http://www.yeniyol.org/yeniyol/
OLMAK ya da OLMAMAK
5 Nisan 2006 tarihli Siyaset Meydanı’nın
tartışma konusu, Diyarbakır’da başlayıp başka illere de sıçrayan, aralarında
çocukların da bulunduğu Türk- Kürt, asker- sivil pek çok yurttaşımızın ölmesine,
yaralanmasına, tutuklanıp ağır işkencelerden geçirilmesine neden olan son
günlerde yaşanan olaylar ve bu olayların gidişatının ve çözüm yollarının neler
olabileceği üzerineydi.
Katılımcılardan, olayların patlak verdiği kent
olan Diyarbakır’ın Belediye Başkanı DTP’li Osman Baydemir; olayın sıcaklığını
birebir yaşamış yetki ve sorumluluk makamı sahibi olarak, problemin düğüm
noktasının Türkiye’nin ‘’sivilleşme’’ meselesi olduğu tespitini yakalayabilmiş
kişi oldu.
Gerçekten de, yalnızca ne münferit olarak yaşanmakta olan son
olaylarla, ne de tüm dünyada sürmekte olan tek kutuplulaşmış emperyalist
globalizmin, özellikle Ortadoğu’da sürdürmekte olduğu ulusal birlikleri
dağıtarak sınırları kendi emperyalist çıkarlarına göre, gerektiğinde ‘’zor
gücüne’’ dayalı bir biçimde yeniden tayin ettiği şu günkü evrensel konjönktürde;
‘’sivilleşme ya da sivilleşmeme’’ sorunu; neredeyse Sheaskpeare’in ünlü
kahramanı Hamlet’in ‘’olmak ya da olmamak, işte bütün mesele!’’ si derecesinde
önemli bir konu.
Neden mi öyle? Çünkü şu anki konjonktürde, iç ve dış
emperyalist kuşatma altındayız ve bu şartlarda Hürriyet ve İhtilaf, Demokrat
Parti, Adalet Partisi, ANAP ve devamla AKP çizgisinde bir sivilleşmenin; ülkeyi
temelli bu kuşatmanın içine hapsetmekten, hepten bölünmeye ve parçalanmaya
götürmekten başkaca hiçbir yere götürmeyeceği de, bunun ülkenin emperyalizme ve
gericiliğe tamamen teslimiyetine vardıracağı da açık. Oysa Baydemir,
‘’sivilleşme’’ derken, ‘’ordu’’nun yönetimden tamamen dışlanmasını istiyor, öte
yandan bu çizgide AKP ile DTP’nin ortak noktada kesiştiklerinin flörtünü
gözlerden gizleyemiyordu.
Bu bir süredir başlamış olan ‘’flört’’ün ülke
yönetimindeki engeli ‘’ordu’’, DTP tarafındaki engeli ise- her ne kadar ismi
özenle anılmasa da – Abdullah Öcalan olsa gerektir. ‘’savunmasının 2000’li
Yıllar Gündemi alt başlığında barış sürecine en hazır kurum olarak gördüğü
orduyu ve 28 Şubat sürecini özel olarak ele alıyor: ‘Ordu, en hazırlıklı kurum
olarak bu süreci demokrasi lehine geliştirmekten yana ama, denetimi de elden
bırakmak niyetinde değildir. En ciddi sorun olarak duran Kürt sorunu, eğer
gerillaların ve PKK’nin uygun bir çözüm yaklaşımıyla demokratik sisteme
çekilirlerse, bu gerçekten kalıcı bir demokrasi zaferi olacaktır…. Kimse
sorunların şiddetle çözüleceğine inanmıyor. Bunun açık ve tarihten en büyük
dersi çıkarmış görünen ve büyük zor gücüne rağmen, bu gücün etkisini ancak,
yaratıcı çağdaş bir demokrasiye yönlendirmede kullanan ve açıkça doksan
ortalarından beri MGK konseptleri ile yürütülen, içinden geçmekte olduğumuz
tarihi aşamayla da kanıtlanmaktadır. Ordu darbe yapmıyor. Ordu en demokratik
partilerden bile daha duyarlı, demokrasinin ölçütlerini hatırlatıyor. Günümüzde
ordu ve demokrasi ilişkisi irdelenirken, herkes şahsı için alabildiğine
demokrasi isterken ordunun gerçekten demokratik normların takipçiliğini
üstlenmesi, şüphesiz ülkenin güvenliğiyle bağlantılıdır ama, sorumlu olduğu bu
güvenliğin bile, ne kadar yakından demokrasiyle bağlantılı olduğunun görülmesi
de yüksek ve saygı duyulması gereken bir anlayış gereğidir.’’ ( Melih Pekdemir /
Öcalan Devlet mi / s. 31- 32)
Abdullah Öcalan’ın yaklaşımlarının,
onun mimarı olduğu Demokratik Toplum Projesi temelinde kurulmuş olma
iddiasındaki ve Abdullah Öcalan’a sempati duyan bir oy tabanına oturmakta olan
DTP’nin Diyarbakır belediye başkanı Osman Baydemir’in ‘’sivilleşme’’
mantalitesiyle uzaktan yakından alakası olmadığı da açıkça
ortadadır.
