Türkiye ve DTH’nin Önü - İkinci Yol (Ali Kemal Özcan (Dr.))

Türkiye ve DTH’nin Önü
İkinci Yol
Dr Ali Kemal Özcan

Bir şeylerin eşiğindeyiz. Eşiğine dayandığımız ‘kapı’ bize fazla seçenek vermiyor. İki yol veriyor: Türkiye’nin Iraklaştırılması veya ortak vatanlaştırılarak dünyaya bir Ortadoğu ‘ders’i vermenin yurdu haline getirilmesi.

En acısı ve en acımasızı, sanki herkes bir Iraklaştırmaya alıştırılıyor adeta. Ama sevindiricidir ki, bilimdeki gelişmeler iki yoldan birine mahkumsunuz demiyor artık bize. ‘İş olacağına varır’ değildir artık. İnsan iradesinin, insan aşkının, insan gerçekleşmesinin gücünün karıştığı işler, olacağına vardırılıyor artık.

Teknik çok gelişti, doğrudur. Takibetmekte zorlandığımız da doğrudur. Oysa bu tekniği geliştiren insandır. Çünkü tekniklerin en büyüğü insandır. Evrenin özeti: insan.

Söylemek zor değildir ki, eğer böyle gitmesinin önüne geçilmeze; yani bilim, kutsallığını siyasetin kutsallığıyla örtüştürmezse, en az peygamberler kadar yaptığı işin kutsallığına inanan bilim kişilikleri sivil siyasete el atmazlarsa, yazdıklarımız-söylediklerimiz hainleştirilmiş sosyal bilimin bir kaç yüzyıl sonraki derslerine saklanacak ve alttakiler (yönetilenler) adına ilk kez bir örgütleşmeyi kaybetmeme adına siyaseti atom altı parçacıklarında arayacak kadar fotonlaşan bir feryat-figan da yeni bir hüsranın şuur-ötesi bir tokadıyla canverecektir. Yeni bir denemeyi de kimbilir hangi zamana erteleyecektir. Yani, tekniknlerin anası insan tekniği gidişatın önüne geçmezse, bir kez daha birinci ‘yol’ kazanacaktır.

Sevindiricidir dediğim şudur: Newton fiziği vesayetli kaba materyalist kavrayışta her sonuç/süreç bir başka sebebin/surecin kaçınılmazlığıydı. Kuantum fiziği, insan-toplum süreçlerinde çok şeyin  bu arada bu ‘yol’un  zorunlu veya kaçınılmaz olmadığını bize anlattı, anlatıyor.

Telafisinde zorlandığımız ağır bedelli çatışma yıllarımıza itiliyoruz. Tabiidir ki buna karşi direniş de gelişecek. Herşey et derdindeki kasaplarin eline bırakılamayacak kadar tehlikeli bir ‘can havli’ noktasına gelmek üzeredir. Ve Kavimler Kapısı Anadolu’nun İnsanlık Beşiği Mezopotamya’ya sırtını dayayarak dayatacağı bir can havli direnişi, kasapların ‘et’ ruhsuzluğuna belki de tarihin ilk dersini vermeye hazırlanıyor. Bu ortak vatanda bunun potansiyelleri düşünülenden fazladır. Kendisini kanıtlamaya hazırladığı hissediliyor dersem bilimdışı olacağımı sanmıyorum.

Uzatmayacağım, dolandırmayacağım: ‘stratejik dost’larımızın iyi bir ‘yangın’ için ‘ateş topu’ olarak Türkiye’nin üzerine attıkları Abdullah Öcalan, İmrallı Savunmaları’yla yangını önledi. Özeleştiri verdi, özür diledi. Bu arada çözümün yolunu ve dilini de verdi.

