KAMUOYUNA (Ali Kemal Özcan (Dr.))

Kamuoyuna

Siyaset ve toplumsallık ciddiyet, saygı, terbiye, seviye, onur ve ‘namus’ ister. Çünkü ikisi de kutsaldır. Onun için felsefede insanı ‘siyasi hayvan’ (political animal) olarak tanımlama hakim eğilimdir. Yani insan ne kadar siyasi ise o kadar insandır.

Ama gelin görün ki, insanda kutsiyetler en tezelden ayağa düşürülenler olmuştur. Kadının düşüşü ile gelen sınıflaşma, madde/doğa(tanrı)nın insanlığın türünü sürdürmesinin vesilesi olarak ‘organize’ ettiği cinsiyeti ilk elden kirletip satarak ‘fahişelik’i insanlığın ilk ‘meslek’i yapmıştır. Bunun gibi ‘seis’ten (terbiyeden) ve insanın insanlaşmasından gelen siyaseti de sınıflı toplum fahişeleştirmiştir.

Şunu demek istiyorum: insanlığın kutsal alanlarına fahişece yaklaşımlara fırsat vermemek gerekmez mi? Örneğin bilgisayar/internet teknolojisi de insan zekasının yarattığı kutsal bir değer olduğu için bu da fahişeleştiriliyor. Buna da karşı durmak gerekmiyor mu?

İşte bu kaygı ve acıyla, çok uzak durduğum bir ‘alan’a ‘girer gibi’ olmak zorunda kaldığım için esefle bu açıklamayı yapıyorum:

Son bir-iki haftadan beri ‘nasname’ adlı bir sitede ismim verilerek, hakkımda ‘KÜRTÇÜ PROF, yeni yetme sosyolog, konsoloslukla ilişkili, benzeri ‘serbest atış’ nitelemeleri eşliğinde yazılar-haberler yazılıyor.

Alanım değil: polemiklerle çok kaybedildi. Bir de ölçüsü, yani ‘namus’u olmayan bir polemik… Bunun için, o bu ara çokça adı verilen Kardere köyünde geçen bir iki-ihtiyar diyalogunun orijinalini (Kürtçesini) aktarmalıyım. Amcanın biri köy içinde yanında oturan emsaline teklif eder:

─ Ez u te kaxat nelizın Keko? (Senle kağıt oynamayalım mı Keko?)
─ Ez ji vaye tev camêran nalizım… (Ben de budur normal adamlarla oynamıyorum…)

‘Nasname’ sahte isim, ‘yazar’ sahte.. Kimdir, nedir, ne için yazar bilmiyoruz. Bizim ismimiz-adresimiz, yerimiz-yurdumuz açık ve gerçek. Ey kamuoyu sizin deyiminizle bu etiyenmez bir kalleşlik değil mi? Ayrıca, yazılanlar hem öz (bilgiler) hem biçim (üslup) belden bile aşağı değil. Dizden-topuktan aşağı…

Ne yapalım ey kamuoyu?

Yazmasak, sessiz kaldı, ‘sükut ikrardan gelir’ denecek. Yazsak, ‘kendini bilmezlere muhatap oldu’ denecek biliyoruz. Ey kamuoyu, sadece sizi ciddiye almazlığa düşmemek adına bu terbiye-ötesi ‘alan’a bir kereliğine de olsa girmekten kendimizi kurtaramadık. ‘Muhatap olma’ diyenlerden özür dileriz.

