Kamuoyuna
Siyaset ve toplumsallık ciddiyet, saygı, terbiye,
seviye, onur ve ‘namus’ ister. Çünkü ikisi de kutsaldır. Onun için felsefede
insanı ‘siyasi hayvan’ (political animal) olarak tanımlama hakim eğilimdir. Yani
insan ne kadar siyasi ise o kadar insandır.
Ama gelin görün ki, insanda
kutsiyetler en tezelden ayağa düşürülenler olmuştur. Kadının düşüşü ile gelen
sınıflaşma, madde/doğa(tanrı)nın insanlığın türünü sürdürmesinin vesilesi olarak
‘organize’ ettiği cinsiyeti ilk elden kirletip satarak ‘fahişelik’i insanlığın
ilk ‘meslek’i yapmıştır. Bunun gibi ‘seis’ten (terbiyeden) ve insanın
insanlaşmasından gelen siyaseti de sınıflı toplum
fahişeleştirmiştir.
Şunu demek istiyorum: insanlığın kutsal alanlarına
fahişece yaklaşımlara fırsat vermemek gerekmez mi? Örneğin bilgisayar/internet
teknolojisi de insan zekasının yarattığı kutsal bir değer olduğu için bu da
fahişeleştiriliyor. Buna da karşı durmak gerekmiyor mu?
İşte bu kaygı ve
acıyla, çok uzak durduğum bir ‘alan’a ‘girer gibi’ olmak zorunda kaldığım için
esefle bu açıklamayı yapıyorum:
Son bir-iki haftadan beri ‘nasname’ adlı
bir sitede ismim verilerek, hakkımda ‘KÜRTÇÜ PROF, yeni yetme sosyolog,
konsoloslukla ilişkili, benzeri ‘serbest atış’ nitelemeleri eşliğinde
yazılar-haberler yazılıyor.
Alanım değil: polemiklerle çok kaybedildi.
Bir de ölçüsü, yani ‘namus’u olmayan bir polemik… Bunun için, o bu ara çokça adı
verilen Kardere köyünde geçen bir iki-ihtiyar diyalogunun orijinalini
(Kürtçesini) aktarmalıyım. Amcanın biri köy içinde yanında oturan emsaline
teklif eder:
─ Ez u te kaxat nelizın Keko? (Senle kağıt oynamayalım mı
Keko?)
─ Ez ji vaye tev camêran nalizım… (Ben de budur normal adamlarla
oynamıyorum…)
‘Nasname’ sahte isim, ‘yazar’ sahte.. Kimdir, nedir, ne
için yazar bilmiyoruz. Bizim ismimiz-adresimiz, yerimiz-yurdumuz açık ve gerçek.
Ey kamuoyu sizin deyiminizle bu etiyenmez bir kalleşlik değil mi? Ayrıca,
yazılanlar hem öz (bilgiler) hem biçim (üslup) belden bile aşağı değil.
Dizden-topuktan aşağı…
Ne yapalım ey kamuoyu?
Yazmasak, sessiz
kaldı, ‘sükut ikrardan gelir’ denecek. Yazsak, ‘kendini bilmezlere muhatap oldu’
denecek biliyoruz. Ey kamuoyu, sadece sizi ciddiye almazlığa düşmemek adına bu
terbiye-ötesi ‘alan’a bir kereliğine de olsa girmekten kendimizi kurtaramadık.
‘Muhatap olma’ diyenlerden özür dileriz.
