‘Böylesine Bitmişlik Sınırının Kenarında Boy veren Birisiyim’
‘Herkese Açık Mektup’ başlığıyla www.yeniyol.org ve www.koxuz.com
internet sitelerinde, Özgür Gündem gazetesinde ve daha önce de Özgür Politika
gazetesinde yayınlanan makalemi, bilmediğim bir çevre,
(http://istanbul.indymedia.org 30 Mayıs 2005) önce sitesinde izinsiz
yayınladıktan sonra, bu makalemi ‘benzeten’ bir yazı (7 Haziran) yayınladı.
Yazı; çok üzülerek söylemeliyim ki, ciddiye alamayacağım bir ‘ton’da
yazılmış. Çünkü ‘A.Öcalan’ın Şövalyeleri’ başlığıyla girişilen yazı,
düşünsel-insansal-çözümsel niyetlerle yazılmadığı anlaşılıyor: ‘bay’, ‘cüret
ediyor’, buyuruyordu’, ‘görevi biçiliyordu’ benzeri 30-40 yıldır suyu çıkmış,
30-40 kelime hazinelik bir polemik iskelesi üzerine oturtulmuş. Dolayısıyla
polemik beklentisindeki okuyuculardan da özür dileyerek yazıya cevap
veremeyeceğimi söylemek zorundayım. Polemiklerin – hele dağarcığı dardan da öte
polemiklerin – bizi getirdiği yer tartışma götürmüyor. Fakat yazının aşağıdaki
cümlesi vesilesi ile, adı geçen ‘Ali Kemal’in ben olduğumu söyleyerek, Öcalan’la
1996 Temmuz’unda yaptığım söz konusu diyalogun tamamını aktarmalıyım.
‘Öcalan 1996’da –yukarda adı geçen Dr. Ali Kemal Özcan’la bir
yakınlığı olup olmadığını bilmediğim- Ali Kemal adlı bir politik felsefe
öğrencisinin kendisine verdiği ve bu arada kendisini peygamberlere benzettiği
röportajda da şöyle buyuruyordu: ...
Gene de, bu ‘diyalog’un
tamamını hatırlatıp yeniden yayınlama fırsatı verdiği için ben teşekkür edeceğim
‘indymedia’da toplanan arkadaşlara. Çünkü özellikle, bütün Türkiye’nin çıkarları
açısından anlaşılması zor bir ağırlaştırılmış tecridin Öcalan üzerinde
uygulamaya konulduğu bu günlerde, bu diyalogun yeniden – biraz daha izanla –
okunmasında fayda olduğunu düşünmekteyim. Günahıyla sevabıyla..
Ayrıca; önce 2004 sonunda, sonra ulaşmadığını öğrenince 2005
Mayıs’ında İmranlı’ya postaladığım ve yakında bir kitapçık halinde
yayınlayacağım ‘Öcalan’a Mektup’a, henüz yayınlanmayan ikinci diyalogumuzun
önemli bir bölümünü aktararak Öcalan’a bilimsel ve ahlaki bir eleştiri yapma
terbiyesi gösterme gücünü gösteren birisi olarak, bu günkü ‘göz’ümle bazı
bölümlerini eleştirdiğim bu diyalogu aktarmakla asıl ‘cüret’i gösterdiğimi
söylersem, bu doğruya daha yakın olur.
Diyalog aynen (bazı ara
yorumlarım ve konuşma dili fazlalıkları hariç) aşağıdadır:
Dr. Ali
Kemal Özcan
‘Böylesine Bitmişlik Sınırının Kenarında
Boy veren Birisiyim’
Şimdi sen… oldukça ilgi duyuyorsun ve…
Evet.
Zeki birisi olduğun anlaşılıyor. Gün boyunca da
anlatabilirim, kestirmeden de anlatabilirim. Acaba sen gerçekten ne istiyorsun?
Gerçekten bir ihtiyacın var mı? Bu kadar uzun yollar teptin, günlerdir bizi de
izliyorsun. Anlatımlar sana çok ilginç geliyor. Belki biraz daha kalsaydın
hayretler içinde kalırdın. Belki de soracağın bir çok soruyu sorma gereği
duymazdın, belki pişman olurdun, belki çok daha ilgilerin gelişirdi. Belki
çoktan bir çok şeye cevap verirdin, yeni sorular belki ortaya çıktı?
Güveniyorsan kendine, tabi ki sor. Ama ciddi sor, anlayarak sor.
Diyebilirsin ki, “sorsam acaba cevaplandırır mı”. Aslında her şeyimiz
bir cevaptır. Biz ulaşılmaz, bilmem yanına varılamaz bir kişi olarak kendimizi
görmüyoruz. Tam tersine müthiş ayaklara kadar indirgeyerek hizmet erbabı haline
getirmişiz.
Yine de soruların ilginç. Bana anlamlı geliyor. Seni bayağı
ilgili buluyorum. Biraz yabancı dilden okuman da hayli ilginç..
Ben sana
sorayım:
Neye benziyorum? Beni, o kitapları çok fazla okuyan birisi
olarak neye benzetiyorsun? Benim halim ne olacak, sonum nereye gidiyor sence?
Buraya gelirken zihnimi en çok meşgul eden şeyi özetleyeyim: Bir-kaç
bin yılı bulan, insanı insandan giderek uzaklaştıran bir gidişat, kapitalizmle,
emperyalizmle birlikte giderek çok çirkinleşen bir insanlık manzarası var
dünyamızda.. Son dönemdeki çalışmalarım içerisinde, bundan aşağı yukarı üçbin
yıl öncesine bakmaya çalışırken, sizin şimdi yeniden çözmeyi hedef aldığınız
insanlığın sorunlarının, üçbin yıl öncesinden tartışılmaya başlandığını gördüm.
