değer-biçiminin iki kutbu olan değerin
eşdeğer biçimi ile nispî biçimi arasındaki karşıtlık bu biçimin kendisiyle
birlikte gelişir:
Birinci biçim, 20 yarda keten bezi = 1
ceket eşitliğinde bile bu karşıtlık vardır; ama henüz sabitleşmemiştir.
Bu eşitliği soldan sağa ya da sağdan sola okumanıza göre, ceket ile keten
bezinin oynadığı rol farklıdır. Bir durumda, keten bezinin nispî değeri
ceket ile, öteki durumda, ceketin nispî değeri keten bezi ile ifade edilmiştir.
Bunun için, değerin bu ilk biçiminde, kutupsal karşıtlığı kavramak zordur.
B biçimi, bir defada ancak tek bir metaın
kendi nispî değerini bütünüyle genişletebileceğini ve ancak tüm öteki metalar
onun karşısında eşdeğerler olduğu için ve böyle olmakta devam ettikleri
sürece bu genişlemiş biçimi alabileceğini gösterir. Burada biz, 20 yarda
keten bezi = 1 ceket denkleminde yaptığımız
gibi; eşitliği, genel niteliğini bozmadan ve değerin genişlemiş biçimini
değerin genel biçimine dönüştürmeden tersine çeviremeyiz.
Ensonu C biçimi, tek bir istisna ile bütün
metalar eşdeğer biçimin dışında tutulduğu için ve tutulduğu sürece, metalar
âlemine değerin genel toplumsal nispî biçimini verir. Demek ki, tek bir
meta, keten bezi, öteki bütün metalardan bu nitelik esirgendiği için ve
sürece, bunların herbiri ile doğrudan doğruya değişilebilir bir nitelik
kazanmış gibidir.26
Evrensel eşdeğer görevindeki meta, öte
yandan nispî değer biçiminin dışında kalmıştır. Eğer keten bezi ya da evrensel
eşdeğer görevindeki başka bir meta, aynı zamanda, değerin nispî biçimini
de paylaşmış olsaydı, kendi eşdeğeri olarak da iş görebilirdi. Bu durumda,
yalnızca 20 yarda keten bezi = 20 yarda keten bezi gibi, ne değeri, ne
de değer büyüklüğünü ifade etmeyen boş bir yineleme elde etmiş oluruz.
Öyleyse evrensel eşdeğerin nispî değerini ifade etmek için, C biçimini
tersine çevirmemiz gerekir. Bu eşdeğer,
öteki metaların ortak değerin nispî biçimi olmamakla birlikte, değeri,
öteki metaların sonu gelmeyen dizisi ile nispî olarak ifade edilir. Böylece,
nispî değerin genişlemiş biçimi ya da B biçimi, şimdi kendisini, eşdeğer
metaın özgül nispî değer-biçimi olarak
ortaya koyar.
3.
Değerin Genel Biçiminden Para-Biçimine Geçiş
Evrensel eşdeğer biçimi, genel anlamda,
bir değer-biçimidir. Bunun için her meta, bu biçime girebilir. Öte yandan
eğer bir meta, bu evrensel eşdeğer biçimine (C biçimi) girmişse, bu, ancak
eşdeğer olarak öteki bütün metaların dışında tutulduğu için ve sürece olanaklıdır.
Bu dıştalama, ensonu, belirli bir meta ile sınırlandığı andan sonra, ancak
bu andan sonra, metalar âleminin nispî değerin genel biçimi gerçek bir
tutarlılık ve genel toplumsal geçerlilik
kazanır.
Eşdeğer biçim, kendi maddî biçimi ile böylece
toplumsal bir nitelik kazanan o belirli meta, şimdi artık para-meta durumuna
gelir, ya da para olarak iş görür. Bu, artık, o metaın özel toplumsal işlevidir
ve bu nedenle, metalar âleminde evrensel eşdeğer rolü oynamak, onun toplumsal
tekelindedir. B biçiminde keten bezinin özel eşdeğerleri ve C biçimindeki
nispî değerlerini ortakça keten bezi ile ifade eden metalar arasında bu
seçkin yere belli bir meta ulaşabilmiştir: altın. Öyleyse, C biçimindeki
keten bezinin yerine altını koyarsak şu sonucu elde ederiz:
| 20 yarda keten bezi = |
|
|
|
|
||
|
|
||
|
|
||
|
|
||
|
|
||
|
|
A biçiminden B biçimine ve B biçiminden C
biçimine geçişteki değişiklikler temel niteliktedir. Öte yandan, C ile
D biçimleri arasında, keten bezi yerine eşdeğerliği altının almasından
başka bir değişiklik yoktur. C biçiminde keten bezi neyse, D biçiminde
altın odur: genel eşdeğer. Gelişme, yalnızca doğrudan doğruya ve evrensel
değişilebilme niteliğinin -başka bir deyimle evrensel eşdeğer biçiminin-
şimdi artık, toplumsal bir alışkanlıkla, ensonu bir maddeyle; altınla özdeş
duruma gelmiş olmasındandır.
Altın, şimdi, tüm öteki metaların karşısına;
zaten daha önce onların karşısında basit bir meta olarak yer aldığı için,
para olarak çıkar. Tüm öteki metalar gibi, altın da, ya tek tek değişimlerde
basit bir eşdeğer olarak, ya da ötekilerin yanında özel bir eşdeğer olarak
iş görüyordu. Giderek, değişen sınırlar içersinde evrensel eşdeğer olarak
iş görmeye başladı. Metalar âleminde değerin ifadesinde bu konumu kendi
tekeline alır almaz, altın, para-meta durumunu alır ve işte ancak o zaman
D biçimi, C biçiminden farklılaşır,
ve değerin genel biçimi, para-biçimine dönüşür.
Keten bezi gibi tek bir metaın nispî değerinin,
para rolündeki altın gibi bir meta ile basit ifadesi, o metaın fiyat-biçimidir.
Bu nedenle keten bezinin fiyat-biçimi şöyledir:
Para-biçimi kavramının oluşumundaki güçlük,
evrensel eşdeğer biçiminin ve bunun zorunlu sonucu değerin genel biçiminin,
C biçiminin açık-seçik anlaşılmasında yatar. Bu son biçim, değerin genişlemiş
biçiminden, yani B biçiminden çıkartılabilir ki, bunun da temel öğesi,
gördüğümüz gibi A biçimidir: 20 yarda keten bezi = 1 ceket, veya x
kadar A metaı = y kadar B metaı,
bu nedenle, basit meta-biçimi, para-biçiminin çekirdeğidir.
İlk bakışta bir meta, çok önemsiz ve kolayca
anlaşılır bir şey gibi gelir. Oysa metaın tahlili, aslında onun metafizik
incelikler ve teolojik süslerle dolu pek garip bir şey olduğunu göştermiştir.
Kullanım-değeri olduğu sürece, o ister insan gereksinmelerini karşılayabilen
özellikleri açısından, ister bu özelliklerin insan emeğinin ürünü olması
yönünden ele alınsın, gizemli bir yanı yoktur. İnsanın, çalışmasıyla, Doğanın
sağladığı maddelerin biçimini, kendisine yararlı olacak şekilde değiştirdiği
gün gibi açıktır. Sözgelişi ağacın biçimi, masa yapılarak değiştirilir.
Ama gene de masa, o alelâde günlük şey olmakta, ağaç olmakta devam eder.
Ne var ki, meta olarak ilk adımını
atar atmaz, tamamen başka bir şey olur. Yalnız ayakları üzerinde yerde
durmakla kalmaz, tüm öteki metalarla ilişki içersinde amuda kalkar ve o
ağaç beyninden, “masa yürütmek”ten çok daha çarpıcı, parlak fikirler saçar.26a
Bu yüzden, metaların mistik özelliği onların
kullanım-değerinden doğmuyor. Tıpkı, değerin belirleyici etkenlerinin niteliğinden
de gelmediği gibi. Çünkü her şeyden önce, emeğin yararlı türleri ya da
üretken faaliyetler ne kadar çeşitli olursa olsun, bunların, insan organizmasının
işlevleri olduğu, fizyolojik bir gerçektir, ve bu gibi işlevlerin herbiri,
niteliği ve biçimi ne olursa olsun, aslında insan beyninin, sinirlerinin,
kaslarının vb. harcanmasıdır. İkinci olarak, değerin nicel belirlenmesi
için temel oluşturan şey, yani bu harcanmanın
süresi ya da emeğin niceliği dikkate alınırsa, emeğin niceliği ile niteliği
arasındaki farklılık apaçık olarak görülür. Toplumun her durumunda yaşam
araçlarının üretimi için gerekli emek-zamanı, gelişmenin farklı aşamalarında
eşit ölçüde ilgi çekmemekle birlikte,
insanlığın zorunlu olarak ilgilendiği bir konu olması gerekir.27
Ve ensonu, insanlar, herhangi bir biçimde, başkaları için çalışmaya başladıkları
andan itibaren, emekleri, toplumsal bir biçim alır.
Öyleyse, emek ürününün anlaşılmaz özelliği,
meta biçimine girer girmez, niçin ortaya çıkıyor? Kuşkusuz bu, biçimin
kendisinden geliyor. Her türlü insan emeğinin eşitliği, bu emek ürünlerinin
hepsinin eşit değerde olmaları ile nesnel olarak ifade edilir; harcanan
emek-gücünün, bu harcanma süresi ile
ölçümü, emek ürünlerinin değerinin niceliği biçimini alır; ve ensonu, üreticilerin
içersinde emeklerinin toplumsal niteliğinin kendini gösterdiği karşılıklı
ilişkiler, ürünler arasında bir toplumsal ilişki biçimini alır.
Demek ki, metaın gizemli bir şey olmasının
basit nedeni, onun içinde insan emeğinin toplumsal niteliği, insana, bu
emeğin ürününe nesnel bir nitelik damgalamış olarak görünmesine dayanmaktadır;
üreticilerin kendi toplam emek ürünleri ile ilişkileri, onlarla kendi aralarında
bir ilişki olarak değil de, emek ürünleri
arasında kurulan toplumsal bir ilişki olarak görünmesindedir. Emeğin ürünlerinin,
metalar haline, niteliklerinin duyularla hem kavranabilir hem de kavranamaz
toplumsal şeyler haline gelmelerinin nedeni budur. Bunun gibi, birnesneden
algılanan ışın, bize görme sinirimizin öznel etkilenmesi olarak değil de,
gözün dışında bir şeyin nesnel biçimi gibi geliyor. Oysa, görme olayında
her zaman, ışının bir şeyden başka bir şeye, dıştaki bir nesneden göze
fiilen geçmesi sözkonusudur. Fiziksel
şeyler arasında, fiziksel bir ilişki vardır. Ama metalarda bu farklıdır.
Şeylerin, quâ metaların varlığı, bunlara meta
damgasını vuran emek ürünleri arasındaki değer-ilişkisi ile bunların fiziksel
özellikleri ve bu özelliklerden doğan maddî ilişkiler arasında mutlak olarak
bağ yoktur. Burada, insanlar arasındaki belirli toplumsal ilişki, onların
gözünde, şeyler arasında düşsel bir ilişki biçimine bürünüyor. Bu nedenle,
benzer bir örnek vermek için, din âleminin sislerle kaplı katlarını dolaşmamız
gerekir. Bu âlemde, insan beyninin ürünleri, bağımsız canlı varlıklar gibi
görünür ve hem birbirleriyle, hem de insanoğlu ile ilişki içine girerler.
İşte metalar âleminde de, insan elinin yarattığı ürünler için durum aynıdır.
Emek ürünlerine, meta olarak üretildikleri
anda yapışıveren ve bu nedenle meta üretiminden ayrılıması olanaksız olan
şeye ben, Fetişizm diyorum.
Tahlilimizin de gösterdiği gibi, metalardaki
bu fetişizmin kökeni, bunları üreten emeğin özel toplumsal niteliğindedir.
Genel kural olarak, kullanılır mallar,
yalnızca işlerini birbirlerinden bağımsız olarak yürüten özel bireylerin
ya da birey gruplarının emeklerinin ürünleri oldukları için meta haline
geliyorlar. Bütün bu özel bireysel emeklerin genel toplamı, toplumun emeğinin
tümünü oluşturuyor. Üreticiler ürünlerini
değişinceye kadar, birbirleri ile toplumsal temasa gelmedikleri için, her
üreticinin emeğinin özgül toplumsal niteliği, kendisini ancak değişim işinde
ortaya koyar. Başka bir deyişle, bireyin emeği, toplum emeğinin bir parçası
olarak, kendisini, ancak doğrudan doğruya ürünler arasında, ve dolaylı
olarak bunlar aracılığıyla üreticiler arasında kurulmuş olan değişim eylemi
olan ilişkiler aracılığıyla açığa vurur. Bunun için, bir bireyin emeğini
öteki üreticilerin emeklerine bağlayan
ilişkiler, üreticilere, aslında olduğu gibi, çalışan bireyler arasında
doğrudan toplumsal bir ilişki olarak değil, tersine kişiler arasında maddî
ilişkiler ve şeyler arasında toplumsal ilişkiler olarak görünür. Ancak
değişilmeleri sayesindedir ki, örneğin
ürünleri, yararlanılan nesneler olarak, değişik varoluş biçimlerinden ayrı
olarak bir tekdüze toplumsal biçimde değer alırlar. Bir ürünün bu şekilde;
yararlı bir şey ve bir değer olarak ayrılması, ancak değişimin, yararlı
malların değişim amacıyla üretilmesi
ve bu nedenle de özelliklerinin her şeyden önce üretimleri sırasında değer
olarak hesaba katılması boyutlarına ulaşmasıyla pratik önem kazanır. Bu
andan itibaren üreticilerin kişisel emeği, iki yönlü toplumsal bir niteliğe
bürünür. Bir yandan, emeğin belirli
bir yararlı türü olarak, belirli bir toplumsal gereği karşılamak ve böylece
kolektif emeğin ayınlmaz bir parçası, kendiliğinden oluşan toplumsal işbölümünün
bir kolu olmak durumundadır. Öte yandan, üretici bireyin çeşitli gereksinmelerini
karşılayabilmesi için her türden yararlı
bireysel emeğin karşılıklı olarak değişilebilmelerinin yerleşmiş bir toplumsal
olgu olması ve bunun için de, her üreticinin özel yararlı emeğinin bütün
ötekilerin yararlı emekleriyle eşit sayılması gerekir. En farklı türden
emeklerin eşitlenmesi, ancak, bunların eşitsizliklerinden soyutlanması
ya da bunların ortak bir paydaya, yani insan emek-gücü harcaması ya da
soyut insan emeğine indirgenmesi sonucu olabilir. Bireyin emeğinin iki
yönlü toplumsal niteliği, ona, ancak ürünlerin
değişimi ile günlük pratik içersindeki emeği etkileyen biçimler altında
beyninde yansıdığı zaman görünür. Böylece, onun kendi emeği, toplumsal
nitelikte yararlı olması koşulunu, yani ürünün yalnızca yararlı değil,
ama başkaları için yararlı olması koşulunu
alır ve onun özel emeğinin, öteki bütün özel emek türlerine eşit olmakla
kazandığı toplumsal nitelik, tüm emek ürünlerinin fiziksel olarak farklı
malların ortak nitelik taşıması, yani bir değere sahip olması şekline girer.
Demek ki, emek ürünlerini değer olarak
birbirleriyle ilişki içersine sokmamızın nedeni, bu mallarda türdeş insan
emeğinin maddî halde birikmesini görmemiz değildir. Tam tersine: farklı
ürünlerimizi değişimle değer olarak eşitlediğimiz zaman, bu davranışımızla,
aynı zamanda, biz, bunlara harcanan
farklı türden emekleri de, insan emeği olarak eşitlemiş oluyoruz. Bunun
farkında olmayız, ama gene de yaparız.28
Bu nedenle değer, göğsünde ne olduğunu anlatan bir yafta ile ortalıkta
dolaşmaz. Aslında her ürünü, toplumsal bir hiyeroglif yazısına çeviren,
daha çok değerdir. Kendi toplumsal ürünlerimizin ardında yatan sırrı aydınlatmak
için, daha sonra, biz bu hiyeroglifi çözmeye çalışırız; çünkü yararlı bir
nesneyi değer olarak damgalamak, dil gibi toplumsal bir üründür. Emek ürünlerinin,
değer oldukları sürece, bunların üretimi
için harcanan insan emeğinin maddî ifadeleri olduğunu ortaya koyan son
bilimsel buluş, gerçekte, insan soyunun gelişme tarihinde bir çağı belirlemiştir;
ama emeğin toplumsal niteliğini, bize ürünlerin bizatihi kendilerinin
nesnel niteliği gibi gösteren sisi dağıtamamıştır. Ele aldığımız özel üretim
biçiminde, yani meta üretiminde, bağımsız olarak yürütülen özel emeğin
özgül toplumsal niteliği, her çeşit emeğin, insan emeği olması nedeniyle,
eşitliği gerçeğine dayanır; bunun için
bu özellik, üründe değer-biçimine bürünür; bu olgu, yukarda sözü edilen
buluşa karşın üreticiye tamamen gerçek ve sonal gibi gelir; bu, tıpkı havayı
oluşturan gazların bulunuşundan sonra da atmosferin yapısının aynı kalması
olgusuna benzer.
Değişim sırasında üreticiyi ilkin ilgilendiren
şey, kendi ürünleri karşılığında ne kadar başka ürün alabilecekleri sorusudur:
ürünlerini hangi oranlarda değişebileceklerdir? Bu oranlar, âdetler yoluyla
belli bir kararlılığa erişince, bunlar sanki ürünlerin niteliklerinin
sonucu gibi görünür ve böylece, örneğin bir ton demir ile iki ons altın
pek doğal olarak eşit değerde imiş gibi gelir; bu, tıpkı bir libre altın
ile bir libre demirin, farklı fiziksel ve kimyasal niteliklerine karşın,
eşit ağırlıkta görünmesine benzer.
Ürünlerin üzerine etiket gibi yapışan değer olma özelliği, birbirleri karşısına
tekrar tekrar değer nicelikleri olarak çıkmaları ile kararlılık kazanır.
Bu nicelikler, üreticilerin iradeleri, öngörüleri ve davranışlarından bağımsız
olarak durmadan değişir. Bunlar için,
kendi toplumsal faaliyetleri, nesnelerin faaliyetleri biçimini alır ve
onlar nesneleri yöneteceğine, nesneler onları yönetir. Birbirinden bağımsız
yürütülen ve gene de toplumsal işbölümünün aynı anda gelişen kollarını
oluşturan farklı türdeki bütün özel
emeğin, devamlı olarak toplumun gerektirdiği oranlara indirgenerek, biriken
deneyimlere dayanılarak bilimsel bir kanı halini alabilmesi için meta üretiminin
esasli bir gelişme düzeyine ulaşması gerekir. Niçin böyledir? Çünkü, ürünlerarasındaki
her türlü raslansal ve durmadan dalgalanan değişim ilişkileri ortasında,
üretim için toplumsal olarak gerekli emek-zamanı, kendisini, önüne geçilmez
bir doğa yasası gibi zorla kabul ettirir. Bu, tıpkı yerçekimi yasasının,
evin başımıza çökmesi ile kendini göstermesi ve kabul ettirmesi
gibidir.29Değerin
büyüklüğünün emek-zamanı ile saptanması, işte bu nedenle, metaların nispî
değerlerinde görünürdeki dalgalanmaların altında yatan bir sırdır. Bunun
keşfi, emek ürünlerinin değer büyüklüklerinin belirlenmelerinin salt raslantıya
bağlı bir şeydir sanısına son vermekle birlikte bu belirlemenin içinde
yer aldığı biçimi hiç değiştirmez.
İnsanın toplumsal yaşam biçimleri üzerindeki
düşünme ve incelemeleri ve dolayısıyla bu biçimlerin bilimsel tahlilleri,
bunların fiili tarihsel gelişmelerine tamamen ters düşen bir yol izler.
İşe post festum
önünde hazır duran gelişme süreci sonuçları ile başlar. Ürünlere meta damgasını
vuran ve dolaşımları için belirli hale gelmeleri zorunlu bir başlangıç
olan nitelikler, insan, kendi gözünde, bunları değişmez özellikler olarak
kabul ettiği için, tarihsel niteliklerini değil de anlamlarını çözmeye
kalkışmadan önce, zaten toplumsal yaşamını doğal ve kendiliğinden anlaşılır
biçimlerin kararlılığını kazanmış bulunurlar. İşte bunun için, değer büyüklüğünün
belirlenmesine ancak meta fiyatlarının tahlili ile varılmış ve ancak tüm
metaların para-biçiminde ortak ifadesi, onların değer olarak özelliklerinin
ortaya konmasına yolaçmıştır. Ne var ki, metalar âleminin işte bu sonal
para-biçimi, aslında, özel emeğin toplumsal
niteliğini ve tek tek üreticiler arasındaki toplumsal ilişkiyi aydınlatmak
ve açıklığa kavuşturmak yerine, örtbas eden öğe olmuştur. Ceketler ya da
ayakkabılar ile, salt soyut insan emeğinin evrensel cisimleşmesinedeniyle,
keten bezi arasında ilişki vardır dediğim zaman, bu önermenin saçmalığı
besbellidir. Aynı şekilde, ceket ve ayakkabı üreticileri, bu malları, evrensel
eşdeğer olarak keten beziyle ya da aynı şey olan altınla ya da gümüşle
oranladıkları zaman, kendi özel emekleri
ve toplumun ortaklaşa emeği arasındaki ilişkiyi aynı saçma biçimde ifade
etmiş olurlar.
Burjuva iktisadının kategorileri, böylesine
saçma biçimlerden oluşmuştur. Bunlar, tarihsel olarak belirlenmiş belirli
bir üretim tarzının, koşullarını ve ilişkilerini; yani meta üretimini toplumsal
geçerlik ile ifade eden düşünce biçimleridir. Metaların bütün gizemi ve
emek ürünlerinin metalar biçimini aldığı anda çevresini saran büyü ve sihir,
öteki üretim biçimlerine geçer geçmez, bu yüzden yokolur.
Robinson Crusoe denemesi, ekonomi politikçiler30
için gözde bir tema olduğundan, Robinson’a, adasında bir gözatalım. Ne
denli mütevazı olsa da, o, bazı gereksinmeleri karşılamak zorundadır ve
bu nedenle de alet ve eşya yapmak gibi, keçileri ehlileştirmek gibi, balık
tutmak ve avlanmak gibi değişik türden biraz yararlı iş yapması gerekir.
Dua ve benzeri şeyleri, kendisine zevk verdiği ve bunlara dinlenme gözüyle
baktığı için, hiç hesaba katmıyoruz. İşlerin çeşitli olmasına karşın, şekli
ne olursa olsun, emeğinin, bir ve aynı
Robinson’un faaliyeti olduğunu ve dolayısıyla bu çalışmaların insan emeğinin
farklı biçimlerinden başka bir şey olmadığını bilir. Zorunluluk, onu, zamanını
değişik türden işlerine kusursuz olarak bölmeye zorlar. Genel faaliyeti
içinde, eğer bir iş ötekisinden daha
fazla yer tutuyorsa bu, amaç edinilen yarara ulaşmak için yenilmesi gerekli
güçlüğün az ya da çok olmasına dayanır. Dostumuz Robinson, bunu, çok geçmeden
deneyimleriyle öğrenir ve batan gemiden bir saat, kayıt defteri, mürekkepve
kalem kurtararak halis bir İngiliz olarak derhal muhasebe tutmaya koyulur.
Envanterinde, kendisine ait yararlı eşyaların, bu eşyaları yapmak için
gerekli işlerin ve ensonu bu eşyaların belirli niceliğini elde etmek için
harcadığı ortalama emek-zamanının bir
listesi bulunur. Robinson ile kendi yarattığı bu serveti oluşturan eşyalar
arasındaki ilişki, o kadar basit ve açıktır ki, bunu büyük bir çaba harcamaksızın
Bay Sedley Taylor bile anlayabilir. Ve gene de bu ilişkiler, değerin belirlenmesi
için esas olan her şeyi içermektedir.
Şimdi Robinson’un aydınlık adasından, karanlıklara
gömülmüş ortaçağ Avrupa’sına geçelim. Burada bağımsız insan yerine herkesin
bağımlı olduğunu görürüz: serfler ve senyörler, vasallar ve süzerenler,
rahipler ve rahip olmayanlar. Burada kişisel bağımlılık, toplumsal üretimin
toplumsal ilişkileri karakterize etmesi gibi, bu üretime dayanılarak örgütlenmiş
yaşamın öteki alanlarında da aynı etkiyi gösterir. Salt kişisel bağımlılık,
ama toplumun temelini kişisel bağımlılığın oluşturması
nedeniyle, emeğin ve emek ürünlerinin kendi gerçeklikleri dışında, hayalî
bir biçime bürünmelerine gerek yoktur. Toplumun işleyişi içersinde bunlar,
aynî hizmetler ve aynî ödemeler biçimini alırlar. Burada, emeğin özel ve
doğal biçimi, meta üretimine dayanan
toplumlarda olduğu gibi değil de, onun genel soyut biçimi, emeğin mevcut
toplumsal biçimidir. Yükümlü emek, meta-üreten emek gibi, zamanla ölçülür;
ama her serf, senyörünün hizmetinde harcadığı şeyin, kendi kişisel emek-gücünün
belirli bir niceliği olduğunu bilir.
Papaza verilen öşür, onun kutsamalarından daha gerçektir. Bu toplumdaki
farklı sınıflara mensup insanların oynadıkları rol konusunda ne düşünürsek
düşünelim, emek harcarken, bireyler arasındaki toplumsal ilişkiler, her
durum ve koşulda, her zaman kendi karşılıklı kişisel ilişkileri olarak
görünür, ve emek ürünleri arasında toplumsal ilişkiler kılığına bürünmezler.
Ortak ya da doğrudan birleşmiş bir emeğe
örnek vermek için, bütün uygar kavimlerin tarihlerinin eşiğinde gördüğümüz
o kendiliğinden gelişen biçime kadar geri gitmemize gerek yoktur.31
Kendi gereksinmesi için, hububat, hayvan, iplik, keten bezi ve giyecek
üreten bir köylü ailesinin ataerkil sanayii hemen yakınımızdadır. Bu çeşitli
mallar, ailenin karşısına, [aile üyelerinin -ç.] emeklerinin çeşitli ürünleri
olarak çıkarlar; ama kendi aralarında bunlar meta değildirler. Toprağın
sürülmesi, hayvan yetiştirme, iplik eğirme, dokuma, elbise dikme gibi çeşitli
ürünlerde yer alan farklı türde emekler, bizatihi ve o halleriyle dolaysız
toplumsal işlevlerdir; çünkü ailenin
işlevi de tıpkı meta üretimine dayanan toplumda olduğu gibi kendiliğinden
doğup gelişmiş bir işbölümü düzeyine sahiptir. Aile içinde işin dağılımı,
üyelerinin emek-zamanlarının düzenlenmesi mevsimlere göre değişen doğal
koşullara bağlı olduğu kadar, yaş ve
cinsiyet farkına da bağlıdır. Her bireyin emek-gücü, bu durumda, zaten
ailenin tüm emek-gücünün yalnızca belirli bir bölümüdür ve bu nedenle bireysel
emek-gücü harcanmasının süresine göre ölçülmesi, haliyle emeklerinin toplumsal
niteliği olarak ortaya çıkar.
Şimdi de bir değişiklik olsun diye, kendi
işlerini ortak üretim araçları ile gören ve bütün bireylerin kendi emek-güçlerini
bilinçli olarak o topluluğun birleşik emek-gücü olarak kullanan, özgür
insanlardan kurulmuş, bir topluluk tablosu çizelim. Robinson’un emeğindeki
bütün ayırıcı özellikler burada da yinelenir; ama şu farkla ki, buradaki
emek, bireysel değil toplumsaldır. Robinson’un ürettiği her şey, yalnız
kendi kişisel emeğinin sonucuydu ve bunun için de yalnız kendisi
için bir kullanım nesnesiydi. Bizim toplumumuzun toplam ürünü, toplumsal
bir üründür. Bunun bir kısmı yeni üretim araçları olarak iş görür ve toplumsallığı
devam eder. Ama öteki kısmı, üyelerce yaşamı sürdürme aracı olarak tüketilir.
Bu ikinci kısmın üyeler arasında dağılımı
bu nedenle zorunludur. Bu dağılım biçimi, topluluğun üretken örgütlenmesine
ve üreticilerin ulaştıkları tarihsel gelişmenin derecesine bağlı olarak
değişir. Salt metaların üretimi ile bir paralellik kurmuş olmak için yaşamlarını
sürdürme araçlarında tek tek her üreticinin
payının, onun emek-zamanı ile belirlendiğini varsayacağız. Bu durumda emek-zamanı
ikili bir rol oynamaktadır. Belirli bir toplumsal plana uygun olarak bunun
bölüşümü, yapılacak olan farklı iş türleri ile topluluğun çeşitli
gereksinmeleri arasında uygun bir oran kurar. Öte yandan bu, aynı zamanda,
her birey tarafından ortaya konan ortak emeğin payının vb. ve bireysel
tüketim için ayrılan toplam üründeki payının ölçüsü olarak iş görür. Tek
tek üreticilerin, hem kendi emekleri
ve hem de emek ürünleri yönünden toplumsal ilişkileri, bu örnekte, yalnız
üretim bakımından değil, böiüşüm bakımından da çok basit ve kolay anlaşılır
durumdadır.
Din dünyası, gerçek dünyanın yansımasından
başka bir şey değildir. Üreticilerin, genel olarak, ürünlerini meta ve
değer olarak ele alarak birbirleriyle toplumsal ilişkilere girdikleri ve
böylece kendi bireysel özel emeklerini türdeş insan emeği ölçütüne indirgedikleri
meta üretimine dayanan bir toplum için, -böyle bir toplum için- soyut insan
cultus’u ile hıristiyanlık ve hele
onun burjuva gelişmesi olan protestanlık, yaradancılık vb. en uygun din
biçimiydi. Eski Asyatik ve öteki eskiiçağ üretim biçimlerinde, ürünlerin
metalara dönüştürülmesi ve bu nedenle de insanların metalar üreticilerine
dönüşmeleri ikincil bir yer tutar; ne var ki, bu ilkel topluluklar dağılmaya
yüztuttukça bunun önemi de artar. Gerçek tüccar kavimler, Epiküros’un tanrılarının
küreler arasında ya da Yahudilerin, Polonya toplumunun gözeneklerinde yaşaması
gibi, eski dünyanın ancak çatlaklarında
yaşarlardı. Bu eski toplumsal üretim organizmaları, burjuva toplumuyla
karşılaştırıldığında, son derece basit ve saydamdı. Ama bunlar, ya ilkel
kabile topluluğu içersinde birlikte yaşadığı kimselerle göbekbağını henüz
kesip atamamış olan insanın, birey olarak henüz olgunluğa ulaşmamış gelişmesi
üzerine ya da doğrudan zorbalık ve kölelik ilişkileri üzerine kurulur.
Ancak bunlar, emeğin üretkenlik gücünün gelişmesi düşük bir aşamanın üstüne
çıkmadığı ve bu nedenle de maddî yaşam alanında
insan ile insan ve insan ile doğa arasındaki toplumsal ilişkilerin karşılıklı
olarak sınırlı olduğu zamanlarda ortaya çıkabilir ve varolabilir. Bu sınırlılık,
eskinin doğaya tapınmasında ve halk arasında yaygın dinlerin öteki öğelerinde
yansır. Gerçek dünyanın, dinşel yansıması,
kaçınılmaz olarak, günlük yaşamın pratik ilişkilerinin insana, onun öteki
insanlar ve doğa ile ilişkilerini tam anlamıyla anlaşılır ve aklauygun
bir ilişki olmaktan öte bir şey sunmadığı zaman, ancak o zaman yitip gider.
Maddî üretim sürecine dayanan toplumun
yaşam süreci, kendisini saran mistik tül, üretimin, serbestçe biraraya
gelen insanlar tarafından ve saptanmış bir plana uygun olarak bilinçli
bir biçimde düzenlenmesi sağlanmadıkça, soyulup atılamaz. Ne var ki bu
da toplum için, belli bir maddî temeli,
ya da kendileri de uzun ve zahmetli bir gelişme sürecinin kendiliğinden
oluşmuş ürünleri olan bir dizi varoluş koşulunun bulunmasını öngörür.
Ekonomi politik ne denli eksik olursa olsun,32
değer ve değer büyüklüğünü gerçekten tahlil etmiş ve bu biçimlerin altında
yatan şeyi açığa çıkarmıştır. Ama bir kez olsun, emeğin, niçin onun ürün
değeri ile ve emek-zamanının bu değerin büyüklüğü ile temsil edildiği sorusunu
sormamıştır.33
Üretim sürecinin insan tarafından denetimi yerine insana egemen olduğu
bir toplum durumuna ait bulundukları üzerlerine silinmez harflerle damgalanmış
bulunan bu formüller, burjuva anlayışına, tıpkı üretken emek olarak, doğanın
yüklediği apaçık zorunluluk olarak görünür. Bu nedenle, burjuva-öncesi
toplumsal üretim biçimleri, burjuvalarca,
kilise babalarının, hıristiyanlık-öncesi dinleri ele aldıkları gibi incelenir.34
Bazı iktisatçıların metalarda bulunan fetişizm
ya da emeğin toplumsal niteliklerinin nesnel görünüşü ile ne ölçüde yanılgılara
düştüklerini, öteki şeyler yanında, değişim-değerinin oluşumunda doğanın
oynadığı rol üzerinde giriştikleri yavan ve cansıkıcı tartışmalar da gösterir.
Değişim-değeri, bir nesne üzerinde harcanan emek miktarının belirli bir
toplumsal ifade şekli olduğuna göre, doğanın bununla
ilişkisi, kambiyo kurlarının saptanmasıyla olan ilişkisinden fazla değildir.
Ürünün meta şeklini aldığı üretim biçimi,
ya da doğrudan değişim için üretilmesi, burjuva üretim biçiminin en genel
ve en ilkel biçimdir. Bunun için, bugünkü egemen ve karakteristik biçimiyle
olmamakla birlikte epeyce eski bir tarihte ortaya çıkmıştır: Böylece fetiş
karakter, nispeten daha kolay kavranılabilir. Ama daha somut biçimlere
geldiğimizde bu basit görünüm bile kaybolur. Parasal sistemin yanılsamaları
nereden gelir? Bu sistem için altın
ve gümüş, para olarak iş görürken üreticiler arasında toplumsal bir ilişkiyi
temsil etmiyorlardı; ama garip toplumsal özellikleriyle doğal nesnelerdi.
