NASIL BİR DÜNYADA YAŞIYORUZ?
İçine doğduğumuz dünyayı güzelleştirmek
onu daha yaşanılır kılmak insanların, insanca çabası olmalıdır. Oysa yaşadığı
dünyayı yaşanmaz kılan, onu cehenneme çeviren de ,insanın. İnsan ve doğa
üzerinde egemen olma isteğinin sonuçlarıdır. İnsanın fikri,zihni yeteneklerinin
geliştiği ölçüde egemenlik dürtüleri olağan üstü düzeyde keskinleşmiştir. Bu
durum insanları mutlu edecek bir yöne değil, zengini daha zengin, yoksulluğu ise
insani utandıracak seviyeye çekmiş olmasından öte bir şey
sunmamıştır.
Bugün gezegenimizde silahların barut kokusu ,dökülen
kanların sıcaklığına karışmış haldedir. Hele bu günler de insanlığı utanca boğan
gelişmeler yaşanmaktadır. Bu gezegenin bir parçası olan ülkemizde de durum
dünyanın geri kalmış bölgelerindeki cehennemi sıcaklıktan çok farklı bir
gerçekliğin dışında sayılmaz.Onca emek onca çaba ve iyi niyetlere rağmen
başarısızlık olmuştur acaba neden?
NEDEN?
Seksen iki yıllık bir
Cumhuriyet tarihine rağmen ülkemizde toplumsal huzurun, eşitliğin, toplumsal
adaletin, hoşgörünün, dostluğun, dayanışmanın istikrarını bir türlü
yakalayabilmiş değiliz. Kini, öfkeyi, düşmanlığı, bölünmeyi, öteki oluşturmayı
ve onu yok saymayı,farklılıklara katlanamazlık , bir türlü engellenebilmiş
değil.Cumhuriyetten önce büyük ölçüde savaş üzerine kurulmuş bir Osmanlı devlet
makinesi vardı o dönemde bu durumu anlamak olanaklıydı. Ancak Cumhuriyet, ülkede
barış,dünyada barış temennisinin gerçekleşmesi üzerine inşa edilmek istenmişti.
Ve tam seksen iki yıl bu gerçeğin ışığında Anadolu da yaşayan tüm insanları
henüz dost , özgür, mutlu, ve huzurlu yaşatmayı başarabilmiş de
değiliz.
Bu başaramamışlığın altında yatan nedenlerin tarihsel köklerini
subjektifizme düşmeden doğru kavramak gerek. Bunun için çok gerilere devrilmeden
Cumhuriyete geliş sürecinin nesnelliğiyle, Cumhuriyeti kuran iradenin öznelliği
arasındaki zorunlu kopuşu açık ve net ortaya konması gereklidir. Daha anlaşılır
bir dille ifade etmek gerekirse
Türkiye cumhuriyetinin oluşumundaki yapısal
olarak yerine oturmamışlık büyük ölçüde sıkıntıların ana
kaynağıdır.
Türkiye Cumhuriyeti ,Fransız Devriminin kendi nesnelliğiyle
bire bir örtüşen kurumlarından derin etkilenim içinde olmuştur.
Farklı
tarihsel koşulda ve farklı toplumsal ortamda gerçekleşmiş
iki cumhuriyetin
doğuşuna kıyaslamalı yaklaşımı sergilersek, belki de
bu neden sorusuna
başarılmayan şeylerin nedenlerine daha gerçekçi yanıt
bulmuş
olabiliriz.
FRANSIZ DEVRİMİNİN DOĞDUGU ORTAM
Avrupa da toprağa
dayalı üretim tarzı sürerken içinden makineli üretim tarzı boy vermiştir.
Giderek toplumsal hayati etkileyen ,onun yaşamının tüm alanlarını kucaklayan bir
evreye ulaşan sanayi üretimi gerçek hayata damgasını vurmuştur. Bu nesnel
zeminde yükselen ve ilerleyen üretim ilişkileri ile eski üretim biçiminin
yaratmış olduğu üst yapı kurumu olan feodal devlet çelişkiye
düşmüştür.