Örneğin, Plato’nun yani Sokrates’in öğrencisinin…
Ona benziyor muyum?
Evet. “Nasıl Yaşamalı” sorusunu Plato çalışmalarının temeline
yerleştirmiş. Bunu, sizin okuyup okumadığınızı bilmiyorum.
Hiç
okumadım.
Tesadüf olduğunu düşünmüyorum…
Tek bir cümle
bile okumadım. “Benziyor” diyorsun ha?
Nasıl Yasamalı sorusu
etrafında dolaşmış hep. Şeyi anlatmış; insanlığın çözümüne getirdiği öneri , ya
kralların filozoflaşması, ya da filozofların krallaşması yani iktidarlaşması,
güçleşmesi, yönetim gücüne erişmesi..
Tabi sadece ben böyle
söylemiyorum. Öyle birleştirmişim ki, hayretler içinde kalıyorsun. Filozof
çoktan siyasetin içine sokulmuş, siyaset çoktan filozofun içine sokulmuş. Çoktan
filozof ve kral birleşmiş. Ve maalesef anlayan çok az.
Zaten
sorularım bu zemin etrafında olacak.
Özellikle filozofların kısaca bir
yaşamını taramaya çalıştım. Neredeyse istisnalar hariç sonları hep, ya
delilik, ya kendi odalarına çekilme, ya da devletin, iktidarların hışmına
uğrama, yani sonuçta sizin de Marks için söylediğiniz gibi; çok “zavallı”
sonlara ulaşması ile gerçekleşmiş. Ancak sizin; bana öyle geliyor ki, anladığım
kadarıyla, özellikle bu sahaya ulaştıktan sonra insanlık tarihinde hep
insanlığı arayan, güzellikleri arayan filozofları, taktik filozoflaşmayla
iktidarlaştırma, güç haline getirme, güzellikleri kendinde biriktiren insanları
güce dönüştürme filozoflaşmasını yasadığınızı düşünüyorum…
Yani
“filozofların taktikleşmesi” diyorsun. Taktik filozof olarak değerlendiriyorsun.
Veya “filozofların siyasallaşması, filozofların yaşam sahasına inmesi, filozofun
değişim gücüne inmesi demek oluyor sendeki gerçekleşen” demek istiyorsun.
Somut örnek verecek olursam, örneğin Marx'ın anlama, çözümleme,
çözüm yolları bulma aşamasından güç ile çözme aşaması; yani güç olup, iktidar
olup…
Marx, sadece sözünü söylüyor. Tabi benim durumum çok farklı,
benim için söz söyleme isin en basit kısmi. Lenin onun örgütsel esaslarını
söylüyor; benim için örgütsel esaslarını da söylemek çok basit bir is. Onlar
sınıf mücadelesi diyor; benim sınıf mücadelesi demem de çok sıradan, basit bir
is. Ben bunların hepsini adeta A,B,C biçiminde çoktan öğrenip, bir kenara
atmışım. Daha fazla yaptıklarım var.
Yalnız Lenin’le bir paralellik
olabileceğini düşündüğüm bir nokta var. Siz, örneğin reel-sosyalizmin yıkılısını
anlatırken “Lenin, Komünist partinin politbüro üyelerinin hemen hemen hepsiyle
ilgili derin eleştirileri, endişeleri olmasına rağmen devrimi de bunlarla
gerçekleştirmiştir, bu daha o zaman Ekim Devrimi’nin bir tıkanma ile yüz yüze
geldiğini göstermektedir” diyorsunuz. Kendi tarzınız için de, “ben militana
sonuna kadar yükleniyorum, ama asla ondan vazgeçmem” diyorsunuz. Burada bir
parelilik yok mu?
Tamam yani sorunlu adamlarla da devrimi yürütme..
Lenin bu konularda bizdeki kadar derin değil. Ve belki de fazla anlam veremiyor.
Biz bu noktada tam bir büyük usta gibiyiz. Düşünemediği çok şeyi, aslında
derinliğine ele almış, uyguluyoruz. Lenin’de sinirlidir örgüt içi sorunları
çözme ve hatta çaresizdir de. Bir nevi aydın gibi durur. Benimki fırtınalı bir
savaşçılıktır. Müthiş iliklerine kadar, hücrelerine kadar savaşçılıktır.
Lenin’in aklına gelmez, Mao’nun da. Bizimki çok daha ileridir. Savaşım
düzeyinde, örgüt düzeyinde kesin ilerlemişiz. Bu Leninizm çerçevesinde ele
alınırsa, böyledir. Fakat biz daha farklıyız. Bizim durum kabaca Lenin’in örgüt
anlayışıyla izah edilemez. Benzerliği var, ama onu biraz asıyor.
İlk
karsılaşmamız esnasında, asan nokta ile ilgili olarak bir ipucu yakaladığımı
düşünüyorum. Farklılık anlamında.. Yeni katılan ve beraber sizin yanınıza
geldiğimiz Hinis’li arkadaşa ilkokuldan sonra dört yıl dini eğitim almış daha
sonra izlenimlerini sordum. Arkadaş ilk sözünü verdiğinde heyecanlanmış,
elindeki metni okuyamamıştı. Ancak daha sonra sizin yanınızda rahatladığını
sezdim ve bu temelde kendisine “ilk izlenimin ne oldu” diye sordum. “Başkanı çok
doğal buldum, yanında çok rahatladım” dedikten sonra biraz durakladı ve sunu
ekledi: “O bu dünyadaki insanlara benzemiyor”.