Parasal sisteme küçümseyerek bakan modern ekonomi, sermaye ile ilgilenir
ilgilenmez kendi batıl inancını gün
gibi ortaya koymuyor mu? Rantın toplumdan değil topraktan doğduğunu söyleyen
fizyokratça yanılsamayı, ekonominin bir yana itmesinden bu yana ne kadar
zaman geçti?
Bu konuya daha sonra geleceğimiz için,
burada, meta biçimi ile ilgili bir başka örnek vermekle yetineceğiz. Metaların
dili olsaydı şöyle derlerdi: kullanım-değerimiz insanları ilgilendirebilir.
Nesne olarak o bizim bir parçamız değildir. Nesne olarak bize ait olan
şey değerimizdir. Meta olarak doğal ilişkilerimiz bunu tanıtlar.
Birbirimizin gözünde, değişim-değerinden başka bir şey değiliz. Şimdi de
bu metaların, iktisatçıların ağzından nasıl konuştuklarını dinleyelim:
“Değer (yani değişim-değeri) şeylerin bir özelliğidir, zenginlik (yani
kullanım-değeri) ise insanın. Değer,
bu anlamda, zorunlu olarak değişimi varsayar, zenginlik ise varsaymaz.”35
“Zenginlik (kullanım-değeri) insanın sıfatıdır, değer ise metaların sıfatı:
Bir insan ya da bir topluluk zengindir, bir inci ya da elmas değerlidir.
... Bir inci ya da bir elmas” inci ya da elmas olarak “değerlidir”.36
Şimdiye kadar hiç bir kimyager, ne inci de, ne de elmasta, değişim-değeri
keşfedemedi. Keskin eleştirel ferasete her gün daha çok özel olarak sahip
çıkan bu kimyasal elemanın iktisadî kâşifleri, gene de nesnelerin kullanım-değerinin;
maddî özelliklerinden bağımsız olarak kendilerine ait olduğunu, oysa öte
yandan değerlerinin, nesne olarak bir parçalarını oluşturduklarını ortaya
koyuyorlar. Onların görüşlerini tanıtlayan şey, nesnelerin kullanım-değerlerinin
değişim olmaksızın, nesne ile insan
arasındaki doğrudan bir ilişki yoluyla gerçekleşmesi, oysa öte yandan değerlerinin
yalnızca değişimle, yani toplumsal bir süreç yoluyla gerçekleşmesi özel
koşuludur. Burada sevgili dostumuz Dogberry’nin komşusu Seacoal’a söylediği
şu sözleri nasıl anımsamazsınız: “Yakışıklı insan olmak talih işidir; ama
okuma-yazma doğadan gelir.”37
AÇIKTIR Kİ, metalar pazara kendi başlarına
gidemezler ve kendi hesaplarına değişim yapamazlar. Bu yüzden, aynı zaman
da sahipleri olan koruyucularını da tanımamız gerekir. Metalar, şeylerdir,
bunun için de insana karşı direnme güçleri yoktur. Böyle yumuşakbaşlı olmasalar
bile, insanoğlu zora başvurabilir; bir başka deyişle insan, bunlara zorla
sahip olabilir.38
Bu nesnelerin, birbirleriyle meta olarak ilişki
içine girebilmeleri için, koruyucuların, iradeleri bu nesnelere yerleşmiş
kimseler olarak birbirleriyle karşı karşıya gelmeleri ve karşılıklı rızaya
dayanan bir anlaşma olmaksızın, birisi diğerinin metaına elkoymayacak ve
kendi isteği ile ondan ayrılacak biçimde
hareket etmelidirler. Bu nedenle, bu kişilerin, birbirlerinin özel sahiplik
haklarını karşılık olarak tanımaları gerekir. Böylece bir sözleşmede ifadesini
bulan bu hukuksal ilişki, bu sözleşme gelişmiş bir yasal sistemin
bir parçası olsun ya da olmasın, iki irade arasındaki bir ilişkidir ve
bu haliyle iki insan arasındaki gerçek ekonomik ilişkinin yansımasından
başka bir şey değildir. Bunun gibi her hukuksal sözleşmenin konusunu belirleyen
şey, işte bu ekonomik ilişkidir.39
Burada kişiler birbirleri için yalnızca metaların temsilcileri ve dolayısıyla
sahipleri olarak vardır. Araştırmamız ilerledikçe, ekonomi sahnesinde görülen
kimselerin, genellikle aralarında bulunan ekonomik ilişkilerin bir kişiliğe
bürünmesinden başka bir şey olmadıklarını göreceğiz.
Bir metaı sahibinden ayıran başlıca, şey,
her başka metaya, onun kendi değerinin görünüş biçiminden başka bir şey
olmadığı gözüyle bakmasıdır. Doğuştan eşitlikçi ve sinik olduğu için, bunlar
Maritorne’den daha da iğrenç bir şey olsalar bile, her çeşitten meta ile,
yalnız ruhunu değil, vücudunu da değiştirmeye daima hazırdır. Metalarda
eksik olan bu somutluk duygusunu, mal sahipleri, kendi beş ya da daha çok
duyusu ile giderirler. Meta, sahibi için doğrudan bir kullanım-değerine
sahip değildir. Yoksa onu pazara getirmezdi. Ondaki kullanım-değeri başkaları
içindir; kendisi için dolaysız kullanım-değeri olması, yalnızca değişim-değeri
taşıyıcısı olması, dolayısıyla değişim aracı olmasındadır.40
Bu nedenle mal sahibi, metaını, kullanım-değeri kendisine yararlı olacak
metalar ile değiştirmeye karar verir. Bütün metalar, sahipleri için kullanım-değeri
değildir; ama kendilerine sahip olmayanlar için kullanım-değerleridir.
Bunun için, hepsi de, eldeğiştirmek zorundadırlar. Ama bu eldeğiştirme,
bunların değişimlerini oluşturan şeydir, ve böylece birbirlerinin karşısına
değer olarak çıkarlar ve değer olarak gerçeklik kazanırlar. Demek ki, metalar,
kullanım-değeri olarak gerçekleşmeden önce, değer olarak gerçekleşmek durumundadır.
Öte yandan metalar, değer olarak gerçekleşmeden
önce, kullânım-değerleri olduklarını göstermek zorundadırlar. Onlara, harcanan
emeğin etkin olarak kabul edilebilmesi, ancak bu emeğin, başkaları için
yararlı olabilecek bir biçimde harcanmasıyla mümkündür. Bu emeğin
başkaları için yararlı olup olmadığı ve dolayısıyla emeğin ürününün başkalarının
gereksinmesini karşılayabilmesi, ancak değişim ile tanıtlanabilir.
Her meta sahibi, malını, yalnızca bir kısım
gereksinmesini giderecek kullanım-değeri olan meta karşılığında değiştirerek
elden çıkarmak ister. Bu açıdan bakılınca, onun için değişim, yalnızca
özel bir iştir. Öte yandan, meta sahibi, metaının, karşısındaki meta sahibi
için herhangi bir kullanım-değeri olup olmadığına bakmaksızın, eşit değerde
olan herhangi bir uygun metaya çevirerek
metaının değerini gerçekleştirmek ister. Bu görüş açısından değişim, onun
için genel nitelikte toplumsal bir işlemdir. Ne var ki, bir ve aynı işlemler
dizisi, bütün meta sahipleri için aynı anda hem tamamen özel, hem tamamen
toplumsal ve genel olamaz.
Konuya biraz daha yakından bakalım. Bir
meta sahibi için bütün öteki metalar, kendisininkine göre özel bir eşdeğerdir,
ve dolayısıyla kendi metaı bütün ötekiler için genel eşdeğerdir. Ama bu,
her meta sahibi için geçerli olduğuna göre, gerçekte ortada genel eşdeğer
görevini yapan hiç bir meta yoktur, ve metaların nispî değerleri, değer
olarak eşitlenebilecek ve değerlerinin büyüklüğü karşılaştırılabilecek
genel biçime sahip değildirler. Öyleyse bunlar, birbirlerinin karşısına,
metalar olarak değil, yalnızca ürünler
olarak ya da kullanım-değerleri olarak çıkmaktadırlar. Bu güçlükler karşısında
meta sahiplerimiz Faust gibi düşünürler: “Im Anfang war
die Tat.” Bunun için de hiç düşünmeden hemen harekete geçip işe
başladılar. Böylece, metaların niteliğinden gelen yasalara içgüdüleriyle
uydular. Ellerindeki metaları evrensel eşdeğer olan başka bir meta ile
kıyaslamadan, metalarını değerler olarak ilişki içersine sokamazlar ve
dolayısıyla da metalar haline getiremezler. Biz, bunu, metaın
tahlilinden biliyoruz. Ama ancak toplumsal bir fiil olmaksızın, belli metaın
evrensel eşdeğer haline gelmesi de olanaksızdır. Bunun için, bütün öteki
metaların toplumsal hareketi, kendi değerlerini ifade edecekleri o belli
metaı bir yana bırakır. Böylece bu
metaın maddî biçimi, toplumsal olarak kabul edilmiş evrensel eşdeğer biçimini
alır. Bu toplumsal süreçle, evrensel eşdeğer olmak, geri kalan metalar
tarafından böylece dıştalanan metaın özgül işlevi haline gelir. Yani o
meta böylece - para olur. “Illi
unum consilium habent et virtutem et potestatem suam, bestiae tradunt.
Et ne quis possit emere aut vendere, nisi qui habet characterem aut nomen
bestiae, aut numerum nominis ejus.” (Apocalypse.)
Para; değişim sırasında, zorunluluğun oluşturduğu
kristaldir, böylece farklı emek ürünleri fiilen birbirlerine eşitlenir
ve bu uygulama sonucu metalara dönüşürler. Tarihsel ilerleme ve değişimin
genişlemesi, metalarda saklı bulunan kullanım-değeri ile değer arasındaki
karşıtlığı geliştirir. Ticarî ilişkiler amacıyla bu karşıtlığa dışsal bir
ifâde verilmesi zorunluluğu, “ değerin bağımsız bir biçiminin saptanmasını
gerektirir, ve bu durum, metaların, metalar ve para olarak farklılaşması,
kesin biçimini alana kadar devam eder. O zaman, ürünlerin metalara dönüşümü
ile tek bir özel metaın paraya dönüşümü
de aynı ölçüde gerçekleşmiş olur.41
Ürünlerin doğrudan doğruya trampası; bir
bakıma, değerin nispî ifadesinin basit biçimini alır; ama bir bakıma da
almaz. Bu biçim, x kadar A metaı
= y kadar B metaıdır. Dolaysız
trampa biçimi ise, x kadar A
kullanım-değeri = y kadar B
kullanım-değeri biçimindedir.42
A ve B malları, bu durumda henüz meta değildirler, ancak trampa fiili ile
meta olabilirler. Bir kullanım nesnesinin, değişim-değeri olmaya doğru
attığı ilk adım, sahibi için kullanım-değeri olmamasıdır, ki bu da, ancak
sahibinin gereksinmelerinden arta kalan bir kısım olmasıyla mümkündür.
Nesneler aslında insanın dışındadır ve dolayısıyla, elden çıkartılabilir
şeylerdir. Bu elden çıkarmanın karşılıklı olabilmesi için, insanlar
için gerekli tek şey, sözsüz bir anlaşma ile birbirlerini, bu elden çıkarılabilir
nesnelerin özel sahipleri olarak, ve böylece birbirlerinden bağımsız bireyler
olarak kabul etmeleridir. Ama, ortak mülkiyet üzerine kurulan ilkel bir
toplumda, bu toplum, ister ataerkil
bir aile biçimini alsın, ister eski bir Hint topluluğu ya da Perulu İnka
Devleti olsun, böyle birbirine karşılıklı bağımsız
bir durum görülmez. Bunun için, metaların değişimi önce bu gibi toplulukların
sınırlarında, benzer öteki topluluklar ile temas noktalarında, ya da başka
toplulukların bireyleriyle temasla başlar. Ne var ki, ürünler, bir topluluğun
dış ilişkileri ile bir kez metalar halini alınca, bunlar gerisin geriye
toplum içi ilişkilerde de meta halini alırlar. Bunların arasındaki değişim
oranı, başlangıçta oldukça bir raslantı işidir. Bunları değişilebilir yapan
şey, sahiplerinin bunları elden çıkarma konusundaki karşılıklı
istekleridir. Bu arada yararlı yabancı nesne gereksinmesi giderek yerleşir.
Değişimin durmadan yinelenmesi, bunu, olağan toplumsal bir fiil haline
getirir. Bu nedenle, zamanla, emek ürünlerinin hiç değilse bir kısmı özel
bir değişim amacıyla üretilmek zorundadır. İşte o andan itibaren, bir nesnenin
tüketim amacı için yararlılığı ile, değişim amaçları için yararlılığı arasındaki
fark kesinlik kazanır. Artık kullanım-değeri, değişim-değerinden farklı
hale gelmiştir. Öte yandan, malların içersinde değişilebildiği nicel oran,
bundan böyle onların üretimine bağlı hale gelir. Âdetler, bunların üzerine,
belirli büyüklüktedeğer damgasını vurur.
Ürünlerin dolaysız trampasında her meta,
sahibi için doğrudan doğruya bir değişim aracı, başka herkes için ise,
ancak onlar için bir kullanım-değeri olduğu sürece, bir eşdeğerdir. Bu
aşamada, değişim konusu olan mallar, demek ki, kendi kullanım-değerlerinden,
ya da değişim yapanların bireysel gereksinmelerinden bağımsız bir değer-biçimi
alamazlar. Değer-biçiminin zorunluluğu, değişilen metaların sayı ve türündeki
artışla birlikte büyür. Problem ile çözüm yolları aynı anda ortaya çıkar.
Çeşitli biçimlere ait farklı türden metalar, tek ve aynı özel bir nesne
ile değişilebilir ve değer olarak eşitlenebilir hale gelmedikçe, meta sahiplerinin
bunları başkalarının metaları ile eşitlemesi ve geniş ölçüde değişime girişmesi
sözkonusu olamaz. Bu üçüncü meta, öteki
çeşitli metaların, eşdeğeri haline gelmekle, dar sınırlar içersinde kalmakla
birlikte, derhal genel toplumsal bir eşdeğer niteliğine bürünür: Bu nitelik,
kendisini yaratan geçici toplumsal hareketle doğar ve kaybolur. Sırayla
ve geçici bir süre için bu nitelik,
önce şu, ardından da bu metaya bağlanır. Ama değişimdeki gelişme ile yalnızca
belli türden metalara sıkı sıkıya yerleşir, ve para-biçimini alarak kristalleşir.
Üzerine yapıştığı belli türdeki meta, başlangıçta raslansaldır. Gene
de etkisi kesin olan iki durum vardır. Para-biçimi, ya dışardan gelen en
önemli değişim mallarına bağlanır; bunlar gerçekte dahilî ürünlerin ifade
edildikleri değişim-değerlerinin ilkel ve doğal biçimleridir; ya da sığır
sürüsü gibi, elden çıkarılabilir yerli
servetin bellibaşlı kısmını oluşturan bir kullanım nesnesine bağlanır.
Bütün dünyevî malları taşınabilir nesnelerden oluşan ve bu yüzden doğrudan
elden çıkarılabilen nesnelerden oluşması nedeniyle, göçebe kavimlerde para-biçimi
daha önce gelişmiştir; ayrıca yaşayış
biçimleri bunları devamlı olarak yabancı topluluklarla temasa getirdiği
için ürünlerin değişimi kolaylaşmıştır. İnsanlar, çoğu zaman insanları,
kölelik biçimi altında ilkel para malzemesi olarak kullanmışlar; ama toprağı
bu amaçla hiç kullanmamışlardır. Böyle
bir düşünce, ancak iyice gelişmiş burjuva toplumunda ortaya çıkabilmiştir.
Bu, 17. yüzyılın son otuz yılına rastlar ve ulus ölçüsünde ilk uygulanma
girişimi bir yüzyıl sonra, Fransız burjuva devrimi sırasında görülür.
Değişimin, yerel bağlarını kopardığı ve
metaların değeri gitgide soyut insan emeğinin maddeleşmesine doğru genişlediği
ölçüde, paranın niteliği de, evrensel eşdeğer toplumsal işlevini yerine
getirmek için, doğal haliyle en uygun metalara bağlanır. Bu metalar da
değerli madenlerdir.
“Altın ve gümüş, doğası gereği para değildir;
ama para doğası gereği altın ve gümüştür”,43
önermesinin doğruluğu bu madenlerin fiziksel özelliklerinin paranın işlevleriyle
uygunluk halinde olmasıyla görülmüştür.44
Ne var ki, bu noktaya kadar biz, paranın yalnızca
bir işlevini, yani meta değerinin ortaya çıkış biçimi olarak ya da bunların
değer büyüklüklerinin toplumsal yönden ifade edildiği madde olarak iş görmesini
biliyoruz. Değerin uygun bir ortaya konuş biçimi, soyutun uygun bir cisimlenişi,
farklılaşmamış ve bunun için de eşit
insan emeğinin uygun bir maddesi, ancak bütün örnekleri aynı tekdüze nitelikleri
gösteren bir şey olabilir. Öte yandan da, değer büyüklükleri arasındaki
fark salt nicel olduğu için, para-metaın nicel farklılaştırmaya uygun
olması, istenildiği gibi bölünebilmesi ve gene istendiği zaman yeniden
birleştirilmesi mümkün olmalıdır. Altın ve gümüş bu özelliklere doğal olarak
sahiptirler.
Para-metaın kullanım-değeri iki yönlü hale
gelir. Meta olarak özel kullanım-değerine ilâveten (örneğin altın, dişçilikte
dolgu için, lüks eşyaların hammaddesi olarak vb. kullanılır), özgül toplumsal
işlevinden doğan resmî bir kullanım-değeri niteliği kazanır.
Bütün metalar, yalnızca paranın özel eşdeğerleri
oldukları için, para bunların evrensel. eşdeğerleri olduğu için, evrensel
meta olarak para yönünden bunlar özel meta rolü oynarlar.45
Para-biçiminin, öteki bütün metalar arasındaki
değer ilişkilerinin tek bir meta üzerinde toplanmış yansımasından başka
bir şey olmadığını görmüştük. Paranın bir meta oluşu,46
para tahliline tam gelişmiş biçiminden başlayanlar için yepyeni bir buluştur.
Değişim süreci, paraya dönüşen metaya değerini değil, özgül değer-biçimini
verir. Bu iki farklı şeyi birbirine karıştıran bazı yazarlar, altın ile
gümüşün değerlerinin sanal olduğu sonucuna varmışlardır.47
Bazı işlevleri yerine getirirken paranın yerine yalnızca simgelerin kullanılması,
başka bir yanlış düşüncenin uyanmasına, paranın kendisinin yalnızca bir
simge olduğu düşüncesinin doğmasına yolaçtı. Ne var ki, bu yanlışın ardında,
bir nesnenin para-biçiminin, bu nesnenin ayrılamaz bir unsuru olmadığı,
yalnızca içersinde belli toplumsal ilişkilerin kendilerini ortaya koydukları
bir biçim olduğu önsezisi yatıyordu. Bu anlamda her meta bir değer olduğuna
göre bir simgedir; ancak kendisi için
harcanan insan emeğinin maddî bir zarfıdır.48
Ama, nesnelerin kazandıkları toplumsal niteliklerin, ya da belirli bir
üretim tarzının rejimi altında emeğin toplumsal niteliklerinin büründüğü
maddî biçimlerin simgeden başka bir şey olmadıkları söylenirse, bunlar
için, aynı anda, insanlığın evrensel onayı adı verilen keyfî imgeler olduğu
da ifade edilmiş olur. Bu, 18. yüzyılda geçerli olan açıklama biçimine
uygun düşüyordu. İnsanla insan arasındaki toplumsal ilişkilerin aldığı
şaşırtıcı biçimlerin kökenini kestiremeyen
kimseler, bunlara insanlararası uydurma bir köken yakıştırarak bu garip
görünüşlerinden onları sıyırma yollarını arıyorlardı.
Bir metaın eşdeğer biçiminin, onun değer
büyüklüğünün belirlenmesi anlamına gelmediğine yukarda değinilmişti. Demek
ki, altının para olduğunu ve dolayısıyla öteki bütün metalar ile dolaysız
değişilebildiğini bilebiliriz; ama bundan, örneğin 10 libre altının ne
kadar ettiğini çıkaramayız. Para da öteki her meta gibi, değerinin büyüklüğünü
öteki bütün metalarla kıyaslanmadığı
sürece ifade edemez. Bu değer, üretimi için gerekli emek-zamanı ile belirlenir,
ve aynı nicelikte emek-zamanına malolan başka bir metaın miktari ile ifade
edilir.49
Nispî değerin bu şekilde nicel belirlenmesi, üretildiği kaynakta trampa
yoluyla olur. Para olarak dolaşıma adım attığında, artık değeri belli olmuştur.
17. yüzyılın son on yıllarında, paranın daha o zaman bir meta olduğu gösterilmiş
bulunuyordu, ama atılan bu adım, tahlillerin henüz emekleme döneminde olduğuna
işaret ediyordu. Güçlük, paranın bir
meta olduğunu anlamak değil, bir metaın nasıl, niçin ve hangi yollardan
para halini aldığını ortaya çıkartmaktı.50
Değerin en basit ifadesi olan, x
kadar A metaı = y kadar B metaı
eşitliğinde, başka bir nesnenin değer büyüklüğünü temsil eden nesnenin
bu ilişkilerden bağımsız olarak, sanki doğa tarafından kendisine verilmiş
toplumsal bir özellik gibi eşdeğer biçime sahip olma görüntüsünü taşıdığını
görmüştük. Bu sahte görünüşü en son tamamlanışına kadar izledik; ki bu
tamamlanış, özel bir metaın maddî biçimi
ile belirlenerek evrensel eşdeğer biçimi alır almaz, ve böylece para-biçimi
halinde kristalleşir kristalleşmez sona erer. Görünürde olan, altının,
tüm öteki metaların değerlerini onda ifade etmeleri sonucu para halini
alması değil, tam tersine, altın para olduğu için tüm öteki metaların değerlerini,
evrensel olarak altında ifade etmeleridir. Sürecin ara adımları sonuçta
ortadan kaybolur ve arkalarında bir iz bırakmazlar. Metalar, kendi paylarına
hiç bir girişkenlikleri olmaksızın,
değerlerinin, yanlarında bulunan başka bir metâ ile tamamen temsil edildiğini
görürler. Bu nesneler, altın ile gümüş, toprağın bağrından çıktıkları haliyle
bundan böyle bütün insan emeğinin doğrudan cisimleşmiş şekilleridir. İşte
paranın gizemi burdadır. İncelediğimiz
toplum biçiminde, toplumsal üretim sürecinde insanların davranışlarının
etkisi çok küçüktür. Bunun için de, üretim sürecinde birbirlerine karşı
ilişkileri, kendi denetimlerinden ve bilinçli bireysel hareketlerinden
bağımsız maddî bir nitelik alır. Bu
olgular, genel bir kural olarak, ilkönce, meta biçimini alan ürünler yoluyla
kendilerini gösterirler. Meta üreticilerinden kurulu bir toplumun giderek
gelişmesinin ayrıcalıklı bir metaya para damgasını nasıl vurduğunu gördük.
Öyleyse paradaki bilmece metalardaki
bilmeceden başka bir şey değildir; ne var ki, şimdi en gözalıcı biçimiyle
gözlerimizi kamaştırıyor.
Bütün bu yapıt boyunca, kolaylık olsun diye, altını para-meta olarak
kabul ediyorum.
Altının ilk esas işlevi, metalara değerlerinin
ifadesi için gerekli malzemeyi sağlamak, ya da aynı ad altında, bunların
değerlerini nitel olarak eşit, nicel olarak karşılaştırılabilir büyüklükler
olarak temsil etmektir. Böylece altın, değerin evrensel bir ölçüsü olarak
iş görür. Ve salt bu işlevi ile altın, bu par
excellence eşdeğer meta, para haline
gelir.
Metaları ortak bir ölçü ile ölçülebilir
hale getiren, para değildir. Tam tersine, tüm metalar değer olarak insan
emeğini gerçekleştirdikleri ve bu nedenle de aynı ölçü ile ölçülebilir
oldukları içindir ki, bunların değeri bir ve aynı özel meta ile ölçülebilir
ve bu meta da, değerlerinin ortak ölçüsüne, yani paraya dönüştürülebilir.
Para, bir değer ölçüsü olarak, metalarda
içkin değerin ölçüsüne, emek-zamanına bir zorunluluk sonucu verilmiş dışsal
bir biçimdir.51
Bir metaın değerinin altın olarak ifadesi
--x kadar A metaı = y kadar
para-meta-- onun para-biçimi ya da fiyatıdır. 1 ton demir = 2 ons altın
gibi tek bir denklem, artık demirin değerinin toplumsal olarak geçerli
bir biçimde ifade edilmesine yetecektir. Bundan böyle bu denklemi, tüm
öteki metaların değerlerini ifade eden denklemler zincirinde bir halka
gibi göstermeye gerek kalmamıştır, çünkü eşdeğer meta, altın, şimdi
para özelliğine sahiptir. Genel nispî değerin genel biçimi, ilk biçimi,
yalın ya da yalıtılmış ilk biçimini almıştır. Öte yandan, nispî değerin
genişlemiş ifadesi, o sonsuz denklemler dizisi, şimdi artık para-metaının
nispî değerine özgü biçimi almıştır.
Dizi de şimdi belirlidir ve fiilî meta fiyatları ile toplumsal bir gerçeklik
kazanmıştır. Paranın her tür meta ile ifade edilen değer büyüklüğünü bulmak
için, fiyat listelerindeki satırları geriye doğru okumamız yeter. Ama paranın
kendisi fiyata sahip değildir. Bu yönden
onu öteki metalar ile eşit bir yere koymak için, kendi eşdeğeri olarak
bizzat kendisine eşitlememiz gerekirdi.
Metaların fiyatı ya da para-biçimi, genellikle
kendi değer-biçimleri gibi, onların elle tutulur maddî biçimlerinden oldukça
farklı bir biçimdir; bu nedenle, tamamen düşünsel ya da zihinsel bir biçimdir.
Gözle görülmemekle birlikte, demirin, keten bezinin ve buğdayın değeri
bu mallarda fiilen mevcuttur: onlar altın ile eşitlenmekle, düşünsel olarak
algılanır bir ilişki, yani yalnızca onların kafalarında mevcut bir ilişki
haline getirilmiştir. Bunun için de, fiyatlarının dış dünyayla ilişki içersine
sokulmasından önce, sahiplerinin ya dilini onlara kiralaması ya da üzerlerine
bir etiket asması gerekir.52
Metaların altın ile değerlerinin ifadesi salt düşünsel bir iş olduğuna
göre, bu amaç için sanal ya da düşünsel parayı kullanabiliriz. Her tüccar,
mallarının değerlerini bir fiyatla ya da sanal parayla ifade ettiğinde,
bunların paraya çevrilmiş olmadıklarını, ve milyonlar kıymetindeki
malın değerini altın olarak takdir etmek için, bir zerre bile gerçek altına
gerek bulunmadığını çok iyi bilir. Bunun için para, değer ölçüsü olarak
iş gördüğünde, o, yalnızca sanal ya da düşünsel para olarak kullanılmış
olur. Bu durum, en aşırı teorilerin
doğmasına yolaçmıştır.53
Değer ölçüsü olma işlevlerini yerine getiren yalnızca düşünsel para olmakla
birlikte, fiyat tamamıyla paranın fiilî varlığına bağlıdır. Değer, ya da
başka bir deyişle, bir ton demirin içerdiği insan emeği niceliği, demirin
içerdiği emek miktârı kadar para-metaın niceliğiyle düşüncede ifadesini
bulur. Bu yüzden, değerin ölçüsü olarak, altın, gümüş ya da bakır olmasına
göre, bir ton demirin değeri birbirinden çok farklı fiyatlarla ifade edilecek,
ya da bu madenlerin herbirinin çok farklı
nicelikleriyle temsil edilecektir.
Bunun için, eğer altın ve gümüş gibi iki
farklı meta, aynı anda, değerin ölçüsü olursa, metaların, iki fiyatı olur
? birisi altın-fiyatı, öteki gümüş-fiyatı. Gümüşün değerinin oranı, altına
göre aynı kaldığı, diyelim ki, 1:15 olduğu sürece, bu iki fiyat yanyana
sessiz sedasız bulunabilir. Bu orandaki her değişme; metaların altın-fiyatı
ile gümüş-fiyatı arasındaki oranı bozar ve bu da bize değerin ikili ölçütünün,
ölçüt olma işleviyle bağdaşmadığını tanıtlamış olur.54
Belirli fiyatları ile metalar, kendilerini
şöyle ortaya koyarlar: a kadar
A metaı = x kadar altın; b
kadar B metaı = z kadar altın;
c kadar C metaı = y
kadar altın vb.. a, b, c, burada, A, B, C, metalarının belirli niceliklerini,
ve x, y, z belirli niceliklerde
altını temsil ederler. Bu metaların değerleri, demek ki, düşüncede birbirinden
çok farklı niceliklerdeki altınla değişilir. Böylece, metaların karmakarışık
çeşitliliğine karşın, bunların değerleri, aynı adı taşıyan büyüklükler,
altın-büyüklükleri halini alırlar.
Şimdi artık bunlar birbirleriyle karşılaştırılabilir ve ölçülebilirler,
ve bunların, birim ölçüsü olarak sabit bir miktarda altınla kıyaslanması
teknik bir gereksinme haline gelir. Bu birim, daha alt küçük bölümlere
bölünerek, ölçüt ya da ölçek haline
gelir. Altın, gümüş ve bakır, para haline gelmeden önce de, kendi ağırlıklarının
ölçütleri içersinde böyle ayarlı ölçütlere sahiptirler; örneğin, birim
olarak kullanılan bir libre ağırlık, bir yandan onslara bölünür, öte yandan
da, yüz librelikağırlıkları meydana getirmek üzere birleşebilirler.55
İşte bunun içindir ki, bütün madenî paralarda, paranın ya da fiyatın ölçütlerine
verilen adlar, ilkin ağırlık ölçütlerinin önce varolan adlarından alınmıştır.
Değerin ölçüsü ve fiyatın ölçütü
olarak paranın birbirinden tamamen farklı
iki işlevi vardır. Para, insan emeğinin cisimleşmesinin toplumsal olarak
kabul edilmesi yönünden ele alınırsa değerin ölçüsüdür, belirlenmiş bir
madenî ağırlık olması yönünden fiyatın ölçütüdür. Değerin ölçüsü olarak,
her türden metaların değerlerini fiyatlara,
sanal altın niceliğine çevirmeye hizmet. eder; fiyatın ölçütü olarak ise,
bu altının niceliğini ölçer. Değerlerin ölçüsü, değer olarak kabul edilen
metaları ölçer; fiyatların ölçütü ise, tersine, bir başka ağırlık ile
altının bir niceliğinin değerini değil, altının birim niceliğiyle, altının
niceliklerini ölçer. Altını fiyatın ölçütü yapmak için, belli bir ağırlığın
birim olarak saptanılması gerekir. Aynı adı taşıyan niceliklerin ölçülmesi
ile ilgili bütün durumlarda olduğu
gibi, burada da, değişmeyen bir ölçü biriminin saptanması çok önemlidir.
Yani bu birim ne kadar az değişirse, fiyat ölçütü de görevini o kadar iyi
yerine getirmiş olur. Altının kendisi de bir emek ürünü olması dolayısıyla
‘değeri değişebilir, olduğu için, değerin
bir ölçüsü olarak iş görebilir.56
Oldukça açıktır ki, her şeyden önce altının
değerindeki bir değişme, fiyatın ölçütü olarak işlevinde herhangi bir değişiklik
yapmaz. Bu değer ne kadar değişirse değişsin, madenlerin farklı niceliklerinin
değerleri arasındaki oran sabit kalır. Değerindeki düşme ne kadar büyük
olursa olsun, 12 ons altının değeri, 1 ons altının değerinden daima 12
kat büyüktür; ve fiyatlarda dikkate alınan tek şey, farklı altın miktarları
arasındaki bağıntıdır. Ayrıca, bir ons altının değerindeki yükselme ya
da düşme, ağırlığını değiştirmeyeceğine göre, daha küçük bölümlerinin ağırlığı
da değişmez. Böylece altın, değeri ne kadar değişirse değişsin, değişmeyen
fiyat ölçütü olarak aynı işi görür.
Sonra, altının değerindeki değişme, değer
ölçüsü olma işlevine karışmaz. Değişme; bütün. metaları aynı anda etkiler,
ve değerleri şimdi daha yüksek ya da daha düşük altın-fiyatları ile ifade
edilseler de, bu yüzden caeteris paribus,
-bunların nispi değerlerini, inter se,
olduğu gibi bırakır.
Herhangi bir metaın değerini, bir başka
metaın kullanım-değerinin belirli bir niceliği ile gösterdiğimiz gibi,
bu ilk metaın değerinin altın ile gösterilmesinde de, biz, belli bir nicelikte
altının üretiminin, belli bir süredeki, belli bir miktar emeğe malolduğunu
varsaymış oluyoruz. Genel fiyat dalgalanmaları ise, bir önceki bölümde
incelenen basit nispî değer yasalarına tâbidir.
Meta fiyatlarındaki genel yükselme, ancak,
-paranın değeri sabit kalırken- ya bunların değerlerinin yükselmesinin,
ya da meta değerleri sabit kaldığı halde paranın değerindeki bir düşüşün
sonucu olabilir. Öte yandan fiyatlardaki genel bir düşme, ancak, -para
değeri sabit kalırken- ya da, meta fiyatlarındaki bir düşmenin, ya da meta
değerleri sabit kalırken para değerindeki
bir yükselmenin sonucu olabilir. Bunun için, para değerindeki bir yükselmenin,
zorunlu olarak, meta fiyatlarında orantılı bir düşüşe ya da para değerindeki
bir düşmenin fiyatlarda gene orantılı bir yükselişe yolaçacağı sonucu kesinlikle
çıkartılamaz. Bu gibi fiyat değişiklikleri,
ancak değerleri sabit kalan metalar için geçerlidir. Değerleri para ile
aynı zamanda ve onunla orantılı olarak yükselen metaların fiyatlarında
bir değişiklik olmaz. Eğer metaların değeri paranın değerinden daha yavaş
ya da daha hızlı yükseliyor ise, fiyatlarındaki düşüş ya da yükseliş, bunların
değeri ile paranın değerindeki değişme arasındaki farka bağlı olarak belirlenir;
vb., vb..