Feodalitenin rahminde doğan ama giderek onun karnına sığmayan
kapitalist üretimin ilişkileri, kendisine uygun bir üst yapı kurma ihtiyacına
ulaştı. Bu kez mevcut olan devlet ve onun tüm işleyişiyle yeni üretimin
yarattığı ilişkiler çatışmaya girdi. Bu çatışmayı örgütleyen ,yöneten güç, yeni
üretimin temsilcileri olan kapitalist sınıftı. Bu sınıf tarihsel dönemin
devrimci sınıfıydı. Aşağıdan yukarıya iç dinamikleriyle gelişen bu sınıf,
toplumdaki tüm devrimci dinamikleri harekete geçirerek eski devleti al aşağı
eden bir devrimi gerçekleştirdi. kendi üretim kalıplarına uygun yeni bir
cumhuriyet kurdu.
Derebeyliklerin parsellenmiş sınırlarını yıkarak ulusal
bir Pazar ve ulusal birlik kurmuş oldu.
Toprak reformunu yaparak toprak
ağalarının hem iktisadi hem de siyasi gücünü kırdı. Kendisi için zengin bir iç
pazar yaratmayı başarabildi. Toprağa bağlı köle durumunda ki köylü için özgür
birey olma şansını oluşturdu.. Senyör ( ağa) olmadan da, kendi geleceği hakkında
söz ve karar sahibi olmasının yolunu açtı. Kapitalistler , işçi ve
köylülerin desteği ile Dere beylerin temsilcisi ve en güçlü derebeyi olan
krallığı yıktılar. Geçmişe ait tüm yönetsel kurumları atarak onun yerine
parlamenter sistemi kurdular.
Kendi Milli devletini kuran burjuvazi, yine
kendi gerçekliğine denk düşen demokratik yaklaşımıyla krallıkların baskı altında
tuttuğu değişik ulusların kendi geleceklerini tayın edebilme hakkı için gerekli
koşulları oluşturdu.
İşte bu yeni üretim tarzı ve onun yarattığı sosyal
yapı kendi hukukunu kalıcılaştıran devletini kurdu. Bu hukukunu aşağıdan
yukarıya devrimci bir tarzda taşımış olması onun demokratik bir cumhuriyete
sahip olmasını sağladı.
Ulusal devlet ,demokratik cumhuriyet kavramları,
böylesi bir tarihsel sürecin dinamik ve determinist temelleri üzerine yükselen
iradi yüklenimlerle ifadesini bulmuştur.
1789 FRANSIZ DEVRİMİ ve o
devrimin kurduğu devlet tarihe Burjuva
demokratik devleti olarak
geçmiştir.
BİZDEKİ GELİŞMENİN FARKI NASILDIR?
Dünya ulusal
bilincin açığa çıktığı milli hareketlerin boy attığı, ve ulus devletlerin
oluşumu sürecine girmişti.
Milli düşünce akımları , yeni ve örgütlü güç
olarak , kendini kuşatan feodal sistemlere karşı baş kaldırmıştı.
Bir çok
halkları, milliyetleri, azınlıkları, birden fazla ulusları kendi yönetim altında
tutan imparatorluklar ,bu milli
kalkışmaların hedefi oldular.
Osmanlı
imparatorluğunun toprak kaybı ve yenilgileri , böylesi bir tarihsel sürecin
zorunlu bir gerçekliğidir. Avrupa da biriken sermaye kendi sınıfını yaramıştı.
Bu sınıf, ulusal tepkilerin örgütleyicileri gelişen kapitalizmin sözcüleri olan
milli burjuvazi idi. Tarihi ileriye taşıyan bu devrimci
sınıftı.
Avrupa’nın merkezi ülkeleri (Fransa, İngiltere,Almanya, Belçika,
Hollanda, vb. ) sermayede tekelleşerek emperyalist aşamaya ulaştığında ,artık
devrimci barutunu tüketerek ,sömürgeler oluşturmaya yönelmişlerdi.
Çeperlerindeki ülkeler yeni ulusal birikimlerini oluşturuyorlardı. Osmanlıların
işgalinde olan bu halklar ve uluslar milli kalkışmalarını
örgütlüyorlardı.
Osmanlı imparatorluğu Avrupa topraklarında bu milli
güçlerin karşısında yenilerek hızla toprak kaybına uğradı.
Emperyalist
ülkeleri dünyayı yeniden paylaşarak Pazar oluşturmak adına savaş çıkardılar.
Tarihe birinci dünya savaşı olarak geçen bu savaşta Osmanlı hükümeti ,Alman
emperyalistlerinin tarafından savaşa dahil oldu. Almanların içinde yer aldığı
blok savaşta yenilince
bağlaşığı olan Osmanlılar da yenilgiden nasibini
aldılar.
