HZ.MUHAMMED KARIKATURLERİ,BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ VE İRAN KISKACINDAKİ TÜRKİYE HALKLARI (Dilek Özbek (Mimar- Turizmci))

Savaş ve Silah taciri emperyalist tekellerin 68–78 kuşağı devrimcileri olarak bizlerce artık ezberlenmiş, gün be gün T.C. halkları açısından da hayli aşina olan bildik “düğme basma“ yöntemleri; bu kez ne zamandır ideolojik hazırlıklarını yapageldikleri DİN ve INANÇ temelli senaryolar üzerinden sahneye konulmaya başlandı.
Karikatürleri ilk yayınlayan Danimarka gazetesi Jyllands Posten’in bile pişmanlığını dile getirdiği; bu gazetenin isteği üzerine karikatürleri çizen 12 karikatüristten birinin “Eğer ‘hayır’ deseydim, otosansüre katkıda bulunan bir korkak olacaktım.’Evet’ deseydim İslam’a karşı nefret ticareti yapan bir sorumsuz olacaktım.“ (4 Şubat 2006 tarihli Milliyet Gazetesi,sf.17) diyerek gazeteyi suçladığı; İrlanda, İspanya, Fransa, İtalya, Belçika ve ABD’deki çeşitli basın-yayın kuruluşlarının bu “komik taciz“e katılmaları; İslam halklarının en hassas oldukları bir nokta üzerinden kışkırtılması suretiyle yaratılmış YENİ BİR SÜRECİN BAŞLANGICI niteliğinde ele alınmalıdır.
Bu yeni süreç; bir bilinmeyen, bir beklenmeyen de değildir. Bilinmeyen yalnızca ne zaman başlayacağı ve bu kanlı trajik savaşın açılışının bu denli “komik“ olabileceğiydi. Demek ki artık kanlı ve kirli savaş-silah tacirleri; bu denli basit ayak oyunlarıyla kolayca birbirine karşı kışkırtabildikleri dünya halklarıyla alay edercesine dalga geçebiliyorlar. Oysaki emperyalist dünyanın Büyük Ortadoğu Projesi de, bu proje çerçevesinde şu günlerde gündeme hızla sokulmakta olan İRAN MÜDAHALESİ de; hanidir gündemde… İran’a müdahale sürecinin başlamasıyla birlikte aniden ortaya çıkıveren TERÖRİST HZ.MUHAMMED karikatürleri ve ardından tırmanan kimi doğal, kimi provokatif tepkiler; müdahale sürecinin başladığı ve nasıl gelişeceği hakkında bir hayli fikir verici niteliktedir.

Uluslararası savaş ve silah tekelleri; tek kutuplulaştığından beri dünyayı, neredeyse filmatik senaryolarla yönetmekteler. Ülkemizde 12 Mart,12 Eylül süreçlerinde, en son “bayrak ve Şemdinli provokasyonlarında“ bolca yaşayıp gözlediğimiz için artık ezberlediğimiz “toplulukların hassas noktalarına taciz“ içerikli DÜĞME BASMA yöntemli emperyalist senaryoların en kanlı olanlarından birisi; Irak’a müdahalenin dünya halklarınca haklı sanılmasını sağlamak üzere sahneye konulmuş ve Irak’a açılan kanlı ve kirli savaşın gerekçesi haline getirilerek; savaş başlangıcında Amerikalı ve Avrupalı halkların SAVAŞ KARŞITLIĞI konusundaki duyarlılıkları, böylece baskı altına alınıp; kitleselliği zaafa uğratılmıştı.