Oysa DTH tasarısını topluma sunarken “Tanzimat ayarında,
Cumhuriyet ayarında bir gelişme olarak görüyorum. Sıradan değildir. Cumhuriyetin
aydınlık yönlerini esas alır, güncelleştirir. Tarihi bir hamledir. İttihat
Terakki var, CHP var. Bu da üçüncü partileşme hamlesidir.” diyen Öcalan’ın
bu yaklaşımının zıddına, aynı emperyalist teslimiyetçi sivilleşme mantığı ve
sivil toplum tezlerinin, aynı çevrenin yayın organı olan Ülkede Özgür GÜNDEM
gazetesinde derinleştirilerek işlendiğine ve Öcalan’ın ilkel milliyetçilikten ve
gericilikten uzak komünalist yaklaşımlarının tersine, tarih bilminin
çarpıtılmasına dayalı sivil toplumcu yaklaşımların, dünyada emperyalizme karşı
kazanılmış ‘’ilk’’ halk kurtuluş savaşı olan Kurtuluş Savaşımızı, karalayarak
kendilerince revize etmeye yöneldiklerini üzülerek izliyorum.
Evvelce
Tarih ve Devrim yazımda da ifade etmeye çalıştığım bu sakıncalı yaklaşıma, gene
bu yazımda değindiğim 12- 14 Mart tarihlerinde ‘’Sermayenin Türkleştirilmesi’’
başlıklı yazı dizisinin yazarı Sait Çetinoğlu’nun, bu kez de 10 Nisan 2006
tarihli Gündem gazetesinin dördüncü sayfasını tamamen kaplayarak yayınlanan
‘’Devletin Çete Geleneği’’ başlıklı yazısıyla devam edilmekte. Yazının
bütününden, 1908’de Meşrutiyet’i kuran İttihat Terakki Partisi ve onun vurucu
gücü durumundaki Teşkilat-ı Mahsusa’nın da, savaşçılarından olan Yahup
Cemiller’in de, Abdülhamit döneminde ağırlıkla Kürtler’den kurulmuş olan
Hamidiye alaylarının da, Teşkilat- ı Mahsusa geleneğinden gelen Kuvayi Seyyare
komutanı Çerkes Ethem Bey’in de, Kuvayi Milliye’nin, evvelce Osmanlı mezalimine
karşı isyan edip dağa çıktıkları için, Osmanlı nezdinde birer ekşiya konumunda
olan ve bazıları dağda, bazıları cezaevlerinde bulunan kimi efe olan, kimi
olmayan çeşitli o dönem ‘’suçlu’’larını saflarına alışını; bugünkü emperyalist
GLADİO çeteselliğiyle karıştırdığını ve sanki bunun temeliymiş gibi
konumlandırdığını şu satırlarından anlıyoruz:
‘’Teşkilat- ı
Mahsusa’dan, Umum Alem- i İslam İhtilali Teşkilatına ve Milli
Mücadele’ye kadar çetesiz olunmamış, hapishanelerden azılıları çıkarıp
suçlarının ağırlığına göre rütbe de verilmiş, başlarına subaylar vererek alaylar
teşkil edilmiş, Yüzbaşı Yakup Cemillerin, Albay Kasap Osmanların, Parti
Pehlivanların, Çerkes Ahmetlerin, Topal Osmanların, Hamidiye Alayları,
İttihat ve Terakki ve Teşkilat- ı Mahsusa geleneğinden geliniyor.’’