Dünya savaşını kazanan ülkelerin desteğiyle Osmanlıların elinde
kalan son kalesi olan Anadolu toprakları işgale uğradı. Bu açık işgale yerel
güçlerin direniş tepkileri sürerken , Padişah ve onun hükümetleri ve bütün
kurumları teslimiyet içindeydiler.
Anadolu da örgütlenen direniş;
emperyalistlerle , onun ileri
sürdüğü devletlere karşı savaşıyordu. Ayrıca
saltanatın teslimiyetine ,
üstelik milli ve toplumsal direnişi kırma
girişimlerine,hem hilafetin kışkırtmalarına, hatta yerel işbirlikçilerine karşı
top yek ün cephe
tutmak zorunda kaldılar. Ant-i emperyalist savaşın
yakıcılığı içinde
saltanatın tüm kurumları işlevsizdi. Savaş milli
kurtuluşla sonuçlanınca bu başarı kendisinin hukukunu kurmakla karşı
karşıyaydı.
Önder kadroların yetişme tarzları,bilgi birikimi ve
bilinçleri belli
bir olgunluk aşamasında idi. Eski yönetim tarzından bir
adım ileri atmış olmalarıyla buluşacakları ilk yönetim tarzı Cumhuriyet
olacaktı. Gelinen noktada bu idi.
Hareketin önderi Anadolu ya ilk
çıkışından itibaren bu tarzın
izlerini yansıtıyordu.
CUMHURİYETE
KAYNAKLIK EDEN TARİHİ ETKENLER!
Osmanlılar uzun yıllar Avrupa da
kalmışlar. Bu farklı coğrafyada
kendilerinden farklı form ,farklı disiplinle
Her düzey ve her seviyede
mücadele içinde olmuşlar. Kendi töresel,dini,
kültürel disiplinlerini
büyük ölçüde korumalarını başarabilmişler. Bununla
birlikte, iç içe yaşamak zorunluluğu; Avrupa da ki , İdari , yönetsel , iktisadi
, teknik
,askeri , eğitim , bilinç öğelerinin çoğunu da içselleştirilmesi
durumunda
bırakmıştır.
Bu anlamda Yıkılan Osmanlı devletinin yerine
cumhuriyetin kurulması tesadüfi değildir. Bu yüzdendir ki Türkiye cumhuriyeti
kurulduğunda Asya ülkelerinin hiç birinin ufku bu kültürel zeminde olamadıkları
gibi bu bilinç seviyesi ile kıyas kabul edemeyecek kadar gerideydiler. Kaldı ki
1920’ler de Avrupa’da çoğu ülke krallıklarla yönetiliyorlardı.
ÖNDERLİĞİN
SINIFSAL NİTELİĞİ
Ülkenin açık işgaline karşı tavır alan o tavır alışı
fiili ve fikri örgütleyen asker ve sivil memurlardır. Bunlar yerel eşrafın
destek ve katkılarını sağlayabilmişlerdir. Avrupa özellikle Fransa devriminde
olduğu gibi burjuvazinin sınıfsal damgasını taşımaz .Bu milli kavgada ,
ideolojik ve örgütsel önderlik rolü üstlenenler küçük burjuvanın devrimci
kanadıdır. Kalın çizgilerle belirtmek gerekirse bu devrimci güç, tarihsel olarak
kendi görevini yerine getiremeyen burjuvazinin rolünü üstlenmek konumunda
kalmıştır. Bütün iyi niyetlere rağmen sürecin devrimci çözümler üretemeden
tıkanıklar yaşanmasının gerekçesi böyle okunmalıdır.
Cumhuriyet
,toplumsal sınıf dinamiklerinin devrimci çabası ve
talebiyle kurulmadı.
Ulusal kurtuluş savaşının başarısının sağladığı
moral ite ve prestijin
etkisi ile elde edilen başarıyla kurulmuştur. Bu
savaşı örgütleyen hatta
başarıya ulaştıran misyon , kurucu irade olarak,
yukardan aşağıya ,elde
edilen devletin gücünü de yedekleyerek cumhuriyeti
kurmuştur.
Cumhuriyetin kurucu iradesi her şeyi yeniden kurmuştur. Bu
iradenin en dinamik,en örgütlü gücü ordu olmuştur. Kurucu irade 1923 İzmir
iktisat kongresini toplayandır,banka kuran bu iradedir,hatta bakkaldan ve
hamaldan kapitalist yaratanda bu iradedir. Cumhuriyet, Atatürk ün ölümüne dek
bir dizi devrimci adımlar attı. Atatürk ün ölümü ile cumhuriyet her
adımda
donduruldu.
