http://www.yeniyol.org/yeniyol/
“Öküz düşünce bıçağa davranan çok olur” diye bir atasözü vardır Türkçede.
Atasözleri yaşamdan süzüldüğüne göre, bu durum, aşağı yukarı herkesin
―“sıradan”ın sınırlarını zorlamayan herkesin― yaptığı iş oluyor. Va tarih,
hiçbir zaman sıradanlara pas vermemiştir. Tarihi sıradışılar, sıradışılar içinde
de, günün sonuçalıcı dinamiklerini, parametrelerini en iyi tanıyanlar (bilip,
anlayıp yaşayanlar) yapmışlardır.
Yani mesele; öküzün düşürülmemesidir.
Düştükten sonra, en çok işe yarayacak “malzeme” bıçak oluyor tabi. Etinin nasıl
bölüşüleceği/yeneceği kalmıştır geriye çünkü.. Ortalık “kasap” ve “bıçak”
dolar...
Türkiye 1919’lardan oldukça daha ciddi bir tehlike ile karşı
karşıyadır. Bunu görenler var elbet. Çıkış arayanlar da tabii ki. Fakat
“çıkış”lardan birinin “gülme-kısırlaştırıcı komedi” olarak andığımız “Cüneyt”
filmlerinin biraz digital formu olan “Kurtlar Vadisi―Irak”ta aranması, Türkiye
için haddinden fazla onur kırıcıdır. Bir de, böyle bir kalitesiz komediye
“devlet erkânı”nın gösterdiği ilgi/heyecan ise, aslında durumun neden
1919’lardan daha vahim olduğunu anlatma anlamında, tüyler ürperticidir.
Neden güncelleştirilmiş bir Mustafa Kemal çıkışına ihtiyaç olduğu, tam
burada, bulandırmadan, sulandırmadan (“Atatürk” rant güruhlarının gürültüsüne
boğmadan) ele alınması hayatîdır. Yoksa Türkiye’yi Kutlar Vadisi’nin Polat’ına
bırakmaktan başka çare kalmaz. Hiç şakası yok.
Aslında sözü hep M.
Kemal’e getirmekte rahatsız olmuyor değilim. M. Kemal’i “Atatürk” yaparak onun
karizmasını en vahşice “rant”laştıranlar, onu en çok ağzına dolayanlar olduğu
aslında her dikkatli gözün malumudur. Onun için M. Kemal’e “Atatürk” demekten
korkarım. Bu vahşi rantçılara benzemek istemem, bir. İkincisi, bilimsel olarak
da bir değeri olmayan “kanunî” bir yapıştırmadır: Bir kere M. Kemal “ata” değil
tarihsel bir liderdir. İkincisi eğer edebi bir ifade olarak “ata” denecekse de
(Osmanlı’nın dağıtmak üzere olanını harmanlayıp moderniteye açarak farklı etnik
varlıklardan Anadolu milletini veya Türkiye ulusunu oluşturma anlamında) sadece
Türklerin değil Cumhuriyet sınırları içindeki tüm etnisitelerin “ata”sıdır. Bu
nedenle “Atatürk” kavramından dikkatlice kaçındığım, yazılarımı takibedenlerin
gözünden kaçmaması gerekir. Çünkü “Atatürk” yakıştırması M. Kemal’in tarhsel
değerini çarpıtmada uğursuz bir araç halini almıştır.
Bu önemli ifadesel
“sorun”u kısaca açtıktan sonra:
Şımdi; M. Kemal çıkışı niye? Yani vahim
durum ne? Veya şöyle soralım: Kurtlar Vadisi’nin Polat’ı Irak’ta hangi
“ihtiyaç”a cevap veriyor? En önemlisi; Irak’ta Amerik’ya karşı olma
“kahramanlığı” neden bu kadar ilgi çekiyor?
Durumun “alt”ı şu noktalarda
özetlenebilir:
1. İlgi, gerçek yaşamda Türkiye’nin Amerika’ya karşı
çıkacağından, çıkarsa direnebileceğinden umut kesilimişlik, kitleleri de aşıp
devlet erkanının önemli bir bölümüne de sirayet ettiğini haber veriyor.
2.
1919’da “yedi düvel”e (zamanın süper güçleri) karşı Türklerin temel ittifak gücü
Kürtlerdi, M. Kemal bunu görmüş, bununla işe başlamış ve “süper” güçleri bununla
dize getirmiştir.
3. Bugün Kürtler, Türtlerin sadece temel değil tek ittifak
alternatifidir ―bir tarihsel farkla: 1919’da kürtlerin sosyal dinamikleri
çeşitli aşiret ve benzeri ilkel örgütlenmelerle bölük-pörçük iken, buğun ezici
bir ağırlık ve “dinamit” bir mobilizasyonla bu dinamik “Öcalan-Apo” karizmasına
kilitlenmiştir.
4. Amerika’nın kendisini Yunanistan taşeronluğunda Türkiye’ye
teslim etmesinden bu yana Öcalan, bu durumu hem tarihsel arka-planıyla en
sistematik analiz edendir, hem en uygulanabilir çözümleri teorize edip sunandır,
hem de bu uygulanabilirliklerin sosyal tabanını elinde tutan en sonuçalıcı
karizmatik figürdür.
5. Bu gücü iyi bilen Amerika, bunun için, hem
Türkiye’nin hem de Öcalan önderlikli Kürt potansiyelinin ensesinden çekilmiyor,
“tavşan [Kürt] kaç, tazı [Türk] tut!”tan vazgeçmiyor.