‘Misyoner’ olarak köyümde
yaptırdığım ‘beş katlı bir konak’ın parasal kaynağını soruyor, site ve
isimsiz/adresiz yazar. ‘Konak’ ile ilgili, kamuoyunun kısaca bilgilenmesi üzere,
Tunceli Emek gazetesinde ve www.ucansupurge.org sitesinde yayınlanan
söyleşi-haberi aşağıya aktarıyorum. Eğer, sorunun sahibi site veya yazar açık
ismi ve cismiyle yeniden sorarsa, kendisine ‘parasal kaynak’ detayları ile
verilmeyi bekler. Ayrıca çokça takıldıkları ‘sosyolog doktor’luğumla ilgili
detay bilgileri verebilirim. Kamuoyu için şimdilik şu bilgileri vereyim:
University of Kent’ten alınma master tezim kendi alanında sunulanlar (1997)
arasında en iyisi seçildi ve Humanisatıon Movement (İnsanlaşma Hareketi)
olarak yayınlandı (1999). Doktora tezim ise, editörlerinin ‘akademik
bilimselliğin son sınırlarına dayanıyor’ (Some of the author’s work here
appears to be on the cutting edge of scholarship)ortak raporu ile Routledge
yayınlarından eylülde piyasaya sunuluyor.
Ey kamuoyu bilginize
sunulur.
Ali Kemal Özcan
15 Ağustos 2005
Kardere Köyü’nde Bir Sanat Evi
Perşembe, 11 Ağustos 2005
Tunceli - İngiltere’de yaşayan,
Türkiye Kürtleri üzerine doktora yapan sosyolog Ali Kemal Özcan, Sülüntaş
Köyü’ne bir kültür ve sanat evi yaptırdı. Hüsniye Karakoyun’un
haberi.
Uçan Süpürge Haber Merkezi - Tunceli’nin Mazgirt ilçesine bağlı
eski adıyla Kardere, yeni adı Sülüntaş Köyü’nde, İngiltere’de yaşayan bir
Sülüntaşlı tarafından kültür ve sanat evi yaptırıldı. 2000 yılında inşaatına
başlanan evin büyük bölümü tamamlandı. Dört katlı evin birinci katı yöresel eski
eşyaların sergilendiği müze ve kütüphane, ikinci kat konferans salonu, üçüncü ve
dördüncü katları ise ev olarak tasarlandı.
İngiltere’de yaşayan Sosyolog
Dr. Ali Kemal Özcan tarafından yapılan kültür sanat evinin teras katında ise
derinliği altı metre olan bir de havuz var. Kat kaloriferi ve çalışma odasıyla
oturma odalarının şömineli yapıldığı evin ilk iki katı ve terası tamamen taştan
yapılmış.
Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu (şimdiki adıyla
İletişim Fakültesi) mezunu olan Özcan’ın, İngiltere’deki Kent Üniversitesi’nde
Siyaset Felsefesi üzerine yaptığı yüksek lisansı ve “Türkiye Kürtleri” konulu
doktora çalışmasını kitaplaştırıldı.
“Nationalism and Ethnic Politics” ve
“Middle Eastern Studies” dergilerinde makaleleri yayımlanan araştırmacı yazar
Ali Kemal Özcan, bu evi tartışma yaratmak ve dikkatleri bu bölgeye çekmek için
yaptığını söyledi. Özcan, 30 yıl önce bu köyde yaşarken planladığı evini şu anda
seyretmenin mutluluğunu yaşadığını, mimari yapısı ve yaptığı işle dikkatleri
çekmek istediğini ifade etti. Amacının insanların yaratıcılığını zorlamak ve
burada bir şeyler yapmaya teşvik etmek olduğunu vurgulayan Özcan, evin yapılma
gerekçesini “tartışma yaratmak” olarak açıkladı ve “İnsanlar güneş ötesini
tartışamaz. Çünkü, insan sadece elinde olanı tartışır” dedi.
30 ev ve ancak
her evin iki yaşlıyla çarpılarak nüfusun tespit edildiği ücra bir köyde bir
kültür ve sanat evi yaptırmanın insanlar tarafından anlaşılmasının zor olduğunu,
çoğunlukla kendisinin de anlaşılma sorunu yaşadığı için hakkında “Acaba deli
mi?” diye düşünüldüğünü ifade eden Özcan, sosyal bilimlerin insanlara ihanet
ettiğini savundu. “Hatta biliminsanlarının insanlara karşı ihanet içinde
olduğunu düşünüyorum” diyen Özcan sözlerini şöyle sürdürdü: “Clinton’la ilişkiye
giren Monica Lewinsky’i herkes tanır. Oysa bilgisayarın yaratıcısını ben dahil
kimse bilmez. Şimdi bu kadın insanlığa bir biliminsanından daha mı fazla hizmet
etmiştir? İşte ben inadına, bilimle-sanatla tartışma yaratmak, dikkat çekmek
istiyorum.”
