http://www.yeniyol.org/yeniyol/
“KÜRTLER” RÜZGARIN SAVURDUKLARI !
1514 yılı, ağustos ayının
son haftasına girilmişti. O gün kuşların ve ağustos böceklerinin ötmediği bir
gündü. Osmanlı ordusunun sağ kanadına Safevi süvarileri saldırıyordu, başlarında
Şah İsmail’in sağ kolu Mehmet Han Ustaclu vardı. “Çabuk takviye!” diye bağırdı
Sultan Selim.“Merak buyurmayınız sultanım” dedi sadrazamı Hersekzade Ahmet Paşa
ve devam etti ; “Emir Şeref kulunuzun Kürt birlikleri ihtiyatta bekliyorlar”.
Gerçektende Anadolu beylerbeyi Sinan Paşa komutasındaki Anadolu ve Karaman
birlikleriyle beraber savaşan Kürt’lerin de yardımıyla sağ kanattaki Safevi
saldırısı durduruldu ve yoğun top ateşi Mehmet Han Ustaclu’nun işini bitirdi.
Artık bütün güç soldan saldıran Şah İsmail’in üzerine gönderilecek ve Şah
Tebriz’e kadar arkasına bakmadan kaçmak zorunda kalacaktı. Artık Osmanlılar’a
Bağdat yolu gözükmüş, emir Şeref’de kendisini zindana attıran Şah İsmail’den
öcünü almıştı.
Aslında Kürtler o tarihlerde öncelikle İran şahına daha
yakındılar.1508 yılında Şeref Han Şaha bağlılığını sunmak için sarayına gitmiş
ancak Şah onu ve maiyetini zindana attırmıştı.Bu durumda Sultan Selim’e bir şans
doğuyordu zira D.Anadolu’nun Türkmen nüfusunun çoğu şii ve alevi idiler ve de
Şah İsmail’e sempati duyuyorlardı. Bu nedenle Türkmen’lere ne kadar az
güvenilirse yukarıdaki sebepten Kürt’lere o kadar çok güvenilirdi. Osmanlılar’ın
ırkçılığı tamamen reddeden devlet siyaseti , bu ittifakın doğmasını
kolaylaştırıyordu. Sonunda beklenen oldu ve yaklaşık 25 kürt aşireti 1514’te
imzalanan bir antlaşma ile Özerk bir Osmanlı eyaleti oldular.
Bugün
K.Irak ,K.Suriye ,K.Batı İran ve G.D. Anadolu yoğun Kürt nüfusunun yaşadığı
yerlerdir. Ayrıca Azerbaycan Ermenistan,Türkmenistan,Gürcistan’da yaşayan Kürt
azınlıklar ve Kürt köyleri mevcuttur. Tüm bu yoğunluğa rağmen 10,yy’daki Arap
istilasına kadar Kürt’lerle ilgili çok net bilgiye ulaşmak kolay değildir.Ancak
dikkatli araştırmacılar bazı Sümer yazıtlarında var olan aşiret adlarından
“Kar-Da-Ka” veya Asur tarihindeki (İ.Ö.1000 )
“Kur_ti_e”
isimlerinden,Helenistik çağda “Korduene” ve Roma belgelerindeki “Gordoya” gibi
bölge isimlerinin Kürt’lerle bağlantısını kurabilirler. Yine Yunan tarihinin
İskender’den başka doğuya sefer yapan tek komutanı olan Ksenephon’un Irak’ta
“Kurduklar” denilen vahşi bir kabilenin saldırısına uğradığını
bilmekteyiz.Vladimir Minorski Kürtlerin İran asıllı olduğunu , Urmiye gölü ve
çevresinin Kürtlerin anayurdu olduğunu ve buradan etrafa yayıldıklarını
söylemektedir.Diğer bilim adamı N.J. Marr ise Gürcü kökenli olduklarını iddia
eder. Arap yazılarında da “Kurd” çoğul anlamda “Ekrad” isminin Mezopotamya’nın
Kuzey ve doğusunda yaşayan göçebe aşiretlere verildiğini görüyoruz.Aynı belgeler
10.yy’da bu halkın Arap’larla çatışma halinde olduğunu yazar.
Kürtçe’nin
tarifi Britannica ansiklopedisinde şöyledir:
“K.Irak,Suriye,B.İran,G.D.Anadolu’da yaklaşık 15 milyon kişi tarafından
konuşulan İran dili”. Kürtçe Büyük İran dil ailesinin V.Minorski’ye göre K.B.
öbeğine bağlıdır.Ana Lehçe olarak dil bilimciler Kürtçe’yi ikiye
ayırırlar;
1-Kurmançi lehçesi(Kuzey lehçesi) : K.Irak,GD.Anadolu,Suriye’de
yaygındır
2-Sorani lehçesi : İran ve D.Irak’ta yaygın
konuşulur.
Ayrıca ; İran ağzı denilen Zazaca , Iraklı Kakayların konuştuğu
Gorani ve Erivan,Türkmenistan,Azerbaycan Kürtçeleride farklı özellikler taşır.