Ancak müdahale,yalnızca Irak’la sınırlı değildi.Ulusçuluk;başlangıcında,Sanayi Devrimi sonrası egemen üretim biçimi haline gelen Kapitalizmin İHTİYACI olarak ortaya çıkmıştı.Ancak emperyalist kapitalizmin şu an varmış olduğu gelişme konağında;savaş ve silah ticaretine dayalı birkaç büyük tekel;gerek kapladıkları yüzölçümü,gerekse istihdam ettikleri personel sayısı itibariyle bazı ülkelerden büyük yüzölçümü ve nüfusa sahip olarak,her biri birer “ülke“ oldular.Bu birkaç ülke-tekel;tek kutuplulaşmayı sağlayıp yegane hegemonyalığını; İMPARATORLUĞUNU ilan edişinden önceki süreçte gidişatı açısından kritik gördüğü üç önemli konuya da kendince hayli çeki-düzen vermişti bile…Bunlardan birisi;gerek ikinci kutup olan Sovyetlerin yumuşak karın altı olması,gerek Balkanlar ve Ortadoğu’daki stratejik konumu nedeniyle 1946’dan bu yana üzerinde çalışıp;özellikle zincirleme gerçekleştirdiği 12’li yönetimlerle bir hayli ele geçirdiği T.C.,diğeri kendi yumuşak karın altı olan Latin Amerika,diğeri de Güney Afrika’yı kullanarak çözdüğü kendi ucuz işgücü ihtiyacını karşılayan ırkçılık aleyhtarlığı problematiğidir.Tüm bunlardan sonra Ortadoğu seferine koyulan HAÇLI GLOBALİZMİ;Ortadoğu Projesinin ilk ayağı olan Irak’ı hakladıktan ve haklayamadıktan sonra yeniden yükselişe geçen,kendi öz kitlesi ve pazarı olan Avrupa ve Amerika halklarının önlenemez SAVAŞ KARŞITLIĞI’ nı nasıl pasifize edecek ve kitlesellik anlamında daraltacaktı?Üstelik bu kez karşısındaki lokma;kesinlikle Irak’tan çok daha güçlü devlet kurumlaşmasına sahip bir ülke olan İran iken?
Haylidir benim de merak ettiğim bu soru; cevap ipuçlarını kendisinin peygamberi olduğu dini inanışın haricindeki inançlara da saygılı olunmayı öğütleyen ve hatta kendi inanışının, kendinden önceki Ortadoğu kökenli diğer dinlerin devamı olduğunu özellikle yola koyuluşunun başında yazdığı pek çok şairane ayetle açıkça ifade etmiş bulunan Hz. Muhammed; sahneye konulmak istenilen emperyalist savaş senaryosunun kitleselliğine malzeme edilmek amacıyla belikli aynı tekellere dayalı bazı medya kurumlarınca, ölümünden neredeyse 1500–1600 yıl sonra aniden ULUSLAR ARASI TERÖRİST ilan ediliveriliyor.
İnanç liderlerine yapılan bu saldırı; çeşitli Müslüman ülke ve topluluklarında gerilime neden oluyor ve onlar da değerlerine yapılan bu apaçık taciz sonrası, kimi “bayrak yakma“ gibi provokatif karşı tacizler içeren eylemlere soyunuyorlar.
Ve tüm bu olayların ortasında aniden Trabzon’da bir rahip; üstelik de kutsal mekânın içinde katlediliyor.

İnsan otomatikman bu olaylardan kısa bir süre önce üst üste gerçekleşmiş bazı olayları yeniden hatırlamaya başlıyor:
1-Yalnızca Abdi İpekçinin değil, aynı zamanda PAPA SUİKASTININ da sanığı olan M.Ali Ağca’ nın bu manzara içinde “derin“ birilerince bu nedenle mi yanlışlıkla salıverildiğini,kendisinin oyunu gördüğü ve alet olmak istemediği için mi sürekli “ben MESİH’İM“ deyip,Papa’nın kendisini affedişinin fotoğrafını kamuoyuna gösterip durduğunu ve bunun için mi bu türden bir “misyon olmak“ anlamında “işe yaramaz“ bulunulup gerisin geriye cezaevine yollandığını,hatta çıkartılırken yapılmış olan hesap hatası itibariyle tekrardan içeri konulurken içeride kalma süresi hesabının bu kez de artırılıp artırılmadığını; Ağca’ yı karşılama şovuyla ve bu şovun başını çeken kişinin Ağca’ nın kardeşi oluşuyla, Ağca’nın “özgürlük“ karşısında bile kabul etmediği misyona illiyet-zilliyet bağı kurularak kardeşinin mi soyundurulmak istendiğini insan ister istemez merak ediyor.
Hele hele Trabzon’da bir rahibin katledilişinden sonra, insan bunu bir hayli merak edip daha önce belki gözden kaçırmış olabileceği bazı noktaları sorgulamak, mercek altına yatırmak ihtiyacı duyuyor.
Bunun bir yanı, MHP’ye yönelen “milliyetçilik“ temelli oy potansiyelini aşağı çekmek; MHP’nin 12 Eylül öncesindeki gibi CIA’cı provokatif kullanımına izin vermemekte ısrarlı ve kararlı tutumunu saygıyla izlediğim bugünkü yönetimini provoke etmek ve altını boşaltmak çabası olabilir. Bir yanı Ağca’ nın kimliğini (hatta kendi muhalifliğine rağmen) kullanarak; din düşmanlığı temelli provokatif bir oluşumu üretmek ve bu kez de ülkemizde yıllardır sürdürüle gelen emperyalist böl-yönet çatışmasını bu kez de din-vicdan ve inanç temelli olarak başlatma girişimi de olabilir.
