http://www.yeniyol.org/yeniyol/
ÇILDIRIYORU(M)Z
Son yıllarda, top yekun (sınıf kesim fark
etmeksizin) en çok sarf ettiğimiz kelime herhalde şu oldu: Millet olarak
çıldırdık. Tamam, kabul ama neye göre kime göre ve nasıl çıldırdık. Her gün
pompalanan aklın ve ahlakın almayacağı yarışmalar yüzünden mi yoksa her sabah
kadın sorunlarına parmak basacağız diye aileleri mahremlerine kadar deşifre
eden, timsah gözyaşları akıtan, rayting için cahil insanları kullanan hatta
cinayetlere kadar götüren kepaze programlar yüzünden mi? Hadi bir adım daha
atalım; hayatımızı özdeşleştirdiğimiz ve gerçek anlamıyla (yıllar önce ne yazık
ki masum bir benzetme, klişeden ibaretti) aptal kutusundan bizlere zorla
benimsetilen, asla çevremizde ve bünyemizde olmayan yaşamların gösterildiği,
önüne geçilemeyen diziler yüzünden mi? Sonu olmayan repliklerle, ucuz
oyunculuklarla, var olmayan mekanlarda (stüdyodan bahsetmiyorum. Hani bize işte
sizin hayatınız denilip de etrafımızda göremediğimiz evlerden arabalardan ve
daha bir sürü vs.lerden bahsediyorum) varolmayan insan ilişkilerinin, seyredenin
aklını durdurduğu ve gerçekten yaşadığı çağa yabancılaştığı en sonunda bir evde
yaşayan insanların hayatından kendi hayatını bulmaya çalışan insanlar yüzünden
mi?
Üçüncü sayfa haberlerinin yok olduğu (artık gazetelerin,ekranların
tamamı bu hale geldiği için) ve yaşamı üçüncü sayfaya dönen hatta yaşam tarzı,
standardı üçüncü sayfa olan bir toplum. Artık acıdan, sahtekarlıktan,
çirkeflikten, sevgisizlikten, düzeysizlikten, yalancı kavgalardan, sinsilikten
beslenen bu coğrafyanın insanları… Uyuyan, değerleri yok olmuş, her şeyi kolay
kabul eden, teknoloji ile kandırılan, sinik, korkak ve balık hafızasına sahip
bir toplum. Hayatının, kültürünün, beğenilerinin, sevdalarının, kavgalarının
kriteri olmayan, can çekişen, medya ve sistem arasında sıkıştırılmış son kertede
yüreğindeki son umudun tükenmekte olduğu bir toplum. İşin özeti yıllardır
bildiğimiz ama telaffuz etmekten kaçındığımız ve hep soyut bir kavram olarak
algıladığımız kültür emperyalizmi görevini başarı ile yerine getirmiştir.
Bütün bu açmazlardan kurtulmanın ya da toplum olarak katharsis’e doğru
ilerlemenin tek yolu “sanat”. Diğer gelişmiş ve medeni ülkelerin geçmişlerine
göz ucuyla baktığımızda dar boğazlardan, yıkımlardan, savaşlardan sonra
toparlanma süreçlerinde yada bu enkazlardan kurtulma yolundaki ilk adımlar
sanattan geçmiştir. Örneğin Almanya; 2. Dünya Savaşı sonrası ilk onarım
yaptıkları binalar kültür ve sanat binaları olmuş, buraları hızla kullanıma
elverişli hale getirmeye çalışmışlardır; bunu da gerçekleştirmişlerdir. Bugün
bakıldığında var olan kültür sanat merkezleri (sadece Almanya için değil hemen
bütün Avrupa ülkeleri için geçerli) bizim ülkemizle hiç kıyaslanmayacak ölçüde
fazladır. Maalesef 2005 Türkiye’sinde halen yeterli sayıda ne kültür sanat
yapıları vardır ne de orada hizmet verecek sanatçı. Bunlar aslında yılladır
söylenen, yazılan bilinen beylik laflardır ama çözüm –utanç verici boyutlarda-
üretilememiştir. Son yıllarda iktidara gelen hiçbir hükümetin kültür ve sanat
politikası olmamakla birlikte varolanı ya dikkate almamış yada bozmak için uğraş
vermişlerdir. Ne acıdır ki kültür sanata yatırım yapmanın ilerlemeyi
hızlandıracağı ve medeniyetin ancak bu yoldan ileriye götürüleceği
bilinmemektedir. Oysa ki silahlanma için ayrılan, ödenen paranın –ki bu paralar
yine toprağın insanın cebinden çıkmaktadır- yarısı olmadı dörtte biri sanata
aktarılsa bu kadar bilinçsiz, tepkisiz bir toplum ortaya çıkmazdı. Belki de
olunması daha iyidir. Çünkü sanat başkaldırıdır, sanat olumsuzlamalıdır, sanat
kabullenmemek ve tepki koymaktır. Ona iştirak etmekte suç (?) ortaklığıdır.