Şimdi fiyat-biçimi konusundaki incelememize
dönelim.
Para olarak kullanılan değerli madenlerin
çeşitli ağırlıklarının yürürlükteki para-adları ile bu adların başlangıçta
temsil ettikleri fiilî ağırlıklar arasında yavaş yavaş bir tutarsızlık
ortaya çıkar. Bu tutarsızlık, tarihsel nedenlerin sonucudur ve bu nedenlerin
bellibaşlıları şunlardır:
Gelişmesi eksik kalmış topluluklara yabancı paranın girmesi. Buna, altın ve gümüş sikkelerin başlangıçta yabancı meta olarak dolaşıma girdiği Roma’nın ilk günlerinde raslanır. Bu yabancı sikkelerin adları, yerli ağırlık ölçülerinin adlarından daima farklı olmuştur.
Servet arttıkça, bir değer ölçüsü olarak, daha az değerli madenlerin yerini, daha değerli madenler alır; şairane sıralanışa ne kadar aykırı düşse de, bakırın yerini gümüş, gümüşün yerini altın alır.57 Örneğin pound sözcüğü gerçekten bir pound (libre) ağırlığındaki gümüşe takılan para-ad idi. Altın, bir değer ölçüsü olarak gümüşün yerine geçince, aynı ad, gümüş ile altının değerleri arasındaki orana göre, belki de bir pound’un 1/15’i kadar altına verildi. Pound sözcüğü, para-ad olarak, böylece, bir ağırlık adı olan aynı sözcükten farklılaşmış oldu.58
Krallar ile prenslerin yüzyıllar boyu para ayarını bozmaları sonucu, sikkelerin başlangıçtaki ağırlıklarından geriye yalnızca adları kalmıştır.59
Bu tarihsel nedenler, para-adın, ağırlık-addan
ayrılmasını toplulukta yerleşmiş bir âdete dönüştürmüştür. Paranın ölçütü,
bir yandan, insanlar arası yerleşmiş âdetlere bağlı olduğu, öte yandan
da herkesçe kabul edilmek zorunluluğu taşıdığı için, sonunda yasayla düzenlenmiştir.
Değerli madenlerden birinin belli bir ağırlığı, örneğin bir ons altın,
yasalarla verilen pound, dolar vb. gibi adlar, resmî olarak, küçük alt-bölümlere
bölünürler. Böylece para birimi hizmetini gören bu küçük bölümler, şilin,
peni vb. gibi yasal adlarla yeniden daha küçük birimlere ayrılır.60
Ne var ki, bu bölünmelerden önce de, sonra
da, madenin belirli ağırlığı madenî paranın ölçütüdür. Yapılan tek değişiklik,
küçük birimlere bölünmesi ve yeni adlar verilmesidir.
Meta değerlerinin düşünsel olarak dönüştürüldüğü
bu fiyatlar, ya da altın nicelikleriyle, şimdi artık, sikkelerin adlarıyla
ya da altın ölçütünün alt-bölümlerinin yasal geçerli adlarıyla ifade edilir.
Bir kile buğday, bir ons altın eder yerine, 3 sterlin 17 şilin 10,5 peni
eder diyoruz. Bu suretle, metalar ne değerde olduklarını fiyatları
ile ifade ederler, ve para da, bir malın değerini kendi para-biçimi ile
belirlerken hesap parası olarak hizmet eder.61
Bir şeyin adı, onun niteliklerinden farklı
olan bir şeydir. Bir insanın adının Yakup olduğunu bilmekle, o adam hakkında
hiç bir şey öğrenmiş olmam. Bunun gibi, parada da, pound, dolar, frank,
düka vb. adlarında, bir değer ilişkisinin bütün izleri kaybolur. Para-adları
hem metaların değerlerini ve hem de paranın ölçütü olan madenin ağırlığının
alt-bölümlerini ifade ettikleri için bu gizemli
simgelere verilen gizli anlamlar bu konudaki karışıklığı büsbütün artırmaktadır.62Öte
yandan, değerin, metaların çeşitli madde biçimlerinden ayırdedilebilmesi
için, bu maddî ve anlamsız, ama aynı zamanda da tamamen toplumsal biçime
bürünmesi mutlaka gerekir.63
Fiyat, metada gerçekleşen emeğin para-adıdır.
Bunun için, bir metaın eşdeğerini, onun fiyatını oluşturan para ile ifade
etmek, aynı sözü boş bir yineleme olur,64
ve tıpkı, genel olarak, bir metaın nispî değer ifadesinin, iki metaın eşitliğini
belirtmesine benzer. Fiyat, metaın değer büyüklüğünün göstergesi olarak,
onun parayla değişim-oranını da temsil eder, ama bu değişim-oranı göstergesinin,
metaın değer büyüklüğünü mutlaka belirlemesi gerekmez. Toplumsal olarak
gerekli iki eşit emek niceliğinin 1
kile buğday ve 2 sterlin (yaklaşık olarak 2 ons altın) ile temsil edildiğini
düşünürsek, burada, 2 sterlin,1 kile buğdayın değer büyüklüğünün para ile
ifadesi ya da fiyatıdır. Diyelim ki, değişen koşullara göre bu fiyat 3
sterline yükselsin ya da 1 sterline
düşmüş olsun, şimdi 1 sterlin ve 3 sterlin, buğdayın değer büyüklüğünü
tam tamına ifade etmek için fazla küçük ya da fazla büyük olabilir, ama
gene de onun fiyatlarıdır; çünkü, önce buğdayın değerinin ortaya çıktığı
biçimdir, yani paradır; sonra da para
ile değişim oranının örneğidir. Eğer üretim koşulları, başka bir deyişle
emeğin üretkenlik gücü sabit kalıyorsa, fiyattaki değişiklikten önce de
sonra da bir kile buğdayın yeniden üretimi için aynı miktar toplumsal emek-zamanının
harcanması gerekir. Bu durum, ne buğday
üreticisinin, ne de öteki meta sahiplerinin isteğine bağlı değildir.
Değer büyüklüğü, bir toplumsal üretim ilişkisi
ifadesidir ve belli bir mal ve onu üretmek için gerekli olan toplumsal
emek-zamanı bölümü arasında var olan zorunlu bağıntıyı ifade eder. Değer
büyüklüğü fiyata çevrilir çevrilmez, bu zorunlu ilişki, tek bir meta ile
bir değeri, para-meta arasındaki az ya da çok raslansal değişim-oranı biçimini
alır. Ama bu değişim-oranı, ya o metaın değerinin gerçek büyüklüğünü ifade
edebilir ya da koşulların zoruyla bu
değerden sapan altın niceliğini ifade edebilir. Demek ki, fiyatla değer
büyüklüğü arasındaki nicel uyumsuzluk olasılığı, ya da fiyatın değer büyüklüğünden
sapma olasılığı, fiyat-biçiminin kendisinde varolan bir şeydir. Bu bir
kusur değil, ama tersine, fiyat-biçiminin, iç yasaları birbirini gideren
açık yasasız düzensizliklerin bir ortalaması olarak kendisini gösteren
bir üretim biçimine çok iyi bir biçimde uyumlanmasıdır.
Fiyat-biçimi, bununla
birlikte, yalnızca, değer büyüklüğü ile fiyat, yani bu büyüklükle onun
para olarak ifadesi arasında nicel bir uyuşmazlık olasılığı ile bağdaşmakla
kalmaz, aynı zamanda, nitel bir tutarsızlığı da gizleyebilir, ve bu, o
dereceye ulaşır ki, para, metaların değer-biçiminden başka bir şey olmadığı
halde, fiyat, değeri ifade etmez olur. Kendileri meta olmayan vicdan, onur
vb. gibi şeyler, sahipleri tarafından
satışa çıkarılır hale gelirler ve böylece bir fiyatları olduğu için meta
biçimini alırlar. Demek ki, bir şeyin değeri olmadığı halde bir fiyatı
olabilir. Bu durumda fiyat, matematikteki bazı nicelikler gibi sanaldır.
Ayrıca, bu sanal fiyat-biçimi, bazan dolaysız ya da dolaylı bir gerçek
değer-ilişkisini gizleyebilir; örneğin, insan emeği katılmadığı için değeri
olmayan işlenmemiş toprağın fiyatı gibi.
Fiyat, genellikle nispî değeri gibi bir
metaın (diyelim bir ton demirin) değerini, belli miktarda bir eşdeğerin
(diyelim bir ons altının) demir ile doğrudan doğruya değişilebileceğini
belirtmek suretiyle ifade eder. Ama bunun tersini, yani demirin altınla
doğrudan doğruya değişilebileceğini asla ifade etmez. Bu nedenle, bir metaın
uygulamada değişim-değeri olarak etkili bir biçimde iş görebilmesi için
maddî biçimden sıyrılması, salt sanal olmaktan çıkıp gerçek altına dönüşmesi
gerekir; meta için bu öz değiştirme,
her ne kadar hegelci “kavram” için, “zorunluluk”tan “özgürlük”e dönüşümden,
istakoz için kabuğundan çıkmaktan, ya da Aziz Jerome için Adem babadan65
kurtulmaktan daha güç ise de, bunu yapması zorunludur.
Bir meta (diyelim demir) imgemizde kendi
gerçek biçimi ve altın biçimiyle yanyana yer alabilir, ama bu, aynı zamanda,
fiilen hem demir, hem de altın olamaz. Değerini saptamak için, imgemizde
onu altına eşitlememiz yeter. Ama sahibine, evrensel eşdeğer hizmeti görebilmesi
için, onun yerine, fiilen altının geçmesi
gerekir. Eğer demirin sahibi, değişim için sunulan başka bir metaın sahibine
gidip de, demirin fiyatının daha şimdiden para olmasının kanıtı olduğunu
söyleseydi, cennette amentüyü ezbere okuyan Dante’ye, St. Peter’in verdiği
karşılığı alırdı:
Bundan önceki bölümde, metaların değişiminin,
çelişik ve birbirlerini karşılıklı dıştalayan koşulları içerdiğini görmüş
bulunuyoruz. Metaların böylece meta ve para olarak farklılaşması, bututarsızlıkları
ortadan kaldırmaz, ama içinde bunların yanyana varolabilecekleri
bir biçim, modus vivendi
yaratır. Bu, genel olarak, gerçek
çelişkilerin uzlaştığı yoldur. Örneğin, bir cismin sürekli
olarak bir başka cisme doğru düştüğünü, ama aynı zamanda da durmadan ondan
uzaklaştığını söylemek bir çelişkidir. Elips, hem
bir çelişkinin sürüp gitmesini, hem de uzlaşmasını saptayan bir
devinim biçimidir.
Değişim, metaların kullanım-değerleri olmadıkları
ellerden, kullanım-değerleri
olacakları ellere aktarılmasını sağlayan bir süreç
olduğu kadar, maddenin toplumsal bir dolaşımıdır da. Bir yararlı
emeğin bir biçiminin ürünü, bir başkasının
yerini alır. Bir meta, kullanım-değeri
olarak işe yarayacağı bir durak-noktası bulunca,
değişim alanından çıkıp tüketim alanına girmiş olur. Ama bizi
burada şimdilik yalnız değişim alanı ilgilendirmektedir. Bunun için de,
şimdi değişimi biçimsel bir açıdan incelemek durumundayız; yani maddenin
toplumsal dolaşımını sağlayan biçim değişikliğini
ya da metaların başkalaşmasını inceleyeceğiz.
Bu biçim değişikliğinin kavranması, bir
kural olarak çok eksiktir. Bu eksikliğin nedeni, değer kavramındaki belirsizlik
bir yana, bir metadaki her türlü
biçim değişikliğinin, biri meta, öteki para-meta
olmak üzere iki metaın değişiminden gelir. Yalnız bir maddî
olguyu, yani bir metaın altın ile değişilmesi olgusunu gözönünde bulundurursak,
asıl gözlemlememiz gereken şeyi, yani metaın biçimine ne olduğıı hususunu
gözden kaçırırız. Altının salt meta olarak para olmadığı ve öteki metaların
fiyatlarını altın ile ifade ettiği zaman, bu altının yalnızca o metaların
para-biçimi olduğu gerçeğini gözden kaçırırız.
Metalar değişim sürecine, her şeyden önce,
ne iseler öyle girerler. Değişim
süreci, bunları meta ve para diye farklılaştırır, ve
böylece içlerinde taşıdıkları karşıtlığa, yani aynı zamanda hemkullanım-değeri
ve hem de değer olmalarından ileri gelen iç karşıtlığa uygun düşen bir
dış karşıtlık yaratır. Kullanım-değeri olarak metalar,
şimdi paranın karşısında değişim-değeri olarak yer alır. Öte
yandan, her iki karşıt yan da metadır, kullanım-değerinin ve değerin birliğidir.
Ama farklılığın bu birliği, iki karşıt kutupta kendini gösterir, ve her
kutupta karşıt bir yöndedirler. Kutuplar olarak birbirine
bağlı oldukları kadar zorunlu olarak karşıttırlarda.
Denklemin bir yanında, gerçekte bir kullanım-değeri olan bayağı bir meta
vardır. Değeri, ancak düşünsel olarak fiyatıyla ifade edilmiş ve bu fiyat
ile karşıtına, ve değerinin gerçekten somutlaştığı altına eşitlenmiştir.
Öte yandan da, altın, madenî gerçekliği içersinde, değerin somutlaşması
olarak, para olarak bir aşamaya ulaşır. Altın, altın olarak kendisi değişim-değeridir.
Kullanım-değeri olarak altın, içersinde öteki bütün metalarla yüzyüze geldiği
nispî değerin ifade dizileriyle temsil
edilen yalnızca düşünsel bir
varlığa sahiptir, ve bu metaların kullanım-değerlerinin toplamı, altının
çeşitli kullanım-değerlerinin toplamını oluşturur. Metaların bu karşıt
biçimleri, içlerinde onların değişim sürecinin hareket ettiği ve yer aldığı
gerçek biçimlerdir.
Şimdi herhangi bir meta sahibi ile, diyelim
eski dostumuz keten bezi dokuyucusu ile, olayların geçtiği yere, pazara
gelelim. Onun 20 yarda keten
bezinin belirli bir fiyatı vardır: 2 sterlin. O, malını
2 sterline değişir ve sonra, dini bütün bir adam olarak, bu
2 sterlini aynı fiyattaki bir aile İnciline yatırır. Onun gözünde yalnızca
bir meta, bir değer taşıyıcısı olan keten bezi, metaın değer-biçimi
olan altın karşılığında elden çıkar, ve bu biçimi de, yeniden,
evine kullanım nesnesi gibi girecek ve aile üyelerini manevî
yönden donatacak başka bir meta ile, İncil ile değişir. Değişim,
birbirine karşıt, ama birbirini tamamlayan nitelikte iki başkalaşım
ile tamamlanmış bir olgu oluyor - metaın paraya dönüşmesi ve paranın yeniden
metaya dönüşmesi.66
Bu başkalaşımın iki aşaması, dokumacımızın yaptığı iki farklı alışveriştir
- satış ya da metaın para ile değişimi; satınalma, ya da paranın
bir meta ile değişimi; ve iki eylemin
birliği: satınalma için satış.
Dokumacı yönünden bütün alışverişlerin
sonucu, keten bezi yerine şimdi
İncile sahip olmaktır; ilk metaı yerine, şimdi elinde aynı
değerde ama farklı kullanımda başka bir meta vardır. Aynı biçimde,
yaşaması için gerekli öteki araçları ve üretim araçlarını da edinir. Onun
görüş açısından, bütün bu süreç, emek ürününün bir başkasının emek ürünü
ile değişiminden, yani ürünlerin değişiminden
başka bir şey değildir.
Demek ki, metaların değişimi, biçimlerindeki
şu değişiklikle birlikte olmaktadır.
Salt nesneleri ilgilendirdiği kadarıyla,
tüm sürecin sonucu, M-M, bir
metaın bir başkası ile değişimi, maddeleşmiş toplumsal emeğin
dolaşımıdır. Bu sonuca ulaşıldığında süreç bir sona ermiştir.
Değerin, metaın bedeninden çıkıp altının
bedenine sıçraması, başka bir yerde de söylediğim gibi, metaın salto
mortale'sidir. Bu işi beceremedi
mi metaya pek bir şey olmaz, ama sahibi hapı
yutar. Emeğin toplumsal işbölümü, gereksinmelerinin çok yönlü olmasına
karşılık, emeğinin tek yönlü olmasına yolaçar. Emeğinin ürününün ona salt
değişim-değeri olarak hizmet etmesinin nedeni
de zaten budur. Ama, bu emek, paraya dönüşmedikçe, toplumsal geçerlikte
evrensel eşdeğer özelliğini kazanamaz. Ne var ki,
bu para da bir başkasının cebindedir. Bu parayı ayartıp cepten çıkartmak
için bizim meta dostumuzun her şeyden önce para sahibi için
bir kullanım-değeri oIması gerekir. Bunun için de, meta üzerinde
harcanan emeğin, toplumsal yararlı türden, toplumsal işbölümünün
bir dalını oluşturan bir türden olması gerekir. Ama işbölümü,
kendiliğinden gelişen ve üreticilerin ardında gelişmesini sürdüren bir
üretim sistemidir. Değişilecek meta, yeni ortaya çıkan
gereksinmeleri karşılayan, yeni türden bir emeğin ürünü olabileceği
gibi, kendisi de yepyeni gereksinmelerin doğmasına pekâlâ
neden olabilir. Düne kadar, belli bir metaın yaratılmasında tek bir üretici
tarafından yönetilen ve birçok işlemlerden birini oluşturan özel bir işlem,
bugün belki de kendisini bu bağıntıdan ayırarak
emeğin bağımsız bir kolu olarak ortaya koyabilir ve henüz tamamlanmamış
ürününü pazara bağımsız bir meta olarak arzedebilir.
Koşullar böylesine bir ayrılış için olgunlaşmış olabilir ya da olmayabilir.
Ürün bugün toplumsal bir gereksinmeyi karşılamaktadır. Yarın, onun yerini,
ya kısmen ya da tamamen başka uygun bir ürün alacaktır. Üstelik, bizim
dokumacının emeği, toplumsal işbölümünün
kabul edilmiş bir dalı olsa bile, bu durum, 20
yarda keten bezinin yararlılığını yeterince güvence altına alamaz. Eğer
toplumun keten bezine olan gereksinmesi, böyle bir gereksinme de öteki
bütün gereksinmeler gibi sınırlı olduğuna göre, rakip dokumacıların
ürünleri ile doymuş duruma gelirse, dostumuzun ürünü, gereksiz, gereksinmeden
fazla ve dolayısıyla yararsız hale gelir. Her ne kadar insanoğlu bahşiş
atın dişine bakmazsa da, dostumuz, pazarın yolunu, armağan vermek için
aşındırmaz. Ama kabul edelim ki, ürünü,
gerçekten kullanım-değeri taşıyor
ve hâlâ para ediyor olsun. Şimdi de, ne kadar para ediyor sorusu ortaya
çıkar. Sorunun karşılığı, kuşkusuz malın fiyatıyla, değer büyüklüğünün
göstergesiyle verilmiş bulunur. Dostumuzun değer konusunda yaptığı raslansal
bir hesap yanlışını burada dikkate almıyoruz; bu yanlış nasıl olsa çok
geçmeden pazarda düzeltilecektir. Biz, onun, ürünü üzerinde, yalnızca toplumsalolarak
gerekli ortalama emek-zamanı kadar zaman harcadığını, varsayıyoruz. Öyleyse
fiyat, yalnızca dokumacının metaında gerçekleşen toplumsal emek niceliğinin
para-adıdır. Ama, dokumacımızın ne izni ne de haberi olmadan, eski moda
dokumacılık bir değişikliğe
uğruyor. Dün bir yarda keten bezinin üretimi için toplumsal
olarak gerekli emek-zamanı bugün artık aynı
değildir; rakipleri tarafından verilen fiyatlarla, para sahipleri, bugerçeği
ona tanıtlamaya canatarlar. Onun için bir şanssızlık da, dokumacıların
az ve ender olmayışlarıdır. Son olarak, bir de, pazardaki her keten bezi
parçasının, toplumsal olarak gerekli olan emek-zamanından
fazlasını içermediğini düşünelim. Buna karşın, bütün
bu parçalar, bir tüm olarak ele alındığinda, bunlar için, gereğinden fazla
emek-zamanı harcanmış olabilir. Eğer pazar tüm keten
bezini normal fiyattan, yardası 2 şilinden yutamazsa, bu, toplumdaki
toplam emeğin gereğinden büyük bir bölümünün dokumacılık biçiminde harcandığını
tanıtlar. Sanki her dokumacı, kendi özel ürününe toplumsal olarak gerekli
olandan daha çok emek-zamanı harcamış gibidir. Burada bir Alman atasözünü
yineleyebiliriz: birlikte tutulan birlikte asılır. Pazardaki bütün keten
bezlerinin her parçası yalnızca bütünün bir kısmı olur, tek bir ticarî
mal olarak değerlendirilir.
Ve aslında, herbir yardasının değeri de,aynı belirli ve
toplumsal olarak sabit türdeş insan emeği niceliğinin maddeleşmiş biçiminden
başka bir şey değildir.
Görüyoruz ki, metalar paraya âşıktır, ama
“the course of true
love never does run smooth”. Emeğin
nicel bölünmesi de tıpkı nitel
bölünmesi gibi kendiliğinden ve raslansal bir biçimde olur. Bundan dolayı,
meta sahipleri, kendilerini bağımsız özel
üreticiler haline getiren aynı işbölümünün, toplumsal üretimsüreci ile
onların bu süreç içersindeki ilişkilerini, kendi ifadelerinden bağımsızlaştırdığını,
ve bireyler arasında görünüşteki bu karşılıklı
bağımsızlığın, ürünleri içinde ya da ürünler aracıyla karşılıklı
bir bağımlılık sistemiyle tamamlandığını göreceklerdir.
İşbölümü, emeğin ürününü metaya çevirir
ve böylece, daha sonra paraya
dönüşümünü zorunlu hale getirir. Aynı zamanda da, bu
bir başka şeye dönüşme olayının gerçekleşmesini de raslantıya bırakır.
Ne var ki, biz, burada, olguyu bütünlüğü içersinde ele aldığımız
için, bu gelişmeyi normal kabul ediyoruz. Ayrıca, bu dönüşüm
mutlaka olacaksa, yani eğer meta satılması büsbütün olanaksız
bir şey değilse, gerçekleşen fiyat, değerin çok üzerinde ya
da altında olsa bile, metaın başkalaşımı daima gerçekleşir.
Satıcının eline meta yerine altın, alıcının
eline altın yerine meta geçer.
Burada, yüzyüze geldiğimiz gerçek, bir meta ile altının, 20 yarda keten
bezi ile 2 sterlinin, el ve yer değiştirmesi, bir
başka deyişle, bunların birbirleriyle değişilmeleridir. Ama meta ne ile
değişiliyor? Kendi değerinin aldığı biçimle, evrensel eşdeğerle. Peki altın
ne ile değişiliyor? Kendi kullanım-değerinin özel
bir biçimi ile. Altın, keten bezi karşısında niçin para biçimini alıyor?
Keten bezinin 2 sterlinlik fiyatı, yani para olarak ifadesi, para olarak
keten bezini altına zaten eşitlemiş olduğu için. Bir
meta, başlangıcındaki meta biçiminden, elden çıkarıldığı anda sıyrılır;
yani kullanım-değeri, daha önce yalnızca fiyatında düşünsel olarak var
olan altını çektiği zaman. Bir metaın fiyatının ya
da düşünsel değer-biçiminin gerçekleşmesi, bunun için, aynı zamanda,
paranın düşünsel kullanım-değerinin de gerçekleşmesi demektir;
bir metaın paraya dönüşmesi aynı anda paranın metaya dönüşmesidir. Görünüşteki
tek süreç, gerçekte ikili bir süreçtir. Bu, meta sahibinin bulunduğu kutuptan
bir satış, para sahibinin bulunduğu karşı kutuptan bir satınalıştır. Bir
başka deyişle, her satış, bir
satınalmadır, M-P aynı zamanda P-M'dir.67
Bu noktaya kadar, insanları, biz, yalnızca
bir ekonomik konum, meta sahibi olma konumu içersinde ele almış bulunuyoruz;bu
konum içersinde insanlar, kendi emek ürünlerini
elden çıkarmak suretiyle, başkalarının emek ürünlerini elde ediyorlar.
Bir meta sahibinin, parası olan
bir başkası ile karşı karşıya gelebilmesi için, ya bu alıcının emek ürününün
para ya da parayı içeren madde,
altın olması, ya da bu ürünün derisini zaten değiştirmiş başlangıç
biçimi olan yararlı nesne şeklinden soyunmuş bulunması gerekir. Para rolünü
oynayabilmesi için, altının, kuşkusuz, şu ya
da bu noktada pazara girmesi de zorunludur. Bu nokta, emeğindoğrudan ürünü
olarak altının eşit değerde başka bir ürünle değişildiği yer olan madenin
üretiminin kaynağında bulunur. Bu andan başlayarak altın, daima herhangi
bir metaın gerçekleşmiş fiyatını temsil eder.68
Üretim kaynağında diğer metalar ile değişiminden
ayrı olarak altın, kimin elinde olursa olsun, sahibinin elden çıkardığı
bir metaın dönüşmüş biçimidir; bir satışın ya da ilk
başkalaşımın, M-P, sonucudur.69
Gördüğümüz gibi altın, bütün metaların değerlerini onunla ölçmelerinin
sonucu olarak, ve böylece onların
yararlı nesneler halindeki doğal biçimleriyle onu düşünsel
olarak yadsıyarak ve onu değerlerinin biçimi haline getirerek, düşünsel
para ya da değer ölçüsü haline, gelmiştir. Altın, metaların
genel satışı ile, yararlı nesneler olarak bunların doğal biçimleri
ile fiiilen yerlerini değiştirerek, gerçekte, bunların değerlerinin somutlaşması
haline gelerek, gerçek para kimliğini kazanmıştır. Para biçimine büründüğü
anda metalar, kendilerini tekdüze, toplumsal olarak kabul edilmiş türdeş
insan emeğinin cisimleşmiş haline dönüştürmek için, doğal
kullanım-değerlerinin ve yaratılmalarını
borçlu oldukları özel emek türünün bütün izlerinden sıyrılırlar. Bir para
parçasına şöyle bir gözatmakla, hangi meta ile değişildiğini anlayamayız.
Para biçimi altında bütün metalar birbirine benzerler. Demek ki,
para pis olabilir ama pislik para olamaz.
Dokumacımızın keten bezi karşılığında aldığı iki parça altının, bir kile
buğdayın başkalaşmış biçimi olduğunu kabul edelim. Keten
bezinin satışı, M-P, aynı zamanda onun satınalınması, P-M'dir.
Ama, keten bezinin satışı, karşıt nitelikte
bir alışverişle sonuçlanan bir sürecin ilk hareketidir, yani İncilin satınalınmasıdır;
öte yandan, keten bezinin satınalınması, karşıt nitelikte bir alışverişle,
yani buğdayın satışı ile başlayan bir hareketi sona erdirir.
M-P (keten bezi-para), M-P-M (keten bezi-para-İncil)
sürecinin ilk evresi olduğu gibi P-M (para-keten bezi) diğer
bir M-P-M (buğday-para-keten bezi) hareketinin son evresidir.
Bunun için, bir metaın ilk başkalaşımı, meta halinden para
haline dönüşmesi, aynı zamanda da, değişmez olarak diğer bir
metaın ikinci başkalaşımı, para biçiminden gerisingeriye metaya dönüşümüdür.70
Para, tüm öteki metaların başkalaşmış biçimi,
bunların genel satışının sonucu
olduğu için, bu nedenle hiç bir sınırı ya da koşulu olmaksızın bizzat devredilebilir
bir şeydir. Bütün fiyatları geriye doğru sayar ve böylece, deyim yerindeyse,
kullanım-değerinin gerçekleşmesi için malzeme olabilecek tüm öteki metalardakendisini
ortaya koyar. Aynı zamanda fiyatlar, metaların paraya yönelttiği
bu ayartıcı bakışlar, onun dönüşülebilirliğinin sınırlarını,onun niceliğini
göstererek belirler. Her meta, para haline gelir gelmez
bir meta olarak gözden kaybolduğu için, bizzat parayla, sahibinin
eline nasıl geçtiğini, ya, da ona dönüşen malın ne olduğunu söylemek olanaksızdır.
Hangi kaynaktan gelirse gelsin, non olet.
Bir yandan satılmış bir metaı temsil ederken, öte yandan satınalınacak
bir metaı da temsil eder.71
P-M, satınalma, aynı zamanda, M-P, satıştır;
bir metaın son başkalaşımı,
bir diğerinin ilk başkalaşımıdır. Dokumacımızın metaının
ömrü, 2 sterline dönüştürdüğü İncil ile sona erer. Ama kabul
edelim ki, İncil satıcısı, dokumacıdan aldığı 2 sterlini kanyağa, P-M,
çeviriyor, M-P-M (keten bezi-para-İncil) hareketinin son evresi, M-P'de
aynı zamanda, M-P-M (İncil-para-kanyak) hareketinin birinci evresidir.
Özel bir meta üreticisi yalnızca
bu malı sunmak durumundadır; bunu çoğu zaman büyük miktarlarda satar, ama
çok ve çeşitli gereksinmeleri, onu, bu
gerçekleşen fiyata aldığı parayı değişik satınalmalar için parçalamaya
zorlar. Böylece bir satış, çeşitli malların satınalınmasına yolaçar. Demek
ki, bir metaın son başkalaşımı, diğer çeşitli metaların
ilk başkalaşımının bir toplamını meydana getirir.
Şimdi eğer bir metaın tamamlanmış başkalaşımını
bir bütün olarak ele alırsak,
bunun, her şeyden önce iki karşıt ve birbirini tamamlayan
hareketten, M-P ve P-M, meydana geldiği görülür.Metaın
bu iki karşıt dönüşümü, mal sahibi açısından iki karşıt toplumsal fiille
meydana gelir ve bu fiiller onun oynadığı ekonomik rolün niteliğini belirler.
Satış yapan kimse olarak satıcı; satınalan biri olarak satınalıcıdır. Ama
tıpkı bir metaın buna benzer her dönüşümünde iki biçiminin, meta-biçimi
ile para-biçiminin aynı anda, ama karşıt kutuplarda varolması gibi, her
satıcıya karşıt bir alıcı, her
alıcıya karşıt bir satıcı bulunur. Belli bir meta, ardarda bu iki dönüşümünden,
metadan paraya ve paradan bir başka
metaya geçerken, meta sahibi de, sırasıyla satıcı rolünden alıcı
rolüne geçmiş olur. Demek ki, satıcının ve alıcının bu nitelikleri daimî
değildir, ama meta dolaşımında sırasıyla farklı kalıplara girerler.
Bir metaın tam başkalaşımı, en yalın halinde,
dört ucu ve üç dramatis persona'yi
gerektirir. Önce, meta para ile yüzyüze gelir; burada ikinci birincinin
değerinin aldığı biçimdir ve bütün katı gerçekliği ile alıcının cebinde
vardır. Meta sahibi böylece para sahibi ile temasa getirilmiştir. Şimdi,
meta, paraya dönüşür dönüşmez, para onun geçici eşdeğer biçim halini alır,
ve bu eşdeğer biçiminin kullanım-değeri
öteki metaların varlıklarında bulunur. Birinci başkalaşımın sonucu olan
para, aynı zamanda ikincinin başlangıç noktasıdır. İlk alışverişte satıcı
olan kimse böylece ikincide
alıcı durumuna girer, ve bu ikinci alışverişte üçüncü
bir meta sahibi, satıcı olarak sahneye çıkar.72
Bir metaın başkalaşımını meydana getiren
birbirine ters olan iki evre, birlikte,
dairesel bir hareket, bir devre oluştururlar: meta biçimi, bu biçimden
sıyrılış ve meta biçimine dönüş. Kuşkusuz, burada meta, iki farklı yanı
ile görünür. Başlangıç noktasında sahibi için bir kullanım-değeri değildir,
ama bitiş noktasında kullanım-değeridir.
Böylece para da ilk evrede, değerin katı bir kristali,
içersinde metaın isteyerek katılaştığı bir kristal olarak görülür,
ama ikinci evrede ise, çok geçmeden yerini kullanım-değerine
bırakarak geçici eşdeğer biçim içersinde çözülür.
Devreyi oluşturan iki başkalaşım, aynı
zamanda, öteki iki metaın karşıt yönlü ters iki kısmî başkalaşımıdır. Bir
ve aynı meta, keten bezi, kendi
başkalaşım dizisini açar, ve bir diğerinin (buğdayın) başkalaşımını tamamlar.
İlk evrede, ya da satışta, keten bezi, bu iki rolü
kendi kişiliğinde oynar. Ama ardından altın haline gelince, kendi ikinci
ve son başkalaşımını tamamlar ve aynı zamanda, üçüncü bir metaın ilk başkalaşımının
tamamlanmasına yardım eder.
O halde, bir metaın kendi başkalaşım döneminde meydana getirdiği
devre, öteki metaların devreleriyle kördüğüm gibi karışmıştır. İşte bütün
bu farklı devrelerin toplamı, metaların dolaşımını oluşturur.
Metaların dolaşımı, ürünlerin dolaysız
değişiminden (trampadan) yalnızca biçim yönünden değil, öz yönünden de
farklıdır. Olayların gelişmesine bir gözatalım. Dokumacı, aslında, keten
bezini İncil ile, kendi metaını
bir başkasının metaı ile değişmişti. Ne var ki,
bu ifade yalnızca onun açısından doğrudur. İçini ısıtacak birşeyi yeğleyen
İncil satıcısı, dokumacı nasıl kendi keten bezinin buğdayla
değişildiğini bilmiyorsa, İncilin keten bezi ile değişileceğini düşünmemişti.