Bir yandan bir süredir İttihat-Terakki’den başlayarak neredeyse tüm devrimci-ilerici isimlerin (Kürt olanlar haricinde) sağlı-sollu çeşitli kesimlerce Yahudi, Ermeni, Sebatayist olduğu yolundaki esasen kimseyi ilgilendirmemesi gereken ısrarlı söylemlerin ve ortama bu anlamda bir süredir yapılmakta olunan basın-yayın bombardımanının nedenleri de böylece günışığına çıkmaya başlamış oluyor ki; az sonra konuyla ilintisine değineceğim Sayın Sarp Kuray; bu tür söylemlerin de en birinci HEDEF ismi haline getirilmek istenmektedir uzunca bir süredir…
2-Sayın Ağca’nın tuhaf salıveriliş-alıveriliş olayından hemen önceki iki paralel hukuk-adalet sistemi eksenli TUHAFLIKlardan biri,12’li sistematiğin oyuncularına yönelik tanıklığından vazgeçmemeye direnen ve bu oyuncuların oyununu bozmaya yeminli Sayın Sarp Kuray’a verilmiş bulunan “susmazsan tutuklar, daha da susmazsan ağırlaştırırım ha!“ tehditli “müebbet hapis“ cezasıdır.Bir diğeri ise Sayın Öcalan’ın tecrit üstüne tecride alınışı,bununla da yetinilmeyip elden aşağı vuruşların aniden tırmandırılarak bu kez de sosyal tecridin çoğaltılışıdır.
Tüm bunları üst üste koyup toparladığımızda sanki taşlar gitgide daha da yerli yerine oturmaya başlıyor ve anlaşılan o ki; emperyalist silah tacirleri, İran haritasında yapmaya yönelecekleri değişim öncesi; stratejik konumdaki Türkiye’ye hatları gitgide daha da barizleşen YENİ bir ÇEKİ DÜZEN vermeyi hızla yürürlüğe koymuş bulunuyorlar…
Bu oyunu bozmanın yolu; bir yandan bu derinlemesine oyunun derin oyuncularının elbirliğiyle hızla deşifrasyonundan, öte yandan olabildiğince hızlı bir biçimde dinlerin ve halkların kardeşliğini esas alan, bağımsızlık ve demokrasi yanlısı emek eksenli anti-emperyalist bir cepheyi,platformu ideolojik-pratik olarak örmekten;bu anlamdaki tüm samimi anti-emperyalist kesimleri önyargısızca ortak bir hatta toparlamaktan geçiyor.
Felsefi temeli itibariyle Marksist kültür; düşünce, dil, din, vicdan, etnisite özgürlüğüne saygılı; tüm dünya halklarının kardeşlik ve dayanışmasını savunan; emek eksenli, anti-emperyalist bir anlayışın adıdır. Tüm dünya halklarının dayanışması içerikli bir kendine özgü globalizmi bünyesinde barındırır; ancak ölüm taciri emperyalist globalizme en radikal karşıtlığa sahip bakış açısı da gene aynı Marksist bakış açısıdır.
Devrimci tarihe şöylece bir bakacak olursak; I. nci Emperyalist Evren Savaşı öncesi ve sırası yapılmış olan ENTERNASYONAL tartışmalarının SAVAŞ KARŞITLIĞI temelli olduğu,1919’ların Ekim devrimi esnasındaki devrimci ruhunun, enternasyonalist bir tutumla savaş karşıtlığındaki ısrarcılığı gözlerden kaçmayacaktır. Ne yazık ki sonrasındaki Stalinist süreçte; Marks’tan beri özenle ayakta tutulan TÜM DÜNYA İNSANLIĞININ DAYANIŞMA VE KARDEŞLİK kültü olan ENTERNASYONAL; hem kurumsal, hem de düşünsel planda tasfiye edilmiş ve ardından başlatılan devrimci tasfiyeciliğiyle; sistem, baştan itibaren kendini var eden felsefesinden ve kadrolarından koparak bürokratik devletçilik sürecine sokulmuş; dünyasal ilişkiler de giderek enternasyonalist dayanışma ve paylaşımcılığından savrulmak suretiyle ticari-sömürgeci bir yaklaşıma sürüklenmiştir. Savaşa ve silaha dayalı emperyalist globalizm; bunun karşıtı olan halkların dayanışma ve barış içinde kardeşliği esaslı enternasyonalist globalizmin yeniden canlandırılmasını da gitgide gerektirmektedir.