Sizin PKK’nın ilk
çıkısıyla ilgili bir anlatımınızı hatırladım. Orada siz; “biz ilk yola çıkarken,
sağ-sol herkes bizi horladı. ‘Bunlar gökten zembille mi indi, nereden geldi,
kime benziyorlar’ gibi yaklaşımlar gösterdiler. Bunun iyi niyetli veya kotu
niyetli, dost veya düşman da olsa doğru yani vardı.” diyorsunuz. “Çünkü biz ilk
çıktığımızda önce kendimize baktık. Biz kimiz, neyiz, biz toplumu
dönüştüreceksek kime göre, neye göre dönüştüreceğiz? Dolaysıyla kendimize
yöneldik ve bir sure sonra farklılaştık.” Tabi bu farklılaşma ilk basta hem
tarihsel, hem sosyal, hem kişisel faktörlerle bir bileşke olarak sizin
sahsınızda dışa vuruyor. Benim aklıma söyle bir benzetmeyi getiriyor bu.
Toplumsal dönüşümü eğer sütün yoğurda dönüşmesi olarak düşünürsek, yani sınıflı
toplumlardan, sınıfsız topluma geçiş; baskısız, sömürüsüz, hakaretsiz, adil bir
düzen, insanlık düzeni, insanin özüne dönme düzeni olarak değerlendirirsek bunu,
bu yoğurtlaşma – yani sütten tümden niteliksel olarak farklılaşma demek olur –
da bir mayayı gerektirir. Yani hücresi farklı (toplumun hücresini insan olarak
düşünecek olursak) bir mayayı yapmak, mayaların hücresini bulmak, yani bir
mayayı üretmek, çok cüzi de olsa, gerekiyordu. PKK’nın ilk çıkısı da, mevcuttan
farklılaşma, bin yılların birikiminin tümüne birden karsı duruş, ve bu anlamda
mayalaşma çıkısı olarak değerlendirilebilir mi?
Şimdi biz,
kişiliğimizi öyle uygarlık esaslarına göre ele almadık, doğal esaslara göre ele
aldık. Yani sınıflı toplum gelişmesinin kurallarına göre değil, çok doğal
esaslar. Nedir bu doğal esaslar? Bazen çocukluk esasları, bazen ilk insanin
yasam esasları. Biz bunu gözardı etmedik. Benim hareket tarzımda bu vardır.
Çocukluğuma ihanet etmedim derken…
Çocukluğa ihanet
etmemek, bilmem ilk insan davranışlarını esas almak ve böylece de uygarlığa,
yani sınıflı toplumlara bakmak, bunu dikkatle gözetleyen bir husus. Zaten hem
kolay yaklaşım esasi, hem çok zor yaklaşımın nedeni de budur. İlk insan veya
çocuk saflığında olmak çok zordur. Fakat çok basittir de. Uygarlık esaslarına
göre yetişmiş olanlar için çok zordur ama insan doğallığına ilgi duyanlar için
de çok çekicidir, çok hoştur. Ve bu anlamda bir felsefi yaklaşımımız, etkimiz
var.
Kendimi sizin gibi yittirmiyorum mesela. Mesela seni bu temelde
çözümlersek, kim bilir ne haldesin. Uygarlığın hangi esaslarına göre bir
kişiliğin vardır. Tabi çözmek gerekir. Bazı esaslara göre kurban olmuşsun .
Dolaysıyla zorlanıyorsun. Ben örneğin öyle değilim. Benim en büyük avantajım,
kurban etme isine henüz kendimi yatırmamamdır. çok titizim ve bunu da; ruhumu
satmama, kendi doğallığımı yitirmeme biçiminde izah ediyorum. Çocukluktan beri
kendimi titizlikle korudum. Bunun çok ilginç bir hikayesi vardır. Birisi
yazıyordu, genç bir kız diyordu: “Biz her gün fahişeleşen topluma benziyoruz,
ama Önderlik çok bakire birisi gibime geliyor” Gerçekten ben insan bakiresiyim
diyebilirim kendime. Siz ise sonsuz fahişeleşmeyi.. Yani mallı-mülklü veya
sınıflı toplumun üretim mekanizmalarına göre yasıyorsunuz. Ama ben özellikle bu
anlamda oldukça kendimi “bakire” yaşatırım veya kendimi pisliğe bulaştırmam. İyi
bir tespit. İnsanlığın hiç bir kirine, pisliğine bulaştırmama.. Gücümü buradan
alıyorum. Siz ise darbe yemişsiniz. Bir işgalci: bu bir düşüncedir, bir
eylemdir, bir mülkiyettir; bir yasam alışkanlığı, bir keyfiyettir. Bunların
hepsi bastan çıkarma olarak değerlendirilirse, böyle binlerce yasadığınız durum
vardır. Farkımız burada. Saflaşma hareketi diyorum. İnsani temiz kılma hareketi
oluyor benim hareketim. Ve nitekim herkes bunu az çok PKK’ de görüyor. PKK’ nin
ilginçliği burada, özgünlüğü burada. Her halde benim en belirgin tanımım böyle
yapılabilir.
Peki bu kadar yenileşme, ve bir de demin dediğim gibi
taktikleri bu kadar olağanüstü, taktikte filozoflaşma denebilecek düzeyde bir
gelişmeye ve güç olmaya rağmen, hala insanların sizi çok kolayca
kandırabileceğine inandığını söylüyorsunuz. Bunun kaynağı ne?
İste
bu, uygarlık iblisinin ayartmalarından ötürüdür. uygarlık iblisi kesinlikle öyle
ayartıyor ki, herkes beni kandıracağını sanıyor. İblisliğin kendisi zaten bir
ayartma, bir hırsızlık hareketidir. Simdi benim durumum tam bunun tersi.
Dolaysıyla örgüt içinde inanılmaz ölçüde kandırmacılık var. Ben anlıyorum bu
arkadaşların durumunu. Yasam tarzları iblisçedir ve bir kandırmacayı esas alır.
Ama iste bizde de direniş var. Yani iblise karsı direnme hareketi çok koklu.