B’nin metaı, A'nın metaının yerini almıştır, ama
A ile B, bu metaları, karşılıklı olarak değişmemişlerdir. Kuşkusuz A ile
B, birbirlerinden aynı anda satınalmada bulunabilirler, ama böyle özel
bir durum, hiç bir şekilde meta dolaşımının genel
koşullarının zorunlu bir sonucu değildir. Burada, biz, bir yandan, meta
değişiminin, dolaysız trampadan ayrılmaz olan bütün yerel ve kişisel bağları
nasıl kopardığını ve toplumsal emek ürünlerinin dolaşımını nasıl geliştirdiğini,
öbür yandan da, gelişmelerinde bağımsız, bu işte rol oynayan kişilerin
tamamen denetimlerinden uzak toplumsal ilişkiler ağının bütününün nasıl
geliştiğini görüyoruz. Ancak
çiftçi buğdayını satabildiği içindir ki dokumacı keten bezini
satabilmektedir, ancak dokumacı keten bezini
satabildiği için bizim “ehlikeyf”, İncilini satabilmektedir, ve ancaksonuncusu
ebedî hayat iksirini sattığı içindir ki, içki yapımcısı,
eau-de-vie'sini satabilmektedir ve vb..
Dolaşım süreci bu nedenle, ürünlerin dolaysız
trampası gibi, kullanım-değerlerinin
yer ve el değiştirmeleri ile sona ermiş olmaz. Para, belli bir metaın başkalaşım
devresinin dışına düşmekle kaybolmaz.
Dolaşım alanında öteki metaların boş bıraktığı yeni yerleri
sürekli olarak doldurur. Örneğin keten bezinin başkalaşımının tamamlanmasında,
keten bezi-para-İncil, dolaşımdan, ilk kez
keten bezi çıkar, onun yerini para alır. Daha sonra İncil dolaşımdan çıkar
ve yerini yeniden para alır. Bir meta ötekinin yerini
alırken, para-meta daima bir üçüncü şahsın eline yapışır.73
Dolaşım, parayı su gibi terletir.
Her satış bir satınalma, her satınalma
bir satıştır diye, meta dolaşımının,
satış ile satınalma arasındaki zorunlu bir dengeyi gösterdiğini söylemek
kadar çocukça bir dogma olamaz. Eğer bu, fiilî
satış sayısının satınalma sayısına eşit olduğu anlamda söyleniyorsa, boş
bir yinelemedir. Ama bu sözün asıl amacı, her satıcının pazara alıcısını
da birlikte getirdiğini tanıtlamaktır. Ama durum hiç de böyle değildir.
Satış ve satınalma tek bir özdeş hareket oluştururlar; metâ sahibi ile
para sahibi, mıknatısın iki kutbu gibi birbirine karşıt iki kişi arasında
bir değişim hareketidir. Bir
tek kişi tarafından yapıldığı zaman, kutupsal ve karşıt nitelikte farklı
iki hareket oluştururlar. Bu nedenle, satış ile
satınalmanın özdeşliği, gizemli dolaşım imbiğinden geçtiği zaman, eğeroradan
tekrar para biçiminde çıkmıyorsa; bir başka deyişle, eğer sahibi
tarafından satılamıyorsa ve bunun için de para sahibi tarafından satınalınmıyorsa,
bu, o metaın yararsız olduğunu anlatır.Bu
özdeşlik, ayrıca, gerçekleşmesi halinde, değişimin, metaın yaşamında, uzun
ya da kısa bir arayı, bir duraklama dönemini oluşturduğunu gösterir. Bir
metaın ilk başkalaşımı, bir anda hem satış hem satınalma olduğu için, aynı
zamanda bizzat bağımsız bir süreçtir
de. Satınalanın elinde meta, satanın elinde para, yani her an
dolaşıma girmeye hazır bir meta vardır. Ortada alıcı olmadan,kimse satamaz.
Ama salt o satıyor diye de, karşısındakiler almak zorunda
değildir. Dolaşım, doğrudan trampanın koyduğu, zaman, yer
ve bireylere bağlı bütün sınırlamaları ortadan kaldırır, ve bunu trampadaki,
birisinin kendi ürününü elden çıkarması ve bir başkasının
bu ürünü elde etmesiyle ortaya çıkan dolaysız özdeşliği, satış ve alış
antitezlerine parçalayarak yapar. Bu iki bağımsız ve
karşıt fiilin, bir iç birlik (unity) olduğunu söylemek, aslında, bu iç
birliğin (oneness) bir dış antitezle kendini ifade ettiğini söylemekle
aynı şeydir. Eğer bir metaın tam başkalaşımının birbirini tamamlayan
iki evresi arasındaki zaman aralığı pek büyük ise ve
satış ile satınalma arasındaki bölünme çok belirli hale gelmişse, aralarındaki
iç bağ, yani bunların iç birliği; kendisini bir
bunalım yaratarak ortaya koyar. Kullanım-değeri ve değer; antitez;
özel emeğe bağlı olarak kendisini dolaysız toplumsal emek olarak
ortaya koyan, soyut insan emeğine geçmek için özelleşmiş somut
türde bir emek çelişkileri; nesnelerin kişileştirilmesi ve kişilerin şeyler
tarafından temsil edilmesi arasındaki çelişki; işte metalarda
var olan bütün bu antitezler ve çelişkiler su yüzüne çıkarlar
ve bir metaın başkalaşımının karşıt evrelerinde hareket biçimlerini
geliştirirler. Bu nedenle bu biçimler; bir bunalım olasılığına -evet yalnızca
olasılığına- işaret ederler. Bu olasılığın gerçeğe
dönüşmesi, uzun bir dizi ilişkilerin sonucudur, ve bizim şimdiki
basit dolaşım açısından varlıkları henüz sözkonusu olamaz.74
Emeğin maddî ürünlerinin dolaşımlarını
sağlayan değişme biçimi, M-P-M, meta biçiminde belli bir değişim süreci
başlatmasını, ve gene bir meta biçiminde o süreci sona erdirmesini gerektiriyor.
Bu nedenle, metaın hareketi bir devredir. Öte yandan, bu
hareket biçimi, parayla yapılan bir devreyi engeller. Sonuçta,paranın,
çıkış noktasına dönmesi şöyle dursun, ondan sürekli olarak daha çok uzaklaşır.
Satıcı, paraya, metaının bu dönüşmüş biçimine, sıkı sıkıya sarıldığı sürece,
bu meta hâlâ başkalaşımınınbirinci evresindedir ve yolunun
ancak ilk yarısını tamamlamış haldedir. Satıcı, süreci tamamlar tamamlamaz,
satışını bir satınalmayla bütünler bütünlemez, para, tekrar sahibinin elinden
çıkargider. Dokumacının İncili satınaldıktan sonra daha fazla keten bezi
satması halinde, paranın tekrar eline döneceği gerçektir. Amabu dönüş,
ilk 20 yarda keten bezinin dolaşımı nedeniyle değildir; bu dolaşım,
paranın İncil satıcısının eline geçmesiyle sonuçlanmıştır. Paranın
dokumacının eline dönüşü, dolaşım sürecinin yeni bir meta
ile yenilenmesi ya da yinelenmesi ile olmuştur,
ve yenilenen bu süreç, bir öncekinin
varmış olduğu aynı sonuçla sona erer. Demek
ki, metaların dolaşımı ile paraya doğrudan verilen hareket, başlangıç noktasından
sürekli olarak uzaklaşan bir hareket biçimini
alır, ve bir meta sahibinin elinden bir diğerinin eline geçecek şekilde
bir yol izler. İşte izlediği bu yol, onun devinmesidir (currency,
cours de la monnaie).
Paranın devinmesi,. aynı sürecin sürekli
ve tekdüze yinelenmesidir. Meta daima satıcının elindedir; para, satınalma
aracı olarak daima alıcının
elindedir. Ve para, metaın fiyatını gerçekleştirmekle, satınalma aracı
olarak hizmet eder. Bu gerçekleşme, metaı, satıcıdan alıcıya devreder ve
parayı, alıcının elinden satıcının eline geçirir; ve orada da yeniden aynı
süreç bir başka meta ile devam eder. Paranın devinmesinin bu tek yönlü
niteliğinin, metaın hareketinin
iki yönlü niteliğinden ileri gelmesi gerçeği, ilk anda
görülmeyen bir durumdur. Meta dolaşımının kendi niteliği; bu
karşıt görünüşü doğurur. Metaın ilk başkalaşımı, yalnız paranın hareketi
ile değil, metaın kendi hareketi ile de açıkça görüldüğü halde, ikinci
başkalaşımda hareket, tersine bize yalnız paranın hareketi olarak görünür.
Dolaşımının ilk evresinde meta, para ile yer değiştirir. Bunun üzerine,
meta, yararlı nesne niteliğiile dolaşım
alanından çıkar, tüketim alanına girer.75
Şimdi onun yerine elimizde, değer-biçimi olan para vardır. Dolaşımın ikincievresine
artık kendi doğal biçimi altında değil, para-biçimi altında devam eder.
Bunun için, hareketin sürekliliği yalnızca para tarafından
sağlanıyor ve meta yönünden bir karşıt niteliğin iki sürecinden
oluşan aynı hareket, paranın hareketi sözkonusu olduğu zaman, daima bir
ve aynı süreçtir, her yeni meta ile sürekli bir yer
değiştirmedir. Böylece, metaların dolaşımının meydana getirdiği sonuç,
yani hir metaın yerini bir başkasının alması, metaların biçim değiştirmesi
yoluyla değil de, daha çok kendi içlerinde hareketsiz
görünmelerine karşın, bir dolaşım aracı olarak iş yapan para yoluyla, metaları
dolaştıran ve bunları kullanım-değeri olmadıkları
ellerden kullanım-değeri oldukları ellere aktaran ve paranın
doğrultusuna sürekli olarak karşıt doğrultudaki bir eylemle gerçekleşiyormuş
gibi görüntü alır. Aslında para, sürekli olarak, metaları dolaşımdan çeker
ve onların yerine geçer, ve bu yolla
sürekli olarak başlangıç noktasından daha çok uzaklaşır. İşte bunun için,
aslında paranın hareketi metaların dolaşımının bir
ifadesi olduğu halde, gerçekte bunun tersi oluyormuş gibi gelir ; metaların
dolaşımı, paranın hareketinin sonucu imiş gibi görünür.76
Gene, dolaşım aracı olarak paranın işlevleri,
yalnızca metalarının değerlerinin onda bağımsız gerçeğe sahip olmalarındanötürüdür.
Bundan dolayı, dolaşım aracı olarak onun hareketi, gerçekte, yalnızca biçim
değiştirmekte olan metaların hareketidir. Paranın
devinmesinde bu gerçeğin kendisini açıkça göstermesi gerekir.Örneğin
keten bezi, böylece, her şeyden önce, kendi meta-biçimini, para-biçimine
dönüştürür. İlk başkalaşımının ikinci ucu,M-P, para-biçimi, daha
sonra son başkalaşımının ilk ucu, P-M,gerisin
geriye İncile dönüşüm halini, alır. Ama biçimin bu iki değişiminden herbiri,
meta ile para arasındaki bir değişim ile, bunların karşılıklı yer değiştirmeleri
ile gerçekleşir. Aynı paralar satıcının eline, metaın elden
çıkartılmış biçimleri olarak gelirler ve onu, gene o
metaın mutlak olarak elden çıkartılabilir
biçimi olarak terkederler.
Böylece iki kez yer değiştirirler. Keten bezinin ilk başkalaşımı
bu paraları dokumacının cebine koyar, ikincisi ise cebinden çıkartır. Aynı
metaın geçirdiği iki ters değişme, aynı paranın karşıt yönlerde iki kez
yinelenen yer değiştirmesinde yansır.
Tersine, başkalaşımın yalnızca
bir evresi gerçekleşse, ortada yalnızca
satışlar ya da yalnızca satınalmalar olsa, aynı para, yalnızca
bir kez yer değiştirir. İkinci yer değiştirmesi daima metaların ikinci
başkalaşımını, para biçiminden geriye dönüşünü ifade eder. Aynı paranın
yer değiştirmesinin sık sık yinelenmesi, yalnızca tek bir metaın geçirdiği
başkalaşımlar dizisini yansıtmakla kalmaz,
ama aynı zamanda genellikle metalar âlemindeki sayısız başkalaşımların
birbirini sarmalamasını da yansıtır. Bütün
bunlar, kuşkusuz, yalnızca incelemekte
olduğumuz metaların basit dolaşımı için sözkonusudur.
Dolaşıma ilk adımını atan ve ilk biçim
değişikliğini geçiren her meta,
bunu, yalnızca tekrar dolaşımın dışına düşmek ve yerini başka metalara
bırakmak için yapar. Para ise, tersine, dolaşım aracı
olarak, sürekli olarak bu dolaşım alanının içinde kalır ve bualan içersinde
hareket eder. Burada şöyle bir soru ortaya çıkar: bu
alan sürekli olarak ne kadar parayı emer?
Belli bir ülkede, her gün aynı anda ama
farklı yerlerde sayısız tek yönlü meta başkalaşımları, ya da bir başka
deyişle, sayısız satış ve sayısız alış olur. Metalar, her şeyden önce tasarımda,
fiyatlarıyla belirli para niceliklerine eşitlenmiştir. Ve para ile metalar
şimdi incelemekte olduğumuz dolaşım biçimi içersinde, bir tanesi
satınalmanın olumlu kutbunda, diğeri satışın olumsuz kutbunda olmak üzere
her zaman maddî olarak yüzyüze geldikleri için,
gerekli dolaşım aracı miktarının, bütün bu meta fiyatlarınıntoplamı ile
önceden belirlendiği açıktır. Aslında para, gerçekte, meta
fiyatlarının toplamıyla önceden düşünsel olarak ifade edilmiş bulunan altın
niceliğini ya da toplamını temsil eder. Bu iki toplamın
eşitliği bu nedenle apaçıktır. Bununla birlikte, metaların değeri sabit
kaldığı halde, onların fiyatlarının (paranın maddesi) altının değeri ile
değiştiğini, altının değerinin düşmesine orantılı olarak yükseldiğini,
altının değerinin yükselmesine orantılı olarak
düştüğünü biliyoruz. Şimdi, eğer altının değerindeki bu gibiyükselmeler
ya da düşmeler sonucu meta fiyatlarının toplamında düşme ya da yükselme
olursa, dolaşımdaki para miktarının da aynı ölçüde artması ya da eksilmesi
gerekir. Bu durumda dolaşım aracının niceliğindeki değişikliğe, bizzat
para neden olmaktadır, gene de bu, onun dolaşım aracı olma işlevinden dolayıdeğil,
değer ölçüsü olma işlevinden ileri gelmektedir. Önce, meta fiyatları, paranın
değeriyle ters yönde değişir ve daha sonra da
dolaşım aracı miktarı, meta fiyatları ile aynı yönde değişir.Örneğin, eğer,
altının değerinin düşmesi yerine, değer ölçüsü olarak gümüş onun yerine
geçseydi, ya da gümüşün değerinin yükselmesi yerine altın onu değer ölçüsü
olmaktan sürüp çıkarsaydı, tamamen aynı şey olurdu. Bir durumda, eskiden
dolaşımda olan altından daha
fazla gümüş, öteki durumda, eskiden dolaşımda olan gümüşten daha az altın
dolaşımda yer alırdı. Her durumda da, para maddesinin değeri, yani değer
ölçüsü olarak hizmet eden metaın
değeri bir değişiklik geçirir, ve buna bağlı olarak da
değerlerini parayla ifade eden meta fiyatları ile, işlevi bu fiyatları
gerçekleştirmek olan dolaşımdaki para miktarı da değişirdi. Dolaşım alanında,
altının (ya da genellikle para maddesinin) belli değerde bir meta gibi
girebileceği bir aralık bulunduğunu görmüş bulunuyoruz. Bunun için, değerin
bir ölçüsü olarak para, işlevine
başladığında, fiyatları ifade ettiğinde, değeri zaten belirlenmiştir. Şimdi,
eğer değeri düşerse, bu gerçek, ilk kez, üretimlerinin
kaynağında değerli madenlerle doğrudan trampa edilen
meta fiyatlarında meydana gelen değişme ile kendini belli eder. Bütün diğer
metaların büyük bir kısmı, özellikle uygar toplumların
iyice gelişmemiş aşamalarında daha uzun süre değer ölçüsünün artık eskimiş
ve hayalî değerleri ile belirlenmeye devam edeceklerdir. Ne var ki, bir
meta ötekini ortak değer-ilişkisi içersinde etkiler ve böylece, altın ya
da gümüşle ifade edilen değerleri giderek nispî değerleri ile belirlenen
oranlarda yerleşir ve bu, bütün meta
değerlerinin, parayı oluşturan madenin yeni
değeri ile saptanmasına kadar sürer gider. Bu sürecin yanısıra, değerli
madenlerin niceliğinde sürekli bir artış olur; bu artışın
nedeni, bu madenlerin, üretim kaynaklarında doğrudan trampa
edildikleri malların yerini doldurmak üzere
durmaksızın akmalarıdır. Bundan dolayı, genellikle metaların gerçek fiyatlarına
ulaşmaları oranında, değerlerinin değerli madenlerin düşen
değerlerine uygun şekilde belirlenmesi oranında, bu yeni fiyatların
gerçekleşmesi için gerekli miktarda maden aynı oranda sağlanmış olur. Yeni
altın ve gümüş kaynaklarının bulunmasını izleyen tek yanlı bir gözlemin
sonucu,17. ve özellikle 18. yüzyılda, kimi iktisatçıların, meta fiyatlarının,
dolaşım aracı olarak hizmet eden altın ile
gümüşün miktarındaki artışın sonucu olarak yükseldiği
gibi yanlış bir sonuca varmalarına yolaçmıştır. Bundan böyle, biz de, altının
değerinin belirli olduğunu kabul edeceğiz; aslında ise bir metaya fiyat
biçtiğimiz zaman, bu değer, o an içindir.
Bu varsayıma göre, dolaşım aracının miktarı,
gerçekleşecek olan fiyatların
toplamı ile belirlenir. Şimdi eğer bir adım daha atarak
her metaın fiyatının belli olduğunu varsayarsak, fiyatların toplamı,
kuşkusuz, dolaşımdaki metalar kitlesine bağlı olur. 1 kile buğday
2 sterlin,100 kile 200 sterlin, 200 kile 400 sterlin vb. iken, satıldığı
zaman buğday ile yer değiştirecek para miktarının, buğdayın miktarıyla
artması zorunluluğunu kavramak için öyle pek fazla kafa yormaya
gerek yoktur.
Eğer metaların kitlesi sabit kalırsa, dolaşımdaki
para miktarı, bu meta fiyatlarındaki dalgalanmalara göre değişir. Fiyat
değişikliği sonucu toplam fiyatlardaki artış ya da düşüş yüzündenpara da
artar ve eksilir. Bu sonucun ortaya çıkması için bütün meta
fiyatlarının aynı anda yükselmesi ya da düşmesi de gerekmez. Önde gelen
bir kısım metaın fiyatlarındaki yükselme ya da düşme,
bütün metaların toplam fiyatlarının artmasına ya da azalmasına yettiği
gibi, dolaşımda daha çok ya da daha az para bulunmasına
yolaçar. Fiyatlardaki değişme, ister meta değerlerindeki fiili değişmeye
tekabül etsin ya da yalnızca piyasa-fiyatlarındaki bir dalgalanmanın sonucu
olsun, dolaşım aracı miktarı üzerindeki etkisi aynı kalır.
Diyelim ki, aşağıdaki mallar aynı anda
farklı yerlerde satılıyor ya da kısmen başkalaşıyorlar: bir kile buğday,
20 yarda keten bezi, bir İncil
ve dört galon kanyak. Eğer her kalem eşyanın fiyatı 2 sterlin ise gerçekleşen
fiyat toplamı 8 sterlin olur ve
dolayısıyla 8 sterlinlik bir para dolaşıma girmek zorundadır.Öte yandan,
eğer bu aynı mallar bildiğimiz başkalaşımlar dizisinin, yani 1 kile buğday-2
sterlin-20 yarda keten bezi-2 sterlin-1 İncil-2 sterlin-4 galon kanyak-2
sterlin, bizce çok iyi bilinen bir zincir ise, bıı durumda 2 sterlin, değişik
metaları birini ötekinin arkasında dolaştırır
ve bunların 8 sterlinlik toplam fiyatlarını
ardışık olarak gerçekleştirdikten sonra, ensonu kanyakçının cebinde istirahate
çekilir. 2 sterlin böylece dört hareket yapmıştır. Aynı madenî paranın
bu yinelenen yer değiştirmesi, metaların biçimindeki ikili değişikliğe,
iki dolaşım aşamasından geçerek karşıt yönlerde hareketlerine ve farklı
metaların başkalaşımlarındaki içiçeliğe tekabül eder.77
Başkalaşım sürecini oluşturan sürecin bu karşıt ve birbirini tamamlayıcı
evreleri, aynı anda değil, ama ardışık olarak geçmişlerdir. Dizinin tamamlanması
için bu nedenle zamana gereksinme vardır. Demek ki, paranın devinme hızı,
belli bir madenî paranın belli bir zamanda
yaptığı hareketlerin sayısı ile ölçülür. Dört parça malın dolaşımı, diyelim
ki, bir gün alsın. Bir günde gerçekleşen fiyatların toplamı 8 sterlin,
iki madenî paranın yaptığı hareket sayısı dört, ve dolaşan para miktarı
2 sterlindir. Bu durumda, dolaşım süreci sırasında belli bir zaman aralığı
için şu ilişkileri elde ederiz: dolaşım aracı olarak
işlev gören para miktarı, meta fiyatları toplamının, aynı ad altındaki
paranın yaptığı hareket sayısıyla bölünmesinden çıkacak sonuca eşittir.
Bu yasa, genel geçerliğe sahiptir.
Bir ülkede belli bir zaman aralığındaki
toplam meta dolaşımı, bir yandan, birçok yalıtık ve eşzamanlı kısmi başkalaşmalardan,
her para parçasının, yerini yalnızca
bir kez değiştirdiği ya da yalnızca bir kez hareket ettiği, aynı zamanda
satınalma olan satışlardan meydana gelmiştir; öte yandan da, bazan yanyana
bazan içiçe geçmiş birçok farklı başkalaşım dizilerinden meydana gelmiştir;
bu dizilerin herbirinde herbir sikke belli sayıda hareket yapar ve bu sayı,
koşullara göre daha büyük ya da küçük olabilir. Aynı ad altında dolaşımda
bulunan bütün sikkelerin yapmış oldukları hareketin
toplam sayısı bilinirse, o addaki tek bir sikkenin yaptığı ortalama hareket
sayısını ya da para devinmesinin ortalama hızını bulabiliriz. Her günün
başlangıcında dolaşıma sokulan para miktarı,
kuşkusuz, aynı anda yanyana dolaşımda bulunan bütün metaların fiyatlarının
toplamı ile belirlenir. Ama dolaşıma giren sikkeler, deyim yerindeyse,
birbirinden sorumlu hale gelirler.
İçlerinden birisi hızını artırırsa, diğeri ya hızını azaltır ya da dolaşımdan
büsbütün çıkar; çünkü dolaşım tek bir sikkenin ya da
unsurun yaptığı ortalama devir sayısı ile çarpımının, gerçekleştirilecek
fiyatlar toplamına eşit olan altın miktarını ancak emebilir. Bunun için,
eğer ayrı ayrı madenî paraların yaptığı hareket sayısı artarsa, bu madenî
paraların dolaşımdaki toplam sayısı azalır. Eğer hareket sayısı azalırsa,
toplam para sayısı artar. Dolaşımın
emebileceği para miktarı belli bir ortalama
dolaşım hızı için bilindiğine göre, belli miktarda bir sterlin altın paranın
bu dolaşımdan çekilmesi için aynı miktarda kağıt paranın dolaşıma sokulması
yeterlidir, ve bu marifeti bütün bankerler çok iyi bilirler.
Paranın devinmesi, genel anlamda, nasıl
metaların dolaşımının ya da onların geçirdikleri karşıt başkalaşımlarının
bir yansımasından başka bir şey değilse, aynı şekilde, bu devinmenin hızıda,
metaların biçim değiştirme hızını, bir dizi başkalaşımın birdiğeriyle sürekli
içiçe geçişini, maddenin hızlı toplumsal değişimini, metaların dolaşım
alanından hızla çekilmesini ve yerlerine aynı
hızla yenilerinin geçmesini yansıtır. Demek ki, devinmenin hızında,
karşıt ve aynı zamanda birbirini tamamlayan evrelerin akıcı
birliğini, metaların kullanım-değeri biçiminden değer biçimine dönüşmesinin
birliğini, değer biçiminden çıkıp tekrar kullanım-değerine dönüşmesini,
ya da satma ve satınalma gibi iki sürecin birliğini görüyoruz. Öte yandan,
devinmenin yavaşlaması, bu iki
sürecin yalıtık karşıt evrelere ayrılmasını, biçim değiştirmesinde ve dolayısıyla
maddenin toplumsal değişimindeki tıkanmayı yansıtır. Dolaşım, tek başına,
kuşkusuz bu tıkanıklığın kaynağı konusunda bize bir ipucu veremez; yalnızca
olguyu açığa çıkarır. Kamuoyu, devinmedeki yavaşlama ile birlikte dolaşımınçevresinde
paranın ortaya çıkışını ve kayboluşunu daha seyrek olarak
görür, bu yavaşlamayı, doğal olarak, dolaşım aracındaki nicel
eksikliğe bağlar.78
Belli bir dönemde dolaşım aracı işlevini
yerine getiren toplam para miktarı,
bir yandan dolaşımdaki meta fiyatlarının toplamı, öte
yandan, başkalaşımın karşıt evrelerinin birbirlerini izleme hızlarıyla
belirlenir. Toplam fiyatların ortalama olarak her tek sikkeyle
ne oranda gerçekleşebileceği, bu hıza bağlıdır. Ama, dolaşımdaki metaların
fiyat toplamı ise, metaların miktarına olduğu kadar fiyatlarına da bağlıdır.
Ne var ki, bu üç etmen de, fiyatların durumu, dolaşımdaki meta miktarı
ve paranın devinme hızı değişebilir.
Bundan dolayı, gerçekleşecek fiyatların toplamı ile
bu toplama bağlı olan dolaşım aracı miktarı, bu üç etmenin çeşitli
şekillerde biraraya gelmesine göre değişecektir. Bu değişmeler içersinde,
biz, yalnızca fiyat tarihinde en büyük önem taşıyanları
gözden geçireceğiz.
Fiyatlar sabit kalırken, dolaşım aracının
niceliği, ya dolaşımdaki metaların sayısının artışı ya da devinme hızındaki
düşüş, ya da her ikisinin birlikte olmasıyla yükselebilir. Öte yandan,
dolaşım aracı miktarı, meta sayısındaki azalış ya da bunların dolaşım hızındaki
yükseliş ile birlikte azalabilir.
Meta fiyatlarının genel yükselmesi ile,
dolaşımdaki metaların kitlesi,
bu metaların fiyatlarının artması oranında azalması kaydıyla, ya da dolaşımdaki
metaların kitlesi sabit kalırken, devinme hızının,
fiyatlardaki yükseliş ölçüsünde artması kaydıyla, dolaşım aracı miktarı
sabit kalır. Dolaşım aracı miktarı, daha çabuk azalan
meta sayısına ya da fiyat yükselmelerinden daha çabuk artan
para hızına bağlı olarak azalabilir.
Metaların fiyatlarındaki bir genel düşme
ile, meta kitlesinin artışı, fiyatlarının
düşmesine orantılı olmak kaydıyla ya da dolaşımdaki paranın hızının azalışının
aynı oranda olması kaydıyla, dolaşım
aracı miktarı sabit kalır. Metaların kitlesinin daha hızlı artması ya da
dolaşım hızının azalması, fiyat düşmelerinden daha çabuk
olması kaydıyla, dolaşım aracının miktarı artar.
Çeşitli etmenlerdeki değişmeler karşılıklı
olarak birbirlerini yokedebilirler ve böylece bunlardaki
sürekli kararsızlığa karşın, fiyatların
gerçekleşecek genel toplamı ile dolaşımdaki para miktarı sabit kalır; bu
nedenle, özellikle uzun dönemleri dikkate alırsak,
herhangi bir ülkede dolaşımdaki para miktarının ortalama düzeyindeki sapmalar
ilk bakışta umduğumuzdan çok daha küçüktür.
Sınaî ve ticarî bunalımlardan ileri gelen devresel aşırı bozulmalar
ve daha ender olarak da para değerindeki dalgalanmalar, kuşkusuz bu kuralın
dışındadır.
Dolaşım aracı miktarının, dolaşımdaki metaların
fiyatlarının toplamı ile ortalama
dolaşım hızı79
tarafından belirleneceği yasası, şöyle de ifade edilebilir: metaların değerlerinin
toplamı ile bunların. başkalaşımlarının
ortalama hızı belli ise, para olarak dolaşımda
bulunan değerli madenin miktarı bu madenin değerine bağlıdır.
Bunun tersine, fiyatların, dolaşım aracının miktarı ile belirlendiği
ve bunun da ülkedeki değerli madenlerin miktarına bağlı
olduğu düşüncesi yanlıştır;80
bu düşünce, onu ilk benimseyenler tarafından
şu saçma varsayıma dayandırılmıştı: dolaşıma ilk girdikleri zaman
metalar fiyattan yoksundu, para da değerden;
meta yığınından belli bir kısım, değerli maden yığınından belli kısımla
değişilir.81
Paranın sikke biçimini alması, dolaşım
aracı olarak işlev görmesinden çıkmıştır. Metaların fiyatları ya da para-adları
ile imgelemde temsil edilen altın ağırlığının, dolaşım içinde bu metalarınkarşışına,
belli adlar altında sikke ya da altının para biçiminde çıkması gerekir.
Fiyat ölçütünün saptanması gibi sikke basmak da devletin
işidir. Altın ile gümüşün, sikke olarak ülke içersinde giydikleri
çeşitli ulusal üniformaları dünya pazarında soyunup atmaları,
metaların, iç ya da ulusal dolaşım alanları ile evrensel alanları
arasındaki ayrılığı gösterir.
Bu nedenle sikke ile külçe arasındaki tek
fark, biçim yönündendir ve altın daima bir biçimden diğerine geçebilir.82
Sikke, darphanenin kapısından çıkar
çıkmaz, kendisini erime potasının yolunda
bulur. Dolaşımları sırasında sikkeler, kimi az kimi çok, aşınırlar.
Ad ve öz, itibari ağırlık ve gerçek ağırlık, birbirinden ayrılma
sürecine başlarlar. Aynı adı taşıyan sikkeler, ağırlıklarındaki farklılık
nedeniyle, farklı değerde olmaya başlarlar. Fiyatların ölçütü olarak saptanılan
altın ağırlığı, dolaşım aracı olarak
hizmet eden ağırlıktan sapar ve artık fiyatlarını gerçekleştirdiği metaların
gerçek eşdeğeri olmaktan çıkar. Ortaçağdan 18. yüzyıla kadar, sikke basma
tarihi, bu nedenden ileri gelen devamlı karışıklıklarla
doludur. Sikkeleri yalnızca taşıdıkları anlam yönünden değerlendirme ve
resmen kabul edilen maden ağırlıklarının birer simgesi haline getirme konusundaki
dolaşımın doğal eğilimi, modern
yasalarla kabul edilmiş ve bir altın sikkenin para olma
özelliğini ya da yasayla kabul edilmiş para olma niteliğini yitireceği
ağırlık kayıpları saptanmıştır.
Bizzat sikkenin devinimi, bir yandan yalnızca
basit bir maden parçası olarak
ve öte yandan da belirli bir işlevle sikkeler olarak aralarında
bir fark yaratarak, itibarî ve gerçek ağırlığı arasında bir
ayrım yapma etkisi gerçeği, madenî sikkeler yerine, sikkeler olarak aynı
amaca hizmet eden simgeler ya da herhangi bir başka
maddenin konması olanağını sakladığını gösterir. Çok küçük altın ve gümüş
miktarlarda sikke yapmanın pratik güçlükleri ile,
başlangıçta değer ölçüsü olarak değeri yüksek madenler yerine daha az değerli
madenlerin, gümüş yerine bakırın altın yerine gümüşün kullanılması ve bu
halin, değerli madenlerin bunları tahttan indirmesine kadar sürmesi gibi
olaylar, tarihte gümüş ve bakır ufaklıkların, altın sikkelerin yerini tutmada
oynadıkları rolü açıklar. Gümüş ve bakır ufaklıklar, sikkelerin elden ele
hızla dolaştığı ve dolayısıyla en fazla aşınma ve ufalanmayla karşı karşıya
kaldığı dolaşım alanlarında altının
yerini almıştır. Bu, çok küçük
çapta alışverişlerin devamlı olduğu yerlerde olur. Bu uyduların altının
yerine sürekli olarak yerleşmelerini önlemek için ödemelerde altın yerine
bunlardan hangi miktarlarda kabul edilebileceği yasalarla saptanmıştır.
Devinim halindeki farklı sikke türlerinin
izlemiş oldukları özel yollar, doğal olarak, birbirleriyle karşılaşır.
Gümüş ve bakır ufaklıklar, en küçük altın sikkelerin
kesirlerini ödemek için altın ile kolkola girer; altın bir yandan
durmadan perakende dolaşıma akar, öte yandan
da ufaklıklar ile değişilerek durmadan tekrar dışarı atılır.83
Gümüş ve bakır ufaklıkların madeni ağırlığı,
keyfi olarak, yasalarla saptanır. Bunlar devinirken altın sikkelerden de
çabuk aşınırlar. Bundan dolayı
işlevleri, ağırlıklarından ve dolayısıyla bütün değerlerinden tamamen bağımsızdır.
Sikke olarak altının işlevi, altının madeni değerinden tamamen bağımsız
hale gelir. Bu nedenle, kâğıt paralar gibi nispeten değersiz şeyler, onunyerine
sikke görevini görebilirler. Bu salt simgesel özellik, bellibir
ölçüde madenî ufaklıklarda maskelenmiştir. Kâğıt parada ise iyice
sırıtır. Aslında, ce n'est que le premier pas
qui coûte.