İrade koyduğumuzda sistem değişime zorlanacak, çarklar işlemekte zorluk çekecek
artık kabullene değil –kaderci olmayı da kırarak- talep eden olacağız. Böylece
sanat geçmişe, şimdiye ve geleceğe ışık tutacak, kılavuzluk
edecek.
Kültür: Tarihsel ve toplumsal gelişme süreci içinde
yaratılan her türlü değerlerle bunları kullanmada, sonraki kuşaklara iletmede
kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren
araçların tümü.
Şimdi yukarıdaki tanımı ancak ve ancak çocuklarımızın
yada kardeşlerimizin (hatta kendimizin) ödevlerinde “kültür nedir?” sorusunun
karşılığı olarak sözlükten bulup deftere geçirdiğimizde kullanırız. Çünkü
yukarıdaki tanımın gündelik hayatta (2005 Türkiyesi’nde) yeri olduğu şaibelidir.
İster toplum için, ister sanatın yada sanatçının kendisi için olsun sanatın bu
ülkede var olması –zor bir ihtimal- olsa bile benimsenmesi çok zor. Çünkü kültür
erozyonu önüne set çekilmeden hızla ilerlemekte ve toplumsal değişim –olumsuz
yönde- şaşırtıcı bir biçimde gerçekleşmekte. Bu akşam itibariyle ulus olarak
yine milli bir davanın gözlemcisi olacağız. Muhtemelen herkes evinde çerezlerini
hazırlamış, bildikleri tüm küfürler ağızlarında siperde Eurovizyon şarkı
yarışmasını ve daha da önemlisi puanlanma anını bekler durumda. Milli
mücadelenin bir neferi olarak görüyor herkes kendini şu anda; Bülent Özveren’in
müthiş şovenist sunumuyla kim bilir hangi eski defterler açılacak sırayla hangi
ülkelere verip veriştirilecek hep birlikte göreceğiz. Halbuki 2 yıl önce Sertab
Erener bu yarışmada uzun yıllar özlediğimiz birinciliği ülkemize getirdiğinde
aynı saatlerde Nuri Bilge Ceylan Cannes Film Festivalinde (ki bu festival çok
önemlidir!!!) en iyi film ödülünü almakla beraber filmin erkek oyuncuları da en
iyi oyuncu ödüllerini alıyordu. Bu Yılmaz Güney’den sonra gelen ilk ve en önemli
ödüldü. Ertesi gün haberlerde saatlerce bu Eurovizyon meydan muharebesinin
ayrıntıları yayınlanır, gazetelerde 4 - 5 tam sayfaya yayılırken -sadece
Sertab’ın röportajı değil annesinin, sevgilisinin, mahalledeki bakkalın,
okuldaki öğretmeninin ve daha bir sürü yanında bulunan herkesin- Nuri Bilge’nin
haberi küçük bir punto halinde verilmiş bu haber (!) arada kaynayıp gitmişti.
Çünkü o milli bir dava uğruna almamıştı ödülünü kendi çabasıyla çektiği, hiçbir
reklam ve sansasyon yaratmadan mütevazı koşullarda yarattığı filmin ödülünü
alıyordu ve bize neydi. Filmi seyretmeyenler eminim şu yorumu yapmışlardır: “
Kesin Türkiye’yi kötülemiştir filminde o yüzden ödül vermişlerdir”. Oysa artık
Türklerin ne olduğunu dünyaya Hollywood’a gösterme zamanı bakın şimdi ne olacak
gavurlar(!) film görsünler sıkı durun Kurtlar Vadisi geliyor. İşte bizim milli
davamızda bu. Bunun için Al Pacino ile Robert De Niro kapımızda yatıyor ama biz
hak geçmesin diye sms oylamasıyla seçeceğiz yönümüzü(!). Yahu sanırım ben
çıldırmaya başladım ne anlatırken ne anlatmaya başladım.
Son olarak şu
soruyu sormak istiyorum: Bizim kültürümüzü ve sanat anlayışımızı
tariflendirebileceğimiz geçerli kıstaslarımız var mı? Varsa nelerdir? Hangileri
yerine gelmektedir? Bir daha ki yazıya kadar ödev hepimize düşünelim taşınalım
bakalım içimize sinecek yada kendimizi aldatmayacağımız bir cevap bulabilecek
miyiz?