(ben
kalınlaştırdım- y.n)
( Sait Çetinoğlu / Devletin Çete Geleneği / 10 Nisan
2006 tarihli Gündem gazetesi- s.4)
Bu yaklaşımın; Abdullah Öcalan’ın
Demokratik Toplum Hareketi projesinde ifade ettiği ‘’İttihat Terakki var, CHP
var.Bu da üçüncü partileşme hamlesidir.’’ yaklaşımıyla olan taban tabana
zıtlığını şu cümlelerinde de görmek mümkün:
‘’Daha çok Batı
karşısında gerilemekten kaynaklanan artan vergi ve askerlik talepleri,
biraz
da İngiliz sömürge anlayışıyla tahrik edilince, 1800’lerde başlayan isyan
dönemini, İkinci Abdülhamit adeta bir reform niteliğindeki aşiret mektepleri ve
Kürt Hamidiye Alayları ile sonuca bağlamak istemiştir.
Mustafa Kemal Paşa’nın
1919 Samsun çıkışında oynayacağı rolde, Kürtlerin rolü günümüzde de geçerli
olabilecek bir stratejik yaklaşımla değerlendirilmiş ve uygulanmıştır. Bu rolü
görmeden, ulusal bağımsızlık ve egemenlik mücadelesini doğru değerlendirmek
gerçekçi değildir. Kürtlerin Cumhuriyet’teki rolü ‘kurucu’ niteliğindedir.
Bizzat M.Kemal Atatürk’ün demeç ve emirlerinde bu hususu görmek zor değildir. Bu
dönemde Kürtlerin olumsuz biçimde gündemden düşmesi Anti- Kürtlükten
kaynaklanmıyor. Başlangıçta düşünülen, özgürlükleri esas alan bir Kürt
reformudur. Atatürk bunu 1924 İzmit Mülakatı’nda açık ve kapsamlı olarak
belirtmektedir.’’ (Abdullah Öcalan / Özgür İnsan Savunması / s.
11)
Özgür İnsan Savunması, Bir Halkı Savunmak, Halk Cumhuriyetine
Doğru, Barış Umudu eserlerinde Mezopotamya’dan beri tarihi kökeninden ele alıp,
bilimsel temelde inceleyerek otopsi masasına yatırdığı Kürdistan gerçekliğinin
yakın tarihini bu netlikte ele alan Abdullah Öcalan; M. Kemal önderliğinde
emperyalizme karşı verilmiş Kurtuluş Savaşımızı; hiçbir milliyetçi çarpıtmaya
uğratılması olasılığı olmayan şu sözlerle anlatmaktadır:
“1914 I. Dünya
Savaşı öncesi ve sonrasında tarihi fırsat doğduğuna inanılır. (emperyalizm
açısından- y.n) Balkan Savaşları’nda kazandıklarıyla yetinmez. Sıranın
Anadolu’nun yeniden fethine geldiğini düşünerek İzmir işgaliyle bu konuda adım
atılır. Ankara önlerine kadar Helenizm bir kez daha şansını dener. Fakat
karşısındaki Mustafa Kemal gerçeği bu şansa fırsat tanımaz. Batılı güçlerin
ihanetinin yarattığı zayıf durumla karşı karşıya bulunurlar. Aslında
yüzyıllardan beri Ermeni, Rum, Türk ve Kürt halkları barış içinde bir ortak
yaşam geleneği sağlamışlardır…. Kapitalizmin milliyetçi hastalığı bu kutsal
dostluğu adeta zehirleyip feodal din çatışmalarından daha tehlikeli bir
düşmanlık sürecine sokarak, binlerce yıllık bir yaşam geleneği ve kültürünün
adeta yok etme fitilini çakmıştır. Üstte kalanın tekleşeceği, altta kalanın
yanacağı acımasız bir yanmadır bu. Şoven Helen üst tabakası ve kilise kültürü
bunda başrol oynamıştır. Suçu tümüyle Türk devletine yüklemek gerçekçi değildir.