Burada sözünü ettiğimiz, yalnızca, devlet
tarafından basılan, ve zorunlu
dolaşıma sahip, karşılıksız kâğıt paradır. En yakın kökeni madenî para
devinimindedir. Buna karşılık krediye dayanan para,
metaların basit dolaşımı açısından bize henüz tamamen yabancı olan koşulları
gerektirmektedir. Ama bu konuda şu kadarı söylenebilir
ki, nasıl asıl kâğıt para, paranın dolaşım aracı olması işlevinden doğuyorsa;
kredi parası da kaynağını, paranın ödeme aracı olma işlevinden kendiliğinden
alır.84
Devlet, üzerlerinde 1 sterlin, 5 sterlin vb. gibi adlar bulunan kâğıt
parçalarını dolaşıma sokar. Aynı miktarda altının yerini fiilen
aldıkları sürece, bunlar da, bizzat paranın devinmesini düzenleyen yasalara
tâbidir. Kâğıt paranın dolaşımına özgü bir yasa, ancak,
bu kâğıt paranın altını temsil oranından
doğabilir. Böyle bir yasa vardır
ve basitçe söylemek gerekirse şöyledir: çıkartılacak kâğıt paranın miktarının
yerine simgeler konmadan bizzat dolaşıma girecek olan altın (ya da gümüş)
miktarını geçmemesi gerekir. Dolaşımın emebileceği altın miktarı, belli
bir düzeyde durmadan dalgalanır. Böyle olmakla birlikte, bir ülkedeki
dolaşım aracı kitlesi, fiili
deneylerle doğruluğu kolayca anlaşılabilecek belli
bir asgarî düzeyin altına düşmez. Bu asgarî kitleyi oluşturan kısımlarda
durmadan süregelen değişiklikler gerçeği ya da içindeki altın paralarının
sürekli olarak yenileriyle değiştirilmesi, kuşkusuz
ne onun miktarını ne de onun dolaşımının sürekliliğini değiştirmeye
yolaçmaz. İşte bunun için yerini kâğıt simgeler alabilir. Buna karşılık,
dolaşımın bütün kanalları, bugün, para emme kapasitelerinin
sonuna kadar kâğıt para ile dolu olsa, yarın, meta dolaşımındaki bir dalgalanma
sonucu, taşacak hale gelebilirler. Bu
durumda artık ölçüt diye bir şey kalmaz. Eğer aynı ad altında fiilen dolaşıma
girebilecek altın sikkesi yerine konan kâğıt para gerçek sınırını aşarsa,
genel itibarsızlık tehlikesi bir yana, metaların
dolaşım yasaları gereğince, salt kâğıt para ile temsil edilebilecek
kadar bir altın miktarını ancak temsil edebilir. Çıkartılan kâğıt para
miktarı, gereken miktarın iki katı olsa, 1 sterlin, 1/4 onsluk altının
değil, 1/8 ons altının para adı olur.
Bunun etkisi, tıpkı, fiyatların
bir ölçütü olarak altının işlevinde sanki bir değişme oluyormuş gibi olur.
Daha önce 1 sterlinlik fiyatla ifade edilen
değerler, şimdi artık 2 sterlinlik fiyatla ifade edilebilir.
Kâğıt para, altını ya da parayı temsil
eden bir simgedir. Onunla metaların değerleri arasındaki ilişki, metaların
kâğıt para tarafından simge olarak temsil edilen aynı altın miktarı ile
düşünsel olarak ifade edilmesinden
ibarettir. Kâğıt para, yalnızca, diğer bütün metalar gibi
bir değere sahip olan altını temsil ettiği sürece değerin bir simgesidir.85
Ensonu şu soru sorulabilir: nasıl oluyor
da altının yerini kendileri bir değer taşımayan simgeler alabiliyor?
Ama, daha önce de görmüş olduğumuz
gibi, altın ancak sikke ya da dolaşım aracı olmaktan
başka bir işlevde bulunmadığı sürece bu yer değiştirme olanaklıdır.
Şimdi paranın bunun yanında başka işlevleri de vardır, ve salt dolaşım
aracı olarak hizmet etme işlevi hâlâ devinmesini sürdüren aşınmış sikkelerin
bulunmasına karşın, altın sikkeyle sınırlanmış değildir. Her para parçası,
fiilen devinmede bulunduğu sürece sikkedir ya da dolaşım aracıdır. Ama
bu, yerini kâğıt paraya bırakabilecek
çok küçük altın kütleler için sözkonusudur. Bu kütle, sürekli dolaşım alanında
kalır, sürekli olarak dolaşım aracı işlevini yapar, ve salt bu amaçla vardır.
Hareketi, bu nedenle, yalnızca, başkalaşımın
sürekli değişen ters evrelerini, M
P-M, metaların değer-biçimlerinde yalnızca tekrar ve hemen kaybolması
için karşı karşıya gelmeleri evrelerini temsil eder. Burada
metaların değişim-değerlerinin bağımsız varlıkları geçici bir görüntüdür
ve yerini derhal bir başka metaya bırakır. Paranın durmadan elden ele dolaşmasına
yolaçan bu süreçte, paranın salt simgesel bir varlığa sahip olması yeterlidir.
Deyim yerindeyse, burada paranın işlevsel varlığı, maddî varlığını yutmaktadır.
Meta fiyatlarının geçici ve nesnel bir yansıması olması nedeniyle, bizzat
kendisinin bir simgesi olarak hizmet etmektedir ve dolayısıyla yerini bir
simgeye bırakabilmektedir.86
Burada tek zorunluluk, bu simgelerin
kendi başına nesnel toplumsal bir geçerliğe
sahip olması gerekir ki, kâğıt simge bunu da zora dayanan devinmesi ile
kazanır. Devletin bu zorunlu eylemi, toplumun sınırları
ile çakışan ülke için dolaşımda geçerli olabilir, ama aynı zamanda
da, ancak bu alan içersinde para, dolaşım aracı olma işlevini
tümüyle yerine getirir ya da sikke halini alır.
Değer ölçüsü işlevini yerine getiren ve
ister kendi kişiliğinde ister
bir temsilci ile dolaşım aracı olarak hizmet eden meta, paradır.Altın
(ya da gümüş) işte bunun için paradır. Bir yandan, kendi altın kişiliği
içinde varolması gerektiği zaman paraolarak işlev görür. O zaman, değer
ölçüsü işlevinde olduğu gibi ne
yalnızca düşünseldir, ne de dolaşım işlevindeki gibi temsil edilmeye uygun
para-metadır. Öte yandan, işlevini, ister kendisi, ister bir temsilci aracılığı
ile yerine getirsin, bu işlevi gereği, para
olarak da işlev görür, bütün öteki metaların temsil ettiği kullanım-değerleri
karşısında biricik değişim-değerinin uygun biçimi olarak bir tek değer-biçimi
halinde pıhtılaşır.
Metaların iki karşıt başkalaşımının devrelerindeki
sürekli hareket, ya da satış ve satınalmanın hiç bitmeyen değişmesi, paranın
dinmeyen devrinde ya da paranın devinmesinde oynadığı perpetuum
mobile işlevinde yansır. Ne var ki,
başkalaşım dizileri kesilir
kesilmez, satışlar kendisini izleyecek satınalmalarla tamamlanmadığı anda
para hareketli olmaktan çıkar; Boisguillebert'in dediği gibi, “meuble”den
“immeuble”ye, hareketlilikten hareketsizliğe
dönüşür, sikke iken para olur.
Metaların daha ilk dolaşımı ile birlikte,
ilk başkalaşımının ürününü sıkı sıkıya elde tutma zorunluluğu ve tutkusu
ortaya çıkmıştır. Bu ürün, metaın dönüşmüş , şekli ya da altın-krizalit
biçimidir.87
Artık metalar, başka metaları satınalmak için değil, bunların meta-biçimini,
para-biçimi ile değiştirmek için satılmıştır. Metaların dolaşımını etkileyen
salt amaçlar olmalarından, bu biçim değişikliği kendi başına bir amaç,
bir hedef halini almıştır. Metaın bu
değişmiş biçiminin, hiç bir koşula bağlı olmadan elden çıkarılabilir biçim
olarak ya da yalnızca geçici para-biçimi olarak işlevini yerine getirmesi,
böylece önlenmiş oluyordu. Yani para, bir
küme halinde taşlaşıyor ve satıcı, para yığıcısı oluyordu.
Metaların dolaşımının ilk aşamalarında,
yalnızca kullanım değerleri fazlaları
paraya çevrilirdi. Altın ile gümüş, böylece, fazlalığın ya da servetin
toplumsal ifadeleri halini almışlardır. Para yığıcılığın
bu ilkel biçimi, geleneksel üretim biçiminin sabit ve sınırlı
bir aile çevresi gereksinmelerini karşılamak için sürdürüldüğü topluluklarda
süreklilik kazanmıştır. Asya halkında, özellikle Hintlilerde durum böyledir.
Bir ülkedeki meta fiyatlarının, orada
bulunan altın ve gümüş miktarı ile belirlendiği sanısına kapılan Vanderlint,
Hint mallarının niçin bu kadar ucuz olduğunu kendi
kendine sorar. Yanıt şudur: Hintliler paralarını gömerler de
ondan. 1602 ilâ 1734 yılları arasında, aslında Amerika'dan Avrupa'ya gelmiş
olan 150 milyon gümüş sterlini gömdüklerini belirtir.88
1856 ile 1866 yılları arasındaki 10 yılda İngiltere, Hindistan'a ve Çin'e,
aldığı Avustralya altınına karşılık 120.000.000 gümüş sterlin ihraç etmiştir.
Çin'e ihraç edilen gümüşün büyük kısmı, sonradan Hindistan'a akıyor.
Meta üretimi geliştikçe, her meta üreticisi,
nevrus rerum'dan
ya da toplumsal güvenceden emin olmak zorundadır.89
Gereksinmeleri sürekli olarak kendisini hissettirir ve onu durmadan
başkalarına ait metaları satınalmaya zorlar;
oysa kendi öz mallarının üretimi ve satışı, zaman gerektirir ve koşullara
bağlıdır. Satmadan satınalabilmek
için, satınalmadan önce satmış olması gerekir.
Bu işlem genel ölçüde ele alındığında bir çelişki taşıyormuş gibi görünür.
Ama, değerli madenler, üretim kaynaklarında, öteki metalar ile dolaysız
olarak değişilir. Ve işte burada, meta
sahipleri tarafından yapılan satış, (altın ya da gümüş sahipleri tarafından)
satınalma olmadan yapılmıştır.90
Diğer üreticilerin ardından satınalmayı izlemeyen satışlar, yeni yeni üretilen
değerli madenlerin meta sahipleri arasında dağılımını sağlar. Böylece,
bütün değişim çizgisi boyunca çeşitli miktarlarda altın ve
gümüş kümeleri birikir. Değişim-değerini belli bir meta biçiminde elde
tutma ve biriktirme olanağı ile birlikte altın hırsı da artar.
Dolaşımdaki genişlemeyle birlikte paranın gücü, her an kullanılmaya hazır
bu mutlak toplumsal servet biçiminin gücü de artar.
“Altın harika bir şeydir! Ona sahip olan arzuladığı her şeyi
elde eder. Altınla bir kimse ruhlar cennetininin kapılarını bileaçar.”
(Colombus'un 1503'te Jamaika'dan yazdığı mektup.) Altın, kendisine dönüşen
şeyleri açığa vurmadığı için, her şey, meta olsun ya da olmasın, altına
dönüştürülebilir. Her şey, satılabilir ve satınalınabilir hale gelir. Dolaşım,
her şeyin içine atılabileceği ve altın-kristali olarak tekrar çıkacağı
büyük bir toplumsal imbik “olur. Bu simya ilmine azizlerin kemikleri bile
dayanamadıktan sonra, res sacrosancta,
extra commercium hominum nasıl dayansın.91
Metalar arasındaki her nitel farklılık
parada nasıl kayboluyorsa, para da, kendi payına, radikal eşitçiler gibi
bütün farklılıkları yokeder.92
Ne var ki, paranın kendisi de bir meta, dışsal bir nesne,
herkesin özel malı olabilecek bir şeydir.
Böylece toplumsal güç, özel kişilerin özel güçleri halini alır. Eskiler,
bu yüzden parayı, ekonominin
ve şeylerin ahlâkî düzeninin yıkıcısı olarak lânetlemişlerdir.93
Modern toplum doğar doğmaz, Plutus'u saçlarından tutarak toprağın karnından94
çıkarmış ve altını, Kutsal
Kâse olarak, kendi öz yaşamının gerçek
ilkesinin parıltılı cisimleşmesi olarak selâmlamıştır.
Meta, içerdiği kullanım-değeriyle belli
bir gereksinmeyi karşılar ve maddî servetin belli bir öğesidir. Ama bir
metaın değeri, maddî servetin diğer bütün öğeleri için taşıdığı çekim gücünün
derecesini ve bu nedenle sahibinin toplumsal servetini ölçer.Metaların
sahibi olan bir barbar ve hatta bir Batı Avrupa köylüsü için, değer, değer-biçimi
ile aynı şeydir, ve bundan dolayı, ona
göre, altın ve gümüş istifindeki artış, değerde bir artış demektir. Paranın
değerinin, bazan kendi değerindeki değişmenin, bazan
da metaların değerlerinde bir değişmenin sonucu olarak değiştiği doğrudur.
Ama bu, bir yandan, 200 ons altının 100 ons altından
daha fazla değer taşımasına engel olamayacağı gibi, öte yandan
da bu malın o andaki madenî biçiminin, diğer bütün metaların evrensel eşdeğer
biçimi ve insan emeğinin doğrudan toplumsal cisimleşmesi olmasını da önleyemez.
Para-yığma hırsı, doğası gereği doymak bilmez. Nitelik ya da biçim açısından
paranın yararlılığının sınırı yoktur, yani her metaya doğrudan doğruya
çevrilebildiği için maddî servetin evrensel temsilcisidir. Amaaynı zamanda,
her fiilî para toplamı miktar olarak sınırlıdır, dolayısıyla, satınalma
aracı olarak sınırlı bir yararlılığı vardır. Paranın nicel sınırlılığı
ile nitel sınırsızlığı arasındaki bu karşıtlık, istifçi için,
Sisyphus-benzeri emek biriktirmesinde,
para yığıcısı için, sürekli bir mahmuz olur.
Bu, tıpkı, aldığı her yeni ülkede,yalnızca yeni bir sınır gören bir fatihi
andırır.
Altının para olarak elde tutulması ve istiflenmesi
için, dolaşımına ya da zevk aracına dönüşmesine engel olunması gerekir.
Para yığıcı, bunun için, altın fetişi adına, bedenî zevklerden fedakârlık
yapar. Kutsal kitabın perhiz bahsine büyük bir içtenlikle uyar.
Öte yandan, dolaşımdan, ona metalar biçiminde katmış olduğundan fazlasını
çekemez. Ne kadar çok üretirse o kadar çok satabilir. Çok çalışmak, tutumluluk
ve hasislik onun başlıca üç erdemidir, ve çok satıp, az satınalmak ekonomi
politiğin özetidir.95
Para yığıcılığın kaba biçiminin yanısıra,
altın ve gümüş eşyalara sahip
olma şeklinde, estetik bir biçimini de görüyoruz. Bu, uygar
toplumun serveti ile birlikte gelişir. “Soyons
riches ou paraissons riches” (Diderot).
Böylece, bir yandan, altın ve gümüş için,
para işlevlerinden kopuk, durmadan genişleyen bir pazar doğar,
ve öte yandan, bunalım ve toplumsal çalkantılar sırasında başvurulabilecek
bir kaynak doğar.
Para yığıcılığı, madeni dolaşım ekonomisinde
çeşitli amaçlara hizmet eder. İlk işlevi, altın ve gümüş sikkelerin devinmelerinin
tâbi olduğu koşullarda doğar. Metaların dolaşımı ve fiyatlarının büyüklüğü
ve hızındaki sürekli dalgalanmalarının yanısıra, dolaşımdaki para miktarının
durmaksızın nasıl yükseldiğini ya da
alçaldığını görmüş bulunuyoruz. Demek ki, bu kitlenin genişleyebilir ve
daralabilir olması gerekir. Bazan para, dolaşan sikke olarak
iş görmek üzere çekilmek, bazan da dolaşan sikke, az ya da
çok durgun para olarak iş görmek üzere itilmek zorundadır.
Fiilen dolaşımdaki para kitlesinin, dolaşımın
emme gücünü sürekli doyum noktasında tutabilmesi için, ülkedeki altın ve
gümüş miktarının, sikke olarak işlev yapması, gerekli miktardan daha fazla
olması zorunludur. Bu koşul, yığılı para biçimini alan para tarafından
yerine getirilir. Bu rezervler, dolaşıma para çıkarmak ya dadolaşımdan
para çekmek için kanal hizmetini görürler ve böylece kanallarından dolup
taşmaları önlenmiş olur.96
Metaların şimdiye kadar gözününde tuttuğumuz
basit dolaşımı biçiminde, belli bir değerin, daima iki biçimde karşımıza
çıktığını görmüştük: bir kutupta meta, karşı kutupta para. Metasahipleri
bu nedenle, zaten eşdeğer şeylerin temsilcileri olarak temasa gelirler.
Ama dolaşım geliştikçe, metaların elden çıkarılmasını sağlayan koşullar,
bir zaman aralığı ile fiyatlarının
gerçekleşmesinden ayrı hale gelir. Burada, bu koşulların en basitine işaret
etmek yetecektir. Bir çeşit malın üretimi için daha uzun zaman, bir başka
malın üretimi için daha kısa zaman gerekir. Gene, farklı
metaların üretimi yılın çeşitli mevsimlerine bağlıdır. Bir tür
meta kendi pazar yerinde doğabilir, bir diğerinin
pazara gitmesi için uzun bir yolculuk yapması gerekir. Bunun için 1 numaralı
meta sahibi, 2 numaralı satınalmaya hazır olmadan önce, satışa hazır olabilir.
Aynı kişiler arasında aynı alışverişler sürekli yinelenince,
satış koşulları, üretim koşullarına göre düzenlenir. Öte
yandan, belli bir metaın, örneğin, bir evin kullanımı, belirlibir süre
için satılır (halk dilinde kiralanır). Burada ancak bu sürenin sonunda,
alıcı, o metaın kullanım-değerini fiilen elde etmiş olur. Bunun
için o, bedelini ödemeden önce satınalmıştır. Satıcı varolan bir malı satar,
alıcı yalnızca paranın, ya da daha doğrusu
gelecekteki paranın temsilcisi olarak satınalır. Satıcı alacaklı, satınalan
borçlu olur. Burada, metaların başkalaşımı ya da
değer-biçimlerinin gelişmesi yeni bir yönüyle ortaya çıktığıiçin, para
da yeni bir işlev yüklenir, ödeme aracı olur.
Alacaklı ya da borçlu olma niteliği, burada
basit dolaşımdan gelmektedir.
Bu dolaşımın biçimindeki değişme, alıcı ve satıcıya bu yeni
damgayı vurur. Başlangıçta bunlar, tıpkı satıcının ve alıcınıngeçici ve
birbiri ardına gelen yeni rolleriydi ve aynı aktörler tarafından sırayla
oynanırdı. Ama şimdi bu karşıtlık eskisi kadar hoş
olmadığı gibi, kristalleşmeye daha da yatkındır.97
Bununlabirlikte, aynı özellikler, meta dolaşımından
bağımsız olarak da kabul edilebilir.
Eski dünyada sınıf savaşımları, borçlu ile alacaklı arasında bir savaşım
biçimini almış ve Roma'da borçlu pleblerin mahvolması ile sona ermiştir.
Köleler, bunların yerlerini almıştır. Ortaçağda, çatışma, ekonomik temeli
ile birlikte onun üzerine kurulan siyasal güçlerini de yitiren borçlu feodallerin
mahvolması ile sonuçlanmıştı. Ne var ki, bu iki dönemdeki borçlular ile
alacaklılar arasındaki para ilişkisi, yalnızca, sözkonusu sınıfların
dayandıkları genel ekonomik koşullar arasındaki derin uzlaşmaz karşıtlığı
yansıtır.
Şimdi tekrar metaların dolaşımına dönelim.
Satış sürecinin iki kutbunda
iki eşdeğerin, meta ile paranın aynı anda yeralması artık sona ermiştir.
Şimdi artık, para, ilkönce, satılan metaın fiyatının belirlenmesinde değer
ölçüsü olarak işlev yapmaktadır; sözleşme ile saptanılan fiyat, borçlunun
yükümlülüğünü, ya da saptanılan
tarihte ödemek zorunda olduğu para miktarını gösterir. İkinci olarak para,
düşünsel satınalma aracı olarak hizmet eder;
alıcının, ödeme konusunda yalnızca verdiği sözde varolmakla birlikte, metaın
el değiştirmesini sağlar. Ödeme için saptanılan günden
önce, ödeme aracı, dolaşıma adımını atmaz, alıcının elinden çıkıp satıcının
eline geçmez. Dolaşım aracının, bu yığılmış hale dönüşmesinin
nedeni, ilk evreden sonra sürecin kesilmesi, metaın dönüşmüş
şeklinin, yani paranın dolaşımdan çekilmesiydi. Ödeme aracı,
dolaşıma, ancak meta onu terkettikten sonra girer. Para artık dolaşım sürecini
meydana getiren araç olmaktan çıkmıştır. O, ancak onu; değişim-değerinin
mutlak varlık biçimi olarak ya da evrensel meta olarak, dolaşıma adımını
atmak suretiyle sona erdirir. Satıcı, metaını, bazı gereksinmelerini karşılamak
için paraya çevirmiştir, oysa para yığıcı, aynı
şeyi, metaını para biçiminde elde tutmak, için yapmış, borçlu ise borcunu
ödemek amacıyla aynı yola başvurmuştur; zaten borcunu ödemese, onun malları,
icra dairesi tarafından satılacaktır. Metaların değer-biçimi para, şimdi
artık, satışın bir sonu ve amacıdır,
ve bizzat dolaşım sürecinden toplumsal bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Alıcı, metaları paraya çevirmeden önce,
parayı tekrar metaya çevirir; bir başka
deyişle, metaların ikinci başkalaşımını birinciden önce tamamlar. Satıcının
metaı dolaşıma girer, fiyatını gerçekleştirir,
ama bu, ancak, para üzerinde yasal bir hak şeklinde olur. Meta, paraya
dönüşmeden önce kullanım-değerine dönüşmüştür. Birinci başkalaşımının tamamlanması,
ancak daha sonraki bir dönemde olur.98
Belli bir dönemde, vadesi gelen borç ödemesi,
satışları ile bu borçları meydana getiren metaların toplam fiyatlarını
temsil ederler. Bu fiyat toplamının gerçekleşmesi için gerekli altın miktarı,her
şeyden önce, ödeme aracının dolaşım hızına bağlıdır. Bu miktar iki durumla
koşullanır: birincisi, borçlular ile alacaklılar arasındaki ilişkiler öyle
bir zincir oluştururlar ki, A, borçlusu B'den para aldığında, bunu hemen
alacaklısı C'ye devreder, ve bu böyle devam eder gider; ikincisi, çeşitli
ödeme günleri arasındaki aralıkların
uzunluğudur. Sürekli ödemeler zinciri ya da gecikmiş ilk başkalaşımlar,
daha önceki sayfalarda gözden geçirdiğimiz, iç içe geçmiş başkalaşımlar
dizisinden büsbütün farklıdır. Dolaşım aracının dolaşımı ile, alıcılar
ile satıcılar arasındaki bağ yalnızca ifade
edilmiş olmaz, bu bağ, yalnız dolaşım sırasında doğmuştur ve onunla vardır.
Buna karşılık ödeme aracının hareketi, çok daha
önceden varolan toplumsal bir ilişkiyi ifade eder.
Birkaç satışın aynı anda ve yanyana olması
olgusu, dolaşım hızının, sikkenin
yerini hangi ölçüde alabileceğini sınırlar. Öte yandan
bu olgu ödeme araçlarında tasarruf sağlayıcı yeni bir kaldıraçtır.
Ödemelerin tek bir noktada toplanması ölçüsünde, bunların
tasfiyesi (liquidation) için özel kurumlar ve yöntemler geliştirilir.
Ortaçağlarda Lyon'da virement'ler böyleydi.
A'nın B'den, B'nin C'den ve
C'nin A'dan vb. alacaklarının pozitif ve negatif miktarlar
olarak bir ölçüde birbirlerini yok etmek üzere karşı
karşıya getirilmeleri yeter. Böylece geriye, ödenecek tek bir
bakiye kalır. Bir merkezde toplanan ödemeler
miktarı ne kadar büyük olursa, bu borç bakiyesi o kadar az olur ve dolaşımdaki
ödeme aracı kitlesi o kadar küçük olur.
Paranın ödeme aracı işlevi, sınırsız bir
çelişkinin varlığına işaret
eder. Ödemeler birbirlerini dengeledikleri sürece, para, yalnızca, bir
hesap parası, bir değer ölçüsü olarak düşünsel bir işlevi yerine getirir.
Fiili ödemeler yapılması gerektiği sürece, para, artık
bir dolaşım aracı, ürünlerin değişiminde geçici bir etken olarak
hizmet etmez, toplumsal emeğin bireysel cisimleşmesi,değişim-değerinin
bağımsız varlık biçimi, evrensel meta olarak iş
görür. Bu çelişki, para bunalımı diye bilinen iktisadi ve ticaribunalımların
bu evrelerinde açıkça görülür.99
Bu gibi bunalımlar, ancak, uzayıp giden ödemeler zincirinin ve bunların
kapanması için yapay bir sistemin iyice geliştiği yerlerde görülür. Bumekanizmada
genel ve yaygın bir bozukluk olduğu zaman, bunun nedeni ne olursa olsun,
para, birdenbire ve doğrudan, hesap parasının
düşünsel biçiminden çıkar ve nakit para halini alır. Sıradan mallar artık
onun yerini alamaz. Metaların kullanım-değeri değersiz hale gelir, ve onların
değeri de, kendi bağımsız biçiminin varlığı içersinde kaybolur. Bunalım
öngününde, burjuvazi,bolluğun verdiği sarhoşlukla, kendine güven içersinde,
parayı boş bir hayal ilân eder.
Yalnızca meta paradır. Ama şimdi her yerde şu
çığlık: Yalnızca para metadır. Karacanın su peşinde koşması gibi, onun
ruhu da para, o biricik servet peşinde nefes nefesedir.100
Bunalım sırasında, metalarla onların
değer-biçimi, para arasındaki zıtlık, mutlak çelişki düzeyine yükselir.
Bu gibi durumlarda,para hangi biçimde görünürse görünsün hiç önemi yoktur.
Ödemeler ister altın ile ister banknot gibi kredi parasıyla yapılsın, para
kıtlığı devam eder.101
Eğer şimdi belli bir dönemde dolaşımdaki
paranın toplam miktarını gözönünde
tutacak olursak, dolaşım ve ödeme aracının verilen
devinme hızının, gerçekleşebilecek fiyatların toplamı, artı, günü gelmiş
ödemelerin toplamı, eksi, birbirini götüren ödemeler, son olarak, eksi,
aynı sikke parçasının sıra ile dolaşım ve ödeme
aracı olarak hizmet gördüğü devreler sayısı sonucuna eşit olduğunu
görürüz. Bundan dolayı, fiyatlar ile devinme hızı ve ödemelerinin hacmi
bilinmiş olsa bile, belirli bir sürede, diyelim bir günde,
dolaşımdaki para miktarı ile dolaşımdaki metalar kitlesi artık
birbirine tekabül etmez. Çoktandır dolaşımdan çıkmış olan metaları
temsil eden para, devinmesini sürdürür. Eşdeğeri para olan
dolaşımdaki metalar ilerdeki bir tarihe dek sahnede görünmezler.
Ayrıca, her gün sözleşmeye bağlanan borçlar ile aynı
gün vadeleri gelen ödemeler tamamen kıyas kabul etmez niceliklerdir.102
Kredi-para, ödeme aracı olarak paranın
işlevinden doğrudan ortaya çıkar.
Satınalınmış metalar için düzenlenen borç belgeleri, bu borçların başkalarına
devredilmesi amacıyla dolaşır. Öte yandan,
kredi sisteminin gelişmesi ölçüsünde, ödeme aracı olarak paranın işlevi
de büyür. Bu niteliği ile, kendine özgü çeşitli biçimlere
girerek, büyük ticari alışverişler alanında kendi evindeymiş gibi hareket
eder. Buna karşılık altın ve gümüş sikkeler perakende
ticaret alanına sürülür.103
Meta üretimi kendisini yeterince yaygınlaştırınca,
para, metaların dolaşım alanı ötesinde ödeme aracı olarak hizmet etmeyebaşlar.
Bütün sözleşmelerin evrensel konusu olan meta halini alır.104
Rantlar, vergiler ve benzeri ödemeler, aynî ödemeler halinden çıkıp nakdi
ödemelere dönüşürler. Bu dönüşümün, üretimin genel
koşullarına ne ölçüde dayandığını, örneğin, Roma İmparatorluğunun, devlete
yapılan bütün ödemelerin para olarak ödenmesi için
yaptığı girişimin iki kez başarısızlıkla sonuçlanması çok
iyi gösterir. Fransız tarım nüfusunun
Louis XIV zamanındaki korkunç sefaleti, Boisguillebert, Marshal Vauban
ve başkalarının açık bir dille yerdikleri bu sefalet, yalnız vergilerin
yüksekliği yüzünden değil, aynî vergilerin nakdî vergilere çevrilmesiyüzünden
de ileri gelmişti.105
Öte yandan Asya'da devlet vergilerinin esasta aynî olarak ödenen rantlardan
ibaret oluşu, doğal olay düzenliliği
ile yeniden ortaya çıkan üretim koşullarına bağlıdır. Ve bu ödeme biçimi
de eski üretim biçiminin devamını sağlıyordu. Osmanlı İmparatorluğunun
ayakta kalmasının sırlarından birisi
de budur. Avrupa'nın Japonya'ya zorla kabul ettirdiği dış ticaret, aynî
rant yerine nakdî rantın geçmesine yolaçarsa, bu, ülkenin örnek tarımının
sonu olacaktır. Bu tarımın sürdürüldüğü dar ekonomik
koşullar yokolup gidecektir.
Her ülkede yılın belli günleri törelerle,
çeşitli büyük ve devamlı borçların kapatılması günleri olarak kabul edilir.
Bu tarihler, yeniden-üretim çarkındaki devrimlerin yanısıra, mevsimlerlesıkı
ilişki halindeki koşullara bağlıdır. Bunlar, aynı zamanda, vergiler, rantlar
vb. gibi, metaların dolaşımı ile doğrudan bağlantısı bulunmayan
ödemelerin, tarihlerini de düzenler. Bütün ülkede bu tarihlere
raslayan ödemeler için gerekli para miktarı, ödeme aracı ekonomisinde dönemsel
ama tamamen yapay bozukluklara yolaçar.106
Ödeme aracının devinme hızı yasasından
şu sonuç çıkar ki, kaynağı ne
olursa olsun, bütün dönemsel ödemeler için gerekli ödeme
aracı miktarı, bu dönemlerin uzunluğu ile ters orantılıdır.107
Paranın ödeme aracı olarak gelişmesi, borçlanılmış
miktarların ödenme tarihi için para biriktirilmesini gerektirir. Zenginliğe
kavuşmanın belli bir yolu olarak para-yığma, uygar toplumun ilerlemesiyle
ortadan kalkarken, ödeme aracı rezervlerinin
oluşumu bu ilerlemeyle birlikte artar.
Para, iç dolaşım alanından çıktığı anda,
orada büründüğü, fiyatların
ölçütü, sikke, işaret ve değer simgesi gibi yerel giysilerindensoyunur
ve ilk biçimi külçe haline döner. Dünya pazarları arasındaki ticarette,
metaların değeri, evrensel olarak kabul edilebilecek
biçimlerde ifade edilir. Bu nedenle, onların bağımsız değer-biçimleri
de, bu durumlarda, evrensel para biçiminde onların karşısına çıkarlar.
Para, maddî biçimi aynı zamanda soyut insan
emeğinin doğrudan doğruya toplumsal cisimleşmiş biçimi olan
meta niteliğini, tam anlamıyla, ancak dünya pazarlarında kazanır. Bu alandaki
gerçek varoluş biçimi, onun düşünsel kavramına en uygun şekilde tekabül
eder.
İç dolaşım alanında, ancak tek bir meta
değer ölçüsü olarak hizmet etmekle para haline gelir.
Dünya pazarlarında değerin çift ölçüsü
hüküm sürer, altın ve gümüş.108
Dünya parası, evrensel ödeme aracı, evrensel
satınalma aracı, ve her türlü servetin evrensel olarak kabul edilen somutlaşmış
şekli gibi hizmet eder. Onun başlıca işlevi, uluslararası bakiyelerin tasfiyesinde
ödeme aracı işlevidir. Merkantilistlerin “ticaret dengesi” sloganı, işte
buradan gelir.109
Altın ile gümüş, çeşitli uluslar arasındaki ürün değişiminde alışılagelen
dengeninbirdenbire bozulduğu dönemlerde, başlıca ve zorunlu uluslararası
satınalma aracı olarak hizmet ederler.
Ve ensonu, satınalma ya da ödemenin
sözkonusu olmadığı, ama servetin bir ülkeden diğerine aktarılması gerektiği
ve bu aktarmanın, ya dünya pazarının o andaki konumu, ya
da güdülen özel amaçlar nedeniyle metalar biçiminde
yapılmasının olanaksız olduğu durumlarda, bu, toplumsal servetin evrensel
somutlaşmış şekli olarak hizmet eder.110
Her ülkenin iç dolaşım için bir para rezervine
gereksinmesi olduğu gibi, dünya
pazarlarındaki dış dolaşım için de böyle bir rezerve
gereksinme vardır. Demek ki, para-yığmanın işlevleri, paranın
kısmen iç dolaşım ve iç ödeme aracı işlevinden, kısmen de
dünya parası olma işlevinden doğmuş oluyor.111
Bu son işlev için, gerçek para-meta,
gerçek altın ve gümüş gereklidir. Bu nedenle, Sir James Steuart, altın
ile gümüşe, bunları, salt yerel temsilcilerinden
ayırdetmek için “dünya parası” demektedir.