Bu savunmaların sonuncusunda ‘kasapların yolu’nun kaba şemasını da verdi;

Türkiye Kürt sorununu çözmeden Ortadoğu kaosuna iyice girdiğinde, ortaya çıkabilecek gelişmeleri önemle değerlendirmek gerekir. Kürdistan üzerinde üç kuvvetin çekişeceği şimdiden açığa çıkmış bulunmaktadır. Birincisi ABD, İsrail ve işbirlikçisi Kürtler. İkincisi Türk, İran ve Arap statükocu güçleri ile az bir kısım Kürt milisleri ve işbirlikçi aşiretçi, komprador burjuva kesim. Üçüncü kesim daha ağırlıklı olup yoksul emekçi, yurtsever, demokrat halktan oluşmaktadır. Bu tip ayrışma ilk defa gerçekleşmektedir. Statükoyla hareket eden işbirlikçi Kürtlerin zamanla erimeleri güçlü olasılıktır. Irak'taki Kürtlerin konumundan bu yönlü gelişmeler çıkarsanabilir. Eğer Türk, İran ve Arap yönetimleri kendi Kürt reformlarını yapmazlarsa, yurtsever demokrat Kürtlerle emperyalizm işbirlikçisi Kürtler arasında her düzeyde farklı ittifaklar gelişebilir. Sonuçta ABD önderliğinde bütün Kürtler koalisyonda yer alabilirler. Bir uzlaşma imkanı görmezse (Türk, İran, Arap yönetimi), PKK önderlikli Kürtlerin de koalisyon güçleri ile ilişkilerini ateşkes ve demokratik çözüm temelinde geliştirmesi beklenebilir. Bu ilişkiden zaten Irak Arap yönetimi stratejik bir darbe yemiştir. Irak'ı yıkan ABD, İsrail ve Kürt ittifakıdır. Türkiye'nin Kürt çözümünü sürekli erteletmesi artık Kıbrıs'ta olup bitenden katbekat ağır sonuçlar ortaya çıkarabilir....

Kürt sorununun uzatılması, çatışmalı bir konumdan düşürülmemesi ve olası yeni bir savaş sürecine sokulması, Türkleri Anadolu'da binyıldır yaşatan stratejinin ana direklerinden birinin tamamen yıkılması olacaktır. Bunu görmemek için, tekrarlıyorum, ya vatan haini ya halk düşmanı olmak gerekir.’ (Bir Halkı Savunmak: 457, 458)


ikinci yolun çözümünün silahsız-çatışmasız, terörsüz-şiddetsiz güzergâhını da çizdi.


Demokratik mücadelede iddialı olduklarını söyleyen binlerce aktivist ve milyonlarca özgürlüğe kalkmış halk gücümüz vardır. Silahlara başvurmadan da çözülebilecek sorunlara her tür cevabı verebilecek bir kitle ve militanlık gücüdür... Her tür sivil toplum ve demokratik örgütlenme ve milyonların hak talepleri ile yürünerek ülkeye özgürlük, halka demokrasi getirilebilir. Bunun için gerekli olan ... demokrasiyi içine sindirmiş, amacına inanmış, halkıyla et ve tırnak gibi bağ kurabilmiş bir demokratik siyasal önderliktir. Gerektiğinde demokratik olmayan yasallığı demokratik hak ve özgürlüğe götürebilecek bir hukuk savaşçılığıdır. ... ulus, cins, din, mezhep ayrımı yapmadan, asgari bir demokratlıkla günümüz Türkiye'si ve Kürdistan'ında başarılamayacak bir barış, kardeşlik, özgürlük ve eşitlik davası olamaz. (Bir Halkı Savunmak, 438,439)


İki cepheden kasapların ‘taktiktir’ dediği bu yol ve dile Öcalan ‘savunmalarımın ruhu’ dedi. Aşikârdır ki, iki tarafın da aleni kasapları durumu biliyor, ve durmuyor. Birisi ‘derin devlete teslim oldu, Kemalist oldu, korktu’ demekten; diğeri ‘otuzbin kişinin katili terörist başı’ demekten vazgeçmiyor. Devlet ve devletsever cenahın ‘ev’lerinde olup bitenlerin ‘tercüme’si bir başka incelemenin konusudur. Etnik/ilkel milliyetçi aleni kasaplar da asıl konumuz dışıdır. Konumuz, diğer tarafın mağdurluğunda ‘saklı’ durduğunu sanan iktidar avcılarının  daha tehlikeli beklentilerle ‘çaktırmamalı Öcalancılık’ta saklanan asıl kasapların  cephesidir.