Tersine gerçeklerden kopuk hareket eden Rum ve Ermeni milliyetçiliği, objektif
olarak halklarına en önemli darbeleri indirmişlerdir. Doğal olarak bu süreçte
ortak bir tehlike gibi doğan Rum ve Ermeni iddialarına karşı Türk- Kürt
dayanışması ortaya çıkmıştır. 1071 Malazgirt Savaşı’nda olduğu gibi 1922’de bu
dayanışma ulusal kurtuluş savaşını kazandırmıştır.’’ (Abdullah Öcalan / Özgür
İnsan Savunması / s. 41)
Hangi ‘’ülke’’nin, hangi açıdanki ‘’özgür’’
lüğünün ‘’gündemi’’ olduğu; Sait Çetinoğlu gibi yazarlar sayesinde hepten
bulanıklaşmaya başlayan Ülkede Özgür Gündem gazetesindeki iddialar ise Öcalan’ın
bu söylemlerinin adeta anti- tezi niteliğindedir. Yazar; Kurtuluş Savaşı’nın
(her nedense Anadolu burjuvazisinin örgütlü olduğu Müdafaa-i Hukuk’lar
haricindeki) neredeyse her yapılaşmasına çatmakta, aslında böyle yaparken de
‘’sınıfsal’’ burjuva rengini de ele vermektedir. Hem de yeryüzünde hiçkimseyi
inandırması mümkün olmayan türden palavraların arkasına sığınarak:
‘’Çünkü
Milli Mücadeleye Anadolu halkı iştirak etmemektedir. Silaha sarılanlar, el
koydukları Rum ve Ermeni mülklerini aslanlar gibi müdafaa eden yeni türedi
eşraftır. Yoksul Anadolu halkının uzun savaş yıllarından kaybedeceği bir şeyi
kalmamıştır. Para zenginlerden, can diğerlerinden olunca çeteleri örgütlemek
kolay olmuştur.’’
(Sait Çetinoğlu / Ülkede Özgür Gündem gazetesi / 10 Nisan
2006 / s.4)
Etnik köken farkı olmaksızın herkesin, yoruma ihtiyaç
bile duymaksızın gerçekdışılığını görebileceği bu türden ‘’zorlama’’ yalanlarla
tarihi çarpıtma yolunda ‘’ilerleyen’’ emperyalizm güdümlü burjuva yazar, bu
yoldan hem gerçekleri, hem de Kürt halkına karşı önderi olduğunu iddia ettiği
Abdullah Öcalan’ın yazılı- basılı inceleme ve araştırmalarını, açıkça yaptığını
da ilan etmekten kaçınan sinsice bir yöntemle çürütmek istemekte, bu yoldan
gericilikle ve emperyalizmle olan beraberliğini de bu üstü güya örtülü, aşikar
yollardan ifade etmektedir.
DTP’nin Kürt Demokratik Hareketini de,
Anadolu Halkları Demokratik Hareketini de bu yöntamlerle sürüklediği nokta,
uçurumun kenarıdır. Oysa, Öcalan’ın önerisi; her açıdan DTP’nin gitgide daha da
uzaklaştırdığı netliktedir:
‘’Türkiye’nin genel demokratikleşme
hamlesi Kürt reformuyla bütünleşirken, birinci husus zihniyet, vicdan ve
liderlik yaklaşımında devrimci dönüşümler gerektirir. Türk ve Kürt olgularının
şekillendiği ortak tarih ve günümüz koşulları bunun için yeterli zemin ve
olanakları sunmaktadır. Cumhuriyetin kuruluş geleneği bilimsel bir önderliğe
dayanmakla gerekli en temel ilkeyi vermektedir. ‘Hayatta en hakiki mürşit
ilimdir’ deyişi, liderlik ilkesini çok net ortaya çıkmaktadır. Bilimsel
yaklaşmak ve tüm sosyal olguların kabulü, demokratik uzlaşmaya en açık çağdaş
önderlik vasfıdır. Geleneksel sağ, sol, liberal ve dinsel siyaset ve
anlayışlarla, önderliklerine damgasını vuran dogmatizm türleri olan şoven Türk
ve ilkel- dini Kürt milliyetçilik zihniyetleri aşılırken, demokratik önderlikler
özde ve biçimde şekillenmelidir. Cumhuriyetin laik ve hukuki temeli bu tür
önderliklere gerekli zihni, politik ve hukuki gücü vermektedir. Cumhuriyetin
oligarşik düzenleniş çabalarına karşı demokratik düzenleniş mücadelesi çağdaş
önderliğin esas görevi ve başarısı olmalıdır.’’
