TALAT AYDEMİR’İN VASİYETİ (Abdullah Nihat Yılmaz)

ABDULLAH NİHAT YILMAZ,
1941 'de Fatsa'nın Bozdağ köyünde doğdu. Kuleli Askeri Lisesi'ni 1960'ta, Kara Harp Okulu'nu 1962'de bitirip subay oldu, 21 Mayıs 1963'te askeri ayaklanmaya katıldığı için tutuklanıp hüküm giydi. TRT'nin özerk olduğu yıllarda, Ankara Radyosu'nda; program yapımcısı olarak çalıştı (1967-72).' 1972 Martındaki Kızıldere olayları nedeniyle, yeniden tutuklandı. 1975'ten başlayarak Sosyal-İş, Yeraltı Maden-iş ve Maden-İş sendikalarında, sırasıyla eğitim uzmanı, genel sekreter ve Ankara bölge temsilcisi görevlerinde bulundu. 1981'de yurt dışına çıktı. Halen Londra'da yaşıyor.



TALAT AYDEMİR’İN VASİYETİ

Abdullah Nihat YILMAZ


Buna, ayrışıp toplumculaşan ve tek dağ mezar oluncaya dek sürdürülmek istenen umut da denebilir. 27 Mayıs 1960 Devrimi'nin bir çeşit artçı şokları olan "ihtilal teşebbüs" lerinin zor koşullarında doğmuştur. Ve Talat Aydemir'e aittir.

Artçı şoklar ya da ihtilal teşebbüsleri ise, kısaca, 27 Mayıs Devrimini rayında tutmak için kurulan Türk Silahlı Kuvvetler Birliği örgütünün, sahte demokrasinin mucidi ve "ilelebet" muhafızı olarak kalacak olan İsmet Paşa'nın da dayatmasıyla, istemeye istemeye gidilen 61 seçimlerinde, devrimcilerce "sabık ve sakıt" ilan edilen 50-60 dönemi iktidarının gerici, karşı devrimci zihniyetinin Meclisleri yeniden doldurması karşısında, birkaç gün içinde gerçekleştirmek üzere planladığı ve "21 Ekim 1961 Protokolü" ile imza altına aldığı "müdahale" kararının, kendilerinin de imzaları bulunan ve çoğu "general" olan tepedeki cürufun savsaklamasına tepki olarak başlayan ve Türk Silahlı Kuvvetler Birliği'nin başı olan devrin Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ın "Hele bir İsmet Paşa'yı Başbakanlık’ta tutalım, eğer düşürürlerse o zaman müdahale ederiz" ihanetiyle de büyüyen ve 22 Şubat 1962 ile 21 Mayıs 1963'teki ihtilalci kalkışmalara neden olan direnişlerdi.

Direnişlerin kırılmasından sonraysa gün uğursuzun olmuş ve daha sonraki 12 Mart 71, 12 Eylül 1980 gibi Pentagon komutlu ve kontrgerilla uygulamalı vahşet darbelerine açılan - Turallar, Sunaylar, Tulgalar, Tağmaçlar, Gürlerler, Baturlar...Ünlütürk, Güventürk...Elverdi, Türüng, Türün, Şahinkaya, Evren vs. ... gibi biri birinden uğursuz tetikçilerin "Atatürkçü!" devri yürürlüğe konmuştu.

Tabi ki artık "ihtilali rayında tutmak" da, bu yönde düşünce sahibi olmak da, harekata girişmek de suç sayılacaktı.

Ancak, Aydemir liderliğindeki bizler 21 Mayıs 1963'te çok sayıda muvazzafı, emeklisi, değişik rütbelerdeki subayı başta olmak üzere, Harbiyelisi, astsubayı ile- ardiyesi ordu, vicdanı tarih olan ihtilalci askerler olarak kendi yolumuzdan yürümüştük yine de. Ve kalkıştığımız ihtilal askeri olduğu kadar, tutuklanarak konduğumuz cezaevi, yargılandığımız mahkeme, savunmalarımıza yardımcı olacak avukatlarımızın izin aldıkları makam, içinde bulunduğumuz coğrafi bölge, cezaları denetleyecek temyiz mahkemesi de askeri... idi. Elbet, karşımızda vaziyet alan tam teçhizatlı fakat merasim giyimliler, emir aldıkları üstleri, generalleriyle de "askeri" olacaklardı!