Hep söylenir: insanlar gerçekleri eğip bükebilir. Ama gerçekler insanı kırar, döker. Çoğu zaman da tuzla-buz ettiğini tarih gözümüzün bebeğine sokaduruyor.

Diyarbakır belediye başkanlığı seçimiyle dışavuran, Amerikancı bir ‘parti’ kurduklarını ilan eden bir-kaç eski PKK yöneticisinin Musul’a kaçmasıyla sonuçlanan ayrışma, ÖcalanPKK diyalektiği ile ilgili çok şey anlatıyor. Bu da bu yazıya sığmayacak başlı-başına bir konudur elbet. Acil ele-dile ve takibe alınması gereken ‘cephe’, bu ayrışmadan buyana bir-bütün örgütün bünyesinde biraz daha kardını kapatarak yaşayan Öcalan’ın İmrallı Savunmaları karşıtlarıdır. Özellikle bunun şu sıralar Kürt demokratik potansiyeline dolanan DTH çalışmasına yansımasıdır. Tabi ki fenomen isim zinciri verilerek insanlar istiflenip tasnif edilemeyecek kadar ciddidir. Sade/temel bir sosyolojik ‘ölçü’ vermeye çalışacağım. Kimin nereye çalıştığını okumak okuyucuya kalacaktır.

Kaçanlar, ‘arkadaş yapısı olarak Önderlik [Öcalan] “öl” dese ölür, “kal” dese kalırız yaklaşımı içindeyiz’ diyen bir çıkıştan, ‘Kemalist, derin devlet sözcüsü İmrallı’daki zat’ varışına geldiler. Vardıkları yere de vardılar. Bunlar Amerikancı olduklarını, işbirlikçi olduklarını, Öcalan-karşıtı olduklarını söylemekten dillerinde tüy bitti. Dolayısıyla bunların açılacak saklı tarafları kalmadı. Mesele, örgüt mekanizması (legal/illegal) içinde kalmayı sürdüren etnik milliyetçi veya ilkel milliyetçi denen anti-Öcalan ‘kütle’dir. Hatta kaçanlar geçenlerde, son bir hamle ile, yönettikleri internet sitesinde kendilerini tutamayıp ‘suskunlar korosu’ diye bir çağrı yayınlayarak kendi cizgilerinde olup suskun kaldıklarına inandıkları uzun bir isim listesi verdiler.

Uzatmadan şuraya gelmeliyim: halkı dinleyerek, halkı katarak, gizli-oyaçık-sayımla ‘aşağıdan’ parti kurma esprisiyle şu sıralar ‘kurucular kurulu’ seçimlerini yapan DTH çalışmasında, bu ‘kütle’nin sürece rengini epey verdiği anlaşılıyor. Delege seçimleri bu ‘kütle’nin kendisini adeta ölümüne dayatması zemininde seyretti. İlginç oldu, tam bu sıralarda, Amerikan politikalarına yakınlığıyla bilinen M. Ali Birand, DTH koordinasyonunu ‘İmrallı ile mesafenizi açın’ diye uyardığı yazısında, devlete de ‘DTH yi engellemeyin’ diye adeta direktif veren bir makale yayınladı. Kaçan Amerikancılar da, çalakalem yazıldığı analşılan bir yazıda, delege seçiminde bir çok alanda gelişmelerin kendi eksenlerinde seyrettiğini vurgularken, Kürtlerin DEHAP ve DTH saflarında kalmamaları çağrısını yaptı. Çekişme bu zeminde sürüyor ve görünen yüzü ile Öcalan ağırlığının argümanları etrafındaki gövde-kadro gücü güçleniyor. Zaten delege ve ‘kurucular kurulu’ seçiminin altındaki demokrasi de tarafların bu çekişmedeki ‘uzlaşma zemini’ olarak ortaya çıkmıştı. Yoksa Öcalan’ın İmrallı Savunmaları paradigmasında böyle bir ‘pratik çözüm’e rastlanmamaktadır. Yani HEP’tenDEHAP’a geleneği içindeki ‘sen-yanlış ben-doğru, sen-daha-haksız ben-daha-haklı, sen-daha-suçlu ben-daha-suçsuz’ tartışmasının ‘halka gidelim, akkoyun karakoyun ortaya çıksın’ şeklindeki zorunlu uzlaşması olarak ortaya çıktı. Seçim ve toplantılardaki tartışmalar da bu çekişme merkezinde gelişti. Mesela, delegeler ‘kurucular kurulu’nu ‘kim nekadar parti kurmaya ehildir/yetkindir’ ölçüsüne göre değil, ‘bölgelere ve nüfusa göre adil dağılım/temsil’ ‘ölçü’sü ile seçeceklerdir. Bölge/il nüfus oranlarına göre ‘kurucular kurulu’ ‘dağılım’ı yapılıyor.