Ben uyuyan bir melek değilim. Cağın peygamberi gibi büyük savaşım
içindeyim. Yani filozofluktan öteye bizimki biraz peygamberce eylem olarak da
tanımlanabilir. Simdi daha iyi anlıyorum. Cağların en zor… iste sen diyorsun
“üçbin yıllık düşüş”.. Eğer bu doğruysa, verilecek cevap biraz peygamberce olmak
zorunda. öyle kendimi halkın anladığı bir peygamber olarak değerlendirmiyorum.
Ama kimi özellikleriyle biraz peygambersel çıkışa benziyor.
Bunun
gibi düşünen bir dindara Almanya’da rastladım.
Gayet tabi. Bizim
sadece filozof olarak değerlendirilmemiz eksiktir. Bir mümin filan da değilim.
Çağsal bazı peygambersel özelliklerle birlikte olmaya çalışıyorum. Bu konuda
tartışmayı derinleştirmelisiniz. Yani önemli bir yasamdır. Biz insanlıktan,
güzel yaşamlardan umut kesmedik. Daha doğrusu dünyayı önüme koysan, bu yasam
tarzlarınıza ilgi duymam. Hoşlanmıyorum. Bırak para-pul, bilmem rahatlık..
Bunların çoğu bana işkence gibi gelir. Ayrıyeten tüm arkadaşlarımızı rahatlıkla
etkisi altına alabilecek bir yasam biçimi bile, benim için sadece tepki
duyulacak bir yasamdır. Daha göklerde olanı arıyorum, daha böyle beni çekecek
olanı veya zenginliği arıyorum, basarili olanı arıyorum. Sizinkiler o kadar
fakirce ki, insan üzülüyor. “Bu fukaralar nasıl tenezzül ediyorlar” diye
düşünüyorum. İnşallah gözünüzü zenginliğe dikersiniz, yüceliğe dikersiniz. O sığ
yasamı asarsınız inşallah. Benim hayranlık duyacağım insan olmak çok önemlidir.
O sizin “kurtarıcılık” dediğiniz olay, o hayran olunacak insanin ortaya
çıkarılmasıdır. Tabi bu öyle şiddetle parayla elde edilmez. Az önce onu
anlattım. Biraz böyle bir özellik gerekiyor ilgilenmeniz için.
Ciddiyet
gerektirir, lafazanlık kaldırmaz bu is. İnanç gerektirir, kişilik gerektirir.
Evet, daha ilginç başka sorun var mi?
Çıkışınızın
Mezopotamya ile, yani “insanlık beşiği” denilen bu yer ile buluşmasını – bunun
bir tesadüf olduğunu düşünmüyorum tabi – nasıl değerlendiriyorsunuz. Çıkısınız
ve “insanlık beşiği” diye tabir edilen Mezopotamya arasında bağlantı var mıdır?
Mezopotamyalı olmak.. veya doğduğumuz toprakların etkisi nedir?
Herselden önce benim topraktan kolay kopmama gibi bir özelliğim var. Doğduğum
yer Mezopotamya ise, Mezopotamya’dan kolay kopmamamı anlamak gerekir. Kopuşun ve
ortaya çıkısın sorunlarının yarattığı fırtınalar ne kadar Mezopotamya gerçeğiyle
bağlantılı, bilemiyorum tabi. Yalnız sanıyorum benim üzerimde fazla tarihi
etkisi yok herhalde. Çünkü sosyal gerçekliğimizde tarih bitmişti. Hepiniz için
belki bir şey vardı, ama benim için yoktu. Bana sıra geldiğinde; tarih,
sosyalite, felsefe, sanat, terbiye bitmişti. Ben ondan sonra vardım. çok ilginç,
gelip bana dayandığında belki hepiniz için bir şey vardı ama benim için bir şey
yoktu. Ben böylesine bitmişlik sınırının kenarında boy veren birisiyim. Bunu
nasıl anlamak gerekiyor? Bunun üzerinde düşünebilmelisiniz O sıradan köylüler
bile, acı acı halime bakarlardı. Herkesin “hiç umudu olmayan çocuk. Allah
kimsenin çocuğunu ona benzeştirmesin” dediği biriydim. En sıradan basit
köylülerin bir yargısıydı bu. O acıdan, şöyle Mezopotamya uygarlığı, söyle
dahiyane çıkış diye kendi kendimizi kandırmayalım. Benimki çok sıradan ve
basitçe. Fakat bir mantık tarzına göre bu beni dizginsiz bir özgürleşmeye
götürüyor – ki buna bir diyalektik tarz diyorlar – bu kadar boşanmış, uygarlık
değerlerinden, toplumsal, siyasal, tarihsel, ailesel değerlerden bu kadar
boşanmış birisi çok serbesttir. Bir anlamda çok özgürdür. Herhalde bu benim en
büyük sansım oluyor. Zavallı babam ve çok acayip olan kadın anam benim şansım
oluyor aslında. Benim çocukken şanssızlık dediğim, benim en büyük sansım oluyor.
Halen hatırlıyorum; “Allahım neden benim anamı, babamı böyle yaptın, bu
kadar zavallıların çocuğu olarak neden beni buldun?” derdim. İste orada, güce
doğru giriş yapıyorum. Eğer böyle bir çocuk olmasaydım, kesinlikle ben, ben
olmazdım. Daha iyi bir ana-babanın çocuğu olsaydım kesinlikle bu süreç bende
gelişmezdi, bu büyük serbestliği elde edemezdim. Anacığımla babacığım o kadar
zavallı görünüyordu ki, “bunların elinden ben tutayım” diyordum. çok erken
yasta, ataerkil ideoloji daha o saatte – ki en etkili ideolojidir bir çocuk için
– benim için anlamı olmayan yenilmiş, bitmiş bir durumdu. çok serbest oluyorum,
inanılmaz derecede böyle bir özellik, her halde çalışmamızın en özgül yanidir.