Fakat kavga askerden askere bir kavga değildi. Yani, "vatanı biz kurtardık" diye tafralarından geçilmeyen süngülü süngüsüz kimi apoletli taife boşa kostaklanıyordu biraz. Çünkü, "ihtilal teşebbüsünün" ilkinin ardından oluşan ve 21 Mayıs ayaklanmasına çıkan yolu da planlayan "22 Şubatçılar" grubu, eğer İstanbul Sanayi Odası ile diğer üst tabakanın duyurdukları taleplere sıcak baksaydı ve "lider" Talat Aydemir de Amerika Büyük Elçisi'nin görüşme başvurusunu geri çevirmeseydi, dolayısıyla yapılacak "ihtilalden nasiplenmek isteyen egemen çevreler devre dışı bırakılmasaydı, "bizler" yenilecek miydik? Evet "galip" ler tam da o adreslerde oturuyorlardı işte.

Ve bu o kadar böyledir ki, kanıtlamak için ayrıca, ihtilal girişimimizin sonrasındaki döneminde de Adalet Bakanlığı süren CHP'li A. Pulat Gözübüyük'ün, AP'li ana muhalefet parti temsilcisine, "Onlar kazansaydı ikimiz de kaybederdik" yönlü açıklamasının tanıklığına bile gerek yok

Öte yandan, ilk tutukluları olarak yer aldığımız Mamak Askeri Cezaevi'nin yeni dünyasında da hayat akıp gidiyordu. Fakat bu akış, 21 Mayıs sabahından başlayarak "21 Mayısçılar" adı verilen bizlere eklenti olarak, nerede ne kadar adı ihtilalciye çıkmış grup varsa - örneğin 14'lerin Türkeş kanadı, ll'ler diye bilinen "Havacılar cuntası", "Mektupçular", "Kokteyller", Şüpheliler", "22 Şubatçı"ların kendi köşesine çekilmiş kanadı dahil- yanımızda derdest edilenler için de geçerli kılındı. Ama bu tutuklu sayısını kabartmaktan öte bir anlamı olamayan "eklentiler", duruşmaların ilk oturumlarında, kimileri "Ben Talat'ı başbakanlığa ihbar etmiştim" deyip (ki Türkeş'ti bu) "aferin"i hak kazandığı, kimileri mekan tanığı ile iyi aile çocuğu olduklarını kanıtladığı, kimileri vatanperver hamaseti yaptığı, kimileri demokrasi aşığı kesildiği için...evlerine uğurlanmış, böylece cezaevi ilk günlerdeki bu kimin kim olduğu belli bile olmayan mahşerden arınmış olmuştu. Ve "Bizler" mahkeme salonunda mahkeme heyetiyle, koğuş ve hücrelerimizdeyse kendi vicdanlarımızla hesaplaşmaya koyulmuştuk. Rahat ve yalnızdık artık. Fakat kendi içimizdeki süzülmeden sıyrılamayacaktık yine de.

Bu "süzülmeye" sivilleşme süreci de denebilir. Bir yandan rütbelerimizi atıp, üniformalarımızı çıkararak sivil giysilere bürünmüş, öte yandan kafalarımızda geleceğimizi kurmaya yönelmiştik çünkü. Çıkınca hayatımızı nasıl yeniden kuracaktık örneğin? Ancak "yaraya sinek gelir" misali, sürecin bu bölümünü, dış merkezli birileri, bir yerlerden -Aydemir'in Atatürkçü değil, solcu, sosyalist biri.- olduğunu da vurgulayarak ateşlemişti de... Asıl suçlu ihtilalin liderleriymiş, milletin silahını millete çevirmişlermiş, gençleri aldatan da onlarmış! Ve gençler eğer nasıl aldatıldıklarının farkına varsalarmış, sadece büyükbaşlar ipe çekilir, ötekiler de küçük sıyrıklarla işin içinden çıkabilirler -miş...miş! Üstelik bu şırınga akıl yargılama safhasına da yansımıştı ne yazık! Önce, o sıra "İhtilalin erkanı harbiyesi" denen harekatın kurmayları, "Plan yanlış yapılmıştır", "İhtilal bildirisinin altına Talat Aydemir'in adı yazılmamalıydı, harekatın Türk ordusunun bir harekatı olduğu bildirmeli yahut bir general adı verilmeydi", "biz bu işin içinde değildik, sayılmamıştık zaten", "bize güvenilmemişti" ...gibi ık-mıklarla mahkeme önünde savunma yapan "büyükler" belirdi ve ardından onlara ayak uyduran birkaç genç ...