6. Bu “durum”u bilip,
anlayaıp, yaşayıp Türkiye’nin gücüne çevirecek bir önderlik ne devletten ne
milletten bir türlü çıkmıyor.
Burada 1919’dan daha vahim durum; bugün
çok daha güçlü ve çok daha kontroledilebilir Kürt politik ve sosyal dinamiğinin
Amerika’nın “insafı”na tümden kaptırılmak üzere olmasıdır. Ve tam da bundandır
ki; ortalama bir M. Kemal denemesi buradan bir “çıkış”a yetmemekte, dolayısıyla
“güncelleşmiş (bilimselleşmiş ve sivilleşmiş)” bir M. Kemal çıkışından
sözetmekteyiz. 20. yüzyıl başlarında biri “yedi düvel”e yetti, 21. yüzyıl
başlarında günün bilimi ve sivil toplumuyla üçe katlanmış bir yenideni herkese
yetecektir
Potansiyellerimiz tarihin “kalleş” bir tekerrürüne izin
vermeyebilirdir. Cumhuriyet Kürtleri Şeyh Sait Kürtleri “tavşan”ı olmaya,
Anadolu Türklüğü de 1924 ve sonrası “tazı”sı olmaya meyil vermezse, Türkiye
Polat’a “havale” edilmeden Amerika’ya şapka indirtilebilir Anadolu―Mezopotamya
ittifakıyla.. Bilinmelidir ki; Kürtleri M. Kemal değil İngilizler kandırmıştır.
Erzurum―Sivas kongreleri Kürtleri kandırma “mizansen”leri değildir. Kongreler
öncelikle Kürtlerle ittifak kongreleridir. Türkiye’nin Amarika’ya karşı bu kadar
“hadımlaşma”sından onuru ezilen her “Kurtlar Vadisi” seyircisi bu kongrelerin
kendisini, öncesini-sonrasını yeniden incelemelidir. M. Kemal’e tarihin kapısını
çaldıran “kuvvet”in temeli bu kongrelerde kazılmıştır.
M. Kemal 1923’te,
Türkiye’nin temel meselesinin (“...aydınlarımızın ve bilhassa bilim
adamlarımızın en büyük günahı, namuslu olmamaktır.”) millete doğruları söylememe
namussuzluğu olduğunu söylemişti. Bugün bu temel mesele en ağır haliyle devam
ediyor. Manzaraya bakın: “Devlet kahramanı” Polat Irak’ta Amerika’dan
Türkiye’nin intikamını arar sanal alemde, devletimiz ise ABD’siz hapşırmaz
gerçek alemde. Bir namuslu “manzara”yı harika üslubuyla söylüyor soruyor,
soruyor söylüyor:
• “ABD askerlerinin malzemeleri-mühimmatları
İskenderun-Mersin limanlarından giriyor. ... [mu? Giriyor]
• ABD’nin bölgede
en büyük destekçisi kim? Türkiye...
• ABD ile ilişkilere kim toz kondurmuyor?
AKEPE iktidarı.”
(Bekir Coşkun, Hürriyet, 07 Şubat 2006)
O zaman bir
dakika: n’oluyoruz? Gerçekleri bu millete ne zaman söyleyeceğiz ey namussuz
olmak istemeyenler? Öküz düştükten sonra mı?
Hayır, hayır! Geri dönülmez
noktaya gelmeden güncelleşmiş bir Kuvayı Milliye’ye girişilmeli, genişletilmiş
Erzurum ve Sivas kongrelerinin hazırlıklarına başlanmalıdır. Çünkü geri-dönülmez
noktaya hızla yaklaştırılmakta, itilmekteyiz.
Çok ilginçtir: dünyaca
etkin bir Amerikan haber ajansı (Associated Press) Öcalan’ın İmralı’da kalp
spazmı geçirdiği haberini geçiyor dün. Yedi-sekiz aydır Öcalan’ı Türkiye’ye
veren Amerika, “AKEPE” partisinin “ulema”sı ve genelkurmay’ın “kabuk”u üzerinden
tecrit-içinde-tecrit, hücre-içinde-hücre” ile birşekilde bir fiziki ölüm için
bastırıyor. İşte geri dönülmez nokta burasıdır ey millet! İşte kimsenin kontrolü
Amerika’nın elinden alamayacağı nokta burasıdır. Amerika bunun için bu kadar
“sıkı” çalışıyor “İmralı kumandası”na ey bütün etnisiteleriyle Türkiye! Çünkü
Abdullah Öcalan’ın her-hangi-bir ölümü Türkiye’nin her-bir-çeşit ölümüdür. Bu
kadar sade... Herkesin gözü önündeki sosyal dinamikler her cepheden buna işaret
ediyor. Hiç kimse küçümsemesin!
Amerika küçümsemiyor. Ve sebep budur ki;
ABD, Akepe’siyle ve 12 Eylül “our boys” (oğlanlarımız) larının mirasçılarıyla
Öcalan işine bu kadar “sarılmış”tır.
Ey Cumhuriyet devleti; ey Anadolu
ordusu, ey Türkiye ulusu: “Öcalan’ına” sahip çık! Çünkü, hepinizi ―hepimizi―
Kurtlar Vadisi Polat’ının “emanet”inden çıkaracak tek arkadan-vurmaz ve
Amerika’ya Polat acınasılığısız dersini verecek tek sosyal-külturel-politik
dinamik Öcalan-Apo karizmasının elindedir; Öcalan ise Türkiye’nin elindedir.
Devletler/milletler kin/intikam ile tarih yapamazlar...
Dr Ali
Kemal Özcan
9 Şubat 2006