(Abdullah Öcalan / a. g. e. /
s. 124)
Ve devamla:
‘’Kürt işbirlikçi üst tabakası, bölgede ve
dünyada dar çıkarları için ve ilkel milliyetçi ideoloji ve duygularının bir
gereği olarak, dışa dayalı yaklaşımı tek yaşam şansı olarak görmeye devam
edecektir. Özellikle son olarak ABD, İngiltere ve İsrail’in önderlik ettiği
Ortadoğu hamlesini bir bayram sevinciyle karşılayacaktır.’’ (a. g. e. / s.
127)
Diyerek, adeta bugünkü gelişmeleri 5- 6 yıl önceden bilimsel
öngörüye dayalı olarak ifade etmiştir. Kürt Halk Hareketi önderi Öcalan’ın bu
açıklıkta ifade ettiği tezlerinde de, bu tezleri ışığında önermiş olduğu
toplumsal projede de bir sapma olduğunu sanmıyorum. Sapma, projeye sahip çıkma
iddiasındaki yapılanmanın, sistemlice projeden uzaklaştırılışından
kaynaklanmaktadır. Diyarbakır belediye başkanı Osman Baydemir’in konuşmalarından
ve Gündem gazetesi yazarı Sait Çetinoğlu’nun yaklaşımındaki ‘’sivil toplumcu’’
yazılardan anlaşılan budur.
Bu yaklaşımlar; anti- emperyalist,
yurtsever, devrimci, ilerici asker- sivil kesimlerimizle Kürt etnisitesinin
arasını şu anki durumda doğal olarak açmakta, yanlış bir kamplaşmaya
sürüklemekte; bundan da yalnızca emperyalizm ve yerli gerici kesimler
yararlanmaktadırlar.
Tırmandırılarak sürdürülen ‘’sivilleşme-
sivilleşmeme’’ tartışmalarındaki Öcalan’ın ‘’1919’ların güncellenmesi ve buna
dayalı toplumsal projesiyle’’ denk düşen yaklaşımımızı; dünyadan, yaşanmakta
olan bir örnekle anlatmaya benzeştirecek olursak; seçimle devlet başkanlığı
görevine gelmiş olan Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in, pek çok ordu
mensubuna yer verdiği hiç de sivil olmayan hükümetiyle, asker- sivil işbirliği
içinde hızlı bir kalkınma hamlesi başlatarak, dış güçlere değil; kendi halkının
üretkenliğini arkasına alabilmenin vermiş olduğu güçle; dünya imparatoru ABD’nin
büyükelçisine, hatalı tutumunu gördüğünde:
‘’Bavullarını toplamaya
başla bayım. Bizi provoke etmeye devam edersen, bavullarını topla. Çünkü seni
buradan kovacağım.’’(11 Nisan 2006 tarihli Milliyet gazetesi’nden)
diyebilmesinin anti- emperyalist, özgürlükçü, bağımsızlıkçı ve insanın yüreğine
su serpip, yürekten bir ‘’oh!’’ dedirticiliğini anlatmam, bilmem ne demek
istediğimi anlatmaya yeter mi? Emperyalizme teslim olmuş bir sivilleşme mi?
Yoksa anti- emperyalist bir halk elbirliği mi?
Ülkede Özgür Gündem
gazetesi sorumlularına, DTP yöneticilerine ve Abdullah Öcalan’ın yakınlarına da
önerim; Sait Çetinoğlu’nun bu yazılarını kendisine iletip, fikrini sormaları
olacaktır. Bilimsel ve dürüst yaklaşım bunu gerektirir. Bu gerçekten de
Türkiye’nin emperyalizm karşısında ‘’olmak ya da olmamak’’ derecesinde önemli
bir problemidir.
İşte bütün mesele de budur!