Ancak bu bozguna yürüyen gidişatın önüne Aydemir çıkıvermişti hemen. "Ben, bu ihtilal teşebbüsünün hem lideri ve hem sorumlusuyum..." demişti mahkeme önünde. "Harekat pür 22 Şubatçıların harekatıdır. Hesabını vereceğim." Ve onun arkasından Fethi Gürcan: "Gençlerin komutanı olduğunu belirtip Aydemir'i destekleyerek-: " Gençler! diye seslendi, "Bu yan çizen büyüklerinizin arkasından bir daha gitmeyin! Dava kendine güvenenlerin davasıdır, bizim davamızdır..."

Fakat, "süzülme" süreci "bizler" i bölmüştü yine de. Bir grup ununu elemiş eleğini asmıştı çoktan; geleceklerini sıcak yuvalarında geçireceklerdi, (ki bunları saymıyoruz) Geriye kalanlarsa iki bölümlüydük sanki. Kimileri o ilk günlerin "mahşer"inde tanıştıkları "ihtilalci!" grupları da hesaba katarak "geniş cephe!" için Türkeşlere yöneliyorlardı. Çoğunluğumuz ise, "Memleket gerici, eyyamcı ve idare-i maslahatçılara bırakılamaz. Aydemir yerde kalmamalı, dava bir biçimde sürdürülmeli" diyorduk.

Bu tartışmalar sürerken, duruşmalar da bitmiş, mahkeme kararını okunmuştu. İdamlar, müebbetler...onbeş yıllık, oniki yıllık...on, sekiz, beş, dört yıllık hapis cezaları, sürgünler, subaylıktan tard, siyaset ve memuriyetten men edilmeler, mahcur tutulmalar, ömür boyu hak mahrumiyetleri... Ve ardından cezaevi koridorlarına vuran, 21 Ekim protokolündeki imzalarını yalamış onursuzların dizayn ettiği ordunun Osmanlı yüzü. Önce dış kuşatma için kulelere keskin nişancılar yerleştirildikten sonra, koğuş araları, kapı ve hücre önleri ile çok az kullanılmaya başlanan görüş yerleri de süngülü, mermili nöbetçilerle doldurulmuş; peşinden koğuştan koğuşa, koğuştan hücrelere gidip gelmeler yasaklanmış; havalandırma saatleri kaldırılmış, ziyaret süreleri, avukatlarla görüşmeler kısıtlanmış ve kilitler büyümüş, duvarlarkalınlaştırılmıştı...Yani ortalık "Bekirağa Bölüğü"ne çevrilmişti artık.

Bütün bunlara karşın bir astsubay üstçavuşun zaman zaman gösterdiği toleransı değerlendirerek, günün birinde, diğer arkadaşlarımız gibi biz dört teğmen de hücrelere geçişin yolunu bulabilmiştik günün birinde. Aydemir ile davada ayakta kalabilenleri görecektik orda. Aydemir kırlaşmış ve ortadan yanlara taranmış saçları, Kumrular sokaktan Zafer Çay Bahçesine gidip döndüğü günlerdeki gibi takım kravat tam tekmil siviller içindeydi yine. Fakat kaşları çatık, bakışları öfkeliydi bu sefer. Bizi görünce sesini de, bakışlarını da yumuşatarak, gelin bakalım, hoş geldiniz çocuklar! dedi. Ve hiç bir peşreve girişmeden "radyo dinliyor musunuz" deyip tepeden bindirdi. Radyomuz yok ki dedik. Üstelik dört ayı aşkın zamandır gazete, kitap, dergi türü her şeyden yasaklı olduğumuzu o da biliyordu. Şaşırmıştık, bu bizim hep yumuşak yüzlü, alçak gönüllü bellediğimiz albayımız değil de bir başkasıydı sanki! Ama Aydemir, benim dedi, burada birlikte dinlediğimiz bir transistorum var, sizin koğuştaki arkadaşın da var olması gerekir deyip üsteledi:

"Neden dinlemiyorsunuz?"