Ordu ve bürokrasi , cumhuriyeti , halkın yönetime katılması
esprisini biçimsel bir parlamentoculuk oyunu şeklinde algılayınca her olumlu
eleştiri ve örgütsel anlayışları cumhuriyeti yıkma olarak yorumladı. Kurucu
irade misyonunu sürekli ve hatta devredilmez yorumunu sabitleyince, koruma ve
kollama mantığıyla örgütlü gücünü kullanarak parlamentoyu zorla fes etmeyi de
hukuksuzluk olarak algılamadı. Başarısız yeltenişler hariç bu oyunu üç kez
sahneye koydular.
Devleti yöneten hiç bir sınıf , örgüt, kurum, ulusal
kurtuluş savaşının döneme has koşullarını doğru ele almadı. Atatürk ün
sağlığında yerine getirdiği işlerle , başardığı pratiklerle, geleceğe ilişkin
ufkunu aynı çizgide dondurdular. Döneme has ve anın özgül koşullarını, sürecin
tümüne yayarak, ilke haline dönüştürdüler.
Cumhuriyet, sürece akan
kendini yineleyen bir diyalektik değil,değişmez ve dönüşmez doğmalar yığını
olarak algılandı. Cumhuriyetin bir canlı organizma her yeni dönemde kendisini
yeniden üreten bir yönetim karakteri taşıyabileceği doğru kavranamadı. Onun
kurucusu Atatürk ün kişiliği ile kurmuş olduğu sistemi bir ve aynı hatta özdeş
tuttular. Bu yaklaşım yapının statikleşmesini yarattı.. Kaldı ki Cumhuriyet
dinamik bir işleyiştir. Aksi bir tutum onu kemikleştirir.
Sorun ters
algılandığında onun çözümü olanaklı değildir. Atatürk ve
devrimsel
katkılarını ancak kendi dönemine ait ilişki ve çelişkilerin
çözümünde aramak
gereklidir. Dönemin icap ettiği pratik ile sürecin dili olması gereken düşünce
ve eylem planını aynılaştırdığınızda ortada kocaman bir doğmalar yığını kalır
.Kişi ile geleceği aynılaştırdığınızda ise , arkasından fetişizmim gelir..
Atatürk ün sağlığında yapılanlarla onun cumhuriyet ufkunu sınırlamak “bireyler
ölür ancak devrimler sürer” ön görüsünü algılamamak demektir.
HEP
BİRLİKTE KOPMA VE KIRILMA NOKTASINI BULMALIYIZ!
Açık işgale karşı ant-i
emperyalist kavgayı, top yek ün Anadolu kalkışmasını, onun önderliğini, kurulan
cumhuriyeti , dönemin en devrimci süreci ve eylemi kabul edilmez ise geleceği
doğru zeminde kurmakta hep zorlanırız.
Anadolu ayaklanması ve bunun
üstünden elde edilen başarı ,ulus meselesini milli bir dava olmaktan çıkararak
uluslar arası bir mesele haline taşımıştır. Bu hareketin çapı ,etkileri ve
sonuçları halen doğru değerlendirilmelerden uzaktır.
Böylesi bir eksiklik
geleceği çarpıtan ve doğru mücadele perspektifini karartan bir mahiyet
içermektedir. Bu durum devrimci kopuşların kaynağını bulmamızı
zorlaştırıyor.
YANLIŞLIK NEREDE?
Cumhuriyete ve onun önderi M.
Kemal’e karşı üç temel yanlış ve yaklaşım
var:
Birincisi ;cumhuriyet
fikrine,onun pratiğine,ileri adımlarının yarattığı toplumsal kazanımlarının
tümüne karşı çıkarak ,yıkılan hilafeti ve saltanatı geri çağırmak bunun temsil
ettiği ana fikir alanı gericiliktir.
İkincisi; cumhuriyeti , onun
önderinin yaşamındaki başarılarıyla sınırlayıp onun kazandırdıklarını
geliştirmeye zihniyet yetenek katmadan cumhuriyetin üstüne çöreklenen
tutuculuk.
Devrimi dondurarak ve içini boşaltıp salt kabuk haline
getirilerek,
,kurumlarını kendileri için fayda üreten işleyişler haline
indirgeyenler.
Atatürk ve cumhuriyeti bir ve aynılaştırarak
fetişleştirenler, Sosyal ve politik her eleştiriyi Atatürk ün eleştirisine
indirgeme tavrında tutum alan dogmatistler.
