http://www.yeniyol.org/yeniyol/
24- 04- 2006 tarihinde sitemizde, Emin Soğancı imzalı ‘’Hayal Kuramayanlar,
Turşu Bile Kuramazlar’’ başlıklı bir yazı yayınlandı. Gerçi sitemiz,
emperyalist- kapitalizm karşıtı emek eksenli bir platforma yüzü dönük oluşu, bu
çerçevede bir ortaklaşa toplumsal proje üretimini elbirliğiyle sağlamayı
hedefleyen, bu yüzden farklı birikimlere de yer veren bir site. Bu nedenle-
bazen kafa karıştırıcı gibi görünse de- her yazı illaki de birebir aynı şeylere
tekabül etmiyor ve temel çerçeve ortaklığının haricinde birebir
örtüşmeyebiliyor; zaten amaç da, her türden toplum kesimiyle ayrılık
noktalarından ziyade ortak noktaları yakalayabilmek, ortak bir çerçeveye de kafa
kafaya vererek ulaşabilmek. Ancak bu yazı, içeriği açısından; şu ana dek
yayımlanan yazılarda aşağı- yukarı ortaklaşılan en genel çerçevenin de hayli
dışında ve sitenin geneline yönelik pek çok yersiz, haksız ve yanlış
değerlendirmeye de sahip bir yazı.
Yazarını tanımam. Anladığım kadarıyla
yazısını gerçek ismini kullanarak dahi yollamış değil. Yazısını ‘’Emin
Soğancı’’, eleştirilere cevaplarını ise ‘’komünalist’’ adıyla imzalamış.
Kendisine ilk eleştirim, bu noktadan olacak. Bu tutum bana göre, neredeyse
Amerika’yı kendisinin keşfettiğini öne sürecek denli ‘’iddialı’’ bulduğum
üslubuyla da, dediğinin ve yaptığının sorumluluğunu üstlenmenin ‘’ciddiyeti’’
ile de pek yakıştıramadığım bir tutum. O nedenle yazısının yayınlanması da,
kendisinin muhatap alınıp yanıtlanması da ‘’kendisine yanıt vermek’’ anlamında
bir değer ifade etmiyor benim gözümde. Çünkü bence şayet bir kişi, kendi
iddialarına, kendi yazdıklarına dahi sahip çıkmıyor; ne kullandığı kelimelerin,
ne de yazdığı metnin ağırlığını omuzlarında duymuyorsa; o kişi ne aydın, ne de
bilge kişidir; yalnızca masa başından kendisinin yaşamı boyunca yapmaya cesaret
edemediği ve de edemeyecek olduğu atıp- savurmaları döktürmekle kafa bulan
(bugün kendini öyle adlandırmasa da) ‘’Doktorcu ukalalığın’’ tatlı- su
devrimciliğine sapına dek batmış bir kişidir. Böyleleri genellikle en keskin
lafları eder, ama katresine dayanamadıkları sorumluluk ve yükümlülükten de öcü
gibi korkarlar, ama tam tersine ettiği her lafın ‘’faturasını’’ üstlenme
yürekliliğine sahip bence gerçek aydınların her yaptığını ve yapamadığını da en
çok da onlar eleştirmenin de ötesinde kara çalar, olmadı çamura bularlar. Kendi
yazdığına imza koymamak, şayet çok da özel ve öznel nedenlerden
kaynaklanmıyorsa; bana göre yalnızca bu hem bilgiç, hem de ürkek tipolojiye (ki
Doktorcu camiada bolca bulunurlar ne yazık ki ve koskoca bir ilim birikimi de
tam olarak bu nedenle un- ufak olmuştur) tekabül ediyor. Özetçe sayın yazarın,
allame- i cihan olsa da bende bıraktığı ilk intiba ne yazık ki bu oldu. Ancak
yazı, sadece yazarın bizzat kendisinin ötesinde genel olarak sosyalist ve sol
camiayı da kendi anaforuna sürükleyen çok temel bir yanılgının da açık ikrarı.
Bu temel yanılgı, şu gün yalnızca sosyalist ve sol kesimlerimizi değil, her
türden toplum kesimlerimizi de kendi anaforu içine alan, aslında sırf ülkemizle
de sınırlı olmayıp ‘’evrensel’’ boyutta tüm dünya halklarını kapsayan, son
günlerin önemi gitgide su yüzüne çıkan ‘’sivilleşme- sivilleşmeme’’
tartışmasıyla ilintili olması açısından da ele alınmayı
gerektiriyor.