Biz, "Ne var ki radyoda" diye kekeledik. "Seçim konuşmaları var, seçim konuşmaları..."

Bu defa da biz, haklı konuma geçtiğimizi sanarak, "Politikacı da ne ki? iktidarı da muhalefeti de aynı soy..." diyebildik. (O sıra bizim için doğru olan sadece ihtilalci olmaktı çünkü)

"Hayır hayır.." dedi albayımız. "Ben onlardan değil, İşçi Partisi'nden söz ediyorum.Türkiye İşçi Partisi sözcüsünü dinledim bu radyodan..."
Ve birden susup yüzümüze dikti gözlerini. "Yoksa siz" diye sordu, "Peşimizden niye geldiniz? Zenginleri kurtarmak için mi? Davamız zenginleri kurtarma davası mıdır? Hem zenginlerin kurtulacak nesi var ki? Onlar zaten kurtulmuştur oğlum..."

Bu fişek gibi sözlerinden sonra yine durdu ve ses tonunu alçaltarak, "Adam, hastası olup ilaç alamayan, köylü olup toprağı olmayan, işçi olup çalışma yeri bulamayanlara sesleniyor. Köylüye toprak, herkese iş vereceğiz diyor, bu düzen değişecek, yeni bir düzen kurulacak diyor..."

Yine sustu ve ekledi ardından. "Ben" dedi, "Bundan sonra, hapisten çıksam da çıkmasam da -ki çıkacağım mutlaka- bu yola açık kimliğimi koyuyorum, sivil siyaset yapacağım... İşçi için, köylü için ve yerde kalmış herkes için..."

Pelteleşmiştik. Gık bile diyemeden. Dönüşte kafamdaki sorular takla atıyordu büyüye büyüye. Çıkacağımız dünya ayağımın altındaydı belki de. Hem artık ben ordunun içinde değildim ki. Herkes kendi mevziinde savaşmalı ve bizler de ayaklarımızı bu yeni toprağa sımsıkı basmalı ve savaşımı devam ettirmeliydik.

Aydemir'le son görüşmem olmuştu bu görüşme. Askeri Yargıtay iki ay
dan bile kısa bir süre içinde cezalarımızı onamış, onananlar da sivil ceza
evlerine postalanmıştık. Artık cezaevinden başka koğuşumuz da ön bahçemiz, mutfağımız, tuvaletlerimiz, duşlarımız, ayrı yerde düzenlenen ziyaretçi odamız, gardiyanlarımız, müdürümüz, berberimiz de sivildi... Gazete okumak, kitap sipariş etmek, dergilere abone olmak, radyo dinlemek de sivil. Sivil bir dünya, yeni bir alan....

Ve ben, Aydemir'in o günkü sözlerini bir çeşit "sivil vasiyet" sayarak, (ki daha sonra, Graccus Babeufün Devrim Yazıları adlı kitabına düştüğü ve gazetelerde yayınlanan olumlayıcı notları da o günkü sözlerinin yazılı tanığıdır) Fethi Gürcan'la ayrı ayrı idam sehpalarına tekme savurup aramızdan ayrılmalarından 6-7 ay kadar önce, bilincimi bileyleyip beni onur duyduğum devrimci eylemlere taşıyan ve bugünlere getirip yarınlardaki daha büyük günlere götürecek olan kitaplı, savaşımlı dünyaya karıştım.
Tarih: Kasım 1963'tü...
17 Eylül 2004, Londra.*
*Bu yazı “EDEBİYAT VE ELEŞTİRİ “ adlı MART- NİSAN 2005 tarihli dergiden alınmıştır