Üçüncüsü;Cumhuriyetin
gerçekleştiği tarihsel koşulları,uluslar arası
konjonktürü, ülkenin içinde
devindiği ilişki ve çelişkileri ,üretimde rol alan sınıfların konumlanışını,
açık işgalin yüklediği olağan üstü sorunlar yumağını,toplumsal bilincin hilafet
ve saltanat arasında bükülerek çarpıtıldığını, bir ileri toplumsal sisteme
taşıması gereken sınıfların
devrimci dinamiklerden objektif hatta sübjektif
olarak yoksunluğunu, bu
nedenle açık işgale karşı tavır alışla birlikte
hayatın yeni bir toplumsal modeli dayattığını , M. Kemal ve çevresindeki asker
ve sivillerin
tarihsel ve sosyal olarak kendilerine ait olmayan sorumluluğu
üstlenmiş olmakla , hatta tarihi bir misyon yüklenmiş olmakla devrimci bir görev
üstlendikleri, ve onu da kelimenin gerçek anlamıyla hakkıyla yerine getirdiğini
tahlil edemeyen veya küçümseyen sol,sosyalist ve komünistler.
Devrimciler.
Cumhuriyetin kazanımlarını ileriye taşıma da en etkin role
sahip olması gereken bu kesim Atatürk ün son dönemlerde ileri hamlelerin
enerjisini tüketerek donmaya başlayan devrimi sahiplenerek omuzlayabilme
öngörüsünü taşıyabilse idi bugün yaşanan olumsuzlukların büyük bölümü
aşılabilirdi. Tarihte kalan bu görev yine bir devrimci sorumluluk yüklenme
bilincine ihtiyaç duymaktadır.
Cumhuriyet kurulduğunda es geçilen daha
doğru deyimle başarılamayan bir gerçeklik vardı. Devrimcilerinde hiç okumaya
ihtiyaç duymadıkları bir zenginlik hep atlandı. Cumhuriyetin zenginleşemeden
kısırlığı ,ileriye akamadan donması hep bu gerçeğin
yadsınmasındandır.
Devrimcilerin cılız kalışı ,kendinden menkul
böbürlenmeleri ve de kitlelere ulaşamadan amip bölünmelere uğramasının altında
ki bu gerçek Anadolu’yu tanımamak ve o zenginlikle bağ
kuramamaktı.
ZENGİNLİK ÜSTÜNDE OTURUYORUZ
İnsanlığın beşiği olan bir
coğrafyada yaşıyoruz. Bir yanıyla insanlığın
tarihi bu topraklarda başladı .
Hatta tarihin en uzun sayfaları bu
topraklarda geçen serüvenleri aktarır.
İlk insandan aileye,avcılıktan
tarıma, ana –er kil aile tarzından devlet
gibi daha karmaşık sisteme,
totemlere tapmaktan tek tanrılı dinler aşaması
bu iklim kuşağının
yaratılarıdır.
Köleleştirilmiş insan ve onun
emeğiyle kentler, mabetler, tapınaklar , saraylar, asma bahçeler kurulmuş. Bu
emeğin yarattığı zenginliğin paylaşımı için yapılan savaşlar,yıkılan
kentler,tarihten silinen medeniyetler olmuştur.Yenenler yenilmiş,yenenler bir
kez daha başkasına yenilmiştir. Birileri bu toprakları fetih etmiş ama bu güçlü
medeniyet fetih edeni fethet etmiştir. Bu Anadolu toprağı, insan ,insana ve
insanlığa dair ne olmuş,ne yaşanmışsa ona döl yatağı olmuş, analık etmiş,hatta
doğumlarına ebelik etmiş, ömrünü tüketenleri tekrar bağrına almıştır.
Yaşanmışlıklardan kayda değer bulduklarını tarihte bir sayfaya not etmiş.
Zenginlikleri bir çok maceracıyı kışkırtmış, o yüzden savaşlara, istilalara
uğramıştır. Coğrafyadaki yerinin stratejik özelliklerinden dolayı dünyanın bir
ucundan ötekine zenginliklerin taşınmasına yol vermiştir.
Anadolu da
kılanlar aşiretler, beylikler,sultanlıklar, devletler kurulmuş.