Öykünür, özenirdim. Falan çocuğun ailesi ne kadar iyi, ne kadar iyi bakıyorlar,
veya bakmadan da öteye iste bayağı iddialılar.
Babam tamamen bir
zavallı, elinden hiç bir şey gelmiyor. Anam tamamen korkunç biri. Bağıran
çağıran, hiç bir mantığı olmayan her davranışın sahibi. Çözülmenin eşiğinde bir
aile gerçeği. Ailemizde de aile çözülmüş, aslında durmuş. Babamın o hali, anamın
o hali beni erkenden, işte aile ideolojisinin etkisinden kurtarıyorlar. Bu bana
çıkış yaptırıyor. İste ilk arkadaşlarım, ilk gezişlerim, ilk hareketlerim çok
önemli. hiç bir çocuğun böyle bir sansı yoktur. Mümkün değil hiç birisinin olmaz
da.
Yani şunu diyebilir miyiz? İliklerine kadar çözülmüş bir
toplumun en çözülmüş ailesi.
Çözülmüş bir aile değil. Bizim aile
oldukça temiz ve oldukça – yani ne kadar çözülse de – çok temiz, çok dürüst bir
aile. Hem çok çözülmüş, hem çok temiz, veya çok kirlenmemiş. İste, başkalarına
haksizlik yapmayan, fazla bir olumsuzluğu olmayan böyle bir aile. aslında bir
kitap geliştiren olursa, bu kavramı adamakıllı işleyebilir. Yani özgürlük
yakalanmaya çalışılırken bana göre burası önemlidir. Çaresizlik, yoksulluk,
zavallılık, çözülmüşlük, saflık, temizlik hepsi var. Bu dediğim gibi bana bir
hareket serbestliği sağlıyor. Size bakıyorum, kesinlikle ananızın, babanızın
halis oğlu ve kızısınız. Ve onun arkasındaki gücü de görüyorum. Bastan
kaybetmişsiniz, bastan iğdiş edilmişsiniz. hiç bir yiğitlik özelliğiniz
kalmamış. Daha ileriki yaşlarımda geleneklere göre beni etkilemek istediklerinde
ben çoktan uzak durmayı biliyordum. çok farklı birisi olup çıkmıştım. Siz dört
dörtlük sabana bağlanmış öküz gibi kılınmışsınız. Düzenin öküzü gibi. Ne hayır
gelir ondan.
Anlıyorum.
Yani farkı daha sonra açılır.
İnsan beyniyle ilgili, ve yine aşağı-yukarı üçbin yıllık iki taraf
var filozoflar arasında. Birisi emperyalizme, kapitalizme, bütün sömürenlere
tekabül ediyor. Bir taraf “İnsanoğlu budur; doğasında vardır, bencildir,
değişmez, önce kendini düşünür, yasamı hep kendi çıkarı etrafında örgütler” der.
Öbür taraf -Plato’dan Marx’a kadar gelen bir kesim- “İnsanoğlu boş bir kağıt
gibidir, üstüne ne yazarsan – toplum üstüne yazar – o olur. İnsan değişebilir,
dönüşebilir” der. Bu çerçevede, beynin merkeziyle ilgili bir idim var. İnsan
beyninin üç merkezden oluştuğu seklinde: Muhakeme merkezi, güdüleri yöneten
merkez ve tutkuları, sevgileri, hırsları, nefretleri kontrol eden merkez.
“değişmez, dönüşmez” diyen taraf muhakemenin (dolayısıyla insanoğlunun)
güdülerin esiri olduğunu söyler. Öbür taraf; “hayır muhakeme ve irade her şeyi
kontrol edebilir” der. Tabi bu çerçevede PKK’ nin yaşamında hayli ipuçları var.
Bunlara ne diyeceksini?
Bu konuda da özgünüm. İnsan doğasına ters
düşmemeye büyük özen gösterdim. Güdülerimi olsun, muhakeme kabiliyetimi olsun
son derece özgür bırakırım. savaşım içinde oldukları söylenebilir. Her halde en
doğrusu, birisini diğerine egemen kılmamaktır. İkisinin dengelerini iyi
tutturdun mu, muazzam bir yürüyüş seli haline gelebilirsin. Veya bir dahi
olabilirsin, bir politikacı, bir asker, bir sanatçı olabilirsin. Benim bu konuda
da özgünlüğüm; sanırım düşünceden kesin vazgeçmemek kadar, hiç bir dini, hukuki,
hatta felsefi kurala gelmeyen, -ki felsefe çok geneldir, onun bile moral
değerlerini bir tarafa iten- “bırak insan olduğu gibi olsun” kuralına islerlik
kazandırmamdır. Ama diğer taraftan da, müthiş bir seçkinciyim. Tam bir ilah
gibi; mutlak kural. Bu ikilemi kendimde müthiş birleştirdim. Tabi bunu size
uyguladığımda tanınmaz haldesiniz. İlke boyutunuz çok zayıf. Hatta güdüleriniz
de fazla yok. Güdü deyip küçümsememek gerekir. Güdüler yaşamsal bir olaydır,
yasam güdülerin ağır etkisi altında olur. Tabi ilke olmadı mı, “her şey güdüye
göre” dedin mi hayvanlaşırsın. Ama her şey dogmaya göre de dedin mi, bastırdın
mı, yine bir münzevi olursun, yasamdan tümden çekilirsin. Herhalde bizde ikisi
de vardır.
Çok geri bir münzevi, ilkenin çok güdükleştirilmesi, ilkenin
ilkeden çıkarılması ve bu anlamda güdülerin de güdü olmaktan çıkarılmasının
ortaya çıkardığı, oldukça tanınmaz, düşmüş – iste ben onu tanımlamaya
çalışıyorum – bir insan tipi. Onu halen çözmeye çalışıyorum. Yani ne ilkesi
vardır, ne güdüsü vardır. İkisi de o kadar çarpıtılmış ki, esi benzeri yoktur.