Ali Kemal Özcan, bir sosyolog. Tunceli’ye yaklaşık 45 km
uzaklıkta bulunan, kötü bir asfalt üzerinden ulaşılması saatler süren Kardere
(Sülüntaş) Köyüne bir kültür evi yapacak kadar aykırı biri. Ali Kemal Özcan’ın
bilim ve kültür evini haber yapmak için çıktığımız zorlu yolculuğun sonunda onun
gerçekten de bir “deli” olduğuna karar verdim!
Araçla bol virajlı,
yanları çökmüş, ortası kaza yaptırmaya müsait bir buçuk saatlik yoldan sonra,
kendisiyle karşılaştığımda söylediğim ilk şey “Sizin deli olduğunuza karar
verdim” demek oldu. Ancak, açıklamalarını dinlediğimde bunun onurlu fakat yorucu
bir delilik olduğuna hükmettim. Bana dedi ki; “Siz de biraz delisiniz bence.
Tunceli gibi küçük bir ilde, finansman bulunamayacağını bile bile gazete
çıkarmak, erkek egemenliğine inat bir kadın olarak bunu başarmak, hele de bunu
bir kocanın kanatlarına tutunmadan yapmak...”
Ali Kemal Özcan’ın, köyünün
girişindeki bir tepeye yaptırdığı sanat ve kültür evinin fotoğraflarını
çektiğimiz karşı tepede söylediklerini olduğu gibi
aktarıyorum:
Bilimciler ekmek savaşçısı
“Bilim insanının insana
ihanet ettiğini düşünüyorum. Bunu da bilimcilerin ekmek savaşçıları olduğu
tezinden ötürü savunuyorum. Çünkü, kendisine verilen daha iyi yaşam standardı
karşılığında yaptığı buluşun sonuçlarını düşünmüyor. Nitekim insanlar açısından
felakete dönüşen kitle imha silahları, nükleer ve hidroenerji örnekleri,
verilebilecek en somut ve kötü örneklerdir. Bunlar kitle imha silahı olarak
kullanıldı. Ancak, dikkat edin, bunu bulanlar sonuçlarıyla ilgilenmiyor.
Nagazaki ve Hiroşima gibi katliamlara bu nedenle tanık olduk.”
Erkekler
ve fahişelik!
“Kadın bir cinsken, cinsellik olmadan tartışılıyor. Kadın
kadınlığı tartışırken, ilk tepkiyi hemcinsinden alıyor ve fahişe damgası yiyor.
Oysa dünyanın en büyük fahişesi erkektir. Fahişeliği doğru tanımlamak gerekiyor.
Dünyada kaç erkek bir kadının yüz milyon vereyim birlikte olalım teklifini
reddeder? Sıradan olanı bile reddetmiyor. Eğer fahişeliği tanımlamak gerekirse,
bunu kadın sorununu tartıştığı halde üzerindeki baskıyı yenemeyen, cinselliğin
baskı altına alınmasına itiraz etmeyeni bununla tanımlamak istiyorum. Eğer
erkek, toplumsal sorunlarda çözüm üretmek ve kadını anlamak istiyorsa biraz
kadınlaşmalı. Hem erkekliğini yaşayıp hem de kadını anlayamaz mı? Kadının
yaşadığı bir sorun var. Cinselliğini tartışamıyor. Bir erkeğin kadın sorununu
tartışması baltayı kendi ayağına vurması demek. İnsanlaşma da, işte erkeğin
kendisine karşı çalışmasıyla başlar.” (HK/SD)