Öyleyse ileride üzerinde daha temel kavramlarından yola
çıkarak ve her vesileyle ısrarla durmaya çalışacağımız ‘’sivil toplumcu’’
yaklaşımın, bu yazımızda daha ziyade yazının yazarının bazı ifadeleri üzerinden
açılımını yapmaya çalışmak, sanırım ki yazarla polemiğe girmek gibi bir
problemimin olmadığını da yeterince ifade edebilecektir. Tartışmanın bu kısmına
girmeden önce, yazarın kimi çok ‘’yersiz’’ bazı eleştirilerine değinmek
istiyorum:
1- Bu site hakkında belki pek çok şey söylenebilir; ancak
‘’Abdullah Öcalan’ı susuşa getirdiği’’, ‘’Kürt meselesini atladığı’’, ‘’ bu
konuya milliyetçi yaklaştığı’’ içerikli eleştirilere tabi tutmak, çok büyük bir
haksızlık olur. Bu konuda YOL dergisi döneminden beri süregelen bir hassasiyet;
en baştan beri fazlasıyla gösterilmiştir. Kendisine, eleştiri yapmadan önce hiç
değilse yazıları dikkatle okumasını, eleştirilerini bütünlüklü değerlendirmelere
dayandırmasını öneririm. Şayet kasdettiği; her yazıda ‘’zikir’’ getirir gibi bu
konuya değinmek ise, o türden yaklaşımlar ve bu türden ‘’iman tazelemek’’,
kimsenin ‘’kuyrukçuluğunu’’ yapmak bu sitenin de, yazarlarının da işi değildir.
Yazısının altına ‘’ bu eleştirileri yanlış adrese postalamış’’ şeklinde not
düşen arkadaşla aynı fikirdeyim. Eleştirilerini ya sitedeki yazıları okumadan
yazmış, ya da gerçekten de yanlış adrese postalamış olmalı.
2- Yazarın
karıştırdığı bir diğer konu da şu olsa gerek: ‘’yeniyol.org’’ sitesi, Apo’cu bir
site olmadığı gibi; herhangi bir milliyetçi ‘’etnik site’’ de değildir. Yazar
yeni farkına varmış olsa da; site yazarlarının pek çoğu, en azından 78’li
yıllardan beri ‘’Kürt, Apo, PKK’’ gerçekliğinin bilincinde ve bu anlamda pek çok
‘’sosyalist sol ve sol’’ kesimlerden farklı, tutarlı bir tutum içinde sürekli
bulunmuş arkadaşlardır. Kendisinin konuyu yeni fark ediyor ve yeni ilgi
gösteriyor oluşu gene kendine ait bir problem olsa gerekir.
3-
Kendisine, hemen yazısının altına baksa görebileceği özlü bir cevap,
‘’milliyetçilik’’ konusunda ‘’Bahtiyar Gerboğa’’ tarafından verilmiş olduğu
halde; kendisi anlaşılan ne Marx- Engels’i, ne Lenin’i, ne de özellikle Dr.
Hikmet’i ve hatta Nazım Hikmet’i anlayamadığı için; verilen cevabı da
anlayamamış; Demir Küçükaydın gibi ‘’operasyonel’’ Doktorcu kadroların dolaylıca
kuyruğuna takılmış görünmektedir. Bu yaklaşımla kaçınılmazca yalnız Nazım
Hikmet’in değil; yukarıda adını andığım tüm değer ve birikimlerin inkarından
başkaca varabileceği hiçbir yer ise- tıpkı Küçükaydın gibi- bulunmamaktadır. Ve
bu çizgi; aslında Öcalan’ınkinden farklı olarak, ‘’Kürt milliyetçiliğini,
tepkisi olan Türk milliyetçiliğiyle birlikte meşrulaştırma’’ çizgisinden başka
bir çizgi de değildir.