Krallar,hanedanlar, padişahlar, imparatorlar bu toprağın sahibi olduklarını ilan
etmişler.Her biri atları, silahları ve askerleriyle gelmişler, kanlar döküp
kanlarını akıtmışlar. Kalıcı olabilmek için , inanç , gelenek,kültür, sanat,
mimari, ticari becerilerini bu coğrafyada işlemişler. Gelenek ve göreneklerini
yaşamsal kılmaya özen göstermişlerdir.
Peygamberler gelmiş kendi
ümmetlerini oluşturmuşlar. Ümmetleri ise onları binlerce yıl yaşatmasını bilecek
kadar vefanın en üst örneğini göstermişler.
Bütün dinler,kendi inanç ve
ibadet merkezlerini kurmuşlar,yetenek ve
zenginliklerini sergilemişler.
hatta ne denli güçlü,yenilmez ve ölümsüz
olduklarını kanıtlamak adına
görkemli eserlerini sunmuşlardır.
Anadolu’nun tarihe ev sahipliği yaptığı
izi silinemeyen bazı büyük akınlar olmuştur. Bunlardan bir kısmı batıdan doğuya
doğru; B. İskender Sezar ve Haçlıların seferleri gibi; bazıları da doğudan
batıya akmıştır. Türk boylarının seri ve sürekli akışkanlığı,Müslüman
ordularının İstanbul’a dayanmaları, Moğolların yağma talan yıkıcılıkları,
Selçukluların yerleşik devlet kurmaları ve Osmanlıların beyliklerden devlet
kurma ve imparatorluğa taşıyan yeteneğini açığa çıkaran akınlar bunlardan
başlıcalarıdır. ANADOLU , yer yüzündeki semavi dinlerinin bir birleriyle olan
savaşlarından yorulmuşluk hallerinin dinlenmeye çekildikleri ve diyalog aramak
için buldukları en uygun zemindir.
Anadolu, kendi üstünden yapılan tüm
hesapların kaydını tutmuş ve bir bellek oluşturmuştur. Milletli Thales’ten
Sinoplu Diyojen ‘e ,Hacı Bektaştan Mevlana’ya, Hasan sabah,Nizam-i mülkten Şeyh
Bedrettin’e, ,Ahi ev randan Börklü celi Mustafa’ya ,Yunus emreden Pir sultana
yaşanan bütün olumlulukları kodlayarak bu zenginlikten ders çıkarmak isteyenler
için hazır hale getirmiştir. Anadolu farklı soyların ,halkların, milliyetlerin,
ulusların, ayrı ayrı, karşı karşıya,yan yana,iç içe yaşadıklarını not alan
tarihinin kayıt defteridir.
* Böylesi zengin birikimlerin üstüne kurulan
sistemlerin ,yapıların
analizini doğru ve gerçeğe uygun yapabilme
erginliğine ulaşıla bilinirse ve bunun üstünden felsefe, politika , örgütlenme
yetenekleri vücuda getirilirse
ancak hayata dair yeni şeyler üretebilecek
dil kurabiliriz.
DOĞRU YAKLAŞIM VE OLUMLU ADIM NASIL OLMALI ?
Bir
kez tarihin bize sunduğu her zenginliğe dostlukla yaklaşacağız. Tarihsel
birikimlere hiçbir ayrım koymadan ortak değerlerimiz olarak kabul edeceğiz. O
ortak değerleri bu günün parçalı bulutlu ayrılıklar ortamının kurbanı etmemeyi
başaracağız.Anadolu’nun on binlerce yıl “ağulardan süzülmüş” damıtılmış, rafine
edilmiş değerleri , dostluk ,konukseverlik ,yardımlaşma,dayanışma ,komşuluk,
hoşgörü, paylaşımcılık, vefa , kadir cinaslık, komünal çözümler, yiğitlik,
kahramanlık ,gözü peklik,imece usulleri, öykülerimiz, destanlarımız, savaştaki
karalılıklarımız, barıştaki içtenliğimiz, korkaklıklarımız, senet,çek çıkmadan
önceki sözümüzün arkasında duruştaki mertliklerimiz, mahpus ve askerlik
arkadaşlıklarımıza duyduğumuz hasretimiz,, seyran kutlamalarımız, bayramlaşma
adetlerimiz Dadaloğlu , Kör oğlu,pir sultan,YUNUS emre ,baba is hak,karaca
oğlan,Ahi Evren, Mevlana,Hacı Bektaşi, Şeyh Bedrettin, ,Osman bey, Fatih,
Kanuni, üçüncü Selim, ikinci Mahmut, ...ve bu topraklarda yetişen filozoflar,
alimler, bilginler bilim adamları, şairler , ozanlar ve bilgeler Bu Anadolu
Coğrafyasında iyileri ve kötüleri bıçak gibi ayırma gafletine düşmeden ,toptan
ret toptan kabul mantığını işletmeden , tarihte bugüne katkı sunabilecek
verileri toplumsal üretime katabiliriz.....Bunlar tek başına hangi ideolojinin,
hangi dinin, hangi politik yaklaşımın , hangi mezhep ve tarikatın, hangi
partinin malı olabilir? Bütün dinlere,felsefelere, yaşamın her tür zenginliğine
kaynak oluşturan Anadolulun gerçekliğini atlayarak hayata dair bir şeyler
söylemek ve yaşamı örgütlemek hiç olası değildir. Bu güne dek başarılamayan
yanda
burasıdır.
