http://www.yeniyol.org/yeniyol/
MODERNLEŞME-KAPİTALİZM
Nedir modernleşme? İnsanlığın ulaşmış olduğu
teknik ve sosyal yaşam tarzına uygun yaşamak mı? Peki insanlığın ulaştığı teknik
ve sosyal düzeyi belirleyen kriterler neler? İnsanların gelir düzeyi mi? Mesela
500 YTL geliri olan modern olamazken, 5000 YTL kazanan modern olabilir mi? Ya da
modern olabilmek için, insanın evinde buzdolabı-çamaşır makinesi-televizyon mu
olması gerek? Veya otomobili olmayan modern olamaz mı? Ayda en az bir kitap
okumayan modern olamamış mı sayılır? Günlük gazetelerin spor sayfalarını
okuyanlar mı moderndir, yoksa ekonomi veya politika sayfalarını okuyanlar mı
moderndir? Sahi nedir modernlik Allah aşkına?
Sözlüklerde modernlik,
çağımıza-zamanımıza uygun yaşama biçimi olarak tarif ediliyor. Hatta tarih bile
veriliyor. 1800’lü yıllardan sonrası modern sayılıyor.
Sanatta-sosyolojide-teknikte, hatta tarihte 1800’lü yıllardan sonrasına modern
çağ deniyor. Peki neden 1800’lü yıllar? Çünkü; 1800’lü yıllar, Kara Avrupa’sında
doğmuş olan kapitalizmin iktidar olma ve kendi yaşam tarzını topluma dayatma
yılları. Kapitalizmin iktidar olma yılları olarak 1800’lü yılları kabul edersek
eğer; sözlüklere göre modern olmak, kapitalist olmak ve kapitalizmin topluma
dayattığı yaşam biçimine uymak oluyor. Yani sözlüklere göre;
Modernlik=Kapitalizm. Eğer böyle ise; “yandı gülüm keten helva”! Hadi AB
kapısına dayanmış bizi geç de, “balta girmemiş orman”da yaşayan Afrikalıların
modern olabilmeleri için bir değil birçok fırın ekmek yemeleri gerekecek. İlkel
komünal düzende yaşayan, halen çok tanrılı dinlere ve totemlere inanan adamların
modernleşmeleri (kapitalistleşmeleri) için epey zaman gerek herhalde. Bir
düşünsenize hele; insanlar önce köleci topluma geçecekler, köleliği
yaşayacaklar, sonra birileri çıkıp “bu de-modern oldu artık, feodal topluma
geçelim” diyecek. Biraz feodalizmcilik oynadıktan sonra, “aaa modern
toplum-topluluk olmak için kapitalist olmak gerekiyormuş! Hadi biz de kapitalist
toplum olalım” diyecekler. Acaba ;“balta girmemiş orman”da yaşayan Afrikalılar
için başka yol yok mu? Mesela misyonerler gelip; “uyanın arkadaşlar, totemleri
bırakın tek olan ulu tanrıya inanın. O’nun oğlunun yolundan gidin, kardeşliği
modern toplum çoktan aştı, zaman artık birey olmak, kardeşinin bile gözünü oymak
zamanıdır...” dese, ne cevap-tepki alırdı acaba? Herhalde canı, misafir olması
hatırına bağışlanırdı.
Şaka bir yana eğri oturup doğru konuşarak şu
modernleşme konusunu biraz tartışmakta fayda var diye düşünüyorum. Her
tartışmada olması gerektiği gibi önce kuralları belirlemek lazım. Yoksa
tartışma; zihinlerin aydınlanması bir yana “küçücük aydın” saçmalamalarının
ötesine geçemez.
KURAL-1 : Tartışmaya; “Kapitalizm=Modernlik diyenler
katılacak. Modernlik başka şey de (mesela sosyalizm-komünizm) olabilir diyerek
oyun bozanlık yapmak yok.
KURAL-2 : Kapitalizm=Modernlik diye baştan
kabul ettiğimize göre; ne kadar modern(kapitalist) olduğumuz veya değiliz
diyorsak, ne olduğumuza, nerede olduğumuza (kapitalizme ne kadar yakın veya uzak
olduğumuza) karar verilecek.
KURAL-3 : Eğer, henüz yeteri kadar
kapitalist (modern)olamadığımıza karar verirsek, ne yapmamız gerektiği
önerilecek.
Anlaştık mı? Başlayalım o zaman!