Altın ile gümüşün akımı iki yönlüdür. Bir
yandan, kaynağından çıkarak yeryüzünün bütün pazarlarına yayılır, çeşitli
ulusal dolaşım alanlarında farklı
ölçülerde emilir, dolaşım kanallarını doldurur,
altın ve gümüş sikkelerin aşınmalarının yerine geçer, lüks
eşyalara malzeme olur, para-yığma şeklinde donar.112
Bu ilk akım, metalarda gerçekleşmiş
emekleri, altın ve gümüş üreten ülkelerin değerli
madenlerde somutlaşan emekleriyle değişmeleriile
başlar. Öte yandan, altın ile gümüş, çeşitli ülkelerin dolaşımalanlarında
durmadan bir ileri bir geri akar, ve bu akımın hareketi, kambiyo kurlarındaki
bitmez tükenmez dalgalanmalara bağlıdır.113
Burjuva üretim biçiminin belli bir boyuta
ulaştığı ülkeler, bankaların kasa dairelerinde biriken altın ve gümüş miktarını,
kendilerine özgü işlevleri, gereği gibi yerine getirebilecekleri asgari
ölçüde tutabilmek için sınırlandırırlar.114
Birikmiş bu miktarların ortalama
düzeylerinin üzerine göze batacak derecede çıkmaları bazı
istisnalar dışında meta dolaşımındaki bir durgunluğun, başkalaşımlarındaki
düzenli akışta kesintinin bir belirtisidir.115
1Karl
Marx, Zur Kritik der Politischen Ökonomie, Berlin 1859, s. 3. [Ekonomi
Poliliğin Eleştirisine Katkı, s. 45.)
2“İstek,
gereksinme demektir; o ruhun iştahıdır ve tıpkı vücudun açlığı gibi doğaldır.
... Şeylerin çok büyük bir kısmı, ruhun gereksinmelerini karşıladığı için
değerlidir.” Nicholas Barbon. A Discourse Concerning Coining
the New Money Lighter. In Answer to Mr. Locke’s Considerations, etc., London
1696, s. 2, 3.
3 “Şeylerin
kendilerine özgü bir özellikleri” (bu, Barbon’un kullanım-değeri içinözel
terimidir) “vardır; tıpkı mıknatısın demiri çekmesi gibi her yerde
bu özellik aynıdır” (l.c.,
s: 6). Mıknatısın demiri çekme özelliğinden ancak, bu özelliğin yardımı
ile manyetik kutuplaşma bulunduktan sonra yararlanılmaya başlanılmıştır.
4 “Herhangi
bir şeyin doğal değeri, zorunlu gereksinmeleri karşılamaya uygunluğundan,
ya da insan yaşamına kolaylık ve rahatlık sağlayıcı olmasından ibarettir.”(John
Locke, “Some Considerations on the Consequences of the Lowering of Interest.”
1691, Works’ta Edit. Lond. 1777, v. 2,
s. 23.) 17. yüzyıl İngiliz yazarlarında sık sık,“worth”
sözcüğünün kullanım-değeri, “value”
sözcüğünün değişim-değeri anlamında kullanıldığını
görürüz. Bu, gerçekten varolan bir şey için Cermen kökenli, onun zihinde
yansıyanı için Latin asıllı bir sözcük kullanmaktan hoşlanan bir dil anlayışınatamamıyla
uyan bir durumdur.
5 Burjuva
toplumunda, her insanın alıcı olarak, ansiklopedik meta bilgisine sahipolduğu
yolunda ekonomik bir fictio juris
[varsayım -ç.] egemendir.
6 Değer,
bir şey ile diğer bir şey, bir ürün miktarı ile diğer bir ürün miktarı
arasındaki değişim oranından ibarettir.” (Le Trosne, “De l’Intérét Social”,
Physiocrates[‘ta] Ed. Daire, Paris 1846. s. 889.) ·
7
“Hiç bir şey yaratılışında değere sahip değildir.” (N. Barbon, l.c.,
s. 6.), ya da Butler’ın söylediği gibi:
8 “One
sort of wares are as good as another, if the value be equal. There is no
difference or distinction in things of equal value... One hundred pounds’
worth of lead or iron, is of as great a value as one hundred pounds’ worth
of silver and gold.” N. Barbon, l.c., s. 53 ve 7.
9 “The
value of them (the necessaries of life) when they are exchanged the one
for another, is regulated by the quantity
of labour necessarily required, and commonly taken in producing them.”
“Yaşamak için gerekli şeylerin değeri, birbirleriyle değişildiklerinde,
bunların üretimleri için zorunlu ve normal sayılan emeğin niceliğine bağlıdır.”
(Some Thoughts on the Interest of Money in General, and Particularly
in the Public Funds, etc., London. s. 36.) Geçen
yüzyılda yazılan ve yazarı belli
olmayan bu dikkat çekici yapıtın baskı tarihi de bulunmuyor. Bununla birlikte,içeriğine
bakılırsa, George II zamanında, aşağı yukarı 1739 ya da 1740 yıllarında
yayınlandığı anlaşılıyor.
10 “Aynı
türden bütün ürünler, gerçekte, fiyatın genel olarak belirlenmesine ve
özel koşullara bakılmaksızın belirlenen tek bir kitle meydana getirirler.”
(Le Trosne, l.c., s. 893.)
11 K.
Marx, l.c., s. 6. [Ekonomi Poliliğin
Eleştirisine Katkı, s. ·19.]
11a [Almanca
baskıya not: Bu parantez içindeki
metni eklememin nedeni, çoğu zaman üretici tarafından tüketilmeyen her
ürünü, Marx’ın meta saydığı gibi bir yanlış anlayışa düşülmesindendir.
-F.E.]
12 Zur
Kritik..., s. 12, 13 ve passim. [Ekonomi Poliliğin
Eleştirisine Katkı,s. 45 rd..]
13 “İster
insan elinin, ister genel fizik yasalarının eseri olsunlar, evrendeki bütün
olgular, aslında yeniden yaratılmış şeyler değil, yalnızca maddenin biçim
değiştirmesidir. İnsan aklının, yeniden-üretim üzerinde düşünürken ve tahlilde
bulunurken daima karşılaştığı
iki öğe, birleştirme ve ayırmadır; aslında bu, toprağın, havanınve suyun,
buğday tanesine dönüşmesi, insan eliyle bir böceğe ipek yaptırılması, yada
devamlı çalışan bir saat yapmak üzere birkaç madeni parçaya biçim verilmesi
gibi değer” (Verri, burada, fizyokratlara karşı giriştiği polemikte ne
tür değerden sözettiğini kendisi
de iyice bilmemekle birlikte kullanım-değerini kasteder) “ve zenginliğin
yeniden üretimidir.” (Pietro Verri, Meditazion sulla Economia
Politico, -ilkin 1771’de basılmıştır-,
Custodi’nin İtalyan İktisatçıları baskısında, Parte Moderna.t.
XV, s. 21, 22.)
14 Karş:
Hegel. Philosophie-des Rechts. Berlin 1840, s. 250, § 190.
15 Okur,
burada, işçinin belirli bir emek-zamanı için aldığı ücretin ya da değerin
değil, bu emek-zamanının somutlaştığı metaın değerinin sözkonusu edildiğine
dikkat etmelidir. Ücret, bir kategori olarak, incelememizin bu aşamasında
henüz mevcut değildir.
16 Emeğin,
her çeşit metaın değerini her zaman ölçmeye ve karşılaştırmaya yarayan
yeterli ve gerçek tek ölçü olduğunu tanıtlamak için Adam Smith diyor ki,
“Eşit emek miktarlarının, her zaman ve her yerde emekçi için aynı değeri
taşıması gerekir. Normal sağlık, güç ve faaliyet halinde, sahip olduğu
ortalama beceri derecesi ile, dinlenmesinden, özgürlüğünden ve
mutluluğundan daima aynı ölçüde fedakârlık etmek zorundadır.” (Wealth of
Nations, b. I, ch. V, [s. 104-105].) Adam Smith, burada (ama her yerde
değil), bir yandan değerin, metaların üretimi sırasında harcanan emek miktarı
yoluyla saptanmasını, aynı şeyin, emeğin
değeri vasıtasıyla saptanmasıyla karıştırıyor ve bunun sonucu olarak da,
eşit miktarda emeğin daima aynı değere sahip olması gerektiğini tanıtlamaya
çalışıyor. Öte yandan da, bir önseziyle, metaların değerinde kendisini
ortaya koyan emeği, yalnızca emek-gücünün
harcanması olarak kabul ediyor ve bunu, canlıların aynı zamanda normal
faaliyetleri olarak değil de, dinlenmekten, özgürlükten ve mutluluktan
fedakârlık olarak görüyor. Gözönünde tuttugu, herhalde modern ücretli işçi
oluyor. Adam Smith’in yukarda, s. 39,
dipnot 1’de, sözü edilen eski ve adsız meslektaşı, daha yerinde olarak
şöyle diyor: “bir insan, yaşaması için gerekli şeyleri sağlamak için bir
haftalığına kendisini bir başkasının hizmetine veriyor... ve bu adama emeği
karşılığı başka bir şey veren kimse, bu şeyin gerçek eşdeğerinin ne olduğunu,
bunun kendisine ne kadar emeğe ve zamana maloldugunu hesaplamak yoluyla
ancak doğru bir tahminde bulunabilir; aslında bu, bir kimsenin bir nesne
için belirli bir sürede harcadığı emeğin, bir başkasının
aynı sürede bir başka şey için harcadıgı emekle değişiminden başka bir
şey değildir.” (l.c., s. 39.)
[İngilizcenin, burada sözkonusu edilen emeğin iki farklı yönü için, iki
farklı sözcüğe sahip olmak gibi bir üstünlüğü var. Kullanım değeri yaratan
ve nitel olarak dikkate alınan, Labour
[“emek”] değil, Work [“iş”]’tir;oysa
Değer yaratan ve nicel olarak dikkate alınan, Work
[“iş”] değil, Labour [“emek”]’tir. -F.E.]
*1 Shakespeare’in,
Windsor’un Şen Kadınları oyunundaki
Dame Quickly. -Ed.
17 Aralarında
S. Bailey de olmak üzere, değer biçiminin tahlili ile uğraşan bir avuç
iktisatçı hiç bir sonuca ulaşamamışlardır. Bunun ilk nedeni, değerin biçimi
ile değeri birbiriyle karşılaştırmaları, ikincisi, deneyimli burjuvazinin
kaba etkisi altında bütün dikkatlerini
sorunun nicel yönünde toplamış olmalarıdır. “Nicelik. üzerindeki egemenlik...
değeri oluşturur.” (S: Bailey, Money and its Vicissitudes, London
1837, s. 11.)
18 William
Petty`den sonra, değerin niteliğini farkedebilen ilk iktisatçılardan birisi
olan ünlü Franklin şöyle diyor: “Ticaret, genel olarak, emeğin emekle değişiminden
başka bir şey olmadığı için bütün şeylerin değeri... çok yerinde olarak,
emekle ‘ ölçülür.” (The Works of B. Franklin, etc., edited by
Sparks, Boston 1836, v. N, s. 267.) Franklin, her
şeyin değerini emekle ölçerken bilinçsizdir; değişim konusu olan emeğin
farklılığından soyutlama yapmakta ve böylece hepsini eşit insan emeğine
indirgemektedir. Bunun farkında olmamakla birlikte, gene de bunu söyleyebiliyor.
Önce “bir emek”ten sözediyor. sonra
“başka bir emek”ten, ve ensonu başka bir niteleme yapmaksızın, her şeyin
değerinin özü olarak “emek” diyor.
19 Bir
bakıma bu, insan için de, metalarda olduğu gibidir. İnsanoğlu dünyaya elinde
aynayla, ya da “ben benim” diyen fihteci bir filozof olarak gelmediği için,
kendisini önce başka insanlarda görür ve tanır. Peter kendi kimliğini insan
olarak, önce benzeri Paul ile kıyaslayarak saptar. Böylece kendi kişiliği
içinde durmakta olan Paul, Peter için yalnızca insan türünün bir tipidir.
*2 Paris
bir ayine değer. -ç.
*3 Bizzat.
-ç.
20 Burada
değer, daha önceki sayfalarda da arasıra olduğu gibi. nicel olarak belirlenen
değer, ya da değer-büyüklüğü anlamında kullanılmıştır.
21 Değerin
büyüklüğü ile nispî ifadesi arasındaki bu aykırılığı her zamanki kay· nakları
ile vülger iktisatçılar kendi görüşleri doğrultusunda istismara çalışmışlardır.
Örneğin: “A’nın, karşılığında değişildiği B’nin değeri yükseldiği ve aynı
zamanda A’ya daha az emek harcanmadığı halde, A’nın değerinin düştüğünü
kabul ederseniz, genel değer ilkeniz
yere serilmiş olur. .... Eğer o [Ricardo], A’nın değerinin B’ye oranla
yükseldiğini, B’nin değerinin A’ya oranla düştüğünü kabul ederse, bir metaın
değerinin daima kendisinde somutlaşan emekle belirlendiğini öne süren kendi
yüce önermesini dayandırdığı temeli
yıkmış olur; çünkü eğer A’nın maliyetindeki bir de ğişme yalnızca değişildiği
B ile ilişkisi yönünden kendi değerinde bir değişiklik yapmakla kalmaz.
B’nin üretimi için gerekli emek miktarında bir farklılık olmadığı halde,
A ile ilişkisi yönünden B’nin değerini
de değiştirir: böylece, bir nesnenin değerinin, ona harcanan emek miktarı
ile belirlendiğini öne süren öğreti yere serilmekle kalmaz, bir malın maliyetinin
onun değerini belirlediğini savunan öğreti de yıkılmış olur.” (J. Broadhurst,
Political Economy, London 1842, s. 11 ve 14.)
Bay Broadhurst şöyle de
diyebilirdi: 10/20, 10/50, 10/100 vb. kesirlerini ele alalım. 10 sayısı
değişmiyor ama nispî büyüklükleri, 20, 50, 100 vb. sayılarına oranla durmadan
küçülüyor. Öyleyse, 10 gibi bir tam sayının büyüklüğü, kendisindeki ünitelerin
sayısıyla “belirlenir” diyen büyük ilke de yere serilmiş olur. [Yazar,
bu bölümün dördüncü kesiminde. s. 80-81, dipnot 2’de [bu baskıda, s. 96,
dipnot 33’te] “Vülger Ekonomi” deyiminden ne anladığını açıklamaktadır.
-F.E.]
*4
Bir şeyin, bir başka şeyin yerini tutması. -ç.
22 Hegel’in
yansıma-kategorisi dedigi bu gibi genel ilişki ifadeleri çok garip bir
sınıf oluştururlar. Örneğin, bir adam, yalnızca başka insanlar ona göre
uyruk durumunda oldukları için kraldır. Ötekiler ise, tersine, o, kral
olduğu için kendilerini uyruk sayarlar.
*5 Marx,
burada, Aristoteles’in Ethica Nicamachea adlı yapıtını anıyor. Bkz: Aristoteles
opera ex recensione Immanuelis Bekkeri. Bd. 9, Oxinii 1837, s. 99·100.
-Ed.
23 F.
L. A. Ferrier (gümrük müfettiş muavini). Du
gouvernement considéré dans ses rapports avec le commerce, Paris 1805;
ve Charles Ganilh, Des Systémes d’Economie Politique,
2. baskı, Paris 1821.
24 Örneğin
Homeros’ta bir şeyin değeri, birbirinden farklı bir dizi şeyle ifade
edilir. II., VII. 472-475.
*6 Aynı
hızla. -ç.
25 Bu
nedenle değer, ceketle ifade edildiği zaman keten bezinin ceket-değerinden,
buğdayla ifade edildiği zaman buğday-değerinden vb. sözedebiliriz. Bu ifadelerin
her biri bize, kullanım-değerinde görülen şeyin, ceketin, buğdayın vb.
keten bezinin değeri olduğunu anlatmış oluyor. “Her metaın değeri, onun
değişimdeki ilişkisini gösterdiğinden, kıyaslandığı metaya göre ... buğday-değeri,
kumaş-değeri... diyebiliriz: öyleyse, binlerce farklı türden değer, dünyada
ne kadar meta varsa o kadar çeşitli değer olduğu gibi, bunların hepsi de
aynı derecede gerçek hem de aynı derecede itibaridir.” (A Critical
Dissertation on the Nature, Measures and Causes of Value: chiefly in rejerence
to the writings of Mr. Ricardo and his followers. By the author of Essays
on the Formation, etc., of Opinions, London
1825, s. 39.) Zamanında İngiltere’de epeyce gürültü koparan bu adsız yapıtın
yazarı S. Bailey, bir ve aynı değerin çeşitli nispî ifadelerine böylece
işaret etmekle, değer kavramının belirlenmesinin olanaksızlığını tanıtladığını
sanır. Kendi görüşleri ne kadar dar olursa olsun, rikardocu teorinin bazı
ciddî kusurlarına parmak basmış olması, Ricardo’nun izleyicilerinin kendisine
karşı giriştikleri düşmanca saldırılardan
da anlaşılır: Örneğin West minster Review’a
bakınız.
26 Bu
doğrudan doğruya ve genel değişilebilir olma özelliğinin, bir kutba benzetilmesi
ve karşıt kutupla, yani doğrudan değişilebilmenin olanaksız oldugu durumla
bağıntılı görünmesi, bir mıknatısın pozitif kutbunun negatif ile bağlı
olması gibi apaçık değildir. Bütün metaların aynı anda kendilerine yükletilen
bu özelliğe sahip olabileceklerini düşünmek, bütün katolikler toptanırsa
papa ederler sözü kadar hayal olur. Meta üretimini insan özgürlüğünün ve
bireysel bağımsızlığın doruğu gibi gören küçük-burjuva için, metadaki bu
doğrudan değişebilir olmama özelliğinden doğan güçlüklerin ortadan kalkması,
kuşkusuz, çok arzu edilir bir şeydir. Proudhon sosyalizmi, bu dar görüşlü
ütopyanın işlenmiş bir biçimidir ve
başka bir yerde de gösterdiğim gibi özgün olma niteliğinden de yoksundur.
Ondan çok daha önce, bu işe, Gray, Bray ve başkaları çok daha başarılı
bir şekilde teşebbüs etmişlerdir. Ama gene de, böylesine bir bilgeliğin
şimdi bile bazı çevrelerde “bilim”
adı altında çiçeklendiği görülüyor. Hiç bir okul, bilim sözü ile, Proudhon
kadar oynamamıştır. çünkü:
*7
“Kavram olmadığı yerde, hemen bir söz onun yerine hazırdır.” (Goethe, Faust
Birinci Kısım, Mefistofeles’in sözleri.) –ç.
26a Arta
kalan bütün dünya kımıldamadan durur görünürken Çin’in ve masaların dansa
başladığı anımsanır*8
- pour encourager les autres [diğerlerini yüreklendirmek için -ç.]. [Bu
not, Almanca baskıdan alınmıştır.]
*8 1848-49
devriminin yenilgisinden sonra Avrupa’da en karanlık bir siyasal gericilik
dönemi başladı. O sırada Avrupa’nın aristokrat ve burjuva çevrelerinde
ruh çağırma, özellikle masa yürütme heyecan uyandırırken, Çin’de özellikle
köylüler arasında. tarihe Taiping-devrimi olarak geçen pek büyük bir anti-feodal
özgürlük yayılıyordu. Marx Çin’deki devrim ile Avrupa’daki ruh çağırma
tutkusu arasındaki farklılığı anımsatan bir benzetmeye başvuruyor.—Ed
27 Eski
Cermenler arasında toprak ölçüsünün birimi, bir günlük hasada göre hesaplanırdı
ve bunun için de Tagwerk, Tagwanne Mannsmaad (jurnale, terre
jurnale ya da diornalis) vb. gibi terimler
kullanılırdı. (Bkz: G. L: von Maurer, Einleitung zur Geschichte
der Mark-, msw. Verafassung, München 1854, s. 129 sq..)
*9 Ki
bu. -ç.
28 Bunun
için, Galiani, “Değer, kişiler arasında bir ilişkidir.”-“La Ricchezza
è una Ragione tra due persone.”- (Galiani, Della Moneta, s. 221, Custodi
koleksiyonu, t. III’te. Scrittori classici Italiani di Economia Politica.
- Parte Moderna, Milano 1803), dediği
zaman şunu eklemesi gerekirdi: şeyler arasında bir ilişki gibi ifade edilen,
aslında kişiler arasında bir ilişkidir.
29 “Kendisinin
yalnızca dönemsel karışıklıklar yoluyla ortaya koyabilen bir yasa konusunda
nasıl bir kanıya sahip olabiliriz ki? Bu, kesinlikle, ona katılanların
bilinçsizliklerine dayanan doğal bir yasadır.” (Friedrich Engels. “Umrisse
zu einer Kritik der Nationalökonomnie”.
s. 103. Arnold Ruge ve Karl Marx tarafından yayınlanmış olan Deutsch-Französische
Jahrbücher’de. Paris 1844. [Friedrich
Engels. “Bir Ekonomi Politik Eleştirisi Denemesi”, bkz: Karl Marx. 1844
El yazmaları. Sol Yayınları. Ankara 1976. s. 419].)
30 Ricardo’nun
bile Robinson’vari hikâyeleri vardır. “Meta sahibi saydığı ilkel avcı ile
balıkçıya, o [Ricardo], değişim-değerlerinde maddeleşmiş emek-zamanıyla
orantılı olarak, balık ile av hayvanını değiştirir. O, burada, ilkel balıkçı
ile avcıyı, onların kullandıkları aletlerin hesabını yapmakla 1817 yılında.
Londra Borsasında yürürlükte olan yıllık temettü tablolarını
dikkate alan kimseler haline getirirken, bir zaman tutarsızlığına düşme
hatası işler. Öyle görünüyor ki, çok iyi tanıdığı burjuva toplumu dışında
bildiği tek toplum biçimi. ‘Bay Owen’ın paralelkenarları dır.” (Karl Marx,
Zur Kritik..., s. 38, 39. [Ekonomi
Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 86.]
*10 İş
işten geçtikten sonra. -ç.
31 İlkel
kolektif mülkiyetin özgül olarak bir Slav, hatta özellikle Rus mülkiyet
biçimi olduğunu sanmak, son zamanlarda çok yaygın olan gülünç bir önyargıdır.
Bu ilkel biçimi Romenlerde, Cermenlerde, Keltlerde saptamak mümkündür;
ama bunun kalıntı halinde olsa bile, Hindistan da birçok çeşitlerine hâlâ
raslanmaktadır. Asya’da ve özellikle Hindistan’da, kolektif mülkiyet biçimlerinin
ayrıntılı bir incelemesi, bu çeşitli ilkel kolektif
mülkiyet biçimlerinin dağılmakla değişik mülkiyet biçimlerini doğurduklarını
gösterirdi. Böylece, örneğin Roma’da ve Cermenlerdeki değişik özgün tipteki
özel mülkiyeti, Hindistan’da bulunan çeşitli, kolektif mülkiyet biçimlerinden
tümdengelim yoluyla bulmak mümkündür.” (Karl Marx; Zur Kritik...,
s. 10. [Ekonomi Politiğin Eleştirisine
Katkı, s. 53, not].)
32 Değer
büyüklügü üzerine Rirardo’nun yaptığı tahlilin yetersizliği, -bu konuda
yapılanların en iyisi olmakla birlikte- bu yapıtın 3. ve 4. kitaplarında
görülecektir. Genel anlamda değerle ilgili olarak klasik ekonomi politik
okulunun en zayıf noktası şudur: bir ürünün değerinde göründüğü biçimiyle
emek ile aynı emeğin o ürünün kullanım-değeri olarak görüntüsü arasındaki
farkı açık-seçik ve bilinçli bir biçimde
ortaya koyamamasıdır. Bu okul, emeği, bir defasında nicel, başka bir defasında
nitel yönüyle ele aldığına göre, bu ayrım, pratikte kuşkusuz yapılmıştır.
Ama, çeşitli emek türleri arasındaki fark, salt miktar olarak ele alındığı
zaman, bunların nitel birligi ya da
eşitligi, ve dolayısıyla soyut insan emeğine indirgenmesi hiç düşünülmemiştir.
Örnegin Ricardo şu önermede Destutt de Tracy ile aynı fikirde olduğunu
söyler: “Bizim bedensel ve düşünsel yeteneklerimiz, kuşkusuz, bizim en
aslî zenginliklerimiz olduklarına göre,
bu yeteneklerimizin kullanılması, yani bir tür emek, bizim tek ve asli
hâzinemizdir ve işte zenginlik dediğimiz her şey daima bu yetilerimizin
kullanılmasıyla yaratılmıştır. ... Şurası da kesindir ki; bütün bu şeyler,
yalnızca kendilerini yaratan emeği
temsil ederler ve eğer bunların bir ya da hatta iki farklı değerleri varsa,
bunları ancak doğdukları emeğin (değerinden) almış olabilirler.” (Ricardo,
The Principles of Pol. Econ..
3. baskı, Lond., 1821, s. 334.) Şurasını da belirtelim ki, Ricardo, burada,
kendi çok daha derin yorumlarını Destutt’nün sözlerine katıyor. Aslında
Destutt’nün söylediği, bir yandan serveti oluşturan her şey, bunları yaratan
emeği temsil etmeleri, ama öte yandan. bunlar “iki farklı değerlerini’
(kullanım-değeri ve değişim-değeri)
“emeğin değerinden” almalarıdır. O da böylece geriye kalanların değerlerini
saptayabilmek için bir metaın (burada emeğin) değerinin belli olduğunu
kabul eden vülger iktisatçıların düştükleri yanılgıya düşüyor. Ricardo,
emeğin (emeğin değerinin değil), hem
kullanım-değerinde, hem de değişim-değerinde somutlaştığını sanki o söylemiş
gibi dile getiriyor. Bununla birlikte, Ricardo’nun kendisi de emeğin iki
yanlı somutlaşması olan ikili nitetiğine o kadar az önem veriyor ki. ‘‘Değer
ve Zenginlikler, Bunları Farklılaştıran
Özellikler” başlıklı bir bölümünü, J. B. Say’in saçmalıklarının ciddî ciddî
incelenmesine ayırıyor. Ve sonunda, Destutt’nün bir yandan, değerin kaynağının
emek olduğu konusunda kendisiyle, öte yandan da değer kavramı üzerinde
J. B. Say ile aynı fikirde olduğunu görerek hayrete düşüyor.
33 Klasik
ekonominin başlıca kusurlarından birisi de, metaların ve özellikle bunların
değerlerinin tahliliyle, değerin, değişim-değeri halini aldığı biçimi ortaya
çıkartmaması olmuştur. Bu okulun en iyi temsilcileri Adam Smith ile Ricardo
bile, değer-biçimini, önemsiz bir şey, metaların niteliği ile ilgisiz bir
şey gibi ele almışlardır. Bunun nedeni, yalnızca dikkatlerinin, tamamıyla
değerin büyüklüğünün tahliline yönelmiş olması değildir. Bunun
daha derin nedenleri vardır. Emek ürününün değer-biçimi, burjura üretimde
ürünün aldığı en soyut biçimi değil, aynı zamanda en genel biçimdir, ve
ürüne toplumsal üretimin özel bir türü damgasını vurur ve böylece ona özel
tarihsel niteliğini verir. Bu durumda,
eğer biz, bu üretim tarzına, toplumun her hali için doğa tarafından saptanılmış
tek ve ebedî biçim gözüyle bakarsak, değer-biçiminin, meta-biçiminin, onun
daha sonraki gelişmeleri olan para- biçiminin, sermaye-biçiminin, vb. ayırdedici
niteliğini zorunlu olarak ihmal etmiş
oluruz. İşte bunun için, değer büyüklüğünün ölçülmesinde emek-zamanının
kabul edilmesini benimseyen iktisatçılarda, genel eşdeğerin en yetkin biçimi
olan para konusunda çok garip ve çelişik düşüncelere rastlıyoruz. Paranın
bilinen tanımlarının artık geçerli
olmadığı bankacılığı ele aldıkları zaman, bu durum en göze çarpıcı biçimde
ortaya çıkar. Bu, değerde toplumsal biçimden ya da bu biçiminin maddî özden
yoksun bir hayaletinden başka bir şey görmeyen, restore edilmiş bir merkantil
sistemin (Ganilh. vb.) doğmasına yolaçmıştır.
İlk ve son kez burada belirtmek isterim ki, ben klasik ekonomi politik
deyince, yalnızca görünüşleri ele alan, bilimsel ekonominin uzun süre önce
sağladığı malzemeyi durup dinlenmeden ağzında geveleyip duran ve burjuvazinin
günlük kullanımı için en münasebetsiz olayların en aklauygun açıklamalarını
arayan, bunun dışında da tuzukuru burjuvazinin onlar için dünyaların en
iyisi olan kendi dünyaları ile ilgili bayağı düşüncelerini bilgiççe sistemleştirmeye
ve bunları ebedî gerçeklermiş gibi
ilân etmeye kalkışan vülger ekonomiye karşılık, W. Petty’den beri, burjuru
toplumundaki gerçek üretim ilişkilerini araştıran bir ekonomi bilimini
anlıyorum.
34 “İktisatçıların
bir tek işteın biçimi vardır. Onlar için ancak iki tür kurum vardır: yapay
ve doğal. Feodalizmln kurumları yapay kurumlar, burjuvazininkiler ise doğal
kurumlardır. Bu durumlarıyla, kendileri gibi iki tür din kuran tanrıbilimcilere
benziyorlar. Kendilerinin olmayan her din insân icadı, kendilerininki ise
Tanrıdan çıkma. ... İşte bundan ötürüdür
ki, bir zamanlar varolan tarih bundan böyle yoktur.” (Karl Marx. Misére
de la Philosophie, Reponse à la Philosophie de la Misére par M. Proudhon,
1897, s., 113 [Felsejennı Sefaleti, Sol Yayınları, Ankara 1975, s. 126-127).)
Eski Yunanlıların ve Romalıların yalnızca yağma ile geçindiklerini tasavvur
etmekle M. Bastiat gerçekten gülünç oluyor. Ne var ki, insanoğlu yüzlerce
yıl yağmacılık ettiğine göre, ortada daima yağma edilecek bir şeylerin
bulunması gerekir; yağma edilecek şeylerin
durmadan üretilmesi gerekir. Böyle olunca, Yunanlılar ile Romalıların bile
bazı üretim süreçleri olduğu anlaşılıyor, dolayısıyla da, tıpkı bizim modern
toplumumuzun maddî temelini burjuva ekonomisinin oluşturması gibi, onların
toplumlarının maddi temelini oluşturan
bir ekonomileri olması gerekir. Belki de Bastiat, köleliğe dayanan üretim
biçiminin bir yağma sistemine dayandığını söylemek istiyor. Öyleyse tehlikeli
bir yerde yürüyor demektir. Aristoteles gibi dev bir düşünür köle emeğini
değerlendirmede yanıldıktan sonra Bastiat gibi cüce bir iktisatçı, ücretli
emeği değerlendirmede niçin doğru düşünüyor olsun? Bu fırsattan yararlanarak,
Amerika’da yayınlanan bir Alman gazetesinde, benim Zur Kritik
der Pol. Ökonomie, 1859, yapıtıma yöneltilen
bir itirazı kısaca yanıtlamak istiyorum. O gazetenin değerlendirmesine
göre, her özel üretim tarzı ve ona tekabül eden toplumsal ilişkiler, kısacası
toplumun ekonomik yapısı, hukuksal ve siyasal üstyapının gerçek temelidir,
ve buna belirli toplumsal biçimler tekabül
eder; üretim tarzı, toplumsal” siyasal ve genel olarak entelektüel yaşamın
niteliğini belirler. [Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz,
s. 25, 26] şeklindeki görüşlerimin, maddî çıkarların egemen olduğu zamanımız
için çok doğru oldukları, ama hıristiyanlığın egemen olduğu ortaçağ için,
politikanın egemen olduğu Atina ve Roma için geçerli olmadığı öne sürülüyor.
Her şeyden önce, ortaçağ ile eski dünya konusundaki bu kokuşmuş lafları
bir başkasının bilmediğini sanması insana garip geliyor. Bununlabirlikte,
şu kadarı besbellidir ki, ne ortaçağ katoliklik ile, ne de eski dünya politika
ile karnını doyurabilirdi. Tam tersine, şurada katolikliğin, burada politikanın
niçin başrolü oynadığını açıklayan şey, orada yaşayan insanların yaşamlarını
kazanma biçimidir. Bundan başka, örneğin,
onun gizemli tarihini, toprak mülkiyeti tarihinin meydana getirdiğini bilmek
için Roma Cumhuriyetinin tarihi ile biraz tanışıklık yeter. Üstelik gezginci
şövalyeliğin toplumun her türlü ekonomik biçimleri ile bağdaşabileceğini
sanmakla yaptığı yanılgının cezasını Don Kişot uzun zaman önce çekmiş bulunuyor.
35 “Value
is a property of things, riches ol man. Value, in this sense, necessarily
implies exchanges, riches do not.” (Observations on some verbal disputes
in Pol. Econ., particularly relating to value, and to supply and demand,
London 1821. s. 16.)
36 “Rirhes
are the attribute of man. Value is the attribute of commodities. A man
or a community is rich. a pearl or a diamond is valuable... A pearl or
a diamond is valuable as a pearl or diamond.” (S. Bailey. l.c.,
s. 165 sq.)
37 Observations
yazarı ile S. Bailey, Ricardo’yu, değişim-değerini
nispî bir şey olmaktan çıkartıp mutlak bir şey haline getirmekle suçlar.
Gerçek olan bunun tersidir. Ricardo, örnegin elmas ile inci gibi nesneler
arasındaki, değişim-değeri olarak görünen ilişkiyi açıklamış ve
görünüşlerin ardındaki gizli gerçek ilişkiyi, yani bunların birbirleriyle
yalnızca insan emeğinin ifadeleri olarak ilişki içinde olduklarını aydınlığa
kavuşturmuştur. Eğer Ricardo’nun izleyicileri Bailey’e biraz sertçe; ama
hiç de kandırıcı biçimde karşılık veremiyorlarsa, bu, bunların Ricardonun
yapıtlarında, değer ile değer-biçimi, ya da değişim-değeri arasındaki gizli
ilişkiyi çözümlemeye yarayacak bir anahtar bulamamalarından ileri geliyor.
38 Dindarlığı
dillere destan 12. yüzyılda, çok zarif ve ince şeyler de metadan sayılırdı.
İşte bunun için o dönemde bir Fransız ozanı, Landit pazarında bulunabilecek
mallar arasında, giyecek eşyası, ayakkabı, deri, tarım aletlerinin vb.
yanısıra. “femmes folles de leur corps”
[“ateşli dilberleri”] de sayıyor.