NEREDEN BAŞLAMALI?
Cumhuriyeti politik bir
devrim olarak kabul ederek başarılamayan ,eksik kalan,hatta kopuş yaşanan
alanları o zemin üstünden geliştirmeliyiz. Atatürk ve onun devrimci çabası
toplumsal açıdan dev adımdır. Bize düşen o adımları küçümsemek,yok saymak
değil,daha sonra atılması gereken adımları atmaktır. Atatürk’ün politik devrimi
toplumsal dönüşüm için gerekli hamleleri oluşturulamadan dogmatikler tarafından
dondurulmuştur. Cumhuriyet, sürece akan kendini yineleyen bir diyalektiktir.
Değişmez ve dönüşmez doğmalar yığını olarak DEĞİLDİR. Cumhuriyetin bir canlı
organizma olduğu her yeni dönemde kendisini yeniden üreten farklı evrelerde
farklı bir yönetim karakteri taşıyacağı algılanmalıdır.Cumhuriyeti, onun
kurucusu Atatürk’ün kişiliğiyle bir ve aynı hatta özdeş tutarak, yapının
statikleşmesi engellenmelidir. Onu demokratik muhtevayla buluşturarak dinamik
bir işleyişle ilişkilendirilmelidir. Aksi bir tutum onun ölüm fermanını
hazırlamak olur. Olanda tam budur.
Atatürk’ten bu yana başarılamayan ana
halka cumhuriyetin demokratik
işleyişe kavuşturulmasıdır. Devrimcilik
politik devrimin toplumsal dönüşüme evirilmesi eksik ayağın tamamlanması
demokrasinin gerçekliğe kavuşmasıyla olur. Demokrasi ülkede yaşayan tüm
unsurların her düzeyde kendi geleceğine ilişkin karar alabilme kanallarının açık
olması ve aldığı kararın sonuçlarını denetleyebilecek mekanızmalara sahip
olmasıyla açıklanır.Bu temel ayak kurulamadığından toplumsal çürümenin önü
alınamamıştır.
Tam bu noktada Atatürk’ü ve devrimsel çaba ve katkılarını
küçümsemek yerine onun devriminden kopuş noktalarını tespit ederek kırılma
seviyesini demokratik kazanımlarla ilişkilendirerek süreci
tamamlamalıyız.
Bu anlamda Anadolu’nun kendi doğasına uygun zenginliği
devreye giriyor. Anadolu yüzlerce halkların, onlarca milliyetin birden çok
ulusun, farklı dinlerin,
mezheplerin,felsefelerin,ideolojilerin,geleneklerin,törelerin ,kültürlerin
suladığı bahçedir.Böylesi zenginliğin desenleriyle örülmüş kilimdir.
Bu
zenginliği tek bir ulusa ,tek bir anlayışa,tek bir inanca ,sığdırmaya çalışmak
olmazları çağırmak ve onları çoğaltmak demektir.
Cumhuriyet kazanımı
Avrupa maceramızın bize kattığı renktir. Ancak Anadolu da ki toplumun kendi
yaşamından elde ettiği örgütsel deneyleri, hayatta kalmak için geliştirdikleri
idari ve yönetsel yeteneklerini ,bu süreçte oluşturdukları bellekleri diğer
renklerle çatışmasız uyum içinde harmanlamayı beceremez isek barış, huzur,
mutluluk, özgürlük ,dostluk arayışlarımız sancılı ,yorucu,kavgalı ve hatta kanlı
geçer.
Nasıl Olmalı?