Türkiye’nin kuruluşu
ile beraber kapitalist kalkınma yolunu seçtiği konusunda sanırım hiç kimsenin
kuşkusu yoktur. Hatta bu süreç Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan da
öncelerine, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine kadar uzanır. Kurulan
Cumhuriyet, fakir ve borçlu olduğundan, iktidar olacak burjuva sınıfı (var olup
olmadığı, var ise niteliğinin komprodor mu? milli mi? yoksa finans-kapitalist
mi? olduğu hep tartışma konusu olmuştur ama bu konumuz dışındadır.)
olmadığından, asker-sivil bürokratlar iktidar olmuşlar ve “burjuva yaratılacaksa
onu da biz yaratırız” demişlerdir. Devlet ihaleleri ile besleyip büyüttükleri
burjuvazi, 1950 lerle beraber “artık büyüdüm, koca adam oldum, şirketi, pardon
devleti bana devret de iktidar olmanın tadını çıkarayım” demesiyle beraber,
asker-sivil bürokratlar ile burjuvazinin mutlu birlikteliklerinin arasına kurt
düşmüş oldu. Her büyüyüp serpilen genç gibi burjuvazimiz de, kendisini besleyip
büyüten o günlere getiren ailesini reddetme eğilimine girdi. Her reddedilen aile
çocuğuna nasıl davranırsa, devletimiz de burjuvaziye öyle davrandı. Yola
getiririm zannetti. Ama olmadı. Serpilen burjuvazi kendisini kötü emellerine
alet edecek olan, çok zengin ağabeyleri ile tanışmış ve onlara ödeyemeyeceği
kadar borçlanmıştı. Çaresiz kalan asker-sivil bürokratlarımızın, o zamana kadar
besleyip büyüttükleri, gözünün içine baktıkları, geleceklerini ona bağladıkları
burjuvaziyi, kötü emelli ağabey ve arkadaşlarından kurtarmak için baş vurdukları
“27 mayıs” efelenmeleri de kar etmedi. Efelenmeye devam edenler 21 MAYIS
girişimi ertesinde yok edildikten sonra, bu tür hareketlerin yanlış olduğu,
bunun yerine kendilerinin de burjuvalaşmaları gerektiği, konusunda ikna
edildiler. Eli para gören burjuvazi de artık onlara yardım edebiliyordu. Bu
arada tüm bu aile kavgasını film izler gibi izleyen, eski teb-a cumhuriyetle
vatandaş olan halkımız ise kavganın asıl kendisini ilgilendirdiğini;
toprağından, köyünden koparılıp şehir varoşlarına savrulduğunda, fabrikadaki
işinden kovulup işsiz kaldığında anlayabildi. 27 mayıs efelenmesi ile yanına kar
kalan anayasa da 12 mart 1971’de bol bulunup sağından solundan budandıktan
sonra, 12 eylül 1980’de tümden ortadan kaldırıldı.
12 Eylül 1980’de iş
başına gelen yönetim kaymaklı kadayıf oldu. Ülkeyi zapturapt altında tutan “Our
Boys” lar bu işlerden fazlaca anlamadığından, eli kalem tutan “Tonton’u” bu
işlerin başına geçirdiler. Artık ülkenin tüm geri kalmış de-modern hale gelmiş
ilişkileri yoluna sokulabilirdi. Ortalık dikensiz gül bahçesine dönmüştü. Çok
zengin ağabey ve arkadaşların istedikleri ortam doğmuştu. İsteklerini sıralamaya
başladılar. Temel istekleri verdikleri borçların faizleri ile beraber,
aksatılmadan kendilerine ödenmesiydi. Ama ödeyebilecek durum yoktu. Bunun da
çaresi bulundu. Onların dedikleri yapılırsa borç ödenebilirdi, eğer ödenemezse
faiz karşılığı borç ertelemesi yapılırdı.
Peki ne diyorlardı:
-Artık modernleşme konusunda hızlanmalısınız. Halen kapitalizmi
geliştiremediniz.
-Devletçiliğin modası artık geçti. Şimdi devir
özelleştirme devri. Her şeyinizi özelleştireceksiniz.
-Tarım nüfusunuz
çok fazla, şehir nüfusunu hızla artıracaksınız, bu sayede tüketim ihtiyacınız
artacağı için üretiminizde artacak.
-Toplumunuzun sosyal dokusunu da
değiştirmeniz gerekecek. Çok geniş aile yapılanmanız var. Bu yapılanma modern
toplum yapılanmasına uymuyor. Aile dediğin anne baba ve çocuklardan oluşur.
Okullarınızda bile anneanne-babaanne ve dedeler aile büyüğü olarak anlatılıyor.
Evleriniz neredeyse tüm sülaleyi barındıracak büyüklükte, evlerinizi küçültün
anne-baba ve çocuk odası yeterli.