Şu anki sürecin en stratejik ayaklarından birisi; global emperyalist ölüm çetesince kurulmak ve İsrailleştirilmek istenilen Kürt Devletidir. Bu konu; emperyalizmin gündemdeki globalist savaş kurgusunun ana halkası durumundadır.Ancak tam da bu noktada,emperyalizm açısından ciddi bir paradoks bulunmaktadır.Emperyalizm;İran,Irak,Suriye ve Türkiye Kürtlerini ve onların yaşadıkları toprakları bu anlamda güdümlü devlet yapma girişiminde ;İran,Irak ve Suriye’yi açık saldırı hedefi olarak konumlandırırken;en azından buralarda istediği düzenlemeyi tamamlayana dek Türkiye’yi ittifak olarak yanında tutmak istemektedir.İşin gözlerden kaçırılmaması gereken bir yanı da bu ittifak tutuş sürecinde Türkiye’nin bu stratejik konumundan yararlanarak güçlenmesini de kesinlikle istemiyor oluşudur;ki bu tüm diğer hedefler tamamlandıktan sonra sıranın T.C.’ye geleceğinin de gitgide gözlerden kaçmamasına neden olmaktadır.
Bu ittifak edilişte Türkiye; nin hem ülke bütünlüğü anlamında hassas olan ve gitgide hassaslaşan başta ILMİYE-SEYFİYE gelenekli ASKER-SİVİL dinamikleri; hem de bu ülkelerle İslamiyet anlamındaki İNANIŞ KARDEŞLİĞİ; ciddi bir paradoks teşkil etmektedir.
1919’larda T.C.’nin kuruluşunu sağlayan Kuvva-yı Milliye geleneğimiz bu emperyalist bölücülüğün de, kişiliksizleştirilmenin de, esaretin de tek panzehiridir. Ancak bu çerçevenin, ulke içindeki ve dışındaki tüm dünya halklarıyla dayanışma temelli olmaması; şu an gelinmiş olunan aşamada ülkemizi, Saddam’ın Irak’ında yaşanana benzer bir mecraya sürükleme tehlikesini de bünyesinde barındırmaktadır.

Bugün, bu oyunu bozabilecek yaklaşım; dil, din , vicdan , fikir ve etnisite özgürlüğümü; enternasyonalist dünya halkları kardeşliğini,anti-emperyalist savaş karşıtlığına dayalı yurtseverliği;ülkenin kendine özgü toplumsal dinamiklerini kavrayıp topluma bu anlamda yön verebilecek yeni ve özgün bir Marksist çözümlemeyi gerektirmektedir.Böylesi bir çözümlemeyi üretebilme ve topluma taşıyarak önderlik edebilme potansiyelini taşıyan devrimci lider kadrolar;özellikle tasfiye edilip toplum bu anlamda başsız bırakıldıktan sonra emperyalist globalizme altlık edilebilecek bir sol-sosyalizm maskeli anlayış ve bu zihniyete denk düşen kadrolarla başı bağlanmak istenmektedir.
SOL; bir yandan ırkçı bir sözde milliyetçiliğe, öte yandan emperyalist globalizme altlık bir din-ulus inkarcılığına yozlaştırılarak emperyalist globalizme altlık bir din-ulus inkarcılığına yozlaştırılarak emperyalist globalizm karşısında bölünmek ve etkisizleştirilmek istenirken tüm bu oyunları görebilme ve bozabilme potansiyeline sahip devrimci lider kadroların tecrit ve tasfiye edilmek istenmesi; hiç de tesadüfi değildir.Sayın Öcalan’ın önlenemez yükselişteki tecridi,Sayın Kuray’ın da sesini yükseltip potansiyelini ortaya koydukça yeni açık bulunamayışından kaynaklanan eski bir defterin boyna açılıp kapatılması suretiyle sahnelenen hukuk komedisi sonucu müebbet hapisle cezalandırılışı;tam olarak bu nedenle yaşanmaktadır.

Dolayısıyla oyunu bozmanın önemli halkalarından birisi de; hangi lider kadrolara yöneltilmiş bu saldırıya tutum almaktan geçmektedir. Unutulmamalıdır ki antiemperyalist cephe, bu kadrolar olmaksızın ne gerçekleştirilebilir, ne de başarıya ulaşabilir.