Irak’ta Mukri,Badinani vb. diğer farklı ağızlarada rastlamak mümkündür. Ancak
asıl farklılık kullanılan alfabe çeşitliliğidir.Kürtlerin bir kısmı (özellikle
Türkiye’de yaşayanlar) fonetik Latin alfabesini kullanırlar.Eski Sovyetler
birliği arazisine dağılmış olanlar Kıril alfabesini , Irak ve İran Kürtleri ise
dilleri için hiçte uygun olmamasına rağmen Arap alfabesini
kullanmaktadırlar.
Tatiana Aristova’ya göre; Kürt’lerin toplam nüfusu
konusunda belirli bir rakam söylemek zordur,çünkü birçok batılı ve Sovyet
kaynaklar arasında büyük bir rakam kargaşası vardır.Gerçektende özellikle 19.yy
sonu itibarıyla ve yakın zamana kadar hatta belki şimdi bile Kürt’lerin
hareketli, yer değiştiren yapısı yüzünden bu zorluklar ortaya çıkmaktadır.
M.Vagner şunu söyler; “Kürdistan istatistiğine ilişkin çok kıt bilgileri göz
önünde tutarsak ,ayrıca çok sayıdaki göçer aşiretlerin muazzam topraklar
üzerindeki dağınıklığınıda hesaba katarsak,Kürt’lerin nüfusunu sayıyla ifade
etmek çok zordur” . Osmanlı İmparatorluğunda ilk nüfus sayımı 1831 yılında
yapıldı.Bu nüfus sayımına göre ülkedeki halkların etnik kimliği ,Arap ve Kürt
nüfusun milliyetlerini açıkça belirtmeden “Müslümanlar”olarak kaydedilmişti.
Bugün kabaca eldeki verileri göz önüne aldığımızda Kürtlerin sadece Ortadoğudaki
nüfusunun 20 milyondan az olmayacağını görmekteyiz (Bu sayıyı,insanların etnik
köküne bakarak dahada arttırmak mümkün olabilirdi, ancak sosyal antropoloji,
fiziki antropolojiden farklı olarak, sosyal kimliği, kişinin kendisini ne olarak
gördüğüyle ilintilendirir. Yazımızın devamındada bazı örneklerde göreceğiniz
gibi ,kendini Türk olarak tanımlayan Kürtler veya Kürt olarak tanımlayan Türkler
vardır.Bu sebeple bu sayılar kendisine açıkça Kürt diyen ve Kürt etnik yaşam
tarzını kısmende olsa yaşayan insanların nüfus toplamlarıdır).
Günümüzün
çeşitli Kürt literatürlerinde , Kürt halkının zor ve karmaşık tarihsel
yazgısına karşın kendi ulusal özbilincini inat ve dirençle koruyan bir halk
olduğu vurgulanmaktadır. T.Aristova , “Kürtlerin Maddi Kültürü” adlı
eserinde şöyle der ; “Ekim devrimi öncesi Rus yazınında Kürtler ile komşu olan
halkların ve birçok yazarın ,Kürtleri ,Kurtinler,Kurtintsler,Kurdinler gibi
adlarla yazdıkları sık sık görülmüştür.” Ve ardından (buraya dikkat) ekler ,
“Kürtler bir Orta Akdeniz halkı olmalarına karşın,kalabalık halkların
karmaşık göçlerine ve yer değiştirmelerine sahne olan muazzam bir coğrafyada
yaşadıklarından KÜRT IRKININ BELLİ BİR ANTROPOLOJİK TİPİ YOKTUR.” Bu
tanımlama bir önceki yazımızda , Türk’lerle ilgili tespitlere çok
benzemektedir.Avusturyalı bilim adamı Lorenz Rigler’in tespitide , Kürtlerin
uzun zamanlar boyunca özellikle Türk’lerle ve sonra Ermeni’lerle, Gürcü’lerle
melezleştikleri yönündedir.Bu durum antropolojik araştırmalarda yanlış
saptamalarada yol açmıştır. Ştolts’un ölçüm ve gözlemlerine göre,doğu Kürt’leri
daha renkli ve brakisefaldir, batı Kürt’leri ise, tersine daha açık, bazan mavi
gözlü ve dolikosefaldir. İşte bu ortaya çıkan şartlar bizi Kürt araştırmasında
(antropologların sıkça yaptığı gibi) ana seçiciliği DİL kavramına vermeye
götürmüştür. Kürtlerin özbilincinde iki unsur açık seçik öne çıkmaktadır ;
Dinsel ve etnik yanlar. T.Aristova’ya göre , din kürtlerin varlık ve bilincine
öyle güçlü etki yapmıştırki, etnisite bilinçlerinde çoğu kez etnik mensubiyetin
yerini dinsel mensubiyet almıştır.Zaten Osmanlı imp.’da da ulusal kimlik hep
dinsel kimliğe dönüştürülmüştür.Bu sebeplerden Kürt kendini önce müslüman sonra
Kürt olarak algılıyordu.Kürtlerin çoğu sünni müslümandır,mezhep olarakta hanefi
ve şafidir. Kirmanşah,Xanekin,Tuzhormatu, Mendal ve Süleymaniye(Irak)
bölgelerinin Kürtleri şii müslümandır.T.Aristova ve A.H.Layard , Kürtlerde islam
öncesi kendine özgü öğretileri ve tapınma şekilleriyle farklı sekter grupların
varlıklarını bugün bile sürdürdüğünü belirterek,bunların öncelikle iki gizli
zümre , Yezidiler ve Ali-Allahiler olduğunu söyler.Ne varki aynı araştırmalara
göre,Yezidilerin çoğu ,büyük bir katılıkla kendileri ile müslüman Kürtler
arasında karşıtlık kurar ve kendilerine “Kürt” dendiğinde alınırlar. Yezidileri
aşağılayan diğer müslüman gruplar onları şeytana tapanlar diyede adlandırırlar.