Sitemiz; kurulduğu günden bu yana, özellikle de
dünyaya ‘’yeni düzen’’ getirmeye çalışan emperyalist ülke- şirketlerin ‘’böl-
yönet’’ taktiğine hizmet etmek üzre her iki etnik köken toplum insanlarımızı da
‘’etki- tepki’’ doğal prosesi içinde şovenist- ırkçı milliyetçiliğe, asker-
sivil karşıtlığına sürüklemekte olan ve ne yazık ki her geçen gün, her iki taraf
insanımız açısından da üzüntü verici ve acı sonuçları yaşanmakta olan bu
emperyalist meşrulaştırıcı operasyonelliğine; sistemli, prensipcil bir tavır
almıştır. Bu operasyonelliğin ‘’zokasını’’ yemiş bir bakış açısına, bu
yaklaşımın ‘’milliyetçi’’ ve dahi ‘’devletçi’’ görünmesi, bu fikir sahiplerinin
yediği bu ‘’emperyalist zoka’’ nın eseridir.
Teorik plandaki cevabı;
Marx- Engels’in, ‘’Asya tipi üretim tarzı’’ nı eldeki bilgileri oranında
açıklamaya başladıkları ‘’Grundrisse’’ eseriyle bıraktıkları ayak izlerini takip
ederek ‘’Doğu’’ daki ‘’Batı’’dan farklı ‘’Toplum Biçimleri Gelişimi’’ni bu adlı
eserde özetçe sunmuş olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın gene sitemizdeki Öner Gürcan
Kütüphanesinde, araştırmacıların kolayca ulaşabilmesi için konulmuş bulunan
‘’Tarih- Devrim- Sosyalizm’’ eserinde ve zikrettiğimiz özet eserde yıllar önce
apaçık verilmiş olan bu konu; bizzat (aralarında Küçükaydın’ın da bulunduğu)
‘’Doktorcular’’ tarafından yıllardır ‘’susuşa getirilmiş’’ bir konudur. Dr.
Hikmet Kıvılcımlı’yı yıllardır susuşa getirdikten sonra, şimdi de ‘’aştığı’’nı
zanneden bu ‘’ukalalar topluluğu’’, hiçbir değeri atlamadığımız açıkça ortada
olduğu halde ‘’mesnetsiz iddialarla’’ kendilerinin yalnızca ‘’insan’’a karşı
değil, ‘’ilme’’ karşı da işledikleri bu ‘’suç’’tan ‘’masa başı ahkamlarıyla’’
kurtulamazlar ne yazık ki… Bir şeyi yıllar boyu, ‘’bezirganca’’ susuşa
getirdikten sonra aştıklarını zannederek ‘’inkar eden’’ bu kadrolar değilse de,
yazar gibi belki de bunların zokasına takılmış ‘’Doktorcular’’, ‘’aşmak’’
amacıyla dahi olsa, önce Dr. Hikmet’i ‘’doğru okumalıdırlar. Dr. Hikmet
Kıvılcımlı’nın yazdıkları; bu zoka yutturucuların her vesileyle ön plana sürdüğü
ve Dr. Hikmet’in ‘’hasta yatağında’’, hastalık eseri beyin çöküntüsünün de
bulanıklığıyla kaleme almış olduğu ‘’söylenmeler’’ olmaktan öte pek de
‘’bilimsel’’ değer taşımayan ‘’Kim Suçlamış’’ı gibi bir ‘’tersinden okuma’’ ve
doğal olarak da ‘’anlayamama’’ gayretkeşlikleri yerine; özellikle de 60’lı
yıllarında tam bir ‘’bilimsel olgunlaşma’’ içinde kaleme aldığı yukarıda
andığımız eserleri ve ilaveten Osmanlı Tarihinin Maddesi- Ruhu, Türkiye’de
Kapitalizmin Gelişimi, İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş- İngiltere, Son
Geçiş- Japonya eserlerini okusalar; henüz Dr. Hikmet’i ‘’aşmak’’ bir yana
‘’anlamış’’ dahi olmadıklarını (samimi arayış sahipleri) görebileceklerdir.
Yazılarını gerçek ismiyle bile imzalamaktan kaçındığı için bende
‘’samimi ve dürüst olmadığı, sorumluluk sahibi hiç olmadığı’’ intibaını
uyandırmış olan ve gene bence ‘’sapına kadar Doktorcu (!)’’ sayın beyefendi
yazar, gene kütüphanemizde yer alan ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya ait ‘’27 Mayıs
ve Yön’ün Eleştirisi, Türkiye Devriminin Stratejisi, İkinci Kuvayi
Milliyeciliğimiz, vb.’’ eserlerini okursa, bu eserlere vakıf dahi olmayan Doğu
Perinçek’in savrulduğu, gerçekten de ‘’kadrocu- yöncü’’ devletçi- milliyetçi
çizgi ile sitemizin çerçevesinin tamamen farklılığını ve ‘’Kızıl elma’’
çizgisine karşı da tutarlı bir teorik mücadelenin, özellikle de, bizzat Dr.