Bir muhtemel yanlış anlaşılmaya karşı şunu ekleyeyim: böyle bir çekişmede ‘asıl hakem’ olarak halka  bir açık seçimle  gitmekte bir yanlış yoktu. Akıl zorlayanı; buna, Öcalan’ın demokratik-ekolojik toplum paradigması ve Demokratik Cumhuriyet projesi kompozisyonunda kurulacak yeni bir partinin ‘kurucular kurulu’ diyerek gerçeği eğip bükmekti.

DTH girişiminin bütün argümanları Öcalan’ın İmrallı savunmalarında ve görüşme notlarında tartıştığı demokratik insan, demokratik toplum, demokratik cumhuriyet, demokratik-ekolojik toplum, demokratik uygarlık paradiğmasına dayandığı biliniyor. Çok söylendi. Bu pardiğmanın mikro plandaki temel argümanı da demokratik örgüttür. Konfederal (yerinde ve yüz-yüze) örgütlenmedir. Türkiye özgülünde yasal-demokratik partidir. Böyle bir partinin metodolojisinin merkezinde de ‘iki evlik mezradan mega merkezlere kadar gizli-oyaçık-sayım ile seçim’ vardır. Tabi ki kurulmuş bir partinin organlarının seçiminden sözediliyor savunma ve notlarda. İmrallı savunmalarında tartışma götürmeyecek bir dil ile yazılmış bu binlerce sayfa argümanların içinde 500ü bulan bir ‘kurucular kitlesi’nin seçimini ima eden bir kelimeye rastlanmıyor. (Rastlayanlar yanılgımı düzeltebilir.) Yani mesele (başlatıcılar arasında) öyle ‘yanlış analama’ gibi de görünmüyor. Daha çok ‘yanlış anlamak isteme’ye benziyor. Çünkü kurucular kurulu sayısının kabarıklığı, bir partinin demokratikliği ile alakalı olmayacağını siyasi parti işleri ile ilgilenenlerin bilmemesi mümkün değil sanırım.

Şimdi, olana ve ölene çare olmadığına göre, bundan sonrası ile nasıl ilgilenmeliyiz? Çözüm nedir? Çözüm: ‘savunmaların ruhu’nu tüm Türkiye’ye taşıracak bir dilin ve enerjinin İmrallı Savunmaları’nın ‘taktik’ olmadığını önce halka, sonra herkese anlatacağı bir yasal-hukuki ve insani-felsefi ‘sel’dir.

Ne demek istiyorum? Yani bu bir yıllık yapılanların – bu Türkiye Çözümü’nun – etinin de kemiğinin de Öcalan’ın İmrallı savunmalarından yapılma olduğunu DTH koordinasyonu söylemedi. Ama halk söyledi. Hükümet komiseri gözetimindeki kamera kayıtlı toplantılarda haddinden fazla söyledi. Ama Koordinasyon söylemeye yanaşmadı. Dahası sorulduğunda ‘politika’ yapıldı: ‘biz ortaya attık, başlattık’ mealindeki ıkkınmalar etrafında dönüldü. Halbuki bu çeşit cevapların, soruyu soranı bile mahçup ettiğini görmemek mümkün değildi. Gene yani, gerçeğin kutsiyetiyle oynamayı durduralım demek istiyorum. Parti kurulmadan durduralım. Kavga edeceksek – halkla mı ederiz, devletle mi ederiz, AB-ABD-Güney ile mi ederiz – harmana gelmeden tarlada edelim. Gerçekler bizi mahçup etmekle kalmaz, hüsranın kötüsüne çarpar. Bu işin felsefesini, teorizasyonunu (örgütleşmesini değil elbet) Öcalan yapıyor: İmrallı tek kişilik hapishanesinden yazarak-çizerek-konuşarak, kayıtlı-kuyutlu yapıyor. Bağıra bağıra yapıyor. Çünkü söylediklerinde yasa dışı, hukuk dışı, meşruiyet dışı bir şey yok. Dahası, söylediklerinde bir bütün olarak Türkiye’nin, Türkiye insanının hayati çıkarları vardır. Bir daha dahası; adeta can havliyle sorunların çözümünü silahsız-çatışmasız, şidetsiz-terörsüz yola, içinden çıkılacak tek yola çekme önerileri vardır. Bunun felsefesi, tarihi, sosyolojisi, politikası vardır söylediklerinde.