Diğer öne çıkan grupsa Ehli-Hak(ali-allahi yada ali-ilahi)’dır. Gerçeğin
takipçileri anlamı maksadıyla bu ismi aldıkları söylenir.Zazaca konuşan bu halk
genelde İran-kirmanşah, Kerend’de yaşar.Ali Allahilerin bir bölümü tarihteki
Osmanlı ittifakının bir sonucu olarak buradan koparak Dersim sancağına
yerleşmişlerdir.Bu mezhebe dahil olan 5 aşiret ; Bersimi,Balabani,Çaraklı,Şeyh
Hasanlı,Qureşlidir.İran’da da aynı mezhepten Goran,Celalevend,Kelhani
aşiretlerini biliyoruz.
Çağdaş bazı Kürt yayınlarında, bazı yazarların
Osmanlı imp. politikasını suçlayıcı ifadelerine ve bu siyasetin düşmanca olduğu
fikrini ortaya attıklarına rastlıyoruz.Ancak Osmanlıların oluşturmaya çalıştığı
ulus yapısı , etnisitenin özbilincinden kopup asimile olmadan, fakat diğer etnik
gruplarla kaynaşarak bir Osmanlı halkı oluşturmaktı.Bu sebeple yalnızcaKürtler
değil Ermeniler,Türkmenler,Tatarlar,Çerkezler,Gürcüler,Abazalar,Arnavutlar ve
Boşnaklar,Sırplar,Araplar,Rumlar, Bulgarlar yerleri değiştirilerek diğer
halklarla birliktelik kurmaları sağlanmıştır.Zorlamaya gelince, 14. ve 16.
yy’dan bahsettiğimizi ,o periyodun zalim krallar, acımasız savaşlar ve yağma
imparatorlukları dönemi olduğunu, ayakta kalmanın, tavizsiz bir duruş ortaya
koymaya bağlı olduğunu unutmamak gerekir.Sonuçta emperyalist bir hareket olduğu
doğru olabilir fakat o yılların, zaten emperyalar çağı olduğunu kaçırmamak
gerekir. Aynı yıllarda batıda, kraliçenin verdiği yetkiyle
donatılmış,silahlanmış korsanlar,Atlas Okyanusundaki İspanyol gemilerini
yağmalayarak, Kral Ferdinand’ın İspanyol altınlarıyla İngiltere hazinesini
doldurmaya başlamışlardı.Yağma ve hırsızlıkla yeni bir süper güç ortaya
çıkıyordu; Britanya İmparatorluğu ! Diğer pekçok imparatorluk gibi, kaba kuvvet,
gasp,yağma ve kanla kurulan bu imparatorluk bir kaç yüzyıl içinde gözünü doğuya
ve tabiiki Kürtlerin,Türklerin ve Arapların yaşadığı zengin hammadde kaynağı
topraklara çevirecekti.
Sonuçta T.Aristova, özellikle D.Anadolu’daki
şehirlerin,çok ulusluluk yönünden,nüfusun etnik yapısının en büyük çeşitliliği
gösterdiği yerler olduğunu söylemektedir.Örneğin Diyarbakır,ünlü bir kent ve
dinsel ve sivil kurumlarıyla birlikte büyük bir idari kültür ve ticaret
merkeziydi. 19. yy ve 20.yy başlarında kent nüfusu,Kürt,Türk,Ermeni ve
Yahudilerden oluşuyordu.ayrıca Yezidiler ve Şemsi Kürt’lerde vardı. Aynı
dönemlerde Irak Kürdistanı’nda bilinen başlıca şehirler,Musul
Rewandız,Amediye,Kerkük,Erbil,Süleymaniye vd. dir. Bu kentlerin nüfusunun çoğu
Kürt’tü, İngiliz yazar Edmonds bunlardan sadece Kerkük’te hakim nüfusun Türk
olduğunu yazar.En eski şehirlerden biri Süleymaniye’dir.Burada 100 yılı aşkın
süredir halkın etnik yapısına hakim olan unsur Kürt’lerdi. Bazı mahalleler
Ermeni ve Yahudilere aitti. Edmonds 20.yy’ın 2. yarısındaki Kerkük’ten söz
ederken, hakim nüfusu Türkoman’ların oluşturduğunu yazmaktadır ( Edmonds
Türk’lerden böyle bahsederdi). A.M. Menteşaşvili,1. dünya savaşından önceki
dönemde Kerkük nüfusunun 30.000 olduğunu ve mahallelerin çoğunun Türkler
tarafından iskan edildiğini yazar. Buna karşılık kentin etkili aristokrat
ailelerinden bir kısmı Kürt’tü ancak kendilerine Türk diyorlardı.