Hikmet Kıvılcımlı’nın kendisinin de (bu teorik açılıma rağmen) 68’lerde, tüm
‘’proleterya aydını’’ dediği dönem ihtilalci gençliğiyle birlikte ‘’pratikçe’’
düşmüş olduğu ‘’cuntacılığın’’ pratik yaşanmışlık ve bu yaşanmışlığın eleştirel
birikim ve deneyimlerine fazlasıyla vakıf -başta Sarp Kuray gelmek üzre-
devrimcilerce verilmekte olunduğunu da görebilecektir.
Operasyonel
‘’Doktorcu’’ kadroların, yıllardır ‘’susuşa getirmekte’’, olmadı ‘’çamur
atmakta’’ mahir oldukları bir diğer isim de- 70’li yıllardan bu yana- bizzat
‘’Sarp Kuray’’ dır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın kurduğu ‘’Vatan Partisi’’nin
kapısına kilit vurduran, ‘’kütüphane’’ kaplayacak nicellikte koskoca bir ilim-
bilim külliyatını ‘’Kim Suçlamış’’ sığlığında boğazlayan bu ‘’hünerli’’
Doktorcular; anlaşılan Dr. Hikmet’i kuşa çevirme birikim ve deneyimlerinin
‘’samimiyetsiz’’ ışığında, bu kez de Marx- Engels- Lenin’i de aynı emperyalist-
inkarcı karanlığına sürüklemek istemekteler.
Anlaşılan o ki; yazarın bir
‘’hayal’’ i var, her ne kadar üstlenme cesaretini gösteremese de. ‘’Fikir’’den
ziyade ‘’zikir’’ halinde terennüm edip durduğu bu güzel ‘’hayal’’; yanılmıyorsam
Abdullah Öcalan’ın kendi icadı olmayan Marx- Engels, Lenin, Dr. Hikmet’in de;
hatta daha da öncesine gidersek ‘’ilkel komüna’’ dan ‘’sınıflı- sömürülü’’
yaşama geçildiği günden beri teorik planda tüm felsefe, din, inanış ve
düşüncelerin neredeyse tümünün, ve ‘’sınıflılığın’’ başladığı günden beri,
Spartakistler, Karmatiler, Babailer, İbni Haldunlar, Şeyh Bedrettinler, Saint
Simon’lar, Thomas Moore’lar, Jean Huss’lar, John Ball’lar,Thomas Münzerler,
Hallac- ı Mansurlar, Hacı Bektaş-i Veli’ler, Babaeuf’ler, Sokrates’ler v.b., her
dönemdeki ‘’halk ve alt sınıf isyanları’’nda (Kapitalizm kurulurken,
kapitalistlerin kendilerinin dahil) ‘’çözüm’’ olarak gördüğü ve başvurduğu;
özellikle bizimki gibi Doğu toplumlarında mahalle dayanışma, komşuluk
yardımlaşmalarından tutun da köylerimizdeki ‘’imece’’sine varıncaya dek ‘’kanlı-
canlı’’ süregelen; topyekun bir ‘’insanlık ülküsü’’, topyekun bir ‘’insanlığın
içinden bir türlü sökülüp atılamamış insanlık geleneği’’ dir. Kısaca yazarın
‘’komünalite’’ dediği şey, ‘’kökleri’’ toplum insanımızın içinde (Türk- Kürt
ayırt etmeksizin) yatan, Dr. Hikmet’in ‘’tarihsel- devrimcilik’’ dediği,
Marxizmin Kızılderililikte yakından gözlemlediği ‘’insanın, insanlığına
yabancılaşmamış’’, ‘’sınıfsızlık ruhu’’ dur. 1919’larda bu ‘’ruh’’, Kuvayi
Milliyelerde örgütlü ve en topyekun ‘’diri’’likteydi. Toplum, tüm ‘’teknik’’ ve
‘’yönetsel’’ zafiyetlerine rağmen, bu nedenle ‘’evrensel’’ (ya da global, fark
etmez; bu iki kelimenin ikisi birbirinin bir Türkçe, diğeri ecnebicesidir; ama
yazar, korkarım bunun bile ayırdında olmadığı için belirtme gereksinimi duydum)
EMPERYALİZM karşısında galip olabilmiş ve ‘’feodal devleti’’ yıkıp, demokratik
devrimlerini başlatabilmişti. ‘’1919’ların güncellenmesi’’, devletçi ve
milliyetçi çerçeveden değil de halkçı çerçeveden ele alındığında zaten
fazlasıyla buna tekabül etmektedir. Başkaca hiçbir şeye de tekabül etmemektedir.