Bu topraklarda yaratılan ve tarihsel birikim
olan kültürel,sosyal,siyasal deneyim ve kazanımlar; ne bir dinin, ne bir
mezhebin, ne bir ulusun ,ne bir sınıfın ne bir çevrenin, nede oligarşinin,
kucaklayarak kendi çadırına sığdıramayacağı kadar büyüktür. Bunca sancılı
,kavgalı ve kanlı,yaşananlar bu tekçi anlayışın hayat bulamayacağını işaret
etmektedir.
İşin odağına İNSANI koymak gerekiyor. Bu da İnsanı bölen onu
farklılıklarıyla tanımlayan,o bölünmüşlüklerin üstünden örgütleyen yaklaşımları
aşmakla olanaklıdır.İHTİYAÇ ORTAKLIĞI ,FAYDADA ORTAKLIK, SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNDE
ORTAK TUTUM ALMA,İnsanlığın miras olarak devrettiği kazanımları sahiplenme
önümüzü açacak anahtar olabilir.
Din ,ulus,sınıf üstünden bütün önermeler
insani bölerek güçsüz düşüren çağrılardır. Tarihte her birinin devrimci roller
üstlendiği yadsınamaz. Bugün bu önermeler eskimiştir. Artık her düzeyde
ihtiyacın ortaklığını (ekonomik, örgütsel, siyasi, sosyal vb.) tespit ederek ,
ortak fayda üretebilmek ve ortaklaşılan sorunların çözümü için ortak tutum
alacak örgütlenmeler oluşturma çabası günümüzün en gerçekçi ve devrimci çözüm
yoludur.
Bütün ihtiyacı çakışanların irade katacakları ,ortak irade
oluşturacakları, yerel halk inisiyatiflerinden giderek Türkiye halk meclisini
yaratabilmeleri gerekir. Bu yol ancak Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti demokratik
cumhuriyete taşır,kırılma ve kopuşu ancak tamamlar.
Bütün devrimci
kalkışmalar,tüm içtenlik ve samimiyetlerine rağmen yenilmiştir. Bunun nedeni
kendi toprağındaki tarihsel geçmişle bağlantı kurmayışıdır.Atatürk’ün
cumhuriyeti ile akrabalığını kuramayışı, onun eksiğini tamamlama görevini önüne
koymayışıdır. Halkın kendi iradesini
katmadığı ve kendi iradesinin
inisiyatifini oluşturmadığı hiçbir
hareket ne demokratiktir dolayısıyla nede
devrimcidir. Atatürk’ün de başaramadığı ondan sonra da başarılamayan eksik olan
bu noktadır. Başarılması gereken devrimci görevde budur.
Böylesi dev bir
sorun var .Bu sorun toplumun meseledir. Toplumsal sorun tüm toplumun katılımını
sağlayan proje ile çözülebilir. Bir gurubun bir çevrenin ve ya toplumun küçük
bir parçasının altından kalkacağı türden değildir. Anadolu insanının katılımıyla
aşılacak boyuttadır. Gerçek anlamda bir Anadolu hareketi gerekir. Uzun erimde
bütün sorunların çözümüne anahtar olacak olan halkın irade katarak kendi
iradesinin sonuçlarını denetleyen kanallar oluşturduğu cumhuriyettir. Bir
Anadolu yürüyüşü ile oluşacak iradi inisiyatif gerekir.Ancak o zaman Anadolu’nun
toprağındaki zenginliği ifade eden demokrasi olacaktır.
Kendimize
benzemeyen, bizim gibi olmayan,aynı şeylere inanmayan, her
şeye savaş aşmak
toplumu düşmanlara bölmek olur. Herkesi kendimize benzer kılmadan,farklılıkların
farkını koruduğu halde ortaklaşan sorunlarımızın çözümünde birlikte hareket
edebilme yetenekleri geliştirebiliriz.
Bir kez hayata bu noktadan
bakabilme beceri ve başarısını gösterebilirsek, o zaman ,
dilimizi,ilişkilerimizi, örgütlülüğümüzü, mücadele biçim ve araçlarını ;kolayca
tespit edebiliriz.
Mevcut bilinenlerden çok daha farklı olarak , yep yeni
bir anlayışla, düşman seçmeden ve düşman edinmeden hem de hayatın içinden ve
insani boyutta buluşabiliriz. Şimdiye kadar hepimizin ortak pratiğinden ne
yapmamamız gerekenleri biliyoruz. Bu bilinen tespitleri arkada bırakarak bundan
öte hep birlikte neleri nasıl yapacağımızı
oluşturalım.25.11.2005
A.YÜCEL ÇİFTÇİ