10. yy’a kadar çok ayrıntılı belgelere rastlayamadığımızı,daha öncede
ifade etmiştik. Fakat bu tarihten itibaren elimizde hiçte
azımsanmayacak,”Mesudi”,“İstahri” gibi yazarların yazdığı Kürt kabile ve
merkezleri hakkında bilgi veren belgeler bulunmakta olup, Arap yazarlarda
Zevzan,Hilat,Azerbaycan,Fars gibi bölgelerden bahsederken yazı içinde Kürtlerden
sıkça bahsetmektedirler.Bitlis Emiri Şerafeddin’in torunu olan “Şeref Han” ın
yazdığı “Şerefname”de bize Kürt tarihi hakkında önemli ipuçları verir. 7 ve 11.
yüzyıllarda Kürtlerin karıştıkları olaylarla adlarını iyice duyurduklarını , bu
tarihlerden itibaren Mervaniler ve Hasanveyhliler gibi Kürt hanedanlarının
ortaya çıktıklarını görürüz.Bu aşiretler birer Derebeyi statüsü ve sistemi
içinde yaşamaktaydılar. 10.yy’dan sonra çeşitli Türk kavimlerinin
dizginlenemeyen yayılması Kürt bölgelerinede ulaşır.Türkler hemen hemen bütün
Kürt hanedanlıklarını ortadan kaldırırlar,yerlerine Türk hanedanları geçirirler.
Tam Türk’lerle asgari müştereklerde uzlaşıp yeniden bazı yönetim birimlerini
elde etmeye başladıklarında bu kezde ortalığı kasıp kavuran Moğol istilası na
uğradılar.Moğollar Kürtleri iyice ezdiler. Siyasi etkinliklerini tamamen yok
ettiler. Bulundukları eyaletler Moğol emirlerce yönetildi. Moğol istilasından
sonra bu bölgeler Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen sülalelerinin etkisine girdi.
Bu hanedanlar Kürtleri dinsel ve siyasi kavgalara sürüklediler.Buda geniş çapta
nüfus hareketlerine sebep oldu.
Gerek Akkoyunlu ve karakoyunlu,gerekse
Selçuklu hegemonyasında yaşayan Kürtler, zaman zaman kendilerine yetki ve
ayrıcalıklar tanınmış dahi olsa hallerinden çokda hoşnut değillerdi. Kaderin bir
cilvesi olarak Selçuklu iktidarında yaşayan Türkmenler’de rahatsızdı. Hal böyle
olunca tarih, bölgede etkili olan bu devletlerin çöküşüne, Moğol istilası ve
ardından yeni bir devletin doğuşuna sahne olacaktı. Osmanlılar ilk başta
(1.Bayezid’e kadar), Anadolu’da yaşayan bütün müslüman halklarla saygılı ve
dostane bir ilişki içindeydiler.Buna Kürt’lerde dahildi.Onlar için bu halkların
saygısını kaybetmek kabul edilemeyecek birşeydi zira gözünü batıya çevirmiş olan
bu gazi devlet’in doğusu yani arkası müslüman aşiretler diyarı idi. Osmanlılar
sırtlarını emniyete almak istiyorlardı.Bu noktaya önem vermeyen Yıldırım
Bayezid, bedelini çok ağır ödedi.Timur istilası Anadolu’yu kasıp
kavurmuş,Kürtler’de bundan nasibini almıştı.Fetret devri bitiminde Osmanlı
siyaseti özellikle Fatih S. Mehmet’le birlikte hayli değişti. Kısaca islam
belirleyici olmaya devam ediyordu ancak Türklük bir ölçüde ikinci plana
atılmıştı.İlerleyen yıllarda Osmanlılar diğer Türk asıllı devletlerle hiçte iyi
geçinmeyecekler, kendi içindeki Türkmen nüfusunun (çoğu şii kökenli olduğundan)
kaynamalarına ve diğer “Safevi ve Memluk” gibi devletlere olan yakınlaşmalarına
sert ve kanlı şekilde müdahale edeceklerdi.16.yy’ın başları sünni Kürtler’le
Osmanlı iktidarının yakınlaşmalarının başlangıcı idi. 1502 Şerur savaşı sonrası
Safevi şahı Şah İsmail, Bağdat’tan Maraş’a kadar olan bölgeyi ele geçirdi.