Nazım Hikmet’in yaklaşımındaki Kuvayi Milliye de budur, Dr. Hikmet’inkindeki
Kuvayi Milliye de…
Büyük ‘’Doktorcu’’ Demir Küçükaydın, olaylara
‘’emperyalist’’ çerçeveden baktığı için, emperyalizme karşı olan her direnişi
‘’milliyetçi ve dahi devletçi’’ görmesi kaçınılmazdır. Milliyetçilik ve
devletçiliğin ise hem teorik, hem pratikçe en irisini ‘’emperyalizmin’’ kendisi,
en de kanlı biçimde yapmaktadır. Safını orada tutan, kim olursa olsun; varacağı
yer ‘’sivil’’ bir komünalite değil, son derece ‘’askeri’’ bir sömürgeciliğe
‘’teslimiyet’’ tir ve bu türden ‘’hayal’’ kuranlar açısından ‘’komünalite’’ ise
yalnızca bir ‘’hayal’’ olarak kalmaya mahkumdur. Bu hayali, hayal olmaktan
çıkarmanın yegane ‘’realist’’ yolu ise, 19’ların güncellenmesinden geçer. Bir
başka tabirle bu ortak hayale ulaşmanın Öcalan’la ortak noktada buluşulan reel
‘’ana halka’’sı, yalnızca ve sadece budur. Tersi ise, Kürt ve Türk
milliyetçiğinin vardıracağı yoldan emperyalizmin ‘’sömürgecilik turşusunu’’
yemektir.
Emperyalist- kapitalizmin bu özellikle de sosyalist- sol
camianın gayet de yakından bildiği, reklam (propaganda) sayesinde ‘’evrensel’’
çapta nicedir ‘’dünya markası’’ olmuş dünya ezilen halkları açısından fazlasıyla
pahalı, acı ve tuzlu olan eski, bildik ‘’turşu’’su, bugün ‘’dünya halklarına’’
pazarlanırken, cazip bir görünüm kazandırma gayesiyle, hiçbir masraf ve de
yaratıcılıktan kaçınılmayarak ‘’yeni’’ bir ambalaja büründürülmüştür.
Dünya insanlığının Marxizm’den araklanarak, ‘’sınıfsal içeriği’’ özenle
ayıklandıktan sonra sanki dünyanın savaş ve silah ticaretine dayanarak varlığını
sürdüren ülke- şirketler emperyalizminin ‘’yokmuş’’ gibi gösterildiği sınıf
temelinden kopuk bir ‘’sivil- toplum’’ ve komünalite ambalajında satışa
çıkartılan şey; yazarın, bu cafcaflı ambalajı açtıktan sonra ancak farkına
varabileceği ve esasen hayalini bolca kurduğu, rüyalarına giren turşu tadıyla
alakasız iğrençlikte olduğunu da yiyince idrak edebileceği bu turşu; bizim
kurmayı hayal etmek bir yana, ‘’evrensel’’ çapta ‘’marka’’ oluşuna rağmen,
şahsen yemeyi aklımızın ucundan bile geçirmek istemediğimiz bir turşudur. Şahsen
hiç kimseye de tavsiye etmem.
Yazımın, Sömürgecilik Turşusunun Hayali
Ambalajı Sivil Toplumculuk Nedir?
Kimi, Niye Sivilleştirir?
başlıklı
ikinci bölümünde görüşene dek, kalın sağlıcakla. Ama lütfen, içindekinden emin
olmadığınız hiçbir ürünü de ambalajına kapılıp aldanmadan ve kullanmadan kalın.
Zira emperyalizm, artık ‘’hayal satıcılığında’’ da tekelleşti.