‘Misyoner’ olarak köyümde yaptırdığım ‘beş katlı bir konak’ın parasal kaynağını soruyor, site ve isimsiz/adresiz yazar. ‘Konak’ ile ilgili, kamuoyunun kısaca bilgilenmesi üzere, Tunceli Emek gazetesinde ve www.ucansupurge.org sitesinde yayınlanan söyleşi-haberi aşağıya aktarıyorum. Eğer, sorunun sahibi site veya yazar açık ismi ve cismiyle yeniden sorarsa, kendisine ‘parasal kaynak’ detayları ile verilmeyi bekler. Ayrıca çokça takıldıkları ‘sosyolog doktor’luğumla ilgili detay bilgileri verebilirim. Kamuoyu için şimdilik şu bilgileri vereyim: University of Kent’ten alınma master tezim kendi alanında sunulanlar (1997) arasında en iyisi seçildi ve Humanisatıon Movement (İnsanlaşma Hareketi) olarak yayınlandı (1999). Doktora tezim ise, editörlerinin ‘akademik bilimselliğin son sınırlarına dayanıyor’ (Some of the author’s work here appears to be on the cutting edge of scholarship)ortak raporu ile Routledge yayınlarından eylülde piyasaya sunuluyor.

Ey kamuoyu bilginize sunulur.

Ali Kemal Özcan
15 Ağustos 2005








Kardere Köyü’nde Bir Sanat Evi


Perşembe, 11 Ağustos 2005
Tunceli - İngiltere’de yaşayan, Türkiye Kürtleri üzerine doktora yapan sosyolog Ali Kemal Özcan, Sülüntaş Köyü’ne bir kültür ve sanat evi yaptırdı. Hüsniye Karakoyun’un haberi.

Uçan Süpürge Haber Merkezi - Tunceli’nin Mazgirt ilçesine bağlı eski adıyla Kardere, yeni adı Sülüntaş Köyü’nde, İngiltere’de yaşayan bir Sülüntaşlı tarafından kültür ve sanat evi yaptırıldı. 2000 yılında inşaatına başlanan evin büyük bölümü tamamlandı. Dört katlı evin birinci katı yöresel eski eşyaların sergilendiği müze ve kütüphane, ikinci kat konferans salonu, üçüncü ve dördüncü katları ise ev olarak tasarlandı.

İngiltere’de yaşayan Sosyolog Dr. Ali Kemal Özcan tarafından yapılan kültür sanat evinin teras katında ise derinliği altı metre olan bir de havuz var. Kat kaloriferi ve çalışma odasıyla oturma odalarının şömineli yapıldığı evin ilk iki katı ve terası tamamen taştan yapılmış.
Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu (şimdiki adıyla İletişim Fakültesi) mezunu olan Özcan’ın, İngiltere’deki Kent Üniversitesi’nde Siyaset Felsefesi üzerine yaptığı yüksek lisansı ve “Türkiye Kürtleri” konulu doktora çalışmasını kitaplaştırıldı.

“Nationalism and Ethnic Politics” ve “Middle Eastern Studies” dergilerinde makaleleri yayımlanan araştırmacı yazar Ali Kemal Özcan, bu evi tartışma yaratmak ve dikkatleri bu bölgeye çekmek için yaptığını söyledi. Özcan, 30 yıl önce bu köyde yaşarken planladığı evini şu anda seyretmenin mutluluğunu yaşadığını, mimari yapısı ve yaptığı işle dikkatleri çekmek istediğini ifade etti. Amacının insanların yaratıcılığını zorlamak ve burada bir şeyler yapmaya teşvik etmek olduğunu vurgulayan Özcan, evin yapılma gerekçesini “tartışma yaratmak” olarak açıkladı ve “İnsanlar güneş ötesini tartışamaz. Çünkü, insan sadece elinde olanı tartışır” dedi.
30 ev ve ancak her evin iki yaşlıyla çarpılarak nüfusun tespit edildiği ücra bir köyde bir kültür ve sanat evi yaptırmanın insanlar tarafından anlaşılmasının zor olduğunu, çoğunlukla kendisinin de anlaşılma sorunu yaşadığı için hakkında “Acaba deli mi?” diye düşünüldüğünü ifade eden Özcan, sosyal bilimlerin insanlara ihanet ettiğini savundu. “Hatta biliminsanlarının insanlara karşı ihanet içinde olduğunu düşünüyorum” diyen Özcan sözlerini şöyle sürdürdü: “Clinton’la ilişkiye giren Monica Lewinsky’i herkes tanır. Oysa bilgisayarın yaratıcısını ben dahil kimse bilmez. Şimdi bu kadın insanlığa bir biliminsanından daha mı fazla hizmet etmiştir? İşte ben inadına, bilimle-sanatla tartışma yaratmak, dikkat çekmek istiyorum.”