Kendisi şii olduğundan sünni Kürt’lere karşı çok sert davranır. Osmanlılar
Safevilerle savaşınca,Kürtlerin derebeylikleri iade edilir. Çaldıran savaşından
sonra 25 kadar Kürt beyi Osmanlı egemenliğine girer.Osmanlılar’da bu jeste
karşılık, Kürt beylerine özerklik tanıdılar. 1689 Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla,
Osmanlı-İran sınırı dahada kesinleşti. İranlılar Zagros dağlarının arkasına
çekildi.Kürt’lerde Kafkasya’ya kadar Osmanlı vatandaşlığına geçtiler.Kürtlerdeki
beylik sisteminin 19.yy sonlarına doğru , Hakkari,Bitlis,Süleymaniye ve İran’da
ortadan kalktığı belirtilir.Ancak bu siyasi anlamda merkezi otoriteye karşı
resmi olarak ve “bey”sıfatıyla temsil edilme anlamındadır. Buda doğaldır çünkü
çağdaşlaşmaya çalışan Osmanlı yönetimi bölge sorumluluğunda ,“valilik” sistemini
oturtmaya özen gösterir . Buna rağmen Kürt bölgelerine atanan çok sayıda Kürt
vali bulunmaktaydı.Bunun dışında Kürt’lerin aşiret ve derebeylik yaşayış tarzı
sürmeye devam etmiştir.Kırım savaşı sırasında Ruslar Kürt alayları
kurdular.1877-78 Osmanlı-Rus savaşından sonra arka arkaya bazı Kürt
ayaklanmaları olur.Hakkari,Bahtiran ,Bohtan,Şeyh Ubeydullah ayaklanmaları
ekonomik olmaktan çok gelenek ve dinsel içerikli ayaklanmalardır.1.dünya savaşı
öncesi bazı Kürtlerin yöredeki Nasturi ve Ermenilere karşı şiddet hareketlerinde
bulunduklarını görürüz.Başkent İstanbul’da yaşayan bazı Kürtlerin ayrılıkçı
düşünceleri 20.yy’da başlar.Şurayı Devlet reisi olan Seyyit Abdulkadir 1908’de
İstanbul’da “Kürt Teavün ve Terakki” Cemiyeti’ni,1919’dada D.Anadolu’da bir Kürt
devleti kurmak amacıyla, “Kürdistan Teali” Cemiyeti’ni kurdu. Tüm bu çabalar
tarihe adını yazdırmış olsalarda,Kürt halkı tarafından geniş çapta desteklenmedi
. Pehlevi hanedanlığının başlarında Rıza Şah, İran’daki aşiret reislerinin
nüfuzunu iyice kırdı.Amacı merkezi yönetimi güçlendirmekti.Bu arada bazen
İngilizlerin bazanda Almanların bölgedeki gizli servis çalışmaları,Kürt
aşiretlerini kışkırtmaya başladı.1922’de çok sayıda aşiret reisi sürgün
edildi.Yerel bazı ayaklanmalar olduysada bastırıldı.Aşiretler belli yörelere
zorla yerleştirildi.Ancak iktisadi ve toplumsal yapı değişmediğinden beylerin ve
ağaların etkisi aynen kaldı.1920 Sevr antlaşmasında Kürt’lere özerk bir
cumhuriyet kurma hakkı verildiysede hiç onanmadı ve işin ilginci Anadolu’da
yeterli Kürt halk desteğini bulamadı.Anadolu Kürtleri Ankara hükümetine
bağlılıklarını bildirerek ilk TBMM’de demokratik olarak temsil
edildiler.Ankara’nın kurduğu düzenli orduya asker verdiler ve yerel direnişlerde
Fransız’lara ve Ermeni’lere karşı başarılı oldular. Bu kısım çok ilginçtir, zira
1.Dünya savaşında, İngilizler Kürt’lere, kendilerine destek vermeleri için
vaatlerde bulundular. Ancak savaş sona erdiğinde Kral Faysal’ın şahsında iyi bir
ortak ve müttefik bulmuş olan İngilizler verdikleri tüm vaatleri bir kenara
bıraktılar.Bu etkili olmuşmudur bilinmez ama Kürtler ulusal kurtuluş savaşına
destek verdiler. Tabii bir diğer belirleyici unsur müslüman topraklarının
hıristiyanlarca işgal edilmiş olmasıydı. Fransızların yerli Ermenilere Fransız
üniforması giydirmeleride yaptıkları en büyük hatalardan biriydi.Ermeni
çetelerinin bölgede Kürtleri de ayırmadan yapmış oldukları şiddet hareketlerinin
Kürtlerin taraf belirlemesinde etkisi olduğu düşünülebilir.Tabii son olarakta
yeni kurulmakta olan bir, büyük millet meclisi fikri ve büyük olasılıkla yeni
bir iktidar ve yeni bir devlet ideali, heyecan ve ümit uyandırmış olmalıdır.
Ankara’nın propagandasını başarıyla yaptığı özgürlük,eşitlik,kardeşlik
kavramları ve gerek Osmanlı gerekse, İngiliz emperyasınıda kapsayan anti
emperyalist fikirler,halkın cephe alacağı hedefi belirlemesini sağlamış
gözükmektedir. Irak Kürtleri ise kendilerine kazık atan İngiliz’lere ve Faysal’a
karşı ayaklandılar.İngiliz hava kuvvetleri ve Faysal’ın “Yeni Irak Ordusu”
birlikte ayaklanmayı bastırdı.Ayaklanmanın lideri şeyh Mahmut Barzinji 1930’da
teslim oldu.Molla Mustafa Barzani ve gerillaları ise savaşı 1945 eylülüne kadar
sürdürdü.Daha sonra aşiretiyle beraber İran’a sığındı.Mahabaddaki Kürdistan
Özerk cumhuriyeti’nin hizmetine girdi. Mahabad Kürdistan devleti 1941 yılında
Sovyet ve İngiliz birliklerinin İran’a girmesi sonucu oluşan siyasi ortamda