O zaman; kimseyi zan altında bırakmadan, kimin neye çalıştığı, kimin ‘et’ kimin ‘can’ derdinde olduğunu, hem blimsel hem ahlakî hem mütevazi bir sosyolojik ölçü ile ayrıştırmak mümkündür: ‘Örgütü üzerinde fiili ekisi yoktur’ ve/veya ‘taktik yapıyor’ raporları üzerine oturtulan son ağırlaştırılmış Öcalan tecritinin uygulamada olduğu bugünlerde, ilgili bütün ‘kul’ların bildiğini ‘allah’tan saklayanlar bu işte ‘et’ için çalışanlardır diyebileceğiz. Yani, Demokratik Toplum çalışmasının felsefik, teorik ve ruhsal kaynağının Öcalan olduğu ilgili herkesce bilindiğine göre, enazından bundan sonra, ‘bunu herkese ve heryere, gece ve gündüz, ısrarla ve heyecanla, sorulduğunda ve sorulmadığında söylemeyenler “et” derdindekilerdir’ sonucuna ulaşmak yanlış olmayacaktır. Bu yalın ölçü, kapalı-devre örgüt atmosferlerinde ‘şifre’ kelime ve vurgularla tribün paslarına harcanan enerjileri de tümden etkisiz kılacak, ucuz-ötesi rant kapılarını kapatacacktır.

Demek ki, bu tiyatrolu particilğin altındaki asıl ‘politika’yı artık su yüzüne çıkarmaktan başka çare yoktur.

Ekliyorum: Türkiye’nin birliği-bütünlüğü içindeki bir çozümün, şiddet-terörden uzak bir felsefenin ve bilgi gücünün şemsiyesindeki ‘savunmaların ruhu’nun Anadolu’nun taşına-toprağına anlatılmasında herkesin (devlet ‘kat’ında, geçmişte Güreş-Çiller-Ağar çizgisinde somutlaşan ve kan pazarından palazlanan Susurluk kesimleri; PKK cenahında da ‘felsefeyi, ruhu, bilimi tasfiye eden, görmemiş – görmediği için gözükara – iktidar/rant pusucusu ‘kürtçü’ler hariç), evet herkesin, yani ‘devletin de milletin de’ çıkarı vardır. Sadece yaşamsal çıkar değil, çıkar yolu olan tek yoldur da.
***
Tabi bütün bunlar insan ile olur: kim, hangi insan, nasıl insan? İnsanlığın çıkmazı buraya gelip dayanmış durumdadır. Bizdeki çok tehlikelisi, müthiş ‘büyük’ konuşanların bu konulara, deyim yerinde ise, hiç pas vermemeleridir. Halbuki büyük işler, önce büyük düşünmeyi, sonra büyük aşkı-felsefeyi-bilimi, sonra büyük çalışmayı ve, en son, büyük konuşmayı gerektirir.