Buna benim cevabim; ilkede yüceleşme, güdülerde müthiş hareket. güdüleri.. açlık
olsun, cinsellik olsun.. başka hangi güdü vardı, korku…
Yaşamını
sürdürme güdüsü, temel güdü olarak..
Evet, korku, açlık vb. güdüleri
ben terbiye etmede ustayım. Herkes güdülerinden çok şey kaybederken ben güdüleri
güce dönüştürmede ustayım. Yine herkes ilkede takılıp dogmatikleşirken, ilkeleri
de sağlam bir güç odağı olarak düzenlemede güçlüyüm. Yani böyle hesaplarım var.
Ben güdüleri müthiş tahrik ederi ama ilkesiz bırakmam. Bende bunlar korkunçtur
ve hareketliliğimi de o belirler. Bu ustalığı gösteren kişilik yok. Bir de
ilkeleri, güdüleri ölü ve tehlikeli.
Neden böylesiniz? Bu da
yüzyıllardır üzerinizde öyle şeyler uygulanmış ki… fahişelik teorisiyle
açıklayabilir miyiz?
Bin yıllar, birkaç bin yıl.. Evet, gelen bastırmış,
gelen vurmuş, gelen dövmüş, gelen sövmüş. Ne ruh bırakmış, ne düşünce bırakmış.
Burada iste benim farkım. çok ustaca kendimi bu dayaklardan korumuş oluyorum.
büyük savunma hareketim var. çok usta, inanılmaz bir savunma hareketiyim ben
aslında. Ruhunu satmama, her turlu kötülükten kendini sakınma, inanılmaz ölçüde
ruh arılığı, düşüncenin yenik düşmemesi ve bunu çok büyük bir hassasiyetle
yürütmem. Yağdan kıl çeker gibi, şirin şerbet gibi sanırım. Simdi bunları size
uygulasak, hikaye, çoktan ölü gibisiniz
Marx’ın bu konuda bir
tespiti var. Yabancılaşma teorisi.. Onu tersine çevirme hareketi olarak
algılıyorum sizi. tespiti söyle: sınıflı toplumlar, daha çok da sonuncusu olarak
kapitalizm, insanı, üretiminden, daha sonra toplumdan, giderek yasamdan ve
kendisinden yabancılaştırdığını, toplumumuzda insan ruhunun temel sorununun da
bunda yattığını söyler. Siz, bu insanı yeniden kendisiyle tanıştırma, az önce
söz ettiğiniz emek ilişkisi, ortak emek…
Evet, doğrudur.
Ortak emek…
Yabancılaşmanın tersi bende
gerçekleştiriliyor, müthiş insan doğallığına ulaşma hareketi.
Büyük
bir örgütsel ağ içinde.
Tabi zaten size bunun için şaşıyorum. Bu
kadar yabancılaşmayı nasıl normal karşılıyorsunuz? İnsan, özüne nasıl bu kadar
ters düşer? Kaçıyorum sizden. İnsan doğasına dönmek, doğal olmak bu kadar
önemliyken, neden böyle çok çarpık – bana göre yapay – hatta ondan daha da kotu
duruyorsunuz. Hak ettiğimiz biraz da budur. Tabi ki, Marx’daki, değişim-dönüşüm,
yabancılaşma teorisi bizde tersine isler. O yabancılaşma teorisini söyler, ben
çoktan yabancılaşmayı yerle bir etmişim. O değişim-dönüşüm der, ben söylemeden
önce müthiş dönüşmüşümdür. Teorisi var mi yok mu, belli bile değil kendisi
vardır.
Sizin şahsınız için geçerli ama henüz toplum için bu
söylenemez, ancak topluma yaymaya çalışıyorsunuz.
Tabi benim için
ben önemliyim. Kaldı ki, ben kendimi dönüştürdüğümde de milyonların müthiş ezici
dönüştürülmesini de yürütüyorum yani. Fazla bencil değilim. En kolektif insan
olduğum çok acık.
Demin söylediğimiz üçbin yıllık veya daha fazla,
insanlığın insanlıktan uzaklaşması ve toplumları yöneten sömürücülerin,
iktidardaki güç sahiplerinin insani insanlıktan çıkararak müthiş hayvanlaşmaya
yönlendirmesi, ve bunu büyük bir teknolojik güç ve büyük bir manevi birikim
(binlerce yıldan beri tahrip olagelmiş bir insan ve toplum ruhu) esliğinde
sürdürürken, siz Kürdistan gibi bir yerden, hangi temel dala tutunarak bu
muazzam güce karşı koklu bir cephe açıyorsunuz?
İnsan en büyük
tekniktir. Bazı teknikler – robot tekniklerin zaten düşünmesi yoktur – eğer
doğru işlersen, tekniğin de maddi tekniğin de, o müthiş siyasal gücün de canına
okuyabilir. Zaten benim kişiliğim okumuştur bile. Kendimi çalıştırma tarzım
aslında kendimi teknik haline getirmemdir. İste, filozofun taktik araç (güç)
olmasıdır. Bunu şöyle de tanımlayabiliriz: Düşüncenin müthiş tekniğe kavuşması.
Yani çok filozof, çok siyasetçi, sadece düşünür, siyasal ilkeyi söylerler, ben
ise söyleme isini, teori isini çok sıradan bir is olarak yaparım.
Teknik
bazılarında halk ordusudur, bazılarında halk iktidardır, bazılarında partidir,
bazılarında belki de elli yıl sürecek olan savaştır. Bende ise, pek kimsenin
akil edemediği bir kişinin kendi kendisine ordulaşması, olağanüstü bir hareket
gücü haline, yani teknik olay haline getirmesidir. Ben su anda bir tekniğim,
aslında örgüt tekniğiyim. Düşünce tamamen bu teknikte birleşmiş. Bütün PKK bir
yana ben bir yana. Veya benim kendimi teknik haline getirmem. Zaten bütün
engellere rağmen kendimi yürütüyorum.