kurulmuştu.Bu tarihte Kürtler merkezi yönetimin baskısından kurtulunca özerklik
çalışmalarına başladılar.Mahabad, Sovyet yönetiminde kalmıştı.Burada Kürdistan
Diriliş komitesini kurdular.Ekim 1944’te eylemlerini açıkça sürdürmeye devam
edince,komite yöneticileri SSCB’ye çağrıldılar ve askeri ve parasal yardım sözü
aldılar.Komite önderi Kadı Muhammet 22 ocak 1946’da Kürdistan Özerk
Cumhuriyeti’nin kurulduğunu açıkladı.Fakat siyasi ortam böyle bir devlet için
uygun değildi.Sovyetler Mahabad’dan çekilince İran ordusu içeri girdi ve Kadı
Muhammet ile diğerlerini tutukladılar. Barzani ise Sovyet Azerbaycanı’na iltica
etti. Irak’a 1958’de dönebildi.O sırada Irak’ta General Abdülkerim Kasım
liderliğindeki cunta başa geçmişti.İçeriğinde hem Arapların hemde Kürtlerin
haklarını güvenceye alan bir anayasa çıkarmışlardı.Barzani kısa süreli bir
özerklik aldı.Ancak Baas yönetimi kısa süre sonra tüm demokratik kurumlara
yaptığı gibi Kürdistan Demokrat Partisinide suçladı. Barzani 1961’de Kasım’a bir
nota verdi.Ara rejimin sona erdirilmesini ve özerkliklerinin tanınmasını
istedi.Kasım buna karşılık Barzan yöresine saldırdı.Çatışmalar Kasım’ın
ölümünden sonrada 1970 yılına dek sürdü.Mart 1970’de bir antlaşmayla Irak
hükümeti Kürt varlığını kabul ederek Kürtlere özerklik verdi. Fakat 1975’te
hükümet özerkliği sınırlamaya çalışınca çatışmalar yeniden başladı. Mart 1975’de
İran ve Irak isyancıların desteklenmemesi hakkında antlaşma imzaladılar.Bu
sayede tekrar geçici bir barış sağlandı. 1976’da özerkliğin tanınmaması ve
K.Irak kürtlerinin Güney Irak’a zorla yerleştirilmeye çalışılması üzerine Celal
Talabani ve gerillaları saldırıya geçti.Temmuz 1979’da İran’da da ayaklanma
başladı.Kürtler özerklikleri tanınıncaya dek savaşacaklarını
açıkladılar.
Cumhuriyet Türkiyesi’nde ise , Lozan görüşmeleri esnasında
İsmet İnönü yeni Türkiye’nin Kürtler hakkındaki görüşünü şöyle dile getirir;
“Kürtler Türklerden hiçbir şekilde farklı değildir ve ayrı diller konuşmakla
beraber ,ırk,inanış ve adetler bakımından tek bir bütün teşkil etmektedirler”.
İşte Türkiye cumhuriyeti’nde vatandaşların eşitliği temeline dayandırılan ,
T.C.’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu ilkesi yönünde, doğu
ve g.doğu Anadolu’da çıkan dinci-Kürtçü nitelikteki ayrılıkçı isyanlar (Şeyh
Said 1925, Ağrı 1930, Dersim 1937) sert bir şekilde bastırıldı.Bu tarihte ve
sonrasında Anadolu Kürtleri’nin 30-40 yıl daha tam bir kimlik bilinci
oluşturmadıklarını,islami kimliğin etkisi dışında katı bir etnik kimlik
düşüncesinde olmadıklarını görüyoruz . Menteşaşvili’den başka Akopov 1967 ile
70’li yıllarda kaleme aldığı bazı yazılarında Türkiye Kürtleri’nin toplumsal
yaşamda K.Irak ve İrandakilerden daha sosyal olduklarını, kent yaşamına ayak
uydurabildiklerini ve aşiret geleneğinin bozulmasına yol açsada kente göç etmeyi
tercih ettiklerini, birer gözlem olarak yazmışlardır. Bu, “daha sosyal olma”
durumu aşiret ayaklanmalarını negatif etkileyen bir faktör olarak karşımıza
çıkmış olabilir.Bu bağlamda TC’nin ilk kuruluş yıllarında patlak veren “Şeyh
Sait” ayaklanması çarpıcı bir örnektir.
Şeyh Said, babası nakşibendi
şeyhi şeyh Mahmud’un ölümünden sonra şeyh olmuştu.Palu’dan ayrılarak Erzurum’un
Hınıs ilçesine yerleşti. Müritlerinin dinsel duygularını sömürerek büyük bir mal
varlığı elde ettiği gibi,Suriye’ye koyun satarak kendine önemli gelirler
sağladı.Koyun satışı için sık sık Halep’e gidip gelirken bölgedeki aşiretler
arasında saygınlık ve ününü arttırdı. Zaza aşiretinin önderi durumuna geldi.
İşte bu esnada oğlu Ali Rıza’yı birkaçkez İstanbul’a göndererek, oradaki
Kürtler’le ( Seyit Abdülkadir ve arkadaşları gibi),ve bu akımı destekleyen
İngilizler’le ilişki kurdu. İngilizler’e çalışan Seyit Abdülkadir gibi kişilerin
yardımı ve İngilizlerin bizzat maddi yardımları ile ayaklanmayı başlattı.
Ayaklanma, Elazığ’ın Eğil bucağı Piran köyünde gizlenmekte olan kaçak mahkumları
aramak üzere gelen bir jandarma birliğine ateş açılmasıyla başladı(1şubat1925).
Genç ilinin merkezi Drahni ayaklanmacıların eline geçti. Şeyh Abdullah
komutasındaki ayaklanmacılar, Varto’yu ele geçirirken, Şeyh Sait 5000 kişilik
bir kuvvetle Diyarbakır’ı 4 yerden kuşattı (7mart1925).