-Namus ve şeref kavramlarına çok fazla
değer veriyorsunuz. Bunlar feodal düşüncelerdir.
-Şimdi geçerli olan
“gemisini kurtaran kaptandır” anlayışıdır, bal tutan her zaman parmağını yalar.
Halen anlamadıysanız Tontongillere bakın.
-İşçi ücretlerini düşürmeniz
gerek. Böylece karlılığınız artacağı için , hem borçlarınızı öder hem de sermaye
biriktirerek yeni yatırımlar yapabilirsiniz. Gücünüz yetmezse biz yatırım
yaparız. Hazır, işçiler ses çıkaramaz durumdayken bu sorunu halletmeniz lazım.
-Memurları düşünmeyin, onlar işini bilir zaten.
-Anayasayı
kanunları düşünmeyin, bir sefer delinmekle bir şey olmaz.
-Paranızı da
korumayı bırakın artık, tüm dünya paraları ülkenize rahatça girip çıkabilsinler.
İsteyen istediği para ile alış-veriş yapabilsin.
Sene 1980, sene 2005.
Aradan geçmiş 25 yıl. Yani çeyrek asır. Allah için, kapitalistleşme-modernleşme
yolunda epey mesafe kat ettik. Rahmetli Tonton’un epey faydası oldu bu konuda.
Gerçi, konunun mucidi Yahya’dır ama, hayali ihracatı o zamanlar ezberlemiştik,
içi boşaltılan bankaları da ilk o zamanlar görmüştük. Tonton’un prensleri ile de
o zamanlar tanışmıştık. Gerçi prensler biraz kofti çıkmıştı, hem rüşvet alıyor
hem de bir işi beceremiyorlardı. Hatta, prenslerin en “Civan”mert ve “Engin”
tecrübeli olanı, rüşvet almakla suçlanınca, rüşvet verdim diyene “belgen var
mı?” diye sormuş ve “rüşvetin belgesi mi olur pzv...” cevabını almıştı. Hoş daha
sonra belgesi de ortaya çıktı ama, atı alan çoktan Sam Amca’nın müşfik kollarına
sığınmıştı. Bütün bu hay-huy arasında, 1925 ten 1960 a kadar 35 yıl içerisinde
topu topu 3 bilemedin 5 tane “milyoner” yaratılabilmişken, Tonton zamanında
yaratılan “milyoner” sayısında hatırı sayılır bir artış yaşandı. Aradan sıyrılıp
kendisinin de milyoner olabileceğini zanneden salyangoz ihracatçısı Hasbi Ağa’ya
hayali ihracatın suç olduğu hatırlatıldı. Öyle sağı solu görüp kollamadan
milyoner olmak yoktu.
Kapitalistleşme-Modernleşme epey hızlanmıştı. Ama
halen bir ayağı topallıyordu. Kapitalizm “özgürlük” demekti. Ülkemiz ise halen
özgür değildi. Mesela Radyo ve TV halen devlet tekelindeydi. Bu kabul
edilemezdi. Mahdum Ahmet’in yasa delme becerisiyle, radyo ve televizyon
yayıncılığında bir “yıldız”doğdu. Açılan yoldan “gösteri” ve diğerleri geldi.
Ortalık özgürleşmişti. Tam bu sırada, halen değişimi anlayamamış olan bir yargıç
parıldayan “yıldız”ı söndürmeye kalkmasın mı. Özgürlüğün tadına varmış halk
olarak “radyomu geri istiyorum” kampanyası yapmış ve araçlarımızın antenlerine
kara kurdele bile bağlamıştık. Bu kampanya sayesinde radyomuza yasak
koyamadılar. Artık özgürleşmiş olan radyo ve TV’ nin adını medya diye
değiştirdik. Kapitalizmin bir ayağı üretimse diğer ayağı da pazarlamadır.
Pazarlama da reklam demektir. Özgürleşen medyamız bu konuda da üstüne düşen
görevi layıkı ile yaptı. Artık, reklam arası haber ya da program izler veya
reklam arası şarkı-türkü dinler olduk. Yeni doğmuş bebeler artık alış-verişe
giden anne-babalarına bakkaldan-pazardan “bana da reklamlardan bir şey al” diye
siparişte bulunuyorlardı.
Anlayacağınız, modernleşme konusunda şaha
kalkmış ve dörtnala gider olduk. Ara sıra önümüze çıkan çalılıklara(krizlere)
takılıp tökezliyorduk ama, çok önemli değildi. Kapitalizmin temel felsefesi olan
“ekonomik düşünme” meselesini öğrenmeye başlamıştık. Mesela pahalıya buğday
üretmek yerine ucuza ithal etmenin daha karlı olduğunu öğrendik.