39 Proudhon,
kafasındaki adalet idealini, justice éternelle’i
[“ebedî adalet”i] meta üretimine uygun düşen hukuk ilişkilerinden çıkartmakla
işe başlar: böylece de, hemen belirtelim, meta üretimi biçiminin adalet
kadar ebedî olduğunu bütün iyi yurttaşlara huzur verecek şekilde tanıtlamış
olur. Ardından, geriye döner ve yürürlükteki meta üretim biçimini ve buna
tekabül eden hukuk sistemini bu ideale uygun olarak yeniden düzenlemenin
yollarını araştırır. Maddenin bileşimindeki ve ayrışımındaki molekül değişmelerinin
yürürlükteki yasalarını inceleyerek bu temel üzerinde belirli sorunları
çözeceği yerde, bir kimyacı tutarak, maddenin bileşimi ve ayrışımını, “ewigen
Ideen” [“ebedî ideler”], “naturalite”
[“doğal durum”] ve “affinite”
[“yakınlık”] aracılığı ile düzenlemek iddiasında bulunsa, bu adam hakkında
ne düşünürdük? Tefecilik, justice éternelle’e [“ebedî adalet’’e].
équité éternelle’e [“ebedi hakkaniyet”e], mutualité éternelle’e
[“ebedi dayanışma”ya] ve öteki vérités éternelles’e
[“ebedî gerçekler”e] aykırıdır dediğimiz zaman, kilise babalarının, tefeciliğin,
grâce éternelle’le [“ebedî inayet”le], foi éternelle”le [“ebedî
inanç”la] ve la volonté éternelle de Dieu’yle
[“Tanrının sonsuz iradesi”yle) bağdaşamıyacağını söylemelerinden aslında
fazla bir şey bilmiş olur muyuz?
40 “Çünkü
her nesnenin kullanımı iki yönlüdür. ... Bunlardan bir tanesi nesneye özgüdür,
diğeri değildir; bir sandaletin giyilebilmesi ya da değişilebilmesi gibi.
Her ikisi de sandaletin kullanım-biçimidir. Çünkü gereksinmesi olan parayla
ya da yiyecekle sandaleti değişen kimse de, sandaletten sandalet olarak
yararlanmıştır. Ama bu, sandaletin doğal kullanımı gibi olmamıştır. Çünkü
sandalet, değişirmek için yapılmamıştır.” (Aristoteles, De Rep,1.
I, c. 9.)
*11 Başlangıçta
eylem vardı. –ç.
41 Buna
bakarak, bir yandan meta üretimini devam ettirirken,
para ile meta arasındaki “karşıtlaşmayı” kaldırmayı amaç edinen ve böylece,
salt bu karşıtlık sonucu varolan parayı da ortadan kaldırmak isteyen küçük-burjuva
sosyalizminin kurnazlığı konusunda bir fikir edinebiliriz.
Yani, papa olmaksızın da hıristiyanlığı pekâlâ sürdürebiliriz diye düşünülüyordu.
Bu konuda daha fazla bilgi için bkz: Zur Kritik der Pol. Ökon.,
s. 61 ,sqq. [Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. I15 vd..]
*12 “Bunlarm
düşünceleri birdir, güçlerini ve kuvvetlerini canavarca verirler.” (Apocalypse,
XVII, 13.) “Ve canavarın mührünü, adına ya da adının sayısına sahip olmayan
kimse ne alabilir, ne de satabilir.” (Apocalypse, XIII, 17. Trad. Lemaistre
de Sacy.) -Ed.
42 İki
farklı kullanım-değeri değişilmek yerine, vahşiler arasında çoğu zaman
olduğu gibi tek bir eşyanın eşdeğeri olarak bir yığın öteberi öne sürüldüğü
sürece, ürünler arası dolaysız trampa bile ilk aşamasında bulunuyor demektir.
43 Karl
Marx, l.c., a. 1S5 [Ekonomi Politiğin
Eleştirisine Katkı, s. 200]. “Madenler, ... doğal halleriyle paradır.”
(Galiani, Della Moneta, Custodi basımı,
Parte Moderna, c. III. s. 137.)
44 Bu
konuda daha fazla ayrıntı için yukarda adı geçen yapıtımın, “Değerli Madenler”
bölümüne bakınız. [Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı,
s. 197 vd..]
45 “Para
evrensel metadır.” (Verri, l. c., s.16.)
46 Gümüş
ile altın (biz bunlara genel olarak değerli cevherler diyoruz)... değerleri...
yükselen ve düşen... metalardır. .. Küçük ağırlıkta bir cevherle, bir ülkenin
ürün ya da mamullerinin büyük bir kısmı satın alınabilirse bu cevherin
değeri yüksek sayılabilir.” ([S. Clement,] A Discourse of the
General Notions of Money, Trade and Exchange, as They Stand in Relations
to each other, By a Merchant, Lond., 1695, s. 7.) “Sikke
haline getirilmiş olsun ya da olmasın gümüş ile altın, diğer şeylerin değerlerinin
ölçülmesi için kullanılsalar da, kendileri de tıpkı şarap, yağ, tütün,
kumaş ya da öteberi gibi metadırlar.” ([J. Child,] A Discourse
concerning Trade, and that in particular of the East-Indies,
London 1689, s. 2.) “Krallığın mal ve zenginlikleri yalnızca parayla sınırlı
olmadığı gibi altın ile gümüş de onun mallarının dışında bırakılamaz.”
([Th. Papillon,] The East-India Trade a most Profitable Trade,
London 1677, s. 4.)
47 “Altın
ve gümüş, para olmazdan önce maden olarak değere sahiptiler.” (Galiani,
l.c.” [s. 72.]) Locke diyor
ki, “İnsanların genel rızaları ile gümüşe, para olmaya uygun nitelikleri
nedeniyle imgesel. bir değer verildi.” [John Locke, “Somme Considerations,
etc”, 1691, Vorks’ta, ed. 1777, v.
II, s. 15.] Öte yandan Law da şöyle diyor: “Farklı uluslar, herhangi tek
bir şeye nasıl olur da hayalî bir değer verebilirler... ya da bu hayalî
değer nasıl olur da sürüp gidebilir?” Ama aşağıdaki sözler, kendisinin
de konuyu ne kadar az anladığını gösterir: “Gümüş sahip olduğu kullanım-değeri
ile orantılı olarak, yani gerçek değerine göre değişiliyordu. Para olarak
kabul edilmesiyle ek bir değer (une valeur additionalle)
kazandı.” (Jean Law, Considérations sur le numéraire et le commerce,
E. Daire’nin Economistes Financiers du XVIII, siècle
baskısında, s. 469, 470.)
48 “Para
onların (zahirelerin) simgeleridir.” (V. de Forbonnais, Eléments
du Commerce, Nouv. Edit. Leyde 1766, t. II, s. 143.) ? “Zahireler simge
olarak para kılığına bürünürler.” (l.c.,
s. 155.) “Para bir şeyin simgesidir ve onu temsil eder.” (Montesquieu,
“Esprit des Lois” (Euvres, Lond.,
1767, t. II. s. 2.) “Para yalnızca simge değildir, kendisi bizatihi zenginliktir;
para, değerleri temsil etmez, o, eşdeğerdir.” (Le Trosne, l.c.,
s. 910.) “Değer kavramı, değerli şeyleri yalnızca simge olarak görür; oysa
ne olduğu için değil, ne kadar ettiği için hesaba katılır.” (Hegel, l.c.,
s. 100.) Paranın yalnızca bir simge olduğu düşüncesini, değerli madenlerin
değerlerinin yalnızca imgesel olduğu düşüncesini hukukçular iktisatçılardan
çok daha önce başlatmışlardır. Bunu, bütün ortaçağ boyunca paranın ayarını
bozma haklarını Roma İmparatorluğunun geleneklerine ve Pandektlerdeki para
kavramına “Qu’aucun puisse ni doive faire doute”
dayanarak destekledikleri taçlı kafalara dalkavukluk hizmeti olarak yapmışlardır.
Aklıevvel bilim adamları, Philippe de Valols; 1396 tarihli bir bildiride
şöyle diyor: “Para işlerinin, darp işinin, ayar ve şeklinin saptanmasının
stok edilmesinin ve para ile ilgili bütün tüzük ve kararların, ve nasıl
istersek ve uygun görürsek, o fiyatla piyasaya çıkarılacağının yalnız bizi
ve hükümranlık hakkımızı ilgilendiren şeyler olduğundan kimse kuşku duyamaz
ve kuşku duymaya yetkili değildir.” Paranın değerinin
imparatorun buyruğu ile belirleneceği, Roma Hukukunda değişmez bir kuraldı.
Paranın meta olarak işlem görmesi, açık olarak yasaklanmıştı. “Para her
ne kadar satın alınabilir bir şey ise de, buna kimse yetkili değildir,
çünkü genel kullanım için varolmuştur,
meta olamaz.” Bu sorunlar üzerinde G. F. Pagnini’nin iyi çalışmaları vardır:
Saggio sopra il giusto pregio delle cose, 1751; Custodi, Parte
Moderna, t. N. Yapıtının ikinci kısmında
Pagnini, özellikle hukukçulara karşı polemige girişir.
49 “Eğer
bir kimse, bir kile buğday üretebileceği zaman içersinde, Peru’da topraktan
bir ons gümüş çıkartıp Londra’ya getirebiliyorsa, bunlardan birisi ötekinin
doğal fiyatı olur; şimdi, eğer aynı kimse, yeni ya da daha kolay bir madenden
bir yerine iki ons gümüş elde edecek
olsa; öteki koşullar aynı kalmak kaydıyla, daha önce beş şilin olan buğdayın
kilesi şimdi on şilin olur.” William Petty, A Treatise of Taxes
and Contributions, Lond.,1667, s. 31.
50 Bilgili
Profesör Roscher, bize, önce. “paranın yanlış tanımları iki ana gruba ayrılabilir:
onu metadan daha çok ve daha az yapanlar” diye haber verdikten sonra, paranın
niteliği üzerine uzun ve karışık bir yapıt listesi sunuyor ve bundan da,
teorinin tarihi üzerine en küçük bir bilgisi olmadığı görülüyor. Sonra
da şu yargıya varıyor: “Şurası da yadsınamaz
ki, yeni iktisatçıların çoğu, parayı öteki metalardan ayıran özellikleri
yeterince akılda tutmuyorlar.” (Bu özellikler topu topu, metadan çok ya
da az olma değil miydi?) “Bu yönden Ganilh’in yarı-merkantilist tepkisi
tamamen temelsiz değildir.” (Wilhelm
Roscher, Die Grundlagen der Nationalökonomie, 3. baskı, 1858. s. 207-210.)
Daha fazla! daha az! yeteri kadar değil! bu yönden! tamamen değil! Düşüncelerdeki
ve anlatımdaki açıklığa ve kesinliğe bakınız! Ve bu gibi eklektik
kürsü boşboğazlıklarına Bay Roscher, büyük bir alçakgönüllülükle, ekonomi
politiğin, “anatomik-fizyolojik yöntemi” adını takar! Bununla birlikte,
bir buluşu yadsınamaz: Para “hoş bir metadır.”
*13 En
üstün derecede: --ç.
51 Paranın
niçin doğrudan doğruya emek-zamanını temsil etmediği sorusu -böylece, bir
kâğıt parçası, örneğin x kadar
emek-zamanını temsil edebilirdi- aslında bizi şu soruya götürür: meta üretimi
ele alındığı zaman, emek ürünleri niçin meta biçimini almak zorundadırlar?
Çünkü bunların meta biçimini almaları, bunların meta ve para diye farklılaşmalarını
gerektirir de ondan. Bunun gibi bir soru daha: özel emek -özel kişilerin
hesabına emek- onun karşıtı olan toplumsal emek gibi niçin ele alınmasın?
Meta üretimi üzerine kurulu bir toplumda ütopik
‘‘emek-para” düşüncesini başka bir yerde ayrıntıları ile incelemiştim.
(l.c., s. 61 sqq. [Ekonomi Politiğin
Eleştirisine Katkı, s. 115 vd.].) Bu noktada yalnızca şunu eklemek isterim
ki, örnegin Owen’ın “emek-parası” tiyatro bileti ne kadar para sayılırsa,
o kadar paradır. Owen, meta üretimi ile hiç bağdaşmayan bir üretim biçimi
olan dolaysız ortak emeği önceden kabul eder. Emek belgeleri, yalnızca,
bireyin ortak emekte yer aldığını, ve tüketim için ayrılan ortak üretimdeki
belli payını gösterir. Ama Owen’ın
aklına, meta üretimini önceden kabul etmek ve aynı zamanda para ile de
hokkabazlık ederek, bu üretim için gerekli koşullardan kaçınmaya çalışmak
hiç gelmiyor.
52 Vahşiler
ile yarı-uygar kavimler bu dili farklı şekilde kullanıyorlar. Kaptan Parry,
Baffin körfezinin batı kıyısında oturan yerliler için şöyle diyor: “Bu
durumda (trampa sırasında) onu (kendilerine verilen şeyi) iki kez yaladılar,
ve bundan sonra pazarlığın tatmin edici bir şekilde sonuçlandığını belirtir
bir tavır takındılar.” Bunun gibi Doğu
Eskimoları da değişimle aldıkları şeyi yalarlardı. Böylece, Kuzeyde dil,
devir-teslim organı olarak kullanılıyorsa, Güneyde de mide, birikmiş mülkiyet
organı ödevi görür, ve kâfirler, bir insanın servetini göbeğinin büyüklügü
ile tahmin eder. Bu kâfirlerin bayağı
akıllı adamlar olduğu şu örnekten de görülür: 1864 tarihli resmî bir İngiliz
Sağlık Raporu, işçi sınıfının büyük bir kesiminde yağlı besinler noksanlığı
olduğunu açıkladıgı sırada, Dr. Harvey adında biri (kan dolaşımını bulan
ünlü kişi değil elbette), burjuvalar
ile aristokratların fazla yağlarını eritmek için reçeteler yazarak dünyalığını
doğrutmuştu.
53 Bkz:
Karl Marx, Zur Kritik etc., “Theorien von der Masseinheit des Geldes”,
s. 53 vd. [Ekonomi Politiğin Eleştirisine
Katkı, “Paranın Ölçü Birimi Üzerine Teoriler”, s.104 vd..]
54 “Altın
ve gümüşün, birbirinin yanında yasal madenî para olarak, yani değer ölçüsü
olarak bulundukları yerde, bu ikisini, tek ve aynı madde sayma yolunda
boşuna çaba harcanmış olması bu yüzdendir. Aynı gümüş ve altın oranlarında
değişmez şekilde aynı emek-zamanının maddeleştiğini varsaymak, gerçekte
gümüş ile altının aynı madde olduğunu ve daha az değer taşıyan maden olan
gümüşün de altının değişmez bir kesri olduğunu varsaymaktır. Edward III
zamanından George II zamanına kadar
İngiliz parasının tarihi, yasal olarak saptanan altın ve gümüşün değer
ilişkisiyle, bu iki madenin gerçek değerinde meydana gelen dalgalanmaların
çatışmasından doğan devamlı karışıklıklar tarihidir. Bazan altının değeri
gereğinden fazla olarak saptanmıştır,
bazan da gümüşün. Değeri gereğinden düşük olarak saptanan maden, dolaşımdan
çekilir, eritilip ihraç edilir. Bu durumda, iki madenin değer ilişkisi,
yasayla yeniden değiştiriliyordu; ama kısa bir süre sonra yeni itibarı
değer, gerçek değer ilişkisiyle, tıpkı
eskiden olduğu gibi çelişiyordu. Bugün bile, Hindistan’da ve Çin’de gümüş
talebinin artmasından ileri gelen altın değerinin gümüşe oranla hafif ve
geçici olarak düşmesi durumu, Fransa’da, aynı olaya, gümüşün ihracına ve
bu madenin, dolaşımda, büyük ölçülerde
altının yerini almasına neden oldu. Fransa’da. 1855, 1856, 1857 yıllarında,
altın ithali, bu madenin ihracatını 41.580.000 sterlin aşıyordu; gümüş
ihracı ise, bu madenin ithalini 14.704.000 sterlin aşmaktaydı. Gerçekts.
Fransa gibi, bu iki madenin yasal olarak
değer ölçüleri sayıldıgı ve her ikisinin de zorunlu geçerliği bulunduğu,
ama ödemelerin isteğe bağlı olarak altın ya da gümüş ile yapılabileceği
ülkelerde, değeri yükselen maden, herhangi bir diğer meta gibi iktisadî
akışı dumura uğratan bir etken haline
gelir ve bu meta, kendi fiyatını, itibarî değeri, gerçek değerinden yüksek
takdir edilen öteki maden ile ölçer ve bu durumda, yalnızca ve böylelikle,
değeri yükselmeyen maden, biricik değer ölçüsü olarak kalır. Tarihin bu
alanda sağlamış olduğu bütün deneyimler şu sonuca varır ki, iki metaın
yasal olarak değer ölçüsü görevini yerine getirdikleri yerde, pratikte
bu görevi fiilen yerine getiren yalnızca bu metalardan bir tanesidir.”
(Karl Marx, l.c., s. 52, 53 [Ekonomi
Politiğin Eleştirisine Katkı, s:102-103].)
55 İngiltere’de
bir ons altının, para ölçütü birimi olarak hizmet ettiği halde, sterlinin
bunun bir parçasını oluşturmaması gibi garip durum şöyle açıklanır: “Bizim
sikke sistemimiz aslında yalnız gümüşün kullanılmasına göre düzenlendiği
için bir ons gümüş daima belli sayıda ufak paraya bölünebilir; oysa altının,
yalnızca gümüşe göre düzenlenmiş sikke sistemine daha sonraki bir dönemde
girmesi nedeniyle, bir ons altın, kesirsiz ufak paralar halinde darbedilemez.”
Maclaren, A Sketch of the History of the Currency, London 1858,
s.16.
56 İngiliz
yazarlarında değer ölçüsü ile fiyat ölçütü (değerin ölçütü) üzerindeki
karışıklık anlatılamayacak derecededir. Bunların adları da görevleri de
durmadan yer değiştirir.
*14 Her
şey aynı kalmak koşuluyla. --ç.
57 Ayrıca,
genel tarihsel bir geçerliği de yoktur.
58 Öyle
ki, İngilizcede pound sterlin,
özgün ağırlığının üçte-birinden azını; birleşmeden önce İskoç pound’u
yalnızca 1/36 kadarını; Fransız livre’i
1/74’ünü, İspanyol madavedi’si 1/1.000’den azını;
ve Portekiz rei’si ise çok daha küçük bir kesri gösterir.
59 “Bugün
yalnızca adları aklımızda kalan sikkeler, bütün ülkelerde en eski olanlardır;
bunların hepsi de bir zamanlar gerçek idiler, ve işte bu nedenle, hesaplar
bunlarla yapılmıştır.” (Galiani, Della Moneta. l.c., s.153.)
60 David
Urquhart, Familiar Words adlı yapıtında
bazı canavarlıklara (!) değinir: bugünlerde, İngiliz para ölçütü birimi
olan bir pound (sterlin) aşağı
yukan bir çeyrek altına eşittir. “Bu, bir ölçütün saptanması değil, ,düpedüz
bir ölçünün tahrif edilmesidir.” Altın ağırlığının böylece “sahte adlandırılışında”,
her şeyde olduğu gibi, uygarlığın yozlaştırıcı elini görür.
61 Anakarsis’e,
Yunanlıların parayı hangi amaçla kullandıkları sorulunca, “Hesap yapmak
için” diye karşılık vermiştir. (Athen[aeus], Deipn., 1. IV, 49,
v. 2 [s. 110]. ed. Schweighäuser, Strasbourg 1802.) zz5
62 “Fiyatlar
ölçütü olarak altın, tıpkı metaların fiyatları gibi, aynı itibarî adlarla
ifade edildiğinden, ve böylece, örneğin, tılıkı 1 ton demir gibi, 1 ons
altın da 3 sterlin 17 şilin 101/5 peni olarak ifade edildiğinden, altının
bu itibarî adlarına, altının darp-fiyatı*15
denmiştir. Altının kendi maddesiyle değerinin ölçüldüğü ve bu bakımdan
öteki metelardan farklı olarak, altının fiyatının devlet tarafından saptandığı
yolundaki garip düşünce, buradan doğmuştur. Buradaki yanılgı belirli altın
ağırlıklarının itibarî adlarının saptanmasıyla bu ağırlıkların değerinin
saptanmasının birbirine karıştırılmasıdır.” (Karl Marx, l.c.,
s. 52 [Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı,
s. 102].)
63 Bkz:
“Theorien von der Masseinheit des Geldes”, Zur Kritik der Pol. Ökon.,
s. 53, vd. [Ekonomi Politiğin Eleştirisine
Katkı, “Paranın Ölçü Birimi Üzerine Teoriler”, s. 104 vd.]. Altının
ya da gümüşün daha büyük ya da daha küçük alırlıklarına, bu madenlerin
belirli ağırlıklarına yasa ile verilmiş bulunan adların aktarılması ile
paranın darp-fiyatının yükseltilebileceği ya da düşürülebileceği konusundaki
garip düşünceler; bu düşüncelerin, kamu ve özel kişi alacaklarına karşı
girişilmiş beceriksizce malî işlemler
olarak değil de şarlatanca ekonomik önlemler gibi uygulandığı haller, Wm.
Petty’nin Quantulumcunque concerning money: To the lord Marquis
of Halifax, 1682. adlı yapıtında öylesine
enine-boyuna işlenmiştir ki, kendisinden hemen sonra gelen Sir Dudley North
ile John Locke’un, diğerlerini saymıyoruz, yaptıkları tek şey, onun söylediklerini
sulandırmak olmuştur. Wm. Petty şöyle diyor: “Eğer bir ulusun zenginliği
bir buyrukla on katına çıkartılabiliyorsa, böyle bir buyruğu hükümdarlarımızın
çoktan çıkartmamış olması doğrusu çok garip.” (l.c., s. 36 )
64 “Ya
da para biçimindeki bir milyonun aynı büyüklükte meta biçimindeki bir değerden
daha değerli olduğu” (Le Trosne, l.c.,
s. 919.) yani, “bir değerin aynı büyüklükteki bir başka değerden daha değerli
olduğu kabul edilmelidir.”
*15Fransızca
baskıda “priz de monnaie”, İngilizce baskıda “mint-price”, Almanca baskıda
“Münzpreis”. -ç.
65 Aziz
Jerome, yalnız gençliğinde, hayalinde yarattığı güzel kadınlara karşı çölde
savaşım vermesinin de gösterdiği gibi bedeniyle çetin savaşlara tutuşmakla
kalmamış, yaşlılığında da manevî tutkularına karşı da savaşmak zorunda
kalmıştır. “Ruhumla, Yüce Yargıcın önüne çıktığımı zannettim”,· der. -
“Kimsin sen?” diye sordu bir ses, - “Bir hıristiyanım”, dedim.
- “Yalan söylüyorsun. Sen yalnızca bir çiçeroncusun” diye gürledi Yüce
Yargıç.
*16 “Bu
sikkenin karışımı ile ağırlığını iyi bildin. Ama söyle bakalım, bu sikkeden
senin kesende var mı?” (Dante, İlâhi Komedya, Cennet. Yirmidördüncü Manzume,
MEB Yayınları,1956, s. 217.) -ç.
*17 Geçici
anlaşma. –ç
*18
Ölüm parendesi. -ç.
*19 N.
F. Danielson'a yazdığı 28 Kasım 1878 tarihli mektubunda Marx, bu
tümcenin şu şekilde düzeltilmesini
önermiştir: “Ve aslında, her yarda bezin fiyatı, bütün yardalar üzerinde
harcanmış toplumsal emeğin bir kısmının maddeleşmiş biçiminden başka bir
şey değildir.” Kapital'in Birinci Cildinin Almanca ikinci baskısının Marx'aait
bir nüshası üzerinde de benzer bir düzeltme yapılmıştır, ama yazı, Marx'ınelyazısı
değildir. - Rusça baskıya Marksizm-Leninizm Enstitüsünün notu.
*20 “Gerçek
aşkın yolu hiç bir zaman dikensiz değildir”, (Shakespeare, Bir Yaz Gecesi
Düşü, l. perde,1. sahne). -Ed.
*21
Pis kokmaz. - (Roma İmparatoru Vespasiyan (69-79), oğlu ayakyollarının
vergilendirmesini önerdiği zamanparadan böyle sözetmişti.) -ç.
*22 Oyundaki
kişiler, pazarlığa girişen kişiler. -ç.
*23 İspirtolu
içki. Etimolojik anlamında “yaşam suyu”. -ç.
*24 Devinme
sözcüğü, elden ele geçen paranın izlediği yolu ya da izi anlatmak içinkullanılmıştır;
bu devinme, dolaşımdan farklı bir hareket biçimidir. -ç.
*25
Burada (“Örneğin keten bezi böylece...”den “... birbirini sarmalamasını
da yansıtır.”a kadar) İngilizce metin, 4. Almanca baskıya uygun olarak
değiştirilmiştir. -Ed.
*26Yalnızca
ilk adım bir değer taşır. -ç.
66 “Herakleitos,
her şey ateşten... olur,ve ateş her şeyden, demişti. Tıpkı bunun gibi,
altından metalar ve metalardan altın olur.” (F. Lassalle,
Die Philosophie Herakleitos des Dunkeln, Berlin 1858, Bd. I, s. 222.) Lassalle
bu pasajdaki notunda (s. 224, n. 3) yanlış
olarak, altını, yalnızca değer
simgesi yapar.
67 “Her
satış, bir satınalıştır.” (Dr. Quesnay. Dialogues sur le Commerce
et les Travaux des Artisans, Physiocrates ['ta]. ed. Daire, I. Partie.
Paris 1846. s. 170) ya da Quesnay'nin
Maximes Generales'in de dediği gibi, “Satmak, satınalmaktır”.
68
“Bir metaın fiyatı, ancak bir başka metaın fiyatı ile ödenebilir.” (Mercier
de la Riviere. L'Ordre naturel et essentiel des societes politiques”,
Phsiocrates('ta), ed. Daire, II. Partie, s. 554.)
69“Bu
paraya sahip olmak için, bir şey satılmış olması gerekir.” ,(l.c., s. 543.)
70
Daha önce de işaret edildiği gibi, altını
ya da gümüşü fiilen üreten kişi bir istisnadır. O, ürününü, ilk kez satmaksızın,
doğrudan doğruya başka bir meta ile değişir.
71“Elimizdeki,
para, satınalmayı isteyebileceğimiz şeyleri temsil ederken, aynı zamanda
bu para, karşılığında satmış oldugumuz şeyleri de temsil eder.” (Mercier
de la Riviere, l.c., s. 586.)
72
“Buna göre dört uç, ve birisi ilk kez işe
karışan üç sözleşmeci kişi vardır.”(Le Trosne, l.c., s. 909.)
73
Bu apaçık bir şey gibi gelir, ama çoğu zaman başta, “serbest ticaret çığırtkanları”
olmak üzere, ekonomi politikçilerin gözünden kaçmıştır.
74Zur
Kritik etc., s. 74-76'da [Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 128-130]
James Mill üzerindeki gözlemlerime bakınız. Bu konu ile ilgili olarak mazeretçi
ekonomiye özgü iki yönteme değinilebilir. Bunların ilki, metaların dolaşımının,
aradaki farklı noktalardan soyutlanarak,
ürünlerin dolaysız trampası ile özdeş hale getirilmesidir; ikincisi, kapitalist
üretimin çelişkilerinin, bu üretime katılan kişiler arasındaki ilişkilerin,
metaların dolaşımından doğan basit ilişkilere indirgenmek suretiyleaçıklanmaya
girişilmesidir. Meta üretimi ve dolaşımı, büyüklükleri ve boyutları
farklıolsalar bile, birbirinden çok farklı
üretim biçimlerinde de görülür. Eğer biz yalnızcabu dolaşımın bütün bu
üretim biçimlerinde ortak soyut kategorilerini biliyorsak, bu
üretim biçimleri arasındaki belirli ayrılık
noktaları konusunda hiç bir şey bilmiyoruz, ve bu konuda yargılar vermemiz
de olanaksız demektir. Hiç bir bilim dalında,ekonomi politikte olduğu kadar
sıradan farklarla kuru gürültü kopartılmamıştır.Örneğin, metaın bir ürün
olduğunu bilen JB. Say bir de bakıyorsunuz bunalımlar konusunda ahkam kesmeye
kalkıyor.
75Bir
meta, tekrar tekrar satıldığı zaman bile, bizim için halen varolmayan
birolgu ortaya çıkar; son defa kesin olarak
satıldığında, dolaşım alanından çıkaraktüketim alanına girer ve burada,
ya tüketim ya da üretim aracı olarak hizmet eder.
76
“[Paranın] biricik hareket biçimi, ürünlerin ona emrettiği biçimdir.” (Le
Trosne, l.c.. s. 885.)
77“Ürünler
onu” (parayı) “devindirirler ve dolaşımda yer aldırırlar. ... “ (Paranın)
“devinme hızı i1e miktarı tamamlanır.
Gerektiği sürece, bir an bile durmadan, bir elden diğerine geçer.” (Le
Trosne l.c.. s. 915, 916.)
78“Para...
alım ve satımın ortak ölçüsü olduğu için; elinde satacak bir şeyiolup da
alıcı bulamayan herkes, malını elinden çıkartamamanın nedenini krallıkta
ya da ülkedeki para eksikliğinde görmeye
ve düşünmeye eğilimlidir; ve böylece herkesin yakınması; yeter para bulunmamasındandır,
ama bu büyük bir yanılgıdır. ... Para
diye feryat eden bu insanların istedikleri nedir? ... Çiftçi yakınır...
ülkede dahafazla para olsa mallarına bir fiyat elde edebileceğini sanır.
Bu durumda, öyle görünüyor ki, onun gereksinme duyduğu şey para değil,
satmak isteyip de satamadığı hububat ve hayvanları için fiyattır. ... Peki
niçin bir fiyat elde edemez? ... (1) Ya
ülkede çok fazla hububat ve hayvan vardır ve bu yüzden pazara gelenlerinçoğu
onun gibi malını satmak ve pek az satınalmak
gereksinmesi duyar; ya da (2) dışarıyaher zamanki ihraç yolu tıkanmıştır...
; ya da (3) yoksulluk nedeniyle insanların ev gereksinmeleri
için eskisi kadar para harcayamamaları yüzünden tüketim azalmıştır;bunun
için, çiftçinin mallarının satışını sağlamanın
yolu para miktarının artırılmasıdeğil, aslında piyasayı durgunlaştıran
bu üç nedenin ortadan kaldırılmasıdır…. Tüccar
i1e küçük esnaf da parayı aynı şekilde isterler, yani piyasa tıkandığı
için. ellerindeki mallara bir çıkış noktası. ararlar. ... “ (Bir ulus)
“hiç bir zaman, servetin elden
ele geçtiği zamanki kadar gönençli olamaz.” (Sir Dudley, North Discoursesupon
Trade. Lond. 1691, s. 11-15 passim.) Herrenschwand'ın hayal ürünü düşünceleri
de şuna gelir dayanır: metaların niteliğinden doğan ve dolaşımlarıyla ortaya
çıkan çelişkiler, dolaşım aracı miktarının artırılması ile ortadan kaldırılabilir.
Bir yandan, halk arasında, üretim ve dolaşımdaki durgunluğu, dolaşım aracındaki
yetersizliğe bağlamak gibi yanlış bir kanı
olmakla birlikte, bu, öte yandan hiç bir zaman paranın
dolaşımının düzenlenmesine bazı acemice yasal müdahaleler sonucu dolaşımaraçlarında
meydana gelen kıtlık, böylesi durgunluklara yolaçma anlamına gelmez.
79“Bir
ulusun ticaretini yürütmek için gerekli olan
para, belli bir ölçü ve orandadır; bunun fazlası da azı da işin yürütülmesine
zarar verir. Bu aynen, küçük perakende ticarette gümüş parayı bozmak ve
hatta en küçük gümüş sikkelerle bile yapılamayan hesapların ödenebilmesi
için belirli bir oranda paraya gereksinme
olduğu gibidir. ... Ve gene
ticaret için gerekli bozuk paranın miktarı, alışveriş yapan insanların
sayısı ve bunların yaptıkları alışverişin sıklığına; ve aynı zamanda ve
özellikle en küçük gümüş paranın
değerine bağlı ise; aynı şekilde bizim ticaretimiz için gerekliparanın
[altın ve gümüş sikkelerin] oranı da yapılan alışverişin sıklığı ve ödemelerinbüyüklüğü
ile belirlenir.” (William Petty, A Treatise of Taxes and Contributions,
Lond. 1667, s. 17.) Hume'un teorisi. J. Steuart ile diğerlerinin
saldırılarına karşı, A. Young tarafından
Political Arithmetic.. Lond.. 1774'te savunulmuştur; bu yapıtta, “FiyatlarPara
Miktarına Bağlıdır” başlıklı özel bir bölüm (s. 112) bulunmaktadır. Zur
Kritiketc., s. 149'da [Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 216] şunu
belirtmiştim:. “Dolaşımdaki sikkelerin miktarına gelince, bunu, sözünü
etmeden geçiştirir ve tamamenyanlış bir tutumla parayı basit meta gibi
ele alarak bu konuyu dokunmaksızın geçiştirir.” Bu ifade, ancak, Adam Smith,
parayı, ex officio [mesleği açısından -ç.] e1e aldığı
sürece geçerlidir. Bununla birlikte, arasıra daha önceki ekonomi politik
sistemlerinin eleştirisinde yaptığı gibi doğru görüşleri de benimser: “Her
ülkedeki sikkemiktarı, dolaşımlarına aracılık ettiği metaların değeriyle
düzenlenir... Herhangi bir ülkede
yılda alınıp satılan malların değeri, bunların dolaşımları ve asıl tüketicileriarasında
dağılımları için belli bir miktar parayı gerektirir, ama fazlası için bir
kullanım yaratmaz. Dolaşım kanalı,
zorunlu olarak, kendisine, onu doldurmaya yetecek kadar bir
miktarı çeker.” (Wealth of Nations, [vol. III,] I. IV. ch. I. [s. 87, 89.]
) Aynı şekilde, o, yapıtına, ex officio,
işbölümünü kutsallaştırmayla başlar. Daha sonra, kamu gelirlerinin
kaynaklarını ele aldığı son ciltte, hocası A. Ferguson'un yaptığı işbölümüyermelerini
arasıra yineler.
80“Halk
arasında altın ile gümüş çoğaldıkça her ulusta mutlaka şeylerin fiyatları
yükselecektir; ve bunun için, bir ulusta,
altın ile gümüş azalınca her şeyin fiyatının,paranın bu azalışına uygun
olarak düşmesi zorunludur.” (Jacob Vanderlint, MoneyAnswers all Things.