Şeyh Sait bölgede
“Din elden gidiyor,hiçbir halife sınırdışı edilemez,yolumuz din
yoludur,hükümet dinsizdir,okullarda dinsizlik kol geziyor,kadınlar
çıplaktır,şeriattan ayrılmayın” şeklinde bildiriler dağıtmaya başladı.Bu
belgeler isyanın kimliği ve ideolojisi hakkında bilgi sahibi olmamıza yeter,
ancak kaynağını ve beslenme orjinini isyanın bitiminde açılan kovuşturma
sonuçları ve son yıllarda 50 yılı doldurduğu için açıklanmasında mahsur
görülmeyen ABD ve İngiliz gizli servis raporları ndan öğreniyoruz. Tüm bu
propagandaya rağmen Diyarbakır’da halkın desteğini TC ordusu almıştı. Hükümet
birlikleri şiddetli çarpışmalardan sonra isyancıları püskürtüp takibe
başladı.Şeyh Sait ve diğerleri Varto yakınlarında ki Carpuh köprüsünde yakalandı
ve ayaklanma bastırılmış oldu (15 Nisan 1925)
Ayaklanmayı destekleyen eski
şurayı devlet reisi, Kürdistan Teali Cemiyeti kurucusu Seyit Abdülkadir ve 12
arkadaşı İstanbul’da tutuklanarak Diyarbakır’a getirildiler.Yargılanarak o ve 5
arkadaşı ölüme mahkum edildiler(27 mayıs 1925). Yapılan kovuşturma sonuçları,
isyancıların, giydikleri yabancı üniformalardan, ceplerindeki yabancı
paralardan, dağıttıkları bildirilerin dışarıda basılmış olmasından, ellerindeki
silah ve cephanenin Türk ordusuna ait olmayışından İngiltere tarafından
kışkırtılıp desteklendiğini ortaya çıkardı. Şark İstiklal Mahkemesi
Diyarbakır’da duruşmalar sonunda Şeyh Sait ve 47 ayaklanmacıyı ölüme mahkum
etti.Hüküm Diyarbakır’ın Siverek kapısında infaz edildi (29 Haziran 1925).
Görüldüğü gibi cumhuriyet tarihindeki en büyük isyanlardan biri olan Şeyh Sait
isyanı, halkın dini duygularına yönelik sömürücü içeriği olan ve Kürt kimliği
ile ancak cılız bağlar kurabilmiş, zayıf ideolojili bir isyandı. Ceplerinde
İngiliz Sterlini ile dolaşan bir isyancının, daha 2-3 yıl önceki, ulusal
kurtuluş savaşında, istilacılara karşı savaşan tarafta yer alan Kürt halkına, ne
kadar inandırıcı gelebileceğini, foyası meydana çıkmadan ne kadar süre
yaşayabileceğini herkes tahmin edebilir. İngilizler’in, İmparatorluklarını büyük
hedeflere götürecek maddi kaynakları, hırsızlık ve yağma yoluyla 2. Elizabeth
döneminde, İspanyollar’dan elde ettiklerini belirtmiştik. 19.yy’a gelindiğinde
İngiliz imparatorluğu, dünyanın neresinde yeraltı cevheri ve enerji kaynağı
varsa oraya göz diken , kanlı bir imparatorluk durumuna gelmişti. Bunun doğal
sonucu, Osmanlı İmparatorluğu onların av sahasına dönüştü. Çok sistematik bir
şekilde önce Arapları kışkırttılar. Bu arada zaten evvelden beri Rusya’ya karşı
Osmanlıları savunur görünselerde,bu iki devletin devamlı kedi köpek kavgası
içinde olması siyasetini benimsemişlerdi. Aristova’ya göre “19.yy’ın sonlarından
itibaren, emperyalist devletler arasında ,Kürdistan’a sızmak,orada mutlak bir
egemenlik kurmak ve sayısız doğal zenginlikleri, özellikle petrol yatakları
yüzünden bu toprakları ve Basra körfezine inen önemli yolları ele geçirmek
amacına yönelik sert bir savaşım sürmektedir”. Aristova’nın bu görüşleri Sovyet
Bilimler Akademisi Etnografya Enstitüsü yayınında 1990 yılında yayınlandı.
Kaleme alınışı bundan, dolayısıyla 1. ve 2.Körfez savaşlarından çok daha
eskidir.