Bütün tarihsel işlerin tutkun kadrosu olmuştur. ‘Kadro olmak bir aşk, bir tutku işidir. Kendini amaçlarına sınırsız inanç, kararlılık ve aydınlıkla yatırma demektir. Bu nitelikleri olmayan, bir heves, kariyer tutkusu ile önü tutmak isteyen kişilikler hep olumsuz sonuçlara yol açarlar. Kadrolaşma bir heves olmanın ötesinde teorik bir öngörü, programa derinliğine bağlı ... bir tutku insanını gerektirir.’ Bütün tarihsel işlerin başlangıcında ise önce sınırlı sayıda başkadrolar olmuştur. Sınırlı sayıdaki başkadrolar da gizli-oyaçık-sayım ile ‘seçenekler’ arasından seçilmez. Hele ‘başlatıcılar’ için, ‘kurucular’ için birçoğu birbirini görmemiş/tanımamış seçenekler arasından seçim olmaz. Daha fazla işi komikleştirmeden işin altındaki gerçeği söylemek, ve gerçeklerle oynamayı en kısa yoldan bırakmak zorundayız.

‘Ruhunda ve bilincinde tarihi doğru yaşamayanlar hiçbir özgürlük ve eşitlik iddiasında bulunamazlar, demokrat olamazlar’deniyor.

‘Bilmeyenler’ değil ‘yaşamayanlar’ deniyor. Tarihçi değilim, çok eksik bildiğimin farkındayım. Bilenlerden ögreniyorum. Ama tarihi yaşamak başka bir ‘iş’tir. Kuşkusuz yaşamak için biraz bilmek gerekiyor. Ve fakat bilmenin yaşamak olmadığını bildiğimize göre, ‘tarihi yaşamak’ nedir?

Bir cümle ile ucunu vereyim: Örneğin Enkidu’nun aşiretinin liderine ihanetinin ‘kin’ini; Sokrates’e ağuyu yudumlattıran adaletin terazisinin ‘ağır’lığını; Spartacus’un Crassus’a yenilgisinin ‘sızı’sını; İsa’yı çar-mıha çaktıktan birkaç yüzyıl sonra tarihi sıfırlayan peygambere çeviren yalancı tarihin ‘yüzsüz’lüğünü; Ali’yi tasfiye eden zehirli kılıcın ‘tad’ını; Mazzini’nin kendi sempatizanı Garibaldi’ye yenilgisinin ‘acı’sını; Roza Lüksemburg’un ulusların kaderlerini tayin hakkı tartışmasında Lenin’e geçen hakkının ‘vebal’ini, sosyalizmin ‘anayurt’ta korunması adına Troçki’nin kafasında kalan baltanın ‘soğuk’luğunu; yaralı Ernesto’ya tetik çeken kalleşin ‘korku’sunu; davet ettiği misafirini hasmının kucağına aktarmada kazanç arayan Yunan ‘mert’liğini beyninize kurt girmişçesine iliklerinizin dibinde hissetmiyorsanız, tarihi yaşamıyorsunuz demektir.

Tarihi gecesinde gündüzünde yaşayan insanlara ihtiyaç vardır. Yani, en az peygamberler kadar yaptığı işin kutsallığına inanan bilimciler..

Tekrar edeceğim: İmrallı savunmalarındaki düşünüm, bilim ve ruh, bir bütün olarak felsefe tartışılıp kavranmadan, kitlelere taşırılmadan ne yeni bir ruh-heyecan yaratılabilir, ne eskinin tekrarından kurtulabilinir ve  tabii ki  ne de yeni örgüt/parti kurulabilir. Kürt demokratik hareketi eksenli bir birikim üzerine felsefesiz/aşksız yeni iş yapılmaz. Hiç kimse ne kendisini ne başkasını ‘reel politika’ adına süreci beter hüsranlara itmekten kazançlı çıkmayacaktır. Zararın neresinden dönülürse kârdır.

Ve gene tabii ki; ‘gerekli bilgi gücü olmadan, değil toplumsal dönüşüm gibi anlam ve yapılanma sorunları kapsamlı olan olgular, sıradan olguların bile çözüm ve yönetimi güçtür. El yordamıyla çözmeye, yürümeye çalışmanın sonucu ise çoğunlukla hüsrandır. ... Alışılageldik yürüyüş, yaşam ise gerçek yaşamın giderek anlam yitimidir.’

Doğrunun şelale gibi dili olur. Doğruya doğru çalışan, doğruya doğru aşkla çalışan, doğruya bilimsel aşkla çalışan kuantum seçeneği kazanır. Bu da ikinci yoldur.

BİTTİ. 10.07.2005
alikemalo@ntlworld.com