Lond. 1734. s. 5.) Bu kitap ile Hume'un Essays’ı arasındayapılan dikkatli
bir karşılaştırma bana, kuşkusuz, Hume'un, Vanderlint'in gerçektenönemli
olan bu yapıtından haberli olduğu ve ondan yararlandığı kanısını veriyor.
Fiyatların, dolaşım aracının miktarı ile belirlendiği fikri, Barbon ve
çok daha önceki başkayazarlarca
da benimsenmiştir. “Sınırlandırılmamış bir ticaretten hiç bir sakınca doğmaz
“ der Vanderlint, “tersine büyük yararlar sağlanır; çünkü, eğer ulusun
sahip olduğu nakit para ticaretle azalacak olursa - koruyucu önlemlerle,
bu, önlenmek istenir- külçe paranın
aktığı ülkelerde, sahip bulundukları nakit para miktarı arttığı oranda
her şeyin fiyatı yükselir. Ve... bizim mamul maddelerimiz ile diğer her
şey, ticaret dengesini bizim lehimize çevirecek derecede ucuzlayacak
ve böylece tekrar para bize geri dönecektir.” (l.c.. s. 43. 44.)
81Herbir
tür meta fiyatının, dolaşımdaki bütün metaların fiyatları toplamının bir
parçasını oluşturduğu apaçık bir gerçektir. Ama kendi aralarında ölçülemez
şeyler olan kullanım değerlerinin
kitle olarak, bir ülkedeki altın ve gümüşün toplam miktarı ile
nasıl değişilebileceği tamamen anlaşılmaz bir şeydir. Eger biz, bütün metalarınbiraraya
gelerek tek bir meta oluşturduğu ve herbir metaın da bu bütünün bir parçası
olduğu düşüncesinden hareket edersek şu güzel sonuca ulaşmış oluruz: Toplam
meta = x ton altın; A
metaı = toplam metaların bir kısmı = x ton altının bu kısım büyüklüğünde
bir parçası. Bunu Montesquieu tam bir
ciddiyetle ifade etmiştir: “Yeryüzündeki
altın ve gümüş kütlesi gene yeryüzünde var olan metalar
toplamı ile karşılaştırılacak
olsa , mutlaka herbir ürün özellikle
meta, belli bir para miktarı ile karşılaştırılmış
olur. Diyelim ki, dünyada ancak ve yalnız bir ürün ve özellikle birtek
meta vardır, ya da yalnızca bir tek meta satınalınmaktadır ve bu da para
gibi küçük parçalara bölünmektedir:
bu durumda, bu metaın belli bir miktarı bir kısımpara kitlesine,
metaların toplamının yarısı, toplam para kitlesinin yarısına tekabül eder
vb... Meta fiyatlarının belirlenmesi, temelinde
daima metaların toplam kitlesi ile para simgelerinin toplam kitlesi arasındaki
orana bağlıdır.” (Montesquieu. l.c.. t. III, s.12, 13.) Bu teorinin
Ricardo ile izleyicileri, James Mill,
Lord Overstone ve diğerleri tarafından daha da geliştirilmesi konusunda
bkz: Zur Kritik etc.. s. 140-146 ve
s. 150 vd. [Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı s. 217-240]. John Stuart
Mill o her zamanki seçmeci mantıkı
ile, aynı zamanda hem babası James Mill'in ve hem de karşıt görüşlerin
sahibi olabilmeyi becermiştir. Düşüncelerinin özeti olan Principles of
Pol. Econ.'nin metni ile, kendisini
zamanının Adam Smith'i ilan ettiği birinci baskının önsözü
karşılaştırıldığında. İnsan, adamın saflığına mı, yoksa bu ilana bakarak,
iyi niyetle, onu, Adam Smith
diye kabul eden halkın saflığına mı daha çok hayran olacağını bilmez; oysa
onun Adam Smith'e benzerliği örneğin, ancak General WilliamsKarl von Kars'ın.
Wellington ' düküne benzerliği gibidir. Bay J. S. Mill'in ekonomi politik
alanında genişlikten de, derinlikten de yoksun özgün araştırmalarınınhepsi,
1844'te yayınlanan küçük yapıtı, Some Unsettled Questions of Political
Economy’de bulunur. Locke, düpedüz , altın ve gümüşün değerden yoksunluğu
ile, bunların değerlerinin yalnız miktarları ile belirlenmesi arasındaki
ilişkiyi öne sürer. “İnsanlar altınile gümüşe imgesel bir değerverme konusunda
anlaştıkları için... bu madenlerde görülen aslında var olan değer, miktardan
başka bir şey değildir.” (“Some Considerations, etc.” 1691, Works['ta].
ed.1777, vol. II. s. 15.)
82Darp
üzerinden vergi hakkı gibi ayrıntılar üzerinde durmak kuşkusuz benimamacım
dışındadır. Bununla birlikte, İngiliz hükümetinin hiç bir karşılık gözetmeksizin
para basmakla gösterdiği “cömertçe liberalliğe” hayran olan romantik dalkavukAdam
Müller'in yararlanması için, Sir Dudley North'un , şu görüşlerini buraya
alacagım: “Gümüş ile altında
diğer bütün metalar gibi yükselmeler ve alçalmalar olur. ... İspanya'dan
bunlar geldiğinde... Tower’e taşınırlar ve darpedilirler. Çok geçmeden,ihraç
edilmek üzere külçeye talep doğar. Eger elde külçe yoksa ve hepsi sikke
haline getirilmiş ise ne olacak? Tekrar eritilecektir; sikkelerin
darbedilmesi sahibine hiç bir şeye
malolmadığı için bunda bir kayıp yoktur. Ama böylece ulus zarar görür;eşeğin
yiyeceği otu hasır gibi örmenin bedelini o öder. Eğer tüccar madeni parabasımı
için para ödemeye yükümlü tutulsa, gümüşünü, Tower'e, düşünüp taşınmadangöndermez;
ve sikke haline getirilmiş para daima külçe gümüşten daha fazla değeresahip
olur.” (North, l.c., s. 18.) North, Charles II zamanında ileri gelen tüccarlardan
biriydi.
83“Eğer
gümüş hiç bir zaman küçük ödemeler için gerektiğinden fazla olmasa,daha
büyük ödemeler için yeterli miktarı biraraya toplanamaz. ... Büyük ödemeleriçin
altının kullanılması, onun zorunlu olarak perakende ticarette de kullanılmasınıgerektirir:
küçük alışverişlerde altın sikke veren kimse, satınaldığı malla birlikteparasının
üzerini gümüş sikkeler ile alır; böylece, bir başka durumda perakendeci
tüccar için yük olacak olan fazla gümüş,
çekilmiş ve genel dolaşıma sokulmuş olur. Ama
eğer, küçük ödemelerin, altından ayrı olarak yapılmasına yetecek kadar
gümüş bulunursa, perakendeci
tüccar, ufak satınalmalar için gümüş almak durumunda kalır ve
sonuçta, bu gümüşler, zorunlu olarak elinde birikir.” (David Buchanan,
Inquiry into the Taxation and Commercial Policy of Great Britain,
Edinburgh 1844, s. 248. 249.)
84Çin
maliye bakanı, mandarin Van Mao-inbir gün Göklerin Oğluna (imparatora)hazine
tahvillerini konvertible banknota çevirme gizli amacını güden bir proje
sunmayıkafasına koyar. Hazine Komitesi, Nisan 1854 tarihli raporunda, kendisine
şiddetli bir zılgıt çeker. Ayrıca
geleneksel kamış sopası yiyip yemediği belirtilmiyor. Raporunson bölümü
şöyle: “Komite, bakanın raporunu dikkatle incelemiş ve bunun tamamıylatüccarların
çıkarına olacağı ve krallığın bundan hiç bir yararı olamayacağı sonucunavarmıştır.”
(Arbeiten der Kaiserlich Russichen Gesandtschaft zu Pekin über China.
Rusçadan çevirenler: Dr. K. Abel ve F. A. Meckenburg. Erster Bank, Berlin
1858, s. 54.) İngiltere Bankasının yöneticilerinden
birisi, Lordlar Kamarası Komitesinde, dolaşım sırasında altın sikkelerin
aşınmaları konusunda verdiği ifadede şöyle diyor: “ Her yıl
bir grup sikke çok hafif hale geliyor. Bir yılı tam ağırlıkları ile geçirenler,
ertesi yıl aşınma sonucu ölçüye
uymayacak derecede ağırlıklarından kaybederler.” (Lordlar Kamarası
Komitesi. 1848, no 429)
85Para
konusunda en iyi yazarların bile, çeşitli işlevlerini kavramada açıklıktanuzak
olduklarını Fullarton'dan alınan şu pasaj göstermektedir: “İç değişim işlemlerimiz
sözkonusu olduğu sürece, paranın, bugüne kadar genellikle altın ve gümüş
sikkelerce yerine getirilen bütün görevleri, aynı etkinlikle, genel kabule
dayanan, yapayve yasayla belirlenen değerlerinden başka değerleri bulunmayan,
konvertible olmayan kâgıt paraların
dolaşımlarıyla da yerine getirilebileceği sanırım yadsınamayacak birolgudur.
Bu tür bir değer, emisyon miktarı gerekli sınırlar içersinde tutulmak koşuluyla
aslen var olan bir iç değerin bütün amaçlarını karşılayabilir ve hatta
varlığızorunlu bir değer ölçüsünün yerini bile alabilir.” (Fullarton,
Regulation of Currrencies,2. ed.. London 1845,
s. 21.) Para olarak iş gören bir metaın dolaşımda yerini saltbir değer
simgesinin alabilmesi karşısında demek oluyor ki, onun değer ölçüsü ve
fiyat ölçütü olma görevleri gereksiz hale geliyorlar!
*27
Tükenmez hareket. -ç.
*28Eşyanın
siniri. -ç.
*29İnsanların
alışverişi dışında kutsallaşmış şeyler. -ç.
*30İsa'nın
son akşam yemeğini yediği kase ya da tabak. -ç.
*31Ölüler
diyarında sarp bir tepeye büyük bir kayayı iterek çıkarmaya mahkumedilen,
ama kayayı tepeye her yaklaştırdığında, kayanın yuvarlanmasıyla birlikteaşağı
inen ve bunu sürekli olarak yineleyen Korent'in masal kahramanı. -ç.
*32
“Zengin olalım ya da zengin görünelim.”
-ç.
*33
Borç aktarması, hesap aktarması. -ç.
86
Altın ile gümüşün sikke olarak ya da özellikle dolaşım aracı olarak hizmet
etmeleri ile kendi kendilerine salt simge haline gelmeleri olgusundan,
Nicholas Barbon, hükümetlerin
“paranın değerini yükseltme” hakkı olduğunu çıkarır; yani örneğin kuruş
adındaki bir gümüş niceliğine, daha büyük bir gümüş niceliğinin (taler
gibi) adı verilir ve böylece taler
yerine güvenilir kuruş ödenir. “Para eskir; aşınır ve çok fazla
sayılıp el değiştirerek hafifleşir. ... Alışveriş sırasında insanların
önem verdikleri. paranın adı ve rayicidir, yoksa gümüşün miktarı değildir.
... Madeni para yapan, üzerindeki devlet otoritesidir.” (N. Barbon,
l.c., s. 29. 30, 25.) ·
87
“Paraca zenginlik... paraya çevrilmiş ürünce zenginlikten başka bir şey
değildir.” (Mercier de la Riviere, l.c., 573.) “Ürün şeklinde bir değer,
yalnızca şekildeğiştirmiş bir değerdir.” (Id.. s. 486.)
88“İşte
bu önlemle, ellerindeki bütün malların fiyatlarını, bu kadar düşük düzeyde
tutarlar.” (Vanderlint, l.c...s. 95,. 96.)
89“Para...
bir taahhüttür.” (John Bellers, Essays about, the Poor, Manufactures, Trade,
Plantations, and Immorality, Lond. 1699, s.13.)
90
Satınalma, “kategorik” anlamda, altın ile gümüşün, metaların zaten değişmişşekilleri
ya da bir satışın ürünü olduğu anlamına gelir.
91
Fransa'nın dini bütün kralı Henry III, manastırlardaki kutsal emanetleri
soymuşve bunları paraya çevirmişti. Delfi Tapınağının Foçalılar tarafından
soyulmasının Yunan tarihinde oynadığı rol herkesçe bilinir. Eski insanlar
arasında tapınaklar mal tanrılarının oturdukları
yerler sayılırdı. Buralar “kutsal bankalardı”. Yetkin tüccar birhalk olan
Fenikeliler için para, her şeyin biçim değiştirmiş şekliydi. Bunun için,
Aşk Tanrıçaları adına yapılan
şölenlerde, kendilerini yabancılara teslim eden bakirelerinaldıkları paraları
tanrıçaya sunmaları çok doğaldı.
“Altın, sarı, gözkamaştırıcı, değerli altın!
Bunun şu kadarı,karayı ak, çirkini güzel,
Eğriyi doğru, adiyi soylu, yaşlıyı genç, korkağı yiğit yapar.
... Ah tanrılar nedir bu? Niçin bu
Rahiplerinizi, uşaklarınızı yanınızdan kaçırır;
Çeker güçlü insanların yastıklarını başlarının altından;
Bu sarı köle
Din de kurar, din de bozar, kutsar lanetliyi;
Hayran eder herkesi kocamıs cüzzamlıya;
Hırsızlara yer, senatörlere kürsüde
Ün , şan, saygınlık kazandırır;
Odur geçkin dullara yeniden koca bulan;
... Gel lanetli maden.
Orta malı orospusu insanlığın.”(Shakespeare, Atinalı Timon.)
93“Çünkü insanoğlunun hiç bir icadı para kadar
kötülük saçıcı degildir. Ülkeleri harap
ve yerlebir eden odur: dessaslığı öğreterek mertliği bozar ve böylece asil
ruhları fenalığın iğrenç yoluna saptırır. İnsanları her türlü hileye başvurdurur
ve onlara her günahı işletir.”
(Sofokles, Antigone, [MEB Yayınları, Ankara 1941, s: 24].)
94
“Pluton kendisini yerin derinliklerinden sınırsız hırsının çekip çıkartacağını
umar.”(Athen[aeus], Deipnos(ophistarum,1802, t. II, s. 397].)
95
“Her metaın satıcılarının sayısını mümkün
olduğu kadar çoğaltmak, alıcıların sayısını
mümkün olduğu kadar azaltmak, işte, ekonomi politiğin işlemlerinin özeti.”(Verri,
l.c., s. 52, 53.)
96
“Bir ulusun ticaretini yürütmek için, içinde bulunulan koşullara göre değişen,
bazan büyüyen, bazan küçülen, belirli miktarda
paraya gereksinme vardır. ... Paranın bu yükselmesi ve alçalması olayı,
politikacıların herhangi bir yardımı olmaksızınkendi kendisini düzenler.
... Kepçeler sırasıyla çalışır; para azalınca külçeler sikke
haline getirilir, külçe azalınca sikkeler
eritilir.” (Sir D. North, l.c., [Postscript], s.3:) Uzun süre Doğu Hindistan
Kumpanyasının ileri gelenlerinden olan John StuartMill Hindistan'da gümüş
süs eşyalarının hâlâ, doğrudan doğruya para-yığma görevini görmeye devam
ettiği olayını doğrular. Bu gümüş süs eşyaları, faiz oranı yükseldiği zaman
ortaya çıkar ve sikke haline getirilir, faiz oranı düşünce de eski haline
dönerler. (J. S. Mill'in kanıtı, Reports on Bank Acts,
1857, 2084, 2011.) Hindistan'ın altın ve gümüş ithali ve ihracı konusunda
1864 tarihli bir parlamento belgesinegöre, 1863 yılında altın ve Gümüş
ithalatı, ihracatı 19.367.764 sterlin aşmıştır, 1864 yılını hemen izleyen
8 yıl süresince, değerli madenler ithali, ihracını 109.652.917 sterlin
aşmıştır. Bu yüzyıl boyunca, Hindistan'da, 200 milyon sterlinden çok daha
fazla miktarda sikke basılmıştır.
97
Aşağıdaki satırlar, I8. yüzyılın başında İngiliz tüccarları arasında mevcut
olan borçlu-alacaklı ilişkisini
gösterir. “Burada, İngiltere'de, ticaret erbabı arasında öylesine bir insafsızlık
duygusu egemendir ki, buna ne bir başka toplumda ne de dünyanın
başka bir krallığında raslamak mümkündür.”
(An Essay on Credit and the Bankrupt Act, Lond.1707, s. 2.)
98
1859'da yayımlanan kitabımdan alınan aşağıdaki bir pasajdan, metinde karşıt
biçimi niçin dikkate almadığım görülecektir: “Tersine P-M sürecinde para,
gerçek satınalma aracı olarak elden çıkartılabilir
ve bu şekilde, meta fiyatı, paranın kullanım-değerinden ya da meta elden
çıkartılmadan önce gerçekleştirilebilir. Bu, günlük yaşamda, önceden ödeme
(peşin verme) şeklinde daima olur. Ve İngiliz hükümeti de Hintli çiftçiden
afyonu işte bu şekil altında alır. ... Gene de, bu durumlarda
para, daima satınalma aracı olarak iş
görür. ... Sermaye de, kuşkusuz, para şeklinde yatırılmıştır... Bu görüş,
ne var ki, basit dolaşımın ufku içersine girmez.” (Zur Kritik...,
s. 119, l20. [Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. I81, 182.])
99
Metinde işaret edilen para bunalımı, her genel bunalımın bir aşaması olarak,kendilerine
gene para bunalımı adı verilen, ama kendi başlarına ortaya çıkabilen veböylece
ticaret ve sanayi üzerinde ancak dolaylı bir etki yapan özel tür bunalımlardan
açıkça ayırdedilmelidir. Bu bunalımlar, para sermayesi ekseni etrafında
döndüğü için, doğrudan doğruya hareket alanı da, bu sermaye, yani bankalar,
borsalar ve mali çevrelerdir.
100
“Kredi sisteminden birdenbire nakit sisteme geçilmesi, teorik olan korkuyu
paniğe çevirir; ve dolaşım süreci içersinde
aracılık yapan kimseler, kendi ekonomikilişkilerindeki
anlaşılması olanaksız gizem karşılığında ürperirler.” (Karl Marx, l.c.,s.
126. [Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 189.]) “Yoksullar boş dururlar,
çünkü zenginlerin elinde bunları
çalıştıracak para yoktur, oysa yiyecek ve giyecek sağlamakiçin, tıpkı eskiden
olduğu kadar toprakları ve işçileri vardır;… ulusun gerçek zenginliği de
budur, yoksa para değil.” (John Bellers, Proposals for Raising a College
of Indtustry, Lond.1696, s. 3. 4.)
101
Böyle bir zamanın “amis du commerce” [“ticaret dostları” --ç.] tarafından
nasıl sömürüldüğünü aşağıdaki pasaj göstermektedir:
“Bir seferinde” (1839 yılında)(o kentin) “yaşlı tamahkâr bir bankeri, özel
odasında oturduğu masanın kapağınıkaldırdı ve bir dostuna bir tomar banknotu
gösterdi; 600.000 sterlin olduğunu büyükbir zevkle söylediği bu paralar,
para sıkıntısı yaratmak için burada tutuluyordu ve aynı
gün saat üçten sonra hepsi de piyasaya sürülecekti.” ([H. Roy,] The Theory
of Exchanges. The Bank Charter Act of 1844, Lond. 1864, s. 81.)
Yarı resmi hükümet organı
The Observer gazetesinde; 24 Nisan 1864 tarihinde şu parağraf yer alıyordu:“Banknot
kıtlığı yaratmak için başvurulan yollar üzerine çok acayip söylentiler
dolaşıyor... Böylesine hilelere başvurulduğunu kabul etmek her ne kadar
kuşkulu görülse de, haberler öylesine yaygınlaşmıştır ki,
üzerinde gerçekten durulmaya değer.”
102
Belli bir gün boyunca yapılmış bulunan satış ve sözleşmeler, o gün dolaşan
para miktarını etkilemezler, ve ama çoğu durumlarda daha sonraki azçok
uzak bir tarihte, dolaşımda olacak para miktarı üzerinde çok sayıda poliçe
çekilmesine yolaçarlar. ... Bugün verilen poliçeler ya da açılan krediler,
sayıca, miktarca ya da süreceyarın veya daha sonra verilecek ya da açılacak
olanlara herhangi bir benzerlik göstermezler; ayrıca, bugünkü poliçe ya
da kredilerin birçoğu vadeleri gelince, dahaönceki tarihlerde ne zaman
ortaya çıktıkları belirsiz bir dizi alacak ve verecekle takas edilirler:
12, 6. 3 ya da 1 ay süreleri dolan alacak dereceleri büyük bir miktara
ulaşabilirler.” (The Currency Theory
Reviewed; in a Letter to the Scottish people. By a Banker in England,
Edinburgh 1845, s. 29, 30 passim.)
103
Gerçek ticari işlemlerde ne kadar az hazır para kullanıldıgını bir örnekle
göstermek için Londra nın en büyük kurumlarından birisinin yıllık gelir
ve giderlerinigösteren tabloyu aşağıya
alıyorum. 1856 yılındaki, milyonlarca sterline ulaşan ticariişlemler burada
bir milyona indirgenmiştir:
104
“Ticaret işlemleri öylesine bir değişikliğe
uğramıştır ki, malın malla değişimiya da mal teslimi ve kabulü şimdi yerini
satışa ve ödemeye bırakmış bulunuyor vebütün alışverişler şimdi para olarak
bir fiyat üzerinde belirleniyor.” (An Essay upon Public Credit.
3. ed., London 1710, s. 8.)
105
“Para ... her şeyin celladı haline geldi.” Maliye,
“bu belgin uğursuzu elde etmek için, şeylerin ve malların korkunç bir yığınının
buharlaştığı bir imbik”tir. “Para bütün insanlığa karşı savaş açmış bulunuyor.”
(Boisguillebert, Dissertation sur la nature des richesses,
de 1'argent et des tributs, edit. Daire, “Economistes financiers”, Paris
1843. t. I, s. 413, 419, 417, 418.)
106 Mr.
Craig, 1826 tarihli Avam Kamarası Komitesi önünde şöyle diyordu: “1824
yılında, Paskalya yortusu sonunda, Edinburgh
bankalarında banknot talebi öylesineartmıştı ki, saat 11'de bunların elinde
tek bir banknot kalmadı. Ödünç almak içinçevredeki bütün bankalara başvuruldu,
ama boşuna; işlemlerin çogu yalnızca makbuzlar ile yapılabildi; ama saat
üç sıralarında, bütün banknotlar, çıkartıldıkları bankalara geri dönmüş
bulunuyordu! Yalnızca elden ele geçmişlerdi.”İskoçya'da ortalama efektif
banknot dolaşımı, üç milyon sterlinden az olmakla birlikte, yılın belirli
ödeme günlerinde, bankerlerin elinde bulunan ve hepsi aşağı yukarı 7.000.000sterlin
tutan banknotlar görev başına çağrılır. Bu gibi durumlarda banknotların
tek ve belirli bir görevleri
vardır ve bunu yerine getirir getirmez tekrar gene çıktıkları bankalara
dönerler (Bkz: John Fullarton, Regulation of Currencies. 2. ed.,
Lond. 1845, s. 86, not.) Açıklamak
için şunu belirtmek gerekir ki, İskoçya'da Fullarton'un yapıtının
yayınlandığı tarihte, mevduatın çekilmesi, çekle değil, senetle oluyordu.
107
“Yılda, 40 milyonluk işlemi yürütmek durumu
ortaya çıksa, ticaretin gerektirdiği devir ve dolaşımlar için bunun 6 milyonu”
(altın) “yeter mi acaba?” sorusuna Petty
her zamanki usta haliyle karşılık verir: “Yanıtım evettir: 40 milyonluk
bir toplam için, eğer devirler
kısa vadeli ise, yani her cumartesi ücret alan ve borçlarını ödeyen yoksul
zanaatçılar ile işçiler arasında olduğu gibi haftalık ise, bir milyonluk
paranın 40/52'si bunun için yeterlidir; yok eğer devreler üçer yıllık ise,
bizim kira ödeme ve vergi toplama
âdetlerimiz gereğince 10 milyona gerek vardır. Bunun için,
çeşitli süredeki ödemelerin genel olarak 1 ilâ 13 hafta arasında yapıldığını
varsayarsak, 10 milyonun 40/52'ye eklenmesi gerekir ve bunun yarısı
5½ milyon eder ki, 5½ milyonumuz olursa yetecek demektir.” (William
Petty, Political Anatomy of Ireland 1672, Lond.1691, s.13,14.)
108
Bir ülkenin bankalarının yedek fonlarının yalnızca ülke içinde dolaşımda
bulunan değerli madenden meydana
getirilmesini öngören yasaların saçmalığı buradan gelir.İngiltere Bankasının,
kendi kendine yarattığı “tatlı güçlükler” çok ünlüdür. Altınve gümüşün
nispi değer değişimlerinin büyük tarihsel dönemleri konusunda bkz: Karl
Marx, l.c., s. 136 sq. [Ekonomi Politiğin
Eleştirisine Katkı, s. 199 vd.] Sir RobertPeel, 1844 tarihli Banka Yasası
ile, İngiltere Bankasına, altın mevcudunun dörtte-birini aşmamak üzere
gümüş yedek fonu bulundurma ve külçe gümüş karşılığındabanknot çıkarma
yetkisi vererek güçlüğü yenmeye çalıştı. Bu amaç için, gümüşün değeri,
Londra piyasasındaki fiyatına göre takdir edildi. [Dördüncü Almancabaskıya
ek: Bir kez daha kendimizi altın ile gümüşün nispî değerlerinde ciddi birdeğişiklik
döneminde buluyoruz. 25 yıl kadar önce, altın ile gümüşün nispi degerlerini
ifade eden oran = 15½ : 1 idi; şimdi
aşağı yukarı = 22 : 1 ve gümüşün altına göre
değeri de devamlı düşüyor. Bunun başlıca nedeni, her iki madenin üretim
biçimindeki köklü değişikliklerdir. Altın, eskiden, hemen tamamen havanın
etkisiyle ufalanmış taşların meydana getirdiği, içinde altın bulunan alüvyonlu
toprakların yıkanması yoluyla elde edilirdi.
Şimdi bu yöntem yetersiz hale gelmiş ve eski insanların çok
iyi bildikleri, ama sonraları yalnızca ikinci derecede önem verilen altınlı
kuars damarlarının doğrudan
doğruya işlenmesi ile arka plana itilmiştir. (Diodorus, III,12-14)
(Diodor's, v. Sicilien, Historische Bibliothek, book III, 12-14. Stuttgart
1828, s. 258-261). Ayrıca, yalnız Kuzey
Amerika ile Kayalık Dağların batı kesiminde zengingümüş yatakları bulunmakla
kalmamış, bu nedenlerle Meksika'daki gümüş madenlerinde, modern makinelerle
yakıt taşınmasını kolaylaştıran demiryollarının döşenmesiyle, az masraflarla
büyük ölçülerde ve gerçek anlamıyla gümüş madenciliği başlamıştır. Bununla
birlikte, iki madenin kuars damarlarındaki bulunuş şekilleri arasındabüyük
bir fark vardır. Altın saf halde olmakla birlikte, kuars damarları içersindeufak
zerrecikler halinde dağılmış durumdadır. Bunun için, kütle halindeki damarınbütünüyle
parçalanması ve altının, ya yıkanıp ayıklanması ya da cıva ile temizlenmesi
gerekir. Çogu kez 1.000.000 gram kuarstan ancak 1-3 ya da nadiren
30-60 gram altın elde edilir. Gümüş
saf halde pek seyrek bulunmakla birlikte özel kuars yataklarında raslanır
ve damardan nispeten kolay ayrılır, çoğu kez de %40-90 gümüş içerir; ya
da daha az miktarlarda bakırda, kurşunda işlenmeleri zaten kârlı olandiğer
cevherlerde bulunur. Yalnızca bu açıklamadan da anlaşılmaktadır ki, altın
üretimi için harcanan emek, artmış olduğu halde, gümüş üretimi için harcanan
emekte bir azalma olmuştur ve
bu durumda gümüşün değerinde de bir düşme görülmesi doğaldır. Bu değer
düşmesi, eğer, bugün bile gümüş fiyatları yapay yollardan yüksektutulmamış
olsa, gümüş fiyatlarında daha fazla düşmelere yolaçabilirdi. Ama Amerika'nın
zengin gümüş yatakları şimdiye kadar pek fazla işlenmemiş olduğu için bumadenin
değerinin daha uzun zaman düşmeye devam edeceği tahmin olunur. Bundan daha
büyük bir etmen de, her gün kullanılan lüks eşya için gümüşe olan talepte
nispi bir azalma olması, bu gibi eşyaların artık kaplamalar ve alüminyum
gibi madenlerle karşılanmasıdır.
Uluslararası zorunlu bir kur ile gümüşün tekrar eski1:15½
oranının yükseltilebileceğini düşünen çifte
maden ütopyacılığının buna göredeğerlendirilmesi yerinde olur. Gümüşün
dünya pazarındaki para işlevini gitgide yitirmesi daha büyük bir olasılıktır.
-F.E.]
109
Ticaret bilançosunun altın ve gümüş olarak fazlalıkla kapanmasını uluslararası
ticaretin amacı olarak gören merkantilist
sistemin karşısında olanlar bile, dünya parasının görevlerini tamamen yanlış
anlamışlardır. Ricardo örneğiyle, bunların dolaşım aracı miktarını düzenleyen
yasalar hakkındaki yanlış düşüncelerin, değerli madenlerin uluslararası
hareketleri konusunda aynı derecede hatalı düşüncesinde ne şekilde yansıdığını
göstermiştim. (l.c., s. 150 sqq.) [Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı,
s. 223 vd..] Onun “Aleyhte bir ticaret
bilançosu ancak para bolluğundan ileri gelir. ... Sikke ihracı, sikkenin
ucuzlamasından dolayı olur ve bu, aleyhte bir bilançonun sonucu değil nedenidir.”
şeklindeki yanlış dogma daha önce Barbon'da görülür: “Ticaret bilançosu,
eğer böyle bir şey varsa, paranın ülke dışına gönderilmesinin nedeni değildir;
bu, değerli madenlerin her ülkedeki değerleri arasındaki farktan ileri
gelmektedir.” (N. Barbon, l.c., s. 59-60.) MacCulloch, The Literature of
Political Economy: a classified catalogue,
Lond. 1845, adlı yapıtında bu öngörüşü nedeniyle Barbon'u över, ama “dolaşım
ilkeleri”nin dayandığı saçma varsayımlara Barbon'un verdiği safça biçimlerin
adını anmadan geçmeyi de ihmal etmez. Bu katologdaki
gerçek eleştiri ve hatta dürüstlük yoksunluğu, para teorisi tarihine ayrılan
bölümde doruğa ulaşır, çünkü MacCulloch; yapıtının bu bölümünde, “facile
princeps argentariorum” [“para âleminin ünlü lideri” -ç.] adını verdiği
Lord Overstone'a dalkavukluk etmektedir.
110
Örneğin, subvansiyonlarda, savaşları yürütmek ya da bankaları yeniden nakit
ödemeler yapabilecek duruma getirmek için vb. yapılan ikrazlarda, değer,
başka hiç bir şekilde değil, para şeklinde isteniyor olabilir.
111
Madeni para ile ödeme yapan ülkelerde para-yığma mekanizmasının, genel
dolaşımdan gelen herhangi hissedilir bir yardım olmaksızın, uluslararası
dengeleşmede gerekli her görevi yerine getirmede, yıkıcı bir yabancı istilânın
felaketli sonuçlarından kurtulmaya çalışan Fransa'nın, 27 ay gibi bir sürede
müttefik devletlere, sırtına yüklenmiş
bulunan yaklaşık 20 milyonluk tazminatı, hem de büyük kısmını madeni para
olarak, ülke içi para dolaşımında hissedilir bir daralma ya da bozulma
ve hatta kambiyosunda kaygı verici herhangi bir dalgalanma olmaksızın,
ödeyebilme kolaylığından daha inandırıcı
bir kanıt gerçekten olamaz.” (Fullarton, l.c., s, 141.) [Dördüncü Almanca
baskıya ek: Bundan daha da çarpıcı bir örnek, gene aynı Fransa'nın, 1871-73
arasmda, 30 ay içersinde bundan on kez daha fazla bir savaş tazminatını,
gene büyük bir kısmı madeni para olmak
üzere ödeyebilmesiyle karşımıza çıkar. -F.E.)
112
“Para, ülkeler arasında, gereksinmeleri oranında dağılır... ve daima ürünlerin
para kılığına bürünmesiyle olur.” (Le Trosne, I.c., s. 916.) “Sürekli altın
ve gümüş veren maden ocakları, her ulusa gerekli miktarın sağlanmasına
yetecek kadarını vermiş olurlar.” (J. Vanderlint, l.c., s. 40.)
113
“Kambiyo kurları, her hafta yükselir ve düşer, ve yılın bazı belirli zamanlarında
bir ulusun zararına yükselirler ve başka zamanlarda ise bu yükseliş tam
tersine sonuç verir.” (N. Barbon, l.c., s. 39.)
114
Bu çeşitli işlevlerin, altın ile gümüşün, banknotların konversiyonu için
bir fon olarak da iş görmeleri
halinde birbirleriyle tehlikeli çatışmalara düşmeleri olasılığıvardır.
115
“Para iç ticaret için mutlak zorunlu bir şey olmaktan daha fazla, ölü bir
sermaye demektir... ve onu bulunduran ülkeye, ihraç ve ithal edilmesi dışında
hiç bir kâr sağlamaz.” (John Bellers, Essays, s. 13.) “Elimizde
çok fazla sikke olursa ne olur? En ağırlarını
eritir ve altın ya da gümüşten görkemli tabaklar, vazolar ya da
eşyalar yapabiliriz; ya da gereksinme
duyulan ya da istenilen yerlere meta olarakgönderebiliriz.” (W. Petty,
Quantulumcunque. s. 39.) “Para, devlet gövdesinde yağdan başka bir şey
değildir, bunun için fazlası çevikliğini önlediği gibi azı da onu hasta
eder... yağın, kasların hareketini sağlaması, besin yetersizliğini tamamlaması;boşlukları
doldurması ve bedeni güzelleştirmesi gibi; para da, devletin hareketinikolaylaştırır,
ülkede kıtlık olunca dışarıdan onu besler;
hesapları öder... ve her şeyi güzelleştirir;
hele özellikle ona bolca sahip olan kişileri.” (W. Petty, Political Anatomy
of Ireland, s.14,15.)