Kürtler’in T.C sınırları içinde asıl ciddi muhalefet faaliyeti,
kuruluşu aslında 1972’ye uzanan ,ancak eyleme geçtiğini 1978 yılında açıklayan
Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile başlar. PKK’nın çıkış şekli ve hedefleri
Irak,İran ve Anadolu’daki bütün diğer eski ve yeni Kürt hareketlerinden farklı
bir doğrultuda olmuştur. Marksist yapısı gereği, hedefleri arasında, halkı ezen
burjuva ve komprador sınıfı, batılı “kapitalist-emperyalistlerin” kuklası
hükümet ve devlet yetkilileri, kendi çıkarları ve zenginlikleri için halkı ezip
yönetimi elinde tutan “Kürt aşiret liderleri ve ağalık düzeni” vardı. Bu
görüşler PKK’nın kuruluş manifestosunda da belirtilmekteydi.Zaten ilk
faaliyetleri, devrimci hareketi doğu ve g.doğu Anadolu’ya yayma çalışmaları
şeklinde olmuştu.O ana kadar aşiretsel ayaklanmalara pek büyük taban desteği
vermeyen Anadolu Kürtleri arasında, bu bakış açısıyla sempatizan toplamaya
başladı. Kısaca, bir toplum hareketi şeklinde başlatılan örgüt çalışmaları,
onlarca farklı aşiret ve değişik sınıf ve hatta etnik topluluklardan (hatta
Türkler’den) sempatizan toplamayı başardı. Böyle bir hareketin Irak’ta ortaya
çıkmamış olması, batılı ve sovyet antropologların gözlemleriyle paralel, Türkiye
Kürtleri’nin, diğer ortadoğu Kürtlerin’den modernleşme açısından farklılıklarını
ortaya koymaktadır.(her ne kadar K.D.P.’nin müslüman dünyasındaki ilk sosyal
demokrat hareketlerden olduğu söylensede sonuçta Barzani aşiretinin örgütlenmesi
ve içindeki tüm yönetim kademelerinde Barzani ailesinin varolduğu, bir geniş
aile partisi olma özelliği, bu hareketide diğerlerinden pekaz farklı bir
konuma sokar).
T.Aristova,”Kürtlerin maddi Kültürü-Geleneksel Kültür
Birliği sorunu” adlı kitabında,değişik ülkelerin topraklarında yaşamak durumunda
olan Kürtlerin gerek dil ve gerekse tüm kültürel boyutlar dahil olmak üzere
farklılıklarının bulunduğunu belirtmektedir.Sovyet toplumbilimci K.Kurdoyev’se
bu durumun normal olduğunu,bir sorun olarak görülemeyeceğini yazar.Gerçektende,
SSCB’de Yuri Gagarin’le büyümüş bir Kürt’le,örneğin İran’da aşiret içinde
büyümüş bir Kürd’ün aynı kültürü yüzdeyüz paylaşması beklenemez,aynı şekilde
Türkiye’nin kentlerinde yaşayan ve fastfood yiyen,tuttuğu futbol takımının
Avrupa kupası maçlarına giden, o takımda futbol oynayabilme hakkı olan bir
Kürt’le, K.Irak kültüründeki bir Kürd’ün aynı olması nasıl mümkün olabilir?
Türkiye’deki Türk’lerle,Türkmenistan ve Kırgızistan yahut Çin’in batısındaki
D.Türkistan eyaletindeki Türkler arasında elbette farklılıklar olacaktır .İşte
farklı kültürlerin etkisinde kalarak sosyokültürel yapıda meydana gelen değişim
ve karışma sürecine biz “acculturation” diyoruz.
1980-1988 İran-Irak savaşı
,1988 Halepçe katliamı,1991 Körfez savaşından sonra Saddam’ın saldırısına
uğrayan 100 binden fazla Kürt Türkiye’ye sığındılar.Bunun üzerine B.M. Irak’ın
36. paralelin kuzeyinde harekat yapmasını yasakladı.Türkiye’ye “Çekiç Güç” adı
altında bir kuvvet yerleştirildi.Bu kuvvetin himayesi altında K.Irak’ta Mesut
Barzani ve Celal Talabani koalisyonunda özerk bir Kürdistan cumhuriyeti
kuruldu.Ancak tam olarak tanınan resmi bir devlet olmadıklarından ötürü Barzani
ve Talabani’ye Türkiye Cumhuriyeti Diplomatik Pasaportu verildi.
Sonuçta
Kürt tarihi, etnik kökeni ve kültürel yaşayışı hakkında çok özet sayılacak
bilgiler vermeye çalıştık.Önceki yazımdada belirttiğim gibi, bir ulusun bütün
tarihini incelemek 5-6 sayfaya sığacak birşey değildir.Bu nedenle çok
özetleyerek geçmek durumunda kaldığım yerler olmuştur.Yazıyı noktalamadan önce
bir Türk olarak önemli bir konuyu hatırlatmakta fayda görüyorum; Bazı yazarlar,
Kürt edebiyatı konusundaki bilgisizliklerinden ötürü, Kürtleri “cahil”, kendi
ulusal edebiyatından yoksun ve diğer halklara birşey vermeyen bir millet olarak
tanımlarlar. Bu inkarcı yaklaşımlar sadece Kürt edebiyatının yazılı belgeleriyle
değil, ünlü akademisyenler Marr,Gordlevski,Orbeli gibi doğu biliminin önder
isimleri tarafındanda çürütülmektedir. İ.A.Orbeli, ünlü “Mem u Zin”
poeminin yaratıcısı, Kürt edebiyatının klasiği Ehmede Xani’yi (1650-1708),
Firdevsi ve Rusteveli ile kıyaslamaktadır. Bu gerçekleri göz önünde tutup,Kürt
ulusunun yaşadığı coğrafyaya baktığımızda Kürt’lerin ezici çoğunlukta oldukları
yerler de dahil olmak üzere büyük bir etnik çeşitlilik içinde yaşadıklarını
görürüz.Özellikle Anadolu’da bu durum, sosyalleşmeyi ve diğer halklarla olan
komşuluk ilişkilerinin kuvvetlenmesini sağlamıştır.Unutulmamalıdırki , İnsan
varolduğu ilk günden itibaren diğerleriyle beraber yaşamaya başlayan ve sürekli
değişen SOSYAL bir varlıktır .