Su söylenebilir: Bir insanin
kendini teknikleştirmesi sinirsizdir. Veya bir halk paradan, silahtan yoksunsa –
bu Kürt halkı için çok çarpıcıdır – arkasında güçlü dayanakları yoksa, oranın
önderi, kendisini bunların hepsini telafi ettirecek kadar çalışır düzeye
getirir. İste ben buyum. Süper teknik.
Hatta su sözü de söyleyeyim:
İnsan atom bombasından daha büyük bir tekniktir. Bu sözü, kendimi yavaş yavaş
patlatma noktasına getirirken söyledim. Boşuna söylemedim. Sonuçta, bu
sömürgecilik üzerine bir atom bombası bıraksaydım, her halde bu kadar etkili
olmazdım. Bütün bu NATO’ya elli tane atom bombası bıraksaydık bu kadar
etkisizleştiremezdik. Demek ki, insan atom bombasından bile daha etkili bir
tekniktir, bir silahtır. Bunu kanıtladım.
Yani filozoflardan temel
farkınız söylemlerinizin….
Filozoflar bu noktada zavallı. Hatta
siyasetçiler, siyaset bilimcileri bile zavallı. Benim düzeyim çok farklı. Ben
onların müthiş pratiğe, tekniğe dönüşmüş biçimiyim. Filozofların bir ömür boyu
söyleyeceğini ben bir dakikada söylerim.
Söylemleriniz eylemden
sonra geliyor.
Siyasetçilerin elli yılda yapacağı isi, ben bir günde
yaparım. Bu kadar üreten, bir tekniğim. Yani bunu neden böyle yaptım? Savaşım
esaslarım, düşman gerçeğim, başarma zorunluluklarım, kolay kaybetmemeye hiç
fırsat vermeyişim, mutlak başarıya kendimi kilitlemem kişi olarak beni böyle
olağanüstü pratikçi olmaya, en derin bir felsefi sorunu, belki de filozofların
yüzyıllardır söyleyip de hala pratikleştiremediklerini benim çoktan
pratikleştirmeme götürdü.
Demin ruhsal denge dediniz. Plato, üçbin yıl
önce…
Plato’nun üçbin yıl önce söylediklerini ben simdi
pratikleştiriyorum. Görkemli bir olay.
Bunları, çağla boğuşmak istersen,
büyük yabancılıkla boğuşmak istersen yapmak zorundasın. Bir de somut bir
düşmanın var – taktik düşman diyelim TC’ye – taktik bir düşmanla boğuşmak
istersen böyle olacaksın. TC öyle büyük bir taktik düşmandır.. Ona karşı da ben
örgütlüyüm. aslında savaşımız TC’yle sınırlı değil. Ve hatta çağlar ötesine
kadar gidiyor. Su anda ben kendimi yüzyılla bile sınırlı görmem, bin yılla da
sınırlı görmem. Sinirsiz, suresiz bir yasam gücü. Benim felsefemde öncelik
sonralık, ilk ve son yoktur. Veya başlangıcı sonu da belli olmayan. Biraz da
evrenseliz mi yakalama oluyor. Evrene göreyim. Bu noktaya ulaşmazsam, zaten bu
gücü veya bu felsefi esasi yürütemem.
Yani bin yıllar öncesi ve bin
yıllar sonrasıyla anı anına ruhsal ve zihinsel bağlantıyı yasamak..
“Evrensellik” diyebiliriz buna, evrene göreyim ben. Evren nasıl ise
ben de öyleyim. Evrensellik ilkesi vardır.
Örneğin “iki bin yıl
sonrası insan için ne anlama gelebilirim” seklinde sorular kendi kendine
sorabilmek..
Tabi sonu olmayan insan kendimde çözüme kavuşmuştur.
Öyle felsefesiz olmam.
PKK en ağırlıklı felsefik harekettir diye
düşünüyorum.
Bilmem artık isteyen izler. Kendimi felsefik olarak
tatmin etmesem, hareket adamı olamam. Hatta felsefede de kapsamlı bir
bütünselliği içerecek, öyle yarim-yamalak felsefe yok. Bir ekol – bütünleştirici
felsefe – bu da var demek istiyorum.
Bütün bunlar, bizim eylemi
belirliyor, beni tatmin ediyor veya beni ayakta tutuyor. Biliyorsunuz moral
olmadan militan ayakta kalamaz. Moral de felsefik bir sorundur. PKK’yı idare
etmek kesin bir moral işidir. Moral, felsefenin en önemli bir dalıdır.
Dolaysıyla bunda da bir kesinleştirme var. Evet buna böyle bir yaklaşım
gösterilebilir.
Bir sorum da anlaşılmanızla ilgili olacak.
Tabi, daha ilginç sorular sormalısın.
anlaşılmanızla
ilgili ne söyleyebilirsiniz; kolaylığı,zorluğu… “Başkana ulaşmak kolay anlatmak
(dolayısıyla anlamak da A.K.Ö.) zor” dendi örneğin, hakkınızda.
Dünyada benden daha basit, sade, anlaşılır bir varlık olduğunu
sanmam. Ama insanlık; uygarlık temelinde yalana, dolana çok bulaştığı için beni
anlamaları da çok zordur.
Uygarlık gelişimi yalanın gelişimidir. Bütün
doğal gerçeklere, hatta bütün insani gerçeklerine sırtını dönmüş bir kişi, beni
anlayamaz. Ben de onu anlamam. Tam farklı iki kişiyiz. Ben bir onlar bir.