Pamuk-Patates-Mısır ekmenin de alemi yoktu. Daha ucuza satın alabiliyorduk.
-Ucuza alsak bile para-döviz gerekli!
-Boş ver. Ufak ayrıntı.
-Ufak ayrıntı olur mu hiç!!. Döviz açığımız....
-Boş ver,
yabancı sermaye yatırımları var, bizim geleceğimiz parlak, geleceğimize yatırım
yapıyorlar.
-Halkımız da kredi kartlarıyla geleceğini harcıyor zaten.
-Anlaşıldı, epey modernleştik. Ama anlayamadığım bu AB neden
“modernleşemediniz, sizi almayız” diyor.
-Adamlar haklı. Halen
modernleşme-Kapitalistleşmenin en önemli unsuru eksik.
-Nedir o?
Sistem olarak kapitalizm, tüm tarihsel ve sosyal bağlarından arınmış
bireyin varlığına dayanır. Biz insanımızı “birey”leştiremedik.
-O ne
demek o!!!.
-İnsanlarımıza kapitalizmin kültürünü veremedik.
-Yine anlamadım.
-Nasıl anlatayım kardeşim; adamları köyden
kopartıp şehre getiriyoruz, şehirli olacaklarına, şehirde köy inşa ediyorlar.
Ankara’nın göbeğinde Erzurumlular semti kuruyorlar, Yozgatlılar, Divriğililer
derneği kuruyorlar. İnsanları ödeyemeyecekleri kadar borçlandırıyoruz, kriz
çıktı diye borcun üzerine olmayacak faizler bindiriyoruz, adamın borcunu ya
ablası, ya amcası ya da arkadaşı ödüyor. Hiç biri olmazsa, komşuları, “delikanlı
adamdı. Demek ki işleri ters gitmiş bir el atalım” diye dayanışıyorlar. Aç
kalanlara, yoksullaştırdıklarımıza, toplum “bana ne” dese işimizi bitirmiş
olacağız, ama bir türlü bunu başaramıyoruz. Adama, bir kişi için açlık sınırı
olan paranın altında ücret veriyoruz, ama adam o ücretle 7 nüfus besliyor.
Memleketinden tarhanası mı, bulguru mu, peyniri mi turşusu mu geliyor
anlamıyorum. Adama hiç ücret vermeden çalış diyecek halimiz de yok ya.
Bu eski kuşak adam olmaz. Umudumuz gençlerde. Onlar bizi anlıyor.
Açlıktan geberse de kameralı cep olmazsa olmaz diyor. Köşe dönmenin her yolunu
deniyor. Ama bu gençliğe de güvenilmez kardeşim, bugün böyleler ama yarın ne
olacakları belli olmaz. Bakarsın vatanı kurtarma damarı kabarıverir.
Demek ki yapılacaklar belli; bireyleştirme politikalarına devam.
Loto-toto-şans topu-on numara-piyango ve iddia, her an köşe dönebileceklerini
düşünsünler. Her türlü yarışma ve eğlence programlarıyla bunu desteklemek gerek.
İnsanları her türlü örgütlenmeden uzak tutmak gerek. Eğer uzak
tutamıyorsak,örgütleri kuruluş hedeflerinden uzaklaştırmak lazım. Örgütlenmeler
hedefleri yerine kimi yönetime getireceği ile uğraşsınlar. İnsanları mecburen
üye yaptığımız meslek odalarının da önlemini almak lazım. Politika ile
uğraşmasınlar. Onun yerine üyelerden topladıkları aidatlar ile ne yapacaklarını
tartışsınlar. Yöneticiler, hangi parti ile nasıl siyasete atlayacaklarını
düşünsün. İnsanları biraz da borsaya bulaştırırsak değme keyfim gitsin.
Düşünsenize hele “benim köylüm benim işçim, benim memurum” kendini George Soros
ile ortak olarak görse fena mı olur?
Her şey iyi güzel de; bunca
yoksulluk, bunca açlık, bunca kriz adıyla birikmiş zenginliklere el koyma
ortamında solcular bu işe el atarlarsa ne yaparız?
Boş veeer. Şimdi
onların kafası karışık. Onun için “köpeksiz köyde değneksiz” dolaşabiliyoruz
zaten. Bizim dağıtamadığımız örgütlenmeleri ve muhalefet odaklarını onlar
dağıtmakta bize yardımcı oluyorlar. Onlar; vatandaşın var olan örgütlenmelerini
koruma ve geliştirmeyi öğreninceye kadar biz epey yol almış oluruz. Modernleşme
sürecini tamamlarız.