Ali Kemal Özcan, bir sosyolog. Tunceli’ye yaklaşık 45 km uzaklıkta bulunan, kötü bir asfalt üzerinden ulaşılması saatler süren Kardere (Sülüntaş) Köyüne bir kültür evi yapacak kadar aykırı biri. Ali Kemal Özcan’ın bilim ve kültür evini haber yapmak için çıktığımız zorlu yolculuğun sonunda onun gerçekten de bir “deli” olduğuna karar verdim!

Araçla bol virajlı, yanları çökmüş, ortası kaza yaptırmaya müsait bir buçuk saatlik yoldan sonra, kendisiyle karşılaştığımda söylediğim ilk şey “Sizin deli olduğunuza karar verdim” demek oldu. Ancak, açıklamalarını dinlediğimde bunun onurlu fakat yorucu bir delilik olduğuna hükmettim. Bana dedi ki; “Siz de biraz delisiniz bence. Tunceli gibi küçük bir ilde, finansman bulunamayacağını bile bile gazete çıkarmak, erkek egemenliğine inat bir kadın olarak bunu başarmak, hele de bunu bir kocanın kanatlarına tutunmadan yapmak...”

Ali Kemal Özcan’ın, köyünün girişindeki bir tepeye yaptırdığı sanat ve kültür evinin fotoğraflarını çektiğimiz karşı tepede söylediklerini olduğu gibi aktarıyorum:

Bilimciler ekmek savaşçısı

“Bilim insanının insana ihanet ettiğini düşünüyorum. Bunu da bilimcilerin ekmek savaşçıları olduğu tezinden ötürü savunuyorum. Çünkü, kendisine verilen daha iyi yaşam standardı karşılığında yaptığı buluşun sonuçlarını düşünmüyor. Nitekim insanlar açısından felakete dönüşen kitle imha silahları, nükleer ve hidroenerji örnekleri, verilebilecek en somut ve kötü örneklerdir. Bunlar kitle imha silahı olarak kullanıldı. Ancak, dikkat edin, bunu bulanlar sonuçlarıyla ilgilenmiyor. Nagazaki ve Hiroşima gibi katliamlara bu nedenle tanık olduk.”

Erkekler ve fahişelik!

“Kadın bir cinsken, cinsellik olmadan tartışılıyor. Kadın kadınlığı tartışırken, ilk tepkiyi hemcinsinden alıyor ve fahişe damgası yiyor. Oysa dünyanın en büyük fahişesi erkektir. Fahişeliği doğru tanımlamak gerekiyor. Dünyada kaç erkek bir kadının yüz milyon vereyim birlikte olalım teklifini reddeder? Sıradan olanı bile reddetmiyor. Eğer fahişeliği tanımlamak gerekirse, bunu kadın sorununu tartıştığı halde üzerindeki baskıyı yenemeyen, cinselliğin baskı altına alınmasına itiraz etmeyeni bununla tanımlamak istiyorum. Eğer erkek, toplumsal sorunlarda çözüm üretmek ve kadını anlamak istiyorsa biraz kadınlaşmalı. Hem erkekliğini yaşayıp hem de kadını anlayamaz mı? Kadının yaşadığı bir sorun var. Cinselliğini tartışamıyor. Bir erkeğin kadın sorununu tartışması baltayı kendi ayağına vurması demek. İnsanlaşma da, işte erkeğin kendisine karşı çalışmasıyla başlar.” (HK/SD)