İnanılmaz ölçüde çocuklar beni anlar. hiç okur yazar olmayanlar ve hatta
insanlık üzerine çok duran filozoflar için, ben onların en iyi arkadaşıyım.
Hatta şöyle bir özelliği çok iyi fark ediyoruz: Herkes, içinde gömülü insani
bende bulur. “Ben de bir parçayı sen temsil ediyorsun” der. Ama gömülüdür o.
Onun fiziğe vuran, görünüşte yaşayan kişiliği başkadır. Yüreğinin bir kösesinde
kalmış, yasayamadığı bir insan var o da benim. Bu çok yaygındır ama gömülüdür.
Yüreklerinin küçük bir yerindedir. onların bir toplamı olarak beni
düşünebilirsiniz. İlginç bir şey ama ben bu temeli esas alıyorum kendim için.
Herkes kendine göre bir yasam modeli seçerken, benim de biraz
gerçekleştirdiğim, yasam durumum bu. Tabi bu ayni zamanda kudretli bir yasamdır.
Bana göre doğal insan en büyük insandir.
Cilinton, su anda en guclu
insan gibi gelir. Benim nazarimda bir zavallıdır. Allah kimseyi onun gibi
yapmasın derim. Gerçekten de yüreğimde olan bu. Bütün o diğerleri, – şan,
şöhret, maddiyat – hepsini birer zavallı görüyorum.
Yani bir güçlenmeyi
ifade ettiğimiz kesin. Ama çok zorlu bir güçlenme. büyük bir direnme. En az
uygarlık güçleri kadar büyük bir güç, büyük bir komuta, büyük bir savaş gücü,
tanrısal bir güç de diyebilirsin. Ama diğerlerinden farkları var diyorum.
Bir sorum daha olacak. Basit görülebilir ama… Uyku ve rüyalarınızla
ilgili.
Uyku fazla derin değil, rüyalar da çok seyrektir. Bendeki
bazı rüyaların dönemsel bir anlamı vardır. Her önemli donemin birkaç rüyasını
herhalde görüyorum. Ruh düzeyimin yansıması oluyor. Veya aşamanın kendisini
hissettirmesi oluyor. böyle dönemsel birkaç rüya görürüz.
Uyku da bir
hiçtir, tanımlamaya gelmez. Olum için de ayni şey söylenebilir. Zaten birileri
demiş:
Epikürus..
“ölüm olduğunda olmuştur zaten,
farkında değilsin, yasam olduğunda da ölüm yoktur.” Uyku ve ölüm anlamsız bir
sorudur.
Yaşamın çağrısıyım. Geçmiş yaşamınıza rağmen görüyorsunuz,
ne kadar heyecanlıyım, ne kadar yasam çağrısıyım, yasama ne kadar saygılıyım.
hiç bir sorunum var mi yasama ilişkin? Yok. Hepsi yüksek bir çözüm halinde
cevabini buluyor. eğer bu okulun birazcık saygıdeğer bir öğrencisiyseniz, bu
dünyanın en şanslı insanlarısınız. değil mi? O uygarlığın, o emperyalizmin
boğucu atmosferiyle buranın müthiş okul özelliğini karsılaştır, ne kadar büyük
bir şans. Ama ciddi bir okul, özgünlüğü var. Basite gelmez bir okuldur. Diğer
bütün okulların alternatifi bir okul. Öğrencileri de dünyanın tüm okullarından
daha farklı yetişecek olan öğrencilerdir. Bunları size acık söylemeliyim.
Değerini taktir edemeyenler çarpılır. Bu okulun sağlam bazı öğrencileri çıkarsa
bence büyük fatihler olabilirler: Moral fatihleri, siyasal, askeri.. Birçok
konuda başarıya koşabilirler. Bu açıdan öğrenciliğinizi sağlıklı götürün.
Okulumuzun esaslarına kesinlikle yüksek değer biçin. eğer bu esaslar dahilinde
bir öğrenci olursanız ve giderek uygulamaya da geçerseniz, esiniz bulunmaz.
Ben bile bu okulun iyi bir öğretmeni olamayabilirim, bu okulun dağıtan
tipi olabilirim. Ama sizler, bizim tecrübemizi kullanarak daha derli-toplu
olabilirsiniz. Biz biraz dağıtmış olabiliriz. Çağla uğraşırken, doğaldır. Ama
sizin için çerçeveler, yöntemler çok iyi belirlenmiş. Ve bir de gençsiniz. Bu
size müthiş kolaylık sağlar ve iddialı kılar. Yine de tercih sizin, bende
zorlama yok. Sorumluluklarımızın gereğini söylüyorum. Ciddiyeti söylemek
zorundayım, çarpılmamanız için, ucuz kurbanlar haline gelmemeniz için sizlere
bütün bu ciddiyeti göstermek zorundayım. Bu okulun şımarık, laftan anlamaz bir
öğrencisi olursanız, derinliğine inmez, önem vermez bir öğrencisi gibi
olursanız, düzenin en pis, en ucuz adamı olursunuz ki, her halde en kötüsü de o
olacak. Siz öyle yapmayın; bu okul kazandıracaktır.
Dağlardaki şubeleri
daha da kazandırabilir. dünyanın neresinde olursa olsun, hemen hepiniz bu
okuldan birer tane kurabilirsiniz. Sizler, rahatlıkla Londra’da bir tane
kurabilirsiniz.
Biraz saygınız varsa, veya biraz ciddiyseniz, şubeleri
çığ gibi büyüyebilir. Kesin gelişme şansı da yüksektir. Kendinize biraz saygınız
olsun, biraz bu söylediğiniz sorulara, aldığınız cevaplara anlam verin, bir tane
derse biraz anlam verin. Kesinlikle dağ basında kuracağınız en basit donanımlı
bir okul bile size bir zaferi kesin getirir.
Ali Kemal Özcan
10
Temmuz 1996